{"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/afrikali-leo/", "text": "Harun: Fas'ta Hasan'la arkadaş olup güzel günler geçiren ve daha sonra Hasan'ın kardeşi Meryem'i kaçıran Hasan'ın sevdiği dostudur. Meryem: Zervali adında yaşlı bir tüccar ile evlenmek üzereyken kardeşinin çabaları sonucu evlenmekten kurtulup bir süre hasta haneye kapatılan Hasan'ın üvey kız kardeşidir. Hiba: Fas Kralı tarafından Hasan'a hediye edilen köle kızdır. Hasan görür görmez aşık olur ve bu aşk Hasan Fas'tan ayrılıncaya dek devam eder. Nur: Kahire'de hasan şehri gezerken tanıştığı Çerkez bir kızdır. Ayrıca Yavuz Sultan Selim'in yeğeni Alaaddin'in dul eşidir. İkisi arasında çok kısa bir zamanda aşk başlıyor ve evleniyorlar. Hayat adında bir kızları oluyor. Maddelena: Afrikalı Leo'nun Roma'ya geldikten sonra tanıyıp büyük bir aşk yaşadığı kadındır. İki dinin eseri; İslam ve Hıristiyanlık, birbirleriyle ve onlara inanan insanlar arasındaki karşılıklı etkileşimi ve benzerlikleri ortaya koymaktadır. 1489'da Granada'da doğan ve 1488'den 1527'ye kadar her geçen yılı oğluna aktarılan kitap, yaşadıklarını ve ailesinden duyduklarını tarihi gelişmelerle birlikte, gezgin Afrikalı Leo'nun hayatında önemli bir kitaptır . Değişikliklerin meydana geldiği dört şehrin isimleriyle dört bölümden oluşur: Granada, Fas, Kahire ve Roma. Hasan, 1489 yılında Granada'da doğdu, Endülüs Emevilerinin bu kadim babası Muhammed, annesi Selma ile evlidir. Ancak babasının Verda adında başka bir Hıristiyan eşi de vardır. Babası bu iki kadından bir erkek çocuk beklerken, Hasan, annesi Selma'dan doğan ailenin ilk çocuğudur. O günlerde, Granada sürekli Kastilya tarafından saldırıya uğrar. Granada'daki Müslümanlar savaşı kaybeder. Kastilya halkı ya herkesin Hristiyan olacağını ya da Müslüman kalmak isteyenlerin buradan göç edeceğini belirtir. Bu nedenle Hristiyan olmayı kabul etmek istemeyen Hasan'ın babası ve Müslüman annesi Fas'a göç etmek durumunda kalıyor. Hasan ve ailesi, geride kalan mal ve mülkleri ile Fas'a gelir. Hasan geldikleri yerde Fas'ı sevmeye başlamıştır. Fas'taki Arap Merini Devleti onlara iyi davranır ve onlara bir yer verir. Hasan'ın babası Muhammet, Hasan'ın büyümesini ve hafız olmasını ister. Fas bölümünde Hasan en yakın arkadaşı gelincik ile mutlu günler geçirir. Hasan büyür ve tüccar olur. Fas Sultanı'na önemli hizmetler yapmış ve ilk aşkıyla evlenmiştir. Endülüs'te kalan Musevi ve Müslümanların zorla vaftiz edilmesi, orada kalanların görünüşte Hıristiyan olduklarını iddia ederek öldürülmeleri, Endülüslülerin bu olaylardan dolayı Fas'ta yaşadıkları üzüntü, Kastiyalıların yakında Fas'a geleceği korkusudur. Daha sonraları Hasan, Zervali adlı zalim kişi ile Gelincik ve Meryem arasındaki olaylar nedeniyle Fas'tan ayrılır. Hasan Kahire'ye geldiğinde bir veba salgını yaşanır. Hastalıktan kurtulanlar şehirden göç eder. Hasan tesadüfen karşılaştığı bir Cairoli'nin evine yerleşir ve veba tehlikesi geçinceye kadar Kahire'den ayrılan ev sahibinin evine yaşar. Yavuz Selim'in yeğeni Alaettin'in vebadan ölmesi üzerine dul eşi Çerkes güzeli Nur ile yakınlaşır. Alaettin'in oğlu Bayezit'in de Osmanlı varisi maceralı anlar yaşar, Ancak vatanı Osmanlı'dan geri almak için mücadele eden Tumanbay ve diğer Mısırlıların mücadelesinden sonra Hasan, Roma'ya kaçırılır. Roma'ya götürülen Hasan, Papa'ya hediye olarak sunulur. Hasan, Vatikan'da öğretmen olur ve herkes ona Afrikalı Leo demeye başlar. Hasan orada vaftiz edilir ve hatta Papa onu evlat edinir. Vaftiz edildiğinde adı Giovanni Leonne de la Medicci olur. Ancak Fas'tan Mağrip'ten geldiği için daha çok Afrikalı Leo olarak anılır. Bu bölümde Papalığın deneyimleri, Fransa, Macaristan Kralı ve Sultan Süleyman arasındaki ilişkiler, savaşlar ve anekdotlar, Leo'nun Maddelena'ya olan aşkı, tercüman olarak anıları ve Martin Luther King'in Papalığa karşı isyanı gibi önemli detaylara yer verilir. - Kitapta bahsedildiği üzere, o zamanların önemli rahipleri olan Leo X, Adrian VI ve Papa Clement VII, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, son Mağribi kralı Boabdil, İspanyol kralı Ferdinant ve Fransız kralı I. Francis yanı sıra dönemin diğer önemli rahiplerini ve ayrıca insanların anekdotlarını da içeriyordu. - Romanlarında insanları din ve mezhep ile tasnif etmenin saçmalığını savunan yazarın böyle bir konuyu seçmiş olması düşünceleriyle de ilgilidir. - 1987 yılında yapılan bu film, La Vieille Dame et l'Africain adı altında gösterime girdi ve bu çok popüler filmin senaryosu Amin Maalouf ve Jack adlı kitabın yazarı tarafından hazırlanmıştır. - Yayımlandığı yıl Fransız Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan roman anı, günlük şeklinde yazılmıştır. Leon, günümüzde bir klasik olarak kabul edilmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/beyaz-kale/", "text": "İtalyan Köle: Aklın, sağduyu ve bilimin temsilcisi olan kişidir. Osmanlı tarafından ele geçirilmiş tutsak edilmiştir. Hoca lakaplı bilim adamına çalışmalarında yardımcı olmuştur. Hoca: İtalyan köle kimliğine bürünerek Batı'ya kaçıp Batı'ya yerleşmiş kişidir. Osmanlı alimidir. Toplumu değiştirecek bilimsel projelerin peşinden koşar. İcat ettiği silahın çamura saplanıp başarısızlıkla sonuçlanacak bir savaştan sonra öldürülmesinden korkarak Batı'ya yerleşmiştir. Osmanlı İmparatorluğu tarafından esir alınan İtalyan bir köle ile yaşadıkları olaylar sonucunda Hoca lakaplı bir alimin yerlerinden edilmesi ve benzerlikleri romanın konusunu oluşturur. İtalyan Köle olarak da bilinen Venedikli bir bilgindir. Osmanlı denizcileri tarafından esir alınır. İlminden dolayı bir Osmanlı paşasının dikkatini çeker. Paşa, İtalyan köleyi kendisine ikizi kadar benzeyen Hoca lakaplı biriyle tanıştırır. Paşa, Hoca ve İtalyan köleden oğlunun düğünü için bir havai fişek gösterisi hazırlamalarını ister. Çok başarılı bir gösteri hazırlıyorlar. Birbirlerini iyi tanırlar ve birlikte çalışırlar. Hoca, İstanbul'da veba salgınını ortadan kaldırdıklarını düşündükleri için astrolog unvanına terfi etti. Böylelikle Hoca, padişaha yakın olma fırsatı yakalıyor. Her zaman yapmak istediği silah için padişahtan destek alır. Silahlar yapılıyor ve bu silahla Beyaz Kale seferi yapılıyor. Silah çamura saplanınca keşif başarısız olur. Öldürülmesinden korkan Hoca'nın yerine kendisine çok benzeyen İtalyan bir köle ile yer değişir. Romanın zekice bir kurgusu vardır. İki asır önce insanlar ve mekanlar olmasına rağmen okuyucu bugünü ve burayı hangi ülkede, hangi kültürde yaşarsa yaşasın algılar. Bugünü ve burayı algıladıktan sonra Hoca'nın Ben kimim? Sorusuyla baş başa kalır. Nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk'un Beyaz Kale adlı eseri kanuni devrinde geçen 1985 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan tarihi bir romandır. Beyaz Kale, 17. yüzyılda İstanbul'da geçmektedir. Hikayede Türkler tarafından esir edilen astronomi, matematik ve tıp konusunda engin bilgilere sahip olan romanın ana karakteri Venedikli; ülkesinde çok iyi eğitim almış, neredeyse bilimin her alanında bilgisi ve eserleri olan, kendini beğenmiş bir karakterdir. Romanın diğer karakteri Hoca; iyi bir eğitim almıştır, parlak zekalıdır, hırslıdır ve okumayı sever. Padişah; avlanmayı seven ve gözlemciliği ön plana çıkan bir karakterdir. Paşa ise sinsidir ve son derece hırslıdır. Manipülatör bir karakterdir. Kitapta yer alan ana temalar çok çeşitlidir. Bu temalardan biri efendi ve köle ilişkisidir. Bilginin gücü, kitapta kullanılan temalardan bir diğeridir. Osmanlı'nın modernleşmesi ve Batı ülkeleriyle rekabeti romanın ana temalarından birini oluşturur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/cezmi/", "text": "Cezmi: At binme, okçuluk gibi konularda son derece başarılı bir delikanlı bir gençtir. Adil Giray: Vicdanlı, iyi eğitim almış kültürlü ve dindardır. Perihan: İran Safevi Devleti'nin hükümdarı Tahmasp'ın kızıdır. Güzel, cesur, iyi ve temizli huylu bir kızdır. Vatan ve Milletini herkes ve her şeyden üstün tutan bir vatanseverin, vatanı için vermiş olduğu mücadele ve savaşta vermiş olduğu cesurca olaylar konu edinmiştir. Olayların döngüsü 16. yüzyılda gerçekleşir. Roman karakterlerinden biri olan Cezmi, yiğit bir Osmanlı süvarisi olarak tanımlanır. Cezmi aynı zamanda şair ve bilgili bir insandır. Cezmi cirit ve okçuluk gibi konularda usta bir askerdir. Roman önce İstanbul'da başlar, Azerbaycan ve İran'da devam eder ve Tebriz Sarayı'nda biter. İran ile Osmanlı İmparatorluğu arasında savaş çıkar. Cezmi ise bu savaşa gönüllü asker olarak katılır. Cezmi ve Adil Giray bu savaş vesilesiyle tanışır ve arkadaş olurlar. Savaşta Osmanlı orduları üstlerine gelmektedir fakat Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray esir düşmüştür, bu noktadan sonra romanın büyük ve önemli bir kısmı Tebriz Sarayı'nda, Adil Giray, Perihan ve Şehriyar arasında geçmektedir. Daha sonra bu iki kadın Adil Giray'a aşık olmuştur. Perihan, Adil Girayla sevişmiştir ve Osmanlı'nın da desteği ile İran saltanatında söz sahibi olmak istemektedir. Şehriyar ise bunu haber alır. Taraflar arasında ciddi mücadeleler yaşandıktan sonra Perihan, Şehriyar ve Adil Giray ölür; Cezmi ise ağır yaralanır. Daha sonra ağır yaralanan Cezmi, derviş kılığına girerek ülkesine geri dönmeyi başarır. - Türk edebiyatının ilk tarihi romanı olma özelliği taşır. - Kitapta II. Selim döneminde İranlılarla yapılan savaşta yer alan vatansever asker Cezmi'nin başından geçenler anlatılmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/fedailerin-kalesi-alamut/", "text": "İsmaili Tarikatı: Dinde, geniş bir kuralsızlık anlayışına sahip, Hz. Ali'nin taraftarlığını yapan ve onun soyundan Mehdi namında bir kurtarıcıdır. Peygamberin dünyaya geleceğine inanan insanların oluşturduğu tarikat. H. Sabah, bu tarikatı kullanarak, birçok insanı kendi saflarına çekmiştir. Alamut Kalesi: H. Sabbah, bir üçkağıtla ile ele geçirdiği bu kalenin daha önce yapılmış bahçelerini sahte bir cennet gibi kullanmış, özel talebelerini tam bir kurban haline getirmiş ve kontrolü zor olan bu kalede Selçuklulara karşı başarılı savunmalar yapmıştır. Aslında hayallerini bu kale sayesinde gerçekleştirdiğini de söyleyebiliriz. Hasan İbn-i Sabbah: Zeki, kurnaz ve bir o kadar komik bir karakterdir. Her ne kadar kendini peygamber ilan etse de, tamamen Allah inancı olmayan lakin her konuda bilgi sahibi olan biridir. İsmaili doktrinini kullanarak ve bir üçkağıtla ile ele geçirdiği Alamut Kalesi'nde kehanetini ilan eden bu şahıs, özellikle Nizam-ül Mülk'ün intikamını almayı ve ardından burada yetiştirdiği ölüm sever fedailer ile Selçuklu Devletini yıkmayı hedeflemiştir. Nizam-ül Mülk: H. Sabbah'ın gençliğinde yakın arkadaşı olan Nizam-ül Mülk, zamanla yükselir ve Büyük Selçuklu Devleti'nin baş veziri konumuna yükselmeyi başarır. Aynı zamanda son derece zeki ve yüksek erdemli bir devlet adamıdır. Bir zamanlar kendi yardımıyla saraya götürdüğü Hasan Sabbah, kendisini saraydan çıkardığı için kinine maruz kalmış ve bu kin, ölümüne sebep olmuştur. Ömer Hayyam: Büyük bir matematikçi ve astronomdur. Aynı zamanda Hasan Sabbah ve Nizam-ül Mülk'ün yakın bir gençlik arkadaşıdır. Hasan Sabbah'ın dünya görüşünü etkilemiş ve oluşumunda öncü rol oynamıştır. Hayatın geçici olduğunu ve her zevkin zamanında yaşanması gerektiğini savunmaktadır. İbn-i Tahir: Büyük bir İsmaili kürsüsü olan Tahir'in torunudur ve bu nedenle Alamut'a gelmiştir. Seyduna'nın en sevdiği fedaidir. Nizam-ül Mülk'ü öldürür. Hikaye on bir. Yüzyıl İran'ında, kendi kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbah'ın seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçılarına dönüştürerek bölgeye hükmetmek için çılgın ama zekice bir plan hazırladığı Alamut Kalesi'nde yaşananları konu edinmiştir. On bir. yüzyılda İran'da Alamut Kalesi'nde geçen komplo, Hasan Sabbah'ın kendisini peygamber ilan etmesi ve Fedai adını verdiği askerlerden oluşturduğu ordusuyla başlar. Ama bakın Fedailer, Sayduna dedikleri Hasan Sabbah için sorgusuz sualsiz canlarını verebilirler. Bütün bunların sebebi, Hasan Sabbah'ın olağanüstü zekasını kullanarak insanların cehaletini ve sorgulamaz lığını sonuna kadar kullanmasıdır. Alamut Kalesi iki bölümden oluşmaktadır. Fedailerin bulunduğu kısım, bunca zamandır filmlerde ve dizilerde gördüğümüz bir askeri üs gibi görünen yerdir. Ama arkada yapay bir cennet vardır. Hasan Sabbah'ın satın aldığı cariyelerle dolu, köşkler, pınarlar, ırmaklar ve yeşilliklerle dolu cennet bahçeleri. Fedaileri peygamber olduğuna ikna eder ve cennetin anahtarını elinde tuttuğunu söyler. Bunun üzerine esrar ve esrardan yaptığı uyuşturucu hapları gençleree verir ve gizlice kalenin arka tarafına taşır. Öte yandan fedailer uykularından uyanıp kendilerini çevrelerindeki güzel kızlar arasında bulduklarında kendilerini cennette olduklarını düşünürler. Tekrar cennete gitme ümidiyle Seyduna'nın tek bir sözüyle canlarını seve seve verirler. Halkın cehaletini kullanarak ölümden korkmayan bir ordu oluşturan Sabbah, günden güne güçlenerek İsmaili görüşünü yaymaya devam eder. Tüm öğretilerini bir kitapta toplamaya karar veren Hasan Sabbah, yerini Ebu Ali'ye bırakarak inzivaya çekilir. İstediği her şeyi başarmış ve öğretiminin nasıl devam ettiğini izlemek için kendini dış dünyadan kesmiştir. - Romanın ilk orijinal baskısı müstehzi bir şekilde Benito Mussolini'yi çağrıştırmıştır. - Romanın girişinde Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır. özdeyişi bulunmaktadır. - Romanda din, cennet-cehennem inanışı ciddi bir şekilde sorgulandığından ve yer yer inkar edildiğinden, 1960-1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde yasaklanmıştır. - Şimdiye kadar 18 dile çevirisi yapılmıştır. Yılların eskitemediği muhteşem kitap ALAMUT artık Koridor Yayıncılıkta. Hasan Sabbah'ın, Alamut Kalesinin, fedailerin ve cennet bahçelerinin hikayesi. Bir tarafta Hasan Sabbah'ın yeryüzü cennetiyle yeni tanışan güzel köleler, diğer tarafta onun en güvenilir savaşçıları olan fedailer. Sabbah'ın yarattığı cennetin içinde gözleri açıldığında hepsinin hayatı hiç umulmadık bir şekilde değişir. Hikaye 11. yüzyıl İranında, kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbah'ın, seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçısına dönüştürerek bölgede hakimiyet kurmak için çılgınca ve aynı zamanda zekice bir plan tasarladığı Alamut Kalesinde geçmektedir. Güzel kadınların, yemyeşil bahçelerin, şarap ve haşhaşın göz boyadığı sanal bir cennet yaratan Sabbah, genç savaşçılarını emirlerine uydukları takdirde bu cennete gidebileceklerine inandırır. Kendilerini onun yoluna adayan, ölmeyi de öldürmeyi de göze almış olan bu küçük orduyla hükümdar sınıfına gözdağı verebileceğini düşünür. Sabbah kendi deyimiyle insanların saflığını kullanıp dine adanmışlığı politik emellerine alet eder. Artık kapılar onun için ardına kadar açılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/gulun-adi/", "text": "Casale'li Ubertino: Fransisken tarikatından sürgün edilen kişi. Allessandria'lı Aymaro: Kitap kopyacılığı yapan kişi. Ortaçağ İtalya'sında geçen romanda, Papa ile İmparator arasındaki atama gücü savaşı, Hıristiyan mezhepleri arasındaki görüş ayrılıkları, cinayetler, bir manastır ve çevresindeki olaylar bir anlatıcı tarafından köklü bir dedektif hikayesiyle aktarılır. 1314'te Frankfurt'ta, beş Alman Prensi imparatorluk tahtında Bavyeralı Ludwig'in yerini alır. Aynı gün, Main'de hüküm süren Ren Kontu ve Köln Başpiskoposu, Avusturyalı Frederick'i aynı göreve seçerler. 1322'de Bavyeralı Ludwig rakibi Frederick ile savaşır. Ludwig yenilir, ancak tek imparatordan daha fazla korkan Papa XXII Loannes tarafından aforoz edilir. Ludwig ayrıca Papa'yı sapkınlıkla suçlanır. Fransisken Tarikatı Ruhani Mahfili lideri Cesenalı Michelle de İsa ve havarilerinin yoksulluğunu savunur. Bu, kilisenin fakir olması gerektiği anlamına gelir! İmparatorun piskoposları seçmesinin ve Papa'nın imparatoru atamasının tezlerini olumsuz etkileyeceğini düşünen Papa da bu durumdan oldukça rahatsız olur. İmparator, Fransiskenleri kendisine yakın görmeye başlar. Ludwig, Milano'da düzenlenen bir törenle taç giyer ve daha önce mağlup ettiği Frederick ile anlaşma yapar. Bu törende babası, genç Rahip Dom Adso'yu , bilgiye ve dürüstlüğe inandığı çılgın bir Baskerwille rahibi William ile tanıştırır. William'ın öğrencisi ve yazarı olur. İtalya'nın kuzeyindeki bir kilisede bir cinayet işlenir. Eski bir sorgucu rahip olan William, davayı araştırmak için görevlendirilir. William, çırağı Dom Adso'yu da yanına alarak yola çıkar. Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından manastıra gelir. William, geleceğinden haberdar olan manastırın başrahibi tarafından karşılanır ve cinayet hakkında konuşurlar. Kütüphanenin el yazmalarını resimlerle süsleyen minyatür ustası Otrantolu Adelmo, aedificium'un doğu kulesinin altında ölü bulunur. İntihar olasılığı zordur. William, keşişleri sorgulama ve manastırda serbestçe dolaşma yetkisini başrahipten alır. Kütüphane hariç! Kütüphaneci rahip ve çırağı dışında hiç kimse kütüphaneye giremez. Kütüphaneci, kitapları nereye koyacağını, nerede bulacağını ve gizlilik derecesini bilir ve korur. Rahipler yazıhanede çalışırlar. Çalışmalarına yardımcı olmak için bazı ciltler okuyabilirler. Kütüphanenin dünyanın en zengin kütüphanesi olduğunu, yıllardır katı kurallarla korunduğunu ve bu kuralı ihlal edemeyeceğini söyler. Birçok rahip el yazmaları hazırlar, kopyalar, çevirir ve sayfaları düzenler, ancak kütüphanedeki kitaplardan haberdar değildir. Gerekçe olarak bazı kitapların sapkın ve yanlış bilgiler içerdiği ve okunmaması gerektiği düşünülmektedir. Kütüphane, odalardan odalara açılan, içinden çıkılmaz bir labirent şeklinde inşa edilmiştir. Bir rahip kütüphaneden kitap istediğinde zor da olsa kütüphaneye giren kimse çıkamaz ve yakalanır, ne zaman iade edeceğini söyler ve kütüphaneci karar verir. William ve Adso, dünyanın her yerinden manastırın ilginç keşişlerinden bazılarıyla tanışır. Yasak kütüphane, William'ın merak duygusunu alevlendirir. Yüksek bir tepe üzerine kurulu, korku ve gizli bir huzursuzluk veren bu manastırda rahipler William ve Adso cinayetin ipuçlarını bulmak için çalışmalara başlarlar. - Gülün Adı, İtalyan yazar Umberto Eco'nun ilk romanıdır. - Kısa zamanda birçok dile çevrilmiştir. - 1986 yılında filmi de yapılan roman aynı yıl Türkçeye çevrilmiştir. - Polisiye Yazarlar Derneği ve Amerika'nın Gizemli Yazarlarının yayınladığı en iyi 100 polisiye romanı listelerinin her ikisinde de yer almıştır. - Yedi günlük zaman dilimine bölünerek yazılmıştır. - Yazarın İtalya'da, Bologna Üniversitesinde profesör, filozof, tarihçi, estetikçi, Orta Çağ uzmanı, dolayısıyla Orta Çağ konusunda derin bilgi sahibi oluşu, romanı hem başarılı kılmış, hem de tarihi bilgilerle kuşanmış bir yapıt olmasını sağlamıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/haci-murat/", "text": "Sado: Hacı Murat'ı konuk edenlerinöldürüleceğini bildiği halde, yine de ona evini açan, ölüm tehlikesini göze alarak ona yardım eli uzatan bir Kafkasyalı. Hacı Murat: Kafkasya'da Tselmes'te dünyaya gelmiş bir şeyh. O devirlerde Kafkasya'daki şeyler kabilelerin hem dini liderleriydi, hem de onların davalarını yöneten kişilerdi. Hacı Murat'la Şeyh Şamil arasında bir kan davası olduğu için eskiden aralarında çok yakınlık bulunan, hatta bir zamanlar Şamil'in sağ kolu sayılan Hacı Murat ona düşman kesilmiştir. Şamil: Kafkasya'nın en ünlü şeylerinden biridir. Müslüman olmayanlara karşı cihat açar. Bir dönem Hacı Murat'ın köyünü basmış ve onun oğlunu zindana atmıştır. Hacı Murat'ın gelip kendisine teslim olmasını ister. Kafkasya'da dağlarda yaşayan insanlarla, o insanların ülkesini ellerine geçirmeye çalışanların hikayesidir. Hayat şartlarının zorluklarına rağmen, korkusuz, yürekli ve özverili olan dağlıları anlatırken, öte yandan günlerini gün eden, içki, kumar ve lüks içinde yaşayan; kendi arkadaşlarının ölümüne bile sessiz kalan Rus askerler...Savaşta yenilgiyi bile parlak bir zafer gibi dalkavukların yanında, Çeçen Sado karakterinin gösterişsiz kahramanlıklar da vardır. Çar'ın o günkü ruh haline göre kararnameleri imzalaması, acımasızlığından insan olduğunu unutması, öte yandan Şamil' in de halkı korku ile sindirmesi iki kültüre mensup olan halkın benzer duygularla yani korkuya boyun eğdiklerini gösterir. Hacı Murat Ruslara sığınarak en büyük düşmanına el uzatmak zorunda kalmıştır. Düşmanının bile hayran olduğu, biteviye övdüğü Hacı Murat, Şamil'in ailesini rehin almasıyla eli kolu bağlanmış olur. Güvenecek kimsesi kalmayan kahramanın son çırpınışları ve kurtuluşa giden yolda gösterdiği gözü karalığı anlatılıyor. Hacı Murat, Şamil'in onu öldürmek için gönderdiği adamlardan kaçarken Sabo isimli Çeçen in evine sığınır. Sabo, Şamil'in etrafına korku salmasından çekinmeyerek evindeki misafirini canı pahasına korur. Sabo'da kaldığını duyan köylüler, Şamil 'in korkusundan Hacı Murat'a saldırırlar, fakat Hacı Murat ve müridi ellerinden kurtulurlar. Hacı Murat ve Şamil 'in düşmanlıkları yıllar öncesine dayanmaktadır. Hacı Murat Hanlarla birlikte büyümüştür ve aynı zamanda Hanların süt kardeşleridir. Kazım Molla'nın ölümünden sonra yerine geçen Havzat, Havazat'ı kabul etmezlerse taş taş üzerinde bırakmayacaklarını söyler. Halk Ruslardan korkuyor, fakat Havazat'tan da korkuyorlardır. Ruslardan yardım isterler, gerekli desteği bulamayınca mecburen Havazat'ı kabul ederler. Havzat genç Hanları tuzağa düşürerek hepsini öldürür. Böylece gücü elinde geçirmiştir. Süt kardeşlerinin ölümüne şahit olan Hacı Murat, intikam almak için öz kardeşi Osman ile birlikte Havzat'ı öldürürler. Havzat'ın yerine geçen Şamil, Hacı Murat a haber gönderir Ruslara karşı birlikte hareket etmez ise onu ve ailesini öldüreceğini söyler. Aslında Şamil, Hacı Murat tan çekiniyordur. Çünkü Murat Kimin kılıcı keskinse imam odur diyerek ona meydan okumuştur. Hacı Murat bileğine ve adaletine güvenilen adamdır, halk onu seviyordur. Şamil'den kaçan Hacı Murat Ruslara haber gönderir, onlarla birlikte Şamil' e karşı savaşabileceklerini söyler. Rus komutan Vorontsov bu durumu mutlulukla karşılar. Çünkü bölgede Şamil 'den sonra en büyük düşmanları Hacı Murat kendi rızasıyla onlara sığınmıştır. Hacı Murat o kadar çaresizdir ki ailesini kurtarabilmek için kendisinin ve dört müridinin de hiç istemediği bir şeyi yapıp Ruslarla birlikte savaşabileceği konusunda söz verir. Ruslar bu sözün samimiyetine inanmazlar, haklarında bilgi toplamak için geldiğini düşünürler. Yine de kafkaslarda Hacı Murat'ı kullanarak deyim yerindeyse kardeşi kardeşe savaştıracaklardır. Bir süre Hacı Murat'ı oyalarlar. Murat yanlarında kaldığı sürece müritleri onu yalnız bırakmazlar, Ruslarla da dostluk kurmuştur. Savaş halinde olan taban tabana zıt iki kültürün insanları karşılıklı konuşup sohbet edebiliyor ve birbirlerine anlayış gösterip sevebiliyorlardır. Hacı Murat bir türlü huzuru bulamıyor, ailesinden ve onları kurtarmaktan başka bir şey düşünemiyordur. Rusların onu oyaladıklarını farkındadır bir çıkış arıyordur. Şamil 'in eğer Hacı Murat dönmezse ailesini öldüreceğini haberini göndermesi üzerine kararını verir. Savaşarak ailesini kurtaracak ölecekse de bu uğurda ölecekdir. Dört müridiyle birlikte Rusların yanından kaçarlar. Onları takip eden Ruslar ve kendi soydaşları tarafından önce müritleti sonra kendi vurularak öldürülür. Ölürken tek aklından geçen ailesidir. - Bu ne müthiş direnme...diye düşündüm. İnsan buradaki her şeyi kendisine boyun eğdirmiş, hepsini yenmiş!...Milyonlarca bitkileri yok etmiş; öyleyken, işte bu devedikeni ona teslim olmamış... Tolstoy'un ölümünden bir sene sonra basılan son romanı Hacı Murat, hem savaş ve siyasetin doğası hem de iki farklı kültür ve dünya arasına sıkışıp kalmak hakkında bir hikaye. Tolstoy, gerçek olaylardan esinlenerek yazdığı bu romanda, Rus İmparatorluğu'na karşı kanının son damlasına kadar kahramanca savaşmış Çeçen isyancı Hacı Murat'ın hikayesini anlatır. Çeçen lideri Şeyh Şamil'e anlaşmazlığa düştükten sonra Rusların tarafına geçen Murat, çok geçmeden her iki tarafın da güvenini kaybettiğini fark eder. Ruslar tarafından önce sıcak bir karşılama görse de, hemen sonrasında casus olduğu? Şüphesiyle hapse atılır. Karısı ve oğlunun Çeçenlerin eline düştüğünü öğrendiğindeyse, her şeyi göze alarak ailesini kurtarmak üzere yollara düşer. Ortak bir amaç için sava? An iki adamı karşı karşıya getiren bu mücadele dolu hikaye, yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan siyasi sorunların doğasına da ışık tutuyor. -ANTON ÇEHOV-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/iki-sehrin-hikayesi/", "text": "Lucie Manette: Doktor Manette' nin kızı, güzelliği ve masumluğuyla romanda ki ana karakterlerden biridir. Ailesine son derece bağlı bir kişidir. Hep istediği hayat, çocukluğunda tanımadığı babasının kalan hayatında sağlıklı ve mutlu olmasıdır. Kocası ve çocuğuyla birlikte mutlu ve rahat bir yaşantı istemektedir. Dr. Manette: Hiç bir suçla itham edilmeden kendi vatanından uzakta hapse atılmıştır. Paris' teki ünlü Bastille Hapishanesi' nde 18 yıl çok ağır şartlarda hapis yatmıştır. Bu hapishane koşullarından dolayı romanda ruhu ve aklı oldukça hasar görmüş zavallı bir adam olarak betimlenmiştir. Kızı Lucie onu hayata bağlayan tek şeydir. Jarvis Lorry: Çalıştığı Tellson bankası adına Paris' e oldukça tehlikeli bir yolculuğa çıkan çalışkan ve sadık bir çalışandır. Manette' lere ve Charles Darnay'e karşı sadık ve koruyucu bir rol almıştır. Lucie' yi sahip olmadığı kızı gibi sevmiş ve Doktor Manette' nin yakın arkadaşı olmuştur. Onu ta Paris' te bulmaya gitmiştir. Aynı zamanda pek çok sırra sahip bir sırdaştır. Charles Darnay: Roman boyunca karakterden anladığımız onurlu biri olduğudur . Marki ailesinin tüm haklarından feragat edip Londra' ya yerleşmesine rağmen vatana ihanetten ilk suçlanışı İngiltere' de olmuştur. Sonrasında gelen bir haberle sevdiği kadını ve çocuğunu da bırakarak Fransız Devrimi' nin en tehlikeli ve hareketli zamanlarında Paris' e gitmiştir. Bu anlarda suçlandığında Devrim Mahkemeleri' nin vereceği ceza giyotindir. Sydney Carton: Oldukça akıllı ve yetenekli biri olabilecekken devamlı içki içen ve vurdum duymaz davranan biridir. Kendini Ben bozguna uğramış ağır bir işçiyim. Şu dünyada değer verdiğim hiç kimse yok, hiç kimsenin de bana değer verdiği yok diye yine bir içki ortamında ifade etmiştir. Zaten içmeye başlayınca kafası oldukça iyi çalışmaktadır. Tam bir çakaldır. Çakallar aslanlar için avlanıp, aslanın bıraktığı artıklarlarla beslenen canlılardır. Mr. Carton bu şekilde romanda kendine pek çok rol bulmuştur. Lucie Manette 'ye gitgide artan bir sevgisi vardır ve bu sevgi onu bir aslan yapar esasında. Madame ve Mösyö Defarge: Bir meyhane işleten karıkoca Fransız Devriminin en ateşli destekçileridir. Hatta en organize olan devrim üyeleridir. Fransız Devrimi en kanlı devrim olacaktır diyerek sonrasında da aktif bir şekilde çalışmışlardır. Karakterler son ana kadar büyümüş ve okuyucuyu kendine bağlamışlardır. İntikam Madame Defarge' nin özenle ördüğü ilmiklere gizlenmiştir. Charles Dickens'ın 1859 yılında yazdığı Fransa ve İngiltere'de geçen dönemin önemli olaylarını anlatan ve en büyük romanım dediği Fransız Devriminin en hareketli zamanlarında geçmektedir. İngiltere'de yaşayan karakterlerin neredeyse hepsi Fransız Devrimi' nin en tehlikeli ve hareketli zamanlarında Paris' te yaşamları boyunca unutamayacakları bir mücadeleye tanıklık edeceklerdir. Özellikle üç mahkeme duruşması okuyucuları oldukça gerecek ve romanın karakterleri bu davalar sırasında tanınacaktır. Dr. Manette 18 yıl boyunca Bastille Hapishanesi' nde hapis yattıktan sonra kurtarılmış ve İngiltere'ye kızının yanına dönebilmiştir. Akıl ve beden sağlığı tam yerine gelmişken tekrar bu sefer terörize Paris sokakların geri dönmüş ve Fransız Devrimi sonrasında olan olayların tam kalbinde ailesiyle birlikte yer almak zorunda kalmıştır. Soylular ve aristokratlar yıllarca halka eziyet etmiş ve her biri Halk Mahkemeleri' ne çıkacağı günü beklemektedir. Her an Devrim karşıtı olmakla suçlanıp hapse ve sonunda giyotine gideceğiniz bir yaşam savaşında bulacaksınız kendinizi. - İki Şehrin Hikayesi, Charles Dickens'ın 1859 yılında gazetelerde tefrika edilmek üzere yazdığı, konusu Fransız Devrimi esnasında ve öncesinde Paris ve Londra'da geçen romandır. 200 milyonun üzerindeki satışı ile tüm zamanların en meşhur edebiyat eserleri arasındadır. Dünya edebiyatının en önemli yapıtlarından olan İki Şehrin Hikayesi, Paris ve Londra arasında gelişen olay kurgusuyla, tarihin en hareketli anlarından birinin, Fransız Devrimi'nin ekseni etrafında biçimlenir. Edebiyat dünyasının Dickens'ın en büyük tarihi romanı, yazarın kendisinin ise yazdığım en iyi hikaye diye tanımladıkları yapıt, Fransız Devrimi'nin Terör döneminde, Paris'in öfkeli, kana bulanmış sokaklarında, giyotinin gölgesinde yaşamak zorunda kalan bir grup insanın hayatına odaklanır. On sekiz yıl yattığı Bastille Hapishanesi'nden çıkan Doktor Manette' le, İngiltere'ye gönderdiği kızının Londra'da sürdürdükleri yaşamları, yollarının tekrar Paris'e düşmesiyle iradeleri dışında bir seyir kazanır. Sürükleyici gerilimi, güçlü lirizmiyle devrimi, toplumsal mücadeleyi, zalimliği, yoksulluğu ve aşkı çağının nabzını da tutarak olanca ihtişamıyla anlatan İki Şehrin Hikayesi, bu nitelikleriyle hem klasik edebiyatın zirvelerinden hem de tarihin en güçlü hikayelerinden biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/kayip-tanrilar-ulkesi/", "text": "Yıldız Karasu: Berlin'de büyümüş bir göçmen bir ailenin kızıdır. Ailesine karşı polis olmuştur ve Berlin cinayet masasının çok önemli polislerinden biridir. Antik bir şehrin bir ailenin hayatını nasıl etkilediğini konu edinen kitap, 1960'larda Bergama'dan Almanya'ya işçi olarak göç eden Ölmez ailesinin katledilen aile ferdi Cemal Ölmez'in evinde vahşice öldürülmesiyle başlar. Roman, bir antik kentin ve bir ailenin hayatlarını nasıl etkilediğini ele alıyor. 1960'larda Bergama'dan Almanya'ya işçi olarak göç eden Ölmez ailesinin katledilen aile ferdi Cemal Ölmez'in vahşice öldürülmesiyle başlar. Berlin'de doğup büyüyen Yıldız Karasu, iki kültür arasında kalmış göçmen bir kızdır. Aynı zamanda vahşice katledilen Cemal Ölmez'in cinayetini sorgulayan Baş komiserdir. Berlin Cinayet Bürosu'nun en başarılı isimlerinden Yıldız Karasu, ailesinin tüm itirazlarına rağmen polis olur. Cemal Ölmez'in Yıldız Karasu'nun yardımcısı Tobias Becker ile cinayetinin izini sürerken, bir anda kendini ailenin diğer üyelerinin belirli aralıklarla öldürüldüğü çok karmaşık bir seri cinayet vakasının içinde bulur. Arkeoloji ve mitolojiden oluşan romanın ana ekseni, Berlin'deki Bergama Müzesi'nde bulunan antik dünyanın sekizinci harikası Zeus Sunağı'dır. Kayıp Tanrılar Ülkesi romanını mitolojik roman haline getiren kahramanlardan biri de Zeus'tur. Kayıp Tanrılar Ülkesi Bergama'dan alınan ve Berlin'e gitmesine izin verilen Zeus Sunağı ekseninde tarih bilinci üzerine de çeşitli eleştiriler yapılmaktadır. Ayrıca Tanrı savaşlarında yaşanan güç mücadelesi de romanda işlenen konular arasındadır. Okurları etkileyen bir diğer faktör de günümüzde oldukça popüler bir konu olan ırkçılıktır. Ahmet Ümit'ten polisiyeyi arkeoloji ve mitolojiyle harmanlayan usta işi bir roman. Berlin Emniyet Müdürlüğü'nün cevval baş komiseri Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker, göçmenlerin, işgal evlerinin ve sokak sanatçılarının renklendirdiği Berlin sokaklarından Bergama'ya uzanan bir macerada, hayatı ve insanları yok etmeye muktedir sırların peşinde bir seri cinayetler dizisini çözmeye çalışıyor. Soruşturmanın Türkiye ayağında sürpriz bir ismin olaya dahil olmasıyla heyecanın dozu gitgide artıyor. Kayıp Tanrılar Ülkesi, Zeus Altarı ve Pergamon Tapınağı'nın gölgesinde mitlere günümüzde yeniden hayat verirken, suçun çağlar ve kültürler boyu değişmeyen doğasını bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Kayıp Tanrılar Ülkesi için iki yıl beklemeye değdi. İş çok boyutlu. Mitoloji, arkeoloji ve suç üç konu çok profesyonel bir şekilde harmanlanmıştır. Başarılı bir özet çalışması olmuş ellerinize sağlık."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/sah-ve-sultan/", "text": "Yavuz Sultan Selim: 2. Beyazıt'ın oğlu, Osmanlı Devleti'nin Hükümdarıdır. Şah İsmail: Erdebil ve Tebriz'de hüküm süren Kızılbaşların'ın Şahı'ıdır. Kamber Can: Şah İsmail'in yeğeni, Şah'ın Kardeşinin oğludur. Babaydar: Kamber Can'a babalık yapıp sekiz yaşına kadar büyüten kişidir. Gülizar Begüm: Şah İsmail'in ilk karısı ve Tabmash adında bir oğlu vardır. Taçlı Hatun: Güzeliği dillere destan Şah İsmail'in ikinci ve çok sevdiği eşidir. Aka Hasan ve Hüseyin: İkiz kardeşler. Hasan Şah İsmail'in, Hüseyin Sultan'ın yanındadır. Ömer: Her ne kadar kitapta fazla yer almasa da Bihruze yani Taçlı Hatun'un küçükken sevdiği ve o ölünce de mezarında ağlayan aşkıdır. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim ile Safevi devlet hükümdarı Şah İsmail arasında geçen toprak hırsı ve bu yüzden çıkan savaş ve olaylar konu edinmiştir. Kitabın ilk bölümü Kamber adında küçük bir çocuktan bahsedilir. Kamber, Babaydar adında bir adamla birlikte yaşar. Babaydar ona hem anne, hem baba olur. Kamber her zaman kendi anne babasını merak etmiştir; ama Babaydar'a soramaz. Bir gün Babaydar onu karşısına oturtup ilk defa nasihat etmeye başlar. Babaydar Kamber'e baba diye hitap ediyor. Babaydar, Şah İsmail'in çok iyi bir insan olduğunu ve Kızılbaşlık olduğunu söyler. Bir gece Kamber, Kızılbaşlar tarafından kaçırılır ve saraya götürülür. Orada Hasan Aka adında biriyle arkadaş olur. Onu neden kaçırdıklarını anlayamaz. Aka Hasan, babası gibi ona her zaman hikayeler anlatır ve onunla ilgilenir. Kamber, gittiği sarayda Şah'ın aslında adil ve iyi bir insan olmadığını görür. Şah, Sünni Müslümanları kaynayan bir kazanda yakıp yurtlarından kovar. Sünniliği Tebriz'den kovmak ister ve bu yüzden acımasız davranır. Şah'ın öz annesi bile oğlunun yanına geldiği için onu öldürtmüş ve onu kötü bir şekilde eleştirmiştir. Diğer yanda ise Osmanlı padişahı Yavuz, Ayrıca ülkedeki Kızılbaşları ya Sünni olursun ya da ölürsün diye öldürttüğünü söyler. Yavuz'un babası Bayezid, diğer oğlunun tahta çıkmasını isterken, Yavuz başarısını kanıtlamak ister ve babasının sözünü ezer. Bir süre sonra babasının tahtını elinden almış ve babası, Beni bu tahttan indirdin, Allah sana öyle bir bela versin ki, genç yaşta öleceksin diyerek onu lanetler. Padişah kılık değiştirip yardımcısı Hüseyin'i de yanına alarak Tebriz'e giderek Şah İsmail'in sarayına gider. Şah kendisini derviş olarak tanıtır ve Şah'ı aldattır. Sonra Kral ile satranç oynar, Kralı yener ve Kral onu kovar. Böylece şahın sarayının işleyişini görmüş ve bazı bilgiler edinmiştir. Günler geçer ve Çaldıran'da buluşurlar. Padişahın elinde çok güçlü toplar ve tüfekler vardır. Kızılbaşların kılıçları ve tüfekleri, İki ordu çatışır ve savaşırken Hüseyin yanlışlıkla kardeşini öldürür. Ona arkadan çarpan yüzü görmemiştir. Hüseyin, savaş sırasında çok üzülür ve kardeşinin kıyafetlerini giyer ve bunu yaparak vicdanını rahatlatacağını düşünerek kralın yanına gider. Sultan Selim savaşı kazanır. Günler geçtikçe Şah ölür. Taç ve Kamber ayrılır. Kamber ona o kadar bağlıydı ki, ona hizmet etmekten gurur duyuyordu. Taç günü geldiğinde Kamber'e aslında onu herkesten daha çok sevdiğini ve bundan sonra öleceğini söyler. O anda, Kamber kendinden geçmiş bir şekilde tacın elini tuttuğunda, Taçlı ona, öldüğümde kimseye nerede olduğumu söyleme ki kimse beni tanımasın dedi. Ve o anda, Kamber'in yanında ölür. Kamber sözünü tutar ve kimseye mezarının nerede olduğunu söylemez. Mezarlıkta bir adam görür orada oturmuş Kuran okuyor. Adama adını sorduğumda adam Benim adım Ömer der. Mezar başında Taçlı'nın çocukluk aşkı Ömer'di ağlayan. Romanın sonuna doğru Kamber gerçek ailesini de öğrenir. Babası Ali adında biri ve Şah'ın kardeşidir. Kamber Şah'ın yeğeni olduğu için tahtın varislerinden biri olmuştur. Bu nedenden dolayı Kamber hep saklı tutulmuş gerçek kimliği gizlenmiş bir başına yaşamak zorunda kalmıştır. - Yayımlanmasının hemen ardından çok satanlar listesine girmiş ve 2010 yılının en çok satan kitabı olmuştur. - Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki meşhur rekabet kitapta çift taraflı olarak anlatılmıştır. - Sünni ve Şii çatışmasının o dönemdeki izleri üzerine roman şekillenmiştir. Aşk ve savaş. Sadece gönüllerin değil alınların, kemiklerin ve gözlerin alev alev yandığı savaş. Kahramanlarını, Yavuz Sultan Selim'i de Şah İsmail'i de tarihin merdivenlerinde bir basamak aşağı indiren bir basamak yukarı çıkaran savaş. Şimdi Çaldıran ne 500 yıl geride ne 500 yıl ileride. Aşkın bir çökelti gibi dondurduğu zaman! Yazar biraz da korkuların üstüne gidendir. Tarih ileriye doğru çözüldükçe ağacın kökleri de görülecektir. Alevi de Sünni de bağlıdır o köke. Birdir o toprakta. Gölgeler büyümüşse ışığı değil korkuyu yenmek gerekir. Karanlık ve kör ışığın egemenliği boğmasın artık nesilleri. Ve işte bir kez daha aşk! Şiir kadar iktidar atında rüzgara ve ateşe doğru yol alan iki hükümdar. Dünya incisi zarif ve asil kadınlar. Yeminlerine bağlı erkekler. Şah&Sultan her cümlesi aşkla okunacak bir kitap."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/arastirma-tarih/utopya/", "text": "More :More, Utopia'nın yazarı Sir Thomas More ile aynı adı paylaşan kurgusal bir karakter. Peter Giles: More'un arkadaşı ve Raphael Hythloday'ın ortak tanıdığı.Sir Thomas More'un entelektüel arkadaşıdır. Raphael Hythloday : Bir filozof ve dünya gezgini, isim olarak saçmalardan söz eden anlamına gelir. Avukat :Hythloday ve Kardinal Morton ile bir akşam geçiren isimsiz bir adam. Genel Ütopus: Eski savaşçı ve Ütopya'nın kurucusu. Ütopya isimli bir ada ülkesi anlatılır. Paranın kullanılmadığı, paylaşılan kaynaklarda rotasyonla çalışan vatandaşların üretiminin ortak depolarda biriktirilerek isteyenlere ihtiyaçları kadar dağıtıldığı, yokluk yaşanmayan mutlu ve müreffeh bir ülkedir. Kitabın adını aldığı Ütopya kelimesi Olmayan Yer anlamına gelir. Var olan sistemi İdeal Toplum yaratarak eleştirir. Thomas More Ütopya'da geçen hayatı yaşlı bir denizci olan Raphael Hytloday aracılığıyla anlatır. Hytloday anlam olarak gevezelik yapan anlamına gelmektir. Karaktere bu ismin verilmesi söz konusu ülkenin aynı zamanda imkansızlığını anlatır. Bu ülke bir ada ülkesidir ve birbirleriyle aynı yapıda ve cadde genişliklerine kadar aynı olan 54 kentten oluşur. Sadece başkent öbürlerinden farklıdır. Fakat her şehir aynı yasalarla yönetilmektedir. Burada mülkiyet sahibi olunmaya izin verilmez ve insanlar evlerini kiltilemezler. İnsanların ikamet ettiği evlerde mülkiyet duygusunun oluşmaması için 10 yılda bir ev değiştirilir. Toplum şefler aracılığıyla yönetilir. Flarklar kendi içlerinde bir vali seçer ve bu vali ömrü boyunca görev yapar. Toplum içerisindeki konulara meclis içi görüşmelerle karar verilir. Bunun dışında toplanıp bu meseleleri konuşmanın cezası ise idamdır. İnsanlar günde 6 saat çalışırlar ve bu çalışma sonucu elde edilen ürünler halkın ortak malı olarak değerlendirilip ambarlarda tutulur. Buradaki ürünlere erişim ücretsizdir, çünkü ütopya halkı para kullanmaz. Herkesin istediği zaman ihtiyacı olan ürünlere ulaşabileceğinden hiç kimsenin kıtlık korkusu olmaz. Dolayısıyla hiçbir aile gelecek kaygısı taşımaz. İnsanlar çalışmaktan arta kalan zamanlarında bir hobi bulup uğraşmak zorundadır. Bu şekilde kendilerini sürekli olarak geliştirirler. Devletin kasasındaki paranın bir üst sınırı vardır, bu sınırın üstündeki zenginlik vatandaşlarla paylaşılır. Bu toplumda altın, gümüş gibi şeylere önem verilmez. Önem veren insanlar ise toplum tarafından küçümsenir. İnsanlar tek tip giyinir ve bu giysileri de kendileri dikerler. Yalnızca kadın, erkek ya da evli ve bekar insanlar arasında ufak giyim farklılıkları vardır. Her aile o ailenin en yaşlı üyesi, yani reisi tarafından yönetilir ve çocuk sahibi olma konusunda bazı kısıtlamalar vardır. Eğer bir ailenin çok cocuğu varsa bu çocuğu, çocuk sahibi olamayan ailelere verir. Ayrıca kadınlar 18, erkekler ise 21 yaşından önce evlenemez. Evlilik konuları da toplum içerisinde belli kurallara bağlanmıştır. Bu ülkede çok az yasa vardır ve bu yasalar kolay anlaşılır, anlamı net olarak anlatan kısa ifadeli yasalardır. Bu sebeple herkes bu yasaları bilir ve bu sebepten dolayı avukatlara ihtiyaç duyulmaz. Bir kişi ağır bir suç işlediğinde kölelik cezası alır ancak aynı suçu iki kez işlerse cezası ölümdür. Ancak genel olarak idam fikrini anlamsız görürler, çünkü kaybedecek bir şeyi olmayan bu insanlara idam cezası vermenin toplum adına bir işe yaramayacağını düşünerek, bu insanlar toplum adına çalıştırılarak değerlendirilir. Ütopya'da savaş gereksiz ve alçaltıcı bir konudur. Mecbur kalmadıkça savaşmazlar. Ancak kendilerini korumak ya da haklarını savunamayacak bir güçte olan ve işgal gören ülkelere yardım edebilmek için kadınlar ve erkekler sıkı bir askeri eğitim alırlar. Din insanların kendi vicdan ve düşüncesine bırakılmıştır. Fakat insanlar genellikle bir tanrının varlığına inanır. Baskıcı insanlar zorba olarak nitelendirilir ve bunun cazası olarak sürgün edilebilir ve ya da köle olarak kullanılabilirler. Hayvan kurban etmenin dinde yeri olamaz. Bu toplum ideal toplum olmasının yanı sıra aynı zamanda adaletin de temeli olarak resmedilir. Çünkü eşitsizlik, açgözlülük gibi kavramlar, bir ülkenin sahip olduğu en büyük değer ve bağ olan adaletin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engeldir. İngiliz yazar, devlet adamı ve hukukçu Thomas More'un 1516 yılında Latince olarak yayımlanan eseri Ütopya, çağdaş Batı düşüncesinin temellerini atan Rönesans, Reform ve Hümanizm hareketleri içinde doğmuş bir eserdir. More, Ütopya'da Platon'un kusursuz devlet düşüncesinden yola çıkmış olmasına rağmen, bu kusursuzluğu Ütopya'nın bütün toplum hayatına yaymıştır. Platon'un Devleti'nde bölüşüm sadece bir sınıfa özgü olduğu halde Ütopya'da tüm topluma yayılır. Devlet'te kadınlar ve çocuklar topluma aitken, Ütopya'da karı-kocanın birlikte yaşlanıp ölmesi esastır; çocuklar kendi ebeveynleri tarafından büyütülür. Bu hayal ülkede avukata ihtiyaç yoktur; zira yasalar herkesin anlayabileceği kadar açık ve basittir. Kimilerinin erken dönem Hıristiyanlığındaki ortak paylaşımı anlattığı için manastır hayatının aksisedası, kimilerinin sosyalizmin öncü metinlerinden birisi, kimilerinin de sadece bir şaka olarak gördüğü Ütopya, yazarına çağının çok ötesini gözleyebilen bir hümanist olma payesini kazandırmıştır. Ütopya ile güzel bir esere imza atmış yazar, farklı bakış açısı ile farklı bir dünya yaratmış. Hayal gücü ancak bu kadar kullanılabilirdi. Başarılı özet içinde ayrıca tebrik ediyorum. Okurken böyle bir ada yaratılabilir mi sorusunu düşünüyorum? Yazar muhtemelen kendi dünyasını yaratmak istemiş. Şuanki durum ise elimizdeki evlerin bile ne zaman elimizden gideceği korkusu ile geçiyor. Yorumum bulunsun 😉 paylaşım için tşk."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/aeden/", "text": "Aeden: Aeden, sakinlerinin kendi mükemmel versiyonlarına ulaşabilmeleri için onları her anlamda beslemek üzere Usta tarafından dizayn edilmiş, mükemmelliğe adanmış bir gezegendir. Fantastik gerçekçiliğin çok güzel bir örneği olan AEDEN, insan yaşamının gelişmesini ve insanın daha anlamlı bir varlığa dönüşmesini engelleyen normalleştirilmiş saçmalıkları gerçekçilik, daldırma ve heyecanla ifade eden, onaylanmış bilimsel verilere dayanarak yazılmış bir romandır. Aeden'de yaşayan 18 farklı tür arasında sadece bir insan ailesi vardır. Anne, baba ve iki oğuldan oluşan bu insan ailesine yıllar önce getirilen kızı Numi ve ailenin en büyük oğlu Sonje'nin macerası, onları Dünya gezegenine gelmeye zorlayan bir olaylar zinciriyle başlar. Evrende sayısını hatta adını bile bilmediğimiz onlarca gezegen var. Henüz keşfedilmemiş ama var olan bir gezegen ise Aeden'dir. Bu gezegende her şey farklıdır. Tüm canlılar diğer gezegenlere göre en mükemmel formdadır. Konuşmak yerine telepati yani düşünce gücü ile iletişim kurarlar. Güneşlerinin rengi mor, bilim ve teknoloji çok üst düzeydedir. Doğada saf olan her şeyi çok etkin kullanırlar. Kurucularına Üstat diyorlar. Numi ve Sonje bu varlıklardan sadece ikisidir. Numi, Sonje'nin ailesine yeni katılanlardan biridir. Diğerleri gibi bronz tenli değil, beyaz tenlidir. Diğerleri gibi hızlı değildir ama onlardan çok daha üstün bir varlıktır. Sonje'yi ilk gördüğünden beri ondan büyülenir ve onun sürekli bir takipçisi olur. Sonje de bunu fark eder ve ondan rahatsız olur. Numi her zaman Usta'ya ulaşmak ve onunla konuşmak ister. Çünkü annesi dünya gezegeninde yaşıyor ve ona ulaşmanın tek yolu Üstadından geçiyor. Bu konuda daima Sonje'den yardım ister. Numi'nin ısrarlı tavrına daha fazla dayanamayan Sonje, ikisini dünyaya getirmek için bir plan yapar ve her türlü bilgiyi toplar. Nefrintor denilen biri DNA sensörü sayesinde ışık hızına ulaştığında ikisini de işler bekliyordu. İlk geldiklerinde çok kalabalık bir şehir olan New York'a gelirler. Karbondioksitten nefes alamaz hale gelirler. Şehir çok kirliydi. Numi ve Sonje geldiklerine pişman olurlar. Hemen Aeden'e geri dönmeye çalışırlar. Ancak güneşin batmasına çok az zaman kalır ve geri dönemezler. Bu, Sonje'yi daha da kızdırır ve Numi'den farklı bir yönde ayrılırlar. Böylece ikisi birbirinden uzaklaşmaya başlar. Numi, herkesin dikkatini çektiği bir duvara tırmanma yarışmasına katılır. Orada bulunan bir TV sunucusu ona kartını verir. Böylece Numi popüler bir model olacaktır. Sonje ise kendini denizlere kaptırır. Orada bir grup çevre aktivisti ile tanışır. Artık tek amacı dünyayı değiştirmektir. Hayvanlara verilen zararı çektiği videolar şeklinde paylaşır. Düşünce gücüyle hayvanları etkileyebilir ve böylece onları koruyabilirdi. Numi ise tüm varlıklı iş adamlarının ilgisini çeker. Onlardan biri Fredrick'tir. Dünyanın tüm bankalarına sahip olan ve tek varisi olan bir aileden gelir. Numi ile tanışmak için birçok yol denemiştir. Sonunda onunla Mısır'a giderler. Numi'nin aslında nereden geldiğini, nasıl bir güce sahip olduğunu bilen tek kişi odur. Burada da on yaşında bir kız vardır. Isabel. İlk başta bu küçük kızı Fredrick'in kızı sanar ama sonra gerçek ortaya çıkar. Fredrick küçük kızı sürüyordu. Bunu fark ettiği anda, Numi'nin artık tek bir amacı olur. Isabel'i kurtarmak. Bunu yapmak için birçok güvenlik görevlisiyle çatışır. Sonunda Isabel, Fahim ve zorla gözaltına alınan çocukların neredeyse yirmisiyle birlikte kaçar. Eski bir kömür yatağına girerler. Numi elementlerini kullanarak çok yüksek teknolojili bir kalkan geliştirir. Ordu ve Fredrick'in adamları geldiğinde günlerce burayı geçemezler. Ama sonunda Numi'yi yakalarlar. O hariç herkesi öldürdüler. Numi'yi yanlarına alıp şehrin en yüksek yerlerinden birinde suya daldırdılar, bu da beyin fonksiyonlarını kaybetmesine neden olacaktır. Sonje ise sürekli Numi'yi düşünür ama onunla bağlantı kuramaz. Sonunda Numi'ye ne olduğunu öğrenene kadar. Sonje, öğrendiği andan itibaren ekibiyle birlikte hemen harekete geçer. Kontrol edebildiği hayvanlarla Numi'nin saklandığı yere gelir. Numi onun geleceğini anlamıştır. Zaten bir memurun yardımıyla kaçmıştır ve Sonje'yi kurtarmanın zamanı gelmiştir. İkisi nihayet bir araya geldiğinde, birbirlerine uzun uzun bakarlar ve yeni bir hayata adım atarlar. Artık birliktedirler. Geri dönmüyorlardı! Artık niye Dünya'da olduklarını biliyorlardı. Yaşam enerjisinin bu şekilde yağmalanmasına izin vermeyeceklerdi, ne pahasına olursa olsun ona sahip çıkacaklardı. Evrende hata yoktu, tesadüf yoktu! Nihayet anlamışlardı. İnsan doğulmaz, insan olunurdu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/algernona-cicekler/", "text": "Charlie Gordon: Düşük IQ ile doğan 32 yaşında bir adamdır. Bir fırında çalışan herkes tarafından sevilen biridir. Ama Charlie akıllı olmak istediği için sadece hayvanlara yönelik bir deney için gönüllü olur. Algernon: Deney faresidir. Aynı zaman da Charlie'nin yakın arkadaşıdır. Kitaba adını veren Algernon, yapay yollarla zekasını artırmak için ameliyat edilmiş bir laboratuvar faresidir. Hikaye, Charlie Gordon tarafından yazılan ilerleme raporları biçiminde anlatılıyor. Charlie bu ameliyatı test eden ilk insan. Hikaye, zihinsel engellilerin tedavisi gibi farklı etik ve ahlaki temaları da konu ediniyor. Charlie Gordon, düşük IQ ile doğan 32 yaşında bir adam. Charlie bir fırında çalışıyor. Fırında çalışan herkes onun arkadaşıdır ve onu severler. Ama Charlie akıllı olmak istiyor, bu yüzden sadece hayvanlara yönelik bir deney için gönüllü oluyor. İlk başta, profesörler ondan her gün ne düşündüğünü, nasıl hissettiğini vb. şeyleri ifade edeceği ilerleme raporları yazmasını ister. Bu raporlar başlangıçta yazım hatalarıyla doludur. Ancak bir süre sonra Charlie onu daha zeki yapacak bir ameliyat geçirir, yazım hataları farkına bile varmadan yavaş yavaş kaybolur. Charlie, kendisinden önce ameliyat edilen ve zekasını üç katına çıkaran fare Algernon'u bile yenebildiği için hızlı ilerleme kaydediyor. Aynı zamanda, bu fare onun en iyi arkadaşı oldu. Artık anlaşılması zor kitapları okuyabiliyor ve birçok dil konuşabiliyor. Charlie'nin zekası geliştikçe yeni duygular keşfeder. Bunlar daha önce hiç hissetmediği duygulardır, bu yüzden bazen anlam veremez. Ve öğretmeni Alice'e aşık olur. Bir süre sonra Charlie profesörlerden bile daha zeki olur. Geldiği bu seviye ile geçmişin tozlu hatıralarını ve hatırlamadığı ailesini hatırlamaya başlamıştır. Artık yıllardır arkadaş olarak tanıdığı insanların onunla dalga geçtiğinin farkındadır. Charlie'nin hiçbir şey bilmediği ama mutlu olduğu günler geride kalır, şimdi akıllıdır bir o kadarda yalnızdır. Charlie, Algernon'la tanıştırıldığı konferansta, artık onlara dayanamayacağını düşünerek Algernon'la kaçar. Charlie bir süre sonra Algernon için bir oyun alanı bile yapar. Ancak Algernon'un artık eskisi gibi olmadığını fark eder. Garip davranmaya başlar. Şimdi parçayı karıştırır ve sonra ne yapacağını merak ederek kendini yere atar. Şimdiye kadar Algernon'un artan zekası durur ve Algernon bir süre sonra ölür. Charlie, kaçınılmaz olanın onu bulacağını fark eder. Böylece geri döner ve profesörlerle çalışmaya başlar. Savaşmadan pes etmeyecektir. Ama Charlie'nin zekası azalmaya başlar. Artık eskisi gibi sorunları çözemez ve öğrendiği dilleri unutur. Eski haline dönmeden önce ailesini tekrar görmek ister. Eve gittiğinde onu bu halde gören annesi ilk başta kabul edemez. Onun her zaman normal bir çocuk olduğunu düşünen annesi, yıllarca çalışmayıp onu doktorlara götürdüğü gibi bu evden de kovar. Daha sonra ablası eve geldiğinde Charlie'yi sevinçle karşılar. Charlie buna şaşırır çünkü eskiden Charlie ile oynamaktan kaçınır ve ondan uzak durur. Bir süre konuşurlar ama sonra anneleri eski Charlie oradaymış gibi davranmaya başlar. Charlie orada daha fazla kalamayacağını bilir. Gittiği terapiler şimdi ona acı vermeye başlar. Sanki içindeki eski Charlie dışarı çıkmaya çalışır. Charlie kendini herkesten uzaklaştırır ve kendini evine kilitler. Çalıştığı fırına döner ve onlara durumu anlatır. Charlie yine fırında çalışır. Nasıl olduğunu hatırlamasa da bir zamanlar zeki olduğunu hatırlar. Eskiden gittiği okulda, onun gibi insanların olduğu yerde yeniden başlar. Ancak öğretmeninin onu görünce ağlayarak sınıftan çıktığını görünce artık oraya ait olmadığını anlamış ve huzurevine gider. Tek dileği, hatırladıkları takdirde Algernon'un mezarına çiçek bırakmaktır. - Nebula En İyi Roman Ödülü - Hugo En İyi Kısa Öykü Ödülü - Hikaye 1958 yılında yazılmıştır ve ilk olarak The Magazine of Fantasy & Science Fiction dergisinin Nisan 1959 sayısında yayınlanmıştır. - Hikaye 1960 yılında En İyi Kısa Hikaye dalında Hugo Ödülü'ne layık görülmüştür. - Roman versiyonu 1966 yılında yayınlandı ve aynı yıl En İyi Roman dalında Nebula Ödülü'nün ortak kazananı olmuştur. - Her ne kadar kitap sık sık ABD ve Kanada'daki kütüphanelerden çıkarılma konusuna malzeme olduysa da ki bazen çıkarıldı, dünyanın birçok ülkesinde okullarda düzenli olarak öğretildi ve birçok kez televizyon, tiyatro ve radyo için uyarlandı. - Film versiyonu Charly aktör Cliff Robertson'a En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazandırdı. Çok düşük bir IQ ile doğan Charlie, bilim adamlarının, zeka seviyesini artıracak deneysel ameliyatı gerçekleştirmeleri için kusursuz bir adaydır. Bu deney Algernon adındaki laboratuvar faresinde test edilmiş ve büyük bir başarı elde edilmiştir. -New York Times- -The News & Observer- -Library Journal-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/alis-harikalar-diyarinda/", "text": "Alice: Hikayenin yedi yaşındaki kahramanıdır. Alice, dünyanın düzenli ve istikrarlı olduğuna inanıyor ve çevresi hakkında doyumsuz bir meraka sahiptir. Alice'in ablası: Alice'in Harikalar Diyarı dışında iletişim kurduğu tek kişidir. Alice'in kız kardeşi, hikaye kapanırken Alice'in maceralarının hayalini kurar. Tavşan: Alice'i Harikalar Diyar'ına götüren çılgın, sefil, Harikalar Diyarı yaratığıdır. Beyaz Tavşan biraz belirgin bir figürdür, ancak çekingen ve bazen de saldırgandır. Kedi: İstediği zaman belirip kaybolan, sürekli sırıtan bir kedidir. Fare: Alice'in karşılaştığı ilk Harikalar Diyarı yaratığıdır. Düşes: Kraliçe'nin alışılmadık derecede çirkin kuzenidir. Kitap, Alice adında bir kızın bir tavşan deliğinden girdiği bir fantezi dünyasındaki hikayelerini anlatır. Bu hikayeler aracılığıyla yetişkin dünyasının saf, temiz bir çocuğun gözünden ne kadar absürt göründüğünü ortaya koyuyor. Bir gün, Alice ve kız kardeşi göl kenarında yatıp konuşurken, Alice'in dikkati, saati olan ve etrafta koşuşturan konuşan bir tavşana çekilir. Bu tavşanı kovalayan Alice, uzun uğraşlar sonucunda tavşanı yakaladığını söyleyince çok derin bir kuyuya düşer. Ama kuyu çok derin; Bir noktada, Alice düşmekten bıkmıştı. Kendi kendine bayılan Alice, kuyunun derinliklerinde miniklerle karşılaşmayı umsa da, tek olan cam masa ve diğer küçük alemlere açılan kapıdır. Alice'in o kapıdan geçebilmesi için çok küçük olması gerekirdi. Sehpanın üzerine içerek kısalan Alice, bu sefer boyuna ulaşamamalı. Ama tekrar tekrar bu kadar uzayan Alice, yaşlısı denizdeyken kendi gözyaşları içindedir; Bay Fare ile tanışır. Daha sonra onlara koşan Alice, o küçük çocuklarla tanışamayacak kadar küçük çocuklarla birlikte, bir süre sonra aynı dili daha doğru bir konuda bulamadığından, bir şekilde o küçük kapıdan ulaşamaz. Alice, farklı bir dünyanın eşiğine açılan bu kapıdan geçtiğinde kovaladığı beyaz tavşanla karşılaşır. Ancak tavşan sipariş edip yelpazesini ve eldivenlerini isteyince aramaya çıkan Alice, tavşanın istediğini küçük bir evde buldu ve tam eşyaları alacakken yeniden büyümeye başladı. Bir odaya hapsedilmiş, tek istediği bu amansız büyümenin ve daralmanın durmasıydı. Ama ne mümkün! Hayvan kalabalığı evin önüne gelip pencereye kek fırlattığında, Alice bir tanesini yedi ve onu daha da küçülttü. Ve halktan kaçmak onun için de zordu. Ormanın derinliklerine dalan Alice, bir mantarın üzerine konan nargiledeki tırtılın derdini anlatıyordu, tek istediği bir an önce eski boyuna ve hayatına dönmekti. Tırtıl ise mantarı işaret ederek bir tarafının uzadığını diğer tarafının kısalttığını söyleyerek uzaklaşmıştı. Alice'in cebinde mantarlarla dolaşırken girdiği bir evde; Anormal bir bebek, anormal bir yel değirmeni ve anormal bir aşçıyla tanışmıştı. Bebeği bu kargaşa içindeki evden alan Alice, bebeğin aslında bir domuz olduğunu görmüş ve ormanın derinliklerine bırakmıştır. Bir de ormanda karşılaştığı gülümsemesi iki kulağına yaklaşan bir kedi vardı. Bir anda vücudundan kaybolma özelliği de vardı. Kraliçe basitçe Kafasını Uçurun! dedi. Onun sözlerini tekrarlamak faydasız olsa da, kocası Kral Bey biraz daha merhametliydi. Bir olayın ardından kurulan mahkemede tanıklar ve suçlular birer birer ortaya çıktı ve aynı zamanda Alice'in yeniden boyu uzamaya başlayınca çok şaşırtıcı bir olay yaşandı. Tanıklar da suçlu olarak kabul edildi ve Alice ikinci tanıktı. Alice mahkeme salonunun ortasında uzamış, askere ve kraliçeye hakaret edip ona saygılı olmasını söylerken, infaz emri verildiğinde Alice derin uykusundan uyandı. Uyanıp rüyasında gördüklerini ablasına anlatınca ablasını derin düşüncelere daldırıp eve gitti. - Alice Harikalar Diyarında, dünya çocuk edebiyatının en tanınmış klasiklerinden birisi olarak kabul edilir. Ancak yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden fantezi, roman, oyun ya da epik şiir olarak de değerlendirilmiştir. Viktorya döneminin politik ve dini çekişmelerini hicveden bir alegori, bir sembolizm olarak da görülmüştür. - 1864 tarihli ilk el yazması Alice's Adventures under Ground adını taşır. - Alice Harikalar Ülkesinde, 1903'te Cecil Hepworth tarafından sessiz film olarak çekilmiştir. Bu, eserin ilk film uyarlamasıdır. 1910, 1915,1931, 1933, 1949, 1951 , 1966 , 1985,1988, 1995, 1999, 2005 , 2010 yıllarında yapılmış film uyarlamaları vardır. - Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçeleriyle 1931'de Çin'in Hunan eyaletinde yasaklanmıştır. Daha sonra aynı nedenlerden ötürü Amerika'da da birkaç okulda kütüphanelerden kaldırılmıştır. Alice Harikalar Diyarında, yazıldığı tarihten bu yana geçen yüz elli yılı aşkın süre boyunca, edebiyatın eşsiz eserlerinden biri olma özelliğini hep korudu. Hem çocuk hem de yetişkin edebiyatında önemli bir yere sahip olan bu kitap, hayal gücü zenginliğiyle küçük okurlara büyülü bir dünya sunarken, yetişkinler için bu büyüsünü içerdiği sembollerin anlam derinliğiyle gösterdi. Adının edebiyat tarihine altın harflerle yazılmasına yol açan eserleri kadar, matematikçi ve mantıkçı kimliğiyle de tanınan Lewis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında kurgusu, metne serpiştirilmiş bilmecelerle okuru da kitabın bir kahramanı kılar. Alice Harikalar Diyarında hem çocuklar hem de macera dolu naif çocukluğunu özleyen ve yıllara meydan okuyan bir mantık labirentinde kendine sorular sormaktan çekinmeyecek okurlar için Modern Klasikler Dizisi'nde yerini alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/ben-kirke/", "text": "Hermes: Ölülerin ruhunu yeraltı dünyasına gönderen tanrı. Ben Kirke, Antik Yunan tanrılarının büyülü mücadelelerini anlatan mitolojik bir romandır. Eser, son zamanlarda ön plana çıkan büyülü gerçekçiliğin farklı bir uygulamasıdır. Nitekim Miller, Ben Kirke adlı romanında küçük karakterlerle büyük ve büyülü bir dünya yaratır. Kirke'nin kendi hayat hikayesini anlatma serüveni, ailesini tanıtması ve tanrıların dünyasında hayatın nasıl olduğunu anlatması ile başlar. Amcası Prometheus, ölümlülere yardım ettiği için Zeus tarafından cezalandırılır. Cezası Kafkas Dağları'nda bir kayaya zincirlenir ve ciğerini her gün bir kartal yener. Kirke, amcasının bu cezayı almasına üzülür ve yanına gider. Ona destek olmaya çalışır. Bunu yaparken babasından da korkar. Çünkü cezalıya kendi dünyasında yaklaşmak doğru değildir. Bu durumlar yaşanırken Kirke, ailesinden kimseyi sevmediğini, beceriksiz ve çirkin olduğunu hayat hikayesini anlatır. Babasının sarayında yaşananları anlatır. Her çocuk doğurduğunda annesinin babasından değerli bir taş aldığını söyler. Kirke bir kaybeden olarak görüldüğü ve ailesi tarafından dışlandığı için yalnız dünyasında takılır. Sahilde dolaşırken Glaukos adında ölümlü bir balıkçıyla tanışır. Onunla vakit geçirmek zamanla keyifli hale gelir. Onunla her gün sahilde tanışır ve onunla vakit geçirir. Glaukos, ebeveynlerinin bakımından sorumludur. Bu yüzden balık tutmalı ve para kazanmaya çalışmalıdır. Kirke bu duruma çok üzülür ve büyükannesinden yardım ister ve Glaukos'tan oltasıyla yüzlerce balık yakalamasını ister. Anneannesi onun bu üzücü halini görür ve isteğini yerine getirir. Glaukos, balık tutarken oltasının balıklarla dolup taştığını görünce çok mutlu olur. Glaukos'a ilgi duyduğunu kendi kendine itiraf eder. Ölümlü olması, bir gün öleceği anlamına gelir. Onun ölümüne dayanamayacağını düşünerek bir şey düşünür. Bir gün yürüyüşe çıktığında birçok bitki ve çiçek dikkat çeker. Onları toplamaya ve bir büyü yapmaya karar verir. Bu büyü Glaukos'u tanrı yapmak ve ölümsüz kılmak içindir. Ölümsüzlerin dünyasında bu büyük bir suçtu ve cezası ağırdı. Ancak büyüyü yaptı ve Glaucos bir tanrı olur. Bu duruma kimse karşı koyamamış ve tanrılar Glaukos'u aralarına almıştır. Zamanla Glaukos, dişi perilerin ilgi odağı haline gelir. Dikkatini çekmek ve evlenmek için yarışırlar. Bu yarışmada Skylla adlı peri galip gelir. Bunu duyan Circe, kıskançlıktan bitkilerden bir büyü yaptı ve onu bir canavara dönüştürür. Bu durum zamanla kötüleşince, Kirke ailesine yaptığı tüm yanlışları ifşa eder. Glaukos'u bir tanrıya ve Skyla'yı bir canavara çevirdiğini söyler. Bunu duyan Zeus, hayatının geri kalanında onu Aiaie adasına sürgün eder. Kirke bu duruma çok üzülür. Ama bu adaya gitmesi gerekir. Bu adaya gittiğinde bitkilerle büyü denemeye başlar. Hayvanları besler ve onları koruması altına alır. Günler akıp geçer. Bir gün Odysseus adlı bir denizci, mürettebatıyla birlikte Circe adasına sığınır. Kirke başlarının belada olduğunu görür ve onlara yardım eder. Bu ekip Truva Savaşı'ndan geldiklerini ve uzun bir süre ülkelerine dönemediklerini söyler. Bir süre adalarında iyileşmeye çalışırlar, mümkün olan en kısa sürede geri dönme sözü verirler ve Kirke'yi adada kalmaya ikna ederler. Kirke durumlarına üzülür ve kabul eder. Odysseus ile iyi vakit geçirir ve onun kahramanlık hikayelerini dinler. Onunla bile. Onu adadan göndermemek için birçok bahane bulur. Bir yıla kadar orada kalırlar. Ardından bahar mevsiminde ülkelerine dönme zamanının geldiğini söylerler ve geri dönerler. Onlar gittikten sonra Kirke'ye bir şey olur. Hamile olduğunu anlar. Aniden doğum yapar. Çocuk Odysseus'tan. Çocuk ölümlü olduğu için zorluklarla büyür. Hatta tanrı Athena tarafından kötü şans getireceği için çocuğun canını alması gerektiğini söyler. Kirke buna izin vermez. Çocuğunu ona karşı korur. Bu zorluklarla çocuğu Telegonos büyür. Annesine babasının kim olduğunu sorar ve Kirke ona her şeyi olduğu gibi anlatır. Telegonos, annesinin iznini isteyerek babasının kral olduğu Ithaca'ya gitmek istediğini söyler. Annesi önce itiraz etse de daha sonra ısrarcı tavrına dayanamaz ve izin verir. Telegonos babası tarafından hoş karşılanmaz çünkü kendisini öldürmek isteyen düşmanlarından biri olduğunu düşünür ve onu öldürmek ister. Telegonos'u korumak için Kirke'nin bir tanrıdan istediği zehirli kuyruk, oğlunu bu durumdan korur. Odysseus, Telegonos'un mızrağına dokunduktan sonra ölür. Bunun üzerine Telegonos, babasının ilk eşi Penelope ve oğlu Telemakhos ile annesinin bulunduğu adaya gelir. Kirke bu duruma çok şaşırır ama zamanla oğlunun anlattıklarıyla onları kabul eder. Bir gün Athena, Circe adasına gelir ve Telemakhos'u babasının varisi olarak savaşarak bir ülkenin kralı yapmak istediğini söyler. Telemakhos bunu kabul etmez. Bunun yerine Telegonos, Athena ile gitmek ister. Kirke itiraz etse de oğlu onu dinlemez ve Athena'nın yanına gider. Kirke de babasını arar ve onun için Zeus ile tanışmak istediğini ve cezasını bitirmek istediğini söyler. Babası ilk başta kabul etmez ama Kirke bir şekilde kabul ettirmenin bir yolunu bulur. Cezası kaldırılınca o ve Telemakhos ailesinin yaşadığı adaya gider. Orada otlar toplarlar ve Aiaie adasına dönerler. Ozanlar benden, erkek kahramanın karşısında diz çöküp merhamet dilenen bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, babaevini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikaye olmazmış gibi. Ama yanılıyorlar, yanılıyorsunuz: Cadılık illa nefret, kıskançlık ya da başka türlü bir kötülükten doğmaz; ben ilk büyümü aşkımdan yapmıştım. Ben, Helios'un kızı, Aiaie Cadısı Kirke. Hayatım boyunca trajedinin beni bulmasını bekledim. Bulacağından hiç kuşkum yoktu çünkü başkalarının hak ettiğimi düşündüğünden daha fazla arzum, isyanım ve gücüm vardı, yıldırımları üstüne çekecek şeylerdi bunlar. Ve bir gün, artık bu dünyaya dayanamayacağım, diye düşündüm. Bunun üzerine denizin derinliklerindeki kadim bir tanrı seslendi: Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap. Ben, Kirke'de Madeline Miller; Odysseus, İkaros, Minotauros, Prometheus ve Zeus gibi mitolojik karakterlerin binlerce yıldır anlatılagelen hikayesini farklı bir bakış açısından sunmakla kalmayıp Olymposlu tanrıların dünyasını Homeros'un destansılığında aktarmayı başarıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/bin-dokuz-yuz-seksen-dort/", "text": "Winston Smith: Romanın baş karakteridir. Gerçek Bakanlığı'nda alt kademede çalışan bir insandır. Yapılan baskının farkındadır ve zaman içinde bu düzeni değiştirmek için hareket isteği artar. Julia: Genç ve güzel bir kadındır. Diktatörlük yanlısı gibi gözükür ancak aslında baskıdan nefret etmekte ve kaçamak bir hayat sürmektedir. Winston ile ilişkisi vardır. Büyük Birader : Parti lideri ve diktatördür. Bütün evlerde bulunan tele-ekranlarda sürekli onun görüntüleri yayınlanır. O'Brien: Amacı diktatörlük yanlısı gibi gözüküp mevcut rejime boyun eğmeyenleri tespit etmektedir. Julia ve Winston'a tuzak kuzar. Emmanuel Goldstein: Diktatörlük karşıtıdır. Yazdığı kitapla kendisi gibi düşünen ve mücadele eden insanlara yol göstericilik yapmıştır. Bu sebeple tele-ekranlarda sürekli olarak vatan haini olduğu gösterilmiştir. Mr. Charrington: Julia ve Winston'un gizlice buluştuğu antika dükkanının sahibidir. Ancak aynı zamanda diktötörlük istihbaratçısıdır. 1947-1948 yıllarında yazılan roman 1984 yıllarındaki hayali bir dünyayı konu alır. 1984 yılını anlatan romanda bu yıllar hiçte iç açıcı anlatılmaz. Özgürlüğün olmadığı, yaşam kalitesinin diplerde olduğu ve buna rağmen bu durumların eskisinden çok daha iyi olduğuna inandırıldığı bir dünya mevcuttur. - Hikayesi distopik bir dünyada geçer. Distopya romanlarının ünlülerindendir. Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır. - Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır. - Aynı zamanda kitapta geçen düşünce polisi gibi kavramları da George Orwell günümüze kazandırmıştır. Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu. George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kabus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgahlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/brida/", "text": "Brida: büyücülüğü öğrenmek isteyen, merak ve yeteneğin bridayi nasıl birçok maceraya soktuğunu anlatıyor ve bu yolda aşk, tutku, ve gizemle yol almaya çalışıyor. Wicca: Brida'nın, bu yolculuğunda ona destek olan, ruh eşini bulmayı sağlayan büyücü ve evrenin gizli müziğiyle dans etmeyi öğreten. Brida kendi yazgısını ararken, kişisel ilişkileri ile kendini dönüştürme isteği arasında bir denge kurmaya çalışır. Usta romancıdan çarpıcı bir aşk, tutku, gizem ve esriklik öyküsü. Brida, güzel bir İrlandalı kızın ve onun bilgiye erişme çabasının öyküsü. Brida, ona korkularının üstesinden gelmeyi öğreten bilge bir erkekle ve dünyanın gizli müziğine ayak uydurarak dans etmeyi öğreten bir kadınla karşılaşır. O iki kişi Brida'da Tanrı vergisi bir yetenek olduğunu görür; ama yeteneğini kendisinin bulabilmesi için genç kızı kendi içine doğru bir keşif yolculuğuna yönlendirirler. Brida kendi yazgısını ararken, kişisel ilişkileri ile kendini dönüştürme isteği arasında bir denge kurmaya çalışır. Usta romancıdan çarpıcı bir aşk, tutku, gizem ve esriklik öyküsü. Brida, güzel bir İrlandalı kızın ve onun bilgiye erişme çabasının öyküsü. Brida, ona korkularının üstesinden gelmeyi öğreten bilge bir erkekle ve dünyanın gizli müziğine ayak uydurarak dans etmeyi öğreten bir kadınla karşılaşır. O iki kişi Brida'da Tanrı vergisi bir yetenek olduğunu görür; ama yeteneğini kendisinin bulabilmesi için genç kızı kendi içine doğru bir keşif yolculuğuna yönlendirirler. Brida kendi yazgısını ararken, kişisel ilişkileri ile kendini dönüştürme isteği arasında bir denge kurmaya çalışır. Usta romancıdan çarpıcı bir aşk, tutku, gizem ve esriklik öyküsü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/cesur-yeni-dunya/", "text": "Bernard-Marx : Alfa-Artı psikoloğudur. Uygarlığın çok önceden belirlenmiş olan rollerine kolay bir şekilde razı olmaları adına yetiştirilmiş modern insanları içinde duygu kavramının çok farkında olan istisnalardandır. John the Savage : Linda ve de Thomas'ın oğludur. Henry Foster adlı kişi Hatchery'nin yöneticisi ve de Lenina'nın partneridir. Lenina Crowne: Beta-Artı Embriyo personeli, sarışın ve John'ın sevdiği kızdır. Mustapha Mond: Batı Avrupa'nın Dünya Denetçisidir. Fanny Crowne: Beta Embriyo personeli ve de Lenina'nın arkadaşıdır. Bu tanımlanan dünya aslında bir ütopya olarak gözükebilir, fakat çok ironik bir ütopyadır. Çünkü insanlık sağlıklı olmakta, teknolojik açıdan gelişmiş olmakta, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiş olmaktadır. Irkların tam olarak eşit olduğu ve de herkesin mutlu olduğu bir dünya mevcuttur. Ancak, ironik biçimde bütün gelişmeler bireyler için önemli olan değerlerin yok edilmesi ve kaldırılmasıyla başarılmıştır. Bu değerler; aile, sanat, kültürel çeşitlilik, edebiyat ve felsefe olmaktadır. Yeni Dünya'da tanrı da Ford'dur. Ayrıca salt bir şekilde zevki önüne gelen ile seks yapmada ve de vücutta yan etkileri aza indirilmiş uyuşturucu kullanmada hedonistik bir topluma dönüşmüştür. Ford'un insan üretme fabrikası diyebileceğimiz romanda insanlar kategorilere ayrılarak üretiliyor. Epsilon, Gama, Delta ve Alfa diye yukarı çıkan bir kast sistemi oluşturulmuş. Yeni Dünya Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar kurallarına dayandırılmıştır. Ford fabrikasında bebeklerin sınıflarına göre oksijen miktarı, yapay kan, hormon, vitamin ve hatta zehir bile verilerek zeka ve beden durumları belirlenir. Doğum yapmak yasaktır. Şişelenen bebekler kast sistemine göre ayrılıp uygun şartlandırmayla yetiştirilirler. Uykuda öğretim pekiştirmek için yapılan yöntemlerdendir. Şartlandırma nedeniyle sorgulamazlar, bu nedenle mutsuz da olmazlar. Hastalanmanın, yaşlanmanın olmadığı yeni dünyada Herkes, herkes içindir. kuralıyla aidiyet duygusu yok edilirken, eskiyi atmaya, yeniyi almaya şartlandırarak alt işçi takımını oyalayacak işlerle meşgul edip üst tabaka da tüketime teşvik edilir. Olası mutsuzluk durumlarında insanlara Soma denen haplar verilir. Bu ilaçlar, Hıristiyanlık ve alkolün bütün avantajlarına sahipti ve yan etkisi yoktu. Bernard Alfa, artıdır. Şartlandırmanın kendisini köleleştirdiğini düşünen, aralıklarla kural ihlali yapan birey, kız arkadaşıyla özel izinle Ayrı Bölge'ye giderler. Bu bölge medeniyetten uzak, eski hayat tarzıyla yaşamlarını sürdüren gelenekçi bir yapıdadır. Bernard Ayrı Bölge'de John ile tanışır. John'un annesi Linda Beta'dır, onun hikayesini dinlerler. Araştırmak için Londra'ya getirilirler. Fakat Linda bir süre sonra hayatını kaybeder. John ilk başta bu yeni cesur dünyaya hayranlıkla bakar, fakat bu dünyada onun çok sevdiği Shakespeare gibi güzelliklerin olmadığı, bilimin insanlardan uzak tutulduğu, kişilerin birey olmalarına izin verilmeyen, tek tip ve köle gibi çalıştırılmalarına isyan eder. Oysa ki optimum toplumun 8/9'u su seviyesinin altında 1/9'u ise üstündedir. Seviyenin altında olanlar üsttekilerden daha mutludurlar. Alfa artıların çoğunlukta olduğu bir düzende seçim ve sorumluluk duygularının olması bu sistemin çökmesi demekti. Bernard ve arkadaşı Hemholtz otoriteyle çatışma içerisindedir. John ile olan yakın dostlukları onların cezalandırılmalarına sebep olur, kendileri gibi birey olmayı başaran kişilerin olduğu bir adaya gönderilirler. John deneylerden kurtulmak için bulduğu terk edilmiş yerde bile rahat bırakılmaz, neredeyse vahşi yaşamdan daha kötüsüne katlanmak zorunda kalır, şimdi daha yalnızdır. John Mutsuzluğu burada yaşadığım sahte ve yalancı mutluluğa yeğlerim demiştir. - Brave New World romanın özgün adıdır. Sheakespeare'in zamanında brave kelimesi güzel anlamına geliyordu, yani kitap'ın asıl manası Güzel Yeni Dünya dır. Cesur Yeni Dünyanın önemi yalnızca ardılları için bir standart oluşturması ve karamsar bir gelecek tasarımının güçlü betimlemesiyle değil, aynı zamanda 'birey yok edilse de süren macerasının' sağlam bir üslupta anlatılmasıyla da ilgili. Huxley, yapıtını ütopa geleneğinin kuru anlatımının dışına çıkarıp 'iyi edebiyat' kategorisine yükseltiyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/cim-dugme-ve-lokomotifci-lukas/", "text": "Ana karakterler: Buharlı lokomotif Emma, şoförü Luke ve birlikte bir maceraya atılan genç ortağı Jim Button'dır. Lokomotif Lukas, lokomotifi Emma ile birlikte küçük bir ada ülkesi olan Hasvetya'da yaşıyor. Bir gün postacı adaya şüpheli bir paket getirir. Kitap, paketin içinden çıkan minik Cim büyüyüp delikanlı oluşunu, Lukas ve Emma ile birlikte adadan ayrılarak, adada yeterli yer olmayacağı için maceradan maceraya atılışı konu ediniyor. Hasvetya oldukça küçük bir ada ülkesidir. Onikinci Çeyrek Kralı Alfons, Bay Yen, Bayat Nee ve Lokomotif Lukas'tan başkası bu ülkede yaşamıyor. Hasvetya sakinlerinden saymamak elde değil bu adada bir de Lukas'ın lokomotifi Emma var. Bu sessiz ve yalnız ülkede hayat oldukça sıradan. Lukas lokomotifini kullanıyor, Bay Yen her zaman yürüyüşe çıkıyor ve Bayan Nee dükkanında bekliyor ve dikiş dikiyor. Onikinci Çeyrek Kralı Alfons, sarayının penceresinden yalnızca önemli durumlarda görünür ve halkını selamlar. Bir gün Hasvetya'ya bir kargo paketi gelir. Bu paket ülkenin kaderini değiştirecek. Kargo paketinin üzerinde gönderen bilgisi olarak 13 rakamından başka bir şey yoktur. Gönderildiği adres çok bozuk bir yazımla yazılmıştır. Bayan Azmandish, Xa sue tia, Mat Cade Nu: 133, üçüncü pat, saada. Ada sakinleri gönderilen adresi büyük güçlükle çözer. Ancak Hasvetya'da ne Azmandish Hanım, ne Mat Sokak, ne de 133 numaralı ev var. Bu adreste tutan tek şey Hasvetya'nın adıdır. Kargo paketi kabul edilir, açılır ve paketten siyah bir oyuncak bebek çıkar. Ada sakinleri bu duruma çok sevinseler de bebeğin kargoyla gönderilmesine çok kızarlar. Son derece yalnız olan Bayan Nee, bebeği evlatlık almak için evlat edinir. Adalılar bu bebeğe Cim Düğme derler. Zaman geçtikçe Çim Düğme büyüyerek yaramazlıkları ve oyunlarıyla adanın neşesi olur. Cim Düğme'nin en sevdiği kişi Lokomotif Lukas'tır. Büyüyünce tıpkı Lukas gibi lokomotif olmak istiyor. Bir gün Kral Alfons Onikinci Çeyrek, Luke'u saraya çağırır. Ona Çim Düğme'nin büyüdüğünü söyledi; Ama adanın oldukça küçük olduğunu, bu yüzden Lokomotif Emma'dan kurtulmak gerektiğini söyler. Lukas bu duruma çok üzülür; çünkü Emma sadece bir lokomotif değil, o aynı zamanda tıpkı bir insanmış gibi Lukas'ın hayat arkadaşıdır. Lukas, Emma'dan vazgeçmek yerine adayı terk etmeye karar verir. Çim Düğme ise bu durumu duyunca en yakın arkadaşını yalnız bırakmak istemez. Böylece Lukas, Cim Button ve Emma bir gece yola çıkarlar. İyi kalafatlanan Emma, denizde bir ördek gibi yüzer. Lukas ve Cim Button memleketlerinden ayrılmanın üzüntüsünü yaşasalar da gelecek maceraları bu arkadaşları heyecanlandırır. Uzun bir yolculuğun ardından Emma, cam ağaçları ve birçok köprüsü olan zengin bir ülkeye varır. Mandalya çekik gözlü ufak tefek insanların yaşadığı bir ülkedir. Lukas ve Cim Button, bu adaya bir demiryolu döşemeye ve Emma ile buraya yerleşmeye karar verirler. Bunun için kraldan randevu almaya çalışır. Birkaç bürokratik engelle karşılaşan arkadaşlar hayal kırıklığına uğramış bir halde Mandalya'nın başkenti Ping'de dolaşmaya başlarlar. Kent meydanında bir yazıt görürler. Bu yazıt kral tarafından dikilmiştir ve biricik kızını ejderhanın elinden kurtaran kahramanla evlenmeyi vaat etmektedir. Lukas bunu adaya yerleşmek için bir fırsata çevirmek ister. Krala bir kurtarma yolculuğuna çıktıklarını söylerler. Mandalya Kralı ve halkı bu teklifi coşkuyla karşılar. Lukas ve Cim Button artık ejderhalar diyarı Kasvetia'ya doğru yola çıkarlar. Yol boyunca iki arkadaşı çeşitli tehlikeler ve ilginç manzaralar beklemektedir. Lukas ve Cim Button'ın geçtiği Alacakaranlık Vadisi, korkunç bir şekilde sürekli yankılanır. Bu vadi, arkadaşların geçişinden sonra gürültüden dolayı çöker ve dönüş yolunu kapatır. Ardından Emma, Dünyanın Sonu Çölü'ndeki yolculuğuna devam eder. Bu kalıp serapları binlerce şekilde gösterir. Son olarak, Lukas ve Cim Button, uzaktan dev gibi görünen, ancak yakından bakıldığında normal bir insan boyutunda olan sözde bir dev görürler. Bu iyi niyetli sözde devin adı Tur Bey'dir ve kendisi çok yalnızdır. Bay Tur Tur, Lukas ve Cim Button'a Black Rocks bölgesine kadar eşlik eder. Black Rocks bölgesi zifiri karanlık bir yerdir. Burada iki tarafı uçurum olan bir yol var. Bu yol, dostları Bin Volkan Ülkesine götürür. Bin Volkanlar Diyarı'nda yarı su aygırı yarı ejderha yarı ejderha olan bir varlığa yardım eden Lukas ve Cim Button, yardımına karşılık Kasvetya'nın yolunu ondan öğrenmek isterler. Bu yaratık sayesinde Kasvetia'ya giren arkadaşlar ejderha kılığına girmiş lokomotifleriyle aradıkları adrese ulaşırlar. Azmandiş Hanım dünyanın her yerinden kaçırdığı çocuklara ders veriyor. Çok acımasız bir öğretmen olan Bayan Azmantooth'un öğrencileri arasında Li Zi de vardır. Mandalor kralının kızı Li Zi ve diğer çocuklar Lukas ve Cim Button tarafından kurtarılır. Sözde okulun altından akan nehir Mandalya'ya ulaşıyor. Lukas ve Cim Button nehre girerek Emma'yı tekrar doldurur. Emma'nın içinde çocuklar var. Mandalorlar, Lukas ve Cim Button'ı kahramanlar olarak karşılar. Kral, kızını Cim Düğme ile nişanlar. Tek kızı olduğu için Lukas'ı bir prensesle evlendiremeyen kral ondan dileğini sorar. Hasvetya'ya dönmek istediğini söyler. Bunun üzerine Mandalya kralı iki gemi hazırlattır. Bu gemilerden biri kaçırılan çocukları ülkelerine geri götürecektir. Diğeri ise Lukas, Cim Düğme ve Emma'yı Hasvetya'ya teslim eder. Kral ve kızı da bu gemiye biner çünkü kahramanlarımızı bir nişan töreni bekler. - 1961'de Alman Genç Edebiyat Ödülü'nü kazandı. - Savaş sonrası dönemin en başarılı Alman çocuk kitaplarından biridir. - Başarısı üzerine 34 dile çevrildi ve devam filmi Jim Button ve Vahşi 13 yayınlandı. Lokomotifçi Lukas, lokomotifi Emma'yla küçücük bir ada ülkesi olan Hasvetya'da yaşar. Bir gün postacı adaya şüpheli bir paket getirir. Paketten çıkan küçük Cim büyüyüp delikanlı olduğunda adada yeteri kadar yer olmayacağı için Lukas ve Emma ile adayı terk edip büyük bir maceraya atılır. Camdan ağaçlar, ejderhalar, güyadevler, bezelye kadar çocuklar ve krallarla dolu bu macerada kahramanlarımızın başına gelmeyen kalmayacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/cocuklugun-sonu/", "text": "Kitap, Dünya'ya gelişiyle birlikte onlarca yıl sürecek, insanlığın kimliğine ve kültürüne mal olacak bir ütopyayı başlatan Hükümdarlar adlı gizemli bir ırkın barışçıl işgalini konu alıyor. Çocukluğun Sonu kitabı, Amerika ve Rusya devletleri arasındaki uzay yarışını anlatarak başlar. Her iki devlet de uzay yarışında ilk adımı atan taraf olmak ister. Ama birdenbire dünyanın en büyük şehirlerinin üzerinde devasa gemiler belirir. O gün her iki taraf da bu savaşı kaybettiğini anlar. İnsanlık bu bedenlere Egemen adını verir. Egemenler kendilerini asla göstermezler. Teknolojide çok ileri seviyededirler. Hükümdarlar geldikten sonra dünya refaha kavuşur. Savaşa ve adaletsizliğe karşıydılar ve bazı devletler eski durumu korumaya çalışsa da o kadar sert karşılık veriyorlardı ki, kimse bir daha savaşmaya kalkışmaz. Gördüğünüz gibi dünya çok daha huzurlu ve mutlu bir yerdi ama dünyanın geleceği ile ilgili kararları yöneticiler verir. Bazı insanlar bu duruma karşıydılar, yöneticilerin sadece dünyaya barış getirmeyi değil, başka bir amacı olduğunu düşünrler. İnsanlık şimdiye kadar sadece Karellan isimli hükümdar ile iletişim halindeydi ve bu iletişimi Birleşmiş Milletler yöneticisi ile kendi gemilerinde kendilerini göstermeden yaparlar. Karellan, insanın henüz kendisini görmeye ve gerçek amacını bilmeye hazır olmadığını, zamanı geldiğinde öğreneceğini belirtir. O gün, gelecek nesil hükümdarların onu görebilecekleri gün gelmişti. Egemen gemi yavaşça alçaldı ve Karellan gemide kendisine eşlik etmek için iki çocuk ister. Çocuklarla birlikte gemiden iner. Kösele kanatları, küçük boynuzları ve dikenli kuyrukları var. İnsanlık hükümdarı ilk kez görmüştü ama insanlar hala amaçlarını bilmiyorlardır. Hükümdarların bazen insanlarla karıştığı gözlemlenir. Dünyadaki kitapları kullanıyorlardı. Bir gün hükümdarın katıldığı bir partide, halkın çoğu dağıldıktan sonra, bir grup bir masanın etrafına oturmuş eğlenir. Bu eğlencenin en sonunda, içlerinden biri hükümdarların gezegenini sorduğunda, cevap onları korkuttur. Jan, aralarında NGS 549672 yaptığı araştırmalarla bu gezegenin var olduğunu fark eder. Sonra planıyla hükümdarların gemisine bindi ve gezegenlerine doğru yola çıkar. Yöneticiler bunun farkındaydı, Jan'ın uzaydaki yolculuğu 2 ay sürecek olsa da, Dünya'ya döndüğünde 80 yıl geçmiş olacaktı ve hiç kimseyi tanımayacak ve belki de dünya çok değişecektir. George ve Jean, çocuklarının geceleri gördüğü rüyalardan korkarlar. Farklı yaratıklar, evrende farklı konumlardaki gezegenlerde farklı yıldızlar görürler. Zamanla normal hayatlarında bu rüyaları görmeye başlarlar. Karellan dünyaya son bir konuşma yaparak tek amacını ortaya koyar. Mevcut çocukların insan olmadığını, dönüştüklerini, bunun sadece çocuklarda olduğunu belirtir. Kendileri nedenini bilmiyorlar. Bu diğer gezegenlerde olmuştu, bir sonraki gezegen Dünya'dır. Bu yüzden bu duruma aracılık etmeye gelirler. Egemenler, kendilerinden üstün olan Zihindar adlı varlıklar tarafından kontrol edildiklerini söylerler. Mevcut yetişkinler nesli, insanlığın son nesli olacaktır. 80 yıl olmuştu ve Jan Dünya'ya dönmek için sabırsızlanır. Yeryüzüne indiğinde gördükleri karşısında şok olur. O dünyadaki son ve tek insandır. Dönüşüm tamamlanıyordu ve Egemenler dünyayı terk ediyorlardı. Jan ise dünya yok olurken bu dönüşümü izler. 1953'te yayımlanan Çocukluğun Sonu, Arthur C. Clarke'ın bir bilimkurgu yazarı olarak tanınmasını sağlayan, yirminci yüzyıla damga vuran önemli romanlardan biri. 2015'te televizyona uyarlanarak dizi haline getirilen ve bilimkurgu takipçileri için yeniden gündeme gelen bu eserin gücü, insanlığın geleceğine dair en özgün ve düşündürücü yorumlardan birini sergilemesinde gizli. -C. S. Lewis- -Los Angeles Times- 👉 başarılı bir özet çalışması tebrikler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/dijital-kale/", "text": "Susan Fletcher: NSA'nın Baş Kriptograficisi ve hikayenin başkarakteri. David Becker: Modern Diller Profesörü ve Susan Fletcher'ın nişanlısı. Ensei Tankado: Digital Fortress sisteminin yazarı ve huysuz eski bir NSA çalışanı. Commander Trevor Strathmore: NSA Operasyon Direktör Yardımcısı. Hulohot: Strathmore tarafından geçiş anahtarını bulmak için tutulan bir suikastçı. Midge Milken: Fontaine'in iç güvenlik analisti. Tokugen Numataka: Dijital Kale sisteminin geçiş kodunu satın almaya çalışan bir Japon iş insanı. Kitap, Amerikan hükümetinin kontrolünde olan ve tüm şifrelenmiş metinleri dijital ortamda çözmek için kullanılan gizli bir sistemin bir gün çözemediği bir şifrelemeye bulaşmasından sonra yaşananları konu alıyor. Ayrıca, hükümetin vatandaşların özel bilgilerini izlemesini, mahremiyet haklarının ihlal edilmesini ve bunların etik sonuçlarını sorguluyor. Susan Fletcher, NSA adı verilen bir şifre çözme, halka açık veri deposunda şifre çözme başkanı olarak çalışıyordu. O sabah erkek arkadaşı David Becker ile tatile gitmeyi hayal ederken, David'in acil bir işi olduğunu ve hemen İspanya'ya gitmesi gerektiğini öğrenir ve ardından komutanı Strathmore tarafından NSA'ya çağrılır. NSA'da işler iyi gitmiyor. TRANSLTR, şimdiye kadar neredeyse hiç bir şifre olmayan bir şifrenin şifresini çözemez. Bu, eskiden TRANSLTR'nin üretim mühendislerinden biri olan Ensei Tankado tarafından oynanan mini bir oyundur. Ensei Tankado; Gizliliğe değer verdi, TRANSLTR'nin dünyaya duyurulması gerektiğini savundu, ancak bu nedenle NSA'dan atıldı. Şimdi Dijital Kale adını verdiği kırılmaz bir kod bulduğunu iddia ederek Komutan Strathmore'a şantaj yapıyor. Ya o Dijital Kale'yi her yere teslim edip NSA'yı yok eder ya da TRANSLTR'yi ortaya çıkarıp NSA'yı kurtarır. Bu arada, David yüzüğün peşindedir. Peşinde olan suikastçı Hulahot'tan habersiz yüzüğü aramaya başlar. İlk olarak, Tankado öldüğünde etrafındaki insanları araştırır. Hastanede yaşlı adamı bulur ama yüzüğün onda olmadığını öğrenir. Oradan çıkınca Hulahot yaşlı adamı öldürür. Daha sonra yüzüğü alan Alman turisti aramaya başlar ve onu bir otelde bulan David, yüzüğü başkalarına verdiklerini öğrenir. Ve yüzüğü alan kızın şu anda havaalanında olduğunu öğrenen David, son hızla havaalanına doğru yola çıkar ve kızı bulur. Kız için aldığı uçak bileti karşılığında yüzüğü satın alır. Strathmore'un geri dönmeye çalışırken özel uçağını geri aldığını gören David, Hulahot ile bir kovalamacaya başlar ve bacağından vurulur. Sonunda yüksek bir tepeye çıkarak onu aldatmayı başardı ve Hulahot'u vurdu. Bu arada, Başkan Fonteine'in ajanları David'i kurtarmak için gelirler. Başkan Fonteine, Strathmore'un ne yaptığının farkındadır ve ilk başta iyi şeyler yaptığını düşünür ama sonunda gerçeği anlar ve devreye girer. Susan oyunu çözmeye başlar. Aslında Dijital Kale diye bir şeyin olmadığını, Tankado'nun onlar için oynadığı basit bir oyunla virüsü TRANSLTR'ye sokmayı başardığını ve NDAKATO diye birinin olmadığını öğrenir. Bunu komutana haber vermeye gider ama komutan da bunu anlar. Her şey için çok geçtir. TRANSLTR kendi kendine patlayacak ve ikisi de orada ölecek. David'den hala haber alamayan Susan büyük bir merakla beklerken Strathmore ceketini ona verir ve TRANSLTR'yi kurtarmaya gittiğini söyler. Ancak unuttuğu hatırlatma cihazı Hale'nin ölmeden önce söylediklerinin doğruluğunu kanıtlar. Bunları öğrenen Susan artık yerinde duramaz. Strathmore ona her şeyi anlatır ve Susan kaçmaya çalışırken TRANSLTR patlar ve Strathmore'u içeride ölü bırakır. Oradan çıkmayı başaran Susan, Başkan Fonteine ile karşılaşır. Ayrıca virüsün farkına vardılar ve virüsü yok etmek için Jabba ile birlikte çalışırlar. David'in hayatta olduğunu öğrenen Susan rahatlar ve işini yapmaya başlar. Verileri kurtarmak için gerekli şifreyi bulma süresi sadece on dakikadır. On dakika sonra tüm dünya gerçeği öğrenebilir, hatta şifreyi bulamazlarsa büyük bir savaş patlak verebilir. Birlikte kodu kırmaya çalışırlar. Yüzüğü boşuna bulduğunu fark eden David, Susan'ın kodu deşifre etmesine yardım etmeye çalışır. Kalan son üç saniye ile Nagazaki ve Hiroşima arasındaki farkı buldular, verileri çözdüler ve kurtardılar. Şifre 3'tür. David gelir ve Susan'a evlenme teklif eder. Ulusal Güvenlik Teşkilatı dünyanın kaderini değiştirecek ve dijital ortamdaki tüm şifreli metinleri bilecek özel bir bilgisayar üretir. Ne var ki, günün birinde bu özel bilgisayar karşılaştığı esrarengiz bir şifreyi çözemez. Ve kriptoloji uzmanı, zeki ve güzel Susan Fletcher göreve çağrılır. Genç kadın korkunç bir gerçekle yüzleşir. Silahlarla ya da bombalarla değil, Amerika Birleşik Devletleri'nin en güçlü haber alma örgütü olan Ulusal Güvenlik Teşkilatı çözülemez bir şifreyle rehin alınmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/donusum/", "text": "Gregor Samsa: Pazarlamacılık yaparak geçimini sağlayan, Çalıştığı işi hiçbir zaman sevmeyen, sadece ailesinin patronuna olan borcunu ödeyebilmek için çalışan, pazarlamacılık yaparken yürümek zorunda olduğu için sürekli yorgun olan, sevmediği pazarlamacılık işinde oldukça başarılı olsa da yükümlülüklerinden kurtulduğu anda işi bırakıp sessiz sedasız bir hayat yaşamanın hayallerini kuran bir karakterdir. Böcek Gregor Samsa: İri gövdesini taşıyamayacak bacaklara sahip bir böcektir. Hareket kabiliyeti oldukça kısıtlıdır. Duvarlarda yürümeyi ve dışarı seyretmeyi oldukça sever. İnsanlar ile konuşamaz. Grete Samsa: Gregor'un kız kardeşidir. Abisini çok seven ancak Gregor'un değişiminden sonra başlarda Gregor'a yardımcı olmaya çalışsa da Grete de fazla dayanamaz. Anne ve babasından Gregor'dan kurtulmak gerektiğini dile getiren karakterdir. Baba Samsa: Gregor'un babasıdır. Otoriter bir baba kimliğine sahiptir. İflas ettikten sonra çalışma görevini Gregor üstlenince kendini emekliliğe alıştırır; Ancak Gregor'un dönüşümünden sonra aileyi geçindirme işi yine üstüne kalır. Bir bankada memurların yemeklerini getirmeye başlar. Böcek Gregor'a karşı her zaman önyargılı ve öfkelidir. Bayan Samsa: Gregor'un annesidir. Oğlunu çok sever. Gregor'un böceğe dönüşmesinden sonrada oğluna olan sevgisi değişmez. Ev içinde fazla söz sahibi değildir. Hasta olduğu için ağır işlerde çalışamamaktadır. Gregor'un dönüşümünden sonra maddi durumlarına destek olabilmek için bir firmanın çamaşırlarını diker. Temizlikçi Kadın: Evdeki hizmetçinin çıkartılmasını ardından evin ağır işlerini yapması için tutulur. Evi temizlediği bir gün Gregor ile karşılaşır; ancak hiç korkmaz. Gregor'u her gelişinde ziyaret etmeyi alışkanlık haline getirir. Bir pazarlama şirketinde çalışan Gregor Samsa'nın bir sabah uyanışında böceğe dönüşünü ele alan kitap, bu değişim sonucunda ailenin o bakış açısı ve Gregor Samsa'nın böceğe dönen haline alışma sürecini ele alır. Gregor Samsa kabuslarla dolu düşlerden uyandığı bir sabah kendini yatağında böceğe dönüşmüş olarak bulur. İlk başta gördüklerinin gerçek olduğuna inanmaz ancak yatağından kalkmaya çalıştığı anda böceğe dönüştüğüne inanmaya başlar. Her sabah işe gitmek için bindiği trenin saatinin çoktan geçtiğini, çalar saatinin çalmadığını düşünmeye başlar, fakat çalar saati her sabah ki gibi çalmıştır. Ama o saati duymamıştır. Samsa yataktan kalkmak ister fakat artık sahip olduğu birbirinden bağımsız hareket eden çokça bacaklar buna izin vermeye engeldir. Annesi oğlunun uyanamamış olduğunu düşünerek uyandırmaya gidip kapıyı vurmaya başlar. Kilitli kapının arkasından oğlunu uyandırmaya çalışır. Gregor kalktığını söyleyerek annesini başından savuşturur ancak sesinin garip gelmesi annesi onun hasta olduğunu düşünmesine sebep olmuştır. Herhangi bir hastalığı bahane etse de şirket doktorunun geleceğinden emindir. Saat yediyi geçtiğinde işe tamamen geç kalan Gregor, hala yataktan inebilmek için planlar yapmaya devam etmektedir. Gregor inmek için çabalarken evin kapısı çalar. Kulağına gelen selamlaşma seslerinden gelenin kim olduğunu anlayan Gregor, daha hızlı hareket etmeye çalışır. Ve gelen patronudur. Odasına giderek kapının önünde Gregor'a birkaç soru sorar ancak Gregor artık konuşamaz halde olması ve sesinin hayvan gibi çıkması da ayrıca bir sorun haline gelmiştir. Patron ise kapıda Gregor'un anne ve babasına Gregor'un yaptığı davranıştan dolayı iş yerindeki yerinin sağlam olmadığını söyler. Gregor kapıyı zorlukla açar fakat patronu Gregor'i gördüğü gibi korkudan evden kaçar; annesi bayılır, babası da onu sopa ile darp etmeye çalışır, odasına kilitler. Gregor ailesinin ve patronunun ona verdiği tepkiden sonra böceğe dönüştüğünü kesin olarak kabul eder. Gregor artık dev bir böcektir ve görüntüsüyle beraber yemek alışkanlığı da değişmiştir. Artık eskiden sevdiği yiyecekler yerine kokuşmuş bozmuş yiyecekleri tercih etmektedir. Grete bunu fark eder ve artık onun hoşuna gidecek kokuşmuş yiyecekler bırakır odasına. Zaten Gregor'la ilgilenen bir tek kız kardeşi Grete'dir. Grete abisinin odasını temizler, ona yiyecekler getirir. Gregor'da hep kardeşinin hayal ettiği okula onu göndermenin planlarını yapar. Grete, keman çalar ve konservatuvara gitme hayalleri kurar. Gregor da bu hayali gerçekleştirmek için çalışmaktadır ve Noel arifesinde bunu açıklayacaktır. Gregor'un babası evlerinin bir odasını üç arkadaşa kiralar. Ve babası bu kiracılara Gregor'a göstermediği ilgiyi hassasiyeti gösterir. Bu durum Gregor'u çok üzer. Gregor'un iyileşeceğinden ümidini kesen Grete kendine bir iş bulur. Zaten Grete abisine eskisi gibi iyi davranmamaktadır. Gregor'un odası pislik içindedir. İş bulduktan sonra abisinin evden atılması gerektiğini dile getiren ilk kişi Grete'dir. Babasının Gregor'u elma bombardımanına tutmasıyla Gregor'un sırtında açılan yara Gregor'un ölümüne sebep olur. Bir sabah evin hizmetlisi Gregor'u odasında ölü bulur, aile bireylerine haber verir. Aile bireyleri durumu gayet normal karşılar ve günlük hayatlarına devam ederler. Gregor'u da hizmetli faraşla çöpe atar. Ailecek uzun zamandır planladıkları seyahate çıkarlar. Kafka'nın en popüler eseri sayılabilir. Öykü, Gregor Samsa'nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar ve hayatındaki değişiklikleri anlatarak devam eder. Kafka'nın eserde ele aldığı yabancılaşma türü bireyin kendine yabancılaşmasıdır. Kafka anne babasına karşı evlat olarak, devlet ve toplum yapılanmasına karşı birey olarak kendini eksik hissetmektedir. Yazdığı eserlerinde hep bu sözünü ettiği eksiklik, zayıflık yönlendirmiştir onu. Franz Kafka'nın 1915'te yayımlanan Dönüşüm adlı öyküsü, yazarın, anlatım sanatının doruğuna ulaştığı bir eseridir. Küçük burjuva çevrelerindeki yozlaşmış aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen bu uzun öykü, aynı zamanda toplumun dayattığı, işlevini çoktan yitirmiş kalıplara bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı bir biçimde dile getirir. Kendimi Yaşar gibi okuduğum ve irkildiğim bir kitaptı ancak muhteşem bir eserdi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/dune/", "text": "Paul Atreides: Dune'un kahramanıdır. Dük Leto'nun oğlu olup Atreides Hanedanı'nın varisidir. Kitabın başında Paul 15 yaşındadır. Sessiz, düşünceli ve iyi gözlemci bir delikanlıdır. Çok uzun veya kaslı olmasa da yine de güçlü ve çeviktir. Jessica: Paul'un annesi. Jessica, Dük Leto Atreides'in fiilen eşi gibi davransa da resmi olarak odalığıdır. Yeşil gözleri, kahverengi saçları ile uzun ve zayıf vücuda sahip bir karakterdir. Dük Leto Atreides: Paul'un babası. Dük Leto Atreides, Atreides hanedanının lideri olup Arrakis'in haklı hükumdarıdır. Baron Vlademir Harkonnen: Harkonnen hanedanının başı olup Atreides hanedanının can düşmanıdır. Thufir Hawat: Dük Leto'nun akıl hocası ve baş stretajistidir. Gurney Halleck: Dük Leto'nun askeri danışmanıdır. Duncan Idaho: Dük Leto'nun kılıç ustasıdır. Rahibe Ana Gaius Helen Mohiam: Bene Gesseritlerin ruhani lideridir. Piter: Baron Harkonnen'in mentatı olup mantıksal ve matematiksel olarak kusursuz bir danışmandır. Stilgar: Arrakislerin gerçek sahibi olup çöllerde yaşayan Fremen halkının lideridir. Liet-Kynes: Arrakis'in gezegen bilimcisi olup gezegen ekolojistidir. Alia: Dük Leto ve Jessica'nın kızı, Paul'ün kardeşidir. İmparator IV. Shaddam: İmparatorluğun hükümdarı olup yeri geldiğinde uzay yolculuklarında tekeli elinde tutan Uzay Loncası ile iyi geçinmek zorunda kalsa da kuşkusuz evrendeki en güçlü insandır. Shadout Mapes: Atreideslerin hizmetindeki bir Fremendir. Prenses Irulan: İmparator'un en büyük kızıdır. Esmar Tuek: Arrakis'teki bir grup kaçakçının lideridir. Staban Tuek: Esmar Tuek'in oğludur. Babasının ölümüyle onun yerine geçer. Kont Fenring: İmparator'un hizmetinde olup onunla bir arkadaş gibidir, İmparator'un tek arkadaşı da denilebilir. Leydi Fenring: Kont Fenring'in eşi olup Bene Gesserit üyesidir. Dune, çeşitli soylu hanedanların gezegensel beylikleri kontrol ettiği feodal bir yıldızlararası toplumun ortasında uzak bir gelecekte geçiyor. Roman, ailesi Arrakis gezegeninin yönetimini üstlenen genç Paul Atreides'in hikayesini anlatıyor. Gezegen, yaşanmaz ve seyrek nüfuslu bir çöl manzarası olmasına rağmen, yaşamı uzatan ve zihinsel yetenekleri geliştiren bir ilaç olan melanjın tek kaynağıdır. Melanj, yalnızca tıbbın sağladığı çok boyutlu farkındalık ve öngörü gerektiren uzay navigasyonu için de gereklidir. Melanj yalnızca Arrakis'te üretilebildiğinden, gezegenin kontrolü bu nedenle kıskanılacak ama tehlikeli bir girişimdir. Hikaye, imparatorluğun fraksiyonları Arrakis ve baharın kontrolü için bir mücadelede karşı karşıya gelirken siyaset, din, ekoloji, teknoloji ve insan duygularının çok katmanlı etkileşimlerini araştırıyor. Dune, bundan yaklaşık 20.000 yıl sonra fantastik bir tezahürdür. İnsanoğlu evrenin her köşesini kolonileştirmeyi başarır ve gezegenler çeşitli hanedanlar arasında paylaşılır. Caladan gezegeninde, Atreides hanedanının hükümdarı Dük Leto, İmparator'un isteği üzerine Caladan'ı terk etmeye ve maiyeti ile Arrakis'e yerleşmeye hazırlanır. Arrakis, özellikle zenginler arasında popüler bir ilaç olarak kullanılan melanj olarak da bilinen baharatın anavatanıdır. Leto'nun oğlu Paul ve cariyesi Jessica'dan oluşan ailesi, Baron Harkonnen yönetimindeki Harkonnen hanedanının kendileri için bir tuzak hazırladığından şüphelenir. Danışmanları Thufir Hawat ve Gurney Halleck'in aksine uyarılarına rağmen Dük Leto, zengin baharat kaynakları nedeniyle İmparator'un isteği üzerine Arrakis'e yerleşmeyi kabul eder. Atreides, Arrakis'e yerleşir ve Dük, olası bir Harkonnen saldırısına karşı harekete geçmek için olabildiğince çabuk harekete geçer. Ana fikri, Arrakis çöllerinin yerlileri olan Fremenleri danışman ve asker olarak hanedanının hizmetine almaktır. Bu sırada Paul ve Jessica'nın özel yetenekleri Fremenlerin peşini bırakmaz. Jessica, insanın içindeki tuhaf güçleri ortaya çıkarmaya çalışan ve diğer insanlar tarafından büyücülük olarak etiketlenen Bene Gesserit topluluğunun bir üyesidir. Çeşitli efsanelerin etkisi altında, Fremenler, Jessica ve oğlu Paul'ün, Arrakis'in kuru ve çorak topraklarını rüyalarındaki yemyeşil cennete götürecek kurtarıcılar olduğuna ikna olmuşlardır. Hanedan Atreides, hanedanlık armaları doktoru Dr. Yueh tarafından ihanete uğrar. Dr. Yueh sayesinde Harkonnenler Arrakis'e varır ve İmparator'un süper askerleri Sardokar'ın gizli desteğiyle Arrakis'teki Atreides egemenliğine son verir. Hain Dr. Yueh, Dük Leto'yu Baron Harkonnen'e teslim eder, ancak pişmanlıkla Jessica ve Paul'ün kaçmasına yardım etmek için bir dizi plan yapar. Dr. Yueh ayrıca Dük Leto'nun ağzına takma diş yerleştirir. Bu dişin asıl amacı basınç altında kırılıp Baron'u içindeki zehirli gazla öldürmektir ancak Baron şanslı günündedir, kalkanı gazın kendisine doğru yayılmasını yavaşlatır ve barondan çıkmak için yeterli zaman bulur. Dük Leto ve odadaki diğer Harkonnen personeli ölür. Jessica ve Paul ile birlikte Hawat ve Halleck de kaçmayı başarır. Halleck yerel kaçakçılara katılırken, Hawat Fremenlerden kaçmayı denedi ve Harkonnenler tarafından başarısız bir şekilde yakalandı. Daha sonra Harkonnenler'e hizmet etmeyi kabul eder; Baron'un yeni Mentat'ı, mantıklı ve entelektüel danışmanı olur. Duke Leto'ya ihanet edenin Jessica olduğunu düşünerek, bir yanda o kadından, öte yanda Harkonnenler'den intikam almayı planlar. Bir Fremen lideri ve gezegensel ekolojist olan Dr. Kynes, Fremenlere Jessica ve Paul'u bulmalarını emreder. Fremenler onları bulur ve mukadder liderleri olarak kabul ederler. Paul, dini peygambere yakın bir rol üstlenirken, Jessica Rahibe Rahibe olur. Paul, dini unvanı olarak Arrakis çöllerinde yaşayan bir farenin adı olan Muad'Dib adını alır. Paul babasının ölümüyle olgunlaşırken, annesinden daha üstün süper güçlere sahip olduğunu fark eder. Hem geleceği hem de uzak geçmişi görebilir. Baharat tüketimi de güçlerini arttırır. İki yıl geçti. Baron Harkonnen kendi gezegeninde yaşarken bir yandan İmparatorun tahtını ele geçirmeye çalışırken bir yandan da ölümünden sonra yeğeni Feyd-Rautha'yı onun yerine geçecek şekilde yetiştirmeye çalışmaktadır. Ama bu arada Paul, Arrakis'teki Fremenler arasında çok güçlü ve etkili bir figür olarak varlığını hissettiriyor. Hem dini hem de dünyevi olarak meşruiyetini sağlamlaştırmayı başaran Paul'ün, kendisinden önceki Kynes'dan çok daha yetenekli olduğu aşikardır. Paul'ün Kynes'ın kızı Chani'den bir çocuğu olur. Jessica, Dük Leto'nun kızı Paul'ün kız kardeşi Alia'yı doğurur. Paul, Fremenlere gelişmiş bir Benne Gesserit dövüş tekniğinin inceliklerini öğretir. Bir gün Fremenler, Baron'un Arrakis'in yönetimini emanet ettiği yeğeni Rabban'ı desteklemeyi bıraktığını öğrenirler. Paul ve arkasındaki Fremenler, Baron'un desteğinden yoksun kalan Arrakis'teki Harkonnen başkentini ele geçirmek için komplo kurarlar. Fremenlerin gerçek gücünü fark ettikten sonra, İmparator Sardokar ve Harkonnen ile Arrakis'e gelir. Fremenler İmparator'a saldırır ve hem Sardokar'ı hem de Arrakis'e giderken bindikleri uzay gemilerini yok eder. Savaş sırasında Alia, Baron Harkonnen'i öldürür; Paul'ün oğlu genç yaşta bir baskında öldürülür. Paul, İmparator'un yeni imparator olabilmesi için tahttan feragat etmesini ve kızı Irulan'la evlenmesini ister. Feyd-Rautha, Paul'e meydan okur. Düello sonucunda Feyd-Rautha ölürken Paul galip gelir. İmparatorun Paul'ün taleplerini kabul etmekten başka seçeneği yoktur, bu bağlamda Paul yeni İmparator olur. -Arthur C. Clarke- -Robert A. Heinlein- -Chicago Tribune- Okurlar tarafından 20. yüzyılın en iyi bilimkurgu yapıtı seçilen Dune serisi, yepyeni kapakları ve gözden geçirilmiş çevirileriyle 50. yılında İthaki'de. Modern edebiyatın en epik mesih anlatılarından biri sayılan Dune, genç Paul Atreides'in hikayesini anlatır. Atreides'in ailesi, evrendeki en önemli ve en değerli madde olan melanj 'baharatının' tek kaynağı olarak bilinen Arrakis gezegeninin kontrolünü kabul etmiştir. İmpatorluğun güçleri Arrakis'in kontrolü için birbirlerinin boğazına sarılırken, politika, din, ekoloji, teknoloji ve insani duyguların çok katmanlı, karmaşık etkileşiminden benzersiz bir hikaye doğacaktır. Frank Herbert'ın yarattığı evren, yıllar boyunca milyonlarca okurun zihninde gerçekliğini kabul ettirdi ve bugün de ayakta."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/dunyanin-hakimi/", "text": "Mr.Ward: Olayı soruşturması için atanan Washington Emniyet Müdürü. Müfettiş Strock: Olayı incelemek için atanan Federal Polis Departmanında ki Müfettiş. Fatih Robur: Dünyanın en kudretli adamı ve efendisi olmak isteyen bir megalomanyağa dönüşmüş olan, pervaneli hava gemisi Albatros'un mucidi ve mühendisi. Fatih Robur kitabından tanıdığımız, görev tutkunu, vakur polis komiseri Strock ile Robur'u bir araya getiren Dünyanın Hakimi, geçen yüzyılın başında bilim adamlarının ve araştırmacıların tasarladıklarını görselleştirmekle kalmıyor. Masa başında ya da laboratuvarda değil, aynı zamanda kıtalararası yolculukların da bugün olduğu gibi devam etmesi. Sıradan sayılmadığı bir dönemde Eski Dünya insanlarını Yeni Dünya'nın çelişkilerle dolu farklı yönleriyle de tanıştırıyor. Huzurlu Amerikan kasabası Morganton, Carolina, gecenin bir yarısı korkunç bir gürültüyle uyanır. Kasabanın yakınındaki Great Eyrie dağının zirvesinden gelen parlak ışıklar ve sarsıntılardan korkan kasaba halkı, benzeri görülmemiş sesler duyduğunu iddia eder. Washington Polis Şefi Bay Ward, bu gizemli olayların ardındaki gerçeği araştırmak için Federal Polis Departmanından Müfettiş Strock'u görevlendirir. Müfettiş Strock, kendisini şaşırtacak olan bu sırrın çözümü için çalışmaya başlar. Araştırması sırasında, ülkenin çeşitli eyaletlerinden gizemli ve ultra hızlı araçların görüldüğüne dair raporlar gelmeye başlar. Pennsylvania yollarında görünen görünmez hızlı bir araç ve Wisconsin Auto Club yarışında, alışılmadık derecede hızlı süper hızlı bir gemi ortaya çıkar. Boston Körfezi ve Eerie Gölü'nde, Kirdall Gölü'nde görünmeyen bir manzara belirir. Denizaltı ve Niagara üzerinde uçan, hem suda hem de havada hareket eden garip bir uçak. Strock daha sonra, sürekli izlenen Büyük Kartal Yuvası'na yaklaşmamasını söyleyen tehdit mektupları ve Polis Merkezine bırakılan Dünya insanlarına hitaben garip mektuplar alır. Bu mektuplar Terreur gemisinden Dünyanın Hükümdarı olarak imzalanmıştır. Strock ipuçlarını birleştirirken korkunç sır çözülmeye başlar. Terreur'un mektuplarda bahsettiği bu dört aracın dört işlevi olan tek bir araç olduğunu keşfeder. Bu makinenin mucidi olan Dünyanın Hakiminin, tüm unsurları kontrol etmek ve en güçlü adam olmak isteyen bir megalomaniye dönüşen pervaneli zeplin Albatros'un mucidi ve mühendisi Fatih Robur olduğunu keşfeder. Dünyanın Hakimi X adasından taşıdığı yeni üssü Great Eyrie'ye girip çıkan Robur, Albatros'u parçalayarak Terreur'u kurar ve parçalarından Terreur'u yarattır. Görevine düşkün, ağırbaşlı polis komiseri Strock ile Fatih Robur isimli kitaptan tanıdığımız Robur'ü karşı karşıya getiren Dünyanın Hakimi, sadece geçen yüzyılın başında bilginlerin, araştırmacıların masa başında ya da laboratuvarda tasarladıklarını okurun gözünde canlandırmakla kalmıyor, kıtalar arası yolculukların henüz bugünkü kadar sıradan sayılmadığı bir dönemde Eski Dünya'nın, insanına Yeni Dünya'nın çelişkilerle dolu değişik yönlerini de tanıtıyor. Jules Verne, gününüzden yüz bir yıl önce kaleme aldığı bu yapıtında da geleceğe yönelik kestirimleri ve düşleri iç içe geçirip, kah şaşırtıcı kah eğlendirici üslubuyla anlatıyor. Bu kitapta da, bize yüz yıl geriden -yoksa ileriden mi- muzipçe gözünü kırpan Jules Verne'nin kalemine kapılıp gideceksiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/dunyanin-merkezine-yolculuk/", "text": "Axel: Profesör Liedenbrock'in yeğenidir. Amcasının kızı Getrud'a aşıktır. Profesör Liedenbrock: Üniversitede hocalık yapan Profesör aynı zamanda meraklı, pes etmeyen araştırmacı bir bilim adamıdır. Hayatı kitaplarla doludur. Gertrud: Profesör Liedenbrock'in vaftiz edilen kızıdır. Axel'e aşıktır. Ama Babasının korkusundan bunu söyleyemez. Marta: Ev işlerinde Profesör Liedenbrock yardım eden yardımcılarıdır. Jeoloji uzmanı Profesör Lindenbrock'un etrafında şekillenen bilim kurgu kitabı, Hamburg'un en eski caddesi Konigstrasse caddesinde, profesörün evinde başlar. Profesörün yeğeni Axel ile geçen macerayı konu edinir. Genç ve çekingen Axel Lindenbrock, Hamburg'un eski mahallesindeki küçük bir evde, jeolog ve mineralog olan amcası Profesör Lindenbrock ile birlikte çalışmaktadır. Axel, bu sabırsız ve öfkeli profesörün yanında yaşayan güzel Estonyalı kız Grauben'e aşıktır. Bir gün profesör eski bir el yazmasının içinde bir kod bulur ve o andan itibaren hayatları alt üst olur. Ancak bu şifrenin şifresini çözemezler. Bir süre sonra Axel Lindenbrock kodun şifresini çözer. 16. yüzyıl İzlandalı bilgini Arne Saknussemm bu şifrede İzlanda'daki soyu tükenmiş yanardağ Sneffels'in kraterinden Dünya'nın merkezine indiğini açıklıyor. Profesör Lindenbrock çok heyecanlanır ve yeğeni Axel ile İzlanda'ya gider. Sakin ve soğukkanlı rehberleri Hans Bjölk eşliğinde yanardağın gizemli derinliklerine inerler. Sonra Axel hızla ilerler ve mağaralardan geçerken ortadan kaybolur, Axel'in öleceğinden ümidini keser ve sonra duvarların ötesinden bir ses duyar, ses tekrar kaybolur, yarım gün sonra biraz iyileştikten sonra yaralı olarak bulunurlar. yeraltında onları sürprizlerle dolu bir yolculuk beklemektedir. Yolculuklarında başlarına bir şey gelir. Yolda milyonlarca yıl önce yaşamış canlılarla karşılaşırlar. Yolculuğun sonunda başka bir yanardağ olan Stromboli'den çıkarlar. Sonra Hamburg'a dönerler. Hans Bjelke, Hamburg'un kalabalık olması nedeniyle bir türlü alışamıyor ve memleketine dönüyor. Bir süre sonra Axel ve Grauben evlenirler. - Jules Verne tarafından yazılan klasikleşmiş bir bilimkurgu romanı. - İlk olarak 1864 yılında Fransızca olarak yayımlandıktan sonra 1867'de genişletilmiş baskısı yayımlanır. Macera, Profesör Lidenbrock'un eski bir kitabın arasında bulduğu şifreli notla başlıyor. Sönmüş bir yanardağdan Dünya'nın merkezine girmeyi düşünen kahramanlarımız, uzun bir yolculuğun ardından, kendilerini uçsuz bucaksız bir iç denizin kenarında bulurlar... Profesör ve arkadaşlarının Dünya'nın merkezine yaptıkları macera dolu yolculuğun her satırı heyecanla doludur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/dunyaya-dusen-adam/", "text": "Thomas Jerome Newton: Başkalarını kendi gezegeni Anthea'dan Dünya'ya taşımak için bir uzay gemisi inşa etmek amacıyla Dünya'ya gelen insansı bir uzaylıdır. Dünya'nın daha sıcak ikliminde ve daha yüksek yerçekiminde çalışmak için gerekli fiziksel güce sahiptir. Betty Jo: Newton'u kilise, moda ve alkol gibi birçok Dünya geleneğiyle tanıştıran ve ona aşık olan karakterdir. Nathan Bryce: Newton'un uzaylı olduğunu anlayan ve onu CIA tarafından tutuklatan kişidir. Dünyaya Düşen Adam, şiddetli bir kuraklıktan mustarip olan Anthea gezegeninden insanlarını Dünya'ya taşımanın bir yolunu arayan bir uzaylının yaşamı konu edinir. Thomas Jerome Newton, başkalarını kendi gezegeni Anthea'dan Dünya'ya taşımak için bir uzay gemisi inşa etmek amacıyla Dünya'ya gelen insansı bir uzaylı. Anthea, birçok nükleer savaştan sonra korkunç bir kuraklık yaşar ve nüfusu 300'ün altına düşer. Kendi yıldız gemileri, yakıt eksikliği ve 500 yıllık ihmal nedeniyle kullanılamaz durumdadır. Anthealıların suyu yok, yavaş yavaş azalan bol miktarda yiyecek ve zayıf güneş enerjisi vardır. Tüm Anthealılar gibi, Newton da süper zekidir, ancak bu görev için seçilmiştir çünkü o, Dünya'nın daha sıcak ikliminde ve daha yüksek yerçekiminde çalışmak için gerekli fiziksel güce sahiptir. Dünya'ya gelen Newton, ilk olarak Kentucky eyaletine iner. Hızla çevreye aşina olur ve bir plan oluşturur. Kendi gezegenindeki ileri teknolojiyi kullanan Newton, birçok buluşun patentini alır ve teknoloji tabanlı bir holdingin başı olarak inanılmaz bir servet biriktirir. Bu serveti, Anthean nüfusunun geri kalanı için uzay araçları inşa etmek için kullanmayı planlar. Yolda kendisine aşık olan Betty Jo ile tanışır. Bu hislerine karşılık vermez, şirketini gölgelerde yönetirken onu ve meraklı yakıt teknisyeni Nathan Bryce'ı arkadaş olarak alır. Betty Jo, Newton'u kilise, moda ve alkol gibi birçok Dünya geleneğiyle tanıştırır. Ancak, alkole olan iştahı kısa sürede sorunlara yol açar, çünkü Antheans'a aşina olmayan yoğun duygular yaşamaya başlar. Sonunda, Newton'un uzaylı doğası Nathan Bryce tarafından keşfedilir ve sırrını birine ifşa edebilmek Newton için bir rahatlama olarak gelir. Dünya'ya taşıyacağı Antheanların gelişecekleri ve üstün zekalarını Dünya'nın barış, refah ve güvenliğe ulaşmasına yardımcı olmak için kullanacakları ümidini ifade eder. Ancak, CIA Newton'u tutuklar. Dünya'ya gelişinden beri onu takip eder ve Bryce ile bu özel görüşmeyi kaydeder. Onu, uzaylı kimliğine dair kesin kanıtlarla sonuçlanan titiz testlere ve analizlere tabi tutarlar, ancak bunlara inanılmayacağından ve muhtemelen hükümeti utandıracaklarından korktukları için sonuçları açıklamamaya karar veriyorlar. Newton serbest bırakılır, ancak hemen kendi incelemelerine başlayan FBI tarafından tutuklanır. Son muayeneleri, Newton'un kafatasının gözlerinden bir röntgenidir. Gözleri X ışınlarına duyarlı olan Newton onları durduramaz ve kör olur. Newton'un kör olmasının hikayesi bir kamu skandalı haline gelir, ancak hükümete karşı misilleme peşinde koşmaz ve sırayla yalnız bırakılır. Bryce ile son kez konuşan Newton, körlüğü ve tutsaklığı sırasında değişen gezegen dizilimleri nedeniyle uzay gemisi projesine devam edemediğini acı bir şekilde açıklar. Kendi gezegenine radyo aracılığıyla yayınlamayı umduğu bir mesajı kaydeder. Bryce, Newton'u tek başına içmesi için bırakır. -DAVID BOWIE- Dünyaya düşen insan kılığında bir uzaylı; gezegeni susuzluğun ve türlü savaşların sonucunda yok olmanın eşiğine gelmiş bir Anthea'lı, üstün teknolojik bilgisini kullanarak kısa zamanda dünyadaki en büyük şirketlerden birini kuracak ve kazandıklarıyla kendi insanlarını kurtarabilmek için bir uzay gemisi inşa edecektir. Fakat ziyareti uzadıkça bütün planları tersine işlemeye başlar. Alkol, televizyon, yozlaşma... insanlık onu ele geçirmektedir. Dünyaya Düşen Adam hem Walter Tevis'in romanıyla hem David Bowie'nin hafızalara kazınan bir performans sunduğu sinema uyarlamasıyla iki kez kült mertebesine erişmiş bir modern klasik. -THE NEW YORK TIMES-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/empati/", "text": "Elijah Glass: Gerçek adı Elijah Cohen. Laszlo Kuehl'in eski öğrencilerinden biri ve empatik. Harfleri renkli görebildiği için iletişim analizi konusunda tavsiyelerde bulunur ve son derece zengindir, ancak yine de yalnız yaşamaktadır. Laszlo'nun şartlanmasının bir sonucu olarak haptofobik olur. Winter ve Stevie ile aynı sınıfta okuyordu ve Winter' e de ilgisi vardı. Amerikalı yazar Adam Fawer tarafından yazılan ve gnostisizm, empati ve sinestezi gibi konulara odaklanan 2008 tarihli bir romandır. Bazı geçmiş olayların akıllıca birleştirildiği romanda Elijah Glass ve Winter Zhi adlı iki karakterin deneyimlerini öğreniyoruz. Elijah ve Winter'ın boynundaki kolyenin gizemi nedir? Hiçbirinin hatırlayamadığı ama geçmişleri hakkında hissedebildiği sır nedir? Geçmişlerini öğrenmeden başlarına gelenlerden ve Kader gününden kaçamayacaklar. Olasılıksız'a göre daha yavaş bir olay olarak işlenen bu kitapta, özel psişik güçlere sahip kişilerin başına gelenler ele alınmıştır. Bu kişiler harfleri renk olarak görüyor veya müzik olarak hissedebiliyor. İnsanların duygu ve düşüncelerini kontrol edebilirler. Kitabın ana kahramanlarından biri olan Laszlo, bu güce sahip yetenekli bir öğretmendir. Kendisi gibi başaklarının da olduğunu anlayınca onları toplar, eğitir ve böylece daha bilinçli hale getirir. Sınıfında bu güce sahip iki değerli öğrenci, Elijah adlı bir erkek öğrenci ve babası Çinli bir kız olan Winter Zhi adlı bir öğrenci vardır. Kitabın bir diğer ana karakteri, cinsel çekiciliği ile öne çıkan ve istediği kişiyi etkileyebilen ve dolayısıyla çocukları toplayan organizasyon için çalışan Darian adında bir kadındır. Her şeyin başlamasına neden olan Darain'e verilen bir görevdir. Winter ve Elijah'ı işe alan, Her iki öğrenciyi de Laszlo'nun koruması altında olduğundan, Darian onu baştan çıkarır ve ona aşık olmasını sağlar. O halde çocukları yurtdışında harika bir eğitim alacaklarına ikna etmeleri zor değil. Laszlo ayrıca çocukların ailelerini de ikna eder. Ancak tüm bu süreç boyunca Darian, Laszlo'ya da aşık olur. Olayların bir sonucu olarak, dörtlünün yolları tamamen ayrılmıştır. Elijah ve Winter, çocukluklarından hiçbir şey hatırlamıyor. Yıllar sonra, kör olan Laszlo ve Darian tekrar buluşur. Laszlo, kendileri için kötü zamanlar geçiren Valentinus'un geri geldiğini ve ikisinin Valentinus'u yakalamak için birleştiğini söylüyor. Daha önce Elijah ve Winter'a verdikleri tılsımları geri almanın zamanının geldiğini düşünüyorlar. White Zhi ise keman ustası olup turlara çıksa da skandalı patlak verdikten sonra zor anlar yaşıyor. Yaşamınızın kontrolü sizde değil! Öyle olduğunu düşünebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz. Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz. Bu kitabı kapatabilirsiniz. O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz. Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz. Ne isterseniz yapabilirsiniz. Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz. Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o kadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz. Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar. Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın. Sadece 'isteklerinizin' tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/fahrenheit-451/", "text": "Beatty Montag: Romanın ana karakteridir. Bir itfaiyeci olan Montag, İşini seven, eşi ile zaman geçiren biridir. İşi kitapları yakmak olan Montag daha sonraları tanıştığı komşusu Clarisse sayesinde tüm hayatı değişir. Mildred: Montag'ın eşidir. Tüm zamanı kapalı bir odada televizyon geçirmekle geçiren bir kadındır. Yüzbaşı Beatty: Montag'ın patronudur. Montag'ın davranışlarından şüphelenir. Faber: Montag'ın parkta tanıştığı profesördür. İtfaiyecilere karşı beraber mücadele etmek isteyen Montag'tan baştan şüphe duyan ardından destek veren kişidir. Clarisse McClellan: 17 yaşında Montag'ın komşusudur. Aynı binada oturur ve onla tanışıp sohbetinden etkilenir ve onun sayesinde kitaplara olan ilgisi değişir. Yakmak yerine okumaya başlar. Geleceğin baskıcı bir toplumunu tasvir eden kitap, itfaiyeciler tarafından yakıldığı, insanların sadece televizyonda beyin yıkama programları izlediği, kitapları okuyan ve düşünen insanların yok edildiği bir gelecek anlatılmıştır. Guy Montag, işini seven bir itfaiyeci. Televizyonun ve teknolojinin hakim olduğu karanlık bir dünyada, itfaiyeciler yangın söndürmek yerine okuma eylemi ortadan kaldırmak için kitapları yakmaktadırlar. Montag'ın işi ise yasadışı yapımların en tehlikelisi olan kitapları yakmaktır. Montag, işinin tek bir gününü bile düşünmeden ve tüm zamanını televizyonlarla kaplı odalarda vakit geçiren karısı Mildred ile geçirir. Ancak yeni komşusu Clarisse ile tanıştığı zaman tüm hayatı değişecektir. Kitapların değerini anlamaya başlayan Montag, şimdi bildiği her şeyi sorgulamaya başlayacaktır. Bir gün Montag, kuralları bilmeyen on yedi yaşında bir kız olan Clarisse McClellan adında bir komşuyla tanışır. Çok güzel sohbeti olan bu kız, erkeğin gözlerinin doğayı gerçekten görmesini sağlıyor. İlk görüşmelerinin ardından Montag, karısının aşırı uyku hapı kullandığını bulmak için eve döner. Yardım istiyor ama ambulans yerine tesisatçı evine geliyor. Böyle şeylerin hep olduğunu söylerler ve kadının midesini yıkamaya başlarlar. Ertesi gün eşi Mildred hiçbir şey hatırlamadan hayatına mutlu bir şekilde devam ediyor. Clarisse ile konuşurken, Montag hayatından soğumaya ve daha tatsız olmaya başlar. Kitapların o kadar da kötü olmadığını düşünmeye başlar, hatta yakmaya gittikleri evlerden birini çalar. Bu sırada Clarisse ortadan kaybolur ve Montag'ın patronu Yüzbaşı Beatty bir şeyden şüphelenmeye başlar. Montag'a kitapların tehlikeleri ve mesleğinin başlangıcı hakkında bilgi verir. Montag, evcilleşmek yerine kendini daha asi bulur. Öğleden sonrasını sakladığı kitaplar okuyarak geçirir ve bir öğretmene ihtiyacı olduğunu anlar. İncil'i alır ve yolda bir kısmını ezberlemeye başlar. Bir gün parkta tanıştığı Faber adlı eski bir profesöre karar verir. Faber başlangıçta çekingen davranır, ancak daha sonra itfaiyecilere karşı Montag ile savaşmayı kabul eder. Faber, Montag'a iki taraflı bir kablosuz kulaklık verir ve onu gönderir. O gece Montag sakinliğini koruyamadı ve karısının arkadaşlarına yasaklanmış birkaç şiiri yüksek sesle okur. O Gece itfaiye istasyonunda Beatty Montag'ı aynı kitaptan çelişkili cümleler okuyarak kışkırtır. Edebiyatın ne kadar zahmetli ve kafa karıştırıcı olduğunu kanıtlamaya çalışır. Daha sonra bir yangını bildirmek için Montag'ı da yanına alır. Ancak gittikleri ev Montag'ın evidir. İhbar, onlar gelmeden önce kaçan karısından gelir. Montag, emir üzerine kendi evini ateşe verir ve ardından Beatty saldırır ve adamı ateşe verir. Montag şehrin sonunda nehre atlar ve bunun yerine orada meydana gelen olaylarla ilgisi olmayan siviller öldürülür. Çünkü bu kovalamaca canlı yayınlanıyor ve seyirciler bu telaşın mutlu sonla bitmesini bekler. Montag oturup nehirdeki hayatı hakkında düşünmeye başlar, ardından ormana bağlı eski profesörler ve diğer entelektüellerden oluşan bir topluluğa rastlar. Baş Şef Granger, durumu Montag'a açıklar. Kitaplar yasaklandığı için bu topluluktaki herkes bir kitabı ezberler. Montag, İncil'in daha önce ezberlediği bölümleriyle gönüllü olmak istiyor, ancak o anda kafası biraz bulanıktır. Daha sonra şehir savaşta oldukları muhalif ülke tarafından bombalanır. Montag ve bu kitap ormandaki insanlar dışında herkes ölür. Toplumu yeniden inşa etmeye karar verirler. - Kitap aynı zamanda distopya olarak da sınıflandırılabilir. - Fransız sinemacı, François Truffaut tarafından da sinemaya uyarlanmış ve film Türkiye'de Değişen Dünyanın İnsanları adıyla gösterime girmiştir. Guy Montag işini seven bir itfaiyeciydi. On yıldır kitap yakıyordu. Gecenin bir yarısında yola çıkışlarını, alevlerin kitapları yutuşunu hiç sorgulamamıştı... Hiç sorgulamamıştı, insanların korkusuzca yaşadıkları bir geçmişi anlatan o 17 yaşındaki genç kızla karşılaşana dek... Montag'ın hayatındaki bütün yanlışlar doğrularla yer değiştirir o andan sonra... İşini, eşini, yaşayışını yeni bir gözle değerlendirir. Önünü alamadığı duyguları onu, asla tahmin edemeyeceği şeyler yapmaya iter. Sansüre, totaliter yönetimlere, kültür endüstrisine ve uzunca bir süredir sürdürdüğümüz yaşam tarzına yönelik en keskin eleştirilerden biri. Okuyun ve kendinizi yeni baştan kurun."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/fisilti/", "text": "Nora Gri: Hush, Hush'ın ana kahramanı ve anlatıcısıdır. Nora, annesiyle birlikte Coldwater, Maine'deki çiftlik evinde yaşıyor ve en iyi arkadaşı Vee Sky ile Coldwater Lisesi'ne gidiyor. Çok çalışkandır. Babası Harrison Grey, bir yıl önce öldürülmüştür. Yama Cipriano: Coldwater Lisesi'nin yeni son sınıf öğrencisi Patch Cipriano, Nora'nın yeni biyoloji ortağıdır. Nora Grey ile tanışana kadar insan olmaktan başka hiçbir şeyi umursamadı. Geçmişini gizli tutuyor ve sorulardan kaçınsa da Nora'dan gerçeklerden daha fazla yalan söylemekle suçlanıyor. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde gerçek adının Jev olduğu ortaya çıkıyor. Vee Gökyüzü: Vee, Nora'nın en iyi arkadaşıdır. Vee, yeşil gözlü, minky sarışın ve birkaç kilo fazla kıvrımlı olarak tanımlanıyor. Kitap boyunca komik ama özellikle SE- konusunda biraz olgunlaşmamış olabilir. Ayrıca insanları yargılamak için hızlıdır ve onlardan hoşlanmıyorsa gerçekleri görmezden gelir. Elliot Saunders: Elliot, Nora'nın bir dükkanda tanıştığı bir adamdır. Başlangıçta Nora ile her fırsatta flört eder ve onu savunur. Nora'yı tuzağa çekerken, Jules tarafından okul kütüphanesinde etkisiz hale getirilir. Vee polisi aradıktan sonra ölmekten kurtulur. Chauncey Langeais: Jules esmer ve 1.80 boyunda, omuz hizasında sarı saçlı. Kitabın sonraki bölümünde, Patch'in Yahudi ayı boyunca iki hafta boyunca vücudunun kontrolünü ele geçirmesine izin verecek bir yemin etmesi için onu kandırdığı için düşmüş meleğin intikamını almak isteyen Patch'in vasalı Chauncey olduğu ortaya çıkıyor. Marcie Millar: Marcie, Coldwater Lisesi'nde Nora'ya sürekli kin besleyen kolay ve popüler kızdır. Marcie ve Nora, ortaokuldan, Marcie'nin dolabında Nora'nın iç çamaşırını ve sprey boyayla boyanmış 'fahişeyi' teşhir ettiğinden beri düşmandırlar. Nora'ya olan nefretinin nedenleri bilinmiyor. Babası Coldwater'ın Toyota bayisinin sahibi ve varlıklı bir mahallede yaşıyor. Nora'yı mümkün olan her şekilde alenen küçük düşürmeye çalışır. Bayan Greene: Dabria, bir Ölüm Meleği ve Patch'in eski sevgilisidir. Kendisi insanlaşarak bir insan kızla birlikte olmaya çalıştıktan sonra düşen Patch'i bulmak için yeryüzüne inmiştir. Okuyucularına korku ve gerilim dolu bir aşk hikayesi sunan yazar, Fantastik konusuyla okuyucularını hayal güçlerinin derinliklerine götürmeyi başarır. Nora Gray, Coldwater, Maine'de yaşayan ortalama bir ikinci sınıf öğrencisidir. Hayatı, biyoloji dersinde daha önce birkaç kez başarısız olan Patch Cipriano adlı gizemli bir kıdemlinin yanına oturana kadar büyük ölçüde olaysız geçiyor. İkisi başlangıçta karşı karşıya gelir, ancak Nora kendini açıklanamaz bir şekilde ona çekilir bulur, davranışı hem çekici hem de iticidir. Nora, ona karşı hissettiği güçlü çekime rağmen en yakın arkadaşı Vee'ye Patch ile ilgilenmediğini söylemeye devam eder. Vee daha sonra Nora'yı yerel bir eğlence parkı olan Delphic'e davet ederek Nora'ya ilgi duyduğunu ifade eden bir çocuk olan Elliot'la anlaşmaya çalışır. Grup, Elliot'u kıskandıran Patch ile karşılaşınca yolculuk garip bir hal alır. Nora, Patch'le yüzleşir ve Nora'yı kendisiyle yeni yenilenmiş hız treni Başmelek'in önünde buluşmaya ikna eder. Nora daha sonra yiyecek bir şeyler bulmak için bir bahane uydurur ve Patch'i bulmak için yola çıkar. Patch'i bulduktan sonra, onu Başmelek'e binmeye ikna etmeyi başarır. Nora hız treninden düştükten sonra yolculuk bir felakete dönüşür, ancak bunun kendi hayal gücü olduğunu fark eder. Olay onu sarsıyor. Nora, eğlence parkında Vee ve diğerlerini bulamayınca, Patch'in onu eve götürmesine izin vermekten başka seçeneği kalmaz. Patch eve döndüğünde taco yapmayı teklif eder. Nora, kullandığı bıçağın boyutları değişince şüphelenir ve endişelenir. İkisi neredeyse öpüşür, ancak annesi Nora'yı kontrol etmek için arayarak kesintiye uğratır. Nora, Patch'e giderek daha fazla bağlanır ve özellikle en yakın ve tek arkadaşı Rixon ile tanıştıktan sonra onunla ilgili fikrini değiştirmeye başlar. Bu arada, son okulundaki bir cinayet vakasına karıştığını keşfettikten sonra Elliot'tan daha fazla merak etmeye ve şüphelenmeye başlar. Önünde bir torbacı kadın öldürülünce Nora aşırı derecede korkmaya başlar. Yol tarifi karşılığında kadına paltosunu ve şapkasını vermişti. Yağmur ve korkusu nedeniyle Patch'i eve götürmek için çağırır, ancak cipi yarı yolda bozulur ve çift, eski püskü bir motele sığınmak zorunda kalır. Odadayken, Nora Patch'in sırtında ters bir V işareti olduğunu fark eder, daha önce Bo's Arcade'de Rixon ve Patch arasındaki bir oyun dövüşü sırasında onun hayal gücü olduğunu düşündü. Bundan büyülenerek yara izine dokunmayı başarır ve geçmişiyle ilgili anılarına çekilir. Bu, Patch'in gördüklerini öğrenmesini ve Nora'nın gördükleri hakkında cevaplar talep etmesini ister. Yama aslında bir olduğunu vahiy Bu yol açar düşmüş melek dan Heavenonu öldürmeye çalışan ve bunu yaparak bir insan vücudu kazanan. Ölümü onun Nefilim vasalı Chauncey Langeais'i öldürecek ve Patch'i tamamen insan yapacaktı. Ayrıca Patch'in, Nora'nın okuldaki yeni danışmanı olan Dabria adında eski bir kız arkadaşı olduğunu keşfeder, Patch'in Nora'nın hayatını kurtarmasını isteyen bir ölüm meleği, böylece bir koruyucu melek olabilir ve onunla tekrar bir araya gelebilir. Patch başlangıçta Dabria'nın fikrini insan olma arzusundan atmıştı, ancak plan başarısız oldu çünkü Nora'ya aşık olur. Yakında arkadaşı Jules'un aslında Patch'den intikam almak isteyen Chauncey olduğu ve Patch'in Cheshvan'ın Yahudi ayı boyunca vücudunu ele geçirmesine izin verecek bir yemin etmesi için onu kandırdığı ortaya çıkıyor. Motelden ayrılıp eve gittikten sonra Dabria, Nora'nın odasına girer ve Patch'in bunu yapmasını ve insan olmasını engellemek için Nora'yı öldürmek istediğini söyler. Nora, Dabria'nın peşine düşen ve intikam için kanatlarını soyan Patch tarafından kıl payı kurtulur. Nora daha sonra Vee, Jules ve Elliot ile bir saklambaç oyununa davet edilir ve Elliot, Nora katılmazsa Vee'nin oyunda hayatta kalamayacağını ima eder. Patch onu arabada kalmaya ikna etmeye çalışmasına rağmen, Nora onların peşinden gider. Çok geçmeden Jules'un hareketsiz vücudunu keşfeder, Elliot'un onu öldürdüğünü varsayar, ancak Jules tarafından köşeye sıkıştırılır, o da Patch'den intikam almanın bir yolu olarak hayatına çeşitli saldırıların arkasında olduğunu itiraf eder. Jules tarafından silah zoruyla tutuldukları için oyun devam eder. Nora Jules ile mücadele ederken Patch onun dikkatini dağıtmaya çalışır, ancak bu başarısız olur ve Patch onunla savaşmak için Nora'nın vücuduna sahip olmak zorunda kalır. Bu süreç Patch'i vücudundan ayrıldıktan sonra bilinçsiz bırakır çünkü bu ay Cheshvan ayı değildir. Nora kaçmak için okulun spor salonunun kirişlerine tırmanır, ancak Jules onu merdivenlerin kırıldığına ve ölümüne düşeceğine inandırmak için akıl oyunları kullanır. Patch, zihnindeki sesine odaklanmasını sağlayarak hileleri kırmayı başarır. Jules peşinden merdiveni tırmanmaya başlar, ancak Nora, eğer hayatını feda ederse Patch'in insan olacağı ve Jules'un öleceği bilgisiyle yüzleşir. Bunu akılda tutarak, Nora kendini kirişlerden atar ve bu da Jules'u etkili bir şekilde öldürür. Şaşırtıcı bir şekilde, Nora canlı ve iyi bir şekilde uyanır. Patch, onun fedakarlığını kabul etmediğini çünkü onsuz bir insan vücuduna sahip olmanın bir anlamı olmadığını açıklıyor. Patch bunu yaparak Nora'nın hayatını kurtarır ve şimdi onun koruyucu meleği olur. İkili, romantik bir anı paylaşarak kitabı bitirir. - 2009'dur New York Times çok satan genç yetişkin roman tarafından Becca Fitzpatrick ve onun ilk kitabı Hush Hush serisidir. - Roman eleştiriler almış ve Nora ile karanlık bir bağlantısı olan düşmüş bir melek olan yeni öğrencisi Patch ile aşk yaşamaya başladıktan sonra hayatı risk altında olan bir genç olan Nora Grey'e odaklanır. - Hush, Hush'ın kitap hakları 13'ten fazla ülkeye satıldı ve LD Entertainment film haklarını satın aldı. -Publishers Weekly- -Booklist- -Falcata Times-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/gece-evi/", "text": "Zoey Kızılkuş: Kırık Oklu 16 yaşında bir kızdır. Tanrıça Nyx tarafından özel güçler bahşedilen Zoey'nin hilal şeklindeki dövmesinin içi doludur ve beş elementin hepsini kontrol edebilme yeteneğine sahiptir. Damien Maslin: Zeki, cana yakın ve gururlu bir gaydir. Uzun kelimeler kullanarak gruptakilerin kafasını karıştırmayı sever. İkizler: Shaunee Cole ve Erin Bates, akraba olmamalarına ve hatta farklı ırklardan olmalarına rağmen, pisikolojik olarak o kadar bağlıdırlar ki herkes onlara İkizler der. Jack Twist: Damien'ın teknolojik ve çok duygusal olan erkek arkadaşıdır. Neferet: Gece Evinin Yüksek Rahibesi ve Zoey'nin danışmanıdır. Tulsa Gece Evindeki mevkisi hemen hemen bir başmüdüre denktir ama onun mevkisi çok daha fazla güç taşır. Erik Night: Bir zamanlar Afrodit'in erkek arkadaşı olan, nefes kesici, yakışıklı ve yetenekli bir aktördür. Loren Blake: Vampirlerin şair Laureate'sidir ve öğretmendir. Darius: Vampir bir savaşçı ve seçkin Vampir koruması Erebus'un Oğullarının bir üyesidir. Stevie Rae Johnson: Oklahomalı hoş bir kız olan Stevie Rae, Zoey'nin oda arkadaşı ve en yakın arkadaşıdır. Stark: Çoğunlukla James Stark olarak bilinen Stark, dünyanın en iyi okçusudur. Dallas: Stevie Rae'nin kırmızı çaylaklarından biri ve diğer yandan erkek arkadaşıdır. Afrodit LaFonte: Tulsa'nın son derece zengin belediye başkanının kızıdır. Sylvia Kızılkuş: Yerli bir Cherokee ve bilge bir kadındır. John ve Linda Heffer: Zoey'nin üveybabası John Heffer, eşi Linda'ya, Zoey'i önceden seven annesine hakim olan dar görüşlü bir kontrol manyağıdır. Rephaim: Rephaim Kalona'ın ilk ve en sevdiği oğludur. Nyx: Nyx tüm Vampirlerin taptığı tanrıçadır. Ayrıca diğer kültürler tarafından da tapılır, çeşitli fiziksel biçimlerine ve isimlerine rağmen, Meryem Ana olabileceğine inanılır. Erebus: Erebus altın kanatlarıyla Nyx'in Ölümsüz refakatçisidir. Kalona: Kalona, Neferet'in herkese Nyx'in refakatçisi Erebus olarak tanıttığı, yeryüzüne inmiş kötü bir melektir. Gece Evi Amerikalı yazar P.C. Cast ve kızı Kristin Cast tarafından yazılmış bir dizi vampir merkezli fantastik romandır. Dizi, çaylak bir Vampire dönüştükten sonra Oklahoma, Tulsa'daki Gece Evi'ne taşınmak zorunda kalan 16 yaşındaki Zoey Redbird'ün maceralarını konu edinmektedir. Bazı ergenlerin vücutlarında hormonlar, DNA lifinde bir değişikliği başlatan belirli zincirleri tetikler. Human'dan Vampire dönüşmesi 4 yıl alır, bu arada çaylak olarak ders verirken Night adlı yatılı eğitimine geçmek zorundadır. Orada karşılaşacakları tehlikeler için Vampire Sociology 101'i almaları gerekir. Bir çaylak vampirlerin yakınında değilse, çaylak ölür, yani çaylaklar okuldan ayrıldığında vücutları değişime uyum sağlayamadığı için zaten on çaylaktan biri hayatta kalır. Hayatta kalanlar için büyük bir ödül var. Çoğu vampir romanının aksine, vampirler ve çaylaklar güneş ışığında erimezler, ancak bu onlar için dayanılmazdır, bu yüzden Gece Evi'nde dersler geceleri yapılır. Çaylakların alınlarında safir mavisi içi boş Hilal işareti bulunur; Vampir olduklarında, işaretleri doldurulur ve yüzlerine elmacık kemiklerini kaplayan dövmeler eklenir. Bu dövmeler omuzlarına, sırtına, beline, kollarına, avuç içlerine ve göğsünün üst kısmına kadar yayılmıştır. Harika çaylaklar ve yetişkin Vampirler içmek için az miktarda insan kanına ihtiyaç duyar, ancak Gece Evi Vampirleri insanlara kanlarını içmek için saldırmazlar; Kan içmek hem Vampir hem de İnsan için keyiflidir ve iki kişi arasında Damga adı verilen güçlü bir bağ oluşturur. Zoey ve arkadaşlarının karşılaştığı bazı problemler Vampir Sosyolojisi 101'de ele alınmamıştır. Bunlar gerçek hayattaki insan gençlerin karşılaştığı problemlerdir. Zoey arkadaşlarından bazı sırlar saklar ve onlarla başı derde girer. Kristin Cast, gençlerin karşılaştığı sorunlar olduğu için bu ahlaki ikilemlerin de yer aldığını söyler. Ayrıca gerçekte ne olduğunu tartışmaktan korkmadıklarını da belirtir. Gece Evi dizisinde din önemli bir yere sahiptir. Vampir toplumundaki birincil Tanrıça, dizinin başında Zoey'e görünen ve onun temsilcisi olacağını söyleyen Nyx'tir. Gece Evi'nde. Vampirler ve çaylaklar, Nyx ile iletişim kurmak veya elementlerin gücünü kullanmak için sihirli bir çember oluşturur. Gerçek Cherokee efsanelerinden alınan Alaycı Kuzgunlar Kalona ve Tsi Sgili gibi Cherokee mitolojisindeki bazı iblisler de önemli bir rol oynar. Dizi Tulsa'da ve Midtown'un bazı küçük ve sakin bölgelerinde geçiyor. Gece Evi kampüsü, gerçek hayatta Cascia Hall kampüsüdür. Zoey bazen lüks mağazalara gitmek için kampüsten gizlice çıkar ve Starbucks kafede birçok önemli karşılaşma gerçekleşir. Bazı kitaplardaki dramatik sahneler, Tulsa şehrinin altındaki bir tüneller ağında, Yasak sırasında kaçakçılar tarafından kazılmış yer altı mezarlarını andırıyor. - Seri 63 hafta boyunca New York Times Best Seller Listesi'nde bulundu. - Sadece Kuzey Amerika'da yedi milyonun üstünde kopyası basıldı. - 27 Ekim 2009'da ilk basımı çıkan 6. kitap Baştan Çıkarılmış ve o hafta 1. sırada USA Today bestseller listesine girdi. - Ocak 2010'da, İşaret'in Almanca çevirisi Gezeichnet, Der Spiegel bestseller listesinde 1 numaraya yükseldi. - Seri şimdiye kadar 39 ülkede on milyondan fazla sattı. - Serinin en yeni kitabı Yanmış Amerika'da 27 Nisan 2010'da, Türkiye'deyse 11 Mayıs'ta çıktı. - Tıpkı Baştan Çıkarılmış gibi, çıktığı hafta 1. sırada USA Today bestseller listesine girdi. - Ayrıca 2008'de, serinin film uyarlaması hakkındaki planlar da açıklandı. Çayırın kenarında, ağaçların gölgelerinin arasında bir karaltı belirdi. Vücudunu görebiliyordum; çünkü ay ışığı, teninin pürüzsüz ve çıplak hatlarını belirginleştiriyordu. Sesini duyunca, bedenimden bir ürperti geçip gitti. Ağaçların yaprakları arasından korkunç, alaycı bir kahkaha duyuldu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/gece-yarisi-kutuphanesi/", "text": "Nora: İntihar edip bu hayattan kurtulmak isterken, hiç beklenmedik bir kütüphaneye düşer. Joe: Nora'nın abisidir. Müzikle ilgilenen ve daha sonra Nora'nın da içinde bulunduğu bir grup kurarlar. Dan: Nora'nın sevgilisidir. Ancak Tam evlenmek üzereyken Nora kendisinden ayrılır. Bayan Elm: Gece Yarısı Kütüphanesinin kütüphanecisidir. Ash: Nora ile kahve içip tanışmak isteyen gençtir. Yanlış bir karar bir insanın tüm hayatına mal olabilir mi? İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden Matt Haig; Nora'nın pişmanlıklar, olasılıklar ve yeniden seçim olasılığı arasındaki yolculuğu, en temel insani sorunları ele alan sürükleyici bir kurguyla ona eşlik edecek bilim kuğuyu okuyuculara sunuyor. Nora erken yaşlardan itibaren yüzme dersleri almaya başlar. Babasının isteği üzerine bunu yapar. Ağabeyi Joe, müzikle ilgileniyor. Müziğe olan ilgisi Nora'nın da ilgisini çeker ve yüzmeyi bırakıp müziğe başlamak istediğine karar verir. O sıralarda hayatında Dan adında bir sevgilisi vardır. Kardeşiyle birlikte kurdukları rock grubu Labyrinths'te hem solist hem de söz yazarı olan Nora, Dan'in Labirentler'de kalmasını istememekte ve birlikte bir Pub açma hayalleri kurarak gruptan ayrılmasına neden olmaya çalışır. Ancak bir sürtüşme yaşanmaya başlar. Kardeşiyle, Babasını küçük yaşta kaybeden Nora, Dan ile evlenmeye çok az kalmışken annesinin ölümüyle düğünü ertelemek ister ama Dan kabul etmez. Sonra Dan'den ayrılır. En yakın arkadaşı Izzy'nin Avustralya'ya gitme teklifini reddederek kendi hayatını yaşamaya ve felsefe okumaya başlar. Okuldan sonra yaşadığı yerde kalır. Artık ağabeyi ile çok sık görüşür ve müzik aletleri satan bir yerde çalışmaya başlar. Bir gece Ash'ten kedisinin evde öldüğü haberini alır. Ve sabahları bu duruma çok üzülerek işe gider ama işten de atılır. Hiçbir ümidi kalmayan Nora, antidepresan ilaçlarını alarak intihar eder. Ve bir Gece Yarısı Kütüphanesine ışınlanır. Kütüphaneci, çocukken gittiği ilkokulun kütüphanecisi olan Bayan Elm'dir. Bu kütüphanede saat her zaman 00:00'dır. Bir de insanın pişmanlık duyduğu bir kitap var, farklı seçimler yapsaydı hayatın nasıl olacağını gösteren sonsuz bir kitap. Nora büyük pişmanlıklarını düşünür. Dan ile evlenmek, Izzy ile gitmemek, Labirent grubundan ayrılmak, yüzmeyi bırakmak, Ash'in kahve teklifini geri çevirmek gibi bir çok pişmanlığı vardır. Ve bu hayatları yaşamaya başlar. Dan ile hayatına girdiğinde, Dan'in kendisini aldattığını öğrenir ve kütüphaneye geri döner, buna boş yere pişman olduğunu görür. Izzy ile birlikte gittiğinde, Izzy'nin öldüğünü öğrenir ve bir daha pişman olmaması gerektiğini görerek kütüphaneye döner. Labirentler grubundan ayrılmazsa çok ünlü bir kişi olacağını görür, ilk başlarda bu hayatı sevmeye başlasa da daha sonra kardeşi Joe'nun öldüğünü öğrenince pişman olmaması gerektiğini görür ve tekrar kütüphaneye döner. Bu şekilde birçok hayat yaşar. Ebedi hayatından çok şey denemiş olmasına rağmen, henüz mutlu olacağı hayatı bulamamış olan Nora, sonunda Ash ile kahve içmeyi kabul ettiği hayata gitmek istemektedir. Uzun süre canlı kalır. Kızları Molly'yi, köpekleri Plato'yu ve ağabeyi ile olan ilişkisini gördükten sonra bu hayattan kurtulmak ister ama isteksizce kütüphaneye geri döner. Saat ilk kez işlemeye başlar ve kütüphane deprem olmaya başlar. Bunu gören Nora, yaşamak istediğini haykırır. Bayan Elm, Nora'ya bir kalem verir ve ona boş kitabın nerede olduğunu söyler. Nora depremle yangın arasındaki o kitabı zar zor bulur ve yaşıyorum diyerek yaşama azmi ile kendi hayatına döner. Artık intihar etmek istemez. İntihar etmeden önce kardeşine gönderdiği mesaj nedeniyle kardeşi de onunla birlikte hastaneye döner. Böylece düzelir. İyileştikten sonra piyano dersleri vermeye devam eder ve hayata sımsıkı sarılır. Nora Seed berbat halde. Kedisi öldü. İşinden kovuldu. Abisi onunla konuşmuyor. Kimsenin ona ihtiyacı yok. Art arda alınmış kötü kararların sonucunda bir kütüphanede buluyor kendini. Zamanın hiç akmadığı bir gece yarısı kütüphanesinde, sonsuz sayıda kitabın ortasında... Kitapların her birinde Nora'nın farklı bir hayatı yazılı. Başka kararlar verseydi yaşamış olabileceği hayatlar. İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden Matt Haig; Nora'nın pişmanlıklara, ihtimallere ve yeniden seçme imkanına dair çıktığı bu yolculukta, ona eşlik edecek okurlara sürükleyici ve insanın en temel sorunlarını konu alan bir kurgu sunuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/goz/", "text": "Carrie White: İçine kapanık, sesiz, sakin, zorbalıklara uğrayan ve tele kinetik güçleri olan bir lise öğrencisidir. Carrie Annesi: Aşırı dindar bir kişilikte olan ve bu yüzden lise döneminde başa gelebilecek her türlü eyleme karşı olan, günah olduğunu düşünen baskıcı, zorba bir annedir. Kitap, Tele kinetik güçleri olan genç bir kız olan Carrie, arkadaşları tarafından hor görülen, sürekli aşağılanan ve alay konusu olan kanlı bir intikam makinesine dönüşünü konu edinmiştir. Göz, Amerikalı yazar Stephen King tarafından yayınlanan ilk romandır. Doubleday tarafından 5 Nisan 1974'te yaklaşık 30.000 kopya olarak ilk kez yayınlanan kitap, telekinetik güçleri olan lise öğrencisi Carrie White adlı genç bir kızın deneyimlerine odaklanıyor. Konu, dindarlığı çıldırmış baskıcı bir anneyle yaşayan, okulda zorbalığa uğrayan ve kendi keşfettiği telekinetik güçlerini kullanmayı yeni öğrenen, kurgusal Chamberlain, Maine kasabasında genç bir kızın yarattığı kaosu takip ediyor. Korku romanı türünde yazılmış kitap; gazete kupürleri, dergi makaleleri, mektuplar ve kitaplardan alıntılar. Bu anlamda bir mektup roman özelliği de taşımaktadır. 90'lı yıllarda şiddet, küfür, cinsellik ve dini eleştiri içeriği nedeniyle Amerikan okullarında en sık yasaklanan kitaplardan biri haline gelmiştir. - Özgün adı Carrie olan roman, Türkiye'de Esat Ören'in Türkçe çevirisiyle Altın Kitaplar tarafından yayımlanmıştır. - King'in başarısı, romanın film uyarlamalarının yolunu açmıştır - Brian De Palma'nın yönettiği, senaryosunu Lawrence D. Cohen'in yazdığı ve kitapla aynı adı taşıyan 1976 filmi The Sin Seed. 1988'de bir Broadway müzikal uyarlaması yapılmıştır. - Katt Shea'nın yönettiği ve Stephen King'in Rafael Moreu ile birlikte yazdığı devam filmi, 1999'da The Seed of the Sin adıyla yayınlanmıştır. - David Carson'ın yönetmenliğinde yeniden yapıldı ve 2002'de bir televizyon filmi olarak yayınlanmıştır. - Kimberly Pierce'ın yönettiği Carrie: The Seed of Sin, 2013'te gösterime girmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/gun-olur-asra-bedel/", "text": "Yedigey: Romanın ana karakteridir. Savaşmayı bilen, gelenek ve göreneklerine bağlı lider bir kişiliğe sahiptir. Ukubala: Kocasını seven, yaşının artık geçtiğini ve yaşlandığını anlayan, yardımsever bir kadındır. Kazangap: Yedigey'in çok eskiden bu yana olan arkadaşıdır. Köyde yaşantı kurmasına ve iş bulmasına yardımcı olmuştur. Roman geleneklerini korumaya çalışan insanlar hakkında, komünizm döneminde yaşanan anılar, kutsal sayılanların yok sayılması ve aşkı sorgulaması gibi konuları ele almıştır. Yedigey, vefa borcunu ödemek için sevgili arkadaşı Kazgangap'ın cesedini küçük bir cenaze konvoyu ile Ana Beyit'e götürür. Ancak destan kahramanı Nayman Ana'nın mezarının bulunduğu Ana Bayit'te Sovyet yönetimi tarafından bir uzay üssü kurulmuştur. Nayman Ana, mankurt oğlunu kurtarmaya çalışan, umutla korku arasında yaşayan Kırgız bir annedir. Romanda geçmiş ve gelecek, gerçekler ve destanlar iç içedir. Juan Juanlar, Sarı Özek bozkırında yaşayan Naymanların topraklarını istila eder. Esir aldıkları Nayman gencinin başlarına deve derisi ıslak kep geçirmişler. Güneşin altında kurumaya ve büzülmeye başlayan deri, tutsaklara korkunç bir acı verir. Bu işkence sonunda mahkumlar ya ölürler ya da mankurt olurlar; yani hafızalarını ve bilinçlerini kaybederler. Juan Juan'lar, mahkumların anılarını silmede ve insanlığın bilincini yok etmede başarılı bir gruptur. Mankurtlaşan tutsak artık efendisinden başka kimseyi tanımaz. Annesini, babasını veya başka bir şeyi hatırlamıyor. Ağzı var, artık dili yok; O, yeryüzünde itaatsizliği asla düşünmeyen tek varlıktır. Yedigey'in Kazgangap'ı gömmek istediği yer Nayman Ana'nın mezarı artık uzay limanıdır. Romanda kurulu sistemin değerlerini simgeleyen Kazgangap'ın oğlu Sabitcan, babasının cenazesine bile zorla gelmiş; Törenin bir an önce bitmesini ve herhangi bir sorun çıkmadan şehre dönmesini istiyor. Üsse yaklaşan cenaze konvoyunu durduran gardiyanlar, buranın askeri bölge olduğunu söyleyerek cenaze konvoyunun Ana Bayit'e girmesine izin vermek istemezler. Tartışma devam ederken görevli memur gelir. Nöbetçi, Kırgız asıllı genç bir adamdır. Kendi halkından bir muhatapla karşılaşan Yedigey, sorunu çözeceği inancıyla konuyu açıklamaya başlar. Görevli subayın yanıtı çok kısa ve çarpıcıdır: Yoldaş, Rusça konuş. Yedigey şaşkına döner ve neden Kırgızca konuşmadığını sorar. Kırgız subayı görevde olduğu ve görevdeyken Kırgızca konuşamadığı yanıtını verir. Çaresizlik içinde kafile kutsal topraklardan uzaklaşır. Ve Yedigey cenazeyi başka bir yere gömer. - Roman, geleneklerini korumaya çalışan insanları anlatır. - Komünizm sırasında yaşanan anılar, insanların kutsal saydığı şeylerin yok sayılması, aşkın sorgulanması romanın değindiği konulardır. - Komünizm materyalist düşünce yapısı ile hayata bakmış, cenneti dünyaya getirmeye çalışmıştır. - Kitaba kısaca Man kurtlaşma ile geleneklerini koruma arasındaki insanların hikayesi de denebilir. - Aytmatov, romanında, geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunu harmanladığı çok özel bir teknik uygulamıştır. - Çağdaş romancılığın başyapıtlarından biri olan Gün Olur Asra Bedel, aslında yalın bir kurguya dayalıdır. Cengiz Aytmatov'un bütün dünyada geniş yankılar uyandıran bu romanı, yürek paralayan, tüyler ürperten bir haykırıştır. Fakat umutsuz bir çırpınış değil, tutsaklığa, baskılara ve sürgünlere karşı umudu hep diri tutan bir meydan okuyuştur. Yedigey Cangeldi, cepheden döndükten sonra Kazak bozkırlarında küçük bir tren aktarma istasyonunda çalışmaya başlar. Burada şahit olduğu ve uzak geçmişinden hatırladığı olaylar, aslında yekpare bir coğrafyaya kabus gibi çöken bir siyasi rejimin gümbür gümbür çöküşünün sebepleridir. Aytmatov, insanı yok sayan ve onu makineleştirmek isteyen sistemin aslında niçin çökmeye mahkum olduğunu bu romanında da gösteriyor. Yedigey, ölen emektar arkadaşı Kazangap'ın cenazesini mezarına götürürken, kendisinin ve milletinin geçmişini, acı-tatlı, düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir. O gün, asra bedel bir gün olur onun için. Geçmişi, bugünü ve yarını büyük ustalıkla bir arada sunan Aytmatov, Demiurg uzay araştırmaları programı neticesinde keşfedilen bir uygarlığın, insanlarla iletişim kurma çabalarının yerküredeki yansımalarını gösterirken, adeta bizleri aynada kendimizle yüzleşmeye davet eder. Kazangap'ın götürüldüğü Ana Beyit Mezarlığı adını, Nayman Ana adlı efsanevi bir kadının orada gömülü olmasından alır. Aytmatov; Nayman Ana'nın hikayesini verirken, dünyaya mankurt kavramını hediye eder. Bu garip, bu korkutucu kelime hangi anlama mı geliyor? İnsanın, yani bütün geçmişini her an beraberinde taşıyan varlığın yerini, hafızası ve hatıraları olmayan, ruhunu kaybetmiş, içi komutlarla doldurulmuş biyolojik bir makinenin aldığını düşünün."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/harry-potter/", "text": "Harry Potter: Kitabın ana karakteridir. Lilly ve James Potter'in oğludur. Horkuluk olduğu düşünülen Harry Potter Dumbledore tarafından büyücülük okulundan eğitilmek üzere eğitimler görür. Gryffindor bölümünün öğrencisi ve etkinlik olarak düzenlenen Ouidditch takımında oynar. Albus Dumbledore: Hogwarts büyücülük okulunan görmüş olduğu en başarılı müdürüdür. Zeki, sakin yapılı ve tüm zamanların en büyük büyücüsü olarak görülür. Gençliğinde güç meraklısı olarak daha sonraları karşımıza çıkar. Lord Voldemort'u yenmek için mücadele eder ve bu yüzden de Severus Snape tarafından kendisini öldürtür. Hermione Granger: Büyücülük okulunun en başarılı ve zeki kızıdır. Hermione ayrıca Muggle ve yarı büyücüdür. Harry Potter'in en yakın iki arkadaşından biridir. Daha sonraları yakın arkadaşı olan Ron ile evlenir ve Sihir bakanlığı bürosunda işe girer. Ronald Weasley: Harry Potter'in en yakın iki arkadaşından olan Ron, sadık güvenilir ve her şarta Harry'in yanında olmuştur. Şaka yapmayı seven ve her fırsata abur cubur yer. Kitabın başından itibaren sevdiği Hermione ile evlenir. Rubeus Hagrid: Harry, Ron ve Hermione'nin yakın arkadaşı olarak gördükleri koca cüseli, yarı dev, yarı insan bir karakterdir. Dumbledore sadık biridir. Aynı amaç için hareket etikleri için her fırsatta Harry yanında olmaya çalışır. Ayrıca büyücülük okulunda herkesler tarafından sevilen bir karakterdir. Draco Malfoy: Saf kan oldukları için diğer büyücülerden farklı ve onlardan üstün olduklarını görürler. Slytherin takımında yer alır. Harry Potter serilerinde Harry'nin hep ezeli düşmanı olurken, kötülüğün yanında savaşsa da hep içinde bir yerde iyilik yatan ve son seride yaptığı hataların farkına varan bir karakterdir. Lily Potter: Harry Potter'ın annesidir. Zümrüdüanka Yoldaşlık üyesidir. Lord Voldemort tarafından Felsefe Taşı serisi başlamadan öldürülür. James Potter: Harry Potter'ın gözlüklü babası, gençliğinde Quidditch takımında sayısız başarılara imza atmış, gençliğinde kibirli ve havalıydı ama olgunlaştığında daha mantıklı davranmış ve Lily ile evlenmiştir. Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın bir üyesi olan James, Felsefe Taşı serisi başlamadan önce Lord Voldemort tarafından öldürülür. Sirius Black: Harry Potter'ın vaftiz babası, Lily ve James Potter'ın en yakın arkadaşıdır. Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın bir üyesi ve dolunaylarda aldığı lanetten dolayı bir kurt adam karakteridir. Dizide Lily ve James Potter'ı öldürmekle suçlanır ve Azkaban'da hapsedilir. Ancak Harry Potter için kaçan Sirius, onu korumak ve kurtarmak için hayatından vazgeçtiği gibi bir baba gibi davranır ve ona bir ömür bakmak ister. Profesör Quirrell: Felsefe Taşı serisinde sarık takan profesördür. Lord Voldemort'u kafasının arkasında saklayan bu karakter, Harry ile arkadaş olır ve onu öldürmeyi planlar, ancak başarısız olur. Ginny Weasley: Ron'un kız kardeşi, Harry Potter'ın evleneceği kişidir. Ailenin en küçük çocuğu olan Ginny, Quidditch takımında oynar, Dumbledore ordusunda yer aldığı gibi her koşul ve şarta Harry yanında olur. Neville Longbottom: Korkak, büyüleriyle her zaman yanlışlıkla bir şeyleri havaya uçuran karakterdir ve kitabın sonlarına doğru yılanı kesip kahraman olarak korkusunu yenmeyi başarır. Hannah Abbot ile evlenir. Minerva McGonagall: Harry Potter serisinin şüphesiz en sevilen karakterlerinden biridir. Harry Potter'a her zaman yardım ettiği gibi Hogwarts Büyücülük Okulu'nda büyük rol oynayan ama aynı zamanda tüm öğrencilerini seven ve koruyan iyi niyetli bir profesördür. Griphook: Serinin başında büyücü bankasında çalışan ve Lord Voldemort'un askerleri tarafından atılan Malfoys zindanında Harry Potter ve arkadaşlarını kurtaran elf cüce karakteridir. Profesör Filius Flitwick: Cüce karakterlerden biri olan Profesör Filius, Hogwarts büyücülük okulunda tılsım öğretmenidir. Aynı zamanda Ravenclaw binasının başındaki kişidir. Garrick Ollivander: Harry Potter serisinde asırlardır ailesiyle birlikte gizemli asayı yapıp satan kişidir. Dünyanın en iyi asa yapımcısı olmasının yanı sıra, Harry Potter'a Voldemort'un asasının ikizi olan Mürver asasını Fawkes asasını verdi. Bu şekilde, Harry ve Voldemort'un büyüleri savaşta kıstırılır. Oliver Wood: Quidditch takımının eski kaptanı, şakacı, yakışıklı ve iyi kalpli bir karakterdir. Argus Filch: Hogwarts büyücülük okulunun hizmetlisidir. Bayan Norris adında kedisi vardır. Vernon Dursley: Harry Potter'ın eniştesidir. Harry'e her zaman kızıp emirler yağdıran, büyücülerden nefret eden bir karakterdir. Petunia Dursley: Harry Potter'ın teyzesi, Lily Potter'ın kız kardeşidir. Harry Potter'ı sevmediği gibi emirler yağdıran, büyücülerden nefret eden bir karakterdir. Dudley Dursley: Harry Potter'ın kuzeni, Petunia ve Vernon'un şımarık oğludur. Aşırı şımarık, kilolu ve her zaman yemeyi seven, bir o kadarda korkak bir tiptir. Dean Thomas: Harry Potter'ın yanında savaşan, Zümrüdüanka üyesi olan, karanlık sanatlara karşı savunan grubun üyesidir. Fred ve George Weasley: Harry Potter serisindeki kızıl saçlı ikizlerdir. Hogwarts büyücülük okulunun tüm yollarını bilen, ancak yaramazlığı, şakaları ve mizahı çok seven haritaya sahip olduğu için Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın bir üyesidir. Onlar da Ron'un ağabeyleridir. Seçmen Şapka: Hogwarts büyücülük okuluna hangi takımların katılacağına karar veren şapkadır. Rolanda Hooch: Hogwarts büyücülük okulunda süpürgeyle uçmayı öğreten profesör, komik gri saçlı, hiperaktif bir öğretmendir. Seamus Finnigan: Hangi büyüyü yaparsa yapsın her zaman patlayan Gryffindor öğrencisi komik bir karakterdir. Seamus'un babası Muggle ve annesi bir cadıdır. Katie Bell: Zümrüdüanka Yoldaşlığına katılan bir öğrencidir. Firenze: Harry Potter Felsefe Taşı serisinde ormanda Harry Potter'ı Lord Voldemort'tan koruyan altı at, üstü insan olan at adamdır. Percy Weasley: Ron'un abisi, Arthur ve Molly Weasley'nin ise üçüncü oğludur. Gryffindor takımının başkanı olan Percy, mezun olmasının ardından Sihir Bakanlığı'nda çalışmaya başlar. Muggle: Sihir ve büyü yapamayanlara verilen isimdir. Zümrüdüanka Yoldaşlığı: Lord Voldemort ve Ölüm Yiyenlere karşı dünyayı savunmak adına kurulan bir topluluğun adıdır. Albus Dumbledore tarafından kurulmuştur. Dumbledore Ordusu: Harry Potter tarafından gelen saldırılarılardan okulu ve herkesi korumak için kurulmuş bir topluluk ismidir. Ölüm Yiyenler: Karanlık Lordun hizmetçilerine verilen isimdir. Ruh Emiciler: Ölüler dünyasından gelen bu gölge gibi siyah uçan yaratıklar, yaşayan her şeyin ruhunu emerek beslenir ve korkunç sesler çıkarırlar. Harry Potter on yıl boyunca hiç sevmediği halası Petunia, Vernon Amcası ve nefret ettiği salak kuzeni Dudley ile yaşamak zorunda kalır. Ailesinin bir araba kazasında öldüğünü düşünen Harry, Hogwarts'ta durumun böyle olmadığını, olayların anahtarların ve okul bahçesinin bekçisi Rubeus Hagrid'den gelen bir mektupla başladığını fark eder. Harry'nin Muggle doğumlu cadı annesi Lily Potter ve büyücü babası James Potter, Harry henüz bir yaşındayken Voldemort tarafından öldürülür. Harry, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na hiç başvurmamış olsa da, kabul mektubu geldiğinde kendisinin de bir büyücü olduğunu fark eder. Altı yıl okuyacağı bu gizemli ve devasa okulda onu bekleyen tehlikeli ve heyecanlı maceralarla ilk yılında yetenekli bir büyücüye dönüşür ve olaylar Harry'yi heyecanlı bir şekilde kaderine götürür. Harry Potter sıradan bir çocuk olduğunu düşünürken bir baykuşun getirdiği mektuplarla hayatı değişir. Başvurmadığı halde Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na kabul edilir. Burada birbirinden ilginç dersler alır ve iki arkadaşıyla maceradan maceraya koşar. Yaşayarak öğrendikleri sayesinde genç yaşta yetenekli bir büyücü olur. Dursley'ler o yaz o kadar dayanılmaz hale gelir ki, Harry bir an önce okula, Hogwarts'a dönmek için can atar. Eşyalarını toplarken ortaya çıkan ev cini Dobby onu uyarır: Hogwarts'a dönerse felaket olur. Olabilir: Sırlar Odası'nın açılmasıyla ortaya çıkan karanlık güç, Hogwarts'ı taşa çevirmeye başlar. Hayatını riske atan Harry, Oda'nın ölümcül elli yıllık gizemini çözmeye çalışır. Ve gerçekten de başımıza gelmeyen felaket yoktur. Harry Potter'ın okuldaki ikinci yılını anlatan Harry Potter ve Sırlar Odası'nda JK Rowling, tanıdık öğrenci problemlerini -kıskançlık, rekabet, utangaçlık- kısmen korkutucu, kısmen komik fantezi unsurlarıyla ustaca bir araya getiriyor. Harry Potter serisinin 3. bölümünde okula başlar, tam yaz biter, dev siyah köpek ırkı yüzünden kafası iyice karışır. Özellikle Sihir Bakanı Cornelius Fudge'dan bahsetmek onunla ilgili bir şey değil. Okulda olduğu için Ruh Emiciler ve Ron'un Scabbers tuhaflıkları onun çocuklarıdır. Lord Voldemort'un kaç yıl önce, nasıl yaşayacağı tüylerle dolu ve tek bir lanetle 13 kişiyi öldürebilen kötü şöhretli katil Sirius Black Lord Voldem'in hizmetkarı olduğu düşünülür. Sirius Black, Ron Weasley'nin çalışmak için anlaşılmaz bir şekilde Hogwarts'a gelir. Çok hoş bir Siyah'ın bir Animagus halidir. Remus Lupin'le Çığlık Atma Kulübesi'nde karşılaşan, Harry ve arkadaşlarını peşlerine getiren Sirius , Scabbers'ın aslında bir animagus olduğunu itiraf eder. Scabbers, 12 yıl önce Sirius Black'in karıştığı olayda öldüğü düşünülen ve Lord Voldemort'un baş hizmetkarı olan Kılkuyruk lakaplı Peter Pettigrew'dir. Pettigrew tüm bu cinayetleri işler ve suçlamadan kaçarak kendini ölü bir adam gibi gösterir. Sirius, Harry'ye olan her şeyi anlatır ve Peter, sahibinden Lord Voldemort'a kaçmayı başarır. Olayların şokunu atlatmaya çalışan Harry, yakın zamanda vaftiz babası olduğunu öğrendiği ve ailesine ihanet ettiğine inandığı için nefret ettiği Sirius Black'in masum olduğunu öğrenir. Sirius'un onunla yaşama teklifi onu çok mutlu eder. Bu arada aileler, Harry'nin en sevdiği Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmeni Lupin'in bir kurt adam olduğunu öğrenir. Remus Lupin, dolunayda kontrolsüz bir şekilde dönüştüğü gerekçesiyle Hogwarts'taki işini bırakır ve istifa eder. Harry ve arkadaşları, kimsenin onun masum olduğuna inanmayacağını ve Ruh Emicilerin onu bulduklarında saldıracaklarını bilen Sirius'u, bir hipogrif ile birlikte kaçırmakla görevlendirilir. Kitap, Sirius'un Şahgaga'nın sırtında gökyüzüne uçması ve Harry'nin yaz tatili için halasının ve amcasının evine dönmesiyle sona eriyor. Harry Potter'ın büyücülük okulundaki dördüncü yılındaki hikayesini anlatan Harry Potter ve Ateş Kadehi, serinin önceki kitaplarında tanık olduğumuzdan hem çok daha eğlenceli hem de çok daha korkutucu bir büyücülük dünyasının kapılarını açıyor. Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda dördüncü sınıfa giden Harry, Dursley'lerden tatile çıkar ve arkadaşlarıyla Quidditch Dünya Kupası finalini izlemeye gider. Hogwarts'ta bu yılki en büyük yenilik Üç büyücü Turnuvası. Üç rakip büyücülük okulunun katılımıyla gerçekleşen bu etkinlik, yüzyılda bir ilktir. Harry, istemese de, yeterince büyük olmasa da kendini bu Yarışmada bulur. Ancak tek istediği, büyücülük standartlarında olabildiğince normal bir hayat yaşamak, yeni büyüler öğrenerek kendini geliştirmek, Cho hakkında hayaller kurmak ve Ron ve Hermione ile iyi vakit geçirmektir. Ancak alnındaki yara izinin çifte sancısı, başına gelecek korkunç olayların habercisidir. Roman Ruh Emicilerin Harry Potter ve kuzeni Dudley'e saldırmasıyla başlar. Harry, bir Muggle'ın önünde Ruh Emicilere karşı büyü yapmakla suçlanır ve Sihir Bakanlığı'na çağrılır; Ama Harry, Dumbledore sayesinde mahkemedeki tüm suçlamalardan aklandı. Dumbledore, Voldemort'un dönüşü nedeniyle Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nı yeniden gruplandırır. Zümrüdüanka Yoldaşlığı, Voldemort'a karşı kurulmuş gizli bir organizasyondur. Harry ve Dumbledore, Voldemort'un geri döndüğünü söylemesine rağmen, Sihir Bakanlığı ve büyücü dünyası buna inanmıyor veya inanmak istemiyor. Hogwarts'ı kontrol altında tutmak için Sihir Bakanlığı, Dolores Umbridge adında bir bakanlık üyesini okula atar. Dolores Umbridge, Hogwarts'ı yarı diktatörlükle yönetmeye çalışır. Öğrencilerin karanlık sanatlara karşı sihir öğrenmelerine karşı çıkıyor ve Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'nın sihirli kısmını müfredattan çıkarıyor. Harry buna itiraz etse de işe yaramaz ve bunun için cezalandırılır. Harry daha sonra Hermione ve Ron'un ısrarı üzerine Dumbledore'un Ordusu adlı gizli bir grup oluşturur. Grubun amacı öğrencilerin Karanlık Sanatlara karşı büyü yaparak kendilerini savunmalarını sağlamaktır. Romanın sonraki bölümünde, Harry ve arkadaşları Ölüm Yiyenler ile karşı karşıya gelir. Onlara yardıma gelen Zümrüdüanka Yoldaşlığı üyelerinin katılımıyla büyük bir düello başlar ve bu düelloda Sirius Black, Lucius Malfoy'u etkisiz hale getirirken kuzeni Bellatrix Lestrange tarafından sırtından vurulmuştur. Daha sonra Dumbledore'un gelişiyle birlikte birçok Ölüm Yiyen yakalanır ama daha da önemlisi Voldemort'un geri döndüğü tüm sihir dünyası tarafından anlaşılır. Kitapta Lord Voldemort, Draco Malfoy'u Albus Dumbledore'u öldürmesi için görevlendirir. Draco başarısız olursa Snape; bunu kendi evinde, Bellatrix'in yaptığı bozulmaz yeminle söylüyor. Draco, ailesinin geçmişini öğrenir; Babasının bir Ölüm Yiyen olduğunu, Voldemort'un en sadık takipçilerinden biri olduğunu ve bu görevin ailesinde bir soy geleneği olduğunu öğrenir. Harry, Melez Prens'in iksir kitabının yardımıyla ödül olarak kazandığı Felix Felicis adlı iksiri içer ve Slughorn'dan Hortkuluklarla ilgili hafızasını geri alır. Bundan sonra, Dumbledore hortkuluklar hakkındaki fikrinden emindir ve onları Harry'e söyler. Harry, hortkulukları bulmak için kitabın sonuna doğru Dumbledore ile birlikte bir mağaraya gider. Sonunda Hortkuluk'u bulurlar, ancak onu elde etmek için bir iksir içmeleri gerekir. Dumbledore iksiri içer ve onun tarafından zayıflar. Harry madalyonu alır ve okula gitmelerine izin verir. Okula döndüklerinde üzerinde Kral Burcu'nu gördükleri için hemen Astronomi Kulesi'ne giderler. Orada, Dumbledore Harry'yi dondurur ve o anda Draco Malfoy belirir ve Dumbledore'un asasını üfler. Diğer Ölüm Yiyenler de okula gelir ve Draco'yu Dumbledore'u öldürmesi için kışkırtır. O anda Snape gelir ve Dumbledore'u Avada Kedavra Laneti ile öldürür. Harry daha sonra bunun planlandığını ve Dumbledore'un zaten öleceğini anlayacak. Melez Prens aslında Snape'tir. - Harry Potter, İngiliz yazar J. K. Rowling tarafından yazılan yedi fantastik romandan oluşan seridir. - Romanlar, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda eğitim gören genç büyücü Harry Potter ile arkadaşları Hermione Granger ve Ron Weasley'nin yaşamlarını konu alır. - Serinin ilk romanı Harry Potter ve Felsefe Taşı'nın 26 Haziran 1997'de yayımlanmasından bu yana kitaplar dünya çapında büyük bir popülerlik ve ticari başarı elde etmiştir. - Eleştirmenlerden olumlu eleştiriler alan kitaplar, çocukların yanı sıra geniş bir yetişkin kitlenin de ilgisini çeker ve genç yetişkin edebiyatının temel taşlarından biri olarak kabul görmeye başlar. - Şubat 2018 itibarıyla 80 dile çevrilerek dünya genelinde 500 milyondan fazla satan seri, tarihin en çok satan kitap serisi haline gelir. - Serinin son dört kitabı arka arkaya tarihin en hızlı satan kitabı rekorunu kırar. - Son kitap, piyasaya çıktığı ilk 24 saat içinde ABD'de yaklaşık 11 milyon kopya satar. - Serinin yedi kitabı, Warner Bros. Pictures tarafından sekiz filmden oluşan bir seriye dönüştürülür. - Şubat 2020 itibarıyla Harry Potter film serisi tüm zamanların en yüksek hasılat yapan üçüncü film serisidir. - 2016 itibarıyla Harry Potter franchise'ının toplam değerinin 25 milyar dolar olduğu tahmin edilmekte ve bu da onu tüm zamanların en çok hasılat elde eden medya frenchise'larından biri yapmaktadır. - Harry Potter dünyası; fantezi, drama, büyüme, okul hikayesi dahil olmak üzere birçok edebi türü kapsar. - Rowling'e göre serinin ana teması ölümdür. - Serideki diğer başlıca temalar ise ön yargı, yozlaşma ve çılgınlıktır. - Kitapların ve filmlerin başarısı, Harry Potter serisinin çeşitli çalışmalarla genişlemesine olanak sağlar. - 2009'da Chicago'da gezici bir sergi, 2012'de Londra'da film stüdyosu turu başlar. - 2016'da Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? Adlı ilk yan film gösterime girer. - Dünyanın çeşitli yerlerindeki Universal Parks & Resorts tema parklarında Harry Potter temalı bölümler kurulur. Dünyaca ünlü fantastik kurgu serisi Harry Potter'ın tüm kitapları, Harry Potter Özel Kutulu Set ile satışta! J. K. Rowling'in uzun yıllardır çok satan serisini tek set içerisinde okuyabilir, Harry Potter'ın büyülü serüvenine dahil olabilirsiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/insanlar/", "text": "Uzaylı: Romanın kahramanı, Andrew Martin'in bedenini ele geçiren gelişmiş bir türden dünya dışı bir varlık. Andrew Martin: Çığır açan bir formül keşfeden ve uzaylı tarafından kaçırılıp yerine geçmesine neden olan parlak bir matematikçi. Isobel Martin: Andrew'un eşi, kocasının ani davranış değişikliğiyle başa çıkmaya çalışan başarılı bir yazar. Gulliver Martin: Andrew ve Isobel'in oğlu, babasının tuhaf davranışlarını anlamlandırmaya çalışan genç bir çocuk. Newton: Uzaylının köpeği, sadık bir arkadaş olur ve uzaylının insan toplumunda yol bulmasına yardımcı olur. Profesör Ian Jenkins: Andrew'un meslektaşı ve arkadaşı, uzaylının davranışlarından şüphelenir ve araştırmaya başlar. The Humans İngiliz yazar Matt Haig'in ilk kez 2013 yılında yayımlanan bir romanıdır. Bilim kurgu, mizah ve felsefenin bir karışımı olan kitapta aşk, insanlık ve hayatın anlamı temaları işleniyor. Bir matematikçinin bedenini ele geçirmek ve keşfettiği çığır açan bir formülün tüm izlerini silmek için Dünya'ya gelen dünya dışı bir varlığın hikayesini anlatıyor. Romanın kahramanı, matematikçi Andrew Martin'in keşfettiği formülün tüm kanıtlarını ortadan kaldırmakla görevlendirilmiş, son derece gelişmiş ve entelektüel bir türden gelen isimsiz bir uzaylıdır. Uzaylı, Andrew'un bedenini ele geçirir ve insan toplumuna karışmaya çalışır, ancak bakış açısı insanlardan kökten farklıdır. Uzaylı, insan davranışlarının ve duygularının nüanslarını anlamakta zorlanır ve müzik, seks ve yemek gibi insan hayatının basit zevklerinden etkilenir. Uzaylı Dünya'daki yaşama uyum sağladıkça, görevini ve kendi türünün değerlerini sorgulamaya başlar. Andrew'un karısı ve oğluyla beklenmedik bir dostluk geliştirir ve insan ilişkilerinin güzelliğini ve karmaşıklığını görmeye başlar. Uzaylı, insanlarla olan etkileşimleri sayesinde hayatın anlamı, sevgi ve bağlılığın önemi hakkında daha derin bir anlayış kazanır. İnsanlar, okuyucuları insan olmanın ne anlama geldiğini yeniden düşünmeye zorlayan, düşündürücü ve iç açıcı bir roman. Haig, dünya dışı bir varlığın gözünden, insan varoluşunun bazı temel sorularını araştırıyor ve okuyucuları sevgi, bağlantı ve empatinin değeri üzerine düşünmeye davet ediyor. Son yılların en önemli romancılarından Matt Haig, onca karmaşıklığına rağmen hayatın içindeki mutluluğa ve insan doğasına dair alışılmadık bir hikaye sunuyor. İnsanlar, neşeli ve etkileyici bir üslupla bizi bize anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/kizil-veba/", "text": "Dede Smith: İngiliz Edebiyatı Profesörüdür. Romanı torunlarına anlatan kişidir. Edvin, Hou Hou ve Yarık Dudak: Dede Smith'in torunlarıdır. Roman, mağara döneminin dönüşüne tanıklık eden, salgın öncesi medeniyet içinde olan ve ardından medeniyetin ortadan kaybolduğunu gören ve sonunda torunlarına olanları anlatan bir dedenin vaka modeline dayanıyor. New York'ta başlayan Kırmızı Veba, salgına yakalanan kişilerin tüm vücuduna hızla bulaşan ve saatler içinde bulaşan kişileri öldüren bir hastalıktır. Kırmızı Veba çok kısa sürede tüm dünyaya yayılır. Modern dünya ortadan kaybolduğunda, Dede Smith ve üniversite arkadaşları bir kimya okuluna sığınır. 400 kişi kimya okuluna sığınır, ancak salgın onlara bulaşır ve sadece Profesör Smith hayatta kalmayı başarır. Dede Smith, üç yıl yalnız yaşadıktan sonra salgından kurtulan başka insanlarla karşılaşır. İnsanlar on veya yirmi kişilik gruplar halinde yaşamaya başlamıştır. Dede Smith, önce İtfaiyeci liderliğindeki gruba katılır daha sonra ise Santa Rosa grubuna katılır. Kurulan kabilelerde hayatta kalabilen, ancak vahşi yaşamda, bilimde, sanatta vb. Uygarlık kaybolan insan grupları unutularak kullanılamaz hale gelmeye başlar. İlkel zamanlara geri dönmek, yiyecek bulmak, üreme ve hayatta kalmak ana hedef olur. Eski ama medeni dünyayı hatırlayan ve bilen sadece Profesör James Howard Smith'tir. Dede Smith'in tek amacı, gelecek neslin barbarlığının ve cehaletinin yeni ve medeni bir dünya yaratmasını istemesidir. - Türkiye'de ilk kez 1996 'da Eray Canberk çevirisiyle Kızıl Veba adıyla yayımlanan roman 1999 'da ise Kıyametten Sonra adı ile çıkmıştır. - Roman insanlığın ilkel ve vahşi yaşamına geri dönüş olarak görülebilir-sadece güçlünün ayakta kalabileceği bir dünya oluşturulmuştur. Jack London'ın 1912 yılında The London Magazine'de tefrika halinde yayımlanan romanı Kızıl Veba, modern edebiyatın ilk post- apokaliptik metinlerinden biri kabul edilir. London romanında, 2013'te patlak veren dünya çapında bir salgının insan ırkının neredeyse tamamını yeryüzünden sildiği, ilkel yaşamın geri döndüğü, gerçekleşmesi son derece muhtemel bir yeni dünya tasavvur eder. Salgın sürecinde izolasyonun önemini, nüfus yoğunluğunun, özellikle de dünya nüfusunun salgınlardaki rolünü, insanların son derece kritik durumlarda kapıldığı bencilliği, kolektivizm ve bireyciliğin karşı karşıya gelişini, biliminsanlarının özverisini son derece gerçekçi biçimde işler. Bundan 108 yıl önce, şu an deneyimlemekte olduğumuz meselelere kitabında yer veren London'ın yazdıkları şimdierde, seyircisi değil bizzat aktörü olduğumuz en derin krizin öngörülemez, diğer bir deyişle siyah kuğu vakası olmadığını, insan merkezli yaklaşımların dünyayı anlamamıza yetmediğini kanıtlar nitelikte. Bu bağlamda Kızıl Veba yazıldığı tarihten bir yüzyıl sonra, farklı bir bakış açısıyla yeniden okunmayı hak ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/kucuk-prens/", "text": "Küçük Prens: Gezegeninde yalnız başına yaşayan, çiçeği olan çeşitli gezegenleri dolaşan bir karakterdir. Kral: Gezegeninde yalnız yaşayan ve her şeye hükmettiğini sanan birisidir. Kendini Beğenmiş Adam: Küçük Prens'in gezegende gezdiği, tanıştığı ve adının özelliğini taşıyan kişidir. Sarhoş: Utancını unutmak için içki içen karakterdir. İş Adamı: Sürekli hesap yapan, işini çok önemseyen, yıllardır yaptığı hesabın başından ayrılmamış bir karakterdir. Bekçi: Gezegendeki fenerleri gece ile gündüz durumuna göre yakıp söndürme görevini üstlenen karakterdir. Kaşif: Masa başından kalkmadan kaşiflerin edindikleri bilgileri not eden karakterdir. Demiryolu Makasçısı: insanları taşıyan, trenleri bazen sağa bazen de sola gönderme görevini üstlenen karakterdir. Diğer Canlılar: Çiçek, yılan, gül, tilkidir. Satıcı: İnsanlara zaman kazanmaları için susuzluk giderici haplar satan karakterdir. Uçağı bozulan yazar Sahra Çölüne iniş yapmak zorunda kalır. Bir başına kaldığını sandığı anda Küçük Prens ile karşılaşır. Küçük Prens yazara yaşadığı yeri, yaşadığı maceraları anlatmaya başlar. O, Asteroidinde tek başına yaşayan bir prenstir. Gezegeninde çok sevdiği güle özenle bakar. Gülüne nasıl daha faydalı olabileceğinin yollarını araştırmak istediği için diğer gezegenleri gezmek zorunda kalarak sürekli bir arayış içerisine düşmüştür. Her hikayeden ayrı bir mutsuzlukla ayrılır. Son gezegen ise dünyadır. Dünyanın diğer yerlerden farkı ise daha büyük ve kalabalık oluşudur. insanların kendi değerlerinden daha çok giysileriyle anlam ve değer kazandıkları bir yer olarak nitelendirir. Dünyanın en çok satan ve okunan kitapları arasına girmeyi başarmıştır. Eserde bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü'ne düşen pilotun Küçük Prens'le karşılaşması ile başlayan kitap yirmi yedi bölümden oluşmaktadır. Özellikle Küçük Prens'in yerinden ayrılıp altı ayrı gezegene yaptığı gezileri anlatan bölümlerde bazı yetişkin yaşam biçimlerinin eleştirisi yapılır. Kralın gezegeni otorite tutkusunu, sanatçının gezegeni, kendini beğenmişliği ve sanatçının toplumla yitirmiş olduğu iletişimsizliği, sarhoşun gezegeni, umutsuzluk ve buna dayanan unutma isteğini, işadamının yaşadığı gezegen, amaçsız sahip olma tutkusunu, fenercinin gezegeni anlamsız ve sorgulamaksızın yerine getirilen görev duygusunu, coğrafyacının yaşadığı gezegen ise bilimi kimin için yaptığını unutan bilim adamını ve bilim anlayışını sembolize etmektedir. Yazar, bir otel odasında kaleme aldığı hikayenin çizimlerini de yaparak, hikayeleri bir çocuk kitabı gibi kurgulamış olsa da, bu kitap onun moderniteye ve II. Dünya Savaşı'nın etkilerinin sürmekte olduğu topluma eleştirisini ifade ettiği bir kitap olarak da değerlendirilir. - Küçük Prens opera, tiyatro ve şarkılara ilham vermiş, 12 kez sinemaya uyarlanmıştır. - Küçük Prens ve Exupery'nin resmi Fransa'da, 50 franklık banknotların üzerine basılmıştır. - Banknotların üzerine gözle görülemeyecek küçüklükte yazılmış alıntılar işlenmişti. - Küçük Prens telifli olarak Türkiye'de sadece Mavibulut Yayıncılık tarafından basılmıştır. 2015 Ocak ayı itibarı ile telifinin serbest kalması ile birlikte 204 yayınevi tarafından basılmıştır. - 2003 yılında Ayın 45 Eugenia gök taşına Küçük Prens ismi verilmiştir. Dünyada değer verdiğimiz her şeyin aslında ne kadar değersiz olduğunu masalsı bir dille bizlere anlatan, içimizi ısıtıp, çocuk yanımıza dokunan bu güzel hikayenin özet paylaşımı için teşekkürler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/momo/", "text": "Momo: Büyük bir şehir tiyatrosunun yıkıntılarında yaşayan küçük bir kız olan Momo, olağanüstü bir yeteneği vardır. Ayrıca harika bir dinleyici ve bunun için bolca zamanı vardır. Gigi ve Beppo onun en iyi arkadaşlarıdır. Gigi: Hayal dünyalarına dalmayı seven ve çok zengin olmayı hedefleyen yakışıklı bir adamdır. Turistleri bölgeye yönlendirerek hikayeler anlatır. Gigi, geldiğinden beri Momo'dan hikayeleri nasıl daha iyi anlatacağını öğreniyor. Beppo: Çöpçülükle geçinen karakterdir. Sözlere ve anlamlara düşkünlüğü ile tanınır ve halk tarafından alay konusu olur. Kassiopedia: Hora Usta'nın eski kaplumbağasıdır. Momo'nun sorularını kabuğunda görünen metinle yanıtlıyor. Hora Usta: Zamanı durdurarak Momo'ya yardım eder. Duman Adamlar: Zamandan Tasarruf Şirketi altında çalışıyorlar ve insanları kazandıkları zamanı çalmak için kandırıyorlar. Kitabın başında yazar, kitabı Momo ya da zaman hırsızları ile çalınan zamanı insanlara geri getiren çocuğun tuhaf hikayesi olarak tanımlamıştır. Momo kıvırcık saçlı, siyah, iri gözlü küçük bir kızdır ve sekiz ya da on iki yaşında olup olmadığını kimse söyleyemez. Kitap onun hikayesini anlatıyor. Hikaye belirsiz bir rüyalar ülkesinde ve belirsiz bir zamanda geçiyor. Ama bu hikayede prensler, büyücüler, periler yok. Hikayedeki hiçbir şey günümüz dünyasındakilerden farklı değil. Bizim gibi yaşayanlara, bizimki gibi şehirler anlatılıyor. Hikaye okunurken insan ilişkilerinin nasıl donuklaştığı görülür. Başka bir deyişle, insanlar aşk, dostluk ve dostluk gibi değerlerden nasıl mahrum kalırlar. Aslında hem bizleri hem de geleceğin insanlarını bekleyen sorunlar bunlar. Üstelik etkileyici ve sürükleyici bir üslupla anlatılıyor, ders anlatır gibi değil, bir peri masalı akıcılığında. Momo, altıncı sınıf ve sonrasındaki arkadaşlarımızın keyifle okuyabileceği bir kitap ama dünyadaki görünen doğal olaylara hayret etmeyi unutmamış her yaştan okuyucuyu aynı derecede etkileyecek bir kitaptır. Ağaçların arasında yıkılmış, harap bir amfitiyatro unutulmaya yüz tutmuştur. Yerli halk dışında kimse orada yıkılmış bir amfi tiyatro olduğunu hatırlamaz. Bölgede amfitiyatronun devlet tarafından korunduğuna dair söylentiler ortaya çıkmaya başlar. Amfitiyatro'da bir kızın yaşadığı dilden dile yayılır. Adının Momo olduğu söylenen kızın yaşı hakkında bilgi yok. Yerli halk, saçları çamura bulanmış kızla konuşmak için amfitiyatroya giderler. Momo, halkın onu kovacağını düşünerek konuşmayı reddediyor. Sonra çevredekilerin iyi niyetli olduğunu anlar ve konuşmaya başlar. Yerli halk Momo'nun yalnızlığına üzülür, ancak kimse evlat edinmeye cesaret edemez. Bunun yerine amfitiyatroyu güzelleştirmeye ve onu Momo'nun evi yapmaya karar verirler. Momo hem halkla hem de halkın çocukları ile çok iyi anlaşmaya başlar. Momo'nun Gigi ve Beppo adında iki yakın arkadaşı vardır. Bir süre sonra bölgede duman adam denilen kişiler görülmeye başlar. İnsanların her şeyi hızlı yapmasını isteyen bu adamlar, zamanında beslenirler. Zamandan ve sigaradan memnun olan sigara içenler, insanlığın sonunu yeryüzünde getirmeyi amaçlıyor. Momo, bu hain planı deşifre etmek için bunu herkese duyurmak ister ama insanlar artık o kadar meşgul ki çocuklar bile Momo'yu ziyaret etmiyor. Momo, yeni edindiği kaplumbağa Kassiopeia ile yürüyüşe çıkar. Kaplumbağa yarım saat önceden olacak olayları görme yeteneğine sahiptir. Bu sayede Momo'yu duman adamların elinden kurtarır ve onu Zaman Tutucu Usta Hora'ya götürür. Hora Usta Momo'ya zaman çiçeği denilen bir bitki verir ve onu duman adam inine götürün der. Momo mücadele etse de, bitkiyi duman adamlar inine götürür ve duman adamlar biter. Bölge eski durumuna geri dönmeye başlar. - Momo, yaklaşık otuz dile çevrilen, dünyanın pek çok yerinde okunan bir kitaptır. - Yazar kitabın başında, Momo ya da zaman hırsızlarının ve çalınmış zamanı insanlara geri getiren çocuğun tuhaf öyküsü diye nitelendirmiş kitabı. - Öykü yeri belli olmayan bir hayal ülkesinde ve belirsiz bir zamanda geçiyor. - Öyküyü okurken insan ilişkilerinin nasıl donuklaştığını görünmektedir. - Fantastik öğeler bulunduran Momo, Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü almıştır. - Pek çok kez beyazperdeye uyarlanan Momo romanı, Dünya'da birçok dile çevrilmiş ve yedi buçuk milyondan fazla satış oranına erişmiştir. Zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir. Momo, büyük bir kentin tiyatro harabelerinde yaşayan küçük bir kızdır. Buldukları ya da kendisine hediye edilenler dışında hiçbir şeyi yoktur. Ancak olağanüstü bir yeteneği vardır: Momo, muhteşem bir dinleyicidir ve bunun için oldukça bol zamanı vardır. Bir gün hayaletimsi topluluk duman adamlar ortaya çıkar. İnce hesaplı planlar kurup insanların zamanını çalarlar. Onları durduracak tek kişiyse Momo'dur. Toplumumuz ve günümüz insanının zaman algısı ve zamanı okuması üzerine bir masal olan Momo'yla Michael Ende, Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü'ne layık görülmüştür. Pek çok kez sinemaya uyarlanan Momo, kırktan fazla dile çevrilmiş, tüm dünyada 7 milyonun üzerinde satılmıştır. -Stuttgarter Zeitung -Die Welt -Buch aktuell- muhteşem bir eser. paylaşım için tşk ederim. En sevdiğim kitaplardan biri oldu. Farkına varmadan dalmışım. Ende güzel bir yazardır tavsiye ederim. Nerde olduğum farketmedi her yerde okudum. İyi bir eser."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/mulksuzler/", "text": "Arsa, 'Anarres' ve 'Urras' adlı ikili bir dünya sisteminde gerçekleşir. Anarres, Odocu anarşistlerin dünyasıdır, Urras kapitalistlerin ve devletçilerin dünyasıdır. Hikaye, Shevek adlı bir Anarrestinin Urras'a gitmesiyle başlar. Mülksüzler ütopik bir roman. Bu roman, Urras ve Anarres adlı birbirinin uydusu olan iki gezegen arasında geçiyor. Laia Asieo Odo adlı Urraslı kadın, bu gezegende kapitalist yaşama karşı bir anarşist hareket başlatmış ve bu hareketin sonunda bir grup Odonlu, her yönden zengin ve varlıklı olan Urras'tan ayrılarak çöl ve kum gezegenine göç etmiştir. Anarres. Odoncular, Anarres'te tam bir anarşik düzende yeni bir yaşam kurarlar. Ne yazık ki, Laia Asieo Odo, Annarres'i hiç göremez, çünkü büyük göçten önce ölür. Romandaki olaylar, Anarres'e yapılan büyük göçten yaklaşık yüz elli yıl sonra başlar. Romanın kahramanı Shevek hala bir çocuktur. Shevek'in içinde yaşadığı anarşist dünya oldukça ilginçtir. Bu dünyada aile kavramı yoktur. İnsanlar birlikte yaşamaya karar verirlerse çiftler halinde istedikleri kadar yaşayabilirler. Ancak evlilik resmi bir boyut kazanmaz. Anarres'te formalitenin yeri yok zaten. Çünkü Anarres herhangi bir güçten, patrondan, hükümdardan veya mülk sahibinden uzaktır. Bu dünyada hem eşcinsellere hem de eşcinsellere yer var. Doğan çocuklar, özel bir anlayışla ebeveynlerine ait değildir. Bu nedenle çocuklar, kendilerine bakmak için kurulmuş yurtlarda kalmaktadır. Ancak çocuklarıyla ilişkilerini sürdürmek isteyen ebeveynler. Bilgisayarlar çocuklara isim verir. Bu isimlere soyadı eklenmez. Anarres için unvan önemsizdir. Ayrıca isimler, kadın ve erkek arasında bir ayrım olduğunu gösterecek türden değildir. Kadın ve erkek arasındaki ayrım Anarres'te olmayan bir şeydir. Anarres, paranın geçmediği bir yerdir. Kimsenin özel mülkiyeti yoktur. Her şey herkesindir. İnsanlar kendilerine verilen odalarda yaşarlar. Yemeklerini büyük yemekhanelerde yerler. Çalışmada gönüllülük esastır. İnsanlar rekabet veya kar hırsı ile değil, topluluk duygusuyla hareket eder. Anarres'te yükümlülük yoktur, özgürlük vardır. Anarres'in bir üyesi olan Shevek, küçük yaşlardan itibaren fiziğe ilgi duymaya başlar ve kısa sürede ünlü bir fizikçi olur. Sabul adında bir fizikçi, Shevek'in gelişmesine yardım eder. Shevek çalışmayı seven ve bunun için uzun süre yalnızlığa ihtiyaç duyan biridir. Sabul ile ortak bir çalışmaya imza attıktan sonra kendini çok geliştirir. Öyle ki Sabul'u geride bırakır. Bu elbette Sabul'u kıskançlık ve rekabete sürükler. Shevek'in üzerinde çalıştığı şey devrimci bir teoridir. Anarres kurallarına göre, Shevek bu teoriyi onay için Sabul'a sunar. Ancak Sabul teoriyi onaylamaz. Shevek meseleyi anlar. Onun için önemli olan kendi itibarı değil, teorinin topluma mal edilmesidir. Bu nedenle Sabul'a, dilerse teoriyi kendi adı altında yayınlayabileceğini söyler. Sabul hemen kabul eder ve Shevek'in teorisini biraz sansürle kendi adı altında yayınlar. Bütün bunlar olurken, Shevek Tanvel ile evlenir ve Sadık adında bir kızı olur. Teorisini oluştururken ailesini ihmal etse de karısına ve kızına karşı büyük bir sevgisi vardır. Ancak, Sabul'a kendi işini verdiğine pişman olur. Bazı olaylardan sonra Shevek de bilim enstitüsünden atılır. Daha sonra arkadaşlarıyla bir dernek kurdu ve teorisinin tam metnini sansürsüz olarak basar. Bu olay, Anarres'te Shevek ve ailesiyle karşı karşıya gelmesine neden olur. Tanvel, kocasını Urras'a gitmeye teşvik eder; çünkü Shevek'in Anarres'te can güvenliği yoktur. Shevek bu teklifi kabul eder ve yeni bilimsel çalışmalar yapmak ve bu çalışmaları insanlığın hizmetine sunmak için kardeşçe duygularla Urras'a gider. - Mülksüzler 1975'te bilimkurgu dünyasının 2 büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır. - Mülksüzler uzun süre bilimkurgu ya dahil edilmemiştir. Türkiye'de de bilimkurgu serilerine dahil edilmesi 90'lı yıllardaki basımlarıyla gerçekleşmiştir. ...Vermediğimiz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir. Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı. Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/olasiliksiz/", "text": "David Caine: Garip görüntüler ve kokular hisseden epilepsi ataklarıyla ilgili olasılık uzmanı olarak görülen ana karakterdir. Dr. Kummar: Caine'i iyileştirmeye çalışan epilepsi doktorudur. Dr. Tversky: Geleceği öğrenmek için yasa dışı deneyler yapan bir doktordur. Crow: Üst düzey askeri birimlerde görev yapan ve hasta kızının tedavi edilmesi için her türlü işi kabul eden karakterdir. Julia: Dr. Tversyk'in öğrencisi deneylerinde kobay olarak kullanıyor. İçten bir ilişkisi vardır. Tommy: Caine'in okul arkadaşı. Ölümü üzerine tüm parasının sorumluluğunu Caine'e bırakır. Her şeyden önce mistik olarak algıladığımız konuların aslında fizik ve bilimle açıklanabileceğini açıklıyor. Başka bir deyişle, aklımıza gelen birinin aniden ortaya çıkması, daha önce bir olay görüp görmemiz ya da deneyimlemişiz gibi soyut kavramlar aslında laplace'ın sanal şeytanının eseridir. Kitap, her şeyin bir açıklaması olduğu konusunda kendimize asla itibar etmediğimizi göstermektedir. David Caine, uzmanlaşma olanaklarına sahip bir üniversite eğitim görevlisidir. Bir gün sınıfta epilepsi krizi geçirir. Daha sonra derslere giremez hale geliyor. Paraya da ihtiyacı olduğu için olanaklar konusundaki uzmanlığından yararlanabileceğini düşünerek kumar oynamaya başlıyor. Başlangıçta kazanmasına rağmen, son maçında yine bir kriz geliyor ve eli tüm olasılıklarda çok iyi. Kesinlikle kazanacak. Kumarhane sahibi de bu el için arkadaşından büyük miktarda borç alıyor. Ancak aynı masadaki başka bir oyuncunun eli ondan daha iyi olur ve her şeyi kaybeder. O anda büyük bir kriz yaşıyor. Hastanede gözlerini açan David Caine'nin tedavisi sırasında doktorlara yapacak pek bir şey kalmıyor. Taburcu olacağında Dr. Kummar bir teklifle yanına gelir. Özel bir deney yapıyor ve izin verirse ondan tedavi yöntemlerini uygulayabiliyor. David Caine çok fazla borcu olduğu için bunu kabul etmek zorundadır. Kullandığı ilaçlar sayesinde olasılıkları daha kesin hale geliyor ve hatta ne olacağını görmeye başlıyor. Aynı zamanda, yüksek eğitimli ajan Nava Vaner, son işinde Korelilerle sorunlar yaşamış ve ödedikleri parayı iade edememiş ve daha da kötüsü CIA tarafından görev bölgesi değiştirilmiştir. Ancak başladığı yerde Korelilerin ilgisini çekebilecek başka bir bilgi buluyor. Bu bilgi Dr. tarafından da paylaşılıyor Tversky'nin insan beynini geliştirmesini ve geleceği görmesini sağlayan süreçler ve ilaçlar hakkındaki bilgidir. Dr. Tversky, bu deneyler sırasında asistanının ve deneğinin ölümüne neden olur. Konusu ölmeden önce geleceği görür ve ona David Caine'i öldürmesi gerektiğini söyler. Yani Ajan Nava, Dr. Tversky, David'in peşine düşüyorlar. Bu kovalamacada ajan, David Caine ile karşılaşır. Birlikte koşmaya başlarlar. Çünkü FBI ve NSA da onların peşinde. Ajan Nava, olayları görme yeteneği için David Caine'e güvenir ve birlikte yakalanma olasılıklarının çoğundan kaçınırlar. Son olarak, Davir Caine kaçmanın çözüm olmadığını anlar. Gözlerini kapatır ve olası gelecekleri görür ve plan yapmaya başlar. Her şekilde ayakta kalacak çok detaylı bir plan yapar ve oturup beklemeye başlar. Onu bulup yakalayana kadar, tüm plan, yuvarlanan domino taşları gibi eyleme geçer ve sırayla birçok olay gerçekleşir. - Adam Fawer tarafından yazılan ve 2005 yılında yayınlanan bir bilim kurgu romanıdır. - Olasılıksız, on sekiz dile çevrilmiş ve en iyi ilk roman dalında 2006 International Thriller Writers Ödülü'nü kazanmıştır. İlk cümleden itibaren bağlanıp kaldım; sayfaları, floş royal tutturmaya çalışan bir kumarbazın kartlarını açtığı gibi çevirdim. Olasılıksız, insanı düşündüren matematik teorilerini ve maceranın albenisini dahice birleştiren, okura Michael Crichton ve Robert Ludlumu hatırlatan bir kitap. Gerçekten kaçırılmaması gereken bir zevk. ...hikayenin sonunda, bir yandan şizofreninin gerçek nedenlerini düşünürken, bir yandan da tek bir hareketin bir insanın hayatını ne kadar değiştirebileceğine şaşırıyor olacaksınız. Olasılıksız, beğeneceğinize gözümüz kapalı iddiaya girebileceğimiz bir kitap. Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, Olasılıksız tam size göre bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/otomatik-portakal/", "text": "Alex: Zıt bir kişiliktir. Toplumda istenmeyen davranışları sergiler ve makineye dönüştürülerek tedavi edilir. Din, Gerorgie, Pete: Alex çetesinin üyeleridir. Çetenin lideri olarak Alex bulunmaktadır. Üçü yardımcı kahraman rolündedir. Onlarda saldırgan, şiddet eğilimli kişilerdir. Roman, baskıcı bir yönetimin ve kötü bir geleceğin dünyasında ona direnen bir sokak çetesinin hikayesidir. Britanya'da bir endüstri sonrası şehirdeki, ahlakın karıştığı, iyi ile kötülüğün ayırt edilemez hale geldiği bir toplumda, gençlerden oluşan bir çetenin insanlara şiddet uyguladığını konu ederken ayrıca, toplum tarafından düzeltilmeye çalışan genç bir adamın şiddetini anlatıyor. Kitap, Alex adında on beş yaşındaki bir çocuğun olaylarını anlatıyor. Yani Alex ve çetesi çok acımasız. Şiddete meyillidir. Çete hırsızlık, tecavüz, mala el koyma, çaresiz insanları vurma ve yaralama gibi birçok kötü olaya karışıyor. Çetenin kendi aralarında kullandıkları Nadsat adlı bir jargonları bulunmaktadır. Alex kötü olması kendi tercihidir. Bir gün Otomatik Turuncu romanını yazan yazarın evine gelerek yazarın evine zarar verip karısına tecavüz ederler. Ayrıca evinde kedilerle yaşayan yaşlı bir kadının evine gidip onu öldürürler. Sonuç Alex ve çetesi hapse girer. Hapsedildikleri dönemde suçluların topluma kazandırılması projesi üzerinde çalışılıyor. Alex ve ekibi bu proje için ideal insanlar. Projenin gerektirdiği gibi, Alexe şiddet içeren filmler göstererek, fiziksel olarak işkenceler gördü. Çalışmanın sonunda Alex artık kötülüğü düşünemiyordu ve hatta Bethoven'in müziğini duyduğunda Nazi soykırımı sahnelerini deneyimlemeye başladı. Yetkililer Alex'in tedavi altında olduğuna karar verip onu serbest bıraktı. Zorla kuklaya dönüşen Alex eve döner, ancak artık kalacak yeri yoktur. Arkadaşları polis olarak çalışıyor ve şiddet kullanıyor. Alex, otomatik turuncu kitabın yazarının evine gider. Yazarla konuşuyor ve sosyalist fikirli yazar, bu uygulamanın insanlık dışı olduğunu ve ona yardım etmeye karar verdiğini söylüyor. Otomatik portakalın yazarı Alex'in bir makineye dönüşmesine yardımcı olmasına rağmen, Alex başkaları tarafından farklı amaçlar için kullanılmaya başlanmıştır. Oldukça ilgi gören Otomatik Portakal romanı filme de alınmıştır. Bu film Anthony Burgess'in aynı adlı yapıtından uyarlanmış 1971 yapımı bir Amerikan filmidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/otostopcunun-galaksi-rehberi/", "text": "Arthur Dent: Ford Prefect ile birlikte, bir hiperuzay kısayoluna yer açmak için son anda Dünya'nın yıkımından kurtulan Arthur Dent ve sonraki birkaç yıl boyunca, işleri düzeltmek için maceradan maceraya atlayan ana karakter. Ford Prefect: On dört yıl boyunca Dünya'da mahsur kalan, bu süre zarfında Arthur ile arkadaş olan ve Arthur'u dar bir Vogon gemisiyle dünyanın yıkımından otostop çekerek kurtaran Betelguese'li bir uzaylıdır. Zaphod Beeblebrox: Ford Prefect'in yarı kuzeni, narsist, sorumsuz, iki kafalı ve üç kollu bir uzaylıdır. Paranoyak Android Marvin: Altın Kalp gemisinin manik depresif robotudur. Trillian ya da Tricia McMillian: Arthur Dent'in Islington'daki bir partide konuşmaya çalıştığı, matematikçi ve astrofizikçi bir kadındır. Bir Perşembe sabahı, Arthur Dent adındaki sıradan bir İngiliz vatandaşının, uzayda kestirme bir yol yapmak için havaya uçmadan hemen önce, Ford Prefect adlı bir uzaylı ile bir Vogon inşaat gemisinde otostop yaparak Dünya'dan kaçmayı başarmasını konu ediniyor. Bir Perşembe sabahı, Arthur Dent adındaki sıradan bir İngiliz vatandaşının, uzayda kestirme bir yol yapmak için dünya havaya uçmadan hemen önce, Ford Prefect adlı bir uzaylı ile bir Vogon inşaat gemisinde otostop yaparak Dünya'dan kaçmayı başarmasıyla başlar. Ancak Vogonlar tarafından tespit edilen ikili, Vogon gemisinden atılır. Ford'un üvey kuzeni ve Galaktik İmparatorluk Hükümeti'nin başı olan Zaphod Beeblebrox, çaldığı Altın Kalp adlı uzay gemisindeki İmkansızlık Motoru sayesinde bilmeden Arthur ve Ford'u ölümden kurtarır. Arthur, gemide Marvin adında bir paranoyak Android ile tanışır. Marvin, Altının Kalbinde çalışan ve yaşamaktan bıkmış depresif bir robottur. Ayrıca gemide Arthur'dan başka yaşayan tek kişi olan Trillian adında bir kadın vardır. Bu şekilde başlayan olaylar, ekibin Son Cevap için Soruyu ararken karşılaştığı maceralarla devam eder. - Bu uyarlamaların çoğu, dizinin yaratıcısı Adams tarafından yapılmıştır. Adams her uyarlamada hikayeyi biraz daha değiştirmiş yani uyarlamalar arasında tutarsızlıklar olsa da orijinal hikaye aynı kalmıştır. - Otostopçunun Galaksi Rehberi, Absürt olayları, ilginç karakterleri, farklı mizah anlayışı ve eleştirel yazımı ile yazıldığı ilk günlerden itibaren her yaştan okuru etkilemiş ve birçok kişinin favori kitabı haline gelmiştir. - Seri, popüler kültürde sıkça atıfta bulunulan; hayat, evren ve her şeyin cevabının 42 olduğunu anlatan bir hikayeye yer vermektedir. Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşesinde, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin hala çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler. Bu gezegenin şöyle bir sorunu vardı: Üzerinde yaşayan halkın büyük bölümü çoğu zaman mutsuzdu. Bu sorun için pek çok çözüm önerilmişti, ama bunların çoğu genellikle yeşil renkli küçük kağıt parçalarının hareketleriyle ilgiliydi. Bu da tuhaftı, çünkü aslında mutsuz olanlar yeşil renkli küçük kağıt parçaları değildi. Bu nedenle sorun varlığını sürdürdü; halkın çoğunun durumu kötüydü ve onların büyük bölümüyse sefildi, dijital kol saatleri olanlar bile. Her şeyden önce, ağaçlardan inmekle büyük bir hata ettiklerini düşünenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. Yaklaşık iki bin yıl sonra, bir perşembe günü korkunç, aptal bir felaket meydana geldi. İşte bu kitap o felaketin doğurduğu bazı sonuçların öyküsüdür. Üstelik unutulmaması gereken şu ki: Dizinin daha ilk kitabındasınız ve yine bir perşembe yaklaşıyor, hafta sonuna az kaldı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/ozan-beedlein-hikayeleri/", "text": "J.K. tarafından yazılan Harry Potter serisinin 7. kitabında Albus Dumbledore'un Hermione Granger'a bıraktığı kitaptaki hikayeler yer alır. Kitap, büyücü çocukların bildiği ünlü öykülerden oluşuyor ve Pamuk Prenses, Rapunzel gibi Muggle dünyasındaki öyküler konu ediniyor. - Büyücü ve Zıplayan Kazan - İyi Kader Çeşmesi - Sihirbazın Kıllı Kalbi - Tavsak Tavşancık ve Kıkırdayan Kütüğü - Üç Kardeşin Hikayesi Son hikaye olan Üç Kardeşin Hikayesi, 7. kitaba da adını veren Ölüm Yadigarları'nın başına gelenleri anlatıyor. Bunlar yaşlı asa, görünmezlik pelerini ve diriltme taşıdır. Hikaye, son kitabın merkezini oluşturuyor ve bu üç gizemli nesnenin Peverell kardeşler tarafından Ölüm tarafından nasıl elde edildiğini anlatıyor. Sihir ve kurnazlıkla dolu büyüleyici beş masaldan oluşan Ozan Beedle'ın Hikayeleri yüzyıllardır büyücü evlerinde uyumadan önce sevilerek okunuyor. 15. yüzyılda parşömene ilk kez aktarıldığından beri cadılar ve büyücüler tarafından ilgi görmeye devam eden muzırlık ve sihirle dolu bu hikayeler her yaştan Harry Potter hayranları ve Muggle'lar için de mükemmel. Profesör Albus Dumbledore'un muzip ve zekice yorumlarının eşlik ettiği beş büyüleyici masaldan oluşan bu kitaba Tomislav Tomic'in çizimleri eşlik ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/puslu-kitalar-atlasi/", "text": "Uzun İhsan Efendi : Hayatı istiharelere yatmakla geçer ve hayatı eline ünlü bir filozofun kitabını alıp okumasıyla değişir. İstihareleri sayesinde kıtalar keşfedip Puslu Kıtalar Atlası'nı yapmayı başaran, bir yandan da varlığını sorgulayan biridir. Bünyamin: Uzun İhsan Efendi'nin oğludur. Onun düşlerinde keşfettiği dünyayı, babasının bıraktığı atlasın yardımıyla yaşayarak öğrenen gençtir. Ebrehe: Osmanlı Dönemi'nde tüm kirli işleri yöneten teşkılatın yöneticisidir. Hayal ile gerçek arasında gidip gelen ve bilgiyi ararken dil, din, ırk gözetmeksizin bunun yollarını arayan insanların kesişen hayatları ve babanın oğluna dünyayı yaşayarak öğretme çabası. Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin İstanbul Galata'da yaşamaktadır. Uzun İhsan rüyasında keşfedilmemiş kıtaları görmek için uyku şurubu içip istihareye yatar. Filozof Rendekar'ın Zagon Üzerine Öttürme kitabının tercümesi eline geçer ve bu kitabın anlatmak istediklerini istihareye yatarak çözmeye çalışır. Bu sayede Puslu Kıtalar Atlası'nı yazmayı başarır. Fakat rüyayla gerçeği karıştıran Uzun İhsan Efendi; varlık, yokluk, düş, gerçek kavramları ile ilgili şüpheye düşmeye başlar. Düşünüyor olması kendisinin varlığını açık seçik ortaya çıkarıyordur. Babasının garipliklerini çözemeyen Bünyamin, tıpkı babası gibi şurup içerek aklına takılanları uykuda çözmek ister, fakat içerken şurup miktarını ayarlayamaz. Kötüleştiğinde onu öldü sanarlar ve gömüldüğünde içindeki sesi dinleyerek mezardan çıkmayı başarır. Ancak namı bütün Galata'ya yayılmıştır. Toprağın altından çıkmayı başaran gence tünel kazması için Osmanlı ordusunda görev verilir. Uzun İhsan Efendi oğlunu gitmesi yönünde teşvik eder. Dünyayı kendisi gibi rüyalarda değil yaşayarak öğrenmesini söyler ve kendi yazdığı Puslu Kıtalar Atlası'nı verir. Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden İhsan Oktay Anar, 1995'te yayımladığı Puslu Kıtalar Atlası ile 7'den 70'e geniş bir okur kitlesine ulaşmaya devam ediyor. Eserinde fantastik ve tarihi roman özelliklerini ustalıkla bir araya getiren yazar, zengin anlatımı ile okurlarına benzersiz bir deneyim sunuyor. Puslu Kıtalar Atlası, Anar'ın yayınlanan ilk romanı olmasına karşılık, içerik ve biçim bakımından Türk edebiyatının en olgun örnekleri arasında gösteriliyor. Yayımlandığı dönemden itibaren 50'den fazla baskıya ulaşan eser, geçmişin ikonik ögelerini yenilikçi bir anlatımla okurlarına aktarıyor. Bunun yanı sıra yazar, geleneksel iç içe öyküleme tekniğini de postmodernist bir yaklaşımla üst kurmaca olarak yeniden yorumluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/seker-portakali/", "text": "Zeze: Romanın baş kahramanıdır. Yoksulluk içinde büyür, hayalgücü ve algılama kapasitesi çok yüksek bir çocuktur. Bay Paulo: Zeze'nin babasıdır. Sürekli olarak iş bulma sıkıntısı çektiği için çocuklarına karşı sevgili ve sabırlı olamaz. Anne: Ailenin geçimini sağlayabilmek için sürekli olarak çalışmak zorundadır. O yüzden çocuklarına ilgi gösteremez. Manuel Valaderes : Zeze'nin en büyük dostudur. Onun hep yanında olur ve mutlu olması için çaba gösterir. Minguinho : Zeze'nin diğer en büyük dostu olan şeker portakalı ağacıdır. Zeze hep onunla konuşup dertleşir, onun da kendisiyle konuştuğunu düşünür. Büyük acılar yaşamak zorunda kalan bir çocuğun olgunlaşma öyküsü anlatılır. Ailesinde tamamlayamadığı sevgi açlığını başka şeylerde tamamlamaya çalışır ancak hep eksik kalır. Zeze, kalabalık bir ailenin beş yaşındaki çocuğudur. Hayal gücü yüksektir ve çok zekidir.Kendi kendini eğitmeye ve nesneleri öğrenmeye çalışır. Hatta erken yaşta okumayı öğrenmiştir ve okulda çok başarılıdır. Ancak yaramazlıklarıyla insanları bezdirmiştir. Diğer insanların aksine öğretmeni Cecilia Paim, Zeze'nin mükemmel bir çocuk olduğunu düşünür. Ailesi maddi sıkıntılar içinde yaşamaktadır. Babası işsizlik sıkıntısı çekip taşındıklarında gittiği yerde Zeze kendine bir şeker portakalı ağacı seçer ve onunla arkadaş olur.Çünkü yüreğindeki sevgi açlığını kapatmak için kendine hayali arkadaşlar edinir. Şeker portakalı ağacının dalları altında hayal gücüyle aklında birbirinden farklı hikayeler üretir ve zamanını şeker portakalı ağacıyla konuşarak geçirmeye başlar. Ağaç da ona cevaplar vermektedir. Bu arkadaşına Minguinho ismini verir. Ancak mutlu bir gün geçiriyorsa ona Xururuguinho diye hitap eder. Bahçelerinde bir de Luciano adında yarasa arkadaşı vardır. önemsenme duygusunu Portuga'da bulur. Portuga ona hayatın yaşanmaya değer olduğunu öğretir ve ona bir baba şefkati gösterir. Hatta Zeze ondan kendisini evlat edinmesini bile ister.Bir gün Zeze kendini tren önüne atacakken Portuga buna engel olur. Zeze için iki dost vardır: Biri Portuga, diğeri ise şeker portakalı. Bir gün şeker portakalının kesileceği haberini almasının ardından, Portuga'nın tren kazası yüzünden ani ölümü, Zeze'de travmaya neden olur. Bu acının ardından küçük çocuk yemeden içmeden kesilir ve hastalanır. Hatta şeker portakalı ağacının çiçek açması dahi onu mutlu etmeye yetmez. Çünkü artık yarasanın ne de şeker portakalı ağacının önemi kalmıştır onun için. Küçücük yaşında acılarla öğrendiği hayat onu 5 yaşında kocaman bir adam yapar. Yaşamaya devam etmesi gerekiyordur, babası ona bir iş bulur ve Zeze için hayat zamanla yoluna girmeye başlar. - Dünya edebiyatının önemli eserlerinden bir tanesidir. - Yazar, kendi çocukluğundan izler taşıyan kitabı 12 günde yazdığını ifade eder. - Roman, Güneşi Uyandıralım ve Delifişek kitapları ile takip ederek bir seri oluşturur. - 2012 yılında Brezilyalı yönetmen Marcos Bernstein yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmışr. - Şeker Portakalı , Brezilyalı yazar Jose Mauro De Vasconcelos'un 1968 tarihli romanıdır. Yazarlıkta karar kılıncaya kadar, boks antrenörlüğünden ressam ve heykeltıraşlara modellik yapmaya, muz plantasyonlarında hamallıktan gece kulüplerinde garsonluğa kadar çeşitli işlerde çalışan Jose Mauro de Vasconcelosun başyapıtı Şeker Portakalı, günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsüdür. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelosun çocukluğundan derin izler taşıyan Şeker Portakalı, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zezenin başından geçenleri anlatır. Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını söyler. Aydın Emeçin, güzel Türkçesiyle dilimize armağan ettiği Şeker Portakalının başkahramanı Zezenin büyüdükçe yaşadığı serüvenleri, yazarın Güneşi Uyandıralım ve Delifişek adlı romanlarında izleyebilirsiniz. Güzel bir özet olmuş kitabı okuyanlar arda gelip okuyarak kitabın yaşattığı duyguları yeniden canlandırabilir. Kitap her yetişkinin özellikle çocuklarla meşgul olanların ya da çocuk sahibi olmak isteyenlerin/olanların okuması gereken şahane bir eser."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/tutsak-gunes/", "text": "Yuna Otis: Tek çocuklı ve boşanmış bir kadın olan Yuna ödüllü bir bilim insanıdır. Ayrıca roman da anlatıcıdır. Roman, Büyük Saray'da yaşayan Uluhan adlı bir diktatör tarafından polis ve din adamları tarafından ele geçirilen Ramanis Cumhuriyeti adlı hayali ülkede yaşananları konu edinmektedir. Hikayemiz, Ramanis Cumhuriyeti isimli hayali bir ülkede, hayali bir zaman diliminde geçer. Güneş ışınlarının elli yıl süreyle bu ülkeye ulaşması, dünya ile arasına yerleşmiş bir gök cisimden dolayı mümkün değildir. Zamanımızdan kaç yıl ötede olduğu kesin sayıyla belirtilmemiştir ama güneşin ancak bulutların gerisinden solgun bir gölge gibi göründüğü ülkede tüm nebat ve çiçeklerin plastik olduğu, lokantalarda robot garsonların servis yaptığı ve halkın selametinin yine robot polislerle ve robot askerkeler bırakılmış olduğu bir dönemi anlatır. İnsanlar çok küçük boyuttaki evlerinde yaşarlar, suyla bulamaç haline getirdikleri tozları et, balık ve sebze niyetine yerler, yurtiçi yolculukları izne tabidir ve halkın sadece giysilerini değil davranış biçimlerini de Rama denilen din adamları tayin eder. Beş çocuktan az çocuklu aileler mesleklerinde ilerleyemez. Çocuk doğuramayan kadınları mahkemeler otomatik olarak boşar. Hiçbir anne, çocuğu on iki yaşına basmadan çalışamaz. Zaten çalışma hakkı kazandığında dahi, erkeklerin yanında söz hakkı ve itibarı olmayacağını bildiğinden çalışmayı tercih etmezler. Böyle kodlanmış bir ülkede başkahraman olan Yuna, kadın olmasına rağmen çok önemli bir mucit olduğu için hem çalışmakta hem de saygı görmektedir. Boynuna doladığı eşarbın rengi, onu tanımayanlara dahi önemli ve itibarlı biri olduğunun işaretini vermektedir. Yuna'nın Ramamis Cumhuriyeti'ndeki macerasını ve güneşin neden tutsak olduğunu öğrenmek isterseniz, zaman zaman nefes kesen bir polisiyeye dönüşen bu distopyayı okumanızı tavsiye ederim. Kadınların toplum içinde yerinin ev kadını ve anne olmaya indirgendiği; insanların en adaletsiz, en vahşi koşulları bile kendi yararına görerek kabullendiği bir dünyayı gözler önüne serer. - Yazar, içinde bir distopya ürettiği kitabı, Gezi Parkı direnişini takip eden günlerde yaşadığı hayal kırıklığının eseri olarak nitelemiştir. - Kitap çevre sorunlarıyla da ilgilidir. Yazar, Ayşe Arman'a verdiği bir röportajında, kadının ezilmişliğini ve doğanın sömürülmesini birlikte sorgulayan, aralarında bağlantı bulan düşünce akımı olan ekofeminizme yakın olduğunu belirtmiştir. Yakın gelecekte, yeryüzünde bir ülke... Tiran ölmüş ve oğlu başa geçmiştir. Ülke, din ulemaları ve polisler ordusundan oluşan bir demir yumrukla yönetilmektedir. Katı yasalarla sınıflara ayrılan halksa, yoğun denetim ve gözetim altında yaşamaktadır. Güneşse, kimselerin nasıl, neden olduğunu hatırlamadığı bir dönemden bu yana, Gökcisim denilen dev bir kütlenin ardındadır. Her yer buz tutmuş, yaşam sevinci tüm canlılardan el ayak çekmiştir. Gelgelelim yıpratıcı uykusuzluğuna çare arayan bilim kadını Yuna, geçmişine, kaderine ve en önemlisi de, bir kadın olarak tutkularına sahip çıkarak, beklenmedik bir şekilde gerçekleri sorgulamaya başlar. Topluma dayatılan kuralların, değişmez varsayılan yasaların, sonu gelmez sansürün mutlak olmadığını fark eden Yuna, sorumluluğunu üstlenip, deyim yerindeyse, güneşe açılan kapıyı aralamayı göze alacaktır. Geçmişle hesaplaşmalar, düzenle çatışan tutkular ve insanı dönüştüren aşklar... Ayşe Kulin, okurlarını sarsıcı bir gelecek hayal etmeye davet ettiği Tutsak Güneş'te, genç bir kadının unutulmaz uyanış hikayesini anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/ucsuz-bucaksiz/", "text": "Cinsiyet eşitsizliğini, sevgiyi ve özgürlüğü tersine çeviren beş uzun hikayeden oluşur. Okurlara tarihin ne olduğu ve nasıl yaratıldığı hakkında düşündürecek, mitolojinin, felsefenin ve bilimin olanaklarından yola çıkarak olağanüstü bir yolculuğa çıkaracak, feminist ve çevreyle ilgili bir bakış açısıyla yeni bir dünya hayal etmelerini sağlayacaktır. Ursula K. Le Guin kitaplarını okuyanlar, yazarın bilimkurguda neden çok farklı bir yeri olduğunu hemen anlayabilir. Yazarımız insan güç savaşları, kafa karıştırıcı teknik gelişmelerden ziyade insan kültürlerinin çeşitliliği, başka dünyalarda insan ve yabancı olmak, erkek ve kadın olmak, sonsuz inanç arayışları ve çeşitleri, cinselliğin bu dünyada suç ve günah olan çeşitleri de dahil her biçimiyle yaşandığı başka insan gelenekleri ve sosyal adetlerin olduğu başka, kendine özgü dünyalardan bahseder bizlere... Uçsuz Bucaksız diye çevrilen ama gerçek adı Bulunanlar ve Kaybedilenler olan bu kitap yazarın üç dört romanı bir araya getirdiği bir kitap. Kapağında öykü yazıyor olsa da gerçek öyle değil, yalnızca ilk iki öykünün öykü olduğunu düşünebiliriz. Yayın evlerinin yazar öldükten sonra oluşan popülariteden yararlanmak gibi bir içgüdüleri var. Fakat bu bizim işimize geldiği için sevindiğim kitaplardan biridir Uçsuz bucaksız. İçerisinde 5 adet novella barındıran. Yazarın tahminimce en iyi novellalarını topladığını düşündüğüm bir kitap. İçerisinde diğer kitaplarında olmayan 2 öyküsü var ama onlara erişmek için bile almaya değer. Zaten Le Guin söz konusu. Fazla söze gerek yok. Uçsuz Bucaksız, Le Guin'in özgün dünyasına açılan geniş bir kapı. Ursula K. Le Guin yirminci yüzyılın edebi dehalarından biri. Onun bilinçli, adanmış, kızgın, nükteli, bilge ve her daim zeki olan sesine şimdilerde daha çok ihtiyacımız var. Bilimkurgu türünün unutulmaz yazarı Ursula K. Le Guin'den cinsiyet eşitsizliğini, aşkı ve özgürlüğü ters yüz eden beş uzun öykü. Okuyanları, tarihin ne olduğu ve nasıl yaratıldığı hakkında düşündürecek, mitoloji, felsefe ile bilimin olanakları boyunca sıra dışı bir yolculuğa çıkaracak ve feminist, ekolojist bir bakışla yeni bir dünya hayali kurmaya imkan verecek."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/yesil-yol/", "text": "Paul Edgecomb: Romanın anlatıcısı ve ana karakteridir. İdam mahkumların bulunduğu E bloğun kıdemli gardiyanıdır. Adil ve sakin duruşu ile bilinen ve kişiliği ile ön plana çıkan biridir. Brutus Howell: Romanın olumlu bakış açısına sahip olan diğer karakterlerinden biridir. ''Brutal'' lakabı ile tanılan biridir. Son derece sakin, uyumlu, iyi niyetli ve güzel davranışlara sahip bir adamdır. Ayrıca Paul Edgecomb'un yakın arkadaşlarından biridir. Percy Wetmore: Ufak tefek boyu ile romanın başlıca kötü karakterlerinden biridir. Kıdem olarak düşük mevkide ancak torpili yüzünden diğerlerinden daha rahat davranışlar sergilemektedir. Acımasız, kötü ahlaklı, uyumsuz, korkak ve aptaldır. John Coffey: En son getirilen mahkumdur. Romanın en önemli karakterlerinden biri olan, dev görünümlü siyahi bir adamdır. Çocuksu, saf olan ancak bir çiftçinin iki küçük kızını öldürmekle suçlanarak idama çarptırılmıştır. Bir fareye can vermesi ve hastaları ileştirmesi ile büyük bir saygınlık kazanır. Delacroix: Bezmiş bir görünümü ve tedirgin davranışları ile dikkat çeken diğer idam mahkumlarından bir tanesidir. Hal Moores: İyi niyetli ve hoş davranışları ile tanılan hapishanenin müdürüdür. Hasta olan eşi Caffey'in tarafından ileştirilir. Klaus-Detterick: Caffey tarafından öldürüldüğü idea edilen kızların babası ve ayrıca çiftliğin sahibidir. Roman, hapishanede görevli bir gardiyan ve mahkum arasında geçen olaylar konu edinmiştir. Roman, 1930'larda ABD'de ciddi suçlar işleyen ve ölüme mahkum edilen mahkumların yaşadığı Could Dağı hapishanesinin E bloğunda geçiyor ve gardiyanlardan biri olan Paul Edgecombe'un ağzından anlatılıyor. Ölüm sırasını bekleyen mahkumlara da Yürüyen Ölüler adı verildi. Mahkumlar 'Old Sparky' dedikleri elektrikli sandalyede idam edilmek için sıralarını beklerken, buraya dev cüsseli ve saf bir kalple getirilen John Coffey isimli mahkum herkesin hayatını değiştirecektir. John Coffey, iki küçük kıza tecavüz edip öldürmekten yargılanıp ve ölüme mahkum edilir. ancak vücudu iri ama beyni ve kalbi bir çocuk gibi olan bu adam infaz koğuşuna getirildiği andan itibaren tüm insanlara gösterdiği derin sevgi ve şefkatle gardiyanların ve mahkumların sempatisini kazanır, farelere bile. Gardiyanlar, Coffey'nin bu suçu işlememiş olabileceğini düşünmemeye başlar. Coffey'in de bazı garip güçleri var. Ölü bir fareyi diriltir, gardiyan Paul Edgecombe'un tedavi edilemez hastalığını nefesiyle iyileştirir ve gardiyanın ölümcül hasta karısını iyileştirir. Psişik güçleri ile Edgecombe'a suç anını, suçla hiçbir ilgisi olmadığını gösterir. Şimdi bu insanlar Coffey'nin masumiyetinden eminler ama mahkeme kararını verdikten sonra infaz yapılacak. - Yeşil Yol, Amerikalı yazar Stephen King'in 1996 yılında yayımladığı korku/gerilim romanının adıdır. - Özgün adı The Green Mile olan eser bir 'seri roman'dır. - Artık çoğunlukla tek kitapta toplanarak roman olarak yayımlanmaktadır. - Tamamlandığında toplam 400 sayfa olmuştu. Her bir cildi ayrı ayrı New York Times'ın çok satanlar listesine girmiş olan roman, 1999'da sinemaya aktarıldıktan sonra tek cilt halinde de yayımlanmıştır. - Bu tek ciltlik versiyonu da yine çok satan kitaplar listesinde yerini almıştı. - Romana 1996 yılında En İyi Roman Bram Stoker Ödülü verildi. Bir hapishanede kötü ve canavar olan her zaman mahkumlar mıdır? Veya her mahkum sanıldığı gibi suçlu mudur? Gelmiş geçmiş en azılı suçluların ölüme gönderildiği ünlü bir hapishane olan Cold Mountain Hapishanesi'nin E koğuşu yeni mahkumunu beklerken gardiyan Paul Edgecomb ve arkadaşları, hayatları boyunca unutamayacakları bir macera yaşamak üzere olduklarından habersizdir. Hapishanedekilerin Yaşlı Sparky olarak adlandırdığı elektrikli sandalyenin yeni konuğu olan çocuksu ve saf, iri yarı siyahi bir adam olan ve iki küçük kızı öldürmekle suçlanan John Coffey; koğuşa geldiği andan itibaren herkes için unutulmaz bir isim olur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/yikima-giden-adam/", "text": "Ben Reich: Ahlaki tutarlılığı zayıf bir adamdır ve dileklerini gerçekleştirmek için makul riskler alır. Yine de, etrafındakilere kıyasla çok çekici bir adamdır. Lincoln Powell: Çift kişiliklidir. Mükemmel bir esper polisi olmasının yanı sıra, Abraham Lincoln'e referans olarak kabul edilen Vicious Abe adında bir alter egosu da vardır. Ahlaksız Abe, kendini eğlendirmesi veya ciddileşmesi gerektiğinde ortaya çıkar. Keno Quizzard: O kör bir albinodur. Gangster grubunun lideridir. Reich tarafından Barbara D'Courtney'i bulması için işe alınır. Yıkıma Giden Adam, bu sistemin kusurlarını arayan çok güçlü bir adamın anarşik ve kriminal mücadelesine dayanan ve bu konuda telepatların ve hatta polis birliklerinin oluşturulduğu bir gelecekte geçen bir romandır. Cyberpunk patlamasından yaklaşık 30 yıl önce yazılmış, türün öncüsü olarak görülür. Güçlü şirketler, yüksek silah teknikleri ve toplumdaki sınıflandırmalar hakkında da ciddi şeyler söyler. 24. yüzyılda Espers olarak adlandırılan telepatlar toplumun her kesiminden insanları gözlemler ve sınıflarına göre derecelendirilirler. Birinci sınıf espers, bilinçaltı implantlar, polis vakalarında sezgi ve hükümette üstün ajanlar olarak çalışabilir. Esper Loncası onlara rehberlik eder. Ben Reich ise artık kartel haline gelen şirketin yöneticisi ve evrenin en güçlü ailelerinden biri olan Reich ailesinin lideridir. Reich'in sürekli rüyası başını belaya sokacaktır. Reich'ın bu nedenle tuttuğu esper, onu başka bir büyük şirketin başkanı olan Craye D'Courtney'e götürecektir. Reich onunla birleşmek isteyecek, ancak gelen mesajı olumsuz okuyacak ve suç eylemini akıllıca planlamaya başlayacaktır. - 1953 yılında düzenlenmeye başlayan ilk Hugo Ödülünün de sahibi olmuştur. - Hikaye akışı üç bölüm olarak yayımlanmıştır. - Hikaye 1952 Ocağında Galaxy Science Fiction dergisinde yayımlandıktan sonra 1952 yılında romanlaştırılmıştır. - Roman Galaxy'nin editörü, H. L. Gold'a adanmıştır. Gold yazım sırasında Bester'e yardımda bulunmuştur. - Yıkıma Giden Adam ilk kez verilen Hugo Ödülünü 1953 yılında almıştır ve Uluslararası Fantezi Ödüllerinde ikinci sırayı almıştır. -Isaac Asimov- -Robert Silverberg- -William Gibson- -James Lovegrove- 24. yüzyılda, evrenin en güçlü adamlarından biri olan Ben Reich, yetmiş yıldır adı bile duyulmamış bir suç işlemeye karar verir: Cinayet. Esper adı verilen zihin okuyucuların, daha düşünce halindeyken suçları engellediği bu dünyada, Reich'ın amacına ulaşması neredeyse imkansızdı. Hükümdarlık adındaki şirketinin, rakip şirket D'Courtney'le girdiği mücadeleyi büyük ölçüde kaybetmesinin ardından başka bir çaresi kalmadığını düşünen Reich, bir yandan da kabuslarında asıl korkusu Yüzü Olmayan Adam'la uğraşıyordu. Tüm bunlara rağmen Ben Reich pes etmemeye kararlıydı. Aklında yıkımla, Yıkım'a hazırlandığının farkında değildi. Yıkıma Giden Adam, galaksinin içimizdeki megalomana verdiği çarpıcı bir yanıt. Her biri, uzay ve zamanda eşsiz olduğuna dair mağrur sanrılarla gelişen, sonu gelmeyen dünyalar ve kültürler var. Aynı megalomanlıktan muzdarip sayısız insan geldi bu hayata; kendisinin eşsiz, yeri doldurulamaz, benzersiz olduğunu düşünen. Daha da gelecek böyle insanlar... sonsuza kadar. Bu da böylesi bir zamanın ve böylesi bir adamın hikayesi... bu, Yıkıma Giden Adam'ın hikayesi. -Harry Harrison'ın sunumuyla-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/bilim-kurgu/yildiz-gezgini/", "text": "Prof. Darrell Standing: Akademisyen arkadaşını öldürmüş ve bu yüzden San Quentin hapishanesine düşer. Burada görmüş olduğu işkence ve bu işkencelerden kurtulmak için yaratmış olduğu gerçek dışı olayları anlatır. Edd Morrell: Jake Oppenheimer ile beraber San Quentin hapishanesinde yatarlar. Mahkumlar duvarlara vurarak iletişim kurarlar. Jake Oppenheimer: Ed Morrell ile beraber San Quentin hapishanesinde yatarlar. Roman, cinayet suçlamasıyla bir ömür hapis cezasına çarptırılan Darrell Standing adlı bir üniversite profesörü tarafından anlatılıyor. Darrell Standing hapishanede olduğu süre boyunca, vücudunu sıkıca saran ve göğsünde dayanılmaz bir acıya neden olan Ceket adı verilen bir tür elbise içinde sürekli işkence görür. Darrell Standing daha sonra kendini bu işkencelerden korumak için kendine özgü bir trans yöntemi geliştirir ve kendini, yaşayarak belirli bir sırayla takip etmeyen rastgele geçmişlere atıfta bulunmaya başlar. Bu geçmiş deneyimler farklı çağlarda ve kültürlerde gerçekleşmiş ve okuyucuya çok güçlü bir anlatımla sunulmuştur. Prof. Darrell Standing, akademik bir meslektaşını öldürdükten sonra San Quentin Hapishanesine düşer. Cezası bir ömür müebbettir. Karıştığı birçok olaydan sonra sırtında kanvas ceketle bir hücreye atılır. Bu ceket onu sıkıca sarar ve rahat hareket etmesini engeller, bu ceket yüzünden kanı neredeyse donar. Günleri gece gündüz bu karanlık hücrede geçirilir. Ölmeyecek kadar yiyecek ve içecekler sağlanır. Gardiyanlar, ölüme zarar verdiklerini düşündükleri mahkumları dövebilir ve hatta birçok mahkum sakat bırakmıştır. Bu korkunç işkenceyle Darrell Standing, zihnini güvende tutmanın ve hayatta kalmanın yollarını aramaya başlar. Yaşadıkları zorluklara göğüs germek için işkenceler arasında durup hayal gücünü kullanarak zihninden bir satranç oyunu kurmaya başlar. Hayalindeki satranç tahtası ve satranç taşlarıyla hayali satranç oyunları oynamaya başlar. Bir gün yandaki tecrit odalarındaki mahkumların duvarlara vurarak iletişim kurduğunu fark eder. Jake Oppenheimer ve sonraki hücrelerde yatan Ed Morrell'in kurduğu bu iletişimi deşifre ederek bu oyuna da dahil oluyor. Ed Morrell ona küçük ölüm oyununu oynamasını önerir. Bu oyun, bedeni ayak parmaklarından başına kadar uyuşturma, ruhu vücuttan ayırma, geçmiş yüzyıllara geri dönme, ruhunuzu diğer bedenlere göç ettirme ve geçmiş olayları insan veya hayvan bedenleri ile deneyimleme oyunudur. geçmiş yüzyıllar. Böylece Darrell Standing, zihninde yarattığı satranç oyunlarından başka bir oyun geliştirir. Böylelikle kendini sımsıkı ölüme sarılan bu ceketin içinde yaşamayı da öğrenen Darrell Standing, diğer işkencelere, açlığa ve susuzluğa dayanmayı başarır. Böylelikle cezaevinde ve hücrede yaşadığı korkunç olayların neden olduğu dertlerden kurtulmak ve bunlara katlanmak için geçmiş yaşamların hayallerine sığınır. Darrell Standing, bu oyun sayesinde diğer yüzyıllarda yaşayan diğer insanların bedenlerine giren ruhla hayatlarını hayal etmeye başlar. Tarihin farklı dönemlerinde farklı coğrafyalara ve önceki yaşamlara ruhunu aktararak yolculuklara çıktı. Darrell Standing, hayal gücüyle geçmiş yaşamlara gidip gelmenin ötesinde ruhunu sineklerin vücuduna sokmayı başaracak. Vücudunu terk ederek, önce yıldızlar arasındaki maceraları hayal eder. Bundan sonra derin uykusundan uyandı ve Hz. İsa dönemine, Roma çağlarına, tarihteki çeşitli medeniyetlere gidip gelmeye, bu medeniyetlerdeki tanınmış kişilerin bedenlerine girip çıkmaya başlar. - Romanda bahsi geçen işkence gömleği gerçektir ve o yıllarda San Quentin hapishanesinde kullanılmıştır. - Amerikalı yazar Jack London 'un en başarılı romanlarından birisidir , orijinal adı The Star Rover olan roman 1915 yılında yayımlanmıştır . - The Pianist filminden de tanıdığımız Adrien Brody'nin baş rolü oynadığı ve Türkiye'de Çıldırış adı altında gösterime girmiş filmdir.Temelde Yıldızlar Korsanı romanından etkilenmiş olmasına rağmen ,romanda anlatılanlarla uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bir akademisyen meslektaşını öldürerek San Quentin Hapishanesi'ne düşen eski bir profesör, burada yaşam boyu hapis cezasını çekerken maruz kaldığı korkunç işkenceden kaçmak için zihinsel taktikler geliştirir. Acı çeken bedenini terk ederek, tarihin farklı dönemlerinde, farklı coğrafyalarda geçen önceki yaşamlarına geri döndüğü yolculuklara çıkar. JackLondon'ın korkunç San Quentin'de beş yılını geçiren arkadaşı EdMorrell'dan esinlenerek yazdığı Yıldız Gezgini'nin anlatıcısının her bir geçmiş yaşam deneyimi, bağımsız birer öykü olarak da okunabilir. London bu en özgün yapıtında, astral seyahat ve yeniden doğuş çevrimi üzerine kafa yorar. Ancak insanlık durumunun bu dirayetli gözlemcisinin asıl derdi, ABD'nin gaddar ve çürümüş hapishane sistemini gözler önüne sermektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/cocuk/pinokyo/", "text": "Pinokyo: Yaramaz, haylaz, çalışmayan, tembel bir kukladır. Orman Perisi: iyi kalpli bir peridir. Pinokyo'ya yardım eder. Cırcır Böceği: Pinokyo'ya çok yardım eden arkadaşıdır. Tilki ve Kör Kedi: Yalancı, düzenbaz, hile yapıp Pinokyo'yu sürekli kandırırlar. Yaşlı Gepetto kiraz ağacı kuklası yaparken kiraz ağacının konuşmasını duyar ve onu küçük bir çocukken kuklaya çevirir. Pinokyo okula gitmek istemeyen, okula gitmek istemeyen, parasını eğlenmek için harcayan, nasihat dinlemeyen ve açgözlü çok yaramaz, tembel, yaramaz ve açgözlü bir çocuktur. Pek çok kötü tecrübe yaşar, dolandırılır, bir böceği öldürür, sirkte çalışır, denize atılır, hapse girer ama orman kurusu onu korur ve ona yardım eder. Sonunda Pinokyo, babasına ve orman perisine parasıyla yardım etmek için çok çalışır ve orman perisi onu İnsan yapar. Yaşlı ve yalnız bir marangoz olan Geppetto, bir kütükten kukla yapar ve ona Pinokyo adını verir. Pinokyo, etten kemikten olmasa da tahta bir çocuk olur; Geppetto onu oğlu olarak kabul eder ve okula gönderir. Yaramaz bir çocuk olan Pinokyo, babasını dinlemez, okuldan kaçar ve ortalıkta dolanır; Çevresinin etkisiyle birçok hata yapar, çaba harcamadan kazanmak ister ve tüm parasını kaybeder. Başı belaya girdiğinde, yardıma koşan mavi bir orman perisi, ilgi ve şefkatini gösterir. Pinokyo periye yalan söylerken burnu uzar ve herkes onun yalan söylediğini anlar. Babasını aramak için periden ayrılan Pinokyo, pek çok maceraya atılır ve uslu bir çocuk olmaya çalışır. Bir gün denizde yüzerken büyük bir köpek balığı Pinokyo'yu yutar ve Pinokyo, balığın karnında babasıyla tanışır. Uzun zaman önce balıklar tarafından yutulan Geppetto artık çok halsizdir. Pinokyo balığın karnını gıdıklayınca balık kusar ve Pinokyo ve babası eve döner. Pinokyo hasta babasına bakar. İyi kalpli, iyi bir çocuk olan Pinokyo, mavi peri tarafından gerçek bir çocuğa dönüştürülür. - Dünya çocuk edebiyatının başyapıtlarından birisidir. - Carlo Collodi'nin 1881 yılında yazdığı ve bir çocuk gazetesinde tefrika olarak yayımladığı eser, gördüğü ilgi üzerine 1883'te kitap olarak basıldı. - 260'tan fazla dile çevrilerek dünyanın en çok dile çevrilmiş kitapları arasına girmiştir. - Çocuklar düşünülerek yazılan bir roman olması bakımından tarihi bir önem taşıyan eser, modern çocuk edebiyatının ilk örneklerindendir. - Pinokyo, ilk önce tefrika edildiği gazetenin ressamı Ugo Fleres tarafından resimlenmiş; kitap olarak ilk baskısında ise Pinokyo'yı Enrico Mazzanti resimlemiştir. - Yayımlanışından itibaren büyük ilgi gören roman birçok kez filme alındı, sahnelendi, animasyon ile canlandırıldı. Eserin evrensel başarısı, Walt Disney'in Pinokyo'yu film kahramanı yapmasıyla daha da arttı. Ayıca birçok yayınevi, adı bilinmeyen yazarlara Pinokyo'nun Sırrı, Pinokyo'nun Arkadaşı, Pinokyo Afrika'da gibi isimlerle pek çok Pinokyo kitabı yazdırmıştır. - Türkçeye pek çok kez çevrilen eserin ilk çevirisi 1944 yılında Ragıp Önel tarafından gerçekleştirilmiştir. Pinokyo, İtalyan edebiyatının en neşeli olduğu kadar en dokunaklı öykülerinden biridir. Geppetto Usta'nın konuşan bir odun parçasından yaptığı ve Pinokyo adını verdiği kukla, küçük bir çocuğa dönüşmenin özlemi içindedir. Ancak bu yürüyen ve konuşan tahta çocuğun yaramazlığı başına olmadık işler açar ve kendini tanıyıp yüreğindeki arzuya kavuşana dek bir dizi soluk kesen, zorlu maceradan geçmesi gerekir. Carlo Collodi'nin yüz yılı aşkın bir süredir dünyanın dört bir yanında bilinen ve sevilen bu yapıtı, bütün zamanların en çok okunan kitaplarındandır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/felsefe/aclik/", "text": "Andreas: Hikayenin baş kahramanı aynı zamanda ismi zikredilmemesine rağmen yazarın kendisidir. Yazar olmak için yaşar ve mücadele verir. Ylajali: Yazarın kendi hayal dünyasında uydurduğu ve ona aşık olduğu kadındır. Roman yazar olabilmek için açlıkla mücadele eden ve bu uğurda korkunç bir açlıkla mücadele etmeye çalışan yazarın hikayesini anlatıyor. Kitabın yazarı aynı zamanda kahramanımızdır. Dürüst, namuslu, yardımsever bir gençtir. Yazdığı yazılar popüler olmadığı için çoğu zaman gazeteler kabul etmez ve farklı işlere de başvurur ancak olumlu yanıt alamaz. Parasız kaldıkça daha kötü yerlerde yaşamaya başlar. Açlığı en insafsız şekilde yaşamaya başlar, günlerce aç kalır ve midesi suyu bile almayacak noktaya gelir. Bunun sonucunca vücut direnci düşer. Yaşadığı açlığa rağmen onurundan ve gururundan taviz vermez, çok direnir. Çaresizlik onu köşeye sıkıştırmıştır. Kendine yakıştıramadığı şeyler aklından geçmeye başlamıştır. Hayatındaki en güzel şey, adını kendisinin koymuş olduğu Ylajali'dir. Bir gün karşısına gönlünü kaptırabileceği bir kadın çıktığında onu Ylajali'nin yerine koymak ve hiç bir dilde bulunmayan bu uydurma isimle hitap etmek ister.Birbirlerini çok severler fakat bedensel açlığını doyuramadığı gibi ruhsal açlığını da doyuramaz. İşler daha kötüye gittikçe dayanamayacak hale gelir ve sonrasında bir gemide çalışmaya karar verir. Yaşadığı şehirden çok daha uzaklarda yaşamaya başlar. Norveçli büyük romancı Knut Hamsun'un kişiliğini ve ününü oluşturan en büyük romanı Açlık'tır. Ünlü bir yazar olma sevdasıyla yanıp tutuşurken, bir yanda da açlıkla pençeleşen bir gencin, gerçekten duygulandırıcı öyküsü olan bu kitap, dünya edebiyatının başyapıtları arasında anılmaktadır. Behçet Necatigil'in usta kaleminden, örnek bir çeviri okuyacaksınız bu ciltte. Özet gayet bilgilendirici ve güzel çok işiö e yaradı çok teşekkür ederim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/72-kogus/", "text": "Ahmet Kaptan: Cinayetten sabıka kaydı olan bir şahıs. Romanın baş kahramanıdır. 72. Koğuş'u annesinin gönderdiği parayla canlandıran Ahmet Kaptan, kendisinden para almaya çalışan Bobi isimli şahsın başlattığı Fatma ile aşk oyunu sonucunda yoksulluk ve ölüm yoluna girer. Bobi: Ahmet, Fatma'ya Kaptan'dan para alma sevgisini ortaya koyan adamdır. Kadınlar koğuşuna çamaşır getiren yıkayıcıdır. Koğuşun yeniden yoksullaşmasına ve Ahmet Kaptan'ın donarak ölmesine neden olur. Fatma: Ahmet, Kaptan'ın aşık olduğu kadındır. Bobi'nin ortaya attığı sahte mektuplarla sevgisini büyütüp, hapishanenin parmaklıklarında onu beklerken donmuştur. II. İkinci Dünya Savaşı döneminde, Türkiye'nin arka tarafında karanlık bir alan olan hapishane koğuşunda yaşananları anlatıyor. Cezaevi ortamını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren kitap Mahkumların kendi aralarındaki ilişkilerinde, acılarında ve sefaletlerinde ortak olup, onları hayalleri ve çelişkilerini ele alıyor. 72. Koğuşa Adembabalar da denir. Öldürme ve hırsızlık sabıkası bulunan yoksullar ve evsizler bu koğuşta kalıyor. Ahmet Kaptan cinayetten tutukludur ve yıllar sonra annesi 150 lira gönderir. Bu para, beton üzerine yatan ve izmaritine zar atan fakirlerin yurdunda büyük mutluluk uyandırıyor. Ahmet Kaptan'ın fasulye pişirmek, sigara içmek ve çay yapmak için bu parası var. Tencere her akşam koğuşta kaynamaya başlar. Koğuşlardakiler artık serseri değiller ve hatta gardiyanlara karşı çıkmaya başlıyorlar. Ahmet Kaptan'ın imza adamı olmaya çalışanlar arasında bir rekabet başlar. Çevrelerindeki insanlar parayı almaya çalışırlar ve Kaptan'ı parayı artırmak için kumar oynaması gerektiğine ikna ederler. Kaptan, parayı artırma fikri nedeniyle Sölezli'nin koğuşunda kumar oynar. Kumar oynayarak da kazanan Kaptan'ın Adembabalar Koğuşu zenginleşmeye başlar. Bobi isimli mahkum, para almak için kadınlar koğuşunda Fatma ile Ahmet Kaptan arasında bir ilişki olduğunu ortaya çıkarır. Fatma'nın sürekli onun hakkında konuştuğunu ve ağzından mektuplar yazdığını söyler. Ahmet Kaptan artık aşık olmuştur. Ancak Fatma'nın serbest bırakılmasıyla Ahmet Kaptan hep yolunu izler. Artık zar atmayan Ahmet Kaptan fakirleşmeye başlar. 72 Koğuşundakiler de bundan etkileniyor. Her şey satılmaya başlar, hatta yataklar bile. Öte yandan Ahmet Kaptan, Fatma'nın üşümemesi için kendisini aldatanlara ceketini bile verir ve Çok sert geçen kış aylarında yaşananlara da kısaca değinen roman, eski sefaletine geri dönmüş 72. Koğuşu'nda Ahmet Kaptan da dahil olmak üzere pek çok adembabanın donarak ölmesi ile sona erer. - 72. Koğuş, Orhan Kemal'in 1954 yılında önce uzun hikaye formunda yazdığı, daha sonra oyunlaştırdığı eseridir. - Eser, II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'de bir cezaevinde yoğun sefaletin yaşandığı bir koğuşu ve bu koğuşta kalan Ahmet Kaptan adlı naif karakterli mahkumun trajedisini anlatır. Orhan Kemal'in 1940 yılında Bursa Hapishanesinde kaldığı dönemde yakından tanıdığı tutukluluk yaşamı 72. Koğuş'a yansımıştır. - Hikaye, 1987 ve 2011'de filme alınmıştır. 1987 yılında çekilmiş 72. Koğuş filminin yönetmeni Erdoğan Tokatlı; 2011 yılında çekilmiş 72.Koğuş filminin yönetmesi ise Murat Saraçoğlu'dur. Sevdiği kadın için sahip olduğu her şeyi kaybedebilen bir adamın hikayesidir. Hapishane arkadaşlıklarının bir iplikle birbirine bağlanmasıyla ilgili gerçek bir dram kaleme alınmış. Türk edebiyatının en önemli kalemlerinden biri olan Orhan Kemal'in başyapıtlarından biri olan 72. Koğuş, insan haysiyetinin düşebileceği en dipsiz kuyunun hikayesidir Tüm yapıtlarında her şeye rağmen insana olan inancını ve sevgisini korumuş olan Orhan Kemal, bu derin çukura yuvarlanmış olan insanların, en yakınını bile üç kuruşa vurabilecek kadar alçalmış olanların dünyasını bir koğuşun karanlığında anlatırken bile direnişin sesini duyuruyor okurlarına. Alçalışın bile yok edemeyeceği insanlık onurunu dile getiriyor. Orhan Kemal'in kitapları bir okurum hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz kakır, çok az yazar okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Orhan Kemal'in kitapları bir okurum hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz kakır, çok az yazar okurunu onun kadar biçimlendirir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/acaba-ne-idi/", "text": "Cabi Efendi: Dört yıl akıl hastanesinde kalmış, çıktıktan sonra ailesinin yanına gelmiştir. Açlık, yoksulluk ve hak etmedikleri halde iyi hayatlar yaşayan insanları gözlemleyen karakterdir. Acaba Ne İdi, Savaş sonrası toplumun durumunu, açlığı, yoksulluğu, bazı insanların ahlaksızlığını, hak etmedikleri konumlara ve pozisyonlara gelen aptal insanları, hiçbir vasıfları olmamasına rağmen, çok fakirken bir anda efsanevi zenginleşen insanları konu edinmiştir. Hikayenin kahramanı Cabi Efendi'dir. Dört yıl Toptaşı Akıl Hastanesi'nde kaldıktan sonra, Cabi Efendi memleketi İstanbul'a ve ailesinin yanına döner. İstanbul'un çeşitli semtlerini dolaşır, tekkelere gider, harabelerde yemek için ot toplayan çaresiz kadınlarla konuşur. O da bu insanlar gibi bir süre sonra açlığa ve yoksulluğa alışır. Zamanla Cabi Efendi'nin oturduğu mahallenin ve sakinlerinin çok değiştiğini fark eder. Tanıdıklarının bir kısmı Şişli'ye göç etmiş, bir kısmı da cahil, sefil, keş olarak nitelendirdiği eski tanıdıklarının bir kısmı çeşitli yönlerden çok zengin olmuştur. Bu olumsuzlukları gören Cabi Efendi, yoksul ailesiyle birlikte Anadolu'ya göç etmek ister, ancak bunun için parası yoktur. Toplumun ahlaksızlık ve terbiyesizliğinden kaçıp İstanbul civarında kırsal bir yerde yaşamak ister. Ekecek bir dönüm arazi, oturacak bir ev aramaya koyulur. O gün trenle Bostancı'ya gider. Burada gezinir, çevreyi gözlemler ve bu tenha yerden keyif alır. Çeşitli rüyalara dalmışken kendisine yaklaşan bir araba görür. Yolda arabanın önünde hiçbir şey olmamasına rağmen acı bir sesle kendisine doğru geldiğini görür. Merak ediyorum boru kırıldı da susturamıyorlar mı? diye düşünür. Araba Cabi Efendi'nin yanında durur, şık giyimli bir genç, sağdan karşıya geçmediği için Cabi Efendi'ye hakaret etmeye başlar. Cabi Efendi bu soruyu cevapsız bırakmaz ve tartışmaya başlarlar. Genç adamın yanındaki uşak efendisini sakinleştirir ve bu sefer araba ses çıkarmadan uzaklaşır. Ömer Seyfettin, konusunu günlük olaylardan, hatıralardan, tarih, masal ve efsaneden alan etkileyici hikayeler yazmış, özellikle konu ve kahramanlarını Türk-İslam tarihinden aldığı çok sayıda hikayesiyle milli bilincin uyanmasında son derece etkili olmuştur. Edebiyat alanındaki ününü 1911'de Genç Kalemler dergisinde yayımlanan hikayeleriyle kazanan Ömer Seyfettin, edebiyat uzmanlarınca Türk hikayeciliğinin Maupassant'ı olarak değerlendirilmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/agactaki-ev/", "text": "Biri çocuk biri yetişkin iki kişinin şehirden uzak ama sevdiklerine yakın yeni bir hayat kurmalarını konu alan roman, apartmanlarda yaşamaktan ve evin gürültüsünden bıkmış günümüz insanına büyülü gerçekçi bir hikayeyi konu ediniyor. İtalyan çocuk edebiyatının sıra dışı yazarı Bianca Pitzorno'nun bu eseri biri çocuk diğeri yetişkin iki insanın şehirden uzakta yeni bir yaşam sürmelerini anlatıyor. Farklı canlıların bir arada yaşamasını karikatürize ederek bizlere büyülü gerçekçi bir masal anlatıyor. Şehirdeki apartman dairesinde yaşamaktan sıkılan sekiz yaşındaki Aglaia ve bir yetişkin olan Bianca kocaman bir meşe ağacında kedileri Mürdüm ile yaşamaya başlarlar. Bir süre sonra ağaçta yalnız olmadıklarını fark ederler. Bu ağacın garip komşusu Çalçene Boşboğaz Bey ile tanıştıkları gün huzur kaçıran garip olaylarda başlar. Kitabın devamında göç eden leylekler çatısına pisledikleri için Çalçene Boşboğaz Bey'in epey gözlem yaptıktan sonra fırsatını kollayıp birkaçına ateş etmesiyle olaylar gelişir. Tuhaf komşu yetmezmiş gibi birde ağacı kesmeye romancılar gelir. Bin bir zahmetle yaptıkları ve pek çok sıkıntıya katlandıkları evlerinin üzerinde bulunan ağacı kesmeye gelen ormancılara sıkı bir ders verirler. Evde bir köpek ve bir kedi; bir de leyleklerin bıraktığı dört bebek ile iyi bir çete görünümü veren ev ahalisi ormancıları kovalamakta önce epey zorlanırlar. Daha sonra akıllarına müthiş bir fikir gelir: afallayacakları bir şey İsmi Altın kız olan köpeğin kanatlanıp uçmasını gören ormancılar arkalarına bile bakmadan korkudan kaçar giderler. Onca uçma denemesine rağmen bir türlü uçamayan Altın kız evini kurtarmak pahasına tüm gayretiyle kanatlanır, torpil balığı tüm gücü ile elektrik üreterek sağladığı ışık ile bu uçuşu bir şova dönüştürür. Velhasıl ışıklar içinde bir köpeğin havalanışı ormancıları kaçırır. Ve mutlu son, ev sahiplerinindir. On yaş ve üzerin çocuklarımız için tavsiye edilen bu kitap ile hayal gücünüz gelişebilir. Bunun yanında fazla kurgusal olması ve aşırı olağan dışılık abartı mı çocuklarımızın zihni karışır mı? İsterseniz kitabı okuyup siz karar verin. Ağaç tepesinde yeni bir yaşam, huysuz bir komşu ve tuhaf olaylar! Sosyal sorunları masalsı bir mizahla ele alan, İtalyan çocuk edebiyatının sıra dışı yazarı Bianca Pitzorno ilk kez Türkçe 'de. Biri çocuk diğeri yetişkin iki insanın şehirden uzak ama sevdiklerine yakın yeni bir yaşam kurmalarını işleyen roman, apartmanlara tıkılıp yaşamaktan, şehirlerin gürültüsünden bıkıp usanan günümüz insanına, büyülü gerçekçi bir masal anlatıyor. Farklı canlıların bir arada yaşamasını karikatürize eden Pitzorno, insanın doğayı değiştirici özelliğine vurgu yapıyor. Hayvanların uyum sağlama yetileriyle, insanların bulundukları ortamları uyarlayıcı yönleri arasında mizah dolu bir zıtlık yaratan kitapta, uçan köpekler, konuşan kediler, miyavlayan bebekler, etobur bitkiler, usta sanatçı Quentin Blake'in neşeli desenleriyle canlanıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ago-pasanin-hatirati/", "text": "Ago Paşa: Öğrendikleri yüzünden başına gelmeyen kalmamış olan bir papağandır. Ağago Paşa'nın Hatıratı'nda (1918) denemeler, Refik Halit'in siyasi hicivdeki ustalığını gösterir. Kitabın adı, önceki, bir papağan adıdır. Kendisine öğretilen sözleri tekrarladıkça sevilen, sonra birden susup satıp yenilerini öğreten papağanın hikayesi konu edinir. Kitap kısa hikayelerden oluşuyor. Kitabın ilk hikayesi, kitabın adı olan Ago Paşa'nın Hatırasıdır. Ago Paşa, herkesin ismiyle karıştırıldığı gibi bir insan değil, tam tersine bir papağandır. Bir kuş dükkanında eğitim görür. Orada sahibi tarafından konuşmayı öğrenir. Ago Paşa'nın sahibi o zamanlar ona haram olmayanı öğretir, o da öyle söyler. İnsanlar onu ilgiyle dinlerdi. Ama her şeyin bir sonu vardı. Ve kuş bunu anlayamaz. Bu sefer yine aynı şeyi söylemesine rağmen, söyledikleri yasaktı. Sonra bu sefer sahabeler polisle uğraşmak zorunda kalır. Sonra sahibi onu tavan arasına saklar. Olaylar geçince bu sefer ona ne söyleyeceğini öğretir. Önce yaşasın padişahımız'' öğretildi. Sahibi ve kendisi yasaklanana kadar mükemmel bir hayat sürmüşlerdi. Ancak bu cümle yasaklanınca büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldılar. Daha sonra Yaşasın özgürlük öğretildi. Yine ilk başta herkes kuşun söylediklerine şaşırmıştı. Yaşasın İttihat ve Terakki diyerek yüzlerce insanı toplayıp kendilerine verdiklerini yedi. Gün geçtikçe bu da yasaklandı. Bu sefer Yaşasın şeriat öğretildi. Bu kuşu görenler kendi dillerine uygun olduğunu düşünmüşler ve ona tekrar yem vermişler. Yaşasın Mahmut Şefket Paşa diye bağırıyordu. Bu yüzden Hareket Ordusu üyelerinden birine satıldı. İlk başta orada da rahattı. -Kimdir onlar? Kimdir onlar? -Hareket Ordusu! -Hareket Ordusu! -Lahana turşusu Sonra bunu dedi diye onu oradan atmışlardı. Bu böyle devam etti. Ago Paşa öğrendikleri ve ödüllendirildiği için acı çekti. Sonunda yeni bir cümle öğrendi. Bu, Yaşasın Kuvayi Milliye idi. Daha sonra bu da yasaklandı. Artık onlardan bıkmıştı. Çünkü her ne öğrettilerse, önce onu rahatlattı, sonra cezalandırdı. İstanbul Türkçesini en güzel kullanan yazarlardan biri olan Refik Halid Karay, Ago Paşa'nın Hatıratı'nda mizahi bir bakış açısı ve üslupla 1920'li yılların yaşamını, geleneklerini, alışkanlıklarını anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/albaya-mektup-yok/", "text": "Albay: Gururlu, umutlu ve ülkesi için mücadele etmiş bir askerdir. Vatanı için savaşarak yaptığı hizmetlerin karşılıksız kaldığını anlayan emekli bir yaşlı askerin hikayesi konu edinmiştir. Hikaye kasabada bir cenaze ile başlar. Bu cenaze albay ve kasaba halkı için önemli bir olaydır. Albay cenazenin önemini şu sözlerle açıklıyor: Yıllardır gördüğümüz tüm ölümler içinde bu ilk doğal ölümdür. Hatta bu doğal olmayan ölümler arasında horoz dövüşü ilanı dağıtırken vurularak öldürülen albayın oğlu da var. Ülkenin durumu, Marquez'in gerçeğe ulaşma aracı olan görüntülerle temsil edilmektedir. Albayın bağırsaklarındaki huzursuzluğa, yoksulluk ve çaresizliğin acısı eşlik ediyor; ülkenin boğucu baskıcı atmosferi kadının astımı tarafından tasavvur edilir. Albay'ın bağırsakları maaşı gelince iyileşecek, sıkıyönetim kaldırılınca kadının astımı düzelecek. Oğullarından geriye kalan ve dolaylı olarak onların ölümüne neden olan horoz, belki de albay için bir hareket noktasıydı. Karısı için, zar zor beslendikleri halde beslemek zorunda oldukları bir hayvan ve oğullarının vahşice öldürülmesini hatırlatan tek şey. Kitapta albayın eşini oldukça karamsar ve olumsuz bir çerçevede görüyoruz. Albay'ın aksine hiçbir şeyin düzelmeyeceğini, paranın gelmeyeceğini, hastalıkların iyileşmeyeceğini düşünüyor. Ülkedeki bazı insanlar gibi, acilen bir şeyler yapılması gerektiğini düşünür. Albay, evlerindeki antika saati satmaya karar verdi. Bunun için bir arkadaşına uğradı ama dükkan kalabalık olduğu için satış konusunu açamadan geri döndü. Karısı ise albayın açlığından ve gururundan bahsetmeye devam ediyor. Horozun şehirdeki en iyi dövüşen horoz olduğunu bilen Albay, 2 ay sonra çıkacak olan mücadeleyi kazanıp bir süre yaşamaları için gereken parayı onlara kazandırmayı ummaktadır. Karısı, bu horozu kasabanın en zenginlerinden ve albayın arkadaşı olan Sabas'a satması için albayı ikna etti. Karısının ısrarına daha fazla dayanamayan albay, horoz için Sabas'ı görmeye gitti. Sabas, ilk tartıştıkları fiyattan daha düşük bir fiyat teklif etti. Kasabanın iyi kalpli ve akıllı doktoru, Albayı Sabas'ın tam bir sahtekar olduğu ve bu zenginliği siyasi olarak güvenilmez biri olarak elde ettiği konusunda uyarır. Sabas ülkedeki diğer insanları temsil eder. Fikirlerini para karşılığında satar ve fikirlerini satmayan kişilerin mülklerini yasal olarak gasp eder. Albaya Mektup Yok, çağımızın en büyük yazarlarından Gabriel Garcia Marquez'in en güzel uzun öykülerinden biri. Ülkesi uğruna savaşarak yaptığı hizmetlerin karşılıksız kaldığını anlayan, emekliye ayrılmış yaşlı bir askerin öyküsü. Bir türlü gelmeyen emekli aylığını her cuma günü karısı ve horozuyla birlikte bekleyen emekli bir albayın komik, ama bir o kadar da trajik hikayesi. Gabriel Garcia Marquez'in 1982'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmesinde, hiç kuşkusuz, Albaya Mektup Yok'un da payı var. Büyülü gerçekçilik ustasının anlattığı her sahne, karakterlerin her davranışı, umarsız görünen bir dünyada yaşama sevincinin türküsünü söylüyor, ölüme ve yalnızlığa meydan okuyor. Her cümle, yaşamın uçsuz bucaksız boşluğunun suskunluğunu kırıyor. İmge, gerçekliğe ulaşmanın aracıdır, diyen Gabriel Garcia Marquez'in buruk bir alaycılık içeren bu öyküsü neredeyse görsel bir edebiyat başyapıtı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/alemdagda-var-bir-yilan/", "text": "Luka: Yunan tebaasından olan son derece iyi biridir. Kendini bir başına yalnız gören yazarın, yalnızlıktan kurtulmak için vermiş olduğu mücadele ele alınmıştır. Yazar kendisini dünyada yapayalnız kalmış hissetmektedir. Hayatında sadece yakın bir arkadaşı olan Panco, annesi ve birde Arap isimli köpeği bulunmaktadır. Ancak yazar üçünü de fazlası ile özlemektedir. Günlerden bir gün tiyatro çıkışında Panco'nun evine giderken Atikali'ye uğramak ister. Çıktığı yolda karşısına Hidayet ve Fatih Parkı içerisinde yatan adam çıkar. Aynı zamanda yolda bir sokak köpeği ve Yahudi karısının arabacı zımparası ile karşılaşmaktadır. Yazar hepsi ile farklı yaşanmışlıklar barındırmaktadır ve bu durum onun yaşama olgunluğuna erişmesine olanak tanır. Devamında ise yazar Panco ile buluşur ve bir gezintiye çıkarlar. Yazar Panco'yu fazlası ile sevmektedir. Ancak yalnızlığın ve yalnız kalmanın dünyayı giderek daha fazla etkisi altına altığını düşünmektedir. Çünkü Panco bu gün vardı ancak yarın yoktu. Yazara göre hayatı sevmek öncelikle bir insanı sevmek ile başlamaktaydı. Ancak yazarın bu inanı Alemdağ için tam tersi yöndeydi. Alemdağ son derece güzel bir yerdi. Panco ise hayvanları ile burada son derece iyi anlaşmaktaydı. Yılan Panco'yu gördüğü zaman kaskatı bir hal alırdı ve Panco ne derse onun dediklerini yapardı. Panco'nun hayvanlar üzerindeki bu etkisi şaşırtıcıydı. Panco'nun giydiği pardösü yakısında bir kürk barındırmaktaydı. Yazar ise arkadaşını bu özelliği ile sevmekteydi. Her zaman bu özelliğini vurgulamakta ve bu özelliğine dikkat çekmekteydi. Yazarı pardösünün üzerinde bulunan bu kürk rahatlatmaktaydı. Kürkün yazar üzerinde son derece farklı bir etkisi bulunmaktaydı. Arkadaşını sevdiği ve onda bu kürkü görmekten hoşlandığı için bu kürk onda bir rahatlama hissi yaratıyordu. Panco ise Alemdağ gezintisinden sonra ortadan kaybolmaktaydı. Yazar arkadaşını bir süre aradıktan sonra onu bir kahvede bulur. Arkadaşını ise içini rahatlatan kürkünden tanımıştı. Fakat Panco hiçbir şekilde yazara yüz vermemekteydi. Sanki bir olumsuzluk yaşanmış gibi yazardan kaçmaktaydı. Bu durum yazarın dikkatini çekmekte ve üzülmesine sebebiyet vermekteydi. Panco'nun neden böyle bir davranış sergilediği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ancak burada yanlış bir şeylerin olduğu çok belliydi ve bu durumun çözümü sadece Panco'da saklıydı. Her ne kadar şansını denese de arkadaşı Panco her zaman ondan kaçmaktaydı. Panco yazar ona yaklaşmaya çalıştıkça ondan kaçamaya devam etmekteydi. Bir ara kahvehanenin sahibi olan iyi yürekli Luka efendinin arkasına saklanmaya karar verdi. Tüm bu olanlar ise Alemdağ gezisinden sonra ortaya çıkmaktaydı. Yazar bu duruma bir anlam verememekteydi, çünkü yaptığı herhangi bir yanlış olmadığını düşünmekte ve durumun nenden böyle olduğunu bir türlü anlamamaktaydı. Yazar Aldemdağ'ı her zaman iyi hatırlamaktaydı. Alemdağ gezisinde gördüğü tüm detaylar hafızasındaydı ve bunlar ile ilgili herhangi bir olumsuzluk hatırlamamaktaydı. Yazar Alemdağ'ı düşündüğü zaman ortada gördüğü tavşanı, kekliği, güzel yılanı, karatavuğu hatırlamaktaydı. Aynı zamanda hafızasında taş delen suyu canlanmaktaydı. Ortalığa saçılmış olan çürümüş yapraklar ve üstüne yağan pelte güneş akılına gelmekteydi. Hiçbir şekilde farklı bir olumsuzluk hatırlamamaktaydı. Arkadaşının bu hale gelmesine sebep olan durumun ne olduğunu çözememişti. Yaşanan farklı bir olay mı olmuştu ya da arkadaşına biri bir şey mi demişti bilmiyordu. Panco ona yüz vermedikçe sebebini daha da çok merak eden yazar bu duruma bir çözüm bulmak istiyordu. - Eser, yazarın vefatından önce yayınlanan son kitabıdır. - Abasıyanık, bu kitabında kendi yalnızlığını anlatmıştır. - Kitap ilk olarak Alemdağ'da Var Bir Yılan ismiyle yayınlanmıştır. - Bu karışıklığın sebebi yayıncı firma ile yazar arasındaki bir yanlış anlamadır. - Öykünün ismini Yaşar Nabi Nayır'ın teklifi ile koyduğu bilinmektedir. İşte karşı karşıyasın. Haydi bakalım. Söyle söyleyeceğini. De diyeceğini. Dinler de. Tatlı tatlı dinler de. Sevgiden söz aç. Ne çıkar; o seni anlarsa değil, sen onu anlarsan bir şeyler olacak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/altinci-kogus/", "text": "İvan Dmitriyeviç Gromov: Kibar bir aileden gelen genç adam, okuduğu üniversiteyi yarım bırakmak zorunda kalır. Realist bir kişiliğe sahiptir. Akıl hastanesine kapatılan akıllı delilerdendir. Doktor Ragin : Doktor hayata stoik felsefeyle bakan birisidir. Ne var ki bu romantik bakış açısı, hayatın gerçek yüzünü bizzat yaşayınca onu hasta eder. Devrim öncesi Rus toplumunun ahlaki çöküntüsünü, duyarsızlığını eleştiren Çehov, eserinde vurgusunu bolca yaptığı; stoizm eleştirisini, doktor ve hastalar arasında geçen diyaloglarla vurucu bir gerçeklikle okurlara sunmuştur. Harekete geçmek yerine sorunları izlemek ve yorumlamak ile yetinen Rus aydınının halktan kopuşunu realist düşünceyle eleştiren Çehov'un kaleme aldığı Altıncı Koğuş derin bir toplum çözümlemesidir. Altıncı Koğuş; Rusya'nın küçük bir kasabasındaki bir hastanenin, akıl hastalarının kilit altında tutuldukları psikiyatri bölümü koğuşlarından birisidir. Bu koğuşta kalan beş hastadan en çok dikkat çeken isim İvan Dmitriyeviç Gromov, Petersburg Üniversitesi'nde okurken eğitimini yarım bırakmak zorunda kalmış, icra memurluğu yaptığı yıllarda içine saplandığı korkuları yüzünden yanlış algılanıp hastaneye kapatılan genç bir adamdır. Makus kaderi onu bu koğuşa getirmeden önce okuduğunu adeta yutan, zeki, parlak fikirleri olmasıyla bulunduğu toplumda isim edinmiş, saygı duyulan bir adam olan Gromov yaşadığı dönemin Rus toplumunu bilinçlendirecek çözümler arayışındayken farkında bile olmadan kendisini hastaneye kapatılmış bulur. Altıncı koğuşun içinde bulunduğu hastane, hastaların rehabilite edilerek topluma kazandırılmasını sağlamaktan ziyade; hastaların toplumun geri kalanından izole edildiği, rant kapısı haline gelmiş, çürümüş bir kurumdur. Burada psikiyatri bölümünün başında olan Doktor Ragin, göreve ilk başladığı yıllarda bir düzen getirmeye çalışmış olsa da bunu başaramaz ve o da diğerleri gibi var olan sisteme uyum sağlar ve koğuşların perişan durumlarını görmezden gelir. Hasta ziyaretleri sırasında Gromov'un hal ve hareketleri Ragin'in dikkatini çeker. Genç adamla sohbetleri ilerledikçe onun ilk görüşte tekinsiz bakışları altındaki sağlam fikirlerinin dışarıda akıllı geçinenlerin argümanlarından çok daha tutarlı ve akla yatkın olduğunu görür. İkilinin ilişkilerini doktorun açısından dostluğa dönüşürken, sohbetleri, pozitif bilimden, Rusya'nın sosyoekonomik durumuna kadar her şeyi kapsayacak nitelikte zenginleşir. Yaşadığı ufak kasabada hiç fikir akranı olmayan doktor bu sohbetlerden büyük keyif alsa da, Gromov onunda aynı görüşte değildir. Çünkü doktor hayatında hiç zorluk çekmemiş, yokluk ve acıyı ancak başkalarının yaşantılarından gözlemleyerek şahit olmasına rağmen, Romantizm ile sarmalanmış stoik düşünceleri ile başkalarına yukarıdan -kimilerine göre ukalaca- tavsiyeler veren bir insandır. Doktor için, hayatın içinde bulunan acı ve zorluklar, aslında duyguları ve düşünceleri yöneterek kolayca başa çıkılabilecek basit zorluklardır. Oysaki Gromov, tüm bunları yaşayarak deneyimlemiş birisidir. Doktor Ragin hastasının fikirlerinden etkilenip biraz da olsa kendini de suçlayarak hiç olmazsa çalıştığı hastanenin şartlarını düzeltmek için yönetimi uyarmaya kalkar. Bu davranışı yönetimin şimşeklerini üzerine çeker ve onun akıl sağlığı ile ilgili problemleri olabileceğini bahane ederek onu görevinden zorla alırlar. Yüzlerce akıl hastasının dışarıda ellerini kollarını sallayarak gezdiği kasabada bilgisizlikte hastaları sağlıklılardan ayırmayı beceremeyen anlayış, Doktor Ragin'i altıncı koğuşun altıncı hastası yapmayı başarmıştır. - İlk olarak dönemin en popüler Rus dergilerinden olan Russkaya mysl'nin kasım sayısında yayımlandı ve oldukça ilgi gördü. - Ülkenin sorunlarıyla ilgilenmeyerek seyirci kalmayı tercih eden kişilere yönelik eleştiriler, ölüm ve ölümsüzlük, tanrının varlığı veya yokluğu, yozlaşan memurlar, kitap okuma alışkanlığı ve empati gibi konularda çok sayıda iç ve karşılıklı konuşmalara da yer vermiştir. - Kaynaklara göre Vladimir Lenin de bu öyküyü okumuş ve etkilenerek kendisini bu koğuşa kapatılmış gibi hissettiğini söylediği anlatılmaktadır. - Öykü aynı adla birçok kez sinemaya da uyarlanmıştır. - Lucian Pintilie yönetmenliğindeki 1978 yapımı Ward Six ve 2009 yapımı filmde orijinal senaryo kullanıldı. - Türkiye'de de aynı adla Kemal Demirel'in uyarlamasıyla Devlet Tiyatrolarında sahnelendi. Çehov bir taşra kasabasındaki akıl hastanesinde geçen bu novellasında, eğitimli bir hasta olan İvan Dmitriç ile Doktor Andrey Yefimıç arasındaki felsefi çatışmaya odaklanır. İvan Dmitriç maruz kaldıkları adaletsizliğe, içinde yaşamaya zorlandıkları berbat koşullara karşı çıkarken, Andrey Yefimıç bunları görmezden gelmekte ısrar eder ve durumu değiştirmek için kılını bile kıpırdatmaz. Doktor sonunda içine düştüğü felsefi yanılgının farkına vardığında ise artık iş işten geçmiştir. Altıncı Koğuş, Rusya'nın ve ülkenin sorunlarıyla ilgilenmek yerine onları uzaktan izlemeyi tercih eden elit Rus aydınının deliliğinin simgesidir adeta. Altıncı Koğuş, Russkaya Mısl dergisinin 1892 kasım sayısında yayımlandığında büyük ilgi görmüştü. Hatta Lenin'in de yapıtı okuduktan sonra dehşete kapıldığı, Kendimi Altıncı Koğuş'a kapatılmış gibi hissettim dediği rivayet edilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/arkadas/", "text": "Maksim: İyi niyetli, çalışkan adam, genç arkadaşı Şakro'ya yardım etmek için türlü sıkıntılarla baş eden sağlam karakterli bir adamdır. Şakro Pladze: Gürcü prensi olduğunu iddia eden, on dokuz yaşında olmasına rağmen, yalanı riyayı marifet bilen, tembel ruhlu, haksız kazancı yol gören bir adamdır. Hikayede birbirinden tamamen farklı iki karakterin yollarının kesişmesi ve hikayeleri konu ediliyor. Hikayenin ana karakteri Maksim, Şakro'yu limanda, ilk defa gördüğünde gencin sefaleti dikkatini çeker ve ona yardım eder. Genç adamla biraz sohbet ettiğinde, onun Gürcü prensi olduğunu ve dolandırıldığı için bu halde olduğunu öğrenir. Maksim, delikanlının bulundukları şehirde yitip gitmesinden endişelendiği için onu Tiflis'e götürmeye karar verir. Maksim ile Şarko'nun karakterleri taban tabana zıttır. Yolculukları esnasında yaşananlar, yalancı prensin aymazlığı, asalak tavırlarına tahammül eden Maksim'in sabrı okuyanı hayran bırakacak niteliktedir. Yazar hikayede tek taraflı yaşanan arkadaşlığı anlatırken, dönem Rusya'sını ve sefaletini de göz önüne serer. Hikayenin devamında kahramanımız, genç arkadaşının tüm aşağılamalarına rağmen onu Tiflis'e götürmeyi başarır. Maksim bu yolculuk sayesinde o büyük filozofların kalın kitaplarında bulunamayacak birçok şey öğrenir. Çünkü yaşamın bilgeliğ,i her zaman insanlarınkinden daha geniş ve derindir. Aristid Kuvalda: Çevresi tarafından Yüzbaşı olarak bilinir. Eskiden zengin ve itibar sahibi bir adamken, sonrasında düşkün bir pansiyonun işletmeciliği yaparak geçimini sağlar. Yardımseverliğiyle bilinir. Bu pansiyonun sakinleri eskiden kültürlü, saygıdeğer insanlar iken, yaşadıkları talihsizliklerle fakirliğe sürüklenmiş, dolayısıyla da büyüyen çaresizlikleriyle yaşamla bağları kesilmiştir. Pansiyon işletmecisi Yüzbaşı ve öğretmen de benzer şeyleri yaşamalarına rağmen yine de yapılacak bir şeylerin varlığından umut ederler. Yüzbaşı, içtikçe cesaret bulan, çalışmaya gelince sessizce köşesine çekilen bu topluluğu Bir zamanlar insan olan yaratıklar diyerek onları hafif bir ironi ile tanımlar. Görünüşte zavallı olan bu insanların tartışmaları alkol ile birlikle tutkulu ve ateşlidir. Yaşadıkları pansiyon, zengin bir tüccar tarafından yıkılmasıyla, kendilerini sokakların beklediğini bilmelerine rağmen birliktelik gösteremezler. Yüzbaşı ve öğretmeni yalnız bırakıp eskiden yaptıkları gibi sessizlikleriyle sefaletlerine razı olurlar. Çelkaş: Hırsızlıklarıyla nam salmış, sefil görünümlü fakat hali yerinde birisidir. Tesadüfen tanıştığı köylü gençte bir anda onda kendi gençliğinin kötü günlerini görür. Ona yapabileceği en büyük iyilik, ona çaldıklarının hepsini vermekten başka bir şey değildir. Gavrilo: Yaşadığı köyden daha rahat yaşamak için geldiği bu liman kentinde kendi içinde var olan fakat bilmediği karanlık yönleriyle tanışacaktır. Hikayenin kahramanlarından Çelkaş, Rusya' nın bir balıkçı kasabasında yaptığı hırsızlıklarla nam salan bir karakterdir. Yolların kesiştiği bu hikayede ise Çelkaş, kendisine yardım edecek birini ararken Gavrilo adında görünüşünden masumluk akan köylüyü görür. Çaresiz olan bu gence yaptığı teklifle bir nevi hayallerini de satın almış olur. Genç adam yapacağı işin ne olduğunu anlamadan teklifi kabul eder. Bu iki karakter yan yana gelmiş olsalar da; yaşamdan beklentileri, özgürlük anlayışları birbirinden taban tabana zıttır. Çelkaş, paranın ona özgürlük getireceğini düşünürken, Gavrilo köyünde sahip olacaklarının hayalini kurmayla yetinir. Hikayenin üçüncü karakteri olan Para ise, çirkin yüzünü hikayenin ilerleyen kısmında gösterip, vicdan sorgulaması yaptıracaktır. Genç adam gecenin yarısında yaptığı işin kürek çekmek olmayıp hırsızlığa yardım ettiğini anladığında, içinde bulunduğu tehlikenin farkına varır. Önce duyduğu pişmanlık yerini daha çok paraya sahip olmaya ve nitekim ortağını soyup öldürmek istemesine evrilir. Ortağı Çelkaş'ı bir taş ile etkisiz hale getirdikten sonra ganimetlerin tamamını yine Çelkaş'ın izin vermesiyle- alır ve kaybolur. Gorki, Arkadaş'ta, 19. yüzyıl gerçekçiliğinin en olumlu geleneklerini ilerici bir romantizmle birleştirerek toplumsal mekanizma tarafından dışlanmış serserileri konu almış; gerçekçiliği ve insansı bir sıcaklığı çarpıcı bir biçimde kaynaştırarak dünya edebiyatında yepyeni bir çığırın öncüsü olmuştur. Genç Gorki'nin bu gerçekçiliğinde yeni bir toplumsal bilincin uyanması ve insanca bir düzene duyulan ateşli tutku tüm çarpıcılığıyla yansır. Arkadaş, Gorki'yi anlamak için mutlaka okunması gereken bir kitap! Okuyun!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ask-kopekliktir/", "text": "Aşk imkansızı ummaktır. Ahmet Ümit, bu derin gerçeği Aşk Köpekliktir'de açıklıyor: Aşkın göz kamaştıran yanılsaması, muhteşem bencilliği, karanlık cesareti, muhteşem yıkıcılığı... ... Ruhumuzu karanlık labirentlerde koşturan kör coşkuyu konu edinmiştir. Kitap on bölümden oluşuyor ve her bölüm size ayrı konular sunuyor. İlk hikayede hayali kelimelerin ağırlıkta olduğu bir bölümdür. Aşkı rüzgarın esintileriyle özdeşleştiren şey, önce şarkılara eşlik ettiğim melodik notalara benzetiyor onu. Farklı bakış açılarıyla, rüzgarın aslında çiçeklere değil, onlarda oluşan yapraklara tutkun olduğundan bahseder. Rüzgarı sevginin en üst düzeyine benzettiği için çiçekleri farklı varlıklar olarak görür. Rüzgar şarkı söylemeye başladığında yaprakların düşeceğine inanılıyordu. Öyle ki, kendisi yüzünden öldüğünü düşündüğü yaprakları diriltmeye çalışmaktan bahseder ve ilk bölümden de anlaşılacağı gibi doğadaki yaprak, rüzgar, güneş ve ağaç gibi kavramlara sevgiyi katmayı başarmıştır. İkinci bölüme geldiğimizde ise farklı bir mantıkla hareket etmeyi yaşam ilkesi olarak benimseyen, kendini farklı bir aşk döngüsü içinde bulan bir beyefendiyi konu alıyor. Mutlu bir evliliği olan bu beyefendiye genel anlamda bakıldığında, mantığı sayesinde mutlu olduğunu sanan ve duygusala bağımlı olmadığını düşünen bir kadın görmesi sonucunda mantıkta devrim niteliğinde hareket etmeye başlamıştır. Duygular ofisinin önünden geçen bir kadına dikkat etmesi sonucunda, yıllar önce, evlenmeden hemen önce rüyasında onu gördüğünü hatırlıyor. Kadın her gün aynı saatte ofisinin önünden geçiyor. Bir gün kadını aynı anda gören adam koşarak yanına gelir ve konuşmak istediği önemli bir konu olduğunu ve ofiste konuşmak istediğini söyler. Kadının bu teklifi kabul etmesi üzerine ofise giderler ve kadının tutkulu bakışları, duruşu ve parfümünün çekiciliği ile erkeğin heyecanı çok daha fazla artmaya başlar ve artık erkeği mantıkla baş başa bırakır. Rüyasını anlatmaya başlayınca kadının kendisini rüyasında gördüğünü söylemesiyle durum daha da ilginçleşti. Bir anda odada sevişmeye başlayan bu çiftin tutkuları bir anda farklı bir boyuta gitmiş ve tutkuyla hareket eden kadının yerini kaba ve farklı cümleler kullanan bir kadın almıştır. Bir an için bu fanteziyi anladığını ve bunun bedelini şimdi ödemesi gerektiğini söylemeye başladı. Parasını aldıktan sonra dışarı çıkan kadına hayal kırıklığıyla bakıyordu. Hayal kırıklığına uğramış mantığı ve duyguları arasında bir savaşa girmesine neden olur. İkinci öyküye geldiğinizde bizi bir otobüs yolculuğu karşılayacak. Hikaye yaşlı bir amcanın genç bir adamın yanında oturup sohbet etmesiyle başlar. Aralarında aşk konusu açılmış ve dedemiz aşkın bir bela olduğunu, görücü usulü evliliklerin daha makbul olduğundan bahsetmeye başlamış. Ama çocuk neden bu kadar merak ettiğini sordu ve dedemiz olanları anlatmaya başladı. Büyükbaba, Yahudi bir ailenin kızına aşık olur. Din ve kültür farkını evlilik rüyalarında bile görmek zorlaştı. İshak Amca'nın babasıdır ve belli bir süre sonra işleri kötüye gitmeye başlayınca Florisi'yi Yasef adında yaşlı ama zengin bir adama verirler. Babası ölünce kuyumcu dükkanını devraldı ve kendini işine adadı. Ama Floris unutmak istemez, bu yüzden dükkana geldi ve ona bir bilezik yapıp bittiğinde eve getirmek istediğini söyler. Çarpıcı bir bileklik yapıp evine, Floris'e götüren bu genç aşık, Her gün Yasef dışarı çıktığında Floris'in evinde nefes almaya başlaması mahallenin diline düşmesine neden olur. Eski karısının sesini duyunca kimseyi incitmeden ve kavga çıkarmadan Halep yolunu tutarlar. Genç aşık peşlerinden gider ama Floris onun evine başka bir adam aldığını görünce hayal kırıklığına uğrar ve arkasını döner. Bir ara verildiğinde yardımcısı yanına gelir ve Vakkas dedesinin başının biraz dertte olduğunu ve aşık olduğu kadını ve karısını öldürdüğünü söylemesiyle devam eden etkileyici bir hikaye yaratır. Üçüncü hikaye, ellili yaşlarında Numan isimli bir ustanın başına gelen talihsiz olayları anlatır. Evli olmayan Numan Bey, kadını matematiksel bir problem olarak tanımlar ve kadınları çözmenin farklı bir yöntemi olduğunu düşünür. Numan Bey'in Müge isimli bir kadınla karşılaşması, onunla evlenmesi, kendisinden 20 yaş küçük bir kadınla yaşadığı anlaşmazlıklar ve yaşadığı vurgunlar, çözemediği bir sorunun hayatını nasıl etkilediği literatüründe anlatılır. Hikayeler arasında son hikaye olan ve kitaba adını veren Aşk Köpekliktir adlı hikaye yer almaktadır. Ayşe adlı karakterin bir bara girip barmenle konuşmasından oluşan bir hikayedir. Ayşe'nin barmene aradığı aşkını anlatması ile bitmeyen aşklarıyla bu barda tanışması ile başlar. Ayşe'nin sonsuz aşkı Stefan adında biriydi. Rafo, barda barmen ve Stefan hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışan, birbirleriyle konuşan ve kendilerini rahatlatmaya çalışan iki kişinin hikayesidir. Stefan, Ayşe'ye beş satırlık bir mektupla veda etmiştir. Stefan o barda bir şarkıcıydı ve buraya bir kadın için gelmiştir. Aradığı kadın Ayşe'ye çok benziyordu ve Ayşe ile ilişkisi bu yönde başlamıştı. Bu durum Stefan'ın aslında çok farklı bir aşka kapılıp bir seri katil ararken başlar. Stefan hem polis hem de müzik adamıydı. Babasının tatildeyken öldürülmesi, annesine ve kendisine tecavüz edildikten sonra hayattan ve kaderden intikam almasına neden olmuştur. Ancak bu durumu yenip Stefan'a dönünce Ayşe'nin kötü günleri başlar ve her seferinde bu bara gelip onu aramaya başlar. Sahibini arayan bir köpek gibi hala ilk tanıştıkları noktaya kadar bu aşkın peşinden koşuyordu. Ayşe, Stefanı ve Stefan'a başka bir kadının peşinde acıklı bir aşk hikayesi anlatılır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ay-isigi-sokagi/", "text": "Almanya'ya giderken geminin geç gelmesi sonucu bir deniz şehri olan Fransa'da bir gece kalmak zorunda kalan genç bir adamın tuhaf yaşamlarının hikayesini anlatıyor. Kitap beş ayrı öykülerin bir araya gelmesinden oluşur. Aynı adı taşıyan Ay Işığı Sokağı ile başlıyor, Leoporella, Nişan, Leman Gölü Kıyısında Olay'la devam edip, Avare ile son buluyor. Anlatıcı, bir Fransız limanına inen genç bir Alman. Gemi geç bir saatte yanaştığı için Almanya'ya giden treni kaçırır. Bu yüzden kendisine yabancı olan bir şehirde bir gece geçirmek zorundadır. Geceleri küçük şehrin sokaklarında yürürken, o şarkı bir kadını duyar Weber 'in Der Freischütz. Bir Fransız şehrinde anadilini duymak gencin ilgisini çeker ve kaynağı bulmak için sesi takip eder. Sonunda aradığını bulur: Ses, bara benzer küçük bir genelevden gelir. İçeri girmeye çalıştığında, aniden içeriye bakan garip bir adam görür. Adam onu görür görmez kaçar. Anlatıcı içeri girer ve masalardan birine oturur. Gece yarısı ve bardaki tek misafir o. Etli, bitkin bir fahişe yanına gelir ve Alman aksanıyla alkol sipariş eder. Genç adam, barın boğucu ortamından ve umursamaz, yorgun fahişeden rahatsızdır ayrılmaya karar verir. Ama bir anda fahişe canlanır ve kapıya bakarak kahkahalara boğulur kaçan adam yine oradadır. Fahişe, adamı küçük düşürür ve anlatıcıya sokularak onu kıskandırmaya çalışır. Anlatıcı adam için üzülür ve fahişenin acımasızlığına dayanamaz ve bu nedenle ayrılmaya karar verir. Ay ışığında labirent gibi sokaklarda yürürken ve otelini bulmaya çalışırken aniden bir adamın yardım teklif ettiğini duyar bu bardaki adamdır. Anlatıcının oteline birlikte yürürken, garip adam hızla konuşmaya başlar. Fahişenin karısı olduğunu ve bencilliği nedeniyle onu terk ettiğini ve tüm servetini onun peşinden koşarak harcadığını söylüyor. Adam, anlatıcıdan karısına geri dönmesi için onunla konuşmasını ister. Anlatıcı şaşırır ve hiçbir isteğine cevap vermez. Hayatta o gün aldığı bıçaktan bahsediyor. Ertesi gün, anlatıcı barı bulmaya çalışır, ancak sokaklar gün ışığında ona oldukça yabancı gelir. Ama ay ışığında otelinden gece trenine giderken birden barın girdiği sokağı fark eder. Adam yine barın önündedir. Adam anlatıcıyı gördüğünde, ona işaret eder. Bu durum anlatıcıyı endişelendiriyor ve gece trenini kaçırmak üzere olduğu için bardan ve ara sokaktan cıvıl cıvıl çıkar. Son anda, adam elinde gümüşi bir şeyle kararlı bir şekilde bara girerken anlatıcı tereddüt eder. Crecentia ana karakterdir. Evlilik dışı dünyaya gelen bir kişidir. Ay Işığı Gibi kitaptaki en uzun ikinci hikayedir. Evlilik dışı doğan Crescenz'in hizmetçi olarak uzun yıllarını anlatıyor. Patronuna olan bağlılığı, takıntısı veya sevgisi olsun, adını tam olarak koyamadığım bir hikaye. Bu kadar çok duygunun bir arada işlendiği kitabın en sıra dışı ve etkileyici öykülerinden biri Leoporella. Sonunda yine ölüm vardır. 1810 senesinde Fransa ve İspanya arasında meydana gelen savaşta uğradıkları saldırının sonucunda düşman topraklarında kalan albayın hayatta kalma savaşı anlatılıyor. Savaşın harap ettiği 1810'da Fransızların durmadan saldırdığı Hostalric'te, bir albay tarafından korunan erzak konvoyu, ormanda ilerlerken İspanyollar tarafından saldırıya uğradı. Albay hayatta kalır, ancak gördükleri ve hissettikleri onu ölümle yüzleşmek kadar kötü yapar. İsviçre ülkesinde Villeneuve kasabasının Leman gölü bölgesinde avlanan balıkçının hikayesi anlatılıyor. 1918'de bir yaz gecesi, Villanueva'daki bir gölde bir balıkçı garip bir şey gördü. Yorgun bir çıplak vücut gölde yüzüyor. Fransa kıyılarında yüzen adam, Fransa'nın bir Rus askeridir. Rus askerinin vatan hasreti onu sonsuzluğa ve ölüme götürür. Yaşıtlarının üniversiteye gittiği fakat kendisinin hala liseye devam ettiği Liebmann hikayesi yer alır. Yirmi bir yaşına gelmiş hala liseyi bitirememiş bir gencin öğretmeni tarafından rencide edilmesini anlatıyor. Buhrana sürüklenen gencin sonu yine ölümdür. Avusturyalı yazar Stefan Zweig bu eserinde, birbirinden farklı insan psikolojileri içinde gezinmekte ve bunları usta bir şekilde betimlemektedir. Beş kısa hikayeden oluşan bu kitapta: Bir sokaktan öylesine geçip giden bir denizci ile pişmanlık hikayesine; resmen ot gibi yaşayıp insanlıktan çıkan, sıradan ve kaba bir kadının, zengin bir baronun evine hizmetçi olmasıyla birlikte iç dünyasında yaşadığı sıra dışı heyecanlara; işgal sırasında düşman topraklarında mahsur kalmış bir Fransız askerinin çaresizliğine; gölde ölmek üzereyken kurtarılan, savaştan kaçan bir firarinin aile ve vatan özlemine; liseyi bir türlü bitiremeyen, öğretmeni yüzünden sınıfta kalan bir öğrencinin sancılı hikayesine şahit olacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/az-gittik-uz-gittik/", "text": "Yazar, bir paket sigara içmek isteyen herkesin cebinde 20-30 kutu kibrit taşıması gerektiğini belirterek çöpçatanları ironik bir şekilde Konu edinmiştir. Bir Arabada Biri Yayan başlıklı yazıda ise 1957 yılında İstanbul trafiğinin durumu yazarın gözünden iki farklı çerçevede ele alınarak anlatılmıştır. Bu Kitabın Başına Gelen Acı ve Gülünç Olaylar başlıklı yazıda, kitabın beşinci baskısının neden toplatıldığı vurgulanıyor. Buna göre, ilk dört baskısında sorun yaşamayan kitabın beşinci baskısının mahkeme kararıyla toplatılması ve yazarın ilk başta yurt dışına çıkış yasağı getirilmesi yazarı şaşırttı. İlk etapta resmi bir sebep gösterilmediğinde, müellif bu eserin peşine düşer ve müsadere sebebini öğrenir. İlk dört baskıda yer alan Sosyalizm Ahlaktır başlıklı makale, yazım ve düzeltme hataları sonucunda beşinci baskıda Sosyalizm Tanrıdır olarak yayımlanmıştır. Mahkeme, Nesin hakkında komünist propaganda yaptığı gerekçesiyle soruşturma açar ve yazar, uzun uğraşlar sonucunda bu davadan beraat eder. Coni, Bayrağa Dokunma! Başlıklı yazıda gazete yazarlarının tartıştığı konular üzerinde durulmuştur. Fıkralardan müziğe kadar birçok konu gazete yazılarında işlenmiştir. Hatta bir Türk kızı ile Amerikalı bir binbaşının evlenmesi ortalığı karıştırır. Yazar, Amerikan gençlerini Türk bayrağını yırtmaları için sitem ederek kimsenin umurunda olmadığını söyleyerek Amerikan gençlerine Coni bayrağına dokunmayın diye sesleniyor. Kibritlerde Eşitlik başlıklı yazıda çöpçatanlar eleştiriliyor. Yazar, bir vapur yolculuğu sırasında sigara içmek için bir kibrit yakmaya çalışır. Ancak, içinde çok sayıda kibrit bulunan kibritlerden sadece birini yakabilir. Neredeyse buharlı pişiricinin yanmasına neden olacak. Konuyu araştıran yazar, her kibrit çöpünün başına uygulanması gereken fosfor ilacının sadece bir veya birkaç çöpe atıldığını öğrenir. Bu nedenle kutudaki çöplerin çoğu yanmazken yanan çöpler de yangın riski oluşturuyor. Yazar, bir paket sigara içmek isteyen herkesin cebinde 20 / 30 kutu kibrit taşıması gerektiğini belirterek çöpçatanları ironik bir şekilde eleştirir. Öte yandan Bir Arabada Biri Yayan başlıklı yazıda ise 1957 yılında İstanbul trafiğinin durumu yazarın bakış açısından iki farklı çerçevede ele alınmıştır. İlk olarak, yazar toplu taşıma araçlarından konuya girilir. Araçlar o kadar dolu, yollar o kadar dar, yayalar o kadar dikkatsiz ki toplu taşıma kullanmak işkenceye dönüşüyor. İkinci sahnede yazar arkadaşıyla birlikte toplu taşıma aracından iniyor. Az önce dikkatsizlikleri nedeniyle yayalara eleştiri okları atıldı, bu kez de sürücülere. O kadar hızlı sürüyorlar ki yayaların güvenliğini neredeyse hiçe sayıyorlar. Yazar, mizahı kullanarak toplu taşımanın sorunlarını ve hem kullanıcılar hem de kullanıcı olmayanlar için dezavantajlarını ironik bir şekilde ifade eder. Az Gittik Uz Gittik, baştan sona keyifle okunabilecek, tarihi ve sosyal değeri yüksek bir kitaptır. - Az Gittik Uz Gittik Aziz Nesin'in 1953'ten 1990'lı yıllara kadar yazdığı 61 yazıyı içeren kitabıdır. Yazılar genelde 1990 öncesine ait olmakla birlikte 1997 baskısında kitaba yeni yazılar eklenmiştir. - Yazılarda mizah ve eleştiri ön plandadır. Sosyal, siyasi, kültürel olaylar ironik olarak ele alınmıştır. Bu kitabımın başına gelenler çok ilginçtir. İlk basımı 1959'da (6 bin), ikinci basımı 1971'de (10 bin), üçüncü basımı 197,4'te (10 bin), dördüncü basımı 1976'da (10 bin), beşinci basımı 1982'de (10 bin) yapılan Az Gittik Uz Gittik adlı kitabımın beşinci basımı daha satışa bile çıkmadan savcılığın istemiyle toplatıldı. On bin kitap, yayınevinin deposundan Sultanahmet'teki Adliye Sarayının mahzenine resmi araçla taşındı. Arkadan Ağır Ceza Mahkemesine verildim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/az-sekerli/", "text": "Az şekerli kitabını Sait Faik son günlerinde kaleme almıştır. İçerisinde gençlik günlerinde yazdığı hikayeler ve son dönemde ele aldığı hikayeler bir arada bulunmaktadır. Özellikle son günlerde yazdığı hikayelerde ölüme yaklaştığının sinyalleri verilmektedir. Yazarın ele aldığı hikayelerde farklı alanlarda ortak karakterlere rastlanmaktadır. Hem gençlik döneminde yazdıklarını hem de son dönemde ele aldıklarını görmek isteyenler için en ideal seçeneklerden bir tanesidir. Kitap içerisinde yer alan Dülger Balığının Ölümü hikayesinde, sadece bir balık olan dülgerin çlüm sırasındaki hareketleri ve ölümü sonrasındaki hareketleri detaylıca izlenip gözlenmiş ve betimlenmiştir. Son derece basit bir durum gibi görünüyor olsa da bu hikayede Sait Faik'in gözünden birçok farklı detay bulunmaktadır. Onun yaptığı betimlemeler, balığın çırpınışını detaylıca ele alması, renkler ve güneş batarkenki oluşan manzara okuyucunun zihninde canlanmaktadır. Bu sayede hikaye son derece somur bir form almaktadır. Kitap içerisinde yer alan bir diğer hikaye ise Semaverdir. Ali nihayet kendisine bir iş bulmuştur. Tam bir haftadır fabrikaya çalışmaya gitmekteydi. Annesi de bu duruma son derece büyük bir sevinç beslemekteydi. Ali yine bir gün annesinin seslenmesi ile kalktı. Yataktan yemek odasına annesine sarılarak geçti. Odanın içerisinde kızarmış ekmek kokusu hissedilmekteydi. Aynı zamanda semaverde kaynamaktaydı. Her sabah Ali'nin semaver ve fabrikanın önündeki salep güğümü hoşuna gitmekteydi. Ali kahvaltısını yaptıktan sonra evden çıktı ve fabrikadaki arkadaşları ile buluşup birlikte fabrikaya yürüdüler. Ali'nin annesi ani bir şekilde öldü. Her sabah oğluna çayını ve kahvaltısını hazırlamakta akşamları ise yemeğini önüne koymaktaydı. Bir sabah henüz Ali uyanmamışken semaverin başında bir fenalık geçirmiş ve hayatını kaybetmişti. Ali o sabah fabrika düdüğünün sesine yatağından fırlayarak uyandı. Annesini görünce uyuduğunu düşündü. Omuzlarından tuttu ancak soğumaya yüz tutmuş yüzüne dokunduğu zaman ürperdi. Annesine sarıldı ve onu kendi yatağına götürdü. Vücudunu ısıtmaya çalıştı. Ancak o gün hiçbir şekilde ağlayamadı ve neredeyse hiçbir şey yapamadı. En sonunda karşı komşuya haber verdi ve günlerce evin boş odalarında kendi başına gezindi. Ancak bir türlü ağlayamadı. Bir sabah yemek odasında semaver ile karşı karşıya geldi. Kulplarını tuttu ve gözlerinin görünmeyeceği bir yere koydu. Bir sandalyeye çöktü ve nihayet ağladı. Stelyanos Hrisopulos Gemisi adlı hikayede ise Stelyanos Hrisopulos adı yaşlı bir balıkçı ve torunu Trifon bulunmaktadır. Trifon annesini kaybettikten sonra son derece yıpranmış bir hal almaktadır. Ancak dedesi her zaman ona destek olmaktadır. Trifon küçük olmasına rağmen son derece başarılı işler ortaya koymaktaydı. Elinden çıkan gemilerin tamamı tıpkı bir ustanın elinden çıkmış gibiydi. Ancak diğer çocuklar onu dışlamaktaydı. Bu durum onu biraz zorlamaktaydı. Aynı zamanda yaşadığı farklı maddi zorluklar ve verdiği birçok farklı mücadele söz konusuydu. Tüm bu zorlukların üzerine mücadele etmesi gereken birçok farklı unsurda eklenmekteydi. Bu dönemin şartları içerisinde birbirinden farklı zorlukları barındırmaktaydı. Bu zorluklar işle başa çıkmaya çalışan Trifon küçük yaşına rağmen son derece iyi bir gayret göstermekteydi. Aynı zamanda dedesinin desteği ile de farklı yönlerden kendisini rahatlatmanın yolunu bulmaktaydı. Ancak hayat yine karşısına birçok farklı zorluğu çıkartmaktaydı. Üstelik en kötüsü de bu yaşadıkları değil yaşayacaklarıydı. Farklı olumsuzluklar karşı verilen mücadele ve daha sonrasında Stelyanos Hrisopulos gemisini batması ortaya çok daha farklı durumların çıkmasına sebebiyet vermektedir. - Sait Faik'in son günlerinde yazdığı hikayeleri ile gençlik günlerinde yazdıkları bir aradadır - Yazarın bu kitapta yer alan Battaniye ve Kalinikhta isimli öyküleri Alemdağ'da Var Bir Yılan'daki eşcinel göndermeli öyküleri ile birlikte değerlendirilir. Bu hikayelerde ortak karakterlere de rastlanır. Yerimden kalktım. Aynaya doğru ilerledim. İki hanımın sessizce beni dikizlemelerine aldırış etmeden baktım. Perişan bir haldeydim. Yüzüm sapsarıydı. Gözlerim kıpkırmızı. Kenarlarından fırlayan saçlarımı toplamak için şapkamı çıkarınca şöyle parmaklarımla bir tarasam elimde kalacaklarını sandım. Şapkamı giyip kenarlardan fırlayan saçları içeriye tıktım. Dışarı çıktım. Vapur Kadıköy'den kalkmış geliyordu. Haydarpaşa İstasyonu'na baktım. Kocaman kapılarından ötede kırmızı yeşil fenerli, demiryollu, trenli, yolculu, meraklı, düşünceli, perişan, yerini bulmaya çalışan bir alem vardı. Her gün yüzlerce tren binlerce hikaye getiriyor, binlerce hikaye alıp gidiyordu. Hikaye Peşinde adlı öyküden."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/bana-kuslar-soyledi/", "text": "Yazar bu öykü kitabında çocukları anlatırken yetişkinleri de konunun içine alıp okuru kendi geçmişine doğru götürerek anılarını tazelemesine de vesile oluyor. Çoğumuz çocukluğa dair tek bir anıya sarılırız bazen. Bir gün, bir kişi, bir olay... Bütün çocukluğumuzu onun etrafında öreriz. O eski günlerin hatıraları yaranın kabuğunu koparıp yaranın altında neler olduğunu görme çabasıdır aslında bir yandan da. Çocukların dünyasından bakınca hala umut var. Çocuklar varsa umut var. Yekta Kopan'ın yeni öykü kitabında çocuklar var; Aklına geleni söyleme özgürlüğü olan çocuklar. Büyüklerin büyük yalanlarına inanmadığı halde arkasını dönüp, kıvrılıp yatmaktan başka çaresi olmayan çocuklar. Bazen de bütün bakışlara inat içinden geldiği gibi dans eden, kendi doğruları yönünde hareket eden, dürüst, duyarlı, hayatı yaşayarak öğrenmeye çalışan boyu küçük bireyler konu alınmış bu eserde. Bazen kendilerine takılan lakaplara canları sıkılsa da bu küçük insanların, ilerleyen yıllarda yine de bunları tebessüm ederek hatırlayacaklardır; lakin onların küçücük omuzlarına yüklenen yüklerin ağırlığıyla erkenden büyümek zorunda kalırlar. Kimileri daha şanslıdır, onların bir yanları hep çocuk kalır. Büyümeye meraklı olan çocuk, erişkin olduktan sonra geçmişe doğru bir yolculuğa çıktığında orada özgürlük, cesaret ve hayal gücünün sonsuzluğunu görecektir. Yetişkin birey ne zaman mutsuz olsa, eksik olan parçayı o eski yıllarda arayacaktır. O özlenen yıllar, henüz özgürlük bahçelerinin çitlerle çevrilmediği, düşünce atlarının istediği gibi koştuğu zamanlardır. Cesaretlerini ceplerinde taşıyan, hayata taptaze gözlerle bakabilen minik bedenler, acılarına, yaralarına derman olacak bir kurtarıcıya sığınma ihtiyacı duyarlar. Büyüme yolunda kendi gezegenlerinin sahibi iken başkalarının uydusu olma ayrımında karakterleri ve tercihleri oluşur. Hayatın sırrını öğrenmek isteyen birey zamanı tecrübeyle yoğurup sevgiyi de ekleyince gösterdiği sabır karşılığını bulur. Bütün yaşanılanlara rağmen içindeki o minik ruhu yaşayabilenler gerçek mutluluğa erenlerdir. - Öykü kitabı on iki farklı hikayeden oluşuyor. - Yaş ortalamaları dokuz on olan çocukların şartları farklı olmasına rağmen ortak davranış ve duygulanımları konu ediliyor. - Bahsedilen yaş grubunun psikolojisi titizlikle işlenip okuyucuya hikayelerin içinde yoğrularak sunulmuş. - Çocukları konu alan bölümlerin yanında yetişkin kişilerin kendi çocukluklarından onlara kalan, yaşadıkları sürece izleri hep taze kalan anılarına gelgitleri anlatılıyor. Çoğumuz çocukluğa dair tek bir anıya sarılırız bazen. Bir gün, bir kişi, bir olay... Bütün çocukluğumuzu onun çevresinde öreriz. Hani çocukken bir yerimiz yara olduğunda tentürdiyot sürerlerdi üstüne, sonra da yanmasın diye üflerlerdi. Hayatımız boyunca birileri yaralarımıza iyi gelecek bir şeyler sürsün, sonra da acımızı almak için üflesin diye bekliyoruz. Yekta Kopan'ın yeni öykü kitabında çocuklar var. Gerçekle gerçek ötesinin sınır çizgisinde yürürken dengesini bulmaya çalışan çocuklar. Yetişkinlerin sıkıcı ve yoz dünyasına sığamayan, hayata taptaze gözlerle bakan, yaralı olmasına karşın sorgulamaktan asla geri durmayan çocuklar. Cesaretlerini ceplerinde taşıyan çocuklar. Kimi alabildiğine gerçekçi kimi cesurca yaratıcı ve oyunbaz kimi de distopyanın sınırlarında gezinen öyküleri bir araya getiriyor. Bana Kuşlar Söyledi. Ele aldığı çetin meselelere karşın kendine özgü mizahından, derin ironisinden ve yaşam sevincinden asla ödün vermiyor Yekta Kopan. Her şeye rağmen hayatın yanında olmamız hatta elden geldiğince dans etmemiz gerektiğini vurguluyor. Çocukların dünyasından bakınca hala umut var."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/basini-vermeyen-sehit/", "text": "Kuru Kadı: Öykünün başkahramanıdır. İncecik boyunlu, çıkık alınlı, iri kafalı, esmer zayıf yüzlü, gayet titiz, gayet sert ve sinirli bir karakterdir. Deli Mehmet ve Deli Hüsrev: Öykünün diğer önemli diğer karakteridir. Deli Mehmet ala bıyık, geniş beyaz çehreli, gök gözlüdür. Öyküde bu iki kişi şöyle betimlenir: Bunların ikisine de deli derlerdi. Ahmet Bey: Palankanın kumandanıdır. 110 Osmanlı askeri tarafından savunulan Grijgal Kalesi, binden fazla düşman tarafından saldırıya uğrar. Bu savaşta Deli Mehmet isimli bir derviş şehit düşer ve düşman tarafından başı vücudundan ayrılır. Bu savaşta kahramanlık gösteren dervişin hikayesidir. Ömer Seyfettin'in tarihi hikayesinde, yüz on kişilik Osmanlı mücahitleri tarafından savunulan Grijgal Kalesi, binden fazla düşman tarafından saldırıya uğradı. Bu savaşta Deli Mehmet adında bir derviş şehit düşmüş ve kafası düşman tarafından gövdesinden kesilmiştir. Bunu gören yakın arkadaşı Deli Hüsrev, Canını verdin, aklını kaybetme! dedi. Bağırınca, kopan beden yerinden fırladı ve kendi başını alıp başını alan şövalyenin peşine düştü. Bu olağanüstü olay, buna tanık olan Grijgal yargıcı Kuru Mehmet tarafından destansı bir hikayeyle anlatıldı. Yaşanan gerçeği anlatan bu destanın yüze yakın beyitti Peçevi Tarihi'nde yer almıştır. Usta hikayeci Ömer Seyfettin (ö.1920) bu tarihi olayı Peçevi'den alıp Başını Vermeyen Şehit adıyla on beş sayfalık güzel bir hikayeye dönüştürmüştür. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grijgal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa'nın son kuşatmasından çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/benjamin-buttonin-tuhaf-hikayesi/", "text": "Benjamin Button: Hikayenin ana karakteridir. O bir bebekten daha çok yetmişlerinde bir ihtiyar görünümündeydi. Beden olarak yaşlı görünmesine rağmen, zihni ve ruhu hayla bir çocuktu. Benjamin'in ebeveynleri, Benjamin'i beş yaşındayken anaokuluna gönderir, ancak çocuklar eğlence sırasında sürekli uykuya daldıklarında hemen götürülürler. Farklı bir zamanda var olduğu için çocuklarla aynı düzeyde gelişemez. Burada yaşlı bir adam olarak bir özelliği daha ortaya çıkar. Çabuk yoruluyor ve herkesle oynayamıyor. Çocukluk durumuna girmenin zamanı henüz gelmediğinden dolayıdır. Benjamin on iki yaşına geldiğinde, ailesi onun yaşlandığının değil, gençleştiğinin farkına varır. Bu bir yandan onları mutlu ederken diğer yandan da onları korkutur çünkü ne zaman değişmeyi bırakacağı bilmer. Bu değişiklik onun karakterini de etkiler. Gençliğe doğru değişimi burada başlar. Herkesin kendi kaderini belirlediği bu yaşam dönemini insan için en önemli dönemlerden biri olarak bilmek ister. Değişiklikler, yeni duygular ve izlenimler talep eder. Bu yeni duygu eksikliğini, eylemlerinin ve bunun kendisi için doğru karar olduğuna dair inançlarının yardımıyla fark eder. Benjamin on sekiz yaşında Yale Üniversitesi'ne gitmeye çalışır, ancak kayıt gününde saç boyası biter ve sınav görevlilerinin onun genç bir adam değil elli yaşında bir deli olduğuna inandığı eve gönderilir. Herkesi ikna etmeye çalışırken. Bu onu gerçekten incitiyor. Toplumdan ve çevresindeki insanlardan onay ve tanınma ister. Hayatının her ters döneminde bunun için çabalar. Üniversiteden mezun olduktan sonra Benjamin eve döner ve beklenmedik bir şekilde karısının İtalya'ya taşındığını öğrenir. Onun için bir darbe olacak, onun için zor, bundan sonra ne yapacağını bilmez. Bu süre zarfında kendisini sevmeyen ve ona çok sert davranan Roscoe ile birlikte yaşar ve Benjamin'i yaşını göstermediği için evin konuklarının önünde ona Amca demeye zorlar. Yıllar onu değiştirirken Benjamin, huysuz bir gençten performanslarıyla dikkat çeken bir yürümeye başlayan çocuğa dönüşür. Gelecekte, Roscoe'nun çok küçük bir çocuk olduğu Benjamin ile anaokuluna giden bir oğlu vardır. Benjamin, anaokulundan sonra yavaş yavaş hafızasını kaybetmeye başlar, bu da erken yaşını unutmasına ve hemşiresi dışında kesinlikle her şeyi unutmasına neden olur. Kendisine bakan ve önemseyen kişinin tek dostu ve müttefiki olduğunu düşünür. Sonra her şey karanlığa gider ve kimse fark etmez. Benjamin Button gerçeklikle tüm temasını kaybeder ve sanki özel bir şey olmamış, sadece herkes tarafından görülebiliyormuş gibi sessizce ve huzur içinde oradan ayrılır. Böylece hayat hikayesi onu ve etrafındakileri boş bırakır ve onu tanımayı bırakırlar. Farklı bir şekilde ölür, yeryüzünde bir tür iz bırakan yaşlı bir adam olarak değil, hiç yaşamamış bir insan olarak. F. Scott Fitzgerald, 20. yüzyıl Amerikan ve dünya edebiyatının en önemli isimlerinden. Ünlü eseri Muhteşem Gatsby'nin yanı sıra birçok önemli esere imza atmış olan Fitzgerald, zekice bir kurguyla oluşturduğu Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'nde zaman kavramı ve sıradan sosyal hayatlarımız üzerine okuru düşünmeye davet ediyor. Benjamin Button doğduğunda ''tuhaf'' olan bir şeyler vardı. O bir bebekten daha çok yetmişlerinde bir ihtiyar görünümündeydi. Dahası, yaşamındaki bu tuhaflık yıllar geçtikçe daha çok fark edilecek, gittikçe gençleşerek ona herkesinkinden bambaşka bir yaşam deneyimi sunacak, onu ömrü boyunca ilginç deneyimlere sürükleyecekti. Elinizdeki kitapta Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi, Fitzgerald'ın eşsiz üslubuyla kaleme aldığı kısa hikayelerinden biri olan Buz Kalesi ile birlikte yer alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/berkin-gizli-gucu/", "text": "Berk: Anne ve babasının ayrılması ile annesi ile Bodrum'da yaşamaya başlar. Annesi yaşadığı bu ayrılıktan dolayı Berk ile zaman geçirerek onun üzülmemesi için elinden geleni yapar. Kitap, anne ve babasının boşandıktan sonra gerçek hayatın tüm ağırlığını iliklerinde hisseden Berk'in, çocukluk masumiyetini ve kendi dünyasında hayali arkadaşlarıyla yaşadığı deneyimlerini konu ediniyor. Denizler, içinde yaşayan canlıları biliyor mudur? diye sorar Berk annesine. Bu soru okuyucusunu da içine alır kitabın ve Berk'in deniz canlıları ile olan öyküsü başlar bu noktada. Berk, anne ve babası ayrıldıktan sonra Bodrum'da annesiyle birlikte yaşamaya başlar. Hayatındaki eksikliği ona hissettirmemeye çalışan annesi, oğluyla birlikte pembe cumartesiler düzenler. O günlerde Berk istediği gibi yaşar. İstediğini yapabilir. Ancak bir gün annesi ona bir pembe Çarşamba yaşatarak bir sürpriz yapar. Bu sürpriz günün sonunda Berk, edindiği kitaptaki deniz canlılarıyla arkadaş olur ve onlarla rüyalarında yaşamaya başlar. Günler geçtikçe Berk rüyalarında deniz canlılarıyla daha çok vakit geçirmeye başlar. Ve bir gün, bir sıkıntı anında, bu yaratıklardan Lu'nun sesini duyar: Senin de güçlerin var, akıllı. İncin hangi gün dayanır? Bu sesin ardından Berk, masasının çekmecesinden küçük makası alır ve istiridye resmini dikkatlice oyup kağıttan ayırır. Bu resmi her zaman yanında taşıyacaktır. Artık Berk'in gizli bir gücü var! Bu gizli gücü ne yaptı? Buraya yazarsam kitabın heyecanı kaybolur. Ama şu kadarını söyleyebilirim. Tabii ki sekiz yaşında bir çocuk ne yapmak istiyorsa onu yaptı. Keyifle okunacak bir kitap, yaz tatilinde olan ve denizde bolca vakit geçirebilen çocuklar tarafından zevkle okunur. Denizin derinliklerinde... Annesi ile birlikte Bodrum'a taşınan Berk, yeni hayatına alışmaya çalışıyordu. Diğer yandan da denizlerle ilgili kitaplar okuyordu. Seçtiği bir kitabın onu yepyeni bir maceraya sürükleyeceğinden habersizdi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/beyaz-geceler/", "text": "Yazar: Petersburg'da sekiz yıl geçirmesine rağmen hiç arkadaşı olmayan bir karakterdir. Hayalci, yalnız ve fakirdir. Kendini kimseye benzemeyen, gülünç bir adama benzetiyor. Nastenka: On yedi yaşında, sevimli, esmer bir kız. Küçükken anne ve babasını kaybettiği için ninesiyle kalıyor. Fazla eğitimi olmayan ve bütün gününü kitap okuyarak ya da örgü örerek geçiriyor. Nastenka'nın Ninesi: Eskiden zengin biridir. Tavan aralı eski ve ahşap bir evi vardır. Geçimini dul maaşı ve tavan arasının kirasıyla sağlamaktadır. Kör ve yaşlı bir kadındır. Kiracı: Taşralı, Petersburg'a yeni gelmiş, orta yaşlı, yakışıklı, fakir, bir yıllığına iş için Moskova'ya gitmiş bir karakterdir. Beyaz Geceler, okuyucuyu saran sevgi dolu ve hüzünlü uzun bir hikaye. Hem dört gece süren bir aşk rüyası hem de bir kişilik dağılma hikayesidir. Yaz geldiğinde şehirdeki insanlar yazlık evlerine gitmeye başlar. Bu nedenle, kahramanımız çok yalnız hissediyor. Bu yüzden dolaşmaya başlar. O kadar çok yürüyor ki şehir dışında, bu sefer kırsalda dolaşmaya başlar. Gece şehre dönerken nehir kenarındaki korkuluklara yaslanmış ağlayan bir kız görür. Kızın yanına gider ama kız korkup karşıdan karşıya geçince vazgeçer ve yürümeye devam eder. Ama sarhoş bir adamın kızı rahatsız ettiğini gördükten hemen sonra kahramanımız kızın yanına gider ve onu kurtarır. Sonra kız ona minnettar olduğu için konuşmaya başlar ve yürümeye devam ederler. Kızın adı Nastenka ve on yedi yaşındadır. Kahramanımız Nastenka'ya eve kadar eşlik ederken, ona neden nehir kıyısında ağladığını sorar. Nastenka kendini tanımadığını ve eğer bilirse neden ağladığını anlatacağını söylüyor. Böylece ertesi gece aynı yerde tekrar buluşmak üzere sözleşirler. Kahramanımız çok mutlu, ilk defa bir kadına bu kadar yakınlaşıyor. O kadar heyecanlı ki, bir sonraki geceyi sabırsızlıkla bekliyor. Ertesi gece geldiğinde, konuşamadan Nastenka, arkadaş olabilmeleri için ona asla aşık olmaması gerektiği konusunda onu uyarır. Bunu kabul eder ve böylece aralarında bir dostluk başlar. Kahramanımız hikayesini anlatmaya başlar. Ne kadar yalnız olduğunu, sekiz yıldır Petersburg'da yaşamasına rağmen hiç arkadaşı olmadığını ve günlerini evde tek başına hayal kurarak geçirdiğini anlatıyor. Konuşmasını bitirdiğinde Nastenka ona onu asla bırakmayacağını söyler. Böylece kendi hikayesini anlatmaya başlar. Ailesi genç yaşta öldüğünde, Nastenka kör büyükannesiyle kalır. Bir keresinde büyükannesine itaatsizlik etti ve iki yıl boyunca Nastenka'nın elbisesini kendi başına tutturmuştur. Bu sebeple kendi yalnızlığına da mahkum olmuştur. Başka bir geliri olmayan Nastenka ve büyükannesi, geçen yıl evlerinin çatı katını genç bir adama kiralar. Kiracı bir keresinde Nastenka'ya bir kitap gönderir ve ardından onu ve büyükannesini operaya götürür. Ama bir daha asla vurmayacak. Nastenka genç adama aşık olur. Ama adam bir iş için Moskova'ya gideceğini söyler. O gece Nastenka eşyalarını bir bavula toplar ve tavan arasına çıkar. Ancak genç adam bunu kabul etmez. Onu beklemesini söyler ve bir yıl sonra döndüğünde yine isterse kendisinden başka kimseyle evlenmez. Böylece ertesi sabah gider. Genç adam şehre döneli üç gün olmuştur, ama hala Nastenka'ya gelmemiştir. Nastenka bu yüzden o geceleri ağlar. Kahramanımız Nastenka'nın hikayesine çok üzülür, onu teselli etmeye çalışır. Ama işler orada. Ancak, Nastenka'ya mektubu kendisine iletebilmesi için muhatabına bir mektup yazmasını söyler. Nastenka zaten bir mektup yazdı. Kahramanımız mektubu Nastenka'nın verdiği adrese götürür, ancak iki gün boyunca mektuba cevap gelmez. Nastenka buna çok üzüldü. Kahramanımız Nastenka'nın üzüntüsüne engel olamaz ve Nastenka'ya aşık olduğunu söyler. Nastenka çok şaşırır. Bunu beklemez ama sonra onun sevgisini umursamayan birini beklemek yerine onu seven ve değer veren birini tercih edeceğini anlar. Nastenka da onu sevdiğini söyler. Böylece bütün gece evlilik planları yaparak dolaşırlar. Gece geç saatlerde kahramanımız Nastenka'yı evine bırakırken karşı yönden gelen bir adam görürler. İşte bu, sonunda geldi. Nastenka adamın kollarına koşar, sonra geri döner ve kahramanımızı öper ve genç nişanlısıyla birlikte uzaklaşırlar. Çok üzüldü ama Nastenka gider. Ertesi gün Nastenka bir mektup gönderir. Mektubunda her zaman arkadaş kalacaklarını söyler. Kahramanımız ağlayarak mektubu defalarca okur. -Jorge Luis Borges-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/beyaz-lale/", "text": "Binbaşı Radko Balkaneski: Zeki ve akıllı bir karakterdir. Halka zulüm ve işkence yapan acımasız, duygusuz bir karakterdir. Hacı Hasan Efendi: Maddi durumu iyi, halk tarafından sevilen, iki çoçuğu ve eşiyle yaşayan bir adamdır. Lale Hanım: Ailesi tarafından iyi yetiştirilmiş kültürlü ve yapılan işkencelere boyun eğmektense ölmeyi tercih etmeyi seçen, köyün en güzel kızıdır. Beyaz Lale, Balkan Savaşı sırasında Bulgar asıllı bir binbaşı tarafından Türk köylerinde kadınlara ve kızlara yapılan işkencelerin tamamı gözler önüne serildiği, Türkleri vaftiz edilip Hıristiyanlaştırıldıktan sonra nasıl öldürdükleri konu edinmiştir. Balkan Savaşı'ndan sonra bazı Türk köyleri yenilir. Bunda Bulgar asıllı Binbaşı Radko Balkaneski'nin payı büyük olur. Bu Binbaşı, Galatasaray Sultanlığını tamamlamış iyi eğitimli bir kişidir. Serez'deki Türkler oldukça zengindir. Bu binbaşının amacı, kaçamayan Müslümanları toplamaktır, önce kasalarındaki ve bankalarındaki paralar işkence ile alınacak ve bu para Bulgar okullarına verilecektir. Daha sonra Türkler vaftiz edilip Hristiyan olduktan sonra öldürüleceklerdi. Binbaşı Rako'nun bir diğer amacı da bu köylerdeki en güzel Türk kızını seçmektir. Binbaşıya göre, 45 yaşın üzerindeki kadınlar ve 60 yaşın üzerindeki erkekler vaftiz olmaya uygun değildir. Genç bir Türk kadınının karnında on beş düşmanı olduğunu düşünür. Yani genç bir kadını veya bir kızı öldürmek, aynı anda on beş düşmanı öldürmek demektir. Bir gün Binbaşı Radko köydeki 45 yaş altı kadınları toplayıp işkence etmeye karar verir. Kadınların soyunmasını ister. Kadınlar bu istek karşısında inatçıdır. Radko, çocuğu olan bir kadının çocuğunu alıp ateşe atar. Kadın daha sonra Radko'nun boynunu sıkmaya çalışır. Ancak komiteler buna engel olur. Kadının elinden tutup karnını at nalı ile oyup ateşe atarlar. İşkencelerin en ünlüsü canlı çukur dedikleri tekniktir. Önce şişman bir kadını yere sererler, üstüne beğendikleri başka bir güzel kadını koyarlar ve bu kadını da aşağıdaki kadına bağlarlardı. Bu kadının karnını güveçle oyarlardı. Böylece kadın bir iki saat içinde inleyerek ve kıvranarak ölüyordu. Tüm bu olayların yanı sıra Binbaşı Radko tüm köyü dolaşarak köydeki en güzel Türk kızını seçmeye çalışır. Herkesten topladığı isimler arasında en dikkat çekenler Hacı Hasan Bey'in kızı Lale Hanım, Müderris Ahmet Efendi'nin kızı Naciye Hanım ve Kadri Ağan'ın kızı İclal'dır. Bunlardan Lale Hanım beyaz, Naciye Hanım kahverengi tenli ve İclal Hanım koyu tenlidir. Bu kızlardan Lale Hanım'ı seçer. Onu dünyanın güzelliğini ilan eder. Hemen Lale Hanım'ın babası Hacı Hasan Bey'i arar. Çarın oğlu ziyarete geleceği için birkaç günlüğüne evlerini kullanacağını söyler. Ayrıca evde sadece kızı Lale Hanım'ın hizmetçi olması gerektiğini ve diğer herkesin evi terk etmesi gerektiğini söyler. Hacı Hasan Bey bunu kabul eder. Hemen oğlu ve karısıyla birlikte evden çıkar ve kızını evde bırakır. Binbaşı Radko, Hacı Hasan Bey'in evine gider ve kapıyı çalar. Lale Hanım kapıyı açmamakta ısrar ediyor. Radko kapıyı açmamakta ısrar ediyor. Radko niyetinin kötü olmadığını, sadece çarın oğlunun gelip birkaç günlüğüne evde misafir olacağını söylüyor. Lale Hanım buna inanmaz ve kapıyı açmamakta ısrar eder. Binbaşı Radko yine nezaketle, niyetinin kötü olmadığını, sadece birkaç dakikalığına evde bir tur atmak için yanıt verir. Lale Hanım sonunda dayanamaz ve kapıyı açar. Radko girer ve Lale Hanım'ı tam da hayal ettiği gibi bulur. Evin odalarını gezmeye başlarlar. Birkaç oda dolaştıktan sonra artık dayanamaz ve Lale Hanım'ı taciz etmeye çalışır. Leydi Lale, Radko'nun eylemlerine tüm gücüyle direnir. Radko onu zorla öpmeye çalışır. Ona sarılır ve onu yatağa götürür. Lale Hanım'ın artık bu işkencelere dayanacak gücü kalmamıştır. Aklına bir fikir gelir. Artık sıkıldığını ve biraz hava alması gerektiğini söylüyor. Radko, sonunda Lale Hanım'ın yolda olduğunu düşünmekten mutludur. Nefes almasına izin verir. Lale Hanım açık pencereye gider ve hiç düşünmeden kendini pencereden çalıların arasına bırakır. Bunu gören Radko, öfkesinden ne yapacağını bilemez. Hemen pencereden dışarı bakar. Yerde cansız yatan Lale Hanım'ı görür. Yanına koşar ve Lale Hanım'ın öldüğünü görür. Onu alır ve yatağına geri götürür. Ölü olmasına rağmen, vücudunun daha sıcak olduğunu düşünerek onu taciz etmeye çalışır. Tam o sırada bir komita gelir ve aşağıdan Binbaşı Radko'yu çağırır. Hemen aşağı iner. Komita, Radko'ya durumu öğrenmek için geldiğini söyler. Bu sırada Lale Hanım'ın cesedi soğumuştur. Ona bir şey yapamadığı için öfkesinden kırılır. ... o akşam Demirhisar'dan Cumayıbala'ya geç ve yorgun gelmiştim. Gündüz hava pek sıcaktı. Baş ağrısı bana eski, pis otelin aç tahtakurularını bile duyurmadı. Fakat sabahleyin zurna, davul seslerine karışan naralar, türküler beni uyandırdı. Gözlerimi açtım. Tozlu ve soluk kırmızı perdelerden yakıcı bir güneş taşıyor, bütün odayı dolduruyordu. Gerinirken yalancı inkılabımızın, bu kansız ve hakikatte ancak manasız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılabının ikinci senesi olduğunu hatırladım. Evet, bugün milli bir bayramdı!..Ancak, acaba hangi milletin bayramı_ diye düşünerek kalktım."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/beyhude-omrum/", "text": "Gülpaşa çavuşun oğlu: Hırslı, çalışkan, geleneklerine bağlı Hikayenin ana karakteridir. Deli Derviş: Köye yerleşmiş, iyi huylu, sessiz, sakin, yardımsever bir adamdır. Muhtar Halil: Çok zengin, inatçı, paragöz bir muhtardır. Enis Bey: Kasabanın hakimidir. Sürekli alkol alan bir adamdır. Çerçi Cemil ve Tahsildar Atıf: Muhtarın yakın dostlarıdır. Anadolu'nun vahşi doğasına karşı pes etmeden, toprakla mücadele ederek kendi kurtuluşunu yaratan ve çorak bir kayaya bahçe kurma idealini gerçekleştiren kahraman bir Anadolu köylüsünün hikayesidir. Gülpaşa Çavuş'un oğlunun tarlası var. Yığma duvar, kasaba yolunun yanındaki çukurda çizilir. Tarlalar içi boş ve çorak olduğundan ekinler verimsizdir. Yine de iri taneli buğdaylarıyla muhteşem ürünler elde edebiliyorlar. Bir gün Çavuş'un oğlu bir sigara yakıp dinlenmek için gölgeye çekildiğinde, ıslak kayayı fark eder. Aslında hep orada olan bir kaya ama bu sefer farklı bir şekilde öne çıkıyor. Kaya her zaman ıslak ve yosunludur. Çavuşun oğlu bu kayayı düşünürken birden aklına bu kayanın altında su olabileceği ve burada hayallerinin pastoral bahçesini kurabileceği gelir. Belki askerde tattığı üzümleri, narları burada yetiştirebilir. Bu düşünceyle mutlu bir şekilde kayanın dibini kazmaya karar verir. Bu fikri gerçekleştirmesi onun için çok zor, ama bir kez kafasına koyar. Hepsinin üstesinden geleceğine inanarak kafasında birçok engeli aşmaktadır, hasat sonunda düğün yapacak kızı, yapılan işler, kayınvalidesinin itirazı, muhtarı ile kiminle çatıştıkları, köylülerin konuşması, kanunlar. Bu konuyu, her şeyden haberdar olan babasının arkadaşı Berber Hacı ile istişare eder. Ona destek olup sorun olmadığını söyleyince gerekli aletleri toplar ve Islak Kaya'ya yönelir. Ferhat gibi kayayı kazmayla delmeye çalışır. Köyün sakinlerinden Deli Derviş adında, kimisinin deli, kimisinin derviş dediği bir kişi vardır. Köy imamı Emrullah Hoca'nın himayesinde kimseye zarar vermeyen bu kişi, Çavuş'un oğlunun kayayı delmeye çalıştığını ilk gören olur. Söylemeden niyeti anlar, dua eder ve gider. Kayayı delmeye çalıştığını görenler arasında Çerçi Cemil ve Tahsildar Atıf da vardır. Gülpaşa Çavuş'un hazine avcılığı geçmişi olduğu için oğlunun da hazine aradığını düşünürler ve bu haberi köye yaymak için harekete geçerler. Gülpaşa Çavuş ve nişanlısı Zeynep, beşik çentikleri olmasına rağmen birbirlerini seviyorlardı. Ancak Muhtar Halil de Zeynep'i görür ve ona baskı yapmaya çalışır. Bu nedenle Gülpaşa Çavuş tarafından dövülür ve bu olaydan sonra iki aile arasında husumet başlar. Çerçi Cemil gelip hazine haberini verince Muhtar Halil ıslak kayanın altını kazmaya karar verir. Gece yarısı Muhtar Halil ve Çerçi Cemil ıslak kayayı kazmak için uğraşırlar ama umduklarını bulamazlar. Bu olay Muhtar Halil'i çileden çıkarır ve Çavuş'un oğlunun başına çorap örmek ister. Köyde hazine aradığı haberini yayar. Ancak umduğunu bulamayınca Çavuş'un oğlu kazıya devam eder. Ancak kazı sırasında çok zorlandı ve dinamit kullanarak patlattı. Sonunda amacına ulaşır ve suyu çıkarır. Cennetten bir köşe olarak gördüğü bahçe idealine kavuşması artık mümkündür. Yaz gelip de oraya istediği bahçeyi kurmaya çalıştığında Muhtar Halil yeniden harekete geçer. Üstelik Çavuş'un damadı Şahin, Muhtar Halil'in kızıyla birlikte İstanbul'a kaçtı ve düşmanlık daha da artar. Muhtar Halil, yeni kurulan bu bahçede akrabalarını toplar ve Çavuş'un oğlunu döver ve yataklık eder. Bahçeye göz kulak olmak Deli Derviş'e kalmıştır. Bahçe gerçekten görenleri büyüleyecek türden. Her türlü sebze ve meyveyi yetiştirir. Tek başına nar yetiştiremez ve üzüm de istediği gibi değildir ama onun dışında her şey çok güzeldir. Muhtar Halil zulmünü mahkemeye verir ve bu bahçenin kendisine ait olduğunu iddia ederek Çavuş'un oğluna dava açar. Buradan umduğunu bulamaz ve davayı kaybeder. Aynı dönemde Muhtar'ın iki oğlu da İstanbul'a kaçar. Aslında birçok insan zengin bir gelecek umuduyla İstanbul'a kaçıyor ya da göç eder. Gençler İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere taşındıkça köyün eski havası ve tadı kayboluyor. Çavuşun oğlu ise bunlara aldırmaz, kurduğu cennetten bahçesine adeta aşıktır ve bütün uğraşı onu güzelleştirmektir. Bazıları onun bütün hayatını bir hiç uğruna harcadığını düşünse de, o kendinden memnundur. Çavuşun oğlu, iki oğlunun İstanbul'a gitmesini engelleyemez ve karısıyla baş başa kalır. Köyde kalanlar zaten çok az, bakılacak kimsesi olmayan ve köyde kalmaya mahkum olanlar bunlar. Kasabaları önce mahalle, sonra bucak, sonra köy olur. Evler harap durumdadır. Kuzular meleme yapmaz. Çok geçmeden Çavuş'un oğlunun karısı da hastalanır ve yapılan tedavilere rağmen kurtarılamaz. Çavuşun oğlu bahçıvandır ve çocuklarının ısrarlarına rağmen İstanbul'da durmaz ve köyüne döner. Yıllar geçer. Şimdi iyi yaşlandı. Çok sevdiği bahçesini görmeye bile gidemiyor. Bir gün havanın güzel olduğunu görüp bahçesine gittiğinde ayağı kayar ve düştüğü yerden kalkamaz. Köyde kimsesi olmadığı için kimse imdadına yetişmiyor. Bahçeyi yapmaya karar verdiği günleri hatırlayarak, kar altında oracıkta ölür. Ve bir bahçeye gömülür. Kitapta Kutlu'nun tabiat tutkusu, Anadolu insanının tabiata bakışı ve hayat görüşü ile örtüşmektedir. En derinde ise fanilik meselesine değinen metafizik bir boyut vardır. Bu da bir uzun hikayedir. Beyhude Ömrüm, dış yapısı itibarıyla Türkiye'deki göç olgusundan, köylerin boşalmasından, sosyal bir vakadan bahsediyor. Aslında o bir tutku hikayesidir. Kahramanı kuş uçmaz kervan geçmez ot bitmez dağlar başında bir bahçe kurmak için çırpınır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/bilinmeyen-adanin-oykusu/", "text": "Bilinmeyen bir adayı arama cesaretine sahip bir adam ile böyle bir cesareti görüp hayatını değiştirebileceğine inanan bir kadının, büyük usta Saramago'nun tarih boyunca uzanan eşsiz anlatısında yolculuğu konu edinir. Bir adam kralın kapısını çalmış ve demiş ki, Bana bir tekne ver. Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nin başlangıcı olur. Kralın dilek kapısı çalınır ve kral uşağına, birinci uşak ikinci uşağa, ikincisi üçüncüsüne derken kapıyı açmak ve emredecek kimsesi olmadığından temizlikçi kadına kalır. Temizlikçi kadın kapıyı açar ve bir adam kadından kralı çağırmasını ister. Fakat kral hediyelerini kabul ettiği hediye kapısıyla o kadar meşguldür olmuştur ki, kendisine gelen hediyelerin hiçbirini gözden kaçırmak istemediğinden dolayı yerinden kıpırdamaz. Dilek kapısına uşağını gönderir fakat adam isteğini yalnızca krala söyleyebileceğini, aksi halde kapıdan bir an bile ayrılmayacağını söyleyerek kapının önüne kalır. Üç gün boyunca kapının dibinden ayrılmaz ve kral da sonunda halkının huzuru bozulmasın diye istemeye istemeye dilek kapısına kadar gelir. Temizlikçi kadın kapıyı ardına kadar açtığında kralı karşısında gören adam kendini toplar ve ayağa kalkar. Kral isteğinin ne olduğunu sorduğunda, 'Bir tekne istiyorum' cevabını alır. Bu kez de tekneyi ne için istediğini soran krala, adam bilinmeyen adayı bulmak için bir tekne istediğini söyler. Kral buna itiraz eder, söylediğine göre artık bilinmeyen ada kalmamış ve sadece söylentilerden ibarettir. Fakat adam direnir ve sonunda kralın verdiği bir kartla ülkenin limanına gider. Fakat bilmediği bir şey vardır, ona en başta dilek kapısını açan hizmetçi kadın da onun ardından saraydan ayrılmış ve adamla birlikte bilinmeyen adayı aramaya, aynı zamanda kralın verdiği tekneyi çekip çevirmeye karar vermiştir. Adamın ardından limana gelen hizmetçi kadın uygun bir yer de saklanır. Adam liman şefinin yanına gider ve kralın verdiği kartı gösterir. Kartta adama fazla da büyük olmasına gerek olmayan, fakat bilinmeyen adayı ararken sağlam ve güvende olmasını sağlayacak bir tekne vermesi gerektiği yazılıdır. Liman şefi de artık bilinmeyen ada kalmadığı konusunda uyarılarını yapsa da kale alınmaz. Buna inanan bir tek kişi var ve oda hizmetçi kadındır. Liman şefi Kralın ona vermiş olduğu o tekneyi gösterir ve o anda hizmetçi kadın saklandığı yerden İşte bu benim teknem! diye bağırarak çıkar. Çok heyecanlanmıştır, çünkü teknelere ilk göz attığında bu tekneyi gözüne kestirmiştir. Adam, hiç bozuntuya vermez ve hizmetçi kadını tekneye temizlikçi olarak alır. Sonra da kadını tekneye temizlemesi ve ortalığı bir kolaçan etmesi için gönderdikten sonra kendisi de tekneye tayfa aramaya gider. Fakat ne yazık ki hiç kimse bilinmeyen bir adanın varlığına inanmadığından tekneye tayfa yazılmaya da yanaşmamaktadır. Adam yiyecek bir şeyler alarak tekneye geri döndüğünde, hizmetçi kadının tekneyi pırıl pırıl yapmış olduğunu görür. Beraber oturup yemek yerler. Sohbet etmeye başladıklarında adam kadını ne kadar güzel bulduğunu far keder. Gece olup da yatma vakti geldiğinde biri teknenin iskele tarafına, diğeri de sancak tarafına yatağını serer ve uykuya dalarlar. Adam rüyasında hizmetçi kadın ve koca bir tayfa ile engin denizlerde bilinmeyen adayı aradıklarını görür. Sabah uyandığında kadınla koyun koyuna olduklarını far kederler. Kimse ne tarafın iskele ne tarafın sancak olduğunu bilmiyordur. Beraber beyaz boyayla teknenin ismini yazarlar iki tarafa. Öğlene doğru Bilinmeyen Adaya doğru yelken açmaya başlarlar. - Bilinmeyen Adanın Öyküsü Jose Saramago'nun yazmış olduğu uzun öykü türündeki kitaptır. - Orijinali 1997 yılında O conto da Ilha Desconhecida adıyla Portekizce olarak yayınlanmıştır. - Türkçeye çevirisi ise 2001 yılında Efe Çakmak çevirisiyle 2014 yılında yayınlanmıştır. Bilinmeyen adaların kalmadığına inanılan bir dönemde bilinmeyen ada arama cesaretine sahip bir adamla böyle bir cesareti görüp hayatını değiştirebileceğine inanan bir kadının büyük usta Saramago'nun eşsiz anlatısında edebiyat tarihine geçen yolculukları böyle başlar. Emrah İmre'nin Portekizceden çevirisi ve Birol Bayram'ın desenleriyle okurun minör başyapıtlarından olacaktır Bilinmeyen Adanın Öyküsü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/bir-kucak-cicek/", "text": "Teğmen Selim: Vatanına son derece bağlı, canını seve seve feda etmeye hazır, cesur ve özverili bir insandır. O kadar dürüst ve anlayışlı ki Bedriye'yi çok seviyor ama kör olduğu için hayatını mahvetmek istemiyor. Bedriye: Selim'i deli gibi sever, güzel ve alımlıdır. Sevgilisine ne olursa olsun sadık kalabilen bir yapısı vardır. Zilha Kadın: Bedriye ve Selim'i birleştirmek için elinden geleni yapan ve ikisini de çok seven bir ihtiyar kadındır. Kör bir teğmenin savaştan sonra nişanlısıyla yaşadığı, emekli Sayım Müdürü merhum Necip Efendi'nin kızı Bedriye ve Şimşek'in Ahmet Efendi'nin oğlu Teğmen Selim ile nişanlanmasıyla başlayan olaylar konu ediniyor. Nüfus Müdürü emeklisi olan rahmetli Necip Efendinin kızı Bedriye ile Şimşeklerin Ahmet Efendinin oğlu, Teğmen Selim'i nişanlanmasıyla olaylar başlar. Kız on sekiz, oğlan yirmi bir yaşındadır. Komşu oldukları için önceden tanışmışlardır. Bedriyelere gelip giden Zilha Kadının yardımıyla komşunun kapısının önünde Selim ve Bedriye beş dakika konuşup el sıkışır. Onlar için bu konuşma bir sohbetten çok bir anlaşmaydı. Elleri birbirinden ayrılır. Kolayca gidemezdi. Bir süre sonra Selim İstanbul'daki alayına gider ve bir süre sonra savaş çıkar. Selim, üç ay içinde siper savaşına gider. Tabii bunu yaparken de vatan sevgisinin yanı sıra Bedriye'ye ulaşma özlemi de oluşur. Kafatası kemiği, bir kısmıyla birlikte kırılır ama ölmez, iki gözü de kör olur. Hastanedeki doktorlar bir daha görmeyeceğini söylemese de artık her şeyin farkındadır. Almanya'ya gönderirler ama Türk doktorlarının teşhisini de doğru bulurlar. Daha sonra annesini görmek için memleketine giderken trende annesinin öldüğünü ve evlerinin kapandığını öğrenir. Bir yandan acı acı ağlar, diğer yandan onu bu durumda görmediği için sevinir. Trenden indikten sonra amcasının evine gider. Ama aynı zamanda kör olan ve kendi işini bile yapamayan birine yardım etmek de istemezler. Bunu anladığında Fatma'ya evini temizlettirir ve yerleşir. Zilha Kadın, Bedriye ile Selim'i görmeye gelir. Ama Selim bundan habersizdir. Bu görme süreci bir süre devam eder. Selim bu süre içinde Bedriye'den bahsetmez. Bir süre sonra Selim mahallede bir dul bulursa onunla evlenir ve ona baktırır. Bedriye üzülür ve Zilha Kadın'dan bu durumu öğrenmesini ister. Selim neden Bedriye'ye sormuyorsun deyince; Selim: Nasıl sorarsın Zilha abla bak ne hale geldim diye ağlıyor. Yan taraftaki konuşmayı dinleyen Bedriye de ağlar. Bedriye ona ulaşmak istediğini ve evlenebileceği tek kişinin o olabileceğini, onu her şekilde sevdiğini ve kabul edeceğini söyler. Sonra Selim kabul eder ve evlenirler. Ortaokul öğretmenleri ve öğrencileri onlara çiçek dolu kucaklar hediye ediyor. Çocuklar Selim'in dizlerine sarılarak, Seni unutmayacağız, gözlerini bize verdin dediler. Derler ve ağlarlar. Selim de ağlayarak Keşke iki gözüm değil bin gözüm olsa da senin nurlu gözlerin için verseydim der."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/bir-serencam/", "text": "Kör Göz, Kör Gönül: Kör Züleyha, Hafız Şerif, Kadın, namus, din, cehalet; savaşın Anadolu'daki izleri; Aşkı, toplumsal parazitleri, ruhsal sapkınlıkları, umutsuzluğu ve görev duygularını konu edinen kitap, biçim, içerik ve teknik olarak Yakup Kadri'nin başarılı öykülerine yer veriyor. 12 öykünün yer aldığı kitapta aşk, kadın-erkek ilişkileri, ölüm, savaş, yalnızlık, toplum-birey çatışması gibi temalar ele alınmıştır. - Bir Serencam - Baskın - Şapka - Bir Ölünün Mektupları - Yalnız Kalmak Korkusu - Bir Tercümeihal - Nebbaş - Bir Kadın Meselesi - Rahmet - Hasretten Hasrete - Hicap - Kör Göz, Kör Gönül Hikaye, Nil Nehri kıyısında yürüyen iki arkadaştan birinin diğerine gençliğinde geçirdiği bir serencamdan bahsetmesiyle başlar. 20 yaşında babasını kaybetmiş ve mirasla İstanbul Mısır arasında ticaret yapmaya başlamıştır. Bu ticaret sırasında genç bir paşa ile yakın ilişki kurar ve paşa onu Mısır'daki sarayına davet eder. Paşanın davetine icabet etmek için gemi yolculuğuna çıkar ve paşanın ev arkadaşı olacak Çerkes Mahdur'a aşık olur. Genç kız Mısır'a gitmek istemez, İstanbul'a dönmek için her şeyi yapmaya hazırdır. Saraya girdikten kısa bir süre sonra kaçma girişimi başarısız olur, önce Başağa tarafından dövülür, ardından Nil'e atılmasına karar verilir. Adamı perişan eden bu durum aslında kullara kötü örnek teşkil edecek olayların üstünü örtmek için bir oyundur. Adam 2 ay kendini yedikten sonra harem arabasında Mahdur'u görür ve onun bir paşanın cariyesi olduğunu öğrenir. Birkaç kez sonra bir festivalde onunla tanışır ve birlikte İstanbul'a dönmeyi teklif eder. Bu karşılaşmadan bir hafta sonra Mahdur, teklifi kabul ettiğine dair bir mektup gönderir ve kaçmak için gerekli bilgileri yazar. Adam bekler ama gelmez. Daha sonra Mahdur'un da evde olmadığını öğrenir. İzmirli Hilmi Efendi 2 yıldır Manisa'da yazı işleri müdürü olarak çalışıyor. Burada kaldığı süre boyunca hiçbir kadınla cinsel ilişkiye girmemiş ve bu durum giderek dayanılmaz bir hal almıştır. Nihayet bir akşam karşı evde oturan ve iki aydır mektuplaştığı Esra Hanım'dan bir davet alır. Gece evine gittikten kısa bir süre sonra mahalle halkı tarafından ev basılır. Hilmi Efendi de korkudan pencereden atlar ve ölür. Fazıl Bey, nişanlısı Matmazel Claire Cortiso ve ailesiyle alışveriş yaparken şapka dener. Denediği şapkayı bir İtalyan prensine benzettiğinde gururla satın alır. Müstakbel kayınpederi bu şapkayı takmanın İzmir'de sorun çıkaracağını söyleyince ona meydan okur. Şapkayı takarak nişanlısıyla Göztepe'ye gitmeye karar verir. Bindikleri tramvayda üç kişi önce bakışlarıyla rahatsız ettiler, sonra Fazıl Bey'i yürüdükleri yolda döverek öldürdüler. Prenses Beyza, ona yirmi beş sene önce aşık olan ve aşkına karşılılık bulamayınca kendini asan bir gencin mektuplarını arkadaşlarına gururla okur. Macit, yıllar önce yaşadığı acı bir olay sonucunda İstanbul'dan ayrılarak Paris'e gider. Orada tanıştığı fahişe Ernestine sayesinde uzun süredir yaşadığı ağır depresyondan kurtulur. Aynı şeyleri tekrar yaşama ve yalnız kalma korkusuyla onunla yaşamaya başlar. Müderriszade Elhac Necdet Efendi'nin annesi onu doğururken ölmüş, babası aynı gün yıllarca çalıştığı müftülükten azledilmiştir. Bu nedenle yaşadığı sancakta şanssız kabul edilmiştir. Necdet Efendi'nin 48 yıl boyunca her girişimi önce iyi gitmişse de aynı şanssızlık sonucu felaketle sonuçlanmıştır. Belediye başkanlığı sürecinde de aynı durumla karşılaşır ama bu kez ölümüyle sonuçlanır. Kökeni bilinmeyen Bakırsakal Deli Mehmet, bir parça ekmek ve bir miktar para karşılığında Mümtaz Bey'in arabacısı Rüstem Ağa'ya yardım eder. Bir süre sonra Karacaahmet Mezarlığı'nda yattığını duyan Mümtaz Bey, Sabiha Hanım tarafından kovuldu. Deli Mehmet bir gün mezarlıkta yatarken yeni gelen cenaze sahiplerini tanır. Merhum Sabiha Hanım'dır. Akşam Mehmet, Sabiha Hanım'ın mezarını açar, kefenini ve odunlarını çalar ve gider. Sarıoğlu Veli Bey 45 sene önce Şamlı Cemile ile yaşadığı aşkı ve yeğeni Ali'ye yaptığı kurları görünce sevgilisini nasıl öldürdüğünü konağındaki misafirlere anlatır. Emin, sevdiği kadına hisleri tükenince umutsuzluğa sürüklenir. Bu umutsuzluktan, bir gün yolda karşıladığı savaştan dönmüş, harap askerlere duyduğu şefkatle kurtulur. Uzun bir savaş ve esaretten sonra özlediği İstanbul'a dönen Namık, ne İstanbul'u ne de arkadaşlarını bıraktığı gibi bulamamaktadır. Bir gün yürüyüşte genç bir subay ile sağ kolunu ve sağ bacağını kaybetmiş kız kardeşine rastlar. Genç subay, Namık'a aradığı ruhu cepheye dönerek yakalayabileceğini söyler. Namık hem aşkı hem de aradığı cevabı birlikte bulmuştur. İki çocuğuyla perişan görünen bir kadın bir kafeye girer. 3 aydır her yerde eşi Saraç Pehlivan Mehmet'i arıyor. Bir gün Ödemiş'teki evini basan 10 kişi silah aradı, bulamayınca Ahmet'i döverek kadına tecavüz eder. Pehlivan Mehmet de mahcubiyetinden dolayı evden kaçar. Kör Züleyha, sesini duyduğu Hafız Şerif'e aşık olur ve söylediği şiir, gazel ve ilahilerle bu durumu herkese açıklar. Hafız Şerif onu hafife alıyor ve yok sayıyor. Bir gün Şerif'e uzak bir ilde imamlık verilir. Züleyha onun peşine düşer. Şerif'in görevlendirildiği caminin kapısında onunla aynı havayı solumak için yalvarır. Kadın, namus, din, cehalet; savaşın Anadolu'da bıraktığı izler; aşk, toplum parazitleri, ruh sapıklıkları, umutsuzluk ve görev duygularını konu edinen kitapta Yakup Kadrinin biçim, içerik ve teknik yönünden başarılı hikayeleri yer alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/bir-yazin-tarihi/", "text": "İhsan: Uzun ve yorucu bir çalışma hayatında kısa da olsa kaçan ve tatil için İstanbul'a gelen yirmi iki yaşlarında duygusal genç bir mühendistir. Aliye: On sekiz yaşında iyi huylu bir kız olan Aliye ayrıca İhsan'ın teyze kızıdır. Meliha: İhsan'ın aşık olduğu kızdır. Uzak akrabalardan biri olan öksüz ve yetim bir kızdır. Güzin: On yedi yaşlarında huysuz, hırçın, yüzü asık bir kızdır. İhsan'ın amcasının kızıdır. Nevin: Güzin'in On altı yaşındaki kız kardeşidir. Oda hırçın bir yapıya sahiptir. Samiye: On beş yaşında şişman ve kısa boylu bir kızdır. Aliye'nin kardeşi ve kızlar arasındaki en küçük olanıdır. İhsan adında genç bir mühendis, uzun zamandır görmediği amcasının konağına kısa bir tatil için İstanbul'a gelir. Konağın tek misafiri İhsan değil. İhsan, konaktaki 5 kızla hemen iletişime geçer. Hepsinin farklı güzelliği ve özellikleri var. İhsan, kızlarla çok vakit geçiriyor. Meliha'nın diğer kızlardan farklı olduğunu düşünür. Her gece hangi kıza aşık olduğunu öğrenmeye çalışırken, etkilendiğini ve Meliha'ya aşık olduğunu fark eder. Yorucu iş hayatından bir süre uzaklaşmak için, amcasının konağına kısa bir tatil için gelen İhsan, Konağa yerleşirken Konağın diğer misafirleri de beş genç kızdır. Onlarda odasını hazırlamaya yardım ediyor. İhsan bir gece kızların eğlencesine eşlik ediyor. Kim söyler ve çalar; Meliha'nın çaldığı uddan gelen sesleri de sever. İhsan o eğlenceli gecenin ardından kızlarla daha çok vakit geçirmeye başlar. Her kızın kendine özgü bir güzellik alışkanlığı olduğu için İhsan aşık olduğunu düşünür ama aşık olduğu kızı bulamaz. Bu fikir onu günlerce uykusuz gecelere sürüklese de İhsan, her birinden ayrı ayrı etkilendiğini düşünmektedir. İhsan kızlarının en sessiz yüzü hep acı çekiyor ve solgun görünen Meliha dikkatini çekiyor. İhsan nihayet kime aşık olduğunu öğrenir. Meliha'yı yalnız ve ilk kez uygun bulduğunda ona açılır. Meliha, İhsan'a bunun aşk olmadığını ve konağı terk etmesi gerektiğini söyler. Bundan sonra Meliha bir gün hastalanır ve Meliha'nın İhsan'daki odasına koşar. Meliha İhsan'a bir an önce konağı terk etmesini, bunun aşk olmadığını söyler. Köşkün diğer kızlarından Meliha'nın İhsan'ı görünce daha da kötüleştiği görüşündedir. İhsan'ın gitmesini istiyorlar. İhsan, kırık kalbi ile derin üzüntüler içinde konaktan ayrılır. Bir Edebiyat Tarihi kitabının orijinal dili biraz ağır ama aynı zamanda oldukça akıcı ve eğlencelidir. Hem gerilim hem de dram içeren bir kurgusu olan hikaye, Halid Ziya Uşaklıgil'in, Bir Yaz Tarihi kitabının şaşırtıcı içeriğiyle okuyucuyu şaşırtmıştır. Okuyup keyif alabileceğiniz hikayeler arasında olduğunu söyleyebilirim. Bir Yazın Tarihi Halid Ziyanın öykü dalındaki ilk ürünlerini içeren ilk hikaye kitabıdır. Birinci baskısı 1900 tarihinde, yeni harflerle ilk olan, ikinci baskısı 1941de yapılmıştır. İbrahim Hilmi Kitabevince yapılan bu ikinci baskı -mürettibin eski harfleri yeterince doğru okuyamaması sonucu- epey önemli hatalarla doludur. Aynı hatalar, bu baskıdan yararlanılarak yapılan daha sonraki sadeleştirmelerde, farkına varılmadan yinelenmiştir. Biz, kitap üzerindeki bu son çalışmamızla söz konusu olan o hatalar üzerinde de durmuş bulunuyoruz. Kitabın ilk öyküsü olan Bir Yazın Tarihi, onun ortalama beşte birini oluşturmakta ve kısa bir roman havası taşımaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/bomba/", "text": "Primo : Genç ve İtalyan geleneklerine göre yetiştirilmiş olmasına rağmen, vatanı, devleti ve milleti için canını verecek cesur ve vatansever bir çocuktur. Kenan: Eğitimini aldığı yerin etkisinde kalan Kenan, özgünlüğünü inkar etmiş ve daha sonra başına gelen kötü olaylar sonucu kendine gelmiştir. Grazia: Kenan'ın eşidir, İtalyan olduğu için Türk olmayı reddetmiş ve İtalya'ya dönmüştür. Vitalis: Tamamen kendi çıkarlarını düşünen ve bu çıkarlar için bazı değerlerinden vazgeçebilen biridir. Hikaye, birbirinden tamamen bağımsız birkaç hikayeden oluşuyor. Türk çocuğu Primo da vatansever bir çocuğun vatanı için yapmaya çalıştığı, herkese örnek olacak olayları ve gençliği Makedonya'da geçen bir subayın Nakarat'ta karşılıksız ve yanlış aşkını anlatan bir hikayedir. Hürriyet Bayraklarında Osmanlıcılığı savunan bir subayın başına gelen olay, İrtica Haberin 'de tepki için ayaklanan bir grup insanın bir bakan ve sadrazamı öldürmesi ve nihayet Makedonya'da eşkıyalar tarafından öldürülen bir kişinin hayatını konu alıyor. Makedonya'da küçük bir köyde yaşayan Magda, Boris ve Boris'in babası İstoyan adlı bu kişiler, oradaki haydutlardan korktukları için tüm mal varlığını satarak Amerika'ya kaçmak isterler. Kenan, Selanik'te çalışan genç bir mühendis ve oradaki İtalyan Mason locasının bir üyesidir. Avrupa'da hayvancılık denilen Türklüğe, medeniyete, yani Avrupalılara göre Türk olmaya karşıdır. Adı Grazia olan bu kızın babası Kenan Türk olduğu için Mösyö Vitalis'e karşı çıkar. Daha sonra çıkarlarına düşkün olan bu adam kendine bir formül bulur. Kendi görüşünde haklıdır. Bir süre sonra Kenan'ın iki oğlu olur, birincisi genç yaşta hastalıktan ölür, diğeri ise annesinin etkisiyle İtalyan gelenek ve göreneklerine göre yetiştirilir. Kendi aralarında bölünme ve nihayet İtalyanların Trablus'u alması. Yaptığı girişimlerle Türklük ve vatanseverlik duyguları yükselen Kenan'ın Türk olduğunu anlayıp gurur duymasına neden olur. Duyduklarının etkisiyle eve geldiğinde annesiyle babasının kavga ettiğini görür. Bu kavganın sonunda annesi, babasının yanında bir Türk olarak kalmak yerine boşanmayı ve İtalya'ya dönmeyi kabul eder. Primo'ya kimin yanında kalmak istediği sorulduğunda ise Türk olarak yaşayıp babasının yanında kalmayı tercih ediyor. Babası Primo'ya Türkçe bir isim verir, bundan sonraki adı Oğuz'dur. Bir süre sonra Selanik hiçbir direniş göstermeden Yunanlılara teslim edilir. Oğuz bunu kabul edemez, birçok insanın kanıyla döktüğü bu Türk yurdunun bu kadar kolay terk edilmemesi gerektiğini düşünür. Başlangıçta Selanik'te yaşayanlara anlaşma gereği muamele etmeyen Rumlar, daha sonraları orada yaşayanları taciz etmek için önemsiz sebeplerle onları tutuklamaya başladılar. Bunlar arasında Oğuz'un babası da vardır. Alınamayacağını kanıtlamak için doğru zamanı bekler. Gençliğini Makedonya'da geçiren bir Türk subayının günlüğünden alınmış bir hikayedir. Küçük bir Bulgar köyünde güzel bir Bulgar kızına aşık olur ve onun da kendisine aşık olduğunu düşünür. Güzel kızın kendisine söylediğini sandığı aşk isimlerinin anlamının aslında 'İstanbul bizim olacak' olduğunu öğrenince dünyası başına yıkılır ve kendinden nefret ederek, kendini bir hayvana benzeterek. Yazar ile bir subay arasında geçen bir olayı anlatır. Osmanlı topraklarında yaşayan insanları Osmanlıcılık çatısı altında toplamanın ne kadar imkansız olduğunu gösteren bir olayı da anlatır. Bir subayın cep defterinden alınan bu hikayede, Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde gerici olmak isteyen bir grup insanın isyan edip Harbiye Nazırı ve Sadrazam'ı öldürmesi anlatılıyor. Ömer Seyfettin, konusunu günlük olaylardan, hatıralardan, tarih, masal ve efsaneden alan etkileyici hikayeler yazmış, özellikle konu ve kahramanlarını Türk-İslam tarihinden aldığı çok sayıda hikayesiyle milli bilincin uyanmasında son derece etkili olmuştur. Edebiyat alanındaki ününü 1911'de Genç Kalemler dergisinde yayımlanan hikayeleriyle kazanan Ömer Seyfettin, edebiyat uzmanlarınca Türk hikayeciliğinin Maupassant'ı olarak değerlendirilmektedir. Hikayelerinde Rumeli'nin özel bir yeri olan Ömer Seyfettin, Bomba adlı hikayesinde Osmanlı'ya karşı isyan hareketlerinin odağında yer alan Bulgar komitacılarını ve yol açtıkları bir trajediyi anlatmaktadır. Kitapta Bomba hikayesinin yanı sıra Ömer Seyfettin'in Hürriyet Bayrakları, Muhteri, Yuf Borusu Seni Bekliyor ve Yüzakı adlı hikayeleri de yer alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/bu-boyledir/", "text": "Süleyman: Olayın baş kahramanıdır.Ailesiyle birlikte gittikleri lunaparkta geçmişe gidiş gelişleriyle bu dünyanın oyun mu gerçek mi olduğuyla alakalı iç hesaplaşma yaşayan biridir. Hafız Yaşar: Süleyman'ın hafızlık öğrendiği kişidir. Olay örgüsü Süleyman ve hayatını etkileyen insanlar anlatılırken, zamanda bu dünyayı lunaparka benzeten onun ve oyunun içine kapıldıkça gelip geçici olan bu dünyada gerçeği bulmanın güçlüğü anlatılıyor. Tıpkı yazarın dediği gibi Bu kadar. Yavaşlayacak, duracak. Binenler inecekler. Bu defa başkaları binecek. Bu dünyanın sarhoşu olanlar, gerçekten uzaklaşıp yollarını kaybederler. Süleyman Koç, eşi Zinnure ve kızı Fatma ile birlikte lunaparka gezmeye gider. Lunaparkın neonları, florasanları altında Süleyman anılara dalar. Dulayşe'nin oğlu Süleyman, tuğla ocaklarında çalışmış, zayıf, kafası üç numara kazınmış sipsivri bir oğlandır. Yorgancı Yaşar'ın yanında hafızlık eğitimi almış, ne zamandır geçemediği felsefe dersinden geçip muhasebe öğrenerek memur oluşu zihninde tazelenirken kızının onu çekiştirmesiyle birden kendine gelir. Lunaparkta olduğunu fark eder, poligonda atış yaparken tavşanı vurursa talihinin de düzeleceğini düşünür. Zinnure'nin gençlik yıllarını, heyecanlarını anlatan bu bölümde, Zinnure Rauf Bey'in oğlu için giyinip süslenirken Süleyman ve annesinin dikkatini çeker. Genç kızın aklı Rauf Bey'in denizci oğlundadır. Fakat Süleyman'ın yardım severliği ve sevimliliğine kayıtsız kalamaz ve evlenirler. Lunaparkta dolaşırken felsefe hocası Şinasi Bey'e rastlarlar. Felsefeden geçince mezun olup memur olduğu yıllar aklına gelir. Süleyman Hafız Yaşar'ı ve yorgancı dükkanını çok özlüyordur. Memurluk tercihinde mutsuzdu. Ne var ki Hafız Yaşar ona Hafızlık geçim yolu değil. Para ile Kur'an ı Kerim okunmaz demişti. Zinnure ile evlenmek için işe ihtiyacı vardı, memur olmayı tercih etmişti. Bu bölümde Süleyman'ın hocası Hafız Yaşar dan bahs edilir. Hafız Yaşar yorgancılık yaptığı dükkanını, şehirleşmeye, betonlaşmaya karşı bir başına verdiği mücadelesi ile korumuş adeta dükkanının ağaçları, çiçekleri yola karşı meydan okumuştur. Hafız Yaşar Bu böyledir. diyen topluma inat, bunun sonunun yada sonucunun daha önemli olduğunu idrak etmiş, gönlü güzel bir adamdır. Ağaçlarını, çiçeklerini bile Besmeleyle dokunan, her şeyin ilahi bir yansıma olduğunu düşünen birisidir. Süleyman'ın dayısı Rafet manifatura dükkanının içini tanzim ederken bir yandan da dükkanını büyütme hayalleri kuruyordur. Namazını eda etmek için camiye gittiğinde, aklı dünya işlerindedir. Namazını kılarken Allah'a yöneldiğinin farkında bile değildir. Süleyman'ın felsefe hocası olan Şinasi Bey, eşinden ayrı yaşıyordur. Bu arada meslektaşına platonik aşıktır, bir türlü söyleyemiyordur. Kendi sorunlarını çözemiyor, lunaparkta ne yaptığını bilmeden geziniyordur. Süleyman la aynı yerde yaşayan ve hiç evlenmemiş zabıt katibi Sabahat'in dünyaya bakışı ve toplum içindeki yeri anlatılır. Hikayenin son bölümünde ilk bölüm olan Bu böyledir ile bağlantı kurulur. Zinnure'nin çok istediği fırını çekilişte kazanmışlardır. Lakin çıkış yolunu ararken kazandıkları hediye onlara yük olmuştur. Lunaparktan çıkmak istemelerine rağmen çıkışı bulamıyorlar, herkesin gittiği yöne giderek çıkıştan biraz daha uzaklaşıyorlardır. Burada lunapark dünyayı tasvir ediyor. Dünyanın ışıltısı, renkli albenisi, içine gireni kendine çeken hatta çıkış kapısını unutturan bir yer olduğu anlatılır. Oyun alanıdır lunapark, içinde oyalanırken gerçek hayattan uzaklaşıp çıkışı ve evin yolunu unutmamak gerekir. Hep beni yazdın. Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan. Şu sırıtkan tavşanı kurşunlayıp yeni bir sayfa açayım. Benim Kronolojimi biliyor musun sen? Lunapark'ın neonları, florasanları geceyi gecelikten çıkarıyor. Işığın beyazın mor, mor kızılı, yer yer çilek kırmızısı karışıyor. Boşluğa doğru sandalyeler uçuyor. Yeşil-beyaz sandalyeler. Neredeyse uçan daireler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/buyuk-grev/", "text": "Maden-İş'in Mess'e karşı yaptığı grevden yola çıkarak, bazı sendika yöneticilerinin iyi planlamadığı ve işçiden çok işverene yarar sağlayan grevleri konu edinmektedir. Aziz Nesin'in Büyük Grev adlı eserinde toplam 17 öykü bulunmaktadır. Kitaba ismini veren Büyük Grev adlı öykü, döneminde çok ses getirmiş bir eserdir. Bir fabrika sahibi, mal aşığı olarak ürettiği gibi üretir, halk malını tükettiği gibi tükettirir. Patron binlerce üretirken on binler, on binler üretirken yüzbinler, yüzbinler üretirken milyonlar, milyonlar üretirken on milyonlar üretebilir hale gelir. Sonunda, tüm ülkedeki her hanenin bu fabrikalardan gelen mallardan en az ikisine sahip olduğu bir zaman gelir. Patron, karına kar ekler. İşçileri sadece üretimde değil, dağıtım ve satışta da çalışır. Ülkenin her yerinde zincir mağazalar kurmaya başlar. Ancak, kimsenin ürünlerine ilgi göstermediği bir zaman gelir. Mallar depolarda istiflenir. Şimdi bu patron üretirse mallar satılmadığı için kaybeder, üretmezse karına kar ekleyemediği için zarara girer. Ticari olmayan mağazalarını açık bırakırsa kaybeder, kapatırsa küçüldüğü için yine zarara uğrar. Böylece patron bir derede mahsur kalır. Üstelik işçiler greve hazırlanmaya başlar. Patronun fakir ailelerden yurtdışında okumak için parlak öğrencileri vardır, bu yüzden kendilerini borca sokar. En iyi okullardan mezun olduktan sonra hala patronun fabrikalarında çalışırlar. Sosyologlar, ekonomistler, psikologlar... Birçok alanda uzmanlar var. Ancak bu uzmanlar bile patronun sorununa bir çözüm bulamazlar. Ülkenin en büyük patronu ama dünyada daha büyükleri vardır. Ne de olsa patron, dünya çapında iş yaptığı, çıkar ortaklığı olduğu, hatta onlardan borç aldığı patronlara durumu anlatır. Onlarda durumu daha iyi anlayabilmek adına bir ekibi incelemek için fabrikalarına iyi bir uzman gönderir. Yurtdışından gelen uzman, fabrikanın dosyalarını dikkatle inceler, ardından gülmeye, hatta kahkahalar atmaya başlar. Oradaki patronlar ve uzmanlar durumu anlayamaz. Yurtdışından gelen uzman, oradaki uzmanlara, Burada işçiler grev planlıyorlardı. Bundan daha iyi bir fırsat var mı? Biz sana bunları öğretmedik mi? diye kızar. Oradakiler durumu anlar. Kurtarılacak daha çok fabrika olduğu için yurt dışından gelen uzman ilk uçağa binerek gider. Öte yandan patron ve uzmanları. , işçilerin hazırladığı grevi kendi çıkarlarına çevirmek için planlar yapar. Patron bu grevi desteklemek için özel ajanlar bile yerleştirir. Bir gün grev başlar. Patron bu grevi kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmez. Stoktaki malları azar azar serbest bırakır. Sonra fabrikaların çalışmadığını ve stokta yeterli mal olmadığını savunarak zam üstüne zam yapar. Böylece malını yüzde yüz satarak karına kar ekler. Stoktaki malları eritmeye başlar ve normalden daha fazla kar eder. Ayrıca bu süreçte işçilere ödeme yapmaz. Sendika işçilerin ücretlerini öder. Grev uzarsa, birlik ne kadar sıkışırsa o kadar sıkmaya başlar tam maaş değil yarım maaş, hatta daha sonra üçte bir maaş. Grev 8. ayına girdiğinde sendika taşınmazlarının bir kısmını satmak zorunda kalır. Böylece patron sendikayı zor duruma sokar. Bazı işçiler grevi bırakırken, diğerleri rakip sendikalarla işbirliği yapmaya başlar. Grev uzun bir aradan sonra dağılmaya başlar. Patron işçileri ve sendikayı suiistimal etse de her krizde böyle bir sendikaya ihtiyacı olacağını bildiği için bunların mahvolmasını istemez. İşçilere istedikleri zammın ancak üçte birini yapacağını söyler ve onları müzakere masasına çağırır. İşçiler gider ve patronun teklifini kabul eder. Böylece patron bu grevden büyük kazançlar elde eder. - Maden-İş'in Mess'e karşı yaptığı grevden yola çıkarak, bazı sendika yöneticilerinin iyi planlamadığı ve işçiden çok işverene yarar sağlayan grevleri eleştirmek için yazılmıştır. - Kitabın sonunda bu hikaye hakkında yaklaşık 80 sayfalık eleştiri yazıları ve Aziz Nesin'in bu eleştirilere verdiği cevaplar bulunmaktadır. Bütün yaşamımda kalem kavgasına ilk atılan, kavgayı çıkaran ben olmadım. Hiçbir kalem kavgasına da isteyerek girmedim, hep itilmişimdir. Bu kez de öyle oldu. Ama saldırılmışsam, ama üstüme üstüme gelinmişse, kavgadan kaçamam. Kalem kavgasında ille de yengin gelmeyi düşünmem. Yanılgım gösterilmişse teşekkür ederek özür dilemenin kavga etmekten daha büyük yiğitlik olduğunu bilirim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/caglayanlar/", "text": "Çağlayanlar, Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun dini ve milli değerleri yücelten öyküleri ile Alparslan Masalını bir araya getiren eserdir. Alparslan'ın Hikayesi ve Çağlayanlar kitabında yer alan hikayeler vatan ve millet duygularını anlatan yazılardır. Trablusgarp Savaşı'nı yazdığı Padişahım Menekşelerimi Al, Gülümü Ver, Anadolu halkını anlatan Üzüm öyküsü ve Altın Ordu başta olmak üzere on sekiz hikayenin anlatıldığı eserdir. Birkaç yakın arkadaşın evinde gerçekleşen müzik buluşmasında yaşananlar anlatılır. Batı kültürü, müziği, sanatı ve felsefesinden etkilenen bir doktorun kendi ülkesini ve kültürünü sevmediği, eleştirdiği ve bu nedenle kendi toplumundan kopuk olduğu incelenmektedir. Türklerin Orta Asya'dan dünyanın dört bir yanına dağılmaları anlatılmaktadır. Yazar bir temmuz günü Büyükada'da otururken uzaktan gelen sokak sancılarının sesleriyle hayallere dalar. Bu hikayeyle yazar Anadolu insanının uyanışına tanıklık eder. Turhan, Paris'te hukuk ve sosyoloji okumuş bir gençtir. Arzusu siyasetle uğraşmaktır. Milleti için, İslam için yaşamak ve çalışmak. Eserleriyle büyük bir itibar bırakmak ister. İslamlar, Türkler ve Tatarlar hakkında ne kadar kitap varsa okur. Türklerin ve Müslümanların geçmişteki güçlerinin ve bugünkü bağlılıklarının sebeplerini öğrenir. Bilgisini ve görgüsünü geliştirmek için tüm dünyayı dolaşır. İstanbul'a geldiğinde Türklük ve İslam adına bir kez daha hüsrana uğrar. Büyük bir kültürel yozlaşmayla karşılaşır. İslam'ı ve Türklüğü eski günlerine döndürmek için Türk Ocağı'na katılmaya başlar. Bir gün hava kararırken kendini Sultan Selim Camii'nin balkonunda bulur. Kendini korkuluğun üzerinden atıyor. Türk, Amerikalı, İtalyan ve Alman dört arkadaş, antika koleksiyonunu görmek için Macar Kont Geza'nın konağına giderler. Burada aile yadigarı antikaların yanında duvarda asılı bir Vato tablosu ve bir Gördes halısı ile karşılaşırlar. Anadolu'nun güzel ve saf Ayşe kızları bu halıları büyük bir güçlükle dokumaktadır. Kont, halıya olan hayranlığını dile getirerek, fakir kalsam bile Vato'nun eserlerini satacağımı ve bu halıyı asla satmayacağımı söyler. Yazar, İstanbul'un en iyi ailelerinden birinin oğlu, genç bir subay olan arkadaşı Tuğrul'un evini ziyarete gelir. Tuğrul, Elena adında bir kadınla birlikte yaşamaktadır. Bir gün kadın, Türklüğe ve Müslümanlara hakaretlerle dolu bir mektup bırakarak kaçar ve Tuğrul'un atalarından kalan turkuaz ve mercan işlemeli nevresimi alır. Bu ihanet iki genci şaşırtmaz. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altında yaşayan bütün milletler ona hep ihanet etmiştir. 1334 Yılı Kanun, Pangalü. Şilteler ve yataklar Harp Okulu'nun önündeki arabalara yüklenir. Yaralılar, hastalar hepsi bu okuldan alınır. Yaralı ve bitkin askerler duvarların dibine çömelmiş durumdadır. Öte yandan düşman askerleri gelip geçiyor. Bu görüntü tüm İstanbulluları perişan eder. İki üç asker, bu milletin şerefini kimseye göstermemek için sancakları şiltelerin arasına saklamaya çalışır. Boğaziçinin güzelliği ve ihtişamı anlatılır. Maviş sözcüğüyle kastedilen Boğaziçi'dir. Bir bahar günü İstanbul'udur, yazarla koltuk değnekli bir gencin hüzünlenmeleri hikaye edilir. Bir bayram günü yazar çocukluğunun bayramlarıyla şimdiki bayramlar karşılaştırır ve içini büyük bir hüzün kaplar. Fasih ve Beliğ Beyler, iki şair arkadaştır. Memleketin içine düştüğü kötü durum nedeniyle büyük bir keder içinde Sarayburnu'na doğru ilerlerler. Eşini kaybeden Yavuz Bey'in Izdırabı anlatılmaktadır. Çok güzel bir kadın olan Yıldız Hanım'la pulad zırhı içindeki Hilal Bey'in birbirlerine aşklarını itiraf edişleri dile getirilir. Türk milleti adına Tanrı'ya yakarış anlatılır. Pazar günü Budapeşte Darülfünunu Tabiyyat şubesinde okuyan Hüseyin Arif, Macaristan'ın dar sokaklarından birinin kasvetli, daracık evlerinden birinde gazete okur. Gazetede Çanakkale Savaşı'nın seyri ile ilgili pek çok haber yer almaktadır. İstanbul'un dört bir yanının Boğaziçi ile çevrili olduğu ve ülkenin çok zor durumda olduğu yazılır. Hüseyin Arif, ülkesinin düştüğü durumdan dolayı büyük bir üzüntü içindedir. Ülkenin mühimmat durumu çok yetersizdir. Ancak düşman askerlerine her taraftan yardım gelmektedir. Türk askerinin tüm imkanlarına karşın tek sandığı ve üssü vardır. İstanbul; camileri, masmavi denizi ve göğü, mezarlıkları ve surlarıyla. Ona göre İstanbul hamalları, Avrupa beylerinden daha asildir. Kaldığı Macar topraklarının sokaklarına nazaran İstanbul sokakları daha aydınlık, daha neşeli. İçinden bir çığlık kopuyor. Allah'a yalvarır, vatanımı düşmana ezdirmesin. Bu hüznün içinde memleketine ait olan her şeyin kokusunu alır. Sonra pencereyi açar. Ev sahibi dört gün önce bir sümbül vermiştir. Pencereyi açtığında sümbül kokusuyla irkilir. Sümbül saksısının üzerine düşer ve ağlamaya başlar. O sırada kapı çalınır. Mehmet Siyavuş'tur. Mehmet'e sümbülü iyice koklamasını söyler. Mehmet Siyavuş da şaşırır. Çünkü sümbül İstanbul gibi kokar. Mart ayında İstanbul'da Sokak satıcılarında 'bahar kokusu' olarak satılan sümbül kokusunu hatırlar. İkisi de Ah vatan!'. Vatanı kaybediyoruz.' Derler, ağlamaya başlarlar. İki genç bir şeyler yapmaları gerektiğine karar verirler. Hüseyin Arif arkadaşına; 'Yaşamak bir utançtır. Çanakkale cephesinde ölmeliyiz.' der. Birbirlerine sarılarak vatan için savaşmaya karar verirler. İki günde mallarını satmaya başlarlar. Pasaport işlemleri için gittiklerinde görevli onlara 'Öğrencilerin askerliği ertelendi' der. 'Gönüllü gidiyoruz' deyince. Cevap verirler. Samime Hanım koltukta gazete okur. Yanında Ayşecik var. Ayşecik, Samime Hanım'ın hizmetçisidir. Samime Hanım'ın kocası, Ayşecik'in babası ve nişanlısı, Trablusgarp cephesine gittiklerinden beri büyük evde birbirleriyle dost olmuşlardır. Ayşecik, akrabası Samime Hanım'ın kocası Tuğrul Bey'in babasından haber alması ümidiyle bu eve gelir. Ancak Tuğrul Bey kısa bir süre sonra cepheye gider. İkisi de cephede yakınları için her gün Allah'a dua ederken, evde yas havası eser. Samime Hanım, Ayşe ile kocası hakkında konuşur, Ayşe ise nişanlısından çekinir; bu şekilde cezbedilirler. Ayşe, Samime Hanım'a savaştan haber olup olmadığını sorar. Samime Hanım gazetedeki haberi okumaya başlar. Salı sabahı 13 düşman savaş gemisi Trablus'un doğusundaki Hamidiye Kalesi'ni yenmeye başlar. Kalede 11 asker ve bir astsubay bulunuyor. Askerlerden bir süre sonra 9'u, 2'si şehit olur. Ve henüz kırılmamış birkaç topla hayatta kalan Mehmed Çavuş adında bir kahraman, Dünyanın hiçbir savaşında duyulmamış, hiçbir ülke tarihinde görülmemiş bir inat ve metanetle, tek başına düşmana karşılık verir ve sonunda bronz toplarla birlikte o titreşen beden de başına düşen yüzlerce gülle altında paramparça olur. Böyle eşsiz askerleri olan millet, dünyanın en büyük milletidir. Gazetedeki haberi duyan Ayşe feryat edip ağlamaya başlar. Haberdeki Mehmet Çavuş babasıdır. Ayşe bayılır. Samime Hanım onu sakinleştirmeye çalışır. İkisi de abdest alıp Allah'a secde ederler. Dakikalarca ağlarlar ve Allah'a dua ederler. Samime Hanım Ayşe'ye nişanlısının yaşaması için yatıp Allah'a dua etmesini söyler. Ayşe rüyasında nişanlısı Tosun'u görür. Bir melek onu yanına alır. Nişanlısı Trablus'ta. Nişanlısıyla babası var. Babası nişanlısını al onun için savaşacağını söyler ve gider. Ayşe Tosun'a sarılır ağlamaya başlar. Torununun yanına otururlar. Tosun gidemem der. Burada düşman kurşunu askerlerimizin kalbini delerken. Bu sırada Tosun'un dört bir yanından inciler akmaktadır. Ayşe incileri toplayıp padişaha vererek nişanlısının hakkını ödeyeceğini düşünür ve sevinir. Tosun düğmeyi açınca, mücevherler dökülmeye başlar. Tosun ona: Benim bedelim dedi. Bu çöllerin tüm kumları. Ben bitirmeden Trablus bitmez. der. Padişaha bir demet çiçek getirmesini söyler. Ona söylediği son cümle şuydu: Kalbim diyor ki ben şehit olmazsam çiçekleri mutlaka padişaha vereceksin. Ayşe sabah bahçeden çiçek toplar. Padişaha giderek elinde çiçeklerle Dolmabahçe Sarayı'nın önünde duracak, padişah onu görünce Ayşe'yi yanına çağıracak. Padişaha: Menekşelerimi al, gülümü ver! diyecek Bu düşüncelerle evden çıkar. Yolda birkaç asker birliği görür. Aralarında Tosun'da var. Onu görünce gözleri kararıyor ve olduğu yere düşüyor. Gördüğü asker Tosun değildir. Elindeki menekşeler de çamura düşer. Tosun o an rüyasında Şehit olmazsam çiçekleri mutlaka padişaha vereceksin der. Ne dediğini hatırla Ağlayarak şehit olduğunu anlar. Bu kitabı sizi düşünerek, sizin için yazdım. Bela gecelerinde, yaşım sızarak, yüreğim sızlayarak yazdım. Ey Türk! Bu satırlarda geçmişin destanlarını, şimdinin ayrılık acılarını söylemek ve inlemek istedim. Bir keman gibi... Bu kemanı ana vatanın bağrından yonttum. Tellerini kalbinin damarlarından çıkardım. İstedim ki bu sazın uyumunu yalnız sen duyasın. Bu acıklı iniltiler yalnız sana dokunsun. Dünya tarihi, yurdu uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir ulus daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi yurduna sahip olmayı hak etmemiştir. Bu yurt ya senindir ya da hiç kimsenin! Dünyanın her tarafındaki taşsız mezarları, ululuğunun görkemli yapılarıdır. Göğsünde tutuşan gönül, gönül değil, cephane oldu. Bu uğurda parçalandıkça kinin ve ilmin çoğaldı. Ey zeybek! Bu kitabın yapraklarını hançerinle yırt! Ve hançeri onun kalbinin üzerinde bırak! Bundan sonra silahının siperi bir kitap olsun. Bu satırları yazarken masalları süslemedim. Senin ruhun gibi yalın olmasını istedim. Ötesinde, berisinde, eğer varsa, göreceğin özentiler sana beğendirmek, gururunu okşamak içindir. Gurur! O, her Türk'ün yaradılışındadır. Biz, birbirimizi bundan tanırız, değil mi? Bu masallar ile arzu ettim ki senin firuze ruhuna tatlı bir renk, altın kalbine parlak bir cila vereyim. Görüyorum o renk siyah oldu, o cila donuk... Yas günlerinin alın yazısı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/canlar-kimin-icin-caliyor/", "text": "Robert Jordan: Amerika'da İspanyolca öğretmeniyken İspanyol İç Savaşı'nın patlak vermesinden sonra bombardıman uçağı eğitimi almış, sarı saçlı, rüzgarlı ve güneşte yanmış yüzü, sofistike, bilgili ve yakışıklı bir İngiliz öğretmendir. Maria: Maria, romanın ana karakterlerinden biridir. Trende sabotaj sırasında Pilar ve Pablo tarafından kurtarılan ve daha sonra Robert Jordan'a aşık olan genç kız. Anselmo: Yeni görevinde ona rehberlik edecek ve onu çetelerle bağlantıda tutacak yaşlı bir adamdır. Pablo: Robert Jordan'a yardım eden çetenin lideridir. Hemingway, İspanya İç Savaşı sırasında dağlarda faşistlere karşı savaşan gerilla güçleri arasında yer alan Amerikalı İspanyol profesör Robert Jordan'ın gözünden savaşın anlamsızlığını sorguluyor. Robert Jordan, patlayıcılardaki uzmanlığı nedeniyle Segovia şehrine yapılan bir saldırıyı desteklemek için bir köprüyü havaya uçurmakla görevlendirilir. Romandaki tüm karakterler bu görevin ölümüne neden olacağını düşünerek ölüm nedenlerini sorgulanmaktadır. Amerikalı bir İspanyolca profesörü olan Robert Jordan, İspanya iç savaşının içinde yer alır. Savaşta köprüyü yıkmaları gerekir. Bunun için dağdaki gerillalardan destek alması gerekiyor. Asistanı Anselmo ile dağa çıkarlar. Çete Şefi, Pablo'dan yardım ister. Pablo'nun karısı Pirla istemese de Pablo yardım etmeyi kabul eder. Robert, Maria adında bir kadın savaşçı görür ve aniden Aşık olur. Keşif için gittikleri yere kadar sohbet ederek hayat hikayelerini dinler. Maria talihsizlik sonucu buraya düşmüştür. Rabert, Pirla'ya Maria'dan etkilendiğini söyler. Onunla evleneceğini bildirir. Bir yandan da savaş devam ediyor. Çeteler arasında da çatışmalar devam ediyor. Pablo, dinamiti sağlamaya söz vererek Robert'la savaşır. Pablo ve Robert çatışmaya başlar. Pablo çok kötü bir insandır ve herkese kötü davranır. Karısı bile ölmesini istiyor. Bu sürtüşmeler iyi bir alamet olmadığı gibi Pablo, başka bir çetenin üyelerini öldürür. Bir köprüyü havaya uçurmaları gerekir. Köprüde yaklaşan bir araba varken patlayıcılar ateşleniyor. Köprü parçaları Anselmo'yu öldürür. Robert'ı sakatlıyor. Hayatta kalanlar var. Robert devam edemiyor. Robert, Maria'nın kaçmasını ister. Yakalanmaktan korkar ama Robert Onu ikna eder ve gönderir. Kendini esir alınmaması için intihar eder. İç savaş sürerken çete hesaplaşmaları devam etmektedir. - 1943 yılı yapımı, yönetmenliğini ve yapımcılığını Sam Wood'un üstlendiği, Gary Cooper ve Ingrid Bergman'ın başrolde olduğu bir filmi uyarlanmıştır. - Amerikalı metal grubu Metallica'nın en önemli parçalarından For Whom The Bell Tolls, kitapla aynı isimdedir ve kitabın bir bölümü üzerine yazılmıştır. - Donnie Darko filminin müzikleri de bu kitaba atıflar içermektedir. Ormanda, çamların iğne yapraklarıyla kaplanmış kahverengi toprağa yüzükoyun uzanmış; çenesini, kavuşturduğu kollarına dayamıştı. Çam ağaçlarının tepelerinde, yükseklerde bir yel estirip duruyordu. Uzandığı yerden hafif bir eğimle inen dağın yamacı, aşağılarda alabildiğine dikleşiyordu. Geçit boyunca dolana dolana giden yolun yağlı karasını bile görebiliyordu yattığı yerden. Yolun kıyısında bir ırmak vardı; geçidin aşağısında, akarsuyun yanı başındaki hızarı; büğetten, yaz güneşi altında dökülen apak suları da görebiliyordu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/charlienin-cikolata-fabrikasi/", "text": "Charlie Bucket: Hikayenin ana karakteri ve hikayede en son altın bileti o kazanan kişidir. Augustus Gloop: Hikayede Çikolata Nehri'ne düşerek elenen, açgözlü bir çocuktur. Veruca Salt: İstediği şeyi elde etmeyi seven bir kız. Ceviz Odasındaki cevizleri ayıklayan sincaplar tarafından bir çürük ceviz olarak tespit edilir ve çöplerin atıldığı fırına atılır. Böylece Veruca'da elenmiş olur. Violet Beauregarde: Durmadan sakız çiğneyen kız. Ağzındaki sakızı üç yıl boyunca çiğnediği için ödül almıştır. Wonka'nın domates çorbalı, kızartma sığır etli ve yabanmersini turtalı sakızını yiyerek büyümüş, şişmiş ve böylece elenmiştir. Mike Teavee: Her zaman televizyon izlemek isteyen çocuktur. Tele-Çikolata Odasındaki televizyonda milyonlarca parçalara ayrılarak çok küçük olur ve böylece elenir. Umpa Lumpalar: Fabrikada çalışan küçük insanlardır. Yaklaşık kırk dört santimetredirler. Wonka onlara fabrikada çalışmaları karşılığında kakao çekirdekleri verir. Onlar Loompaland ülkesinin Loompa bölgesinden gelmektedir. Loompa Pasifik Okyanusu'nda küçük bir adadır. Her çocuk yarışmadan elendiğinde Umpa Lumpalar elenen çocuk hakkında şarkılar söylerler. Onlar Wonka'nın en çok güvendiği insanlardır. Bay Slugworth: Wonka'nın rakiplerinden biri olan çikolata üreticisidir. Willy Wonka & the Chocolate Factory filminde Slugworth çocuk sadakati test edilmiş Wonka'nın işçilerinden biri olarak gösterilir. Prens Pondicherry: Kitapta adı geçen prenstir. Wonka, Prens için bir çikolata sarayı yaptırmıştır ancak güneş nedeniyle bu saray erimiştir. Charlie Bucket annesi, babası, iki büyükannesi ve iki büyükbabasıyla büyük bir şehrin sonundaki küçük bir ahşap kulübede yaşar. Charlie çikolatayı sever ama onu alacak parası yoktur. Biriktirilen parayla yılda bir kez evlerine küçük bir çikolata girer. Bu büyük şehirde Charlie'nin evinden bile görülebilen devasa bir çikolata fabrikası vardır. Dünyanın en ünlü çikolatalarını üretiyor. Bir gün fabrikanın sahibi Bay Willy Wonka, imparatorluğunu devredeceği bir varisi seçmek için bir yarışma düzenlediğini duyurur. Charlie, ailesi ve dört büyükleriyle birlikte küçük bir ahşap kulübede yoksulluk içinde yaşayan bir çocuktur. Bir şey Charlie'yi incitiyordu. Çikolata fabrikasını evinden görebilmek ona acı veriyor. Bu fabrikanın sahibi Bay Willy Wonka'ydır. Charlie, büyükanne ve büyükbabasının kaldığı odayı ziyaret etmeden ve yaşlıların anlattığı hikayeleri dinlemeden uyumaz. Başka bir akşam Charlie'ye Bay Willy Wonka'nın mükemmel, lezzetli, farklı çikolatalarının hikayesini anlattılar. Willy Wonka bir gün bir yarışma düzenleyeceğini duyurur. Çikolataların içine gizlenmiş beş altın bileti bulan beş çocuk çikolata fabrikasını ziyaret eder. Charlie'nin yerde bulduğu parayla aldığı çikolatadan altın bir bilet çıkar. Ve günü geldiğinde diğer çocuklarla birlikte fabrikaya giderler. Gloop, fabrikayı ziyaret ederken çikolata yemeye çalışırken nehre düşerek boruların arasında gözden kaybolur. Violet isimli çocuk, tadı yemek gibi olan sakızı izinsiz alır, çiğner ve şişmeye başlar. Veruca isimli çocuk ise sincaplardan birini almaya çalışırken, sincap ceviz çöpünü çöp deliğine atar. Diğer çocuk Mike ise televizyonun gönderdiği çikolata yerine, dünyada televizyonla gönderilen ilk kişi olmak ister ama küçücük ekrandan alınırlar. Sadece Charlie kalır. Diğer çocuklar evlerine döner. Fabrika sahibi, fabrikayı Charlie'ye vermek istediğini söyler. Çünkü onun bir ailesi yoktur. Aslında altın bilet yarışmasının amacı budur. Fabrikayı Charlie'ye verdi. Charlie ise ailesiyle birlikte fabrikaya taşınmış ve burada yaşamaya başlamıştır. - 1972: New England Round Table of Children's Librarians Award - 1973: Surrey School Award - 2000: Millennium Children's Book Award - 2000: Blue Peter Book Award - Charlie'nin Çikolata Fabrikası kitabında Charlie'nin dedelerinin ve ninelerinin 90 üzerinde bir yaşta olduğu yazar. Ancak Charlie'nin Büyük Cam Asansörü adlı kitapta George ve Josephine 80, Georgina'nın ise 78 yaşında olduğu yazmaktadır. - Charlie'nin Çikolata Fabrikası kitabında Charlie İngiltere'de karda elli peni bulur. Ancak Charlie'nin Büyük Cam Asansörü adlı kitapta Büyük Cam Asansörü'nde Josephine aşağıya baktığında Kuzey Amerika kıtasını görüyor. - Kitabın ilk baskılarında, Umpa Lumpalar Afrika'da yaşayan pigmeler olarak anlatılmıştır. Bu olay tartışma ve eleştiri neden oldu ve değiştirildi. Kitabın daha sonraki baskılarında, onların beyaz deri ve altın saça sahip olduğu yazmaktadır. (1971 yılı filminde turuncu deriye sahip oldukları geçmektedir). Charlie; annesi, babası, iki ninesi ve iki dedesiyle, büyük bir kentin bitiminde, küçük bir tahta barakada yaşamaktadır. Yoksuldurlar. Charlie çikolataya bayılır, ama alacak parası yoktur. Biriktirilen parayla, yılda bir kez, küçük bir çikolata girer evlerine. Bu büyük kentte,"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/daga-cikan-kurt/", "text": "Olaylar Halide Edip Adıvar'ın yaşadığı dönemde yani Kurtuluş Savaşı yıllarında geçmektedir. Bunlar Halide Edip'in ağzından sanki karşı taraftaki insanlarla konuşuyormuş gibi anlatılır. Yiğit Türk milletinin bazı şahsiyetlerinin, bir kısmı yaşadığı, bir kısmı da bir kahramanlık örneği olarak hiç gün yüzüne çıkmamış bir dizi hikayesidir. Fil: Bilindiği gibi fil, ormanda yaşayan en büyük ve en güçlü hayvan olarak kabul edilir, belli bir yetkisi vardır. Tıpkı Amerika'nın dünyaya dayattığı büyüklük ve güç gibi. Bütün hayvanlar onun söylediklerinden etkilenir ve dünyadaki diğer ülkeler gibi kaçınılmaz olarak bu yönde hareket ederler. Çakal: Hayvanlar aleminde sinsi olarak bilinen çakal, bu hikayede İngiltere rolünde karşımıza çıkmıştır. Ülkemizde yıllardır misyonerlik ve propaganda çalışmalarını sürdürdüğü gibi, çakaldaki hayvanları da kışkırtarak kurtlara karşı kışkırtmaktadır. Kurt: Ormanda devam eden yaşamda her hayvanın kabusu olarak bilinen kurt, yiğitliği, gaddarlığı ve ecdadına verdiği değer açısından Türklere benzetilmiştir. Dağa Çıkan Kurt adlı hikaye bir peri masalı gibi ama Türk milletinin Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı olaylardan bahsedercesine anlatılıyor. Bir gün bütün hayvanlar, büyük bir öfke ve homurtularla Ormanda toplanır. Aslanların kükremeleri, kaplanların her an bir şeye atlayacakmış gibi parıldayan gözleri, ayıların iniltileri, çakalların ulumaları ortalığı doldururken, kurtlar inlerinden dışarı fırlar ve büyük bir kavga kopar. Asırlık kartallar, pençeleri ve gagalarıyla kara ormanda parçaladıkları kuşlardan kan ve kanat parçaları yağdırırlar. Isıran, yırtan, yırtan, kemiren, pençeleyen hayvanlar, her şeyi kan ve hayvan parçalarından oluşan nehirlere dönüştürür. Ne sağlam bir yuva ne de durgun bir yay vardır. Uzun bir süre sonra hayvanlar tekrar nehir kenarında toplanır. Bazıları yaralı, acılarını birbirlerinden uzaklaştırmak istercesine homurdanıyorlar. Ormandaki düzen, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın geri kalanı gibi tamamen bozuldu. En büyük hayvan olan fil, Amerika'nın savaştan sonra yaptığı gibi hayvanlar aleminde tek tek savaş, hile, avlanma olmayacağını anlatıyor. Küçük hayvanlar, büyükler tarafından ne gasp edilecek ne de beslenmeyecek. Fil o kadar etkileyici ve güçlü bir sesle bağırır ki tüm hayvanlar bundan etkilenir. Kaplanlar ve yılanlar artık ceylanlara bakmıyor, ot yiyiciler pembe rüyalarda meditasyon yapıyor. Her büyük hayvanın arkasında küçük bir hayvan gizlenir. Atmosfer savaş sonrası sessizliğe bürünür. Son olarak, İngilizlerin Avrupa ülkelerini bize karşı kışkırttığı gibi, çalıların arkasında duran köpekler birdenbire yeri yükseltiyor. Bu uysallık ve sessizliğin, tek bir tür hayvanın yem ve av olarak kurban edilmesiyle sağlanabileceğini düşünürler. Sonunda, gözlerinin önünde ormana bir korku gölgesi gibi musallat olan bir rüya belirir ve haykırırlar. 1914 yılında tüm Avrupa ülkeleri bir araya gelerek, yüzyıllardır baş edemeyecekleri, kendileri için hep korku içinde kalan, savaşta yıkayamadıkları, ancak sofrada ancak yıkmayı başardıkları Türk milletini kendilerine bir güç olarak seçtiler. Bu olayın ormandaki hayvanların yararına olması kurtları çaresiz ve yalnız bırakır. Bunun üzerine bizi ve torunlarımızı ömür boyu kurtlara, yani Türklere mahkum ediyorlar. Karar aşamasında kurtların inleri ezilir, kurt yavruları çalınır, dişiler parçalanır ve erkek kurtlar avlanır. Köstebekler eti yağmalıyor ve bağırarak inleri yere yıkıyor. Herkes tuzaklarla, çivilerle, pençelerle kısacası her şeyle kurt ırkına saldırır. Bu eşi benzeri görülmemiş yenilgi ve yıkım karşısında yaralanan ve ne yazık ki inlerinden, ormanlarından, av ve tuzak yerlerinden çıkarılan kurtlar, soylarının intikamını almak için dağlara çıkarlar. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra olduğu gibi, tüm Müttefikler savaştan sonra Türk milletinin topraklarına saldırdı. Ülkelerin birer birer ele geçirdiği topraklar yağmalanıyor, yakılıyor, yok ediliyor, Türk erkekleri tek tek öldürülüyor, çocuklar kaçırılıyor, kadınlarımız kötü davranışlara maruz kalıyor. İşgal edilmiş topraklarımızda yapacak bir şeyi kalmayan milletimiz, yeniden birleşip vatanı ele geçirmek için Kuvayi Milliye adı altında dağlarda toplanır. Türk milletine eski refah ve barış yıllarını getirinceye kadar oradan çıkmamaya yemin ederler. Ondan sonra dağlardan, gözlerden sarı ay ve sarı ateş, kara servi duvarının arkasından, boş ufuklardan korkunç bir uluma tüm ormanda kurtların ulumasıyla yayılır, bir anda her yere korku yayar. . Bu Türk'ün sesidir. Dağa Çıkan Kurt, Milli Mücadele'de sahne arkasında kalan kahramanların kitabı. Bir yandan işgal ordusuyla, bir yandan da açlıkla, hastalıkla savaşan Anadolu halkının ve Kuva-yı Milliye birliklerinin serüvenleri, bu hikayelerde Halide Edib'in cephe gerisi tanıklığıyla sunuluyor. Kaleme aldığı her metinle yeniden tartışılan Halide Edib'in bütün eserleri, gözden geçirilmiş baskılarıyla Can Yayınları'nda."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/decameron/", "text": "ve üç erkek . 1348 yılında Avrupa'da büyük bir veba salgını meydana gelir. Salgın sırasında tanık olduğu olaylardan etkilenen Boccaccio, 1348'de başlayıp 1351'de bitirdiği Decameron'da salgın günlerinin Floransa'sını konu edinmiştir. 10 gün boyunca anlatılan 100 hikayeden oluşuyor. Günde 10 hikaye anlatılıyor. Her gün bir kral veya kraliçe tarafından yönetilir. Bunlar veba salgınından kaçmak için toplanmış yedi genç kadından oluşur. Yaşamak, gülmek, eğlenmek ve aklın sınırlarını aşmayan zevkleri tatmak için önce Fiesole civarındaki bir evde, sonra bir şatoda kalırlar. Cuma ve Cumartesi hariç her gün; öğleden sonra bir hikaye anlatır. Hikayenin konusu, o gün kral veya kraliçe olan kişi tarafından belirlenir. Birinci ve dokuzuncu günlerde herkes istediği hikayeyi anlatır. Böylece yüz hikaye anlatılır. Mutluluk, kadın-erkek ilişkileri, gönül yaraları, uygun cevaplar ve ilgi peşinde koşan din adamları hikayelerin ana temalarıdır. - Yunan filolojisine olan düşkünlüğü ile tanınan Boccaccio, eserine verdiği Decameron adını da bu dilden almıştır: Yunanca deka ve hemera sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşan Decameron. gün), on günlük bir olay anlamına gelir. . 100 hikayeden oluşan eserde günde 10 hikaye anlatılıyor ve hikayeler 10 günde bitiyor. - Boccaccio'nun Decameron'unu daha önce de bazı Türkçe çevrileri yapılmış olmakla birlikte, ilk kez Rekin Teksoy tarafından eksiksiz olarak Türkçeye çevrilmiştir. - Daha önce de İtalyanca'dan önemli çeviriler yapan Teksoy, bu çevirisi nedeniyle İtalya Cumhurbaşkanınca Kültür Şövalyesi unvanıyla ödüllendirilmişti. - İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini, Boccaccio'nun Decameron'unu 1971 yılında İl Decameron adıyla sinemaya uyarlamıştı. Boccaccio'nun orijinal 100 öyküsünden 9'unu filmine aktaran Pasolini, kendisine de filmde bir rol vermişti. 1348 yazında Avrupa'yı toplu ölümlerle sarsan veba salgınından kaçmaya çalışan yedi genç kadın ve üç genç erkekten oluşan bir grup, şehri terk edip Floransa'nın kırsalına sığınmak için yola çıkar. Birbirlerini eğlendirmek ve yolculuğa devam edebilmek için on gün boyunca her biri aşk hikayelerinden kahramanlık maceralarına uzanan onar öykü anlatacaktır. Toplamda anlatılan bu yüz öykü, ortaçağın karmaşık ve zengin gündelik hayatını ortaya koyan bir derleme görevi görür. Decameron, Princeton Üniversitesinden Leonard Barkan'ın da dediği gibi tüm zamanların en iyi öykü antolojisidir. Dünya edebiyatının ilk hikayecisi ve İtalyan edebiyatında düzyazının babası olarak kabul edilen Boccaccio'nun başyapıtı Decameron güçlü bir düzyazı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/dede-korkut-hikayeleri/", "text": "Türk edebiyatının ilk ürünlerinden biri olan Dede Korkut Hikayeleri, Türk boylarının Kafkaslar ve Azerbaycan bölgelerindeki iskanlarını, yurt kurma çabalarını ve akınlarını konu alır. Oğuz boylarının çeşitli kahramanlık hikayeleri, akıncıların örf ve adetleri anlatılır. Karatağ'da oturan ve çocuğu olmayan Dirse Han'ın bir oğlu olur ve Bayındır Han'ın boğasını öldürüp bey olduğu için Dede Korkut tarafından Boğaç Han lakabıyla anılır. Oğlunu oklar. Annesinin sütü ve kır çiçekleri çocuğun yarasını iyileştirir. Oğlan, kırk yiğit tarafından kaçırılan babasını kurtarır. Dirse Han, oğluna tahtı verir. Salur Kazan'ın uyarısına rağmen oğlu Uruz Han, Oğuz beyleri ile avlanırken üç yüz yiğit ve Uruz'u bırakmasına rağmen düşman evine gelir. Karısını, gelinini ve oğlunu esir alır. Gördüğü rüyanın ardından avdan dönen Salur Kazan, düşman eline geçer. On bin koyununu düşmana vermeyen çoban onunla birlikte gelir. Bayındır Han, bütün beylerin oğulları ile Oğuzları topladığı toplantıya gelince Büre Bey üzülür. Oğuz beyleri doğacak çocuğa Büre Bey'e bir erkek, Bican Bey'e bir kız vermesini isterler. Bamsı Beyrek adını alır. Banı Çiçek ile evleneceği gece kafirler düğünü basıp Bamsi'yi esir alırlar. Banı Çiçek'in kardeşi Deli Karçar'a Yalancı'nın oğlu Yaltacık'ın kanlı gömleğini getirip, Bamsi öldü der. Bani Çiçek böyle söylenerek Yaltacık'a verilir. Esir tutulduğu kaleden düğün gecesi kızının yardımıyla kaçan Bamsi, Bani Çiçek'e yaşadığını haber verir. Ardından nikah kıyılır. Kazan Bey, oğlunun henüz kan dökmemiş, kafasını kesmemiş ve bir isim vermemiş olmasına üzüldüğünü belirtir. Oğlu da babasından ona savaşmayı ve kan dökmeyi öğretmesini ister. Kazan Han daha sonra oğlunu ava çıkarırken düşman gelir ve Kazan Han savaşmaya başlar. Çocuk babasına izlemesini söylemesine rağmen babası fark etmeden kavga eder. Babası oğlunu bulamayınca evde de göremeyince düşmanın savaştığı yere gelir. Oğlunun kılıcını görünce esir düştüğünü anlar. Düşmanla tek başına savaşa çıkan Kazan Bey yenilir. Oğuzlar vatanlarına dönerler. Duha Koca'nın oğlu Deli Dumrul, kurumuş bir derenin üzerine köprü yaparak geçen ve geçmeyenlerden bozuk para alır. Bunun sebebini yiğitliğinin yayılması olarak açıklar. Köprüde biri öldükten sonra Deli Dumrul, bu yiğidin canını alan Azrail'in gelip onunla savaşmasını ister. Bu isyan üzerine Allah Azrail'i Deli Dumrul'un canını alması için gönderir. Deli Dumrul, Azrail'i yakalayamaz ve Allah'ın birliğine inanır. Can getirmesi şartıyla canı bağışlanır. Hem annesi hem de babası ölmeyi kabul etmez. Artık öleceğine inanan Deli Dumrul, karısıyla vedalaşmaya gider. Karısı ondan kendisi için canını vermesini istediğinde Allah'a Ya canımızı al ya da ikimizi de yaşat der. Allah ikisine de 140 yıl ömür verir. Annesinin ve babasının canını alır. Kanlı Koca adlı Oğuz askeri, kahraman oğlu Kan Turalı'ya onu evlendirmek istediğini söyler. Ancak oğlan aradığı kadar cesur bir kahraman kız bulamaz. Babası arar ve Trabzon'un oğlunun kızının tam da oğlunun istediği gibi olduğuna ikna olur. Kan Turali, bir boğa ve bir deveyi öldürmesi şartıyla verilecek kızı bu şartları yerine getirerek alır. Evlendikleri gece kafirlerin saldırısına uğrarlar ve kavga ederler. Savaş devam ederken Selcen Hatun kocasını arar ve bulamaz. Nerede bulursa yardım eder. Selcen Hatun'un düşmanı yenmekle gurur duyacağını düşünen Kan Turalı, Selcen'i öldürmeye karar verir. Ok atarlar, Ancak Selcen okunun ucundaki demiri çıkarır. Selcen'i bu şekilde deneyen Kan Turalı ve Selcen memleketlerine dönerler. Bir gün Bayındır Han, İç Oğuz reislerini sohbete davet ettiğinde, Kazılık Koca adında bir beyefendi Bayındır Han'dan kendisine akın etmesini ister. İzin alınır, Kazılık Koca yardımsever büyüklerle birlikte Karadeniz kıyısındaki bir kaleye gider. Kalenin Tekürü, Kazılık Koca'yı beraat ettirir ve esir alır. 16 yıldır tutsak olan Kazılık Koca'nın 16 yaşındaki oğlu Bayındır Han'a giderek babasını kurtarmak için gideceğini söyler. Yanında 24 sancaktar alır. Yola çıkmadan önce gördüğü rüyada Dede Korkut'tan nasihat alan Yiğinek, Allah'a sığınıp dua ederek tokadı yener. Babasını kurtarır. Basat, Oğuzların göçü sırasında bir aslan tarafından yere serilmiş Uruz Bey'in oğludur. Oğuzların yaylaya göçü sırasında Uruz'un çobanı bir peri kızıyla çiftleşir. Peri kızı Tepegöz'ü Oğuz'un içine salarak bundan acısını çıkarır. Tepegöz çocukların kulaklarını burunlarını yiyor; insanları yer ve öldürür. Basat'ın kardeşi Kıyan Selçuk da Tepegöz yüzünden hayatını kaybeder. Basat, kardeşi uğruna Tepegöz ile gider ve savaşır. Önce gözü yok eder sonra da öldürür. Bayındır Han, Gürcistan'dan haraç olarak bir kılıç, bir sopa ve bir at geldiğini görünce sinirlenir. Yiğitlere ve kabilelere veremeyeceğini söyler. Dede Korkut, bu üç haracın yiğit bir adama verilmesini öğütler. Begil Yiğit onları kabul eder. Haraçları alan Begil Yiğit, Gürcistan sınırına yerleşir. Oğuz'a geldiğinde Kazan Bey'in Begil Yiğit'te avcılıkta mahir olduğunu; ama bu becerinin ata bağlı olduğunu söyleyince küser. Oğuzlara isyanı nedeniyle sadece karısı onu geri döndürür ve ava çıkmasını söyler. Av sırasında sağ uyluğunu kıran Begil bir süre saklar. Tekür, yaptığı açıklama üzerine bunu duyar ve Oğuz'un üzerine yürür. Begil'in oğlu Emren direnir. Allah ona kırk adam gücü verir ki kafirler mağlup olur. Uşun Koca adında bir adamın Eğrek ve Seğrek adında iki oğlu vardır. Eğrek bir gün beyleri ayaklar altına alır ve Kazan Bey'in karşısına çıkar ve oturur. Ters Uzamış isimli bir beyefendi ona kafasını kesmediğini, kan dökmediğini, açları doyurmadığını, burada ne işi olduğunu sorar. Eğrek, kafa kesmenin ve kan dökmenin bir hüner olduğunu öğrenince Kazan Han'a baskın yapması için yalvarır. Kazan Han aynı fikirde; üç şamandıra gönderir. Bu baskın sırasında yakalanır. Kardeşi Seğrek onu kurtarmaya gider. Eğrek kardeşini tanımadığı için kafirler tuzak kurmak isterler. Seğrek'in deli olduğunu, yoldan geçenlerin ekmeğine uzandığını, üzerine basarsa bırakacaklarını söylerler. Eğrek gittiğinde bu kişinin kardeşi olduğunu öğrenir. Kafirleri yenerler. Anavatanlarına dönerler. Tarabuzan Tekürü Salur kazana bir şahin gönderir. Salur Kazan, şahinin ava çıkacağını haber verir. Av sırasında şahin, Taman Kalesi'ne iner. Şahinin peşine düştüğünde Salur Kazan'ın uykusu gelir ve 7 gün uyur. Taman, Salur Kazan'ın Oğuz reisi olduğunu öğrenince onu esir alır. Kocasının isteği üzerine Taman'ın tutulduğu kuyudan çıkarılan Salur Kazan'dan kafirleri övmesi isteniyor ama o onları övmez. Bir erkek kardeşi ve bir oğlu olduğu için öldürülemez. Oğlu Uruz, Salur Kazan'ı kurtarmaya gelir. Kazan ve oğlu savaştırılır ve Uruz babasını yaralar. Bu sırada Kazan Bey, Uruz'a babası olduğunu açıklar. Uruz babasının elini öper ve memleketlerine dönerler. Bazı rivayetler İshak Peygamberin soyundan olduğunu söyler. 9. ila 11. yüzyıllarda Türkistan'ın Aral Gölü bölgesinde Sir-Derya nehrinin Aral Gölüne döküldüğü yerde doğduğu, Ürgeç Dede adında bir oğlu olduğu ve bu bölgelerde hüküm süren Türk hakanlarına danışmanlık yaptığı destanlarından anlaşılmaktadır. 570-632 yılları yaşadığı da rivayet edilir. Oğuzname'de 295 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Kıpçakların Oğuz Türkleriyle yaptığı mücadeleler Dede Korkut Hikayeleri'nin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Türk ve dünya edebiyatının şaheserleri arasına giren ve çeşitli tarihi filmlere de konu olan Dede Korkut Hikayeleri, insanı ve yaşadığı dünyayı tüm özellikleriyle ele almıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/dedemin-bakkali/", "text": "Şebnem: Sekiz yaşında Bursa'nın bir köyünde ailesi ile yaşayan Şebnem, büyünce ne olacağına karar vermeye çalışırken dedesinin yanında bakkal çıraklığı yapmaya başlar. Yazarın kendi anılarından esinlenerek yazdığı Dedemin Bakkalı, yetişkinlere kendilerini çocukların gözünden görme fırsatı verirken, küçüklere ticaret, yenilikçi düşünce, büyüklerin dünyası ve insan ilişkilerinin incelikleri hakkında ipuçlarını konu edinmiştir. Şebnem, Bursa'nın bir köyünde ailesiyle birlikte yaşayan sekiz yaşında bir çocuktur. Büyüdüğünde ne olmak istediğine karar vermeye çalışıyordu. Listenin başında dedesi gibi bir bakkal olmak vardı. Bu kariyer hedefi nedeniyle okul bitince dedesinin yanında çırak olarak çalışmaya başlar. Bakkalı süpürüp, bitmiş rafları yenileriyle düzenler, limon kolonyasını doldurur, şekeri tartar... Elbette sadece bir çırak değildi. Ayrıca bakkaldaki satışları artırmak için yeni icatlar yapmaya karar vermişti. Örneğin bir gün müşteri içecek kabul etmeyince birkaç şişeyi birbirine karıştırmış ve vişneli sodayı bulmuş. Ancak kapağı açık olduğu için kimse bu lezzetli içeceği tercih etmezdi. Düğünlerde satışları yüksek olan açık tohumları tek tek kağıtlara koyamayacak kadar tembel olduğu için önceden hazırlamış ama müşteriler hazır olduğu için tercih etmemiştir. Dedesi bu duruma kızardı. Diğer dedesi ise kahvecilik yapıyordu. Ara sıra onunla çalışıyordu ama Şebnem yine bakkala gidiyordu. Bakkal müşterileri sürekli ondan şikayet etse de o yine de orada çalışmak için elinden geleni yapmaya çalışırdı. Bakkaldaki abur cuburları yemeyi severdi ama abur cuburları atmış olsaydı dedesi yakalanmazdı ve her zaman yaptığı gibi bir daha azarlanmayacaktı. Aslında yaptığı her şey saf yüreğindendi. Örneğin, telefon kulübesinde asker erkek arkadaşıyla konuşan bir kıza jetonları yarı fiyatına verirdi. Köyde kalır, fakirlere peynir ve zeytin verir, bütün bunları köyün zengin amcasının hesabına yazardı. Hasta teyzelere bile ilaç verirdi. O da bu ilaçlar yüzünden başı belaya girdi. Bir gün teyzeleri ilaç vermiş, köy doktoru ve dedesi onu güzelce azarlamış. Doktor kenara çekip konuştu ve Oku, doktor ol, reçete yaz dedi. Ama Şebnem'in aklında yazar olmak vardı. Aslında yaptığı her şey tamamen iyi kalbindendi. Örneğin telefon kulübesinde asker sevgilisi ile konuşan bir kıza jetonları yarı fiyatına verirdi. Köyde fakir kişilere kalıp kalıp peynir ve zeytin verip tüm bunları da köyün zengin amcasının hesabına yazardı. Hasta olan teyzelere ilaç bile verirdi. Bu ilaçlar yüzünden de başı derde girmişti. Bir gün ilaçları verdi teyzeler, köyün doktoru ve dedesi onu bir güzel azarlar. Doktor da kenara çekip konuştu ve oku doktor ol reçete yaz dedi. Fakat Şebnem'in aklında hep yazar olmak vardı. Ticaret hayatında tam gaz koştu ama her seferinde yetişkinlerin dünyasına tosladı. Yetişkinler yüzünden başına gelmeyen kalmadı... Ve tüm deneyimleriyle, senin için harika bir rehber hazırladı. Çocukların Yetişkinlerle İletişimde Dikkat Etmesi Gereken Hassas Konular, bu kitapta. Şermin Yaşar'ın kendi hatıralarından ilhamla kaleme aldığı Dedemin Bakkalı, büyüklere çocukların gözünden kendilerini görme imkanı verirken; küçüklere ticaretin, yenilikçi düşünmenin, büyüklerin dünyasının ve insan ilişkilerine dair inceliklerin ipuçlarını veriyor. Epey güldürüyor, biraz hüzünlendiriyor, uzun uzun düşündürüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/degirmen-sabahattin-ali/", "text": "Anlatıcı: Çok gezmiş, görmüş, geçirmiş, tecrübeli bir karakterdir. Ayrıca Çingenelerin başındaki kişidir. Atmaca: Çok iyi klarnet çalan Kafilenin en iyi müzisyenlerindendir. Cesur, yakışıklı bir gençtir. Kızlar tarafından sevilen ancak hiç kimseye yüz vermemiştir. Değirmencinin Kızı: Köyün en güzel kızıdır. Dolgun dudaklı, uzun saçlı, soluk yüzlü bir kızdır. Küçük yaşta bir kolunu değirmenin çarkına kaptırması nedeniyle bir kolu yoktur. Kitabın ismi aynı ada sahip öyküden gelmektedir. 3 kısımdan oluşan kitapta toplamda 16 adet öykü bulunmaktadır. Yazarın 1927 ile 1934 yılları arasındaki hikayelerini içerir. Ayrıca kitap ön sözünde Sabahattin Ali'nin kendisine yönelik eleştirel düşünceleri yer alır. Kitaba adını veren Değirmen adlı hikayede bir çingenenin aşkını ve aşkı için neler yapabileceğini anlatıyor. Yaz gelince çingeneler gruplar halinde köy köy dolaşıp kalacakları ve çadırlarını kuracakları bir yer ararlar. Burada, Atmaca'nın grubu böyle bir yer ararken, uzakta bir değirmen görüp oraya giderler ve hikaye başlar. Yaz gelince çingeneler gruplar halinde köy köy dolaşıp kalacakları ve çadırlarını kuracakları bir yer ararlar. Burada, Atmaca'nın grubu böyle bir yer ararken, uzakta bir değirmen görürler. Çevredeki köylülere bakılırsa yoğun bir değirmen. Değirmene yaklaşırlar ve kancalarını oynamaya başlarlar. Bunu duyan köylüler kapıda toplanmaya başlarlar. Değirmenci en son görünür. Çingenelere biraz malzeme vererek ve güler yüzle kabullerini gösterirler. Çingeneler hemen çadırlarını kurmaya başlarlar. Çingeneler çevrelerinde çok ilgi görüyor. Ağaç yapraklarından yaptıkları sepetleri rahatlıkla satarlar ve düğünlere karşı köylerden Çingenler davet edilir. Bu çingeneler arasında bir de çingeneler gibi Atmaca adında bir genç vardır. Yakışıklı yüzü ve heybetli vücuduyla tüm kızların ilgisini çekse de ne çingene kızları ne de gezdiği yerlerdeki kızlar Atmaca'nın ilgisini çekemez. Ancak Atmaca'nın sevgilisi olup olmadığı ya da hiç kimseyi sevemediği için klarnetini dinleyicilerin titremesine ve gözyaşlarına engel olamayacak şekilde üflediği bilinmemektedir. Değirmen'in önünde bir ağaca yaslanan ve her akşam klarnetini söyleyen Atmaca, değirmenciyi ve kızını çingenelerle birlikte büyüler. O oynarken değirmenci ve sakat kızı bir kanepeye oturur ve sessizce onu dinler. Değirmencinin kızı yıllar önce sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırır. Bu nedenle çocukluğu da dahil olmak üzere yıllarca yaşıtlarının kahkahalarını ve eğlencelerini uzaktan izlemenin özlemini çekmiştir. Ve şimdi yavaş yavaş Atmaca'ya aşık olurlar. Atmaca bir gün değirmencinin kızıyla konuşmaya karar verir ve seni seviyorum der. Ama aldığı yanıt şudur: Kolum yok, benim yerime başka biriyle evlensen daha mutlu olur muydun diye hep merak edeceğim. Evet, ben de seni seviyorum ama ne yaptığımı hayal edebiliyor musun? Kollarını açıp bana sardığında hissedecek misin? Bu mümkün. Şahin yok edilir. En kötüsü de haklıdır. Gün geçtikçe sararır ve solar. Çengi'ye katılmaz, klarnetini almaz. Sonunda bir akşam Atmaca klarnet çalacağını söyler ve herkesin çağrılmasını ister. Havanın kötü olduğu ve yağmur yağacağı cevabını aldığında değirmende oynayacağını söyler. Kısa sürede herkes toplanır ve Atmaca klarnetini üflemeye başlar. Ama bu sefer durum farklıdır. Değirmen içindeki yoğun gürültüye rağmen klarnetten başka bir şey duyulmaz, dinleyicileri ağlatır. Atmaca, değirmencinin kızının gözlerinin içine bakarak artan bir hırsla çalmaya devam eder. Sonunda klarnetini bir köşeye atarak paramparça eder ve diğer tarafta dönmeye devam eden değirmen çarklarına doğru koşmaya başlar. Çingeneler ne olacağını anladılar ama onlar bağırıp yetişmeye çalışana kadar böyle olur. Atmaca'nın sağ kolundaki büyük boşluktan kan akar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/deli-tarla/", "text": "Kerim: Çiftçi bir ailenin öğretmen çocuğudur. Babasının ölümüne neden olan Deli tarlanın ona kalması ile ne yapacağını bilmez. Figen adında Bir Ziraat Müh. İle tanışır ve Deli tarlanın babasının ölümündeki gerçeği öğrenir ve Figen ile de evlenip orda mutlu mesut yaşarlar. Figen: Tarla, ev ve yıldızlarla dolu bir hayali olan Ziraat Mühendistir. Kerim ile tanışır. Kerim'in Deli Tarlasını görmek ve hakkında bilgi almak ister. Tarladaki Zehirli mantarların Kerim'in babasının ölümüne yol açtığını ortaya çıkarır ve Kerim ile orda ev kurup evlenirler. Kerim çiftçi bir ailenin öğretmen çocuğudur. Kerim'in ağabeyi, ablası ve hemşire olan Ayşegül ablaları vardır. Ablası güzel olduğu için başkanın oğluyla evlenir. Ağabeyi de bir fabrikadan emekli. Anneleri babalarından sonra öldüğünde miras paylaşılır. Kimse Deli Tarla'yı almak istemez. Çünkü Deli Tarla babalarıyla ilgili kötü bir anısı vardır. Babaları bu tarla yüzünden çıldırır ve köyü çırılçıplak dolaşır. Daha sonra ölü bulunur. Bu olay kimsenin tarlayı satın almak istememesine neden olur. Ama sonunda ihale Kerim'e düşer. Kerim bu alanı devralmak zorundadır. Ardından Figen adında bir kızla tanışır. Figen Ziraat Mühendisidir. Figen'in hayalleri tarlalar, evler ve yıldızlardır. Kerim, Figen ile evlenmeyi düşünmeden önce bir psikoloğa gitti. Arızayı sahada bulmak istemiyor. Ne kadar korksa da Figen'e istediği her şeye sahip olduğunu söyler. Figen ertesi gün o tarlayı görmek istiyor. Gittiklerinde yerde sihirli mantarlar görürler. Figen, bu mantarların zehirli olduğunu ve onları yiyenlerin çıldırdığını söyler. Kerim, babasının acıklı hikayesini yerinde anlatacak cesareti bulur. Figen ve Kerim bu Deli Tarlası'nda bir ev inşa ederler. Kerim sorunlarını aşmış ve eşiyle mutlu mesut yaşamaktadır. Münevver: Anne ve babasının onu Almanya'ya götürebilmesi için dikiş ve dil eğitimi almasını ister. Ancak anne ve babası onu götüremeden vefat eder. Bu yüzden aklını kaçırıp her gün Almanya'ya gitme hayali kurar. Sonunda gider ve anne babasının ölümüne ikna olup sağlığı yerine gelir. Ölünce de anne ve babasının yanına defnedilir. Nazlı: Halası Münevver ile yaşayan ve halasının akıl sağlığının yerine gelmesi için mücadele edip bunu başaran ve sonunda halasını Almanya'ya götürmeyi başaran kızdır. Nazlı; Teyzesi ve babasıyla aynı evde yaşıyor. Nazlı'nın annesi, teyzesi Münevver'in geçmişindeki sıkıntılı olay nedeniyle onları terk eder. Teyzesi her gün onu almaya gelecekleri pencerenin önünde beklemektedir. Her gün yeni bir elbise dikerek hazırlanır. Babası ve Nazlı bu küçük oyuna ayak uydururlar. Münevver Teyze'nin geçmişine baktığımızda sürekli pekiştirilen bir beklentinin ani kasılmalarını görüyoruz. Münevver'in Almanya'ya işçi olarak gitmesi için hala dikiş bilmesi gerekiyor. Ailesi onu böyle Almanya'ya, Münevveri'de götürecektir. Münevver dikmeyi öğrenir. Annesi ve babası bu sefer Almanca öğrenmesini ve kendini geliştirmesini istiyor. O da yapar ama anne ve babasının ölüm haberi gelir. Sonra Münevver aklını kaybeder. Her gün diktiği yeni elbiselerle vitrinde bekliyor. Yeğeni Nazlı'nın aklına bir fikir gelir. Teyzesinin diktiği tüm kıyafetlerin halasının isteği üzerine gitmesini istiyor. Bu işten çok para kazanıyorlar. Nazlı, teyzesini Almanya'ya götürür. Orada onu anne ve babasının öldüğüne inandırır. Münevver yine normal bir insana dönüşür ve bunu kabul eder. Ölümünden sonra Almanya'da ailesinin yanına gömülür. Fikret: Hayatını kendi çıkarları doğrultusunda sürdürüp beraber olduğu kızlara yalanlar atarak, kandırıp ve kazanç elde etmek için ilişkiler kuran bir karakterdir. Hikaye, Fikret'in zorunlu hayatı ve içine sıkıştırmaya çalıştığı ilişkilerden oluşuyor. Fikret, Semiha ile sırf şirket için evlenir. Fikret, sevgilisi Esma'ya sözler verir. Kağıt üzerinde evlilik diyerek onu aldatır. Beş yıl bekledikten sonra Esma, Fikret'ten vazgeçer. Daha sonra birçok kız arkadaşı olur. Bu ilişkiler onun hayatında suyu dövmekten başka bir işe yaramaz. Hiçbir zaman istediği hayatı yaşayamayan ve yönetemeyen Fikret, bu sarmalda hayatına devam eder. Ramiz zor bir doğumla dünyaya gelir. Büyüdüğünde yüzünü çiller kaplar. Çevresindekiler onu dışlar. Apartmanda kapıcı olarak çalışan Ramiz, oyuncu olmanın hayalini kurar. Recai ve Remziye'nin bir kızı ve bir oğlu vardır. Kızının temizlik takıntısı vardır. Dışarıdan geldiğinde küçük kardeşini sürekli yıkar ve her zaman temizlik malzemeleri ile ilgilenir. Temizlik malzemesi alırken Hakkı adında bir adamla tanışır. Daha sonraları birbirlerine aşık olurlar. Evlenmeye karar verirler. Kızın ailesi bu duruma çok sevinir. O kadar mutlular ki kızları evlendikten sonra bir hafta evi süpürmezler. Daha sonra Hakkı ve kızları boşanır. Aile bu duruma çok üzülür. Hakkı sırtındaki doğum lekesini çıkarır ve eski karısının yanına gelir. Doğum lekesini çıkardığını ve uzlaştıklarını söyler. Duran ve Sakine köyde yaşayan iki sessiz gençtir. Köylüler bu çiftin birlikte kaçmasına çok şaşırır. Çünkü bu ikisinden de beklenmedik bir harekettir. Sakine hamiledir ve düğün yapılmasına karar verilir. Düğünde Duran, oğlu İlker için Bir çocuğum var senden şarkısını çalmasını ister. Köylüler Duran ve Sakine'yi kınıyor ve evlendiriyor. Oğulları İlker ise çok yaramaz olur. Köylüler İlker'in yaptıklarından bıkmış durumda. Sakine daha sonra Soner adındaki ikinci çocuğuna hamile kalır. Köylüler bu durumu çaresizce kabul ederler. Güzel sanatlardan mezun olan Mert adında bir genç vardır. Bir türlü iş bulamaz. Çünkü işe alım yerleri iş tecrübesi ister. Mert daha sonra CV'sini yanlış bilgilerle doldurur ve başvurur. Hala sonuç yok. Sonunda bir kafede garson olarak çalışır. Kafe sahibi bir erkek ve eşidir. Mert patron eşinin falını okuyunca kafedeki kadınlar da onlardan fallarını okumalarını ister. Mert, bu kadınları bir gün meşgul ederek fal ile ilgili terimleri ezberler. Sabahları kadınların falına bakar. İş devralır. Patronun karısıyla birlikte bir falcı kafesi açarlar. Büyük miktarda para kazanan Mert, bu işi bitirir ve kendi işini açar. Hikaye tembel bir genç adam etrafında şekilleniyor. Bu genç çocukluğundan beri yürümeyi sevmiyor. Memur olunca işe yakın bir ev arar. Yetmiyor, işte uyuyor. Bu tembellik ondan hiçbir şey almayacak. Aksine ona daha rahat bir yaşam sunar. Vedia, dört kocayı yıpratmış güzel bir kadındır. Ailesine Kemalettin adında bir beyefendiyle evlenmek istediğini duyurur. Ailesi, Vedia Teyzesini çok beceriksiz biri olarak görmektedir. Hatta evlilikleri üzerine bahse bile girerler. Kemalettin'e evliliğin nasıl gittiğini sorarlar. İyi gidiyor diyor. Hikayenin sonunda Vedia'nın yeğenleri evlerine gelir. Kemalettin'in kulaklarının duymadığını ve misafir geldiğinde işitme cihazını açtığını öğrenirler. Ve nasıl geçindiklerini öğrenirler. Kamil adında bir denizci var. Denizden her gelişinde kasaba halkına bir denizkızı gördüğünü söyler. Hikayenin kahramanı aslında bir doktordur. Doktorun çevresi geniş olduğu için çeşitli hayat hikayelerine tanık olur. Kamil'in pankreas kanseri olduğunu öğrenen doktor, ona nasıl söyleyeceğini bilemez. Aynı yerde çalışan hikaye anlatıcısı, evlenmek üzere olan sevgilisi Ayşen'den ayrılır. Ayşen de sonradan evlenir. Hikayecimiz, Ayşen ile güzel bir düğün yapmak için çok para biriktirmiştir. Bu olaydan sonra intihar etmeyi düşünse de parayı değerlendirmeyi mantıklı buluyor. Ayşen ile aynı işyerinde çalışan hikayecimiz iş yerinden ayrılır. Lucky bilet satma işine girer. Psikolog biletleri satarken bir kızla tanışır ve aşık olur. Bir ailede annenin sigara ve parfüm kokusuna olan takıntısını anlatıyor. Bu kokulardan o kadar rahatsız olur ki, aile üyeleri dışarıdan geldiğinde kadın kokuyu alır. Bu durum anne babanın boşanmasına neden olur. Aile üyeleri parmak uçlarında yaşar. Oğlu borç kumarına giriyor. Annesinden babasının ölümünden kalan emekli maaşıyla borcunu ödemesini ister. Kumar borçlarını ödeyen aile açlıktan ölür. Bir yardım paketi alıyorlar. Yanlış paketi alırlar ve şarap kutudan Seni seviyorum aşkım, mutlu yıllar notuyla çıkar. Anne bunu görünce sinir krizi geçirir. Ayılmak için evde kolonya bile bulamıyorlar. Sonunda şarap kokusuyla ayılırlar. Hikayecimiz Aslı adında boşanmış bir kadınla evlenir. Aslı gizemli bir kadındır. Bütün zıtlıklar bu kadında. Kahramanımız Aslı ile birlikte köye taşınır. Aslı, köyde vakit geçirmekten mutludur. Hikaye, kahramanımızın kıskançlığı yüzünden onu terk ediyor. İsmet adında iyi bir adam var. İyilik yapmaya ve iyi bir elçi olmaya borçludur. Kendisi için hiçbir şey yapmadığını anlayan İsmet, bu durumu sorgular ama kendini insanların iyiliğine adamaktan da kendini alamaz. Muazzez'in anlatıcıdan ayrılmasından sonra saatlerin üzerinde yarattığı psikolojik baskıyı anlatıyor. Anlatıcı kahraman psikoloğa gider. Psikolog ona duvar saati pilini çıkarmasını ve ilacını kullanmasını söyler. Doktorun dediğini yapar ama yine de bu baskıdan kurtulamaz. Saat, bakışıyla anlatıcı kahramanı adeta yener. Anlatıcı saati duvardan kaldırsa bile Muazzez'in görüntüsü duvarda belirir. Ta ki bir yazar onu bulup çıkarıncaya dek. Ta ki bir yazar onu bize anlatıncaya dek."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/devran/", "text": "Kitaptaki hikayelerde anlatılanlar yaşadığımız toplumda hemen yanı başımızda olan olaylardır. Karakterlerin çoğu tanıdıktır. Selahattin Demirtaş, görmediğimiz, göremediğimiz, görülmesi, bilinmesi istenmeyen gerçekleri ustaca Seher'den sonra daha da fark ettiği kalemiyle görünür kılmıştır. Güçlü bir gözlem yeteneğiyle yaratılan karakterler inandırıcı ve doğal. Onlarla özdeşleşebilir, iç dünyalarını ve duygularını paylaşabilir ve empati kurabilirsiniz. Yazar, içinden geldiği toplumun insanlarını, sorunlarını, hayallerini, özlemlerini, yaşam mücadelelerini, insanca var olma isteklerini bilir ve bunu büyük bir hassasiyetle hikayelerine yansıtmıştır. Kendine özgü ince, zeki mizah anlayışı sizi gülümsetiyor ve hikayedeki karakterlere karşı kalbinizi ısıtıyor. Sevgilisinin yanında haksız yere kovulmalara dayanamayıp korku girdabında yitip giden yüzünü süpüren, koparılmış bir hayat. Ailesine bakmak zorunda olan Zeynep'in her sabah şefin aşağılayıcı tırnak kontrolleri sırasında iç sesini bastırması ve mesai saatlerinin ödenmemesine itiraz edemediği için biriken öfkesi Zeynep'in gururu, sonunda arkadaşına yapılan haksızlığa boyun eğmeyerek isyana dönüşünü konu olan bir hayat hikayesi. Bir türlü yaşadıklarından ders çıkarmayan Fikret'in dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmesini konu edinir. Toz duman kenarlardan, taşradan ve kuytulardan, memleketten yoksulluk halleri. Utananlar, üzülenler, aşıklar, yevmiyeciler, küçük kasabalar, hazin ve uzakta kalan hayatlar. Devran, inatçı neşesiyle geçip giden zamanın çarpıklığını anlatıyor. Umut umut, cümle cümle... Evvela mahsus selam ediyor doğan güne."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/dizboyu-papatyalar/", "text": "Tomris Uyar'ın aile içi şiddet, evlilik ve aile kurumu, benlik, arayış, pişmanlık temalarını konu edinmiştir. - Dizboyu Papatyalar - Hakların En Güzeli - Emekli Albay Halit Akçam'ın İki Günü - Yaz Suyu - Şen Ol Bayburt - Ömür Biter Yol Biter - Limanda - Aykırı Dal Üstüne Şermin, oğlu Hasan'ın iki yaşından beri banka müfettişi olduğu için sık sık yurtdışına çıkmak zorunda kalan Orhan ile evli bir kemancıdır. On beş yıllık mutlu aile tablosuna rağmen, istediği ve gezilerde özlediği kalabalığı bulamadığı ve okuldayken hayalini kurduğu ideallerin halkla bütünleşemediği için yüreği artık buz gibi Ankara ayazları kadar soğuktur. Sığındığı alkol bile acısını iyileştiremedi. Mart maçının son Pazar günü, her zamanki gibi konyağını içerken, gazetede Dizboyu Papatyalar yazan bir reklam görür. Kendine Dizboyu Papatyalar''ın ne anlama geldiğini sorar. Sonunda ne zaman olduğuna karar verir: Seni seviyorum, hadi, hoşçakal, bir gün o sahil kafesinde yanına oturup iki dostça kadeh alabilmek istiyorum. Böyle düşünerek evden çıkar, paltosunu kapar ve tabutu olarak gördüğü kemanını arkasında bırakır. Çünkü inşa edilen bu şehir onun gibi bir çığlık gibi içinde sıkışıp kalanlar için değildir. Küçük yaşta kardeşiyle baş başa kalan genç kız, tarla çapalamaktan ve çocuk gibi sevdiği kardeşine bakmaktan yorulur ve bir ortakçıyla anlaşma yapar. Ortakçı kısa sürede genç kızın karısı olur. Ancak talihsiz kız bilinmeyen bir nedenle yatalak kalınca adam, Uyuduğu için artık tarlada çalışamaz, en azından yatakta bir iş bulsun. Yüzü hala çok güzeldir. Bize gelen ve gidenlerden mi? Bunu söyleyerek karısını satmaya karar veren kayınbiraderi Hüseyin öfkelenir ve eniştesini vurarak on yıl hapis cezasına çarptırılır. Dışarı çıktığında sabıkasından dolayı iş bulamayınca Taksim'den Beyoğlu'na bütün meyhanelerde, genelevlerde, sazlarda, pasajlarda, diskoteklerde, uzun saçlı oğlanların uğradığı yerlerde kiralık katil olarak anılmaya başlar. Kırk yaşına geldiğinde öldürme kararı alırken duygusallaşmaya başlar. Bir zamanlar haylazlığıyla ünlü olan Keş Halil, şimdi apartman yöneticisi emekli Albay Halit Akçam o sabah her zamankinden farklı, kaygısız ve neşeli uyanır. Bir süre dışarıyı izledikten sonra giyinip tıraş olduktan sonra eve gündelikçi geleceği için kendini dışarı atar. Beşiktaş'ta bir kafede çayını ve ardından iki duble votkasını içtikten sonra, Kara Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşı Avukat Salim'in ofisine uğrar. Salim Bey, uzun süredir görmediği arkadaşını yanından ayırmaz ve diğer arkadaşları Deli Necdet, Muhallebi Enver ve Ölü Haldun ile her Cuma buluştuğu yere götürür. Gün içinde oluşan duyguların ağırlığıyla içerken içen Halit Bey, şarkı söyleyen kadını eski sevgilisi Nuran'a benzettir. Ertesi gün gazeteler, Halit Akçam'ın manşetteki O Zalim Kadını Nerede Sevdim şarkısını söylerken silahını ateşlediğini ve uzak masalardan birinde oturan bir adamı öldürdüğünü yazar. Bir Haziran günü köyünden ayrılan ve Bandırma Uzmanı ile İstanbul'da yeni bir hayata başlamak için yola çıkan Aydın, enstitüde çiçek-şapka bölümünde öğrenci olan çok girişken, konuşkan bir genç kadınla tanışır. Yolculuğun sonunda, çift birbirlerinin adreslerini aldı ve iki yıl boyunca mektuplaşır. Bu yazışma kısa bir süre sonra askere giden Aydın için iyi olsa da amacı genç kadınla evlenmek değildir. Askerliğini yaptıktan sonra garson olarak başladığı Kumkapı'daki meyhaneden izin alarak durumu kıza anlatmak için Kırkağaç'a gitmiş ancak bir dizi yanlış anlaşılmadan sonra nişanlı olarak İstanbul'a döner. Daha nikah memurunun karşısına çıktığında bile birinin gelip bu yanlış anlamayı düzelteceğini uman Aydın, daha evliliğinin beşinci yılında bile içinde yaşadığı oldubittiyi anlamlandırmaya çalışır. Babasının Kaptan Mehmet Bey'in Çalıkuşu'ndaki gibi öncü bir Türk kadını olmasını istediği için Feride adını verdiği kızı, anne ve babasını kaybederek Park Otel, Pera Palas ve Rejans'tan sonra tüm Beyoğlu'nun aranan ismi olur. Darülfünun'da profesör olan babasının aksine devlet hekimi olmaya karar veren Behçet Bey, bu kadın olan İspanyol Feride ile evlenir ve aile oğulları ile tüm ilişkilerini keser. Behçet Bey'in gittiği yerlerdeki sosyalist konuşmaları nedeniyle sürekli farklı şehirlere sürgün edilen çift, son emekliliği ellerinden alınan Bayburt'ta kalır. İçinde bulundukları durum karşısında sessiz kalan Behçet Bey'in aksine Feride Hanım, babasından yetim maaşı alabilmek için Behçet Bey'i kağıt üzerinde boşayarak çözüm bulur, ancak çevresinde kimse olmadığı için Feride Hanım komşusunun henüz çocuk olan kızını şiddetli çatışma hakkında yalan ifade vermeye ikna etmesi gerekir. Müzeyyen henüz bir yaşındayken annesi Mübeccel tarafından terk edildi. Yalnız bir baba, kızına bakmak için yeniden evlenir, ancak yeni eş, kurgudaki basmakalıp üvey annedir. Eğitimsiz Müzeyyen 13 yaşında müdürlükte çalışmaya başlar. Akşamları kendisini orada bırakmayan Hasan'a aşık olur ya da öyle sanır. Müdürün odasından çıktıktan sonra doktorun tecavüzüne uğrar ve evine temizlik için gider ve hamile kalır. Doktor çocuğu aldırır ve Müzeyyen'in hazırladığı yemeği akşamları küçük bir meyhane işleten adama, ondan kurtulmak için çalıştığı hanın çaycısı olan adama övgüler yağdırır. Meyhanede meze hazırlama görevini üstlenen talihsiz kadın, ne olursa olsun eve dönmemek için adamla evlenir. Meyhaneci olan kızına annesinin adını veren ve hayatına devam eden Müzeyyen, kocasının aniden ortadan kaybolmasının ardından ikinci evliliğini bir mobilyacı ile yapar. Yeni kocasından fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan kadın, Almanya'da yaşayan kızının daveti üzerine her şeyi bırakıp kızının yanına gitmeye karar verir. Ancak önünde bir engel vardır. İlk kocasının kaçmasına neden olan elli bin liralık vergi borcu Müzeyyen'e düşer. Bunun için Hesap Müsteşarı Cengiz Bey'den yardım isteyen Müzeyyen, elli yaşının üzerinde olduğu için adamdan yardımını ödeyebilmek için kendisinden bir belge almasını ister. Gençliğini ve şöhretini kaybetmeye başlayan oyuncu İzzet Bey, yeni filminin çekimi için evini güvendiği insanlara pansiyon olarak açan altmışlı yaşlarındaki Meliha Hanım'ın evine yerleşir. Bandırma'da. Yaşına rağmen hayat dolu olan Meliha Hanım'ın aksine İzzet Bey, yeni filminde 'babalık' olarak adlandırılan bir yapımcıyı oynamanın sıkıntısını çektiği için yorulmuştur, biten evliliğinin, kızının yeni filminde. Kamuoyunu aldatan, genç kızlara boş umutlar vaat eden Yeşilçam filmlerinde yer almanın bir anlamı yoktur. Sevdiği adamı kaybettikten sonra evlenmeden dünyaya gelen kızı Gülten ile kırk yaşındaki karısını ölüm anına kadar terk etmeyen Hatçe Hanım, velinimetine karşı görevini yerine getirdiği için gururludur. Hangi sınıftan gelirlerse gelsinler, yaşadıkları baskılara boyun eğmeyen bireylerle onların uyumlu sınıfdaşlarının kişilik ve değer çatışmalarını bulacağınız Dizboyu Papatyalar'da Tomris Uyar'ın yalın, süssüz anlatım biçimi ve kendine özgü kurgusu kendini hissettiriyor. İlk kez 1973 yılında yayımlanan Dizboyu Papatyalar, edebiyatımızın kalıcı yapıtları arasında."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/dokuz-oyku/", "text": "Teddy: Sadece on yaşında olmasına rağmen yaşına pek uygun olmayan bir çocuktur. Meditasyona ve aydınlanmaya, tanrıya ve yeniden doğuşa inanan Teddy, çevresindeki yetişkinlerden çok daha olgun bir çocuktur. Keskin gözlemleriyle ince bir ironiyi tamamlayan yazar, Seymour'un intiharıyla başlayan ve geleceği görebilen dahisi Teddy'nin ölümüyle, itilip kakılmasıyla biten bir döngü konu ediniyor. - Teddy - Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün - Sarsak Dayı - Eskimolarla Savaştan Hemen Önce - Gülen Adam - Teknede - Esme İçin Sevgi ve Yoksunlukla - Yeşil Gözlüm, Al Dudaklım - De Daumier-Smith'in Mavi Dönemi Teddy, sadece on yaşında olmasına rağmen yaşına pek uygun olmayan bir çocuktur. Meditasyona ve aydınlanmaya, tanrıya ve yeniden doğuşa inanan Teddy, çevresindeki yetişkinlerden çok daha olgun bir çocuktur. Önceki hayatında Hindistan'da yaşadığını ve manevi yolculuğunu tamamlamak üzereyken bir kadınla tanışmasının onun ölümüne neden olduğunu ve daha sonra bir çocuk bedeninde dirildiğini söyler. Hatta önceki yaşamlarındaki deneyimlerini ve düşüncelerini anlatan kasetleri bile dolduruyor. Annesi, babası ve altı yaşındaki kız kardeşi Booper ile birlikte yaşayan Teddy, ailesiyle birlikte bir gemi yolculuğuna çıkar. Seyahat tatil gibidir. Bir sabah uyandıklarında ebeveynleri Teddy'yi babasının yeni aldığı bavulun üzerinde bulur. Bavul da tavandan biraz daha alçak olan dolabın üzerindedir. Annesi hala yataktan kalkmamış, yüzü duvara dönük uyumaya çalışıyor. Onlarla pek ilgilenmiyor. Ama babası Teddy'ye çok kızgındır. Ne kadar bağırsa da oğlunu dinletemez. Bir süre böyle bağırdıktan sonra babası Teddy'nin kamerayı Booper'a verdiğini öğrenince gerçekten çok sinirlenir. Teddy de daha fazla direnmeden aşağı iner ve kız kardeşini bulmak ve kamerasını almak için kabinden çıkar. Ancak tüm desteleri geçtikten sonra, sonuncusu kız kardeşini oynarken bulur. Babasının kamerasını kenara koyar. Teddy kardeşine annesinin kendisini aradığını ve makineyi yanına alıp babasına vermesi gerektiğini söyler. Booper başta ona inanmasa da daha sonra doğruyu söylediğini anlar. Teddy de her sabah saat onda günlüğünü yazdığı güverteye gider, ailesine ayrılmış şezlonglardan birine oturur, küçük defterini çıkarır ve yazmaya başlar. Bu sırada karşı taraftaki parmaklıklara yaslanmış olan Nicholson onu izler. Nicholson, bir sınav grubuyla buluşurken Teddy'nin bir süre önce doldurduğu kasetlerden birini dinlenir. Teddy'den izin alarak yanındaki şezlonga otururlar ve sohbet etmeye başlarlar. Nicholson kaseti dinlerken, Teddy'nin bazı konulardaki görüşlerini merak eder. Ayrıca grubundaki birkaç arkadaşına ne zaman ve nasıl öleceklerini söyleyip söylemediğini merak eder. Teddy böyle bir şey söylemediğini söyler çok meraklı olduklarını söylemelerine rağmen hiçbiri nasıl öleceklerini bilmek istemediler. Onlara sadece bazı ipuçları verdi. Ayrıca herkes her an ölebilir. Teddy bir sonraki yüzme dersi için E güvertesine gittiğinde havuzun boşaldığını görür ve havuzun yanında durur ve havuzun dibine bakar, şaka yollu kız kardeşi onu havuza ittiğinde ölebileceğini söyler. Sohbetlerine devam ederler ama Teddy'nin yüzme dersi vakti gelmiştir. Nicholson gitmesine izin vermek istemez, sorması gereken bazı sorular vardır. Ancak Teddy son bir veya iki soruyu yanıtladıktan sonra yüzme dersi için E güvertesine çıkar. Yakında, Nicholson onun peşinden gitmeye karar verir. Tüm güverteleri dolaştıktan sonra, E güvertesinin merdivenlerini çıkarken bir çığlık duyar. Bu küçük bir kızın hırıltılı çığlığıdır. - Salinger, Kasım 1952'de öykü antolojisi için daha önce değişik dergilerde basılmış dokuz eserini seçer. - Yazar hiçbir çalışmasının tek başına antolojiye adını vermesini istemez. - Kitap Amerika Birleşik Devletleri'nde 6 Nisan 1953'te Little, Brown and Company tarafından Dokuz Öykü ismiyle yayımlandı ve büyük başarı kazandı. - Dokuz Öykü New York Times'ın en çok satanlar listesinde dokuz numaraya kadar yükseldi ve bu listede üç ay kalır. Sahte dünyanın sahte insanlarına topyekün savaş açmıştı Salinger: Bu kitaptaki öyküler, bu dünyanın kabullenilmesinde değil, aşılmasında buluyor doruk noktasını. İnce bir ironiyi, keskin gözlemleriyle bütünleyen yazar, James Joyce'un epiphany tanımına uyan bir öykü döngüsü yaratıyor: Seymour'un intihar etmesiyle başlayan, geleceği görebilen harika çocuk Teddy'nin kızkardeşi tarafından boş havuza itilerek ölmesiyle noktalanan bir döngü bu. Salinger: bu yüzyılın ironik ve mistik batılısı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/durust-hirsiz/", "text": "Astafiy İvanoviç: Eski asker, terzi ve hikayenin anlatıcısıdır. Emelyan İlyiç: Sarhoş ama dürüst hırsızdır. Dürüst Hırsız hikayesinde, trajik sarhoş ancak dürüst bir hırsız olan Emelyan İlyiç'in başından geçen olaylar konu edinmiştir. Hikayede, eski bir asker olan Astafiy Ivanovic adlı anlatıcı, bir gün bir apartman dairesinde oda kiralar. Burada kiracısının redingotu tesadüfen çalınır, Astafiy İvanoviç bu duruma çok sinirlenir ve aklına geçmişte başına gelen bir olay gelir. Yaşanan bu olayı kiracısına anlatmaya başlar. Bir gece barda Astafiy İvanoviç, Emelyan İlyiç adında bir sarhoşla tanışır, Emelyan daha önce bir yerde çalışmış ama sarhoş olduğu için işten atılmıştır. Kısacası, sarhoş, sefil, asalak bir adamdır. Ama bunun yanında, Emelyan sessiz ve sevecen bir adamdır, ancak bulabildiği her şeyi içmeye harcar. Astafiy, Emelyana'ya bir içki ısmarlar, böylece Emelyan, Astafiy İvanoviç'e bağlanır. Astafiy nereye giderse Emelyan da peşinden gider. Emelyan, Astafiy'e geceyi onunla geçirmesi için yalvarır. Astafiy kimliğine baktıktan sonra izin verir. Ve Emelyana ona acıdığı için onu evden atamaz. Sonra Astafiy sakar bir sarhoş adamla yaşamaya başlar. Bir sabah, tam işime gitmek üzere hazırlanmıştım. İşte o anda hem aşçılığımı, hem de çamaşırcılığımı yapan ve aynı zamanda evimi yöneten Agrafena içeriye daldı. Girer girmez de beni şaşırtacak bir şey yaptı ve konuşmaya başladı. O güne değin sesi soluğu çıkmayan sıradan, kendi halinde bir yaşlı kadıncağızdı. Altı yıl içinde Tanrı'nın her günü, pişireceği yemeğe ilişkin bir-iki sözcükten başka hemen hemen tek bir sözcük çıkmamıştı ağzından. Belki benimle konuşmuyordu. Daha doğrusu ondan hemen hemen tek bir şey duymamıştım. Size bir şey demeye geldim beyefendi. Bir şey soracağım işte!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ebedi-koca/", "text": "Aleksey İvanoviç Velçaninov: Bir arazi davası için Petersburg'da kalan bir toprak sahibidir. Pavel Pavloviç Trusotski: Yakın zamanda eşini kaybederek dul kalan Velçaninov'in bir tanıdığıdır. Natalya: Trusotski'nin eşidir. Geçmişte Velçaninov ile beraber olmuş ve ondan Liza adında bir kızı olmuştur. Liza: Velçaninov, Trusotski'nin eşi Natalya ile geçmişte birlikte olmuştur ve Trusotski'nin sekiz yaşındaki kızı Liza'nın biyolojik babası olduğunu fark eder. Liza'yı bir alkoliğin yetiştirmesini istemeyen Velçaninov, Liza'yı evlatlık olarak bir aileye verir. Liza bu ailenin yanında ölür. Hikaye, Velçaninov ile merhum eski sevgilisinin kocası Trusotki arasındaki karmaşık ilişki üzerine kurulmuştur. Aleksey Ivanovich Velchaninov, bir arazi davası için Petersburg'da kalan bir toprak sahibidir. Yakın zamanda eşini kaybetmiş ve dul kalan bir tanıdık olan Pavel Pavlovich Trusotski, Velchaninov'u ziyaret eder. Velchaninov geçmişte Trusotski'nin karısı Natalya ile birlikte olmuştur ve Trusotski'nin sekiz yaşındaki kızı Liza'nın biyolojik babası olduğunu anlar. Liza'yı bir alkolik yetiştirmek istemeyen Velchaninov, Liza'yı evlatlık olarak bir aileye verir. Liza bu ailenin yanında ölür. Sonrasında Trusotski, memur Zahlobinin'in on beş yaşındaki kızı Nadya ile evlenmek ister. Nadya sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğudur. Trusotski, Velchaninov'u nişanlısını ziyarete götürür ve nişanlısı için bir bilezik satın alır. Zahlyobinin'in kızları, bir saklambaç oyunu sırasında Trusotski ile dalga geçer ve onu bir odaya kilitler. Nadya bileziği Velchaninov'a verir ve ondan Trusotski'ye geri vermesini ve onunla evlenmek istemediğini söylemesini ister. Nadya, on dokuz yaşındaki Alexander Lobov ile gizlice nişanlıdır. Trusotski, geceyi Velchaninov'un odasında geçirir ve Velchaninov'u bir jiletle öldürmeye çalışır. Kendini savunmayı başaran Velchaninov, elinden yaralanarak kurtulur. Bir süre sonra Velchaninov davasını kazandığında ikili tekrar tren istasyonunda buluşur. Trusotski yeniden evlendi, ancak genç bir subay kendisi ve karısıyla birlikte seyahat eder. Trusotsky'nin yeni karısı Velchaninov'u davet eder, ancak Trusotsky Velchaninov'dan daveti görmezden gelmesini ister. - Ebedi koca Dostoyevski'nin az bilinen romanlarındandır. - Aldatılan koca konusu diğer romanlarındakine göre daha hafiftir ancak bazı eleştirmenler bu romanın stili ve yapısı nedeniyle Dostoyevski'nin en iyi çalışmalarından biri olduğunu söyler. - Alfred Bem'e göre kompozisyon ve gelişme açısından Dostoyevski'nin en tamamlanmış çalışmalarındandır. Roman bir trajikomedi sayılabilir. Romandaki ana trajik olay Liza'nın ölümüdür. Gülünç öğe ise Trusotski'nin her defasında boynuzlanmaya mahkum karakteridir. Bu adamlar, dünyaya ebedi koca, daha doğrusu yalnızca koca olmak için gelmişlerdir. Böyle bir erkeğin dünyada evlenmekten başka görevi yoktur. Evlendikten sonra, yaradılıştan karakter sahibi olsa bile, hemen karısının bir parçası halini alır. Bu gibi kocaların belirgisi alınlarındaki malum süstür. Dostoyevski bu romanının kahramanını bir başka kişinin ağzından bize öyle tanıtıyor. Ezeli koca aşık çekişmesine dayanıyor konu. Ama o bayağı aşk romanları ile en küçük bir ilintisi olmayan bir üstün yapıt bu. Her dokunduğu insan sorununa yeni bir ışık getiren usta kalem burada da üstünlüğünü duyuracaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/erik-cekirdegi/", "text": "Vanya: Meyveler konusunda son derece meraklı bir çocuktur. Anne: Vanya'nın annesidir ve onun yaptığı yanlışı kurduğu oyun ile ortaya çıkartmaktadır. Kitap içerisinde birinden farklı öyküler barındırmaktadır. Ancak kitaba adını veren öykü ele alındığında yalan söylemenin ortaya çıkarttığı utanç ve olumsuz duygular okuyucuya aktarılmaktadır. Basit bir yalanın dahi insana kattığı olumsuzluklar gözler önüne serilmektedir. Kitaba adını veren erik çekirdeği öyküsünün özeti şu şekildedir; Vanya'nın annesi o gün erik almıştır. Yemekten sonra da çocuklarına vermeyi planlamaktadır. Bu sebepten erikleri bir tabağa boşaltır. Vanya ise o güne kadar hiçbir şekilde erik yememiştir ve bu garip meyveleri fazlası ile merak etmektedir. Onları koklayıp durmaktadır. Erikler Vanya'nın çok hoşuna gitmiştir ve onların tadına bakmak istemektedir. Annesinin erikleri tabağa koymasından sonraki geçen sürede onların çevresinde dolanıp durmaktadır. Odada hiç kimsenin olmadığı bir sırada uzanır ve bir erik alır. Ardından da bu eriği bir güzel yer. Ancak annesi tabağa koymadan önce erikleri saymıştır ve eksildiğini görünce çocukların babasına haber verir. Baba çocuklara erik yiyen olup olmadığını sorar ve çocuklar hep birlikte olmadığını söylerleri. Vanya ise tıpkı bir pancar gibi kızarsa da soruya hayır cevabını verir. Babaları çocuklara içlerinden birinin habersiz bir şekilde erik yemesinin hoş olmadığını anlatır. Ancak önemli olanın bu eriklerin içerisinde bulunan taşların yenmemesi gerektiğini söylemesidir. Baba çocuklara eğer bu taşlar yenirse ölmenizden korkuyorum der. Bunun üzerine Vanya çekirdeği yemediğini ve dışarı attığını söyler. Tüm aile bu durma gülerken Vanya ağlamaktadır. Kitabın bir diğer öyküsü olan kedi yavrusu öyküsünün özeti ise şu şekildedir; Vasya ve Katya adında iki kardeş vardır. Bu kardeşlerin bir de kedisi bulunmaktadır. Ancak ilkbahar geldiğinde kedi birden bire ortadan kaybolur. Kardeşler bir gün ahırın yakınlarında oynarken son derece ince bir miyavlama sesi duyarlar. Ses tepelerden bir yerden gelmektedir. Vasya hemen bir merdivene tırmanır. Katya ise aşağıda kalmıştır ve ona kediyi bulup bulmadığını sorar. Ancak Vasya'dan herhangi bir ses çıkmaz. Derken kendisini toparlar ve buldum onu bu bizim kedimiz diye haber verir. Bir sürüde yavrusu olduğunu söyler. Katya hemen eve gider ve kedi için süt getirir. Kedinin tam beş adet yavrusu olmuştur. Yavrular biraz büyümeye başladığında çocuklar içerisinden bir tanesini seçeler. Diğer yavrular ise çocukların annesi tarafından başkalarına dağıtılır. Çocuklar bu küçük yavruya ciddi şekilde bağlanırlar. Bir gün evlerinin az ilerisinde bulunan yolun orda oyun oynamaya karar verirler. Yavru kediyi de yanlarına alırlar. Yavru kedi sallanan buğday başakları ile oynamakta çocuklarda keyifle onu izlemektedir. Derken çocuklar kuzukulaklarını toplamaya dalar ve yavru kediyi unuturlar. Birden birde çabuk buraya gel diye birinin bağırdığını duyarlar. Bağıran kişi atının üzerinde bir avcıdır. İki tazı kedi yavrusunu görmüştür ve ona doğru gitmektedir. Yavru ise kendisinde kaçacak bir yer bulmuş ve sırtını kabartarak köpeklerden korkmaktadır. Katya köpekleri görünce kaçar. Ancak Vasya tüm gücü ile köpeklere karı koymaya karar vermiştir. Köpekler ile aynı anda kendi yavrusunun yanına varmıştır. Tam köpekler yavruyu hırpalayacakken yavrunun üzerine atlar. O sırada avcı gelerek tazılarını alır. Kardeşler hemen kediyi eve götürüler ve bir daha onu kırlara götürmemeye karar verirler. - Özellikle daha çok büyükler için yazdığı kitaplar ile bilinen Lev Tolstoy bu öykü kitabı ile hem farklı dersler vermekte hem de küçüklerin de kolaylıkla okuyabileceği birçok farklı öyküyü ortaya koymaktadır. - Erik çekirdeğinde yer alan öyküler özellikle yeni okumaya başlamış çocuklar için önerilmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ev-sahibesi/", "text": "Ordınov: İçine kapanık, bilimle uğraşan, sosyal hayattan kopuk birisidir. Geçimini kendisine kalan mirasla sürdüren genç adam, Katerina'nın güzelliğine kapılıp yaşadığı şeyi aşk zanneder. Katerina: Genç ve güzel bir kadındır. Anne ve babasını aynı gün kaybetmiş, birlikte yaşadığı adamın kirli geçmişini bilmesine rağmen ondan kopamayan çaresiz bir kadındır. Murin: Katerina'nın ailesinin başına gelenlerin sebebi olan, genç kadına olan hastalıklı duyguları nedeniyle onu kendisine mecbur bırakan birisidir. Dindar görünümünün altında fal ve büyü işleriyle uğraşır. Ev Sahibesi; Dostoyevski bu kısa romanında başyapıtlarına özgü bir üslup güzelliğiyle bize, hasta ruhlu kişilerin yaşamından, gerçekle düş arası unutulmaz sahneler anlatır. Hummalı ruh halleri içinde mutluluğa susamış, ama onu bir türlü elde edemeyen bu insanların olağanüstü bir gerçeklikle yaşamakta olduklarını anlatan akıcı bir romandır. Ordınov, doktorasını yaptıktan sonra kendisine kalan miras ile iki yıl gibi uzun bir süre çevresiyle tüm bağlarını kopararak tüm zamanını bilimsel çalışmalarına ve araştırmalarına ayırır. Bilim bazı becerikli kimselerin elinde bir kazanç kaynağı olurken Ordınov' un bilim tutkusu ise kendine doğru çevirdiği bir silah olur. Yeni bir ev aramak zorunda kalmasıyla çevresine ne kadar yabancılaştığının farkına varır. İnsanların günlük hayatları bile ona ilginç gelirken kendini bu kalabalığın içinde yalnız hisseder. Kalacak bir yer ararken yaşlı bir adamla genç bir kadının garip davranışları dikkatini çeker, onları yaşadıkları yere kadar takip eder. Genç kadının güzelliği Ordınov' u büyülemiştir ve sırf ona yakın olabilmek için onların yaşadıkları yerde oda kiralar. Ortak tanıdıklarına sorduğunda yaşlı adam Murin' in fabrikası yandıktan sonra meczup olduğunu, medyumluk yaptığını ve yanındaki kadın Katerina' nin ise onun eşi olduğunu öğrenir. Bir süre sonra Ordınov ile Katerina yakınlaşmaya başlar. Kadın ona hayatının bilinmezlerini anlattıkça genç adamın Murin'e olan öfkesi artar. Katerina anne ve babasının ölümüne neden olan adamla kaçtığı için bunun vicdan azabıyla yaşarken, Murin'in onu bu günahından yakalayıp kendisine nasıl mecbur ettiğini anlatır. Genç adam sevdiği kadına yardım etmek istese de Katerina' nın değişken ruh hali buna izin vermez. Murin, bu yakınlaşmayı fark eder ve bunun üzerine Katerina' nın kimsesiz ve akıl hastası olduğunu, ona acıdığı için evlendiğini söyler. Karısıyla yakın davranışını ima ederek evinden çıkması gerektiğini söyler. Ordınov'un başka bir eve taşınmasına rağmen son zamanlarda yaşadığı şaşkınlık ve üzüntü, onu hasta eder. Aylarca odasından çıkamaz. Dışarıya çıkacak gücü bulduğunda eski yaşadığı yere geri döner. Edindiği bilgilere göre bir süre önce yaşadığı evin batakhane olduğunu, polis baskınından önce Murin ve Katerina'nın oradan ayrıldığını öğrenir. Duyguları karmakarışık olan Ordınov, kendisini hasta eden aşkın girdabından çıkmayı bu sayede başarır. - Rus folkloründen izler taşımakta ve otobiyografik göndermeler içermektedir. - Yayımlandığı dönemde Ev Sahibesi hem olumlu hem olumsuz tepkiler alırken günümüzde Dostoyevski'nin külliyatında eşsiz olarak görülmektedir. - Novellanın ilk kısmı Ekim 1847'de, ikinci kısmıysa aynı yılın kasımında Rus edebiyat dergisi Otechestvennye Zapiski'de yayımlandı. Dostoyevski, bu kısa romanında başyapıtlara özgü bir üslup güzelliğiyle bize, ruhlu kişilerin yaşamından, gerçekle düş arası unutulmaz sahneler, anlatır. Hummalı ruh halleri içinde mutluluğa susamış, ama onu bir türlü elde edemeyen bu insanların insanüstü bir gerçeklikle yaşamakta olduklarını siz de okuyunca kabul edecek ve Dostoyevski'yi dünyanın en büyük romancıları yücelten güçteki gizemi sezer gibi olacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/fareler-ve-insanlar/", "text": "George Milton: Lennie'nin arkadaşı ve Lennie'yi korur kolar. Birlikte daha iyi ve daha güzel hayat sürmenin hayallerini kurar. Lennie Small: George ile birlikte her yere gidip, dolaşan, akli dengesi bozuk ama çok güçlü bir adam. George ile satın alacakları çiftlikte hayvanları olacağını hayal eder. Candy: Bir elini çiftlikte kaybeden ve çalışabileceği günlerin sonuna yaklaştığını düşünüp Lennie ve George'un çiftlik alma hayaline ortak olmak onlarla beraber yaşamak ister. Candy'nin köpeği: Yaşlı ve sakat olduğu için Carlson tarafından vurularak öldürülür. Lennie'nin sonu hakkın da bir öngörü olarak görülüyor. Curley: Patronun oğlu olan Curley kavgacı bir genç karakter. Ayrıca yarı profesyonel boksördür. Karısını kıskanıp onu korumaya çalışır, bu nedenle Lennie'den başından buyana hoşlanmaz. Slim: Curley'nin saygılı davrandığı Ustabaşıdır olarak bilinen tek karakterdir ve diğer tüm karakterlerden de saygı görür. Crooks: Çiftlikteki tek zenci işçidir. Candy gibi sakattır. Bir atın tekmelemesi sonucunda kambur kalan sırtı sebebiyle bu ismi almıştır. Diğer işçilerden ayrı bir yerde yaşar ve ayrımcılığa maruz kalır. Carlson: Candy'nin köpeğini gözünü kırpmadan öldüren çiftlik işçisidir. Clara teyze: Geçmişten bahsedilirken adı geçen, Lennie'nin teyzesidir. Lennie, onun ölümüyle ortada kalmıştır. Fareler ve İnsanlar Birbirine zıt karakterdeki iki mevsimlik tarım işçisinin, zeki George Milton ve onun güçlü kuvvetli ama akli dengesi bozuk yoldaşı Lennie Small'un hikayesini anlatır. Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran bu ikilinin hikayesinde dostluk ve dayanışma duygusu önemli bir yer tutar. George ve Lennie, Amerika' da yaşayan, çiftliklerde yaşayan toprak işçileridir. bu kişiler kendilerini diğer toprak işçilerinden farklı görürler. Çünkü işçiler kazandıkları parayı ya kumar oynayarak ya da genelevde harcamaktadır. Onların hayalleri vardır. Ve bu hayaller için biriktirdikleri para ile bir çiftlik satın alacaklarının hayalini kurmaktalar. Bu çiftlikte çeşitli hayvanlar besleyecekler ve tarımla uğraşmayı planlarlar. Şimdiye kadar gittikleri bütün çiftliklerde Lennie yüzünden kovulmuşlardır. Lennie uzun boylu, iri, güçlü bir insandır ama kafası fazla çalışmaz ve tek başına hareket etmeyen, devamlı birilerine muhtaç olan bir karakterdir. Bunun yanında sevdiği şeylere dokunma hastalığı vardır. George ve Lennie, arkadaşlarının tavsiyesi üzerine başka bir çiftlikte çalışmak için yola çıkarlar. Yol da Lennie bir fare bulur ve onu eliyle okşamaya başlar. Okşarken de fareyi sıkıca okşadığı için öldürür. George, farenin kendisine faydası olmadığını ve onu atması gerektiğini söyler. Ama Lennie ona zara vermediğini sadece okşadığını söyler. Sonra onu zorla yolda bırakır. Lennie' nin bu davranışı ileri zamanlarda ikisine de zarar verecektir. Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan John Steinbeck'in çağımızın toplumsal ve insani meselelerini ustalıkla resmettiği eserleri modern dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alır. Steinbeck romanlarında yalın ve keskin bir gerçeklik sunarken yine de her seferinde çarpıcı bir öykü ile çıkar okurunun karşısına. Tarihin bir kesitindeki dramı insani ayrıntıları kaçırmadan sergilerken, tozpembe olmayan gerçekçi bir umudun türküsünü dillendirir. Bu nedenle eserleri edebi değerleri kadar güncelliklerini de hiç yitirmemiştir. George, az ileriden gelen sesleri dinliyordu. Bir an önemil bir iş yapanların ciddiyetine büründü. Nehrin öbür yakasına doğru bak Lennie, dedi. Lennine başını çevirdi ve Gabilan dağlarının karanlığa gömülmek üzere olan yamaçlarına bakmaya başladı. Küçük bir yerimiz olacak, diyerek başladı. George. Elini yan cebine götürüp Carlson'ın Luger marka tabancasını çıkardı. Tabancanın emniyetini açtı ve tabancayı tuttuğu elini Lennie'nin tam arkasında toprağa koydu. Lennie'nin başının arkasına, omurgasıyla kafa tasının birleştiği ense çukuruna baktı. Nehrin aşağılarından seslenen bir adam, sonra da ona yanıt veren bir diğerinin sesi duyuldu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/forsa/", "text": "Kara Memiş: Vatanına bağlı, güçlü, sabırlı, akıllı güçlü bir deniz askeridir. Turgut Reis: Osmanlı donanmasına mensup cesur, vatanına bağlı bir kaptandır. Kara Memiş'in oğludur. Herkesler tarafından bilinen büyük bir deniz askeri olarak tanınan Kara Memiş'in tutsak olduğu yerde yaşadıkları ve daha sonraları oğlu Turgut Reis tarafından kurtuluşunu konu edinir. Kara Memiş, ünü Osmanlı denizcileri arasında yayılmış bir deniz askeridir. Bir gün Kara Memiş, Malta kuşatması sırasında yakalanır. Zamanla Malta deniz korsanları tarafından gemilerde denizci olarak yıllarca çalıştırılmış ve yaşlanınca korsanlar tarafından adada başıboş bırakılmıştır. Kara Memiş, 40 yıldır Türk denizcilerinin geleceğini hep hayal etmiştir. Rüyasında Türk gemilerinin yardımıyla esaretinden kurtulduğunu görür. Bir gün aynı rüyayı gördüğünde rüyası gerçek olur ve Türk gemileri gerçekten de gelir. Gelen gemilerin yanına gider ve askerlere kendini tanıtır. Eski bir Osmanlı Bahriyesi olan Kara Memiş olduğundan bahseder ve askerler bunu yüzbaşılarına iletirler. Kara Memiş kaptana götürülür ve bu sefer kendini kaptana tanıtır. Bunu duyan Turgut kaptan, esir tutulduğu kırk yıl boyunca tüm insanların onu merak ettiğini ve Kara Memiş'in kolundaki yara izini göstererek oğlu olduğunu söyler. Kara Memiş, kırk yıllık esaretinden kurtulurken, kırk yıl sonra oğluna kavuşur. Malta Adası kuşatmasına katılmak isteyen Kara Memiş, oğlu Turgut Reis'in yaşlı olduğunu söyleyerek ona engel olmaya çalışır ancak Kara Memiş, yaşı ne olursa olsun Malta kuşatmasına katılır ve hikaye son bulur. Akdeniz'in mitoloji yuvası sınırsız ufuklarına bakan küçük tepe, mimini bir çiçek ormanı gibiydi. İnce, uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor. İlkbaharın tatlı rüzgarlarıyla sarhoş olan martılar, çılgın naralarla havayı çınlatıyorlardı. Badem bahçesinin yanı, geniş bir bağdı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/franny-ve-zooey/", "text": "Kitap, Franny isimli öyküden ve Zooey isimli novelladan oluşmaktadır. Yirmili yaşlarda iki kardeş olan Franny ve Zooey Salinger'ın eserlerinde sıklıkla yer bulan Glass ailesinin en genç üyeleridir. Kitapta 1955 Kasım'ındaki uzun bir haftasonu anlatılır. İlk bölüm Franny ikinci bölüme göre oldukça kısadır. Yale maçının olduğu hafta sonunda adı verilmeyen bir üniversite şehrinde geçer ve çevresinde gördüğü bencillikten ve yapaylıktan bıkan bir üniversiteli kızın hikayesini anlatır. İkinci bölüm Zooey'e adını veren karakter, Franny'nin beş yaş büyük ağabeyidir. Zooey hisleri törpülenmiş bir dahidir ve yazarın deyişiyle 12 yaşında Mary Baker Eddy'ninkiyle boy ölçüşecek kelime haznesine sahiptir. Franny ailesinin Manhattan'daki evinde ruhani ve varoluşsal bir sinir krizi geçirmekte ve annesi Bessie'yi fena halde endişelendirmektir. Ancak ağabeyi Zooey sevgisi, anlayışlı ve bilgili sözleri ile kardeşinin yardımına koşar. Franny'de, Franny Glass'ın kolej sevgilisi Lane Cutell ile hafta sonu randevusunu anlatıyor. Franny'nin nerede olduğu belirsizdir. John Updike'ın 1961'de eleştirdiği gibi, İlk hikayede, Franny Smith benzeri bir üniversiteden okula, muhtemelen Yale oyununun yapılacağı Princeton'a gelir. Franny'nin yanında taşıdığı kitap, sürekli dua ve ruhsal aydınlanma hikayesi olan Bir Rus Gezginin Anıları'dır. Çift birlikte öğle yemeğine gider. Lane hırslı ve kendini beğenmiş biridir. Franny'yi süslü bir yere götürür ve Flaubert'le ilgili makalesini basmak istediklerini söyleyerek onu etkilemeye çalışır. Franny sıkılmış görünür, üniversite eğitiminin önemini sorgular ve Lane'in arkadaşlarının değerini tartar. Hiçbir şey yemez, sigara içer. Kendini kötü hissettiği için banyoya gider ve orada ağladıktan sonra kendine gelir. Franny masaya döndükten sonra Lane, Franny'nin yanındaki kitabı sorar. Franny dikkatsizce kitabın adının Bir Rus Gezginin Anıları olduğunu ve bir gezginin sürekli duanın gücünü nasıl keşfettiğini belirtir. İsa Duası olarak da bilinen bu ibadet biçiminde dua, Zen koan'da olduğu gibi içselleştirilir ki, tıpkı kalp atışı gibi bilinçsiz bir faaliyet haline gelir ve nihayetinde aydınlanmayı sağlar. Lane, bu hikaye yerine partiye ve oyuna yetişmeyi düşünür. Ama Franny bayıldığında, uyanık kalır ve hafta sonu aktivitelerini erteler. Kız arkadaşı uyandığında bir taksiye biner ve Franny'yi yalnız bırakır; Franny ise sürekli dua etmeye çalışır. Zooey, Franny'nin sinir krizi geçirme hikayesinin devamıdır. Franny'nin New Haven gezisinden iki gün sonra Pazartesi günü gerçekleşir. Bu hikaye aynı zamanda Glass ailesinin tarihi hakkında da önemli bilgiler sağlar. Glass ailesinin çocuklarının alışılmışın dışında yetiştirilmeleri, radyoda çocuk dahi olarak bulunmaları ve yemek masasındaki felsefi sohbetleri aralarında tuhaf bir bağ oluşturmuş ve birbirlerini herkesten daha iyi anlamaya başlamışlardır. Romanın başında, Zooey küvette banyo yapar ve ağabeyi Buddy Glass'tan dört yaşındaki bir mektubu okurken sigara içer. Annesi Bessie banyoya girer ve oğluyla uzun uzun konuşur. Bessie, kızı Franny'nin varoluşsal krizinin duygusal bir çöküşe dönüştüğünden endişelenir. Konuşmaları sırasında, Zooey sürekli annesiyle dalga geçer ve tartışır ve defalarca banyodan çıkmasını ister. Bessie ise Zooey'nin davranışına sempati duyar ve Zooey'nin ağabeyi Buddy'ye benzemeye başladığını söyler. Bessie gittikten sonra Zooey giyinir ve oturma odasına gider. Franny'yi kanepede kedileri Bloomberg ile oynarken bulur ve onunla konuşmaya başlar. Franny'yi İsa Duasını ezberleme nedenlerini sorgulayarak üzdükten sonra abileri Seymour ve Buddy'nin yatak odasına gider ve kapının arkasından felsefe sözlerini okumaya başlar. Zooey bir süre düşündükten sonra telefonda Franny'yi arar ve ona ağabeyi Buddy olduğunu söyler. Franny, daha sonra manipüle edildiğini fark etmesine rağmen, Zooey ile konuşmaya devam eder. Franny'nin yıllar önce intihar eden ağabeyi Seymour'a saygılarını sunacağını bilen Zooey, Franny ile ona söylediği bazı bilgece sözleri paylaşır. Telefon görüşmeleri bittikten sonra, Franny bir an için Zooey'nin sözleriyle anlık bir ruhsal aydınlanma yaşamış gibi görünür, Seymour'un danışmanının gerçek gizemi açığa çıkar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/gazoz-agaci/", "text": "Saim: Hikayenin baş kahramanıdır. İstanbul'un varoşlarında yaşayan, başıboş bir gençtir. Sorumluluk duygusundan yoksun, annesinin emekli maaşıyla yaşayan, işsiz, kahvede oyun oynamaktan başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen bir insandır. Melahat: Saim'in aşık olduğu genç kızdır. Beraber yaşadıkları mahallede sıradan bir hayat yaşarlar. Evde kocasını beklemekten başka hiçbir şeyle meşgul olmayan, sade bir kadındır. Terzi Çırağı: 17 yaşlarında, Melahat'a aşık olan genç. Kitap, başıboş dolaşan insanların yakın hayatlarını, aile içindeki çalkantıları, yakınlarının ölümü ve ihanetini, çocukluğunda ve daha sonraki yaşamında gözlemlediği olayları anlatan hikayelere konu oluyor. - Bir Dostluk - Hayriye Hanım - Geceye Doğru - Büyükannemin Ölümü - Bizim Olan Sokaklar - Meydan - Sokaktaki Opera - Çekirdek - Bir Başka Türlüsü - Gazoz Ağacı Hikayenin başında mahalle ve mahalle yaşamına dair kısa bir bakış veriliyor. Mahalle denize yakın konumdadır. Mahalle bakkalı kokusu ve çeşit çeşit renkleriyle çocukların ilgisini çekiyor. Eski ahşap evlerin oluşturduğu dar sokaklarda çocuklar gündüzleri birdirbir oynuyor, geceleri ise saklanbaç oynuyor. Bazen gençler de bu saklambaç oyununa katılıyor. Bakkalın yanında Hacı Emin'in kahvesi var. Yaz kış oldukça kalabalık olan bu kafede işsiz gençler maça kızı, pişpirik ve kaptıkatı oynuyor. Kahvehane özellikle akşamları kalabalıklaşıyor, gündüzleri ise sadece birkaç genç bulunuyor. Bu mahalledeki kadınlar akşam saat beş civarında yanlarında yiyecek taşıyarak sahile iniyorlar. Kadınların hepsi deniz kıyısında eğleniyor. Bu hikaye genç bir adamın bir kızla ilgilenmesi ya da birisinin evlenmesi hakkındadır. Dedikodu hemen mahalleye yayılır. Saim de kafenin karşısındaki pembe evdeki kıza aşık olmuştur. Haber hemen mahallede yayılır. Saim artık günün her saatinde kızı görmek için kafededir. Saim, kızı izlemekten başka hiçbir şeyi umursadığı için oyunlarda sürekli kaybeder. Diğer kişi her yenildiğinde gazoz aldığından, sonunda Gazoz Ağacı olarak anılmaya başlanır. Saim sevgi dolu olduğundan bu lakabı pek umursamaz. Bir gün yolda bir kızla karşılaşır. Heyecanlanıp konuşamaz. Ona sadece Nereye? diye sorar. Kız sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi eve diye cevap verir. Saim'in kalbi aylardır yanmaktadır. Heyecanlansa bile kıza duygularını anlatmalıdır. Kıza onu sevdiğini söyler. Kıza onunla evlenmek istediğini söyler. Saim bu olaydan sonra çok değişir. O çapkın genç adam un fabrikasında çalışmaya başlar. Tek isteği kızla birlikte mahalleden kaçıp küçük bir odada yaşamaktır. Düzenli bir hayat ister. Sabah işe gittiği ve eşinin kendisine akşam yemeği hazırladığı günlerin hayalini kurar. Saim bir gün bu düşüncelerinin farkına varır. Kızını da yanına alarak şehrin diğer ucundaki bir apartmanın çatısındaki tek odalı bir eve taşınır. Artık sabah erkenden kalkıp işe gider. Eşi Melahat ile düzenli bir hayata başlar. Akşamları evde kendisini bekleyen eşini düşününce işin yorgunluğunu atar. Evine dair her şey onu çok mutlu eder. Eve gelir gelmez eşi ona sıcak yemek hazırlar. Her akşam karısına gününün nasıl geçtiğini sorar. Eşi Melahat hiçbir yeri bilmediği için bütün gün evde kocasını beklemekten başka bir şey yapmaz. Yine böyle bir gün akşam Melahat evde kocasını beklemektedir. Saim, karısının kendisi için hazırladığı sıcak yemekleri yer. Melahat, Saim'in sigara içmesini bekler. Daha sonra Saim, Melahat'ın sıkıldığını düşünüp onu yürüyüşe çıkarır. Saim ve Melahat aydınlık, aydınlık ve kalabalık bir sokağa çıkarlar. Bir mağazada mankenin üzerinde gördüğü elbiseye koşar ve oradan çıkar. Melahat mahalleden çıktığında böyle kıyafetler giyeceğini hayal eder. Ancak kocası onun vitrindeki kıyafetlere bakmasına bile tahammül edemez. Kocasının hastalığı için biriktirdiği 30 lirayla kendisine elbise almasını ister. Saim sinirlenir. Birlikte sinemaya giderler. Melahat çok mutsuz olmuştur. Sinemada sessizce ağlar. Eve gidene kadar tek kelime konuşmazlar. Saim de kendisini o mahallede titreten kızın karısı olarak yanında olduğunu zanneder. Ona olan sevgisinin zayıfladığını hisseder. Artık hiçbir heyecan hissetmez. Günler aynı sebeplerle kavgalarla geçer ve Melahat can sıkıntısı içinde Saim'i bekler. Melahat çok sıkılmıştır. Minik evin çalışmaları sabahın erken saatlerinde bitter. Bundan sonra yapacak bir şey bulamaz. Mahallede kimseyi tanımaz. Saim tek başına dışarı çıkmasına da izin vermez. Melahat bir gün farklı bir şey yaşar. Dış kapıyı açtığında karşısında genç bir adam görür. Alt kattaki terzinin çırağı olan genç, sigara içmek için kapılarına gelmiş. Genç adam sigara içtiğini efendisine söylememesini ister. Bu olayı Saim'e anlatmaz. Çırak her gün kapıya gelip sohbet eder. Melahat bu sayede sıkılmaktan kurtulur. Melahat, çocukla yaptığı bir sohbette eşinin de orada olduğunu söyler. Çocuk çok üzülür. Çocuğu üzmemek için Melahat, Sadece geceleri geliyor der. Melahat o an bu genç için değil Saim için memleketinden ayrıldığına pişman olur. Bu genç adam onu daha mutlu eder. Kocasının almadığı elbiseleri ona almaya başlar. Saim ona hayallerinden hiçbir şey vermez. Günler geçtikçe çırak Melahat'ın evine gelip onunla sohbet etmeye başlar. Çocuk ona 'kız kardeş' der; ama onu sevdiğini söyler. Çocuk ona biraz parası olduğunu ve onunla kaçabileceğini söyler. Melahat buna gülmeye başlar. Kocası da aynı şeyi söylemiş onu bu yaşama mahkum etmişti. Aynı şeyleri yaşadıktan sonra bu çocukla kaçmasının hiçbir anlamı yoktu. Ancak artık Saim'i hiçbir zaman sevmediğini anlamıştır. Kocasından bir mektup bile bırakmadan ayrılma düşüncesi onu mutlu eder. Günlerce çocukla bu kaçışı konuşurlar ama teyit etmezler. Saim'le hayatları aynı şekilde devam eder. Saim, karısındaki ufak da olsa değişiklikleri fark eder. Bir gün yolda mahalleden arkadaşı Osman'la karşılaşır. Osman kahvede yeni bir oyun oynadıklarını söyler. Aradan bir yıl geçmesine rağmen Saim mahalleyi, kahveyi ve oradaki hayatını çok özlemektedir. Bir kız için bu hayatı terk ettiğine inanamaz. Osman'ın mahalleye davetini kabul eder ve onunla birlikte gider. Her zamanki gibi yemeği ısıtan Melahat, Saim'i merak etmektedir. Gece yarısı olmuş, Saim hala gelmemiştir. Evlendiklerinden beri ilk kez eve geç gelecektir. Yarı kayıtsızlık, yarı merak içinde uykuya dalar. Sabah kocasının hala gelmediğini görür. Saim akşam aynı saatte gelir. Melahat'a hiçbir şey açıklama gereği duymaz. Melahat ona kızar ve gece neden gelmediğini sorar. Saim, eski mahalle kahvesine gittiğini ve geceyi evinde geçirdiğini söyler. Melahat çok üzgündür. Saim'in kendisinden sıkıldığını fark eder. Aynı şekilde yemeğini yer ve uyur. Saim zamanla bu kaçışlarını artırır. Haftanın birkaç günü art arda eve gelmemeye başlar. Yine eve gelmediği bir günün ardından eve gelir. Melahat kapıyı açmaz. Eşyalarını alır ve gider. Saim sadece Acaba neden gitti? diye sorar. Geceleri yanında bir boşluk hissetmeye başlar. Melahat üç dört gün sonra gelmeyince evi boşaltıp eski mahallesine döner. Ertesi baharın son günlerinde Saim ve arkadaşları Sirkeci'de yer, içer ve eğlenirler. Saat 10 civarında Beyoğlu'na giderler. Işıkları açık bir kokteyl salonuna girdiğinde arkadaşı Saim'e Bak, seninki der. Melahat yanında bir adamla yanından geçer. Saim: Ne yapalım? Benimse benimdir. Umrunda değil. Melahat onları görmez bile. Arkasında hoş bir koku bırakarak geçip gider. Sabahattin Kudret Aksal, şairliği ve oyun yazarlığı yanında, çağdaş öykücülüğümüzün yazık ki az yazmış ama her yazdığında belli bir dil ve üslup kalitesini titizlikle korumayı bilmiş, alçakgönüllü ustası. Ustalığı, öykülerini topladığı iki kitabının önemli ödüller almasıyla da belgelenmiş durumda; Gazoz Ağacı 1955 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı, Yaralı Hayvan ise 1957 Türk Dil Kurumu sanat Armağanı'nı kazanmıştı. Son şiirlerini topladığı Batık Kent'le başladığımız Bütün Eserleri dizisinin bu ikinci kitabında Aksal'ın, 1940'ta Küllük dergisinde çıkan ilk öyküsünden son yazdığına kadar, öykü alanındaki bütün verimini bulacaksınız. Sabahattin Kudret Aksal'ın öykücülüğünü bilenlere hatırlatacak. Bilmeyenlere ise tanıtacak mükemmel bir kaynak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/gelirken-ekmek-al/", "text": "Anne: Kitaba adını veren ve on altı yıldır kocasını bekleyen kadın. Kitaba ismini veren 'Gelirken Ekmek Al'' , On altı yıldır kocasından ayrı yaşayan bir kadının, her an kocası gelecekmiş gibi kavuşma bekleyişi ve geldiğinde o sözü kullanmasından gelmektedir. Hikayede kocasına duyduğu özlem ve bekleyiş ele alındığı gibi, bu ayrılığın nedenleri de anlatılmaktadır. Müjdat: İkinci hikayenin ana karakteri olan mobilyacı. Bu hikayemizde ise Müjdat adında bir mobilyacının yaşamış olduğu platonik bir aşk ele alınmıştır. Annesinin zoru ile sevmediği biri ile evlenmek zorunda kalmış, ancak sevdiği kadınla evlenmeyişi yıllarca üzdüğü gibi sevgisini de içinde büyüterek yaşatmaya neden olmuştur. Bir trafik kazasına yaralanarak hastaneye kaldırılan bir adam ve genç bir kız ele alınır. Yaşlı kadın kocasını hastanede beklemektedir. Gelini ise aldatıldığı gerçeği sürekli olarak dillendirip yıllarca içinde biriktirmiş olduğu kinin intikamını almaya çalışması konu edinir. Hikaye ağıt niteliğinde ele alınmıştır. Boşanmak isteyen bir çift, romantik bir şekilde aşk yaşayan bir anne baba ele konu edinir. Hikaye aslında iki hikayeden oluşmaktadır. Mezara kadar süren bir küskünlük, baskı ile evlendirilen kızların yaşadıkları konu edinir. Gençliklerinde kardeş gibi büyüyen iki arkadaş yaşadıkları konu edinir. Halim Bey ve Bahri Abi arasında geçen ticarethane ele alınır. Oğlunu evlendirmek isteyen Sevilay adındaki kadının vermiş olduğu komik ama şaşırtıcı girişimler ele alınmıştır. Evini kiraya veren bir yaşlı adamın oldukça komik ama çokta zeki ve pratik zekaya sahip oluşunu ele alır. Yıllardır milli piyangoyu kazanmanın hayalini kuran bir adamın hayalini ele alır. Yıllardır kocasının yaşatmış oldukları sorunlarla mücadele veren bir kadın ve çocukları konu edinmiştir. Her bireyin yaşantısında yaşadığı Psikolojik sorunları olabileceğini ele almış bir hikayedir. Kimi zaman çok iyi tanıdığımız onlarca insan gibi, hiç tanımadığımız insanlar haline gelmesini konu edinmiş bir hikayedir. Çapkınlık yaparken güldürüp eğlendiren bir adamın hikayesi ele alınmıştır. Evli olan bir çiftin romantik aşkları ele alınır. Şahin... Neredeyse hiç görmediğim babam, annemin neredeyse hiç görmediği kocası. Yıllardır muhatap olduğum Baban nerede? sorusuna, işte, evde, memlekete gitti gibi bir çırpıda verilebilecek cevaplar verebilmeyi çok isterdim. Babamın nerede olduğunu, nasıl bir bahtsız olduğunu kimseye izah edemedim. Kabul etmek gerekirse, masumiyetinden zaman zaman ben de çokça şüphe ettim. Kadere saygımız, tekrara göre değişiyor. Başımıza bir iş geldiğinde, bunu aksilik olarak kabul edebiliyor ve sineye çekiyoruz; bu aksilik ikinci kez geldiğinde, geldi mi üst üste gelir diyoruz, üçüncüsü tekrar ettiğinde her şey de senin başına geliyor diyerek rahatlıkla kanaat bildiriyoruz, sonraki tekrarlardaysa başına bu kadar çok şey geliyorsa, demek ki tüm bunları hak ediyor diyoruz. O bütün masumiyetiyle yaşamaya devam etse bile... İçimizde bir yerden konuşuyor Şermin Yaşar... Bu coğrafyanın en derin kederlerini en bizlik hayat acemilikleriyle harmanlıyor... İncinmişliklerimizi gülünesi aşklarımızla iyileştiriyor. Gerçek edebiyatın insanın ruhuna inen bir merdiven olduğunu her öyküsünde hatırlatarak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/gizli-basyapit/", "text": "Frenhofer: Gizli Başyapıt'ın, bilinmeyenin ve bilgeliğin ayrımını ince bir zarafetle yaptığı resme aktaran bir ressam. Poossin: Resim sanatını Alman ve İtalyan ressamların gölgesinde gerçekleştiren, kendi stilini bulamamış ressamdır. Porbus: Genç, yetenekli fakat hayali olan zenginliğin sahibi olabilmek için çareler arayan biridir. Gilette: Poossin' in sevgilisi ve modelidir. Mabuse: Frenhofer ve genç ressamların öğretmenidir. Balzac'ın Gizli Başyapıt'ı özelikle dönemin sanat dünyasını çok yakından ilgilendiren bir eserdir. Tepeden tırnağa resmin, sanatın sorularıyla örülüdür. 1831 yılında yazılan eser Cezanne, Picasso gibi büyük ressamları etkilerken Karl Max ve Engels gibi filozofları da kendine çekmeyi başarmıştır. Bunlardan özellikle Cezanne, kendisini öykü karakterlerinden Frenhofer'le kendisini özdeşleştirmiş, onun gibi tutku ve çile ile güdülenen bir sanat adamı olmuştur. Döneminde birçok sanatçıyı etkisi altına alan eser aynı zamanda, betimleme, biçim/içerik ilişkisi, sanatta tinselliğin ve düşüncenin payı üstüne gözlemleri, tüm çağlar- ve tüm sanat alanları için geçerlidir. Sanatsal üretimin üstüne saptamaları, değindiği kimi estetik açmazlar, dile getirildiği kuşkular, tutku, kusursuzluk arayışı, delilik gibi kavramlar, öyküyü felsefe alanına da uzanan boyutlarıyla yazılmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen eserin güncelliğini korumasını sağlar .Öykünün en önemli ve ilginç yanı ise Balzac bu eseri yazdığı yıllarda resim sanatında henüz soyut resim kavramı ortaya çıkmamış ve sürrealizm kavramı da henüz bilinmemesine rağmen yazar eserinde bu kavramlara değinmiştir. Poossin ünlü ve zengin bir ressamdır. Arkadaşı Porbus ise resim yeteneği olan fakat zenginlik hayalleri kurarak arkadaşına özenen bir adamdır. Bu yüzden Poossin'i takip ederek onun gittiği sanat atölyesine gider. Burada sanat öğreticisi olan Mabuse ile tanışır. Mabuse yaşlı fakat resim yaparken bütün heyecanıyla dokunduğu tuvale gerçeklik katabilen usta bir öğreticidir. Poossin yaptığı resimlerde; renk, duygu ve çizgi bileşenlerinin, -tıpkı kimyasal reaksiyonlarda olduğu gibi- bir araya geldiklerinde kendilerinden daha gerçek bir sonuç ortaya çıkartabileceğini savunur. Poossin' in Alman ve İtalyan resim sanatının akımlarını kendi tuvaline aktarırken taklit ettiğini kendi gerçekliğini katamadığını söyler. Porbus ise gördüklerine ve duyduklarına şaşırır. Atölyede yaşlı Frenhofer ile tanışırlar. Frenhofer, Mabuse'nin eski öğrencilerindendir. Yetenekli Frenhofer, on yıldır üzerinde çalışıp herkesten gizlediği eserinden bahseder. Mükemmeli arayan yaşlı adam her defasında yaptığı resimde eksik bularak bir türlü tatmin olamadığını anlatır. Yaptığı kadın resmine aşık olup onunla duygusal bir bağ kurmuştur. Frenhofer, genç ressamlara bir süre seyahate çıkıp kendisine modellik yapacak birini aradığını söyler. Poossin, sevgilisi olan Gilette'nin kendisi isterse ona modellik yapabileceğini, karşılığında ise ressamın gizli başyapıtım dediği tablosunu görmek istediğini söyler. Bu teklifi yaşlı adam kabul etmez. Tablonun kendisinden başkasının görmesini istemeyecek kadar sahiplenmiştir. Poossin ve Porbus bir yolunu bulup yaşlı Frenhofer'in gizli eserini görmeyi başarırlar. İki arkadaş tabloda çizilmiş birkaç fırça darbesinden başka hiçbir şey göremezler. Bunu yaşlı adama söylediklerinde Frenhofer çılgına döner. Yaşlı ressamın dönemin paradigmasından çıkıp, yaşadığı dönemin sanat akımının henüz keşfetmediği soyut resim anlayışıyla yaptığı eser, meslektaşları tarafından bile anlaşılmamıştır. Genç ressamlar, sonraki gün yaşlı adamın eserini yakıp yaşamına son verdiğini öğrenirler. Mükemmelliği arayan Frenhofer, sonsuzluk arayışı sonucu kendisini sonsuz belirsizliğin ortasında bulur. Balzac, en ünlü yapıtlarından biri olan Gizli Başyapıt'ta, kusursuzluğu arayan ressam Frenhofer'in olağandışı öyküsünü anlatır. Başyapıtının üstünde tam on yıl çalışan bu XVII. yüzyıl ressamı, resmi bitirdikten sonra iki genç hayranına gösterir. Okuru, dünya edebiyatının en çarpıcı sürprizlerinden biri beklemektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/godeli-mehmet/", "text": "Gödeli Mehmet: Gururlu, sessiz sakin bir insandır. Çocukları ve mutlu bir evliliği vardır. Gödeli Hüseyin: Mehmet'in babasıdır. Beraberce Mavnada çalışırlar. Babadan kalma yağ kapan'ında bir gedikleri vardır. Mavnacılıkla uğraşan bir geç ve babasının yaşam kavgası, bu sırada başına gelen olaylar konu edinmiştir. Serin bir sonbahar akşamı eski köprüyü geçerken, korkuluğun kenarında toplanmış bir kalabalık görür. Kalabalık mavnaları izler. Mavnacılar ise, öne arkaya eğilerek ve birbirlerine bağırarak, kancalarıyla dışarı çıkmaya çalışırlar. Ancak şirket vapurları bir yandan iskeleye yanaşmaya çalışırken diğer yandan akıntı onları engeller. Onların bu durumu her gün görülmektedir. Bu adamlar denizlerle, rüzgarlarla ve insanlarla boğuşur. Orada bu adamları izleyen ve onları izlerken ağlayan yaşlı adama gözü takılır. Yaşlı adam, doğrudan üzerine düşecek bir genci uyarır. Yaşlı adama neden ağladığını sorar. Yaşlı adam gözlerini silerek cevap verir. -Bir oğlum vardı, burada öldü. -Oğlun boğuldu mu? -Hayır. -Kurtuldu ama bir kaza geçirdi. Burada mavna yapardı. Sessiz, akıllı bir çocuktu. Karısını çok sever ve çocuklarına iyi bakardı. Bir gün Yunan bir kaptanla tartıştı. Adam çocukla uzun süre ilgilenir. Sonunda mavnamızı batırdı der. Bunun üzerine çocuk atlar ve Yunanlıyı öldürür. 15 yıl hüküm giyer. Hapse girdikten sonra çok mücadele eder, ama kurtaramaz. Sonra ölür. Bu acıya dayanamayan ve içki içen eşi de hayatını kaybeder. Artık yetimlere ben bakacağım, der. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, insanların sadece kendi çıkarlarını düşündüklerini söyler. Kendilerine Gödeli Hüseyin, oğlu Gödelinin Mehmet derler. Şu anda hiçbir mavnacı Gödelinin Mehmet'in hikayesini bilmez ama o mavnacılara baktıkça hatırlar. Mehmet'i unutmaz, yetim çocukları, dulları görür ve üzülür. Memduh Şevket Esendal, dilin arılaşmasında, halk diline yaklaşmasında büyük katkıları olmuş bir yazarımızdır. Görevleri gereği, en yüksek oranlara ulaştığı halde, daha çok küçük insanların, küçük olayların öykülerini yazmıştır diyen Muzaffer Hacıhasanoğlu (Somut, 8.4.1983), MŞE'nin insanı yücelten sevgisini, kişiliğini, dünya görüşünü özetlemiştir bir tümceyle."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/golgeler/", "text": "Gölgeler her yönüyle dolu, bana çok şey katan bir kitaptır. Kitaba adını veren Gölgeler, yazar ve şairlerin tutuklanma korkusu, toplumsal baskı ve daha pek çok nedenle eserlerini sergilerken sığındıkları mahlas ve mahlasları temsil etmektedir. Livaneli'nin kalemi her zamanki gibi akıcı ve sade. Oldukça kısa olmasına rağmen kitabımız oldukça fazla bilgi içeriyor. Orhan Kemal'den Atatürk'e kadar birçok ünlü ismin kullandığı mahlasları öğreniyor ve bu lakapları kullanarak yaptıkları harika eserlerin örneklerini görüyoruz. Zihinlerimizin nasıl kilitlendiği ya da nasıl buğulandığı isim söz konusu olduğunda irili ufaklı gizemlere açılıyor. Bir akraba mahkeme kararıyla ismini değiştirdiğinde çocuklar şok olur. Şarkıcılar kendileri için bir sahne adı seçerken, tüm ülke yeni adını benimsemişken, tanıdıkları onları eski isimleriyle çağırmaya devam ediyor. İlk defa kedi köpek arkadaşlarımıza koyduğumuz isimlerden pek hoşlanmasak da pek değişmezler. Çoğu zaman sevmediğimiz eski ismi sevmek, yeni isme alışmaktan ve çevremizdekiler tarafından kabul ettirilmekten daha kolaydır. Zülfü Livaneli ile Gölgeler adlı uzun öyküsünde takma isimlerle okuyucuyu bu gizemli konuya çekiyor. Fatih Sultan Mehmet'ten Mustafa Kemal Atatürk'e, Nazım Hikmet'ten Sabahattin Ali'ye, Attila İlhan'dan Cemal Süreyya'ya, Reşat Nuri Güntekin'den Halide Edib Adıvar'a, Orhan Kemal'den Yaşar Kemal'e Şehri terk eden birçok kişinin mahlasları havada uçuşuyor. Livaneli'deki Konstantiniyye Oteli'nin lobisinden bir gece İstanbul sokaklarında. Bu mahlaslar, asıllarından ayrı bir varlığa ve yokluğa mahkumdur. Mahlaslarını aldıkları andan itibaren, yani isimlerin aslı canlı iken bile hem vardır hem de yoktur. Derin izler bırakan orijinaller o kadar ünlüdür ki hepsi edebi ve ebedi gölgelere dönüşmüştür. Livaneli'nin mahlas meselesine bakışı uzaktan nettir: Tabii ki mahlasın siyasi baskılar, özgürlüğe yönelik tehditler ve devlet sansürü gibi nedenlerle ya da geçim ve namusunu korumak için kullanılması çok dokunaklıdır. Edebi kimlik, Ancak Livaneli'nin bir de yakın ya da içeriden bir görünümü vardır ki bu da uzak görünümünden bellidir. Edebiyatın devreye girdiği bu görüşte isimler sadece bedene girmez. Varlığı baştan mahkum olan veya yokluğuyla var olabilen mahlasların hayatı, bedenlerinin ötesinde görünür hale gelir. Edebi bir eserde onların bir adı var, yokların varlık ile yokluk arasında bir nesneye sahip olabileceğini kabul etmeniz yeterli değil, sanki gerçekmiş gibi hayatlarının şehvet şeklinde devam ettiğine de inanıyorsunuz. hem var hem yok. İsim meselesinin sırları hikaye boyunca yankılanarak çözülür: Takma isimlerden biri Kelimeler bizim gerçek hayatımızdır derken, diğeri O zaman kelimeyi yiyelim ve kelimeyi arayalım! diyor. Diye sitem eder. Biri der ki, Görmüyor musun, biz sadece var değiliz. Kimse bizden haberdar değil, görmüyor, duymuyor, birbirimize göre var olmamızın bir anlamı yok, bu dünyaya göre yokuz derken diğeri, Ama biz zaten hayaletiz. Ünlü yazarların takma isimleriyiz. Bir lakap gerçek kişi olur mu? diye soruyor. Reşat Nuri'nin mahlası Halide Edib'in mahlasına çevriliyor: Kadınlar saklanacak bir gölge arayan yalnız değiller. Yazmaya ilk adımlarını atan genç erkekler de en az kadınlar kadar utangaç diyor ve mizah, seks, günah ve siyaset arasındaki bağlantıları açıyor. Edebiyatın iktidar nazarında yaratacağı cinsiyet geçişlerinden ve kaymalarından korunmak için güçlü padişahların bile mahlaslara ihtiyaç duyduğunu görüyoruz. Bazen Atatürk gibi orijinallerin elindeki mahlasların zarafetini okuruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/gomulu-samdan/", "text": "Stefan Zweig, Menora'nın Roma'dan Kartaca'ya, ardından Bizans'a ve son olarak da Kudüs'e kadar olan 80 yıllık yolculuğunu tarihi ve dini bilgilere dayanarak mitolojiyi harmanlayarak anlatılır. Hikaye 455 yılında Vandalların ve Alanların kralı Genseric'in ordusuyla Roma İmparatorluğu'nun başkenti Roma'nın kapılarına gelmesiyle başlıyor. İmparator Maximus paralı asker ordusunu Roma'dan uzağa gönderir ve şehir savunmasız kalır. Şehrini savunamayacağını anlayan imparator yanındakilerle beraber şehirden kaçmaya çalışırken halk tarafından yakalanmış ve linç edilmiştir. Papa, Roma kapılarında duran Genseric'in huzuruna çıkar. Kentin kılıç ve ateş olmadan sinüs ferro et igne'ye teslim edilmesi karşılığında, Genseric sadece ganimeti toplamayı ve kiliselere ve kadınlara dokunmamayı garanti eder. Genseric ve ordusu bir hafta boyunca Roma'nın hazinelerini yağmalar. Yağmalanan hazineler arasında, 1. Roma-Yahudi savaşından sonra Kudüs'ten Roma'ya getirilen Yahudi Menora da bulunuyor. Tüm ganimetler, önce arabalara, ardından gemilere yüklenmek üzere Afrika'daki merkezlerine götürülmek üzere limana taşınır. Roma'da yaşayan Yahudi cemaati Menora'nın Afrika'ya götürüleceğini öğrendiğinde büyük bir umutsuzluğa kapılırlar çünkü bu bir daha Menora'yı bir daha göremeyecekleri anlamına gelir. Bir grup yaşlı, Menora'nın peşine düşmeye ve hatta fırsat ortaya çıktığında onu kaybetmemek için geri almaya karar verir. On bir yaşlı Yahudi son bir umutla yağmacıların peşinden gidiyor ve nesiller boyu tanıklık etmesi için oğulları Benjamin'i de yanlarında götürüyor. Yolculuk bir gece sürer ve yol boyunca, yaşlıların en bilgesi olan Haham Eliezer, küçük çocuğa Menora'yı ve Yahudiler için önemini anlatır. Tevrat ve Menora, Yahudi göçünün kutsal işaretleri ve başından beri sahip oldukları yegane değerlerdir. Limana ulaştıklarında geç kalmışlardı; Şamdan gemiye yüklenmek üzere. Son bir çabayla Menora'yı geri almaya çalışırlar, ancak Menora düşer ve Benjamin'in kolunu kırar. Yaşlı ve kırık bir kol Benjamin şehre üzgün ve umutsuz bir şekilde döner. Uzun yıllar geçer. Roma huzursuzluklarla dolu bir döneme girmeye başlar. İmparatorlar birbiri ardına gelir ve gider; Şehir defalarca yağmalanır. Benjamin şimdi çok yaşlı bir adam, Menora'yı kırık koluyla gören ve hatta dokunan son Yahudi olarak kendi cemaati arasında oldukça saygın bir konumda. Bir gün, Benjamin'in dua ettiği yere yabancı bir Yahudi gelir. Doğu Roma İmparatoru Justinianus'un gönderdiği ordunun Vandallara saldırması ve Kartaca'yı ele geçirmesi nedeniyle Kartaca'dan kaçtığını ve Vandalların yıllarca ellerinde tuttukları ganimeti toplayıp Bizans'a götüreceklerini söyler. Ganimet içinde Bizans'a gidecek bir Menora da vardır. Benjamin, çocukken başaramadığı şamdanı bu sefer yaşlı bir adam olarak kurtarmaya karar verir. Hatta Allah'ın kendisini bu kadar uzun süre yaşattığını düşünüyor. Benjamin, gelecek nesillere tanıklık etmesi için yanına genç ve güçlü bir genci alır ve Galata'da yaşayan Yahudi cemaatiyle tanışmak için Bizans'a doğru yola çıkarlar. Benjamin, Bizans'a vardığında oradaki Yahudi ileri gelenleriyle tanışır ve şehri gezerken okuyucuyu İstanbul'un tarihinde bir yolculuğa çıkarır. Yurtları işgal edilip evleri talan edilip kutsal şamdanları çalınan Yahudilerin vermiş olduğu mücadeleyi konu edinen öyküyü keyifle okumanızı dilerim. - Öyküye adını veren şamdan, Yahudilik'te kutsal kabul edilen 'Menora' dır. - Yahudilerin tarihinde bu şamdandan ilk kez Tanah'ın Mısır'dan Çıkış kitabında bahsedilir Buna göre şamdanın tasarımı Sina Dağı'nda Tanrı tarafından Musa'ya açıklanmıştır. Şamdan, saf altından dövülmüş olacak ve bir taraftan üçü diğer taraftan üçü olmak üzere altı kolu olacaktır. Her kolda mumların oturacağı yuvalar çiçek dalları ile bezenecektir. - Krallar Kitabı'na göre ilk inşa edilen Kudüs Tapınağı'nda, iç mabedin girişinin her iki yanında 5 tane olmak üzere 10 altın şamdan vardır. - Günümüzde Kudüs'te Ağlama Duvarı ya da Batı Duvarı olarak bilinen tarihi yapının bu tapınaktan kaldığı düşünülmektedir. İkinci Tapınak'ın yıkılmasıyla şamdan ortadan kaybolur. - Kimine göre Şamdan Roma'ya götürülür ve zafer yürüyüşü sırasında Roma'da sergilenir. - Öyküdeki Yahudilerin şamdanı arayışı Hristiyanların Kutsal Kase arayışına benzemektedir. - Yahudiler, kayıp olan şamdanın bulunması ve tekrar kutsal topraklara götürülmesi ile binlerce yıldır devam eden sürgün hayatlarının sona ereceğine inanmaktadırlar. - Zweig, o dönemdeki Yahudi Soykırımı'nı sanki önceden görmüş gibi- bu öyküsünde zamanın Yahudi toplumuna tüm sıkıntıların bir gün geçeceği, kayıp şamdanın belki bir gün yeniden bulunacağı ve tekrar güzel günler geleceği yönünde umut mesajı ve direnme gücü vermeye çalışmaktadır. - Öykü Nazi Almanya'sında yasaklanan eserlerindendir. - Gömülü Şamdan, Almanca aslından Türkçe'ye ilk kez Regap Minareci tarafından çevrilerek, ilk baskısı 2015 yılında yapılmıştır. Süleyman'ın tapınağından çıkan, Yahudilerin kutsal emaneti yedi kollu şamdanın 455 yılında Roma'yı yağmalayan Vandalların eline geçmesi, kentin Yahudi cemaatinde şok etkisi yaratır. Cemaatin yaşlıları, olan biteni gelecek kuşaklara aktarması için o sırada yedi yaşında olan Benjamin'i de yanlarına alarak kutsal Menora'yı denizaşırı yolculuğuna uğurlarlar. Seksen yıl sonra aynı Benjamin, şamdanı Yahudilere geri vermesi için İmparator İustinianos'a yalvarmak üzere Bizans'a gider. İustinianos'un Kudüs'teki bir Hıristiyan kilisesine gönderdiği şamdan, orada kaybolmuştur. Ancak Zweig Gömülü Şamdan'da söylenceye bir gün yeniden kavuşma umudu barındıran bir final atfeder."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/gulunesi-asklar/", "text": "Gülünesi Aşklar, Komik durumlarla ilişkilerinde trajedinin uç noktalarını karıştırmak için vahşi mizahı kullandığı yedi kısa öyküden oluşan hikayeler konu edinir. Genç bir profesör, aşağılık olarak gördüğü insanlarla akıl oyunları oynamayı sever. Hevesli bir bilim adamı, çalışmalarını gözden geçirmeyi geciktirdikten sonra, genç kadınını, onu sevdiğini anladıktan kısa bir süre sonra kaybeder. Orta yaşlı iki adam birçok kızla flört eder ve onlara evlenme teklif eder. Adamlardan biri sevdiği kadınla evli, diğeri ise kitap okumayı tercih ediyor. Bir çift, başlangıçta onları heyecanlandıran ama sonra birini korkutan ve diğerini iten bir rol yapma oyunu oynar. Dr. Havel karakterini içeren iki hikayeden ilki, birkaç doktor ve bir hemşire ile birlikte bir hastanede geçiyor. Dr. Havel, birden fazla cinsel istismarı ile tanınır ve hemşire onunla ilgilenir, ancak Dr. Havel onu reddeder. Bir kadın bir mezarlıkta kocasının mezarını ziyaret eder, ancak mezarın 'daha yakın zamanda' ölen bir adam lehine kaldırıldığını öğrenir. Bu, bir insan olarak hayatını etkiler ve eski bir kişiyi ziyarete gittiğinde önemli bir faktördür. İkinci Dr. Havel'in öyküsü Dr. tarafından yazılan Sempozyumdan on yıl sonra başlar. Dr. Havel'in kendisini daha az güçlü ve çekici hissettiği, ancak genç ve güzel karısı tarafından çekiciliğinin hatırlatıldığı zaman gerçekleşir. Eduard adında genç bir adamın dindar bir kız arkadaşı vardır ama okuldaki işi nedeniyle kişisel olarak dinden uzak durmak zorundadır. Kız arkadaşıyla bir kilisede görülmek onun için zor zamanlar yaratır. Milan Kundera, bütün yapıtları arasında en çok Gülünesi Aşklar'ı büyük keyifle, zevkle yazmış olduğunu söyler. Yedi öyküden oluşan bu kitapta, yazarın daha sonraki romanlarında geliştireceği aşk, yalan, yanılsama gibi temaların özünü, özgün ve yenilikçi anlatım tekniklerini bulmak mümkün. Hayatı, yanılsamalar üzerine kurulu bir parodi olarak sunduğu Gülünesi Aşklar'daki öyküler, 1958 ile 1968 arasında yazılmış. Milan Kundera, o eşsiz kara mizahı ve ironisiyle kahramanlarının kimlik sorunlarını, oyun gibi başlayan cinsel yanılsamalarını, trajik bir tutsaklıktan başka bir şey olmayan erotik güç tutkularını işliyor, cinsellik ve erotizmi benzersiz gözlem gücü ve duyarlılığıyla, kusursuz bir estetik düzeye oturtarak işliyor. Bu öykülerin her birinde 'gülünesi aşklar' yer alıyor, ya da gerçek aşk oyunları. Yirminci yüzyıl edebiyatına damgasını vuranlardan olan Çek yazar Milan Kundera'nın Gülünesi Aşklar'ı, zamana karşı durabilen bir başyapıt."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/havuz-basi/", "text": "Havuz Başı kitabında Sait Faik eski ve yeni olmak üzere tam 23 adet farklı hikayeye yer vermiştir. Kitap içerisinde yer alan hikayeleri sanki kendisi anlatıyormuş gibi kaleme almıştır. Aslına biraz da iç dökme gibidir. Özellikle çocukluk günlerine ait birçok farklı anı bu kitap içerisinde yer almaktadır. Aynı zamanda kitapta bazı hikayeler yarım kalmış gibidir. Bu durumda okuyucuların oldukça ilgisini çekmektedir. Kitaba adını veren Havuz Başı isimli hikaye ise temiz ve saf insanları konusu edinmekte ve okuyucuya yaşama sevincini aktarmaktadır. Yazar Beyazıt havuzunun kenarında bulunan kanepelerden birine oturmuştur. Aynı zamanda yaşını almış bir adamın ve henüz yirmili yaşlarındaki çocuğun kederlerini sevinçlerini ve yaşanmışlıklarının ne olduğunu düşünmektedir. Yazar birini beklemektedir. Onları göreceğini ve içerisinden bir şeylerin onlara doğru koşacağını düşünmektedir. Ancak beklediğinin onu görmeden geçeceğini de düşünmektedir. Bu durumun onda oluşturduğu keder ve sevinç ile bambaşka alemlere dalacağını düşünmektedir. Daha sonrasında ise yüzlerini göremediği insanlardan söz etmekte ve çocukluk bayramının salıncaksız geçtiğini belirtmektedir. Gözlerinde yaşlar olduğunu dile getirmekte, soğuktan mı yoksa heyecandan ya da üzüntüden mi titrediğini anlayamadığını söylemektedir. Beklediği alanda kimsenin kimseyi bekleyip beklemeyeceğini merak etmektedir. Daha sonrasında yanındaki kanepeye farklı insanlar oturmaktadır. Oturan insanlardan bir tanesi kadın diğeri ise erkektir. Erkek olan yazara gülümser ancak yazar gülümseyecek bir hal bulamaz kendisinde. Daha sonrasında selam yerine geçen gülümsemeye neden bir cevap vermediği sorgulamaktadır. Hala beklediği birini dile getirmektedir. Beklediği birinin hasta olduğunu düşünmeye başlamıştır. Çünkü hala gelmemiştir. Daha önce beklediği birinin ateşim düşmüyor sözünü aklına getirerek hasta olduğunu daha fazla düşünmektedir. Dört beş saniye içerisinde yazarın aklından geçen bu düşünceler adama selam verememesine sebep olmuştur. Daha sonrasında ise gecikmeli olarak da olsa adama gülmüştür. Adam karşısında duran caminin ismini sorara ancak yazar bir cevap bulamaz. Bir süre afalladıktan sonra caminin ismini hatırlar ve Beyazıt camii canım diye cevap verir. Daha sonrasında kadın oturduğu yerden kalkarak Ali Sofya hangisi diye sorar. Yazar ise olduğu yeri işaret eder. Ancak karşısındaki insanlar bir türlü nereyi gösterdiğini anlamamaktadır. Ancak yinede çaresiz bir şekilde kabullenmişlerdir. Daha sonrasında adam İstanbul'a kadını ilk defa getirdiğini belirtir. Daha önce hiç İstanbul'u görmemiş olan kadın burayı bir hayli sevmektedir. Yazarın ise kadının farklı özellikleri dikkatini çekmektedir. Adam camileri gezdirdiğini belirtir. Yazar ise onlara taksime gitmeleri gerektiğini söyler. Muhabbet ilerledikçe adam ile yazar birçok farklı konu hakkında ve en çokta İstanbul hakkında konuşmaktadır. Meşhur yerler ve daha önce insanların söylediği yerler hakkında birçok farklı şey dile getirilir. En sonunda konu su fışkırtan fıskiyelere bağlanır. Yazar elli yaşında adam ve elli yaşına yakın bir kadının fıskiyeler ve toplar hakkında konuşmasını son derece çocukça bulur. Ancak aradığı kişiyi görmemenin sıkıntısını bu şekilde dağıttığını da dile getirir. Sonunda konuşma bir son bulur. Artık adam yazar ile konuşmasa da kadına kız kulesini, Haydarpaşa'yı, Selimiye Kışlası'nı anlatmaktadır. Bir ara tamamı ile bir sessizlik kaplar ortamı. Herkes son derece önemli şeyler düşünüyor gibidir. Hele de yazar düşündüklerinin son derece önemli olduğunu aklından geçirmektedir. Tam bu sırada adam havuzdaki suyun kışın donup donmayacağını sorar. Yazar ne diyeceğini çokta bilemeden suyun donacağını ve çocukların üstünde kaydığını söyler. - Bu kitapta yazarın eski ve yeni yirmi üç öyküsü yer alır. - Sait Faik Havuz Başı'nda okuyucuya kendisini anlatır, içini döker gibidir. - Son kitaplarında yer almayan Adapazarı'nda geçirdiği çocukluk günlerine ait anılar bu kitapta kendine yer bulur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/hepsinden-aci/", "text": "Galip Ferruh: Yaşam dolu, genç, zengin bir genç adamdır. Dilhoş Dadı: Sahibine bağlı gizemli biridir. Bekir: Genç, gözü yükseklerde olmayan bir delikanlıdır. Adnan: Geleceğe dair umutları olan bir şairdir. İnsanların başından geçen acılı ve dramatik olayları konu ediniyor. Galip Ferruh heyecanlı, zeki, genç bir adamdır. Kötü bir hayat kadınına aşık olur ve onunla yaşamaya başlar. Hayat Ferruh'un umduğu gibi gitmez. Hikaye Ferruh'un kadını öldürmesiyle sona erer. Yazar küçük bir çocukken Dilhoş adında siyah bir dadısı vardı. Dilhoş dadı, anne ve babasının her türlü olumsuzluğuna ve cezalarına karşı onu korur. Dilhoş dadı ile yazar arasında mükemmel bir aşk bağı vardır. Ancak bir gün dadı hastalanır ve evi terk etmek zorunda kalır. Katina, İstanbul'da yaşayan zengin bir Rum kadındır. Kocasının ölümü hayatında fazla bir değişikliğe neden olmaz. Mutlu bir şekilde yaşamaya devam edecek. Zehra çok güzel ve genç bir kızdır. Babası öldü, annesi ve amcası ile yaşıyor. Bekir adında bir gence aşık olur ve onunla evlenir. Bekir askere gider. Bu sırada Zehra çiçek hastalığına yakalanır ve kör olur. Annesinin ölümü de kaderin Zehra'yı vurduğu bir başka akıbettir. Bu bir darbedir. Amcası Zehra'yı dilenci olarak çalışmaya zorlar. Bekir askerden döndüğünde eski Zehra'yı bulamayacaktır. Bastırılan hükümetin gizli polis baskıları, genç bir adamın ruhunda içsel yıkıma neden olur. Olaylar onu deliliğe hatta ölüme götürür. Adnana bir şairdir ve son kitabından gelir beklemektedir. Bu sayede arkadaşlarına verdiği sözü yerine getirecek ve almak istediği hediyeyi eşine alabilecektir. Ancak satışlar umduğu gibi gitmez ve çok az kitap satar. Sanat eserinin oluşumunda çevre ve gözlemin kurgudan önce geldiğini kimse yadsıyamaz. Halid Ziya Uşaklıgil'in birçok eserinde olduğu gibi, iki kitaptan oluşan bu eserinde de, kendi çocukluk, gençlik ve olgunluk döneminden izlerin rahatlıkla görülebildiği hikayeleri okurken bir yandan sanatçının dolulukunu oluşturan bu tür dikkatlerini yakalama fırsatı bulacak, bir yandan da sanatçının olgunluk döneminin üslubuyla bu etkilerin nasıl sanat eserine dönüştüğünü görme fırsatını bulacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/huzun-ve-tesaduf/", "text": "Cevat: bir berber kalfasıdır ve orada yaşayan bozulmamış şuur; Parası çok olan ama kendi değerlerine sahip çıkmayan, yozlaşmış ve çürümüş bilinçlerin karşısında duran sesi sembolize eder. Bazen güzel şeylere tesadüf edersiniz; mutluluk ve hüzün bir arada yaşanır. İnsanın hasreti, insanın pişmanlığı, insanın sevinci, insanın huzuru, insanın korkuları kitabın ana temasını oluşturuyor. Geçmişe duyulan özlem dikkat çeker. Okuyucuyu içine alır ve büyülü bir atmosfer içinde bırakır. Bir anda kendinizi odun sobasının çıtır çıtır, fırında patateslerin kızardığı, duvarların halı yastıklarla kaplı, sarkaçlı saatin her saat başı dini takvimin solunda çaldığı sıcacık bir köy odasında buluyorsunuz. Mustafa Kutlu'nun Hüzün ve Tesadüf adlı kitabı içerisinde on yedi kısa hikaye barındıran bir eserdir. - Hüzün ve Tesadüf - Seyfettin'i Severdik - Mahzun Mücahit - Bir Şey Yap - Su Sesi - Uysallığın Lüzumu Yok İsyanın Sırası Değil - Masal ve Rüya - Taciser'in Şiiri - Bahar Dalı - Yürüyen Hüküm - Aheste Beste - Kambur Hafız ve Minare - Hüzün ve Tesadüf - Karakoncolos - Dürbünlü Çiçek - Mevzu Derin - Uç Selahattin Uç Kitaba adını veren hikaye, yıllar sonra çalıştığı tren istasyonuna giden bir adamın başından geçenleri anlatıyor. Vefat etmiş bir insanın kendine has, herkes tarafından sevilen adeta bir nekroloji yazısıdır. Savaşa katılmak için evinden ayrılan ancak yıllar sonra ailesine kavuşan bir askerin hikayesini anlatıyor. Hikayesi bir diyalog hakkındadır. Birbiriyle sohbet eden iki kişiden biri idealist, diğeri realisttir. İdealist, insanlık için iyi bir şeyler yapmak gerektiğini söyler. Realist ise gerçek dünyada iyilik yapmanın zorluklarını ele alır. Bir caminin bahçe duvarına yapılmış bir sebilin sürekli çalan musluğunu konu alıyor. Hayata, siyasete ve daha birçok şeye dair soruları olan bir adamın iç konuşması anlatılıyor. Postmodern dünyada hayatımızdan çıkmaya başlayan masalları konu alıyor. Müvekkilinden bir şiir okumasını isteyen bir hostes hakkındadır. Konusu Mustafa Kutlu'nun kaleme aldığı bir intihar hikayesidir. Çocukların saf duygularının ışığında bir cadının nasıl göründüğünü konu alıyor. Bu bir adam kaçırma hikayesini konu ediniyor. Hikaye, sonu ölümle biten bir mahalle futbolunu anlatmaktadır. Yazarın bu eserinde çok kısa metinlerden oluşan bir bölüm ile uzun metinleri kapsayan ikinci bir bölüm vardır. Eserde şu hikayeler yer alıyor: Seyfettin'i Severdik, Mahzun Mücahit, Bir Şey Yap, Su Sesi, Uysallığın Lüzumu Yok İsyanın Sırası Değil, Masal ve Rüya, Taciser'in Şiiri, Hikaye, Bahar Dalı, Yürüyen Hüküm, Aheste Beste, Kambur Hafız ve Minare, Hüzün ve Tesadüf , Karakoncolos, Dürbünlü Çiçek, Mevzu Derin, Uç Selahattin Uç."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/huzursuzluk/", "text": "İbrahim: İstanbul'da yaşamaktadır. Bir gün çocukluk arkadaşı olan Hüseyin'in öldüğünü öğrenir ve bunun üzerine Mardin'e gider. Hüseyin'in nasıl öldüğünü öğrenmek isteyince de kendisini kahreden gerçeklerin içinde bulur. Hüseyin: Ezidi olan Meleknaz ile sevgilidir. Amerika'da bir cinayete kurban gider. Meleknaz: Işid zulmünden kaçıp Türkiye'ye sığınan bir Ezidi olan Meleknaz Hüseyin ile sevgilidir. Merhamet, zulmün merhemi olamaz! İstanbul'un karmaşasında sıradan bir hayat yaşayan İbrahim, ölüm haberi üzerine çocukluk arkadaşı Hüseyin'in doğduğu antik kent olan Mardin'e gider. Önce aşk, sonra ölüm için yazılan hayatını araştırmak için yola çıkar. Mardin'de başlayıp Amerika'da sona eren, Bu yüzden, tutkuyla gizemli bir kadının peşinde olan bir girdaba çekilir. Mardinli Hüseyin ile IŞİD'in zulmüne uğrayan Ezidi kızı Meleknaz'ın ve Kelam'ın çocuklarının hikayesi anlatılır. Kitap, Işid zulmünden kaçıp Türkiye'ye sığınan bir Ezidi olan Meleknaz ile Mardin'li müslüman Hüseyin'in aşk hikayesidir. Hüseyin'in çocukluk arkadaşı olan gazeteci İbrahim, kitapta konuyu anlatıyor bize. Çocukluk arkadaşının tesadüfen gazeteye gelen bir haberle öldürüldüğünü öğrenen İbrahim, cinayetle ilgili bilgi almak için Mardin'e gelir. Burada Hüseyin'in her şeyi yapmak istediği Ezidi kızı Meleknaz'ı merak ediyor ve onun izinden giderek tüm hikayeye ulaşmaya çalışıyor. Önce aşk, sonra ölüm için yazılan, Mardin'de başlayıp Amerika'da biten hayatını araştırmak için yola çıkar. Böylece bir girdaba çekilir tutku ve hırsla gizemli bir kadının peşine düşer. Harese nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz. Ortadoğu'nun adeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur. Mardinli Hüseyin ile IŞİD'in zulmüne uğrayan Ezidi kızı Meleknaz'ın ve Kelam'ın çocuklarının hikayesini ele alan Livaneli, okuyucuyu aşk ve acının iç içe olduğu bir Ortadoğu gerçeğiyle buluşturuyor. Meleknaz isimli bir Ezidi kadına aşık olan ve insanlık hakkında bilinmeyen gerçekleri ortaya çıkaran Mardinli Hüseyin'in ölümüne kadar uzanan öyküsünü anlatan Kitap zaten 150 sayfa olduğu için çok fazla olay örgüsünden bahsedemiyorum. Sizlere çok şey katacak olan hikaye ayrıca bunca zaman yanınızda olan gerçek olayları nasıl görmezden geldiğinizi size gösterecek ve sizi bir nebze bile olsa düşünmeye sevk edecektir. İstanbul'un kargaşası içinde sıradan bir yaşam süren İbrahim, çocukluk arkadaşı Hüseyin'in ölüm haberi üzerine doğduğu kadim kent Mardin'e gider. Onun, önce sevdaya sonra ölüme yazılmış, Mardin'de başlayıp Amerika'da sona ermiş hayatını araştırmaya koyulur. Böylece adeta bir girdabın içine çekilir, tutkuyla ve hırsla gizemli bir kadının peşine düşer. Harese nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz... Ortadoğu'nun adeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur. Mardinli Hüseyin ile IŞİD zulmünü misliyle yaşamış Ezidi kızı Meleknaz'ın ve kelamın çocuklarının hikayesi... Livaneli okuru, sevda ile acının iç içe geçtiği bir Ortadoğu gerçeğiyle buluşturuyor. Eserlerindeki kendine has üslubu ile bu kitap kesin Livaneliye ait dersiniz. şunu da yazmadan geçemeyeceğim Livaneli'nin serenad ve kardeşimin hikayesi kitaplarindan sonra Huzursuzluğu biraz vasat buldum."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ihtiyar-cilingir/", "text": "İhtiyar Çilingir: Sanatı ile bütünleşmiş ve sanatını para karşılığında satmayan yaşlı bir çilingircidir. Murat: Bir fabrikada işçi olarak çalışan, nikahsız bir ilişki yaşayan bir adamdır. İhtiyar Çilingir, dönemin zorluklarını, ekonomideki yolsuzlukları, tutarsızlıkları ve yolsuzlukları konu alıyor. Koyun Pazarı'nda küçük bir dükkanda yaşlı çilingir amcanın aşkı anlatılır. Bu amca dükkanında küçük halkaları ateşle ısıtıp zincirler bağlarken hikayedeki kahramanımızın dikkatini çeker ve amcayı izlemek için dükkana girer. Çilingir amca onu izlemeye gelen kişiyle pek meşgul değildir. Hazırladığı yüzükleri özenle ateşe verir ve muazzam bir şekilde çalışır. Daha sonra bir adam dükkana gelir ve asasını çilingir amcaya verir. Ondan çubuğun ucuna bir yüzük koymasını ister. Çilingir yüzüğü takar. Ancak delikanlı, çubuğun ucuna bir yüzük daha takmak ister. Çilingir yüzüğü takamayacağını söyler. Genç adam ısrar eder ve parasıyla değil mi? der. Bu sözü duyunca ihtiyar çilingir, asayı adama geri verir ve onun para düşkünü olmadığını söyler. Yıllardır böyle gören bir adamın sanatına müdahale etmek saygısızlıktır. Yaşlı adamın önünde sanata saygısızlıktır. Dini bir hafızanın değişimi anlatılır. Şapka kanunu ve fesin yasaklanmasından sonra herkes şapkaya alışmaya çalışır. Sadece Hoca İsmail Efendi'nin oğlu Hafız, Bahailerini çıkarmak istemez. Baha, 19 yaşında genç bir adamdır. Bir gün şapka almak için dükkana gider. Şapkalardan en büyüğünü seçer. Tek dileği, bayramda olduğu gibi kulaklarının görünmemesidir. Herkes hayır dese bile, daha büyüğünü alırlar. O büyük şapkadan sonra alay konusu olur. Sokakta Hafız'ı gören herkes güler. Çevresindekiler, bu kadar inatçıysa bir gün sokak değiştirmek zorunda kalacağını söyler. Bu söz Baha'yı etkiler ve kız kardeşiyle birlikte İstanbul'a gitmeye karar verir. Vapura biner ve seyahat eder. İnsanlardan birinin bir gün İstanbul'a gitmesi gerekir. Baha ile İstanbul'da tanışır. Hafız ipek bir gömlek ve güzel bir şapka giyer. Yanında sarışın ve açık bir kadın vardır. Baha'yı değiştiren ablası onu tanınmış güzel bir kadınla evlendirmiştir. Murat Usta lakaplı bir adamın nikahsız ortağıyla ilişkisi anlatılır. Murat Usta, fabrikada çalıştığı bir arkadaşını evine davet eder. Arkadaşı evde kadını görünce Murat'a kim olduğunu sorar. Murat ise anlatmaya başlar. Bir gün restoranda Remzi Ağa ile içerken, Remzi Ağa'nın tanıdığı biri yanlarına gelir. Geç kalınca herkes kalkar ve Murat'ımız masadaki yabancıyla baş başa kalır. Konuşma ilerleyince yabancı bizimkini evine davet eder. Murat eve gittiğinde bakımsız ve çok zayıf bir kadınla karşılaşır. Bu kadın, adamın nikahsız eşidir. Adam eve geldiğinden beri kadını dövmekten bıkmaz. Murat, her tarafı yara izi kalan bu kadına acır. Daha fazla dayanamaz ve kadını elinden tutarak kaçırır. Artık ikisi birlikte yaşamaya başlar. Murat kadına diğer adamdan daha iyi davranır. Bunları yapmasının ardında yatan tek şey, yalnız yaşıyor olmasıdır. Artık yalnızlığa tahammül edemez. Daha sonra kadınla evlenir. İnsan ve toplum anlayışımızın çağdaşlaşması, dilimizin özleşmesi yolunda büyük atılımlar yapan 1. Dünya Savaşı kuşağının Türk yazınında başlattığı gelişme içinde Memduh Şevket Esendal'ın önemli bir yeri vardır. Geniş ve çok yönlü gözlem gücüyle, yalın bir anlatımın ustaca birleştiği ilk seçkin ürünler Esendal'ın imzasını taşır. Bu yetkinliğin yansıra hümanist bir duyarlığı sürekli ön planda tutarak, olay dokusunda temel toplumsal dinamikleri eksen alması, onu, özgün ve kalıcı bir sanat evreni yaratabilmiş büyük yazarlar düzeyine çıkarmaktadır. Eski kuşak okurlarının MŞE tiryakiliğine, artık yeni kuşaklar da katılmaya başladı. Bu, yazınımızda azımsanmayacak önemli bir olay. MŞE'nin yapısından geliyor bu, biraz da. Çünkü O, hikayelerini sadelik içinde, hiç gösterişe kapılmadan, olağanüstü bir alçakgönüllülükle yazmıştır. En derin sulara, gizlere, tatlara işte bu üstün beceriyle inebilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ihtiyar-dost/", "text": "İhtiyar Dost: Aslında yazarın kendisidir. Yazar, kişiliğini ve duygularını eski dostuna atfetmiş ve en önemlisi bu hayali arkadaşı benliğiyle yaratmıştır. Yazar kendisini, duygularını, düşüncelerini ve hayattan beklentilerini eski dostunun dilinden anlatmıştır. İhtiyar Dost, sanattan teknolojiye, ekonomiden hukuka, iç borçtan emperyalizmin kirli amaçlarına kadar pek çok sosyo-kültürel konunun yıllar önce sanat aracılığıyla gündeme getirildiği ve irdelendiği bir eserdir. Bu bölümde yazar, İkinci Meşrutiyet sonrası ortaya çıkan bazı devlet ve toplum sorunlarından bahsetmektedir. Yazar, devletin görevini her ortamda ve her koşulda yerine getiren bir değirmen gibi yapması gerektiğini, toplumdaki fikir ayrılıklarından etkilenmemesi gerektiğini belirtmiştir. Yazarın bu bölümde en çok üzerinde durduğu konu şu anda toplumumuzu saran ahlaki yapıdaki çatlaklardır. Toplumu bir ağaca benzetti. Hangi kurtlar bir ağacın köklerini ve gövdesini istila etmiş, o ağacı yemiş, kurutmuş ve hafif bir esinti ile devrilmesine sebep olmuş, işte böyle bir toplumun can damarı, gençliği, ahlaksızlık belasında, toplumu yer, kurutur ve çökmesine neden olur. Yazar bu konuyu kendi üslubuyla açıklamıştır. Bu bölümde yazar, toplumun direği olan gençliğin, ağaç kurdu bölümüne paralel olarak toplumu çürütebileceğini açıklamış ve bunun nedenlerini açıklamıştır. Geçmişini inkar etmek. Yazar, geçmişini inkar eden bir toplumun yaşayamayacağını vurgulamış, hatta o toplumu ölü olarak gördüğünü belirtmiştir. Bu inkarın en büyük nedeni olarak; Bilginin yanlış bir noktadan, çarpık bir yönden yansıyan bilgi olduğunu söyler. Geçmiş ve gelecek, aynı yaşam kitabının iki sayfasıdır; Birini yırtmak, diğerini yarım bırakmaktır. Hele ikincisini yazmak isteyenler birinciyi okumamış veya görmemişse, yazacakları mesnetsiz ve mesnetsiz yalanlardan başka bir şey değildir. Bu hayat kitabının ilk sayfası ne kadar hatalı olursa olsun, bir sonraki sayfanın başlangıcı olmasını hiçbir şey engelleyemez. Yazar bu kendine özgü ifadelerle güzel bir noktaya değinmiş ve aynı zamanda geçmişimizi öğrenme konusuna da dikkat çekmiştir. Genellikle hikaye kategorisinde değerlendirilen ihtiyar dost, tür, kurgu ve işlediği konular bakımından çok özel konuma sahiptir. Yazar, yegane dost başlıklı ilk bölümde eserin kurgusuna ilişkin itiraflarda bulunur. Bu dost, yılların deneyimini, acıları ve duyguların tortularından biriken bir hüzünlü şiir, bir kederli tablo gibi uzun bir yaşantı sonunda bulunmuştur. Aslında Halid Ziya'nın yarattığı bu kahraman yazarın kendisidir. İhtiyar dost, sanattan teknolojiye, ekonomiden hukuka, iç borçlanmadan emperyalizmin kirli emellerine kadar birçok sosyo-kültürel konunun yıllar öncesinde sanat aracılığıyla gündeme getirildiği, irdelendiği bir eserdir. İhtiyar Dost'u okurken bu güne kadar sadece bir edebiyat adamı kimliğiyle tanıdığımız halid ziya Uşaklıgil'in aydın kimliğine de tanık olacak ve bugün bile rahatlıkla konuşulamayan konulara, içinden çıkılamayan sorunlara daha o günlerde nasıl değinebildiğine hayran kalacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/insan-ne-ile-yasar/", "text": "Simon: Ayakkabı dükkanı olan Simon adında fakir bir adamdır. Michael: Kilisenin önünde çıplak kalan ve Simon tarafından yardım edilen aslında bir melektir. Yalnız olunmayacağını ve her zaman insanların birbirine merhamet ve sevgi dolu olmasını gerektiğini ele alan bir hikayedir. Simon adında bir ayakkabı tüccarının Kış gelmeden kürk almak için köylülerden borçlarını toplamak üzere gezer, ancak köylülerde para olmadığı için bir türlü parayı denkleştiremez. Bunun üzerine elinde kalan parası ile bir meyhane girer ve bir şeyler içmeye başlar. Çıktığında klişenin önünde çıplak bir adama denk gelir. Michael adında bir adamdı bu. Adama dayanamayıp evine götürür yedirir, içirir ve hatta kendi yanına çırak olarak işe alır. Simon ve Michael beraber çalışmaya başlarlar. Bir gün dükkana zengin bir adam gelip ayakkabı diktirmek ister. Michael adama bakıp gülümser, bu duruma şaşıran Simon, bir şey demez ama Michael ayakkabı yerine terlik dikince Simon dayanamaz kızar. Ama çok geçmeden zengin adamın yardımcısı dükkana gelir ve zengin adamın öldüğünü ayakkabı yerine terlik dikilmesi gerektiğini söyler. Bu durum Simon'u çok şaşırtır. Başka bir gün, ikiz kızları olan bir kadın çocukları ile beraber Simon'un evine gelir. Ve kızları için ayakkabı diktirmek istedğini söyler. Bu durum karşısında Michael gülümser. Simon ve eşi yine bir şeyler olabileceğini düşünürken Michael Simon ve eşine aslında kendisinin melek olduğunu ve Tanrı tarafından cezalandırılıp dünyaya geldiğini söyler. Michael, Simon'un eşinin kendisine duymuş olduğu merhamet, Dükkana gelen zengin adamın yanında duran ölüm meleğini görüp gülümsemesi ve ikiz kızları gördüğünde ise tek başına yaşamayacağını anlamasından dersler çıkardığını ve gitmesi gerektiğini söyler ve gider. Kral: Kafasındaki soruların cevabını almak isterken arayışa giren ve bu sayede öldürülmekten kurtulan, onu öldürmek isteyenden öğütler alan biridir. Ülkenin birinde yaşayan bir kral aklındaki soruların cevabını bulmak için ülkedeki tüm büyücü ve alimleri toparlar. Ve aklındaki soruları sorup aldıkları cevaplar bir türlü tatmin etmez. Kral kendi sorularına cevap almak için halkın arasına karışır ki o an karnından yaralı birine denk gelir ve yardımcı olur. Yarası temizlenir ve ileşmesi için elinden geleni yapar. Adam uyandığında ise Kral'ı görünce şaşırır. Çünkü adam Kral'ı öldürmek için saraya geldiğinde onu bulamaz ve dönüş yolunda yaralanır ve şuan karşı karşıyadır. Bu durumu krala anlatır ve kral onu affeder. Ama adam Kral'a hayatta en önemli an şimdidir, en gerekli olan kişiyse yanındaki kişidir ve en önemli uğraş ise iyiliktir. der. Pahom: Gözünü hırsla bürüyen bir adamdır. Hırsı ve daha fazla kazanma arzusu yüzünden ölür. ''Her şeyin daha fazlasını isteyen hiçbir şeye sahip olamaz'' sözünün kullanıldığı bir hikayedir. Köylü bir adam olan Pahom, elindeki tüm para ile arazi alır. Arazisi genişledikçe hırsları da büyüyen Pahom, bir gün az para ile daha fazla arazi alabilecek bir yer olduğunu öğrenir. Pahom oraya doğru yola çıkar ancak, toprak sahiplerinin bir şartı vardır. Toprak sahipleri ona bir şartla toprak vereceklerini, o da tarlalarında belli bir işaret koyup, güneş batana kadar ne ölçüde yürürse, yürüdüğü kadar toprak alabileceğini söylerler. Pahom adamın dediğine uyarak öğle zamanı yürüyüşe çıkmaya başlar. Sıcaktan dolayı kendinden geçer, fakat hırsı yüzünden kendini zorlar. Daha fazla toprak almak için kendini hırpalayan Pahom sonunda ölür. İvan: Köyde ailesi ile beraber yaşayan ve Bir tartışma yüzünden komşusu ile kavga eden bir adamdır. Gabriel: İvan'ın köydeki komşusu ve kavga ettiği kişidir. Bir anlık öfkemiz yüzünden başımıza gelecekler gelmeden bu sorunlar olmadan önce düşünmeden hareket etmememiz gerektiğini anlatan bir hikayedir. İvan adında bir adam, oğulları ve gelinleriyle beraber birde yanında beraber yaşadığı babası ile köyde yaşar. Günlerden bir gün İvan'ın gelini komşulardan biri ile tartışır ve tartışma kavgaya dönüşür. Komşusu Gabriel bu durum üzerine İvan'ı mahkemeye verir. Bir gün Gabriel'de İvan'ın gelinine el kaldırınca İvan'da Gabriel'i mahkemeye verir. Ve Gabrieal dayak cezasına çarpıtılır. Bu durumu kaldıramayan Gabrieal İvan'ın evini ateşe vermek isterken tüm köyü ateşe verir. İvan'ın babası bu yangın sonucunda ölür. Artık İvan ve Gabriel bu durumu uzatmak istemez ve barışmaya karar verirler. Tolstoy, İnsan Ne İle Yaşar'daki tüm öykülerinde insanın özünde iyilik olduğunu vurgular. Şeytan ve meleği temsil eden karakterleri öykülerinde kullanarak, insanın er ya da geç iyiliğin peşinden gidebileceğini anlatmak ister. Tolstoy 1885'te yayımlanan bu esere adını veren İnsan Ne İle Yaşar adlı öyküde, insanların özünde iyilik olduğunu ve durum her ne olursa olsun iyilik yapması gerektiğini anlatır. Peki insanların içinde hiç mi kötülük yoktur? diye bir soru akla geldiğinde ise yazarın başka bir öyküsüne göz atmak yeterli olacaktır. İnsana Ne Kadar Toprak Lazım hikayesinde de bu sorunun cevabını buluruz. ne yaparsan yap her zaman içinde bir iyilik olduğunu unutma kavramını net bir şekilde anlatılmış. Bazı öyküler yaşamımızı etkileyen eserler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/insanin-acayip-kisa-tarihi/", "text": "Adem: Geçici hafıza kaybı yaşayan genç adam kendi benliğini arar. Burada Adem, insanoğlunun atası olan Ademi simgeler. Borges dayı: Resepsiyona bakan yaşlı adamdır. Yazar burada ünlü Nobel ödüllü Jorge Luis Borges'e atıfta bulunuyor. Zamanın Bekçisi: Yaşlı kadın, Adem' e benliğini hatırlatırken onun kör ve dilsiz olduğundan bahsedilir. Burada karakter doğa anayı temsil ediyor. Roman, tasavvuftan, edebiyata, şiirden, psikoloji ve sosyoloji gibi sosyal bilimlere kadar dair birçok konuya dair doyurucu bir bakış açısı barındırıyor. Romanın giriş cümlesi olan ben demeden konuşalım ne olur cümlesiyle hikayesi anlatılan Adem üzerinden tüm insanlığa da seslenmiş olunuyor. Hafızasını kaybetmiş olan kahramanımız Adem, kendisini hatırlamaya çalışırken aslında aradığı şey gerçek benliğidir. Yazar burada Adem'in üzerinden okuyucusunun da kendisini aramasını sağlar. İnsanoğlunun atası olan Adem'e zaman yolculuğuyla giderek hem bir başlangıcı hem de sonu okuruna hatırlatır. Acı, keder, kader gibi kavramlar üzerinden bir döngüde ilerlerken yaşam, insanoğlunun yaşadığı olayların ve karşılaştığı insanların dönüştürücü gücünün de altı çiziliyor. Ben kimim?, Neden varım? soruları sürekli zihinleri kurcalarken Adem, ona öğretilenlerle tezatlık oluşturan gerçekliğin acısıyla karşılaşır. Işığın her zaman hakikati göstermediğini, gölgede kalan yerin gerçeği de gizlediğine dikkati çeker. Sabaha kadar dualarla acı dinsin diye unutmayı dilemişsem yüce Mevla'mdan. Hikaye, hafızasını kaybeden bir genç adamın bir otel odasında gözlerini açmasıyla başlar. Kim ve nerede olduğunu hatırlamayan kahramanımız aynadaki yüzüne bile yabancıdır. Bir süre bulunduğu odayı inceler. Kendisine ait olduğunu düşündüğü eşyalardan kimliğine dair bir iz arar ancak bulamaz. Kapıyı açıp dışarıya baktığında, bulunduğu yerin bir tatil köyü olduğunu görür. Fakat burası neresidir- ve neden buradadır. Resepsiyondaki yaşlı adama sorduğu sorular cevapsız kalır. Otelin isminin Düş Evi olduğunu, Rio- İpamena'da olduğunu öğrenir. Yaşlı adam aynı zamanda yazardır. İsmi Fabyano Borges'dir . Kendisine Borges dayı diye hitap edilmesini ister. Kahramanımız, hatırlamak umuduyla, Borges ile çevreyi keşfe çıkar. Yaşlı adam, hafızasını kaybeden kahramanımızı ona yardımı olacağını düşündüğü bir bilgeye götürür. Bilge Kalbin ötesine geçtim sanırsın ki, orası kalbin berisidir. O gitmeden insanın başından nasıl kalbine döneceksin. der. Aradığı şeyi denizde bulacağını söyler. Denize açılan kahramanımız bir kaleye rastlar. Kalede zamanın bekçisi olduğunu söyleyen yaşlı bir kadınla karşılaşır. Yaşlı kadın kahramanımızın isminin Adem olduğunu ve İstanbul'da muhasebecilik yaptığını söyler. Kahramanımız kendini bulma ümidiyle ona salık verilen elmayı yiyerek zaman yolculuğuna başlar. İstanbul' da gözünü açtığında, nereye nasıl gideceğini düşünür. İstanbul'un semtleri arasında savrulurken Adem'i arar durur. Benliğini arayan kahramanımız, seri bir şekilde zaman ve mekan değiştirir. Sanki Adem'in ilk elmayı ısırdığı anı bularak olayın seyrini değiştirebileceğini düşünür. Çünkü o an bir başlangıç ve aynı zamanda sondur. Benliğini her arayışında başladığı yere geri döner. Kendini arayan genç adam, gördüğü hakikatlerle canı acıdıkça, kendini dönüştüren gerçeklerin aslında birer yalan olduğunu fark eder. Kahramanımız, kendini uzaktan seyrederken, olgunlaştıkça zamanın yaşamı nasıl dönüştürüp, değiştirdiğini de fark eder. Bir an öncesinde, korkusuz olan Adem, şartların değişmesiyle nasıl korkunun ateşiyle küle döndüğünü görür. Kendini ararken, aradığı kişiye ne kadar yabancıdır aslında. Allah'ım yanmaya, paralanmaya, ufalanmaya razıyım, bana kendimi unutturma. Okurken kendimi dönüp dolaşıp bu sorunun kıyısında buldum. Nedir Güray'ı iyi ve güçlü bir yazar yapan: cesareti, evet. Metnin içinde kendi imal ettiği yüksek etkili kurgusal patlamalardan korkmayıp üzerine gitmek ve yeni patlamalar çıkarabilmek cesareti. Ve yetenek, formüllerle izah edilemeyecek kadar net bir anlatma ve kurgu yeteneği. Keyif! Yazarken keyif almayan, coşku duymayan, tutkuyla yazmayan hiç bir yazarın dehasından söz edemeyiz. Bu mümkün değil. Şu bir de: Sadece dünyaya berisinden bakmayı bilenlerin, bilmek demeyelim dünyaya berisinden bakmaya tutuklu olanların, tutuklu demeyelim başka türlüsü elinden gelmeyenlerin sahip oldukları bir yeryüzü tecrübesi, bir çeşit bilgelik hali. İhsan. Sanki ihsan edilmiş bir şey. Aklın ötesine geçtim sanarsın ki,"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/iyiler-olmez/", "text": "İyi insanlar ölmez, aziz olur ve aramızda yaşarlar... Bir Anadolu şehrinde bir araya gelen ve dostluğu vurgulayan 4 farklı insan. Yorgun hayatlarına, öksüzlere, öksüzlere, her şeye rağmen yoksulluğa rağmen kardeşliği, iyiliği anlatır, hayatı güzelleştirmeye çalışırlar. Hikayenin ilk bölümünde Anadolu'dan İstanbul'a göç eden yoksul bir ailenin kapıcı ve kunduracı olarak çalışarak geçimini sağlamaya çalışan tek çocuğu Sıtkı, Sıtkı'nın büyük resim yeteneği ve bu yeteneğinin kullanımı anlatılmaktadır. Öyküde Mustafa Kutlu'nun olayların akışını keserek kendi kurgusuna itiraz etmesi ilginç bir anlatım tekniği olarak öne çıkıyor. İkinci bölümün adı Civan'dır. Evliliklerinin ilk aylarında iyi geçinen bir anne-babaya sahip olan Civan, alkolik babasının dayaklarına daha fazla dayanamayan ve başka bir adamla Almanya'ya kaçan annesinin ardından mahallede Kör Makbule tarafından büyütülen bir çocuktur. Aynı mahallede. Civan birçok işte çalışır, Destegül adında bir kıza aşık olur; ama zavallı Civan'a kız vermezler. Civan mahalledeki iyi insanların da desteğiyle kendi işini kurar ve hayatına devam eder. Ayrıca Hacı Kadir'in kahvesinde ressam Sıtkı ile tanışır. Babası adliyeden emekli, Mustafa'nın babası İhsan Bey daha sonra birinin yardımıyla fotoğrafçı olur. Mustafa, altı yaşında annesini kaybeder. Sonra babası başka bir kadınla evlenir ama evlendiği kadın eski kocasını görmeye devam eder. Mahalledeki dedikodular artınca İhsan duyduklarının doğru olduğunu görür ve adamı öldürür. Hapse girer, Mustafa'ya babasının arkadaşı kalfaya bakar. Mustafa'nın gözlerindeki rahatsızlık artar ve neredeyse göremez hale gelir. Kendini alkole veren Mustafa'ya Kör Mustafa lakabını takıyorlar. Evlenmek isteseler de kimse Mustafa ile evlenmek istemez. Sıtkı ve Mustafa'nın yolu, Mustafa'nın fotoğrafçı dükkanında kesişir. Bir fotoğrafını büyütmek için dükkana gelen Sıtkı ve Mustafa, daha sonra arkadaş olurlar. Ekipteki dördüncü kişi olan Doktor da bu bölümde olay akışına dahil edilmiştir. Doktor, Cuma günleri hastalarına ücretsiz bakan şefkatli ve iyi bir insandır. Doktor ünvanlı verilen doktorun tüm hikayesi detaylı bir şekilde anlatılır. Onun da yürek burkan bir hikayesi vardır, yanlış bir evlilikten son anda dönerek randevu isteyerek kendini bu Anadolu şehrinde bulur ve Hacı Kadir'in kahvesine gelir. Burada başkalarıyla da tanışır. İstanbul'daki annesinin isteği üzerine cuma günleri hastalarından para almayan doktor, tüm şehrin gözdesi olmaya geliyor. Hastane bahçesine meyve ağaçları dikmek istiyor. Bir gün yanına aldığı üç kişiyle meyve fidanı almaya gittiklerinde arabasıyla tırın altında kalır ve yanındakilerle birlikte ölür. Bunun üzerine mezarları inşa edilir. Adı Dörtlü Koltuk olarak kalır. Dörtleri rüyasında gören bir ziyaretçi bu işyerine bir türbe yaptırır. Ve hikaye anlatıcının notuyla sona erer. Kapı açıldı, biri içeri girdi. Onunla beraber yağmurun kokusu, fırtınanın ayazı... Kahveci Hacı Kadir uzun süpürgenin sapına dayanarak gelene baktı. Biraz ürperdi ama renk vermedi. Ne de olsa gecenin bir vakti. Saç baş birbirine karışmış, sırt çantası taşıyan bir garip adam. Üstelik sakallı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kagni-ses-esirler/", "text": "Savrukların Hüseyin: Köyün zengin adamı Mevlüt Ağanın oğlu, Sarı Mehmet'i vuran kişidir. Mevlüt Ağa: Köydeki en zengin adam, olayları paranın gücüyle çözmeye çalışan güçlü bir adam olduğu gibi köylülerin korktuğu bir karakterdir. Sarı Mehmet: Savruklu Hüseyin tarafından tarla meselesinden dolayı vurulan genç adamdır. Sarı Mehmet'in Annesi: Oğlunun acısını içine gömen fakir, çaresiz bir annedir. İmam ve Muhtar: Sarı Mehmet'in annesinin şikayet etmemesini ve jandarmaya ihbar etmemesini isteyen Sarı Mehmet cinayetini örtbas etmeye çalışan, korkutan, tehditler savuran karakterlerdir. Yoksul, fakir ve çaresiz köylülerin zayıflığı ile haksızlığa boyun eğmek zorunda kalışları konu edinmiştir. Savrukların Hüseyin Sarı Mehmet arasında tarla sulama sorunu vardır. Bu yüzden Savrukların Hüseyin, sulama arkının başında Sarı Mehmet'i vurur. Bu nedenle otuz haneden oluşan köylüler birbirine karışır. Jandarma karakolu 6 km uzaklıkta ve köylüler olayın jandarmalara bildirilmesini önlemek için adımlar atıyor. Olay açıklanmazsa jandarmalar köye gelmeyecek ve kimse cezaevine girmeyecek. Bu nedenle köylüler, olayı örtbas etmek için Savrukların Hüseyin'in babasının evinde toplanma kararı alır. Köylüler, Sarı Mehmet'in yaşlı annesinin yanına gelir ve ona şikayet etmemesi için baskı yapmaya başlar. Köy halkı, yaşlı kadına davacı olmaması için güçlü bir baskı uygulayarak uzun öğütler vermeye başlar. Sarı Mehmet'in yaşlı annesi başını sallar ve tavsiyeyi dinler ama bir yandan vurulan oğlu içinde yas tutmaktadır. Diğer yandan da köy halkının istediğine boyun eğmek zorunda olduğu için ses edemez. Sarı Mehmet, bir hastalıktan ölmüş gibi köylüler tarafından mezara gömülür. Cenazenin toprağa verilip ezanın okunmasının ardından Hüseyin'in babası Mevlut Ağa Sarı Mehmet'in annesine bir torba un ve bir torba şeker göndererek olayı kapatmaya çalışır. Ancak olaydan bir ay sonra iki süvari jandarma köye gelir. Şehrin süvarileri olan jandarmalar, ellerinde kağıt kalemle herkesin ifadesini dile getirmeye başlar. Muhtar bundan çok korkar, çünkü süvari jandarmalar ilk kez muhtarın ifadesini almışlardır. Süvari Jandarma Komutanlarından biri köylülerin ifadesini alırken, diğeri ise olayla ilgili haber ve delil bulmak için köyün etrafında dolaşır. Mevlut Ağa'nın Hüseyin'in işlediği bu cinayeti öğrenen Garip Mehmet isimli şahıs, olayı jandarmaya bildirir. Olayı öğrenen hükümetin adamları da köye gelerek olayı açıklamaya çalışmıştır. Ancak jandarmalar durmaz ve köy mezarlığına giderek köylülerle birlikte Sarı Mehmet'in cenazesini çıkarır. Ayrıca jandarmalar yaşlı kadını arayarak, Mehmet'in mezardan çıkarılan cenazesini öküzünün üzerine koyarak, oğlunun solucanını ve parçalanmış bedenini yorgan ve şilte ile sararak kağnı çalıştırmasını isterler ve bedeni bir şilte ve yorganla öküzlere bağlanarak yola düşerler. İhtiyar kadın, yalın ayak kağnıyı sürmektedir. Kağnıya koştuğu öküzler çok cılız kalmıştır. Kadın ise iki zayıf öküzün çektiği kağnının arkasında bir elinde değnekle yürümekte oğlunun kurtlanmış ve parçalanmış cesedine baka baka yalın ayaklarını taşların üstünde parçalaya parçalaya gitmektedir. Bir yandan ağlamakta diğer yandan da ağlamaktan kısılmış sesi ile öküzlere komutlar vermektedir. ayakları taşlara takılarak elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle, olan bitenden sersemlemiş bir halde sendeleye sendeleye yürümektedir. Arap Hayri: Arap Hayri, Beyşehir'de tanınmış bir boyacıdır. Şehre önemli biri geldiğinde herkes Arap Hayri'ye ayakkabılarını boyatır. Bir gün şehre bir tiyatro kumpanyası gelir. Arap Hayri, tiyatroda Adalet adlı genç bir kadına aşık olur. Bir Şaka: Cezaevi içinde küçük bir hareketlilik, eğlenmek, gülmek için yapılan bu şaka biraz üzücü bir sonuç doğuruyor. Yazar, Cavit Bey'in yetkili kişinin ağzından çıkacağına dair bir rapor yazıyor. Cavit Bey bu şakaya inanır ve herkese müjdeyi verir. Dışarı çıktığında, ne yapacağı, hayalleri hakkında konuşmaya başlar ve sonra gerçeği öğrenir. Duvar: Cezaevinden kaçmaya çalışan iki arkadaşın hikayesi anlatılmaktadır. Biri yakalanır ve cezası ikiye katlanıp içeride yatar, diğeri de kaçtı zannedilip yıllar sonra duvarlar arasında sıkışıp kalan cesedi görülür. Pazarcı: Askerliğini bitirdikten sonra bir geçim kaynağı peşinden koşan adam, sonunda bir tuhafiye açar. Ancak durumlar kötüye gitmeye başlayınca kapatır ve pazarcılık yapmaya başlar. Bir gün önlerini kesen eşkıyalar tarafından durdurulur. ancak onlardan birinin hayatını kurtardığı için eşyaları ve paraları alınmaz. bu duruma şahit olanlar ise karakola gidip onunda eşkıyalardan biri olduğunu söyler. Apartman: Bir Apartmanın çatısında çatı tamirinde bulunan bir adam, aşağıda çuvalları taşıyan hamallık yapan oğlunun kaldıramadığı çuvalları düşürüp kırdığını bu yüzden de kovulduğunu görür. Bu duruma dayanamayan adam çatıdan düşerek ölür. Arabalar Beş Kuruşa: Fakir bir çocuğun küçük yaşlarda annesi ile beraber oyuncak araba satarken karşılaştığı zengin sınıf arkadaşı ile arasında geçen fakir zengin ilişkileri ele alınmıştır. Fikir Arkadaşı: İki arkadaş arasında geçen fikir ayrılıkları ve sonunda bir arkadaşın cezaevine girmesi ile başlar. meyhane de geçen bu olayda dışarda olan arkadaş onun avukatına fikirler vererek arkadaşının içeride kalması gerektiğini ancak böyle aklının başına geleceğini belirten bir hikaye ele alınmıştır. Düşman: Bir kaçağın sığınmak için gittiği zengin bir adamın evinde misafir kalır. Zengin adam bu kaçağı ele vermeyip misafir eder ancak, kaçak zengin adamı öyle bir küçümser ki, bu duruma dayanamayan zengin adam gizlice polise haber vererek kaçağı teslim eder. - Kamyon - Kafakağıdı - Gramofon Avrat - Bir Skandal Türk edebiyatının özgür sesi Sabahattin Ali'nin üç bölümden oluşan bu kitabı okuyucuyla buluşuyor. İlk bölüm olan Kağnı'da Kağnı, Gramofon Avrat, Duvar, Pazarcı, Düşman gibi öyküler, ikinci bölüm olan Ses'te Ses, Köpek gibi öyküler ve son bölüm olan Esirler'de de Ali'nin kaleme aldığı oyunlar yer alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kalk-yerine-yat/", "text": "Yakınımızdaki az gelirli, yaşam mücadelesi veren, çoğunlukla kendi yalnızlığında yaşayan insanların ve eş dost arasında konuşulup anlatılan olayların tatlı ve acı yanlarını hikayeleştiriliyor. Kitabımızın içinde bizleri bir yandan güldürürken bir yandan da hüzünlendiren 12 öykü bulunuyor. - Şans Talih Kader Kısmet - Nokta Nokta Gül - Kalk Yerine Yat - Değerli Emekliler Derneği - Bordo Palto - Tıkırtı - Şimdi Rahatladık - Haliyle - Çöp - Amma Oldu Ha - Nuri Banyoda - Orta Refüj Öyküde yer alan karakterler ise hepsi çok samimi. İyi bir hikaye anlatıcısı olan yazarımız neşeli anlatımına ironiyi ve hüznü katarak en sıradan görünen insanların anlattıkça sıradışılaşan yaşamlarını anlatıyor. Sade ve sohbet havasındaki anlatımı sayesinde merakla ve içindeki hikayeleri yaşayarak okuyacağınız bu kitabı seveceğinizi düşünüyorum. Hayat bazen bir uyku sersemliğiyle karşılar bizi. Üstümüze bir ağırlık basar, olmayacak yerde uyuyakalırız, tutulup kalır her yanımız. Hep özlemini çektiğimiz bir ses gelip uyandırır sonra, Kalk, yerine yat der ve insan bu sesin sıcaklığına tutunur. Ve evet, herkes günün birinde yerini bulur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kamil-ile-meryeme-dair/", "text": "Kamil: 12 yaşında babasını kaybettikten sonra hayatını devam ettirmek için köydeki insanların sığırlarını para karşılığında güder. Bu süre zarfında, kendisi ve ailesi maddi olarak çok acı çeker. Çocukluğundan beri zengin olmak ve çocukluk arkadaşı Meryem ile evlenmek istemiştir. Kamil, gerçekten sevdiğini alan çok kararlı ve çalışkan bir insandır. Meryem: Kamil'den büyük olan Meryem, Kamil ile birlikte Pınarcık Köyü'ndendir. O gerçekten çok çalışkan biridir. Kamil'le birlikte Ankara'ya göç ettikten sonra birçok yerde hademe ve temizlik yaparak aile masraflarını karşılar. Ailesine bağlı, çocuklarını seven, onların geleceği ve sağlığı için her şeyi yapmaktan çekinmeyen bir insandır. Gerçekten de onlar için çok fedakarlıklar yapar. Özellikle 1940'lı yıllardan bu yana, köylerinden gelip büyük şehirlerin ışıltısına bir pervane gibi saplanıp kalmış milyonlarca Anadolulu insanlarımız vardır. Bunlardan ikisi Kamil ve Meryem'dir. Ancak Kamil ve Meryem'in birlikteliği, nesilden nesile aktarılan bir destana konu olamayacak kadar gerçek ve sıradandır. Ankara'nın geniş apartman dairelerinde yaşayan işçi, astsubay, esnaf, gündelikçi gibi yüzbinlerce köy kökenli çiftin örneğidir. Kamil ve Meryem, Çankırı'nın Kurşunlu ilçesine bağlı Pınarcık Köyü'ndendir. Kamil 12 yaşında babasını kaybetmiş ve gerçekten fakir bir ailenin çocuğudur. Kardeşleri Kazım ve Ali; ablası Habibe'dir. Kamil evin en küçüğüdür. Babasının ölümünden sonra, askerlik çağı gelene kadar ailesine yardım etmek için köydeki insanların sığırlarını para karşılığında güder. Ailesi, özellikle babasının ölümünden sonra maddi olarak çok acı çekti. Kamil'in o dönemdeki en büyük hayali, köyün hali vakti yerinde olan Bezcigillerden İbrahim'in kızı Meryem ile evlenmekti. Meryem, Kamil'den biraz daha küçük ama gerçekten çok tatlı bir kız. Sürekli bir okuma ve yazma arzusu vardır. Ancak o da sınıf öğretmeninin gazabına uğrayarak bu isteğini gerçekleştiremez. Nitekim Meryem'in de Kamil'de gözü vardır. Haftada birkaç gün Meryem'lerin ahırında buluşup orada konuşurlar ama bir gün Meryem'in annesi onları ahırda yakalar. Ardından Meryem'in evden çıkmasını yasaklar. Meryem'in babası İbrahim durumu öğrenince, kızı Meryem'i fakir Kamil'e vermemek için hemen kızı Meryem'i köydeki daha zengin birine vermek istedi. Bunu öğrenen Kamil, Meryem'i kaçırır. Meryem ve Kamil'in annesi önceleri iyi geçinir ancak Kamil süvari olarak Kars-Kağızman'a gittikten sonra aralarına kara kediler girer ve anlaşamazlar. Bu olaylar Kamil'in askerden dönüşüne ve Meryem ile Ankara'ya gitmesine kadar devam eder. Meryem ve Kamil, Ankara'ya gitmek isterler. Çünkü çiftlik artık fazla para getirmiyor. Bu nedenle Ankara'daki amcalarının yanına giderler. Kamil ve Meryem'in o dönemdeki tek amacı kafalarını sokacak bir eve sahip olmaktır. Bu nedenle Kamil tren istasyonunda çalışırken, Meryem ev masraflarını karşılamak için akşamları evde çamaşır yıkar ve gündüzleri ev işlerine gider. Günler sonra kendilerine ait bir ev alırlar. Komşuların önerisiyle İzmir Caddesi Demirtepe'de kapıcı olarak çalışmaya başlarlar. Sonunda 2,5 yılın sonunda Haymanalı hemşerilerinden 500 liraya küçük bir gecekondu satın aldılar. Bu arada Kamil ve Meryem'in Naile, Zeliha ve Yalçın adında üç çocukları vardır. Çocuklarının en büyüğü Naile'dir. Kamil Sağlık Bakanlığı'nda iş bulur. O zamana göre maaşı da iyidir. Bu maaşla ve Meryem'in kazandığıyla bu aile derin bir nefes alabilir. Ancak bu sırada Kamil Zekiye isimli dul bir kadına aşık olur. Meryem'lerin semtinde ikamet etmektedir. Kamil her geçen gün Zekiye'ye bağlanır ve eve geç gelmeye başlar ve sonunda Kamil'in Zekiye adında bir dul ile birlikte olduğunu ve Kamil'in onun için bir ev kiraladığını öğrenir. O sırada Kamil aldığı maaşı eve getirmez. Meryem o sıralarda pek iş bulamadığı için özellikle çocukların başı büyük beladaydı. Çocuklar artık yakındaki çöp kutusuna gidiyor ve oradan bulduklarını yemeye başlıyorlar. Bu arada Kamil'in Zekiye adında bir dul eşinden iki çocuğu vardır. Meryem'in başına gelen bu olaylara rağmen gidip Kamil ile konuşur. Ona olanları anlatır ve sonunda onu ikna eder. Kusursuz insan yaptığından gerçekten pişmanlık duyar; Meryem ve ailesinden özür diler ve eve döner. Bir yıl sonra Kamil ve Meryem'in önce Yalçın sonra Gürsel olmak üzere iki çocuğu olur. Özellikle Kamil çocuklarıyla daha çok ilgilenmeye başlar. Sonra, yıllar sonra çocuklar büyür ve okula gitmeye başlar. Ancak şu anda aksilikler onları yalnız bırakmaz. En büyük kızı Naile komşusuyla kaçar ve en küçük çocuğu Gürsel kızamık olur. Buna ışık tutuyorlar ama Gürsel günden güne zayıflıyor ve bir deri bir kemik kalıyor. Son olarak Gürsel'i Hacettepe Hastanesi'ne götürürler. Oradaki Doktor Gürsel'e artık bir şey yapılamayacağını söyler. Bunu duyan Meryem ve Kamil yıkılır ve sonunda Gürsel'i diri diri gömerler. Aynı akşam Meryem kızının rüyasını görür ve onun hayatta olduğunu iddia eder. Bunun üzerine Kamil ve Meryem, Gürsel'i yerinden eder ve ardından uzun süre kendisine yoğurt ve sütle baktıktan sonra öldüğü iddia edilen Gürsel'i diriltir. Bu olayların yanında Yalçın evlenir. Aile, zorluklara ve sıkıntılara rağmen güzel bir düğüne sahiptir. Sonunda yıllar geçer ve Kamil emekli olur. Aradan tam otuz sekiz yıl geçer ve bir zamanlar çekici olan Ankara, Kamil için artık bir taş yığınından başka bir şey değildir. Bu nedenle emekli maaşını aldıktan sonra köyde bir ev yapıp hayatına orada devam etmek ister ama Meryem'i ikna edemez. Sonunda köyde bir ev inşa ederler ve birlikte yazın köyde, kışın Ankara'da kalmaya karar verirler. Sonra emekli maaşıyla yeni bir daire satın alırlar. Çilekar Meryem ise yaşlanıyor ve romatizma nedeniyle doktor kontrolüne gidiyor. Çocuklarının hepsi şimdi evlenir ve çocukları olur. Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Kerem ile Aslı... Binlerce yılın yorgunu Anadolu da daha nice beraberlikler yaşandı. Ama Kamil ile Meryem'in beraberliği kuşaktan kuşağa geçen bir destan konusu olamayacak kadar gerçek ve olağan. Özellikle 1940 lardan bu yana köylerinden, çift çubuklarından koparak gelip, büyük kentlerin pırıltısına bir pervane gibi takılan milyonlarca Anadolu'muz var. Onlardan yalnızca ikisi Kamil ile Meryem. Bu baskıda, öykü kahramanları Kamil ile Meryem in 10 yıl sonraki -yani bugünkü- durumlarına ilişkin notlar da yer alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kan-varsa/", "text": "Kitapta yer alan öyküler sırası ile Bay Harringan'ın Telefonu, Chuck'ın Hayatı, Kan Varsa ve Sıçan'dır. Craig, kendisine kazanan bir piyango bileti veren emekli Bay Harrigan için bir iş bulur ve daha sonra Bay Harrigan'a piyango biletinden kazanılan paranın bir kısmını kullanarak bir telefon satın alır. Sonunda Bay Harrigan ölür ve işler gelişir. Chuck Krantz'ın hayatının sona ermesiyle başlayan ve zamanda geriye giderek, onun hem neşe hem de hüzün dolu bir hayatı nasıl yaşadığını göstermek için tersten ele alınmış bir hikayedir. Finders Keepers dedektiflik bürosundan Holly Gibney, televizyonda bir okul bombalamasının görüntülerini gördüğünde kayıp bir köpek vakası üzerinde çalışmaktadır. Ancak gece yarısı raporuna tekrardan girdiğinde, olay yerine bulunan ilk muhabir hakkında yolunda olmayan bir şeyler olduğunu fark eder ve bu durumu şüpheli gören tek kişi de o değildir. Hikaye, kısa öyküleriyle çok iyi olan ancak bir romanı beğenilen bir kısa öyküyle bir araya getirmekte ciddi sorunlar yaşayan yazar Drew Larson'a odaklanıyor. - Enstitü romanının devamı niteliğindedir. - Görsel duyularımıza hitap etmesini çok bilen yazar, gece geç vakitlere kadar hayalleriniz ve zayıflıklarınızı hatırlatan dört öyküyle sizi meşgul etmeye devam edecek. demiştir. Habercilerin kullandığı bir deyişti bu ve o gün bir bombanın patlatıldığı Albert Macready Ortaokulu'nda kesinlikle kan vardı. Finders Keepers Dedektiflik Ajansı'nda günlük işleriyle ilgilenen Holly Gibney'nin dikkatini çeken ise bambaşka bir ayrıntıydı. O, kanın kokusunu alıp ilk haberi yapan muhabire takılmıştı. Holly'nin adama odaklanmasının geçerli bir nedeni vardı, çünkü o bir Yabancıydı. Kan Varsa her biri okuru kendi korku dolu dünyasına çeken dört uzun öyküden oluşuyor. Holly'nin ilk yalnız macerasının dışında Bay Harrigan'ın Telefonu, Chuck'ın Hayatı ve Sıçan öyküleri uykularınızı kaçıracak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kapilari-acmak/", "text": "Zehra: Kitabın ana karakteridir. Güçlü, inançlı, kararlı ve hayatın sillesini yemiş ama yıkılmamış bir kadındır. Cihan: Zehra'nın gönül verdiği delikanlı gençtir. Çekimser, az konuşan, isteklerini dile getiremeyen temiz ve saf bir karakterdir. Kemal: Zengin ama bencil bir karakterdir. Ona kalan mirası yiyip, içip gezen bir karakterdir. Ahmet: Zehra'nın abisidir. Karaktersiz ve para için her şeyi yapan bir adamdır. Ahmet'in Karısı: Hırslı, para düşkünü bir kadındır. Mahir hoca: İyi niyetli bir adamdır. Ayrıca Cihan'ın babasıdır. Dokumacı Arif: Zehra'nın babasıdır. Temiz ve iyi niyetli bir adamdır. Gül: Zehra'nın İstanbul'da tanıştığı komşusu ve hayat arkadaşıdır. Köyde başına olmadık işler gelen bir kızın yaşama tutunuşundan kesitler diyebiliriz. Yazar bu süreci işlerken, Türkiye'nin kıyı kentlerinde son elli yılda vücut bulan toplumsal değişim, kırık dökük bir aşk hikayesi etrafında döner. Olaylar Zehra adında bir kızın etrafında gelişiyor. Zehra bir kasabada tek başına hayatını sürdürürken, kalbini de köyün imamının oğluna kaptırır. Cihan isimli bu genç adam, Zehra'yı isteyip ona bir türlü açılamamaktadır. O sırada Zehra'ya takıntılı biri vardır; kasabanın baş belalarından biri olan İpsiz Kemal'dir. Kemal zengin bir ailenin oğludur. Ancak servetleri dedelerinden miras kalan hırsızlıklardan gelir. Eşkıya olan dedesi, yolu kesip haraç alarak zengin olmuş, birkaç kez yakalanmasına rağmen kaçmış ve yakalandığında dünyaya örnek olsun diye asılmıştır. Daha önce istediğini elde eden Kemal, bu kez sert bir kayaya çarpar. Zehra'nın hem gözü hem gönlü Cihan'da ama gel gör; Cihan çok huysuz bir gençtir ve Zehra'nın beklentilerini karşılayamaz. Kemal zaman zaman Zehra'nın ağabeyi Ahmet'i para sözü vererek kandırır. Ahmet kardeşini para karşılığında veriyor. Bir gün yolda aniden Zehra'yı yakalarlar, arabaya atıp İstanbul'a kaçırırlar. O sırada pis işlere bulaşan Kemal kaçar ve ortadan kaybolur, bu yüzden Zehra üst komşusu Gül'e taşınır ve çalıştığı köşkte çalışmaya başlar. Kötü yollara düşmese de çalıştığı için adı biliniyor. Bir keresinde sinirlenir ve köyüne dönmeye karar verir. Gözlerini kararttığı bu yolda ölümü bile göze alır. Köyüne vardığında ağabeyi dahil tüm köylülerle yüzleşir. Köy öğretmeninin desteğiyle hayatta kalan Zehra, bir gün Kemal ile yeniden tanışır ve eve sarhoş girdiği için Kemal onu vurur. Bu nedenle kısa bir süre hapis yatmaktadır. Yağmur ince ince yağıyor. Saatlerdir yağıyor. Bir şehirlerarası otobüs gecenin ıslak karanlığını yara yara gidiyor. Saatlerdir gidiyor. Ses yok. Arada hafif horultular, alçak sesle konuşanların mırıltıları. Sürücü kasetçalardaki arabesk parçanın sesini iyicene kısmış, belki de sadece kendisi işitiyor. Bir de yanında ki koltuğa yığılmış, başı önüne düşmüş genç irisi muavin. Sürücü sigaranın birini söndürüp, ötekini yakıyor. Yol tenha, gözler uykusuzluktan kızarmış."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kara-kedi/", "text": "Anlatıcı: Hikayenin anlatıcısıdır. Ayrıca eşi ile beraber birçok kediye ev sahipliği yapan çiftlerdir. Edgar Allan Poe'nun Kara Kedisi, ürkütücü ve akıldan çıkmayan bir hikayeyi oluşturan tüm ürkütücü unsurları bir arada bulundurur. Bu özel karanlık kısa hikaye, korku ve suçluluğu vahşet ve şiddetle birleştirir. Hikaye birinci tekil şahıs ağzından güvenilmez bir anlatıcı tarafından anlatılır. Bu anlatıcı, küçüklüğünden beri bir hayvan sever olduğunu ve birçok evcil hayvana sahip olduğunu söylüyor. O ve karısının, Pluto adında bir kedi de dahil olmak üzere birçok evcil hayvanı var. Kedi özellikle anlatıcıyı sever ve anlatıcı da kediyi sever. Yıllarca süren bu dostluk, anlatıcının alkolik olmasıyla sona erer. Bir gece eve sarhoş dönen anlatıcı, ayağına dolanan kediyi uzaklaştırmak ister. Korkmuş kedi anlatıcıyı ısırır. Anlatıcı öfkeyle hayvanı yakalar ve çakı ile kedinin gözlerinden birini çıkarır. Bu andan itibaren kedi sahibini görür görmez korkuyla kaçmaya başlar. Anlatıcı önce pişmanlık duyar ve işlediği suçtan dolayı kendini suçlu hisseder. Ancak bu duygu zamanla hoşnutsuzluğa dönüşür ve anlatıcı, kedinin etrafındaki varlığına dayanamaz. Bir gün kediyi bahçeye çıkarır ve bir ağaca asar. O gece, anlatıcının evinde gizemli bir yangın çıkar ve adam karısıyla birlikte kaçmak zorunda kalır. Ertesi gün evin yıkıntılarını görmeye giden adam, geriye kalan tek duvarda boynundan sarkan kocaman bir kedi resmi görür. Bu görüntü önce anlatıcıyı korkutur. Adam daha sonra bu duruma mantıklı bir açıklama bulur ve kedisini özlemeye başlar. Bir süre sonra meyhanede Plüton'a benzeyen bir kedi bulur. Aynı boy ve renkteki bu kedinin de bir gözü yoktur. İki kedi arasındaki tek fark, ikincisinin göğsündeki büyük beyaz noktadır. Anlatıcı kediyi eve götürür ama bir süre sonra bu kediden nefret etmeye hatta korkmaya başlar. Bir süre sonra anlatıcı, hayvanın göğsündeki noktanın yavaş yavaş değiştiğini düşünmeye başlar. Leke giderek darağacına benzer. Bir gün, anlatıcı ve karısı yeni evlerinde kilere inerken, kedi adamın ayaklarına düşer ve neredeyse onu düşürür. Öfkelenen anlatıcı, kediyi baltayla öldürmeye çalışır. Karısı onu durdurunca daha da öfkelenen adam, baltayı kadının kafasına dayar. Cesedi saklamak için duvarlardan birinin üzerindeki çıkıntıdan tuğlaları çıkarır, cesedi oraya koyar ve ardından duvarı yeniden inşa eder. Duvarı ördükten sonra kediyi öldürmeye karar verir ama kedi ortadan kaybolur ve eve bir daha gelmez. Polis, karısının kaybolmasıyla ilgili soruşturmada hiçbir kanıt bulamaz ve anlatıcı serbest bırakılır. Soruşturmanın son gününde anlatıcı, polislerin evi ziyaret etmesiyle bodruma iner. Burada anlatıcı güvenle binanın sağlamlığından bahseder ve bunu göstermek için karısının cesedinin bulunduğu duvara vurur. Hemen ardından bir inilti duyulur. Polis duvarı yıktığında, kadının cesedini ve cesedin başında oturan kediyi bulur. Edgar Allan Poe'nun gizemli ve karanlık dünyasına hoş geldiniz! Dehşeti, korkuyu, fantezi ile gerçeklik arasındaki muğlaklığı, insanın karanlık yüzünü ve çaresizliği anlatan Poe'nun tekinsiz öykülerine, bu kez Luis Scafati'nin eşsiz çizimleri eşlik ediyor. Büyük bir özenle kullandığı siyahın hakim olduğu çizimleriyle karanlık ve hassas bir dünyanın kapılarını aralayan Scafati ile duyduğu dehşet ürperişini okuyucusuna iletmekte benzersiz bir dile sahip Edgar Allan Poe'nun öyküleri bir araya gelerek benzersiz bir atmosfer yaratıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/karanligin-yuregi/", "text": "Marlow: Hikayeyi anlatan kişidir. Kongo'da kaptanlık yaptığı sırada şahit olduğu olayları nakleder. Yalandan nefret eden adam, çalıştığı şirketin yaptıklarını gördükçe dehşete düşer. Kurtz: Çevresi tarafından örnek insan olarak nitelendirilen birisidir. Daha fazla kazanma hırsı onu ruhundaki karanlığın girdabına sürükler. Karanlığın Yüreği, uzun soluklu bir öyküyü anlatır. İnsanın yüreğindeki karanlığın ortaya çıkışını anlatan, emperyalizmin sömürgeleştirdiği topraklara yaptıkları zulmü, medeniyet götürmek için gittikleri yerlere sadece kan ve göz yaşı götürmelerini, daha çok kazanma hırslarıyla içlerindeki karanlığın gün yüzüne çıkışı anlatılan derinliği olan bir kitaptır. Kaptan Marlov, Londra'da Thames Nehri üzerindeki teknede arkadaşlarına başından geçen ilginç bir hikayeyi anlatır. Marlow, bir ticaret gemi kaptanlığı için Kongo'ya gittiğinde burada gördüklerini şaşkınlıkla seyreder. Çalıştığı şirket bölgeyi kalkındırmak için ticaret yapma adı altında aslında fildişi ticareti yapıyordur. İnsanın içindeki karanlık tarafın, söz konusu menfaatler olunca nasıl ortaya çıktığını görür. Çalıştığı şirket ve diğer Batılı şirketler bu vahşi bölgeye medeniyet götürme bahanesiyle gitmişler ama daha fazla kazanma hırsı onları kana doymayan vahşi yaratıklar haline getirmiştir. Marlow orada Kurtz ismini çokça duyar. Kurtz şirketin istasyon bölümünde çalışıyor, ondan bahsedenler hayranlıklarını gizleyemezken yerli halk da ona ilahi kisveler yüklemişlerdir. Marlow, Kurtz ile tanıştığında duyguları karmakarışık hale gelir. Kurtz da fildişi ticareti yapıyordur ve içindeki karanlık onu da esir almıştır. Marlow, Kurtz ile teknede sık sık sohbet eder. Birbirlerine olan güvenleri artmıştır. Zaten hasta olan Kurtz, ölmeden önce günlüklerini, mektuplarını, notlarını ona verir. Marlow, Kongo'dan ayrıldıktan sonra verilen emanetleri ne yapacağını çok düşünür. Çünkü ayrıldığı şirket bu notları ondan ısrarla istemektedir. Notları Kurtz'un eşine verir. Marlow, Kurtz'un eşiyle yaptıkları sohbette onu çok seven eşinin bile bilmediği Kurtz'un ruhundaki karanlık yönü biliyordur. Joseph Conrad'ın denizci olduğu yıllarda Kongo'ya yaptığı bir yolculuktan esinlendiği Karanlığın Yüreği, yazarın en önemli yapıtı olmasının yanı sıra sömürgecilik konusunu derinlemesine irdeleyen bir çalışmadır. - 1979 yapımı Apocalypse Now filmine ilham kaynağı oldu. - 21 Ekim 2008'de piyasaya sürülen vid.. oyunu , Karanlığın kalbi'nin biraz modernize edilmiş bir uyarlamasıdır. - Başlangıçta Blackwood's Magazine'de derginin bininci sayısını kutlamak için üç bölümlük bir seri hikaye olarak yayınlanan Karanlığın kalbi, geniş çapta yeniden yayınlandı ve birçok dile çevrildi. Roman, sömürgecilik olgusunu incelerken, roman kahramanı Marlow'un karşılaştığı üç farklı karanlığı; insan eli değmemiş Kongo'nun karanlığını, Avrupalıların yerlilere yaptığı zulmün karanlığını ve her insanın içinde gizli olan kötülük yapma arzusunun karanlığını ele alır. Conrad Kongo Nehri'nde bir teknenin kaptanı olarak çalıştığı sırada, kendisi de Avrupalı sömürgecilerin acımasızlığıyla karşı karşıya kaldı ve zulümden, binlerce filin öldürülmesine neden olan fildişi elde etme hırsından, sömürgeci yaşamının nafileliğinden nefret etti."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kasagi/", "text": "Ömer: Kendi kırdığı Kaşağıyı, babasının korkusundan ötürü kardeşinin üstüne atan Ömer, Hikayenin sonunda kardeşinin ölümünden sonra bu yaşadığı iftiradan dolayı üzülür ve vicdana azabı çeker. Hasan: Hikayede Kuşpalazı hastalığına yakalanıp Ömer'in kardeşidir. Baba: Otoriter bir babadır. Hasan ve Ömer'in babalarıdır. Çocukları tarafından hem çok sevilen hem de çocuklar tarafından korkulan bir karakterdir. Dadaruh: Atlardan sorumlu yaşlı bir adamdır. Pervin: Yalan söyleyemeyen, duygusal bir karakterdir. Evin hizmetçisidir. Kaşağı, Ömer Seyfettin tarafından yazılmış bir öyküdür. Ana fikri, okuyucuya yalan söylemenin ve iftiranın zararlarını göstermek ve basit yalanların bile büyük sorunlara yol açabileceğini anlatmaktır. Eserde kısaca, kardeşine iftira atıp onun ölümünden sonra vicdan azabıyla yanıp tutuşan bir çocuğun dramı anlatılmaktadır. Yazar küçük bir çocukken ailesiyle birlikte büyük bir çiftlikte yaşıyorlar. Ömer çiftlikteki hayvanlar arasında en çok atları sever ve atları kaşımayı da sever. Ancak atlardan sorumlu hizmetkarları Dadaruh, Ömer'e izin vermez çünkü Ömer'in boyu atların midesini bile zor büyütür. Değerli bir kaşağı alır ve atların yanına gider. Kaşağı hiç kullanılmadığı için Ömer atlara dokunur dokunmaz atlar huysuzlaşır. Ömer dişlerini duvara sürterek dişlerini sıkmaya çalışır. Atlara gider ama kaşağı dişleri kırılmış ve daha beter olmuştur. Ömer sinirlenir ve değerli kaşağını alır, büyük bir taşla ezer ve çeşmenin yanına fırlatır. Akşam babası çeşmenin yanından geçerken karısını görür ve ev halkını toplar, ondan bunu kimin yaptığını sorar. Suçu kimse üstlenmez ama Ömer'e gelince ağabeyi Hasan'ı suçlar. Hasan yapmadığını söylese de babası yalan söylediğini düşünür ve Hasan babasından hem yalan söylediği için hem de kaşağı için tokat yer. Hasan cezalandırılır ve babası diyene kadar bir odaya çıkmaz. Zavallı Hasan, üzüntüsünden o odada kuş felcine yakalanır. Ömer ise gün geçtikçe ağabeyi hastalığın pençesindeyken suçluluk çeken kardeşi Hasan'a veda etmek istemektedir. Pervin ise bugün yarındır diyerek erteler ve bir sabah uyandıklarında Hasan ölmüştür. - Kaşağı'nın ilk basımı, yazarın ölümünden 6 sene sonra, 1926 yılında Ali Canip Yöntem tarafından hazırlanan bir derlemenin içinde yapılmıştır. Ancak öykünün popüler anlamda kitlelerle buluşması, 1938 yılında Ahmet Halit Yaşaroğlu Kitabevi'nin 9 cilt olarak yayınladığı Ömer Seyfeddin Öyküleri adlı derleme serisi ile olmuştur. -Yalancı, der... Hasan, bu olaydan sonra içine kapanır ve bir gün hastalanır. İşte o zaman Ömer için zor günler başlar. Kitapta ayrıca 'HÜRRİYET BAYRAKLARI, NADAN, ÇAKMAK, KÜTÜK, 'KIZILELMA' NERESİ? adlı öykülerde yer almaktadır. Kaşağı en sevdiğim hikayeler listesine girmeye hak kazandı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kazaklar/", "text": "Olenin: Aşk hayatı sürekli olarak başarısız olan ve iradesi son derece zayıf birisi. Hemen herkese kendini kolayca kaptırabilir. Lukaşka: Son derece cesur bir karaktere sahip. Yetenekli ve zeki biri, aynı zamanda hayat ve sevgi dolu olan bir polistir. Marianka: Kötün en güzel kızıdır ancak çok nazlı ve çekingen bir karaktere sahiptir. Gaffer Yeroşka: Eski bir avcı, oldukça yaşlı olmasına rağmen son derece çılgın bir yapısı bulunmaktadır. Beletski: Olenin'in askerden arkadaşıdır. Hayatını tamamı ile kadınlara ve eğlencelere adamıştır. Marianka'nın Babası: Kendini önemli biri gibi göstermek istemektedir. Luka'nın Dilsiz Kardeşi: Her ne kadar konuşamasa da çok kuvvetli tepkilere sahiptir ve sevgi doludur. Vanyuşa: Olenin'in neredeyse hiçbir şeyi sevmeyen uşağıdır. Çok ünlü bir roman olan Kazaklar, kendisine yaşamında yeni bir sayfa açmak isteyen bir genci konu ediniyor. Rus aristokratın Kazak yaşamı ile tanışması ve bulunduğu noktada bir Kazak kızına aşık olması ile hikaye gelişim göstermektedir. Dünyanın iki farklı zıt kutbunda bulunan bu insanlar, kitapta hayatın iki farklı şekilde yorumlanmasını sağlamaktadır. Olenin, aşk hayatında her zaman başarısız olmuş ve olmaya devam eden son derece varlıklı, bir o kadar da sosyetik bir subaydır. Moskova'da yaşadığı dönemlerde bir kız ona aşık olur ancak bu aşk karşılık bulamaz. Bunun üzerine Olenin yakınları tarafından kınanır. Yaşadığı bu zor durumun içerisinde çıkmak isteyen Olenin buradaki tüm hayatını bırakarak Kazakların yanında yeni bir hayata başlamaya karar verir. Bunun üzerinde tayinini Kazakların bulunduğu Terek adlı bir köye ister. Olnenin Marianka'nın evinde kiracı olur. Burada Gaffer Yeroşka adında bir avcı ile tanışır ve çok yakın arkadaş olurlar. Olenin'in uşağu ise Yeroşka'yı hiç sevmemektedir. Lukaşka'nın bir Çeçen öldürdüğünü duyan Olenin onunla tanışmak ister. Tanıştığı zaman ne kadar yetenekli ve cesur olduğunu görür. Ona bir at hediye eder. Bu hediye büyün köyde duyulur. Olenin bir gün Yeroşka'dan Marianka ve Lukaşka'nın evleneceğini öğrenir. Başlarda hiçbir şey hissetmese de zamanla Marianka'dan etkilenmeye başlar. Düzenlenen bir eğlenceden sonra Olenin Marianka'ya aşık olmuştur. Ona camdan seslenerek evlenme teklifi eder ancak reddedilir. Marianka birçok farklı sebepten Lukaşka'dan soğur. Zaman içerisinde de Olenin'e yakınlık gösterir. Olenin'in bir sonraki evlenme teklifini de kabul eder. Olenin Marianka'yı görmeye gittiğinde Marianka onu istemediğini söyler ve tersler. Çünkü birçok kazak operasyonlarda ölmüştür. Lukaşka ise ağır yaralanıştır. Bunun üzerine hiç umut olmadığını anlayan Olenin karargaha geri dönmek ister. Arkadaşı Yeroşka ile vedalaşır ve başka kimseyle vedalaşmadan ayrılır. Mariankayı her zaman çok sever ancak onun kendisini sevmeyeceğini bilmektedir. - 1863 yılında yayınlanan bu roman Tolstoy'un yarı otobiyografik kitaplarından bir tanesidir. - Zengin subay Olenin'in daha gerçekçi bir hayat yaşama arzusu farklı yolara yönelmesine sebebiyet vermektedir. - Ancak hayat her zaman eşit değildir ve insanların bulundukları konumlar hayatlarında aldıkları kararların değişmesine sebebiyet verebilir. Kitap tüm bu duyguları detaylıca anlatmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kerem-ile-asli/", "text": "Kerem: Halk şairlerinin geleneksel yapısına uygun, sade bir dille aşk sözleri söyleyen duyarlı bir şairdir. Asıl adı Mirza Bey'dir. Ermeni bir keşişin kızı olan Aslı'ya aşık olur. Çeşitli zorluklar sonucunda Aslı ile tanışır. Aslı'nın evlendiği gece giydiği büyülü bir elbisenin önünde iç çekişiyle küle döner. Aslı: Ermeni bir rahibin kızıdır. Asıl adı Kara Sultan'dır. Babası, Kerem ile evlenmesine izin vermez ve onu sürekli başka diyarlara götürür. Evlendikleri gece Kerem'in kül olduğu sırada Kerem'den çıkan alevlerle saçları tutuşan Aslı, Kerem'den sonra ölür. Kerem ve Aslı'nın hikayesinde Kerem Müslümandır; Aşık olduğu kişi keşişin kızıdır. Hikaye, bu dini farklılıklar üzerindeki çatışmayı konu ediniyor. Kerem'in Allah aşığı olması ve mucizeler göstermesi de hikayede İslam'ı kabul edenlerin din anlayışını yansıtmaktadır. Bir zamanlar yaşlı bir İsfahan Sultanı, miras bırakacak evladı olmadığı için üzülür. Padişahın Rahip diye hitap ettikleri bir yardımcısı vardır. Rahibin padişah için diktirdiği bir elma ağacı vardır ve padişah yılında herkesi kıskandıracak yakışıklı bir oğlu doğar. Bu çocuğa yiğitliği nedeniyle Kerem denir. Rahibin bir de Aslı adında güzeller güzeli bir kızı vardır. Bu iki genç çocukluklarını birlikte geçirirler. Kerem'in Sofu adında bir arkadaşı vardır. Kerem, bir gün Sofu ile gezerken Aslı ile karşılaşır. Kerem'in dili tutulmuştur ve bir daha konuşamaz. Bir süre sonra Aslı ortadan kaybolur. Kerem, Aslı'yı bulmak için yola çıkar. Yolda karşısına çıkan herkese Aslı'yı sorar. Yolda tanıştığı kızları Aslı'ya benzetir. Bir gün Sofu, Kerem'e gelir. Kerem'e Aslı'nın başkasıyla evleneceğini söyler. Kerem bunu duyar duymaz Aslı'nın evine gider. Aslı ve Kerem o gece evlenir. Rahip, düğün sırasında Kerem'e büyü yapar ve düğünden sonra Kerem ve Aslı yorgun argın evlerine dönerler. Kerem paltoyu çıkarmak için düğmelerini açar ama düğmeler tekrar iliklenir. Daha sonra Kerem birkaç kez cübbeyi çıkarmaya çalışır ama çıkaramaz. Artık daraldığı için yorgunluktan bir 'oh' çeken Kerem, ağzından çıkan ateşle yanmaya başlar. Aslı, Kerem'i söndürmesi için ona su verir ama bu sefer ateş daha da güçlenir. Birkaç dakika içinde Kerem yanmaktan küle dönüşür. Aslı kederinden çığlıklar atarken Kerem'in küllerine değen saçları tutuşur ve o da yanarak ölür. İran'ın Isfahan şehrinde adaleti ile ün salmış, merhameti dillerde dolanan bir Şah yaşardı. Bu Şah'ın en yakın arkadaşı Ermeni bir papazdı. Her şeyi dört dörtlük olan bu Şah'ın tek eksiği, bir çocuğu olmamasıydı. Ne yapıp ettiyse de bir çocuk sahibi olamamıştı. Bunun üzüntüsü her geçen gün onu yiyip bitiriyordu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kirmizi-kupeler-babil-kulesi/", "text": "Elmas: Bir evin çatısında yaşayan on dört yaşında, uzun saçlı, koyu renk gözlere sahip genç bir kızdır. İnci: Altı yaşında küçük bir çocuktur. Orhan Kemal bu kitaptaki öykülerinde küçük anların ardındaki büyük, geniş, uçsuz bucaksız yaşamı ve sonsuz insanı anlatıyor. Henüz beş yaşında olan çocuğun kötü bir ailesi vardı. Küçük çocuk ailesi hakkında hiçbir şey bilmez. Tek bildiği, ablası Elmas'ı çok sevdiğiydi. Elmas abla dediği kız evlerinin çatı katında kalıyordu. On dört yaşında olan Elmas'ın uzun saçları ve koyu renk gözleri vardı. Küçük çocuk, ablası Elmas'a hep aile içi şiddetten yanaydı. Elmas ona bir anne gibi davranırdı. Çocuğun anneannesi Elmas'ı hiç sevmezdi. Bir gün bu şeytani büyükanne kızın saçını keseceğini ve erkek gibi görüneceğini söyler. Elmas, bu sözleri kendisine getiren küçük çocuğu kollarına alır. Saklaması için ona kırmızı küpelerini verir. Ertesi sabah kimseye söylemeden evden kaçar. Güzelliğini kaybetmeyi göze alamaz. Adam, kırk yaşına bastığı gün babasının kırkıncı doğum gününü hatırlar. Babası, kırk yaşına geldiğinde oğluyla birlikte nargile içmişti. Hemen bir kafeye gider. Nargile içerken kendisine bakan bir genç görür. Neden bana bakıyorsun? diye hırlar. Çocuk hayır der. Daha sonra ikili arasında bir maç sohbeti yaşanır. Adam gençken oynadığımı söylediğinde, çocuk adama hala genç olduğunu söyler. Nargileyi unut sen ihtiyar değilsin sözlerini sevdik der. Bu sözler ruhuna dokunur. Sonra kafeden ayrılırlar. Adam sokakta kibrit oynayan bir grup çocuk görür. Hemen bir gol atar. Çocuklardan biri Yaşasın yaşlı adam diye bağırdığında adam huzurunu kaybeder. Yaşlı bir adam değildir. Kafedeki çocuk doğruyu söylemişti. İnsan her zaman genç hissetmeye ihtiyaç duymuştur. Genç çocuk, babasının bir zamanlar arkadaşı olduğu adamı adliyeye kelepçeli olarak girerken görür. Babası hayattayken sürekli gelip onları ziyaret eder. Genç çocuk bu adamla yakın zamanda tanışmış ve iki sohbet etmiştir. Çocuk babasının öldüğünü söyleyince adam şaşır ve başsağlığı diler. Hemen ardından ahiretle ilgili sorular sormaya başlar. Çocuk sorulardan bunalır. Bu adam, çocuğun annesinden ayrı yaşadığını öğrendiğinde, çocuğu ahlaksız olarak değerlendirir. Annesine bakmadığı için kendini dinsiz ilan eder. Bugün elleri bağlı olarak adliyeye giren bu namus bekçisi, hac için aldattığı kişilerin paralarını çalar. Bu yüzden tutuklanır. İnci, altı yaşında küçük bir çocuktur. Babası hapisten çıkmadan önce annesi ona çok iyi bakar. Babası eve geldiğinde kızını unutmuş, yoksa kocasına o bakar. İnci, arkadaşı Berin'in babasını çok beğenir ve kendi babasının da aynı olmasını ister. İnci geceleri gizlice anne ve babasını dinler, konuştuklarını duyar. Bir gün babası askerin kukuletasını boyatıp mont yaptıracağını söyler. Yasaklanırsa tekrar hapse girecektir. Babası hapse girerse İnci yine annesiyle mutlu olacaktı. Sabah İnci, anneannesinin yanına gitmek için annesinden izin alır. Dışarıda gördüğü polise koştu. Polisin bıyıkları karşısında irkilir ve polisle ayakları üzerinde konuşarak uzaklaşır. Orhan Kemal denilince akla ilk olarak romanlar gelir. Her okurun yaşamında silinmesi imkansız izler bırakan, yaşamın kirlettiği dünyaya temiz, ferah bir nefes gibi dolan romanlardır bunlar. Bu nedenle okurlarda yarattığı hayranlık haklıdır ama bu durumun Orhan Kemal'in öykücülüğüne haksızlık ettiği de bir gerçektir. Usta bir romancı olduğu gibi usta bir öykücüdür de o. Bu kitapta yer alan öykülerinde Orhan Kemal, küçük anların gerisindeki kocaman, geniş, engin yaşama ve sonsuz olan insana dair birçok şey söylüyor. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz kakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kitaplardan-korkan-cocuk/", "text": "Leopold: Gözlerindeki bozukluk nedeni ile kitap okuyamayan ve bu yüzden kitaplardan korkan sekiz yaşında bir çocuktur. Kitaptan Korkan Çocuk, gözleri yüzünden okuyamayan bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Her yaştan geniş bir kitleye hitap ediyor. Özellikle ebeveynler için güzel mesajlar içeriyor. Leopold sekiz yaşında ve heyecanla doğum günü hediyesi olarak koşu ayakkabılarını bekliyor. Ancak, hediye paketinde büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Çünkü paketin içinde koşu ayakkabıları değil kitap vardır. Leopold'un kitap korkusu, hediye paketinden çıkan kitaplarla bu korkuyla tekrar yüzleşmesine neden olur. Aslında, Leopold küçüklüğünden beri kitaplardan korkar. Kitapların renksiz dünyası onu hep iter. Sayfalardaki yazılar, harfler ona leke gibi geliyor. Bu da okuyamamasına neden olur. Ailesi Leopold'un bu korkusunu görür ve bir çözüm bulması için onu doktora götürür. Ancak işler iyiye gideceğine daha da kötüye gidiyor. Cezaya başvururlar. Üstelik Leopold daha fazla dayanamaz ve evden kaçar. Bu kaçış onu kitapları sevmeye doğru bir yolculuğa çıkarır. Loepold evden uzaktayken parkta bir bankta oturuyor. Yanındaki yaşlı adam görme engellidir ve konuşmaya başlarlar. Adam, Leopold'a kör olmadan önce bir kitaba başladığını söyler; ama bitiremeyeceğini söyler. Bunun için üzgündür. Leopold bu duruma üzülür ve kitabın geri kalanını yaşlı adama okumak ister. Kitabı kitapçıda bulurlar. Ama Leopold bir tür kitabı okuyamaz. Satıcı, çocuğun gözlerinin bozuk olduğunu anlar. Görünüşe göre Leopold, görme yeteneği kötü olduğu için okuyamıyordu ve bu yüzden kitaplardan korkuyordu. Sonunda kalın gözlük kullanınca okumaya başlar. Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adlı kitabıyla ülkemizde çok sevilen Susanna Tamaro, çocuklar için de kitaplar yazdı. Kitaplardan Korkan Çocuk, onun en sevilen çocuk kitabı. Küçük Leopold, daha sekiz yaşındadır, gerçekten de kitaplardan çok korkmaktadır. Her yıl olduğu gibi sekizinci doğum gününde de, annesiyle babasının getirdikler armağan paketini heyecanla açar, ne yazık ki, o çok sevdiği, sahip olmak için can attığı bir çift koşu ayakkabısı yerine parlak kaplı iki kitapla burun buruna gelir. Hıçkırarak ağlamaya başlar. Kitapları öfkeyle yere fırlatır, gider odasına kapanır. Annenin babanın üzüntüsü büyüktür. Leopold de kendince haklıdır. Çünkü hangi kitabı açsa kara kara harfler, kara kara lekeler havalarda uçuşmakta, çocuğun başı dönmektedir. Oğullarının bu kitap korkusu hastalığını yenmek için annesi babası çareler ararlar, onu doktora götürürler, cezalandırma yoluna başvururlar. Sonunda Leopold, çareyi evden kaçmakta bulur. Kitap okumayı seven çocuklar ona kızmasınlar. Çünkü Leopold de haklı. Ama zaten bu kitabın büyüleyici yanı, onun evden kaçmasıyla başlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kizil-elma/", "text": "İsabiekov: Çok seven ama pek belli etmeyen bir karakterdir. Sabira: İsabiekov'un eşi çok güzel ve duygusal bir kadındır. - Kızıl Elma - Oğulla Buluşma - Beyaz Yağmur - Asker Çocuğu - Deve Gözü Isabiekov mektubuna nasıl başlayacağını bilmez. Bitmek bilmeyen kavgalardan bıkmıştı. Genç ve güzel bir karısı vardı. O ve karısı ayrı yaşamaya karar vermişlerdi. Bu nedenle karısı Moskova'ya gitmişti. Şimdi Isabiekov bu durumu kızı Anara'ya açıklamak zorunda kalır. Isabiekov kızını bir geziye çıkararak karısıyla olan ilişkisini kıza anlatmayı amaçlar. Kızı Anara aniden bahçeye koşar. Ağaca tırmanır. Kız tırmandığı ağaçta kırmızı bir elma bulur. Isabiekov buna şaşır. Bir keresinde böyle bir kırmızı elma bulmuştu. O zamanlar gençlik yıllarındaydı. Ağaçta bulduğu kırmızı elmayı sevdiği genç kıza vermek ister. Elmayı ona verince kız reddeder. Öfkeyle elmayı duvara fırlattır. Diğer kız arkadaşlarına elma vermez. Elma isteyen tek kişi karısıdır. Kız ağaçta bulduğu elmayı annesine götürmek ister. Isabiekov kızını haklı bulur. Hemen Moskova'daki karısına kızıyla gelip kırmızı elma getireceklerini söyleyen bir telgraf gönderir. Cordon günlerdir huzursuzdur. Savaşta kaybettiği oğlunun ölmediğine inanır. Bir gün bir karar verir ve oğlunun yaşadığı yerlere gider. Buralara geldiğinde oğluyla son görüşmesini hatırlar. Oğlu çok küçüktür ve gönüllü olarak savaşa gitmek ister. Kız kardeşine ve babasına kardeşinin savaşa gitmemesi gerektiğini söyler. Cordon, oğlunun pes etmeyeceğini bilir. Daha sonra kız, oğlunu ölüme gönderiyorsun deyince adam dayanamaz ve oğlunun yanına gider. Hareket halindeki treni yakalamak için bir atın üzerine atlar. Tren durduğunda oğluyla kucaklaşır. Oğlan herkesin kendisini affettiğini, kendi isteğiyle savaşa gittiğini açıklar. Sonra trene biner ve gider. Cordon artık oğlunun yaşadığı bu topraklarda bulunur. Cihangül, kocasını cephede kaybeden beş yaşındaki oğluyla baş başa kalır. Her yıl koyun kırkımı sırasında ahırda işçi yardımcısı olarak çalışır. Akşamları sinema ağılına gelir. Filmin konusu savaşır. Filmi izlemek için yola çıkarlar. Film sırasında kadın, oğluna savaştaki askerlerden birini göstererek bu senin baban der. Muhtemelen bunu kocasına benzediği için söylemiştir. Hayatı boyunca babasını görmeyen çocuk, bugün babasını gördüğünde beş yaşındadır. Film bittikten sonra babasının nasıl savaştığını gururla anlattır. Orada bulunanlar adamın bir aktör olduğunu söylese de, çocuk buna inanmaz. Artık birini kaybetmenin acısının ne anlama geldiğini bilir. Saadet annesiyle birlikte yaşar. Amcası Tokay sayesinde annesinden izin alarak pullukçu olarak çalışmaya başlar. Annesi ise yalnız kalmaktan korktuğu için kızının çalışmasına karşı çıkar. Bir gün çalıştığı yerden genç bir adamla evlenir. Annesi artık tamamen yalnız olacağını fark eder. Kızına çok kızgındır. Hemen Tokay'ın yanına gitti ve kızını geri getirmesini ister. Ancak Saadet'in amcası Tokay'a göre yeğeni kötü bir şey yapmamıştır. Eski Oba topraklarını zamanında sürmek isterler. Bugün Saadet ve onun gibileri yapamadıklarını yapıyorlar. Annesini de yalnız bırakmaz. Gelip onu görecektir. Bütün bunlardan sonra kadın dayanamaz ve kızının yanına gider. O sırada beyaz yağmur yağar. Beyaz yağmur bolluk anlamına gelir. Yolda eski ahırın yanından geçer. Kızı sayesinde o verimsiz topraklar şimdi ne kadar verimli olmuştur. Bir taşın üzerine oturdu ve ağlamaya başlar. Bunlar çocuğuyla gurur duyan bir annenin gözyaşlarıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/korkuyu-beklerken/", "text": "Korkak Şahıs: Hikayenin ana karakteridir. Sürekli korkması ile bilinen ve UBOR METENGA adlı örgütün gönderdiği tehdit mesajı ile hayatı alt üst olan biridir. Şizofren ruhlu kahraman kişilik bölünmesi yaşayan, korkularını köpeği üzerinden sembolize eden, dağınız ve dengesiz bir ve yalnız yaşayan biridir. Korkuyu Beklerken, Sekiz hikayden oluşan Edebiyatımızın postmodern yazarlarından biri olan Atay'ın hikayelerini topladığı bir eseridir. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği güzel fakat bir o kadar da yalnızlıkla dolu hikayeler, bireyin yalnızlığını ironi, eleştiri ve mizahla birleştirerek okuyucuya sunmuş ve eserin sonunda Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba? diyerek seslenmiş. Bir içki masasındaki bir adam, bir içki kongresinde başka bir adamdan tam da böyle bir iş sözü alır. Ancak iş vaadini alan kahraman istikrarsızdır, hatta şizofrendir. Bu adam bu sözü ciddiye alır ve hatta iş sözü veren kişinin ofisine gitmeyi düşünür. Bu mektup, iş görüşmesine giden kişi ustasına gelmediği için ustadan bir özür olarak yazılmıştır. Bir iş arayan şizofreni kahramanı kendisi oturur ve böyle bir söz veren diğer kişiye bir mektup yazar. Hikayenin bel kemiği bu gönderilmemiş mektuptur. Bu mektup, bir iş talep mektubundan ziyade, mektubu yazan kişinin ruh halini ortaya çıkaracak birçok gereksiz ayrıntıdan oluşmaktadır. Yazar, işi dalkavukluğa doğru ilerlerken çok da önemli olmayan dökülmesinden, köpeğinden, hayatından da söz eder. İş isteme gerekçesi ile yazılan bu mektupta asıl amaç dışında her şey yazılmıştır, ancak bu mektup daha konuya gelmeden bitirilmiştir. Ayrıca mektubu yazan kişinin aşağılığından, kimliğinin Üçüncü Şey dediği diğer kısmıyla yaşadığı sorunlardan, Üçüncü Şey ile bahsettikleri köpekten vb. gibi konuları ele alır. Yağmurlu bir günde köpeğini paltosunun altına alır ve taksiye bindiğini, Taksi şoförü köpeği ile götürmeyi reddedince kendisi, üçüncü şahıs ve taksi şoförü arasında kavga çıktığını ve insanlar başlarına toplandığı anlatılmaktadır. İçerisinde Oğuz Atay'ın birkaç kısa öyküsünü barındıran Korkuyu Beklerken, 1975'te yayımlanmıştır. Bu nedenle Korkuyu Beklerken eserinin türü Öykü Derlemesidir. Derlemede en çok dikkat çeken öyküler, kitapla aynı adı paylaşan Korkuyu Beklerken ve Beyaz Mantolu Adam adlı hikayelerdir. İlk baskısı May Yayınları tarafından yapılan eserin, güncel baskısı İletişim Yayınları'na aittir. Yanlış hikaye adını almışsınız bu hikayenin adı snrm korkuyu beklerken kitabının içindeki mesaj yada mektup gönderilemedi gibi bişeydi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kraliceyi-kurtarmak/", "text": "Aleks Isaac Fog: Derslerinde başarılı zeki bir çocuktur. Jayden: İdilya Krallığının iyi kalpli güzel kraliçesidir. Dürüstlüğü, nazikliği ve cömertliği ile tüm krallıkların sevgisini kazanmıştır. Recher: Kraliçe Jayden'i kaçırarak ona sahip olmak ve evlenmek isteyen Lugubrian krallığının krallıdır. Aleks Isaac Fog bir gün yolda yürürken bir kalem bulur. Bu kalemi beğenir ve çantasına koyar. Ertesi günkü matematik sınavında bu kalemi kullanmaya çalışır ve kalemin en zor problemleri bile çözebileceğini fark eder. Bunu hemen en yakın arkadaşı Sam'e söyler. Bir gün Sam ve Aleks evde ders çalışırlarken, Aleks, kütüphanesinde daha önce hiç görmediği bir kitap dikkatini çeker. Kitaptaki matematik bilmecelerini çözmeleri gerekiyor. Vanessa onlara katılır. Tüm bilmeceleri çözerlerse Kraliçe Jayden kurtulacak. Ancak bu, düşündüklerinden daha zor bir görev olacaktır. Alex Isaac Fog çok zeki bir çocuktur. Matematik dışındaki tüm derslerde başarılı bir çocuktur. Bir gün okul servisini beklerken yerde, çevresinde rakamlar yazan bir kalem bulur. Ve kalemi gördüğünde duyduğu ayak seslerinden tedirgin olan Aleks, hızla okul otobüsüne binerek oradan uzaklaşır. Önce kalemi en yakın arkadaşı Sam'e gösterir. Sam, kalemlerini Aleks ile değiştirmeyi teklif etse de, Aleks Sam'i reddeder ve ona her Pazartesi matematik sınavına yeni kalemi ile gireceğini söyler. Aleks sınava girince şok olur. Çünkü kalem kendi kendine Aleks'in elini harekete geçirerek tüm sorunları çözmeye başlar. Aleks hemen Sam'e bu şaşkınlığı ve sihirli kalemini anlatmış ve kanıtını sunmuştur. İkilinin kendi aralarında konuşurken kulak misafiri olan Vanessa, bu büyük sırrı öğrenir ve bir üçlü kurmaya karar verirler. Öğle tatilinde buluşurlar ve kütüphanede dünyanın en zor matematik problemlerini çözmeye başlarlar. Bir gün gerçeği anlayan Aleks, arkadaşlarının eğlencesi yüzünden kaleminin gitgide küçüldüğünü fark eder. Aleks'in o kaleme ihtiyacı vardı ve bunu arkadaşlarına anlatmak istedi ama gerçek yerine kalemi kaybettiği yalanı ağzından çıkınca, Aleks suçluluk duygusuyla dolmasına rağmen yalan söylemeye devam eder. Bir süre sonra okul dolabının gizli bölmesine baktığında kalem gerçekten kaybolmuş ve Aleks hayretler içinde kalmıştır. Eve vardığında her zaman yaptığı şeyi yaparak aklını dağıtmak için bir kitap okumaya çalışır ama kitaplığında daha önce hiç görmediği ve yazarı bilinmeyen bir kitapla karşılaşır. Kitabın adı Kraliçeyi kurtarmak. Ve Aleks kitabı alıp okumaya başladığında, gerçekten dikkatini çekmeye başlar. Balonun ortasında Recher, Kraliçe Jayden'a evlenme teklif eder. Ancak Kraliçe Jayden, onu tanımadığı için ilk başta sadece arkadaş olabileceklerini kibarca belirttir. Kibir ve öfkeyle öfkelenen Recher, sarayına döner ve Jayden'ı elde etmeyi planlamaya başlar. Ve bir sabah saray görevlileri Kraliçe'nin odasına girip baktığında, Kraliçe'den rüzgarlar esiyordur. Recher, Jayden'ı kaçırır ve onu zindanların en derinlerine hapseder. Zindanın içinde iki kapı vardır. Birinden geçerse, Recher ile evlenmek zorundadır. Diğerinden geçerse, korkunç canavarlarla mahzen kapılarından bilmeceleri bulacak ve çıkışa ulaşacaktır. Kraliçe Jayden elbette kendisini çıkışa götürecek kapıdan geçmeyi seçmiştir. Ve burada hikaye Aleks sayesinde devam eder. Sorulan bilmeceler tamamen matematikle ilgilidir. Ancak Aleks o sihirli kalemi kaybetmiştir. Birkaç bilmeceyi tek başına çözse de arkadaşlarının yardımına ihtiyacı olduğunu düşünür ve Vanessa'ya kitabı bilmeceleriyle birlikte anlatır. Sam ile kötü bir ilişkileri vardır, çünkü o ve Vanessa her gün kendi evlerinde buluşup bilmeceleri çözmeye başlarlar. Bir süre sonra Sam'e ihtiyaçları olduğunu ve onu özlediklerini anlarlar. Öte yandan Pazartesi günleri devam eden matematik sınavları Aleks'in gözünü korkutsa da kendi kendine iyileşmiştir. Sam ekibe katıldığında, çözmeleri gereken 400 bulmacanın yarısını çoktan bitirmişlerdir. Ancak Aleks'in bir başka Pazartesi sınavında karşılaştığı soru onu şaşırtmıştır. Çünkü soru Jayden'la ilgiliydi ve bilmeceleri çözülmeden ve kasalardan çıkmadan önce belirli bir süreyi hesaplamakla ilgiliydi ve Aleks'in hesaplamalarına göre dört haftası kalmıştır. Bunu Monoculus adlı gizli arkadaşları sayesinde öğrenmiştir. Bundan sonra asıl macera başlar. Aleks, Sam ve Vanessa birlikte Waconda Kampına giderler. Ve gerçek bulmacaları çözmeye yeni başlarlar. İlk yapbozun bekçisi Monoculus'un da yardımıyla, ama bilmeceleri bilirler ve Kraliçe Jayden'ı kurtarırlar. Ancak bu sefer kraliçenin kendi ülkesine dönmeyip ortadan kaybolması, ayrıca Recher'ın Aleks ve arkadaşlarına görünüp onları tehdit etmesiyle işler çığırından çıkmaya başlar. Yeni bulmacalardan sonra Recher'i sonsuza kadar hapsedebileceklerini öğrenen minik dostlarımız aramaya başlarlar. Ve 16.709 sayısı ile aynı anlama gelen bir kelime bulmalı ve sihirli kelimeleri söylemeli ve Recher'ı hapse atmalıdırlar. Hikayeyi okurken, kendinizi içinde bula bilebileceğiniz, matematik ile ilgili keyifli anlar yaşatan bir kitap olduğunu belirtmek isterim. Keyifle okuduğum bu kitabın sizlere de aynı anları su gibi akıtacağından eminim bu yüzden okumanızı tavsiye ederim. Rus asıllı Kanadalı Profesör Vladimir Tumanov'un, oğluna matematiği sevdirmek için kaleme aldığı Kraliçeyi Kurtarmak adlı romanı, 100. baskıya ulaştı! Türkiye'de yüz binlerce okurun katıldığı macera, şimdi daha da heyecan verici. Çocukları soluksuz bir serüvene sürükleyen kitap, Günışığı Kitaplığı'nın 20. yılında, Sadi Güran'ın özgün desenleri ve yeni tasarımıyla renklendi. Kalın kapaklı, renkli özel baskısının yanı sıra, yeni desenlerin siyah-beyaz yer aldığı baskısıyla da okurlarına matematiğin eğlenceli dünyasını yansıtmaya devam ediyor. Peki sonu nerde kitabın sonunda aıfog diyerek rehneri öldürüyorlardı ama bundan bahsetmemişsiniz bile!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kroycer-sonat/", "text": "Pozdnişev: Eşi ile arasında yaşamış olduğu ilişkileri ve toplumdaki ahlaki değerleri eleştiren anlatıcıdır. Romanda, kadın ve erkek arasındaki ilişki, sıra dışı fikirlere sahip bir erkek tarafından yorumlanır; Toplumun ahlaki anlayışındaki değişimin yaşadığı acı gerçekler ele alınır. Tren yolculuğu sırasında yolcular arasında evlilik, karı-koca ilişkileri gibi konularda sohbetler başlar. Sohbete katılan yaşlı bir kadın, evliliğin ve her türlü beraberliğin en temel şartının aşk olduğunu savunur. Trende bu konuşmaları dinleyenler arasında karısını öldürdükten sonra bir süre cezaevinde kalan Pozdnişev de vardır. Söylenenlere karşı kendini tutamayan Pozdnişev, konuşmaya müdahale ederek kendi düşüncelerini dile getirir. Alışılmadık düşüncelerinden rahatsız olan grup yavaş yavaş dağılıp vagonları değiştirirken, Pozdnişev yanında oturan bir yolcuya kendi hikayesini anlatmaya başlar. Pozdnişev gençliğinde ahlaksız bir yaşam sürmüştür. Büyük bir tutkuyla evlendiği eşiyle evlendikten hemen sonra şiddetli bir çatışma yaşamaya başlar. Öyle ki bütün konuşmaları şiddetli tartışmalara yol açar. Karısını hem seven hem de ondan nefret eden Pozdnişev, beş çocuğu olmasına rağmen doktorun karısının sağlığı için daha fazla çocuk yapmamasını önermesinden korkmaya başlar. Çünkü artık doğumlarla yıpranan eşi iyileşmeye başlamıştır. Çok kıskanç bir insan haline gelen Pozdnişev, karısının kendisini tanıttığı bir müzisyenle aldattığı şüphesiyle tüketilir. Sonunda bu içsel kemirme, aniden eve dönüp müzisyeni ve karısını oturma odasında yakalayıp karısını bir hançerle öldürmesiyle sona erer. - Tolstoy'un bu eseri şiddetli bir ruhsal kriz içerisindeyken kaleme aldığı bilinir. - Romana ilhamı veren fikrin Tolstoy'a, tiyatro oyuncusu arkadaşı Vasilii Nikolevich Andreev-Burlak tarafından, 1887'de Yasnaya Polyana'yı ziyareti sırasında verildiği düşünülür. - 1888 Baharı'nda Tolstoylar'ın evinde bir grup amatör müzisyen tarafından Kreutzer Sonatı'nın çalınması, müziğin tehlikeli baştan çıkarıcılığı düşüncelerini güçlendirdi ve eserin yazılmasında etkili olmuştur. - Beethoven'ın Kreutzersonate isimli kemanlı bestesinden alan, Tolstoy'un 1889 yılında yayımlanan uzun hikayesidir. -Vladimir Nabokov-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kumpanya/", "text": "Kör Halit, Saffet Ferit, Moruk Salih, Dayı Remzi, Dayı Emin, Suat, Recai: Gezici kumpanyayı kuracak olan bireylerdir. Rıza Bey: Kriz hikayesindeki nemcinin babasıdır. İsolde: Kitabın üçüncü hikayesinde yani Gauthar Cambazhanesi adlı hikayede, sirkte çalışan ve anlatıcının iki arkadaşının aşık olduğu kızdır. Kitaba adını veren hikaye Kumpanya, tuluat tiyatrolarını ve bu tiyatrolarda çalışan insanların hayatlarını anlatıyor. Ayrıca hikayede Sait Faik, tiyatroda çalışan insanları kullanarak şehir hayatındaki değişimi de gözler önüne seriyor. Kitaba adını veren Kumpanya isimli birinci hikayenin özeti şu şekildedir; Kör Halit, Moruk Salih, Saffet Ferit, Dayı Remzi, Dayı Emin, Suat, Recai ve trupun diğer üyeleri bir kahvede oturmuş ve kurmak istedikleri gezici kumpanyaya isim bulma konusunda tartışmaktadır. Her ne kadar isim konusunda tartışsalar da ortada çok daha büyük bir sorun bulunmaktadır. Kumpanyanın ayakta durması için gereken bütçe nasıl sağlanacaktır? Geçmiş dönemlerde bu gibi işleri ne kadar kolay bir şekilde hallettiğini dile getiren Saffet Ferit, verdiği borçları geri almak istemeyen insanların bol eli ile bu duruma pekte iyi bakmasa da kumpanyanın müdürü olan Kör Halit alacağın tahsil edilmesi için gönüllü olmaktadır. Bir dönem peynirci olan ve savaş sonrası zenginlerinden olan Hasan Tahsin Sarıca bu talebi duyduğu anda Halit'i lüks yazıhanesinden adeta kovarmış gibi uzaklaştırır. Ne yapacaklarına bir türlü karar veremeyen ikilinin yardımına ise lise mezunu olan ve tıpkı babası gibi tiyatroya aşık olan Suat koşar. Suat'ın annesi güya kumpanya için elinde bulunan on adet altını bağışlamıştır. Halit ve Ferit ailenin durumunu bildikleri için bu habere inanmamaktadır. Kadının kefen parası olarak ayırdığı altınları ona geri iade ederler. Aradan biraz zaman geçtikten sonra Halit gereken parayı bulmayı başarmıştır. 14 kişiden oluşan ekip trene atlayarak kasabaya doğru yola çıkarlar. Aralarına son derece genç ve güzel bir kadın olan Sitare'de katılmıştır. Bu kadın kısa sürede kumpanyanın yıldızı haline gelir. Hem Halit'in hem Ferit'in hem de kasabanın ileri gelenlerinin aklını çelmeyi başarır. Daha sonrasında Keresteci Rıza ile kaçar ve kumpanyanın dağılmasına sebep olur. Kitabın ikinci hikayesi olan Kriz'in özeti ise şu şekildedir; Rıza Bey altmış yaşında emekli bir miralaydır. Yirmi yaşındaki oğlu ile birlikte aynı evde yaşamaktadır. Rıza Bey günlerini mahalle kahvesinde politika konuşarak geçirmektedir. Henüz öğrenci olan Necmi ise bir arayış içerisindedir. Şehzadebaşı kahvelerinde kumar oynamakta ve Madam Kalyopi'nin işlettiği randevu evinde çalışan Mabude ile gönül eğlendirmektedir. Rıza Bey oğlunun bu durumuna ses çıkarmamaktadır. Baba ve oğlun arasındaki çatışmanın fitili ise bir akşam İspanya iç savaşı hakkında yapılan bir sohbette ateşlenir Necmi babasının fikirlerine karşıdır. Daha sonrasında Necmi aradığı şeyin aslında sevgi olduğunu fark eder. Bu durumu da somut bir şekilde anlamasına Leman sebep olmuştur. Üçüncü hikaye olan Gauthar Cambazhanesi'nin özeti ise şu şekildedir; Sait Faik Fransa'ya ilk gittiği sene yaşadığı yalnızlıktan bir yıl başı gecesinde İsviçreli olan Georges sayesinde kurtulmaktadır. Zamanla kendisini Georges'in yakın arkadaşının da yer aldığı sekiz kişilik bir arkadaş grubu içerisinde bulur. Bu grubun en büyük eğlencesi ise Isere Nehrinin kordon boyuna kurulan Cirque Gauthar'a gitmektedir. Ancak bu durum iki iyi dostun birbirinden kopmasına sebep olacaktır. Kendisini seven iki adamın arasında kalan cambaz kız Isolde çareyi gündüz biriyle vakit geçirmekte gece ise diğeri ile vakit geçirmekte bulmaktadır. Ancak bu ikili hayat zaman içerisinde iki adamın birbirinde düşmesine sebebiyet vermektedir. Hristo'nun evlenme teklifini reddeden Isolde sikte iş bulan Georges ile nişanlanmayı tercih eder. - Kitaba adını veren uzun hikaye Kumpanya, 8 Mayıs 1948 ile 31 Temmuz 1948 tarihleri arasında Yedigün Dergisi'nde Tiyatro Kumpanyası ismiyle yayınlanmıştır. - Bu hikayenin kendisinden önce yayınlanmış Havada Bulut'la hiçbir benzerliği yoktur. - Kumpanya iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm canlı ve nükteli diyaloglar içerir. İkinci bölüm ilk bölümün yarısından daha kısadır ve tuluat tiyatrosu ile ilgili ayrıntılı bilgiler de içerir. - 1975 yılında televizyon filmi olarak çekilmiştir. Sait Faik'te yaşama hırsından başka, hatta ondan daha baskın bir anlama hırsı sezer gibi oluyorum. Tabiatı, eşyayı, insanları aynı nizam içinde harekete getiren büyük kanunun sırrını çözmek ister gibi bir hali vardı Sait Faik'in."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/kutuk/", "text": "Arslan Bey: Hikayenin ana karakteridir. Cesur, zeki ve sözünün eri bir komutandır. Akıllıca planlar yapan Aslan Bey keskin bir zekaya sahiptir. Savaş esnasında zeki planlar yaparak, tek bir asker bile kayıp vermeden hedefine varan Arslan Bey'in zeki ve ders niteliğindeki olayları konu edinir. Savaşta Türk Ordusu Allah'ın izniyle önüne çıkanları ele geçirir ve karşısına çıkan kaleleri tek tek ele geçirir. Arslan Bey, ordusuyla birlikte Türk yurdunun gelişmesini sağlayan yeni kaleler fetheden ve yeni topraklar kazanan bir beydir. Onun savaş kabiliyetini ve ordusunun gücünü ve büyüklüğünü gören düşman orduları onunla karşılaşmaktan çekinirler. Aslan Bey komutasındaki Türk ordusuna karşı artık Dregley Kalesi vardır. Bu kalenin duvarları çok yüksek, alınması da bir o kadar çetindir. Arslan Bey tek kurşun sıkmadan ve kimseyi öldürmeden bu kaleyi ele geçirmek ister ve planını herkesten gizler. Aslan Bey, yardımcılarına kimseyi vurmamalarını ve hiçbir şekilde saldırmamalarını söyler. Yardımcıları Aslan Bey'e taarruz saatini sorunca, hiç ateş etmeden kaleyi alacağını söyler. Aslan Bey her gün atına binip ormanın derinliklerine iner, komutanın ne yapmaya çalıştığını kimse anlayamaz. Aslan Bey saldırmak için en uygun hava koşullarını bekler. Bir gün havanın çok sisli olduğunu görür ve ordularına zamanının geldiğini söyler. Ordu saldırmaya hazırlanır. Aslan Bey, topçudan kafasından ses çıkarmasını ve askerlerin bağırmasını ister. Yardımcısından yakınına 50 inek getirmesini ister ve ormana doğru gider. Yoğun sis dağılmaya başlar. Kaledeki askerler Aslan Bey'in elçi olarak kaleye geldiğini görünce çok şaşırırlar. Aslan Bey kaledekileri teslim olmaya çağırır ancak kaledekiler bu fikri kabul etmez. Ardından Aslan Bey kaledeki askerlere dağa bakmalarını söyler. Askerler kocaman bir top gördüklerinde şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemezler ve herkes korkmaya başlar. Aslan Bey bu topun İstanbul'u fetheden top olduğunu söyler. Top o kadar büyük ki, çağırdığı elli inek bile onu zar zor çeker. Topun tek bir vuruşu golü yok etmek için yeterli olacaktır. Bir süre sonra kaledekiler teslim olur ve kaleyi teslim ederler. Kahramanımız topu kale komutanına göstermek için topun yanına götürür. Topu gören kale komutanı, önce bunun büyük bir top olduğunu düşünmüş, ancak yaklaştıklarında büyük bir kütük olduğunu anlayınca gözlerine inanamazlar. Aslan Bey söz verdiği gibi tek kurşun atmadan ve kimseyi öldürmeden Dregley Kalesi'ni ele geçirmiş olur. Ömer Seyfettin in sevilen hikayelerinden kütük, savaşta kahramanlık, cesaret ve gücün yanında zekanın da ne kadar önemli olduğunu bize anlatıyor. Güzel bir ders vermeyi anlatan kütük başarılı bir hikayedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/luzumsuz-adam/", "text": "Hünsar Bey: Son derece sakin bir hayat yaşayan ve bunu seven bir karakterdir. Başka işler ile uğraşma düşüncesinde olmayan bir yapısı vardır. İşkembe çorbası içmeyi sever. Aynı zamanda Fransızcaya oldukça meraklıdır. Tek gelir kaynağı ise bir dükkan kirasıdır. Genel olarak hayatı düz bir çizgide yaşamak istemektedir. Bayram: Hikayede geçen işkembe dükkanının sahibidir. Yahudi Kadın: Hikayede yer alan pastanenin sahibidir. Romanın konusu arkadaşlarından uzaklaşmış ve şehirden korkan bir adamı ele almaktadır. Bu adam sadece mahallesinde vakit geçirmekten hoşlanmaktadır. Son derece ürkek bir yapısı bulunmaktadır ve yalnız olmak istemektedir. Bu adamın beklentisiz ve son derece lüzumsuz hayatı romanın konusunu oluşturmaktadır. Bir insanın ne kadar kendisini kapatabileceği ve hayatta gerçekleşen her şeyden uzaklaşabileceği en ince ayrıntılarına kadar ele alınmaktadır. Haftanın tüm günlerini sürekli olarak aynı şeyleri yaparak geçiren Hünsar Bey, her zamanki gibi kahvesine gider. Kahve ya da pastane olarak adlandırılan yerin sahibi ise Yahudi kadındır. Burada Mansur Bey kapuçino içerek Fransızca bir şekilde Yahudi kadın ile sohbet etmeye başlar. Daha sonrasında ise kütüphaneye giderek buradan bir Fransızca deri alır. Dergiyi almasındaki ana amaç yarın yapacağı sohbete katkı sağlamaktır. Çünkü günlük rutinlerini yerine getirirken olabilecek en iyi şekilde görünmek istemektedir. Saat öğle saatlerine yaklaştığında işkembecisine gider. İşkembecisi ise Bayram'dır. Her zamanki bol ekşili limonlu işkembesini içer. Daha sonrasında ise akşam saatlerinde evinde aldığı Fransızca dergi içerisinde yer alan bilmediği kelimeleri tercüme ederken uyuya kalmaktadır. Ancak saat 4:30 civarında yapacağı gezinti için uyanacaktır. Bu akşam gezintisi de onun için bir rutindir ve olmazsa olmazları arasında yer almaktadır. Gezinti sırasında akşam olduğunu ise pastanenin perdesi çekilince anlamaktadır. Eline portakalını alarak her zaman yaptığı gibi meyhaneden çıkan insanları izlemeye başlar. Bunun ardından karşı meyhaneye gider. Her zamanki içkisini ister ve her zaman olduğu gibi zurnacı, zurnasının kamış düdüklerinden birini değiştirmeye başladığında masasından kalkmaktadır. Yedi sene olmasına rağmen hiçbir şekilde mahallesinden çıkmayan Hünsar Bey bir gün mahallesinden dışarı çıkma kararı alır. Aldığı bu karar son derece farklılık uyandırıcı bir karardır. Ancak yaşacakları hayatında birçok farklı değişim olmasını da sağlayacaktır. Mahallesinden çıktıktan sonra İstanbul'un güzelliği Hünsar Bey'i adeta büyülemiştir. Aklına son derece farklı bir fikir gelir. Aklına gelen bu fikre göre evi ve dükkanı satacaktır. Ardından ise gazinoda gördüğü alnı dar olan kızı kendisine metres tutacaktır. Bundan da sonra bir Boğaziçi vapuruna binecektir. Bebek ile Arnavutköy önlerinde oturduğu taburen kalkarak kendisini denizin içerisinde bırakmak istemektedir. geceleri sinemalarda rastlardım. Tanışmazdık. Sinemanın ön sıralarına oturur, koltuğuna iyice gömülürdü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/lyonda-dugun/", "text": "Georges Auguste Couthon: Fransız Devrimi sırasında Fransız Ulusal Meclisi üyesiydi ve Maximilien Robespierre'in yakın arkadaşıydı; Giyotinle idam edilinceye kadar devrimde aktif rol almıştır. Jean-Marie Collot d'Herbois [ ve Joseph Fouche: Devrim sırasında Lyon'da katliamlar yapmışlardır. Fransız Devrimi sırasında yaşanan kargaşa ve zulüm günlerinde ölüme yaklaşan insanlara umut veren bir aşk hikayesi konu edinir. 1793 yılında şehirde idam edilmeyi bekleyen karşı-devrimcilerin toplandığı hapishane, tuhaf bir düğüne sahne olur. Two Lonely People, acı çeken iki çaresiz insanı bir araya getiriyor. Lyon'da Düğün hikayesi, 1793'te Fransız Devrimi sırasında Lyon'da gerçekleşir. Lyon kenti, devrime karşı duruşu nedeniyle Fransız Ulusal Meclisi'nin alacağı bir kararla tamamen yok edilecek ve yerle bir edilecek. Bu kararı abartılı bulan Couthon, sembolik bir çekiçle binalara vurarak ve bu emri yerine getiriyormuş gibi yaparak şehri korumaya çalışır. Ancak, aniden görevden alınır ve yerine Collot d'Herbois ve Fouche gelir. Onların gelişiyle birlikte şehirde korkunç infazlar başlar. Kanlı infazların devam ettiği aylarda bir grup hükümlü mahzene kapatılır. Mahzene yeni bir grup hükümlü getirildiğinde aralarından genç bir kız, aylar önce tutuklanıp vurulduğunu sandığı nişanlısının mahzende olduğunu görür. İki genç nişanlının yeniden bir araya gelmesi ve birbirlerine olan aşkları bir anda bodrumdaki havayı değiştirir. Tutukluların hepsi öleceklerini biliyorlar ama o soğuk, karanlık mahzende alevlenen bu hüzünlü aşkın ateşi, içinde bulundukları şartlara bakışlarını değiştirecek ve hayatlarının son gecesine büyük bir anlam katacaktır. Çiftin nikahını tutuklular arasında bir rahip yapıyor. Gençlerin arkadaşları ise bu şartlar altında genç evli çifte en güzel hediyeyi vermek isterler; Son saatlerini birlikte geçirebilecekleri küçük bir oda hazırlamışlar onlara. Sabah vurulacaklarını bilen iki genç vakit kaybetmeden odaya girer ve son günlerini beraber geçirirler. Lyon'da Düğün Fransız Devrimi sırasında yaşanan kargaşa ve zulüm günlerinde ölüme yaklaşan insanlara umut veren bir aşkın hikayesidir. 1793'te kentte kurşuna dizilmeyi bekleyen karşı devrimcilerin toplandığı hapishane tuhaf bir nikaha sahne olur. İki Yalnız İnsan, acı çeken iki çaresiz insanı buluşturur. Birinin yüreğinden kopan çığlık diğerininkinde karşılık bulurken, farkında olmadan birbirlerinin yıllar süren yalnızlığına son verirler. Wondrak ise yazarın savaş karşıtı yapıtlarından biridir. Bohemya'nın küçük bir kentinde çirkinliğiyle sürekli alaya maruz kalan bir kadın tecavüze uğradıktan sonra doğurduğu çocuk sayesinde yaşama tutunmuştur, ama patlak veren Birinci Dünya Savaşı yüzünden oğlunu askere alarak ondan koparmaları söz konusudur. Zweig bu öykülerde toplum dışına itilmiş karakterleri üzerinden insanlık durumunu analiz eder. Karakterlerinin başlarından geçenler yazgı değil, insanlığın iflasının sonucudur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/maca-kizi/", "text": "Hermann: Rus ordusundaki mühendislerden biri olan Alman kökenli bir subaydır. Lizavyeta: Hermann ile bir aşk ilişkisi içinde olan kişidir. Kitabın adını taşıyan hikayesi, tutkuyla bağlı oldukları bir kart oyunu aracılığıyla savaşı protesto etmenin kendi yollarını keşfeden bir grup üniversite öğrencisinin kalplerinin karanlık tarafındaki kötülükle yüzleşip çığlıklarını bastırmalarını konu alıyor. Etnik bir Alman olan Hermann, Rus İmparatorluk Ordusu'ndaki mühendislerin bir subayıdır. Sürekli olarak diğer subayların kumar oynamasını izler, ancak asla kendi kendine oynamaz. Bir gece Tomsky, yaşlı bir kontes olan büyükannesi hakkında bir hikaye anlatır. Yıllar önce, Fransa'da, faro'da bir servet kaybeder ve ardından, ünlü St. Germain Kontu'ndan öğrendiği üç kazanan kartın sırrıyla geri kazanır. Hermann, sırrı elde etme konusunda takıntılı hale gelir. Kontesin genç bir koğuşu vardır, Lizavyeta Ivanovna. Hermann, Lizavyeta'ya aşk mektupları gönderir ve onu eve alması için ikna eder. Orada Hermann, kontese yaklaşır ve sırrı sorar. Önce ona hikayenin bir şaka olduğunu söyler ama Hermann ona inanmayı reddeder. Taleplerini tekrarlar, ama konuşmaz. Bir tabanca çeker ve onu tehdit eder ve yaşlı kadın korkudan ölür. Hermann daha sonra aynı binada Lizavyeta'nın dairesine kaçar. Orada, kontesi tabancayla korkutarak öldürdüğünü itiraf eder. Tabancanın dolu olmadığını söyleyerek kendini savunur. Aşk mesleklerinin açgözlülük için bir maske olduğunu öğrenmekten iğrenen Lizavyeta'nın yardımıyla evden kaçar. Stephen King'in ilk romanı 'Göz' 1974'de yayınlandıktan bir yıl sonra Amerika son askeri birliklerini de Vietnam'dan çekti. O günlerin savaş ve savaş karşıtı protesto gösterilerinin görüntüleri on yıl boyunca TV ekranlarından silinmedi. Birbirine bağlı öykülerden oluşan King'in son romanı 'Maça Kızı' 1960'la 1999 yılları arasını kapsamaktadır. Her öykünün temelinde altımışlı yılların ve Vietnam Savaşı'nın derin izleri yatmaktadır. Kitaba adını veren öykü bir grup kolej öğrencisinin tutkuyla bağlandıkları kağıt oyunu sayesinde savaşı kendilerince protesto etme yolunu keşfetmelerini ve hepsinin kalplerinin karanlık yüzündeki kötülükle yüzleşerek, içlerinde uyumakta olan canavarın çığlıklarını kahkahalarla bastırışını anlatmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/mahalle-kahvesi/", "text": "Anlatıcı: Bütün olan biteni gören ve aktaran son derece meraklı biridir. Kahveci: Kendi işini sürdüren bir adamdır. Olaylara biraz sert tepki verir. Ancak halkın içinden bir adamdır. Genç Adam: Kardeşinin kötü yola düşmesine sebebiyet verdiği için hem ailesi hem de toplum tarafından sevilmeyen birsidir. Genç adam zamanında kardeşinin kötü yola düşmesine sebebiyet verdiği için kahvedeki hiç kimse onun yüzüne bakmak istememektedir. Hatta kahveden uzaklaşması dahi istenmektedir. Aynı zamanda genç adamın ailesi kendisini evlatlıktan reddetmiştir ve genç adam babasının ölüm haberini alır. Genç adam babasını son bir kez olsun göremeden reddedilme duygusu ile yalnız kalır. Mahalle kahvesi hikayesinde bir adam, karların yağdığı bir kış gününde evde sıkıldığı için dolaşmaya çıkar. Son derece sessiz bir yerde, sessiz bir kahveye giren bu adam tüm gün burada oturur. Akşama doğru genç delikanlı kahveye girişi ile kahvede derin bir sessizlik oluşur. Oluşan bu sessizlik nedenini bilmeyen adamın tuhafına gitmiştir. Delikanlı kahveden çıktıktan sonra adam kahveciye delikanlıya ne olduğunu sorar. Kahveci ise kız kardeşini kötü yola düşürdüğü için babasının onu evlatlıktan reddettiğini söyler. Bunun üzerine adam kıza ne olduğunu da merak etse de herhangi bir cevap alamaz. Kitabın ikinci hikayesi olan plajdaki ayna hikayesinde, adam sabah uyandığında küçük bir çocukla karşılaşır. Çocukla konuşur ve meslekler konusunda tartışır. Çocuk annesi geldiğinde adamı evine davet eder. Adam çocuğun evine gitse de garip bir hisse kapılır. Bu hisse göre terleyince kafası kanıyordur. Kapıldığı hissin etkisi ile evden koşarak çıkıp kendisini denize atar. Ardından plajda bir ayna görür ve sadece eğlence olsun diye kırar. Çevredekiler aynayı kimin kırdığını araştırsa da bulamazlar. Uyuz hastalığı arkasından hayal hikayesinde, bir sinema kuyruğunda uyuz hastalığına yakalanmış bir çocuk görülmektedir. Çocuk kimseye dokunmamaya ve yaralarını göstermemeye çalışarak para toplamaktadır. Bilet kuyruğunda bulunan bir adam, sırada bulunan bir kadının gelerek çocuğu eve götürmesi ve onu tedavi etmesi hayalini kurar. Dört zait öyküsünde ise hikaye, yola görülen birine sorulacak olan yol tarifi ya da istenecek olan bir çakmağın ne tür kişilerden istenebileceği ile başlamaktadır. Ardından deniz kenarında otururken yaşlı bir adam gelir. Bir kağıt verir. Yazar kendisinin bir şey anlamadığını ancak bu kağıdın bir kan testi olduğunu dile getirir. Her ikisi de bu sonuçtan bir şey anlamamasına rağmen kağıtta dört zait bulunmaktadır. Hallaç hikayesinde, adam vapurdan inen insanları kontrol ederken son derece yaşlı bir adam geçer yanından. Adam o kişiye Hallaç Baba adını takar. Zaman içerisinde biraz muhabbet ederler. Adam Hallaç Baba'nın yanından ayrıldığında ise yaşlı adam kalp krizi geçirerek ölür. Baba Oğul, bir meyhanede oturarak muhabbete dalan baba ve oğul ile başlamaktadır. Baba, bir oğlu daha olduğundan ancak okuyarak doktor olup onların yüzüne bir daha bakmadığından söz eder. Bu oğlunun ise bir gazete dağıtıcısı olduğundan ve adam olamadığından yakınır. Sonrasında ise gerçek adamın gazeteci olan oğlu olduğunu ilk kez anlar ve gözyaşlarına boğulur. Karanfiller ve domates suyu, bir köyde Kör Mustafa adında bir genç delikanlı yaşarmış. Bu delikanlı ekmeğini taştan çıkaran biriymiş. Toprağa ekinini saban ile saban olmazsa yumrukları ile yumrukları olmazda elleri ve tırnakları ile ekermiş. Gece gündüz fark etmeden bu delikanlı farklı işlerde çalışırmış. Emek verdiği tarladan ise karanfil ve domates suyu çıkarırmış. Bilmem neden böyle yapıyorum adlı hikayede, bir adam her akşam düzenli olarak kahvede otururmuş. Aynı kahveye bir de yaşlı bir adam gelirmiş. Yaşlı adam ne zaman içerisi girse genç adam dışarı çıkarmış. Bu durum genç adamın bir defa geç gelmesi ile son bulmuştur. O gece ihtiyarın tespihi alışır. Genç adamın çaldığı düşünülür. Genç adam ise çalmadığı halde kendisi yapmış gibi davranmaktadır. Ancak bunun nedeni bilinmemektedir. - Mahalle kahvesi, Sait Faik'in 1950 yılında yayınlanan ve içerisinde 22 adet öyküsünün bulunduğu kitabıdır. - Kitap adını içerisindeki öyküden almaktadır. Bu öyküye önce bir dergide yer verilmiş daha sonrasında ise kitapta da bulunmasına karar verilmiştir. - Saik Faik bu öyküyü yazdığı yıllarda siroz hastalığına yakalandığını öğrenmiştir. - Kitap içerisinde ve öykülerinde de bu duygular içerisinde kaleme almıştır. Siroz hastalığına yakalandığına kitabında da vurgulamaktadır. Mahalle çocuğu, Sait'in hikayelerinde bir iki tane değildir; bir çoktur. Bunu, onun bu yaşa kadar değişmemiş mizacına veriyorum. Bence Sait Faik ne genç hikayecidir, ne ihtiyar. Bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. -Orhan Veli Yaprak, 1 Şubat 1950- Bence adama yazık ama ne yapalım ilk yorum benden!!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/marangozun-kopegi-kastanka/", "text": "Kaştanka: Çoban köpeğiyle fino karışımı, kestane renkli minicik bir köpektir. Marangoz Luka ve oğlu Fedyuşka ile birlikte yaşamaktadır. Yaptığı yaramazlıklar nedeniyle marangoz sık sık ona ceza verse de Kaştanka efendisinin yanındaki hayatından memnundur. Luka: Marangoz bir adamdır. Kaştanka'nın sahibidir. Palyaço: Yorgunluk, açlık ve dondurucu soğuk nedeniyle acınası bir haldeyken bir adam Kaştanka'ya sahip çıkar ve onu evine götürür. Kaştanka'ya sevgiyle yaklaşan bu adam, sirkte gösteriler yapan bir palyaçodur; bir kedi, bir köpek, bir kaz ve bir domuzdan oluşan ekibine Kaştanka'yı da katar. Bu kitabın kahramanı bir köpek: Kaştanka. Marangoz Luka ve oğlu Fedyuşka ile birlikte pek de keyifli olmayan bir yaşam süren Kaştanka, bir gün sokakta efendisini yitirir. Döner dolaşır, çok arar, ama bulamaz onu; acınası bir durumdayken kendisine sahip çıkan bir adam on alıp evine götürür. Bu adam, sirkte gösteriler yapan bir palyaçodur; Kastanka'yı da ekibine katar. Ona oyunlar öğretir. Bundan sonra Kaştanka için bambaşka bir yaşam başlar. Yedi ayrı bölümden oluşan bir hikayedir. Luka Alexandrovich adlı bir marangoz ayyaşına ait, tilki görünümlü genç bir melez olan Kashtanka, sokaktaki bir askeri çeteden korkarak kendi 'uygunsuz davranışları' yüzünden kaybolur. Aç ve çaresiz tanımadığı bir evin girişinde toplanır. Bir yabancı dışarı çıkar, kaybolan köpeğe üzülür ve onun komik görünüşünden memnun olarak onu evine götürür ve ona güzel bir akşam yemeği ısmarlar. Muayene üzerine, evini fakir ve çirkin bulur efendilerinin dairelerinin yanında her türlü çöple doludur. Artı tarafta, ev sahibi ona bir yenilik gibi hissettiren tek bir yer yapar. Sonunda, uykuya dalar, Luka'nın oğlu Fedyushka'nın onu ...bir zil olarak, yani onu kuyruğundan şiddetle sallasın diye ciyaklaması ve havlaması için onunla nasıl sevgiyle oynadığını nostaljik bir şekilde hayal eder. , ayrıca ona yutması için bir parça et veriyor ve ardından yüksek sesle gülerek, onu tekrar midesinden geri çekiyor, sabitlediği bir iplikle. Sabah, Kashtanka komşularıyla tanışır İvan İvanoviç adında çok saçma sapan konuşan bir gezgin ve son derece şüpheci bir zihniyete sahip tembel bir yaratık olan yaşlı beyaz erkek kedi Fyodor Timofeyiç. Yeni efendisinden Tyotka adını alır. Domuz Khavronya Ivanovna tarafından tamamlanan ve eğitmenleri tarafından yönetilen üçlü, zil çalma, tabanca ile ateş etme ve en önemlisi birbirlerine tırmanarak ustalarının dilinde Mısır Piramidi olarak bilinen şeyi oluşturmak için en harika numaraları yapmaya başlar. Kashtanka, gösteriden çok etkilenir ve memnun kalır. Ertesi gece onu gander ve kedinin dairesine taşınırken görür. Aradan bir ay geçer ve Teyze güzel akşam yemekleri ve arka ayakları üzerinde yürüdüğü, şeker yakaladığı, dans ettiği ve şarkı söylediği yorucu ama keyifli antrenmanlarla dolu yeni hayatına alışır. Sonunda Mısır Piramidi'nde Fyodor Timofeyitch'in denizaltısı olur. Usta Teyze'nin ilerlemesinden memnundur. Yine de, kaba ve aptal marangoz ve onun sadist düşünceli küçük oğluyla olan harika geçmişini özlemle hayal etmeye devam ederken, her akşam ona bir hüzün kokusu getirir. İvan İvanoviç ölür. Günün erken saatlerinde yanlışlıkla bir atın üzerine bastığı ortaya çıkar. Herkes çok sıkıntılı, yakın ölüm düşünceleri hem köpeğin hem de kedinin kafasına sızar. Birkaç gün geçer. Ekip, Kashtanka'nın ilk kez Mısır Piramidi'nin tabanında merhum İvan İvanoviç'in yerine geçeceği bir performans için evden ayrılır. Usta gergin ve karanlık önsezilerle doludur. Gösteri güzel başlar. Kashtanka bazı numaralar yapar, sonra şarkı söyleme ve dans etme rutinini yapmaya hazırlanır, sonra... Dikkat et baba, bu bizim Kahtanka'mız! seyirciler arasında Fedyushka'nın sesini duyar. Sevinçten deliye dönerek eski ailesini selamlamak için sahneden iner. Yarım saat sonra onlarla birlikte sokakta, açlıkla dolu, taciz ve sarhoş Luka'nın belagatiyle dolu eski güzel hayatına geri döndüğü için mutlu olur. Çoban köpeğiyle fino karışımı, kestane renkli minicik bir köpek olan Kaştanka marangoz Luka ve oğlu Fedyuşka ile birlikte yaşamaktadır. Yaptığı yaramazlıklar nedeniyle marangoz sık sık ona ceza verse de Kaştanka efendisinin yanındaki hayatından memnundur. Birlikte dışarıda gezintiye çıktıkları bir gün, Kaştanka efendisini kaybeder. Sağa sola koşturup durur, her yeri arar tarar ama bulamaz onu. Yorgunluk, açlık ve dondurucu soğuk nedeniyle acınası bir haldeyken bir adam Kaştanka'ya sahip çıkar ve onu evine götürür. Kaştanka'ya sevgiyle yaklaşan bu adam, sirkte gösteriler yapan bir palyaçodur; bir kedi, bir köpek, bir kaz ve bir domuzdan oluşan ekibine Kaştanka'yı da katar. Ona oyunlar ve numaralar öğretir. Yeni efendisi ve arkadaşlarıyla birlikte, Kaştanka'nın artık yepyeni bir hayatı vardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/martiya-ucmayi-ogreten-kedi/", "text": "Okyanusu geçmeye çalışırken dökülen petrolden zehirlenen genç martı Kengah, kalan son gücüyle karaya ulaşmayı başarır ve orada yumurta bırakır. Kengah ölmeden önce bebeğiyle birlikte yumurtayı kedi Zorba'ya emanet eder ve ondan üç konuda konuşmasını ister. Zorba yumurtayı yemeyecek; yumurtayı sıcak tutacak ve bebek doğana kadar ona göz kulak olacak; Ayrıca bebek doğduğunda ona uçmayı öğretecektir. Zorba bu martının durumuna çok üzülür, hiç düşünmeden bu üç konuda martıya sağlam bir söz verir. Ancak Lucky adlı yavru martı yumurtadan çıkınca Zorba işlerin hiç de kolay olmayacağını anlar. Bebeğe bakmak ve onu diğer kedilerin pençelerinden korumak bir yana, Zorba'yı annesi sanan küçük Lucky'ye uçmayı öğretmek de ayrı bir uğraştır. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, birlikte yaşayan, birbirini seven ve sayan birbirinden çok farklı iki yaratığın hikayesidir. Bir kedi ve bir martı yavrusu arasındaki inanılmaz sevgiyi ve dostluğu çok sıcak bir şekilde sunuyor. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, bir çocuk kitabı olması nedeniyle küçük tasvirler içermektedir. Dürüst olmak gerekirse, bu okumayı daha eğlenceli hale getiriyor. Olaylar zinciri, harika gümüş tüylere sahip martı Kengah'ın sürüsüyle uçarken öğle yemeği molası vermesiyle başlar. İnsanlar bir anda denize giren martıların üzerine yağ atıkları dökerek tuttukları balıkları zevkle yerler. Diğer martılar bunu fark edip kaçmayı başarırken, Kengah olduğu gibi yağa bulanır. Bu onun için ölüm demektir. Ancak Kengah yumurtlamadan önce ölmek istemez. Kedi zorla Zorba'nın evine kadar uçmayı başarır. Sahibi üç aydır tatile çıkan Zorba'nın morali yerinde. Balkona düşen zavallı martıyı görünce ona yardım etmek ister ama nasıl yapacağını bilemez. Bu nedenle albay, martıyı yatıştırmak ve yardım almak için kediye gitmeye çalışır. Onu durduran martı, kediden yumurtasını koruyacağına, yemeyeceğine ve ayrıldıktan sonra uçmayı öğreteceğine dair üç kelime ister. Zorba hemen bir söz verir ve albayın yanına gider. Albay ne yapacağını bilemeyince hepsi profesör kediye gider. Profesör kedi bir hediyelik eşya dükkanında yaşar. Birkaç ansiklopediyi inceledikten sonra, Martı'nın vücudundaki Yağı çıkarmanın bir yolunu bulurlar. Ancak martı Kengah'a gittiklerinde çok geç kaldıklarını ve martı Kengah'ın yumurtladıktan sonra çoktan öldüğünü öğrenirler. O andan itibaren Zorba küçük yumurtayla baş başa kalır. Günlerce yumurtanın üzerinde kalır. Profesör ve albay da düzenli olarak ziyarete gelirler. Sonunda sevimli bebek yumurtadan çıkar ve Zorba bir sözünü tutmuştur. Bebeği her zaman korur ama bebek biraz büyüdüğünde işin en zor kısmı başlar. Köpeğe uçmayı öğretmek! İlk başta Zorba'yı annesi olarak adlandıran ve kendisini kedi zanneden martı, zamanla uçan martılar gibi uçmak ister. Ancak kendisinin bir martı olduğunu kabul etmez. Bir gün profesörün evindeki maymun sert bir dille martıya bu kedilerin onu yemek için beslediğini söyler. Kediler tarafından Şanslı lakaplı bu yavru kedi, ne yazık ki yemeğini yemeyince Zorba yanına gider. Şanslı annesi, bildiği kediye maymunla yaptığı konuşmayı anlatır. Uzun uzun konuşan ikili birçok şeyi netleştiriyor. Ve sonunda küçük Şanslı uçmak istediğine karar verir. Albay, Profesör, Zorba ve sekreter bir araya gelerek Lucky'ye uçmayı öğretmek için ellerinden geleni yaparlar. Ancak, her denemede Lucky yerden biraz yükselir ve yere düşer. Sonunda kediler en eski kuralı çiğneyip bir insandan yardım istemeye karar verirler ve Zorba da mahallelerinde yaşayan şairden yardım ister. Şair onlarla gece buluşmayı teklif eder. O gece yağmur yağdığında buluşurlar ve bir çatıya çıkarlar. Gökyüzünü ilk kez böyle gören Lucky, kendini rüzgara bırakarak uçar. Okyanusu aşmaya çalışırken, dökülen petrolden zehirlenen genç martı Kengah, son kalan gücüyle karaya ulaşmayı ve orada yumurtlamayı başarır. Kengah, ölmeden önce, içinde yavrusunun bulunduğu yumurtayı kedi Zorba'ya emanet eder ve ondan üç konuda söz ister. Zorba, yumurtayı yemeyecektir; yavru doğana kadar yumurtayı sıcak tutacak, ona gözkulak olacaktır; bir de, yavru doğunca ona uçmayı öğretecektir. Zorba, bu martının durumuna pek üzülür, hiç düşünmeden bu üç konuda martıya kesin söz verir. Oysa yavru martı Şanslı, yumurtadan çıktığında, Zorba işlerin pek de kolay yürümeyeceğini anlar. Bebeğe bakmak, onu öteki kedilerin pençesinden korumak bir yana, Zorba'yı annesi sanan küçük Şanslı'ya uçmayı öğretmek de ayrı bir derttir. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, birbirinden çok farklı iki canlının bir arada yaşamasının, birbirini sevip saymasının öyküsüdür. Şili'li ünlü yazar Luis Sepulveda'nın bu kitabı, kısa sürede 12 dile çevrilip dünyada bir milyonun üzerinde satış yaptı. Bir kedi ile yavru bir martı arasındaki inanılmaz sevgi ve dostluğu, alabildiğine sıcak bir anlatımla sunan Sepulveda'nın bu kitabını çocuklar kadar büyüklerin de keyifle okuyacağından hiç kuşkumuz yok. Yarın okulda değerlendirilmesi yapılacak ama öğretmen bir ortaokul çocuğu için fazla ödev veriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/masal-masal-icinde/", "text": "Padişah ve Vezir: Herkesin hikayelerini öğrenmek üzere benzersiz bir yolculuğa çıkacaklardır. Bir vezir ve padişahın meraklarına yenik düşerek büyük sırrı olanların sırrını öğrenmeye çalışmaları kitapta konu edinilmiştir. Kitabın ana teması ise insanın aç gözlü olmaması ve her zaman kendine verilen ile yetinmeyi bilmesidir. Yazar bu kitabında çocukken annesinin ona anlattığı masalları derlemiştir. Ancak bu masalların özelliklerini bozmayacak şekilde eklemeler yapmıştır. Halkı tarafından fazlası ile sevilen bir padişah vardır. Bu padişah övülmeyi o kadar çok seviyordur ki eski dostu olan vezir, onun yaptığı bu hatayı fark ettirmek için başka bir kentte yaşayan kör adamın hikayesini ona anlatmaya başlamıştır. Hikayeye inanmayan padişah, vezir ile birlikte kör adamın yanına giderler. Hikayesini doğrudan kör adamdan dinlemek isterler. Ancak kör adam oradan 2 gün kadar uzak bir yerde yaşayan kuyumcunun, pazarın ortasında her pazar kurulduğu gün gelip bir altın yumurtayı satmak yerine toz haline getirdiğini ve üstüne altığını söyler. Eğer onlar kuyumcunu hikayesini öğrenerek ona anlatırlarsa kör adam da kendi hikayesini onlara anlatacağını söyler. İkili kuyumcunun yanına vardıkları zaman onun hikayesini dinlemek isterler. Ancak kuyumcu da 3 gün uzaklıkta bulunan demircinin hikayesini merak ettiğini ve o hikayeyi öğrenerek ona anlattıkları zaman onlara kendi hikayesini anlatacağını söyler. İkili bunu da kabul ederler ve oradan ayrılarak demircinin yanına doğru yola koyulurlar. Demirciye hikayesini sorarlar, ancak demirci onlara hikayesini anlatmak yerinde oradan 4 gün uzaklıkta bulunan bir müezzin olduğunu ve onun hikayesini öğrenerek geri geldiklerinde onlara kendi hikayesini anlatacağını söyler. İkili yine yola koyulurlar. Müezzinin yanına geldiklerinde ona da diğerlerine sordukları soruyu sorarlar. Müezzin onlara bulunduğu yerden 5 gün uzaklıkta bir şapkacının olduğunu söyler. Eğer onun hikayesini öğrenirlerse onlara kendi hikayesini anlatacağını söyler. İkili bu sefer şapkacıya gelirler ve şapkacı da onlara geri dönüp tüm hikayeleri şapkacıya anlatacaklarına söz verirlerse hikayeyi anlatacağını söylerler. İkili hikayeleri öğrendikçe geri dönerek anlatmaya devam ederler. En sonunda kör adamın hikayesini öğrendikten sonra şapkacıya geri dönmeleri gerekir. Ancak şapkacı sadece vezirin gelmesini ister. Tüm ülkeye bir ferman ilan etmesini ve sırrını anlatan herkesi saraya çağırmasını söyler. Hepsi tek tek saraya gelir. Padişah yanındaki dalkavukların tamamını kovdurarak onları yanına alır. Onlardan öğreneceği her şeyi sürekli olarak yanında tutmak ister. Bu 5 kişi aç gözlü, paylaşmayan, har vurup harman savuran, sabırsız ve kıskançlığın temsilcileridir ve padişaha bunları hatırlatırlar. - Yazarın bu kitabının ana kaynağı annesinin ona çocukken anlattığı masallardır. Bu sebepten kitabın adı da masal masal içindedir. Çünkü yazar kitabında yazdığı masalları daha öncesinde annesinden dinlemiş ve bu masallara, masalların özünü ve yapısını bozmadan eklemeler yapmıştır. Bu sayede ortaya masal masal içinde kitabı çıkmıştır. - Kitap son derece anlaşılır ve sade bir dil ile ele alınmıştır. Bu özelliği sayesinde hemen her yaş grubundaki okuyucu tarafından okunabilmektedir. İnsana açıkgözlü olmak ve sır saklamak konusu da dersler vermektedir. - Ayrıcaı zamanda insanın kendisini övmesi, kendisini yüceltmesi ve yaptığı hataları görmemesi konusunda da birçok farklı fikir ortaya konmaktadır. - Kitap başlangıç noktasında okuyucuya biraz sıkıcı gelse de, devam edildiğinde hikayeler daha anlaşılır bir hal almaktadır. Aynı zamanda her hikayenin içerisinden farklı bir olayın çıkması okuyucuyu kitaba çeken en önemli özeliklerden bir tanesidir. Bununla birlikte kitap özellikle çocuklar için her gece farklı bir hikaye anlatılabilecek bir yapıdadır. Her yaş grubuna hitap eden yapısı ile birçok okuyucu tarafından tercih edilmektedir. Şapkacı'nın büyük bahtsızlığından nefsine karşı girdiği mücadeleyi kaybeden Müezzin'e, ancak gözlerini kaybettiğinde hatasını görebilen Köradam'dan bilge babasının mirasıyla hayata yeniden tutunan Kuyumcu'ya... Hatalar, pişmanlıklar, keder ve elemle örülü masallar ders çıkarmasını bilene huzurun sırrını vaat ediyor, çiğ süt emmiş insanı kendi hatalarında pişmeye çağırıyor. Masal Masal İçinde hep aşikar olduğumuz Doğu'ya has masal geleneğinin tüm karakteristik öğelerini kokusunu, rengini, tadını Batı'nın çok katmanlı kurgu anlayışıyla bir araya getiriyor ve ortaya yerelden beslenen fakat evrensel olarak da kabul görür standartları başarıyla yakalamış bir roman çıkıyor. Ahmet Ümit aile yadigarı masallarını taşıdığı çıkınını büyük bir cömertlikle seriyor okurlarının huzuruna. Oldukça iyi bir anlatıcı olan annemin düş dünyasını katarak zenginleştirdiği masalları büyük bir keyifle yazıya döktüğümü belirtmeden geçemeyeceğim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/mavi-kus/", "text": "Mavi Kuş: Mavi Kuş ise Şirinyurt ilçesi sakinlerinin tren istasyonuna ulaşımını sağlayan, maviye boyanmış ve beyaza boyanmış kuş resmi bulunan çok eski bir otobüstür. Deli Kenan: Mavi Kuş'un şoförüdür. Ayrıca arkadaşı Bilal'in kız kardeşine aşıktır. Doktor Yahya: Yıllık izini kullanmak için İstanbul'a gitmek isteyen yolculardan biridir. Murat: Şirinyurt'a Eşi Neşe ile tartışan ve ayrılan bir öğretmendir. Erol: Otobüse yüklenen eşyaların arasına saklanarak kaçak yollardan İstanbul'a gitmek isteyen bir çocuktur. John ve Elizabeth: Yolcular arasında yer alan çifttir. Kemal: Bir polis memuru olup, John ve Elizabeth çiftinin tarihi eser kaçakçısı olduğu şüphesi üzerine onları izlemekte ve Gül'ün ağzından onlar hakkında bilgi almaktadır. Beşir Ağa: Ankara'dan gelecek olan siyasi misafirlerini ağırlamak üzere istasyona giden yolcular arasındadır. Yolda Mavi Kuş ile tren istasyonuna giden insanlarla ilgili ilginç olaylar anlatılır. Olaylar yazarın ağzından anlatılırken, Otobüsle tren istasyonuna gitmek için bir araya gelmiş farklı kimlik ve karakterlerin birbirinden acı geçmişleri, gizemli öyküleri ve samimi bir ortamda gelişen olaylar konu edinir. Yol boyunca, otobüsün içinde ve dışında birçok olay yaşanıyor. Bir ara lastiği patlar, ardından hasta kadın ağırlaşınca bir handa mola verilir. Otobüsteki doktor hasta kadına yardım etmesine rağmen kadın orada hayatını kaybetti. Kadını ve eşini orada bıraktıktan sonra yoluna devam eder. Durağa yaklaştıklarında polis tarafından otobüsü aramak için önleri kesildi. Polisin yaptığı bu baskın aslında John ve Elizabeth çifti ile ilgili olsa da antika topladıklarını söyleseler de tarihi eser kaçakçılığı yapıyorlar. Ancak kuyumcu Nazım, polisin kendisi için geldiğini düşünerek kardeşini öldürdüğünü söyler ve suçunu itiraf eder. Polis, Nazım'ı tutuklayarak aramaya devam ediyor. Eşyaları ararken, boş kasaların içinde Erol belirir. Erol ise yolculuğun başından beri şoför Kenan'a yakalanmamak için direnmesine rağmen bavulumdaki antikaları yola attı. John ve Elizabeth onun sayesinde kurtulur. Durağa güçlükle gelen Mavi Kuş yolcuları iner inmez ''Stop sesiyle sarsılıyor. Otobüsteki herkesin oyuncu olduğu ve yaşananların bir film sahnesi olduğu ortaya çıkıyor. Bütün hikaye sadece bir film senaryosudur. Oyuncular kahve molası verirken bir silah sesi duyulur. İki karanlık tip, çekecekleri adamı, mahkum rolünü oynayan adamı vurdu. Burada yazar kurgu ve gerçeği bir araya getirerek okuyucuyu şaşırtıyor. Olan her şey rol iken, mahkum rolündeki adam vurularak kurgu ve gerçek bir araya getirilir. Sıcaktan dili dışarı düşmüş bir köpek sarsak, ağır ve bezgin adımlarla meydanı bir baştan ötekine geçip köşedeki kasabın önünde durur. Oracıkta dikilen kıdemli sokak kedileri kendilerine benzeyen bu yaşlı köpeği umursamaz. Kasap dükkanının gölgeli kapısında naylon şeritlerden, rengarenk boncuklardan oluşmuş bir sineklik asılıdır. Havada en ufak bir esinti yoktur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/meksikali/", "text": "Kapitalist sistemin acımasızca büyüdüğü 20. yüzyılın başlarında, bireyin sınıf mücadelesini, toplumsal olayları ve insan-sistem çelişkisini, toplumsal olaylara paralel olarak anlattığı öykülerinde trajik ama destansı bir tona sahip ve sosyalist görüşü konu edinmiştir. Hikaye, Veracruz'daki Rio Blanco'nun hidrolik santrallerinde grev yapan işçilere lehte makaleler yayınlayan Meksikalı bir matbaacının oğlu Juan Fernandez'in etrafında dönüyor. İşçiler kilitlenir ve onları öldürmek için federal birlikler gönderilir. Juan, annesi ve babasınınkiler de dahil olmak üzere merhumun cesetlerinin üzerinden tırmanarak katliamdan kurtulur. Junta Revolucionaria Mexicana ile temasa geçtiği Teksas, El Paso'ya gider. Felipe Rivera'nın yeni adını benimseyerek, cunta ofisinde davaya hizmet etmek için gönüllü olur. Onun güdülerinden şüphelenen ve onu küçük işler yaparak çalıştıran, ancak kısa süre sonra, Los Angeles devrimcileri ve yarımada arasındaki bağlantıları yeniden kurmak için Baja California'ya gönderilir. Emirlerini aşan bir federal generale suikast düzenler ve El Paso'ya geri döner. Rivera, iş arkadaşlarını bazen günlerce veya haftalarca ortadan kaybolarak, ardından çok ihtiyaç duyulan fonlarla geri dönerek ve kavgadan kaynaklanmış gibi görünen yeni yaralar göstererek şaşırtır. Onlardan habersiz olarak, önce deneyimli dövüşçüler için bir fikir tartışması ortağı olarak yerel boks devresinde çalışmaya başladı ve daha sonra kendi başına birkaç maçta rekabet etmek için yükseldi. As Cunta karıştırır devrimi finanse etmek, Rivera cephe savaşçıları tarafından ihtiyaç duyulan silah sevkiyatını tartışırken üstlerine kulak misafiri olur. Aniden onlara silahları sipariş etmelerini söyler ve üç hafta içinde ödemek için gereken 5.000 doları almayı vaat eder. Rivera, gelecek vaat eden yarışmacı Danny Ward'ı New York'tan getiren boks organizatörü Michael Kelly'yi ziyaret eder. Ward'ın planlanan rakibi kolunu kırdı ve savaşamıyor; Rivera, para ödülünün silahları almaya fazlasıyla yeteceğini öğrendiğinde kazananın her şeyi aldığı bir sözleşmede ısrar ederek onun yerini almayı teklif eder. Ward kabul eder, ancak tartmanın ring kenarı yerine dövüş sabahı yapılması şartıyla. Rivera, kalabalığın Rivera'yı sevmemesine ve hakemin Ward adına aktif müdahalesine rağmen, Ward'a karşı tek başına duruyor ve onu birkaç kez yere sermeyi başarır. Kavga sırasında Rivera, Kelly'nin kendisine karşı büyük bir bahse girdiğini öğrenir ve Kelly'nin boks kariyerini ilerletmeyi teklif etmesine rağmen dalış yapmayı reddeder. On yedinci rauntta, ailesinin katillerine karşı intikam vizyonları tarafından teşvik edilen Ward'ı bayıltır ve silahlar için ödeme yapmak ve devrimi sürdürmek için gereken parayı kazanır. Jack London her ne kadar daha çok romanlarıyla tanınsa da onun asıl ustalığını sergilediği edebi tür hikayedir. Yaşamı boyunca iki yüze yakın hikaye kaleme alan London, yaşadığı dönemin toplumsal karmaşalarına duyarsız kalmamış ve tıpkı romanları gibi hikayelerinde de bu meselelere eğilmiştir. Kapitalist sistemin acımasızca palazlandığı 20. yüzyıl başlarında, benimsediği sosyalist görüş doğrultusunda, bireyin sınıfsal kavgasını, toplumsal olayları ve insan-sistem çelişkisini anlattığı hikayelerinde trajik ama bir yandan da destansı bir ton tutturmuştur. 12 hikayesinin yer aldığı Meksikalı'da bu tarz hikayeleri öne çıkmaktadır. Seçkide yer alan hikayelerin bir kısmı da insan-doğa çekişmesini ve Jack London'ın birçok başka eserinde izini sürdüğümüz deniz tutkusunu çıkarıyor karşımıza. Her biri öykü sanatının seçkin örneklerinden kabul edilen ve Şemsa Yeğin'in yetkin Türkçesiyle okurla buluşan öykülerin üçü dilimize ilk kez çevrildi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/memleket-hikayeleri/", "text": "Yatık Emine: Ankara'da kötü yolardan para kazanmaya çalışan bir kadındır. Sabri: Teğmendir. İşinde henüz acemidir. Merhametli görünse de aslında çok acımasız biridir. Emine'ye karşı ilgisi vardır. Gürcü Server: Hastanede görev yapar. Kısa süreliğine Yatık Emine'ye yardımcı olmuştur. Anadolu'daki insanların hayatlarından bahsedilir. Anadolu'nun nasıl değiştiği, çağın manzarası, psikolojisi, mantığı, iç ve dış varlığı konu edinmiştir. Ankara'da fahişelik yaparak geçimini sağlayan Yatık Emine adında bir kadın vardır. Kaymakam, kent merkezinde art arda olaylara neden olduğu için ilçede oturması ve başka bir yere gitmemesi için jandarma tümen komutanına talimat göndererek, bozulmaması için gerekli tedbirlerin alınmasını ister. Şehrin Jandarma tümen komutanının adı Sabri'dir. Sabri önce Yatık Emine'yi yanına çağırır ve olayların bir daha yaşanmaması için onu uyarır. Eğilerek Emine tamam der ve uzaklaşır. Yatık Emine'nin ilçede olması nedeniyle halk sürekli tedirgin durumda ve Yatık Emine'yi dışlar. Yatacak yeri olmayan yalancı Emine karşısında önce cezaevindeki kadınlar koğuşuna alınır, cezaevindeki kadınların çirkin tavırlarıyla karşılaşır ve orada dövülür, ardından cezaevinden alınır. İyi bir hayat sürmeye başladığı hastaneye gönderilir. Hastaneden sorumlu olan Georgian Server adında genç bir adam Yatık Emine'ye yardım eder; Ancak hastanın evden uzaklaştırılması ve kendisine bir ev verilmesi kararı Kaymakamlığın talimatıyla Sabri'ye ulaşır. Sabri Yatık, ilçeden uzak, sahilde bir köşede Emine'ye bir ev bulur. Yatık Emine burada sefil bir şekilde yaşıyor. Georgian Server isimli bir kişi, Yatık Emine'ye gizlice yardım ediyor ve ona mal tahsis eder. Yatık Emine bu olaydan memnun kaldı ve bir süre güzel bir hayat yaşar. Bir süre evden çıkınca, bir fahişeye ait olduğu iddiasıyla yakınlardaki kişiler tarafından eşyalarına el konuldu ve Yatık Emine hala sefalet içinde yaşıyor. Sabri Yatık Emine'ye acır ve fırıncıyla Yatık Emine'nin kendisine ekmek alması için konuşur. Fırıncı Yatık Emine'ye her gün 1 ekmek verir. Eğilerek Emine, 1 somunun kendisine yetmediğini söyler ve 3 somun ekmek alır. Fırıncı, Emine'yi Sabriye'ye şikayet eder ve Emine artık fırından ekmek alamaz. Günler Emine için yaşanmaz hale gelir. Emine'den artık haber yoktur. Jandarma Tümen Komutanı Sabri bu olay için jandarma er ve çavuş atar. Yatık Emine'ye gitmek için yola çıkan jandarma ve çavuşlar, Yatık Emine'nin evine vardıklarında Yatık Emine'nin cesediyle karşılaşırlar. - Yatık Emine - Şeftali Bahçeleri - Koca Öküz - Vehbi Efendi'nin Kuşkusu - Sarı Bal - Şaka - Küs Ömer - Boz Eşek - Yatır - Komşu Namusu - Yılda Bir... - Hakk-ı Sükut - Kuvvete Karşı - Cer Hocası - Garip Bir Hediye - Bir Taarruz - Ayşe'nin Talii - Garaz Karay, bizzat gözden geçirdiği 1947 tarihli baskısında bazı hikayelerde küçük değişiklikler de yapmıştır. Memleket Hikayeleri Türk edebiyatında Anadolunun en hakiki hikayeleridir. Anadolu Memleket Hikayelerinde bütün gerçek varlığı ve iç dünyasıyla karşımıza getirilmiştir. dışına çıkamayan Türk hikayesini Anadoluya yöneltmekle hikayeciliğimize yeni bir ufuk açmış, yeni bir soluk getirmiştir. Refik Halidin anlattığı olaylar bütünüyle yaşadığı dönemin olaylarıdır. Memleket Hikayeleri ile Gurbet Hikayelerinde canlandırılan kişilerin çoğu adeta canlıdır. Bütün bu yönleriyle Halide Edip onun yalnız Türk edebiyatının değil, Rus ve Amerikan edebiyatlarından sonra, hikayecilikte cihan ölçüsünde ön planda bir yer işgal edebilecek bir hikayecimiz olduğunu belirtir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/mendil-altinda/", "text": "Cavit Bey: Bir dairede sicil amiridir. Mebus olma hayali kurar. Para sıkıntısı çekmektedir. Müsteşar: Duygusuz, umursamaz bir tiptir. Cavit Beyin Amiridir. Bir Memur: işten atılan biridir. Belirgin bir özelliği yok. Cavit Beyin Kafada kurguladığı birisidir. Hikayede, devlet dairesinde çalışan bir katibin, ağustos ayında bir öğleden sonra uyumak istemesi ve yüzüne kapattığı mendilin altında vekil olmayı hayal etmesi konu ediniyor. Katip Cavit Bey yemekten sonra yüzüne mendil yayarak uyumaya çalışır. Önce çocuklarının okul ücretini ve karısının para için sızlanmasını düşünür. Sonra rüyasında kovulmak üzere olan bir subayın pozisyonunu amirine karşı şiddetle savunduğunu görür. Bu savaşçılığın onu milletvekili konumuna taşıma zamanı geldiğinde, rüyasının heyecanından boğulur gibi olur ve hizmetçisinden bir fincan kahve ister. Yazar, bu hikayeyle yoksul bir ailenin hayatından bir kesit sunarken anne ve babanın çocuğun hayatındaki önemi de konu edinmiştir. Yetmişlerinde, kırk yıllık evli bir karı koca, bütün gün uyudukları için geceleri birbirleriyle tartışırlar ama birine bir şey olursa diğeri dehşete düşer. Bir sağlık evindeki hasta, oradaki eksiklikleri ve eksiklikleri gidermeye çalışır. Tek bir Başhemşire Celile'nin işine yaramaz. Celile'nin hayal kırıklığı yaratan hayat hikayesini öğrendiklerinde aralarındaki buzlar erir ve arkadaş olurlar. Dursunhacı, komşusunun kendi tarlasında bağ yapacağını öğrenince kıskanır. Bunu önlemek için her şeyi dener, ancak başarısız olur. Ekinleri mahvetmek için gece yarısı bağa girdiğinde porsuk sanılır ve öldürülür. Bir mahalle muhtarı köylüden zorla para alınca kaymakamlığa şikayet edilir. Kaymakam durumu incelemek için bir ağ kurar. Müdür o kadar ikna edici konuşur ki ağa müdürü kurtarmanın bir yolunu düşünmeye başlar. On yaşındaki Nazif bir karga yavrusunu besler. Bu kirli hayvanı beslediği için babası onu ölümüne döver. Doktor durumu hükümete bildireceğini söyleyince baba korkar ve doktora bir daha oğluna zarar vermeyeceğine dair söz verir. Nazif iyileşince iki karga yavrusunu beslemeye başlar. Salim, gençlerden duyduğu feminist kelimesinin anlamını öğrenmek ister. Kime sorarsa sorsun doğru cevabı alamaz. Adının Feminist olarak çıktığını öğrenmeye çalışmakla o kadar meşgul ki. Bu lakabın nereden geldiğini bilmeyenler, onu konferanslarda konuşmaya ve gazetelere yazılar yazmaya davet etmeye başlar. Komşusunun kınasına katılan Avni Hurifi Efendi, rakısını yudumlayarak eve dönmeyi planlarken bir köşede, masasında oturan sarhoş bir delikanlının aynı şeyleri, adeta bozuk plak gibi söylemesiyle canı çok yanıyor. Onu bu durumdan kurtaran başka bir komşusu da aynı şekilde davranır ve felç geçirerek ölür. İzzet Bey, saf, batıl bir postacı olan Tevfik Efendi'ye onu rüyasında gördüğünü söyler ancak devam edemez. Rüyayı felakete sürükleyen ve ne yapacağını şaşıran Tevfik Efendi, rüyayı bu kadar az hasarla atlattığı için eşi ve kayınvalidesinin kaynattığı pekmezin ayaklarına dökülmesiyle rahatlar. Ancak İzzet Bey bu yalanı sadece kahvede kendisine eşlik edebilmek için söylemiştir. Bankacı Tevfik Efendi arabadan inerken bileğini incitiyor. Evin şerefinden ve komşularının ziyaretinden çok etkilenir, eğlenmeye başlar. On gün sonra karısı homurdanmaya başlar ve komşular geri çekilmeye başlar. O da bastonunu kapar ve yolda karşılaştığı kişilere içerlemeye devam eder. Tekrar işine başlayınca arkadaşlarına evde hasta olmaktan nasıl sıkıldığını anlatır. ... Birbirinden güçlü 25 öyküden oluşan 'Mendil Altında', insanımızın bireysel ve toplumsal portresini olağanüstü bir derinlikte çizerken, hiç kuşkusuz yaşamın kalıcı güzelliklerini, ölümsüz değerlerini kapsıyor, damıtıyor ve görkemli bir öz halinde okura sunuyor. Her sayfasında ince bir duyarlığın burcu burcu estiği, Türk hikayeciliğinin anıtlarından biridir 'Mendil Altında'."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/menekseli-mektup/", "text": "Postacı: Hikayenin asıl kahramanıdır. Kendi halinde, sabırlı, iyi niyetli, yalnız bir insandır. Kahvehane Sahibi: Postacının yalnızlığına derman olan, kahvede onunla sohbet eden, onu teselli eden kişidir. Amcaoğlu: Almanya seyahatinde postacıyı yalnız bırakmayan kişidir. Hiç ummadığı yerden uzanan bir el onu memleketine geri getirir. Kutlu, burada ülkemiz insanının tükenmez şefkatini ve cömertliğini anlatılır. Kitap, postacının eşine duyduğu sevgi ve İncila Hanıma duyduğu derin hayranlığı konu ediniyor. - Menekşe Mektup - Hacca Gidebilmek - Kar Üstüne Kan Damlar Birinci hikayede bir postacı, ikinci hikayede hacca giden bir otobüs şoförü, üçüncü hikayede Sarıkamış Fetih Hareketi sırasında Ruslara esir düşen iki asker anlatılır. Boğaz'a yakın bir mahallede eski bir ahşap evde yaşayan bir postacı vardır. Eşinden boşanmış ve çocuğu yoktur. Akrabaları kimsesi kalmadığı için yalnız yaşar. Zaman zaman mahalle kahvesine gider, gazete okur ve bulmaca çözer. Televizyonla ilgisi yok sadece radyo dinler ve müzikle ilgilenir. Aynı zamanda amatör bir pul koleksiyoncusudur. Bir gün köydeki amcası ona bir mektup yazar ve postacıyı köye davet eder. Niyeti onu güzel bir genç kızla evlendirmektir. Postacı önce kızı görmek ister. Beğenince başlık parasını verir ve bu kızla evlenir. Kızı seviyor ama onunla yatmak istemez. Bu kadar güzel, bu kadar genç bir kızı kirletmek ona kötü bir şey gibi gelir. Kız da bu durumdan memnundur. Adam kızın yüzüne bakar ve mutlu olur, kucağına yatar ve karısını uzun süre izler. Yatakta kardeşiymiş gibi davranır. Postacı da dışarıdan ayağını çeker. Kızın ise kalbinde gizli bir sevgilisi vardır. Bir gün köyden tanıdığı bir akrabası ve eşi eve misafir olarak gelmişler. Akraba eşi genç kızın yakın arkadaşıdır. Bu kadından sevgilisinin o sırada İstanbul'da olduğunu ve minibüs şoförü olarak çalıştığını öğrenir. Onun aracılığıyla sevgilisine bir mektup gönderir. Mektupta ona hala bakire olduğunu, gelip onu kaçırmasını söyler. Bir gün postacı eve geldiğinde karısını bulamaz. Terk edildiğini anlar. Adeta Mecnun'a döner. Balıkçı bir arkadaşı onu bu durumdan kurtarır. Kahve makinesi eve yiyecek gönderir. Çok geçmeden postacı eski haline dönmüş gibidir. O civardaki bir konağa her hafta mektup ulaştıran postacı, bazen evin hanımı tarafından çay kahve içmeye davet edilir. Ahmet Ferit İlkeli Bey tarafından Almanya'dan eşi İnkala'ya mektuplar gönderilir. Tüm harflerin mor pulları vardır. Postacı bu mektuplarda ne yazdığını içten içe merak eder. Çok geçmeden Inilla'nın annesinden ve kafeden işin aslını öğrenir. Türkiye'de bir ilaç şirketi kuran ve bu şirketi yok eden Ahmet Ferit Bey, bir ilaç fabrikasıyla anlaşma yapmak için Almanya'ya gider ve her hafta eşine mektuplar göndermeye başlar. Ahmet Bey'in Almanya'da kaldığı süre ilginç bir şekilde uzar. Ahmet Bey mektup yazsa da karısını hiç telefonla aramaz. Postacı ise gizlice Bayan Incala'dan hoşlanır. Bir gün konağın bahçesinde gönüllü olarak bahçıvan olmayı teklif eder. Bu teklif kabul edilir. Postacı İnkala Hanım'ın annesiyle arası iyi olsa da İnkala Hanım'ın durumu pekiyi değildir. Hatta bir ara postacıyı kocası zanneder. Postacı, Bayan Incala'nın annesine zavallı kadının bir psikoloğa gitmesi gerektiğini bildirir. Öte yandan Almanya'da yaşayan amcasının oğlunu ziyaret etmek ve aynı zamanda Ahmet Bey'i görmek ve bu aile meselesini halletmek ister. Ahmet Bey'den gelen mektuplardaki adrese gittiğinde Ahmet Bey'i bulamaz. Ahmet Bey'in evinin yanında yaşlı bir Alman oturur. Misafir olur ve Ahmet Bey'in nerede olduğunu sorar. Yaşlı kadın, genç bir hizmetçisi olduğunu ve bu hizmetçinin uzun süredir Ahmet Bey'le birlikte olduğunu; Sonunda Ahmet Bey ile hizmetçinin birlikte kaçtığını söyler. Postacı gelen mektuplardaki metnin değiştiğini hatırlar ama mektupta Ahmet Bey elinin kırıldığını ve bu yüzden mektubu başkasının yazdığını belirtir. Yaşlı Alman kadın, bunu kendisinin icat ettiğini, o sırada kocası tarafından terk edildiğini, hala kocasını beklediğini, Incala Hanım'la empati kurduğunu ve böyle bir yola başvurduğunu anlatıyor. Kadın üzülmezdi. Kanser olduğunu ve yakında öleceğini de ekler. Ahmet Bey Almanya'dan yurda kırık bir kalple döner. Oradan gelen mektuplar da kesilir. Yaşlı Alman kadının öldüğünü anlar. Artık Incala Hanım'ın evine gitmek için bir bahanesi kalmadı. Bir gün yanından aniden ayrılan genç karısı, gözleri mosmor ve dayak yemiş halde kapıda belirir. Böylece hikaye biter. Hikayesinde bu kişi Berham Astsubaydır. O güçlü ve yiğit adamın ağır şartlara dayanamayıp sendeleyerek yere yığılması ve ardından vefat etmesi, bir bakıma Osmanlı Devleti'nin sonunu çağrıştırır. Hikayesindeki anahtar karakter İhsan Abi'dir. O, konuya uygun olarak; yaşadığı olumsuz hayata rağmen, insanın özünün sağlam kalabileceğini bizlere öğretmektedir. Mustafa Kutlu'nun bu kitabında üç hikaye yer alıyor: Menekşeli Mektup, Hacca gidebilmek ve Kan Üstüne Kan Damlar. İlk hikayede psikolojik gel gitleri olan bir postacının hazin evliliği ile mektuplarını götürdüğü villa sahibinin eşine duyduğu platonik aşk anlatılıyor. İkinci hikaye bir otobüs şoförünün Hac seferini dile getirmektedir. Dönüşte kaza geçiren şoföre yardım eden olmaz. En umulmadık yerden uzanan bir el onu memleketine kavuşturur. Kutlu burada ülkemiz insanının tükenmeyen merhamet ve hamiyetine vurgu yapmaktadır. Son hikaye ünlü Sarıkamış Harekatına katılan ve Ruslara esir düşen iki Türk askerinin macerasıdır. Bunlardan biri hastalanarak ölür, öteki Sibirya'da kaybolur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/milli-savas-hikayeleri/", "text": "Emine: Garipler köyünün en güzel kızıdır. Güzelliğiyle beraber çok akıllı ve sessiz bir kızdır. Hacı Arif Efendi: Vatana bağlılığı ve millet sevgisiyle ön plana çıkmaktadır. İstanbul'un işgalinden sonra gazetelerde siyasi yazılar yazma hakkından mahrum bırakılan Yakup Kadri'nin Milli Mücadele'yi yansıtan ve gerçek olaylara dayanan Milli Savaş Hikayeleri, Batı Anadolu insanının tüm yaşadıklarını yaşamış olan yoksulluğu anlatılır. Savaşın acıları ve felaketlerin yol açtığı çaresizlikler konu ediniyor. Emine, Garipler köyünün en güzel kızıdır. Rumeli savaşında yakını şehit olur. Bu olaydan sonra Emine kendine döner ve kimseyle konuşmaz. Sonra kendi kendine sesler duydu ve çevresindekilere dedi ki, Duyuyor musunuz? Vatan parçalanıyor, savaşa gidin!!! diye bağırmaya başlar. Emine'yi kimse ciddiye almaz ve bir gün kendi başına yola çıkar. Bir süre sonra o da şehit olur ve öldüğü yer türbe olur. Sevdiklerini savaşa gönderen genç kızlar, sevdiklerinden haber ve ses bekleyerek Emine'ye yemin ederler. Savaş yıllarında, Salihli'de oturan Hacı Arif Efendi'nin en çok konuşulan sözü Dünya gözüyle görseydim sözüdür. Günlerini Türk askerlerini bekleyerek geçirirken, İzmir'e kaçarken trenden inip yağmalamaya gelen mağlup düşman askerleri karşısında şaşkına döner. Yağma ve katliamdan yaralı olarak kaçarken kendini bir tarlaya bırakır. Tanrı bilinçsizce yatıyor! Tanrı! Sesiyle gözlerini açmaya çalışır. Gözlerini açabildiğinde Türk askerlerini görür ve ruhunu teslim eder. Mağlup edilen düşman her yeri mahvediyor ve insanları öldürüyor. Şevki Efendi ise saklandığı yerden izlediği bu toplu katliam karşısında Teslim ol, teslim ol diye bağıran küçük kızın ölümüne dayanamaz. Bu anı ömrü boyunca unutmayacaktır. Yakın zamana kadar yerleşim olan Alaşehir beldesi yolu üzerindeki köy artık ıssız. Köyde görülen tek kızı yanlarına almaya çalışanlar, çocuğun ürkek ve sessiz hali karşısında şaşırırlar ve kaçmasına engel olamazlar. Küçük kızın neler yaşadığını herkes bilir. Azınlıklarla birlikte Manisa'yı yağmalayan düşman askerleri nedeniyle Müslüman halk evlerine kapanır. Türk askerleri şehre yaklaşırken düşman askerlerinin komutanı Flipos son katliam emrini verir. Her yeri ateşe veren Flipos, onun vahşetini binanın balkonundan seyrederek şoförüne kaçması için seslenir; Araba hazır mı? Ancak hiçbir yanıt alamaz. Hamdi, Aydın ilinin bir kasabasında bir hamam harabesinde yaşayan bir evliyadır. Kendisine sorulanların başına gelenleri hisseder, soranlara cevap verir. Yemeğini getiren kadının oğlunun ölümünü hisseden kadın, Hamdi'nin yüzünden gerçeği anlar. Bu olaydan sonra Hamdi bir tuhaf olur ve ortadan kaybolur. Yazar, Hamdi'nin İzmir'in işgali sırasında neler hissettiğini çok iyi anlar. Romanın kahramanı ve Hüseyin Bey, İzmir'e giden tren yolculuğunda sarhoş ve mutludur. Arabadaki Rum'un Türk Milletine yönelik hakaret dolu sözlerine dayanamayan Hüseyin Bey, adamın üzerine atlar ve karışıklık içinde Rum, Hüseyin Bey'i öldürür ve suçu diğerinin üzerine atar. İddiaya göre bu olay iki sarhoş şakalaşırken meydana gelir. Kuşbaz Hüseyin Bey güvercinlerini çok sever. İşgalde düşman askerleri çiftliğe baskın düzenleyerek güvercinleri öldürmeye başlar. Çetenin başı, bir zamanlar onun için çalışan hizmetçisi İspiro'dur. Hüseyin Bey bu vahşi av karşısında ağlamaya başlar. Güvercinlerini okşarken lekesiz beyaz sakalı kana bulandı. Çenesinde Türk Bayrağı'nın bir parçası vardır. Kadın, kızıyla birlikte eşi Nalbant Ahmet'i aramak için Ödemiş'ten İstanbul'a geldi. Öğrendiklerine göre kaldığı ev düşman askerleri tarafından basılmış ve Ahmet kahramanca savaşmıştır. Ancak çok sayıda düşman askerine direnemedi. Bu olay onun namusuna ve erkekliğine dokunmuş, eşinden utandığı için kendinden geçmiştir. Namık, esaret yıllarında İstanbul'a hasret kalarak ölüm düşüncesinden kurtulmayı başarmıştır. Döndüğünde hayal kırıklığına uğrar. Savaştan sonra insanlar çok değişti. Ayrıca ülkenin bağımsızlığı için tekrar savaşa gitmeye karar verir. Hayal kırıklığı yerini neşeye bırakır. Yazar ve arkadaşı Anadolu'da bir handa kalırken hancı Hüseyin Çavuş ile tanışırlar. Hancı, Ankara'daki düşman hakkında duyduklarını onlardan öğrenmek ister. Kerim Ağa'nın ailesi savaş çıkınca dağılır. Topladıkları kadarıyla Manisa'ya yerleşirler. İki oğlu şehit oldu. Bu sırada düşmanlar İzmir'i işgal etti. Kerim Ağa'nın son göçü Bursa'dan Orta Anadolu'nun ücra bir köyüne olur. Nuri Efendi, savaş başladığında güzel bir Rum kadının evinde yaşıyordu. Kadının tüm ihtiyaçlarını karşılar ve zamanla sevgili olurlar. İkisi de aralarındaki ırkçı nefreti unutmuş görünüyor. Rum kadın Despino, Nuri Efendi'nin güvenini her geçen gün kazanıyor. İşgalden sonra Nuri Efendi'den ayrılır. Düşman Ziver Bey'in çiftliğini işgal etmiştir ve o orada kalmaktadır. Ziver Bey ise burada bir baskın düzenlemek ister, ancak bu baskında şehit olur. Anadolu'da terk edilmiş bir köyde sakat bir kadın, yaşlı bir adam ve bir kız birlikte yaşamaktadır. Kadın köye gelenlere nasıl bu hale getirildiğini anlatır. Tüm zorluklara rağmen küçük çocuğun cevizleri bulması ve misafirlere ikram etmesi çok dokunaklıdır. Yazar, on dört yaşında bir erkek yolcuyu arabasına bindirirken, çocuğun babasının bir kampanyaya gittiğini ancak kimliğinin kendisine ulaştığını, ailesinin tüm yükünün oğlanın omuzlarında olduğunu ve kız arkadaşının oğlunun yanında olduğunu öğrenir. Nişanlısı düşman tarafından öldürülmüştür. On dört yaşındaki erkek çocuk, bu acı deneyimlerle çocukluktan çoktan çıkmıştır. Düşman baskınından sonra köyünü terk edip kaçan kadın ortadan kaybolur ve köyüne dönmek ister. Ancak Ortaklar köyünün halen işgal altında olduğunu öğrenmiştir. Kadın çaresiz bir şekilde ağlar. Savaşta şehit olanların eşyalarının müzayedede satılması ve toplanan paraların yakınlarına gönderilmesi adettendir. Objeler ise ülkenin şehit evlatlarının resmini görenlerin gözünde canlandırıyor. Amerikalılarla birlikte Gecik köyünü ziyaret edeceğiz. Yolda karşılaştığı köylü kadın, yazarın yoldaşını oğluna benzetiyor ve gitmek istemiyor. Bu hüzünlü benzerlik ayrılıkla son bulur. Bir Hastahane Koğuşunda Cephenin seyyar hastanelerinden birisindeki yaralılar anlatılmaktadır. Necati ateşkesten sonra ilk kez Beyoğlu'na gider. Her şey değişti ve yabancılaştı. Eski arkadaşı Mantar Avni de bu değişime ayak uydurmuştur. Müşkilpesent bir kız, arkadaşına yazdığı mektupta harbe giden erkeklerle şimdiki İstanbul erkekleri arasındaki farkı anlatır. Genç adam İstanbul'daki dostlarından birine yazdığı mektupta Anadolu'da yaşadığı hayatın İstanbul'dakine göre daha gerçek olduğu anlatılır. Genç kıza yazdığı mektupta İstanbul'daki değişimi anlatır ve cephedeki savaşın bittiğini ancak yeni siperlerin onu beklediğini söyler. Bu siperler evler, aileler. Bu son savunma hattı ile yozlaşmaya ve yabancılaşmaya karşı utanmadan savaş açacaklardır. Namık Cemil, Avrupa'daki vatan özleminin ardından İstanbul'a geldi. Ancak içinde bir özlem vardı. İnsanlar onu rahatsız ediyor. Namık bilmediği ülkelere gitmek için çare arar. Mehmet Necip talihsiz bir insandır. Hayatı talihsizliklerle doludur. Ancak sabırlı, dirençli ve çalışkandır. Hikaye, bu talihsizliğin mutlu bir evliliği nasıl engellediğini anlatıyor. Kasabanın gözleri çok güzel ve aynı zamanda popo olan Zeliha, aşık olduğu Şerif'ten bir cevap alamaz. Onun iyiliği için çok şey riske etmesine rağmen, Şerif onu görmezden gelir. Faika ve Necip Bey bir yıldır evliler. Birlikte zengin aile dostları Naciye'nin davetine giderler. Faika, Naciye'yi kıskanır ve kendi hayatından memnun değildir. Karısının onu çok sevdiğini bile unutuyor. Eve döndüklerinde Faika bunları düşünürken bir yandan da Naciye üzülür. Evlerinde davet olmasına rağmen kocası gelmedi. Sefil hissediyor. Gece yatarken iki kadın da birbirlerinin ne kadar mutlu olduğunu düşünürler. İstanbul'un işgalinden sonra gazetelerde siyasi yazı yazma hakkından yoksun kalan Yakup Kadri'nin Milli Mücadele'yi yansıtan ve gerçek olaylara dayanan Milli Savaş Hikayelerin'de, savaşın tüm acılarını yaşamış Batı Anadolu insanı yoksulluğu, uğradığı felaketlerin yaratmış olduğu umutsuzluklar dile getirilir. Karaosmanoğlu, bu hikayeleri de bir yandan acımasız savaş çarkı içinde ezilen insanların ruh halini tasvir ederken, diğer yandan da yanı topraklarda ilerde gelişecek mutlu değişimlerinde haberciliğini yapar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/morgue-sokagi-cinayeti/", "text": "C. Auguste Dupin: Cinayeti çözmek için polise yardım etmeyi teklif eden bir dedektiftir. Madame L'Espanaye ve Kızı: Kafa karıştırıcı bir şekilde öldürülmüş anne ve kızıdır. Hikayede C. Auguste Dupin, Paris'te iki kadının vahşice öldürüldüğü cinayetin gizemini çözüyor. Olay sırasında birçok görgü tanığı zanlıyı duydu ancak hangi dilde konuştuğunu anlayamaz. Ayrıca olay yerinde Dupin insan olmayan kıllar bulur. İlk gerçek dedektif hikayesi olarak kabul edilen şeyde, Dupin karakteri ilk kez Sherlock Holmes ve Hercule Poirot gibi daha sonraki kurgusal dedektiflerin kullanacağı edebi araçları kullanır. Poe'nun zeki dedektif karakteri, sonraki birçok karakter için emsal oluşturur. Ayrıca anlatıcı rolünde yakın bir arkadaş, hikayenin sonunda ulaşılan sonucun açıklanması ve ardından bu sonuca nasıl ulaşıldığının açıklanması gibi unsurlar daha sonraki polisiye hikayelerinde de kullanılmıştır. Hikaye, Paris'te hayali bir cadde olan Rue Morgue'da yaşayan Madame L'Espanaye ve kızının kafa karıştırıcı cinayetini takip ediyor. Gazete haberlerine göre, annenin boynu neredeyse tamamen kesilmiş ve kafası küçük bir deri parçasıyla vücuduna yapıştırılmış. Kız ise önce boğuldu, ardından şöminenin baca boşluğunda mahsur kalır. Cinayet dördüncü kattaki dışarıdan ulaşılamayan ve içeriden kilitlenmiş bir odada işlenmiş. Cinayeti duyan komşular, katilin farklı bir dil konuştuğunu söylediği için birbiriyle çelişirler. Katilin konuşmaları muğlak ve tanıklar aslında hangi dil olduğunu açıkça anlamadıklarını itiraf ederler. Paris doğumlu C. Auguste Dupin ile arkadaş olan anlatıcı, gazete haberlerini ilgiyle takip eder. Toplumdan uzak yaşayan ve ziyaretçi kabul etmeyen bu iki arkadaş, eski arkadaşlarıyla ilişkilerini kesmiş ve gece tek başlarına dışarı çıkmaya başlamışlardır. Anlatıcı bu durumu biz sadece kendi içimizde yaşadık sözleriyle anlatır. Adolphe Le Bon adlı bir adamın cinayetle ilgili tutuklanmasıyla, hakkında hiçbir kanıt olmamasına rağmen Dupin, polise yardım etmeyi teklif eder. Tanıklar, katilin hangi dili konuştuğu konusunda anlaşamayınca Dupin, duyulanın insan sesi olmadığına karar verir. Cinayet mahallinde bulduğu sıra dışı kılların insan olmadığı sonucuna varır. Gazeteye ilan verir ve Ourang-Outang kaybedeni olup olmadığını sorar. Duyuru üzerine Dupin'in evine gelen bir denizci, kayıp orangutanı bulan için bir ödül sunar. Dupin, denizciye Morgue Sokağı'ndaki cinayetler hakkında ne bildiğini sorar. Denizci, Borneo'da bir orangutan aldığını ancak hayvanın denizcinin usturasını çalarak kaçtığını ve takip ettiği hayvanın bir paratoner direğine tırmanıp Morgue Sokağı'ndaki apartmanın penceresine girdiğini itiraf eder. Odaya giren ve denizciden gördüğü gibi tıraş olmaya çalışan Madam L'Espanaye, şaşkınlıktan kendini koruyamaz. Ortaya çıkan kanlı durumdan heyecanlanan hayvan, genç kızı boğarak öldürdü ve sonra suçlu hissederek cesedi saklamak için bacaya sıkıştırır. Cinayeti duyunca panikleyip kaçan denizci, orangutanın da ortadan kaybolmasına neden olur. Dupin'in olayı açıklaması üzerine bölge komiserinin tepkisi herkesin kendi işine bakması gerektiğini söylemek olur. - İlk dedektiflik öyküsü olarak kabul edilen Morgue Sokağı Cinayeti' uslamlama öyküleri olarak grupladığı öyküler arasında saymıştır. Ancak, E. T. A. Hoffmann'ın Matmazel Scuderi ve Voltaire'in Zadig öyküleri gibi, benzer temaya sahip daha eski öyküler de mevcuttur. - Morgue Sokağı Cinayeti, birçok defa sinema ve televizyon filmi olarak uyarlanmıştır. Öykünün ilk tam zamanlı film uyarlaması Universal Pictures tarafından 1932'de Murders in the Rue Morgue adıyla yapılmıştır. Morgue Sokağı Cinayeti'ndeki öyküler, İngilizce asıllarından ve Memet Fuat'ın yazara bağlılığı en önemli ilke kabul eden anlayışıyla çevrilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/mutlu-prens/", "text": "Mutlu Prens isimli öykü derlemesinde yer alan ilk hikayedir. Öykü, bir prensin altın heykeli ile onun dostu olan bir küçük kırlangıcın, şehirlerinde yaşayan fakirlere ve muhtaçlara yardım etme Mücadelelerini konu edinmiştir. Derlemedeki ilk hikayedir ve altın, safir, yakut gibi değerli taşlarla süslenmiş değerli bir heykelin hikayesini anlatır. Bu heykel Mutlu Prens'e aittir. Hayatı boyunca dikkatsizlik sarayında tüm dünyadan uzak mutlu bir hayat yaşamıştır. Ancak öldükten ve heykeli dikildikten sonra halkın sefaletinden o kadar etkilenir ki, omuzunda duran kırlangıçtan üzerindeki tüm mücevherleri fakirlere dağıtmasını ister. Heykelin kalbi ve tüm süslerini kaybettikten sonra çirkinleştiği için kaldırılan bülbülün gövdesi, bir melek tarafından cennet bahçesine getirilir. Sevdiği kız için kırmızı bir gül arayan bir öğrenci ile gülü güzelleştirmek için hayatını sürdüren bülbülün hikayesini anlatıyor. Genç öğrenci, profesörün güzel kızına aşıktır. Genç adamdan kendisi için kırmızı gül isteyen kız, sadece gülü getirirse baloda genç adamla dans edeceğini söyler. Gül bulamayan öğrencinin aşkına tanık olan bülbül, aşıkların kavuşması için canını feda eder. Ancak kız gülü kabul etmeyince ve öğrenci hüsrana uğrayınca gülü bile umursamaz ve çöpe atar. Bu hikayedeki öğrenci insanın bencilliğini, genç kız ise hırslarını temsil etmektedir. Çocukları bahçesinden kovan devle ilgili bir hikayedir. Hikayenin ana fikri, aşksız hayatın boş ve anlamsız olduğudur. Dev çocukları kovduktan sonra, bahçesine sonsuz bir kış iner. Bir gün birkaç çocuk duvarı aşıp bahçeye girince yeniden bahar gelir, çiçekler açar, kuşlar ötmeye başlar. Bencil değirmenci ve arkadaşı Hans'ın hikayesidir. Kendisi için hiçbir fedakarlıktan çekinmeyen, Hans'ın bütün kış açlık ve soğukla boğuşmasına izin veren zengin değirmenci, bunun gerçek dostluk olduğunu düşünür. Çevresindekilere duyarlılığını göstermek için gözyaşı döken, ancak ıslanarak tüm gücünü kaybeden ve sonunda kendini bir bataklıkta bulan bir havai fişek hikayesini anlatıyor. Wilde, parlama profiliyle insanların kibirli yanını ortaya çıkarıyor. - Mutlu Prens Oscar Wilde'ın çocuk hikayelerinden oluşan bir derlemedir. - Kitapta kullanılan illüstrasyonlar Walter Crane ve George Percy Jacomb-Hood tarafından çizilmiştir. - İyilik, kötülük, acı, merhamet, bencillik, aşk ve ölüm tüm hikayelerin ortak temalarındandır. - Görünüşte basit bir içeriğe sahip olsalar da Wilde, bu hikayelerde insanların ikiyüzlülüğünü, bencilliğini, adaletsiz ve kendini beğenmiş tavırlarını eleştiriyor. - Yazar, eseri arkadaşı Carlos Blacker'e ithaf etmiştir. Oscar Wilde'ın 1888'de yayımlanan Mutlu Prens'teki masalları oğulları için yazdığı düşünülse de, yazar hedef kitlesini yediden yetmişe çocuk ruhlu insanlar, şaşırma ve sevinme gibi çocuksu yetilerini koruyanlar olarak açıklamıştır. Wilde bu masallarda bencilliği ve duyarsızlığı gözler önüne serer ve eleştirir. Onun ana masal kişileri bazen hatalarını anlayarak pişmanlık duyarlar ve özgecil davranışlar sergilerler. Kimi zaman da gözlerini kör eden kibirden bir türlü kurtulamazlar. Mutlu Prens her ne kadar çıraklık döneminin ürünü olsa da, Wilde'ın masal ve alegori alanındaki ustalığını ortaya koyar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/nun-masallari/", "text": "- Hat ve Rasat - Genç Kalfa - Genç Mezarlık Bekçisi - Son Padişah Bir hattat, ölüm fermanını yazmasını istedikleri gün yazmayı bırakmış, ne zaman tekrar kağıda yazmak istese içindekiler soğumuş ve yazma isteği kaybolmuş. O ışığı görene kadar. Işığı gördükten sonra duygularını, çiçeklerini, acılarını, aşklarını yazar. Defter dolduğunda gidip padişaha verir. Padişah bütün gece o kitabı okur ve ertesi sabah hattatı yanına çağırır. Hattat bu yazıyı herkese okumak istediğini söyleyince padişah isteksizce kabul eder. Ancak hattat halkın önüne çıkınca sesi kısılır. Bu yüzden bu fırsatı kaçırır ve eve döner. Kendisini anlayan tek kişiyi kaybettiğini düşünen hattat, sonunda kaybetmediğini anlayarak bir gece padişahın sarayına giderek onunla konuşmaya başlar. Birbirlerini çok iyi anlarlar ve neredeyse bir bütün haline gelirler. Sultan, Hattat'a yarın gece kalbini açacağını söyler. Ertesi gece saraya gelen hattat, bir kadına aşık olur ve geceyi onunla geçirir ve padişahı unutur. Eve döndüğünde karısı bir şeylerin değiştiğini fark eder. Sorsa da cevap alamaz. Hattat o eski ışık olmadan yazar ama bir siluetten başka bir şey görmez. O kadına üç gece böyle gider. Üç gecenin sonunda karısı onu affetmez ve padişah onu istemez. Defterlerine baktığında içindeki yazıların da yok olduğunu görür. Genç kalfa, sarayın karşısındaki bir evde hizmet vermektedir. Bir gece nereden geldiğini bilmediği bir dokunuş onu uyandırır ve dışarıya baktığında yıldızların alev alev yandığını görür. Sonra saraya baktığında sarayın içini görür. İki üç gece ve sonunda bir gece tekrar uyandığında kütüphanede bir ağ görür ve o ağa aşık olur. Her gece onu görmek için balkona çıkar. Sonra padişah değişir ve yeni padişah bir saray daha yaptırır. Saray bittikten sonra ağayı bir gece daha görür, ancak ondan sonra onu bir daha göremez. Dili kilitli, yiyip içemez genç yolcu evin hanımı ve beyefendisi kendine gelmesi için çok uğraşır ama beklemekten başka çareleri kalmaz. Bir gün Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Yolcu'yu balkonda görür. Bundan sonra kendini işine veremez. Genç Yolcu'ya aşık olur. Nereye baksa onu görür. Evin hanımı ve beyefendisi bu evliliğe onay verse de kız hiç konuşmadığı için onun fikrini öğrenemezler. Mezarlık Bekçisi haberi duyunca yıkılır. Günler geçer, aylar geçer ama çözüm yok. Mezarlık Sorumlusu kalfa için bir gül yetiştirmeye başlar. Şiirler okur, mektuplar yazar ama kalbindeki acı dinmez. Mektupları bir süre sonra fark edilir. Bir tanesine söylemezsem bu aşkın beni boğacağını yazar. Zaman geçer ama bekçinin aşkı bitmez. Şiirler yazmaya başlar. Hikayeler yazar. Yazarken, acısının dindiğini düşünür. Bu yazılarda duyguları ve ruhu vardır. Bunları çoğaltıp halka dağıttığında acılarının hafifleyeceğini düşünür. Bitirdikten sonra makaleleri kopyalar ve İstanbul'un her yerine dağıtır. Ancak bir süre sonra tüm duygularını öğrenen insanlardan rahatsızlık duymaya başlar. Dayanamaz ve bir şeyhin yanına gider. Ondan alır. Sonra Genç Yolcu iyileşir ve bakıcıyla evlenmek istediğini söyler. Evlenirler ama gardiyan bu sefer yazamamaktan yakınır. Acısı dindi, aşkının ateşi söner. Bu yüzden artık kalem tutamaz. Son padişah ise devletinin gözleri önünde nasıl çöktüğünü görür ve acısını yaşar. Halkının onu nasıl hiç anlamadığını ve anlaşılmamanın ne kadar acısını ve bunun onu ne kadar incittiğini anlatır. Nazan Bekiroğlu'nun Unutulmaz Eseri Nun Masalları Timaş'ta. Masal gemisi, nihayet İstanbul Boğazı'ndan, son padişahla son şehzadesini alarak uzaklaştı. Bir deutun bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/oglumuz-yarin-diye-bir-sey-yoktur/", "text": "Tıp öğrencisi: yirmi üç yaşında yatılı bir tıp öğrencisidir. İclal: On altı yaşında iri yeşil gözlü, kahverengi saçlı çok cana yakın bir kız. Öykülerinde daha çok sıradan bir insanın başına gelenleri veya başına gelebilecekleri kendine has bir duyguyla anlatan Buğra, bazen bir hastalığın hüznünü, bazen bir aşkın tutkusunu, bazen de sevincini konu ediniyor. Fakülteden mezun olmuş ve zamanla çocukluk alışkanlıkları değişen, kendi tercihleri olan ve anne babasından bağımsız yaşayan bir bireyi konu alıyor. Hikayenin kahramanı yirmi üç yaşında yatılı bir tıp öğrencisidir. Sık sık Fatih yakınlarında yaşayan uzak bir akrabayı ziyarete giden bu öğrenci, akrabasının on altı ve on yedi yaşındaki kızı İclal ile ilgilenir. İclal, iri yeşil gözlü, kahverengi saçlı, çok cana yakın ve sevecen bir kızdır. Bir gün tıp öğrencisi ve İclal birbirlerine ne kadar şanssız olduklarını anlatırken, İclal'in annesi söze girer ve bu kadar şanssız olamayacaklarını, ortak bir piyango bileti alıp denemelerini söyler. Bir hafta sonra yılbaşı. İclal hemen odasına çıkar, bir on lira getirir tıp öğrencisine verir. Hikayenin kahramanı parayı alır ve cebine koyar. Görevi bu paraya bir on lira daha ekleyip bir piyango bileti almaktır. Ancak cebinde parası yoktur. Bir aşığın resmi gibi olan on liraya uzun uzun bakar. Sonra yarım bilet almayı düşünür. Bunu da yapamaz çünkü borcu var ve paraya ihtiyacı var. Bunun üzerine parayı harcamaya ve biletin amorti olduğunu söyleyerek İclal'in on lirasını geri vermeye karar verir. Böylece İclal'den borç almış gibi olur. Elbette bu planı başarıyla gerçekleştirmek için yılbaşına kadar İclal'e gitmeyecektir. Hatta bir gün bir arkadaşıyla Beyazıt'ta havuz başında otururken İclal ve annesi yiğidi görürler, neden uzun zamandır gelmediğini sorarlar ve onu akşam için eve davet ederler. İclal hemen piyango biletinin numarasını sorar. Tıp öğrencisi hemen aklına bir numara kurar: 087956. İclal hemen bir kağıda yazar. Akşam radyoda İclal ile kura sonucunu bekleyen tıp öğrencisinin içine kurt düşer: Ya kura bu rakamı kazanırsa? Rakam da öyle güzel, öyle ahenkli ki... Daha sonra bu rakamla kuranın kazanacağına canı gönülden inanıyor ve numarayı değiştirmek ister. Örneğin; Bu sayının sonuna on üç gelseydi çok iyi olurdu. Numarayı yanlış yazdığını İclal'e söyler ama İclal buna kanmaz. Tıp öğrencisi de konuyu bulandırmaz; yoksa İclal piyango biletini görmek isteyebilir. Vakti gelince radyonun başına otururlar. Spiker rakamları alçak sesle okur ve her numaradan sonra uzun uzun konuşur. Tıp öğrencisinin yüreği burkuluyor çünkü söylediği rakamlar bir bir çıkar. İclal, hep istediği üç odalı, mutfaklı, doğalgazlı ve bahçeli bir ev hayal eder. Tıp öğrencisi gerçeği biliyor ve İclal'in yüzüne haykırmak istiyor. Kuranın son rakamı 0'dan farklı bir rakam çıkınca İclal ve anne babasının hayalleri yıkılır. Tıp öğrencisi ise içten içe bu duruma sevinir. İclal'e talih, kader, çok çalışma ve hak etme konusunda uzun nasihatler verir. Zamanla sadece İclal değil, tıpkı hikayenin kahramanı gibi annesi ve babası da bu teselli ve nasihatlerin bal gibi bir aşk ilanı olduğunu anlayacaktır. Evlilikleri sıradanlaşmaya başlayan bir ailede kocanın pirince havuç eklemek istemesini ve bunu yapmasını, karısının buna şiddetle karşı çıkmasını ve kocasının onu mutfaktan çıkarmasını anlatır. Sahipleri Yunan olan bir sahil meyhanesini anlatır. Beyazıt Camii civarındaki bir kahvehanenin öyküsüdür. Hastalanan, yatağa düşen ve ölecek kadar kötüleşen bir çocuğun hikayesidir. Bir eczanende içki içen bir grup arkadaşın bir hikaye yaratma sürecini anlatır. Aşık olduğu kızın kendisini nasıl değiştirdiğini anlatan bir gencin hikayesidir. Aslında gidilecek yerlerin sürekli değiştiğini, dolayısıyla bir yere gidildiğinde ancak o zaman için bilinmesinin mümkün olduğunu anlatır. Bir simitçiye borç para veren ve bu borç üzerinden nefsini tatmin etmeye çalışan birini konu alıyor. Tarık Buğra, Kurtuluş Savaşı'nı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sorunsalını konu alan siyasal roman geleneğimizin Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Kemal Tahir ile birlikte önde gelen yazarlarından biri olmasının yanı sıra öykücülüğüyle de dikkat çeker. Öykülerinde çoğu zaman sıradan insanın başından geçenleri ya da geçmesi ihtimal dahilinde olanları kendine has bir duyuş ile anlatan Buğra, bazen bir hastalığın hüznünü, bazen bir aşkın tutkusunu, bazen de bir sohbetin neşesini kendimiz yaşıyormuşçasına içimizde hissettirir. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de taşrada olmayı, taşra insanıyla bir arada bulunmayı, sözün özü taşranın ruhunu anlatmayı ihmal etmez. İlk kez karşılaşacak okurların Tarık Buğra edebiyatının büyük giriş kapısını aralamalarına bir imkan sağlıyor. Buğra'nın, hikayeciliğini belirgin iki çizgi üzerinde geliştirerek dönemin edebi tartışmalarına teoriyle değil, pratikle yanıt verdiğini düşünebiliriz. Buğra öykücülüğünün bir çizgisi Proust ve Tanpınar'la buluştuğu 'zaman' çizgisidir. Bu elbette Bergson sonrası modernist yazının da çizgisidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/otlakci/", "text": "Adını kitaptan alan Otlakçı adlı hikayede, sigara parasını ödemeyi uygun bulmayan, hatta aptal olduğunu düşünen bir adamın, tiryakilerin tütün tabakasından tütün çaldığı anlatılır. Öğle yemeğinden sonra aile üyeleri bir yere dağılır. Hayriye kocasının gömleklerini ütülemeye başlar ve bir saat ütü yaptıktan sonra aklına kocası gelir. Kocasının nerede olduğunu merak eder. Ütü işini bitirir ve odasına gider. Kocasını kanepede rahatsız bir şekilde yatarken bulur. Kocasının alnına ter damlayan Hayriye alarma geçer, hastalanmaktan korkar. Hemen bir yastık bulur. Kocasını uyandırmadan başının altına nasıl yastık koyacağını düşünür, kolunu düzeltmek ister ve onu uyandırmaktan korkar. Kocası uyanır ve başını yastık yerine Hayriye'nin dizine koyar. Ali Rıza Efendi, kayınvalidesini, baldızını düşünmeden en az masrafla evlenmek ister. Ancak işler umduğu gibi gitmez. Çeşitli sorunlar çıkar, önce eşiyle evlatlık bir kızı alır, ardından Ermeni temizlikçi Ali Rıza Efendi'nin eşi bir gün hastalanır. Bu sefer kayınvalidesi kocası ve oğluyla birlikte gelir. Kadının hastalanmasından sonra hamileliği başlar, kayınvalide bu olayla birlikte kızlarını da getirir ve birlikte Ali Rıza Efendi'nin evinde yaşamaya başlarlar. Bütün bunlardan sonra her akşam eve gitmeye başlayan Ali Rıza Efendi, borçlarından ve evdekilerin masraflarından haberdar olmamak için her gece kafayı yedikten sonra çoğu gün kıyafetleriyle uyanır ve evine gider. Hikaye, bir zabit memurunun Arabacı Ali'nin arabasındaki yolculuğunun anlatımıyla başlar. Bir handa kalmaları, savaş öncesi boşluğun anlatımıyla devam eder. Herkes eğlenirken dışarıdan gürültüler geldiği, içki meclisindekilerin dışarı çıktığı ve Hafız'ın Kel Hüseyin'i öldürdüğü anlatılır. Adını kitaptan alan Otlakçı adlı hikayede, sigara parasını ödemeyi uygun bulmayan, hatta aptal olduğunu düşünen bir adamın, tiryakilerin tütün tabakasından tütün çaldığı anlatılır. Akif'in arkadaşlarına parasını gösterdiği, Aziz'in parayı zorla aldığı, öğretmenin Aziz'i dövdüğü ve parayı Akif'e geri verdiği anlatılır. Yazılan telgrafta önce mütevelli ve yardımcısı, ardından müsteşar ve Nazir Bey'in sorunu çözmeye çalıştıkları anlatılıyor. Sorunun çözümü dışında Nazir Bey'in sigarayı telgrafla temizlemesi ve resmi deftere kayıtlı bu belgenin başka makamlarca istenmesi halinde yaşanacak zorluk bu bölümde anlatılmıştır. Ayşe Hanım, kocasıyla barışmasını isteyen bir mektup alır. Bütün hikaye bu mektuba cevaben yazılan mektuptan ibarettir. Behin'in ilk kocasından memnuniyetsizliği, Enver Ali ile tanışması, Müeyyet'in evliliği, Behin'in Enver Ali'ye aşık olması, onunla evlenme arzusu ve ailesinin muhalefeti bu bölümde anlatılmaktadır. Faik Efendi'nin İstanbul depremini anlatması ve köprüdeki kişi sayısı konusunda kahvedekilerle yaptığı pazarlık bu bölümde anlatılmaktadır. İki hasta kız ve annelerinin ilacı içirmek için bu kızlara yaklaşımları anlatılmıştır. Sabırlı olan annenin ilacı içirmek için kızının başında saatlerce beklemesi, diğer annenin ise ilacı kızının ağzına dökmeye çalışması konu edinmiştir. Kaymakam ve adamlarının işlerinin bozulması, kaçmak zorunda kalmaları, türbeye Arif isminde birinin bu çöplüğü türbeye dönüştürmesi konu edinmiştir. Komutanın evinde verilen ziyafet, Vali'nin Haydar Bey'i azarlaması, Vali'nin Haydar Bey'den özür dilemesi ve sakal bırakmasını istemesi konu ediniyor. Bir yolculukta yaşananlar anlatılmıştır. Geçmişte yaşanan bir olayın anlatımıdır. Hikayede meyzinin kafasını tıraş ettiği zaman, birkaç gün sonrası ve dört ay sonrası anlatılmıştır. Güçlüler karşısında zayıf insanlar çoğu zaman haksızlığa uğraşması konu edinmiştir. Mustafa'nın eşeğini kaybetmesi ve tekrar bulmaso anlatılır. Geceleri bir hastanede çıkan gürültüler anlatılır. Sarhoş Rıfat Efendi'nin evine dönmesi konu edinmiştir. Memduh Şevket Esendal'ın, insan ve toplum anlayışımızın çağdaşlaşması, dilimizin özleşmesi yolunda atılımlar yapan yazarlarımız arasında önemli bir yeri vardır. Esendal, bilgece bir hoşgörü ve iyimserlikle her kesimden insanı ele alır öykülerinde. Bir soruya verdiği yanıtta, İnsanlara yaşamak için ümit, kuvvet ve neşe veren yazarlardan hoşlanırım. İnsanları yoğunmuş mutfak paçavrasına çeviren ve yeise düşüren yazılardan hoşlanmam diyor Memduh Şevket Esendal. İşte 'Otlakçı'daki öyküler doğaya, insanlara arı duru bir sevgiyle bakan; gerilimleri bile sevecenlikle karşılayan bir anlayışın ürünüdür. Soyuttan arınmış gözlemleri, alabildiğine derin ve gerçekçi boyutlarıyla, her dönemin yapıtı olabilecek öyküler bırakmıştır büyük usta. Uzun bir aradan sonra, her zaman gündemde kalmak üzere, yeniden genç kuşaklarla buluşan 'Otlakçı'yı büyük bir ilgi ve beğeniyle okuyacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/oykuler-atesler-cukurda/", "text": "Grigori Petrov Tsıbukin: Ticaret ile uğraşan 55 yaşlarında bir adamdır. Bulunduğu bölgeye göre varlıklı sayılabilecek adam çevresindeki diğer zenginler gibi mujikleri hor gören bir adamdır. İki oğlu olmasına rağmen tüm varlığını eskiden mujik olan, küçük oğlunun eşinin himayesine bırakmak zorunda kalır. Asimin: Grigori'nin büyük oğludur. Polis teşkilatında çalışan genç adam kalpazanlık yaparken yakalanır. Tamahkarlığı ona altı yıl kürek mahkumluğuna mal olur. Stephan: Grigori'nin küçük oğludur. Zayıf bünyeli ve ticaretten anlamayan saf birisidir. Aksinya: Stephan'ın eşidir. Roman boyunca paraya tamahıyla ve mujiklerin arasından gelmesine rağmen diğer insanlara üstten bakışıyla dikkat çeker. Anton Çehov, diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de kurgusunu görev yaptığı hastanelerde ve karşılaştığı olaylardan esinlenerek oluşturmuştur. Yazar, Rus toplumunda ortaya çıkan sosyolojik gerilimlere, yoksul köylülerin ve zengin ahalinin durumunu sorgular. Dindar gözüken halkın aslında, din diye algıladıkları ve uyguladıkları olgunun, birbirlerinin gözlerini boyayabilmek ve geleneğe uymaktan başka bir şey olmadığının altını çizer. Çehov'un 20. yüzyıl başında Rus toplumunun, içinde bulunduğu çürümüşlüğü, ikiyüzlülüğü ve mujiklere yönelik vicdansız tutumu eleştirdiği, Çukurda isimli eseri önemli yapıtlarından birisidir. Ukleyova; çukurluk bir alanda yer alan, etrafı fabrikalarla ve demiryollarıyla çevrili bir bucaktı. Bucakta, sıtma bir türlü geçmez, yaz aylarında bile Rasputitsa adı verilen yapışkan bir çamurla örtülü olurdu. Tabakhane yüzünden salgın hastalık hiç bitmezdi. Tüm bucakta doğru dürüst iki ev vardı. Bu evlerden birinin sahibi Grigori Petrov Tsıbukin'di. Grigori ticaretle uğraşan bir ihtiyar bir adamdı. İki oğlunun büyüğü, Anisim; polis teşkilatında görevliydi, küçük oğlu Stephan ise babasına yardım etmekle meşguldü. Ama ondan gerçek anlamda yardım isteyen yoktu, çünkü bünyesi zayıftı ve üstelik de sağırdı; karısı Aksinya ise tam tersine iş konusunda olağanüstü yeteneğiyle baba Grigori'ye yardım ediyordu. Baba oğlunu evlendirdikten sonra kendisi de evlendi. Yeni eş Varvara, Tsıbukin ailesinin hiç alışık olmadığı kadar yardımsever ve eli açık bir kadındı. İhtiyar aile hayatına her zaman önem verdiği için oğlu Anisim'e evlenmesi için baskı yaptı ve fakir bir ailenin kızı olan Lipa ile evlendirdi. Asimin düğün öncesinde babasına ve Aksinya'ya harcamalar için yüklü miktarda ruble verdi. Asimin, düğünden birkaç gün sonra eşini baba evinde bırakıp eski hayatına geri döner ve Grigori, kısa bir süre sonra Asimin'in sahte para yüzünden tutuklandığını öğrenir. Tüm çabalarına rağmen Asimin altı yıl kürek mahkumluğu cezası alır. Grigori, bir yandan oğlunun kötü bahtına üzülürken öte yandan Lipa ve torunu için endişelenir. Kendisinde ve Aksinya da olan sahte paraları da yok etmeye çalışsa da genç kadının tamahkar davranışları ihtiyar adamı bunalıma sürükler. Gelecek kaygısı yaşayan Tsıbukin, torununu güvenceye almak için topraklarının bir kısmını küçük çocuğun üzerine geçirmeyi düşünse de Aksinya buna karşı çıkar. Yaşanan arbede de çocuk hayatını kaybeder. Aksinya bu durumdan ceza almadığı gibi durumdan yararlanıp, tüm işleri ve kazancı eline geçirir. Grigori ve eşi Varvara varlıklı ailenin, fakir sahipleridir artık. Anton Pavloviç Çehov (1860-1904) öykü ve oyun yazarıdır. Dünya edebiyatının klasikleri arasında sarsılmaz bir yeri vardır. Çehov, bir röportajında öncü olmayı başarabilmiş yazarların anlatım tekniklerini mükemmelleştirdiğine vurgu yaparak Büyük insanlar bir yerlere doğru giderler ve bizi oraya çağırırlar. der. Bugün Çehov'un kendisi de sözünü ettiği o öncü yazarlardan birisi olarak anılmaktadır. O, eserlerinde kahramanlarının iç dünyasındaki değişim sürecini anlatır. Öykülerinde çok farklı sosyal katmanlardan ve etnik gruplardan seçtiği değişik yaşlarda bireyleri ve farklı türlerden canlıları resmeder. Birsen Karaca, Çehov'un ilgiyle okuyacağınız iki uzun öyküsünü bu kitap için çevirdi: Ateşler ve Çukurda."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/parasiz-yatili/", "text": "Kitaptaki hikayelerin kahramanları zengin akrabalara sığınan insanlar, fakir soylular, kapılarından yardım arayan hizmetçiler, çocuklarıyla birlikte yaşamaya çalışan anneler, büyük şehirde tutunmaya çalışanlar, büyük şehirde tutunmaya çalışan çocukların yaşamlarını konu ediniyor. Kocası öldüğünde, kızı ile evde bir başına kalırlar. Ne karısı, ne de küçük kızı öldüğüne inanamaz. Bir süre sonra annesi için geçim sıkıntısı başlar. Evin çok şeye ihtiyacı olur, kıştı ve kömür ve odun gerekliydi. Kız sessizdi, derslerini çalışırdı. Bir gün annesi eve hiç görmediği kadar mutlu geldi. Hemşire olacağını söyler. Ama kız çok gençti ve evde yalnız olması gerekiyordu. Şimdi sobayı bile yakıyordu. Geceleri yalnız olurdu ve sabah komşu teyzesi onu uyandırırdı. Kız okuldayken beden eğitimi derslerine katılamazdı. Yoksullardı, ne giyecek lastik ayakkabıları ne de düzgün bir üstleri vardı. Bu derse katılmayanlar gibi hep tuvaletlerin yanında otururdu. Bir gün annesi bir haber getirir. Sınav olduğunu, her iki dersinde de iyi olduğunu söyler, bedava yatılı çalışmak için. Kız önce şaşırır ama sonra annesinin sevincini görünce çok sevinir. Hiç görmediği ve bilmediği annesi Servet'i İstanbul'daki konağa bıraktığında Servet henüz sekiz yaşındadır. Birileri onu fark edene dek bir köşeye sinip oturmuş ve evin büyüklüğünden dolayı korkup ağlamaya başlar. Çok geçmeden Çerkez Gülendem kalfa onu bulur ve evin hanımı Dizdar Hanıma danışınca da Servetin evde kalıp hizmetçi olarak çalıştırılmasını uygun görmüştür. On üç yaşına geldiğinde ise çok hamarat, işini iyi yapan Servet, evde en çok sevilen hizmetçilerden biri olur. Evde onun haricinde Gülendam Kalfa, Şemsitap ve Şehime çalışır. Servet ve hanımın arası çok iyidir. İlk başlarda sadece alt katlarda çalışırken artık üst katlara da bakmaya başlar. Evde garip dedikodular döner. Sözde Ruhusi Bey ve Şemsitap geceleri sandık odasında beraber olurlar. Bunları duyduğunda. Şehime Hanım ise çok açık sözlü ve boyun eğmeyen cinsten bir kadındır. Sen çok safsın ve köylü kızısın derdi. İlk o zaman öğrenmişti köylü olduğunu. Bir süre sonra evde olaylar yaşanmaya başlar. Şemsitap arabacıya kaçar. O kaçtıktan bir kaç gece sonra ise Ruhusi Bey Servet'in odasına girer ve birlikte oldular. Bu çok uzun bir süre devam eder, ta ki konak boşaltılıncaya kadar. Evin hanımı Dizdar Hanım Nişantaşı'na taşınmaya karar verir ve ev en kısa sürede boşaltılacaktır. Servet onu da alacaklarını sanır. Fakat ev bomboş kalıp veda vakti geldiğinde hanımı ona sarılıp anahtarı verir ve ev satılana kadar evle sen ilgilen diyerek onu koca konakta bir başına bırakır. Çok uzun süre ağlar, yalnız kalır onu arada ziyaret eden sadece Fatin Bey gelirdi, erzak bırakmaya. Zaten sonra eve kiracı bulununca ikisi evlendiler. Bir de çocukları olur. Ama çocuk durmaz yanlarında çalışmak için Almanya'ya gider. Servet ise kalp çarpıntıları ve üzüntüler nedeniyle bir gün ölüverir. Kocasıyla hiç konuşmazlardı, Servet ev işlerini yapar ve uyurdu bir de hep beklerdi kocasının gelişini pencere önünde. Yine bir gün Fatin Bey gelirken önce cama bakar karısını göremeyince önce bir şaşar sonra ise öfkelenir. Bastonuyla kapıya çok sefer vurdu en sonunda anahtarı bulup içeri girer. Girdiğinde karısının cevap vermemesine iyice kızar. En sonunda ışıkları açtı ve uyurmuş gibi yatan Servet'i görür. Birçok kez seslenir fakat tepki vermez karısı. Bağırarak, öldüğünü anlar. Şaşkınlık ve üzüntü içerisinde karısının ismini sayıklamaya başlar. 1973 yılında Türkçe öğretmenizim okumuştu. Çok üzülmüştüm. Demek ki kitap o yıllarad yeni çıkmışmış..Dram."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/petey/", "text": "Petey: Serebral palsi hastalığı ile doğan engelli bir çocuktur. Dış görünüşüne rağmen, samimi ruh yapısı sayesinde ön yargılı insanların bile sevgisini kazanıyor. Estey: Petey ile ilgilenen iyi kalpli bir hemşiredir. Gerçek bir hayat hikayesinden ilham alınarak kurgulanan Petey, engelli bir insanın doğumundan ömrünün son anına kadar olan yaşantısını konu ediniyor. Bu kitap Petek Corbin ismindeki beyin felci bir hastanın hayat hikayesini anlatıyor. Beyin felciyle doğan ve yanlış teşhiş sonucu zihinsel engelli addedilen, vücudunun içine hapsedilen Petek'ın hayat hikayesini anlatan kitabımız küçük büyük herkesin okuması gereken türden. Sade dili sayesinde akıcı olurken, gerçek hayattan uyarlanıyor olmasıyla sizi bir kat daha etkiliyor. Petey Corbin, hayata hep gülümseyen bir insan ve bu yüzden her kötü durumdan galibiyetle çıkıyor. Dış görünüşüne rağmen, samimi ruh yapısı sayesinde ön yargılı insanların bile sevgisini kazanıyor. Hayatının zorluklarına rağmen asla pes etmeyen Petey, sıkıntılarını kolayca alt ediyor. En önemlisi de bize mutlu olmayı öğretiyor. Sen balığa git'dir. Yani Petey ona balığa gidip mutlu olmasını söyler. ABD'li çocuk edebiyatı yazarı Ben Mikaelsen, Petey romanı ile çocuklar için öğretici ve empati dolu bir okuma keyfi sunuyor. ABD'li okurları ile ilk olarak 1998 yılında buluşan roman, gördüğü büyük ilgiyle günümüzde de en sevilen çocuk romanları arasında yer alıyor. Gerçek bir hayat hikayesinden ilham alınarak kurgulanan Petey, engelli bir insanın doğumundan ömrünün son anına kadar olan yaşantısını konu ediniyor. Böylece çocukların bedensel engelli bireyleri daha iyi anlamasını ve yardımseverlik duygusu geliştirmesini sağlayan eser, iyilik dolu ve merak uyandırıcı öyküsüyle çocuğunuza olduğu kadar size de çok iyi gelecek. Petey romanı, zaman dilimi olarak 1920 ve 90 yılları arasını kapsıyor. Romanın başkahramanını, serebral palsi hastalığı ile doğan Petey adlı engelli bir birey oluşturuyor. ABD'nin Montana eyaletinde doğan Petey, doktorlar tarafından fiziksel ve bedensel engelli olarak teşhis ediliyor. Ailesinin uzun süren maddi ve manevi çabaları sonucunda çocuk, iki yaşındayken hekimlerin de etkisiyle bir kliniğe gönderilmek durumunda kalıyor. Petey için tüm zorluklar, ailesi tarafından terk edilmesi ile başlıyor. Aslında sadece bedensel engeli bulunan küçük çocuğun kaderi, Esteban adlı bir hemşirenin yakın ilgisi sayesinde tersine dönüyor. Petey'in Estey adını verdiği bu iyi kalpli hemşire, çocuğun zihinsel olarak herhangi bir engelinin bulunmadığını anlıyor. Bunun üzerine Petey, 11 yaşındayken erkek hastaların bulunduğu daha farklı bir yere naklediliyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/portre/", "text": "Andrey Petroviç Çartkov: Parasız, genç ve yetenekli bir sanatçıdır. Portre, bir sanat mağazasında dehşet verici bir şekilde gerçekçi bir portre gören ve satın almaya çalışan genç ve parasız bir sanatçı, Andrey Petroviç Çartkov'un hikayesidir. Hikayenin ilk kısmı on dokuzuncu yüzyıl Saint Petersburg'da yani Rusya'da geçer ve parasız ama yetenekli genç bir sanatçı Andrey Petrovich Chartkov'u takip eder. Bir gün Chartkov eski bir sanat mağazasında durur; orada, gözleri sanki garip canlılıkları uyumunu bozuyormuş gibi portreden bile dışarı bakan yaşlı bir adamın biraz gerçekçi bir portresini keşfeder. Açıklanamayan bir dürtüyle Chartkov, sanat mağazasının satıcısının hayatta kaldığı anlaşılan portreyi satın almak için son parasını kullanır. Ve onu aldıktan sonra Chartkov eski püskü evine geri döner. O gece Chartkov, Portre'deki yaşlı adamın canlandığını ve bir çuval parayla çerçevesinden çıktığını görür ve uyandığında bunun bir Rüya olduğunu anlar, ancak üçüncü kez gerçekten uyanır ve hayal ettiğini fark eder. Hem portrenin hareketi hem de parasıdır. Ancak, rüya gerçeğin korkunç bir parçası gibi görünür. Bundan kısa bir süre sonra Chartkov'un kira arayan ev sahibi bir polis müfettişi ile birlikte gelir. Beceriksiz müfettiş, yanlışlıkla portre çerçevesini açıp bin altınlık bir kese ortaya çıkarana kadar ne yapacağından emin değildir. Chartkov paranın kendisine ait olduğunu söyler, ama bazılarıparayı ele geçirir, neden ödemek istemediği yalanını uydurur. Ve ev sahibine öder ve ayrılır. Eski akıl hocalarının her şeyi düşünme için cesaret verici sözlerini hatırlayarak tamamlayabileceği projeler için büyük planlar yapmaya başlar ve yüzeysel, şık portreler hakkında düşünür. Genç ve yoksul ressam Andrey Petroviç Çartkov'un hayatı, bir resim dükkanında gerçeğe ürkütücü derecede benzeyen bir portreyle karşılaşınca değişir. Gizemli portre onu bir seçim yapmak zorunda bırakır. Ya dünyada sanatçı kimliğiyle bir yere gelmeye çalışacak ya da kolay yolu seçip, ün ve servet uğruna başkalarını taklit edecektir. Ölü Canlar, Taras Bulba, Bir Delinin Hatıra Defteri, Müfettiş gibi yapıtlarıyla ünlenen N. V. Gogol (1809-1852) uzun öyküleriyle de klasik Rus edebiyatı içinde seçkin bir yere sahiptir. Tüm dünya dillerine de çevrilen Palto, Burun, Mayıs Gecesi gibi öykülerinde ince bir mizahla çarpıcı kişilikler yaratmıştır. Portre'de ise büyük yazara özgü üslup derinliği çok belirgindir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/primo-turk-cocugu/", "text": "Kenan Bey: Türklüğü sevmeyen; Avrupalılara, örf ve adetlerine, toplumlarına hayran olan ve onları bir yaşam biçimi olarak benimseyen biridir. Grazia: Kenan Bey'in İtalyan eşidir. Türkiye'de yaşamasına ve eşi Türk olmasına rağmen İtalyan adetlerini sürdürmekte ve çocuğunu gerçek bir İtalyan gibi yetiştirmek istemektedir. Primo: Kenan Bey'in oğludur. Bir İtalyan gibi yetiştirilir ve Türkçe bilmez. Primo Türk Çocuğu, Türk bir baba ve İtalyan bir anneden dünyaya gelen Primo'nun küçük yaşta gerçekleştirdiği milli benlik duygusunu ve onu yaşatma idealini anlatan anlamlı bir kitap. Türklüğün kanının son damlasına kadar çalıştığının kanıtı olarak hiçbir yönlendirme olmadan Türk olmayı seçen Primo, 1. Dünya Savaşı arifesinde Türkiye'de büyüklerine taş atan bir cesaret örneği sergiliyor. Türkiye, Meşrutiyet'in henüz ilan edildiği ve I. Dünya Savaşı'nın yaklaşmakta olduğu bir felaket dönemi yaşıyor. Selanik Türkler kadar yabancılarla da dolu. Özellikle İtalyan ve Yunanlıların sayısı oldukça fazladır. Kenan Selanik'te yaşayan bir Türk olmasına rağmen eğitimini Avrupa'da almış ve Türklerin barbar olduğuna inanan bir mühendis olarak yetişmiştir. Avrupalılar, Türkleri vahşi ve barbar olarak tanırken, kendilerini dünyaya medeniyet getirenler olarak tanıttılar. Kenan bu görüşteydi ve Selanik'teki İtalyan Mason Locasına mensuptu. Eşi de İtalyan olan Grazia'ydı ve Grazia'ya aşık olan Kenan onunla evlenmek için birçok şartı kabul etti. Bu koşullar arasında İtalyan düzenine göre çocuk yetiştirmek, Grazia'ya her konuda özgürlük vermek gibi konular vardı. Kenan onları seve seve kabul etti. Evliliklerinden sonra iki erkek çocukları dünyaya gelir ve kendilerine İtalyan geleneğine uygun olarak İtalyancada bir ve iki anlamına gelen Primo ve Sekundo adları verilir. Sekundo hastalanıp öldüğünde, tek çocukları Primo kaldı. Karısı eve gelip kocasını görünce neden eve gelmediğini sormuş ve heyecanla bir şeyler anlatmaya başlamış. Yaklaşan savaştan, İtalyanların ülkeye geleceğinden ama artık güvenli olmadığından bahsediyordu. Babası İtalya ya da İstanbul gibi güvenli bir yere gitmelerini isteyen bir telgraf gönderdi. Bütün bunları sabırsızlıkla dinledikten sonra Kenan hiçbir yere gitmeyeceğini açıklamış ve eşinden yanında kalıp İtalya'ya mı gideceğine karar vermesini istemiştir. Eğer onunla kalmayı kabul ederse, Türk olacaklar ve Türk adetlerine göre yaşayacaklardı. Ya da boşanacaklardı ve İtalya'ya gitmekte özgür olacaktı. Grazia duydukları karşısında çok şaşırmıştı. Bunu kocasından duymayı hiç beklemiyordu. Bütün bunlar konuşulurken Primo içeri girer. Grazia çevresindeki bu tatsız sohbete devam etmek istemeyip onu dışarı çıkarsa da Primo, kapı deliğinden anne ve babasını dinlemeye başlar. Primo Türkçe bilmiyor. Ana dili olarak Fransızca ve İtalyanca bilmektedir. Ailesinin hararetli konuşmasını dinleyerek dün başına gelenleri hatırlıyor. Yunanlı çocuklarla öğrenim görmesine rağmen, herkesin korktuğu ve arkadaşları arasında en güzel bulduğu Orhan ile konuştular. Orhan, Primo'ya babasının Türk olduğu için Türk olduğunu ve Türklüğün güzel olduğunu söyledi. Primo, babasının Türk olmasını da bir gurur kaynağı olarak görüyordu. Şimdi, içeride, annesi ve babası ulusal bir bölünmeye düşmüştü. Primo'nun yanında kimin kalacağını çocuğa bizzat sormaya karar veren çift, Primo'yu odaya aldıklarında şaşırırlar. Primo, tek kelime İtalyanca konuşmadan Ben Turko, Primo Turko diye seslenir. Primo tarafını gösterdi, bir Türk olarak babasının yanında kalacak. Önce babasıyla sık sık Türk tarihi hakkında konuşmaya başlarlar. Primo Türk olarak onurlu, gururlu ve gelecekten umutludur. Yüzlerce yıldır devam eden şanlı destanlarınızı ne kadar çok dinlerseniz, o kadar gurur duyarsınız. Babası, Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflığını, gittikleri yerlerin insanlarını Türkleştirememeleri olarak görür. Ertuğrul ile kurulan hükümet, Avrupa'da bile birçok milleti köleleştirmişti ama artık Meşrutiyet ile birlikte bu milletlerin esiri olmaya başladılar. Hristiyan Avrupa'dan alıntılanan bu kanun Müslüman Türklere yakışmamıştır. Türkiye'deki Hıristiyan azınlık büyürken Türkler azalıyordu. Babası umutsuzca gelecekteki savaştan ve Selanik'in kaybından bahsediyordu. Primo bütün bunları anlayamadı, şanlı Türklerin bu kadar kolay pes etmesine izin veremezdi. Primo'nun isteği üzerine evdeki hizmetliler değiştirilip Türk hizmetçiler alınınca Primo Türkçeyi düzgün bir şekilde öğrenme fırsatı buldu. Bununla da kalmayıp ona Türkçe bir isim de bulmuşlar: Oğuz babasının artan umutsuzluğuna rağmen Primo umutluydu ve Türklere güveniyordu. Ancak, babasının bahsettiği kaçınılmaz son gerçekten oluyordu. Anlaşmaya göre Türkler Selanik'i terk edecek ve Selanik Yunanlılar ve diğer Avrupalılarla doldurulacaktı. Primo bunu duyunca çok kızdı. Bu Türklerin atalarının kanıyla aldıkları bu toprakları nasıl savaşmadan teslim edebildiklerini anlayamıyordu. Sokakta üniformalı subayların silahlarını teslim ettiğini görmekten utandı ve şehirde utanmadan dolaşmaları onu kızdırdı. Evlerinde çalışan Emine Hanım'ın oğlu da askerdi ve bir gün yanlarına geldi. Anne ve oğlunun yanına giren Primo, Türklerin silahlarını teslim ettiğini ancak ondan elindeki silahı annesinden saklamasını istediğini söylüyor. Primo, silahın nerede saklanacağını ayarlamış ve askere silahla ilgili birçok soru sorarak nasıl kullanılacağını öğrenmişti. Primo uykusunda Türklerin yeniden kahraman olduklarını ve milletleri dizlerinin üzerine çöktürdüğünü rüyasında gördü. Bir sabah böyle bir rüyadan uyandığında bahçede düşman jandarmaların olduğunu ve bir Rum subayın babasıyla konuştuğunu görür. Babası solgundu. Yunanlılar, soruşturma bitene kadar hapiste kalacağını söyleyip hapse atıyorlardı. Primo aşağı iner ve babasıyla birlikte gider. Yol boyunca Rumlar arkalarından Türklere yuh diye seslenirler. Kenan Bey, Selanik'te yaşayan bir Türk mühendisidir. Avrupa'da tahsilini görüp Selanik'e dönmüş, burada İtalyan bir hanımla evlenmiştir. Kenan Bey Türklüğünü tamamen unutur, fakat bir gün olan bitenleri, yaşadıklarını düşününce yeniden Türklüğünü hatırlar. Primo, İtalyan eşinden olan ilk çocuğunun ismidir. Evvela bu çocuğu İtalyan adetleri üzerine büyütürler. Primo da bir gün babasının Türk olduğunu ve kendisinin de bir Türk çocuğu olduğunu fark eder."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ruhumu-opmeyi-unuttun/", "text": "Ruhumu Öpmeyi Unuttun'daki öykülerinde, bakışlarını insanlığın ortak belleğindeki en tekinsiz noktaya çeviriyor. Gidenlerin de kalanların da büyük yalnızlığını ölüme meyleder. Aral, ölümü bir başlangıç ya da son olarak değil, sadece bir geçiş anı olarak kurar. On öyküden oluşan kitabımız güzel, düşündürücü ve sorgulayıcı ve hayatın amacı için koşan bizleri, son nefesinde, son uçuşunda esen rüzgar gibi ölümden önce ve sonra ruha dokunmaya davet ediyor. Bir faytonda mutlu bir şekilde araba kullanan evli bir çift, bir faytonla çarpışır. Çarpmanın etkisiyle bir kenara fırlatılırlar. Adam uyandığında yanında karısını görür. Arabanın içinde sıkışmış. O anda onu öperek, başını tutar ve uyanmasını ister ama o yaralanmıştır. Yardım bulması gerekir. Arabadan indiğinde bacağının kırıldığını fark eder ve otoyola çıkar. Burnuna Saman Kokusu gelir ve o an karısıyla yaşarken önemsiz bulduğu ama asıl önemini şimdi bulduğu anıları aklına gelir. Toka takmak, tatlı kıskançlıklar, küskün sessizlikler hepsi gözünüzün önünden geçer. Sonra ne kadar çok hatıranın kıymetini bilmediğini fark eder. Gelen yardımların üzerine çığlıklar atarak karısını kurtulması için çabalar. Kağan, eşi Lale öldükten sonra kendine gelemez. Bir yıldan daha uzun zaman geçer. Her gün her saat türbededir. Mezarına bir sürü lale dikmiştir. Zamanın nasıl geçtiğini unuttur. Mezarına diktiği laleler gün geçtikçe büyümeye başlar. Karlı bir kış günü mezara geldiğinde zaman kavramını anlar. Kar yağınca mezardaki laleler ölür. Kağan çıldırmış gibidir, bütün laleleri koparır ve koşarak evin içine diker. Kökleri karısına dokunur, teniyle birleşir. Kokusunun, bakışının, gülüşünün, ruhunun bu lalelere aktarıldığına inanır. Onları yaşatmak için laleler hakkında araştırmalara başlamış, lalelerle ilgili her kitabı okumuş, okuduklarını notlar almıştır. Artık karısının mezarına hiç gitmez. Lalelerden sadece biri çiçek açar ve büyür. Bu bir Siyah laledir. Kağan, karısının ruhunun Kara Lale'de olduğuna inanır. Şarkıyı yazarken yanında yazdığı ilhamı geri gelir. O gün Fatih beylerinin evine misafir olması gerekir. Akşam eve geç gelirler. Fatih Bey'in eşi şehir dışındadır. Kızı da erken uyur. Fatih Bey ve yengesiyle bir süre oturup sohbet ettikten sonra kendisine verilen odaya geçer. Yatmak için hazırlanır. Ancak huzursuzdur. Sanki biri onu sürekli izler gibidir. Odada Fatih Bey ve ailesinin çok sayıda çerçeveli fotoğrafı vardır. Sabah komodinin yanında bir kız belirir ve adının Pelin olduğunu, bugün ölümünün birinci yılı olduğunu, ailesini ziyarete geldiğini söyler. Sonra pembe kayışlı saatini alıp odadan çıkar. Sabah Fatih Bey ile görüşür. Olay doğrulanır. Anne ve babası öldükten sonra teyzesinin yanında yaşamaya başlar. Teyzesi bekar, çocuksuz bir kadındır. Adliyede görevlidir. Hiç sevmemiş, sevilmemiş, sevmeyi bilmeyen biriydi. Aşık olduğunda her şeyin düzeleceğini düşünür. Ancak evli bir adama aşık olunca işler daha da kötüye gider. Adam başta teyzesini sevip ona değer verse de sonunda kendi evine ve karısına yönelmiştir. İlgisini kaybedince teyzesi çıldırır. Ve bu aşk hikayesi, teyzesinin aşık olduğu adamı öldürmesiyle sona erer. Güleç, halasının baktığı fal karşısında büyülenir. Halası sevgilisi Fikret'in karısının ölü ruhunun aralarında dolaştığını söyler. Güleç öğrenmek için çok çalışır. Nihayet gece gördüğü rüyanın etkisiyle uyandığında Fikret anlattır. Karısı bir yıl önce bir otelden kendini atmıştır. Aynısını rüyasında gören Güleç ise şaşkına döner. Turgut intihar eder. Karısını, çocuklarını, ne iş yaptığını unutmuştu. Hiçbir şey hatırlamaz. Aynaya baktığında gördüğü kişi kendisine çok yabancıdır. Onu geçmişten geleceğe fırlattıklarını düşünür. Bu onun zamanı değil, hatırladığı son şey de bu değildir. Hülya ilk anatomi dersine girdiğinde bayılır. Karşısında bir yetim vardır, cesedi bile değersizdir. Bir an kendini ölmüş gibi görür. Orada yatanın kendisi olduğunu düşünür. Birkaç hafta sonra memleketine döner. Okuluna dönerken bir rüya görür. Kader değişir, afişi görür ve harekete geçer. Artık bu talihsizlikten kurtulması gerekmektedir. Afişteki telefon numarasını arayarak randevu alır. Randevu tarihi kalktığında ücretsiz olarak konu değiştirileceğini öğrenir. Hemen ameliyat masasına yatırılır. Uyandığında tek böbreği gitmiştir. Küçüklüklerinden beri birlikte büyümüşler, ilk suçlarını birlikte işlemişler. Sonra kız kaçırılır ve erkek kardeşini öldürmekten hapse girerler. Dışarı çıktıktan sonra baba olmayı seçti ve yeraltı dünyasına girer. O da onun yanından hiç ayrılmaz. Babanın 3 karısı vardır. Üç eşinden 4 çocuğu olur. Artık cesedinden başka bir şey kalmaz. Arabası patlayarak tüm organlarının dışarı çıkmasına neden olur. Ve artık hayatta değil. İnci Aral Ruhumu Öpmeyi Unuttun'daki öykülerinde insanlığın ortak belleğindeki en tekinsiz yakaya çeviriyor bakışını. Hem gidenlerin hem de kalanların o büyük yalnızlığına, ölüme eğiliyor. Aral ölümü bir başlangıç ya da son değil, salt bir geçiş anı olarak kurguluyor. Öykülerin odağına direnmeyi, ayakta kalmayı yerleştiriyor ve ölüm halinin ortak kodlarıyla uğraşmak yerine bireylerdeki karşılıkları sınıyor. Bunu yaparken kalemini kamera gibi kullanıyor, her öykünün kendisine has atmosferini, olağanüstü ayrıntı zenginliğiyle destekleyip bir duygular şölenine dönüştürüyor ve okurunu belleklerde iz bırakacak fantastik bir yalnızlıklar evrenine sürüklüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/sahane-hatalar/", "text": "Macera romanı, okuyucunun hikayenin nereye gideceğine karar vermesine izin verir. Kitap 150'den fazla olası son içeriyor. Bu sonlar %50 iyi ve %50 kötü sonuçlara sahiptir. İlk hikayeye girişten sonra, okuyucu ana kahramandır ve bir sonraki rotasını kendi kararları belirler. Son olarak, ana karakter kendi ölümünü seçer. Lisenin son günlerinde, artık hayatınızı farklı bir yola koyacak ve yeni bir hayata adım atacaksınız. Önünüzde iki seçenek var: Ya üniversiteye gideceksiniz ya da yeni yerler keşfetmek için bir yolculuğa çıkacaksınız. Kız arkadaşın onunla üniversiteye gitmeni istiyor. Siz de üniversiteye gitmeyi seçtiniz ve üniversiteye sevgilinizle mutlu bir hayata adım atmak için geldiniz. Ama ufak tefek sorunlar çıkmaya başladı. Sen ve kız arkadaşın okulla ilgili sorunlarınız var. Bu dönemde bir alana odaklanmanız gerekir: Ya sanat ya da bilim okuyacaksınız. Biraz hayalperest olarak seçiminizi sanattan yana kullanıyorsunuz. Siz ve sevgiliniz, ortamınız ve çevresi birbirinden çok farklı olduğu için daha da kötüye gidiyorsunuz. Sevgilinizi aldatıyorsunuz ve bu ilişkinizin sonu oluyor. Ara dönem sergisine riskli bir eserle katılıyorsunuz. İşiniz dikkat çekmiyor ama sizinle bir seks klibi ailenize geri dönüyor. Okulu bırakmakla bırakmamak arasında kalırsın. Devam etmeye karar veriyorsun. İnsanların beğenisini kazanmaya çalışmayı bırakıyor. Kendi sanat galerinizi açıyorsunuz. Çok ses getiren bu serginin sonuçları, iki farklı üniversiteden öğretim teklifleriyle sonuçlanıyor. Savannah'a gidiyorsunuz. İşler istediğiniz gibi gitmiyor ve bir noktada kendinizi okulun dekanını şikayet edip etmemeye karar verirken buluyorsunuz. Onu ihbar etmiyorsunuz, dekandan bir telefon bile almıyorsunuz. Sekreteri tarafından kovuluyorsunuz. Evdeki bütün şarapları bitirip markete gidiyorsunuz. Çarşıda vurulur ve yere düşersiniz, kırmızı sıcak ışığa direnir ve pazar yerinde kalırsınız. Hastanede gözlerinizi açtığınızda artık her şey farklıdır. Pazarda sana yardım eden eşin Marietta ve 2 papağanınla yaşıyorsunuz. 102 yaşına kadar yaşayarak huzur içinde ölüyorsunuz. Bu kitabı okumaya normal bir kitap gibi birinci sayfadan başlayın. İlk bölümün sonunda, önünüze bir yol ayrımı çıkacak. Kararınızı verin ve ilgili bölüme gidin. Her bölümün sonunda seçimlerinizle kaderinizi kontrol etmeye devam edeceksiniz. Kitabı okurken bazen hiç beklemediğiniz bir yere ulaşacak, bazen de kendinizi daha önce olduğunuz yerde bulacaksınız. Hayatın size neler hazırladığını asla bilemezsiniz. Ama bunu biliyorsunuz, iyilikler her zaman ödüllendirilmiyor ve bazen hatalı kararlar, şahane olayların başlangıcı olabiliyor. Her yolculuğun sonunda başa dönüp tekrar başlayın, unutmayın, herkes ikinci bir şansı hak eder. Yüzlerce farklı hayat sizi bekliyor. İyi şanslar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/sahmerdan/", "text": "Kitap içerisinde yer alan öykülerde balıkçılar, denizciler ve adalarda yaşan sıradan insanlar konu edinilmektedir. Avarelik yapan farklı tipler ve bu insanlarla istediği gibi iletişim kuramayan yazarın yalnızlığı ve arkadaşı olmayışı gözler önüne serilmektedir. Toplumsal birçok farklı sorun ile uğraşan ve sürekli ezildiği halde farkına varmayan sıradan insanların davranışları ve hayata karşı verdikleri mücadele kitabın genel konusunu oluşturmaktadır. Kitaba adını veren ve ilk hikayesi olan Şahmerdan, bir çavuş ve dört amele etrafından geçmektedir. Bir çavuş ve dört amele şahmerdan isimli makineyi yerleştirilmiş olduğu yerden denizin iç kısına sabitlemek ile görevlendirilirler. Ancak makine o kadar ağırdır ki fazlası ile çaba harcamayı gerektirmektedir. İçlerinde zayıf ve güçsüz olan iki kişi de bulunmaktadır. Bu durumda işi daha da zorlaştırmaktadır. Çok zorlanarak da olsa makineyi fırlatıp bir şekilde sabitlemeye çalışırlar. Sonunda makine yere düşer. Amelelerden Abdurrahman hızla sağa döner. Arkadaşı Salih ise bir tekme ile denize yuvarlanır. Ancak Sahil yüzme bilmemektedir ve 10 dakika içerisinde boğulur. Aburrahman ise hastaneye kaldırılır. Şahmerdanı ise akşam karanlığında diğer iki amele sessiz bir şekilde vapurdan sökerler. Kitabın ikinci hikayesi olan Çelme, yoksulluğun üst seviyelerde olduğu bir köyde geçmektedir. Şube reisinin hanımı ve arkadaşları ellerinde yiyecekler ile bir gezintiye çıkarlar. Yanlarında da bir tane asker görevlendirilmiştir. Askerin görevi onları korumak ve yönetmektir. Gezinirken son derece kalabalık bir mahalleden geçilmektedir. O sırada kadının biri askerin önüne çıkar. Asker ise çekil önümden diyerek kadını iter. Kadın ise bu duruma güler ve askere bir çelme takarak yere düşmesini sağlar. Birkaç dakika geçtikten sonra kadınların ellerinde bulunan tüm sepetleri köy ahalisi alarak kaçmaya başlar. Kaşık Adası'nda adlı hikaye ise Burgazada'da yaşayan dört arkadaşın Kaşık Adası'na gezmeye gitmesi konu alınmaktadır. Amaçları macera yaşamaktır. Eskiden anlatılan denizci hikayelerini, gezerken birbirlerine anlatırlar ve sanki kendileri yaşıyormuş gibi hissederler. Gezintilerini tamamladıktan sonra sabah evlerine dönerler. Ancak bu gezinti artık her yaz yaptıkları vazgeçilmez bir etkinlik halini almıştır. Mahpus, Ahmet isimli bir delikanlının Ayşe adında bir kızı sevmesi ile başlar. Ancak kız başka birini seviyordur. Bunun üzerine Ahmet Ayşe'yi kaçırmaya karar verir. O sırada kız bağırarak sesini tüm ahaliye duyurur. Ahali dışarı toplanır ve kızın sevdiği oğlanda bu durumu görür. Kız ne kadar bağırsa da ailesi bu duruma müdahale edilmesine engel olur. Ayşe başkasını sevdiğini dile getirir. Ahmet ise bu duruma daha fazla dayanamaz ve kısa dokunmadan evine götürür. Ancak kızı sevdiği oğlan almak istemez. Evde kimse ona iyi davranmaz. Kız kasabaya kaçarak bir evde çalışmaya başlar. Bunun üzerine Ahmet kızı bu evden kaçırır ve farklı bir eve yerleştirir. Kendi ise gidip kızın sevdiği oğlanı vurur ve hapse düşer. Bir define arayıcısı öyküsü Fındık Ali adında bir balıkçıyı ele almaktadır. Bu balıkçı eksiden çok iş yapmış biridir. Bir gün bir yerde define olduğunun haberini alır ve aramaya başlar. Belirli bir süre gözerden uzak kaldığından defineyi bulduğunu duyan haydutlar Fındık Ali'nin bulunduğu yere giderler. Aliyi bir güzel döverler ve işkence ederler. Amaçları definenin yerini öğrenmektir. Ancak Ali bilmiyorum ve bulmadım gibi yeminler etmektedir. Haydutlar yine de durmamakta ve definenin yerini öğrenmek istemektedir. Bunun üzerine kalbinden bıçaklanarak öldürülür. - Şahmerdanadlı öykü kitabı, Sait Faik Abasıyanık'ın ilk kez 1940 yılında yayımlanan üçüncü öykü kitabı olarak bilinmektedir. - İçerisinde dokuz adet farklı öykü yer almaktadır. Bu öykülerin büyük çoğunluğu kitaba alınmadan önce çeşitli dergilerde yayınlanmıştır. - Dört adet öykü ise ilk kez bu kitap içerisinde okuyucuya sunulmuştur. Kitap içerisinde yer alan öyküler insanları anlamak, sıradan kişilerin hayat mücadelelerini görmek ve insanları sevmek için olabilecek en doğru seviyede gayret göstermek amacı ile yazılmıştır. - Bu öykü kitabında yer alan Çelme adlı hikaye yüzünden Sait Faik Genelkurmay tarafından, gençleri askerlikten soğuttuğu gerekçesi ile mahkemeye verilmiştir. Bu dava sebebi ile kitapları toplatılmıştır. Yaşanan olay Sait Faik'i çok üzse de herhangi bir ceza almadan içerisinde bulunduğu durumdan kurtulmuştur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/sari-sicak/", "text": "Osman: Hikayenin, başkarakterdir. Çalışmak zorunda olan çok zayıf, cılız bir çocuk. Fiziksel özelliklerine rağmen azimli ve gururlu bir çocuktur. Anne: Oğluna karşı son derece naziktir ve zayıf oğlunun tarlada çalışmasına izin vermeyen kadın. Zeynep: Mustafa Ağalara günlüğe giden bir kadındır. Yazar bu öykülerinde Anadolu insanının açlık, pislik, hastalık, sefalet ve çevre koşulları içinde verdiği yaşam mücadelesini konu ediniyor. - Sarı Sıcak - Bebek - Yatak - Dükkancı - Süpürge - Keçi - Sinek - Hançer - Beyaz Pantolon - Halis Serkisof - Yeşil kertenkele - Bana Bak, Kardaş! - Yolda - Kalemler - Turnalar - Avcı - Ekin - Şahan Ahmed - Kavun Karpuz - Pis Hikaye - Hırsız - Ağır Akan Su Pis Hikaye' ninOsman, tüm acılara rağmen İnce Memed'e dönüşmez. Hikaye ilerledikçe Osman'ın Salman'a dönüşmesi beklenirken Osman, Mahmut Ağa'nın anlattıklarına gelir. Fadik tüm olanlara rağmen kızı da alıp köyden kaçar. Osman'ın Fadik'ten ayrılışı bir başka insani derinliktir. Büyük bir gözlem gücüyle insanın çürümüşlüğü ve toplumun kötülüğü gözler önüne serilecek, Osman, Hürü ve Fadik kızı tüm kusurlarıyla cıvıl cıvıl karakterlere dönüşecekler. Özgür kadın direnir ve akrabası olan vergi memurunu köyün üzerine salmakla tehdit eder ama bu devam etmez. Hürü, Ortadirek'in Meryemce romanında daha dirençli, daha inatçı ve dönüştürücü gücüyle sıra dışı bir karaktere dönüşecektir. Osman Fadık'ı alıp kaçar. Osman, Çukurova'nın dayanılmaz sıcağında işe gider. Hikaye, annesinin ona sabah erken kalkmasını söylemesiyle başlar. Annesi dayanamayarak Osman'ı uyandırır. Babası onu kolundan tutar, kaldırır ve işe gönderir. Zayıf ve terli, kırılgan Osman. Gün bitince ev sahibinden hakkını bekler ama yapamaz. İnatçıdır, öylece durur. Ağanın karısı Osman'ı görür. Osman kaçmak istese de yerine çivilenmiş görünmektedir. Ağanın verdiği yirmi beşliği alır almaz koltuğundan fırlar ve doğruca annesinin yanına koşar. Parayı annesine verir. Osman'ın tüm zorluklara rağmen çalışma azmi ve inadı hikayede önemlidir. Küçük olduğu için harçlığını alamayınca pes etmeyecek, inadı ile hak ettiği parayı almasını bilecektir. Çalışan ama hakkı verilmeyen işçilerden biri de Beyaz Pantolon hikayesinin kahramanı kunduracı çırağı Mustafa'dır. Kendisine beyaz pantolon diktirmek isteyen Mustafa, üç gün tuğla fırınında çalışmayı kabul eder. Tuğla ocağının ustası Cumali'ye yardım ederek ocağı ayakta tutacaktır. Cumali nemrut, acımasız, çıkarcı bir adamdır. Mustafa, emeğiyle beyaz pantolonun parasını hak ediyor ama Cumali, Hasan Bey'e çocuğun sürekli uyuduğunu söyleyince çocuğun hak ettiği parayı alır. Hasan Bey kayıp parayı Mustafa'ya verecektir. Çocuk karakter kadar ön plana çıkan Cumali karakteri de insanın bencilliğinin tipik bir örneğidir. Yaşar Kemal ise kusurları, yoksulluğu ve cehaleti ile Cumali'yi olduğu gibi çizer. Yeşil Kertenkele öyküsünde babası belli olmayan İbrahim, öykülerdeki en güçlü çocuk karakterlerden biridir. Hikaye atmosferi, anlatımı ve karakterleriyle Yaşar Kemal'in kendi Çukurova'sında, Çukurova'dan uzakta geçiyor. Kendisiyle dalga geçen akranlarından ve çevresindeki herkesten kaçıp doğaya ve hayvanlara sığınan İbrahim'in, hayal gücüyle canlandırdığı babasına ve ondan kaçarak kurduğu evreni anlatan öyküsüdür. Herkes, büyük bir iştahla. Yazarı yakınında bulacak ve yalnız olduklarını anlayınca kimseye söylemediğini ona söyleyecektir. Çevresindekileri görünce yalnızlığına, kendi dünyasına kaçacaktır. İstanbul'da geçen hikayelerden ilki Kalemler hikayesidir. Hikayenin çocuk karakteri Neriman, okuldaki arkadaşlarını kalemleriyle ikna etmeye çalışacaktır. Babası çöp toplayıcıdır ve çöplerden kalem toplayarak kızına verir. Neriman'ı kıskanan çocuklar onun kalemlerini çaldığını söyleyince okul müdürü devreye girer ve babasına Neriman'ı okula çağırtır. Neriman kendini kurtarmak için babasının söylediği yalana devam etmesini ister. Kızının üzülmesini istemeyen baba okuldan atılmayı göze alır ve kızının yalanına devam eder. Neriman'ın küçük hayaller dünyası, çocukluk psikolojisi, çevrenin kötülüğü, yoksulluk ve toplumsal çelişkilerle birleşecektir. Hikayelerdeki kadın karakterler çok çalışan, yoksulluğunu ve yokluğunu saklamaya çalışan, aşağılanan, ezilen ama direnen kadınlardır. Öte yandan romanlardaki kadın karakterler kadar inatçı ve dönüştürücü olduklarını göremiyoruz. Turnalar hikayesinin kahramanı Gülbahar, toprakla kavga eden, yurt dışına çıkan sevdiğini umutla bekleyen, cinsel açlığını bile toprakla gidermeye, arzularını gömmeye çalışan Çukurova dünyasının bir kadınıdır. Sevdiğinin geldiğini zannettiği hayaller, Gülbahar'ın yalnızlığının ifadesidir. Bebek hikayesi çocuğuyla baş başa kalan İsmail'in hikayesi olsa da hikayenin etkileyici karakterleri kadınlardır. Tarlada çalışmak zorunda kalan ve çocuk sahibi olan çaresiz kadınlar. Çocuğun annesi Zala doğum yaptıktan sonra ölür. Çocuğun emzirilmesi ve bakılması gerekir. İsmail, köyün kadınlarını dolaşır. Çocuğa bakabilen kadınları ifade eder. Kendi çocuğuna yetişemeyen özgür bir kadın, İsmail'in çocuğuna bakacak durumda değildir. İşe gelmesi gerekiyor, kendi çocuğunu evde aç bırakır. Topal, Emine'ye gider ama Topal'ın sütü bozulur, kendi çocuklarını yaşatamaz. İsmail, Cennet Ana ile birlikte çocuğu kapı kapı gezdirir. Bütün kadınlar çalışıyor, yoksulluk gözden kaybolsun. İsmail çocuğunu alıp sırt üstü yola çıkar. Yolda hikayesinin Emine'si eşinden boşandıktan sonra köyüne döner. Yolda karşısına çıkan Carter, Emine'yi arabasına götürür. Kadının boşandığını öğrenen Arabacı, Emine'ye kimsesi olmadığını söyleyer. Kadın köyünden dışarı çıkmaz ve Arabacı köyüne doğru devam ederler. Hem Emine hem de Arabacı karakteri ustaca çizilmiş. Birkaç diyalog, her iki karakterin dünyasını okuyucuya açar. Bu noktada Yaşar Kemal'in diyalog yaratmadaki başarısından bahsetmek gerekir. Tekrarlar, ikilemeler ve pekiştirmelerle oluşturulan diyaloglar, derin bir sadelikte anlatım zenginliği yaratır. Şahan Ahmed hikayesinin umutlu ve direnen karakteri Ahmed, kendi emeğiyle oluşturduğu sahasını toprak sahiplerine kaptırır. Ağaya şikayet edenler Ahmed'in tarlasını kıskanan köylülerdir. Ahmed, insanın çürümesiyle karşı karşıyadır. Dava açar ama ne fayda, avuç içi davaya gider. Ağanın kötülüklerine karşı hırslıdır. Kendine yeniden tarla açmak için baltasıyla başka bir ormanlık alana dalar. Bu hikayede Şahan Ahmed'in isyanı romanlara nazaran geride bırakılacaktır. Şahan Ahmed'in tüm emeği ve alın teri, romanlardaki karakterlerinin aksine pasif bir direnişe dönüşecektir. Halis Serkisof öyküsündeki Hacı karakteri trajikomik durumuyla diğer öykülerden ayrılmaktadır. Irgatbaşı Hacı saf, cahil bir karakterdir. Öte yandan toplum içindeki konumu, cehaletini göstermemesini, kurnaz olmasını gerektirir. Irgatların çalışma saatlerini ben ayarlayacağım deyince cehaleti ve saflığıyla ırgatların tuzağına düşer. Hikaye boyunca alay konusu olacak. Hem diyalogları, hem ruhi yapısı hem de kurnaz olmaya çalışan çocuksu saflığı, iyi detaylar ve gözlemlerle çok canlı bir şekilde çizilmiş, Hacı'yı etkileyici bir karaktere dönüştürmüştür. Hırsız ve Ağır Akan Su İstanbul'da geçen hikayelerdir. Gecekonduların, yoksulların, deniz insanlarının şehir hayatından kesitler sunduğu, yer yer röportaja yakın tanıklıklar dinlettiğiniz hikayelerdir. Hırsız 'da denize aşık olan Balıkçı Çakır'ın hikayesini okuyoruz. Çakır, anlatıcının arkadaşına ait olan kayığı ödünç alır. İşler onun istediği gibi gitmez. Yeterince balık bulamayınca borcunu ödeyemez. Bir süre ortadan kaybolduktan sonra ortaya çıkar ve borcunu öder. Anlatıcı, Çakır'ın hırsızlıktan tutuklandığını gazetelerde okuyacaktır. Çakır, hayatla ve denizle verdiği mücadeleyi kaybedecektir. Çakır karakteri, kentlinin yoksulluk karşısında çaresizliğinin bir örneğidir. Ağır Akan Su, her şeye gücü yeten, bin bir hüneri olan Kerem Usta'nın hikayesidir. Kerem Usta'nın gecekonduda yaşayan eşi Almanya'ya çalışmaya gider. Söylentiler biter bitmez eşinin Almanya'da çocukları olduğu söylenir. Bunu duyan Kerem Usta çılgına döner. Karısını öldürmeyi düşünür. Silah alır, Almanya'ya gider ve karısını öldürür. Kerem Usta'nın işe gidiş gelişi ve çevresinden aldığı etki ustaca işlenmiş. Sonunda anlatıcıya güvenir, silahı saklaması için ona verir, karısını öldürmekten vazgeçer. İntihardan kurtardığı genç kızı evine alır. Genç kız, Kerem Usta'nın çocuklarına bakar. Bir süre sonra karısı geri döner. Kerem Usta artık orada kalamaz, hayatları alt üst olur. Ailece kaçarlar ve gecekondu mahalleleri yanıp kül olur. Kerem Usta, tutkusu, çevresinden aldığı etki, deliliği ve saflığıyla şehre göç etmiş insanların tipik özellikleriyle çizilmiş güçlü bir karakterdir. Bir Ada Hikayesi dörtlüsünde Kerem Usta'nın çağrıştıracağı karakterlere belki çok daha sonra rastlayabilirsiniz. Sarı Sıcak Anadolu halkının yokluğa, açlığa, unutulmuşluğa karşı verdiği insanüstü mücadelenin hikayesidir. Pisliğin, sıcağın, sefaletin ortasında bir avuç insanın hayatla aralarındaki ince bağa sımsıkı sarılışlarının ve hayatta kalma çabalarının dramı yirmi iki hikayede dile getirilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/sarnic/", "text": "Sarnıç adılı kitapta toplamda 16 adet farklı hikaye bulunmaktadır. Her hikaye birbirinden farklı konulara dikkat çekmektedir. Ancak genel olarak konular ele alındığında ortaya arkadaşlık, hilekarlık, çaresizlik, yalnızlık, ahlak dışı ilişkiler, kıtlık, savaş gibi konular çıkmaktadır. Hikayelerin geneli kısa diyaloglardan oluşmakta ve derinlerinde birçok farklı anlam barındırmaktadır. Son derce sade bir dil ile ele alınmış olan bu kitap oldukça kolay anlaşılabilir bir yapıya sahip. Kitabın birinci hikayesi olan Sarnıç, Liseden beri olan anıları ele almaktadır. Liseden sonra hiç ayrılmamış olan 4 arkadaş hala birliktedir. Hepsi evlenmiş, bir iş kurmuş ve aynı mahallede oturmaya devam etmektedir. Kendisi İstanbullu bir kısa sevdalanır ve kaçarak evlenirler. Ancak bir gün karısı babamları görmeye gidiyorum diyerek evden ayrılır ve bir daha geri dönmez. Karısının babası boşanmaları için ona baskı yapmaya başlamaktadır. Kalorifer ve Bahar adlı hikayede çok eski zamanlarda, her şeyden geri kalmış bir mahalle konu edinilmektedir. Bu mahallede bulunan insanlara normal isimler verilmemektedir. Yeteneklerinle, konuşma tarzına ya da cüssesine göre isimler verilmektedir. Kimse kimsenin dini ya da mazhebini bilmediği için hiçbir ayrım söz konusu değildir. Bahar gelince bu mahallede yer alanlar şehre gidermiş. Kış geldiğinde ise yeninden mahalleye geri dönerlermiş. Bir gün şehri merak eden Capon, şehre gider. Burada kaloriferi, telefonu, sinemayı ve diğer birçok farklı şeyi görür. Ardından mahalleye geri döner. Mahalleliye anlattıklarından sonra adı kalorifer olur. Bir sonraki bahar geldiğinde şehre birlikte giderler. Ancak kışın diğerleri geri dönse de Capon dönmez. Beyaz Altın adlı hikaye ise şu şekildedir; Zamanında köyün en zenginlerinden biri olan Eksicizade, katip ile son derece iyi anlaşmaktadır. Aynı zamanda savaş ve açık zamanlarında köylüyü doyurmaktadır. Ancak parasının içerisinde haram paralarda karıştırmaktadır. Onun son yaptığı için katibin epey bir canını sıkar. Seksen ton olması gereken buğday çok daha fazla çıkmıştır ve katip bunun haksız bir kazanç olduğunu anlamıştır. Önceden katip ile Eskicizade İstanbul'a giderek Eskicizadenin dişlerini yaptırmak istemektedir. Ancak katip beklemez ve İstanbul'a gelir. Bir zaman sonra Eskicizade dişerlini yaptırmak için İstanbul'a gelir ve katip ile karşılaşır. Katip'e başlangıçta sitem etse de daha sonra dişlerini beyaz altından yaptırır. Katip'e orada bir iş bularak köye döner. Ancak birkaç ay sonra Eskicizade ölü bulunur. Aradan zaman geçer ve mezarlığın boşaltılması gerekir. Eskicizadenin mezarı boş bulunur. Sonradan anlaşılır ki ölüsü bir genç tarafından kaçırılmıştır. Bir Karpuz Sergisi adlı hikayede yazın kavurucu sıcaklarında cami avlusunda tanışmış iki yakın arkadaş yer almaktadır. Neredeyse tüm zamanlarını aynı yerde geçirmekte ve bir karpuz sergisi hayali kurmaktadırlar. Birde küçük çırakları olacaktır. Olan karpuz sergilerine giderler ve daha fazla hayal kurarlar. Hancının Karısı adlı hikayede hiç kimsesi kalmayan adam sarı bir köpek edinir. Bu köpek ile birlikte Karakurt Gölü'ne gitmeye karar verir. Yolda giderken bir han bulur ve içeri girer. Adam hancı ile dost olur. Hancı ona gölün kıyısında bulunan köyde bir yer ayarlayabileceğini söyler. Gecenin geç saatlerine kadar sohbet ederler. Hancı karısından ve karsının doyumsuz olmasından son derece şikayetçidir. Tüm bunları adama anlatır. O gece adımı uyku tutmaz ve sanki bir şey bekliyor gibi tüm gece beklemektedir. Çok sonra anlaşılır ki beklediği aslında hancının karısıdır. - Bu kitapta, yazarın ilk kitabı Semaver'e almadığı hikayeleri yer alır. - Kitabın kapağında Sait Faik'in adı Said Faik olarak yazılmıştır. - Tıpkı Semaver'de olduğu gibi Sarnıç da üç bölümde incelenebilir. - Yazar, o şehirlerde yaşadığı dönemlerde gözlemlediği, toplumun gelenekleri ve göreneklerindeki aksayan yönleri anlatmıştır. - İstanbul'da yaşadıklarını ve gördüklerini bir çocuk saflığı ile anlattığı hikayeler ikinci bölümü oluşturur. - Kitabın son bölümünde ise, Sait Faik'in yurt dışı tecrübeleriyle oluşturduğu iki hikaye vardır. Bunlar, Grenoble'da İtalyan Mahallesi ve Marsilya Limanı'dır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/satranc/", "text": "Dr.B. :Viyanalı bir avukatın oğludur. Hitler'in Viyana'yı işgali sırasında elinde bulunan gizli evraklar nedeniyle tutuklanır ve uzunca bir süre sorgulanır. Bu sorgusu sırasında kaldığı odada yalnızlıktan canı sıkılan Dr.B. bir gün sorgusunu beklerken bir asker parkasından çaldığı satranç oyunları kitabını hayıtını değiştirir. Mirko Czentovic: Düzgün konuşamayan ve anlama güçlüğü çeken ama satranca olan kabiliyeti nedeniyle saygıdeğer biri olmuş bir köylüdür. Mc Connor: Californiya'da petrol yatakları olan zengin bir iş adamıdır. Hayatında birisi ile hiç satranç oynamamış bir avukatın kitaplardan öğrendikleri ile dünya şampiyonunu yenişi konu edinir. Hikaye New York'tan Buenos Aires'e giden bir gemide geçmektedir. Anlatıcı Arjantin'de düzenlenecek satranç turnuvasına katılmak için kendileriyle aynı gemiye binen dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic ile karşılaşır ve bir arkadaşı da bu şampiyonun ilginç hayat hikayesini arkadaşına anlatır. Aslında zeka geriliğine sahip biri olarak tanımlanabilecek aynı zamanda cahil olan böyle bir kişinin dünya satranç şampiyonluğuna ulaşmış olması anlatıcının dikkatini çeker. Bu tür ilginç kişilikleri yakından incelemeye özel bir ilgisi olan anlatıcı Czentovic ile yakınlaşmak istese de dost canlısı olmayan biri olduğundan bu konuda başarılı olamaz. İlgisini çekmek için ilk olarak karısı ile satranç oynamaya başlar ve bu oyuna kısa sürede gemideki diğer satranç meraklıları da katılır. Bu meraklılardan biri olan McConnor büyük bir zenginliğe sahiptir ve Cznetovic ile ücreti karşılığında bir maç ayarlar. Anlatıcı, gazeteci arkadaşı, McConnor ile birlikte bir grup diğer yolcu şampiyona karşı oynadıkları ilk maçı kaybederler. İkinci maç esnasında ise gizemli bir yabancı kendilerine yapacakları bir hamle konusunda uyarıda bulunur ve ardından hamlelerle ilgili yaptığı tavsiyelerle neredeyse kaybettikleri bir oyunu berabere bitirmeyi başarırlar. Hikayenin en güzel bölümünü de anlatıcının bu gizemli yabancının satrançta nasıl böylesine başarılı bir hale geldiğini anlattığı kısım oluşturur. Ertesi gün anlatıcımız, bu gizemli yabancıyı Czentovic ile birebir maç yapmaya ikna etmek için onunla buluşur. İsmini Dr. B. olarak verdiği bu kişinin satrançta nasıl bu derece iyi hale geldiğinin öyküsü, kitabın da en önemli kısmını oluşturuyor. Avusturyalı saygın bir aileden gelen ve şirket faaliyetleri nedeniyle Naziler tarafından sorguya alınan Dr. B. içinde uğraşabileceği hiçbir şeyin olmadığı bir otel odasına hapsedilir. Burada düzenli olmayan sorgulamalar haricinde konuşabileceği kimse yoktur. Bu psikolojik işkence nedeniyle itiraflarda bulunmaya karar vermişken, sorgu odasının yanındaki duvarda asılı bir ceketin cebindeki kitabı fark eder ve onu çalar. Amacı vaktini geçirebileceği ve kafasını dağıtabileceği bir şeylerle meşgul olmaktır. Kıyafetinin içine gizlediği ve odasına getirdiği kitabın satranç şampiyonalarındaki oyunların hamleleriyle ilgili olduğunu öğrenince ilk başta hayal kırıklığına uğrar. Ancak kafasını meşgul etmek için tüm oyunları ezberler ve her gün zihninde oynamaya başlar. Bir süre sonra kendi kendine maç yapar hale gelir ve zihni gibi kişiliği de ikiye bölünür. Satranç Zehirlenmesi adını verdiği bu rahatsızlık nedeniyle hastaneye kaldırılır ve buradaki bir doktorun yardımıyla hapsedildiği yerden kurtulur. Güney Amerika yolculuğu esnasında da satranç müsabakasına şahit olarak müdahalede bulununca aslında ne derece ustalaştığını fark eder. Bir deneme yapmak amacıyla teklifi kabul ederek Czentovic ile yaptığı ilk maçı kazanır. İkinci maç esnasında psikolojik rahatsızlığı nükseder ve hayalinde oynadığı oyunla gerçek oyunu birbirine karıştırınca anlatıcının yardımıyla kendini bu zor durumdan kurtarır. Kendi ifadesiyle bu son oyunudur ve hayatında bir daha satranç oynamayacaktır. Zweing'in eşiyle intihar etmeden hemen önce kaleme aldığı bu güzel eserinde yaşamış olduğu psikolojik bir işkence ile zihnini satranç oyunuyla nasıl dinç tutmaya çabaladığını, ruhundaki gelgitleri, dahi mi yoksa deli mi olduğu hakkında bir ders vermeye çalıştığını görüyoruz. İnsanın nasıl bir hiç' e dönüştüğü anlatılırken, hikaye kurgusunun da satranç oyununa bağlanmış olması etkileyici Merak ettiyseniz ilk fırsatta okuyun derim. Rastlantı sonucu eline geçidiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B.'nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında. Stefan Zweig'ın Brezilya'da sürgündeyken yazdığı ve Şubat 1942'deki intiharından birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avrupa kültürünün nasyonal sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder. Avrupa kültürüne elveda derken yaşama da veda etmeyi seçen Zweig'ın son yapıtı Satranç, gerilimli kurgusu ve kahramanın ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla, kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü bir uzun öyküdür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/seher/", "text": "Seher: Evin en büyük kızıdır. Aynı iş yerinde çalıştığı Hayri'ye aşık olur. Sultan: Kızını kurtarmak için kocası tarafından dayak yiyen ev hanımıdır. Gani: Sultan'ın eşi ve evin babasıdır. Hadi: Seherin kendisinden 3 yaş büyük abisidir. Engin: Evin en küçük oğlu daha on beşinde yeni yetme bir delikanlıdır. Pınar ve Kader: İki küçük kız çocuğudur. Kitaba ismini veren 'Seher'i, Adana'da bir namus cinayetine kurban giden bir genç kızın hikayesini konu edinir. - İçimizdeki Erkek - Seher - Temizlikçi Nazo - Bildiğiniz Gibi Değil - Kara Gözlere Selam Olsun - Cezaevi Mektup Okuma Komisyonuna Mektup - Denizkızı - Halep Ezmesi - Ah, Asuman! - Annemle Hesaplaşmalar - Tarih Kadar Yalnız - Sonu Muhteşem Olacak Seher, aşık olduğu adam, yani Hayri ile tanışmak için pastaneye gider. O gün bayramdır. Hayri'yi çok sever. Annesi Sultan ona izin verir. Ne de olsa kızına güveni tamdır. Asla dürüst olmayan bir şey yapmaz. Hayri, Seher'in yanına gelir. Seni arkadaşlarımın arabasıyla eve bırakalım der. Seher başta tereddüt etse de Hayri'yi sevdiği ve ona güvendiği için kabul eder. Kendisine bir şey olmayacağından emindir. Hayri ve arkadaşları biraz dolaşmak bahanesiyle arabayı ıssız bir ormana sürerler. Seher direnir ama başarısız olur. Seher için dünya durmuştu, Hayri ve arkadaşları hareket halinde, ona saldırmaya başlar. Bu duruma dayanamayan Seher bayılır. Uyandığında kendini evinin yakınında terk edilmiş bulur. Muhtemelen bana araba çarptığını düşünür. Kanlar içinde evine varır. Sultan anne, kızına ne olduğunu anlar ama soramaz. Kızını güzelce yıkar ve yatağına yatırır. Pınar ve Kaderde 'de ağlar. Ne olduğunu anlamasalar da anneleri ve ablaları ağladığı için onlar da ağlar. Amcalar bir karar vermeye çağrılır, ancak karar zaten bellidir. Seher yaptığı namussuzluğun bedelini canıyla ödeyecektir. Tecavüze rıza gösterip göstermediği bile sorulmaz. Sabah güneş parlamaya başlar. Bugün Seher ölecek ve aile namusunu temizlemek için sokağa çıkıp insanların yüzüne bakabileceklerdir. Seher, küçük kardeşleri Kader ve Pınar'a veda eder. Annesinden ayrılmak istemez. Gani hanesinin adamları, oğulları Hadi ve Engin'i alıp zorla ıssız bir yere götürürler. Bu iş için Engin görevlendirilmiştir. Babam bu işi yapamaz, evin en büyüğüdür. Ailenin geri kalan üyeleri onurlarını korumalıdır. Evin en büyük oğlu Hadi bu işi yapamaz. Çünkü o evlenmek için nişanlıdır. En uygun aday Engin'dir. Bu kutsal görev ona verilmiştir. Mutlaka yapmalıdır. Seher yalvarmaya başlar. Her ne kadar beni öldürme dese de faydasız olur. Engin ailenin namusunu temizlemelidir. Seher, babasının ve ağabeyinin elini öper, ağabeyine sarılır, sımsıkı koklar ve onu öper. Sonra diz çöker. Çukurova'nın soğuk toprağına Seher'in sıcakkanı dökülür. Seher'deki hikayeler, heveskar işi değil insana ve yaşama duyulan derin sevginin ince bir mizahla harmanladığı has yazar işi metinler. Karşımızda, tutsaklık günlerinde vakit doldurmak için yazan biri değil, bugüne kadar ortaya çıkmamış, okura ulaşmamış bir edebiyatçı var. Demirtaş'ın hikayelerini okuyunca, keşke halkına, ülkesine, dünyaya karşı duyduğu sorumluluk ağır basmasaydı da yazar olsaydı diye hayıflandım. Sonra, edebiyat-sanat damarımın bencilliğinden utandım: o zaman, edebiyat bir yazar kazanacak ama Türkiye Demirtaş kalibresinde bir siyasetçiden, geleceğin önemli bir liderinden, barış ve özgürlük umudundan yoksun kalacaktı. Siyaset ve sanat disiplinleri birbirine benzemez. Siyaset; doğru zamanda siyasi açıdan doğru olanı söylemek ve gerçek düşünceleri saklamak ilkesine sahipken, sanatçı deyim yerindeyse yüreğini kazıyarak en gizli duygularını, en büyük kitleyle paylaşmaya koşullanmıştır. Bu açıdan Selahattin Demirtaş'ın değerli öykülerini özel bir yere koymamız gerekir diye düşünüyorum. Acılar karşısında duyarlı bir yüreğin çığlığını yansıtan bu öyküler, siyasetten çok daha derin bir insani damara dokunuyor. Kitabın özenli ve akıcı bir Türkçeyle yazılmış olması, hem estetik hem de toplumsal açıdan ayrıca övgüye değer. Bu ülkedeki herkesi birleştirecek olan ortak payda sanatın büyülü yaratıcılığında gizli. Çünkü sanat, vicdanın dilidir. Selahattin Demirtaş da bu dili konuşuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/semaver/", "text": "Arkadaşları: Ali'nin sürekli vakit geçirdiği kişilerdir. Kitaba adını veren hikaye, İstanbul Halıcıoğlu'nda bir fabrikada çalışan Ali'nin annesiyle geçirdiği mutlu günlerini anlatıyor. Evlerindeki huzurun tek tanığı, onları hayata bağlayan adeta bir meta olan semaver olmuştur. Sait Faik'in ilk eseri Semaver, çocukluk, gençlik, İstanbul ve Fransa hikayeleri olmak üzere üç gruba ayrılırlar. Kitapta yer alan öykülerin çoğu daha önce dönemin çeşitli dergilerinde yayımlanmış öykülerden oluşmaktadır. Kitaptaki öyküler üç bölümde incelenebilir. Birinci bölümde yer alan hikayelerde yazarın çocukluğunu geçirdiği Adapazarı ve çevresi anlatılır. Çevre tasvirinin yaygın olarak kullanıldığı bu öykülerde yazar, oynadığı kırları ve ormanları anlatmıştır. İpek Mendil, Babamın İkinci Evi, Kıskançlık, Demet, Orman ve Ev, Düğün Gecesi hikayeleri bu bölümdeki hikayelerdir. İkinci bölümde ise daha çok İstanbul'da geçen ve yazarın bu şehirde yaşadıklarından yola çıkarak kaleme aldığı öyküler yer almaktadır. Örneğin Faik, Bir Sahilin Dört Öyküsü adlı eserinde denizde çalışan ve geçim mücadelesi veren insanlardan bahsetmiştir. Bu bölümde yer alan diğer öyküler ise yazarı ünlü yapan Stelyanos Hrisopulos Gemisi ve Şehri Unutan Adam ve Üçüncü Yer'dir. Kitaba adını veren Samaver'de bir fabrika işçisinin hayatı anlatılır. Bu hikaye, yazarın Grenoble'daki günlerinde gözlemlediği olaylara dayansa da, ikinci bölümde sayılabilir. Kitabın son bölümünde ise Sait Faik'in Fransa'da geçirdiği günlere göndermeler yer alıyor. Bu hikayeler Aşk Korkusu, Louvre'dan Çaldığım Heykel, Robenson, Yaşlı Öğrenci, Bir Kayık ve Bir Kadın hikayeleridir. - Semaver - Stelyanos Hrisopulos Gemisi - Meserret Oteli - Bir Kıyının Dört Hikayesi - Babamın İkinci Evi - İpek Mendil, - Kıskançlık, - Bohça - Orman ve Ev - Düğün Gecesi - Şehri Unutan Adam - Üçüncü Mevki - Garson - Bir Takım İnsanlar - Benimle Beraber Seyahatten Dönenler - Sevmek Korkusu - Louvre'dan Çaldığım Heykel - Robenson - İhtiyar Tale - Eser, Sait Faik'in babasının maddi yardımıyla basılabilmiştir. - Faik, bu kitabına ilk yazdığı öykü olan İpekli Mendil'i de aldı. - Semaver 'de, yazarın sonraki dönem kitaplarında rastlanan konuşma dilinin canlılığından yararlanma yok denecek kadar azdır. Sait Faik, Burgaz çalılıklarından çekti bir kızılcık dalı kopardı, kalem gibi yonttu, ucunu yaşama batırdı ve yazmaya koyuldu. Haldun Taner, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, 1983."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/sevdali-bulut/", "text": "Bulut: Sevgi ve iyiliği temsil eder. Ayşe: On beş yaşındaki iyi yürekli, dünya güzeli bir kızdır. Kara Seyfi: Ayşe'ye olan ilgisi yüzünden Bulut ile sürekli kapışır. Sevdalı Bulut, İyi niyetli ve temiz ruhlu Ayşe'nin güzel bahçesini ele geçirmek isteyen zalim Seyfi'nin kurnazlığı, Ayşe'ye aşık olan Bulut'un zekası ve bağlılığıyla sonuca ulaşamamasını konu ediniyor. Servinin altında oturan derviş ney çalar. Deliklerden dağlar, dereler ve ağaçlar fışkırır. Bunların bulunduğu ülkeye Ney ülkesi denir. Derviş nefes alıp üflemeye başlayınca bu sefer neyden bir adam fırlar. Bu adamın adı Kara Seyfi. Dervişin çantasını çaldığı gibi bu adam kaçar. Derviş bir taş alır ve bu adama atar. Kara Seyfi, Ney diyarında bir dağın tepesinde lastik top gibi sekerek ata doğru uçar. At eyere binince yürümeye başlar. Etrafına bakar, etrafındaki tüm tarlalar, tarlalardaki her şey ona aittir. Kara Seyfi böyle devam ederken derviş ney üfler. Bu sefer Ayşe isimli kız içinden atlar. Bu kız dünyanın en güzel kızıdır. O on beş yaşındadır. Dervişin görecek bir şeyi olup olmadığını kibarca sorar. Ayşe de kalkıp Ney ülkesinde başka bir yere uçar. Her türlü çiçek ve meyve ağaçlarının bulunduğu bahçesindedir. Bu sırada Kara Seyfi gelir. Her zamanki gibi bahçesini ister. Ayşe asla vermeyeceğini söyler. Kara Seyfi'nin atı aniden zıplayınca Ayşe'den uzaklaşmak zorunda kalır. Atın zıplamasının nedeni, yoldan geçen bir tavşanın atı ısırmasıdır. Bu sırada beyaz güvercin Kara Seyfi'nin alnının ortasına pisler. Kara Seyfi çok sinirlenir. Güvercin kovalamaya başlar. Tavşanın Kara Seyfi'nin atını ısırmasının nedeni buluttur. Dervişten fışkıran bulutla tavşan arasında büyük bir dostluk kurulur. Kara Seyfi, aradığı güvercini bulur ve bir bulut gelip Kara Seyfi'nin yolunu keser. Güvercin bu şekilde kurtulur. Bunun üzerine Bulut etrafta dolaşmaya başlar ve Ayşe'nin bahçesinin olduğu yere gelir. Ayşe'yi görünce çok etkilenir. Ayşe'nin güzelliği onu büyüler. Ayşe ile yakın arkadaş olurlar. Ayşe Kız onu öptüğünde bulut havada güzel bir gül şeklini alır. Bulut, en sıcak günlerde bile Ayşe'yi gölgeler ve korur. Bulut ninni söyleyerek Ayşe'yi uyutur. Bu sırada Kara Seyfi gelir ve sadece devedikeni değil bahçedeki çiçekleri kesmeye başlar; onunla arkadaş olur. Bulut bunu fark edince Kara Seyfi'yi kovar. Kara Seyfi intikam için uğraşırken daha sonra devedikeni ile karşılaşır ve Ayşe'nin de kovduğu devedikenidir. Ayşe'nin bahçesine devedikenilerin rehberliğinde uzak ülkelerden kum ve rüzgar gelir. Bunları Ayşe'nin bahçesine serptiğinizde bütün ağaçlar ve çiçekler bir inilti ile kurumaya başlar. Bunun üzerine güvercin, bulut ve rüzgar arasında büyük bir kavga başlar. Sonunda bulut galip gelir ve Kara Seyfi uçuruma düşer. Ayşe, bahçesini ve çiçeklerini kurtaran bulutçuğa minnettardır. Ama bulut kaybolmuştur. Onu çok özler. Tavşan, iyi bulutların, iyi insanların asla kaybolmayacağını söyler. Nitekim, bulut kısa sürede tüm güzelliğiyle ortaya çıkar. Böylece Ney memleketinde iyi iyiyi, kötü kötüyü bulur. Edebiyat bütün çeşitleriyle masalla başlar, masalla biter diyen Nazım Hikmet'in çocukların hayal dünyasından büyüklerin gerçek dünyasına uzanan, 100 Temel Eser'de de yeralan masalları okurla buluşuyor. Usta yazarın çağdaşla gelenekseli kaynaştıran zengin anlatımı, Cem Kızıltuğ'un resimleriyle bir masal şöleni sunuyor okura."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/silahlara-veda/", "text": "Frederic Henry: Romanın asıl kahramanıdır. Birinci Dünya Savaşı İtalyan ordusunda savaşan Amerikalı bir teğmendir. Catherine Barkley: Romanda Frederic Henry'nin sevgilisi olan Catherine, savaş hattının gerisinde bulunan hastanelerin içinde bir İngiliz hemşiredir ve de ölen nişanlısının ardından yas tutmaktadır. Rinaldi: Frederic Henry'nin oda arkadaşı olan Rinaldi, aynı zamanda onun en yakın arkadaşıdır. Savaşta yaralı tedavisiyle ilgilenen bir doktordur. Helen Ferguson: Catherine'in yakın arkadaşı olan Helen, Catherine gibi cephedeki askeri hastanelerde görev yapan İskoçyalı bir hemşiredir. Papaz: Nazik, nakil insanlara sevgi ve saygıyla yaklaşan bu genç adam, ordudaki askerlere sadık destek için görevlidir. Hemşire Gage: Önden yaralandıktan sonra tedavi gördüğü Amerikan hastanesinde Frederic'in bakımından sorumlu hemşiredir. Daha sonra Frederic ile arkadaş olur. Van Campen: Aynı Amerikan hastanesindeki hemşirelerden sorumludur. Frederic tedavi gördüğü müddetçe ona karşı her zaman soğuk olmuştur. Doktor Valentini: Frederic'i dizinden ameliyat eden doktordur. Kendine olan güveni Henry'yi etkilemiştir. Ettore Moretti: Frederic gibi bir Amerikalı olan Ettore, savaş sırasındaki kahramanlığı ve madalyaları ile her zaman gurur duyan bir karakterdir. Frederic'in savaştan kaçarken tavrına zıt bir tavır alır. Gino: Frederic ile çoğu savaş sırasında yıkılan bir köyde tanışır. Vatanın kutsallığına inanır ve her ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğini belirtir. Ralph Simmons: Opera öğrencisi Ralph, Frederic'in savaştan kaçtıktan sonra birlikte gittiği ilk kişidir. Frederic'e sade kıyafetlerini verir ve onu tanımadan dolaşmasını sağlar. Emilio: Bir otel barında barmen olan Emilio, Henry'yi Catherine ile birlikte geri çağırdı ve İsviçre'ye kaçmalarına yardım etmiştir. Birinci dünya savaşın ortasında İtalyan Ordusunda görev yapan Henry Tenente isimli teğmenin savaş boyunca başından geçen olayları ve iki kişinin arasında geçen hem kendi sevgi dolu dünyalarında, hem de savaşın her şeyi yerle bir eden acımasız dünyasında yaşamlarını ele alır. Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan ordusu için gönüllü olan Amerikalı Teğmen Frederic Henry, ambulans biriminin başına geçiyor. Bu birliktelik ile hastaları ve yaralıları bakım merkezlerinden alır, çağrı merkezlerine götürür ve çeşitli hastanelere dağıtır. Henry, yeni bir hastane kurmak için gönderilen az sayıdaki hemşireden biri olan Catherine adında bir hemşireyle arkadaş olur. Hanry, Catherine'i eğlenmek ve onunla vakit geçirmek niyetindedir, ancak Catherine, Henry'ye aşıktır. Henry cepheye doğru yola çıkmadan önce, Catherine onu savaşta tehlikeden korumak için ona bir kolye verir. Henry, çatışmada ciddi şekilde yaralanır. Birkaç hastanede ilk müdahalesini yaptıktan sonra onu Milano'daki Amerikan hastanesine gönderirler. Hastanede tekrar Catherine ile karşılaşırlar. Henry bu sefer ona aşık olur. Ameliyat ve pansumanlardan sonra Henry iyileşmeye başlar. Yasak olduğu halde gizlice içer. Bu sağlığına zarar verir. İyileştiğinde cepheye geri gönderilir. Ancak bir gece öncesi Catherine, Henry'ye hamile olduğunu söyler. Avusturya cephesinde de Almanların desteğini alan Avustralyalılara karşı İtalyanlar geri çekilmeye başlar. Henry ve ekibi, hastane malzemelerini araçlara yüklemeli ve geri çekilmelidir. Henry ve üç arkadaşı malzemeleri ambulanslara koyarak, Udin'e doğru yola çıkar. Şiddetli yağmurda ilerlerken gördükleri insan manzaraları içler acısıdır. Geri çekilen İtalyan askerleri dayanılmaz acı ve ıstırapla boğuşmaktadır. Udin yolu üzerinde yağmur ve çamurun etkisiyle ana yol kapanır. Bir an önce Udin'e gitmek isteyen Henry ve arkadaşları bir kestirme yol kullanırlar. Udin'e 10 km. aletler çamura saplanmadan önce. Araçlar çamurdan kurtulup diğer birliklere yetişerek yürüyerek devam edemez. Savaştan bunalan ve nefret edilen askerler orduya ve rütbesine hakaret etmeye başlıyorlar. Henry de aynı davranışı gösteriyor. Henry'nin askerlerin geri çekilmesi sırasında gördükleri, onu silahlara veda etme kararı aldırmıştır. Geri çekilen askerler, Taglimento nehrini geçtiklerinde kendilerini bekleyen kötü sürprizle karşılaşırken orada bir mahkeme kurulur, orduya, rütbeye ve askerlik hizmetine hakaret edenler sorgulanarak yargılanıp idam edilir. Henry, sırası ona yaklaştığında bir yol bulur ve nehre atlayarak kaçar. Bir ormana tutunarak nehir boyunca saatlerce seyahat eder, Venedik ovasını yürüyerek geçer. Milano'ya bir yük treni ile çeşitli sıkıntılarla gelir. Oradaki bir arkadaşından bir takım elbise alarak Catherine'in çalıştığı hastaneye gider. Stresa'da bir hastaneye gönderildiğini öğrenir. Trenle Stresa'ya gider ve Catherine'i bulur. Kaldıkları otelin sahibi Henry'nin sabah tutuklanacağını öğrenir ve tekneyle kaçmalarına izin verir. Henry ve Catherine, otel garsonunun teknesiyle İsviçre'ye gider. Sabaha kadar kürek çeker, elleri yara bere içinde kalır. İsviçre polisi durumlarından şüphelenerek onları tutuklar ancak belgeleri tam oldukları için serbest bırakırlar. Montrö yakınlarındaki bir eve yerleşirler. Doğum yaklaştığında Lozan'a gidip otelde kalıyorlar. Acılarının ardından Catherine hastaneye kaldırılır. Bebek sezaryen ile doğar ancak hala çok kanaması vardır. Doğum başlamadan önce hemşire, çok yorgun ve aç olan Henry'yi yemeğe gönderir. Henry geri döndüğünde Catherine baygın ve kötü durumdadır. Ölünceye kadar asla iyileşemez. Henry, şimdi tek başına, yağmurda otele doğru yavaşça yürüyor. - Silahlara Veda, Amerikalı yazar Ernest Hemingway'in en önemli romanlarından biridir. - Başka savaş romanları da yazan Hemingway, yazarken yalnız savaşı anlatmakla kalmaz, kendi dünya görüşü doğrultusunda savaşın insan yaşamına olan tüm olumsuz etkilerini de vurgular. Hemingway'in yazmayı en sevdiği konulardan biri olan savaş hakkında insanı düşünmeye zorlayacak gerçekleri müthiş bir roman kurgusuyla okuyacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/sirca-kosk/", "text": "Bu masalın kahramanı üç tembel arkadaş ve sıradan halktır. Zaman yine geçmişte belirsiz bir zamandır. Olaylar bilinmeyen bir şehirde gerçekleşir. Bu masal, Sabahattin Ali'nin halk hikayesine en uygun hikayelerinden biridir. Üç uyanık arkadaşın hayatını çalışmadan nasıl yaşayabiliriz? İnsanlar arasında çalışmadan hayatımızı nasıl yaşayabiliriz? Bunu söylerler, düşünürler ve bir fikirleri olur. Eser, uyanan bu üç kişinin, Sırça Köşk'ün hikayesinin, insanların kendilerine bir ders çıkarması ile oluşup çöküşüyle son bulur. Tembel olan ve hiçbir yerde sığınacak bir yer bulamayan üç arkadaş bir şehre gelirler. Yoldayken içlerinden biri onları rahat ettirmenin bir yolunu bulur. Bu yoldan geldikleri şehri dolaşıp, Bu memleketin camdan köşkü nerede? dediler. İnsanlar cam köşkün ne olduğunu merak ediyor. Üç tembel arkadaş, onları camdan bir köşkün olmayacağına inandırır ve camdan bir köşk inşa eder. Gittikçe büyürler. Sırça köşkün ihtiyaçları giderek artar, oraya girenler hazır yemek yemeye alıştıkları için çıkmak istemezler, dışarıda kalanlar oraya girmeye çalışır. Sırça köşk yavaş yavaş halka yük olur. Halk, uyanık üç arkadaşa sorular sorar ve uygun bir cevap alırlar. Sırça köşkün ihtiyaçları karşılanamadığında, cam köşkteki insanlar zora başvururlar. Halkın yiyecek ve içeceklerini zorla alıyorlar, itiraz edenleri camdan köşkün bodrum katına kilitliyorlar. Halk bu beladan kurtulmaya çalışmaz ve cam köşkün adamları köşkün o kadar güçlü olduğu ve hiçbir kuvvetin onu yıkamayacağı fikrini yayar, safları inandırır, inanmayanları da hile ve hile ile susturur. Kuvvet. Zamanla, insanların verecek hiçbir şeyi kalmayacak. Son koyunlarını da bir emirle getirirler. Bu durumda halkın artık korkmayacağını bilen üç tembel arkadaşın elebaşı sesini yumuşatır ve halk için yaptıkları fedakarlıkları anlatır. Getirdikleri koyunların hepsini yemediklerini ve bir kısmını geri vereceklerini açıkladıktan sonra başlarının halka dağıtılmasını emreder. Birileri kafaların beyni olmadığını görüyor. Kafaların dili ve gözleri yoktur. Kafaların neden beyni, gözü ve dili yok diye sorduklarında Onları boşa harcayacaksın cevabını alırlar. İçlerinden biri, Senin böyle kafana ihtiyacım yok diyerek başını attığında, cam köşkte bir delik açılır. Herkes başını ellerine attığında sağlam olduğuna inanılan köşk yerle bir olur. İnsanlar normal hayatlarına dönerler. Olayların bu şekilde sona erdiği bu peri masalında bir kıssadan oluşan bir paragraf bulunmaktadır. - Sabahattin Ali'nin kısa öyküsü. Sabahattin Ali'nin 1947'de yayınlanan Sırça Köşk kitabına da adını veren bu masalı diğerlerinden önce yazılmasına rağmen kitabın ve masallar bölümünün sonunda yer almıştır. Dört masalın en uzunu budur. - Dönemin devlet yönetimine ve düzenine eleştirel bir bakış sunmaktadır. Kitap, bir dönem yasaklı kitaplar arasında bulunmuştur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/sishaneye-yagmur-yagiyordu/", "text": "Kitaba ismini veren hikayede, Şişhane'de kaza yapan belediyeye bir atın gözünden, olay yerinde bulunan ve kazaya karışanların hayatları konu edinmiştir. Amerikan asıllı fotoğrafçı İstanbul'a gelerek Şişhane civarında fotoğraflar çekmeye başlar. Bu sırada fotoğrafçı, kameranın merceğini çıkarıp yerine bir at gözü koyar. Bu nedenle çektiği fotoğraflar flaşörle çekilmiş olur. Güneş gözlüğü takılarak çekilen bu fotoğraflarda bazı şeyler alışıldık hallerinden farklı görünür. Bu resimlerdeki nesneler ve insanlar orijinal boyutlarından yarım kat daha büyük görünüyor. Hikayedeki at, sıradan bir çöpçü atıdır. Bu at yaklaşık yirmi beş yaşında ve Kalender adındadır. Nesnelere ve insanlara bakarken Kalenderi denen at, her şeyi tıpkı güneş gözlüğü gibi yarı büyük görür. Kalender isimli at, Vali Muhittin Bey zamanında belediye temizlik işleri için alınmış ve emekli olma vakti de gelmiştir. Kalender isimli atın neden olduğu olay yağmurlu bir günde saat 3 sularında ve İstanbul Şişhane'de meydana gelir. Kalender her zamanki gibi rutin işleri yapıyor. Ancak Şişhane'den geçerken bir hamalın taşıdığı aynada kendini görmeye başlar. Kendini çok büyük gören Kalender bundan korkmaya başlar. Çektiği arabaya geri dönerken bir dükkana dalar ve yüksek bir sesle vitrin camlarının kırılmasına neden olur. Bu sefer ortaya çıkan gürültüden aşırı derecede korkar ve arkasından dörtnala koşmaya başlar. Kalender ve çektiği araba tramvayın önüne çıkar. Tramvay fren yaptığında arkadan bir araba gelip tramvaya çarpar ve trafik kapanmaya başlar. Tramvaya arkadan çarpan adam ünlü zengin Artin Margusyan'dır. ve Artin, ifade için karakola götürüldükten sonra iflas eder. Çünkü Artin'den telgraf bekleyen Brezilyalı firma, Artin'den haber alamayınca gelememiş ve malları Hamburg'dan Alois Morgenrot'a gönderilmiştir. The jolly jocker yazılı kağıt, delişmen, uçarı,biraz cambaz, biraz sihirbaz,biraz düzenbaz,ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı sıcak delikanlı. Aslarda bir kral havası, bir padişah cakası vardır. Karamaça beyinde meşhum birşeyler sezilir. İspati beyini bizans prensine benzetirim. Kupa beyi herhalde osmanlı hanedanına mensup olmalı. Kupa kızı ,etine dolgun, duru-beyaz, hanım-hanımcık bir tazedir. Kupa papazı , pek babacan pek yakın bir adamdır. İspati kızına gelince , ondan her türlü sinsilik umulur. Karolar , onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Maçalar , bir ermeni ailesidir. Fındıklı'da bir konakta başlayan ve oradan da Nice'e, Cezayir'e, Paris'e , oradan da New York tarikiyle Massechusett'e kadar uzanan macera dolu bir hayat ele alınmıştır. Yazar sekizde ya da dokuzda iken Atatürk'ün Galatasaray mektebini ziyaretini anlatmaktadır. Frau Keller'in pansiyonunda Fraulein Haubold'un kedisi ile geçirdiği olaylar ele alan hikaye, ayrıca Dropsi, Michael Georgiyef adındaki kişilerin bu kediye karşı olan tutumunu anlatmaktadır. Eczanenin akşam müşterileri, hep kelli felli, efendiden görmüş geçirmiş insanlardır. Bunlar bir eski başvekil, bir eski meclis vekili, eski bir sefiri kebir, bir emekli erkan-I harp miralayı, tanınmış söz sanatları birde ünlü fenni sünnetçidir. Feyzullah adındaki bir kahvehane işleten adama takılan lakaptır. Bu adama fasaryalık akardı diye görüldüğünden takılmıştır. Fasarya lakaplı adam öylesine fasarya ki, semt takımında bile yer almaz, her zaman yedek durmuştur. Burada sütten dolmuş ineklerin nasıl sağıldığını anlatmaktadır.. Fakat inek veya keçi ayrıca sağıldığı zaman süt verdiği halde, insanlar müstakilen neden sağılmadığı hakkında yazarın verdiği bilgiler yer alır. - Haldun Taner, New York Herald Tribune Gazetesi'nin 1953 yılında İstanbul'da düzenlediği öykü yarışmasında Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu öyküsü ile birinci olmuştur. Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu'da, Behçet Necatigil'in deyişiyle, Olayları rintçe bir bakışla gülünç taraflarından alan, kıvrak, sürprizli, esprili bir üsluba aktaran Haldun Taner'in unutulmaz öykülerinden dokuzu var: Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu, Kantar Katibi Ali Rıza Efendi, Konçinalar, Ablam, Atatürk Galatasaray'da, Fraulein Haubold'un Kedisi, Eczanenin Akşam Müşterileri, Fasarya, Memeli Hayvanlar. -Oktay Akbal- -Füsun Akatlı-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/sivrisinek/", "text": "Yazar: Köyün kalabalık ve karmaşasından, huzurlu bir yer bulana denk kaçan adamdır. Efruz: Yazar'ın arkadaşıdır. Burnundan kıl aldıramayacak biri olduğu için Yazar kendisine tavsiyeler verir. Hikayenin toplumsal yozlaşma olarak değerlendirilecek küçük bir anekdotunda, köşkte çalışan ve işe alınan hizmetliler hırsızlık yapmaktadır. Hatice Hanım'ın topuklu ayakkabıları bu anekdotun hikayenin başında yer almasını engeller. Batı hayranlığının simgesi olan topuklu ayakkabılar terk edilince konakta görülen diğer sorunlar Ömer Seyfettin'in vurguladığı önemli temalar haline gelir. Şehrin karmaşasından bir köyden uzaklaşarak kaçan bir adam burada huzurlu bir kırk gün geçirir. Bir gün Efruz isimli bir arkadaşından bir mektup gelir. Arkadaşı mektubunda büyük adamlara ve ustalara olan öfkesini dile getiriyor. Şikayetlerini anlatıyor. Kendisi kadar eğitimli olmayanların kendisinden daha yüksek mevkilerde olduğundan yakınır. Bir gün, sivrisinek büyüklüğündeki etine bakmadan rüzgara güldü ve onunla dalga geçer. Öte yandan, rüzgar biraz sert estiğinde sivrisinek çaresizce kendini bir çatıya attı. Ama yine de rüzgarla eğlenmeye devam eder. Rüzgar fırtına hızına ulaşıp sivrisineği korkutsa da sivrisinek ona karşı kibirlenmekten vazgeçmez. Yazar, arkadaşı Efruz'un bu hikayedeki sivrisinek gibi çaresiz olmasına rağmen sürekli şikayet etmesini bir yetersizlik olarak görmektedir. Bu davranışı durdurmasını tavsiye eder. -Semih Gümüş-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/son-kuslar/", "text": "Kahraman Anlatıcı: Tüm hikayeyi anlatan kişidir. Doğayı ve hayvanları fazlası ile sevmektedir. Özellikle küçük kuşların avlanmasından son derece rahatsızdır. Yaşadığı çevreye oldukça duyarlı biridir. Kostantin: Galata'da bir yazıhanesi olan zahire tüccarıdır. Kendi halinde yaşayan biridir. Hesaplı ve başkaları tarafından sevilen bir karaktere sahiptir. Son derece mütevazı bir kişiliğe sahiptir. Şakacı bir tavrı olmasına rağmen canavar gibi bir yönü de bulunmaktadır. Çünkü küçük kuşları avlamaktadır. Mühendis Ahmet Bey: Okumuş bir bireydir. Ancak çocuklara çimleri yoldurmakta ve doğayı tahrip etmektedir. Çocuklara kötü örnek olmaktadır. Adada yaşayan insanların kurduğu tuzaklar ve kuş avcıları yüzünden adaya artık kuşların gelmemeye başlaması, doğaya ve hayata renk katan kuşların ada ve civarında görülememeye başlamasında kaynaklanan üzüntü ele alınmıştır. Yazar İstanbul'da Büyük Ada'da oturmaktadır. Burada genellikle günlerini gezmeye ve tembellik yapmaya ayırmaktadır. Kır kahvesinde kahve yapmayı dahi tam olarak bilmeyen bir kahvesi ile zaman geçirmektedir. Çünkü son bahar aylarında adada buradan başka pek bir şey kalmamaktadır. Birde yazarın en sevdiği şey Büyük Ada'ya gelen kuşlardır. Fakat son iki yıldır kuşlar buraya uğramamaktadır ve bu durum yazarı üzmektedir. Kuşların neden Büyük Ada'ya gelmediğini bir gün öğrenir. Özellikle son bahara doğru birçok farklı insan ellerinde kafesler ile buraya gelen kuşları yakalamakta ve onları yemektedir. Yazar kimseyi doyurmayacak büyüklükte olan etlerine rağmen insanların bu kuşları nasıl öldürdüğünü anlamamakta ve bu duruma şaşırmaktadır. Bu işlerin başında ise Kostantin adında bir tüccar bulunmaktadır. Bu tüccar çocukları ayartmakta ve kuşların yakalanmasını sağlamaktadır. İnsanlar kafeslere ökseleri bağlamaktadır. Çığırtkan kuşun yardımına gelmek isteyen kuşlar, yardım etmeye gelirken bir tuzağa düşürülmektedir. Bu sayede kuşlar yakalanmaktadır. Kuşların yakalanması yazarın çok sevdiği kuşları görememesine yol açmaktadır. Küçücük kuşların yakalanarak yiyecek olarak görülmesi çok acımasızca gelmektedir. Aynı zamanda kuşların bambaşka bir hisside bulunmaktadır. Bu kuşlar yazara her konuda ilham vermektedir. Yazarın çok sevdiği kuşlar, sonbahar mevsiminin getirdiği benzersiz güzellikler, deniz ve denizin hoşluğu, güneş ve meyveler gibi yazara edebiyat, şiir, resim ve musiki gibi birçok duyguyu yaşatmaktadır. Yazar giderek kuş seslerine daha da hasret kalmaktadır. Zaman geçtikçe gördüğü kuşların son kuşlar olabileceğini düşünmeye başlamaktadır. Eğer bu şekilde avlanmaya devam edilirse kuşların neslinin tükeneceğine inanmaktadır. Aynı zamanda yazar devletin ve belediyelin bu gibi işlerle ilgilenmemesinden de şikayetçidir. Devletin ya da belediyelerin bu gibi işlerler ile ilgilenmemesi küçücük kuşların canından olmasına sebebiyet vermektedir. İnsanlar kendi çıkarları uğruna ufacık canlıları ortadan kaldırmaktadır. Yazar insanların doğaya verdikleri bu zarar yüzünden büyük bir haksızlık olduğunu düşünmektedir. Yazara göre doğa giderek yok olmaktadır. Küçücük kuşlara dahi insanlar çıkarları uğruna saldırmaktadır. Bu durumda doğanın giderek daha da kötü etkilenmesine sebebiyet vermektedir.Doğa zaman içerisinde yok oldukça bundan zarar görecek tek unsur yine insanın kendisidir. Yazar ele aldığı bu hikayede doğanın giderek daha da kötü etkilendiğini dile getirmek istemiştir. Doğa git gide yok olmaktadır ve yazar bu durumdan yakınmaktadır. Eğer bu süreç bu şekilde devam ederse ileriki nesiller ne bu son kuşları ne de doğanın farklı güzelliklerini görebilecektir. Özellikle doğanın yeşil güzelliğini göremeyecek bir nesil ortaya çıkacaktır. İnsanların mutlaka bu durumun önüne geçmek için adımlar atması gerekmektedir. Ancak insanlar doğayı korumak yerine ona zarar vermeye devam etmekte ve yavaş yavaş yok olmasına sebebiyet vermektedir. Tıpkı son kuşlar gibi her şey bir son bulmakta ve doğanın güzelliklerinden insan oğlu olabilecek en hızlı şekilde uzaklaşmaya ve kopmaya başlamaktadır. - Son Kuşlar, tıpkı Havuz Başı gibi 1952 senesinde yayınlanmış olmasına rağmen Havuz Başı'nın aksine son derece güncel hikayeler içermektedir. - Toplam on dokuz öykü olan kitapta, öykülerin on altı tanesi Burgaz Adası'nda, iki tanesi kentte ve bir tanesinde bir Çerkes köyünde geçmektedir. - Kitaptaki öykülerin on sekiz tanesi şimdiki zamanda geçmektedir ve anlatıcı bir hikaye dışında birinci tekil kişidir. - Bu kitapta anlatıcı açısından en büyük fark yazarın diğer kitaplarında anlatıcı yazar harici biri gibi görünmekteyken bu kitapta anlatıcının Sait Faik'in bizzat kendisi olduğunun açık olmasıdır. - Kitaba ismini veren Son Kuşlar isimli hikaye tabiatın yok edilmesine karşı çıkan çevreci bir dille yazılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/susuz-yaz/", "text": "Susuz Yaz Kitabı on bir öyküden oluşmaktadır. Hasan Karabaş: Köylünün ve kardeşinin hakkını yiyen karakterdir. Osman Karabaş: Abisi tarafından haksızlığa uğramıştır. Hasan'ın kardeşidir. Bahar: Önce Osman Karabaş, ardından da Hasan Karabaş'ın eşi olmuştur. Urla'nın Bademler köyünde yazlar hep kurak geçer. Bu durum köylüleri zor durumda bırakmaktadır. Köylülerin ektikleri tarlaları sulamak için kullanabilecekleri tek bir su havuzu vardır. Önceleri tüm köylüler bu havuzu sulama için kullanır, daha sonra Hasan Kocabaş adında bir köylü kendi tarlasından gelen bu su havuzunu köylülerin kullanımına kapatır. Bunu fark eden köyün ileri gelenleri Hasan Kocabaş'a gider ve itiraz eder. Köylüler, Hasan'ın yaptıklarına çok kızarak evlerine dönerler. Zaman geçtikçe bu su sıkıntısı köylülerin başını belaya sokar. Çözümü adliyeye gidip dava açmakta görüyorlar. Dava açılıp mahkeme günü geldiğinde Hasan, suyun kendi tarlasından geldiğini ve bu suyu kimseye kullandırmaya hakkının olmadığını savunur. Hakim, konuşmalar doğrultusunda Hasan'ı haklı bulur. Köylü yine eli boş döner. Bu su davası yüzünden tüm köylüler Hasan'a düşman olur. Nerede görseler kötü davranırlar. Bu düşmanlık artık dayanılmaz bir hal alır. Köyden birkaç tarla sahibi, geceleri Hasan'ın evini izleyip rahatsız eder, bazı sesler duyan Hasan şüphelenir ve dışarı çıkar. Birkaç kişinin gölgesini görür, bu yüzden silahını alır ve ateş eder, onları arkadan takip eder ve birini vurur. Daha sonra panik içinde eve döner. Sabah Hasan'ın vurduğu adam ölür, jandarma Hasan'ın evine gelir ve ifadesini alır. Hasan, suçu evde birlikte kaldığı evli kardeşine yüklemeyi düşünür ve planlar. Kardeşi ile konuşur ve suçu üzerine almasını söyler, kendisine her ay para göndereceğine ve karısına iyi bakacağına söz verir. Bunları duyan kardeşi kabul eder ve suçu üzerine alır. Kardeşi hapse girer. Hasan söz verdiğini zamanında yapmaz. Kardeşinin köyde öldüğü haberini de etrafa yayar. Bunun üzerine kardeşinin karısını düğününe götürür. Abisi yıllar sonra hapisten çıkar, durumu görünce kardeşinin karısıyla evlendiğini öğrenince sinirli bir şekilde kardeşini vurur. Gülsüm adında bir kadının Hacer adında bir kızı vardır. Bu kız, köyün en gereksiz çocuğu Şerif Ali'ye aşıktır ve oğlan da kızı sever. Bir gün Gülsüm Kadın, kızını ve oğlunu kapının önünde birbirine bakarken yakalar ve öfkelenir. Önce çocuğun yanına gider ve kızarak korkutur, sonra kızına söylenir ve sinirlenir. Gülsüm Kadın ne kadar sinirli olursa olsun, kız ve oğlan bir gün kaçıp köyü terk etmeye karar verirler. Kızının kaçtığını öğrenen kadın, oğluna haber vererek tüm akrabalarını toplayarak kızı ve Şerif Ali'yi aramaya giderler. Bu arama sürerken, Hacer'in kardeşi Mahmut'u görmediğini söylediği için Hacer'in kardeşi Mahmut'u tüfekle vurur. Urla'nın bir köyünde Tülü adında ünlü bir deve varmış. Bu devenin ünü tüm Ege bölgesinde duyulmuştur. Bütün deve güreşlerinde kazanır. Bir gün kendisi gibi ünlü bir deveyi yener. Bu durumu sindiremeyen deve sahibi, Tülü'nün ahırına girerek onu ateşe verir. Dağlı adında bir adam vardır. Bir gün evde ailesiyle yemek yerken kapılarına bir adam gelir. Onu Muharrem adında birinin gönderdiğini söyler. Dağlı'ya sessizce Muharrem'in haraç istediğini söyler. Bunu duyan Dağlı bunalıma girer ve paralarının saklandığı yerden istediği miktarı alır ve gelen adama verir. Dağlı bu durumdan sıkılır. Bir gün Muharrem ile tanışırlar. Muharrem kendisini tahrik edecek sözler söyler, Dağlı çok sinirlenir. Muharrem Dağlı'ya bir gün hesaplaşacaklarını söyler. Günler geçer, bir gün Dağlı yolda Muharrem ile karşılaşır. Muharrem ona kırıcı sözler söyler ve hesaplaşacakları günün geldiğini anlar. Dağlı, Muharrem'i silahıyla vurur. Duvar ustası Azem adında bir adam vadır. Bir gün ailesiyle yemek yerken oğlu Zeynel'in üzgün duruşu dikkatini çeker. Diğer kardeşler ise üzgün olmalarının nedenini, bölgedeki Arabacı Salih'in çocuklarının Zeynel'i kızdırıp kavga ettiğini anlatıyor. Babası bunu öğrendiğinde, kendi bakış açısına göre daha büyük olan oğluna bir bıçak alması ve kendini koruması söyler. Zeynel ile birlikte markete gidip bıçak alırlar. Zeynel kendisine bıçak alınca büyüdüğünü hisseder ve gurur duyar. Urla'da yaşayan Abdi adında bir adam vardır. Abdi çocukken annesi tarafından ayağına sertçe vurulmuş ve sakat bırakılmış, bunun üzerine annesi evi terk edip gitmiştir. Babası bir çiftçidir. Abdi onun elinde büyür. Kötü durumlara maruz kalmıştır. Bir gün bir kafede otururken bir adam eğlenecek birini arar ve o kişi Abdi'dir. Onu sinirlendirecek şeyler söyler. Bunun üzerine Abdi kafasına demirle vurarak öldürür. Abdi bu olaydan sonra hapse girer. Onu seven iki arkadaşı bir avukata durumu anlatır ve yardım ister. Avukat, Abdi'yi ziyaret etmek için cezaevine gider. Durumun arkadaşlarının söylediği gibi olduğunu söyleyen Abdi, uzatmaya gerek olmadığını söyleyip biraz kestirir. Abdi, adamın kendisine söylediği geçmişle ilgili ağır sözlerle yüzleşmek istemediği için kendini savunmanın gereksiz olduğunu söyler. Bu öyküde Gülsüm isminde bayanın kocası tarafından acımasızca öldürülmesi konu edinir. Eğlen Hoca adında bir kasaba var. Bu yer, zamanında üzücü bir olay nedeniyle sudan tatsız hale gelir. Esma ve İsmail adında iki genç evlenir. Bir gün teknede yürürken Esma'nın çevresi suya düşer. Bunu gören İsmail hemen suya atlar ve ortamı bulmaya çalışır. Ama İsmail bir daha o sudan çıkamaz. O günden beri Esma her gün İsmail'in suya düştüğü yere gelmiş ve yolunu izlemiştir. Cumhuriyet alanında şov yapacak bir oyuncu var. Bu oyuncu iki genç köylüyle tanışır ve sohbetiyle dikkatlerini çeker. Ünlü oyuncuları çok iyi tanıdığını ve onlar hakkında bazı gizli detayları bildiğini söyler. Ama söyledikleri doğru değil. Amacı kendini ünlü bir aktör olarak tanıtmaktır. Daha sonra anlattıklarından pişmanlık duyarak iç dünyasına çekilir ve bir başına üzüntü yaşar. Oduncu olarak çalışan Sedat Ören adında bir adam vardır. Bu adam çevre kasabalardaki orman görevlilerine rüşvet verir ve ormanları dilediği gibi kullanır. Bir gün çevre kasabalardan kahveler alarak Yalı kasabasına gider ve orman memuru Turhan ile konuşur ve Sedat'ı görmezden gelmesini ister. Ama Turhan sert bir cevizdir. Para konusunda anlaşamazlar, bu yüzden Sedat, Turhan'ı kafayı bulana kadar içirir. Alkolün etkisinde kalan Turhan, köyde bir olaya sebep olur ve polis karakolu olur. İşinden yasaklanmıştır. Sedat Ören bu durumdan yararlanır ve kasabada işini rahatça yapar. Bu hikayede avukatın müvekkiliyle ilgili kısa bir anısı anlatılır. Necati Cumalı Susuz Yaz ı 1960 yılında yazdı. Kitapta yer alan öyküler, Cumalı'nın avukatlık yıllarında edindiği vurucu gözlemlerinden kaynaklanıyor, toplumumuzun özellikle kırsal kesiminde, Habil ile Kabil söylencesinden beri var olan şiddet yasalarının acımasız görüntülerini sergiliyordu. Cumalı, kitaba adını veren Susuz Yaz da edebiyat alanında ilk kez suyun bölüşülmesinin önemine değinmişti. 1964 yılında öyküden sinemaya aktarılan filmi ALTIN AYI ile ödüllendiren Berlin Film Festivali Jürisi, kararında gerekçe olarak konusunun taşıdığı önemi gösteriyordu. 20 yıl arayla 80'lerde Su Yılı ilan eden UNESCO, petrolün yerini 21. yüzyılda suyun alacağı, suyun bölüşülmesinden çıkacak anlaşmazlıkların savaşlara yol açabileceği konusunda bütün üyelerini uyarıyordu. ÇAĞDAŞ YAYINLARI, her kitaplıkta yer alması gereken edebiyatımızın şimdiden klasikleşmiş bu eserinin onuncu baskısını güvenle okuyucularına sunar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/tanri-misafiri/", "text": "Hacı Ali Efendi: Ev sahibi, gayet nazik, kibar, yardımseverdir. Bursa eşrafından tanınmış saygı gösterilen bir insandır. Hafız İlyas: Cer Hocası Muğlalı Hacı Hafız Yunusun oğludur. Yüzsüzdür, vurdumduymaz bir kişidir. Yazar, hikayede toplumsal faydaya vurgu yapmış ve köhne medrese eğitiminden yola çıkarak oluşturulmuş bir komedi unsuru taşıyan trajik bir komik vakayı konu edinmiştir. Hoca Ali Efendi'nin Bursa'daki konağına Muğla'dan bir misafir gelir. Gelen kişi, arkadaşı Hacı Hafız'ın oğlu Hafız İlyas'tır. Hafız İlyas, buyur edilen sedire değil de bir şilteye oturur. Bunun üzerine Hacı İlyas, konuğunun medrese okumuş, terbiyeli bir adam olduğunu anlamış ve çevredekilere Bakalım bu adamın terbiyesi hanginizde var? diye sormuştur. Hoca Ali Efendi'nin yanında rahmetli Hacı Hafız'ın değeri çoktur. Bu yüzden oğlunu mutlu bir şekilde ağırlamıştır. Ertesi sabah ezan vaktinde Hafız İlyas bahçedeki çardağın altına oturur ve Kuran okur. Gün boyunca yerinden hiç ayrılmayan dört öğün yemeğini de usulüne uygun yemiştir. Ancak Hafız Efendi günlerce evde kalmaya, gün içinde yiyip içmeye, bahçede Kuran okumaktan başka bir şey yapmamaya başlar. Aradan haftalar geçmesine rağmen evden çıkmak istediğine dair hiçbir belirti vermez. Aynı zamanda kullanıcıdan gelen zamanlardan herhangi bir belirti ile Hacılı Efendi'nin ağzını birdenbire vermemiştir. Hacı Ali Efendi, bahçesini gezerken yetiştirdiği salataların eskidiğini ve bittiğini görmüş. Yanında meyve bile kalmamıştır. Hafız İlyas Hacı Ali Efendi'nin bahçedeki salatalıklara ve meyve ağaçlarına baktığını gören Hafız İlyas, hemen dua etmek için durup durumu kurtarır. Ancak Hafız İlyas'ın sessizce ortalıkta dolaştığını, ortalığı karıştırdığını ve kapı deliklerinden baktığını görenler vardır. Bu durum gözünü evine ve kızına dikmiş ve evlilik kaygılarını fark etmeye başlayacaktır. Evin kızını kandırmak için Arzu ile Kamber, Kerem ve Aslı'nın hikayelerinden beyitler okuması bardağı taşıran son damla haline gelir. Sonunda Hacı Ali Efendi, Hafız'a İstanbul'da bir iş bularak vapur biletini alarak onu trene bindirir. Hacı Ali Efendi ondan kurtulduğuna sevinip uyuduğunda, bu haberle irkilir. Hafız trenden inerken vapur iskelesinde biletlerini satmış ve eve dönmeye çalışır. Bunun üzerine Hacı Ali Efendi evden çıkıp, müzmin misafirinden kurtulmak için kaplıcaya gider. Ancak kızı Elif evde kalmak için bir bahane bulur ve evde bir bekçi bırakırlar ve eğer Hafız nöbetçiye gelirse kapıyı asla açmaması emredilir. Hacı Ali, diğer aile fertleri ile birlikte kaplıcaya gidip günlerini huzur içinde geçirirken, Hafız tekrar eve gelir ve bekçiyi aldatarak konağa yerleşir. Hacı Ali Efendi kaplıcadayken bir komşudan Hafız'ın evde olduğunu öğrenmiştir. Bunun üzerine Hafız Ali eve koşarken Hafız'ın kızı Elif'i de baştan çıkardığını söyler. Hafız ve Elif'in çifte güvercin gibi iç içe olduğunu da görür. Sonuç olarak Hafız iyi bir dayak yiyip hastaneye kaldırılmış ve Hafız Ali kızı Elif'i iyice kovalamıştır. Bunu duyan komşular, Hafız Ali'yi Allah'ın Misafirini dövdüğü için suçlarlar ve Hafız İlyas'ın çekeceği acılar bununla da kalmaz. - Tanrı Misafiri adlı hikaye kitabı Reşat Nuri Güntekin'in ilk baskısı 1956 yılında yapılmış olan birkaç hikayeden oluşan hikayelerini bir araya getirdiği bir eserdir. - Bu hikaye kitabında esere adını veren Tanrı Misafiri adlı öykü yanında yasemindi Yuva, Bir istifa adlarındaki hikayelerden oluşur. - Tanrı Misafiri adlı öyküde de yazar sosyal faydayı öne çıkarmış, medrese eğitimin köhneleşmesi üzerinden hareketle oluşturulan komedi unsuru öne çıkan trajik komik bir vakayı ele almıştır. 'Tanrı Misafiri'; Reşat Nuri Güntekin'in Türkiye toplumunun her kesiminden eşsiz insan manzaralarını ustalıkla sunduğu hikayelerini kapsar. Hikayelerin adları bile yazarın geniş yelpazesi hakkında fikir vericidir: Tanrı Misafiri, Yasaminli Yuva, Deniz Banyosu, Münzevinin Esararı, Yanakları Taksimi, Gece Ziyaretçileri, Su Çekme ve Bulaşık Yıkama, Şapka Duası, Bir Aile Meselesi, Medeni; Günahlar, Bir İstifa, Bir Centilmen, Porselen Çay İbriği, Hatıra Defteri, Kesatlık, Bir Modern Genç Kız, Sinema, Çocuk ve Sokak, Biçilmiş Kaftan, Bir Artist, Diplomasız Doktor, Hasta Çocuk, Bir Gümrük Kaçakçılığı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/tarla-kusunun-sesi/", "text": "Molla Murat: Molla Murat, dağlarda büyümüş, okuma yazma bilmeyen, göçebe bir çocuktur. Zeki ve çeviktir. Ordudaki tabur imamı Murat'ın içindeki cevheri keşfeder ve onu eğitir. Saliha: Molla Murat'ın severek evlendiği ancak çocuğu olmayan Bey kızıdır. Gülhanım: Molla Murat'ın çocuk için evlendiği kadındır. Karaduman: Haraç kesmeye çalışan eşkıyadır. Molla Murat ve adamları tarafından öldürülür. Mustafa: Molla Murat'ın oğludur. Kendisinden sonra düşündüğü kişidir. Ancak Çanakkale'de şehit düşer. Bekir ve Bilal: Molla Murat'ın diğer çocukları. Onlarda abileri Mustafa Gibi Çanakkale'de şehit düşerler. Hamit: Mustafa ve Binnaz'ın oğludur. Yetim kalan Hamit'e dedesi Molla Murat bakar. Yusuf, Ziya, Ayşe ve Sefa: Hamit ve Cemile'nin çocuklarıdır. Göçebe bir ailenin ve hatta bu toprakların bozkırlarında hayat bulan tüm tarla kuşlarının bazen naif, bazen tiz bir haykırışa ve açık bir itiraza dönüşen hikayesini konu ediniyor. II. Abdülhamid döneminden Cumhuriyet yıllarına kadar olan siyasi sürecin değerlendirildiği kısa bir Türkiye tarihidir. Molla Murat, dağlarda büyümüş, okuma yazma bilmeyen bir gençtir. Molla Murat Bursa'ya gider. Etrafında binlerce takipçi toplanır. Kısa sürede ünü İstanbul'a kadar ulaşır. Abdülhamit bile onu bilir. Abdülhamit kuruntulu bir padişah olduğu için onu araştırır ve bir şey çıkmaz. Molla Murat daha sonra padişahın kendisini soruşturduğunu inkar eder. Molla Murat, Saliha'ya aşık olur. Saliha da ona aşıktır. Evlenirler ama çocukları olmaz. Bey'in kızı göçebe hayatına alışmakta zorlanır. Molla Murat, çocukları olmadığı için göçebe kızı Gülhanım ile evlenir ve yeni gelin Gülhanım'ı bütün aile sever. Göçebe bir lider olan Murat, büyümek ve bir beylik kurmak istemektedir. Bunun için de kaynağın bulunduğu bir bölgeyi devletten satın alır. Bu bölgede Çamaltı adında bir değirmen kurar. Değirmen kurulduğunda işletmesi açılır ve yanındaki çalışan sayısı giderek artar. Daha sonra himayesine aldığı Babo'yu işlerin başına koyar. Büyüyen Molla Murat'tan Karaduman adında bir haydut göndererek haraç ister. Cesur Molla Murat, adamlarıyla birlikte eşkıya Karaduman'ın işini bitirir. Vali Molla Murat'ı tebrik eder. Molla Murat, Çamaltı köyünde çiftçiliğe başlar ve işini iyi bilenleri tarımsal faaliyetlerin başına geçirir. Bu sırada Meşrutiyet ilan edilir. Devletin temellerinin sarsıldığı bu günlerde Molla Murat annesini kaybeder. Molla Murat'ın çocukları büyür. Molla Murat, oğlu Mustafa'yı kendisinden sonra işin başına geçirmek ister. Bu nedenle oğlunun göçebe bir eğitimle büyümesini ister. Mustafa, köyden akrabası olan Binnaz adında bir kızla evlenir. Binnaz daha sonra hamile kalır. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı başlar. Çanakkale'de binlerce şehit veriliyor. Molla Murat'ın oğlu Mustafa da şehit olur. Mustafa'nın hamile eşi Binnaz'ın bir oğlu var. Dede Molla Murat, Abdülhamid'e olan aşkından dolayı torununa Hamit adını verir. Binnaz, kocasının ölümünün acısına daha fazla dayanamaz ve üç yıl sonra ölür. Oğlu Hamit'e babaannesi Gülhan'ım bakar. Bu sırada yörük köyünde kıtlık başlar. Murat köyün sürülerini satar. Mütarekeden sonra yurdun dört bir yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuştur. Molla Murat bu cemiyete haber gönderir ve Tosunlar Köyü ile diğer obaların emrinde olduklarını söyler. Hikayenin bu bölümünde göçebeler, işgalci Yunanlılara karşı direnişe geçer. Molla Murat'ın ilk aşkı Saliha hemşire olmuştur ve cepheden yaralı askerlere bakmaktadır. Yörükler, Yunan askerlerini köylerinden kovmayı başarır. Cumhuriyet ilan edilir ve yeni bir dönem başlar. Devrimler birbirini takip eder. Köye atanan devrimci öğretmen ile Molla Murat arasında gerilim yükselir. Araya giren jandarma komutanı gerilimi yatıştırır. Molla Murat köyde büyük bir konak yaptırır. Torunu Hamit artık büyümüştür ve askerliğini yapmıştır. Hamit'e Cemile adında bir kız bulurlar ve onu evlendirirler. Yusuf, Ziya, Ayşe ve Sefa adında dört çocuğu var. Kutlu, halk destanı tarzında kurduğu hikayede, bir ailenin kuşaklar boyu yaşadıklarını anlatıyor. Kalabalık bir ailenin hayatını merkeze alan Kutlu, diğer hikayelerinde de olduğu gibi hikayeyi günlük hayatın unsurlarıyla zenginleştiriyor. İnsana, aileye, topluma gerçekçi ve merhametli bir gözle bakan anlatıcı, hikayeye tarihi bir arka plan da çiziyor. Böyledir. Her şeyin aynı şekilde sürüp gideceğini sanırız. Kainata ve hayata akıl erdirmeye çalışmak boş. Akıl dediğin bir yere kadar. Nasıl gayba inanıyoruz, olup bitenler için şöyledir böyledir demenin bir manası yok. Teslim olmalı. İşte su üzerine bir yazı yazdık, geldik gidiyoruz. Şu gölgede bir miktar dinlendik. Hepsi bu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/tirende-bir-keman/", "text": "Kenan: Keman çalmayı seven ve alanında başarılı bir kemancıdır. Semiramis: Kenan'ın eski eşidir. Gazino sahibi Ali Rıza yüzünden araları açılır ve ayrılırlar. Şefika: Sado'nun aşık olup evlendiği eşidir. Tüm öykülerinde olduğu gibi Türk toplumunun duygu ve düşüncelerini yansıtan Kutlu, hayata geçirdiği karakterlerle insanlık halini anlatıyor. Hayal kırıklığı karşısında bitmek bilmeyen tren yolculuklarına çıkan Kenan ve yolculukta onu yalnız bırakmayan oğlu Sadullah... Geri kalanlar, yolcu dolum ve boşaltma istasyonları gibi hayatlarına girmiş ve çıkmış insanlardır. Ve hasret ve evsizlik... Ellilerin havasını taşıyan bu şarkılarla Yeşilçam filminin hikayesini Mustafa Kutlu'nun kaleminden okuyacaksınız. Kemancı Kenan'ın hikayesi, Semiramis'i çalıştığı gazinoda ilk kez görmesiyle başlar. Semiramis annesiyle gelir ve annesinin eski bir arkadaşı olan Ali Rıza'ya şarkı söyleyecek, hoşuna giderse gazinoda çalışacaktır. Ancak Ali Rıza dışarıda olduğu için Kenan, Semiramis'i ve annesini önce ben dinleyeceğim diyerek karşılar. Semiramis'in sesi çok güzel aslında Kenan'la çoktan birbirlerine aşık olmuşlardır. Ali Rıza geldiğinde Semiramis'in kadife sesini de dinler. Kenan'dan bir yıl eğitim aldıktan sonra gazinoda assolistlik yapmaya karar verir. Kenan, Semiramis ve annesini kendi evinde karşılar. Her gün dersin sonunda mola verirler, yiyip içerler ve bu molalar uzamaya başlar. Bir gün müzik dersinden sonra bir tekneye atlarlar ve kürek çekmeye başlarlar. O teknede Kenan, Semiramis'e evlenme teklif eder. Kız memnuniyetle kabul eder ve kısa zamanda evlenirler. Kız bir süre sonra hamile kalır. Ali Rıza buna pek sevinmez çünkü bebek olduğunu söyleyince kızın sahneye çıkması çok zaman alacaktır. Ardından bir erkek çocuk doğurur. Adını Sadullah koyarlar. Semiramis, bu ismi çok alaturka bulduğu için oğluna Sado der. Semiramis gazinoda sahne almaya başlar. İstanbul'da adını duymayan kalmayacak şekilde sahneye çıkar. Her yerde afişler basılır, röportajlar yapılır. Bu sırada Kenan sahne arkasından sessizce olayları izler. Ali Rıza, Semiramis'e karşı giderek daha cüretkar davranmaya başlar. Kenan ise işin nereye varacağını çok iyi bilmesine rağmen sessizce izler. Semiramis yavaş yavaş oğluna ve kocasına karşı kayıtsız davranmaya başlar. Nitekim küçük tartışmalarla başlayan sorunlar büyük kavgalara dönüşür ve evlilikleri biter. Sado da Kenan'la kalır ve ayrılırlar ama Semiramis'in arkasında keman çalmak Kenan için gittikçe zorlaşır. Kenan'ın annesi Naime, Sado'ya bakar. Ancak bir süre sonra annesi ölünce Kenan ve Sado yolu görür. Kucağında oğluyla ilk akla gelen yer olan İzmir'e gider. Eski arkadaşlarından Mehtap'ın evinde bir odada yaşamaya başlar. Bir gazinoda iş bulur ama başına gelenleri dinlemeyen kimse kalmadığından, işe başlayınca dedikodular da başlar. Bir gün iki adamla kötü bir kavgaya tutuşur ve kovulur. Sonra tekrar yollara düşerler. Şehir şehir dolaşırlar ve sonunda Adana'ya gelirler. Burada gazino yoktur ama Cellat Ali adında bir adamın işlettiği bir meyhane vardır. Oraya gider ve bir iş ister. Yöre halkı istese de istemese de Türk sanat müziğini bilmez, sadece şarkı söyleyip eğlenmekle yetinir. Bu sırada Kenan ve Sado, Sabire Nine ve Halim Baba adlı yaşlı bir çiftin evinin yanındaki küçük bir kulübeye yerleşirler. İşler bir süreliğine çok iyi gider. Türk sanat müziğine aşina olan yöre halkı Kenan'ı çok sever. Ancak bir süre sonra sadece eski müşteriler kalır. Daha azıyla nasıl idare edeceklerini bilir ve bu yüzden geçinirler. Sado büyür ve ortaokula gitmeye başlar. Okula giden ve keman çalmayı babasından öğrenen Sado, babası gibi büyük bir kemancı olacak gibi görünür. Bir gün, babanın oğluna verdiği ders sırasında bir kemanın teli kırılır. Kasabada kablo döşenecek yer olmadığı için Kenan siyah bir trenle çevre kasabalardan birine doğru yola çıkar. Telleri kemana koyar ve geri dönmek için Tirene geri döner. Trenin kompartımanlarından birinden gelen müzik sesini duyar ve kafasını içeri uzattığında kendini çilingir masasında bulur. İneceği durağa geldiğinde aralarında topladıkları ucu Kenan'ın elinde sıkıştırdılar. Çok para gören Kenan parayı cebine koyar ve kasabasına döner. Döndüğünde meyhanede yangın çıktığı haberini alır. Meyhane yanar ve Kenan'ın ekmeği elinden gider. Bunun üzerine trende kemancı olmaya karar verir. Bilet parasını bir veya iki kez çıkarır. Ondan sonra işler açılır, çok para kazanmaya başlar. Ama yaşlandıkça sesi bozulmaya başlar. Onunla şarkı söyleyecek birini bulması gerekir. O sıralarda ortaokulda okuyan Sado'yu da yanına alır. Sado'nun sesi güzeldir, iyi para kazanırlar. Haydarpaşa ve Kars arasında defalarca gelip giderler. Bir gece çilingir masasına davet edilirler. Daveti kabul ederler ama Kenan'ın gözleri asla adamlarına takılmaz. Türkçe çalmalarını isterler. Kenan bilmediğini söyler. Türkülerin isimlerini sayarlar, Kenan hep bilmiyorum der. Bu inat kavgaya dönüşür ve içlerinden biri Kenan'ı yere serer. Kafasını vuran Kenan, olay yerinde hayatını kaybeder. Sado çok korkar. Ağlamaya başlar. Adamlar önce Kenan'ı, sonra Sado'yu ve ardından keman kutusunu trenden karın üzerine atarlar. Çok korkan Sado öne çıkar ve babasını bulur. Vücudu soğuk, gözleri kapalıdır. Sado umutsuzca babasının kafasına bir çizgi gelmesini bekler. Uzakta bir trenin ışıklarını görür görmez ayağa kalkar ve kollarını deli gibi sallayarak kendini fark ettirmeye çalışır. Nitekim Sado'yu fark eden makinist, bir sorunu olduğunu düşünerek treni durdurur ve Sado ve Kenan'ın cesetlerini içeri alır. Sado, kasabalarına ulaşana kadar babasının başında ağlar. Kasabaya geldiğinde Sabire Büyükanne ile birlikte ağlarlar. Babasının cenazesini defnettikten sonra büyükannesiyle birlikte yaşamaya devam eder. Ortaokula yeniden girer ve okulu zar zor bitirir. Sabire Dokuz'un eşi Halim Baba'dan miras kalan küçük bir dükkanı vardır ve Sado dükkanı yeniden işletmeye karar verir. Dükkan kısa sürede çiçek gibi olur ve dolar. Satışlar da iyi gider. Sado'nun askerlik hizmetinden sonra dükkanı işletirken düğünlerde keman çalmaya başlar. Bu düğünlerden birinde Şefika'yı böyle görür. Bunu görür görmez genç kıza aşık olur. Şefika annesiyle birlikte yaşar ve evlerinin önündeki küçük bir tezgahta meyve ve sebze satar. Bir gün Sado bu tezgaha gelir ve armut sipariş eder. Şefika'yı düğünde gördüğünü ve evlenmek istediğini söyler. Şefika da onu görür ve evlenme teklifini hemen kabul eder. Kısa bir süre sonra evlenirler. Şefika ve Sabire Nine reçel ve turşu yapıp satarken, dükkanı Sado işletir ve bir gül gibi geçinirler. Ancak Şefika bir haydut tarafından kandırılıp kaçırılınca mutluluklarına gölge düşer. Sado hemen karakola gider ama yaşananlar artık geride kalmıştır. Sado bir trene biner, Şefika'yı aramak için şehir şehir gezer. Ama her şehirde umudu giderek azalır. Bu sırada kendini geçici bir gazino bulur. Sahneye Alev adında bir şarkıcı çıkar ve Sado keman çalmak için bir iş bulur. Alev'le tanıştıkları an Sado'nun Kenan'a ne kadar benzediğini görürler. Arka alanda Sado'ya bazı sorular sorar ve Sado'nun kendi oğlu olduğunu anlar. Her şeyden habersiz olan Sado, Alev'le olan ilişkisine ve bağına bir anlam veremez. Annesinin haberi olmadan işini bırakıp tekrar trene biner ve eşini aramak için yola çıkar. Bindiği trende bir şarkı duyan Sado, sesi Şefika'ya çok benzeterek kompartımana doğru gider. Kapıyı açtığında Şefika ile birbirlerini görünce heyecan ve sevinç karışımı bir duyguyla birbirlerine sarılırlar. Ancak Şefika'yı kaçıran haydut, kimsenin masasından kadın alamayacağını söyleyerek silahını doğrultarak Sado'nun önünde duran karısını tek kurşunla öldürür. Önce Şefika'yı sonra Sado'yu sonra da keman kutusunu trenden atarlar. Yıkılan Sado, karısının yanında ağlamaya başlar. Türk hikayeciliğinin usta kalemlerinden Mustafa Kutlu, Tirende Bir Keman adlı son kitabıyla okurlarıyla buluşuyor. Kimi zaman güldüren çoğu zaman da hüzünlendiren musikişinas bir baba-oğulun hikayesi, okuyanların yüreğine dokunacak türden... Her hikayesinde olduğu gibi Türk toplumunun duygu ve düşüncelerine ayna tutan Kutlu, hayat verdiği karakterlerle bize insanlık hallerini anlatıyor. Hayal kırıklıkları karşısında sonu gelmeyen tiren yolculuklarına çıkan Kenan ve yolculukta onu yalnız bırakmayan oğlu Sadullah... Gerisi ise istasyonları doldurup boşaltan yolcular misali hayatlarına girip çıkmış insanlar... Değişmeyen şeyler de var elbette: Yanlarından ayırmadıkları keman ve dillerinden düşürmedikleri şarkılar. Bir de hasret ve gurbet... Ellili yılların havasını taşıyan bu şarkılarla Yeşilçam filmi tadındaki hikayeyi Mustafa Kutlu'nun kaleminden okuyacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/tuneldeki-cocuk/", "text": "Kitabın içerisinde birbirinden farklı dokuz öykü ve sekiz adet röportaj bulunmaktadır. Kitap içerisinde yer alan röportajlar ilk olarak 2 şubat ve 21 aralık 1947 tarihleri arasında aralıklı olarak Yedigün Dergisi'nde yayınlanmıştır. İçerisinde yer alan gerek öyküler gerekse de röportajlar ile haksızlıklara dikkat çekilmiş ve birçok farklı olumsuz durum ele alınmıştır. Bu sayede ortaya çıkarılan sonuç büyük bir farklılığın oluşmasına imkan tanımıştır. Toplumun en uç köşesine atılmış olan ve en dip noktalarda hayata tutunmaya çakılan insanlar kitap içerisindeki öykülerde kendisine bir yer bulmaktadır. Sait Faik bu kitabında okuyucuyu bazen hüzünlendirerek bazen de güldürerek bazen ise isyan ettirerek insanların içerisinde bulundukları olumsuz durumları çok net bir şekilde anlatmayı başarmıştır. Sade ve yalın dili ile kitap herkes tarafından anlaşılabilir bir yapıdadır. İstanbul'un her köşesinde bulunan Rum, Kürt, Türk, Ermeni ve her türlü insanı diline ya da dinine bakmadan öykülerinin içerisine yerleştirmiştir. Gerçek hayatın içerisinden çıkan karakterlerin çaresizliklerine öykülerinde büyük bir yer vermiştir. Yaşanan üzüntüler ve çaresizlikler ya da zaman zaman ortaya çıkan mutluluklar kitap içerisinde en ince ayrıntılarına kadar ele alınmıştır. Aynı zamanda hikayelerinde fabrikalarda derileri birçok eşyalara dönüştüren ya da kurtlu derileri pabuç yapmaya çalışan emektar işçileri de ele almıştır. Onların yaşadığı sömürülme durumu ve aşağılanma duyguları, altın terlerinin hiçe sayılmasını öykülerinde açıklamıştır. Hikayelerinde yer verdiği diyaloglar ile burjuvanın acımasızlığını ortaya koymuştur. Kitap içerisinde geçen olaylarda son derece ucuz ücretler ile çalıştırılan işçiler ve bu işçilerin isyan etmek isteyip, ancak işsiz kalma durumları söz konusu olduğundan dolayı hiçbir şey yapamamaları da anlatılmaktadır. Birçok farklı örneğe kitabın içerisinde yer verilmiş ve yaşanan tüm olumsuzluklar olabilecek en ince ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Özellikle belirli kalıpların içerisinde hapsedilmiş insanların bu kalıpların dışına çıkamayışları ya da kalıpları kırma çabaları Sait Faik tarafından etraflıca yazılmıştır. Saik Faik'te bu kalıbı kırmaya çalışmış ve özellikle işçi, emekçi ve yoksul kesimin yaşadıklarına dikkat çekmiştir. Bu tarz insanları Tüneldeki Çocuk kitabında da öykülerinin merkezine koymuştur. Sağlanan bu durum sayesinde bireyler toplumsal farklılığı hissetmektedir. Çalışan ve emek harcayan insanların sömürülmesi ve başlarından geçen olumsuz durumların gözler önüne serilmesine olanak tanınmıştır. Kitap içerisinde geçen diyaloglar ve röportajlar insanlığın en acı gerçeklerini de ortaya çıkartmaktadır. Çalışan sınıfın elinde gücü barındıran sınıf tarafından nasıl ezildiği ve nasıl bu durumun daha kötüye gittiği etraflıca anlatılmaktadır. Öykülerde yer alan karakterler her zaman kendilerine gerçek hayattan bir parça bulmaktadır. Buldukları bu parça her ne kadar üzücü ve yıkıcı sonuçları içerisinde barındırsa da birbirinden farklı dersleri de insanlara aktarmaktadır. Sait Faik Tüneldeki çocuk kitabında da tüm bu acımasız durumlara değinmiş ve yaşanan tüm farklılıkları gözler önüne sermiştir. Hayatın getirdiği zorluk ve mücadeleler hikayeler ile okuyucuya başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Sait Faik her zaman hikayelerinde okuyuculara bir sonraki durumu yaşatmayı ve hissettirmeyi başarmıştır. İnsan bu hikayelerin içerisinde kendisine bir direniş aramaktadır. En dipte bulunan insanların yaşadıkları ve çektikleri, insanın içerisinde farklı duyguların uyanmasına ve uyarılmasına sebebiyet vermektedir. Bu kitapta yer alan öyküler ve röportajlar içerisinde çok derin duyguları barındırmakta ve detayları ile insanı kitabın içerisine çekmeyi başarmaktadır. Bu bağlamda insan hayatta bulunduğu konumu hatırlamakta ve nerelerde olabileceğinin farkına varmaktadır. - Kitabın içinde dokuz öykü ve sekiz röportaj yer almaktaydı. Röportajlar ilk olarak iki Şubat yirmi bir Aralık 1947 tarihleri arasında aralıklı olarak Yedi gün Dergisi'nde tefrika edilmişti. - Bu röportajlar arasında İnsanlığın Haline Doğru, Ayağıma Dolaşan Röportaj, Diş ve Diş Ağrısı Nedir Bilmeyen Adam, Güzeller Seçiliyor, Kraliçenin Evinde, D Grubu Sergisi ve Rakı Şişesinde Balık Olmak İsteyen Şair yer alır. - Kitaba adını veren Tüneldeki Çocuk ve Bin Dört Yüz Yetmiş Altı Nikel Kuruşun Hikayesi eserdeki öykülerden bazılarıdır. Sait Faik yolda, sinema önünde, otobüste, köprü üstünde, vapurda, Gülhane Parkı'nda, ne bileyim bir dükkanda ya da İstanbul'un en kıyıda köşede kalmış bir yerinde rastladığı insanları kollarından tutup öykülerine sokuşturur. -Salah Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu'dan-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/uc-olum/", "text": "Üç Ölüm, biri varlıklı sınıftan diğeri yoksul kesimden aynı sonla yüz yüze olan iki hasta tartışılarak her ikisinin de ölüm anına kadar olan algıları, görüşleri ve düşünceleri konu edinmiştir. Üç kişinin ölümünü anlatır: bir soylu kadın, bir arabacı ve bir ağaç. Hikaye, Lady Shirkinskaya adlı soylu bir kadın ve hizmetçisinin bir arabaya binmesiyle başlar. Öfke ve aşağılama ifadesi giyen veremli soylu kadın. Bir caleche eşliğinde vagon bir posta istasyonunun yanında durur. Soylu kadının kocası ve bir doktor caleche'den çıkarlar, ancak soylu kadın arabasını terk etmeyi reddeder. Koca ve doktor, asil kadının olumsuz bakış açısını özel olarak tartışırken, postacının kızı Masha ve arkadaşı Aksusha, Lady Shirkinskaya'yı kontrol etmek için koşar ve hasta görünümünü yüksek sesle fark eder. Soylu kadının yolculuktan sağ çıkamayacağından korkan koca, ertelemeyi ve eve dönmeyi önerir. Öfkeyle, iyileşmek için yurtdışına gitmeleri gerektiğini çünkü evde tek yapması gereken ölmek olduğunu söylüyor. Leydi Sirkinskaya ölüm denilince susar, bir çocuk gibi somurtur ve ağlamaya başlar. Posta istasyonunun ortak salonunda, Hvedor Amca olarak tanıtılan hasta bir adam ocakta yatar. Serega adında genç bir sürücü, artık ona ihtiyacı olmayacağını düşünerek ondan çizmesini ister. Hvedor Amca genç adama cevap vermek yerine bir bardak su içmeye çalışır. Şoför tekrar sorar ve bu sefer aşçı araya girerek öksürüğünün kötüleştiğini ve ölü bir adamın yeni botlara ihtiyacı olmadığını belirtir. Gücünü toplayan Hvedor Amca, mezarı için bir mezar taşı alması şartıyla çizmelerini şoföre vereceğini söyler. Sürücü postası vaat ediyor ama gidiyor; daha sonra bir sürücü arkadaşına botları görünüşte boşuna satın aldığını söyler. Hasta adam ocakta kalır; Bütün akşam hiç ses çıkarmadı, öksürüğünü bastırdı. Aşçı ölmek üzere olan adamı görünce acır ve ayaklarını soğuk ısırır. O gece aşçı, Hvedor Amca'nın ocaktan inip odun kesmeye gittiğini rüyasında görmüş. Bu rüyada Hvedor Amca ona iyi olduğuna dair güvence verir. Uyandıklarında aşçı ve postanedeki şoförler onun öldüğünü öğrenirler. Aşçı onu gömdükten sonra garip rüyasını herkese anlatır. İlkbahar gelir. Hikaye, yatak odasında yatan soylu kadına kadar gider. Durumu kötüleşir. Bir rahip dışarıda bir divanda beklerken koca, karısının kız kardeşiyle konuşuyor. Daha sonra abla, ölümle hesaplaşmaya başladığını iddia etmeye başlayan soylu kadını teselli etmeye çalışır. Bu olgun ve sadık tavır, kız kardeşin odadan çıkarken Leydi Shirkinskaya'nın bir melek olduğunu söylemesine neden olur. Asil kadın, Allah'ın rahmetini bildirerek kocasını yanına çağırır ve bahsi geçen rahibe ilacı göndermesini emreder. Leydi Shirkinskaya, ölümüyle hesaplaşan bir kadın için her türlü yaşama umuduna sarılıyor. O akşam, kapıları kapalı olan büyük dairesinde ölür. Mermer bir anıt, soylu kadının mezarını işaretler, ancak Hyedor Amca'nın mezar taşı onsuz kalır. Aşçı, genç sürücü Serega'ya sözünü tutmamasının utanç verici olacağını söyler. Serega, mezar taşını şehirdeyken satın alacağını söyler, ancak bu arada mezarı işaretlemek için tahta bir haç dikmeye karar verir. Ertesi sabah Serega baltasını alır ve bir ağacı keser. Ağaç kesildikten sonra, yeni boş alanda komşuları daha güzel görünür; Dalları, düşmüş bedende muhteşem bir şekilde hışırdar. Holstomer olan ancak kitapta daha çok benekli hadım olarak geçen bir atın hayatı anlatılır. Hikaye, ürkütücünün bulunduğu çiftlikte atların ve sahiplerinin tanıtılmasıyla başlar. Genç atların ana karakter olan benekli hadımı aşağılaması ile Holstomer hayat hikayesini anlatmaya başlar. Tencereyi kırdığı için annesi tarafından dövülen ve kendisine Tencere Alyoşa denilerek dalga geçilen bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Hayatı boyunca babasının veya efendisinin sözünü tutarak her şeye koşan Alyoşa'nın hikayesi oldukça düz ama öğretici bir hikayedir. Ivan Vasilyevich adlı saygıdeğer kişinin hayatını değiştiren olayı anlatması ile başlar. Baloda birine aşık olur. Kitapta sayfalarca bu aşkı, nasıl hissettiğini, nasıl uyuyamadığı anlatılıyor. Sabahtan itibaren köydeki asker uğurlamasını izleyen bir adamın düşüncelerini anlatıyor. Soylu bir aileden gelen Lev Nikolayeviç Tolstoy (1929-1910); çarlık yönetiminden nefret etmiş, kilise tarafından afaroz edilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/uzun-hikaye/", "text": "Ali: Münire'ye aşık olur ve birlikte kaçıp yakalanmamak için şehir şehir dolaşırlar. Münire: Ali'nin karısıdır. İkinci çocuğuna hamileyken sancılanıp ölür. Celal: Çerçi Abdullah'ın oğludur. Kas erimesi hastalığı olan ancak yoksulluktan dolayı tedavi olamaz. Kendi yapmış olduğu boncuklu bileklerini babası satardı. Yakın arkadaş olduğu Ali ile aynı kıza aşık olurlar. Bulgar göçmen bir ailenin hikayesini anlatan kitap, daha önce hiç yerleşmemiş olan ailenin yaşadığı zorlukları ele alıyor. Ali Münire'ye aşık olur ama Münire'nin ailesi İstanbul'un belalı, sinema işleten bir ailesidir. Bu evliliğe izin vermeyeceklerini bildikleri için Ali ve Münire onlara evlilikten bahsetmez ve kaçarlar. Kaçarken sinemayı ateşe verirler. Münire'nin ailesi peşlerinden gelir. Ali ve Münire yakalanmamak için kasaba şehir, kasaba kasaba dolaşırlar. Trenin onları götürdüğü yer onların evidir. Mustafa adında bir oğulları vardır. Mustafa 6 yaşındayken evleri terk edilmiş bir vagon yaparlar. Ali okulda iş bulur, Münire ikinci çocuğuna hamiledir. Bir gün Münire acı içindedir. Ali eve geldiğinde Münire'yi hastaneye götürür ama Münire bebeğiyle birlikte ölür. O günden sonra Mustafa ve Ali için yeniden tren seferleri başlar. Birkaç yer gezdikten sonra bir kasabaya yerleşirler. Burada Ali daktilosuyla vatandaşların dilekçelerini yazmaya başlar. Mustafa daha on beş yaşındadır. Ali kulübe yapmak istiyor ama belediyeyle çatışır, Ali'nin kulübesini yıkarlar. Mustafa'yı kaçırmakla tehdit ederler. Ali oğlu için şehri terk eder. Baba oğul yine yollara düşerler ve bir kasabaya yerleşirler ve bir kitapçı açarlar. Burada Mustafa savcının kızına aşık olur ama savcı tarafından hor görülür. Savcı Ali'yi tutuklatıyor ve onu hapisten uzak tutmak için elinden geleni yapıyor. Mustafa hem babasından hem de sevdiği kızdan kopmuştur, yalnız kalmıştır. Mustafa babasını son kez ziyarete gider, planını anlatır, ondan onay alır ve babasının daktilosunu alır. Babasına veda eder. Mustafa sevdiği kızı kaçırır ve tren yolculuğuna başlar. Ben o zamanlar on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor; ne yana, ne geriye taranmıyor, beni deli ediyordu. Babam İnatsın inat... İnatçı adamın saçı yatmaz. Dedene çekmişsin besbelli. Keşke annene benzeseydin diyordu. Hıh... Biz okuduk bir şey olduk sanki diye omuz silkerdi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/uzun-surmus-bir-gunun-aksami/", "text": "Kitapta üç hikaye var. Birinci öykü olan Ada'da Adronikos'un adaya kaçışı anlatılır. Ada adlı öyküde kaçma eylemi öne çıkar. Dutlar'da isimsiz bir anlatıcı ile piyano öğretmeni Guila'nın hikayesi var. Andronikos, hayatının çoğunu bir manastırda geçirmiş bir rahiptir. Manastır resimlere değer verir. Aksini iddia etmek hapis cezası sebebidir. Andronikos resim tapınmasını yanlış bulur ve bu düşünceyle kendi içinde soru işaretleri yaşar. Düşüncelerini yaşına açamaz ve çağında anlaşılmama korkusu sarar içini. Bu korku bazen öfke tarafından teşvik edilir. Andronikos için tek çözüm kaçmak. Kendini oraya ait hissetmeyen Andronikos, herkes gibi gitmeye karar verir. Çünkü inandığı düşünceleri inkar ederse, geçmişteki tüm deneyimlerini de inkar etmek zorunda kalacaktı. Hayattaki değerleri sorgulayan Andronikos, manastırdan kaçarken yakın arkadaşları Ioakim ve Andreas'ı görmezden gelerek önce Galata'ya gider. Sonra Halkedon'a gider. Daha sonra bir kumaş tüccarı da çocukluk arkadaşıyla birlikte bir kayıkla Nicomedeia'ya gider. Adronikos adaya ulaşana kadar pek çok zorlukla karşılaşır. Yiyecek ve su kıtlığı, onu ansiklopediden öğrendiklerini uygulamaya koyar. Adaya vardığında iki arkadaşı Ioakim ve Andreas'ın yokluğunda ne yapacağını düşünür. Yeniliği kabul edemeyen Andronikos, adada yenilik kavramını sık sık sorgular. Eski yalanı bırakıp yeni bir yalanı kabullenmek istemez. Ioakim, Andronikos'un manastırdan arkadaşıdır. Yetmiş yaşında bir rahiptir. Ioakim her yıl Aventinus Dağı'nın eteğine tırmanır. Bu tırmanışı yaşından dolayı nefes alarak yapar. Kasım ayı sonunda bu tırmanışı tekrar yapar. Yola çıktığınızda hava güneşli ama ilerleyen saatlerde hava soğur. Antik Roma İmparatorluğu'nda at yarışlarının yapıldığı meydan bataklığa dönüşmüş ve sivrisinek sesleri duyuluyor. Bataklığın karşısında bir yerleşim merkezi var. Ioakim burada birkaç çocukla karşılaşır. Bu çocuklar, ona yabancı ve deli diyerek sopayı elinden almaya çalışırlar. Daha sonra bir kadın çocukların bu davranışına son verir. Ioakim benzetmesinde, esneyen ağızlara benzeyen saray kalıntıları vardır. Daha sonra hava kararır ve Ioakim bir fıstık ağacına yaslanır. Daha sonra tapınağa doğru yol alır. Tapınağa gittiğinde öğrencilerine gecikmenin sebebini anlatır. Manastıra yeni girdiğinde bir rahip ona gereksiz yere konuşmamasını öğütler. Daha sonra yaşlı rahip yedi günlük çilesi içinde ölür. Yaşlı keşiş öldükten sonra Ioakim, odasının penceresinden fark ettiği bir tilkiyi kendisini inciten adamdan kurtarır. Ioakim bu tilkiyi her gün beslemeye ve onunla ilgilenmeye başlar. Onu görenler bu durumu ciddiye almaz, çocukça bir davranış olarak görürler. Andreas tilkiyi çok sevdiği için çevredekiler de tilkiye alışır. Ioakim acı çekmesi için Andronikos'u manastıra götürür. Andronikos, manastırda sürekli konuşma cezasına çarptırılır. İki gardiyan nezaretinde arka arkaya sekiz gün konuşur. Dokuzuncu gün ölür. Ioakim manastırına döndüğünde tilkiyi hasta bulur. Daha sonra tilkiyi suda boğarak öldürür. Kitapta tilkiyi neden öldürdüğü anlatılır. Ioakim ya acı çektiği için tilkiyi öldürdü ya da can dostunun hatırasını yok etmek ister. Bir canlının daha fazla acı çekmemesi için yaşamına son verilmesi ileride ötanazi olarak karşımıza çıkacaktır. Ioakim, arkadaşı ölünce kaçmak ister. On beş yıl sonra kaçmaya karar verir. Kaçmak bir tür kahramanlık olarak görülür. Resim ve putperestlik gibi inançlar, rahiplerin inançlarını savunmaları için bir baskı oluşturdu. Düne kadar hakikatlerini savunan rahipler artık kendilerini savunamaz hale geldiler. Bu yüzden kaçma eylemini işlerler. Bir köle, Ioakim'e bir hikaye anlatır. Hikaye şöyle başlar; Mimardan eşsiz bir saray yapması istenir. Saraya giren herkesi kendi evi gibi hissettirecek olan bu yapıyı mimar sürekli erteler. Saray gibi bir yapının olmayacağını anlar. Ioakim, bu hikayeden sadece hayatın kendisi olduğu sonucuna varır. Baş Rahip, Ioakim'e eski inançlarını sürdürmesi için bir tapınak verir. Ioakim burada öğrencileriyle eski inançlarını yaşıyor. Hikayenin sonunda Ioakim ölmeyi beklediğini ifade eder. Yazarın bu öyküsünde Anlatıcı, ağaçlıklı bir yolda postaneye doğru ilerler. Anlatıcının bu yoldaki diğer yürüyüşleri akla gelir. Aynı yıl mayıs ayında tırtılın dutları yediğini görür. Yolda silahlı askerler ve tutuklanmış kişiler görür. Daha sonra dutların makinelerle tırtıllardan temizlendiğini görür. Haziran ayındaki yürüyüşünde dut tekrar ayrılır. Anlatıcının bir başka hatırası da ekmek tabağından çıkan akreptir. Anlatıcı daha sonra bu akrebi yok eder. Ekmeği tekrar dilimlerler. Anlatıcının diğer anısı piyano öğretmeni Giulia Pozzi ile ilgilidir. Bir gün piyano dersi verirken anlatıcının babası Karasu gelir. Giulia Pozzi öğrencisinin yaramaz olduğunu söyler. Giulia Pozzi, İtalyan Konsolosluğu'nda sorguya çekildiğini ve kendisine kocası Gigi'yi sorduklarını anlatır. Karasu, Giulia Pozzi'den faşist İtalyan milli marşı Giovinezza'yı söylemesini ister. Daha sonra Lili Marleen şarkısını duyarlar. Hikaye, İkinci Dünya Savaşı yıllarında. Başka bir anıda anlatıcı gazeteyi inceler. Bu gazetenin adı Domenica Del Corriere'dir. 1899'da yayın hayatına başlayan o dönemin ünlü İtalyan gazetesidir. Gazetede İtalyanların Habeşistan'da yaptıkları katliama ait resimler göze çarpmaktadır. Anlatıcının bir başka hatırası da Giulia ve Gigi hakkındadır. Burada Türkiye'ye kaçışları anlatılır. Anlatıcı, diğer anısında babasına Afrika'nın yakın olup olmadığını sorar. Babası Afrika'nın yakın olduğunu söyler. Anlatıcı ayrıca yamyamların geldiğini söyler. Son hatırasında ipekböceklerinin dut yaprağı yedikleri anlatılır. İnsan içerikleri, toplumdan topluma, dönemden döneme, çağdan çağa değişebiliyor. Bunların taşıdığı değerin saltık değil göreli olduğu, Ada ve Tepe öykülerinden oluşan Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamında sürekli olarak altı çizilen bir düşünce. Dutlar ise Bizans'taki baskı ortamının çağdaş zaman dilimi içinde, iki ayrı zaman noktasında yeniden öykülenişi. Ada ve Tepenin yazarı olarak Bilge Karasu'nun, dolaylı dolaysız yoldan tanıklık ettiği bu yeni baskı dönemi sonunda, inanç konusunda bir karara varması, kendi öykülerini de karara bağlayışının öyküsü.."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/veysel-cavus/", "text": "Veysel Çavuş: Az konuşan, çok yapan, cesur ve devletin ihtiyacı olduğunda hiçbir hizmetten kaçınmayan bu fedakar asker. Sıradan insanlar, küçük hesaplar. , gündelik hayat... Yazar bizimle hayatın tam ortasında konuşuyor. İnsanoğlunun en genel arzularını, korkularını ve dertlerini anlatır. Veysel Çavuş, hikayecinin Trablus'tan tanıdığı bir askerdir. Savaştan döndüğünde babaannesini ölü bulan Veysel Çavuş, çok çalışarak kendine bir iş kurar. O da bir tarla kiralıyor. Sonra komşu köylerden bir kızla evlenir. Ne yazık ki, Temmuz sonunda, hasat zamanında asker çağrılır. Veysel Çavuş daha hasadını bile tamamlamadı. Hikaye anlatıcısı, az konuşan, çok yapan, cesur ve devletin ihtiyacı olduğunda hiçbir hizmetten kaçınmayan bu fedakar askerle bir akşam yolda karşılaşır. Ona orduya katılıp katılamayacağını sorar. Veysel Çavuş katılacağını söyler. Hikayeci, Veysel Çavuş'un çok zengin olmadığını ve askere giderken geride bıraktığı genç hanıma yüklü miktarda para veremeyeceğini bildiği için Veysel Çavuş'un bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sorar. Veysel Çavuş komşusunun namusunu koruması gerektiğini söyler ve genç hanımını hikayeci anlatıcısı emanet etmek ister. Hikaye anlatıcısı de bunu kabul eder. Ertesi gün Veysel Çavuş orduya gönderilir. Neden o zaman savaş Osmanlı'nın lehinde ilerlemeye başlar. Ne yazık ki anlatıcı ve Veysel Çavuş'un eşi bu habere sevinemez çünkü Veysel Çavuş'un şehit olduğu haberi gelir. Hikayeci bir gün Edirne'deyken Veysel Çavuş'un yanında görev yapan bir askerle karşılaşır ve şehadetini bu askerden duyar. Veysel Çavuş, bir ormanda Bulgar çetelerini kovalarken emrindeki adamlarla devriye gezerken yanağından vurularak olay yerinde şehit olur. Onunla birlikte şehit olan bir kişi daha olur. Anlatıcının kardeşi şehirden bir at alır. Köy çocuğudur, atlara ve eşeklere meraklıdır. Gelir ve heyecanla aldığı atı kardeşine ve arkadaşlarına gösterir. Bu at için bir isim düşünürler ve adını Kivi koymaya karar verirler. Ancak ertesi gün, vagonda ikiden fazla kişi varsa Kivi'nin hareket etmediğini anlarlar. Aslında Kivi yokuş çıkarken arabada kimseyi istemiyor. Ayrıca hızlı çalışmıyor. Sakin yürüyen bir attır. Anlatıcının kız kardeşi Kivi'yi eğitmek için çok uğraşır. Bir gün anlatıcının kardeşi Selime ile evlenir. Kivi de gelin alayında araba çekiyor. Tabi bu emektar at yine yavaş ilerliyor. Düğünden sonra anlatıcının kardeşi Kivi satma zamanının geldiğini, bu hayvanın zaten bir faydası olmadığını ve alıcısı varken atın satılması gerektiğini söyler. Anlatıcı ise bu emektar atın satışına karşı çıkar. Uzun savaşlar nedeniyle dört beş eve bakmak zorunda kalan bir adamın Güzide isimli evli akrabası ile ilgilenmeye başladığı ve bu ilginin karşılıksız kalmadığı anlatılır. Çok güzel ve akıcı bir üslupla yazılan bu hikayede genç usta ve Güzide bir türlü tanışamamışlardır. Seçkin genç efendi, geceleri yatak odasına gelme fırsatı sunmasına rağmen, genç efendi hem utangaçlığından hem de komşuların dedikodularından korkarak bu fırsattan yararlanamaz. Kafkas cephesinde savaşan bir askerin kıskançlıktan işlediği bir cinayeti konu alır. Katil bir doktor ve cephedeki ateşten kurtulmak için eve döner. Karısının bir avukatla ilişkisi olduğunu düşünerek avukatı öldürür. Daha sonra mahkemeye gelen bir mektup, katilin pişmanlık duymasına neden olur. Hikayede genç ve güzel bir hukuk öğrencisi işini yapmak istemez, kocasının parasını yemek ister. Gözü bir doktordadır ve dikkatini çekmek için hasta numarası yapar ve onu muayene ettirmek ister. Doktor konuyu anlayamayınca kız açık açık anlatmaya gider. Doktor önce kızdan uzak durup ona koca bulmak istese de muayeneye gelen başka bir doktorun kızla ilgilenmesi üzerine bu kızla ilgilenmeye başlar. Ancak ikinci doktor kız için savaşmaya hazırdır. Sonunda, meseleyi kavga etmeden, yani yazı tura atmak için bir çözüm bulurlar. Yazı tura atarken, kız ilk doktorun bahsi kazanmasını ister; çünkü gözü onun üzerindedir ve başka kimseyi görmez. Abdülhak Hamid Tarhan gibi büyük yazar ve şairleri, onları çok iyi bilmeyen, haklarında okumamış kişilerin yazıp halka anlatması eleştirilir. Bunun yapılmasını teşvik eden ya da bu sorumsuzluğa göz yumanlar da gazete yönetimlerinden başkaları değildir. Bir akşam sokakta birbirlerini öpen eşlerin, bir polis memuru tarafından karakola getirilmesini anlatır. Komiser, eşlerin birbirlerini öpmeye hakkı olduğunu düşünse de eşinden uzun yıllar önce boşanmış olan polis memuru komiserle aynı fikirde değildir. Öksüz Muslih ile Adviye'nin kızı Muzaffer'in evlilik hikayelerini anlatıyor. Adviye bir komşunun düğünü için evini düğün misafirlerine açar. Bu misafirlerden biri de Muslih'tir. Muhlis, Muzaffer isminin bir yastığa işlenmiş olduğunu görünce düğün sahibine bu kızı sordu. Kızı görmemiş olmasına rağmen, onunla evlenmek ister. Kız babasız. Ayrıca Adviye ve Muzaffer'in maddi durumu da pek parlak değil. Bu nedenle kızın Muhlis ile evleneceği tahmin edilmektedir. Adviye ve Muzaffer Muhlis'i başta sevmeseler de Muzaffer sonunda onunla evlenmeyi kabul eder. Hikayede Muhlis'in geçmişi ve evlenmesine neden olan sebepler uzun uzadıya anlatılır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/ya-tahammul-ya-sefer/", "text": "Asım Bey: Kilolu bir adamdır. Ayrıca Üniversite de profesördür. Kerim: Köyden getirilip Murat'ın yanına bırakılmış yetim bir çocuktur. İlhan: Asım Bey'in oğludur. Zayıf bir gençtir. İktisat öğrencisidir. Murat: Üniversitede öğrencisidir. İlhan'ı teslim alan Dava arkadaşlarıdır. Fethanet Hanım: Asım Bey'in karısıdır. Çok makyaj yapar. Yunus Bey: Zayıf ve kel bir Milletvekilidir. Nalan: Asım Bey ve Fethanet Hanım'ın kızlarıdır. Hüseyin Avni: Yaşlı bir esnaftır. Hızlı konuşan esprili bir adamdır. Hüsnü Efendi: Kendi halinde yaşını almış bir adamdır. Nazım Usta: Güzel giyinmeyi seven kunduracı bir esnaftır. Ayhan Bey: Doktor, Asım Bey'in dava arkadaşlarındandır. Ya tahammül ya sefer, yakın geçmişimizde böyle düşünen insanların, nesillerin nasıl bir araya geldiklerini, sonra dağıldıklarını, kişiliklerinden ve olmaları gereken yerlerden nasıl uzaklaştırıldıklarını ele alır. Medreseden yapılmış bir yurtta, yüksek bir ideal etrafında birleşen genç öğrenciler vardır. Durumlarını şöyle ifade ediyorlar: Hareketimiz bir sorumluluk hareketidir. Davamız hayata uymak değil, hayatımızı Hakk'a uydurmaktır. Herhangi bir menfaat beklentisinden uzak, samimi bir şekilde kendi aralarında sohbet ederler. Kardeşlerinin izinden gitmeye çalışırlar. Bu kişiler Yunus, Osman, Asım ve Murat'tır. Onlar sadece iyi arkadaşlar değil, aynı zamanda davacılar. Ülkenin geleceği hakkında derin düşünceleri var, yaptıkları ve yapmak istedikleri birçok şey var. Farklı bir heyecanla çıkardıkları derginin her sayısı lise arkadaşları tarafından dağıtılıyor. Zamanı gelince bu dört arkadaş ayrılırlar. Her biri farklı bir hayata giriyor. Geride sadece Murat kalır. İdeallerine sadık kalan tek kişi o. Asım, cep harçlığı için birlikte çalıştığı Nuhzade Kemalettin Bey'in kızı Fethanet Hanım ile evlenir. Bir zamanlar ideal olarak nitelendirdiği ideal değerlerinden uzaklaşır. Hem okuyor hem de akademik kariyer yapıyor. Bunları yaparken de ona huzur veren tüm hislerini kaybeder. Profesör Asım Bey'in de pek anlaşamadığı bir oğlu vardır. İlhan, babasının kendisine yabancılaşmasını tiksintiyle izliyor. Kendi döneminde çıkardığı dergiler ve yazdığı yazılar, oğlu İlhan için çok değerli ders levhaları haline geldi. Ailesinde aradığı huzuru bulamayan ve evden ayrılan İlhan, babasının bir zamanlar kaldığı ülkeye gitti. Yurtta Veysel ile tanışır. İki genç zamanla birbirlerine bağlanırlar. İlhan; Veysel'e Babama benzemek istemiyorum. diyor. Asım Bey'in çalışma arkadaşlarından Yunus, avukat olur. Yunus, Erzurum ileri gelenlerinden bir müftünün kızı Neslihan ile evlenir. Ofisinin soğuk ve donuk duvarlarıyla uğraşarak geçen yılların ardından mutluydu. Önce milletvekili, sonra bakan oluyor. Eşi Neslihan Hanım ile toplantılara katılır. Karısını açar. Neslihan Hanım kocasına karşı gelemez, her gece ağlamaya başlar. Murat davası uğruna evlenemez. Meslektaşı Kerim ile birlikte yayıncılık işine girer. Fikir kitapları basıyorlar. Hayat satmayan fikir kitaplarıyla çalışmaz. Bu fikir kitapları sadece matbaada yer kaplar. İlhan, arkadaşı Veysel'in çok övdüğü Murat Bey ile tanışır. Büronun dağınıklığı ve başına gelen tatsız olay İlhan'ın ağabeyi Murat'a yabancılaşmasına neden olur. Bu tatsız olay, Murat Bey'in borcunu ödemediği için kağıt satıcısından güzel bir azar almasıyla olur. Dışarı çıktıklarında İlhan ve Veysel arasında sıkı bir tartışma çıkar. İlhan, hem babasının hayatından aldığı dersi hem de Murat'ın geldiği noktayı gözden geçirir. Murat Bey'in onları aldattığını söylüyor. Murat, davaya atanan sefil bir hayatın sonunda ölür. Murat'ın cenazesi Asım Bey ve Bakan Yunus Bey için tam bir baskı olacaktır. İlhan Murat'ın tabutunu omuzlayan gençleri uzaktan izliyorlar. İmam, cemaatten helal isteyince Asım Bey, Neyi helal edecekler? Alacaklı Murat'tı! İnandığımız, uğruna pek çok şeyi göze aldığımız davalar. Birlikte yürünecek bir yol. Bizimle aynı duyguları, fikirleri paylaşan arkadaşlar. Ancak onlarla var olabileceğimizi, hayatımızın bir mana kazanabileceğini düşünürüz. Ya tahammül ya sefer, yakın geçmişimizde böyle düşünen insanların, nesillerin, nasıl bir araya geldiklerini, sonra nasıl dağıldıklarını, şahsiyetlerinden ve bulunmaları gereken yerlerden nasıl uzaklara sürüklendiklerini ele alıyor. Bu insanların açmazlarını, acılarını dile getiriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yalida-sabah/", "text": "İstanbul'da sabahın ilk ışıklarıyla başlayan ve yaşanan hayatı anlatan bu hikaye deniz kokar. Martıların, karabatakların, kargaların denize, doğaya uyumu anlatılırken, aynı zamanda insanoğlunun bu ekosistem içindeki canlılığı, kendi bencil ve benbilirimciliğiyle bu sistemin nasıl dışında kaldığı anımsatılır. Haldun Taner, Sakin bir limandan azgın dalgalarla boğuşan denizcileri seyretmek gibi diyerek Lucretius'un bir sözünü hatırlatırken, insanoğlunun, başkasının sıkıntısının kendi başına gelmediğine sevinen bir varlık olduğunu söyler. Yazar, insanın, hayat koşturmacası içinde doğadaki diğer canlıların uyumunu görebildiğinde yaşamın ekolojik dersinin içinde kendi varlığını ve amacını hesaba çekeceğini düşünür. Eski Albay, şimdilerde sivil koruma şefi Nizamettin Bolayır'ın sakin, bir o kadar da düzenli hayatı anlatılıyor. Nizamettin Bey, askerlikten aldığı düzeni, kendi pratik zekasıyla birleştiren, zihni temiz ve bedeni zinde bir adamdır. Günü yaşayan, fazlasını aramayan, küçük mutluluklarla hayatını dolduran, bu huzuru sevdiklerine yansıtan birisidir. Yazar bir seyahati sırasında, su geçirmeyen özelliği olan bir kol saati satın alır. Saatin bu özelliğine güvenerek yıllarca rahatlıkla kullanır. Ne var ki bir yanlış anlaşılma olmuştur ve saatin böyle bir özelliği yoktur. Nihayetinde yıllar sonra saat ona olan güvene rağmen su geçirir ve bozulur. Ancak saate o kadar çok güveniyordur ki bozulmasını bir türlü hazmedemez. Yazar burada saatten yola çıkarak dostlarımıza, sevdiklerimize olan sonsuz güveni sorgular. Almanya'da gurbetçi olan Ökkeş Topalmusagil'in arkadaşı Hidayet'e yazdığı mektup anlatılır. Ökkeş, Almanya'da kaçak işçi olarak nasıl iş bulduğunu ve buradaki insan manzarasını anlatırken medeniyeti önce nasıl garipsediğini sonra da nasıl özümsediğini anlatır. Almanya'yı neredeyse bizim oralar diyecek kadar benimsemiştir. Sunuhi Bey emekli öğretmendir. Ev sahibi olmak için bir tanıdığının vasıtasıyla kooperatife girer. Kooperatifin temel kazılarından büyük tarihi taşlar çıkar. Vicdanını sorgulayan Sunuhi Bey, bunu arkeologlara sormak ister. Fakat kooperatifin diğer üyeleri onu engellerler. Tarihi gömerek, görmezden gelirler. İhsan ve Melahat in aşklarına, gölge düşürecek korku ve gelgitlerin anlatıldığı küçük bir hikayedir. Yalıda Sabah, Küçük Harfli Mutluluklar, Karşılıklı, Şeytan Tüyü, Sonsuza Kalmak, Neden Sonra, Yaprak Ne Canlı Yeşil adlı öykülerden oluşan Haldun Taner'in son öykü kitabı Yalıda Sabah 1983'te Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'ne değer görüldü. Taner'in öyküleri MEB 100 Temel Eser kapsamında genç okurlarla buluşuyor. -Doğan Hızlan- -Füsun Akatlı-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yaz-dusleri-dus-kislari/", "text": "Tomris Uyar'ın bu öykü kitabı dokuz ayrı öyküden oluşuyor. Öyküler kış mevsiminden başlayıp yaz sonlarında biterek konular mevsim geçişleri ile birbirlerine bağlanmış oluyor. Uyar diğer öykü kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da toplumun geçirdiği değişimin, kendisinde bıraktığı izlenimleri aktarıyor. Hayatın bir kenarında unutulmuş karakterleri seçip onlara başrol vermiş. Olaylara bakmak ile görmek arasındaki ince çizginin üzerinde ustaca hareket ederek öykülere farklı bir bakış açısı kazandırabilmiş. Kitapta gerçekçi kötümser bir tavır sezilse de düş kurmanın hayatta kalabilmek için bir ihtiyaç olduğu vurgulanıyor. Hayatı gerçekleriyle yaşayanların yanı sıra bu gerçekleri değiştirecek düşler kuran insanların da öyküleri anlatılırken okuyucu realite ile kurgu arasında gidip gelecektir. Yazar kendisini uyumsuzlukların yazarı olarak addetse de içerik dikkatli okunduğunda sıra dışılığın uyumu da göze çarpar. Yaz Düşleri Düş Kışları öykü kitabının ilki Kuskus, torununa bakan yaşlı bir kadın ve onun komşusunun günlük sohbetlerini konu almış. Yaşlı kadına pencerenin ardındaki yağan kar, anılarını ve bu yaşına kadar yaptığı fedakarlıkların nasıl vefasızlıkla karşılık bulduğunu hatırlatır ve onu geçmişe götürür. İkinci öykü Filizkıran Fırtınası, fantastik ve masalsı bir öykü olarak karşımıza çıksa da, aslında hayallerine sahip çıkamayan, gelmekte olan felaketi göz yumarak görmezden gelenlerin öyküsüdür. Ayrıca bu hikayeyi renklendiren diğer bir konu da İstanbul'un en eski semtlerinden birisi olan Beyoğlu'nun tarihi ve semtin kozmopolitlik yapısından da bahsedilmesidir. Üçüncü hikaye Metal Yorgunluğu ise kitabın en uzun bölümüdür. Yaşlı bir adam, gençlik yıllarında çekilmiş bir fotoğraf üzerinden kendi hayat hikayesini anlatır. Yazar burada bakmak ile görmenin farkının inceliklerindeki detayları işler. Eski bir maliyeci olan adamın şahit olduğu usulsüzlüklerin, geçmiş yaşamının pişmanlıklarının üzerlerini bir daha açılmamak üzere kapatmak ister, fakat bu çok mümkün değildir. Dördüncü öykü olan Beyaz Bahçede içeriği itibari ile acı yüklüdür. Bir annenin ölümü, oturduğu sedirdeki yokluğuyla anlatılıyor. Annenin çocuklarını emanet ettiği öğretmenin iki kardeşi koruyamamasını Şeyh Galib'in Hüsn'ü aşkına olan atıflıyla sonlandırır. Beşinci hikaye olan Oyun da küçük bir kız çocuğuyla, ressam bir kadının evcilik oyunu anlatılıyor. Çocuğun ailesi gelenekçi bir aile, oyun arkadaşı olan ressam ise toplum normlarının dışında, bireyselliği ile öne çıkan bir kadındır. İki oyun arkadaşının hayat tarzları farklı olsa da hayalleri oyunlarını belirler. Altıncı öykü Bayırdaki Ilgın, şehirlerde villa-konduklarının yükseldiği, insanların oturdukları semtlere göre ayrıştırıldıkları 1950'li yılları konu alır. İnsanların özlerinden sıyrılıp, birbirlerine menfaatleri kadar yakınlık göstermeleri öykünün ana temasıdır. Tomris Uyar'ın yedinci öyküsü Zula da öyküde yazar şiirsellik yöntemini kullanarak okuyucusuna bir ayrıcalık sağlamış. İstanbul'un insan manzarası, doğanın güzelliğiyle harmanlanıp şekillenmiş. Sona bir kala olan hikaye Rus Ruleti. Otogar peronlarında otobüs bekleyen insanlar ve her birinin farklı hikayeleri anlatılır. Dışardan bakan için sıradan olan bu sohbetlerin satır aralarında gizlenen hüzünlere ve sevinçlere hepimizin şahit olsak da yazar bir kez daha altını çizer. Dokuzuncu hikaye Kuşluk Rakısı nın konusu ada da geçer. Artık yaz bitmiş, serin esen rüzgar ayrılma vaktinin geldiğini söylemektedir. Yazlıkçıların son keyiflerinin ve vedaların zamanıdır. Şimdi bahçede, ayaz yemiş boş sıraların dışında kuşsuz bir saat kulesi kalmıştı, yapraklarını dökmüş bir atkestanesi, öğrencisiz bir basketbol alanı. Tomris Uyar, Yaz Düşleri Düş Kışları ile okuyucularını gerçek ile düş arasındaki görünmez köprüden geçiriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yeni-dunya/", "text": "Yeni Dünya: Hasta olmasına rağmen düğünde oynamaktan geri durmayıp, yataklara düşene dek oynayan ve bu uğurda ölen karakterdir. Deli Emine: Yeni Dünya'nın oynamasından memnun olmayan düğün halkı yeni birinin getirilmesini isterler ve o esnada düğünde oynaması getirilen diğer karakterdir. Yeni Dünya öyküsü Sabahattin Ali'nin ölümle sonuçlanan acıklı hikayelerinden bir tanesidir. Yeni Dünya 13 hikayesinden oluşmaktadır. Bir düğün evinde yaklaşık 30 kişinin bir arada olduğu bir odada, sazların çalınmasıyla bir kadın kaşıkları avuçlarına alarak oynamaya başlar. Ancak kadının oynaması odadaki kimsenin dikkatini çekmez. Sonra düğünün sahibi bu kadını nereden bulduğunu sorar. Dağınık, hafif derecede hasta bir kadının kimseyi eğlendiremeyeceğini düşünüyorlar. Düğün telaşının ortasında sadece Yeni Dünya'yı bulmuşlardır. Bunun üzerine düğünün sahibi onlardan başka birini bulmalarını ister ve şehirden başka bir kadını getirmek için acele ederler. Deli Emine geldiğinde Yeni Dünya oradakilerle münakaşa içerisindedirler. Düğün için bir kadın yeter mi, oyna deyince daha ne isterler diye sorup dururlar. Deli Emine'nin gelişiyle ortalık neşelenmeye başlar. Deli Emine hünerlerini göstermeye başlar ve bir yandan da Yeni Dünya'dan bahseder. Daha sonra Yeni Dünya geride kalmamak için ortaya çıkar ve iki kadın oynamaya başlar. Ancak sahnede Yeni Dünya'nın varlığı homurdanmalara neden olur. Sahneden inmesi istenir. Ama Yeni Dünya kendini kanıtlamaya niyetlidir. Yılların tecrübesine sahip ve sahayı bu yeni genç kadına bırakmak istemez. Aniden tüm becerilerini göstermeye başlar. Bu davranış konukların dikkatini çeker ve kadınların danslarında rekabet etmeleri hoşlarına gider. Bu oynama da Yeni Dünya'yı mevcut olan ama hafif hastalığını daha da kötüleştirir. Ertesi gün sabah erkenden yola çıkarlar ve gelinin köyüne doğru yola çıkarlar. Yeni Dünya'nın hastalığı kötüleşir ve sürekli öksürmeye başlar. Bu yola dayanamayacağını söylese de kimse ona fazla ilgi göstermez. Uzun bir yolculuktan sonra gelinin köyüne gelirler. Eğlence burada da devam eder. Deli Emine'nin baskısı üzerine tekrar meydanda oynamaya başlar, ancak hastalığı pek fırsat vermez. Daha fazla dayanamaz ve düğün sahibinden bir yere gidip dinlenip yatabileceği bir yer ister. Düğün sahibi onu bir evde bir köşeye yatırır ve düğüne geri döner. Dışarıda eğlence tüm coşkusuyla devam ederken, Yeni Dünya öksürük krizine girer. Bir yandan ateşi yükselir, nefes almakta güçlük çeker ama düğünde bulunanlardan yardım gelmez. Sabah herkes toplanır ve dönüş yoluna gider. Tam yola çıkacakları sırada arkadan biri seslenir ve ölülerini de almalarını söyler. Herkes şaşırır ama Yeni Dünya sabaha kadar dayanamaz ve ölür. Bunun üzerine düğün sahibi cesedini bir arabanın arkasına atar ve yola çıkarlar. - Yeni Dünya, Sabahattin Ali'nin 1943 tarihli öykü kitabıdır. Kitap yazarın hikaye alanında önemli bir yetkinliğe ulaştığının göstergesi olması bakından önemlidir. - İçerik olarak kasaba ve köy yaşamı dışında düşkün kadınları ele alan hikayeler önemli bir yer tutar. Daha önce yazdığı Kanal ve Ses adlı hikaye sonrasında Hasanboğuldu (1942) adlı hikaye folklorik ve şairane kişiliğini birleştirerek ortaya koyduğu eserlerdendir. - Kitabın dikkat çeken bir başka özelliği ise Sabahattin Ali'nin gözlemci gerçekçilikten süreç dahilinde uzaklaşarak eleştirel gerçekliğe yönelmesidir. - Asfalt Yol ve Bir Konferans bu bağlamdaki eserlerdir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yeraltindan-notlar/", "text": "Yeraltı Adamı: Kendini yaratmak için etrafındaki her şeyle mücadele eden, otorite olarak gören ve varlığını önemsemeyen, sıradanlığı kabullenemeyen ve kahramana dönüşme arzusu olan bir karakterdir. Zverkov: Askeri başarılar kazanmış, çapkınlık hikayeleri dillerde dolaşan karakterdir. İnsanın iç dünyasını, kendi kabuğuna çekilerek yaşayıp düşünmeyi ve kendi iç hesaplaşmasını ele alan eser, insanlardan haz etmeyen, Sevmeyen, tiksinti ve hatta bazen kendisini böcekten bile değersiz gören diğer insanlardan nefret eden isimsiz roman kahramanımız, hayatını inzivaya çekilerek yaşamayı tercih etmektedir. Çok kitap okur; Okurken ilk etapta doğru ve doğru olduğunu bildiği her şeyi kitap bilgisiyle yanlış ve önemsiz görmeye başlar. Hayatının kapılarını diğer insanlara, yani dış dünyaya kapatarak kırklı yaşlarındaki isimsiz roman kahramanımızın yeraltı dünyasını tanımaya başlıyoruz. İnsanlarla konuşmaktan hoşlanmayan, kaplumbağa gibi kendi kabuğuna çekilen kahraman, insanlar tarafından da tiksindirilir. Hatta belirli zamanlarda kendinden tiksiniyor. Bazen bir böcek bile kendisinden daha değerli kabul edilir. Bu nedenle kendi yeraltına, iç dünyasına, kabuğuna çekilir ve kimseyle uğraşmaz. Kişisel düşünceleriyle, bazen öfkesi, çaresizliği, asi tavrı ve hayal kırıklığı ile yaşıyor. Bu öfkenin ana sebebi toplum dışında olmasıdır. Bu öfkeyi, yeraltı dünyasını kitabın ilk bölümünde görüyoruz. İkinci bölümde ise daha genç yaşta birkaç arkadaşı ile yarım kalan sohbetlerini tamamlamaya çalıştığına şahit oluyoruz. Arkadaşlarıyla vakit geçirmek istiyor ama kendini insanlardan o kadar izole etmiş ki ruh hali ve psikolojisi sayesinde sağlıklı ilişkiler ve insanlarla diyalog kuramıyor. Bunun onlardan daha akıllı olduğu için olduğunu düşünüyor. Her iletişim çabası hayal kırıklığına neden olur. Hatta bir kızla tanışır ve aşık olur, ancak dürtüsel hareketleri bu sevginin daha başlamadan bitmesine neden olur. Gogol'un etkisi altında olduğu bilinen yazarımız Dostoyevski, bu eserinde insanoğlunun iç dünyasına derinlemesine girmeyi başarmıştır. Eser, sağlığı ve zorluğu ile boğuşurken kısa sürede yazılmasına rağmen, roman yaklaşık 150 yıldır oldukça popüler ve insanların iç dünyasına dokunuyor. Hala okuyucu üzerinde derin bir izlenim bırakmaktadır. - Dostoyevski, bir mektubunda, bu yapıtın farklı ve yeni bir anlatım denediğini, Müzikteki geçişleri bilirsin. Bu da tıpkı öyle olacak. Birinci bölümdeki gevezelikler, ikinci bölümde yerlerini ani bir katastrofa bırakacak şeklinde ifade etmiştir. - Edebiyat dünyasında varoluşçuluğun ilk yansıması olarak kabul edilen eser, Camus ve Sartre'ı etkileyen önemli bir yapıt olarak ta bilinmektedir. - Dostoyevski, romanının tanıtım yazısında her ne kadar, Bu notlar da, bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür dese de, onun yaşam öyküsünü bilenler, yazarın anlatıcıya yakıştırdığı düş ürünü anıların içine kendi anılarını da serpiştirdiğini anlayıveriyor. - Dostoyevski'nin sonraki yıllarda yazdığı romanlarda işlediği birçok felsefi ve ahlaki problemin tohumları bu romanda atılmıştır. - Zeki Demirbukuz, 2012'de Yeraltından Notlar'dan uyarlayarak başrolünde Engin Günaydın'ın oynadığı Yeraltı filmini çekmiştir. - Kitabın son cümleleri: Eh, yeter bu kadar; bir daha da 'Yeraltı'ndan yazmak istemiyorum. Bununla birlikte bu çelişki hastasının notları burada bitmiyor. Dayanamadığı için, o yazmayı sürdürdü. Ama biz burada dursak daha iyi olur, sanıyorum. İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız. Dostoyevski'nin Gogol etkisinden kurtularak kendi sesiyle verdiği ilk büyük yapıt olan Yeraltından Notlar, Avrupa'daki büyük varoluşçu edebiyatı müjdeleyen bir roman. Kitap, okuruna yeraltı diye adlandırdığı bir ruh halinden seslenen karakterin uzun, çılgınca söyleviyle başlıyor. Ardından, bu ahlakçı, uyumsuz, dürüst kişinin yaşadığı bir aşağılanma olayı anlatılıyor. Yüz elli yıldır okunan gerçek bir başyapıt."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yirmi-alti-adam-ve-bir-kiz/", "text": "Tanya: On altı yaşında çok güzel bir kızdır. Kötü koşullar altında bir çörek fırınında çalışan 26 adamın ve her gün fırına uğrayıp kendisine gizlice hediye edilen çörekleri alan 16 yaşındaki güzel kız tanya'nın öyküsü konu edinir. Çörek üreticisi olarak Bodrum'da 26 erkek işçi çalışmaktadır. Bu bodrumun üstünde 3 katlı bir bina, 2. katta ise sadece bayanlara özel nakış atölyesi bulunmaktadır. Bodrum'da işçilerin çalıştıkları yer olabildiğince kasvetli, sürekli robotize bir iş ve sosyal yaşam ve toplumdan uzak bir yaşam sonucunda çalışanlar kendilerini tamamen dışlanmış görüyorlar. Sahip oldukları tek teselli, 2. katta hizmetçi olarak çalışan 16 yaşındaki Tanya'nın her gün oraya gelip onlardan çörek almasıdır. Bu kız hayatlarının ışığı gibi. Çünkü kendilerinin kadın dışında kimseyle düzgün bir ilişkisi yoktur. Tanya 16 yaşında ve çok güzel bir kızdır. Yanında bir de fırın var ama yaşam kaliteleri onlarınkinden düşük olduğu için çöreklerle pek alakası yok. Bir gün, fırıncının şefi sarhoş olduktan sonra kovulur ve yerine başka bir şef getirilir. Bu şef eski bir asker, çok yakışıklı ve kadınlar konusunda çok tecrübeli. Bu adam her zaman çörek dükkanına gelir ve kadınlarla olan ilişkilerin başarısından ve kadınların ona olan şehvetinden bahseder. Artık dayanamayan çörekçilerden biri, ne yaparsa yapsın Tanya'yı alamadığını söylüyor. Sonra adam onlara bu kızı 2 hafta sonra kendisine bağlayacağını söyler. Çörekçiler için gergin bir bekleyiş başlar. Çünkü sadece önemli bir sınavdan geçiyorlar. Ancak bu sürenin sonunda askerin Tanya'yı ele geçirdiği anlaşılmaktadır. Bunun üzerine adamlar, asker tarafından gelen Tanya'nın etrafını sarar ve ona çok fena küfrederler. Bunun üzerine Tanya öfkeyle oradan ayrılır ve bir daha çörek dükkanlarında görülmez. Çörekçilerin zaten monoton ve kötü olan hayatı Tanya'nın hayatlarından ayrılmasıyla tam bir faciaya dönüşmüştür. İnsanlar Arasında, Ana, Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim gibi yapıtlarıyla Rus edebiyatının en saygın yazarları arasında yer alan Maksim Gorki, 1890'larda daha yirmili yaşlarda yazdığı öyküleriyle olağanüstü bir başarı kazandı, ünü hızla yayıldı, neredeyse Tolstoy ve Çehov gibi yazarlarla bir tutuldu. Gorki'nin bu dönemdeki öyküleri 1898'de Eskizler ve Hikayeler başlığı altında iki ciltte yayımlandı. Ataol Behramoğlu, bu eserden yaptığı bir seçkiyi Yaşanmış Hikayeler başlığı altında topladı. Yaşanmış Hikayeler 'de Gorki'nin, başta Makar Çudra, Çelkaş ve Yirmi Altı Adam ve Bir Kız olmak üzere en iyi öyküleri yer alıyor. Gorki'nin Rusya'da ayaktakımını konu aldığı serseri dönemine ait bu öyküler insan sevgisi ve özgürlük tutkusuyla dolu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yoksulluk-icimizde/", "text": "Süheyla: Lise hayatından sonra annesinin emekli maaşının yetersizliğinden dolayı çalışmaya başlayan bir kızdır. Zenginlik hayalleri olmayan bir karakterdir. Bu yüzden ilişki yaşadığı Engin'in bunlardan bahsedişlerinden hoşlanmaz. Engin: Bir yandan okuyup bir yandan çalışan, fakirlik içinde büyüdüğü için zenginlik hayalleri kuran ve bunu elde etmek için mücadele eden bir karakterdir. Şükran: Aynı devlet dairesin de Engün ve Süheyla ile beraber çalışan arkadaşlarıdır. Engin ile aynı devlet dairesinde çalışan Süheyla arasındaki aşk, Engin'in Süheyla'dan ayrılarak servet peşinde koşması ve Süheyla ile Engin'de yaşanan kültürel değişim ekseninde meydana gelen doğu-batı çatışması konu edinir. Süheyla, Şükran ve Engin aynı dairede çalışan arkadaşlardır. Süheyla ile Engin arasında bir aşk yaşansa da ikisi de aslında hayata farklı yönlerden bakmaktadır. Engin hem okuyan hem de çalışan, yoksulluk içinde büyümüş, kaderini yenerek zengin olma hayallerinin peşinden giden hırslı ve yakışıklı bir gençtir. Süheyla ise annesinin emekli maaşının yetersizliğinden dolayı lise eğitiminin ardından iş hayatına atılan çevre hayatına adapte olmuş genç bir kızdır. Engin gibi hırsları ve tutkuları yoktur ve Engin'in hayalini kurduğu dünyadan bahsetmesinden hoşlanmaz. Engin bir gün hem iş yerinden hem de Süheyla'nın hayatından çıkar. Şükran, Süheyla'ya Engin'e hiç de denk olmayan çok zengin bir kızla nişanlı olduğunu bildirir. Bu haberin ardından büyük bir şok yaşayan Süheyla'nın aklından çeşitli sorular ve anılar geçer. Süheyla tam bu haldeyken, önünde durduğu camiden okunan ezan karşısında irkilir ve ilk defa duyuyormuş gibi hayyalel-felah çağrısı işitilir. Henüz anlamını bilmediği bu çağrı ve Engin'den mahrum kalması Süheyla'yı bambaşka bir dünyaya sürüklüyor. O günden sonra Süheyla bambaşka bir Süheyla olur. Önce Hayyalel-felah çağrısının kurtuluşa gel anlamına geldiğini öğrenir. Sonra annesinden kendisine Kuran okumasını ister. Kızının bir an önce evlenip aile kurmasını isteyen annesi, kızındaki bu değişiklikleri tuhaf bulsa da sesini çıkarmaz. Süheyla'nın arkadaşları -özellikle Şükran- aynı fikirde: Bir araba, bir palto, bir koca... Süheyla artık uzun başörtüsü, uzun kabanı ve makyajsız sade yüzüyle yeni bir dünyaya adım atmıştır: Başka bir Süheyla başka bir dünya İşinden de istifa eden Süheyla, artık eski arkadaşlarını, eski yaşam tarzını ve eski eşyalarını terk etmiştir. Sevdiği şeylerden vazgeçmenin zamanı gelmiştir ve hayatı her geçen gün kazandığı yalnızlık ile zenginleşir. Bir gün Şükran Süheyla'yı ziyarete gelir ve Engin'in aslında o kızla nişanlı olmadığını söyler. Bu haber Süheyla üzerinde beklenen etkiyi yaratmaz, Engin de hala onu düşündüğünü bilmemektedir. Engin'e sorarsa Şükran'dan Süheyla Müslüman oldu demesini ister. Çünkü içinde Geniş olan o dünyadan vazgeçmiştir. Bir araba, bir kat, bir koca idealini gerçekleştiren Şükran'ın düğününe davet edilen Süheyla, bu zorunlu eski dostluğa dayanarak daveti kabul eder. Görünüşüyle düğün salonunda herkesten ayrı durur ve bu dünyadan olmadığını haykırır. Düğüne katılanlar arasında Engin de vardı. Bu yeni görünümüne rağmen Engin, Süheyla'ya gelir ve ona yemek ısmarlar. Süheyla ise Engin'in kafasını karıştıran cümlelerle ona cevap verir. Artık birbirlerine yabancı olduklarını ve bu şekilde tanışamayacaklarını ancak Engin'in şanlı ve yasak hayatından vazgeçerse bir araya gelip yasadışı bir kasabaya göç edebileceklerini söylüyor. Bu sözlere şaşıran Engin cevap veremez ve düğün salonundan çıkarlar. Engin zaman içinde çok zengin olmuş ve istediği arabayı ve evi almayı başarmıştır. Süheyla ile karşılaşmaları ve aralarında geçen konuşmanın ardından onun da kalbi karışır. Sarhoş toplantılarından birinde muhataplarına Haram nedir? diye sordu. diye soruyor ama kimse cevabı bilmiyor. Aynı tür soruları katıldığı toplantılarda sorduktan sonra tatile gitmesi tavsiye edildi. Ancak Engin'in kafasında artan ve cevapsız kalan bu sorular onu Süheyla'nın yaşadığı eve götürür. Süheyla ve annesinin taşındığını öğrense de onları aramaya devam eder. Mahallede gördüğü uzun başörtülü ve uzun montlu insanları Süheyla'ya benzetiyor. Şimdi Engin başka bir dünyanın, haramsız bir dünyanın arayışındadır ve eski şanlı hayatı gözlerinde değildir. Engin de Süheyla da aynı hakikatin yolcularıdır. Bedeni ve maddi hazlara bağlı bir mutluluk düşüncesini besleyip büyütüyoruz. Dünya muhabbetini sayısız teferruat ile zenginleştiriyoruz. Nefsin ihtirasları bizi her an değişik parıltılar yayan eşyaya doğru koşturuyor. Bu vahşi koşu modern dünyanın simgesidir. Yoksulluk İçimizde, kalbi olanı, aşkı ve öteleri dile getirerek hayatın hakikatine işaret ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yokusa-akan-sular/", "text": "Cevher Bican: On yedi yaşında köyden şehre çalışmak için gelen korkuları, ümitleri, hayalleri, hayal kırıklıklarına dönüşmüş bir gençtir. Büyük umutlarla geldiği şehirde grevle hakkını ararken hayatını kaybetmiştir. Tarım toplumundan sanayileşmeye giden yolda insanların ve doğanın adapte olmaları anlatılırken, sanayileşmenin getirdiği olumsuzluklar ve insanların hayat koşturmacası içinde manevi değerlerini de yitirdikleri konu edilmiş.1980 öncesi dönemi anlatan hikayede, siyasal hareketlerin başladığı, sendikaların kurulması ve grevlerin yaşandığı olaylar resmedilmiştir. Cevher Bican, Kars'ın Sarıkamış ilçesinden dayısının ona iş bulmasıyla İstanbul'a gelir. Bican, daha 17 yaşındadır. Kalıcı olmak için geldiği şehirde tuttuğu işin, bastığı toprağın acemisidir. Burada hiçbir şeyin asıl rengi belli değildir. Ne yeşilin rengi yeşil, ne mavinin rengi mavidir. İnsanlar geçim derdinden, iş koşturmacasından ibadetlerini, manevi değerlerini dahi unutur hale gelmişlerdir. Bican alışamadığı toplumun yeni alışkanlıklarını yadırgarken bir yandan da hayata tutunmaya çalışır. Hayatında ilk defa duyduğu referandum kelimesiyle siyasi hareketlerin anlamını, sendikaların kurulmasıyla grevlerle, iş ve işçi haklarını öğrenir. Bican ve onun gibi işçi arkadaşları, alın terlerini toprağın üzerinde bırakarak çalışmaya geldikleri fabrikaların tozu, isi ciğerlerine dolduğu için hasta oluyor hatta ölüyorlardır. Makinaların sesini ancak kendi sesleriyle hak arayarak bastırabileceklerdir. Bican ve arkadaşlarının başarmak istedikleri şey, suyun yokuşa akmasını sağlamak kadar zordur. Bir gün yine yaptıkları bir grev esnasında Bican kör kurşunun hedefi olur ve ölür. Kompozisyon olarak ta aranan Yokuşa Akan Sular, Eski bir kitap ve dönemin gerçeklerine ait bir hikayeden bahsediyor diyebiliriz. İşçi sorunları, köyden kente göç, dini inanışlar, toplumun 1974 yılındaki resmi, Kır-kent, emek-sermaye çatışmalarının arasında kalan insanların anlamlandırma ve mücadele ve etme çabası ele alınmıştır. Yaklaşık 80 sayfalık bu hikaye küçük bölümler halinde anlatılmıştır. Tarım toplumundan sanayii toplumuna geçiş sürecinde olduğu söylenen ülkemizde maddi manevi toplumsal değişim görülmektedir. Yokuşa akan sular bu değişimi belli bir yönde yaşamaya itilen insanımızın düştüğü açmazları ele alıyor. Kitabı oluşturan hikayeler temelde sanayileşme olgusunuda irdeleyen bir bütün teşkil ediyor. Harika Bir hikayedi Begendim uzun sıkıcı romanlardansa kısa hikaye okumayı tercih edenlerdenim:) sağolun kolay gelsin. Öğretmenim bize ZORLA okutmaya çalışıyor. Ama kitap benim tarzım olmadığı için bende buradan özet almak zorunda kaldım. Sevmediğim bir türde kitap okumayı istemiyorum. merhaba sevgiler,kitabın özeti budur fakat bu özet tahminimden daha kısadır yani kitap kısa kısa hikayelerden oluşmaktadır ve bu özet bu anlatılan kısa bir hikayenin de daha kısasıdır bu özet size fayda sağlamayabilir ve bence de sıkıcı bir kitap ama 80 sayfalık bir kitabı okumak için vakit ayırabilirsiniz. Bizde kompozisyon zorunlu, yarışmaya katılmadım ama. bana da edebiyat hocası verdi. özetini yazıp vericem ve bunlardan elemeler olacak. güzelleri ilçe milli eğitime vereceklermiş."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yorganimi-siki-sar/", "text": "Köylünün ekonomik ve sosyal sorunları konu ediniyor. Gerçek hadiselerden yola çıkarak, taşrada yaşayan insanların birbirleriyle ve tabiatla kurdukları ilişkileri naif bir üslupla anlatan dört hikaye ele alınmıştır. Geçimi tarıma bağlı olan köylünün kuraklık nedeniyle büyük sıkıntı çektiğini ve şehirde çalışmak zorunda kaldığını anlatır. Tamamen Alevi vatandaşlardan oluşan ve birkaç yaşlı dışında namaz kılmayan bir köyde, ilçe merkezinde üç beş kişinin zorbalığa uğraması üzerine köy muhtarının cami yaptırma kararı almasının öyküsünü anlatıyor. Yoksulluk içinde yaşayan ve çiftçilik yapan bir ailede küçük oğullarının kumar tutkusunu anlatıyor. Köylerdeki aile yapısını, gençlerin kontrolsüz kumar alışkanlığını ve tütün bağımlılıklarını anlattır. Severek okuyacağınız dört öykünün her biri gerçek olaylardan alınarak oluşturulmuş; yazarın güçlü gözlem ve mizah yeteneği ile betim gücü birleştirilerek yazılmış bu öyküler güncelliğini koruyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yuksek-okceler/", "text": "Hatice Hanım: Küçük yaşlarda kendinden büyük biri ile evlenmiş ve genç yaşta dul kalmıştır. Bu yüzden evlilikten kaçan ve nefret eden biridir. Temizlik hastası bir kadındır. Aşçı Mehmet: Hatice hanımın güvendiği ancak hırsızlıktan kaçınmayan biridir. Gülter: Hatice hanımın evlatlığıdır. Ancak Aşçı Mehmet ile beraber hırsızlık yapmaktadır. Yüksek Ölçekler Öyküsü'nün toplumsal bozulma olarak değerlendirilecek küçük bir anekdotunda, köşkte çalışan ve işe alınan hizmetliler hırsızlık yapmaktadır. Hikayenin toplumsal içerikli bir diğer konusu da evlilik olayındaki çarpıklığın ifadesini anlatmaktadır. Ayrıca hikaye bölümünde, ruhunun daha iyi olması için gerçeği görmezden gelmeyi seçen Hatice Hanım isimli bir hanımın dramatik hikayesi ele alınmaktadır. Hatice Hanım henüz on üç yaşındayken altmışaltı yaşında bir hastayla evlenmiştir. Kısa bir süre sonra kocasının ölümüyle tanışıp dul kalan zengin ve kısa boylu bir hanımdır. Kocasının ölümünden sonra tiksindiği için tekrar evlenmeyi düşünmez. Yaklaşık on yıl süren bu evlilik hayatında genç yaşta kocasının hastalığına göğüs gelmiştir. Gençliğinde bir gün yaşlanacağını söyleyerek, kendisine genç bir adamla evlenmesini söyleyenlerle evlenmek istemediğini söyler. Hatice Hanım, üç sadık hizmetkarı aşçı Elen ve evlatlık oğlu Gülter ile Göztepe'deki kökünde yaşamaya devam eder. Çok titiz ve dürüst olan Hatice Hanım, boyunun kısa olması nedeniyle topuklu ayakkabı giymektedir. Giydiği ayakkabıların sesi evin her yerinden duyulabilir. Ayrıca namus ve temizlik konusundaki hassasiyetini konaktaki hizmetçilerine de yansıtmıştır. Köşkteki uşaklarla görüşmesini istemez ve konağı her gün baştan aşağı temizlettirir. Bolulu aşçı, Mehmet'i her gün tıraş ettirir ve onu beyaz elbise giymeye zorlar. Bir gün baş dönmesi şikayetiyle konağa çağrılan doktor, ona ilaç vermeden sadece düz ve yünlü ayakkabı giymesini tavsiye eder. Hatice Hanım bu tavsiyeye uyarak büyük ayakkabılarını çıkarır. Hatice Hanım baş dönmesi şikayetinden kurtulur, ancak sadık olduğunu bildiği hizmetçileri bir anda hırsız ve sahtekar olur. Köşkteki diğer hizmetçilerle birlikte mahzenden çaldıkları malzemeleri ve et yemeklerini oturup yediklerine tanık olur. Okurken keyif aldığım kısa öykülerden bir tanesiydi. sizlerin de beğeneceğini düşünerek derlediğimiz hikayeyi keyifle okumanızı dilerim. Hatice Hanım pek genç yaşta dul kalmış zengin bir hanımcağızdı. On üç yaşındayken altmışaltı yaşında bir kocaya vardığı için evlilik denen şeyden nefret etmişti. İşte hemen hemen on sene vardı ki; erkeğin hayali, zihnine romatizma, balgam, pamuk, vantuz, tentürdiyot yığınlarından yapılmış pis, asık suratlı, lanet bir heyula şeklinde gelirdi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/yurekdede-ile-padisah/", "text": "Yürek Hasan: Seksenli yaşlarda Merhametli, Allah'a inanan ve misafir perver bir dededir. Ayşe Nine'nin atmış beş yıllık eşidir. Ayşe Nine: Eşi Yürekdede gibi oda seksenli yaşlarda, merhametli bir ninedir. Yürekdede ile Padişah kitabı, içinde kötü ve kötünün olmadığı, iyilerin mutlak galip geldiği güzel bir hikayedir. Eşi Ayşe Nine ile tek başına ibadet ve tefekkür içinde yaşayan Yürekdede ile padişah arasında geçen bu hikayede padişahın Yürekdede'den öğreneceği çok şey vardır. Bir insanın gerçekten neye ihtiyacı olduğu ve bu ihtiyacı kimden isteyebileceği öğretilirken, samimi bir duanın ve hiçbir menfaat gözetilmeden yapılan iyiliğin cevabını Yürekdede ile Padişah arasındaki hikayede bulur. Güzel kış mevsimine rağmen, aşırı ve bunaltıcı sıcaklar nedeniyle yazın insanların yaylalara gittiği bir köy vardı. Yürek Hasan adında bir genç yaşarmış. Kendisine bu ismin neden verildiği bilinmemekle birlikte Yürek Hasan çok merhametli bir insandı. Eşi Ayşe de kendisi gibi bu köylülerde doğup büyümüştür. Kışın köyde, yazın yaylada zaman böyle geçerdi. Ayşe Nine ve Yürekdede 80'li yaşlarına girmişlerdir. Köylüler gruplar halinde yaylaya göç ederken, Yürekdede ve Nine Ayşe, rahatsızlıkları nedeniyle yola çıkamaz. Nihayet bir gün yola çare bulmuşlar, hazırlıklarını tamamlamışlar, küçük develerine eşyalarını yüklemişler ve bir odadan ibaret olan evlerini Allah'a emanet edip yola çıkmışlar. Şehrin ışıklarının parladığı bir yerde mola verirler ve çadırlarını kurarlar. Geceyi burada düşünerek geçirirler. Güneş doğmadan bir saat önce kalkmayı alışkanlık haline getiren Yürekdede, sabah tekrar kalkar, kocasıyla namaz kılar ve onların sıcak çorbasını içer. 65 yıllık evliliklerinde olduğu gibi birbirleriyle sohbet ederler. Bu sırada yoldan geçen atlıları görünce sevinirler ve kendilerine misafir gönderen ve onları ağırlaması için çadırlarına davet eden Allah'a şükrederler. Yolculuk nedeniyle çok aç ve susuz kalan misafirlerine önce su getirirler, ardından yemek servisi hazırlarlar. Misafirlerine layık bir yemek bulamadıkları için yüklerini taşıdıkları deveyi kesip onlara sunmaya karar verirler. Deveyi keserler, etini özenle ayırırlar ve misafirlerine sunarlar. Çok acıkan misafirler yemeklerini keyifle yedikten sonra izin ve helal isterler. Bu misafirler aslında kılık değiştirmiş halk arasında yürüyüşe çıkan padişah ve vezir dostlardır. Bu iki yiğit ihtiyarın yük develerini kendileri için kestiklerini bilmesine rağmen sesini çıkarmaz ve kendini tanıtmazlar. Yürekdede'ye sadece padişahın ışıkları görünen şehirde yaşadığını, padişahın her Cuma Ulu Cami'de vaaz verdiğini ve namaz kıldırdığını anlatmıştır. Ona yanına gitmesini ve ona bir şey sormasını söyler. Gönülden kabul edip gideceğini söyler. Padişahın dediği gibi Cuma namazını Ulu Cami'de kılmak için yola çıkar. Ama amacı sadece padişahı yakından görmekti. Belki de bir deve isteyebileceğini düşünür. Camiye vardığında kalabalık bir grup olduğunu ve çeşitli isteklerle padişaha yaklaşma çabalarını görür. Bu kadar muhtaç insanı görünce padişahın yanına gitmekte tereddüt etmiş ve onu uzaktan görmekle yetinmek istemiştir. Ancak padişah onu görünce yanına gelir ve namazdan sonra kendisini misafir etmek istediğini söyler. Kalbinde Sultan'ı tanıyamaz ve teklifi kabul eder. Onlar namazdan sonra namaz kılarken, padişahın Allah'tan kendisine rızık vermesini istediğini işitince oradan ayrılmaya karar verir. Padişahın başka bir padişahtan istediğini sadece Allah'tan istemesine karar verir. Yürekdede'nin aceleyle gidişindeki hikmeti hisseden padişah, pişmanlık içinde tekrar Allah'a yalvarır. Yürekdede eşi Ayşe Nine'nin yanına gelir ve ertesi gün tekrar yollara düşmeye karar verirler. Ancak develerin olmaması nedeniyle gitmek istedikleri yolun dörtte birini bile gidememekten bıkmışlar ve oldukları yerde kalmaya karar vermişler. Çadırı kurmak için kazıkları sürmeye başlarlar. Ancak, son kazığı kullanamazlar. Orada bir taşın kaldırılması gerekir. Yürekdede taşı çıkarmak için kazarken topraktan bir kazan çıkar. Ayrıca bir tanım içerir. Allah'tan gönülden istenmenin doğru karar olduğunu bir kez daha anlar ve şükreder. Kazanın içindekileri fakirlerle paylaşmak için şehre geri döner. Gelirken yanına sadece bir deve alır. Eşeğini kaybeden Yürekdede, pazardan küçük deve satın alır. Her yıl çıktıkları yaylaya gitmek üzere hanımı Ayşe Nine ile yola çıkarlar. Az giderler, uz giderler, dere tepe düz giderler. Konakladıkları yerde atlılar çıkar karşılarına. Onları doyurmak için bir güzel söz, bir sevgiye aldığı deveciğini keser Yürekdede. Padişahın atlıların arasında olduğunu fark edemezler. Saraya davet edilirler. Sonra ne oldu, dersiniz. Yürekdede ile Padişah kitabı bu mutlu sona adım adım yaklaştıracak sizi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/zafer-yahut-hic/", "text": "Oya Öğretmen: Yetiştirme yurdunda büyümüş, aile sevgisinden mahrum kişi. Neriman Hemşire: Yurdun ağır ablasıdır. Hemşire olur. Doktor Ferit: Amcası tarafından büyütülmüş, yurtdışında eğitim almış bir doktor. Komiser Bulut: Eşinden kaçarak geldiği Tepeköy'de Oya Öğretmen'i görür ve aşık olur. Hayatta tutunma dayanağı olarak görür. Belediye Başkanı Samet: Bir müşterisinin işlerinin takibi neticesinde Tepeköy'e yerleşiyor ve Belediye başkanı oluyor. Canan: Samet'in kızıdır. Doktor Ferit'e aşıktır. Ancak sevgisine karşılık alamaz. Kaçakçı Kolsuz Recep: Tepeköy'de illegal işlerle uğraşıyor. Hikayenin sonunda Oya Öğretmen ile Komiser Bulut'un oğlunu kaçırıp öldürüyor. Tepeköy, hayattan kaçanların ve hayata tutunamayanların sığınağıdır ama amaç kaçmak değil, yeni bir başlangıç yapmaktır. Hayatın köşesinde yaşayanların kırıklıklarını ve kırgınlıklarını onarma çabasının ifadesi, kimileri için bir umut, parlak bir kariyer... Yeni bir başlangıç, varoluş, eskiyi yeniye çevirme ve bir araya gelme mücadelesi konu ediniyor. Bürokrasinin sakarlığının gölgesinde kurulan Tepeköy'ün aşk üçgeni: Bulut, Oya, Ferit ve hayatın gerçekleri. Bu uzun hikayenin sonunda Oya, Bulut ve Bulut'un oğlu Kerem'in silahlı bir çatışmada ölmesiyle bunu aşk üçgeninden ayrılık, yokluk, ölüm üçgenine indirgemek yeterince acımasızdır. Pembelik kalmadı; sadece oyalanmanın, yıkılığın, eksikliğin ve tamamlanmamış lığın gerçek dünyası. Hayallerin bile anlamsızlaştığı ve gerçekleşmediği bir gerçeklik, umudu bile içine alan bir acımasızlık, belki de kara bir mizah. Trajedi adım adım hikayenin içine sızar ama aşk için değil, sevdiklerini korumak için. Tam da bu noktada Abdülhak Hamit Tarhan'ın Eşber adlı şiirsel oyununun özeti, eserin arkasında yatan okuyucuyu yanıltmaktadır. Beklenen trajedi aşktan kaynaklanmalı, ama tersi de geçerli. Hayatın kendisi trajedinin kaynağıdır ve sebepler birleşerek sizi aşktan, aşk acısından, kazanma hırsından uzaklaştırır ve hayatın hiç beklemediğiniz tarafına, insani yanınızın seçtiği yoldan atar. . Geriye ideallerle, yani yeni bir başlangıcın adımlarıyla kurulan yeni şehrin ne aşkı, ne mücadelesi, ne de kaygısı kalır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/kisisel-gelisim/kendine-iyi-davran-guzel-insan/", "text": "Kitabımız beş ana bölümden oluşuyor. İlk bölümünde yazar, neden herkese 'güzel insan' diye hitap ettiğini açıklıyor. Yine aynı bölümde kendimize iyi davranmanın ne demek olduğunu anlatırken bahsettiği değişimle kendimizi sorgulamamızı sağlıyor. Sonraki bölümlerde ilişkilerden , kimi nereye koymamız gerektiğinden , yapılmış hatalardan , modern dünyanın insana dayattıklarından bahsediyor. İçinde bir sürü konu yer alan bu kitabı okurken yazarımızla sohbet ettiğinizi düşünebilirsiniz. Kitap boyunca sadece size hitap etmesi, kendi hayatından kesitlere yer vermesi, karşılaştığı vaka öyküleri ile anlatmak istediği konularla ilgili sorunlar yaşayan bizlere yardımcı olmaya çalışması bu kitabın artıları arasında. Ben yazarımız ile Gri Koç ile tanışmıştım ve kitabını görünce hemen okumak istedim. Okurken sıkılmadığım, kendimden bir şeyler bulduğum, sizler içinde faydalı olacağını düşündüğüm bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Beyhan Budak hocamızın da emeğine sağlık. Seninle bir yolculuğa çıkacağız bu kitapla birlikte. Her insanın içinde bir sağlıklı bir de sağlıksız bir ben vardır. Sağlıksız ben kontrolü devraldığında, insan kendine zarar verir. İşte bu kitapla çıkacağımız yolculuğun amacı, içindeki güzel insana yani sağlıklı bene ulaşmak. Bu yolculukta, kaygılarınla baş etmek ve kafaya takmamak için hangi yöntemleri kullanabileceğini, olumsuz düşüncelerini nasıl kontrol edebileceğini, sağlıklı ilişkilerini geliştirirken, sana zarar veren zehirli insanlardan kendini nasıl koruyabileceğini, hangi alanlarda mücadele etmenin anlamlı olduğunu, hangi alanlarda hayatı ve getirdiklerini kabullenmen gerektiğini, içindeki değersizlik hissini nasıl yenebileceğini ve kendini nasıl dönüştürebileceğini keşfedeceksin."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/kisisel-gelisim/senin-sucun-degil/", "text": "Hepimiz insan olmanın bir sonucu olarak çeşitli duygular yaşarız ve bu duygular mutluluk gibi pozitif duygular olabileceği gibi öfke, kaygı gibi negatif duygular da olabilir. Herkes bu duygularla baş edebilmek için farklı metotlar geliştirse de bazen aşırı stres gibi durumlarda geçmişten gelen daha önce baş ettiğimizi düşündüğümüz sorunlarla daha belirgin bir şekilde karşılaşabiliriz. İnsan özünde aciz bir varlık ve özellikle bebeklik dönemlerinde hem fiziksel hem de manevi ilgiye muhtaçtır. Fiziksel ihtiyaçların psikolojik ihtiyaçlardan daha önce geldiğine dair bir ön kabul olsa da tek başına yeterli değildir. Örneğin, hiç kimseyle hiçbir şey konuşmaksızın yetişen çocukların hangi dili konuşacaklarının sınanmasana dair bir deney yapılmış ve bebeklerin sadece fiziksel ihtiyaçları karşılanmıştır. Ancak deney sonucunda çocukların hangi dili konuşacağı konusu bir yana dursun kendisiyle hiç konuşulmayan bebeklerin hepsi ölmüş. Buradan da anlaşılacağı gibi insanların manevi ilgi deposu da fiziksel ihtiyaçları kadar önem arz etmektedir. Hepimiz dünyaya gelen milyarlarca insandan sadece biri olsak da hep özel olduğumuzu hissetmek isteriz. Bir insanın sevgi deposunun dolabilmesi için öncelikle onu dünyaya getiren insanlar tarafından sevilmesi gerekir. Sevgiyle büyütülen kişi de sevilmeye layık olduğunu düşünerek kendini de sevecektir. Aksi halde ailesi tarafından ilgi ve sevgi yoksunluğuna maruz kalan kişi sevilmeyi hak etmediğini düşünür ve bu da özgüvensizlik, değersizlik gibi duyguların ortaya çıkmasına sebep olur. Bu durumun uzun vadede kötü sonuçları olabilir. Bu ilgi ve sevgi çok aşırı ve uç seviyede olduğunda da kişiyi narsist bir insana dönüştürebilir. Çocuk yetiştirirken anne ve babanın hem kendi rollerinde hem de ilişkisel olarak sağlıklı bir tutum geliştirmesi çok önemlidir. Sağlıklı bir ilişki mutluluk ve başarıyı da beraberinde getirir. Çocuklar dış dünyaya bağlantı kurmayı öncelikle aileleri vasıtasıyla gerçekleştirir, aile bireyleri ile ilişki bireylerin ileride diğer insanlarla kuracağı ilişkilerin de temelini oluşturur. Hatta problemli ailelerde büyüyen çocuklar ilerde geçmişte yaşamış olduğu problemleri bu vesileyle çözeceğini zannederek aynı probleme mustarip eş seçimleri yapabilirler. Yetişkin aklımızla baktığımız zaman bize saçma gelen bazı durumlar, geçmişte yaşanan travmaların duygusal bağlantılarından dolayı uzun süreli etkiler gösterebilirler. Çocukken yaşanan travmatik olaylar, her zaman kendisini göstermese de yoğun baskı, kayıp, ayrılık gibi psikolojiyi zorlayan durumlarda kendilerini ortaya çıkarabilir. Bu duygu patlamaları kendini fiziksel ya da mental olarak gösterebilir. Fiziksel olarak sebebi bulunamayan bazı problemlerin sebebi yaşanan bu travmatik olaylar olabilir ve bu durumların alttaki neden bulunarak çözümlenmesi gerekir. Geçmiş her ne kadar değiştirilemeyecek bir olgu olsa da yaşanan bu travmaya farklı bir bakış açısı geliştirilerek travma etkilerini azaltmak mümkündür. Başımıza gelen olayları yorumlama biçimimiz, zekamızın ve deneyimlerimizin bir sonucudur. Ancak bazı durumlarda çevresel etkiler sebebiyle bu sorunlarla başa çıkma mekanizmamız adeta bir virüs etkisiyle sekteye uğrar ve böyle durumlarda objektif bir değerlendirme yapmamız zor olabilir. Böyle durumlarda bunun bir yanılgı olduğunu bize göstermeye yarayacak profesyonel biri veya iyi bir gözlemci olan sevdiğimiz bir yakınımızdan yardım alabiliriz. İyileşme yolunda atılabilecek ilk adımlardan biri kendine daha anlayışlı ve şefkatli davranmaktır. Başımıza gelen her olayın sorumlusu bizler değilizdir ve bazen her şeye gücümüzün yetemeyeceğini kabullenmemiz gerekir. Olumsuz duyguları tek yaşayan biz değiliz ve kendini güçsüz hissetmek de oldukça insani bir durumdur. Burada önemli olan bu kötü hislerin sonsuza kadar süreceği yanılgısına düşmemektir. Bu sebeple yaşanan duygular karşısında büyük resme bakıp her şeyin geçici olduğunu ve o dönemin yaşanması gerektiğini bilerek yaşamak gerekir. Yaşanan olumsuzlukların pozitif yanını görebildiğimizde ise büyümeye ve gelişmeye başlarız. Kimse içinde bulunacağı hayatı seçerek hayata başlamıştır, şu anda kontrol edebileceğimiz tek şey anımızdır. Bu sebeple odaklanmamız gereken geçmişin bugünkü etkileridir. Geçmişe takılıp kalan bir insan anı yaşayamayacağı için kısır bir döngüye girebilir. Yaşanılan olumsuzluk her ne olursa olsun bu duyguların geçebileceğine karşı olan umudumuzu hiç kaybetmemeli ve çözüme odaklanmalıyız. İnsan ne ile yaşar? Sorusunun cevabı çok kapsamlı olsa da ne ile yaşayamaz sorusunun cevaplarından biri kesinlikle umuttur. Bunları yaşamayı sen mi seçtin? Ya da belki de geçmişte yaşadıkların bugün böyle hissetmene neden oluyor. Kendini suçlamayı bırak, bu işleri daha kötü hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Bu kitapla birlikte geçmişinin karanlık dehlizlerine doğru bir yolculuğa çıkacağız; içine doğduğun aileden, yaşadığın travmalara kadar, bugün var olan problemlerinin geçmişteki izini süreceğiz. Çocukken alman gereken sevgi, saygı ve güveni alamadığın zaman neler olduğunu, zehirli anne baba davranışlarının nasıl yıkıma yol açtığını görecek; bazen önemsiz sanılan küçük bir travmanın uzun vadeli etkilerinin çok büyük olduğunu fark ettikçe hafifleyeceksin. Bu kitap sana mucizeler vaat etmiyor, hiçbir şey mükemmel olmayacak, ancak şu anki halinden daha iyi hissetmen kesinlikle mümkün. Beraber yürüyeceğimiz yolun amacı bu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/agustos-bocegi-ile-karinca/", "text": "Karınca: İşini büyük bir disiplin ve ciddiyetle yapan çalışkan. Ağustos Böceği: Elinde kemanıyla gezen, yemekler ve partilerde eğlenen çalışmayan tembel. Masal, Bütün yaz boyunca çalışarak kış için evini ve yiyeceklerini hazır eden Karıncanın. Yan gelip yatan, karıncayla alay eden, kış geldiğinde yiyeceksiz kalan ağustos böceğinin yaşamlarını konu ediniyor. Bir zamanlar ormanda böcekler ve çiçekler mutlu mesut yaşarmış... Bu böceklerden biri Ağustos böceği, diğeri ise karıncaymış. Bu orman ilkbaharda kuş cıvıltıları ve böğürtlenlerle dolar, hayvanlar ziyafet çeker. Yazın eğlence başlar ve şarkılar eşliğinde partiler verirler. Bütün bunlar olurken, çok çalışmasıyla tanınan Karınca, çiçeklerden tohum, ağaçlardan meyve, topraktan yemişler toplayarak onları kış için saklarmış. Soğuk havalarda sobasında yakmak için odununu da hazırlar. Hiç yorulmaz, şikayet etmezmiş. İşini büyük bir disiplin ve ciddiyetle yaparmış. Ağustos Böceği ise bambaşka bir karaktere sahipmiş. Bahar ve yaz ayları boyunca elinde kemanıyla gezer, yemek yer ve partilerde eğlenirmiş. Üstelik kış için herhangi bir hazırlık yapmazmış. Yemeyi, içmeyi ve uyumayı çok severmiş. Üstelik çalışkan karıncayı görünce onunla dalga geçerek yazın tadını nasıl çıkaracağını bilmediğini bile söylermiş. Zavallı terli karınca ona cevap bile vermezmiş. -Hayırdır, demiş. -Çok üşüdüm ve acıktım. Kimse bana yemek vermedi ve evine almadı. Bana yardım eder misin?, demiş. -Bütün yaz gezip eğlendin üstelik benimle dalga geçtin. Kusura bakma yaptığının cezasını çekmelisin, diyerek kapıyı Ağustos Böceğinin suratına kapatmış. Ağustos Böceği işte o anda yaptığı hatanın farkına varmış ve kendi kendine bundan sonra böyle bir hata yapmayacağına söz vermiş."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/alaaddinin-sihirli-lambasi/", "text": "Alaaddin: Çin' de yaşayan Mustafa isimli bir terzinin serseri oğludur. Babası ona mesleğini öğretmek istese de onu eğitememiş ve zavallı terzi hastalanıp öldükten sonra Alaaddin günlerini sorumsuzca sokaklarda oyun oynayarak geçirmiştir. Karşısına bir sihirbaz ile Sihirli bir lamba çıkması neticesinde tüm hayatı değişir. Cin: Sihirli lambadan çıkarak tüm dilekleri yerine getiren bir cindir. Afrikalı Sihirbaz: Alaaddin'i kandırarak Sihirli Lamba'yı ele geçirmeye çalışan ama Alaaddin'e kaptıran sihirbazdır. Masalın kahramanı iyi kalpli Alaaddin, içinde cin hapsedilmiş bir Sihirli Lamba bularak hayatının değişmesini konu ediniyor. Alaaddin, bir Çin şehrinde yaşayan Mustafa isimli bir terzinin serseri oğludur. Babası ona mesleğini öğretmek istese de onu eğitememiş ve zavallı terzi hastalanıp öldükten sonra Alaaddin günlerini sorumsuzca sokaklarda oyun oynayarak geçirmiştir. Bir gün Afrikalı bir sihirbaz onu yolda fark eder ve kendisini ve annesine Terzi Mustafa'nın zengin bir tüccar olan kardeşi olarak tanıtır. Afrikalı Sihirbaz aslında kendisini dünyanın hükümdarlarından daha güçlü kılacak sihirli bir lambayı aramaya gelen bir yabancıdır, ancak Çin'in ortasında bir yerde yeraltında olduğunu bildiği sihirli lambayı almasına izin verilmez. Birinin onu alması ve ona teslim etmesi gerekiyor. Aladdin'i seçiyor çünkü kendini bu işi yapabilecek, sonra yok edecek ve kimse aramayacak bir çocuk olarak görüyor. Alaaddin, amcası olduğunu düşündüğü sihirbazla yola çıkar ve yer altındaki lambayı bulur ancak sihirbaza vermez. Lambayı almaktan ümidini kesen sihirbaz, lambayı yeraltı mahzeninde bırakır. Alaadin çaresizlik içinde ellerini ovuştururken, sihirbazın ona daha önce verdiği yüzükten bir cin çıkar. Yüzüğü olan herkesin emrine uyan bu cine onu dışarı çıkarmasını emreder ve parmağında yüzük, elinde bir lamba ve yeraltındaki sihirli bahçeden topladığı mücevherlerle eve döner. Ertesi gün yiyecek bir şeyler alabilmek için yeraltından getirdiği lambayı satmak istiyor. Annesi lambayı parlasın diye ovalayınca yüzüğün cininden güçlü bir cin çıkar. Bu cin sayesinde zengin ve güçlü bir insan olan Alaaddin, tüm engelleri aşar ve Padişahın kızı Prenses Bedrü'l Budur ile evlenir ve ona bir saray yaptırır. Ancak bir gün Afrikalı büyücü şehre geri döner. Olanları öğrendiğinde bir yolunu bulur ve Aladdin avlanmak için şehir dışındayken saraya yaşlı bir adam kılığında girerek sihirli lambayı almayı başarır. Lambayı yakalayınca cin ondan sarayı içindekilerle birlikte Afrika'ya taşımasını ister. Aladdin yardım etmesi için sihirli yüzüğündeki iblisi çağırır, ancak gücü sarayı geri getirmeye yeterli değildir. Onu sarayın olduğu yere götürmesini ister. Orada, saraydaki prensesle Büyücüyü zehirlemeyi başarır. Sihirli lambayı alır ve cinden sarayı eski yerine götürmesini ister. Saray ve prensesle birlikte Çin'e dönerler ve eski mutluluklarına kavuşurlar, ancak bir süre sonra Afrikalı Büyücünün uzaklardaki kardeşi öğrenir ve ortaya çıkar. Şehirde yaşayan Fatma adında bir aziz kadın kılığında saraya girer ve prensesin odasına gelir. Aklına sarayın ortasına bir anka yumurtası asma fikri gelir. Prensesin bu isteğini lambanın cinine ileten Alaaddin bu kez reddedilir. Lambanın cini, bu isteğin Fatima kılığında saraya giren Afrikalı Sihirbaz'ın kardeşinden geldiğini söyleyince, Alaaddin sihirbazı kandırıp öldürür ve bu son tehlikeyi de bertaraf ettikten sonra mutlu bir şekilde yaşarlar. - Dünyada en çok bilinen ve anlatılan peri masallarındandır. - Adı Binbir Gece Masalları ile en fazla anılan masallardandır ancak orijinal Arapça metnin bir parçası değildir. - Öyküyü 18. yüzyılda Fransız çevirmen Antoine Galland, Suriyeli Maruni bir anlatıcı olan Hanna Diyab'dan alarak Binbir Gece Masalları'na eklemiştir. Doğu ve Batı'nın en çok okunan en güzel masallarını bu seride bulacaksınız. ...Alaaddin, aşağıda karanlıklar içinde 'Bu adam amcam olsaydı, beni yukarı çekip çıkarırdı. Demek yalancının biriymiş, ona inanmakla hata etmişim.' diye düşünmüş. İçi üzüntüyle dolmuş. 'Bari şu eski lambayı yakayım da önümü göreyim' demiş kendi kendine. Lambanın orasını burasını kurcalamış ama yakamamış. Sonunda üşüyen ellerini ısıtmak için lambayı ovalamaya başlamış. Birden lambadan, beyaz bir duman yükselmiş. 'Poof' diye bir cin çıkmış ortaya. Bu dev gibi, kulağı küpeli, koca dudaklı bir yaratıkmış. Binbir Gece Masalları'nın en sevilenlerinden biri olan Alaaddin'in Sihirli Lambası'nı Nehir Aydın Gökduman tatlı mı tatlı bir dille yeniden üsluplandırdı, Murat Bingöl'se sevimli resimlerle süsledi. Çocuklar, Alaaddin'in, sihirli lambanın ciniyle yaşadığı maceralarını okurken çok eğleneceksiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/ali-baba-ve-kirk-haramiler/", "text": "Ali Baba: Tüccar bir babanın çocuğudur. Odun toplayıp kesen bir oduncu. Kasım: Ali Baba'nın ağabeyidir. Hırs ve zenginlik peşinde koşması, öldürülmesine sebep olur. Kırk Haramiler: Mağarada sakladıkları altınları ile tanılan bir grup hırsız. Masal Ali Baba'nın, hırsızların Açıl Susam Açıl diyerek girdiği bir mağarayı keşfeden fakir bir oduncunun, hırsızlar tarafından fark edilmesi ile Ali Baba'yı öldürmeye çalışan Kırk Haramiler'i konu ediniyor. Ali Baba ve ağabeyi Kasım, tüccar bir babanın çocuklarıdır. Babasının ölümünden sonra açgözlü Kasım zengin bir kadınla evlenir ve babasının işini büyütmeye çalışır. Ali Baba fakir bir kadınla evlenir ve oduncu olur. Ali Baba bir gün ormanda odun toplayıp keserken, kırk hırsızın hazineyi ziyaret ettiğini duyar. Hazineler bir mağaradadır ve mağaranın ağzı sihirle mühürlenmiştir. Açıl Susam Açıl denildiğinde açılır, Kapan Susam Kapan denildiğinde kapanır. Hırsızlar mağaradan çıkarken Ali Baba mağaraya girer ve dikkatlice bir torba altın alır ve eve götürür. Ali Baba ve karısı, halalarından altını tartmak için terazi isterler. Kasım'ın karısı, Ali Baba ve karısının ne tarttığını anlamak için terazinin altına balmumu yapıştırır. Teraziyi geri aldıklarında teraziye yapışmış bir altın para görünce şok olur ve kocasına söyler. Kasım'ın ısrarı üzerine Ali Baba ona mağarayı anlatır. Kasım mağaraya yanına bir eşek alır ve sihirli sözleri söyleyerek mağaraya girer. Ancak hazineye olan hırsı ve heyecanı nedeniyle mağaradan çıkış için sihirli kelimeleri unutur. Hırsızlar, Kasım'ı mağarada bulup öldürürler. Ağabeyi geri dönmeyince Ali Baba mağaraya gider ve Kasım'ın cesedinin parçalara ayrıldığını ve içeri girmeye çalışanlara tehdit olsun diye her parçanın mağaranın girişine yerleştirildiğini görür. Ali Baba cesedi eve getirir ve Kasım'ın evindeki cariye olan Morgiana'ya teslim eder ve kızı Kasım'ın ölümünün doğal sebeplerle olduğunu göstermesi için görevlendirir. Morgiana önce eczaneden bir ilaç alır ve Kasım'ın ağır hasta olduğunu söyler. Sonra Baba Mustafa adlı bir terziye para verir, gözlerini bağlar ve Kasım'ın evine götürür. Terzi, Kasım'ın vücudunun ayrılan kısımlarını kimse şüphe etmesin diye diker. Daha sonra kimsenin şüphesi olmadan Ali Baba ve ailesi Kasım için cenaze töreni düzenler. Hırsızlar cesedin gittiğini anlarlar ve onun sırlarını bilen başka birinin olduğunu anladıklarında onu bulmak için yola çıkarlar. Hırsızlardan biri kasabaya gider ve ölü bir adamın cesedini yeniden diktiğini söyleyen Baba Mustafa'ya rastlar. Baba, Mustafa'dan kendisini ölüler evine götürmesini ister. Terzi yine gözleri bağlı ve adımlarıyla evinin yolunu bulur. Hırsız gece gelip evdeki herkesi öldürsünler diye evin kapısına bir işaret koyar. Ancak Morgiana hırsızın ne yaptığını görür ve tüm komşularının kapılarına aynı işareti koyar. Kırk hırsızlar geceleyin geldiklerinde evi bulamazlar ve hırsızların reisi öfkelenir ve kapıya işaret koyan hırsızı öldürür. Ertesi gün başka bir hırsız Baba Mustafa'ya gider. Ancak bu kez Ali Baba'nın ön kapısındaki taş basamağın bir parçasını kırar. Morgiana yine aynı şeyi komşularının kapısına yaparak planın başarısız olmasına neden olur. İkinci hırsız da başarısızlığı nedeniyle öldürülür. Bu sefer hırsızların lideri gidip evi kendisi bulur ve evin her detayını aklında tutar. Hırsızların başı, Ali Baba'nın misafirperverliğine ihtiyacı olan ve katırlarla birlikte otuz sekiz kavanoz getiren bir petrol tüccarı kılığına girer. Küplerden biri yağla doldurulur, hırsızların geri kalanı gizlenir. Ali Baba uyuduğunda hırsızlar onu öldürür. Yine Morgiana, hırsızların planını anlar ve hırsızların saklandığı kavanozlara kızgın yağ döker. Liderleri adamlarını uyandırmaya geldiğinde, hepsini ya ölü ya da kaçarken bulur. Ertesi sabah Morgiana, Ali Baba'ya kavanozdaki hırsızları anlatır. Onları gömerler ve Ali Baba Morgiana'yı serbest bırakır. Bir süre sonra hırsızların lideri, intikam almak için Ali Baba'nın oğluyla arkadaşlık kurarak kendisini tüccar olarak tanıtır ve Ali Baba'nın evinde yemeğe davet edilir. Morgiana hırsızı tanıdığında, bir hançerle kılıç dansı yapar ve hırsızı hırsızın kalbine saplar. Ali Baba Morgiana'ya önce kızar ama hırsızın onu öldürmeye çalıştığını öğrenince kıza teşekkür eder ve onu oğluyla evlendirir. Ali Baba artık mağaradaki hazineleri ve hazinelere nasıl ulaşılacağını bilen tek kişidir. Atlılar Ali Baba'nın gizlendiği yerin yakınında durunca Ali Baba nefesini tutup beklemeye başladı. Atlarından inen adamları birer birer saydı, toplam kırk kişiydi; hepsi de ellerinde torbalar dolusu altın, gümüş ve değerli taş taşıyordu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/bremen-calgicilari/", "text": "Eşek: Sahibinin tavırlarından dolayı evden kaçan eşek. Köpek: Yaşlandığı için sahibi tarafından bakılmayan bir köpek. Kedi: Yaşlandığından dolayı avlanamayan bir kedi. Horoz: Kesilip pişirilmekten korkan bir horoz. Sahiplerinin kötü tavırları nedeniyle evden kaçan eşek, köpek, kedi ve horozun Bremen'e gidip müzisyen olarak orada çalma hayalleridir. Bir zamanlar yaşlı ve yorgun bir eşek varmış. Sahibinin artık onu beslemek istemediği ortaya çıktı. En iyisi buradan çıkmak, diye düşünür eşek. Bremen'de şarkı söylüyorum. Bazı insanlar yine de anırmamı ister. Bu yüzden bir sabah erkenden yola çıkar. Bir süre yürüdükten sonra çarpık bir köpeğe rastlar. Köpek eşeğe, Artık ustama avlanmak için çok yaşlıyım, der. Sahibim artık beni beslemez. Der. Eşek gülmeye başlar. Benimle Bremen'e gel, şarkıcı olacağız der. Yola düşerler. Çok geçmeden çatıda üzgün bir şekilde oturan bir kedi görürler. O kadar yaşlıyım ki, fareler bile bununla dalga geçer der. Bizimle gel der eşek. Hala güçlü görünüyorsun, Bremen'de şarkı söyleyeceğiz. Yüksek sesle şarkı söyleyerek yollarına devam ederler. Bir çiftlik evinin yanından geçtiklerinde, kendilerine ait yüksek bir sesle irkilirler. Kuk-ku-ri-kuuuuuuuu!... Bitirdim! büyük bir horoz der. Sonra eşeğe, köpeğe ve kediye yan yana şöyle der. Bu akşam sahibimin misafirleri gelecek. Sanki beni pişirip yiyeceklermiş gibi hissediyorum. Eşek Merak etmeyin sizin gibi bir ses bize çok şey katar. Şarkıcı olalım der. Akşam olunca hepsi çok yorulur. Bir şeyler yemek ve uyumak isterler. İleride, penceresinden ışık sızan bir kulübe görürler. Horoz içeri girer ve pencereden dışarı bakar. Lezzetli bir masada dört soyguncu görüyorum der. Bir planım var, der eşek. Birbirlerinin sırtına tırmanırlar. Altta eşek, sonra köpek, onun üstünde kedi ve en sonunda da horoz. Pencereye yaklaşırlar ve ellerinden geldiğince yüksek sesle bağırmaya başlarlar. Yardım! Bu bir hayalet! der hırsızlardan biri. Bence bu bir canavar! der diğeri. Bence cadılar üzerine bastı! ' der, diğeri. Annemi istiyorum, der sonuncusu. Birkaç dakika sonra dört şarkıcımız soyguncuların bıraktığı masadaydılar. Gece onlar uyurken soyguncular geri gelir. Ama hayvanlar hazırlanmıştır. Soyguncular içeri girer girmez eşek Şimdi der ve saldırırlar. Soyguncular bir daha dönmemek üzere kaçar. Şarkıcılarımız da bu şirin küçük kulübeye yerleşir. Bremen'e gitmeyi bir süre ertelerler ama her gün şarkı söylemeyi de unutmazlar. Eğer onları dinleme şansınız olursa Bremenlilerin nasıl bir tehlike içinde olduğunu anlamak hiç de zor olmayacaktır. Çiftlikteki yaşam çok zorlaşmaya başlamıştı. Eşek, kedi, köpek ve horoz bir orkestraya katılmak için çiftlikten ayrıldılar. Ancak ne yazık ki, orkestra yerine bir haydut grubuyla karşılaştılar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/cirkin-ordek-yavrusu/", "text": "Ördek yumurtaları ile karıştırılan bir kuğunun büyüme sürecinde başına gelen dışlanmalar ve kötü olaylar konu ediniyor. Çirkin ördek yavrusu, ördek ailesine katılmaya çalışır ancak onlar ona sırtlarını dönerler ve daha sonra onun kendilerinden ne kadar farklı olduğunu keşfederler. Böylece ördek yavrusu bir kuş ailesine katılmaya ve hatta bir ördek av tuzağıyla arkadaş olmaya çalışır, ancak hepsi onu geri çevirir. Ördek yavrusu üzülür ve ağlar, ta ki bir anne kuğu ve yavruları yanına yaklaşana kadar. Bu aileye katılır ve onu kabul ederler. Anne ördek ve ördek yavrusu, onun gerçek ailesini bulduğunu görünce şaşırır ve onunla vedalaşır. Anne ördek günün birinde kuluçkaya yatar ve yumurtalardan tam 6 yavru çıkar. Yavrulardan 5 tanesi, anne babaları gibidir; hepsi baştan aşağı birer ördek yavrusudur. Fakat 6. yumurtadan çıkan yavru, kardeşlerinden farklıdır. Kardeşleri dahil herkes, bu nedenle ona çirkin derler, alay ederler, aralarına almazlar. Hans Christian Andersen'in bu dünyaca ünlü masalı da, kendilerinden farklı olana kolaycacık çirkin diyenlere, çok güzel bir ders verir!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/cizmeli-kedi/", "text": "Çizmeli Kedi: İnsanları aldatarak yoksul efendisi için zenginlik ve saygınlık elde etme peşinde koşan bir kedi. İnsanları aldatarak yoksul efendisi için zenginlik ve saygınlık elde etme peşinde koşan bir kedi hakkındaki Avrupa masalıdır. Bir değirmenci ölürken değirmenini büyük oğluna, eşeğini ortanca oğluna, kedisini de küçük oğluna bırakmış. Hiçbir şey yapamayan delikanlı kediyle ne yapacağını bilemez. Ancak kedi konuşur ve ona yardım edeceğini söyler. Bir çift çizme ve bir çanta ister. Evden uzakta olan kedi, bir tepenin yamacında ölü taklidi yaparak çantasına koyduğu şalgam ve havucu yemeye gelen tavşanı boğar. Saraya gider ve efendisi Karabaş Markisi'nden tavşanı krala hediye eder. Çizmeli Kedi uzun bir süre krala bu şekilde hediyeler getirmeye devam eder. Kralı Karabaş Markisi hakkında meraklandırır. Bir gün kralın kızını nehir kıyısında gezintiye çıkaracağını öğrendiğinde, değirmencinin oğlunun geçecekleri saatte nehre girmesini ve boğuluyormuş gibi yapmasını ister ve araba yaklaştığında sorar. Yardım için Kralın adamları boğulma numarası yapan çocuğu kurtarır. Çizmeli kedi efendisinin kıyafetlerinin çalındığını söylediği için genç adam kralın yedek kıyafetlerini giymiş. Kralın kızı, şık giysiler içinde oldukça göz alıcı görünen genç adama aşık olur. Kral, genci arabasına alıp yola devam ederken, deniz gibi uzanan tarlaların önünde arabayı durdurup orada çalışan işçilere tarlaların kim olduğunu sorar ve karabaş markisi cevabını alır. Çünkü kedi kısa yolu çalıştırıp, söylemezlerse kılıçtan geçirileceklerini söyleyerek işçileri korkuttur. Aslında tarlalar, yakınlardaki devasa bir sarayda yaşayan ve istediği hayvan kılığına girebilen Ogre tipi bir deve aittir. Çizmeli Kedi onu ziyaret eder ve yeteneğini sergilemesini ister. Dev, kedinin isteği üzerine önce aslan, sonra da fare kılığına girer. Fare kılığına giren dev kedi onu hemen yer. Kralın arabası devin sarayına vardığında onu Karabaş Markisinin sarayında karşılar. Marki'nin zenginliğinden etkilenen kral, güzel kızını değirmencinin oğluyla evlendirir. İnsanları aldatarak yoksul efendisi için zenginlik ve saygınlık elde etme peşinde koşan bir kedi hakkındaki Avrupa masalıdır. Bir varmış bir yokmuş. Eski zamanların birinde yaşlı bir değirmenciyle üç oğlu yaşarmış."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/fareli-koyun-kavalcisi/", "text": "Kavalcı: Piposu ile güzel bir melodi çalarak köyü altın karşılığında farelerden kurtarmaya çalışan ancak parası verilmeyince çocukları kaçırarak altınlarını temin etmeye çalışan adamdır. Köy Halkı: Farelerden kurtulmak için Kavalcı'ya ellerindeki tüm altınları vererek köyü kurtarmaya çalışan kişilerdir. Muhtar: Kavalcı köyü farelerden kurtarınca, artık fare olmaz deyip Kavalcı'ya parasını vermeyen, bunun üzerine Kavalcı'nın çocukları kaçırmasına neden olan kişidir. Almanya'nın Aşağı Saksonya bölgesinde bulunan Orta Çağ kasabası Hamelin'de çok sayıda çocuğun evden ayrıldığı ve daha sonra öldüğü bir efsaneye konu olur. Tam anlatısında 16. yüzyılda kasabada çoğalan farelerden kurtulmak isteyen kasaba halkı, kasabadaki fareleri temizlemek için bir kavalcı ile anlaşma yapar. Vatandaşlar bu hizmet için ödeme yapmayı kabul etmeyince kavalcı, sihirli piposuyla rengarenk giysiler içindeki kasabanın çocuklarını alıp kasabadan uzaklaştırır. Hikayenin bu versiyonu sonraki yıllarda bir peri masalı gibi yayılmaya başladı. 1284'te fareler Hamelin köyünü işgal eder. Her yerde fareler var ve insanların tüm yiyeceklerini tüketmeye başlarlar. Halk bu durumda ne yapacağını bilemez ve köye fareli köy denilmeye başlar. Bir gün bu köye bir adam gelir. Ona bir torba altın verirlerse köyü farelerden kurtaracağını söyler. Köylüler o kadar çaresizdir ki, gerekli parayı toplayıp köy muhtarına verirler. Adam piposunu çıkarır ve öyle güzel bir melodi çalar ki bütün fareler onu takip eder. Adam onları köyün yakınındaki bir nehre götürür. Kavalcı nehri yürüyerek geçer ama peşinden gelen fareler suda boğulur. Köy farelerden kurtulur. Adam altınını almak için köye döndüğünde muhtar adama para vermek istemez çünkü köyde fare kalmamış ve altını ona vermemiştir. Bunun üzerine kavalcı yeniden piposunu çalar ve yürümeye başlar. Bu sefer 130 çocuk onu takip etmeye başlar. Kavalcı onları yakındaki bir ormana götürür. Ancak kavalcı uyurken köyün yerini bilen çocuklardan biri kavalcıyı alır ve bütün çocukları köye geri götürür. Çocuklarının kaybolmasından çok endişelenen köylüler, çocukları dönünce çok mutlu olurken, gerçeği öğrendiklerinde de köy muhtarına çok kızarlar. Sonunda kavalcıya altınlarını verirler. Her biri dünya klasikleri arasına girmiş olan bu masalları hiç böyle görmediniz. Bu kitaptaki harika çizimlerle sayfaların arasında kaybolacak, okurken çok keyif alacaksınız. Bu seri size masalların heyecan veren dünyasının kapısını açacak. Elinizdeki bu kitapta değer olarak sözünde durmak' konusu işlenmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/guzel-ve-cirkin/", "text": "Güzel: Bir babanın üç kızından en küçük olanıdır. Çirkin: Bir büyücü tarafından canavara dönen. Bahçesinden koparılan gül karşılığında adamın kızını alan bir prens. Kızlarının en küçüğü olan 'Güzel', başlarına gelen felaketlerden kendini sorumlu tutar ve babasının cezasını çekerek kendini feda eder. Güzel, Çirkin'e ait olan gizemli kalede onunla yaşamaya başlar ve bu kalenin göründüğü kadar tehlikeli veya karanlık olmadığını anlaması konu ediniyor. Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Bu tüccarın üç kızı varmış. İki kız çok bencil ama küçük kız iyi kalpli bir kızmış. Bir gün ticaret gemilerinin battığı haberini alır. Bir süre sonra tüccar son gemisinin güvende olduğunu duyar ve aramaya gider. Ayrılırken kızlarını mutlu etmek için ne istediklerini sorar. İki kızı mücevher ve elbise ister. Küçük kızı da bir gül ister. Tüccarın son gemisinden bir şey gittiğini öğrenir. Dönüş yolunda yolda bir saray görür ve akşamı orada geçirir. Giderken bahçesinden bir gül koparır. O anda bir canavar belirir. Adam çok korkar. Canavar gülü koparıldığı için çok sinirlenir. Kızından gülü koparması karşılığında bir tane getirmesini ister. Adam kabul eder ve çaresiz eve döner. Durumu kızlarına anlatır. İki büyük kız orada olmaz bile. Küçük kız, babasını ölümden kurtarmak için canavara gitmeyi kabul eder. Babası isteksizce onu canavara teslim eder. İlk günler güzel geçer ancak çok ağlar. Daha sonra canavara alışır. Canavar her akşam saat dokuzda onu ziyarete gelir. Kendini güzel bulup bulmadığını sorar. O da güzel bulmadığını söyler. Canavar korkunç bir ses çıkarır. Daha sonra evlenme teklif eder. Ancak kız kabul etmez. Bu birkaç gün devam eder. Güzel kız canavarın varlığına alışmıştır. Bu sırada aynada kendisine ailesinin durumu gösterilir. Bir gün babasının hasta yattığını görür. Canavardan ayrılmak için izin ister. Canavar, bir hafta içinde gelmesi şartıyla gitmesine izin verir. Gelmezse öleceğini söyler. Kız sözünü tutmaz. İki hafta sonra pişmanlık duyar ve geri döner. Ancak bahçede yatan canavarı görür. Canavarı gördüğünde onu özlediğini fark eder. Ona sarılır ve canavarın daha önce yapmış olduğu evlilik teklifini kabul eder. Canavar daha sonra genç bir prense dönüşür. Bir büyücünün kendisine büyü yaptığını söyler. Güzel ve prens evlenir ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/hansel-ve-gretel/", "text": "Hansel ve Gretel: Üvey anneleri tarafından ormanda bir başına terk edilen iki kardeştir. Cadı: Hansel ve Gretel'in gözlerini boyamak için yiyecek ve içecek vererek, daha sonraları ise mahkum edip şişmanlatarak yemeyi planlayan kadındır. Hansel ve Gretel, evlerini çevreleyen ormanda yaşayan korkunç bir cadı tarafından kaçırılan kardeşlerin hikayesini anlatıyor. Yiyecek ve iş bulmak için Gretel ve erkek kardeşi Hansel, karanlık ormanın derinliklerine doğru yola çıkarlar. Ancak burada onları kötü bir sürpriz beklemektedir. Hansel ve Gretel, fakir bir oduncunun çocuklarıdır. Oduncunun karısı açlıktan korkarak çocukları ormana götürmeye ve onları terk etmeye ikna eder. Planı duyan Hansel ve Gretel, eve dönüş yolunu bulmak için beyaz çakılları toplar. Çocuklar döndüğünde, anneleri babayı tekrar aynısını yapmaya ikna eder. Ama bu sefer çocukların sadece yolu işaretlemek için kırıntıları var. Ne yazık ki, orman hayvanları artıkları yerler, bu yüzden Hansel ve Gretel kaybolur. Çocuklar ormanın derinliklerinde şekerden yapılmış bir kulübeye rastlarlar. Dayanamazlar ve kulübeyi yemeye başlarlar. Kulübenin sahibi yaşlı bir kadın onları içeri davet eder ve onlara yemek ikram eder. Masa şekerler, fıstıklar, kekler ve diğer tatlılarla dolu. Ama kadın aslında kulübeyi çocukları cezbetmek, onları şişmanlatmak ve yemek için yapmıştır. Hansel'i bir kafese kilitler ve Gretel'i hizmetçi yapar. Gretel'e Hansel'i zorla beslemesini emreder. Çaresiz Gretel ağlamaya başlar ve emirleri yerine getirir. Hansel, daha önce kafeste olan bir çocuğa ait ince bir kemik bulur. Hansel'in yemek için yeterince şişman olup olmadığını öğrenmek isteyen cadı, ondan parmağını çıkarmasını ister ve bu kemiği uzatır. Cadı çok yaşlıdır ve iyi göremez, bu yüzden Hansel'in parmak yerine kemik uzattığını anlamaz. Günler geçer ama cadı, Hansel'in hiç şişmanlamadığını düşünür. Bir gün sinirlenir ve şişman olsun ya da olmasın onu yemeye karar verir. Gretel'e fırına tırmanmasını ve kızgın olup olmadığına bakmasını söyler. Gretel cadının onu pişireceğini tahmin eder, onu fırına sokar ve kapıyı arkasından kapatır. Cadı evinden mücevherleri alan çocuklar, babalarının evine dönerler ve o günden sonra aileleriyle hep mutlu kalırlar. Grimm Kardeşler ve onlardan da önce Giambattista Basile tarafından uyarlanan bir masal."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/kibritci-kiz/", "text": "Kibritçi Kız: Babası tarafından dövülen ve yoksul olduğu için kibrit satarak geçinmeye çalışan küçük kızdır. Yılın son günü kibrit kutusu satmak için karlı sokaklarda dolaşan ve geceleri ısınmak için kibritlerini yakarken rüyalara sığınan zavallı bir kızın hikayesi konu ediniyor. Avrupa edebiyatında geniş yeri olan bir masaldır. ''zavallı kız kibrit ateşiyle ısınmaya çalıştı ama dondu'' derler. Yayımlandığı 1835 yılından beri, kim bilir kaç kuşak büyüdü onunla! Kibritçi Kız, dünyaca ünlü Danimarkalı yazar Andersen'in, sonu mutlu biten masallar okumaya alışkın herkesi derinden etkileyen, her çocuğun belleğinde iz bırakan dramatik masalı. Ünlü masal klasiklerinden biri olan bu sarsıcı masal, Tahsin Yücel'in çevirisi, Ayşın Delibaş Eroğlu'nun resimleriyle Yapı Kredi Yayınları'nın Doğan Kardeş dizisinden yayımlandı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/kirmizi-baslikli-kiz/", "text": "Kırmızı Başlıklı Kız: Kırmızı bir başlık takan henüz küçük yaşta bir çocuktur. Kırmızı Başlıklı Kız, küçük bir kız ile kurt arasındaki olaylara dayanan bir Avrupa halk masalıdır. Masaldaki konu, yasak bir şey yapmanın cezasıdır. Ormanda oyalanması yasak olan kız, bu yasağa uymadığı için cezalandırılır. Çocuklara tanımadıkları kişilerle konuşmamaları dersi verilir. Kırmızı bir başlık giyen küçük kız, annesi tarafından hasta büyükannesinin ormandaki kulübesine yiyecek vermesi için gönderilir. Küçük kıza yolda durmamasını söyler. Ormanda yürüyen kızı gören bir kurt onu yemek için bir plan yapar. Kurt kibarca kıza nereye gittiğini sorar. Kız, kurdu arkadaş canlısı gördüğü için kurda cevap verir. Kurt, kıza büyükannesi için çiçek toplamasını söyler ve onu farklı bir yola yönlendirir. Çiçek toplarken kurt, büyükannenin evine gelir ve onu yer. Büyükannenin geceliğini giyer ve yatar. Kulübeye gelen kız, büyükannesinin kocaman kulakları, gözleri, elleri ve ağzı olduğunu fark eder. Kurt kızı yutar ve o uyuyakalır. Büyükanneyi ziyarete bir oduncu gelir. Kurdu yatakta uyurken görünce ne olduğunu anlar, kurdun karnını makasla keser ve Kırmızı Başlıklı Kız ile anneannesini kurtarır. Kız uyuyan kurdun karnını taşla doldurur. Kurt uyandığında düşer ve ölür. Kırmızı Başlıklı Kız, Yaşadığım sürece bir daha asla ormana tek başıma gitmem der. Eve sevinçle döner ve bir daha kimse kıza zarar veremez. Unutulmayan masal serimizden kırmızı başlıklı kız bu kitapta!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/kulkedisi/", "text": "Külkedisi: Babasının başka biri ile evlenmesi üzerine, yeni iki kız kardeşe sahip olan ancak onlar tarafından dışlanıp hizmetçi gibi görülen ve sonunda bir balo ile kaderi değişerek prens ile evlenen genç kızdır. Masal, kıskanç üvey annesi ve üvey kız kardeşleri tarafından taciz edilen genç bir kız , ona yardım eden bir peri perisi ve onunla evlenip Külkedisi'nın tüm hayatını değiştiren yakışıklı bir prensin hikayesini anlatır. Bir zamanlar güzel bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenir. Üvey annesi ilk evliliğinden iki kızıyla birlikte eve yerleşir. Bu iki kız yeni kız kardeşlerini hiç sevmezler. Odasında ne varsa tavan arasına atarlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, tüm ev işlerini onun üzerine yığarlar. Ev işleri yapıldıktan sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmez. Akşamları, mutfakta sobanın önünde tek başına durur, ellerini küllere tutar, ısınmaya çalışır. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona Külkedisi lakabını takarlar. Bir gün iki kız kardeşe sarayda yapılacak bir balo için bir davet gelir. İkisi de heyecandan çılgına döner. Prens'in evlenmek istediğini herkes bilir. 'Bak bizden birini seçecek, belli olur mu?' diye düşünürler. Her iki kız kardeş de kendilerini olabildiğince güzel kılmak için hemen kolları sıvar. Ne yazık ki bu biraz zor olur çünkü Külkedisi'nin aksine ikisi de oldukça çirkindir. Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve için için ağlamaya başlamış. Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi? diye sormuş bir kadın sesi. Ben de baloya gitmek istiyordum, demiş hıçkırarak Külkedisi. Gideceksin öyleyse, demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış. Güzel bir kadın duruyormuş yanı başında. Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş. Şimdi de altı fare... Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş. Bir sıçan... Onu da arabacı yapmış. Ve altı kertenkele... Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş. Nihayet Külkedisi'ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi'nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş. O gece Külkedisi balonun yıldızı olur. Baloya katılan hanımlar elbisesini çok beğenirler ve terzinin adını bulması için yalvarırlar. Beyler onunla dans etmek için birbirleriyle yarışır. Prens onu görür görmez aşık olur! Ve o andan itibaren kimsenin bu kızla dans etmesine izin verilmez. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları takip eder ve Külkedisi saat tam on ikiyi vururken evde olması gerektiğini hatırlar. Gitme! diye bağırır Prens, ama Külkedisi bir an durmadan kaçar. Sokağa çıkınca elbisesi tekrar eski kıyafetlerine dönüşür. Cam ayakkabılardan sadece bir tanesi kalır. Diğerini nerede kaybettiğini bilmez. O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlar. Hayatının asla o geceki kadar harika olmayacağını düşünür. Ama bu doğru değildir. Diğer ayakkabıyı sarayın merdivenlerinde bulurlar. Ertesi sabah prens evden eve gider ve tüm genç kızları tek tek kontrol eder. Dün gece tanıştığım bu ayakkabının güzel sahibini bulamazsam yaşayamam der. Sonra Külkedisi'nin evine gelir. Üvey kardeşleri ayakkabıyı dener. Prens çok üzülür çünkü ziyaret etmediği sadece birkaç ev kalır. Tam çıkmak üzereyken, hizmetçi dikkatini çeker. O mu deneyecek? Ne münasebet! diye haykırmış üvey kardeşler. - Dünyada sayısız kez işlenen bu öykünün sadece Avrupa'da 550'yi aşkın değişik biçimi anlatılır. - Bilinen en eski Külkedisi öyküsü, 9. yüzyıldan kalma bir Çin masalıdır. - Avrupa Edebiyatı'nda ise Külkedisi'ni işleyen en tanınmış yapıtlardan biri Charles Perrault'un Contes de ma mere l'oye adlı kitabında yer alan Cendrillon'dur. Charles Perrault XVII. yüzyıl Fransız yazının önde gelen düşünür ve ozanlarından biridir. Ama çoğu çağdaşları eski Yunan ve Latin yazarlarının hiçbir zaman aşılamayacağını söyleyip onlar gibi yazmaya çalışırken, Perrault her alanda olduğu gibi yazın alanında da insanlığın ilerlediğini savunur. Bu arada, 1697 yılında, çok sevdiği çocuklara elinizdeki kitapta yer alan masalları yazar. O gün bugün, bu masallar tüm dünya çocuklarının en sevdiği masallar arasında yer alır. Yalnız çocukların mı? Külkedisi, Mavi Sakal, Parmak Çocuk, Ormanda Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız ve tüm ötekiler birbirinden ilginç kişileri, olayları ve benzersiz anlatımlarıyla büyüklerin de bir kez okuduktan sonra bir daha unutamadıkları masallardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/kursun-asker/", "text": "Hans Christian Andersen tarafından kaleme alınmış, bir kurşun askerin kağıttan bir balerine olan sevgisini konu alan edebi bir peri masalıdır. Doğum gününde bir çocuk, hepsi eski bir teneke kaşıktan dökülmüş 25 oyuncak asker alır ve onları bir masanın üstüne dizer. Bir asker tek ayak üzerinde duruyor çünkü en son atılan o olduğu için onu bütün kılacak kadar metal yoktur. Yakınlarda asker, kuşağında pul olan güzel bir kağıt balerin görüyor. O da tek ayak üzerinde duruyor ve asker aşık oluyor. O gece oyuncakların arasında balerini de seven kutudan çıkan jack şeklindeki goblin öfkeyle askeri gözlerini ondan çekmesi için uyarır ama asker onu görmezden gelir. Ertesi gün asker bir pencere pervazından düşer ve sokağa iner. İki çocuk askeri bulur, kağıttan bir tekneye bindirir ve olukta yelken açmasına neden olur. Tekne ve yolcusu, bir farenin askerin geçiş ücreti ödemesini talep ettiği bir fırtına kanalına girer. Seyir halindeyken, tekne bir kanala girer ve burada kurşun asker bir balık tarafından yutulur. Bu balık yakalanıp kesilip açıldığında kurşun asker kendini yeniden masanın üstünde balerin karşısında bulur. Açıklanamaz bir şekilde, çocuk kurşun askeri ateşe atar, bu büyük olasılıkla kutudaki jack in the box goblinin işidir. Bir rüzgar balerini onunla birlikte ateşe uçurur onun tarafından tüketiliyor. Hizmetçi sabah şömineyi temizler ve askerin artık kömür kadar siyah yanmış olan balerin puluyla birlikte küçük bir teneke kalbe dönüştüğünü görür. Ah! Kurşun askerler! olurmuş. Küçük bir çocuk ellerini çırparak böyle bağırırmış. Doğum günü armağanı olarak almışlar bu kurşun askerleri ona. Küçük çocuk onları masaya dizmiş. Hepsi birbirine benziyormuş kurşun askerlerin. Sadece bir tanesini farklıymış. Bunun tek bacağı varmış. Yine de o tek bacağı üzerinde dimdik durabiliyormuş. Askerlerin durduğu masada daha birçok oyuncak varmış. İçlerinde en dikkat çekici olanı ise, kartondan yapılmış güzel bir şatoymuş. Küçük pençelerinden bakıldığında şatonun içi görülüyormuş. Bahçesindeki küçük bir aynanın çevresinde küçük ağaçlar varmış."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/ormandaki-ev/", "text": "Bu hikaye, karanlık bir ormanda kaybolmak, ıssız bir ev bulmak ya da nezaket ve doğruluğun her zaman kazandığı lanetli bir prensi kurtarmakla ilgili diğer birçok hikayeyi hatırlatıyor. Ayrıca burada tekrarlanan tekerlemeler de bu masalların özelliklerinden biridir. Fakir bir oduncu ağaçları kesmek için ormana gider ve karısına öğle yemeğini en büyük kızının getireceğini söyler. Ancak en büyük kızı gelmeyince ortanca kızı ertesi gün öğle yemeğini getirmesi için, ertesi gün de en küçük kızı göndermesi için gönderir. İlk defa yola darı, ortanca kıza mercimek, büyük kız yolu bulsun diye küçük kıza bezelye koyar. Ama kızları yolu bulamaz ve ormanda kaybolur çünkü kuşlar yola saçılan bütün tahılları yemiştir. Ormanda kaybolan kızların her biri ormandaki evi görür ve evdeki yaşlı adamdan geceyi orada geçirmesini ister. Adam önce oradaki tavuk, horoz ve ineğe sorar, ardından kızlardan yemek yapmasını ister. Büyük ve ortanca kızlar, adamla yemek ve uyumak için izin isterler. Hayvanlar bakılmadığından şikayet eder. Buna rağmen yaşlı adam kızları uyumaları için odaya gönderir. Daha sonra uyuyan kızları görünce yerdeki örtüyü açar ve onları kilere atar. Hayvanlarla sadece en küçük kız ilgilenir. Ertesi sabah, kız üç hizmetçisi ve lanetini kaldırdığı bir prensle bir şatoda uyanır. Prensle evlenir, ablası ve ortancası davranışlarını düzeltmeleri için madenciyle birlikte çalışmaya gönderilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/pamuk-prenses-ve-yedi-cuceler/", "text": "Pamuk Prenses: Kötü kalpli kraliçe kendisinden daha güzel olan Pamuk Prenses'in öldürülmesini ister. Saraydan kaçan Pamuk Prenses ormanda yedi cücenin evini bulur ve onlarla yasamaya baslar. Kral: Pamuk Prenses'in babasıdır. Kraliçe eşi öldükten sonra yeniden evlilik yapar ancak yeni Kraliçesi kıskanç ve hırslıdır. Kraliçe: Pamuk Prenses'in babası ile evlenen ancak onun kendisinden daha güzel oluşunu hazmedemeyip Pamuk Prenses'i öldürmeye çalışan köü kalpli biridir. Prens: Pamuk Prenses'in bir tabutun içinde uyurken görüp yanına alır ve daha sonra sihirin etkisinden kurtulduktan sonra evlenir. Kendisinden daha güzel olduğu için kötü ve kıskanç üvey annesi tarafından öldürülmek üzere ormana gönderilen ve ormanda cücelerle birlikte yaşamaya başlayan bir prensesin maceralarını anlatır. Pamuk Prenses'in annesi ölünce babası yeniden evlenir, ancak üvey annesi Pamuk Prenses'e kötü davranır. Kötü kraliçenin sihirli bir aynası vardır ve sık sık bu aynaya dünyanın en güzel insanının kim olduğunu sorar. Gerçeği söyleyen sihirli ayna, Pamuk Prenses büyüyüp güzel bir genç kız olana kadar kraliçenin güzelliğini her zaman onaylar. Pamuk Prenses'in kendisinden daha güzel olduğunu öğrenince kıskançlık krizine giren kraliçe avcılardan birine genç kızı öldürmesini emreder. Avcı Pamuk Prenses'i ormanda serbest bırakır. Pamuk Prenses ormanda bir cüce ailesiyle birlikte yaşamaya başlar. Bir süre sonra genç kızın yaşadığını öğrenen kötü kraliçe, yaşlı bir kadın kılığında cücelerin evine gider ve Pamuk Prenses'i zehirli bir elmayla zehirler. Cüceler, derin bir uykuya dalan genç kızı cam bir tabutta tutmaya başlar. Yoldan geçen bir prens, tabuttaki kıza aşık olur ve cüceleri tabutu yanına almaya ikna eder. Hizmetçiler, ormanda ilerlerken tabutu bırakırlar. Pamuk Prenses'in boğazındaki zehirli elma parçası düşüşün etkisiyle çıkar ve genç kız uyanır. Genç çift evlenmeye karar verir ve yaşlı kral ile kötü kraliçeyi düğünlerine davet eder. Pamuk Prenses'in öldüğünü düşünen kraliçe, aynasından genç kraliçenin kendisinden daha güzel olduğunu öğrenince düğüne gelmeye karar verir. Burada gerçek ortaya çıkar ve kraliçe ceza olarak kırmızı kızgın demir ayakkabılarla dans ederek ölür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/parmak-cocuk/", "text": "Jonathan: Fakir ama dürüst bir oduncu ve Parmak Çocuk'un babası. Anne: Jonathan'ın sevgi dolu eşi ve Parmak çocuk'un annesi. Tom: Kraliçe tarafından Anne ve Jonathan'a hediye edilen Parmak çocuk. Çocuğu olmayan ve bu nedenle evlat özlemi yaşayan bir karı, kocanın, bir periden gelen dilek isteği üzerine, parmak boyutunda bir çocuklarının olmasını konu ediniyor. Fakir ama dürüst bir oduncu olan Jonathan, sevgi dolu karısı Anne ile ormanda yaşıyor. Bir gün, bir ağacı keserken, gizemli Orman Kraliçesi Jonathan'ın karşısına çıkar ve bir kuş ailesine ev sahipliği yaptığı için ağacı bağışlaması için ona yalvarır. Geçim kaynağı odun satmak olduğundan, Jonathan başlangıçta isteksizdir, ancak Kraliçe sihirli güçlerini gösterdikten sonra Jonathan kabul eder. Kraliçe minnetle Jonathan'a, Jonathan ve karısına üç dilek hakkı vereceğini söyler. Jonathan, Anne'ye inanılmaz karşılaşmayı anlatmak için eve koşar. Ne yazık ki, Jonathan ve Anne, akşam yemeğinde tartışırken yanlışlıkla dilekleri boşa harcarlar. O gece yatağa dönerken, çok istedikleri ama asla sahip olamayacakları çocuk için oyuncaklarla dolu olan kulübelerinin ikinci yatak odasına bakarlar. Anne, daha önce çocuk sahibi olmak isteyebilecekleri sihirli dileklerini boşa harcadıkları için üzülür, ancak Jonathan, Orman Kraliçesi'nin onlara nezaket göstereceği ve onlara bir dilek daha verebileceği konusunda onu teselli eder. Anne, sahip olacağı herhangi bir çocuğu başparmağından daha büyük olmasa bile seveceğini belirtiyor. Daha sonra, kapının hafifçe vurulmasıyla uyanırlar ve önlerinde, Jonathan ve Anne'ye tanıdık bir şekilde Baba ve Anne diye hitap eden, kelimenin tam anlamıyla başparmak büyüklüğünde bir çocuk bulurlar. Anne içgüdüsel olarak çocuğun adının Tom olduğunu biliyor. Sonraki günlerde, en iyi aile dostu Woody, Tom'u bir karnavalın düzenlendiği kasabaya götürür. Tom, iki hırsızın, Ivan ve Antony'nin altını çalmak için komplo kurduğu yakındaki kalenin hazine kulesinin tepesine bir balon tarafından taşınır. Boyutu nedeniyle Tom'un hazine çatısındaki ızgaranın parmaklıkları arasından kolayca geçebileceğini ve onu zavallı yetimlere yardım etmek için altına ihtiyaçları olduğuna inandırabileceğini anlarlar. Yardımının bir ödülü olarak Ivan, Tom'a çalınan ganimetten tek bir altın egemenlik verir. Tom gece geç saatlerde eve döner ve anne ve babasını karnavaldan kaybolmasından dolayı perişan halde bulur. Pencereden gizlice girerken, yanlışlıkla parasını annesinin pişirdiği bir pastanın içine düşürür. Ertesi sabah, soygun keşfedilir ve gardiyanlar hırsızları aramak için kırsal bölgeyi araştırır. Bir birim, Jonathan'ın kulübesinde durur ve o ya da Anne, bölgede şüpheli birini görüp görmediğini sorar. Anne, muhafızlara biraz pasta sunar ve bir muhafız, hükümdarın bulunduğu dilime ısırır ve onu anında çalınan hazinenin bir parçası olarak tanır. Jonathan ve Anne haksız yere hırsızlıkla suçlanır, tutuklanır ve şehir meydanında kırbaçlanmak üzere götürülür. Woody'nin yardımıyla Tom, gerçek hırsızların izini sürer ve hayvanları, özellikle de eşekleri ve atları kontrol etme yeteneği sayesinde, sonunda onları yağmalarıyla birlikte kasaba meydanına geri getirmeyi başarır ve böylece ebeveynlerini temize çıkarır. Ivan ve Antony tutuklanır ve altın hazineye iade edilir. Çocuklar, nesilden nesile aktarılan ve hep sevilerek okunan dünya masallarını bu büyük ebatlı, şirin baskılarıyla daha da eğlenerek okuyacaklar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/peter-pan/", "text": "Peter Pan: Düşler adasında yaşayan, uçabilen ve hiç yaşlanmayan karakter. Wendy, John, Michael: Darling ailesinin üç çocuğudur. Kara Kanca: Peter Pan'ı yok etmek isteyen korsan. Peter Pan, büyümeyi reddeden yaramaz bir çocuktur. Bitmeyen çocukluğunu, Peri arkadaşı Tinker Bell ve Kayıp Çocuklar adlı çocuk çetesiyle birlikte küçük Neverland adasında, maceradan maceraya maceraya atılarak, Korsan Kaptanı Hook ve ekibine meydan okuyarak geçirir. Darling ailesi güzel bir bahçeye sahip şirin bir evde mutlu bir şekilde yaşıyor. Ama Bayan Darling biraz sorunludur. Çünkü çocukları Dream Island adındaki bir yerden ve Peter Pan adındaki hayali bir kahramandan bahsedip duruyor. Küçük bir çocukken duyduğu bu peri masalına çocuklarının gerçekmiş gibi inanması canını sıkar. Çocuklar Peter Pan'ın onlara geldiğini ve oyun oynadıklarını söyleyip duruyorlar. Bayan Darling bir gece şöminenin yanında dikiş dikerken korkunç bir şey olur. Peter Pan eve gelir. O güne kadar varlığına inanmadıkları bu çocuğu görürler. Peter Pan orada gölgesini unutur ve kaçar. Daha sonra Peter Pan gölgesini almaya gelir; Çocukları yanına alır. Düşler Ülkesine doğru uçmaya başlarlar. Ama Bayan Darling, çocuklarının Peter Pan tarafından elinden alındığını görünce çok üzülür ve buna engel olamaz. O günden sonra zavallı kadın bir daha asla gülümsemez. Peter Pan'ın yanında yaramaz bir peri vardır. Adı Çıngırak. Wendy, John ve Michael durumlarından çok memnunlar. Çünkü uçmayı öğrenirler. Sonunda Düşler Ülkesine gelirler. Dreamland'de Peter Pan'ı kovalayan korsanlar, korsanları kovalayan Kızılderililer de var. Çocuklar Peter Pan'ın arkadaşlarıyla kalır. Wendy onların annesi olur. Ama Wendy yanlışlıkla vurulur. Bir süre sonra iyileşir. Kara Kanca, kollarından birini yiyen timsahtan kaçar ve düşmanı Peter Pan'ı öldürmek için farklı planlar yapar. İkisi de başarılı olamaz. Sonunda Peter Pan'ın arkadaşlarını ve çocuklarını kaçırır. Peter Pan onları gemide öldürecekken kurtarır. Kara Kanca da yaptığı kötülüklerden dolayı cezalandırılır ve timsah tarafından yenir. Wendy, John ve Michael ailelerini özlemeye başlarlar. Londra'ya dönmek zorundalar. Peter Pan bu duruma çok üzülür. Çocuklar eve döndüğünde ise aile çok mutlu olur. Bu soruyla başlıyor ünlü masalımız. Wendy, Peter Pan'i yerde ağlarken bulmuştu. Kendisiyle yaşıt gibi duran bu çocuk, çaresiz bir şekilde kaybettiği gölgesini tekrar ayaklarına bağlamaya çalışıyordu. Wendy'nin ona yardım etmesi üzerine Peter, onu ve iki erkek kardeşini, Kayıp Çocuklar'la yaşadığı Varolmayan Ülke'ye, bütün çocukların çocuk kaldığı diyara davet eder. Böylece Wendy ve kardeşleri George ile John, Peter'ın perisi Tinker Bell'in tozuyla çıktıkları, denizkızları ve korsanlarla dolu bu macerayı unutamayacaklardı... En azından büyüyene kadar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/prenses-ve-bezelye-tanesi/", "text": "Prens: Kendine uygun bir eş bulmakta zorlanan, ancak dürüst ve kendine layık birini bulmaktan vazgeçmeyen prens. Prenses: Bezelye testinden geçerek Prens ile evlenen prenses. Masal, bir prensesle evlenmek isteyen ancak uygun bir eş bulmakta zorlanan bir prensi anlatıyor. Tanıştığı kişilerde her zaman bir sorun vardır ve onların gerçek prenses olduklarından emin olamaz çünkü onların sofra adabı kötüdür ya da tipi değildir. Fırtınalı bir gece, yağmurdan sırılsıklam genç bir kadın, prensin şatosuna sığınır. Bir prenses olduğunu iddia eder ama görünüşünden dolayı kimse ona inanmaz. Prensin annesi, beklenmedik misafirini, gece için sunulan, şiltelerin üzerine yirmi şilte ve yirmi kuş tüyü yatakla örtülen yatağa bir bezelye koyarak test etmeye karar verir. Sabah, prenses ev sahiplerine uykusuz bir geceye dayandığını, yatakta sert bir şey tarafından uyanık tutulduğunu ve onu yaraladığına emin olduğunu söyler. Yaralı sırtının kanıtı ile prenses testi geçer ve prens mutlu bir şekilde sevinir, çünkü sadece gerçek bir prenses bu kadar çok yatakta bezelye hissetme hassasiyetine sahip olabilir. İkisi mutlu bir şekilde evlidir ve masal bezelyenin bir müzeye yerleştirilmesiyle sona erer, masala göre, biri onu çalmadığı sürece bugün hala görülebilir. Prenses ve Bezelye Tanesi, Hans Christian Andersen'in masalından uyarlanmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/ucan-sandik/", "text": "Tüccar: Zen bir tüccardır. Bu tüccarın o kadar çok parası vardı ki bütün sokağı gümüşle kaplayabilirdi. Ama o bilge bir adam ve zeki bir iş adamıydı. Parasını nasıl harcayacağını ve nasıl biriktireceğini biliyordu. Bu tüccarın Swen adında bir oğlu vardı. Swen: Tüccar'ın oğludur. Babasının ölümü ile tüm mirasına sahip olan tembel ve tüm mirası çarçur eden kişidir. Servetini oğluna bırakan çok zengin, iyi kalpli bir tüccarın ve oğlunun yaşadıklarını konu ediniyor. Kendisini Sultan'ın kızını ziyaret edeceği Türkiye'ye taşıyan uçan sandığı olan genç bir adam hakkında yazdığı edebi bir peri masalıdır. Genç bir adam, elinde birkaç şilin, bir çift terlik ve eski bir sabahlıktan başka bir şeyi kalmayana kadar mirasını çarçur eder. Bir arkadaşı, toplanıp yola çıkması için talimatlar içeren bir sandık gönderir. Toplayacak hiçbir şeyi olmadığı için bagaja kendisi giriyor. Gövde büyülenir ve onu Türkler diyarına taşır. Sandığı, evliliğinin mutsuz olacağına dair bir kehanet nedeniyle bir kulede tutulan padişahın kızını ziyaret etmek için kullanır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/masallar/uyuyan-guzel/", "text": "Prenses: Doğum gününde davet edilen periler tarafından hediyeler ve lanet ile ödüllendirilen ve laneti on altı yaşında gerçekleşen bir prensestir. Daha sonrasında bir prens tarafından öpülerek yüzyıllık uykudan uyandırılır. Yüzyıllık uykuya dalan güzel bir prensesin bir öyküsünü anlatan klasik bir Avrupa masalıdır. Güçlü bir hükümdarın bir kızı vardır. Bebek prensesin doğum gününü kutlamak için kral, perilerin davet edildiği büyük bir parti verir. Kutlamalar sırasında tüm periler sırayla bebek prensese güzellik, sağlık ve müzik yeteneği gibi hediyeler verir. Kutlamaya davet edilmeyen kötü bir peri saraya gizlice girer ve herkese hediyesini takdim ettikten sonra ortaya çıkar ve bebeğe lanetler yağdırır: Bebek on altı yaşına geldiğinde eline batacak bir iğneden ölecektir. Davetliler arasında iyi kalpli bir peri daha belirir ve henüz hediyesini vermemiş olan bu peri, laneti kaldırmayı başarır. Kral, kızını korumak için ülkedeki tüm sivri uçlu iğneleri toplar ve iğne bulundurmayı yasaklar. Tüm önlemlere rağmen, prenses on altı yaşına geldiğinde kehanet gerçekleşir. Kötü peri kendisi gelir ve prensese bir iğne batırır. Prenses ve tüm saray uykuya dalar. Yüz yıl sonra, bir prens büyülü sarayı bulur; Uyuyan güzel prensesi görünce onu öper. Prens onu öper öpmez prenses uyanır ve lanet biter. Masallarıyla dünyada kim bilir kaç kuşağın büyüdüğü, 19. yüzyıldan bugüne çocuklar aleminde kendilerine özel bir yer bulan Grimm Kardeşler'den efsanevi bir masal: Uyuyan Güzel. Edebiyattan sinemaya pek çok alanda ilham veren bu unutulmaz masal, Ayşın Delibaş Eroğlu'nun resimleriyle hayat buluyor. YKY'den daha önce Grimm Kardeşler'in Bremen Mızıkacıları , Külkedisi , Kurt ile Yedi Keçi Yavrusu , Rapunzel ve Altın Kuş'un renkli resimlerle Kamuran Şipal çevirisiyle baskıları yapılmıştı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/agathanin-anahtari/", "text": "Kamuran: İhsan'ın yıllar önce mal varlığı yerinde olan dayısıdır. Ancak geçen zamanlarda vefat etmiş ve kimsesi olmadığı için bütün mal varlığı yeğeni İhsan'a kalmıştır. Mualla: Kamuran'dan on beş yaş büyük eşi. Agatha Christie: Dünyaca ünlü polisiye roman yazarı. İhsan: İhsan Vefat eden dayısının kendisine bıraktığı köşke gittiğinde bir günlük bulur ve içinde oldukça önemli bilgiler olan bu günlük dayısına aittir. İçinde geçen olayları anlatmaya başlar. Aşktan deliye dönen evli bir adam. Kıskançlık, bencillik ve kusursuz cinayet. Christie'den Kaptan Nevzat'a gizemli cinayet vakaları. Cinayetlerin ardındaki çarpıcı insan hikayeleri konu ediniyor. Ahmet Ümit'in en güçlü ve en iyi kitaplarından biri olan Agatha'nın Anahtarı oldukça akıcı ve sade bir dille yazılmış bir roman. Roman kahramanın bakış açısından anlatılır. Bir gün eski arkadaşlarından İhsan ile tanışır ve polisiye eserler üreten yazar arkadaşına faydalı olacağını düşündüğü bazı bilgi ve belgeleri vererek bu konuda bir kitap yazmasını ister. Dünyaca ünlü polisiye yazarı Agatha Christie, cinayetler üzerine yoğun araştırmalar yapan ve bu araştırmaları eserlerinde kullanan bir kadındır. Bir kez Türkiye'yi ziyaret eder ve bu ziyaret sırasında başına önemli olaylar gelir. Ünlü yazarın Türkiye'de geçirdiği günlerde neler yaşadığını anlatan bazı belgeler İhsan'ın elindedir. İhsan bu bilgiyi yakın zamanda vefat eden amcasının günlüğünden bulur. Agatha 1920'lerin başında kocası tarafından aldatılır. Buna dayanamayan Agatha kendini İstanbul'a atar. O yıllarda İhsan'ın amcası kendisinden on beş yaş büyük bir kadınla evlidir. Bu kadının genç erkeklere karşı zaafı vardır ve evliliklerinin ikinci yılında kendini genç bir aşık olarak bulur. Sonuçta İhsan'ın amcası onunla parası için evlenmiştir. Karısından kurtulmayı planlayan amcası Agatha ile Pera Palace'ta tanışır. Yazar ondan kurtulmak istercesine sorularından kaçsa da pes etmez ve onu kendi konağına davet eder. Ona sırılsıklam aşık olur. Canı sıkılan Agatha teklifi kabul eder. Kalabalıktan hoşlanmayan yazar, İhsan'ın amcasından özellikle kimseyi davet etmemesini ister ancak adamın karısı tanıdığı ya da tanımadığı herkesi yalıya toplar. Agatha, burada karşılaştığı yoğun ilgi karşısında bunalmış halde malikaneden ayrılır. Aynı günün akşamı İhsan'ın amcası karısıyla tartıştı ve evi terk eder. Sabah döndüğünde kadını bahçede ölü bulur. Hem polis hem de Agatha ondan şüphelenir ve onu sorgular, ancak herhangi bir şüpheli faaliyet bulamazlar. Yıllar geçer, Agatha yeniden evlenir. Bir gün İstanbul'a geldiğinde onu ziyaret eder. Ayrıca Agatha'ya cinayeti çözeceğini iddia ettiği bir anahtar verir. Bir mektup içeren bu gizli alan, ölene kadar açılmayacaktır. Anahtar, Agatha'nın kaldığı otelde kalır. Agatha öldükten sonra oda müzeye çevrilir. İhsan oraya girip anahtarı almaya çalışır ama başaramaz. Hikayeyi yazar arkadaşına anlattıktan sonra gelirler ve bir şekilde anahtarı almayı başarırlar. Böylece cinayet aydınlanır. İhsan'ın amcası, sevgilisinden birine giden karısını elinde bıçakla evde bekler. Karısı eve geldiğinde onu bıçaklamaya çalışır ama başarısız olur. Karısını bahçeye kadar takip eder ve onu bıçaklamak için bir hamle yapar, ancak orada kalp krizinden ölür. Yani katil amcası olmasa da ölüme o sebep olur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/aklindan-bir-sayi-tut/", "text": "Mark Mellery: Katilin peşine düştüğü kurbanıdır. Dedektif Gurney: Romanın ana karakteridir. Bir katili bulmak için tüm yetenekleri kullanmak zorunda kalır. Madeleine: Dedektif Gurney'nin oldukça akıllı eşidir. Bir seri katilin kurbanları arasındaki ortak farkı bulmaya çalışan ve peşinden ayrılmadan yakalamaya çalıştığı bir dedektifin heyecanlı kovalamacasını konu edinmiştir. Mark Mellery için bir mektup gelir. Bu mektupta ondan bin ile bin arasında bir sayı tutmasını ister. Mark Mellery bir numara tutuyor ve bir sonraki kağıt yaprağında tuttuğu numarayı görüyor. Bu soğukkanlı katil, onu ne kadar iyi tanıdığını kanıtlar ve şimdi intikam için gelir. Sonra Mark hemen arkadaşı dedektif David Gurney'i arar. Gurney, tüm becerilerini kullanarak bu katili bulmak için ipuçları toplamaya başlar. Bu sırada arkadaşı, katilin kurbanı olur ve bu da emekli dedektifi daha da kızdırır. Bütün cinayetlerde aynı işaret var. Hepsi içki şişeleriyle öldürülür ve boğazları kesilir. Dedektif Gurney her şeyi bir kenara bırakacak ve tek bir hatayla katili bulmak için elinden geleni yapacaktır. - John Verdon'un 2010 yılında yayınlanan ilk romanıdır. - Roman, emekli cinayet dedektifi David Gurney hakkında bir polisiyedir. Sıradanlıklara meydan okuyan, anında başınızı döndürecek ve ilgi çekici karakterlerinin kalp atışlarını tüm gerçekliğiyle hissedeceğiniz bir kitap Aklından Bir Sayı Tut kolay kolay unutmayacağınız bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/askimiz-eski-bir-roman/", "text": "Başkomiser Nevzat: İstanbul cinayet bürosunda deneyimli bir başkomiserdir. Overlokççu Kız: İkinci hikayede öldürülen genç işçi kızdır. Sergey Nikolayeviç Jerkovski: İstanbul'a gelip kaybolan, tüm istihbarat servislerinin peşinde olduğu bilim adamıdır. Roman üç farklı hikayeden oluşuyor ve üçünde de Başkomiser Nevzat cinayeti çözmeye çalışıyor. Kimsenin önemsemediği overlokçu bir kızın cinayeti ile önemli sırlar ortaya çıkıyor. Bu olayların tamamı İstanbul'da geçse bile, toplumun tüm gerçeklerini de gözler önüne çıkarıyor. 1. hikayesi adını veren Aşkımız Eski Bir Roman'dır. Bu hikayenin ilk cümleleri şu şekildedir; bazı vakalarda katilin kim olduğunun hiçbir önemi olmadığı, kurbanı öldürenin kendi tutkusu olduğu belirtiliyor. Tutkularının esiri olanlar arzularını yaşama geçirmeye kilitlenmişlerdir ve tutkularını gerçekleştirirken yaşanacaklar bir trajedi halini alabilir. En keyifli oyunlar büyük bir sıkıntıya, zevkli anlar kanlı gerçeklere evirilebilir. Bu, Pera Palas'ta işlenen cinayette bu şekilde yaşanmıştır. Agatha Christie kılığına girmiş bir katil vardır. ve Bamkomiser Nevzat ile ekibi de onun peşindedir. 2. hikaye, kimsenin umursamadığı overlokcu bir kızın öldürülmesinin bile önemli sırlar içerdiğidir. Katil ve merhum aşikar görünse de gerçek bazen derinliklerde gizlenebilir, Ancak, gizli olsa bile Başkomiser Nevzat ve ekibi bu ve benzeri durumları aydınlatmaya çalışmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Tüm ipuçları, cinayetin, öldürülen overlokcu kızın kardeşi tarafından işlendiğini öne sürse de, Başkomiser Nevzat bunun o kadar basit olmadığını düşünür. Kanıt toplamaya devam ederken, katil belli bir kardeş gibi görünür, ancak buna inanamaz ve kafası karışmaya devam eder. Ve bir gün tanışmaması gereken biriyle tanışırlar ve katil belirir. Aşkımız, zorlu macerasında eşi görülmemiş bir macera yaşanır. 3. hikayede ise Petersburg'un soğuğundan İstanbul'un sıcağına gelen bir Rus bilim adamının ortadan kaybolması var. Olayda istihbarat servislerini birbirine düşüren gizemli bir nokta var. Mutluluk arayışında, kendini ölümün eşiğinde bulan bir aşk hikayesi yatmaktadır. Kimsenin önemsemediği overlokçu bir kızın cinayeti bile önemli sırlar içerir. Katil ve maktul apaçık ortadaymış gibi görünse de hakikat çok derinlerde gizlenmiş olabilir. Ama ne kadar gizlenirse gizlensin, Başkomser Nevzat gibi vicdanlı polisler olduğu sürece karanlık aydınlanacak, adalet mutlaka yerini bulacaktır. ... mesleğini doğru yapmak için cesaret yetmez, aynı anda kocaman bir yürek ister. Ama o yürek çelikten yapılmıyor. Bir süre sonra el bombası gibi gümlüyor. O yüreği zamansız gümletmeyelim Ali. Zalimleri sevindirmenin alemi yok."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/benim-adim-kirmizi/", "text": "Kara: Romanın merkezindeki ana karakterdir. Aşık olarak tasvir edilmiştir. Romandaki cinayeti çözmeye çalışır ve bitmemiş kitabı bitirmek ister. Şeküre: Kara'nın eşidir. Eski eşinin ortadan kaybolup bir süre gelmemesinden sonra kadıya gider. Ve kadıdan nikahın düştüğünü öğrendikten sonra Kara ile evleniyor. Ayrıca eski eşinden çocukları var. Romandaki en canlı kişidir. Aktif bir kadın, olayları yönetme gücü var, öldürülen Enişte'ninde kızı olur. Efendi Enişte: Zengin, saygın bir kişidir. Batılı sanat anlayışını bilen ve savunan yenilikçi bir sanatçıdır. Zeytin: Romandaki katil odur. Kendisi aynı zamanda bir nakkaş ustasıdır. Hem Zarif'i hem de Enişteyi öldürür. Romanın sonunda da oda öldülür. Hasan: Kara'nın Şekür'e ulaşmasına engel olarak algılanan kişidir. Şekure'nin kayınbiraderidir. Romanın kötü adamı olarak bilinen karakterdir. Nakkaş, üslup, özgünlük, Doğu ve Batı'nın sanatta bireysellik görüşü, gerçekçi olmayan anlatıcılar ve mizahi unsurların birleştirildiği bir polisiye hikayesidir. Romandaki Frenk usullerine göre örneklendirmek istediği kitabın aydınlatıcı Zarif Efendi öldürülür. Enişte Efendi ise Kara'yı çağırır. Başnakkaş'ın karşı çıktığı bu kitabı hazırlamak için Nakkaşhane'deki minyatürcüler Enişte Efendi adına gizlice çalışırlar. Kitaba muhalefet sebebi, bir şeytanın eseri olarak görülmesidir. Amca'nın kızı Şeküre'nin de Kara ile ilişkisi vardır. Şeküre, Kara'nın kitabı bitirmesini ister ve eğer bitirirse onunla evlenir. Zarif Efendi'nin katili Enişte Efendi'yide öldürür. Kızı Şeküre, uzun yıllardır bulunduğu yerden dönmeyen kocasını terk etmek için boş sayılmak üzere Kadı'dan bir kağıt alır ve Kara ile evlenir. Bu süreçten sonra Kara'nın katili bulma macerası başlar. Romanın kurgusu olağanüstü olaylarla yaratılmıştır. Nefes kesici bir patika sürüşü var. Hasan'ın romanının büyük bölümünü Leylek, Zeytin ve Kelebek adlı Nakkaş'la ilişkiler oluşturmaktadır. Olayların iç yüzünü bilen Zeytin, romanın sonunda katil olduğunu itiraf eder. Zeytin de Nakkaşhane'de öldürülür. - Benim Adım Kırmızı 2002 yılında Fransa'da Prix du meilleur livre etranger ödülünü kazandı. - İtalya'da Premio Grinzane Cavour ödüllerini kazandı. - 2003 yılında da İrlanda'da çok prestijli bir ödül olan International IMPAC Dublin Literary Award kazandı. - 2006 yılında Çin'de en iyi roman seçildi. - Kırmızı 'nın bir özelliği de kitabın her karakterinin kendi dilinden konuşması, ölülerin ve cansız nesnelerin dile gelerek kitabın öyküsünü kendi bakış açılarından anlatmalarıdır. - 60 değişik dile çevrilmiş olan Benim Adım Kırmızı Orhan Pamuk'un en çok okunan romanlarından biridir. Orhan Pamuk'un En renkli ve iyimser romanım dediği Benim Adım Kırmızı, yazarın dünyada şimdiye dek en çok satan romanı oldu; Fransa ve İtalya'da yılın kitabı seçildi, dünyada bir romana verilen en prestijli ödüllerin başında gelen Uluslararası IMPAC Dublin ödülünü kazandı. Eski resim sanatımız, Doğu ve Batı'nın dünyayı görme biçimleri, aşk ve ölüm hakkında unutulmaz bir tarihi roman olan bu çağdaş klasiği, ilk yayımlanışından 15 yıl sonra, yazarın sonsözü ve kapsamlı bir sanat-tarih kronolojisiyle birlikte sunuyoruz. Benim Adım Kırmızı, hem Orhan Pamuk'un en çok dile çevrilen ve en çok hayranlık duyulan eseri hem de modern edebiyat tarihimizin dünyada en çok okunan kitabı. Orhan Pamuk'un en renkli ve en iyimser romanım dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul'da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı'nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre'ye aşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul'da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikayelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/beyoglu-rapsodisi/", "text": "Kenan: Kendi işini yapmayan hukuk mezunu bir karakterdir. Cinayet fotoğrafları sergisi açmak istiyor. Bu sergi sırasında en yakın arkadaşı tarafından öldürülmüştür. Nihat: Sergi çalışmasında eşi Melek ile Kenan'a yardımcı olan karakterdir. Selim: Mimarlık Fakültesi mezunudur. Babası zengin bir adam. Arkadaşlarının hazırladığı cinayet sergisindeki araştırmalar neticesinde üç kişinin katili olduğu ortaya çıkar ve arkadaşı Kenan'ı öldürür. Katya: Kenan'a sergi işinde modellik yapmasında yardımcı olan Rus bir kadın karakterdir. Polisiye gerilim türünün en güzel örneklerinden biri olan Beyoğlu Rapsodisi'nin konusu, Üç arkadaşın hikayesidir. Üç farklı kişilik, üç farklı kimlik, Beyoğlu'nda büyüyen ve Beyoğlu'nda yaşayan üç farklı insan. Ölümsüzlük merakıyla başlayan ölümler ve bir cinayet araştırmasının ardından arkadaşlardan birine sıçraması sonucu ortaya çıkan sıra dışı bir romandır. Kenan Hukuk mezunu ama kendi işini yapmıyor, babasının sigorta işinde çalışıyor. Evlenmek istemeyen, yaşamayı seven, ölümden döndüğü kazadan sonra ölümsüz olma arzusu ortaya çıkan yakışıklı bir karakterdir. Selim Mimarlık Fakültesinden mezun olur, ancak kendi işiyle ilgilenmez ve babasının tekstil fabrikasının başına geçer. Nihat, genç yaşta annesini kaybeden ve babası tarafından büyütülmüş bir kişidir. Melek adında entelektüel bir kadınla evlenir ve Melek evliliklerinde ipleri alır. Fotoğrafla ilgilenen Kenan, etkileyici bir fotoğraf sergisi açmak istiyor. Nihat Beyoğlu'nda işlenen cinayetlerin fotoğraflarından oluşan bir sergi açmasını söyler. Fikir çok ilginç. Baş komiser Cüneyt, fotoğrafta kendisine destek olacağını söylüyor. Kenan, Nihat ve Melek'in arkadaşlarından Katya bu iş için çalışmaya başlar. Çalışma sırasında iki ayrı cesedin arkasında bulunan yılan resimleri aynı ressam tarafından yapılmıştır. Bu iki cinayetin bağlantılı olması nedeniyle soruşturmaya karar veren Kenan ve arkadaşları, öldürülen bu iki kişinin sevgili olduğunu öğrenir. Birçok kişiyle röportaj yaparlar ve olayları araştırırlar, hatta Fransız Catherine'i ziyaret etmek için Fransa'ya giderler. Yapılan araştırmalar sonucunda arkadaşları, üç cinayetin de Selim'in babasının, bu çiftlerin de katilinin Selim olduğu sonucuna varırlar. Gerçekler ortaya çıkınca Selim de en yakın arkadaşı Kenan'ı vurarak öldürür. Katya, Kenan'ın tamamlayamadığı sergiyi tamamlar. Sergi çok tahmin edildiğinden daha çok yankı uyandırarak adını unutturmayacak şekilde yazdırmayı başarıyor. Orta yaşı geride bırakmış, tüm yaşamları Beyoğlu'nda geçmiş üç arkadaş; Selim, Kenan ve Nihat. Selim'in ağzından dinlediğimiz hikayede üç arkadaşın, Kenan'ın ölüm deneyiminin ardından değişen hayatları ele alınıyor. Hayatını yeniden anlamlı kılmak için çırpınan Kenan, içine girdiği çukurun farkında değildir. Beyoğlu Rapsodisi yıllarca çekilmiş birçok fotoğrafın üst üste geçmiş bir hali adeta, sürekli kendini yenileyen Beyoğlu'nun santim santim çekilmiş dinamik bir panoraması. Ahmet Ümit İstiklal Caddesi'nin orta yerinde duran, üstünden atlayıp geçtiğimiz, sırlar ve acılarla dolu bir gayya kuyusunu başarıyla tasvir ediyor. Burada öyle bir büyü vardı ki, şu anda benim yaptığım gibi, olanları sadece izlemekle yetinseniz bile, oyunun bir parçası olmaktan kurtulamazdınız. Çünkü bu caddeye adım atmak, bu sahnenin bir parçası olmayı kabul etmek demekti. İnanmak insanı mutlu eder. Ben ise kendi yolumun doğru değil, zorunlu olduğunu biliyorum. Zorunluluk insana sıkıntı verir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/beyoglunun-en-guzel-abisi/", "text": "Başkomiser Nevzat: Komiser aynı zamanda romanın ana karakteridir. Karısını ve kızını cinayet sonucu kaybetmiş, ancak failleri bulamamıştır. Olaylar Başkomiser'in ağzından anlatılır. Ali: Başkomiser Nevzat'ın asistanı. Açık sözlü, cesur bir polistir. Romanın bir başka karakteri Zeynep ile flört etmektedir. Zeynep: Başkomiser Nevzat'ın yardımcısı. Bulgaristan'dan gelen bir aile göçmeninin kızıdır. Engin Akça: Cinayette hayatını kaybeden karakterdir. Almanya'da doğmuş, İsviçre'de bir uyuşturucu işiyle uğraşmıştır. Romanın bir başka karakteri olan Kara Nizam'ın adamıdır. Kara Nizam: Mafya babasıdır. Yeğenleri ile restoran ve otoparkları yönetiyor ve aynı zamanda uyuşturucu kaçakçısı. Romanın bir başka karakteri olan Barbut İhsan'a düşman olan Öz Tarlabaşılılar Kulübü'nün sahibidir. Barbut İhsan: Mafya babasıdır. Korkusuzluğuyla tanınan Tarlabaşı Kulübü'nün sahibidir. Azize: Meyhanede solist olan Engin'in sevgilisidir. Klarnetçi Sadri'ye ile samimidir. Klarnetçi Sadri: Bulgar göçmeni klarnetçidir. Azize'nin çalıştığı meyhanede klarnet çalar. Bir kaza sonucu öz kardeşini bıçaklayarak öldürmüştür. İstanbul'un Beyoğlu ilçesine bağlı Tarlabaşı'nda bir erkek cesedinin bulunması ve cinayet soruşturması ile yaşanan olaylar, Komiser Nevzat'ın ağzından romanın kurgusal karakteri üzerinden anlatılıyor. Polis ekibi ve mafya gruplarından oluşan sırlarla dolu kurgusal bir cinayet işlenir. Olayda, bir gece saha başında işlenen cinayetin arkasındaki perdeyi açmak için girişimde bulunulur. Ana karakterimiz komiser Nevzat. Yanında komiser yardımcısı Ali ve kriminoloji uzmanı Zeynep var. Merhumun adı Engin'dir. Ancak Engin temiz bir adam olmadığı gibi hayatında pek çok komplikasyon vardır. İki düşman mafya grubundan birisidir. Komiser Nevzat ve ekibi, ölümünün ardından Engin'in ölümünü ve cinayetin katilini bulmaya çalışır. Engin'in hayatında birçok bilinmeyen olay meydana gelir. Tüm şüpheliler sorgulansa bile katil bulunamaz. El konulan kanıtlar değerlendirilir. Engin'in içinde bulunduğu mafya grubu ve düşman mafya adamları tek tek sorgulanıyor, aynı kişiler sürekli şüpheli ama sonuç çıkarılamıyor. Engin uzaktan atılan bıçakla bir anda öldürülmüştür. Komiser Nevzat ve ekibine yardımcı olan ipucu budur. Ancak olayın bir sonucu olarak, katil şüphesiz bir kişi olarak ortaya çıkar. Engin'in aşık olduğu kızın bulunduğu pavyonda klarnet çalan müzisyen. Cinayetin nedeni, Engin'in kızı döverek hırpalamasıdır. Ve bu adam aynı kızı sevmiştir. Bu duruma dayanamayıp Engin'i öldürüyor. Beyoğlu'nun tekinsiz arka sokakları... Senenin ilk karı düşerken Tarlabaşı'nın yakışıklı delikanlısı katiline burukça güler ve ruhunu teslim eder. Başkomser Nevzat cinayeti çözmeye çalışırken şehrin nasıl parsel parsel satıldığına, insanların canları üzerine kurulan zenginliğe yeniden şahit olur, kahrolur. Ahmet Ümit Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'nde semtin virane, metruk binalarıyla iç içe geçmiş bir suç ve cinayet örgüsünü samimiyetle ve dizginleyemediği bir isyan duygusuyla aktarıyor. Başkomser Nevzat da puslu havayı seven kurt misali İstanbul kışına pek bir yakışıyor. Evet, bu yıkılmaya yüz tutmuş binalar, nefretimizle, toplu histerimizle viraneye çevirdiğimiz bu meşum semt, bu cinayetler, bu kötülükler, bu insan kanı, insan eti satılan can pazarı... Sanırım bu yüzden, kırmıştım bizim emektarın direksiyonunu ara sokaklara. Şehrin göbeğindeki bu hayalet semti bir kez daha görmek, anlamak, lanetini hissetmek için. Polisiye diyince ilk akla gelen isim tabi ki Ahmet Ümit oluyor. Bu kitabı da çok güzeldi ve bir süre etkisinden çıkamamıştım. Polisiye severlere tavsiye ederim. okuduğum en iyi polisiye kitaplarından bir tanesi diyebilirim. detaylı paylaşım yapılmış romanı tekrar tekrar okudum gibi hissetirdi. tebrikler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/bir-cinayet-romani/", "text": "Emin Köklü: Romanın ana kahramanıdır. Matematik profesörüdür. Cinayet romanları çözmesindeki başarısı nedeniyle emniyete yardım ederek olayların dedektifi olur. Akın Erhan: Roman içerisinde kurgulanan Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği adlı eserin yazarıdır. Levent Caner: Romanda öldürülen karakterdir. Cinayeti çözülmeye çalışılır. Yeşim Erses: Cinayete kurban olan kadındır. Roman üstkurmaca bir metindir. Başka bir deyişle roman, dış dünyadan yola çıkarak kendi içinde yeni bir dünya kurmuştur ve bu dünyada karakter merkezli yeni bir üçüncü dünya kurgusu vardır. Akın ve Emin Köklü karakterlerinin üçüncü dünyayı yarattığı roman, iç roman özelliği taşımaktadır. Pınar Kür'ün ölüm gibi hayattaki eylemlerin sebebinin daha sonra bulunacağını, ölümün bir anda olduğunu okuyucuya anlatmak arzusu romanın kurgulandığı düşüncelerden biridir. Yazar, romanın başında okuyucuya birçok soru yöneltmektedir. Bu sorular ölümle ilgili. Bir kişinin neden öldürmeyi seçtiğine odaklanır. Bir insan sıkışıp kaldığında, hayatını kurtarmak için neden ölüm var? Elbette bir insanı öldürmek bir uygarlık ve insanlık dışı bir eylemdir. İnsan; şehvet, hırsızlık, aşk, nefret, kıskançlık gibi duygulardan dolayı cinayet işleyebilir. Seri ve kiralık katillerin durumu hastalık mertebesindedir. Elimizdeki bu kitap; ölüm bize yaşam ile post-modern üstkurmaca arasındaki çizgiyi verdi. Romanda gerçek kahramanlar ve romandaki kahramanlar sarmaldır. Belirli bir anlatıcısı yoktur, çok seslilik hakimdir. Romanda Akın Erkan adında ünlü bir kadın yazarımız var. Akın Erkan, ses getirmeyi planladığı bir polisiye roman yazmak istiyor. Bu romanın başlığına daha romanı yazmadan karar vermiş. Romanın adı Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği olacak. Yazacağı bu roman için çok araştırma yapması gerekiyor. Bunun için erkek arkadaşı Emin Köklü'den yardım almak ister. Emin Köklü Matematik Profesörüdür. Gazetelerdeki cinayet haberlerini takip eden ve cinayetleri çözmekten zevk alan bir adamdır. Hatta bir cinayetin çözümüne katkılarından dolayı karakolda Haydar Bilir ile birlikte çalışmaktadır. Bu nedenle Akın Erkan, yazacağı roman hakkında her zaman ona danışır. Emin Köklü üç kez boşandı. Üçüncü karısı onu terk etti. O da kendi odasında tembel tembel yaşıyor ve gazetedeki cinayetleri analiz ediyor. Akın Erkan; Levent, Yasemin, Yıldız ve Yeşim'e günlük yazmalarını söyler. Bu insanları romanının kahramanları yapacak. Romanında aldatma ve kıskançlığa dayalı bir cinayet tasarlar. Levent Caner, Eser ile evlidir. Yıldız'ı kendisine aşık eder. Aşkı yıldız olarak yeni tatmış bir kız, Levent'ten kopamaz. Levent Can, Akın Erkan'la birlikte olmak istediğini Yazar Yeşim'e söyler. Akın Erkan ise Yeşim'e aşık olacağını ve Yıldız'ın onu öldüreceğini söylüyor. Levent, yayıncı dinlemez. Levent masasında hiçbir şey bulamaz. Yeşim'in olduğunu zannederek yaşar. Aslında o notu yazan yıldız. Levent'i öldürenleri, Yeşim'i öldürenleri planlarken Yıldız, Levent'i ölü bulur. Ancak Levent anlamaz. Romanın düğüm kısmı burada can yakıyor. Gerisi Haydar Bilir ve Emin Köklü'nün bu cinayeti nasıl çözeceği. Levent evini devralmak üzeredir. Sanki bu olay olmamış gibi ayrılmaya başlamazlar. Yeşim ve Yıldız, Levent'in masasındaki kağıdı bitirdiler. Jade hiçbir yerde bulunamaz. Yıldız Muğla'ya kaçtı. Yazar Akın, haber için sevk edilen Erkan'ı gönderir. Levent'in yabancı bir kadından kızı ve bu kızı Yıldız'ın peşinde olur. Daha sonra ölü kız bu Muğla'da bulunur. O zaman tek şüphe Levent'in eşi Eser'dir. Emin Köklü, Eser'in taziye için gitmesine rağmen ipucunu bulamamıştı. Yeşim ve Yıldız'ı ararken Yeşim'in ölüm haberi gelir. Elbette Yeşim'in bir rüyadan şüphelenmesi ile Yeşim canını feda eder. Bundan sonraki tüm olasılıklar Yıldız'ın üstünde olur. Çok geçmeden Yıldız yakalanır. Bütün cinayetleri kendisinin işlediğini itiraf ediyor. Çantasında bir günlük vardır. Günlüğü okuyan Emin Köklü, katilin Yıldız olmadığını görür. Sadece bir kişi kalır. Bütün cinayetleri Akın Erkan işler. Akın Erkan bu suçlamaları kabul etmez. Yurtdışında olduğunu söyler. Sonunda itiraf etmek zorunda kalır. Geçmişte Akın, Levent ile isteyerek bir ilişkiye girmiştir. Daha sonra Levent, Akın'ı aldatır ve onu arkadaşlarıyla ilişkiye girmeye zorlar. Bunun üzerine Akın, bir gün Levent'i öldüreceğine yemin eder. Diğer cinayetleri delilleri yok etmek için işlediğini söyler. Emin Köklü, kendisiyle evlenmezse polise ihbar edeceğini söyleyerek, Akın bu teklifi kabul eder."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/bir-ses-boler-geceyi/", "text": "Süha: 12 Eylül dönemi sonrasında hapisten yeni çıkmıştır. Akademik bir araştırma yapmak istemektedir. Yazar bu kitabında, 12 Eylül döneminde hapis yattıktan sonra hayata yeniden tutunmak için çabalayan Süha'yı konu edinmiştir. Süha akademik bir araştırma yapmak amacı ile bir Alevi köyüne gelir. Ancak burada geçirdiği bir trafik kazası ile işi yarım kalır. Ancak bu kaza onu mistik ve arkası arkasına açılan kapılara doğru giden bir yolun başına getirmiştir. Şehirden oldukça uzak bir noktada bulunan kendi halinde bir köyün tam merkezinde bir cem evi yer almaktadır. Son derece karanlık bir gecede cem evinde tören yapılırken mezarlık duvarlarına bir cip çarpar. Bu çarpmanın ardından gece adeta bir ölüm sessizliğine bürünür. Hayatı inişler ve çıkışlar ile dolu olan bir araştırma görevlisi ise yine bir gece yaşanan bu gizemi çözmek ve araştırmak için çabalamaktadır. Ancak yaşanan olaylar onu çok daha farklı bir yola sürüklemektedir. Bir üniversite tarafından Alevi köyünde bir anket düzenlenmek istenmektedir. Anketin konusu ve içeriği ise köyden kente göç olgusunun köy kültürü üzerindeki etkisini görmektir. Köylüler bu anketi yapmayı kabul etmemektedir. Bunun üzerine Süha, profesörü kasabadan getirmek için yola koyulur. Ancak o gece yaşanan kötü hava koşullarından dolayı araç yoldan çıkar ve kayar. Süha kendine geldiğinde ise kendisini bir mezarlıkta bulur. Şaşkınlığını attıktan sonra etrafına bir bakındığında ise üstü kapatılmamış ve hemen yanında yer alan bir mezar görür. Bu durum onun daha da çok şaşırmasına sebebiyet verir. Buradan kalkar ve mezarlıktan uzaklaşarak köyün yolunu tutar. Ancak köy meydanına ulaştığında burada hiç kimseyi bulamaz. İlerlemeye devam edince karşısına bir cem evi çıkar. Bütün köylüler bu cem evinde toplanmıştır. Burada bir cenaze töreni yapılmaktadır. Ölen kişi ise İsmail'dir. İsmail, kendisini daha önce hak yoluna adamış ve Bektaşi Tarikatına girmiştir. Ancak daha sonrasında buradan ayrılmış ve kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmiştir. Bu hareketleri köylüler tarafından dışlanmasına sebebiyet vermiştir. Yaşanan bu dışlanmaya dayanamayarak intihar eder. Cem evinde yapılan cenaze töreninde sofular İsmail'e dua edilmeden defnedilmesini uygun bulmuşlardır. Ancak İsmail'in ailesi bu duruma karşı çıkmış ve direnmiştir. Ceset tabuna konularak defnedilmek üzere mezarlığa götürülür. Süha ise tüm bu süre zarfında yaşanan olayları arka bir kısımdan izlemektedir. Bu sırada çamurlu yolda yürümekte olan insanların ayakları kayar ve tabut yere düşürülür. İsmail'in cesedi ise tabuttan dışarı fırlar. Oradan bulunan dede yaşanan bu olaya müdahale eder. İsmail'in yüzünü açtığında ise Süha'nın varlığı dikkatini çeker. Süha ile İsmail fiziksel olarak birbirine benzemektedir. Yaşanan olayın ardından köylüler Süha'nın peşine düşerler. Bu durumdan fazlası ile korkan Süha oradan hızla kaçarak ağaçlık bir alan girer. Ancak burada yere yığılır ve kalır. Arkasından biri onu tutarak kaldırır ve kamyona götürür. Süha kamyonda kendine geldiğinde bunun bir rüya olduğunu düşünmektedir. Ancak yaşanan tüm olaylar bir gerçektir. - Yazar romanında yaşamı birbirine benzeyen iki farklı insanın kaderini ve hislerini de birbirine benzetmiştir. - Her ne kadar biri ölmüş olsa da bu iki insan hayatta başına gelenler ve diğerleri tarafından dışlanmaları ile birbirlerine benzemektedirler. - Yazar kitabında böylesine ilginç bir konuyu son derece sade ve akıcı bir dil ile ele almıştır. - Bu sayede okuyucu kitabı okurken hem heyecanlanmakta, hem korkmakta hem de bir sonraki olayın ne olacağını fazlası ile merak etmektedir. 12 Eylül döneminde hapis yattıktan sonra hayata yeniden tutunmaya çalışan Süha, akademik bir araştırma yapmak için bir Alevi köyüne gelir. Burada geçirdiği trafik kazası işine sekte vursa da onu mistik, ardı ardına açılan sır kapılarıyla dolu bir yolun başına getirir. Ahmet Ümit'in ilk dönem romanlarından Bir Ses Böler Geceyi, yazarın karakter ve atmosfer yaratmadaki saf yeteneğini görme açısından önemli bir fırsat. Türk kültürünün gizlenmiş fakat asla göz ardı edilemeyecek yapı taşlarının ustaca işlendiği roman bir solukta okunacak kadar tempolu, yıllarca hatırlanacak kadar etkileyici."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/buz-gibi-soguk/", "text": "Bir tıp konferansı için Wyoming'e giden adli tabip Maura Isles, hafta sonunu arkadaşlarıyla birlikte bir kayak merkezinde geçirmeye karar veren bir grup arkadaşların yaşadıkları olaylar konu edinmiştir. Gerilim romanları ile tanınan ve her romanı ile en çok satılanlar listesine girmeyi başaran Tess Gerritsen 'in son romanı Buz Gibi Soğuk elimizden bırakamayacağımız türden bir kitap. Serinin ilk kitabı olan Cerrah'tan bu yana, her kitapta bir öncekinin üstüne bir şeyler koyarak ilerleyen Gerritsen Buz Gibi Soğuk ile yine harikalar yaratmış. Rizzoli&Isles Serisi'nde özellikle serinin altıncı kitabı olan Mefisto Kulübü'nden beri korku-gerilim öğelerinin dozu artmış durumda. Tabii yine cinayetler, otopsiler mevcut ancak son kitaplarda işin içine şeytan, mumyalar, hayaletler gibi unsurların da dahil olmasıyla birlikte seri çok daha çarpıcı bir boyut kazanıyor. Maura Isles bir tıp konferansında karşılaştığı eski arkadaşı ve onun dostları ile birlikte bir geziye katılmaya karar verir. Arabaları kara saplanınca ıssız bir yerde kalan bu beş kişi Ahret isimli bir kasabaya sığınır. Sığındıkları kasabadan kurtulmaya çalıştıkça olaylar birbirini takip etmeye başlar. Kasabada adeta bir ölüm kalım savaşı yaşanacaktır. Romanlarında, eğitimini aldığı antropoloji ve tıp disiplinlerinden yararlanarak olay örgüleri kuran ve karakterler yaratan Gerritsen, Gerçek hayatta olduğu gibi romanda da, bir şekilde toplum tarafından kabul görmeyen ya da tutunacak bir dal arayan insanların kendilerini ne gibi şeylere sürükleyebildiklerini bize gösteriyor. Beyinleri yıkanan bu insanların, ait olabilme duygusu için çocuklarından bile vazgeçebildiklerinin etkili bir şekilde anlatıldığı bu kitabımızı okumanızı tavsiye ederim. Temposu son sayfaya kadar düşmeyen, bitirmeden elinizden bırakamayacağınız, gerilim yüklü bir roman. Tess Gerritsen yine kaleminin ve kurgusunun gücünü kanıtlıyor. Bir tıp konferansı için Wyoming'e giden adli tabip Maura Isles, hafta sonunu arkadaşlarıyla birlikte bir kayak merkezinde geçirmeye karar verir. Ancak korkunç kar yağışı altında araçları devrilir ve ıssız dağ yolunda mahsur kalırlar. Yürüyerek ulaştıkları on hanelik köy ilk bakışta tamamen terk edilmiş gibi görünse de, sofralarda dokunulmadan bırakılmış yemekler, garajlardaki arabalar, ölüme terk edilmiş evcil hayvanlar burada bambaşka, esrarengiz olayların yaşandığını düşündürmektedir. Maura'dan haber alamayan ve onun peşinden bu köye gelen dedektif Jane Rizzoli, arkadaşının izine rastlayamasa da karların altında tüyler ürpertici bir başka gerçeği keşfeder. Buz Gibi Soğuk temposu son sayfaya kadar düşmeyen, bitirmeden elinizden bırakamayacağınız, gerilim yüklü bir roman. Tess Gerritsen yine kaleminin ve kurgusunun gücünü kanıtlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/cesetler-merdiveni/", "text": "Kitapta hikayemiz, oldukça sakin bir yerde yaşayan Bantrys konağının kütüphanesinde bulunan bir kadının cesediyle başlıyor. Bantry'ler, ev personelinden kütüphanede bir ceset olduğunu duyduklarında, ilk başta inanmazlar. Ama sonra Bay Bantry kalkıp kütüphaneye indiğinde korkunç bir olayla karşı karşıya kalır. Kütüphanede boydan boya uzanan sarışın ve tuhaf giyimli bir kadın bulur. Bu sırada Bayan Bantry, yakın arkadaşı Miss Marple'ı bu davayı çözmesi için bilgilendirir ve onu arar. Böylece boğularak öldürülen kadının katilinin bulunması için çalışmalar başlar. Aslında işleri zorlaştıran şeylerden biri de köşkte bu kadını kimsenin tanımamasıdır. Konaktakiler dahil herkes şüphe uyandıran bir isim bulur. O Basil Blake. Elbette Jane Marple da işin araştırıcı tarafında yer alıyor hikayemize. Bu şüpheleri araştırmaya başlar. Miss Marple'ı tanıyanlar, bu cinayetin onun sayesinde çözüleceğine inanırlar. Basil Blake hakkında farklı şüpheliler ortaya çıkar, ancak bu zamana kadar Jane Marple zaten katili bulduğuna inanmaktadır. Daha fazla kanıta ihtiyacı olduğu için araştırmasına devam eder. Bütün bunlar olurken, arabada ikinci bir ceset bulunur. Bu iki ceset arasında bir bağlantı var mıydı ve eğer öyleyse, bu bağlantı bizi katile götürür mü? Aslında tüm bunları kitabın sonuna kadar tahmin etmek mümkün değildir. Bayan Bantry, rüya görüyordu. Itırşahileri, çiçek sergisinin de birincisi olmuştu. Beyaz keten cüppeli rahip kilisede ödül veriyordu. Rahibin karısı, sırtında mayosuyla yanlarından geçti."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/cinayet-ilani/", "text": "James Sheppard: Köyün bekar doktoru ve ayrıca da romanın anlatıcısıdır. Caroline Sheppard: James'in çalışmayan bekar kız kardeşidir. Cyrille Ackroyd: Dul bir bayandır. Flora ile beraber Kanada'dan gelmiştir. Ralp Paton: Roger Ackroyd'un ilk eşinden oğludur. Hector Blunt: Afrika'da avcılık yapan biridir. İngiltere'ye gelme nedeni arkadaşı Roger Ackroyd'ur. Charles Kent: Elisabeth Russel'in uyuşturucu bağımlısı oğludur. Hercule Poirot: Emekli bir özel dedektiftir. Chipping Cleghorn köyü sakinlerinin Yerel gazetede çıkan bir ilan ile ilginç olaylar yaşamaya başlar. 29 Ekim Cuma günü saat 18.30 da Little Paddocks'da bir cinayet işleneceği haberi geçmektedir. Tüm köy şakamı yoksa bir tehdit mi olduğuna anlam veremez ve sabırsızlıkla bekler. Gazetedeki bir ilan, Chipping Cleghorn köyünün sakinlerinin hayatlarını sonsuza dek değiştirir. İlanda, 29 Ekim Cuma günü 18:30'da Little Paddocks'ta bir cinayet işleneceği belirtiliyor. Little Paddocks'ta Letita Blacklock adında yaşlı bir kadın, yakın arkadaşı Dora Bunner, kiracısı Phillipa Haymes ve yaşlı kadının yeğenleri Julia ve Patrick Simmons yaşamaktadır. Köyün sakinleri, orada yaşayanlar da dahil olmak üzere böyle bir saçmalığı bilmedikleri için bu reklamı gördüklerinde şok oluyorlar ve bunun aptalca bir şaka, hatta bir oyun olabileceğini düşünüyorlar ama merak etmekten de kendilerini alamıyorlar. Rahip Julian Harmon ve genç karısı Bunch Harmon, cinayetin gerçekten o gün gerçekleşeceğini düşünürler ve o günün bir an önce gelmesini beklerler çünkü bu iki karı koca cinayetin işleneceği için çok heyecanlıdır. . Bayan Swettenham ve küçük oğlu Edmund Swettenham, bunun bir davetiye olduğunu düşünüyorlar. Genç karısı Laura ile karşılaştırıldığında, yaşlı Albay Easterbrook, olayı o gün orada olmaya değmeyecek kadar saçma buluyor. Albay, zamanında bu tür olayları görmüş, cinayet ve dedektiflik biliminden anladığını iddia eden bir adamdır. Ancak karısının ısrarına dayanamaz ve onunla gitmeye karar verir. Aynı evde yaşayan iki arkadaş, Amy Murgatroyd ve Bayan Hinchliffe, bunun tuhaf bir davet olduğunu düşünürler ama bu onların gitmelerine engel değildir. Yani cinayet oyununun olduğu gün herkes oraya gider ve cinayet saatinden yarım saat önce gelirler. Rahip o gün oraya gidemez ama karısı Bunch Harmon merakını ve heyecanını dizginleyemez. Herkesin gelmek için bir bahanesi varken, Bunch Harmon açıkça cinayetin işlenmesi için geldiğini söylüyor. Beklenenden çok farklı bir şey olmuyor. Saat 18.30'u gösterdiğinde ışıklar aniden söner, kapı açılır ve bilinmeyen bir silah iki üç el ateş etmeye başlar. Herkes korkudan titrerken, evin göçmen hizmetçisi Mitzi bir odaya gider ve kendini oraya kilitler. Sunucu Letita Blackwood kulağından yaralanır. Işıklar açıldığında katilin yerde ölü yattığını anlarlar. Bunun kazara bir kurşun mu yoksa kasten kendini mi öldürdüğü bilinmiyor. Middleshire Polis Şefi George Rydesdale ve Müfettiş Dermot Craddock herkesin ifadesini alıyor. Letita Blacklock, katili daha önce gördüğünü söyler, ancak adamın neden böyle bir cinayeti ilk etapta işlediğini anlayamazlar. Daha sonra katilin aslında bir hırsız olduğunu öğrenirler, ancak evden hiçbir şeyin çalınmadığını anlarlar. Herkesin ifadesi tek tek alınıyor ama verilen her ifade adeta bir öncekinin tekrarı gibi. Aynı zamanda Letita Blacklock başta olmak üzere herkes Mitzi'nin ne kadar iyi yalan söyleyebildiğini bildiği için göçmen kız Mitzi'nin yalan söylediğini düşünür ve hatta yalan söylemenin yabancı uyruklularda bulunan bir gen olduğunu düşünür. Aslına bakarsanız Mitzi'nin söylediği hiçbir şeye ya da açıklamalarına kimse inanmaz. Gelecekte, Jane Marple adlı yaşlı adam işe adım atmaya karar verir. Meraklı bir kadın olmasına rağmen, ilgisini çeken olaylara karışmayı her zaman sever. Müfettiş ve polise göre, Miss Marple zaten tahmin edilebilir şeyler anlatıyor ve bu yüzden yaşlı kadınla ilk başta işbirliği yapmaktan hoşlanmıyorlar, tavsiyesine gitme ihtiyacı hissetmiyorlar. Çünkü onun sadece yaşlı bir adam olduğunu düşünüyorlar ama bu Miss Marple için bir engel değil. Daha sonra katile cinayet ihbarını yayınlayanın başka biri olduğunu anlarlar ve kıymetli Miss Marple'ın önderliğinde olası tüm cinayetleri sona erdirmek için emin adımlar atarlar. - Roger Ackroyd Cinayeti, dedektif, cinayet ve polisiye romanlarının dünya edebiyatındaki en önemli ismi Agatha Christie'nin yazdığı en önemli romanlarından birisidir. - Roman ilk kez İngiltere'de yayımlanmış daha sonra tüm dünyaya yayılmış, dünya edebiyatının en ünlü ve önemli polisiye romanlarından birisi olmuştur. - Yazarın en çok satan romanlarından birisi olan bu roman Birleşik Polisiye Yazarlar Derneği ve Amerika'nın Gizemli Yazarlarının yayınladığı en iyi 100 polisiye romanı listelerinin her ikisinde de yer alan bir romanıdır. Yerel Gazete'de çıkan garip cinayet ilanı, Jane Marple dahil tüm Chipping Cleghorn köyü sakinlerini heyecanlı bir bekleyişe sürüklemiştir: 29 Ekim, Cuma günü, saat 18.30 da Little Paddocks'ta cinayet işlenecektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/cinayet-nedeni/", "text": "Kay Scarpetta: Baş Adli Tıp Uzmanıdır. Pete Marino: Richmond Polis Departmanında Polis Amiridir. Benton Wesley: Evli olmasına rağmen Kay'in aşık olduğu kişidir. Büro'nun Suç Araştırmacı Analiz Programı'nın birim şefidir. Dr. Phillip Mant: Adli patolog ve Kay'in Tidewater Bölgesi'nden sorumlu başkan yardımcısıdır. Kaptan Green: Deniz Araştırma Servisi kaptanıdır. Ted Eddings: Otuz iki yaşında, kahverengi saçlı, mavi gözlüdür. Ayrıca Associated Press için ödüllü bir araştırmacı muhabirdir. Cesedi Elizabeth Nehri'nde bulunur ve yüzeyden kendisine hava pompalayan bir kompresöre bağlıdır. Kompresörden siyanür gazı solunarak öldürülür. Yılbaşı gecesi işlenen bir cinayeti konu alan bu kitapta; Bir tersanede kimsenin kullanmadığı bir ceset var ve kimin, nasıl öldürdüğüne dair araştırmaları konu edinmiştir. Yılbaşı gecesi, yılın son cinayeti Virginin'de işlenir. Adli Tıp Merkezi'ndeki araştırmacı, gazeteci, dalgıç Ted Eddings'in cesedi Elizabeth Nehri'nin soğuk sularında bulunur. Polis memuru Marinp, kurbanın yakın arkadaşı Dr. Kay, Scarpetta'yı bilgilendirir. Dr Kay, cesedin bulunduğu terk edilmiş tersaneye gittiğinde, güvenlik görevlileri onu kapıdan engellemeye çalışır. Dr. Kay, kendi bölgesinde olduğu ve burada işlenen bir cinayetin sorumlusu olduğu için, yetkilerini kullanarak tersanenin içine girmeyi başarır. Tersaneden sorumlu Albay Green ile görüşerek cesedin bulunduğu yere giderler. Ceset hala su altındadır. Çünkü Dr. Kay dışarı çıkartılmak istemez ve suya dalıp oradaki cesedi görmek ister. Böylece suya dalmaya başlar. Bu sırada FBI'dan dalgıçlar gelir ve Dr. Kay'in suya dalmasına yardım ederler. Bir hortum yardımıyla cesedi bulup diğer dalgıçların yardımıyla cesedi çıkarırlar. Bu sayede vücudu daha iyi inceleyebilecektir. Dr. Kay, raporunu orada tuttuktan sonra, cesedi otopsi için çalıştığı Tiwedear bölge hastanesine götürür. Burada yardımcısı Danny ile birlikte cesedi incelemeye başlarlar. Cesedin tüm organlarını incelerler ve boğulma olmadığını anlarlar. Hiçbir yerinde yara izi yoktur. Bu durumda cesedin kaza sonucu değil de öldürülmüş olma olasılığı da kesinlik kazanır. Cesetten aldığı kan örneklerini tahlil için kan merkezine gönderen Dr.Kay, beklemekten başka çaresi kalmamıştır. Akşam olur ve eve gitmek için yola çıkarlar. Aniden cep telefonu çalar ve arayan yeğeni Lucy ididir. Lucy, FBI'da bir öğrencisidir. Kay, yeğenine durumu anlatarak durumu değerlendirir. Sabah kahvaltıdan sonra test sonuçlarını öğrenmek için kan merkezine gideceklerken, dışarı çıktıklarında araba lastiklerinin parçalandığını görünce şok olurlar. Bir süre bekledikten sonra polis memuru Marino'yu arayarak durumu bildirdiler. Memur Marino hemen Dr. Kay'in evine geldi ve araştırmaya başlar. Asistanı Danny'nin öldürüldüğünü duyan Dr. Kay şok olur ve korkmaya başlar. Daha sonra, Dr. Kay ve yeğeni Lucy, polis memuru Marino'nun yardımıyla evden ayrılır. Üçü birlikte kan merkezine gider ve tahlil sonuçlarını alırlar. Aldıkları sonuçlara çok da şaşırmazlar. Kanda aşırı miktarda zehir çıkar. Danny'yi aynı kişilerin öldürmesi kuvvetle muhtemel bir hal alır. Dr. Kay, yeğeni Lucy ve polis memuru Marino bir kafeye gider ve durumu değerlendirmeye başlar. Lucy bir süre tuvalete gider ama geri gelmez. Kay merak etmeye başlar. Çok geçmeden, Lucy'nin kaçırıldığına dair bir telefon gelir. Gerçekten istedikleri kişi Dr. Kay'dır. Dr. Kay'den yeğenini görebilmesi için terk edilmiş Tersane'ye gelmesini isterler. Dr. Kay, Tersane'ye tek başına gider ama üzerinde mikrofon vardır. Bu şekilde Memur Marino onunla temasa geçecek ve yerini saptayacak. Dr. Tersanede Kay'i çok iyi ararlar ama mikrofonu bulamazlar. Dr. Kay, yeğeni Lucy ile temasa geçer, ancak ikisi de öldürülür. Çünkü Lucy'yi kaçıranlar bir grup Siyonist teröristtir. Liderleri Handel her şeyi anlattır ve Dr. Kay ile yeğenini öldürmek için komplo kuruyor. Gazeteci Ted Eddings, inşa ettikleri nükleer silahı ve dünya hakimiyeti fikirlerini ortaya çıkarır ve tersaneden kanıt toplar. Bu yüzden öldürdüler. Bu olaya karıştığı için Danny'yi öldürürler ve Dr. Kay ve yeğeni Lucy'yi öldürmek üzeredir ancak bu arada polis memuru Marino ve arkadaşları baskın yaparak teröristleri yakalamayı başarmışlardır. Böylece cinayetin nedeni bulunmuş, teröristler yakalanmış ve Dr. Kay ve yeğeni Lucy kurtarılmıştır. - Patricia Cornwell tarafından yazılanbir polisiye romandır. Dr. Kay Scarpetta serisinin yedinci kitabıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/da-vinci-sifresi/", "text": "Profesör Robert Langdon: Paris'teki Louvre Müzesi müdürünün esrarengiz bir şekilde ölümü ve arkasında bıraktığı ipuçları ve sırları çözmek için çağrılan bilim adamıdır. Sophie Neveu: Profesör Robert Langdon ile beraber sırları, simgeler ve şifreleri çözmeye çalışan Fransız kriptoloji uzmanıdır. Paris'teki Louvre Müzesi'nin müdürü ardında gizemli ipuçları, kodlar, ve şifreleri bırakarak öldürülür. Bunun üzerine Harvard'lı bilim adamı Profesör Robert Lang gizemli cinayete yardım edecek. Bu cinayetteki soruşturma, Fransız kriptoloji servisi Sophie Neveu ile başlıyor. Ancak cinayetin sırlarını ortaya çıkarmaya başladığında hızlı ve tehlikeli bir macera beklemeye başlar. Harvard Üniversitesi'nde Sembolizm Profesörü Robert Langdon, Paris'e bir iş gezisinde. Gece yarısı Louvre'un eski müdürünün ölü bulunduğu haberini alır. Bu ceset üzerinde birçok gizemli sembol var. Semboloji Profesörü Robert Langdon, bu sembollerin anlamlarını çözmek için çalışmaya başlar. Langdon ve yetenekli Fransız kriptolog Sophie Neveu, cinayetin gizemini, cesedin ve üzerindeki sembollerin ne anlama geldiğini çözmeye başladılar. Cinayet ve cesetteki semboller onları tarihin derinliklerinde kalan çok gizemli sırlara doğru sürüklemeye başlar. Bu sırların ve gizemlerin en önemli ipuçları Da Vinci'nin resimlerinde gizlidir. Da Vinci, bu sırları ünlü tablosu Mona Lisa'nın içinde herkesin görebileceği bir yere saklamıştır. Cinayetin, Pentagon yıldızının, Kızıl Gül'ün, Kutsal Kase'nin sembollerinin ve temsil ettikleri anlamların izini süren profesör, birdenbire Hristiyan dünyasının en büyük sırlarıyla karşı karşıya kalır. Bu sırlarla birlikte Sion Manastırı Derneği ve Vatikan karşısına çıkar. Langdon bu semboller, anlamlar ve gizemler ile öldürülen müze müdürü arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarır. BU cinayeti, Hıristiyan dünyasının sırları, Sion Tarikatı ve Vatikan arasındaki sürtüşmelerden kaynaklanmaktadır. Öldürülen müze müdürü, Sir Isaac Newton, Botticelli, Victor Hugo ve Da Vinci gibi birçok ünlü ismin de üyesi olduğu Sion Tarikatı Cemiyeti üyesidir. Langdon, çözmeye çalıştıkları bu cinayetin yüzlerce yıldır devam eden tehlikeli bir sır üzerine kurulu olduğunu tahmin ediyor. Bu sır çözülürse cinayetin neden ve kim tarafından işlendiği sorusu da netlik kazanacaktır. Cinayetin işlenme şekline göre birileri bu sırları korumaya çalışırken, diğerleri onu ve sırlarını yok etmeye çalışır. Semboller ve kodlar onları, pagan toplumları Hıristiyanlığa çekmek için İznik'te toplanan Birinci Konsül'e, İsa'yı tanrılaştıran sırlara ve bu sırları saklayan Sion mezhebine götürür. Sion kültü devam ediyor ve bu sırları korumaya çalışıyor. Öldürülen müze müdürü de bu tarikatın bir üyesidir. Bu sırlar, Da Vinci'nin resimlerinde de şifre olarak gizlidir. Bu sırlar arasında İsa'nın sadece bir insan olduğu, evli olduğu, havarilerden birinin Meryem olduğu ve bu gerçeklerin Gnostik İncillerde saklı olduğu yer almaktadır. Sion Tarikatı, Kutsal Kase ve Aziz mensupları İsa'nın aslında Tanrı'nın oğlu olmadığı sırlarını saklayan ama günü geldiğinde bu sırrı ortaya çıkaracak bir tarikattır. Müze Müdürü o da bu tarikatın bir üyesidir. Güvenilir tarikat üyeleri bu sırları yaşadıkları sürece saklar ve onların yerine geçecek kişileri bulup eğitir ve bu sırları kendilerine aktarır. Hayatta bu sırrı bilen dört kişi vardır. Vatikan bu dört kişinin öldürülmesine karar verir ve olaylar son kişi olan Müze Müdürü'nün öldürülmesiyle başlar. Müze müdürü ise sırrın kendisiyle birlikte ölmesine izin vermek istemediğinden, ardında şifrelerle örülmüş birçok ipucu bırakarak öldü ve Langdon ve torunu, kodları birer birer çözmeye başlarlar. Olay, müze müdürünün öldürülmesi boyutunu aşmıştır. Cinayete yol açan sırlar dünyayı sarsacak çok önemli sırlardır. Cinayetin ve olaya neden olan tarafların ve gizemlerin peşine düşen Langdon ve Sophie Neveu, cinayetin failini ve arkasındaki gücü anlamak için harekete geçer. Katil ise çok zeki ve çok güçlü bağlantıları vardır. Böylece Paris ve Londra sokaklarında bir kovalamaca başlar. Langdon ve Neveu katilin peşine düşer, ancak katil, gizemli olduğu kadar zeki ve her hareketini önceden bilen bir adamla karşı karşıya kalır. Langdon ve Neveu bu karmaşık bilmeceyi çözemezlerse kadim gerçekler, sırlar ve cinayetler sonsuza dek kaybolacaktır. Dindar Hıristiyanlar, Dan Brown'ın kitabının İncil'in büyük bir örtbas olduğunu ve İncil'in güvenilirliğinin sorgulandığını savunuyorlar. Özellikle Dan Brown, İsa'nın ölmediğini hatta ölümden dirildiğini belirtir; Aksine, Celile Denizi'nin batısında, Tiberias ve Capernaum yolunda küçük bir balıkçı kasabası olan Magdala'dan Mary Magdalene ile evlendiğini ve Sarah adında bir çocuğu olduğunu yazdığında, Hıristiyan dünyası çok kızar. Da Vinci Şifresi'nin yazarı tarafından kurgusal bir roman olduğu belirtilmesine rağmen bazı Arap ülkelerindeki ilahiyat fakültelerinde okutulmaya başlanması da dikkat çekicidir. Dan Brown, Hıristiyan tarihini değiştirip değiştirmediğimi bilmiyorum ama sanırım Hıristiyanları İncil, kutsal metinlerin doğruluğu ve tarihi hakkında tartışmaya teşvik ettim demiştir. - Kitap Da Vinci Şifresi ismiyle 2006 yılında başrollerinde Tom Hanks ve Audrey Tautou ile beyaz perdeye yansıtılmıştır. Da Vinci Şifresi satışa çıktığı ilk haftanın sonunda büyük bir başarı kazandı. New York Times'ın 'en çok satanlar' listesine 1 Numaradan girdi. Aynı zamanda Wall Street Journal, Publishers Weekly ve San Francisco Chronicle'ın 'en çok satanlar' listesinde ilk sıradaki yerini uzun süre korudu. Colombia Pictures kitabın film haklarını satın aldı. Harvard Üniversitesi Simge-Bilim Profesörü Robert Langdon, Paris'te iş gezisindeyken, gece yarısı, Louvre'un yaşlı müdürünün ölü bulunduğu haberini alır. Langdon ve yetenekli Fransız kriptoloji uzmanı Sophie Neveu, cesedin etrafındaki izleri takip ederek bu garip esrar perdesini araladıkça, ipuçlarının onları Da Vinci'nin tablosuna götürdüğünü keşfederler. Büyük usta bu sırrı herkesin görebileceği bir yere, ünlü eseri Mona Lisa tablosunun içine gizlemiştir. Langdon bu garip bağlantıyı açığa çıkarınca tehlike artar. Cinayete kurban giden müze müdürü de, Sir Isaac Newton, Botticelli, Victor Hugo, Da Vinci ve aralarında diğer ünlülerin de bulunduğu gizli bir kuruluş olan Sion Manastırı Derneği'nin bir üyesidir. Langdon, aydınlatmaya çalıştıkları bu tehlikeli sırrın yüz yıllardır tarihin derinliklerinde gizlendiğinden şüphelenir. Böylece Paris ve Londra sokaklarında amansız bir kovalamaca başlar. Langdon ve Neveu, kendilerini, atacakları her adımı önceden bilen esrarengiz olduğu kadar da çok zeki olan bir adamla karşı karşıya bulurlar. Eğer bu karmaşık bilmeceyi çözemezlerse Priory'nin büyük yankılar uyandıracak bu çok eski gerçeği ebediyen kaybolacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/dersimiz-cinayet/", "text": "Mösyö Giraud: Fransız polis örgütünün ünlü dedektifi ve Hercule Poirot'un rakibidir. Paul Renauld: Geçmişi karanlık zengin bir karakterdir. Jack Renauld: Renauld'un ilk eşinden oğludur. Ayrıca Bella'ya aşıktır. Madam Daubreui: Renauld's ailesinin komşusu ve geçmişi bilinmeyen bir kadındır. Marthe Daubreuil: Madam Daubreul'un güzel kızıdır. Öncelikle kitabımızın sade ve anlaşılır bir dili olduğunu belirtelim. Dedektifimize gönderilen kısa bir mektupta belirtilen adrese giderek karşınıza çıkan bir cinayeti çözmek için gösterilen çabalarla nasıl bir olayın içinde bulunduğunuzu şaşıracak ve merak edeceksiniz. Ayrıca kadınların ne olduğunu, kimin, neyi, nasıl yaptığını, kimin niyetinin iyi, kimin kötü olduğuna şaşırabilirsiniz. Dedektif Hercule Poirot Tanrı aşkına, hemen gelin! Bir yardım çığlığı alır, ancak bu çağrıyı aldığında çok geçmiştir ve milyoner Paul Renauld ölür. Kurban, Merlinville'deki malikanesinin yanındaki golf sahasında, yeni kazılmış bir mezarın yanında sırtından bıçaklanmış olarak bulunur. Şüpheliler arasında eşi, kurbanın sırtındaki hançerin sahibi, metresi ve kendisine öfke kusan oğlu da bulunuyor. Bütün gözler adamın mirasındadır. Polis yaptığı araştırmalar sonucunda suçluyu bulduklarını düşünürken, Dedektif Hercule Poirot'nun hala bazı şüpheleri var ve sonuçtan memnun değildir. İşlenen ikinci cinayet dedektifin ne kadar haklı olduğunu kanıtlar. Mösyö Renaud kendi kurduğu cinayet senaryosunun kurbanı olur. Bu işi çözmek de yine dedektif Poirot'ya düşer."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/dogu-ekspresinde-cinayet/", "text": "Hercule Poirot: Kitabın ana kahramanı olan dedektif, zeki kurnaz ve aynı zamanda olayları çok yönlü inceleyerek sonuçlara giden bir karakterdir. Bay Rachett: Tehlikeli bir suçludur. Ancak çevresi tarafından iyi ve sessiz biri olarak gözükmektedir. Bay Bouc: Orta boylu, şişman ve az da kel olan Ekspiresin müdürlerinden biridir. Albay Arbuthnot: Ciddi, asabi ve yaşına göre genç duran uzun boylu bir adamdır. Mary Debenham: Yirmi beş yaşlarında, mavi gözlü, alımlı ve güzel bir bayandır. AyrıcaAlbay Arbuthnot'un sevgilisidir. Mac Queen: Bakımlı ve zengin bir bayandır. Ayrıca Rachett'in sekreteri ve aynı zamanda sevgilisidir. Prenses Natalia Dragomiroff: Yaşlı, çirkin, soğukkanlı ve bir o kadar da güçlü biridir. Caroline Hubbard: Orta yaşlarında bir kadındır. Kızından övgü ile bahseden ve neredeyse kızından başka bir şey konuşmayan bir karakterdir. Ortadoğu'dan Orient, Doğu Ekspresi yolculuğu sırasında trende bir cinayet işlenir ve Amerikalı yolculardan biri bıçaklanarak öldürülür. Romanın giriş kısmı da İstanbul'da geçiyor. Christie'nin romanlarının kahramanı Dedektif Hercule Poirot, Ortadoğu'dan yola çıkan Doğu Ekspresi'nde seyahat ederken trende bir cinayet işlenir ve Amerikalı yolculardan biri bıçaklanarak öldürülür. Tren idaresinden sorumlu Bay Bouc, cinayeti çözmek için Dedektif Poirot'dan yardım ister, Poirot bu teklifi kabul eder ve tam yetkili olarak soruşturmaya başlar: Yolcuların pasaportlarını inceler, ifadelerini alır ve bulmaya çalışır. Bu arada en büyük yardımcısı Yunan Doktor Constantine ve tren operatörü Bay Bouc'tur. Poirot bu planlı cinayeti zekası, bilgisi ve tecrübesiyle aydınlatacak ve ortaya çıkan gerçekler okuyucuyu şaşırtacaktır. Doğu Ekspresi, gece yarısından sonra artan şiddet nedeniyle artık yoluna devam edemiyor. Yılın bu zamanında lüks tren tamamen dolu. Ertesi sabah yapılan kontroller sonucunda tüm yolcuların güvenli bir şekilde trende olduğu anlaşıldı. Ancak defalarca bıçaklanarak öldürülen Amerikalı yolcunun kompartımanının kapısı içeriden kilitlendi. Bu yolcu, ünlü Armstrong davasında çocuk kaçırma ve cinayetle suçlanan biridir. Sonunda trende seyahat eden Hercule Poriot cinayeti araştırmaya başlar. Ancak bazı yolcular cinayetin izlerini ortadan kaldırmak için yaşlı dedektifin dikkatini dağıtmaya çalışır. Poriot, kehanet sayılabilecek bir öngörüyle cinayeti bir değil iki şekilde çözmeyi başarır. Not: Christie'nin bu romanı 1933 yılında İstanbul'da, Pera Palas Otel'de yazılmıştır. Romanın giriş bölümü de İstanbul'da geçmektedir. Gece yarısından sonra artan şiddetli tipi yüzünden Doğu Ekspresi artık yoluna devam edemez durumdadır. Yılın bu zamanlarında lüks tren tamamen doludur. Ertesi sabah yapılan kontroller sonucu tüm yolcuların sağ salim trende olduğu anlaşılır. Ancak, defalarca bıçaklanarak öldürülen Amerikalı yolcunun kompartımanının kapısı içeriden kilitlidir. Sonunda, trende yolculuk etmekte olan Hercule Poirot cinayeti incelemeye başlar. Ancak kimi yolcular, cinayetin izlerini yok edebilmek için yaşlı dedektifin dikkatini dağıtmaya çalışırlar. Poirot, kehanet sayılabilecek bir saptamayla cinayeti bir değil iki şekilde çözümlemeyi başarır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/esrar-i-cinayat/", "text": "Komiser Osman Sabri: Cinayeti aydınlatmak üzere araştırmalar yapmaya başlayan komiser. Necmi: Komiser Osman Sabri'nin Polis memuru olan çalışma arkadaşıdır. Kalpazan Mustafa: Yazdığı mektuplarda kendini ihbar eden cinayet zanlısıdır. Yaşamış olduğu trajedik aşk onu bu cinayetlere yönlendirir. Hediye Hanım: Avrupa'ya değerli eşya kaçakçılığı yapan kişidir. Ahmet Mithat Efendi bir polisiye roman olmasına rağmen zaman zaman araya girerek çeşitli konularda değerlendirme ve tahliller yapmaktan kendini alamamıştır. Balıkçılar, İstanbul Boğazı çıkışında bir genç kız ve iki erkeğin cesetlerini bulur. Bu olaydan bir ay sonra Beyoğlu'nda intihar gibi görünen bir cinayet daha işlenince araştırmak üzere belirlenen emniyet güçleri olayları çözmeye çalışır. İstanbul Boğazı yakınlarında Öreke Taş denilen yerde bir kadın ve iki gencin cesetleri bulunur. Komiser Osman Sabri ve polis memuru Necmi, amirlerinin talimatıyla cinayeti aydınlatmak için işe koyulur. Bu olaydan yaklaşık bir ay sonra Halil Suri isimli gencin de intihar ettiği haberi polise ulaşır. Uzun araştırmalar sonucunda bu intihar olayının aslında bir cinayet olduğu sonucuna varılır. Polis güçleri uzun araştırmalar yaparak bu cinayetlerin sorumlusunun kim veya kimler olabileceğini bulmaya çalışır. Yapılan araştırmalar sonucunda tüm şüpheler, kırklı yaşlarında çok güzel ve zengin bir kadın olan hediye üzerinde yoğunlaşır. Polis ekipleri, Hediye Hanım'ı gözaltına alarak sorguya çeker. Hediye Hanım sorgulamalara daha fazla dayanamaz ve katilin kim olduğunu bildiğini söyler. Hediye Hanım, bütün cinayetleri işleyen kişinin Sahte Mustafa isimli bir şahıs olduğunu anlatır. Polis güçleri Sahte Mustafa'ya odaklandıktan sonra Sahte Mustafa'nın yurtdışından Çevirmen Hakikat gazetesine gönderdiği mektuplardan ipuçları yakalamaya başlar. Cinayetlerin sırrı yavaş yavaş çözülmeye başlar. Kalpazan Mustafa, cinayetleri aşık olduğu kadın Peri yüzünden işler. Güvenlik güçleri olaylara ışık tutmaya başlayınca hayatını kaybeden gençler arasında gizli ilişkiler olduğu ortaya çıkar. Hediye Hanım, Halil Suri ve diğer katledilen gençlerle birlikte değerli eşyaları Avrupa'ya kaçırmaktadır. Kalpazan Mustafa önce Hediye Hanım'ı sevmiş, ondan beklediği yanıtı alamayınca Peri'ye aşık olmuştur. Peri'nin arkadaşlarıyla mehtap izlemek için sahile gittiğini öğrenen kalpazan Mustafa, adamlarını gençleri öldürmeleri için göndermiş, ardından yaralı olarak kurtulan Halil Suri'yi evinde bayıltarak öldürmüştür. İntihar süsü vermek için tavana asarak Avrupa'ya kaçar. Olay, Avrupa'dan gönderdiği mektuplarla aydınlatılır. Kalpazan Mustafa, ilerleyen yıllarda ülkede af çıkacağını öğrenince tekrar İstanbul'a dönmek ister. Feribot, beklediği bir Avrupa şehrinde bir kazada ölür. Romandaki tüm kötülüklerin başı olarak görülen Hediye Hanım eline geçen tüm imkanları kaybetmiş ve sonunda sokaklarda dilenerek hayatta kalmaya çalışmıştır. Esrar-ı Cinayat önce gazetede tefrika edilmiş, ardından kitap olarak basılmıştır. Bir polisiye roman olmasına rağmen Ahmet Mithat Efendi zaman zaman araya girerek çeşitli konularda değerlendirme ve tahliller yapmaktan kendini alamamıştır. Balıkçılar İstanbul Boğazı çıkışında bir genç kızla iki adamın cesedini bulur. Bu olaydan bir ay sonra Beyoğlu'nda intihar süsü verilen bir cinayet daha işlenir. Soruşturma memuru Osman Sabri bunun bir cinayet olduğunu ortaya çıkarır. Cinayetlerin nasıl ve niçin işlendiği Kalpazan Mustafa'nın gazeteye gönderdiği mektuplarla ortaya çıkar. Türk edebiyatının ilk polisiye romanı olan Esrar-ı Cinayat 'ın sadeleştirilmiş şeklinin okurla buluşmasının yerinde olacağı düşüncesiyle Türk Klasikleri serisi içinde yayımladık. Umarız polisiye roman meraklıları esere gereken ilgiyi gösterir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/gece-gelen-olum/", "text": "Hercule Poirot: Romanın ana karakteri olan dedektiftir. Amy Heran: Hikayenin anlatıcı olan hemşiredir. Louisa Leidner: Güzel, bakımlı ve etkileyici bir kadındır. Ayrıca Eric'in eşidir. Anne Johnson: Eric'in beraber çalıştığı yardımcısıdır. Eric'le yıllardır tanışıklar ve ona hayrandır. Irak'ta bir arkeoloji kampında geçen romanda konu dedektif Hercule Poirot'dur. ikinci eşi Max Mallowan ile birlikte Irak'ta bir arkeoloji kampında bulunduğundan, romanda arkeoloji kampı yaşamı hakkında epeyce detaylı bilgiler yer almaktadır. Olay, Irak'taki bir arkeolojik kazı kampında gerçekleşiyor. Takım lideri Eric Leidner'in güzel ve çekici karısı Louisa, önce tehdit mektupları alır, ardından kafasına çarpan ağır bir cisim tarafından öldürülür. Görünürde Kamptaki hiç kimse bu cinayeti işleme fırsatı bulamamıştır. O sırada İngiliz egemenliğinde olan Irak'taki yerel polis bilmeceyi çözemeyince mesele Hercule Poirot'ya aktarılır. Poirot konuyu araştırırken, düğümü kısmen çözen bir kamp muhafızı konuşamadan asitli suyla öldürülür. Hercule Poirot, cinayetin geçmişteki bir olayla ilgili olduğunu anlar. Öte yandan cinayetler sırasında bir dolandırıcı, arkeolojik eserleri kopyalayarak çalar. Her iki olay da Hercule Poirot tarafından aydınlatmaya çalışılır. - Gece Gelen Ölüm İngiliz dedektif romanları yazarı Agatha Christie'nin bir romanıdır. Ölüm... Sessiz ve derinden kurbanlarını takip ediyor, genç kızların cansız bedenleri ölümün soğuk yüzünü gözler önüne seriyordu. Gece karanlığında işlenen cinayetler, bir korku bulutu gibi İstanbul'un gecelerinde kol geziyordu. Gece Gelen Ölüm, sırlarla örülü soluk soluğa okuyacağınız bir cinayet romanı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/gelin-koleksiyoncusu/", "text": "Paradise: Şizofreni teşhisi konulan ayrıca duyular dışı bir yeteneğe de sahip bir akıl hastası. Gelin Koleksiyoncusu: FBI'ın Gelin Koleksiyoncusu olarak adlandırdığı katilin hedefi, mükemmelliğin sayısına yani Tanrı'nın rakamı olan yediye ulaşmaktır. Bunun için sırada ölümü bekleyen üç masum ve güzel kadın daha vardır. FBI özel ajanı Brad Raines, kariyerinin en karmaşık davasıyla karşı karşıyadır. Davanın sonunda dört genç kadını öldüren sapık ve zeki bir seri katili bulma çabası konu ediniyor. FBI Özel ajanı Brad Raines şimdiye kadarki en zor davasıyla karşı karşıya kalır. Denver'lı bir seri katil, dört güzel genç kadını öldürür ve her suç mahallinde bir duvak bırakır. Davayı çözemeyen Raines, çok alışılmadık bir kaynaktan yardım ister. Olağanüstü yeteneklere sahip akıl hastalarının kaldığı özel bir psikiyatri kurumu olan Sağlık ve İstihbarat Merkezi sakinleri. Orada Cennet ile tanışır. Şizofreni teşhisi konan Paradise, ayrıca duyular dışı bir yeteneğe de sahiptir. Bir kişinin ölü bir bedene dokunduğu zaman hayatının son anlarını deneyimleme yeteneğidir. Katili bulmak için umutsuz bir girişimde bulunan Raines, Paradise'ın yardımını ister. Onun güvenini kazanma çabasıyla, bu garip genç kadınla arkadaş olur ve fena halde eksik olan niteliklerini görmeye başlar. Yavaş yavaş, akıl sağlığının hastane duvarlarının dışında mı yoksa içinde mi olduğunu sorgulamaya başlar. Gelin Koleksiyoncusu, korkunç çarmıha gerilmelerinin hızını ve hacmini yakalarken, güzel ve genç bir adli psikolog olan arkadaşı ve meslektaşı Gelin Koleksiyoncusu'nun bir sonraki hedefi olduğunda, dava Raines için daha da kişisel hale gelir. FBI, katilin yedi kadını öldürmeyi planladığına inanır. Cennet, Brad'le olan davayı ondan önce çözmeye yardımcı olacak anahtar olabilir. Gelin Koleksiyoncusu güzelliğe, aşka ve içinde yaşadığımız dünyaya yeni bir bakış açısıyla okuyucunun peşini bırakmayacak. FBI özel ajanı Brad Raines kariyerinin en karmaşık davasıyla karşı karşıyadır. Davanın ucunda dört genç kadını öldürmüş, sapık ruhlu ve bir o kadar da zeki bir seri katil vardır. Her şey, terk edilmiş bir ahırda bulunan genç bir kadın cesediyle başlar. Ölü beden çırılçıplak soyulmuş, başına bir gelin duvağı konulmuş ve koltuk altlarından desteklenerek duvara sırtından yapıştırılmıştır. Topukları matkapla delinen cesedin en büyük özelliği ise, hala çok güzel görünüyor olmasıdır. Bu kitabı okuduktan sonra ruh halinizi sorgulayacak,"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/gizli-dusman/", "text": "Thomas Beresford: Yirmi yaşlarında genç kızıl saçlı bir ingilizdir. Birinci Dünya Savaşı'nda savaşmış, iki kez yaralanmış kararlı ve net görüşlü kişi. Prudence L Cowley: Yirmi yaşlarında, muhafazakar bir başdiyakozun birkaç çocuğundan biri olan siyah kısa saçlı genç kadın. Julius P Hersheimmer: Otuzlu yaşlarda, Amerika'dan bir milyoner, bir aile kavgası nedeniyle Amerika'da hiç tanışmadığı ilk kuzeni Jane Finn'i arar. Bay Carter: İstihbarat servisinde yetenekli ve yalnızca bu takma adla bilinen en yüksek siyasi güçlerle bağlantılı bir İngiliz. Jane Finn: On sekiz yaşında ABD'den ayrılır. İyi Fransızca konuşan bir kadın. Marguerite Vandemeyer: Rita, Lusitania'da Danvers'ı takip eden, sosyetede güzel bir kadın. Karakteri sert ve güçlüdür ve Sir James'i sosyal olarak görür. Zehirle ölür. Bay Kramenin: Londra'da görev yapan Rus Bolşevik ve komploculardan biri. Sir James Peel Edgerton: Bir suçluyu içgüdüsel olarak teşhis ettiği bilinen, milletvekili ve önde gelen Londra savunma avukatı. Bay Brown: Sık sık Brown adında bir adam olarak görünen, ancak küçük bir rolde görünen komplocuların lideri. Kitap, diğer Agatha Christie kitaplarından farklı olarak, belirli bir cinayeti çözmek yerine karmaşık bir davayı çözmeye odaklanan iki maceracı İngiliz gencin etrafında dönen bir maceradır. Kitap, bir adamın, Mayıs 1915'te RMS Lusitania'nın batmasından kurtulma olasılığı daha yüksek olduğu için, önemli belgeleri genç bir Amerikalı kadına gizlice vermesiyle başlar. 1919'da Londra'da terhis edilen Tommy Beresford, savaş gönüllüsü Prudence Tuppence Cowley ile tanışır. İkisi de işsiz ve parasız. Genç Maceracılar, Ltdyi oluştururlar. Bay Whittington, çalışmalarını sunmak için Tuppence'ı takip ediyor. Whittington'ı şoke eden şey, Jane Finn takma adının kullanılmasıdır. Ona 50 sterlin verir ve sonra ortadan kaybolur. Meraklı, Jane Finn hakkında bilgi edinmek için bir reklam yaparlar. İlana iki cevap gelir. Birincisi, Tommy'nin savaş servisinden bir İngiliz istihbarat lideri olarak tanıdığı Bay Carter'dan; Onlara, Lusitania battığında Jane Finn'in gemide olduğunu söyler. Londra'daki Amerikan büyükelçiliğine teslim etmek için gizli bir anlaşma yapar. Ancak o zamandan beri, ne kendisinin ne de yayınlanmasının İngiliz hükümetini tehlikeye atmayacağı anlaşmanın hiçbir izine rastlanmaz. Bay Brown'ın tehlikelerine rağmen, onun için çalışmayı kabul ederler. İkinci cevap, Amerikalı multimilyoner ve Jane Finn'in Ritz Otel'de kalan ilk kuzeni Julius Hersheimmer'den geliyor. Onu bulmak için zaten Scotland Yard ile temasa geçer. Müfettiş Brown, gerçek bir dedektif onunla iletişime geçmeden önce Jane'in fotoğrafını çeker. Whittington, Tuppence'a Rita adından bahseder. Tommy ve Tuppence onu Lusitania'dan kurtulan Bayan Marguerite Vandemeyer arasında bulur. Whittington ve Boris Ivanovitch, binaya ulaştıklarında Rita'nın dairesinden ayrılırlar. Tommy ve Julius onları takip eder. Tommy, Boris'i Soho'daki bir eve kadar takip eder, Julius ise Whittington'ı Bournemouth'a kadar takip eder. Tommy, yakalandığı Bolşevik komplocular toplantısına kulak misafiri olur. Eksik anlaşmayı bildiğini iddia ederek infazını geciktirir. Tuppence, Bayan Vandemeyer'in asansör görevlisi Albert'e hizmetçisi olarak bir iş bulur ve Rita'nın Bay Brown hakkında konuştuğunu duyar. Sıradaki ziyaretçi Sir James Peel Edgerton, KC. Öğleden sonra Tuppence, Julius ile Ritz'de buluşur. Julius, Whittington'ı özel bir kliniğe kadar takip etti ve onu bir hemşireyle görüştüğünü gördü. Julius harekete geçmeden önce ikisi de ayrılır. Tommy geri gelmez. Tuppence, Bay Carter'a söyler. Tuppence, Julius'u Sir James'ten tavsiye almaya ikna eder. Tuppence erkenden Rita'nın dairesine döner ve Rita'nın kaçış hazırlıklarını kesintiye uğratır. Bir kavgadan sonra Tuppence, Rita'yı Bay Brown'ın kim olduğunu bildiğini itiraf etmeye zorlar. Julius ve Sir James gelir, Bayan Vandemeyer çığlık atar, yere düşer ve ölmeden hemen önce Tuppence'a Bay Brown diye mırıldanır. Julius, Rita'nın kasasında bir şey bulur. Bay Whittington'ı arayan üç kişi, klinikte Dr Hall ile bağlantı kuruyor. Ne Whittington ne de Jane orada değildir. Tuppence, Tommy tarafından imzalanmış bir telgraf aldığında dışarı fırlar. Soho evinde, genç bir Fransız kadın olan Annette, Tommy yemeği servis eder. Başka bir yerde öldürülmeye mahkumdur. Annette kaçışını ayarlar, ancak kendini terk etmeyi reddeder. Tommy Ritz'e döner; o ve Julius, Tuppence'a gönderilen telgrafın bir hile olduğunu anlarlar, ancak verilen adreste bulamazlar. Sir James, bir kazadan sonra hafızasını geri kazanan Jane Finn'i bulur. Onlara anlaşmayı nereye sakladığını söyler, ancak bunun yerine Bay Brown'dan bir mesaj bulurlar. Tommy, Bay Carter'ı uyarır ve Tuppence'ın boğulduğunu öğrenir. Ritz'de o ve Julius tartışırlar; Julius otelden ayrılır. Tommy, Julius'un çekmecesinde yazı kağıdı ararken Annette'in bir fotoğrafını bulur. Tommy, tanıştıkları Jane Finn hakkındaki araştırmalarını durdurmak için bir plan olduğunu anlar. Tuppence'a gönderilen telgrafın aslını alır ve okuduğu nüshada hedefinin değiştirildiğini görür. Tommy ve Albert doğru yere giderlar. Tommy, Tuppence ve Annette'in tutulduğu evi keşfeder. Tuppence penceresinden bir not fırlatır. Albert, kaldıkları hanın adını belirten bir cevap verir. Daha sonra Tommy, Twopence dan bir mesaj alır ve Bay Brown'ın kim olduğunu anlar. Julius, komploculardan biri olan Bay Kramenin'i kaçırır ve onu Tuppence ve Annette'i serbest bırakmaya zorlar, bunun üzerine hepsi Julius'un arabasına ve Tommy'nin sırtına binerler. Annette'in Jane Finn olduğu ortaya çıkar. Tommy, Julius'un silahını alır ve Tuppence ile Jane'i trenle Londra'daki Sir James'e gönderir. Sir James'in evinde Jane hikayesini anlatır ve paketi aldıktan sonra Bayan Vandemeyer'den şüphelenmeye başlar. Jane orijinal pakete boş sayfalar yerleştirir ve anlaşmayı dergi sayfalarının içine mühürler. İrlanda'dan seyahat ederken soyulur ve Soho'daki evine götürülür. Onu kaçıranların niyetini anlayan Jane, sadece Fransızca konuşarak hafıza kaybı numarası yapar. Antlaşmayı odasında bir resim çerçevesi içinde saklar. Aradan geçen yıllarda da rolünü sürdürmektedir. Tuppence, Julius'un Bay Brown olduğundan şüphelenir. Sir James, gerçek Julius'un Amerika'da öldürüldüğünü ve sahtekarın Bayan Vandemeyer'i öldürdüğünü ekleyerek aynı fikirdedir. Anlaşmayı evde geri almak için Soho'ya koşarlar. Sir James kendini gerçek Bay Brown olarak tanımlar ve onları öldürme, kendine zarar verme ve ardından suçu yakalanması zor Bay Brown'a yükleme planını açıklar. Odada saklanan Julius ve Tommy, Sir James'i boğar. Bay Carter'ı eski arkadaşının suçuna ikna etmek için yüzüğünde saklı olan zehri kullanarak intihar eder ki bu güçlü bir kanıttır. Julius, Jane'in onuruna bir parti verir. Tuppence'ın babası ve Tommy'nin onu varisi yapan zengin amcası da dahil olmak üzere davaya dahil olan herkes bir araya gelir. Roman Julius ve Jane ile biter ve Tommy ve Tuppence evlenmek üzere nişanlanırlar. Beş parasız genç Tommy ile güzel Tuppence, heyecanlı bir yaşam özlemi içinde Genç Maceracılar Ortaklığı adında bir şirket kurarlar. Artık hem sevdikleri hem de para kazanacakları bir işte maceraya atılmaya hazırdırlar. Ne var ki iki arkadaş, gizemli Bay Whittington adına giriştikleri ilk işte kendilerini korkunç bir komplonun ortasında bulurlar. Acemi ama cesur ortaklar, acımasız Boris'in oyunlarına gelip bir batağın içine çekileceklerini akıllarının ucundan bile geçirmezler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/gozlerini-simsiki-kapat/", "text": "Hector Flores: En çok şüphe duyulan kişidir. New York Polis Departmanı'ndan emekli dedektifi Dave Gurney'in, yine sırlarla dolu bir cinayetin perdelerini aralamasını konu edinmiştir. Gurney'nin yakın arkadaşı Hardwick, bir gün Gurney'i arar ve yardım ister, elinde çok gizemli bir olay olduğunu ve olayı araştıranların hiçbir ilerleme sağlamadığını söyler. Gurney etkinliğe pek sıcak bakmasa da iki hafta boyunca yardım edeceğini belirterek içeri girer. Olay, düğün gecesi gelinin kafasının kesilerek öldürülmesidir. Aslında herkes katilin kim olduğunu biliyor ve bu evde çalışan bir Meksikalı Hector Flores. Ama kimse onu yeterince iyi tanımıyor. Olay göründüğü gibi değil. Ashton bu kişinin yaptığından kesinlikle emindir ve cezalandırılmasını ister. Gurney defalarca kamerayı izlemesine rağmen hiçbir şey bulamıyor ama sürekli bir anormallik olduğunu düşünüyor. Akıllıca düşüncesiyle, bahçedeki cinayet silahının daha önce oraya yerleştirildiğini fark eder. Gurney, Akçaağaç öğrencilerinden ve Dr. Ashton'ın müdürünün mezunlarından bilgi ister ve bir zamanlar Jilian'da okumuştur. Ashton, okul politikaları nedeniyle başlangıçta bu bilgileri sağlamaz. Ancak daha sonra zorla aldığında, mezun olan bazı ailelerin ailelerinden alamayacakları arabaları istemeleri, ailelerinin onları bir daha görememeleri gibi nedenlerle kavga edip evi terk ettiklerine dair önemli bilgilere ulaşır. Bir mezun daha aynı şekilde öldürülür ve bu mezunların ortak noktası Karnala Moda Evi'nin başında Skardlar ailesi vardır. New York'un en gözde dedektifiyken, basının kendisine yakıştırdığı isimden hep rahatsız olmuştu: Süper Dedektif. Bir bulmacayla karşılaştığında, mutlaka çözmek isterdi. Gurney'e göre her bulmacanın çözümü için mutlaka bir ipucu vardı. Düğün günü öldürülen bir gelin... Ve olaya tanıklık eden yüzlerce davetli. Cinayeti kimin işlediği ortada, herkes kendinden emin ama ya hepsi zekice bir illüzyonla yanıltılıyorsa... Cinayet silahı dahil birçok detayda sürpriz akıl oyunlarını gördüğünde, Gurney tam bir psikopatla karşı karşıya olduğunu anlar. Gurney şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemleri, soruları ve keskin bakış açısıyla soruşturmaya bambaşka bir boyut kazandıracaktır. Kim daha zeki; Gurney mi, yoksa müthiş bir illüzyondan ibaret katil mi? John Verdon'dan, akıl oyunlarının iç içe geçtiği, sıra dışı bir roman. Yıllar önce okuduğum bir polisiye romanıydı. Okudukça o heyecanı tekrar ettim. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/halusinasyon/", "text": "Mike: Kırk dört yaşında FBI'anın profil uzmanıdır. Bir seri katilin peşinde iz sürerek onu yakalamak ister. John: Mike'nin meslektaşıdır. Beraber katili bulmaya çalışırlar. Damgacı: Seri katildir. Öldürdüğü her insanın üzerine damgasını vurur. Halüsinasyon, Katlettiği her kurbanın üzerine başka bir kadının adını damgalayan bir sapık... Bir kedinin fareyle oynadığı gibi polisle oynayan kana susamış bir katil ve onu takip eden kırk dört yaşında bir profil uzmanı Mike ile aralarında geçen olaylar konu edinir. Hikaye bir seri katil, Damgacı ve onu yakalamaya çalışan FBI özel ajanları arasında geçiyor. FBI'ın profil uzmanı Mike ve meslektaşı, aynı zamanda yakın bir arkadaş ve John, bu davaya atanır. Damgacının tüm kurbanları fahişeydi. Hepsinin cesetlerini parçalamış ve farklı suç mahallerinde bırakmıştı hem de Arkasında iz bırakmadan. FBI'ın başı beladaydı çünkü ne parmak izleri ne de DNA örnekleri vardı. Sadece kurbanlarını damgası ve 118 sayısıyla ilgili bir sorunu vardı. Çünkü tüm kurbanlarına 118 sayısını damgalamıştı. Katil uzun zaman önce cinayet işlemiş, ancak cesetlerinden hiçbiri bulunamamıştı. Ancak bu son cinayetler gün ışığına çıktığında, bir tarz farkı vardı. Şimdi de Ajan Mike için önemli olan kadınların isimlerini kurbanlarının vücutlarına oyması ve kazıdığı tüm kadınlar öldürmüştü biri dışında, oda Kristen adındaki kız arkadaşıydı. Bölüm amiri Clarkson'da herkesin gözü önünde Mike'ın üzerine çevrilmişti. Katil Mike'ın en karanlık sırlarını bilen ve kullananların üzerine işliyor, gerek arayarak dile getiriyor. Mike'ın zorlu bir zaten vardı ve bu tekrardan yüzüne çıktıkça, Mike daha da öfkeleniyordu. Damgacı ise FBI ile farenin kediyle oynaması gibi oynuyordu. Her şeye rağmen bir zanlı tespit edilmişti. Gary Lockwood Her ne kadar tek şüpheli o gibi görünse de Mike bile onun suçsuz olduğunu düşünüyordu. Lakin son olaydan sonra bir zanlı daha çıkmıştı. Mike, Son kurbanın parmak aralarında Mike'ın saç örneği bulunmuştu ve FBI, Mike tutuklamaya giderken Mike kaçmıştı. Suçlu olduğu için değil, kaçmasının nedeni; katille çıkmaktan. Katil, Mike'ı ilk aşkı Kristen'in cesedine götürür ve daha sonra onu her şeyin başladığı Brezilya'ya davet eder. Mike, Damgacı'nın istediğini yapar ve Brezilya'ya gider. Ama orada başka biriyle tanışır. Cinayetlerin diğer şüphelisi Gary Lockwood ile. Ve aniden uyandığında, o ve Gary kendilerini bir mahzende kilitli buldular. Ama önündeki adam onun Gary olmadığını tekrarlayıp duruR. Adının Miguel olduğunu ve Amerika'da sadece bir kez bulunduğunu ve bunun 20 yıl önce olduğunu söyler. Aralarında kavgalar olur ama işler biraz daha değişmeye başlar. Mike, Gary veya Miguel tanımadığı kişiyle bir mahzende mahsur kalırken, takım arkadaşı John gerçek katili bulur. Polisle, kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan kan içici bir avcı. Onun peşine düşen, kendi ruhsal sıkıntıları içinde boğulup kalmış kırk dört yaşında bir profil uzmanı. Aklın sınırlarını zorlayan bir hayal gücü, kalbin temposunu bozacak bir gerilim ve hemen yanı başınızda soluğunu hissedeceğiniz güçlü karakterler. Elinizdeki kitap pimi çekilip beyninizin labirentlerine bırakılmış bir bomba etkisi yaratacak! Soluğunuzu kesecek, zihninizi allak bullak edecek, sarsıcı, gerçekçi bir psikolojik-gerilim kurgu. Bildiğiniz her şeyi unutun ve aklın sınırlarını zorlayacak bu gizemli hikayenin kapılarından geçin; kitabı bitirdiğinizde hayat çok farklı olacak. Çünkü zihninizde açtığı tahribatı kolay kolay tamir edemeyeceksiniz! Baş döndürücü ve karmaşık bir gizem!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/istanbul-hatirasi/", "text": "Başkomiser Nevzat: İstanbul'un en eski semti Balat'ta doğmuştur. Babası ne kadar istemezse bile, Polis olmaya karar verir. Doğduğu bu şehre aşıktır. Bir patlama sonucu karısını ve kızını kaybettiğinde dünyası başına yıkılır. Bu sırada sevgilisi Eviyenga ile tanışmak onu hayata bağlar. Komiser Ali: Nevzat'ın yardımcısıdır. Küçükken kaldığı yetimhanede, müdürün yanlış eğitimi ile İslam'a önyargıları oluşan bir karakterdir. Mesleğini seven, çalışkan ve cesurdur. Ayrıca meslektaşı olan Zeynep'e aşıktır. Zeynep: Başkomiser Nevzat'ın ekibinde kriminoloji uzmanı olarak çalışıyor. Komiser Ali'ye aşıktır. Evigenia: Rum kızı ve Nevzatın sevgilisidir. Bir meyhane işletmektedir. Demir: Nevzat Komiser'inin çocukluk arkadaşıdır. Yurtdışında yaşamış içe dönük bir doğası vardır. Veteriner hekim olarak çalışıyor. Yekta ile cinayetleri ortak planla işlemişlerdir. Yekta: Nevzat'ın çocukluk arkadaşıdır. Mimar ama işini yapmıyor, şiir yazıyor. Çocukluk arkadaşlarıyla ortak sevdikleri Handan ile evlidir. Umut adında bir kızı var. Onları bir inşaat kazasında kaybeder. Bunları kaybetmesi, kazaya neden olan binanın sahibine kızmasına ve düşmanlığına neden olur. Kızının ve eşinin katillerini öldürmek için cinayetleri planlayıp Demir'le işlerler. Leyla Barkın: İlk öldürülen Necdet Deniz'in eski eşidir. Cerrah Namık Karaman'ın sevgilisi. Topkapı Sarayı Müdürü olarak görev yapmaktadır. Nevzat, iyi tarih bilgisi nedeniyle Komiser'e merhumun kaldığı tarihi yerler ve kurucuları hakkında bilgi verir. Adam Yezdan: Hakkari'li bir aşiretin oğludur. Kuyumculuk işiyle ticarete başlar ve zamanla işini büyütüp, turizm ve inşaat ile ilgilenmeye başlar. Tarihi yarımadada büyük bir iş kurmak ister ama yaptığı bu inşaat, Yekta'nın karısının ve kızının ölümüne neden olunca her şey değişir. Kurbanların sonuncusu olmaktan kurtulamaz. Başkomiser Nevzat, ekibiyle birlikte ekibinde bulunan Ali ve Zeynep, bir cinayeti aydınlatmak ile görevlendirilir. İlk olarak cinayet olarak düşünülse de, olay bir dizi cinayet olarak ortaya çıkıyor. Sarayburnu'nda Atatürk heykelinin önünde başlayan cinayet dizisi 7 kişinin ölümüyle sona erecek. Cinayetler işlendikten sonra her ceset, İstanbul tarihinde önemli bir yere sahip olan kral veya hükümdarın en önemli eserlerinden birinin yanına bırakılır. Cesetlerin elleri, bir sonraki cesedin yerini gösteren bir ok şeklinde bağlanmıştır ve avuçlarında kral veya hükümdara ait bir sikke vardır. Profesör Necdet Denizel, bir Atatürk heykelinin önünde elleri bağlı halde ölü bulunur. Elinde de sikke vardır Polis, soruşturmaları sonucunda cüzdanını ve bozuk telefonunu bulur. Daha detaylı araştırma için evlerine giderler. Karısıyla temasa geçerler ama sonuç alamazlar. Bunun üzerine eski eşinin sevgilisi ile bir görüşme yapılır. Bu kişi Sayın Namık'dır. Namık bir cerrah ve aynı zamanda İstanbul savunma derneğinin üyesidir. Namık, cinayetle hiçbir ilgisi olmadığını ve bilmediğini söyler. O sırada başka bir ceset bulunur. Profesör gibi merhumun elinde bir sikke vardır. Sikkenin üzerine Byzantion yazar. Bu İstanbul'un ilk adıdır. Profesörün eski eşinin sevgilisi 2 polis memurunu yaralamış ve bir süre hapis cezasına çarptırılmıştır. İkinci kurbanın evine gidip araştırma yaparlar. Merhumun 3 yıl önce boşandığını ve başka biriyle evlendiğini öğrenirler. Bunun dışında herhangi bir bilgi bulamazlar. Sıradaki kurban gazeteci ve dördüncü kurban ise bir mimardır. Tanıkların ifadelerine göre, cesedi beyaz bir minibüs bırakmıştır. Beşinci kurban, eski bir belediye başkan yardımcısıdır. Polis olayı iyice araştırmaya başlar ancak hayla ortada somut bir delil yoktur. Bir sonraki cesedin nereye bırakılacağına dair görüşler türetilir, ancak bir sonuca varılamaz. Altıncı cesede ulaşırlar. Başkomiser Nevzat bunun şu anda gerçekten sinir bozucu hale geldiğini söyleyerek, yedinci cesedi nereye bırakacağını araştırıyor. Çalışmalar sonuç vermeye başlar. Cinayetin faillerinin kendi polis arkadaşları olduğunu öğrenirler. İki arkadaşın bir sonraki cesedi bıraktığı görülüyor. Biri kaçar, diğeri yakalanır ve vurulur. Kaçan arkadaşını bir mezarlıkta bulurlar. Arkadaşı, ailesinin ölümüne sebep olanları tek tek tespit edip öldürmüş ve bu anlamda intikam almıştır. Arkadaşı orada kendini de vurup canına kıyıyor. - İstanbul hakkında tarihi pek çok bilgi içeren bir polisiye romandır. - Yazarın diğer romanlarında da yer alan Başkomiser Nevzat, romanın ana karakterlerden biridir. - Kitabın yayımlandığı Haziran 2010 ayında yazar Ahmet Ümit kitapta sözü geçen mekanların gezildiği bir kültür turu düzenlemiştir. - Sarayburnu'ndaki Atatürk heykeli, Konstantin Sütunu, Yedikule Surlarındaki Altın Kapı, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Mimar Sinan'ın türbesi ve Kurtuluş'taki Despina Meyhanesinin gezildiği tura 100 kadar okuyucu katılmıştır. Byzantion, Konstantinapol ve İstanbul... Sahipleri, sakinleri değişse de, yeni isimler edinip farklı karakterlere bürünse de değişmeyen bir şey var tarihi yarımadada; eskimeyen güzelliği. Ahmet Ümit İstanbul Hatırası'nda artık tehdit altında olan bu güzelliği merkeze alıyor ve yüksek gerilimli polisiyesiyle okuru hipnotize ederken aktardığı tarihi bilgilerle İstanbulluluk bilincini de canlandırmaya çalışıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/kan-damlasi/", "text": "Şakir Feyzi: Korkak, Pasif, duyarsız ve bir o kadar da zengin bir adam. Hayret: Cinayetleri çözmek için görevlendirilen polis. Şakir Feyzi ve ailesinin yaşadığı konakta cinayetleri aydınlatan Hayret ile katillerin lideri Hüsrev'in maceralı hayatları konu ediniyor. Suzan'ın sütannesi Sıdıka Hanım öldürülür. Olay çok gizemli bir hal alır. Çünkü Numara bir yazan bir kağıt bırakan katil, iki numaralı yazılı kağıtla Hasan Fuad'ı öldürür. Üçüncüsü ise Hadiye Hanım'a silahla gözdağı verilir. Kadın korkudan felç olur. Olayları çözmekle görevlendirilen kişi ise hayret'tir. Hayret, konağa nasıl gizlice girildiğini düşünür ve gizli bir geçit keşfeder. Gizli geçit onu Hüsrev ve adamlarına götürür. Kapıyı pusuya düşüren Hayret, Hüsrev'in adamlarını suçüstü yakalar. Hüsrev'in peşine düşer. Hüsrev bir damla kan imzalı bir mektup bırakır ve Hayret'e buluşacakları yerin adresini verir. Hayret'e bir komplo kurulur ama Hayret, Hüsrev'i öldürür. Şakir Feyzi ve ailesi rahat bir nefes alarak bu polise yüklü miktarda ödül verir. Servetifünun romanının bir diğer önemli ismi olan Mehmet Rauf, 1875 yılında İstanbul da doğar. Edebiyata ilgisi küçük yaşta başlayan sanatçı, 1896 yılından sonra Servetifünun Edebiyatına katılmış ve burada küçük hikayeler, mensur şiirler ve makaleler yazarak yazı hayatına başlamıştır. Sanatçı tüm gücüyle ele aldığı kahramanların iç dünyasına yönelir ve burada psikolojik tahlillerde bulunur. Kan Damlası Mehmet Rauf un polisiye ikilemesinin ikinci romanıdır. Kan Damlası, Define adlı romanın devamı gibidir. Kan Damlası romanında entrikalarla, gizemlerle dolu cinayetleri aydınlatma çabaları anlatılmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/kar-kokusu/", "text": "Mehmet: Moskova'da eğitim gördüğü bir akademide öldürülen kişi. Yarı otobiyografik bir roman. Henüz dünya sahnesinden silinmeyen Sovyetler Birliği. Türkiye'de askeri bir dönem var. Türkiye'deki askeri diktatörlüğün en karanlık günleri. Moskova Uluslararası Okulunda eğitim gören Türk devrimcileri. Askeri diktatörlüğün istihbarat ajanları onların peşinde. Ve karda işlenen bir cinayet. Bir cinayet sorgulama ile başlayan iç hesaplama. Sadece Türkiye Komünist Partisi'nin değil, aynı zamanda uluslararası devrimci hareketin bir dönemine farklı bir bakışları konu ediniyor. TKP de dahil olmak üzere çeşitli ülkelerin komünist partilerinin bazı üyeleri Moskova'daki Marksizm Enstitüsü'nde okuyor. Sıradan sayılabilecek hayat, TKP üyelerinden birinin öldürülmesiyle değişir. Herkes korku içinde birbirinden şüphelenmeye başlar; enstitü ve TKP grubunu KGB ajanları takip ediyor; Kaygı diğer öğrencilere de yayılır. Moskova'da çeşitli ülkelerdeki komünist partilerin gönderdiği öğrencilerin eğitim gördüğü bir akademide Türklerin kaldığı kısımda Mehmet isimli bir öğrenci öldürülür. Zaten bu olaydan olmadan önce, Türk örgütünün içinde bir köstebek olduğu bilgisini alan Sovyet istihbaratı cinayetin çözümü ile ilgili olaya müdahil olur. Bir yandan katili bulmaya çalışırken, bir yandan da dört bir yandan ülkelerini terk edip gelen yoldaşların yatılı bir okulda eğitim görürken yaşadığı olaylara ve tartıştığı fikirlere tanıklık ediyor. Olayın geçtiği mekanın Moskova ve zamanın da kış olması sebebiyle bazı yerlerde hikayenin kara saplanıp ilerleyemediğini hissediyorsunuz. Roman içerisindeki kahramanların sayısının çok oluşu ve her birinin isimlerinin takma, geçmişlerinin ayrı bir hikaye oluşu okuyucunun kafasını bulandırıyor. Karakterler çok olunca kimilerinin geçmişi ayrıntılı anlatılırken, kimilerininki yüzeysel geçilmek zorunda kalınmış ve cinayet olayı kitabın devamında ister istemez belirli kişilerle sınırlandırılmış. Kitabın polisiye kısmı, yazarın diğer kitaplarıyla kıyaslanmayacak kadar zayıf düzeyde. Hatta Ahmet Ümit'in bizi alıştırdığı kitabın sonunda ağzımızı açık bırakacak final sahneleri burada yok. Diğer taraftan, gençlerin idealleri uğruna yaşamlarını bozup dünyanın dört bir yanından, bilmedikleri bir ülkede eğitim görmeye geldiği bu dönem oldukça ilgimi çekti. Diğer ülkelerden farklı olarak Türkiye'de o dönemde diktatörlük yönetimi hakimdi ve o gençler yakalandıkları anda işkence altında hapsedilebilir ve öldürebilirdi. Bu sebeple, sözler dışında hiçbir resmi kayıtta o kişilerin o tarihlerde orada bulunduklarının belli olmaması gerçekten ayrı bir roman konusu. Ahmet Ümit'in otobiyografik ögelerle yazılmış polisiye romanı Kar Kokusu, Yapı Kredi Yayınları etiketiyle raflarda. Türkiye'de polisiye denince akla ilk gelen yazar Ahmet Ümit, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından siyaset bilimi eğitimi için Moskova'ya gider. Bu dönem, Ahmet Ümit'in ileride yazacağı Kar Kokusu romanı için gözlem yapma fırsatı bulduğu bir zaman aralığına denk düşer. Her yanıyla soğuk bu ülkenin büyük şehrini sokak sokak kitabına taşır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/kavim/", "text": "Nevzat; Ailesini otomobiline konulan bomba ile kaybetmiş emniyet teşkilatının sözünü esirgemeyen, kim olursa olsun sonunda kadar giden yaşlı kurtlarından biridir. Ali ile Zeynep; Nevzat amirin yardımcıları, birbirlerinden hoşlansalardı bir türlü birbirlerine bu hislerini açıklayamamaktadırlar. Can Nusayr Türkgil; Yusuf'un arkadaşı, Agnostik inancına sahip, Antakyalı bir Araptır. Mimar Sinan Üniversitesinde yardımcı doçenttir ve sanat tarihi üzerine ders vermektedir. Kınalı Meryem; İstanbul'un eski kabadayılarından Yanık Fehmi'nin kızı, Yusuf'un sevgilisi. Ortaköy'de Nazareth isimli barın sahibidir. Bingöllü Kadir; Eski bir pkk itirafçısı, sağa sola salça olan haraç kesen bir pislik. Kavim, kabzasında haç olan bıçakla öldürülen bir adamın hikayesini anlatırken din ve düzen gibi önemli konuları okuyucuya sorgulatıyor. Süryanilik, Hristiyanlık ve Arap Aleviliği gibi dini temaları da içeren hikaye, Mardin'den İstanbul'a kadar uzanıyor. Yusuf adında bir adam evinde ölü bulunur. Göğsüne çapraz saplı bir bıçak saplanıdır. Ve İncil'den bazı satırların altı, kurbanın kanıyla çizilmiştir. Yine ünlü ekip iş başındadır. Kurbanı tanıyanlara ulaşırlar. Meryem'in sevgilisi bir bar işletir. Bir PKK itirafçısı ile arbede çıkar, Yusuf adamı döver. Katilin Bingöllü olabileceğini düşünürler ama bu adamlar böyle cinayet işlemediği için fazla ilgi görmez. Meryem de ondan şüphelenir ve yanındaki adamlardan biri o adamı öldürür. Meryem ve adamları ile konuşurken Malik ve Can isimleri karşımıza çıkar. Sahibi kirli bir geçmişi olan pis bir adamdır, tarihi eser ve silah kaçakçılığı yapmıştır, sonrasında ne olursa olsun dindar bir Hristiyan olur. Can da genç bir öğretim görevlisidir. Hristiyanlık ve tarihi eserler konusunda uzmandır. Yusuf ile böyle tanışırlar. Yusuf'ta Süryaniler için kutsal bir kitap vardır. Malik'e satması için getirir ve orijinal olup olmadığını görmek için Can'dan yardım alırlar. Kitap orijinaldir. Der ama Yusuf'un paraya ihtiyacı vardır. Soruşturma sırasında Yusuf'un kardeşine ulaşılır. Gabriel, cesedin kardeşine ait olmadığını söyleyince her şey alt üst olur. Köylerindeki bir olayı bu adamdan dinliyorlar. Yavuz isimli bir komiser, PKK takibi sırasında kiliseden altı genci PKK'lı oldukları gerekçesiyle sorguya çeker. Onu öldürür ve Aziz adında bir kişi önce ondan kurtulma düşüncesiyle ona bir kitap verir. Yavuz'a konsantre olurlar ve olaylardan sonra PKK'lılar tarafından kaçırıldığını, gaza getirilip parçalandığını öğrenirler. Soruşturmalar sonucunda öldürülen gerçek kişinin Yusuf olduğu, bu komiserin kimliğiyle İstanbul'a gelip yeni bir hayata başladığı, bıçaklanarak öldürülen bu adamın Yusuf değil Yavuz olduğu gerçeğiyle karşılaşırlar ve onlar gerçek adının Selim Uludere olduğunu öğrenir. Polis şefi de Cengiz'e ulaşmasına yardım eder. Bu sırada Malik kafası kesilerek öldürülür, Can, olay yerinde çevredekiler tarafından yakalanır, ancak Nevzat onun katil olacağını düşünmez. Can'ın anlattıkları, Cengiz'in Malik'in evine girdiğini söyler, Cengiz, Mehmet ve Mehmet Selim'in doğudaki operasyonlarda birlikte olduğunu söylediklerinde katilin Cengiz olduğunu anlarlar. Malik'in ölümüne Cengiz sebep olmuştur ama Selim ve Mehmet'in öldürülmesi cinayetler açısından farklılık gösterir, ikinci bir katil olmalı. Ama Cengiz onlardan habersiz kaçar ve Can onu bulur, Nevzat'a yakalanmadan önce bir şeylerin ters gittiğini, korktuğunu söyler. Cengiz evinde çıkan çatışmada ölür. Nevzat 80'lerden önce gazeteleri tararken, memurlar orada da Cengiz'i görür. Cengiz'in bir şeyler araştırdığını anlayan Nevzat, kütüphaneye gider. Baktığı gazeteleri bulur ve orada bir gazete bulur. Haber her şeyin çözülmesine neden olur, çünkü katilin Can olduğu çok açık net bir şekilde anlaşılır. Can gençken, annesi ve babası bir grup sağcı tarafından vurularak öldürülür. Katillerden birinin bileğinde kırmızı bir leke vardır. Yıllar sonra kitabı değerlendirmek için çağrıldığında Yusuf olarak tanıdığı adamın bileğindeki lekeyi görmüş ve yaptığı araştırma sonucunda anne ve babasını öldüren bu üç kişi olduğunu anlamıştır. İkisini öldürüp, birini suçlayarak ve sonra da ölümüne sebep olarak onlardan intikamını almıştır. Göğsünde haç saplı bıçakla öldürülmüş bir adam. Genzini yakan koku uyandırdı onu. Bu kokuyu tanıyordu. Yıllarca kapalı kalmış bir kilisenin kokusu. Kilisede yakılan kandillerin, ufalanan taşların, eriyen mermerin, çürüyen ahşabın, yıpranmış sayfaların, küflenen cesetlerin kokusu. Dehşete düşmesi gerekirdi ama sadece çevresine bakındı. Usulca kımıldayan siyah bir leke gördü. Biçimsiz, belirsiz bir leke... Simsiyah bir siluet... Gülümsedi lekeye."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/kertenkelenin-uykusu/", "text": "Cem Beyoğlu: Yaşam tarzıyla tutarsız olan bir kişi. İç ve dış dünyasını tam olarak dengeleyemeyen bir kişilik. Altı derecelik miyop gözlüğü, kasvetli mavi gözleri ve narin elleriyle bir dedektiften çok bir banka müfettişini andırıyor. Çocuksu bir insan gibi görünmese de erkeklikten payını alamayan bir hanım evladıdır. Karşı cinse fazla ilgi göstermeyen, hatta bir süre Kerem'e ilgi duyan ve gıcırtılı her şeyden nefret eden tutarsız bir kişiliktir. Oktay Palamut: Öyküde Cem tarafından Ergin Takipçisi olarak canlandırılmaktadır. En beklenmedik zamanlarda en beklenmedik sesleri çıkaran, yüksek sesle geğiren, kahkahalarla gülen, yüksek sesle ve mimiklerle konuşan, kaşınan bir daktilodur. Bir mafya firmasının avukatlığını üstlenmiştir. Onu kanundaki boşlukları bulmaya yönlendirmek yerine, kısa sürede patronlarının dikkatini çeker ve vazgeçilmez bir adam pozisyonunu alır. Sonya: Gerçek hayatta Canan. Sarışın, uzun bacaklı, dişleri güzel bir kadındır. Ama repliğini iyi oynamayarak Cem'e Ergin ile olan ilişkisinin sadece bir oyun olduğunu fark ettirir. Gonca: Gerçek hayatta Şule'dir. On yaşında dadı olan Saniye Hanım'a verilir. Saniye Hanım, yaşına rağmen, dik, sorgulayıcı bir görünüme sahip güçlü bir kadındır. Gonca'nın ailesi aslında İzmir'in en soylu ailelerinden geliyor. Gonca, yaşına rağmen bir işi sürdüremez ve babasının parasını yer. Ayrıca tutarsız bir yapısı vardır. Erdem: Gerçek hayattaki adı Merdan'dır. Uzun boylu, sakallı, zayıf, kırklı yaşlarında, köyün merkezinde küçük bir kafenin sahibidir. Kerem: Gerçek hayatta Erdinç. Bronz tenli, inci gibi dişlere sahip, gözlerinin derinliklerinde bir gülümsemeyle, gerçekten çekici olarak adlandırılan ve her zaman başkalarını onun gerçekliği konusunda tereddüt ettiren, uzun boylu, sağlam duruşlu genç bir adamdır. Orada burada çalışmaktan kazandığı parayla lüks içinde yaşayan ve seyahat etmeyi seven biridir. İki yakın arkadaşın oynadığı oyunun, polisiye romanlara benzemeyen bir şekilde gerçekleşmesi konu ediniyor. Cem Beyoğlu, özel dedektiflik ile avukatlık arasında gidip gelen, çelişkilerle dolu hayatında ne yapacağını bilemeyen bir insandır. Tek umudu, yoğun kokulu binanın üçüncü katındaki ofisine bir müşterinin gelmesi ve pek de tatmin edici olmayan bir ücret karşılığında evi ile işyeri arasındaki monoton hayatını sürdürmesidir. İlerlemelerle kısa bir yaşam sürdürdüğü hayatında yaptığı tek önemli şey, çok sevdiği kitaplarına ve hayallerine bolca zaman ayırmak ve herkesten gizli dedektif hikayeleri yazmaktır. Ofisindeki yıpranmış mobilyalardan ve kafasında dönen pervaneden zevkle dolu hayatı, üç aydır aramadığı için kendisinin öldüğünü düşündüğü pervane. Çocukluk arkadaşı Ergin'in kapının önünde onu gülümseyerek, şaşkınlıkla, bakışlarla beklediği an bitmiştir. Oyuna ilk başlayan kişi, aşık olduğu saçmalık ile Ergin olur. Ergin, patronunun gece kulüplerinden birinde tanıştığı Rus sarışın Sonya'ya aşık olur. Ergin'e göre Sonya diğer tüm kadınlardan farklıdır. Tüm uçarılığına rağmen, yüzünde ve gözlerinde karşı konulmaz bir masumiyet var gibi görünüyor. Varlığını her an her yerde kabul ettirmek için tüm fiziksel ve ruhsal gürültü kirliliğini yapan arkadaşının sessizliği ve çaresizliği, sessizliği ve çaresizliği ile tamamlanır. Ne kadar ileri gidebilirsin sonunda hayal bile edemediği oyunda başrolü üstlendi. Hikayenin bu kısmı, Cem'in kandırıldığını hala anlayamadığı için zevkine zevk katan Ergin'in oyunu çıkmaza sokması ve sonunda bunun sadece bir oyun olduğunu anlayan Cem, Ergin'in kalbine bir kurşundur. Kedisi Hamis ile son bulur ve bir Robinson hayatı yaşamak için Akdeniz köylerinden Arnıç Köyü'ne gider. Cem Beyoğlu, Arnıç'taki ilk haftasının sonunda, babasının kendisi için yaptırdığı evde, yürüyüşleri sırasında yollarının kesiştiği, dadı Saniye Hanım'la yaşayan zengin bir genç kadınla tanışır. Hikayenin ikinci bölümü, yani Cem'in Ergin'e karşı oyunu, Erginsiz olarak devam ediyor. Bu bölümde Cem, hikayedeki yardımcı kahramanlar olarak da adlandırılabilecek Erdem, Kerem ve Saniye Hanım ile tanışır. Cem, Gonca, Erdem ve Kerem dörtlüsü, hadi Ergin'e bir oyun oynayalım! Başladıkları oyun bir gün Gonca'nın jandarmalar tarafından her gün yürüdüğü yollardan birinin kenarında bir uçurumda bulunmasıyla sona erer. Hatta hikayenin şu ana kadarki birinci ve ikinci bölümü, Ergin'in şaşkın bakışları öncesinde Cem'in monoton hayatında bir sır olarak sakladığı polisiye hikayeleri arasında yerini almıştır. Cem'in annesi tarafından aslında haritada olmayan Arnıç Köyü'ne gönderilen Oktay Palamut, oğlunun intiharının sebebini yani hikayedeki Ergin anlarını netleştirmek için. Arkadaşı Cem, kendi adı Cem Beyoğlu dışında her şeyi değiştirip yazıya geçirir. Ergin, Oktay Palamut'a göre her şey bir oyundu ve Cem gülemezdi. Üçüncü hikaye, var olmayan bir cinayetin ve arkadaşının intiharının ardındaki gizemin peşine düşen Oktay Palamut ile devam ediyor. Ancak Gonca, oyunda ölümüne karar verildiği için tam da planladıkları gibi ölür. Nihan Taştekin, ilk basımı 2000 yılında yapılan ilk kitabı Kertenkelenin Uykusu ile okuru yeni bir dedektifle tanıştırmıştı: Cem Beyoğlu karakteri, yazarın sonraki kitaplarında da ortaya çıkacaktır. Polisiye tarihinin başka kahramanlarına'' benzemez Cem Beyoğlu. Bir kahramandan çok, canlı bir kişiliktir. Yalnızca inandırıcı biri değildir dedektifimiz, aynı zamanda bütünüyle bizdendir, aramızdadır. Telefonu Dedektif Cem, buyurun, diye açar. Arayan annesidir; öğlen yemeğine kızartma yaparken aklına oğlu düşmüştür. İyi polisiye, iyi edebiyattır anlayışıyla sürdürdüğümüz dizimizde Taştekin'in daha önce iki kitabını daha sunmuştuk: Karganın Güldüğü ile Yağmur Başlamıştı. Yükselen yerli polisiyenin bu önde gelen kadın yazarını henüz okumamış olanlar için bu kitap iyi bir fırsat."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/kirlangic-cigligi/", "text": "Nevzat Başkomiser: Balat'ta yaşamaktadır. Eski bir emektar arabası var. Karısını ve kızını bir felakette kaybetmiş, şimdi Rum Evgenia ile birliktedir. Aşırı iyimserdir, herkesi anlamaya çalışır ve herkesle empati kurmaktadır. Yardımcısı Ali Komiser ve Kriminoloji Uzmanı Zeynep ile birlikte çalışırlar. Akif Soykan: 9 yaşında anne ve babasını trafik kazasında kaybetmiş ardından Çanakkale'de bir yurda yerleştirilmiştir. Nevzat Başkomiser'in kızı Aysun'un okulunun karşısındaki kırtasiyede çalışmaktadır. Aysun, ilkokul üçüncü sınıftayken ona pembe kıyafetli bir bebek vermiş ve ardından da Nevzat Başkomiser, niyetini anlamadığı için çocukla ilişkisini kesmesi konusunda uyarıda bulunmuştur. Ferit Selcim: 4 Haziran 2017. Nişantaşı'nda özel dikim elbiseler yapan bir terzidir. Sadece erkeklere karşı tacizde bulunan çocuk taciz tacizcisidir. Tacizden 3 ayrı sabıkası vardır. Kansu Sarmaşık: Serap hastanelerinde çalışan ancak daha sonra anlaşamayan ortağı Hayati'den ayrılan bir doktor, Çocuklara organ nakli ameliyatları yapmaktadır. Tazı Zekai: 2012 yılında Körebe'nin işlediği cinayetlerin dosyalarına bakan ve Körebeyi yakalayamadan emekli olan Başkomiserdir. Hicabi İnce: Çanakkale'de Akif Soykan, Sipsi İsmail ve Ali Komser'in büyüdüğü yetimhanenin emekli müdürüdür. Medeni: Feriköy'de bir mülteci kampında kalan bir Suriyelidir. Gaziantep'ten gelirken 13 yaşındaki Fahhar'ı ve 5 yaşındaki Azez'i yeğenleri olarak kamptan İstanbul'a getirir. Fahhar'ın böbreğini organ mafyasına satar. Diğer Suriyeli ailelerden olan Cabir ve Ayber'in oğulları, Bercis'in böbreklerini satmasına aracılık etmektedir. Alper Siper: 2012 yılında Körebey davasında Zekai Baş Komiser'e yardım eden polis memuru. 2013 yılında istifa ederek Siper Güvenlik şirketini kurdu. Uzak Doğu sporları savaş ustasıdır. Buket: 2012'de işlenen cinayetleri haber yapan gazetecidir. Körebe davası olarak tamamlanamadan açık kalan seri katil davasının yeniden başlamasını konu alan kitap, Körebe isimli seri katil çocuk tacizcilerini hedef alarak her zaman kurbanlarını aynı ritüelde öldürüyor. Kitabımızda da yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi ana karakter yine Başkomiser nevzattır. Bir gün cinayet raporu ile gittiği olay yerindeki eski bir olayı hatırlar. Bu olaylara göre 2012 yılında bir seri katilin işlediği cinayetlere benzer bir cinayet vardır. Yardımcıları Ali ve Zeynep'te aynı şeyi anlarlar. 2012 yılında çocuk tecavüzcüyü öldüren bir kişi vardı ve cinayetler o yıl 12 kişiyi öldürdükten sonra sona ermişti. Aradan geçen zamanlarda katil asla yakalanmadı. Şimdi dirilen katilimizin ardından Başkomiser Nevzat ve ekibi kendini çok ilginç olayların içinde buluyor. Bu katili kovalarken Suriyeli göçmenlerle ilgili yeni gerçekleri de öğrenmeye başlarlar. Aynı zamanda sevgilisi Evgenia, Suriyeli bir kızı evlat edinmek istemektedir. Acıyı gördüm. Gözlerinin ortasında bir çiçek gibi büyüyen irisin önce ağır ağır büzülmesini, ardından çığlık gibi ansızın patlamasını gördüm. Titreyen dudaklar, bal mumuna dönüşen yüzleri, çöken yanakları, irileşen elmacık kemiklerini, birer mağara gibi derinleşen göz çukurlarını, kurumuş ağızların içinde pelteleşen dilleri gördüm. Anladım ki benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır. Çığlık değil, ürperiş değil, evet, nereden geldiğini bilmediğim o vahşi iniltiyi kalbimin derinliklerinde duydum. Soluksuz kaldım, boğazım kupkuru, alnım ateşler içinde, tuhaf bir hülyaya kapılmışım gibi sürüklendim o dipsiz boşlukta. Hayatın en karanlık sırrıyla yüzleştim. Karanlığın her aşamasından geçtim, akan kanın sesini duydum, ölümün serinliğini damarlarımda hissettim. Geçmişin kamburunu çoktan söküp attım sırtımdan. İnsanın insanı öldürdüğü o ilk anı gördüm, katilin zafer haykırışını, kurbanın korku çığlığını işittim. Her an uyanmaya hazır o muhteşem dürtüyü bastırmak, insanlığın en masum haline, en saf doğasına dönmemek için yıllarca ihanet ettim kendime. Kendimle birlikte bütün dünyayı da kandırdım. Neredeyse başaracaktım ama bırakmadılar, benim adıma onlar öldürmeye başladılar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/kirmizi-pazartesi/", "text": "Santiago Nasar: Angela'nın ilişki yaşamış olan ve bu durum yüzünden Angela'nın kardeşleri tarafından öldürülmek üzere aranan karakterdir. Angel Vicario: Santiago ile beraber ilişki yaşayan ve ardından Bayardo San Roman ile evlenmek üzere olan karakterdir. Bayardo San Roman: Angela Vicario ile evlenme hazırlıkları içerisine giren kişidir. Hazırlıklar esnasında evleneceği Angel'in başkası ile bir ilişkisi olduğunu anlar ve bu durumu kardeşlerine yetiştirerek geleneğin gerçekleştirilmesini ister. Pablo Vicario: Angela'nın erkek kardeşidir. Santiago kız kardeşi ile yaşadığı gizli ilişkiden dolayı öldürmek ister. Pedro Vicario: Angela'nın erkek kardeşidir. Santiago kız kardeşi ile yaşadığı gizli ilişkiden dolayı öldürmek ister. Bayardo San Roman zengin ve varlıklı bir kişidir ve düğün hazırlıkları esnasında evleneceği kadının kız olmadığını öğrenir. Bunun üzerine damat, gelinin iki kardeşine de gelinin kız olmadığını haber eder. Olayın namus davasına dönüşmesi üzerine gelin Angela'ya baskı yaparak gelinin kız olmama nedeninin Santiago Nasar olduğu ortaya çıkar. Bunun üzerine gelinin iki erkek kardeşi, geleneğe göre Santiago Nasar'ı öldürmek durumdadır. İki kardeş, Santiago'yu öldürmek için aradıkları şeyi kamuoyuna açıklar ancak bu durumu kimse ciddiye almaz. Bu plandan habersiz tek kişi ise Santiago'nun kendisidir. Bayardo Angela ile evlenmeye karar verir. Angela'nın annesi ve erkek kardeşleri konuşur ve geçinir. Çok zengin bir adam olan Bayardo San Roman şenlikli bir düğün düzenler, ancak Angela ile Bayardo'nun evliliği sadece 6 saat sürer. Sabaha doğru Bayardo, Angelay'ı üstü açık bir arabada ailesiyle birlikte düğün hediyeleri ile geri alır ve Angela'nın kız olmadığını söyleyerek ailesine teslim eder. Bayardo, durumu gelinin anne ve kardeşlerine anlatarak kız olmayan bir gelini kabul edemeyeceğini belirtir. Angela'nın kardeşleri Pablo ve Pedro büyük bir utanç içinde girerler ve kız kardeşleri Angela'ya bunu kimin yaptığını sorarlar. Angele, onunla ilgilenen kişinin Santiago Nasar olduğunu söylüyor ancak tüm baskı ve şiddete rağmen Santiago Nasar'ın nerede ve kim olduğunu kardeşlerine söylemiyor. Pablo ve Pedro daha sonra ellerine iki büyük kasap bıçağı alarak ve Santiago'yu öldürmek için yola çıkarlar. Piskopos o sabah kasabaya gelecektir. Bu nedenle Santiago Nasar'daki piskoposu herkesle selamlamaya gelir. Pablo ve Pedro, Clotilde Armenta'nın meyhanesinde Santiago'yu beklemeye başlar. Pablo ve Pedro ayrıca tanıştıkları herkese Santiago'yu öldüreceklerini duyurur. Onurlarını kurtarmak için gerçekten öldürmeleri gerekse de Santiago'yu öldürmek istemiyorlar ama bunu herkese ilan ediyorlar çünkü birinin onları durdurmasını istiyorlar. Belki de Santiago'nun bunu duyup kasabayı terk etmesini umuyorlardır. Ancak Santiago dışındaki tüm kasaba halkı Santiago'yu öldüreceklerini duyar, ancak nedense sadece Santiago bunu öğrenmemiştir. Aslında herkes Santiago'nun da bunu bildiğini ve öldürülmeyeceğini düşünüyor. Santiago kısa süre önce bir kızla nişanlanır ve o kızın evi de geçtiği yoldadır. Santıago meyhanenin bulunduğu meydana yaklaşırken nişanlısı onu görür ve çağırır. Nasar'ın nişanlısı olan her şeyi duymuştur ve Nasar'ın kendisine verdiği nişan hediyelerini ve yazdığı mektupları içeren kutuyu Nasar'a geri verip ağlayarak uzaklaşır. Hiçbir şeyin farkında olmayan Santiago, nişanlısının tavrı karşısında şaşkına döner. Bunun üzerine nişanlısının babası Pablo ve Pedro'nun onu öldürmek istediğini söyleyerek onu uyarır. Nasar evine doğru yürümeye devam ediyor. Ancak onu gören Pablo ve Pedro onu takip etmeye başlamışlardır. Santiago Nasar evinin önüne geldiğinde, Nasar'ın annesi Placida Linero, Pablo ve Pedro'nun eve doğru koştuğunu görür ve Santiago'nun yüzüne kapıyı kapatır. Annesi Santiago'nun eve farklı bir yönden girmeye çalıştığını fark etmez ve eve giremeyen Santiago Nasar, Pablo ve Pedro'nun bıçaklarından kurtulamayarak ölür. - Kolombiya'nın bir şehrinde işlenen yaşanmış gerçek bir cinayet anlatılır. - Roman'ın ilk cümlesi ile yazar; kimin ne zaman öldürüleceğini açıklar. - Sorgulama/mülakat tekniği ile yazılmış bu kısa romanda sadece okuyucu değil, tüm kasaba ahalisi de kimin ne zaman öldürüleceğini önceden bilmektedir. - Marquez, çocukluğunu geçirdiği kasabada gerçekleşmiş bir cinayeti konu alarak yazmış olduğu polisiye romanıdır. Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez'in 1981'de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Hem Kolombiya'da, hem de yayımlandığı dünyanın dört bir yanındaki pek çok ülkede sarsıcı etkileri olmuş bir roman. Usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarıyor. Romanın kahramanı Santiago Nasar'ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/koku/", "text": "Jean Babtiste Grenouille: İnsani duygulardan yoksun, kokuya zaafı ana karakterdir. Patrick Süskind in Almanya'da yayınlandığı ilk andan itibaren sansasyonel bir etki yaratan Koku kitabı dünya çapında üne kavuşmuştur. 18. yüzyılın Fransa'sında anlatan ve konusuyla alışılagelmiş kitaplardan farklı olan koku adlı bu roman gerçekliğe sürrealist bir boyut getirir. Jean-Baptiste Grenouille ise tüm insani Duygulardan ve duyumlardan yoksun kokulara karşı farklı bir zafiyet gösteren insan beşerisinden uzak duygusuz bir adamı ele almıştır. Roman Rue Aux Fers'de Bir Balıkçı tezgahının yanında 5 çocuğunu doğuran kadın ile başlar. Annesi tarafından öldü sanılarak bir kenara atılır ama bu çocuk yaşar. Sütanneye verilen Jean Babtiste Grenouille, Manastır tarafından koruma altında iken annesinin diğer 4 kardeşinin ölümüne sebep olduğu gerekçesiyle idam edilir. Grenouille, sütannesi tarafından şeytanın çocuğu olarak adlandırılır. Zira bu bebek farklıdır, bir bebek gibi kokmuyor hatta hiç kokmuyor. Ardından sütannesinin pedere bıraktığı bebek, gerçekten kokmadığını anladıktan sonra; onun da çocuktan kurtulmak istemesi ile Madam Galliard adında bir sütanneye bırakılır. 1 yıllık bakım ücreti de peşin ödenir. Grenouille artık Madam Gaillard'ın evinde büyümektedir. Ve bu evde hiç kimse tarafından sevilmemektedir. O güzel bir çocuk değil hatta neredeyse çirkindi ama nefret edilecek kadar da kötü değildi. Aslında Grenouille tüm insani ve beşeri Duygulardan yoksundur Aşk sevmek üzülmek gibi kavramlar ona göre değildi. Hatta diğer insanlar gibi kokusu yoktu ama onu farklı kılan bir özelliği vardı. Koku duyusu ileri derecede gelişmişti. Genç bir adam olduğunu da bir dericinin yanında çalışmaya başlamış ve oldukça çalışkan bir adam olmuştu, yapılması en zor işleri kolayca yapabilen iyi bir işçiydi. Bir gün patron tarafından hazır hale getiren derileri teslim etmek için bir parfümcü dükkanına gider ve burada kokularla olan dansını bir gösteriye dönüştürür. Parfümcü onu yanına almak ister ve patronuyla görüşür. İyi bir para karşılığı onu dericiden kendisine transfer eder. Bu parfümcü şehrin en ünlü parfümcülerinden biriydi. Ancak son zamanlarda işleri biraz durgunlaşmıştı. Zira iyi kokular üretemiyordu. Bu arada derici, almış olduğu yüksek ücret ile kendisine bir içki ziyafeti çektiği gecenin sonunda nehire düşerek boğulur. Jean Babtiste Grenouille bu parfüm de çok iyi kokular üretmeye başlar ve dükkan eski hareketli günlerine geri dönmeye başlar çok para kazanmaya başlarlar. Ancak Grenouille bir süre sonra işinden sıkılır ve insanların kokularından kaçmak ister. Kendisinin günlerce sürecek olan bir yolculuğa sürükler. Hiçbir insan kokusunun olmadığı doğanın kalbinde yaşamaya başlar. Grenouille ayrıldığı gün parfümcü hayatını kaybetmiştir. Şehirde ise genç kızların ölümlerinin ardından bir korku yayılır şehrin güzelliği ile dillere nam salmış kızın babası kızını kurtarmak için başka bir yere göndermek ister ancak Grenouille kızın kokusunu çoktan almıştır. Onları konakladıkları yerde bulur sonunda istediği olmuştu, elde etmek istediği koku için kızı öldürmüş ve kokuyu üretmişti. Grenouille bir süre sonra cinayetlerinin kendisinin yaptığının anlaşılması üzerine yakalanır. İdam edilecektir. Ancak idam edileceği gün bu ürettiği kokuyu kendine sürer ve meydana geldiğinde kokusuyla orada bulunan herkesi büyüler. Halk onu bir melek gibi görmeye başlar ve kendisinden bir parça almak uğruna onu paramparça ederler. - Koku, çağdaş Alman yazarı Patrick Süskind'in 1985 tarihli polisiye romanıdır. - Özgün adı Das Parfum olan bu bestseller roman Süskind'in dünya çapında tanınmasını sağladığı gibi birçok dile çevrilmiştir. - 1987 yılında Türkçeye de çevrilen roman yine bir Alman yönetmen Tom Tykwer tarafından 2006 yılında Perfume: The Story of a Murderer adıyla sinemaya uyarlanmış ve bu film de Türkiye'de Koku: Bir Katilin Hikayesi adıyla gösterime girmiştir. Patrick Süskind'in, Almanya'da ilk yayımlanışında tam anlamıyla olay yaratan, aylarca liste başlarında kalan 'Koku' adlı bu romanı, gerçekte alışılagelmiş çok satarların oldukça dışında kalan, tarihsel boyutlarda kapsamlı bir toplum eleştirisini sergileyen bir kitap. Olay, 18. yüzyıl Fransası'nda geçer; kitabın kahramanı Jean-Baptiste Grenouille ise tüm insani duyumlardan ve duygulardan yoksun, salt kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı ve istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten kesinlikle çekinmeyen bir katildir. Herkesin ve her şeyin kokusunu almakta, tüm kokuları üretmekte gerçek bir dahi olan Grenouille, kendi kokusunun bulunmadığını, onun bulunduğu yerlerde insanların insan kokusunu alamadıklarını anladığı gün, dünyasını da yitirir. Kendisi için tek çıkar yol, başkalarına onun için sanki insanmış izlenimini verebilecek kokular sürünmektir. Toplum içinde bireyselliğini hiçbir zaman edinememiş toplum tekini, kendi benliğinin dışında her şeyi yaratabilmiş dahiyi sergileyen bu görkemli alegorinin olağanüstü bir akıcılıkla erişilen son bölümü, benzeri herhalde ancak bir Kafka'da görülebilecek bir insanlık trajedisinin simgesidir. -Ahmet Cemal-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/koskteki-esrar/", "text": "Anthony Cade: Arkadaşı tarafından bir teslimat yapmak için Londraya gider ve büyük bir komplonun içinde bulur kendini. Scotland Yard: Fransız enmiyeti ile beraber bu komployu çözmeye çalışır. James Magrath: Anthony'den teslimat yapmasını isteyen arkadaşı. Anthony Cade, arkadaşı için basit bir angaryanın onu uluslararası bir cinayet komplosunun ortasına düşüreceğini asla düşünmez. Birisi, Herzoslovakya'da monarşinin yeniden kurulmasını ne pahasına olursa olsun engellemek ister. Bu bilinmezlik düğümünü çözmek için güçlerini birleştiren Scotland Yard ve Fransız Polis Surete, dönüp aynı noktaya kilitleniyorlardı... Ta ki Bacalar Köşkü'nde işlenen cinayet, bilinmeyenlerin düğümünü çözecek ipucunu verene kadar. Herzoslovakya, görevdeki krallarının öldürülmesiyle cumhuriyetçi bir rejimle yönetilmeye başlayan bir Balkan devletidir. Bu özelliğinin yanı sıra Herzoslovakya'nın bir diğer önemli özelliği de zengin petrol rezervlerine sahip olmasıdır. Kimileri bu devlette monarşinin yeniden kurulmasını istemez ve bu tür fikirleri engellemeye çalışır. James McGrath, arkadaşı Anthony Cade'den onun adına bir teslimat yapmasını ister. Yapacak daha önemli bir işi olmayan Anthony bu teklifi kabul eder ve Londra'ya doğru yola çıkar. Görevi günlüğü bir yayınevine götürmek ve bir hanımefendinin mektubunu sahibine teslim etmektir. Anthony oteline vardığında, gelen ziyaretçiyle çok kolay gibi görünen bu teslimatın aslında siyasi bir meselede kilit rol oynadığını fark eder. Bazıları bu günlüğün yayınlanmasını engellemeye çalışırarak günlüğü ele geçirmek isterler. Birçok siyasi şahsiyet ve devlet adamını ağırlamış önemli bir konak vardır ve bu konağın adı Bacalar'dır. Herzoslovakya kralı olmaya aday gösterilen kişi, böyle bir görüşme nedeniyle geldiği Bacalar konağında bir gece suikaste kurban gider. O gece olay yerinde olan ve cinayete uzaktan tanık olan romanımızın kahramanı Anthony, bu cinayetin faili olduğu şüphesine dikkat çeker. Scotland Yard ve Fransız güvenlik güçleri cinayeti ortaya çıkarmak için birlikte çalışırlar, ancak cinayeti çözenler Antony ve kendisini aklamaya çalışan başmüfettişimiz Battle olacaktır. Arkadaşı için yerine getireceği basit bir angaryanın onu uluslararası bir cinayet komplosunun tam ortasına düşüreceği Anthony Cade'in aklının ucundan bile geçmezdi. Birileri ne pahasına olursa olsun Herzoslovakya'da monarşinin tekrar kurulmasına engel olmak istiyordu. Tüm bu bilinmezler düğümünü çözmek için güçlerini birleştiren Scotland Yard ve Fransız Emniyeti Surete dönüp dolaşıp aynı noktada kilitleniyorlardı... Ta ki Bacalar Köşkü'nde işlenen cinayet, bilinmezler düğümünün çözülmesini sağlayan ipucunu verene kadar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/leyleklerin-ucusu/", "text": "Louise Antioche: 32 yaşında, tarih ve felsefe okudu ve doktorasını tamamladı. Annesini, babasını ve ağabeyini bir trafik kazasında kaybettikten sonra Georges ve Nelly Braesler adlı diplomat bir çift tarafından büyütüldü. Max Böhm: Kuş bilimcidir. Çok uzun yıllardır leyleklerle ilgili araştırmalar yapmakta ve özellikle leyleklerin göç yollarını incelemektedir. Dumaz: Max Böhm'ün ölümünden sonra Müfettiş olarak ölümü araştırır. Leyleklerin Uçuşu, Parçalanmış cesetler, nereden geldiği belli olmayan katiller... Araması onu Bulgaristan'daki Çingene mahallelerinden işgal altındaki toprakların güneşte kavrulmuş kibbutzlarına, Orta Afrika Cumhuriyeti'nin ormanlarından Kalküta'nın arka sokaklarına kadar uzanan olaylar konu ediniyor. Polisiye gerilim denilince akla ilk gelen yazarlardan biri olan Fransız yazar Jean Christophe Grange'ın ilk romanı olan Leyleklerin Uçuşu, okurları gizemli bir yolculuğa çıkarıyor. Louise, kuşbilimci Max Böhm ile leylek göç yollarını inceliyor. Göçe giden bazı leyleklerin her okuduklarında geri gelmemeleri şaşırtıcıdır. Bunun üzerine leyleklerin göç yollarını ziyaret etmek ve araştırmalarını derinleştirmek için bir seyahat planı yaparlar. Yolculuktan birkaç gün önce Louise, Max Böhm'ü ziyaret eder, ancak bir cesetle karşılaşır. Max Böhm öldü ve cesedi bir leylek yuvasında bulundu. Daha da ürkütücü olan, cesedin bazı kısımlarının leylekler tarafından yenmiş olmasıdır. Olayın kalp krizi mi yoksa cinayet mi olduğu araştırılıyor. Olay, Dedektif Dumaz'a verilir. İlk otopsi sonucunda ilginç bilgiler edinirler. Kurbana kalp nakli yapıldı, ancak kalp nakli olduğuna dair bir kayıt yok. Ayrıca kalp vücutla çok uyumludur ve o bölgede böyle bir operasyon mümkün değildir. Bu da olayla ilgili şüpheleri organ mafyasına yöneltiyor. Louise olanlardan sonra seyahate çıkmak istemiyor. Üstelik Max Böhm'ün evine gizlice girer ve görmemesi gereken bazı resimler görür. Resimler kesilmiş organlara aittir. Bu onu daha da korkutur ve seyahat etmekten tamamen vazgeçer. Ancak Dumaz bu geziye çıkmasında ısrar eder. Yolculuk yapmasını ve her gün olan tuhaflıklar hakkında onu bilgilendirmesini ister. Sonra Louise yola çıkar. Louise, Minaus ile tanıştığı Sofya'ya gelir. Louise, kuşbilimci Rayko ile tanışmak ister, ancak Rayko gizemli bir şekilde öldürülür. Bir süre burada kalır ve araştırır ama bu sırada saldırıya uğrarlar ve onu karşılayan Minaus da öldürülür. Bunun üzerine Louise, Sofya'dan ayrılır ve bu kez yolu İstanbul'a, ardından İsrail'e düşer. Louise, İsrail'de Ido adında bir kuş bilimci ile buluşacak, ancak o da Louise gelmeden önce öldü. Louise, Ido'nun kız kardeşi Sarah ile tanışır. Sarah ona Ido'nun araştırmasını gösterir. Araştırmaları sırasında garip bir fenomenle karşılaşırlar. Elmas kaçakçılığı, leyleklerin ayaklarına küçük taşıyıcı şeritler bağlanarak yapılır. Louise yavaş yavaş ölümlerin nedenini anlamaya başlar. Bu arada, Sarah da ortadan kaybolur ve Louise tekrar saldırıya uğrar. Ama Louise tüm gerçekleri öğrenmeye kararlıdır ve bir sonraki durağı olan Afrika'ya, N'djamena şehrine gider. Burada elmas madenlerini keşfetmeye başlar ve Otto Kiefer adına ulaşır. Otto Kiefer elmas madenlerini kontrol ediyor ve garip bir şekilde Max Böhl de orada çalışıyordu. Burada Louise, Max Böhl hakkında başka bilgiler de bulur. Max Böhl bir kalp hastası ve buradayken bir Fransız doktor tarafından tedavi edildi. Daha derine inmeye başlayan Louise, korkunç bir gerçeğe de ulaşır. Max'in bir oğlu var ve karaciğer hastalığıyla mücadele ediyor. Ama bu savaşı kaybetti ve öldü. Çocuğun kalbi daha sonra çıkarıldı ve Max'e transfer edildi. Burada da cinayetler Louise'in karşısına çıkıyor. Genç bir kız öldürülür ve Louise cinayetten şüphelenir ve daha fazla bilgi almaya çalışır. Aldığı bilgiler bu sefer onu şaşırtmaz. Kalbi kızın vücudundan çıkarıldı ve alındı. Louise şimdi neler olduğunu anlıyor. Elmas kaçakçılığı için leylekler kullanıldı ve Max Böhm, organ mafyası aracılığıyla kendi ölen oğlundan kalp nakli ameliyatı geçirdi. Büyük olasılıkla öldürülmesinin nedeni, içlerinden birinin yavaş yavaş ortaya çıkmasıydı. Sonra Louise geri döner ve bir sürprizle karşılaşır. Dedektif Dumaz da öldürüldü. Louise daha sonra Max Böhm'ün otopsisini yapan doktorla görüşür ve şok edici bir gerçeği öğrenir. Max Böhm'ün kalp naklini Fransız Doktor Senicier'in yaptığı sanılırken, 1965'te Senicier öldürüldü. Bu sırada Louise annesinden bir telefon alır. Annesiyle tanışınca her şeyi öğrenir. Aslında tüm olayların merkezinde o var. Fransız Doktor Senicier'in zamanında iki oğlu vardı ama en büyük oğlunun kalp hastalığı vardı. Senicier büyük oğlunu çok seviyor ama küçük oğlunu pek sevmiyor. Son çare olarak küçük oğlunun kalbini alıp büyük oğluna nakletmeyi planlıyor. Ancak karısı işi bozar ve küçük oğlunun ellerini ateş bahanesiyle yakar ve onu başkasına verir. Amaç, parmak izi ile erişilmesini engellemektir. Senicier daha sonra kendi ölümünü uydurur ve yeni adıyla en büyük oğluna çare aramaya devam eder. Zaman içinde başkası tarafından evlat edinilen küçük çocuk Louise'dir. Ondan sonraki adam kendi babasıdır. Sınır tanımayan bir hayal gücü, kusursuz, bir kurgu tüyler ürpertici şiddet sahneleri, nefes nefese bir gerilim: Jean-Christophe Grange'yi bu tarzın zirvesine çıkaran, Kızıl Nehirleri dünya çapında bir başarıya ulaştıran bu nitelikler, Leyleklerin Uçuşunda da var. Korkutucu bir yolculuk, şaşırtıcı bir kitap!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/melekler-ve-seytanlar/", "text": "Robert Langdon: Harvard Üniversitesi'nde Simgebilim Profesörüdür. Dört Papa adayının kaçırılması üzerine onları kurtarmak ve Papa adaylarını kaçıran tarikatı çözmek için adımlar atar. İlahiyatçı Robert Langdon, tarihin en güçlü yeraltı ağı olan Illuminati adlı eski bir gizli kardeşliğin yeniden canlandırıldığını öğrenmesi ile kesintisiz macera ve aksiyonla Robert ve Vittoria, 400 yıllık antik sembollerin izini sürdürülmesi konu edinmiştir. Harvard Üniversitesi Semboloji Profesörü kahramanımız Robert Langdon, Vatikan'dan kütüphanelerine girmek için izin beklerken Vatikan polisini karşısında bulur. Papa'nın ölümünden sonraki krizde Langdon'ın yardımına ihtiyaçları var ve Longdon tekrar İtalya'ya giden yola çıkıyor. Vatikan'ın uzun süredir savaş halinde olduğu İlluminati mezhebi, sevilen dört Papa adayını kaçırır ve dahası CERN'den tüm Vatikan'ı yok edebilecek bir deneyi çalar. İlluminati her saat başı bir papa adayını öldüreceklerini ve gece yarısı tüm Vatikan'ı yok edeceklerini duyurur. Bunun üzerine Langdon, İlluminati tarikatının gizemlerini çözmeye başlar ve dört Papa adayına ulaşmaya çalışır. - Da Vinci Şifresi isimli romanın da başkarakteri olan Robert Langdon ilk kez bu romanda boy göstermiştir. - Bu romanda Illuminati isimli eski bir kardeşlik örgütü ile Katolik Kilisesi arasında geçen heyecan dolu olaylar anlatılıyor. - Ambigramlar (tersine çevirme , sunulduğu şekliyle okunabildiği gibi, tam tersine çevrildiğinde de okunabilen grafiksel figürler) hakkında bilgi içeren ilk roman olarak gösterilir. - Romanın büyük bölümü Vatikan ve Roma'da, bazı bölümleri de İsviçre'de bulunan CERN laboratuvarında geçer. - Film uyarlaması 15 Mayıs 2009'da ABD'de ve Türkiye'de vizyona girmiştir. - Ron Howard'ın yönettiği filmde Robert Langdon'ı 2006 yapımı The Da Vinci Code / Da Vinci Şifresi'nde olduğu gibi Tom Hanks canlandırmıştır. Vatikan'ın Papa seçilmesiyle ilgili gerçekleri ve geçmişte İlluminati tarikatı ile ilgili bilgileri kitapta bulabilirsiniz. Üstelik Vatikan'ın içinde bir tur atıyorsunuz ve gizemli yapıları çözüyorsunuz. Elbette Dan Brown sonunda herkesi şaşırtıyor ve kitabını çarpıcı bir sonla tamamlıyor. Okumanızı tavsiye ettiğim kitaplardan bir tanesi olduğunu söylebilirim. Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon efsanevi gizli örgüt Illuminati'nin -Galileo zamanından beri Katolik Kilisesi'nin bağnaz inançlarını lanetleyerek bilimin yararlarını yücelten- hala faaliyette olup cinayetler işlediğini öğrenince şok geçirir. Parlak bir fizikçi olan Leonarda Vetra cinayete kurban gitmiştir. Tek gözü oyulmuş ve göğsü örgütün sembolüyle dağlanmıştır. Bilim adamının son buluşu güçlü ve çok tehlikeli enerji kaynağı karşımadde çalınmış ve yeni Papa seçiminin gerçekleşeceği gün Vatikan Şehri'nin altına saklanmıştır. Langdon, Vetra'nın meslektaşı ve aynı zamanda kızı olan Vittoria ile medeniyeti yok olmaktan kurtarmak amacıyla Roma sokaklarında, kiliselerde ve katakomplarda soluk soluğa koşuşturarak 400 yıllık izi sürerek Illuminati'nin izini bulmaya çalışırlar. Brown bu romanda tıpkı bir hokkobaz gibi havaya yüzlerce top fırlatıp hiçbirini yere düşürmeden okuyucuyu inanılmaz bir gerileme sürüklüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/oluden-mektup-var/", "text": "Hercule Poirot: Çok zeki bir dedektiftir. Daima ayrıntılardan yola çıkarak, her türlü kılığa giren meraklı ama bir o kadarda başarılıdır. Hastings: Poirot'un yardımcısıdır. Olaylar onun bakış açısıyla anlatılır. Emily Arundell: Hiç evlenmemiştir. Babasından yüklü miktarda miras kalır ancak çocuğu olmadığı için varisleri kardeşinin çocuklarıdır. Çok zeki bir kadındır. Ancak varislerinin kendisini öldürmek istediğinden şüphe eder. Theresa: Değişik bir yaşam tarzına sahip, çalışmadan zengin olmayı isteyen biridir. Charles: Bir çok kez sahtekarlık ve dolandırıcılıktan hapse girmiştir. Minnie Lawson: Miss Arundell'inbakıcısıdır. Saf ve bir o kadar da salaktır. Roman, varlıklı bir hanım olan Emily Arundell'in varisleri tarafından öldürülmesi ve cinayet zanlısının özel dedektif Hercule Poirot tarafından bulunması hakkındadır. Emily Arundell, küçük bir kasaba olan Market Basing'de yaşıyor. Paskalya yemeği için erkek kardeşinin çocukları Theresa ve Charles Arunder; kız kardeşinin kızı Bella Tanios ve kocası Jacob, Market Basing'e gelirler. Theresa ve Charles Arundell, Emily Arundell'in varisleri Bella Tanios ile birlikte. Paskalya yemeği gecesi, Bayan Arundell merdivenlerden düşer. Herkes bunun bir kaza olduğunu düşünse de, Bayan Arundell bu olayın bir kaza olmadığını ve varislerinden birinin onu öldürmeye çalıştığını düşünüyor. Özel dedektif olan Hercule Poirot'ya gizlice bir mektup yazar. Poirot mektubu aldıktan sonra arkadaşıyla birlikte Market Basing'e gider. Ama Emily Arundell iki ay önce öldü. Poirot, tüm mal varlığını varislerine değil, asistanı Minnie Lawson'a bıraktığı gerçeğinden etkileniyor. Cinayetten şüphelenen Poirot, Emily Arundell ile ilgili herkesi araştırmaya başlar. Poirot, Emily Arundell'in doktoruna gider. Doktor, Bayan Arundell'in uzun süredir karaciğer iltihabından hasta olduğunu ve ölümünün normal olduğunu söylüyor. Poirot'nun doktorun hastalığı nedeniyle koku alamaması Poirot'nun dikkatini çeker. Kazayı öğrenir. Merdivenlerin başındaki süpürgeliğe bir çivi çakıldığını ve görülmesini önlemek için vernikle kaplandığını fark eder. Poirot, Theresa ve nişanlısı Dr. Donaldson'ı görmeye gider. Theresa, mirasın kendisine bırakılmadığı için öfkeli. Bayan Arundell'in hizmetçisi Bayan Lawson'ın onu etkilediğini ve tüm mirası devraldığını düşünüyor. Mirası geri almak için her yola başvurabileceğini söylüyor. Poirot, Charles'ı karşılamaya gider. Charles ikiyüzlü ve dürüst olmayan bir genç adamdır. Tüm parasını kumarda kaybettiği için, sık sık Bayan Arundell'den para almak ister, ancak başarısız olur. Bu yüzden teyzesinin ölmesini ve miras kalmasını istiyor. Ne düşündüğünü bildiğinden, yeni vasiyetinde tüm mal varlığını Bayan Lawson'a bıraktığını söyler. Poirot, Bayan Lawson'ı görmeye gider. Bayan Lawson, tüm bunları planlayacak kadar akıllı olmadığını düşünüyor. Bayan Lawson, Theresa'yı kaza gecesi merdivenlerde bir şeyler yaparken gördüğünü söyler. Bayan Lawson da daha önce vasiyet hakkında hiçbir şey bilmediğini söyler. Poirot, Bella Tanios ve kocasını görmeye gider. Bella, mirası devralmadığı için üzgün. Parasını çocuklarının eğitimine harcamayı düşündü. Bella, Bayan Arundell'in ölümünden önce vasiyetini değiştirdiğini bilmiyor. Poirot ile görüşmesinde cinayet hakkında bir şeyler bildiği izlenimini yaratır. Poirot ölmeden önce Bayan Arundell'e bakan hemşireyle konuşur. Hemşire, Bayan Arundell'in yeni vasiyetini ölmeden önce istediğini, ancak Bayan Lawson'ın ona vermediğini söylüyor. Poirot, Bayan Arundell'in avukatıyla konuşmaya gider. Avukat, Bayan Arundell'in kazadan sonra yeni bir vasiyet yazdığını ve tüm mal varlığını Miss Lawson'a bıraktığını, ancak eski vasiyetini sakladığını ve bir çekmeceye kilitlediğini söyledi. Poirot ofisine döndüğünde Dr. Tanios onu beklemektedir. Bella'nın sinir krizi geçirerek evden ayrıldığını ve acil psikolojik tedaviye ihtiyacı olduğunu söylüyor. Poirot, Bella'yı Bayan Lawson'ın evinde bulur. Bella, cinayeti kocasının işlediğini söyler. Poirot, Bella'yı gizlice Londra yakınlarındaki bir otele yerleştirir. Olayı detaylandıran bir mektup yazar ve ona teslim eder. Ertesi sabah, Bella'nın çok fazla uyku ilacı alarak öldüğü haberi gelir. Bütün aile konakta toplanır. Poirot olayların iç yüzünü anlatmaya başlar: Cinayet, Bayan Arunder'ın fosforla zehirlenmesi sonucu işlenmiştir. Doktor bunu anlamadı çünkü fosfor zehirlenmesi karaciğer iltihabı ile aynı etkiye sahip. Ancak doktor cinayet sırasında ortaya çıkan kokuyu tespit edemedi. Cherles, yeni vasiyeti gördüğü için cinayeti işlemedi. Bayan Lawson'ın yeni vasiyeti görmesine rağmen yeni vasiyetini gömmediğini açıklaması şüphe uyandırıyor. Ama onları düşünemeyecek kadar saf ve aptal. Şüphelilere Dr. Donaldson ve Dr. Tanios da eklenebilir. Ancak olayın olduğu gece konakta değillerdi. Sadece bir kişi kaldı. Bella. MissLawson'ın kaza gecesi gördüğü kişi Theresa değil Bella'dır, çünkü T.A. aynada aslında A.T. Arabella Tanios'un kısaltmasıdır. Bella, babasının laboratuvarında çalıştığı için fosfor hakkında bilgi sahibidir. Bella, teyzesini merdivenlerde öldüremediğinde, onları Bayan Arundell'in yemeklerden sonra aldığı kapsüllere koyar. Nasılsa Miss Arundell kapsülleri yutacaktır. Bella, Poirot'un cinayeti çözdüğünü anlayınca suçu kocasına atmaya çalışmış ama başarılı olamamıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/olum-diken-ustunde/", "text": "Janet Grey: Piyangodan para çıkmış olan güzel bir kızdır. Norman Gale: Janet'i ilk gördüğü an beğendiği yakışıklı bir gençtir. Cicely Horbury: Kaba ve açgözlü bir Kontestir. Lady Venetia Kerr: Kont Horbury'nin yanlış bir evlilik yaptığını düşünen soylu bir kadındır. Roger Bryant: Müziğe ilgisi olan tanınmış bir doktordur. Armand Dupont: Çevresinde yaşanan olaylardan çok geçmişle ilgilenen ünlü bir arkeolog. Charles Dupont: Armand Dupont'un sevimli, genç oğludur. Elise Grandier: Hanımı Giselle'ye çok bağlı olan bir hizmetçidir. Anne Morisot: Herkesin ilgi duyduğu bir genç kızdır. Paris'teki La Bourget havaalanından Londra'daki Croydon havaalanına giden uçakta bir kadın koltuğunda ölü bulundu. İlk başta eşekarısı işi olduğu düşünülüyor. Ancak daha sonra kadının zehirli iğneyle öldürüldüğü ortaya çıkar. Bir de bu iğneyi atan Güney Amerika Kızılderililerinin kullandığı türden ilkel bir silah vardır. Ancak uçaktaki yolculardan Hercule Poirot ikna olmaz. Scotland Yard ve Fransız polis teşkilatı Surete ile birlikte çalışan Poirot, bu gizemli ölümü kendi yöntemleriyle çözmeye çalışır. Önce ölen kadının bir tefeci olduğunu öğrenir ve kadın ile müşterileri arasındaki ilişkiyi inceler. Daha sonra, ölen kadının mirasçısı olacak ancak erken yaşta yetimhaneye verildiği için annesini tanımayan kızının ilişkilerini araştırır. Ve araştırmalarının sonucunda katili bulur. - Özgün adı Death in The Clouds olan eser kitap olarak yayımlanmadan önce ABD'de The Saturday Evening Post dergisinde, sonra da İngiltere'de bazı dergilerde Death in the Air adlarıyla tefrika edildi ki bu ad Agatha Christie'nin romanına verdiği ilk orijinal adıdır. - Roman Türkiye'de ilk kez 1971 yılında Gönül Suveren'in Türkçe çevirisiyle yayımlanarak baskıları yapılır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/olum-sessiz-geldi/", "text": "Hercule Poirot: Ünlü Belçikalı özel dedektiftir. Avrupa'daki savaş yüzünden yerinden edildikten sonra İngiltere'de yaşamaya başlar. Eski arkadaşı Hastings, davayı araştırmasını istenmek üzere çağrılır. Hastings: Poirot'nun arkadaşı ve hikayenin anlatıcısıdır. Müfettiş Japp: Bir Scotland Yardımcı dedektifi ve soruşturma görevlisidir. Emily Inglethorp: Zengin bir yaşlı kadındır. Ayrıca Alfred Inglethorp'un eşidir. Alfred Inglethorp: Kocasından 20 yaş daha genç olan Emily'nin ikinci kocasıdır. Ailesi tarafından servet peşinden koşan biri olarak görülür. John Cavendish: Emily'nin ilk kocasının önceki evliliğinden büyük üvey oğlu ve Lawrence'ın de kardeşidir. Lawrence Cavendish: Emily'nin ilk kocasının önceki evliliğinden küçük üvey oğlu ve John'un kardeşidir. Evelyn Howard: Emily'nin arkadaşı ve Alfred Inglethorp'un ikinci dereceden kuzenidir. Cynthia Murdoch: Ailenin ölen bir arkadaşlarının kızıdır. Dr. Bauerstein: Styles'tan çok uzakta olmayan tanınmış bir toksikolog'tur. Styles St. Mary köyündeki Styles Mansion'da ilginç ve tuhaf şeyler olur. Köşkün sahibi yaşlı Bayan Inglethorp'un yardımcısı Bayan Howard, Zavallı Emily, hepsi köpekbalığı, der ve evi terk eder. Bir süre sonra Bayan Inglethorp ölür. Tıbbi araştırmalar sonucunda kadının kalp krizi sonucu ölmediği açıklanır. Bu sırada evde misafir olan Arthur Hastings, eski arkadaşı Hercule Poirot ile tanışır ve ondan yardım ister. Hercule Poirot araştırmaya başlar. Ve işin içinde bir iş olduğu sonucuna varır. Sonunda efsanevi zekasıyla sorunu çözer. Hastings bir askerdir. Orduda yaralanır ve İngiltere'ye gider. İngiltere'de eski arkadaşı John Cavendish ile tanışır ve Bay Cavendish onu evine, Styles'a davet eder. John'un babası yıllar önce ölmüştür. Ölmeden önceki evliliği Bayan Inglethorp ile beraberlerdi. Kocası öldükten sonra, Bayan Inglethorp, Alfred Inglethorp ile yeniden evlenir, ancak üvey oğlu Lawrence Cavendish ve John Cavendish'i yanında tutar. Hastings malikaneye vardığında John'un karısı Mary Cavendish ile tanışır. Mary çok tatlı, çekici ve güzel bir kadındır. Hastings'in aklı Mary'de kalır. Aynı zamanda evde yetim bir kız olan Cynthia Murdoch da yaşıyor. Hastings ayrıca Bayan Murdoch'u da severdi. Evin sadık hizmetçisi Evilyn Howard, Bayan Inglethorp'un karısı Bayan Inglethorp'un kuzenidir. Ve ikisi birbirinden nefret eder. Her şey normal giderken bir gece Miss Inglethorp aniden zehirlenerek ölür. Zehrin adı Strychnine'dir. Doktor Bauerstein ve Doktor Wilkins durumu açıklar ve cesedi otopsiye gönderir. Herkesin şüphelisi Bay Inglethorp, Hastings dedektif arkadaşı Poriot ile konuşur ve ondan davayı araştırmasını ister. Poriot, soruşturmasına Bayan Inglethorp'un odasında başlar. Hastings ile her şeyi incelerler. Şöminede ölmeden önce yazdığı vasiyetin son parçasını bulur. Onu yanında götürür. İçme kakao ve kahve örneklerini alır ve kapının süngüsüne takılı yeşil ipliği alıp incelemeye gönderir. John ve avukatları vasiyet hakkında konuşurlar. Poriot onlara yeni vasiyeti gösterir ve Bayan Inglethorp'un odasına geri dönerler ve her şeyi sakladığı mor çantaya bakmak isterler, ancak çantanın zaten zorla açıldığını ve kendileri için yararlı olacak kağıdın olduğunu fark ederler. Odadan çıkarlar ve araştırmalarına devam ederler. Poriot sorguya hizmetçilerle başlar. Dorcas, Poriot'a bildiklerini ve Bayan Inglethorp ile Bay Inglethorp arasındaki kavgayı anlatır. Tüm şüpheler Bay Inglethorp'a işaret etse de, Poriot suçlu olmadığını ve şimdilik tutuklanmasını istemediğini savunur. Bu süre zarfında, Doktor Bauerstein casusluktan tutuklanır, herkes Bauerstein'dan suçlu mu? Düşünüyor ama suçlu da değildir. Tavan arasında sahte bir kara sakal var. Bu sakal, birinin Bay Inglethorp'un yerini aldığını gösteriyor. Bu kişi başta Lawrence Cavendish'e benzer ama sonra John Cavendish tutuklanır. Dorcas'ın anlattığı kavga aslında Bay Inglethorp değil, John Cavendish ve Bayan Inglethorp arasındadır. Ve John Cavendish'in odasında bir şişe Striknine var. John tutuklanmadan önce Poriot, suçluların Bay Inglethorp ve Bay Evelyn Howard olduğunu kanıtlar. Bu iki kuzen aslında birbirlerine aşıktır. Bayan Inglethorp'un parasını almak için, Bay Inglethorp onunla evlenir ve günlük ilacına Striknin'i ekleyerek onu öldürdüler ve John'a karşı delil toplamaya çalışmışlardır. Poriot her şeyi açıklıyor. Miras John Cavendish'e bırakılmıştır. Mary Cavendish ile olan evliliği de işe yarar. Cynthia Murdoch ve Lawrence Cavendish birbirlerine olan aşklarını itiraf edip ve tekrar bir araya gelirler. Kitap, cinayete maruz kalan herkesin huzur içinde olmasıyla biter. - Agatha Christie'nin ilk kitabı olma özelliğini taşımasıyla beraber, Hercule Poriot, Arthur Hastings ve Müfettiş Japp karakterlerini ilk kez bu kitapta görüyoruz. - Birinci Dünya Savaşı'nın ortasında, 1916 yılında yazılan bu kitap ilk kez 1920 yılında Amerika'da, 1921 yılında ise İngiltere'de yayınlanmış. - Ülkemizde daha önce üç farklı yayınevinden Aşkımı Sen Öldürdün (Net, 1944), Katil Kim (Nil, 1989), ve Styles'teki Esrarengiz Vak'a (Ak, 1963) isimleriyle basılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/on-kisiydiler-on-kucuk-zenci/", "text": "Anthony James Marston : Ahlaktan yoksun ve sorumsuz genç bir adamdır. Thomas Rogers: Kahya ve Ethel Rogers'in baskıcı ve kocasıdır. Ethel Rogers: Aşçı/ev hizmetçisi ve Thomas Rogers'in karısıdır. General John Gordon MacArthur: Emekli I. Dünya Savaşı savaş kahramanlarındandır. Emily Caroline Brent: Yaşlı, dindar ve evlenmemiş bir kadındır. Edward George Armstrong: Bir Harley Street doktorudur. William Henry Blore: Eski bir komiser ve özel dedektiftir. Vera Elizabeth Claythorne: Bir kız okulunda beden öğretmenliği görevini bırakan genç bir kadındır. Lawrence John Wargrave : Emekli bir ceza hakimidir. Isaac Morris: Adanın sahibi, kalitesiz bir avukat ve ayrıca uyuşturucu kaçakçısıdır. On kişi Una Nancy Owen adında birinden bir mektup alır ve Negro Adası'nda bazıları iş için, bazıları tatil için gösterişli bir malikaneye davet edilir. Mektuplarda söylenenin aksine misafirler bu adamla nerede tanıştıklarını hatırlayamasalar da bedava bir tatil ya da iş fırsatını reddetmezler ve hep birlikte adaya giderler. Ancak her biri adaya vardıklarında onları bir sürpriz beklemektedir. Ev sahibi hiçbir yerde bulunamaz! Adayı ararlar ve on kişiden başkasını bulamazlar. Aynı günün akşamı, yemekten sonra, misafirler sohbet ederken, gramofona yerleştirilen plak çalmaya başlar ve ev sahibinin sesi, geçmişte sebep oldukları ölümlerden suçlu bulunduklarını söyler. Ama ceza almazlar. Bu olay yaratır ve misafirler kendilerine bir şaka yapıldığını düşünerek adadan ayrılmaya karar verirler. Ancak ada ile kara arasında ulaşımı sağlayan tekne bir kaç gün daha gelmez, bu yüzden bir süre mahsur kalırlar. Üstelik o gece adadaki misafirlerden biri öldürülür. Üstelik adada başka kimse olmadığı için katil bahsettiği kişi değil onlardan biridir... Misafirler bu zeki katili bulmaya çalışırken bir sonraki hedef olmamaya da çalışacaklardır. En popüler kitaplar arasında yer alan On Küçük Zenci, en iyi polisiye romanlarından biridir. On kişi, geçmişte verdikleri kararlar yüzünden insanların ölümüne sebep olmuşlardır ve bunu sır gibi saklarlar. Zenci Adası; Devon sahilleri yakınında ve üzerinde modern bir köşk olan bir yerdir. Sahibi Amerikalı bir milyoner olsada daha sonra Owen adında sadece isim üzerinde var olan ama aslen varlığından bihaber olunan biri tarafından satın alınır. Daha ilk gece evde tuhaf şeyler olmaya başlar. Aniden çalışmaya başlayan bir gramafon hepsini bir cinayetle suçlamaktadır. Gruptakiler her ne kadar itiraf etmekten çekinseler de bu cinayetleri işlemişlerdir. Her birinin odasında oturma odasında mutfakta da garip bir tekerleme yazılıdır. Köşkün yemek odasında ise 10 tane cam biblo bulunmaktadır. Adada mahsur kalan bu insanlar sırlarını birbirlerine anlatınca tek tek ölmeye başlarlar. İlk gece Tony Marston ölür. Tıpkı tekerlemedeki gibi içki içerken aniden yere yığılmıştır. Masanın üzerindeki zenci heykellerinin sayısı da dokuza düşmüştür. Ölüm korkusuyla tüm sırlarını döken bu kişiler, aslında bir şekilde geçmişte birbirleriyle bir ilişki içindedir. Neden orada olduklarını ve katilin amacının ne olduğunu çözmeye çalışırlar tabii öncesinde katilin kim olduğunu da. Bunlar çalışırken katil de boş durmaz elbette, biblolar git gide azalır. Girişte karakterlerin tanıtıldığı, gelişme bölümünde dedektifin karakterleri sorgulayarak okuyucunun dikkatini belli şahıslar üzerine çektiği ve bu arada benzer bir cinayet daha yaşandığı sonuç bölümünde ise bütün sır perdesinin aralandığı bu kitabı heyecanla ve sabırsızlıkla okuyacağınızı düşünüyorum. - Bu kitaba Agatha Christie, On Küçük Zenci adını vermiş, daha sonra fikrini değiştirip On Küçük Kızılderilide karar kılmıştır. Ancak son dönemlerde Amerika'da yaşanan ırkçılık olaylarının ardından, Londra merkezli Agatha Christie Vakfı'nın talebiyle kitabın adı gereksiz hakaret oluşturmaması için tüm ülkelerde 10 Kişiydiler olarak yeniden değiştirildi. - Romanda olayları çözen bir dedektif yoktur. Karakterlerin tamamı birbirini şahsen tanımamaktadır. - Polisiye Yazarlar Derneğinin ve Amerika'nın Gizemli Yazarlarının yayınladığı en iyi 100 polisiye romanı listelerinin her ikisinde de yer almıştır. - Rus yönetmen Stanislav Govorukhin tarafından Desyat Negrityat adıyla sinemaya uyarlanmıştır. On Kişiydiler romanı, Amerika'da 1940'lardaki ilk basımından, İngiltere'de ise 1980'lerden beri And Then There Were None adıyla yayımlanmaktadır. Zamanında normal karşılanan ama aslında bu amaçla kullanılmasa da günümüzde ırkçı sayılabilecek bazı kelimelerin, Agatha Christie'nin ailesinin ve ajansı ACL'in kararıyla yeni dile uyarlanması uygun bulunmuştur. Bu nedenle; daha önceleri On Küçük Zenci adıyla yayımlanan bu romanı kırıcı dilinden arındırarak, yeni bir isimle okura sunmayı uygun buluyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/patasana/", "text": "Patasana: Tabletlerin yer aldığı bölümlerin başkahramanıdır. Bu el yazması tarafından gizlice yazılan ve gayri resmi tarihin ilk belgeleri olacak tabletleri bulan arkeologların kazıları sırasında etrafında meydana gelen esrarengiz cinayetler olay örgüsü konu edinmiştir. Kitap bir cinayet haberiyle başlıyor. Bu arada kazılar devam etmekte ve bazı tabletler ortaya çıkarılmıştır. Cinayet haberi; çeşitli şüphelere neden olmuş, olayı farklı şekillerde yorumlamış ve arkeologlar arasında tedirginliğe neden olmuştur. Ahmet Ümit'in tüm kitaplarında olduğu gibi okuyucu yine yanlış köşeye konur ve katil beklenmedik bir kişidir. Patasana adlı Hitit saray başkatibi, çocukluğundan beri yaşadığı başlıca olayları, aşk ve kinini tarihi olaylarla birlikte samimiyetle ve yalan söylemeden tabletlerde anlatır. Tabletleri gizlice yazmasının nedeni, saray katiplerinin kralın bilgisi olmadan yazamayacakları ve devleti küçük düşürebilecek olmasıdır. - Patasana, Ahmet Ümit'in 2000 yılında yayımlanan polisiye romanıdır. - Kitap, Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım ile başlamaktadır. - Kitabın adı olan Patasana, kitapta adı geçen bir Hitit saray katibinin adıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/roger-ackroyd-cinayeti/", "text": "Hercule Poirot: Özel dedektiflikten emekli fakat cinayet soruşturmasında ondan yardım istendiğinde mesleğe geri dönüyor. Ayrıca kurbanın arkadaşıdır. Dr James Sheppard: kasabanın yerel doktorudur. Soruşturmaya yardımcı olur. Aynı zamanda romanın da anlatıcısıdır. Roger Ackroyd: Cinayetin kurbanıdır. Zengin bir iş adamı, aile çevresine karşı cimri fakat cemiyetlere karşı cömert biridir. Bayan Ferrars: İstismara uğradığı alkolik kocasını öldürdüğünden şüphe edilen kadındır. Bu şüphe yüzünden şantaja uğrar ve romanın başında intihar eder. Mrs Cecil Ackroyd: Roger Ackroyd'un yengesidir. Flora Ackroyd: Cecil'in kızı ve Ackroyd'ın yeğenidir. Amcasının zoruyla Ralph ile nişanlanmıştır. Ayrıca Poirot'tan amcasının cinayetini araştırmasını isteyen kişidir. Ralph Paton: Ackroyd'un üvey oğludur. Amcasının zoruyla Flora ile nişanlanmıştır. Ancak bir yandan da Ursula Bourne ile de gizlice evlenmiştir. Ursula Bourne: Ackroyd's hizmetçisidir. Asil bir aileden gelmiş ancak yoksuldur. Charles Kent: Russell'un gayrimeşru oğludur. Uyuşturucu bağımlısıdır. Müfettiş Davis: King's Abbot'ta araştırmayı yürüten yerel polis müfettişidir. Müfettiş Raglan: Cranchester kasabasından araştırmaya dahil edilen polis müfettişidir. Colonel Melrose: King's Abbot'ta emniyet müdürüdür. Ünlü dedektif Hercule Poirot emekli olur ve King's Abbot köyüne gelir ve balkabağı yetiştirmeye başlar. Bu sırada köyde yaşayan bir dul kadının intiharı çeşitli söylentilere neden olur. Bu söylenti, dul kadının ilk kocasını öldürdüğünü ve Roger Ackroyd'un sevgilisi olduğunu bilen biri tarafından şantaj yapıldığıdır. Ancak Ackroyd öldürüldüğünde, tüm şüpheler hane halkının üzerine atılır. Hercule Poirot durumu devralır. Olaylar başlar. Bu hikayenin anlatıcısı Dr. James Sheppard, Rahibe Caroline ile birlikte yaşar. Kadın yaşlı bir hizmetçi ve bu nedenle tüm yerel dedikoduları toplardı. Bir gün köyde olan biten her şeyi kardeşine anlatılır. Bir gün, zehirlenen Ferrar Hanım'ın ölümüne tanık olması için bir doktor davet edilir. Bu ailedeki ilk ölüm değildir. Kocası daha önce mide rahatsızlıklarından ölmüştü. Ancak yerel bir dedikodu, karısının onu zehirlediğini iddia eder. İlk başta herkes Bayan Ferrar'ın intihar versiyonunu destekler, ancak daha sonra onun da kısa bir süre sonra ölen Roger Ackroyd ile çıktığı ortaya çıkar. Roger'ın kızı Flora, bir dizi gizemli ölümü araştırmak için büyük dedektif Hercule Poirot'yu tutar. Ne olduğunu anlamak için Hercule, James'ten asistanı olmasını ister. Dedektif ve doktor bir soruşturma başlatır ve köyde çok garip şeylerin olduğunu öğrenir. Ackroyd'un gelini akıl hastalığından muzdariptir. Ve hizmetçi aniden merhumun evinden atılır. Roger'ın uşağı ve üvey oğlu tuhaf davranırlar. Evden yüklü miktarda para gitti. Vasiyete göre, ölen kişinin üvey oğlu ve kızı ana mirasçılar olur. Roger'ın cinayetten önce kimsenin tanımadığı garip bir adamla tanıştığı da öğrenilir. Ayrıca toplantının ardından odada uyuşturucu almak için bir cihaz bulunur. Poirot, hizmetçinin efendisine şantaj yaptığını öğrenir. Yüz Miss Ferrar'ın birine büyük meblağlar ödediği de öğrenilir. Ve üvey oğlu kovulmuş bir hizmetçiyle evlidir. Ancak, büyük dedektif gerçeğin dibine inmeyi ve olanların suçunu bulmayı başarır. Ancak okuyucu, çalışmanın sonunda Dr. Sheppard'ın bir katil olduğunu öğrenir. Maruz kaldıktan sonra, ölümcül dozda uyku hapı alır ve günlüğüne tüm soruşturmanın ilerleyişi hakkında notlar bırakır. Doktor sadece kız kardeşinin ölüme nasıl tepki vereceğiyle ilgilenir. Agatha Christie, bir insan gerçeği ne kadar gizlerse gizlese de ortaya çıkacağının basit gerçeğini bir kez daha kanıtlar. King's Abbot köyündeki sakin yaşam bir anda altüst olur. Dul bir kadının şüpheli ölümü asılsız dedikodulara yol açar. Köy, kadının ilk kocasını öldürdüğü, bu yüzden şantaj kurbanı olduğu ve Roger Ackroyd'la gizlice nişanlandığı söylentileriyle çalkalanmaktadır. Ackroyd cinayete kurban gidince tüm şüpheler ev halkına odaklanır. Emekliye ayrılan ve sakız kabağı yetiştirmek için King's Abbot köyüne yerleşen Hercule Poirot, istemeden de olsa cinayeti incelemeye başlar ve şeytani bir zekaya sahip katili yakalamaya çalışır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/sahidin-gozleri/", "text": "Arthur Calgary: Romanın ana kahramanı ve bilim adamıdır. Rachel Argyle: zengin fakat mutsuz bir kadındır. Çocuğu olmadığı için beş yetim çocuğu evlat edinmiştir. Leo Argyle: Rachel'in eşidir. Cinayete kurban gider. Jacko: Rachel'in evlat edindiği oğludur. Suçlu olarak kabul edilir ve cezaevine girip orda ölür. Philip: Rachel'in evlatlığı olan Mary'nin eşidir. Gwenda Vaughan: Aynı evde Rachel ve Leo ile yaşayan sekreterleridir. Kristen Lindhalm: Rachel ve Leo ile aynı evde yaşayan İsveç asıllı kahyalarıdır. Maureen: Jacko'nun sonradan ortaya çıkan eşidir. Londra'nın varlıklı ailelerinden Argyles'in malikanesi korkunç bir cinayetle çalkalanır. Zengin, güzel ve iyi kalpli Bayan Argyle, çalışma odasında şömine maşasıyla öldürülür. iki yıl gibi bir zaman sonra Doktor Arthur Calgary adında bir adamın yeni bilgiler ortaya atması ile konu tekrardan gündeme gelmeye başlar. Rachel Argyle zengin ama mutsuz bir kadındır. Çocuğu olmadığı için Rachel beş yetim çocuğu evlat edinir. Ayrıca malikanesinde eşi Leo, eşinin sekreteri Gwenda Vaughan ve hizmetçi Kristen Lindhalm da yaşar. Çocuklar büyür ve çocuklardan biri olan Jacko serseri bir hayat sürmeye başlar. Bir gün, Rachel ve Jacko şiddetli bir tartışma yaşarlar ve Jacko evi terk eder. Bir süre sonra Rachel öldürülmüş olarak bulunur. Polis tarafından suçlanan Jacko, cinayet sırasında başka bir yerde olduğunu kanıtlamaya çalışır. O saatte otostop çekerek tanımadığı bir kişinin arabasına biner. Ancak Jacko'nun tanığı bulunamaz ve Jacko hüküm giyer ve bir süre sonra hapishanede ölür. İki yıl gibi bir zaman geçtikten sonra Jacko'nun tanığı ortaya çıkar. Bu tanık Arthur Calgary'dir. Gerçekten de Jacko'yu arabasına almış ama ertesi gün arandığından habersiz uzun bir araştırma gezisine çıkmıştır. En azından Jacko'nun adını temize çıkarmak ister. Ancak aile bu durumdan memnun değildir. Çünkü Jacko aklanırsa, bir diğeri cinayet zanlısı olacak. Ailenin tepkisinden sonra Arthur Calgary olayı araştırmaya başlar. Ancak bu sırada ikinci bir cinayet işlenir ve olaylar iyice farklı boyutlara girer. Heyecanla okuyacağınız muhteşem bir polisiye romanı. Keyifle okumanızı dilerim. - Şahidin Gözleri İngiliz dedektif romanları yazarı Agatha Christie'nin bir romanıdır. - Her ne kadar Agatha Christie roman kahramanı Hercule Poirot ile tanınırsa da romanlarının yarısında farklı karakterler vardır. Londra'nın zengin ailelerinden Argyle'lerin malikanesi korkunç bir cinayetle sarsılır. Zengin, güzel ve iyi yürekli Bayan Argyle çalışma odasında başına şömine maşası vurularak öldürülmüştür. Tüm şüpheler evin oğlu Jacko Argyle'yi işaret eder. Mahkeme Jacko'yu ömür boyu hapse mahkum eder fakat genç adam cezaevinde zatürreeden ölür. tabi kısa bilgiler olmuş. Biraz daha geniş tutulması daha iyi olacaktı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/seytan-donemeci/", "text": "Gordon Cloade: Bütün akrabalarına kol kanat germiş zengin kişi. Rosaleen: Gordon'un kendinden çok daha genç olan eşi. Lynn Marchmont: Adela'nın kızı, kuzen Rowley'in nişanlısı. Rowley Cloade: Gordon'un daha önce ölmüş erkek kardeşinin oğlu. Enoch Arden: Takma isim kullanan bir yabancı. Olaylar bir kulüpte eski bir memur olan emekli Bay Porter 'in okuduğu gazetedeki bir haber üzerine başlamaktadır. Haber de ise Londra'daki depremde Gordon Cloade'ın evinin yıkıldığı ve kurtulanlar arasında sadece yeni evlendiği karısı ve karısının abisi olduğu yazmaktadır. Bay Porter haberi okuduktan sonra çeşitli yorumlar yapmaya başlar. Çünkü depremden kurtulmuş olan Gordon Cloade'un evlendiği kadın, görevli olduğu Afrika'daki dostu Underhay'ın onu terk eden eşidir. Terk edildikten sonra dostu Porter'e dert yanmış ve Katolik olduğu için boşanamadığı eşinin kendisini terk etmesini kabullenemediğini anlatmıştır. Kısa bir süre sonra Underhay'ın ölüm haberi İngiltere'ye ulaşmış ve Bay Porter'de bu ölümü devamlı adamın eski karısına bağlamıştır. Porter'in bu yorumunu dinleyen Hercule Poirot Porter'in ölümü üzerine olayla ilgilenir. Olaylar, bir kulüpte eski katip olan emekli Bay Porter'ın gazetede okuduğu bir haberle başlar. Haberde Gordon Cloade'in Londra'daki depremde evinin yıkıldığı ve yeni evli eşi ve ağabeyinin erkek kardeşi dışında kimsenin hayatta kalamadığı yazılıyor. Haberi okuduktan sonra Bay Porter, kulüptekiler arasında Gordon Cloade'in kardeşi Doktor Jeremy Cloade olduğunu fark etmeden yorum yapmaya başlar. Çünkü depremden kurtulan Gordon Cloade, bir vapur yolculuğu sırasında tanışıp evinden uzak olan New York'ta aniden evlenen kadın, Afrika'daki arkadaşı olan ve onu terk eden Underhay'ın eşidir. Underhay, kadın kendisini terk ettikten sonra arkadaşı Porter'a şikayette bulundu ve Katolik olduğu için boşanamadığı karısının habersiz terk edilmesine tahammül edemeyeceğini açıklar. Vatanı İngiltere'den uzakta hayatını sürdüren bu adamın ölüm haberini duyurduğu ve Afrika'da izini kaybettiği günden ve kadının özgür olabileceği günden de bahsetmiş ancak bu olaydan da bahsetmiştir. Fırsat bulamadığı için adını lekeledi. Bu olaydan kısa bir süre sonra Underhay'ın ölüm haberi İngiltere'ye ulaştı ve Bay Porter bu ölümü sürekli bu kadına bağlar. Gordon Cloade öldükten sonra, yaşadığı köye yerleşen eşi Rosaleen ve ağabeyi David Hunter'a büyük bir miras kalmıştır. Çok zengin olan Gordon Cloade, evlendikten sonra yeni bir vasiyet hazırlamadığı için tüm mal varlığı eşine geçmiştir. Yine yasaya göre, Bayan Rosaleen mal varlığına sahip olmasına rağmen, sadece parasının faizini kullanabilir ve güçlü bir servet olan anaparayı harcayamaz. Gordon Cloade'in akrabaları bu olaydan son derece rahatsız oldular ve mirastan pay alamadıkları için Roseleen'e düşman olurlar. Zaten yoksulluk içinde büyümüş olan Rosaleen'in dünyayı dolaşan ve dünyayı dolaşan bir aktris olması, ona tahammül etmesi için gerekli bahaneyi verir. Sürekli olarak Gordon Cloade'ın akrabaları tarafından finanse edildikleri için belli bir geliri olmayan kişilerdir. Ölüm olayıyla birlikte yardımlar kesilir, yakınları kredilerini kullanıp tek tek Rosaleen'den para istemeye başlar. Aslında çok iyi kalpli olan Rosaleen, elinden geldiğince yardım etmeye hazır. Ancak kendisine muhalif olan kardeşi David buna engel olmaktadır. Tüm Clod'lerin çekindiği ve kaba olarak nitelendirdiği David Hunter, onları aşağılamaya ve küçük düşürmeye çalışır. Kethie Cloade ile bir akşam yemeğinde Lynn Marchmont ile tanışan David Hunter, kıza ilgi duymaya başlar. Yeni bir çiftlik kuran ve Gordon'un finanse edeceği Rowley ile nişanlı olan Lynn, David Hunter'ın konuşmalarından da etkileniyor. Çünkü Rowley'in Gordon'un ölümüyle çiftliği genişletme planları suya düştü ve Lynn çaresiz görülür. Kasabaya gelen ve kendini Enoch Arden olarak tanıtan bir kişinin, Underhay'dan haber getiren David Hunter'a bir mektup göndermesi ve bu konuda konuşmak istemesiyle her şey alt üst olur. Bu olaydan paniğe kapılan David, Rosaleen'i adamla buluşması için Londra'ya gönderir. Konuşma sırasında Underhay'ın yaşadığını ima eden ve istediği on bin poundun kendisine verilmemesi halinde Cloades'e söyleyeceğini söyleyen adam David'i korkutur. Bu konuşmaya kulak misafiri olan ve adamın kaldığı otelde hizmetçi olarak çalışan Beatrice, olayı hemen Rowley Cloade'a aktarır. Rowley bunu duyunca doğruca avukat olan amcası Jeremy'ye koşar. Onu beklerken resimlerine göz atıyor ve bir anda fikrini değiştirip gider. Olaydan iki gün sonra Enoch Arder'in otelde ölü bulunmasıyla her şey sarsılmaya başlar. Müfettiş Spence cinayet benzeri bir davaya atanır. Oteldeki olayda Enoch Arder, başının arkası ezilmiş halde yüzüstü yatıyordu. Yanındaki masada şömine maşası, ceketinde D ve M harfleri olan altın bir çakmak, dolabın altında kırmızı ruj vardı. Bir çiftlik gezisi sırasında Rosaleen'in üzerindeki çakmağı gören ve sigarasını yakmak için elinden alan Rowley, çakmağı hemen tanır. Adamın David Hunter ile olan yasası da ortaya çıkınca tüm şüpheler David Hunter'a döner. Adam, Underhay'ın hayatta olduğunu kanıtlayabilecek, böylece Rosaleen'in yeni evliliği geçersiz olacak ve hiçbir miras hakkı kalmayacak. Bunu önlemek için David Hunter adamı öldürür. Çünkü adamın ölümünden sadece David ve Rosaleen kar eder. Olay Cuma gecesi 21:00-22:00 saatleri arasında meydana gelir. Adamın bozuk saati de 22:15'i gösterir. Öte yandan David Hunter, bir haftadır Londra'da olduğunu, olay sırasında eşyalarını almak için şehre geldiğini ve 21:15 treniyle geri döndüğünü söyler. Aynı şekilde dönüşte yolda Lynn ile karşılaşmış, onunla konuşmuş ve tren hareket halindeyken ondan kaçtığını söyler. Lynn'in Londra'dan araması da bunun kanıtır. Lynn, 23:05'te bunu doğrular. Olayın olduğu gece, borsa Londra'dan bir arama yapar ve telefon kesilir ve 30 saniye sonra Hunter ile konuşur. Bu olay geliştikten sonra, Rowley ölen kişinin Underhay olduğundan şüphelenir ve Underhayn'ı tanıyan birini bulmak için dedektif Hravle Poirota'ya gider ve dedektifin olaylara karışmasına neden olur. Olaylardan çok şüphelenen dedektif, telefon olayının başında kulüpte bulunur ve Porter'ın konuşmalarını hatırlar. Porter, Rowley'i görmeye gider. Rosaleen ve Porter cesedi görür. Porter, onun Underhayn olduğunu söyleyerek Rosaleen olmadığını ima eder. Ön mahkeme, Porter'a inanır ve Hunter'ın ölüm cezası için yargılanması gerektiğine karar verir. Bu karardan bir gün sonra Porter'ın intihar etmesi, Hunter'ın tekrar serbest bırakılmasının önünü açar. Bu arada, Rosaleen bunalmıştı ve tüm yardımları geri çevirir. Lynn ve Dedektif Poirota'nın ziyaret ettiği gün Rosaleen'i gören Hunter, öfkeyle Lynn'e ve dedektife katillerin Cload'lar olduğunu söyler, ancak Rosaleen'in bıraktığı intihar mektubu onu sakinleştirir. Bu olaydan sonra Lynn birlikte Amerika'ya gitmeyi teklif eder. Lynn nişanlısı Rowley'e söylemeye gider. Rowley sinirlenir, Lynn'i boğazından tutar ve İki cinayetten sonra gitmene izin vermeyeceğim diyerek onu boğmaya çalışır. O sırada odaya giren dedektif Rowley'i sakinleştirir ve olayın gerçeğini anlatmaya başlar. Kasabaya gelen Enoch Arden, Jeremy Cloade'in karısı Fransa'nın suçlu kardeşidir. Beatrice'den duyduklarını açıklamaya gelen Rowley, albümleri karıştırırken yüz benzerliğini fark eder. Bunun üzerine konuşmadan Enoch Arden'in yanına gitti ve aralarında tartışma çıkar. Tartışmada Enoch Arden'e attığı yumruk, dengesini kaybetmesine ve kafasını şömineye çarpmasına neden oldu ve Enoch Arden bu nedenle ölür. Rowley daha sonra kulüpte amcası Jeremy'den duyduğu konuşmayı hatırladı ve David'in çakmağını cesedin üzerine bıraktı ve Porter'ı görmeye gider. Porter'ın mali sıkıntısı, para karşılığında yalan yere yemin etmeye razı olmasına neden oldu. Dedektif Rowley ve Porter'ın daha önce, ziyareti sırasında, sigara ikramı sırasında Rowley'e onu kullanma dediğinde tanıştıklarını fark eder. Rowley bu iki ölüm için kendini suçlar. Rosaleen'in ölümü David Hunter'ın işi. Rosaleen aslında depremde ölür. Ayağına gelen parayı tekmelemek istemeyen David, hayatta kalan ve Rosaleen ile aynı boyda olan hizmetçi Rosaleen'in yerini alır. Daha önce ilişki yaşadığı bu hizmetçi, yolundan çekilmez. Ancak olaylar patlak verdiğinde soğukkanlılığını kaybetmeye başlar ve vicdan azabı duyar, itiraf edeceğinin sinyalini verir. Kendini bu tehlikeden kurtarmak isteyen David, standart ilaçlarını morfinle doldurur ve ölümüne neden olur. İlacın ölüm nedeninin Cloades doktorunu şüpheli bırakacağından emin olan David, dedektifin gezici bir aktris olan Rosaleen'in gördüğü kadın kadar saf olmayabileceğinden ve gerçeği araştırıp ortaya çıkaracağından şüphelenmesine güvenmez. Lynn, kendisini öldürecek kadar onu seven Rowel ile yeniden bağlantı kurar. Dedektif ilk iki ölümü tam olarak açıklamadığı için Rowley kurtuldu ve Rowley ve Lynn'in tekrar bir araya gelip evlenmeleri için tüm sorunlar ortadan kalkar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/sis-ve-gece/", "text": "Komiser Sedat: Romanın ana kahramanı olan karakterdir. Çalıştığı teşkilattaki entrikalar yüzünden uzaklaştırma cezası almıştır. Evlidir ve evli olmasına rağmen yasa dışı örgüt üyesi Mine ile ilişki vardır. Mine: Yasa dışı örgüt üyesidir. Sedat'ın baskınından yaralı olarak kurtularak kaçar ancak evinde ölür. Komiser Sedat'an hamiledir. Madam Eleni: Mine'nin e sahibi ve komşusudur. Olayın aydınlatılmasında ki en önemli ipuçları kendisine olan karakterdir. Maria: Madam Eleni'nin zihinsel engelli kızıdır. Babasının vurduğu tavşanların buzdolabına koyulması üzerine, onların uyuduğuna inandırılan bir çocuktur. Mine'nin buzdolabındaki cesedini o işaret eder. Sinan: Fahri'nin arkadaşı ve ayrıca kitapçıdır. İsmet: Sedat'ın amcası ve ayrıca Emniyet Görevlisidir. Roman, Milli İstihbarat Teşkilatı komiseri Sedat'ın evliliği, aşkı ve işi arasında geçen olayları konu alıyor. Komiser Sedat'ın içsel hesaplaşması, yalnızlık ve öfke gibi konuları ele almıştır. Her şey Sedat'ın kendisi gibi polis olan yakın arkadaşı Yıldırım'ın bir saldırıda ölmesiyle başlar. Daha sonra Sedat, Fahri'nin saldırısına uğrar. Ayrıca hatırladığı kadarıyla saldırganlar arasında simit kılığına girmiş bir başkası daha var. Sedat bu saldırıdan yaralı olarak kurtulur. Daha sonra saldırıdan kısa bir süre önce ortadan kaybolan sevgilisi Mine'yi aramaya koyulur. Sedat evli olmasına rağmen Mine ile ilişki içindedir ve kendisine saldıranların da aynısını Mine'ye yapacağından korkmaktadır. O sırada bazı olaylar da olur. Birkaç kişi Mine'nin ev sahibi Madam Eleni'nin zihinsel engelli kızını kaçırmak ister ama başarısız olurlar. Sedat, Mine'yi Maria olarak kaçırabileceklerini düşünür. Bu arada Sedat ve Mustafa'nın gözlemci sıfatıyla katıldığı bir operasyonda, çıkan çatışmada biri hemşire olmak üzere dört kişinin hayatını kaybettiği basın haberlerine çıkar. Basın bunu yargısız infaz olarak nitelendirdiği için olayla ilgili soruşturma bile açılır. Sedat, Mine'nin hücre evi baskınında edindiği erkek arkadaşı Fahri'yi öldürür. Yaralı olarak kaçan başka bir genç adam var. Onun Mine olabileceğini düşünüyor. Mine aynı zamanda yasadışı bir örgütün de üyesidir. Madam Eleni'nin en küçük kızı Maria, Mine'nin evde uyuduğu konusunda ısrar ettiğinde ev aranmaya başlar. Maria'nın babasının avladığı tavşanların buzdolabında yattığını düşünen bir çocuk ve Mine'nin de uyuduğuna dikkat çekiyor. Sedat evin buzdolabını açar ve buzdolabının zemininde donmuş bir kan kütlesiyle Mine'yi görür. Mine karnında taşıdığı Sedat'ın çocuğuyla birlikte ölmüştür. - Türkiye'de çok satan ve çeşitli tartışmalara yol açan Sis ve Gece Yunanistan'da da yayımlanarak yabancı dile çevrilen ilk Türk polisiye romanıdır. - Roman 2007 yılında Turgut Yasalar tarafından aynı adla sinemaya da aktarılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/siyah-kan/", "text": "Marc Dupeyray: Hayatında sürekli iniş çıkışlarla karşılaşan, seri cinayetler konusunda araştırmalar yapan bir gazetecidir. Bir yıldan kısa bir sürede yazılan kitap, kötülüğün kökeni ve fikrine takıntılı bir gazeteci olan eski bir paparazzi ile serbest dalış şampiyonu bir katili karşı karşıya getirerek yaşadıkları konu ediniyor. Kitap, katilin karanlık bir odada kanla yüzleşmesi ve aynı zamanda yakalanmasıyla başlıyor. Jacques Reverdi yakalandığında tamamen baygındı. Daha önceki cinayetlerden her zaman gizemli bir şekilde kaçmıştı, ancak bu sefer kurbanla birlikte cinayet odasında yalnız kalır. Bilincini yerine getirdiğinde beklenmedik bir yol izlemeye başlar. Psikolojik sorunları öne sürerek deli numarası yaparak infazdan kurtulmak yerine aklı başında olduğunu iddia eder ve normal bir hapishanede ölüm cezasını beklemeyi kabul eder. Hayatında iniş çıkışlar olan, hatta paparazzi olan ve sonunda cinayetleri araştıran bir gazeteci olan Marc Dupeyray, Reverdi davasına farklı bir ilgi duyar. Seri cinayetler onun için ayrı bir yer tutar. Bunun nedeni geçmiş deneyimlerine dayanmaktadır. Marc, Reverdi'ye ulaşmaya ve daha derine inmeye kararlıdır, ancak tek sorun Reverdi'nin kimseyle konuşmamasıdır. Marc ona ulaşmanın yollarını ararken aklına çok farklı bir fikir gelir. Güzel bir üniversite öğrencisi olarak Reverdi'ye bir hayran mektubu gönderir ve onunla arkadaş olmaya çalışırdı. Ne de olsa Reverdi'nin tüm kurbanları genç kızlardı ve kızlara karşı zaafı olduğu açıktı. Ancak tehlikeli bir katil söz konusu olduğu için önlem almaya başlar ve önce olay mahalli bir isim bulur, bu isme bir posta adresi oluşturur ve ismiyle birlikte ilk mektubunu Reverdi'ye gönderir. Hapishanenin vahşetine rağmen, Reverdi hayatını kontrol altında yaşamaya devam ediyor. Avukatı bir ucube, ama yine de ona ihtiyacı yoktu. Bu kokuşmuş hapishanedeki geçmişi nedeniyle herkes ondan korkar ve ondan uzak durmaya çalışır. Reverdi, sıkıcı günlerinden birinde avukatının getirdiği hayran mektuplarına göz atar. Röportaj isteyen gazeteciler, kitap isteyen yayıncılar, aklını kaçırmış hayranlar onu gerçek bir ünlü gibi hissettiriyor. Bütün mektupları gözden geçirip bir kenara atarken, bir harf dikkatini çeker. Kendini beğenmiş bir üslupla yazılan mektup daha sonra masum bir kıza dönüşür. Reverdi bir oyun oynamaya karar verir ve kıza bir cevap yazar. Cevabın geldiğini görünce Marc'ın elleri titremeye başlar. Katil yemin etti ve ona bir şans vermeyi kabul eder. Ancak bunun için ona bir dizi ipucu gönderecek ve ipuçlarını takip ederken bir çözüm bulursa daha fazlasını vereceğine söz verecektir. Bunun için Marc'ın önce Güney Asya'ya gelmesi gerekir. Marc yola çıkar ve ilk ipucunun peşinden gider. İlk ipucu, Yengeç Dönencesi ve Ekvator çizgisi boyunca kara kanla çizilen yoldur. Burada Marc, Reverdi'nin kurbanlarına ne yaptığını öğrenir. Vücuttaki bıçak izleri adeta bir sanat eseri gibidir. İkinci ipucu Kayan ve Çarpan Sonsuzluk İşaretidir. Marc bunun üzerine derin bir araştırma yapar ama bir sonuca varamaz. Reverdi hayal kırıklığına uğrar ama ona bir şans daha verir ve yeni bir ipucu gönderir. İkinci ipucu ile Marc, Reverdi'nin kurbanlarını nasıl öldürdüğünü ve dahası ölümlerini nasıl sanata dönüştürdüğünü öğrenir. Marc, Arınma Odası'nı bulmalıdır ve onu bulduğunda, Reverdi'nin kurbanlarını gerçekte nasıl ve neden öldürdüğünü öğrenir. Bunu öğrendiğinde artık oyunu bitirmesi gerektiğini anlar. Başarısının verdiği korku ve mutlulukla hemen havaya gider. Bir kitap yazmaya ve Reverdi'yi tamamen geride bırakmaya kararlıdır. Fransa'ya döner ve kullandığı sahne adı Elizabeth'i tamamen geride bırakır. Ama içinde bir korku vardır. Çok tehlikeli bir yola girdiğini yeni yeni anlamaya başlar. Marc, başarısına rağmen kitabı yayınlamakta tereddüt eder. Reverdi'yi aldatmak için gönderdiği fotoğrafın manken sahibi artık Fransa genelinde ünlü bir isimdir. Her yerde resimleri var ve Reverdi'nin bir şekilde öğreneceğinden korkar. Bu nedenle, kitabın yayınlanmasını geciktirmeye çalışır, ancak Reverdi'nin idamı yakındır. Aldığı haberle dünya başına yıkılır. Reverdi'yi taşıyan araç nehre uçar ve herkes ölür. Tek sorun cesedin bulunamamasıdır. Marc sonunda mankene ulaşır ve onunla kaçmaya başlar. Reverdi de avlarını takip eder. Onları yakaladığında sanatı hakkında konuşmaya başlar. Tabii ondan önceki bilinmeyenleri de açıklar. Ancak gizlediği bir gerçek daha vardır ve yüzleşmesi gereken başkasıdır. Güneydoğu Asya'da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hakim olduğu bir yol. PARİS. İlk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun İşaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekanda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengidir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/suc-ve-ceza/", "text": "Raskolnikov : Romanın ana karakteridir. Üniversitede hukuk okuyan fakat maddi sıkıntılarla boğuşarak eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalır. Daha sonraları ise kendi iç dünyasındaki tedirginliği ve çatışmaları ruh halini iyice bozmuştur. Pulcheia Alexandrovna Raskolnikov: Rodion'un annesidir. Kocasından kalan maaş ile geçinmeye çalışan dul bir kadındır. Dunya Raskolnikov: Rodion'un kız kardeşi, mutlu, neşeli ve aklı başında bir kızdır. Razumihin: Raskolnikov'un en yakın arkadaşı, ona elinden geldiği kadar yardım etmeye çalışan biridir. Marmelavov: Çalışan bir memurdur. Ancak yaşadığı alkol sorunları yüzünden aile içi sorunlar yaşamış ve işinden bile olmuştur. Sonia: Marmeladov'un kızıdır, babasının yaşadığı alkol sorunları yüzünden çalışamka zorunda kalır ve kötü yola düşer. Dünya klasikleri arasında yer alan yapıt toplumsal kötülüklerin sebeplerini ortaya koyarken kötülükleri yapanların cezalarını çekmesi gerektiğini anlatır. Suç ve Ceza; Rodion Romanoviç Raskolnikov adındaki bir gencin işlediği çifte cinayet üzerine yaşadıklarını konu alan kitap, Tefeci kadını öldürüp mücevherleri alır ancak işlediği cinayete kimsenin tanıklık etmemesi için onun kız kardeşini de öldürmek zorunda kalır. Romanovich fakir bir genç adamdır, Petesburg Üniversitesi'nde hukuk eğitimini yarıda bırakır. Aklı, Batı'dan gelen politik ve felsefi düşüncelerle karışıktır. Nefret edilen kötü bir tefeciyi öldürecek. Böylelikle mali sorunlarını çözerken, diğer yandan dünya kötü ve zararlı biri temizlenecektir. Raskolnikov, daha yüksek bir amaca hizmet eden bir cinayetin kabul edilebilir olduğuna inanıyor. Pek çok hesap, kitabtan sonra harekete geçer ve kadının evine giderken onu baltayla acımasızca öldürür. O anda Raskolnikov, Alonia ile yaşayan ve zarar vermeyen üvey anne beklenmedik bir şekilde geldiği için onu öldürmek zorunda kalır. Müşteriler tarafından birkaç manzara süslemesini alır ve kimselere görünmeden ayrılır. Raskolnikov, kimsenin onu görmediğini bilmesine rağmen son derece endişelidir. Kaygısı da ailesi ve yakın çevresinden etkilenir. Raskolnikov'un hayatında üç kadın var. Bunlardan ilki, annesi sevgi dolu bir kadındır. Hayatındaki ikinci kadın kız kardeşi Dounia'dır. Hayatındaki üçüncü kadın, Marmeladov adlı işsiz bir memurun kızı Sonia'dır. Raskolnikov zaman zaman onunla görüşüp arkadaş olmuştur. Sonia'nın ailesi, babasının sarhoşluğu nedeniyle çok fakirdir. Sonia, ailesine bakmak için kötü yollara düşmüştür. Raskolnikov, öldürdüğü kadının evinden aldığı diğer kanıtları saklayana kadar delidir. Ödenmemiş bir kredi için karakola çağrıldığında, polisin yanında bayılır. Hasta günlerce yalan söyler. Katili cinayet mahalline iade etme kuralına göre yakalanmak ve rahatlamak ve arınmak isteyen genç, öldürdüğü tefecinin evine gelir. Komiserle tanışır ve davranışına dikkat çekerek soruşturmanın baş şüphelisi olur. Zeki bir adam olan Komiser Porfiry Petro vich, katilin Raskolnikov olduğunu düşünüyor. Raskolnikov, Sonia'ya suçunu ve sevgisini itiraf eder. Kötü yola düşmüş olmasına rağmen, Sonia sadık ve iyi kalpli bir kızdır. Ona acıyor ve polise itiraf etmesi ve bedelini ödemesi gerektiğini söylüyor. Sonunda vicdan azabı Raskolnikov'un suçunu itiraf etmesine neden olur, ve sibirya'ya sürgüne gönderilmiştir. Daha sonraları Sonia serbest bırakılmasını bekleyecek. Yine de Raskolnikov aşırı pişmanlık hissetmiyor. Ama Sonia sayesinde kendini dine adayacaktır. Fakir bir genç olan Raskolnikov, başarılı olmasına rağmen hukuk fakültesini maddi sebeplerden ötürü yarıda bırakmak zorunda kalmıştır. Paranın, parayla ne yapılacağını bilmeyen, insanlık ailesine parazit olan aşağılık insanların elinde iken, toplumun gelişmesine büyük katkılar sağlayabileceklerin para sıkıntısı çekmesinin yanlış bir düşünce olduğunu düşünmektedir. Bu yanlışlığı düzeltmek üzere yaşlı ve zengin olan bir tefeciyi,ve onun kız kardeşini görgü tanığı bırakmamak için öldürür. Kimsenin kendisini görmediğini ve geride çok büyük bir olasılıkla bir iz kalmadığını bildiği halde, bazı tesadüflerin sonucunda Raskolnikov müthiş bir tedirginlik içine düşer. İnsanlığını, masumiyetini yitirmiştir. Temiz kalpli Sonya'ya suçunu itiraf eden Raskolnikov, polise de teslim olur ve cezasını çekmek üzere Sibirya'ya gider. Dostoyevski yazmış olduğu en iyi eseri bence suç ve ceza. böyle güzel bir eseri paylaşımda bulunduğunuz için tesekkürü borç bilirim. Böyle bir kitabın özetini çıkarmanız iyi. gelip istediğim kitap hakkında detaylı bilgi ediniyor ve rahatlıkla alıyorum. Teşekkürler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/sultani-oldurmek/", "text": "Müştak Serhazin: Tarih Profesörü ve Romanın ana karakteridir. Nüzhet Hanım: Müştak Serhazin sevgilisi ve Tarih Profesörüdür. Komiser Nevzat: Diğer romanlarda olduğu gibi Başkomiserdir. Şaziye: Müştak Serhazin Hayata olan tek Akrabasıdır. Yıllardır aynı kadını bekleyen bir tarihçinin hikayesidir. Harika bir aşk için harcanan bir hayatın öyküsü. Serazinler'in son temsilcisi Mustak Serhazin'in dört günlük garip macerası ve Fatih Sultan Mehmed imzası bulunan mektup açacağıyla öldürülen tarih profesörü kaleme alınmıştır. Bu bir aşk cinayeti mi? Yoksa Büyük Hakan ın şüpheli ölümünde kökleri olan bir komplo mu? Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü zafer ve ihanet günlerine sıra dışı bir yolculuk. Tarihi ve cinayet kurgusunu tek bir kitapta toplayan bir eser. Yirmi bir yıl önce onu terk eden sevgilisi Nüzhet'ın hayatı, aniden gelen bir telefonla tarih profesörü Müştak'ın hayatı bambaşka bir hal alıyor. Kitap boyunca kahramanımızın iç dünyasına o kadar şahit oluyoruz ki bir süre sonra Mustak Serhazin oluyoruz. Psikojenik füg hastası, hayatının belirli dönemlerinde bu hastalığın neden olduğu krizler geçirebiliyor. Bu kriz sırasında hiçbir şey hatırlamıyor. Belki normal hayatına devam edebilir, dışarı çıkıp gezebilir, yemek yiyebilir, insanlarla sohbet edebilir ama krizden çıktıktan sonra krizin başlangıcı zamana kadar gider ve bu süre zarfında yaptığı hiçbir şeyi hatırlamaz. Burada kahramanımız Nüzhet'in evinin önünde canlanınca kendini yeni bir krizin içinden çıkarıyor. Kriz sırasında neler olduğunu anlamaya çalışırken Nizhet'in evinin kapısının açık olduğunu ve içeri girdiğinde imzalı bir mektup açarak boynundan bıçaklanarak öldürülen eski sevgilisi Fatih Sultan Mehmet'i görüyor. - Cinayet, aşk ve tarih ekseninde dönen polisiye romanı'dır. - Ahmet Ümit'in bütün kitaplarından artık tanıdığımız cinayet masası Başkomiser Nevzat ve ekibi de bizleri yalnız bırakmıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/polisiye/yabanci/", "text": "Meursault: Kitabın anlatıcısı ve ana karakteridir. Yaşamında meydana gelen trajik olaylara soğukluğu ve kayıtsızlığı ile dikkat çeken ve düşüncelerini ifade edemeyen bir karakterdir. Salamano: Kötü ruhlu yaşlı bir adamdır. Meursault ile aynı blokta yaşar. Hakim: Cinayet soruşturmasını almakla görevli hakimdir. Romanda 20. yüzyıl insanının yabancılaşması, bir Arap'ı öldüren ancak bu suçtan ziyade gerçek duygularını dile getirdiği için dışlanan ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddeden bir yabancı üzerinden anlatılır. Meursault, Cezayir'de yaşayan bir adamdır. Bir gün huzurevine alınan annesinin ölüm haberini alır. Ancak, kahraman etkilenmemiş görünüyor. Mekana vardığında, kahramanın olaylar karşısında pasifliğine şaşıran iltica müdürüyle konuşur. Meursault da annesinin cesedini görmek istemez. Bir sonraki gün, Meursault'nun cenazesine eşlik eden tek kişi, annesinin eski bir arkadaşıdır. Cenazeden sonra Meursault'yu en çok endişelendiren, dinlenmek için Cezayir'e gelmesidir. Kahraman, Cezayir'de bir meslektaşı olan Marie Cardona ile tanışır. Kız, annesinin ölümünü öğrendiğinde ve Meursault'nun üzülmediğini görünce çok şaşırır. Günlerden bir gün, işten dönerken, kahraman komşusu Raymond ile tanışır, ona sevgilisini nasıl dövdüğünü anlatır ve Meursault'dan kendisine dönmesine yardım etmesi için bir mektup yazmasını ister. Meursault ile bir sonraki görüşmede, Marie ona onu sevip sevmediğini sorar ve kahramanı hayır der. Raymond'ın evinde kız arkadaşını taciz eden sesler duyarlar. Polis geldiğinde Raymond'u götürürler. Meursault kendisinden bunu yapmasını istediğinde, komşusunu polisin önünde savunmaya karar verir. Raymond, Meursault'u bir arkadaşının kulübesinde bir hafta sonu geçirmeye davet eder. Orada Raymond'ın kız arkadaşının erkek kardeşiyle tanışırlar. Bir kavgadan sonra Raymond yaralanır. Meursault, arkadaşına saldıran adamı öldürünce katil olur. Suç sürecini ve kahramanın cinayetten tutuklandıktan sonraki sorgusunu geliştirir. Hem yargıç hem de avukatı, kahramanın annesinin ölümüyle ilgili kayıtsızlık ve üzüntü eksikliği nedeniyle birbirlerine hayran kalırlar. Tanıklar da kahramanın beraatına fayda sağlamaz. Daha sonra suçlu kabul edilir ve ölüme mahkum edilir. Kahraman, sonunda ölümünü kabul etse de kaderini değiştirmek ister. Albert Camusnün ( 1913-1960) en tanınmış, en çok yabancı dile çevrilmiş, en çok incelenmiş ve hala en çok satan kitaplar arasında yer alan Yabancı, aynı zamanda yazarın en gizemli yapıtı. Ölümün egemen olduğu bir varlıkın en anlamsız olgularını saçma bir düzensizlik içinde yaşayan bu romanın başkişisi Meursault, bir simge kahraman değildir, adı olmayan bir Yabancıdır; bu eksik kimlik, gerçeklikten algıladığı şeyi yapılandıramayan, yeniden örgütleyemeyen, ama gerçekliğin yankılarını yakalamaya çalışan bir boş bilincin imgesidir. Onun kayıtsızlığı ve edilgenliği, işte bu boş bilincin ürünüdür. Yabancı, büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı trajedi duygusuna borçlu: Bir türlü ele geçirilemeyen anlamın sürekli aranması, bilinç ile toplumsal dünya arasındaki çatışma... Camus'yle buluşanların hiçbiri, onunla karşılaşınca hayal kırıklığına uğramamıştır. Mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir, der Camus. Giderek daha çok sevilen bir yazar olması, onun bu sevgisinin yansımasından başka bir şey değildir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/politika-siyaset/aydaki-kadin/", "text": "Selim: Romanın ana karakteridir. İstanbul'un köklü ailelerinden gelen ancak sonraları para sıkıntısı yaşamaya başlayan biridir. Leyla ile Selim'in aşkı ve Selim'in gözünden Leyla'nın verdiği davet ile İstanbul'da yaşayaninsanların yozlaşmış yaşamları anlatılmaktadır. Selim'in çocukluğunun , gençlik yıllarının, ilk heyecanlarının yaşandığı konağın satılması, hasta kardeşini kaybetmesi ve yaşadığı mali sıkıntılar onun içine kapanmasına sebep olur. Mebusluktan ayrılmış, dergi çıkartmak için şartlarını olabildiğince zorlamıştır. Aynı zamanda bitirmek için uğraştığı İflasadlı romanına bir türlü adapte olamamaktadır. Leyla Kırklareli'ne eşini ziyarete gittiğinde Selim ile tanışır. Çevresindeki bütün erkeklerin ilgisini çeken Leyla, eşinin tercihleri nedeniyle ayrılır. Selim ile uzunca sürecek bir birlikteliğe başlarlar. Fakat Selim zaman içerisinde kendi içine kapanışı ve yaptığı kıskançlıklar Leyla'yı Refik'e iter ve ayrılırlar. Bir gün Leyla'nın evinde verdiği davetle Boğaz'ın eşsiz manzarasıyla birlikte Selim ile Leyla tekrar eski günlerini anımsarlar ve çevrelerindeki çarpık ilişkilere, yozlaşan hayatlara şahit olacaklardır. Tıpkı Gaya'nın köpek tablosundaki gibi azmin sonrasında bir duvar ve imkansızlıkla Leyla ile Selim'in küçük köpek ile başlar ancak onunla beraber hayata tutunamaz ve aynı kapıdan hayata girip farklı kapılardan çıkarak aşklarına veda ederler. Selim ise artık yazdığı roman olan İflas'a zihnen hazırdır. Yazarın ömrünün bitirmeye yetmediği kitabı 4000 sayfalık müsvedde arasından derlenen ve öğrencisinin özverisiyle eksik de olsa yayınlanan kitabıdır. Aydaki kadın: Kadın olduğunu öğrendikten sonra içinizde oluşacak o hisse engel olamayacağınız aynı zamanda dönemi eleştirirken karakterin içinde olduğu durumlara onun gözünden bakmakla kalmayıp sizin de içinizde olacağınız harika bir kitap. Aydaki Kadın Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dörtte üçü bitmiş son romanın, dağınık müsveddelerinden merhum Güler Güven tarafından inşa edilmiş şeklidir. Huzur ve Saatleri Ayar/ama Enstitüsü Tanpınar'ın hayatta iken kitap olarak çıkabilmiş iki romanıdır. Tefrika olarak basılan Sahnenin Dışındakiler ile tefrikası yarım kalan Mahur Beste'yi de okuyucular yıllar sonra okudular. İlk romanı Mahur Beste de yarımdı, son romanı da yarım kalmıştı. Tanpınar yıllarca üzerinde çalıştığı eserim diyeceği bu romanın peşindeydi: Roman bugünkü şekliyle hiç fena değil. Eğer pazarlık etmez, parasızlığa teslim olmazsam gelecek sene mühim bir eserim olur demektedir günlüklerinde. Aydaki Kadın tam anlamıyla bir Tanpınar romanıdır. Eser kahramanının nice tanıdıklarının bin bir hatırasıyla mekanı doldurduğu İstanbul'un, özellikle Boğaz'ın ve denizin romanı olduğu kadar, bir türlü dile getiremediği için, içte genişleyen, kıvranan ve zehirleyici bir güce dönüşen aşkın romanıdır. Ben çocukluğumla evlendim. Bu evde doğmuştum. Orada ölmek için evlendim diyen Leyla Boğaziçi'dir. Yazar eserini ayrıca siyasi bir roman olarak tasarlamıştır. Türkiye'nin demokrasi tecrübelerinin iflası, insanların İflasıyla birleşir. Bir bakıma hem Huzur hem de Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile birleşen noktaları çoktur. Her romanına kendisini koymuş olan Tanpınar bu romanda da vardır. Aydaki Kadın ı günlükleriyle birlikte okuyunca, Tanpınar'ın hayalleri ve günlük gerçekler arasında parçalanışı, Selim'in yaşadıkların da takip edilebilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/politika-siyaset/deli-zamanlar/", "text": "Anlatıcı: Üniversite öğrencisi genç bir kadındır. Aypare: Anlatıcıdan on yaş büyük olan Romanın başkarakteri kadındır. Maruf Bey: AP Beşiktaş İlçe Başkanı ve emekli albaydır. Cengiz: Anlatıcı'nın TİP üyesi bir arkadaşıdır. İhsan Bey: İş adamı ve ayrıca bir AP'lidir. Vahit Bey: İş adamı ve ayrıca bir AP'lidir. Özlem: AP Gençlik Kolları üyesi olan Özlem genç ve güzel bir kadındır. Bölünmelerin yeni fikirlere gebe olduğu çatallı dönemde, bir üniversite öğrencisi, genç bir yetişkin kız, Çılgın Zamanlar 'da Aypare'yi, çevresindeki insanları, siyasi saldırılarını, insanların sorunlarıyla yüzleşmesini konu edinmiştir. Roman, Yirmi Yedi Mayıs Devrimi'nin hemen ardından çok partili hayata geçiş sürecinde, Adalet Partisi Beşiktaş Gençlik Kolları Başkanı üniversite öğrencisi bir bayanın gözünden bir Türkiye panoraması sunuluyor. Romanın anlatıcısının hayran olduğu Aypare karakteri, birçok yorumcuya göre aslında Sevinç Çokum'un kendisi olarak bilinmektedir. Romanda, 1961-65 yılları arasındaki Türkiye siyasi hayatı, 27 Mayıs sonrası Demokrat Parti yanlılarının yaşadığı travma ve dönüşüm, hayatın her alanında ve tabii ki siyasi partilerde kadın erkek eşitsizliği, dönemin modernleşme sancıları, ABD-Türkiye ilişkileri ve Johnson'ın mektubunun etkisi. Etkileri, üniversite gençliğinin yaşadığı siyasi dönüşüm ve Batı tarzı yaşam ile muhafazakar aile yapısı arasındaki çelişkiler konu edinir. Romanda olay örgüsü 1961 sonrası ile sınırlı kalsa da öncesinde yaşanan bazı tarihi olaylar da okuyucuya aktarılır: 27 Mayıs İhtilali, 6-7 Eylül olayları, Balkan Savaşları ve sonrasında yaşanan zulüm. Türklerin kaybedilen topraklarda yaşadıkları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında yaşanan ekonomik zorluklar ele alınmıştır. - 2000 yılında çıkan ve Karanlığa Direnen Yıldız kitabının devamı niteliğindeki romandır. - Yayınlandığı sene Karaman 723. Dil Bayramı Armağanı'nı kazanmıştır. 27 Mayıs sonrası... Ayrışmaların yeni fikirlere gebe olduğu çatallı dönemde üniversite öğrencisi yeni yetme bir kız... Ve genç kızın teleskobundaki en parlak gezegen Aypare... Aypare Türkiye'de kadının geldiği, vardığı, parladığı ve söndüğü noktaları çok iyi kavramış, aydın olmanın yalnızlığını tatmış bir öncü. Akılcı, bireyci toplumcu, fakat seven bir kadın... Sevinç Çokum, Deli Zamanlar'da Aypare'yi, çevresindeki insanları, onun politika ataklarını, insanların düşmanlıklarına toslayışını, kırılışını ve yeniden bütünlenişini anlatıyor. Bütün bu hengame ve atmosferi, sağı ve solu yaralayıcı bir nesnellikle irdeliyor. Deli Zamanlar ayrılıklar, kopuşlar üzerine kafa yoran ve sevgiyi ihmal etmeyen renkli bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/politika-siyaset/ecinniler/", "text": "Stepan Trofimovich Verhovensky: Romanın tanıştığımız ilk karakterdir. Ayrıca Ateist, ileri görüşlü bir öğretmendir. Varvara Petrovna Stavrogina: Nikolay'ın annesi ve Stephan Trofimovich'in arkadaşıdır. General zengindir ve kocasından gelen mirasla çok fazla nüfuza sahiptir. Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin: Çok karmaşık ve çıkarcı bir karaktere sahiptir. Şeytan gibi devrimcidir. Bunu roman boyunca her kafa karışıklığında görüyoruz. Kaptanın engelli kız kardeşi Maria Timofeyevna ile gizlice evlenir. Pyotr Stepanovich Verhovensky: Stepan, Trofimovich'in oğludur. Devrim uğruna cinayet işliyerek arkadaşlarını öldürüyor. Adı kötü bir adama çıkan bir devlet memurdur. Yüzbaşı Lebyadkin: Kargaşada kız kardeşini döven ve ölen yüzbaşıdır. Mariya Timofevna Lebyadkina: Yüzbaşının her gün dövdüğü kız kardeşidir. Bir iddia üzerine Stavrogin ile evlenir. Fedka: Kürek mahkumu iken Sibirya'dan kaçan ve şehirde yangın çıkaran suçlu cinayet işleyen biridir. Lizaveta Nikolayevna: Varvara'nın yakın arkadaşı ve Nikolay'a aşıktır. Ivan Shatov: En önemli karakterlerden biridir. Nihilist ve devrimci üniversite öğrencisidir. Varvara'nın oğludur. Pyotr, Stepanovic tarafından öldürülür. Andrey Antonoviç von Lembke: şehre daha sonra atanan vali. Muhafazakar görüşün temsilcisi olmuştur. Çekingen kişiliğine rağmen nihilizmin ve olası bir devrimin engellenmesi için elinden geleni yapmıştır. Darya Pavlovna Şatova: İvan Şatov'un kız kardeşidir. Aleksey Niliç Kirilov: Üniversite öğrencisi ve Shatov'un yakın arkadaşıdır. Ayrıca bir devrimcidir. Pyotr Stepanovic bir mektup yazdırır ve cinayetini ele almak için onu öldürür. Siyasi bir roman olan Ecinniler 19. yüzyılın ikinci yarısında ateizm, nihilizm ve sosyalizm gibi ideolojilerle birlikte Batı düşüncesinin Rusya ve Rus insanları üzerindeki etkilerini ele alarak eleştirir. Romanın karakteristik özelliklerinden biri olan ilahi bir bakış açısına sahip olan ancak olaya da dahil olan anlatıcı, Dostoyevski'nin birçok romanında da kullanılmıştır. Kullanıldığı dönemde ilklerden biri olan bu yöntem daha sonra modernizmle birlikte kullanılmıştır. Romanın edebi anlamda olduğu kadar duygusal olarak da değerlendirilebilen öbür yüzü, gerçekçiliğin vazgeçilmez bir parçası olan doğrudan anlatımı benimsiyor ve okuyucuyu sanatsal açıdan bazı süslü cümlelerle tatmin etme geleneğine aykırı, zaman zaman bazı romanlarında ağır bir dil kullanıyor. Dostoyevski sade ve süslü söylemlerden uzak bir anlatıyı tercih etmiştir. Bu açıdan eleştirilebilse de Ecinniler'in temel özelliği, kahramanın duygularının okuyucuya olduğu gibi aktarılabilmesidir. Ruh analizinin sağladığı bu nitelik sayesinde okuyucu, kahramanın her ürpermeyi, korkuyu ve sevinci yaşıyormuş gibi hisseder. Dostoyevski'nin ilahi sesi sayesinde titreme güçlenir ve okuyucu istese bile kendisini olaydan soyutlayamaz. Okur Şatov'un eşini görünce sevincini, Şatova'nın Şatov'un ölümüyle yaşadığı hayal kırıklığını, Kirilov'un intihar etmeden önceki korkusunu sanki olay kendisiyle ilgiliymiş gibi hissediyor. Bu açıdan Ecinniler'de duygu yoğunluğu ilk sırada gelir. Avrupa'ya açılmacı bir politika tutmuş olan nihilistlere duyduğu öfkeyi muhafazakar düşünceleri ile donattığı romanında gözler önüne seren yazar, Liberal ve ateist olan bu hücre tipi örgütlerin karşısına, Avrupai düşüncelerin ülkeye hızla yayılışını protesto eden, gelişmeye ancak Ortodoks kilisesi ile barışık ve benliğini kaybetmemiş bir Rus ulusu ile gidileceğini savunan bir düşünce sistemi ile çıkmıştır. - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin 1872 yılında yayımlanmış romanıdır. Türkçeye Cinler adıyla da tercüme edilmiştir. - Dostoyevski kitabı 1870 ile 1872 yılları arasında Sibirya sürgününden döndükten sonraki dönemde yazmıştır. - Kitapta sosyalizm ve nihilizm gibi aşırılıkçı ideolojilerin toplumsal yapı üzerindeki tahribatlarını ortaya koymaya çalışır. - 1789 Fransız büyük devrimi, hemen gününden başlayarak bütün dünya toplumlarını etkilemiştir. Bu devrim başka devrimsel niteliklerin de kaynağı olmuştur. İnsanlığın anlağında mutlu geleceğin düşünsel süreçlerini başlatmış, türlü savaşımlara yol açmıştır. Rusya'da sosyalizm, nihilizm ve naronizm hep buradan kaynaklanmıştır. Dostoyevski, Ecinniler'de insanların bu düşün fırtınası önünde nasıl savrulduklarını, nasıl devrimci istenç gösterdiklerini işliyor. Sanırız siyasal romanın ilk örneklerindendir. - Dostoyevski, Karamazov Kardeşler ve Suç ve Ceza ile birlikte en büyük yapıtlarından birini teşkil eden Ecinniler'de 19. yüzyıl Rusya'sının girdiği düşünsel ve dini açıdan sıkıntılı dönemleri okura sunmayı amaçlamış, 21. yüzyılda da geçerliğini ve güncelliğini kaybetmeyen bir eser ortaya çıkarmıştır. - Yüzlerce yıl sonrasında bile dinmeyen liberal, muhafazakar, ateist çatışmalarının en şiddetli döneminde ortaya konulan yapıt ölümsüz konusu ve her çağda ortaya çıkabilecek tipik karakterleri sayesinde 21. yüzyıla dahi seslenmeyi başarmıştır. - Ecinniler birçok eleştirmene ve edebiyat adamına göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi siyasi romanlarından biridir. Orhan Pamuk'a göre ise: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (d. 11 Kasım 1821, Jülyen: 30 Ekim, Moskova ö. 9 Şubat 1881, Jülyen: 28 Ocak, Sankt Peterburg), Rus roman yazarı. Çocukluğu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren Dostoyevski, annesinin ölümünden sonra Petersburg taki Mühendis Okulu na girdi. Babasının ölüm haberini burada aldı. Okulu başarıyla bitirdikten sonra İstihkam Müdürlüğü ne girdi. Bir yıl sonra istifa ederek buradan ayrıldı. Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski nin umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. On ay hapishanede kalan Dostoyevski, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adi hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmesi için Sibirya da bulunan Omsk Cezaevi ne gönderildi. Burada geçirdiği dört yılın ardından er rütbesi ile hizmete verildi. Subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılında Maria Dmitrievna Isayeva ile evlendi. Beş yıl boyunca görev yapan Dostoyevski, 1859 yılında özgür bırakıldı ve Petersburg a yerleşti. Petersburg a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. Kardeşiyle birlikte iki dergi çıkardı. 1862 de arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868), Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler (1872) gibi eserleri yazdı. Eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Delikanlı (1875), Bir Yazarın Günlüğü (1876) ve Karamazov Kardeşler (1879) adlı eserlerinde yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele aldı. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, bir ciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasından yürüdü. Dünya edebiyatını en çok etkileyen ve en çok okunan yazarlardan biri olan Dostoyevski nin eserleri birçok 20. yüzyıl düşünürünün fikirlerini derinden etkiledi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/politika-siyaset/el-eli-yur-el-de-yuzu/", "text": "Gazi Ahmet Çavuş, Oşukçu İbiş, Hakkı Bey, 1954 ve 1957 seçimlerinde Zağcıoğlu köyünün genel durumunu, köylünün siyasetçilere bakışını, siyasetçilerle köylülerin karşılıklı beklentilerini anlatıyor. Güçlü ve zayıf yönleriyle insanlarımız, kurnazlıkları, uyanıklıkları ve acımasızlıkları ile siyasi geleneklerimizi konu ediniyor. Yozgat'ın Zağcıoğlu Köyü'nde köylülerin oy ve seçim telaşı dört bir yana yayılıyor. Köye gelen siyasetçiler, köy halkını kendilerine oy vermeye ikna etmeye çalışır. Köylüler yalnız kalınca kime oy vereceklerini düşünmeye başlarlar. İçlerinden Gazi Ahmet Çavuş, köyün oy kullanmasını istemezler. Gazi Ahmet Çavuş, kendisinin halkçı olduğunu ve oy verdiği devlet adamlarının köyle hiçbir ilgisinin olmadığını söyler. Ne kadar karşı çıkarsa çıksın, gönülsüzce oy vermeyi kabul eder. Köye gelen Oşukçu İbiş başta olmak üzere sandık başkanı Hakkı Bey'i coşkuyla karşılar. Oşukçu İbiş'in kahramanı ile ironi yapılır. Politikacıların onları ancak halk oylamasını aldıklarında hatırlamaları başlı başına ironik. Hakkı Bey, yarın toplanacak oylar öncesinde köylülere hitaben bir konuşma yapar. Daha önce köylerine gelmediği için utandığını ama artık bütün ihtiyaçlarını karşılayacağını belirtir. Köy halkı, köylerine okul ve cami yapılacağı vaatlerine inanır. Hakkı Bey'e hürmet etmekten geri kalmazlar. Oy sabahı gelir, üç muhalefet partisi bulunuyor. Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Millet Partisi. Köylüler kendi aralarında anlaşırlar ve oyların tamamını Demokrat Parti'nin adayı Demirkırat'a verirler. Demokrat Parti'ye toplam doksan dokuz oy verilir. Doksan dokuz oyundan biri sandık başkanı Hakkı Bey'in oyudur. Çoğunluğun kararlı olduğunu görünce, popülist kalırsa sürgüne gönderileceğinden korkarak oyunu DP'ye verir. Hakkı Bey memnuniyetsizliğini dişlerini sıkarak belli etse de tutanağı imzalar. Anlatıcı eve geldiğinde radyoda Türk müziği duyulur. Hemen ardından bir spiker şarkıyı yarıda keser ve seçim sonuçlarını duyurur. Demokrat Parti seçimi kazanır. Zağcıoğlu Köyü, Demokrat Parti'ye tam oy veren birkaç köyden biri. Köy halkı istediği şöhrete kavuşur. Bu sayede köy görünümünde olan Zağcıoğlu Köyü imar edilerek modernize edilecektir. Hakkı Bey ise eve geldiğinde yorgun argın kanepeye uzanır. CHP'li Hakkı Bey, seçim sonucunu duyunca üzüntüden kıvranır. Yetmezmiş gibi eşi Hakkı Bey'i de azarlar. Muhalefet sandık başkanı olduğu köyde oy kullanır diye eşine nasıl hesap vereceğini düşünür. Seçimin ardından DP yönetimi Zağcıoğlu Köyü'ne şeker götürerek mevlid okuttur. Bir yıl geçer. Bu yılda bırakın köylünün isteklerini yerine getirmek, köye hiçbir yatırım yapılmayacaktır. Köylü ısrarla ancak daha sonraki bir dönemde borçlarını ödeme fırsatı bulmaktadır. 1957'de sandıklar yeniden kurulur. Devlet din üzerinden halka vaatlerde bulunuyor. Cami imamlarına heyet verecek, camiler yaptıracak. Seçim havası Zağcıoğlu Köyü'ne de siniyor. Köylülerden Oşukçu İbiş, muhtar Kuşkaldıran Recep DP için oy toplamaya çalışıyor. Köylü Demirkırat'a oy vermemeye karar verir. Çünkü talepleri kabul edilmez. Ardından işsizlik başlar ve köyden kente göç ile genç nüfus kente taşınır. Geri kalanlar su ve tarla yüzünden birbirini öldürür. Diğer köylülerden Gazi Ahmet Çavuş ise seçim öncesi şehre taşınır. Köylü geçen seçimde dağıtılan şekerlerin bu seçimde dağıtılması ihtimaline karşı yeniden Demirkırat'a oy vermeye karar verir. Seçim sonuçları radyodan duyurulur. Açıklanan sonuçlarda hile olduğunu anlayan köy halkı fazladan iki oyu konuşur. Köyden taşınan Gazi Ahmet Çavuş ve eşinin yerine oy kullanır. Yozgat DP yetkilileri köylüler farkına varmadan köylülere bir torba şeker ve beşer lira vererek köylüleri susturur. Köylülere nutuk çekerek yine onlara sözler veriyorlar. 1946 Yozgat DP müteşebbis heyeti kurucularından olan Abbas Sayar'ın o günlerin anısından yola çıkarak yazdığı bu romanında; 1954-57 seçimlerinde Zağcıoğlu köyünün genel durumu, köylünün politikacılara bakışı; politikacılarla köy halkının birbirlerinden beklentileri bir kara mizah örneği olarak gözler önüne serilmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/politika-siyaset/hayvan-ciftligi/", "text": "Snowball : Hayvanlara okumayı öğretir, bir değirmen yapılması taraftarıdır. Lev Troçki'yi temsil eder. Napolyon : Köpekleri eğitir ve bir polis gücü haline getirir. Snowball'un değirmen yapılması fikrine önce karşı çıkar, fakat çiftlikten kovduktan sonra değirmenin yapımını ister. Başa gelen her kötü olaydan Snowball'u sorumlu tutar. Sonunda eskisinden daha baskıcı bir yönetim kurar. Josef Stalin'i temsil eder. Kitapta Hayvanizm olarak anılan Marksizm ve Leninizm'den kesin olarak dönüş yapar. Bay Frederick : Düzenli bakılan komşu çiftliğin sahibi. Adolf Hitler'e benzemektedir. Koca Reis : Hayvanlara mutluluk ve barış dolu bir dünya vadeder, insanların çiftlikten kovulmasını ister. Karl Marx veya Vladimir Lenin'e benzer. Bay Jones : Çiftliğin eski sahibi. Son Rus çarı II. Nikolay'ı temsil eder. Bay Pilkington : Winston Churchill'e benzemektedir. Moses : Din adamlarını temsil eder. Bay Jones'un evcil kuzgunuydu. Devrim olur olmaz kaçmış ve sonra geri gelmiştir. Hiçbir iş yapmaz ve hayvanlara gökte bir hayvan cenneti vadeder. Domuzlar bunları yalanlasa da kuzgunun çiftlikte kalmasına ve içki içmesine izin verirler. Fabl türünde yazılmış bir romandır. Amacı Rusya'da yaşanan Sosyalist devrimine gönderme yapmaktır. Bu yüzden iğneleyici ve sivri bir dil ile alay edilmiştir. Yazar George Orwell da sosyalist olmasına rağmen hikayesini bunun üzerine kurgulamıştır. Olaylar İngiltere'de bir çiftlikte insanların kurduğu sisteme karşı gelip ,daha eşit bir hayat için hayvanlar isyan edip başkaldırır. Eşitlikçi bir toplumu hedeflerken , çiftlikte ki domuzların bu yoldan sapıp insanlardan daha acımasız ve diktatör bir düzen kurması işlerin gidişatını değiştirir. İngiltere'deki bir çiftlikte Bay Jones'ın hayvanlardan sorumlu olmasına rağmen çiftliği iyi yönetemez hale gelir ve çiftlikteki hayvanlar bu durumdan oldukça şikayetçidir. Koca Reis adındaki domuz bir rüya gördüğünü ve insanların yönetimi olmadan daha iyi bir şekilde yaşayacaklarını söyleyerek daha adaletli, daha eşit, daha iyi şartlarda yaşamlarının devam ettireceğini dile getir ve bunun üzerine fikrini söyledikten üç gün sonra ölür. Bay Jones'ta yem saatlerini artık tamamen unuttuğu için çiftlikteki hayvanlar tarafından düzensiz bir isyan başlatarak düzensiz ve plansız devrim çabuk biter. Bunun üzerine çiftlikte domuzlar yönetimi ele alır ve kendi dünyalarını yaratmaya başlar. Napeleon ve Snowball adlı domuzlar lider bir hale gelir. Napeleon iri yarı, iyi konuşamayan fakat otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan ve zeki bir domuzdur. Koca Reis'in rüyası ve fikrine istinaden yedi emir ismiyle emir çıkarırlar ve tüm hayvanlarda bunu kabul eder. Ancak iki lider domuz birbirini çekememesi üzerine tek lider olmak için birbirleri için plan yapmaya başlarlar. Snowball elektrik üretimi için yel değirmeni yapılmasını teklif eder, fakat Napoleon'un köpekleri tarafından çiftlikten sürülür. Ancak yel değirmeni yapma çalışması devam eder. Napeleon başta savunmadığı yel değirmeni yapmak düşüncesinin kendisine ait olduğunu Snowball'u çiftlikten göndermek için böyle söylediğini iddia ederek hayvanları inandırmaya başlar. Bu durum çiftliği devrimden uzaklaştırarak, domuzlar kilo almasına neden olur. Yataklarında yatmaya devam ederken diğer hayvanlara vaat edilen çok yem, az çalışma saati fikri ise tam tersine dönerek diğer hayvanlar çok çalışıp az yem yemeye ve açlıktan ölmeye başlamışlardır. Buna benzer bir çok olay ve yasa ,kararlar ve yasaklar ilan edilirken bir gün çiftliğe yabancı hayvanlar saldırır. Yel değirmenine zarar verirler. Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır ve hatta bazıları ölür. Bir tüfek sesi duyuluyor, yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza: Neden tüfek atılıyor diye sorar. Domuz, Zaferimizi kutlamak için. der. Yaralı hayvan, Hangi zafer diye sorar şaşkınlık içerisinde ,Domuz, düşmanı topraklarımızdan kovduk der. Yaralı hayvan emek vererek iki yılda yaptıkları değirmeni yok ettiklerini söyler , domuz ise yine yapabileceklerini söyler ve kendine madalya takıp zafer kutlaması yapıp diğer hayvanları da buna inandırır. - Hayvan Çiftliği, George Orwell'in mecazi bir dille yazılmış, fabl tarzındaki siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945'te Birleşik Krallık'ta yayımlandı. 1996'da ise geçmiş tarihler için verilen Retro Hugo Ödülü'nü 1946 senesi için aldı. - Roman, Stalinizmin eleştirisidir. Kendisini her türlü totalitarizme karşı bir demokratik sosyalist olarak tanımlayan Orwell bu romanında SSCB'nin kuruluşundan itibaren meydana gelen önemli olayları kara mizah yoluyla ve mecazi bir dille anlatır. - Hayvan Çiftliği çok yankı uyandırmış ve olumlu eleştiriler almıştır. Bir Stalinizm eleştirisi olmakla birlikte, II. Dünya Savaşı yıllarında müttefiklerini kızdırmak istemeyen Birleşik Krallık'ta sansüre uğramıştır. Romanın çizgi filmi çekilirken CIA tarafından değiştirildiği iddia edilmektedir.Roman 1999'da bu kez konusuna daha sadık bir senaryoyla filme çekilmiştir. - Hayvan Çiftliği, Pink Floyd'un Animals albümüne ilham kaynağı olmuştur. - Hayvan Çiftliği Türkiye'de ilk kez 1954 yılında o zamanki adı Maarif Vekaleti olan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Halide Edib Adıvar'ın Türkçe çevirisiyle bastırtılmıştır. 1966 yılında kitabın ikinci baskısı yapılmıştır. - Romanın İngilizce baskısı 1970'li yıllarda Türkiye'de yabancı dille eğitim yapan devlet okulları olan Maarif Kolejleri İngilizce derslerinde okutulmuştur. Fazla çalıştırılan ve kötü muamele gören hayvanlar bir gün toplanıp yaşadıkları çiftliği ele geçirirler. Sonunda söz sahibi olmuşlardır, çiftlikte daha adil ve eşit bir toplum oluşturmaya kararlıdırlar. Domuzların öncülüğünde bu yeni düzeni kurmak için çalışmaya başlarlar. Bu düzen ilk başta çiftliğin gelişmesini sağlasa da zamanla hayvanların öngöremediği sorunlar ortaya çıkacak ve eskisinden daha acımasız bir rejim kurulacaktır. Hayvan Çiftliği George Orwell'in modern klasikler arasına girmiş ikinci ünlü romanı ve çarpıcı bir politik taşlamadır. Şimdiye kadar yazılmış en iyi sistem eleştirilerinden biri olan bu roman, özgürlük amaçlı bir devrimin nasıl tek adamlığa everilebileceğini gözler önüne serer. George Orwell'in alegorisi, bugün özgürlüğün saldırıya uğradığı her durum ve yerde güncelliğini koruyor. İnsanoğlu konforu yakaladığı zaman maalesef ideolojisini unutup hatta ideolojisine tam zıt bir yaşantının içerisine girebiliyor. Yazarı George Orwell olan Hayvan Çiftliği kitabında bu durum çok güzel bir şekilde kaleme alınmış. ilk fırsatta okuyacağım. çok beğendim. sayenizde. Türkiye siyasetini bugünün tarihi ile anlatan en iyi anlatan kitap, herkesin okumasını şiddetle öneriyorum. Kimsenin Stalin'i ve Stalinizm'i eleştirmeye hakkı yoktur. ilk fırsatta kitabı okuyarak yorumda bulunacam."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/basariya-goturen-aile/", "text": "Çok çalış oğlum/kızım demekten daha fazlasını yapmak isteyen veya tüm finansal kaynaklarını çocuklarının başarılı olması için seferber etmek isteyen ebeveynlere rehberlik etmek için yazılan kitaptır. Kişisel Gelişim kitapları denince akla gelen ilk isimlerden bir tanesi olan Doğan Cüceloğlu, Başarıya Götüren Aile kitabında bu kez ailelere çocuk bakımına dair çok önemli bilgiler sunuyor. Kitap sekiz ana başlıktan oluşuyor. Bu başlıklardan birkaçı şöyle: Her ana baba çocuğunu sever, Destekleyen ve Köstekleyen Aile Ortamı, Yaşam Başarısına Yolculuk... Bu başlıklar da alt başlıklara ayrılıyor. Ülkemizdeki eğitim sistemiyle çocuklarımız hep bir sınav telaşındalar. Ailelerse onlardan çok daha fazla telaşlı ve kaygılılar. Her ailenin çocuğuna değer verdiği, onun için elinden geleni yaptığı ve büyüdüğünde onu her zaman iyi yerlerde ve başarılı görmek istediği tartışılmaz bir gerçektir. Eğer bu soruların cevabını kendinize dürüstçe verirseniz, çocuğunuzdan ne beklediğinizin daha iyi farkında olacaksınız. Çünkü anne babanın başarı anlayışı, onların çocukla etkileşimine sürekli yön verir, onu biçimlendirir ve çocuğunuzla iletişiminizin temelini oluşturur. diyor sevgili yazarımız. Çocukların sınav sürecinde aileleriyle yaşadıkları o zorlu evreyi gerçekten tam anlamıyla yansıtabilen bu kitabı okurken ben de bir ara çocukluğuma indim. Ben de o geçirdiğim sınav süreçlerini tekrar yaşadım. Yapılan bazı yanlışlarında fark edilmesi sağlanıyor. Örneğin ailelerin çocuğun sınır ve sorumluluklarına saygısızlığı ele alınıyor. Çocuğun sorumluluklarını üzerine alan ailelerde sorumluluk duygusu gelişmeyen çocuklardan, çocukların sorunlarıyla başbuğa kalmadı gerektiğinden, hobileri kısıtlanan çocuklarda çalış uyarısının işe yapamadığından, ben olamadım bari çocuğum olsun tavrının kesinlikle yanlış olduğundan bahsediliyor. Diğer bir yanlış ise anne babaların çocuklarına sürekli yaptıklarını hatırlatmalarıdır. Bu davranışta çocuklar üzerinde baskı oluşturmaktadır. Çocukların yanlış seçim yapmaları istenmiyorsa sürekli onları eleştirmemeli, düşüncelerini paylaşmaları için iyi bir dinleyici ve yönlendirici olunmalıdır. Özetle okul ve sınav öncesi ailelerin çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini işleyen yazarımız çocuk ve gençlerimize de başarılı olmanın yollarını sunuyor. Kitaptaki örneklerin Doğan Cüceloğlu'nun hayatından yada ülkemizdeki okullarda yapılan çalışmalardan elde edilmiş olması eserin bizler üzerindeki etkisi artırıyor. Sınav süreci deneyimleyen aile ve çocukları için olanı terk edip olması gerekene yönlendiren bir başucu kitabı niteliğinde olan bu eseri okumalısınız. Bu kitap, çocuğunun başarılı olması için, Çok çalış oğlum/kızım, demenin ya da tüm maddi olanaklarını seferber etmenin ötesinde bir şeyler yapmak isteyen ana babalara yol göstermek amacıyla yazıldı. Her ana baba, okul başarısı için çocuğuna yardımcı olmak ister. Ama öğrenme sürecinin bilimsel temellerini kavramadan atılacak her adım, iyi niyetli de olsa, çocuğu engelleyebilir. Başarıya Götüren Aile, sınav döneminde çocuklarına destek olmak için doğru ve etkili yöntemler arayan tüm ana babalara kılavuzluk edecek."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/bir-kadin-bir-ses/", "text": "Kitap, Toros Dağları'nda bir köyde dünyaya gelen bir kadının hayatının her aşamasında karşılaştığı zorluklara, engellere, acılara ve hayata karşı gösterdiği direnişi konu edinmiştir. Doğan Cüceloğlu'nun elinden sıra dışı bir yaşam öyküsü. Torosların bir köyünde doğan bir kadının, hayatının her evresinde karşılaştığı zorluklar, engeller, acılar, kısaca hayat karşısındaki direnişi anlatılıyor. Kadın olmanın zorluğu kadar öğretici ruhunu gözlemleyebileceğimiz bir roman. Anlatı, Doğan Cüceloğlu'nun imza gününde okuyucusu olan Saniye hanımın Doğan hocamıza bir şiirini vermesi ile başlıyor. Şiiri çok beğenen yazarımız daha sonra Saniye hanımın hayatı ile ilgili bir röportaj yaparak, hayatında izler bırakan bugün Saniye hanım olmasında katkıda bulunan olayları gözler önüne seriyor. Otuz yıl boyunca görülme, duyulma, anlaşılma ,sevilme mücadelesi veren ve umudunu hiç kaybetmeyen beğeneceğimiz bir var olma savaşı ... Saniyenin zorluklar, imkansızlıklar ve acılarla dolu yaşam öyküsü aynı zamanda birçok kadının da ortak kaderidir. Bu kitapta bir kadın ve onun sesi var, ama anlatılan gerçek yaşam öyküsünün en önemli kahramanı bir erkek. Saniye, Torosların bir köyünde büyüdü. Babasının gözüne girebilmek için 'erkek gibi bir kız' olması gerektiğini anladı ve kısa saçıyla, sert bakışıyla, asker gibi rap rap yürüyüşüyle onun takdirini kazandı. Mehmet yakışıklı, tatlı dilli, kadınların dikkatini çekip onların gönlüne girmesini bilen biriydi ve 'erkek gibi bir kız' olan başı dik Saniye'den hoşlandı. Saniye babasının gözüne girmek için erkek gibi bir kız olmasını öğrenmişti, ama kadın olmanın ne demek olduğunu hiç bilmiyordu; kimse kadın olmayı öğretmemişti. Neye uğradığını anlayamadan kendini evlenmiş buldu ve oldukça çetrefil, karmaşık, acılarla dolu bir yaşam öyküsü başladı. Evliliğinin dördüncü ayında kocasının pantolonunun cebinde genç bir kıza yazılmış bir aşk mektubu buldu ve ancak bir kadının gösterebileceği bir yaratıcılıkla bir komplo kurdu: kızın evini buldu, görücüymüş gibi kızın evine gitti ve kocasını oraya getirtti; önce hayret daha sonra öfkeden dona kalan Mehmet'in yüzüne kapıyı çarparak çıktı. Bu yaşam öyküsü çetrefil, karmaşık ve acılarla dolu; aynı zamanda bu toplumun kadınlarının birçoğunun öyküsü. Erkek karısını kendinden uzak tutmaya kararlı; uzaklığından, bilinmezliğinden ve yalnızlığından gelen bir gizemi var. Kadın onun iç dünyasına girmeye, onun can yoldaşı olmaya sürekli çabalıyor. Acılarla dolu yalnız bir yolculuk; her ikisi için de süregiden yalnız bir yolculuk. Saniye duygularını ve özlemlerini şiire döküyor. Sadece kendi için değil, bu ülkenin tüm kadınları için yazdığını düşünüyor. Otuz yılı aşkın evliliğinde adını bir kez bile duymuyor. 'Acaba ben var mıyım?' kuşkusuna kapılıyor. Saniye Çelik'le konuşmamı sanki rahmetli annem benden istedi. Dinlediğimde, Saniye'nin acıları, yalnızlığı, içinin burukluğu annem Zehra'nın yaşamını anımsattı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/bir-psikiyatristin-gizli-defteri/", "text": "Boston'ın kalabalık acil servis koridorlarından Los Angeles'ın golf sahalarına, Gary Small'un karşılaştığı akıl hastalıklarının ilginç dünyasının kapılarını aralayan vakalar bazen tuhaf, bazen gizemli olaylarını konu ediniyor. İnsan beyninin insanın kendi kendine nasıl oyunlar oynadığına dair pek çok kitap yazılmış ve hepsi okuyucuyu genellikle şaşırtmıştır. Gary Small, kariyerinin ilk günlerinden başlayarak en tuhaf ve şaşırtıcı vakalarını kitabında topluyor. Henüz mezun olduktan sonra genç asistan doktor olarak çalışan orta yaşlı ama çekici bir kadındır. Doktora geçmişini açıklamak istemeyen kadın, kocasının şehirden ayrılmasıyla kendini mutsuz ve huzursuz hisseder. Üstelik zamanla kocasını aldatmaya ve doktorla ilgilenmeye başlar. Sorunu tam olarak anlayamayan doktor, kendisine aşık olan ve kontrolden çıkan ve ilk dayağı yiyen bir kadınla uğraşmak zorunda kalır. Olayların şeker hastası olan kızın şeker seviyesinin düşüklüğünden kaynaklandığını düşünse de daha sonra kızın annesiyle yaşadığı sorunları ortaya çıkarır ve sorunun nasıl çözüldüğünü anlatır. Elini vücudunun bir parçası olarak görmeyen ve ondan kurtulmanın yollarını arayan bir adamın hikayesini anlatıyor. Kızların sebepsiz yere bayıldıkları haberi Doktor 'un ilgisini çekmesi ve bu olayları araştırması konu ediniyor. Hamile kalmayı çok isteyen ve bu nedenle sürekli hamilelik belirtileri gösteren, ancak her seferinde hamilelik testleri negatif çıkan bir hastanın hikayesini anlatıyor. Kendi alanı olmasa bile tesadüfen bir hastanın hastanedeki muayenesine gider ve gördükleri karşısında hastaya yanlış davranıldığını anlar. Fakat psikolog olduğu için dikkate alınmaz ve üst düzey bir doktoru devreye sokar. Sonunda tezini haklı çıkarır ve hastasını iyileştirir. Cinsel organı ile sorun yaşayan çok başarılı bir avukatın tedavisi konu ediniyor. Tıp kitapları okuyan ve tıp öğrencisi olduktan sonra oğluna daha yakın olabilmek için ona bakmaya çalışan bir annenin hikayesini anlatıyor. Hikayede Doktor, babasının baskısı altında avukat olmak ile kendi arzusu olan felsefe okumak arasında kalan bir gencin hikayesini anlatıyor. Üst düzey bir yönetici, öğleden sonra veya akşamları hafızasının veya düşüncelerinin yavaşladığını keşfeder. Bunun sebebini bulamazlar ve sonunda Doktor bu yavaşlamalardan biriyle karşılaştığında durumu çözer. Uyumakta zorlanan bir hastanın hikayesini konu ediniyor. Çocuklar büyüyüp evden ayrıldıktan sonra en büyük hayalini gerçekleştirip bir yat satın alan kocasının yatta vakit geçirmesini sorun haline getiren bir kadının hikayesi anlatıyor. Önceleri düzensiz beslenme sorunuyla başlayan ve sonrasında alışveriş bağımlılığına dönüşen bir hastanın hikayesi anlatılıyor. Zengin bir ailede miras sonrası yaşananları anlatan Doktor sanırım hikayenin ilginçliğinden daha çok özet jet macerası konu ediniyor. Her zaman akıl hocası olarak gördüğü ve her zor durumda yardım istediği hocası, bir gün gelip onun hastası olmak ister. Gary Small, hayatındaki bazı sorunlar ve yaşlılığın neden olduğu bunama nedeniyle akıl hocasını hastası olarak kabul etmek zorunda kalır, ancak hikaye oldukça üzücü bir şekilde sona erer. Gerçek hikayeler kurgudan çok daha tuhaftır, Dr. Gary Small da bunu gayet iyi biliyor. Psikiyatriyle ve insan beyni üstüne çığır açıcı araştırmalarla geçen otuz yıl içinde Dr. Small pek çok şey görmüş. Şimdi ofisinin kapılarını açmaya ve kariyerinin en gizemli, ilginç ve tuhaf hastalarını anlatmaya hazır. Bu kitap bir psikiyatristin zihnine ve onun giderek gelişim gösteren mesleki yaşamına yapılan aydınlatıcı bir yolculuk. Aynı zamanda bu branşın ve daha önce görülmemiş, tanısı koyulmamış çeşitli akıl hastalıklarının perde arkasına da bir bakış... Kitabı okurken kendinizi, bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üstüne düşünürken bulacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/bogurtlen-kisi/", "text": "Vera Ray: Charles'in sevgilisi ve Eva ile Daniel'in annesidir. Josephine: Charles'in kız kardeşi ve Vera'yı öldüren kişidir. Claire: Gazetecidir. Yaşanan olayı incelemek ve araştırmak ister. Charles: Vera'ya aşık olan zengin bir adamdır. Ancak ailesinin Vera ile evlenmesi istemesi üzerine ailesinin mirastan red edeceği durumunu öğrenen Vera Charles'ten uzak durmaya başlar. Eva: Vera'nın ölen eşinden olan kızıdır. Daniel: 80 yıl önce evinde uyurken kaybolan dört yaşındaki Vera ve Charles'in çocuklarıdır. Ethan: Claire'nin kocası, Frank Kensingtong'un oğludur. Warrey'in de torunu. Lon, Verayı beğenen ve Vera'yı oğlunun kimler tarafından kaçırıldığını bulacağını söyleyerek kandıran ve kaçan zengin adamdır. 1933'te ABD'nin Seattle kentinde Mayıs'ta alışılmadık bir şekilde kar yağışı başlar. Dört yaşındaki oğluyla huzurlu bir hayat yaşayan Vera'nın oğlunun kayboluşu ile başlayan olayları konu edinir. 1933'te, alışılmadık bir şekilde, Mayıs'ta Seattle, ABD'de kar yağar. Üç yaşındaki oğluyla huzurlu bir hayat yaşayan Vera'nın en büyük acısı gün içinde oğlundan ayrılıp işe gitmektir. Her sabah yaptığı gibi oğlunu öperek işe gider. Ancak eve döndüğünde oğlu kayıptır. En sevdiği oyuncak ayı da kara saplanmıştır. Hayatını oğluna adayan kadın için bir anlamda hayat sonu olmuştur. Yıllar geçmeye başlar ve 80 yıl sonra yeniden Mayıs ayında kar yağar. Bir gazeteci olan Claire de bu olayı haber yapmak ister ve geçmişi araştırırken 80 yıl önce meydana gelen kayboluşun farkına varır. Bir çocuğu kaybetmenin acısını bilen Claire, bu olayı daha derinden araştırmak ister ve daha derine inmeye başlar. Ancak araştırması, geçmişiyle yüzleşmeye ve gizemleri ortaya çıkarmaya başlar. Vera Ray, 1920'lerin sonlarında arkadaşı Caroline ile aynı evde yaşar. Onlar şehrin yoksul kesimindendir. Bir gün Olympic Hotel'e bir davet gelir ve Vera ve Caroline oraya giderler. Caroline bir yalanla onları içeri alır. Vera, otelde otel sahibinin oğlu Charles ile tanışır. Fakir olduğu için Charles'tan uzaklaşır ve daveti bırakır ama Charles onu takip eder. Charles diğer zenginler gibi değil. Vera'nın yoksulluğu onu rahatsız etmez. Vera'ya aşık olur. Vera hamile kalır ama Charles'a hemen söylemez. Ne söyleyeceğini tahmin edemez. Bu sırada Charles, Vera'ya evlenme teklif eder. Vera'yı ailesiyle tanıştırmaya götürür. Ailesi fakir olduğu için Vera'yı sevmiyorlar. Charles'ın kız kardeşi Josephine Vera ile konuşuyor. Vera'nın hamile olduğunu da biliyor. Vera'ya Charles ile evlenirse Charles'ın babasının mirasından mahrum kalacağını söyler. Vera, Charles'ın kendisi yüzünden bu duruma düşmesini istemez ve Charles'ı terk eder. Charles'ın evinden ayrılırken duvarcı Ivanoff ile karşılaşır ve onunla birlikte eve döner. Caroline de bu sırada evlenir ve kocası evlilikten kısa bir süre sonra ölür. Caroline'ın Eva adında bir kızı olduğu gibi Vera'nın da bir oğlu da vardır. Vera Olympic Hotel'de temizlikçi olarak çalışmaktadır. Oğlu Daniel dört yaşında. Vera geceleri çalıştığı için Daniel'i geceleri yalnız bırakır. Başka bir gece Daniel'i yalnız bırakır ve işe gider. Mayıs olmasına rağmen o gece fırtına çıkar ve kar yağar. Vera eve döndüğünde oğlunu evde bulamaz. Kar oynamaya çıktığını düşünür ve oğlunu dışarıda arar. Ancak oğlunun oyuncak ayısını yerde bulur ve oğlunun kaçırıldığını anlar. Polise gider ama polis oğlunun evden kaçmış olabileceğini ve geri döneceğini söyler. Vera ve oğlu fakir oldukları için onlara bakmıyorlar. Vera uzun süre iyileşemez. Bu yüzden işe gidemez ve işten atılır. Otelde zengin bir adam olan Lon ile tanışır. Lon, Vera'yı daha önce otelde görmüş ve ondan hoşlanmıştı. Vera'ya yemek teklif eder ama Vera oğlunun kaçırıldığını söyler. Lon, oğlunun onu bulmasına yardım edeceğini bildiklerini söyler, bu yüzden Vera yemek teklifini kabul eder. Vera sabah bunu ona hatırlatıyor ve Lon yalan söylediğini ve yardım etmeyeceğini söylüyor. Vera, Lon'dan kaçar ve ağlayarak ayrılır. Charles'tan yardım istemeye karar verir. Bir kamyona biner ve Charles'ın evine gider. Vera'nın durumunu gören Ivanoff, Vera'yı da takip eder. Vera, Charles'a oğlunun kaçırıldığını söyler. Charles'ın oğlu olduğunu söylemeyi düşünür, ancak Charles'ın şimdi evli olduğunu görünce söylemez. Charles'ın peşine düşer. Mayıs 2013'te de aynı şekilde bir kar fırtınası olacak. Bilim adamlarına göre bu mevsimsiz karlara böğürtlen kışı deniyor. Seattle Herald muhabiri Claire Aldridge'e 1933 ve şu anki kar fırtınası hakkında bir makale yazması söylenir. Claire, Kensington'ların oğlu ve gazetenin de sahibi olan Ethan ile evlidir. Claire bir yıl önce hamileydi ama koşarken Claire'e bir araba çarpar ve bebeklerini kaybederler. O zamandan sonra Claire ve Ethan birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Claire, makalesi için 1933 fırtınası hakkında araştırmaya başlar. Araştırması sırasında Daniel Ray adında bir çocuğun o sırada ortadan kaybolduğunu öğrenir. Claire de bebeğini kaybettiği için bu olay onu çok etkiler ve bu olayla ilgili makalesini yazmaya karar verir. Araştırmasına başlar ve Daniel Ray'in o sırada yaşadığı evin adresini öğrenir. Adrese gittiğinde buranın arkadaşı Dominic'in kafesinin yeri olduğunu görür. Üst kata çıkmak için Dominic'ten izin alır ve Caroline'ın kızı Eva'nın bir tablosunu bulur. Arkasında Eva'nın adı ve soyadı var. Claire, Eva'nın hastaneden gelen bir paketteki kişiyle aynı soyadına sahip olduğunu görür. Kadınla konuşur ve Eva adında bir akrabası olduğunu öğrenir. Eva'yı görmeye gider ve Eva ona Daniel hakkında bildiklerini anlatır. Eva ona Vera'nın öldürüldüğünü söyler. Claire, Vera'yı araştırmaya başlar ve Avukat Edward Sharpe'ın Vera'nın davasıyla ilgilendiğini öğrenir. Edward Sharpe her şeyin kaydını tutan bir avukattır. Claire kızına uzanır. Dosyalarına bakmak için avukattan izin alır. Vera ile ilgili dosyaları bulur ve orada Vera'yı öldürmekle suçlanan Ivanoff'un ifadesini bulur. Bu belgelerden Charles'ın kız kardeşi Josephine'in Vera'yı öldürdüğünü öğrenir. Ayrıca Charles ve ailesinin de Kensington olduğunu öğrenir. Şimdi olayı öğrenmiş ve makalesini yazıyor, ancak kocası, ailesinin adının kötü bir olayla anılmaması için yayınlanmasını istemiyor. Claire, Charles'ın kim olduğunu öğrenmek için Ethan'ın büyükbabası Warren'ı görmeye gider. Warren'dan Daniel'in Warren olduğunu öğrenir. Claire, Daniel ve Eva'yı bir araya getirir ve onları temasa geçirir. Daha sonra Warren'ı eski evine götürür. Orada, Warren annesinin ona bıraktığı mektubu bulur. Evin yıkılmasını istemez ve satın alır. Bu güzel olaylardan sonra Claire ve Ethan iyileşir. Şimdi yeni bir çocuk sahibi olmaya karar verirler. - Sarah Jio'nun üçüncü çocuğuna hamileyken, annelik duygusu üzerine yazdığı Böğürtlen Kışı kitabı, çocuğunu kazada kaybeden bir anne ile çocuğu kaçırılan bir annenin yüreğinin derinliklerine kadar uzanıyor. Vera Ray 1933 yılının o karlı mayıs akşamında üç yaşındaki oğlu Danielı son kez öptüğünü bilmiyordur. Her ne kadar oğlunu yalnız bırakma düşüncesinden nefret etse de hayatlarını devam ettirmek için çalışmak zorundadır. Tek avuntusu, gün ağardığında küçücük oğluna sarılacak olmasıdır. Ancak Vera geri döndüğünde karşılaştığı manzara, Danielın boş yatağıdır. Bir de karlar içine gömülmüş olan oyuncak ayısı. Böğürtlen Kışı aşkı, umudu ve umutsuzluğu derinden anlatan muhteşem bir kitap. Bu öyküyü yüreklerinizden kolay kolay silip atamayacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/camdaki-kiz/", "text": "Nalan: Yaşadığı travma sonucu, psikolojisi bozulan ve hayatını psikiyatra anlatan romanın ana karakteridir. Hayri: Evli olmasına rağmen Nalan'ı kendine aşık edip, kendisini aşk adamı görüp geniş bir yelpazede kadınların ilgisini çekmeye çalışan kişidir. Sedat: Nalan ile evli olduğu süreçte, ona ilgi ve sevgi göstermeden, zenginliğini yaşayan, gezen, eğlenen ve kumar oynayandır. Lazkızı: Hayri'nin meyhanede tanıştığı ve zorla evlendirilmeye çalışılması yüzünden evlendiği ve bu sebeple sorunlar yaşayıp Hayri'yi öldüren kişidir. Roman, lüks içinde yaşamış ama yok sayılmış bir çocukluktan gelen iç mimar Nalan ile, sert ve yoksul bir çocukluk geçirmiş elektrikçi Hayri'nin aşk hikayesi kısaca anlatır. Gülseren Budayıcıoğlu'nun terapisini yürüttüğü gerçek bir çiftin hikayesi anlatılır. Lüks bir hayat içinde yaşayan Nalan'ın, zengin ve köklü bir aileye gelin gitmesi kaçınılmaz olur. Monoton bir evlilikten sonra yaşadığı ilişki ve ondan dolayı oluşan psikolojik sorunlardan ötürü, sevgilisi Hayri onu bir psikiyatri kliniğine getirip onu yaşadığı bu zor durumdan kurtarmaya çalışır. Gittiği seanslarda doktoruna hayatını anlatmaya başlar. İç mimar olan Nalan, zengin bir iş adamın oğlu Sedat ile evlenilir. Bir süre sonra kocasından ilgi görmediği gibi sevgi ve şefkat de görmemeye başlar. Kocasının tek gayesi zengin bir yaşantı sürmek, gezmek, eğlenmek, giyinmek, lüks araçlarla dolaşmak ve kumar oynamaktır. Nalan çok geçmeden hamile olduğunu anlar ve bunu da bebeğinin kaybetmesi ile destek göremediği kocasından da ötürü ağır bir travma geçirir. Ailesini de kaybeden Nalan, bir başına kalmıştır. Zaman geçtikten sonra kayınbiraderinin desteği ile tekrardan işe başlar ve o esnada ona sevgisini gösteren Hayri ile tanışır. Hayri'nin göstermiş olduğu sevgi ve şefkatten sonra o da karşılık vermeye başlar, çünkü Nalan içinde yaşamış olduğu o sevgi boşluğunu doldurmak ister. Kocasından boşanıp Hayri ile 7 yıl sürecek olan ilişkilerine başlar. Ancak Hayri evli ve üç çocuk babasıdır. Bu durum Hayri'nin eşinin köyde oluşundan dolayı Nalan'ı pek sarsmaz. Hayri'nin eşi Türkan da bu durumu kabullenir ve çocukları ile gelir. Nalan ile zaman geçirmeye bile başlarlar. Nalan'ın seanslara geldiğinde anlattığı olaylar ve geçmişte yaşadığı travmalar olduğunu gören psikiyatrist daha derine inerek aslında Nalan'ın anne ve baba dediği kişilerin, anneannesi ve dedesi olduğunu, annesinin ortaokul yıllarındayken yanlarına gelen küçük dayısı tarafından hamile kaldığını ve kendisini doğururken öldüğünü gözyaşları içinde anlatır. Anneannesi ve dedesi onu yanına alıp onu en güzel okullarda, lüks bir hayat içinde yaşatmış ancak kendi yaşadıkları acı ve utanç yüzünden asla onu sevmemiş, bir kez olsun onun başını bile okşamamışlardır. Bu sebeplerden dolayı Hayri'nin ona vermiş olduğu sevgi ve şefkate muhtaç duyan Nalan, Hayri'nin onu terk etmesinden korkar. Ancak Hayri'nin kendini bir aşk adamı olarak görmesi ve hayatının sadece Nalan ve Türkan'a ait olmadığını düşünerek bir meyhanede tanıştığı zengin bir iş adamın kapatması ile tanışır ve hatta ona evlenme sözü dahi verir. Fakat Hayri, ne Türkan'dan boşanmak ne de Nalan'dan ayrılmak ister. Bu durum iç sıkıntılarına neden olmuş ve Laz kızı olan kapatma Hayri'yi öldürür. Hayri'nin ölümü hem Türkan'ı hem de Nalan'ı depresyona iyice sürüklemiştir. Psikiyatrist desteği ve yönlendirmesi ile hayatına yeni bir sayfa açmaya karar veren Nalan, son olarak bir resim atölyesindeki hocasının, aslında göremediği ve tanımadığı babası olduğunu öğrenir. Babasının ondan af dilemeleri fayda etmese de Nalan bu durumu kabullenmiş gibi görünür ve hoca kendine ait kıymetli eserleri Nalan'a bırakarak ortadan kaybolur. Bu durumlardan artık sıyrılıp yeni başlangıçlar yapmaya karar veren Nalan, yaşam tarzını ve hayatını değişerek bir işe başlar ve kendine yepyeni bir sayfa açar. Bize çocukluk acılarını tekrar yaşatacak kişileri gözünden tanır, başkasına değil, ona aşık oluruz. Hayat onu kendi ellerimizle buldurur bize. Çok açıklayıcı ve güzel bi özet olmuş ellerinize sağlık. Harika bir kitap son zamanlarda gündem de ve dizi ile beraber okuduğum muhteşem bir eser. Kitap süzülen hikayeleri ile eleştiri yapmadan, kınamadan ve ötekileştirmeden önce karşımızdakini dinlemenin gerektiğini güzelce anlatmış durumda. camdaki kız favori kitaplarım arasında yerini almış durumda. Ayrıca dizi ile beraber izlemem de ayrıca keyifli oldu. Özeti de çok güzel çıkarılmış. Çok merak ediyorum kitabını, Dizisiyle karşılaştırma yapmak, Eminim ki okumaya değer bir kitaptır. Gülseren Budayıcıoğlunun tüm eserlerini severek okuyorum. Özellikle Camdaki Kız kitabını çok merak ediyordum dizisini izliyorum ama kitabını da okumak isterim. Yazarın tüm kitapları cok guzel, bu kitap da onlardan biri ön yargı ile yaklaşıp birden kendinizi onlardan biri olarak buluyorsunuz. Muhteşem bir kitap inşallah en kısa zaman da okuma fırsatım olur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/deniz-kurdu/", "text": "Humphery Van Weyden: Babasından büyük bir miras miras kalmış, zayıf bir vücuda sahip olmasına rağmen, benliğinden dolayı en özgür koşullarda bile hayatta kalabilen ve aklını kullanmayı öğrenen iyi eğitimli bir insandır. Kurt Larsen: Hayalet adlı geminin kaptanı güçlü, sert, dirençli ve kavgacı bir kişidir. Kaba ve hükmeden mizacından dolayı gemi mürettebatı tarafından beğenilmeyen, ancak fiziksel görünümü ve gücünden korkulan bir adamdır. Maud Brewster: Van Weyden'e aşık olan Van Weyden gibi zengin; Yaşamak için çalışmaya ve çalışmaya ihtiyacı olmayan yirmi yedi yaşında güzel bir kadın. Hiçbir el becerisi olmamasına rağmen zihnini nasıl kullanacağını bilerek hayatta kalmayı başaran biridir. Romanın kahramanı Humphrey van Weyden, bir deniz kazasından kurtulmuş bir kitap eleştirmenidir. Hayalet adlı geminin kaptanı Wolf Larsen tarafından kurtarılır, ancak bir kabadayı olan Larsen, Weyden'i onu baskı altına alır ve onu günlük işlere vererek çalıştırır. Ünlü yazar Van Weyden bir feribot ile Kaliforniya sahilinde sis nedeniyle başka bir gemiye çarpıyor. Van Weyden aniden kendini denizin ortasında ve çok uzakta bulur. Yanından geçen fok avcı gemisi ünlü yazarı kurtarır. Ancak işler istedikleri gibi gitmiyor. Geminin kaptanı Kurt Larsen acımasız bir kişidir. Ünlü yazarı köle olarak gemide tutuyor. Denizin tüm vahşiliğini taşıyan kaptan zalim ve soğuk kanlı biridir. Zaman geçtikçe, kaptan ile Van Weyden arasındaki çatışma azalır. Vahşi denizin savaşları, ölümleri ve vahşeti gemide iç içe geçiyor. Gemiden kaçmak isteyen mürettebat, bunun bedelini canlarıyla ödüyor. Zamanla 2. Kaptan olan Van Weyden vahşi hayata alışmaya başlıyor. Kaptan Larsen, Van Weyden'i kendi ayakları üzerinde durması için eğittiğini düşünüyor. Daha sonra aristokrat yazar ile eli soğuk suya değmeyen kaptan arasındaki anlaşmazlığa beş kişi daha katılır. Yine bir gemi enkazından kurtulan 1 kadın 5 kişi kaptanın yeni eğlencesi olur. Onları zorla mürettebat yapıyor. Kadın da ünlü biridir. Artık kaptanın yetiştirmesi gereken 1 aristokrat daha var. Öte yandan, Van Weyden'i derinden etkileyen acımasızca öldürülen sevimli foklar da vardır. Roman, hayatı denizlerde, kutuplarda, serseriler ve altın arayıcıları arasında maceralar ile dolu geçen ve yaşadığı bu maceraları öykülerine aktaran Jack London'un en önemli eserlerinden birisidir. Okumanızı ve okudukça keyif alabileceğiniz en iyi eserlerden diyebilirim. Zengin bir beyefendi olan Humphrey Van Weyden arkadaşını ziyarete giderken bindiği gemi batar. Kazadan kurtulur, ama denizin ortasında tek başına kalmıştır. Artık umutsuzluğa kapıldığı sırada fok avına çıkmış bir gemiye rastlar ve kurtarılır. Ancak karaya çok yakın olduğu halde geminin kaptanı adama ihtiyacı olduğunu ve onu tayfa olarak çalıştıracağını söyler. Kaptan çok zeki, acımasız ve tehlikeli bir adamdır ve onları şaşırtıcı bir macera beklemektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/duygularin-psikolojisi-ve-duygusal-zeka/", "text": "Yazar, yazmış olduğu bu eserinde duyguların kökenlerini anlatarak ve duyguların kökenini tanımlayarak hem biretin kendini yakından tanımasına hem de duygularını yönetebilmesini sağlamaktadır. Değerli yazar Nevzat Tarhan, yazmış olduğu bu eserini dört ayrı bölüme ayırarak ele almıştır. İlk bölümünde duyguların fizyolojik boyutunu detaylı bir biçimde ele alır. Uzun vadeli planlar yapabilen sol beynimiz, son derece stratejik ve rasyonel düşünür. Benmerkezci tarafımızı ifade eden sol beynin erkekler tarafından sık kullanıldığı bilinir. Daha duygusal olması ile bilinen sağ beyin, geleceğe odaklı olması işe dikkat çeker. Vücudumuzda bulunan ön beyin kısmı ise; duygu ile akılı bir araya getirir ve sol ve sağ beynimizi yönetebilmeyi başarır. İşlem süreci olarak bilinen ön beyin, bekleyerek daha iyi zamanlar elde edebilmeyi sağlar ve doğru zamanda girişimde bulunur. Ön beyin, kişiliği organize etmesi ile de bilinir. Sağ beyin emir verirken, sol beyin yalnızca görüş bildirir ve ön beyinde ortaya çıkan bu iki fikri satmaya yarar. Duyguların Dili'nde insanoğlunun sahip olduğu olumlu ve olumsuz duyguları tek tek çözümlüyor. Olumlu duyguları daha etkin kullanma yollarını gösterirken, olumsuz duygularla mücadele yöntemlerini ve bunların bireysel ve toplumsal faydaya nasıl tahvil edilebileceğini açıklıyor. Üçüncü bölümde ise olumsuz duygulara ve bunların insan yaşamındaki etkilerine değinilmiştir. Bu bölümde değinilen ilk duygu ise bencilliktir. Bencillik duygusu narsisim boyutuna gelir ise, kişi ciddi problemler yaratmaya başlar. Altı boş bir duygu olan kibirlilik, ortaya çıktığında önemsizmiş gibi dursa da bu insanlar ile yakından vakit geçirdiğiniz an bencilliklerinden son derece bunalabilirsiniz. Empati duygusundan eksik bir şekilde yetişen bu bireyler ile anlaşabilmek son derece zordur. Bireyin olgunluğuna olumlu katkıda bulunan, olumsuz yapıcı olan duygu ise utanç ile isimlendirilebilir. Öfke, şüphe, korku, nefret gibi duygularda kitabımızda yer alıyor. Son bölümde ise Nevzat Tarhan, doğru zamanda doğru duyguları ön plana çıkarma ve duyguları eğitme ve yönetme yeteneği olarak özetleyebileceğimiz duygusal zekayı bilimsel verileri ve tarihsel birikimi göz önüne alarak yeniden gündemimize sokuyor. Tarihsel olarak doğu kökenli kavramlar olan kendi çıkarına ters düşse bile adaletten vazgeçmemek, gerektiğinde gücü terk edebilmek, erdem sahibi olmayı önemsemek gibi değerler kitapta yeniden kazanılan gelenekler olarak anlatılıyor. Özetle olumlu ve olumsuz duygularımızı birlikte nasıl yönetebiliriz, duygu kaynağımızı nasıl kullanmamız gerektiği ile ilgili duygusal körlük, duygusal sağırlık, duygusal farkındalık, duygusal okuryazarlık gibi yöntemler anlatılmıştır. Kitabın dilin oldukça sade ve akıcı olduğu için rahatlıkla okuyabilirsiniz. Kitabın sonunda yer alan test ile kendinizi değerlendirip hangi zekanın sizde daha baskın olduğunu görebilirsiniz. Yararlanacağınızı düşündüğüm bu değerli yazarımızın eseri sizlere tavsiyemdir. Prof. Dr. Nevzat Tarhan Duyguların Dili'nde insanoğlunun sahip olduğu olumlu ve olumsuz tüm duyguları tek tek çözümlüyor. Olumlu duyguları daha etkin kullanma yollarını gösterirken, olumsuz duygularla mücadele yöntemlerini ve bunların bireysel ve toplumsal faydaya nasıl tahvil edilebileceğini açıklıyor. Sol beyni eril, sağ beyni dişil olarak niteleyen Tarhan, kitabında bu iki beynin alanını doğru yerde kullanmak yönünde tavsiyeler veriyor. Bu noktada ön beyin alanıyla ilgili yeni bilgiler devreye giriyor. Akılla duyguyu birleştiren ön beyin, bilgileri işleme sürecini gerçekleştiriyor. Bunu için, iki beyin lobu arasında koordinasyon saylayabilen kişiler, akıl ve duygu dengesini doğru kuruyorlar. Tarhan bir anlamda duygusal zekayı doğrunun ve batının değerleriyle yeniden yorumluyor. Zaten yazara göre, kitabın amacı da; insana duyguların kökenini anlatıp, kendi kendisini yönlendirmesini sağlamak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/duyulmayan-anlam-cigligi/", "text": "Bir hükümlü, cezaevinde başarılı olabileceğini ve daha mutlu olduğunu vurgular. Bir yandan başarılı, sosyal ve aile dostu gençlerin intiharından bahsediyoruz, diğer yandan cezaevinde eskisinden daha mutlu bir insandan bahsediyoruz. Yazarımız Viktor E. Frankl, kitabıyla insanların hayatları boyunca bir anlam arayışı içinde olduklarını bu anlam arayışının varoluşsal süreçteki önemini, bu arayışının ne kadar güçlü olursa hayattan alınan doyumunda o denli artacağını anlatıyor bizlere. Bu süreçte kendimizi temellendirme çabalarının yöntemleri ve örnekleri üzerinde klinik vaka ve görüşme kayıtları da esas alınarak bolca bunlara değinen kitabımızda Frankl, kurucusu olduğu Logoterapiden, karşılaştığı vaka örneklerinden ve kaygı, korku, fobi, uykusuzluk çeken danışmanlarına uyguladığı Paradoksik niyet ve düşünme odağını değiştirme tekniklerinden bahsediliyor. Varoluş herkesin halledebileceğini ve hak edebileceği zihinsel bir tutumdur. Kendine dönebilen her insanın kendini aşması için bulabileceği çok çok güçlü iç olanakları olduğunu bu kitabımızla anlıyoruz. Çok anlamlı pasajların olduğu bu kitabımız, yaşamın anlamı üzerine bir kitap okumak isterseniz eğer sizler için doğru bir kaynak olabilir. Bu kitapta, logoterapinin öncüsü Viktor E. Frankl, kitle nevrozu boyutuna ulaşan varoluşsal boşluğun altını çiziyor. İnsanın anlam arayışı; terapide bulunması gereken ve terapinin amacını oluşturması göz ardı edilemeyecek bir durumdur. Yazar bu görüşünü örnekler vererek desteklemektedir. Örneğin; Amerika'da intihar girişiminde bulunmuş üniversite öğrencileriyle yapılan ankette, katılanların çoğu girişim nedenlerini 'yaşamın anlamsızlığına' bağlamaktadırlar. Üstelik sosyal açıdan aktif, aile ilişkileri iyi ve akademik anlamda başarılı olmalarına rağmen. Bu durum sadece üniversite çevresiyle sınırlı kalmamaktadır. İnsan, her imkana sahip olsa bile anlamı yakalayamadığında doyuma ulaşamamaktadır. Frankl'a göre her vaka için geçerli olmasa da 'insanın anlam arayışı' ortaya çıktığı durumda, geleneksel psikoterapi yetersizdir ve insana yaşam anlamını katmadan onu iyileştiremeyebiliriz. İyi koşullara rağmen mutsuz olanların yanında, kitapta yer alan mektupta olduğu gibi, tüm zorluklara rağmen mutlu olanlar da vardır. Bir hükümlü, hapishanede gelişebildiğini ve daha mutlu olduğunu vurgulamaktadır. Bir yanda başarılı, sosyal, aile ilişkileri iyi gençlerin intiharı söz konusuyken öte yanda hapishanede, öncesinden daha mutlu bir insandan söz etmekteyiz. Frankl'ın değinmek istediği durum; insana hayatı için anlam kazandırmadığımız sürece onun için yaptığımız terapi eksik kalmaktadır. Her durum için geçerli olmasa da kişinin nevrozu ortadan kalkmışsa ve 'boşluk' durumunu dolduramadıysa o kişiyi iyileştirmiş olmuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/gunahin-uc-rengi/", "text": "Salih: Acıdan haz alan, yakışıklı bir gençtir. Şevket Ağa: Tercihleri nedeniyle orta yaşlı erkeklerden hoşnut alan bir holding patronudur. Birbirleriyle harmanlanmış ve tesadüflerle dolu yedi bölümden oluşan bu kitapla üç ayrı hayat, üç ayrı hikaye biz okuyuculara sunuluyor. Ön sözünde de bahsedildiği gibi iyiler değil kötüler hikayelendirmiş. Gerçeklerden yola çıkarak kurgulama yapan yazarımız ilk kitabında madalyonun içinden bahsederken ikinci kitabında madalyonun öteki yüzüne ışık tutuyor. İlk kitabında olduğu gibi Gülseren Budayıcıoğlu'nun hastaları ile olan diyaloglara yer verdiğini görüyoruz Salih'in hazzı mazoşizmde bulması, mutluluğu arama çabaları, Şevket Ağa'nın kimse tarafından bilinmeyen tercihi ve Meliha hanımın yaşadığı olaylar hayatın içinde hep var olan konular olmakla birlikte hayatın hiçte basit olmadığını; sevmenin, sevilmenin hayatımızın şekillenmesinde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Yazarımız bu eseriyle vakalarının geçmişte yaşadıklarını gözler önüne sererken, toplumun bakış açısını biz okurlarına ustalıkla sunmayı da başarıyor. İşte sizi maceradan maceraya sürükleyecek, okurken dehşete kapılacağınız, çoğu zamanda hüzünleneceğiniz özetle herkesin kendinden bir şey bulabileceği ve hayatın acı gerçeklerini önünüze seren bu kitabı siz okurlara tavsiye diyorum. Okuma sevgisiyle kalın. - Günahın Üç Rengi kitabı Gülseren Budayıcıoğlu isimli yazarın en popüler kitaplarından birisidir. - 286 sayfaya sahip olan bu kitap okurlarının karşısına birbirinden ilginç konularla çıkıyor. - Kitap şimdiye kadar 13934 kişi tarafından okunmuştur. Dr. Gülseren Budayıcıoğlu bu kitapta insan denen muhteşem ve bir o kadar da karmaşık varlığa ait sahici yaşam hikayeleri sunuyor. Şahane bir kitap olduğu belli oluyor okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.. Bu kitabını okumamıştım okumayı çok istiyorum. okuduğum özetten etkilendim. ve çok merak ediyorum insallh okuma fırsatım olur. Diğer eserler gibi bununda kalıcı bir iz bırakacağına inanıyorum. analizinizi beğendim. Bu kitabı çok merak ediyordum. okumak istediğim kitaplar arasında yerini almış durumda. bu kitabı kütüphanede bulmuştum okulda, ve TMU dersinde son dakikaları kitabı okurken, hocam görünce elimden aldı, edebiyatçıya gitti edebiyatçı ise vermedi yani okuyamadan gitti kitap simdi alacam, ve okula götürmeceğim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/handan/", "text": "Handan: Çok zeki, güzel, okumayı seven, insanları kolayca etkileyebilen, Avrupa hayatı yaşamış, sabırlı ve duygusaldır. Refik Cemal: Kültürlü, utangaç ve karısını çok seven ama daha sonra Handan'a aşık olan karakterdir. Neriman: Güzeldir, fazla kültürü yoktur ancak Handan'ı çok sever ve sadıktır. Kitap okumaktan haz etmez. Hüsnü Paşa: Kadınları ve eşini bile eğlence olarak gören çapkın, zengin, kinci bir kişiliğe sahiptir. Yirminci yüzyılın başlarında İstanbul'da yaşayan çok değerli, zeki, sevimli bir ailenin kızının çileli hayatını ve çevresindeki insanların etkilenerek birbirlerine yazdıkları mektupları içeren bir kitaptır. Refik Cemal, Cemal Bey'in baldızı Neriman ile evlenecektir. Neriman, Cemal Bey'in kızlarıyla aynı yaşta olup onlarla büyümüş ve Avrupalı bir çocukluk geçirmiştir. Ailenin ayrıca Handan adında bir kızı var. Herkesin göz bebeği olan Handan, insanları çok çabuk etkileyebilen ve kendini sevdiren bir kızdır. Neriman'ın kardeşi gibi olan Handan, Nerman'ı küçüklüğünden beri büyütmüş ve kendisini ele geçirmiş gibi onu etkilemiştir. Neriman onun için her şeyi verebilecek ve hatta ölümü göze alabilecek durumdadır. Handan, evlendiği dönemde eşi Hüsnü Paşa ile Paris'te yaşamaktadır. Handan gençliğinde Nazım adında birini sever ama Nazım bir sosyalisttir. Onu ideallerinden ve hedeflerinden daha çok seveceğini düşünen Handan, Nazım'ın evlenme teklifini reddederek Hüsnü Paşa ile evlenir. Nazım bu olay üzerine kendini asar ve Handan'ın sorumlu olduğunu gösteren bir mektup bırakır. Handan bu olaydan dolayı kendini asla affetmez ve Hüsnü Paşa ile olan evliliğinin başı her zaman belaya girer. Her halükarda Hüsnü Paşa onu sadece bir kadın olarak sever ve sık sık metresini bulup değiştirir. Bunları Handan'a da rahatlıkla söyleyebilir ve ne kadar güzel olduklarını anlatabilir. Herkes tarafından ölesiye sevilen Handan, başta buna dayanıyordu. Hayatını sevmediği Hüsnü Paşa'ya adar. Onunla olan sorunlarını kapatmaya çalışır ve evliliğini sürdürmek için elinden geleni yapar. Ancak bu çabası gençliğini alır. Sonunda kendisinden üç aydır ayrı yaşayan Hüsnü Paşa'nın ağır suçlamalarla dolu mektubunu okuyunca beyninden gelen bir sorunla hastalanır. Hafızasını kaybeder ve geçmişten hiçbir şey hatırlayamaz. Hastalığı sırasında çok sevdiği Neriman ve eşi Refik Cemal ona bakar. Hüsnü Paşa yurtdışındaki metresleriyle eğlenir. Bu da onu pek ilgilendirmiyor. Neriman hamile olduğu için Refik Cemal onunla kalıyor ve Handan iki üç ay İtalya'da istişarelere tabi tutuluyor. Yanında sadece Refik Cemal ve bir hemşire kalır. Handan bu süre içinde Refik Cemal'e aşık olur. Ayrıca Refik Cemal de ona deli gibi aşıktır. Ancak evli olduğu ve karısını çok sevdiği için acı çeker ve kendini yiyip bitirir. Bir süre sonra Handan'ın hafızası yavaş yavaş geri gelir. Çok sevdiği Neriman'ın kocası Refik'e aşık olduğunu öğrenince üzüntüden ölür. - Handan, Halide Edib Adıvar'ın mektup toplayarak yazdığı eseridir. - İlk olarak 1912 yılında yayımlanmıştır. - Türk edebiyatında kadın psikolojisini anlatan ilk eserdir. Ben artık zelil ve sefil bir günahkar oldum. Ben artık tarihin en mel un çehresi Yehuda 'ya bir nazire oldum. Yehuda nasıl dünyanın pek muazzez bir simasını, efendisini birkaç dinar için sattı ise ben de dünyanın beni en çok sevmiş bir ruhunu, o ruhun hududu olmayan emniyetini, muhitini sattım, dünyada en çok sevdiği bir şeyin kalbini ondan çaldım. Halide Edib Adıvar, kendisine asıl ününü kazandıran yapıtlarından biri olan Handan'da evlilik ve aşk ilişkilerini konu alır. İngiliz terbiyesiyle yetişmiş Handan, 11. Abdülhamid rejimine karşı mücadele eden Nazım'ı reddederek Hüsnü Paşa ile evlenir, ama mutlu olmaz. Mutsuzluğu onu bir beyin kanamasına ve bilinç kaybına götürür. Handanın yeni ve özenli basımını genç kuşakların kaçırmamaları gerekiyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/hayata-don/", "text": "Ala: Hayatı boyunca acı çeken, sevilmemiş, hayal bile edemeyeceğimiz acılar yaşayan ve yaşadıklarından çok etkilenen bir karakterdir. Kitapta Ala'nın gerçek hayat hikayesi ele alınır. Yaşamı boyunca acılar çeken, yaşadıklarından çok etkilenen Ala bu nedenle daha normal bir hayat yaşamak ve iyileşmek için tedavi olmaya karar verir. Doktoru olarak Gülseren Budayıcıoğlu'nu seçer ve böylece kitaptaki olaylar başlar. Kader motifinin işlendiği, kitabında ana karakteri olan Ala, 22 yaşında psikiyatri kliniğine geliyor. Hayatı boyunca sevilmemiş, türlü acılar yaşamış ve bundan çok etkilenmiş bir kişinin yaşadıklarını anlatması elbette ki kolay olmuyor. Kendini rahat ifade edebilmesi için Gülseren hanımda ona zaman tanıyor ve bu arada çeşitli hikayeler anlatıyor. Bir müddet sonra Ala kendini açmaya başlıyor. Kitapta bir annenin çocuğuna yaptıklarını okudukça üzülmemenin mümkün olmadığını sizlerde göreceksiniz. Ala'nın annesi çok güzel bir kadın olmasına rağmen babasının annesine aşık olarak evleniyor olması annesinin istenmeyen gelin olmasına engel olmuyor. Ala'ya hamileyken babası hapse giriyor. Anne ve babaanne tarafından istenmeyen Ala, kimse tarafından sevilmiyor. Tek arkadaşı olan kitaplarla, sürekli aile halkından uzakta kuytu köşelerde bakımsız bir şekilde büyüyor. Bir gün anne ve babaannesi arasında yaşanan kavga sırasında annesi babaannesini itiyor, kafasını çarpan babaanne ölüyor. Ala'nın mahkemede annesini parmağıyla göstermesi üzerine annesi suçlu bulunup hapse giriyor. Bununda suçluluğunu yaşayan Ala, ilerleyen sayfalarda kendisini annesinin gördüğü gibi lanetli biri olarak görmeye başlıyor. Annesinin hapishaneden çıkması üzerine İstanbul'a taşınıyorlar. Kocaman bir köşkte annesinden uzun bir süre kaçmak zorunda kalan Ala, babasının annesinin Ala'ya şiddet uyguladığını fark etmesi üzerine biraz rahatlar. Babası evdeyken annesi Alya'ya zarar veremez fakat eşiyle yaşadıkları kavgalar günden güne artar ve yerini şiddete bırakır. Tabi bu arada annesinin psikolojik rahatsızlığı da ilerler. Bir gün evin içinde sürekli kaçtığı annesi Ala'yı yakalar. Annesinin kendisini öldüreceğini düşünürken ne yazık ki Ala, annesinin gözlerinin önünde kendini asmasına tanık olur. Annesinin ölümünden sonrada kendisini toparlayamaz, lanetli olduğunu aklından çıkaramaz ve doktora gider. Ala, doktoruyla konuşmaya başladıktan sonra günden güne çok daha iyi olmaya ve daha normal bir hayat yaşamaya başlar. Ama o yaşamına devam ettiği için ona tam olarak ne oldu bilemiyoruz. Yazarımızın dediğine göre Ala 'nın hikayesi bitmedi ve devam ediyor. Bir insanın hayatına yapılan küçük ve güzel dokunuşları akıcı anlatımıyla okuduğum bu kitabı sizlerin de okumasını isterim. Gerçek hayat hikayelerini okumayı severlere keyifli okumalar dilerim. Hiç de güzel denemeyecek suskun mu suskun bir kız... O sustukça, terapistin tarihin mahrem yerlerinden bulup çıkardığı unutulmuş hikayeler dökülüyor ortaya. tv'de gördükten sonra okumaya başladığım bir kitaptı. Kısa ve öz bir şekilde ancak şahıs kadrosu biraz daha artırılabilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/icimizdeki-biz/", "text": "Aile hayatı, komşuluk ilişkileri, ekonomik ve siyasi hayat bu güven üzerine inşa edilmiştir. Böyle bir toplumda, trafik ışıklarında motoru duran otomobilin sürücüsüne bir yardım eli uzanır; çocukların ve toprağın geleceği korunur. Sokakların ve şehirlerin temizliği evlerin içi kadar önemlidir. Birinci bölüm, günlük hayatta karşılaşılan tipik olaylar ve tipik insan davranışlarını ele almaktadır. Yetişkin çocuk (4-5 yaş çocuğu için fiziksel olarak gelişmiş ancak duygusal olarak olgunlaşmış kişi) ve kalıplanmış kişi kavramları. Bu davranışları açıklamak için kullanılır. İkinci Bölümde, sorunları yaratan SEN-Ben anlayışı ve sorunların çözümünün temeli olan BİZ bilinci tanıtılmaktadır. SENİ anlamanın temelinde çaresizlik duygusu yatar. Çaresizlik duygusu, Kendime bakamıyorum, o halde hayatımdan başkası sorumlu olsun sonucuna götürür. Aksine, başkalarına güvenmemek ve çaresiz olduklarını düşünmek, aksine BEN'İM anlayışının temelinde yer alır ve Biliyorum. Bana sormadan hiçbir şey düşünme, plan yapma, yapma bu anlayışın en açık ifadesidir. Sen-Ben anlayışında kişi bireycidir; bencildir. BİZ bilincine ulaşan kişi bireyseldir; sosyaldir. Biz bilinci, yaşamı bir sistem olarak algılamayı gerektirir. Olayları uzun bir süre boyunca incelemek, günümüz sorunlarının çoğunun nedeninin daha önce önerilen dar görüşlü çözümlerde yattığını ortaya koymaktadır. Çözüm tüm sistemi kapsamıyorsa, sistemin bir bölümünü çözüme zorlamak sistemin bütünlüğünü tehdit eder ve sistem bütünlüğünü korumak için harekete geçer. Kısa vadeli çözümler ilk başta işe yarıyor gibi görünse de, uzun vadede sorunu daha da kötüleştirir. Sorunu hızlı bir şekilde çözmek her zaman en iyi çözüm değildir. İnsan ilişkilerinde en önemli duygu insanların birbirine güven duymasıdır. Güvenin temelinde kişinin bütünlüğü yani özünün, sözünün ve davranışının tutarlılığı yatmaktadır. İnsanların birbirine güvenmediği bir aile, şirket, toplum BİZ olamaz. Hiç kimse bütünden tek başına sorumlu değildir ve hiç kimse bütünün dışında bırakılmaz. Sorunlar için kimse kimseyi suçlayamaz. Bütünün bir parçası olarak hem sorun hem de çözüm kişinin kendisinde başlar. Türkiye'nin sorunlarından bu ülkenin insanları sorumludur. Sorumluluğu başka ülkelere yüklemek bizi zayıflatıyor. Sorunları siyasilere, partilere, bürokratlara, medyaya, iş adamlarına, sendikalara yüklemek, bütünü gözden kaçırmak demektir. Verimlilik paradigması. Bu paradigmanın yetersizliği, daha fazla ve daha hızlının kişiyi başarıya götüreceği varsayımıdır. Neyin ne amaçla, ne zaman daha fazla ve daha hızlı üretildiğini anlamadan verimlilik tek başına anlamsızdır. Değer paradigması. Bir şeye değer vermemiz, onun hayatımızı anlamlı, huzurlu ve tatmin edici kılacağı anlamına gelmez. Ancak değer verdiğimiz şeylerin yaşamın temelindeki evrensel ilke ve süreçlerle uyumlu olması yaşam kalitemizi olumlu yönde etkiler. Yönetici: İşleri doğru mu yapıyorum? takıntılı iken; Lider kendine Doğru şeyleri mi yapıyorum? diye sorar. Sorusunu sorar. Bu paradigmalar hüküm sürdüğü sürece, insanlar mutluluk umuduyla gündemlerinde koşmaya devam edecekler. Dördüncü Bölüm, BİZ bilincinde ailenin nasıl kurulabileceğini ve yaşanabileceğini inceler. Yazara göre; Ailede BİZ bilinci varsa o aile sağlıklıdır. Sağlıklı bir aileye sahip bir toplumun bir bütün olarak sağlıklı olması an meselesidir. Öte yandan, SİZ-Ben anlayışı üzerine inşa edilmiş sağlıksız bir aile yapısına sahip toplumlarda, bozukluk toplumun her alanında kendini gösterecektir. Aile hayatında kalitenin temeli ailede Biz bilincidir. Beşinci bölümde iş hayatında başarının anahtarının BİZ bilinci olduğu vurgulanmıştır. Öte yandan, sadece kısa vadeli kar için çalışan bir şirkette, her kişi, her fikir, her yöntem bir istatistik gibidir. İnsanlar bir makine gibi bir kaynak olarak görülmekten hoşlanmazlar. Çalışanlar insan olarak kabul edilmek ve çalıştıkları yerin onurlu bir parçası olmak isterler. Aksi takdirde korkunun hakim olduğu yerde insanlar sıkışır, sessizleşir ve yaratıcılıklarını kaybederler. Herkes kendi çıkarını arar ve grup duygusu kaybolur. Ayrıca kitabın bu bölümünde; Lideri çevreleyen birçok üst düzey yöneticinin BİZ bilincinin oluşmasında bilerek veya bilmeyerek olumlu veya olumsuz bir rol oynayabileceği, liderin duymak istediklerini söyleyerek gerçek çalışanlarla iletişime geçmesini engellemek isteyebilecekleri belirtiliyor. Bu bölümde ele alınan bir diğer konu ise; Bir takımdaki birey değerini kaybetmediği sürece takım başarılı olacak ve gruptaki her bir bireyin önemi arttıkça grubun önemi artacaktır. Öte yandan, BİZ olmak zaman alacak. Birini önemsemek ve tuğla gibi güvenli ve sağlıklı bir ilişkinin temellerini sabırla atmak, zaten birçok işle uğraşan yönetici için daha fazla zaman gerektiriyor gibi görünüyor. Uzun vadeli düşünüldüğünde yönetici, SEN-Ben anlayışının getireceği sorunlara giderek daha fazla zaman harcar. BİZ bilinci, yönetici için uzun vadede en etkin yönetim ortamını yaratır. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da verilecek cezaların, eleştirinin namusunu zedelemeyecek ortam ve koşullarda öfke, yıldırma ve küskünlüğe yol açmayacak şekilde verilmesi gerektiğidir. Doğru olanı yapmak en güçlü güdüyü ve kılavuzu sağlar. Her birey, tümün vazgeçilmez bir parçasıdır. Uzlaşma ve barış içinde olma; yarışma veya hasım ilişkileri içinde olmaktan iyidir. Olumluluk sağlıklı ilişkinin doğal sonucudur. Yedinci bölümde, işyerinde sorumluluğun paylaşılan bir sorumluluk olduğu ve işyerinde işte olmanın gerekli olduğu fikri tartışılmıştır. Buna göre birçok kişi iş yerlerine evden yük getiriyor. Bu doğaldır. Çünkü insan bir bütündür ve evdeki tüm yaşamını etkiler. Doğal olmayan şey, birçok insanın işyerine yükü evden getirdiğinin farkında olmamasıdır. Yükler işçileri yavaşlatır, yorar ve hiçbir işe yaramaz. Bu bölümde ayrıca üretim, kalite, karlılık, kalite döngüsü, uygulama stratejisi, BİZ bilinci ve sendikalar ve bireysel sorumluluk kavramlarına da yer verilmektedir. Ayrıca Sekizinci ve son kısımda ise, geleceğin gücü dile getirilmektedir. İçimizdeki BİZ, yaşamımızdaki dayanışma gerçeğinin temelidir. Bu gerçeği yaşayan insanlar birbirlerine güven duyarlar. Aile yaşamı, komşuluk ilişkileri, ekonomik ve politik yaşam bu güven üstüne kurulur. Böyle bir toplumda trafik ışığında motoru stop eden arabanın sürücüsüne yardım eli uzanır; çocukların ve toprağın geleceğine sahip çıkılır. Evlerin içi kadar sokakların ve kentlerin temizliğine de önem verilir. Dayanışma bilincinin olmadığı yerde, Sen-ben Anlayışı hakimdir. Evrendeki dayanışma gerçeğinin fark edilmesi BİZ Bilinci'nin temelini oluşturur. Bu kitap, Sen-Ben Anlayışı üzerine kurulmuş aile ve iş yaşamının sorunlarını irdelemekte ve çözümün BİZ Bilinci'nde yattığını göstermektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/icimizdeki-cocuk/", "text": "İçimizdeki Çocuk, Doğan Cüceloğlu'nun İç Çocuk ve İç Anne-Baba ilişkisinin nasıl oluştuğunu ve bu ilişkinin duygu, düşünce ve davranışlarımıza nasıl yansıdığını günlük örneklerle sağlam bir mantık kurgusu ve yalın anlatımla gösteriyor. Ayrıca kitap, ailenizin ve yakın çevrenizin iç dünyanızı ve şu anki duygularınızı, düşüncelerinizi ve davranışlarınızı nasıl etkilediğini incelemektedir. Hepimizin içinde bir çocuk var. İçimizdeki çocuğumuz her zaman sağlıklı bir ortamda gelişmez. Aile, okul, genel kültür ortamı çoğu zaman çocuğun sağlıklı gelişimini engeller. Birey fiziksel olarak büyür, ancak içimizdeki çocuk psikolojik açıdan sağlıksız ve zayıf kalır. Çocuğu sağlıksız olan bireyin kişiliği bağlaşıktır. Çünkü bu birey hayatın anlamını, mutluluğunu, ilişki içinde olduğu başkalarının gözünde, sözünde, davranışında, kısacası başkalarının ona verdiği değerde kendi değerini arar; Kendine olan saygısı, başkalarının algısına bağlıdır. Bu anlamda bağlaşık kişilik temel yapıyı oluşturmaktadır. Aile bir sistem yaratır; Ailedeki her birey bu sistemin bir parçasıdır ve farklı roller üstlenerek sistemi işler hale getirir. Bu sistemdeki her rol benzersiz bir kişilik ve davranışsal yapı oluşturur. Bu kişilik ve davranış türlerinden bazıları kişinin uyumasına, bir kısmı uyumsuzluğa neden olur. Sağlıklı bir aile, üyelerinin ihtiyaçlarını karşılar ve gelişmeleri için olumlu bir ortam yaratır. Aile üyeleri arasındaki ilişki rahat, olumlu ve akıcıdır. Aile, toplumla ilişkisini dengeler; ne toplumdan kopar ne de tamamen toplumun baskısına teslim olur. Böyle bir aileden, iyi tanımlanmış benlik sınırları olan, kendilerini değerli bulan, yaşamın farklı yönleri arasında denge kuran, duygularını tanıyan ve ifade eden olgun insanlar büyür. Her aile sistemi, onu çalıştıran aile kurallarına sahiptir. Bu kurallar sağlıksız ailede gizli ve üstü kapalı kalır. Sağlıklı bir ailede kurallar daha spesifik ve nettir. Sağlıklı bir ailede çatışma olduğu biliniyor, anlaşılıyor ve konuşuluyor; Çatışmayı çözme kuralları açıkça belirtilmiş ve aile üyeleri tarafından bilinmektedir. Sağlıksız bir ailede çatışmadan bahsedilmez; Kullanılan kurallar gizli olduğu için her şey dolaylı ve dolaylı olarak ifade edilmektedir. İki tür utançtan söz edilebilir. Bize sınırlarımızı hatırlatan utanç sağlıklıdır; Kendimizi sevmemeye neden olan duygu utanç verici ve sağlıksızdır. Sağlıklı utanç, kişinin gelişimi sırasında, yaşam deneyimlerinin bir sonucu olarak herhangi bir baskı olmaksızın kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak utanç, kişinin etrafındaki insanların hastalıklı iç dünyalarının baskısından kaynaklanır ve çok büyük sorunlar yaratır. En olumsuz etki, kişinin iç dünyasından kopmasıdır. Ayrıca çocuğu sürekli suçlu hissettirerek zamanla utanmasına neden olur. Çocukların karşılanması gereken bazı temel ihtiyaçları vardır. Bunlar; Bunları dokunma, güven, düzen, sosyalleşme, uyarılma ve kendine değer olarak sınıflandırabiliriz. Bu ihtiyaçlar karşılanmazsa çocuk kendisinde bir eksiklik olduğunu düşünmeye ve kendi içinde utanmaya başlar. Bu şekilde ihtiyaçları karşılanmayan çocuk terk edilmiş bir çocuktur. Terk edilmiş çocuk normal gelişimini tamamlayamaz. Bu tür insanları tanımlamak için yetişkin çocuk terimini kullanabiliriz. Herkesin içinde farklı sesler var. Bu sesler, iç ebeveynimizin ve iç çocuğumuzun sesleridir. İç ebeveynler gerçekçi, deneyimli, ciddi ve sonuç odaklıdır. İçteki çocuk oyuncudur, enerji küpü, coşku heyecandan gelir ve sonuca değil sürece yöneliktir. Sesi kaybolduğunda hayatın zevki de kaybolur. Sağlıksız iç çocuk, sevilmeyen, bastırılmış ve utanmış bir geçmişin ürünüdür. Sağlıklı iç çocuk sevilen, övülen, teşvik edilen ve desteklenen bir geçmişin ürünüdür. Çeşitli olaylar, çeşitli iç konuşmalar üretir. Kendimizi dinleyerek ve gözlemleyerek olayları ve neden oldukları iç konuşmayı analiz edebiliriz. Bu bize içimizdeki çocuk ve içimizdeki ebeveynler için en büyük sorunların ne olduğu hakkında ipuçları verir. Bu tür çatışmalarda iç çatışmalar kişide rahatsızlık verir, zihni karıştırarak sağlıklı düşünmeyi engeller. Dolayısıyla kişi doyurucu ve üretken bir hayat yaşayamaz. İç çatışmaların en ayırt edici özelliği, çatışmanın altında yatan seslerin yoğunluğunun hemen hemen aynı olmasıdır. Bu durumda kişilerin belirli bir yönde karar almasını engeller. Seslerden biri güçlenirse ve kararımızı o sesin istediği şekilde verirsek, bu sefer diğer ses bizi rahatsız etmeye başlayacak ve çoğu zaman kararımızı kesip eski kararsız halimize dönmemize neden olacaktır. İç çatışmaları çözmenin ilk adımı iç ebeveynden gelmeli ve iç çocuğa Benim isteklerimi ve isteklerinizi karşılayan bir çözüm bulalım demelidir. Bu, iç çatışmalara en sağlıklı yaklaşımdır. İçimizdeki çocuğu tanımanın en büyük sorumluluğu içimizdeki ebeveynlerimize düşüyor. İlk başta, içimizdeki çocuğumuz bize inanmayacak ve güvenmeyecektir . Ancak sabırla ve şefkatle beklemeli ve onu yargılamaktan ve kontrol etmekten kaçınmalıyız. Atabileceğimiz ilk önemli adımlardan biri, her gün otuz dakikamızı ayırıp bu otuz dakika boyunca rahatsız edilmeyeceğimiz bir yer ve zamanda olmamızdır. İçimizdeki çocuğu aramak uzun bir yolculuktur. Bir elma ağacı diktikten bir hafta sonra o ağaçtan elma koparmayı umuyorsanız, kendinizi baştan hayal kırıklığına mahkum edersiniz. Biyolojik ilerlemelerde olduğu gibi, psikolojideki ilerlemeler yavaş ilerliyor. Yıllarca süren bir hastalığı aniden iyileştirmeyi beklemeyin. İç çocuğunuza inanarak iç çocuğunuzla her gün tanışmaya devam edinmek gerekir. ... 'İçimizdeki Çocuk', yaşamımıza yön veren güçlü bir varlıktır. İçimizdeki Çocuk ve İçimizdeki Ana-Baba, duygu, düşünüş ve davranışlarımızı sürekli yönlendirdiği halde, çoğu kez onların varlığından bile haberdar olmayız. Bu kitap, içinde yetiştiğiniz ailenin ve yakın çevrenin sizin iç dünyanızı ve şimdiki duygu, düşünüş ve davranışınızı nasıl etkilediğini incelemektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/insan-olmak/", "text": "Psikiyatrist ve psikoterapist olan yazar, 1982 yılında üniversiteye kendisini ziyarete gelen birinin, Sizden bir ricam var. Lütfen bizim için de yazın demesiyle bu kitabın temellerini attığını belirtiyor. Kitap, Birey ve Toplum başlığı altında insanı anlatarak başlıyor ve günlük hayatta hepimizin yaşadığı ortak sorunları 12 genel başlık halinde bölümlere ayırıp tüm detaylarıyla inceliyor. On iki bölümden oluşan İnsan Olmak adlı kitabımız; insan ve insan olmayı başarılı bir şekilde bize anlatıyor. Öyle ki ders kitabı niteliğinde olan bu kitabı okurken satırların altını çizeceğinizden şüphem yok. Akademik dil kaygısı gütmeden herkese ulaşabilen bu eserde bakalım neler var. Engin Geçtan, Birey ve Toplum isimli bölümde var olduğumuz ilk andan günümüze kadar bireyin toplumdan etkilenişi ve toplumu etkileyişini konu ediniyor. Ana-Baba ve Çocuk isimli bölümde bireylerin çocukluk yaşantılarının önemine değinirken çocukken ihtiyaçlarımızın aşırı karşılanması ya da karşılanmamasının bireyin gelecek yaşantılarını olumsuz etkileyeceğini de belirtiyor. Güven duygusuyla büyümesinin önemli olduğu nu bizden sevgisini esirgeyen ya da terk eden kişiye duyulan öfkenin bilinçaltımızda bireyi yok etme isteği olarak var olduğunu fakat bilincimizde kendimize dönerek intihar olarak yaşandığını Öfke ve düşmanlık bölümünde ifade ediyor. Bunun yanında Çevrenizde defalarca şahit olduğumuz problemli ilişkileri ve kadın erkek ilişkilerinin temelini açıklayarak aile içi ve ikili ilişkilere ılık tutmayı da unutmuyor. Orta yaşa ya da yaşlılık dönemine gelmiş bireylerin içinde bulundukları ruh durumlarına da değinen yazarımız kitabın sonunda kuramsal bakış açısını etkileyen psikoloji alanının önde gelen isimlerine yer veriyor. Yazarımızın klinik deneylerden edindiği tecrübeleri ve gözlemleri, hayatımızı nasıl daha değerli hale getirebiliriz bulmak adına çok ama çok faydalı bilgiler ve tavsiyeler doğrultusunda anlatıyor. Benim de sizler tavsiyem kitabı okumanız olacaktır. Son yirmi yılın dünyasındaki sosyal ve maddi değişimler düşünülürse, kirpilerin birbirine daha da çok ihtiyaç duyduğunu, her kirpinin bu ikilem karşısında kendi cevabını bulması gerektiğini, tam da bu yüzden İnsan Olmak'ın bugün daha da güncel olduğunu söyleyebiliriz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/kadin-psikolojisi/", "text": "Sn Nevzat TARHAN her ne kadar bu kitabına Kadın Psikolojisi adı vermişse de kitabında hem kadın, hem erkek psikolojisini inceliyor. Kadın ve erkek beynini detaylı ve anlaşılır şekilde bizlere aktarıyor. Hatta iddialı konuşmayı sevmediğini söyleyen yazar; iki senelik bir çalışmanın ürünü olan bu kitabının ne yerli nede yabancı yayınlar arasında bulunamayacağından da bahşetmiştir. - Psikolojik farklılıkların analizi - Kadın erkek ilişkileri - Kadınlara has ruhsal sorunlar - Kadınlarda görülen başlıca kişilik tipleri - Kadınlar neden daha çok konuşur? - Modernizmin dayattığı cinsiyet kimlikleri - Kadının sömürülmesi - Kadının ideal erkek tipi - Sorunla baş edebilme açısından kadın erkek farkı - Kadındaki beğenilme duygusu - Ev hanımlığı bir kabus mu? - Şiddet uygulanan kadında görülen rahatsızlıklar - Evliliğin belkemiği biz duygusu - Modern dünyanın poligamisi: Çok ilişkili evlilikler - Feminizmin evlilik üzerindeki etkileri - Terkedilme korkusu - Aşkta kadın erkek farkı - Annelik psikolojisi - Biyolojiden inanca kadın - Kadına ve erkeğe mizahi bir bakış"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/kendin-olmanin-dayanilmaz-hafifligi/", "text": "Varoluşçu bir yazar ve psikolog olan Ferhat Jak İçöz bu kitabında hayatın içinden 40 farklı konuyu ele alarak insan olmanın getirdiği bazı durumlar ile ilgili açıklamalar yapmış olup insanın asıl yolculuğunun kendini tanımak üzerine olması gerektiğini belirtmektedir. Varoluşçu bakış açısına göre tüm deneyim ve duygularımız oldukça önemlidir ve bu deneyimlerimizin tamamını sahiplenmemiz gerekir. Tüm duygularımızı anlamlandıramayabiliriz. İnsan yapısı gereği anlamlandırmak ve hikayeleştirmek ister. Ancak insan çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Yaşadığımız deneyimlerin tek bir nedeni olabileceği gibi çok fazla nedeni de olabilir. Bu sebeple tek bir noktaya odaklanırsak yaşadıklarımızın derinliğini göz ardı etmiş oluruz. Yaşadığımız bazı anıları anlamlandırabiliyorken bazen de bize aşırı anlamsız gelebilirler. Hatta bazı olayların tamamen talihsizlik ya da şanssızlık olduğunu düşünebiliriz ve böyle durumlarda kendimizi oldukça çaresiz ve köşeye sıkışmış hissedebiliriz. Böyle durumlarda yapmamız gereken tüm duygu ve deneyimlerimize kulak vermek ve bu tecrübelerin bize ne anlatmak istediğine odaklanmaktır. Sebepsiz yere öfkelendiğimizi ya da üzüldüğümüzü düşünüyorsak bu duygular saydığımız gibi sebepsiz olmayabilir. Bu sebeple kendimizi daha iyi anlayabilmek için kendimizle daha yakın bir ilişki tanımlamamız gerekir. Bu dünya üzerinde kendimizden başka gidecek bir yerimiz olmadığından mevcut olduğumuz yeri iyi tanımamız daha canlı ve dolu bir hayat yaşamamızı sağlar. İnsan olmak, yapısal olarak çok değişken ve dönüşen bir hal olduğu için içinde sürekli huzur bulunabilecek bir liman değildir. Bu noktada kendimizi iyi tanımış olmak hayatta akışı yakalamak ve hayatı yaşanmaya değer kılmak için gerekli en önemli adımdır. Yazar, bu kendini tanıma yolculuğunda en çok felsefeden ve çeşitli filozofların görüşlerinden yararlandığını belirtmiştir. Felsefe de çeşitli sorular ortaya koyar ve bu sorular kendimizi daha iyi tanımamıza yardımcı olur. Bu noktada felsefe ve varoluşçu bakış açısı kesişim gösterir. Ancak kendini tamamen tanımış olma durumu mevcut değildir, çünkü insan sürekli değişir. Bir gün heves ve mutluluk ile yaptığımız bir eylemden bir başka gün utanç duymamız mümkündür. Felsefi olarak bizi varlık olmaktan çıkarıp varoluş kılan da tam olarak budur. Varoluşçu bakış açısına göre dünyada iki tip insan yoktur; kendini tanıyanlar ve kendini tanımayanlar şeklinde. Varoluşçu bakış açısına göre insanın elinde iki seçenek vardır. Birincisi kendimizi tanıma yolunda kalmak, öbürü ise kendimizi unutma yolunu seçmek. Duyguları olan bir canlı olduğumuz için yükümüz ağırdır, bu yük insan olmanın getirdiği durumlardan biridir. Ancak kendini tanıyor olmak bu yükü daha konforlu taşımamıza olanak sağlar. Bir yandan da sahip olduğumuz bu yükün sonluluğu olduğunu bilerek yaşatmamız gereklidir. Ertelediğimiz, kendimizi mahrum bıraktığımız her şey birer kayıptır. Örneğin boş bir şekilde televizyon izlerken ailemizle ya da arkadaşlarımızla geçirebileceğimiz sayılı anı çöpe atmış olabiliriz. Dolayısıyla her seçim aslında bir vazgeçme halidir. Zaman olarak sözlüyüz, hayattaki tüm deneyimleri yaşamak için vaktimiz olmadığı gibi olan vakitte de ne kadar yaşayacağımızı bilemiyoruz. Ayrıca bedensel imkanlar olarak da kısıtlıyız, aynı anda tek bir yerde bulunabiliyoruz. Bu da bizim hayatta aslında çok net sınırlarla çevrelenmiş olduğumuzu göstermektedir. Bütün bu kısıtlamaların yanı sıra sonsuz olan tek durum ise yaşayabileceğimiz şeylerin gerçekleşme ihtimalleridir. Aklımızın almadığı kadar sonsuz sayıda hayatlar yaşama ihtimallerine sahibiz. Ancak sık sık kendimizi bir yerde hapsolmuş sanki başka bir durum gerçekleşemeyecekmiş gibi hissederiz. Bu durumda unutmamamız gereken ne zamanki böyle bir durum yaşamışsak duvarlarını kendimiz ördüğümüz bir tuzağın içinde olduğumuzdur. Doyurucu bir şekilde yaşamayın yolu belki de gerçek sınırlarımızın farkına varıp o sınırlar içerisinde özgürlüğümüze sahip çıkarak yaşamaktansa geçmektedir. Bu sınırlı insani alanda gerçekleşmesini istediğimiz ihtimalleri seçmeli ve bu seçimlerin sonuçlarına da sahip çıkmalıyız. Sonuçlar her ne kadar kötü olursa olsun ne hissettiğimiz dahil tüm deneyimlerimizi kucaklamamız ve yaşadığımız bu durumların kendi dünyamızın bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kendimiz ve hayatımız ile ilgili daha doğru seçimler yapabilmek için de kendimizi en iyi şekilde tanımamız gerekir. Bu eylem çok çaba gerektirecek bir durumdur ve insan yaşadığı sürece de sonu gelmez. Bu yüzden en çok kendimize sahip çıkmalı, bıkmadan usanmadan kendimizi tanıma yolunda ilerlemeye çalışmalıyız. Çünkü dünya üzerinde kendimizden başka gidecek yerimiz yok. Varoluşçu psikoterapi ve felsefeyle hayata dair 40 mesele. Bu dünyada kendimizden başka evimiz yok. Hatta Heidegger'e ve Sartre'a göre hiç evimiz yok; lakin kendilik dediğimiz de sürekli değişen, dönüşen ve çelişkili bir olgu olarak pek güvenli bir liman değildir. Ancak bu dünyada daha canlı hissetmek istiyorsak, hayatlarımızı daha dolu dolu, doygun yaşamak istiyorsak, elimizden gelen tek bir şey var; kendimizi ve içinde yaşadığımız dünyayı yakından tanımak. Kendimize sorular sormanın, merakla bakmanın ve hazır cevaplara yerleşmemenin bize getireceği en büyük hediye, kendimizi ve içinde yaşadığımız dünyayı daha yakından tanımak olacaktır. Bunu başarabildiğimiz ölçüde hayatta akışı yakalamak ve canlı hissetmek mümkün olur. Bu konuda Sokrates'çiyim. Gerçekten de incelenmeyen hayat yaşamaya değmez hale gelir. Bu kitapta size kesin çözümler, formüller veya izlenecek yollar vaat etmiyorum. Hatta herhangi bir şey vaat etmiyorum. Yazdıklarımı harfiyen uygularsanız hayat müthiş kolay olacak, her anınız mutluluk dolacak demeyi isterdim ama bu sizi kandırmaktan başka bir işe yaramazdı. Sadece bir önerim var, o da daha uyanık yaşadığınızda ulaşacağınız çok çekici, reddetmesi zor, dayanılmaz bir hafiflik. Kendin olmanın o şahane ve dayanılmaz hafifliği. Ama uyarmadan edemeyeceğim, bu hafiflik özgürleştirdiği gibi korkutur da."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/kitle-psikolojisi/", "text": "Belli bir ortak düşünceyi veya ideali paylaşan insanların oluşturduğu topluluğa kitle adı verilir. Kitle psikolojisi de bu insanların geliştirdiği davranış ve düşünce biçimini inceler. Bu konunun ayrı ele alınmasının sebebi de kitlelerin kitleleri oluşturan bireylerden çok daha farklı karakteristik özellikler barındırabiliyor olmasıdır. Kitledeki insanların sayıca çoklukta oluşu da bireylerin psikolojisini ayrıca etkiler. Kitapta Freud'un Le Bon'un düşüncelerinin önderliğinde kitle psikolojisi üzerine çıkarımları anlatılmaktadır. Psikolojik kitlelerdeki en tipik özellik kitleyi oluşturan bireylerin birbirinden farklı ya da tamamen aynı olsa da yalnızca kitleleşmesinden ötürü kolektif bir ruh kazanarak tek vücut gibi davranmasıdır. Bunu insan vücuduna benzetebiliriz. Nasıl ki hücreler birleşerek bir organizmayı meydana getiriyorsa, kitlede de farklı türden insanlar bir araya gelerek birbiriyle kaynaşır ve bir davranış sergilerler. Eğer ki çok farklı türden insanlar bir araya gelebiliyorlarsa bu bir aradalığı oluşturacak bir neden gereklidir. Kitle psikolojisini yakından inceleyen Le Bon bu bir aradalık sebebini kitlenin bir karakteristik özelliği olmasına bağlar. Le Bon'a göre, tek kişinin bireysel olarak sahip olduğu ya da edindiği özellikler kitle içerisinde silinmiş bir haldedir. Yani bireylerin kendine özgü karakterleri kitle içerisinde görünür halde değildir. Ayrıca Le Bon kitleyi oluşturan insanların kendilerinde olmayan farklı özellikler de geliştirebileceği görüşündedir ve bunu da üç nedene bağlar. Bu nedenlerden ilki insan sosyal ve kalabalık bir ortamda yaşadığı için kalabalık bir ortamda kendisini olduğundan daha güçlü hissederek kendisini birtakım içgüdüsel isteklerine kaptırabilir. İkinci neden olarak da kitlesel özellikler bireylerin kendi karakter özelliklerinden farklı olacağından bu özellikler bireylerin kendi yeni özelliklerinin de çıkmasına etki edebilir. Bu durum farklı yönlerde de etki edebilir. Örneğin birey kendi çıkarını kitle çıkarına feda edebilir. İnsanın bencil bir varlık olduğu düşünüldüğünde bu durum bireyin doğasına aykırı bir davranıştır. Üçüncü neden ise telkin yatkınlığıdır. Bazen insanlar kendi bilinçli kişiliğini kaybederek kendi karakterine zıt düşebilecek davranışlar sergileyebilir ve o kitlenin tüm telkinlerini benimseyebilir. Kitle ile ilgili olarak Le Bon'un öne sürdüğü düşüncelerden biri de insanın örgütlenmiş bir kitleye katılması ile onu medeniyetten uzaklaştıran bir davranıştır. Çünkü burada birey kendinden soyutlanarak daha ilkel ve içgüdüsel davranışlar sergileyebilir. Hal böyleyken de aniden parlayabilir, çevresine zarar verebilir ya da pek çok coşkulu eylemler gerçekleştirebilir. Kitledeki birey için yapılmayacak bir şey yoktur. Kitlenin bir diğer özelliği ise gerçekle olan mesafesidir. Kitlede İllüzyonlara, gerçeküstü durumlara gerçekten daha çok yer verilir. Le Bon kitledeki düşünsel yeteneğin kolektif yoldan engelleniyor olması ve duygusallıkta görülen güçlenmenin her zaman negatif yönde olmayacağını, kitle ahlakının bazı durumlarda kitleyi oluşturan bireylerin ahlakından daha üst bir düzeyde olup ileri seviyede bir fedakarlık oluşturabileceğini de ayrıca belirtir. Bu durum da çok büyük kitlesel başarılar elde edilmesine yol açabilir. Kitle, sahip olduğu büyüklükten dolayı inanların üzerinde yenilmez ve cezalandırıcı bir otorite olarak görünebilir. Bu korku ortamında mevcut otoritenin bir sahibi varsa bu güç tüm insanlara hükmedici hale getirebilir. Bu şekilde kişiler bireysel olarak kalkışamayacakları ya da kendi onaylamadıkları davranışları bu otorite etkisiyle gerçekleştirebilirler. Mc Dougall, bu şekilde bir kitlede fazla zeki olmayan insanların zeki insanları kendi düzeylerine indirgeyebildiklerini söyler. Daha önce belirtilen telkin yatkınlığı düşüncesi yerine libido kavramı kullanılırsa bu kavramı sevgi adı altında bir araya toplayabildiğimiz ne varsa tümüne ilişkin içgüdülerin henüz ölçülemeyen, ama nicel bir büyüklük gözüyle bakılan enerjisi olarak düşünebiliriz. Ancak sevgide önemli payı olan bazı kavramları anne-baba sevgisi, evlat sevgisi, dostluk ya da insan sevgisini de libidodan ayıramayız. Araştırmalara göre sayılan bu sevgiler ayrı cinsler arasında cinsel birleşme amacına yönelik bir dışavurumdur ve duruma göre kişilerin kendilerinde saklı kalabilir. Duygusal bağlamlar kitle ruhunun da temelini oluşturabilir. Neticede kitleyi oluşturabilmek için çok büyük bir güç gereklidir, bu güç de pekala Eros olabilir. Bir diğer düşünce ise kişilerin kendi karakterleri ve özgünlüklerinden kendi istekleri ile vazgeçebiliyor oluşu bu durumun sadece negatif bir yönde oluşmasından çok onları gerçekten seviyor olmasından da kaynaklanabilir. Kitleler morfolojik yapılarına göre kategorize edilebilirler. Kitleler homojen ya da heterojen olabileceği gibi yapay ya da doğal kitleler de olabilirler. Örneğin cemaat kitleleri ileri derecede örgütlenmiş olan yapay kitlelerdir. Bu kitlelerin oluşabilmesi için belli bir dış gücün zorlaması gerekir. Çünkü bireylerin bu kitlelere katılıp katılmama durumu bireylerin keyfine bırakılmaz. Bu topluluğa katılmayan insanlar bu topluluktan dışlanabilir ya da şiddetle cezalandırılabilirler. Bu tarz kitlelelerde kitlesinin her bir bireyini çok seven ve onların çıkarlarını her daim gözeten bir liderin bulunduğu düşünülür. Herkes eşit derecede sevildiğini düşündüğü için demokratik bir hava hakimdir. Aynı türdenlik bir aile kavramına işaret eder ve bu bağlılık kitleye sadakat duygusu aşılar. Ancak bu durumlar kitledeki başın ortadan kalkması sonucunda değişebilir ve bir panik ortamı oluşabilir. Panik ortamı da kitlenin çoğunlukla çöküşüne yol açar. Kitledeki insanların birbirlerini koruma ve gözetme durumu panik ortamındayken devre dışı kalır. Kitledeki bir diğer özellik de kitle bireylerinin düşünsel başarısındaki azalma, duygusal davranışlar sergileme, duyguların dışavurumunda bir engel varsa bunu kaldırma ve bireylerin arzularını gerçekleştirme isteği insanın ilkel yapısına baktığımızda ve çocukluk zamanlarında görülebilecek bir aşamaya gerileyişini göz önüne serer. Bireyler yalnız kalmaktan korkarlar. Çocuklar ilk olarak annesinin onu bırakmasından korkarlar. İlerleyen süreçlerde sürüye ya da aileye yeni ve yabancı bir bireyin katılıyor olması çocuğun paniklemesine sebep olur. Çocuk kardeşine karşı büyük bir kıskançlık besleyebilir. Ancak diğer kardeşin annesi ve babası tarafından eşit şekilde sevildiğini görür ve kendisine bir zarar gelmeksizin arak direyemeyeceğinin farkına varır. Bu duygu zaman içerisinde okul çağlarında da kendini gösterir. Toplumsallık duygusu düşmanca duyguların önüne geçer. Dolayısıyla bu durumda Trotter'ın da söylediği gibi İnsan, bir sürü hayvanıdır. sözünü söylemek mümkündür. İnsanların davranış olarak etkilenmesinde kitledeki ilk insan topluluklarının etkileri görülebilmektedir. Buradan da kitle psikolojisinin en eski insan psikolojisi olabileceği sonucunu çıkarmak mümkündür. Bireysel psikoloji olarak ayrıştırılan durum aslında kitle psikolojisinden çıkarışmış bir özellik olabilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/kopek-gibi-buyutulmus-cocuk/", "text": "Kitap, karşılaştığı travma vakalarını bilimsel bir gözle araştırıyor ve herkesin kolayca anlayabileceği hikayeler haline getiriyor, aşırı strese maruz kalan beyinde neler olduğunu tam olarak açıklıyor ve bu beynin inanılmaz kapasitesini ortaya koyuyor. Çocuk psikiyatristi Doktor Perry, meslek hayatında karşılaştığı bazı özel durumları ve travma geçirmiş çocuklarla çalışırken ekibiyle birlikte geliştirdiği nörosekans yaklaşımını anlatıyor. Nörodizisel yaklaşıma göre, bir çocuk büyüdükçe, beynin birbirini izleyen her bölgesi önemli değişikliklerden geçer ve sırayla büyür. Ancak her alanın uygun şekilde gelişmesi için uygun zamanlanmış, kalıplanmış ve tekrarlanan deneyimler gereklidir. Travma geçirmiş çocuklara öğretmeye yönelik nörosekans yaklaşımı, önce hangi alanların ve işlevlerin az gelişmiş veya yetersiz çalıştığını gözden geçirir. Daha sonra beynin daha normal bir gelişim ile devam edebilmesi için eksik uyarıyı sağlamaya çalışır. - İlk çocuk, henüz yedi yaşında olan Tina adında küçük bir kız çocuğudur. Tina, annesi Sara ve iki küçük kardeşiyle birlikte yaşıyor. Sara, üç küçük çocuğa bakmanın ağırlığından bunalan ve elinden geldiğince çocuklarına yardımcı olmaya çalışan bir kadındır. Sara, Tina henüz altı yaşındayken işe gitmesi için komşusunu bebek bakıcısı olarak tutar. Komşunun on altı yaşındaki oğlu, Tina'ya tam iki yıl boyunca cinsel tacizde bulunur. Tina okulda ve arkadaşlarıyla vakit geçirirken sürekli cinsel oyunlar oynar ve kendini ifşa eder. Perry ile ilk tanıştığında, Perry'nin cinsel organlarına da dokunmaya çalıştı çünkü erkekler hakkında bildiği tek şey onların cinsel yırtıcı olduklarıydı. Ne şefkatli bir baba ne de bir dede figürü vardır. Tina ile seanslar çizimle başladı çünkü Tina'nın kendini güvende hissetmesi gerekiyordu. Perry için önemli olan semptomları değil, çocuğu tanıma zamanıydı. Tina, seanslar sırasında ihtiyaç duyduğu kesintisiz dikkati, oyunlar sırasında kaçırdığı derslerin bir kısmını gördü. - Sandy küçük bir kızdı, sadece 3 yaşındaydı. Annesi önce öldürüldü, ardından erkek arkadaşı tarafından tecavüze uğradı. Sandy'nin boğazı kesilmişti. Sandy, annesinin cesedinin yanında saatler geçirir ve bulunduğunda neredeyse ölüydü. Sandy, çeşitli öfke nöbetlerine ve belirli tetikleyicilere karşı bir çözülme tepkisi geliştiriyordu. Bu bilinen en ilkel tepkidir. Bulunduğunuz yerde saatlerce kendinizi dış dünyaya kapatmayın. Beyin vücudu yaralanmaya hazırlıyordu ve uzuvlardan kan geri çekiliyordu ve kalp atış hızı yavaşlıyordu. Sandy'yi boğazındaki kesiklerle hayatta tutan muhtemelen bu tepkiydi. Sandy, Perry'ye kayıtsızdı ve olayla ilgili bir şeyler tekrarlayıp duruyordu. Sandy'nin güvenini kazanmak günlerce suskun oturumlar aldı. Sandy olayı sürekli tekrarlıyordu çünkü beyni travmayı anlamak, tolerans geliştirmek ve o çaresizlik anlarının kontrolünü yeniden kazanmak için tekrarlıyordu. Sandy yavaş ama etkili bir ilerleme kaydetti. - Teksas'taki Davidian çiftliğinde çocuklar büyük bir korku ve şiddetle büyüyordu. Davidian çocukları o korku kampından kurtarıldı ve bir çocuk koruma merkezine yerleştirildi. Çocuklar fiziksel olarak kurtulmuş olsalar da, beyinleri hala o korku kampının alışkanlıklarını sürdürüyordu. Hala aynı korku ve baskı altında yaşıyorlardı. Bu çocuklar için önemli olan, öngörülebilirliğe, rutine, kontrol duygusuna ve düzenli ilişkilere ihtiyaç duymalarıydı. Bir arada olmak hem bu ilişki ağını desteklemiş hem de onlara kamp günlerini hatırlatan bir dezavantaj oluşturmuştur. Çocuklar için farklı ilgi alanları oluşturmaya özen gösterildi, çünkü kendini geliştirmek için seçimler yapmak ve seçimlerin sonuçlarından ders çıkarmak gerekiyor. Tıpkı bu kamptaki çocuklar gibi, öğretilen tek şey itaat ise, neyi sevip ne istediğimizi anlayamayacağız. Zorlukla çalıştırılan bu çocukların bir kısmı koruyucu ailelerin yanına yerleştirilirken, bir kısmı da ileride iş bulup kendi hayatlarına başladı. Bazıları tarikatın üyesi olmaya devam etti. Küçük bir çocuğa karşı olan iyi-kötü tüm davranışlarınız, onların psikolojisinde sandığınızdan çok daha derin etkiler yaratıyor. Özellikle de korku ve şiddet duyguları, çocuklarda travmaya neden olarak beyinde tahribata yol açıyor ve kişilikte onulmaz denebilecek izler bırakıyor. Peki, travmaya neden olabilecek olay veya davranışlara maruz kalmış çocuklar iyileştirilebilir mi? Öyleyse, bu nasıl başarılabilir? İşte Dr. Bruce Perry, Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk adlı kitabında bu soruları ve daha fazlasını kendi deneyimlerinden yola çıkarak yanıtlıyor. Amerikalı Psikiyatri ve Davranış Bilimleri Profesörü Dr. Bruce Perry, ruhsal anlamda ağır yara almış çocuklara yardım ederek onları yaşama yeniden kazandırması ile öne çıkıyor. Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk adlı kitabında karşılaştığı vakaları bilim ışığında inceleyen ve bunları sade bir dille kaleme alan yazar, travmaların çocukların beyninde yol açtığı sorunları akıcı bir anlatımla ortaya koyuyor. Söz konusu vakalarda nasıl iyileşme sağlanacağına dair stratejilerini de aktaran yazar, böylece anne-babalar başta olmak üzere pedagoji ile ilgilenen tüm bireylere eşsiz bir kaynak sunuyor. Yayımlandığı 2007 yılından günümüze Çok Satanlar listelerindeki yerini koruyan ve çocuk psikolojisi alanında temel kaynaklardan biri haline gelen Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk, Dr. Perry'nin yıllar içinde hastalarından elde ettiği birikim üzerine gerçek hikayelerden yola çıkıyor. Kitaba adını veren Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk hikayesi ise eserde yer alan öykülerden birini oluşturuyor. Eserinde 10 farklı çocuğa ait yaşanmış olaylara yer veren Perry, sevgi sayesinde ruhsal açıdan en kurtarılamaz olarak düşünülen çocukların dahi nasıl iyileşebileceğini ortaya kokuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/kral-kaybederse/", "text": "Kenan: Kendini tüm insanlardan üstün gören , parası ve dış görünüşü ile övünen , şımarık ,doyumsuz hep ben diyen bir erkektir. Daha sonraları her şeyini kaybeder ve bir psikiyatriste gelip hayatını anlatır. Fadi: Hayatı hazin hikayelerle dolu olan barda garsonluk yapan kızdır. Kenan ile tanışır ve sevgili olurlar. Handan: Kenan'ın eşidir. Kenan tarafından sürekli aldatılır. Kral Kaybederse kitabımız toplamda 4 kişi arasında geçiyor diyebiliriz. Yakışıklılığı ve çapkınlığı ile dillere destan Kenan'ın birde hali vakti yerinde olunca, tüm kadınları nasıl peşinden koşturduğu. Eşi Handan ve sevgilisi Fadi ile yaşadığı ilişkilerini bizlere anlatan, daha sonra ise tüm her şeyini kaybeden Kenan'ın bir Psikiyatrise sığınışı ele alınmıştır. Günümüzde popüler olmuş bir psikiyatrist olan Gülseren Budayıcıoğlu bu kitabında 20 yıllık bir hayat hikayesi anlatılmaktadır. Annesi tarafından kral gibi büyütülmüş, bir dönem zor bir çocukluk geçirmiş ve bunun izlerini hayatından silememiş, kendini tüm insanlardan üstün gören, parası ve dış görünüşü ile övünen, şımarık, doyumsuz hep ben diyen bir erkektir Kenan. Karısını sürekli aldatan Kenan bir gün gittiği barda garsonluk yapan, babası tarafından sevilmemiş, ablası intihar etmiş, annesinin üzerine kuma getirilmiş kısacası ve hazin bir hikayesi olan Fadi ile tanışır. Ve sonrasında gelişen olaylar bu kitabımızda yer almaktadır. Psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu'nun , üç hastasına Kenan ve ona hayatını adayan iki kadın Fadi ve Handan'a verdiği seansların kaleme alındığı bir terapi kitabıdır, Kral Kaybederse. Karakterler günlük hayatın içinde her an karşımıza çıkacak kadar doğal olan sade ve akıcı bir dille anlatılmış bu kitabı okurken sıkılmayacağınızı düşünüyorum. Geçmişimizin geleceğimizi nasıl şekillendirdiğini bu kitap ile görebiliyoruz. Başarılı bulduğum, hiç yıkılmayacak bir adamın yıkılışıyla, değerlerin alt üst olduğu, hayatın yeni baştan keşfedildiği, yazarın kendi tabiriyle avına av olan kralın kaybediş hikayesi olan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Yazarımızın emeğine sağlık. Kral Kaybederse kitabını İlk okuduğumda okuyup bitirmeye çalıştığım içi mi bilmiyorum fakat bir noktadan sonra yazarın hikayeleri az uzattığını düşünmeye başlamıştım. Bu yüzden bitsin havasına girmiştim. Bitirdikten sonra şunu söyleyebilirim; Okunması gereken bir kitap olduğunu itiraf etmeliyim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/madalyonun-ici/", "text": "Psikiyatr ve yazar Gülseren Budayıcıoğlu'nun 2004 yılında yayınlanan Madalyonun İçi adlı kitabı, birden farklı yaşam hikayesini sayfalarında barındırıyor. Bir Psikiyatristin Not Defterinden sloganıyla okurlarına ulaşan kitap, yazarının klinik tecrübelerinden yola çıkarak tüm toplumu mercek altına alıyor. Cinini Çıkardım: Rezzan adında bir kızın başından geçenler, Kardeşi, Annesi ve babası arasında yaşanan diyaloglar ve bunların vermiş olduğu sonuçları ele alan bir seanstır. İnternette Aşk Başkadır: Jale adlı bir hastanın eşi ile aralarında geçen sorunları konu edinmiş ve bu sorunların yaşattığı aile ilişkisi ele alan seanstır. Çöp Apartman: Neriman adında bir hastanın annesinin ölümü üzerine kız kardeşleri ile aile içinde yaşadığı sıkıntıları, annesinin ölümü ve babasının ilgisizliği üzerine geçen seansları ele almıştır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor: Yiğit adında genç bir şizofren hastanın başından geçen olaylar, ailesinin görmeye çalıştığı kişi olma çabaları, arkadaşları ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan Yiğit'in çabaları içeren seansları ele almaktadır. Kelebeğin Ömrü: Şule adında bir hastanın başından geçen çaresiz bir konu ele alınmıştır. Annesi ve kız kardeşi ile beraber Doktora gelerek yaşadıklarını dile getirmiş ve Doktora uzatılan raporda Şule hakkında gerçekleri anlatmasını ele aldığı bir seanstır. Tanrım ve Ben: Yazar burada Allah'a olan inançların eksik ve yanlış bilgiler içeren insanları ele almış ve bu durum neticesinde babası ile olan diyalog sonucunda inancını kuvvetlendirir ve temeli sağlamlaştırır. Estağfurullah: Hayri Bey adında 60 yaşında bir adamın yaşadığı yalnızlık ve bu yalnızlıktan çıkan huzursuzluklar, neticesinde yaşamış olduğu sorunları ele alan bir seanstır. Suç ve Ceza: Pembe adında bir genç bayanın başından geçen aile sorunları, ardından yaşamış olduğu evlilikler ve bu evliliklerden dolayı yaşadığı zorlukları ele aldığı bir seanstır. Ölümle Dans: Aslı adında on yedi yaşında zengin bir genç kızın yaşamak istememesini ele aldığı konuları içeren ve doktor tavsiyesi ile bunu anlayarak sorunların üstesinden gelen bir seans ele alınmıştır. Aç Milyarder: Köyden çalışmak için büyük şehre gelmeye karar veren Mustafa adında bir sayısal loto ödülünü kazanan kişinin bu durum karşısında yaşadığı şok üzerine geçirmiş olduğu bir seanstır. Panik: Yaşar Bey adında bir iş adamının penisilin iğnesi vurduktan sonra yaşadığı panik ataklar ile Doktora gelip çözüm arayışlarında bulunmaya çalışmasını ele alan seansları anlatır. Tahtını Çaldıran Adam: Garip bey adında bir pavyon yöneticisinin on dokuz yaşında genç bir kıza aşık olmasını, bu aşktan karşılık almayışından sonra yaşadıkları neticesinde patronu tarafından Doktora gönderilen bir hastanın seanslarını ele alır. Binbir Gece Masalları: Nihal Hanım ve eşi Zafer Bey arasında yaşanan sıkıntıları konu edinen seanslar ele alınmıştır. Sapık Mıyım Ben: Halim adında birinin cinsiyet değiştirmek istemesini, küçüklüğünden bu yana yaşadığı zorluk ve sıkıntılar neticesinde kendini cinsiyet değişmekle bulabileceğini düşünüp rapor almak için Doktora gelmesini ele alan bir seanstır. Kırık Hayatlar: Reyhan adında bir bayanın, eşinin ona ilgi göstermeyişini konu edinen bir seans ele alınmıştır. Kader Kurbanları: Hayal adında bir bayanın yanlış kararlar ve neticesinde yapmış olduğu evlilikler ve bu evliliklerden sonra hayat kadını olduğunu, bu durumları düşünmemek için ilaç yazdırmak isteyen bir hastanın seansı ele alınmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/mis-gibi-yetiskinler/", "text": "İç çocuktan iç ebeveyne, yetişkin çocuktan ödül-ceza ilişkisine, gelişmiş insandan kalıplaşmış insana kadar uzanan konu ele alınmıştır. Yetişkin olduğu düşünülen her yetişkin veya yetişkin çocuğun ebeveyn olmadan önce okuması gereken bir kitaptır. İşte bu soruların cevaplarını renkli ve çarpıcı örneklerle bulabileceğiniz bir eser. Türkiye'nin önde gelen psikologlarından Doğan Cüceloğlu yaşı büyümüş ama aklı ve kalbi çocuk kalmışların, kendi çocuklarına nasıl zarar verdiklerinin farklı örneklerini, Türk toplumunun içinden seçtiği olay ve durumlar çerçevesinde anlatıyor bizlere hem de her düzeyden insanın anlayabileceği bir sadelikle. Anlaşamayan, sürekli didişen, birbirini yargılayan yetişkinler arasında büyümek zorunda kalan çocukların; hüzün, kızgınlık hatta suçluluk duyguları içinde yaşamaya mahkum olmalarının sonuçları anlatılıyor. Orta yaşta bir insanın, edindiği hayat tecrübeleriyle, yaşadıklarından çıkardığı sonuçlarla, mutluluk ve acılarla piştiğini, olduğunu, hayatı olduğu gibi kabul edecek olgunluğa eriştiğini düşünürüz. Oysa karşımızda kendi kendine sebepler üreten, beklentilere giren, bütün bunların karşılanmadığını ya da karşılanamayacağını anladığında da öfkelenen, deliren, içe kapanan en ironik olanı da etrafındakilere küsen insanlar oluveriyorlar. Çünkü mutsuzlar. Kendilerinden, hayatlarından, eşlerinden, işlerinden, sahip oldukları hiçbir kişi ya da değerden memnun değiller. Hayatın farkında değiller. Bu tür yetişkinler, etraflarındaki insanlara olgun bir birey olarak davranamıyor. Karşısındakine nasıl davranması gerektiğini bilmediği için saldırgan bir biçimde direnmeye geçiyorlar. Maalesef sıradan tabirle söyleyecek olursak adamına göre davranıyor, ya karşılarındakini eziyor ya da muhatap oldukları kişi güçlüyse sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Bu büyük çocuklardan etrafımızda çok var. Biri bize sebepsiz yere kızdığında, trafikte hemen kavgaya tutuşabilecek kadar öfkelendiğinde, bir toplantı sırasında gereksiz yorumlarla kendini önemli hissettirmeye çalıştığında ve bunu bizi azarlar gibi yaptığında, karşımızdaki mış gibi yapıyordur. Büyümüş gibi... Oysa hala bir çocuktur. Bu öykünün kahramanlarını tanıdıkça siz de çocukluğunuzu, ailenizi, çevrenizdeki insanları, en önemlisi de kendinizi daha iyi anlayacaksınız. Bu kitap, aslında bildiğimiz, ancak üzerinde düşünme gereğini pek duymadığımız bir öyküyü anlatıyor. Bu öykünün kahramanlarını tanıdıkça çocukluğumuzu, ailemizi, çevremizdeki insanları ve en önemlisi kendimizi de daha iyi anlayacağız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/mrs-dalloway/", "text": "Mrs. Dalloway: Clarissa Dalloway, ellili yaşlarında birinci sınıf bir ev hanımıdır. Gençken özgürlüğü seven Peter ile yakın temasta olan ama onunla evlenme fikrinden kaçınan bir kadındır. Lady Baxborough gibi özgür ama ağır ve asil bir kadın olmak istiyordu. Richard Dalloway ile evliliği zaman zaman kendisini kafeste hissetmesine neden olmuş ve kadınlara aşık olma potansiyeline sahip Dallawoy, hayatla ilgilendiği tek erkek olan Peter'ı reddetmiştir. Peter Walsh'a meydan okuyacak vaktinden önce kadın iken, evlendikten sonra burjuva yaşamının kalıpları içinde kalmıştır. Septimus Warren Smith: Septimus 30 yaşında ve bir İtalyan ile evlidir. Bir şirkette çalışırken, sık sık sanrıları vardır. Mrs. Dalloway'in diğer tarafını temsil ediyor. Savaşın etkisiyle manevi bir krize sürüklenen Septimus, çılgınlığa yaklaşan ruh haliyle burjuva hayatına kapılmamaya çalışır. Clarissa, Peter'la bir maceraya çıkmak ya da Sally'ye aşık olmak yerine, burjuvanın uygun gördüğü ve sevdiği kadın olmayı seçer. Septimus, topluma uymadığı için Mrs. Dalloway de uyumaktan muzdariptir. Peter Walsh: Başka bir kadınla evlenmesine rağmen Clarissa'ya aşıktır. Peter, Mrs. Dalloway'in hayatına dışarıdan bakan ve onu eleştiren biridir. Clarissa'nın iç arzularını ve yeteneklerini bilen tek kişi odur. Bayan Dalloway'de zamanı bükerek ve yaşandığı gibi değil, hatırlandığı gibi hayatı anlatarak okuyucuyu karakterlerinin zihninde bir yolculuğa çıkarır. Romanda zaman zaman bir kadının bir günlük yaşantıları ve düşünceleri ele alınmaktadır. Yirmi yıldır Londra'da yaşayan Clarissa Dalloway akşam büyük bir parti verecek. Parti için vereceği çiçekleri almaya çiçekçiye gelir. O sırada çiçekçinin bulunduğu sokakta yürüyen Septimus Warren Smith ve İtalyan eşi Lucrezia'yı karşılaşırlar. Septimus, Birinci Dünya Savaşı'na katıldı ve çok yakın bir arkadaşının ölümüne tanık olmuştur. Yaşadığı şok yüzünden zihni ileri geri gider ve merhum arkadaşı hakkında hayalleri vardır. Kocasına çok aşık olan Lucrezia, Septimus'u tanınmış bir psikiyatrist olan Sir William Bradshaw'a gitmeye ikna etmiştir. Birlikte adamın ofisine giderler. Muayeneden sonra doktor Lucrezia'ya Septimus'un durumunun ciddiyetini anlatır. Septimus'un gözetiminde bir kliniğe yatırılması gerektiğini söylüyor. Günün ilerleyen saatlerinde Septimus, hiç sevmediği eski doktoru Holmes'un evlerine gelmesiyle kliniğe gitmek yerine pencereden atlayarak intihar etmeyi seçer. Mrs. Dalloway çiçekleri alıp eve döndüğünde tavan arası odasından çıkar. Başka bir çocukluk arkadaşı, anlamsız Sally Seton'u ve onunla olan ilişkisini hatırlıyor; Kadınlara olan ilgisini ve erkeklere olan mesafesini düşünüyor. Odada gece elbisesini tamir ederken Peter Walsh ortaya çıkar. İki eski arkadaş biraz sohbet ediyor; ama gerçek düşüncelerini birbirlerinden saklarlar. Clarissa, Peter'ı bu akşam partisine davet ediyor. Daha sonra Peter evden ayrılır ve bir parkta uykuya dalar. Akşam parti başlıyor. Başbakan da dahil olmak üzere birçok aristokrat ve önemli hükümet yetkilisi eşleriyle Dalloways'e gelir. Mrs. Dalloway bu partiyi çok önemsiyor ve iyi gitmeyeceğinden korkuyor. Şaşırtıcı bir şekilde Sally Seton, Peter Walsh ile birlikte partisine gelenler arasındaydı. Bayan Dalloway, partisinde her iki çocukluk arkadaşını da görmekten heyecan duymaktadır. Ama ikisiyle de fazla konuşamaz; çünkü tüm misafirlerle ayrı ayrı ilgilenir. Her şey yolundaydı ve parti umutlarının tersine gidiyor gibiydi, ama partiye geç gelen Sir William bir hastanın intiharından haberdar olduğunda Mrs. Dalloway depresyona girer. Bu haber, Bayan Dalloway'in gün boyu tek başına bir odada düşündüğü hayata, ölüme, seçimlere ve kendini gerçekleştirmeye dalmasına neden olurken geldi. İntihar eden Septimus ile özdeşleşir. Bir süre kendi partisinden uzaklaşır. Güzel parti sona erdiğinde misafirler karşılanır. Richard Dalloway'in kızı Elizabeth ve Bayan'a olan aşkını dile getiriyor Roman, Dalloway'in son dakikada Peter ve Sally'ye dönmeyi başarmasıyla sona erer. Eski dostları bir araya gelmişken ve kocası ile birlikte içine girdiği burjuva hayatını taçlandırdığı sırada gelen bu haber, Mrs. Dalloway'in bir odada tek başına, gün boyu düşündüğü yaşam, ölüm, seçimler ve kendini gerçekleştirme konularına dalmasına neden olur. İntihar eden Septimus'la kendini özdeşleştirir. Kendi partisinden bir süreliğine kopar. Güzel geçen parti sona ererken, misafirler uğurlanır. Richard Dalloway'in, kızı Elizabeth'e duyduğu sevgiyi ifade etmesiyle ve Mrs. Dalloway'in, en son dakika, Peter ve Sally'nin yanına geri dönmeyi başarmasıyla roman son bulur. - Mrs. Dalloway, Virginia Woolf'un en ilgi çekici romanlarından biridir. - Yazar, kitapta zaman kavramını sürekli önde tuttuğundan başlangıçta kitaba Saatler ismini vermek istese de daha sonra Mrs. Dalloway isminde karar kılmıştır. - Romanda, bir kadının bir gün boyunca yaşadıklarını, düşündüklerini zaman zaman geriye dönüş yöntemiyle anlatır. - Kitabın ana karakterleri roman boyunca asla birbirleriyle karşılaşmamıştır. - Kitap, 1925 yılında tamamlanmasına rağmen yayınlanmadan önce Virginia Woolf tarafından üç kez tekrar yazılmıştır. - Yazar, romanında savaşı, toplumu ve ince bir şekilde de yönetim sistemini eleştirmektedir. Karakterlerin iç yaşamının bilinç akışı tekniğiyle iç içe geçtiği Mrs. Dalloway, okuyucuyu beşeri deneyimin, zaman ve mekanın, deliliğin ve pişmanlığın keşfiyle büyülüyor. _Zarif ve hayat dolu bir kadın olan Clarissa Dalloway vereceği bir davete hazırlanırken, bir zamanlar hayatına giren ve çok sevdiği insanları hatırlar. Savaş sonrası bunalımı yaşayan ve akıl sağlığını kaybetmek üzere olan Septimus Warren Smith'in en kötü günü, Clarissa ve dostlarının davete hazırlandığı günle iç içe geçer. Davet göz alıcı bir seviyeye ulaşırken, söz konusu yaşamlar ortak bir paydada buluşur. Haziran 1923'ün son derece önemli bir günü geçmişi, günceli ve geleceği bir araya getirir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/mutlulugu-kaybettigin-yerde-arama/", "text": "Her zaman mantıklı olamazsın. Bazen gitmesine izin vermelisin. Bazen savaşmak ve kazanmak yerine yenilgiyi kabul etmeniz gerekir. Kitap, mutluluğunun kaybettiğin yerde olmadığı anlatmaya çalışılmıştır. Bazen içimizde bir yerde bir eksiklik hissederiz, o eksikliğin nedenini kendimize sorarız ama cevabını bulamayız işte tam bu noktada kitabımız sayesinde bazı şeyleri artık anlamlandırabileceğiz. Hayata bakış açınızı geliştirecek, kendimize farklı açılardan bakmamızı ve tanımamızı sağlayacak bu değerli kitabı okurken Siz de bitmesini hiç istemeyeceksiniz. Kitabın bazı bölümleri vardı ki sanki yazar daha önce sizinle konuşmuş, aklınızdan geçen, sizi çok huzursuz eden, hayatınızı olumsuz etkileyen tüm yanlış düşüncelerinizi öğrenmiş ve yazmış gibi hissedeceksiniz. Bazen savaşmak ve kazanmak yerine yenilgiyi kabul etmek gerekir. Çünkü dünya, yapmak istediklerimizden, kontrol edebileceklerimizden ve gücümüzün yetebileceğinden daha fazlasını içerir. Sonuç değişmese de birçok insan hep aynı yöntemi denemeye devam eder. Sen de bunu yaparsan her seferinde kendini daha öfkeli, daha mutsuz hissedeceksin. Bu kitapta, mutluluğunun kaybettiğin yerde olmadığını anlatmaya çalıştım. Eğer yeterince uğraştığını düşünüyorsan ve sonuç alamıyorsan, artık yola çıkma zamanı gelmiştir. İşte bu yola çıkma sürecine kabullenme diyorum. Zayıflıklarını, insanları, dünyayı ve duygularını kabullendikçe güçleneceksin."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/piraye/", "text": "Piraye: Romanın ana karakteridir. Sanat okumak istese de babasının isteği üzerine Diş Hekimliği okumuştur. Sevdiği adam uğruna Diyarbakır'a giden karakter hayal kırıklığına uğrar. Haşim: Piraye'nin kocasıdır. Oda Piraye gibi Diş Hekimliği okur. Ailesinin yaşamış olduğu gelenek ve göreneklerden ve yaşam tarzlarından dolayı Piraye'den ayrılmak zorunda kalır. Ve sonraları Diyarbakır'da öldürülür. Romanda Piraye isimli genç bir kızın biyografisi onun hayat hikayesi olarak sunulur. Aile deneyimleri, okul hayatındaki zorluklar, ilk aşk deneyimleri, evliliğe giden bir macera ve evlilik sonrası yaşamış olduğu dram ele alınmıştır. Piraye Dişçi bir babanın en küçük kızıdır. Babası Nazım Hikmet hayranıdır ve bu yüzden Nazım Hikmet'in eşi Hatice Piraye'den esinlenerek iki kızına Hatice ve Piraye adını vermiştir. Piraye'nin ablası erken yaşta evlendiğinde, babasından kalan tek kişi dişçi muayenesinden çıkan Piraye'dir. Piraye ise hep tiyatro ve edebiyat okumak istemiş ama babasını kıramamış ve diş hekimliği okumaya karar vermiş. Piraye çok güzel bir kız ve bu yüzden erkekler peşinden ayrılmaz. Ancak Piraye, ablasının durumunu görünce erkeklere karşı hep mesafeli davranır. Ablası genç yaşta evlenerek iki çocuğu olmuştur. Fakat kocasından memnun değildir ve kocası onu sürekli aldatmaktadır. Bu yüzden ablası babasının evine gelir. Piraye bunu görünce kendi ayakları üzerinde durmadan aşk ve evlilik konusundan uzak durmaya karar verir. Bir gün Haşim Piraye'nin karşısına çıkar. Haşim Diyarbakırlı ve bir aşiretin mensubudur. Ayrıca diş hekimliği okuyor ve Piraye'yi ilk görüşte çok etkilemiştir. Piraye, onunla aşk konusunda mantığını kaybetmeye başlar ve ikilinin aşkı çok hızlı ilerler. Haşim kısa süre sonra Piraye'ye evlenme teklif eder ve Piraye bu teklifi kabul eder. Ancak okulları devam ettiği için evlilik şimdilik sözde kalıyor. Haşim mezun olup askere gidecek ve Piraye bu süre içinde okulunu bitirecektir. Her şey planlandığı gibi gidiyor. Haşim askere gider ve askerliğini tamamlar. Bu sırada Piraye okulunu bitirir. Haşim kısa bir süreliğine Diyarbakır'a gider ama geri dönemez. Bu durum Piraye'yi rahatsız eder ve sonunda Haşim'in Diyarbakır'da diş muayenehanesi açmayı planladığını öğrenir. Piraye, Diyarbakır'da asla yaşamayacağını belirterek evlenmekten vazgeçer. Haşim en azından Diyarbakır'a gelmesini ve muayenesini görmesini ister. Bunun üzerinde Diyarbakır'a gider ve muayeneyi ve şehri çok beğenir. Fikrini değiştirir ve Haşim ile evlenip Diyarbakır'a yerleşmeye karar verir. Evlendikten sonra Piraye'nin hayatı tamamen değişir. Evlendikten sonra hem Haşim değişir hem de Haşim ailesinin gelenek baskıları artar. Haşim Piraye'yi gereğinden fazla kıskanır ve sırf bir erkeği muayene ettiği için Piraye'yi döver. Ailesiyle birlikte bir erkek çocuk istiyorlar ama Piraye bunu istemiyor. Ama sonunda Piraye hamile kalır ama bu sefer çocuk kız olur. Bunun üzerine aile, Piraye'ye karşı daha da soğuk davranır ve onu üzmek için planlar yapar. Bitkin düşen Piraye, kızını da alıp İstanbul'a gider. Bu sırada Haşim'in ailesi ona kum getirir ve Haşim'in ondan bir çocuğu olur ama çocuk sakat doğar. Piraye'nin babasının da sağlığı bozulur ve ölür. Bunun üzerine Piraye, babasının muayenesini devralır. Haşim Piraye'yi geri kazanmak için İstanbul'a gelir ama Piraye dönmeyeceğini söyler. Bu sırada Haşim, Piraye'nin tekrar hamile olduğunu fark eder. Ancak Piraye de Haşim'i babalık olarak reddeder ve onu rahat bırakmasını ister. Son bir istek olarak Haşim, çocuğa Haşim adını vermesini ister ve Diyarbakır'a döner. Piraye'nin sonunda bir erkek çocuğu olur. Piraye de acı haberi Diyarbakır'dan alır. Haşim öldürülür. Buna çok üzülen Piraye, çocuğuna Haşim adını verir. - Piraye, adını Nazım Hikmet'in eşinden almıştır. - Roman, genç bir kızın aile, okul, aşk ve evlilik yaşantısına odaklanan bir biyografi özelliğindedir. Diyarbakır... Dar bir eşikten geçip geldim sana. Huzurundayım. Hoşgörü kapını açık tut. Bil ki direnmem sana değildi. Altın tepside sunulan acı şerbetti beni ürküten. Devrimci ruha sahip Piraye'nin İstanbul'dan kopmak istememesini yadırgama. Anadolu'nun en ücra köşelerine bile koşa koşa gidecek yüreğe sahipti o. Ona ters düşen Diyarbakır değil, Diyarbakır konaklarına gelin olmak. Ağalığa, beyliğe kulaklarını tıkamış, halktan yana, özgürlük aşığı, yüzü insana dönük; ama deneyimsiz, toy, gencecik bir kız... Anlamaya çalış onu. Küçücük bir kum tanesi, bedenine yerleşen. Ya özümseyeceksin ya da erinleşecek derinliklerinde. Sancılı kıvranışlarla atıvereceksin uzaklara. Geldiği yere, belki de bambaşka diyarlara savrulup gidecek. Onun sende kalmasını sağla. Kol kanat ger gurbetten gelmiş konuğuna. Anlı şanlı Diyarbakır, bir Piraye'yi barındıramadı, dedirtme kendine."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/savasci/", "text": "Yazar: Gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisidir. Arif Bey: Mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmenidir. Savaşçı, Psikoloji alanında tanınmış bir öğretim görevlisi olan yazar ve bir öğretmen olan Arif Beyin iç çatışmalarına psikolojik yöntemlerle çözüm bulma çabalarını konu alan, çoğunlukla söyleşi şeklinde okuyucuya aktarılmış bir kitaptır. Yazar, kitabın başlığı olan savaşçı kelimesi bu anlamda bir savaşçıyı ifade eder. Kitaptaki karakterlerden biri olan yazarın kendisi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim alanlarında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisidir; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal hisseden, ne istediğini bilmeyen, kendini yalnız ve kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmenidir. Birinci bölümde aramadan bahsedilmiştir. Anlamını yitirmiş bir yaşamın temel sorununun, bireyin yalnızca kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmak, kabul görmek, sevilmek, özlenmek, değer görmek ve güvenilmek istemesi, kendine özgü bir bireysel yaşama sahip olmamasını anlatılır. İkinci bölümde ise arayış sonucunda farkındalık ve uyanıştan bahsedilmiştir. Üçüncü bölümde ise savaşçının niyetinden ve anlamından bahsedilmiştir. Savaşçının başkası için değil, kendi yüreği, kendi niyeti, kendi hayatı için savaşçı olduğu vurgulanır. Dördüncü bölümde Mevlana Celaleddin Rumi'nin Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol sözleriyle, yarınları ancak kişisel bütünlük içinde yaratabileceğimiz ve tüm kötülüklerin kökü ve tüm yanlışların kaynağı olduğu vurgulanmaktadır. Beşinci bölümde yarını yaratmak için güçlü olmak gerektiğini söylüyor. Altıncı bölümde yaşamdaki sorumluluk ve savaşçının sorumluluğundan bahsediliyor. Yedinci bölümde Şimdi ve şu anı yaşama tembelliği neden bu kadar yaygın? Neden görmeyiz bize bakan gözleri, neden kırarız gönülleri, neden pişmanlıklar içinde yuvarlanır gideriz? Sorularının yanıtı savaşçının ölüm bilinci içinde irdeleniyor. Sekizinci bölümde sıradan, kaybolmuş, güçsüz bir insanın dahi savaşçı olabileceği, bunun yolunun da değişim olduğu belirtiliyor. On birinci bölümde Arif Bey'le yazarın son buluşmasında konuşulanlar genel bir gözden geçiriliyor. Anlamlı ve coşkulu bir yaşam için savaşçı olmak ister miydiniz? Peki; size özgü sınırlarınızı ve duvarlarınızı belirleyerek farkındalık dolu bir yaşama kavuşmaya, hayatınızın amacını bulmak adına içsel bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz? Doğan Cüceloğlu'nun Savaşçı isimli kitabı, hayata içeriden bakmanızı ve yaşam amacını bulmanızı sağlayacak bir başucu kitabı. Bir sohbet havasında geçen Savaşçı ile içsel yolculuğunuza farklı bir perspektiften bakarak kendinize unutamayacağınız birikimler katabilirsiniz. Haydi, anlamlı bir yaşam için size ipuçları verecek eserin içeriğinden kısaca bahsedelim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/sehrin-aynalari/", "text": "Miguel Pereira: Romanın ana kahramanı ve bir Yahudi'dir. Abisinin karısı isabel ile ilişkisi ve ondan bir çocuğu vardır. Bu olaylar neticesinde İstanbul'a gelir. Antonio Pereira: Miguel Pereira'nın Abisi ve doktordur. İsabel: Antonio'nun karısıdır. Bulamadığı Mutluluğu Miguel Pereira bulur ve ondan bir çocuğu olur. Engizisyon onu tutuklaması ile tüm hayatı darmadağın olur. On Yedinci yüzyılda İspanya'dan Engizisyon'un zulmünden kaçarak İstanbul'a gelen Yahudi bir ailenin iç ve dış sorunlarını ele alınmıştır. Miguel Pereira, daha sonra Hıristiyan olan Yahudi bir ailenin oğludur. Ağabeyi Antonio Pereira ile sürekli çatışıyor. Miguel, hayattan zevk alan biri, Antonio ise tıp öğrencisidir. Miguel Pereira, ağabeyi Antonio'yu gizlice kıskanıyor ve ondan intikam almak için karısı isabel ile ilişki kurmaya çalışıyor. Isabel evliliğinden mutsuz olduğu için Miguel Pereira'nın ilgisine kayıtsız kalmaz ve ondan bir çocuğu olur. Antonio, Andres adındaki bu çocuğun kendi oğlu olduğunu düşünüyor. Isabel'in oğlunu kaybeden komşusu Elena Rodriguez, Andres'i evlat edinmek istemesinin ardından ret aldığında, Engizisyon'a ailenin Yahudiliği yaşadığından şikayet eder. Isabel tutuklanır. Andres ailesinden alınıp Elena'ya teslim edilir. Engizisyon tarafından verilen ölü yakma cezasının gizlice ardından Miguel aynalar şehrine gitmeye karar verir ve İstanbul'a gelir. Miguel Pereira burada Yahudi cemaatine katılır ve Isaac adını alır. İstanbul'a gelen Isabel, Kösem Sultan tarafından saraya götürülür. Antonio ise gerçeği öğrenir ve Venedik'te ölür. Miguel, Esther adlı bir kızın hayallerinden sonra kendisinin Mesih olduğunu ilan eder. Bir gece bıçaklanarak kendisini kurtaran Şeyh Süleyman Efendi'nin kızı Zülfe ile birlikte ortadan kaybolur. - Sosyal ve siyasal bir roman olan Şehrin Aynaları romanı sadece bir roman değil aynı zamanda bir araştırma kitabı niteliği de taşımaktadır. - Elif Şafak bu kitabında okuyucuları ülke ülke, şehir şehir, cadde cadde gezdirerek sıra dışı bir yolculuğa çıkarmıştır. ... Bazen, hakikat bütün çirkinliği ve çirkefiyle karşıma dikildiğinde, akıbetimi allayıp pullamak, süsleyip püslemek gelmiyor içimden. Böyle zamanlarda gözlerimi kapatıp, usulca arkama yaslanıyorum ve küfre özenen kelimelerin dişlerimin arasında bıraktığı o kekremsi tatla oyalanıyorum."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/seninle-baslamadi/", "text": "Kitap, yazarın Birleşik Devletler San Francisco'da Kalıtsal Aile Travmaları Enstitüsünde yaptığı çalışmaların, edindiği deneysel bilgilerin ve bilimsel araştırmaların ışığında hazırlanmıştır. Ayrıca bu çalışma, nörobilim, epigenetik ve dilbiliminde buluşlarla da desteklenmiştir. Kitap içerik olarak aynı zamanda aile travmalarının birden fazla nesil üzerinde kalıtsal ve ortamsal yollar ile aile terapisi yaklaşımıyla bilinen birçok uzmanın da mesleki eğitim ve araştırmalarını da içeren konuları içinde bulundurmaktadır. Kalıtsal aile yapı patolojilerinin, geçmişten gelen travmaların tanımlanması ve çözümlenmesi ile karakter bozukluklarının ve mental rahatsızlıkların çözülebileceğini ifade etmiştir. Kişisel sorunların yanında çiftlerin de sorunlarını, kullandıkları çekirdek dil sayesinde temele inip, aslında onların dışında gelişen travmaları gün yüzüne çıkararak çözümleyebilmesi bakımından da önemlidir. Bakış açısının değiştirilmesi ile geçmişin kötü izleri de temizlenebilir. Mark Wolynn aniden gelişen görme kaybının ardından kesin nedeninin anlaşılamaması ile yaşama olan isteğini kaybeder. Yaşadığı şey; yalnızlık, çaresizlik ve darmadağınık hissi onun ilerde adını koyacağı çekirdek dilin iç sesidir. Bu belirsizlikle kendisine ait ne varsa tamamını arkasında bırakarak, iyileşebilmek için Güneydoğu Asya'ya, en doğuya kadar gider. Ona yardım edecek hemen her kapıyı çalar, eğitimler alır, meditasyon yapar. Bir süre sonra görme problemi önemini kaybeder ve ben kimim, neyi görmek istiyorum sorgusu oluşur. Birçok deneyimlemeler sonunda iç görüşü de netleşmeye başlar. Eğitim alırken bir öğretmeninin ona eve git ve anneni babanı ara demesi onu ilk başta öfkelendirir. Tekrar aynı sözü duyduğunda artık kayıtsız kalamaz çünkü ailesinin öyküsü bizzat kendi hikayesidir. Sorunu, kaynağında çözeceğini fark eder. Bazen kalbin açılabilmesi için kırılması gerekir. Anne ve babasına koşulsuz iyi niyetle yaklaştıkça iyileşmeye başladığını görür. Bu şükür ve yeni keşfettiği özgürlük duygusu danışanlarına yardımcı olabilmek misyonu haline gelir. Dinleme teknikleriyle danışanlarının aslında söylemek istediklerini duyarak, onların kendi hayatlarındaki belirgin negatif kelimeleri bulmalarına yardımcı olur. Yaptığı araştırmalar, psikoterapide ortaya çıkan akımlar, günümüzde bütün resmin parçası olarak ailede ve toplumun geçmişindeki travmatik olayları dahil etmek üzere bireyin travmasının ötesine işaret edildiğini göstermektedir. Tekrarlayan acıların arkasındaki mekanizmayı anlamak için aile geçmişinden en az üç neslin incelenmesi gerekmektedir. Kişinin içinde yaşamış olduğu ortam ve şartlar ailesinden aktarılan kalıtsal bilgi ile etkileşerek becerilerini, potansiyelini ve kişiliğini etkilemektedir. Bilim insanlarının çalışmaları sonucunda, DNA'ların hem olumsuz hem de olumlu düşüncelerden etkilenerek sırayla bir geni aktif hale getirebildiği veya susturabildiği araştırmalar sonucunda doğrulanmıştır. Kişinin yaşam alanında, kalıtsal yapısını etkileyen tetikleyiciler vardır ve var olan genetik bilginin nasıl ve ne şekilde işleme alınacağını etkilerler. Yazarın araştırmalarında, bilim insanlarının, genlerin geçmiş deneyimlerin bazı anıları muhafaza ettiğini açıklamaları diğer travma geçişlerini açıklar niteliktedir. İngiltere'de yapılan bir çalışmada, anneleri hamilelik sırasında endişeli olan çocukların duygusal ve davranışsal problemlerinin iki kat fazla olduğu görülmüştür. Bilim adamları, travmanın kalıtım yoluyla aktarıldığını klinik araştırmalar sayesinde ortaya koymuşlardır. Bu minvalde Mark Wolynn, geçmişten gelen travma aktarımlarıyla yüzleşirken açık yüreklilikle ve pozitif yaklaşımın önemini danışanlarıyla paylaşır, belirlenen yol haritasıyla yeni çözüm yollarını birlikte bulurlar. Zihnin, iyilik halinin olumlu resimleri ile doldurmak iyileşme sürecini güçlendirirken tıpkı bunu bir egzersiz gibi alışkanlık haline getirmek gerekir. Meditasyonun kişinin stres seviyesinin azaltması ile iyi gen sekanslarının aktifleştiği de araştırmalar ile gözlemlenebilmiştir, gen etkinleştirildiğinde hücrenin yapısını ve işlevini değiştiren yeni protein zincirleri oluşturarak olumsuz döngülerin hücre bazında kırılmaya başlanması amaçlanmaktadır. Hayatı kucaklamak, neşeyi deneyimlenmek, tamamen derin ve tatmin edici ilişkiler kurarak ve sağlıklı bir birey olarak, tüm kapasitenin kullanıldığı bir yaşam isteniyorsa; kişinin kırgınlık hislerini bir kenara bırakıp, ilk olarak ebeveynleri ile bozuk olan ilişkilerin onarılması gerektiğinin önemi vurgulanır. Çünkü travmalar, geçmişin derinliklerinden kaynaklanıyor olabilir ve kişiyi ileri ki yaşamında bambaşka sıkıntılarla baş başa bırakabilir. Yazar geçmişten gelen travmaları kırmanın yolu olarak, çekirdek dil haritasını oluşturmak için dört adım belirlemiştir. Ana problemdir. Genellikle travmatik deneyimlerin parçalarından kaynaklanır ve çekirdek dili ifade eder. Ebeveynlere dair sahip olunan bilinçaltında saklı olan duyguları gösteren sıfatlar ve kısa tanımlayıcı sözcüklerdir. En derin korkunun duygu yüklü dilini ifade eden bir kısa cümledir. Bu cümle çocukluktan veya aile geçmişinden çözümlenmemiş bir travmanın kalıntılarını taşır. Davranışları, seçimleri, sağlığı, iyilik halini bilinçli farkındalık olmaksızın etkileyebilen çocukluktan veya geçmişten gelen travmalardır. Bu maddeler adım adım sorunu belirlenip travmaların güncel zamanda sağlıklı çözümlemelere ulaşılması ile geçmişte kalabilir. Ve bu kişilerin daha özgür ve rahat insanlar olabilmelerinin önünü açar. Yaşadığınız deneyimlere yüklediğiniz anlamların size ait olmama ihtimalini hiç düşünmüş müydünüz? Bir başkasının travmasını yaşıyor, duygularını hissediyor olabilir misiniz? Sebepsiz yere üzgün ya da huzursuz hissetmenizin, geçmişte yaşadıklarınızdan bağımsız, bilinçaltınızın derinliklerinde gizlenen farklı bir nedeni olabilir. Kalıtsal aile travmalarının kişiliğiniz üzerindeki etkilerini merak ediyorsanız Mark Wolynn'in Seninle Başlamadı adlı kitabı, kendinizi daha iyi tanıma ve anlama sürecinize katkı sağlayacak harika bir eser! Gelin başucu kitabınız olmaya aday bu eserde sizi neler beklediğinden kısaca bahsedelim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/veronika-olmek-istiyor/", "text": "Mari: Aklı yerinde olmasına reğman çevredekilerle uyum halinde olmaması göz önüne alınarak akıl hastahanesine yatırılmıştır. Bu akıl hastahanesinde hastaların iyileşmesine katkı sağlaması için hastalarla beraber kalmaktadır. Günümüzde bu karakterde kişilere rastlanılabilir. Çünkü hayata hep olumlu bakan, anlayışlı biridir. Eduard: Ailesinin kurmuş olduğu yoğun baskılar neticesinde hasta olarak akıl hastahanesine yatan Şizofren tanısı konulan bir hastadır. Birkaç kişi dışında kimse ile yakınlık kurmayan ve herkesin onu anlamayacağını düşünen bir hastadır. Veronika : Romanımızın kahramanı olan Veronika her istediğini yapmak ve bu nedenden sürekli arayışta olan ve tek istediğininde mutlu ve huzuru olmasından geçer. Genç yaşta bir kızın renkli, huzur ve mutlu günleri bulmak adına vermiş olduğu bir yolcuğu anlatmaktadır. Bu yüzden akıl hastahanesine düşerek farklı ortamlar keşfederek farklı sorunlardan arayışlara girmektedir. Bazen bir kaçışın hatalarını yaşarız bazen de bu kaçıştan doğan güzel günleri. Veronika isimli kahramanımız hayattan zevk almayan ve görünüşte her istediğine sahip olan ama mutluluğun tadını alamamış genç ve güzel bir kızdır. Sıradan olmaktan nefret eder. Bir gün hayatına son vermeye karar verir. Uyku hapı ile intihara kalkışır. Fakat bunu denedikten sonra kendine geldiğinde gerçekten farklı dünyada bulur kendini; Veronika artık hastahanededir. Ülkenin en ünlü akıl hastahanesi olan bu yerde her türlü insanla karşılaşılması mümkündür. Burada Veronika değişik karakterde kişilerle tanışır. Ayrıca şizofren bir erkeğe yakın ilgi duyar. Kahramanımız, dışarıda yapmak isteyip yapamadığı her işi burada yapar. Çünkü burası deliler hastahanesidir; hiç kimse burada diğerlerine zarar vermemek sureti ile- yaptığı işlerden yadırganmaz. Burada tanıştığı kişiler ve yaptığı her iş onu hayata döndürür. Fakat zaman gün geçtikçe kısalmaktadır. Çünkü kahramanımızın intihar için aldığı haplar onun öleceği günü belirlemiştir, en azından doktor böyle söylemiştir. Veronika gün geçtikçe değişmekte, şizofren olan Eduard'a daha da yakınlaşmaktadır. Doktoru da Veronika hakkında olumlu düşünmektedir. Fakat kahramanımızın öleceği zaman da yaklaşmıştır. Hayatının kalan bölümünü dışarıda geçirmek isteyen genç kız, arkadaşı Eduard ile kaçmaya karar verir. Doktorunun söylediğine göre son 24 saate girmişlerdir. O gün hastahaneden kaçarlar ve ikisi mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışırlar, hastahaneye alıştıklarından dışarıda halka göre farklı davranışlarda bulunurlar fakat sonradan çevreye ayak uydururlar. Veronika 2 gün geçmesine rağmen ölmemiştir. Herkes bunun nedeni hayata sımsıkı bağlanması olarak yorumlamaktadır. Paulo Coelho'nun ülkemize yakın bir coğrafyada, Bosna ve Slovenya'da geçen Veronika Ölmek İstiyor adlı romanı, var oluşumuzun her dakikasına yaşam ile ölüm arasında bir seçim olarak yaklaşıyor. Toplumun alışılmış kalıplarının dışına çıkan, farklı düşünceleri yüzünden önyargıları göğüslemek zorunda kalan insanları anlatıyor. Sonuna kadar merakla okuduğum güzel bir kitap."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/yalniziz/", "text": "Samim: Orta yaşlı okumuş kültürlü bir adamdır. Romanda Peyami Safa'nın sözcüsü gibidir. Besim: Yeme içmeyi çok seven, uykusuna çok düşkün bir adamdır. Mefaret: Çok duygusal ve hayatını duygularıyla şekillendiren bir kadındır. Çok meraklı ve üzüntülere karşı hassas biridir. Selmin: Özgürlüğüne düşkün güzel bir kızdır. Meral: Kararsız bir kadındır. Maddiyata çok düşkün ve bağımlılıkları olan biridir. Samim'in sevgilisidir. Önseziler, telekinezi, premonition ve polipsişizm örnekleriyle yüklü ve insanoğlunun zaman zaman kendini yalnız bulmasından duyduğu acıyı derinliğine işleyen bir romandır. Samim, Besim, Mefaret'in çocukları Selmin ve Aydın ile birlikte yaşamaktadır. Samim gelecekte olmasını istediği, tasarladığı, Simerayna adlı kitabı yazmaktadır. Çevresi yalanlarla doludur, doğruyu bulma çabası onu şüpheci ve araştırmacı yapar. Meral, Samim'in sevgilisidir. Meral'in bir tarafı Samim'e ve onun değerlerine sahip çıkarken diğer tarafı özenti ve eğlenceye koşar. Meral ikinci tarafını bir türlü kontrol altında tutamaz. Samim'e yalanlar söyleyerek onun sevgisini ve saygısını kaybeder. Bu durum onu çıkmaza sürükler. Çünkü herkesi kandırsa bile kendisini kandıramadığının farkındadır. İç huzursuzluk onu yalnızlaştırır ve yaşama isteği azalır. Niyeti intihar olmasa bile kazara hayatını kaybeder. Peyami Safa'nın son romanı Yalnızız, engin ruh tahlilleri ve kendi türünde açtığı çığırla onu yalnızca Türk edebiyatının değil, Dünya edebiyatının zirvelerine taşımış şaheseridir. Peyami Safa'nın diğer bütün romanlarında olduğu gibi Yalnızız romanında da doğu-batı, madde-mana, ruh-beden, idealizm-materyalizm gibi ikilemler üzerinde durularak, aynı evde yaşadıkları halde birbirlerinden oldukça farklı mizaç, düşünce ve insan ilişkilerine sahip aile fertleri üzerinden ruhunu arayan bir toplum resmedilir. Bireysel ve toplumsal kimliklerimiz arasında, bilhassa Batılılaşma hareketlerinden sonra ortaya çıkan uyumsuzluğun yarattığı sıkıntılar, kalabalıklar içinde milyonlarca yalnızın peyda olmasına sebep olmuştur. Yalnızız; sıra dışı kurgusu ve bir üst kurmaca metin olarak romanda kendine yer bulan ütopya ülkesi Simeranya ile yarım asırdır Türk edebiyatının en çok okunan ve sevilen romanlarının başında geliyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/yunus-terapi/", "text": "Yunus Terapi ile bizleri Yunus Emre'nin şiirinin günümüz insanının manevi yaralarını nasıl iyileştirebileceğini ve toplum psikolojisini nasıl onarabileceğini konu edinmiştir. Tasavvuf denince akla gelen ilk isimlerden olan Yunus Emre şiirleri ve sözleriyle hazırlanmış mükemmel bir özleştirme Yaşadığı döneme baktığımızda sadece bir derviş, halk şairi olmayan Yunus Emre'nin Nevzat hocanın işaretiyle bir psikolog gibi halkı sanatıyla buluşturduğu okuyoruz. Öyle bir dili, öyle bir hitap ve olayları, kavramaları anlatışı var ki birçok konuda adeta bizlere yol gösteriyor. Yunus Emre şiirinin günümüz ruhsal sorunlarına da aslında işaret ettiği, onları çözme noktasında da bize nasıl yardımcı olduğunu vurguluyor Nevzat Tarhan hocamız. Kitapta Yunus Emre'nin bazı şiirlerini alarak ve hemen arkasında da bunu psikolojik tahlillerine yer veriyor ve bizim psikolojimize denk düştüğünü bizlere anlatıyor. Yunus Emre insan ruhunu açıyor, temizliyor ve kapatıyor. İnsanın hayatını doğru yolda tutması için Yıldızlardan geç, artık güneşe bak diyor. Toptuk Emre'nin Yunus'a söylediği Mal ve mülk şeytanın eşyalarıdır öğüdü de onun düşünce sistematiğini inşa eden dinamiklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Yunus Emre şefkat, sevgi, aşk gibi duygulara akılla şekil vermeyi öğütlüyor bize. Sevgiyi hangi kabın içine girerse onun şeklini alan suya benzetiyor, önemli olanın doğru kabı bulmak olduğunu hatırlatıyor. Yunus Emre'yi çok güzel anlatan, şiirlerini yorumlayan ve bunu kişisel gelişime ışık tutacak şekilde yapan yazarımızın bu eserini. Okuyarak ruhunuzu dinlendirebilirsiniz. Yaşadığı döneme baktığımızda Yunus Emre'nin sadece bir derviş, bir halk şairi, bir mutasavvıf değil, aynı zamanda adeta bir psikolog olduğunu görürüz. O yalnızca halkın sanat zevkini tatmin ettiği için Yunus olmamıştır. Nefesinin bugün hala bu kadar canlı olmasında en büyük etken insanların psikolojik ihtiyaçlarını gidermesidir. Anadolu insanının travmalarını çözen, toplumsal huzuru sağlayan ve yeni bir kültür iklimi adeta bir Yunus iklim kuşağı oluşturan bu büyük halk ozanı aslında bugünün insanına çok şey söylüyor!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/psikoloji/zor-bir-ailede-buyumek/", "text": "Kişilerin yetişkinliğinde yaşadığı problemlerin çoğunluğunun çocukluk ve ergenlik döneminde aile içinde yaşadığı travmalardan kaynaklandığını ve gelişme çağında ebeveynler tarafından sergilenen bu yıkıcı tavırların kişinin bilinçaltında biriktirilerek, yetişkinliğine kadar taşındığını ele bir kitaptır. Kitabımızda İçine doğduğumuz ailenin hayatımıza olan etkilerini, yetişkinlik yaşantımızda ve ilişkilerimizde yaşadığımız sıkıntıların bunlarla olan ilgisini, bilerek ya da bilmeyerek çocukların ruhunu zehirleyen, kimi toplumca daha kabul gören kimi ise aklı olan her insanca lanetlenen anne babalık halleri yer alıyor. Yetersiz anne babalar: Sürekli kendileriyle meşgul olmaktan çocuklara yeterli ilgi, sevgi, destek bakım veremeyen; yetersiz kişilikleriyle çocuklarını kendilerine bakmak zorunda bırakanlar. Kontrolcüler: Yardım etmek, iyiliğini istemek, onun için kolaylaştırmak bahaneleriyle çocuklarının hayatının üzerinde sürekli kontrol sahibi olmaya çalışanlar. Alkolikler: Gerçeklerden kaçan, düzensiz ruh durumlarıyla boğuşup ezilen, bağımlılıkları yüzünden anne-babalık görevlerini yerine getiremeyenler. Sözel tacizciler: Çocuklarını sözleriyle döven, alaylı, iğneleyici ve küçümseyen yorumlar yapan, bunları da şaka, komik, mizah gibi kılıflar altına saklayanlar. Fiziksel tacizciler: Kendilerini daha büyük hissetmek için çocuklarını döven, öfkelerini kontrol etme becerisinden uzak olduklarının farkında olmayıp bu davranışlardan çocukları sorumlu tutanlar. Cinsel tacizciler: Çocukların masumiyetini çalan ve bu şekilde onlara en büyük ihaneti yapanlar. Yaşamın nasıl bir şey olduğunu, insan ilişkilerini, hayatın güvenilir ya da güvenilmez bir yer olduğu fikrini öğrendiğimiz ilk yer ailemiz öyle değil mi? Kitabımızda küçükken anne babaları tarafından fiziksel, duygusal ya da cinsel tacize maruz bırakılan, korku ve suçluluk duygularıyla büyütülen ya da bakımları sağlanamayan biz yetişkinlere hayatlarımızı yeniden kazanmanın kapılarını açıyor. Özetle kitabımızın ilk yarısı zor bir ailede büyüyenler için sorunların ismini koyarken, ikinci yarısı ise daha çok bundan sonra ne yapılabileceği ve neler olabileceğinden bahsediyor. Dünyaca ünlü bir terapist olan yazarımız bir ölçüde çocuk yetişkinlere kendi deneyimlerine dayanarak hazırladığı bu kitap ile yardım etmeyi de amaçlıyor. Her birimiz küçükken anne-babalarımızın içimize ektiği zihinsel ve duygusal tohumlarla büyüyoruz. Kimi ailelerde bu tohumlar sevgi, saygı ve bağımsızlık kaynağı olurken, ne yazık ki birçok ailede tohumların arasında korku, yaptırım ve suçluluk duyguları da bulunuyor. Bu tohumlar biz büyüdükçe filizleniyor ve yetişkinlik hayatımızda duygularımızı, davranışlarımızı, dolayısıyla başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri etkiliyor. Kitap, küçükken anne-babaları tarafından fiziksel, duygusal ya da cinsel tacize maruz bırakılan, korku ve suçluluk duygularıyla büyütülen ya da bakımları sağlanmayan yetişkinlere, hayatlarını yeniden kazanmanın kapılarını aralıyor. Çocukken anne veya babanızdan korkar mıydınız? Anne veya babanıza karşı öfkenizi ifade etmekten çekinir misiniz? Anne veya babanızla fikir ayrılığında olmak sizi endişelendirir mi? Anne-babanız size hala çocuk muamelesi yapıyorlar mı? Birine çok yakın olduğunuzda canınızı yakacağını veya sizi terk edeceğini düşünür müsünüz? Bu ve benzeri sorulara olumlu yanıt veren yetişkinler, kitapta anlatılan vakalar sayesinde onlara acı veren duygularıyla yüzleşecek ve önerilen çözüm yollarıyla hayatlarını bu duyguların olumsuz etkisinden arındırıp hasar gören özsaygı ve özgüvenlerini yeniden kazanacaklar. Dünyaca ünlü bir terapist olan Susan Forward'ın Craig Buck ile birlikte yıllar süren deneyimlerine dayanarak hazırladığı Zor Bir Ailede Büyümek, günlük hayatları, anne-babalarının geçmişte sergiledikleri yıkıcı davranışların etkisinde, hatta kontrolü altında olan yetişkin çocuklara yardım etmeyi amaçlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/0000-biri-sizi-dusunuyor/", "text": "Nazlı: İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan, soğuk, umursamaz, çalışkan, planlı, eğlenmeyi sevmeyen ve aşka inanmayan biridir. Ecem: Nazlı'nın yakın arkadaşı olduğu gibi ayrıca oda arkadaşıdır. Sıcakkanlı, her gün partilere giden, derslere asla vakit ayırmayan, plansız ve arkadaşları için -özellikle Nazlı- her şeyini verebilecek kadar iyimser birisidir. Ezel: İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan ve Nazlı ile beraber aynı proje ödevine hazırlanan kişi. Jane Austen üzerine ortak bir ödev için hazırlan Nazlı'nın kendi hayatıyla hesaplaşması, geçmişini unutarak kendine yeni bir kimlik belirlemesi ve Nazlı'nın attığı her adımda karanlık düşlerine biraz daha gömülmesi konu ediniyor. İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan ve birbirlerinden habersiz olan Nazlı ve Ezel, bir gün Jane Austen'in Gurur ve Önyargı kitabı hakkında bir proje ödevi hazırlamak zorunda kalırlar. İkisinin de bu kitap ve daha pek çok konuda karşıt görüşleri vardır. Nazlı'nın oda arkadaşı ve yakın arkadaşı Ecem, Nazlı ile farklı dünyalardandır. Nazlı; Soğuk, dikkatsiz, çalışkan, planlı, eğlenmeyi sevmez ve aşka inanmaz. Ecem ise; Her gün partilere giden, derslere hiç zaman ayırmayan, başta Nazlı olmak üzere arkadaşları için her şeyini verebilecek kadar plansız ve iyimser, sıcakkanlı bir insandır. Nazlı'nın karanlık zamanlarında bu ikilinin ara sıra çıkan kavgaları ve münakaşaları; Aynı zamanda birbirlerine destek olmaları ve birbirlerini düşünmeleri Nazlı ve Ecem için bir hayat dersidir. Nazlı, geçmişinden gerçek benliğini silerek ve kendine yepyeni ama bir o kadar da sahte bir kimlik yaratarak hayatına devam etmeye çalışır. Ezel'le yaptığı bu proje ödevi, o karanlık günlere dönmesine, kendini bulmaya çalışmasına ve hiç istemediği geçmiş günleri hatırlamaya başlamasına yardımcı olur. Ne Ecem, ne Ezel ne de başkaları onu bu tutsak anılarından kurtaramaz. Onu bu esaretten kurtarması ve geçmişindeki ölü düğümleri birer birer bulması gerekmektedir. İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan Nazlı ve Ezel, Jane Austen üzerine ortak bir ödev hazırlamak zorunda kalırlar. Ancak bu ödev zamanla Nazlı'nın kendi hayatıyla hesaplaşma işine dönüşür. Geçmişini unutarak kendine yeni bir kimlik belirleyen Nazlı, her attığı adımda karanlık düşlerine biraz daha gömülür. Bu yolda ona ne en yakın arkadaşı Ecem, ne Ezel, ne de diğer insanlar yardımcı olabilirler. Çünkü bu tamamen, Nazlı'nın çözebileceği bir kördüğümdür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/15-yasinda-bir-kaptan/", "text": "Dick Sand: Annesi ve babası tarafından terk edilmiş 15 yaşında bir çocuktur. San Francisco'ya döndükten sonra Weldon'ların evlatlık oğlu olur. Kaptan Pilgrim'in acemisidir. Kaptan Hull ve tüm mürettebatı bir balina avında öldüğünde geminin kaptanı olur. Kaptan Hull: Pilgrim'in kaptanıdır. Balina avcılığına giderken gemiyi Dick Sand'a emanet eder. Dick Sand, ölümüyle kaptanlığın yükünü üstlenir. Bayan Weldon: James W. Weldon'ın eşidir. Jack Weldon: Bay ve Bayan Weldon'ın küçük yaştaki oğludur. Bay Benedict: Biyolog Bayan Weldon'ın yakın akrabasıdır. Zenci Bat: Zenci Tom'un oğlu olan tayfadır. Jose Antonio Alvez: Köle Tüccarlarının lideridir. Roman, Dick Sand'in ticaret gemisi Pilgrim'in kaptanı ve ebeveynleri tarafından terk edilen acemi mürettebat ve geminin sahibi Bay Weldon, karısını, çocuğunu ve arkadaşlarını ve gemi enkazından kurtardıkları özgür zencilerle hayatını getirmek için mücadele edişini, karaya ayak bastıktan sonraki hayatları ve diğer olayları konu ediniyor. Romandaki olaylar 1873'te Yeni Zelanda açıklarında başlıyor. Dick Sand genç bir denizcidir. Kaptan Hull'un balina gemisi Pilgrim'e micho olarak girer. W. Weldon, Pilgrim adlı bu balina avcılığı ve ticaret gemisinin sahibidir. Son av sezonu kötü geçer. Balina gemisi Pilgrim, Amerika'ya dönüş yolculuğuna başlar. Gemide Bay Weldon'ın eşi Bayan Weldon, oğlu Jack, ailenin dadısı ve Benedict bulunuyor. Bay Weldon'ın gemisinde ayrıca 5 mürettebat, bir aşçı ve bir micho vardır. Aşçının adı Negora. Geminin micho'su Dick, henüz 15 yaşında, çok zeki bir genç adamdır. Pilgrim adlı bu ticaret gemisinde yolcularla birlikte denizde yol alırken bir gemi enkazına rastlarlar. Batan gemide kimse yoktur. Gemide yakasında WS işareti olan bir köpek bulurlar. Dönüş yolunda gemidekiler beklenmedik bir olay yaşar. Gemideki denizciler, devasa bir kambur balina ile karşı karşıya gelir. Bu, avdan eli boş dönen gemi ve mürettebatı için eşsiz bir fırsattır. Kaptan Hull deneyimli adamlarını toplar ve acemi denizci Dick Sand'i gemide bırakarak balina avlamak için yola çıkar. Ancak bu kambur balinayı avlamak çok zor bir iştir. Nitekim kaptan ve deneyimli mürettebat, bu kambur balinayı avlamaya çalışırken ölürler. Kaptanın ölümünden sonra gemiyi yönetebilecek tek kişi olan Dick, henüz on beş yaşındayken bu geminin kaptanı olur. Genç kaptan Dick Sand'in görevi, yolcularını güvenli bir şekilde evlerine götürmek olur. Ancak gemide kötü niyetli bir kişi var, aşçı Negoro. Negoro haydutlar ve köle tüccarları için çalışıyor. Negoro, genç kaptan Dick Sand'in deneyimsizliğinden yararlanır. Geminin rotasını değiştirir ve gemiyi ve içindekileri Afrika kıyılarına yönlendirir. Denizde bir fırtına çıktığında, gemi Negero'nun yardımıyla karaya oturur. Geminin karaya oturduğu yerde Harris ile karşılaşırlar. Harris, köle tüccarlarıyla ilişkisi olan kötü bir adamdır. Gemidekileri kandırır ve onları köle tüccarlarına satar. Hercule adında bir adam gelir ve onları köle tüccarlarından kurtarır. Bu arada Negora ve Harris'in arkadaş oldukları anlaşılır. Buldukları bir teknede ilerlerken bir eve girerler. Bu evin içinde bir mektup bulurlar. Bu mektupla birlikte denizde enkaz buldukları gemi ve içinde bir köpek bulunan gemiyle ilgili sır ortaya çıkmış oldu. Böylece Negora'nın Samuel Watson'ın rehberi olduğu ve onu soyduğu ortaya çıkar. Bunun üzerine Dick Sand, onlara her türlü oyunu yapan şeytani Haris'i öldürmek zorunda kalır. Dingo köpeği Negora'yı öldürürken, ağır yaralanan köpek Dingo kısa süre sonra ölür. Harris ve Negora'dan sağ kurtulan maceracılar, sonunda başlarına gelen olaylardan sağ kurtuldular ve bunu bir parti ile kutlarlar. İki direkli bir hafif yelkenli olan Pilgrim, 2 Şubat 1973 de, Greenwich meridyenine göre 43 57 güney enlemiyle 165 19 batı boylamında bulunuyordu. Çok uzun bir zaman avlanmak üzere Güney sahillerinde San Fransisko'da donanmış olan dört yüz tonluk bu gemi, Kaliforniyalı zengin armatör James W. Weldon'a ait olup, yıllardır kaptan Hull tarafından yönetiliyordu. Hızlı ve bakımlı bir gemi olan Pilgrim, sahibinin her mevsim güney kutbundan, kuzey denizlerine kadar, dünyanın her tarafına yolladığı balıkçı filosunun en küçük gemilerinden biriydi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/1q84/", "text": "Aomame: Romanın üç bakış açısı karakterinden biri olan Aomame, özenle seçilmiş cinayetler işlediği esrarengiz bir organizasyonun parçası olarak çalışan otuz yaşında bir kadındır. Tam adı Masami Aomame'dir. Tengo Kawana: Romanın bakış açısı karakterlerinden ikincisi, bir dershanede matematik öğretmeni olarak çalışan yayınlanmamış bir romancıdır. Ushikawa: Tengo'yu ve daha sonra Aomame'yi araştırmak için Sakigake tarafından tutulan grotesk çirkin bir adamdır. Romanın üçüncü bölümünde bir bakış açısı karakteri olur. Komatsu: 45 yaşında bir yayınevinin editörüdür. Fuka Eri: Kuki Sanagi adlı el yazması olan 17 yaşındaki hafif ama çarpıcı bir lise öğrencisi bir edebiyat yarışmasına katılır. Alışılmadık, ani bir konuşma tarzı ve kayıtsız bir yaşam görüşü ile son derece suskun. Ayrıca dirseksiden mustarip ve okulda mücadele ediyor. Takma adı, gerçek adı Eriko Fukada'dan alınmıştır. Lider: Sakigake'nin kurucusudur ve küçük insanların sesini duyabilir. Aynı zamanda Fuka-Eri'nin babasıdır ve gerçek adı Tamotsu Fukada'dır. O Sakigake için bir peygamber gibi davranır. Kendisine çok fazla acı ve katılık yaşatan, bazen vücudunun tamamen katılaşmasına ve uyuşmasına neden olan gizemli hastalıklardan mustariptir. Dowager: Adı Shizue Ogata'dır. 70'lerin ortalarında zengin bir kadındır. Tamaru: Dul kadının sadık koruması olan 40 yaşında bir adamdır. Profesör Ebisuno: Fuka-Eri'nin koruyucusu olan 60'lı yaşlarının ortasında bir adamdır. Japon yazar Haruki Murakami tarafından yazılan ve 2009 yılında Japonya'da üç cilt olarak yayınlanan bir romandır. Gerçek bir yıla paralel olarak kurgusal bir şeklde 1984 yılını kapsar. Roman, Aomame adında bir kadının dünyada meydana gelen garip değişiklikleri nasıl fark etmeye başladığını konu edinir. Kitabın ana hikayesi, kadınları taciz eden erkekleri öldüren bir seri katil olan ana karakter Aomame etrafında dönüyor. Aomame, anaokulunda büyümüş, uzun süreli bağlılık gerektiren ilişkilerden ziyade günlük ilişkiler içinde yaşayan ve Tengo'yu kalbinde taşıyan bir kadındır. Diğer ana karakter ise Aomame'nin çocukluk aşkı Tengo'dur. Kablo TV aboneliklerini satmayı hayatının merkezi haline getiren, annesi hakkında çok az şey bilen, okulda matematik öğretmeni olmayı seçen ve matematik başta olmak üzere tüm derslerde deha seviyesinde başarılı olan ve geleceği bekleyen bir baba tarafından yetiştirilen bir adamdır. Yıl 1984. Hikaye Janacek'in Sinfonietta'sı ile kulaklarımızda başlıyor. Kitap için film gibi titiz bir müzik listesi oluşturuldu desem abartmış olmayız. Michael Jackson'dan ABBA'ya geniş bir seçim var. Bir gün kulağında bu şarkıyla Aomame planına uymak için taksiden iner ve farklı bir çıkış kapısından çıkmaya çalışırken zaman kırılır ve deyim yerindeyse paralel bir evrene geçer. Bu arada Tengo, disleksik bir kız olan Fuka-Eri'nin hikayesini hırslı yayıncısı Komatsu'nun planının bir parçası olmak için bir romana dönüştürmeyi kabul etmek üzeredir. İkisinin hikayelerinin kesiştiği nokta, Aomame'in Tengo'nun kitabında anlatılan topluluk liderini öldürmesidir. Kitapta çok farklı kişiliklere sahip yan karakterler var ve hepsi büyük önem taşıyor. Tengo'nun hakkında çok az şey bildiğimiz babası, sıklıkla sandık metaforu ile karşımıza çıkan annesi, Aomame'nin bucak liderini öldürmesine yardım eden kadın ve yardımcısı, bucak lideri ve yardımcıları. Hepsi orijinal, hepsi önemli ve hepsi ana hikayeyi destekliyor. Kitapta iki ana karakterin aşk hikayesi ile iç içe bir bilim kurgu hikayesi var. Küçük adamlar, gizli topluluk heyecanı yüksek tutan unsurlardır. Kitabın sonuna kadar onların gizemini çözmeye çalışıyorsunuz. Bunlardan anladığım kadarıyla Japon edebiyatında böyle bitmemiş, açıklanamayan vakalar yaşanıyor. Evet, bu kitapta aşk da var... İki dünya bir araya gelmeden mümkün olmayan bir aşk. Düşündüyseniz, paralel bir evrene geçmek sizi heyecanlandıracaktır o zaman. Hayatı algılayışınızı değiştirecek bir kitabın kapağını açmak üzeresiniz şu an. Yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak kabul edilen Haruki Murakami başyapıtı, tüm dünyada milyonlarca satan kitabı 1Q84'le bir imkansızı başarıyor. Nefesinizi kesecek bir macera romanını, gerçek nedir, insan neye inanmalı, aşk dünyayı kurtarabilir mi soruları ekseninde bir yürek atlasına dönüştürüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/abarat/", "text": "Candy Quackenbush: Hayatından bıkmış, dünyanın en sıkıcı yerde yaşadığını düşünen genç kız, Gelecekte ne olacağına dair bir ipucu peşinde koşarak maceradan maceraya atılır. John Mischief: Usta bir hırsız. Kardeşleri başının üstündeki boynuzlarda yaşar. Candy ile beraber yolcuğa çıkarlar. Abarat , Minnesota, Chickentown'daki hayatından bıkmış genç bir kız olan Candy Quackenbush'ın yaşamını konu ediniyor. Bir gün kafasındaki boynuzlar dışında insana benzeyen John Mischief adında usta bir hırsızla karşılaşır. Mischief'in yedi erkek kardeşi bu boynuzlarda yaşıyor ve sadece kafaları görünüyor. Mendelson Shape adlı uğursuz bir insansı varlık tarafından takip edildiği için Mischief, Candy'yi paralel bir dünyadan Izabella Denizi olarak bilinen bir okyanusu çağıran deniz fenerindeki lambayı yakmaya gönderir. Kardeşler Shape'in dikkatini dağıtırken Candy, deniz fenerinin çürüyen merdivenlerini tırmanır. Zirveye ulaştığında, üstünde bir fincan olan ters çevrilmiş bir piramit bulur. Shape, Mischief ve kardeşlerinden uzaklaşıp merdivenleri çıkmaya başlarken Candy bardağa giren ve lambayı yakacak topu arar. Onu bulur ve tıpkı okul kitabında karaladığı gibi dönen çizgilerle kaplı olduğunu görünce şaşırır. Işığı koruması ve söndürmesi için ona bir anahtar veren Mischief ve Candy, denizleri Abarat'a doğru sürer. Bir grup yaratık, onları Candy'nin ondan ayrıldığı yakındaki bir adaya taşır. Adada Candy, Abarat'ın her biri günün farklı bir saatini işgal eden yirmi beş adadan oluştuğunu ve limanın Abarat yetkilileri tarafından yıkılmasından önce Candy'nin dünyasına bağlı olduğunu öğrenir. Bundan sonra hikaye, Abarat'ı etkileyen krizleri keşfederken maceralarını takip ediyor ve kaderinde bu krizleri sonuçlandırmak olabileceğine dair imalar kazanıyor. Hikaye aynı zamanda baş düşmanlarını da tanıtıyor: hepsi Abarat'a hükmetmeye çalışan Christopher Carrion olarak bilinen büyücü, büyükannesi Mater Motley ve sanayici Rojo Pixler. Bir grup yaratık, onları Candy'nin ondan ayrıldığı yakındaki bir adaya taşır. Adada Candy, Abarat'ın her biri günün farklı bir saatini işgal eden yirmi beş adadan oluştuğunu ve limanın Abarat yetkilileri tarafından yıkılmasından önce Candy'nin dünyasına bağlı olduğunu öğrenir. Her Şey dünyanın en sıkıcı yerİ olan Chickentown'da başlar. Gelecekte ne olacağına dair bir ipucu peşinde koşan Candy Quackenbush da orada yaşamaktadır. Candy'nin aldığı yanıt hiç de beklediği gibi değildir. Birdenbire bir dalga gelir ve Candy, kardeşleri başının üstündeki boynuzlarda yaşayan John Mischief adlı bir adamın öncülüğünde çalkantılı sulara atlar ve sürüklenir. Peki nereye? ABARAT'a; her adanın günün farklı bir saati olduğu uçsuz bucaksız adalar denizine. Candy muhteşem bir yerden muhteşem başka bir yere doğru yolculuk ederken yakın dostluklar kurar ve tehlikeli düşmanlarla karşılaşır: mekanik böcekler, dev güveler, doğaüstü kediler ve çamurdan adamlar, ölüm saçan büyücü ve onun dehşete düşmüş kölesi... Candy böylece bir şeylerin farkına varmaya başlar. Buraya daha önce de gelmiştir. Candy'nin bu olağanüstü dünyada olmasının bir sebebi vardır: Abarat'ın karanlık güçlerden kurtarılmasına yardım edecektir. Zamanın kendisinden de eski olan güçlerdir bunlar ve Candy'nin daha önce karşılaşmadığı kadar şeytanidirler. Candy tuhaf bir kahraman olduğunu biliyordur. Ama zaten dünya da tuhaf değil midir? Ve Abarat'ta her şey mümkündür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/abdullah-efendinin-ruyalari/", "text": "Abdullah Efendi'nin Rüyaları aynı zamanda kitabın ilk öyküsünün adıdır. Bu hikayede madde, ruh, gerçeklik, hayal ikileminde yaşayan, sürrealist unsurlarla bezenmiş bir adamın rüyası, sembollerle dolu bir dille anlatılır. - Abdullah Efendi'nin Rüyaları - Geçmiş Zaman Elbiseleri - Bir Yol - Erzurumlu Tahsin - Evin Sahibi Kitaba adını veren ilk öykü olan Abdullah Efendi'nin Düşleri'nde, yaşlı annesiyle birlikte yaşayan ve kırk yaşını dolduran Abdullah Efendi, kontrol edemediği ikinci kişiliğinin yalnızlığına girer ve kendisini bir kadının içine kaptırır. Küçük bir lokantada içki masasında gülüp konuşan beş arkadaş arasında yan masalardan biri; Üç yıl önceki bir rüyanın etkisiyle kendine ve çevreye yabancılaşır. Arkadaşlarıyla gittiği genelevlerde yeni hayaller ve gerçeküstü karşıtlıklar arasında bocalar. Sanki ilk varlığı da yanmıştı, gördüğü meyhane de yanıyordu. Ankara'da bir arkadaşıyla gittiği Keçiören'de karanlık bir yolda kaza yapmış, tek başına dönerken çok kazanmış, sonra içki ve kumarda çok kaybetmiş; Tanımadığı bir eve götürülür. Orada tanıştığı akıl hastası genç bir kadın ile yaşlı bir adamın gerçek kimlikleri, hayatının sırlarından biri olarak kalacaktır. İstanbullu bir adamın ağzından anlatılır: Bunca yıldır eşi ve çocukları ile mutlu bir aile içinde yaşayan adam, İstanbul'dan sık sık ayrıldığında İzmit'ten sonra bir yerlerde gördüğü küçük bir yolun özlemiyle doludur: Bu yol ona her seferinde aynı mutluluk hissini veriyor, aynı mutluluk hissini verir. Kendini içeri çeker ve ona trenden hemen orada inmesi ve tecritinde kaybolması gerektiğini söyler. Ama adam bunu yapamayacağını çok iyi bilir. Varlıklı bir ailenin oğlu olmasına ve İstanbul'da hukuk okumasına rağmen bir anda dünyayı terk eder. Çılgın bir hayat yaşar. Hikayeci onu son kez 1942 sonbaharında, bölgeyi Kars'a çeviren bir deprem gecesi görür ve onunla bir süre konuşur. Hastanede yaptığı gözlemlerini birinci ağızdan yazıya çeviren; Hastanede tutulan notların toplamıdır. Tanpınar, kendi hayatından sık sık kesitler verdiği ve masallardan da yararlandığı öyküsünde; akrabaların, yabancıların, tanıdığı hastaların, gördüğü ölümlerin yorumunu ve felsefesini yapar. Kanaatimizce Tanpınar, estetiğinin ve üslubunun en güzel örneğini bu hikayede vermektedir. Ruh diyarlarında gezintiler ve gözlemler olarak özetlenebilecek bu beş hikayede yazar, bir şair sezgisi ve bir aydının dikkati ile hikayeciden ziyade özlü bir denemeci kişiliği göstermektedir. Elinizdeki kitap Ahmet Hamdi Tanpınar'ın daha önce yayımlanmış olan Yaz yağmuru ve Abdullah Efendi'nin rüyaları isimli hikaye kitapları ile dergilerde yayımlanmış fakat kitaplarına girmemiş iki hikayesinden oluşmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aci-tutun/", "text": "Ferit Taşçı: Tütün toplayarak kazandığı para ile Binnaz ile evlenmeye çalışan bir delikanlıdır. Sakin ve oldukça iyi mizaçlı bir karakteri olan genç bir adamdır. Binnaz: Ferit ile resmi nikahlı olarak evli olmasına rağmen, henüz bir düğün yapmadıkları için ondan ayrı yaşamak zorunda kalan bir genç kızdır. Doktor Ziya Somer: Karısı son derece müsrif olan bir adamdır. Karısının aç gözlü olması sebebi ile tütün işine girmek zorunda kalmıştır. Yazar romanında Urla halkının hayatını kendisine konu edinmiştir. O sıra Urla halkı tütün toplamak ve hasat yapmak ile meşguldür. Romanda da tütün toplamak ile uğraşan köylülerin sosyal hayatları detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. Hayat mücadeleleri ve köylüler arasındaki sosyal ilişkiler romanın konusu oluşturmaktadır. Tütün piyasası açılmıştır. Hemen herkes bu senenin hasadının iyi geçmesi sebebi ile çok mutludur. Urla'daki tütüncüler ve tütün toplayıcıları bu seneki hasada fazlası ile umut bağlamışlardır. Ferit'te bu seneki hasattan çok para kazanacağını düşünmektedir. Bu sayede Binnaz ile evlenebilecektir. Tütün sahipleri, tütünün fiyatlarının belirlenmesini ve piyasasının açılmasını heyecanla beklemektedir. Ancak fiyatlar açıklandığında ortaya sevinç yerine bir uğultu çıkmıştır. Çünkü açıklanan fiyatlar beklentilerin yarısı kadar dahi değildir. Tekel'in taban fiyatı düşük olduğundan tütün piyasası tüccarların eline geçmiştir. Bu durumda doğrudan köylülerin topladığı tütünün fiyatlarını etkilemiştir. Hem tütün sahipleri hem de tütün toplayıcıları bu durumdan hiçte memnun değildir. Ancak özellikle demokrat partinin seçimlerde tüccarların yardımını fazlası ile görmesi bu duruma kimsenin ses çıkaramamasına sebebiyet vermektedir. Köylülerin tamamı yaşanan durum karşısında hem şaşkın hem de sinirlidir. Bunun üzerine köylüler tütünlerini satmaktan vazgeçerler. Yapılan bu boykot neredeyse tüm Ege'ye yayılmayı başarmıştır. Ancak parasız kalan köylüler mallarını satamamak için direnirken bir yanda da borçları ortaya çıkmaktadır. İstedikleri direnci borçları yüzünden gösterememeye başlamışladır. Bu yüzden bu boykot daha fazla devam edemeyecek gibi görünmektedir ve nitekim boykot daha fazla devam edemez. Köylüler isteseler de istemeseler de yetiştirdikleri tüm ürünleri tüccara satmak zorunda kalmaktadırlar. Kasabanın doktoru olan Ziya Bey dahi yaşanan bu durum karşısında tütün piyasasına atılan bir tüccar olarak köylülerin karşısına çıkar. Tüccarlar bu durumdan iyi kazanç elde edecekken köylüler yaşadıkları durumun kabul edilemez oldukları düşünseler dahi mecbur kalmaktadırlar. Tütüncülerin içerisinde ise sadece Yusuf sözünü tutmuştur. Tütünlerini kimseye satmamaya ve boykotu devam ettirmeye kararlıdır. Tütünlerini hiçbir şekilde düşük fiyata satmak istememektedir. Arabacı Yusuf olarak da bilinen Yusuf, tütünlerini neredeyse yok pahasına satmak yerine tüm tütünlerini herkesin gözü önünde cumhuriyet alanında yakar. Yaşanan bu olaylar sebebi ile tütünlerini ucuza satmak zorunda kalan köylüler bir örgüt kurma kararı alırlar. Artık kimse haksızlık söz konusu olmasını istememektedir. - Acı Tütün romanı, Necati Cumalı'nın tütün üçlemesi olarak bilinen romanlarından bir tanesidir. - İlk baskısı 1974 yılında yapılmıştır. Bakısının yapılmasından itibaren okuyucuların dikkatini çekmeyi başarmış bir romandır. - Yazarın kitabında otobiyografik özellikler de yer almaktadır. Yazdıkları ve anlattıkları yaşamı boyunca gördükleri, şahit oldukları ya da duyduklarını içermektedir. Çoğu zaman olayların içerisinde kendileri ya da benzer insanlar yer almaktadır. - Romanın mekanı ise İzmir'in Urla ilçesinde bir köy olarak belirlenmiştir. Olaylar bu köyde geçmektedir. Gelenler durdu. Yusuf'un bir kibrit çaktığını gördüler. Önündeki ilk balyaya tuttu kibriti. Bir kibrit daha, onun yanındaki balyaya. Kuru tütünler önce bir duman salmıştı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/acimak/", "text": "Zehra: Yaptığı mesleği fazlası ile seven ancak acıma duygusunu yitirmiş biridir. Genellikle insanlara karşı ön yargılı bir tavrı bardır. Ancak idealist bir öğretmendir. Mürşit Efendi: Zehra'nın babasıdır. Duygusal ve temiz kalpli bir insandır. Aynı zamanda çalışkan, sözüne sadık, yalandan uzak duran ve saf bir insandır. Meveddet Hanım: Zehra'nın annesidir. Genç ve güzel bir kadındır. Dediklerinin mutlaka yapılmasını istemekte ve hemen her şeyden memnun kalmayan bir karakteri vardır. Makbule Hanım: Meveddet Hanım'ın annesi, Zehra'nın da anneannesidir. Kendini her zaman iyi biri olarak göstermektedir ancak kurnaz ve menfaatçidir. Feriha: Zehra'nın ablasıdır. Son derece süslü ve eğlenceyi seven bir karakteri vardır. Tevfik Hayri Bey: Zehra'nın iyiliğini isteyen yöneticidir. Roman küçük yaşta yaşadığı kötü olaylar sebebi ile acıma duygusunu yitirmiş bir öğretmenin, babasının ölümü ardından sonra onun hatıra defterini okumasına ve geçmişteki gerçekleri öğrenmesini konu edinmektedir. Zehra okulda başöğretmendir. Tüm görevlerini yerine getirmekte ve her zaman sorumluluklarının bilincindedir. Ancak geçmişte yaşadığı farklı kötü olaylar nedeni ile acıma duygusunun ne olduğunu bilmeyen, merhametsiz bir yapısı vardır. Hiçbir yanlışı affetmemektedir. Öğrencilerinin yaptığı en ufak hataya bile büyük tepkiler göstermekte ve onlara cezalar vermektedir. Yine öğrencileri arasında maddi durumu iyi olmayanları, üstü başı düzgün olmayanları derse almamaktaydı. Her ne kadar bu tavırları müdür tarafından uyarılsa da Zehra bu davranışlarından vazgeçmemiştir. Bölgenin vekili olan Şerif Bey, okulu ziyarete geldiğinde Zehra'ya babasının durumunun hiç iyi olmadığını ve onun İstanbul'a giderek babasını görmesi gerektiğini söyler. Fakat Zehra babası olmadığını söyler ve yanlarından ayrılır. Tevfik Bey, Zehra'nın babasının ölüm döşeğinde olmasına rağmen bu kadar acımasız ve umursamaz olmasına çok şaşırmaktadır. Ona göre sebep ne olursa olsun bu durumdayken yaşanmış tüm kötülüklerin unutulması gerekmektedir. Ancak yine de Zehra'nın üzerine gitmez. Daha sonra Zehra fikrini değiştir ve İstanbul'a gider. Yolculuk boyunca başından geçenleri düşünür. Zehra, teyzesinin başına gelenler yüzünden erkeklere düşman olmuştur. Zehra'dan 4 yaş büyük olan ablası ise hiçbir zaman kendi yaşıtları ile oynamamış her zaman diğer büyük kızlara özenmiştir. Aynı zamanda annesini örnek aldığı için her zaman fazlası ile süslenmektedir. Babası ise içkiye ve diğer her türlü şeye para bulurken kızına bir çift çorap dahi almamaktadır. Mürşit Efendi, Feriha'nın dışarı çıkmasını yasaklamıştır. Feriha ise 14 yaşına geldiğinde verem hastalığından ölmüştür. Mürşit Efendi'ye kızının cenazesi gösterilmez ve ölümünden o sorumlu tutulur. Zehra ablasının ölümünden belirli bir süre sonra babası tarafından Marabet Mektebi'ne yazdırılmıştır. Kızının ise bu mekteplerde kimse ile görüşmemesini tembihlemektedir. Zehra henüz okuldayken uzun süredir hastalıklar ile boğuşan annesi ölür. Aynı zamanda anneannesine inme iner ve uzun yıllar hastane köşelerinde sürünür. Babası ise hapse girer. Zehra tüm bunların yaşandığı 5 yıl boyunca başını kitaplardan kaldırmamış ve çevresindeki hiç kimse ile konuşmayan bir yapıya bürünmüştür. Kalbi tüm iyi şeylere kapanmıştır. Zehra bir okul gezisinde babası ile istemese de karşılaşır. Babasının saçı ve sakalı birbirine karışmıştır, elbiseleri parçalanmış ve yamalıdır. Bu durumu görünce Zehra arkadaşlarına rezil olmaktan korkar ve babasını tanımıyormuş gibi davranır. Okul bitince Anadolu'da bir kasabaya gider. Kendisini tamamı ile mesleğine adar. Tüm bunları düşünürken yolculuk biter. Zehra kendisine verilen adrese gider. Ancak geç kaldığını babasının bir gün önce vefat ettiğini öğrenir. Babasına ait bir sandık ona teslim edilir. Zehra önce sandığı açmak istemese de sonra açar. İçerisinde bir defter gözüne çarpmıştır. Defter babasının hatıra defteridir. İşe bu defteri okumaya başladığında tüm gerçekleri öğrenecektir. Reşat Nuri Güntekin 1928 yılında yayınlanan bu eserinde; çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit'in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor. Yazar, cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir mülkiyelinin iş ve sosyal yaşamdaki çatışmalarını ve uyumsuz ilişkilerini anlatırken, dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına ait önemli ipuçları da veriyor. Şehirden kasabalara sürüklenirken, ardında birer birer ilkelerini de bırakan genç adam hatalı bir evlilikle korkunç bir sona doğru sürükleniyor. Acı ve sefaletle dolu ortamdan tesadüfle sadece kızı Zehra'yı kurtarabiliyor. Acımak; aile içi ilişkileri ve sorumluluklarını, adeta ders verir gibi gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/acimasiz-miras/", "text": "Miras Mücadelesinin İnsana Neler Yaptırabileceği kitabın konusunu oluşturuyor. Genç kız zengin babasının ölümüyle her şeyini kaybeder. Çünkü yakınları onun akıl hastası olduğunu iddia ederek hastaneye yatırmıştır. Bir av sırasında Gisela'nın babası, erkek kardeşinin kumar parası için Şirketten para aldığını öğrenir ve kavga ederler. Daha sonra bir kazada vurulur. Avlanırken vurulduğu için kaza olarak kayıtlara geçer. Bruno Peltıner'in ölümünün ardından mirasın tamamı kızına kalır. Ewalt Peltiner'in şirkette çalışmasını ve mirastan şirkete olan borcunun kesilmesini ister. Anna Felburg, şirketin karının %10'unun verileceğini duyurur. Bunu kabul edemeyen Eward, para karşılığında iki doktor ve bir avukat getirir, Gisela'nın akıl hastası olduğunu belgeler ve yeğenini gözaltında tutmak için onu Park Kliniğine gönderir. Bu klinikten alacağı raporla şirketi kendisi yönetecektir. Bu planı kız kardeşi Anna, kızı Monique ve kız kardeşinin oğlu Henrich ile birlikte planlar. Park Kliniği Başhekimini genç kızın hasta olduğuna ikna ettiler. Bu durum diğer doktorlar tarafından da bildirilir. Başhekim Doktor Pade ve Profesör Maggfeld, yaptıkları incelemeler sonucunda Gisela'nın deli olduğuna inanmazlar. Ancak aldıkları raporda iki doktorun deli olduğunu belirten imzaları vardır. Gisela, nişanlısı Ekonomi Uzmanı Doktor Budde'yi görmek ister ancak doktorlar buna izin vermez. Kızın ruh hali kötüleşir ve yemek yemeyi bırakır. Bu bakımdan görünüşü bir deliyi andırıyor. Başhekim ve Profesör kıza velayet raporu verir. Kendisine miras kalan para Eward'a bir metres tutar ve kumar oynamaya devam eder. Kızı Monique'i tatile Fransa'ya gönderir. Anna kendine bir villa almıştır ve hizmetçisiyle aşk hayatı yaşamaktadır. Henrich İngiltere'de temsilci olarak görev yapıyor. Dr. Budde, nişanlısının akıl hastası olmadığını kanıtlamaya çalışırken Ewold onu şirketten kovar. Gisela'nın verdiği vekaletname elinden alınır. Dr. Pade ve Prf. Maaggfelr, Gisela'nın hasta olmadığını biliyor ancak kendilerinin imzaladığı belgeler ve iki doktorun imzası var. Gisela'ya yardım etmek istiyorlar. Budde, Gisela'nın Klinikte olduğunu öğrenir ve kliniğe gider. Dr. Pade'e genç kızın deli olmadığını, bu oyuna miras için geldiğini söyler. Genç adamın anlattıklarıyla Gisela'nın anlattıklarının aynısıdır. Başhekim Budde'nin tedavisi devam ettiği için kızla görüşmesine izin verilmez. Ewald Budde'ı ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Budde Dr. Pade'den ayrıldıktan sonra evde içki içip bayıldı. Birisi Budde'nin arabasına biniyor ve hızla uzaklaşıyor, bir yayaya çarpıyor ve ardından arabayı geride bırakır. Polis Dr. Budde'yi evde sarhoş buluyor ve suçu onun işlediğini iddia ediyorlar. Dr. Budde sarhoş olduğunu ve akşam araba kullanmadığını söylese bile masumiyetini kanıtlayamaz. Budde'nin arkadaşı Avukat Hartung, Budde'nin alkolik olduğu için hapishane yerine kliniğe gitmesini sağlar. Budde da bunu ister. Gisela'ya yaklaşırken bir hastayı tedavi etmek için kullanılan köpek tarafından yaralanır ve ameliyata alınır. Budde suçsuz bulununca park kliniğinden çıkarılır. O ve arkadaşı Hartung, Gisela'yı kurtarmak için bir plan yapar. Budde, Heinrich'i görmek için İngiltere'ye gider. Budde, Heinrich'in onunla konuşmasını sağlamaya çalışır. Hartung, Monique'i kendisine aşık ederek kanıt toplamaya çalışır. Kimse Hartung'u tanımıyor. Monigue nişanlısını babasıyla tanıştırır. Ewald, kızının nişanlısından hoşlanıyor ve onu Almanya'daki şirketine çağırıyor. Bazı çalışmalarını Hartung takip eder. Budde ve Hartung bir plan yapar ve Dr. Budde'nin yardımıyla Gisella'yı kaçırmayı planlarlar. Dr. Budde de aynı fikirde ama yalnızca Gisela'nın odasını değiştirip onu duvara daha yakın bir odaya koyabileceğini söylüyor. Başka hiçbir şeye karışmayacağını beyan ediyor. Ne diyorsa onu yapar. Budde, Gisela'yı kaçırırken düşüp belini kırdı. Okul arkadaşının yanına uçakla Tunus'a gider. Burada askeri hastanede tedavi görüyor. Gisela'nın amcası, Gisela'nın kaçışından park kliniğini sorumlu tutar. Ancak iddia makamı Klinik'i suçsuz buldu. Ewald gazetecilere yeğeninin onu öldürmek istediğini söyler. Kanıt olarak yatak odasının duvarlarını silahla vurur. Anna ve oğlu Heinrich, Ewald'ın yurt dışına para götürdüğünü öğrenir. Aralarında çıkan tartışma sırasında Ewald bacağından vuruldu. Ewald bu olayda Hartug'dan şüphelenir ve masanın çekmecesini kırar ve çekmecede Tunus'tan gelen transfer makbuzlarını görür. Kızına Hartung'un yalancı olduğunu açıklayan bir telgraf gönderir. Monigue üzüntü içinde yelken açar. Yelkenli fırtınada batar ve Monigue ölür. Polis, otel odasını araştırırken Monigue'nin günlüğünü bulur. Bu günlükte Ewald'ın çalışmaları ortaya çıkıyor. Ewald, Anna, Heinrich, iki doktor ve avukat tutuklandı. Gisela'ya yönelik tüm iddiaları temize çıkarır. Ewald bu kez kızının ölümüyle servetini kaybedince çılgına döner ve Park Kliniğine gönderilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ademden-once/", "text": "Kocadiş: Ailesi ile beraber ağaçlarda yaşayan ama babasının ölümünden sonra aileden ayrılan, yeni arkadaşlıklar kurarak ayakta kalmaya çalışan karakterdir. Sarkıkkulak: Kocadiş ile sürekli tartışma ve kavgalardan sonra en yakın arkadaşı olan karakterdir. Kızılgöz: Halk tarafından sevilmeyen, etrafındakilere işkence eden karakterlerden biridir. Kitap, insan evriminin ilk aşamalarına bir bakış. Kitabın ana kahramanı Mağara İnsanları adlı grubun bir üyesidir ve hikaye bu kişinin gözünden ve ağzından anlatılmaktadır. Ancak anlatıcı, hikayede yaşananlara çok daha geniş bir açıdan bakar ve olaylara üçüncü bir göz gibi dışarıdan bakarak akıllıca yorumlar yapar. Bu yorumlar, günümüz insan bilgisi ile insan evriminin ilk aşamalarının yorumları olarak ifade edilebilir. Başka bir deyişle, hikayenin kahramanı hem birinci kişide hem de üçüncü kişide anlatıcı rolünü üstlenir. Mağara Adamlarına ek olarak, daha gelişmiş Ateş İnsanları ve daha az gelişmiş, hayvansal Ağaç İnsanları da hikayede yer alıyor. Romanda olayların geçtiği Orta Pleistosen döneminde üç tip insan yaşamıştır. Bunlardan ilki ve en ilkel olanı, adı geçen üç türün de en gerisi olan ağaç insanlarıdır. Her zaman ağaçlarda yaşarlar ve ağaçların meyvelerini yiyerek yaşarlar. İkinci tip, rüya kahramanının kendisiyle özdeşleştiği Bigdiş denilen olayların odak noktası olan kahramanın da mensubu olduğu insan tipidir. Bu tür, ağaç insanlarından daha gelişmiştir. Kocadiş'in ailesi bu tipten iken, Kocadiş daha sonra halktan biri olmuştur. Ağaç insanlarından farklı olarak, bu tür ağaçlarda olduğu gibi yerde de yaşayabilir. Gelişmiş bir iletişim sistemine sahip değiller. Belli sesleri çıkarma yetenekleri olsa da bu seslerin anlamlı olduğu söylenemez. Avcılardan kaçmak için dar ağızlı mağaralarda yaşarlar. Bu kişilerden Bigtooth'a en yakın kişi Şarkıkkulak'tır. Sakıkkulak, yaşadıkları sıkıntılarda hep Koca Diş'in yanındadır. Yüzme ve tekne gezintisi yaparak birlikte öğrendiler. Halk adı verilen türler arasında Kızılgöz adında onu ilkel atalarına benzeten bir üye vardır. Halkın diğer üyelerine zarar verir ve şiddete eğilimlidir. Öyle ki, eş olarak aldığı kadınların çoğunu kısa sürede öldürür. Ağaç inananları, ateş insanı, halk türlerinin yanında üçüncü tip olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu insanlar ateşi buldular ve ileri düzeyde avlanmayı öğrendiler. Oku silah olarak kullanmaya başlamışlardır ve bulundukları bölgeye yakın yerlerde bulunan diğer türlere sürekli saldırmaktadırlar. Haberleşme sistemleri diğer iki türe göre daha gelişmiştir. Diğer iki türden farklı olarak bu tür, günümüz insan türüne oldukça benzer. Kocadiş, romanın başında ailesiyle birlikte ağaçlarda yaşıyor. Babasının vefatından sonra üvey babasıyla anlaşamayınca halk denilen türden insanların yanına gider. Halk onu ilk başta biraz tuhaf bulsa da kısa sürede evlat edinir. Önceleri halk arasında kavga ettiği Sarkıkkulak, daha sonra onun en yakın arkadaşı olur. Herkese işkence edenler arasında Kızılgöz adında bir üyede vardır. Kocadiş'le bir ilişkileri iyi olmasa da Kocadiş'e pek zarar veremez. Romanın sonunda, ateş adamları halk türlerini bulur ve onları ateş ve oklarla öldürmeye çalışır. Bu saldırıdan kurtulan birkaç kişi, büyük bir su kütlesinin olduğu bir yere göç eder. Buranın fiziki şartlarına uyum sağlayamayanların bir kısmı ölür. Hayatta kalanlar ise suyu geçerek günümüze kadar gelen insan türünün devamlılığını sağlar. Adem'den Önce, geceleri rüyasında insanlığın ilk dönemlerinde, henüz ateşin bulunmadığı zamanlarda yaşadığını gören bir gencin ağzından acımasız, vahşi, yalnız güçlülerin hayatta kaldığı ilkel dünyanın ve büyük yırtıcılardan korunmak için ağaç tepelerinde ya da dik uçurumlardaki mağaralarda uyumak zorunda kalan, konuşamayan, çıkardığı seslerle anlaşan ilkel insanın hikayesini anlatır. Her yaştan okura kendi uzak geçmişini, kolektif bilinçaltının derinliklerini böylesine canlı, derin bir özdeşleşme yaratarak anlatmayı başaran roman yazarının deyimiyle, yazılmış en ilkel hikayedir. Üst Paleolitik Çağ'dan başlayıp ilkel bir varlıktan insana dönüşmenin soluk kesen serüvenini Jack London'ın kaleminden, onun hayal gücünün biçimlendirdiği haliyle okumak başlı başına bir macera."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/adini-umut-koyduk/", "text": "Güzin: Zeki, çalışkan, aşkı hiç yaşayamamış, bütün sevgisini evlat edindiği iki çocuğuna vermiş birisidir. Zeynep: Yeni ailesiyle yedi yaşında tanışan, aradığı tüm sevgiyi bu ailenin yanında bulan, şair, yazar ve ressam bir kadındır. Umut: Ailenin en küçük bireyidir.Sevgiyle büyüyen, sevgi dolu bir gençtir. Adnan: Annesinin koruyuculuğu altında ve pohpohlamalarıyla büyümüş birisidir. Güzin ile olan evliliklerini onu kontrol altında tutarak ayakta tutabileceğini zanneder. Eşine gösteremediği sevgiyi, çocuklarına verebilen bir adamdır. Fatma: Depremde eşini ve çocuğunu kaybettikten sonra Güzin'in yanında çalışmaya başlar. Güzin'e dost, arkadaş, bazen kardeş olabilen birisidir. Adını Umut Koyduk Romanı, Güzin'in başarıya giden yolda, çalışkanlığını, azmini, imkansız aşkını, iki küçük yüreğe nasıl umut olduğunu ve yaşadığı süre içinde nelerden vazgeçtiğini anlatan duygu dolu bir kitaptır. Roman, Güzin'in kızı Zeynep tarafından yazılmış, başarılı kurgusuyla yaşamın ta kendisini ifade etmektedir. Güzin mutsuz bir evliliğin mutsuz çocuğudur.Sırf bu yüzden kendi isteğiyle yatılı okulda okur. Üniversite yıllarında büyük bir trafik kazası geçirir. Hayatla ölüm arasındaki arafta gördüğü düş, onun yıllar sonra anlam vereceği, belki de ona hayattaki misyonunu hatırlatacaktır. Üniversite bittikten sonra, Adnan ile tanışır. Adnan, eğitimli ,yakışıklı, varlıklı ve egoist birisidir. Evlilikleri bir süre sonra rutin ve sıradanlaşır, Güzin çocuk sahibi olmak istese de Adnan bu konunun üzerinde bile durmaz. Kadın emekli olduktan sonra, eşiyle olan ilişkilerinde mesafe artar, bir evi paylaşan iki insan olurlar. Adnan'ın evlerine getirdiği misafir Erol ile Güzin ilk karşılaştıklarında birbirlerine aşık olurlar. Güzin bu güne kadar sadece nefes aldığını hissediyorken Erol'u tanıdıkça yaşadığını anlar. Erol ile kendi şirketlerinde birlikte çalışırlar. Yaşanan yanlış anlaşılmalarla zaten imkansız olan aşkları biter. Güzin büyük bunalımlar geçirir. Onu bu depresyondan çıkaran kişi evinde çalışan Fatma 'dır. Fatma depremde eşini ve çocuğunu kaybetmesine rağmen ,bu kadar isyan etmediğini, hayata başka türlü tutunması gerektiğini, hatta neden evlat edinmediği sorar. Fatma'nın sözleriyle silkelenen Güzin tekrar çalışmaya başlar. Önce Zeynep'i, daha sonra da Umut'u evlat edinirler. Zeynep yedi yaşındadır ,Umut ise henüz çok küçüktür. Onlara emek verdikçe anneliği hisseder. Adnan ve çocuklarla tam bir aile olurlar. Erol vedalaşmak için yanına geldiğinde, bunu çok istemesine rağmen onunla birlikte gidemez. Adnan'ın ölümünden sonra şirketin ve ailenin bütün yükü Güzin in omuzlarındadır. Güzin, sağ duyusu sayesinde kızı Zeynep'in bunalımlarının ve oğlu Umut'un sağlık sorunlarının üstesinden gelmeyi başarır. Zeynep ünlü bir ressam olmuş, Umut da babasının işlerini başarıyla yürütmeyi başarmıştır. Umut'u bir gün genç bir kadın ziyaret eder. Bu kadın Erol'un kızı Güzin'dir. Gençler birbirlerini gördüklerinde etkilenirler. Erol ile Güzin'in yaşayamadıklarını, genç yürekler yaşayacaklardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/agapi-olumsuz-ask/", "text": "Jane: Yirmi dokuzuncu yaş gününde özel bir yeteneği olduğunu fark eden ve bunun üzerine araştırma yaparak aşkın gerçek hallerini bulmaya çalışan ana karakterdir. Agapi, Görme sorunları yaşayan Jane'nin aslında neden gözlerinin bulanık gördüğü gerçeği üzerine çıkan ve aşkı 6 ayrı bir şekilde ifade etmesini konu edinmiştir. Kitabı anlamak için önce aşkın 6 halini anlamamız gerekiyor. Aşkın 6 hali zamanında John Lee tarafından ortaya atılmış ve o zamandan beri saygı görmüş bir iddia olarak kalmıştır. John Lee'ye göre 6 farklı türde aşk vardır ve hepsi kendine göre farklı karakterleri temsil eder. Eros: Hem fiziksel hem duygusal aşktır. Aşkın bu türü tutkuyla doludur. Ludus: Bir oyun gibi oynanan aşk. Aşkın bu türünün en önemli parçası eğlencedir. Çiftler, bir araya gelmekten, karşısındakini etkileyip cezbetmekten hoşlanır. Ancak uzun süreli bağlılık sözü yoktur. Storge: Arkadaşlıktan doğan ve desteğe dayanan aşk. Güven dolu ve bağlılık gerektiren bir aşktır. Mania: Saplantılı aşktır. Duygusal iniş çıkışlar, kıskançlıklar hakimdir. Pragma: Kalbin değil aklın kontrol ettiği aşktır. Çiftler seveceği kişiyi mantığıyla seçer, kendisiyle benzer ilgi alanları, ortak değerleri olan birini arar. Agapi: Özverili, fedakar, koşulsuz, bencil olmayan aşktır. Kişi kendini sevdiğine adar, karşılığında hiçbir şey beklemeden verir. Onu 'o' olduğu için sever. Jane 29. yaş gününü kutlamaya hazırlanırken gizemli bir mektup alır. Mektupta, gerçek aşkı görmesini sağlayan özel bir yeteneğe sahip olduğu ve daha fazla bilgi için bir adrese gelmesi gerektiği belirtiliyor. Jane, çocukluğundan beri görme sorunları yaşar ve zaman zaman görüşü bulanıklaşıyor. Ancak doktorlar nedenini çözemez. Jane de merakına yenik düşerek belirtilen adrese gider. Colette adında bir kadın onunla tanışır ve ona özel yeteneğini anlatır. Colette, Jane doğduğunda oradaydı ve ailesinin sevgisini gördüğünde, nesilden nesile aktarılan gerçek aşkı görme yeteneğini Jane'e aktardı. Jane'in yaşadığı bulanık görmenin nedeni de budur. Jane ne zaman aşık iki insan görse, gözleri bulanıklaşıyor. Ama bu hediyenin de bir bedeli var. 30. yaşına kadar 6 çeşit aşkı örneklerle açıklamak zorundadır, yoksa hayatının sonuna kadar gerçek aşktan mahrum kalacaktır. Jane bu gerçeğe inanmakta güçlük çekiyor, ancak aşık insanları görünce görüşü bulanıklaşıyor ve buna inanmasına neden oluyor. Artık etrafındaki insanları gözlemler ve 6 çeşit sevgiyi tanımlamaya çalışır. Agapi gerçekten güzel bir efsaneyle başlıyor ve bu gizem okuyucuda merak uyandırıyor. Daha da ilginci gerçek aşkın anlatıldığı kitapta sözde aşıkların hepsi bir şekilde birbirini aldatıyor. Sevdiği adamın dikkatini çekmek için başkasıyla yatan kadın, onu deli gibi seven, kocasını komşusuyla aldatan adam, eşi mutlu bir şekilde evliyken başkasıyla aldatan adam, Sevdiği kadını iş için aldatan erkek ve herkes birbirine aşık, aldatıyor ve bunu masum bir nedene indirgemeye çalışıyor. İlk görüşte aşık olabilirsiniz. Fiziksel bir çekime kapılarak aşık olabilirsiniz. Tutku ve ihtiras dolu bir serüvene çıkabilirsiniz. Paylaşımlarınız üzerinden aşka tutunabilirsiniz. Hiçbir bağlayıcılığı olmayacak şekilde de aşkı tanımlayabilirsiniz. Peki, gelecek planlarınızla uyumlu bir aşka ne dersiniz? Ya da belki ölümsüz aşkı bulursunuz. Aşkın altıncı hali agapiyi... Onu o olduğu için seversiniz ve asla vazgeçmezsiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/agir-roman/", "text": "Gli Gli Salih: Arap Sado'nun etkisi ile herkese yardım eden adamdır. Kolera'nın bitirim delikanlısı olan Salih kanunsuz işlere de karışmış, Kolera Canavarı denilen katili yakalar. Roman sonunda intihar eder. Yıkık Köprülü Ali: Gli Gli Ali'nin berberlik yapan despot babası İmine'nin kocasıdır. Çapkınlığı yüzünden evliliğini sonlanma eşiğine gelmiştir. İmine: Gli Salih'in annesidir. Kocasının çapkınlığı ve oğullarının evi terk etmesi sonunda çıldırır. Kocası onu sakinleştirici haplara alıştırır. Arap Sado: İyilere yardım eden Kolera'nın delikanlısıdır, Kirli işlere bulaşarak hasımları tarafından öldürülür. Varoşlardaki yorgun yaşamların ciddi sorunlarını gün ışığına çıkaran bu roman, topluma ve devlete sorumluluklarını hatırlatan açık bir isyan özelliği taşır. Roman, hayata tutunamayan iyi kalpli insanların ortadan kayboluşunu anlatıyor. Ayrıca hüzünlü dramlar üzerine kurulur. Kendine kimlik arayan, değer görmek isteyen ama hor görüldüğünü bilen insanların değer ve kimlik kazanmak için nelere sürüklendiğini gösterir. Berber Ali uzun bir süre merkezde yaşadıktan sonra Kolera denilen bu kasabaya yerleşmiş ve burada tutunmak için büyük çaba sarf etmiştir. Eşi İmine ile birlikte bu küçük kasabayı çok sevdiler ve berber dükkanı sayesinde geçimlerini sağlarlar. Ali çok sert bir mizaca sahiptir ve çevresinde saygı duyulan bir kişidir. Ayrıca dükkanı mahalle halkının kısa bir mola verdiği bir yer olarak bilinir. Ali'nin iki oğlu var. Gili gili Salih ve Reco. Reco ağabeydir ve ilgisi her zaman çizgi roman olmuştur. Okumayı sever ama dersleri pekiyi değildir. Babası bu durumdan dolayı ona hep kızmış ve bazen dövmüştür. Ali her iki oğlunun da mahallede iş bulmasını ister. Reco'yu birçok kez marangoz dükkanında çalışmaya gönderir ama oğlu hep kaçar. Babasının baskısını her zaman üzerinde hisseden bir çocuk olmuştur. Futbolla da ilgilendi ve hatta mahallede çok önemli bir maçta kaleci olarak herkesin kalbini kazanır. Ali ise bu olayı hemen duyup sahaya gelerek Reco'yu alır. Bu eylem Reco'nun evi ve şehri terk etmesine neden olur. Ağabeyi kaçtıktan sonra Salih uzun süre üzülür ve tüm sorumluluğun kendisinde olduğunu anlar. Recoya'nın başına gelenler gibi Salih için de iş süreçleri başlar. Babası onu doğrudan tamirciye gönderir ve Salih arkadaşı Tilki ile arabaları tamir etmeye başlar. Ancak Salih, sonlar dünyasına adım atmaya karar verir. Mezuniyet bir ergenlik aşamasındadır. Önce eski tüccardan aldığı yeleği sırtına atar ve mahalleler arasında poz vermeye başlar. O sırada mahallede ilginç olaylar yaşanmaya başlar. İşçilerden bazıları bıçaklanarak öldürülür ve mahallede yürüyen bir katil çıkar. Salih hemen bu olayın sorumluluğunu üstlenir, ancak olay uzun bir süre askıya alınır. Ayrıca Salih, Tina adında bir kıza aşıktır. Kız da ondan boş değildir, ama kız onun hostesidir. Bir gün dayanamaz, kızın evinin önüne gelir ve aşık olduğunu söyler, kız onu içeri alır ve sevişmeye başlarlar. Bir gün birlikte düğüne giderler ve orada çok ilginç bir olay olur. Salih takı takmaya gittiğinde kızın eski patronu gelir ve Tina'nın yüzüne ustura fırlattır. Ömür boyu sürecek bir yaradır. Tina'yı yerde kanlar içinde gören Salih o an intikam yemini eder. Eski patronunu uzun süre araştırdıktan sonra intikamını alır. Patronu evinde bulur ve bıçaklar. Bu olay Salih'i bir kesi olarak genç erkeklerin arasına sokar. Ayrıca mahallede dolaşan gizli katil Salih tarafından bulunur. Bütün bu cinayetleri işleyen kişi Tatlıcı Taner'dir. Sebebi ise tatlılarının sevilmemesidir. Salih ona acımaz ve zarbolar gelip adamı alır. Bir gün Salih'in aldatıldığı haberi mahallede çok çabuk yayılır. Salih'in patronlarından Fil Hamit ve Tina birlikte olmuştur. Salih, kızın evine girer ve onları görünce gizlice dışarı çıkar. İntikamını bu şekilde alır. Pencereden dinamit lokumuna benzer bir alet fırlattır ve çıplak çift aşağı koşar. Mahalledeki tüm insanlar onları görür ve rezil olur. Bu olay üzerine Salih mahallenin en sevilen gençlerinden biri olur. - Roman gördüğü ile filme de alınmış filmin senaryosu bizzat Metin Kaçan tarafından hazırlanmıştır. Mustafa Altıoklar'ın yönetmenliğini yaptığı, Tina rolünü Müjde Ar, Salih Rolünü Okan Bayülgen'in paylaştığı 1997 yapımı film de oldukça ilgi görmüştür. Güneş buluttan sıyrılırken Kolera'nın alemci kadınları bir omuz darbesinde yıkılacakmış gibi duran evlerinin önünde oto tamircileriyle, marangozlarla, tornacılarla aslanlar gibi muhabbete koyuldular. Bir yandan da kaynak yaparken elleri titreyen ustalara esrarı daha kallavi içmeleri için zıvana hazırlamaya başladılar. Köylü kadınlar, kocalarının mahalle hakkında anlattıkları korku hikayelerinden tırstıklarından mahkumlar gibi camdan bakıyorlardı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/agridagi-efsanesi/", "text": "Ahmet: Genç, güçlü kuvvetli bir o kadar dürüst, sevdasının uğruna elinden geleni ardına koymayan cesur bir adam. Gülbahar: Mahmut Han'ın kızı olmasına rağmen hana göre halkıyla iç içe olan, onların sevgisini kazanan genç kız, sevdasında en az Ahmet kadar cesur, genç bir kadın. Sofi: Ağrı Dağı'nın en yaşlılarındandır. Hürmet edilen, sayılan sevilen birisidir. Kervan Şeyhi: Halkın her yönden güvenini almış, Sözü hüküm niteliğinde güçlü bir kanaat önderidir. Yaşar Kemal bu romanında Ağrı Dağı Efsanesi geleneklerini, Mahmut Han'a karşı aşklarını korumaya çalışan Ahmet ile Gülbahar arasındaki aşkı konu edinmiş. İnsanların geleneklerine bağlılığının otoritenin üzerine çıkışını, aşkın gücünü hikayeleştirerek anlatmış. Hakim olan yönetim, ne kadar zalim olursa olsun, halkın birlik olması karşısında ki aciziyeti ve boyun eğişi konu örgüsü etrafında birleştirilmiş. Roman toplum psikolojisi ve birey psikolojisinin en girift detaylarını bile büyütece alan bir derinlikle işlenmiş. Kelebek etkisini anımsatacak misalde, kanaat önderi olarak bahsi geçen nüfuz sahibi kişilerin dönemin taban üzerindeki yadsınamaz gücünü ve yönlendirici etkisine de özel bir vurgu yapılmış. Yazar, diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de zengin, renkli ve şiirsel bir dille Türk halkının kültüründen esinlenip bu dokusal detayları eserine yansıtmış. Efsane, gerçeklikten uzaklaşmadan usta bir dille okuyucuya sunulmuş. Bir aşk destanı olan Ağrıdağı Efsanesi, kır bir atın dağlı Ahmet'in evinin önünde durmasıyla başlar. Geleneklere göre eğer bir at üç kere uzak bir yere bırakılır ve tekrar geri gelirse o hakkın bir emaneti sayılır, bu emanet asla bir başkasına verilmez. Ağrı'da gelenek her şeydir ve kimse geleneğin dışına çıkamaz. Bir süre sonra atın eski sahibi olan Osmanlı Beyazıt Paşası olan Mahmut Han, gelenekleri bilmesine rağmen atı geri ister. Bölge halkı hanın karşısında tıpkı Ağrı Dağı gibi durup, atı da Ahmet'i de saklayıp vermezler. Zalimin zulmü başlamıştır, han önüne çıkan bütün köyleri yakıp yıkar, halkı tehdit eder ve Ahmet'in en yakın dostu Sofi'yi rehin alır. Han için bu artık bir gurur meselesidir. Zulümle başaramadığı şeyi kurnazlıkla yapar. Araya hatırlı Kürt beylerini sokup Ahmet'i ayağına getirmeyi başarır. Sofi'yi ve Ahmet'i affedeceğini söylediği halde zindana vurur. Ahmet'in çektiği acılar kavalın yanık tonuyla, Ağrı Dağı'nın Öfkesi türküsünün acı sesi zindan duvarlarını aşıp, Beyazıt Sarayı'nda yankılanır. Paşanın kızı Gülbahar, türkünün sesine gittiğinde nefesini duyduğu kişiye aşık olur. Babasının zulmünü bildiği için onu buradan çıkarmanın yolunu arar. Tek çıkar yol onların kaçmalarını sağlamaktır. Zindancı başı Memo, Ahmet'i bırakması karşılığında Gülbahar'ın saçının bir teline razı gelip Ahmet'i serbest bırakır. Han tutsakların kaçtığını öğrendiğinde çılgına döner. Yardım ettiği için Gülbahar'ı cezalandıracağını öğrenen halk saraya yürür. Kalabalığı gören, onların karşısında duramayan tiran, kızını onlara vermek zorunda kalır. Bir süre oradan oraya sürüklenen Ahmet ile Gülbahar'ın evlenebilmeleri için hanın rızası gerekmektedir. Han, Ahmet'e Ağrı Dağı'nın tepesinde ateş yakarsa şayet buna razı olacağını söyler. O güne kadar dağın tepesine çıkıp geri dönen olmamıştır. Ahmet bunun imkansız olduğunu bilmesine rağmen tereddütsüz yola koyulur. Mahmut Han'ın yanına çekmeye çalıştığı, Ağrı bölgesine nam salmış kanaat önderi Kervan Şeyhi'nin gücünü de arkasına alan halk, Ahmet'e yapılan bu zulme karşı koyup sarayın etrafında toplanarak yekvücut olarak tepkilerini koyarlar, Keza Ahmet ateşi yakmazsa saraya yürüyeceklerdir. Han, zulmüne karşı toplanan kalabalığın boyutunu görünce, kibiri yerini korkuya bırakır. Şayet bu iki sevdalı kavuşamazlar ise han bu kalabalığın elinden kurtulamayacağını anlar. Ahmet ateşi yakıp olmaz deneni başarmıştır. Gülbahar'ı yanına alıp Küp Gölünün kıyısına giderler. Ahmet ne zamandır içini kavuran sorunun cevabını, Memo'nun kendisini ne karşılığında serbest bıraktığını öğrendiğinde, Ahmet'e bu can yüktür artık, sevdiğinin yanından ayrılıp Küp Gölü'nün sularına bırakır kendini. - Ağrıdağı Efsanesi Yaşar Kemal'in destansı romanlarındandır. - Roman, bir film ve bir opera eserine ilham kaynağı olmuştur. Bir aşk destanı olan Ağrı Dağı Efsanesi geleneklerini Mahmut Han'a karşı savunan Ahmet ile Gülbahar arasındaki aşkı konu alır. Efsanelere ve halk söylencelerine yürekten bağlı Yaşar Kemal'in bu romanı, insan psikolojisinin derinliklerini de içerir. -Sunday Telegraph"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/agustos-basagi/", "text": "Yusuf: Arabacılık yaparak geçimini sağlayan genç bir adam. Cepheden yeni dönmesine rağmen tekrar cepheye çağrıldığı için orduya katılır. Savaştan gazi olarak döner ve çok sevdiği Esma ile evlilik yapar. Esma: Yusuf'un sevdiği genç kız. Gazi olarak gelen Yusuf ile evlenir. Fitnat Hanım: Milli Mücadele ruhunu kavrayamamış insanların sembolü olarak yaratılmış kadındır. Söğüt'te yaşayan Yusuf'un Milli Mücadele yılları anlatılmış ve savaş yıllarında yaşanan olaylar konu edinmiştir. Kurtuluş Savaşı öncesi Söğüt halkı gergin bir bekleyiş içindeydi. Söğüt'te yaşayan Yusuf, savaşın çıkacağının farkındadır. Yusuf hayatını arabacılık yaparak kazanır. Cepheden yeni dönmüştür. Çocukluğundan beri aşık olduğu Esma ile evlenmek ister. Ancak savaş şimdilik bu durumun önünde bir engel olur. Savaş çıkınca Söğüt halkı orduya destek olur. Gençler de cepheye gider. Ancak milli mücadeleyi desteklemeyen Söğütlüler de var. Fitnat Hanım ve oğlu da kendilerine destek vermeyen gruplar arasında yer alır. Savaş başlayınca azınlıklar da Söğüt halkına zulmetmeye başlar. Bazı azınlıklar Türk milletini savunur. Savaşta çok sayıda genç şehit olur. Yusuf gazi olarak geri döner ve Esma ile evlenir. Roman, Arif Çelebioğlu'nun notlarıyla biter. Türk öykücülüğünün zarif sesi Sevinç Çokum'dan bir Kurtuluş Savaşı romanı. Romanın mekanı, Osmanlı'nın kuruluş toprağı olan Söğüt. Karakterler çok boyutlu ve derin: Yusuf, Esma, Kayalı Süleyman, Nafiz Bey, Selim ve dahası. Karton olmayan, sığlıktan uzak karakterler. Lirik ve konuşkan. Cumhuriyet'in kuruluş tomurcuklarını, sırf yazılı belgelerle değil, o coğrafyada yaşamış Ali Amca, Memiş Dayı gibi gerçek kişilerden dinledikleriyle hikaye ediyor Çokum. Bilmediği bir coğrafya üzerine konuşmuyor anlatıcı; bildiği, tecrübe ettiği, toprağını gördüğü bir yerden ses ediyor. Söğüt mavi-mor tepelerin ardındadır, derken, bizi de bir maviliği, morluğu görmeye davet ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ajan/", "text": "Jessie: Bir iftira sonucu hapse atılan, yakışıklı ama yaşadığı olaylardan ötürü yıpranan ve eşini kaybeden eski bir ajandır. Fuller: Jessie'nin ajan olduğu dönemlerde tanıdığı arkadaşıdır. Onunla beraber mücadele eder. Romanın kahramanı Jesse. İşlemediği bir suçtan tutuklanıp hapse atılır. Burada, zamanının yarısını hücresinde tek başına, diğer yarısını ise eski casusluğu için onu öldürmek isteyen diğer suçlularla savaşarak geçirir. Tek amacı kaybettiği özgürlüğünü yeniden kazanmaktır. Atlanta Hapishanesi'ne bir helikopter iner ve Jessie Warden isimli mahkumun hiçbir gerekçe göstermeden belirli bir süre serbest bırakılmasını talep ederler. Gelen kişi Jessie'nin eski ajan arkadaşı Kip Fuller. Jessie ise hapishanedeki mahkumlar tarafından sürekli baskı altındadır. Karısını kaybetmiş ve küçük kızından haber alamaz. İşlemediği bir suçtan müebbet hapis cezasına çarptırılır ve aradan sadece on dört ay geçer. Jessie müdürün odasına çağrılır ve Fuller'ı onun karşısında görür. Hiçbir şey söylenmez ve helikopterle Başkan Barker'a uçarlar. Jessie, Barker'dan nefret eder ve ona iftira attığını düşünür. Barker ona görevini anlatmaya başlar. IDAHO yarımadasında bulunan Amerika Birleşik Devletleri'nin karşı karşıya olduğu büyük tehlikeden bahseder. Buraya daha önce iki ajan daha gönderilir, ancak hiçbiri geri dönmez. Jessie ise karşılığında onlardan kendisini 'affetmelerini' ister. Tek arzusu bir daha hapse girmemektir. Ama başarısız olursa geri dönecekti. Kabul eder ve gerekli bilgileri almaya başlar. Coldwater, Casey ve Ruger bu tarikatın liderleridir. Coldwater eski bir ordu gazisi ve lider Vietnam gazisi. Casey, Ruger'da güvenlikten sorumludur ve finans işlerini yürütür. Jessie tüm hazırlıkları tamamlar ve yola çıkar. Kimlik, doğum kayıtları değişti, her şey kanunla düzenlenir. Yeni adı Jessie Barron Minibüsüne biner ve çoktan şehre gelir. Tıpkı bir gezgin gibi gidip bir kafeye oturur. Kahve ister. Çok geçmeden bir polis gelir. Oturur ve sorular sormaya başlar. Jessie ailesini bir kazada kaybettiğini ve Oregon'a gitmek istediğini söyler. Polis memuru Casey. Şüphelenir ve onu araştırmaya başlar. Çünkü yabancılar bu kasabada asla yaşayamaz. Parmak izlerinden başlayarak her şeyi arar. Jessie de onlar gibi ırkçı düşüncelerini ifade ediyor ve Casey bundan hoşlanır. Casey onu daha iyi tanımak için Jenny adında çocuklu genç bir dul kadının evine yerleştirir ve bir iş bulur. Ondan kalmasını ister. İşinde çalışkan ve başarılı olan Jessie, güvenilirliğiyle herkesin dikkatini çeker. Casey onu kiliseye götürür ve papaz olan Coldwater ile tanıştırır. Coldwater, Jessie'yi test etmesi için birçok adam gönderir. Jessie hepsinde başarılı olur ve Coldwater'ın hayranlığını kazanır. İşler artık ciddileşmeye başlıyor ve çok dikkatli olması gerekir. Bu arada Jessie, Fuller ile sürekli temas halindedir. Jessie de ev sahibesi Jenny'den hoşlanmaya başlar. Jenny'nin kızı Carey'i kendi kızıyla karşılaştırır. Onlarla birlikte olmayı sever. Günler geçer ve Jessie, Jenny ile evlenir. Onları gerçekten sever. Coldwater onu yanına alır ve ona her şeyi, tüm planlarını anlatır. Hatta size dağlarda yuvalanmış üssünü gezdirir. Bütün bunlar çok şaşırtıcı ve inanılmazdır. Coldwater gerçekten çok güçlüdür. Jessie artık onun sağ koludur ve sona yaklaşmaktadır. Ruger ile arası pekiyi değildir. Ruger sürekli ondan şüphelenir. O ve Ruger bir gün yalnızdır ve başka birini sorgularken Ruger öldürülür. Artık o yeri onlar için doldurabilecek tek kişi Jessie'dir. Jessie sürekli ofiste aramalar yapar. Coldwater'ın kasasındaki belgelere ve paraya ulaşır. Oradan kaçmak için paraları kullanacaktır. Jessie her şeyi planlar ve Fuller ile iletişime geçer. Ülkenin en gelişmiş birliklerini orada istiyor ve planlar tamamlanır. Jessie gece yarısı üsse sızar ve patlayıcıları yerleştirir. Dışarı çıkarken karşısında Coldwater ve Casey'i bulur. Tam o sırada patlama meydana gelir ve Jessie kaçmayı başarır. Jessie, Jenny'yi de yanına alarak aceleyle kaçar. Jessie yanlışlıkla kızı Carrie'yi Fuller'ın evinde bulur. Fuller, hapishanedeyken Jessie'yi korumak ve ona bakmak için onu yanına alır. Fuller kızını ona verir ve kaçış başlar. Şimdi iki kızı var. Sahte pasaportlar hazırlayarak havaalanına ulaşırlar. O sırada bir memur Jessie'yi bir odaya çağırır. Jessie, Coldwater ve Casey'i karşısında görür. Büyük tartışmalar başlar ve Jessie onları öldürerek kaçmayı başarır. Uçağa biner ve aldığı parayla Yeni Zelanda'da yeni bir hayata yelken açar. Barker görevinden istifa eder, Fuller başkan olur ve büyük bir tarikatı yok eder. Fuller, Jessie'yi gazetelerde yayınlanır çünkü ölür ve ona yeni bir hayat verir. İki kızı ve eşiyle Yeni Zelanda'da yeni bir hayata başlar. Romanın kahramanı Jesse ne yapacağını bilemez bir durumdadır. İşlemediği bir suçtan tutuklanmış ve cezaevini kapatılmıştır. Burada, zamanının bir yarısını hücresinde tek başına, diğer yarısını da, eskiden ajanlık yaptığı için onu öldürmek isteyen diğer suçlularla kavga ederek geçirir. Moralinin iyice bozulduğu bir anda, kendisine bir çıkış yolu görünür. Özgürlüğünü kazanabilmesi için, Idaho yarımadasındaki dağlara yerleşmiş tehlikeli ve kapalı ırkçı bir tarikatın içine sızıp bu tarikatı etkisiz hale getirmesi gerekmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ak-topraklar/", "text": "Bayındır Bey: Yiğit, cesur, bilge ve aynı zamanda iyi bir komutandır. Yağmur: Bayındır Bey'in oğludur. O da babası gibi yiğit ve cesurdur. Çağrı ve Tuğrul Beyler döneminden başlayarak Sultan Alparslan dönemine kadar Oğuzların yurt edinme mücadelesini ve Anadolu'yu vatan yapmanın anahtarı olarak kabul edilen Malazgirt Zaferi'ni anlatan bir romandır. Bayındır Bey bir Türkmen Beyidir. Onun zamanında Selçuklu Devleti'nin hükümdarı Alparslan'dı. Bayındır Bey kendi beyliği ile Selçuklu Devleti'ne katılır. Selçuklu Devletinde uç beyi olarak çalışmaktadır. Bizans'a sürekli baskınlar yapar. Başlangıçta beş çocuğu olan Bayındır Bey'in baskınlarda dört çocuğu şehit olur. Daha sonra Bayındır Bey Bizans topraklarında casusluk yapmaya başlar. Bu arada Selçuklu Devleti de Anadolu ve İran'da ilerleyerek büyük başarılar elde etmiştir. Bizans'ta bu ilerlemeyi durdurmak için savaş girişimlerini başlattır. Savaş hazırlıkları her iki tarafta da çok ciddi bir şekilde devam eder. Bu arada Bayındır Bey, Rumen Piskoposluğunun çok güvendiği komutanlardan biri olmayı başarır. Bizans ordusu Konstantinopolis'ten harekete geçer. Yoldaki Türkmen aşiretleri yakıp yıkar. Yirmi dört Ağustos'ta Malazgirt'e varırlar. Bu sırada Selçuklu Devleti'nin ordusu da organize edilerek Malazgirt'e varır. Savaştan bir gün önce Bayındır Bey Bizans ordusundan gizlice kaçarak Alparslan'ın ordusuna katılır. Selçuklu ordusuna Bizans ordusu hakkında önemli bilgiler verir. Alparslan ordusunu hazırlar ve savaşı başlatır. Bayındır Bey'in yardımıyla Bizans yenilir. diye bitiyor. Öyle de bitmişti. Bu başlangıçla bitiş arasında o insanların, Bayındır'ın, Selcen'in, Yamtar'ın, Yağmur'un ve daha nicelerinin, önünde durulmaz inançları, sevgileri, büyük devlet ve teşkilatçılık kabiliyetleri, Doğu Roma'ya karşı Büyük Selçuklu'nun hikayesi vardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/akdeniz/", "text": "Adriyen Zagrofi: Fakir bir çocuk olan Adrien, Mısır'daki bir arkadaşının yanına giderek zengin olmak ister. Pek çok işe girip çıkar. Onlarca insanın sahtekar ve ikiyüzlülüğün ortasında saf ve temiz kalır. Musa: Adrien ile aynı meslekte çalışan atmış yaşında bir Yahudi'dir. Gerçek adı Moritz'dir. Kızının kötü davranışlarına dayanamadığı için ölür. Sara: Musa'nın kızıdır. Çok güzel sarışın bir genç kızdır. Aşk uğruna ailesini terk eder. Sevgilisinin kötü niyetini anlayamayacak kadar saf ve temiz bir karakterdir. Titel: Kaçak olduğu için Mısır'a kaçan ve kolayca para kazanmak isteyen bir kişidir. Sara'nın sevgisini kullanır. Kötü niyetli, aldatıcı bir adamdır. Mihail: Adrien'ın en yakın arkadaşıdır. O, zengin olma arzusuyla yanıp tutuşan bir kişidir. Para için her türlü kötülüğü göze alır, zengin kadınlarla evlenme ve servet kazanma hayalleri kurar. Simon Herdan: Adrien'e her konuda destek olan, bekar bir Yahudi esnaftır. Salomon Klein: Yahudi bir iş adamıdır. Zengin, çıkarcı, para için her kötülüğü yapabilen bir karakterdir. Ana karakter Adriyen'in Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalan İskenderiye, Kahire, Beyrut ve Şam gibi şehirlerdeki olayları, sosyal ve ekonomik hayatını konu alır. Adrien artık yaşadığı hayattan bıkmıştır. Arkadaşı Mihail'in yanına gidip para kazanmak istiyor. Ama pasaportu yoktur. Her şeyi göze alır ve İstanbul'a giden bir gemiye biner. Tüm geçmişini geride bırakır. Musa ile gemide karşılaşır. Kısa sürede Musa'nın hayat hikayesini öğrenir. Musa Mısır'a gider. Çünkü kızı bir adamla kaçar. Tek istediği kızını o adamın elinden kurtarmaktır. Musa kızının gerçekten zengin olduğunu düşünür. Yolda Adrien ve Musa çok iyi arkadaş olurlar. Gemi, Pire ve İzmir gibi şehirlerden sonra İskenderiye'ye varır. Adrien servet planlarını erteler ve bu arkadaşının kızını bulmasına yardım etmeye karar verir. İskenderiye'de Sara'yı aramak için yola çıktılar. Ama verilen adreslerin hiçbiri değildir. Sonunda kendilerini harap bir harabe, sefalet içinde bulurlar. Kız iflas ettiklerini söyler. Ama ne Musa ne de Adrien buna inanmaz. Geri dönüş için para biriktirmeleri gerekir. Musa ve Adrien bir oteli badanalamaya başlar. Ancak otel sahibi onları aldatır ve almaları gereken paranın sadece dörtte birini öder. Bu sırada Sara ve sevgilisi Titel barışmıştır. Başlık, hepsini yeni bir bar açacaklarını söylemeleri için kandırır. Ortağı aynı zamanda Falconi adında zengin bir iş adamıdır. Adrien ayrıca Titel'e inanır ve onlarla birlikte Kahire'ye gelir. Kahire'de bir bar açacaklar. Burada arkadaşı Mihail'i bulur. Mikhail arkadaşına çok kayıtsız. Adrien çok üzülür. Arkadaşı yaşlı bir kadınla birliktedir. Onunla evlenmeyi ve paralarını almayı planlar. Michael'ın planlarını hiç sevmez. Bir süre sonra Titel'in maskesi de düşer. İş ortağı olarak tanıttığı Falconi'nin tek amacı Sara ile birlikte olmaktır. Sara bunu duyunca hastalanır. Adrien ve Musa Beyrut'tan bir iş teklifi alır ve Beyrut'a giderler. Beyrut'ta zengin bir iş adamı olan Klein onlara yardım eder. Zengin Arapların yaşadığı Gazir'deki evleri boyayıp süsleyecekler. Bu sayede çok para kazanabilecekler. Klein'ın dediği gibidir. Çok para kazanırlar. Paralan Klein korur. Babasının zenginleştiğini duyunca Sara ve Titel ile yanlarına gelir. Ancak bir süre sonra Klein onları dolandırır ve paralarının çoğunu vermez. Ayrıca nüfuzlu arkadaşları sayesinde Titel'i sınır dışı eder. Sara ile nişanlıdır. Musa memleketine döner. Musa'nın diğer kızı Jizel ise evlenmek üzeredir. Ancak ablasının kötü yola düştüğü öğrenilir. Nişanı bozuldu. Musa artık bu kadar dayanamaz ve kederinden ölür. Beş yıl sonra Adrien, Sara'nın İskenderiye'de yoksul ve sefil bir memur olarak çalıştığını görür. Adrien bir süredir Şam'da. Simon adında bir adamla tanışır. Onunla imzalamaya başlar. Çok iyi para kazanır. Ama Şam'da Shakespeare'i duyan bile yok. Memleketini özler. 1908'de ülkesine döner. İbrahim, civarda arkadaşı Mihail'in yanında iş bulur. Biraz hile ile iyi para kazanıyor. Ancak hastalığı ilerleyen Michael bir gemi yolculuğunda ölür. Adrien en iyi arkadaşının ölümüne dayanamaz. Bükreş'e gidiyor. Balkan Savaşı bitti. Siyasete girer. Devrimci olduğu için tutuklanır. Sonunda, Adrien özgürlüğü tatmak için Paris'e doğru yola çıkar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/akile-hanim-sokagi/", "text": "Akile Hanım: Kökeni Varna'ya dayanan bir muhacirdir. Son derece dürüst bir karakteri vardır. Aynı zamanda eşin kendisini aldatması üzerine kocasından ayrılmıştır. Hayatını tamamı ile çocuklarına adamış bir kadındır. Nermin: Küçük yaşta annesini kaybettiğinden teyzesi ve eniştesi tarafından yetiştirilmiştir. Batılı yapıda bir eğitim alarak büyümüş son derece modern bir kadındır. Ayşe: O dönemin emekli büyük elçisinin eğitimi ve gördüğü, oldukça şık giyinen karısıdır. Samim Bey: Emekli büyük elçi ve Nermin'in eniştesidir. Tarık: Nermin'in kocasıdır. Yurtdışı görevine gittiği sırada Nermin, Akile Hanım Sokağı'na taşınır. Yazar romanında Akile Hanım Sokağı'nı merkez alarak İstanbul'da ve Türkiye'de bulunan diğer insanların değişen sosyolojik, fiziki ve kültürel hayatlarını konu edinmiştir. Romanda yaşanan değişimlerin olumlu ya da olumsuz yanları ortaya konmuştur. Akile Hanım Sokağı, İstanbul'un Fatih semtinde kalan Laleli içerisinde yer alan bir sokaktır. Eskiden birçok farklı ve konaklar ile dolu bir sokaktır. Ancak Menderes hükümeti döneminde yavaş bir şekilde beton evler ile dolmaya başlamıştır. Belçika eski sefiri olan Samim'in de bu sokakta oldukça güzel bir konağı bulunmaktadır. Bu konağın tam karşısında ise Varna'dan gelmiş olan Akile Hanım oturmaktadır. Samim Bey'in konağına normalde Ankara'da yaşayan evlatlığı Nermin ile kocası Tarık misafirliğe gelmişlerdir. Tarık ile Nermin tam on beş yıldır evlilerdir. Nermin'in ailesi öldüğü için teyzesi ve eniştesinin yanında büyümüştür. Eniştesi ona kendi kızı gibi sahip çıkmıştır. Gittiği her yurt dışı görevine hem eşini hem de Nermin'i götürmüştür. Bu nedenle Nermin'in her zaman yeniliklere açık bir yapısı ve son derece görgülü tavırları vardır. Aynı zamanda iyi düzeyde İngilizce bilmektedir. Bunlara ek olarak eniştesi sayesinde birçok farklı ülke görmüştür. Tüm bu özellikleri ile girdiği her ortamda saygı gören bir kız haline gelmiştir. Nermin pek çok farklı toplantıya katılmakta ve sosyal, girişken bir genç kızdır. Kocası ile de gerçekleştirilen toplantıların bir tanesinde karşılaşmıştır. Tarık'ın yeni görev yeri Roma'dır. Ancak karısını yanında götürmek istememektedir. Nermin ise çok güvendiği kocasının neden onu yanına almak istemediğini anlamamaktadır. O dönemde özellikle sekter ve patron ilişkileri sıklıkla gündeme gelmektedir. Tarık'ın da bir sekteri vardır ancak karısının ona olan güveni sonsuzdur. Tarık Roma'ya gitmeden önce Ankara'da bulunan evlerini kiraya verirler. Kocası Roma'ya giderken Nermin'de annesi ve babası yerine koyduğu teyzesi ile eniştesinin yanına gider ve Akile Hanım Sokağı'nda kalmaya başlar. Nermin çok uzu zamandır bir roman yazmak istemektedir. Bu sokakta kaldığı süre boyunca bu isteğini gerçekleştirmeye karar vermiştir. Roman yazma amacı ile sokaktaki hemen herkes ile ilgilenmektedir. Nermin, konakta kaldığı süre oyunca birçok farklı erkek ve kadın ile tanışmıştır. Tüm bunlar olurken aynı zamanda Nermin, İstanbul'da bulunan eğlence yerlerini de keşfetmeye başlamıştır. İstanbul'da bulunan her şeyin değişmeye başladığını da bu dönemde fark etmiştir. Sosyal hayatta dahi birçok farklı değişim meydana gelmektedir. Akile Hanım ise eşinin kendini altığını öğrenmiş ve kocasına dava açmıştır. Tam da Nermin'in eniştesinin konağının karşısında oturmaktadır. - Halide Edip Adıvar'ın on yedinci romanı olan Akile Hanım Sokağı ilk olarak parçalar halinde bir dergide yayınlanmıştır. Daha sonrasında bir bütün haline getirilerek kitap oluşturulmuştur. - Romana adını veren sokak İstanbul'da Fatih semtinde yer alan Halide Edip Adıvar'ın büyüdüğü sokaklardan birdir. - Romanın ana karakteri Nermin, Türkiye'nin yeni yüzünü, Akile hanım ise eski kültürü temsil etmektedir. Halide Edib Adıvar'ın 1958 yılında yayımladığı Akile Hanım Sokağı, 1950'lerin İstanbul yaşamının canlı, eğlenceli bir panoramasını çiziyor. Nermin ve Tarık, daha birkaç yıl önce evlenmiş, Ankara'da sakin bir evlilik sürmektedirler. Tarık bir yurtdışı görevi nedeniyle Roma'ya gidince Nermin de İstanbul'a, eniştesinin Beyazıd Akile Hanım Sokağı'ndaki konağına gidip onu orada beklemeyi uygun bulur. Akile Hanım'ın konağıyla komşu olan bu ev, içinde birbirinden ilginç sayısız hikaye barındırmaktadır. Çağdaş Türkiye'nin değişen yüzü; modern yaşamın getirdiği yeni ilişkiler, dünyada fırtınalar estiren ve Türkiye'ye yeni yeni giren Rock'n Roll, striptiz, kadınların özgürleşmesi, kuşak farkları, giyim kuşam; modernizmin iyi yanlarına övgü, kötü yanlarına eleştiri. Halide Edib'in bu keyifli romanı her yaştan okurun ilgisini bekliyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/akinti-adalari/", "text": "Thomas Hudson: Bahamalar'daki Bimini adasında, olağan maceracı yaşam tarzından çok uzak bir yerde huzur bulan ünlü bir Amerikalı ressamdır. Kitap aslında Hemingway'in ününü Across the River ve Into the Trees'in olumsuz eleştirilerinden sonra canlandırmayı amaçlıyordu. 1950'de yazmaya başladı ve 1951'de büyük ilerleme kaydetti. Kaba ama görünüşte bitmiş olan eser, Mary Hemingway tarafından, Hemingway'in ölümünde geride bıraktığı 332 eser arasında bulundu. Akıntıdaki Adalarana karakteri Thomas Hudson'ın hayatındaki farklı aşamaları göstermek için üç hikayeyi kapsaması gerekiyordu. Romanın üç farklı bölümü orijinal olarak Gençken Deniz, Yokken Deniz ve Varlıktaki Deniz olarak adlandırılacaktı. Ancak bu başlıklar, şimdi üç bölümü olan Bimi, Küba ve Denizde olarak değiştirildi. Hemingway'in bizzat yaşadığı ve duygusal yönü ağır basan serüvenlerden yola çıkılarak yazılmış olan roman, yazarın son kitaplarından biridir. Üç bölümlük bu romanda yazar, hareketli ve karmaşık bir serüvenler zinciriyle okuru adeta bağlıyor. Tipik bir Hemingway stoacı erkek figürü olan Thomas Hudson'ın karakterine bir girişle başlar. Hudson, Bahamalar'daki Bimini adasında, olağan maceracı yaşam tarzından çok uzak bir yerde huzur bulan ünlü bir Amerikalı ressamdır. Hudson'ın sıkı çalışma rutini, üç oğlu yaz için geldiğinde kesintiye uğrar ve hareketin çoğu için ortam olur. Bu perdede ayrıca, Hudson'ın en eski arkadaşlarından biri olan yazar Roger Davis'in karakteri de tanıtılıyor. Hudson'a benzemesine rağmen, Davis, adı geçmeyen bir iç çatışmayla mücadele ederek, Hudson'ın karakterinin daha dinamik ve dışa dönük bir görüntüsü olarak hareket ediyor gibi görünüyor. Hareket, Hudson'ın adadan ayrıldıktan kısa bir süre sonra en küçük iki çocuğunun ölüm haberini almasıyla sona erer. Bundan kısa bir süre sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında Küba'nın Havana kentinde, okuyucunun en büyük oğlunun savaşta ölümünün haberini alan daha yaşlı ve daha uzak bir Hudson ile tanıştığı yerde gerçekleşir. Bu ikinci perde, günlerini adada çok içki içerek ve yardımcı devriye botuna dönüştürülen Hudson'ın yatında ABD ordusu için deniz keşifleri yaparak geçiren daha alaycı ve içine kapanık bir Hudson ile tanıştırıyor. Küba'nın kuzey kıyısındaki Jardines del Rey takımadaları boyunca batık bir Alman U-botunun hayatta kalanlarını takip edip takip eden Hudson ve düzensiz bir ekipten oluşan teknelerini takip ediyor. Hudson, kaçışlarını örtmek için bütün bir köyü katlettiklerini öğrendikten sonra kaçan Almanları bulmaya kararlıdır. Roman, Cayo Guillermo'yu çevreleyen gelgit kanallarından birinde bir çatışma ve Almanların yok edilmesiyle sona erer. Sonu biraz belirsiz olmasına rağmen, Hudson muhtemelen silahlı çatışmada ölümcül şekilde yaralandı. Kovalamaca sırasında Hudson, çocuklarının ölümlerini sorgulamayı bırakır. Bu bölüm, Hemingway'in daha önceki Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı çalışmasının etkileriyle yoğun bir şekilde çalıyor. - Hemingway, hikayelerini oluşturmak ve karakterlerini temel almak için gerçek yaşam deneyimlerinin çoğunu, arkadaşlarını ve akrabalarını kullanır. - Bimini'deyken Hemingway'in yakın arkadaşları Gerald ve Sara Murphy, küçük oğulları Baoth'u hastalıktan kaybettiler. Hemingway'in kaybından duyduğu üzüntü Murphy'lere yazdığı mektuplarda anlatılır. - Ernest Hemingway'in ölümünden sonra yayınlanan romanlarının ilkidir. Hemingway, genellikle savaş romanları, ya da avcılıkla, avla ilgili konuları ele almış, bunlardaki ustalığını Amerika dışında da kanıtlamış bir yazardır. Onun yaşamındaki iniş çıkışları yazdıklarından kolaylıkla izleme olanağı vardır. Yaşamının büyük bir bölümünde hep serüven peşinde koşmuştur; sesiz, durgun bir yaşamı hiç olmamıştır denilebilir. Değişik, birbirinden güzel yapıtlar ortaya koyması hem güzel yaşamında, hem de bir yazar olarak hep yeni arayışlar içinde oluşu ile açıklanabilir. Onun bu özellikleri, dünya yazını içinde kendine özgü bir yer yapmasını sağlamıştır. Akıntı Adaları, Hemingway'in son kitaplarından biridir. Üç bölümlük bu romanda da Hemingway hem duygusal yönü ağır basan, hem de serüvenler yaşamayı, yaşatmayı bilen bir yazar olduğunu bir kez daha göstermektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/akli-bir-karis-havada/", "text": "Ruben: On iki yaşında bir çocuk. Büyük annesi ile yaşadığı evden bir cinayet olduğunu düşünerek kaçar ve ummadığı olayların içine girer. Spartaco, Baron, Margy: Ruben'in kaçışı sırasında tanışıp yanlarında zaman geçirip ama her defasında onlar tarafından terk edilip, dışlanıp, kandıran kişiler. Kitap, öğretmeni Oscar'ı yanlışlıkla öldürdüğünü düşünen ve büyükannesiyle birlikte yaşadığı evden zengin amcasına kaçmaya çalışan Ruben adında on iki yaşındaki bir çocuğun yaşamını konu ediniyor. Büyük büyükannesiyle yaşadığı evden, öğretmeni Oskar'ı öldürdüğünü zannederek bilmeden kaçan 12 yaşındaki Ruben, Amerika'daki zengin amcasının yanına gitmeyi planlar; Ancak yolculuğu aksiliklerle doludur. Bulduğu ilk trene binen Ruben, kompartımanda üniformalı bir genç olan Spartaco ile karşılaşır. Genç adamla kıyafet değiştirirler ve genç adam gider. Ruben trende kör bir yaşlı kadınla karşılaşır. Amerika'ya gitmek için para biriktirmesi gerektiğini anlar ve kadınla yaklaşık bir ay kalır. Kadından kurtulamayacağını anlayınca kaçmaya karar verir. Bir gün Spartaco ile tanışır ve onunla kaçar. Spartaco, Ruben'i kötü şeyler yapmak için kullanır ve çaldıkları paralarla kaçar. Ruben ortada kalır. Baron adında bir adamla tanışır ve para kazanma umuduyla onunla yaşamaya başlar. Adam para vermediği için oradan ayrılır. Eserlerinde sorgusuz sualsiz görevden alınan Ruben her seferinde hayal kırıklığına uğrar. Bir gün yaşlı bir kadın olan Margy ile tanışır ve onun bahçıvanı olmayı kabul eder. Margy üç aylığına bir yolculuğa çıkar ve dönüşünde bahçesinin güzel olduğunu görmek ister. Ruben bahçeyi düzenler. Bir gün bahçeye küçük bir uçak çarptığında, bahçeyi piste çevirmeyi düşünür ve bütün ağaçları keser. Margy, podyumu hazırladığı gün gelir. Bu aceleyle Ruben çabucak ayrılır. Limana vardığında feribot tam kalkacağı sırada biner. Orada bulaşıkçı ve barmen olarak çalışır. Amerika'ya gitmek için vapurdan iner. Bahçeye düşen uçağın pilotuyla tanışır ve Amerika'ya giderler. On iki yaşındaki Ruben, öğretmeni Oskar'ı yanlışlıkla öldürdüğünü sanarak büyük anneannesiyle oturduğu evden habersizce kaçar. Bulduğu ilk trene atlayan Ruben'in amacı Amerika'da yaşayan amcasının yanına sığınmaktır. Ancak, yolculuğu aksiliklerle dolu bir dizi serüvene dönüşür. Önceki kitaplarında genellikle sıradan olanın, gündelik can sıkıntısının ve insana özgü acıların altını çizen Susanna Tamaro, bu kitabında, düşle gerçek arasında, gerçeküstü öğelerle dolu bir masal anlatıyor okurlarına. Küçük Prens'in iyimser havasıyla yazılmış olan ve içimizde küçücük de olsa bir coşku duymamızla mutlak körlükten kurtulacağımızı söyleyen bu kitap, yazarın öteki kitaplarından oldukça değişik; hayal ve eğlence dolu. 'Ruben, kişiliğimin, yıllar içinde kazandığım bilgelikle oldukça iyi gizlemeyi öğrendiğim, ama hiçbir zaman da kurtulamadığım bir yönünü yansıtır: Yanlış taraftan inmemi, merdiven çıkışı sanarak tuvalet kapılarını açmamı, önemli davetlerde ev sahibi sanarak evin hizmetçisiyle tatlı sohbetlere girişmemi. Ruben, benim beceriksizliğim, dünyayı maddesel anlamda çıkar sağlayacak bir yer olarak görme konusundaki yeteneksizliğimdir' diyor Susanna Tamaro. Acımasız bir öykünün alaycı bir üslupla anlatıldığı Aklı Bir Karış Havada, yaşamın derinliğini anlayamayan büyüklerin arasında dünyayı maddi çıkar sağlayacak bir yer olarak göremeyen Ruben'in trajikomik öyküsü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aksam-gunesi/", "text": "Necati: Gençliğini olabildiğinde dolu yaşamış ve istediği hemen her şeyi yapmış bir adamdır. Ancak geçirdiği bir hastalık sebebi ile eski hareketli yapısını kaybetmiştir. Leyla: Oldukça sevecen ve bir o kadar güzeldir. Gönlünü henüz genç yaşına rağmen Necati'ye kaptırmıştır. Nilgün: İyi kalpli ve insanlara yardım etmekten hoşlanan bir kızdır. Necati'ye çocukluğundan beri aşıktır ancak bunu dile getirememektedir. Yazar bu eserinde son derece hareketli bir yaşantını ardından hasta olan bir adamı ve hasta olduktan sonra başından geçenleri konu edinmektedir. Aynı zamanda aşk hayatı da derinlemesine ele alınmaktadır. Necati annesi ve babası ile birlikteBüyükada'da yaşamaktadır. Ancak küçük yaşında hem annesini hem de babasını kaybetmesinin ardından amcasının yanına İstanbul'a döner. Amcası onu burada büyütür. Amcasının bir de ikiz kız kardeşi vardır. Necati ortaokulu İstanbul'da bitirdikten sonra askeri okula başlar. Daha sonrasında ise buradan mezun olur ve amcasının yardımı ile Fransa'ya askeri akademiye girmeyi başarır. Fransa'da bulunduğu dönem boyunca her zaman gönlünü eğlendirmek ile meşguldür. Günlerini gönül eğlendirmek ile geçirirken buradan da mezun olur. Ardından İstanbul'a geri dönüş yapar. İstanbul'dan ise Şam'a tayini çıkar. Şam'da bir önceki hayatına göre son derece sıkıcı 2 yıl geçirir. Bunun ardından ise tayini Bulgaristan'a çıkar. Bulgaristan görevine gitmeden önce 1 ay süre için izin alır. Amcasının yanına gider. Amcasının yanına geldiği sırada, amcasının büyük kızı kocası ile yaşadığı sorunlardan dolayı kendisini vurur ve felç kalır. Amcasının büyük kızı kendi kızını da alarak babasının yanına taşınırlar. Necati tatili sırasında gönlünü komşunun kızı olan Zehra'ya kaptırır. Ona kendisini beklemesini söyler. Necati Bulgaristan görevine giderken bir Türk çetesi treni durdurur. Necati'nin bir subay olduğunu anladıklarında çeteye dahil ederler. Bu Türk çetesi sürekli olarak Rum çeteleri ile çatışmaya girmektedir. Bir çatışma sırasında Necati oldukça ağır yaralanır ve bu olaydan sonra yolunu kaybeder. Dört gün boyunca kullanılmayan ve terk edilmiş bir değirmende kalır. Biri onu bu kaldığı yerde bulunur, buradan alarak hastaneye götürür. Ancak Necati değirmende kalırken çok kan kaybetmiştir ve yarası mikrop kapmıştır. Doktorlar Necati'ye bundan sonraki yaşamında daha durgun olması gerektiğini ve heyecan yaşamaması gerektiğini söylerler. Doktorlara göre Necati fazla heyecanlanırsa ölecektir. İyileştikten sonra buradan ayrılarak İstanbul'a yine amcasının yanına döner. İstanbul'a geldiğinde Zehra'ya durumunu açıklar ve ondan ayrılmaya karar verir. Necati'nin amcası ise görev sırasında ölmüştür ve Necati ancak buraya geldiği zaman bunu öğrenmiştir. Nilgün, Necati ile ilgilenir ve ona bakar. Aradan geçen bir sürenin ardından Nilgün, Necati ile evlenir. Onun hastalığından dolayı daha düzenli bir hayat sürmek için babasından miras kalan Büyükada'daki çiftliğe yerleşme kararı alırlar. Yine aradan geçen bir sürenin ardından Leyla çiftliğe ziyarete gelir. Leyla büyümüş ve bir genç kız olmuştur. Necati ile Leyla çiftlikte zaman geçirir ve gezerler. Ata binerler, sürekli olarak beraber dolaşırlar. Geçirdikleri bu zaman ve yaptıkları birbirlerine bağlanmalarına sebep olur. Giderek aralarındaki ilişki daha da derin bir hal alır. Bir gün baloda Necati, Leyla'nın dansını izlerken aşırı heyecanlanır ve ölür. - Akşam Güneşi romanı, Reşat Nuri Güntekin'in 1926 yılında yazılmış ancak 1928 yılında kitap haline getirilebilmiş bir romanıdır. - Hayatın her zaman insanların umduğu gibi gitmeyeceğini işlemektedir. İnsan her zaman kendisini değişikliklere hazırlamalıdır. - Eserde farklı yabancı tamamlamalara yer verilse de son derece anlaşılır bir dil ile yazılmıştır. Onu ilk defa bir haziran günü Sazlı Pınar yolunda gördüm. Viran bir köprünün başında köylülerle konuşuyordu. Keyifler iyidir inşallah Bey, dedi. Şu adamı gördün mü Doktor Bey, dedi. Hani Cenabı Hak, Kitabında Hazret-i Peygamber'in son peygamber olduğunu yazmasaydı ben, bu adama peygamber derdim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/al-gozum-seyreyle-salih/", "text": "Salih: On bir yaşında bir çocuktur. Yaralı bir martı için yardım arayan ve o dönemin şartlarını ele alındığı kitapta ana karakterdir. Roman, Karadeniz kıyısındaki bir kasabada yaşayan on bir yaşındaki Salih'in kanadı kırık bir martıya duyduğu aşkı anlatmaktadır. Salih bir gün kanadı kırık bir martı yavrusu bulur. Martısını iyi etmek için çeşitli çareler dener hatta onu hiç sevmeyen büyük anasından bile yardım ister. Ancak hangi kapıyı çalsa ona martıların yaralarının iyileşmediğini kemiklerinin kaynamadığını söylerler. Romanda Salih bir yandan martısı için çareler ararken, Yaşar Kemal 11 yaşındaki bir çocuğun hayal dünyasını, dünyayı anlamlandırmasını çok iyi ele almıştır. Bunların dışında Salih'in gözünden dönemin siyasi, iktidar, devlet-halk arası ilişkileri ve sosyolojik yapı da anlatılmaktadır. - Yaşar Kemal bu romanda etkileyici anlatımıyla kültürel mirası, kahramanların ruh hallerini ve çevrenin pastoral özelliklerini okuyucuya yaşatmaktadır. Al Gözüm Seyreyle Salih'te Karadeniz'in küçük bir kasabasında on bir yaşındaki Salih'in, kanadı kırık bir martıya duyduğu sevgi ve mavi oyuncak bir kamyonu elde etme isteği konu alınır. 1970'lerin Türkiye'si, dönemin insan, devlet, iktidar ilişkileri Salih'in dünyasını çevreler. Yaşar Kemal, Salih'in gözünden hayata bakar ve çocukluğun bahçesinden, Türkiye'nin genel yapısını tüm inceliğiyle çizer."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/albertine-kayip/", "text": "Serinin altıncı cildinde, Anlatıcı'nın geçmiş eylemleri eşdeğer bir çözümle buluşur. Tutuklu artık bir kaçaktır. Önceki ciltlerde olduğu gibi, kıskançlık ve güvensizlik sonunda Albertine'in eşcinselliği gibi beklenmedik ve istenmeyen ifşaları açığa çıkarır ve bu da Anlatıcı'nın melankolisi ile uzlaşmasına yol açar. Ne yazık ki, mutluluk hala ondan kaçıyor ve eski arkadaşlarının evlilikleri, kayıtsızlıkla örtbas etmeye çalıştığı kendi sefaletiyle yüzleşir. Albertine gitti! sözleri duyduğunda, önce ne olduğunu tam olarak anlayamaz. Ancak hizmetçi bu durumdan memnun kalır ve ona her şeyi bir anda anlatmaya karar verir. Kız bütün eşyalarını, özellikle sabahlığını bir gecede toplamış ve sabah aniden ortadan kaybolur. Hizmetçi bu bilgiyi verdikten sonra beyefendiye bir mektup bırakır. Bu mektup giden genç kız tarafından yazılmıştır. Mektubunda gitmesi gerektiğini ve kesinlikle geri dönüşü olmadığını söyleyen Albertine, arkasında nasıl bir enkaz bıraktığını bilmez. Mektubu okuduktan sonra dünyası başına yıkılır. Ama çabucak iyileşir ve bunun çok kısa bir yolculuk olduğunu ve Albertine'in yakında döneceğini varsayar. Hemen bir cevap mektubu yazar ve gururla, düşüncelerini tam tersi şekilde ifade eder. Albertine istediği kadar kalabilirdi ancak şimdi ikisi de özgür. Mektubun söylediği budur, ama hemen arkadaşı Saint Loup'tan bir görev ister. Gidip Albertine'in teyzesiyle konuşur, evlilikleri için verilen paranın geri alınıp alınmayacağını sorar. Ne yazık ki işler istediği gibi gitmez ve genç kız tüm bunları görür. Bunun haberini duyunca hemen bir mektup daha yazar ve artık başka kadınlarla ilgileneceğini duyurur. Albertine'in aşkı her geçen gün daha da kök salmaya başlar. Onunla ilgili her şeyi bilmek ister. Birkaç kız arkadaşını arar ve Andree adında genç bir kız bulur. Ama birdenbire Albertine'in teyzesinden bir telgraf gelir. Genç kız attan düşmüş ve ölmüştür. Ayrılışını atlatamadan ölümünü duyan beyefendi hemen Andree'ye ulaşır ve genç kız hakkında her şeyi bilmek istediğini söyler. Neden onu terk etmişti? Senin yanında rahat değil miydi? Yoksa başkalarıyla bir ilişkisi mi vardı? Bu soruların cevabı düşündüğünden çok daha farklıydı. Andree ona bildiği her şeyi anlatmaya karar verir. Albertine kadınlara düşkündü ve evlilik konusu uzayınca evi terk etmeye ve kısmi özgürlük aramaya karar verir. Bunun gibi haberler neticesinde içindeki sevgi sönmeye başlar. Annesi onun üzüldüğünü görünce Venedik'e bir geziye giderler ve birkaç gün orada kalırlar. Gilberte ile bu şehirde tanışır. Gilbert, Albertine'den önce aşık olduğu ama sonra unuttuğu genç bir kızdır. Bu kıza üvey babasından büyük bir miras kalmıştı ve bu zaten sosyal medya sayfalarındaydı. Onunla tanıştığında başta pek bir şey hissetmez ama zaman geçtikçe içinde bir şeyler filizlenir. Bir gün otelden ayrılırken bir telgraf alır ve yazıyı okuyunca çok şaşırır, telgraf Albertine'den gelir. Ölmemiştir ve ona dönmek ister. Daha önce bu telgraf onu çok mutlu eder. Bu yüzden telgrafı hiç görmemiş gibi davranır. O günden sonra kendisine iki telgraf daha gelir ama kendisinden olduğu için açmaz. Aynı telgraflar annesine de gelmiştir. Eve dönüş treninde annesi ona tüm haberleri verir. Gilberte ve Saint Loup evlenir. Bütün toplum onları konuşur. Yıllar geçer ve Gilberte'nin kocasının metresleri vardı ve hiçbiri kadın değildi. O ve beyefendi arada birkaç kez birlikte olmuştu, ama yine de Gilberte kocasına bağlıydı. Marcel Proust'un dev yapıtının altıncı cildi Albertine Kayıp, tam da Mahpus'un bittiği yerden başlıyor: Mademoiselle Albertine gitti! Hizmetçi Françoise'ın bu ünleminin yankısı, romanı genişleyen halkalarla kuşatıyor: Andree'yle yüzleşme, birbirini izleyen telgraflar, Boulogne Ormanı'ndaki sarışın, birbirini yankılayan Combray ve Venedik... Gelgitin ardından, bir gondol gezintisinde ağır ağır açılan yeni ufuklar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aldatacagim/", "text": "Macit Bey: Ünlü bir yazardır. İşine bağlı, işini seven bir yazardır. Hayatı bilen, neyin ne olduğunu anlayacak kapasitede, iyilik yapmayı seven zeki ve başarılı fakat kendini çabuk kaptıran bir insandır. Mualla: Mecbur kaldığı için kocasıyla evlenmiş, kendini kocasına köle etmiş, ahlaksız bir kadındır. İsmail: Parayı seven, para bulmak için namus kavramını bile hiçe sayabilen karakterde bir insandır. Cihat: Macit Beyin en yakın arkadaşlarındandır. Mualla, kocasına köle olmuş ahlaksız bir kadındır. Mualla'nın kocası tamamen ahlaktan yoksundur. Yalnız bir insanın başına her türlü felaket gelebilir. Yazar bunu özellikle vurgulamıştır. Ayrıca kitap klasik bir aşk hikayesidir ve ilginç olaylar dizisiyle süslenmiştir. Macit isimli bir yazar bir gün kitap yazarken bir kadını arar. Bu Bayan Macit'e kocasının kendisini aldattığını ve aynı şekilde kocasını da aldatmak istediğini söyler. Kadının onunla dalga geçtiğini düşünür. Ancak kadının konuşmasıyla onun ciddi olduğunu anlar ve kadının teklifini kabul eder. Kadın emin olduktan sonra onu tekrar arayacağını söyler ve telefonu kapatır. Bu görüşmeden sonra Macit'in içine bir kurt düşer. Bunun kendisi için hazırlanmış bir tuzak olduğundan şüphelenir. Ertesi gün o kadın tekrar arar ve Macit'e hemen gelmesini söyler. Macit hemen bir taksiye biner ve evine gider. O akşam Macit, Mualla'nın yanındadır. Sabah Mualla, Macit'e hemen evden çıkmasını söyler, içinde kötü bir his vardır. Bu olaydan bir iki dakika sonra Mualla'nın kocası iki polisle eve gelir. Macit ve karısını yatak odalarında yakalar. Bittiğini düşünür. Tam o sırada Mualla'nın kocası Macit'i odaya çağırır. Burada adam işlediği suçun cezasını okur ve ona kurtuluşunun olduğunu söyler. Bu kurtuluşun ancak onun rızasını almasıyla mümkün olabileceğini söylüyor ve biraz para istediğini söyler. Bunun üzerine Macit çok sinirlenir ama parayı öder. Bu yüzden bu işten sıyrılır. Bu olaydan birkaç gün sonra Mualla, Macit'in parasını geri getirir. O günün akşamı kocasını öldürür. Macit bu olayı gazeteden öğrenir. Mualla yargılanırken itibarını kaybetme pahasına mahkeme salonuna gider. Gerçeği söyler ve Mualla'yı beş yılda kurtarır. Bu beş yıl boyunca Mualla'nın geçinmesi için her ay cezaevine para gönderir. Macit hapisten çıktıktan sonra Mualla'ya para gönderir. Evlenme teklif eder ve evlenirler. -İğrenç mahluk diye bağırdı. Bütün kuvvetiyle herifin çenesine bir yumruk indirdi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ali-nizami-beyin-alafrangaligi-ve-seyhligi/", "text": "Ali Nizami Bey: Romanın kahramanıdır. Tablolara, atlara, balıklara, çiçeklere ilgi duyan, lüks içinde yaşamayı seven cömert bir adamdır. Kadınlara düşkündür ve kumar oynamayı sever. Babasının ve annesinin ölümüyle her şey satılır ve beş parasız olarak yoksulluktan ölür. Hatça Hanımefendi: Ali Nizami Bey'in eşidir. Fazla derinliği olmayan bir taşralı kadındır. Hüseyin Efendi: Ali Nizami Bey'in Lala'sıdır. Hayatına karşı çıkan bir insandır. Son derece sadıktır. Yoksulluğa düşen ve şeyh olan Ali Nizami Bey'in tek müridi olarak onun tarafını tutar. Roman, Ali Nizami Bey'in konaktaki lüks yaşamının anne ve babasının ölümüyle son bulması, hastalanıp meteliksiz kalması ve mütevazı bir yerde şeyh olmasını konu ediniyor. Ali Nizami Bey, İstanbul'daki konağında Avrupalı bir hayat sürmektedir. Cömert ama savurgan, parasının hesabını bilemeyen, ölümden çok korkan biridir. Çiçeklere, tablolara, kuşlara, balıklara, Avrupa müziğine, atlara, kadınlara ve kumara düşkün bir adamdır. Malikanesini kumarhaneye çevirir. Birçok kadınla ilişkisi vardır. Annesi Hatça Hanım cahil ve eksik bir taşra kadınıdır. Çocukların sevgilisidir. Ali Nizami Bey'in hayatına tek karşı çıkan lalesi Hüseyin Ağa'dır. Ona göre bu hayat boşa gitmiş, Ali Nizami Bey bile hasta bir adamdır. Ali Nizami Bey'in babasının ölümü onun yok oluşunun başlangıcıdır. Konak borçlar yüzünden satılır ve Ali Nizami Bey, akrabalarının yanında meteliksiz yaşamaya başlar. Bu arada apopleksi / felç / epilepsi denen bir hastalıktan mustariptir. Kapılar birer birer kapanınca sokağa atılır. Ali Nizami Bey bir gece rüyasında annesini görür, merhum annesi onun şeyh olmasını ister. Bu rüyayı vasiyet olarak algılar, bir tekke açar ve şeyh olarak yaşamaya başlar. Tek müridi lalası Hüseyin Ağa'dır. Küçük kulübesinde mütevazı ama mutlu bir hayat sürer. Ancak romanın sonunda hastalığı nedeniyle delirmiş ve hastanede hapsedilmiş ve orada ölmüştür. Abdülhak Şinasi Hisar'ın hikaye dediği romanları, insanın iç dünyasının izini süren, ruhunun derinliklerinde seyreden üslubuyla 20. yüzyıl klasiklerimizdendir. Hisar, özgün diliyle karakterlerini ve hayatlarını inşa ederken onlara hem çok yakın hem çok mesafelidir. Romanlarını vakaların değil karakterlerin etrafında kurgulayan Hisar, zaman ve mekanı geçmişseverlikten ziyade hafızanın temel taşları olarak kullanır. Abdülhak Şinasi Hisar, son romanı Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği 'nde, varlıklı ve alafranga bir hayat sürerken servetini kaybettikten sonra Bektaşiliğe dönen Ali Nizami Bey'in trajikomik hikayesini kaleme alır. Ali Nizami Bey'in merakları ve tuhaflıkları etrafında kurulan anlatı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun tabiriyle döneminin empresyonist edebiyatının ilk samimi örneklerinden biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/allaha-adanan-toprak/", "text": "Ty Ty: Hayatını topraklarında altın arayarak geçiren ve kendi inançlarını hırsına kaptıran yaşlı bir adamdır. Griselda: Buck'un eşidir. Güzelliği ile görenleri kendine hayran bırakan bir kadındır. Darling Jill: Ty Ty'in bekar olan kızıdır. Roman boyunca rahat tavırlarıyla dikkat çeker. Jim Leslie: Ty Ty'in büyük oğludur. Yıllar önce evi terk etmiştir ve pamuk kabzımallığı yaparak zengin olmuştur. Jim, çiftliğe son gelişinde Griselda'ya olan ilgisini fark eden kardeşi Buck tarafından öldürülür. Will: Ty Ty'ın damadıdır. Onun da Griselda'ya ilgisi vardır. Çalıştığı fabrikada grev sırasında vurularak ölür. 20. Yüzyılda Kuzey Amerika'da yaşayan pamuk yetiştiricisi bir ailenin yaşadıkları ve o dönemde yaygın bir şekilde umutların toprağın üstünden altına çevrildiği yılları anlatılıyor. Zamanla insanların hırs ve dürtülerinin, inançlarının önüne geçmesiyle bu servet arayışının nasıl bir drama dönüştüğü konu edilmiştir. 1949 Yılında ilk basımı yapılan romanda Amerika'nın Georgia eyaletine bağlı Marion'daki bir çiftlikte yaşayan ailenin hikayesini anlatılır. Ty Ty çiftlik sahibi, yaşlı bir adamdır. Çiftlikteki işlerde iki oğlu Shaw ve Buck yardım ederken, kızı Darling Jill ve Buck'un eşi Griselda da ev işlerini idare ederler. Yıllar önce almış olduğu arazinin bir kısmını Allah'a adamış olup, bu topraktan elde ettiği gelirin tamamını kiliseye bağışlar. Zaman geçtikçe pamuk yetiştirdiği arazinin daha büyük bir kısmında altın aramaya başlar. 15 Yıl gibi bir sürede kazılmadık yer bırakmaz. Adadığı topraktan altın çıkma ihtimaline karşı, mütemadiyen Allah'a adadığı toprağın yerini değiştirir. Altını bulamadıkça çareyi batıl inançlarda bile ararlar. Bu aramaların beyhude olduğunu söyleyen büyük oğlu Jim Leslie evi terkedip şehirde pamuk ticareti yaparak zengin olurken, diğer kızı Rosemond da fabrikada çalışmak için evden ayrılır ve orada Will ile evlenir. Ty Ty ve çocukları durmadan altın aradıkları için eskisi gibi pamuk ekemezler. Her gün büyük umutlarla yapılan kazılar sonuçsuz kalırken, bir yandan da geçim sıkıntısı yaşarlar. Yaşlı adam, hayatı boyunca ailesinde huzursuzluk olmamasına dikkat eden dindar bir adamdır. Ne var ki hırsı inancının ötesine geçmiştir. Aradığı şeyi bulamadıkça uslanmaz, daha çok arar. İnandığı şeylerden uzaklaşan Ty Ty, ailesindeki gayri ahlaki durumların normalleştiğini fark edemez. Allah'a adadığı toprağı yaşadığı yerden uzaklaştırdıkça, kendisinin de bu fikir ve sevgiden uzaklaştığının farkına varır ve toprağı eski yerine nakleder. Fakat artık birçok şey için geç kalmıştır. Aradığı altını bulamaz ve ailesini kaybeder. İki oğlunun tartışmalarına engel olamaz, adanmış toprakta bir oğlu cansız yatarken, diğeri de bilinmeyene yürür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/allahin-askerleri/", "text": "Kitapta sokak çocukları ile yapılan sekiz röportaj yer alıyor. Bu söyleşiler, Yaşar Kemal'in anlatıdan ziyade görüştüğü çocuklarla ilgili gözlemlerini; bu sayede yazar röportajlara gerçek bir hikaye özelliği katıyor. Kitap adını yazarın bir röportajında konuştuğu çocuğu ve onun gibi sokaklarda yaşayan çocukları Allahın Askerleri olarak tanımlamasından alıyor. - Nar Ağacını Kuşatmış Hanımelleri ve Namık Üstüne - Geceye Yağmur Çiselerken - Zürafayı Vursalar - Demirci Çırağı Kadire Benziyordu - Allah'ın Askerleri Gözlerinden Bellidir - Kesikbaş Hikayesi İstanbul Kolu - Kuş Yağmuru Uçak Yağmuru - Örsün Üstündeki Kırmızı Demir Sokak çocukların acılarını gören ve dinleyen bir adam Yaşar Kemal. Yanlarından geçip giderken, ne yaşadıklarının farkında bile olmadığımız çocukların bir nevi sesini duyurmaya çalışmış usta yazar. Onlar sokağa terk edilmiş, köprü altlarında, sur diplerinde, açlıkla, soğukla boğuşan ve tüm bu yaşananlara rağmen birbirlerine sokularak hayatta kalmaya çalışan toplumumuzun dışlanmış küçük insanlarıdır. İsimleri: Zilo, Metin, Oğuz ve Selim, geldikleri yerler farklı olsa da değişmeyen. Onların İstanbul'un çeşitli semtlerinde verdikleri yaşam mücadelesinin yanı sıra başarısız insanların kırılmışlıklarına rağmen ayakta kalma çabalarıdır. Yazar çocukların arasına girerek onlarla dost, arkadaş olup dertlerini dert edinmiş kendine. Onlar da Yaşar Kemal'e aynı duygularla karşılık vermişler. Suçlanmadan, yargılanmadan dinleneceklerini bildikleri için rahatlıkla onları sokağa iten gerçekleri anlatmışlar. Çoğu Anadolu'dan İstanbul'a göç etmiş ailelerin çocukları, büyük şehre uyum sağlayamamış ve geçim sıkıntısı yaşayan ailelerin koruyamadıkları bu çocuklarla konuşan yazar, onların dertlerini dinlemiş, bir yandan da onlarla bilye oynayıp uçurtma yapmış, kuş yakalayıp yine onlarla birlikte serbest bırakmanın mutluluğunu da birlikte tatmışlardır ve bu şekilde çocukların arkadaşı olmayı başarır. Onların içerisinde bulundukları kötü şartlara rağmen gözlerinin içlerindeki umut, yazarı hayran bırakmış. Tanıyıp anlattıklarından hayatlarına şahit olduğu bu çocuklarla dostluğu hep sürdürmüş. Yazar belki de kendilerini Allah'ın askerleri diye adlandıran bu çocukların gerçekten arkadaşları olabilmiş nadir insanlardan biri olmuştur. - Yaşar Kemal bir roman ustası olduğu kadar da bir röportaj yazarıdır. - Uzun yıllar Cumhuriyet Gazetesi'nde röportaj yazarlığı yapmış, bu yüzden de Anadolu'yu dolaşmış, ülkemizi yakından tanıma fırsatı bulmuştur. - Röportajlarda türlü biçim denemelerine girişen Yaşar Kemal' in en son röportajı da Çocuklar İnsandır dizisidir. Allah'ın askerleri bu dizinin ilk bölümüdür. - Yaşar Kemal bu dizide röportaj hikaye füzyonu bir tür denemiştir. - Gerçek, yaşanmış olaylardan yola çıkan hikaye, daha sonra romana evrilir. Bu yapıtta yazarın başka bir özelliği, her romanda başka yeni bir dil arama, kullanma gücü iyice yoğunlaşmıştır. - Eser ilk defa 1978 de Milliyet Yayınları tarafından basılmıştır. Yaşar Kemal İstanbul'un çeşitli semtlerinde çocuklar arasında dolaşarak onların hikayelerini anlatır. Küçük yaştaki bu çocuklar, sokaklarda yatıp kalkıyor olmalarına, kimsesizliklerine, hor görülmelerine, açlığa rağmen hala hayatta, hala insan kalmışlardır. Allahın Askerleriyle yapılan röportaj zengin bir dille hüzünlü bir hikayeye dönüşür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/amat/", "text": "Diyavol: Romanda şeytana işaret edilen ve lanet olarak nitelendirilen bir kişidir. Büyük bir günah işleyen ve onu unutmak için sürekli içen bir karakterdir. Süleyman Reis: Sarı bıyıklı, somurtkan bir kişidir. Geminin efendisidir. Ölümsüzlük için şiddetli bir hırsı olan bir karakterdir. Daniyal: Birçok insanı öldürmüş bir adamdır. Kendisini Emilio Santos olarak tanıtır. Bu isim öldürdüğü ilk kişinin adıdır ve onu unutamamıştır. 17. yüzyılda İstanbul'dan yola çıkan Amat adlı gemide meydana gelen olayları anlatan roman, yazarın diğer romanlarından farklı olarak daha çok eski denizcilik terimlerini yazarın kitabında kullanmıştır. 17. yüzyılın sonunda, bir gemi mürettebatını Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da toplar. Gönüllü katılıma dayalı bu korsan gemisi, Akdeniz'de iki Osmanlı gemisini batıran Avrupalı korsanlarla savaşmak için bizzat hükümet tarafından görevlendirildi. Geminin kaptanı, gemisine Eşek İsrafil adında bir çocukla binen Kaptan Diyavol Paşa'dır. 40, 50 yaşlarında, altın işlemeli büyük bir kukuleta takan bu adamın uçağa binmesi ilahi düzeni bozmak demektir. Denizciler Pazartesi günü denize açılmak istedikleri için acele ederler. Allah korusun salı günü denize açılırlarsa uğursuzluktur ve dertler hiç bitmez. Ancak mürettebat hazırlıklarını hızlı bir şekilde tamamlayamaz ve horozun üçüncü ötüşünde yelken açabilirler. Gemideki herkes sessizce başlarına gelecek felaketleri beklemektedir. Yüzbaşı Diyavol Paşa kendisine bir başvekil seçer. Bunun için sadece iki aday vardır. Kırbaç Süleyman Reis ve Ali Reis. Yüzbaşı Diyavol Paşa seçimini yapabilmek için iki komutandan hangisinin tayfaya emirlerini dinleteceğini görmek ister. Çok bilgili ama zor bir karar veren Ali Reis, bilgisi az ama deli olan ve risk alabilen Kırbaç Süleyman Reis'in gerisinde kalır. Bu yarışmanın sonunda Kırbaç Süleyman Reis, mürettebata sahildeki bir köyün minaresini vurmalarını emreder. Mürettebat söyleneni yapar ve minareyi yıkmayı başarır. O sırada kıyıda şarap içmekle meşgul olan bir balıkçı, şişesini Amat adlı gemiye atarak, Kafirler! diye bağırır. Küfür ederek bağırır. Ali Reis, Yüzbaşı Diyavol'un böyle bir ihanetten dolayı Kırbaç Süleyman Reis'i affetmeyeceğini düşünür ve ikinci kaptan olarak seçilecektir. Yüzbaşı Diyavol Paşa her iki beyi de çağırır ve ikinci şef olarak Kırbaç Süleyman'ı seçtiğini söyler. Ali Reis, Kaptan Diyavol'un kararına karşı çıkar. Yüzbaşı Diyavol, Senin bilmediğin şeyler biliyorum dedi. Der. Ali Reis isyan eder, yemin eder, Nasıl bir adam seçtiğinizi ortaya çıkaracağım, bana zaman verin! der. Yüzbaşı Diyavol Paşa da Ali Reis'e mühlet verir ve hapse attırır. Kamçı Süleyman Reis artık ikinci kaptan olur. Gemideki mürettebat birbirleriyle sohbet ediyor. Bu konuşmalar sırasında her birinin bir suç işlediği ortaya çıkar. Mürettebat bu durumla ilgilenir. Mutlaka masum birinin çıkacağını düşünür. Eşek İsrafil adlı borazan çocuğunun bir suçu olup olmadığını merak ederler. Ona soruyorlar. Eşek İsrafil de kendisine cinsel tacizde bulunan babasını öldürdüğünü yani cinayet işlediğini söyler. Bu, gemideki herkesin bir suç işlediği ve suçlu olduğu anlamına gelir. Bir gün Amat, denizde iki geminin saldırısına uğrar ve iki gemiye de saldırır. Bu saldırı sırasında Kaptan Diyavol Osmanlı bayrağını indirir ve kendi siyah bayrağını yükseltir. Denizciler, saldırdıkları iki geminin Osmanlı gemileri olduğunu anlayarak Kaptan Diyavol Paşa'ya durumu anlattılar. Savaşmak istemeyen mürettebatı ikna etmek isteyen Kaptan Diyavol, gemideki herkesin gönüllü olarak gemiye katıldığını ve oradaki herkesin günahlarını tek tek saydığını söylüyor. Böylece mürettebat, Kaptan Diyavol Paşa'nın Diablo yani Şeytan olduğunu anlar. Her biri kendi seçimiyle günah işledi ve Amat adlı gemiye biner. Bu nedenle Şeytan'ın kara bayrağı altında savaşırlar ve iki Osmanlı gemisini batırırlar. O zaman neden aradıkları geminin kendileri olduğunu anlarlar. Kırbaç Süleyman gerçeğin peşine düşer ve Kaptan Diyavol Paşa'nın zengin kütüphanesine gizlice girer ve durur. Yüzbaşı Diyavol Paşa bunu fark eder ve Kırbaç Süleyman'ın istediği kitabı ödünç alıp okuyabileceğini söyler. Bunun dışında sadece bir kitap var. Bu yasak, Kırbaç Süleyman'ın merakını uyandırır. Aklına ilk giren Ali Reis olur. Ali Reis'in telkinleriyle yasaklanan kitap Amatı okuyan Kırbaç Süleyman Reis dehşete düşer. Yüzbaşı Diyavol Paşa buna çok sinirlenir ve tüm mürettebata felaketler getirir. Amat gemisinin hikayesini ve yasak kitap Amat'ı oğulları, torunları ve akrabalarına anlatan Kurşunlu Mahzen Katibi Hamamcı Musa Efendi, amat kelimesinin İbranice 'de hakikat anlamına geldiğini de söyler. Bu hikaye ne kadar gerçek? diye sorduklarındaysa Amat ne kadar gerçekse bu hikaye de o kadar gerçek. diye cevap vererek dünyaya gözlerini kapatır. Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilan için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrafil'le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka! diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usulünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrafil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp Gel ya mübarek! diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrafil'in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye tutundu ve güverteye ayakbastı. Bunun ilahi düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/amerikan-sargisi/", "text": "Temeloş: Ufak yapılı, yaşlı köyün filozofu olarak adlandırılan görmüş geçirmiş akıllı köy bekçisidir. İzzet: Köylüler tarafından sevip sayılan, Ayrıca bekçi Temeloşun da akrabasıdır. Mr. Boger: Türkiye büyükelçisi bir Amerikalıdır. Tuluğ Paşa: Amerikalılara yaranarak milletvekili olmaya çalışan emekli bir askerdir. Cemal Hoca: Köy çocuklarına yardım etmeye çalışan bir köy öğretmenidir. Tülay Hoca: Cemal Hoca`nın yerine gelen öğretmendir. Ertan Hoca: Pilot proje için köye atanan, dağda maden arayan öğretmendir. Boby: Köylülerle çok iyi anlaşan Tülay Hocayla da aşık olan bir Amerikalıdır. Amerikan yardımının süt tozu ve balık yağı ile kendini gösterdiği yıllarda Amerika ile iş yapan bazı Türk girişimciler ve bir grup Amerikalı, Ankara'ya yakın bir köyde pilot proje uygulamaya karar verdiler. Uzun tartışmalar sonucunda Kızılöz köyünde karar verilir. Amerika Büyükelçiliği ile Türk yetkililer arasında Türkiye ile Amerika arasındaki dostluğu güçlendirmek için protokol imzalanır. Bu protokole göre bir köy seçilecek, bu köye Amerikan yardımı yapılacak ve bu köy bir dostluk nişanı olarak modernize edilecektir. Protokol gereği bir köy için pilot proje hazırlanacak ve bu köy Amerikalıların desteğiyle geliştirilecek ve diğer köylere örnek bir köy haline gelecektir. Bu amaçla pilot köy olarak Ankara yakınlarındaki Kızılöz köyü seçilir. Amerikalılar bu projeye büyük önem verirler ve iyi sonuçlar elde edeceklerinden oldukça da eminler. Amerikalı ve Türk yetkililer bir sabah aniden Kızılöz köyüne gelirler. Ankara valisi, kaymakam, ABD'yi temsil eden yetkili ve eşi bu köyde toplanır. Köylüler şüphelenmeye başlayınca, korucu Temeloş ve muhtarı bundan ne çıkacağını merak ederler. Köylülere sıcak davranan Türk ve Amerikalı yetkililer, bu köyü örnek bir köy yapmak için geldiklerini açıklar. Köy korucusu Temeloş ve muhtarı onlara köyün hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söyler. Çünkü yapılacaklardan şüpheleniyorlar ve gelenlerin köye zarar vermesinden korkarlar. Nitekim yetkililer, köyün Ankara'yı görmesini engelleyen Aktepe'yi hemen yıkarak çalışmalara başlar. Birkaç gün içinde Aktepe yıkılır ve Aktepe'nin yerinde oluşan ova, Ananas ağaçlarının yetiştirildiği bir dostluk alanına dönüştürülür. Bu durum köylüleri memnun etmese de Amerikalılar, Tuluğ Paşa sayesinde protestocuları susturmayı başarır. Amerikalılar çok hızlı hareket ediyorlar ve Amerika'dan iyi cins küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar, faynapil fidanları, iyi cins tavuklar getirirler. Amerikalılar da köyde büyük bir çiftlik kurmuş ve bu çiftliğin kapısına Amerika ve Türkiye dostluğunu simgeleyen iki el sıkışan ellerin resmini koyarlar. Amerikalıları hiç sevmeyen Cemal Hoca bu şeylerden hoşlanmaz ve korucu Temeloş ve muhtarı ona destek olur. Ancak itirazları Amerikalıların özel adamı Tuluğ Paşa tarafından engellenir. Amerikalılar ayrıca çiftliğin çevresine hayvanlar için ahırlar, kümesler, bakım ve hizmetler için müştemilatlar vb. inşa ederler. Ancak Amerikalılar, köyün adının Kızılöz olmasını sakıncalı buldukları için köyün adını Güzelöz olarak değiştirirler. Artık her şey tamamlanmış ve işin verimi beklenmeye başlanır. Amerikalılar ve Tuluğ Paşa büyük umut içindedir. Bu arada kısa sürede itiraz eden Cemal Hoca da köyden uzaklaştırılır. Yerine geçen Tülay Hoca ile köydeki Amerikalıların işleriyle ilgilenen Boby arasında da yakın bir ilişki vardır. Boby ve Tülay Hoca arasındaki aşk hikayesi köylüleri tedirgin eder. Herkes yapılan hizmetlerden güzel sonuçlar beklerken Amerikan inekleri ölmeye başlar. Dikilen ağaçlardan meyve çıkmaz. Amerikan buğdayı köylüler tarafından ekildi, ancak buğdayın hastalıklı olduğu ortaya çıkar, yoksul köylüler herhangi bir verim alamazlar. Ekilen domates ve biberler hastalanınca köylüler isyan eder. Köyün atmosferine alışamayan Amerika'dan gelen tavukların cinsi ölmeye başlar. Köy korucusu Temeloş, bir gün etrafı tellerle çevrili çiftliğe girmeye çalışırken yaralanır. Temeloş'u hastaneye götürürler ve Temeloş'un yaraları Amerikan Bandajı ile sarılır. Bu sargılar Temeloş'u çok rahatsız eder. Bu sırada dağlarda maden arama öğretisini ihmal eden Ertan Hoca, dağlarda bir maden bulur. Köyde bir mayın bulununca, hiçbir işe yaramayan Amerikan tarzı tarımdan ümidini kesen köylüler de çileden çıkar. Bu arada Amerikalılara yaptığı yardımlardan dolayı Tuluğ Paşa'da vekil olur. Köylüler, Amerikalılar onları bırakabilsinler ve Amerikalıların getirdiklerini yok etsinler diye Dostluk Bahçesi'ne girerler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/amok-kosucusu/", "text": "Kitap içerisinde altı farklı hikaye içerdiği için, karakterler hikayelere göre değişim göstermektedir. Kitabın genelinde tek bir karakter olmamakla birlikte birçok farklı yan karakterde bulunmaktadır. Paris prensesi, Fransız bir komutan ve çok daha fazlası karakter olarak ele alınmıştır. Kitap toplamda 6 farklı kısa hikayeyi içerisinde barındırmaktadır. Tüm hikayelerde yaşanan dram ve çökmüş hayatlar ele alınmaktadır. Özellikle bunalımlı insanların ruh hali detayları ile okuyucuya aktarılmaktadır. Yok etmeyi istemekten yok olmayı istemeye kadar savrulan insan hayatları bazı insanlara göre ders niteliği taşmaktadır. Kitaba adını veren amok koşucusu adlı hikayede de kişilik çözümlerine ve umulmadık sorunlara değinilmektedir. Kitabın ilk hikayesi Bir Çöküşün Öyküsü ismindedir. Paris prensesinin saplantılı iktidarının saraydan son derece uzak bir bölgeye sürgün edilmesi ile çöküşü bu hikayede anlatılmaktadır. Prenses devletin parasını harcayarak halkı telaşlandırmaktadır. Bu tavırları ile kral tarafından sürgün edilir. Saraya ve gösterişe son derece alışık olan prenses sürgün hayatında ciddi şekilde zorlanmaktadır. Soyluluğu günden güne azalmakta ve erkekler artık onu arzulamamaktadır. Bu durumda gücünü yitirmesine sebebiyet verir. Kendini yükseltmek ve güce tekrar sahip olmak için aşağılayıcı tavırlarına devam eder. Ancak en sonunda intihar etmeye karar verir. İkinci öykünün adı ise Madalyadır. Fransız bir komutanın çaresiz kalmış halleri hikayede ele alınmaktadır. Komutanın askerleri Alman ordusuna esir düşer ve Almanlar askerleri işkence ederek öldürür. Ardından da ölü askerler bir ağaca asılır. Birçok farklı işkenceye maruz kalan askerlerini gören komutan ölmekten daha beter olmaktadır. Kendiside son derece zor bir şekilde kaçmıştır. Ormanda geçirdiği ilk günün şokunu atlatamaz ve bilinci bozuk bir şekilde geceyi ormanda geçirir. Günler geçmesine rağmen nereye gideceğine bir türlü karar veremez. Atlı bir Alman askersinin ormandan geçtiğini görür ve onu öldürür. Kıyafetlerini giyer ve ata binerek karnını doyurur. Ancak Alman köyünde duramayacağını anlar. Askerlerinin yanına giderek kendisini ölüme terk eder. Bu sırada imkansız bir şey gerçekleşir. Amok koşucusu öyküsünde ise iyilik yapmanın bir görev olup olmadığı sorgulanmaktadır. Bu konu üzerinden insanların sorumlulukları detaylıca ele alınmaktadır. Napoli Limanı'ndan Oceania'ya giden bir gemide birçok farklı olay gelişmektedir. Gemide yolcu kabininde durmaktan sıkılarak geminin gizli ve insanların gözü önünde bulunmayan bir kısmını yolcu keşfeder. Ardından yıldızları izlemeye başlar ve gecenin güzelliğine kapılır. Ancak bu sırada burada tek olmadığının farkına varır. Başka bir adam da burayı daha önceden keşfetmiştir. Aralarında bir arkadaşlık başlar. Adam korkunç bir yüze sahiptir ve kekeleyerek konuşmaktadır. Tüm bunlara rağmen adam yaşadıklarını ve içinde kalan tüm sırları yeni tanıştığı bu adama anlatır. Anlattıklarına göre küçük bir kasabada bir kadın onunla konuşmaya gelir. Kendiside burada doktorluk yapmaktadır. Kadın zengin ve asildir. Tüm çevre tarafından da tanınmaktadır. Kadın doktora kocasından olmayan bir bebeği kimse duymadan almasını söyler. Ancak doktor bu durumu kabul etmez. Kadın çok dil dökse de doktor kabul etmez. Kadın doktora bağırır ve doktor bu duruma çok sinir olsa da ilk defa bir kadının ona boğun eğmesi onda farklı duygular uyandırır. - Amok koşucusu adlı kitapta da birçok farklı detaya yer verilmektedir. - Yazar genel olarak, kötü ruh halini detayları ile okuyucuya aktarmayı başarmaktadır. - Özellikle intihar konularında ciddi şekilde başarılı olduğu hemen her okur tarafından fark edilmektedir. Bu durum aslında birçok farklı kitabına yansımıştır. İnsanların yaşadığı durumlar ve olumsuzluklar farklı etkilerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. İntihar, Stefan Zweig'ın zihnini gençlik yıllarından beri meşgul eden bir kavramdı. Yaşamanın bir anlamı kalmadığını anladığı anda yaşamına kendi eliyle son verebileceğini daha üniversite yıllarında söylemişti. İlk evliliği sırasında karısı Friederike'yi kendisiyle birlikte intihar etmesi için zorlayan, sonra bu düşüncesinden vazgeçen Stefan Zweig, yıllar sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında, ikinci karısıyla birlikte yaşamına son verdi. Yazar, önceki intihar girişimlerinden vazgeçmiş olsa da korkularını, romanlarındaki ve öykülerindeki kahramanlara yaşatıyor. Amok Koşucusu'nda yer alan öykülerin ortak izleği de intihar. Kendi yaşamından ya ada tarihteki gerçek kişilerin yaşamlarından kesitler katarak yazdığı bu öykülerde Stefan Zweig'ın duyarlı kişiliğini, olağanüstü gözlem gücünü olduğu gibi sayfalara yansıttığını görüyoruz. Yazdığı öykülerin en başarılı örneklerinin yer aldığı bu kitapta, bir uzun öykü olan Amok Koşucusu bir başyapıt. İnsanı en güçsüz, en savunmasız yönleriyle ele alıp, insan ruhunun en derin katmanlarına inmeyi bilen, bütün bunları son derece canlı, ayrıntılı, çok yönlü bir anlatımla kaleme alabilen, okuru gerçekten etkileyebilen bir yazar Stefan Zweig. Yazdıklarının üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına karşın, öykülerinin, romanlarının bugünkü kuşaklar tarafından da aynı ilgiyle okunması, onun kalıcı bir yazar olduğunun en büyük kanıtı. Amok Koşucusu'nun bu yeni çevirisinde, daha önceki basımda yer almayan öyküler de bulunuyor. karakter analizlerine ihtiyacım vardı. Keşke onlarda paylaşılmış olsa, ama yine de tşk ederim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ana/", "text": "Pelageya Nilovna Vlasova : Kocası tarafından şiddet gören kadın, eşinin ölümünden sonra yaşadıklarıyla gelişerek değişir. Oğlu Pavel'a olan sevgisini, analık duygusunu çevresindekilere de verebilen fedakar bir kadındır. Pavel Vlasov: Sosyalist ruhlu, çevresi tarafından sevilen, sayılan lider ruhlu birisidir. Duygularını belli edemeyen, davası uğruna sonuna kadar direnen bir karakterdir. Andrey: Pavel'in arkadaşıdır. Annesini hiç tanımamış olan bu genç anayı çok sever, birlikte yaşadıkları dönemde anaya bazen Pavel'dan bile yakındır. Pavel'a nazaran daha duygusaldır. 1905 ile 1917 Ekim Devrimi öncesinde Rusya'da yaşanan ekonomik ve sosyal yaşantıya bağlı gelişen devrimi hazırlayan şartların oluşması, bu harekette yapılacakların bir nevi provası gibidir. Roman Ana karakterinin çevresinde gelişir. Kocasının baskı ve eziyetinden körelen kadın, önce kendi içinde devrimi gerçekleştirir ve okuma yazmayı öğrenir. Pavel ve diğer sosyalist gençler, sömürülen insanları bilinçlendirerek yalnız olmadıklarını, birlik olurlarsa haklarını kazanacakların anlatır ve önce işçiler arasında yaşanan dayanışma, sonrasında içine köylüleri de alarak büyür. Pelageya, eşi ve oğlu Pavel, Rusya'nın küçük bir işçi kasabasında yaşayan bir ailedir. Kasaba halkı çok çalışmalarına rağmen yarı aç yarı tok yaşarlar. Gün içinde çalışanlar gece olunca dertlerini unutmak için içkiye sarılır. Sistem ve hayat şartlarının mutsuz ettiği insanlar, şiddete ve alkole sarılır. Kavga ve şiddet, normalleşmiş, alın yazısı gibidir. Pelageya da eşinden şiddet gören ezilen bir kadın olmasına rağmen kaderine razı gelip boyun eğer. Oğlu Pavel da bu hayata maruz kalır. Pelageya'nın eşi öldükten sonra Pavel da bir süre kasaba halkı gibi yaşasa da o alkolü sevmez, bir süre sonra arkadaşları değişir ve daha çok okuyan ve saygılı bir genç olur. Anne bu durumu ilk başta yadırgasa da evlerinde yapılan toplantılarda gençleri tanıdıkça, sohbetlerini dinledikçe rahatlar. Hak, adalet ve bütün insanların kardeşliğinden bahseden bu gençleri sever ama onları bekleyen tehlikelerden de için için korkar. Kendi yaşadıklarını, korkularını, ezildiğini düşündükçe gençlere sempatisi artar, hatta onlara yardım bile eder. Pavel'ın arkadaşı Andrey onlarla birlikte yaşamaya başladığında Pelageya çok mutlu olur. Bir süre sonra fabrikada çalışanların büyük bir kısmı da bu hareketlenmeye destek verirler. Fabrikada yapılan haksızlıklara karşı çıkan Pavel tutuklandığında, Pelageya onun yerine bildiri dağıtacak, bu sosyalist hareketin dinamiklerinden birisi olacaktır. O artık yalnız Pavel'ın anası değil Andrey'in ve tüm arkadaşlarının da anası olmuştur. Pavel, hapisten çıktıktan sonra her ne kadar bunu istemese de bölgenin lideri olur. 1 Mayıs yürüyüşünde bayrağı o taşıyor ve insanları da arkasından sürüklüyordur. Sonrasında o ve arkadaşları tutuklanırlar. Oğlu içerideyken Ana okuma yazmayı öğrenir, sosyalist hareketi anlatan bildirileri, kitapları köylülere dağıtmaya başlar. Direniş fabrikada başlamış, köy halkının da katılmasıyla büyümüştür. Ana yaşına rağmen verilen her görevi başarıyla yerine getirerek farkında olmadan aktivist birisi olur. Gittiği yerlerde, tanıştığı insanlarda fakirliği, sömürüyü gördükçe içindeki ateş alevlenir. Karşı çıktıkları sistem insanları kilise ile korkutuyor, baskıyla sindiriyordur. Oğlu ve arkadaşlarının yargılanmalarını içine sindiremez çünkü onlar ne kimseyi öldürmüşler ne de kötü bir şey yapmışlardır. Mahkeme günü geldiğinde avukat istemeyen tutuklular, savunmalarını kendileri yaparlar. Hak istemenin kötü bir şey olmadığını, kapitalist düzeni, insanların sömürüldüklerini anlatırlar. Mahkeme, düzenin terazisini tuttuğu için verilen kararla tutuklular sürgün edilirler. Ana, sürgün kararına çok üzülür ama onunla gurur duyar. Oğlunun mahkemedeki konuşmasını dağıtarak farkındalığı artıracağını, onun görüşleriyle kitlelerin büyüyeceğini biliyordur. Ana bildirileri dağıtacakken yakalanır. Elindeki valizi açar, kağıtları havaya savurur. Kağıtlar elden ele dolaşırken, Ana dayak yemesine rağmen yine de bildiklerini anlatmaya devam eder. - Kitap Sosyalist Gerçekçilik akımının ilk örneklerindendir. - 1905'deki Rus Devrimi (1905) öncesindeki Rus işçi sınıfının fakir yaşantısını anlatmaktadır. Maksim Gorki'nin 1906'da sürgünde yazdığı romanı Ana, toplumcu gerçekçilik akımının başyapıtlarından biri kabul edilir. Rus proletaryasının Çarlık Rusya'sına karşı verdiği devrimci mücadelenin romanıdır. Eser, fabrikalarda zor şartlarda çalışan binlerce işçiden biri olan Pavel'in özgürlükçü fikirlerine başlangıçta korkuyla yaklaşsa da, sonradan onun ilkelerine sahip çıkarak devrimin meşalesini taşıyan kadınlardan biri olan annesi Pelageya'nın hikayesini anlatır. 1905 Devrimi öncesi Rusya'nın toplumsal panoramasını ustalıkla yansıtan Ana aynı zamanda yeni bir düşünce ve toplumsal uyanışın simgesi haline gelmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/anahtar/", "text": "Kenan: Kendinden tavız vermeyen, gururlu bir karakterdir. Perihan: Kenan'ın eşidir. Mütevazı, hoşgörülü, ılımlı bir bayandır. Vecdi: Perihan'ın eski kocasıdır. Gece hayatına düşkün ve başka kadınlarla ilgilenip eğlencesine düşkün bir adamdır. Anahtar Kitabı, Kenan'ın karısının çantasında bir anahtar bulması ile başlayan olaylar ve sonunda tüm şüpheleri boş bir hayalden ibaret olduğu konu edinmiştir. Kenan bir gün anahtarını kaybeder ve gururlu biri olduğu için kimseye söyleyemez. Kendisinden habersiz, karısının çantasından anahtarı alır ve ona da aynısını yaptırır. Daha sonra evin kapısında denediğinizde kapı açılmaz. Bu durumdan sonra olaylar başlar. Kenan, karısı Perihan'a sormaktan çekinmekle kalmıyor, kendisi için sürekli şüpheler üreterek konuyu gündeme getiriyor. Kenan'ın içinde bulunduğu bu durum bir hastalık haline gelmeye başlar. Şimdi etrafındaki tüm erkeklerden şüphelenmeye başlar ve belki de sırf bu anahtar onlardan birini açtığı için kendini yiyip bitirir. Bu durum, karısını takip edecek kadar ileri gider. Bir gün karısının eski kocası Vecdi'nin, karısının bir arkadaşının yaşadığı daireye taşındığını öğrenir. Artık kafasında hiçbir şüphe kalmamıştır. Oraya gidecek ve anahtarı Vecdi'nin evinde deneyecek. Daireye gelir ve merdivenleri çıkmaya başlar. Ancak hastalığın verdiği rahatsızlıkla olduğu yere çöker. Daha sonra kliniğe götürülür ve tedavi edilir. Kenan'ın halası oğlu Rüstem Perihan'a her şeyi anlatır. Perihan kocasının böyle düşünmesine çok üzülür. Tüm olan bitenin sebebinin bu yeni hayat olduğunun farkındadır. Eski hayatları daha basit, daha güzel. Kenan iyileşince anahtarın nereye ait olduğunu sorar. Perihan onu bir zamanlar yaşadıkları sessiz, huzurlu Osmonti'deki evlerine götürür. Kenan çok şaşırır. Perihan, gittiği her yerden hatıra almayı alışkanlık haline getirdiği için evin anahtarını gizlice saklamış ve bu evi çok sevmiştir. Kenan bunu öğrendiğinde çok utanır. Daha sonra Perihan ve Kenan bu eve taşınır. Perihan da hamiledir ve ikisi sosyeteden ve kumar, sarhoş ev partilerinden uzakta mutlu bir şekilde hayatlarına devam etmektedirler. Refik Halid Karay bu romanında Perihan ve Kenan çiftinin bir anahtar merkezinde farklı boyutlar kazanan evlilik hayatını ele alıyor; gerçeklik ve algı kavramlarının insan psikolojisi üzerine etkilerine odaklanıyor; keskin gözlem gücü ve tasvir yeteneğiyle dönem İstanbul'unun sosyal yaşantısı ve dokusunu okuyucuyla buluşturuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/anayurt-oteli/", "text": "Zebercet: Anayurt Oteli'nin katibidir. Otuz üç yaşında ne ölü ne diri sıradan bir insandır. Bazen hizmetçi kadına tecavüz eden, sağlam bir karaktere sahip olamayan, hasta bir ruhu olan ve mutsuz bir çocukluk geçiren, horoz dövüşünü izlerken tanıştığı Ekrem adında genç bir adama karşı homoseksüel duygular besleyen karakterdir. Trenle Gelen Kadın: Ankara'dan gecikmeli trenle gelir ve geceyi otelde geçirir. Sonra çevre köylerden birine gider. Zebercet ondan çok etkilenir ve sürekli olarak bu yirmi altı yaşındaki kadını düşünür. Ortalıkçı Kadın: Köyden gelen ve otelin çatısındaki Zebercet'in odasının yanındaki odada yaşayan otuz beş yaşında, uzun suratlı, kalkık burunlu bir kadındır. Uykusu çok ağır olduğu için Zebercet gelir ve bazı geceler ona tecavüz eder. Bu olayların sonucunda Zebercet onu boğarak öldürmüştür. Emekli Memur: Orta boylu, tıknaz bir otel müşterisidir. Otelden ayrıldıktan sonra kızını boğduğu ve cinayetten arandığı anlaşılıyor. Roman, söz konusu otele gelene kadar hep tekdüze olan, tek başına yaşayan, günleri geçici ilişkilerle geçen, hayatı her zaman yalnız kalan küçük ayrıntıların birdenbire değişmesinden ibaret olan bir kadının, bu değişimin sonuçlarını ele almaktadır. Kasabadaki Anayurt Oteli'nin katibi Zebercet, kişilik krizi ve yalnızlıktan muzdariptir. Otele gelen ve bir gece kalan gizemli kadın, monoton bir yaşam içinde hayatını değiştirir. Bu hayalin peşinde, tüm hayatı, bastırdığı duygular ve sorunları ortaya çıkar. Kendi odasından gizemli kadının bıraktığı odaya taşınır. O kadın dahil geç olanlar rüya görmeye başlar. Sonra gider otele gelen müşterileri kabul etmemeye başlar ve sonunda oteli dışarıda kapatır. Otel kapanınca köyüne dönmeye karar verir. Zebercet, bir gün aşevinde bol bol içtikten sonra aşevinden çıkan adamı takip eder ve horoz dövüşlerine gider. Burada tanıdığı Ekrem adında bir genci sinemaya götürüp, onu otele atmayı düşünmesine rağmen, ona veda ediyor ve otele geliyor. O gece, hayatındaki tek kadın olan ortalıkçı kadın'ın isteğiyle beraber olduktan sonra boğarak öldürür. Sonraki günlerde amaçsızca şehirde dolaşır. Bu arada, izleyici olarak kasaba adliyesinde katıldığı bir duruşmada eşini öldüren sanığın yerine geçerek iç hesaplaşma yaşar. Sanıkların duruşması 28 Kasım'a ertelenir. Adliyeden çıkan Zebercet, Ulu Park'ta yaşlı bir adamla sohbet eder ve daha sonra, cinayet işlemesine rağmen yabancılaşmaya, yalnız kalmaya ve hala özgür olmaya dayanamaz ve kadının kaldığı odanın tavanına kendini asar. Çağdaş edebiyatımızın en ünlü kişilerinden Zebercet, yaşamını günlük yaşamın gerektirdiği en basit işlevlere odaklamış biri. Görünüşüyle son derece gerçek, basit ve sıradan. Ama içimizde bıraktığı etki öyle mi? Yusuf Atılgan'ın unutulmaz romanı Anayurt Oteli, bir memleket portresi, bir mizaç izahı. Yayımlandığı ilk günden bu yana başucumuzda. Okura düşen de onu daha yakından tanımak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ankara-ekspresi/", "text": "Seyfi: Almancayı çok iyi konuşabilen kültürlü, zeki ve yakışıklı bir adamdır. Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sırasında bir iç baskınla Türkiye'yi ele geçirme çabaları ve bu çabalar sırasında gizli servisler arasındaki mücadeleler anlatılıyor. Türk ordusunun cesur istihbarat subaylarından Binbaşı Seyfi ile İstanbul-Ankara hattındaki Alman ajanları arasında geçen bir casusluk hikayesi anlatılır. Dönemin güçlü devleti Almanya da Türkiye'yi işgal etmek istiyor. Bu amaçla aralarında çok güzel bir kadın olan Frolein Hilda'nın da bulunduğu en sevdikleri kadroyla İstanbul'a gelirler. İşlemin başlangıç şifresi Ankara Ekspresidir. Seyfi'nin görevi Almanya'nın faaliyetlerini durdurmaktır. Seyfi ve Frolein Hilda ilk kez bir Alman hastanesinde tanışırlar. Seyfi, hastanenin mühimmat yeri olduğu haberini doğrulamak için doğum yapmak üzere olan bir kadınla hastaneye kaldırılır. Hilda bir kadın doğum uzmanı olarak hastanededir. Seyfi normal çevrede havalimanları yapan bir müteahhit olarak bilinir ve pek çok İngiliz ile tanışır. Alman ajanlarının başında bulunan Albay, Seyfi'nin ajan olduğunu düşünür ve Hilda'ya düşüncesini doğrulama görevini verir. Albay Hilda ve Seyfi'yi Ankara Palas Otel'de bir araya getirir. Hilda hastanede gördüğü adamın gördüğü adam olduğunu anlayınca albayın düşüncelerinin gerçeği ortaya çıkıyor. Bu arada Almanlar kendi kamplarında yetiştirdikleri askerlerini Türkiye'ye kaçırmaya çalışıyor. Seyfi, bu faaliyetleri engellemek için Karadeniz'de bir Alman yük gemisini bir ihbar üzerine durdurur ve Frolein Hilada'nın askerler arasında olduğunu anlar. Askerleri gemiyle Almanya'ya geri gönderir, ancak Frolein Hilda'yı yakalar. Amacı, daha önce Almanlar tarafından yakalanan bir İngiliz ajanını kurtarmaktır. İngiliz ajanı karşılığında Hilda'yı serbest bırakır. Bu sırada Hilda, Seyfi'ye deliler gibi aşıktır. Değişim bittikten sonra tüm Alman ajanları yakalanır ve Almanya'ya geri gönderilmek üzere bir tren tahsis edilir. Alman albay, işlerinin kötüye gitmesi nedeniyle Seyfi'ye karşı büyük bir kin besler. Hilda'dan Almanya'ya gönderilmeden önce Seyfi'yi öldürmesini ister. Hilda, Seyfi'ye onu son bir kez görmek istediğini söyler ve Seyfi bu teklifi kabul eder. Hilda o gece Seyfi'yi öldürmek için eve gider ama aşkı yüzünden onu öldürmeyi başaramaz ve Seyfi'den kendisini eş olarak kabul etmesini ister. Çünkü döndüğünde öldürüleceğini düşünür. Seyfi de Hilda'nın güzelliğinden etkilenmiş ve ona aşık olmuştur. Hilda'nın teklifini kabul eder ve onunla evlenir. Edebiyatın ve özellikle romanın sevilmesinde ve geniş kitlelere yayılmasında büyük rolü olan Esat Mahmut Karakurt'un eserlerini Bilgi Yayınevi yeniden okurla buluşturuyor. Ankara Ekspresi'nde, Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'yi içten bir baskınla ele geçirme çabaları ve bu çabalar esnasında gizli servisler arasındaki mücadeleler anlatılmaktadır. Entrikalarla dolu çetin hayat şartlarında insanlar, zaman zaman amaçlarına ulaşmak için önlerine çıkan engelleri çiğnerler ama bazen en karmaşık ve zorlu mücadelelerde bile aşk denen duygu, aşılamaz bir engel olarak ortaya çıkabilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ankara/", "text": "Selma Hanım: Haksızlıklara boyun eğmeyen, vatansever, vatanseverlik uğruna ortalıkta dolanan eğitimli, kararlı ve hoşgörülü olgun bir insandır. Nazif Bey: Sessiz, sedasız, İyi bir öğrenim görmüş bir banka şefidir. Binbaşı Hakkı Bey: Milli mücadele yıllarında cesur ve yiğitlik gösteren bir askerdir. Milli mücadele bitince tavırlarında ve hareketlerinde değişiklikler ortaya çıkar. Milli mücadele için vurguncu, sömürücü, duygusuz bir karakterdir. Neşet Sabit Bey: Genç bir yazardır. Milli mücadelenin yanında yer almış, azimli, hoşgörülü biridir. Murat Bey: Tutucu, kendi çıkarını her şeyin üstünde tutan bir insandır. Milli mücadele vurguncularındandır. Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran ve daha sonraları Ailesi ile Avrupa'ya kaçan kişidir. Ömer Efendi ve Ailesi: Kültür düzeyleri düşük insanlardır. Yazar bu kitabında Ankara'dan başlayarak Türkiye'deki toplumsal gelişmeyi yansıtmaya çalışmıştır. Romanın kahramanı Selma Hanım bu üç dönemi birbirine bağlar. Selma Hanım'ın özel hayatında yaşadığı üç maceralı dönem, Ankara'nın üç farklı dönemini yansıtması konu edinir. Selma Hanım, Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin eşidir. Kocası Nazif ile Ankara'ya yabancıdır. İstanbullu Bayan için Ankara'da hayat monoton ve sıkıcı, yoksulluk doludur. Boş zamanlarında Hatice Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerde Ankara'nın gündelik hayatını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Daha sonra Nazif Bey'in vekili arkadaşı Murat Bey ile tanışırlar. Bu sırada Binbaşı Hakkı Bey ile de tanışırlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey'in milli mücadele ruhu ve kararlılığı onu büyük ölçüde etkiler. Tüm umutların Zafere bağlandığı ve başka hiçbir şeyin önemli olmadığı bu dönemde herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Kocası Nazif Bey'in bir erkekten beklediği heyecan ve ilgi ile milli davaya bağlı olmadığını gören Selma, kocası Nazif Bey'den kopmaya başlar. Erkan-ı Harp Binbaşının fikir ve hareketlerine sempati duyar. İlk bölüm Selma Hanım'ın binbaşının büyüsüne kapıldığı bir zamanda sona erer. Selma Hanım, Nazif Bey'den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonra Ankara'dır. Selma Hanım, eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey'in eşidir. Ancak şartlar değişmiş ve değişen şartlar Cumhuriyet öncesi dönemin insanını da değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmıştır. Vurguncu savaş zengini şirket meclisi yönetimlerini dolaşan ve yabancı gruplarla komisyon çalışması yapmaya çalışan Hakkı Bey'in yeni yüzüyle karşılaşıyoruz. Hakkı Bey, milli idealleri bir kenara bırakarak, maddi refah içinde serbest meslek sahibi bir insan haline gelir. Bu gruba göre artık popülizm diye bir vaka yoktur. Bu bölümde halkla bu grup arasında nasıl doldurulamaz bir uçurumun açıldığı, devrimi bu şekilde anlayan ve onu her zaman kendi lehine çevirenlerin eleştirisi vardır. Selma Hanım da yeni kocasından uzaklaşır. Bu sırada yazar olan Neşet Sabit de genç kadını görmek için onların diyarlarından bazılarına gider. Selma Hanım bu hayatın acısını onunla paylaşır. Binbaşı Hakkı Bey'den boşanır. Bundan sonraki hayatında ise sosyal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevini üstlenir. Ankara, yazarın hayalidir. Yazarın bu hayali Cumhuriyet Bayramı'nın Onuncu Yıldönümü ile başlar. Gazi Mustafa Kemal'in Türk milletine hitabı, bir devrin başladığının, yeni bir sabahın ilk işareti gibidir. Ankara'nın çehresi değişir. Bunun ardından egoist bir grubun zevk ve çıkarlarına karşı şiddetli bir basın saldırısı başlar. Halkevleri, Sosyal Borçlar Teşkilatı yeni hayatın odak noktası olmuştur. Neşet Sabit ile evlenen Selma Hanım, yeni bir hayatın inşasında ve inşasında büyük bir aşkla el ele çalışan bu iki insan, yeni değerleri kitlelere taşır. Alfabe Reformu, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halkevleri gibi birçok alanda büyük atılımlar ve büyük yenilikler yaşanmaktadır. Selma Hanım ve Neşet Sabit fırsat buldukça Anadolu'nun çeşitli yerlerine giderler ve bu yolculuklarda gördükleri yerlerin yeni yüzüyle karşılaşırlar. Anadolu toprağını, suyunu, kırlarını, yamaçlarını, dağlarını, taşlarını eşsiz güzellikleri ile cennetten birer parça gibi tasavvur ederler ve bundan doyumsuz bir haz alırlar. Özellikle Pınarbaşı'nda düzenledikleri eğlencelerde türkü ve türkülerin çalındığı ve sabaha kadar güzel vakit geçirdikleri söylenmektedir. Roman, yazarın bu hayal gücüyle sona erer. Milli Mücadele yıllarında hiçbir çıkar gözetmeksizin yurtları için çalışan bazı subayların ve politikacıların zaferden sonra sermaye çevreleriyle ilişkileri ya da arsa spekülasyonu, taahhüt işi gibi girişimlerle zenginleşmeleri, inkılapa boşvermeleri. Romanın kadın kahramanı Selma'nın yaşamı izlenerek Milli Mücadele inancının ateşli dönemleri ve sonrası anlatılıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/anna-karenina/", "text": "Anna Karenina: Rus aristokrasisine mensup şık ve güzel bir kadın olmasına rağmen mutsuz bir evlilik geçirmektedir. İlk başta aldırmasa da daha sonra Vronski'ye aşık olur ve kocasını terk eder. Bu aşkını da en başta kocasına anlatacak kadar cesur ve dürüst bir kadındır. Kont Vronski: Genç bir konttur. Anna'yı gördüğü anda ondan etkilenir ve aşık olur. Ve sonunda istediği aşka kavuşur. Prens Stepan Arkadyaviç : Anna'nın ağabeyidir. Eşi ile sıkıntıları vardır. Ve hatta aldatmıştır. Aleksey Aleksandroviç Karenin : Anna'nın kocasıdır. Karısının yasak aşkını öğrendikten sonra yine de affetmek ve yuvasının yıkılmamasını isteyen bir devlet memurudur. Dedikodudan ve insanların diyeceklerinden, makamının sarsılacağından korkar ve bu durumu yaşanmamış gibi göstermeye çalışır. Rusya'da geçen trajik bir aşk hikayesidir. Zeki, kültürlü bir kadın olan Anna'nın mutsuz evliliğinden sonra aşık olduğu yasak aşkı ile başına gelenleri anlatmaktadır. Romanda buna benzer farklı hikayeler olsa da Anna kadar cesaret ve aşkını anlatmaya yeltenecek kadar cesaretli olan kimseler yoktur. Anna Karenina, Rus aristokrasisine mensup şık ve güzel bir kadındır. Yüksek bir bir devlet memuru olan kocası, Anna Karenina'ya ilgi göstermeyişi evliliği monoton bir hale getirir. Bu yüzden sevgi ve mutluluğunu evinde çok sevdiği çocuğunda bulmaktadır. Bir gün Anna Karenina'ya, ağabeyi ile yengesinin aralardan sıkıntılar geçtiği haberi gelir gelmez, Anna onları barıştırmak için Moskova'ya gider. Orada Vronski adında yakışıklı, genç bir kontla tanışır. Kontun, Anna'nın akrabası olan bir genç kızla seviştiği haberi ortalıkta dolaşmaktadır. Aslında Kont Vronski, ilk görüşte Anna'ya hayran olmuş ve genç kadına kur yapmaya başlamıştır. Önceleri ilgisiz davranmaya çalışan Anna, bir süre sonra oda karşılık vermeye başlar. Bu durum birçok dedikoduya neden olsada Anna bunları umursamadığı gibi kocasına bile bu durumu paylaşır. Ağırbaşlı, dedikodudan korkan bir adam olan kocası, karısının itirafları karşısında sarsılır, ama belli etmez. Çevreye karşı itibarlarının sarsılmaması için boşanmayı kabul etmez. Kocası, Anna'ya çocuğunun geleceğini düşünerek bu ilişkiye son vermesini ister ancak Anna, Vronski'yle birlikte İtalya'ya kaçmaya karar verir ve kocasının telkinlerini umursamaz. Anna ile Vronski İtalya'da gözlerden ırak yaşarlar. Oğlunun özlemi ile Avrupa'dan dönen Anna, hiç beklenmedikleri şekilde karşılanırlar. Dönüşlerinde hiç kimse onlarla arkadaşlık yapmak istemez; dışlanırlar. Bu durum Anna'nın sinirlerini iyice bozar. Sevgilisiyle aralarında huzursuzluk başlar. Vronski de kayıtsız, içe dönük bir kişi olmuştur. Anna, Vronski'nin artık kendisini sevmediğini düşünmeye başlar. İyice bunalıma girer. Yaptıklarından büyük pişmanlık duyar ve sonunda intihar eder. Anna'nın ölümünden sonra Vronski de manevi bir çöküntü içine girmiştir. Bu durumdan kurtulmak için Çareyi orduya yazılmakta bulur. - Lev Tolstoy tarafından yazılmış, Rus Habercisi'nin 1873-1877 yılları arasındaki döneminde, bölümler halinde basılmış romandır. - 125 farklı yazarın belirlediği bir listede zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman olarak görülmüştür. Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910): Savaş ve Barış, Diriliş ve Kreutzer Sonat'ın büyük yazarı, sadece toplumsal olayları değil, bireyin duygularını da olağanüstü tasvir yeteneğiyle aktarmıştır. Yazar, en ünlü eserlerinden biri olan Anna Karenina'da evlilik, aşk ve ölüm konularını derin bir gözlem gücüyle ele almış, muhteşem edebi dehasıyla işlemiştir. 1875-1877 yılları arasında Ruskiy Vestnik dergisinde tefrika edilen romanın ilk baskısı 1878'de yapılmıştır. Pek çok yazar ve eleştirmen Anna Karenina'yı gelmiş geçmiş en büyük roman saymaktadır. Tolstoy'un bu büyük eseri birçok kez sinemaya da uyarlanmıştır. Ayşe Hacıhasanoğlu (1952): DTCF Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Bir süre SSCB Büyükelçiliği Basın Bürosu'nda çevirmen olarak çalıştı. Edebiyat ve sosyal bilimler alanında çeviriler yaptı. Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Gorki, Bagirov eserlerini Türkçeye kazandırdığı yazarlar arasında yer almaktadır. Diğer insanları sevmek mantıkla açıklanabilir bir şey değildir, zira başka insanlara sevgi beslemek yeterince mantıksız bir şeydir. Tolstoy'dan yine güzel bir eser ellerinize sağlık. Okumayı istediğim bir kitap, inşallah en kısa zamanda okurum. Hem merak ettiğim hem de çekindiğim kitap. kitap Tolstoy'un belkide en muhteşem eseri. Dönemin siyasetini kadınların hiç bir hakkının olmayışını, aşkın bile gizli yürütülmesi gerektiğini anlatan bir annenin aşkı uğruna çocuğundan vazgeçmesini istenmesi okuduğunuz zaman kesinlikle okumadan önceki siz ile aranızda büyük bir uçurum olacak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/antabus/", "text": "Leyla: Romanın ana karakteri olan Leyla, İstanbul'a Anadolu'ya göç eden bir ailenin on beş yaşındaki genç kızdır. Antabus, içinde yaşadığımız şiddet ortamının kaynaklarını ve bu şiddetin yarattığı insani koşulları anlatıyor. Kısacık fakat içi dolu dolu ve her satırı gerçek olan bir kitabı okuyacaksınız. Her kadın gibi okurken kızacak, hatta kendi kendinize neden bunlar oluyor diye soracaksınız. Ana çatı olarak baktığımızda ne bir virgülü eksik ne de bir noktası fazla. Anlatımın dili sade ve akıcı, hikaye gereği yer alan argo tabirler yerinde ve abartılmaksızın kullanılmış. Okurken, sizler de gazetelerin 3. sayfaların da okuduğunuz, televizyonların sabah kuşakları da izlediğiniz buna benzer kadın hikayelerini hatırlayacaksınız. Leyla'yı çok iyi tanıyoruz. Sadece gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden değil; kendimizden, ailemizden, yakın çevremizden, komşularımızdan... Leyla, başına buyruk olmasının önüne engeller konularak tek başına bırakılmış... Antabus, Leyla ile birlikte, ona bakıp görmezden gelenleri de anlatıyor. Seray Şahiner, Antabus romanında bir iç sesler geçidiyle baş başa bırakıyor okuru. Susturulduğu için kendi kendine konuşan kadınların romanı bu. Bu kadarla kalmıyor elbette; roman, bu kadarla kalmadığı yerde başlıyor. Leyla sesini tekrar fark ediyor, o sesi buluyor ve nihayet yükseltiyor. Antabus şimdiden, Şahiner'in kaleminden edebiyat tarihine müthiş parlak bir metin olarak geçti. Tekrar tekrar yayınlandı, tiyatro oyunu olarak sahnelendi, hakkında çok konuşuldu, çok yazıldı... Şimdi bir kez daha Antabus zamanı. Öyle de bir tutarsınız ki: Ben zulüm çekerken susuyorsanız, kocamın tarafındasınız. Siz, erkek tarafısınız. Amaaan, benim babam bile özbeöz babamken, kız tarafı değil erkek tarafıydı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/antikaci/", "text": "Cemil Bey: Küçük yaşlarda babasının annesine yapmış olduğu şiddetlerli görerek büyüyen ancak evlendiğinde oda babası gibi olan, Sakine adında eşi ve tuğrul adında bir oğlu olan ana karakterdir. Süreyya: Cemil Bey'in en iyi arkadaşıdır. Eşi ve çocuğu zalimce öldürülür. Sakine: Cemil Bey'in ona olan aşkına karşılık verip evlenen, Tuğrul adında bir çocukları olan kadındır. Cemil Bey'in yapmış olduğu şiddetler neticesinde hasta olmuş ve ölmüştür. Tuğrul: Cemil Bey ve Sakine'nin çocuğudur. Antikacı Cemil Bey'inkendiyle hesaplaşma hikayesini bir Türkiye panoraması üzerinden ustalıklı bir kurgu ve etkileyici bir üslupla konu edinmiştir. Babasının annesine olan şiddetlerine dayanamayan, annesinin yanında olmaya çalışan Cemil Bey, Yaşadıkları bu olaylar karşısında sessiz kalışı onu sürekli evden kaçmaya zorlamıştır. Ancak annesinin yalnız kalacağını düşünerek gidemez. Yakın arkadaşı ola Süreyya ile sürekli takıldıkları yer olan kebapçıda kebap yerler sonra da Ayn-ı Ali denilen yerde otururlardı. Cemil Bey, arkadaşı Süreyya'nın olaylara bakış açısına hep imrenmiştir. Bir gün tekrar oturup sohbete tutuştuklarında Süreyya Sakine'nin Cemil adında birine aşık olduğunu duyar. Bu duruma çok üzülür Cemil Bey, çünkü oda Sakine'ye aşıktır. Cemil Bey'in annesi babasının yaşattığı şiddetlere daha fazla dayanamayarak psikolojik haplar alarak intihar eder. Bu durum sonucunda Cemil Bey babası ile ilişkilerini koparır. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra nihayet Cemil Bey ve Sakine evlenirler. Düğünden kısa bir süre bir gece vakti kapıları çalınır. Gece ihtilal olmuş ve Cemil Bey'in babasını alıkoymuşlardır. Babasının Cemil Bey'e son sözleri ''hakkını helal et oğlum'' demesiydi. Uzun yılların ardından Cemil Bey ve Sakine'nin Tuğrul adında bir çocukları olmuştur. Ancak Cemil Bey'de babasına benzemiş annesine yaptıklarını Sakine'ye yapmıştır. Sakine hastalanır ve yataklara düşer. Hastalığına çare bulunamaz ve tam ölürken.'' Hakkımı helal etmem için çocuğumuza hem anne hem baba ol yoksa hakkımı helal etmem'' der. Bu durum üzerine oğlu Tuğrul'un ona kızgınlığını küçük yaşlarda babasına duyduğu kızgınlığa benzettir. Bir gün bir yabancı ile karşılaşır ve hayattı tamamen değişmeye başlar. Eski Cemil Bey gitmiş, artık eskiden eser kalmamıştır. Romanın sonlarına doğru eski arkadaşı Süreyya onu görmeye gelir. Süreyya'nın çocuğu ve eşi zalimce öldürülmüştür. Bu durum karşısında çok üzgün olan Cemil Bey, Süreyya'nın hayatında tutunması için elinden geleni yapar. Romanları ve oyunculuğu ile Türkiye'de ve dünyada büyük ilgiyle takip edilen Bahadır Yenişehirlioğlu bu kez şaşırtıcı bir romanla çıkıyor okurlarının karşısına."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/araba-sevdasi/", "text": "Bihruz Bey: Bir paşa oğlu olan Bihruz Bey yarım yamalak bir öğrenim görmüş ve babasının ölümü ile büyük bir servetle miras kalan 23-24 yaşlarında hovarda yaşayan bir gençtir. Ayrıca Bihruz Bey mirasyedi bir gençtir ve hayatı lüks alafranga kıyafetler ısmarlamak, kır kahvelerinde ve mesire yerlerinde lüks arabasıyla gezmekten ibarettir. Periveş: Bihruz bey'in aşık olduğu sarışın bir genç kızdır. Keşfi Bey: Yalan söylemesi ile ünlü Bihruz Bey'in arkadaşıdır. Araba Sevdası, bir gösteri aşk hikayesi ekseninde dönemin üst sınıfının hayatını eleştiren önemli bir eserdir. Tanzimat ile birlikte Batı'ya açılan Osmanlı İmparatorluğu'ndaki batılılaşma sürecinin yanlış taraflarıyla alay edilen bu eser, Bihruz Bey ve onun platonik aşkı etrafında olaylar konu edinmiştir. Bir paşanın oğlu olan Bihruz Bey, 23-24 yaşlarında, kötü eğitim görmüş bir gençtir. Babası ölünce annesiyle birlikte 28.000 liralık bir servet bırakır. Yazın Çamlıca'da, kışın Süleymaniye'de yaşar. Tüm merakı şık arabasıyla mesire yerlerinde dolaşarak kendini göstermek, herkesten daha şık giyinmek, Türkçe cümleler arasında Fransızca kelimeler kullanmaktır. Berberler, garsonlar, terziler ve kunduracılarla Fransızca konuşur. Ara sıra işyerini ziyaret eder. Bir gün arabasıyla Çamlıca'yı dolaşırken yepyeni bir diyarda çok güzel sarışın bir kıza rastlar ve hemen aşık olur. Bu Periveş adında bir kadındır. Bihruz Bey kıza çiçek verir ve ertesi hafta arabasına bir mektup gönderir. O günden sonra onu bir daha hiç görmez. Çok yüksek bir aileden geldiğini düşünür ve her türlü hayali kurmaya başlar. Bihruz Bey'in Keşfi Bey adında bir ev arkadaşı vardır. Keşfi Bey yalan söylemesiyle ünlü bir adamdır. Bir gün kızdan haber alamayınca üzülen Bihruz'a Periveş'in öldüğünü söyler. Genç adam büyük bir acıya düşer, ne yazık ki sevgilisinin mezarının nerede olduğunu bile bilmez. Bu arada serveti tükenmeye başlamıştı. Bir ramazan akşamı kölelerin arasında dolaşırken bir anda sevgilisinin ablası olduğunu düşünerek kıza rastlar ve yanına giderek Periveş'in mezarını sorar. Sonunda gördüğü kızın Periveş olduğunu, ancak düşündüğü gibi yüksek bir aileden değil, daha çok seven bir kadın olduğunu anlar ve Periveş ve Çengi Hanım'ın hakaretleri ve kahkahaları arasında uzaklaşır. - Türk edebiyatında ilk realist roman örneği olarak kabul edilmektedir. - Kitap sıradan bir aşk hikayesini anlatmakla beraber, dönemin gerçeklerine ayna tutar. - Araba Sevdası göstermelik bir aşk hikayesi ekseninde dönemin üst tabakasının yaşantısını eleştiren önemli bir eserdir. Tanzimat döneminin önemli konularından yanlış batılılaşmanın ele alındığı ilginç romanlardan biridir Araba Sevdası. Yanlış Batılılaşmanın işlendiği dönemin diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da kendi kültürüne yabancılaşmış bir gencin, Bihruz Beyin hikayesi anlatılır. Ancak bu romanı dönemin aynı konuyu ele alan romanlarından farklı kılan başka önemli özellikleri de vardır: Recaizade Mahmut Ekrem bu tek romanında büyük bir ustalıkla o güne kadar roman ve hikayemize damgasını vuran romantik edebiyatın parodisini yapar. Bihruz Beyin dünyası, okuduğu Batılı romantik şair ve yazarların etkisiyle inşa ettiği gerçek dışı bir dünyadır. Bihruz Beyi gerçeklikten uzaklaştıran bu edebiyat, Tanzimat dönemi Türk edebiyatının da kaynağını oluşturmaktadır. Romanın diğer önemli bir özelliği ise, Recaizade Mahmut Ekrem'in, şaşırtıcı bir şekilde, o güne kadar dünya edebiyatında da görülmeyen, ancak 20. yüzyılda roman ve hikayenin en çok başvurduğu yöntemlerden biri olan bilinç aşkı yöntemini ilk kez ve oldukça başarılı bir şekilde kullanmış olmasıdır. Roman bu yönüyle günümüzde bile eleştirmenleri şaşırtmaya devam etmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/arachnoid-mater/", "text": "Tesla: Kitabın ana karakteridir. Kendi sırlarını da açığa çıkaran, gizemli bir karakterdir. Ilias: Cinayet işleyerek kaçak duruma çıkan ve bu yüzden aranan karakterdir. Pia Mater'in devamı niteliğindedir. Birinci kitapta tanıtılan karakterlerin ikinci kitapta yaşadıkları gizemli olaylar çok ilginç bir şekilde anlatılıyor. Arachnoid'de kitap, Adam ile birlikte tanıtılır. Adam aradığı N0R9'u hastanenin kullanılmayan bir odasında bulur. Sonrasında 48. bölüme geçilir ve yaralı Tesla'nın başında duran Galen'in iç çatışmaları burada yer alır. Daha sonra, Ilias'ın işlediği cinayet ve polisten kaçışına odaklanılır. O sırada hastanede olan Galen, Tesla ve Pia, polise ne diyeceklerini kendi aralarında konuşurlar. Galen, gücüne olan inancını ifade eder. Ancak kendisinden daha güçlü olan Atlas'ı henüz tanımıyor. Bu sırada Meryam hastanede yemek yer ve Tesla ile olan anılarını hatırlar. Tesla'nın ekstramofillerden , Mariana Çukuru'ndan bahsettiği anı düşünür. Bir an intihar etmeyi düşünür ama sonra karnındaki oğlundan güç almaya çalışır ve bu düşünceleri aklından uzaklaştırır. O sırada polis hastaneye gelerek Pia ve Galen'i sorgular ve Pia, katilin İlias olduğunu söyler. İlias ise Galen ve Galen'in elindeki teknolojiden kaçmak için harekete geçmiş ve Deep Web'de tanıştığı Coccyx kod adlı kişiye gidiyordu. Coccyx 16 yaşında çelimsiz bir çocuktu ve onunla birkaç yıl önce yüz yüze tanışmışlardı. İlias güvenebileceği tek kişiye giderken intikamını Galen ve Tesla'dan alacağına yemin eder. Bu sırada Tesla, avukatlarla birlikte polise haber verir. Perit ise gerçekte var olmadığı halde karısı Meryam'ı kaybettiğini anlar. İlerleyen bölümlerde Pia, Galen, Atlas, Tesla ve Ilias'ın başına birçok olay geliyor. Pia, Neon'un askeri Atlas yüzünden annesi Vera'yı ve ağabeyi Alef'i kaybeder. Galen ona destek olurken, Ilias Coccyx'e geldi. Coccyx, 12 kişilik bir villada yaşar ve villada hiçbir teknolojik alet yoktur. İlias bu duruma başta şaşırsa da sonradan alışır. Ayrıca Ilias, Coccyx'e Galen'i anlattır ve Coccyx ve Galen'e siber saldırı planllar. Perit ise Meryam'ın da tanıdığı psikiyatrist Aren ile konuşuyor ve orada karar verir. Noah ise merkez üssüne giderek aslında bir Neon ürünü olan Alef ile ilgili tüm bilgileri inceler. Alef'in gerçek adı N0R9. Noah ise Neon'un sahibi ve gelecekte homo neon olarak adlandırılan ileri insan toplumunun atasıdır. Bu nedenle, elde edebileceği bilgiler onun için çok önemlidir. Neon, Eva'nın güvenlik sistemi ile kolayca Neon'da iletişim sağlarken, NR09'dan Alhazen'e bilgi gönderir. Bu sırada Pia kendine ağabeyi hakkında sorular sorar. İlias ise Galen ile ilgili tüm bilgileri, Galen'in şirketini hacklemek için Coccyx ile birlikte yaşayan İris'e gönderir. Alhazen ve Noah, N0R9 ile ilgili bilgiler ışığında N0R10'un peşindedir. N0R10'un Eva ve Yo Kan'ın kendi kızlarından biri olduğunu bilmiyorlardı. Daha sonra bunu öğrenecekler ve adının Tesla olduğunu öğrenecekler. Pia ise geçmişin tozlu sayfalarında gezinir ve kendisi hakkında çok şey öğreneceği bir kapı açar. Kitabın sonunda Pia annesinin hayatta olduğunu öğrenir. Onunla kendisi hakkındaki gerçeği konuşur ve hayatındaki her şeyi geride bırakır. Mater Serisinin ikinci kitabı Arachnoid Mater ile okurlarla buluşuyor. Serinin ilk kitabı olan Pia Mater'den sonra merakla beklenen ve ilk kitabın devamı niteliğindeki bu eser, okuyucuyu inanılmaz heyecanlı ve gizemli olaylara sürükleyecek gene. Hepimizin yakından tanıdığı karakterlerin yaşadıkları esrarengiz olaylara bir kez daha şahit olacağız. Bu heyecanı yaşarken yazarın incelikle metnin içine işlediği bilimsel veriler ise eminiz ki Nöro Roman sevenleri Mater Serisine hayran bırakacak. Merhaba okuyucu. Kim olduğunu ya da hangi tarihte olduğumuzu bilmiyorum ama şu an bu satırları okuduğuna göre bir şekilde yolumuz kesişmiş demek. Baştan uyarayım. Burada yazanlar küçük bir olayın parçasıymış gibi görünse de aslında kökleri oldukça derinlere uzanan karışık bir hikaye var karşında. Hatırlayabildiğim kadar yazmaya çalıştım her şeyi. Çünkü ben sonum. Olur, da bana bir şey olursa, nöronlarımda yaşamakta olan bu bilgiler toprağa gömülecek. O yüzden her şeyi yazmak istedim. Geçmişim ve hatıralarım ölmesinler diye onları diri diri sayfaların içine gömdüm. Umarım beni ve yaşadıklarımı anlarsın. Evime ve vücuduma hoş geldin."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/araf/", "text": "Ömer: Türk ve Müslüman olması ona bir anlam ifade etmeyen ve bu yüzden de bunalım sürecine giren bir karakterdir. Gail: Ömer'in eşidir. Ruhsal bozukluk, panik atak ve sosyal fobi gibi sorunları olan ve her defasında intihara teşebbüs etmiş bir karakterdir. Alegre: Ömer'in ev arkadaşı ve Piyu'nun sevgilisidir. Küçük yaşlarda başlayan kilo sorunlarının üstesinden gelmeyi takıntı haline getirmiş bir karakterdir. Ayrıca aşçılığı ile mükemmel yemekler yapan biridir. Piyu: Metallere dokunamama gibi bir hastalığı olan ve buna rağmen dişçilik okumakta olan karakterdir. Debra: Güçlü bir kadındır. Dilediği hayatı kuramamanın vermiş olduğu sıkıntıların üstesinden gelmeye çalışmaktadır. Ayrıca Lebiyendir. Amed: Yaşadığı yerin ahlak ve kültür yapısına uygun olarak yaşayan bir karakterdir. Amerika'da yaşar ve hiçbir kadınla evlenmeden beraber olamama ve geleneklerine saygı duymayı amaçlar. Boston'da yolları kesişen farklı din, çevre ve kültürlerden bir grup gencin dokunaklı hikayesini anlatan Purgatory, yalnızlık, yabancılık, dil ve zamana dair konuları ele alan bir romandır. Roman, Abed ve Ömer'in bütün gece bir barda içip ardından ayrılmalarıyla başlar. Ömer eve gider ve yeni evli Gail ile tartışır. Abed de Piyu ile paylaştığı eve döner. Sonra hikaye geçmişe, Gail'in üniversite hayatına odaklanır. Önce Gail'in gerçek adının Zarpandit olduğunu, üniversite ortamında sosyalleşmenin ne kadar zor olduğunu öğreniyoruz. Yeni arkadaşı Debra ile soranity'in bir parçası olmaya çalışır, ancak utangaçlığından vazgeçemez. Sonraki birkaç yıl içinde Debra ile olan dostluğu ilerler ve birlikte yaratıcı bir çikolata dükkanı açarlar. Siyasal bilimler alanında doktora yapmak için Amerika'ya gelen bir öğrenci olarak Ömer'de kalacak yer ararken gazetedeki ilandaki adrese giderek ilginç yeni ev arkadaşları Faslı Abed ve İspanyol Piyu ile tanışır. 'Ev Arkadaşı Testi'ne girerek, sarımsak merakı nedeniyle oda arkadaşı olarak seçilir. Üçü çok iyi arkadaş olurlar. Piyu, kendisi gibi Hispanik olan Alegre ile çıkmaya başlar. Bir arkadaşlarının yemeğinde Gail ve Debra ile tanışırlar. Abed'in annesi Zehra bir süre onları ziyarete gelir. Abed'in Faslı eski sevgilisi Safiye, Abed'e Seni daha fazla bekleyemem yazan bir mektup alır. Ömer sürekli sevgilisini değiştirse de bir süre sonra Gail'i çok sevmeye başlar ve bu tek taraflı bir aşka dönüşür. Sonunda dayanamaz ve arkadaşlarıyla birlikte Gail'e evlenme teklif eder. Gail kabul edince önce birlikte yaşarlar, ardından Gail ve Ömer kendi evlerine taşınırlar. Ardından Ömer'in ailesiyle tanışmak için İstanbul'a giderler. İstanbul'da güzel vakit geçirdikten sonra havalimanına dönerken Boğaziçi Köprüsü'nde trafikte durduklarında zaman zaman manik-depresif sorunlar yaşayan Gail'in aklına başka bir ölüm düşüncesi gelir. Ömer, Walkman'inde müzik dinlerken, Gail arabadan iner ve kocası ve taksi şoförü ona yetişemeden kendini köprüden atar. - Araf, İngilizceye The Saint of Incipient Insanities adıyla çevrilen Nisan 2004'te yayınlanan Elif Şafak romanı. - Romanda, farklı din, çevre ve kültürlerden gelip yolları Boston'da kesişen bir grup genç insanın dokunaklı öyküsü, yalnızlık, yabancılık, dil ve zaman üzerine durulmuş."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/arkadas-isliklari/", "text": "Genç adam: Ortaokuldan mezun olan ve annesinin eline bakarak hayatını sürdüren genç adamdır. Tek amacı arkadaşlarıyla dışarı çıkmak ve bütün günü yalnız geçirmektir. Her sabah uyanır, saçlarını tarar ve onu köşede beklerken ıslık çalan arkadaşlarının yanına gider. Roman, bir taşra şehrinde fakir bir gencin hayat hikayesini konu ediniyor. Ortaokuldan mezun olan ve annesinin eline bakarak hayatını sürdüren genç adamın tek amacı arkadaşlarıyla dışarı çıkmak ve bütün günü yalnız geçirmektir. Her gün güzelce uyanır, saçlarını tarar ve onu köşede beklerken ıslık çalan arkadaşlarının yanına gider. Oğlumuz bir gün zengin bir adamın kızına aşık olur. Tabii ki kız da erkeğe aşık olur. Kızın babası tarafından reddedilen oğlan, kıza intihar edeceğini bildiren bir mektup yazar. Mektubu eline alan kız her şeyi toplar ve oğlana kaçar. İki genç, çocuğun babasının arkadaşı olan Gaffar Bey'in evinde kalır. Gaffar Bey'in niyetinin kötü olduğunu anlayınca evinden çıkarlar. Başka bir ev aramaya başlarlar. Bir oda kiralarlar. Kıtlıkla geçinmeye çalışırlar. Kız fabrikada çalışmak ister. Oğlan, göçmenler gibi fabrikada çalışmanın doğru olmadığını söyler. İkili, çıkmaza girdiklerini anlar. Nereye giderlerse gitsinler, bu yolda geri dönüş yoktur. Bir gün ikisi, çocuğun arkadaşlarına olan özlemi yüzünden kavga eder. Oğlan kızdan ayrılacakken kız bacaklarına yapışır. Ne zaman istersen arkadaşlarına git, onlarla dolaş ama sonra bana geri dön ve lütfen beni bu halde babama gönderme diye yalvarmaya başlar. Oğlan kızı bırakıp gider. Annesinin evine döndüğünde annesi ve kardeşlerinin onu çok özlediğini fark eder. Ertesi gün arkadaşlarının ıslıklarıyla güne başlar. Eski hayatına geri döner. Karşılığında o kadından vazgeçmediği için arkadaşları onu tebrik eder. Ama oğlan hep bırakıp kaçtığı kızı düşünmeye başlar. Hemen geri döner ve kaldıkları evde kızı aramaya başlar. Ancak kızı bulamaz. Kız çoktan gitmiştir. Giderken hiçbir şey söylemeden gider. Sevgilisini bulamayan genç geri döner. O gün arkadaşlarıyla içerek sarhoş olur. Artık aklında sadece sevgilisi vardır. Nereye gider diye merak edip durur. Babasının onu bu şekilde kabul etmeyeceğini bilir. Aklında türlü türlü hayaller kurmaya başlar. Sevgilisinin geneleve düştüğünü ve başının belaya girdiğini düşünür. Aklından çıkaramaz. Bu durumdan dolayı evde süslenen kardeşlerine farklı bir gözle bakar. Kızmaya başlar. Kardeşleri gibi bir gence güvenip bu hale gelmelerini istemez. Akşam eve geldiğinde annesi içki içmekten bitkin düşen oğlu için doktor çağırır. Gencimizin babası gelen doktora öğretti ve onu adam yapar. Çocuğun babası, romanın başından itibaren oldukça iyi kalpli bir karakter olarak çizilmiştir. Doktor evden çıkmadan gence, baban beni serserilikten kurtardı çalışmak istersen beni arayabilirsin der. Evden bir veya iki reçeteyle çıkar. Günler geçmeye başlar. Oğlan, kızın fabrikada çalışmak istediğini hatırlar ve onu aramak için fabrikaya gider. Birçok genç kız görüyor ama kendini sevmez. Oğlan burada küçük bir kıza rastlar. Kız bakkaldan on kuruş zeytinyağı ister. Borçlu olduğu için bakkal çalışanı tarafından kovulur. Ayakta küçük kızla sohbet ederler. Kızın annesi işe yarar ve fabrikada elini kaybettiği için çalışamaz hale gelir. Tazminat istediği için babasını işten çıkardılar. Sekiz yaşındaki çocuk, iki yıl sonra işe gideceğini ve ailesine bakacağını söyler. Fabrikada kaçak çalışır. Bu çocuk bizimkini derinden etkiler. Sekiz yaşında bir çocuk çalışma hayali kurarak ve ailesine bakmak ister. Fabrikada İlyas adında bir ustayla tanışır. Bu usta iyi niyetlidir. İlyas ile birlikte doktora giderler. Doktor, gencin geldiğini görünce çok sevinir. Bizimkilere fabrikada iş bulacağını söyler. Bir gün genç kafeye gider ve arkadaşları oraya gelir. Bizimki artık onlarla takılmak istemediğini ve iş bulup çalışacağını söyler. Arkadaşları çok sarhoş ve İlyas denen adam seni baştan çıkardı diye bize lanet okuyorlar. Genç adam serseriliği bırakmış, hayatın farkına varmıştır. Arkadaşlarından ve onların düdüklerinden vazgeçmiştir. Ertesi gün doktora giderken kız arkadaşıyla tanışır. Merhaba diyorlar. Kız bir tamirci ustasıyla evlendiğini ve hamile olduğunu söyler. Eşi az kazandığı için ek iş de yapıyor. Kalabalığın arasına karışarak ona asla gücenmediğini ve onu hala sevdiğini söyler. Sokaktaki isimsiz kişileri hepimizin tanıdığı karakterlere dönüştüren, onları en yakınımızdaki insanlar arasına sokan, hatta kendi verdiği adlarla toplumsal birer tipleme haline getiren Orhan Kemal, Arkadaş Islıkları adlı bu kitabında bir kez daha insanın serüvenini ele alıyor. Arkadaş Islıkları, genç bir delikanlının aldığı uzun yolu anlatırken bir yandan da arkadaşlarımızın çaldığı o ıslıkların üzerimizde nasıl bir etki bıraktığını da dile getiriyor. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/armagan/", "text": "Liz: Ailenin hanımıdır. İyi bir eğitim görmüş çocuklarına bakmak için işinden ayrılmıştır. Annie: Çok yaramaz ve bir o kadarda tatlı bir kız. Maribeth: On altı yaşında genç bir kız. Bert: Maribeth'in babasıdır. Huysuz, inatçı ve eski kafalı bir adamdır. 1950'lerde, normal aşk temalı romanlarından farklı olarak, bir çocuğun ölümüyle hesaplaşan bir ailenin hikayesini konu ediniyor. Kış mevsiminde Whitteaker ailesi büyük bir coşkuyla Noel'e hazırlanıyor. Ailenin reisi John'un babasıyla birlikte kalacak ve kendi yürüttüğü bir işi vardır. Ailenin hanımı Liz, iyi eğitimli bir kişidir. Çocukları doğduktan sonra işini bırakır ve kendini tamamen onların yetiştirilmesine adar. Tommy, ailenin en büyük çocuğu. Okulda ve yaptığı sporda çok başarılıdır. Küçük çocukları Annie çok yaramaz ve çok tatlı bir kızdır. Doğumundan sonra aile birbirine daha çok bağlanır ve mutlulukları daha da artar. Yılbaşı hazırlıkları tüm hızıyla devam ederken evde büyük bir heyecan hüküm sürüyor. Sonunda Noel gelir. Hep birlikte mutlu bir Noel geçirirler. Noel'den birkaç gün sonra Annie hastalanır ve yatağa düşer. Liz akşam doktoru arar. Doktor akşam eve gelir ve Annie'nin nezle olduğunu söyler. O gece Liz uyuyamaz. Sabah uyandığında Annie'nin ateşi daha da yükselir ve daha sık nefes almaya başlar. Hemen hastaneye giderler ama artık çok geçtir. Annie ölür. Bütün aile birbirini sorumsuzlukla suçlar. John artık işten geç dönmez. Tommy okulu asmaya ve Liz'le hiç ilgilenmeye başlar. Evde kimse birbiriyle konuşmaz. Tommy'nin dersleri düşer ve öğretmenleri ondan şikayet etmese de ondan pek memnun değiller. Tommy sadece 16 yaşındadır. Maribeth'te 16 yaşında bir kız. Babasının baskısıyla bazı şeylerden mahrum kalır. Maribeth'in babası Bert çok huysuz, inatçı ve eski kafalıdır. Ailedeki herkesin böyle olmasını ister. Annesi Margaret, kendin yap uzmanıdır. Ağabeyi Ryan, tıpkı babasına benzer. Maribeth bir gün bir partiye gider ve babası ona partide nasıl davranması ve ne yapmaması gerektiğini söyler. Akşam erkek arkadaşı onu almaya gelir ve birlikte partiye giderler. Erkek arkadaşı partide onunla ilgilenmez ve hemen içkiye başlar. Kısa sürede sarhoş olur. Maribeth biraz hava almak için dışarı çıkar ve orada okulun en yakışıklı çocuğu olan Paul'ü görür. Konuşmaya başlarlar. Paul, Maribeth'e isterse onu gezintiye çıkarabileceğini söyler. Birlikte bir yere giderler, dans ederler ve araba turuna çıkarlar. Paul arabayı ıssız bir yerde durdurur. Maribeth'e bir içki ikram eder. Maribeth, dansın ve içkinin etkisi altında bir miktar bilincini kaybeder ve cinsel ilişkiye girer. Daha sonra Paul onu terk eder. Maribeth evde oturarak doğum yapmayı bekler. Maribeth'in babası Bert olayı öğrendiğinde durmaz. Kızını gözlerden uzak bir doğum yapması ve çocuğu başkasına vermesi için şehrin dışındaki bir kiliseye gönderir. Maribeth kilisede kendisi gibi doğum yapmaya gelen kadınları görür. Doğumda ve doğumdan sonra yaşadıklarını öğrenir ve dehşete düşer. Hemen oradan uzaklaşır. Otobüse binip daha ileri gitmek ister ama parası kiliseden sadece dört ya da beş kasaba uzağa gitmesine izin verir. Maribeth iş aramak için bu kasabaya gelir. Daha sonra bir restoranda iş bulur ve çalışmaya başlar. Çalışmalarına yoğun bir tempoyla devam eden Maribeth, kısa sürede restorandaki herkes tarafından sevilmeye başlar. Kocasının bir savaşta öldüğü ve ona hamile olduğu yalanını herkese anlatır. Restorandaki diğer çalışanlar ve restoranın sahibi ona inanır. Restorana hep aynı saatte gelen genç bir adamla tanışır. Yakında arkadaş olurlar. Restorana gelen genç Tommy'dir. Annesi evde onunla ilgilenmediği ve yemekleri zamanında yapmadığı, bazen hiç yapmadığı için hep bu restorana gelir. Buradaki yemekleri yer. Restoranda kimsenin onun hakkında en ufak bir bilgisi yoktur. Maribeth ile arkadaşlıklar geliştiren Tommy, ona başına gelenleri ve neden bu kadar üzgün olduğunu anlatır. Maribeth ise başına gelenleri, hamile olduğunu ona söyleyemez. Maribeth'in göbeği büyümeye başlar ve artık onu saklayamaz. Bunu anlayan Tommy ona bunun neden ve nasıl olduğunu sorar. Maribeth olayları baştan ve tüm çıplaklığıyla anlatır. Tommy'nin arkadaşlığı kısa sürede aşka dönüşmeye başlar. Maribeth'e aşık olur. Doğmanın zamanı gelir. Kasabada bu iki genç doktor kendilerine doktor aramaya başlarlar. Tommy, aile doktoruna gitmeye karar verir. Bu nedenle doktorun telefon numarasını annesinden alır. Daha sonra doktordan randevu ister. Doktor onlara bu doğmamış çocuğun kim olduğunu sorar. İkimiz, diye yanıtlar. Doktor, Tommy'yi bir yerden tanır ama çıkarmak zordur. Tommy doktora gittikten birkaç gün sonra Liz, yıllık muayenesi için doktora gelir. Doktor ona oğlunun adını sorar. Daha sonra oğlunun buraya bir kızla geldiğini anlatır ve ne zaman evlendiğini sorar. Liz bu soruyu yanıtlamakta zorlanır ama oğlunun evli olmadığını söyler. Doktor ayrıca Liz'e kendisine gelen kızın hamile olduğunu söyler. Liz hemen eve gitmek ve Tommy'nin neyin peşinde olduğunu öğrenmek ister. Tommy'yi bulur ve ona ne olduğunu anlatmasını ister. Tommy'ye söyler. Liz bunun çok yanlış olduğunu söyler. Tommy'ye bu oyundan hemen vazgeçmesi gerektiğini söyler. Ama bir kez Tommy kararını verir. Bu yolda Maribeth'le birlikte olduğunu Maribeth'in göründüğü kadar kötü bir kız olmadığını, aksine annesine çok iyi ve yetenekli bir kız olduğunu söyler. Liz, konuyu babasına götürmeye karar verir. Akşam, John eve gelir. Liz, John'a her şeyi anlatır. Babası Tommy'yi yanına çağırır. Tommy'den bu işi hemen bırakmasını ister ama yine de olumsuz yanıt alır. Maribeth'i annesine anlattığı gibi babasına da anlatır. İkisi de Tommy'nin Maribeth hakkında söylediklerinden çok etkilendiler ve onunla tanışmak ve onu tanımak isterler. Babası, Liz'e onayıyla onu eve davet etmesini söyler. Maribeth eve gelir ve derin bir sohbet başlar. John ve Liz, Tommy'nin haklı olduğunu söyler. Hatta Maribeth'in daha da iyi bir insan olduğunun farkına varırlar. Kısa sürede alışırlar. Maribeth hafif doğum sancıları çeker. Bunu fark eden Liz, ona nerede kaldığını sorar ve 'istersen bizim evimizde kalabilirsin' der. Birincisi, Maribeth itiraz eder gibi görünür ancak Tommy'nin ısrarı üzerine bu teklifi kabul eder. Aynı zamanda öğretmen olan Liz, Maribeth'in eğitimine devam etmesini ister. Ona kitaplar getirerek dışarıdan sınavlara girmesine izin verir. Sınavlarda başarılı olan Maribeth, üniversiteye gitmeye hak kazanır. Annem ve babamın Tommy'nin Maribeth'e olan sevgisini fark etmeleri uzun sürmez. Maribeth, bebeğin doğumdan sonra başkasına verilmesi gerektiğini söyler. Başka türlü eve gitmesinin imkansız olduğunu söyler. Liz ve John, onu evlat edinebilecek kişilerle bağlantı kurmaya başlar. Maribeth, bebeği Liz ve John'a verme fikrine sahiptir. Liz'e ne düşündüğünü söyler. Liz çok şaşırır ve o da bir o kadar heyecanlıdır. John'la bu konu hakkında konuşması gerektiğini söyler ve konuşur. John, Liz'i de istiyorsan neden olmasın diyor. Maribeth'in onlara sunduğu bu güzel hediyeyi kabul ederler. Sonunda Maribeth bir kız çocuğu dünyaya getirir. Liz, John ve Tommy, bu çocuk tıpkı Annie'ye benzediği için şaşkına döner. Onlar da çok mutludur. Bu bebek Allah'ın onlara bir hediyesi gibi gelir. Maribeth'in gitme zamanı gelir. Onlarla vedalaşıp en kısa zamanda geleceğini söyler ve ayrılır. Seni seviyorum... diye fısıldadı John, ve diğer taraftan Liz de gülümseyerek aynı cümleyi tekrarladı. Kocasını çok seviyordu, ama karanlıklara tümüyle gömüldükleri bir noktaya geldiklerini düşündükçe, dehşetle karışık bir minnet kaplıyordu tüm benliğini. Maribeth olmasaydı, verdiği bu güzel armağan olmasaydı, her zaman paylaştıkları ama neredeyse unutturan sevgi olmasaydı, bu güne asla ulaşamayacaklardı... Yüreğinizi ısıtacak, gözyaşlarıyla okuyacağınız bir Danielle Steel romanı daha... Danielle Steel bu kitabında da okurlarını sade üslubu ve duygusallığıyla büyülüyor. Nefesinizi kesecek olan Armağandı okurken kitabın son sayfalarına nasıl geldiğinizi anlamayacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/asilacak-kadin/", "text": "Melek Ebruzade: Çocukluğundan bu yana çeşitli sıkıntılar yaşayan bir kadındır. Babası küçük yaşlardayken öldürülmüş, yalnız ve korumasız kalmıştır. Resmiyet de evlendiği kocasından çeşitli işkencelere ve farklı yollarda sıkıntılara maruz kalıp bu neticede ölüm cezasına çarptırılmıştır. Hüsrev Ebruzade: Evlendiği kadınları aldatan ve onları kötü yollara zorlayan sapık bir adamdır. Yalçın Özveren: Hüsrev Bey'in aslında gerçek katilidir. Melek'e karşı duyguları vardır ve onu bu hayattan kurtarmak için Hüsrev'i öldürür. Faik İrfan: Yoksulluk içinde yaşayan bir adamdır. Yaşanan olayda Mahkemenin yargıçlığımı yapmaktadır. Faik'in ezikliğini duyduğu kurtulamadığı geçmişi ve kadınlarla olan sorunlu ilişkileri yüzünden fakirlerin suçlu ve zenginlerin suçsuz olduğuna inanan bir adamdır. Formalite ile evlilik yapan Hüsrev Ebruzade ve Melek'in ilişkilerinde yaşamış olduğu sıkıntılar ve Melek'in çektiği işkencele kadar uzanan olayları ele alan bir romandır. Romanın ana konusu bir cinayet ancak bir cinayet romanı değil. Katili bulmak değil amaç. Katil belli ama aslında gerçek suçlu herkese göre farklı. Eseri enteresan kılan da bu, asıl suçlunun kişiye ve onun yaşadıklarına göre değişmesidir. Gündelik temizlik işlerinde çalışan Melek formalite evlilik yaparak Hüsrev ile evlenmiştir. Ancak Hüsrev sapık biri olduğu gibi eşini farklı yollara sürüklemeye ve işkenceler etmeye başlar. Melek küçük yaşlardan bu yana ailesinden sevgi görmemiş ve her yalnız hissettiğinde Dedesine olan ilgisi ve sevgisi onu mutlu eder. Hüsrev Ebruzade yaşadığı yalının bahçesinde gömülü cesedi bulunur. Eşi Melek ise onu öldürmekten suçlanır. Ancak asıl katil, onu seven ve onun yaşadığı sıkıntılara, işkencelere şahit olan yalının bahçıvanın oğlu Yalçın Özveren'in Melek'i kurtarmak için Hüsrev Ebruzade'yi öldürmesidir. Olaylar çok farklı bir şekilde gelişir ve Yalçın Özveren olayda yardımcı olduğu gerekçesi ile müebbet hapis cezası alır. Mahkemenin yargıcı Küçük yaşlarda yaşamış olduğu sıkıntılar ve kadınlarla geçirmiş olduğu kötü ilişkiler sebebi ile kompleksli biri olmuştur. Faik İrfan fakirlerin hep suçlu zenginlerin ise masum olduğuna inanmıştır ve bu nedenle Melek'i de sadece kendi ön yargılarına dayanarak idama mahkum eder. Asılacak Kadın, yayımlandığı ilk günden büyük ses getirmiş, gerek anlatım tekniği gerekse kadının toplumda konumlandırılmasına ilişkin cesur tavrıyla Türkçe edebiyatın klasikleri arasına girmiş bir roman. Nicesini gazetelerin iç sayfalarında okuyup geçtiğimiz bir cinayeti ele alan Pınar Kür, kadına karşı örülmüş yargının ardında yatan toplumsal dokuyu da tüm gerçekliğiyle masaya yatırıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ask-i-memnu/", "text": "Adnan Bey: Varlıklı bir yaşamı olan 50 yaşlarında bir İstanbul beyefendisidir. Behlül: Kızlara zaafı olan, Galatasaray'da okumak üzere amcasının yanına yerleşen Adnan Bey'in yeğenidir. Nihal: Adnan Bey'in kızıdır. Ayrıca Behlül'e aşıktır. Matmazel de Courton: Zengin bir aileye mensup ama fakir düşmüş bir ailenin kızıdır. Firdevs Hanım: Melih Bey Takımı olarak adlandırılan, kadınlarının hafifmeşrep ve gösterişli tavırlarıyla tanındığı bir aileye mensuptur. Bihter: Firdevs Hanım'ın küçük kızıdır. Küçük yaşlardayken Adnan Bey'le evlenir. Ancak Behlül'e aşık olur. Peyker: Firdevs Hanım'ın büyük kızıdır. Bihter'den üç yaş büyüktür. Etrafındakilere Mesafeli davranır. Nihat Bey: Peyker'in eşidir. İstanbul'un üst tabaka yaşamına dahil olmak ve onların yaşamlarını yaşamak için Peyker'le evlenmiştir. İki çocukları vardır. Şakire Hanım: Adnan Bey'in yalısının aşçısıdır. Ayrıca Evin diğer hizmetkarları olan Süleyman Efendi ile evlenmiştir. Cemile adlı bir kızları vardır. Beşir: Yalıdaki Habeş asıllı hadım hizmetlidir. Romanda, Batılı yaşam tarzlarına düşkün, aşktan başka sorunu olmayan varlıklı, yemeye hazır insanların yasak aşk maceraları konu edinir. Firdevs Hanım, Melih Bey'in takımı denilen bir ailedendir. Evliliğinden Peyker ve Bihter adında iki kızı olur. Firdevs Hanım'a yazılan aşk mektuplarını okuduktan sonra karısı krizden ölür. Kızları Firdevs Hanım'ı pek sevmezler. Firdevs Hanım kızlarından da nefret eder. Çünkü ona göre kızları onun gençliğini çalmıştır. Firdevs Hanım'ın kızları zamanla büyür ve Peyker evlenir. Firdevs Hanım ve kızları güzel görünmeye ve çok şık giyinmeye büyük önem verirler. Firdevs Hanım, dönemin zenginlerinden Adnan Bey ile evlenmek ister. Ama Adnan Bey Bihter'i ister. Firdevs Hanım bu evliliğe başta karşı çıkar ama daha sonra kabul etmek zorunda kalır. Adnan Bey'in Nihal ve Bülent adında iki çocuğu vardır. Nihal on beş, Bülent ise yaklaşık dokuz yaşındadır. Adnan Bey'in eşi, Bülent'in doğumundan hemen sonra vefat etmiştir. Nihal, önce babasının yeni evliliğine soğuk soğuk bakar. Ancak Bihter ile tanışınca içi ısınır. Ancak artık babasından uzaklaşmıştır. Ancak Bihter'le anlaşamayan aşçının, kocası Süleyman Efendi ve kızları Cemile ile evi terk etmesiyle Nihal Bihter'den hoşlanmamaya başlar. Abisi Bülent'i yatılı okula gönderdiği için Bihter'i suçlamaya başlar. Bihter iki yıl içinde evliliğinden sıkılmaya başlar. Çünkü Adnan Bey ile aralarındaki yaş farkı büyüktür ve Bihter ona aşık olmadığını hisseder. Zamanla Behlül ile arasında yasak bir ilişki başlar. Behlül Adnan Bey'in yeğenidir ve onlarla aynı evde yaşamaktadır. Bihter gece herkes uyuduktan sonra Behlül'ün odasına girer. Sabaha kadar bir ilişkileri oluşmaya başlar. Nihal zamanla Bihter'den nefret etmeye başlar: Bihter'in Nihal ve Bülent'in odalarını ayırması Nihal'e göre affedilmez bir harekettir. Firdevs Hanım, kendi konağının çok nemli olduğunu, dizlerindeki romatizmayı bahane ederek, Adnan Bey'in konağına yerleşmeye karar verir. Aynı dönemde Nihal'in annesi olan mürebbiye Matmazel De Courton da evi terk ederek Fransa'ya döner; Nihal, Bihter'in kendisini uzaklaştırdığını düşünür. Nihal'in artık kimsesi kalmamıştır. Eskiden babasını çok sevse de şimdi ona karşı bir kin besler. Yaşadığı olayların ağırlığı karşısında bir gün piyano çalarken bayılmış; Bu olaya sadece konağın genç Etiyopyalı hizmetçisi Beşir şahit olur. Aynı dönemde Nihal Behlül'e duygusal bir yakınlık hissetmeye başlar. Behlül ise zamanla Bihter'e duyduğu aşktan uzaklaşır ve yeni arayışlara girer. Firdevs Hanım, Adnan Bey'in konağında kalmaya başladıktan sonra Behlül ve Nihal ile evlenmeyi planlamaktadır. Bu sırada Bihter ile Behlül arasında bir ilişki olduğunu anlar. Nihal ve Behlül bu fikre başta şaka gibi gelmese de zamanla ciddileşir; İki genç birbirine aşık olur. Bihter, Behlül'ün Nihal'e olan aşkını kıskanır. Nihal, Behlül ile evlenmeye hazırlanırken Behlül ile Bihter arasındaki ilişkiyi sezer. Sonunda Bashir her şeyi açıklıyor. Nihal ve Adnan Bey şok geçirirler. Bihter evlendikleri gün odasında intihar eder. Behlül evden kaçar. Bir süre sonra Adnan Bey ve Nihal eski mutlu günlerine dönerler; Şakire Hanım ve Süleyman Efendi evlerine dönerler ve Mademoiselle de Courton Fransa'dan geri çağrılır. Ancak Beşir, uzun süredir mücadele ettiği hastalığa yenik düşerek hayatını kaybeder. - Halid Ziya Uşaklıgil'in realist-naturalist bir romanıdır. - İlk olarak 1899-1900 yıllarında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edildikten sonra 1901'de kitap olarak yayımlanmıştır. - Aşk-ı Memnu, tefrika edildiği dönemde büyük ilgiyle karşılanmıştır. Halid Ziya Uşaklıgil'in en tanınan romanı olmuştur. - Roman, yazarın en olgun eseri olarak kabul edilir ve Servet-i Fünun dönemi Türk edebiyatının şaheserlerinden biri olarak değerlendirilir. Batılı anlamda ilk roman örneği olduğu bilim çevrelerince kabul görmüştür. - Roman, Tarık Günersel tarafından tiyatroya uyarlandı ve üç perdelik bir oyun olarak temsil edildi. - Tarık Günersel'in yazdığı libretto, Selman Ada tarafından opera olarak bestelendi; Aşk-ı Memnu operasının ilk temsili 23 Ocak 2003 tarihinde Mersin'de yapıldı. Opera daha sonra İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda da sahnelendi. - Romandan yola çıkılarak Kanal D ve Ay Yapım tarafından yapılan yeni bir dizi uyarlaması 2008 yılında televizyonda yayınlanmaya başladı. Bu dizide hikaye 2000'ler Türkiye'sine uyarlanmış, olay örgüsünde ve karakterler özelliklerinde değişiklikler yapılmış, romanda yer almayan kimi yeni karakterler eklenmiştir. Aşk- Memnu tefrika edildiği dönemde büyük ilgiyle karşılanmıştır. Halit Ziya Uşaklıgil'in en tanınan romanı olmuştur. Roman, yazarın en olgun eseri olarak kabul edilir ve Servet-i Fünun dönemi Türk edebiyatının şaheserlerinden biri olarak değerlendirilir. Aşk-ı Memnu romanı Servet-i Fünun neslinin dil ve kelime anlayışını devam ettiren bir özelik gösterir. Üslup olarak yazar, kendisine has sanatlı söyleyişlerin yanında kelimeleri de en güzel şekilde seçerek, anlatmak istediklerini okuyucusuna çarpıcı bir şekilde aktarır. Siirsel anlatım üslubu, Aşk-ı Memnu'da da kendini gösterir. Yazar kelimeleri son derece güzel bir şekilde kullanmış ve duygularını çok güzel bir rahatlıkla, şairane bir üslupla kelimelere dökmüştür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ask-ve-gurur/", "text": "Elizabeth Bennett: Beş Bennet kızının en büyüğü olan Elizabeth, romanın ana karakteridir. Akıllı, oyuncu ve zeki Elizabeth, özel hayatında güçlü fikirlerine tutunurken toplum içinde kibar olma sanatında ustalaşmıştır. Fitzwilliam Darcy: Zengin bir toprak sahibi olan Darcy, romanın erkek ana karakteridir. Bir süre Elizabeth'in düşmanıdır. Kibirli, sessiz ve biraz antisosyal, topluma ilk girdiğinde kendini kimseye sevdirmiyor ve genellikle soğuk bir tip olarak algılanır. Charles Bingley: Mizaç olarak Jane'e benzemektedir. Ortalama bir zekaya sahip ve biraz saf olmasına rağmen, aynı zamanda açık yürekli, son derece kibar ve doğaldır. Tabi bu da onu suskun, kibirli arkadaşı Darcy ile doğrudan karşıtlık haline getirmektedir. Bingley, Jane'e ilk görüşte aşık olur. Taşları bir beyefendinin kızı Elizabeth Bennett ile zengin ve asil bir toprak sahibi olan Fitzwilliam Darcy arasındaki çatışmayı konu edinmiştir. Elizabeth ve Darcy başta birbirlerinden hoşlanmazlar. Ancak, ikisi de çok benzer karakterlere sahiptir. Elizabeth ve Darcy, gururlu ve gerçek saf aşkı arayan insanlardır. Birbirlerini etkilemelerinin ana nedeni budur. Elizabeth, orta gelirli, soylu olmayan bir ailenin kızıdır. Ailede toplam beşkardeş vardır. Annenin tek arzusu kızlarını asil ve varlıklı kişilerle evlendirmektir. Elizabeth ise tam tersine zengin olmasının önemli olmadığını düşünüyor ve gerçek aşkı arıyor. Eliza, asil duygulara ve erdemli davranışlara büyük önem verir. Diğer kardeşlerine göre daha zeki ve canlı bir yapıya sahiptir. Hikayenin diğer ana karakteri Darcy ile ailesiyle bir baloda tanışırlar. İlk başta Darcy'den pek hoşlanmaz çünkü Darcy başta kibirli ve kaba bir adam gibi görünür. Bu önyargı, ilk etapta aralarında soğukluk oluşmasına neden olur. Daha sonra çeşitli yerlerde buluşurlar, ancak aralarında bir görüşme olmaz. Darcy Elizabeth'i görünce ondan hoşlanmaya başlar ama belli etmez. Göstermemesinin nedeni, Darcy'nin fazla konuşmayan gizemli bir yapıya sahip olmasıdır. Eliza ise Darcy'ye sempati duymaya başlar. Bunu kabul etmek çok zordur. Eliza'nın gururu engel oluyor. Darcy'nin tavrı Eliza'nın ondan nefret etmesine neden olur. Sonra, Eliza'nın baloda tanıştığı Wickham adlı bir memurun Darcy hakkında daha kötü şeyler söylemesi, daha fazla nefret uyandırır. Memur Wickham aslında Eliza'ya Mirasımı almamı engelledi diyerek yalan söyledi. Eliza bunun yalan olduğunu bilmediğinden Darcy'ye olan nefreti daha da artar. Uzun bir aradan sonra Darcy ve Eliza bir süre birbirlerini görmezler. Bu süre zarfında, memurun hesabına göre Eliza, Darcy'nin kibirli, kötü ve başkalarına kötü davrandığını düşünüyor. Daha sonra bir gün ikisi tesadüfen karşılaşır. Darcy, Eliza'ya bir mektup verir. Bu mektupta kendisine yapılan iftiranın asılsız olduğu yazılıdır. Eliza okuduklarına inanamaz. Bunca zaman Darcy'ye haksızlık ettiğini düşünür ve çok üzülür. Aslında o kadar uzun zamandır kibir ve kabalıklarla dolu olduğunu düşündüğü kişinin altında asil, sevgi dolu bir insan olduğunu fark eder. Bundan büyük pişmanlık duyar. Eliza daha sonra Darcy hakkında çok iyi ve olumlu şeyler duyar. Herkes Darcy'den övgüyle bahseder. Eliza onun asil davranışını görür ve ona karşı bir sevgi besler. Daha sonra bir gün tekrar karşılaşırlar. Eliza, Darcy'ye aşık olduğunu ve uzun uzun konuştuklarını söyler. Birbirlerinden neden bu kadar uzun süre ayrı kaldıklarını açıklamaya başlarlar. Her şey yoluna girer ve sonunda mutlu bir şekilde evlenirler. - Gurur ve Önyargı İngiliz yazar Jane Austen'in ikinci romandır. - 18 Ocak 1813'te yayımlanan roman, 1796-1797 yılları arasında kaleme alınmıştır. - Aşk ve Gurur ismiyle yayınlanmıştır. - 2013 yılında yayımlanışının 200. yıldönümü özel etkinliklerle kutlanan Aşk ve Gurur romanı ortalama her on yılda bir ya bir sinema filmi, ya da televizyon filmi veya dizisi haline getirilmiştir. - 1938, 1952, 1967, 1980 ve 1995 yıllarında yapılan dizilerle birlikte televizyona uyarlanmıştır. - İki kez sinema filmi çekilmiştir. Aşk ve Gurur, taşralı bir beyfendinin kızı olan Elizabeth Bennett ile varlıklı ve soylu toprak sahibi Fitzwilliam Darcy arasındaki çatışmayı anlatır. Gerçi Jane Austen bu iki karakteri birbirlerinin tuzağına düşmüş kişiler gibi sunar, ama ilk izlenimi tersine çevirmekte gecikmez: Soyluluk ve servetten kaynaklanan gurur ile elizabeth'in ailesinin soylu olmayışı karşısında beslediği önyargı, Darcy'yi mesafeli davranmak zorunda bırakır. Elizabeth'in davranışında da hem özsaygının uyandırdığı gurur, hem de Darcy'nin züppeliği karşısındaki önyargı etkili olur. Zeki ve coşkulu Elizabeth yalnızca Austen'ın en çok sevdiği kadın kahramanı değil, aynı zaman bütün İngiliz edebiyatının en çok ilgi uyandıran kadın roman kişiliklerinden biridir. Sıradan insanların günlük yaşamlarını işleyerek romana ilk kez belirgin bir modern nitelik kazandıran Austen'ın en sevilen romanlarından biri olan Aşk ve gurur'u, Nihal Yeğinobalı'nın yetkin Türkçesiyle sunuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ask/", "text": "Ella Rubinstein: Rubinstein, 40 yaşında Amerika'da yaşayan bir ev kadınıdır. Sessiz, mütevazı bir hayatı, görünüşte düzenli ve sorunsuz bir evliliği var. Bu evliliğin temeli Hoşgörü, Anlayış, Saygı ve Sabırdan gelmektedir. David: Ella'nın eşidir. Mesleğinde hayli başarılı ve çok para kazanan Tanınmış bir dişçidir. Jeannette: David ve Ella çiftinin en büyük kızıdır. Scott: Jeannette'nin evlenmeyi düşündüğü erkek arkadaşıdır. Orly ve Avi: David ve Ella çiftinin ikiz çocuklarıdır. Kız olan Orly ve erkek olansa Avi'dir. Aziz Zahara: Ella'ya Aşk Şeriatı adlı romanı incelemeye gönderen gizemli bir yazardır. Mistik düşünceleri olan insanlara yardım etmek için dünyayı dolaşan gezgin derviş ruhuna sahip bir adamdır. Ella için evliliğini bitirir. Şems Tebrizi: Hayatını sadece ilahi aşka adayan üstün bir kişidir. Kurallara aldırış etmeden kral, dilenci, fahşe, şeyh, herkesi aynı seviyede gören ve seven olağanüstü bir yürekli adam olarak tasvir edilir. Kimya: Şems tarafından düştüğü genelevden kurtarılan, tövbe eden ve Mevlana'nın tekkesine giren yiğit ve iyi kalpli kadındır. Erkek kılığına girip Şems'in vaazlarına katılmak için camiye gidebilen cesur biridir. Mevlana'nın oğlu Alaaddin'in kendisine, Kimya'ya Şems'e karşılıksız bir aşkı vardır. Mevlana: Konya'da Yaşayan Din Adamı ve İslam Alimidir. Diğer yarısı Şems Tabrizi ile tanıştıktan sonra hayatında hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Konya'da yaşayan bu islam alimine Mevlana derler. Mevlana Celaledin Rumi olarak da bilinen İslam dünyasının büyük alimlerindendir. Alaaddin: Kimyayı sevdiği ve elde edemediği için Şems'e kin besleyen, Şems ve babası Mevlana'nın dostluğuna dayanamayan biridir. Şems'in ölümünden sorumlu olarak sanıklar arasında gösterilmektedir. Sultan Veled: Kendisini tamamen babasına adamış ve istediğini kayıtsız şartsız onaylayan bir oğuldur. Şems ve Mevlena arasındaki mistik Aşk ve Ella Rubinstein adlı Amerikalı bir kadın ile Aziz Zahara adlı bir Sufistin günlük yaşamdaki dünya aşkını konu alan bir romandır. Şems ve Mevlana'nın otobiyografik mistik aşkını anlatan Aşk Şeriatı adlı kitap, Zahara ve Ella'yı bu mistik aşka benzer bir dünyevi aşkla birleştiriyor. Şems ve Mevlana'nın mistik aşkıyla, Zahara'nın mistik kimliği Ella'yı büyüleyecek ve kırk yaşında evli ve üç çocuklu bir ailesi olmasına rağmen hayatında tam bir değişim yaşayacaktır. Ella, ABD'de Northampton'da üç çocuğu ve kocası David ile birlikte yaşıyor. Hayatını her zaman evde yemek yapmak ve çocuklarına bakmakla geçirir. O ve David kendi şartlarında pek iyi değiller. Ella, David'in onu aldattığını düşünüyor. Bir gün Ella ve David, büyük kızları Jeannette, erkek arkadaşı Scott'la evlenmek için ebeveynlerinin karşısına çıktığında ne yapacaklarını bilemezler. Ella, kızını engellemeye çalışır. Scott'ı arar ve ona kızından uzak durmasını söyler. Bunu öğrendikten sonra David ve Jeannette, Ella'ya karşı tavır alır. Bu olaydan sonra Ella'nın hayatı değişmeye başlar. Ella, David'in yardımıyla bir dergide iş bulur. Oradaki işi, dediği gibi, bir yayınevinde bir edebiyat editörünün asistanıdır. Özgür olduğunda, kendisine verilen hikayeyi değerlendirerek zamanını geçirir. Hikayenin yazarı, Aziz Zahara adında bir İskoç Sufi'dir. Hikayenin konusu Mevlana ve Şems'in dostluğudur. Ella bu hikayede kendi hayatını bulur ve hikayeden çok etkilenir. Zamanla Ella, Aziz'e mail atmaya başlar ve Aziz'i tanımadan Aziz'e aşık olur. Ella, David'e Aziz'e aşık olduğunu söyler. David, Ella'yı evliliğini sonlandırmamaya ikna etmeye çalışsa da başarılı olamaz. Boston'a Saint Ella'yı görmeye gelirler ve bir otelde buluşurlar. Her şeyi Saint Ella'ya anlatır. Aziz kanserdir. Çok az hayatı kalmıştır. Bu kez Ella'nın hayatını karartmak istemiyor ama her şeyi kabul edip ailesini terk ediyor ve Aziz'le Konya'ya gelip birlikte yaşamaya başlıyorlar. Bir yıl boyunca birlikte çok mutlu bir hayat yaşarlar. Daha sonra Aziz ölür. Ella yalnız kalır. İkiz çocukları ve David Ella ile konuşmak istemiyorlar. Onu destekleyen tek kişi, bir zamanlar evlenmeye karşı çıktığı büyük kızı Jeannette' dir. - Aşk kitabı Elif Şafak'ın en çok okunan ve en çok tartışılan eserlerinin başında gelmektedir. - 2009 tarihinde yayınlanan ve alt başlığında Ya ortasındasındır AŞK'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde... ibaresini taşıyan Romandır. İngilizce yazılan romanın Türkçeye çevirisini Kadir Yiğit Us yapmıştır. - Kitabın en ilgi çekici yanlarından biri de aşkın 40 kuralı. Elif Şafak bu 40 kuralı tamamen kendi hayal gücü ile yaratmış ve bunu kullanırken Şems'in söylemlerinde de olukça etkilenmiş. Yazarın 2009 yılında Doğan Kitap tarafından K.Yiğit Us çevirisiyle yayımlamış olduğu eseridir. Kitabın kapağında fotoğraf sanatçısı Ebru Bilun Akyıldız'ın Kadın Kalbi adlı fotoğrafı yer almaktadır. Elif Şafak bu kitabında biri günümüzde, diğeri ise 1200'lü yıllarda geçen iki öyküyü anlatıyor. Kitap iki farklı öykü şeklinde kurgulanmış olsa da bu iki hikayeler aşk temelinde birbirlerine bağlı. Yazar bu kitabı için Ben aşkı anlatmak istedim. Hem dünyevi hem manevi boyutlarıyla aşkı yazdım. demiştir. Ella Rubinntain, 40 yaşında bir ev hanımıdır ve düzenli bir hayatı vardır. Bir gün bir yayınevinde editör asistanı olarak işe başlar ve eline incelemesi için bir kitap geçer. A. Z. Zahara adındaki gölgede kalmış bir yazarın eserini inceleyen Ella, kitabın tasavvuf felsefesinden oldukça etkilenir. Ella, etkisinde kaldığı bu kitap nedeniyle bir arayışa düşecektir. Kitabın en ilgi çekisi yanı ise Elif Şafak ' ın Aşkı 40 kuralla sıralaması. Yazar bu 40 kuralı Şems'in söylemlerinden ilham alarak oluşturmuştur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aslinda-ozgursun/", "text": "Duygu Asena'nın bir internet sitesinde yazdığı bu kitabı, yazara göre okurların tepkileriyle şekillenmiş ve sonuçlanmıştır. Kitap, çocukluklarından beri arkadaş olan Berna ve Belgin adlı iki kadının hayatından bir yıllık bir süreci kapsıyor ve bu süreçte yaşadıklarının etkisiyle beklentilerinin nasıl değiştiğini anlatıyor. Üniversitede oldukça başarılı ve aktif bir öğrenci olan Berna, şimdiki eşi Erkan ile tanışmış, maddi durumlarının iyi olacağını ve kendisinin çalışmasına gerek kalmayacağını düşünerek eğitimini yarıda bırakıp evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuştur. Çocuk. Ancak üniversitede spor ve çeşitli sosyal etkinliklere aktif olarak katılan Berna, zaman geçtikçe ev hanımı hayatından hoşnutsuzluğa kapılır ve işadamı kocasının artan ilgisizliğinden şikayet etmeye başlar. Belgin ise eğitimini tamamlayarak özel bir şirkette çalışmaya başladı ve çalışkanlığı sayesinde kısa sürede mesleğinde yükseldi. Tüm bu telaş içinde evlenip aile kurmaya vakit bulamayan Belgin, hayatta yalnız olduğunu düşünüp çeşitli arayışlara girdi. Belgin karakteriyle çalışan bir kadının iş yerinde ne gibi zorluklarla ve kısıtlamalarla karşılaştığını görme fırsatı buluyoruz. Kitap, Belgin ve Berna'nın kısmen tanıtıldığı telefon konuşmalarıyla başlıyor. Erkek arkadaşından ayrılan Berna, dertlerini paylaşmak için Belgin'i arar. Burada kitabın dayandığı herkes kendi hayatını sevmeli ve mutlu olmalı anlayışı Berna tarafından dile getiriliyor. Pasif ev kadını olmaktan sıkılan Belgin, arkadaşının teşvikiyle bir çevre derneğinde gönüllü olarak çalışmaya başlar. Zaten çalışkan bir kişiliğe sahip olan Belgin, kısa sürede çevre konusunda kendini eğitir ve dernekte aktif rol alır. Daha geniş bir sosyal çevreye giren Belgin artık kendine daha fazla vakit ayırmaya, daha bakımlı olmaya ve bir kısır döngüden kurtulmaya başlamıştır. Bunun sonucunda eşinin ve çocuğunun ona karşı tutumları değişti. Bu sırada Berna başka arkadaşlar bulmaya ve yeni ilişkiler deneyimlemeye başladı. Yaşadığı çeşitli ilişkilerde aradığını bulamayan Berna, artık kendini yıpranmış hissediyor ancak bu döngüden kurtulamıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Belgin'in babası ölür ve bugüne kadar hep kocasının gölgesinde yaşayan annesi yeni duruma alışmakta zorlanır. Belgin bu durumu arkadaşına şöyle anlatıyor: -Annemin durumunu görmüyor musun Berna? Babama bir şey olsa dayanamaz. Kırk yıl demek kolay. Kırk yıldır birlikteler. Her zaman , her yerde. Birbirlerinin organları gibiler. Annem onsuz yaşayamazdı, O hiçbir şey yapamaz diye sormadan. Zaten hiçbir şey yapamaz. Sokakta bile yürüyemiyor. Ancak beklenilen bir durum değildir. Belgin'in annesi hızla iyileşerek yeni bir hayata başlar ve bu da doğal olarak Belgin'i çok etkiler. Başarıları giderek artan Belgin, bir televizyon programı yapmaya başlar. Bu başarıları sayesinde evliliği de kurtulmuştur. Bu sırada Berna bir reklam ajansı açar ve kendi işini yürütmeye başlar. Bir açılış nedeniyle Şanlıurfa'ya gider. Orada kaldığı kısa süre bile hayata bakışının değişmesine neden olur. Artık amaçsız bir şekilde bir yerden bir yere dolaşan Şanlıurfalı arkadaşına yazdığı mektupta, o bölgede yaşayan insanların aslında televizyondan herşeyi öğrenmiş olduklarını belirtip, ama o gördükleri, kendi yaşamlarından öylesine uzak ki, düş bile kuramıyorlar. Belgin, bir Güneydoğu turundan söz etmiştin. Mutlaka ona katılalım, mutlaka İnsanın yalnızca kendi yakın çevresini tanıması ne korkunç şey. diye yazıyor. Belgin ve Berna... İki kadın... İki hayat... Ve bir yolculuk... Bir iç yolculuk... Belgin ve Berna toplumun ve erkeklerin dayattığı ahlak anlayışına, tabulara karşı çıkıp özgürlüklerini, kimliklerini arıyorlar... Ve de aşkı... Evli ve umutsuz bir kadın olan Belgin ile aşka aşık Berna'nın, benliklerini keşfetme serüvenlerinde her kadın bir şeyler bulacak... Duygu Asena, bu yeni kitabında, iki kadının ekseninde kadın duygularını, kadın psikolojisini ve sorunlarını her zamanki duyarlı ve sürükleyici üslubuyla aktarıyor. Bizi kadın erkek ilişkilerini yeniden düşünmeye çağıran Asena, okurlarına gene çok farklı bir pencere açıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aspidistra/", "text": "Gordon: Otuz yaşlarında, dönemin şartlarına göre iyi eğitim almıştır, yazar ve şairdir. Kapitalist sistemin getirdiklerine karşı verdiği savaş vermiş ancak yenik düşmüştür. Ravelston: Antichrist yayın evinin editörlüğünü yaparken Gordon'la tanışırlar. Kapitalist sisteme karşı çıkan, sosyalist bir gençtir. Rosemary: Gordon'la reklam şirketinde tanışıp sevgili olurlar. Gordon'u olduğu gibi kabul eden, anlayışlı bir genç kadındır. Julia: Gordon'un ablasıdır. Kardeşinin eğitimi için elinden geleni yapan, anne ve babasının ölümünden sonra bile ona aile olan fedakar bir kadındır. George Orwell, Aspidistra romanında 1930'lar İngiltere'sindeki sınıf kavgasını ve bir üst sosyal katmana çıkma özlemini kara mizahla eleştiriyor. Yazarın, Hayvan Çiftliği, 1984 gibi kamuoyunda çokça popülerlik kazanmış romanlarından önce kaleme bu roman diğer eserlerinin gölgesinde kalsa da yine sivri ve zeki bir dille sistemi eleştirmektedir. Kapitalist sistemin dişlilerinden kaçmaya çalışan genç bir yazarın direnişini tezatlıklarla anlatırken, karamsar ve umutsuz dünya perspektifini de bu kitaba da yansıtıyor. Sistemin demir pençesinden kurtulmanın mümkün olmadığını, eninde sonunda sistemin bir parçası olunacağını savunuyor. Romanın ismi ve roman örgüsünde sıkça adı geçen Aspidistra bitkisi, aslında romanımızın başrolü Gordon için parayı temsil eden bir varlık. Onun kötü şartlarda yaşadığı evlerde, bu bitki de onu tıpkı paranın kirli ve bozulmuş bir gölgesi gibi takip eder. Zihninden uzaklaştırmaya çalıştığı para imgesi onu Aspidistra kılığında takip eder. Paraya olan nefreti bitkiye olan nefreti ile bir amalgam oluşturur. Gordon'un değişen şartlarıyla birlikte bitkinin de yeri değişir. Nefret ettiği her ne varsa yaşamının tam ortasında yerini alacaktır. Yazar, O sadece paraya değil, yaşama da yüz çeviriyordu. cümlesiyle kitabın aslında ana fikrini okuyucuya sunmuş oluyor. Paraya ve başarıya açılan savaşta, bedensel ve zihinsel herhangi bir çalışmanın olmadığı, tembelliğin altında dünyaya karşı bir bahanecilik de yatıyor. Kahramanımız; Orta sınıfın düşük gelirli, genel olarak hayatta sıra dışı bir başarı sağlayamamış bir ailenin mensubudur. Ailenin imkanları olsun olmasın yaşamak duygusu yüreklerinde hiç yeşermemiştir. Ailesi, yoksul olmasına rağmen onun eğitim alabilmesi için şartlarını zorlarlar. Gordon'dan beş yaş büyük olan ablası Julia, eğitim alamadığı halde kardeşi için elinden geleni yapar. Bütün aile onun ilerde kendilerini sefaletten kurtaracağına inanırlarken, o ailesinin yoksulluğundan utanır. Okuduğu okulda sınıf farkı, ekonomik eşitsizlikler, yaşadığı zorluklar nedeniyle ailesini suçlar. Bu psikolojinin ilk izdüşümü paraya giderek artan bir saygı şeklinde kendini bulur. Paraya olan bu saygı, onun gençlik yıllarında devrimci hareketlere katılmasıyla evrilir. Kapitalist sistemin bir parçası olmayı reddeder. Çağdaş ticaretin tümüyle üçkağıda dayandığını, zaman içinde paraya tapmanın bir inanç sistemi olabildiğini anlar. Ancak yıllar sonra kapitalist sistemin dişlilerinden birinde, bir reklam ajansında çalışacağı o günlerde aklının ucundan bile geçmez. Gordon o yıllarda yaşamın iki yolu olduğunu; ya zengin olup paraya hizmet edilmesi gerektiğini, aksi takdirde tek yolun paraya ve başarıya karşı savaş açmak olduğunu savunmaya başlayacaktır. Başarısız bir ailenin başarısız bir ferdi olan Gordon' un hedefi bellidir artık, babasının ve annesinin ölümünden sonra çalışmayı reddeder. Bütün ailenin umudu olan kahramanımız baskılara direnemez ve bir yayın evinde kısa süreli çalışmak zorunda kalır. Hayatındaki tek dostunu orada tanır; Ravelston, Antichrist yayın evinin editörüdür. Onun şiirlerini yayınlar, kitap tanıtımları yaptırır. Gordon kısa süre çalıştıktan sonra oradan da ayrılır. Açlık, sefalet dolu günlerin ardından bir reklam şirketinde çalışmaya başlar. Yazdığı reklam metinleriyle kendisinin bile şaşıracağı başarıya ulaşır. Sevdiği kadın Rosemary ile de orada tanışır. Gordon, başarıdan mutlu olmanın yanı sıra kendisindeki bu çelişkili durumu kaygıyla izler. İçinden bir ses ona, parayı hor görürse havadaki kuşlar kadar özgür olacağını söylüyordur fakat havadaki kuşların oda parası ödemek zorunda olmadığını unutmuştur. Arkadaşı Ravelston'dan, sadece hayatta kalacak kadar kazanacağı bir iş bulmak için yardım ister. Bir sahafın yanında haftalıkla çalışmaya başlar. Bir süre sonra açlık ve parasızlık onun her şeyi sorgulamasına neden olmaya başlamıştır. Olgusal olarak karşı çıktığı para ve öteki yanda derin bir özlemini duyduğu paranın getirdiği imkanları kabullenemeyişi onu içsel bir çelişkiye sürükler. Odasındaki Aspidistra çiçeği bile ona parayı hatırlatıyor, bir nevi paradan intikamını çiçeği sulamayarak onu da açlığa mahkum ederek çıkarıyordur. Sevgilisiyle, arkadaşlarıyla olan sorunlarını hep paraya bağlayarak aslında paranın kölesi olduğunu kabul etmiştir. Sıkıntılı günlerinde ablasından borç alarak ayakta kalmaya çalışan Gordon, Amerikan bir yayın evinin şiirini yayınlamasıyla 50 dolar kazanır. O güne kadar yapmak istediklerini bir güne sığdırır. Arkadaşı ve sevgilisiyle birlikte eğlenmek ister fakat fazla alkol, içindeki diğer Gordon'u yani para hırsı olan tarafını ortaya çıkarır. Bütün gece içen kahramanımız, gözünü nezarette açar. Sabah uyandığında elindekileri kaybetmekle kalmamış işinden de olmuştur. Kimseden yardım kabul etmeyen Gordon Ravelston'un evinde kalmak zorunda kalır. Uzun bir süre sonra bulduğu iş yine bir sahafın dükkanında, fakat bu defa şartları daha da zor olan bir iştir. Gordon reddettikleri ile beraber yaşamdan da kopmaya başlar. Yarı aç, giysileri rehinde, bataklığa doğru sürüklenmektedir. Sevgilisinin uyarıları bile onu bundan vaz geçiremez. Taki Rosemary'nin hamile olduğunu öğrenene kadar. İki yıl direndiği açlık ve sefalete yanında sevdiği kadını ve çocuğunu sürükleyemeyeceğini fark ettiğinde, reklam şirketindeki eski işine geri döner tekrar çalışmaya başlar. O hep acıyarak baktığı siyah ceketli orta sınıflar ve aspidistra çiçeğini pencere önüne koyarak, başından beri eleştirdiği sistemin bir parçası olacaktır. İngiliz romancı George Orwell, Hayvan Çiftliği adlı siyasal masalında, zorbalığa dönüşen Stalin yönetimini yerden yere vurmuş; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı ünlü yapıtında da insanlığı belleksiz ve muhalefetsiz bir totaliter toplum tehlikesine karşı uyarmıştı. Ama bu iki büyük yapıtından önce, 1930'lar İngiltere'sinde 'sınıf atlama özlemi'ni benzersiz bir kara mizahla eleştirdiği Aspidistra romanını kaleme almıştı. Aspidistra, sınıf atlama özentisindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklam ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklamcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın sürpriz sonunu yine sevgilisi yaratacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ates-gecesi/", "text": "Kemal Murat Bey: Henüz on dokuz yaşındayken İstanbul'dan Milas'a sürgün edilmiştir. Son derece varlıklı, yakışıklı ve dürüsttür. Ancak bir türlü olgunlaşmayan bir karakteri vardır. Hercai gönüllüdür. Afife isminde bir kıza aşık olması hayatını değiştirmiş olsa da karakteri nedeni ile ona açılamamıştır. Afife: Selim Bey'in kız kardeşi ve genç yaşında dul kalmış bir kadındır. Afife, Murat'a aşık olmuştur. Ama kişiliğinin gelişmemiş olması sebebi ilke Murat'ın ona açılamaması gibi, Afife'de Murat'a açılamamaktadır. Stematula: Murat Bey'in Milas'a gelmesinin ardından ona aşık olan bir genç kızdır. Selim Bey: Girit'i kurtarmak için çalışan ve zamanında Rumların eline düşmüş olan bir adamdır. Varvar Dudu: Murat Bey'in Milas'a sürgün edildiği dönemde evinde kaldığı kırklı yaşlarında dul bir kadındır. 2. Abdülhamit döneminde Milas'a sürgün gönderilen ve henüz kişiliği daha tam oturmamış bir delikanlı olan Murat'ın yaşadığı aşklar ve dönemin siyasi ve sosyal olayları romanın konusu oluşturmaktadır. Murat ailesinden miras kalan lüks yaşantısı yüzünden kişiliğini tam olarak bulamamıştır. Sonu gelmeyen aşkları ve tutarsız tavırları romanda detaylıca ele alınmaktadır. Kemal Murat Bey ve ailesi bizzat padişah tarafından sürgüne gönderilmiştir. Milas kaymakamı onu ve ailesini karşılaşmıştır. Kaymakam Murat'ı görünce sürgün edilenin bir çocuk odluğunu düşünerek şaşırır. Murat ise miralay bir babanın oğludur ve İstanbul'da mühendis mektebinde okumaktadır. Tam olarak neden sürgün edildiğini dahi bilmeden Milas'a gelmiştir. Sürgün edilmesinin nedeni ise yengelerinden birinin veliaht Reşat'ın sarayında olmasıdır. Murat'ın yaşından küçük göstermesi kaymakamı fazlası ile şaşırtmıştır. Rum mahallesinde Varvar Dudu adlı bir kadının evi ona gösterilmişti. Bu ilçece Kemal Murat Bey'e büyük bir saygı gösterilmekteydi. Bir gün kaymakam Murat Bey'i de yanına alarak Selim Bey ile birlikte içki içmeye gitmiştir. Murat Bey onlardan küçük olmasına rağmen ayak uydurmayı başarmıştır. Murat Bey başlangıçta yaşadığı yeri ve mahallesi yadırgamıştır. Ancak zaman geçtikçe buraya alışmayı başarmıştır. Bu mahallede ise her sene Ateş Gecesi düzenlenmesi bir gelenek haline gelmiştir. Murat Bey, bu ilçede Stematula adlı bir kıza ilgi duymaya başladı. Stematula bakışları ile erkekleri fazlası ile etkilemeyi başaran bir kızdı. Çok güzel bir kız olmamasının yanı sıra bir çekiciliği vardı. Fakat kızın Murat Bey'in peşinden hiç ayrılmaması onun soğumasına neden olmuştu. Özellikle onu görmek için sık sık evine gidip gelmesi son derece rahatsız etmekteydi. Üstelik Stematula diğer kızlar hakkında fazlaca dedikodu yapmakta, Murat Bey ile ilgili de ortaya asılsız iddialar atmaktaydı. Murat Bey bir akşam Rina ile karşılaşmıştır. İkisi birlikte yürüyerek mahalleye kadar gelmişlerdir. Bu tesadüfen gelişen olay sonrasında sık sık birbirilerine rastlamaya başlamışlardır. Bir ziyafet sırasında da Rina ile beraber olan Murat Bey, Stematula'nın dikkatini çekmiştir. Tüm bunlar sonrasında Murat Bey, Yortu gecesinde bir ağaca yaslanmış yüzü karanlıklar içerisinde kalan bir kadın görmüştür. Bu kadına fazlası ile ilgili duymuş ve bu kadının kim olduğunu öğrenmek istemiştir. - Reşat Nuri Güntekin'in ilk baskısı 1942 yılında yapılmış olan bir aşk romanıdır. - Ateş Gecesi Romanı ikinci dünya savaşının devam ettiği yıllarda yazılmıştır. Buna rağmen toplumsal konulardan uzak, sosyal şartlar ele alınmadan tamamı ile aşk konuludur. Bu özellikleri ile dahi birçok okur tarafından fazlası ile sevilmiştir. - Roman yazarın ele aldığı en güzel aşk romanı olarak nitelendirilmiştir. Birçok romanında aşkı ve sosyal hayatı iç içe işleyen yazar, bu romanında da farkını ortaya koymayı başarmıştır. Ateş Gecesi, Reşat Nuri Güntekin'in önemli romanlarından biridir. Yazar, Ege bölgesinde yaşanan unutulmaz bir aşkın çevresinde, döneminin gerçeklerini de ustalıkla yansıtmıştır. Çalıkuşu'ndaki Feride gibi, Akşam Güneşi'ndeki kahraman Jülide gibi, Güntekin'in bu kitabında da Afife'yi tanıyacak ve çok seveceksiniz. Çok teşekkürler ben de kitabın özetini arıyordum."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ates-gecitleri/", "text": "Kserkses: Hırslı, asabi bir Pers kralıdır. Dienekes: Zeki, bilgili ve tecrübeli bir komutandır. Aleksandros: Büyük bir komutan olmak için çalışan, cesur bir genç subaydır. Leonidas: Sparta kralıdır. Bilgeliği ve cesur oluşu ile tanınan ve bu savaşta gösterdiği cesaret sayesinde tüm Spartalılara örnek bir kraldır. Steven Pressfield tarafından yazılmış, Spartalı bir askerin gözünden Termopylae Muharebesi'nı anlatan tarihi romandır. Perslerin Balkanlar'ı işgali sırasında Spartalılar ile aralarında geçen savaşı konu ediniyor. M.Ö. Herodot'a göre 482'de komutasındaki iki milyon askerden oluşan Pers İmparatorluk ordusu Hellespontos'u geçerek Helen topraklarını işgal etmek için yola çıkar. Çaresiz kalan Spartalılar, oyalama taktiği olarak üç yüz seçilmiş askeri Thermopilai geçidine gönderdiler. Burada dağlarla deniz arasındaki geçitler o kadar dardı ki, Pers kuvvetlerinin en azından bir kısmının etkisiz kalacağını umarlar. Hayatlarını feda etmeye hazır seçkin bir güç, işgalci milyonları birkaç gün içinde durdurmayı başarır. Üç yüz Spartalı ve müttefikleri işgalcilere yedi gün boyunca direnir. Silahları paramparça ve bitkin olduğunda bile, sonunda yenilene kadar elleriyle ve dişleriyle savaşırlar. Spartalılar ve Thespian müttefikleri kanlarının son damlasına kadar savaşır. Kendi canlarını feda ederek gösterdikleri cesaret sayesinde Helenler bir araya gelir. O yıl, Salamis ve Plataiai'de Persleri yenerek Batı'da filizlenen demokrasi ve bağımsızlık kavramlarını kurtarırlar. Kitapta savaştan sonra bulunan tek yaşayan Spartalı tüm bunları ve Spartalıların savaşını Pers imparatoruna anlatır. Ağır yaralandığı için daha sonra ölür. - Pressfield, Pers ordusunun 2 milyon kişiden oluştuğunu iddia ederken, Herodot bu rakamın 5 milyon olduğunu söyler. Simonides'e göre ise bu rakam 3 milyondur. Ancak günümüz tarihçileri o zamanın kaynakları ve lojistik imkanlarıyla bu rakamın 100 ila 250 bin arasında olabileceğini hesaplamışlardır. Binlerce yıl önce, Herodot ve Plutarch yazdıkları tarihlerde Isparta toplumunu ölümsüzleştirdiler, fakat günümüzde bu antik kentten ve bu görkemli kültürün sosyal yapısından elimizde çok az veri var. Bu uygarlıktan kalan az sayıdaki antik izlerden biri de, Isparta kentinden binlerce mil ötedeki Termopilai adında küçük bir Yunan dağında bulunmaktadır. Isparta'nın en iyi savaşçılarından oluşan üç yüz kişilik ordusu, Pers İmparatorluğu'nun saldırılarına yürekli bir biçimde işte burada karşı koymuştu. Dağda bulunan basit bir dikili taş, onların gömüldüğü yeri göstermektedir. Yazar bu taştan yola çıkmış ve Isparta söylencelerini akademik bilgilerle zenginleştirerek, kusursuz bir tarihi roman yazmış. Romanın anlatıcısı, bu destansı savaştan canlı kurtulmayı başarmış tek Isparta savaşçısı. Ateş Geçitleri; tarihi, gizemi ve dokunaklı aşk öykülerini bütünleştirip, yazıdaki Homer geleneğini yirmi birinci yüzyıla taşıyan destansı bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ates-yakmak/", "text": "Kitaptaki Ateşi Aydınlatmak, Jack London'ın gençliğinde altın aramak için gittiği Kuzey Kutbu'na yakın bölgelerde gerçekleşen bir olayın hikayesi olup, ölümle tek başına yüzleşen bir insanın hayatta kalma mücadelesini anlatmaktadır. Sıcaklığın 75 F'ye ( 59 C) düştüğü bir kış gününde Yukon Nehri'ni çevreleyen ormanlarda yürüyüşe çıkar. Bu gibi durumlarda yalnız seyahat etmeye karşı uyarıları göz ardı ederek, sadece bir köpek eşlik eder. Hayvanın içgüdüleri onu aşırı soğuğun tehlikeleri konusunda uyarır, ancak köpek gönülsüzce adamı takip eder. Donmuş bir dereyi takip ederlerken, adam karın gizlediği ince buz parçalarından kaçınmaya özen gösterir. Amacı, o akşam saat altıya kadar kamplarında bir grup arayıcıya ulaşmaktır. Öğlen yarımda adam durur ve ısınmak ve öğle yemeğini yiyebilmek için bir ateş yakar. Yürüyüşe devam ettikten kısa bir süre sonra, yanlışlıkla buzu kırar ve ayaklarını ve alt bacaklarını ıslatır, onu durmaya ve kendini kurutmak için başka bir ateş yakmaya zorlar. Bu ateş için bir ağacın altında bir yer seçtikten sonra, alevleri beslemek için etrafındaki çalı yığınından ince dallar çeker, bu hareketin titreşimleri sonunda büyük miktarda karın üstteki dallardan aşağı yuvarlanmasına ve yangını söndürmesine neden olur. Adam, ekstremitelerinde hızla his kaybetmeye başlar ve başka bir ateş yakmak için acele eder, şimdi aşırı soğuğun oluşturduğu hayati tehlike hakkındaki uyarıları anlamaya başlar. Ateşi yakar, tüm kibritlerini tutuşturur ve bu süreçte elindeki uyuşukluktan dolayı kendini yakar. Başka bir ateş yakmaya gücü olmayan adam, köpeği öldürmeyi ve vücut ısısını kullanarak kendini kurtarmayı düşünür, ama elleri o kadar katıdır ki, ne hayvanı boğabilir, ne de boğazını kesmek için bıçağını çekebilir. Sonunda, kampa doğru koşarak kan dolaşımını düzeltmeye çalışır, ancak karda birçok kez tökezler ve düşer. Adam soğuğun kendisini yavaş yavaş dondurduğunu hisseder ve sonunda uykuya dalar ve hipotermiden ölür. Cesedini bulduklarında köpek, kampta yiyecek ve barınak bulmak için hava karardıktan sonra cesedi terk eder. - Bu hikayenin iki versiyonu var. İlki 1902'de, diğeri 1908'de yayınlandı. 1908'de yazılan hikaye, sıklıkla antolojiye giren bir klasik haline gelirken, 1902 hikayesi daha az bilinir. - Ateş İnşa Etmek, insan ile doğa arasındaki çatışmayı betimleyen natüralist hareketin sık sık alıntılanan bir örneğidir. - Aynı zamanda Londra'nın Yukon Bölgesi'ndeki kişisel deneyimlerini de yansıtıyor. - Yazar geçirdiği bu yılları, Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı isimli kitaplarında da anlatmıştır. Jack London, Kuzey topraklarını konu alan eserlerinde okurlarını buzla sarmalanmış bir diyarda adım adım gezdirir. Biri 1902'de, öbürü 1908'de yayımlanan ve Ateş Yakmak başlığını paylaşsalar da birbirlerinden olay örgüsü yönünden ayrılan iki hikayeyle, Yaşama Azmi adlı üçüncü bir hikayenin bir araya getirildiği bu derlemede de Jack London insanın buz kaplı doğayla ve kendi benliğiyle yüzleşmesini anlatır. Gençliğinde Klondike bölgesine altın aramaya giden ve soğuğun hüküm sürdüğü bu topraklarda bizzat yaşamış olan London, Alaska'dan Yukon'a, Kolondike'ten Kanada tundralarına kadar yörenin coğrafyasına ve sakinlerine oldukça hakimdir. Jack London'ın karakterleri Kuzey'in dört bir yanda uzanan bembeyaz topraklarında vahşi doğanın gücüyle amansız bir mücadele halindedir. Doğanın, soğuğun ve pekiyi bilmedikleri bir coğrafyanın pençesinde, hayata tutunmaya çalışırlar. Ve ateş yakmak, bu varoluş mücadelesinin ilk adımıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ateste-yeserdim/", "text": "Arif: Dedesi tarafından kovulan, annesi ile beraber yaşam mücadelesi verip bir yandan okumaya çalışan kişidir. Nur: Temiz kalpli bir kızdır. Arif ile evlenir. Yetim Arif'in acı dolu hayatını konu alan kitap 6 bölümden oluşuyor ve bu 6 bölümü kısa bir şekilde başlıklarla ayırıyor. Romanın hikayesi gerçek kişi ve olaylardan yola çıkılarak yazılmış. Dönemin önemli bakanlarından Arif'in Yılın Yazarı ödülünü almak için eski kasabasına dönmesiyle başlar. Babası evden çıktıktan sonra anneannesi ve dedesi tarafından anne ve küçük Arif kapının önüne konulur. Bunun üzerine annesi yalvarır ve geri dönmesi için ikna etmeye çalışır ama dedesi katı ve zalim bir adamdı, onu bir kez daha kovar. Bunun üzerine ismi Melek olan annesi, üç aylık bebeğini alarak annesinin yanına gider. Yüreğindeki Havali hayaliyle her gün hüzünlenen Melek, bir yandan annesine ve tek direnci olan Arif'e sarılarak ömrünü geçirmektir. Zaman geçtikçe onlarla alay edenler olur ama Melek kendini ve küçük ailesini hepsinden korumak için Allah'a sığınır. Arif birkaç yardımla okula başlar. Hem çalışan hem de okula başlayan karakterimizin okul aşkı o kadar saf ve temiz anlatılıyor. Annesinin ilaç parasını ve evin ekmeğini kazanan Arif, bu sırada hocası Fevzi'den çokça cesaret alır. Ancak öğretmeni ve müdürünün atanmasıyla ilkokulu bitirir ve Arif yeniden okulu bırakmak zorunda kalır. Okuma aşkıyla yanıp tutuşan bir çocuk için okul hasreti acı bir deneyimdir. Arif, hocası Fevzi'den aldığı bir mektupla, umut ve biraz da destekle, annesini kasabaya taşınmaya ikna eder. Burada okula başlayan Arif'in hayatı elbette kolay değildir. Bin bir güçlükle okulu bitirdiğinde, üstesinden gelmesi gereken daha çok sorunu olduğunu fark eder. Ancak okuma sevgisi onu yatılı bir ilkokula yönlendirir. Bu bölümde yatılı okulu kazanan Arif'in karşılaştığı yeni zorluklar anlatılıyor. Arif, müdürünün yardımıyla okula yerleşir ve annesi okulda iş bulur. Bu sayede Arif ve Melek ayrılmamış olurlar. Albay kızı Hasret'in annesi Arif'i kenara çeker ve son derece sert bir dille kızının ona layık olmadığını ve ondan uzak durması gerektiğini söyler. Arif okulu derece ile bitirir ve öğretmenliğe başlar. Okul, dereceye giren öğrenciler için İzmir'e bir gezi düzenler. Arif bu yolculukta babasını düşünür. Büyük şehir hayaliyle annesini terk eden ve tüm ailenin yıkılmasına neden olan Arif'in babasına duyduğu hasret, bebekliğinden beri Arif'in içini yakmaktadır. Hep yetim olarak anılan ve bunun altında ezilen Arif için baba faktörü çok farklı bir anlam taşır. Arif artık öğretmendir ve ataması yapılmıştır. Onu bekleyen yeni maceralar vardır. Bu bölümde Arif, yıllardır hasretini çektiği babası ve ağabeyiyle tanışır. Onu tanıdıkça daha çok anlıyor. Dedesinin durumu giderek kötüleşiyor. Dedesi ölmek üzeredir ve annesine eziyet eden bu iki kötü kalpli, yaşadıkları olaylardan sonra özür dileseler de maalesef sonları kötüdür. Dedesi ölünce babası anneannesini alıp eve döner. Melek çok pişman olan Cemal'e herkesi yeniden gururlandıracak bir şekilde af dileyerek cevap verir. Hasretini kalbine gömen Arif, Nur adında temiz kalpli bir kızla evlenir. Annesini ve Nur'u bırakıp köye öğretmenlik yapmaya gider. Bir ahırı derslik yaparak işe başlar ve iki yıl boyunca o köyün öğretmeninden fazlası olur. İki yıl sonra geri döner ve bazı durumlarda uykulu okul aşkı yeniden alevlenir. Bu dönemde yazılar da yazan Arif, milli eğitim müdürlüğü görevinden ayrılarak Ankara'ya gelir. Burada bakan danışmanı olarak göreve başlar. Ailesini yanında götürür. Yılın Yazarı ödülü için memleketine davet edildiğinde tereddüt eder. Bu yolculukta annesini de kaybeder. Geniş bir okuyucusu olan bir yazarın hayatından önemli sahnelerin de yer aldığı bu kitap; her insana ibret olacak kadar şaşırtıcı, düşündürücü ve duygu yüklü konulardan oluşmaktadır. Bütün olumsuz şartlara rağmen azmin, ümidin ve fedakarlığın sonunda elde edilen başarı, herkese örnek olması niyetiyle kaleme alınmıştır. Yürekleri titreten bu amansız yaşam mücadelesi, çaresizlik içinde çareyi, dert içinde dermanı anlatmaktadır. Bu hayat öyküsünde sabır, azim, umut ve ihanet birbirine karışmıştır. Öyle ki her insana yetecek kadar ibret dersi vardır. Her anı çileyle, dramla ve gözyaşıyla sulanan bu yasam serüveninde, dayanılmaz çırpmışlar yürekleri burkmakta ve duyguları şaha kaldırmaktadır. En ağır şartlarda bile nasıl başarıldığım' anlatan bu eser; hayata küsen, başarısızlığı kabullenen ve ümidini yitiren her insana, yeni bir ümit ve şaşmaz bir rehber olacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/atesten-gomlek/", "text": "Ayşe: İzmir'in işgali sırasında kocası ve çocukları Yunanlar tarafından öldürülmüş ve bu olaydan sonra Ayşe, Milli Mücadele için Kuvayi Milliye'ye katılmak üzere Anadolu'ya gitmiştir. Cemal: Ayşe'nin abisidir. Milli Mücadele için İhsan ile birlikte Anadolu'ya gider. Milli Mücadele'nin önemli subaylarından biridir. Peyami: Cemal'in arkadaşıdır. Savaşta yaralanmış bir subaydır. Milli Mücadele sırasında Ayşe'ye aşık olur ve aşkına karşılık alamaz. Binbaşı İhsan: Peyami'nin arkadaşıdır. Cemal ile tanışan İhsan, düzenli olarak buluşur ve üç arkadaş ülkenin durumu hakkında konuşurlar. Milli Mücadele için Anadolu'ya gider. Ayşe'ye aşık olur. Kezban: Ailesi Yunanlılar tarafından öldürülen genç bir kızdır. İhsan'a aşık olduğu için Milli Mücadele'ye katılır. İhsan'ın peşine düşer. Aşkına karşılık veremez. Mehmet Çavuş: Kezban'a aşıktır. Kezban için Kuvayi Milliye'ye katılır. Kezban'ı kaçırır. Kezban, İhsan'ı sevdiği için bunu kabul etmez ve onu serbest bırakır. Bu olaydan sonra Mehmet Çavuş bir isyana yakalandı ve İhsan tarafından asılır. Ateşten Gömlek romanı, Kurtuluş Savaşı'nın verdiği mücadeleyi ve bu mücadelenin aşamalarını Ayşe ve yakınları üzerinden anlatmaktadır. Ayşe'nin kocası ve çocukları, İzmir'in işgali sırasında Rumlar tarafından öldürülür. Olaydan yaralı kurtulan Ayşe, İstanbul'daki kardeşinin yanına gider. O dönemde İstanbul'da düzenlenen Milli Mücadele mitinglerinden sonra Ayşe, Cemal, Peyami, İhsan Anadolu'ya giderek Kuvayi Milliye'ye katılır. Ayşe, hemşire olarak gönüllüler, hastalarla ilgilenir. Bu sırada İhsan ve Peyami, Ayşe'ye aşık olmaya başlar. Bir aşk üçgeni oluşur. İşte o zaman Ateş Gömlek kendini göstermeye başlar. Cemal tarafından, Ayşe genç ve bekarken Peyami ile evleneceği düşünülürken, Peyami, Ayşe'yi sevmediği ve onu gücendirdiği için Ayşe Peyami'yi aklından silmiştir. Peyami ile asla evlenmeyecektir. İhsan ise ailesi tarafından bir akrabasının kızı olan İhsan ile evlenmeye çalışır. Ayşe'ye aşık olduğu için kabul etmez. Akraba kızıyla vedalaşırken durumu anlatır ve kızı öper. Öpüşmeyi uzaktan gören Ayşe için aklında İhsan vardır ve İhsan ile evlenmez. Ayşe'ye kalan tek şey Milli Mücadele'dir. Kezban'ın anne babası Yunanlılar tarafından öldürüldü. İhsan'a aşık olduğu için Milli Mücadele'ye katılır. İhsan, Ayşe'ye aşık olduğu için asla karşılık vermez. Bu yüzden Kezban, Ayşe'yi sürekli kıskanmaktadır. Mehmet Çavuş Kezban'a aşıktır ve onu kaçırır. Kezban'ın İhsan'a olan aşkını kabullenemez ve onu serbest bırakır ve bir isyanda İhsan tarafından asılır. Türk edebiyatının önemli yazarlarından Halide Edip Adıvar, Kurtuluş Savaşı yıllarını Ateşten Gömlek ile günümüze taşıyor. Adıvar, Kurtuluş Savaşı mücadelesinde Mustafa Kemal Atatürk'ün yanında bizzat yer alıyor. Ateşten Gömlek, yazar tarafından tam da bu yıllarda kaleme alınmaya başlıyor. 1922 yılında ilk kez yayımlanan eser, Kurtuluş Savaşı'nı anlatan ilk roman olarak biliniyor. Eserde savaş yıllarında Anadolu'nun durumu tüm gerçekliğiyle yansıtılırken, kahramanların iç dünyasına da değiniliyor. Ateşten Gömlek, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından başlayan ve Kurtuluş Savaşı'yla devam eden mücadele yıllarını yansıtıyor. Kitaptaki olaylar, başkahraman Hariciye memuru Peyami'nin hatıra defterine yazdıkları aracılığıyla okuyucuya aktarılıyor. Peyami'nin akrabası olan Ayşe, İzmir'in işgali sırasında eşini ve çocuğunu kaybetmesinin ardından İstanbul'a, Peyami'nin yanına geliyor. Burada da İngiliz işgalinin başlamasıyla Ayşe, Peyami ve arkadaşı Binbaşı İhsan, Kuvayımilliye'yi desteklemek üzere Anadolu'ya doğru yola koyuluyor. Ateşten Gömlek, kurtuluş mücadelesini tüm hatlarıyla ortaya koyarken, insana ait duyguları da aktarmayı unutmuyor. Peyami ve İhsan savaşın içinde fiilen yer alırken, Ayşe de cephede hemşirelik yapıyor. Tüm bu mücadelenin ortasında, bir de Peyami ve İhsan Ayşe'ye aşık oluyor. Vatan aşkıyla çarpan yüreklerin aynı anda aşka tutulmasıyla yaşanan tüm içsel karmaşa, okuyucuya büyük bir ustalıkla aktarılıyor. Kitap, Halide Edip Adıvar'ın Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na yazdığı bir mektupla başlıyor. Ateşten Gömlek ismini esasen Yakup Kadri kendi eseri için düşünüyor. Fakat Halide Edip bu isimden çok etkileniyor ve Anadolu'nun o dönemdeki durumunu tam anlamıyla karşıladığını düşünüyor. Bu sebeple kendi romanına Ateşten Gömlek ismini vermek için Yakup Kadri'ye iznini istediği bir mektup yazıyor. Ardından bu mektubu romanın ilk sayfalarında yayımlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/avare-yillar/", "text": "Genç Adam: Romanın ana karakteridir. Ancak romanda adı geçmez. Gencin Babası: Genç adamın babasıdır. Siyasi olaylara karışarak ailesinden uzaklaşan ve bu yüzden kendisini ve ailesini maddi ve manevi bir şekilde etkileyen adamdır. Babaanne: Genç adamın babaannesidir. Adana'da yaşar. Oğluna ve ailesine sahip çıkmaya çalışır. Gazi: Genç Adamın arkadaşıdır. Birlikte İstanbul'a kaçıp minik bir maceraya atılmışlardır. Boşnak Kız: Genç Adam ile romanın sonunda evlenmiştir. Fabrikada çalışan işçi bir kızdır. Avare Yıllar, zor bir çocukluktan sonra yetişkinliğe geçiş sürecinde, insanına inanan bir yazarın dilinden gerçeği bulma mücadelesinde bireyin korkularının, kaçışlarının ve geçmişe dönüşlerinin romanıdır. Romanın kahramanı Adana'da anneannesi ile birlikte yaşamaktadır. Babası, annesi ve kardeşleri önce Beyrut'ta sonra Kudüs'te yaşamaya başlar. Bir zamanlar bolluk içinde yaşayan aile, roman kahramanının babasının sürgün hayatı nedeniyle doğal olarak işten uzak durur. Bu nedenle aile özellikle ekonomik olarak olumsuz etkilenmiştir. Romanın genç kahramanı bu ekonomik sıkıntıdan dolayı hayatın yükünü omuzlamıştır. İstanbul'a gitmek için Adana'da bir dokuma fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlar ama buna dayanamaz ve işi bırakır. Kahramanın babaannesi bu duruma çok üzülür ve torununa para verip onu İstanbul'a yakın semtlerden birine teyzesinin yanına göndermek ister. Kahramanımız babaannesinden aldığı parayı arkadaşı Gazi ile birlikte İstanbul'a kaçmak için kullanır. İstanbul'a firari olarak gelirler ama İstanbul'a sığınamazlar ve Adana'ya dönmek zorunda kalırlar. Bu arada annesi de Adana'ya gelmiş ve masraflar artmıştır. Genç okulu tamamen bırakır. Bir dokuma fabrikasında tezgahtar olarak işe başlar ve bir süre sonra çalışan kızlardan birine aşık olur. Büyükannesinin itirazlarına rağmen evlenir. Ailenin itibarını gölgede bırakmak istemeyen anneanne de ödünç aldığı pırlanta takılarla düğünü yapar ve düğünün sonunda kendisine emanet edilen takıları geri verir. Bosnalı kız ise pırlanta küpeleri çok sevse de ödünç aldığına pişman olmadığını söyler ve evlilikleri ile biter. Yazdıklarında kimi zaman biyografik öğelerden de yararlanan Orhan Kemal'in en sevilen kitaplarından biri olan Baba Evi, Küçük Adamın Romanı dizisinin ilk kitabı. Çocukluktan gençliğe geçişi edebiyatımızda en iyi anlatan metinlerden biri olan Baba Evi, yine yazarın çok sevilen romanı Avare Yıllar'ın öncesini oluşturuyor. Avare Yıllar, halkına inanan bir yazarın dilinden, bireyin, zorlu bir çocukluğun ardından yetişkinliğe geçişte yaşadığı doğruları bulma mücadelesindeki korkularının, kaçışlarının ve geri dönüşlerinin romanıdır. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırak, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ay-batti/", "text": "Belediye Başkanı Orden: Babası gibi kendiside yıllardır belediye başkanlığı yapmakta olan bir adamdır. Son derece gür bıyıklara ve beyaz saçlara sahiptir. Evlidir ve iki çocuğu vardır. Albay Lanser: Orta yaşlarda, hafif kır saçlı ve sert bakışlı biridir. Ancak genellikle yorgun bir görünüşe sahiptir. Geniş omuzlu bir yapısı vardır ve subaylık yapmaktadır. İşgal birliklerinin komutanı olarak görev yapmaktadır. Dr. Winter: Kasabanın doktorudur. Aynı zamanda kasabadaki tarihçidir. Kendi halinde bir bireydir. İyi yürekli bir insandır. Kasabanın ileri gelen insanlarından bir tanesidir. Yüzbaşı Loft: Askerlik ayranı bir subaydır. Ona göre asker olmak her şeyden üstündür. Bütün kadınların üniformasına bayıldığını düşünmektedir. Annie: Belediye başkanının özel aşçısıdır. Biraz aksi bir kadındır. George Corell: Birçok farklı açıdan kasabaya yararı dokunmuş biridir ve kasabanın önde gelen tüccarlarındandır. Ancak daha sonrasında Almanlar ile iş birliği yaptığı ortaya çıkart ve hain olduğu tespit edilir. Ay Battı kitabında diğer kitaplara oranla çok daha değişik bir konuyu ele almaktadır. Savaşın insanı hem ruhsal hem de fiziksel açıdan nasıl eritip yok ettiğini konu edinmektedir. Tutsak edenler ve tutsak edilenlerin nasıl ve neden savaştığını, ne zamana de savaşacağını kestiremeyen insanların içinde düştüğü çıkması detayları ile birlikte kitap ele almaktadır. Bir gün kasabada bulunan delikanlılar, kasabanın dışarısındaki Corell'in evinde bir atış yarışması yapmaktaydı. 400 yıldır hiçbir şekilde savaş görmemiş olan bu kasabada, halk özgürlüğüne son derece düşkündür. Aynı zamanda kömür madenciliği ile geçimlerini sağlamaktaydılar. Herkes kasabanın yakınlarına paraşütle inmiş olan Alman askerini gördükten sonra kısa bir şok geçrir. Corall'in evinde bulunan 12 adet asker bu duruma müdahale etmek için kasabaya koşar. Ancak bu sırada pusuya düşürülürler ve 6 asker öldürülür. Diğer 6 askerden ise 3 asker yaralanır ve geriye kalanlar kaçar. Toplamda 250 Alman askeri ve 6 subay kasabanın tamamını ele geçirir. Albay Lanser'in başında bulunduğu birlik, kömür madenini işletmek ve burada çıkarılan kömürleri liman vasıtası ile Almanya'ya taşımak ile görevlidir. Lanser ve diğer beş subay belediye başkanının evine yerleşerek kasabayı buradan kontrol etmeye başlarlar. Bu sırada Corell'in bir hain olduğunu anlaşılır ve kasaba halkı tarafından dışlanır. Corell her ne kadar başkan olmayı istese de Albay bunu kabul etmez. Yaşanan tüm bu olaylara karşı ilk direnişi madende kendisini zorlayan Yüzbaşı Loft'e saldırırken araya giren teğmen Prackle'ı öldüren Alex tarafından başlar. Ancak Alex kurulan mahkeme kararı ile idam edilir. Halk tarafından fazlası ile sevilen Alex'in öldürülmesi askerler ile halkın arasının iyice açılmasına sebebiyet vermektedir. Madende işler giderek yavaşlamaktadır. Baskı bir sürede daha bu şekilde devam eder. Tüm bunlar olurken kasabanın gençleri tek tek İngiltere'ye kaçaktadır. Almanlar ise bu durumu engellemek için haklı karne ile yiyecek almaya zorlalar. Çalışmayanların ailelerine ise hiçbir şekilde yiyecek verilmemektedir. Tüm bunlar olayların daha da kızışmasına sebep olur. Bu sırada halk yalnız yakaladığı askerleri öldürmeye başlar. İngiliz uçakları ise köprüleri ve madenleri bombalamaya devam etmektedir. Bu sırada olaylar daha da fazla gelişmeye başlamakta, halk ile askerler tam bir savaş haline girmeye başlamaktadır. - Ay Battı kitabında insanın özgürlüğünün silah zorlu ile elinden alınamayacağını açıkça anlatmaktadır. - Yazara göre savaş iki taraf içinde büyük kayıplar anlamına gelmektedir. - Kitap son derece açık bir dille ortaya konmuştur. Cümleler basit be anlaşılabilirdir. Ancak son derece sürükleyici bir yapıya sahiptir. Adı bilinmeyen bir kasaba, bilinmeyen bir tarihte işgale uğrar. İşgale karşı zaman içinde sessiz bir direniş başlar. John Steinbeck bu romanda, bir kez bile Hitler'den, Nazi işgalinden söz etmeden, II. Dünya Savaşı'nda işgalcilerin ve işgale uğrayanların iç dünyalarını gözler önüne seriyor. İşgalciler tarafında, bir liderin peşinden giden ordunun kolektif ruhu zamanla amansız bir yalnızlık duygusuna dönüşüyor. İşgal edilenler tarafındaysa direniş, özgür bireylerin kişisel çabalarıyla başlayıp kolektif bir eyleme dönüşüyor. Giderek kim işgalci kim tutsak, iç içe geçiyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ay-tutuldugu-gece/", "text": "Öğretmen Tevfik: Kasabanın daha iyi noktalara gelmesi için çaba gösteren öğretmendir. İhtiyat Zabiti: Kasabaya tatil için gelen bir su mühendisidir. Nemide: Halim Ağa'nın yeğeni ve İhtiyat Zabiti'nin aşık olup evlendiği kişidir. Kadir ve Halim Ağa: Yılardır birbirine düşman olan nüfus sahibi iki ağadır. 1950'lerde Rumeli göçmenlerinin yaşadığı bir Ege kasabasında mahalle halkının sorunlarını çözmeye kendini adamış bir mühendis ve öğretmenin, onları yaratan güçlerin karşılaştığı zorluklar konu ediniyor. İhtiyat Zabiti tatil için kasabaya gelir. Su mühendisidir. Kasabada tanıştığı öğretmen Tevfik, kasaba için çalışmaya karar verir. Ancak, kemikleşmiş düşüncelere tepki gösterirler. Kasabada siyasi nüfuz sahibi olan Kadir ve Halim Ağa, yıllardır birbirine düşmandır, yedek subay ve öğretmen köye su getirmek ister. Bir gece, İhtiyat Zabiti'nin rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadığı bir kadına aşık olur. Bu kız, zeytinliklerindeki yangında yardım ettiği Halim Bey'in yeğeni Nemide'dir. Ay tutulmasının olduğu gece gördüğü Nemide ile nişanlanır ve köye su getirilir. Ay Tutulduğu Gece'de Kemal Bilbaşar, Demokrat Parti'nin iktidara gelişinin, daha çok Yunanistan göçmenlerinin yaşadığı bir Batı Anadolu sahil kasabasındaki yansımalarını, kasabada geçici olarak bulunan anlatıcının gözüyle, ince bir mizahın yumuşattığı bir gerçekçilikle anlatıyor. Değişen iktidarla birlikte toplumsal ilişkiler de değişmekte, yeni biçimler almaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ayasli-ile-kiracilari/", "text": "Romanda Anlatıcı dışında romana anlamsal katkıda bulunan 36 karakterin adı geçer. 18'i pansiyonda yaşayan, 18'i ise dışarıdan kişilerdir. Anlatıcı: Yoksul bir çiftçi ailesinden gelme genç, aydın bankacıdır. Romanda anlatıcı olarak geçtiği için adı geçmez. Halide: Pansiyonun hizmetçisidir. Dürüst, samimi ama görgüsüz bir kişidir. Ayaşlı İbrahim Bey: Kastamonulu yaşlı bir tüccardır. Çalışkan, paraya düşkün, cahil, yer yer şefkatli yer yer acımasız biridir. Fuat: İstanbullu genç bir şofördür. Ayrıca Faika'nın kocasıdır. Fuat'ın annesi: İstanbullu yaşlı ev kadınıdır. Geçmişe özlem duyan, dedikoducu, kötü niyetli bir kadındır. Faika: Ankaralı genç bir ev kadınıdır. Fuat'ın eşi ve Ayaşlı'nın da üvey kızıdır. Haki: Devlet dairesinde memurdur. Ahlaki değerleri düşük biri karakterdir. Turan: Haki'nin kumarbaz eşidir. Romanın anlatıcı ile de cinsel ilişki yaşar. Şefik Bey: İstanbullu yaşlı bir tercümandır. Korkak, yalancı, sorumsuz, tembel bir kişiliğe sahiptir. Hasan Bey: Kendisini içkiye vermiş Trakyalı bir iş adamıdır. Ayrıca anlatıcının hemşerisidir. Duygusal, dürüst, yardımsever birisidir. İskender: Rusya'da eğitim görmüş Hemşinli bir fabrikatördür. Eğlenceye, kumara düşkün, hırslı, kibirli biri karakterdir. Abdülkerim: Buharalı bir tüccardır. İş zekası gelişmiş ancak sorumsuz, duygusuz bir karakterdir. İffet: İstanbullu genç bir ev kadınıdır. Abdülkerim'in eşidir. Düşüncesiz, zevksiz, sevgi anlayışı olmayan ve rahatına düşkün biridir. Hüseyin Bey: Vanlı bir çiftçidir. İnatçı, zeki, bilgili, çalışkandır. Raife: Halide'den sonra pansiyonda hizmetçilik yapan yaşlı İstanbullu kadındır. Kötü niyetli, dedikoducu, ikiyüzlüdür. Ziynet: İzmirli genç bir kadındır. Ayrıca pansiyonda hizmetçilik yapan üçüncü kadındır. Temiz, konuşkan, gözüa çık, akıllı biridir. Doktor Fahri: Anlatıcının en yakın dostu ve ayrıca sırdaşıdır. Selime: Hasan Bey'in iyi eğitim almış dul kızıdır. Rasim: Maliye'de çalışan genç adamdır. İyi eğiti görmüş, Halide'yi hamile bırakan gençtir. Makbule Hanım: Ayaşlı'nın randevu evi işleten karısıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara'da bir banka memuru dokuz odalı bir daireye taşınır. Anlatıcı rolünü olan banka memuru, tesadüfen taşındığı bu yerde birlikte yaşadığı insanları ve tanık olduğu olayları anlatır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara'da bir banka memuru dokuz odalı bir daireye taşınır. Köy muhtarı oğlu Ayaşlı İbrahim Bey tarafından devletten kiralanan bu daire, çeşitli nedenlerle Ankara'ya gelenler için oda kiralanmaktadır. Pansiyon olarak değerlendirilebilecek bu yerde birçok insan bir arada yaşar. Anlatıcı rolünü üstlenen banka memuru, tesadüfler sonucu taşındığı bu yerde birlikte yaşadığı insanları ve tanık olduğu olayları anlatır. Anlatıcı burada yaşayan insanları yakından tanıdıkça, dedikodunun, çıkarcılığın, bencilliğin, sorumsuzluğun, para ve kumar düşkünlüğünün çevreye hakim olduğunu görür ve kendini rahatsız hisseder. Dairedekilerin tamamına yakını yatılılardan Turan Hanım'ın odasında toplanıp kumar oynamak veya kumarbazları izlemek için uğraşırlar. Kumarda başrolü Turan Hanım, İskender Bey ve İffet Hanım üstlenirken, diğerleri onlara para kaybeder. Turan Hanım apartmanın merkezi olurken, İffet Hanım da bir salon kadınına dönüşür. Turan işi büyütüp ayrı bir evde kumarhane kurduğunda, İffet pansiyondaki kumarhaneyi işletme işini üstlenir, ancak apartmana kumar için gelen insanlardan biriyle dışarıdan kumar oynamak için gelenlerden biriyle ilişkisi olunca, kumar işini yürütemez. Pansiyonun hizmetçisi Halide de gayri meşru bir ilişkiden hamile kalır ve çocuk sahibi olmaya karar vererek yurdu terk eder. Pansiyonda yaşayanlar ölüm, cinayet, tutuklama ve boşanma gibi nedenlerle dağılırken, Anlatıcı, Ayvalık'ta yaşayan pansiyonerlerden birinin kızı Hasan Bey'in kızı Selime ile mutlu ve saygın bir evlilik yapar. Birlikte Adana'ya giderler. Ayaşlı, daireyi devletten yeniden kiralamaktan vazgeçer; Kocası tarafından terk edilen Faika Hanım ile ayrı bir eve taşınır. Ayaşlı kısa bir süre sonra ölünce daha önce felç geçirerek vefat etmiş olan Hasan Bey'in yanına bir mezara defnedilir. - Eser, 1989'da TV dizisi olarak uyarlanmıştır. - Memduh Şevket Esendal'ın kitap olarak yayımladığı ilk romandır. - Türk edebiyatının en önemli yapıtlarından biri sayılır. - Eser, 1942'de CHP Roman Yarışması'nda beşincilik ödülü almıştır. - Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında yaşanan toplumsal değişiklikleri yansıtan, yalın dille kaleme alınmış bir romandır. - Milli Eğitim Bakanlığının 100 Temel Eser listesinde yer alır. Memduh Şevket Esendalın okunması gereken kitaplarindandir akıcı güzel konusu vardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ayise/", "text": "Ayişe, Cambridge'li bekar Ludwig Horaca Holly ve evlatlık oğlu Leo Vincey'nin asırlık bir efsanenin peşinde Afrika'nın karanlık kalbine yaptıkları tehlikeli yolculukta geçen hikayeyi konu edinmektedir. Cambridge Üniversitesi'nde genç bir profesör olan Horace Holly, bir gün arkadaşı Vincey tarafından ziyaret edilir. Vincey arkadaşına ölmek üzere olduğunu ve oğlu Leo'yu Holly'ye emanet etmek istediğini söyler. Vincey, Holly'ye ailesinden duyduğu fantastik bir hikaye anlatmakla kalmaz, aynı zamanda ailesinden miras kalan kilitli bir demir kutuyu, oğlu 25 yaşına geldiğinde açması şartıyla Holly'ye teslim eder. Holly onu kabul eder. Arkadaşının isteği üzerine Vincey ertesi gün ölü bulunur. Holly, Leo'yu evlat edinir ve büyütür. Çocuk 25 yaşına geldiğinde, açılan kutudan Vincey'nin anlattığı fantastik hikayeyi doğrulayan bir tablet çıkar. Tablette Mısırlı rahip Kallikrates'in bir efsanesi yazılıdır. Buna göre Kallikrates, MÖ 339'da sevgili Prenses Amenartes ile Mısır'dan kaçar. Ancak Güney Afrika kıyılarında, bir nehrin ağzına yakın bir yerde gemileri batar. Kallikrates ve Amenartes yerliler tarafından kurtarılır ve beyaz kraliçelerinin önüne getirilir. Kraliçe Kallikrates'i görünce aşık olur ama Kallikrates Amenartes'i sever. Reddedilen kraliçe, bir kıskançlıktan sonra Kallikrates'i öldürür. Kallikrates'in torunları, 25 nesildir atalarının intikamını almaya çalışır. Holly, Leo ve uşakları Job, tablette yazılan emirleri takip ederek hikayenin ne kadar doğru olduğunu öğrenmek için Afrika'ya bir yolculuğa çıkarlar, ancak gemileri yolda batar. Sadece üç kahraman ve geminin kaptanı hayatta kalır. Bir kurtarma botu ile nehir yoluyla karaya doğru ilerlerler. Tekneleri bataklıkta batmak üzereyken Amahagger adlı bir halk tarafından kurtarılırlar. Ancak bu insanlar, Kallikrates'in yazdığı gibi, beyaz yabancıları tencereye koyar, pişirir ve yerler. Tencereye girmeyi reddeden Holly, orada küçük bir Amahagger katliamı yapar ve 3 İngiliz kaçmayı başarır. Ancak bu kargaşada kaptan da vurulur. Leo da ağır yaralandı. Leo'ya aşık olan yerel bir kızın yardımıyla, kayıp Kor şehrinin kraliçesi Ayesha'nın Leo'nun yarasını iyileştirebileceği öğrenilir. Kraliçe Aisha inanılmaz derecede güzel ve doğaüstü güçlere sahip. Vücudunu ve yüzünü beyaz battaniyelere sarıyor. Sürekli peçe takıyor çünkü onu peçesiz gören erkekler ölümden kaçamıyor. Ayişe aslında 2000 yıl önce Kallikrates'i öldüren kraliçedir. Sürekli ateşte yıkandığı için vücudu bozulmaz ve güzelliği asla kaybolmaz. Ayişe güçleri sayesinde Leo'nun hastalığını tedavi eder ama bu arada Leo'ya aşık olur çünkü Leo tam olarak binlerce yıl önce ölmüş Kallikrates'e benzemektedir. Ayşe'nin güzelliğinin etkisinden kurtulamayan Leo, Ayşe ile evlenip birlikte İngiltere'ye gitmeye karar verir. Ama önce, Leo ve Holly de ateşte yıkanmalı ve hayatlarını uzatmalıdır. Yıkanması gereken bu ateş sarayın dışında bir mağaradadır ve tehlikeli yollardan geçilerek ulaşılır. Sonunda iş alevlerin olduğu yere geldiğinde Ayişe, Leo ve Holly'ye ateşte yıkanmanın tehlikeli olmadığını göstermek ister, önden ateş banyosu yapar. Ancak banyodan birkaç dakika sonra hızla yaşlanır ve yüzlerce yıl ölür. İngilizlerin hizmetkarı Jop ta gördükleri karşısında şok olur ve ölür. Hollz ve Leo, ateş banyosu yapmadan İngiltere'ye dönerler. Ayişe, Cambridgeli bekar Ludwig Horaca Holly ile manevi oğlu Leo Vincey'nin, çağlar öncesine uzanan bir efsanenin peşinde, Afrika'nın karanlık yüreğine doğru çıktıkları tehlikeli yolculuğun öyküsüdür. Yolculuğun sonunda, ölümün kucağında, tüyler ürperten Kor yeraltı mezarlarında yaşayan, yabanıl Amahagger halkının gizemli ak kraliçesi Ayişe ile karşılaşırlar. Ayişe'nin ak örtüsünün ardında, Leo Vincey ile dostunu ölümcül güzelliğin ve aşkın onulmaz gizi beklemektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aylak-adam/", "text": "C: C karakterine odaklanan bir roman olarak tanımlanabilir. Yazarın kullandığı edebi teknikler hem okuyucuyu hem C.'nin iç dünyasını gösterir hem de ona yakın insanların gözünden farklı bir bakış açısıyla yaklaşmakadır. B: Romanda çok nadir bir şekilde karşımıza çıkan karakter olan B, birçok yönden C.'nin kadın hali olduğu gibi roman boyunca aradığı gerçek aşkı paylaşabildiği biridir. Güler: İlkyaz romanının ikinci bölümünde önemli rol oynayan Güler, bu aylarda C.'nin sevgilisi olarak karşımıza çıkıyor. Koyu mavi gözlü, fiziksel olarak güzel bir kız olan Güler ile C. arasında mutlu bir ilişki vardır. Ayşe: C. ile ilişkisi olan en önemli kadın Ayşe'dir. C. ile birlikte olan ancak onu terk eden Ayşe, onunla bir kez daha İstanbul'un yazlıklarında karşılaşırlar. Sadık: C'nin arkadaşı ve ayrıca bir ressam olan sadık'ın ayrıca atölyesi vardır. Maddi sıkıntısı olmayan aylak bir adam, mutlu olma arayışı ve aradığı kadını bulmaya yönelik sıradan çabaları hakkında bir romandır. İşsiz, güçsüz amaçsız bir şekilde hayat süren Sayın C.'nin tüm hayatı, ressam arkadaşı Sadık'ın atölyesi, kahvehaneleri, restoranları ve sokaklarından ibarettir. Romanın ana karakteri C., maddi olarak rahat, bu nedenle çalışmayan ve kendi deyimiyle aylak olan bir adamdır. Yakın zamanda ressam arkadaşı Sadık'ın atölyesine giderek burada bir tablo için modellik yapan C, bu tablodaki ufak bir detaydan rahatsız olur ve bir süre atölyeye gelmemeye karar verir. Hayatına anlam katmak için yazmaya karar veren C. bir süre sonra bu mesleğinden vazgeçer. İlkbaharda pastanede gördüğü bir kızı takip eder ve daha sonra adının Güler olduğunu öğrendiği bu kızla ilişki yaşamaya başlar. Güler ile C. arasındaki ilişki ilk başta iyi gitse de hayattan beklentilerinin çok farklı olması dikkatlerini dağıtarak aralarına soğukluk getirmiştir. Yaz aylarını İstanbul'un yazlıklarında geçiren C, eski sevgilisi Ayşe ile burada buluşur ve ikisi yeniden bir araya gelir. Ressam Ayşe'nin denizin resmini çizdiği ve C.'nin kendi düşünceleriyle baş başa bırakıldığı bu süreç oldukça keyifli başlar. Fakat bir gece C.'nin babasıyla ilgili anılarını anlatması Ayşe'yi korkutur. C.'nin herkesten farklı, insanlardan ve toplumdan uzak bir yaşam arayışında olduğunu bilen Ayşe, bir noktadan sonra onu terk edeceği korkusuna dayanamaz ve C.'ye not yazarak oradan ayrılır. Hayatta aradığını bulamayan C, sonbaharda yaşadığı eve döner ve sol şakağında ağrı, iştahsızlık gibi sağlık sorunları yaşamaya başlar. Bu sorunları alkol içerek çözebileceğini gören C, bir akşamın ardından Sadık'la Fransa'dan dönen Kemal adlı bir arkadaşını görmeye gider. Romanın son bölümünde, C. daha önce Güler'in yanında gördüğü, mavi yağmurluklu bir kızın, B.'nin, peşinden koşmaya başlaması ele alınmıştır. - 1958 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'nde ikincilik kazanan Aylak Adam'da bilinç akışı, iç monolog, diyalog, geriye dönüş, günlük, mektup ve leitmotif tekniği kullanılmıştır. Roman, farklı karakterler ve anlatıcılar tarafından anlatılmaktadır. Her şeye karşı duran, karşı çıkan, karşı olan bir adam... Aylak Adam... Bir adı bile yok. C. diyor Yusuf Atılgan kısaca. C, Sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamıyor. Hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor. Çabasının boşuna olduğunun da farkında üstelik zor bir karakter, zor bir yaşam, yalın bir romandır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aylaklar/", "text": "Leman Hanım: Şükrü Paşa'nın kızı ve tek varisi. Ailenin oturduğu konağın ve geçindiği mirasın sahibi. Davut Bey: Leman Hanım'ın kocası. Zamanında Arnavutluk'ta valilik yapmış babasından kalan bir miktar mirası çılgın fikirleri uğruna düşünmeden harcayan kişi. Mürşide: Leman Hanım ile Davut Bey'in büyük kızı. Galip Bey: Leman Hanım ile Davut Bey'in küçük kızı Pakize'nin kocası, Muammer'in babası. Muammer: Pakize ve Galip Bey'in oğlu. Dündar Bey: Davut Bey'in gençlik arkadaşı. Osmanlı döneminden kalma bir konakta, giderek küçülen bir aile ve onlarla asalak bir hayat yaşayan akrabalarından oluşan tembel, aylak, işsiz ve güçsüz bir grup insan yaşamaktadır. Roman, bu ailenin zaman içinde hem maddi hem de manevi olarak çöküşünü ve nihayetinde parçalanmasını konu ediniyor. Leman Hanım, II. Abdülhamit'in başeczacılarından Şükrü Paşa'nın kızı ve tek varisidir. Babasından kalan yalıda, onun mirasıyla yaşamaktadır. Köşkte Leman Hanım'ın eşi Davut Bey, kızı alkolik olan kayınvalidesi Mürşide, merhum kızlarının eşi Galip Bey, torunları Muammer ve eşi Ayla yaşıyor. Ayrıca Davut Bey'in eski dostu Dündar Bey, Muammer ve Ayla'nın arkadaşları Şükrü ve Galip Bey'in kuzeni Nesime de yanlarında yaşamaktadır. Bu insanların hiçbiri herhangi bir işte çalışmıyor. Leman Hanım'ın eline bakarak konakta işsiz bir hayat sürerler. Leman Hanım, ailesinin ve konakta yaşayanların geçimini tek başına sağlamaktadır. Köşkteki eski lüks, kalabalık hayatı sürdürmeye ve Şükrü Paşa ailesinin devamlılığını sağlamaya çalışır. Ama parası günden güne azalır, borçları artar. Sonunda rehin verdiği konağı boşaltmak zorunda kalırlar. Bütün aile sokakta kalır. Bu sırada ailenin yakın zamanda vefat eden damadı Galip Bey'in yıllarca sefil hayatından biriktirdiği parayla büyük bir apartman dairesi satın aldığı ortaya çıkar. Aile buraya taşınır. Leman Hanım'ın konağın boşaltılması sırasında felç geçirerek yatalak kalması üzerine Leman Hanım'ın torunu Galip Bey'in oğlu Muammer yönetimi devralır. Ama Muammer onun yerini tutamaz. Çünkü hayattan hiçbir beklentisi, ümidi kalmamıştır. İnsanları sevmez, onlarla birlikte olmaya tahammülü yoktur. Hayatın boş ve anlamsız olduğunu, içinde bulundukları bu hayatı değiştirmek için herhangi bir adım atmanın faydasız olduğunu savunur. Evin sorumluluğu bunalınca evden uzaklaşmak için bir süre avukatlık yapar. Bu sırada bir siyasi partiye üye olur ve çalışır. Bunlar onu bir süre oyalasa da sonunda ruhundaki sıkıntı hakim olur. Muammer işini ve partiyi bırakır. Eşi Ayla, Şükrü ve Nesime'yi evden uzaklaştırmak için harekete geçer. Bu arada Leman Hanım, Davut Bey ve Dündar Bey de ölür. Alkolik ve deli teyzesi Mürşide ile evde yalnız kalan Muammer, her şeyi geride bırakıp kaçar. Cebinde sadece bir lira ile bir otel odasına sığınır. Roman, Muammer'in bu kayıp haliyle son bulur. Meşrutiyet'ten sonraki toplumsal dönüşümlerin her bir devresini ustaca sentezleyen Melih Cevdet Anday, Abdülhamid'in eczacıbaşısı Şükrü Paşa'dan kalma bir konağa yerleştirdiği roman kahramanları üzerinden cumhuriyet Türkiye'si toplumunun tahlilini yapıyor. Aylaklar, Türkçe edebiyatın en derli toplu romanlarından biri. Olağanüstü bir başarıyla oluşturulan karakterler ve izlekteki kendinden emin duruş, bu romanı edebiyatımızdaki en iyi kurmaca metinlerden biri kılıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aynali-tilsimlar-dukkani/", "text": "Kitaptaki başkarakter Efsun'un, annesiyle çok özel bir bağı vardır. Kursa kayıt olan diğer dört kişi Melek, Alev, Cem ve Müzeyyen de birbirinden çok farklı, geçmişiyle yüzleşemeyen kişilerdir. Kitabımızda annesini trafik kazasında kaybeden Efsun'un, kendisine kalan mum dükkanını yaşatma mücadelesi sırasında yolları kesişen dört farklı karakter Melek, Alev, Cem ve Müzeyyen'in geçmişte kalamamış, yüzleşmekten çekindikleri sorunlarını birlikte nasıl çözdükleri anlatıyor. Kokuların bizi nasıl etkileyip geçmişimiz ile nasıl bağlantılı olduğundan, renklerin anlamlarından ve bize hangi duyguları verdiğinden ve mumlardan bahsediliyor. Bir kaç saat olumsuz şeylerden uzaklaşmak istediğinizde, kahve ya da çayınızı yudumlarken; renklerin, kokuların, taşların insanlar üzerindeki etkilerine ya da tılsımına sığınmak isterseniz okuyabilirsiniz. Satır aralarına pek çok kişisel gelişim ve farkındalık cümleleri serpiştirilmiş olan bu kitabımızın ilk cümlesinde de yazarımızın yazdığı gibi, başkası için kalben atılan her adım aslen kendi tefekkür yolunda atılmış bir adımdır. Her ruh kendi özünün arayışında olmasına rağmen, aynayı kendine çevirerek derinliklere inip, kendi özüyle tanışmaktan bir o kadar korkar. Kitabımızdaki karakterler de kendi suretlerinin yansıması olan diğer insanlarla kendi hayatlarını bir şekilde şahlandırıyor, kendi tılsımlarını yaratıyorlar. İşte bu noktada unutmamız gereken en büyük gerçek, hepimizin Bir'in vazgeçilmez parçaları olduğumuzdur. İyi bir tılsım gücünü ritüellerinden almaz... Ritüel sadece rotadır. Mucizeyi başlatacak olan tılsımı yapabilmek için üç şeye ihtiyaç vardır. Bütün bunları etkili bir şekilde bir araya getirebilmek elbette sanatkarca bir incelik, bilgi ve deneyim gerektirir. Aynalı Tılsımlar Dükkanı, sokakta karşılaşmaları bile neredeyse imkansız gibi görünen birbirine hiç benzemeyen beş kişiyi, Balat'ta bir mum dükkanında bir araya getiriyor. Her biri kişisel tarihinde görünmeyen gizli yaralar almış bu beş karakter, yaşamlarını değiştirecek olan o kararı verdiklerinde dünyanın en eski, en kadim tılsımını gerçekleştirmeye başladıklarının farkında bile değillerdi. Melda Kamhi Kosif'in ilk romanı Aynalı Tılsımlar Dükkanı sonsuz bir evrensel sistemi küçücük bir mum dükkanının içine sığabilen basit ama sert deneyimlerle anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ayni-yildizin-altinda-2/", "text": "Hazel Grace Lancaster: Kitabın ana karakteri ve anlatıcısıdır. 16 yaşında tiroid kanserine yakalanmıştır. Zeki, içine kapanık ve mizahi bir karakterdir. Okuduğu kitabın sonunu öğrenmek ve normal bir yaşam sürmeyi diler. Augustus Waters: Hazel'ın aşık olduğu gençtir. 17 yaşında osteosarkom nedeniyle bir bacağını kaybetmiştir. Karizmatik, zeki ve cesurdur. Hayatta kalıcı bir iz bırakmak ve Hazel'ı mutlu etmek en büyük amaçlarındandır. Isaac: Augustus'un en yakın arkadaşıdır. Göz kanseri nedeniyle görme yetisini kaybetmek üzeredir. Mizahi bir karakterdir. Ayrıldığı kız arkadaşı Monica'yı unutmaya çalışır. Peter Van Houten: An Imperial Affliction kitabının yazarıdır. Umursamaz ve kaba bir insandır. Alkoliktir ve kızının ölümünün acısıyla başa çıkmaya çalışır. Bay ve Bayan Lancaster: Hazel'ın anne ve babasıdırlar. Kızlarını çok sever ve onun sağlığı için ellerinden geleni yaparlar. Monica: Isaac'in eski kız arkadaşıdır. Isaac'in göz problemleri nedeniyle ondan ayrılmıştır. Kitabın ana konusu, yaşam ve ölüm arasındaki karmaşık ilişki ve bu süreçte insanların birbirleriyle nasıl bağ kurduğudur. Hazel ve Augustus gibi genç yaşta ciddi sağlık sorunlarıyla mücadele eden karakterler aracılığıyla, yazar John Green, aşkın, dostluğun, aile ilişkilerinin ve ölümle başa çıkmanın zorluklarını ele alır. Kitap, hayatın kısa ve belirsiz olmasına rağmen, yaşanacak anlamlı ve değerli anlar sunabileceğini vurgular. Ayrıca, insanların hayatta kalıcı bir iz bırakma arzusunu ve bu konudaki farklı perspektifleri de konu edinir. Aynı Yıldızın Altında , John Green tarafından yazılan bir roman olup, iki genç kanser hastası Hazel Grace Lancaster ve Augustus Waters'ın yaşadığı aşkı ve mücadeleyi anlatır. Hazel, 16 yaşında, tiroid kanseri olan ve metastaz nedeniyle akciğerlerine de sıçramış bir hastadır. Oksijen tüpüyle dolaşmak zorundadır. Augustus ise 17 yaşında, osteosarkom nedeniyle bir bacağını kaybetmiş bir gençtir. Hikaye, Hazel'ın annesinin zorlamasıyla katıldığı bir kanser destek grubunda başlar. Grup, kilisede toplanır ve lideri kanseri yenen Patrick'tir. Hazel, ilk başta gruba katılmak istemez fakat Augustus ile tanışınca fikri değişir. Augustus, gruba arkadaşı Isaac'ı desteklemek için gelmiştir. İkili hızla yakınlaşır. Augustus, Hazel'ı etkilemek için onun favori kitabı An Imperial Afflictionı okur. Bu kitap, Hazel'ın hayat felsefesini etkilemiş, kanserli bir kızın hikayesini anlatır fakat sonu yarım kalmıştır. Hazel'ın en büyük hayali, kitabın neden yarım kaldığını öğrenmektir. Augustus, kitabın yazarı Peter Van Houten ile iletişime geçmeyi başarır ve Hazel'ı Amsterdam'a, yazarla tanışmaya götürmeye karar verir. Amsterdam'da, yazarın soğuk ve ilgisiz tavrıyla karşılaşırlar. Van Houten, Hazel'ın sorularına cevap vermez ve onları hayal kırıklığına uğratır. Ancak bu yolculuk, ikilinin birbirine olan aşkını perçinler ve birlikte daha çok zaman geçirmeye karar verirler. Dönüşte, Augustus'un kanserinin nüks ettiği anlaşılır. Durumu hızla kötüye gider ve bir süre sonra hayatını kaybeder. Ölmeden önce, Hazel için bir mektup yazar ve bu mektubu Peter Van Houten'a gönderir. Van Houten, mektubu Hazel'a teslim eder ve bu, Hazel'ın Augustus'un ölümüne dair duygusal bir çözülme yaşamasına yol açar. Mektup, Augustus'un Hazel'a olan derin sevgisini ve onun hayatta bırakmak istediği izi vurgular. Hazel, mektubu okuduktan sonra Augustus'un hayatta bırakmak istediği izin, onun sevdiklerinin kalplerinde olduğunu anlar. Kitap, Hazel'ın bu yeni perspektifle, hayatın ve ölümün karmaşıklığını daha iyi anladığı bir noktada sona erer. On altı yaşındaki kanser hastası Hazel Grace'in birkaç yıl daha yaşamasını garanti eden tıp mucizesine rağmen hastalığı ölümcüldür ve konulan teşhisle birlikte yıldızlar, öyküsünün son bölümünü çoktan kaleme almıştır. Hayata, ölüme ve araya sıkışanlara dair bir roman olan Aynı Yıldızın Altında, John Green'in en iyi kitabı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ayni-yildizin-altinda/", "text": "Hazel Grace: On altı yaşında hastalıkla savaşan kanser hastası genç bir kızdır. Augustus: Hazel'in aynı hastalığa sahip sevgilisidir. Onunla güzel zaman geçirip onun yanında olmaya çalışır. Kitap On altı yaşında kanser hastası bir çocuğun hikayesini konu ediniyor. Genç yaşta ölümcül bir hastalığa yakalanan ve tıbbi bir mucize ile biraz daha uzun yaşamayı umut eden genç adam, ölümcül sonucu geciktirmekten öteye geçmiyor. Hayatına biri girene dek, genç kızın hayatına yeni giren kişiyle olan bağı farklı mucizeleri beraberinde getirecektir. On altı yaşındaki Hazel, yeni geliştirilen ve nadir hastalarda faydalı olan bir ilaç sayesinde ömrünü biraz daha uzatmayı başarır. Destek gruplarına katılarak moral arayan kız, destek grubundaki bir genç olan Augustus ile tanışır ve onunla ilgilenmeye başlar. Oğlan da ona kayıtsız kalmaz ve ilk karşılaşmalarında Hazel'ı film izlemek için evlerine davet eder. Birlikte V for Vendetta filmini izlerler ve Hazel çocuğa sevdiği ve tekrar tekrar okuduğu bir kitap önerir. Kitabı bitirmeden bir daha görüşmeyeceklerini söyler. Daha sonra çocuk kitabı bir an önce okur ve etkisi altına girer. Fakat kitapta cevaplanmamış pek çok soru vardır ve Hazel yazara ulaşamaz. Kızı mutlu etmek için oğlan bir şekilde yazara ulaşır ve yazar onları yaşadığı Amsterdam'a yüz yüze görüşmeye davet eder. Ancak Hazel'in ailesinin böyle bir seyahati karşılayacak maddi gücü yoktur ve Hazel tek dileğini kullanmıştır. Augustus yine Hazel'in yardımına koşar ve tek dileğini bunun için kullanır. Birlikte birkaç günlüğüne Amsterdam'a giderler ama önlerinde sorunlu bir yazar bulurlar. Yazar, Hazel'a istediği cevapları vermek yerine kaba davranır. İkili, Amsterdam'da romantik bir zaman geçirir, ancak istediklerini alamadan geri döner. Bu dönüş, acı bir gerçeği de gözler önüne seriyor. Augustus'un hastalığı nükseder ve fazla zamanı kalmaz. Hazel sevgilisini bir gün yalnız bırakmaz ve son zamanlarını birlikte geçirirler. Hazel Amsterdam'a istediği cevapları alamadığı için Augustus kitabın devamını kendi tarzında yazmak ister ama hastalığı buna izin vermez. Son olarak yazara bir mektup yazar ve ölmeden önce son arzusunu yazara iletir. O mektup aslında Hazel'in istediği cevapları içermektedir. - Time dergisi, 2012 nin En İyi Romanı - Goodreads, 2012 nin En İyi Genç Yetişkin Kitap Ödülü - New York Times'ın En Çok Satanlar Listesinde 1 ncilik - Wall Street Journal'ın En Çok Satanlar Listesinde 1 ncilik - Amazon'un En Çok Satanlar Listesinde 1 ncilik - Indiebound'un En Çok Satanlar Listesinde 1 ncilik On altı yaşındaki kanser hastası Hazel Gracein birkaç yıl daha yaşamasını garanti eden tıp mucizesine rağmen hastalığı ölümcüldür ve konulan teşhisle birlikte yıldızlar, öyküsünün son bölümünü çoktan kaleme almıştır. Hayata, ölüme ve araya sıkışanlara dair bir roman olan Aynı Yıldızın Altında, John Greenin en iyi kitabı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/azap-topraklari/", "text": "Azap Toprakları, Batı Trakya' da yaşayan Türklerin sırf Türk olmaları yüzünden Rumlar tarafından kendilerine yapılan işkenceleri konu almaktadır. Mahmut Ağa'nın arsasını ve evini Rumlara bırakmaması üzerine kızı Muhsine karakola çağrılır. Neticede bütün aile bütün köyü tanıyor ama bu zulme bir türlü engel olamıyorlar. Yunanlılar onu tekrar terk edene kadar çaresizler. Muhsine küçük, havasız bir odada bütün gece dövülmüştür. En beklenmedik yerler Yunanlılar tarafından yakılır. Sabah ailesinin yanına döndüğünde bütün köy ölüm sessizliğine bürünür. Çok geçmeden köyün en güzel kızı Muhsine, sevdiği adam Selim'e ulaşamadan ölür. Onun bu halini gören küçük kardeşi Hüseyin aklını kaybeder ve köy delisi olarak kalır. Zavallı Mahmut Ağa ve yaşlı karısının arası bozulur. Artık hiçbir beklentisi kalmayan Mahmut Ağa, ilk fırsatta kızına eziyet eden Niko'yu çok sevdiği karakolda öldürür. Ertesi gün yakalandı ve Yunanlıların elinde ölür. Bütün köyü dehşete düşüren bu olay, çaresiz isyanlarının başlangıcı olur. En güvendikleri isim Bekir adında bir gençtir. Kimsesi olmadığı için korkusu olmayan bu adam, zaman zaman çiftler oynayarak köyün ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Duyguları karşılıklı olsa da sevdiği Nazlı ile tanışamaz. Aklında Türklük aşkı olduğu için toprağını Ruma'ya bırakmak istemez, bütün köyü gözetlemeye çalışır. Deli gibi sevdiği Nazlı'ya açılamaz çünkü bir gün kafasının kesileceğini tahmin etmektedir. Aşık olduğu kız kurduğu bir cümle yüzünden başkasıyla evlenir. Hasan hoca ve eşi Halime. Türklük sevgisinden dolayı kendinden önceki hocanın öldürülmesinin ardından iktidara getirilen Hasan, aklını kullanmaktan aciz Yunanlılardan uzak duramayan bir adamdır. Yunanlılar ne derse desin, küçük çocuklara dersler verir. Kısacası Türklüğü zihinlerinden silmek isterler. Köyün yaşlı öğretmeni Ak Hoca, Köye dini ve Türklüğü en güzel şekilde anlatan adam. Yunanlıları kızdırınca yerinden edilir ve kendi sözünü dinleyecek bir adam iktidara getirilir. Adam köylüleri bütün zulmün Allah'tan geldiğine inandırır ve Türkiye artık dinsiz bir diyardır diyerek akıllarına girmeye çalışır. Mehmet ve Sakine. Sakine, çocukluğundan beri bu vahşetleri yaşadığı için her şeyden korkar hale gelmiştir. Hamile olduğunu öğrendikten sonra Türkiye'ye gitme isteği daha da artıyor. Sonunda kocasını ikna eder ve Bekir'in yardımıyla bir gece köyden kaçmayı başarır. Yazarın Türkiye'ye gelip doğum yaptığını ve sağlıklı olduğunu notlarından anlıyoruz. Batı Trakya Türkleri üzerinde zaman zaman teröre dönüşen Yunan baskısı... Roman 1969'da yazılmıştır ama onların hayatlarını ve siyasi atmosferi ne geçen yıllar ne de Avrupa Birliği değiştirebilmiştir. Anlatan da anlatılan da o azap toprakları üzerinde yaşayan insanlardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/aziz-bey-hadisesi/", "text": "Aziz Bey: Dik başlı, kibirli ve gaddar bir karakter tiptir. Meryem'e olan aşkı yüzünen Beyrut'a gider ve olaylar orda gelişir. Meryem: Aziz Bey'in sevdiği kız uğruna şehri terk ettiği kızdır. Kitap, Tunç'un boşa giden hayatlar üzerine kurduğu, insani zaaflar ve hatalardan yaralanan hikaye evreninin en hüzünlü ve en gerçek halini konu ediniyor. Aziz Bey, karşılıklı olduğunu düşündüğü gençlik aşkı Meryem'in Beyrut'a gitmesiyle büyük bir yıkım yaşıyor. Meryem, gönderdiği mektuplarla Aziz Bey'i Beyrut'a davet eder. Bu davet üzerine Aziz Bey, dilini, kültürünü, sokaklarını hiç umursamadığı yabancı bir ülkeye doğru yola çıkar ve oradan ayrılır ayrılmaz tek istediği Meryem'in yüzünü görmektir. Meryem onu soğuk bir şekilde karşılar, bir iki defa görür ve daha sonra yanına bile gelmez, aralarındaki tüm iletişim bir anda kesilir. Meryem'in aslında onu yürekten sevmediği gerçeğiyle yüzleşmeye başlayan Aziz Bey büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Ancak ne yazık ki bu bir kerelik basit bir terk etme olayı değil. Babası onu evlatlıktan reddetmiş ve evine almamış, Meryem ona umut vermiş ve bir umutsuzluk girdabına kaptırmış, karısı Vuslat onu içinde yaşayarak terk etmiş ve bir gün evinde hayatını kaybetmiştir ve patronu Zeki'dir. Meyhanede çalışan, onunla alay eden ve onu dışarı atan biridir. Aziz Bey Beyrut'ta yaşam mücadelesi vermektedir; beş parasız, aç ve susuz, bilinmeyen sokaklarda dolaşır. Bu yabancı yerde filizlenmeye başlayan müzik tutkusunu keşfeder ve çoğu eğlence mekanlarında tef çalıp türküler söyleyerek geçimini sağlar. Tavernalarda, kumarhanelerde bateri çalarak para kazanmanın aşağılık bir iş olduğunu düşünür, ancak yaşam koşulları nedeniyle buna mecburdur. Hayatta olduğu gibi, maceralarının çoğu tercih dışında gelişir. Aziz Bey hikayede dik başlı, kibirli ve gaddar bir karakter tipi olarak tasvir edilir. Bu özelliklerinden dolayı terk edilebilir veya dışlanabilir. Onunki, yalnızlığa sürüklenen, bir yerden bir yere sürüklenen dramatik bir yolculuk. Eşi Vuslat'ı sevmesine rağmen onu görmezden gelir ve aynı evde birbirini hiç tanımayan iki yabancıya dönüşürler. Aziz Bey bu evlilik ilişkisinde kendini kaybetmek istemez çünkü terk edilme korkusu alevlenir. Ne kendisiyle ne de karanlık geçmişiyle yüzleşebilir. Dünyayı, tüm insanları terk eder; zihninizin yaşlanan ve ağrıyan kısımlarını geride bırakarak. Zamanla, kabul ettiği 'terk etme' eylemini öğrenilmiş bir 'terk etme' eylemine dönüştürür. - Kadın Hikayeleri Yüzünden - Soğuk Geçen Bir Kış - Kar Yolcusu - Mikail'in Kalbi Durdu - Kırmızı Azap Daha önce Taş-Kağıt-Makas ve Evvel otel adlı öykü kitaplarını da yayımladığımız Ayfer Tunç'u geniş okur kitlelerine tanıtan ve çağdaş Türk öykücülüğünün bir klasiği olmaya aday kitabı Aziz Bey Hadisesi'nin yeni basımını sunuyoruz. Öykünün kahramanı Aziz Bey, Tunç'un, insan olmaktan doğan zaaf ve yanılgılar nedeniyle yaralanmış, boşa geçmiş hayatlar üstüne yapılandırdığı öykü evreninin en hüzünlü, en gerçek kişisi. Bazı okurlara, meyhanelerde benzerini aratacak kadar kanlı canlı ama mahzun gelen Aziz Bey'in öyküsünü okurken, bir hikaye kişisinin varlığını çok yakınınızda hissedeceksiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/baba-evi/", "text": "Baba: Evi'nin merkezinde, roman boyunca ismi okuyucuyla paylaşılmayan ve aynı zamanda romanın anlatıcısı olan bir ana karakterdir. İnsanoğlunun yaşadığı en büyük sorunlardan biri maalesef ki açlıktır. Küçük yaşlarda aile içinde bizleri yakalayan açlık maalesef, eğitimsizlik ve bununla beraber gelen kötü davranışlara da yol açmaktadır. Bu yüzden açlık; Kötü alışkanlıkların ve eğitimsizliğin kaynağıdır. Roman; Yokluklar içindeki bir ailenin Beyrut'tan Adana'ya uzanan öyküsü ve Kurtuluş Savaşı'na gönüllü olarak katılmış olan hukukçu bir babanın yaşamış olduğu dramlar anlatılmaktadır. Yazar bu romanında çocukluk yıllarında yaşadığı anılarını dile getirmiştir. Baba Evi romanında anlatılan olaylar yazarın ve ailesinin başından geçen yaşanmış olaylardır. Çocuklarıyla iş kurarak geçimini sağlamayı planlayan baba, bir lokanta açarak iki oğluyla birlikte işletmeye başlar. Ancak işler babanın istediği gibi gitmez ve Babanın işi daha da kötüleşmeye başlar. Aile maddi sıkıntılar yaşamaya başlar. Bütün bu sıkıntılar yetmiyormuş gibi, baba ciddi bir hastalığa yakalanınca işler karışır; baba, çocuklarının kazandığı üç ya da beş kuruş ile yaşamak zorunda kalır. Yaşadığı sıkıntılı durumların bedelini oğullarına ödetmeye başlayan baba, çocuklarına psikolojik baskı uygulamaya başlar. Bu baskılara dayanamayan büyük oğul depresif davranışlar sergilemeye başlayarak işinden kovulur. Büyük oğlu işinden kovulduğu ve yeni bir iş bulamadığı için evdeki tüm sıkıntılar küçük çocuğun omuzlarına düşmüştür. Küçük oğlu bu ağır yük altında ezilmeye başlar. Ve bu olumsuzluklardan dolayı ağabeyiyle çatışmaya başlar ve bu durumda evin huzurunu bozmaya başlar. Bu baskılara dayanamayan küçük oğlu, memleketine dönmeye karar verir. Babası başta bu durumu kabul etmese de oğlunun ısrarına dayanamaz ve gitmesine müsaade eder. Babasının rızasını alarak memleketine dönmeyi başaran küçük oğul Adana'da çok mutlu olmaya başlamıştır. Adana'da yoksulluk içinde yaşasa da Beyrut'ta yaşadığı baskılardan kurtulmuştur. Avukat babanın oğlu memlekette mutluluğu nihayet bulmuştur. Burada sosyal ve sportif faaliyetlerle ilgilenir, futbolda başarı kazanmaya ve Çok iyi bir arkadaş çevresi olmaya başlamış, hatta kızlarla arkadaş olmuştur. Genç adam, yaşadığı tüm zorluklardan sonra nihayet nefes almaya başladığını hissetmiştir. - Yazar ilk romanı olan Baba Evi adlı romanında çocukluk yıllarında ve kendi ailesi içinde yaşadığı olayları Küçük Adamın Notları başlığı altında dile getirmiştir. - Bu romanındaki anlatılanların neredeyse tamamı yazarın çocukluk günlerini babası, annesi ve ailenin diğer fertlerinin yaşamlarını konu edinmektedir. - Baba Evi adlı roman yazarın Küçük Adamın Notları adını verdiği roman serisinin ilk kitabı olmaktadır. Yazdıklarında kimi zaman biyografik öğelerden de yararlanan Orhan Kemal'in en sevilen kitaplarından biri olan Baba Evi, Küçük Adamın Romanı dizisinin ilk kitabı. Çocukluktan gençliğe geçişi edebiyatımızda en iyi anlatan metinlerden biri olan Baba Evi, yine yazarın çok sevilen romanı Avare Yıllar'ın öncesini oluşturuyor. Avare Yıllar, halkına inanan bir yazarın dilinden, bireyin, zorlu bir çocukluğun ardından yetişkinliğe geçişte yaşadığı doğruları bulma mücadelesindeki korkularının, kaçışlarının ve geri dönüşlerinin romanıdır. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırak, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in bu eserine de yer verdiğiniz için teşekkürler. Hikayeyi okumuyor , yaşıyoruz bende okunmasını tavsiye ederim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/babalar-ve-ogullar/", "text": "Arkadiy Nikolayeviç Kirsanov: Nikolay Petroviç'in oğludur. Üniversiteyi yeni bitirmiş, çevresinden çabuk etkilenen, nihilist olmasına rağmen, gelenekçi bir gençtir. Yevgeniy Vasilyiç Bazarov: Nihilist olan genç, tıp eğitimi almış, bilimsel araştırmalar yapan, duygularını pek belli edemeyen, bu yüzden de ukala olarak algılanan birisidir. Nikolay Petroviç Kirsanov: Arkadiy'in babasıdır. 44 yaşında, sanattan hoşlanan, adaletli, ılımlı kişiliğe sahip birisidir. Pavel Petroviç Kirsanov: Arkadiy'in amcasıdır. Bazarovla hiç anlaşamaz. Soyluluğuyla gurur duyan, yine de kardeşi gibi reform yanlısıdır. Feniçka: Nikolay'ın nikahsız yaşadığı eşidir. Aralarındaki yaş ve sınıf farkına rağmen, romanın ilerleyen bölümlerinde nikahlı eşi olacaktır. Anna Sergeyevna Odintsova: Güzel olduğu kadar zeki olan genç kadın Bazarov'u kendisine aşık etmiştir. Katya Sergeyevna Lokteva: Anna'nın kız kardeşidir. Karakteri ablasına hiç benzemez, gelenekçidir. Arkadiy ile evlenir. Turgenyev, Babalar ve Oğullar romanını 1862 yılında kaleme almış, dönemin Rusya'sını anlatmıştır. Babalar gelenekçi olarak anlatılırken, oğullar nihilizm felsefesiyle otoriteyi tanımayan, yenilikçi, modern şekilde temsil ediliştir. Nikolay Petroviç'in sahip olduğu toprakları köylülerle paylaşmış olması da yine o dönemin yaşanılan gelişmelerinden. Roman Dünya Klasikleri arasında gösterilmiş, MEB, bu eseri 100 Temel Eser listesine almıştır. Nikolay Petroviç Kirsanov, üniversiteyi bitiren oğlu Arkadiy ve onun arkadaşı Bazarov ile birlikte yaşadıkları çiftliğe giderler. Nikolay sahip olduğu toprağını köylülerle paylaşmış reform yanlısı birisidir. Çiftlikte abisi Pavel Petroviç ve kendisiyle sınıf farkı olan genç bir bayanla birlikte yaşamaktadır. Gençlerin çiftliğe gelişlerinden sonra gelenekçi yapıya sahip olan baba ve amca gençlerin nihilist fikirleri üzerine sık sık tartışırlar. Bazarov tıp eğitimi almış birisidir, bilimin amacının duygunun ve geleneğin üstünde olduğunu hiçbir otoriteyi tanımadığını söyleyerek amca Pavel in şimşeklerini üzerine çeker. Bazarov bu tartışmaları dikkate bile almaz, mesleğiyle ilgili deneyler ve araştırmalar yapar. İki genç gittikleri baloda Anna Sergeyevna Odintsova ile tanışırlar. İki arkadaş kadının güzelliğine ve zekasına hayran kalır. Odintsova da Bazarov'un hiçbir şeye inanmayacak kadar cesur oluşundan etkilenir, onları evine davet eder. Kız kardeşi Katya ile birlikte yaşayan Odintsova duldur, eşinden kalan mirasla lüks yaşayan ve düzene önem veren bir kadındır. Bir süre sonra Bazarov Anna'ya, Arkadiy ise Katya'ya aşık olur. Nihilist düşüncede aşka yer yoktur. Kendi duygularıyla yüzleşen Bazarov, içindeki aşkı dizginleyemediğinden dolayı kendinden nefret ederken, bir yandan da savunduğu fikre ne kadar bağlı olduğunu sorgular. İki genç Odintsova'nın evinde kaldıkları süre içinde nihilizmden ve birbirlerinden uzaklaşırlar. Bazarov aşkının karşılıksız olduğunu öğrendikten sonra, iki arkadaş Bazarov'un baba evine giderler. Bazarov'un babası da kendisi gibi doktordur. Çağın gerisinde kalmayan yaşlı adam yine de gelenekçidir. Oğlunun düşüncelerini biliyor, her dönemin yeni görüşleri de beraberinde getireceğinin ve bir süre sonra da onlara yenilerinin ekleneceğinin bilincindedir. Sınırsız hoşgörüye rağmen Bazarov burada da duramaz. Araştırmalarına devam edebilmek için yine Kirsanovların çiftliğine geri dönerler. Bazarov Anna'yı unutmak için çalışmaya devam ederken, Arkadiy ise Katya ile günlerini geçirir. İki arkadaşın dostlukları ve fikirleri yavaş yavaş ayrılmaya başlamıştır. Arkadiy, Bazarov gibi değildir. Kişiliğinde değişim yapmadığı için, devrim yapmaktan uzaktır. Bazarov ile amca Pavel arasındaki gerginlik büyür, Bazarov'un Feniçka'ya yakınlığını bahane edilerek düello yaparlar. Aslında burada yaşanan iki farklı kuşağın çatışmasıdır. Yaşanan olaylar sonrasında Bazarov, baba ocağına geri döner. Kendini mesleğine adayan genç adam yaptığı bir otopsi sırasında tifüs mikrobu kapar ve hayatını kaybeder. Klasik Rus edebiyatının unutulmaz yazarı Turgenyev, çağdaşlarından bütünüyle farklı bir yol izlemiş, yaşadığı dönemde Avrupa'da yazılan romanlara ve Avrupa kültürüne daha yakın bir tavır sergilemişti. Turgenyev'in başyapıtı olarak tanımlanan Babalar ve Oğullar, bu etkinin izlerini taşır. Romanın öne çıkan karakteri Bazarov, arkadaşı Arkadiy'e ve onun modern değerlerle yaşamayı seçen babasıyla amcasına öyle sinir bozucu bir biçimde karşı çıkar ki, sergilediği nihilizm Bazarov'un müthiş zekasıyla birleşince genç bozguncunun saldırılara uğraması kaçınılmaz olur. Tıpkı romanın yayımlanmasından sonra yoğun saldırıya uğrayan Turgenyev gibi. İvan Turgenyev, Babalar ve Oğullar'ın yayımlanmasından sonra ülkesini terk etmek zorunda kalmış, yaşamını Avrupa'da sürdürmüştü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/babamin-baglamasi/", "text": "Yusuf: Upuzun bir yolda, geçmişin sırlarıyla, geleceğin belirsizliğiyle ve hevesinden arta kalanlarla yüzleşen, aşka, ayrılığa, ölüme ve yalnızlığa yakılmış yepyeni bir türküye kulak veriyor. Heves Ali: Yusuf'un yirmi beş yıldır görmediği, tanımadığı babası. Aylin: Yusuf'un on beş yıl boyunca sevip, özlem duyduğu kız. Sonunda Ölüm'le çıktığımız yolda Yaslı Kadın'la önce diyar diyar gezdik ve onun yürek burkan aşkı Heves Ali'yi aradık. Ardından yirmi beş yıl sonra bu kez Aşıklar Günü ile bir gece ansızın oğlu Yusuf'un evine üç- telli kravat ve bir bavul. Bu yolculuğun sonunda Heves Ali, Hakka'ya doğru yürürken Yusuf, babasız geçen yıllarının hesabını takibe aldı. Babamın Bağlaması ile Ağıtçı Kadın, Heves Ali ve Yusuf'un hikayelerine son noktayı koyuyoruz. Bu kez sahnede Yusuf vardır. Sadece varlığından haberdar olduğu ancak yirmi beş yıldır hiç görmediği babasıyla olan tüm hesaplarını kapatmak ve ona bir oğul olarak son görevlerini yapmak zorundadır. Yusuf artık babası olmadığını biliyor. Yıllardır onu bir fotoğrafta, sekiz köşeli kasketinde, başında taşıyan bir babası olmamıştır. Yusuf için zorlu bir süreç başlar. Babası Heves Ali'ye veda etmesi, yıllardır verdiği mücadeleye bir son vermesi, içindeki koca boşlukla yüzleşmesi gerekmektedir. Ancak Yusuf'un bilmediği, belki de başaramadığı şey veda etmektir. Ne on beş yıl önce tek kelime etmeden hayatından çıktığı sevdiği kadın Aylin'e ne de yirmi beş yıl sonra kısa bir süreliğine hayatına giren babasına veda edememektedir. Yusuf'un Heves Ali'nin ölümünden sonra yaşadıkları, Aylin'in eski yaşanmışlıklar uğruna Yusuf'a gelmesi, herkesin yaşadığı hesaplaşmalar, vedalar, Babamın Bağlaması ile son bulur. Beni bir ömür sekiz köşeli şapkasının gözünde taşıyan babamı başımın üstünde taşımak için yeniden uzun ve karlı yollara düştüm. Yirmi beş yıl sonra bir gece yarısı kapısını çalıp ona üç günlük bir yolculuk ve ömürlük sorular bırakan Heves Ali'yi aşıkların bayramına yetiştiren Yusuf, arabasının bagajında babasının eski bavulu, ön koltuğunda üç telli bağlaması ve port bagajında tabutuyla bu kez toprağına, evine, kendine doğru yol alıyor... Babamın Bağlaması'yla Aşıklar Bayramı'nın ikinci perdesi açılıyor, Yusuf o derin kuyudan çıkıyor: Upuzun bir yolda, geçmişin sırlarıyla, geleceğin belirsizliğiyle ve hevesinden arta kalanlarla yüzleşen Yusuf, aşka, ayrılığa, ölüme ve yalnızlığa yakılmış yepyeni bir türküye kulak veriyor. Cevdet Kudret Roman Ödülü, Attila İlhan Roman Ödülü, Fransa-Türkiye Edebiyat Ödülü ve Sait Faik Hikaye Armağanı sahibi Kemal Varol, sinemaya da uyarlanan romanı Aşıklar Bayramı'nın devamı olan Babamın Bağlaması'nda, merhaba ile hoşça kal arasındaki derin vadide yankılananlarla yine akıllardan çıkmayacak bir yolculuğa çağırıyor. Çünkü ayrılık, sadece bir insandan değil, artık içinde olmadığımız bir hikayeden de mahrum kalmak demekti."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bagri-yanik-omer/", "text": "Ömer: Anne babası arasında kalmış, yaşına göre içine kapanık, oldukça olgun ve duygusal bir çocuktur. Bakır Efe: Ömer'in babasıdır. Köyün ileri gelenlerinden biridir. Sert huylu, bencil ve emir vermeyi sever. Emine: Ömer'in annesidir. Zengin bir ailede büyümüş, sözünün dinlenmesini isteyen inatçı bir kadındır. Hacı Hafız: Bakır Efe ve ailesinin emektar kahyasıdır. Ömer'i anlayan tek kişi odur. Çok iyi niyetli, merhametli, dindar bir insandır. Ömer, annesiyle babasının ayrılmasının ardından üvey babasıyla üvey annesi arasında kalır. Acısını anne babasına belli etmeden her türlü felakete göğüs geren Ömer'in acıklı hikayesi konu ediniyor. Sazlıtepe köyünde iki kişi hem yürüyor hem konuşuyor. Köylülerden biri diğerine köyle ilgili bir efsane anlatmaya başlar. Efsane aynı zamanda romanın ana konusudur. Bakır Efe çabuk sinirlenen, çabuk sinirlenen biridir. Her gün olduğu gibi karısı Emine'ye bağırıyor. Bakır Efe'yi yumuşatabilecek tek kişioğlu Ömer'dir. Eve gelir gelmez karısına oğlunun nerede olduğunu sorar. Ve sonra uzaklaşır. Akşam daha da kızgın bir şekilde eve gelir. Çünkü karısı Emine izin vermediği halde Fakı Hasan'ın kızını eve aldığını duymuştur. Ömer, yanlarında olduğu halde karısını dövmeye başlar. Ömer dışarıdadır ve küçük kalbinde büyük bir acı hisseder. Akşam yemeğinde herkes sessizdir. Bakır Efe kendini haklı bulur ve ahlaksızlığıyla nam salmış kadınlarla tanışan Emine'ye çok kızar. Kararını çoktan verir. Uzun süredir ayrı odalarda yatan karısından artık boşanmak ister. Ama tek düşüncesi Ömer'dir. Ömer'den hiç ayrılmama kanaatindedir. Ömer'in yaşı küçük olduğu için boşanma sonucunda hakim Ömer'in annesiyle en az iki yıl kalmasına karar verecektir. Bunun için doğru zamanı bekler. Bakır Efe, yeni taktiği nedeniyle her şeye göz yummuşa benziyor. Amacı Emine'yi tuzağa düşürmektir. Emine Bakır, Efe'deki bu sessizliğe ilk başta anlam veremez. Bakır, zamanla Efe'yi olduğu gibi kabul eder ve istediği gibi yaşamaya başlar. Köydeki her şeyi duyan dedikoducu Süleyman bir gün Bakır Efenin'in çiftliğine gelir. Ağzında bir şeyler mırıldanır. Sonunda ağzındaki fasulyeyi çıkarır. Emine'yi köyün kötü ahlaklı kadınları Civcik Zehra, Çengi Raziye ve Bozpınarlı Naile ile sık sık görür. Bundan sonra Sarı Süleyman, Bakır Efe'nin sağ kolu olur. Eve döndüğünde Bakır Efe, Emine'yi kendisine katılmaya davet eder. Ona her şeyin bittiğini, hazırlanıp gittiğini söyler. Ağabeyi olan Tekeli, ustalarından kendisine gitmelerini ister. Emine bu beklenmedik olaydan sonra şoka girer. Oğlunu ister. Bakır Efe, arkadan göndereceğini söyleyerek onu kandırır. Emine gittikten sonra Bakır Efe oğlunu alıp Bozpınar çiftliğine gider. Amacı, oğlunu Emine ve kardeşlerinden kaçırmak. Sabah her şey Bakır Efe'nin istediği gibi olur. Olaydan en çok etkilenen kişi ise gazi kahya Hacı Hafız'dır. Ömer'in annesiz yaşayamayacağından korkar. Emine sabah uyandığında şoktan yavaş yavaş sıyrılır. Her yerde oğlunu aramaya başlar. Tüm çiftlik onun Yavrum diye bağırmasıyla irkilir. Kardeşi Tekeli Mehmet Efe onu yanına çağırarak içini rahatlatır ve Ömer'i Bakır Efe'den mutlaka alacaklarını söyler. Bu sırada Bakır Efe, Kadı Habip Molla'yı kandırmanın yollarını aramaktadır. Hacı Hafız ile bir plan yaparlar. Ancak her şey istedikleri gibi olmaz. Çünkü Ömer sürekli annesini sorar. Zamanla annesini sormamaya başlar. Fakat Hacı Hafız bu durumdan daha çok korkar. Çünkü Ömer'in kendini bu işin içine attığından ve buna dayanamayacağından emindir. Bakır Efe ise bu konuda oldukça katıdır. Hacı Hafız birkaç kez annesini gördüğünden bahsetmiş ve Bakır Efe buna çok kızar. Bir süre sonra Ömer'in durumundan tek anlayan ve tek arkadaşı olan Hacı Hafız, Bakır Efe'den izin almadan Ömer'in annesini uzaktan da olsa görebilmesi için Sarı Süleyman'a şantaj yapar. Ömer, annesine kavuşamadığı için içine kapanmıştır. Bu sırada Bakır Efe ile Tekeli ağaları arasındaki kavga tırmanır. Boşanma kararı çıkınca hakim Ömer'in babasıyla kalması gerektiğine karar verir. Bir süre geçer. Bakır Efe, bu davalara bakacak kadar mal varlığına sahip çıkamaz. Zor durumda Köyün ileri gelenlerinden Aktaşlı Halil Ağa'nın kızıyla evlenmeye karar verir. Bu sayede ekonomik sıkıntılarından kurtulacaktır. Ömer, yeni bir annenin geleceğini duyunca büsbütün yıkılır. Annesi artık gelmeyecek. Bu haber Tekeli ağalarını çok kızdırır. Emine ile de evlenmeye karar verirler. Onu Kara Memişler'den Ahmet Ağa ile evlendirirler. Emine'nin tek şartı erkeğin Ömer'i kabul etmesidir. Ömer'in üvey annesi Fatma temizlikçidir. Ömer'e karşı iyi gibi görünse de ondan hoşlanmamaktadır. Düşünce; Annesi evlenince Ömer'i ona verir ve onu çöpe atar. Bakır Efe ise evlenince Ömer'i tamamen unutmuşa benzer. Ömer çok yalnız ve üzgündür. İyice kabuğuna çekilir. Ömer bir süre sonra annesinin yeni kocasıyla yakınlardaki bir yere taşınacağını duyar. İçerisi kıpır kıpır olur. Arabalarının önüne geçer. Ancak neşesi, sert ve kızgın üvey babasının baskısıyla bastırılır. Hasretini içine gömer. Günler, haftalar, aylar geçti. Ömer hem üvey annesiyle hem de üvey babasıyla iyi geçinir gibi görünmektedir. Ancak ikisi de ona çok kötü davranır. Ömer, anne babasını üzmemek için hiçbir şey söylemez. Her zaman yaptığı gibi üzüntüsünü gömer. Annesi ve babası yeni bebek sahibi olunca Ömer ikinci plana düşer. Şimdi harap bir harabe halinde durur. Ancak annesi onun babasında, babası da annesinin yanında kaldığını sanmaktadır. Ömer asla söylemez. Sıcak bir yaz sabahı Ömer çok susamıştır. Babasının bağına gider. Oradaki üzüm salkımlarıyla susuzluğunu gidermek istiyor. Ancak üvey annesinin gazabı altındadır. Ömer boynu bükük annesinin bağına gider. Orada üvey babası ona hırsız muamelesi yapar. Ömer çok susamıştır. Bu kuru yaz gününde hiçbir yerde su yok. Dayanamayan Ömer kendini kasabanın hemen yanındaki Kızılpınar'a atar. Ancak Kızılpınar çoktan kurumuştur. Mahmut Yesari'nin 1930'da yayımlanan Bağrıyanık Ömer kitabı, Ömer adlı kahramanının acıklı yaşamını anlatır. Kahramanı bir çocuk olmasına karşın, büyüklerce de zekle okunabilecek bir yapıttır. Dili yalın, betimlemeleri gerçekçidir. Yazarın kullandığı, günümüz gençlerinin anlayamayacağını düşündüğümüz kimi eski sözcüklerin anlamları, sayfa altı dipnotlarıyla verilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/balik-izlerinin-sesi/", "text": "Normallik-seçilmişliğin yanı sıra Afife Piri Romain Gary aşkı arasındaki iç çatışmayı ve Afife Piri'nin bu aşktan doğan aşkını ele alıyor. Osmanlı-Türk haritacı Piri Reis'in soyundan gelen Türk dehası Afife Piri, diğer 87 uluslararası seçilmiş yetkiliyle birlikte adı açıklanmayan bir İskandinav şehrinde BM sponsorluğunda düzenlenen bir inzivaya davet edilir. Geri çekilme sırasında, aşık olduğu Fransız romancı Romain Gary olduğunu iddia eden bir adamla ve Joan of Arc, Anais Nin, Jawaharlal Nehru ve Edvard Grieg gibi diğer ikonoklastik dahilerin torunlarıyla karşılaşır. İnziva yerinin gizemli yöneticisi Dr. Gunnar'ın yavaş yavaş ortaya çıkan gizli bir gündemi vardır. İlk başta, Birleşmiş Milletler'in İsveç'teki bir kampta seçilmiş-yetenekli veya üstün başarılı öğrencileri topladığı bir seminerde, okulda yaşananların yazıldığını ciddi ciddi düşündüm. Sonra karakterlerin dünya tarihinin önemli kişileri ile bütünleştiğini görünce hemen uyanmasam da buranın bir kampüs değil akıl hastanesi olduğunu anladım. Türk kahramanı Afife Piri gibi tüm hastaların kendilerini tarihi karakterler zannettiklerini fark ettiğimde roman hem yürek burkan hem de çok farklı ve eğlenceliydi. Ne olduğunu ve arkasındaki mantığı anlamaya çalışmadan sadece konuya odaklandığımızda, Afife Piri Romain Gary'nin geldiği İsveç'teki kampüste komşusudur. Diğer Seçilmiş katılımcılar: Jeanne, Carmen de Cervantes, Aurare Sand, Brooks Nin, Cyrans De Bergeaj, Roni Chagal, Anders Grieg seminerlere katılır. Afife, Romain'den çok etkilenir. Romain önce Jeanne'a yönelse de sonra Afife'ye yaklaşacak ve büyük bir aşk başlar. Ardından katılımcılar birer birer aralarından kaybolmaya başlar. Korkup Romain'in yaptığı planla son derece bilim kurgu bir şekilde helikopterle bir adaya kaçarlar. Romain onları takip eder, ancak uzun süre kalmaz çünkü normal hayata dönmesi ve intihar etmesi gerekir. Afife gidişlerine çok üzülür. Son bölümde bir çift denize karşı otururken ay ve yıldızların denize düştüğünü görürler ve bu nedenle balıklar ölür. Anne tarafından Afife Jale'ye akraba oluyorum. Babamın kökleri de Piri Reis'in amcası Kemal Reis'e uzanır, dedim gururla. Camile ve Kolomb gibi mi yani? Dedi şaşırarak. Hiç kimse bir başkasına benzemez! Diye hırçınlaştım."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/balikci-ve-oglu/", "text": "Mustafa: Sessiz sakin karakteriyle bilinen balıkçı Mustafa, oğlu Deniz' in ölümünden sonra uzunca bir süre bu travmanın etkisinde kalır, ta ki Samir bebeği denizde bulup kurtarana dek. Mesude: Mustafa'nın eşidir. Çocuğunun ölümünden sonra çok acı çeken kadın bu acılarına rağmen empati kurabilme yeteneğini hiç kaybetmez. Güçlü, dik duruşlu, tipik bir Anadolu kadınıdır. Samir Bebek: Mustafa onu denizde bulduğunda ölmek üzeredir. Afganistan uyruklu bir ailenin çocuğudur. Zilkade Şerif: Taliban yönetiminden kaçarken, alabora olan bottan ölüme ramak kala kurtulur. Eğer Afganistan'a dönerse, ölüme de yaklaşacağını bildiği için bebek Samir'i onu hayata döndüren aileye, yani Mustafa ve Mesude'ye, koruyucu ailesi olmaları için verir. Livaneli, Balıkçı ve Oğlu romanı ile kendi halinde yaşayan Mustafa ve ailesinin yanı sıra küçük bir köy halkının yaşadıkları olaylarla memleket meselelerinin nasıl içine dahil olduklarını anlatıyor. O güne kadar başkalarının başına gelen felaketleri televizyon ekranlarından seyrederken, kendi yaşamlarına uzak gibi görünen dramlara yakinen şahit olacaklardır. Tarihin derinliklerinde göçe zorlanan insanların acıları, bu defa denizin üzerinde verilen yaşama mücadelesiyle yüzünü gösterir. Yeni Dünya sistemiyle insanlara daha çok kazanma hırsı aşılanarak, duyarsızlaştırmak kapitalist sistemin başarımlarındandır. Bu öyle bir sistemdir ki kuşatmaya başladığı yerlerde, havayı suyu, denizi, toprağın altını ve üstünü hedef alan yakıcı yıkıcı etkisi tıpkı bir ahtapot gibi bütün kollarıyla sarmış ve nefessiz bırakmıştır. Livaneli yaşananları aşırı dramatize etmeden, tıpkı bir ayna gibi olanı yansıtarak memleketin kanayan yaralarına dokunmuştur Göçmenlerin yaşadıklarının ve çevre felaketlerinin bir sistemin ve teorinin etrafında birleşmedikçe yaşanmaya devam edeceğinin vurgusu yapılır. Roman; Ege kıyılarında küçük bir köyde yaşayan, eli nasırlı bir balıkçının oğlu olarak dünyaya gelen balıkçı Mustafa ve ailesinin hikayesini konu alır. Kahramanımızın oğlu Deniz, babası ile balığa çıktıkları bir gün boğularak hayatını kaybettikten sonra, zaten sessizliğiyle bilinirken iyice içine kapanır. Yaşantısını sürdürebilmek için sabahın ilk ışıklarıyla beraber denize açılıp günlük iaşesini kazanmaktan başka amacı olmayan balıkçının ekmek teknesi olan tek yoldaşı deniz de artık eskisi kadar cömert değildir, artan balık çiftliklerinin sebep olduğu kirliliğin yanı sıra, istilacı balık türlerinin de artmasıyla beraber lokal ekosistemin çökmesi ile o gün kazanıp, o gün yiyen bu emekçi adamın geçimi iyice zorlaşır. Mustafa'nın sakin hayatına, yine balığa çıktığı bir gün denizin yüzeyinde rast geldiği cesetler adeta bir şok etkisi yapar. O güne kadar sadece etrafından duyduğu göçmenlerin, savaştan, açlıktan, kandan kurtulup, sudan kurtulamayışlarına şahit olur. Minicik bir bebeğin bu hengame içerisinde yaşadığını fark etmesiyle hemen bebeği kurtarır ve bununla beraber kendisi de yaşama tekrar döner. Ona göre deniz, kendisinden aldığı canı, yine karşılığında ona bir can vererek diyetini ödemiştir. Denizde süren bu can pazarına benzer bir mücadele de kendi köylerinde yaşanmaktadır. Maden arama şirketleri dağlarını, ormanlarını yok ederken çaresiz kalan köylüler ne yapacaklarını şaşırırlar. Sık sık bir araya gelip kendilerine emanet edilen bu emanetleri koruyamamanın huzursuzluğuyla çözüm yolları ararlar. Mustafa bebeği sahiplenmenin yollarını ararken, köylerini tehdit eden çevre felaketine de kendi çapında çareler arar. Her iki sorunu da yalnız çözemeyecektir. Bebeğin koruyucu ailesi olabilme mücadelesini verirken öte yandan köyleri için verecekleri mücadeleyi, top yekun, organize bir şekilde vermeleri gerektiğinin ayrımına varır. Denizin balıkçı Mustafa'ya verdiği Samir bebek, uğuru ile bir köye ilham olacaktır. - Toplumsal konulara duyarlılığı ile tanınan edebiyatçı ve fikir adamı Zülfü Livaneli'nin belki de en şiirsel romanı olan Balıkçı ve Oğlu, aile, aşk, ebeveynlik, evlat, kadın dayanışması, dostluk, göç, doğa üzerine çağdaş bir röportaj olarak yorumlanabilir. - Livaneli, romanını uzun bir süre önce yazmaya başlamış, hatta ilk bölümünü Yunuslar ismiyle Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır. - Livaneli gençlik yıllarından beri bir deniz romanı yazmak ister, belki de bunun en büyük sebebi ünlü yazar Ernest Hemingway'e olan hayranlığıdır. Toplumsal konulara duyarlılığı ile tanınan edebiyatçı ve fikir adamı Zülfü Livaneli, bu kez Ege balıkçılarının ve hayal kurmaktan bile mahrum bırakılan göçmenlerin kaderine eğiliyor. Usta edebiyatçı Livaneli, Balıkçı ve Oğlu ile son yılların en can yakıcı ve büyük dramı göçmenliği balıkçı Mustafa, Mesude ve Samir bebek üzerinden anlatıyor. O güne dek sıcak evlerinde televizyondan izledikleri haberlerden aşina oldukları ölü insan bedenleri ve yarı ölü bir bebek evliliklerinin tam ortasına düşerek bir bomba etkisi yaratıyor; aile ilişkilerini bambaşka bir çehreye büründürüyor. Balıkçı ve Oğlu, Ege'nin tarihinden bugününe, balık çiftliklerine ve rant hırsıyla dağlara, kıyılara saldıran şirketlerin yarattığı ekolojik yıkıma dair çok şey söylüyor. Bunun ötesinde göçmenlerin bir bilinmeze doğru göze aldıkları yolculuğu, hayatta kalma çabalarını ya da ölümü; kısacası deryaya yakın, dünyadan uzak yaşamlarını odağına alıyor. Livaneli'nin belki de en şiirsel romanı olan Balıkçı ve Oğlu; aile, aşk, ebeveynlik, evlat, kadın dayanışması, dostluk, göç, doğa üzerine çağdaş bir epope. Zülfü Livaneli'nin, uzun bir aradan sonra yazdığı ve heyecanla beklenen yeni romanı Balıkçı ve Oğlu, ustalıkla seçilen tasvirlerle okurun zihninde capcanlı bir anlatı oluşturuyor. Usta edebiyatçı Livaneli, Balıkçı ve Oğlu ile son yılların en can yakıcı ve büyük dramı göçmenliği ele alarak akıcı bir anlatım ve o acıyı içten içe bizlere iletmeyi başarmıştır. en kısa zamanda okuyacağım bir kitap. Tavsiye üzerine girip bakındığım bir sayfanın bu denli başarılı özetler çıkarabileceğini düşünememiştim. Tebrik ediyor başarılarınızın devamını diliyorum. Kitabi zaten merak ediyordum özetini okuyunca kesinlikle okunması gereken bir kitap kategorisine koydum günümüzde yaşanılan mülteci olayını, köyde yaşanılan sıkıntıları tüm açıklığıyla kitapta yer vermiş soluksuz okuyacağım bir eser teşekkürler kitap diyarı. Sayfanız gerçekten çok güzel, özetler ihtiyacım olduğunda hemen burada olacağım, Balıkçı ve Oğlu okumayı çok istediğim kitap. Okumayı çok merak ettiğim bir kitap."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/balonla-bes-hafta/", "text": "Dr. Samuel Ferguson: Büyük bir keşif yolculuğuna çıkmak isteyen bir kaşiftir. Dick Kennedy: Dr.Samuel Ferguson'un arkadaşıdır. Dik başlı bir İskoç'tur. Keşif gezisine dahil olur. Bir gezgin ve gözü pek bir kaşif olan Doktor Fergusson'un düşü, Victoria adını verdiği balonuyla Afrika'yı bir uçtan bir uca keşif eder, daha önce hiçbir gezginin ayak basmadığı bölgelerini görmek için arkadaşları ile çıktığı olağanüstü yolculuğu konu edinmiştir. 14 Ocak 1892'de Londra'daki Kraliyet Coğrafya Derneği toplantısında büyük bir kalabalık vardır. Sir Francis, meslektaşlarına Dr. Samuel Ferguson'un keşif gezisinden bahseder. Dr. Samuel Ferguson, Afrika'yı balonla geçmeyi düşünüyor. Dr. Ferguson'un bir arkadaşı vardır. İkisi aslında birbirinin kopyası olan iki insandır. Dick Kennedy, kelimenin tam anlamıyla bir İskoç'tur. Kennedy, gazetelerde arkadaşının haberini görünce deliye döner ve hemen Londra'ya gider. Doktor Ferguson, arkadaşının gelmesine pek şaşırmaz. Dick Kennedy, Doktor'un yaptıklarını delilik olarak görse de, Doktor aslında onu yanında götürmek ister. Doktorun izlemeyi seçtiği yol, sıradan bir yol değildir. Kalkış noktası Zanzibar Adası'dır. Nedeni 6 derece güney enleminde olmasıdır. Bu, Ekvator'un 430 mil altında bulunduğu anlamına gelir. Dr. Ferguson aslında Dr. Barth ve Teğmen Burton ve Speke'dir. Dr. Ferguson, tüm hazırlıklarını hevesle hızlandırır. Balonun yapımıyla bizzat ilgilenir ve bazı değişiklikler yapar. Doktorun planı, uşağı Joe ve avcı arkadaşıyla seyahat etmektir. 23 Nisan Çarşamba günü üç gezgin Nil'e ulaşır. Doğru yerde olduklarını anlamak içinse Andrea Debona'nın geldiği Nil'in ortasında ki dört ağaçlı adaya inip, bu kaşifin adının baş harflerini yazdığı kayayı bulurlar. Tekrar yola çıkan üç seyyah birçok yerleşim yerinden geçer. Hatta bir savaşa eşittirler. Balona verilen tepkiler de giderek daha sorunlu hale geliyor. Bir gün bir akbaba sürüsü görürler. Balon akbabalara tehlikeli olduğunu düşündürür ve saldırırlar. Dış balon hasar gördüğünde hızla düşmeye başladı. Joe büyük bir fedakarlık yapar ve balondan atlar. Zıplaması ile balon tekrar yükselir. Denize düştüğünü gören doktor dıştaki balonu çıkarır ve küçük balonla geri döner. Uzun bir mücadeleden sonra Joe tam zamanında bulunur. Balon hırpalanmış bir yol yapar. Sonunda taşıyamadıklarında sepetten kurtulurlar. Senegal nehrini geçmeleri gerekiyor. Çünkü o taraf arkadaşlara aittir. Son çare olarak tekrar balona asıp nehri geçmeye çalışırlar. Arkalarında onları kovalayan insanlar vardır. Nehri güçlükle geçen üç yolcu, Fransızlar tarafından karşılanır. Bu geziye tanık bulan üç gezgin mutlu bir şekilde evlerine dönerler. Bir kaşif ve mucit olan Doktor Fergusson, avcı arkadaşı Dick Kennedy ve yardımcısı Joe'yla birlikte Zanzibar'dan Nil'in kaynaklarına doğru uzanan bir Afrika macerası için yola çıkar. Hem de Victoria adını verdiği balonuyla! Bu üç adam yolculuk boyunca birçok tehlikeli maceraya atılacaklardır. Alışık olmadıkları çöl iklimin sıcağıyla kavrulacaklar, vahşi hayvanların saldırılarına uğrayacaklar, yerlilerle pek de hoş olmayan karşılaşmalar yaşayacaklardır. Üç İngilizin Afrika'yı Keşif Gezisi alt başlığını taşıyan Balonla Beş Hafta Jules Verne'in ilk romanıdır. Kitap yayımlandığı 1862 yılından itibaren okurlar tarafından büyük rağbet görmüştür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bana-ikimizi-anlat/", "text": "Rüzgar: İçine kapanık, dedesi ve annesi ile yaşayan Demirsoy ailesinin üyesi olan ana karakterdir. Küçük yaşlarda bisikleti ile çarpıştığı Yağmura aşık olup bir an bile aklında çıkaramaz. Yağmur: Berker ile sevgiliyken her tartışmasında Rüzgar'a koşan ve sonunda haksızlık yaptığını anlayarak Rüzgar'a dönen kızdır. Bana İkimizi Anlat, güzel bir aşk hikayesinin anlatıldığı, kişinin aşkını sevgilisine hediye ederek kanıtlaması ile mükemmel bir his uyandırıyor. Ya da aşıksanız aslında aşkın ne kadar güzel olduğunu anlamak için kitabı okumamız gerekiyor. Rüzgar, dedesi ve annesi Müberra Hanım tarafından yetiştirilen ünlü Demirsoy ailesinin bir üyesidir. Biraz içine kapanık Rüzgar, küçük bir çocukken komşusunun kızı Yağmur ile bisiklet üzerinde çarpışır ve Yağmur'a olan karşılıksız aşkı başlar. Günlerini balkondan Yağmur'u izleyerek geçirirken çok sevdiği dedesinin verdiği kalem ve defter ile içindeki yoğun hisleri yazar ve bir daha yazmaktan asla vazgeçmez. Yağmur ise ailesinin tek kızı olarak büyür ve Rüzgar ile samimi bir dostluk kurar, ancak kendisi için arkadaşlıktan öteye gitmez. Berker adındaki sevgilisiyle birlikteyken, Berker ile arası kötü olduğunda her zaman Rüzgar'a gelir ve ondan destek ve ilgi görmeye çalışır. Rüzgar artık üniversiteden mezun olmuştur ve büyükbabası onu büyütmeye çalışırken, onu şirketlerinin patronu olarak tek varis olarak koymayı planlamaktadır. Ancak Rüzgar 'ın aklı hep Yağmur'dadır, aşkını itiraf edemediği için sürekli onu düşünerek ve duygularını kağıtlara aktararak vakit geçirir. Dedesini ve annesini çok sever ve onları üzmemek için iyi bir evlat ve iyi bir şirket adamı olmaya çalışır. Ve özellikle dedesi vefat ettikten sonra kişisel olarak kendisine olan sorumluluğu artar. Yağmur, Berker ile bir kez daha sorun yaşar ve her zamanki gibi Yağmur'un yolu Rüzgara kapılır. İkisi birlikte denize giderler ve Rüzgar, Yağmur'a Yirmi bir adet uçan balon alır. Kağıtlara bir şeyler yazdıktan sonra Rüzgar, Yağmur'a balonları bağlayıp yazdıklarını havaya bırakmasını teklif eder ve Yağmur, yazılanları birbirlerine göstermemeleri şartıyla hemen kabul eder. Birinci Rüzgar kağıdını yazıp bağlar ve havada bırakır ama balonu ağacın dallarına takılır ve balon patlar. Patlayan balonun üzerindeki yazı Yağmur'un kucağına düşer ve Yağmur hemen kağıdı açar ve okumaya başlar. Kağıdında sadece bir cümle yazılıdır. Yağmur'da kağıda bir şeyler yazdıktan sonra balonuna yapıştırır, deniz kenarına gelir, balonu havada bırakır ve gökyüzüne doğru uçmaya başlar. Rüzgar kağıtta ne yazdığını çok merak eder ama içindekini ancak ilerleyen zamanlarda öğrenebilecek. Rüzgar, artık Yağmur'a olan aşkını saklamanın anlamsız olduğunu düşünse de Yağmur'a açılmaktadır ama yine de Yağmur'dan bir yanıt alamamaktadır. Bu durum karşısında Rüzgar haber vermeden telefonunu kapatır ve evden çıkar. Düşüncelerinde hep oradan uzaklaşıp yalnız yaşama arzusu vardır ama sonunda böyle bir olayın annesini üzmeyeceğini ve ona haksızlık edeceğini düşünür ve telefonunu eline alır. Sabah Annesinin kendisini defalarca aradığını görünce merak ettiğini düşünür ve evinin yolunu tutar. Eve girdiğinde annesini koltukta yatarken görür ve ona sürpriz yapmak için kahvaltı hazırlamaya başlar. Ancak annesini kahvaltıya yetiştirmek istediğinde ellerinin üşüdüğünü ve öldüğünü görür. Rüzgar artık yok olduğunu düşünmeye başlar. Bu şok edici günlerin ardından rüzgar bir kez daha sarsılır. Annesinin kendisine bıraktığı bir kutunun içindeki bir mektupla ailesinin gerçek ailesi olmadığını, gerçek annesinin doğum sırasında öldüğünü ve babasının psikolojik bunalım nedeniyle bebeğe bakamayacağını söylediğini öğrenir. Bebeği doktorları Müberra Hanım'a bırakmıştır. Bu olay Rüzgar için son nokta oldu ve evinden ayrılarak Bozca adasına yerleşir. Herkesten uzak hayatını yaşarken bir yandan da blok sayfasında Mecaz Adam adı altında duygularını yazmaya devam eder. Rüzgar artık bir Demirsoy değil, Mecaz bir Adam ve birçok kişi onun yazılarını takip etmeye başlar. Takipçilerinden birçok mesaj gelirken bir gün mesajlarında Yağmur'dan bir mesaj olduğunu görür. Yağmur'la yaptığı mesajlardan sonra Yağmur'un Berker'den ayrıldığını, Rüzgar'a haksızlık ettiğini düşündüğünü ve bir gün Rüzgar'ın geleceğini düşünerek evinin ışıklarını her gün kontrol ettiğini öğrenir. Rüzgar, Yağmur'un iki hikayesini anlattığını görünce dayanamaz ve geri döner. Adamlık, bir kadını bir ömür sevmekten geçer. Kadınlık da kendini bir ömür sevecek adamın değerini bilmektir. Kimin için yaratıldığını bilmiyorsun elbette ama bu hikayenin başrolü sensin. Aşkı senin, acısı senin. Kimse içinde kopan fırtınaları anlamaz, anlamak zorunda da değil zaten. İnsanlar hep konuşur çünkü hayat senin, tasası onlarındır. Her şeye rağmen bilmediğim bir hikayenin başrolünü oynuyorum. Sonu nereye gider belli değil, seveceğim kaç şarkı kaldı bilmiyorum. Herkes gibi, her şeyden habersiz yaşıyorum. Ne zaman karşıma çıkarsın, hangi şarkıda ilk dansımızı ederiz hiçbir fikrim yok. Ayrıntılara takılmaya gerek yok belki de... Hikayeme katıldığın gün sarılır konuşuruz bunları."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bana-seni-seviyorum-deme-evlen-benimle/", "text": "Batur: Babasız büyümüş, hayatı boyunca yokluğunu hisseden, annesi ve kardeşiyle yaşayan bir insandır. Buse: Şirketin muhasebe bölümüne bakar. Ancak şirkete bir nakit açığı olunca adaletsiz bir şekilde işe atar ve Batur da bu durum karşısında sessiz kalmaz ve onun için işten ayrılır. Aşkları, ayrılıkları, yalnızlığı, acıları, acıları ve her aşktan alınan dersleri anlatıldığı gibi Kitap daha çok ders alma ve ayrılıklardan sonra öğüt verme konularını işliyor. Olayla ilgili kazanılan deneyimler ve yaşanan acı okuyucu ile paylaşılır. Bu olaylardan biri olan Batur ve Buse'nin aşkını anlatmakla başlar. Batur babasız büyümüş, hayatı boyunca yokluğunu hisseden, annesi ve kardeşiyle yaşayan bir insandır. İşletme bölümünü bitirir ve bir şirkette işe başlar. Çalışma hayatına devam ederken bir gün şirkette bir olay olur. Şirketin muhasebe bölümünde çalışan Buse, kasada çok fazla nakit açığı olduğu için işten atılır. Açık bir adaletsizlik var. Buse böyle bir şey yapacak tipte değil. Buse şirketteki arkadaşlarıyla vedalaşırken Batur ile diyaloğu da burada başlar. Batur ve Buse vedalaşır ve Buse şirketten ayrılır. Batur böyle bir adaletsizliğe tahammül edemez. Çünkü Buse'nin kendisi gibi bir babası yoktur ve hasta annesine bakabilmesi için maddi bir gelire ihtiyacı vardır. Batur daha sonra şirkete şikayet eder. Batur, Buse gibi görevden alındı. Buse olanları öğrenince çok üzülür. Batur'la konuşuyor. Batur ona dayanamadığı tek şeyin insanlara yapılan haksızlıklar olduğunu söyler. Günler sonra Batur, Buse'nin İstanbul'a taşındığını ve bir şirkette iş bulduğunu öğrenir. Bu konuda çok mutlu. Ancak samimi olmadıkları için Buse'yi aramaktan çekinir. Bir gün Batur bir telefon alır. Bu çağrı bir şirketten gelir ve Batur'a kendisiyle çalışmak ve kadrolarına eklemek istediklerini söyler. Batur ailesinden ayrılıp uzaklara gitmek istemese de çalışmadan kalamayacağını anlar ve İstanbul'a gider. İlk başta teyzesiyle yerleşir ve düzenini kurar. Aylar böyle geçerken Batur ne Buse'den haber alır, ne de yüreğine birini alır. Buse Batur'u asla aramaz, aramalarına da cevap vermez. Birkaç ay sonra her şey aynıyken departman yöneticisi başka bir yerden bir ekibin geleceğini ve toplantı yapacaklarını söylüyor. Görüşme anında Batur gördüklerine inanamaz. Buse, gelen ekibin menajeridir. Buse onu görür ama aldırmaz. Batur çok heyecanlı ve bir o kadar da meraklı. Görüşmenin ardından Batur ve Buse tanışır ve konuşmaya başlarlar. Batur ona sitemini dile getirir ve öfkesini gösterir. Buse ona olanları anlatır. Öncelikle firmaya firmayı aradığını ve Batur'u işe almalarını istediğini, yöneticinin onu kıramadığını ve Batur'u işe aldığını söyler. Batur çok sinirlenir ama ona olan aşkı kalbini kontrol edemez. Bu olaydan sonra Batur ekip toplantılarını sabırsızlıkla beklemektedir. Ancak bir sonraki buluşmada Buse yok. Batur endişelenir ve Buse'yi arar. Buse telefonu bir daha açmaz. Bu olaydan iki gün sonra Buse'yi bir şirket arabasına binerken görür. Direksiyon başındaki kişiyi gördüğünde gözlerine inanamaz. Bu şoför, yıllar önce Batur'dan ayrılan babasıdır. Onunla böyle mi tanışacağım, diye düşünüyor. O gün izin alır ve eve gelir. Zor da olsa bu işin üstesinden gelir. Batur, rutin iş günlerinden birinde otobüse binmek için dışarı çıkar. Bu sırada Buse'nin bir adamla konuştuğunu görür. Adam hızla Batur'a yaklaşır ve ona sert bir yumruk atar. Batur yere yığılır ve Batur'un babası onu hastaneye götürür. Bu olayda Batur, babasının Buse'nin kayınbiraderi olduğunu öğrenir. Kabul etmek istemese de babası Buse'nin teyzesiyle evlidir. Her yeni etkinlikte Batur bir kez daha sarsılıyor. Ancak bu duruma alışmaya çalışır. Batur eve döner ve Buse'yi sık sık arar. Bir ay böyle geçer. Bu sırada Batur, annesini ve kardeşini görmek için Antalya'ya gider. Antalya'ya gittikten üç gün sonra acı bir haber alır. Buse'nin annesi uzun süredir şeker hastalığıyla boğuşuyor ve sonunda yenik düşüyor ve hayatını kaybediyor. Buse hayatındaki tek varlığını kaybeder. Hayat tutunduğu tek dalı kesmiştir. Batur hemen İstanbul'a gider. Bu zor dönemde Buse'nin en büyük destekçisi olur ve yeniden tutunduğu dal olmak için her şeyi yapar. Bu sırada babası Batur'un oğlu olduğunu öğrenir ve konuşmak ister. Kısa bir süre konuşurlar. Konuşmanın sonunda Batur ona 'Sen benim için sadece Buse'nin kayınbiraderisin' der ve konuyu kapatır. Buse ve Batur her geçen gün daha da yakınlaşıyor. Batur, Buse'ye evlenme teklif eder ve birlikte bir yola çıkarlar. Batur, Buse'nin kayınbiraderi öz babasından Buse'nin tuzlu kahvesini içmesini istemeye gider. Buse ve Batur küçük bir nikah töreniyle evlenir. Buse artık onun haşhaş çiçeği. Üç yıl sonra bir kızları olur. Adını Melek koyarlar. Melek Buse'nin rahmetli annesinin adıdır. Batur ve Buse babasız büyümüştür. Melek'in bu tecrübe eksikliğini yaşamasına asla izin vermeyecekler. Erkek Seviyorum der, adam sevdiği kadının tuzlu kahvesini içer. Hayatta birçok kez haksızlığa uğrarız. Lakin öldüreceğini sandığımız hiçbir acıda yılmayız... Herkesin bir hikayesi vardı. Kimi dile getirmedi acıyan yanlarını. Oturup kağıda döktü acılarını. Kimi yalnızca sustu, içine ata ata doldu taştı... Yine de tek kelime edemedi. Hayat kimine sevebileceği nice kalpler sundu, kimse sevemedi. Elbet benim de dile getiremediğim acılarım var. Anlatmak istesem, anlatılmaz... Zaten bazı acılar dile getirilemez. Getirilmek istense de kelimeler yetmez... Dilinden seni seviyorum eksik olmayan insanlar zaten sevemez. Aşk hissettirmektir, emektir, bunu kimse bilmez. Dil seviyorum dese de, her yürek sevemez."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/baska-bir-sey/", "text": "Leyla: Fahrettin Amca'nın kızıdır. Aras'ın ilgi duyduğu kızdır. Cross: Evsiz kimsesiz, sokaklarda yaşayan bir adamdır. Aras'ın arkadaşı olur. Annelerini ve kız kardeşlerini bir kazada kaybeden iki erkek kardeş ile kazadan sonra kendini hayattan tamamen soyutlayan bir babanın hikayesini konu ediniyor. Hikaye, Aras'ın annesi ve kız kardeşi öldükten sonra babası ve ağabeyi ile yeni bir eve taşınmasıyla başlar. Babası, oğullarına aldırış etmeyen, karısının ve kızının acısıyla içen, onlara sık sık şiddet uygulayan bir adama dönüşür. Aras'ın kardeşi Ulaş, Aras'a bu durumdan sıkıldığını ve evden çıkmak istediğini söyler. Ancak Aras'ın babasının iyileşeceğine dair umudu olduğu için onu bırakmaya niyeti yoktur. Hatta abisini kalmaya ikna etmeye çalışır ama abisi Ulaş başka bir şehirde üniversiteyi kazanır kazanmaz evi terk eder. Gördüğü her rüyayı mavi bir deftere yazan Aras, babasıyla baş başa kaldığı bu dönemde ev sahibi Fahrettin Amca ve komşularının kızı Leyla ile yakınlaşır. Bütün gününü onlarla ilgilenerek geçirir. Ayrıca sokakta yaşayan ve onu ne zaman görse leblebi ve gazoz satın alan Cross adında evsiz bir adamla arkadaş olur. O zamanlar gazozların kapaklarını saklamayı alışkanlık haline getirdi. Yıllar geçtikçe babası daha sakin bir adam olur. Artık Aras'a alkolden uzak bakan ve Ulaş'ı özleyen bir babadır. Ancak Aras, bu kez çocukluk arkadaşı Leyla ile araları bozuktur. Leyla'nın duygularına karşılık veremez, onu sadece arkadaş olarak sevdiğini düşünür. Haç ile aşkın tanımı hakkında sık sık sohbet etse de Leyla'ya aşık olup olmadığını anlayamaz. Bir gün rüyasında mor şemsiyeli bir kız görür. Uyandığında onu mahallesinde görür ve hemen peşinden gider. Girdiği kitapçıdan bıraktığı kitapları alır ve tek tek okumaya başlar. Bunun rüyasıyla ilgisi olduğunu düşünerek aylarca kızın peşinden kitapçıya gider. Bu süreçte kardeşi eve döner ve babasıyla ilişkileri düzelir. Bir gün cesaretini toplayınca mor şemsiyeli kızı karşılamak için kapısına gider ama ambulansın bir kızı aldığını görür. Mor şemsiyeli kız olduğunu düşünerek çok üzülür. Cenazesine gittiğinde ölen kızın mor şemsiyeli kızın ablası, mor şemsiyeli kızın ise Leyla'nın arkadaşı olduğunu öğrenir. Leyla'ya olan duygularını yeniden gözden geçirmeye başlar. Cross'tan Leyla'ya aşkın tanımını sormasını ister ama cevabı öğrendiği günün sabahı Cross vurularak ölür. Onu öldürenlerin Fahrettin Amca'nın düşmanları olduğunu ve Haç'ın da Fahrettin Amca'nın kardeşi olduğunu öğrenir. Cross'u düşmanlarından korumak için öldüğünü gösterdiği için sokaklarda yattığını söylüyor. Aras, arkadaşının acısını yaşarken Leyla'ya olan duygularından emindir. Ancak bunu Leyla'ya söyleyince Leyla ondan dört aylık bir süre ister. Kitap, Aras'ın bankta oturan yaşlı bir adama buluşacakları günden birkaç saat önce anlattığı bir diyalogla bitiyor. Aklın gidiş biletini aldığı yerde kalp çoktan dönüş biletini ayırmıştır. Aşk başka bir şeydir. Bazen gördüğünüz rüyanın içindeki mor bir şemsiye, bazen mesafelere inat yanı başınızda duran bir gazoz kapağı, bazense zamanın içinde saklanan gizli bir zamandır aşk."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/baslangic/", "text": "Edmond Kirshc: Bir bilgisayar dehasıdır. Bu keşfin tüm inançları derinden sarsacağı ve hatta dinleri sona erdireceği konusunda büyük bir keşif yaptığını iddia ediyor. Keşfini dünyaya duyurmadan önce, üç büyük dinin temsilcileriyle gizli bir görüşme yapar ve keşfe tepkilerini görmek ister. Bu sunum esnasında öldürülür. Robert Longdon: Edmond Kirshc'ın eski hocasıdır. Ambra: Müze müdürüdür. İspanyanın gelecekti Kralı ile nişanlıdır. Avila: Sunum esnasında Edmond Kirshc'ı öldüren katildir. Dinlerin kökeni ve inanç değerleri hakkında yazılmış bir gizem romanıdır. Bir milyarder fütürist Edmond Kirsch'ün dünyayı değiştirecek bir bilgi ifşası çağrısından sonra başlar ve entrikalarla devam eder. Dinlerle olan bağlantıları ve onların kökensel birlikteliklerini sorgulayan kitapta, tüm gizem Langdon üzerinde toplanıyor. Kitabın asıl sorusu şudur: Nereden geldik, nereye gidiyoruz?. Çok zengin ve deha olan Edmond Kirsch, tarih boyunca insanlığı şaşırtan bu sorunun cevabını bir keşifle bulur. Bu sunuma eski akıl hocası Robert Langdon'ı da davet eder. Edmond oldukça gösterişli bir sunumla seyirciyi tepkiye hazırlarken, sahnede öldürülür ve o andan itibaren kaos patlak verir. Sunum öncesi Robert ile bireysel olarak görüşen Edmond, keşfinin dört büyük dini yok edeceğini ve bu dinlerin üç gün önce din adamlarıyla buluştuğunu söyler. Bu sunumu din adamlarına yapar. Ama din adamları açıkça Edmond'u tehdit eder. Robert'a bu durumu anlatan Edmond, hocasından bir fikir almak ister. Sunumu yapmalı mı? Robert ayrıca din adamlarının tehditlerinin gözdağı vermek olduğunu, böyle bir hata yapmayacaklarını söyler ve öğrencisini sunuma teşvik eder. Sahnede vurulan Edmond'un ölümünden kendini sorumlu tutan Robert, sunumu tüm insanlığa göstermek için bir maceraya atılır. Robert gizemleri çözmeye çalışırken Kraliyet Ailesi, Hıristiyan temsilciler ve dini fanatikler işin içine girer. Müze müdürü Ambra, Robert'a çok yardımcı olur. Bu arada, Robert'a yapay zeka asistanı Winston yardım eder. Müzeyi gezen konuklara kemik iletimli kulaklık vesilesiyle eşlik eden Winston, Robert'e de yardım eder. Edmond Kirsch'i öldüren Amiral Luis Avilla, Edmond'ı sahnede öldürmek isteyen Regent isimli adam yönünde icadın keşfedilmesini engellemeye çalışır ve başarılı olur. Öte yandan yabancı basın ve ülke gündemi Edmond Kirsch'ün ölümünü konuşur. Bazı iddialarda bulunuldu. Bu iddialarda Kraliyet Ailesi'nden söz edilmesi de önemli bir konudur. Ambra Vidal ve Robert Langdon sonunda Edmond'ın laboratuvarına gelirler ve keşfi açıklamaya hazırlanırlar. Buluş, insanın evrim teorisiyle nasıl var olduğunu genel hatlarıyla anlatmaktadır. İnsan ırkının 50 yıl içinde neslinin tükeneceğini söyler. AI Winston kendini sıfırlayacak ve bu durumda laboratuvardan aldığı telefondan Profesör ile iletişime geçecektir. Edmond kanserden ölecektir. Bunu öğrenen Winston, buluşun yansımaları hakkında düşünür ve sonuç olarak, Edmond'un sunum sırasında ölümünün en etkili kaybolma olduğu sonucuna varır. İnternette kiralık katiller tutar, basına asılsız haberler sızdırır ve suikastı Naip adıyla Avilla'ya yönettiğini itiraf eder. Robert duydukları karşısında şok oldu ve Yapay Zekanın ne kadar geliştiğini ve daha da gelişebileceğini tahmin etmez. Piskopos, haham ve ulema birbirlerine baktılar, sıkılmış görünüyorlardı. Piskopos, İlginç bir girizgah Bay Kirsch. Bize gösterecekleriniz dünya dinlerinin temelini sarsacakmış gibi konuşuyorsunuz, dedi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/basucumda-muzik/", "text": "Kürşat Başar'ın efsanevi bir aşk hikayesini anlatan romanı. Eksik kalp, kalbini evli bir adamda bulan küçük kız ve onsuz hayatının eksik olduğunu anlayan bir adam, açılmamış dudaklar ve eksik kelimeleri konu ediniyor. 50'li ve 60'lı yılların karmaşasında unutulup gitmiş gizli bir aşk öyküsünü anlatıyor. Romanın anlatıcı rolünü de üstlenen kadın kahraman, uçak pilotu olma hayalleri henüz çocukken ailesini bile şaşırtan bir kararla gelecek vadeden bir yabancıyla evlenmiş ve gençliğinin büyük bir bölümünü yurt dışında geçirmiştir. Kocası Turgut'un mesleğine. Genç evli çiftler bir süreliğine Türkiye'ye geliyor. 1940'ların Ankara'sının gösterişli balo salonlarında, Amerika'yı görmüş, biraz uçarı, genç, güzel bir kadın, kocasını seven ama aşkı tatmamış genç kadın, bir balo gecesinde yeniden bir balo gecesinde dikkatleri üzerine çekecektir. Siyasi kariyerinin yanı sıra ahlaksızlığıyla da tanınan Fuat ile tanışır. O aşkı bulacaktır. Ancak evli bir kadının sorumluluğu ile karısını boşamak ve onunla evlenmek isteyen Fuat, cevapsız kalacak, kocasıyla tekrar yurt dışına çıkmayı seçecek ve aşkları açıkça ifade edilmeden mektuplarla tutuşturulacaktır. Türkiye'de yeni bir dönem açılıp Demokrat Parti iktidara geldiğinde, Fuat Menderes hükümetinde önemli bir bakandı. Kadın monoton evliliğinden bıkmıştır. Fuat'ın ısrarlı arayışı sonunda beklenen gerçekleşir. Fuat'tan hamile olduğunu anlayınca çocuk sahibi olmaya gücü yetmese de kocasını terk eder. Bundan sonra tek çatı altında yaşamadan ilişkilerini sürdürürler. 27 Mayıs darbesine kadar. Fuat, Menderes ile birlikte idama mahkum edilen ve idam kürsüsünde hayatı sona eren iki bakandan biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/batan-gunes/", "text": "Kazuko: Yirmi dokuz yaşındaki Kazuko, erkek kardeşi Naoji ve dul anneleri, savaş sonrası Tokyo'da yaşayan yoksul aristokrat bir ailenin üyeleridir. Uehara: Kazuko'nun erkek kardeşinin eski bir tanıdığı ve akıl hocası olan romancı yazar. Savaştan çıkmış, sosyal düzeni, ekonomisi, insanları alt üst olmuş bir ülke; özelde ise dağılıp giden bir ailenin hüzünlü öyküsü konu ediniyor. Yirmi dokuz yaşındaki Kazuko, erkek kardeşi Naoji ve dul anneleri, savaş sonrası Tokyo'da yaşayan yoksul aristokrat bir ailenin üyeleridir. Kazuko evliydi, ancak boşandı ve hayran olduğu bir ressamla evlilik dışı bir ilişki yaşadığını iddia ettikten sonra aile evine döner. Beklediği çocuk ölü doğmuştu. Güney Pasifik'te orduda görev yapan Naoji'nin kayıp olduğu ilan edilir. Kazuko, yılan yumurtalarını engerek yumurtası sanarak yaktığı bir zamanı hatırlar. Kazuko'nun babasının öldüğü sırada evin içinde ve çevresinde çok sayıda yılanın olduğu ve bu nedenle onun ve annesinin gözünde uğursuz hale geldiği ortaya çıkar. Kazuko ve annesi, bir akrabasının yardımıyla İzu yarımadasının kırsalına taşınır ve onları desteklemek için tarlalarda çalışmaya başlar ve kaba bir kadın olduğunu iddia eder. Bir gün, Naoji sonunda geri döner. Savaştan önce olduğu gibi afyon bağımlısıdır. Annesine ve kız kardeşine acımasızca davranır ve zamanının çoğunu askere alınmadan önce ilişkili olduğu Tokyo'nun edebiyat çevrelerinde geçirir. Kazuko, Naoji'nin insanların bağnazlığı ve samimiyetsizliği hakkında söylendiği ve bir yazar ve birey olarak bağımlılığı ve mücadeleleri hakkında yazdığı Ay Çiçeği Günlüğünü bulur. Kazuko, bir zamanlar hala evliyken tanıştığı erkek kardeşinin eski bir tanıdığı ve akıl hocası olan romancı Uehara'ya yazar. Alkolik olduğunu bilmesine rağmen onu sevdiğini ve ona taptığını ve çocuğu olmasını istediğini beyan eder. Rosa Luxemburg'un erkek kardeşinin eşyalarında bulduğu bir kitabını okuyarak defalarca Hıristiyanlık ve Marksizm fikirlerine atıfta bulunur ve mektupları MC ye ithaf ederek baş harflerini hem Çehov'um hem de Çocuğum olarak çözer. Bu sırada annesinin sağlığı kötüye gitmektedir ve kendisine tüberküloz teşhisi konur. Kazuko verandada kara bir yılan görür ve babasının oradayken nasıl öldüğünü hatırlar. Kısa süre sonra annesi ölür. Kazuko, ilk karşılaşmalarından yıllar sonra sonunda Uehara ile tanışır. Kısa bir süre sonra Naoji, arkasında kız kardeşine aristokrat soyundan duyduğu zayıflık duygularını gerekçe gösteren ve aynı zamanda bireyi baskı altına alan tüm ideolojileri kınayan bir mektup bırakarak intihar eder. Hikaye, Kazuko'nun Uehara'ya yazdığı bir mektupla sona erer. Hamile olduğunu ve eski ahlaktan kurtulup yeni bir devrimci yaşam tarzını benimseyerek çocuğu kendi başına büyütmek istediğini ortaya koyuyor. Uehara'ya bir kez daha MC olarak hitap eden mektubu bu kez baş harfleri Komedyenim olarak çözerek bitirir. Batan Güneş, Doğan Güneşin Ülkesi olarak bilinen Japonya'nın savaş sonrasına dair çarpıcı bir roman. Hem yaşadıkları hem de yazdıklarıyla Japon edebiyatının en kendine has yazarlarından biri olan Osamu Dazai'nin intiharından bir sene önce kaleme aldığı Batan Güneş; varoluş, birey ve toplum çatışması gibi sorunları unutulmaz karakterleri üzerinden ele alıyor. Arka planda savaştan çıkmış, toplumsal düzeni, ekonomisi ve insanları altüst olmuş bir ülke; özelde ise dağılıp giden bir ailenin hüzünlü öyküsüdür anlatılan. Bu kitapla Dazai, hep yaşayacak güzel bir şey bırakmıştır. -Donald Barr"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bati-cephesinde-yeni-bir-sey-yok/", "text": "Paul: 19 yaşında bir gençtir. Küçük yaşlarda ülkesinin yaşamış olduğu savaştan dolayı askere alınmış ve cephelerde savaşmak zorunda kalmıştır. Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque'ın savaşın dehşetini ve anlamsızlığını ele alan romanı; Birinci Dünya Savaşı, on dokuz yaşındaki bir gencin en acılı haliyle savaşta yaşananları konu edindiği romandır. Kitabın ana karakteri Paul, On dokuz yaşında genç bir delikanlıdır. Savaş nedeniyle akranlarının çoğu gibi o da hızla askere alınarak cepheye gönderilir. Uzun süre cephede mücadele eden Paul, gördükleri ve yaşadıkları karşısında bir daha asla normal bir hayat yaşayamayacağını anlar. Günde bir avuç yemekle Cephelerde hayatta kalmak için savaşır. Bazen en sevdikleri arkadaşlarının onlardan ayrılmalarını izlerler, bazen de ölümden kıl payı kurtulurlar. Mermi seslerinin durmadığı gecelerde yanlışlıkla kafalarını barınaktan dışarı çıkarırlarsa geri dönüş olmayacağını çok iyi bilirler. Tüm bu kafa karışıklığı içinde, Paul bir haftalık izinle eve gönderilir. Eve geldiğinde kendisini evde olduğuna ikna etmek çok zor bir hal alır. Annesinin hasta olması da durumu daha da zorlaştırıyor. Önce sivil giyinmeyi garipleştiriyor ama sonra sivil olmanın hafifliğiyle kendini mahallesinin sokaklarına bırakıyor. Çevresindeki herkes ona cepheyi, askerleri sormaya başlar. Paul, Ben söylesem bile anlamayacaklar, görmeden söyleyemeyeceğim gerçeğini söyleyemem diye düşünüyor. Aslında haklıdır, cephenin acısını, kanını ve vahşetini böyle bir cümle ile anlatmak mümkün olmadığı için cephede her şey yolunda demekle yetinmektedir. İzin zamanı Paul için iyidir, ancak geri dönme zamanı geldiğinde öne geçmek her zamankinden daha zor. Hatta hiç ayrılmamış olmayı dilediğimi bile düşünüyor. Annesini, evini ve mahallesini tekrar bırakıp cepheye geri dönmek zorunda kalır. Cepheye indiğinde yine bir çatışmanın ortasında kalır ve kendini bir kurşun çukuruna atar. Oraya saklanıp her şeyin geçmesini bekleyeceğini be kurtulacağını zanneder ama aynı zamanda düşmanın çukura girmesi durumunda elinde bıçakla bekler. Ayrıca, kazara da olsa çukura bir adam düştüğü için beklediği de olur. Anında bıçağını boğazına saplar ve adamdan uzaklaşıp deliğin başka bir köşesine gömülür. Adamın ölümü saatleri bulur ve can çekişen saatleri Paul'ü psikolojik savaşlara iter. O adamla çukurda geçirdiği saatler kitapta o kadar çarpıcı bir şekilde ele alınır ki yazar bir an romanın içinde o anları yaşıyormuşuz hissiyatı yaşatır. Okurken kendimi kitabın içinde bulduğum muhteşem eserlerden biri olduğunu ve okurken kitabın nasıl biteceğini anlamayacağınız muhteşem bir eser olduğunu bilmenizi isterim. - Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabı, o dönemde Naziler tarafından yaktırılmış kitaplardan biridir. - Naziler, yazarı bulup öldürmek istemiş fakat onu bulamayınca ablasını öldürmüşlerdir. - Savaşın kanlı çarpışmaları, gencecik çocukların savaş meydanlarındaki mücadeleleri, iç dünyalarındaki özlemlerinin cesurca ve apaçık bir dille ele alınmıştır. - Batı Cephesinde Yeni Bir Şey ilk kez Almanya'da 1929 yılının Ocak ayında yayımlandı ve daha ilk yılında 26 dile tercüme edilerek dünyaca meşhur oldu. - Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Günümüze kadar 50 ayrı dile tercüme edilmiş ve 15-20 milyon satmıştır. - Ayrıca 1930 yılında Lewis Milestone'ın yönettiği Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filmi bu romandan uyarlanmıştır. ' Gencim, yirmi yaşındayım. Ama hayatta umutsuzluktan, ölümden, korkudan ve acı uçuruma sürükleyen anlamsız bir dıştanlığın kösteklenmesinden başka bir şey tanımıyorum. Milletlerin birbirlerine zorla düşman edildiğini ve hiç ses çıkarmadan, hiçbir şey bilemeden budala,uysal ve bönce birbirlerini öldürdüklerini görüyorum. Dünyanın en zeki beyinlerinin, bütün bunları daha devamlı ustaca ve daha devamlı yapmak için yeni silahlar ve yeni laflar bulduklarını görüyorum. Savaşın incittiği insanlara bir ses veren Erich Maria Remarque, bize hatırlattıklarıyla her zaman el üstünde tutulması gereken bir yazar. Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanoğlunu birbirine nasıl yabancılaştırdığını birinci ağızdan, çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque, savaşla ilgili bildiğimizi sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken, edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar. Remarque'ın, I. Dünya Savaşı'ndaki bir grup askerin hikayesini on dokuz yaşındaki bir çocuğun gözlerinden anlattığı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, yayımlandığı günden bu yana, devamı niteliğinde olan Dönüş Yolu'yla birlikte tüm dünyada büyük ilgi görmeye devam etmekte. Canlı çarpışma sahnelerinin yanı sıra savaşın abesliğinin ve askerlerin ıssızlığının vurgulandığı cephe arkası bölümleriyle de okuru içine hapseden roman, Yaşar Kemal'in sözleriyle bugün de taptaze, bugün de her okuyucusu tarafından yeniden yeniden yaratılarak uyarıyor, direnme gücü veriyor. 20. yüzyıl dünya edebiyatının bu önemli yapıtı, şimdi Everest Yayınları'nın dünya klasikleri dizisindeki yerini alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/beni-icinden-sev/", "text": "Güçlü: Doğarken organları yer değişmiş bir çocuktur. Küçük yaşlarda annesini kaybetmesi ile iyice zorlanır. Güneş ile ikiz kardeştir. Lise de tanıştığı Derin ile büyük bir aşk yaşamaya başlarlar. Güneş: özgüveni oldukça düşük, heyecanlandığında konuşamayan konuşsa bile konuşurken kekeleyen bir çocuktur. Güçlü ile ikiz kardeştir. Füsun: Güneş ve Güçlü 'nün üvey anneleridir. İkiz kardeşlere babaları yokken işkence ve eziyetler eden bir kadındır. Efe'nin annesidir. Efe: Füsun'un önceki eşinden olan çocuğudur. Derin: Güçlü ile lisede tanışarak daha sonra büyük bir aşk yaşamaya başlayan kızdır. Şevket Amca: Güçlü' lerin yazlıktaki komşularıdır. Onun desteği ile İstanbul'a gelerek okumaya ve dedesini bulmaya çalışır. Ahmet Batman'ın önceki kitapları gibi İçimdeki Sev beni de aşk dolu bir deneme kitabıdır. Kısa, süslü cümlelerle okuyucuyu etkiler ve sevdikleriyle paylaşmalarına olanak tanır. Güçlü, doğduğunda ikizinde bir sorun olmamasına rağmen, daha annesinin karnındayken organları değiştirilmiş ve günlerce yoğun bakımda kalmış bir çocuktur. Doğumundan sonra sadece babası onu görmüş ve gördükten sonra ona Güçlü adını vermiştir. Güçlü' nün ikizi için her şey yolundadır. Babası, Güçlü' nün ağabeyi ile hayata tutunmasını ister ve adını Güneş koyar. Ailesiyle birlikte Aydın'da yaşıyor. Küçük yaşta yaşadığı rahatsızlıktan dolayı özgüveni çok düşük, heyecanlanınca konuşamayan, konuşsa bile kekeleyen bir çocuktur. Annesinin ölümünden bir süre sonra Güçlü' nün babası Füsun adında bir kadınla evlenir. Füsun Hanım'ın Efe adında bir oğlu var ve sürekli Efe ile Gülcü'yüm karşılaştırıyor. Füsun Hanım, babaları evde yokken Güneş ve Güçlü' ye iyi davranmayan, hatta onlara işkence eden bir kadındır. Yaşamları Füsun Hanım sayesinde Güçlü ve Güneş için bir işkence haline gelir. Yaz gelir ve tatil için yazlık evlerine giderler. Güçlü ve Güneş için anneleri olmadan geçirecekleri ilk tatil olduğu için üzgündürler. O yaz tatilinde İstanbul'da çok iyi bir Anadolu Lisesi kazandığını öğrenen Güçlü, çok mutludur. Çünkü bu onun en büyük umudu. İstanbul'a gidip başarılı bir öğrenci olmak, annesine layık bir evlat olmak istiyor. Güneş, kardeşinin başarısından dolayı çok mutludur. Ama kardeşinden ayrılmak istemiyor. Babası Güneş gibi sınavı geçtiği için pek mutlu değildi. Uzakta, İstanbul'da okumasını istemiyor. Güçlüyse tam tersini düşünür. İstanbul'da okumanın kendisi için bir kurtuluş olduğuna inanıyor. Yazlık evde kapı komşusu olan Şevket Amca, Güçlü' nün babasını İstanbul'da okumaya ikna eder. Güçlü' nün dedesi de İstanbul'dadır ancak babası uzun süredir Güçlü' nün dedesiyle konuşmadığı için çocuklara dedelerinden bahsetmemiştir. Güçlü; Şevket Amcası ile babası konuşurken İstanbul'da bir dedesi olduğunu öğrenir. Güçlü İstanbul'a gelir. Şevket Amca İstanbul'da yaşamasına rağmen yanında olmaktansa okulun yurdunda kalmayı tercih etmektedir. Yavaş yavaş anavatana alışan Güçlü için üst sınıfların kendilerine hakim olmalarını istemesiyle birlikte dayanılmaz günler yeniden başlar. Güçlü; Haksızlıklar karşısında susmayan ve bu nedenle üst sınıfları kendisine düşman eden bir çocuktur. Bu olayları babasına veya Şevket Amcasına anlatmaz. Güçlü, hafta sonları Şevket Amca'ya gider. Bu onun için kurtuluştur çünkü bazı günler korkudan uyuyamaz. Aradan zaman geçtikten sonra üst sınıftan çocuklar yaptıklarının bir hata olduğunu anlarlar ve Güçlü' den özür dilerler. Güçlü, lise birinci sınıfın ikinci gününde Derin adında bir genç kıza aşık olduğunu hisseder. Tiyatroyla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen Derin'le vakit geçirmek için okulun drama kulübüne kaydolur. Duygularını Derin'e anlatmak ister. Ama öte yandan, onu kaybetmeyi göze alamayacağı için sessizdir. Bu çıkmazdan çıkamaz. Konuşacak kimsenin olmaması da onu çıkmaza sürüklüyor. Onunla olmayı istediği kadar onunla olmayı hayal bile edememekten korkar. Derin'le arkadaş olurlar. Derin'e güçlü duygularını anlatmak ister ama söyleyemez. Aralarında özel bir yirmi bir oyun da var. Güçlü' nün oda arkadaşı Ege'nin de Derin'e ilgisi vardır. Ege, Güçlü' ye Derin'le ilişkisi olduğunu söyler. Bu, Güçlü' yü daha çok üzer. Ege'nin Güçlü' ye yaptığı uyarı karşısında Güçlü, kendini bir ilişkide üçüncü kişi gibi hissetmekten kendini alamaz. Güçlü, babasından habersiz dedesini Şevket Amca'nın yardımıyla bulmuştur. Dedesinin yanında kalmak istiyor. Ancak babasının haberi olmadığı için buna cesaret edemez. Güçlü için dedesiyle geçirdiği her gün bir diğerinden daha güzeldir. Dedesinden öğrendiği ve öğreneceği şeyler için çok mutludur. Yaz tatili için Aydın'a döndüğünde Güneş'e dedelerini anlatır. Derste Derin için yazdığı bir kompozisyonu okuyunca Derin'le ilişkisi güçlenir. Dedesi bir sabah Güçlü ile konuşmak ister. İlk kez konuşmak isteyen dedesi olduğu için bu durum Güçlü' yü korkutur. Büyük baba; Güçlü' ye hasta olduğunu söyler ve birkaç vasiyette bulunur. İkinci dönem başladığında Güçlü, dedesinin tavsiyesi üzerine elinde bir kilit ve iki anahtarla Derin'e gelir. Tıpkı dedesi ve anneannesi gibi, dedesinin bahçesindeki demire kilidi birlikte asarlar. Bu ilişkinin özgür olduğunu, esaret olmadığını, istediği zaman anahtarı açıp bırakabileceğini konuşurlar. Güçlü ve Derin hayatlarının en güzel yıllarını yaşamaya devam ederken lise son sınıfa gelirler ve yurt dışında okumaya karar verirler. Güneş, kardeşine Füsun Hanım'ın kendisini dövdüğünü söyleyince Güçlü, dedesiyle Aydın'a gelir. Dedesi babasıyla konuşup Füsun Hanım'ın çocukları dövdüğünü söylese de babası buna inanamayarak onu evden kovdu. Güçlü ve Güneş, dedeleriyle birlikte İstanbul'a dönmeye karar verirler. İstanbul'a döndüğünde Güçlü' nün kafası oldukça karışıktır. Dedesinin varlığı onun için mükemmel bir şey. Ama babasının yokluğuna alışmak kolay olmayacak. Güneş'e İtalya'ya gitme fikrini söyleyemediği için de oldukça huzursuzdur. Mezun olduktan dört ay sonra Güçlü üniversiteye girdi. Güneş ise İstanbul'da özel bir üniversite kazandı. Derin, Ege ile İtalya'da üniversitede. Güçlü, çok incinmiştir ama bir yandan da kardeşini bırakmadığı için pişman değildir. Güçlü, babasının fabrikasının son dört ayda çöktüğünü, dedesiyle babasının kumar oynadığı için kavga etmesinin bu yüzden olduğunu ve en önemlisi annesinin ölmediğini, babasının onlara bir oyun oynadığını öğrenir. Füsun'la evlen. Güçlü, bahçedeki kilidin değiştiğini fark eder. Büyükbabasının ölmek üzereyken Güçlü' ye söylediği son sözler onu Derin'le İtalya'ya gitmeye teşvik eder. Güçlü ve Derin tekrar bir araya geldiklerinde birbirlerini çok özlediklerini fark ederler. Güçlü kilidi Derin'in değil dedesinin değiştirip, çocuklukları ve gidişleri olmasın diye anlar. İtalya'da binlerce kilidin asılı olduğu bir köprüye giderler ve bir yenisini eklerler. Kilidin bir tarafına Türkçe, diğer tarafına İtalyanca aynı cümleyi yazarlar. Güzel hikaye çünkü sen de içindesin. Her şey yolundayken İstanbul'a dönüş yolunda artık üç kilit vardır. Biri İtalya'da, biri tahterevallide, diğeri de dedesinin Güçlü' ye her zaman rehberlik edecek olan Siyah Küvet adlı defterinde bulunmaktadır. Başka hisleri başka insanlarda değil de hepsini sende tüketmek isterim çünkü ikimiz başkayız, kimsenin bilmediği bir başka dünyayız. Bakma sen bu kalabalığa, bu dünya bizim için yaratıldı. Başkaları sadece başkaları olarak kalsın, sen bir hayal kur kendine ve içinde sadece bize yer olsun."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/benim-universitelerim/", "text": "Maksim Gorki : Çocukluğundan itibaren zorluklarla mücadele etmesine rağmen ninesinin sevgisiyle ve masallarıyla büyütmesi onun karakterini oluşturur. Okuma alışkanlığı ve güçlü gözlem yeteneğiyle önce kısa hikayelere, daha sonra döneminin Rus toplumunun sosyalist düzene geçişini yansıtan eserlere imza atar. İçindeki sevgiyi eserlerine de yansıtır. Anneanne: Gorki'yi yetiştiren sevgi dolu birisidir. Onu anlattığı masallarla, örnek davranışlarıyla büyütür. Sevgiden doğan saygı nedeniyle torununun azizesidir. Derenkov: Gorki bir dönem onun yanında çalışır. Kentin az bulunur ve yasak kitaplardan oluşan bir kütüphaneye sahip olan ve bu kitapları Kazan'ın çeşitli okullarında öğrencilerin ve devrimcilerin yararına sunan bir insandır. Romas : Gorki'nin hayatındaki mihenk taşlarından birisidir. Bilgisi ve öngörüsüyle kendisine yapılanlara rağmen yine de sağduyuyla yaklaşabilen aydın birisidir. Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan yazarın hayatını anlatan Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim'i okuduktan sonra, kendisine Gorki Rusça'da 'acı anlamına gelen ismi neden verdiği daha iyi anlaşılıyor. Yaşadığı olumsuzluklara rağmen geçmişiyle kavga etmeyen yazar bütün eserlerinde insan sevgisini, insana olan güvenini açık bir dille romanlaştırır. Bahsi geçen diğer romanlarından farklı olarak bu romanında, üniversite gençliğini, yeni gelişen aydınları, işçi patron ilişkilerini, köylünün içinde bulunduğu baskılara karşı sessiz kalışını ve insanların din ile korkutulup, politika ile sindirilmelerini ele almaktadır. Gorki'yi üniversiteler şehri olan Kazan'a giderken uğurlamaya gelen anneannesi, onu yine yalnız bırakmaz. Torununa sarılırken gittiği yerde insanları yargılamamasını, öfkelenmeden, iyilikle, sevgiyle yaklaşmasını öğütler. Birbirlerini son defa gördüklerinin ikisi de farkındadır. Gorki, hayallerinin şehrine geldiğinde parasız ve kimsesizdir. Sadece birkaç ay okula gidebildiği için birçok konuda eksiğinin olduğunu biliyordur fakat çalıştığı için eğitimine ayıracak vakit bulamaz. İnsanı insan yapan şeyin çevresine gösterdiği direnç olduğunu çok erkenden anlar. Çalıştığı yerlerde üniversiteli gençlerden yardım alarak eksiklerini tamamlamaya uğraşan genç, yaşadıklarıyla ve yaşatılanlarla hayatı öğrenir. Arkadaş olduğu aydın çevre onu gizli toplantılarına kabul etseler de tam anlamıyla içlerine almazlar. Bu toplantıların ev sahipliğini yapan Derenkov'un fırınında çalışırken onun kütüphanesinden de yararlanır. Kütüphanede ve fırında yapılan toplantılar, hararetli ve coşkuludur. Tanıştığı insanlar, çalıştığı yerler ve gözlemleriyle okuduklarını harmanlar. Gorki bilgiye açtır ve nereye giderse gitsin öğrenmeye devam eder. Arkadaşları politik nedenlerle ya tutuklanıyor ya da öldürülüyorlardır. Farkındalığı olan her insan gibi Gorki de yaşananlara engel olamadığı için mutsuzdur. İntihar girişiminde bulunur. Bir süre hastanede tedavi görüp çıktıktan sonra anneannesinin ölüm haberiyle yıkılır, acısını paylaşacağı bir dostu bile yoktur. Yeniden çalışmaya başladığında hayatında anneannesinden sonra ikinci şansı olan Romas ile tanışır. Romas, bilgisiyle kendisine hayran olunan birisidir. Gorki onunla çalışma imkanı bulunca bu fırsatı kaçırmaz, onun Volga bölgesindeki dükkanında çalışır. Ukraynalı'nın kütüphanesi onun eğitimine katkıda bulunacak kitaplarla doludur. Romas da gencin içinde bulunduğu durumu hissettiği için ona kendi kapılarını insanca, sadelikle açarak emin bir toprağa bastığını hissettirir. Bıkıp usanmadan onu kendi düzeyine çıkarmak için elinden geleni yapar. Gorki'nin hayatının bu zor ama çok şey öğrendiği dönemi, ilerde yazacağı romanlarının konusunu oluşturacaktır. Sıklıkla şehirdeki işçilerle yaşadığı köydeki insanların mukayesesini yapar. Köy halkı alışkanlıklarının kölesi olmuş, kiliseyle korkutulan, politikayla sindirilmiş insanlardır. Şehirdeki işçilerden hiç farkları yoktur. Her iki kesim de sömürülen, özgürlüklerinin ve güçlerinin farkında olmayan insanlardır. Romas ve arkadaşları köylülerin farkındalığını arttırmaya çalışsalar da korkularının esiri olan bu insanlar onları köylerinden göndermek için ellerinden geleni yaparlar. Arkadaşları öldürülen, evi yakılan Romas daha fazla dayanamayıp köyden ayrılır. Gorki bir süre burada kalsa da istenmediği için köyden ayrılıp gemilerde çalışmaya başlar. - Benim Üniversitelerim Gorki'nin Çocukluğum ve Ekmeğimi Kazanırken'den sonra hayatını anlattığı üçüncü ve son kitabıdır. Benim Üniversitelerim, Gorki'nin Çocukluğum' la başlayıp Ekmeğimi Kazanırken' le devam eden ve Rus dilinde yazılmış en güzel otobiyografilerden biri olarak kabul edilen üçlemesinin son kitabıdır. Devrime yol açan fikirlerin filizlenmeye başladığı bir dönemde yazarın sosyal çevresini bu kesimlerden insanlar oluşturur. Çocukluğundan itibaren yazgısı olan sefil ve hoyrat gerçekliği daha güzel, daha insani bir hayata dönüştürme çabasındaki Gorki, Rus toplumunun devrim öncesindeki umutlarının cisimleşmiş halidir adeta."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bereketli-topraklar-uzerinde/", "text": "İflahsızın Yusuf: Dürüst ve çalışkan köylü bir adamdır. Çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile hayata kalmaya çalışır. Üç arkadaş arasında tek sağ kalandır. Köse Hasan: Gurbet gelerek çalışır çabalar, ancak fabrikanın ağır yükünü kaldıramayınca hastalanıp ölür. Pehlivan Ali: Gurbet yaşama özenen oradaki kadınlara olmak isteyen sıradan bir adamdır. Bir kadına takılması ve bir ağanın yanında ezilmesi onu ölüme götüren olaylardır. Roman, para kazanma umuduyla köyden ayrılıp şehre göç eden Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali adlı üç arkadaşın yaşadıkları anlatılır. Orhan Kemal, romanla ilgili olarak, Bu kitap, kendi bilgim ve görgüm dışında, bir lokma ekmek karşılığında kötü çalışma koşullarında zehir gibi bir hayat yaşayan insanlardan derlenen materyallerle oluşturulmuştur. Üç çocukluk arkadaşı Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali, Çukurova'da iş bulmak için yola çıkarlar. Uzun ve zorlu bir tren yolculuğunun ardından Adana'ya varırlar. Gördükleri insanlara sorarak hemşerilerinin fabrikasını bulurlar. Hemşerileri cin fabrikasında üç arkadaş tutar. Irgatbaşı, işin köydeki gibi kolay olmadığını ve haftalık maaşlarını aldıklarında her hafta kendisine ikramiye vermeleri gerektiğini anlatır. Başta karşı çıkmak isteseler de sonunda kabul etmek zorunda kalırlar. Fabrikanın çeşitli yerlerinde çok zor şartlar altında ayrı ayrı çalışırlar ve akşamları kiraladıkları ahırda buluşurlar. Şehir hayatına ve insanlara alışmaya çalışırlar. Sulu bir kozada çalışan Köse Hasan çok hastalanır. İşe gidemez. Arkadaşları bir süre onunla ilgilense de daha fazla maaşlı bir iş bulurlar ve hasta arkadaşlarını bırakırlar. İnşaat işi yaparlar. Bir süre sonra hasta arkadaşlarının öldüğünü duyarlar. Pehlivan Ali, sürekli kumar oynayan ustalardan birinin nikahsız eşine aşık olur. Bir gün efendinin karısını alır ve kaçar. Buğday tarlasında çalışmaya başlar. Şehre geldiklerinde çok tuhaf buldukları şeyler yapmaya başlarlar. İşveren Pehlivan Ali'nin yanına aldığı kadına göz kulak olur. Kadın çiftlikte kalır ve rahat edebilmek için işverenle takılmaya başlar. Bu sırada Ali köşklere gitmeye başlar. Bütün kazancını oraya harcar. Pehlivan Ali haydut işinde çalışmaya başlar. Bir gün yorgunluktan dengesini kaybeder ve ayağını gaz kelebeğine kaptırır. Pehlivan Ali, ağanın ihmali sonucu kan kaybından ölür. Duvarcı Yusuf köye dönmeye karar verir. Karısı ve çocukları için kıyafet ve toka satın alır. Ayrıca baştan aşağı yeni giysiler giyer. Tren istasyonuna gider. Pehlivan, Sivas'a gidecek treni beklerken Ali'nin yanında çalışan bir işçi görür. Ali'yi sorar. Öldüğünü öğrendiğinde çok üzülür ve köye gitmekte tereddüt eder. Çünkü arkadaşlarını Çukurova'ya gitmeye ikna etmiştir. Ayna, tarak ve gaz ocağını alarak köyüne döner. Arkadaşlarını kaybettiği için üzüntülüdür ama artık mesleği olduğunu düşündüğü için umutludur. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/beyaz-dis/", "text": "Beyaz Diş: Zeki, çevik ve vahşi bir hayvandır. Lip Lip: Kampı ziyaret ederek Beyaz Diş'in peşini bırakmayan düşmanıdır. Gri Kunduz: Beyaz Diş ile annesinin sahibi ve aynı zamanda adil ve cesur bir kişidir. Matt: Scott'ın asistanıdır. İlk başta Beyaz Diş'in sevmediği ancak daha sonra iyi bir insan olduğunu anladığı biridir. Scott: Beyaz Diş'in son sahibidir. Beyaz Diş, sevginin ve koşulsuz itaatin ne olduğunu ondan öğrendiği kişidir. Roman, İlkel bir dünyaya ulaşmak için medeniyetten kaçmak yerine insanların arasına katılmak için ormandan ayrılan vahşi bir köpeğin acı, ve macera dolu yaşamını ele almaktadır. Kurtlar ve köpekler kış aylarında karanlık ormanlarda birlikte yaşarlar ve zaman zaman aile olmaya çalışırlar. Tek Göz ve Dişi Kurt, bir mücadelenin sonunda aile olarak doğum yapar. Soğuk kış günlerinde mağarada yaşamına devam eden dişi kurt, bir süre sonra yavrularıyla birlikte dolaşmaya başlar. Beyaz Diş çok agresif ve saldırgan bir hal almıştır. Bu nedenle, pek sevilmez ve diğer hayvanlar tarafından dışlanmaya başlanır. Sahibi Gri Kunduz, Annesine ve Beyaz Diş'e çok iyi bakan cesur bir kişidir. Beyaz Diş ile başka bir yere giderler. Orada Beyaz Diş, agresif tavrıyla yine dikkatleri çekiyor. Sahibinden satın alınması arzu edilir. Ancak Gri Kunduz satmıyor. Gri Kunduz ödünç alan Güzel Smith, karşılığında Beyaz Diş'i sorar ve alır. Beyaz Diş yeni sahibini hiç sevmiyor ve anlaşamıyor. Güzel Smith, onu köpek dövüşlerine sokmaya başlar. Beyaz Diş ölmemek için öldürmek zorunda kalır, Bir dövüş sırasında boynundaki doberman tarafından ısırılır. Çok ağır yaralanır ve oradan Geçen insanlar satın alır. Beyaz Diş'in yeni sahibi Scott ona çok iyi davranır. Scott, California'ya gitmek zorundadır. Bu durumu anlayan Beyaz Diş kendisi ile gitmek için elinden geleni yapar. Tamamen koruyucu bir köpek haline gelmiş ve hiç kimseye veya hiçbir hayvana saldırmaz. Scott'ın babasının hapse attığı bir mahkum kaçar ve Scott'ın evine gelir. Beyaz Diş onu engeller, yaralanır. Veteriner hayatta kalamayacağını söylese de kararlılığı onu hayatta tutar. Çocuklarıyla mutlu bir hayatı sürer. - Jack London'un bir romanıdır. - İnsanın insanla ve doğayla olan mücadelesini destansı boyutlara ulaştırmıştır. - Roman ilk kez seri halinde, 1906 mayısından, ekimine kadar The Outing Magazine adlı dergide yayınlanmıştır. - Kitap birçok dile çevrilmiş ve birçok yayınevi tarafından yayımlanmıştır. - Kitaptaki yerler Rusya, Kanada ve Amerika'da bulunmaktadır. - Diğer kardeşlerinden farklı olarak gri doğan bir kurt yavrusunun hikayesi anlatılmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/beyaz-gemi/", "text": "Mümin: Çok iyi kalpli, çalışkan ve torununu çok seven bir dededir. İyi kalpliliği ve kimseyi kıramayışı yüzünden kızının kocası tarafından küçümsenip aşağılanan biridir. Çok çalışkandır. Çocuk: Hayal dünyası oldukça geniş, doğayı ve hayvanları çok seven bir çocuktur. 5-6 yaşlarındadır, dedesini ve onun anlattığı masalları çok sever. Ancak hiç arkadaşı olmadığından çok yalnızdır. Orozkul: Mümin'in kızıyla evlidir. Çok alkol alan ve eşine şiddet uygulayan, sinirli, huysuz bir adamdır. Korucubaşıdır ama doğaya çok zarar verir. Bekey: Oruzkul ile evlidir. Orozkul ile çocukları olmayışından dolayı sürekli suçlanır, ancak Bekey sürekli buna sabretmeye çalışır. Seydahmet: Orozkul ve dede ile çalışan biridir. Gülcemal: Seydahmet'in eşidir. Gün içinde nine ve Bekey ile vakit geçirir. Nine: Mümin'in eşidir. Ne eşine ve kızına ne de torununa sevgi göstermez. Kulubeg: Genç, yakışıklı, uzun boylu bir şofördür. Çocuğun gözünde ise bir kahramandır. San taş vadi etrafında dedesinden başka hiç kimsesi olmayan ve birkaç insanla bu bölgede yaşamak zorunda olan, özünde mutlu olmaya çalışan bir çocuğun hikayesini anlatmaktadır. Mümin dede, nine, çocuk, Bekey Teyze, Orozkul, Seydahmet ve Gülcamel San-Taş adı verilen ıssız bir vadide yaşamaktadır. Burada sadece 3 ev olduğundan dolayı çocuğun hiç arkadaşı yoktur ve çok yalnızlık çekmektedir. Annesi ve babası onu terkedip dede ve nineye bırakmıştır. Çocuğun en büyük eğlencesi dedesinden Boynuzlu Maral Ana masalını dinlemektir. Çocuk okula başlamak üzere olduğu için dede zar zor ona çanta almış, çocuk da bu çantayla arkadaş olmuş ve onla dertleşmeye başlamıştır. Ayrıca çocuğun eski bir dürbünü vardır ve o dürbünle hep beyaz gemiye bakar. Babasının o geminin kaptanı olduğunu düşündüğünden bir gün o gemiye balık olup ulaşabileceğine inanmıştır. Dede, Orozkul ve Seydahmet beraber çalışmaktadır. Maaşlarını Orozkul verir ve dedeyi bunu öne sürerek kötü şekilde çalıştırır. Mümin ise hem kendi saf kalbinden hem de ninenin ona baskılarından dolayı Orozkul'a ses çıkaramaz. Orozkul, herkese kötü davranan ve karısını kısırlıkla suçlayıp ona sürekli olarak şiddet uygular. Mümin buna her şahit oluşunda içi sızlar ancak nine ona Orozkul'dan maaş aldığı için ses çıkarmaması gerektiği konusunda baskı yapar. Mümin'in sürekli üzüldüğünü gören çocuk da onun için sürekli üzülmektedir. Çünkü o evde ona gerçekten değer verip onunla ilgilenen tek kişi dedesidir. Bir sene sonra çocuk okula başladığında o çok sevdiği çantasıyla okula gider ve okulu çok sever. Okul onun tüm dünyası haline gelmiştir. Onu okula götürüp alan kişi yine dedesidir, hiç okuluna gecikmez. Bir kere Oorzkul'un dedeyi ağır şekilde çalıştırmasıyla dede geç kalmış ve çocuk saatlerce dedesini beklemiştir ve çok üzülmüştür. Ancak dedesinden masal dinlemeyi o kadar çok seviyordur ki her akşam bıkmadan dedesinin ona anlattığı Boynuzlu Maral Ana masalını dinleyerek mutlu olur. Dede soylarının onlara dayandığını düşünmektedir ve çocuk da bu düşünceye inanmaktadır. Bir gün Boynuzlu Maral Ana'yı görebilme umuduyla yaşar. Dedesinin masalına göre Boynuzlu Maral Ana insanların zulmünden dolayı onların vadisini terketmiştir, ancak onları hep koruyordur. Bir gün çocuk kayalarla oynadığı sırada çocuk beş altı adet kamyonun geldiğini görür ve peşlerine takılır ve bunu gören şoför aracı durdurarak çocukla tanışır. Aracın şoförü olan Kulubeg, çocuğa dedesini tanıdığını ve kendisinin de Boynuzlu Maral Ana'nın soyundan geldiğine inandığını söyler. Çocuk bunu duyduğuna çok mutlu olmuştur ve dedesine bunu anlatmak için sabırsızlanır. Ancak Orozkul yine Bekey Teyze'yi dövdüğünden dolayı o karmaşada dedesine bunu anlatamaz. O gece müthiş bir şekilde fırtına çıkar. Kulubeg ve arkadaşları yolda kalınca Mümin'in evine sığınmak zorunda kalırlar. Çocuk Kulubeg ile daha fazla zaman geçirebileceği için çok mutlu olur ve son ana kadar onlarla vakit geçirir, tipi geçince ise Kulubeg ve arkadaşları onlara veda ederler. Çocuk bir önceki gece çok üşütüp hastalanmıştır. O bahçede yatarken bahçeden kahkahalar yükselmektedir. Herkesin neşesi yerindedir, dede bile alkol alıp sarhoş olmuştur, ortada bir ateş yakılmış ve et pişirilmektedir. Çocuk yatağından kalkıp yanlarına gittiğinde yerde Boynuzlu Maral Ana'ya çok benzeyen bir kafa görünce çok irkilir ve dayanamaz. Orozkul ise o boynuzları kırmakla uğraşır. O anki yaşadığı çaresizlikle hayalinde kahraman olarak gördüğü Kulubeg'in gelip Orozkul'a haddini bildirdiğini hayal eder, ancak arkadan yükselen kahkahalar çocuğu hayalinden uyandırır. Ardından arkadan maralların nasıl vurduklarına dair hikayeler yükselir ve bunu kahkahalarla anlatırlar. Çocuk artık duyduklarından, gördüklerinden ve içki kokusundan boğulmuş ve dayanamayacak hale gelir. Balık olmak istiyorum, balık olarak kalsam daha iyi diyerek ağlıyordu bu şekilde yürürken sarhoş olup toza toprağa bulanmış halde yerde yatan dedesini görür ve eve gitmek için ona yalvarırır, ancak dedesini onu bir türlü duymamaktadır. Dedesine balık olup gideceğini ve eğer bir gün Kulubeg gelirse bunu ona da söylemesini ister. Çocuk güçlükle çay kenarına gider, soğuktan titremesine rağmen çayın içinde koşarak ilerlemeye çalışır. Çayın akıntılı ve derin bir kısmına denk gelir, ancak çırpınışları onu kurtaramaz. O sırada kimse onun balık olup uzaklara gittiğini bilmiyordu. Masalla gerçeği birleştiren bir eserdir. Geçmişi temsil eden dede ile geleceği temsil eden çocuk arasında dramatik bir ilişki kurarak insan duygu ve düşüncelerine kendine has yorumlar getirilir. Adı eserde hiç geçmeyen çocuğun saf ve temiz dünyasından, hayatın acı ve çıplak gerçeğine uzanan bir roman kurgusu meydana çıkarılır. Aytmatov'un, edebiyat aleminde geniş akisler uyandıran, uzun yıllar tartışılan, verilmek istenen mesajla yaratılan tiplerin büyük bir uyum sağladığı eserlerinden biridir. kitabın özeti çok güzel yazılmış. kısa ve öz olmuş yazanın ellerine sağlık."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/beyaz-zambaklar-ulkesinde/", "text": "- Yazar - Snelman: Dönemin büyük bir bilim adamı, filozofu ve büyük bir siyasetçisidir. - Askerler - Köylüler - Öğretmenler - Devlet Adamları - Rus Çarı - Memurlar - Subaylar - Din Adamları Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitabının konusu; Finlandiya'nın modernleşme ve kalkınma mücadelesi oluşturmaktadır. Finlandiya sadece bataklıklardan ve kayalıklardan oluşuyorken, toplumun her kesiminden insanın bir araya gelmesi ve ülkeyi bataklık içerisinden kurtarma çabaları kitapta işlenmekte. Halk, ufak değişimler yaparak refah seviyelerini yükseltmeye çalışmakta ve eğitimi arttırmaktadır. Beyaz Zambaklar Ülkesinde; Yıllar önce Moskova tiyatrosunun duvarlarında büyük çatlaklar ortaya çıktığının farkına varılmıştır. Binanın yıkılması ve çevresinde bulunan her şeye zarar vermesi ihtimali ortaya çıkmıştır. Bu sebepten mühendisler çatlakların sebebini araştırmaktadır. En sonunda binanın zemininin sağlam olmadığı anlaşılır. Binanın zemini tahta kazıklar üzerine oturtulmuştur. Çatlakların daha büyük problemlere yol açmaması için mühendisler kapsamlı bira araştırma yapar ve en sonunda kazıkların yenini granit taşlar ile değiştirirler. Bu sayede devlet tiyatrosunda yıkıntı oluşması riski ortadan kalkar. Memlekette tıpkı bu tiyatro gibi sarsıntılara dayanıklı hale gelmesini isteyen halk daha adaletli yollara başvurmaktadır. Devlet yıkılmaya mahkum bir hale gelmiştir. İdareciler ise iyi ya da kötü ne olursa olsun kendisini devletin bir aynası olarak görmektedir. Carlyle, kahramanların mı milleti yönettiği yoksa milletin mi kahramanları yönettiği sorusuna bir cevap aramaktadır. Napolyon ya da Sezar gibi kahramanların elinde milletin şekillendiği düşünmektedir. Ancak Lev Tolstoy bunun tam dersini iddia etmektedir. Carlyle'a göre millet ortada bir karhama olmadığında saman yığını gibidir. Tolstoy'a göre ise tarihi bireyler yönlendirmektedir. Kalabalıkların içindeki küçük adamlar kahramanları ve tarihi oluşturmaktadır. Finler kendilerine bataklık arazi anlamına gelen Suomi demektedir. Ülke son derece yoksul bir hale gelmiştir. İsveç ve Rusya ülkeyi işgal etmiş, Finler ise Rusları tercih etmişlerdir. Bu baskı altında kültürlerini yaşatmaya çalışmaktadırlar. Snelman pazarlara seslenmektedir. Onlara Suomi'yi bir aile olarak görmelerini dile getirmekte ve bu gözle bakmalarını söylemektedir. En yoksul insanın dahi diğerleri ile kardeş olduğunu ve aynı yurdu paylaştığını dile getirir. Snelman'a göre bazı devlet adamları İsveçlidir. Görev saatlerinde keyif yapmakta, arkadaşları ile sohbet ettiği anları toplantı olarak adlandırmaktadır. Ona göre vatandaşlarda memuru beklememekte ve evelerine gitmektedir. İsveç egemenliğinde en kötü memurların doğrudan Finlandiya'ya gönderildiği ve işlerin bu şekilde zorlaştırıldığı anlaşılır. Oysa memurlar halı eğitmeni ve kendilerini yetiştiren topluma çok daha ahlaklı bir şekilde davranmalıdır. Ancak durumlar tam tersi olarak görülmektedir. Bu sırada Fin ordusu millileşmektedir. İsveç hakimiyetinde askerlerin çoğu Fin iken, rütbeli olanlar değildi ve askerlere çom kötü davranırlardı. Tüm bunlar artık büyük bir değişime tabi olmuştur. Çocukların eğitiminde ailenin önemi vurgulanmaktadır. Anne ve babaları çocuklarına öğütledikleri şeyleri önce kendilerinin yapması önerilmektedir. Ailesi tarafından doğru eğitim verilmemiş çocuklar sürülmemiş tarlalara benzetilmektedir. Her çocukta eğitim alacak potansiyel vardır ancak bu doğru yollar ile elde edilmelidir. Üniversitelerde profesör olanların mutlaka halkın diğer kesimlerine de eğitim vermesi dile getirilir. Böylece büyük bir değişim başlar. - Yazarın çeşitli aralıklar ile gerçekleştirdiği Finlandiya seyahatlerinde aldığı notlardan oluşmuştur. - Kitapta bir bataklık ülkesi iken, sömürü ve esaretten kurtulma çabaları olabilecek en detaylı şekilde işlemektedir. - 1800'lü yıllarda halkın içinde bulunduğu olumsuz durumlar ve bu durumu değiştirme çabaları olağan üstü bir mücadelenin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. - Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitabı toplamda 15 farklı bölümden oluşmaktadır. Rus edebiyatının büyük yazarlarından Grigory Petrov tarafından kaleme alınan Beyaz Zambaklar Ülkesinde, her sayfasında altı çizilecek önemli dersler veriyor. Dünya klasikleri arasında yer alan roman, uzun yıllar farklı ülkelerin egemenliğinde yaşamış bir toplumun kendi ayakları üzerinde kalkınmasını konu ediniyor. Hayatının önemli bir kısmını Finlandiya'da yaşamış olan Petrov; eserinde ülkenin ekonomiden eğitime, sağlıktan tarıma kadar birçok farklı alandaki gelişimini destansı bir anlatımla ele alıyor. Beyaz Zambaklar Ülkesinde, medeniyete tuttuğu ışıkla her millet ve kültürden insanın okuması gereken eserler arasında yer alıyor. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün de başucu kitaplarından olan eser, Türkiye'nin kurtuluş öyküsüne de ilham kaynağı oluyor. Atatürk'ün talimatıyla okulların müfredatına da dahil edilen kitap, vatan bilincinin oluşması ve toplumsal gelişim için önemli bir kılavuz niteliği taşıyor. Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserinde Petrov, 20'nci yüzyılın başında Finlandiya'nın Rusya'ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini tüm yönleriyle ele alıyor. Kitap; bataklık bir bölgenin, üzerinde beyaz zambakların açtığı güzel bir alana dönüştürülmesini hem gerçek hem de sembolik yönüyle anlatıyor. Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerinden olan Finlandiya'nın sahip olduğu refah ve kültür düzeyi, halkının çalışkanlığı ve azmine dayanıyor. Fin halkının kurtuluşunu ve yükselişini sağlayan ortak bilincin oluşturulmasında ise Snellman büyük rol oynuyor. Romanda Finlandiya'nın gelişimi, 1806 ila 1881 yılları arasında yaşayan Finlandiyalı filozof ve devlet adamı Johan Vilhelm Snellman'ın ağzından anlatılıyor. Ülkenin önce eğitim sisteminden başlayarak her alanında iyileşme sağlamak için çalışan Snellman, tüm ülkenin seferber olmasında öncülük ediyor. Aydınlardan devlet adamlarına, din adamlarından ordu mensuplarına, çiftçilerden halkın çeşitli tabakalarına kadar herkesin yer aldığı bir kalkınma hamlesi başlatıyor. O dönemki faaliyetlerinden dolayı Halk Öğretmeni unvanı alan Snellman, bugün dahi dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak değerlendirilen Finlandiya Modeli'nin kurucusu konumunda yer alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bilinmeyen-bir-kadinin-mektubu/", "text": "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu okuyucuya bir roman üzerinden insan psikolojisinin derinliklerini anlatıyor. Duygusal çöküntüleri, hayatın iniş çıkışlarını, anlam yüklenen bekleyişleri ve asla vaz geçmeyen bir insanın hayatını okuyoruz, romanın ana hattı; Uzun soluklu bir mektuba dayandırılmış olması ile tek bir ağızdan, olanca samimiyetine dayanıyor. Koca bir roman fakat ölümsüz bir aşkı anlatan etkili bir kitap. Tanımmış yazar olan Bay R. Aldığı uzun soluklu mektupla o güne kadar ona çok yakın ama ondan bir o kadar uzak bir kadından aldığı bu mektubu okumaya başlar. İsmini sormayı bile düşünmediği hayali bir silüetten bile azı olan bu isimsiz kadın çocuğunun ölümünden başlayıp kendi ölümüne kadar olan bir hayatı anlatacaktır. 25 sayfalık bu mektup, uzun bir hayatı kısa bir paranteze alacak ve okuyan kişinin belki de bugüne kadar olan yaşam tarzını değiştirecek bakış açılarını içerecektir. İsimsiz kadın mektubunu çocuğunun soğuk bedeninin yanında yazmaya başlar. Bay R. İle ilk karşılaşmaları o henüz bir çocukken 13 yaşında- gerçekleşmiştir. Evlerinin karşı dairesine taşınan genç adam, onun hayal dünyasında yerini alır. Gün geçtikçe hayranlığı sevgiye ve aşka dönüşür. Ona kendini beğendirebilmek için dış görünüşünden tutun, derslerine kadar kendisine gösterdiği özen de artar. Yolunu gözlediği genç adam ise ondan bihaberdir. Tüm çabalarına rağmen hiçbir şey onu görünür kılmaz. Annesi, bir başkasıyla evlenip şehir değiştirmek zorunda kaldıklarında hayata küser. Genç kız, yazarın tüm kitaplarını, hakkında çıkan tüm haberleri takip eder. Bu hayattan aldığı tek zevktir artık. İki yıl süren bu süreden sonra Viyana'da iş bulup tekrar eski yaşadıkları şehre döner. O günden sonra yazarın evinin etrafında sürekli vakit geçirir ve onunla karşılaşmak için elinden geleni yapar. Nihayet kendini fark ettirdiğinde, üç gün süren bir birliktelik yaşarlar. İş seyahati diye bahaneler sonrası, genç kızın beklentileri nafiledir. Bu arada sevdiği adamın çocuğunu taşıdığını ona söylemez. Onu zor durumda bırakacağını düşünür. Artık yeni tesellisi çocuğudur. Aşık olduğu adamın bir parçasını özenle büyütür. Kendi deyimiyle bedenini zengin partnerlere sunar. Katıldıkları davetlerde, yazarla bir araya gelseler de Bay R. Bilinmez kadını ona olan hayran bakışlarının dışında hatırlamaz. Genç kadın kendisine başkalarından gelen hayran bakışları ve evlenme tekliflerini elinin tersi ile iter. Bir gün kendisine dönecek sevgilisi için umudunu korur. Aradan geçen uzun yıllara rağmen ona doğum günlerinde gönderdiği beyaz güllerin kendisini hatırlatacağını düşünür. Yine bir tesadüf yaşanır ve karşılaşırlar. Genç kadın, birlikte gittiği partnerini zor durumda bırakarak yazarın tek bir davetiyle hiç düşünmeden onunla çıkar. Yine Bay R.de tanıyan bir bakış yoktur. Evde çalışan yaşlı adam bile kahramanımızı tanırken Bay R. de en ufak bir emare yoktur. Lafının ona defalarca kendini hatırlatma çabası bile boşunadır. Keyifli geçen saatlerin sonrasında gizlice cebine konan ücret bunca yıl onu bekleyen kadın için en büyük hakarettir. O günden sonra bir daha karşılaşmazlar. Genç kadın çocuğu ölüp hayatta kimsesi kalmayınca, bu mektubu yazmaya karar verir. Onu hayatı boyunca görmekten imtina eden sevdiği adama, serzeniş değil bir vedadır. Bay R. Mektubu bitirdiğinde, o gün doğum günü olmasına rağmen gelmeyen gülleri ve ölümü, ölümsüz bir aşkı, ruhundaki düşsel bir müziği, görünmez kadını hisseder. Ünlü roman yazarı R. dağlara yaptığı üç günlük huzurlu gezinin ardından sabah çok erken saatlerde Viyana'ya dönüyordu. Tren garında aldığı gazetenin sayfalarını rastgele karıştırıyordu ki, o günün tarihini görünce bugün doğum günü olduğunu hatırladı. İçinden kırk birinci yaşım, diye geçirdi. Ne haz ne de mutluluk duymuştu. Öylesine sıradan bir gündü işte. Gazetenin sayfalarına rastgele göz attı ve bir arabaya binerek evinin yolunu tuttu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bilinmeyen-bir-tanriya/", "text": "Joseph Wayne: Hikayenin kahramanı Joseph, toprakla güçlü bir bağlantısı olan bir çiftlik sahibidir. O sağduyuludur, ancak toprağın tutkusu ile alevlendiğinde ara sıra ateşli eylemlere yönlendirilir. Elizabeth ile evlenir ve onu çiftlik sahibi yaşam tarzıyla tanıştırır ve birlikte Joseph'in babasından sonra John Wayne adında bir çocukları olur. Romanın sonunda Yusuf, toprağın kalbi olduğunu anlar ve yağmur yağdırmak için kendini feda eder. Thomas Wayne: İkinci Wayne kardeşi Thomas'ın hayvanlarla özel bir bağlantısı var. Onların ruh hallerini ve duygularını hissedebilir ve onların yanında olmayı sever. Diğer erkekleri anlamaz veya özellikle sevmez ve tek yakın arkadaşı Joseph'tir. Rama'nın kocasıdır. Burton Wayne: Wayne'in en büyük erkek kardeşi olan Burton, Hıristiyan dinine olan bağlılığı bakımından benzersizdir. O hastalıklı bir adam, ama Tanrı'nın onun acı çekecek kadar güçlü olduğunu düşündüğü için böyle yapıldığına inanıyor. Benjy Wayne: En genç Wayne kardeşidir. Sorumsuz ve saygısız olmakla birlikte, çaresiz ve masum gibi görünen kardeşlerine bir suçlamadır. Juanito: Bir Meksikalı olan Juanito, Joseph'in evini inşa etmesine yardım eden kereste taşıyıcılarının bir parçasıdır. Willie: Kereste taşıyıcısı Ramos'un oğlu Willie'den en çok kabuslarıyla ilgili olarak bahsedilir. Sık sık kendini, kollarını ve bacaklarını koparan yaratıkların çıktığı deliklerle dolu ıssız, boş bir manzarada bulmayı hayal eder. Elizabeth McGregor: Joseph'in karısıdır. Zeki, kitap zekası olan bir kadındır, ancak dünyevi deneyimi yoktur ve anlamadığı şeyleri açıklamak için büyük ölçüde Rama'ya güvenir. Rama: Rama, Thomas'ın karısıdır. O, çok deneyime sahip güçlü, dünyevi bir kadın ve annelikle ilgili her konuda uzman biridir. Erkeklerin düşündüğü veya yaptığı hemen hemen her şeyi hor görür. John Wayne: John Wayne romanda sadece kısa bir süre için bir karakterdir, ancak roman boyunca güçlü bir varlık olarak kalır. John Wayne: Joseph ve Elizabeth'in oğludur. Onun adaşı Joseph'in babasıdır. Peder Angelo: Yakındaki Hint köyüne atanan rahip. Sıkı bir şekilde Hristiyandır ve etrafındaki pagan geleneklerine karşı savaşmaktadır. Bu romanda Steinbeck, insanın toprağıyla ilişkisini araştırıyor. Arsa, bir çiftlik kurmak için California'ya taşınan Joseph Wayne adlı bir adamı takip ediyor. Babası öldükten sonra üç erkek kardeşi ona katılır ve gelişen bir çiftlik yaratırlar. Bununla birlikte, bir kuraklık ülkeyi vurduğunda, Steinbeck erkeklerin inançlarının sarsılmasına nasıl tepki verdiğini analiz ediyor. Roman, inancın ne anlama geldiğini ve farklı insanları nasıl etkilediğini inceler. Aynı zamanda, East of Eden gibi daha sonraki romanlarında da ortaya çıkan ortak bir tema olan çiftçi ve toprak arasındaki bağlantıyı tasvir eder. Bu hikayenin kahramanı, erken yaşamını babasının çiftliğinde doğup yaşayan bir çiftlik sahibi olan Joseph Wayne'dir. Her ikisi de zaten evli olan Burton ve Thomas'tan küçük, ancak Benjy'den büyük olan erkek kardeşlerinin üçüncüsüdür. Büyüdükçe toprakla özel bir bağ hisseder ve bir çiftlik kurmak ve bir aile kurmak için California'ya taşınmaya karar verir. Babası John Wayne, gitmemesi için ona yalvarır ama sonunda Joseph'in tutkusunu anlayınca razı olur ve onu kutsar. Batıya giderken Joseph, kendisini bir ev kurmaya ve hazır olduğunda bir şenlik düzenlemeye teşvik eden İhtiyar Juan ile tanışır. Bir süre dolaştıktan sonra, Joseph California'ya girer ve Nuestra Senora vadisindeki çiftliğini kaydeder. Ölen babasını simgeleyen büyük bir meşe ağacının altına evini inşa eder. İnşa ederken, Arkadaşlık karşılığında onun vaquero'su olmayı teklif eden bir Hintli Juanito ile çalışır. Joseph, periyodik gibi görünen ve bölgedeki tüm çiftçilerin başına bela olan uzun bir kuraklık olan kuru yılları duyar. Ancak bir daha asla gelmeyeceklerinden emindir. Kardeşlerine yazar ve onlara gelip kendisine katılmalarını, yanındaki araziyi almalarını söyler. Joseph ve Juanito, kendilerine verilen toprakları keşfederken, bir çam ormanının ortasında yosunlu bir kayaya ve derin bir pınara rastlarlar. Herkesin kutsal olduğunu kabul etmesini sağlayan bir aurası var, ama aynı zamanda korkutucudur. Ancak bir daha asla gelmeyeceklerinden emindir. Kardeşlerine yazar ve onlara gelip kendisine katılmalarını, yanındaki araziyi almalarını söyler. Joseph ve Juanito, kendilerine verilen toprakları keşfederken, bir çam ormanının ortasında yosunlu bir kayaya ve derin bir pınara rastlarlar. Herkesin kutsal olduğunu kabul etmesini sağlayan bir aurası var, ama aynı zamanda korkutucudur. Joseph daha sonra Monterey'den bir öğretmen olan Elizabeth ile tanışır. Birkaç başarısız denemeden sonra, Joseph elini kazanır ve evlenirler. Düğünden sonra çiftliğe döndüklerinde, Benjy'nin karısını baştan çıkarırken yakalayan Juanito tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünü keşfederler. İki adam o gece daha sonra kutsal kayada buluştuğunda, Juanito, Joseph'ten kardeşinin intikamını almak için onu öldürmesini ister, ancak Joseph reddeder. Joseph, Juanito'nun devam edebilmesi için bunu bir kaza olarak göstermek istiyor, ancak Juanito, suçluluk duygusu geçtikten sonra geri döneceğine söz vererek çiftlikten kaçıyor. Elizabeth çiftliğe entegre olur ve ilk doğumu da dahil olmak üzere birçok konuda ona yardımcı olan Thomas'ın karısı Rama ile tanışır. Bir süre çiftlik gelişir ve Elizabeth bir çocuk doğurur. Joseph'in dindar bir Hıristiyan olan erkek kardeşi Burton, Joseph'le giderek daha fazla ilgilenmeye başlar. Ağaçla yaptığı faaliyetler, onunla konuştuğunu gördükten sonra ve görünüşe göre ona da kurban sunar. Bir süre sonra Joseph, Yaşlı Juan'a verdiği sözü hatırlar ve çiftlik bir Yeni Yıl fiestasının yeri olur. Fiesta'da gerçekleşen tüm pagan etkinliklerine tanık olan Burton, çiftliği terk etmeye karar verir. O gittikten sonra, kalan kardeşler Burton'ın onu öldürmek için ağacı kuşattığını keşfederler. Takip eden yağmursuz kışta, şiddetli bir kuraklık başlar ve herkes kurak yılların tekrar gelmesinden korkarken her şey ölmeye başlar. Burton çiftliği terk etmeye karar verir. O gittikten sonra, kalan kardeşler Burton'ın onu öldürmek için ağacı kuşattığını keşfederler. Takip eden yağmursuz kışta, şiddetli bir kuraklık başlar ve herkes kurak yılların tekrar gelmesinden korkarken her şey ölmeye başlar. Burton çiftliği terk etmeye karar verir. O gittikten sonra, kalan kardeşler Burton'ın onu öldürmek için ağacı kuşattığını keşfederler. Takip eden yağmursuz kışta, şiddetli bir kuraklık başlar ve herkes kurak yılların tekrar gelmesinden korkarken her şey ölmeye başlar. Bir gün Joseph ve Elizabeth, Elizabeth'in korkusunu bastırmak için kutsal kayanın olduğu açıklığı ziyaret ederler. Elizabeth yosunlu kayaya tırmanmaya karar verir, ancak kayar ve düşer, boynunu kırar ve anında ölür. Joseph, Elizabeth'in cesediyle şok içinde çiftliğe döner. Rama, Yusuf'un ne kadar rahatsız olduğunu görür ve ihtiyaçlarını karşılamak için onunla yatar. Romanın ilerleyen bölümlerinde Yusuf, ilk doğan oğlunu ona verir. Bir süre sonra, kuraklık umutsuz önlemleri zorunlu kıldığında, Joseph ve Thomas çiftlikte kalmanın bir yolu olup olmadığını görmek için sahili keşfederler. Her akşam gün batımına ritüel olarak küçük yaratıklar kurban eden bir adamla tanışırlar ve Joseph onunla bir bağlantı hisseder. Döndükten sonra, Joseph ve Thomas sığırları yeşil otlaklar bulmak için San Joaquin'e sürmeye karar verirler. Son dakikada, Joseph kalmayı seçer, ancak akarsu ve yosunlu kaya ile çam korusu dışında tüm topraklar tarafından terk edilmiş hisseder. Yosunlu kayanın toprağın kalbi olduğuna ve yaşadığı sürece toprağın gerçekten ölü olamayacağına inanıyor. Daha sonra kayanın yanında yaşar ve kayayı ıslak ve canlı tutmak için suyu kullanarak pınarın yavaşça kurumasını izler. Juanito geri döner ve Joseph'i kasabanın rahibini, kuraklığı kırmak için yardımını istemek için ziyaret etmeye ikna eder. Rahip, endişesinin insan ruhlarının kurtuluşu olduğunu söyleyerek yağmur için dua etmeyi reddediyor. Joseph yenilgiye uğrayarak kayaya geri döner ve sadece derenin kuruduğunu ve kayanın ölmek üzere olduğunu görür. Kargaşa içinde kaybolan Joseph, ülkenin kalbi olduğunu anlar ve bu nedenle, kayayı kanıyla sulamak için bileklerini keserek kendini feda eder. Bilinmeyen Bir Tanrıya, pagan inançların söylencelerle, kadim kutsal kitapların batıl itikatlarla iç içe geçtiği bir atmosferde, hem koruyucu bir anıta hem bir alegoriye dönüşen kutsal ağacın gölgesinde mutluluk ve bolluk arayışındaki insanların kaçınılmaz kaderlerini resmeden gizemli, canlı ve özgün bir anlatı. John Steinbeck, California'nın bereketli topraklarında yeni bir hayat inşa etmek üzere memleketini terk eden çalışkan ve hırslı bir çiftçinin bu umut ve hüsran dolu hikayesinde insanla tabiat arasındaki bitmek bilmez çekişmeye olduğu kadar, insan ilişkilerinin temelinde yatan bağlılık, arzu ve inancın doğasına da ışık tutuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bin-huzunlu-haz/", "text": "Alaaddin: Romanın ana karakteri Alaaddin, diğer roman kahramanlarının taşıdığı herhangi bir simge göstermez. Tüm insanları sembolize eder. Alaaddin romanda bir kahraman değildir. Çünkü yazarın amacı, kahramanlardan arınmış bir anlatı yaratmaktır. Anlatı kahramansızdır, hiçbir yaşam öğesi içermez, ayrılmazdır ve tüm yaşamı içerir. Alaaddin, hayatı boyunca sürekli değişim içinde olan insandır. Kesin çizgileri yoktur, gri renkte yaşar. Bazen çatışır, bazen kendinden emindir, bir süre sonra emin bile olmayabilir. Kısacası yazar hepimiz için yeni bir dünya yaratmıştır ve bu dünyadaki bizler, gerçek dünyadaki ile aynı kişiyiz. Dokuz ana bölümden oluşan Bin Hüzünlü Haz şu giriş cümlesiyle başlıyor: Beni en çok suçluluk duygusundan uzaklaştırıyor. Kitabın ilk bölümünde anlatıcımız Aladdin, sonuna kadar kim ya da ne olduğu. Bu tanıtımda Alaadin'in anlattıklarıyla şehrin arka sokaklarının, sokak insanlarının, kötülüklerin, suç mahallerinin yankılarını duyuyoruz. Alaaddin, sürekli serseriler, dolandırıcılar ve ayyaşlarla dolaşmasına ve uğraşmasına rağmen suç işleyemediğini söyler. İkinci bölümde ise bir anda kendimizi sonsuz bir arayış içinde buluyoruz. Eserin ilk bölümü dışında yanımızda olacak olan yazar-anlatıcımız Aladdin'i akla hayale gelmeyecek birçok yerde aramaktadır. Bir otelde, ormanda, bir sarayda akla gelebilecek her yerde arayışına devam eder. Yazar araştırma sırasında Kırk Haramiler, Don Kişot, Kırmızı Başlıklı Kız, Hansel ve Gretel'e çeşitli göndermelerde bulunur ve bu öykülerin her birine teğet geçer. Şehrin karanlık sokaklarında dolaşırken papyonlu bir garson karşısına çıkar ve Aladdin'in Motel Rom adlı bir yerde olduğunu söyler ve anlatıcı oraya gider ve yaşlı bir kadınla tanışır. Kadın anlatıcıya, bu arayışın sonunda damağında sadece bu arayış sırasında çekeceği zevkli bir ıstırabın tadına varabileceğini söyler. Kadın, anlatıcının aradığı Alaaddin'in her şey olabileceğini söyler. Yaşlı kadından hiçbir şey öğrenemeyen anlatıcı, sokaklarda dolaşmaya devam eder. Sokaktaki insanların alınlarında gördüğü hikayelerde Alaaddin'i arar ama onların hikayeleri arasında kaybolur. Anlatıcı, Aladdin'i şehirde bulamayacağını düşünür. Bu sırada bir kale görür ve aklındakini bulmuş gibi hızla yürümeye başlar. Asip Dağı'nın tepesindeki kaleye giderken anlatıcı, kale ve dağ bir anda ortadan kaybolur. Kendini bir mezarın yanında bulur. Sonra zamanın kuşlara, karalara, dağlara, nehirlere, göllere dönüştüğünü görür. Anlatıcı, şehrin görüntüsü ve sesiyle iç içe bir ormana girer. Bu orman aslında anlatıcının zihin dünyasıdır. Ardından tahta geçen kardeşi tarafından başının kesileceğini düşünen talihsiz bir şehzade olarak Aladdin'in hikayesi ortalıkta dolaşmaktadır. Aladdin, Tatar kızının katilidir ve anlatıcının sesi onun saklanmaya çalıştığını anlatır. Bir olasılıklar zincirinde anlatıcı, Aladdin'in saklandığı veya saklanabileceği yerleri hayal eder. Anlatıcının Alaaddin'i arayışı Asip Dağı'nın yanında gördüğü mezarda biter. Çünkü artık anlatıcı, hikayesinin kahramanına kavuşur. - Bin Hüzünlü Haz, 1999 yılında yazar Hasan Ali Toptaş tarafından yayınlanan bir postmodern romandır. - Hasan Ali Toptaş, romanda var olan bir gerçek dünyayı değil, kendisinin yarattığı bir dünyayı sunmaktadır. - Hasan Ali Toptaş, bu roman için Doğu ve Batı masallarına kadar derin bir okuma yaptığını, masallardan çağdaş romanlara kadar olan her türlü anlatıdaki dünyayı ve anlatının yapısını anlamaya çalıştığını belirtmiştir. - Büyük bir hazırlık döneminden geçmiş olan roman, her postmodern romanda olduğu gibi Doğu ve Batı anlatılarını alt metninde taşımaktadır. - 1999'da Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür. Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor, giriş cümlesi hafızalara kazınan Bin Hüzünlü Haz, Hasan Ali Toptaş'ın çağdaş dünya edebiyatının en çetin kalemlerinden biri olduğunu gösteriyor. Çetin ve lezzetli kalemiyle, hikaye sanatının dünya tarihini yazıyor adeta. Şehrazat'tan Don Kişot'a, bir garip Alaaddin'in peşine düşülen bu yolculukta, duyulmayan, kaybolan kelimeler de bitmeyen zamanların sesi gibi metne dahil oluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bin-muhtesem-gunes/", "text": "Meryem: Celil adlı zengin bir adamın hizmetçi olarak tuttuğu bir kadından gayri meşru doğan bir kız. Celil: Yaşadığı şehirde üç eşi, dokuz çocuğu ve saygın bir insan. Nana: Meryem'in Annesi. Gül Dalman köyünde yaşayan fakir bir taş ustasının kızıdır. Rashid: Karısı ve çocukları ölmüş olan ve Kabil'de ayakkabı imalatı ile uğraşan Afgan bir adamdır. Daha sonra Meryem ve Leyla'nın kocası olacak. Tarık: Leyla ile aşk yaşayan ve sağ ayağını bombalardan kaybeden neşeli bir genç adam. Yazar, Bin Muhteşem Güneş romanında, doğduğu topraklarda yaşanan dramları, küçük yaşta evlenen kızları, çocuksuz kadınları, geçmişte gömülü olan baba sevgisini ve çocukluk arkadaşını kesişerek anlatıyor. İki kadının hayatları ve dostluklarını ele alıyor. Meryem hayatına şanssız başlayarak, evlilik dışı doğmuştur. O dönemde Afganistan koşullarında böyle bir olay hoş karşılanmazdı. Babası Celil, Meryem ve annesini topluluk önünde konuşmaktan uzak tutmak için uzak, sessiz bir yere koydu ve her hafta Perşembe günleri Maryem'i ziyaret etti. Meryem babasının gelmesini dört gözle bekler ve onu görmek için can atardı, bazen gelmezdi, sonra çok üzülürdü ve gelecek haftayı beklerdi. Bir gün babasının özlemine dayanamayarak onu bulmak için şehre gitti ve babası tanınan bir kişi olduğu için bulmakta herhangi bir sıkıntısı çekmedi. Eve gittiğinde babası onu içeri almadan evine geri gönderir. Meryem hayal kırıklığına uğrar. Şimdiye kadar babasına duyduğu özlem ve hasret birden bire kayboldu. Eve döndüğünde Meryem daha da büyük bir şok yaşar. Annesi bir ihbar üzerine intihar eder. Bu olay üzerine babası onu evine götürür ancak henüz 14 yaşındaki Meryem ile kendisinden 30 yaş büyük bir adam olan Rashid ile evlenir. Maryem şimdi yaşadığı yerden uzak olan Kabil'e yerleşir. Raşit, Meryem'e ilk başta çok iyi davransa da çocuklarını veremediği için ona kötü davranmaya başlar. Leyla ailesiyle Kabil'de yaşıyor. Küçükken iki ağabeyi Afganistan'ın işgali nedeniyle işgale karşı birliklere katılmış ve Leyla büyüdüğünde kardeşlerinin şehit olduğu haberi gelmiştir. Leyla'nın babası annesini Afganistan'dan ayrılmaya ikna etmeye çalışıyor ama annesi çocuklarını bu şekilde verdiğini söyleyerek her seferinde reddediyor. Leyla'nın en yakın arkadaşı Tarık'la çok vakit geçiriyor aslında onu da seviyor. Zaman geçtikçe aralarındaki ilişki daha da büyür. Tarık, bir gün babasının iyi durumda olmadığını ve Kabil'i bırakıp Pakistan'a gideceğini söyleyerek Leyla'dan onunla evlenip gelmesini ister. Ancak Leyla ailesini terk edemez ve çocuklarını kaybetmiş olan ailesini yalnız bırakmak istemez. Gitmeyi sevdiği adamı izler. Ertesi gün babası annesini ikna ederek Pakistan'a yerleşmeye gideceklerini söyler, ancak bu ayrılıktan kısa bir süre önce bir bomba düşer ve Leyla annesini ve babasını kaybeder. Gözlerini açtığında yaralılardan kurtularak, komşusu Meryem ve Raşit Leyla Tarık'ın ölüm haberini alır, ailesini ve sevdiği adamı kaybeder. Raşit bu durumdan yararlanır ve evli olmayan bir kadının kendi evinde kalamayacağını söyleyerek Leyla ile evlenir. Hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi şekilde anlatan Khaled Hosseini, Başarıyla kurduğu olay örgüsüyle, çıkmaz yolların nasıl düzlüklere açılabileceğini gösteren muhteşem bir eserdir. Khaled Hosseini, hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi anlatan yazarlardan. Başarıyla kurduğu olay örgüsüyle, çıkmaz yolların nasıl düzlüklere açılabileceğini gösteren yaratıcı bir kalem. Hikaye oldukça sürükleyici ve bir o kadarda yoğun . Şiddetle herkesin okumasını tavsiye ederim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/binbogalar-efsanesi/", "text": "Halil: Karaçullu obasının beyidir. Yerli halkın yaptığı haksızlığa dayanamayıp köyü yakar. Dağlarda yaşamaya başlar. Tek can almamış ama bu hareketiyle obasını yalnız bırakmıştır. Ceren: Obanın en güzel kızıdır. Halil'e olan aşkı onun obadan bile dışlanmasına sebep olur. Haydar Usta: Obanın demirci ustasıdır. Yaptığı kılıçlarla nam salmış bir aileden gelmektedir. Göçerken konacak toprak parçası alabilmek için elinden geleni yapar. Yahya Kahya: Ilımlı, barışçıl tavırlarıyla obalılar tarafından eleştirilir. Onun en büyük ideali geleneklerini ve Yörüklğü yaşatabilme isteğidir. Kerem: Haydar Usta'nın torunudur. Dedesinin, Demirci üstadı geleneğini yaşatacak tek kişidir. Yaşar Kemal'in 1971 yılında yayımlanan bu romanı; Göçebeliğin bitişini ve yörüklerin dönemin Çukurova'sından yok oluşunu anlatıyor. Yerleşik hayata geçmeye direnen Türkmenler Osmanlı ile verdikleri mücadele ve Cumhuriyetin ilk yıllarında gelen iskan kanununun çıkmasıyla şartlara boyun eğmek zorunda kalırlar. Dönem coğrafyasında feodal bir yapı görmekteyiz. Aslında roman yeni dünya düzenine ve mülkiyet kavramına da getirdiği eleştiriler neticesinde elbette ki bir eleştiri de. Bahsi geçen mülkiyetler çeşitli oyun ve dalavereler ile bölgede ağalıkların toprak sahipliğine evrilecektir. Bu durum- bölge halkının yaşayacağı drama- Yaşar Kemal'in diğer eserlerine de konu olacaktır. Roman, Yörük geleneklerini, yaşayış tarzlarını ve Hıdırellez şölenlerini okuyucuya aktarması açısından da önemlidir. Türkmenler, kışın Çukurova'da yazın Aladağ'da konaklayarak göçebe yaşarlar. 1876'da Türkmenlerle, Osmanlı arasında Çukurova'da bir savaş olur. Osmanlı, Türkmenleri yerleştirmek, toprağa çakmak, vergilendirmek ve askere almak istemektedir. Ne var ki o yıllarda bölge bataklık ve büklükten geçilmediği için bu iklime alışık olmayan halk için ölüm demektir. Savaşta Türkmenler yenilmelerine, iskan edilmelerine, sürülmelerine karşın hepsi buna boyun eğmez. Kaçanlar, konup göçmeye devam ederler. Ama Yörüğün yaşam gittikçe zorlaşıyordur. Çukurova'ya, köyler kurulmuş, toprağın büyük kısmına ağalar sahip olmuş, eski kondukları yerlere ekinler ekilmiş, onların konaklayacakları yer kalmamıştır. Bunlardan biri de Karaçullular obasıdır. Yazın konakladıkları Aladağ'da ormancılar, jandarmalar tat vermiyor, Çukurova'ya indiklerinde ise oranın yerlileri yakalarını bırakmıyor, ateşli bir şekilde onlara kin güdüyorlardır. Bir tek ümitleri vardır. Efsaneye göre; Hıdırellez'de, beş mayısı altı mayısa bağlayan gecede; denizlerin ermişi İlyas'la, karaların ermişi Hızır'ın buluştuğu an iki yıldız doğar ve bu iki yıldızın birleştiği an yeryüzüne bereket yağar ve bu birleşmeye şahit olacak kişinin ne dileği varsa kabul olurmuş. Karaçullu obasının en yaşlısı olan Haydar Usta, torunu Kerem ile birlikte beklenen gecede gözlerini yıldızlardan ayırmazlar. Çukurova'da kışlak Aladağ'da yaylak dileyeceklerdir. Ne varki Kerem, yıldızların buluşmasına şahit olmuş ve onun en büyük isteği, bir Şahin'e sahip olmayı dilemiştir. Tek umutları Allah'a sığınıp bir mucize olmasını beklemektir. Gecenin sabahında Yörükler, onları bekleyen sıcak yaz günlerinde ve devamında kışı nerede geçireceklerini kara kara düşünmeye başlarlar. Haydar Usta; dededen, babadan yadigar mesleği demirci ustasıdır. Öyle bir kılıç yapacaktır ki gören hayran kalacak onlara istediği yeri verecektir. Yörükler umutları ceplerinde hemen tüm bölgeyi dolaşırlar fakat her gittikleri yerde şiddet ve zulüm görürler. Obabaşı Halil bu şiddete boyun eğmeyip bir köyü yakmış ve dağa kaçmıştır. Oba başsız kalmış, obayı Yahya Kahya idare etmektedir. Halil'in yavuklusu, Ceren obanın en güzel kızıdır. Ceren'e sevdalan beyin oğlu Oktay, genç kızla evlenmesi karşılığında onlara köyünden kışlak vereceğini söyler. Fakat onurlarına düşkün olan Yörükler genç kızın rızası olmadan bunun mümkün olamayacağını söylerler. Türkmen obası, yaz aylarını zorlukla geçirmiş, yaklaşmakta olan kış için konacak yer bulamamaktadır. Ellerinde avuçlarında ne varsa kendilerine yetecek toprağı almak için uğraşsalar da kimse yörüklere kapısını açmaz. Haydar Usta'nın önce Adana'daki eski Yörük beylerini sonrasında da İsmet Paşayı ziyareti işe yaramaz. Tek umut Ceren'dedir. Ceren Oktay Beyin teklifini kabul edecek ve oba halkı kırılmaktan kurtaracaktır. Altmış çadırlık oba yolda verdikleri kayıplarla otuz çadıra düşmüştür. Dağa, kayalıklara konakladıkları için koyunları telef olmaktadır. Ceren, obasına kıyamaz ve sonunda Oktay Bey ile evlenmeye karar verir. Nişan gecesi o güne kadar ölü bildiği yavuklusu Halil çıkagelir. Obadan çatlak sesler yükselmeye başlamış, Halil'in gelmesiyle kışlaklarından olacak oba halkı onu jandarmaya ihbar edeceklerdir. Halil bunu sezer ve Ceren'le birlikte kaçarlar. Bahar ayları gelmiş ve Hıdırellez'de dilekler dilenmiş oba halkı şölenler hazırlamıştır. Geleneklerine göre obabaşı semah döner yareni de ona eşlik eder. Halil ve Ceren olacakları bilmelerine rağmen üzerlerine düşeni yaparlar. Obanın bazı gençleri düştükleri zor durumun sebebi olarak gördükleri Halil'i ihbar ederler. Pusuya düşürülen genç adam vurulur. Karaçullular obası, dağılmanın eşliğindedir. Haydar Usta, çare bulamadığı için kahrından ölmüş, torunu Kerem terki diyar etmiş, Ceren ise Halil'in sevdasını dağlarda yaşatmaya gitmiştir. Yüzyıllarca yerleşik düzene geçmemek için direnen Türkmenler'in romanı Binboğalar Efsanesi Hıdrellez şenliklerinde, göçerlerin kış için sığınacak topraklar bulma dilekleriyle başlar. Ancak, kış onlar için bir yok oluş öyküsüne dönüşecektir. Yörüklerin yok oluşuna yakılmış bir ağıt."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-aksamdi/", "text": "Kamil: Meliha'nın İstanbul'a gelmesine neden olan kişidir. Kadınlara düşkünlüğü ve tanıdığı ortamlardan vazgeçemeyen ve onlara ayak uyduran bir askerdir. Savaşta ölür. Meliha: Ailesinin üzerine kurmuş olduğu baskılardan kurtulmak isteyen, rahat ve özgürce yaşama hayali kuran genç bir kızdır. Anne ve babasının baskılarına ve sevdiği kişinin isteği üzerine İstanbul'a gider, ancak yaşamış olduğu hayal kırıkları ile tekrardan ailesinin yanına döner. Bir Akşamdı kitabı, özgür ve rahat bir yaşam hayali ile evden kaçarak İstanbul'a gelen Meliha'nın evlenerek aradığını bulmaya çalışmasını konu edinmiştir. Kafkas Cephesindeki savaştan dönen Kamil, Gelmişken uzak akrabalarının yanında kısa bir süre kalmaya karar verir. Ancak Kamil kadınlara olan düşkünlüğü yüzünden ilk önce evin kızı ve daha da sonra da evin hanımı ile beraber olur. Evin kızı Meliha Ailesinin baskılarından bıkmış ve sürekli rahat ve daha iyi bir yaşam hayali sürdürmektedir. Kamil ise kızın bu düşüncelerini bildiği için onun kendisiyle İstanbul'a kaçmasını sağlar. Kamil İstanbul sosyetesine mensup bir askerdir. Çapkınlığı ve kadınlara olan ilgisi ile bilinir. Kamil daha sonraları Meliha ile evlenir. Evlendikten sonra bir süre bu düşkünlüğünden uzak dursa da daha fazla dayanamayarak tekrardan eski günlerine döner. Bu sıralarda Meliha'nın hasta babası vefat eder ve annesi ide bir başına yapamaz ve Yozgat'a yaşayan kardeşinin yanına gider. Annesini yanına çağıran Meliha annesini yanına getiremez. Aldatıldığını ve kocasının aslında çapkın biri olduğuna iyice kanaat getiren Meliha bu durumdan kurtulmak ister. Mili mücadele döneminde tekrardan askerlerin askere çağrılması ile Kamil savaşa gider. Bu durum üzerine Meliha Yozgat'a yaşayan annesini de alarak tekrardan yaşadıkları yer olan İzmir'e geri döner. - Bir Akşamdı kitabı, Peyami Safa tarafından kaleme alınan, 1924 yılında basılan romanıdır. - Yazar romanında evinden kaçan Meliha'nın hayatını ele almıştır. Bir Akşamdı, gençlik hülyalarının, tecrübe noksanlığının ve hepsinden önemlisi iyi bir aile terbiyesi alamayışın neticesi olarak bilinmeyen ama cazip görünen, zengin bir hayat yaşama hevesi ile kendini baştan aşağı değiştirmek isteyen Meliha'nın romanıdır. Akrabalarından Kamil adlı bir gencin Kafkas cephesinden dönüşünde İzmit'e uğramasıyla hayatı değişen Meliha hasta babasını ve muhitine bir türlü uyum sağlayamamış annesini arkasında bırakarak, Kamil ile birlikte bir gece gizlice İstanbul'a kaçarlar. Bir süre sonra da evlenirler. Ancak Meliha, kendisini hiç hesaba katmadığı, hatta hayal bile edemediği olayların ağında bulur. Tutkusunun bedelini, hemen bütün değerlerini kaybederek ağır bir şekilde öder. Şişli'nin meşhur çapkınlarından olan Kamil, Meliha ile evlendikten sonra eski alışkanlıklarını terk etmediği gibi, eşini de sefahat alemleriyle tanıştırır. Meliha, Kamil'in etrafındaki sayısız kadınla mücadele etmekle uğraşırken, kocasının savaştan önce evlendiği ve bir çocuk sahibi olduğu Fransız eşi de çıkıp gelir. Kadınlar arasında kalan ve çareyi devam etmekte olan İstiklal mücadelesine katılmakta gören Kamil, bunalımlarını atlatabilmek için gittiği Anadolu'da kendini gerçek cehennemin ortasında bulur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-arti-bir/", "text": "Jess: İki çocuk ve bir köpeğin bekar bir ebeveyni, hayatın zorluklarıyla tek başına baş etmeye çalışır, birde aynı anda iki işte çalışır. Kocası Marty'nin annesiyle birlikte geçici olarak uzak bir şehre taşınması nedeniyle geçimini zar zor sağlar. Ed: Gösterişli bir ofiste çalışan, modern bir plaza işçisi gibi yalnız yaşayan, çoğu zaman fast food yiyen ve en iyi arkadaşıyla birlikte işine kendini adamış bir adamdır. Tanzie: Jess'in görüşmediği kocasından olan küçük kızı. İyi bir matematikçi ve zeki bir kızdır. Nicky: Marty'in önceki birlikteliğinden olan oğlu. İki çocuğuyla tek başına hayata tutunmaya çalışan Jess, şimdiye kadar çocuklarına tek başına bakmış ve tüm zorlukların üstesinden gelmeyi başarmıştır. Öte yandan yaptığı bir hatayla hayatını mahveden ve son bir kurtuluş yolu arayan Ed, hayatını geri kazanmak için farklı bir maceraya atılır. Jess ve Ed bir araya geldiklerinde çok farklı iki karakter kendilerini yepyeni bir hayata başlama yolunda bulurlar. İki çocuk ve bir köpeğin bekar bir ebeveyni olan Jess, hayatın zorluklarıyla tek başına baş etmeye çalışır, birde aynı anda iki işte çalışır. Kocası Marty'nin annesiyle birlikte geçici olarak uzak bir şehre taşınması nedeniyle geçimini zar zor sağlar. Sabırla kocasının iyileşmesini bekleyen Jess, evin tüm sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalır. Ailesi için her şeyi yapmaya cesaret eden bu kadın, hayatını hiçbir yardım almadan sürdürmeye çalışır. Jess'in görüşmediği kocasından olan en küçük kızı Tanzie, oldukça iyi bir matematikçi ve genel olarak zekidir. Tanzie'nin ağabeyi Nicky, Marty'nin önceki bir ilişkisinden olan oğludur, ancak Jess ona kendi çocuğu gibi bakmıştır. Nicky akranlarından farklı bir çocuktur ve bu yüzden mahallesinde zaman zaman sorunlar yaşamaktadır. Ancak ileride kendisi gibi kişilerin de olduğunu keşfedeceği için aile'nin sadece kan bağı anlamına gelmediğini de keşfedecektir. Evin köpeği Norman ise iri ve hantal bir köpektir. Uyumayı ve uyumayı çok sever ve özellikle Tanzie'nin tek arkadaşıdır. Ed Nicholls ise tutkulu olduğu şeyi yapan bir yazılım şirketinin kurucu ortağıdır. Ayrıldıklarında eski karısının onu soyması dışında hayatla ilgili pek bir sorunu yoktur. Ancak, iyi niyeti kendisi ve şirket için işleri daha da kötüleştirecektir. Aynı hayırseverlik Ed'in de Jess ile tanışmasına neden olacak ve hayatları bir şekilde kesişecektir. Gösterişli bir ofiste çalışan Ed, modern bir plaza işçisi gibi yalnız yaşayan, çoğu zaman fast food yiyen ve en iyi arkadaşıyla birlikte işine kendini adamış bir adamdır. Eski karısıyla yaşadığı sorunları geride bırakmaya çalışırken, okul yıllarında aşık olduğu kızın ortaya çıkmasıyla her şey değişir. Deanna Lewis'in sahneye çıkması Ed'in bütün hayatını alt üst edecektir çünkü bir süre sonra Ed, Deanna'dan sıkılmaya başlar ve kaçmanın yollarını arar. Nihayet bir gün mali sorunları olan Deanna'ya şirketlerinin habersiz yeni bir lansmanını haber verir ve Deanna bu bilgiyi ve Ed'in ona verdiği parayı kardeşine söyleyince Ed aleyhine büyük bir suçlama gündeme gelir. Bilgi sızıntısı Medyadan, ailesinin keşfinden ve en iyi arkadaşının ona tepkisinden endişe duyan Ed, başka bir yerdeki yazlık evine taşınır ve aleyhindeki davayı takip etmeye karar verir. Bu sırada Jess, evleri temizler ve akşamları bir barda barmenlik yapar. Kıt bir şekilde yaşarken, kızı Tanzie'ye matematikteki başarısı nedeniyle özel bir okuldan %90 burs teklif edilir. Kızının okula gitmek için can attığını gören Jess, konuşmak için okula gider ancak yüksek burs miktarına rağmen ödemek zorunda oldukları para Jess'e fazla gelir. Bir gün kulübesine temizliğe gittiğinde Ed ile tanışır ve aralarında bir yakınlık oluşur. Daha sonra Jess'in çalıştığı barda buluştuklarında Ed aşırı derecede sarhoş olur ve Jess'in yardımıyla eve geldiğinde taksiye bir tomar para düşürür. Çaresiz kalan Jess, kendi kendine kesinlikle iade edeceğini tekrarlar, parayı alır ve okul taksiti için kullanır. Utanan Jess, borcunu ödemenin yollarını düşünürken, İskoçya'nın matematik Olimpiyatlarında bir nakit ödülü olduğunu öğrenir, o kadar ki borcunu ve Tanzie'nin gelecek yılki okul ücretini ödemeye yetecektir. Ancak İskoçya'ya gitmeye de gücü yetmeyen Jess, bir gece çocukları ve köpeğiyle birlikte vergisi gecikmiş ve bir sürü onarıma ihtiyacı olan eski bir arabayla yola çıkar. Polis tarafından durdurulduklarında oradan geçmekte olan Ed ile karşılaşırlar. Ed de orada yaşayan ailesini ziyarete gidecektir ve durumu öğrenince Jess'i ve ailesini olimpiyatlara götürmeyi teklif eder. Ne de olsa Jess o akşam barda ona çok yardımcı olur. Günlerce sürecek bu araba yolculuğu sırasında ve sonrasında herkes hatalarıyla yüzleşecek, bazı gerçekler ortaya çıkacak ama yine de çok eğlenceli bir yolculuk olacak. Yolculuğun sonunda Jess, Ed ve eski kocası Marty hakkındaki gerçeği öğrenirken Ed, Jess'in yaptıklarını öğrenir. Bekar bir anne. Kaotik bir aile. İlginç bir yabancı. Senden Önce Ben ve O Yıldızın Altında'nın yazarından karşı konulmaz bir aşk hikayesi. Kocası birdenbire ortadan kaybolan, matematik dehası kızı ve ergen üvey oğluyla baş başa kalan Jess çok zor durumda. İki işte çalışıyor. Kızını parasızlıktan matematik olimpiyatlarına götüremediği için kalbi paramparça. Bir gün yazlık evini temizlediği, teknoloji milyarderi, hatalarının kaosunda kaybolmuş Ed, Jess'in kızını matematik olimpiyatlarına götürmeyi teklif ediyor. Ve bu birbirinin zıddı kadın ile adam arasında mükemmel bir macera başlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-ask-masali/", "text": "Ahmet Ümit, genellikle polisiye romanlarıyla bilinen ve sevilen bir yazardır. Bu defa okuyucusunun karşısına Bir Aşk Masalı'yla çıkıyor yazarımız. Bu aşk masalı, Kaf Dağlarının, efsanevi yılanların ve balinaların hatta devlerin olduğu bir hayal dünyasında geçiyor. Doğanın hükmü altında yaşayan insanın durması gereken yerlerin hatırlatıldığı bu masal bir insanlık eleştirisi de yapıyor öte yandan. Hayvan sevgisini ve şiddetin sadece kaba kuvvetle değil özgürlüklerin kısıtlanması ile de uygulanabileceğini ifade ediyor. Sevmesini bilmeyen, beceremeyen insanoğluna kendi sınırlarını gösteriyor. Aşkın, gerçek anlamını yitirdiği günümüzde gerçek aşkın, gönüllerdeki anlamını da tekrar düşündürüyor. Aşkı aşk yapan şey aslında uğruna çıkılan her yolda, her türlü meşakkate, her türlü zorluğa göğüs gerecek kadar güçlü tutabilmesidir insanın. Okuyucu sadece bir masal okumakla kalmaz; aşk yolunda cesur, kararlı, tutkulu, iyiliksever olunsa da özgürlük yoksa ne sevgiden nede aşktan söz edilemeyeceğini ilgi çekici bir fantezi dünyasında görmüş olur. Diğer türlü seven gardiyan, sevilen mahkum, bulundukları yer ise hapistir. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; toprak ne bu kadar çorak, ne gökyüzü bu kadar puslu, ne denizler bu kadar kirli, ne de kentler bu kadar çirkinmiş. Yeryüzünde sadece beş kıta ve bu beş kıtada sadece beş ülke varmış. Her mevsim karlarla örtülü olan Buz Ülkesi, Çöllerin ortasında olan Kum Ülkesi, denizin ortasında kocaman bir ada gibi olan Su Ülkesi, fırtınası eksik olmayan Rüzgar Ülkesi, hepsinden yüksek olan ise Dağ Ülkesi imiş. Bu beş ülkenin hükümdarları ülkelerini adilce yönettikleri için hiç savaş olmazmış. Hükümdarların tek varisleri aynı rüyayı aynı gece görene kadar her şey huzur içinde devam ediyormuş. Prenslerin gördükleri rüyada; şu ana kadar hiç görmedikleri kadar büyüleyici bir kent, müthiş bir doğa ve rüyada bile hayran bırakacak, ışıktan bir güzellik halindeki kızı görür ve ona aşık olurlar. Prensler uykudan uyandıktan sonra bile rüyanın etkisinden günlerce çıkamazlar. Önce hükümdar babalarına sonra kahinlere rüyalarını anlatıp çıkar yol ararlar. Kahinler; rüyanın haberci rüya olduğunu bu yüzden de gördükleri kenti ve aşık oldukları kızı bulmalarını salık verirler. Kahinler, rüyayı detaylarıyla dinleyip onları Aşk Tanrıçasıyla buluşturur. Aşk Tanrıçası gençleri uzun, meşakkatli bir yolun beklediğini hatta bu uğurda canlarını bile kaybedebileceklerini söyler. Bu tehlikeli arayışta onları dikkat etmeleri gereken beş öğüttü verir. Kararlı, cesaretli, tutkulu, iyilikten ayrılmayarak ve son olarak da diğer kelamların üstünde olan özgürlüğe vurgu yapar. Beş prensin beşinin de o günden sonra hayatları değişir. Presler, aşık oldukları kızı bulma yolunda kendi ülkelerinde zorlu bir seyahate çıkarlar. Yönettikleri halklarının çektikleri sıkıntılara şahit olup çözüm üretirler. Aşk yolunda onlara verilen görevlerin cesaretle üstesinden gelirler. Aşık oldukları kızı bulamamaları onları yıldırmaz. Rüyalarında gördükleri yerin kendi ülkelerinde olmadığını anladıklarında kızı diğer ülkelerde aramaya karar verirler. Yolları mecburen Araf'a düşer. Araf, tüm kıtaların kesiştiği, iklim ve doğası farklı küçük bir ülkedir. Bu küçük ülkede, diğer ülkelerin sorunlarına hakemlik edildiği için sulh ülkesi denilen yerde dinlenmek isterler. Beş prens ve adamları bu küçük ülkeye geldiklerinde konaklamak için aynı hana giderler. Gençler sohbet ederken yola çıkış nedenlerin aynı rüya olduğunu anlattıklarında aralarında tartışma çıkar. Han sahibi araya girip hakemlik yapar. Aradıkları şehri inşa ederlerse rüyalarındaki kızın oraya geleceğini söyler. Prensler bu öneriyi gerçekleştirmeye karar verirler. Araf'ın hükümdarı, gençlere yapacakları kent için Anlamsızlık ovası adında büyük bir alanı verir. Bu kent prenslerin ve beş ülkenin katkısıyla beş yılda biter. Beş ülkenin kendilerine ait kale burçları bahçeleri, hanları, rüyalarında ne gördülerse hepsi artık gerçekte de vardır. Kent meydanında toplanan beş genç, şehrin inşasında çalışan herkesi gönderdikten sonra baş başa kalırlar. Rüya gibi şehirde rüyalarındaki kızı gördüklerinde içlerindeki heyecanı bastıramazlar. Beş prensin beşi de kızın kendisini seçmesi için kızı yakalamaya çalışırlar. Zavallı kız çıkış ararken prenslerin kendi burçlarındaki kapılardan çıkamayınca çaresiz kalır. Tüm kapılar örülmüştür. Kaçacak yeri kalmayan, hırpalanan kız aniden güvercine dönüşür, uçup gider. Prensler hayret içinde kalırlar. Sessizliği Aşk Tanrıçası bozar, gençlere bahsettiği beş kelamı hatırlatır. Sonuncu kelam yani özgürlük yoksa kararlılık felaketle sonuçlanır; özgürlük yoksa cesaret zulmün kapısını açar; özgürlük yoksa tutku büyük bir zindana dönüşür; özgürlük yoksa iyilik en korkunç kötülükleri uyandırır der. Prensler rüyalarında ki şehri inşa etmiş fakat kentin kapılarını da ördükleri için bu aşk şehri kendilerinin hapishanesi olmuştur. Sevmek için insanın hür olması gerektiğini, özgürlük yoksa aşkın da olmayacağını, gardiyanlığını kendilerinin yaptığı hapishane olduğunu anlarlar. Fakat artık çok geçtir. Bir varmış bir yokmuş, dünyada acayiplikler çokmuş. Bir gece beş farklı ülkede, beş prens aynı rüyayı görmüşler: Bir genç kız, kadim bir kentin alacakaranlık sokaklarında ışıktan bir güzellik halinde dolaşıyormuş. İşte o kızı gördükten sonra, artık ne eski hayatları kalmış ne de eski hakikatleri. Ahmet Ümit'ten insanlığın en yüce duygusu olan aşkın doğasına dair bir hikaye. Bir Aşk Masalı, beş prensin sevda uğruna revan oldukları bir yol ve hal macerası. Kaf Dağı'ndan ıssız çöllere, ücra hanlardan savaşçı kabilelerin çadırlarına, devlerden denizkızlarına, balinalardan devasa yılanlara, cümle tabiatın ve mahlukatın geçiş yaptığı bir hayal perdesi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-ask-sayfasi/", "text": "Mösyö Deber: Doktor olan bir adamdır ve kiracısına aşık olacaktır. Helene: Mösyö Deber'e aşık olacak kiracı kadındır. Bir aşk sayfası, evli bir doktor olan Deber ve bu doktorun kiracısı olan dul kadın Helene arasında geçen aşkı konu edinmektedir. Hikaye dul adının rahatsızlanması ile başlamaktadır. İlk başlarda sadece sıradan bir doktor hasta ilişkisiyken, zamanla olaylar gelişir ve bu ilişki yerini büyük bir aşka bırakır. Ancak bu aşkın sürdürülebilmesini engelleyen birçok farklı unsur bulunmaktadır. Bir aşk sayfası imkansız gibi görülen acıklı bir aşkı kendisine konu edinmiştir. Helene ailesi ne kadar çıkmış olsa da sevdiği adam ile evlenmiştir. Daha sonrasında ise hayat arkadaşını kaybetmek ve ondan kalan kız çocuğu ile birlikte ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Bulunduğu çevrede kimseyi tanımadığından nereye gideceği konusunda hiçbir fikri yoktur. Birden afallamış bir şekilde gece yarısı kendisini sokağa atar. Yan komşusunun kapısını çalar. Yan komşusu ise ev sahibidir. Acil bir doktora ihtiyaç olduğunu ve kızının çok hasta olduğunu söyler. Kapıyı açan hizmetçiden ev sahibinin bir doktor olduğunu öğrenir. Doktor apart topar kızın başına giderek sabaha kadar onun yanında kalır. Neyse ki kız içerisinde bulunduğu kötü durumdan kurtulur. Helene başlangıçta doktordan çekinse de ona teşekkür etmek için evine gider. Helene'i Madam Juliette ve Deber birlikte karşılar. Bu olaylardan sonra her sahip Rahip Jouve ve kardeşi Mösyö Rambaud Helene'i ziyaret ederler. Yine bir ziyarette Rahip fakir bir kadının yardıma ihtiyacı olduğunu söyler ve Helene'i Fetu anneye gönderir. Helene kadının yanına gittiğinde doktorun da burada olduğunu ve kadını tedavi ettiğini görür. Deber yardıma muhtaç olan insanları tedavi eden bir doktordur. Helene buraya her geldiğinde doktoru yeniden görmektedir. Bu durumda daha fazla yakınlaşmalarına sebebiyet vermektedir. Juliette, kocasının isteği üzerine Helene'nin kızını temiz hava alması için bahçeye gelmesi konusunda ikna eder. Doktor işten her çıktığında Helene'nin evine gider. Juliette zamanla bu duruma bozulur. Her gün bahçede oturup birlikte sohbet ederler. Tüm bunlar Helene'nin doktora farklı duygular beslemeye başlamasına sebep olur. Ancak Helene bu duyguları kendisine yediremez ve vazgeçmek ister. Son derece gösterişli bir hattan hoşlanan Juliette gözünün önünde gelişen aşkı göremez. Doktor, Helene gibi sadece bakışlara yetinmez ve ona aşkını itiraf eder. Helene bu durumu kabul etmez ve bir daha doktorun konağına uğramaz. Rahip kardeşinin Helene ile evlenmek istediğini söyler. Ancak Helene dul bir kadın olarak yaşanın zorluklarını bilse de bunu kabul etmez. Bir gün doktor duygularına yenik düşer ve Helene'nin kapısını çalar. Kızı ölümle cebelleşmektedir ve doktor kızını kurtarır. Olayın sevinci ile ikisi de birbirlerine aşklarını itiraf ederler. Artık ikisi de duygularına gem vuramaz. Helene'nin kızı her şeyin farkındadır. Ancak annesini çok sevdiğinden kimse ile paylaşmaz. Kızın hastalığı giderek kötüleşir ve Helene aşkından dolayı kızıyla yeterince ilgilenemez. Helene bu durumdan kendisini sorumlu tutar ve doktor ile bir daha görüşmemeye karar verir. Yıllar sonra Helene kızının mezarında Fetu Anne ile karşılaşır. Doktorun mutlu bir hayat yaşadığını öğrenir ve kendisi de Rambaud'la evlenmiştir. - Fransız Edebiyetı'nın en önemli yazarlarından bir tanesi olan Emila Zola'nın en önemli kitaplarından bir tanesidir. - Bir Aşk Sayfası adlı kitapta, kurgu tamamı ile aşkın, şehvetin, kıskançlığı ve annelin üzerinedir. - Yüksek sosyete ve Paris içerisinde yaşayan farklı soyluların hayatı ve çevreleri bu roman ile olduğu gibi aktarılmaktadır. Zola kitapta ustalıkla kullandığı uzun betimlemeleri ile ön plana çıkmakta ve kendisinden söz ettirmeyi başarmaktadır. - Roman da ruhsal acılar okura çok ne bir şekilde geçirilmektedir. Zola bunu birbirinden farklı karakterler üzerinde uygulamaktadır. Zola, bu yapıtında natüralizmin kılı kırk yaran betimleyici liginden çok romantizmin enginliğini insan duyarlığının en derinlerine sokularak kuruyor romanını. Yeri sarsılmaz bir klasik. Okurların ellerinden bırakamayacağına inanıyoruz. Roman dizimizde Zola'nın önemli yapıtları yer aldı. Kalanların arasında 'Bir Aşk Sayfası' sıralamamızın başlarında geliyordu. Metin İlkin 'in Türkçe 'sinden sunmakla gurur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-bilim-adaminin-romani/", "text": "Mustafa İnan: Hayatını bilime, öğrenmeye ve öğretmeye adayan idealist bir insandır. Ülkesi için çalışmaktan başka bir amacı olmayan ve dünya milletleri önünde ülkesinin kalkınması için çalışan, Maddiyata ve servete önem vermeyen, zengin olmak için yapılan tüm teklifleri reddeden, hayatını ekonomik zorluklar içinde geçirmiş, mütevazı ve yüksek karakterli bir kişidir. Jale Hanım: Varlıklı bir aileden gelmesine rağmen dürüstlüğü, idealizmi ve kişiliği nedeniyle Mustafa İnan ile evlenmeyi kabul eden fedakar bir kadındır. Mustafa İnan'ın lise öğrencisi olarak başlar ve daha sonra eşi olur. Kocasının tüm sıkıntılı yaşamına sabırla katlanmış bir kadındır. Mustafa İnan'ın köyden çıkış yolundaki ve bilim adamı olma serüveni tüm gerçekliği ile aktarılır. Mustafa İnan'ın mücadele kararlılığı, idealizmi, dürüstlüğü ve ahlakı ön plana çıkıyor. Ülkesi ve yoksullar için çalışan bir adamın zorlukları ve başarıları konu edinmiştir. Romanın ilk bölümünde Mustafa İnan'ın çocukluğundan mezuniyetine kadar gelişen olaylar anlatılır. Mustafa İnan, 1911 yılında bir postacının oğlu olarak Adana'da doğdu. Dünya Savaşı yıllarına denk gelen çocukluğunda Anadolu'nun zorlu engellerini başarıyla aşarak öğrencilik hayatında oldukça başarılı bir öğrenci olmuştur. İkinci bölümde ise onun idealist bir akademisyen ve üretken ve başarılı bilimsel faaliyetlerde bulunan bir aydın olarak yaşadığı süreç aktarılmaktadır. Eşi Jale Hanım ile nasıl tanıştığı ve evliliği hakkında da bilgiler var. Mustafa İnan'ın bilime karşı büyük bir tutkusu vardı, sadece mühendislikle değil edebiyattan felsefeye birçok bilimsel ve düşünsel alanla da ilgilenmiştir. Yahya Kemal'in sohbetlerinin yakın takipçisidir. Maddi şeylere önem vermeyen ve sadece bilime çaba göstermeyi üstün bir değer olarak gören İnan, kendisine teklif edilen her türlü siyasi ve parasal işleri reddetmiştir. Eğitimine ve bilimine önem vermeye devam etmiştir. Yoğun iş temposunda tüm idealist bilim adamları gibi fiziksel sağlığını ihmal eden İnan, 1967 yılında lösemi nedeniyle ölmüştür. - Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay'ın İTÜ İnşaat Fakültesi'nden hocası olan Prof. Dr. Mustafa İnan'ın yaşam öyküsünü anlattığı romanıdır. Oğuz Atay'ın hocası İTÜ İnşaat Fakültesi profesörlerinden Mustafa İnan'ın hayatının roman kurgusuyla anlatıldığı Bir Bilim Adamının Romanı, 1975 yılında Bilgi Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Bir Bilim Adamının Romanı özet olarak Mustafa İnan'ın yoksulluk içerisinde başlayan hayatının dünyanın en güzel unvanı olan bilim adamını hak edişindeki müthiş hikaye anlatılmaktadır. Bir Bilim Adamının Romanı ana fikri ne kadar zorluk içerisinde yaşanılsa da ahlaki değerlerden ve özünden hiçbir şey kaybetmeden nasıl başarıya ulaşılabileceği şeklinde özetlenebilir. Milli Eğitim Bakanlığı'nın okullara tavsiye ettiği eser, İletişim Yayınları'nın özenli çalışmasıyla okurları etkilemeye devam ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-cift-yurek/", "text": "Marlo Morgan: Hayatın monotonluğundan bıkmış, değişim arayan, hırslı, yardımsever, çocuk ruhlu biridir. Oota: Kabilede İngilizce bilen tek kişi elinden geldiğince soruları yanıtlayarak Morgan'ın kendilerini tanımasına yardımcı olur. Kara Kuğu: Kabilenin reisidir. Bilge biri olarak, tüm sırlarının Morgan'a sırayla ifşa edilmesini sağlar. Amerikalı bir kadının Avustralya'da yaşadığı ruhsal yolculuğun öyküsüdür. Gerçek bir olaya dayanan hikayemiz; Kansas City'de Marlo Morgan için tıp pratiği yaparken bir sabah ofisine yapılan bir telefon görüşmesiyle başlıyor. Bir süre Avustralya'da çalışmak için bir teklif alır. Hayatında bir değişiklik yapmak isteyen Morgan bu teklifi kabul eder ve birkaç yıllığına Avustralya'ya yerleşir. Avustralya'da eğitimine devam ederken, Amerikalıların Kızılderililere davrandığı gibi, Avustralya'nın yerli halkı olan Aborjinlere de kötü muameleden etkilenir. Onlara iyi davranarak sorunlarıyla ilgilenmeye başlar ve yerlilerin hayatına olan ilgisi artar. Morgan'ın sorunlarıyla ilgilendiğini ve onları daha yakından tanımak istediğini gören bir grup Aborijin kabilesi onu bir toplantıya davet eder. Morgan, Anakara'nın diğer tarafında yaşayan ve kendi benliğini kaybetmeyen böyle bir Aborijin kabilesiyle tanışacak ve hakkında daha fazla şey öğreneceği için bu toplantıya özel bir şekilde hazırlanır. Ayrıca şehirde yaşayan Aborjinlere yaptıklarından dolayı takdir bekleyen yazar için bu buluşma beklediği gibi gerçekleşmez. Oota adında bir Aborijin eski bir ciple gelir ve Morgan'ı buluşma yerine götürür. Uzun bir süre çölün ortasına gittikten sonra buluşma yerine vardıklarında yazar kendini bir grup yerliyle birlikte çölün ortasında bulur. Önce tüm eşyalarını çıkaran Morgan'a giymesi için bir bez parçası verirler. Bütün malları ve kendisi ile mübarektir. Yerliler arasına kabul edildikten sonra bütün eşyaları yakılır. Çıplak ayaklı bir bez parçası olan Morgan'dan onlarla yürüyüşe gelmesini isterler. Bu teklifi kabul eden Morgan için çöldeki ruhsal yolculuğu burada başlar. Bu kabilede insanlar hayatları boyunca yaptıkları işlere veya olaylara göre isimlerini alır ve değiştirirler. Çünkü Modern toplumdan geldiği ve bir insan olarak değerlerinin köreldiği için Morgan'a mutant derler ve hayatın gizemini yeniden görmesini sağlayarak onu dönüştürürler. Kabilede kendilerine gerçek insanlar diyorlar. Yazar, daha önce ilkel olarak gördüğü bu insanların doğayla nasıl bir arada yaşadıklarını şöyle anlatıyor; bu kuru çölde asla aç ya da susuz olmadıklarını; birbirleriyle konuşmadan iletişim kurarlar; karşılaştıkları her türlü sağlık sorununu çözebilecek bilgi birikimine sahiptirler; açgözlülük, kin, nefret, saldırganlık gibi olumsuz duyguları yoktur; asla yalan söylemezler; hiçbir olayı veya kişiyi yargılamadıklarını; Dünyada olup biten her şeyin farkında olduklarını ve daha birçok olağanüstü yeteneğe sahip olduklarını hayretle görür. Dört ay süren bu uzun yolculukta ilk günden itibaren bu zorlu yolculuğun zorluklarıyla mücadele etmek zorundadır. Karşılaştığı her zorlukta dayanıklılığı sınanırken, ruhu da değişir. Aborjinler onu kendilerinden biri olarak kabul eder ve çölün çorak coğrafyasında her türlü zorlukla baş etmeyi, bitki ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir. Morgan, yerlilerin hayatını kendi hayatıyla, iki tarafın felsefeleriyle karşılaştırır. Aborjinlerden öğrendikleriyle birlikte insan olarak sahip olması gereken değerleri yeniden kazanır. Bunun üzerine kabile reisi olan soylu Kara Kuğu'ya her iki toplumun kültürünü anladığı ve içinde barındırdığı için Çifte Yürek lakabı verilir. Yürüyüşün sonu yaklaşırken, yürüyüşün asıl amacı olan büyük sırlarını Morgan'a açıklarlar. Aborjinler için kutsal olan o yeri gördükten sonra bu insanların elli bin yıllık kültürünün felsefesini anlar. Daha sonra Moragan'a yolculuğun gerçek nedenini açıklarlar: Morgan'ı haberci olarak seçmişler ve tüm sırlarını açığa vurmuşlardır. İnsanların medeniyet ve gelişme adı altında doğanın dengesini bozduklarını ve her şeyi tükettiklerini, bunun için dünyadaki varlıklarına son vermeye karar verdiklerini açıklıyorlar. Gelecek nesle yaşam için fazla bir şey kalmadığını söyledikleri için, Morgan kabilede neden genç insan olmadığını anlıyor. Morgan'dan son mesajlarını iletmesini isterler. Morgan, insanların dünyaya verdiği zararı açıklamak ve yapılması gerekenleri bildirmek için onlarla birlikte ayrılıyor. Avustralya'daki işi biter bitmez Amerika'ya döner. Amerika'daki bu macerayı anlatarak, öğrendiklerini bu macerada uygulayarak ve en önemlisi yazdığı kitaplarla bu macerayı herkesle paylaşmaya ve mesajı herkese iletmeye çalıştı. Binlerce yıldır sahip çıktıkları kültürleri, inançları ve farklı yaşam tarzları ile Aborjinler, her daim merak konusu olmaya devam ediyor. Marlo Morgan'ın kaleme aldığı Bir Çift Yürek, Aborjinlerin yaşamını etkileyici bir kurgu ile buluşturarak bu kadim kültürün keşfedilmesi için samimi bir ortam yaratıyor. Okurlar ve eleştirmenler tarafından tam not almayı başaran kitap, yaşamın hakikatini sorgulatan yönüyle okurlarının zihninde iz bırakıyor. Esasen Amerikalı bir sağlık çalışanı olan Marlo Morgan, işi gereği bir süreliğine Avustralya'da bulundu. Ve bu süre içerisinde yerli halka da özel bir ilgi duymaya başladı. Burada Avustralya'nın en eski ve köklü halkı olan Aborjinlerin yaşamını derinlemesine inceleme fırsatı yakalayan Morgan, onlar hakkında öğrendiklerinden fazlasıyla etkilendi. Daha sonra ise bu öğrendiklerini herkese aktarabilmek adına Bir Çift Yürek'i kaleme aldı. Bir Çift Yürek'te geçen hikaye, yazarın kendi ağzından okuyucuya aktarılıyor. Marlo Morgan, Avustralya'ya yaptığı iş seyahati sırasında yerli halkın sorunları ile yakından ilgileniyor. Bu durumdan fazlasıyla memnuniyet duyan Aborjin kabilesi, Morgan'a teşekkürlerini sunmak üzere bir davette bulunuyor. Morgan, bu davette kendisine karşı büyük bir özen gösterileceğini ve minnetlerin alışık olduğu şekilde sunulacağını düşünerek yol çıkıyor. Fakat kabilenin yanına vardığında gördükleri karşısında büyük bir şaşkınlık yaşıyor. Bu olayın ardından Aborjinleri daha da fazla merak eden Morgan, onların ritüellerine ve gündelik yaşamlarına bir süre dahil olup topluluğu tam anlamıyla tanımaya karar veriyor. Bu süreç bir hayli meşakkatli olsa da yazar, tüm deneyimlerinin sonucunda dünyaya bakabileceği bambaşka bir pencere keşfediyor. Aborjinlerin doğayla olan bütünlüğü, doğaya ve birbirine olan saygıları, bu kadar ilkel görünmelerine rağmen sahip oldukları bilgi birikimi ve hayat felsefeleri Morgan'ı adeta büyülüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-cihan-kafes/", "text": "Samire: Eşini doğduğu gün kaybeden mutsuz Yaşar, hayatını dar bir kalıp içinde yaşamış ve kızıyla iletişim kuramamıştır. Lorin: İyi bir eğitim alan, bir dönem yurtdışında yaşamış, zeki, başarılı ama mutluluğu hep bir erkekte bulacağını sanan kişidir. Kadınlardan boyun eğip mutlu görünmelerini isteyen bu ikiyüzlü toplum, onlar için hazırlanmış bir hayat yaşamaya zorlanırken bir kez daha yüzümüze vurur. Bildiğimiz ama görmezden geldiğimiz gerçekleri bir kez daha haykırır. Erkeklerin her zaman haklı olduğu, her zaman doğru kararlar aldığı, ne yaparsa yapsın suçlanmadığı, her yükün kadınların omuzlarına yüklendiği ve kadınların buna inandırıldığı bir hayattan üç kadını çıkarır. Samire, Yaşar ve Lorin. Farklı ortamlarda ve farklı zamanlarda yaşamalarına rağmen aynı kaderi paylaşan üç kuşak. Bir büyükanne, bir anne ve bir kızı. Ablasının namusunu kurtarmak için istemediği bir adamla evlenmek zorunda kalan Samire... Eşini doğduğu gün kaybeden mutsuz Yaşar, hayatını dar bir kalıp içinde yaşamış ve kızıyla iletişim kuramamıştır... İyi bir eğitim alan, bir dönem yurtdışında yaşamış, zeki, başarılı ama mutluluğu hep bir erkekte bulacağını sanan Lorin. Roman kadın kahramanlardan oluşuyor. Her ne kadar Samire, Yaşar ve Lorin ön planda olsa da romanda satırlar arasına sığınmış, isimleri nadiren anılan ama çığlıkları en çok duyulan kadınlar var. Bu tür kadınlar kendi içlerinde bir cesaret örneğidir. Bu tür kadınlar dimdik ayaktadır. Öyle kadınlar ki zaten kahramanlar. Bir gün bu üç kadın hayatlarını aynı evde sürdürmek zorunda kalırlar. Aslında bu, birbirlerini anlamaları için bir şans. Benzerlikleri, sezgileri, yaşam mücadeleleri, güçlü kalma mücadeleleri var. Farklılıkları, olaylara bakışları, başlarına gelenlere tepkileri, hayalleri ve beklentileri var. Bu benzerlikler ve farklılıklar o kadar iyi tespit edilmiştir ki, bu üç kadının ruhlarında, kendileri farkında olmasalar da çoktan el ele tutuşmuştur. Zamanla, o güne kadar birbirlerini hiç tanımadıklarını ve yüzeysel bir ilişki içinde olduklarını fark ederler. Hepsinin sadece kendilerine sakladıkları sırları ve anıları var. Bunların hepsi aralarında farklı bağlar oluşturacaktır. Sevgin direğimiz, üzerimize saldığın korku çatımız olmuş meğer. Mutsuzluğumuzdan örülü bir devlet yaratmışsın hepimize. Sen en çok beni severdin ya. En çok beni köle yapmışsın kendine. Samire, Yaşar, Lorin. Birbirlerinin gölgesinde saklanan, birbirlerinin masalını yazan üç küskün kadın. Yalnızlığın kuyusunun başından ayrılmadan, kederlerinin yankısını dinlediler. Her masalın sonu gece değildi elbet. Üç, ikiden ve dahi birden iyiydi. Ve her yanlışın doğrusu kendi içinde gizliydi. Kanadı kırık üç kadın, ödedikleri ağır bedellerin karşılığını, içinde çırpınıp durdukları, kapısı açık olsa da çıkıp gidemedikleri gölge kafeslerinde bekledi. İhtiyaç duydukları inanç, temize çekecekleri geçmişte saklıydı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-devrin-romani/", "text": "Halide: Kitabın ana karakteridir. Zayıf, kara gözlü, uzun saçlı, çok iyi kalpli, olgun, yaşından büyük gösteren bir kadındır. Ayşe Nazlı Hanım : Otoriter, kültürlü ve geleneklerine bağlı ve çocuğu üzerine titreyen bir ev kadınıdır. Hacı Hüseyin Hüsnü Bey : Namuslu, dürüst bir adamdır. Avnullah Bey : Avnullah Bey' de babası gibidir. Aziz : Vatanı için her zaman ölmeye hazır şerefli, dürüst ve namuslu bir adamdır. Halide Edip Zorlutuna'nın hayatının ilk 30-35 yılının anılarını aktardığı kitaptır. Halide annesinden okuma dersleri alır. Halide ve dedesi padişahın kulus festivaline katılır. Bu katılım Halide için bir ilk olur ve Halide bu festivali çok sever. Kendilerini izlemeye daldıklarında, saatin kaç olduğunu anlamazlar. Hava kararmaya başlayınca gece olduğunu anlarlar. Ve eve geldiklerinde anneleri onları büyük bir merakla bekler ve çok sinirlenmiştir. Daha sonraları amcasını ziyarete İzmir'e gider. Halide ilk vapur yolculuğunda çok zor anlar yaşar. İstanbul'dan İzmir'e tam altı günde ulaşırlar. Bu sürecin sancılı geçmesi Halide'nin bu süreyi daha uzun süre yaşamış gibi hissetmesine neden olur. Amcalarını vapur iskelesine karşılama törenine Mahzar olurlar. Sonra amcalarının bahçeli büyük evine giderler. Oraya vardıklarında herkes çok mutludurlar. Halide'nin babası sürgündedir. Nedeni ise babasının Cumhuriyet taraftarı olmasıdır. Halide, İstanbul'a dönüşünde Umumiye gazetesini alır ve kanun okur. Babasının sürgünden dönmesi onun için bir dönüm noktası olmuş olabilir. Kapıdan içeri girdiğinde babasını bir kahraman gibi karşılaması, fikirlerine saygı duyması açısından her iki tarafı da çok mutlu eder. Babası geldikten sonra Halide bir parti kurar. Ardından 31 Mart Olayı patlak verdi. Annesi Halide'nin eğitimi konusunda çok endişelidir. Bir okula yazdırılmasını ister. Babası ise böyle bir duruma gerek olmadığını düşünüyor. O zamanlar Kerkük'te eşkıyalık azalmıştır. Halide yaşıtlarından biraz daha yaşlı görünür. Babası onun binicilik ve atışta iyi olmasını ister. Halide bu durumu öğrenince çok sevinir. Ardından Halide at eğitimine başlar. Binicilikte de oldukça başarılı olduktan sonra çevresine ilk yeni başlayanlara karşı oldukça iyidir. Babalarının oradaki görevinden sonra İstanbul'a dönerler. Bağdat'tan İstanbul'a vapura binmek zorunda kalır. Ama her limanda alışveriş yapıyor. Her durduklarında Halide ve annesi hava sıcak olduğu için fazla dışarı çıkamazlar. Akdeniz'e geldiklerinde iyi bir fırtınaya tutulmuşlar. Sorunlar günler devam eder. Bu durumun İstanbul'a gelene kadar devam etmesi, onlar için çok sancılı günlerin geçeceği anlamına geliyordu. Bu biyografik kitap, yazarın birçok olaya tanık olması nedeniyle tarihsel olarak çok değerlidir. Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden Halide Nusret Zorlutuna'nın bu eserinde, roman kahramanı değil gerçek bir Çalıkuşu hikayesi okuyacaksınız. Halide Nusret çocukluğunu, gençliğini, ailesini, dönemin edebiyat çevresini anlatıyor; Celal Sahir, Faruk Nafiz, Halit Fahri, Orhan Seyfi, Refik Halit, Reşat Nuri, Şukufe Nihal, Yakup Kadri gibi dönemin usta yazarlarıyla anılarını ve mektuplaşmalarını okuruyla paylaşıyor. Bir yandan da Trablusgarp Savaşı'ndan 31 Mart Vak'asına, Birinci Dünya Savaşı'ndan Cumhuriyet'e ülkenin geçirdiği süreç ve Türk modernleşme serüvenini de muhafazakar ve aydın bir kadın gözüyle çiziyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-dugun-gecesi/", "text": "Ömer: Romanın kahramanlarından biridir. Üniversitede ekonomi profesörüdür. Sosyalist, Dengeli ve mantıklı bir insandır. Tezel: Aysel ve İlhan'ın kız kardeşidir. Başına buyruk bir kadın olduğu gibi yetenekli bir ressamdır. Kendisi de kardeşleri gibi devrimcidir. Ayşen: Bir Düğün Gecesi romanının gelinidir. Ailesinden göremediği ilgiyi arkadaşlarında arayan bir tiptir. Aysel: Akademisyen bir yazardır. Eşi Ömer'i Engin adlı biriyle aldatır. Ağaoğlu bu romanda sanatçıların, aydınların, öğrencilerin ve akademisyenlerin hayatlarını iç konuşma yöntemiyle, solla tanışmalarını ve ardından ayrılıklarını, yaşadıkları kriz anlarını, bireysel yalnızlıklarını ve sorgulamalarını anlatır. Siyasette, iş dünyasında ve orduda birçok farklı toplum tipini bir düğün gecesinde bir araya getiren romanda Adalet Ağaoğlu, romanlarda kullanılan anlatım tekniklerinden farklı olarak her karakterin iç konuşmasını diğerlerine yansıtmadan teknik olarak aktarmıştır. Bu teknik, Türk romanında ilk kez kullanılan bağımsız kendi kendine konuşma tekniğidir. Romanın teması, iletişimsizlik ve karakterlerin zıtlığıdır. Karakterler huzursuz ve şüphecidir ancak bunu birbirlerine sahte dostluklar göstererek yansıtmazlar. Bu tedirginlik ve şüphe, iletişim eksikliğinden kaynaklanır ve karşıt türlerde çatışmalara neden olur. Romandaki karakterler birbirine zıt iki siyasi görüşe sahip olmak üzere sağ ve sol karakterler olmak üzere iki gruba ayrılır. Sol karakterlere daha detaylı vurgu yapılır ve yazarın amacı bu karakterleri aktarmaktır. Sağcı insanlara, yaşamlarına ve düşünce yapılarına girmeden yüzeysel bir şekilde davranılmıştır. 1970'li yıllarda Türkiye'de ordu, siyaset ve iş dünyası arasındaki ittifakı, bir gecede meydana gelen birkaç ana olay ve bir düğüne katılan misafirler üzerinden anlatan roman, büyük ilgi gördü ve birçok ödül aldı. - 1979 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü - 1980 Orhan Kemal Roman Armağanı - 1980 Madaralı Roman Ödülü Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı ile aydınların iç dünyasına açılan pencere, Adalet Ağaoğlu'nun o nefis yapıtı Bir Düğün Gecesi ile Tanpınar'ın Huzur'unun bir uzantısı niteliğine bürünmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-elin-sesi-var/", "text": "Janet Shirley: Kitabın anlatıcısıdır. Henüz yirmi üç yaşında, eğitimsiz ve sığ bir kadındır. Howard Shirley: Yirmi yedi yaşında ve Janet'in kocasıdır. Romanın açılışında, kullanılmış bir araba galerisinde çalışmaktadır. İngiltere'de ortalama bir hayat yaşayan adamdır. Entelektüel ve sanatsal değerleri küçümseyen modern yaşamın materyalizmine öfkelenen Howard, dünyanın yozlaşmasını kişisel bir hakaret olarak algılar. Romanın anlatıcısı eşi Janet, eğitimsiz ve sığ bir kadındır. Reklamlar, kadın dergileri ve televizyon hayatını belirler. Howard'ın alışılmadık bir yeteneği olan fotoğrafik bir hafızası vardır. Yeteneğini bir mega para TV yarışma programına girmek ve kazanmak için kullanır. Daha sonra başka bir hediyeyi ifşa eder. Yarış sonuçlarını tahmin edebilir. Kazandıklarını yarış atlarında kumar oynuyor ve çift son derece zengin oluyor ve lüks otellerde kalarak dünyayı dolaşıyor. Bununla birlikte, dönüşlerinde, gördükleri dünyanın yozlaşmasından iğrenen ve medeniyette yaklaşan bir düşüşün kehanet niteliğindeki bakışlarından rahatsız olan Howard, barbitüratlar tarafından birlikte intihar etmeleri gerektiğini ilan eder. Janet direnir ve Howard'ı kömür çekiciyle öldürür. Janet paralarının geri kalanıyla kaçar, kocasını bir sandığa götürerek yurtdışında yeni bir hayata başlar. - Roman, Burgess'in çağdaş Batı eğitimi ve kültürünün bozulması olarak gördüğü şeyin bir suçlaması olarak tasarlandı. - Burgess, diğer şeylerin yanı sıra İngiliz televizyon sunucusu Hughie Green'i hicveden roman için kendine özgü kelime dağarcığı sevgisini kasıtlı olarak azalttı. Tüm kelime dağarcığı yaklaşık 800 kelimedir. Tıpkı fotoğraf makinesi beyniyle kazandığı bir TV yarışması sayesinde servete kavuşan Howard gibi... Modern hayatın entelektüel ve sanatsal değerleri hakir gören materyalizmine öfke duyan Howard, dünyanın çürümüşlüğünü bizzat uğradığı bir hakaret olarak algılamaktadır. Romanın anlatıcısı olan karısı Janet ise eğitimsiz ve sığ bir kadındır. Hayatını reklamlar, kadın dergileri ve televizyon belirler. Televizyonun amaç ve değerden yoksun hayatlara işaret eden bir metafor olarak kullanılması ise Jerzy Kosinski'nin unutulmaz yapıtı Being There'i önceler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-filiz-vardi/", "text": "Filiz: Yozlaşmış bir toplumun içinde var olmaya çalışan, çıkış yolu arayan, yaşına göre güçlü ve akıllı bir genç kızdır. Ailesinin üç çocuğunun en büyüğü olan Filiz, yaşıtları gibi kendini seven ve seven yedi babasıyla hayatta olduğu gibi baskı sonrası güzel elbiseler giyerek mutlu olmak istiyor. Kasketi ensesine yıkılı: Roman kahramanlarından biridir. Filiz ona aşık olur. Anne: Yıllarca kocasına hizmet etmiş ve sözünden çıkmamış, çorbacıda çalışan otuz beş yaşında bir kadın. Baba: Baskıcı, mutsuz, çocuklarına şiddet uygulayan alkolik bir adam. Atom: Gazete satıcısı, kaba bir sese sahibi olan ve Filiz' in ilk aşkı bir genç. Maşa: Kitapevi sahibi, zengin, evli ve çocuklu bir adamdır. Ayrıca Filiz' aşıktır. Dokumacı: Sendikacı, okuyup makine mühendisi olmaya çalışan kişidir. Filiz' e olan aşkını gizler. Nur: Filiz' in kardeşidir. Saf ve kendine güvenmeyen bir kızdır. Bir Filiz Vardı, İstanbul'un gerçek mahallelerinden bir olayın hikayesini anlatıyor. Ailesinin üç çocuğunun en büyüğü olan Filiz, yaşıtları gibi kendini seven ve seven yedi babasıyla hayatta olduğu gibi baskı sonrası güzel elbiseler giyerek mutlu olmak istiyor. Roman, 1960'lı yıllarda İstanbul'un bir banliyösünde geçiyor. Romanın kahramanı Filiz, üç kızı olan bir ailenin on altı yaşındaki en büyük kızıdır. Balkan göçmeni babası çift atlı arabasıyla ailesine destek olurken, arabasını sattığında ekonomik bir darboğaza girer ve bir kabus gibi ailenin üzerine çöker. Filiz babasının baskısından kurtulmak, güzel giyinmek, sevdiği ve onu seven biriyle evlenerek mutlu olmak ister. Ancak ekonomik dayatmalarla toplum yozlaşmış ve ailesi onun sevdiği biri yerine kendisini ve kendilerini rahat ettirecek zengin biriyle evlenmesini istiyor. Hatta bu durum öyle bir hal alır ki ileride evliyken bile başkasıyla eğlenebileceklerini söylerler. Bir gün Filiz gazetede bir iş ilanı görür. Roman, Filiz'in elinde gazeteyle evine girmesiyle büyük bir sevinçle başlar. Annesine iş başvurusunda bulunacağını söyler. Annesi umursamıyor, Filiz'le dalga geçiyor ve o gazete ilanına on binlerce kişinin başvuracağını, Filiz ortaokul terk olduğu için başvuranların hepsinin lise mezunu olacağını söylüyor. Filiz'in sevincine sadece ablası Nur ortaktır. İkisi de para kazandıklarında taksitle açıp alacakları kloş etek, karyola, çaça ayakkabı ve topuklu ayakkabı hayal eder. Ve ertesi gün Filiz kitapçıya başvurur. Aynı zamanda atıfta bulunduğu bir deposu olan büyük bir kitapçıdır. Beklerken Filiz, eğitimi nedeniyle diğer iş adayları tarafından alay konusu olur. Ama Maşa lakaplı patron, Filiz'i işe alır. Filiz, işe başladığından beri güzelliği ve çekiciliği ile çevresindeki tüm işletme sahiplerini etkiliyor. Maşa, Ressam, Romancı, Necla'nın patronu Mavili, karşı bürodaki yaşlı adam, avukat, avukatın katibi hepsi ona aşık oldular. Aslında, Maşa karısını boşamayı ve onunla evlenmeyi düşünür. Filiz'in ailesi kurtuluşu Filiz'in zengin Maşa ile evlenmesinde bulur ve onu zorlar. Maşa, Filiz'e gitmeye başlar. Babasıyla rakı sofraları kurar ve ona bir kahve açacağına söz verir. İkisi de eski Vatan Cepheli. Namustan ve kadınların çalışmadığından bahsediyorlar. Filiz bazen yıllar önce aşık olduğu Atom adlı genç bir adamı düşünür. Atom, korkunç yumrukları ve derin bir sesi olan kabadayı bir serseri. Ressam, Filiz'e bir gün okuması için bir kitap verir. Bu, yazarın daha sonra Ressamın ofisinde buluşacağı kitabıdır. Filiz, kendini boynunda şapkası olan genç adamla özdeşleştiriyor. İkisi de babanın baskısı altındadır. Filiz artık hayali bir dünya ile gerçek bir dünya arasında gidip gelmektedir. Kitabın kahramanı ile maceralara atılır. Kitabı elinden bırakamaz ve romanın kahramanına aşık olur. Romancı ile tanıştığında kitaptaki kahramanın kendisi olduğunu öğrenir ama karşısında yaşlı bir adam bulunca kitaba olan düşkünlüğü azalır. Ama Romancı ona diğer erkekler gibi davranmıyor. Kişiliğinize saygı duyar. İkisi arasında bir dostluk gelişir. Romancı aslında Filiz'e aşık olmuştur ama bu duygularını kalbine gömmüş ve birlikte çalışmasını sağlamıştır. Filiz, Maşa ile olan işini bırakır. Girdiği tüm ortamlarda erkeklerin dikkatini çeken Filiz, Dokumacının da ilgisini çekemez. Hatta sert sözlerinden kurtulmak için daha çok uğraşır. Ancak Filiz'in sınıf bilinci yavaş yavaş gelişir. Önce sendikayı sandıkla karıştırırken, emeğini satanın işçi olduğunu öğrenir. Dokumacı'nın da desteğiyle dışarıdan ortaokula gitmeyi düşünür ve daktilo kursuna başlar. Maşa her zaman Filiz'in babasının yanındadır. Karısından boşanma davası açar. Öte yandan Dokumacı'nın her gün yolunu kesmesini ve Filiz'i görevden almasını istiyor. Babası Filiz'i sendikadaki işine ve daktilo kurslarına göndermemeye başlar. Filiz kurtuluş olmadığını görünce tentür içerek intihar eder. Bu olayı gazetede okuyan Dokumacı, hastaneye koşar ve o güne kadar göstermediği aşkını Filiz'e açar. İnsanı tanımak ve her türlü zayıflığına rağmen onu sevebilmek için okunması gereken bir yazar olan Orhan Kemal, Bir Filiz Vardı'da küçük dünyaların içine kıstırılmış insanların umutlarını, beklentilerini ve düşlerini anlatıyor. Kendisiyle aynı rüyaların peşindeki binlerce kızdan bir olan Filiz, yoksul bir mahallenin içinde sıkışmışlığın kurbanı olmamak için çırpınırken, kendisine benzeyen hayatlar hakkında da çok şey anlatıyor okurlara. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-gun-tek-basina/", "text": "Kenan: Kitabın ana karakterlerinden olan Kenan, Nermin ile evli olmasına rağmen eşini aldatır. Sol görüşlü bir yapıya sahiptir. Romanın sonlarına doğru intihar eder. Günsel: Kenan'ın sevdiği üniversite öğrencisi bir kızdır. Rasim: Kenan'ın düşünce olarak uyuşmasa da bir şekilde kopamadığı çocukluk arkadaşıdır. Roman, Türkiye'nin siyasi dönemlerine değinmiş ve sol görüşlü Kenan ile Gürsel'in yaşadığı yasak aşk ve ülkedeki siyasi görüşleri konu almıştır. Kenan, 39-40 yaşlarında felsefe bölümünden mezun olan bir adamdır Nermin ile evli ve Zeynep adında bir kızı vardr. 1944'te komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanır ve daha sonra daha sakin bir hayat yaşamaya başlamıştır. Memuriyetten yıllar sonra ayrılan Kenan, bir kitapçı açar. Bir meyhanede Sermet'in sevgilisi olarak tanıştığı Günsel ile ilişkisi olan Kenan, Sermet'ten ayrıldıktan sonra bu kıza duygusal olarak bağlanmaya başlar. Günsel felsefe eğitimi almış devrimci bir kızdır. Kenan da karısı Nermin'den ayrılmak ister ama karısı bunu kabul etmez. Günsel ve Kenan'ın aşk yaşadığı yıllarda Türkiye'de siyasi çalkantılı bir dönem yaşanmaktadır. Ülke Demokratlar ve Paçacılar olarak ikiye bölünmüş durumdadır. Günsel, Kenan ile yaşadığı ilişkiden sonra Kenan'dan bir çocuk beklemektedir. Günsel'in arkadaşlarının yaptığı soruşturma sonucunda Kenan'ın polis olduğunu öğrenir. Bu durum sonucunda Günsel'in Kenan'dan ayrılır. Eşi Nermin ve kızı Zeynep'i de ruhsal bunalım nedeniyle döven Kenan, eşi ve kızının evden ayrılışı ile ciddi ruhsal sorunlar yaşamaya başlar. Romanın sonunda eşi Nermin'i arayıp af dileyen Kenan, Günsel'e de polis olmadığını söyleyerek bir mektup yazarak intihar eder. - Vedat Türkali'nin 1974 yılında çıkan ilk romanıdır. - 1960 darbesi öncesini konu alan roman, 1974 Milliyet Yayınları Roman Ödülü ve 1975 Orhan Kemal Roman Armağanı'na layık görülmüştür. Türk siyasi tarihinin en büyük olaylarından 1960 Darbe'si öncesi yaşananları hiç merak ettiniz mi? Cevabınız Evet! ise bu eser tam size göre! Eserde eski bir devrimci olan Kenan'ın hikayesi anlatılıyor. Kenan, sorgu esnasında gördüğü şiddetten dolayı artık devrimci olmak istemediğine karar verip o işlerden elini eteğini çekiyor. Ancak tutulacağı aşk yüzünden hayat onu farklı yerlere savuruyor... Okuyucu Kenan'ın hayatında olup bitenleri öğrenirken bir yandan dönemin Türkiyesi'ni de her detayıyla görüyor. Tarih ve siyaset meraklıları için muhteşem bir eser olma niteliği taşıyan Vedat Türkali'nin başarılı kaleminden okuduğumuz Bir Gün Tek Başına'yı gelin, detaylı şekilde inceleyelim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-idam-mahkumunun-son-gunu/", "text": "Ölüm Mahkumu: 26 yaşında, Suç ve ismi yazar tarafından belirtilmemiştir. Konunun önyargılı olmaması nedeniyle böyle bir detaya yer verme ihtiyacı hissetti. İdam Mahkumunun kızı: Son kez veda etmeye ve babasını görmeye geliyor. Kitabın bu bölümünde yer almaktadır. Kürek Mahkumları: Yazar, idam mahkumunu iç sesiyle analiz etmiştir. Bu tutukluların isimleri veya kimlikleri kitapta yer almıyor. Bir cinayet nedeniyle ölüm cezasına çarptırılan bir adam, 6 hafta boyunca ölümü bekleyen bir mahkum. İlk başta kurtulacağına dair bir umudu olan ve daha sonraları bu umutları yok olan mahkum, annesini, karısını ve kızını düşünmeye başlar. Nihayet beklenen an gelir. Cinayetten yargılanan mahkum, duruşmasının ardından ölüm cezasına çarptırılır. Mahkeme, bu tutukluya beş hafta sonra idam cezası verdi. Her şeyden önce, hala affedileceği ümidine sahiptir ve bu süre zarfında af çıkarılması veya ölüm cezasının hapse çevrilmesi ihtimaliyle dikkatini dağıtır. Mahkum, idam cezasından sonra tam beş hafta boyunca sürekli olarak ölümü düşünür. Ölümden önce idam edilme ve ölme düşüncesi onu öldürmeye başlamıştır. Tüm ruhu daralmış, tüm ruhu ölüm düşüncesine saplanmıştır. Ölme korkusu egosunun her noktasına nüfuz ederek. Yaşadığı her saniye ölümüyle ilgili ayrıntıları kurguluyor. Ölümünü bekleyen mahkum, ruhunda birçok değişikliğe uğrar, hayata ve insanlığa karşı tüm hisleri de değişir. Nihayet infaz günü geldi ve meydana gelen değişikliklerden idam edileceği gün anlaşıldı. Gardiyanlar, esiri almak için hücresine gelir. Korkuyla titremeye başlayan tutuklu, geride bıraktığı kızı, karısını ve annesini düşünür ama en çok da kızını düşünür ve çok üzülür. Çünkü son kez kızını görmeye getirdiler ve küçük kız babasını tanıyamamıştır. Bu odada tutukluların ölüme götürülmeden önce duvarlara yazdıkları yazıları dikkatle okur. Makaleleri ne kadar çok okursa o kadar gerginleşir. Dışarıda toplananlar infazı bekliyor, bağırıyor, çağırıyor ve ortalığı panayıra çeviriyor. Birçoğu, infaz sahnesini izlemenin zevkini bir an önce duymak için sabırsızlanıyor. -Bağlayın ellerini, çırpınmasın ölüme giderken! Saçlarını da tıraş edin, kesilen kafası güzel görünsün! Gömleğinin boynunu kesmeyi unutmayın, bıçak güzelce koparsın kafasını! -Ha birde söyleyin dışarıdaki insanlara, az kaldı istedikleri vahşet gelmek üzere! -Merhamet diyorum, doğadaki tüm canlılarda sınırsızca bulunan merhamet neden biz insanoğlunda yok Merak ediyorum, giyotinle olmasa da insanların canını vahşice alan ve buna seyirci kalan milyonlar hala neden kana doymuyor? Bir İdam Mahkumunun Son Günü, dünya edebiyatının ölümsüzlerinden Victor Hugo'nun (1802-1885) yirmi altı yaşında yazdığı bir gençlik yapıtıdır. Victor Hugo'nun içerik olarak bu romandaki amacı çok yalın, çok açık: İdam cezasının hem trajik, hem de saçma yanını göstermek. Onun büyüklüğünde, onun dehasında bir yazar için böyle bir savı insani ve etik boyutlarıyla sergileyerek kanıtlamak hiç de güç değil. Ama bu romanın büyük önemi başka özelliklerinden kaynaklanıyor. Bu yapıt, birinci tekil kişi ben ile yazılan romanın ilk örneği. Daha önce böyle bir yöntem bilinmiyor. Demek ki bu özelliğiyle bir yol açıcı, bir öncü bu roman. Roman kahramanının da dediği gibi, bir tür zihinsel otopsi olan bu romanda, modern edebiyatın ilk iç monoloğu ile karşılaşıyoruz. Bir İdam Mahkumunun Son Günü, bir yazınsal yenilik olan Samuel Beckett ve Georges Bataille'ı haber veriyor. Bu da romanın bir başka önemli özelliğidir. Bataille ve Beckett'i tanıdıktan sonra bu romanı daha iyi kavrıyoruz. İdam Mahkumunun kendisine ironik bir gözle bir başkası olarak bakışı ise, Victor Hugo'nun Arthur Rimbaud'dan kırk yıl önce 'Ben Bir Başkasıdır' düşüncesini yaşamış olduğunu gösteriyor. bir kitap okudum ve hayatım değişti sözü bu kitapta tüm mecaz anlamlarından sıyrılıp gerçek bir anlama bürünüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-kadin-dusmani/", "text": "Sara: Henüz yirmili yaşlarında son derece genç ancak şımarık büyümüş bir paşa kızıdır. Son derecede akıllıdır. Erkekleri kendisine bağlamaktan hoşlanmakta, erkekleri adeta peşinde köle yapmaktadır. Oldukça hırslı olmasının yanı sıra yalancı bir karakteri vardır. Homongolos: Asıl adı Ziya olan ve spor ile uğraşan bir adamdır. Toplum içerisinde girmekten çekinmekte ve insanlar ile konuşmayı çok bilmemektedir. Tam bir kadın düşmanı olarak tanımlanmaktadır. Patavatsız bir yapısı vardır. Sara ile tanıştıktan sonra ise huyları değişmeye başlar. Paşa Baba: Erzurum'da paşa olarak görev yapmış, Sara'nın babasıdır. Kızını çok sevmekte ve onu kırmamak için her şeyi yapmaktadır. Rıza Bey: Son derece varlılık ve gönlü zengin bir adamdır. Aynı zamanda Sara'nın dayısıdır. Marmara denizine sahili olan bir kasabada yaşamını sürdürmekte ve kızı Vesime'yi düzgün bir adamla evlendirmek istemektedir. Remzi Bey: Amerika'da eğitim almış ziraat mühendisidir. Rıza Bey'in kızı olan Vesime'nin müstakbel koca adayıdır. Rıza Bey'in de güvenini kazanmayı başarmış bir adamdır. Bir dönem Sara'ya tutulmuş olsa da, Sara'nın tavırları sebebi ile bu tutkusundan uzaklaşmıştır. Şımarık, akıllı ve erkeklerin gönlünü hızla çalmaktan hoşlanan, aynı zamanda bir paşa kızı olan Sara'nın bir hırs uğuruna oynadığı oyun sonucunda ortaya çıkanlar romanın konusunu oluşturmaktadır. Kendine aşık ettiği bir erkeğin hazin sonu ve hayatı etraflıca ele alınmaktadır. Erzurum Paşası olan Paşa Baba, kızı Sara ve kızının annesi ile birlikte İstanbul'da yaşamını sürdürmektedir. Sara, son drece akıllı ve iyi yetiştirilmiş bir kızdır. Bir o kadar da hırslı bir karaktere sahiptir. Erkekleri elde etmekten hoşlanmakta ve onlar ile gönül oyunları oynamaktadır. Sara birkaç yıldır paşa babasını görmediği için onu fazlası ile özlemiştir ve sık sık babasına mektuplar yazmaktadır. Erzurum'un çok uzak olması ve kışlarının sert geçmesi sebebi ile babası kızının Erzurum'a gelmesini istememektedir. Yaz gelince ise annesi ile Erzurum'a gitmek istiyormuş gibi görünen Sara'nın asıl amacı dayısının kızı olan Vesime'nin düğünü için onların yanına gitmektir. Vesime'nin düğünü Marmara'nın küçük bir köyünde olacaktır. Sara her mektubunda babasına yaz geldiğinde mutlaka geleceğini anlatırken, babasını endişelendirecek bir hastalık uydurmuş ve aile doktorunu da bu oyuna katarak Erzurum'a gitmesine engel olduğunu gösterecek bir tedavi ortaya çıkartmıştır. Babasına gönderilen bu mektuptan güya Sara'nın haberi yoktur. Paşa babası ise bu durumdan dolayı kızının Erzurum'a gelmesini istememektedir. Sara'nın dayısı Rıza Bey bulunduğu kasabada oldukça fazla saygı gören biridir. Kızı Vesime'yi yurtdışında eğitim almış olan Remzi Bey ile evlendirmek istemektedir. Sara ise bu sırada dayısının olduğu kasabaya vapur ile gelmektedir. Bu sırada denizde boğulan bir adam görerek Sara kaptana çıkışmıştır. Ancak kaptan onun şaka yapan bir sporcu olduğunu dile getirmiştir. Sara'nın kasabaya gelmesi son derece merak uyandırmıştır. Kısa süre içerisinde tüm kasaba Sara'yı tanır hale gelmiştir. Tüm bu düğün hazırlıkları sırasında koca adayı Sara'ya ilgi duymaya başlamıştır. Sara'da bu durumdan son derece rahatsızdır. Bir gece Sara için evde davet düzenlenmektedir. Bu davete sporcular da çağırılmıştır. Lakabı Homongolos olan ancak gerçek adı Ziya olan bir adam da bu davete katılmıştır. - Reşat Nuri Güntekin'in Bir Kadın Düşmanı adlı romanının ilk baskısı 1927 yılında yapılmıştır. 1968 yılına kadar ise 7 farklı baskı görmüştür. - Günümüzde en çok sevilen romanlardan bir tanesidir. Konusu ve kurgusu ile okuyucuyu her zaman etkilemeyi başarmaktadır. Romanda birçok farklı açıdan sosyal ilişkiler ele alınmaktadır. Yazarın, farklı kapak tasarımıyla daha önce yayımlanan diğer romanları gibi bu eser de ilk baskısı veya tefrikasından yararlanılarak yayına hazırlanmıştır. Okurun dönemin dilini ve Güntekin'in üslubunu anlayabilmesi açısından, editoryal müdahale yapılmayıp sadece baskı hataları düzeltilmiş ve gerekli dipnotlar eklenmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-kadin-kayboldu/", "text": "Selma: Sevginin gücüyle hiçbir şeyden korkmayan cesur, yiğit ve duygusal bir kadındır. Necmi: Gördüğü her kıza aşık olabilen ve olayların akıbetini düşünmeden hareket eden biraz naif ama yakışıklı bir adam. Hümeyra: Selma gibi o da ölümüne aşık ve yanlış da olsa aşkı için her şeyi göze alacak bir kadındır. İrfan: Fedakar, iyiliksever ve fedakar bir ağabeydir. Kocasını deliler gibi seven bir kadının psikolojik durumu ve bunun sonucunda başına gelen olaylar konu ediniyor. Hümeyra, Necmi, Selma ve Necmi uzun evliliklerinde mutsuzdur. Nedeni ise genç ve güzel Hümeyra ile Necmi'nin birbirlerini kıskandıracak bir ilişki içinde olmalarıdır. Allah'a bağlıymış gibi kendini kocasına adayan aslında oldukça alımlı ve güzel olan Selma kendini tutamaz ve Hümeyra'yı kıskanır ve bir daha kocası olmasını ister. Avukat İrfan Selman'ın kardeşidir. Yağmur, yıldızların kendilerini göstermelerine engel olamaz. İnsanlar eğlencenin zirvesinde. Hümeyra, Necmi'nin evine, onu mutlu eden kişinin yanına gider. Necmi ve Hümeyra birbirlerine aşklarının doruğunda haykırırken, Necmi'nin olayın mağduru olan eşi Selma eve girerek Hümeyra'ya iki el ateş eder. Selma, çektiği acının sebebi olarak gördüğü Hümeyra'yı istemeden vurur. Necmi Selman'ın ağabeyi avukatı İrfan'ı arar ve olayı anlatır. İrfan hemen bir doktorun gözünü gasp ederek bağlar ve eve getirir. Doktor hemen Hümeyra'yı muayene eder ve Hümeyra güçlükle de olsa kurtulur. Doktor yılbaşı gecesi yaşadığı bu olayın söylendiği gibi bir intihar değil, cinayete teşebbüs olduğu sonucuna varır ve hemen polise giderek olayı anlatır. Polis, uzun bir mücadeleden sonra ipuçlarına dayanarak olaya kimin karıştığını anlar. Acısı yatakta geçmeyen Necmi, Selma, İrfan ve Hümeyra aynı evdedir. Hümeyra ve Selam kimin haklı olduğunu tartışırken İrfan, Selma'ya polisin olayı bildiğini ve kaçmak zorunda kaldıklarını söyler. O sırada bazı sesler duyarlar. Polisler eve gelir. Hümeyra, Selma'yı korur ve onu kimsenin vurmadığını ve intihar etmek istediğini söyler. Selma, yaptığı işten pişman olmadığının verdiği cesaretle her şeyi anlatır. İki hafta tutuklu kalan Selma, duruşmada hakim karşısına çıkar. Adliyenin içi ve dışı gazeteciler ve olayı merak edenlerle dolar. Hakim önce fiziksel olarak yere yığılan Selma'yı, ardından Hümeyra'yı dinler. Her iki taraf da duygusal davranarak birbirlerine haklar verir. Bu durumda hakim karar vermekte zorlanır ve duruşmayı erteler. Tekrar cezaevine gönderilen Selma'nın sevgi dolu kalbi bu olaylara dayanamaz ve Selma kalp krizi geçirir. Doktorlardan son bir istek olarak, kocası Necmi ve Hümeyra'yı görmek ister. Olayı öğrenen Necmi ve Hümeyra da bu arada hastaneye gelir. Selma'nın halini görünce ikisi de ağlamaya başlar. Selma ise gelmekte olduklarını anlar ve zor da olsa onları gözleriyle yanına çağırır. Selma'ya akan gözyaşları artarken, Selma büyük bir olgunlukla Allah'a gittiğinde rahatladığını, aşk acısından ölmenin huzurunu yaşadığını ve Necmi ile Selma'nın aşkı hissettikleri sürece yaşayacaklarını söyler. Bu sözlerin ardından Selma daha fazla dayanamaz ve ölür. Yılbaşı gecesi... İstanbul halkı bugün, beton duvarlarını yıkıp sularını ovalara bırakan barajlar gibi, eğlence yerlerine hücum ediyor. Barlar, kahveler, tiyatrolar, sinema ve gazinolar ağızlarına kadar dolu... İstisnasız herkes, çılgın bir arzuya tutularak, ta dudaklarına kadar kopup gelen saadet kahkahaları içinde, felekten bir gece daha çalmaya hazırlanıyorlar... Fakat işin garibine kadar bakın ki, hiç kimse ömrümüzden bu gece bir sene daha kaybedeceğimizi, bir sene daha ihtiyarlayacağımızı düşünmek istemiyor. Seher, yarın sabah nurdan bir kuşak gibi İstanbul ufuklarını sardığı zaman, çocuklar biraz daha gençleşmiş, gençler biraz daha olgunlaşmış, olgunlaşmışlarda biraz daha ihtiyarlamış olarak gözlerini güneşe açacaklar! Saat şimdi gecenin on biridir. Karla karışık ince bir yağmur çiseliyor. Şiddetli bir soğuk var! İstanbul'un hani şu, insanın derisine siyatik gibi yapışan ıslak rutubetli, meşhur soğuğu! İçinde kadın taşıyan bütün otomobiller, aralıksız Köprülere üşüşüp Beyoğlu'na ederlerken, bunların arasında yalnız tek, siyah bir tanesinin aksi istikameti takip le, Köprünün öbür tarafına doğru gittiğini, Atatürk bulvarını süratle geçtiğini görüyoruz. Bu lambaları hafif yanan otomobilin de içinde bir kadın var. Genç bir kadın!.. Köşeleri toparlak ve hatta büyükçe kalın ve boyalı bir ağız üzerinde müteharrik burun kapakları, gölgelerin altında biraz daha koyulaşan, esmerleşen yüzüne esrarengiz bir mana veriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-kadinin-yasamindan-yirmi-dort-saat/", "text": "Mrs C: Kibar bir İngiliz kadın. Yaşlı bir kadın, evli olan bir kadının yeni tanıştığı genç ve yakışıklı bir adam ile kaçması üzerine daha önce hiç anlatmadıklarını ortaya dökmektedir. Kadın hayatında daha önce hiç kimseye anlatmadığı ancak hiçbir zamanda unutmadığı 24 saatini itiraf etmektedir. Kitap ise bu itirafları kendisine konu edinmektedir. 19. Yüz yılın başlarında, bir pansiyonda birçok farklı milletten insan, zenginler, çiftler, Danimarkalı bir adam ve karısı Mrs C, Lyonlu fabrikatör olan şişman adam ve bu adamın karısı Henriette bulunmaktadır. Otele genç, son derece yakışıklı ve kibar bir Fransız adam gelip yerleşir. Son derece yakışıklı olan bu adama kadınlar fazlası ile ilgi göstermektedir. Ancak genç adam Henriette ile vakit geçirmektedir. Bir gün adam çay sohbetinden sonra Henriette ile birlikte ortadan kaybolur. Bu olay pansiyondaki herkesin şok geçirmesine neden olmuştur. 33 yaşında evli bir kadın olan Henriette'nin çocuklarını ve kocasını bırakması ve sadece iki ya da üç saattir tanıdığı bu adamla kaçmış olması büyük tartışmalara yol açmaktadır. Alman bir kadın, kadınların ikiye ayrıldığını birinin gerçek kadınlar diğerinin ise Henriette gibi kadınlar olduğunu dile getirmiştir. Herkes bunun ne kadar yanlış ve ayıp bir durum olduğunu söylemektedir. Ancak yazar Henriette'i savunmaktadır. Durumun göründüğü gibi olmadığını dile getirmektedir. Yazara göre Henriette bunu yeni macera ve aşk dolu yaşamlara imrendiği için yapmıştır. Tartışma giderek büyürken herkesin saygı duyduğu Mrs. C. uzlaşma sağlamaya çalışmaktadır. Mrs. C. her halinden mutsuz ve zavallı bir kadın olduğu anlaşılan Henriette'i küçümseyenlere karşılık olarak yazara destek vermektedir. Daha sonrasında ise hayatından bir kesimi paylaşmak için yazardan randevu ister. Mrs. C. genç yaşında kocasını kaybetmiştir. Bu durumun olumsuz etkilerinden kurtulmak için Monte Carlo'da kumar oynayanları izlemeye başlamıştır. Kadın, insanların ellerinden nasıl bir psikolojiye sahip olduklarını anlamaya çalışmaktadır. Bu sırada dikkatini beyaz eldivenli bir el çeker. Kadın adama hayran olmuştur. Ancak adam kumarda her şeyini kaybetmesine rağmen tekrar kazanma arzuzu ile masadan kalkmamaktadır. En sonunda masadan kalkar. Mrs. C. kendine engel olamaz ve adamın peşine düşer. Daha sonrasında adamı bir bankta çaresiz bir şekilde otururken bulur. Adam yağan yağmura dahi aldırış etmenden ortadan oturmaktadır. Konuşmaya başlarlar. Kadına adama bir miktar para verir ve kalacak bir yer bulacağını söyler adam da bu teklifi kabul eder. O gece adam ile birlikte olurlar. Sabah olduğunda ise Mrs. C. büyük bir pişmanlık duymaktadır. Bunun üzerinde 12 de kumarhane girişine buluşmak istediğini dile getirir ve otelden ayrılır. Buluştuklarında adam hikayesini anlatır. Son derece soylu bir aileden gelmektedir, ancak amcası ile at yarışında kazandığı büyük paradan sonra kumara başlamıştır. Mrs. C. adama bir miktar daha para verir ve eve dönmesini ister. Adamda kabul eder. Mrs. C.tıpkı Henriette gibi bu adamla kaçmak istemektedir. Ancak Adamın onun yanında kalmak gibi bir düşüncesi yoktur. Adam trene bindiğinde ayrılırlar. Mrs. C. adamla gitmek istediğine karar verir ve treni yakalamak için harekete geçer. - Stefan Zweig, yazdığı romanlarda ve uzun hikayelerinde genellikle kadın erkek ilişkisi içerisinde yaşanan aşırı tutkuları, aşkı, en uç noktalarda hissedilen duyguları, intiharı ve bunlara benzer içerikleri konu edinmektedir. Bu kitabında da aynı konuları derinlemesine ele almıştır. -Sigmund Freud- Biyografileriyle özellikle sanatçı ruhunun derinliklerine ışık tutmakta ne kadar usta olduğunu gösteren Stefan Zweig, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'te bu defa dikkatini sıradan bir yaşamın olağanüstü bir gününe ve yirmi dört saatlik bir fırtınaya tutulan bir kadının ruhuna yoğunlaştırıyor. Bu küçük kitap aynı zamanda, Zweig'in birçok öyküsü ve novellası gibi, analize açık, klasik bir vaka örneği niteliğinde."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-kedi-bir-adam-bir-olum/", "text": "Sami Baran: On iki mart dönemlerinde nişanlısını kaybetmek, işkence görmek ve bu nedenden dolayı hastaneye yatmak ve işkence gördüğü kişiden intikam almaya çalışan trajik olaylar geçiren bir karakterdir. Filiz: Sami'nin trajik bir şekilde kaybettiği nişanlısıdır. Yazar: Sami gibi mülteci olan arkadaşıdır. Sami'nin hayatını yazmaya karar verir ve Sami tarafından okunup eksikleri giderilecek bir şekilde iki farklı şekilde basım yapılarak hikayeyi toplayan kişidir. Clara: Sami'nin intikamını almasına yardım etmek isteyen Latin Amerikalı bir mültecidir. Roman, İsveç'te yaşayan, yurtlarından çeşitli siyasal nedenlerle sürülmüş mültecilerin, ortak yaşamlarını ele alan, kaderini, uyumsuzluğunu, bunalımlarını aktaran bir eserdir. Romanın kahramanı Sami Baran, On iki Mart döneminde yaşanan trajik bir olay sonucu İsveç'e gider ve bu ülkeden siyasi sığınma talep eder. Kendisi gibi mülteci olan bir arkadaş, Sami'nin hikayesini romana çevirir. Sami, romanın yayımlanmadan önce okunması şartıyla buna izin verir. Kitabı okuduktan sonra, bazı eksiklikleri gidermek için her bölümün sonuna notlar ekliyor. Kitap, bir bölümü yazar tarafından, geri kalanı Sami tarafından eklenmiş olmak üzere iki anlatıcı olarak yayımlanmıştır. Siyasetle ilgilenmeyen basit bir adam olan Sami Baran'ın başına gelen trajik olay, nişanlısı Filiz'in öldürülmesidir. Nişanlısıyla evlerine perde almaktan bahseden Fliz, dur ihtarını duymadıkları için kendilerine ateş edildiğinde ölür. Olayın ardından yapılan sorgularda işkence gören ve sevgilisinin militan olduğunu söylemeye zorlanan Sami, sonunda ülkesini terk eder ve siyasi mülteci olarak Stockholm'e yerleşir. Türkiye'den ve farklı coğrafyalardan gelen mülteciler arasında yaşıyor. Romanda tüm kahramanların siyasi geçmişleri ayrı ayrı anlatılır. Bir ülkeye yabancı kabul edemeyecekleri gösterilmiş; sürgün psikolojisi yansıtılır. Saplantılı, halüsinasyon gören bir kişiye dönüşen Sami, tedavi için hastaneye kaldırıldığında, geçmişte kendisine işkence eden adamın aynı hastanede kaldığını öğrenir. Nefret ettiği adam artık gözden düşmüş ve itibarı zedelenmiş bir eski bakan; Ölümcül bir hastalığı var. Sami, mülteci arkadaşlarıyla onu öldürmek için komplo kurar. Latin Amerikalı Clara, onu desteklemeye en istekli kişidir. Bu sırada yaşlı adam, Sami'ye hastanede tercüman olduğu için minnettardır ve ondan nefret eden Sami'yi tutunduğu tek dal olarak görür. Sami ve Clara yaşlı adamı hastaneden çıkarırlar. Sami, yaşlı adama nasıl davranacağına karar vermekte çelişkiye düşer. Kitaptaki ikili anlatılardan birine göre Sami ve Clara, eski bakanın hayatına son vermesine yardım eder; Diğerine göre, Sami ve adam bununla uzlaşır, ancak adamı öldürmek yerine, adam intihar etmeye çalışsa da Sami adamın hayatını kurtarır. - Roman, Türkiye dışında Yunanistan (2002), Sırbistan (2002), İran (2004), İsviçre'de (2005) yayımlandı. Ayrıca İngilizce, Almanca ve Fransızca'ya Yalnızlık Mevsimi adıyla çevrildi. - Yazar, bu eseri ile 55. Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanmıştır. 12 Mart rüzgarlarının İstanbul'dan Stockholm'e savurduğu bir mülteci olan Sami Baran, yattığı hastanede Türkiye'den bir hastayla karşılaşır. Bu adam, başına gelenlerin sorumlusu olarak gördüğü eski bir bakandır. Ondan intikamını almak amacıyla Şili, Uruguay, İran gibi farklı ülkelerden gelmiş mülteci arkadaşlarıyla birlikte bir plan yapar. Zülfü Livaneli'nin usta kaleminden, sürgün yaşamı ve öldürmek-bağışlamak ikilemi üzerine, okurları ve eleştirmenleri değişik kurgusu ve beklenmedik final iyle de etkileyen, kusursuz bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-kis-gecesi-eger-bir-yolcu/", "text": "Her bölümün ilk bölümündeki ana karakter siz yani okuyucudur. Anlatım, bir kitap okumaya başladığınızda başlar, ancak daha sonra tüm sayfalar bozuktur. Daha sonra kitabın yeni bir kopyasını almak için bir kitapçıya gidersiniz. Kitapçıda, kitapta önemli bir karakter haline gelen Ludmilla adında bir kızla tanışırsınız. Ludmilla'nın güzel olduğunu düşünürsünüz ve ikiniz de kitap sevgisini paylaşmaya başlarsınız. Anlatının geri kalanı boyunca, siz ve Ludmilla, okumaya başladığınız kitabın geri kalanını ararken bir ilişki geliştiriyorsunuz. Çerçeve hikaye biçimindeki postmodernist anlatıdır. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı bir kitabı okumaya çalışan okuyucu hakkındadır. Her bölüm iki bölüme ayrılmıştır. Her bölümün ilk bölümü ikinci tekil şahıstır ve okuyucunun okuduğu kitabın bir sonraki bölümünü okumaya çalışması için geçirdiği süreci tanımlar. İkinci yarı, okuyucunun bulduğu yeni bir kitabın ilk bölümüdür. İkinci yarı her zaman öncekilerden farklı bir şeyle ilgilidir. Kitap, okuma sanatı ve doğası üzerine bir bölümle başlar ve daha sonra yirmi iki parçaya bölünür. Tek numaralı pasajlar ve son pasaj ikinci tekil şahıs ağzından anlatılır. Yani romanın okuyucusunun başına geldiği iddia edilen olaylarla ilgilidirler. Bu bölümler, okuyucunun Italo Calvino'nun bir kış gecesi bir gezgin If adlı romanını okuma maceralarıyla ilgilidir. Sonunda okuyucu, Ludmilla adında bir kadınla tanışır. Bu hikayenin ikinci şahıs anlatı bölümleri arasında dönüşümlü olarak, her biri on farklı romanda birinci bölüm olan ve çok çeşitli stil, tür ve konudan oluşan geri kalan pasajlar vardır. Hepsi, serpiştirilmiş pasajlarda açıklanan çeşitli nedenlerle, çoğu olay örgüsünün doruk noktasına ulaştığı bir anda kopmuştur. İkinci şahıs anlatımlı pasajlar, iki kahramanı uluslararası bir kitap sahtekarlığı komplosu, yaramaz bir çevirmen, münzevi bir romancı, çökmekte olan bir yayınevi ve birkaç baskıcı hükümetin yoluna sokan oldukça uyumlu bir romana dönüşüyor. Farklı kitapların ilk bölümleri olan bölümlerin tümü, anlatı bölümlerini ilerletir. İlk bölümlerin her birinde tanıtılan temalar, sonraki anlatı bölümlerinde de var olacaktır. Örneğin, bir dedektif romanının ilk bölümünü okuduktan sonra, anlatı hikayesi birkaç ortak dedektif tarzı temayı benimser. Anlatı ve yeni hikayeler arasında benzer ifadeler ve açıklamalar da vardır. Parçalı kurguların başlıkları sırayla okunduğunda anlatının sonuna yakın bir karakter tarafından olduğu gibi bir cümle oluştururlar: Bir kış gecesinde, Malbork kasabasının dışında, dik bir yokuştan eğilmiş bir gezgin. Rüzgardan, baş dönmesinden korkmadan, birleşen çizgiler ağında, kesişen bir çizgiler ağında, boş bir mezarın etrafındaki ayın aydınlattığı yapraklardan oluşan halıda aşağı bakar orada sonunu bekleyen hangi hikaye var? Hikayeyi duymak için sabırsızlanarak sorar. Bir yazarın nesnelliği teması, Calvino'nun mutlak nesnelliğin mümkün olup olmadığını, hatta kabul edilebilir olup olmadığını araştıran romanı Bay Palomar'da da görülür. Diğer temalar arasında anlamın öznelliği, kurgu ve yaşam arasındaki ilişki, ideal bir okuyucu ve yazar yapan unsurlar ve yazarın özgünlüğü yer alır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-kurt-sevdim/", "text": "Kültürel farklılıklar nedeniyle birbirlerini sevmelerine rağmen kavuşmalarının önünde ırk farklılığı gibi engeller yer alan ve bu mücadeleyle baş etmek zorunda kalan iki genç çiftin hikayesi. Balıkesirli Gülşah adındaki kızın, üniversite şenliklerinde esmer Diyarbakırlı Şahin'i görüp hoşlanmasıyla başlar. Gülşah o andan itibaren hep Şahini düşünür. Bir gün Şahin'i türkü kafede sahne alırken görür. O günden sonra bir süre Şahin'i göremez. Yaz tatili araya girer ve yeniden eğitim hayatı başladığında Şahin'i yine o kafede görür ve kendisine açılır. Şahin de ona karşı boş olmadığını fakat ırk meseleleri dolayısıyla sorun yaşayacaklarından bahseder. Ancak Gülşah ailesinin çağdaş ve gerici olmadığını ve sorun olmayacağını bildirir. O zamandan sonra ikili sevgili olur. Artık sürekli beraber gezen çift, birbirleriyle mutlu bir birliktelik yaşamaktadır. Sonunda Şahin'in mezuniyeti gelir çatar ve Gülşah onu yalnız bırakmaz. Şahin memleketine döner. İkili kendi aralarında anlaştıktan sonra durumu annesine söyler. Ve annesinin de bu durumu babasına iletmesini ister. Ancak babası Şahin'i Kürt olduğu için istemez. Gülşah bu duruma çok üzülür ve Şahin ile yaptıkları konuşma aklına gelir. Babasının böyle düşüneceğini bilememiştir. Şahin de Gülşah'ı sık sık arayarak ne zaman istemeye geleceklerini sorar. Gülşah onu sürekli oyalamaktadır. Ardından babasını ikna etme çabasına girer ancak bir türlü başaramaz. Gülşah pes etmez ve Şahin'e istemeye gelmelerini söyler. Şahin ve ailesi kız istemeye gelir ve babasının sert tutumuyla karşılaşırlar. Konu açıldığında da babası kızı vermek istemediğini dile getirir. Daha sonra Şahin ve ailesi memlekete dönerler. Gülşah perişan olmuştur ve Şahin onun telefonlarına cevap dahi vermez. Bir veda bile etmeden ayrılmışlardır. Gülşah'ın durumu fenalaşınca teyzesi daha fazla dayanamaz ve onu psikiyatriste götürür. Uzun bir tedavi döneminin ardından kendine gelir ve Gülşah sonunda Şahin'in memleketinde öğretmenlik yapmaya karar verir. Oraya yerleşir ve düzenini kurar. Şahin'in yengesine gidip hakkında bilgi almaya çalışsa da akrabaları sıcak karşılamaz. Öğretmenliğe devam ettiği sırada Şahin'den bir telefon gelir ve Fransa'da olduğunu birkaç gün içerisinde döneceğini söyler. Buluştuklarında ilk günkü gibi heyecanladırlar. Şahin ona bu buluşmanın bir veda olduğunu söyler. Gülşah ise hayal kırıklığına uğrar. Vedalaşırlar ve ikisi de yoluna gider. Tekrar buluşurlar ve Şahin, Gülşah'a umut verir. Ancak onu uzun süre aramaz. Ve bir gün yengesine onu aratarak bir daha ebediyete kadar olamayacaklarını iletmesini ister. Bunu duyan Gülşah ise perişan olur. Yeniden psikolojik sorunlu olduğu zamana döner. Yeniden tedavi gören Gülşah bir süre sonra iyileşir. En büyük hayali olan mutlu bir yuva kurma hayalini gerçekleştirmek için Can adlı adamın evlilik teklifini kabul eder. Gülşah, genç adama geçmişini anlatır ve ona bunu kabullenip kabullenemeyeceğini sorar. Can onu kabul eder. Evlenir ve hamile kalır. Hamile olduğunu öğrendiği gün Gülşah'ın telefonu Şahin tarafından ısrarla aranır. Sonunda telefonu açar ve buluşmaya karar verirler. Şahin ona bir takım itiraflarda bulunur. O son ayrılık günlerinde neden onu aramadığını ve durumun gerektirdiklerinden bahseder. Gülşah bir süre bekledikten sonra sonunda kendini toparlar ve Şahin'e artık evlendiğini ve hamile kaldığını söyler. Şahin bu durum karşısında ne diyeceğini bilemez ve şok geçirir. Çift bir daha buluşmamak adına sonsuza dek veda ederek ayrılırlar. - Birt Kürt Svedim Romanı kitapseverler tarafından araştırılıyor. - 16 Şubat 2021 yılında piyasaya çıkan kitap 272 sayfalık bir romandır. - Bu yazıda romana dair bilgileri bulabilirsiniz. Bu kitapta Diyarbakırlı yakışıklı Şahin ile Balıkesirli güzeller güzeli Gülşah'ın İzmir Ege Üniversitesi'nde tanışmalarıyla başlayıp yıllarca süren gerçek bir aşk hikayesini okuyacaksınız. Bumudur aşk ,sırdan iki insan ne yapmişlar ki aşklari icin de aşk kitabı yazılmış. Söyleyecek birşey bulamıyorum bunu yazarken bile gozyaslarima hakim olamıyorum ilk defa böyle bir kitap okuyorum umarım ikinizde şu anda çok mutlusunuzdur. kesinlikle yazarın prim kasmak için yazdığı bir senaryo. Kitap sadece duygusallığı ele alıp okuyucuya aktarılması için yazılmış. Madem öyle kitabın çoğu gelirini Gülşah'a yada şahine versin. Bence yazarın prim kasmak ve maddi beklenti ile olayları abarttıkça abartan bir ruh haliyle yazdığı bir kitap. İsimler kesinlikle yalan ayrıca Selda gülşahın babası teyzesi bu kitap sayesinde ulaşırdı Gülşah'a. Gülşah kendisi çıkıp açıklama yapmadan kimse inanmaz. Çok fazla abartı var çünkü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-nefes-gibi/", "text": "Elsa ve Adele: İki kız kardeştir. Kitap, yıllar önce et ve tırnak gibi yaşarken, bir olayla yollarını ayıran iki kız kardeşin karanlık sırlarının etrafında örülen tutkularına kapılanları, kadere, aşka, ihanete ve umuda meydan okuyanları anlatıyor. Sorunlu aile hayatları nedeniyle birbirlerine çok bağlı olan Elsa ve Adele, gençlik yıllarında katıldıkları partilerden birinde avukat Vittorio De Pascale ile tanışırlar. Kısa bir süre sonra, Adele otuz bir yaşındaki bu çekici ama tehlikeli adamla evlenir ve Viterbo'yu Roma, Tescaccio'ya yerleşmek üzere terk eder. Kendini mutlu sonla biten bir aşk hikayesinin kahramanı olarak gören genç kadın, bir sabah alışveriş için çıktığı markete giderken kocasını Elsa ile bir kafede otururken görür. Durumu tuhaf olsa da Vittorio'nun sakinleştirici tavrı sayesinde manik depresif anneleriyle kavga ettiğini düşündüğü kız kardeşini belli bir süre yanlarında kalmaya ikna eder. Çok geçmeden bu üçlü hayat, Adele'in Vittorio'nun kız kardeşiyle ilişkisi olduğunu öğrendiğinde her an patlamaya hazır bir bombaya dönüşür. İki kardeşi tahrik etmeye çalışırken hareketsizliğe ve görmezden gelinmeye daha fazla tahammül edemeyen Vittiorio, henüz çitle çevrilmemiş mutfak balkonundan bir anlık dikkatsizlik sonucu düşerek can verdi. Olaydan iki ay sonra Elsa kimseye haber vermeden İstanbul'a gider. Burada İtalyan Konsolosluğu kültür ataşesi olan Dario ile iletişim kurar ve bir çevre edinir. Çok zengin ve nüfuzlu bir adam olan Ender ile iki yıl evli kaldıktan sonra Sultan Aynalı Hamamı satın alarak iş hayatına atıldı. Uzun bir süre burayı işlettikten sonra sağlığının bozulacağını ve ömrünü tamamladığını fark ederek ablasını son kez görmek için İtalya'ya dönmeye karar verir. Adele ise olayın ardından mutfak balkonunu iptal ederek aynı evde yaşamaya devam eder. Daha sonra evlenir ve eşini kaybedene kadar sakin ve huzurlu bir hayat sürer. ... hayat bir nefes gibi akıp gidiyor. Ve geride yalnızca, isteyip de yapamadıklarımızın özlemiyle, bizi biz yapan tüm yaşanmışlıkların farkındalığı kalıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-olunun-defteri/", "text": "Vecdi: Umutsuz bir aşktan muzdarip bir doktor. Romanın kahramanıdır. Küçükken annesini kaybetmiş ve çocukluğundan getirdiği depresyonla büyümüştür. Hüsam: Vecdi'nin okuldan yakın arkadaşıdır. Bir gazetecidir. Neşeli bir mizacı olan bir karakterdir. Nigar ile ilişkisi vardır. Nigar: Olayların merkezindeki kadın karakterdir. Vecdi'nin aşık olduğu kadındır ama bu aşk karşılıksızdır. Nigar, Husam'ı seviyor. Nigar, Vecdi için karmaşık bir duygu ağıdır. Hala: kocasını kaybettikten sonra kızının ve kardeşinin yadigarı olan yeğeninin mutluluğuna kendini adayan temiz kalpli bir kişidir. Ölüm döşeğindeki bir adamın ölmeden önce en yakın arkadaşına bıraktığı defter ve arkadaşının bu defteri okuduğunda hissettiği hisler ele alınmıştır. Hüsamettin Bey, eşi, çocukları ve kayınvalidesi ile evde otururken, bir haber gelir; Vecdi'nin ölmek üzere olduğu haberi üzerine Hüsamettin acilen Vecdi'nin yanına gelir. Konuşamaz halde olan Vecdi Husam'a o güne kadar söyleyemeyeceği ve duygularını yazdığı bir defter bırakır. Husam; Vecdi'nin ölümünden sonra defteri okumaya başlar. Vecdi, çocukken annesini kaybeder. O ve babası, o zamanlar üç yaşındaki kızı Nigar ile birlikte yaşayan Hala'sının yanına yerleşir. Birkaç yıl sonra babası Vecdi'yi yatılı okula gönderir. Vecdi o günden sonra babasını bir daha görmez. Teyzesi ona babasının yurt dışına gideceğini söyler. Bir gün Vecdi, ailesinden yeni ayrılmış olan Hüsam'ı okul bahçesinde görür ve aralarında büyük bir dostluk başlar. Hafta sonları Hüsam ile teyzesinin evine giderler. Onlara Nigar'da katıldı. Yıllar sonra Vecdi doktor olarak mezun olur. Hüsam da ailesini ziyarete gitti. Bir akşam halası Vecdi'ye Nigar'ın kocası olmasını istediğini söyler. Vecdi o güne kadar böyle bir şeyi hiç düşünmemiştir. Bu sırada Vecdi'de Nigar'a aşık oluyor ama ona bunu söylemiyor. Bir gece Nigar gelir ve her şeyi bildiğini söyler ama aralarında böyle bir durumun olması imkansızdır. Vecdi o günden sonra Hala'sının evinden ayrılır ve annesinin öldüğü eve taşınır. Hüsam'ı da davet eder. Birlikte yaşamaya başlarlar. Zamanla Nigar'ın Hüsam'ı sevdiğini ve hüsamın karşılıksız olmadığını anlar. Hala'sı ile konuşur ve Hüsam ile Nigar'ın evlenmesine arabuluculuk yapar. Ancak evlilikleri bile Vecdi'nin aşkını gideremez ve mutluluğu bulabileceği bir yer aramaya başlar. Bir gün Çanakkale Savaşına giden doktorları görür ve kendi isteğiyle gitmeye karar verir. Savaşta sol kolundan yaralanır ve bir süre sonra kolu kesilir. Bir gün çatışmanın ortasına düşer ve yine sol omzundan yaralanarak İstanbul'a gönderilir. Bir süre sonra çalıştığı yerde Hüsam'ı ziyaret eder. Şal takıyor ve Hüsam Vecdi'nin kolunun olmadığını anlamıyor. Sonra eve giderler. Hala'sı Nigar ve çocuklar onun da kolu olmadığının farkında değiller. Bir süre sonra Vecdi'nin kolunun kesildiği anlaşılıyor. Vecdi de onlarla aynı evde yaşamaya başlar. Ancak çocukların kendisinden nefret edeceğini düşünerek annesinin konağına taşınır ve kendisini yalnızlığa ve ölüme mahkum eder. - Halit Ziya Uşaklıgil'in İzmir devresinde yazdığı ve yazarlık kariyerinin üçüncü romanıdır. - Bir Ölünün Defteri, Halit Ziya'nın roman tarzı ve üslubunun istikrara kavuştuğu bir eseridir. - Yazarın aile hayatındaki ölüm acılarının ve çocukluğuna ait 93 Harbi izlerini taşıyan bu roman, ilk iki romanı Sefile ve Nemide'ye nazaran daha güçlü bir metindir. Halid Ziya Uşaklıgil'in İzmir dönemi romanlarından olan Bir Ölünün Defteri, aynı zamanda Servet-i Fünun dönemi romanını müjdeleyen bir örnek olması bakımından önem taşımaktadır. Romanda iki erkek ve bir genç kız arasındaki aşk ilişkisi ve bu durumun yarattığı trajik durum söz konusu edilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-surgun/", "text": "Doktor Hikmet: Okumayı seven kültürlü bir insandır. Kendini her zaman geliştirmeye adamıştır. İzmir'e sürgün edilmiş bir kişidir. Vapurdaki Ermeni: İnsanları dış görünüşüne göre yargılayan, ne yaptığını bilmeyen kültürsüz biridir. Kafe'deki Bayan: Doktor Hikmet ile ilgilenen saygılı, nezih bir hanımefendidir. Son derece canlı, diri ve dinamiktir. Hikmet, Abdülhamid dönemi aydınlarını ve zihniyetlerini temsil eden bir karakterdir. 29 bölümden oluşan eserde, İzmir'deki sürgün hayatından sıkılıp Paris'e kaçan Doktor Hikmet'in bu şehirdeki huzursuz hayatı anlatılıyor. Doktor Hikmet, İstanbul'da yaşayan varlıklı bir ailenin oğludur. Babası Sultan Murat'ın taraftarı olduğu için yıllarca denetim altında tutulmuş; Tıp eğitimini tamamladıktan sonra İzmir'e sürgüne gönderilir. İzmir'de Gureba Hastanesi'nde görev yapan Doktor Hikmet, özgür bir yaşam için Paris'e gitmek istemektedir. 1904 yılında İzmir'den kalkan bir vapurda kaçak yolcu olarak ani bir karar vererek Paris'e giden Doktor Hikmet, kaldığı yıl boyunca kitap ve dergilerden tanıdığı ve hayran olduğu Fransız kültürünü gerçek yüzüyle yaşamaya çalışır. Orada; bu arada şehirde bazı Jön Türklerle tanışır. Paris günlerinde maddi sıkıntılar, vefasız aşk, hastalık ve yalnızlık çekiyor. Paris'te geçirdiği bir yılın sonunda tüberküloza yakalandı ve ölür. Hikmet'in cenazesi arazinin parası bulunamadığı için Paris'in halka açık mahzenlerinden birine defnedilecektir. - Yazarın yedinci romanı olan eser, Ulus Gazetesi'nde tefrika edilmiş ve aynı yıl kitap olarak yayınlanmıştır. - Bu romanın yazar tarafından 1927'de yayımlanan Hüküm Gecesi romanına temel oluşturmak üzere yazıldığı düşünülür. - Romanın kahramanı Dr. Hikmet, Abdülhamit devri aydınlarını ve onların zihniyetlerini temsil eden bir karakterdir. Yirminci yüzyılın ilkyarısında büyük bir üretkenlikle dergilere yazdığı şiir, öykü, makale ve eleştiri türü yazılarla Türk edebiyatı sahnesine adımını atan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, romanları, hikayeleri, denemeleri, oyunları ve anılarıyla, en önemli edebiyatçılarımız arasında yer alır. Üslup özellikleri bakımından Yakup Kadri'nin 1910'dan 1974'e dek verdiği eserler Türkçe'nin geçirdiği bütün evreleri yansıtır. Eserlerinin konu ve fikir zenginliği de dil özelliklerinin çeşitliliğinden aşağı kalmaz. Yakup Kadri'nin Fransız edebiyatı etkisinde başlayan yazarlığı, 1920'lerden sonra özgün bir sese kavuşarak siyasi ve sosyolojik konulara, tarihe, dönem çatışmalarına ve birey psikolojisi irdelemelerine yönelir. Fecr-i Ati'den yetişmiş ama bunu izleyen elli yıl boyunca toplumsal koşullar, tarihi süreçler ve bireysel portreleri romanın dokusuna işlemek için roman tekniğiyle de boğuşmuş bir yazar olan Karaosmanoğlu'nun eserleri, hala tüketilememiş ayrıntılarının tartışılıp incelenmesi gereken zengin bir panorama dır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bir-tereddudun-romani/", "text": "Mualla: okumayı seven dürüst, saf ve temiz bir aile kızıdır. Vildan: Yazarı elde etmeye çalışan kıskanç bir kadın, bu nedenle kocasını İtalya'dan terk ediyor. Yazarın tereddütleri karşısında tarihe karışır. Yazar: Her şeye tereddütle yaklaşan kararsızlığı nedeniyle karar vermede güçlük çeken ve kalıcı ilişkiler kuramayan duygusal bir kişiliğe sahiptir. Güzel eserleri sayesinde pek çok kadınla tanışan ancak tereddütlerinin kurbanı olan yazar, kararsızlığı nedeniyle hiçbir ilişkisinde kesin bir sonuç alamaz. Yazarın olaylara ilgisizliği sadece kendisini değil, tanıştığı insanların hayatlarını da karartır. Mualla, bir arkadaşının önerisiyle kitap okumaya başlar, ancak kitabı okumakta tereddüt eder. Kitap Mualla'da farklı etkiler yaratmıştır. Daha sonraları kitabı Mualla'ya öneren arkadaşı Mualla'yı yazar ile tanıştırır. Bir süre sonra yazar Mualla'ya evlenme teklif eder ama cevap vermek için acele etmemesini söyler. Mualla, yazarın kitabını okumaya devam ediyor. Yazar bir gece otelde kalırken, biri odanın kapısını çalar ve ona arabada bir kadının kendisini beklediğini söyler. Yazar alçalır ve arabaya doğru gider. Arabadaki kadın Vildan. Yazarın evlenmek üzere olduğunu zaten duymuş. Bu noktadan sonra kitaptaki olaylar yazar ile Vildan arasında geçer. Vildan bir gün yazarı evine davet eder, ancak yazar bu ısrarlı davetten şüphelendiği için Vildan'ın evine gitmez. Vildan belli bir süre sonra yazarın çalıştığı yere gider ve bir süre konuştuktan sonra onu evine davet eder. Yazar bu kez bu daveti talep ediyor. Vildan, yazardan evine bir şeyler getirmesini ister. Yazar Vildan'ın evine gider ve sabaha kadar alkol ve uyuşturucuyu birlikte alırlar. Yazar eve gittikten sonra kitap sohbet ve itiraflar şeklinde geçer. Vildan bu toplantıda yazara Suriyeli olduğunu söyler. Ancak yazar buna inanmaz ve Vildan'ın bir casus olabileceğini düşünmeye başlar. Yazarın Vildan'a karşı tereddütleri devam eder. Vildan'ın evindeki bu toplantıda Vildan çok içtiği için rahatsız oluyor, yazar onu yatağa yatırıyor ve evden çıkıp çıkmamak konusunda ikilemler yaşıyor. Onu bir süre Vildan'ın odasında izledikten sonra evden çıkmaya karar verir. Kapıdan çıkarken ev hizmetçisiyle tanışır ve Vildan'ın anlık durumu hakkında konuşarak evden ayrılır. Ertesi gün, yazar Vildan'ı merak ettiği için eve gelir, ancak kapıcı ona Vildan'ın evden taşındığını söyler. - Romanın diğer dikkat çeken yönlerinden biri ise Pirandello'ya ait Çıplakları Giydirmek adlı piyestir. - Peyami Safa bu romanında septisizm gibi bazı felsefi konulara da değinmiştir. - Romanın ilk kısmı kitap alıntıları şeklindedir. Bu alıntılar genellikle Mualla'nın okuduğu yazara ait olan kitaptandır. Peyami Safa'nın romancılığının zirvesine çıktığı eserlerinden biri olan Bir Tereddüdün Romanı, I. Dünya Savaşı'ndan sonra inanmakla inkar, bireysel ve toplumsal temayüller, kendi kendini tahrip aşkı ile yaratıcı hırslar ve sevdalar arasında kalan insanoğlunun tereddüt ve bocalamalarını konu edinmiştir. Roman içinde yazılan roman kurmacası ve Peyami Safa'nın kendi hayatından derin izler taşıyan yapısıyla Bir Tereddüdün Romanı, mütareke yıllarında ve savaş sonrasında doğan yaşamak yorgunluğu, toplumsal değerlerin alt üst oluşu, geçmişle olan bağların kopuşu, ahlak bunalımı, maddi ve ruhi sefalet, hiçbir şeye tam olarak bağlanamamak acısı, insanların inanmakla inkar etmek, yapmakla yıkmak, sevmekle nefret etmek, iyilikle kötülük, isyan etmekle boyun eğmek, ölmekle yaşamak arasında geçirilen tereddütleri üzerine kurulmuştur. okuduğum her kitabında ayrı bir hayat hikayesine değindiğine şahit olduğum başarılı kalemlerden biridir Peyami safa. ve çok açıklayıcı bir özet ile karşılaştım tebrik ederim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bitmeyecek-oyku/", "text": "Bastian Balthasar Bux: Okulda zorbalığa uğrayan tombul on yaşında bir çocuktur. Acılarından kaçmaya çalışır. Annesini kaybetmiştir ve babasıyla ilişkisi kötüdür. O yalnız ve çaresizdir ve huzuru kitaplarda bulmaya çalışan bir karakterdir. Atreju: Çocuk İmparatoriçe tarafından Fantasia'yı kurtarmak için buraya gönderilmiştir. Görevini tamamlamak için cesur maceralara atılır. Cesur bir çocuktur ve Bastian'un arkadaşıdır. Advertisement: Bastian onu reddettiğinde bile, onun için, hatırası ve eve dönüşü için savaşmaya devam eder. Sonunda kavgası başarılı olur ve arkadaşının eve dönüş yolunu bulmasına yardım eder. Roman, Bastian Balthazar Bux, zorbaların kurbanı olan bir çocuktur ve bir romanın fantastik dünyasına girmesini ile önce okuyarak, ardından tam anlamıyla romanın dünyasına girerek yaşamaya başlayışını konu edinir. Bastian Balthasar Bux, okul arkadaşları tarafından alay edilen ve zorbalığa uğrayan, şişman, gözlüklü on yaşında bir çocuktur. Buna rağmen Bux, okumayı seven hayalperest annesini kaybetmiş, babası ise kendi dünyasına kapalı bir çocuktur. Bu nedenle, Bastian Bux, sürekli dayak yiyen, kendine güveni olmayan sınıf arkadaşlarından biridir. Bastian Bux yağmurlu bir günde tekrar dövülür ve bir kitapçıya kaçar. Bu kitapçıya girdiğinde bazı sesler duyar. Bastian Bux bu sert sesin nereden geldiğini araştırır ve kitapçının sahibi Bay Korander'ın elindeki kitabı okuduğunu görür. Korander çocukları hiç sevmediğini söylerken kitabı eline bırakır ve çalan telefona cevap vermeye başlar. Korander'ın bıraktığı The Never Ending Story adlı bu kitap, Bastian Bux'u garip bir şekilde kendine çekiyor. Bu kitap Bastian Bux'a sen benim sahibimsin gibi fısıldar. Bunun üzerine Bastian Bux bu kitabı alır ve dükkandan kaçar. Kitabı çalıp kaçan Bastian tavan arasına gider, kapıyı arkasından kapatır ve orada kitabı okumaya başlar. Kitap, herkesin barış içinde yaşadığı ancak zıtlıklar ve farklılıklarla dolu Fantastik Diyarı'nı anlatıyor. Ancak bu ülke, onu yöneten çocuk imparatoriçenin hastalığı nedeniyle büyük tehlike altındadır. Fantezi Ülkesi halkı, hem imparatoriçenin hem de kendi malvarlıklarının kaybedileceği korkusuyla endişe ve çaresizlik içindedir. İmparatoriçe ise halkına çözümün kendilerinde olmadığını, ancak Fantasia dışından bir çocuk kendisine yeni bir isim verirse iyileşeceğini söyler. Bu kurtarıcıyı bulma görevi, cesur ve yeşil tenli bir çocuk olan Atreju'ya verilir. Atreju ve yoldaşı Uğur Dragon Fuchur da imparatoriçeden Auryn adında bir kolye aldı. Bu kolye onlara güç ve cesaret verir. Kolyenin bir tarafında birbirinin kuyruklarını ısıran iki yılan figürü, arka yüzünde ise Ne İstiyorsan Yap ibaresi yer almaktadır. Bastian sayfaları okurken korkuyla, açlıkla ve susuzlukla savaşmayı öğrenirken kitabı zevkle okuyor. Atreju ve Uğur Ejderhası bir maceradan diğerine atılırlar. Bu olaylar o kadar heyecan verici ve ilginç ki kitabı okuyan Bastian heyecanla çığlıklar atıyor. Kitaptaki yeşil tenli Atreju ve Uğur Ejderha da onun çığlıklarını duymuş. Bunun üzerine Atreju ve Uğur Dragon, aradıkları kahramanı Fantasy sınırlarının dışında da bulabileceklerini anladılar. Ama nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Bunu nasıl yapacaklarını öğrenmek için fildişi kuleye giderler ve hasta imparatoriçeye sorarlar. Ama imparatoriçe çok hasta ve yorgun. Bir kızla tanışırlar. Kendi aralarında konuşurken İmparatoriçe, kitabı okuyan Bastian ile göz göze gelir. Bunun üzerine imparatoriçe, tavan arasında bu romanı okuyan Bastian'ı Fantazia'ya getirmek için bir yöntem aramaya başlar. İmparatoriçe Gezer Dağı'nın büyüğüne gider ve ondan Fantasia'nın hikayesini okumasını ister. Ancak bu, yaşlı küçük Bastian'ın hayatının son saatleridir. Sonunda Bastian, Fantasia'ya ulaşır. - Bitmeyecek Öykü , Michael Ende'nin bir romanıdır. 1979'da yayımlanan bu roman, içerdiği fantastik öğelerle çocuklar kadar büyüklerinden de ilgi görmüştür. - Dünyada en çok baskı gören ve best seller olan romanlarından biridir. - Kitap yayınlandığı 1979 yılından 1995 yılına kadar yaklaşık olarak 40 dile çevrildiği gibi yazarın bu eseri toplamda 16 Milyon kopya satarak tüm zamanların en çok satış rakamlarına ulaşmıştır. - 1984 senesinde Wolfgang Petersen yönetmenliğinde filme de uyarlanmıştır. Fantazya'nın sınırsız güç simgesinin üzerinde bu yazı vardı. Ama Bastian bu tümcenin gerçek anlamını ancak uzun, güçlüklerle dolu aramalardan sonra öğrendi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bitmeyen-kavga/", "text": "Bitmeyen Kavga kitabının temel karakterlerini, her biri aynı zamanda parti üyesi olan; Jim, Mac, Harry, Dick ve işçi lideri olan London oluşturmaktadır. Bitmeyen Kavga kitabında yazar, meyve toplayıcılığı yaparak hayatını kazanmaya çalışan mevsimlik işçilerin yaşadıkları sorunları ele almaktadır. İşçi destekçisi olarak örgütlenen birine mensup olan iki genç, Torgas vadisinde bulunan elma toplayıcısı işçilerin bulundukları kampa gitmeye karar verirler. İşçileri kendilerini ağır koşullar altında çalışmaya mahkum eden mülk sahiplerine karşı kendi haklarını aramaları konusunda örgütlerler. Bundan sonra sorunlar büyümeye başlar. Son derece kararlı ve idelist bir genç adam olan Jim Nolan, işçi sınıfının hakkını savunmak ve işçiler için kalıcı, aynı zamanda ileriye dönük eylemler yapabilmek için sosyalist partiye üye olmaya karar verir. Partide kendisi gibi idealist bir genç olan Mac ile tanışmıştır. Mac ile birlikte ilk eylem planlarını oluşturmaya karar verirler. Parti adına Jim'in yapacağı il iş Mac ile birlikte Torgas Vadisi'ne giderek mevsimlik olarak çalışmakta olan ve mülk sahiplerinin elmalarını toplayan işçilerin haklarını kazanmak içim örgütlenmelerini sağlamaktadır. Planlarına göre işçileri mülk sahiplerine karşı harekete geçireceklerdir. Jim ve Mac, işçi kılığına girerek vadiye giderler. Bu sayede elma toplayıcılarının arasına karışarak eylemlerini gerçekleştirmek üzere bir fırsat aramaya başlar. Böyle bir arayış içerisindeyken, işçilerin sözüne itibar ettikleri ve lider olarak gördükleri London ile tanışırlar. Lodon'un geni ise hamiledir. Bir gün doğum sancıları başlar. Bu sırada Mac yardımlarına yetişerek bir doktor gibi Lisa'nın sağlıklı doğum yapmasına imkan tanır. Bu olaydan sonra Mac, London'un dostluğunu kazanmayı başarır. Aralarındaki samimiyet giderek ilerler. Bir gün Mac London'a çalışma şartlarından memnun olup olmadığını sorar. London ise ne kadar memnun olmadığını açıkça dile getirir. Böylece Mac ve Jim çalışmalarından London'a bahsetme fırsatı elde ederler. Planlarına onu da dahil etmeyi başarırlar. İşçiler ücretlerinin düşürülmüş olması sebebi ile zaten durumdan mutsuzdurlar. Birkaç gün sonra yaşlı bir işçi kendisine verilen dayanıksız merdivenden düşer ve yaralanır. Bu düşme sırasında kalça kemiği kırılmıştır. Yaşanan bu olay işçilerin daha da huzursuz olmasına sebebiyet verir. Mac ve Jim harekete geçerek London'un da desteğini alırlar ve işçileri grev yapmaya çağırırlar. İşçiler grev yapmayı kabul ederler. Mülk sahipleri işçileri grevden geri döndürmeye çalışsa da her zaman başarısız olurlar. Bunun üzerine mülk sahipleri işçilerin topraklarını terk etmelerini isterler. Mac bölgede bulunan parti destekçilerinden biri olan seyyar lokantadı Al ile konuşur. Al'ın babası Anderson'un arazisinde konaklamak için çalışmalara başar. Arazi sahibi Anderson elmaların ücretsiz toplanması karşılığında pek gönüllü olmasa da bu teklifi kabul eder. Böylece işçiler yeni kamplarını bu alanda kurarlar. Mülk sahipleri işçilerin grevlerinden dönmeyeceklerini anladıklarında grev kırıcları devreye sokarlar. Bu durumu öğrenen Mac ve Jim grev kırıcıların bölgede çalışmasını engellemek için bir hareket başlatırlar. Polisin de dahil olduğu birçok farklı çatışma ortaya çıkmaktadır. Bu çatışmalarda can kayıpları da yaşanmaktadır. Yine bir çatışma sırasında Jim omzundan vurulur. Grev kırıcıların arasına gizlice karşılan ve onları kendi tarafına çekmeye çalışan Joy'da vurularak öldürülür. - Amerikalı Nobel ödüllü yazar tarafından ele alınan kitap insan ilişkilerini derinden incelemektedir. - Kitap ilk olarak 1936 yılında yayınlanmıştır. Birçok okuyucu tarafından beğenilmiş ve sıklıkla tercih edilmiştir. - Günümüzde de okunması gereken eseler arasında yer almaktadır. - İşçi sınıfı ile diğerleri arasında yaşanan tüm problemler kitapta olabilecek en detaylı şekilde ele alınmaktadır. Eserlerinde işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşulları ve mücadelelerini, çağımızın toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla resmederek haklı ününe kavuşmuş olan John Steinbeck, büyük romanı Bitmeyen Kavga'da destansı bir direnişi konu alıyor. Son derece zor koşullarda yaşayan ve aldıkları ücretle karınlarını bile doyuramayan meyve toplayıcıları örgütlenerek ellerindeki yegane silah olan greve başvururlar. Kapitalist toprak sahipleri ise mücadelenin yayılmasını engellemekte kararlıdır. Çok güçlü ve kendilerinden emindirler, işçilerin örgütlenmesini yeri gelirse kanla, yeri gelirse grev liderlerini satın alarak yıkmaya hazırdırlar, fakat hesaba katmadıkları bir unsur vardır. İnsanlığın bitmeyen kavgasını tüm gerçekliğiyle resmederek bir destana dönüştüren Steinbeck, kapitalist düzenin dayanaklarını derinden sarsan, kuşaklar boyunca başkaldıranlara esin kaynağı olan bir roman yaratırken mücadelenin açmazlarını da sergilemekten geri durmuyor. 30 yıl once okumuştum.etkileyici bir kitap. Teşekkür ederim .İyi geldi.."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/biyik-soylencesi/", "text": "Cumali: Romanın ana karakteridir. Askerden gelmesiyle durgunlaşan kasabaya renk katan karakterdir. Berber Ziya: Cumali'nin bıyığını ısrarla kesmeyen berber. Bir taşra kasabasında geçen bir bıyık efsanesini ve bıyıklı adam olmak uğruna ailesinden canından vazgeçen Cumali'nin trajik öyküsünü konu alıyor. Askerliğini bitirdikten sonra kasabaya dönen Cumali, babasının işi nedeniyle tıraş olmaya fırsat bulamamıştı. Berber Ziya'ya gider. Artık saçları ve sakalı birbirine karışan Cumali; Askerde traş olmaya alıştığı için berberden bıyığını kesmesini ister. Berber Ziya bu bıyığın umut verici olduğunu ve kesmeyeceğini ısrarla söyler. Tuzsuz Vaysal da bu fikre katılır ve Cumali de kabul eder, bıyığını kesmez. Her gün bıyıklarıyla ilgilenen berber Ziya kasabada bıyıktan söz etmeye başladığı için bu işten gurur duymaya başlar. Bıyıkları bıraktığında ilk olarak nişanlısı Bedriye'den korkan Cumali ile karşılaşır. Bedriye de beğenir ve onayını alır. Berber Ziya'nın özeniyle kısa sürede gelişen bıyık, artık erkekliğin gururu olur. Cumali'nin bıyıklarına herkes imrenir ve hatta kasabada bir bıyık efsanesi dolaşmaya başlar. Genç kızlar geceleri uçtuklarına inanırlar. Bıyık Cumali'nin karakterini bile geçer. İnsanlar artık Cumali'yi değil, sadece bıyığını düşünmeye başlar. Cumali kendine bile yabancılaşmaya başlar. Hatta bu durum neticesinde Kara pala demeye başlarlar. Bıyık Söylencesinin en önemli kişisi, yıllar boyu bir kasabanın durgun yaşamını renklendiren, olağanüstü bir bıyık. Kasabalılar geçmişlerinin ve geleceklerinin parlak simgesi olarak görürler onu; her gün bakımını yapan berber kendi yapıtı olarak değerlendirir; genç kızlar geceleri uçarak dolaştığına, bu arada sık sık kendi yataklarına uğradığına inanırlar; türküsünü çıkarmaya çalışan ozan sürekli elinden kaçırır onu. Bıyığı taşıyan kişiye gelince, yavaş yavaş onun bir uzantısı durumuna gelir, altında silinir, onun göstergelik ettiği şeyi, erkekliği bile yitirir neredeyse, gene de her şeyden üstün tutar onu. Tek bir kişi direnir bu zorlu bıyık karşısında: bıyığı taşıyan kişinin karısı. Onun da bıyık yolundan döndürmeye gücü yetmez. İşte Bıyık Söylencesinin öyküsü, ama okudukça göreceksiniz, Peygamberin Son Beş Günü gibi Bıyık Söylencesi de öyküsüne indirgenebilecek romanlardan değil."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/biz-insanlar/", "text": "Vedia: Samiye'nin kızıdır. Batı kültürüyle yetişmiş varlıklı bir ailenin kızıdır. Duygularında çatışmalar yaşar ve bu duygular onu seçeneklerden birini seçmeye zorlar. Vedia, Rüştü ile Orhan arasında seçim yapmakta zorlanır. Orhan: Doğu kültürü ve gelenekleri ile yetiştirilmiştir. Orhan duygusal, yakışıklı ve sözlü bir karakterdir. Samiye: Vedia'nın annesidir. Kocasının ölümünden sonra hayatına devam eder. Fakirlerden hoşlanmaz ve hizmetçilerini hor görür. Fransız hayranıdır ve hatta kendi milleti olan Türklere hakaret eder. Peyami Safa bu çalışmasıyla Türk toplumundaki doğu-batı çatışmalarını Mütareke döneminde İstanbul'da geçen aşk temasını ele almaktadır. Romanda ele alınan diğer konular, halkın hissettiği öfke ve İstanbul'u işgal eden güçlere yardım eden kişilerdir. Kurtuluş Savaşı sırasında bazı zenginler kendi çıkarları için işgalci devletlerle temasa geçmişlerdir. Orhan o zamanlar yatılı okulda öğretmenlik yapıyor. Öğrencilerinden Tahsin, sınıf arkadaşı Cemil'in kaşına taş atar. Orhan, Cemil'in tedavisini üstlenir ve onu annesine götürür. Tahsin'in Cemil'e taş atmasının nedeni, ona eşek Türk diye hitap etmesidir. Orhan, Cemil'in ablası Vedia'yı köşkte görür. İlk bakışta hiçbir şey olmadığını düşünüyor ama aşık olur. Orhan, Tahsin olayından sonra okuldan istifa eder. Çünkü Orhan'a göre Cemil'in bilmeden tüm Türk halkına hakaret ettiğini düşünüyor. Artık Orhan'ı açlık ve sefalet günleri beklemektedir. Kar fırtınası olan bir akşam Orhan soğuktan yatağında uyuyamaz. Son parasıyla en yakın sokağa gidip sıcak bir çay içmek istiyor. O gidince kahve dükkanı kapanır ve yerine oturur. Kahve dükkanının erken gelmesiyle hayatı kurtulur ve öğretmenlik yıllarında en iyi anlaştığı Necati'nin evine gider. Necati, Orhan'a bir arkadaşının tercüman aradığını söyler. Artık Orhan'ın parası var. Eski anılar canlanıyor ve tekrar vedia akla geliyor. Onu unutamıyor ama Vedia ile evlenmek isteyen çok insan var. Subay olan Ahmet'i gördüğünde başına gelecekleri anlar ama aşkı galip gelir ve ne olacağı umurunda olmaz. Bu sırada Tahsin'in babası hapisten çıkar. Vedia'nın hapse girmesinin sebebi annesidir. Vedia'nın herkese aşık olması Orhan'ı korkutur. Bir an önce Vedia ile evlenmek istiyor. Vedia buna katılmıyor. Vedia'nın annesi, evinde Fransız bayrağı astığı için köylüler tarafından sevilmez. Ahmet, Vedia'dan uzaklaşmak için cepheye gider ve orada ölür. Bir gün Orhan, Vedia ile tanıştığında Vedia'nın hastanede olduğunu öğrenir ve koşarak hastaneye gider. Vedia bilinçsizce yatıyor. Orhan hasta hanede günlerce onunla kalır. Çok yorgun. Doktorların tüm ısrarlarına rağmen dinlenmeyi reddediyor. Vedia eskisinden daha iyi, ama yine de bilinci yerine gelmemiştir. İçerideki havadan sıkılan Orhan dışarı çıkmak için ayağa kalkar ama tökezler. Çok sıkılıyor. Ayağa kalkmak için tekrar hareket eder. Duvarlara tutunarak koridordan çıkar ama gözleri hiçbir şey görmez, merdivenlerden inerken dengesini kaybeder ve düşer. Vedia ertesi sabah sağlığına kavuşur. - İlk olarak 1937 yılında Cumhuriyet'te tefrika edilmeye başlanmışsa da kitap olarak basımı ancak 1959 yılında gerçekleşmiştir. - Kitap olarak basımı geç bir tarihte olduğu için yazarın son romanı olarak kabul edilmektedir. Boğaziçi'ndeki okullardan birinde yatılı okumakta olan Tahsin, kendisine eşek Türk diyen Cemil'e taş atar ve onu yaralar. Okulun öğretmenlerinden Orhan ilk müdahaleden sonra yaralanan çocuğu evlerine götürür. İdealizmle materyalizm arasında bocalayan, milliyetçi bir öğretmen olan Orhan, Mütareke sonrası İstanbul'unun zengin ve yozlaşmış kesimiyle bu olaydan sonra ilişki kurar ve o evdeki Batılı tarzda eğitim almış, kozmopolit düşüncelere sahip Vedia'ya aşık olur. Peyami Safa, yazarlığının zirvesinde olduğu dönemde kaleme aldığı Biz İnsanlar romanında can alıcı bir soru sorar: Türkiye'nin yaşayacağına inanmayan bir Türk'ün kaç türlü ahlakı olabilir? Mütareke döneminde aydınların gündemini işgal eden materyalizm, sosyalizm, mandacılık, milliyetçilik gibi fikirleri karakterleri üzerinden tartışarak ideal buhranı yaşayan insanların dengelerini yitireceğine işaret eden Peyami Safa, insanın maddi bir varlıktan çok manevi bir varlık olduğunu, insanda ruhun maddeden önce geldiğini gösterir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/biz-yevgeni-ivanovic-zamyatin/", "text": "D-503: Romanın kahramanı ve anlatıcısı olan D-503 bir matematikçi ve Tek Devlet'in diğer gezegenleri fethetmek için kullanmayı planladığı bir uzay gemisi olan Integral'in baş yapımcısıdır. I-330 ile tanışıp duygularını ve bireysel düşüncelerini deneyimlemeye başlayana kadar Tek Devlet'in sadık bir vatandaşıdır. Sadık bir vatandaştan isyancıya uzanan yolculuğu romanın ana konusunu oluşturur. I-330: D-503'ü isyan ve duygularla tanıştıran gizemli bir kadın. Tek Devlet'i devirmeyi amaçlayan gizli bir topluluğun parçasıdır. I-330, bağımsızlığı ve Tek Devlet'in kurallarına meydan okuması ile karakterize edilir. D-503 ile olan ilişkisini isyan davasını ilerletmek için kullanır. O-90: O-90, Tek Devlet kuralları uyarınca D-503'ün atanmış ortağıdır. D-503'e aşıktır ve ondan bir çocuk sahibi olmayı arzulamaktadır ki bu Tek Devlet'in kurallarına aykırıdır. O-90'ın karakteri, Tek Devlet'te bastırılan kişisel bağlantılar ve aile için insan arzusunu temsil eder. R-13: Tek Devleti yücelten dizeler yazan bir şair olan R-13, D-503'ün arkadaşıdır ve O-90 ile de bir ilişkisi vardır. Karakteri, sanat ve yaratıcılığın devlete hizmet etmek için kullanılmasını temsil eder. Hayırsever: Tek Devlet'in lideri olan Hayırsever, romanda tasvir edilen toplumda hayatın her yönünü kontrol eden totaliter rejimi temsil eder. Mutlak güce sahip olan uzak ve uğursuz bir figürdür. S-4711: Tek Devlet'in gizli polisinin bir üyesi olan S-4711'in isyan için çalışan bir çifte ajan olduğu ortaya çıkar. Onun karakteri romana bir entrika ve gerilim unsuru katar. Bu karakterler, etkileşimleri ve çatışmaları aracılığıyla, romanın merkezinde yer alan bireysellik, özgürlük ve devlet kontrolü temalarını keşfederler. Yevgeni Zamyatin'in Biz adlı romanının ana konusu totalitarizmin ve bireysel özgürlüklerin bastırılmasının eleştirisidir. Roman, devletin düşünce, yaratıcılık ve duygular da dahil olmak üzere hayatın her yönünü kontrol ettiği bir toplumun tehlikelerini araştırıyor. Romanda tasvir edilen Tek Devlet'te vatandaşlar sayılara indirgenir, sürekli gözetim altında camdan evlerde yaşar ve günlerinin her dakikasını kontrol eden düzenli bir programı takip ederler. Hayırsever tarafından yönetilen hükümet, tedavi edilmesi gereken hastalıklar olarak gördüğü bireysel düşünce ve duyguları bastırır. Başkahraman D-503, kendisini isyan, duygu ve bireysel düşünceyle tanıştıran bir kadın olan I-330 ile karşılaştığında kişisel bir dönüşüm yaşar. Bu durum onun Tek Devlet ilkelerini sorgulamasına ve nihayetinde rejime karşı başarısız bir isyanın parçası olmasına yol açar. Dolayısıyla roman, mutlak devlet kontrolünün tehlikeleri, bireyselliğin bastırılması ve insan hayatında özgürlüğün, yaratıcılığın ve duyguların önemi üzerine bir yorumdur. Roman, totaliter bir rejim karşısında bireyselliğin ve kişisel özgürlüğün kaybedilmesine karşı uyarıda bulunur. Biz, Rus yazar Yevgeni Zamyatin'in 1921 yılında tamamladığı distopik bir romandır. Roman, toplumun Tek Devlet olarak bilinen ve Hayırsever olarak bilinen bir figür tarafından yönetilen totaliter bir hükümet tarafından kontrol edildiği bir gelecekte geçmektedir. Hikaye, Tek Devlet'in diğer gezegenleri fethetmek ve akıl ve mantık felsefesini yaymak için kullanmayı planladığı bir uzay gemisi olan Integral'in baş yapımcısı ve bir matematikçi olan başkahraman D-503'ün günlük kayıtları aracılığıyla anlatılmaktadır. Tek Devlet'te insanlar isimlerinden ziyade sayılarla tanınır ve yaşamları Saatler Tablosu tarafından dakikası dakikasına kontrol edilir. Sürekli gözetim altında tutuldukları camdan evlerde yaşarlar ve eylemlerine akıl ve mantık rehberlik eder, duygulara ya da bireysel düşüncelere yer yoktur. Ben kavramının yerini Biz almıştır ve bireyden ziyade kolektif olan vurgulanmaktadır. D-503'ün hayatı, Tek Devlet'in kurallarını çiğneyen bir kadın olan I-330 ile tanışana kadar düzenli ve öngörülebilirdir. Kadın onu duyguların, isyanın ve Hayırsever'i devirmeye çalışan gizli bir topluluğun dünyasıyla tanıştırır. D-503, bu yeni deneyimlerin getirdiği suçluluk ve kafa karışıklığıyla mücadele ederken bile kendini I-330'a ve onun temsil ettiği özgürlüğe çekilmiş bulur. D-503, I-330 ve isyancılarla daha fazla içli dışlı oldukça Tek Devlet'in ilkelerini sorgulamaya başlar. Toplumunda bir hastalığın belirtileri olarak görülen rüyaları ve hayal gücünü ilk kez tecrübe eder. Sonunda, Tek Devlet'te tehlikeli ve mantıksız olduğu düşünülen bir ruh geliştirme hastalığı teşhisi konur. Roman, Tek Devlet'e karşı başarısız bir isyanla sonuçlanır. D-503, isyanın amacını ilerletmek için onu kullanan I-330 tarafından ihanete uğrar. Yakalanır ve beyninin hayal gücü ve tutkudan sorumlu bölümünü ortadan kaldırarak hastalığını etkili bir şekilde iyileştiren bir prosedür olan Büyük Operasyon'a tabi tutulur. Roman, artık iyileşmiş olan D-503'ün isyanın acımasızca bastırılmasına ve I-330 da dahil olmak üzere isyancıların infazına tanık olmasıyla sona erer. Biz totalitarizmin bir eleştirisi ve bireysel özgürlük ve hayal gücünün bir savunusudur. Kolektif ile birey, akıl ile duygu ve özgürlük ile güvenlik arasındaki gerilimi irdeler. En etkili distopik romanlardan biri olarak kabul edilir ve George Orwell'in 1984 ve Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya gibi diğer eserlerine ilham vermiştir. Bütün yerkürenin Tek Devlet'in egemenliği altına alınmasından bin yıl sonra uzay gemisi İntegral, başka gezegenlerdeki yabani varlıkları aklın boyunduruğu altına almak amacıyla kalkışa hazırlanmaktadır. Projenin mühendisi, tam da bu günlerde uygarlık merdiveninin alt basamaklarındaki potansiyel okurlar için yazmaya koyulduğu günlükte, Tek Devlet'teki yaşamı anlatır. Modern sanayi toplumu öyle bir noktaya varmıştır ki özgür irade artık mutsuzluk sebebidir ve yurttaşların yaşamları F. W. Taylor'ın geliştirdiği verimlilik sistemine dayanan matematiksel bir kesinlikle denetlenebilmektedir. Devasa Yeşil Duvar tarafından ilkel yabani dünyadan koparılan Tek Devlet'in yurttaşları sürekli yeniden seçilen Velinimet tarafından yönetilir. İsim yerine numaralarla çağrılır, birörnek giysiler giyip yapay yiyeceklerle beslenirler. Özel yaşamları ise yoktur. Aldous Huxley'nin Muhteşem Yeni Dünya ve George Orwell'in 1984 romanlarına esin kaynağı olan Biz, Zamyatin'e karşı ütopyacı romanın babası unvanını kazandırmıştır. İngilizce çevirisi 1924'te New York'ta yayımlanan roman, Sovyetler Birliği'nde ise ancak 1988 yılında okurla buluşabilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/biz/", "text": "Distopik bir geleceği konu alan romanda hikaye, kahramanı D-503 tarafından bir tür günlük gibi anlatılıyor. Romanda 'günlük' formatındaki anlatım, kahramanların isim yerine ürün koduna benzer kodlarla adlandırılması ve genel anti-ütopik tavır daha sonra birçok romanda kullanılacak ve roman, romanın ana karakteri olacaktır. Birçok distopik romanın öncüsüdür. Distopik bir hiciv olan romanda birçok özel ve farklı detay göze çarpmaktadır. Örnek olarak romanda saydam malzemeden yapılmış evleri verebiliriz. Buna göre, herkes herhangi bir zamanda gözlemlenebilir. Romanın kurgusu bir devrimden sonra 26. yüzyılda gerçekleşir ve onu örnek alan diğer romanlar gibi eserde distopik bir atmosfer vardır. Romanda insan doğadan ve kendi benliğinden koparılmış, bize dönüşerek toplumun sıradan bir parçası haline gelmiştir. Artık isimler kullanılmamakta, en üstün bilim olan matematikten yararlanılarak her vatandaş bir numara ile anılmaktadır. Şeffaf cam duvarlar arasında yaşayan vatandaşların her anı sistem tarafından kontrol edilmekte, erkek ve kadın sayıları sadece sistemin izin verdiği çiftleşme saatlerinde perdelerini indirebilmekte, dış dünyadan ve gözlerden uzak durabilmektedir. Toplum gelişti, bilim ilerledi, hatta dünyanın dışına seyahat etmek bile mümkün olur. Ancak tanımlanan dünya bir ütopya değil, karanlık, karanlık bir distopyadır. Kitabın başında bir gazete yazısı var. Bu haberde İntegral isimli bir geminin mutluluk getireceği ve insanların bu mutluluğu kabul etmesi, gemiyi, geminin amacını ve bileşenlerini övmesi gerektiği yazılıdır. Haberin ardından kitapta Integral'in başmühendisi D-503'ün bu konudaki duygu ve düşüncelerine yer veriliyor. Aslında kitap, günlüğüne dayanarak D-503'e ne olduğunu anlatıyor. Bu toplumda her şey matematikten oluşur. İnsanlar farklı düşünemezler çünkü tek bir gerçek vardır. Bütün evler camdan yapılmıştır. Böylece herkes herkesi görebilir. Herkes aynı kıyafetleri giyiyor, aynı saatte kalkıyor ve aynı anda çalışıyor. Kadınlar doğurunca çocuklarını devlete veriyorlar. Yani çocukların ebeveynleri yoktur. Aslında, her kadının doğum yapmasına izin verilmez ve sadece belirli standartları karşılayanların çocuk sahibi olmasına izin verilir. Makineler her şeyi yaparken, insanlar makineler gibidir. Kısacası bu durumda sadece biz varız. Benim için yer yok. Hiç kimse dinlenme saatlerinde hayal kuramaz, düşünemez, hatta dinlenemez, mesai saatleri dışında kendine zaman ayıramaz. Devlet tek bir kişinin öldürülmesini yasaklar ama her gün milyonlarca insanın yavaş yavaş öldürülmesine karşı çıkmaz. Bir insanı öldürmek, diğer bir deyişle, insanların toplam hayatından elli milyon yıl azaltmak suç değildir. Bugün on yaşındaki herhangi bir çocuk bu matematiksel ahlak problemini yarım dakikada çözebilir; ama bütün Kant'larına rağmen çözemezler. Kantların hiçbiri bilimsel bir ahlaki sistem kurmayı düşünmez. Çıkarma, toplama, bölme ve çarpmaya dayalı bir ahlaki sistem. olarak açıklar. Ancak D-503'ün hissettiği benlik ve sevgi duygusuyla var olan bu bize karşı verilen mücadele anlatılmaktadır. İşte burada I-330 devreye giriyor. Ben D'nin tam tersiyim . Tek devlet yap dediğini yapmaz, yapma dediğini yapar. D, I ile karşı karşıya, Bilgi, yanılmazlığından kesinlikle emin olduğumuzda inançtır. Geçmişte, kendimle ilgili her şeyi bildiğime dair çok güçlü bir inancım vardır. Ancak şimdi... diye açıklıyor. Kendiyle ilk çatışması benim yüzünden eve geç gittiği gecedir. Orada da bu durum ...Benim sonum geldi. Tek Devlete karşı yükümlülüklerimi yerine getirecek durumda değilim... Ben... Ancak D'nin kurallara sıkı sıkıya bağlı isyanının nedeni sadece aşk değil, aynı zamanda hayal gücüdür. Tek bir devlet bu durumu önlemek için ameliyat geliştirir. Böylece sayılar hayal gücünden kurtulacak ve isyan edemeyecektir. Tüm bu engellere rağmen bir isyan başlar. Kitap, belki de hayal gücümüze ve bilinçaltımıza bırakılmış, belirsiz bir son veya başlangıçla bitiyor. - Yazarın en bilinen eseri ve tek roman çalışmasıdır. - 1920 yılında kaleme alınan eser yazarın ülkesinde ancak 1988 yılında yayımlanmıştır. - Biz, distopik geleceği konu alan, çoğunlukla özgür istemi kısıtlayan, yok eden totaliter iktidarları anlatan romanların ilk örneğidir. - Roman, en gelişmiş sistemin bile daha iyi bir alternatifi olduğu iddiasını kendisine temel almıştır. - Sovyetler Birliği'nde 1921 yılında yasaklanmış olan romanın İngilizce tercümesi 1924 yılında Birleşik Krallık'ta yayımlanmıştır. - Bu eser ilk anti-ütopyacı roman olarak Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya ile George Orwell'ın 1984 isimli romanlarına esin kaynağı olmuştur. Yevgeni Zamyatin ütopyaların nasıl tepetaklak olabileceğini fark eden belki de ilk yazar. Orwell, Huxley, Le Guin ve daha birçoğuna ütopyaya farklı, ters bir açıdan bakma ilhamını veren Biz ise distopya kelimesinin altını dolduran ve onca yıl sonra bile hakkını vermeye devam eden bir şaheser. Yaşamın bitmez tükenmez kaosunun dizginlendiği bir gelecek... Bu gelecekte ne özgürlük ne demokrasi ne de birey; sadece matematik ve mantığın hükümranlığı geçerli. Mahremiyetlerini ve cezalandırılma hakkı dışındaki bütün haklarını Tek Devlet ve onun sureti Velinimet'in demir eline teslim eden insanlar ise sadece birer Numara'dan ibaret. Hem numaraların kutsal kitap yerine koydukları Saat Tableti'ne göre yaşadığı bu mutlak iktidarın hem de son devrimin diğer gezegenlere müjdelenmesi için camdan bir uzay aracı inşa edilir. İntegral adındaki bu aracın başmühendisi D-503, öteki gezegenlerdeki ilkel okurlarına Tek Devlet'i anlatmak üzere bir günlük tutmaya başlar. Hayal gücü denen bir hastalıktan mustarip olduğunu düşünen D-503, kusursuz bildiği denklemde bazı hatalar, mutlak devrimde bazı eksiklikler fark eder. Bu hastalıktan kurtulmaya çalıştıkça inancını da kaybetmeye başlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bize-nasil-kiydiniz/", "text": "Rabia: Genç bir kızdır. Rabia'nın annesi, babasını aldatır ve ardından akıl sağlığını yitirir. Bu şekilde akıl hastanesinde zor koşullar altında bir süre yaşadıktan sonra hayata veda eder. Hüseyin: Rabia'nın fabrikada tanıdığı kendisine dini önerilerde bulunan abi gibi gördüğü ancak daha sonra evlendiği kişidir. Roman, Rabia'nın ailesinin parçalanması ve kendisinin ilk gençlik yılları anlatılır. Rabia, annesi öldükten sonra bile babasını aldattığını asla unutmaz ve ondan nefret eder. Çok sevdiği babasıyla yaşam mücadelesi vermektedir. Bu sırada bir fabrikada çalışmaya başlar. Fabrikada tanıştığı Hüseyin Abisi, Rabia'ya bazı dini önerilerde bulunur. Rabia zaman zaman bu önerilerden etkilenir ve zaman zaman umursamaz. Çünkü çevresinde Hüseyin Abi'den başka ona dini rehberlik edecek kimse yoktur. Rabia bu gelgitleri yaşarken, ailesiyle ilgili korkunç gerçeği öğrenir. Annesinin babasını aldatmadığı ortaya çıkar. Babası annesini aldatmıştır kardeşinin eşiyle. Annesi kocasını suçüstü yakalar ve adam karısına iftira atar. Rabia, bunu öğrendiğinde elbette yıkılır. Sonra babası hapse girer. Öte yandan herkes Rabia'yı okurken benim de sevdiğim Hüseyin Abi'ye benzetirken, Rabia hayır o benim kardeşim, Hüseyin ise hayır o benim kardeşim dediği için aralarında hiçbir şey olmayacaktır. Hüseyin'in zaten bir nişanlısı vardır. Ancak Hüseyin dini propaganda yapmak suçundan hapse girince nişanlısı daha fazla bekleyemeyeceğini söyleyerek onu terk eder. Hüseyin hapisten çıkınca Rabia'ya gider ama ne var ki Rabia evlenir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bogulmamak-icin/", "text": "George Bowling: Orta yaşlı, sigorta pazarlamacılığı yapan bir adamdır. Sistem çarkının kütlesinin orta sınıfını temsil eder. Yaşadığı hayatı ileriye taşıyabilmesinin mümkün olmadığını bilen modern bir köledir. Hilda: George'nin eşidir. Tutumlu olmayı abarttığı için yaşamın keyiflerini israf olarak gören biridir. George Orwell en çok 1984 ve Hayvanlar Çiftliği adlı eserleriyle bilinse de yazarın bu eseri de diğer eserleri gibi sistemi ve dönemi eleştiren bir yapıya sahip. Orwel, İki dünya savaşını da yaşamış birisi olarak savaşın kazananının yine emperyalist güçlerin olduğunu, savaşı legal hale getirenlerin yine cephelerin arkalarına kurdukları savaş sanayisiyle ceplerini doldurduklarına dikkat çeker. Romanında işlemek istediği asıl konuyu, kurguladığı hayatların içine öyle güzel entegre eder ki okuyan kişinin gözüne sokmadan hayatın içinden bir konu olarak anlatır. Eleştirilerinden kendi ülkesi olan İngiltere'de nasibini alır. Gittikleri yerlere demokrasi adı altında götürdükleri şeyin aslında modern kölelik ve istiladan başka bir şey olmadığını açık yüreklilikle okuruyla paylaşır. Orta sınıfa mensup olan romanın karakterlerinin yaşantıları üzerinden dönem Londra'sını görmek mümkün. İnsanlar mülk sahibi olabilmek için yıllarca köle gibi yaşayıp, bir nevi sistemin çarklarının dişlilerini oluştururlar. Sıkıştırılmış düzenin içinde sorgulamaktan uzak, kabullenmiş kalabalıkların varlığını kara mizahla işleyen roman güldürürken aynı zamanda düşündürüyor. Yazar, değişen dünya düzeniyle modernleşen hayatların ödediği bedelin, sentetik bir maddenin ağızda bıraktığı tatla özleştiriyor. George Bowling, 45 yaşında evli ve iki çocuklu, sigorta pazarlamacılığı yapan bir adamdır. Kasvetli bir hayatı olan George hayat şartlarını istediği gibi değiştiremediğini gördükçe umutsuzluğa yenik düşer ve durumu kabullenir. Yaşadığı evin taksitlerine bir de eşinin negatif tutumları eklendikçe yaşamı iyice renksiz ve tek düze bir hale gelir. İkinci Dünya Savaşının başlamasından hemen önce hayatını sorgulamaya başlayan kahramanımız, çocukluğundan itibaren yaşadığı anıları tekrar gözünün önüne getirir çünkü mutluluğu hatırlayabildiği tek yer orasıdır. Çocukluğunda, küçük bir kasabada mutlu bir ailesi olan George sıklıkla o yıllarda yaşadığı anılara dalar, O günlerle, son yılların mukayesesini yapar. Çocukluk yıllarında henüz dünya savaşları başlamamış, hayatındaki ilkler yani; ilk kez balık tutması, küçük yaşına rağmen bunu başarmış oluşu, ilk bisiklete binişi, şartlar gereği okulu bırakmak zorunda kalışı, ilk sevgilisi ve savaşın başlamasıyla yaşadığı bölgeden ve ailesinden ayrılıp orduya katılıp yaralanması zihninde tazeliğini korur. Eski güzel anıları mutluluk yüklüdür ve sanki o yıllara dönerse yarım bıraktığı hayatı bu defa eksik kalan yerden tamamlayacağını düşünür. Bu hayallere gölge düşüren bir diğer gerçek de yaklaşan İkinci Dünya Savaşının ayak sesleridir. Kendini bomba yüklü uçaklarla ve insanların huzursuz bakışları arasında hissettiren savaş, sanayiyi bu yönde etkilemiş ve fabrikalar bu sektörü besleyerek savaş eforuna destek vermektedir. George kendi oğlunu bu savaşın içinde hissettikçe bunun anlamsızlığını yeniden sorgular. Bütün dünyayı etkisi altına alacak bu mücadelenin anlamını tam olarak kavrayamamış bir toplumun içinde olmanın sıkıntısı zaten zor olan hayatını iyice zora sokar. Kısa bir nefes alıp, eski güzel anılara dönmek için ailesine ve çalıştığı iş yerine yalan söyleyerek bir haftalık bir süre için Aşağı Binfeld yani çocukluğunun geçtiği kasabaya gider. Yirmi yılı aşkın bir süredir gitmediği kasabada yolunu kaybetmesi uzun sürmez. Her şey değişmiş, yeni yüzlere yeni binalar eklenmiş, fabrikaların sayısı artmış, göç eden insanlarla tamamen yabancı bir yere dönüşmüştür. Eskiden tanıdığı birkaç kişiyle karşılaşsa da aradan geçen yıllar her birini fazlasıyla değiştirmiştir. Şehirdeki modern hayatın sentetik ruhunu bu küçük kasabada da hissetmesi uzun sürmez. Savaş bütün ülkede hissedildiği gibi burada da kendini hissettirmiştir. Sükutu hayale uğrayan kahramanımız, kaderine teslim olur. -The Observer- Göbeğinin çapı giderek genişleyen ve evinin taksitlerini ödemekle uğraşan George Bowling kırk beş yaşında, evli ve çocuklu ve yeni aldığı takma dişleriyle kasvetli hayatından çaresizce kurtulmak isteyen bir sigorta pazarlamacısıdır.1939'da patlak verecek olan savaşın gelişini; yemek kuyruklarını, askerleri, gizli polisi ve zorbalığı görerek modern zamanlardan korkmaktadır. Böylece çocukluğunun dünyasına, huzur ve sükun dolu bir yer olarak hatırladığı köyüne sığınmaya karar verir.Fakat köyünde aradığını bulabilecek mi, orası şüphelidir. -John Carey, The Sunday Times-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bogurtlen/", "text": "Pertev: Sevdiği kızla beraber olmak ve onunla evlenmek için birçok yola başvuran romanın ana karakteridir. Müjgan: Üç kız kardeşinin aksine ahlaklı, çekingen ve ürkek bir kızdır. Roman, Büyükada'da tanıştığı Böğürtlen adını verdiği Müjgan'a, ilk görüşte vurulan Pertev arasında geçen gururlu bir aşk hikayesini konu ediniyor. Pertev ve Nihat iki samimi arkadaştır. İstanbul'u dolaşırken Graslar adında üç kız kardeşe rastlarlar. İstanbul eğlence hayatının vazgeçilmezlerinden olan bu kızların en büyüğü Şekure, ortancası Mahmure, küçüğü ise Nigar'dır. Para avcısı olan üç kadın evde kumar oynar ve zengin erkeklerle eğlenmeye giderler. Nihat ve Pertev'in de zengin olduklarını öğrenince onları evlerine davet ederler. Evlerine gittiklerinde kızların bu evde mecburen kalan Müjgan adında bir akrabaları olduğunu görürler. Pertev bu kızı beğenir. Müjgan çekingen ve soğuk bir kızdır. Pertev onu böğürtlene benzetir. Akraba olan üç kız kardeşin hayatından uzak durur. Müjgan'a evlenme teklif eder ama kabul ettiremez. Ne yaparsa yapsın Müjgan'ı ikna edemeyen Pertev, Müjgan'ın köpeği Silki'nin hayatını kurtarınca işler değişir. Bu olay yüzünden samimiyetine inanarak Pertev ile evlenir. İstanbul'da doğmuş ve küçük yaşta edebiyatla ilgilenmeye başlamıştır. Bahriye Okulu'na gitmiş, İngilizce ve Fransızca öğrenmiştir. Yakından takip ettiği Halit Ziya'nın eserlerine ve realizm akımına ilgi duymuştur. Roman, hikaye ve tiyatro türünde eserleri vardır. Psikolojik tahlillere büyük önem vermiştir. Bu yüzden eserlerinde kahraman sayısı azdır. Romanlarında genelde İstanbul ve çevresinde yaşayan seçkin ailelerin arasında geçen aşk ilişkilerini konu almıştır. Zaman zaman şiirler de yazmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bu-bizim-hayatimiz/", "text": "Mazlum Sami: Osmanlı Devleti'nin son günlerinde Mısır kapı kethüdası olan şair Hayret Efendi'nin torunudur. Uzun yıllar eşi Şehriyar Hanım ile beraber Avrupa'da yaşamışlardır. Şehriyar Hanım: Mazlum Sami'nin eşidir. Evlilikleri bir anlaşma gibidir, birbirlerine aşık değillerdir. Türk kültürünün izlerini taşımayan, İstanbul'a gelen yabancılara ve elçilik mensuplarına gösterişli bir hayat sürmektedir. Hüsniye: Mazlum Sami Bey'in gençlik yıllarında ilişki yaşadığı ve o zamanlar hizmetçisi olarak çalışan kadındır. Mazlum Sami Bey yıllar sonra onu arayarak bulur. Yıllar sonra köşkte genç hizmetçi Hüsniye ile yaşadığı aşkı hatırlayan Mazlum Sami, yıllar sonra onu bulmak için vermiş olduğu çabayı ve bu eksende geçen olayları konu edinir. Mazlum Sami bir konakta büyümüştür. Mazlum Sami dedesinden kalan mirasla uzun süre Avrupa'da yaşar. Miras nedeniyle herhangi bir gelire ihtiyacı yoktur ve bu yüzden çalışmaz. Avrupa'da bohem bir hayatı vardır. İstanbul'a döner ve eşi Şehriyar Hanım ile dedesinden kalan bir konakta yaşar. Karısıyla arasında samimiyetsiz bir bağ vardır. Şehriyar Hanım, Türk kültürünün izlerini taşımayan, İstanbul'a gelen yabancılara ve elçilik mensuplarına gösterişli bir hayat sürmektedir. Mazlum Sami elli sekiz yıllık boş hayatını düşünür. Bir zamanlar bir göçmen kızıyla birbirini sevmiş, daha sonra hamile kalınca yalıyı sessizce terk eden kızın bir arabacıyla evlenip bir erkek çocuk doğurduğunu öğrenir. Aralarındaki aşk, onunla kız arasında bir sır olarak kalmıştır. Bu kız küçük yaşta köşkte işini yapan Hüsniye'dir. Hüsniye'yi bulmak için bir dedektif tutar ve tuttuğu dedektif Şems Bey, Mazlum Bey'in arzusunu yerine getirir. Hüsniye'yi bulur. Hüsniye, yetişkin ve evli iki gencin annesidir ve rahat bir hayat kurmuştur. Dedektif bu aileyle arkadaş olur, bir konserde Hüsniye'yi Mazlum Sami ile tanıştırır. Hüsniye yıllar sonra hala güzeldir ve Mazlum Sami'nin yıllar önce Hüsniye ile evlenmeyi düşündüğü gururunu hiçe sayarak artık daha şefkatli, daha anlayışlı bir eşi vardır ömrünün sonunda olabilir, ancak Hüsniye, çocuğunun küçük yaşta öldüğünü ve iki oğlunun da arabacı kocasından olduğunu söyler. Ancak Hüsniye bu yalanı evini korumak ve çocuklarının rahatını bozmamak için uydurduysa Mazlum Sami bu şüpheyle hayatına devam eder. Bu, Bizim Hayatımız, Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında, Mısır kapı kethüdası şair Hayret Efendi'nin torunu olan Mazlum Sami'nin gençlik yıllarında, konak hizmetlilerinden Hüsniye ile yaşadığı aşkı ve yıllar sonra tekrar bu aşkın peşine düşmesini konu alıyor. Refik Halid Karay, okuyucuyu romana dahil etmedeki ustalığı ile İstanbul'un günümüzde kaybolmuş konak hayatını, aşkı, pişmanlığı, yalnızlığı ve özlemi en yoğun biçimde yaşatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/budala/", "text": "Prens Mişkin: Kendi iç dünyasında yaşayan, herkese güler yüzle davranan, budalalık derecesinde saf, bir o kadar da iyi olması ve de insanları sevmekten başka hiçbir şey yapmayan bir prenstir. Şnayder: Prens Mişkin'in hastalığı nedeniyle yardım istediği, prensi kurtarmak için tüm gücünü kullanarak kendini kanıtlamış iyi bir doktordur. Aglea : Prensi deliler gibi seven, onu kaybetmemek için her şeyi göze alabilen, güzel ahlaklı ve gayet şık ve alımlı bir bayandır. Tedavi gördüğü İsviçre'den döndüğünde elinde giysiden başka bir şey kalmaz. Hayatı, iç dünyasını izleyerek geçer ve insanlarla her türlü ilişkiden uzak yaşar. Budalalık düzeyinde iyi olan Prens, aşktan başka bir şey yapamaz. Harika bir zekaya sahiptir. Çevresindeki insanlar onu her zaman tuhaf bulur, ancak onsuz yaşayamazlar. Kendisi de bir destan olan Dostoyevski, kişiliğinden birçok şeyi romanının kahramanına koymuştur. Prens Mishkin'in anıları aslında Dostoyevski'nin anılarıdır. Prens Myskin'in romanında bir noktada anlattığı siyasi görüşleri nedeniyle vurulmaya mahkum bir adamın hikayesi, aslında başına gelen tam kurşuna dizilirken arkadaşları ile affedilen Dostoyevski'nin olaydır. Bir tutku romanı olan Budala, Dostoyevski'nin ilk büyük aşk romanıdır. Prens Lev Nikolayeviç Mişkin 19. yüzyılın ortalarında geçen romanın kahramanıdır. Tedavi gördüğü İsviçre'den döndüğünde, elbiselerinden başka bir şeyi yok. Lizaveta, St.Petersburg'da uzaktan akraba olan Prokovyevna'yı ve general olan kocasını görmek için Yepançin'e gider. Burada generalin üç kızı Aglaya, Adelaida ve Aleksandra ile de tanışır. Prens, ilginç kişiliğiyle Petersburg'da tanıştığı aileyi ve diğer insanları etkiliyor. Ayrıca köydeki fakir bir kıza baktığı için çevresi tarafından kınanır. Nedeni, kızın annesinin ölümünden sonra lanetlenmiş olmasıdır. Üç yıl İsviçre'de kaldıktan sonra, birçok üzüntüyle Rusya'ya dönen prens, soyunun son kişisiyle tanışmak için adımlar atar. Onunla tanışması da aynı evde yaşayan Ganya ile tanışmasına neden olur. Ganya, prense Nastasya'nın bir portresini gösterir ve prens zaten Nastasya tarafından vurulmuştur. Ne pahasına olursa olsun onu aramaya başlar ve sonunda bulur ve ona evlenmeyi teklif eder. Depresif bir dönemde Nastasya bu teklifi kabul ediyormuş gibi yapar ve Rogo Jin adında bir adamla evlenmeye karar verir. Bu evlilikten sonra tekrar Mişkin'e kaçan Nastasya, dayanamayarak tekrar geri döner. Hala Moskova'da olan Mashkin Nastasya'yı aramak için Petersburg'a gelir. Prens Mişkin, Nastasya'yı aradığını gizli tutmaktadır. Prens Mişkin bu günlerde bazı özel günlerde evinde partiler veriyor ve kitabındaki tüm kahramanları bu partilere davet ediyor. Bu kişilerden Aglea adlı bir kadın Prensi deli gibi sever ve ona Zavallı Şövalye gibi ipuçları verir. Mektuplarında sık sık bunlardan bahseder. Sonunda Aglea ve Prens Mash nişanlanmaya karar verir. Böylece Prens, Ganya'nın sevdiği kadını ikinci kez elinden alır. Ancak bu nişandan da vazgeçen Mişkin Nastasya ile evlenmeye karar verir. Ancak Aglea'yı çok sevdiğini de biliyor. Nastasya ile evlenecekleri sırada Rogo Jin gelir ve sessizce Nastasya'yı alır. Adam bunu sakince karşılar ve hiçbir şey söyleyemez. Rogo, St. Petersburg'da Jin Nastasya'yı öldürür ve Prens geldiğinde bunu öğrenir ve tekrar krize girerek budalaşır. Son olarak Şnayder'in kliniğine gönderilir. Aglea, Polonyalı bir Cout ile evlenir. Rogo Jin, 15 yıllığına İsviçre'ye sürgün edilir. Sara hastası bir genç adamın merkezine yerleştirdiği bir dünyada dürüst ve açık bir insan olarak yaşamanın zorluklarına değinmekte ve toplumun ne kadar da iki yüzlü bir sistem üzerine dayanarak ayakta durduğunu gözler önüne sermektedir. Böyle bir dünyada dürüst olmak budala olmaktır. Büyük yazarın ilk büyük romanı sayılan Budala, Dostoyevski'nin, kişinin içsel sorunları ve toplumdaki varoluşunu en çıplak biçimde ele aldığı yapıtlarından biridir. 1868 yılında tamamlanan Budala'nın kahramanı Prens Mışkin, tıpkı Dostoyevski gibi saralıdır. Tedavi için gittiği İsviçre'den bitkin halde döner. İnsanlardan iyice uzaklaşmış, kendi iç dünyasına kapanmıştır. Mışkin, dış dünyadan kopukluğu ve budalalık derecesinde iyi yürekliliği temsil eder. Dostoyevski'nin ruhsal bir arınmayı işlediği bu büyük eser, hem bir tragedya hem de bir aşk romanıdır. Okurken kendimizden de bir parça bulacağımız güzel bir eser."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bugunun-saraylisi/", "text": "İstanbul'da yaşayan orta gelirli bir aileye, sonradan görme zengin bir akrabanın kızı olarak gelen bir kız çocuğu ve bu ailenin yargı değerlerini nasıl alt üst ettiğini konu alıyor. Postacının evine bıraktığı, postacının bile nadiren ziyaret ettiği mektup evde şaşkınlık yaratır. Mektupta Ata Efendi'nin halasının oğlu Yaşar'ın kızını İstanbul'a göndereceği yazılıdır. Yanında üç yüz lira da gönderir. Böyle bir şeyi istemeyen Ata Efendi, evde oluşabilecek sorunlardan endişe etmektedir. Ancak zengin teyzenin oğlunun göndereceği para hiç de göz ardı edilecek bir meblağ değildir. Ayrıca kız güzelse evdeki huzurun kaçabileceğini düşünür. Ama kız oldubitti olarak gönderilir. Ve evde beklenenden çok farklı bir kız belirir. Oldukça güzel olan kız, evdekiler dahil birçok kişinin dikkatini çeker. Eve yeni bir gelir kaynağı da açılacaktır. Kızın geçimi için Yaşar'ın İstanbul'daki iş ortaklarından da para veriyorlar. Bu sırada Ata Efendi kıza aşık olur. Ata Efendi çalıştığı yerde güvenilir bir kişidir. Bir gün patronun oğlu Ayşen ile tanışır. Bu, Ata Efendi'ye iş başında bir büyüleyici özellik kazandırmıştır. Ata Efendi, patronu ve patronun oğluyla daha sık bir araya gelir ve patronun oğlu Rüştü kıza talip olur. Rüştü Ata Efendi ile yakın arkadaş olurlar. Ata Efendi terfi ettirilir. Rüştü onu bir yerde görürse Ata Efendi ve ailesi kimseye ödeme yapmazlar ve zenginler gibi yaşamaya başlarlar. Daha sonra büyükelçi Sait Reşit ile ilişkisi olan Ayşen yanlış bir karar verir ve büyükelçi ile evlenerek yurt dışına gider. Ayşen bu ilişkiden memnun değildir ve Rüştü ve Ata Efendi onu geri almaya çalışır. Ayrıca kız evden çıkınca eski haline döner ve bozulur. Kız da geri dönmek ister. Evdekiler onu özlemişti. Ayşen döner. Patronun oğlu Rüştü ile evlenir. Böylece herkesin istediği son ortaya çıkar. Bugünün Saraylısı, kendi halinde ve orta yaşını geçmiş olan Ata Efendi'nin Gedikpaşa'daki mütevazı evine, ilk defa göreceği yeğeninin gelmesiyle başlayan, saklı bir aşkın hikayesini anlatıyor. Refik Halid Karay, karakterlerin iç çatışmalarını, gizli kalan duygularını, çıkar hesaplarını ve tutkularını titizlikle kaleme alarak, dönemden portreler ve mekanlarla bizleri 1940'lı yılların İstanbul'unda yaşanan bir aşkın derinliklerine taşıyor. 1888 yılında Beylerbeyi'nde Serveznedar Mehmed Halid'in oğlu olarak doğan Refik Halid'in anne tarafı Kırım Giraylarına dayanmaktadır; baba tarafı ise 18. yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesindendir. Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Hukukta okuyan yazar, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır. Kısa sürede hiciv yazılarıyla üne kavuşmuş, Fecri Ati edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. Kirpi adıyla yazdığı taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat Terakki hükümetince Anadolu'nun çeşitli illerinde beş yıl sürgüne gönderilmiş, ancak I. Dünya Savaşı'nın son yılı İstanbul'a dönebilmiştir. Dönüşünde Robert Kolej'de öğretmenlik, Sabah gazetesi başyazarlığı, iki kez Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Refik Halid, bu süreçte Aydede mizah dergisini çıkarmıştır. Siyasal yazıları ve görüşleri nedeniyle memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar, Halep'e yerleşerek yayımladığı Vahdet gazetesindeki yazıları ve çalışmalarıyla Hatay'ın Türkiye'ye bağlanmasına katkıda bulunmuştur. 1938'de yurda dönen Refik Halid, dergi ve gazetelerde günlük yazılar yazmış ve 20 kadar roman kaleme almıştır. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e uzanan zaman dilimini, güçlü gözlem yeteneği ve dilinin zenginliğiyle farklı türlerdeki eserlerine taşıyan Refik Halid, Memleket Hikayeleri'nde Anadolu gerçeğini; Gurbet Hikayeleri ve Sürgün gibi eserlerinde, derin memleket hasretini edebiyatla buluşturmuştur. Yazarın, Ago Paşa'nın Hatıratı, Kirpinin Dedikleri gibi mizah eserlerinde; Bir Avuç Saçma, Makyajlı Kadın gibi kroniklerinde; Minelbab İlelmihrab ve Bir Ömür Boyunca adlı hatıratlarında, çok yönlü ve renkli anlatımı, sosyal-siyasal ortamın resimlendirilmesini sağlar. Anahtar, Nilgün, İki Cisimli Kadın, 2000 Yılın Sevgilisi, Bugünün Saraylısı gibi romanlarında ise sürükleyici kurgular içinde tasvir yeteneğiyle yaratıcılığını birleştirerek, genel olarak bireysel ilişkileri ve özel olarak da kadın-erkek ilişkilerini mekan-zaman boyutlarında derinlemesine ele alır, romanların geçtiği dönem ve mekanlara ait ince detaylara yer vererek anlatımını zenginleştirir. 18.7.1965 tarihinde İstanbul'da ölen yazar Refik Halid, muhalif kaleminin keskinliği, temiz İstanbul Türkçesi, renkli anlatımı, tasvir gücü ve yaratıcılığıyla, Türk edebiyatının en güçlü isimlerinden biridir. Yazar bütün eserleriyle yayınevimizdedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bukre/", "text": "Bukre: Romanın ana karakteridir. En iyi arkadaşı Selim'dir. Selim sayesinde Cem ile tanışır kötü bir aşk ve ardından ayrılık ile son bulurken bile Selim hep yanında olur. Selim: Bukre ile çok yakın arkadaştırlar. Bukre'nin kafasını dağıtması için götürdüğü kampta Cem ile tanıştırır. Daha sonraları Selim Bukre'ye olan aşkını itiraf eder. Cem: Şöhret olmak, herkesler tarafından bilinmek ve sevilmek isteyen bir karakterdir. Selim sayesinde Bukre ile tanışırlar. Daha sonra Bukre ve Cem arasında bir aşk ve ardından kötü alışkanlık ve ayrılıkla sonuçlanır. Romanda sitem, tutku, arzu, aşk, sevk, hayal kırıklığı vb. her türlü duyguya yer verilir. Platonik aşk ve ardından gelen Bukre'nin acı dolu yaşamı konu edinir. Bazı aşklar aşka ihanettir. Gizli aldatma, sevdiğin kişiyi üstüne basmadan çiğnemektir. Bukre kaç kez çiğnendiğini asla bilmiyordu. Erkek arkadaşının kendisini aldattığını öğrendiğinde dünyası karardı. İstanbul'un dar sokaklarında dolaştı. Sonunda yorgun ve bitkin bir halde Selim'in yanına koştu. Selim, Bükre'nin okuldan arkadaşıydı, hatta şu anki en iyi arkadaşıydı. Öyle ki Selim, Bükre'ye Yavru Kuş, Bükre ise Selim'e Kuzu derdi ve ne zaman bir dertleri olsa birbirlerine koşarlardı. Her zaman olduğu gibi Bukre, Selim'e terk edilmenin ve aldatılmanın acısını anlatacaktı. Selim de Bukre'ye platonik aşkını anlatırdı ama platonik aşkının kim olduğunu asla söylemezdi. Selim bunalımdan kurtulmak için Bükre'yi kampa götürür. Bükre kampta Cem ile tanışır. Cem kamp ateşinin yanında gitar çalıp Bükre'nin kalbini çalar. Sonunda bir araya gelirler ve Bukre tekrar mutlu hayatına geri döner. Cem'in en büyük hayali bir albüm çıkarmaktır ancak bunun için yeterli parası yoktur. Bukre imdadına yetişir ve bir şekilde gerekli parayı bulur. Ancak bu sefer albümü yapacak bir şirket bulamıyor. Bukre elindeki her şeyi vererek albüm çıkaracak bir şirket bulur. Cem Bükre sayesinde ünlü olur ve ünlü olur. İçki şöhretle gelir ve bir gün sarhoşken Bükre'yi döver ve onu hastaneye yatırır. Bunun üzerine Bükre İzmir'e gider ve Cem'den uzaklaşır. Cem, ayrılık acısı ile Bükre'yi en yakın arkadaşıyla aldatır. Bunun üzerine Bükre yeniden depresyona girer ve en yakın arkadaşı Selim yine imdadına yetişir. Selim, Bükre'ye yardım etmek için İzmir'e gelir. Bu sırada Cem, Bükre'den özür diler ve barıştırmak için elinden geleni yapar. Bukre özrü kabul eder ve Cem'e döner ama bu dönüş Selim'i yaralar. Daha sonra ona platonik aşkının Bukre olduğunu itiraf eder. İtiraf karşısında şaşıran Bukre de kendi platonik aşkını itiraf eder ve iki aşık bir araya gelerek evlenip mutlu bir aile kurarlar. Güzellik, bakmayı bilen gözdedir sevgilim. Artık kendime layık olanı seçebiliyorum sayende. Bir insanın gözlerine bakıp, kalbini görebiliyorum her seferinde. Eskisi gibi değilim. Neden mi senden çok daha öndeyim? Herkesin dünyası kendi gördüğü kadardır sevgilim. Sen önüne bakarken, ben uzakları ezberledim. Sen olup bitenlerle ilgilenirken, ben olmayanın izindeydim. Çivi çiviyi sökermiş, yalnızlığı kanatan hüzünlü şarkılar, yalnızlığa iyi gelirmiş. İşte ben bu şekilde hayata karşı direndim. Keşke bana akıl vereceğine, aklımı alacak kadar beni sevseydin. Ben, bir çocukluk edip büyüdüm işte! Sen büyümüşsün ama doğmamışsın bile. Ben, senin doğrundum sevgili. Ötekiler gelip geçerdi. Sen doğru olanı değil, geçerli olanı seçtin. Terk etmek kazanan olmaya yeter zannettin. Bana, bir veba busesi bırakıp gittin; bak şimdi yerini başkaları aldı. Bu aşkın vebası sende, busesi bende kaldı. Seçtiğin yolda sana mutluluklar diliyorum. Unutmak alışmaktır. Unutursun demiyorum... Ama alışacaksın biliyorum."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/bulbulu-oldurmek/", "text": "Atticus Finch: idealist, özgürlük ve eşitliği savunan bir avukattır. Suçsuz yere yargılanan, zenci olduğu için iftiraya uğrayan, ırkçı bir halk karşısında direnip mücadele veren kişidir. Scout Finch: Altı yaşında bir kız çocuğu olan Scout, romanın kahramanı ve onun gözü ile anlatılan bir romandır. Jem Finch: Atticus Finch oğlu, Scout'un abisi olan 13 yaşındaki Jem Finch, Yaşanan olaylar Scout ve Jem'in etrafında yaşanır. Charles Baker Harris: Yazları teyzesinin yanında kalacak olan 7 yaşlarında çelimsiz bir oğlan çocuğudur. Babası sorulduğunda cevap veremeyen ve yüzü kızaran bir çocuktur. Ailesi tarafından fazla ilgi görmeyen biridir. ve Scout ve Jem ile arkadaş olurlar. Mayella Violet Ewell: Saldıraya uğradığını söyleyen kadındır. Bob Ewel: Karısı ölmüş ve kızı Mayella Violet Ewell ile yaşamaktadır. Tom Robinson: Suçsuz yere suçlanıp, idama mahkum edilmesi istenen siyah genç adamdır. Avukat bir babanın kendi değer ve doğrularında yaşadığı ve çocuklarını da bu doğrultuda yetiştirdiğini, iftiraya uğrayan zenci olduğu için suçlanan adamın, suçsuz olduğunu gösterme çabası ve bu çabaların ırkçılık yüzünden bir nihayete ulaşamadığını gösteren bir romandır. Atticus Finch idealist, özgürlük ve eşitliği bir avukattır. Çocukları Scout ve Jem'i de bu şekilde yetiştirmektedir. Çocuklar okul dışında diğer normal çocuklar gibi dışarıda oynarlar. Çocukların korktukları bir ev vardır ve o evin sahibi hiç dışarı çıkmayan Boo Radley'dir. Bir gün Scout ve Jem arkadaşlarıyla bu eve girme cesareti gösterirler ama bir patlama sesiyle kaçışırlar. Babası da suçsuz, tecavüz suçuyla iftira atılmış bir zencinin avukatlığını üstlenmek zorunda kalır. Bütün kasaba halkının tepki gösterdiği ve bu yüzden bazılarının da düşmanlığını kazanmasına sebep olur. Atticus doğru yolundan sapmadan devam eder ve kitapdiyari.com.tr bunları önemsemeden İdeallerinden vazgeçmemeye çalışır. Ev işleri ve çocuklara bakımında yardımcıları olan Calpurnia çocukları bir zenci kilisesine götürür. Çocuklar burada zencilerin hiç de söylendiği kadar kötü olmadıklarını ve onlarında kendileri gibi insanlar olduklarını görür. Babalarında bu durumdan memnun kalmıştır. Herkesin eşit haklara sahip olduğunu düşünmektedir. Bir gece çocukları evlerine dönüş yolunda saldırıya uğrarlar. Saldırıyı gerçekleştirenin sonradan zenciye de iftira atan adam olduğu anlaşılır. Bu adam önce avukat Atticus'a sonra da çocuklarına saldırmış ve cocukları bu saldırıdan da çok korktukları evden dışarı hiç çıkmayan Boo Radley kurtarmıştır. Avukatın bütün savunmasına rağmen ve çelişki ifadeleri gözler önüne sermesine bile, suçu destekleyen hiçbir kanıt olmamasına rağmen sadece zenci olduğu için adam suçlu bulunmuştur ve cezası idamdır. Fakat zenci hapishaneden kaçmaya çalışırken muhafızlar tarafından vurulur ve ölür. Bu adamın suçsuzluğuna çocuklar da inanmaktadır ve bu ölüm ve infaz onları çok üzer ancak bu duruma kasaba halkı sevinir. Yanlışları gözler önüne serilmesine rağmen, eşitlik, özgürlük ve bireylerin ırk, ayrımı yapmadan yaşanabileceğini göstermeye çalışan kitap zamanın en dikkat çeken eseri olmuştur. - Bülbülü Öldürmek, 1960 yılında yayımlanan Harper Lee'nin Pulitzer ödüllü romanıdır. - Yayınlandığı dönemde büyük bir başarıydı ve modern Amerikan Edebiyatının klasiklerinden biri haline gelmiştir. - Lee'nin yazdığı tek romanı 1960 yılında yayınlanan ilk romanı Bülbülü Öldürmek ile dünya çapında ün kazanmayı başarmıştır. - Roman, yazarın 1936'da on yaşındayken yaşadığı bir olaya dayanıyor. Lee, işini, kasabasının çevresindeki bu olayın ailesi ve komşuları üzerindeki etkilerini gözlemleyerek yaratmıştır. - Bugüne kadar dünyanın en çok satan romanlarından biri oldu ve aynı zamanda Gregory Peck'in başrolünü oynadığı klasik bir film de vardır. Tüm zamanların en sevilen hikayelerinden biri olan, kırktan fazla dile çevrilen, Oscar ödüllü bir sinema filmi için temel oluşturan ve yirminci yüzyılın en iyi romanlardan biri seçilen Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek, Amerika'nın acımasız bir önyargı ile zehirlenmiş güneyinde geçen, sürükleyici, yürek burkan ve dikkat çekici bir büyüme hikayesi. Büyüleyici güzellikler ve vahşi eşitsizlikler dünyasında haksız yere korkunç bir suçla suçlanan bir zenciyi savunmak için her şeyi riske atan bir adamın hikayesi çocuk kahramanın gözünden anlatılıyor. Şefkat dolu, dramatik ve düşündürücü Bülbülü Öldürmek okurları insan doğasının köklerine; masumiyet ve deneyime, nezaket ve zulme, sevgi ve nefrete, mizah ve pathosa götürüyor. Harper Lee'nin her zaman basit bir aşk hikayesi olarak gördüğü romanı bugün Amerikan edebiyatının bir şaheseri olarak kabul ediliyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/burma-gunleri/", "text": "Flory: Burma'da, İngilizlere ait bir odun şirketinde çalışan bir İngiliz'dir. On yılı aşkın süredir çalıştığı bölgenin insanlarına ve doğasına alışan hümanist bir adamdır. Yüzündeki doğum lekesi onun çekingen birisi olmasının nedenlerinden birisidir. Elizabeth'e olan karşılıksız aşkı onu hayattan koparır. Elizabeth: Anne ve babası öldükten sonra, yaşadığı şehir Paris'ten, Burma'ya amcasının yanına gider. Amacı zengin birisiyle evlenmektir. Flory'nin aşkına karşılık vermez çünkü ikisinin karakterleri taban tabana zıttır. Elizabeth ırkçı bir kadındır. Dr. Veraseami: Burma halkından olan Dr. Flory'nin en iyi arkadaşıdır. Doktor kültürlü birisi olmasına rağmen Avrupalıların, bölgeye medeniyet getirdiklerini hatta onların üstünlüğünü kabul eden birisidir. U Po Kyin: Burma, Kyauktada bölgesi sulh yargıcıdır. İtibar ve paraya tapar. Yazar bu karakter üzerinden, halkını arkadan vuran ve tabiri caizse; Sömürülen toplumlarda saygınlığı en az olan kraldan çok kralcı insan tiplemesini okuyucuya yansıtmıştır. George Orwell'ın Burma Günleri romanı 1934 yılında ilk olarak Amerika'da basıldı. Ana vatanı olan İngiltere'de basılmamasının nedeni ise kitabın İngiliz sömürgesini konu almasıydı. Hindistan ve Burma'da İngiliz sömürgesi devam ettiği sürece kitap yasaklı eserler arasında kaldı. Romanın yazarın ilk eseri olmasının yanı sıra onun Hindistan'da bulunduğu dönemi yaşayarak anlatması da romanın modern dönem edebiyatında ününü arttırmıştır. George Orwell, diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de sistemi yoğunca eleştirirken, İngiliz sömürgeciliğine de farklı bir bakış açısı getiriyor. Tarihi satırlardan okumaktan çok hayatın içinden anlatarak yaşananların derinliğini de okuyucusuna iletebilmiş oluyor. İnsanların renklerinden dolayı aşağılandığı, küçük görüldüğü Burma'da bölge halkı emperyalist güçlerin gövde gösterileri baskılanan halkın bir süre sonra işgalciyi kanıksaması da eleştiriliyor. Kendi ülkelerinde köle hayatı yaşayan bu insanların, kendilerine zulmeden beyaz adamı sahip olarak kanıksayacak sefil bir hale düştüğünü görüyoruz. Avrupa ülkelerinin sözde kalkındırmak için yerleştiği ülkelerde kurdukları hakimiyet ile bölge insanını ne denli soyduklarını ve faydalandıkları dile getiriliyor. Avrupalı, kendisini yerli halkın efendisi olarak görüyor ve her türlü sömürüye ve şiddeti de kendine hak görebiliyor. Her yıl alınan vergilerden çıkan dolayı ufak çapta isyanlar, kaba kuvvetle bastırılıyor. Hayatını kaybeden yüzlerce Burmalının hiçbir önemi olmazken, bir beyaz adamın öldürülmesi tahammül sınırlarının ötesinde kalıyor. Bir İngiliz'e yapılan en küçük bir müdahale bile büyük bir suç olarak kabul edilirken ekstrem durumlarda beyaz adam kutsallaştırılarak suç, günah ile eş değerleniyor. Roman konu aldığı coğrafyadaki ırkçılığın boyutlarını gözler önüne sererken, sömürülen halkın sessizliğiyle beraber baskının ve mandanın ne boyutlara ulaşabileceğini yaşanmışlıklarla anlatması bakımından daha da değer kazanıyor. Seçilen karakterler le de roman örgüsü, okuyucuyu içine çekiyor. Burma, Kyauktada bölgesi sulh yargıcı U Po Kyin, çocukluğundan beri İngiliz güçlerinin karşısında kendi halkının düştüğü durumu görerek dünya görüşünü şekillendirmiş bir adamdır. Yıllarca İngilizlere yaranmanın türlü yollarını arar. Yaşa dışı işleri yasal hale getirerek mesleğinde yükselir. Sulh hakimi olması işlerini daha da kolaylaştırmıştır. İngiliz sömürgesindeki halkını o da kendi gücünü kullanarak sömürür. Zenginliğiyle birlikte saldığı korku da artar. Satın alamayacağı kimse yoktur. Hayatında her istediğini yapan adamın, bir tek isteği kalmıştır. İngilizlerin kurduğu kulüp onun itibarını yükselteceği son noktadır. Kulübün üyelerinin tamamı İngiliz olmasına rağmen, yerli halktan bir kişinin üyelik talebi değerlendirilecektir. Burmada en kıdemli memur önerileceği için onun önündeki tek rakip Dr. Veraseami'dir. Doktorun seçilmemesi için elinden gelen her türlü karalamayı yapar. Ancak Doktorun en yakın arkadaşı olan Bay Flory bir İngiliz'dir ve aynı zamanda kulübün üyesidir. Flory'nin doktoru kulübe önerme olasılığına karşı onu da mercek altına alır. Flory, yirmi yaşından beri Burma'da yaşayan, diğer Avrupalılardan farklı olarak yerel halkı köle gibi görmeyen hümanist bir tiplemedir. Yüzündeki doğum lekesinden dolayı içine kapanıktır ve kendini ezik hisseder. Yıllardır yaşadığı bölgenin, sıcak iklim şartlarına ve yerel halkın geleneklerine alışır. Onu tek rahatsız eden şey, konuşabileceği, onu anlayan birisinin eksikliğidir. Doktor Veraseami, bu çevrede tek arkadaşıdır. Doktor, Avrupalıların bölgeye medeniyet getirdiğini savunsa da Flory, kullanıldıklarını, özgürlüklerinin ellerinden alındığını anlatmaya çalışır. Kulüpte de bu tür hümanist söylemleri tepki çeker. Kulübün diğer mensupları kendilerini efendi kabul etmekle zaten halkı köle saymaktadırlar. Flory'nin yalnızlığı Elizabeth'in gelmesiyle bir süreliğine biter. Elizabeth, anne ve babası öldükten sonra yalnız ve parasız kalmıştır ve yaşadığı şehir Paris'ten, amcasının yanına Burmaya gelir. Genç kız ve Flory birlikte uzun zaman geçirirler. Elizabeth'in ırkçı tavırlarıyla Flory'nin yerel halka yakınlığı ikili arasında sorunların yaşanmasına neden olur. Genç kız bir süre sonra Flory'den uzaklaşıp başka birisiyle görüşmeye başlar. Fakat Flory, Elizabeth' e aşıktır. Kendince ona ulaşmanın yollarını arar. U Po Kyin, Doktorla olan tek taraflı mücadelesi için türlü kumpaslar kursa da istediği etkiyi yaratamaz. Doktorun halkı ayaklandırdığı söylentisini yaydıktan sonra, insanları galeyana getirip İngilizlerin üzerine saldırtır. Bu ayaklanmayı, Flory ve Doktor Veraseami'nin yerel halkın üzerindeki olumlu etkileri sayesinde bastırılır. Fakat yargıcın durmaya niyeti yoktur. Taktik değiştirip önce Flory'yi İngilizlerin ve sevdiği kadının önünde küçük düşürüp doktoru saf dışı bırakmayı başarır. Flory, üzerine kurulan kumpastan habersiz sevdiği kadından olumsuz yanıt alır ve hayatına son verir. Doktor Veraseami, şehir dışına sürgüne gönderilir. U Po Kyin, yıllardır hayalini kurduğu kulüp üyesi olmayı başarsa da kısa süre sonra felç geçirip hayatını kaybeder. - Kitap ilk kez ABD'de 1934 yılında basıldı. - Britanya İmparatorluğu'nun Burma'daki sömürgeciliğini eleştiren kitap ertesi yıl İngiltere'de de basıldı, ama Hindistan ve Burma'da yasaklandı. Bu sözler, George Orwell'in Burma'daki İngiliz sömürgeciliğine bakış açısını yansıtıyor. Kendisi de Burma'da görev yapmış olan Orwell, en başarılı yapıtı olarak tanımlanan Burma Günleri'nde, İngilizlerin bu sömürgedeki yaşamını ve yaptıklarını, yerli işbirlikçileri ve fırsatçıları, yerli halka insanca yaklaşarak İmparatorluğun tutumuna karşı çıkanları, aşk, nefret, tutku çemberinde destansı bir anlatımla ele alıyor. Burma Günleri, ilk kez 1934 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlandı. Kitap ve yazarı hakkında herhangi bir dava açılmayınca, ertesi yıl İngiltere'de de basıldı. Ama sömürgecilik dönemi sona erinceye kadar kitabın Hindistan ve Burma'da satılması yasaklandı ve okuyanlar hakkında yasal işlemler yapıldı. Burma Günleri, İngiltere'nin, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk olduğu dönemdeki politik ve sosyal yaklaşımını göz önüne sererken, romandaki karakterlerin işlenmesindeki ayrıntılı ustalıkla da Orwell'in başarısını pekiştirdi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/butun-isimler/", "text": "Senhor Jose; Elli yaşlarında ve yirmi beş yılla yakın belediye arşivinde çalışmakta olan memurdur. Ayrıca romanın tek karakterdir. Roman, Senhor Jose adında 25 yıldır Nüfus Kayıt Merkez Arşivi'nde çalışan bir karakterin, Doğum ve ölüm kayıtlarının tutulduğu belediye arşivinde, ölüm düzenleme tarihi doğum, evlilik, ölüm kayıtları ile işlenmiştir. Romanın geçtiği yer, belirsiz ve isimsiz bir şehirde bulunan Doğumlar, Evlilikler ve Ölümler Merkezi Kayıt Defteri'dir. Bu belediye arşivi, şehrin tüm sakinlerinin sonsuz geçmişe uzanan kayıt kartlarını içerir. Senhor Jose; romanda özel bir isim verilen tek karakterdir. Senhor Jose yaklaşık elli yaşında ve yirmi yılı aşkın bir süredir Merkezi Kayıt Dairesi'nde alt düzey bir memur olarak çalışıyor. Senhor Jose'nin tek konutu belediye binasının bitişiğindedir ve tek bir yan girişe sahiptir. Bürokratik bir işin sıkıcılığına yenik düşerek çeşitli ünlüler hakkında bilgi toplamaya başlar ve bir akşam yan girişi kullanarak gizlice içeri girip kayıt kartlarını çalmaya karar verir. Bir gecelik bir girişimde, Senhor Jose yanlışlıkla bilinmeyen bir kadının kayıt kartını alır ve onu bulma konusunda hızla takıntılı hale gelir. Senhor Jose, eski komşularından bilinmeyen kadın hakkında bilgi toplamak için bir kayıt memuru olarak gücünü kullanır ve bir telefon rehberine bakması önerildiğinde, tavsiyeyi görmezden gelir, bunun yerine mesafesini korumayı seçer. Bu kadını aramak onu tüketmeye başlar ve işini yeterince etkiler, böylece Senhor Jose'ye garip bir şekilde sempati duymaya başlayan Kayıt Memurunun Merkezi Kayıt Dairesi başkanının dikkatini çeker. Yazı İşleri Müdürü tarafından bir memura gösterilen bu özel ilgi, Merkezi Kayıt'ın bilinen tarihinde emsalsizdir ve diğer çalışanları endişelendirmeye başlar. Senhor Jose, bir devlet memuru olarak görevlerini daha da ihmal eder ve hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği bu bilinmeyen kadının peşinden gitmek için kariyerini riske atar. - Portekizli yazar Jose Saramago , 1998 alıcısı Nobel Edebiyat Ödülü kitabıdır. - Roman 1997'de yazıldı ve 1999'da İngilizce 'ye çevrildi ve Oxford-Weidenfeld Çeviri Ödülü'nü kazandı. Don Jose, yirmi beş yıldır Nüfus Kayıt Merkez Arşivi'nde çalışmaktadır. Sağların ve ölenlerin kayıtlarının tutulduğu, hiyerarşik bir düzenin uygulandığı Arşiv'de, günlerini doğum, evlilik, boşanma ve ölüm belgeleriyle geçirir. Ancak Don Jose'nin herkesten sakladığı bir tutkusu vardır: Gazete ve dergilerden kestiği, ünlü kişilerle ilgili kupürleri biriktirmek. Koleksiyonuna eklemek için Arşiv'den gizlice aldığı dosyaların arasına meçhul bir kadının fişinin karışmasıyla Don Jose'nin sıradan hayatı yön değiştirir. Don Jose, bu kadının hayatıyla ilgili her şeyi öğrenme isteğiyle yanıp tutuşur. Neredeyse saplantıya dönüşen bu tutkudan çılgına dönen Don Jose, bilinmezlerle dolu, karanlık bir yola sapar. Araştırmaya devam ettikçe meçhul kadınla ve kendisiyle ilgili sarsıcı şeyler öğrenir. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Jose Saramago, bu absürd, ürpertici, gerçeküstü ve büyüleyici metinle, okurlarına, insanların yalnızlığını, tesadüflerin gücü ve etkisini, yaşayanlarla ölüler arasındaki o ince çizgiyi özgün bir anlatımla aktarıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/buyuk-umutlar/", "text": "Pip: Romanın ana karakteri olan bir gençtir. Köyde ablası ile beraber fakir bir hayat yaşamaktadır. Ablasının kocası Joe Gargery onun en büyük destekçisidir. Zenginlik hayalleri kuran hırslı bir adamdır. Joe Gargery: Pip'in ablasının eşi, köyün demircisi ve Pip'e her konuda destek çıkan arkadaşıdır. Abel Magwitch: Hapishaneden kaçan ve bir gün ormandan Pip'ten yiyecek isteyip yardım alan ve bu yardımı unutmayan öldüğünde ise tüm mirasını Pip'e bırakan mahkumdur. Charles Dickens bu adamı korkunç heybetli ve çirkin bir adam olarak tasvir etmiştir. Bayan Havisham: Evlatlığı Estella ile yaşayan yalnız bir kadındır. Pip ile kızının yakın olmasını isteyen ve onları her fırsatta bir araya gelmesini isteyen karakterdir. Estella: Bayan Havisham'ın evlatlığı genç kızdır. Annesinin Pip ile yakınlaşmasını ister ancak Estella soğuk ve kibirli tavırları olan bir karakterdir. Pip'in sürükleyici hayatını anlatan bu roman, 19. yüzyılda İngiltere'deki maden köylerindeki yaşamı yansıtıyor. Köyün madencisi Joe Gargery'nin çok zor koşullarda çalıştığı, ancak yine de çok fakir olduğu romanda yansıtılıyor. Romanda köylü ile şehir sakini arasındaki uçurum da fark ediliyor. Çünkü Bayan Havisham'ın kibirli tavrı; Estella'nın yüksek sosyete ile evlenme tercihi, zamanın sosyal yapısını açıklamaya yeterlidir. Ayrıca yazar, açgözlülük ve ayrımcılık temelinde sosyal düzene atıfta bulunur. Hikayenin kahramanı, Philip adında genç bir adam. Kız kardeşi ile fakir bir köyde yaşıyor. En çok sevdiği arkadaşı ablasının kocası ve köyün demircisi Joe Gargery'dir. Pip'in hayatı bir gece ailesinin mezarını ziyaret ettiğinde değişmeye başlar. Bir adam ormanda onunla yüzleşir ve ona yiyecek getirmesini ister. Charles Dickens bu adamı korkunç derecede görkemli ve çirkin bir adam olarak tasvir etmiştir. Bu adam bir süre sonra romanda yeniden ortaya çıkacak ve bu sefer Pip'in hayatını değiştirecektir. Görünüşe göre bu adam hapisten kaçmış biri. Adam Pip'ten yiyecek bir şeyler ister; Pip adamdan o kadar korkar ki, talebini reddedemez. Ama döndüğünde orada başka bir yabancı görür. İlk adamla kavga ederler. Diğer adam kavgadan sonra ortadan kaybolur. Abel Magwitch; yani hapisten kaçan tutuklu kısa sürede yakalanır. Pip bu olayı çabucak unutur. Bayan Havisham, evlatlık kızı Estella ile yaşayan yalnız bir kadındır. Pip'in kız kardeşinden Pip'i eve göndermesini ister. Bayan Havisham, evlilik sırasında kocası olacak olan adam tarafından reddedildi. Düğün gecesi sabahları yenilecek kahvaltı yıllardır sofrada pasta ile durmaktadır. Pip, Bayan Havisham'ı ziyaret ettiğinde tuhaf davranışını anlayamaz. Bayan Havisham, Pip'ten üvey kızıyla sık sık zaman geçirmesini ister. Estella'nın soğuk ve kibirli tavrı Pip'i rahatsız eder; Ama Estella'ya kızmış olmasına rağmen, Pip ona aşık olur. Pip çok hırslı biri olduğu için bir gün bu zavallı hayattan kaçacağını düşünür. Bu arada Pip'e gizemli bir kişiye miras kalır. Pip, bu mirasın kendisine Bayan Havisham tarafından verildiğini düşünür. Pip, Londra'da Herber Pocket adında bir adamla aynı odada yaşıyor. Avukatı Bay Jaggers, ona kimin yardım ettiğini söylemez. Pip artık Londra'da yaşayan bir beyfendidir. Bu hayata o kadar kapılmıştı ki, onu ziyarete gelen kız kardeşinin iyi kalpli kocasını küçük düşürmüştür. Ama Joe gittikten sonra pişman olur. Ancak Joe, yoksul hayatındaki en büyük destekçisidir. Londra'da Pip, varisinin bir zamanlar yardım ettiği kaçan mahkum olduğunu öğrenir. Hayatının düğümleri çözülmeye başlıyor. Çocukluk aşkı Estella da evlendi ve hatta kocasını kaybetmiştir. Ancak bu olaylardan kaçıp köyü ziyarete geldiğinde Estella ile karşılaşır. Artık ayrılmaları için hiçbir sebep kalmamıştır. - Roman BBC tarafından sinema ve dizi film olarak da uyarlanmıştır. - Köylü ile kentli arasındaki ekonomik düzey ve yaşam koşulları arasındaki uçurumu dile getiren yazar, bu romanı ile o devrin İngiltere'sindeki toplum yapısını da başarı ile aktarmış oluyordu. - Dıckens bu romanı ile Jack London, Richard Llewellyn gibi yazarları da etkilemiş, Dünya edebiyatında köy ile kentli arasındaki uçurumları anlatmaktan hoşlanan romanların ve romancıların da öncüsü olmuş oldu. - Dickens, bu romanı yazdığı yıllarda karısından ayrılmış 1858 sık sık seyahate çıkıp konferanslar vermeye başlamış ama artık çok yaşlanmış ve yorulmuştu. Bu romanını Gadshill'deki evinde istirahate çekilmek zorunda kalacağı yıllar içinde yazmıştır. Büyük Umutlar, XIX. yüzyıl İngiltere'sinde taşra ortamından büyük kente uzanan tam bir Victoria dönemi romanıdır. Charles Dickens, bu olgunluk dönemi eserinde köyünde zor bir çocukluk geçirdikten sonra esrarengiz bir mirasa konan Pip'in maceralarını anlatır. Gönlü karasevdayla, gözü yükselme hırsıyla perdelenmiş genç Pip'in serüvenleri, sanayileşen toplumdaki sevgisizliği, ikiyüzlülüğü ve para hırsını gözler önüne serer. Büyük Umutlar, Londra'da beyefendi konumuna yükselen Pip'in başından geçenleri anlatmakla kalmaz, birbirinden ilginç karakterlerle tanıştırır okuru. Dickens, romanın kahramanı Pip'in düşünce yapısını büyük bir incelikle ele alır. Bir yandan bireylerin düşkünlüklerini, başarısızlıklarını anlatırken diğer yandan da çağın gerçeklerine ve değerlerine ayna tutar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cadi/", "text": "Naşit Nefi Efendi: Kalem müdürü olarak hali vakti yerinde bir İstanbul beyefendisi. Binnaz Hanım: Naşit Nefi Efendinin eceliyle ölen ilk eşidir. Şükriye Hanım: Bir kaza sonucu yalının bahçesinde ölen Naşit Nefi Efendi'nin ikinci eşinden sonraki eşidir. Nesip İle Ragibe: Naşit Efendi'nin ilk eşinden çocukları. Fikriye Hanım: Naşit Efendini dördüncü eş adayı. Emine Hanım: Eşi öldükten sonra evine gelen dayısının eşi. Kadir Bey: Aramdil Hanım'ın büyük oğlu. Binnaz Hanım, ölümünden sonra dirildi ve ölümünden hemen sonra evlenen kocası Naşit Nefi Efendi'nin hayatını zehirledi. Hüseyin Rahmi'nin metafizik bir dedektif olarak başlayıp sonunda olayı akılcı bir çözüme bağlayan Cadı romanında evlilik kurumunun yanı sıra metafizik dünya görüşü de eleştiriliyor. Fikriye Hanım, kocası öldükten sonra küçük kızıyla birlikte amcasının evine taşındı. Bu durumdan pek de memnun olmayan Emine Hanım, toprağı daha kurumadan kocasını başka biriyle evlendirmek için planlar yapmaya başlar. Bunun için çöpçatan kadınlara büyük meblağlar adadı. Bir gün Fikriye için iyi bir servet bulunur. Görünüşte varlıklı ve varlıklı olan Naşit Nefi Efendi'nin iki çocuğundan sonra başka bir sorun kalmamıştır. Ancak Fikriye'nin küçük bir kızı olduğu için bu sorun o kadar önemli değildi. Aslında daha büyük sorunlar ve pürüzler vardı. Naşit Efendi'nin ilk eşi Binnaz'ın vefatından sonra ruhlar aleminden köşkü ziyaret etmeye başladığı rivayet edilir. Bunun için çok güçlü kanıtlar vardı. Naşit Efendi'nin ikinci eşinin köşkün bahçesinde esrarengiz ölümü ve üçüncü eşinin evi terk etmesi cadı dedikodularını güçlendirir. Bu söylentilere rağmen Emine Hanım, Fikriye'yi Naşit Efendi ile evlendirmeye karar verir. Hiçbir şeyden haberi olmayan Fikriye, amcası ve yengesinin isteklerine boyun eğer. Ancak sözün kesilmesinin ardından dedikodular yoğunlaştı ve Fikriye cadı olayını duyunca sözünden vazgeçer. Ancak teyzesi ve çöpçatan, bunların Naşit Efendi'ye iftira olduğunu söyleyerek Fikriye'yi aldattır. Bir gün eski arkadaşlarından Habibe Hanım adında eski bir misafir elinde sopayla eve gelir. Fikriye Hanım'a yapılan bu kötülüğe susamayacağını belirten Habibe Hanım, Naşit Efendi'nin üçüncü eşine gitmeyi teklif eder. Öneri Emine Hanım ve çöpçatan tarafından onaylandı ve ertesi gün hazırlanarak Şükriye Hanım'ın evine gider. Şükriye Hanım iyi bir eğitim almıştır. Nazik, güzel ve iyi okunan bir bayandır. Naşit Efendi'nin konağında geçirdiği günleri kaleme almış ve bu konuda bir kitap yazmıştır. Şükriye Hanım, babasının hurafelerin saçmalığı konusundaki konuşmalarından sonra Naşit Efendi ile evlenmeye karar verir. Ancak cadıyla ilgili söylentiler ve ikinci karısının başına gelen gizemli ölüm, onu korkusunu yenemez hale getirir. Naşit Efendi, kibar bir İstanbul beyefendisidir. Üstelik Şükriye'yi de sever. Konak, Rumeli'nin arka tarafındadır. Konaktaki erkek hizmetçiler dışında. Kıdemli hizmetçi İrfan kadın, Naşit Efendini' nin çocukları Nesip ve Ragibe çocuklarının bakıcısı Gülendam ve Şükriye Hanım'ın yatalak bir kayınvalidesi vardır. Nesip ve Ragibe çok şımarık çocuklardı, üstelik konakta kimse onları duymuyordu. Şükriye, çocuklarla birlikte her zaman her çeşit kuruyemiş ve en pahalı şekerler olduğunu fark eder. Bunları çocuklara kimin getirdiğini sorunca cadı annemiz cevap verir ve bir araştırma başlattır. Şekerleri kimin aldığını kimse bilmez. Sağlıklı bir sonuca ulaşamayan Şükriye, cadı hakkında biraz daha şüphelenir. Önce Gülendam'ın ağzını aradı ama bir sonuç alamaz. Daha sonra İrfan Kadın'dan birkaç şey öğrenebilir. Cadıyı bir kez görmüştür. Dahası, cadının ikinci karısının ölümüyle bir ilgisi vardır. İkinci eş, çocuklara iyi davranmadığı için cadı tarafından cezalandırılır. İrfan Kadın, Şükriye Hanım'a çocuklara iyi davranmasını tavsiye eder. Artık Şükriye'nin cadının varlığına dair şüpheleri artar. Bu konuyu kocası Naşit Efendi ile konuşmuşlar. Naşit Efendi, olaylara mantıklı bir şekilde baktı ve bunların tanımadıkları görünmez bir düşman tarafından yapıldığını savunur. Ancak cadının varlığına dair kanıtlar gün geçtikçe artmaktadır. Naşit Efendi cadıyı inkar etse de Şükriye Hanım'ın şüpheleri her geçen gün artar. Naşit Efendi'den başka kimsenin açmasının mümkün olmadığı kasadan Binnaz Hanım'ın mücevherleri alındıktan ve Binnaz Hanım'ın yazısının olduğu bir not bırakıldıktan sonra Şükriye cadının varlığına artık tamamen inanmıştır. Artık cadı hakkında ileri geri konuşmak yok, ona kutsal ruh deniyor. Yasin, Binnaz Hanım'ın adını saygıyla söylerdi. Rezidans halkı saygılarını göstermek için Binnaz Hanım'ın mezarını ziyaret etmeye karar verir. Hisar mezarlığındaki türbenin çevresi kalın parmaklıklı bir kafesin içindedir. Türbenin tek anahtarı Naşit Efendi'deydi ve türbeye hiçbir yabancı giremez. Türbeye girdiklerinde türbenin üzerinde kalemle yazılmış bir tasavvuf şiiri onları bekler. Bu şiirin bir yabancı tarafından yazılması çok zordur. Onlar bu şiire yorum yaparken. Okul yapımında çalıştığını öğrendikleri bir ırgat başı ile karşılaştılar, mezar başında duvar okurlar. Binnaz Hanım'ın ruhunu gördüğü gerçeğine ırgat başı bağlanınca cadının varlığından şüphe kalmaz. Ancak Naşit Efendi neye inanacağını şaşırır. Sonraki günlerde Naşit Efendi ceketinin cebinde bir not bulur. Not, Binnaz Hanım'ın el yazısıyla yazılmıştır. Notun içeriği, Binnaz Hanım'ın neden geri geldiğine dair sırlara cevap verir. Daha sonra bir medyumla görüşmeye karar verirler, ancak medyum cadının varlığını kabul etse de cadı çok güçlüdür. Eğer ruhlarını seviyorlarsa cadının dileklerini yerine getirmelerini söyler. Kocasından ayrılıp babasının evine gitmek isteyen Şükriye, babası tarafından caydırılır. Konağa silahıyla gelen babası korkmaması gerektiğini, bugün çocuklardan birini dövmesi gerektiğini, cadı gelirse onu vuracağını böylece cadının yalanına son vermesi gerektiğini söyler. Şükriye babasının dediğini yaptı ve çocukları tokatlar. Şükriye ve babası cadıyı beklemeye başlarlar. Kahvelerini içtikten sonra uykuya dalan baba kız, cadının sesiyle uyanır. Binnaz Hanım'ın ruhu önlerindedir. Babası vurur ama ruha bir şey olmaz. Cadının varlığını kabul eden baba ve Naşit Efendi, Şükriye'nin ayrılma kararına karşı çıkamaz. Şükriye kitabını kapattır ve anlatacaklarını bitirir. Fikriye evlenmeyi reddeder. Emine Hanım ise bu kararla ilgili fazla bir şey söylemez. Cadı söylentileri İstanbul'un her tarafına yayıldığında Naşit Efendi evlenecek bir eş bulamaz. Çocuklarını büyüttü ve evlenir. O da daha küçük bir eve yerleşir. Harfler ve cadı artık görünmez. Daha sonra eve bir zarf gelir. Mektup, eski yalı komşusu merhum Aramdil Hanım'ın en büyük oğlu Kadir Bey'dendi. Mektup her şeyin içini ortaya çıkarır. Cadı diye bir şey yoktur. Aramdil Hanım ve Binnaz Hanım çok iyi arkadaşlardı, hangisi önce ölürse çocuklarını birbirlerine emanet ederler. Aramdil Hanım, Binnaz Hanım'a verdiği söz doğrultusunda Naşit Efendi'nin evlenmesini engelleyerek çocukları üvey annelerinin şerrinden korumak istemiştir. Bu sebeple köşkün üzerine bir kapı, altına da bir tünel yaptırmıştır. Avrupa'da heykel eğitimi alan küçük oğluna Binnaz Hanım'a benzeyen bir kostüm yaptırır. Kadir Bey'in yalıyı yıktırmasından sonra ortaya çıkan pasajlar, Binnaz Hanım'ın annesinin göğsündeki elbisesi ve Aramdil Hanım'ın notlarıyla her şey netleşir. Artık cadı olmadığı kanıtlandı ve tüm gerçekler ortaya çıkar. Naşit Efendi, gazetelere gerçeklerle ilgili ilanlar verse de Cadı dedikodularının önüne geçememiştir. Kendine asla bir eş bulamayan Naşit Efendi, ömrünün sonuna kadar yalnız yaşar. - Cadılara, hortlaklara, ruh çağırmaya ve büyücülere inanan halkın boş inançlarını eleştiren Garaip Faturası adlı dizi içinde yayınlandı. - Gürpınar'ın bu türe benzer öteki yapıtları olan Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç ve Gulyabani'de cadılar ve büyücüler ortaya çıkar; tüm bunlar çevresinde güldürücü olaylar ve durumların hepsi bir arada verilir. - Olayların iç yüzü verilerek: cadılara, hortlaklara, ruh çağırmaya ve büyücülere inanan kişilerin gereksiz uğraşlar peşinde oldukları sonucuna varılır. - Romanın dili oldukça sadedir. Ayrıca Gürpınar'ın bu romanını yalın ve basit bulan Şehabettin Süleyman, Rubap dergisinde bu romanı sert bir şekilde eleştirmiştir. Binnaz Hanım, öldükten sonra dirilerek, ölümünden sonra hemen evlenen kocası Naşit Nefi Efendi'ye yaşamı zehir eder. Hüseyin Rahmi'nin, metafizik bir polisiye biçiminde başlayan, sonunda olayı akılcı bir çözüme bağlayan Cadı romanında, evlilik kurumu kadar, metafizik dünya görüşü de eleştirilmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cador/", "text": "Akhbar: Ülkesinden çalışmak için ayrılmış, fakat geri döndüğünde arkasında bıraktıklarını bulamamış genç bir adamdır. Ailesini, kişiliğini, özgürlüğünü, yaşanmışlıklarını kaybeder. Salah: Akbar'ın çocukluk arkadaşıdır. Savaş başladıktan sonra ailesiyle birlikte güneye göç eder ve bu sayede ailesini de savaştan kurtarır. Yazarın bu eserinde Ortadoğu coğrafyasının bugününe ve geçmişine ait savaşların yarattığı kaos ortamını konu edinilmiş. Baskıcı rejimlerin kişiler üzerinde kurduğu otoriteyle onları sindirip, kişiliksiz müritlere dönüştürdüğünü savunur. Bireyler hakları ellerinden alındıkça her şeyi itirazsız kabul eden edilgen bir toplum haline dönüşüyorlardır. İnsanları saran korku onların bir süre sonra etkisiz olmalarını sağlamıştır. Yazar, romanın ana karakteri Akhbar' ın ailesini arayışının arkasında kendi kimliğini, insan olarak var olma çabasının verdiği varoluşsal kavgayı anlatmaktadır. Akhbar savaş sonrası döndüğü ülkesinde çocukluğunu, ailesiyle olan anılarını, sevgilisiyle kurduğu hayallerini arayacak fakat savaşın yok ettiği kuru ve ölü bir toprak dışında bir şey bulamayacaktır. Ülkesinde kadının varlığı, bir örtünün altına saklanarak yok sayılmış, sevdiklerini hatırlatacak imgelerde beraberinde yok olmuştur. Distopik gibi nitelendirilebilecek bu roman hayatın gerçekleriyle örülmüş etkili bir eserdir. Yazarın 2004'te yayımladığı roman Ortadoğu coğrafyasını çok iyi analiz eder ve dili ile akıcı bir tempoya sahip bir eserdir. Romanın ana karakteri Akhbar, çalışmak için ülkesinden ayrılmış bir genç. Çalışmaya başladıktan sonra kendisine tek kişilik bir hayat kurar ve başlarda ailesi ve sevgilisiyle iletişim halindeyken daha sonraları bu giderek azalır ve tamamen kesilir. Ülkesinde çıkan savaş ve rejim değişikliğinden korkarak geri dönmeyi erteler. O dışarıdayken ülkesinde olup bitenleri öğrendikçe endişeleri de artar. Zamanla rejimin yumuşadığı, baskının hafiflediği haberleri cesaretlendirir ve ülkesine geri döner. Savaşa bizzat şahit olmamasına rağmen sınır kapısında gördüğü manzara ile dehşete kapılır. Eskiden güvenle yürüdüğü yollar, elektrikli tel örgülerle, hendeklerle, mayınlarla, gözetleme kuleleriyle dolmuştur. Kolluk kuvvetleri rüşveti, adam kayırmayı, kendilerine hak gördükleri her ne varsa bunu devletin adına yapmaktadırlar. Akhbar yaşadığı şehre geldiğinde içini tanıdık bir huzur kaplasa da ailesini aradığı yerde bulamaz. Onları tanıyabilecek hemen herkese sorar fakat aradan uzun yıllar geçmiş, savaş çıkmış, can kayıpları ve göçler olmuştur. Değişen rejimle suret yasağı katı kurallarla genişletilmiş, tek gösterenin tanrı olduğu düşüncesiyle, insanın gösterdikleri görmek istemeyen bir yönetim oluşmuştur. Kadınlara zorla burka giydirilmiş, görüntüleri ve sesleri yasaklanmıştır. Akhbar tanıdık bir yüz aradıkça sadece bir örtüyle karşılaşır ki buna bakması bile yasaktır. Haftalar süren araştırmalarından sonra kardeşinin şehit olduğunu, ablasının ise oğlunun İslam'ın Askerleri tarafından öldürüldükten sonra göç ettiğini, annesinin ise kendi isteği dışında evlendirildiğini öğrenir. Öğrendikleri bir duyumun ötesine gitmez, onların gittikleri yerler ile ilgili en ufakbir bilgiye ulaşamaz. Sokak sokak, ailesini ve geçmişinden küçük bir hatırayı arayan Akhbar, çocukluk arkadaşı Selah'la karşılaşır. Selah, ona ailesinin başına gelenleri anlatır. Hayatta olduğunu öğrendiği annesini ve kız kardeşini aramadık yer bırakmaz. Tıpkı çador giyen kadınlar gibi görünmez olmuşlardır. Akhbar'ın ailesini bulma çabası, yerini dağılmış hayatları gözlemlemeye bırakır. Artık onunda var oluşunun bir anlamı kalmamıştır. O da burka giyerek, görünmez olmak ister. Ülkesine gelirken sınır kapısında ailesini kaybeden bir meczup gibi dolaşmaktadır artık."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cakircali-efe/", "text": "Çakırcalı Mehmet Efe: On beş yıldan fazla bir süredir Osmanlılara karşı hayduttu. Kısa sürede itibarını yaydı. Aslında birçok insanı öldürdü ama aynı zamanda onu zenginlerden alıp fakirlere dağıttığı için de destekleniyor ve seviliyor. Ayrıca eski haydutlardan biri olan babasının intikamını almak istiyor. Çakırcalı Ahmet Efe: Çakırcalı Mehmet Efe'nin babasıdır. Eskiden eşkiya olan, sonra eşkiya olmayı bırakıp karısı ve oğluyla kendi halinde bir hayat yaşayan adamdır. Bir haber üzerine zaptiye çavuşu Bosnalı Hasan tarafından öldürülür. Bosnalı Hasan: Devletin zaptiye çavuşudur. Gelen bir ihbar üzerine Ahmet Efe'yi tedbir amaçlı öldürür. Mehmet Efe'nin de dağa çıkacağını fark eder ve yakından takip ederek, zaman zaman çeşitli suçlar işlediğini söyleyerek onu hapse atmaya çalışır. Çakırcalı Mehmet Efe ve onu doğru bulanlar dağda eşkıya olurlar. Pek çok insanı öldürmelerine rağmen, şöhretleri ve efsaneleri zenginlerden fakirlere dağıtmak ve yoksulların koruyucusu olmak için yayılmıştır. Çakırcalı Ahmet Efe eşkıyalığını bırakıp kendi halinde bir yaşam sürdürmektedir. Ancak daha sonra çıkan bir haber üzerine haydutların tekrar dağa tırmanmalarını önlemek için ölüm emri çıkarılır ve zaptiye çavuşu Bosnalı Hasan, emri yerine getirir ve Çakırcalı Ahmet Efe'yi öldürür. Çakırcalı Ahmet Efe öldüğünde oğlu Mehmet henüz on bir yaşındadır. Mehmet, bu sırada babasına da yardım eden Haydut Mustafa'nın desteğiyle yasadışı tütün satışına başlamıştır. Bu sırada bu işi yaparken birlikte çalıştığı haydutlardan birinin karısı onu terk eder ve başka bir gençle kaçar. Mehmet onların peşinden koşar ve onları öldürür. Bosnalı Hasan olayların farkında olup Mehmet'i hapse atar ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılır. Bosnalı Hasan, özellikle bu krizden sonra Çakırcalı Mehmet Efe'nin başına bela olacağının farkındadır. Zamanla onu hapse attırmak için her türlü iftira ve suçlamalarda bulunur. Mehmet ise bu suçlamalar karşısında çok açgözlü ve öfkeli olur. Hem de babasının intikamı için genç kahramanlarla dağa çıkarmaya başlar. Osmanlı'nın onları yakalaması için haberler de gönderiyorlar ve zaten zenginlerden alıp fakirlere dağıtmaya başladıkları için haber onlara kısa sürede ulaşıyor. Mehmet, sonunda onu kovalayan Bosnalı Hasan'ı öldürür. Osmanlılar ise artık Çakırcalı Mehmet Efe ile baş edemeyeceğini anlar ve dağdan inmek için ona defalarca af çıkararak dağdan indirmeye çalışırlar. - İzmir'in Ödemiş ilçesine bağlı Türkönü köyünde doğmuş Ege efelik kültürünün en ünlü simalarından biridir. - Çakırcalı Mehmet Efe'nin hayatı pek çok araştırmacı ve romancı tarafından da ele alınmıştır. - Bu konuda ilk yayınlanan roman Zeynel Besim Sun'un Çakıcı Mehmet adlı eseridir. Yazarın köy köy dolaşarak efeyi tanıyan ve onun yanında bulunmuş kişilerin anılarından yararlanarak ele aldığı romanı bir belgesel niteliği de taşır. - Çakırcalı Mehmet Efe'nin tarihi kişiliğinden yola çıkılarak yeniden kurgulanmıştır. - Yaşar Kemal, romanın ön sözünde, Çakırcalı Efe'nin yaşamını ilk defa 1956 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımladığını, Çakırcalı Efe romanına kadar kitap olarak bastırmadığını ve Çakırcalı'nın öldürülmesi bölümünü gazetedeki şekliyle düzenlediğini belirtmiştir. - Eser, Ankara Devlet Opera ve Balesi Birim Dans Tiyatrosu tarafından baleye uyarlandı. Çakırcalı Memed Efe, on beş yıldan fazla bir zaman boyunca eşkıya olarak Osmanlıya başkaldırmış, binden fazla insanı öldürmüş, öte yandan fakir fukaranın koruyucusu olmuştur. Yaşar Kemal, Çakırcalı'yı öldüren müfrezenin kumandanı Albay Rüştü Kobaş'ın verdiği bilgiler ışığında eşkıyanın hayat hikayesini, tanıklarının yorumlarına da yer vererek anlatır. -New Statesman, - -Norrtelje Tidning, - -Le Figaro, -"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/calikusu/", "text": "Feride: Kendisi ile barışık bir karaktere sahiptir. Her zaman hayat dolu ve zeki bir yapısı vardır. Kendisini Anadolu'da öğretmenlik yapmaya adamıştır. Yıllarda ülkenin farklı köşelerinde, farklı zorluklar ile çalışmaktadır. Kamran: Feride'nin teyzesinin oğludur. Yakışıklı ve kibar bir kişiliğe sahiptir. Feride'nin ise aşık olduğu adamdır. Munise: Feride'nin görev yaptığı köylerin birinde onun öğrencisidir. Hasta ve yoksul bir çocuk olmasına rağmen son derece düzgün biridir. Feride'nin evlatlığı olarak onunla hayatını paylaşmaktadır. Müjgan: Feride ve Kamuran'ın arkadaşı, aynı zamanda da akrabasıdır. Onların kavuşması için en çok çaba gösteren bireydir. Hatice Hanım: Feride'nin görev yaptığı bir köyde, ondan önce öğretmenlik yapmış kadındır. Eğitimsiz ve bağnaz bir karaktere sahiptir. Çalıkuşu Kitabı Konusu genel olarak, Feride ve Kamran arasında yaşanan aşk Konusu değinmektedir. Kısaca Çalıkuşu Kitabı Feride, Kamran karşısında hırçınlaşmış ve ondan nefret ettiğini dile getirmiş olsa da yaşadığı ömrü boyunca onu hep sevdiği Konusu vurgulanmıştır. Çalıkuşu Kitabı ihanet, gurur ve kıskançlık temaları romanda derinlemesine işlenmektedir. Çalıkuşu Kitabı, bu noktadan sonra Anadolu'nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yapmaya başlaması ile devam eder. Feride son derece idealist bir kızdır. Ancak güzelliği her zaman onun başına bela olmaktadır. Hakkında birçok farklı dedikodu çıkmaktadır. Zeyniler Köyü içerisinde yaşarken tanıştığı Doktor Hayrullah Bey ile Kuşadası'nda ikinci defa karşılaşır. Hayrullah Bey son derece babacan bir yapıya sahiptir. Feride'yi de kızı gibi korumaktadır. Ancak halkın çıkarttığı dedikodular ve ortaya attıkları onun Çalıkuşu Feride ile kağıt üzerinde evlenmesine sebep olur. Fakat aralarında her zaman bir baba ve kızı ilişkisi bulunmaktadır. Bu durumda hiçbir zaman bozulmamaktadır. - Nuri Gültekin, Çalıkuşu adlı Romanı öncelikle İstanbul Kızı adı ile dört perdelik bir oyun olarak yazmıştır. Daha sonrasında Vakit Gazetesi'nde Çalıkuşu adı ile Kitabı olarak yayınlandığında kitap büyük bir ilgi görmüştür. - Duygusal bir olayı ele almakla birlikte roman dönemin toplumsal sorunlarını da ortaya koymaktadır. - Roman Türkiye'de yeni, eskiyi unutturan ve modern bir dönemin başlamasını destekleyen bir roman olarak da kabul edilmektedir. Dördüncü sınıftayım. Yaşım on iki kadar olmalıydı. Fransızca muallimimiz Sör Aleksi bir gün bize yazı vazifesi vermişti. Hayattaki ilk hatıralarınızı yazmaya çalışın. Bakalım neler bulacaksınız? Sizin için güzel bir hayat temrini olur demişti. Hiç unutmam; yaramazlığımdan, gevezeliğimden bıkan sörler o sınıfta beni arkadaşlarımdan ayırmışlar, bir köşede tek kişilik bir küçük sıraya oturtmuşlardı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/camasircinin-kizi-kucucuk/", "text": "Yoksulluğu ve yoksunluğu en iyi anlatan yazarlarımızdan Orhan Kemal Çamaşırcının Kızı'ndaki öykülerinde tükenmez hayalleriyle umutlarını canlı tutmaya çalışarak gerçekliğin acımasız soğuğundan korunmaya çalışan insanları konu ediniyor. Çamaşırcının Kızı Küçücük, Orhan Kemal'in On üç öyküsünden oluşan bir kitaptır. Kitaptaki öykülerin ortak özelliği; mutsuz, yoksul, hayat ile mücadele halinde olan, çaresiz ama bir o kadar da umut dolu olan insanların gündelik hayat hikayeleri ele alınmıştır. İstanbul'un unutulmuş ve ötekileştirilmiş semtlerinden birinde teyzesiyle birlikte yaşayan ve evin tek geçimini sağlayan Ayten, mahallenin kahve köşelerinde boş boş oturan, ekmek tutamadığı Erol'a aşık olur. Ve nasıl bir aşk, nasıl bir göz bağı. Erol, tütün fabrikasında çalışan annesiyle birlikte yaşıyor, annesi orada çalışıyor, bir anda futbol hayallerinin peşinden koşuyor. Ama her şeyde olduğu gibi futbolda da beceriksiz. Erol, Ayten'in ona olan sevgisini her şekilde kullanmakta çok iyidir. Sürekli ondan para ister, her istediğini alır ve evlilik vaadiyle onu aldatır. Tabii Ayten tüm bu parayı nasıl kazanabilir, Pakize Abla'nın eline geçmiştir. Koluna girer ve Pakize Abla tarafından Beyoğlu sokaklarında zenginlere satılır. Erol'un bundan haberi yoktur ama söylentiler sayesinde bir süre sonra öğrenir. Futbolda dikiş dikemeyen Erol bir gün maçta ayağını kırdı ve Ayten bunu öğrenip yanına gitti. Erol'un tedavisi için elindeki tüm parayı vermek ister ama annesi tarafından kapıdan atılır. Hem annesinin hem de çevresinin baskıları nedeniyle Erol da Ayten'e karşı güçlü bir tavır aldı. Ancak bir gün Erol'un arkadaşı Altındiş ona Ayten'i haraç etmesini ve bu şekilde geçimini sağlamasını tavsiye eder. Erol'un aklına gelen bu fikir, kendisini Beyoğlu'nda bulmasını sağlar. Ayten'i bulduktan sonra sokağın ortasında tekmeler ve tokatlar. Ama Ayten hala onu yenemez. Orhan Kemal bu hikayede aşkın çaresizliğini çok etkili bir şekilde anlatmıştır. Aşk yüzünden kullanılan ve istismar edilen küçük, güncel ve hüzünlü bir hikaye. Para için bir mahkuma afyon getirirken yakalanıp kovulan bir gardiyanın kısa öyküsüdür. İşten kovulduktan sonra şeker hastalığıyla uğraşan ve geçimini sağlamakta zorlanan bu adam, en azından birkaç gün karnımı doyurup bakacağım umuduyla kendine zarar vermenin ve hastaneye yatmanın yollarını arıyor. Sonunda bir şekilde kendini yaralar ve hastaneye götürülür. Ancak hastanede korktuğu gözlüklü doktorla tanışır ve doktor tüm hayallerini gerçekleştirir. Fabrikadaki işlerinden kovulduktan sonra aile baskısıyla yoksulluğa ve yoksulluğa alışan iki küçük kızın kısa ama çok acıklı hikayesini anlatıyor. On dört yaşında köyünde işlediği bir cinayetten dolayı hapsedilen göçmen bir ailenin oğlunun hikayesidir. Yerleştirildiği koğuşta pek mutlu olmayan Recep, cezaevi müdürüne giderek diğerlerinin kendisini rahatsız ettiğini söyler ve müdürden iş ister. Hikayesini duyan yönetici, daha sonra onu revirdeki aşçıya yardımcı olarak görevlendirir. Zaman zaman çalışkanlığıyla aşçının gözüne takılan Recep, onunla arkadaş olur. Ona okuma yazma öğretmesini ister. Hayali doktor ve asker olmak olan umutlu bir çocuğun hayat hikayesini okuyacağınız bu kısa hikaye sizi etkileyecektir. Bir karı koca evde oturup doktor anne baba olarak geçirdikleri zamanın hayalini kuruyorlar. Hayattan tek istedikleri, oğullarının doktor olup onlarla ilgilenmesi, şık giysiler içinde lüks konaklarda yaşamalarını sağlamaktır. Bunu o kadar çok isteyeceklerdir ki, oğullarının evinde bir odada kimseye dokunmadan yaşama hayali bile onlara umut verir. Kitaba adını veren başka bir hikayedir. Neriman, çamaşırcı Hacer'in tek kızıdır. Tek arzusu İstanbul'a gidip sinema sanatçısı olmaktır. Annesi de bu isteğini ondan daha coşkulu bir şekilde desteklemektedir. Zengin olmak, konaklarda yaşamak, hizmetçi ve şoför sahibi olmak en büyük arzularıdır. Neriman bu coşku uğruna genç bir lise öğrencisinin peşine düşer ve verdiği sözlere inanır. Çevresindeki kardeşleri onu uyarsa da Neriman bunun kıskançlık olduğunu düşünür ve bu genç öğrenciye hayali için para ödetmeye başlar. Bu hikayede yoksulluktan bıkmış, aydınlık hayatlar peşinde koşan ve bunun hayaliyle yaşayan bir genç kızın hikayesini okuyacaksınız. Yalnız ve zavallı bir hayat yaşayan, hayatının zorluklarında ölümü sık sık düşünen ama kendi canına kıymaya cesaret edemeyen bir kadının hayat hikayesidir. Parklarda müşteri bekler, ona bir simit verir ve karnını doyurana kendini verir. On dokuz yaşındaki Şadiye ile büyük eşi ressam Celal'in hikayesidir. Şadiye ne kocasından ne de yaşadığı hayattan memnun değildir. Celal'den sürekli onu boşamasını ya da öldürmesini ister. Celal onu ne terk edebilir ne de sevdiği için öldürebilir. Şadiye mahallenin ortasında sürekli Celal'e hakaret eder, bir adamı incitebilecek her şeyi bağırır ve herkese zayıflığını ilan eder. Bu konuşmaya dayanamayan Celal kendini öldürmeye çalışır ama onu da beceremez. Bu hikayede, çaresiz ve aşık bir adamın çaresizliğini okuyacaksınız. On yılını bu işte geçiren ve sebepsiz yere kovulan yaşlı Halo'nun hikayesidir. Yıllardır çöpçülük yaparak geçimini sağlayan Halo, işinden kovulunca çaresiz kalır. Ancak ona alışan ve onu seven mahalle, Halo'yu yalnız bırakmaz ve belediyeye karşı çıkar ve onu işe geri döndürmeye çalışır. Mahallenin arkasında durması çöpçüye umut veriyor ve işine geri döneceği umuduyla beklemeye başlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/camlicadaki-enistemiz/", "text": "Deli Amca: Romanın kahramanıdır. Muhafazakar görünümüne rağmen dengesiz, kendini beğenmiş, bencil, kadın düşkünü bir tiptir. Hala: Deli Amca'nın karısıdır. Dengeli, samimi bir kadındır. Eşine karşı çok hoşgörülüdür. Hacı Vamık Bey: Deli Amca'nın babasıdır. Bir palyaço tipidir. İşini tatlı bir dille yürütür. Konağı olduğunu iddia eden Deli Amca lakaplı zengin bir adamın zevke ve kadınlara olan düşkünlüğü ve fiyaskoyla sonuçlanan hayatı konu alır. Hareketlerinde ölçüyü kaçırdığı için herkes tarafından deli olarak nitelendirilen Hacı Vamık Bey, dindar görünüşlü, sürekli öksüren, abartılı giyinen biridir. Deli Amca olarak romana konu olan Hacı Vamık Bey, Çamlıca'da bir konakta yaşamaktadır. Köşkte bir de mescit bulunmaktadır. Deli Amca muhafazakar kimliğinin yanı sıra her türlü batıl inanca, büyüye ve falcılığa da inanan bir kişidir. Deli Enişte konağını satışa çıkarır ama satmaz. İnsanların malikanesi için ne kadar ödeyeceğini görmek ister. Sirke gitmek de Deli Amca'nın zevkleri arasındadır. Çocukları alır. Ancak etrafındakiler onun kızlara bakmak için konağa gittiğini söylerler. Pokercidir, namaz vakti gelince pokeri bırakır ve rekatlar arasında oyunun nasıl gittiğini sorar. Kızların okumasını istemiyor, yoldan çıkacaklarını düşünüyor. Ancak kendi kızının okumasını çok isterdi. Deli Enişte, dalkavuk tipli babası Hacı Rakım Efendi aracılığıyla devlet tarafından birçok misyona gönderilir. Büyük görevlerde de mevcuttur. Arabistan akıllarda çok kalır. Ancak rüşvet aldığı için sık sık görevinden alınır. Karısı çok dengeli ve mantıklı bir kadındır. Samimi dindar, iyi bir kadındır. Amcası karısını aldattığı için karısı ondan boşanır. Romanın sonlarına doğru Deli Amca konağında kadınlara yönelik eğlenceler düzenlemektedir. Kadın düşmanlığı komşuları da rahatsız ediyor. Kan emici bir simsar olan Tellal Hüseyin Efendi, hayatının son günlerinde Enişte'yi onun zaaflarından yararlanarak aldatır. Deli Amca yaşadığı hayattan pişmanlık duyarak yatağa düşer ve konağında mutsuz bir şekilde ölür. Abdülhak Şinasi Hisar'ın hikaye dediği romanları, insanın iç dünyasının izini süren, ruhunun derinliklerinde seyreden üslubuyla 20. yüzyıl klasiklerimizdendir. Hisar, özgün diliyle karakterlerini ve hayatlarını inşa ederken onlara hem çok yakın hem çok mesafelidir. Romanlarını vakaların değil karakterlerin etrafında kurgulayan Hisar, zaman ve mekanı geçmişseverlikten ziyade hafızanın temel taşları olarak kullanır. Abdülhak Şinasi Hisar, ikinci romanı Çamlıca'daki Eniştemiz'de, Fahim Bey ve Biz'de de adı geçen deli enişteyi, incelikli bir zaman çizgisinde hikaye ederken, okurlara Don Kişot'la akraba bir karakter sunar. Bu akrabalık Vamık Bey'i gündelik hayatta çevresindeki insanlardan ayrı tutar. Abdülhak Şinasi Hisar'ın dil kullanımındaki ustalığı ve karakterleri derinleştirmekteki başarısıyla Çamlıca'daki Eniştemiz, edebiyatımızdaki zamansızlığının içinde yolculuğuna devam ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/can-senligi/", "text": "Hüseyin Ağa: Romanın ana karakteridir. Seksenli yaşlarda, ak saçlı, çocukları olmasına rağmen bir başına yaşayan ve yalnız kalan ve yalnız ölen bir adamdır. Fadik Hatun: Yıllarca dul kalan ve sonunda Hüseyin Ağa ile evlenen fakir bir kadındır. Nail Bey: İyi niyetli, güzel yürekli bir adamdır. Salim: Yıllar boyu babasının evinde yaşayan semercilikle uğraşan Hüseyin Ağa'nın oğludur. Romanın kahramanı eski bir köylü olan Hüseyin Ağa'dır. Hüseyin Ağa'nın dertleri, yalnızlığı ve bağında koruduğu Nail Bey'e anlattığı geçmişi romanın konusunu oluşturmaktadır. Romana adını veren Can Şenliği, Hüseyin Ağa'nın yalnızlığını paylaştığı eşeğidir. Hüseyin Ağa seksen yaşında bir adamdır. Karısı öldükten sonra evini oğullarına bırakır ve handa çalışır. Hüseyin Ağa, çocuklarının meslek sahibi olmasını istiyordu. Ancak iki oğlu bu duruma razı olmaz. İki oğlu evli ve onları uzun süredir görmemiştir. Hüseyin Ağa, han dediğimiz alışveriş yollarında yıllardır eşekle meyve sebze taşır. Oğlu için bir heybe dükkanı açtı ve oğlunun eli altında hizmetçi olur. Oğlu evlendikten sonra gelin Hüseyin Ağa'yı istemez. Küçük oğlunun yanına gidiyor ve o da istemez. Sonra Hoset'in hanına gelir. Burada eşeklerle yük taşır ve onlarla ilgilenir. Ancak hancı beş kuruşa insanları ve eşekleri görünce Hüseyin Ağa'nın namusu incinir. İşini bırakır. Nail Bey, bağına bakıcı arar. Hamamcı Mustafa, Hüseyin Ağa'yı Nail Bey'in koruması olarak bulur. Hüseyin Ağa'nın kulakları zor duyulsa da görme yeteneği iyidir. Bağda bekçi olmayı seve seve kabul eder. Ayda yüz yirmi kayme alacak ve bunun kendisine çok iyi geleceğini düşünüyor. Söylenenlere kadar gelir. Oturacak, uzanacak bir çul bulamaz. Bağa yakın bir evden çul ister. Ev sahibi çul vermez. İronik olarak, çulun kendisine yakışmadığını, ağasının kilim ve halıların üzerinde oturduğunu söyler. Bunun üzerine Hüseyin Ağa sinirlenir. Dilencilere gelmediğini, bağda bekçilik yaptığını söyler. Hüseyin Ağa kuru zeminde çaresizce yatar. Nail Bey, üç gün sonra bağın yanında durur. Hüseyin Ağa'ya sigara getirir. Yalnızlıktan yakınan Hüseyin Ağa, koruduğu bağda düşünmeye daha çok vakit bulur. Sürekli ölümü düşünür. Bağda bazen kendi kendine şarkılar söyler. Yalnızlığa daha fazla dayanamaz ve Nail Bey'den kendisine eşek almasını ister. Eşek onun için bir yaşam şöleni olacak. Yanında nefes alan bir canlının olması ona huzur verir ve kendisini yalnız hissettirmez. Bağa giren çocuklar onunla alay ederler. Hüseyin Ağa, bunlara cevap verirse bir sonuç alamayacağını bilir. Onlara sırtını döner ve gitmelerini bekler. İhsan Ağa'nın bağın bekçisi olduğundan ve Hüseyin Ağa'yı çekemediğinden şikayet eder. Bay Nail bu şikayete aldırmaz. Bağın yanında Ayşe adında bir gelin evi var. Ayşe bu yaşlı adama çok iyi davranır. Kocasının gece vardiyasında çalıştığını ve yalnız olduğunu söyler. Bekçilik işi bitince Hüseyin Ağa'da bir umut belirir. Ayşe'nin yaşlı annesiyle evlenmeyi düşünmektedir. Evlilikteki amacı sadece ruh eşi olacak biri, bir yaşam festivalidir. Ayşe'ye gider. Annesiyle evlenmek istediğini ve onu memnun ederse kocasını gece nöbetinden çıkaracağını söyler. Ayşe buna çok sevinir. Bir şekilde annesiyle hemfikirdir. Hüseyin Ağa'nın oğulları kendi evinde kurulmuştur. Hüseyin Ağa, ev karşılığında birkaç bin alacağını düşünür. Bu yüzden Ayşe'ye parası olduğunu ve ihtiyaçlarını karşılayacağını söyler. Köylüler olanları duyar. Dedikodu söner. Hüseyin Ağa ve Ayşe'nin annesi Fadik Hatun hakkında konuşur. Fadik Hatun ile Hüseyin Ağa evlendi. Hüseyin Ağa bu parayı oğullarından alamaz. Evlendiği kadın onu hor görmeye başlar. Köyde çıkan bir diğer dedikodu ise Hüseyin Ağa'nın namaz kılıp kılmayacağıydır. Bu söylentilere karşılık eşi Fadik, Hüseyin Ağa'ya dua etmesini söyleyerek azarlar. Köydeki kadınlar karısının kafasını karıştırır. Fadik bu kez Hüseyin Ağa'nın cebinde para olup olmadığını kontrol eder. Hüseyin Ağa'nın yanına geldiğinde parası olup olmadığını sorar. Hüseyin Ağa çaresizce yatar. Eşi Fadık Hatun ısrar eder ve yarın gidip parayı almasını söyler. Hüseyin Ağa bu çalışmayı onaylar. Sabah yola çıkar. Gazyağı satın alır ve gençliğini geçirdiği evine gider. Orada yaşamanın anıları gözlerinde canlanır. Evi ateşe verir. Kendisi alevler içinde ölür. Madaralı roman ödülüne layık görülmüştür. Eşeğiyle yük taşıyıcılığı yapan yaşlı Hüseyin Ağa'nın yeni karısı tarafından horlanması ve yaşama sevincini yitirmesi anlatılır. Oğlan oynamış oyuna gitmiş, çoban oynamış koyuna gitmiş... 80 yaşındaki Hüseyin Ağa bağımın bekçisi oldu. Bağa gittiğim bir gün: Efenda, haşavuzdan bana bir golik alsana... Bu dağ yerinde ne gereği var, ne yapacaksın merkebi? Dedim. Ne yapacaksın olur mu efenda! Ne yapacaksın olur mu? Heç yoksa adama can şenliği' olur.İşte bu yanıt, içimdeki yıkımın ve Can Şenliği' romanımın ilk noktası oldu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/canakkale-askerine-rutbe-gerekmez/", "text": "İbram Ağa: Başkahramanımız. Tellallık yaparak tüm kasabanın sevgisini kazanmış ve Savaşta yaptığı kahramanlıklarla herkes tarafından takdir edilmiş biridir. Kellerin Mustafa: İbram Ağa'nın çocukluk arkadaşıdır. Kiraz: İbram Ağa'nın nişanlısıdır. Evinin tek çocuğudur. Ian Smith: Çanakkale Savaşı'nda Anzak askeridir. Elizabeth: Ian Smith'in nişanlısıdır. Ian'ın komşu çiftliğinde hizmetçilik yapmaktadır. Mehmet Çavuş: Savaş sırasında ibram Ağa'nın çavuşudur. Seyfi Teğmen: Savaşta İbram Ağa'nın bölüğünde önce takım komutanı daha sonra bölük komutanı şehit olunca bölük komutanı olmuştur. Kitap, Türk milletinin Çanakkale Savaşı'nda vatanını korumak pahasına canını esirgemeden verdiği mücadelenin hikaye biçiminde anlatılmasıdır. Dili çok sade, olaylar ve kişiler belgelerden, araştırmalardan ve hatıralardan yararlanılarak ortaya konmuş gerçeklerdir. Kahramanımız İbrahim Ağa, Gönen kasabasında belboy olarak çalışan orta yaşlı bir adamdır. Kaymakamlıktan aldığı haberi davuluyla halka duyurarak günlerini geçirir. Mayıs 1924'te sabah namazından hemen sonra kaptanın emri aceleyle İbrahim Ağa'ya gelir ve ona şubeye acele etmesini söyler. İbram Ağa koşarak uzaklaşır ve askerlerin pençeli tüfeklerin arkasında rahatça beklediklerini görür. Bunu Balkan Savaşı'ndan sonra ilk kez gördü ve haberin iyi olmadığını anladı. İlanı aldığında inanamıyor. Savaş patlak verdi. Kasabaya döner ve hükümetin Almanlarla birleşip İngilizlere savaş ilan ettiğini, seferberliğin hızlanacağını, kura tutanların bir hafta içinde şubeye teslim olması gerektiğini, aksi takdirde kaçak sayılacaklarını duyurur. İbrahim Ağa ve Kellerin Mustafa da orduya katılmalı. İbrahim Ağa, babasının ölümünün ardından ilk kez bu kadar üzüldü. Ancak üzüntüsünün nedeni askere gidecek olması değil, birkaç ay sonra evleneceği nişanlısı Kiraz'dan ayrılacak olmasıdır. Ancak akşamki neşesi yerine geldi. Çünkü Kiraz kendisine dönene kadar bekleyeceğini söyledi. Bir hafta sonra İbrahim Ağa ve Kellerin Mustafa birlikte teslim olur. Ian Smith ise bir çiftlikte araç bakımı yapan 23 yaşında Avusturyalı bir teknik okul mezunudur. Birkaç ay sonra evleneceği komşu çiftlikte hizmetçi olarak çalışan Elizabeth adında bir nişanlısı vardır. İngiliz hükümeti tarafından askere alınır. Ancak İngilizlerin Hindistan, Senegal ve Yeni Zelanda'dan asker çağırdığını duyan Ian, İngilizlerin Türklerden çok korktuğunu düşünüyor. İki hafta sonra, Ian ve gelen askerler Arabistan'a gitmek için gemilere bindirilir. İngiliz subayları, gemide süngü ve yakın dövüş eğitimi almalarının yanı sıra, Türkleri sürekli olarak ne kadar zalim, acımasız, cani, vahşi yaratıklar olduklarına ve gerektiğinde insan eti bile yediklerine inandırmaya çalışıyorlardı. Acemilerin eğitimi sırasında Kellerin Mustafa donanmaya gider. İbrahim Ağa ve Kellerin Mustafa ilk kez boşandı. Bir hafta sonra Çanakkale'nin hemen arkasında Maydos'ta 9. Tümen'e katılacaklar. Ayrılacağı gün İbrahim Ağa'nın tümeni Tekirdağ'a giden gemiye sığmadığı için tümen Gönen-Biga üzerinden Çanakkale'ye yürüyerek gidecekti. Mehmet Çavuş şirketle birlikte gelir. 14 günde yürüyerek geliyorlar. Buradan Gelibolu Yarımadası'ndaki Kivle Koyu'na gitmek için tekneye binerler. İbrahim Ağa'yı çok sevdiği için onu nefer yapar. Ian ve şirketi bir aydır Cars ile sahada antrenman yapıyorlar. Ian, etrafındakilere her zaman Türkleri küçümsemediklerini ve bunun düşündükleri kadar kolay olmadığını söyler. İmraz Adası'na demir atıyorlar ve karaya 2 gün kaldı. Korku bütün askerlerini sardı. Arıburnu'na ilk inişi yaparlar. İlk çıkarma haberi, Türk ordularının komutanı Liman von Sanders'ı bilgilendirmedi. Hamilto'nun aldatma hareketleri ve gösterileri Liman Paşa'nın kafasını karıştırdı. Ancak M.Kemal, tüm bu yanlış anlamalara rağmen inişin Arıburnu'ndan yapılacağını tahmin ediyor. Nitekim ertesi gün buradan gelen top sesleri ile Esat Paşa'yı harekete geçmeye çağırdığında ulaşamadı. Ve tüm sorumlulukları aldı ve burayı harekete geçirdi. İbrahim Ağa'nın bölüğü o gece uyumuş, sabahın ilk ışıklarıyla düşman topunun sesleriyle uyanıyordu. O gün şiddetli çatışmalar oldu ve kahramanımız ve yiğit 57. alayımız tamamen şehit oldu. O gün İbrahim Ağa ve Ian tanışır. İbrahim Ağa, üç Anzak askeri arasında yalnızdı. İkisini temizledikten sonra tek Anzak askeri tüfeği İbrahim Ağa'ya doğrultarak ateş etti, ancak tüfek ateş etmedi. İlk olarak, Ağa bir süngü darbesiyle kolundan yaralanır, ancak Anzak, süngü dizlerine dayadığı için hareketsiz kalır. Anzak askerinin boğazına süngüyü dayar ve Anzak cebinden bir şey çıkarmak ister. İbrahim Ağa'nın kadını gelir ve Anzak'ı öldürmez. Ian hastane gemisine vardığında bilinci yerinde değildi. Ayıldığında ilk yaptığı şey, yanında duran İngiliz subayına Türklerin zalim ve zalim olmadığını, aksine çok merhametli, iyi kalpli insanlar olduklarını bağırarak haykırmak oldu. İbrahim Ağa'nın kahramanlığı önce tüm bölükte, sonra tüm alayda duyuldu. Bu kanlı muharebelerde bölük komutanları şehit olmuş ve Tk. com. Seyfi Teğmen bölük komutanı oldu. İbram Ağa'ya kahramanlığından dolayı onbaşı rütbesi verdiler ama o bunu giymek istemedi. Bir hafta sonra çıkan çatışmalarda İbrahim Ağa'nın arkasında patlayan bombanın şarapnel parçası bacağına saplandı, ekibini yalnız bırakmak istemedi ama bacağını da kaldıramadı. Bayıldım. Gözlerini açtığında ameliyathanedeydi. Hemen bacağını kontrol etti ve yerinde olduğunu görünce yeniden dövüşmekten çok mutlu oldu. Çavuş Emet yanındaydı ve Geçmiş olsun onbaşı dedi. İbrahim Ağa, Çanakkale askerlerinin rütbeye ihtiyacı yoktur, onlara Çanakkale askeri demeniz yeterlidir cevabını verdi. 20 gün sonra taburcu edildiğinde tüm ekip ona sarıldı. Ancak, bölümün yarısından fazlasını tanımadı çünkü hepsi yeni katıldı. İbrahim Ağa, yırtık kıyafetlerini sier uva ile yamalayan arkadaşlarını görünce gözleri doldu. Bu sırada Türk ve Anzak askerleri dost olmuştu. Anzaklar hatıra olarak ceketlerinin düğmelerini Türklere, Türkler de madeni paralarını zaman zaman aralarında 10 metre mesafe bulunan mevzilerden atarlardı. İşaretlerle birbirleriyle anlaştılar. Türkler, ele geçirdikleri Anzak askerlerine su, yemek verdiler, ellerini ve yüzlerini temizlediler. Geri dönen esirler bunu Anzaklara anlattılar ve Anzaklar İngiliz subaylara bağırıp çağırmaya başladılar ve 10 gün selam bile vermediler. İngiliz subaylar, Türklerin gaz atacağını söyleyerek gaz maskesi dağıtacakken, Anzak askerleri Türklerin cesur adamlar olduğunu, yapmayacaklarını söyledi. Ve yüzlerine maske fırlattılar. Arkadaşlık sırasında Ian, İbrahim Ağa tarafından süngülenerek kurtarılan Onbaşı Salih'i tanır. Bir ay önce süngülenirken üzerine atılan kahraman asker İbrahim Ağa'yı soruyor. Sonra da ona hediye olarak gümüş kaplama bir saat verir. Şimdi pozisyonlardan birbirlerine yemek fırlatıyorlar. İbrahim Ağa tümen postasını tümene götürdüğünde tümen hakkında çok şey bildiği İbrahim Ağa'yı görmek ister ve bir sorunu olduğunda tümen komutanına tereddüt etmeden gelmesini söyler. Kış geldiğinde Anzaklar kendilerine depolar ve barınaklar hazırlarlar. Kış için yünlü giysiler alırlar. Bizimkiler siper çuvallı yamalı giysiler giyiyor. Bir hafta sonra Anzaklar fark edilmeden ayrılırlar. Filolar yavaş yavaş diğer cephelere gitmek için toplanır. İbrahim Ağa hiç düşünmeden direkt tümen komutanına koşar. Tümen komutanı İbrahim Ağa'yı görünce çok sevinir ve dileklerini sorar. İbrahim Ağa Çanakkale'de kalmak istiyor. Sebebini sorunca komutana bu kadar şehidi burada soğukta, öksüz gibi yalnız bırakmak istemediğini söylüyor. Bu sözler çok üzücü ve çadırdaki insanları etkiliyor. Tümen komutanına buna tek başına karar veremeyeceğini, yarın gelecek olan Limon ve Sanders Paşa'ya haber vereceğini söyler. Hayır, komutanım diyor, Sonuçta rapor vermiyor. Bu kadar çok kahramanımızın ve şehidimizin acısını bilmiyor. Bir Almanın emrinde şehitlerimizin başında duracaksam zaten durmak istemiyorum diyor ve gidiyor. Bunun üzerine bütün komutanlar, İbrahim Ağa'yı görmeseler de onun arkasında yani Çanakkale Askeri'nin arkasında dikkati çekerek selam verdiler. Romanın kahramanlarından İbram Ağa ve yazarın akrabası olan Keller'in Mustafa, savaşı başından sonuna kadar yaşamış Çanakkale gazileridir. Romanda, muharebelerin cereyan ettiği yerler, birlik adları, numaraları, ay, gün ve saat olarak geçen zaman, yüksek rütbeli komutan adları, belgelerden, araştırmalardan ve anılardan derlenmiştir. Yazar bu romanda Çanakkale Savaşları'nı, daha çocukluk yıllarında kendi ağızlarından dinlediği Çanakkale Gazileri'nin anlatımlarından esinlenerek, bir askerin gözünden anlatmaktadır. Bu roman, onu yaratıp yaşayan, adı bilinen ve bilinmeyen tüm Çanakkale Askeri'nin anısına saygı ile sunulur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/canbaz/", "text": "Sevgi Selen Atasoy: Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce bölümü öğrencisi. Gülnaz Atasoy: Selen'in Annesi ve Birleşik-Yağ-İş Sendikası Başkanıdır. Atakan Atasoy: Selen'in Amcası ve Yurt İşçileri Sendikaları Konfederasyonu görevlisidir. Akif Koçsa: Fabrikatör bir iş adamıdır. Tülin Koçsa: Akif Koçsa'nın Kızıdır. Ayrıca Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksekokulu Öğrencisidir. İlhan Kasapoğlu: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mezunudur. Mahmut Güleryüz: Yurt İşçileri Konfederasyonu Başkanıdır. Vehbi Işık: İşçi Sendikaları Genel Sekreteri. Ünlü bir sanayicinin bir terörist tarafından öldürülmesi konu edinen Cambaz romanı 1970'ler Türkiye'sinin gerçeklerini okuyucuya sunar. Bir anlamda 1970'leri en iyi anlatan roman olarak da kabul edilir. Emine Işınsu'nun kitaba dahil ettiği Cambaz romanı, Türkiye'nin siyasi durumunun sanatsal olarak anlatıldığı bir eserdir. Yorumlarını sanatsal hale getirerek insanları aydınlatmayı hedeflerken 1979 yılından itibaren Aşık Veysel'e ait olan ve özel gördüğü dizelerini sizlerle paylaşmaktadır. Birinci bölümde bir ruh halinden bahseden yazar, kişinin kasvetini hayal ederek okuyucunun zihnindeki ruh halini canlandırmasına yardımcı olmaya çalışır. Birinci bölümde yazar Selen'in hayatını ve ruh halini anlatmıştır. Kitapta çok çabuk karıştırılabilen şehirlerden biri olan Sivas'tan bahsediliyor. O zamanlar insanlar düşüncelerini ifade ederken kargaşa yaratabilecek bir şehir olarak tanımlanıyor. Karakterlerimiz bazen farklı nitelikler gösterse de yaşadıkları acı aynı olduğu için politik düşünceleri de hissettikleri bunalımlara göre farklılık gösterdiklerini sembolize ediyordu. Örneğin eşi kısır olduğu için kocasının onu terk ettiğini ya da ailede yeterince sevgiyi alamayan bir bireyin aktivist olduğunu söyleyebiliriz. Karakterlerimizin çocukluk, ergenlik ve genel zihinsel analizlerini anlatarak onların siyasi görüş, düşünce, hal ve eylemlerini ve bundan sonraki adımlarını inceleyerek bizler için bir köprü görevi gördüler. Yazarımız dönemin çalkantılı durumunu ve huzursuzluğunu objektif bir şekilde ortaya koymaktadır. Birinci bölümde, dönemin modern eğitim dediği şeyi eleştirir. Dönemin sağ ve sol kavgalarına psikolojik bir yorum getirmeye çalışır. Soldaki kişilerin sevgi eksikliğinden dolayı o bölümde olduğunu vurguluyor. Yazar, tarafsız düşüncesiyle yorum yapan karakterlerden birkaçının aslında hangi partiden yana olduğunu göstermeye ve durumu yorumlayarak aslında bir partiyi desteklemediğini söyleyenlerin her zaman bir tarafı olduğunu göstermeye çalışmaktadır. . Aktivist olan gençlerin hayat hikayeleri ve nasıl aktivist oldukları hakkında yoğun bilgiler veriliyor. İki farklı kişinin hayat hikayeleri karşılaştırmalı olarak anlatılır. İlhan dini olgunun daha baskın olduğunu gösterirken, Ali ise tam tersine olumsuzluğun göstergesidir ve ablasıyla olan ilişkisi nedeniyle evden atıldığı kısma gelir. Emine Işınsu kitabında kapitalist düşünce sisteminin kirli oyununu bozmak için bir fabrikadaki grevi anlatarak kirli hileleri ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Hepimiz cesur olduğumuz için geldik hayata. Canbaz olamayanlar hiç doğmayanlardır. Kalabalık bir karmaşadır yaşamak... İpin üzerinde yürüyebilenlerle yürüyemeyip düşenlerin hikayesi Canbaz. Emine Işınsu gibi yirminin üzerinde esere imza atmış sanatçılar hakkında, En önemli eseri hangisi? diye sorulur. O en önemli esere bizde şaheser, Batı'da opus magnum: büyük eser denir. Canbaz muhakkak ki Emine Işınsu romanları arasında bu unvan için rekabete gireceklerden biridir. Eğer bu ilk Emine Işınsu romanınız ise iyi bir noktadan başlıyorsunuz, bunu bitirdiğinizde kendinizi yazarın bütün eserlerini okumaya mecbur hissedeceksiniz. Daha önce Emine Işınsu'yu okumuş ve sevmişseniz Canbaz'ı mutlaka okumalısınız. Canbaz birkaç kahramanın değil geniş bir çevrenin, her biri size kuvvetle gerçekliğini hissettirecek karakterlerin romanıdır. Sendikacılar? Bilhassa sendikacılar? Üniversite öğrencileri, genç profesyoneller, teröristler ve her meslekten, her cinsten canbazlar. Bu sayfalarda uzak ve yakın epey tanıdık bulacaksınız. Bir not: Canbaz 1982'de yazıldı. Romanda sanayici Koçsa'yı bir terörist öldürür. Sabancı cinayeti 1996'dadır. Sanatçılara kahin gibi bakılması böyle öngörülerin sonucu olmalı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/canistan/", "text": "Selim: Henüz küçük yaşlarda iken bilgelik ve çalışkanlık gibi konularda başarılı olan Selim, ilerleyen zamanlarda Esma adında biri ile evlenir ancak ölümü ile hayatı baştan sona değişir. Acımasız ve gaddar biri haline gelmeye başlar. Tokuç Ali: Selim ile ardeş gibi büyüyen karakterdir. Ancak romanın başlangıcında Selim Tokuç Ali'ye işkence ederek kötü halde hırpalar. Esma: Selim'in çok sevdiği ve hayatının değişmesine neden olan ölen eşidir. Osman: Tokuç Ali'nin babası ve Selim'in yanında büyüdüğü karakterdir. Kadir: Selim'in kendini kaybedip meyhanelerde içerken dolaştığı zamanlarda tanıştığı arkadaşıdır. Naciye: Kadir çeteden ayrılıp güzel bir hayat sürdürmek için çıktığı yolda evlendiği karakterdir. Kitap dört bölümden oluşuyor: duruşma, yargıç, tanık ve sanık. Duruşmada eski bir hesaplaşma var. Hakim bölümünde hesap isteyen kişi anlatılır ve tanık olaya tanık olan kişidir. Davalı bölümü yazılmamış. Yusuf Atılgan'ın net anlatımı ve kurgu yeteneğiyle hazırlanan roman. 1921'de Hacırahmanlı Köyü yakınlarındaki bir bağda dinlenen Tokuç Ali, bu bölgedeki çetelerin saldırısına uğrar. Yanına geldiğinde çete liderinin kendisiyle birlikte büyüyen Selim olduğunu görür ve çok mutludur. Ancak Tokuç Ali'ye saldıran ve onu bağlayan Selim'in kendisidir. Büyüdüğü ve köyü terk ettiği arkadaşının davranışları üzerine seçilen Selim, Yunan ordusuna karşı savaşmak için altın toplama bahanesiyle arkadaşından intikam almaya kararlıdır. Bir süre kendisine işkence ettikten sonra, başka bir işi var diyerek çete arkadaşlarından ayrılır. Roman bundan böyle Selim'in gençliğine döner. Tokuç Ali'nin babası Osman'la birlikte yaşayan Selim, ailesinden daha zengin olan Ali'nin kardeşi gibidir. Ancak bir gün meydana gelen ve önemsiz görünen bir olay, Selim'in Ali'nin kendisini de üstün gördüğünü düşünmesine neden olur ve bunu gururuyla besleyemeyen Selim köyü terk eder. Nispeten yakın bir bağ içinde iş bulan Selim, çalışkanlığı ve becerisiyle herkesin gözüne girmeyi başarır. Ancak ziyarete gelen bağ sahibinin kızı Nebile ile konuşmaya ve yaklaşmaya başlayınca Nebile'nin ağabeyi tarafından uyarılır ve ona yumruk attığı için bağdan ayrılır. Bundan sonra Esma adında bir dul kadınla başka bir bağda çalışmaya başlayan Selim, daha sonra Esma ile evlenir. Bu yıllarda mutlu bir hayat yaşayan, okuma yazma öğrenen ve toplumda kendine yer bulmaya başlayan Selim, hamile kalan Esma'nın ölümü ile büyük bir değişim yaşar. Meyhanelerde içmeye ve dolaşmaya başlayan Selim, daha sonra askere alınmış ancak ordudan kaçarak savaş yıllarını saklanarak geçirmiştir. Bu arada tanıştığı Kadir ile yakın dostluk kuran Selim, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından başlayan Yunan işgalinde savaşmaktan çekinmez. Halit Paşa komutasında bir çeteye katılan ve Yunan ordusu ile çatışan Selim, acımasız bir adama dönüşür. Tokuç Ali'den intikamını aldıktan sonra tek başına bir Yunan Polis Karakolu'na baskın düzenleyen Selim burada ölür. Benim yazarlığımdan daha önemlisi günlük yaşamımdır diyen ve çok az yapıt verdiği kabul edilen Yusuf Atılgan, uzun zamandır yayımlanması beklenen son romanı Canistan ile yazarlık serüvenini tamamlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/caresaz/", "text": "Mediha: Yardımsever bir ilkokul öğretmendir. Yaşadığı yerde insanlar tarafından sevilen saygı görülen ve Çaresaz adı verilen karakterdir. Münir: Ciddi bir hastalığa yakalanır. Mediha onda kalarak ilişene dek yanında kalır. Ve daha sonra da Mediha ile evlenirler. Şehnaz: Münir'in Mediha ile imam nikahlıyken tekrardan evlendiği kadındır. Çaresaz, edebiyatımızın unutulmaz yazarı Halide Edib Adıvar'ın modernleşme sürecinde İstanbul'daki gündelik hayatı anlattığı kısa romanlarından biridir. Hikayemizin kahramanı, her derde deva ve yardımsever bir kız olduğu için yöre halkının Çaresiz dediği genç öğretmen Mediha'dır. Mediha Erenköy'de ilkokul öğretmenidir. Annesi genç yaşta ölür ve sarayda iyi bir konumda olan babasıyla birlikte yaşar. Babası ölünce babasının çok yakın arkadaşı Nikolati Efendi onu yatılı okula gönderir. Yıllar sonra öğretmen olur. Herkese karşı nezaketi ile tanınır. Mahalledeki herkes onu çok sever. Mahallede Münir adında bir adam Mediha'ya aşık olur. Münir'in annesi de Mediha'yı çok seviyor. Bir gün Münir ciddi bir hastalığa yakalanır ve Mediha evine gider ve ona yardım eder, ancak bu hastalık iki yıl sürer. Mediha, Münir'in evine yerleşir, annesiyle çok iyi geçinir ve daha sonra Münir ile evlenir. Ancak Mediha, Münir'in duygularından emin değildir. Bu yüzden medeni bir evlilik istemez. Münir başka birine aşık olursa Mediha'dan ayrılması zor olacağı için evlenmez. Münir'in gün geçtikçe aşık olduğu Mediha evi devralır. Zaman geçer ve Münir, Şehnaz adında başka bir kadına aşık olur ve onunla evlenmek ister. Münir ve Şehnaz'ın evlendikten sonra bir çocukları olur. Şehnaz, Mediha'yı evde istemez. Münir'in annesi ölünce Mediha çaresizlik içinde evi terk eder. O gittikten sonra evin tüm düzeni bozulur. Münir, Mediha'yı çok özlemiştir ve artık Şehnaz'a tamamen yabancılaşmıştır. Şehnaz'dan ayrılan Münir, Mediha ile birlikte hayatına devam etmeye başlar. Çaresaz, edebiyatımızın unutulmaz yazarı Halide Edib Adıvar'ın, çağdaşlaşma sürecinde İstanbul'da yaşanan günlük hayatı tasvir ettiği kısa romanlarından biri. Hikayemizin kahramanı, her derde deva, yardımsever bir kız olduğu için mahallelinin Çaresaz diye seslendiği genç öğretmen Mediha. Kahramanımız, komşu köşkte oturan ihtiyar kadına vakfetmiş kendini... Tabii ihtiyar kadının oğlu Münir'in köşke döneceğinden, aralarında tuhaf, gelgitlerle sürecek bir aşkın başlayacağından habersiz... Halide Edib, modern ilişkileri, aşkı, imam nikahını, resmi nikahı konu ediniyor. Bu küçük kitabı okurken hem yazarın tadına doyulmaz dilini hem o yılların İstanbul yaşamından sahneleri, kişileri izleyeceksiniz. Çaresaz'ın, Münir'in, konu komşunun sıradan, masum ve dingin yaşamlarını gözleyecek, romanda Halide Edib'in kendi hayatından da izler bulacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/carpisma/", "text": "Mert: Annesini küçük yaşlarda kaybetmesi ile ağır psikolojik sorunlar yaşayan kişi. Serhan: Mert'in babası. Emniyet teşkilatına mensup bir komiser. Şule: Serhan ile evli. Mert'in üvey annesi. Roman, iyiliği benimseyen, bize ilham veren, dünyanın hala yaşanabilir bir yer olduğunu gösteren, kötülüğe karşı savaşan tüm insanları konu alıyor. Beş bölümden oluşan hikaye polisiye tadında bir romandır. Yirmili yaşların başında olan Mert, altı yaşındayken annesinin intiharına tanık olmuş bir çocuktur. Yıllarca süren psikiyatrik tedaviler Mert'in çocukluk travmalarını kısmen atlatmasına yardımcı olsa da, hiçbir zaman normal bir birey gibi kendi kendine yetmeyi başaramaz. Tüm fiziksel gelişimine rağmen hala tutarsız bir genç gibi davranır ve annesinin yerini almaya çalışan Şule'den neredeyse nefret eder. Her türlü olumsuzluğa rağmen Şule, destekleyici ve anlayışlı bir üvey anne olmaya devam eder. Mert'in o yaşa kadar bazı küçük denemeleri sayılmadığı sürece, Elif'i tanıyana kadar hiç kız arkadaşı olmamıştır. İnternette tanıştığı kızla birkaç aydır ilişkisi vardır ama son görüşmelerinde Elif bir kez daha Mert'in ayrıldıkları yüzüne vurmuştu. O sırada Serhan'ın başı beladaydı ve hakkında soruşturma açılmıştı. Olay yerinde bir çocuğa tecavüz eden sapığı vurarak öldürmüştür. Bir baba olarak en büyük sorunu oğlunun davranışlarıydı çünkü ne yaparsa yapsın Mert'i kontrol edemez ve ona istediği gibi yaklaşamaz. Ayrılmalarına rağmen Mert sadece Elif'i düşünür, onu görebileceği yerlerde dolaşır ve bir akşam onun peşinden koşar. Takip ettiğinde, tanımadığı bir sokakta, tanımadığı bir evin başında ağlayan sevdiği kızı yakalar. Mert de aşkın insanları kör edebileceği bir duruma düşer ve Elif her istediğini yapabilecek durumdadır. Böylece Elif'in talimatıyla önce kameraları kesip sonra bir eve sızmayı kabul eder. Elif ve Mert, gece yarısı konak olan kocaman bir evde baş başa kalırlar ve birkaç dakika sonra sevdiği kız balkondan gözlerinin önünden düşer. Tıpkı annesinin yaptığı gibi... Mert uyandığında hastanededir. Babasının sorularını algılayacak ve etrafındaki polisi görecek gözleri yoktu, tek söyleyebildiği Elif'ti. Komiser Serhan'a haber verildiğinde, oğlunun yarı baygın olduğu ve ne Elif'in ne de intiharın olmadığı söylenir. Oğlunun hayali bir sevgilisi olduğunu düşündüğünü ve terastan atlayarak öldüğünü eşi Şule'ye şizofreni olabileceğini açıklamaya çalışırken, ne olursa olsun tedavisi olduğuna onu ikna etmeye çalışır. O günden sonra her şey daha da karmaşıklaşır. Elif olarak bahsedilen kişiden hiçbir iz bulunamaz. Mevcut numarasından çıkan bir adam vardı. Olayın yaşandığı evin kime ait olduğu uzun araştırmalar sonucunda ortaya çıkar. Kanında yabancı madde olmayan ve alkol almayan oğlunun başına gelenler, nasıl bir tuzağa düştüğü artık baş komiser Serhan'ın en önemli davası olur. Onun için herkes suçluydu, herkes şüpheliydi, hatta eşi Şule bile. Çünkü araştırma sonucunda eşinin çocukluğuna dair çok önemli bilgilere ilk kez ulaşmış ve sakladıkları yüzünden onu en büyük suçlular listesine dahil etmiştir. Serhan'ın oğlu için korkuları o kadar büyüktü ki Şule'yi gözaltına alacak kadar ileri gider. Büyük merak uyandıran olayların planında tüm sırlar ortaya çıkar. Son bölümde karakterlerden birinin adı yoktur. İsimsiz bir karakter, istismara uğrayan ancak isimlerini asla bilmediğimiz diğer kişileri temsil eder. Henüz kendi hikayemin bile kahramanı olamamışken, benden kendi hikayelerinde kahramanlık göstermemi bekliyorlar. Oysa ben sadece dünyanın yaşanabilir bir yer olduğuna inanmak istiyorum. Anılarla dolu geçmişlerini değil de kayıp giden masumiyeti özlediklerini bile anlamıyorlar. İçlerindeki boşluk büyürken ben de büyüyorum. Etrafım kalabalık ama iliklerime kadar yalnızlık çekiyorum. Ben boğulurken diğerlerinin nefes alışlarını seyrediyorum. Kimim ben? diye soruyorum kendi kendime. İyiliğin sınır tanımaz gücü ve insanlık kavramı üzerine yazılmış muhteşem bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/casus/", "text": "Mata Hari: Tek suçu özgür bir kadın olmaktı: Sınırlar ve sınırlamalarla dolu bir dünyada kaderine boyun eğmeyen bir kadın. Paulo Coelho, 20. yüzyıl başında casuslukla suçlanarak idama mahkum edilen Mata Hari ile avukatı arasındaki yazışmalardan yola çıkarak kurguladığı Casus'ta bu olağanüstü kişiliği bir roman kahramanına dönüştürerek hayatın ve aşkın gizemlerini sorguluyor. Mata Hari'nin tek suçu özgür bir kadın olmaktı: Sınırlar ve sınırlamalarla dolu bir dünyada kaderine boyun eğmeyen bir kadın... Paulo Coelho, 20. yüzyıl başında casuslukla suçlanarak idama mahkum edilen Mata Hari ile avukatı arasındaki yazışmalardan yola çıkarak kurguladığı Casus'ta bu olağanüstü kişiliği bir roman kahramanına dönüştürerek hayatın ve aşkın gizemlerini sorguluyor. Rahibe Leonide kapıyı açıp içeri girerken diğerlerinin dışarıda beklemesini rica etti, sonra duvara sürterek tutuşturduğu kibritle hücredeki lambayı yaktı. Ardından başka bir rahibeyi yardıma çağırdı.Rahibe Leonide kolunu uzatıp hücrede uyuyan kişinin bedenine itinayla, kucaklamasına dokundu ama uyandırması kolay olmadı bu kişi hiçbir şeye ilgi duymuyordu sanki, rahibelerin anlattığına bakılırsa, gözlerini açtığında dingin bir uykudan kalkmış gibiydi. Paulo Coelho'yu Simyacı romanı ile tanımış olsak da tüm kitapları okuma listesine alınmalı. İyi bir yaşam öyküsünü anlatan Romanın ayrıca Çevirisi iyi yapılmıştır. Paulo Coelho romanı kurgulayıp üç bölüm halinde bize sunmuştur. Keyifle okumanızı dilerim. Yanlış devirde doğmuş bir kadınım ben, hiçbir şey düzeltemez bunu. Gelecekte hatırlanacak mıyım, bilmiyorum ama şayet hatırlanırsam mağdur bir kadın olarak değil, cesur adımlar atmış ve ödemesi gereken bedeli korkmadan ödemiş biri olarak görülmek istiyorum. Paulo Coelho, 20. yüzyıl başında casuslukla suçlanarak idama mahkum edilen Mata Hari ile avukatı arasındaki yazışmalardan yola çıkarak kurguladığı Casus'ta bu olağanüstü kişiliği bir roman kahramanına dönüştürerek hayatın ve aşkın gizemlerini sorguluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/catidaki-nefes/", "text": "Dawn Longchamp: Serinin ana karakteridir. Şarkı söyleme yeteneği olan parlak bir kız olarak tanımlanır. Şarkıcı olma hayalleri var. Aslen utangaç ve masum bir kızken, romandaki olaylar nedeniyle daha güçlü ve daha iddialı hale gelir ve kitap, şarkı söylemek için New York'a uçmasıyla sona erer. James Jimmy Longchamp: Dawn'ın üvey ağabeyi ve Ormand ve Sally Jean'in oğlu ve Fern'in ağabeyidir. Ateşli ve inatçı olarak tanımlanır, ancak gizli daha yumuşak bir yanı vardır. Dawn'ı çocukluğundan beri sevmektedir, ancak kardeş olarak yetiştirilmeleri nedeniyle bunu asla kabul etmemiştir. Ormand Longchamp: Sally Jean'in kocası ve Jimmy ve Fern'in babası, Dawn'ın üvey babası. Kısa bir süre Dawn'ı kaçırmak suçundan hapse gönderilir, ancak kısa süre sonra Dawn'ın yardımıyla aklanır. Sally Jean Longchamp: Ormand'ın karısı ve Jimmy ile Fern'in annesi. Dawn'ın sırdaşı ve tüm çocuklarını çok seviyor. Fern'in doğumundan kısa bir süre sonra tüberkülozdan ölür. Phillip Cutler: Dawn ve Clara Sue'nun ağabeyi ve Randolph ile Laura Sue'nun oğludur. Dawn'a aşık olur ve kardeş olduklarını öğrendikten sonra bile ona takıntılı hale gelir. Ona yardım etmeye istekli tek aile üyesi gibi görünse de, ayrıldıktan sonra Jimmy'nin gelip onu görmesine yardım etse de, takıntısı ve kıskançlığı sonunda ona tecavüz etmesine neden olur. Clara Sue Cutler: Phillip ve Dawn'ın küçük kız kardeşi. İlk başta, beyaz çöp olmasına rağmen, daha güzel ve daha yetenekli olduğu için Dawn'dan nefret eder; İlişkilerinin ortaya çıkmasından sonra, ondan daha da nefret ediyor, çünkü tüm hayatını, kaçırılan Eugenianın yerine geçecekmiş gibi hissederek geçirir. lillian kesici: Dawn, Phillip ve Clara Sue'nun büyükannesi ve Randolph'un annesidir. Randolph Cutler: Dawn, Phillip ve Clara Sue'nun Babası; Laura Sue'nun kocası; Lillian ve William'ın oğlu. Eski kafalı bir annenin oğlu ama yakışıklı ve çekici. Randolph, Dawn'ı geri aldığı için mutlu görünen tek aile üyesidir, ancak Lillian'a o kadar bağımlıdır ki, Dawn'a olan muamelesi konusunda ona karşı koyamaz. Laura Sue Cutler: Dawn, Phillip ve Clara Sue'nun Annesi; Randolph'un karısı. Çok güzel ama otel ve hatta çocukları için herhangi bir sorumluluk almayı reddediyor. Kocası üzerinde çok az etkisi vardır ve Dawn, ilişkide yetişkin gibi hissetmeye başlar. Şanssızlıklarla dolu, genç bir kızın başından geçen talihsiz olayları anlatmaktadır. Kitabı okurlara mükemmel bir hikaye sunuyor fakat bu daha bir anlamda hikayenin başlangıcı. Beş kitaptan oluşan Cutler Ailesi serisi ile okurları oldukça uzun ve şaşırtıcı bir macera bekliyor. Dawn üvey annesi, babası ve ağabeyi ile birlikte yaşıyor ama bundan haberi yok. Ağabeyi Jimmy ona çok dikkat ediyor. Fakir bir aile olan Longchamps, babalarının işi nedeniyle birçok yere taşındı. Sonunda şirin bir yer olan Richmond'a taşınırlar. Burada özel bir okulda çalışacak olan Ormand, Dawn ve Jimmy'yi ücretsiz okutacak. Okul zengin çocuklarla dolu ve hemen uyum sağlayamıyorlar. Buna rağmen Dawn, okulun en yakışıklı öğrencisi Philip ile tanışır ve dışarı çıkarlar. Philip'in aynı okulda okuyan küçük kız kardeşi Clara, kardeşinin Dawn ile olan ilişkisini kaldıramaz ve kötü oyunların peşindedir. Bu arada, Dawn'ın annesi yeni doğum yapmış ve tüberküloz hastasıdır. Bir süre sonra annesi Sally tüberkülozdan ölür. Bu olaydan sonra Dawn ve Jimmy okuldan ayrılırlar. Bir gün polis Ormand'ı tutuklar ve karakola götürür. Karakolda, Ormand ona gerçek babası olmadığını ve gerçek ailesine dönmesi gerektiğini söyler. Şok Şafak, yaşananlara bir anlam veremez. Polisler Jimmy'yi ve yeni doğan bebeği çocuk esirgeme dairesine, Dawn'ı da yeni ailesine gönderir. Cutters'ın yeni ailesinin büyük bir oteli var ve aile tarafından işletiliyor. Burada yeni annesi, babası ve büyükannesiyle tanışır. Kardeşleri, ağabeyi, okulda çıktığı çocuk Philip ve kız kardeşi Clara'dır. Otelde hizmetçi olarak işe başlayan Şafak burada kötü şartlar altında yaşamaktadır. Bir gün Jimmy yurttan gizlice çıkar ve Dawn'a gelir. Dawn'ın üvey kardeşi olduğunu biliyor ve ona olan duygularını açıklıyor. Dawn bir gün onu bulacağına söz verir. Clara. Jimmy'nin geleceğini öğrenir ve onu kovdurur. Oradaki hizmetçilerle arkadaş olan Dawn, eski dadısının nerede olduğunu öğrenir ve onu ziyarete gider. Dadı ona, o evliyken annesinin yasadışı bir ilişkiden doğduğunu ve babasının ünlü bir ressam olduğunu söyler. Büyükannesi ise bu olayı örtbas etmek için otelde çalışan Longchamp çiftine Dawn'a yüklü miktarda para verir ve kaçmalarına izin verir. Bu olayı büyükannesine anlatır ve olayın büyümemesi için Dawn'ı uzak bir üniversiteye gönderir. Böylece, Dawn esaret hayatından kaçar. Dawn seven, sevilen, mutlu bir genç kız, başarılı bir öğrencidir. Ailesinde ağabeyi Jimmy kendisine yakın ilgi göstermektedir. Ayrıca okulun en yakışıklı öğrencisi Philip ile ilgili tatlı hayalleri vardır. Annesinin ani ölümü ile bu mutlu dünya yıkılıverir. Genç kız korkunç bir şoktan sonra okulundan ayrılır ve bir ailenin yanına gelir. Ama aslında gizli günahların oluşturduğu kötü bir ağın ortasına düşmüştür. Masumluğunu kaybeden ve gururu kırılan Dawn, bir yandan ağabeyini bulmak için umutsuzca çabalarken öte yandan ailesinin yaşamını sonsuza dek etkileyecek olan iftiralarla uğraşmak zorunda kalır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/catidaki-ruzgar/", "text": "Winslow: Üç kardeşe uzun yıllar zarar vermiş, gözünü paradan başka bir şey görmemiş, kötü kalpli bir kadındır. Paraya olan hırsı birçok hata yapmasına sebebiyet vermiştir. Chris: Kardeşlerden en büyüğüdür. Zor şartlarda da olsa mücadeleyi bırakmamış ve doktor olmuştur. Hırslı, azimli ve koruyucudur. Cathy: İntikam duygusuyla yanıp tutuşan bir kızdır. İntikamı için annesine büyük üzüntüler yaşatmıştır. Julian Marquet: Cathy'nin ilk kocasıdır. Cathy'ye karşı ilgisiz ve sadık olmayan bir eştir. Julian Jory Janus Marquet: Cathy'nin ilk oğludur. Babası Julian'dır. Parlak dans becerileri ve güzelliği nedeniyle Cathy'nin gururu ve sevincidir. Fiziksel olarak babasına benzer ama karakteri Chris gibi kibar ve nazik.tir. Paul Sheffield: Clairmont'ta yaşayan bir doktordur. Dollanganger çocuklarının yasal vasisi olur. Chris'i tıp fakültesi aracılığıyla, Cathy'yi bale okulu aracılığıyla finanse eder. Kitabın sonuna doğru Cathy ile evlenir ve çok geçmeden ölür. Amanda Sheffield : Paul'ün ablasıdır. Paul'ün Cathy ile olan nişanını aralarındaki yaş farkı nedeniyle onaylamayan entrikacı bir yalancıdır. Julia Sheffield: Paul'ün ilk karısı ve oğulları Scotty'nin annesidir. Henrietta Henny Beech: Dr. Sheffield'ın hizmetçisidir. Carrie hastalandığında Chris ve Cathy'ye yardım eder. Duyabilir ama konuşamaz ve yazılı mesajlarla iletişim kurar. Theodore Alexander Alex Rockingham: Carrie'nin nişanlısıdır. Gözü para hırsı büyüyen bir kadının çocuklarına yaşattığı acı ve dramı konu edinir. Chris, Carrie ve Cathy isimli üç gencin annelerinin baskısı ve cinayet teşebbüsü karşısında evden kaçmalarıyla başlayan yolculuğu, çocukların üç yıl boyunca çatı katında kilitli kalmasından kaynaklanmıştır. Beş ay ve annelerine karşı kin beslerler. Anneleri, miras almak için çocuklarını öldürmeleri için arsenikli çörekleri çocuklara besler. Annelerinden kaçtıktan sonra Doktor Paul Sheffield'in üç çocuğunu da yanına alır. Hastalıklarını tedavi eder ve bir baba şefkatiyle onları yanına alır ve özel okullara gönderir. Yıllar geçtikçe, doktor ve en büyük kızı Cathy arasında bir yakınlaşma gelişir. Ayrıldıklarında büyük buhrana girerler. Cathy'nin balerin olma arzusu onu Julian'la tanıştırır. Ona aşık olurken asıl amacının annesinin intikamını almak olduğunu hatırlar. Annesinin genç karısı Bart'ı ayarlıyor ve ona da aynı kin ve acıyı hissettirmeye çalışır. Bir gün itiraz eder Ben Catherine Leigh Foxworth'un Bayan Winslow'un ilk kocası Christopher Foxworth'tan olan en büyük kızıyım. Muhtemelen babamın annemin üvey amcası olduğunu ve evlilikleri için Malcolm Foxworth'un kendi kızını mirastan mahrum bıraktığını hatırlıyorsunuzdur. Kardeşim Christopher şimdi bir doktor. Bir zamanlar Cory ve Carrie adında ikiz kız kardeşlerim vardı. Ama ikisi de öldü... On beş yıl önceki Noel partisinde, Chris ve ben ikizler balkonda dolaba gizlenmenizi izlerken, der. Kuzey tarafındaki odamızda uyuyorduk, oyun alanımız çatı katındaydı ve biz hiç aşağı inmezdik. Annemizin hayatına para girdikten sonra istenmeyen, sevilmeyen çatı fareleri olduk. Cathy, Barta'ya dönelim, evet hayatım, ben karınızın kızıyım ve çalıştığım hukuk firması, karınızın ilk evliliğinden dört çocuğu olduğunu öğrenirlerse her şeyini kaybedeceğinizi bilir. Anne, dedi donuk bir sesle, Cary'nin vücuduna ne yaptın? Çevredeki tüm mezarlıkları ziyaret ederler ve kayıtları incelerler. 1960 yılının Ekim ayının son haftasında sekiz yaşında bir erkek çocuğunun öldüğüne ve gömüldüğüne dair hiçbir kayıt yoktur. Yutkunarak ellerini ovuşturarak yüzüklerini parlatır. Ne yapacağımı bilmiyordum, diye fısıldıyor. Hastaneye varamadan ölüyor. Birden nefes alamaz. Kendimden nefret ettim. Onu öldürmek istemedim, onu biraz hasta etmek istedim. Cinayetle suçlanabilirim. Ben de onu bir hendeğe atıp üzerini yaprak ve taşlarla örttüm. Der. Bart ve büyükanneleri Foxworth malikanesindeki yangında öldürler. Jory ve Bart adındaki çocukları ile hayatlarına devam edebilmek için California'daki dört yatak odalı ve iki banyolu evlerine giderler ve eski evlerinden uzaklaşırlar. Cathy, annesinin onlara yaptığını çocuklarına yapmayacağını söyler. Chris bir doktor ve Cathy bir balerindir. Onu yalnız bir kardeşten ziyade bir sevgili olarak görür. Cathy ise kendini rüzgarın yönüne bırakır ve birçok erkekle tanışır ve evlenir, ancak iyi bir hayatı olmaz. Sonunda Chris'e döndüğünde, aile bağlarının önemini anlar. Cathy yaşadıkları dehşet dolu günleri asla unutmayacak, bunların bedelini herkese ödetecektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cavdar-tarlasinda-cocuklar/", "text": "Holden Caulfield: Hikayeyi 17 yaşında kendi gözü ile anlatan kişidir. Allie Caulfield: Allie, Holden`ın ölen erkek kardeşidir. Lösemiden hayatını kaybetmiştir. D. B. Caulfield: D.B. Holden'ın ağabeyidir. Hollywood için senaryo yazmasıyla bilinen karakterin yazdıkları çok satılmaktadır. Robert Ackley: Caulfield'ın oda arkadaşı. Sivilceli bir yüze sahip bir karakterdir. Jane Gallagher: Jane kitapta hiçbir zaman gözükmez, fakat anlaşılan odur ki Holden'ın gerçekten bir şeyler hissettiği az sayıda insandan biridir. Ward Stradlater: Stradlater, Holden'ın yakışıklı ve popüler oda arkadaşıdır. Cinselliği yaşamış okuldaki ender çocuklardan biridir. Holden rastlantı sonucu Stradlater'in Jane ile dışarı çıkacağını duyunca kriz geçirir ve Stradlater'a saldırır. Mr. Spencer: Mr. Spencer, Holden'ın Pencey Prep'teki tarih öğretmeni. Aslında kötü bir insan olmayan Spencer, Holden'a sürekli oyunu kurallarına göre oynamaktan bahseder. Mr. Antolini: Caulfield'ın eski İngilizce hocası. Mr. Antolini de, olgunluk ve yaratıcılık üzerine Holden`a yararlı sayılabilecek bir konuşma yapar, fakat geceleyin Holden`ı okşaması Holden`ın bunu homoseksüel bir hareket olarak düşünmesine yol açar. Carl Luce: Carl eski okuldan arkadaşıdır. Holden ile bir barda buluşur. Fakat Holden`ın ergenlik hezeyanlarına dayanamayarak kendinin bunları çoktan aştığı düşüncesiyle onu terk eder. Sally Hayes: Holden'ın çıkma teklifi ettiği kızdır, fakat bu teklif sırasında Holden çok ciddi değildir ve bir anda Sally'e hakaretler yağdırmaya başlar. George Andover: Sally ile Holden tiyatroya gittiklerinde Sally`nin arkadaşı George ile karşılaşırlar. Holden aralarındaki konuşmaya tanık olur ve ikisinden de bir anda nefret eder. Maurice: Edmont Oteli'ndeki asansörcü çocuk. Aynı zamanda kadın pazarlayan Maurice, Holden'ın üstüne giderek ayarladığı kadın karşılığında Holden`dan zorla daha fazla para alır. Sunny: Genç bir fahişedir. Otelde Holden'ın odasına gelir fakat Holden, Sunny ile sevişmekten kaçınır. Ossenberger: Holden'ın okulu Pencey Prep'ten eski mezun zengin bir iş adamı. Ernest Morrow: Ernest'in annesiyle trende karşılaşan Holden, annesine oğlunun çok duyarlı bir çocuk olduğunu söyler bu annesinin çok hoşuna gider fakat okuyucuya tam tersine Ernest'in tanıdığı en büyük hödüklerden biri olduğundan bahseder. Anne Louise Sherman: Holden'ın eski kız arkadaşı. Valencia: The Wicker Bar'daki kadın. Holden onunla ilgilenir, fakat ciddiye alınmaz. Faith Cavendish: Holden'ın New York City'de canı sıkılıyorken telefonla aradığı kadın. Herkesle kolayca seviştiği söylenen bu kadını Holden ikna edemez ve telefonu kapatır. Eddie Birdsell: Birdsell, Faith'ı tavlamanın kolay olduğunu Holden'a söyleyen kişi. Ernie: Ernie New York'ta bir barda piyano çalan kişi. Ernie'nin oldukça yetenekli olduğunu düşünen Holden bir yandan onu yapmacıkla suçlar, çünkü Ernie insanların önünde kendi yeteneğini sergiler ve tebrikleri memnuniyetle kabul eder. Horwitz: Holden'ın bindiği taksinin şoförü. Aralarında ördeklerin kışın nereye gittiği konusunda bir muhabbet geçer. Lillian Simmons: Lillian Simmons, D.B. Caulfield'ın eski arkadaşı. Holden barda karşılaşmıştır. Hazle Weatherfield: Phoebe Caulfield'ın hikayelerinde uydurduğu karakter. Jim Steele: Holden'ın uydurduğu başka bir kimlik. Arthur Childs: Whooton'dayken Holden ile tenis ve spor hakkında konuşmuş çocuk. Muhabbete bir anda Katolik Kilisesi'nin nerede olduğunu sokması Holden'ın çocuktan soğumasına neden olmuştur. James Castle: James Castle, Holden Whooton`dayken intihar eden çocuk. Castle'ın düştüğünü duyduğu sırada Holden duş almaktaydı, ses o kadar güçlüydü ki bunun bir masa veya radyo falan olabileceğini düşünmüştü. Castle'ın cansız bedenini yerden kaldırırken Mr. Antolini onu kucaklamaya cesaret eden tek kişiydi. Phil Stabile: James Castle'ın intiharından sorumlu olan kişi. Phil Stable arkadaşlarıyla birlikte James'in odasına dalmış ve çocuğu daha önce söylediği birkaç sözü geri almak için zorlamıştır. Castle da, geri almayı reddetmiş ve kendini camdan aşağı atmıştır. Ed Banky: Pencey'deki beyzbol hocası, zaman zaman arabasını öğrencilere vermektedir. Fredrick Woodruff: Holden Pencey`den ayrılırken onun 90 dolarlık daktilosunu 20 dolara alan kişi. Mal Brossard: Holden'ın bir tanıdığı. Holden'ın Pencey'deki son gecesinde beraber sinemaya gitmişlerdir. Mr. Haas: Elkton Hills okulunun müdürü. Holden`a göre aşağılık bir sahtekar. Çünkü daha gariban, komik giyinişli velilerle konuşmayı fazla istemez. Selma Thurmer: Pencey Prep'in müdürnün kızı. Pencey'in maçlarını izlemeye gider ve Holden ile de aralarında bir sefer bir diyalog geçmiştir. Kitapta Holden adında ergenliğe giriş yapmış bir 16 yaşındaki ergen bir yaşamı ele almaktadır. Holden dersleri çok kötü olduğu için okuldan atılır ve bunu ailesine anlatamayacağını düşünerek uzaklara gitmeye karar verir ancak etrafında olan herkesin sahtekar olduğunu düşündüğü için bir başına kalır. Masumiyetine güvendiği tek kişi kız kardeşidir. Ona olan borcunu ödemek için gittiğinde kız kardeşinin onunla gelmesine karar vermesi ile karşılaşır. Bunu atlatabilmek için onu parka götürüp mutlu etmeye çalışan Holden daha sonra kız kardeşi ile eve dönmek zorunda kalır. Kitabın konusu sıradanmış gibi dursa da ergenliğe geçiş dönemini ve o iç dünyayı anlatan en muhteşem eserlerden biridir. Hikaye ilk ağızdan anlatılır. Holden Caulfield'ın üç gününü kapsayan kitap, Holden'ın okuduğu Pencey Prep'ten Noel'den hemen önce kovulmasıyla başlar. Daha önce, iki okuldan daha kovulmuştur ve bu sefer ailesiyle yüzleşmemek için eve gitmek istemez. İlk önce eski tarih hocası Mr. Spencer'ı ziyaret eder. Canını sıkan hocasından kurtulan Caulfield, yurda döner fakat orada da başta yakışıklı ve atletik Stradlater olmak üzere yurt arkadaşlarıyla kapışır ve orayı da küfürler savurarak terk eder. New York'ta içmiş şekilde gezmeye başlayan Caulfield, tanıdıklarıyla rastlaşır. Sürekli olarak etrafındaki her insanın samimiyetsiz olduğunu söyleyen Caulfield sonunda bir otele çekilir. Holden daha sonra eski kız arkadaşlarından Sally Hayes ile çıkmaya karar verir ve onu arar. Beraber tiyatroya ve buz pateni yapmaya giderler. Sonunda dayanamayan Caulfield kıza hakaret eder. Sally kaçtıktan sonra Caulfield bunalmış bir şekilde, ailesine çaktırmadan kız kardeşi Phoebe`yi görmek için eve gider. Küçük kız kardeşi ona Noel için biriktirdiği parayi verir. Caulfield ailesi geldiği anda evden kaçar. Kitabın sonlarına doğru, Holden güvendiği tek hoca olan Mr. Antolini'nin evine gider. Hocası ona geleceği için mantıklı ve yararlı öğütler verir. Uyumaya başlayan Caulfield gözlerini açtığında hocasının onun alnını okşadığını görür. Neden bunu yaptığı kitapta tam açıklanmasa da, Holden bunu hocasının eşcinsel eğilimlerine yorar. Evden kaçan Holden, bir tren istasyonunda uyuyakalır. Sabah kalktığında da, Batı`ya doğru otostop çekip gitmeyi kafasına koymuştur. Tanıdığı bütün insanlardan kaçıp vardığı yerde sağır taklidi yaparak bambaşka bir hayat sürecektir. Fakat önce bitirilmesi gereken bir iş vardır, kız kardeşinin parasını geri vermek. Holden, Phoebe'nin okuluna gider ve sekretere kız kardeşini öğle teneffüsünde okulun yakınındaki müzede beklediğine dair bir not bırakır. Phoebe, Holden'ın yanına vardığında elbiselerle dolu bir bavul taşımaktadır. Niyeti bellidir: Ağabeyiyle birlikte gitmek. Holden bu isteğini sertçe reddeder. Kız kardeşine kötü örnek olduğunu düşünmeye başlamıştır artık. Phoebe ona küser ve Holden gitmekten vazgeçtiğini söyler, kız kardeşini sehir parkına götürür. Atlı karıncaya binen Phoebe, Holden'ı neredeyse ağlatacak kadar mutlu eder. Holden Caulfield'ın hikayeyi anlatması burada bitiyor. Günümüze dönerek olaylardan sonra hastalandığını, şu anda bir psikaytrist ile görüştüğünü ve sonbaharda okula gideceğinden bahsederek kitabı sonlandırıyor. Modern zamanların başyapıtı olarak değerlendirilen bu eser, ahlak dışı ve açık saçık bulunduğundan ABD'nin birçok tutucu bölgesinde uzun süre yasaklı kaldı. Hala bazı Amerikan kütüphanelerinde yasaklı kalmasına rağmen, kitabın yasaklanması günümüzde ilginç bir hal almıştır: ABD'de lise düzeyinde en çok yasaklanan kitap olmasına rağmen aynı zamanda en çok okutulan kitaptır. 1967'deki Adnan Benk'in İngilizce aslından değil de Fransızca versiyonu olan L'Attrape-c ursden yaptığı dolaylı çevirisinden ötürü kitap Türkiye'de Gönülçelen olarak tanınır. Kitabın hem Türkçe, hem de orijinalini okuyan biri olarak; içinde çok fazla isim ve alıntı geçtiği gördüm. Türkçe çevirisi okumak yerine orijinalinin İngilizcesi birazcık ağır olsa da okunmasından yanayım en azından daha iyi bir anlatım ile kitabın önemini anlamımıza yardımcı olacaktır. Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'i bile, sözgelimi. Sanırım o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra. Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger'ın tek romanı. Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenler... Bu sürecin bir psikiyatri kliniğinde noktalanışı. Holden Caulfield'in masumiyet arayışının iç burkucu romanı. Belki de Salinger'ın. 1993'te Franny ve Zoey ile Dokuz Öykü adlı kitaplarını yayımladığımız Salinger, 1963'ten bu yana yeni bir yapıt yayımlamamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cehennem/", "text": "Sienna Brooks: Robert Langdon'u hastaneden ölümden son anda kurtaran doktordur. Botticelli'nin Cehennem Haritası'nı çözmek için tasarlanmıştır. Brown, Dante'nin Cehennem romanında anlatılan ölüm maskesini Floransa'nın tarihi binalarında aramaya odaklanışı ele alınmıştır. Amerikalı yazar Dan Brown tarafından yazılan kitabımız gerilim ve bir gizem romanıdır. Romanın kurgusu, Kahramanı Langdon'ın iki günlük bir hafıza kaybı yaşıyor olduğunu anlatan bölümle başlıyor. Simge bilim uzmanı olan kahramanımız gözlerini kafasında dikişler ve hafıza kaybıyla İtalya'da bir hastane odasında açıyor. Kendine geldiğinde hangi şehirde olduğunu bilmiyor. Sayıkladığı bir kelime ve zihnindeki o kabusa benzer görüntüyle ne olduğu anlamaya çalışırken hastanede saldırıya uğruyor ve bu saldırıdan genç bir doktorun Sienna Brooks'un yardımıyla kurtuluyor. Dahası cebinde üzerinde tehlike simgesi olan bir cihaz buluyor. Üzerinden çıkan bu projektör, Langdon'ın çözmesi gereken sırlar ve şifreler dünyasının kapısını aralıyor. Genç ve zeki olan doktor ile işin gerçeğini çözmek için yine simgelerde gizli olan ipuçlarının peşine düşüyorlar. Dünya nüfusunun üstel olarak büyümesini insanlığın sonu olarak gören Bertrand Zobrist adlı genetik mühendisi, kısırlığa yol açacak bir vektör virüs hazırlamıştır. Böylece virüsün havadan yayılmasını sağlayarak, dünya nüfusunun üçte birinin rastgele seçilecek kişilerle kısır kalmasını planlamakta ve trans hümanist bir kara ölüm yaratmayı amaçlamaktadır. Bu salgına neden olan solublon torbayı da çözünmesi için İstanbul'da Yerebatan Sarnıcı'na yerleştirmiştir. Bunun yanı sıra büyük bir merakla sürülen iz sonrası salgının ne olduğu öğreniliyor, fakat tam dehşete düşmek üzereyken insanlığın bu salgından nasıl kurtulacağı ortada bırakılıyor. Kitabın tamamı 2 günde geçiyor, farklı mekanlar ve farklı karakterlerin dilini anlayana kadar kitabı yarılıyorsunuz ki zaten kitap 103 bölümden oluşuyor yani uzun uzun sayfalar okunmadan bölüm atlayıp bir sonraki bölümde farklı bir bakış açısı görebiliyorsunuz. Dan Brown bu kitabı yazarken Dante'nin Cehennem 'inden esinlendiğini söylemişti. Kitabı okurken de bu etkiyi görebiliyorsunuz; Dante'nin cehennemi sizi içine çekiyor! Alışıldık Dan Brown kitapları gibi bu kitapta da yine sırlar, gizem, şifreler ve tabii sanat tarihi var. Ama Türkiye'deki okuyucular için bu sefer büyük bir fark mevcut. Çünkü cehennemin kapıları aslında İstanbul'a açılıyor! Hikaye Floransa'da başlasa da merkezde İstanbul var! Ve İstanbul'da da öne çıkarılan yerler Yerebatan Sarayı ile Ayasofya! - Dan Brown tarafından yazılıp 2013'te basılan bir gerilim ve gizem romanıdır ve Robert Langdon serisinin dördüncü kitabıdır. ... Diz çök kutsal bilgeliğin yaldızlı mouseion'unda ve kulağını yere daya, dinle suyun şırıltısını. ... Dan Brown, dünyanın birçok ülkesinde çok satanlar listesine giren; Kayıp Sembol, Melekler ve Şeytanlar, İhanet Noktası ve Dijital Kale gibi kitaplarının yanı sıra tüm zamanların en çok okunan romanlarından biri olan Da Vinci Şifresi'nin yazarıdır. New England'da eşi ile birlikte yaşamaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cemile-orhan-kemal/", "text": "Cemile: On beş yaşına basmış, bir fabrikada çalışan güzel ve zarif Bosnalı bir kızdır. Paragözü olmayan, karakterli ve dürüst bir kızdır. Necati: Cemile ile aynı fabrikada çalışmaktadır. Fabrikada katip olarak çalışan Necati, Cemile'yi çok seven dürüst ve onurlu bir gençtir. Necati romanın başkahramanıdır ve Orhan Kemal'i temsil eder. Malik: Bosna Hersek'te Sırplara karşı bir çetenin lideri olan, daha sonra Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan ve Türkiye'deki ailesine ve çocuklarına destek olmaya çalışan yaşlı bir adam. Paraya ve mala aldanmamış, onu kızını seven namuslu bir gence vermiştir. Sadri: Cemile'nin abisidir ve onunla aynı fabrikada çalışmaktadır. Deveci Çopur Halil: Fabrikalara malzeme taşıyarak geçimini sağlayan Halil, Kadir Ağa'nın fabrikasında çalışan Boşnak kızı Cemile'ye aşıktır. Kadir Ağa: Önceleri çok fakir olan Kadir Ağa, para kazanma hırsı ile çalışır ve fabrika sahibi olur. Camgöz Sadık: Fabrikada çalışan ustabaşının yeğeni Camgöz Sadık da Deveci Çopur Halil'e aracılık ederek Cemile'yi kendisine yaklaştırmaya çalışan bir gençtir. Numan Şerif Bey: Dokuma fabrikasına Kadir Bey ile birlikte ortaktır. Okumuş kültürlü ve görmüş geçirmiş bir adamdır. Roman, fabrikada katip olarak çalışan Necati adlı genç bir adam ile aynı fabrikada çalışan Cemile'nin bir araya gelme mücadelesini konu alır. Deveci Çopur Halil'in Cemile'yi elde etmek için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olması, Cemile'nin bunu kabul etmeyip Necati'ye haber göndermesi, Deveci Çopur Halil ve adamlarıyla Necati'ye kavuşmak için mücadele etmesi cesaretini topladı. ve Necati'yi aradı. Babasına ne istediğini söylemesi ve mutlu bir yuva kurmak için Necati ile evlenmesi romanın konusunu oluşturan olaylar zinciridir. Olaylar 1934 yılında başlar. Deveci Çopur Halil, dokuma malzemelerini develerle fabrikalara taşıyarak geçimini sağlayan varlıklı bir insandır. Kadir Ağa, Çopur Halil'in malzeme taşıdığı dokuma fabrikalarından birinin de sahibidir. Halil'in Boşnak kızı Cemile de Kadir Ağa'nın fabrikasında çalışmaktadır. Halil bu kızla evlenip bir aile kurmak ister ama Cemile fabrikada tezgahtar olarak çalışan Necati adında başka bir genç adama aşık olur. Halil, 30 kuruşluk katip maaşıyla geçinmenin zor olduğunu, Cemile'nin onunla evlenirse kolunu bilezikle, boynunu da altınla dolduracağını söyler. Tüm bunlara rağmen Cemile bu teklifi reddeder ve sadece sevdiğiyle birlikte olmak istediğini söyler. Halil, fabrikada çalışan Kara Kız isimli bir kızla Cemile'ye haber gönderir. Cemile için her türlü fedakarlığa hazır olduğunu ve onun için develerini bile satacağını belirtir. Cemile ise fabrika sahibine şikayet edeceğini ve bir daha meşgul olmaması gerektiğini söyler. Kadir Ağa fabrikada her gün yaptığı gibi işlerin kontrolünü eline alır. Kadir Ağa'nın ne zaman kontrol edildiğini öğrenen ustabaşı ve yardımcıları, sigaralarını ve çaylarını bırakıp hemen işe gittiler ve Kadir Ağa'nın yanına gelirler. Ustabaşı fabrikanın yeni düzeninden hiç memnun değil. Çünkü fabrikanın diğer ortağı Numan Şerif Bey, fabrikaya yönetici olarak İtalyan bir mühendis getirmiştir. Ustabaşı ise İtalyan mühendis Signor Orlando tarafından yönetilmeyi hazmedemez. Mühendisi göndermek için fabrikada dokumada kullanılan ipleri kırmak ve işi bozmak için iplerin ıslandığı havuza zımpara tozu atar. Böylece işlerin yolunda gitmediğini ve bu sorumluluğun Signor Orlando'ya ait olduğunu söyleyerek fabrikadan atmayı planlar. Kadir Ağa, işçilere yaptıkları işten ve fabrika ortamından memnun olup olmadıklarını sorarak ilerler. Tam Cemile'ye sormak üzereyken ustabaşı, Cemile'yi görmeye gelen katip Necati'yi görür. Katibin kızlarla sohbet etmek ve sohbet etmek için buraya geldiğini söyleyerek ağaya Necati'yi şikayet eder. Necati karşısında Kadir Ağa'yı görünce kekeliyor ve mühendis Sinyor'u görmeye geldiğini söyler. Ustabaşı Sinyor'un bu saatte fabrikada olmadığını söyleyince Kadir Ağa, memuru azarlar ve gönderir. Sevdiği adamın oradan bu şekilde ayrılmasına üzülen Cemile, Kadir Ağa'ya kötü cevaplar verir. Kadir Ağa da İtalyan mühendisten rahatsızdır. Çünkü fabrikanın diğer ortağı Numan Şerif Bey o mühendisi fabrikanın başına getirdi. Kadir Ağa, Numan Şerif Bey'den kurtulup fabrikanın tek sahibi olmak ister. Cemile'nin babası Malik adında usta, dürüst bir yaşlı adamdır. Herkese yardım etmeyi seven, eşini küçük yaşta kaybetmiş ve çocuklarıyla birlikte yaşayan bir adamdır. Cemile'nin kardeşiyle sürekli tartıştığını gören yaşlı Malik, bir gün bu dünyadan göçeceğini ve kardeşinin yanında kalacağını bu yüzden ona saygısızlık etmemesi gerektiğini söyler. Kısa bir süre sonra Karagöl'e gideceğini ve tarlada çalışıp çocuklarıyla vakit geçireceğini söyler. Cemile ve ailesi, aynı fabrikada çalışan Musa'nın avlusunda yaşamaktadır. Cemile avluda çamaşır yıkarken arkadaşları Güllü Şemsa ve Halime yanına gelir. Derin bir sohbet, kahkahalar ve kahkahalarla vakit geçirirler. Bu konuşma sırasında Camgöz, müminlerin çığlığıyla irkilir. Cemile korkar ve babasına bakmaya çalışır. Camgöz Sadık, Kara Kız'ı yanında getirdi. Kara Kız avluya girer ve Deveci Çopur Halil'in haberini getirir. Çopur Halil, Kara Kız ve Cemile'yi çok sevdiğini, onun için her şeyi yapacağını, develerini bile satacağını söyler. Bu sırada babası onları konuşurken görür ve korkudan ne yapacağını bilemeyen Cemile, babasının yanında Deveci'den söz edilince çok üzülür. Güllü bir gün Kara Kız'ı evine götürür ve arkadaşları Cemile'yi teselli eder. Bir süre sonra Cemile'ye gelen İzzet Usta, katip Necati'nin babaannesini gönderdiğini ve onu istediğini söyler. Cemile'ye bu işin daha fazla ileri gitmemesi gerektiğini bildirir. Bir gün sonra Sadri ve kardeşi Cemile, kahvaltılarını yaptıktan sonra fabrikaya gitmek için Musa'nın avlusundaki kanepenin önünde beklerler. Fabrikaya gidecek diğer işçiler de diğer avluların önünde beliriyor. Bu kalabalık konuşma ve sohbetlerde bir ıslık sesi duyurulur. İkinci ve üçüncü düdükten sonra bir araç işçilerin önünü keser. Araçtaki kişi ile Musa arasında tartışma başlar. Deveci Çopur Halil ile aracın içindeki kişiye aracılık eden Camgöz Sadık'tır. Cemile için Sadri ile konuşmaya geldi. Bu olayı katiple konuşacaklarını söyler. Başka bir gün, katip Necati ve bir arkadaşı barda içki içerken, Necati gidip Cemile ile sarhoş bir halde konuşacağını söyler. Fabrikaya gelen Necati'yi gören Musa, dün yaşadıklarını abartarak Necati'ye anlatır ve Cemile'yi istemek için acele etmesi gerektiğini söyler. Cemile'nin fabrikadan çıktığını görünce Necati'ye en kısa zamanda anneannesini göndereceğini söyler. Ertesi gün öğlen eve dönen Cemile, babasının bir Boşnak'ı tıraş ettiğini görür. Yaşlı Malik her zamanki gibi değil. Cemile'ye kayıtsız ve kayıtsız, yemek bile yapmadı. Sadri eve döndüğünde babasının yemek yapmadığını görünce şaşırmış ve sorar ve babası da Katip Necati olayını duyduğunu, bu yüzden moralinin bozuk olduğunu söyler. Cemile'ye bu olayın doğru olup olmadığını sorduğunda Cemile, Doğrudur cevabını verir. Yaşlı adam, Cemile'yi evlatlıktan reddedeceğini söyler. Bunun üzerine Cemile ağlamaya başlar. Daha sonra yaşlı Malik, kızının üzüntüsüne dayanamayarak pes eder ve kızına sarılır. Yaşlı adam bir şey almak için markete gittiğinde İzzet Usta Cemile'ye her şeyin yolunda olduğunu, çok kısa bir süre sonra Necati'nin babaannesinin gelip onu isteyeceğini ve hazırlıklı olması gerektiğini söyler. Bu arada fabrikadaki işçiler ücretlerinden memnun değillerdir. İşçiler fabrikanın bahçesinde toplanır ve muhasebecilerin ücretleri dağıtmasını beklerler. Arabayla gelen muhalifler maaşlarını işçilere dağıtır, ancak işçiler paralarının az olduğunu fark eder ve isyan etmeye başlar. Camgöz Sadık'ı dinlemeyen işçiler İtalyan mühendisin odasına saldırır. Muhaliflerden biri bu olayı müdüre, müdür de Kadir Ağa'ya iletir. İşçiler ellerinde demir çubuklarla İtalyan'ın odasını açmaya çalışırken Cemile kardeşini arıyor. Kardeşini göremeyen Cemile, babasına haber vermek için hemen eve gider. Cemile bu olayı babasına anlatır ve babası ve Bosnalı Muy fabrikaya doğru ilerler. Ayrıldıklarında iki yaşlı kadının avluya doğru geldiğini gören Cemile, Necati'yi istemeye geldiklerini anlar. Kimi arıyorsunuz? Cemile adında bir kız için geldik dedikleri zaman derler. Durumu anlayan Cemile çekinerek kadınları evine davet eder. Kadınlar evde kimsenin olmamasına şaşırırlar. Bu sırada avlunun girişinde yaşlı Malik, Muy, Sadri ve Necati belirir. Cemile babasına sarılmak için koşar ama babası kızını başka bir eve göndereceğine çok üzülür. Fabrikadaki olaylar sırasında Numan Şerif Bey, Kadir Ağa'nın ağzına silah dayayıp onu öldürmek istediyse de oradakiler onu ayırmakta güçlük çeker. Kadınlar, Cemile'nin Necati ile tanışmasını istediler ve söz kesilir. Fabrikadaki işçiler de Numan Şerif Bey tarafından fabrikadan atıldı. Gazeteye ilanlar verilir, İstanbul ve İzmir'de yeni işçiler aranır. İşsiz işçiler aç ve susuz bekler. Fabrikadan kovulan Camgöz Sadık, Çopur Halil'in açtığı kahvehane sayesinde geçimini sağlamaya başlar. Ancak işsiz kalan işçiler bu durumu kabul etmezler ve Camgöz Sadık'ın dükkanını basıp her şeyi yakarlar. Tüm bu olaylardan sonra Necati ve Cemile evliliğin yolunu, eski Malik ise Karagül'ün yolunu tutar. Bir aşk öyküsü olan Cemile, yoksul kesimlerin ayakta kalma çabasını, direnişlerini de dile getiriyor. Boşnak kızı işçi Cemile ile dar gelirli Katip Necati arasındaki saf aşkı anlatan Orhan Kemal, arka planda yaşanan yoksulluğa, düşmanlığa, ilkesizliğe karşın dayanışma ve dostluğun gücünü vurguluyor. Orhan Kemal'in yalın anlatımıyla çarpıcı bir resim gibi çizdiği Cemile, onun unutulmayacak yapıtlarından biri."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cemile/", "text": "Cemile: Romanın ana karakteridir. Çok güzel, anlayışlı, sakin, saygılı bir kızdır. Çok genç yaşta zengin bir adamla evlenir. Cömert ve cesurdur. Romanda Sadık'ın eşi de Danyar'ın sevgilisidir. Danyar: En önemli yardımcı kahramanlardan biridir. Savaş sırasında tek bacağından yaralanır ve taburcu edilir. Cemile'nin sevgilisidir. Çok sakin, sessiz ve içine kapanık bir kişiliğe sahiptir. Sadık: Zengin, serseri ve umursamaz bir tiptir. Cemile'nin babasıyla çalışırken Cemile'yi görür ve daha sonra onunla gelişigüzel evlenir. Evliliklerinin ilk aylarında askere gitmek zorunda kalır. Danyar ve Cemile tesadüfen bir araya gelir. Birbirlerini gizlice severler. İlk başta, kendilerine bile itiraf etmekten korkarlar. ... Cemile adlı bu roman: Cepheden yeni dönen Danyar ile kocası cephede olan Cemile'nin yasak aşkını konu edinmiştir. Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1958 yılında yayınlanan ve kimi kitap eleştirmenlerine göre Cengiz Aytmatov'un en güzel aşk romanı olan Cemile, birbirine açık iki gencin hikayesini üçüncü bir göz ile anlatıyor. Cemile çok güzel bir kızdır ve iyi bir aileye gelin olarak gitmiştir. Cemile'nin kocası Sadık, evlendikten kısa bir süre sonra savaş nedeniyle cepheye gitmek zorunda kalır. Cemile, Sadık'ın en küçük erkek kardeşi ve kayınvalidesi ile evde kaldı. Hikaye, Sadık'ın küçük kardeşinin gözünden anlatılıyor. Cemile asla şikayet etmeyen ve her şeye rağmen hayat dolu bir kızdır. Çocuk onu izlemekten ve ona hayran olmaktan kendini alamaz. Cemile bir bakıma hayatına anlam katıyor. Hemen hemen tüm erkekler savaşa gittiği için kadınlardan savaş alanına erzak taşımaları istenir ancak Cemile'nin kayınvalidesi buna karşı çıkar. Ancak Cemile, Sadık'ın kardeşini alıp bu işi yapabileceğini söyleyince birlikte erzak taşımaya başlarlar. Bu sırada savaştan yaralı olarak dönen Danyar onlara yardım etmeye başlar. Danyar içine kapanık biri, kimseyle konuşmaz ve sürekli yalnız kalmayı tercih eder. Cemile, etrafındaki herkese yaşam enerjisi veren biridir. İlk başta pek anlaşamıyorlar gibi görünseler de zamanla yakınlaşmaya başlarlar. Çocuk önce buna kızsa da zamanla her ikisinin de hakkını vermeye başlar. Üstelik saf birlikteliklerinin bir resmini yapmak istiyor ve kağıt üzerine bir anısını koyuyor. Cemile'nin kocası savaşta yaralanır ve hastaneye kaldırılır. Artık geri dönmesine az bir zaman kalmıştır ve bu durum hem Cemile'yi hem de Danyar'ı rahatsız etmektedir. Danyar, Cemile'nin Sadık'ı tercih edeceğini düşünür ama Cemile Danyar'a aşkını ilan eder ve onunla birlikte olmak istediğini söyler. Ertesi gün yazar dışarıda otururken Danyar ve Cemile'nin birlikte kaçtığını görür. Peşlerinden koşar ve bağırır ama kimse onu duymaz. Sonunda dayanamaz ve olduğu yerde kalıp ağlamaya başlar. O gün, aslında Cemile'ye aşık olduğunu fark eder. Bir yandan Cemile ve Danyar için mutludur, diğer yandan ilk aşkı Cemile'yi kaybetmenin acısını yaşamaktadır. Cemile'nin kocası köye dönünce işler karışır. Herkes Cemile ve Danyar'ı aramaya başlar ama bulamazlar. Yazar ise kimseye bir şey söylemeden sessizce olanları izliyor. Bir gün kardeşi Cemile ve Danyar'ın çizdiği resmi görür ve abisine çok kızar. Yazar hiçbir şey söylemez ve hep resim yapmak ister. Bir anlamda Cemile'ye olan aşkını resim yaparak yatıştırmak istiyor. Sonunda resim okumaya başlar ve ressam olma yolunda ilerler ama ilk aşkı Cemile'yi asla unutamaz. - Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1958 yılında yayınlanan ve kimi kitap eleştirmenlerine göre Cengiz Aytmatov'un en güzel aşk romanıdır. Aytmatov'a ilk büyük şöhretini kazandıran Cemile, birçoklarınca en güzel aşk hikayesi olarak değerlendirilmiştir. Gerçekten de Cemile, aşk ve tabiatın çocuk dikkat ve masumiyetiyle sunulduğu şahane bir duygu tablosudur. Ayrıca töre ve çevre şartlarının insan unsurlarıyla ilişkileri açısından da olağanüstü bir hikayedir. -Louis Aragon-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cemo/", "text": "Cemo: Doğu Anadolu'da yaşayan güzel bir Zaza kızıdır. Annesi küçükken öldüğü için babası büyütmüştür. Babasının vahşi koşullarda ve doğada eğitimi onu çelik kadar güçlü ve cesur yapmıştır. Cano: Cemo'nun babasıdır. Şeyh Said, isyanın bastırılmasında aktif rol oynayan cesur, güçlü ve nüfuzlu bir köylüdür. Kevi: Bir Bey kızıdır. Cano'nun karısı olur. Ancak ikinci çocuğunu doğururken ölür. Memo: Cemo'nun kocasıdır. Çaycılık yapan bir halk aşığıdır. Çok cesur, güçlü bir karakterdir. Sorikoğlu: Kötü, ahlaksız, zengin bir adamdır. Ayrıca Şeyh Sait'in yandaşlarından birinin oğludur. Cemo, Kemal Bilbaşar'ın Doğu Anadolu'da ağa, maraba, şeyh ve köylü ilişkisini anlattığı romanıdır. Kitap, küçük yaşta annesini kaybeden güzeller güzeli Cemo'nun yaşadıklarını konu ediniyor. Değirmenci Cano, bulunduğu yerin beyninin en iyi çalışanlarından biridir. Bey ona çok güvenir ve özel işlerini ona yaptırır. Bey başka bir beynin kızı Kevi'ye aşık olur. Ama babası Kevi'yi başka bir zengin beyefendiye satar. Birkaç gün sonra Kevi gitmiş olacak. Cano'nun Beyi bunu kabul edemez ve yardımcısı Cano'yu gelinin ayrılacağı gün gelini kaçırıp kendisine getirmesi için görevlendirir. Günü geldiğinde Cano Kevi'yi kaçırır. Ama dağda ona aşık olur. Kevi ona cevap verince üç yıl boyunca Kevi'nin babasından ve Cano'nun beyninden kaçarak yaşamaya çalışırlar. Bu arada bir de kızları vardır: Cemo. Üç yıl sonra beyler ayrılıyor. Kendi dertleri içindeler. Sarı saçlı, mavi gözlü paşa ağa sistemine son vermiş, böylece beyler ve ağalar kendi çıkarları için bir yol aramaya başlamışlardır. Cano, Şeyh Mahmut adında bir beyefendinin yanına sığınır. Karısını onlara emanet eder. Eşi Kevi, ikinci çocuklarına hamiledir. Cano askere gider. Harika bir askerlik hizmetinden sonra Şeyh Mahmut'a döner. Şimdi biraz da parası var. Rüya görüyor. Ancak eve geldiğinde onu kötü bir sürpriz beklemektedir. Karısı ikinci çocuğunu doğurmak için ayrılır ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Öldüğü kesindir. Kızı Cemo'yu da alıp değirmene gider. Frezelemeye başlar. Bütün sevgisini ona verir. Onu iyi yetiştirmek için mücadele eder. Cemo, çelik kadar güçlü, çok güzel bir kız olur. Etraftaki tüm zenginler onu ister. Ama Cano, kızının gönlünü alacak kişiye kızını verecektir. Gözü parada değildir. Bu sırada Sorikoğlu da Cemo'nun peşine düşer ve onu almak ister. Kızını Sorikoğlu'na vermek istemer. Bir süre sonra şehirde avukat olan Şeyh Mehmet'in oğlu köyü başka bir ev sahibine satmaya karar verir. Sorikoğlu köye talip. Cano bunu hiç istemez. Çünkü Sorikoğlu her kötülüğü yapacaktır. Memo, Şeyh Said tarafından ailesi öldürülen biridir. Amcası onu büyüttür ve ona zil çalma sanatını öğrettir. Bir gün Memo, kralın kızı Senem'i görür ve aşık olur. Ancak bey olmadığı için onu kovar ve tutuklattırır. Askere alınır. Askerlik görevi için Diyarbakır'a gider. Senem'i göremeyecek olmasına çok üzülür. Memo, kendisini daha önce Zaza sanan bir komutan tarafından sürekli dövülür. Daha sonra başka bir komutan gelir ve ona çok yakınlık gösterir. Askerden döndüğünde Senem'in evlendiğini duyar ve dünyası başına yıkılır. Teyzesi sürekli onu evlendirmeye çalışır. Memo hiçbir kıza bakmaz. Memo bir işteyken Cemo ile karşılaşır. Bu vahşi kıza hayran kalır. Babasını sorar. Cemo ilk kez kabul ettiğinde, Cano mutlu bir şekilde kızını ele verir. Memo, karısını amcasının evine götürür. Teyzesi istediği kızları alamadığı için çok sinirlenir ve evden çıkar. Cemo bu hayata çok zor alışır. Ev işi hiçbir şey bilmez. Ayrıca köydeki kadınlarla sürekli kavga eder. Bu sırada Cano'nun kafası sıkışır. Sorikoğlu sonunda kaldığı yerleri satın alır. Köyün muhtarı olacak ve kızını vermediği için Cano'ya işkence edecektir. Cano damadından yardım ister. Memo köyde etrafında bir grup toplar. Komutan sayesinde devlet onlara tapulu araziler verir. Bu grupla oraya göç ederler. Toprakları birlikte ekerek hiçbir toprak sahibinden vergi almayacaklar. Önce her şey yolunda gider. Ama Sorikoğlu, kendisinin yapmadığını onlara da yaptıramaz. Bir gün Memo, karısı hamile olduğu için çan satmaya gider. Yolda Sorikoğlu onu pusuya düşürür. O kurtarılır; ama herkes onun öldüğünü sanır. Bu sırada eski sevgilisi Senem ile karşılaşır. Onu kuma olarak alır. Ama aklı Cemo'dadır. Bir süre sonra köyüne döner. Köyde her şey alt üst olmuş, devletin verdiği topraklar Sorikoğlu tarafından yakılmıştır. Birçok köylü öldürüldür. Herkes çok zor durumda kalmıştır Cemo'yu kaçırmaya çalışırken hamile olduğunu öğrenen Sorikoğlu, karnına vurur. Cemo hastane kaldırılır ve Memo hastaneye koşar. Ancak karısının çocuğunu kaybettiğini öğrenir ve kaymakam yardımcılığına götürülür. Bu işin arkasında Sorikoğlu'nun olduğunu düşünüyor. Köye gider ve Sorikoğlu'nun vali yardımcısı ile evinde ziyafet hazırladığını ve Cemo oynayacağını duyar. Sorikoğlu'nun evini basar ve Cemo'yu kurtarır. Ağa'yı da öldürür ve evi yakar. Daha sonra kayınpederi Cano ve eşi Cemo, bey olduğu Dersim'e doğru yola çıkar. Cumhuriyet'in ilk yılları... Doğu Anadolu'nun yaman coğrafyasında, aman vermez havasında, binbir oyunuyla insanı coşturan, yoran doğasında yaşayan bir söylence Cemo. Kömür gözleri ocak alevi gibi yanan, kara saçları gök ışıltıları taşıyan çatıldığında hançere dönüşen kaşlarıyla yürek yakan Cemo. Başı eğdirilemeyen, Nuh dedi mi Peygamber demeyen Cemo, insanlarına da, hayatına da dişiyle tırnağıyla sahip çıkan yiğit bir kadın. Doğu Anadolu'da bir masal gibi geçen hayatıyla edebiyatımızın simge isimlerinden biri. Kemal Bilbaşar'ın ağalık düzenindeki insanları, aşiret törelerini, inançlarını, yaşama biçimlerini olanca gerçekliğiyle yansıtan bir dille yazdığı Cemo, unutulmaz roman kahramanları arasında yer almış biri. Bir direnişin romanı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cengi/", "text": "Sünbül: Romanın kahramanıdır. Çengidir, saz sanatçısıdır. Daniş Çelebi onu peri olarak algılar. Kocasını başkalarıyla aldatır ve evden kaçar. Daniş Çelebi: Çocukken dinlediği anlatılar sayesinde hayal dünyasında yaşayan bir insan olur. Çengi'yi peri olarak görmektedir. Sonunda delirir ve ölür. Cemal: Sünbül ve Daniş Çelebi'nin oğludur. Dürüst bir insandır. Romanın sonunda Melek ile evlenir ve annesinin yanına taşınır. Gerçeküstü bir evren kuran Daniş Çelebi'nin Sünbül'le evlenmesi ve Sünbül'ün yaşanan garip olaylardan sonra oğlu Cemal ile tanışması konu ediniyor. Don Kişot'a benzetilen Daniş Çelebi'nin tanıtımı yer alıyor. Annesi Sali Molla, Daniş'i cinlerle ve masallarla beşikten büyütür. Daniş, Binbir Gece Masalları ve Muhayyelat-ı Aziz Efendi gibi kitapları okuduktan sonra buluğ çağına gelir. Okuduğu sihir kitaplarından etkilenen Daniş Çelebi, bir hayaller dünyasında yaşamakta ve bu hayallerin peşinden koşmaktadır. Rüya görür ve sonra bu rüyalara kendini inandırır. Herkes tarafından kandırılan Danis, gerçek olayların rüyalarından farklı olmasına rağmen kendisinin de tıpkı rüyalarındaki gibi olduğu konusunda ısrar eder. Bir gün arkadaşları onunla oynar ve peri gibi bir genç kız getirirler. Çengler kızdan sazlık bir eğlence ortamı ister. Kız ayrıca bazı garip hareketler yapar ve odaya kancalar girer. Daha sonra kızın peri olmadığını söyleseler de Daniş inanmaz ve kızla evlenir. Annesi gerçeği bilmesine rağmen müdahale etmez. Kız, Daniş'in annesinin mücevherlerini çalarak kurtulur. Danis oğluyla kalır. Aşık Peder, Canbert Bey'in hayatı anlatılıyor. Canbert, Bey, Hesna Kalfa ile birlikte yaşayan ve dünyası evinden ibaret olan bir kişidir. Kalfanın ısrarı üzerine evlenir ve evlendiği kadın kızını doğururken ölür. Canbert Bey, Melek adını verdiği kızını dış dünyadan soyut bir şekilde büyütür ama kız büyüdükçe dış dünyaya olan ilgisi artar ve pencereden tanıştığı bir gence bakıp konuşur. Annesinin yaşadığına dair bir not alan Melek, annesinin yanına gitmek için evden kaçar. Canbert Bey, kızının kaçtığını öğrenince kederinden ölür. Melek'i kaçıran Daniş Çelebi'nin oğlu Cemal Bey'dir. Erkeklere parmak oynattırmasıyla ünlenen romana adını veren Sümbül Hanım yer almaktadır. Melek, müzik aletlerini terk eden Sümbül Hanım'a götürülür. Sümbül Hanım kızı Melek'i kullanarak Cemal Bey'in mücevherlerine el koyar ve malını sattırır. Osman adında birinin Melek'e talip olduğunu duyan Cemal Bey, Sümbül Hanım'ı öldürmek ister ancak bu nedenle hapse atılır. Çıkınca dilencilik yapar ve zamanla Sümbül Hanım'ın evinde çalışır. Romanının dördüncü ve son bölümünde Sümbül Hanım, Cemal'e tüm gerçekleri anlatarak kendisinin Melek değil annesi olduğunu ve mirasçı olarak hayatını sürdürmesini engellemek için bu tür oyunlar oynadığını anlatır. Cemal Bey, Melek ile evlenir ve çiftin bir çocuğu olur. Birlikte mutlu yaşarlar. Cemal hapisten çıkınca her şeyini kaybettiği parasını Melek aracılığıyla Sümbül'e kaptırır ve dilenci olur. Ancak Sümbül onu da yanına alır ve Cemal'e tüm gerçekleri anlatır. Melek'in annesi olmadığını ancak mirasçı olarak hayatına devam etmesini engellemek için bu tür oyunlar oynadığını anlatır. Cemal, Melek'i sevmektedir. Annesi Sünbül onu yanına alır ve Melek ile evlendirir. Toplumu eğitmeyi kendisine görev sayan Ahmet Mithat Efendi Çengi romanında, Cervantes'in ünlü eseri Don Kişot'u Osmanlı kültürü ve edebiyatına uyarlayarak okuyucuya öğretici bir mesaj verir. Büyü ve efsunla uğraşarak bir hayli servet biriktiren Saliha Molla, İstanbul'un tanınan simalarından biridir. Oğlu Daniş Çelebi'yi büyü, tılsım, cin hikayeleri içerisinde büyütür. Saliha Molla'ya göre, her taraf cin ve perilerle doludur. Evde dolaşırken bu cin ve periler incitilmemelidir. İlk terbiyeyi bu şekilde alan Daniş Çelebi, annesinin teşvikiyle hikayelerin gerçekliğine inanmaya başlar ve Don Kişotluğu da bu noktada baş gösterir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cengiz-hana-kusen-bulut/", "text": "Abutalib Kuttubayev: Savaşta esir düşmüş, kurtulmuş ama kendi memleketinde düşüncelerinden dolayı mahkum olmuş bir öğretmen. Tansıkbayev: Stalin rejimine yaranmak ve kendi mevkiini yükseltmek için suçlayacak kişiler arayan bir sorgu yargıcı. Altın: Çin'de savaş esiri alınmış sadık ve vefakar köle bir kadındır. Bu efsane, Sarı-Özek'ten geçerken Avrupa'yı fethedecek olan Cengiz Han'ın ordu konvoyundaki iki aşığın trajik ve duygusal hikayesidir. Kitapta hem güzel bir aşk hikayesi hem de bireyin mutlak güç karşısındaki yeri gibi evrensel bir konu işleniyor. Cengiz Aytmatov'un bu eşsiz eseri herkesin bildiği dizelerle başlar. Güneş, karısının döneceği günün ümidini taşırken, bir yandan da Mankurt ve Sarı Özek Kurbanları yazıları nedeniyle kahramanımıza yüksek ışıkla işkence etmektedir. Gözlerini güçlükle açabilen Abutalip, düşünceleri, toplumu zehirleme girişimi ve casusluğuyla Tansikbayev'in Kudretli Tanrısı'na yüksek makam için kurban edilir. Ancak suçlamalarının ve bu sorgulamanın dilediği gibi bitmesi için işkence onun kullanabileceği şekilde ilerler, ancak sonuç için farklı yollara başvurmasını gerektirir. Abutalip'in yazılarının daha fazla ilgi görmesi ve tanıtımının daha da artması için Sarı Özek Kurbanları dosyasını okumaya başlar. Cengiz Han bir sefere çıktığında, gücünü temsil eden bir bulutun ona eşlik edeceğini söyler. Cengiz Han buna inanmaz. Buna inanmasa da sefer sırasında bir bulutun onu takip ettiğini fark eder. Kitap adını bu buluttan alır. Cengiz Han'ın kudretinin simgesi olan bu güç, Cengiz Han'ın gücüne olan güvenini ve hırsını artırmaktadır. Yolda kadınların doğumunu yavaşlatacağını düşündüğü için kadınların doğumunu yasaklar. Cengiz Han'ın komutanlarından biri ejderhalarını çalıştıran bir kadına aşık olur. Bu, çocuğunun doğumundan sonra Cengiz Han'a teslim edilir. Cengiz Han bunu öğrenince askerlerine bugüne kadar nasıl bilmediğini sorar. Kadın için idam edilecekken komutan çıkar. Sevginin gücü, komutanın dizlerinin altında başlarını sallayarak tüm askerlerinin önünde gösterilir. Cengiz Han'ın üzerindeki bulut onu terk eder. Cengiz Han'ın seferlerine çocuklarını ve torunlarını bırakarak memleketine döndüğü ve öldüğü rivayet edilir. Kuşkusuz toplum önünde yasak aşktan ziyade kuralların çiğnenmemesi gerektiğini kanla yazan sağlam bir gücün bilyesini insan etiyle pekiştirmek için iğneleyen bir hikayedir. Babasının ilk başta çıkmaması ve Cengiz Han'ın Börte'ye sarıldığında tütün kokan bir adamın hissi, onun hafızasını ve ona olan sevgisinin gücünü gösterecektir. Bu sevginin gücü, yerini aynı güçte bir şüpheye bırakacaktır. Abutalip, sorgu ilerledikçe dosyayı oluşturur. Hükümlü trenle sevk edilmeye başlanır. Abutalip ise tren geçerken son kez ailesini görmek ister. Abutalip'in suçlamaları kabul etmesi ve istediği terfiyi alması için anlayış göstermeye çalışır. Sorgu bu haldeyken Abutalip için güneş battı ama daha çok umudun öldürücü gücü bir nevi kabule yol açar. Rejimin keskin törpüsü karşısında yıkılması gereken şey bir merdivenden başka bir şey değildir. Abutalip teslim edildikten sonra okuyucuları tahmin edilemez bir seçimle karşı karşıya bırakır. İnsan, yüce aşkları ölümle taçlandıran bir güç için önemsiz bir tahıl tanesidir. Hükümetlerin göremediği şey ise tıpkı kan gibi toprağa karıştıktan sonra katlanarak artmasıdır. Börte'nin kaçırılması bir Cengiz Han'ı gündeme getirse de Sarı Özek Kurbanlarının çocukları da geride bir efsane bırakır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cennetin-bu-yakasi/", "text": "Karakterlerin çoğu doğrudan Fitzgerald'ın kendi hayatından alınmıştır. Amory Blaine: Orta Batı'dan bir Princeton mezunu ve daha sonra genç kadınlarla bir dizi tatmin edici romantizm yaşayan bir Birinci Dünya Savaşı gazisidir. Isabelle Borge: Amory'nin ilk aşkı olan varlıklı ama sığ bir sosyete kızdır. Rosalind Connage: Amory'nin ikinci aşkı olan zalim ve bencil biridir. Eleanor Savage: Amory'nin Maryland'de tanıştığı on sekiz yaşında bir ateisttir. Thayer Darcy: Amory'nin manevi akıl hocası olan bir Katolik rahiptir. Clara Page: Amory'nin sevdiği dul, yaşlı kuzenidir. Cecilia Connage: Rosalind'in sigaralarını çalan Rosalind'in alaycı kız kardeşidir. Thomas Parke D'Invilliers: Amory'nin yakın arkadaşı ve Princeton sınıf arkadaşıdır. Genç bir Ortabatılı olan Amory Blaine, son derece umut verici bir geleceği olduğuna inanır. Lüks bir hazırlık okuluna ve daha sonra Princeton Üniversitesi'ne gider. Eksantrik annesi Beatrice'den uzaklaşır ve bir Katolik rahip olan Monsenyör Thayer Darcy'nin himayesinde olur. Princeton'daki ikinci yılında, Noel tatilinde Minneapolis'e döner ve ilk kez çocukken tanıştığı, sosyetik bir genç olan Isabelle Borge ile karşılaşır. Romantik bir ilişkiye başlarlar. Princeton'dayken, Isabelle'i mektuplar ve şiirlerle boğar, ancak sürekli eleştirisi nedeniyle Isabelle'in büyüsü bozulur. Mezuniyet balosundan sonra Long Island'da ayrılırlar. Ayrılmalarının ardından, Amory mezun olur ve Birinci Dünya Savaşı'nın ortasında Birleşik Devletler Ordusu'na katılır. Batı cephesinin siperlerinde hizmet etmek için denizaşırı gönderilir. Yurtdışındayken annesinin öldüğünü ve bir dizi başarısız yatırım nedeniyle ailesinin servetinin çoğunu kaybettiğini öğrenir. İmparatorluk Almanya'sıyla yapılan ateşkesten sonra, Amory, Caz Çağı'nın doğum sancılarını yaşayan New York'a yerleşir. Rosalind Connage adında zalim ve narsist birine aşık olur. Bir iş için umutsuz olan Amory, bir reklam ajansı tarafından işe alınır, ancak işten nefret eder. Yoksulluğu nedeniyle, Rosalind ile ilişkisi, rakip bir talip olan, zengin ve statülü bir adam olan Dawson Ryder'ı tercih ettiği için bozulur. Perişan bir Amory işini bırakır ve Yasak başlayana kadar üç hafta boyunca alkolik bir bükücüye devam eder. Amory, Maryland'deki amcasını ziyarete gittiğinde, on sekiz yaşında pervasız bir ateist olan Eleanor ile tanışır. Eleanor, Wilsoncu Amerika'daki çağdaş toplum tarafından kendisine dayatılan dini uygunluk ve cinsiyet sınırlamalarından rahatsız oluyor. Amory ve Eleanor, aşkları ve mevsimler hakkında konuşarak tembel bir yaz geçirirler. Amory'nin New York'a dönmesinden önceki son gecelerinde, küstah bir Eleanor, herhangi bir tanrıya inanmadığını kanıtlamak için aniden intihara teşebbüs eder ve sonuç olarak, Amory onu sevmediğini anlar. Amory New York'a döner ve Rosalind'in zengin rakibi Dawson Ryder ile evlenmek üzere nişanlandığını öğrenir. Akıl hocası Monsenyör Darcy'nin öldüğünü öğrenince daha da morali bozulur. Evsiz olan Amory, New York City'den mezun olduğu Princeton'a gider ve küskün bir şoförün kullandığı zengin bir adamın araba yolculuğunu kabul ederek sosyalizmden yana konuşur yine de düşüncelerini hayla olduğu gibi formüle ettiğini kabul etse de konuşur. Konuşması umutsuz bir ağıtla sona erer. F. Scott Fitzgerald'ın yayımlandığı yıllarda büyük bir ilgiyle karşılanan bu otobiyografik romanı, büyük bir yazarın doğuşunu müjdeliyor. Yazarın henüz 20'li yaşlarındayken yazdığı Cennetin Bu Yakası egoist, hassas, toy ve hayalperest üniversite öğrencisi Amory Blaine'in hayatı tanımasının hikayesini anlatıyor. I. Dünya Savaşı'nın sebep olduğu huzursuzlukla mücadele eden Amerika'da Amory hayallerinin peşine düşüyor, büyük yenilgiler alıyor, aşık oluyor, kaybediyor, kendini keşfediyor. Cennetin Bu Yakası, Caz Çağı'nın getirdiği değişim ve bu değişimin bireyler üzerindeki yansımasını ustalıkla anlatan etkileyici bir roman. Yazar 1920'li yılların kayıp kuşağının hassas düşünce yapısını resmederken insanlığın değişime duyduğu ihtiyacın ve korkunun zamansızlığını da ortaya koyuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cennetin-dogusu/", "text": "Cyrus Trask: Savaş esnasında bir ayağını kaybetmiştir. Kızları içki ve kumara son derece düşkündür. Adam'ın babasıdır. Adam Trask: Son derece yakışıklı ve güzel bir çocuktur. Süvari birliğine katılır. Daha sonrasında ise evlenerek karısı ile birlikte vadiye yerleşirler. Cathy: Adam'ın karısıdır. Yabani ve son derece düzenbazdır. Ancak adam bunun farkında değildir. Calep ve Aaron: Adam'ın ikiz çocuklardır. Son derece zeki ve çalışkandırlar. Samuel Hamilton: İrlanda'dan gelmiş bir adamdır. Yakışıklı ve neşelidir. Liza Hamlton: Oldukça sevimli bir kadındır ve çocuklarını kendisini büyütmüştür. Birçok çocuğu vardır. Cennetin Doğusu kitabı Kaliforniya'nın son derce verimli olan Salinas Vadisinde yaşayan iki ailenin arasında geçen problemleri konu edinmektedir. Romanda iyilik ve kötülük kavramları en açık şekilde irdelenmektedir. Yazar romanda her iki ailenin de düşünme ve eyleme sokma biçimlerini detaylı bir şekilde ele almaktadır. İyi ya da kötü olmak bir kader mi yoksa eğitim ile aşılabilir mi sorusuna romanda cevap aranmaktadır. Kuzey Kaliforniya'da, Salinas vadisi yer almaktadır. İki dağ sırası arasında kalan oldukça dar ama uzun bir düzlüktür. Salinaz Irmağı da bu yüzüğün ortasında yer almaktadır. Montrey körfezine kadar uzanır ve buradan denize dökülür. Anlatıcı ilk olarak çocukken koku benliğinin ne denli zengin olduğundan söz etmektedir. İnsanların, kurbağaların ve bitkilerin kokusunu en ince ayrıntısına kadar hatırlamaktadır. Aynı zamanda çocukluğunda Galiban dağlarını da hatırlamaktadır. Anlatıcı kendini bildi bileli batı kısımdan korkmuş ve doğu kısma sevgi duymuştur. Sanlinas Vadisi böyle bir noktada yeşillikler ile dolu bir alandır. Buranın tarihide eyaletin geri kalanı ile son derece benzer bir yapıdadır. Önceleri bu alanda Kızılderilililer yaşarken daha sonrasında keşif yapan İspanyollar gelmiştir. Açgözlü olmaları ile buranın yaşamını ciddi şekilde değiştirmişlerdir. Aslında bu topraklar hakkında hiçbir bilgi sahibi değillerdir. Tüm bunlardan sonra bölgeye Amerikalılar gelmiştir. Amerikalılar, bulundukları alanlara bir takım kişilerin adını vermekteydiler. Samuel Hamilyon,Kuzey İrlanda'dan gelmişti. Hamiltonlar oldukça okumuş insanlardı ve oldukça zengin akrabalık ilişkileri vardı. Neden ülkelerindeki topraklarını bırakıp buraya geldikleri ise bilinmemekteydi. Samuel son derece becerikli bir adımdı. Hatta tüm çocukalrını dahi kendisini doğurttu. Bu işte son derece ustaydı. Adam Trask büyük kentlerin birinde doğmuştu. Babası askerdir ve tek bacağını yaşanılan bir kaza sonucunda kaybetmiştir. Bayan Trask kocasının aksede öleceği düşüncesine o kadar inanmıştır ki kocası ile öbür dünyada tekrar konuşmayı hyal etmiştir. Ancak el soğukluğu rahatsızlığı vardı ve bunu karısına geçirmişti. Çok geçmeden karısı öldü. Annesi öldüğünde Adam henüz bebekti. Cyrus karısının yasını tutmaktaydı. Adam her ağladığında ise onun ağzına bir bez parçası ile viski vermekteydi. Adam bu durumun sarhoşluğu ile iki buçuk gün uyuyordu. Daha sonrasında Cyrus, an çiftiğinin büyük kızı Alice ile evlendi. Artık Alice'den de bir bebek bekliyordu. Alice ise son derce sakin ve titiz bir karaktere sahipti. Ancak iki aile arasında yaşanacak olaylar durumların değişmesini sağlayacaktı. - Nobel ödüllü Amerikalı yazar bu kitabında iyiliğin ve kötülüğün çatışmasını detaylı bir şekilde işlemiştir. Özellikle kitapta yer alan iki ailenin yaşamı konusunda detaylı bilgiler sunmakta, aldıkları kararları her ikisinin gözünden tarafsız bir şekilde okuyucuya yansıtılmaktadır. - Roman, Amerikan gerçekliği olarak da nitelendirilen bir yaklaşıma sahiptir. - Gençliğinde tarım işçiliği de yapmış olan yazar, tecrübeleri bu roman ile okuyuculara aktarmaktadır. Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar, İnci gibi eserleriyle dünya çapında büyük bir üne kavuşan Nobel ödüllü Amerikalı yazar John Steinbeck'in Cennetin Doğusu romanı, Amerikan edebiyatının başyapıtlarından biri olarak gösteriliyor. Steinbeck'in 1952 yılında yayımlanan ve Bugüne kadar yazdıklarım, bu kitap için bir hazırlık niteliğindeydi. şeklinde ifade ettiği eser, iyilik ve kötülük arasındaki mücadelenin antik zamanlardan bugüne uzanışını konu ediniyor. Steinbeck'in kendi yaşamından izler taşıyan Cennetin Doğusu, Kuzey California'daki verimli tarım arazilerinden olan ve yazarın gençlik yıllarında tarım işçisi olarak çalıştığı Salinas Vadisi'nde geçiyor. Kurgu ve olayların işleniş şekli bakımından Amerikan Gerçekçiliği akımına dahil edilen eser, bölgedeki çiftçi ailelerinin yaşamını tüm yönleriyle ele alıyor. Yazar, eserindeki karakter ve tipleri, burada karşılaştığı gerçek kişilerden yola çıkarak okurlarına aktarıyor. Cennetin Doğusu, Amerika'da hayatta kalma mücadelesi veren ve sonunda yolları Salinas Vadisi'nde kesişen Trask ve Hamilton ailelerinin çekişmesini anlatıyor. Satır aralarında iyilik ve kötülüğün temellerini irdeleyen eser; Kabil'in işlediği ilk günah karşılığında iyi ve kötünün doğuşu ile davranışlarda kader ve iradenin payı gibi konularda okurlara önemli sorular yöneltiyor. Trask ve Hamilton ailelerinin bireyleri üzerinden insanın temel özellikleri, sahip olduğu değerler ve davranış biçimlerini irdeleyen Cennetin Doğusu; okurlarını delilik ve bilgelik, erdemlilik ile ahlaksızlık, bağlılık ile nankörlük gibi zıt kutupları çarpıştırmaya çağırıyor. Mitler, kutsal kitaplardaki anlatılar ve metaforların bolca yer aldığı eser, insanoğlunun kendine dair kuşaklardır sorguladığı soruları bir potada eritiyor. En Sevilen Kitaplara Hemen Şimdi Sahip Olun! İnsani öğretiler konusunda bir başyapıt niteliği taşıyan Cennetin Doğusu kitabını siz hala okumadınız mı? Dünyanın en başarılı yazarları arasında gösterilen John Steinbeck'in bu eseri, sizi tarihin en girift olgularını başlangıçtan bugüne sorgulamaya davet ediyor. Bu kitabı hemen şimdi sepetinize ekleyin, iyilik ve kötülük kavramlarına Steinbeck'in penceresinden bakmanın ayrıcalığını siz de hissedin."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cete/", "text": "Kolonel: Emir altında kalan ve kendisine zara gelmemesini isteyen bir karakterdir. Nina Daniloviç: Güzel, iyi huylu ve ülkesini seven biridir. Nezih: Vatansever, iyi huylu ve yakışıklı bir çete lideridir. Öksüz ve Yoksul: Kıran Bey çetesinin en önemli adamlarındandır. Rus Çar Prensesi Nına Daniloviç'in Fransız Ernestie ile evlendikten sonra Suriye'deki hayatı, Adana'da bulunan hazineyi alma arzusu ve bu amaca ulaşmaya çalışırken çete komutanı Kıran Bey ile yaşadığı aşk anlatılır. Beyrut'ta bulunan Lübnan Fransız Yüksek Komiserinin istihbarat dairesi başkanı Nina Daniloviç, Albay'a Kilikya'ya gitmek istediğini söyler. Albay prensesin bu günlerde Kilikya'ya gitmesinin tehlikeli olduğunu belirtir. Nina, eski Osmanlı İmparatorluğu'nun hazinesini bulmak için Adana'ya gider. Bu bir ton altın bulacak ve ülkesini sıkıntı içinde kurtaracaktır. Adana'ya gitmenin iki yolu vardır. Bunlardan biri trenle direkt Rayak-Halep üzerinden, ikincisi ise feribotla Mersin'e gidip oradan trene binmek. Halep-Adana arasındaki demiryolunun çeteler tarafından bozulduğu ve bir askeri trene baskın düzenlendiği ve bu yolun tehlikeli olduğu bilinir. Tek yolun kıyıdan Suriye iskelelerine kereste getiren gemiler kiralayarak Yumurtalık'a gitmek olduğu tartışılır. Bunu eski komutanı Binbaşı olarak yapan Fransızca öğretmeni Nezih Suad'a. Recep Bey'den bir mektup gelir. Mektupta Sözümü tutuyorum, sizi cepheye çağırıyorum yazıyor. Nezih, Recep Bey'in karargahına gelir. Recep Bey, Amanos'taki çetenin Fransız kuvvetlerine karşı komutasını Nezih'e verdi. Şimdi Nezih'in adı Kıran Bey, on altı kişilik çetenin adı da Kıran Bey Çetesi. Kıran Bey çetesinin ünü her yere yayılır. Kürt çeteleriyle anlaşmalar, birleşmeler var. Nina yoldadır ama Yumurtalık'tan 1 mil önce takip edildiklerini anlar ve gemiden kaçar. Gemiyi basan ispinozlar herkesi öldürür ama prensesi bulamaz. Prensesin kaçtığını anlarlar ve peşinden ateş ederler. Bu arada Kıran Bey çetesinin iki üyesi de oradadır, yoksullar ve yetim. Kızın baygın olduğunu görürler ve Kıran Bey'i yanına almak için harekete geçerler. Kıran Bey kızın yanına gittiğinde kız hiç konuşmamış ve korkmuştur. Güzel prenses birkaç gün daha konuşmaz ama Kıran Bey'e bir zarar gelmeyeceğini anlayınca her şeyi anlatmaya başlar. Nina, Rus Çarının kızı olduğunu, Fenikelilerin baskısıyla Rusya'dan kaçtığını, Franz Lizb.Ernest ile tanışıp evlendiğini, hazineyi bulmak için Adana'ya geldiğini ancak Finikler tarafından basılır. Bu konuşmalar Kıran Bey'i etkilemiştir. Nina'nın eşsiz güzelliğinden etkilenen Kıran Bey, gözlerini Nina'dan alamaz. Ninada, Kıran Bey'i beğendi ve ona baktığında parlak yüzlü İsa'yı hatırlar. Kıran Bey ve Nina birbirlerine delice aşık olurlar ve sabaha kadar 4 gün boyunca mutluluklarını paylaşırlar Recep Bey'den haber gelene kadar. Recep Bey prensesin Fransız kuvvetlerine teslim edilmesini emreder ve ardından harekat başlar. Kıran, çok sevdiği ama düşmanı Nina'dan ayrılmak zorunda kalacaktır. Nina ise hiçbir yere gitmek istemediğini, herkesin onu ölü olarak tanıdığını ve Kıran'ı çok sevdiğini söyler. Genç aşıklar gibi Nina ve Kiran da birbirleriyle konuşmadan ayrılacakları noktaya gelirler. Nina'yı Fransız kuvvetlerinin her gün geçtiği noktalardan birinde bırakacaklar. Kiran ve Nina son kez sarılırlar ve ayrılırlar. Kıran hala Nina'yı düşünür. Arkadaki tepeye çıktıklarında Fransız kuvvetleri tarafından pusuya düşürüldüler. Nina da Kıran'ın pusuya düşürüldüğünü görünce hemen Kıran'ın yanına gider. Kıran'la birlikte kendi birliğine ateş açar. Fransız kuvvetini yok ederler ve Kiran ve Nina hayatlarını yaşam için birleştirir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cevdet-bey-ve-ogullari/", "text": "Cevdet Bey: Romanın ana karakteri olan bir tüccardır. Tüm olaylar bu kişi etrafında gelişir. Üç çocuğu var ve işlerini hayatının sonuna doğru yürütüyorlar. Romanın ikinci bölümünde ölmesine rağmen varlığı roman boyunca hissettirir. Fuat Bey: Romanda ilk Müslüman tüccarlar arasında sayılabilecek bir diğer kişidir. Cevdet Bey'in yakın arkadaşıdır. Yahudi bir aileden geldiği için daha sonra Müslüman olur. Nigan Hanım: Cevdet Bey'in karısıdır. Şükrü Paşa'nın kızıdır. Ayrıca geleneksel değerlerin koruyucusudur. Osman: Cevdet Bey'in en büyük oğludur ve ölümünden sonra işi devralır. Refik: Cevdet Bey'in mühendis olan küçük oğludur. Cevdet Bey ve Oğulları, Orhan Pamuk'un 1970 ve 1905 yılına kadar yaşamış tüccar bir ailenin Türkiye Cumhuriyeti çevresinde sosyal hikayeler, ekonomik ve kültürel tarihini ele almıştır. Anne ve babasını kaybeden Cevdet Bey, uzak akrabası Zeliha Hanım ile aynı evde yaşıyor. İstanbul'un ilk Müslüman tüccarıdır. Cevdet Bey'in ağabeyi Nusret veremdir ve son günlerini yaşamaktadır. Kardeşi, çocuğunu yanında götürmesi için Cevdet'i ister. Cevdet Bey'in otuz yılda Osman, Refik ve Ayşe adında üç çocuğu olur. Cevdet Bey'in de bu çocuklardan torunları var. Cevdet Bey, Müslüman bir toplumda tüccar olarak marjinal bir kişilik olduğunu düşünüyor. Çünkü zamanında tüccar olanlar genellikle gayrimüslimdir. Cevdet Bey, bu çelişkiyi bilinçaltına atarken bunu rüyalarında görür. Rüyasında sınıfının sular altında olduğunu görür ve öğretmen onu cezalandırmak ister. Ancak bunu yapmaya cesaret edemez. Sınıftaki su Cevdet'in teridir. Hoca toplumu temsil ediyor. Cevdet Bey, toplum tarafından baskı altına alındığına ve sınıf ayrımına tabi tutulduğuna dair bilinçaltına sahiptir. Bu yüzden paşa kızı Nigar Hanım ile evlenmek ister. Yaşlandıkça hedeflerine ulaşan Cevdet Bey, bunu hala yeterli görmüyor. Sağlık sorunları da daha sonra ortaya çıkar. Oğulları işini yürütmeye başlar. Ayrıca 50 Yıllık İş Hayatım adlı bir kitap çıkarmaya çalışıyor. Bu süreçte ülkede önemli siyasi değişiklikler olur ama Cevdet Bey siyasete kayıtsız kalır. Cevdet Bey kitabı yayınlamadan ölür. - 1979 Milliyet Roman Armağanı - 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü - Orhan Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları'nı yazmaya 1974 yılında 22 yaşında başlamış ve 1978 yılında 26 yaşında tamamlamış. - Yayımlandıktan sonra yazara 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı getiren eser, bu ikinci ödülden sonra edebiyat dünyasının ilgisini çekti. - Başlangıçta romanın Karanlık ve Işık başlığını taşıması tasarlanmış. Cevdet Bey ve Oğulları, 1979 yılında yayımlanmamış kitapların katılabildiği Milliyet Roman Armağanı'nı kazandı ve birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu'yla paylaştı. Nişantaşlı bir ailenin 20. yüzyılın başından itibaren üç kuşak boyunca serüvenlerini anlatan bu kitap ev içlerinin renklerini, zamanın akışını, günlük sıradan konuşmaları akılda yer eden kahramanlar aracılığıyla saptarken, okura geleneksel romandan alınacak hazları bütünüyle veriyor. Abdülhamit döneminin son yıllarında, İstanbul'un ilk Müslüman tüccarlarından küçük dükkan sahibi Cevdet Bey'in tutkusu, hem işlerini büyütmek, zenginleştirmektir hem de Batılı anlamda çağdaş, modern bir aile kurmak. Kökü taşraya uzanan geleneksel ailesini bir yana bırakarak bu isteklerini gerçekleştirmeye girişen Cevdet Bey'in ve oğullarının hikayesi, bir anlamda modernleşme uğraşı içindeki Türkiye Cumhuriyeti'nin özel hayatının da hikayesidir. Ev içlerinin, yeni apartman hayatının, Batılılaşan büyük ailelerin, Beyoğlu'na çıkıp alışveriş etmelerin, radyo dinlenen pazar öğleden sonralarının dikkat ve sevgiyle anlatıldığı bu panoramik roman, Orhan Pamuk'a hak ettiği ünü getiren olgun bir ilk kitaptır. -Frankfurter Allgemeine-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/charlienin-buyuk-cam-asansoru/", "text": "Willy Wonka: Çikolata fabrikasının eski sahibidir. Fabrikasını teslim etmesindeki en büyük etkenlerden biri de yaşlanması ve yönetme gücüdür. Charlie Bucket: Romanın ana karakteridir. Fabrikayı devralır. Diğer karakterler: Josephine Nine, Georgina Nine, George Dede, Bay Bucket, Bayan Bucket, Congolozlar. Charlie sonunda fabrikasıyla çikolata alır. Fabrika sahibi Willy Wonka, küçük Charlie'yi ve büyük ailesini Büyük Cam Asansör'e doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nın devamı niteliğindeki bu kitap, Charlie Bucket'ın uzaya yolculuğunun ilginç hikayesini anlatıyor. Bay Wonka, devasa çikolata fabrikasını Charlie Bucket'a devreder. Fabrikasını teslim etmesindeki en büyük etkenlerden biri de yaşlanması ve yönetme gücüdür. Charlie Bucket, Bay Bucket, Bayan Bucket, Büyükbaba Joe, Büyükanne Josephine, Büyükanne George ve Büyükanne Georgina büyük cam asansöre binmeye hazırlanıyorlar. Bu asansörde kocaman bir yatak ve yorgan vardır. Bütün yaşlılar bu yatağa yerleşir. Bir süre sonra göğe çıktıktan sonra yaşlılar inmek için ısrar ederler. Ama Bay Wonka daha yükseğe çıkmaları gerektiğini söylüyor. Şaşırtıcı bir şekilde, asansördeki insanlar bu asansörün nasıl kalktığını soruyorlar. Bay Wonka, gökyüzü karıncalarının büyük cam asansörü havalandırdığını söylüyor. Sonra ihtiyarlar hep bir ağızdan inmek için ısrar ederler. Bay Wonka, inmek için gökyüzüne daha da yükselmeleri gerektiğini söylüyor. Büyükler nedenini sorunca çikolata fabrikasının çatısını delmek gerektiğini söylüyor. Yaşlılar daha da telaşlıdır. Hepsi yorganın altına saklanıyorlar. Charlie ve büyükbabası Joe da birbirlerinin ellerini sıkıca tutarlar. Bay Wonka'nın kaptanlığı altında, büyük cam asansör atmosfere yükselir. Ancak, dikkatsizliği nedeniyle Bay Wonka zamanlamayı tutamaz. Asansör dünyanın yörüngesinde dönmeye başlar. Büyük cam asansörün içindeki oksijen azalmaya başlar. Üç ihtiyar yataktan fırlarlar ve uzayda gibi havada asılı kalırlar. Yaşlılardan biri nefes alamadığını söylüyor. Bay Wonka oksijen tüplerini de açar. Dünyanın yörüngesinde yalnız değiller. İki gün önce ABD, kapsül oteli uzaya fırlattır. Bu kapsül odalarına olan talepler krallardan kraliçelere kadar yüksektir. Kapsül otelin üç astronot yöneticisi vardır. Bu yöneticiler, etraflarında duran cam asansörü görürler. Bu bilgiyi Amerika Birleşik Devletleri başkanıyla paylaşırlar. Daha sonra büyük cam asansörün içine ulaşmaya çalışırlar. Onlarla konuşmak için bağlantı kurduklarında, Bay Wonka dünyada hiç var olmamış bir dil konuşuyor. Astronotlar bu bilgiyi ABD'ye aktardıklarında, konuşulan dilin dünyalılara ait olmadığı sonucuna varırlar. Asansörün bir bomba tehdidi olabileceğini dünyalılara duyururlar. Ardından ABD başkanı uzaylı olduklarını iddia ederek onları Beyaz Saray'a davet ediyor. Yakında uzaylı olmadıklarını anlarlar. Cam asansör aniden açılır ve önlerinde uzaylılar belirir. Uzaylılar daha önce Dünya'ya inmek istemişler ancak atmosfer nedeniyle bu isteklerini gerçekleştirememişlerdir. Bu fırsatı değerlendirip dünyaya asansör ve kapsül ile inmek isterler. Uzaylılar ve dünyalılar savaşır. Büyük Cam Asansör dayanıklı olduğu için bu durumdan pek etkilenmez. Cam asansördeki insanlar, kapsül oteli kendilerine bağlayarak yardım etmeye çalışırlar. Uzaylılar hala arkadan saldırıyor. Büyük cam asansör ve kapsül otel, dünyaya girerek kurtulur. Uzaylılar ise hayal kırıklığına uğrarlar ve uzayda kalırlar. Charlie ve ailesi büyük bir beladan kurtulur. Asansördeki yaşlılar onlara fabrikaya inmelerini ve Charlie'yi desteklemelerini söyler. Bay Wonka, kendisini yirmi yıl gençleştiren bir hap ürettiğini söylüyor. Bunu duyan Büyükanne Georgina orantısız bir şekilde uyuşturucu kullanıyor. Josephine Nine ve George Grandpa da bu ilaçları kullanıyor. Büyükanne Georgina çok fazla ilaç içtiği için -2 yaşında. 2 yıl bekleme odasında beklemek zorunda. Bay Wonka, Büyükanne Georgina'nın uyuşturucuları orantılı olarak kullanmasına yardım ediyor. Uyuşturucuları kullandıktan sonra Büyükbaba George 1 yaşında bir bebek oldu ve Nine Josephine 3 aylık bir bebek olur. Bay Wonka; Josephine, Granny George, Granny George ve Granny Georgina'ya eski günlerine dönebilmeleri için ilaç verir. Uzayda başarılı olan Bay Wonka ve Charlie'nin ailesini memnun eden bir davet gelir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı onu Beyaz Saray'a davet ediyor. Geldiğinde ağızda eriyen lezzetli çikolatalar da ister."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ci/", "text": "Hayatı değil, sistemi yaşadığımızı anlayanlar, harekete geçmek için sinyal bekleyenler, umursamayanlara karşı umursayanlar, hissetmeyenlere karşı, dengeye adanmıştır. Yazar, kendi evriminde kaybolmuş hissettiklerini söylüyor. Ders almak, sistemin bize dayattığı bu hayatı sorgulamak ve en başta kendi farkındalığımızı gerçekleştirmek için mutlaka okunması gereken bir kitaptır. Can Manay sonunda amacına ulaştı ve Duru'yu cezbeder. Duru onun evinde kalır. Ancak Can Manay'ın Duru'ya olan aşkı daha da saplantılı hale gelir ve artık onu kimseye göstermek istemez; başkalarının önünde dans etmesini engellemeye çalışır ve aşırı cinsel bağımlılığını da ortaya çıkar. Duru başta bu ilgiyi sevse de sonradan kendini hapiste hissetmeye başlar ve Deniz'in bu durumu umursamadığını düşünür. Ancak bir gece Manay'ın evi gözetlemek için kurduğu kameralardan Deniz'i izler ve onun ağladığını görür. Sonunda Duru ondan nefret etmeye başlar ve Manay eski kız arkadaşıyla aynı hatayı yapar ve hastalığının belirtileri yeniden ortaya çıkar. Eti yanında. Duru ve Manay'ın durumundan bıkan Deniz, artık şehirde kendisi için yapılacak bir şey olmadığını düşünür ve bir işçi olarak köye yerleşir. Köyde sohbete yetişkinlerle değil, sadece çocuklarla girer. Artık yetişkinlerden hoşlanmamaya başlar. Darbe adlı dergisi sansürlendiğinde, Özge, derginin çalındığı bilinmeyen bir kişiden öğrenir. Ama artık dergi işi onun için bitmiş gibi görünüyor, bu yüzden dergiyi çevrimiçi olarak yayınlamaya çalışır. Kaotik sokaklarda protestoların olduğu bir günde, kalabalığın içinde dövülen Özge, Sadık Kolhan'a yakınlaşır. Kolhan ona çok tuhaf bir teklifte bulunur. Bilge, Can Manay'ın son durumu ve aşık olduğu Murat'ın polis tarafından dövülmesi nedeniyle üzüntü ve üzüntü yaşar. Azra Kohan, bir görüşmesinde Fi kelimesinin, ateş, ihtiras, güzellik anlamına geldiğini belirtmiş ve daha sonra romanın içerisinde de konu edilen altın oran'ın ifade edilmesi için kullanılan sembol olan 'den gelmekte olduğunu da açıklamıştır. Azra Kohan, bir görüşmesinde Çi kelimesinin, suyun buz hali, yaşam enerjisi anlamına geldiğini belirtmiştir. Azra Kohan, bir görüşmesinde Pi kelimesinin, topraktan başını uzatan filiz, yani hayat anlamına geldiğini belirtmiştir. Hayat, insanın kendi potansiyeline ulaşabilmesi için dikkatle, incelikle, muhteşem bir zekayla dizayn edilmiştir. Yapman gerekeni yapamıyorsan, olamıyorsan, doğamıyorsan hayat çok acıtır, anlaman için hırpalar, yorar. Seni sen yapabilmek için ne gerekirse yapmaya hazırdır. Asla rahat bırakılmazsın. Öylesine, anlamsız var olamazsın. Mutluluğa saklanamazsın. Öyleyse acına sahip çıkmalısın! Çünkü acı, bilginin bedene inmesidir. Bilgiyi bedene indirmeli, olman gereken şeye dönüşmelisin. Bu kitap 'kendine gelmek' için burada olduğunun farkına varabilenlere yazıldı. Fi ile çıkılan yolculuğun tek durağıdır Çi. Sadece farkındalığa giden, değiştiren, mutlaka geliştiren bir yoldur bu ama sunduğu seks, macera, intikam, ihtiras sizi aldatmasın, zordur. Hayatı değil sistemi yaşadığımızı fark edenler, harekete geçmek için işaret bekleyenler, umursamayanlara karşı umursayanlar, hissedemeyenlere karşı hissedenler adına ve kendi tekamülünde kaybolmuşlar için yazılmış, dengeye adanmıştır. Hayat harekete geçen herkesi varması gereken yere götürür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cilgin-gibi/", "text": "Celile: 35 yaşında genç ve güzel bir kadındır. Doğduğu gün annesini kaybeden kadın büyükannesinin yanında büyür. Yalıda, etrafında kendinden büyüklerle birlikte yaşarken her şeye itaat eden birisi olur. Çocukluğu, okul hayatı, evliliği onun itirazsız kabul ettiği şeylerdir. Yaşama dahil olamamış, kendi hayatını bile uzaktan seyretmiş birisidir. Ahmet: Orta halli bir ailenin tek çocuğudur. Eşi Celile'yi çok sever onunla aralarındaki seviye farkını kapatabilmek için çok çalışır. Hırsıyla önce eşini sonra değer yargılarını kaybeder. Muhsin Demirtaş: İstanbul'un köklü ailelerinden eğitimli birisidir. Celile'ye ilk görüşte aşık olur. Fakat onun evleneceği kişinin toplum tarafından onay verilmiş birisi olması gerekmektedir. Sevdiği kadına yaşadığı toplumdan daha acımasız davranır. Aşkına sahip çıkamaz. Çeşmiahu: Celile'nin büyükannesidir. Saray kökenli, duygularını içinde yaşayan bir kadındır. Yetiştirdiği torununa da bu karakteri sirayet etmiştir. Suat Derviş, 1940 lı yıllarda İstanbul'da yaşanan bir aşk hikayesini anlatıyor, dönemin Türkiye'sini, savaş zenginlerinin, karaborsacıların hızla arttığı bu yılları, fırsatçıları da resmediyor. Romandaki karakterler kendi üzerlerine yüklenen misyonlarıyla aynı zamanda toplumun birer aynası olma niteliğindeler. Celile ile kadının toplumdaki yerini sorgularken, Ahmet ile zenginlik hırsının insanı nasıl ve neye dönüştürdüğünü görüyoruz. Aşkın masumluğunun yasakla kirlenmesini ve bu bedelin sorumlusu yalnız kadınmış gibi algılanmasından da bahsedilmiş. Yazar bir aşk hikayesi üzerinden dönemine ışık tutuyor. Celile 35 yaşında, genç ve güzel bir kadındır. Eşi Ahmet ile on yıldır süren evlilikleri uyum içindedir, Taki Muhsin hayatlarına girene kadar. Celile, Muhsin ile tanışana kadar Ahmet'in kendisine bu kadar yabancı olduğunu sorgulamamıştır. Onun ruhu amaçsız salınırken Muhsin'in varlığıyla can bulmuştur. Celile'yi ve yaşananları anlamlandırmak için onu tanımak gerek. Celile doğduğu gün annesini kaybeder. Babasının yeniden evlenmesiyle büyükannesi onu yanına alır. Büyükanne Çeşmiahu bir saraylıdır. Dedesi ise nazır olan Veliddin Paşadır. Celile, yeni ailesiyle birlikte yalıda yaşamaya başlar. Fakat büyükanne, eşinin ölümünden sonra kendi sessiz dünyasında yaşayan ketum bir kadına dönüşmüştür. Celile neredeyse tek duygusunu bile ifade edemeden büyür. Ona küçük yaştan beri, büyüklerin her söylediği sözün doğru olduğu ve kendisinden istenilen her şeyi sorgusuz kabul etmesi gerektiği öğretilmiştir. Tıpkı büyükannesi gibi hayatla ilgili bir tecrübe edinememiş ve yaşamla teması ancak bir erkek aracılığıyla olmuştur. Celile, genç kız olduğunda büyükannesi vefat eder. Amcası onu yalnız kalmaması için yanına alır. Genç kız, bu yaşına kadar hayata iştirak etmemiş, onun adına verilecek bu karara itiraz edebileceğini bile düşünmemiştir. İtirazsız kabul eder ve gittiği eve uyum sağlar. Bir süre sonra Ahmet'le tanışır ve evlenirler. Ahmet, orta halli bir ailenin tek çocuğudur. Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra eğitim hayatına devam etmemiştir ve bir bankada çalışmaktadır. Celile'yi çok seviyordur ancak iki aile arasındaki kültür farkı onu çok rahatsız ediyordur. Sevdiği kadının çocuk istemeyişini saygıyla karşılar. Daha çok çalışarak eşine lüks bir hayat yaşatmak peşindedir. Dayısının ölümünden sonra ona kalan mirasla ticaret yapmaya başlar. Ahmet'in zengin olma hırsı neredeyse gözünü kör etmiştir. Bu isteği yakıcı bir hırsa dönüşmüş, eşini hatta kendi benliğini dahi unutmuştur. Savaşı fırsata çeviren iş adamlarından birisi olmuştur. Karaborsacılık yapıyor, zengin olabilmek için her türlü yolu deniyordur. Celile'de ise en ufak bir değişiklik yoktur. Hiçbir şey talep etmeyen, gülümseyen çehresine rağmen, duygularını gizleyen, neredeyse büyükannesinin kopyası bir kadın olmaya devam etmektedir. Ahmet istediği hayata ulaşabilmek için nüfuslu arkadaş ararken Muhsin'le tanışır. Muhsin köklü bir aileden, eğitimli ve zengin bir iş adamıdır. Celile ile ilk karşılaştıkları an birbirlerine aşık olurlar. Bir süre sonra görüşmeye başlarlar. Uzun zamandır hayata seyirci kalan Celile, şimdi kendini yaşıyordur. Muhsin, aşık olduğu kadını aralıklarla kendi içinde sorgular ve güvenmez. Onu sorguladıkça aşkı galip gelir. Aylar süren birliktelik, tutkulu bir aşka dönüşür. Muhsin, onun Ahmet'in yanına yani evine gitmesini istemez. Sevdiği kadında aynı düşüncededir. İkisi sessiz bir karar verip bu evliliğe noktayı koyarlar. Ahmet öğrendiğinde bunu hazmedemez ve önce yakın çevresine sonra da her gördüğü insana Celile ile ilgili karalayıcı sözlerde bulunur. Genç kadın eşinden boşandıktan sonra bile sevdiği adamın onu bu zor durumdan kurtarmasını bekler. Fakat Muhsin, kendisi için yapılan fedakarlığın farkında değildir. Celile'yi çok sevmesine rağmen bu durumun onun kendi ismine zarar vereceğini düşünerek evlenmek istemez. Birlikte görünmeyi bile ar sayar. Celile'nin hamile olduğunu öğrendiğinde çocuğu bir bela olarak görerek kürtaj yapılmasını ister. Celile, ona bunları yaşatan adama kırgındır. Aşık olduğu adamın kendisini artık sevmediğini düşünür. Oysaki sevdiği adam onu deliler gibi severken bir o kadar da onunla birlikte görünmekten çekiniyordur. Muhsin kendisini affettirmek için onları birlikte kimsenin göremeyeceği bir yere tatile götürür. Ona pahalı hediyeler alır fakat bunlar genç kadının umurunda bile değildir. Bir zamanlar mutluluğun renk bulduğu kadının yüzüne gölgeler düşmüştür. İthaki Yayınları, Suat Derviş'in tüm eserlerini okurlarla buluşturmaya devam ediyor. Suat Derviş, bence önemli bir romancımız. Siyasi görüşleri dolayısıyla hem epey eziyet çekmiş, hem de unutturulmak istenmiş. İlk romanlarını çok genç yaşta kaleme almış. O zamanın büyük bir ustası, Ahmet Haşim, bu ilk eserleri özellikle salık vermiş; genç romancıyı bir 'üslupçu' olarak esenlemiş. Edebiyat tarihimiz pek farkında değil. Birkaç kez basıldığı halde, edebiyatseverlerin üzerinde yeterince durmadıkları Çılgın Gibi, Suat Derviş imzalı çok güzel bir romandır. Acı bir aşk romanı. Aşkı Marksist açıdan tahlil eden bir roman; bence, edebiyatımızda kardeşi yok. -Selim İleri- Suat Derviş önce kahramanlarının yaşadığı iklimi ustalıkla tarif ediyor. Dönemin İstanbul'u, karaborsa ve savaş zenginlerinin hayatı, güç tutkusu, soyluluğun bir hayalet gibi hala gücünü hissettirmesi vs... Sonra kahramanlarımızı tanıyoruz tüm hususiyetleriyle ve ardından başlayan yasak aşk hikayesi. Aşkın masumluğundan kopması, aldatmanın insanda yarattığı haz ve pişmanlık, mutluluğun her halükarda elde edilemeyişi, hepsini de ince ince işliyor. -Ercan Kesal-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cingene/", "text": "Şems Hikmet: Romanın ana karakteri olan yirmi iki yaşında zengin bir beyefendi. Son derece olgun ve kültürlüdür. Ziba: On beş yaşında bir Çingene kızı. Hoca Selimcan: Ana karakter Şems Hikmet de babasına hizmet etmiş ve gencin eğitimini kendisi üstlenmiştir. Rakım Bey: Şems Hikmet'in ablasıdır. Kültürlü bir gazetecidir. Diğer karakterler: İse Sihri Efendi, Davut Bey, Artin Elvanyan Bey, Düriye Hanım, Şems Hikmet'in annesi. Roman, bir genç beyefendinin güzel bir Çingene kızına olan aşkını anlatırken konuyu Tanzimat döneminin temel düşünsel eksenlerinden olan medeniyet ve medeniyet kavramları çerçevesinde ele alır. Kitapta hali vakti yerinde, terbiyeli ve kültürlü bir genç olan Şems Hikmet, kendisiyle ve değerli arkadaşlarıyla eğlenmek için Kağıthane'ye gider. Burada yiyip içen bu arkadaş grubuna bir çingene topluluğu gelir ve ortam daha da şenlikli bir hal alır. Çingenelerle oynayıp şarkı söyleyerek eğlenirler. Çingene grubunda yer alan Ziba isimli genç kız Şems Hikmet Bey'in çok hoşuna gider. Kıza ertesi gün oraya gelmesini söyler. Ertesi gün Hikmet Bey oraya gider ve o kızı bulur. Kızı eğitmek istediğini söylüyor. Çingene kızı, kızın ailesinden izin aldıktan sonra bir tanıdığının konağına yerleştirilir. Şems Hikmet kıza bu konakta bir yıl boyunca görgü ve musiki dersleri verir. Bu sırada yakın çevre bu olayı duyar. Arkadaşları Ziba'nın değişimini görmüş ve onu öyle kabul ederler. Ancak Şems Hilmet'in annesi ve eniştesi bu durumu kabul etmez. Özellikle kayınbiraderi, Çingenelerin durumu hakkında kültürel ve etnografik tartışmalara girmek istemediğini belirtir. Genç adam Ziba'yı çok sevse de ailesine karşı çıkmak da istemez. Böylesine kültürlü ve varlıklı bir adam Çingene kızına aşık olur ve kısa sürede tüm İstanbul'un dili olur. Şems Hikmet mahalle baskısı altında ezilir. Ziba ise olanlardan habersiz eğitimine devam etmiş ve gerçek bir hanımefendi olmuştur. Şems Hikmet tüm bunlardan bıkmıştır. Bir gün annesinin söylediği bir söz üzerine tartışırlar. Genç adam bu duruma çok üzülür. Annesinden duyduğu bu ağır sözlere dayanamaz ve bir intihar mektubu yazıp kendini bahçedeki kuyuya atar. Artık beyin atladığına göre, ev sahibi çalışanlar onu hemen kaldıracaktır. Genç adam henüz ölmemiş ancak başına aldığı darbeler sonucu aklını kaybetmiştir. Bir an önce iyileşmek için antrenörüyle yanına gelen Ziba'yı gören ev halkı oldukça şaşırır. Çingene kızı yerine terbiyeli ve eğitimli bir hanımla karşı karşıya kalırlar. Döneminin çarpıtılmış tüm toplumsal ön yargılarına ve hurafelerine karşı farklı bir bakış açısı getirerek her fırsatta halkını hümanist bir yaklaşımla aydınlatma çabası içinde olan Ahmet Mithat Efendi, Çingene isimli bu eserinde yine nahoş fakat basılması gereken bir noktaya parmak basıyor: Irk ayrımcılığı. Tam 122 sene önce Ahmet Mithat Efendi tarafından büyük bir ustalıkla kaleme alındıktan sonra ilk defa günümüz okuyucusuna kazandırılan bu eser, ibretle okunması gereken bir yapıt."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ciplak-deniz-ciplak-ada/", "text": "Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, katliamlardan ve sürgünlerden geride kalanların, Yunanistan'a gönderilen Yunanlılar tarafından boşaltılan bir adada yeni bir hayat kurma çabalarını konu alıyor. Şeyhin Poyraz'ı öldürmek için gönderdiği Kerim ve Peri, Nişancı Veli'den korktukları ve Poyraz'ın iyiliğinden utandıkları için uzun zamandır planladıkları planı gerçekleştiremezler. Ancak başka çareleri yoktur, ya Poyraz ölecek ya da kendileri. Birkaç gün Kötü Ada'ya sığındıktan sonra açlık onları yorunca tekrar geri dönerler. Her şeyi bilmesine rağmen, başta Nişancı Veli ve Poyraz olmak üzere herkes onlara yeniden kucak açar. Ağa Efendi'nin Girit'e dönme isteği Zehra'yı rahatsız eder. Adada kalıp Poyraz ile evlenmenin tek yolu Melek Hatun'u babasıyla evlendirmektir. Babasının kişiliğinden dolayı aşkını ilan etmesi pek mümkün görünmediği için durumu Melek Hatun'a açıklar. Melek Hatun da menekşeler açtığında Ağa Efendi'ye reddedilme korkusuna rağmen durumu anlatacağına söz verir. Bir gün Kök Boya Fırınından yakışıklı bir delikanlı olan Ali Hüseyin adaya gelir. Zehra ile ablası Nesibe arasında ilk görüşte büyük bir aşk başlar. Ali Hüseyin kök boya almak için Yağcı bedir Yörüklerin yaylasına gitmek için adadan ayrıldığında Nesibe onu sabırsızlıkla beklemek zorunda kalır. Ağa Efendi, beş yüz yıllık bir zeytin ağacına vatan hasretini anlatarak rahatladığı bir gün, balıkçıların reisi Hıristo Bey'i görür. Topçu teknesinin asıl sahibi olan Hristo, Çanakkale Savaşı'nda sol kolunu kaybetmiş bir gazidir. Mübadele haberinden sonra ailesiyle birlikte yakınlardaki küçük bir adada saklanır. Herkes Hristo'yu orada tutmak için bir çözüm arar. Sakalını keserler ve ona yeni bir kimlik kartı verirler. Onu çok seven ve bir gün geri döneceğini bilen Kayalı köylüleri, aile için büyük bir yalı yaptırır. Menekşeler açtığında Ağa Efendi ve Melek Hatun evlenir. Adaya gelen Süleyman'dan Şeyh'in öldürüldüğü ve Selahattin'in kral olduğu haberini alırlar. Artık Poyraz ve Zehra'nın korkacak bir şeyi kalmamıştır. Zehra ve Poyraz nişanlanır. Kerim ve Peri de zorunlu görevlerinden kurtularak özgürlüklerine ve mutluluklarına kavuşurlar. Ali Hüseyin ailesiyle birlikte adaya döner ve Ağa Efendi'den Nesibe ile evlenmek için izin ister. Üç günlük düğünün ardından Nesibe adadan ayrılır ve Toros Dağları'na çıkar. Lena'nın iki oğlunun adaya sürpriz bir ziyaret yapması Lena'yı mutlu eder. Tüm bu güzel olayların ardından dizi üzücü bir olayla son bulur. Hıristo Reis ve ailesi, Kayalı Köyü'ndeki konağına yerleşmelerinin yirmi beşinci gününde jandarmalar tarafından bir gemiye bindirilerek Yunanistan'a gönderilir. Hıristo güzel bir ev yapıp oraya yerleştikten sonra köylüler ona geri dönüş yolunu bulduklarını bildirmek için yanına giderler. Ancak Hıristo artık mücadeleden bıkmış ve deniz kenarında yaptırdığı çardaktan ölene kadar Anadolu'yu izlemiştir. Yaşar Kemal Bir Ada Hikayesi'ni tamamladı! Yaşar Kemal'in Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanı ile başlayan, Karıncanın Su İçtiği ve Tanyeri Horozları kitaplarıyla devam eden Bir Ada Hikayesi dörtlemesi, son kitabı Çıplak Deniz Çıplak Ada ile tamamlandı. Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın başkahramanıdır. Dörtleme hem bir Yaşar Kemal klasiğidir hem de diliyle, yarattığı kişilerle, yarattığı doğayla Yaşar Kemal'in romancılığında önemli bir yeniliği işaret eder. Yaşar Kemal, mitos yaratıcısıdır... Ağıtların diliyle, kendi özgün dilini harmanlamış, çeviride bile yitmeyen anlatısını kurmuştur. Bu dörtlüyse, tarihle destanların kaynaşmasıdır. Yaşar Kemal tarihi roman yazmaz bu dörtlüde, bir tarih var eder. Çıplak Deniz Çıplak Ada, Yaşar Kemal'in yerlerinden edilen insanların Ege'de bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarının destansı öyküsü Bir Ada Hikayesi'nin dördüncü ve son kitabı. Dörtlünün bu son romanında, geçmişin yaraları kapanmaya yüz tutmuş ama izleri kalmıştır... Ağa Efendi'yle Melek Hatun, Poyraz'la Zehra, Ali Hüseyin'le Nesibe muradına erecektir; Lena Ana'nın hasretle yollarını beklediği kayıp oğulları da geri dönmüştür ama balıkçıların reisi Hıristo'nun başına beklenmedik bir olay gelir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cizgili-pijamali-cocuk/", "text": "Bruno: Macerayı seven, arkadaş canlısı iyilik yapmayı seven, savaş karşıtı dokuz yaşında bir çocuktur. Babası Nazi komutanıdır. Shmuel: Yahudi asıllı olduğu için kampta tutulan, iyi kalpli, cana yakın ve Bruno ile aynı yaştaki arkadaşıdır. Gretel: On iki yaşında, Nazi sempatisi olan, yaşından büyük davranmayı seven bir çocuktur. Yıl 1943, Olayın geçtiği yer Berlin ve Auschwitz toplama kampı. Auschwitz, Yahudi soykırımının en yoğun yaşandığı toplama kampının olduğu bölge. Hikaye dokuz yaşında henüz ırkçılığın ne olduğunu bilmeyen bir çocuğun gözünden, anlatımlarıyla şekilleniyor. Aslında bu kitap çocuklardan öte yetişkinlerin de okuyup, yaşananların anlamsızlığını anlamak açısından da önemli bir eser. İki farklı inanışa sahip iki çocuğun aynı coğrafyada farklı hayatlar yaşarken kesişen hayatlarını, dostluklarını okuyoruz. Tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Umarız asla rastlamak zorunda kalmayız. Bruno, dokuz yaşında, umutsuz vaka dediği ablası, Gretel ve anne- babasıyla birlikte yaşayan mutlu bir çocuktur. Ta ki evlerini ziyaret eden Führer gelene kadar. Bruno'nun babası bir Nazi subayıdır, bu ziyaret sonrası baba terfi alır ve karargah komutanlığına getirilir. Taşınma kararı evde hoşnutsuzluk yaratsa da Auschwitz toplama kampına taşınırlar. Yeni evleri, eskisine göre çok küçük, dikenli tellerle çevrili, ıssız ve en önemlisi Bruno'nun arkadaş edinebileceği kimsenin olmadığı bir yerdir. Askerlerin sıklıkla girip çıktığı bu evin penceresinden görünen şey, aynı pijamaları giymiş, sayısız insan kalabalığıdır. Aralarında çocukların da olması Bruno için umut olur. Belki aralarında arkadaşlık edebileceği birileri vardır. Ama tellerin arkasına geçmek kesinlikle yasaktır. Bir süre sonra eve öğretmen gelip eğitimlerine devam etmeye başlarlar. Tarih ve coğrafyanın öğretildiği bu eğitimde, sanat ve serbest okuma hoş karşılanmayan etkinliklerdir. Bu derslerden sonra Bruno'dan yalnızca üç yaş büyük olan ablasının Nazizm'e sempatisi artar. İki çocuk zaten anlaşamıyor iken bu şekilde iletişimleri de azalır. Canı sıkılan kahramanımız, okuduğu romanların da etkisiyle çevrede keşif yapmaya çıkar. Tel örgülerin etrafından başka keşif yapılacak bir yer yoktur. Sonsuz gibi görünen tel boyunca yürürken kendi yaşında bir çocuğun yerde kumlara resim yaptığını görür. Bruno'nun yeni arkadaşı Shmuel, üzerinde çizgili pijaması ile cılız, kirli bir çocuktur. Ailesiyle birlikte bu kampta kaldığını anlatır. Bir süre sonra, iki çocuğun arkadaşlığı tellere rağmen ilerler. Bruno, her gün mutfaktan aşırdıklarını küçük ceplerine doldurup arkadaşına götürür. Aradan bir yıl gibi bir süre böyle geçer. Kahramanımızın annesi orada yaşadığı yalnız hayata dayanamaz, çocukların eğitiminin aksaması de sorundur. Berlin'e taşınmak ister. Baba buna karşı çıksa da Berlin'e taşınma kararı verilir. Bruno için bu Shmuel'den ayrılmak demektir., ve onun için çok zordur. Taşınmalarından bir önceki gün, arkadaşının kampta kaybolan babasını bulmak için sözleşirler. Kahramanımızın kampta askerlerin dikkatini çekmemesi için Shmuel'in yanında getirdiği çizgili pijamaları giyip tellerde boşluk bulduğu yerden kampa geçer. Tellerin ayırdığı iki arkadaş şimdi yan yana Shmuelin babasını ararlar. Kampta aramadık yer bırakmazlar fakat Bruno'nun gitme vakti gelmiştir. Vedalaşacakları sırada askerler oradakileri yürüyüşe götüreceklerini söylerler. İki çocuk bu yürüyüşün ne anlama geldiğini bilmeden yürürken onlara göre soğuktan korunmak için kapalı bir yere kapatılırlar. O günden sonra İki çocuktan da haber alınamaz. Baba uzun bir süre Bruno'yu arar. Üzerinden çıkardığı kıyafetlerin tel örgü kenarında bulunması her şeyi açıklıyordur. İrlandalı yazar Johne Boyne'un 2006 yılında yayınladığı Çizgili Pijamalı Çocuk, etkileyici hikayesiyle dikkat çekiyor. Bir çocuk kitabı olarak yazılan roman, işlediği konu itibarıyla yetişkinleri de etkisi altına almayı başarıyor. Nazi Almanyası'nın iç yüzünü dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünden satırlara döken Boyne, savaşın tüm etkilerini gerçekçi bir ifade ile ele alıyor. Bruno, henüz dokuz yaşındadır. Annesi, babası ve Gretel adındaki ablası ile birlikte Berlin'de büyük bir evde yaşar. İkinci Dünya Savaşı'nın sürdüğü o yıllarda Almanya'da Führer hüküm sürmektedir. Bruno'nun babası ise bir Nazi subayıdır. Bruno, bir gün akşam yemeğinde Führer'i evlerinde ağırlayacaklarını öğrenir. Bu, o ve ev ahalisi için oldukça heyecan vericidir; çünkü söylenilenlere göre Führer önemli bir kişidir. O akşam yemeğinde ise Bruno'nun babası terfi alır. Bu durum, oldukça sevindirici bir haber olsa da Bruno için değildir. Çünkü ailenin Auschwitz'e taşınması gerekmektedir. Bu da Bruno'nun çok sevdiği evinden ve arkadaşlarından ayrılması anlamına gelir. Yeni ev, Bruno için oldukça sıkıcıdır. Evlerinin etrafında askerler dışında hiçbir ev yoktur. Bruno ise askerlerden nefret etmektedir. 12 yaşındaki ablasıyla birlikte Bruno, Berlin'e büyük bir özlem duyar. Bir gün Bruno, camdan bakarken tel örgülerin ardındaki çizgili pijamalı adamları ve çocukları fark eder. Babasına onların kim olduğunu sorduğunda Yahudi oldukları yanıtını alır. İçindeki meraka yenik düşen Bruno, bir öğle saatinde tel örgü boyunca bir gezintiye çıkar. Bu gezinti, daha sonraları çok seveceği arkadaşı Schmuel ile tanışmasına vesile olacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/cocukluk/", "text": "Nikolai Irtenevich: Romanın ana karakteri ve anlatıcısıdır. Henüz 16 yaşındadır. Yazıldığı günden bu yana en çok okunan Tolstoy kitaplarından biri olan Çocukluk, dönemin toplumsal yapısını, anne baba sevgisini, eğitim sistemini, yaşanan çocuksu aşkları, anne ölümünün çalkantılı ruh halini ve dönemin toplumsal yapısını konu alıyor. Nikolai Petrovich Irtinyev , onuncu doğum gününden üç gün sonra, 12 Ağustos 18'de, hayatında yakında gerçekleşecek olaylardan habersiz, Saksonya mürebbiyesi Karl Ivanich Mauer'in sakarlığına uyanır. Ağabeyi Vladimir Petrovich, Volodya ile sadece bir yıl birkaç ay yıkanıp giyindikten sonra, emekli üsteğmen olan babaları Pyotr Aleksandroviç'in yanına gider. Çalışmada Pyotr Alexandrovich, uşak Yakov Mihaylov ile bir bütçe planlıyor. Çocuklar birkaç gün evde yapılan sıra dışı hazırlıkları fark etseler de aynı zamanda nedenini de öğrenirler. Nikolenka ve Volodya, o gece Petrovskoye'den ayrılacak ve sosyete hayatına adım atmak için gerekli eğitim ve terbiyeyi almak üzere babalarıyla Moskova'ya giderler. Karl Ivanic, 12 yıldır yaşadığı evden ayrıldığı için kırgın ve kızgındır. Bu nedenle Almanca dersini öğle yemeğine kadar uzatır. Öğle yemeği vakti geldiğinde, deli bir adam olan Grishka, Pyotr Aleksandroviç, anne Natalya Nikolayevna Ivanovna, kız kardeşi Lyuboçka, Lyuboçka'nın mürebbiyesi Mariya Ivanovna ve kızı Katenka'dan oluşan masaya oturur. Anne ve baba, Grishka'nın kehanetlerinin gerçekliği hakkında konuşurken, Lyubochka ve Katenka, Volodya ve Nikolenka'yı o günkü ava götürülmek için izin almaya teşvik eder. Çocukların önerileri yetişkinler tarafından kabul edilir ve ailece Kalinov Ormanı'na giderler. Çocuklar avdan döndüklerinde yolculuklarının ertesi sabaha ertelendiğini öğrenirler. Nikolenka'nın mutluluğu, Karl Ivanich'in onlarla birlikte Moskova'ya geleceği haberini aldığında ikiye katlanır. Ertesi gün saat on ikide onları alacak araba konağın önünde hazır bekler. Ağlayan anneleri, annelerinin bakıcısı Natalya Savishna ve evin diğer üyeleriyle vedalaşan çocuklar, babaannelerinin yanına gitmek için Moskova'ya doğru yola çıkarlar. Dedelerinin eski çalışanlarından Prens Nikolay Mihayloviç'in oğlu 13 yaşındaki Ilenka Grap'ın Moskova'ya gelir gelmez tanıştığı ve çok sevdiği Seryoja Ivin tarafından zorbalığa uğradığını gören Nikolenka Moskova'daki ilk aylarında büyükannesinin isim günü davetinden önce. Depresif ruh hali, 12 yaşındaki Soneçka Valahina ile bir kadril ile geri gelir. Ancak mazurka zamanı geldiğinde Mimi'den öğrendiği yan adımları gösterince babasını utandırır ve kızdırır. Sonecka ise bu hatadan rahatsız görünmez. Her perşembe annesiyle birlikte Tverskaya Caddesi'ndeki gezintilerinde onlara eşlik edebileceğini nazikçe söyler. İlk aşkından kaynaklanan kalp çarpıntılarıyla boğuşan Nikolenka, Volodya'nın da genç kıza aşık olduğunu öğrenince büyük bir gurur duyar. Bütün bunlardan altı ay sonra, 16 Nisan'da Petrovskoye'den gelen kötü haberle Moskova'dan yola çıkan İrtinyev'ler, köye ulaştıktan kısa bir süre sonra Natalya Nikolayevna'yı kaybederler. Anneleri Nikolenka, Volodya ve Pyotr Aleksandroviç'i gömdüklerinden üç gün sonra; Lyuboçka, Mimi, Katenka, hizmetçiler, uşaklar ve Butler Yakov'dan oluşan ailesiyle Moskova'ya döner. Boş evde tek başına kalan Nataşka, eşinden iki ay sonra hayatını kaybeder. Annesinin ölümüyle Nikolenka'nın mutlu çocukluğu sona erer ve yeni bir dönem olan ergenlik başlar. Rus, romancı ve düşünür. Savaş ve Barış adlı romanı, dünya edebiyatının en büyük yapıtlarından biridir. Kont Leo Nikolayeviç Tolstoy 9 Eylül 1828 de Tula Eyaleti nde, Moskova nın 150 km güneyinde, ailesine ait Yasnaya Polyana Malikanesi nde doğdu, 20 Kasım 1910 da Ryazan Eyaleti nde, Astapova da öldü. Kökleri 14. yy a kadar giden ve I. Petro zamanında sivrilmiş bir ailenin oğluydu. Çok küçük yaştayken öksüz ve yetim kaldı. Üç ağabeysiyle birlikte onun bakım ve eğitimini halaları üstlendi. Burada aldığı dinsel eğitim Tolstoy u derinden etkiledi. Halaları 1840 ta ölünce Tolstoy kardeşler Kazan daki başka bir halalarının yanına geçtiler. Bu halasıyla kocası Kazan sosyetesinin önde gelen kişileriydi. Böylece genç Tolstoy un günlük yaşamı balolar, çağrılar, çoğu Fransız ve Alman olan özel öğretmenlerden aldığı derslerle geçmeye başladı. Tolstoy 1843 te Doğu dilleri okumak üzere Kazan Üniversitesi ne girdi, ama iyi bir öğrenci değildi. Kısa bir süre sonra daha kolay bulduğu Hukuk Fakültesi ne geçti. 1847 de burayı da bıraktı ve Yasnaya Polyana Malikanesi ne geri döndü. Bine yakın serfin çalıştığı bu geniş toprakta örnek bir çiftçi olmak ve köylülerin dertleriyle uğraşmak istiyordu. Ama eğlenceye düşkünlüğü onu sık sık St. Petersburg ve Moskova ya sürüklüyordu. Bütün yaşamı boyunca tutacağı güncesine de bu sırada başladı. Bu notlarda, kendisini ahlak dışı davranışlara yönelten güdüleri gerçekçi bir biçimde ve keskin bir çözümleme gücüyle araştırdığı görülür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/colde-bir-istanbul-kizi/", "text": "Melike: Erkek gibi yetiştirilmiştir. İyi eğitim görmüş, güzel bir İstanbul kızıdır. Aziz: Kız kardeşini öldürdüğü için İstanbul'dan kaçmış ve kadınlardan nefret eden bir çete lideridir. Hasan Bey: Hasan Bey Arabistan çöllerinde ortaya çıkmış olan eşkıyaları ortadan kaldırmak için bu bölgeye askerleriyle birlikte görevlendirilir.Kızının isteklerine hayır diyemeyen bir Osmanlı paşasıdır. Kitap, Arabistan çöllerinde yaşanan, hareket niteliklerini birleştiren sürükleyici bir aşk hikayesini konu ediniyor. Hasan Bey Arabistan çöllerinde ortaya çıkmış olan eşkıyaları ortadan kaldırmak için bu bölgeye askerleriyle birlikte görevlendirilir. Kızı Melike küçük yaşta annesini kaybetmiştir ve her alanda kendini en iyi şekilde geliştirmiştir. Nişanlısında babasıyla gideceği için onlarla birlikte Arabistan çöllerine gitmek ister. Babası da onu kıramaz. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra çöle ulaşırlar ancak ne bir çete ne de bir insan bulurlar. Etrafta arama yaparlar, ancak başarılı olamazlar. Melike çölde çok sıkılır, babasından onu alışılmadık, farklı bir yere götürmesini ister. Ancak babası buna şiddetle karşı çıkar. O sırada bir asker ona yakınlarda bir han olduğunu ve güvenli bir yer olduğunu söyler. Babası isteksizce kızına ve damadına izin verir. Onlarla birlikte bir çavuş gönderir. Nitekim Melike, hana girdiği andan itibaren tüm güzelliğini göstermiş ve herkesin dikkatini çekmiştir. Bu sırada büyük bir gürültü kopar ve herkes aniden gelen adamın önünde diz çöker. Gelen kişi çok yakışıklı ve herkes ondan korkar. Bu sırada Melike bütün adamlarının önünde ona saygısızlık eder. Aziz buna dayanamaz ve kızı adamlarıyla birlikte kaçırır. Bu sırada nişanlısı kabile tarafından öldürülür. Kızın cezası, kabile kurallarına göre onu yakalayanlar arasında kura çekerek onunla birlikte olmaktır. Melike çok geri zekalı ve yakışıklı olmayan biriyle birlikte olmak zorunda kalır. Ancak Melike onu öldürür ve kabile kurallarına göre cezası ölümdür. Bu cezayı infaz edecek kişi Aziz'den başkası değildir. İlk başta kabul edemez, ancak kurallar katıdır. Sabah şafağa kadar onu öldürmek zorundadır. Ama bu onun için çok zordur. Çünkü Melike'den hoşlanan masum biridir. Kızla birlikte odaya girdiklerinde de aynı şeyleri hissederler. Bütün gece sevgiyle birbirlerine sarındırırlar. Ancak, sabah oldu ve şimdi onu öldürmesi gerekir. Tam o sırada babası onu kurtarır ve Aziz'i esir alır. Aziz yaptıklarından pişman olur ama artık çok geçtir. İstanbul'da cezaevine atılır. Ancak Melike'nin de yardımıyla oradan kaçarlar ve mutlu mesut yaşarlar. - Esat Mahmut Karakurt'un aynı adlı eserinden uyarlanan, yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Faruk Kenç'in, yapımcılığını Faruk Kenç ve Turgut Demirağ'ın üstlendiği 1957 yılı yapımı Türk filmidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dad/", "text": "Selahattin Demirtaş, altı yıllık hapis hayatında beş kitap çıkararak yazmayı bir direnişe dönüştürüyor. Günümüz imkanlarının kullanılamadığı bu yazma eylemi kurşun kalem ve silgiyle yapılıyor. Aracın önemini kaybedip amacın önem kazandığı bu eserlerden biri de DAD, bir öykü kitabı... Dokuz ayrı hikayeden oluşan DAD çekirdeğinde adalete vurgu yapıyor. Kitabın teması, hukuk, vicdan, toplumda kabul gören adaletsizlikler etrafında örülmüş. Esprili bir dille yazılan eser akıcı ve keyifli. Her bir öykü sayfa sayısı az fakat roman olacak kadar etkili konuları işlemiş. Demirtaş, bu öykülerinde okurlarını seyahate çıkarıyor: İstanbul çöplüğünden adliye koridorlarına, lüks villalardan vergi dairelerine, ıssız adalardan tımarhaneye uzanan; yer yer bilimkurgu ya da absürt komediye bürünen; yanlış anlamalarla, gıllıgışlı ihanetlerle, fantezilerle örülü bir cümbüş aynı zamanda. Bakmasını bilen çöplükte; sınıf mücadelesi tarihinin anlatıldığı bir akademiyi görür. Burada her şey çöp olmakla eşitlenmiş olsa da zengin ile yoksul mahallelerden taşınan çöpler arasındaki fark burada da bariz bir sınıf çelişkilerine ve hatta sınıf çatışmalarına yol açar. Şöyle uzaktan bakarak bile hangi çöp tepesinin zengin bir mahalleye ait olduğu anlayabilirsiniz, çünkü martılar orada birikir ve en amansız kavga o çöplerin üzerinde yaşanır. Bu çöplüğün yeni sakinlerinden Ahmet, beş ay önce Mardin'deki bir sığınma kampında gönüllü olarak çalışan yirmi yedi yaşında makine mühendisi bir gençtir. IS'in Kobani'ye saldırısından kaçıp Suruç'a sığınanların kaldığı mülteci kampında gönüllü çalışan Ahmet, kampın altyapı ve lojistik sistemlerinden sorumludur. Gönüllülerin arasındaki onunla aynı yaştaki Eleni ise oradaki çocuklara savaşın yarattığı psikolojik tahribatın etkilerini azaltmak ve destek vermek için oradadır. İki genç bir süre sonra yakınlaşırlar fakat Eleni üç ay sonra kamptan ayrılır ve IS ile savaşırken hayatını kaybeder. Eleni'nin babası Ermeni annesi Türk'tür. Fransa'da yaşayan aile, Eleni'nin telefonundaki fotoğraflardan genç adama ulaşırlar. Eleni'nin abisi Turay, polistir. Fransa istihbaratından edindiği bilgi ve belgeleri kurye aracılığıyla Ahmet'e gönderir. Ahmet; IS ile bazı devlet görevlilerinin iş birliğini ispatlayacak bu belgeleri güvendikleri bir gazeteciye vermek isterler. Ne var ki bu gazeteci tutuklanır. Elinde belgelerle öylece kalan Ahmet yakalanmamak için çöp arabasının arkasına takılır ve aylarını geçireceği bu çöplüğe neredeyse yerleşir. Gazetecinin hapisten çıktığı gün onun da buradan kurtulacağı gündür. DAD Norveççe'de senet, İngilizce de baba, Bengalce'de beklemek, Hintçe'de mercimek, Kürtçe'de ADALET demek. Beş ayda beş cinayet! Bu cinayetlerin ortak yönü, maktullerin hepsinin suçlarını ispatlayan delillere rağmen serbest bırakılmış tecavüz zanlıları olmalarıdır. Yasal boşluklardan yararlanarak ceza almaktan kurtulan bu suçlular seri cinayet şeklinde ölümle cezalandırılırlar. Tecavüzcü önce sosyal medyadan bulunup, onun ilgi alanı olan küçük çocuk yada mağdur edebileceği kişi kisvesinde davranılarak zanlı ile arkadaşlık kurulunur, sonrasında buluşma ayarlanıp öldürülen tecavüzcü önceki suç delilleri ve DAD kartviziti ile birlikte olay yerine bırakılıyordur. Derya da bu suç dosyalarına bakan avukatlardandır. Derya, yoksullara, kadın derneklerine gönüllü hukuk danışmanlığı veren vicdanlı bir kadındır. Şoförü ve yakın koruması olan Didem ve Asmin, avukatlık bürosunun tüm işlerini koordine eden hem çalışanları hem dostlarıdır. Her iki genç kız da kadına destek kuruluşları sayesinde Derya ile tanışmış ve davalarını takip etmektedir. Didem, milli bir tekvandocu, dünya çapında başarıları olan yürekli bir kadındır. Mesleki bir haksızlıkla uğradığı için ideallerinden uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Asmin ise üniversite eğitimine devam eden, bilgisayar kurdu bir gençtir, aynı zamanda koordinatörlük görevini de üstlenmiştir. Bir gösteriye katılıp slogan attığı için uzun bir süre hapiste kalır, beraat eder fakat okulundan da olur. Derya avukat bu iki genç kızın hem devam eden davalarını takip ediyor hem de onlara iş vererek destek oluyordur. Bu iki kızın bir başka ortak özelliği de geçmiş yıllarda taciz ve tecavüze uğramış olmalarıdır. Derya, Asmin ve Didem yani DAD, adaleti yeryüzüne getirmeye kararlıdırlar, çünkü onlar için adaleti aramak ve getirmek hayatın birinci önceliğidir. Kerem Ayazmalı, 33 yaşında, uluslararası bir yat ve tekne firmasının satış ve pazarlama müdürüdür. Eşi Buseyle yemek yerken telefonuna gelen mesaj ve fotoğraflar, onun aldatıldığının kesin kanıtıdır. Gördükleri karşısında yıkılan Kerem, masayı terk edip, tekneyle denize açılır, kafasına dayadığı silahla yaşamına son vermek ister. Kerem'e mesajları gönderen Yasemin de aldatılan bir eştir. O da tıpkı kerem gibi hayatına son vermek ister. Kerem'i son bir kez daha arar. Bu konuşmanın sonunda Kerem fotoğraflara tekrar bakar, eşinin iki yıl önce aldırdığı benin varlığını görür. Yasemin'i arayıp fotoğrafların ne zamana ait olduğunu sorar. Gönderilen resimlerin evliliğinden öncesine ait olduğunu öğrenir... Yasemin, Kerem'in uyarılarından sonra fotoğraflara tekrar bakar. Şeytan ayrıntıda gizlidir. Otel odasının hep aynı olduğu resimlerdeki saat ve takvim farklı gün ve yılları da göstermektedir. Bu onun yıllardır aldatıldığının kanıtıdır. Kendisinin ve eşinin çalıştıkları bu otele gider. Ona bu fotoğrafları gönderen arkadaşıyla eşini birlikte görecektir. Serkan ve Haydar üniversite yıllarından arkadaştırlar. İkisi de inşaat mühendisliği bölümünde okurlar fakat Haydar inşaat firmasının oğlu Serkan ise Siirt'ten okumak için şehre gelen bir Anadolu çocuğudur. Okulun ilk yılında iki genç devrimcilik hayalleriyle eylemlere katılırlar. Sonraki yıllar Haydar için heyecanı kalmayan devrimcilik yerini yeni maceralara bırakır. Tabi Serkan'da peşi sıra onu takip eder. Serkan mezun olduktan memleketine geri döner, kısa süreli işler bulur fakat istediği ve sevdiği bir işe girememiştir. Haydar tam bu günlerde ona reddetmeyeceği bir teklifle gelir. İzmir'de büyük bir tatil köyünün inşaatının başına geçmesi ister. Serkan için bulunmaz tekliftir. İşine dört elle sarılır. Haydar'ın asıl niyeti farklıdır. Arkadaşını teknoloji hırsızlığı yapması için davet etmiştir. İşin aslını öğrenen Serkan sabahı zor eder. Siirt'e geri döner. Haydar yakasını bırakmayıp daha cazip tekliflerle gelse de o kabul etmez. Ulaş Yayla, dört yıl ekonomi eğitimi almasına rağmen mesleğini sevemeyen gençlerdendir. Yaşadığı yerin küçüklüğüne rağmen hayalleri büyüktür. Ulaş, çocukluğundan itibaren edebiyata ilgilidir. Aralıklarla yazdığı hikaye ve romanları yayınevlerine gönderir. Yeterli ilgiyi göremez. Kendi imkanlarıyla bastırdığı kitabı yine kendi olanaklarıyla dağıtır. Bir yandan da küçük işlerde çalışarak para biriktirmeye başlar. Yaşadığı ülkeden umudunu kesen genç dünyayı gezmeye ve gezgin bir yazar olmayı hedef edinir. İkinci el aldığı arabasıyla İpsala sınır kapısından Yunanistan'a geçecektir. Silivri'de yol üstü lokantalarından birine mola verir. Ceren'le tanışmaları da bu sayede olur. Yemek getirip götürürken genç kızla sohbet eder. Çıkarken de yazdığı kitap, -Yıkımı- hediye eder. Ceren'de kendisi gibi edebiyata meraklı hatta onun gibi yazmayı seven bir genç kızdır. O da kendi kitabını hediye eder. Ulaş yoluna devam etmek için çıksa da gidemez. Ertesi gün yine aynı yere gelir. Bu bir süre devam ettikten sonra iki genç evlenirler ve çocukları olur. Ceren'in ani rahatsızlığı ve vefatı onun yaşamındaki en büyük acıdır. Sevdiği kadının ondan son isteği yazmaya devam etmesidir. Ulaş, kaybettiği eşini yazdığı hikayelerle yaşatır. Ceren'in gidemediği, yapamadığı, yaşayamadığı hayatı ona her gün yeni bir yaşam hediye ederek yazarak yaşatır. Muttalip, kartonpiyer ustasıdır. Üç kuruş maaşla sigortasız çalışan Muttalip herhangi bir grev hareketine kalksa anında kapının önüne koyulacağının da farkındadır. Hayalleri elindeki imkanlarla sınırlanan gencin aşık olmaya bile hakkı yoktur. Platonik aşkı markette kasiyerlik yapan, adını yaka kartından bildiği Mehtap'tır. Ne var ki kahramanımızın marketten alışveriş yapabilmesi de neredeyse imkansızdır. Bir süre sonra Mehtap'a kendini fark ettirmeyi başarır. Kendince, Mehtapla buluşma bile ayarlamıştır. 14 Şubat sevgililer gününe denk getirdiği buluşma da onun tamamen yanlış anlamasıdır. Çünkü Mehtap evlerinin kartonpiyerini yapmasını istemiş, buluşmaya da babasıyla gelmiştir. Çekingen genç büyük umutlarla aldığı hediyelerle ortada kalır. Genç kız, onun niyetini anladığında Muttalib'i kendinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapar. Hayat zor, evlenmek daha zordur. Muttalip, değiştiremediği hayatına, bakış açısını değiştirir, adını da mutluluk penceresi koyar. Zelal Hemşire çalıştığı akıl hastanesinin sendika temsilcisidir. Hak hukuk bilen, koruyup gözeten tavrıyla tanıyan herkesin sevdiği birisidir. Geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeder. Fakat bu kaza cinayetten farksızdır. Kamyon şoförü Vedat, Zelal hemşirenin aracını sıkıştırıp kaza yapmasına sebep olur. Uçurumdan yuvarlanan aracın yanına gittiğinde Vedat, Zelal ve küçük oğlunu sağ olduklarını gördüğü halde yardım çağırmaz öylece bırakıp kaçar. Yirmi saat sonra cesetlerine ulaşılır. Genç kadının eşi Atakan yaşadığı acıyı kaldıramaz ardında uzun bir mektup bırakarak yaşamına son verir. Suçlu bir süre sonra yakalanır fakat araya hatırlı kişileri koyduğu için akıl hastası raporu verilip gönderilir. Rapor verilir verilmesine ama suçlu ne hapis yatar ne de tedavi edilir. Bunun üzerine Zelal'in çalıştığı hastane doktorları duruma itiraz eder. Vedat akıl hastanesine yatırılır. Hasta olmadığını söylese de artık çok geçtir. Verilen ilaçların yanı sıra, Vedat'ın adının Atakan olduğuna inandırılır. Atakan'ın son yazdığı mektup sanki kendi yazmış gibi ona defalarca okutturulur. Vedat bir süre sonra yaşattığı acıyı kendisi yaşamaya başlayacaktır. Cemal, vergi müfettişidir. Eşi Düriye üç kuruş maaşın yetmediğinden sürekli şikayet eder. Oysaki Cemal ve arkadaşı Suat yıllarca aldıkları rüşveti banka hesaplarında biriktirmişlerdir. Kabaran banka hesabıyla Cemal, sudan bir bahane bulup eşini terk eder. Bodrum katta bir daire bulup üç ay kadar yaşayacak sonrasında İbiza adasına gidecek oraya yerleşecektir. Tuttuğu evin sahibi kayıptır. Dul eşe yardım edeyim derken mahallede adı dedektife çıkar. Kayıp babasını arayan genç bir kadına yardım ederken aradıkları yaşlı adam yerine gıyabında kendinin mezarına ulaşır. Bir türlü kendisinin sağ olduğunu kanıtlayamaz. Çünkü eşi Düriye o evi terk ettiğinde kaza geçirip hayatını kaybeden yaşlı adamın kimliğini Cemal'inkiyle değiştirmiştir. Düriye, Cemal'in arkadaşı Suat sayesinde tüm banka hesaplarından haberdar olmuş, hatta Suat' la birlikte İbiza adasına yerleşmişlerdir. Cahit Sıtkı'nın Otuz Beş Yaş şiiri gibi hayat. Amansız hastalık otuz beşe ramak kala, yakasına yapışmış bir genç adam, ölmeden önce yapılacak on şeyi belirler. Yapılacak şeyler anlamsız ve nafiledir aslında. Zaman akıp giderken hayatın anlamını belirleyen şey ona neyi ne kadar nakşedildiğidir. Yaşamak için ilk şart sağlıklı olmak değil, istekli olmaktır. İran'da saçı göründü diye ahlaksız polis tarafından katledilen Jina Mahsa Amini gibi nice ölümler sessiz sedasız seyredilince insanoğlu ne kadar yaşamın anlamını bilir ve sorgular. Ölüm hep başkasına biçilir. Kendini orada gören çok azdır. Hayal kurmak, umut etmek, gerçekleştirmek... İlkini herkes yapar, ikincisini direnenler, üçüncüsünü ise riski göze alanlar. Başlangıçta koku biraz zorluyordu. Kanıksadım ama. Hatta seviyorum artık bu kokuyu. Yanık gibi. Hayatın gerçek kokusu. Şehir çöplüğü gibi kokuyor diyesim var fakat burası zaten şehir çöplüğü. Beş aydır burada yaşıyorum. Tamı tamına dört ay on sekiz gün. Duvara astığım kocaman bir kartonum var, her gün için bir çentik atıyorum üzerine, mahpuslar gibi. Çok rüzgar olduğunda duvardan düşüyor. Evim günün birinde tümden uçup giderse şaşırmam. Selahattin Demirtaş, bu yeni öykülerinde okurlarını benzersiz bir seyrana çıkarıyor: İstanbul çöplüğünden adliye koridorlarına, lüks villalardan vergi dairelerine, ıssız adalardan tımarhanelere uzanan; yer yer bilimkurgu ya da absürt komediye bürünen; yanlış anlamalarla, gıllıgışlı ihanetlerle, harika fantezilerle örülü; insan ruhunun gizemli dehlizlerinde acı ve tatlı kahkahalar attıran düşsel bir cümbüş. Demirtas bir yazar saiir komediyen .edebiyatci umutsuz insanlarin umudu.boyLe kahramanLara simsiki sariLmaLiyiz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/daglari-bekleyen-kiz/", "text": "Mülazım Adnan: Konuşması ve tavırları ile met, cesur ve vazifeşinas bir Türk pilotudur. Şeyh Fuat: Devlete başkaldıran bir asi ve ayrıca Zeynep'in babasıdır. Zeynep: Eşkıya başının kızı ve Adnan'a aşık bir genç kızdır. Ahmet Astsubay: Bir nedenden ötürü eşkıyaların olduğu bölgeye gelen ve bir daha geri çıkamamış, vatanperver bir Türk evladıdır. Mülazım Servet: İki kere yaralanan ve son yaralanmasında vefat eden, Nermine'in nişanlısı olan bir Türk subayıdır. Nermine: Mülazım Servet'in nişanlısı ve insani değerleri çok yüksek kadındır. Dağları Bekleyen Kız'da, dağlarda yaşayan haydut çetelerinden birine istemeyerek katılan genç bir kız ile çeteye karşı savaşan genç bir havacı subay arasında gelişen aşk anlatılır. Karaköse ilinde bir kasaba ve bir askeri havaalanı. Nöbetçi başçavuş Binbaşı İhsan'a göreve giden uçakların döndüğünü haber verir. Sadece on uçaktan oluşan filo, dokuz uçakla geri döner. Teğmen Nuri onlara Mülazım Celal Bey'in uçağının filodan ayrıldığını ve intihar saldırısı yaptığını söyler. Daha Nuri konuşmasını bitirmeden Teğmen Celal Bey'in uçağı havada belirir. Ağır yaralı olarak uçaktan indirilen Mülazım Celal, son sözlerini gönül rahatlığıyla söylüyor. Etrafında toplanan subaylar arasında annesini ve kız kardeşini Mülazım İsmail'e emanet eder ve vefat eder. Defin sırasında, filo kalan dokuz uçağıyla yeni bir görev alır. Zorlu bir uçuşun ardından filo tekrar geri döner; ama muhtaç Servet göğsünden yaralandı. Binbaşı İhsan, Lizb'i alır. Nuri ve Mülazım Adnan onunla birlikte Mülazım Servet'i ziyarete gider. Servet yerel halktan Mahmut Efendi'nin elindedir ve evin kızı Nermine'ye aşıktır. Servet, Adnan'a Nermine'yi anlatır ve isterse Mahmut Efendi'nin evinde kalabileceğini, ancak Nermine'nin yaralandığını söylememesini tavsiye eder. Mülazım Adnan, bir askerin rehberliğinde Nermine'nin evine gider. Nermine, Adnan'ın söylediklerine inanamaz, Servet'in görev başında şehit olduğunu düşünür. Üç hafta geçer, Mülazım Servet iyileşir ve Nermine ile nişanlanır. Sonraki günlerden birinde, bir uçuş sırasında talih uçağı düşman makineli tüfekleri tarafından taranır, ilerleyen günlerde talih ağır yaralanır ve ölür. Ağrı Dağı'nın eteklerinde yer alan eşkıya hattını imha etmek için bir bombardıman planlanıyor ancak her şeyden önce bombardıman için gerekli istihbaratın toplanması gerekiyor. Bu zor görev için en uygun kişi olarak Mülayim Adnan seçilir. Bir sis bulutu arasında düz bir araziye inen uçaktan iner ve zorlu görevi için yola çıkar. Adnan birkaç saat yürüdükten sonra bir haydutla karşılaşır ve ona nerede olduğunu söyleyeceğini söyler. Bir Hindu'yu hissedemeyen haydut, Adnan'ı doğrudan haydut şefine götürür. Yolda Adnan tanıdık bir yüzle karşılaşır, evet yüzlerce yıl önce öldüğünü düşündükleri Ahmet Ast.Şb'ye aittir. Ahmet yıllar önce yakalandı ama kaçamadı. Bu süre zarfında düşman, mühimmat ve silah sayısını ezberledi ve çeşitli belgeler ele geçirdi. Adnan ve Ahmet bir plan yapar ve oradan kaçmak isterler. Ahmet gerekli belgeleri ve haritaları çaldıktan sonra ertesi gün Adnan'ın yanına gelir. Ancak birkaç gün sonra Ahmet gelmez, Adnan bu durumu tehlikeli görür ve onu almaya gelen uçağa binmek için yola çıkar. Onu almaya gelen uçağı gören haydutlar Adnan'ı aramaya başlar. Makineli tüfeklerin başındaki haydutlar uçağı vurmak için yardım isterler, Adnan bir an şok olur ama sonradan onun haydut olduğunu düşündüklerini anlar. Adnan Beylik silahını çıkarır ve bir erkek eşkıyayı makineli tüfek başında öldürür, ancak makinenin diğer kadın kafası eşkıyayı öldüremez. Bir süre sonra iki Türk subayı ile şeyhin kızı olduğu sanılan bir kız farkında olmadan derin bir sohbete başlarlar. Adnan'a konuşlandırıldıkları yerler ve silahları hakkında çok önemli bilgiler verir. Ertesi sabah Adnan, planladığı gibi düz bir araziye inen uçakla gideceğini şeyhin kızı Zeynep'e haber verir. Zeynep gitmesini istemediğini, giderse yapamayacağını söyler. Ardından Zeynep'i aramaya gelen haydutlar Adnan ve Zeynep'i görür ve Adnan'ın casus, Türk subayı olduğunu bağırmaya başlar. Şakiler Ahmet, Başçavuşu yakalayıp, karargahtan belgeleri çalarken öldürdüklerini anlatıyor. Ahmet'in neden gelmediği şimdi ortaya çıkıyor. Türk uçakları günlük bombardımanına başlıyor. Bu sırada şarkıcılar panik içindedir ve bu fırsatı değerlendiren Zeynep, Adnan'ın ellerini çözer. Daha sonra kamptan kaçmayı başarır. Ahmet Başçavuş ve Zeynep'ten aldığı çok önemli bilgilerle komutanlar tarafından bir harekat planı hazırlanır. Şeyhin kampı yıkılır ve aralarında Zeynep'in de bulunduğu bazı şakiler rehin alınır. Yaralı Zeynep tedavi için hastaneye kaldırılır. Zeynep bütün bu bilgileri vermesine rağmen haindir, üstelik Servet'in uçağını düşürmüştür. Hastanede olanları öğrenir ve çok üzülür. Adnan'a Nermine ile görüşmek istediğini söyler. Ertesi gün Nermine gelir ve Zeynep ona Servet'i kendisinin vurmadığını ve onu yanlış değerlendirdiklerini söyler. Nermine ile sarılıp ağlarlar. Her ne kadar hain olarak görülse de verdiği harita ve verdiği bilgiler sayesinde kamp dağıtıldı ve yeni nişanlananların mutsuz olmasını engeller. Adnan ve Zeynep Erzurum'a gitmeye karar verirler ancak süngülü iki asker yanlarına yaklaşır ve Zeynep'in tutuklanması için bir emir olduğunu söylerler. Zeynep yargılanıyor ama savcı idam istiyor. Hakim ise verdiği bilgilerin faydalı olduğunu söyledi, yzb. Pişmanlığı ve Adnan'ı kurtardığı için beraat etmeye karar verir. Edebiyatın ve özellikle romanın sevilmesinde ve geniş kitlelere yayılmasında büyük rolü olan Esat Mahmut Karakurt'un eserlerini Bilgi Yayınevi yeniden okurla buluşturuyor. Dağları Bekleyen Kız'da dağları mesken tutmuş eşkıya çetelerinden birine, istemi dışında katılmış genç bir kız ile çeteyle savaşan havacı bir genç subay arasında filizlenen aşk anlatılmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/damga/", "text": "İffet: Tüm olayların kahramanıdır ve aşkı uğruna büyük olayları göze almaktadır. Muzaffer: İffet'in abisidir ve son derece uyuşuk, tembel ve miskin bir karaktere sahiptir. Hatice Hala: İffet'in halasıdır ve iki kızı ile dul kalmıştır. Karamürsel'de yaşamına devam etmektedir. Cemil Kerim Bey: İffet'in çocuklarına ders vermektedir. Vedia Hanım: Cemal Kesim Bey'in ikinci evliliğinin hanımıdır. Roman, bir delikanlının sevdiği kız uğruna, hırsız olarak nitelendirilmesini ve bu şekilde damgalanmasını konu edinmektedir. Bu olaydan sonra hayatı boyunca acı çekmezi üzerine birçok farklı yeni olay gelişmektedir. Romanın ana kahramanı ise İffet'tir. İffet, Vedia'ya karşı son derece büyük bir aşk beslemektedir. Bu büyük aşk kurutular ve fedakarlıklar yerine hırsızlık damgası ile umutsuz bir durum haline gelmektedir. Aşk uğruna yapılan tüm fedakarlıklara rağmen aşık olduğu kadın İffet'i umursamamaktadır. İffet, çocukluk döneminde haşarı, son derece yaramaz ve hareketli bir çocuktur. Fakat yaşı büyüdükçe son derece olgun bir karakter halini almıştır. Babası Halis Paşa ise saraylıdır. Küçük yaşlardan itibaren Mahmut Efendi'den ders almaktadır. Mahmut Efendi hem bilgili hem de aile dostudur. İffet, babası ve abisinin düşüncelerinin aksine hukuk okumak istemektedir. İffet ağabeyi Muzafferin aksine kendisini farklı görmektedir. İkisi özel öğretmenleri olan Mahmut Efendi ikisinin farklı olması sebebi ile İffet'e abisine göre daha farklı davranmaktadır. İffet bir yandan özel dersler almaya devam ederken bir yandan da babasından habersiz bir şekilde mahalle okula gitmektedir. Yaz aylarında ise vaktini, Karamürsel'de bulunan Hatice halasının yanında geçirmektedir. Halasının çiftliğine geldiği yaz aylarında sık sık onunla sohbet etmektedir. İffet halasının anlattığı öyküleri dinlemekten son dere keyif almaktadır. Bu öyküler arasında en çok sevdiği öykü hayaletli değirmen adlı son derece hazin bir öyküdür. İffet halasının anlattığı bu öyküden son derece etkilenmiştir. Sevilen bir kadın uğuruna canını bile feda etme duygusunu görmüştür. İffet büyümeye başladığında babası ve abisi karşısında durmasına rağmen hukuk mektebine gitmektedir. Abisi ise bu zaman içerisinde hünkar yaveri olmuştur. İffet ise babası tarafından idadi mektebine verilmiştir. İffet'in okulda özgürlükçü ve meşrutiyetçi fikirleri olan bir Celal abisi olmuştur. İffet her zaman Celal'e fikirlerini saklamadığı ve açıkça savunduğu için saygı duymaktadır. Ancak burada yaşanan olaylar İffet'in okuldan uzaklaştırılmasına sebebiyet verir. Tüm okul bu olanların İffetin babasının paşa olduğu için gerçekleştiğini düşünmektedir. Bu duruma İffet fazlası ile üzülmektedir. Yaşanan tüm bu olaylar okuldan ayrılmasına sebebiyet verir. İffet okulu bıraktıktan kısa bir süre meşrutiyet ilan edilir. Üstelik İffet'in babası Halis Paşa görevden alınır. Ardından da Midilli'ye sürgüne gönderilir. İffet ise babasıyla iki buçuk yol boyunca Midilli'de yaşamak zorunda kalır. İffet babası ölene kadar her zaman onun yanında kalır ve ona bakar. Babasının ölümü üzerine İstanbul'a geri döner. - Reşat Nuri Güntekin'in Damga adlı romanı, ilk olarak 1924 yılında yazılmıştır. Ayını zamanda en kısa olan romanlarından bir tanesidir. - Yazar bu eserinde Osmanlı'nın son yıllarını ele almıştır. Olayların tamamı Osmanlı'nın son yıllarında geçmektedir. - Yazarın en çok tutulan romanlarından bir tanesi olduğu gibi aynı zamanda film ve dizi haline de getirilmiştir. - Kişilerin duygusal dünyaları kitap içerisinde etraflıca ele alınmış, ülkenin sosyal gerçekleri ve yaşanan sosyal koşullar açıklanmıştır. - Birçok romanında olduğu gibi yazar bu romanda da aşk ve sosyal konuları bir arada ele almıştır. 'Damga', Reşat Nuri Güntekin'in kısa romanlarından biri. Güntekin, çocukluk anılarının dile getirildiği eski İstanbul günlerini anlatıyor. Vedia'ya duyulan büyük aşkın, sonunda boş bir kuruntu nedeniyle umutsuzluğa dönüşmesini hüzünlenip severek okuyacaksınız. Özlenen bir evliliğin gerçekleşmemesi, büyük bir düş kırıklığına yol açıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/das-kapital/", "text": "Marx, Kapital'de, kapitalist toplumun en temel hücresi olarak gördüğü metanın analizinden başlayarak, kapitalist üretim ilişkilerini tüm boyutlarıyla inceler. Çağın en büyük kapitalizm eleştirisi olarak tanımlanan Das Kapital, aslında kapitalist sistemin kendi sonunu nasıl getireceğini anlatıyor. Marx, analizine metayı tanımlayarak başlar. Marx, metanın kullanım değeri adı verilen bir özelliği olduğunu söyler. (Kullanımdaki değer yerine değer kelimeleri 17. yüzyıl İngiliz yazarları tarafından sıklıkla kullanılır. John Locke (1691, Faiz İndiriminin Sonuçları Üzerine Bazı Düşünceler, insan yaşamının ihtiyaçlarını karşılamak ve rahatını sağlamak.) Metanın kullanım değeri, onun ne kadar yararlı olduğuyla belirlenir. Kullanım değeri, der Marx, ancak kullanım ve tüketimde belirlenebilir. meta belirlenir, meta el değiştirdiğinde meydana gelen değişim değeri belirlenir. Bunu, değişim için değişimde kullanılan diğer metaların miktarlarıyla açıklar (Fransız iktisatçı Guillaume-François Le Trosne, 1846'da şöyle yazmıştı: Değer iki mal arasındaki değişim değerindeki oranı belirleyen, iki şeyin üretim sürecinin ölçüsüdür.) Tahıl ve demir örneğini verir. Aralarındaki ilişki ne olursa olsun, belirli bir miktar mısırın belirli bir miktar demirle değiş tokuşunda her zaman eşitlik olacaktır. Bu örneği, tüm metaların, belirli miktarlarda başka metalarla değiştirilmelerini sağlayan benzer bir öze sahip olduğunu göstermek için verir. Ayrıca, bir metanın değişim değerinin sadece ona bakarak veya incelenerek belirlenemeyeceğini de açıklar. Değişim değeri sadece maddi değildir. Değişim değerini belirlemek için metanın diğer metalarla değişimini görmek gerekir. Marx, metanın bu iki yönünün birbirinden bağımsız tartışılamayacak şekilde hem farklılaştığını hem de bütünleştiğini belirtir. Marx, bir şeyin kullanım değerinin nitelik olarak, değişim değerinin ise nicelik olarak değişebileceğini söyler. Marx, bir metanın değişim değerinin, değerinin tanımı olduğunu açıklamaya devam eder. Değer, tüm metaları birbirleriyle mübadele edilebilmesi için ilişkilendirir. Bir metanın değeri, bir toplumda ortak olan beceri ve emek yoğunluğunun ortalama derecesi ve o toplum için normal üretim koşulları altında herhangi bir kullanım değeri üretmek için gereken emek zamanı olarak tanımlanan, toplumsal olarak gerekli emek zamanı tarafından belirlenir. Böylece Marx, birçok nedene bağlı olarak ortaya çıkan emeğin üretkenliğine göre metanın geliştiği veya değiştiği için değerinin sabit kalmadığını açıklar. - Ekonomi Politiğin Eleştirisi alt başlıklı kitap, Karl Marx'ın en önemli yapıtlarındandır. Toplam üç cilttir. 2. ve 3. ciltler Marx'ın ölümünden sonra dostu ve çalışma arkadaşı Friedrich Engels tarafından notlarının düzenlenmesi sayesinde yayınlanabilmiştir. - Marx, Kapital'de öncelikle kapitalist toplumun en temel hücresi olarak gördüğü metanın çözümlenmesinden başlayarak kapitalist üretim ilişkilerini bütün boyutlarıyla inceler. - Kapital, Türkçeye ilk olarak Osmanlı döneminde Ceride-i Felsefiye dergisinde özeleştirilerek Sermaye adıyla çevrilmiş, cumhuriyet dönemindeki ilk çevirisi de yine aynı adla 1933'te gerçekleştirilmiştir. Tamamen Türkçeye çevrilmesiyse Prof. Dr. Mehmet Selik tarafından Almanca aslından 1965 yılında yapılmış ve Sol Yayınları tarafından Aralık 1965'te basılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dava/", "text": "Joseph K. : Otuz yaşında bekar, bankada çalışan başarılı renksiz, Kötü alışkanlıkları olmayan bir adamdır. Frau Grubac: Joseph'in ev sahibesidir. Joseph'e anasıymış gibi davranan kişidir. Fraulein Brüstner: Joseph'in kiralık evinde oturan bir daktilograftır. Huld: Joseph'in danıştığı bir avukattır. Mahkeme çevrelerinde etkisi olduğu iddia etse de de hiçbir şey başaramaz. Leni: Huld'un dadısı ve ev işlerine bakan kadındır. Titorelli: Joseph'e yardım etmek isteyen bir ressamdır. Papaz: Katedralin papazıdır. Joseph'e, her fırsatta, durumun kötü olacağını anlatmaya çalışır. Dava, Bir sabah uyandığında kendisini sebebini anlamadığı bir suç nedeniyle dava edilmiş bulan Josef K. adlı kahramanın absürt durumunu konu edinir. Bir sabah aniden tutuklanır; ancak normal hayatına devam edebileceğini öğrenen Josef K. neyle suçlandığı konusunda bilgilendirilmediği için şaka olduğunu düşünse de kısa sürede durumun ciddiyetini anlar. Ancak ne mahkemeye çıkarılıyor ne de savcılarla görüşebilir. Çalıştığı bankada, kaldığı pansiyonda, nereye giderse gitsin herkes açıklanamaz bir şekilde bu olayın farkındadır. Bir tür kader oyunu tarafından sürüklenir ve kendini de savunacak gücü yoktur. Giderek takıntılı hale geldiği davasıyla kendisi arasında bir aracı olmadığını ve kaçınılmaz olarak bu davanın merkezinde olduğunu anlayınca cezasını beklemeye başlar. Aslında, gerçek bir vaka yok. Kafka'nın burada anlatmak istediği, Bay K.'nin yaşam ya da dünya tarafından çoktan tutuklanmış olduğudur; ama bunun nedeni onun asla farkında olmamasıdır. - Gerçekdışı niteliğiyle Kafka'nın şaşırtıcı yapıtları arasında çok önemli bir yeri olan Dava; tamamlanmamış bölümleriyle birlikte yazarın ölümünden iki yıl sonra, yakın arkadaşı Max Brod'un katkılarıyla, 1925'te yayımlanmıştır. - Roman 1962'de Orson Welles tarafından filme uyarlanmıştır. Franz Kafka'nın Dava adlı romanının bu çevirisi, yazarın Oxford Metinleri diye adlandırılan el yazıları üzerinde Amerikalı ve Alman uzmanların yaptıkları son çalışmalarla oluşturulan metinden yapıldı. Dava, Korku Çağı diye adlandırılan 20. yüzyılda insanoğlunun artık neredeyse kurtulması olanaksız bir yazgıya dönüşen kuşatılmış yaşamının öyküsüdür. Bu çağa korku egemendir, çünkü insan, hemcinsleriyle insanca bir dil aracılığıyla iletişim kurabilme, böyle bir dille insanca tepkiler uyandırabilme olanağından yoksun kalmıştır. Albert Camus'un deyişiyle, bu olanağın bulunmadığı bir çağ artık ancak Korku Çağı diye adlandırılabilir. Kafka'nın Dava 'da betimlediği yargılama süreci, böyle bir çağın en güçlü simgelerinden biridir ve onun eseri, insan insanın korkusu olarak kaldığı sürece, güncelliğini hiç yitirmeyecektir. Kitap günümüzdeki olayları anlatıyor, ancak sebepsiz yere suçlanan insanları ve sisteme de değiniyor. Kitap ağır biraz karmaşık gelebilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/david-copperfield/", "text": "David: Romanın ana karakteridir. Küçük yaşlarda babasını kaybeden, halası tarafından okutulup büyütülen çocuktur. Edward Murdstone: David'in annesini ikinci kez evlendiği eşidir. David Copperfield genç yaşta yetim kalır. Zor hayatının ve sonunda mutluluğa ulaşmasının hikayesini anlatıyor. Hep mutluluğun peşinden koşmak, zorluklarla yüzleşmek ve pes etmemek kavramlarının önemini de ayrıca vurgular. Küçük David'in hayatı daha doğmadan olumsuzluklarla başladı. Babası 1800'de annesi David'e hamileyken İskoçya'da ölür. Sonra annesi tüm dünyada yalnız kalır. Ev işlerine yardım eden Bayan Pegotty, gelecekte David'in dadısı olacaktır. Beklenen gün gelir ve David dünyaya gözlerini açar. Halası Trotwood zengin bir kadındır. Ancak, en başından beri erkek kardeşi ve David'in annesinin evliliğine karşıydı. Trotwood, David'i doğduğunda almaya gelir, ancak erkek olduğunu duyunca bu fikirden vazgeçer. Çünkü Trotwood erkeklerden nefret eder. Bunun üzerine David'in dadı Pegotty ve annesi yeni bir hayata başlarlar. David büyür ve okula başlar. Her şey mutlu ve normal bir şekilde devam ederken, bir gün annesi eve bir adamla gelir. Edward Murdstone, David o adama karşı çok önyargılıdır ve kalbi ona asla ısınmaz. Annesi bu adamla evlenmek ister. Bayan Pegotty ve David buna itiraz etse de annesi kararlıdır. Zamanla, Bay Murdstone ve annesi evlenirler. Murdstone gerçek yüzünü gösterir ve David'i evinde istemez. Yatılı okula vermeye karar verir. Ayrıca Bayan Pegotty'yi de görevden alır. Ancak annesinin ısrarı üzerine Pegotty'nin evinde kalmayı kabul eder. David, Londra'daki yatılı okula gönderilir. David Salem yurdunda Steerforth adlı bir arkadaş edinir. Yurda alışır. Salem yurdunda ilk yılını bitirdiğinde dadısının memleketi Yarmouth' a gider. Orada yeni dostlar edinir, balık tutar, Pegotty' nin ailesini çok sever. Sonra evine döner. Eve geldiğinde bir kardeşi olduğunu öğrenir ve çok sevinir. Onunla bol bol vakit geçirir. Ancak annesi çok hastadır ve David okula gitmeden bir gün önce vefat eder. Annesi ölünce Murdstone, David' in okumasına izin vermez ve onu bir arkadaşının yanına çalışmaya gönderir. David bu karara karşı gelemez ve gider. Bir süre çalıştıktan sonra patronu hapse girer. David ortada kalır ne yapacağını bilemez ve halasına gitmeye karar verir. Halası onu yanına alır, korur ve okuluna devam etmesini sağlar. Ancak okul halasının evine uzak olduğundan, halasının avukat olan bir arkadaşında okul süresi boyunca kalır. Avukatın Agnes adında bir kızı vardır ve David ile birbirlerinden etkilenirler. Avukat sarhoş biridir ve işlerini yürütemez. Yardımcısı işlere bakar ama avukatı dolandırır. David okulu bitince avukat olur ve bu konuda kendini geliştirir. Bir büroda başka bir avukatın yanında çalışmaya başlar. Avukat David' i çok sever, başarılı olduğunu düşünür. David' de işine ve hayatına alışmıştır. Avukatın Dora adında bir kızı vardır ve David ona ilk görüşte aşık olur. Bunu duyan Dora'nın babası David' i suçlar ona çok kızar ve sinirleri yıpranır. Kalbi buna dayanamaz ve kriz geçirerek ölür. David Dora' ya sahip çıkar ve onu korur. Avukatın yerine geçerek işlerini yürütür. Dora ile evlendikten bir yıl sonra Dora çok hastalanır ve vefat eder. David boşlukta kalır, halasının yanına tekrar döner. Bu arada ilk aşkı Agnes'de sorunlarla mücadele ediyordur. David sarhoş avukatın iyileşmesine ve işlerini yürütmesine yardımcı olur. Bu arada Agnes' e açılır ve duygularını dile getirir. Agnes' de David' i çok seviyordur ve evlenirler. Daha mutlu ve sorunsuz bir gelecek onları bekler. Sanayi Devrimi döneminin en büyük yazarlarından olan Charles Dickens (1812-1870), Londra'da doğdu. O dönem İngiltere'sinin sosyal kötülüklerini ve aşağı halk tabakalarını ustaca betimleyen romanlarıyla haklı bir üne kavuştu. Kimsesiz çocuklar ve çocuk emeğinin sömürüsü, İngiliz eğitim sisteminin zorbaca disiplinini romanlarının başlıca izleği haline getiren Dickens, asıl ününe David Copperfield'le kavuştu. Karakterlerinin ölümsüzlüğü, aşağı halk katmanlarının içtenlikli dostluğu, burjuvaların katlanılmaz sevimsizliklerini işleyen bu yapıtıyla Dickens'i biraz daha seveceksiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/degirmen/", "text": "Halil Hilmi Efendi: Zarif ve kibar bir beyefendi olan Hilmi Efendi, Sarı pınar ilçesinin kaymakamıdır. Reşit Bey: Yardımseverliği ile tanılan ilçenin belediye başkanıdır. Rıfat: Her şeyden çıkar elde etmeye çalışan, belediyenin başkatibidir. Kızanlıklı Naciye: Ahlaksız bir insan olarak bilinen, İlçede düzenlenen Eğlence mekanlarında oynayan bir dansözdür. Osmanlı döneminde ele alınan bir romandır. Romanda, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve hatta dünyanın gündemine giren bir konu haline gelen uydurma bir deprem olayının hikayesi anlatılıyor. Sarıpınar ilçesinin ileri gelenlerinden Ömer Bey'in düzenlediği bir gecede deprem olur. Bu depremde kaymakam Halil Hilmi Efendi hafif yaralanır. Kaymakam devlet dairesinde istirahat ederken, karakol komutanı ve belediye genel sekreteri merkeze bir telgraf gönderir ve telgraflarında durumun çok ciddi olduğunu belirtirler. Bu telgraflar nedeniyle basın olayı abartır ve herkesi Sarıpınar'da büyük bir felaket olduğuna ikna eder. Vali bölgeye bir yardım komitesi gönderir. Halil Hilmi Efendi önce olayın bu kadar abartılacağını düşünmez. Bu nedenle merkeze gönderdiği telgraflarda pek bir şey belirtmez. Ancak heyetin gönderilmesiyle olayın ciddiyetini anlar. Gerçeği söylemek için geç kalınmıştır. Çünkü olay ülke sınırlarını aşarak dünya basınında geniş yer bulmuştur. Heyet ilçede kaldığı günlerde herhangi bir faaliyette bulunmaz. Heyet için ilçede düzenlenen ziyafetler heyeti susturmaya yeter. Olayın fazlasıyla abartıldığı vali tarafından duyulur. Vali önce kaymakam Hamit Bey'i ilçeye gönderir. Birkaç gün sonra kendisi de gider. Kaymakamın ilçeye gelişinin akşamı şehzadenin yabancı ve yerli basın mensuplarıyla ilçeye geleceği haberi gelir. Kaymakam olayda kaymakamın yanında yakılacağını düşünür ve şehzade gelmeden ilçeyi harabe gibi gösterir. Mahallenin yıkık kısımları şehzadeye gösterilir. Şehzade mahallenin gerçekten harap olduğuna inanır ve valiyi ve kaymakamı bir madalya ile ödüllendirir. Yabancı ülkelerden toplanan yardımlarla valinin yıktığı yerler yeniden onarılıp yapılmaya başlanır. - Değirmen, Reşat Nuri Güntekin'in kısa komedi romanıdır. İlk olarak 1944'te yayınlanmıştır. - 1914 yılında Anadolu'nun fakir bir kasabası olan Sarı Pınar'ın ileri gelenlerinin ruh dünyası anlatılmış, manipülatör ve entrikacı devlet görevlilerinin tipleri ele alınmıştır. - Acı bir mizaha dayanan oyun, Turgut Özakman tarafından 1914 yılında Sarı pınar olarak sahnelenmiş ve ilk olarak Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. - Reşat Nuri'nin kaleminden çıkmış olan roman kurgusunun sıra dışı ve gerçekçilikten uzak olması açısından eleştirilere maruz kalmış bir eserdir. 'Değirmen', Reşat Nuri Güntekin'in kısa romanlarından biri. Bir kasabada yaşanan acı tatlı olaylar, kasabanın ileri gelenlerinin ruh dünyası, Sarı Pınar'daki depremin açtığı yaralar ile çıkarcı, entrikacı tiplerin acımasız işleniyor. Toplumun gerçekleriyle bir kez daha yüz yüze gelerek irkiliyorsunuz. Çarpıcı bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/deliduman/", "text": "Küçük bir taşra kasabasında yaşayan 17 yaşındaki gencin gözüyle 2013 Taksim Gezi Parkı protestolarını konu edinmiştir. Roman, Sizi İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerden Marmara'nın küçük bir kasabası olan Kıyıdere'ye götürür. Deniz kenarında şirin ve tatlı bir yere... Kitabımızın kahramanı Turizm Otel İşletmeciliği Lisesi öğrencisi on yedi yaşında ve ergenlik çağını tam olarak tamamlamamış Çağlar İyice. Dokuz yaşındaki ablası Çiğdem İyici'ye psikopatik olarak bağlıdır. Psikolojik haplar alan annesi depresyondadır ve pek anlaşamazlar. Karakterinden nefret ettiği ve yüzüne karşı çokça küfür ettiği amcası, mahallenin belediye başkanıdır. Çok sevdiği dedesini kaybetmiş ve onu çok özlemiştir ve sürekli onunla ilgili anılarından bahsetmektedir. Annesi, kız kardeşi ve amcası ile birlikte yaşar. İlerleyen bölümlerde annesiyle babasının ayrıldığını da öğreniyoruz. Sorumsuz gördüğü babası da Gezi Parkı Direnişi'nde büyük özveri göstermiş İstanbul'da yaşayan bir mimardır. Ayrıca Mikrop lakaplı Cengiz adında çok yakın bir arkadaşı vardır. Hepsi bir aradalar, zaman zaman tartışsalar da harika bir dostlukları vardır. Kitabın başında Çağlar, en büyük amacının ablasını meşhur etmek olduğunu söylüyor. Michael Jackson'ın moomwalk dansı ile Çiğdem'i yarışmalara hazırlamak ve onunla barışmak ister. Çünkü ablası mutsuzdur. Herkesin kendisiyle dalga geçtiğini, çirkin olduğunu düşünüyor. İlk başta Çağlar, ablasının çok yetenekli olduğundan bahseder. Daha sonraları ise Çiğdem'in neden mutsuz olduğunu anlıyorsunuz ve şaşırıyorsunuz. Çünkü yazar zihninizde farklı bir çocuk imajı oluşturmuştur. Ablasını üzen her şeyden ve herkesten nefret eden Çağlar, Çiğdem'i olduğu gibi göremez. Maceraları onu mutlu etmek için Kıyıdere'den İstanbul Taksim'e kadar götürür. Küçük bir yerden geldiği için direniş günleri onun için yeni bir macera olur. Yazar o günleri yaşamış biri olarak Gezi Direnişi olaylarını ve siluetini çok iyi bir şekilde kaleme almıştır. On yedi yaşındaki Çağlar İyice konuşuyor. Kız kardeşi Çiğdem'i, onu meşhur etme ümitlerini, belediye başkanı dayısını, yakın arkadaşı Mikrop Cengiz'i, taşra muhabbetlerini, depresyonun eşiğindeki annesini, eski sevgilisini, hiç unutamadığı dedesini, hatırlarken kahrettiği babasını anlatıyor. Deliduman, dermansız ve güdük bir ilçeden haykırmaya başlıyor, İstanbul'a uzanıyor. Çocukluğumuzun, hatıralarımızın ve bütün sokaklarımızın üzerinden dangır dungur geçen imar ve para iştahına lanet! Riyakar dünyaya, Allahsız sermayeye, martılara, küçük bir kızın kalbini kıranlara isyan ediyor. Barikatların arkasında, soluk soluğa, yapayalnız, erken kaybeden bir delidumanın öfkesini çemkiriyor. Emrah Serbes, zamanın ruhunu, Gezi'nin isyancılarını, hürriyetleri için öksürenleri, yerinde duramayanları, küfredenleri, ağlamayı unutmak için yumruğunu sıkanları resmediyor. Deliduman, büyük zamanın ve her zaman kenarda kalanların romanı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/delifisek/", "text": "Zeze: Yirmi yaşlara gelen genç bir delikanlıdır. Hayallerini geride bırakıp hasta babasının her işine koşturmaya çalışan Zeze sonunda sevdiği kız Sylvia ile uzaklara yelken açarlar. Sylvia: Zeze'nin sevdiği ve beraber olduğu sevgilisidir. Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos'un Şeker Portakalı ile başlayan kahramanı Zeze'nin hayatını konu alan serisinin son kitabıdır. Zeze artık 19 yaşında bir çocuktur. Hem çocukluğunda gördüğümüz kişiliğinin getirdiği hülyalılık ve özgürlük fikri, hem de ilk gençlik yıllarının bir yansıması olarak ortaya çıkan heybet bu kitapta devam ediyor. Bu kitapta, insanlarla ilişkisi artan, özgüveni yüksek bir Zeze ile karşılaşıyoruz. Zeze büyümüş ve yetişkin sorunlarıyla uğraşmaya başlamıştır. Üstelik şeker portakalı ağacına, kalbindeki kurbağaya ya da küçükken sorunlarını çözmesine yardımcı olan hayali film yıldızı arkadaşına artık sahip değil. Bütün sorunlarıyla tek başına uğraşmak zorundadır. Şimdi on sekiz yaşında olan Zeze, geleceğini düşünmeye başlamak zorundadır ama tek düşündüğü yüzme ve kızlardır. Babası hala onu görmezden gelir, ama ona ne yapması gerektiğini söylemeye devam eder. Artık geleceğini planlamak zorundadır. Ancak neyle karşılaşacağını bilemeyen Zeze, okulu bırakıp bir gemide çalışmaya karar verir. Okulu bıraktığında her şey o kadar kötü olur ki, tek tutkusu olan yüzme ile kendini öldürmeye karar verir. Kıyıdan yüzmeye başlar ve gidebildiği yere kadar yüzer. Ancak bir balıkçı teknesi onu fark edince ölebileceğini bile sanır ve geldiği gibi kıyıya döner. Eve döndüğünde kimse bir sorunu olduğunu anlamaz, kimse nasıl olduğunu sormaz. Zaman uçar ve Zeze yirmi yaşına girer. Artık büyük bir çocuk olmasına rağmen, genç kızları etkilemeye çalışır. Zeze, en yakın arkadaşı Tarcisio'dan daha küçükken taciz eden ve o zamanlar oldukça çirkin olan Sylvia'nın şimdi oldukça güzel olduğunu söyler. Zeze hemen onu görmeye karar verir. Eve gider ve hazırlanmaya başlar. Tam dışarı çıkacakken balkonda oturup sigara içen babası onu arar ve bir şey söylemesi gerektiğini söyler. Ama sonra Zeze'ye bir kızla görüşecek miyim diye sorar ve görürse hemen gitmesini söyleyerek onu uzaklaştırır. Zeze, Sylvia'yı görmeye gittiğinde başta pek hoş karşılanmazlar ama zaman geçtikçe ikisi de birbirini çok sever. Şimdi sevgililer ve birlikte harika vakit geçiriyorlar. Her şey çok güzel giderken Zeze babasının hasta olduğunu öğrendiğinde işler daha da kötüye gider. Babası üç ay sonra ameliyat olacak ve gün geçtikçe daha da kötüleşir. Zeze buna çok üzülür ama elinden bir şey gelmez. Aynı zamanda büyük yüzme yarışına hazırlanan Zeze, hiç yapmadığı bir şeyi yapar ve Tanrı'ya, babasını iyileştirirse bir daha yüzemeyeceğine dair söz verir. Zamanla, babası gerçekten kötüleşir. Ameliyat zamanı geldi. Ameliyat çok güzel geçiyor, herkes çok mutlu. Zeze de mutludur ama verdiği sözü tutmak zorundadır. En sevdiği mayolarını toplar ve kiliseye gider. Mayosunu orada bırakır ve bir daha yüzmemeye karar verir. Büyük yarışa katılamayacak. Herkes korktuğu için katılmadığını düşünür ama asıl sebep başkadır. Babasının hastalığı olsun ya da olmasın Zeze'ye karşı her zamankinden daha nazik, duyarlı ve şefkatlidir. Bu nedenle babasıyla da ilgilenir ve hiçbir şeyi iki kere yapmaz. Ancak bir gün babası Zeze'den Sylvia'dan ayrılmasını ister. Zeze bu isteği hiç ses çıkarmadan kabul eder ama bu isteği yüreğinde gözyaşlarıyla yerine getirir. Sylvia da anlayışlıydı. Ancak bir süre sonra dayanamaz ve tekrar bir araya gelirler. Bu süreçte Zeze gerçekten çok üzülür. Ancak bu sefer yaşadıkları yerde onlar hakkında büyük söylentiler vardır. Bir gemide iş bulup uzun süre çalışarak para biriktiren Zeze, geri dönüp Sylvia'yı uzak diyarlara götürmeye karar verir. Ünlü Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos'un, kendi yaşam kesitlerinden yola çıkarak yazdığı Şeker Portakalı'nı Türkiye'de yediden yetmişe herkes severek okumuştur. Romanın kahramanı Zeze, çocukların olduğu kadar büyüklerin de yüreklerinde taht kurmayı başarmış sevgi dolu bir çocuktur. Şeker Portakalı'nın ikinci bölümü olan Güneşi Uyandıralım'da Zeze biraz daha büyümüştür. Çocukluğunun biricik dostu şeker portakalı fidanı yoktur artık. Onun yerini yeni bir dost almıştır: Yüreğinde yer eden sevgili bir Kurbağa'dır bu. Dizinin üçüncü kitabı Delifişek'te ise Zeze'yi daha da büyümüş bulacaksınız. O artık yeniyetmelikten çıkmış, bir delikanlı olmuştur. Yaşamın katı gerçekleriyle yüz yüzedir; haklarını arayan, özgürlüğünü yaratmaya çalışan bir genç adamdır Zeze."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/demir-okce/", "text": "Ernest Everhard: Kitabının ana karakteridir. Ezilenden, sömürülenden ve köleleştirilenlerden taraf sosyalist bir karakterdir. Avis: Cunningham: Popüler bir fizikçinin kızı olan Avis, kitabın ana karakterlerinden biridir. Ernest ile evlenirler. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki oligarşi tiranlığın kronik yükselişini tasvir eden, genellikle modern negatif ütopyaların en eskisi olarak düşünülür. Jack London'ın sosyalist görüşlerinin en açık şekilde sergilendiği bir romandır. Roman özellikle Faşist yapılanmanın dünyayı nasıl vahşete sürükleyeceğini ve buna karşı devrimci duruşun nasıl olması gerektiğini muhteşem bir şekilde anlatır. Ana karakterlerden biri olan Avis Cunningham, topluluğundaki popüler bir fizikçinin kızıdır. Ernest Everhard adında bir sosyalist destekçiyle tanışır. Yemek yerken, emeğin sömürüye dönüştüğünü söyleyerek toplumu yok eden modern sistemi kınamaya başlar. Avis adamın görüşlerini desteklemez. Sonra Ernest, sıradan bir işçi olan Jackson'a atıfta bulunmak zorunda kalır. Jackson işini daha iyi yapabilmek için kolunu kaybeder ama yine de kovulur. Bu olay genç adamı dehşete düşürür ve işçilerin onun zor hayatı hakkında düşünmeye başlamasına neden olur. Yerel halk kulübünde olması beklenen Ernest, onunla performans sergilemek için bir konuşma hazırlar. İlk başta insanlar bunu gösterip utandırmak isterler, ancak konuşmalarıyla birlikte sorunları ve sosyalizme geçişi ciddi olarak düşünmelerine neden olur. Avis, Ehrenst'e aşıktır ancak böyle bir insanla olan bağını sevenleri sevmez. Buna rağmen evlilikleri gerçekleşir. Ernesto, Sosyalist Parti'nin başına getirilir. Ancak bir düzelme söz konusu olmaz ve bu yüzden işçi grevi patlak verir, bu da vahşete yol açar, ancak ardından çiftçiler isyan eder. Dayanamazlar ordudan destek alarak üstlerine yürür ve olayları bastırmaya çalışırlar. Bütün bunlar çalışma günlerinin azalmasına yol açar ve sadece yüksek vasıflı işçiler bunu alır, onlara barınma, tıbbi bakım sağlanır ve çocukları en iyi okullara gider. Orta sınıfa hiçbir şey kalmaz ve ücretler düşer, çalışma saatleri artıyor, eğitim kaldırılıyor, işçilere sığır muamelesi yapılıyor. Alt sınıf şunları alır. Yaşayacak kültürün olmadığı kışlalarda artık ücret almazlar, sadece biraz yiyecek ve emek gerekli hale gelir. Dünyada çok büyük bir okur kitlesinin ilgisini kazanmış olan büyük yazar Jack London, varsayımlar üzerine kurduğu ünlü romanı Demir Ökçe'yle işçi sınıfı yazınında haklı bir yer almıştır. Marx'ın yapıtlarının çoğunun Amerika'da yayımlanmadığı bir dönemde (1906), işçi hareketlerinin doğuşuyla birlikte kitlelerin bir işçi sınıfı yazarı arayışına yanıt veren tek yazar Jack London olmuştur. İşci sınıfı yazını, işçi hareketinin gücünün bir ölçüsü, bir ifadesi olacak biçimde gelişebilir ancak; bu noktadan bakıldıkça, o dönem Amerika'sında ancak işçi sınıfının gelişen bilincini yansıtan ürünlerin ortaya konması beklenebilirdi; İşte, Jack London'ın ölmezliğinde büyük payı olan 'Demir Ökçe', bu gereksinmeyi doyurmakla toplumcuların ilgisini ayakta tutmayı başarmıştır. Demir Ökçe'nin bugün bile bir toplumcu roman niteliğini koruması, yazarın kapitalizme yönelttiği ağır eleştirilerden kaynaklanmaktadır. Kapitalist sistemin savunucuları, romanın kahramanı Ernest Everhard'ın acımasız eleştirileriyle aşağılanmakta, toplumun en güçlü, en zengin kişilerine yani yönetici sınıfa ağır bir dille hakaret edilmektedir. Bedensel gücü, bilgisi, ileri görüşlülüğü ve yürekliliği ile örnek bir devrimci olarak idealize edilen Everhard, yazarın kızı Joan London'ın sözleriyle, ...Jack London'ın olmak istediği devrimci tipidir. Marx'ın yapıtları Demir Ökçe'nin yazıldığı 1906 yılında İngilizceye çevrilmiş olsaydı, Jack London kapitalist toplumdaki ikilemi sergilemekle kalmaz, artıdeğer ve üretim fazlası konularında daha doğru çözümlemeler getirebilirdi kuşkusuz. Yazarın gözler önüne serdiği bu savaş, daha çok bireysel güçler arasında gelişmektedir. Romanda doğa üstü bir varlık, bir sarışın canavar olarak betimlenen Everhard'ın çevresi, yazarın geleneğine uygun olarak, İdealize edilmiş kişilerle doludur. Ancak bunlar, yukarıda sözünü ettiğimiz gereksinmeyi karşılamaktan, ilgiyi kazanmaktan ırak tutmamıştır Demir Ökçe'yi. Aynı ilgi, günümüzde de sürmektedir. Demir Ökçe'nin ünü, Jack London'ın ölümünden sonra, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında yönetici sınıfların tüm güçlerini ortaklaşmacılığa karşı kullandırmaya başladığında büyümüş ve bu ün, günümüze dek korunmuştur. Bukharin'in toplumcu kitaplar listesine aldığı, yazarı Amerikalı olan tek kitap, Demir Ökçe'dir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/demirciler-carsisi-cinayeti/", "text": "Derviş Bey: İstanbul'da hukuk okumuş, Fransızca, İngilizce, Yunanca ve Arapça bilen, aşiret Türkmen adet, soy ve geleneklerine önem veren, aşiretinin itibarını ve nüfuzunu korumak için gerekirse cinayet işleyebilen bir aşiret reisidir. Mustafa Bey: Akyollu aşiretinin reisidir. Derviş Bey'i öldürerek rakibini ortadan kaldırmayı hedefleyen aşiretin reisidir. Murtaza Bey: Kimseye bir şey yapmadığı halde ölüm korkusuyla çıldırmak üzere olan, hakkında ölüm fermanı çıkarılan ve İstanbul'a kaçsa bile öldürülen bir kişi. Karakız Hatun: Mustafa Bey'in annesidir. Derviş Bey'in öldürülmesi için oğluna baskı yapan güçlü bir hanım ağadır. Sarılar ve Akyollu aşiretleri arasındaki çatışmalardan yola çıkarak Çukurova'daki feodal yapıların güç ve nüfuz savaşları romanın kurgusunu oluşturur. Sanayileşme, traktörler ve biçerdöverler ile toprak sahipleri güç kaybetmeye başlamış ve feodal yapıya atfedilen değerleri katletmeye başlayan kapitalist sistem, ağalar olarak egemenliğini göstermeye başlamıştır. Roman, ağalar arasındaki güç gösterisini konu alır. Derviş Bey ile Mustafa Bey arasındaki kavgalar ve kan davaları romanın ana konusunu oluşturmaktadır. Derviş Bey ve Mustafa Bey eğitimli olmalarına rağmen kan davalarını uzatırlar. Derviş Bey, insani değerleri önemsemeyen, eğitimli, cömert bir adamdır. Ortaokulu bitirdikten sonra Adana'da hukuk okudu, ancak eğitimini tamamlayamadı. Yabancı dillere karşı bir tutkusu vardır. Çanakkale'de gazi oldu ve daha sonra Derviş Bey kendi çetesini kurdu. Derviş Bey geçmişi yad ederken, dışarıda bir karanlık dikkatini çeker. Bu karanlık ses çıkarmadan at sırtında bekliyor. Arkadaş olursa ses çıkaracağını düşünen Derviş Bey, sıkıntı içinde evine döner. Bu atlının başı önüne düşer. Bu kişi Sultan Ağa'dır. Durumu fark eden Derviş Bey, adamı içeri aldı ve yaşlı kadını tedavi ettirdi. Derviş Bey'in ağabeyi Cevdet Bey öldürülür. İntikam için kıvranan Derviş Bey, Murtaza'yı Kürt Mahmut'a öldürtmüştür. Kurt Mahmut, Derviş Bey'in kapısında büyümüş biridir. Adam öldürmek istemese de Derviş Bey için öldürür. Kürt Mahmut'u öldürdükten sonra dağa kaçar. Onu dağa kaçmaya iten etken ise ölüm korkusudur. Mustafa Bey, kardeşi öldürüldükten sonra Derviş Bey'i öldürmek istiyor. Derviş Bey'in etrafı ölüm korkusuyla çevrilidir. Çünkü öldürme sırası Mustafa Bey'dedir. Bu kan davasını düşündüğünde yanlış yaptığının farkına varır ama bunu Mustafa'ya söyleyecek ahlaki cesareti bir türlü bulamaz. Mustafa Bey, Derviş Bey'i öldürecek ama bu ölüm Derviş Bey'i vurmayacaktır. Annesi Karakız Hatun köydeki dedikoduları tek tek Mustafa Bey'e sayar. Köylüler, dervişi vurmayı göze alamayacaklarını söyleyerek konuşurlar. İbrahim İbo adlı adamı Derviş Bey'in tarlaya her zaman yalnız gittiğini söylüyor. Bunun üzerine Mustafa Bey, Derviş Bey'i pusuya düşürmeye karar verir. Gittikleri her yerde savaşırlar. Derviş Bey, Mustafa Bey'in adamıyla gelmesine içerler. Mustafa Bey, Derviş Bey'e bir teklifte bulunur. Bu teklif, Batı'daki geleneksel düello yöntemine benzer. İlk çıkan ateş açacak. İbrahim'i yakalayan Derviş Bey onu terk eder. Mustafa Bey'in bu ölüm kovalamacası onu uykusuz bırakır. Kendi kendine uyurgezerlik yapıyor. Bu sırada bir atlı tarafından omzundan vurulur. Kürt Cerrah Ağa onu yirmi beş günde iyileştirdi. Sürekli pusu kursa da Derviş Bey'i öldüremez. İnsanlar bu ölümlere karşı. Mahir Bey kaymakam getirir. Ancak ikna edilemezler. Mustafa Bey'in annesi olan Karakız Hatun bu durumdan oldukça sıkılır. Derviş Bey'in öldürülmesini istiyor. Oğlunu defalarca öldürmesi için onu uyarır. Duyguları istismar etmesine rağmen Mustafa Bey yorgundur. Mehmet Ali, Mustafa Bey'in oğludur. Mehmet Ali bir gün yarışların tamamen biteceğini ve silineceklerini söylese de babası bunları düşünecek halde değildir. Mehmet Ali'nin mavi bir traktörü var. Bununla her zaman sahaya gider. Bir traktörü bin kişiye bedel olarak görüyor. Bunu babasına anlattığında büyük bir tepki alır. Buna rağmen tarlada çalışan işçileri işten atıyor. Romanın sonunda kan davasına dayanamayan Mehmet Ali köyden kaçar. Derviş Bey'in adamı olan Mahmut Bey dövülerek öldürülür. Bu kan davası yüzünden birçok masum insan ölüyor. Mustafa Bey tüm bunların yanında psikolojik bir bunalım içindedir. Derviş Bey'i öldürememenin yorgunluğuna eriyor. Beş gün içinde onu öldürmeye söz verir. Ancak kurduğu pusuda Derviş Bey onu soyarak evine gönderir. Soğukkanlı ve zalim bir kadın olan Karakız Hatun, Derviş Bey'in öldürülmesini ister. Bu nedenle sürekli oğlunun zihnine girmeye çalışsa da sonuç alamaz. Karakız Hatun kınar. Atına biner Derviş Bey'i öldürmek için konağa gider. Derviş Bey'i bulamıyor. Bunun yerine oğlu İbrahim'i öldürür. Eve varamadan vuruldu. Mustafa Bey'in oğlunu vurma sırası Derviş Bey'e gelir. Mehmet Ali en sevdiği traktörlerini bile bırakarak kaçar. Roman bir kör noktada bitiyor. Akçasazın Ağaları tarihte, zamanla, düzenle hesaplaşmanın hikayesidir. Ağalar çökerken yanı başında yeni bir tarih yazılır, değişim kaçınılmazdır. Güçlüler dövüşürken doğa da ses verir. Demirciler Çarşısı Cinayeti birbirini yok etmek için tüm hünerlerini, olanaklarını, güçlerini, bundan da öte akıllarını, nefretlerini ve kinlerini kullanan iki derebeyinin ayakları altında ezilen toprağın, toprağın insanlarının ve yeşerttiği doğanın büyük efsanesidir. Lanet, çıktığı bağrı vuracaktır. Bulletin Critique du Livre Français,"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/deniz-feneri/", "text": "Mrs. Ramsay: Kocasına seven ve ona hayran olan fedakar bir ev kadınıdır. Mr: Ramsay: Ramsay kendi kendine düşünen, mesafeli bir bilim adamıdır. James Ramsay: Mr. İle Mrs Ramsay'ın en küçük çocuklarıdır. Lily Briscoe: Ressam olmak isteyen, yaşı geçmiş bekar bir kadındır. Ramsay ailesinin dostlarıdır. Sekiz çocuklu bir ailenin gürültüsüz, sade yaşamı hakkındadır. Roman, yaz tatillerini sekiz çocuğu ve arkadaşlarıyla bir adada geçiren Ramsay ailesinin etrafında dönüyor. Roman bazı hayal kırıklıkları ve kaybolan duygular etrafında dönüyor; kadının toplumdaki yeri, evliliğin kadın hayatındaki rolü; Kadınların evlilik dışında anlamlı bir hayata sahip olup olamayacaklarını derinlemesine inceleyen feminist konulara odaklanır. Hikaye Ramsay ailesine dayanmaktadır. Ramsay ailesinin oldukça sıradan ve sakin bir hayatı vardır. Bay Ramsay bencil, mesafeli bir bilim insanıdır. Bayan Ramsay sadık bir ev hanımıdır. Bayan Ramsay ellili yaşlarında olmasına rağmen güzel bir kadındır. Hikayedeki bir diğer önemli kişi ise en küçük oğulları James Ramsay. Fenere ulaşmayı en büyük arzusu olarak görür. Lilly ise bu hikayede kendi ayakları üzerinde duran özgür ve bağımsız kadın modeli temsil eden Ramsay ailesinin arkadaşlarıdır. Lilly aynı zamanda bir ressamdır. Zamanının çoğunu resim yaparak geçiriyor. Sanatla ilgilenir. Mr. Ve Mrs Ramsay'ın sekiz çocuğu vardır. Sekiz çocuğuyla birlikte İskoçya'da arkadaşlarıyla tatil yapan ailenin en küçük oğlu James Ramsay, deniz fenerine gitmek ister. Ancak kötü hava koşulları nedeniyle gidemezler. Zaten baba Mr. Ramsay da bu geziyi onaylamıyor. Oğlu James'in dikkatini dağıtır. Çocuklarıyla pek ilgilenmez. Bu olaydan yola çıkarak kocasına büyük bir hayranlık besleyen Mrs. Ramsay, ailesini ve hayatını sorgulamaya başlar. Bu sorgulama, Mrs. Ramsay'i çok üzer. Çünkü kocasının kayıtsızlığı her seferinde onu yıpratıyor. Ayrıca Ramsay ailesinin evinde kalan arkadaşı Lilly, bekar ve kendine bakan bir kadındır. Bu Mrs. Ramsay'i kendini sorgulamaya iten sebepler arasında yer alır. Bu bölüm çok kısa bir süreyi kapsamaktadır. Virginia Woolf, James Ramsay'in deniz fenerine gitme arzusunun burada olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Monologlar şeklinde geçmişe dönüşün olduğu görülmektedir. Mrs. Ramsay, ilişkisini sorgulamaya başladı ve kocasına bağımlı çaresiz bir kadın olduğunu düşündü. Öte yandan arkadaşı Lilly'yi taklit ediyor. Bu bölümde, karakterler arasındaki konuşma göz ardı edilebilir, daha çok bir iç monolog gibi. Mrs. Ramsay Just Mr. O sadece Ramsay ile olan ilişkisini değil, aynı zamanda Mr. Ramsay'in çocuklarıyla olan ilişkisini de sorgular. Üçüncü ve son bölümde, Virginia Woolf bizi on yıl ileriye götürüyor. Mrs. Ramsay vefat eder, Mr. Ramsay ailesinden tamamen kopar. Kendi kabuğuna çekilir ve herkesten uzaklaşır. Aile dağılmış gibi görünse de, şimdi 16 yaşında olan James Ramsay sonunda deniz fenerine ulaşmayı başarır. Şimdi onun dileği gerçekleşir. Kitabın başından itibaren deniz feneri bir arzu nesnesidir. Arzulanan ve ulaşılamaz olan her şeydir. Ancak James Ramsay deniz fenerine ulaştığında 6 yaşındaki çocuk neşesini kaybetti. Deniz feneri artık onun için sıradan ve önemsizdir. - İngiliz yazar Virginia Woolf'un (1882-1941) kimilerine göre en ilgi çekici romanı olarak kabul edilen 1927 tarihli eseridir. - İngilizce orijinal adı To the Lighthousedur. - 1998 yılında, Modern Kütüphane tarafından seçilen 20. yüzyılın en iyi 100 İngilizce romanı listesinde 15. sıra Deniz Feneri romanına verilmiştir. - 2005 yılında, roman Time dergisi tarafından 1923'ten beri en iyi yüz İngilizce romandan biri olarak seçilmiştir. - Romandaki karakterler arasında bir iletişimsizlik vardır. Yer yer suskunluk o boyutlara varır ki ne derse desin, karşısındaki kişinin sesi duyulmak istenir. Aslında karşıdakinin sesini duymak, sağlıklı bir iletişimin göstergesi değildir. Zaten kişinin karşısındakine kendini tam olarak ifade etmesinin olanaksızlığı vurgulanır. - Romana göre zaten kendimizi karşımızdakine tam olarak anlatmamız imkansızdır ve kendimizi karşısındakinin yerine tam olarak koyabilmemiz, yani empati mümkün değildir: Ne olduğumuzu, neler duyduğumuzu kim bilebilir? Kim, en içli dışlı olduğumuz anda bile, işte tanımak, beraberlik budur diyebilir? - Woolf roman boyunca düşüncenin dilden önce geldiğini örnekler. Ayrıca düşüncenin tam olarak ifade edilebilmesinin mümkün olmadığını ileri sürer: Düşünceyi dağıtan, parçalayan sözcükler hiçbir şey anlatamazlardı. İnsan, bedenin bu heyecanlarını, sözcüklerle nasıl anlatabilirdi? Aradaki boşluğu nasıl anlatabilirdi? - Woolf, bu romanında ilerideki intiharına bir göndermede de bulunur. Kendini, üzerinde durduğu daracık tahtanın ucundan insanı yutuveren o sulara bırakıverdiğini gören olmamıştı. - Woolf, 28 Mart 1941'de 59 yaşında iken, evinin civarındaki bir nehre kendini bırakarak ölmüştür. - Roman, aynı zamanda Virginia Woolf'un tek otobiyografik eseri olarak görülmektedir. Yazarın çocukluk anılarına dayanarak yazılmıştır. - Woolf dile dökülmeyen, insanların iç dünyasına hapsettiği düşünceleri başarılı bir biçimde kaleme alarak, okurun merak ettiği insanların görünüşleri, birbirleriyle olan ilişkileri ve tipleri hakkında bilgi sahibi olmasını önemsizleştirir. Yirminci yüzyıl edebiyatına damgasını vuran yazarlardan Virginia Woolf, roman sanatındaki teknik buluşlarıyla, özellikle de bilinçakışı tekniğini ustalıkla uygulamasıyla bilinir. Virginia Woolf'un en otobiyografik romanı olarak nitelenenen Deniz Feneri, yazarın kendi ailesinin izlerini taşır. Sıcak ve içtenlikli bir aile atmosferiyle dokunan roman, sekiz çocukları ve dostlarıyla birlikte bir adada yaz tatilini geçiren Ramsay ailesinin çevresinde döner. Kocasına hayran güzel Mrs. Ramsay, ressam olmak isteyen, yaşı geçkin bekar Lily, züğürt Tansley, eşiyle çocuklarına duyarsız davranan bencil Mr. Ramsay, Deniz Feneri'nin öne çıkan figürleri. Bu kişilerin karakterlerini ele veren iç monologlarıyla gelişen roman, adanın açıklarındaki deniz fenerine yapılacak gezinin ve Lily'nin elinden çıkacak Mrs. Ramsay tablosunun izleğinde ilerliyor. Woolf'un şiirsel metni adanın seslerini ve görünümleri okura taşırken, I. Dünya Savaşı öncesi İngiltere'sinin geleneksel aile yaşamının felsefi ama son derece özel portresini de çiziyor. Deniz Feneri, Woolf'un kendi çocukluğuyla uzlaşması olduğu kadar yirminci yüzyıl başlarında kadının toplumdaki yerini, evlenmenin kadın yaşamındaki rolünü, kadının hayatta evlilik dışında anlamlı bir hayatı olup olamayacağını derinlemesine irdeleyen, feminist sorunlar üzerine eğilen bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/deniz-iscileri/", "text": "Gilliat: Annesi ile beraber Guernsey'e yerleşen, annesinin ölümünden sonrada denizci ve balıkçı olarak yetişen bir gençtir. Aşık olduğu kıza kavuşmak için Durande'nin motorunu kurtarmak için mücadele eder, ancak geldiğinde aşık olduğu kız başkasının evlenme teklifini kabul ettiğini görür ve oda uzaklara doğru yelken açar. Deruche: Gilliat'ın aşık olduğu kızdır. Motoru kurtaran ile evleneceğini belirtse de Gilliat gittikten sonra kasabaya gelen genç bir rahiple evlenme kararı alır. Durande: Bölgede yelken açan ilk geminin sahibidir. Batan gemisinin motoru için bir anlaşma yapar ve motoru kurtaran kişiye yeğeni Deruche ile evlendireceğini söyler. Sieur Clubin: Durande'nin kaptanıdır. Ondan habersiz İspanyol kaçakçılarla anlaşmalar yapar. Durande'nin gemisini batırır. Kaba görünümlü bir denizcinin yaşadığı platonik aşkı nedeniyle, aşka ulaşmak için girdiği amansız mücadele ve aşk uğruna yaptığı inanılmaz fedakarlık romanın konusu olmuştur. Bir kadın oğlu Gilliat ile gelir ve Guernsey'de perili olduğu söylenen bir ev alır. Çocuk büyür, kadın ölür. Gilliat, iyi bir balıkçı ve denizci olur. Eski bir denizci ve adanın ilk feribotunun sahibi olan yeğeni Deruche, Durande ile bir gün kiliseye giden Deruche, yolda onu takip eden Gilliat'ı görür ve adını karda yazar. Bunu gören Gilliat, Deruche'nin jestini sabit bir fikre dönüştürür ve o kız tarafından sevilmeyi umarak o kıza aşık olur. Durande'nin gemisi, bu bölgelerde yelken açan ilk vapur. Bu özel yapım ve buharla çalışan buharlı pişirici, bölgedeki en iyisidir. Kaptan Durande, bu feribot sayesinde büyük bir üne kavuşmanın mutluluğunu yaşıyor. Ancak Durande'nin kaptanı Sieur Clubin, İspanyol kaçakçılar Tamaulipas ile bir anlaşma yapar. İspanyol kaçakçılar, dolandırdıkları para ve mallarla bu gemi ile kaçacak ve bir adanın kıyısına batacak ve gemiyi terk edecektir. Bu adamlar yıllar önce büyük miktarda para çalıp Durende adlı feribotun kaptanı Clubin'e para ödeyerek onu bu plana ortak yapmışlardır. Clubin, gemiyi feribotun karaya kolayca yüzebileceği bir yere demirleyecek ve kaçakçılar Hanois adasına yüzecekler. Ancak karanlık bir süs yüzünden kaptan Clubin yanlışlıkla gemiyi Guernsey ile Fransa arasındaki Douvres resifine getirir. Kaçakçılarla uğraştığı yere değil. Clupin gemide yalnız kaldığı anda bacağına yapışan bir şey yüzünden denize çekilir. Guernsey'deki herkes geminin karaya oturduğunu ve mahvolduğunu duyar. Durandenin motorunu Durande'nin enkazından çıkarmak çok önemli hale gelir. Bunun üzerine Durande'nin sahibi, motoru batan gemisinden çıkaracak ve onu güzel yeğeni Deruchette'e getirecek kişiyle evleneceğini duyurur. Gilliat gelir ve geminin motorunu getirirsem benimle evlenir misin diye sorar. Deruchette'de motoru getiren kişiyle evleneceğine ve başka kimseyle evlenmeyeceğine yemin eder. Gilliat hemen işe koyulur ve açlığa, susuzluğa ve soğuğa rağmen motoru enkazdan kurtarmaya çalışır. Bir ahtapotla yaptığı savaşın ardından Clubin'in iskeletini ve çalınan parayı denizin dibinde bulur. Sonunda motoru çıkarmayı başarır. Gilliat halk tarafından bir kahraman olarak karşılanır. Ancak Gilliat duyduğu haber karşısında şok olur. Çünkü onunla evlenmek için çok şey yaptığı Deruchette, kasabaya yeni gelen genç rahibin onunla evlenme teklifini kabul ettiğini duyar. Gilliat, daha sonra bilinmeyen bir yere doğru yola çıkar. - Deniz İşçileri , Victor Hugo'nun romanı. Yazarın Din , Toplum , Doğa üçlemesinin son romanıdır. - Roman filme de uyarlanmış The Toilers (1919), Kızıl Saçlı Casus (1953) yapımlı filmlere ilham da vermiştir. - Deniz İşçileri Victor Hogo'nun yaşamında, sanatında, düşünce dünyasında en olgun çağa vardığı dönemin eserlerinden biridir. Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarındandır. Şiirleri, oyunları ve romanları ile tanınır. Romantizm akımının Fransa'daki temsilcisidir. Edebiyat alanındaki devasa başarılarının yanında politik hayatta da etkin bir rol üstlendi, bu nedenle sürgün cezasına çarptırıldı, cezasını tamamlamasına rağmen İmparatorluk yıkılana dek Fransa'ya dönmedi. Yazar, ilk kez 1866'da yayımlanan Deniz İşçileri romanını, sürgün gittiği ve sürgün kararı iptal edildikten sonra da ayrılmayıp 15 yılını geçirdiği Guernsey Adası'na ve orada yaşayan deniz işçilerine ithaf etmiştir. Yazar bu eserle, başta sevdiği kadına kavuşabilmek için karaya oturmuş bir gemiyi tek başına kurtarmak zorunda kalan Guernseyli bir deniz işçisi olmak üzere, tüm yoksul deniz işçilerinin hayat mücadelesini hayranlık verici ve ayrıntılı tasvirlerle edebiyata taşımış, onların mücadelelerini denizciliğin ve denizin kadim diliyle onurlandırmıştır. Yazarın Notre-Dame'ın Kamburu ile din, Sefiller ile toplum konularını işlediği üçlemesinin, doğayı ele alan üçüncü ve son kitabı Deniz İşçileri de, Gustave Dore'nin illüstrasyonlarıyla, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi'nde okurlarla buluşuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/deniz-kiyisinda-kosan-ala-kopek/", "text": "Cengiz Aytmatov'un mitoloji ve günlük yaşamı buluşturduğu, insanlığın en büyük erdemleri olan metanet ve fedakarlığın, insanlığın yaşamında ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu kendine has bir üslupla anlattığı Denizde Koşan Ala Köpek hikayesidir. Okhotsk Denizi'nin tüm kara ve su cephelerinde, iki doğa gücünün sonsuz bir savaşı vardır. Bir gece daha biter. Çocuk o gece gözünü kırpmaz. İlk kez denize açılacaktır. Rüya görmekten uyuyamaz. Bir zamanlar dünya sadece denizden ibarettir. Lura adında bir ördek uçsuz bucaksız denizde dinlenmek için bir yer arar ama bulamaz. Sonunda kendi tüylerini yolar ve kendine bir yuva yapmaya başlar. İlk toprak parçası bu yuvadan oluşur. Toprak büyüdükçe büyür. Daha sonra üzerinde çeşitli canlılar ortaya çıkar. Bunların arasında insanlar da vardır. Kara oluştuktan sonra denizin sakinliği sona erer. Kara ile deniz arasında savaş çıkar. İnsanoğlu ise kara ile deniz arasında emeklemeye başlar. Sabah olmak üzeredir ve bir gece daha biter. Alakdog Koyu'nun bir ucundan denize kadar uzanan kayalık bir dağ vardır. Uzaktan, denize doğru koşan büyük bir köpeğe benzer. Ala Köpek'ten güneş doğduğunda, bir Nihiv teknesi denize açılır. Teknede üç erkek ve bir oğlan vardır. Gençlerden ikisi kürekleri, yaşlıları ise dümeni alır. Ala Köpek'te çocuklar için açıldığını herkes bilir. Çocuğun avcı olmayı öğrenmesi bir yolculuktur. Kirisk çok mutludur. Bu onun artık büyüdüğünü gösterir. Deniz avcılarına ilk kez katılarak kendisi de bir avcı olacaktır. Herkes denizkızı kabilesini bilir. Oymacılıkta erkek doğan her çocuk, onu deniz bilsin; denize saygısı olsun diye çocukluğundan itibaren denizle dost olmak zorunda kalır. Aşiretin saygıdeğer büyüğü Orhan ve en iyi iki balıkçısı böyle bir keşif gezisi düzenler. Çocuğa sadece anne veda eder. Odaya geziden bahsetmeden, denize bile bakmadan. Kadın, oğlunun gittiği şeytanlardan saklanmak için bunu yapar. Anne oğul böyle vedalaşırlar. Kirisk ve diğerlerinin üç günlük deniz yolculuğu böyle başlar. Şansları biterse büyük bir avla köye geri dönerler. Küçük avcı onurlandırılacak, köyde onun için şenlikler yapılacaktır. Belki küçüklüklerinden beri birlikte oynadıkları Muzlu kız sevilirdi. Tekne ileri doğru hareket eder, dalgalara batar. Ala köpek karanlıkta geride kalmaya başlar. Uzun Burun'u geçip denize çıktıklarında dalgaların daha da küçük olduğunu görürler. Orhan Dede teknesinden çok memnundur. Bunu yapmanın en iyisi olacağını anlamıştı. Onları Üç Göğüs'e kadar götürmesi için teknesine fısıldar. Kirisk Ala Köpek ortadan kaybolunca huzursuz olur. Bu Ala Köpeğinin özelliği, tıpkı adı gibi koşan bir Ala köpeğine benzemesidir. Ala Köpek onları terk ettiğinde, uçsuz bucaksız deniz karşısında şaşkına döner. Ancak yetişkinler oldukça sakindir. Orhan Dede ağzında piposuyla tekneyi idare ederken, babası Emrayin ve amcasının oğlu Mılgun da aynı ritimle kürek çekerler. Ala Köpek tamamen ortadan kaybolunca Orhan Dede, Kırıkların yön duygusunu ölçer. Çocuk her şekilde doğruyu söylediğinde büyük övgü alır ve bundan dolayı mutlu olur. Sonra herkes tekrar sessizliğe bürününce Kirisk, Ala Köpek ve Muz kızını düşünmeye başlar. Öğle vakti Kirisk, uzakta bir ada gördüğünü zanneder. Ama bir ada değil. Emray sis olduğunu düşünür. Kendi yollarında hızlı giderler ve küçük memeye ulaşırlar. Orhan Dede, Kirisk'e dönüş yolunda Ala Köpek'in önemini ve Lura ördek yıldızının geceleri onlara yardım edeceğini anlatır. Adaya yaklaştıklarında fokları görürler. Öte yandan adaya çıkarlar. Kirisk babasının verdiği silahı omzuna koyar. O anda balık, hissetmiş gibi etrafa bakar. Kirisk biraz yana kayarken bir taş yuvarlar. Bunu duyan fok, keskin bir çığlıkla diğerlerini uyarır. Sürü denize doğru yönelirken bir silah sesi duyulur. Milgun deniz kenarında bir fok vurur. Kirisk şaşkın şaşkın bakarken babası ona ateş etmesini söyler. Çocuk çok utanır ve üzülür. Milgun onun kalbini kazanmaya çalışır. Orhan Dede geldiğinde onlara çabuk olmalarını söyler. Hava hiç sevmiyor. Avını görünce yine mutlu olur ve bıçağını çıkarır ve herkese çiğ ciğer verir. Avcılar arasında olan budur. Sadece hayvanı yüklerler ve orta memeye doğru yola çıkarlar. Kürekçiler, hava kararmadan orta göğse ulaşmaya çalışırlar, hızla kürek çekerler. Sonra dalgalar yükselmeye başlar ve gökyüzünü bir sis tabakası kaplar. Avcılar bir an önce orta memenin önlerine çıkmasını beklemeye başlarlar. Felaketi ilk gören Kirisk olur. Az önce sularını içtikten sonra, yolda gördüğü gri bulutlu kütle onlara doğru gelir. Dalgalar yükselir. Son anda Orhan Dede'nin uyarısıyla dikkatleri üzerine çekerler. Çocuk korkudan Orhan Dede'ye sarılır. Sis teknesinde kimse birbirini göremez. Orhan Dede ve Kirisk teknedeki suyu boşaltmaya başlarlar. Orhan Dede, Kirisk'e suyun önemini anlatır ve fıçıyı yanından ayırmamasını söyler. Durmuş gibi görünen fırtına yeniden şiddetlenir. Teknede ne varsa fırlatmaya başlarlar. Çünkü batmaya başladılar. Sis içinde giderler. Orhan Dede bu süre içinde tekneye biraz düzen verir. Bu sırada fok derisinden yapılmış bir torba tütsülenmiş balık bulurlar. Ancak suları sınırlı olduğu için yemek yemezler. Akşamları açlığa dayanamazlar ve biraz çiroz yiyip biraz su içerler. Ama Orhan Dede çiroz yemez, su içmez. Sabah hiçbir değişiklik olmaz. Her yer olabildiğince sistir. O gün dede su içmez ve hakkını Kirisk'e verir. Sistemde bir değişiklik yoktur. Kirisk'in annesi hastalandığında, kendisi hastayken su içemediği için mavi yarasadan su istemesini söyler. Şimdi Kirisk mavi yarasadan su ister. Uyku halindeyken Orhan Dede'nin babasıyla konuştuğunu duyar. Orhan Dede böyle olması gerektiğini söyler. Uykuya dalıp uyandığında dedenizin teknede olmadığını görür. Orhan Dede denizkızının yanına gider. Sonunda Milgun dayanamaz ve denizden su içme hatasına düşer. Bunun dönüşü daha çok ateştir. Dayanamadığında Orhan Dede gibi tekneye veda eder. Artık iş Kirisk ve babasına kalmıştır. Sistemde bir değişiklik yoktur. Kirisk tekrar uykusundan uyandığında bu sefer babası teknede değildir. Onun da diğerleri gibi gittiğini anlar. Uyuduğu için kendini suçluyor, üzüntüden durmadan ağlar. Açlığın ve susuzluğun tedavisi yoktur. Zorla da olsa namluya gider. Sonra eline baktığında korkudan irkilir. Eli kuru bir tarla faresinin derisi gibi büzülmüştür. Tedavisi olmadığı için orada uyuyakalır. Geceleri dalgaların sesiyle gözlerini açar. Yıldızlar ona bakar. Hem sevinçten hem hüzünden ağlar. Çünkü teknede az yiyecek ve az su vardır. Saatlerinin sayılı olduğunun farkındadır. Teknenin yüzmesi giderek hızlanır. Görüş artar ve sis azalır. Son suyu içerek Orhan Dede'nin yerine dümene geçer. O sırada kuş guguk kuşu gibi şarkı söyler. Kirisk son gücüyle kuşun peşinden gitmeye başlar. Çünkü kuş onu karaya götürecektir. Sabah olup güneş doğduğunda Kirisk daha fazla dayanamaz. Gözleri kararır. Sonra tekne kendi kendine gitmeye başlar. Çocuk bilincini geri kazandığında, güneş gökyüzünün diğer ucundadır. Uyandığında gördüklerine inanamaz. Çünkü karşısında Ala Köpek vardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/deniz-kustu/", "text": "Zeynel: Menekşe Kahvesi'nin sahibidir. Halkın gözünde bir an kahraman olur ama tutuklanma korkusu yüzünden İstanbul'a kaçar. İstanbul'a vardığında polisten kaçar. Daha sonraları ise Selim tarafından öldürülür. Selim: Romanın ana kahramanlarından biri olan Selim, balıkçıdır. Halim Bey Veziroğlu tarafından öldürülür. İhsan: İstanbul'un en namlı kabadayılarından olan İhsan'ın Menekşe kahvesinde ölmesi üzerine roman başlar. Hüseyin Hüri: Zeynel'in kaçarak saklandığı karakterdir. Zeynel'in polisten kaçmasının en büyük nedeni Hüseyin Hüri'nin Zeynel'i ihbar etmesinden kaynaklanır. Halim Bey Veziroğlu: Zorba ve zengin bir adamdır. Balıkçılıkla uğraşmaya başlar ve balıkçıları yanında görmek için adımlar atarken Selim'i de yanına gelmesi için ikna etmeye çalışır. Ancak Selim'in gitmemesi üzerine Selim'i öldürtür. Yazar romanda insanları, ağaçları, suyu, balıkları, arabaları, minareleri, kuşları, camileri ile bütün bir şehrin dokusunu ve bu dokunun çürümesini konu edinmiştir. İhsan, Zeynel'in sahibi olduğu Menekşe kahvesinde öldürülür ve roman bundan sonra başlar. Kahvehaneye müdahale eden tek kişi Selim olur. Silahı Zeynel'in elinden alarak Zeynel'e tokat atıp Menekşe Kahvesi'nden ayrılır. Selim kafeden ayrıldıktan sonra Zeynel silahını geri alır ve kafedeki diğer insanlardan hesap sormaya başlar. Balıkçı Selim akşam Menekşe Kahvesi'ne döner. Zeynel onu karşısında görünce tutuklanma korkusuyla İstanbul'a Hüseyin Huri'ye kaçar. Hüseyin Huri, Zeynel'i polise ihbar eder. Olaylardan daha da korkan Zeynel; İstanbul sokaklarında polisten kaçmaya başlar. Bu bir efsane haline gelmeye başlar. Menekşe kahvesine gelip Zeynel'in kendisine kötü davranan herkesten intikam alacağı konuşulmaya başlar. Zeynel'de İstanbul'da sokaklardan polisten kaçmaya devam ederken Yunan Adaları'na kaçma düşüncesine girer. Kaçmak için yardıma ihtiyacı olan Zeynel Topal Hasan'dan yardım ister. Topal Hasan'da Zeynel'i Selim'e gönderir. Bu durumdan şüphelenen Zeynel Selim'i öldürmek ister. Kavgaya tutuşan ikilinin sonunda Zeynel ölür. İçine kapanık ve kendi halinde olan Selim iyice içine kapanmaya başlar. Bu durumda travma geçiren Selim'e Halim Bey tarafından balıkçılık yapması üzerine teklif gelir. Ancak ret eder. Bu durum karşısında alta kalmayı kabullenmeyen Halim Bey Selim'i öldürüp denize atar. - Kitap,1985'te Collins and Harville Press tarafından İngilizce yayımlanmıştır. - Yaşar Kemal bu eserinde de diğer eserlerinde olduğu gibi kahramanların ruhsal tasvirlerinin yanında yaşadıkları şehir ve bu şehrin birbirinden ayrı yüzlerini, renklerini de anlatmaktadır. Romanlarında, Karadeniz'den Toroslar'a, Ağrı Dağı'ndan Ege'ye uzanan çok geniş bir Anadolu coğrafyasını anlatan Yaşar Kemal, Deniz Küstü'de, ana tema olarak İstanbul'un çürüyen doğasını seçer. Bir kentin tüm coğrafyasıyla her anlamda yozlaşmasının ve çürümesinin anlatıldığı romanda, tüm karakterler İstanbul'a göç yoluyla gelmişler ve beraberlerinde hayallerini de sürüklemişlerdir. Deniz Küstü ütopyaların ve anti-ütopyaların çarpışma alanıdır. -Gerard Mordillat, Liberation"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/denizin-cagirisi/", "text": "Bir kasabada öğretmenlik yapan gencin psikolojik sorunlarına, çelişkilerine ve iç dünyasının derinliklerine inmemizi sağlar. Çalışmada öğretmenin deneyimlerine ve düşüncelerine tanık oluyoruz. Son olarak, iş intiharıyla sona erer. Küçük bir kasabada öğretmenlik yapan genç adam, kendisini nefes almaya çağıran bir şey olduğunu düşünerek nihayet İzmir'e gider. Bilinmeyen bir yolculuğa çıktı. Bir şey onu İzmir'e çağırdı ama oda o kişinin kim olduğunu bilmiyor. Roman aslında öğretmenin İzmir'e gelişiyle başlar. Çocukluğunu çok zor koşullarda geçirmiş, hem maddi hem de manevi olarak çok acı çekmiş, ailesi şok edici olaylar yaşamış ve onun burukluğundan bir türlü kurtulamamış bir karakterdir. Bu düşüncelerle İzmir'deki ilk gecesini geçirir. Çok geçmeden kaldığı pansiyonun sahibinin kızı Zehra ile tanışır ve nişanlanır. Öğretmen Zehra ile nişanını bir sorun olmayınca keser. Bu nişan alma olayı odada hiçbir anlam ifade edemez. Adalet adında bir fahişeye aşık olur. Kazandığı parayı Adalet için harcıyor. Onun öğretisi de sona erer. Bu durumlar onun üzerinde büyük bir psikolojik etki yaratır. Hem maddi hem de manevi olarak bitti. Bu olaylar nedeniyle yaşadığı bunalım sonucu denize açılır. Onu İzmir'e çağıran şeyin sarı saçlı bir deniz tanrıçası olduğunu düşünür. Kendini denizin serin sularına bırakarak; intihara teşebbüs eder. Bu onun sonu olacak. Denizin Çağırışı, Türk edebiyatında, psikolojik yabancılaşmanın konu edildiği ilk roman olması açısından önemli bir yapıt. Yazıldığı dönemde yeterince anlaşılamayan Denizin Çağırışı'nda, bir kasaba öğretmeninin ruhsal sorunlarını, çelişkilerini, onun iç dünyasının derinliklerine inerek, büyük bir incelikle anlatıyor Kemal Bilbaşar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dert-dinleme-uzmani/", "text": "Dert Dinleme Uzmanı: Ailesinden kalan parayla yaşamasına rağmen günlerini editörlük yaparak geçiren ve aynı zamanda roman içinde okuduğumuz metnin büyük bölümünün de yazarıdır. Etrafındaki insanların dertlerini dinlediği, onlarla uzun uzun konuştuğu ve dertleştiği için bu lakabı alır. Kitap, Dert Dinleme Uzmanı olarak bilinen bir editörün, bir kahvede tanıştığı bir yazara intihar etmeden önce emanet ettiği defter ile yazarın kime yazdığı Giriş ve Sunucu adlı iki kısa nottan oluşuyor. Yazara emanet edilen defter, editörün hayatı boyunca sakladığı notlardan oluşur. Başta deftere ilgi göstermeyen genç yazar, adamın intihar ettiğini öğrenince Dert Dinleme Uzmanı başlıklı defteri okuyup yazıları olduğu gibi yayınlamaya karar verir. Roman, adı açıklanmayan bir anlatıcının semtin kahvesinde Dert Dinleme Uzmanı olarak tanıtmasıyla başlar. Bu kişiyi daha önce görmüş olmasına rağmen anlatıcı onunla ilk kez konuşur ve Dinleyici ona bir defter verir. Adam kısa süre sonra intihar edince anlatıcı bu defterle ne yapacağını bilemez ve sonunda defteri olduğu gibi yayınlamaya karar verir. Çevresindeki herkesin derdini dinlediği için bu ünvanı alan Dert Dinleme Uzmanı, bir yayınevinde editör olarak çalışmaktadır. Birinci bölümde kendisine kitap getiren genç kızın romanının yayımlanma öyküsü anlatılıyor. Ana karakter bu romanın başarılı bir roman olmadığını bilse de kızdan etkilendiği için onunla evlenir ve kitabı bastırır. Ancak bu evlilik bir süre sonra sona erer. İkinci bölüm, Dert Dinleme Uzmanının bir huzurevi kurma çabasına odaklanmaktadır. Bir takside şoförle sohbet eden Dert Dinleme Uzmanı, babasını yatıracak bir huzurevi bulamayınca çok etkilenir ve ardından arazinin birinde huzurevi kurma çabasına odaklanır. İyi niyetle çalışmasına rağmen bu huzurevi projesi başarılı olamayacak ve kısa sürede kapatılacaktır. Diğer bölümler, Dert Dinlenme Uzmanının başına gelen diğer olaylarla ilgili yorumlarını içermektedir. Yanında gelen bir arkadaşının tavrı, çevirdiği bir oyunun başka bir çeviriyle yayınlanmasına sinirlenen bir yazarın tepkisi ve okulda tanıştığı profesörle yaptığı sohbetler nedeniyle kabusa dönüşen Viyana gezisi. Mahalledeki Tost Simit dükkanı romanın önemli anları olarak gösterilebilir. Dert Dinleme Uzmanı defterinin son sayfalarına doğru sık sık hayatı boyunca yaşadığı suçluluk, pişmanlık ve kendinden nefretten bahsetmeye başlar. Defterde bu noktaya kadar gizli tutulan bilgiler sonlara doğru da açıklanır. Gençliğinde tanıştığı bir kızla büyük bir aşk yaşamış ancak ilk aşkı bir hastalık sonucu ölmüştür. Kitap başladığı gibi Takdimci nin tarafından yazılan satırlarla bitiyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin analizi niteliği taşıyan Dar Zamanlar serisinin dördüncü kitabı Dert Dinleme Uzmanı, Adalet Ağaoğlu'nun on sekiz yıl aradan sonra yazdığı roman. Ağaoğlu, her dert dökümünün simgesel anlam ve çağrışımları olduğunun altını çizerek, toplumsal ahlakın bozulması, yozlaşması ve sonunda bireyin kendisinin bile farkına varamadığı değişim ve dönüşümünü muzip bir dille anlatıyor. Yayınevinde çalışan bir editör, başkalarının kitaplarını titizlikle düzeltirken, içinden geçtiği çağrışım, anı ve hesaplaşma karmaşasıyla boğuşur ve bu süreçte yaşadıklarını defterine hatırında kaldığı gibi çalakalem kaydeder. Sonuçta, metinlerin ve gündelik dilin birbirine karıştığı yepyeni bir anlatım çıkar ortaya. Dert Dinleme Uzman'ında isim, zaman, mekan belirsiz; çünkü günümüzde kalıcı olan adlar değil görsellik. Hayatımız şifreler üzerinden akıp gitmekte, ta ki kendimize tamamen yabancılaşıncaya kadar. Büyük incelik ve iyilik hassasiyeti, kötülüğün kötüsünden daha mı beterdir acaba? Ömrüm bunun yanıtını aramakla geçecekti ve öyle oldu galiba."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dervis-ve-olum/", "text": "Şeyh Ahmet Nureddin: 40'lı yaşlarında bir Mevlevi şeyhidir, iyimser, sevgi dolu ve hoşgörülü bir yapıya sahiptir. Ancak tam bir şeyh olmak mümkün değildir. Kardeşinin haksız yere öldürülmesi onu derinden etkiler. Değişimi deneyimleyerek sistemle mücadele etmeye başlar. Derviş ve Ölüm'de Meşa Selimovic, mutlak dini gerçeklere dayalı bir dünyada yaşayan Ahmed Nureddin'in, kardeşinin masum bir şekilde tutuklanıp idam edilmesinden sonra düştüğü derin kargaşayı anlatırken, insan ruhu dünyasındaki çelişkileri ve gelgitleri de konu edinir. Kalem ve hokkanın şahitliğe çağrılmasıyla başlayan eser, Mevlevihane şeyhi Ahmed Nureddin'in hatıralarını içeren toplam 16 bölümden oluşmaktadır. Her bölümün başında Kuran'dan ayetler veya anlamı yüksek aforizmalar yer alır. Yazar, hayatında devrime inanan vefalı bir vatandaş olmasına rağmen, devrim tarafından cezalandırılması, duygularının ve siyasi fikirlerinin çatışmasına neden olmuştur. Romanda bu çatışma, ilk kahraman olan Mevlevihane şeyhi Ahmed Nureddin'in duygu ve inançları arasında yaşanır. Ahmed Nureddin bir derviştir ve temsil ettiği misyon gereği hoşgörülü olmalıdır. Ancak olaylar onu her geçen gün hoşgörüden ve nefretten uzaklaştırır. Roman bir Hıdırellez gecesinde başlar. İnsanların hayvansı eğlenceleriyle geceyi bile kana buladığı bu Hıdırellez gecesinde, iç hesaplarında insanlara acıyan ve durumu kötü gören Ahmed Nuretddin; ancak onu kendi konumundan pek de rahat olmayan bir şeyh olarak görüyoruz. Ahmed Nureddin'in kardeşi Harun, bilinmeyen bir suçtan dolayı kalede4 hapsedilmiştir. Ahmed Nureddin kardeşini kurtarmaya çalışır. Ancak çok geçmeden acı gerçekle karşılaşır: Kardeşi hapisteyken öldürülür. Olayın peşini bırakmayınca yönetimdeki gizli güçlerle mücadele etmek zorunda kaldı. Kendi düzenlerini kuran ve halktan çıkar sağlayan dönemin yöneticileri, kardeşinin ölümüne çok karıştığı için Ahmed Nureddin'i hapse attı. Şeyh Ahmed Nureddin cezaevinde çok zor bir dönemden geçer. Hem hapsedilme süreci, hem de cezaevinde yaşadığı tecrübeler, dervişten gelen hoşgörü ve itaat duygularını yok eder. Hapisten çıktıktan sonra düzene isyan bayrağını açar. Hem vicdanını hem de hayatını kurtarmak için mücadeleye girişir. Tüm bu değişimler yaşanırken, mümkün olduğunca kin duygusu gelişir. Locayı terk eder. Şeyhten uzaklaşır. Ancak Ahmed Nureddin, zayıflığından dolayı kendisine ve kardeşine eziyet edenlere karşı koyamaz. Yine sakatlanıyor. Ahmed Nureddin'i isyana zorlayan ve tekkeyi terk eden siyasi durum ve kişiler sonunda ölüm fermanını hazırladı. Boşnak yazar Selimoviç'in1967'de yayımlanan Derviş ve Ölüm adlı romanı, değişik dönemlerde birçok eleştirmenin inceleme konusu edindiği, ayrıca geçtiğimiz yıllarda bir Türk-İtalyan ortak yapımı ile sinemaya da aktarılmış olup otuz değişik dile çevrilmiş ve birçok önemli edebiyat ödülüne layık görülmüştü. Kitap, MEB'in tavsiye ettiği 100 Temel Eser listesinde de yer alıyor. Meşa Selimoviç, Derviş ve Ölüm'de mutlak dini doğrular üzerine kurulu dünyasında yaşayan Ahmed Nureddin'in, erkek kardeşinin suçsuz yere tutuklanıp idam edilmesinden sonra düştüğü derin karmaşayı resmederken insanın ruh dünyasındaki çelişkileri, gelgitleri incelikle işler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dev-seftali/", "text": "James Henry Trotter: Yedi yaşındaki kahramanımız, küçük yaşta öksüz ve yetim kalmış dünya tatlısı bir çocuktur. Yaşlı Adam: James'in macerasını başlatan arkadaş canlısı ama gizemli bir adam. Teyze Spiker: İnce, uzun boylu, zalim ve kötü bir kadındır. Ayrıca Sünger'in kız kardeşidir. Sünger Teyze: Şişman, hain, açgözlü ve kötü bir kadındır. Ayrıca Spiker'ın kız kardeşi. Kırkayak: Bir erkek kırkayak, şamatacı bir ahmak olarak tasvir edilir ve sadece 42'sine sahip olmasına rağmen 'yüz bacağı' ile gurur duyar. Solucan: Kırkayak ile sık sık kavga eden bir erkek solucan. Yaşlı Yeşil Çekirge: Hayvanların en büyüğü ve en kültürlü olan erkek bir çekirge. Uğur Böceği: Bir tür, anne uğur böceği. Bayan Örümcek: James'e bakan iyi huylu bir dişi örümcek. Glowworm: Şeftali için bir aydınlatma sistemi olarak kullanılan bir dişi ateş böceği. İpekböceği: Maceradan önce ve sonra Bayan Örümcek'e iplik üretiminde yardımcı olan bir dişi ipekböceği. Bu kitapta, dev gibi kocaman bir şeftalinin üzerinde yapılan serüven dolu bir yolculuğun öyküsünü anlatıyor. James Henry Trotter, ailesiyle deniz kenarında bir evde mutlu bir şekilde yaşayan bir çocuktur. Ne yazık ki, dört yaşındayken, garip bir etobur iştahı olan bir gergedan, hayvanat bahçesinden kaçar ve James'in ebeveynlerini yer, bu yüzden iki zalim teyzesi Spiker ve Sünger ile kalır. Onunla ilgilenmek yerine ona kötü davranıyorlar, onu uygunsuz besliyorlar ve çıplak döşeme tahtalarında uyumaya zorluyorlar. James, teyzeleriyle üç yıl yaşadıktan sonra, ona bir çanta dolusu sihirli kristal veren gizemli bir adamla tanışır ve James'e bunları hayatını daha iyi hale getirecek bir iksirde kullanmasını söyler. Eve dönerken, James tökezler ve çantayı yere döker, kendilerini yeraltına kazarken kristalleri kaybederler. Yakındaki bir şeftali ağacı, kısa sürede bir evin büyüklüğüne ulaşan tek bir şeftali üretir. Spiker ve Sünger etrafına bir çit örer ve turistlere görüntüleme biletleri satarak para kazanır; James evde kilitli kalır, şeftaliyi sadece yatak odasının penceresinden parmaklıklardan görebiliyor. Turistler gittikten sonra, James şeftalinin etrafındaki çöpleri temizlemekle görevlendirilir ve içinde bir tünel bulur. İçeri girer ve arkadaşları olan Kırkayak, Bayan Örümcek, Yaşlı Yeşil Çekirge, Toprak Solucan, Uğur Böceği, Glowworm ve İpekböceği ile tanışır. Ertesi gün, Kırkayak şeftalinin sapını keserek onun yuvarlanmasına ve James'in halalarını ezmesine neden olur. Denize ulaşır ve açgözlü köpekbalıklarıyla çevrilidir. James, Bayan Örümcek ve İpekböceğini iplik yapmak için kullanırken, Solucan yem olarak kullanılır ve 502 martıyı şeftaliye çeker, bunun üzerine ipler boyunlarına bağlanır. Şeftali sudan kaldırılır. Bulutların üzerinde şeftali, dolu fırtınaları ve gökkuşakları gibi hava olaylarından sorumlu olarak tasvir edilen Bulut Adamları ile karşılaşır. Kırkayak, Bulut Adamlarla alay eder, ancak James şeftaliyi daha alçak bir irtifaya getirerek bir münakaşadan kaçınabilir. James, grubun New York'a ulaştığını fark eder. Dev şeftali, Empire State Binası'nın kulesine iner. İlk başta bomba zannedilir ve polis ve itfaiye ekiplerinin gelmesiyle sonuçlanır. Kalabalığı sakinleştiren James, hikayesini anlatır ve New York'ta birçok çocukla arkadaş olur, şeftaliyi yerler ve James ve arkadaşları kendiişlerini bulur. Roald Dahl, çocuklar için pek çok güzel kitap yazmış ünlü bir yazar. Daha önce yayımladığımız Çarli'nin Çikolata Fabrikası ile Çarli'nin Büyük Cam Asansörü adlı iki güzel kitabını okuduysanız, bu yazarın değerini bileceksiniz. Bu kitabında, dev gibi kocaman bir şeftalinin üzerinde yapılan serüven dolu bir yolculuğun öyküsünü anlatıyor Roald Dahl. Bu öykünün başkişisi James, küçük yaşta öksüz ve yetim kalmış dünya tatlısı bir çocuktur. Hayvanat bahçesinden kaçan bir gergedan, bir gün James'in annesini de babasını da yer. Yapayalnız kalan zavallı küçük James, teyzelerinin yanına sığınmak zorunda kalır. İki teyzenin içleri kötülük doludur; James'e yapmadıklarını bırakmazlar. Bir gün... Hayır, öyküyü anlatmamızı beklemeyin. Okumaktan başka çareniz yok. Bir başlayın hele, elinizden bırakamayacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/devlet-kusu/", "text": "Mustafa: Romanın ana karakteridir. Aşk ve para ikileminde kalan bir tiptir. Para uğruna Hülya ile evlenmiş ama daha sonraları ayrılır. Yakın arkadaşları sülo ve Murat, sevdiği kız ise Aynur'a geri döner. Mehmet: Yoksul ve para hırsı olan bir adamdır. Mustafa'nın babasıdır. Baskı ile Mustafa'yı sevmediği biri ile evlenmesini ister. Ayten, Nurten ve Erol : Mustafa'nın kardeşleridir. Ailesini destekler ve Mustafa'nın evlenmesini isterler. Aynur: Mustafa'nın sevdiği kadındır. Mustafa evlenmiş olsa da ona geri döner ve onunla bir arada olmak ister. Sülo ve Murat: Mustafa'nın yakın arkadaşlarıdır. Beraber köfteci açma hayalleri vardır. Hülya: Varlıklı bir ailenin kızıdır. Mustafa onunla ailesinin paraya olan ihtiyacı nedeniyle evlenir. Kırılgan bir yapısı vardır ve hayal aleminde yaşamaktadır. Mustafa'yı filmlerdeki Jean Paul Belmondo'ya benzettiği Mustafa'yı görür ve aşık olur. Zekeriya: Hülya'nın zengin babasıdır. Kızının mutluluğu için Mustafa'nın kızı ile evlenmesini ister. Mustafa'nın yoksulluk içinde yaşaması ve ailesinin para ihtiyacından dolayı sevdiğini bile bir kenara bırakarak başka biri ile evlenmesini konu edinen roman. Daha sonraları Paranın mutluluk getirmeyeceği, arkadaşları ve sevdiğinden daha önemli olmadığını ve geri dönmesini ele almıştır. Sülo, Avare Mustafa ve Çingene Murat ayrılmaz üçlü olarak anılan üç arkadaştır. Mustafa'nın hayali bir köfteci açmaktır. Mahallelerinde Zekeriya adlı bir adam tarafından yaptırılan apartmana bekçi olur. Apartmanın sahibinin kızı Hülya, aşk romanları okuyan ve rüyalar dünyasında seyahat eden kaprisli bir kızdır. Hülya, Mustafa'yı görünce çok etkilenir ve babasının yanında işe aldırır. Mustafa, ailesini kurtarmak için isteksizce Hülya ile evlenir. Mustafa'nın ailesi rahatlamaya başlar ama Mustafa'nın aklı Aynur'dadır. Yeni hayatına alışamayan Mustafa, bir gece sarhoş olur ve Aynur'un yanına gelir. Sonra mahalleye gidip ona küfürler ve kayınpederi Zekeriya'yı çağırır. Hülya olanları görünce bayılır. Ağır hasta olan Hülya'nın üç gün yaşıyor. Babası Mustafa'ya kızına gitmesi için para verir ama o parayı almaz ve hastaneye görmeye gider. Mustafa daha sonra mahallesine arkadaşlarına ve sevdiği kıza geri dönerek istediği mutluluğu bulmaya çalışır. - Orhan Kemal'in aynı adlı kitabından uyarlanan 1980 yapımı bir Türk filmidir. - Film komedinin yanında dram öğeleri de içerir. - 1961 yapımı Avare Mustafa filminin yeniden çevrimidir. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dirilen-iskelet/", "text": "Tayfur: Avrupa'yı gezmiş görmüş eğitimli bir delikanlı olan Tayfur ayrıca zengin bir ailenin çocuğudur. Doktor Ferhat: Meraklı bir doktor olan Ferhat, ayrıca Tayfur'un en yakın arkadaşıdır. Batıl inançların etkin olduğu bir toplumda bilimsel akıl arayanların düşebileceği durumları konu edinen kitap, batılılaşma çabasının çorak cehalet ve yalnızlık arasında sıkışıp kalacağı yerlere dikkat çekmektedir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında geçen roman, hurafelerin çok baskın olduğu bir toplumda gerçeği arayanların karşılaşabileceği durumları anlatır. Aslında bir sonbahar gecesinde başlayan olaylar, Batılılaşma çabasının cehalet ortamında nasıl ilerleyeceğini eleştirel bir dille okuyucuya aktarıyor. Feyzi ve Sadi isimli iki genç, esrarengiz olaylar hakkında sohbet ederler. Doktor Ferhat ve arkadaşı Tayfur her gece mezarlığa giderler. Ama kimse bu iki arkadaşın ne yaptığını bilmez. Doktor ve arkadaşının mezarları kazdıkları söylenir. Sadi ise buna inanamaz ve kendisini görmek istediğini söyler. Feyzi, Nihat ile onları takip eder ve Sadi'yi davet eder. Geceleri korkunç şeyler görürler ve Tayfur bayılır. Bu olaydan sonra doktor ve arkadaşının aşık olduğu dedikoduları yayıldı. Diriltilmiş İskelet olduğu halk arasında konuşulmuştur. İşin aslı farklı ve Tayfur, iskeletin onu koruduğuna inanıyor. Mezarlığa her gittiklerinde farklı bir şey görürler ve birinin onlara bunu yaptığından emin olurlar. İki üç gece silah ve fenerlerle mezarlığı ararlar. Ancak bu mezarlıkta anlatılması gereken gizemli olaylar olduğunu anladıklarında çevredeki evleri incelemek isterler. Bu evlerden birinde varlıklı bir ailenin kızı olan Banu ile tanışırlar. Nasır, Tayfur'a aşıktır. Tayfur onunla evlenmeye söz verdi ama Banu'ya aşık olduğunu söylüyor. Banu, Cevri'ye aşıktır. Tayfur'dan yararlanmak istiyor. Kitapta özellikle karakterlerin kendi aralarındaki felsefi tartışmalar, döneme ilişkin toplumsal eleştiriler ve evlilik fikrinin okuyucuyu nasıl etkilediğine dair ayrıntılar yer alıyor. Türk romanının kurucu yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar, toplumun en derin değişimlerinden birini yaşadığı dönemde eserlerini kaleme aldı. Bunu da etkisiyle Gürpınar, okurlarını güldüren metinlerinin ardında her zaman dikkatini toplumsal olana vermiş olan, eleştirel bir yazardı. Hatta denilebilir ki onun güldürücü öğeleri her zaman derin bir eleştirinin dile gelişiydi. Dirilen İskelet de, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın hurafelerin etkin olduğu bir toplumda bilimsel aklı arayanların düşebileceği durumları anlatırken, batılılaşma çabasının çorak bir cehaletin ve yalnızlığın ortasında saplanıp kalacağı yerleri işaret ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dirilis/", "text": "Prens Dimitri Nehludov: İlk başta zevk ve sefahatten hoşlanan, ancak daha sonra bu hatalardan geri dönen, inandığı değerler uğruna birçok şeyi riske atan bir Rus prens. Katyuşa: Ekaterina Maslova, bir çingeneden doğan köylü bir kadının gayri meşru çocuğu olarak doğar. Köylüleri, gönderdikleri ürünün kalitesizliği nedeniyle azarlamaya gelen toprak sahiplerinden biri, annesine para, bebeğe süt veriyor. Üç yıl sonra annesi öldüğünde iki kız kardeş, toprak sahipleri tarafından evlat edinilir; Yarı hizmetçi ve yarı bayan olarak büyür. Adı bile ne Katinka gibi ince, ne de Katya gibi kaba olan Katyuşa olur. Güzelliğiyle herkesi büyülese de kimseyle evlenmez. Marlo Morgan: Hayatın tekdüzeliğinden bıkan, değişim arayan, hırslı, yardımsever ve çocuksu bir karakterdir. Simonson: Siyasi bir suçludur. Katyuşa'yı hapishane de tanır ve ona aşık olur. Ona davranışı ve nezaketinden hoşlanan Katyuşa'da ona aşık olur ve evlenirler. Prens Nehludov, Halasının malikanesinde evlat edinilen Katya'yı baştan çıkarır. O günden sonra Katya'yı bir daha arayıp sormaz ama Katya bu görüşmeden sonra hamile kalır. Katya, çocuğunu doğurduktan sonra dışarı atılır. Umutsuz Katya önce kötü yerlere düşer daha sonra da zindana düşer. Yıllar sonra, Prens ve Kayta beklenmedik bir şekilde tanışır. Prens Nehludov, birini zehirlemekle suçlanan Katya'nın mahkemesinde jüri üyesi olur. Prens Nehludov, Katya'yı önünde görünce derin bir şok geçirir ve vicdani bir krize girer. Zengin, yakışıklı, şımarık ve bencil bir adam olan Prens Nehludov, halalarının evinde yaşayan evlatlık bir kız olan Katyuşa adlı güzel bir kızı baştan çıkarır ve onunla birlikte yaşar. Katyuşa yalnız bir yetimdir. Pek çok iş aramış, ancak taciz nedeniyle düzgün bir iş bulamamış ve sonunda Nehludov'un halasının evine evlatlık olarak alınır. Katyuşa'yı baştan çıkaran Nehludov, duyduğu pişmanlığı bastırmak için Katyuşa'ya yüz ruble vererek gider. Böylece her şeyin yolunda olduğuna inanır. O günden sonra aramaz sormaz. Soylular hayatlarının zevk ve eğlencesinde yaşarlar. Katyuşa, bu ilişkiden sonra hamile kalır. Çocuğu doğurduktan sonra Prens Nehludov'un halası Katyuşa'yı evden kovar. Daha sonra kötü yollara ve zindana düşer. Her şeyi unutan Prens Nehludov, ağır ceza mahkemesindeki bir dava için jüri üyeliğine seçilir. Ama bu durumda onu bekleyen çok garip bir sürpriz var. Ağır ceza mahkemesinin ilk oturumunda, zavallı Katyuşa'yı zehirlenme zanlısı olarak görecek. Bu olay ve dinlediği Katyuşa'nın hikayesi üzerine Nehludov'un ruhu derinden sarsılır. Aslında olan her şeyin suçlusu kendisidir. Bu duygu hayatında büyük bir değişikliğe yol açar. Bu büyük değişiklik sadece Katyuşa'yı kurtarma arzusundan kaynaklanmıyor. Artık tamamen farklı bir insan olmak istemesinden geliyor. Kovulan Katyuşa hastanede çalışırken, bir oda görevlisi Katyuşa'yı taciz eder. Katyuşa oda görevlisinden uzak kalmak için çabalar ve sonunda Katyuşa bir iftira atılmıştır. Ayrıca Katyuşa jüri tarafından yanlış yazılan cezadan bir veya iki ay kurtarılırken, zavallı kıza dört yıl kürek cezası verilmiştir. Nehludov, her ne pahasına olursa olsun Katyuşa'yı kurtaracağına söz vererek fikrini Katyuşa'yı kurtarmaya koyar. Olan her şeyin kendi hatası olduğunu düşünmektedir. Böylece Katyuşa ile evlenerek bu hataları örtbas ederek vicdanını rahatlatacaktır. Nehludov, valinin özel izni ile sık sık Katyuşa ile görüşmeye başlar. Onunla evlenme teklif eder, ancak çok akıllı bir kadın olan Katyuşa, sırf vicdanını rahatlatmak için onunla evlenmek istediğini fark eder. Nehludov'un tüm çabalarına rağmen, Katyuşa Sibirya'ya sürülür. Nehludov bu durum üzerine tüm mal varlığını harcayarak Katyuşa ile Sibirya'ya gitmeye karar verir. Simonson adlı bir siyasi suçlu, Katyuşa'nın son derece iyi bir niyetle yaklaşır. Gururlu ve acı veren bir kadın olduğunu fark ettiği ve ona karşı çok iyi hisler hissetmeye başlar. Katyusha ise Simonson gibi bir adamın aşkını kazandığı için çok mutludur. Simonson, Katyuşa'ya evlenme teklif eder. Simonson ile evlenmek aynı zamanda Nehluvon'un kurtuluşu olacak. Bu arada Nehludov Çar'a ulaştı ve Katyuşa'nın masumiyeti belgeler. Nehludov bu haberi Katyuşa'ya verir ve hemen evlenmek ister. Bir kez daha Katyuşa'ya teklifini reddeder ve ona Simonson ile evleneceğini söyler. Nehludov için artık yapacak bir şey kalmamıştır. Bütün bu yaşananlar onu farklı bir insan haline getirir ve hayatı boyunca doğru yolda mücadele etmeye karar verir. - Diriliş adlı roman Tolstoy'un , Savaş Ve Barış ile Anna Karenina 'dan sonra üçüncü büyük en önemli romanıdır. - Eser, Tolstoy'un toplumsal eşitsizliğe, üst sınıfların kalpsizliğine ve suçluluk duygularına ve Çarlık Rusya'sı bürokrasisi ve elit tabakasına yönelttiği eleştirel bir romanıdır. - Tolstoy bu romanı yazdığı yıllarda modern kilisenin kurumsallaştığını ve ikiyüzlü bir hale geldiğini Hıristiyan ruhundan uzaklaştığını düşünmektedir. Kilisenin Tolstoy'u tanrıtanımaz ilan etmesine yol açan roman; 1901 yılında kilise tarafından aforoz edilmiştir Prens Nehludov, askere gitmeden önce, halalarının güzel evindeki güzel ve zeki evletlık Katya'yı baştan çıkarır. O günden sonra da kızı bir daha arayıp sormaz. Katya, bu buluşmadan gebe kalır; ancak çocuğunu doğurduktan sonra kapı dışarı edilir. Güzel katya'nın bundan sonraki hayatı, genelevden zindana uzanan bir düşüşün hikayesidir. Yıllar sonra Prens ve Kayta beklenmedik bir biçimde karşılaşırlar: Prens, jürisinde yer aldığı bir mahkemede, birini zehirleme suçuyla yargılanan Katya'yı karşısında görünce derinden sarsılır. Bu sarsıntı, kendi içinde büyük bir değişimin de başlangıcı olur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/disi-kurdun-ruyalari/", "text": "Abdias Kallistratov: Romanın ana karakteridir. Babası tarafından rahip olmak istenen Rus bir gençtir. Ancak kilisenin Tanrı'yı algılama biçimini kabul etmediği için yeni bir Hıristiyanlık arayışının merkezinde bulur kendini. Ernazar: Boston'un en yakın arkadaşıdır. Romanın en iyi karakterlerinden biridir. Boston Urkçiev: Dürüst ve başarılı bir kolhozcu biridir. Dişi Kurdun Rüyaları romanında iyi, kötü, sevap, günah, kavramlarını ele almıştır. Bir annenin hüzünlü hikayesi, gözyaşları, Yavrularını kaybetmiş bir Anne Kurt, Kötülüklerle, uyuşturucu çeteleriyle, avcılık adına katliamlarla savaşan bir kahraman. Kendini ilahi varlıklar sanan insanları konu ediniyor. Yavrularını kaybettikten sonra çeşitli kötülüklerle baş etmeye çalışan kurt, uyuşturucu çeteleri ve avcılarla mücadele eder. Yaşadıkları inin önüne düşen Ekber ve Taşçaynar, yaşadıkları vadiden göç eder. Göç ettikleri vadideki tüm kurtlardan her anlamda çok farklıdırlar. Yeni göç ettikleri vadide bahar başlar. Çok çeşitli bitki ve hayvan türlerinin bulunduğu bu vadide ikilinin yeni yavruları bolca av bulabilecektir. Ekber, biri dişi, diğeri erkek olmak üzere üç yavru doğurur. Bir gün ailece ava çıkarlar, yüksek sesli bir helikopter ve insan sesleri duyarlar. Avlanmaya gelenler hayvanları öldürürler, silahları, arabaları ve helikopterleriyle doğayı yağmalarlar. İnsanların bu vahşeti yüzünden üç yavru ölür. Akbar ve Taşçaynar kendilerini kurtarmışlardı ama çocuklarının öldüğünü düşündüklerinde acıyla yıkılırlar. İnsanlığın genel olarak doğaya verdiği zararı konu alan bu eseri okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dogmamis-cocuga-mektup/", "text": "Kitap, bir kadının vücudunda filizlenen o küçücük canla karnında taşıdığı sürece sürdürdüğü bir monologdur. Oriana Fallaci tarafından yazılan 'Doğmamış Çocuğa Mektup'; annelik ve bir çocuğu dünyaya getirme üzerine yazılmış bir kitap. Planlamadığı hamileliğini öğrendiği andan itbaren yaşadığı kararsızlığı, iç dünyasında yaşadığı korkuları, toplumun bu duruma bakış açısını değerlendirerek çocuğuyla mektup yoluyla konuşan bir anne adayı ve öğrendiği andan itibaren ben yokum başının çaresine bak diyen bir baba adayı var karşımızda. Başkarakterimizin yaşadığı ikilemleri ve hamileliği boyunca ki ruh halini mektuplara dökmesi ve hayatından esinlenerek anlattığı masaları okudukça etkilenmemek mümkün değil. Kahramanımız önceleri çocuğunu açmamış bir çiçeğe, dördüncü haftasında kanatları belirginleşen bir balığa, altınca haftasında yavaş yavaş belirginleşmeye başladığını belirtiyor. Kendi anne ve babasına çocuğunu haber veriyor ve karsı çıkacaklarını düşünse de doğurması gerektiğini onlardan duyunca çok mutlu oluyor. Sekiz haftalık olunca ultrasondan çıkan fotoğraflarını kesiyor ve onları hayran hayran seyrediyor. Daha doğmamış olan çocuğuyla diyaloglarında dünya üzerinde olan savaşlardan, bu savaşlar sırasında insanların aç kalmasından, aç kalmamak için insanların hırsızlık yapmak zorunda kaldıklarını ve bu yüzden Hitler ordusu tarafından öldürülmelerini, kendisinin de para kazanmak için askerlerin kirli donlarını yıkamak zorunda kaldığını anlatıyor. Ve en önemlisi terk edildiği için, aşkının gerçek sevdiği olmadığını belirtiyor. Zaman içinde rahimde altıncı ayini dolduran bebek; annesinin kendisine dikkat etmemesi, isi için uzun uçak yolculukları, bozuk yollarda yapılan kara yolculuklarından ve çeşitli nedenlerden dolayı bebek daha dogmadan ölüyor. Son bölümünde ise anne ve babasının, çocuğunun babasının, kendi arkadaşının, doktorunun ve patronunun yargılamaları sonucunda annenin kendisini suçlu olduğu kanısına varmasını anlatıyor. Annenin, rahminde ölü olarak bulunan bebeğinden ayrılamaması ve ayrılmadığı zaman kendisinin de hayatını kaybedeceğini vurgulanıyor. Annenin bebekle olan son konuşmasında ise bebeğin anneye verdiği cevap şu oluyor: 'Bana dünyadaki hayatla ilgili güzel olan bir şey anlatmadın ki. Hep savaşlardan, ihanetlerden, çirkinliklerden bahsettin. Böyle bir dünyaya gelmenin ne anlamı var ki?' Dünyaya gelmek istemediği bebek rahimde yaşamını yetirirken annesi de ondan ayrılamadığı için hayatını kaybediyor. Görüldüğü üzere kadının endişelerini, korkularını, yalnızlığını ve çaresizliğini başarılı ve etkileyici bir şekilde bizlere anlatan yazarımız ilişkiler konusunda da kadınların erkeklere göre ikinci planda kaldıklarını iğneleyici bir üslupla bu eserinde eleştiriyor. Kadınların daha fazla etkilenebileceği, erkeklerin okuduklarında empati yapabileceği bu eseri Pınar Kür'ün başarılı çevirisiyle okumanız tavsiyemdir. - Kitap dünya çapında dört milyon kopya sattı. - İlk yayınlandığı 1975 yılından bu yana sayısız dile çevrilen bu çarpıcı kitap, Oriana Fallaci'nin ustaca ve şiirsel anlatımıyla haklı bir başarıya imza atıyor; unutulmazlar arasında yerini alıyor. Senden korkuyorum. Seni hiç yokluktan zorla çekip alan, gövdeme ekleyen rastlantıdan. Seni çok beklediysem de karşılamaya asla hazır olmadım. Ama kendi kendime hep o kötü soruyu sordum: Ya doğmak hoşuna gitmezse? Ya günün birinde haykırıp suçlarsan beni: Sana kim dedi beni dünyaya getir diye? Neden dünyaya getirdin beni, neden? İtalyan yazar Oriana Fallaci böyle diyor derin izler bırakan kitabı Doğmamış Bir Çocuğa Mektupun başlarında. Erkeğinden ayrılmış bir kadının, gebe olduğunu anladığı andan başlayarak hissettiklerini, iç dünyasında kopan fırtınaları, yaşadığı korkuları, coşkusunu ve erincini başka hiçbir kitap bu kadar başarıyla yansıtamadı, okuru bu denli etkileyemedi. Bir kadının bedeninde filizlenen o küçücük canlıyla, onu karnında taşıdığı sürece yürüttüğü bir monolog bu kitap. İlk yayınlandığı 1975 yılından bu yana sayısız dile çevrilen bu çarpıcı kitap, Oriana Fallaci'nin ustalıklı ve şiirsel anlatımıyla haklı bir başarıya ulaşıyor; unutulmazlar arasında yerini alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dogu-yolculugu/", "text": "Hermann Hesse: Yazar kitap içerisinde kendisinden bahsederken H. H kısaltmasını kullanır. Ruhunu anlamlandırma çabasında katıldığı cemiyette hayatın anlamını ve mutluluğu aramaktadır. Leo: Cemiyette çok sevilen yardım sever ve aynı zamanda iyi bir hizmetkar olarak bilinir. Gerçekte cemiyet yöneticilerindendir. Lukas: Yazarın gençlik yıllarından gazetede redaktörlük yapan arkadaşıdır. Mistisizme inancı olmasa da arkadaşının kitabını yazmasını desteklemek için ona yardım eder. Nobel Edebiyat ödüllü yazar Hermann Hesse'nin bu kitabı oryantalizmin mistik yönüne olan hayranlığını anlatan eserlerinden birisidir. Cemiyet Seferine katılmasıyla gelen iç huzuru, buradan ayrıldıktan sonra yaşadığı kasvetli ve umutsuz günleri yazar kendi yaşanmışlıklarının içerisinden anlatıyor. Ona göre bu gezi coğrafi seyahatten çok içsel bir arayışı simgeliyor. Bir nevi kendi yaşam yolunda, onunla birlikte kendi yollarını arayan insanlarla tabiri caiz ise yol arkadaşı olmayı hedefliyor. Bu sait ile yazar, okuyucusunu da kendisine eşlik ettirir, sorular sormasını sağlar. Her ne kadar cevaplar vermekten kaçınarak, soruları sorularla cevaplasa da türün severleri için kaçırılmaması gereken bir eser. Yazar doğu felsefesi ve mistisizmine olan inancıyla, bireysel arayışlarına çözüm olarak Doğu Yolculuğu isimli bir cemiyete katılır. Cemiyetin kurallarında her üyenin kendi ajandalarının olması ve öğretilerin gizli kalması şarttır. Bu yolculuk sırasında cemiyete bağlı gruplar gemi, tren vs. gibi modern taşıma araçlarını kullanmadan ilkel bir yolculuk yaparlar. Bu sayede daha çok insanla tanışıp paylaşımda bulunma fırsatı bulurlar. Ona göre bu seyahat bir içsel arayış, ruhun kendisini bulma çabasıdır. Grup üyelerinin farklı arayışları olsa da gittikleri yol aynı yoldur. Her şey yolunda giderken kafilenin hizmetini yapan ve herkes tarafından sayılıp sevilen grup üyesi Leo aniden kaybolur. Giderken cemiyet belgelerini de beraberinde götürmüştür. Bu olay anlaşmazlıklara sebebiyet verir ve daha sonrasında cemiyetin dağılmasına kadar varır. Cemiyet ve öğretilerini anlamlarını yitirdiği için yazar gruptan ayrılmış olsa da aradan yıllar geçmesine rağmen yazar aradığı mutluluğu yakalayamaz. Hatta o günlere olan özlemi onu daha da huzursuz eder. Yaşadığı seyahati yazmak istese de bunu başaramaz. Gençlik yıllarından tanıştığı gazeteci bir arkadaşından yardım ister. Yazarın Leo'yu ve sebepsiz gidişini takıntı haline getirdiği için yazamadığına kanaat getirirler. Yazar Leo'yu bulduğunda onun hizmetkar olmadığını, hatta cemiyeti yöneten figürlerden biri olduğunu öğrenir. Kahramanımız bir zamanlar içinde bulunduğu grup tarafından kuralları ihlal edip gizliliği ihlal ettiği için cezalandırılır. Onun vicdanını harekete geçirerek, pişman bir öz-davacı olabilmesi için kendisiyle yüzleştirilerek cezalandırılır. Hermann Hesse'ın, ilk gençlik yıllarından beri hayranı olduğu Doğu ve Doğu felsefesi, mistisizmi ve hayat görüşü, onun pek çok kitabının temelini oluşturmuştur. Doğu Yolculuğu yalnızca, Hermann Hesse'in değil, Alman dilinin de en güzel, en şiirsel anlatılarından biri."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dogunun-limanlari/", "text": "İsyan Kitapdar: Hayatını anlatan kişidir. Annesi Ermeni, babası Osmanlı soyundan birisidir. Irkçılık karşıtı, duygusal, munis bir adamdır. Baba Kitapdar: İsyan'ın babasıdır. Otoriter, disiplinli bir o kadar medeni birisidir. Hayali çocuklarını devrimci olmalarıdır. Nubar: İsyan'ın dedesidir. Öğretmen olan adamın hayatı, önce Adana'ya, oradan Beyrut'a, sonunda da Amerika'ya uzanır. Sevgi dolu birisidir. Salim: Annesi onu doğururken ölür. Babanın bu durumla ilgili gizli kinini hissetmiş olan Salim, onu üzecek şeyleri yaparak bir nevi babasını cezalandırır. Clara: İsyan gibi o da Fransa'da direniş hareketlerine katılan aktivist bir kadındır. İsyan'ın eşidir. Nadya: İsyan ve Clara'nın kızlarıdır. Güçlü karakteriyle anne ve babasına benzer. Sevgileriyle bütün engelleri aşacaklarını düşünen iki insanın nefretin büyüklüğünün karşısındaki çaresiz kalışları romanın ana konusudur. Ayrıca farklı milletlerden, farklı topraklarda yaşayan insanların ırkçılığa maruz kalmaları, bu mağduriyete karşı çıkıp direnmeleri ve yaşanan acılar anlatılmıştır. Yazar, Paris metrosunda yüzüne aşina olduğu yaşlı bir adamı takip etmeye başlar. Yaşlı adamı İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa Direniş saflarında savaşmış, dönüşte de bir kahraman gibi karşılanmış bir fotoğrafta görmüştür. O yıllarda genç olan kahramanımız şimdi yaşlanmış fakat yüzündeki ifade hiç değişmemiştir. İkili bir süre sohbet ederler. Kahramanımızın ismi İsyan Kitapdar'dır. Yazarın ısrarlarına dayanamaz hayatını bütün içtenliğiyle anlatır. İsyan Kitapdar'ın babaannesi Osmanlı soyundandır. 1915 Yılında Adana'da yaşanan olaylardan sonra baba Kitapdar, Ermeni arkadaşı Nubar ile birlikte Lübnan'a göç ederler. Kitapdar ailesi burada Osmanlı şehzadesi olarak el üstünde tutulur. Nubar'ın kızıyla evlenen Kitapdar'ın üç çocuğu olur: Kahramanımız İsyan, ablası İffet ve küçük kardeşi Salim. İsyan'ın annesi, Salim'i dünyaya getirirken vefat eder. Baba bu ölümün suçlusu gibi gördüğü Salim'e içten içe kinlenir. Çocukta büyüdükçe bu yükü hisseder, babasına olan öfkesini, kötü davranışlarıyla onu üzecek şeyler yaparak babasını kendince cezalandırır. İsyan babasının göz bebeğidir. Babası onun kendi ideallerini gerçekleştirecek birisi gibi yetiştirir. Devrimci birisi olmasını ister, İsyan'ın karakterinin buna uygun olmadığını hiç aklına bile getirmez. İsyan Kitapdar, babasının gölgesinden kurtulmak için Fransa'ya tıp eğitimine gider. İkinci Dünya Savaşı'nın Fransa'ya sıçramasıyla, İsyan kendisini direnişçilerin arasında bulur. Direnişe katılma sebebi Yahudilere yapılan soykırıma olan tepkisidir. Kod adı Bakü olan İsyan, kendisinin bile fark etmediği etkin rollerde yer alır. Savaşın bitiminden sonra herkes ondan bir kahraman gibi bahsedecektir. Direniş yıllarında tanıştığı Clara ile ilişkileri devam eder ve savaşın bitimiyle evlenirler. İsyan ve Clara kah babasının evinde kah Clara'nın Hayfa'da yaşayan ve onun tek akrabası olan dayısının yanında kalırlar. İsyan, babası hastalandığında Clara'yı Hayfa'da bırakıp Lübnan'a geçer. Bu sırada Filistin'de Arap-Yahudi savaşı başlamış, iki sevgili sınırın iki yanında mahsur kalmışlardır. Hamile eşinin yanına gidememesinin üzerine bir de babasını kaybetmenin üzüntüsü İsyan'ı bunalıma sokar. Bu durumu fırsat bilen kardeşi Salim, mirasa konmak için İsyan'ı akıl hastanesine kapatır. İsyan burada yirmi yıl gibi uzun zaman geçirir. Bu arada kızı Nadya genç kız olmuştur ve babasının izini bulur. Sahte isimle girdiği akıl hastanesinde babasına kendisini tanıtmayı başarır. Nadya'nın onu buradan kurtarma ümidi, İsyan'ı hayata bağlayan neden olur. Aldığı ilaçları kimseye hissettirmeden azalttıkça zihninin eskisi gibi çalıştığını fark eder. İsyan en büyük direnişi hayata tutunarak gerçekleştirir. Başına gelen olumsuzluklara rağmen direnmekten asla vazgeçmez. Lübnan'da yaşanan çatışmalardan yararlanarak akıl hastanesinden kurtulmayı başarır. Fransa'ya gittiğinde eski devrimci arkadaşıyla Clara'ya haber gönderir. İsyan Kitapdar, Fransa'da Clara'yı beklediği zaman dilimi içinde yazarla karşılaşıp ona hayatını anlatır. İsyan ve Clara 28 yıl sonra nikahlarının yapıldığı gün olan 20 Haziran'da tekrar aynı yerde buluşurlar. - Doğu'nun limanları, bir dönem Avrupalıların ticaret yaptıkları kentlere verdikleri isimdir. - II. Dünya Savaşı'nda Filistin ve Lübnan'da yaşanan bölünmeleri anlatır ve Orta Doğu'daki olaylara üstü kapalı çözümler sunar. Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu ve Beyrut ile Fransa arasında yaşamı sürüklenen İsyan. Doğunun Limanları bu yüzyılın başını, bir insanın trajik tarihinin içinden anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/doksan-uc/", "text": "Lantenac: Beyaz grubun başına geçecek ve mavi grup tarafından yakalanmak istenecek olan adam. Guavain: Mavi grubun lideri, adaletli ve merhametli biri. Doksan Üç ihtilali Victor Hugo'nun cumhuriyet ve özgürlük hakkında Fransa halkı üzerindeki görüşlerini ortaya çıkartmaktadır. Kitap Fransız ihtilali sonrasında, devrim karşıtı olan kralcılar ve devrimi destekleyen cumhuriyetçiler arasında ortaya çıkan bir iç savaşın mücadelesini konu ediniyor. Victor Hugo kitapta taraf tutmadan her iki tarafı da eleştirmekte ve yanlışlarını ya da doğrularını ortaya koymaktadır. Taraf tutmadığında kitabın içeriğine okuyucular çok daha net bir şekilde dahil olabilmektedir. Fransa halkı genel olarak ikiye ayrılmış durumdadır. Bu gruplardan bir tanesi mavi grup diğeri ise beyaz gruptur. Mavi grup ihtilal karşıtıdır ve kralı desteklemektedir. Ancak beyaz grup cumhuriyetten yanadır ve kralın girmesini istemektedir. Beyaz grubun ana amacı İngiltere üzerinden Fransa'ya asker çıkartmak ve onların desteği ile ihtilal gerçekleşmesini sağlamaktır. Bu uğurda birçok farklı adım atılmakta ve birçok farklı mücadele verilmektedir. Mavi grupla, üç çocuk annesi olan bir kadın karşılaşır. Üç çocuk sahibi olan bu annenin savaş ile ilgili hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Ancak eşi öldürülmüştür ve kadın mecbur kaldığı için üç çocuğu ile birlikte ormana sığınmıştır. Mavi grup kadını bulduğunda ona olabilecek en iyi şekilde sahip çıkmaya çalışmaktadır. Mavi grubun korumasında çok daha güvenli bir hayat yaşaması mümkün olacaktır. Tüm bunlar olurken ileride beyaz grubun başına geçecek olan Lantenac gemi yolcuğu ile karaya varmaktadır. Mavi grup bu adamın yakalanması gerektiğini düşünmekte ve yakalanması için adımlar atmaktadır. Fakat Lantenac evsiz bir adamdan aldığı yardım ile yakalanma riskinden birazda olsa kurutulmaktadır. Evsiz adam çatışmanın sebepleri ya da taraflar hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi değildir. Lantenac'ı kendisi gibi aciz biri olarak düşünmektedir. Ancak sonrasında yaşananlar evsiz adamın pişman olmasına sebebiyet vermektedir. Lantenac karada ordusu ile karşılaştıktan sonra ilk emri kimsenin esir alınmaması olacaktır. Mavileri destekleyen bir köye giderek ordusu ile birlikte Lancenac köydeki herkesi vurur. Bu köyde yaşayanlardan bir tanesi de anne ve üç çocuğudur. Anne üç yerinden ağır yaralanır. Üç çocuk ise beyaz grup tarafından esir olarak alınır. Mavi grup köye geldiklerinde gördükleri vahşet karşısında şaşkına gönderler. Daha sonrasında ise esir alınan üç çocuğun peşine düşerler. Bu sırada anne iyileşmiştir ve çocuklarını aramaya koyulmuştur. Üç çocukta bulunuyor, aynı zamanda Gauvain'de Lantenac'ı bulmuştur. Ancak üç çocuk çıkan çatışma sırasında bir yangının ortasında kalmıştır. Lantenac ise bu üç çocuğun yanarak ölmemesi için onları kurtarmıştır. Lantenac'ın bu hareketi Guavain'i oldukça fazla düşündürmektedir. Her ne kadar o an tutuklansa da daha sonrasında Guavain vicdanına yenik düşerek Lantenac'ı serbest bırakmıştır. Bunun sonucunda ise Gauvain idam edilecektir. - Kitap birçok okuyucu ve uzman tarafından bir başyapıt olarak görülmektedir. - 1874 yılında yayınlanan bu kitap günümüzde dahi en çok beğenilenler arasında yer almaktadır. - Geçmiş dönemde yaşanan olaylar ve sorunların ele alınması kitabın okuyucuları farklı bir dünyaya götürmesine olanak tanımaktadır. Özellikle kitap içerisindeki tarafız yaklaşım aslında okuyucunun gözünden bir tarafın ortaya çıkmasını sağlamaktadır. - Doksan Üç ihtilali kitabı, yazarın görüşlerini de ortaya koymaktadır. Victor Hugo'nun en önemli başyapıtlarından bir tanesi olarak bilinmektedir. Özellikle Fransa'da cumhuriyetin kurulmasının ardından Paris'e dönmesi ile ele aldığı bu kitap okuyucuyu gerçeklikle bütünleşmiş bir hikaye olarak etkisi altına almaktadır. Victor Hugo'nun son romanı olan Doksan Üç, Fransız İhtilali'ni izleyen çalkantılı yıllara ilişkin belgesel niteliğinde bir başyapıt. Paris Komünü'yle Fransa'yı saran isyan dalgasının hemen ardından 1874'te yayımladığı Doksan Üç'te Hugo, Fransız İhtilali'ne yönelik karşı-devrimci tepkilerin neredeyse iç savaş boyutuna ulaştığı bir tarihsel dönemeci ele alır. Üç bölümde sunulan tarihsel olaylar karakterlerin yazgısıyla iç içe geçerken kişisel görünenin tarihsel, tarihsel görünenin ise kişisel olduğu bir gerçeklik boyutu romanın merkezine yerleşir. Hugo'nun romancılık kariyerinin zirve noktasını teşkil eden Doksan Üç, İhtilal'in altüst ettiği hayatlara, tarihin hızlanan temposuyla birlikte değişen koşullara ilişkin unutulmaz bir anlatı. Doksan Üç, romantik tarihsel romanın son yankılarından biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/doktor-hastalandi/", "text": "Edwin Spindrift: Rahatsızlığı nedeniyle Burma'dan İngiltere'ye gönderilen mutsuz evli bir dilbilim profesörüdür. Bayan Spindrift: Edwin'in eşidir. Eşi ameliyatı beklerken kendisi hastane çevresindeki barlarda vakit geçirir. Burma'da dil bilimi öğreten Dr. Edwin Spindrift, aniden hastalanınca İngiltere'ye geri gönderilir. Londra'da kaldırıldığı hastanede bir dizi acı verici ve aşağılayıcı testten sonra beyin tümörü olduğu ortaya çıkar. Ameliyatı beklerken eşi hastane çevresindeki barlarda vakit geçirir. Kitap, gizemli bir beyin rahatsızlığı nedeniyle Burma'dan İngiltere'ye gönderilen mutsuz evli bir dilbilim profesörü olan PhD, Edwin Spindrift'tir. Edwin nörolojik bir koğuşa kapatılmış ve bir dizi tanı testinden geçerken, Bayan Spindrift yakındaki barlarda bazı itibarsız yeni arkadaşlarla kendini eğlendirir. Bazen, Edwin'in sıkıntısına, bu arkadaşlarını kendisi gelmek yerine ziyaret saatlerinde kocasına eşlik etmeleri için gönderir. Romanın çoğu bir rüya sekansıdır: Edwin beyin ameliyatı için uyuşturulurken, Edwin'in karısı ve birlikte olduğu şirketle ilgili kaygısı, Edwin'in hastaneden ayrılıp karısının arkadaşlarıyla karşılaştığı ve çeşitli maceralar yaşadığı bir fanteziye dönüşür. Burma'da dilbilim dersleri veren Dr. Edwin Spindrift aniden rahatsızlanınca İngiltere'ye geri gönderilir. Londra'da yattığı hastanede acı veren ve aşağılayıcı bir dizi tetkikten sonra beyninde tümör olduğu anlaşılır. Geçireceği operasyonu beklerken, karısı da hastane civarındaki barlarda vakit geçirmektedir. Edwin, operasyondan bir gece önce onu bulmak için üzerinde pijamalarıyla hastaneden kaçar. O güne dek sözcüklerin dünyasında yaşamış olsa da onların gerçek hayattaki göndergelerini pek umursamamış bir dilbilimci olarak, varlığından bile haberdar olmadığı bir aleme; Soho'nun hayatın kıyısında kalmış bin bir karanlık tiple dolu tekinsiz ve bohem yeraltı dünyasına dalar. Ancak akademik hayattaki steril varoluştan katı gerçekliğin hüküm sürdüğü yeraltına iniş macerası içinde gizem dolu bir müphemlik de barındırır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dokuzuncu-hariciye-kogusu/", "text": "Hasta Çocuk: On beş yaşında genç bir delikanlıdır. Bacağındaki hastalık yüzünden sıkıntılar yaşayar. Nüzhet'e aşıktır ancak bacağının ameliyatlar geçirip düzelmesi gerekir. Bu durum Sevdiği ile arasına girer. Paşa: Hasta Çocuğun Akrabası ve Nüzhet'in babasıdır. Nüzhet: Paşa'nın kızı ve Hasta Çocuğun Çocukluk aşkıdır. Dr.Mithat: Ana karakter ile ilgilenip başarılı ameliyatlar sonucunda yardımcı olup bacağının kesilmesinden kurtaran doktordur. 15 yaşında bir çocuğun kemik tüberkülozuna yakalanması sonucunda hayata tutunma mücadelesinin ele alındığı bir kitaptır. Kitabın kahramanı olan 15 yaşındaki genç, dizindeki verem hastalığı nedeniyle iki ameliyat geçirir ancak bir türlü iyileşemez. Doktoru tekrar ameliyat olmasını tavsiye eder ama ameliyatın riski yüksek olduğundan bacağını kaybetme tehlikesi vardır. Genç bu kötü haberi annesinden gizler. Ertesi gün başka bir doktora gider; Açık hava ve iyi bir dinlenme tavsiyesi aldığında, yaz tatilini uzaktaki akrabası Paşa'nın Erenköy'deki konağında geçirmeyi düşünür. Erenköy'deki konakta misafir olduğu günlerde Paşa'nın kızı olan çocukluk arkadaşı Nüzhet ile arasındaki duygusal yakınlık güçlenir. Bu sırada Ragıp isimli bir Doktor Nüzhet'e talip olur; Bu olay birkaç gün çocuktan gizlenir. Nüzhet'in annesi evlilikten yanadır ancak Paşa'nın endişeleri vardır. Durum ortaya çıktıktan sonra Paşa, genç adama fikrini sorar ve genç adamın yaş farkına atıfta bulunarak olumsuz düşünceler ifade eder, bu da Nüzhet'in annesini kızdırır. Hasta gençle yakınlaşmayı önlemek için kızına hasta gençten mikrop kapabileceğini ve uzak durması gerektiğini söyler. Bu konuşmayı duyan genç yıkılır; Ancak ertesi sabah, kendi annesi de köşke gelir, bu yüzden oradan hemen ayrılma fikrini gerçekleştiremez. Dr. Ragıp Bey'in de davet edildiği yemekte, Paşa ve Ragıp Bey'in Fransız hayranlığını eleştiren delikanlının başı Paşa ile de belaya girer. Nüzhet de annesinin telkinleri üzerine onunla konuşmaz. Bir süre sonra anneleriyle birlikte konaktan ayrılırlar. Yaşadığı üzüntü sonucunda genç adam ile Dr. Mithat bununla ilgilenir. Uzun süre hastanede kaldıktan ve 3-5 ameliyat geçirdikten sonra iyileşme umudunun olabileceği söylenerek 9. Dış Koğuşa gider. Aldığı tedavi sonucunda bacağı ampütasyondan kurtarıldı. Dr. Ragıp Bey'in de davetli olduğu yemekte Paşa'nın ve Ragıp Bey'in Fransızca hayranlığını eleştiren gencin Paşa ile de arası açılır. Annesinin telkinleri nedeniyle Nüzhet de kendisi ile konuşmamaktadır. Bir süre sonra annesi ile birlikte köşkten ayrılırlar. Yaşadığı üzüntüler sonucu hastalığı ağırlaşan genç ile Dr. Mithat ilgilenir. Uzun süre hastanede yatıp 3-5 ameliyat geçirdikten sonra iyileşme umudu olabileceği söylenince 9. Hariciye Koğuşu'na yatar ve gördüğü tedavi sonucu bacağı kesilmekten kurtulur. Hastaneden çıkarken Paşa'nın felç geçirdiğini ve onu son bir kez görmek istediğini söyler. Nüzhet'in yakında Ragıp ile evleneceğini öğrenince yıkılsa bile sağlığı için mücadele eder ve bacağı hızla iyileşerek hastaneden ayrılır. - Peyami Safa'nın en fazla basılan ve beğenilen eseridir. - 15 yaşında hasta bir çocuğun 1915 yılındaki olayları anlattığı bir hatıra defteri şeklinde kaleme alınmıştır. - Romanın başkişisi ve anlatıcısı olan Hasta Çocuk'un isminden romanda bahsedilmez. - Bilinçli olarak, romancının değil roman kahramanının gözlemlerini esas alan ilk Türk romanıdır. - Yazar eserin ilk baskısını arkadaşı Nazım Hikmet'e ithaf etmiştir. - Roman, aynı adla 1967 yılında yönetmen Nejat Saydam tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Not: Roman, 6 bölüm ve 44 kısımdan oluşur (I, II, IV, V ve VI. bölümler 7; III. bölüm ise 9 kısım içerir). Son bölümünde, romanın kahramanına roman kişilerinden Nüzhet tarafından Berlin'den gönderilen mektuplar ve bu mektuplara cevap olarak kaleme alınan, ancak gönderilmeyen bir mektup da mevcuttur. Ancak, tefrikadan kitaba geçirilirken mektuplar çıkarılmıştır. Peyami Safa'nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında insan ruhunun derinliklerinde ve labirentlerinde dolaşan ilk roman olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahiptir. Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, acının ve ıstırabın yegane kitabı olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir. Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa'nın Erenköy'ündeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/domates-sacli-kiz/", "text": "Güneş: Yetimhanede büyüyen, iplik örmeyi seven ve on yaşında annesine kavuşan kız. Güneş'in annesi: Eteğine güvercin olan Mine Hanım. Müdüre Hanım: Güneş ve Mine Hanım'ı yan yana getirmeye çalışan yetimhanenin Müdüre hanımıdır. Güneş'in arkadaşları: Güneş'in mutlu olması ellerinden geleni yapan arkadaşları. Yetimhanede büyüyen ve on yaşında annesine kavuşan bir kızın hayatını konu alıyor. Yeni hayatına uyum sağlayamayan çocuk, aldığı yardımlarla ailenin bir parçası olduğunu hissetmeye başlıyor. Büyükbabasının Hem hüzünlü hem de komik olayların bir arada işlendiği eserde komik resimler de yer alıyor. Romanın başlangıcı üç adam ve gevezelik eden kargalarla başlar. Bu içeriklerle başlayan kitap da onlarla bitiyor. Her bölümde kargaların konuşmaları bulunuyor. İlk bölümde yetimhanede yaşayan Güneş adlı bir kızın hikayesi başlıyor. Güneş, iplik örmeyi çok seven bir çocuktur. Yetimhanede kermes yapılacak ve Güneş ipten hazırladığı bileklikleri tezgahın üzerine dizmeye başlar. Pazar başladığında küçük bir kız annesiyle buluşur. Güneş'in tezgahına dikkat ederler. Daha sonra bir bileklik alırlar. İki bölümde annesi ve küçük kızın bileziği alıp gittikleri konuşu işlenir. Güneş, yaklaşık bir hafta güvercin etekli bir kadınla görüşür. Eteğinde güvercin olan kadın, güneşe bundan sonra bir yuvası olacağını söyler. Güneş ise yaklaşan müşteriden faydalanır ve onlardan kaçar. Üç bölümde belli bir süre geçer ve Müdüre Hanım, Güneş'i odasına çağırır. Güvercin etekli kadın müdürün odasında bulunur. Müdüre Hanım, güvercin etekli kadının Güneş'in annesi olduğunu belirtir. Güneş, evlatlık verilmek istemediğini söyler. Güvercin etekli kadın yani Mine Hanım; o aslında güneşin gerçek annesidir. Müdür ertesi gün eve gideceği için Güneş'in bir araya gelmesi gerektiğini söyler. Dördüncü bölümde Güneş bahçeye çıkar ve tezgahta otururken düşünür. Yeni hayatından rahatsız olur ve ağlar. Arkadaşları ona gelir ve güzel bir hayatı olacağını söylerler. Akşam biraz rahatlayan Güneş, odasına çıkıp uyur ve arkadaşları Güneş için bir veda partisi hazırlar. Kendisine kamera hediye eden arkadaşlarıyla kesilen pasta, Güneş'in yurttaki son gecesini eğlenceli bir şekilde geçirmesini sağlar. Altıncı bölümde Güneş iyileşir ve annesiyle birlikte yola çıkar. Yolda babasının gerçek babası olmadığını ve bir üvey erkek kardeşi olduğunu öğrenir. Son bölümde Güneş, dedesini çok sevdiğini ve aslında ona benzediğini fark eder. Bazı zorluklar yaşayan Güneş ile ailesi ve dedesi arasında güzel bir bağ kurulur. Çürük Yumurta Kenti'nin en gevezeleri kimlermiş, biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz hadi ben söyleyeyim: Günlerini kent meydanlarındaki sakız ağcında çan çan konuşarak geçiren iki kargaymış. Birinin adı Tiktak, ötekininki Tıkıtık'mış. Kent halkı bu iki karganın sinir bozucu konuşmalarından usanmış, çareyi, meydandan kilometrelerce uzağa taşınmakta bulmuş. Meydandaki dükkan sahipleri ise kolay kolay faka basacağa benzemiyorlarmış. Günlerden bir gün kasabaya bir turist topluluğu gelmiş. Yaşlı bir turist bu kargaları izlemeye karar vermiş. Tiktak'ın peşine düşmüş. Tiktak kimselere görünmeden, evlere, ofislere giriyor, oradan bir belge, bir mektup, bir günlük sayfası, bir reklam broşürü, bir magazin dergisi alıp kaçırıyormuş. Kaçırdıklarını sakız ağcının kavuğuna sıkıştırıyor, sonra iki karga buluşup bu yazılı belgeleri okuyup konuşuyorlarmış. Sevim Ak, bu romanında, işte bu belgelerden yola çıkarak Domates Saçlı Kız'ın öyküsünü, o her zamanki renkli anlatımıyla önümüze seriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/don-kisot/", "text": "Don Kişot: Eserin ana karakteridir. Zayıf, yaşlı, hayalci ve saf bir mizacı vardır. Kendisini son şövalye olarak gören Don Kişot takma adıdır. Gerçek adı Alonso'dur. Dük ve Düşes: Fırsatçı ve bir o kadarda alaycı olan Don Kişot'un ev sahipleridir. Sancho Panza: Saf ama aynı zamanda kurnaz bir kişiliğe sahip sıradan bir köylüdür. Juana Panza: Sanchönun karışıdır. Sıradan bir köylü kadınıdır. Sanson Carrasco: Salamanca Üniversitesi'nde okuyan bekar kaba saba bir adamdır. Dulcinea del Toboso: Sıradan, şişman bir köylü kızı olan Aldonzo'ya Dulcinea del Toboso takma adını veren Don Kişot, onu aristokrat bir ailenin güzel kızı olarak düşünür. La Mancha eyaletinde yaşayan 50'li yaşlarında bir aristokrat olan Alonso Quijano, şövalye kitaplarına takıntılıdır. O kadar çok okur ki sonunda delirir. Ama sadece şövalye meselelerinde delirir ve diğer meselelerde son derece zeki bir asilzadedir. Quijano, şövalyenin kitaplarını okuyarak öykünür. Dedesinden kalan zırh, kılıç vb. aletleri temizler, kendisi gibi sıska olan atını eyerler ve yola çıkar. Sonra komşusu Sancho Panza'yı vali yapma sözü vererek kandırır ve kendini yaver yapar. Bir köylü kızının sevgilisi olduğunu söyler. Ve her şeyi bırakıp yola çıkar. Don Kişot, İtalya'nın Mancha eyaletinde küçük bir köyde yaşar. Sürekli şövalye hikayeleri okuyan Don Kişot, yavaş yavaş dünyayı şövalye masallarındaki gibi görmeye başlar. Eski şövalyeliğin yeniden canlandırılması gerektiğine inanır. Bir gün aklını kaybeder ve kendisinin son şövalye olduğunu düşünür. Evinde eski, paslı zırhları ve kılıçları giyer. Mazlumları kurtarmak için mükemmel olduğunu düşündüğü sıska atına biner ve yola çıkar. Ayrıca kendine aristokrat bir aşık bulmalıdır. Yolda karşılaştığı çirkin bir köylü kızı çok güzel ve asil görür ve onu sevgilisi olarak seçer. Şimdi tek istediği resmi şövalyelik unvanını almaktır. Bunun için başarıyı elde etmesi gerekir. Yolda bir hana rastlar. Hanın bir kale olduğunu düşünüyor. Hanın sahibini bir bey gibi görür ve ondan şövalye olmasını ister. Hanın sahibi, bir lord gibi davranan zararsız bir deli olduğunu anlar. Don Kişot, resmen şövalye ilan edildiğine inanarak gururla köyüne döner. Yolda Sancho ile tanışır. Ona büyük bir servet vaat ederek hizmetçisi olmayı teklif eder. Sonra tüccarlarla karşılaşır. Onları kız arkadaşı Dulcinea'nın çok güzel bir kız olduğuna ikna etmeye çalışır. Don Kişot'u da yenerler. Don Kişot, yoldaki yel değirmenlerinin bu sefer insanlara kötülük yapan devler olduğunu düşünür. Onlara saldırdığında yaralanıyor. Bir daha aklına gelmez. Sancho durumu açıklasa da gerçeği göremez. Kafasındaki rüyaya inanır. Bundan sonra koyun sürülerini birbirine saldıran iki ordu olarak görür. Zayıflara yardım etmeye karar verir. Koyunlarının saldırıya uğradığını gören çoban, Don Kişot'u döver. Başka bir olayda, Don Kişot bir handa şarabı kanla karıştırdı ve şişelere saldırdı. Kendisine gerçekler gösterildiğinde kabul etmez. Büyücülerin onları aldatarak onlara gösterdiğini söyler. Gerçeğin acısına dayanamaz. Buna benzer birçok olay geçtikten sonra köyün rahibi ve berberi Don Kişot'u korumak ister. Onu bir kafese koyup eve götürüp İyileştirmeye çalışırlar. Bir süre sonra Don Kişot, Sancho ile yeniden yola çıkar. Sevgilisi Dulcinea'yı bulmak ister. Sancho, Dulcinea'nın gördükleri ilk taşralı kız olduğunu söylemesi için onu kandırır. Yolda pek çok maceranın ardından Dük ve Düşes'in evine varırlar. Dük ve Düşes, Don Kişot üzerinde oyunlar oynarlar. Don Kişot'a şövalyeler gibi davranırlar ve yardıma ihtiyacı olan insanlara yardım etmesini isterler. Oyun tam bir komediye dönüşüyor. Dük Sancho'ya bir ada verir. Ada, çevredeki köylerden biridir. Köylülere Sancho'nun vali olduğunu söylerler. On iki gün sonra Sancho işi bırakır. Daha sonra Don Kişot, Sanson Carrasco ile düello yapar. Kazanan, diğerinin arzusunu yerine getirecektir. Sanson kazanır. Don Kişot'a eve dönmesini ve silah taşımamasını emreder. Don Kişot da her şeyden çekilir ve köyündeki doğal yaşama döner. Ancak hastalanır. Aklıma geliyor. Yine eski Alonso oldu. Sancho'nun kendisini tekrar kandırmasına izin vermez, artık tüm hayallerinden vazgeçmiştir. Tüm malını fakirlere miras olarak bırakarak ölür. Don Kişot'u bilirsiniz, hani şu ince-uzun, sakallı, şövalye romanları okuya okuya sonunda şövalye olmaya özenen roman karakteri. Dulcinea del Toboso'ya aşıktır, kendi gibi zayıf, çelimsiz Rocinante adlı bir atı vardır. Seyisi-yardımcısı-dostu Sanço Panza ile atışır sık sık. İşte yeldeğirmenlerine savaş açan bu aşık, yaşlı şövalye, Miguel de Cervantes Saavedra'nın yazdığı bu romanın başkahramanıdır. Edebiyatta roman türünün başlangıcı sayılan ve birinci bölümü 1605 yılında yayımlanan İspanyol edebiyatının bu başyapıtı, yayımlandığı günden beri pek çok dile çevrildi, defalarca basıldı. Elinizdeki bu kitap, Türk edebiyatının önemli yazarlarından Reşat Nuri Güntekin tarafından Don Kişot'un kısaltılmış, Fransızca bir versiyonundan çevrildi. Kitapta yer alan resimler, Gustave Dore'nin Don Kişot için yaptığı gravürlerden seçildi. Okur olacak kişinin mutlaka okuyacağı kitaplar arasında yer alır Don Kişot. Bir başka deyişle Don Kişot'u okumamış kişi okur-yazar sayılmaz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/donemecte/", "text": "Doktor Şerif: Gerçek bir aydın olan Doktor Şerif, ince ruhlu hassas, vicdanlı ülkenin sorunları ile yakından alakalı erdemli bir kişidir. Ülkenin pisliklerden temizlenmesini ve içinde düştüğü bu durumdan kurtulmasını isteyen idealisttir. Celal Bey: Varlıklı bir iş adamı olan Celal Bey, Handan'a aşıktır. Handan ilk önce parası içn onunla evlenmeye razı olmuş ama evlenmekten vaz geçince gururu çok kırılan Celal Bey intihar eder. Orhan: Savcı yardımcısı ve Handan'ın diğer aşığıdır. Celal Bey ve Handan'ın ayrılması için çeşitli hilelere başvurmuş, Handan ile evlenmeyi başarmış ancak bir türlü mutlu olamamıştır. Handan: Celal Bey ve Orhan'ın aşık olduğu kadındır. Romandaki aşk kurguları onun üzerinde oluşur. Celal Bey ile evlenmeyerek, Orhan'ı tercih etmiş ama hem mutlu olamamış ve ölmüştür. Dönemeçte, 12 Eylül 1980'de Türkiye'nin çalkantılı dönemeçlerini ve çok partili koalisyonlar dönemindeki süreçleri, aydınlar ve öğrenciler arasındaki siyasi çatışmaları ve çatışmaları konu alır. On yıldır Çınarlı'da devlet tabibi olarak görev yapan Şerif Bey, savaştan sonra hızla zenginleşmeye sırtını dönerek sorumluluk, görev, görev ve onur gibi erdemlere sıkı sıkıya bağlı bir hayat yaşar. Ağabeyi olarak gördüğü kasabanın yerlilerinden işletmeci Cevdet Bey bilek ve bıçak hakkıyla bu zenginleşmeden payını almıştır ancak ölüm nedeniyle sıfırı tüketmek üzeredir. Tüm malını yok eden ve şehrin diğer aydınları gibi kendini City Club'daki bitmek bilmeyen poker partilerine veren ikinci karısının hikayesi. Cevdet Bey'in içinde bulunduğu maddi sıkıntılardan yararlanarak kendisine oyunlar için para sağlayan Eczacı Celal'in amacı, işletmeciyi zor durumda bırakarak kızı Handan'la evlenmektir. Şerif Bey, üniversite yıllarından arkadaşı Celal'in pansiyon sahibinin kızı Rabia'yı amaçlarına ulaşmak için nasıl kullandığını bildiği için bu evliliğe şiddetle karşı çıkar. Geçmişte ilişki yaşadığı ve hala aşık olduğu Handan'ın babasının çıkmazı yüzünden mutsuzluğa sürükleneceğini bilse de yaklaşan tehlikeye karşı elinden bir şey gelmez. Üniversiteyi bitirip memleketine döndüğü bir Haziran sabahı Handan, kendisiyle aynı trende olan ve ilk görevine atanan 25 yaşındaki Savcı Yardımcısı Orhan'dan hemen etkilenir. Bu karşılıklı duygular Şerif Bey'in de gözünden kaçmaz. Sevdiği kadını korumak için şövalye tavrı takınan Doktor, Orhan'ı tanıdıkça bu ilişkinin Handan'ı mutlu etmeyeceğini anlar. İki gencin artan yakınlığı, Eczacı Celal'in harekete geçmesi ve Cevdet Bey'e borçları karşılığında kızıyla evlenmek istediğini söylemesiyle kesintiye uğrar. Handan'ın Celal ile nişanlı olduğunu Şerif'ten öğrenen Orhan, kızı bu düşünceden vazgeçirmek için görev yerini değiştirmek istediği yalanını ortaya çıkarır. Endişeli olan Handan, babasına Celal ile evlenmekten vazgeçtiğini söyler. Bunun üzerine Celal, Cevdet'ten borçlarını ödemesini ister. Elindeki ve avucundaki her şeyi kaybeden Cevdet Bey'in yıkımını gören Şerif, arkadaşını Celal'den kurtarmak için Fakir Halid'den borç para alır ama iş işten geçmiştir ve Eczacı Celal arsenik içerek intihar eder. Ölüm raporu için gittiği evde gördükleriyle çevresinden duyduklarını birleştiren Şerif, gerçeği hızla ortaya çıkarır: Handan, Celal'le son kez konuşmak için eczaneye gitti. Toptan ondan kurtulmayı planladı. Durumu rakının renk ve koku değişiminden anlayan Celal, her şeye rağmen yaşayacağı suçluluğu düşünerek içkisini bir dikişte içti. Geride bıraktığı mektupla her şeyi açıklasa da bu sır Şerif, Orhan ve Handan arasında kalır. Bütün bunlardan sonra Şerif, Fakir Halid'in önerisiyle siyasete atıldı ve Ankara'ya yerleşti. Bir yıl sonra Orhan ve Handan evlenir ancak bu evlilik ilk günden itibaren büyük kavgalara sahne olur. Düğünden üç ay sonra Orhan'ın randevusu başka bir şehredir. Handan ise tüm tedirginliğiyle Çınarlı 'da kalır. Bir ay sonra dayanamadı ve kalan arseniği içti ve kendini öldürür. Tarık Buğra bu romanında Türkiye'nin tek parti egemenliğindeki cumhuriyetten çok partili rejime, demokrasi ye geçiş aşamasını, Cumhuriyet döneminin kavşaklarını ele alan öteki romanlarında olduğu gibi, yine Anadolu taşrasından, oraya özgü insanların dünyasından ele alıyor. Ancak bu kez, daha önce mağduriyet hallerinde, hırpalanan, bastırılan yanları ile tipleştirilen bu insanların, DP'nin harekete geçirdiği bireysel kar, kazanç, girişim, hırs ve Saikleri ile sarmalanmış portreleri ön plandadır. Tarık Buğra, bu eserinde hem bu ortamın demokrasinin yüce siyasal değerleri ve amaçları ile muhataralı ilişkisini sorguluyor, hem de bu ortam ve insan ilişkileri bağlamında bir aşk hikayesini aşk kavramının labirentlerinde dolaştırarak anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/doner-ayna/", "text": "Hanife: Romanın kadın karakteridir. Zorluklar yaşayıp babasına yıllar sonra kavuşan bir insandır. Ama yine de bir adamın yaptıkları yüzünden ölümden korkuyor. Mürsel: Romanın kötü karakteridir. Hanife'ye büyük zararlar verir. Macid: Hanife'nin abisidir. Hanife'nin yanında durup ona zarar verenlerden kurtarır. Döner Ayna, çiftlik sahibinin küçük kızının ölü bulunmasının ardından tüm çiftliğin birbirine karışmasını konu alıyor. Hanife adında küçük bir kız katır kervanıyla babasının yanına gelir. Hanife babasını hiç görmemiştir. Çok meraklıdır. Yolda bir kulübede durdular. Burada katırcının çırağı Mürsel, Hanife'ye tecavüz etmeye çalışır. Ama patronu Kamil onu hemen yakalar ve dövmeye başlar. Yumruklar, tekmeler, tokatlar. Bu sırada Hanife, Mürsel'i çimdikler, ısırır ve tokatlar. Bunlar Mürsel'in hafızasına kazınmıştır. Sonra Samananbarı'na gelirler. Kamiller onu eve bırakır. Orada üvey annesiyle tanışır. Babasının önüne getirir. Babası Hacı Murat, kızına hafifçe gülümser. Karısına Hanife'yi güzelce yıkayıp giydirmesini söyler. Kız kardeşi Hasan ile tanışır. Onu çok sever ve ardından üvey kardeşi Huriye ile tanışır. Huriye, Hanife'yi hiç sevmez. Daha sonra Hacı Murat'ın en büyük oğulları Macit, Hasan ve Huriye şehre gider. Orada bir film izlerler. Hanife filmden çok korkar. Yıllar geçip gider. Hanife genç bir kız olur. Buradaki tecrübesi ona güven verir. Ancak Mürsel'de buraya gelerek Hacı Murat ile çalışmaya başlar. Mürsel onların arasına girer ve Hanife'nin on yıl önce kendisine yaptıklarının intikamını almak için planlar yapar. Karısı ile yaptığı plan işe yarar. Düğününde Hanife'yi kaçırır. Çok uzun bir süre o ve arkadaşı Hanife dağlarda yürürler. Bir olay sonucunda arkadaşını Hanife'nin gözleri önünde uçuruma atar. Sonra bir kasabaya gelirler. Orada bir anne ve oğlunun evinde dinlendiler. Buradan anne ve oğullarının yardımıyla İstanbul'a gelirler. İstanbul'da tenha bir daireye yerleşip bir süre burada kalırlar. Bu sırada polis olay yerine baskın yapar. Kızı bulurlar, ancak polis, kızın işkence ve zorbalığı sonucu eli boş döner. Daha sonra oradan kaçarlar ama Hanife'nin ağabeyi onları bırakmaz. Onları arar ve bulur. Mürsel ve arkadaşları eroin kaçakçılığı yapmaktadır. Macit tüm bunlara bir son verir. Hanife'yi o kaçakçılardan kurtarır. Hanife kurtulur ve Bilal adında bir adamla evlenir. Halide Edib, Meşrutiyet dönemi romanlarında konak ailesine yerleştirdiği kadın kahramanları üst sınıftan seçmiştir. Bu son dönem romanlarında ise, II. Dünya Savaşı döneminde türedi zenginlerin konaklarında ya da Cumhuriyet devrinde eğitimli seçkin orta sınıf ailelerin lüks dairelerinde çalışan çoğu Anadolu kökenli hizmetçi ya da evlatlıkları odağa almış olduğunu görüyoruz. Böylece, onlar aracılığıyla farklı yaşam izleklerinden, coğrafi ve toplumsal hareketlilikten söz edebilmiştir. -Ayşe Durakbaşa- Kaleme aldığı her metinle yeniden tartışılan Halide Edib'in bütün eserleri, gözden geçirilmiş baskılarıyla Can Yayınları'nda."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/donus/", "text": "Derya: Londra'da yaşayan, grafik tasarımın yanı sıra heykel sanatıyla ilgilenen bir kadındır. Korkularıyla yüzleşmesini bilen, ailesini her şartta çok seven güçlü bir karakterdir. İlhami: Derya'nın babasıdır. Yayın evi sahibiyken yanında çalışan adama aşık olana kadar kendisinin eşcinsel olduğunun farkında değildir. Urla'ya yerleşip orada ürettiği üzümlerden şarap yapan münzevi bir adamdır. Eda: Derya'nın annesidir. Bir çocuğunu kazada kaybettikten sonra kızını da kaybetmemek için gerçeği saklayan ve bu gerçeğin altında ezilen bir kadındır. Hakan: Derya'nın Urla'da tanıştığı, Derya'ya babasını bulmasında yardım eden idealist bir mimardır. Doğrucu tutumları sebebiyle Urla'ya sürülür. Ayşe Kulin'in Dönüş romanı sıra dışı olayları farklı bakış açılarıyla okuyucusuna sunuyor. Hayattaki doğruların, yaşanılan topluma ve o toplumun değerlerine göre değiştiğini anımsatıyor. Farklı kültürlerin evrensel kabul ettikleri ahlak yasalarının coğrafyaya göre nasıl şekil aldığını, Arabistan'da ki ahlak anlayışı ile Eskimoların ahlak kurallarının birbirine tezat oluşturduğunu, yani evrensel bir ahlak yasasının olmadığına dikkat çekiyor. İnsanların eleştirdikleri olayları bir gün kendi yakınlarında gördüklerinde ki tepkilerini ve kabullenişlerini görüyoruz. Ayrıca romanda aldatışları, aldanışları, affedişleri ve saklanan gerçeklerin anlamsızlığını da nitekim incelemiş oluyoruz. Eleştirmeden önce anlamanın önemini okuyucusuna açık yüreklilikle sunan akıcı bir roman. Yazarın Dönüş romanı Londra, İzmir-Urla ve Singapur'da geçiyor. İşlenilen hayat hikayesinin kahramanı olan Derya, hayatını düzene oturtmuş bir genç kız. Londra'da grafik tasarım okurken aynı zamanda heykel atölyesinde de çalışarak kendi sergisini açmayı amaçlamaktadır. Annesi Eda ve üvey babası tatile gittikleri Singapur'da tehlikeli bir virüs kaparlar. Derya onları ziyarete gitmeye hazırlanırken bulduğu eski mektuplarla hayatının son iki yılının yalanlarla örülmüş olduğunu öğrenir. Yıllar öncesinde Derya ve annesi acele bir kararla Londra'ya yerleşmişlerdir, anne ve babası boşanmıştır. Derya'ya gerçek babası olan İlhami'nin onu istemediği için iletişimini kopardığı söylenir ancak mektuplardan gerçeği öğrenen genç kız Singapur'a gitmekten vaz geçip babasının yanına Urla'ya gider. Bu arayışta ona yardım eden Hakan, kendisinin de farkında olmadan Derya'yı anlattıklarıyla öğreneceklerine hazırlamış olur. Derya gerçek babasını bulduğunda öğrendiği yeni gerçekler ile kabullenilmesi zor bir hakikat ile karşı karşıya gelir. Babası eşcinseldir ve kendisinin de aşık olduğu adama aşıktır. Annesi, kızının bu iki durumu birden kaldıramayacağını düşündüğü için evliliğini bitirip, Londra'ya yerleşecek ve Derya ile beraber izini kaybettirecektir. Derya yaşadığı bu büyük şoku sindiremez. Babasına kızgınlığı artarken annesinin kaptığı virüsten dolayı komada olduğunu öğrenir. Annesine olan kızgınlığına sevgisi galip gelir ve Singapur'a gider. Ne var ki geç kalmıştır, Annesinin cenazesini, üvey babasıyla birlikte Urla'ya baba ocağına götürürler. Derya'nın, iki yıldır Sümen altı edilen gerçekleri bir tokat gibi öğrenmesi, onu dünyanın bir mega kentinden ötekine savuracak, kaderi onu sarı bir sonbahar günü, açılıp açılmayacağını bile bilemediği bir demir kapının önüne kadar taşıyacaktır. Dönüş, aldatmanın, aldatılmanın, affetmenin, acıtan gerçeklerin romanı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dorduncu-tekil-sahis/", "text": "Mustafa Nihat: Zengin ve parçalanmış bir ailesi olan Romanın kahramanıdır. Roman, ailesi, arkadaşları ve çevresindeki herkesle arasına mesafe koymayı şart koşan Mustafa Nihat'ın ölüm ile anlam arasındaki bağı kurma çabasını konu ediniyor. Ergenlik çağında bir arkadaşının intiharına tanık olan Mustafa Nihat, bu olayın tesadüf olmadığına ve üzerine bazı görevler düştüğüne inanmıştır. Hayatını bu inanç doğrultusunda düzenlemeye çalışırken o yıllarda hayatına giren Salih ile bambaşka bir çerçeveye bürünür. Salih'in gerekli bağ olduğuna ve onun karşısında ölmenin kendisini arındıracağına inanan Mustafa bir süre sonra hayal kırıklığına uğrayacak ve Mustafa'nın bu hayal kırıklığını bir kenara bırakıp başka bir yol bulmayı hedeflemesiyle roman on dokuz yaşında başlayacak. Bu andan sonrası ise Mustafa'nın karmaşık hayatı ve hayat algısına dayanmaktadır. Yeni bir adayın, yeni bir hayatın ve yeni bir ölümün peşinde koşan Mustafa Nihat'ın geçmişi ve ona amacını bile hissettirmeden koşturan ailesiyle olan ilişkileri, herkesten gizlenen sırları ortaya çıkarmaya başlar. Dördüncü Tekil Şahıs, Güray Süngü'nün Mustafa Nihat adındaki deliliğin sınırlarında gezinen karakterinin, otuz yıl ya da üç on dakikadan müteşekkil yarım saatini anlattığı romanı. Kötülüğün insan ruhunu ele geçirdiğini ve masumiyet için diyet ödemek gerektiğini savunan roman, insanın içindeki ahlak yasasına uç karakterleriyle saygı duruşunda bulunuyor. Aklın insanı sürüklediği kör kuyulardan çıkma çabasının, ironiyle harmanlandığı Dördüncü Tekil Şahıs, Güray Süngü'nün 22 yaşında yazdığı ilk romanı olma özelliğini de taşıyor. Kibar ve zarif insanlardık bizler, hoyrat yaşayan. Çok derindik, dipsiz kuyular gibi. Hiç karınca ezmemiştik, bizi ezer diye korkarak vicdanımız. Bilmiştik haddimizi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dort-mevsim-sonbahar/", "text": "Yazar: Romanın ana karakteridir. Bir aşk üçgeninin içinde kalır. Zeynep: Yazar ile birlikte bir aşk yaşayan daha sonra yazarın babası Halit ile beraber olup bir aşk girdabının içinde giren kızdır. Halit: Yazarın babasıdır. Ayrıca bencil, güçlü, sert bir adamdır. Yazar ve karakterler arasında yaşanan bir aşk üçgenini ve onlarla beraber oluşan olayları konu edinir. Etkinlik bir bahçede bir kokteyl sırasında başlar. Bu bahçede misafirler güzel vakit geçiriyor. Bir kız ve iki erkek konuklar arasında sohbet etmektedir. Bu kızın adı Zeynep. Zeynep Yazar'ı fark edince yanına gelir. Neden yalnız olduğunu sorar. Köşkün içinde bir süre dolaştıktan sonra yazar ve Zeynep, kütüphanenin olduğu odaya giderler. Zeynep buraya bir şiir kitabı alır ve okur. Daha sonra Yazar onu farklı bir odaya davet eder. Burada yakınlaşıyorlar. Yazar Sevgi ile evlidir. Zeynep'e de aşıktır. Yazar ne Zeynep'i ne de Sevgi'yi sever. Yalnızca yazmayı sever. Yazarın en yakın arkadaşı olan Mehmet onun sevgisizliğini fark eder. Ona bir sanatçının sevmesi gerektiğini söyler. İnci, yazar ve Zeynep'i yemeğe davet eder. İnci Hanım, Zeynep'e ilişkilerinin ne kadar sürdüğünü söyler. Ayrıca otuz dört gün olduğunu söyler. Bu bakımdan Zeynep, Yazar'a aşıktır. Davetten dönüş yolunda Zeynep, Yazar'a babası Halit'in çok iyi bir adam olduğunu söyler. Yazar, Zeynep'e Halit'e aşık olup olmadığını söyler. Zeynep de kendinden başka kimseye aşık olamayacağını söyler. Burada Yazar gelecekteki olaylar için bir ipucu verir. Yazar evli ve bir kızı var. İlişkilerinden bir yıl sonra sorunlar yaşamaya başlarlar. Bir gece Zeynep ile tartışırlar. Zeynep her gece onunla kalmadığından yakınır. Zeynep yazara onu daha sakin bir aşkla sevdiğini söyleyince yazar bu sefer bir adım öne çıkar. Bir süre sonra ilişkinin iyi gitmediğini anlar. Taraf seçer ve Zeynep'ten ayrılır. Zeynep bu duruma başta üzülse de kendine yeni bir aşk yaratır. Bu aşk, yazarın babası Halit'tir. Halit'in kişiliğinden biraz bahsedecek olursak; O bencil, güçlü, sert bir adamdır. Yazar çok üzüleceğini bilir ama kendine yeni bir aşk bulacağını düşünür. Yazarın çocukluğundan beri hep cebinde taşıdığı bir madam kadın vardır. Bu kadın çıplak bir kadın imajı yaratıyor. Yazar, on dört yaşından beri bu kadın gibi birini arar. Zeynep, ilişkisinde aşkı ön plana çıkarırken cinselliği arka plana atmıştır. Bu durumda anlaşamamaları da ilişkilerini yıpratır. Bir süre sonra yazar eşi Sevgi'den ayrılmaya karar verir. Zeynep bu sefer ona daha soğuk davranır. Bu sefer Zeynep'i daha çok istemeye başlar. Zeynep, doğası gereği aşkı arayan ve sevmeden yerinde duramayan bir insandır. Hayatına zaten birini almış. Yazarın babası ve Zeynep bir odadadır. Bu odaya nasıl girdi? Neden geldi? Romanda bundan bahsedilmez. Zeynep ve Halit yatmaya karar verirler. Zeynep, Halit'te bir baba şefkati ararken, Halit onun gençliğinden yararlanır. Zeynep'in hem baba hem de oğulla birlikte olması kabul edilemez. Ama Zeynep'i mercek altına alırsak, Bu ilişkileri cinsel isteklerinden dolayı yaşadığını söylemek yanlış olur. Zeynep seks düşkünü bir insan değil, aşka aç bir karakterdir. Daha sonra Zeynep bu ilişkiyi Yazar'a itiraf eder. Zeynep'in böyle bir durumu itiraf etmesi vicdanını harekete geçirdiği içindir. Yazar bu duruma farklı tepki verir. Bunu öğrendiğinde yeniden doğduğunu belirtiyor. Ona göre sevgilisi ve babasının yaşadığı aşk, onu görünmez bir aşk bağıyla birbirine bağlamış ve bu aşkın devamlılığını sağlamıştır. Bunu da romanına malzeme yapar. Zeynep, sürekli yeni romanı üzerinde çalışan yazarı uyarır. Şimdi ona o karanlık dünyadan çıkmasını tavsiye ediyor. Yazar bu durumu o kadar normal görür ki Zeynep'i kendi elleriyle Halit'e götürür. Zeynep ve Halit beraberdir. Halit, Zeynep'in fotoğrafını çeker. Daha sonra bu resmi Zeynep Yazar'a gösterir. Yazar resmi kimse görmesin diye tuvalete koyar. Zeynep'e göre bu aşk üçgeninde herkes birbirini sevgi yağmuruna tutacaktır. Halit, oğlu Yazar'ı sevmez. Zeynep'e göre bu tam tersidir. Çünkü birbirlerini seven ve onaylayan bir ilişki sürdürmek istiyorlar. Halit bu aşk üçgeninden habersizdir. Zeynep bunu ona da itiraf eder. Halit'in bu duruma aşk dediğine şaşırır ve değer yargılarını mercek altına alan bir durum olduğu için Zeynep'i küçümser. Bir sabah Zeynep ve Yazar yürürler. Birlikte mescide girerler. Zeynep dua eder. Yazar Zeynep ile minareye çıkar. Daha sonra burada Zeynep'e evlenme teklif eder. Zeynep'in rahat ilişkisi, yazarı evliliğe motive eder. Çünkü Yazar için evlilik bir kelepçe değil, özgürlüktür. Daha sonra romanın hem anlatıcısı hem de yazarı, romanın olay örgüsünde Halit'i trafik kazasında, Zeynep'i tetanozla, İnci Hanım'ı intihar ederek öldürür. Romanda sadece Yazar kalır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/drina-koprusu/", "text": "Sokullu Mehmet Paşa: Osmanlı Devleti için savaşmış bir karakterdir. Abid Ağa: Gaddar, kimseye göz açtırmayan, herkesi köprüde karşılıksız çalıştıran Zalim bir mimardır. Arif Ağa: Çalışanlara emeğinin karşılığını verip köylüler tarafından sevilen Mimar başıdır. Radisav: Drinalı bir köylüdür. Yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı çıktığı için işkenceye maruz kalır ve İşkenceye dayanamayarak ölür. Yazar kitaba Drina nehrini, köprünün bulunduğu kasabayı ve bölgenin coğrafyasını anlatarak başlıyor. Kitabın yazıldığı dönemde köprü hakkında söylenenler, köprüyle ilgili efsanelerden bahsetmektedir. Ardından 350 yıl geriye, köprünün henüz Drina üzerinde olmadığı yıllara ve o çağdaki yaşamdan bahsediliyor. İleride adı Sokullu Mehmet Paşa olacak olan çocuğun, Balkanlar'dan yeniçeri ağalarının topladığı diğer Hıristiyan çocuklarla birlikte İstanbul'a nasıl götürüldüğü konu edinmiştir. Drina, dağların arasından akan nehir anlamına gelir. Bu akan nehrin sağında Visegrad kasabası var. Sol tarafta farklı mahalleler var. Kasabayı ve mahalleyi birbirine bağlayan tamamen serbest akan bir nehir var. Bu nehre Drina Köprüsü diyorlar. Drina Köprüsü'nün solunda Hristiyan halk, sağında ise Müslüman halk bir arada yaşıyor. Geçmişte böyle bir köprünün hayalini kuran kişi, henüz bu köprü yokken, 1516 yılında o kenarlardan yoldan geçen küçük bir çocuk tarafından yaptırılmıştır. Çocuğun kim olduğunu merak edenler için Sokullu Mehmet Paşa olduğunu söyleyebiliriz. Drina Köprüsü çevresindeki köylerden birinde Hristiyan bir ailenin oğlu olan Sokullu Mehmet Paşa, büyüdüğünde Osmanlı Devleti'ne yaptığı katkılarla tanınır. Şöhreti üstün başarılarıyla anılsa da zaman zaman doğduğu yerleri hatırlayarak yüreğinde derin bir acı vardır. Bu acılara bir nebze de olsa son vermek için oraya Drina Köprüsü'nü yaptırdı. O sırada şehre büyük bir konvoy gelir. Bu köprünün mimarı Abid Ağa'dır ve köprünün her detayına o karar verir. Her neyse, zamanla köprünün yarısını bitirir ve çevresinde yaşayanlara bir süreliğine geri döneceğini söyler ve geldiğinde köprü hasar görürse onları ağır şartlar altında cezalandırır ve gider. Buradan. Bahar gelince geri gelir, bu sefer taş ustalarını da beraberinde getirir. Köy halkı bu kalabalıktan rahatsızlık duysa da herhangi bir şikayette bulunamazlar. Abid Ağa, köylüler arasında güçlü olanlara para vermeyeceğini söyleyerek çalışmakta ısrar ediyor. Suyu taşan bu son damlaya dayanamayan köy halkı isyan bayrağını çeker. Abid Ağa o dönemde kendisine karşı çıkanları en şiddetli şekilde cezalandırmış ve bu işkenceler sırasında bile köylülerden biri buna dayanamayarak hayatını kaybetmiştir. Drina Köprüsü, şüphe yok ki, geçtiğimiz yüzyılın en büyük romanlarından biri. 1961'de İvo Andriç'e layık görülen Nobel Ödülü, edebiyat dünyasında, özel olarak bu kitaba verilmiş gibi kabul edildi; kitap o yıllarda Türkiye'de de büyük ilgi gördü. Drina Köprüsü, hiç eskimeyecek değerinin ötesinde, kırk-elli yıl sonra 1990'ların Yugoslavyası'nda yeniden güncellik kazandı. Acı bir vesileyle: ülkedeki çok milletli, dinli, çok kültürlü hayatı tahrip eden iç savaşlar silsileyle... Bu eseri savaşın hemen bütün tarafları bir şekilde sahiplendiler. Kimileri de, Sırpların, Hırvatların, Müslümanların bir arada olmazlığının belgesi gibi 'okuttular' bu romanı. Drina Köprüsü, eski Bosna'nın, orada yaşayan herkesin paydaş olduğu hayatına dair, bu hayatın milliyetçilikler çağında nasıl değiştiğine dair bir roman. Belki de bir romans demek lazım bir millete, cemaate değil de bir ülkeye, bir vatana adanmış bir aşk romanı. Diğer eserlerini de yayıma hazırladığımız Ivo Andriç'in bu başyapıtı, Osmanlı'da farklı toplulukların nasıl bir arada yaşadığını geniş bir görüşle ve incelikle tasvir ediyor. Anlatılan ne müthiş bir uyum hikayesi, ne de mutlak bir zulüm hikayesi. Kimliklerin, dinlerin, devletlerin ve de her şeyin ötesinde, içinde insanların olduğu, karmamış, zengin bir hayat tablosu. Zaten Drina Köprüsü'nü büyük roman yapan da bu: Osmanlı, Bosna, Sırplar, Müslümanlar vs. meselelerini okura tamamen unutturabilen bir büyük roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/drinada-son-gun/", "text": "Rıza Selmanoviç: Drina'da yaşayan köklü bir Türk ailesine mensuptur. Çocukları ve ailesi ile mutlu bir hayat yaşayan Selmanoviç, çevresi tarafından saygı duyulan, saygılı, olgun ve vatansever bir insandır. Mehdi Azamoviç: Hukuk mezunu olmasına rağmen toprağı çok sevdiği için Selmanoviç ailesinin çiftliğinde çalışmaktadır. Milletini çok seven olgun, sadık ve cesur bir insandır. Mordaç: Karısı Almanlar tarafından öldürüldükten sonra şiddetli bir Alman düşmanı olur. Türklerden de nefret eder ve ahlaksız bir örgüt içinde ahlaksız işler yapar. Neniç ve Mihailoviç: Onlar halk tarafından kahraman olarak görülen iki hayduttur. Onlar, savaştan yararlanan, her türlü zulmü ve ahlaksızlığı yapan iki Sırp liderdir. Alfons Karr: Ahlaksız, vicdansız bir karakterdir. Zalim Alman bir komutandır. Mirza: Belgrad Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuş, çocukları için yaşayan saygın, kültürlü bir kadındır. Almanların kötü niyetlerine cevap vermediği için öldürülür. Roman Yugoslavya İç Savaşı sırasında Türkiye'ye göç etmeye çalışan bir aileyi anlatmaktadır. Ayrıca yurt dışında geçen yaşanmış olayları, evrensel bir düzeyde konu edinmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Balkan bölgesinde, Yugoslavya bölgesinde Alman mezalimleri başladı. Almanlar birçok aileyi ele geçirerek, anneleri çocuklarından, babaları eşlerinden ayırarak, katliamlar yaparak Slavlara ve Türklere zulmederler. Slavlar ve Türkler ayrı teşkilatlarda onlarla savaşırlar. Çok zalim komutanlar gelir ve gider. Anne babaların çocuklarının gözü önünde öldürülmesi, kadınların kocalarının gözü önünde tecavüze uğraması gibi olaylar var. Slavlar ve Türkler arasında da düşmanlıklar vardır. Alman zulmü bağ ve bahçe bırakmadı. Kıtlık ve hastalık ortaya çıktı. Türkler, Almanların zulmünü örgütlemek ve bastırmak istiyor. .Şehirden şehre dolaşıyorlar. Maddi yardım bulmaya çalışırlar. Slavlar da kendilerini korumaya çalışırlar. Drina'da kurulan örgütler bir direniş hattı oluşturur. Balkan coğrafyasının maruz kaldığı zulümler sonucunda, Birinci Dünya Savaşı'nda zaten başıboş kalan coğrafya artık kimsesiz kalmıştır. Çok fazla insan ölüyor. Eğitimli, yaşlı, çocuk ve kadınlar zevk için birer birer öldürülüyor. Almanlar hayvanlara da işkence ediyor. Slavlar ve Türkler arasındaki anlaşmazlıktan yararlanarak bölgeye hakim olmaya çalışırlar. Alman vahşetinin sonu yoktur. Slavlar da Türk düşmanlığını artar. Daha büyük zulümler olur. Çok fazla insan ölür. Balkan coğrafyası harap bir hale gelir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dubrovski/", "text": "Kirila Petroviç Truyekurov: Rus soylularından, zenginliği, acımasızlığıyla ün salan Petroviç, statü fark etmeksizin tüm ilişkilerinde kibirli olan, yanında çalışanlara kölesi gibi davranan gaddar bir adamdır. Andrey Gavriloviç Dubrovski: Vladimir' in babasıdır. Emekli muhafız teğmeni olan, gururlu, sabırsız ve kararlı karakterde bir adamdır. Haksızlıkla çiftliğini kaybetmesine dayanamaz ve hayatını kaybeder. Vladimir Dubrovski: Babasının haksızlığa uğramasıyla, daha 23 yaşındayken kendisi de bütün varlığını kaybeder. Yaşadığı haksızlık onu çete kurmaya kadar götürür. Halkın gözünde o haydut değil kurtarıcıdır. Mariya: Petroviç'in kızıdır. 17 yaşında olmasına rağmen babasının baskısıyla malikanenin dışına çıkamamış bir genç kızdır. Dubrovski'ye aşık olmasına rağmen zorla bir başkasıyla evlendirilir. Puşkin'in 1832 yılında yazdığı bu eserinde, haksızlığa uğrayan bir gencin intikam hikayesini okuyoruz. Yazar dönem Rusya'sının yozlaşmış yasama yürütme sistemini, uygulanmayan adaletin çaresiz bıraktığı insanların hikayelerini romantik bir dille anlatıyor. Toprak ağalarına yaranmaya çalışan bürokratların kendilerini komik duruma düşürmelerini ve otokrasinin toplumu ne kadar istem dışı davranışlara sürüklediğini görüyoruz. Puşkin, sınıf çatışmasını karakterlerine yüklediği anlatımlarla ve halkın içinde bulunduğu vaziyeti resmederek ifade ediyor. Okuruna haydut kim? sorgulamasını yaptıran yazarın bu eserinin öne çıkan diğer bir niteliği ise, Puşkin'in ilk kez halk direnişi konusunu ele aldığı eseri olmasıdır. Kirila Petroviç Troyekurov, zenginliği, soyluluğu ve acımasızlığıyla bilinen bir derebeyidir. Eğitimsiz insanların bütün özelliklerini kendisi de sergileyen Petroviç'i, eyalet memurları yaltaklanmalarıyla iyice şımartırmışlardır. Sıklıkla malikanesine gelen diğer derebeylerine üstten bakışlarını, aşağılamalarını bir tek Andrey Gavriloviç Dubrovski'ye karşı göstermez, ona kibar davranır. İkisi de asker emeklisidir. Dostlukları bozulduğunda Dubrovski' nin kararlı, dik duruşu ikilinin inatlaşmalarına sebep olur. Petroviç'in kendisine boyun eğmeyen Dubrovski'ye hiddeti giderek artar, bürokrasideki gücünü kullanıp eski dostunun çiftliğine haksız yolla el koyar. Bütün servetini kaybeden Dubrovski yaşadığı bu olaydan sonra hastalanır ve kısa süre sonra da ölür. Oğlu Vladimir Dubrovski, bu olayla birlikte babasını ve beraberinde tüm mal varlığını kaybetmiştir. Yaşadığı çiftliği yakar ve ona sadık olan çalışanlarıyla birlikte çiftliği terk ederler. İntikam alabilmek için çete kurmaktan başka yolu kalmamıştır. Çete derebeylerinin kabusu olur. Haydutlar çiftlikleri yakıp, yağmalayıp yol keserler. Halkın gözünde, Dubrovski efsaneleşir ve onlar için bir Robin Hood haline gelir. Bir tek Petroviç'in çiftliğine zarar vermez. Yaşlı adam bütün öz güvenliyle hayatına devam ederken, kızı Mariya için Fransız bir öğretmen getirtir. Dubrovski gelen öğretmenin yolunu kesip onunla yer değiştirir. Mariya'ya ders vermeye başlayan genç adam kıza aşık olur. İntikam duygularıyla girdiği evde aşkı galip gelir, Petrovski'yi affeder. Mariya' ya gerçek kimliğini açıklayıp, yine çetenin başına döner. Kızda genç adama aşıktır. Fakat babası durumu sezer, kızının rızası olmadan onu zengin birisiyle evlendirir. Bu arada Petroviç kendi himayesinde olan polis ve askerleri çete üzerine salar. Haydutlar onları geri püskürtmeyi başarır. Dubrovski sevdiği kadının evlenmesinden sonra çeteyi dağıtıp Rusya'yı terk eder. Rus edebiyatının kurucularından ve en büyük isimlerinden biri olarak görülen Aleksandr Puşkin, 1837 yılında bir düello sonucu vakitsiz ölünce, yapıtları yarıda kalmıştı: Haksızlık karşısında isyan eden ama aşk karşısında boyun eğen romantik kahramanıyla Dubrovski de son döneminde yazdığı, ölümünden sonra basılan bu yapıtlardan biriydi.Puşkin, Çarlık Rusyası'ndaki büyük çiftlik sahiplerinin kaprisli ve hırslı ilişkilerini, toprağa bağlı köylülerin birer mal gibi alınıp satılabildiği koşullarını ve malikane sahiplerini tedirgin eden köylü ayaklanmalarını ele alır. Ayaklanmanın önderliğini, soylu ve subay olmasına rağmen adalet için insanlarıyla birlikte Robin Hood'vari bir zenginden alıp yoksula verme düzeneği kuran Dubrovski'ye vermesiyle yazar, dönemine göre ilerici yanını da göstermiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dudaktan-kalbe/", "text": "Hüseyin Kenan: Babasını küçük yaşta kaybetmiş bir gençtir. Müzikte başarılı olmasının ardından çocukluğunu ve gençliğini yaşamak istemektedir. Melek Hanım: Kenan'ın annesidir. Babasından habersiz evlenmiştir ve genç yaşta dul kalmıştır. Münir Bey: Kenan'ın dayısıdır. Kendisini üzüm bağlarına adamıştır. Prenses Cavidan: Vefik Paşa'nın kızıdır. Tıpkı babası gibi sanada düşkündür. Kemal Bey: Lamia'nın ilk nikahlı eşidir. Vedat Bey: Canı isteyince iş yapan ancak çok akıllı biridir. Roman gerçek sevginin ne olduğunu anlayamamış bir gencin düştüğü bunalımı ele almaktadır. Aşk acısı çeken ve bir daha hiçbir şekilde aşık olamayacağını düşünen genç aşkın bir daha dudaktan kalbe inmeyeceğini felsefe edinmektedir. Son derce acıklı bir şekilde tamamlanan hikaye, insanın aşkın önemini anlamasını sağlamaktadır. Sevdiğinden hiçbir zaman vazgeçmemeyi vurgulamakta ve sevginin değerinin anlaşılmasını açıklamaktadır. Romana sevdiğine kavuşamayan genç hayatına son verir. Saip Paşa, İzmir'in tanınmış kişilerinden ve belediye başkanlığı yapmış birdir. Saip Paşa'nın yeğeni Hüseyin Kenan, mavi gözlü, esmer tenli bir adamdır. Küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Annesi ve kız kardeşi ile birlikte dayılarının yanında yaşamaktadır. Dayısı onu son derece büyük bir özenle ve sıkı bir disiplinle yetiştirmektedir. Kenan, Mühendislik mektebini bitirmiştir. Fakat küçüklüğünden beri musikiye aşıktır. Dayılarının yanında Reji, katipliğini yapan Mesut Bey'den keman dersleri almaktadır. Henüz on yedi yaşınadır. Mühendislik Mektebine giderken dayılarının komşusu olan Leyla isminde bir kıza aşık olmuştur. Ancak çekingen bir karakteri olduğundan Leyla'ya aşkını bir türlü itiraf edememektedir. Hüseyin Kenan, bir müddet sonra içindeki müzik sevgisini bastıramamaktadır. İyi bir müzik eğitimi almak için annesinin dükkanını satıp Avrupa'ya müzik eğitimi almaya gitmiştir. Bu sayede Hüseyin çok güzel keman çalmaya başlamıştır. Kenan burada kemancılığı fazlası ile ilerletmeyi başarır. Birçok farklı eser ortaya koymaktadır. Yeteneği ile kendisini batı dünyasına kabul ettirmeyi başarmıştır. Münir Bey, Kenan'ın Cavidan ile evlenmesini istemektedir. Bu düşüncesini Saip Paşa ve Kenan'a açıklar. Kenan ile Cavidan nişanlanırlar. Dayısının davetlerinden, şatafattan ve etrafındaki kalavalıkan sıkılan Hüseyin Kenan, Bozkaya'ya giderek dinlenmek ister. Burada Lamia adlı bir genç bir kızla tanışır. Lamia ve Kenan'ın beraberlikleri duyulur. Dedikodular yüzünden amcası Şükrü Bey Lamia'yı dayısı Rıza Bey'in yanına Kütahya'ya gönderir. Trende Makbule isimli bir kızla tanışır. Kenan'dan hamile kalmış ve hayata küskün bir şekilde Kütahya'da yaşamaya başlar. Lamia'nın bir kızı olur ve adını Mebrure koyar. Lamia, Hüseyin Kenan'ın Prenses ile evlendiğini Doktor Vedat'tan öğrenmiştir. Lamia kocasından ayrıldıktan sonra kızıyla İstanbul'a gelir. Kısa bir süre sonra Vedat'ta İstanbul'a dönmüştür. Lamia ile Vedat ara sıra görüşmeye devam etmektedir. Bu arada Lamia'da İstanbul'a dönmüştür. Hüseyin Kenan Lamia'yı sevdiğini çok geç fark etmiştir. Bu sebepten evlilik hayatında da mutlu olmamıştır. Sonunda Prenses Cavidan'dan ayrılır. İki eski arkadaş olan Vedat ile Kenan bir gün İstanbul'da karşılaşırlar. Vedat onu muayenehanesine çağırır. Orada Kenan ile Lamia tamamı ile tesadüfen karşılaşırlar. Kenan tekrar görüşmek için mektup. Lamia ise yaşadıklarının bir yaz rüyası olduğunu söyler ve konuyu kapatır. Kenan'ın kemanından gelen sesler ile büyülü aşk sevdası böylece bitmiştir. Kenan'da bütün ümitlerini tamamı ile kaybetmiştir. Lamia Vedat'la evlenmeyi kabul etmiştir. Bu sayede evlenirler. Kenan Bey her şeyden vazgeçerek hayata küsmüştür. Seydiköy'e annesinin mezarına gider. Ardından da kardeşini ziyaret eder. Bir gün Vedat'ın muayenesinde Hüseyin Kenan ile Lamia karşılaşırlar. Vedat'ın Lamia ile evleneceğini öğrenen duyan Hüseyin Kenan intihar eder. Böylece Kenan hiçbir zaman sevdiği kadına kavuşamaz. - Aşk ve sosyal konuları bir arada işlemektedir. - Dudaktan Kalbe romanı ise ilk olarak 1923 yılında basılmıştır. - Cumhuriyetin ilanından sonra basılan ilk kitaplarından bir tanesidir. 'Dudaktan Kalbe', özellikle örf tanıtımı ve kişilik canlandırımında başarılı, duygusal ve sevgi dolu bir roman. Açık, yalın ve gösterişsiz bir anlatışla ve temiz bir İstanbul Türkçesiyle geniş kitlelere seslenebilen yazarın, ilk ve en ünlü romanı Çalıkuşu düzeyinde bir kitap. Şarkılara, filmlere, nostaljik romantizmimize bolca konu olmuş aşkların unutulmaz romanlarından biri."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dukan-diyeti/", "text": "Dukan diyeti, her biri belirli kurallara sahip dört aşamadan oluşan yüksek proteinli, düşük karbonhidratlı bir diyettir. Kitabı tümüyle okumadan ve yulaf kepeği edinmeden diyete başlamayın, Diyetin tüm evrelerini tamamlamayı göze alamıyorsanız hiç başlamayın, arada bırakırsanız kilolar fazlasıyla geri geliyor, Günde 2-3 lt su mutlaka ve mutlaka için, Mutfak maceralarına, dukan tarif denemelerine kendinizi hazırlayın, bunlar için silikon kalıplar edinin, Toz jöle, jelatin, sıvı aromalar; vanilya, tereyağı, çikolata, limon, rom, çilek, tereyağı, yağsız kakao, gojiberry edinebilirseniz. Bu dönemde tamamen protein ağırlıklısınız. Dukan'ın belirlediği 72 besini 3-10 gün boyunca dilediğiniz kadar karıştırarak yiyebilirsiniz. 1,5 yemek kaşığı yulaf kepeği dahil. Bu dönem vücudunuzda biriken ödemi atabilmeniz ve diyetin geri kalanını daha konforlu hale getirebilmeniz için sizi yeni hayatınıza hazırlar. Ve şimdi derin bir nefes alıp rahatlayabilirsiniz... Kilolarınıza sonsuza kadar veda etmekten gurur duyacağınız son dönem... Bunu bu dönemde, hayatınızın bundan sonraki bölümünde, perşembe veya başka bir günde yapacağız. Sen seç, protein ye ve diğer 3 kuralı uygula... Tekrar kilo alma kaygısı olmadan İstediğin kadar yiyerek hayatın tadını çıkar. Yağsız etler Önerilen pişirme şekli ızgaradır, fırında ya da elektrikli ızgarada kızartılabilir ya da yağlı kağıtta pişirilebilir, isterseniz haşlama da yapabilirsiniz. Sakatatlar: Bu kategoride, ciğer ve dil yenebilir. Balık Bütün yağlı balıklara izin var. Özellikle sardalye, uskumru, ton balığı ve somon. Beyaz etli ve yağsız balıklarda yenebilir. Örneğin; Mezgit, dilbalığı, çipura, barbunya, kedibalığı, alabalık, pisibalığı, karagöz, fenerbalığı vb. Deniz ürünleri Kabuklular ve yumuşakçalar bu besin kategorisine girer. (Gri ve kırmızı karides, yengeç, midye, ıstakoz, kerevit, istiridye ve taraklar. Kümes hayvanları Ördek ve kaz gibi düz gagalılar dışında derisi alınmak kaydıyla bütün kümes hayvanları yenebilir. Az yağlı ya da yağları ayıklanmış jambon Vakumlu ambalajda önceden dilimlenmiş, temiz, kemiksiz ve kokusuz olan bu ürünler kolayca taşınabilir ve öğle yemeği hazırlanmakta kullanabilir. Daha yağsız olduklarından sadece tavuk ve hindi jambon tercih edilmeli. Yumurtalar Yumurtalar katı, rafadan, buharda ya da yapışmaz tavada omlet olarak pişirilebilir. Unutulmaması gereken tek şey tereyağı ya da sıvı yağ kullanılmaması gerektiğidir. Günde 1,5 litre sıvıTek zorunlu kategori budur. Hepsini su olarak düşünmeyin. Gün içinde içtiğiniz çay, kahve ya da kolayı da bu sıvı miktarının içinde düşünebilirsiniz. 1,5 Çorba Yulaf Kepeği, Yulaf kepeğini yoğurt ya da sütün içine karıştırarak da yiyebilirsiniz. İçine aspartam katarak tatlı olarak da yapabilirsiniz. Aşağıdaki tariften faydalanarak galeta elde edip sabahları da tüketebilirsiniz. Her yaz zayıflamakla uğraşmayın... Ömür boyu zayıf kalın! 5 milyondan fazla fransız kadını bu diyetle zayıfladı! -The Daily Mail -Marie Claire -Elle -Grazia Bu kitapta herkes kendi durumuna uyan çözümler bulacak! Bu pratik zayıflama kılavuzu, içerdiği değerli somut önerilerin yanında, kulağınıza küpe etmeniz gereken özet bilgiler ve zayıflama sürecini keyifli hale getirecek yemek tarifleri ile menüler sunduğundan, kilo fazlası olanların yüzlerini güldürecek en sevdikleri dostları olmaya aday!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/duman/", "text": "Grigori Mihayloviç Litvinov: Soylu sınıfa mensup bir annenin ve tüccar sınıfından emekli bir memurun oğludur. İrina Pavlovna Osinin: Prensin 17 yaşındaki, güzelliğiyle herkesi kendine hayran bırakan kızı. Litvinov bir köyde büyümüş ve büyük şehre çıkmaya çok alışık değildir. İrina denen çok güzel bir kıza aşık olur. İrina'da Litvinov sever. Tam nişanlanacakken üst düzey bir subay irina'ya aşık olur. Ve artık irina'nın annesi Litvinov kendilerine uğramasını istemez. İrina annesinin baskısı ile gönülsüz de olsa bu paralı subay ile evlenerek şehre taşınır. Daha sonra Litvinov' da üniversite kazanır. Şimdi evli olan İrina ona çiçek yollar ve onu sevdiğini söyler. Ne var ki Litvinov kadın evli olduğu için onunla beraber olmaz. Daha önce ret ettiği teyzesi kızı ile evlenir. Hem Litvinov hem de İrina mutsuz da olsalar yaşarlar. Grigori Mihayloviç Litvinov, asil bir annenin ve emekli bir tüccar memurunun oğludur. Yükseköğrenimine kadar köyde büyüyen Litvinov, Moskova Üniversitesi'ne girdiği yıl annesini verem nedeniyle kaybetmiştir. Öğrenci evinin yakınında yaşayan ve babasının büyük nezaketinden etkilenen, gözden düşmüş bir prens olan Pavel Vasilyevich Osini'nin evine sık sık gitmek Litvinov'un alışkanlığıydı. Güzelliğiyle herkesi büyüleyen prensin 17 yaşındaki kızı Irina Pavlovna Osini, Litvinov'u bu eve çeken en önemli sebeptir. Bazen sessizce yanına oturarak derslerini kaçırmasına neden olan bu tutkusu birkaç ay karşılık bulmaz. Tam ümidini kesmek üzereyken Irina'nın kendisine sırılsıklam aşık olan bu gence verdiği cevap gencin ayaklarını yerden keser. Moskova'yı terk etmek ve yoksulluktan kaçmak için sınırsız hırsı olan Irina, Litvinov'un okulunun devam etmesi gerçeğiyle sürekli çelişki içindedir ancak ani bir olay genç çifti 10 yıl ayırır. Litvinov'un büyük ısrarı ve ailesiyle birlikte Moskova'da düzenlenen büyük asalet balosuna giden Irina, güzelliği ve zarafetiyle tüm saray mensuplarının dikkatini çeker. Bu ilgiden yararlanmak isteyen Praskovya Danilovna Osini'nin kardeşi Kont Reyzenbah, Irina'yı Petersburg'a götürmek ister. Irina, Litvinov'dan ayrılmanın acısını çekse de bu teklifi kabul eder. Litvinov da bu olaydan sonra üniversiteden ayrılarak babasının köyüne gider. Irina'nın Petersburg sosyetesinde yükseldiği haberi, köyünde işsiz, kimseyi görmeden yaşayan Litvinov'un kulağına gelir. Kalbi kırık ve kaybolmuş genç adam, Kırım cephesinde tifüs hastalığına yakalanınca, kendisi için en uygun işin yaşlı ve kimsesiz babasının idare edemediği çiftliği işletmek olduğuna karar verir. Tarım ve teknoloji öğrenmeyi amaç edinmiş ve bunun için Almanya, Belçika ve İngiltere'de uzun araştırmalar yapmıştır. Hayallerini gerçekleştirirken kendisine hayat yolunda eşlik edecek olan akrabası Tatyana Petrovna Şestova ile nişanlıdır. Takvimler 1862 yılını gösterdiğinde Litvinov, sosyetenin uğrak yeri Baden-Baden'de nişanlısı ve teyzesini beklerken vakit geçirmek için gittiği Weber Cafe'de Moskova'dan arkadaşı Rostivlav Bambayev ile tanışır. Bambayev, Litvinov'u akıl hocası, lider olarak gördüğü Stephan Nikolayevich Gubarev ile tanıştırmakta ısrar ediyor. Gubarev'in otel odası, kanaat önderi olarak seçtikleri bu adamdan yararlanmak isteyenlerin tartışmalarıyla iyice kızıştı. Litvinov çok şey söyleyen ama hiçbir şey söylemeyen bu kakofoniden kaçar ve odasına döner. Balodan önce Irina'ya verdiği ay çiçeğini penceresinde görünce hizmetlisinden bu çiçeğin iyi giyimli bir Rus kontesinden geldiğini öğrenir ve düşüncelere dalarak uykuya dalar. Ertesi sabah, uzun bir yürüyüşün ardından Eski Kale'de Irina ve genel eşi Valerian Vladimirovich Ratmirov ile tanışır. Bu karşılaşmalar zamanla gizli buluşmalara dönüşür. Şehre gelen Tatyana Petrovna, nişanlısındaki değişiklikleri fark etti ve ayrıldılar. Irina, Litvinov'a artık ondan ayrı kalamayacağını, içinde bulunduğu bu sahte dünyadan kurtulmak istediğini söyleyince Litvinov kolları sıvar ve kaçış planları yapar. Ancak planlarını gerçekleştiremeden Irina'dan bu hayalin mümkün olmadığını, hayatından çıkamayacağını ancak ondan uzak kalamayacağını belirten bir mektup alır. Irina mektuba, kocasıyla birlikte Petersburg'a gelirlerse ona bir iş bulacaklarını ekledi, gelmesi için yalvardı ve onu zayıf yönleriyle kabul etmesi için yalvardı. Yaşadığı büyük hayal kırıklığıyla sarsılan Litvinov, artık hiçbir bağlantısının kalmadığı bu şehri hemen terk eder ve köyüne döner. Artık tüm dikkatini bunca yıl öğrendiklerini çiftliğinde uygulamaya veren Litvinov, üç yılın sonunda kendi çiftliğine yakın bir yerde yaşayan Tatyana ve teyzesi Kapitolina Markovna Shestova'yı ziyaret eder ve af diler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dunya-agrisi/", "text": "Mürşit: Romanın ana karakteridir. Babasından kalma bir oteli işletmek için hayallerinden vazgeçerek şehirde kalır. Şükran: Mürşit'in sevemediği ve çocuklarına annelik yapamayan kadındır. Space: Madende çalışmak üzere gelen bir maden mühendisi ve Mürşit'in yakın arkadaş olduğu kişidir. Dünya Ağrısı, Anadolu'da küçük bir şehirde yaşayan bir otelci ile otelin sürekli müşterilerinden birinin dostluğuna dayanan Türkiye'nin gizli acılarını konu ediniyor. Romanın başkahramanı Mürşit, bir Orta Anadolu şehrinde babasından kalma bir otel işletiyor ama otelle pek ilgilenmez. Gençliğinde felsefe okumak için İstanbul'a giderek hayatın anlamını bulacağını düşünmüş ancak babasının hastalığı nedeniyle geri dönmek zorunda kalmış ve hayatı istemediği bir yönde devam etmiştir. Yatalak babasına, annesine ve kız kardeşlerine bakmak zorunda kalan Mürşit, sevemediği ve kendisine iyi bir eş, çocuklarına iyi bir anne olamayan Şükran ile evlenir. Kendisinden çok babasına benzeyen oğlu Özgür ile sürekli çatışma halindedir. Yadigarı otel, monoton yaşamında, şehre gelen kalabalığın sığınağı olurken, şehrin ağaçları kesilirken, meydanları küçülürken, restoranları ve meyhaneleri küçülürken değişmeden kalır. Halk umutlarını bir altın madeninin açılacağı söylentisine bağlar. Sürekli başı belada olan Mürşit, hayal ettiği kadar uzağa gidememiştir. İstanbul'dan madende çalışmak için gelen maden mühendisi Space, geçmişinden kaçmak için Mürşit'in oteline yerleşir. Aralarında yakın bir bağ bulunan yalnız ve mesafeli iki adam, rakı içip dağlara bakarak dünyanın acısından kurtulmaya çalışır. Suçluluk duygusuna kapılmalarına neden olan benzer bir sırra sahip olmaları onları daha da yakınlaştırır. Mürşit'in hayatını etkileyen sır, kendisine geçmişte işlediği suçu hatırlatan çocukluk arkadaşı Cumhur'un rüyasına girmesiyle ortaya çıkar. Mürşit madenciye hikayesini anlatarak yüreğini biraz rahatlatır. Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda. Hayatı yolcu olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin reisi olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkarlarsan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbul'da bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci 'de buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor. Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikayeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor. Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk. Böyle bir şehirde sır saklamanın imkansız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dunyanin-en-pis-sokagi/", "text": "Doktor Yılmaz: Hikayenin ana karakterdir. Bir köyde doktordur. En yakın arkadaşı Fazıl ile zaman geçirir ve onu çok sever. Fazıl: Hikayenin diğer karakterlerinden biridir. Doktor Yılmaz en yakın arkadaşıdır ve onunla zaman geçirir. Bir gün bir iş teklifi alır ve İstanbul'a gider. Cavit: Yılmaz'ın arkadaşıdır. Açacağı kliniğe Yılmaz'ı da ortak eder. Hikaye, İki arkadaş arasındaki samimi dostlukların menfaatler uğruna değişebileceğini gözler önüne seren ve farklılıkların insanı ne denli değiştiğini konu edinir. Hikaye, Doktor Yılmaz ve İlçe Müdürü Fazıl'ın köydeki kan davasını anlatmalarıyla başlar. Yıllardır husumet içinde olan iki aile, oğullarını çocukluktan öldürmeleri için kulaklarına fısıldayarak yetiştirir. Sonunda Ali yaşına geldiğinde kin dolu kalbini daha fazla taşıyamaz ve kavga ettiği aileden Sarı Memed'i vurup, kaçar. Köyde yaşanan bu olay herkesin dilindeyken, iki yakın arkadaşı Yılmaz ve Fazıl'ın da ilgisini çekmektedir. Yılmaz, Fazıl Ali'yi asacaklarından bahsederken, kendi ailesinin de kendisiyle kavga ettiğini hatırlar. Kardeşi, kavga ettikleri aileden Selim'i öldürmesi için onu işe alsa da Yılmaz, Selim'le arkadaş olduğu için bunu yapmaz. Fazıl bunun bir kan davası olduğunu bilmiyor ama Yılmaz kendi içinde sık sık bunun için savaşır. Fazıl, bir gün kasaba gazetesinde yayınlanan yazılarının başkalarının ilgisini çekmesi üzerine İstanbul'a davet edilir. Bab-ı Ali adlı büyük bir yerde yazacak ve bu gelişmeyi hemen yakın arkadaşıyla paylaşacak ama Yılmaz onun değişeceğinden endişe eder. Şöhretin ve paranın fikrini değiştireceğinden korkarak, onu ne zaman göndereceğini söyler. Fazıl değişmeyeceğine söz vererek yeni hayatına İstanbul'a gider. Aylarca mektuplaşarak iletişim kurarlar, ancak Yılmaz önce arkadaşının yazılarını heyecanla okusa da, daha sonra mektuplar ortadan kalkınca onların yabancılaştığını düşünür. Doktor arkadaşı Cavit, açacağı kliniğe ortak olmasını isteyince Yılmaz teklifi kabul eder ve İstanbul'a gider. Önce bir otele yerleşir ve ardından Fazıl ile tanışır. Birbirlerine yabancıdırlar çünkü Fazıl eski Fazıl değildir. Arkadaşı hissetse de sesini çıkarmaz. Tüm yazar arkadaşlarıyla tanışır. Bazılarını sever ve bazılarıyla aynı fikirde değildir. Ancak Fazıl'ın yazar arkadaşları Yılmaz'ı çok sever. Fazıl bu durumdan memnun değildir ve Yılmaz'ı evine davet ettiğinde ona yazdığı son mektubu verir. Sonra evi terk eder. Yılmaz yazıyı okurken, Fazıl'ın ne kadar değiştiğine dair düşüncelerinin artık eskisi gibi olmadığından emin olarak, öfkeyle evden çıkar. Kendini işine verir. Daha sonraları bir mahalleye taşınır. Hatta dünyanın en pis sokağı dediği sokağa bile uğrar ve yeni insanlarla tanışır. Deli Zühre, emekli subay Nedim, Hoca Yılmaz, Cevdet, Sezai, Annesinin Gözü, Yüzbaşı... Onları gözlemler, bazen kötü olduklarını düşünürler, bazen de tam tersi olur. Yılmaz şaşkınlıkla onların değişimini izlerken Fazıl ile bir daha görüşmez. Doktor arkadaşı Cavit ile birlikte Selim'in evine gittikleri bir gün, Resho'nun onu ağabeyinin sözlerinden kurtaran yüzü aklından çıkar. Arkadaşı Selim ve ailesiyle ilgilenir. Tüm baskılarından kurtulduğunu hisseder ve artık daha mutludur. Türk romancılığının usta yazarlarından biri olan Tarık Buğra, romanı, kainatı ve insanları bir mizaca göre yeniden yaratmak şeklinde tanımlar. İnsanı, en gerçek ve inkar edilemez yönleriyle ve hüzünleriyle ele almıştır. Bu özellikleriyle Tarık Buğra, Türk romancılığında realizmin de en usta yazarlarından sayılmıştır. Onda kalıplaşmış bir fikrin peşinden gitme, onu ispatlama endişesi yoktur ve o, romanlarında bir tahlil ustası olarak karşımıza çıkar. Tarık Buğra'nın romanlarının bazıları tefrika olarak gazete ve dergi arşivlerinde yer almıştır. Dünyanın En Pis Sokağı da bunlardandır. Ötüken Neşriyat tarafından ilk kez 1989'da yayımlanmış ve okuyucularda iz bırakmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dunyanin-ucundaki-fener/", "text": "Vasquez, Felipe ve Moriz: Feneri koruyan üç bekçi. Arjantin hükümeti, gemi kazalarını önlemek için Horn Burnu bölgesindeki Devletler Adası'ndaki Elgor Koyu'na bir deniz feneri inşa ediyor. Şiddetli dalgalar ve korkunç uçurumlar nedeniyle bu koyda çok sık kazalar oluyor. Bir hükümet savaş gemisi, deniz fenerine Vasquez, Felipe ve Moriz adlı üç muhafız getirir. Bu koydaki adacıkların ve kayalıkların bakımsız olduğu sanılıyor. Bir korsan gemisi kayalara çarpar ve tek gördükleri bu deniz fenerinin ışığıdır. Muhafızların sessiz günleri, adada saklanan haydutların saldırısıyla kabus gibi bir maceraya dönüşür. Arjantin hükümeti, şiddetli dalgaların ve korkunç kayalıkların neden olduğu gemi enkazlarını önlemek için Horn Burnu bölgesindeki Amerika Birleşik Devletleri Adası'ndaki Elgor Körfezi'nde bir deniz feneri inşa ediyor. Bir Arjantin savaş gemisi bu kayalıklarda ve adada üç muhafız bırakır. Bu üç korumanın isimleri Vasquez, Felipe ve Moriz'dir. Hükümet bu adada kimsenin olmadığını düşünüyor. Ancak bu buruna çok yakın bir adaya düşen korsanlar var. Bu korsanların adı Kongre Çetesidir. Bu korsanlardan sorumlu kişinin adı Kongre, yardımcısının adı ise Carcante'dir. Bu adada Kongre ve Carcante'den bir düzine korsan daha yaşıyor. Bu çete Devletlerin Adasında bir mağara bulmuş, bu mağarada ülkelerine dönmek için fırsat kollamaktadırlar. Gemileri ve tekneleri bozuk, bu adaya sığınmak zorundalar ve çıkmak için fırsat kolluyorlar. Adada kalmaya mahkum olan bu korsanlar, ele geçirilecek bir gemiyi beklemektedir. Nihayet bir gün adanın kıyısına bir yelkenli gelmiş ve kumlara saplanmış. Bu yelkenliyi ele geçiren korsan çetesi, birkaç gün yelkenliyi kumdan çıkarmaya çalışmış ve sonunda kumdan çıkarabilmişler. Bu yelkenli, Masue adlı bir Şili yelkenlisidir. Yelkenliyi kumdan çıkarmayı başaran korsanlar, yelkenliye binerek yola çıkar. Ancak Horn Burnu'nda Vasquez, Felipe ve Moriz'in olduğu bu deniz fenerine rastlarlar. Felipe ve Moriz aşağıda beklerken karaya çıkan haydutlar Moriz'in kafasını baltayla ezerek Felipe'yi kurşunlarla öldürür. Sonra Vasquez silahını ve malzemelerini alır ve kaçar. Bu sırada Horn Burnu'na giren bir gemi görülür. Haydutlar bu gemiye de saldırarak gemiyi batırırlar. John Davis isimli kaptanları, haydutlar tarafından batırılan bu gemiden sağ kurtulmuş ve haydutlar yelkenliye binip başka bir yöne gitmişler. Haydutlar tarafından batırılan geminin kaptanı, kaçmaktan bitkin düşen Vasquez'i buldu. Susuz kalan Vasquez susuzluktan ölüyor. Adada yalnız kalan Vasquez ve John Davis kurtarılmayı beklemektedir. Haydutlar kayalıklarda bekliyor, ışık yanmadığı için kayalara çarparak batacak gemileri seyrediyor. Sonunda, Santa fe gemisi onları almak için adaya yaklaşır. Haydutların da tuzaklar kurarak bu gemiyi beklediklerini biliyorlar. Vasquez ve John Davis fenere koşar, kapıyı kapatır ve feneri açar. Onları gören haydutlar, haydutlar Vasquez ve John Davis'in feneri yakmasına engel olamadı. . Gemi yaklaşır, Vasquez ve John Davis onları almaya gelen Sante Fe'ye biner ve kaçarlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dunyayi-sirtinda-tasiyan-balik/", "text": "Emir: Savaşın yoksulluğunu, şiddetini yaşayan milyonlarca çocuklardan sadece bir grup arkadaşları ile terk edilmiş bir evde yaşayan çocuk. Özgür Balpınar'ın dünyayı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi gösteren masal kaleminden umut dolu bir öykü. Dünyayı Sırtında Taşıyan Balık'ta yakın geçmişte yaşanan bir savaşın ortasında yaşam mücadelesi veren çocukların öyküsü anlatılıyor. Neredeyse 80'li yıllara yayılan Irak-İran savaşının etkilerini insanların ve çocukların gözünden izliyor, yakın coğrafyamızın gerçekleriyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Kahramanımız Emir, terk edilmiş bir evde bir grup arkadaşıyla birlikte yaşayan, savaşın yoksulluğunu ve şiddetini yaşayan milyonlarca çocuktan biridir. Savaş o kadar yoğun ve uzun ki, ülkeler artık yetişkin erkek bulamadıkları için savaşa gönüllü çocuk askerler alıyorlar. Emir ve arkadaşları askerlere yakalanmadan sokaklarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Kitabın başında, askerlerden kaçmak için böylesine bir telaşın ortasında, Emir bir sokak ortasında durur ve bir dükkanın penceresinden kendisine bakan kırmızı balığı izlemeye başlar. Balık onu o kadar etkiler ki ertesi gün onu görmeye gider. Ne yaparsa yapsın onu almayı ve zihninde kurduğu dünyayı gerçeğe dönüştürmeyi amaçlar. Ancak işler her zaman iyi gitmeyecektir. Kendi yaşındaki arkadaşları tarafından dışlanır ve onları yeniden kabul ettirmek için ne isterlerse yapar. Çünkü başka bir hayatı yoktur ve arkadaşlarını kaybederse kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Bir çocuğun küçük dünyasında sığınabileceği pek bir şey yoktur. Doktor Samed ve sokak arkadaşlarıyla yol gösteren ve bilgece yaşayan Majid Ağa, pek çok acı-tatlı deneyim yaşar. Sokakta ve savaşta hayatta kalabilmek için birlikteliğin, dostluğun, yardımlaşmanın ve dayanışmanın değerini keşfederler. Tebriz'de bir sokak çocuğu olarak yaşayan Emir için dünyanın bütün sesleri onun duyabildiği kadardı. Fakat iyi duyamayan kulakları, kalbinin hissetmesine veya zihninin hayaller kurmasına engel değildi. Tesadüfen gördüğü kırmızı balığın, hayatını değiştireceğinden tümüyle habersiz olan Emir, onu özgürlüğüne kavuşturmak isterken farkında olmadan kendisini balıkla özdeşleştirmişti. Kendi özgürlüğü, kırmızı balığın özgürlüğüne bağlıydı sanki. Annesiz babasız, yuvasız ve sevgisiz yaşamanın zorluğuna İran ile Irak arasında yıllardır süren savaş da eklenince sokaktaki yaşam artık daha tehlikeliydi. Hayallerinin ve umutlarının peşinde hayatının ışığını arayan Emir, korkunç bir savaşın gölgesinde uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkmak üzereydi. Düşperest serisi ve Canım Arkadaşım kitaplarının yazarı Özgür Balpınar'ın masalsı kaleminden, dünyayı olduğu gibi değil olması gerektiği gibi gösteren umut dolu bir hikaye."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/durdane-hanim/", "text": "Dürdane: On sekiz, on dokuz yaşlarında genç bir kızdır. Küçük yaşta annesini kaybetmesi ile babası ile beraber yaşar. Mergup Bey: Yalıçapkını bir adamdır. Ayrıca Dürdane'nin sevgilisidir. Ulviye Hanım: Dul ve orta yaşlı bir kadındır. Romanın başkahramanı Dürdane Hanım gözükse de asıl kahraman kendisidir. Ulviye'nin Annesi: Ulviye Hanım'ın yaşlı annesidir. Kendi halinde bir kadındır. Acem Ali Bey: Ulviye Hanım erkek kılığına girip Galata'da dolaşıp, kavgalara bulaştığı hayali erkek karakteridir. Çerkez Sohbet Bey: Acem Ali Bey ile tanışıp birlikte kavgalara girip dost olurlar. Acem Ali Bey'in kadın olduğunu sonradan anlar. Eserin sonunda Ulviye Hanım ile evlenir. Gülbeyaz Dadı: Dürdane'nin anne yerine koyup, yakın gördüğü, her şeyini anlattığı dadısıdır. Maceraperest dul UlviyeHanım merakı sayesinde konak komşusunun kızı Dürdane'nin hayatına dahil olur. Dürdane'nin gizli sevgilisi Mergup Bey'i öğrenir. Dürdane ile evlenmek istemediğini ve Dürdane'in hamile olduğunu öğrenir. Kılık değiştirerek Acem Ali Bey adı ile ortalıkta dolaşan Ulviye Hanım, bu olaylarla ilgili yaşadıkları çalışmayı sürükleyici hale getirir. Mısır'dan gelen yirmi dokuz yaşındaki dul Ulviye Hanım, yaşlı annesi, hizmetçileri ve uşaklarıyla İstanbul'daki konağında yaşıyor. Konağın bir tarafı deniz, diğer üç tarafı bahçe. Konağın bahçe komşusu ise Dürdane'dir. İki konak arasında bir tanıdık yoktur. Meraklı ve maceracı olan Ulviye Hanım, Dürdane'nin hayatını merak eder ve onun gizli bir şeyler yaptığını düşünür. Normalde kimsenin haberi olmadan kendisine Acem Ali Bey diyen Ulviye Hanım, tanınmamak için erkek kılığına girerek gece yarısı Dürdane'nin bahçesine girer. Bahçedeki ağır merdiveni kaldırıp Dürdane'nin odasının penceresine dayar. Odada yarı çıplak bir adam görür. Bu Dürdane'nin sevgili yalıçapkını Mergup Bey'dir. Baba dostu bir İngiliz doktordan yeni icat edilen telefonun o dönemde İstanbul'da satılıp kullanıldığını öğrenen Ulviye; bir telefon alır. Dürdane bir gece uyurken gizlice ahizeyi odasına yerleştirir, bir çizgi çeker, kulaklıkları odasına koyar. Ulviye Hanım bu sayede her şeyi duymaya başlar. Dürdane'nin hamile olduğunu, doğumun yaklaştığını ve Mergüp'ün evlenip bebek sahibi olmak istemediğini duyar ve anlar. Dışarıda hep Acem Ali Bey olarak tanınan Ulviye, Galata meyhanelerinde Çerkez Bey ile arkadaş olur. Onunla sürekli sohbet ederler, ona güvenir ve Dürdane için bir ebe kaçırırlar. Ebeyi ölümle tehdit ederler ve onları tam da Dürdane'nin doğum saatine kadar büyütürler. Bebek doğar, bebeğe elbette Ulviye'nin annesi bakar. Onları güvenli bir şekilde kendi malikanesine götürür. Daha sonra Ulviye, Dürdane ile kendi kadını olarak tanışır ve birçok şey anlatır. Mergüp Bey'den intikam almak isteyen Dürdane'ye yardım etmek ister. Bir kadın ve bir insan olarak Ulviye, Mergüp Bey'in tavırlarına çok kızar. Acem Ali Bey ve Çerkez Bey, Mergüp Bey'i bulup konağa getirir ve Dürdane ile karşılaştırır ama Dürdane daha önce zehir içer ve acısını anlatırken ölür. Amacı, Mergüp Bey'in bu vicdan azabıyla yaşaması ve onun acı çekmesini istemesidir. İntiharından altı ay sonra bir kadınla evlenen Mergüp Bey, evleneli günler olmuşken; Karısının eski sevgilisi tarafından öldürülür. Böylece Dürdane ve Mergup Bey'in hesaplaşması kıyamette bitmeyecektir. Ulviye Hanım, hayat hikayesinin çilesini çekmiş bir yiğit olduğunu anladığı Sandalcı Çerkez Sohbet Bey ile evlenir. Ölümünün 100. yılında andığımız Ahmet Mithat Efendi halka okuma zevki aşılamış bir yazarımızdır. Bu sebeple çok sayıda roman ve hikaye kaleme almıştır. Dürdane romanı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde 1881 yılında tefrika edilmiş ve daha sonra kitap haline getirilmiştir. Roman, kahramanlarının adlarını taşıyan beş bölümden meydana gelir. Boğaz'da bir yalıda oturan Dürdane Hanım'ın Mergub adlı sevgilisinden gayrimeşru bir çocuğu olacaktır ve bu durumu ailesinden gizlenmiştir. Dürdane bundan dolayı zor durumdadır. Mergub'un evliliğe yanaşmaması üzerine Dürdane'yi intikam almaya ikna eden yalı komşusu Ulviye Hanım, Mergub'uDürdane'nin yanına getirir, ancak Dürdane intikamını kimsenin düşünemediği bir biçimde alır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/dusus/", "text": "Jean-Baptiste Clamence: Paris'te yaşayan bir ceza avukattır. Albert Camus tarafından 1956'da yayınlanan Düşüş; Modern insanın kendi bencilliği, çaresizliği ve çelişkilerinin romanıdır. Romandan çok bir monolog niteliğinde olup, kitabın ana karakteri Paris'li bir avukat olan Jean-Baptiste Clamence'in kendi ile konuşmalarını konu edinmektedir. Kitap, Clamence'ın Amsterdam'da Mexico-City adlı bir barda tanıştığı bir adamla konuşmaya başlamasıyla başlıyor. Ona kendinden bahseder, hayatından ve çeşitli konulardaki düşüncelerinden bahseder. Başlangıçta kendini düzgün, yardımsever, saygılı, dürüst biri olarak tanıtıp hayatından memnun olduğunu söylese de bu konuşmalar kendisini sorgulamasına neden olur. Hayatının, karakterinin ve davranışlarının ardındaki gerçek nedenleri sorgulamaya başlar. Kitabın anahtar kelimesi 'sorgulamak'. Clamence'ın ceza avukatı olması da bunu desteklemektedir. Zaman geçtikçe Clamence ne kadar bencil, kinci ve kendini beğenmiş biri olduğunu ve yardımseverliğinin arkasında bencillik ve kendini beğenmişliğin yattığını fark eder. Sonra etrafındaki tüm insanlara, minnettar müşterilerine ve ona hayran olan tüm kadınlara rağmen ne kadar yalnız olduğunu fark eder. Aslında şimdiye kadar hepsini bilse de şimdiye kadar hep görmezden gelmiştir. Düşüş kitabının başlığının en önemli tezahürlerinden biri, Clamence'ın Paris'te evine giderken geçtiği bir köprüde bir kadının intiharına tanık olmasıdır. Kadının köprünün kenarında durmuş denize baktığını görünce umursamadı ve yoluna devam etti. Köprüden iskeleye çıkarken, suya 'düşen' kadının sesini duyar. Şaşırdığı yerde donup kalıyor. Arkasına bakamıyor, bir adım bile atamıyor. Bir süre sonra arkasına bakmadan yoluna devam eder. Bu, Clamence'ın kendisine ve çevresine ne kadar yabancılaştığını gösterir. Albert Camus çağdaş düşün ve yazın dünyasındaki saygın yerini yalnızca oyunlarıyla da, yalnızca Sisifos Söyleni ve Başkaldıran İnsanla da alırdı belki. Ama Camus'yü Camus yapan öncelikle anlatı yapıtlarıdır. Yabancı (1942), Veba (1947) ve Düşüşse (1956) bu yapıtlar arasında üç büyük doruktur. Ancak, kimi yazınseverler bu üç başyapıt arasında daha çok Düşüşü yeğlerler. Bu kitap, herhangi bir düşünce ya da savı özellikle öne çıkarmaya çalışmadan, yalın bir anlatım ve özgün bir kurgu içinde, zengin bir düşünce duygu yüküyle, çağdaş dünyayı ve insanlarını derinlemesine sorgulayıp yargılar, çirkinliklerini ve düşkünlüklerini sergiler. Ama aynı zamanda, bu dünyada yaşayan, dolayısıyla şu ya da bu biçimde, şu ya da bu ölçüde onun sorumluluğunu taşıyan bireyler olarak tek tek her birimize bir ayna tutar, eski avukat Jean-Baptiste Clamence'ın öyküsü aracılığıyla, bize kendini tehlikeye atmadan yaşayanların, yani hepimizin ve her birimizin benzersiz öyküsünü anlatır. Düşüşün yayımlanmasından bir yıl sonra Camus'nün Nobel Ödülünü kazanması bir rastlantı olmasa gerek."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/duygusal-egitim/", "text": "Roman, 1848 devrimi ve İkinci Fransız İmparatorluğu sırasında genç bir adamın hayatını ve yaşlı bir kadına olan sevgisini konu edinmiştir. Ayrıca Flaubert, kahramanın deneyimlerini kendi yaşamına dayandırır. Frederic Moreau, Parisli zengin bir bankacı olan Dambreuse ile tanışmasını öneren çocukluk arkadaşı Deslauriers ile arkadaşlığını yeniden alevlendirir. Dambreuse için çalışan komşusu M. Roque'un tavsiye mektubu ile Paris'e gider. Ancak Dambreuse ile tanışması pek başarılı olmaz. Frederic, Paris'teyken tesadüfen Bay Arnoux ile tanışır ve romanın başında bu adamın karısıyla tanışır ve ona aşık olur. Birkaç ay Paris'te dolaşır. Hikaye başladıktan bir yıldan biraz daha uzun bir süre sonra, Frederic bir öğrenci protestosundadır ve Bay Arnoux'nun dükkanında çalışan Hussonet ile tanışır. Dükkanda buluşan bir arkadaş grubunun parçası olur. Sonunda Bay ve Bayan Arnoux ile akşam yemeğine davet edilir. Aynı zamanda eski arkadaşı Deslauriers de Paris'e gelir. Frederic, Bayan Arnoux'ya takıntılıdır. Arkadaşının dikkatini dağıtmak için Deslauriers onu bir kabareye götürür ve orada Bay Arnoux ve metresi Matmazel Vatnaz ile tanışırlar. Frederic, mali zorluklar yaşayan annesine eve dönmeye ikna edilir. Evdeyken komşusu Bay Roque'un kızı Louise ile karşılaşır. Amcasının ölümüyle maddi sorunları hafifler ve tekrar Paris'e gitmek üzere yola çıkar. Frederic Paris'e döndüğünde, Arnoux çiftinin artık yaşadıkları yerde kalmadıklarını öğrenir. Şehri aramaya başlar ve sonunda grup arkadaşlarından biri olan Regimbart ile karşılaşır. Arnoux'nun maddi sıkıntıları olduğunu ve artık bir çömlek tüccarı olduğunu öğrenir. Arnoux, Frederic'i başka bir metresi Rosanette ile tanıştırır. Frederic, Rosanette'den hoşlanıyor ve Pellerin, Frederic'e kızın portresini çizer. Bayan Arnoux, kocasının aldattığını öğrenir. Frederic, Deslauriers'e para sözü verir, ancak parayı ödeyemeyen Arnoux'ya borç vermek zorunda kalır. Deslauriers ve Frederic dağılır. Mali durumu çözmek için Frederic, bu kez kendisine bir pozisyon teklif eden Dambreuse'a döner. Frederic, Bayan Arnoux ile randevusuna gitmez, onun yerine onu çömlek atölyesinde ziyaret eder. Bayan Arnoux, Frederic'in tavsiyesine yanıt vermiyor ve Frederic Paris'e döndüğünde Rosanette'in ayak izlerini takip eder. Frederic'in sorunları artar ve eve dönmesini öneren Deslauriers ile tekrar karşılaşır. Eve dönen Frederic, komşusunun kızı Louise'e aşık olur ve onunla nişanlanır. Deslauriers bu haberi üzgün Bayan Arnoux'ya iletir. Frederic, Paris'te tamamlaması gereken işleri olduğunu söyler ve Paris'e gittiğinde Bayan Arnoux ile tanışır ve ikisi birbirlerine olan aşklarını itiraf ederler. Özel olarak buluşmayı ayarlarlar, ancak Bayan Arnoux'nun oğlu ciddi şekilde hastalanır. Frederic, Madam Arnoux'nun yokluğundan habersiz ve habersiz, Rosanette ile yatar. Devrimin ortasında, Frederic siyasi yazılarıyla arkadaşlarının ve Bay Dambreuse'un saygısını yeniden kazanır. Rosanette ile birlikte yaşayan Frederic, Bay Arnoux ile devam eden arkadaşlığını kıskanıyor ve onu onunla birlikte kırsala gitmeye ikna eder. Frederic döndüğünde, onu bulmak için Paris'e gelen Louise ve babasıyla Dambreuse'un evinde yemek yer. Louise, Frederic'in ilişkisini anlar. Frederic, Bayan Arnoux ile buluşur ve Bayan Arnoux'nun neden toplantıya gelemediğini öğrenir. Bu karşılaşma sırasında Rosanette ortaya çıkar ve hamile olduğunu duyurur. Frederic, sosyal statü kazanmak için Bayan Dambreuse'u baştan çıkarmaya karar verir. Başarılı olur ve Bay Dambreuse kısa süre sonra ölür. Bu arada, Bay Arnoux sonunda mali sıkıntılardan bunalır ve ülkeyi terk etmeye hazırlanır. Miss Arnoux'yu kaybetme riskini göze alamayan Frederic, Miss Dambreuse'dan para ister, ancak Arnoux çiftinin ülkeyi terk etmesini önlemek için çok geçtir. Bayan Dambreuse, Frederic'in para istemesinin gerçek nedenini öğrenir. Frederic çocukluğunun geçtiği eve döner ve Louise'i orada bulmayı umar, ancak Louise'in ondan vazgeçtiğini ve Deslauriers ile evlendiğini öğrenir. Frederic tekrar Paris'e döner. Yıllar sonra Bayan Arnoux ile tanışır ve ona sonsuz aşkına yemin eder. Bir aradan sonra Deslauriers ile tanışır ve roman, geçmişin hikayelerini değiştirerek başlangıcını bitirir. - 19. yüzyılın en etkili romanlarından biri olarak kabul edilen eser, George Sand ve Emile Zola gibi çağdaşlar tarafından övgüyle karşılanırken Henry James tarafından eleştirilmiştir. - Romanın tonu ironik ve kötümserdir. Bazen Fransız toplumunu hicvetmektedir. XIX. yüzyıl Fransız edebiyatının başyapıtlarından biri sayılan ve XX. yüzyıl romanını şekillendiren, hatta çağdaş romanın öncüsü olma niteliğini taşıyan Duygusal Eğitim, arka planında Flaubert'in en ince ayrıntısına kadar gözlemleyip analitik bir zekayla kusursuzca aktardığı Temmuz Monarşisi, 1848 Devrimi ve II. Cumhuriyet dönemiyle tarihçilerin de başvuru kitaplarından biri olmayı başarmış bir yapıttır. Paris'e eğitim almak üzere gelen on sekiz yaşında taşralı bir genç olan Frederic Moreau'nun, sanatı, siyaseti, dostluğu, iktidar hırsını ve saf aşkı öğrenip deneyimlemesinin; monarşi, cumhuriyet ve imparatorluk arasında gelgitler yaşayan Fransız toplumunda kendine bir yer edinme arayışının, başka bir deyişle kayıp bir gencin hikayesidir. Zengin bir sanat tüccarının eşi olan Madam Arnoux'ya duyduğu aşk ve içinde yaşadığı dünyayla kurduğu ilişkiler sonucunda, birer birer yanıp kül olan hayallerin ve yanılsamaların büyüttüğü Frederic'in hikayesi, aynı zamanda yürekleri hınçla dolu tüm gençlerin de hikayesidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/efendi-ile-usagi/", "text": "Vasili Andreyiç: Servetine servet katmak isteyen son derce aç gölü bir adamdır ve hikayedeki efendidir. Nikita: Her denileni yapmaya alışmış ve ezilmeyi fazlası ile kabul etmiş bir insandır. Kitap insanların birbirine ne denli muhtaç olduğunu ele almaktadır. İnsanların birbirine muhtaç olmaları ve eşit yapıda olmamaları en ince ayrıntısına kadar işlenmektedir. Kendini ötekileştiren insanların hayattan neler alabileceğini ya da neler kaybedebileceğini okuyuculara sunmaktadır. Olay 1870 yılının kış mevsiminde geçmektedir. Yortu adını verdikleri bir Hristiyan Bayramı kutlamasından hemen sonraki günler de, Kilise Yönetim başkanı olan ve aynı zamanda tüccarlık yapan Vasili Andreyiç Brehunov kiliseyi hiçbir şekilde bırakıp kendi işlerine bakamamaktadır. Konuklarını ağırladıktan sonra kendi işinin başına geçmeyi planlamaktadır. Nikita ise yaşamını uşaklık yaparak geçirmeye çalılan biridir. Oldukça yaşlı görünen bir köylü gibiydi. Ancak tercih edilmesinin bir sebebi bulunmaktaydı. Nikita hem çalışkan biridir hem de son derece sessiz bir yapıya sahiptir. İçkiyi ise uzun yıllar önce bırakmıştır. Nikita olabilecek en az ücretle dahi çalışmayı kabul etmektedir. Ancak eşi Mafra son derece becerikli bir kadındır. Mafra Nikita'nın çalıştığı tüm ücretleri almaktadır. Nikita'nın efendisi her zaman maddiyata önem vermektedir. Maddiyat uğruna birçok farklı adım atmaktadır. Yine bu sebepten uşağını da yanına alarak karlı ve fırtınalı bir günde yola çıkmıştır. Ancak gidecekleri yere varmadan durdukları bir köyde yanlış yola girdiklerini fark ederler. Isınmak ve dinlenmek için İsa adında bir köylü burada kalmalarını önerir. Ancak efendi Vasili Andreyiç çok işlerinin olduğunu ve bu yüzden burada kalamayacaklarını söyler. Yola devam ettikleri sırada fırtına daha da çok artmaktadır. Artık yol izleri dahi hiçbir şekilde belli olmamaktadır. Yolda giderken tipinin de iyice artması ile yol tamamen görünmez bir hal almıştır. Nikita ve efendisi yolu bulmaları için kendilerini tamamı ile ata teslim etmişlerdir. Yola devam ederken bir eve denk gelirler. Kapısını çaldıklarına yaşlı bir adam ve genç biri kapıyı onlara açar. İçeri girip ısınmaya çalışırlar. Çay ve viskiler içilir ve ısındıktan hemen sonra kalkmaya arar verirler. Her ne kadar ev sahibi kalmaları konusunda ısrar etse de Nikita'nın efendisi onu dinlemez ve kalkmak konusunda nettir. Nikita yalnızca başkalarının isteklerine göre hareket etmeye alıştığından istese de istemese de efendisi ile gitmek zorunda kalır. Yolculuk yapmak için önlerindeki tek ve en büyük engel fırtınadır. Ancak Nikita'nın efendisi bu duruma neredeyse hiç aldırış etmemektedir. Devam ettikleri yolda at bir anda durur. İçgüdüsel bir tehlike olduğunu hissetmektedir. Nikita sorunun ne olduğuna bakmak için araçtan iner ancak uçurumdan aşağı düşer. Son derece uzun gayretler sonucunda düştüğü yerden çıkar. Vasili Andreyiç geri dönmeleri gerektiğini söyler ancak önlerinde bir uçurum olduğundan geri dönmeleri mümkün değildir. Geceyi durarak geçirmeye karar verirler. Vasili kalın kürkünün içerisinde pek üşümemektedir. Ancak kurt seslerinden korktuğundan uyuyamaz. Daha sonrasında ata biner ve oradan ayrılır. Nikita'yı hiç düşünmez. - Kitapta sınıf farklılıkları ele alınır. - İlk yayınlanma tarihi 1835 yılıdır. Bazı kaynaklara göre ise kitabın yayınlanma tarihi 1900 yılıdır. - Bu kitapta ilgin olan nokta ise Tolstoy'un da yazdığı öyküdeki uşak gibi kitabının yayınlanmasından 10 yıl sonra bir kış günü istasyonda donarak ölmesidir. - Adeta kitabında yazdıklarını farklı bir zaman diliminde farklı sebepler ile yaşamış ve kitabın sonunu kendi hayatında görmüştür. Efendi ile Uşağı, hayalini kurduğu ve zenginliğini arttıracak koruyu rakiplerinden önce satın almak isteyen Vasiliy Andreiç'i, yardımcısı Nikita ile birlikte karlı ve fırtınalı bir havada yollara düşmeye iten ve hayatının seçimi ile karşı karşıya bırakan dürtüyü anlatırken aynı zamanda sınıf farklılıklarının çarpıcı bir örneğini ortaya koymaktadır. Sergi Baba'da ise acıyla son bulan bir aşk macerasının ardından manastıra kapanan genç bir adamın zaman içindeki değişimine, yaşam amacını ararken deneyimlediği içsel çatışmalara ve Rus edebiyatının usta kaleminin insan zihninin yeni bir noktasını aydınlatışına tanıklık ederiz. Hayata bakışını karşıtlıklar üzerine şekillendiren Tolstoy'un bir insanın ancak başkasının acısını duyarsa insan olabileceğini vurguladığı bu öykülerini Mehmet Yılmaz'ın özenli çevirisiyle sunuyoruz. Kullanılacak Reklam Mecraları: Bu kitabın hedef kitleye tanıtımını yayınevimize ait sosyal medya hesapları üzerinden yapmayı planlıyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/efrasiyabin-hikayeleri/", "text": "Ölüm: Kara cüppe giymiş cüsseli, boylu posludur. İşine sadıktır. Yanında vadesi dolanların yazılı olduğu kara kaplı bir defter taşımaktadır. Cezzar Dede: Torunlarına masal anlatmayı seven yetmişlik bir ihtiyardır. Kendisinin anlattığı hikayeler okuyucuya sunulur. Apturrahman: Külhanbeyi bir karakterdir. Ölüm ile oyun oynar ve kaybeder. İnsanların canını alma görevini yerine getirirken bir zorbayla oynadığı oyun sonucunda farklı bir yolculuğa çıkacak ve anlattığı hikayelerle bizi de yanında götürecek, bazen üzecek, bazen gülümsetecek, en önemlisi bizleri düşündürecek ve bize hayatın gerçek yüzünü mistik ve mizahi bir kurgusal düzeyde konu edinir. Ölüm; Ailesine ilgi duymayan, insanları taciz eden, burnunu umursamayan bir zorbanın canını almaya gelmiştir. Zorbanın çok kurnaz olduğu ortaya çıkar ve ona oyun oynamayı teklif eder. Oyunu kazanırsa, ona bir 100 yıl daha hayat verecek. Oyun için 4 kişi olmalı ve zorbanın yanında bir eşe ihtiyaç vardır. Ve oyunu kaybederse, ikisi de ölmeyi kabul edecekler. Bu sırada kara defterindeki listesine bakan Ölüm; Sonra Cezzar adında bir dede olduğunu görür. Adam iyi niyetli, sevecen, tecrübeli, hali vakti yerinde, ölüme hazırlıklı, zamanını torunlarına masal anlatarak geçiriyor. Cezzar Dede'ye ölüm gelir. Dede o sırada torunlarına masallar anlatır. Ölümün zorluk çekmeyeceğini ve onunla gideceğini bilen dede, kendisine merakla bakan torunlarına bir peri masalında anlatır; Efrasiyab Hazinesini bulacağım, seni almaya geleceğim der ve gider. Kitabın adını da buradan almıştır. Ölüm, Cezzar Dede'yi takım arkadaşı olarak alır ve 4 kişi oyuna başlar. Zorba oyunu kaybeder ve bunun sonucunda arkadaşına merhamet eder. Cezzar Dede kazanır ve Ölüm bu yüzden ondan bir şey istemesini söyler. Cezzar Dede ve Ölüm birer hikaye anlatmak için anlaşırlar. Ölüm, Cezzar Dede'ye her hikaye için fazladan bir saat ömür verecektir. Sürrealizmin hakim olduğu 4 temaya dayalı ilginç, düşündürücü ve örnek hikayeler anlatırken. Uçan bir leylek veya bir devin getirdiği beş yaşında bir bebek görebiliriz. , altına dönüşen insanlar vb.) Ölüm listede adı geçen başka bir kişinin peşine düşecek ve Uzun İhsan adlı bu kişiyi İstanbul sokaklarında kovalayacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/efruz-bey/", "text": "Efruz Bey: Gerçek adı Ahmet olan ve varlıklı bir ailenin oğlu olarak Nişantaşı'nda yaşayan Efruz Bey, okumayı sevmeyen ve okumayı gereksiz gören, bilgisizce fikirlerini ifade eden ve düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyen kibirli ve kurnaz bir adamdır. Hürriyete Layık Bir Kahraman: Namık Kemal, Midhat Paşa, Rıza Tevfik , Selim Sırrı , Giuseppe Verdi, bazı imparator adları. Asiller Kulübü: Yusuf Pinko, Sultan I. Osman, Lord Johnson Sgovat, Ludwig van Beethoven, Verdi, Richard Wagner, Prof. Verşinker. Tam Bir Görüş: Cicero, Emile Durkheim, Ahfeşin Keçisi, Damat İbrahim Paşa, Nedim. Bilgi Bucağında: Max Nordau, Sefa ile Cefa, Amasya Taritti Müellifi, Ressam Dersimi, Necip Asım , Ahmet Refik , Hüseyin Hüsameddin Yasar, Rıza Tevfik, Rigaden, Max Linder, Milaslı Hakkı, Abdülhak Hamit , Manon Lesko, Kamelyalı Kadın, Rafael, Cenap Şahabettin, Abdulaziz Çaviş, Halit Ziya , Omiros, Tevfik Fikret, Emil Berjera. Açık Hava Mektebi: İsmail Hakkı, Ressam Hulusi, Ethem Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ernest Renan. Romanda adı geçen ya da bazı özellikleriyle birbirine benzeyen gerçek kişiler, çoğu romanda görüldüğü gibi olayları yönlendiren roman karakterleri değildir. Düşünceleri, yaşamları, eserleri ve bazı özellikleriyle romanda yer alırlar ve çoğunlukla Efruz karakteri üzerindeki etkileriyle romana yön verirler. Tahir Alangu'ya göre bazı karakterlerin hangi gerçek insanlardan esinlendiğini ancak o dönemde yaşayanlar anlayabilir. Ömer Seyfettin'in askerlik yaptığı yıllar ve şehirlerdeki otobiyografik izleri ile İstanbul'da öğretmenlik ve yazarlık yaptığı dönemler arasındaki paralellikleri inceleyen bir makale Hars dergisinde yayımlanmıştır. Romanda Osmanlı Devleti'nin son döneminde siyaset, bilim, Türkçülük, köylülük, eğitim, felsefe gibi akımlar ele alınmış, bu akımlar ve onların temsilcisi olan gerçek kişiler, Osmanlı'nın eylemlerinde ve değişken kişiliğinde bir araya getirilmiştir. Ömer Seyfettin, Vakit gazetesinde ilk tefrika edildiğinde yazdığı aşağıdaki giriş yazısında bunun beş uzun öyküden oluşan bir roman olacağını belirtse de amacına ulaşamamıştır. Roman, her biri uzun bir kısa öykü olarak kabul edilebilecek beş bölümden oluşmaktadır. Fikirleri, karakteri, tavırları ve hatta kılık değiştirdiği Efruz Bey, şişman, pohpohlayıcı, vasıfsız bir insandır. Efruz, her devirde her nabzı takdir eden, meçhul ve şerefsiz bir şahsiyettir. Üst düzey insanlara yakın olmaya çalışır, değişen durumlara göre ilgi alanlarını gözetir ve küstahlığıyla şöhret peşinde koşar. Gerçek adı Ahmet olan ve varlıklı bir ailenin oğlu olarak Nişantaşı'nda yaşayan Efruz Bey, okumayı sevmeyen ve okumayı gereksiz gören, bilgisizce fikirlerini ifade eden ve düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyen kibirli ve kurnaz bir adamdır. Efruz Bey, İkinci Meşrutiyet'in ilanından hemen sonra Meşrutiyet taraftarı olmuş ve anayasayı kendisinin ilan ettiğini iddia ederek halk kahramanı olmuştur. Üç gün sonra tutuklanıp kısa bir süre sonra serbest bırakıldığında halk bu kahramanı hemen unutur. Zengin arkadaşlarıyla birlikte asalet unvanını seçen ve Prens Efruz dö Kızıl unvanına layık görülen Efruz Bey, arkadaşlarının yasadışı kumardan yakalanmasıyla bu tutkusundan vazgeçer. Hikayede Efruz Bey, Türk Ocaklarını ima ederek Bucak adlı dernekte çeşitli konularda konferanslar vermekte ve verdiği yanlış bilgilerle cahilleri aldatmaktadır. Yayınladığı kitap satılmayınca Bucak'tan kovuldu ve uzun süre ortalarda görünmez. Hikayesinde köylüyü ve köylüyü öven Efruz Bey, arkadaşlarıyla gittiği bir köyde bu görüşlerinde yanıldığını gösteren olaylar yaşar. Tembel bir okul müdürü ile ders vermeyi planlayan Efruz Bey, okul müdürünün pes etmesiyle yine planını gerçekleştirmek için yola koyulur. Teknesi Yalova'ya sürüklenince bu niyetinden vazgeçer. Hikayesinde Efruz Bey, hikayesini eleştirdiği yazarla çayır, çimen kelimelerinin anlamı hakkında uzun ve anlamsız bir tartışmaya girer ve yanıldığını kabul etmez. - İlk olarak 10 Aralık 1919 tarihinde yayımlanmış, beğenilmesi üzerine öykünün ana kahramanı Efruz Bey'in yer aldığı beş hikaye daha yayımlanmıştır. EFRUZ BEY, 1908'den Birinci Dünya Savaşı ortalarına kadar uzanan devrin romanıdır. Edebiyat dünyamızda, Ömer Seyfettin'in Don Kişotu diye anılan bu eserde, Türkiye'nin o dönemdeki siyaset, bilim, Türkçülük, köycülük, eğitim, felsefe vb. akımları ele alınmış ve bu akımların temsilcisi olan kişiler, adları değiştirilerek Efruz Bey'in kişiliğinde biraraya getirilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/efsun/", "text": "Kenan Kaya: Baba sevgisini yaşayamamış, babası tarafından yokluk ve hiçlikle cezalandırılmış birisidir. Aşkı bulup kaybedenlerdendir. Bakır Ağa: Kenan'ın kağıt üzerindeki babasıdır. Zengin, nüfuslu ve bir o kadar da gaddar bir adamdır. Sinem: Kenan'ın annesidir. Kocasından her türlü şiddeti gören kimsesiz bir kadın, çocuğunu korumak için yaşanılanları sineye çekmeye mecbur kalır. Feyzi Gonca : Bakır ağanın Edremit'te ki çiftliğinde kahyadır. Sinem'i ilk gördüğü gün ona aşık olmuştur. Kenan'ın gerçek babasıdır. Mercan: Efsun'un annesi, Kenan'ın ilk aşkıdır. Yaşadığı köyü yaptığı resimlerle renklendiren, sanatçı ruhlu, zarif bir kadındır. Kibar: Caner'in öz annesi olmamasına rağmen, terzilik yaparak onu büyütüp okutan güçlü bir karakterdir. Efsun: Mercan'ın kızıdır. Lübnan'da suikaste kurban giden babasının ölümünü araştırmak için kendisi de gazeteci olur. Caner: Turizm ve Otelcilik bölümünü okurken bir yandan çalışan yirmi beş yaşındaki genç adam Kenan Kaya'nın oğlu, Feyzi Gonca'nın da torunudur. Kenan Kaya, yıllar önce yaşayamadığı aşkı, bu defa senaristliğini kendisinin yaptığı bir formda, kendi deyimiyle Sevda imalatçılığı ile yaşamanın peşindedir. Bu proje aşk romanı için seçilen kişi Caner'dir. Kenan'ı buna iten nedenleri bilmek için biraz eskiye onun geçmişine göz atmamız gerekiyor. Kenan'ın babası Bakır Ağa; Zengin ve nüfuzlu bir adam, annesi Sinem ise aksine gariban ve kimsesiz bir kadındır. Bakır Ağa kendi yetersizliklerinin sorumlusu gibi gördüğü oğlunu ve eşini sevgiden mahrum bırakarak, fiziksel ve psikolojik şiddetin birçok türünü uygulayarak onları cezalandırır. Ana oğul açlığını çektikleri bu sevgiyi bir çiftlik kahyası olan Feyzi Efendi'de bulurlar. Feyzi Efendi onlara hayatı boyunca kol kanat gerecek, Sinem'le aralarındaki sırrı ölene kadar taşıyacak kadim bir dost olur. Kenan'ın annesinin ölümüne intihar süsü veren babası Bakır Ağa da Sinem ile aynı sonu yaşar. Bakır Ağanın tek varisi Kenan artık babasının servetinin sahibidir. Üniversiteyi okurken tanıştığı Mercan hayatının aşkı olur. İki sevgili evlilik hazırlığı yaparken, Kenan'ın başka bir kadınla olan ilişkisinin açığa çıkmasıyla ve bu yasak aşkın meyvesi olan bebeğin haberiyle ikili ayrılır. Genç adam Mercan'ı kaybetmekle kalmaz, erken doğum yapan sevgilisini ve oğlunu da kaybeder. Mercan, ayrılıklarından bir süre sonra Lübnanlı bir gazeteciyle evlenip Beyrut'a yerleşir. Efsun adında bir de kızı olur. Mercan kocasının ölümünden sonra Çanakkale'ye yerleşir. Efsun da babası gibi gazeteci olur. Doğumda öldü zannedilen Kenan'ın oğlu Caner' i bir başka kadın kendi çocuğu gibi büyütüp okutmuştur. Bu bilgilerin hepsini yıllar sonra Fevzi Kahya'dan öğrenir. Mercanla yaşayamadığı aşkı, Efsun ve Caner'e yaşatmanın yollarını arar. Hazırladığı projede bu iki genci konsepti aynı lakin alanları farklı olan işlere alır. İki genç birbirlerinden habersiz, diğerinin yaşadığı yerleri gezip aşina olur, yapay bir paylaşım edinirler. Sona bir adım kala, gençler bunu fark ederler ve Kenan Kaya o hayalini kurduğu aşk romanını istediği gibi sonlandıramaz. Romanın sonunda Caner, babasının hikayesini öğrenince en başta ona kızsa da daha sonra anlayış gösterir. Her şeyin sonunda Kenan'ın hayalindeki aşk romanı gibi olmasa da, Efsun ve Caner kendi aşk hikayelerini yazacaklardır. - Yazar 2020 yılında yazmaya başladığı eserinin asistanlığını kızları ve eşi yapar. - Hikayede bahsi geçen yerler yazarın hayatı boyunca gitmediği yerlerden seçilir. Beyrut, Girit, Gümüşhane, Çanakkale , Edremit, İstanbul'un bazı mahallelerini ve diğer yerlerin çoğunu hiç görmemiştir, kızlarının internetten yaptıkları araştırmalar sonucu hazırladıkları raporlardan yola çıkarak hazırlar. Tıpkı romanın içeriğinde de olduğu gibi- belki de biraz manidar bir biçimde asistanlarının araştırdığını kendisi romanlaştırır. Çağdaş bir aşk hikayesi olarak da nitelendirilebilecek olan Efsun, Selahattin Demirtaş'ın artık iyice demini almış edebiyatçılığının son ürünü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/efsuncu-baba/", "text": "Efsuncu Baba : Büyüyle, simyayla, tılsımla uğraşan; define aramak, madeni altına çevirmek, yıldız namelerden alemin sırrını çözmek gibi heveslere kapılmış bir karakterdir. Agop : Kitabın başkarakterlerinden olan Agop, kurnaz bir ermeni gencidir. Krikor : Kitabın diğer genç karakterlerinden olan ermeni delikanlıdır. Büyücülük, Tılsım, muska gibi konularla insanların saflığını ele alınarak nasıl kandırıldığını konu edinmiştir. İki arkadaş ip sarma işiyle uğraşıyorlar. Çalıştıkları yer yerin altında. Bir gün Ebulfazl Enveri Efendi çalıştıkları mağaraya girer. Adamın öyle tuhaf bir görünüşü var ki Agop ve Kirkor'un dikkatini çekiyor. Enveri mağaranın içine adımlarını atarken garip bir şekilde duvarlara doğru bir şeyler mırıldanır. Mağarada çalışan iki adamın dikkatini çeken bu olay, onların sohbeti bırakmalarına neden olur. Enveri'nin iki arkadaş tarafından kendisine yardım için gönderilen melek olduğunu iddia eder. Daha doğrusu Enverİ durumu böyle sunuyor. Enveri bu mağarada büyük bir hazine olduğunu iki arkadaşa bildirir. Bu durumu ve duvardaki resimleri öyle yorumluyor ki iki arkadaş onun gerçekten bir melek olduğuna inanıyor. Enveri aslında simyacılardan Nasrullah Efendi'nin oğludur. Nasrullah Efendi, altın bileşimi ile efsanevi şimşir taşını bulmak için büyük çaba sarf etmiştir. Ne yaptıysa bu sırrına ulaşamamıştır. Vefat edince kütüphanesini oğlu Enveri'ye vasiyet etmiştir. Enveri, çocukluğundan beri babasından böyle şeyler görmüştür. Büyünün babasının ölümünden sonra da devam ettiğine inanmış ve bunu böyle bilmektedir. Babasının devasa kütüphanesinde yaptığı araştırmalar sonucunda İstanbul'daki tüm hazineleri gösteren bir kitaba ulaşır. Hazine Edirnekapı ile Topkapı arasında gömülüdür. Anahtar Binbirdirek'teydi. Lahur ve Mahur'u evinde misafir etmeye başlar. Bu ikisi tılsımı ararken Enveri'nin kızına talip olurlar. Enveri ise kızının davasını şanssız günlere denk geldiği için reddeder. Tüm zihnini sadece hazineyi bulmaya adar. Lahur ve Mahur melekleri de alarak kuyuya inerler. Mahur zorla ikna edilerek kuyunun dibine iner. Kuyunun başında Enveri dua etmeye başlar. Dua etmeye başladıktan sonra Mahur'dan ses kesilir. Böylece tok karnına çalışmaktan ölmek üzere olan Kirkor ve Agop Efsuncu Baba'nın eşi ve kızıyla birlikte yaşadığı konağa taşınmış ve günlerinin tadını çıkarmaya başlamışlardır. - Efsuncu Baba, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın ilk kez 1924 yılında yayınlanan on bölümden oluşan kısa romanıdır. - Olayları mizahi bir çerçevede ve alaycı bir üslupla anlatmayı seven Hüseyin Rahmi, bu romanda insanların hurafeleriyle alay etmiş, onların yanlışlarını ve rivayetlere inanan halkımızın saflıklarını ince bir mizahla eleştirmiştir. - Ayrıca IV. Murat dönemine dair olayları anlatan bir halk hikaye serisinin adı da Binbirdirektir. Efsuncu Baba romanını okurken insanların cahillikle, hurafelerle nasıl kandırıldığını daha iyi anlamanıza yardımcı olacağı gibi, sonuçlarının vermiş olduğu neticelere de şahit olacaksınız. Ebulfazl Enveri hayatın sırrını büyülerde arıyor, gerçeğin ötesindeki gerçekliği istiyor. Ancak bunu yaparken gözünün önündekini göremeyecek kadar körleşiyor. Madeni altına çevirmeyi arzularken; elindeki madenden de oluyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar yine insanın aksayan yönlerini çarpıyor yüzümüze. Komedyaların karakterlerinin yok olmadığını; aksine daha da etrafımızı sardığını anlatıyor. Enveri gibilerin, fikiri olan aklı olmayanların nasıl tehlikeli olduklarını."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ekmek-elden-su-golden/", "text": "Ferman: Sarı saçlı, dolgun gövdeli, renkli gözlü güzel bir kız. Eski zengin bir ailenin torunudur. Duranbeylerin son gelinidir. Saim: Biraz daha yaşlı ama çok da tipsiz olmayan sessiz, sakin bir genç adam. Babası Rasih Bey'in verdiği parayla geçimini sağlar. Numan: Çok yakışıklı ve atletik bir vücuda sahip genç bir çocuk. Bir film yapım şirketinin sahibi. Çalışkan ve akıllıdır. Sosyete hayatını pek sevmez. Şahande Hanım: Duranbeylilerin hanımıdır. Bu sonradan akla gelen bir düşüncedir. Herkese hakaret eder, azarlar. Fakir insanlardan ve hizmetçilerden nefret eder. Kitapta, zengin eski soylu bir ailenin torunu olan Ferhan'ın Duranbeylilerin büyük oğlu Saim ile servetini yeniden kazanmak ümidiyle evlendiği ve bundan pişman olduğu anlatılır. İki arkadaş, mühendis Asaf Bey ve mimar Armenak Efendi, Grand Hotel'de ikindi çayı içmek için oturuyorlar. Onlar sohbet ederken Duranbey'in kadınları otele gelirler. Duranbey halkı, bir kan davası nedeniyle Doğu Anadolu'dan güneye göç eden Duraneyliler, oradaki topraklara sahip çıkar, devlete karşı çıkar ve topraklarındaki halk üzerinde söz sahibi olur. Öldüğünde çocuklarına bir sürü toprak bırakır. Çocuklarının tek oğlu olan Nazir Bey bu kararlılığını koruyamaz. Üç kız ve üç erkek çocuğu olur. İşte az önce gördükleri güzel kızlar, Nazir Bey'in torunları ve torunlarının eşleri. Başlarında bir kadın vardır. Bu Bayan Sahende Hanımdır. Üç kızı ve üç gelini ile otele gelirler, çaylarını içerler ve gösteriş yaparlar. Her iki arkadaş da gelinler arasında Ferhan'ı çok güzel bulur. Ferhan sarışın, tombul, güzel bir kızdır. Ancak Duranbey sakinlerine yeni katıldığı için sosyete hayatına ayak uyduramaz. Gelin dışındaki kızlar kardeş değil, kardeş çocuklarıdır. Nezire içlerinde en zeki olanıdır. Asaf Bey amca derve Asaf Bey de çok sever. Çünkü Nezire çok güzel bir kızdır. Nezire ile biraz sohbet ettikten sonra Nezire bir akşam partisinde ayrılır ve ondan ayrılır. Duranbeylilerin kadınları toplu halde otelden ayrılır. Davet amca dedikleri uzak bir akrabanın evindedir. Evde yemek yedikten sonra eğlenmek için kumarhaneye giderler. Tesadüfen, iki eski arkadaş kumarhanede eğlenir. Tecrübesizliklerini gülerek izler. Amca çok hızlıdır, sırayla bütün kızları dansa götürür. Şahende Hanım her seferinde alınmaması için iltifat eder. Ferhan amcaya çok düşkündür. Kocasına olan fiziksel benzerliği onu etkiler, ancak kocasından daha kültürlü olduğu için onu kocasından daha iyi bulur. Ferhan'a rehber olan Nebile'nin amcasının da ondan hoşlandığını söylemesi onu daha da mutlu eder. Sabah uyandıklarında evin halini gören Ferhan, Duranbey halkının onların özensizliğine alıştığını görmezden gelir. Evin insanları nakış işleyince eve iki köylü gelir. Rasih Bey'in evden gönderdiği erzakları getirirler. Evden çıkarlar ve giderler. O gün Ferhan annesine uğrar. Eski arkadaşı Saliha da yanındadır. Ferhan, Saliha ile zaman zaman seyahat ederdi ama onu partilere, otellere götürmez. Ancak Saliha bundan da memnundur. Arada bir buluşurlar ve seyahat ederler. Akşam Ferhan yine otele gider. Otelde Nezire Asaf Bey ile oturuyor ve Ferhan'ı yanına çağırıyor. Asaf durumdan çok memnun, çünkü iki güzel kızla oturup sohbet etmek ve güzelliklerini izlemek ona zevk verir. Biraz sohbet ettikten sonra iki kız masadan kalkar ve Şahende Hanım'ın yanına giderler. Ferhan otururken çiftlik hayatını düşünür. Kocasından iğrendiğini ve ne yapması gerektiğini düşünür. Çocuğu olmadan, başka birini bulması gerektiğini düşünür. Ferhan, ilerleyen günlerde topluma tamamen ısınır. Herkesin ağzına girer. Bir gün gazetede fotoğrafı yayınlanır. Herkesin dilinde bu fotoğraf var. Kızı ve kızları çekemedikleri için sinirlenirler ve bazıları kızı tebrik eder. Bu sıralarda Ferhan, Numan adında bir sinemacıya aşık olduğu için Saim'den ayrılmaya kararlıdır. Onunla gizli toplantılarla evlenmeyi planlar. Avukatları hazırlarlar ve bunu aileye açıklayacağı gün, Numan'ın Ankara'ya döndüğü kazada vefat ettiği haberini alınca bayılır ve bilincini kaybeder. İki ay sonra hastaneden taburcu edildiğinde, bir daha geri dönmemek üzere ailece çiftliğe giderler. Altı ay sonra Numan'ın babası Osman Bey Saliha'yı bulur ve Ferhan hakkında bilgi alır. Saliha, Ferhan'ın Numan ölmeden önce yeni hamile olduğunu ve şimdi altı aylık hamile olduğunu söyler. Osman Bey, Saliha'ya çiftliğe gitmesini ve orada Saliha için bir ev yapmasını söyler. Ferhan'a yardım etmesini ister. Saliha bu teklifi kabul eder. İki ihtiyar Asaf Bey ve Armenak Efendi her zamanki gibi otelde oturup çaylarını içerken içeri üç kız gelir. Bunlar da yine Duranbeylilerdendir ve Asaf Bey, Bir kervan gelir, bir kervan gider. Tıpkı Duranbey halkının çoğunun ortadan kaybolduğu gibi. Der. birdenbire bağışta bulunmuş işte! Taş atıp da kolları mı yoruluyor? Ekmek elden, su gölden! Çalışan köylü, veren toprak, koruyan hükümet, kazanan da büyük toprak sahipleri! Cahilcesine, kültürsüzcesine, ne yaptıklarının farkında olmadan yiyorlar.'Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdan Refik Halid Karay, kırsal kesimden şehre gelerek bilinçsiz bir savurganlıkla yaşayan, zengin Duranbeyli ailesinin şehir hayatına olan yabancılığını, bu yabancılığı maddi imkanları sayesinde gizleme çabalarını ve ailenin güzel gelini Ferhan'ın aile içinde yaşadığı uyumsuzluğu derin karakter tahlilleriyle sinema filmi tadında anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/el-kizi/", "text": "Nazan: Teyzesinin yanlış telkinleriyle büyüyen, yetim, kaderci, dertli, ağzı ve dili olmayan, hatta ayıp olarak kocasına sevimli ve yakın görünmeyi öğrenmiş naif ve yalnız bir gelin. Hacer: Nazan'ın tam tersi karaktere sahip olan kıskanç bir kaynana. Süse, kediye, dedikoduya, gezmeye, toz almaya, eğlenceye, açgözlülüğe ve yaramazlığa düşkündür. Mazhar: Eşi Nazan'a sahip çıkmaya çalışan annesinin huylarını bilmesine rağmen Nazan'ın çekingen ve içine kapanık havasına bir türlü hakim olamayan iyi kalpli bir avukattır. Haldun: Mazhar ve Nazan'ın doktor olduğu ortaya çıkan oğlu. Üzücü bir tesadüf sonucu annesiyle tanışsa da elinde sadece acılarla dolu bir hayat hikayesi kalır. Orhan Kemal, El Kızı romanıyla birey ve toplum, gelin ve aile ilişkisi, mahalle hayatı, kadının toplumdaki yeri ve kadının ötekileştirilmesini konu ediniyor. Balıkçılar, fırtına sonrası parmağında elmas yüzük olan bir kadının cesedini bulur. Asil bir kadının yüz ifadesine sahip olan bu kadın, açlıktan ve sefaletten ölmüş gibi görünmektedir. Kadının parmağındaki pırlanta yüzük çok dikkat çekicidir. Nazan'ı küçük yaşta anne ve babasını kaybeden teyzesi büyüttür. Çok güzel bir genç kız olan Nazan yetim büyüdüğü için içine kapanık, sesini çıkarmayan, her şeyi içine atan, karşı çıkmayı ve hayır demeyi bilmeyen bir mizacı vardır. Topuklarına kadar uzanan sarı saçları ve güzel gözleri ile teyzesinin evinde bir sığınak gibidir. Karşı apartmanda oturan hukuk fakültesi öğrencisi Mazhar, Nazan'ı çok sevmiş ve sonunda Nazan'ı onunla evlenmeye ikna etmeyi başarmıştır. Nazan teyzesinin yanında sığınak olarak yaşadığı için Mazhar'la evlenmek bir kurtuluştur. Sonunda Nazan ve Mazhar evlenirler ama Nazan'ın asıl dertleri evlilikle başlar. Nazan'ın kaynanası Hacer şeytani bir kadındır. Yaşına bakmaksızın aşırı derecede makyaj yapan ve süsleyen bu kadın aynı zamanda oğlu eve gelene kadar orada burada dolaşan bir kaynanadır. Gençliğinde zengin konaklarında hizmetçilik yapan Hacer, o günlerin tadını çıkarıyormuşçasına gösterişli bir hayata öykünür. Köşklerde hizmetçi olarak çalışırken her türlü yalanı, fitneyi, entrikayı görmüş ve öğrenmiş, konaktaki beyefendilerin neredeyse tamamıyla gönül bağı kurmuştur. Birçok evlilik yapmasına rağmen hayatından vazgeçmemiş, konaklarda yaşadığı maceraları bırakmak istememiştir. Son olarak evli bir kadınken aynı zamanda Mazhar'ın babası olan bir memurla kaçmış, ancak memur olan kocası Mazhar'ın babası ölünce tekrar eski kocasına sığınır. Oğluyla birlikte dönüp kabul edildikten sonra fettanı bırakıp oğlunu büyütmek için çaba sarf eder. Ancak Nazan, Hacer için oğluyla arasına giren bir El Kızından başka bir şey değildir. Nazan'ın sessizliğinden yararlanarak onu ezmeye başlar. Gezmeye ve eğlenmeye düşkün bir kadın olan Hacer, Nazan'ı bir türlü kabullenemez. Nazan'ın sakinliği onu çılgına çevirmektedir ve Nazan'ı oğluna layık bir gelin olarak görmemektedir. Oğlu Mazhar'ın paşanın kızlarına layık olduğunu düşünen Hacer, oğlunu Nazan'dan kurtarmak için Nazan'ı ezer ve Nazan'ın gitmesini sağlamaya çalışır. Nazan'ın bir çocuğu olmuştur ama Hacer oğlunu bile Nazan'dan uzak tutmaya çalışır. Nazan ise kayınvalidesi Hacer'den korktuğu için kocası Mazhar'dan uzak durmaya başlamıştır. Öyle ki Nazan, oğlu Haldun'a yaklaşmaktan bile korkar hale geldi. Geceleri torununun yanında yatan Hacer, gündüz yürüyüşe çıktığında torununu da yanına alır. Nazan yürümeyi bilmiyor, vaktini yerleri temizleyerek, çamaşır yıkayarak ve yemek yaparak geçirir. Hacer'in aksine makyaj yapmayı, giyinmeyi, parfüm sürmeyi, saçını yapmayı, kendine bakmayı bilmez. Eşinden ilgi bekleyen Mazhar ise kayınvalidesinin korkusundan kendisine sendiyen Nazan'ın suskunluğunun ve davranışlarının nedenlerini anlayamaz. Nazan ise korkudan bir şey söyleyemez. Mazhar aslında annesinin huylarını iyi bilir ve hatta karısına acır. Annesinin yaşına aykırı giyinip süslenmesinden de rahatsız olur. Hatta kıskançlık nöbetlerine girmesi ve kavga etmesi onu da rahatsız eder. Ancak Nazan, kocasına Hacer'den hiç şikayet etmemiştir. Her zaman her şeyi kendi içine atar. Mazhar, karısına hediyeler alarak yakınlaşmaya çalışır ve sonunda ona değerli bir yüzük alır ve onu kıskanmasın diye büyükannesine göstermemesini ister. Mazhar, bu yüzük sayesinde Nazan'ın mutlu olacağını ve onunla ilgileneceğini düşünmektedir. Ancak Nazan, kayınvalidesinden korktuğu için ona yaklaşamaz. Üstelik Hacer bir gün odalarına girmiş, yüzüğü görmüş ve kıskançlık krizi geçirmiştir. Mazhar sonunda barda bir kadınla tanışır ve Nazan'dan boşanır. Üstelik oğlu Haldun'u Nazan'a bile vermemiştir. Evden kovulan Nazan, İstanbul sokaklarına düşerek birkaç ay sonra kocasının gelip onu alacağı hayaliyle yaşamaya başlar. Hacer bardan gelen kadını görünce çok sevinir. Onu gelini olarak görmeye başlar. Ancak Mazhar'ın yeni karısı, dişleri Hacer'den beter olan bir bar kadınıdır. Bardan gelen gelini Hacer bu kez dünyayı merak etmeye başlamıştır. Hacer, Nazan'ı uzun süre aradı ama bulamadı. Nazan'ın oğlu Haldun doktor olur. Bir gece birisi Haldun'un yanına gelip onu işe çağırır ve bir kadın cesedinin sahile çarptığını söyler. Haldun cesede baktığında büyük bir şok yaşar. Orhan Kemal'in harika romanı El Kızı olay örgüsü, kahramanlarını harika betimlemeleriyle okurken insanı olayların içine çeken bir eser. Kitabı okuyan kişi kendini kitabın kahramanı sanabilir. Toplumsal alanda bireyin tüm yönlerini ustalıkla dile getiren Orhan Kemal, yalnızca sokaklarda ekmek kavgası veren insanları değil, evlerin içinde süren aile çekişmelerini de en iyi anlatan yazarlardan biridir. Orhan Kemal'in ev içi yaşamlara ilişkin yazdığı en yetkin kitaplardan biri olan El Kızı, toplumun aile içindeki yansıyışını da mükemmel biçimde ele alır. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ela-gozlu-pars-celile/", "text": "Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım'ın hayatı üzerinden bir dönemin çalkantılı olayları, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasını konu ediniyor. Celile'nin ailesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun en etkili ailelerinden biriydi. Dedesi Eski ve Yeni Türkler kitabının yazarı Mustafa Celaleddin Paşa'dır. Aynı zamanda babası ünlü bir dilbilimci ve eğitimci olan Hasan Enver Paşa'dır. Celile, mürebbiyelerinden aldığı eğitim sonucunda bilgili bir kadındı. Her gün gazete ve dergi okur, bunları eşi ve arkadaşlarıyla paylaşırdı. Karısı Hikmet ondan tamamen farklı bir adamdı. Celile'nin istediği eş profiline uyan biri asla olmadı. Dünyadaki ve ülkesindeki olaylarla pek ilgilenmeyen, iş yerinde çalışmayı sevmeyen bir insandı. Babası ünlü Selanik Valisi Mehmet Nazım Paşa olduğu için biraz da ona güvenerek yaşadı. O zamanlar Selanik yeni bir hareketle çalkalanıyordu. Milliyetçilik akımı Balkanları da kasıp kavurdu ve Türkler artık orada istenmiyordu. Celile ise oğlu Mehmet Nazım'a hamileydi ve İstanbul'a gitmeden doğum yapar. İstanbul'a gittiklerinde çok eğlenen Celile, kayınpederi Mehmet Nazım Paşa'nın Halep'e tayin edilmesiyle kendisini orada bulur. Kocası onu orada ticaret yapacaklarına ve çok para kazanacaklarına ikna eder ve Celile de kabul eder. Halep güzel bir şehirdi. Ama önemini yitirmişti. Tüccarlar belliydi ve yeni gelenler için fazla iş kalmamıştı. Bu sırada Celile yeniden doğum yapar. Galilee adında bir kızı vardı, adını Samiye koyacaktı. Kocasının işlerinin umdukları gibi gitmediğini görünce İstanbul'a dönmeye ve hatta kocasından boşanmaya karar verir. Boşanırlar ve sonra yeniden evlenirler. Nazım büyüyordu ve çok küçük yaşlarda bile şiire büyük ilgi duyan bu mavi gözlü çocuğun hayali Harbiye idi. Zaten şehit olmak istiyordu, vatanı ve milleti için bir şeyler yapmak istiyordu. Bir gün arkadaşıyla birlikteyken karşı yönden gelen Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nu görmüşler. İkilinin ilişkisi başından beri çok iyiydi. Yanında Yahya Kemal vardı. Birbirlerini ilk gördükleri anda birbirlerinden çok etkilenmişler ve bu durum bir yasak aşk yaratmıştır. Büyükada'da başlayan gizli pazarlıklar Celile'nin ev tutmasına neden olur. Çok iyi bir ilişkileri vardı. Oğlu ise usta şairi çok sevmiş ve hocası olmaktan mutluluk duymuştur. Ancak okulda annesi ve öğretmeni hakkında dedikodular çıkınca durum değişir. Usta şair bu durumdan kurtulmaya karar verir ve büyük aşk kısa bir şiirle son bulur. Celile aynı zamanda kocasından da boşanır. Osmanlı Devleti'nin Milli Mücadele yıllarında oğlu Nazım önce Kuva-yı Milliye'nin yanında yer almış, ardından Rusya'ya giderek Bolşevik İhtilali'ne gidenlere yardım eder. Böylece komünist olarak ülkeye döner. Yazdığı tüm şiirler yasaklanır. Gazetelerde yazdığı yazılardan dolayı on iki buçuk yıl hapis cezasına çarptırılır. Annesi her zaman yanındadır. Oğlunun özgürlüğü için tüm kurumlara başvurur. Artık o atmış, oğlu kırk yaşındaydı ve iyice yaşlanmıştı. Nazım Hikmet, başvurduğu tüm yerlerden olumsuz yanıt alınca açlık grevine başlar. Kalp yetmezliği ve karaciğer sorunu nedeniyle büyük sağlık sorunları yaşar. Hatta annesi pankartlar astı ve açlık grevine başlar. Ömrünün son iki yılına geldiğinde oğlu nihayet hapisten çıkar. Ancak Celile kısa bir süre sonra kalp krizi geçirerek ölür ve geride pek çok resim bırakır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/elveda-gulsari/", "text": "Gülsarı: Çok nitelikli ve güzel bir attır. Kırgızların sembolü olarak görülmektedir. Rejim neticesinde acılar çekmiştir. Tanabay: Rejimin politikaları yüzünden acılar çekmiş olan karakterimiz Gülsarı ile aralarında inanılmaz bir bağ kurmuştur. Ancak rejim yüzünden elinden alınmıştır. Sovyetler Birliği'nin bir at etrafında sembolik hikayesi ele alınmıştır. Gülsarı adlı atın doğuşundan yaşlılığın ölümüne kadar geçen fırtınalı yaşam serüveni romanın ana konusunu oluşmuştur. Gülsarı çok kaliteli bir cins attır. Bölgenin kolektif çiftlik başkanları her zaman onu tercih ediyor. Tanabai ise Ekim Devrimi'nin ciddi savunucularından biridir. Rejim yanlısıdır ve bu yönde istenileni yerine getirir. Arkadaşı Çora ile birlikte köylerinde kolektif çiftlik yapar. Bu çalışma ile birlikte Komsomol'da aktiftir. Ancak bu süreçte yeni yönetim tarafından çeşitli nedenlerle partiden ihraç edildi. II. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra önce demirciliğe, ardından at gütmeye başladı. Sürüde Gülsarı ile çok iyi anlaşır ve onunla bütün yarışları kazanır. Kolektif çiftlik yönetimi, Gülsarı'yı Tanabay'dan alır. Tanabay'ı çok seven Gülsarı, sık sık yönetimden kaçar ve Tanabay'a gelir. Daha sonra, kaçmasını önlemek için ayakları zincirlenir. İlerleyen dönemlerde Tanabay'dan koyun yetiştirmesi istenir. Bu görevi de ucube bir ortamda kötü koşullar altında yerine getirir. Çevresindekiler işi bıraksa da o bırakmaz. Sürekli incelenen Tanabay, geçmişteki katkıları için partiden özel bir şey bekler ama öyle değildir. Bir gün müfettişe isyan edince halk düşmanı olduğu iddiasıyla partiden ihraç edilir. Gülsari de iyi yaşlanır ve Tanabai'ye geri verilir. - Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1962-1963 yılları arasında kaleme aldığı roman. Rusça yazılmış romanda Josef Stalin yönetimine karşı eleştirel bir dil kullanılmıştır. - Başkişi Tanabay'dır, Gülsarı ise cinsi bir attır. İkili ekseninde kolhoz üretim sistemindeki çöküş ile Ekim Devrimi sonrasındaki heyecan kaybı ve yozlaşmaya dikkat çekilir. Önlerindeki yokuş yol, açılmış ince bir bağırsak gibi, ta belin oraya kadar uzanıyordu. İşte bu engin, çıplak ve ıssız bozkırda, kış günleri bora, kasırga eksik olmaz, yaz günlerinde ise cehennem sıcağı ortalığı yakar kavururdu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/elveda-guzel-vatanim/", "text": "Şehsuvar Sami: Cemiyet'e üye olan bir fedaidir. Edebi bir yeteneği olmasına ve sevgilisinin bu yönü ile destek sağlamasını söylemesine rağmen, kendisi savaşa doğrudan silah ile girişmektedir. Bu durumda babasının sürgüne gönderilmesinin ve sürgünde ölmesinin büyük bir etkisi vardır. Leon Dayı: Şehsuvar Sami'yi İttihat ve Terakki Cemiyeti ile tanıştıran, hürriyet akımından fazlası ile etkilenmiş bir Yahudi'dir. Aynı zamanda Şehsuvar Sami'nin sevgilisi olan Ester'inde dayısıdır. Paloma Nine: Ester'in ninesidir. Sami en sevdiği insanlardan bir tanesidir. Gelecek felaketi herkesten önce görerek Sami'ye söylemiştir. Selanik'in işgal edilişini görmeden ölmek istemektedir. Ancak bu işgali görecektir. Ester: Sami'yi siyaset yerine sanata yönelmesi konusunda her zaman uyarmaktadır. Ancak yaptığı bu uyarılar ortaya çıkan karmaşıklıklar ile hiçbir işe yaramamaktadır. Son bir tartışmadan sonra Sami ile bir daha karşılaşmayacaktır. Paris'e giderek burada yeni bir yuva kuracaktır. Mülazım Fuat: Şehsuvar Sami'nin Cemiyet'te en çok güvendiği arkadaşıdır. Binbaşı Basri'nin komutasında tüm görevleri arkadaşı ile birlikte yapmaktadır. Aynı zamanda Sami ile birlikte Trablusgarp'ta savaşır. Mehmet Esad: Sami'nin fedai grubuna ilk kabul edildiği zaman ona soğuk yaklaşan bir cemiyet üyesidir. Arşak: Şehsuvar Sami'nin Ermeni arkadaşıdır. Gençlik yıllarını birlikte geçirmişlerdir. Binbaşı Basri: Fedai grubunun lideridir. Mülazım Fuat ve Şehsuvar Sami'nin en çok güvendiği adamlardan bir tanesidir. Yazarın son romanı olan Elveda Güzel Vatanım, Sahi nedir vatan? sorgulaması ile başlamaktadır. Yazar romanında da bu sorgulamayı kendisine konu edinmiştir. İttihat ve Terakki dönemini ve o dönemde yaşanan olayları romanında işlemiştir. Yazar romanda Cumhuriyet'e giden süreci anlatmış ve bunu Şehsuvar Sami, arkadaşları ve aşık olduğu kadın üzerinden okuyucuya aktarmıştır. Şehsuvar Sami 1906 yılında Osmanlı'da Selanik'te annesi ile birlikte yaşamaktadır. Edebiyata son derece meraklıdır ve özellikle yazmaya yoğun bir sevgi duymaktadır. Her zaman yazar olmaya heveslidir. Aynı zamanda Sevgilisi Ester'de onu bu konuda sürekli olarak desteklemektedir. Ester bir Yahudi'dir. Sami'nin onunla tanışmasına vesile olan kişi ise Ester'in dayısı olan Leon'dur. Ester ve Sami aralarındaki din farklılığından dolayı kavuşamayacaklarını her zaman biliyor olsalar da, bu durumu göz ardı etmişlerdir. Bir dönem Ester yaşanabilecek sorunların önüne geçmek için Paris'e yerleşmeyi istese de Sami bu durumu kabul etmemiştir. Leon, 1908 yılında onunla bir konuşma yaparak Sami'nin bağlı olduğu cemiyet hakkında ona bilgiler vermiştir. Bu sıralarda Fransız İhtilalı gibi bir ihtilal isteniyordu. Özellikle meşrutiyetin ilanı istenenler arasında yer almaktaydı. Leon'da bu ideallerin benimsendiği İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin bir üyesiydi. Sami'ye de bu konudaki düşüncelerini anlatmış ve onunda onayını almıştı. Sami uzunca bir süre düşündükten sonra bu cemiyete katılmaya karar vermiştir. Yine 1908 yılında gizlice bu cemiyete katılmıştır. Ne sevgilisi Ester'e nede annesine bu durumdan hiçbir şekilde bahsetmemiştir. Ancak daha fazla yalan söyleyememiş ve elinde olmayan sebeplerden dolayı Ester ile ayrılmışlardır. - Roman ikinci Abdülhamit'in istibdat yönetiminden hoşnutsuzluk duyulması döneminde geçmektedir. Bu dönemde çeşitli yapılanmalar söz konusudur. Roman'da bu dönemde vatanı uğruna her şeyden vazgeçmeyi göze alan bir genç ve yaşadıkları konu edinilmektedir. - Kitap bazı okuyuculara akıcı gelse de, bazı okuyucular tarafından ağır ilerlediği gerekçesi ile eleştirilmektedir. Ancak yakın tarihin kargaşalarını gözlemlemek, o tarihte yaşanan olaylara yakından tanık olmak isteyenler için en iyi kaynaklardan bir tanesidir. - Roman dönemin olaylarını kapsamlı bir şekilde okuyucuya aktarmakta, Sami üzerinden birçok farklı detaya değinmektedir. Devletin derinlikleri, toprağın derinliklerinden daha karanlıktır. Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar. Kim söylemişti bu cümleyi hatırlamıyorum, ne yazık ki doğru... Doğru, lakin eksik. Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar, vatanımızı kaybetmekle neticelenir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/elveda-haziran/", "text": "June: 35 yaşlarında New 'York'ta bir bankada müdür yardımcısı olan kadındır. Amy: June'nin kız kardeşidir. Ancak zamanında June'nin nişanlısı ile yaşadığı ilişkiden dolayı June ile görüşmemektedir. Ruby: June'nn büyük teyzesidir. Ama romanın sonunda annesi olduğunu öğrendiği kişidir. Gavin: June'nin kısa zamanda tanıyıp aşık olduğu restoran sahibidir. Margaret Wise Brown: Çocuk yazarıdır. Ruby ile yakın dosttur. Mavi Kuş Kitapevi: June'nin küçük yaşlarda ona masal okuyan Teyzesi Ruby'den miras kalan kitap evidir. June, yıllardır yüzünü görmediği halasının ölüm haberiyle çocukluğunu geçirdiği Mavi Kuş Kitabevi'ne yeniden adım atacaktır. . Anılarını süsleyen bu masal diyarı Haziran'ın içindeki karanlığa ışık tutarken, June kendini yeniden keşfedip gerçekleri öğrenmesine olanak sağlayacaktır. June, New York'ta uluslararası bir bankada müdür yardımcısı olarak çalışan 35 yaşında genç bir kadındır. Kız kardeşiyle yaşadığı sorun nedeniyle kendisini görmeyen annesi ile June arasında pek sıcak bir ilişki yoktur. Yoğun bir çalışma temposu olan genç kadın, işi gereği sert ve acımasız bir karaktere dönüşmüştür. Bir gün halası Ruby'nin ölüm haberini alır. Çocukluğunda sık sık ziyaret ettiği ve onlara masal okuduğu halası vefat etmiş ve Mavi Kuş Kitabevi'ni ona bırakmıştır. Bunun üzerine genç kadın, davayı halletmek için Seattle'a gider. Amacı kitapçısını satıp işine ve kendi hayatına dönmektir ancak bu sandığı kadar kolay olmayacaktır. June, Seattle'a gelip yıllar sonra tekrar Kitabevi'ni gördüğünde, çocukluğunun mutlu anlarını hatırlar. Ruby Teyzesinin kendisine ve kız kardeşi Amy'ye masal okuduğu anları hatırlıyor. Kitapçıda bulduğu mektuplar hayatını değiştirir. Bu mektuplar birbirlerine halası Rubby ve çocuk kitapları yazarı Margaret Wise Brown tarafından yazılmıştır. Tüm harfler belirli bir yerde değildir. June, okuduğu her mektuptaki ipucunu takip ederek başka bir kitaba konmuş harflere ulaşır. Mektupları okurken teyzesinin bilmediği pek çok yönünü keşfeder. Örneğin, Ruby teyzesi bir çocuk yazarı olan Margaret Wise Brown ile arkadaştır. Ayrıca yıllarca yalnız yaşadığını düşündüğü teyzesi evli bir adamla büyük bir aşk yaşamış ve hatta bu adamdan bir çocuğu olmuştur. Okuduğu mektuplardan bu çocuğun evlatlık verildiğini öğrenir. June'u bekleyen tek sürpriz bu değil. Kitapçının yakınında bir restoran işleten Gavin adında bir adamla tanışır ve ona aşık olur. Gavin harika bir adam olmasına rağmen eski kız arkadaşıyla ortak bir restoran işletir. June bunu öğrendiğinde geçmişteki acısını hatırlar ve Gavin'den uzaklaşmaya çalışır. Bu sırada ablası Amy sürekli ona ulaşmaya çalışmaktadır. Genç kadın, geçmişte yaptığı hatayı affedemediği için ablasıyla görüşmeyi reddeder. June nişanlandığında, kız kardeşi Amy ve nişanlısının bir ilişkisi olduğunu görünce yıkılır. Bu nedenle her şeyden ve herkesten uzaklaşır, kendini işine verir ve bankada müdür yardımcısı pozisyonuna yükselir. Teyzesi Ruby'nin onun için bıraktığı kitapçı kafasını karıştırır. June bir an önce evi satıp işine dönmek ister ama mektupları okudukça merakı ağır basar ve işi erteler. Bu süre zarfında, kısmen Gavin'e olan sevgisinden dolayı kitapçıyı satmak yerine işletmeye karar verir. Ne yazık ki, kitapçının durumu hiç iyi değil. Bankaya olan borcundan dolayı her an haciz ihtimali vardır. June bankadaki işini bırakır ve New York'taki evini satışa çıkarır. Bu evi satıp tüm birikimlerini katmasına rağmen, elindeki para kitapçıyı kurtarmaya yetmediği için farklı bir yol denemeye karar verir. Kitabevi için bir bağış toplama etkinliği düzenler. Bir yandan bu etkinlik üzerinde çalışırken diğer yandan da Ruby teyzesinin çocuğunu aramaktadır. Bu sırada annesi onu ziyarete gelir ve ondan kız kardeşi Amy'nin kanser olduğunu öğrenir. Ablasının çok az ömrü kaldı ve Amy hamile. Bunu öğrenen June, Amy ile hastaneye gider. Bu arada, sevdiği adam Gavin her zaman yanındadır. Amy, June'dan doğmamış bebeğine bakmasını ister. Bu onun son arzusu. Ablası, bebeğini doğurduktan kısa bir süre sonra ölür. June, küçük yeğenine ölen teyzesinin ismini verir. Bir yandan Ruby ile ilgilenirken diğer yandan Mavi Kuş Kitabevi'ni kurtarmak için mücadele eder. Okuması gereken son bir mektup kaldı ve ona halası Ruby tarafından yazılmıştır. Teyzesinin yıllar önce yasak aşkından doğan çocuğu olduğunu öğrenir. Bunu öğrendiğinde hüznü ve sevinci bir arada yaşar. O andan itibaren, annesinin mirasını korumak için daha çok çalışır. Yardım etkinliğinden elde edilen gelir kitapçıyı kurtarmaya yetmez. June'un eski patronu en çaresiz anında borç sorununu çözer ve Mavi Kitap Evi satılmaktan kurtulur. June Andersen New York'ta yaşayan başarılı bir bankacıdır. İş hayatında her şey yolunda gitse de özel hayatında bir şeyler eksiktir. Bu huzursuz ve tekdüze yaşamı aldığı haberle yerle bir olur: Tüm çocukluğunu beraber geçirdiği büyük teyzesi Ruby ölmüştür. Ruby'nin Seattle'daki kitabevi ise June'a miras kalır. Hem kitabevinin geleceğiyle hem de kendi hayatıyla ilgili June'un bir karar vermesi gerekmektedir. Bu kararı verirken geçmiş ona ışık tutar. Kitabevinde, çocukluğunda sayısız kere dinlediği masalın yazarı ve teyzesi arasındaki mektuplaşmayı öğrenir. New York'tan Seattle'a yaptığı bu yolculukta June kendini, geçmişini ve bildiğini sandığı şeyleri yeniden keşfeder. Aydede'den ilham alarak yazdığı bu romanında okurları June'un gizemli geçmişine ve geleceğine davet ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/elveda-janet/", "text": "Janette: Güzelliğiyle dikkatleri üzerinde toplayan kadın, moda dünyasında yaptığı yeniliklerle adından sıkça söz ettirir. Her şeye sahip olmak isterken bencilliği ve ihtirasları sayesinde dostlarından olur. Tanya: İkinci Dünya Savaşında eşini ve tüm yakınlarını kaybeden, daha sonra kurduğu dostluklar sayesinde hayatının seyri değişen, zeki ve çalışkan bir kadındır. Johann Schwebel: Tanya'nın kaderini değiştiren adamdır. Tanya toplama kampına gönderilecekken onu generalin hizmetine vererek kadının ve Janette'nin hayatlarını kurtarır. Tanya'dan dostluğunu esirgemeyen bu adam, onun ölümünden sonrada vasiyetini eksiksiz yerine getiren dürüst birisisidir. Maurice: Savaş yıllarında ülkesine yaptığı ihaneti hayatı boyunca devam ettiren menfaat düşkünü birisidir. Louren: Ablası Janette'nin karakterinin tam tersine paraya ve şöhrete önem vermeyen birisidir. Genç bir kızın annesini rol model alarak yaptığı tercihler ve toplum tarafından annesinin başarısının üzerine çıkma beklentisi, bu beklentiye dair Janette'nin çabası anlatılıyor. Dostlukların ne kadar önemli olduğu, zor kazanılan, kolay harcanmaması gereken bu değerlerin öneminin altı sıklıkla çiziliyor. Janette Marie 'nin babası İkinci Dünya Savaşında ölür. Annesi Tanya toplama kampına gönderilecekken Johann Schwebel'in sayesinde Alman general Wolfgang ile tanışır, bu sayede Tanya'nın ve o yıllarda henüz bebek olan Janette'nin hayatı değişir. Tanya' nın general ile olan birliktelikleri Paris'e kadar sürer. Birlikte geçen beş yılın ardından generalin Almanya 'ya dönmesi gerekir. General Wolfgang giderken Tanya'ya Paris'te bir çok şirket ve İsviçre bankasında içinde yüklü miktarda altın bulunan kasa bırakır. Tanya, Fransa' nın mali imkanlarından yararlanmak için kağıt üzerinde bir evlilik yapar. Evlendiği kişi Maurice menfaat düşkünü, ahlak yoksunu birisidir. Tanya,eski dostu Johann Schwebel ile birlikte çalışarak şirketleri büyütmeyi başarırken, bir yandan da kendi ismini verdiği moda evini açar. Tanya, öldüğünde Janette genç kız olmuş, ikinci çocuğu Louren de henüz çok küçüktür. Johann, Tanya'nın vasiyeti üzerine çocuklarının ve mallarının sorumluluğunu üstlenir. Johan ve eşi küçük Louren'i yanlarına alırlar. Janette'nin haklarını koruyan Johann, onun üzerine düşeni fazlasıyla yapar. Janette annesinin kurduğu moda evini marka haline dönüştürmek için elinden geleni yapar. Janette yaptığı işin her bakımdan simgesi olmasını ister. Çizdiği eskizlerle, houte couture koleksiyonlarıyla; defileleri şov haline getirerek moda dünyasında bilinen bir marka olur. Janette 'nin yapmak istediği iki şey vardır. Birisi annesinin gölgesinden kurtulmak, bir diğeri ise kurduğu mida evinin tek sahibi olup bu alanda özgürleşmektir. Bu isteği onda saplantı haline gelir. Janette'nin bencilliği ve hırsları sayesinde onu sevenleri kırıp haksızlık yapar. Kardeşi Louren ve dostları birer birer rlveda Janet diyerek onu terk ederler. İşler yolunda gitmediğinde yine o eski dostlar Janette'nin yanında olacaklardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/en-huzunlu-eylul/", "text": "Suzan: İstanbul Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi mezunu olan Suzan, hariciyeci olma hayaliyle İstanbul Valiliğinde çalışmaya başlar. 6/7 Eylül olaylarının siyasi ve sosyal dejenerasyonuna üzülerek şahitlik eder. Nişanlısını ve onun ailesini kaybeden Suzan, katledenlerin yargılanması için elinden geleni yapar. Yorgo: Suzan'ın nişanlısı olan Yorgo, İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünde okumaktadır. Yüksek lisans eğitimi alırken bir yandan da öğretmenlik yapar. Evlilik planları yaparken, şövenistler tarafından trajik bir şekilde hayatını kaybeder. Hristo: 6/7 Eylül olaylarında en büyük zararı Hristo'nun ailesi almıştır. Eşi ve oğlunun öldürülmesinin ardından, kızı Lena ile birlikte akıl sağlıklarını kaybederler. Lena: Yorgo'nun kız kardeşi olan Lena, Paris'te tıp eğitimini tam burslu kazanır. Ancak 6/7 Eylül olaylarında defalarca tecavüze uğrar ve ailesinin ölümüne tanık olur. Bu travmatik olaylar sonrasında psikolojik olarak toparlanamaz. İstanbul, 1955 Eylül'ünden beri daha hüzünlüdür. Balcıgil'in En Hüzünlü Eylül romanı, okuyucuyu o yıllara götürerek tarihe bir kez daha şahitlik etmesini sağlar. 6/7 Eylül olaylarıyla bir şehrin ve halkın nasıl zan altında bırakıldığını, bu olayları bizzat yaşayan birinin gözünden anlatır. Türk ve Rum ailelerin bir arada huzurlu yaşamlarının, şovenist duyguların etkisiyle nasıl insanlık dışı olaylara dönüştüğünü gözler önüne serer. Romandaki ana karakter Suzan, valilikteki görevi sayesinde olayların siyasi yönünü ve sorumlularını aktarırken, aynı zamanda bu olaylar yüzünden sevdiklerini kaybetmesiyle de dikkat çeker. Özellikle İstanbul'da yaşanan 6/7 Eylül Olayları, tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye, unutturulmaya çalışılır. Ancak 1978'de Maraş'ta, 1980'de Çorum'da ve 1993'te Sivas'ta yaşanan mezhep temelli saldırılar, 6/7 Eylül Olayları ile tam anlamıyla hesaplaşılmamış olmasının bir sonucudur. Türkiye toplumu, bu yıllarda yaşanan ve tarihine kara bir leke olarak kazınan bu olaylarla henüz tam anlamıyla yüzleşmemiştir. 6/7 Eylül olaylarında yaşamını yitirenler, yaralananlar, tecavüze uğrayanlar; resmi kayıtlara doğru bir şekilde işlenmemiş, yaşananlar unutulmaya ve örtbas edilmeye çalışılmıştır. Romanda, Suzan ve Yorgo'nun aşkının yanı sıra, 1955 yılı öncesindeki Türk ve Rum halkının birlikte uyum içinde yaşadıklarına tanık olacağız. Suzan, canımın içi dediği sevgili Yorgo'suyla çocukluğundan beri beraberdirler. Tıpkı babası Sezai Bey ve Hristo amcası gibi. İki komşu aile Büyükada'da acı tatlı anılarını, bayramları ve günlük yaşantılarını birlikte paylaşmışlardır. Birbirlerinin farklılıklarını zenginlik olarak gören bu iki ailenin yaşantısı, aslında genel bir tavırdır. 1942'de çıkarılan varlık vergisi, ülkenin siyasal ve sosyal hayatını etkiler. Gayrimüslimlerden alınan bu vergi, toplumu ayrıştırdığı gibi, ödeme zorluğu çeken aileleri de sıkıntıya sokar. Büyükada'da eczanesi olan Hristo, çocukları Yorgo ve Lena'yı okutabilmek ve vergilerle başa çıkabilmek için komşularından destek alır. Kan bağı değil, can bağıyla bağlı olan bu iki aile, çocuklarını da birlikte büyütmüşlerdir. Suzan ve Yorgo, İstanbul Üniversitesini kazanmış, Lena ise Paris Üniversitesi Tıp Fakültesini burslu kazanmak için çalışmaktadır. Suzan, İdari Bilimler bölümünü bitirdikten sonra İstanbul Valiliğinde Fahrettin Kerim Gökay'ın asistanı olarak çalışmaya başlar. İki dil bilen Suzan, kısa süre sonra Vali Beyin vazgeçilmezi olur. İş arkadaşlarıyla uyum içinde çalışan Suzan, Çetin'le dostluğunu ilerletir. Çetin, valilikte İstanbul'un sosyal kuruluşlarla ilgili bölümün başındadır ve zamanla Kıbrıs Türk'türün çalışmalarını yürütecektir. Çetin, arkadaşı Suzan'a derneğin geniş halk kitlelerine ulaştığından coşkuyla bahseder. O günlerde Kıbrıs, hareketli günler yaşamaktadır. İngiliz mandasındaki ada, bağımsızlık istemekte; adadaki Türk azınlık için Dış İşleri Bakanlığı İngiltere ve Yunanistan'la ikili görüşmeler yapmaktadır. Suzan, iş dönüşü babası ve Yorgo ile vapurda günün kritiğini yapıyor; Kıbrıs politikası olmayan dönemin hükümeti olan Demokrat Partiyi ve yeterli muhalefet yapamayan CHP'yi eleştiriyorlardır. Bu arada Lena, hayalini kurduğu üniversiteyi kazanmış, Paris'e gitmesine sayılı günler kalmıştır. Ailesi ve komşularından ayrılacağı için bir yanı hüzünlü, diğer yanı heyecanlıdır. Suzan, Kıbrıs Türk'tür derneğinin önde gelen ismi Kamil Önal'la tanışır. Sohbetlerinde, Kıbrıs'ta bir karışıklık olması durumunda ülkedeki Rum kökenli vatandaşların maşa olarak kullanılacağından ve akibetlerinden bahsedilir. Bu, onu derinden sarsar. Öte yandan Dış İşleri Bakanlığı, müzakerelerde elinin kuvvetli olabilmesi için Başbakan Adnan Menderes'i uyarmaktadır. Bu uyarılara istinaden kurulan Kıbrıs Türk'tür derneği, devlet eliyle desteklenerek kontrolsüz bir güç haline gelmektedir. Suzan, valilikteki siyasi hareketliliği ve derneğin ülke içindeki yayılımını görmekte, ancak tehlikenin farkında değildir. Günlük hayat devam ederken, Suzan ve Yorgo nişanlanmış, Lena'nın gideceği günler yaklaşmıştır. Suzan, 6 Eylül'de işine gittiğinde Atatürk'ün evine bombalı saldırı olduğunu öğrenir ve İstanbul'da bahsi geçen derneğin eylem yapacağı bilgisine ulaşır. Arkadaşı Çetin, Kıbrıs Türk'tür derneğinin silahlandırdığı gençlerin, başta İstanbul olmak üzere gayrimüslimlerin yaşadığı yerlere saldırıda bulunacaklarını söyler. Valiliğin son anda almak istediği önlemler, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik tarafından engellenir. Olaylar, Fahrettin Kerim'in sıkıyönetim ilan etmesine rağmen kontrol edilemez hale gelir. Gün boyu İstanbul'un çeşitli yerlerinden gelen şiddet olayları gece yarısı zirve yapar. Gözü dönmüş bir kalabalık, barbarca saldırılarda bulunur ve ardında büyük bir yıkım bırakır. Suzan'ın sevdikleri artık yoktur. Yorgo ve Kalyopi teyzesi ölmüştür. Defalarca tecavüze uğrayan Lena, ağabeyi ve annesinin ölümüne şahit olmuştur. Hristo'nun adadaki dükkanı yerle bir olmuştur. Olaydan sonra Kıbrıs Türk'tür Derneği kapatılır, yöneticileri kısa bir süre sonra serbest bırakılır. Suçlu olarak dönemin aydın kesimi tutuklanır ve olayın üstü örtülmek istenir. 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleştikten sonra 6/7 Eylül olaylarıyla ilgili yargı yolu yeniden açılır. Suzan'ın beş yıl beklediği gün gelmiştir. Genç kadın, tüm gücünü toplayarak o günlerde yaşananları Yassıada mahkemesine sunacaktır. Kadim kentin destansı tarihinde, 6/7 Eylül 1955'te yaşanan büyük yıkım kuşkusuz çok özel bir yer tutar. Acısı hep sürecek bu büyük altüst oluş, toplumsal olduğu kadar bireysel anlamda da derin kırılmalara yol açmıştır. Tıpkı Suzan ve Yorgo'nun aşkında olduğu gibi. Suzan ve sevgili papazının büyük dramını okurken, kendinizi İstanbul dekorunda, tarihin içinde, soluksuz ve dipsiz bir yolculuğa çıkmış bulacaksınız. Suzan ve Yorgo'nun aşkı kadar büyükse, evet! Balcıgil romanına Söyledim ve ruhumu kurtardım! diye başlıyor. Çünkü hepinizin merak ettiği önemli nedenleri var. EN HÜZÜNLÜ EYLÜL büyük bir aşkın olduğu kadar, büyük bir hesaplaşmanın da romanı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/en-son-yurekler-olur/", "text": "Deniz: Otuz dört yaşında iş adamı olan deniz, tatile çıkacağı esnada bir kaza geçirip ölüyor. Nisa: Tanınmış bir ressam olan Nisa, Deniz'in annesidir. Nehir: Otuz yaşlarında bir reklam ajansında şef olarak çalışır. Ve Deniz'e aşık olur buda evlilikle sonuçlanır. Nevin: Nehir'in büyük ablasıdır. Ve Nehir'i çok seviyor. Derin: Nevin ve Deniz'in kızıdır. Denizin kazadan sonra ölümünden sonra doğar. Arda: Yirmi altı yaşında bir kalp hastasıdır. Mine: Yirmi bir yaşında bir Kornea hastasıdır. Ve Deniz'in ölümünden sonra Korneası Mine'ye uyum sağlar ve takılır. Yazar bu kez aşk kadar organ nakli konusuna da değinmiştir. Yaşam ve ölümün kıyasıya mücadele ettiği bir kavşakta geçen çarpıcı bir hikaye ele alınmıştır. Nehir otuz yaşlarında bir kızdır. İstanbul'da bir reklam ajansında pazarlama şefi olarak çalışmaktadır. Birde Ablası Nevin vardır. Küçük yaşlarda annelerinin kaybı ve babalarının onlardan uzak Amerika'da yaşayıp soğuk olması Nevin'in Nehir'i daha çok sevmesine ve hiç olmamış çocuğu gibi görmesine neden olur. Günlerden bir gün Nehir'in patronu Nehir'e bir iş aldıklarını ve bu yüzden Sezen Şirketler Grubu ile görüşme yapmalarını gerektiğini bu yüzden de kendisinin görevlendirdiğini söylüyor. Sezen Şirketler Grubu ise bir aile şirketidir. Başında ise başarılı bir iş adamı olarak bilinen Deniz Sezen vardır. Ayrıca Deniz'in annesi Ülkede tanınmış bir ressamdır. Nehir görüşmeye geldiğinde Deniz ile karşılaşıyor ve İlk görüşte aşk olurlar. Ama bunu birbirlerine anlatmaları bir hayli uzun bir zaman alıyor. Bir süre sonra bir akşam yemeğinde birbirlerine karşı itirafları ve bunun üzerine evlenme kararları çıkıyor. Ailelerinin de iyi anlaşmaları işi daha kolaylaştırıyor. Ve dolu dolu bir aşk ile evleniyorlar. Bir tatil için gittikleri Antalya da geçiremedikleri balayını da yaşamaya karar verirler. Tatilleri biter ve eve dönüş yolunda bir kaza yaparlar. Kaza sonucunda Nehir vücudunda kırıklarla hastaneye kaldırılır. Ancak eşi Deniz ise geçirdiği beyin kanaması sonucu kurtarılamaz. Bunları yaşayan Nehir, doktorların organ bağışı ile ilgili diyalogları yaşaması iyice geriyor. Ama bir süre sonra organları da bağış yapılmadığında onları artık kullanamayacağını öğrenir ve bağışı kabul eder. Deniz'in kalbi Arda adında Bir üniversite öğrencisine nakil yapılıyor. Korneasında Mine adında bir genç kıza takılıyor. Arda ve Mine Deniz'den aldıkları organları ile ayakta ve yaşamlarına devam ederken Nehir ile tanışmaya ve ziyaret etmeye karar verirler. Arda ile Nehir arasında ilginç bir diyalog ve samimi bir arkadaşlık oluşuyor. Arda Deniz'in kalbini taşıyor diye mi bilemiyor ancak bir şekilde samimi duygular beslemeye başlıyor hatta Deniz'den hamile olduğunu ilk Arda'ya anlatıyor. Nehir bir süre sonra Derin'i doğurur. Arda Derin'i her zaman görmeye gelir ve Nehir'i yalnız bırakmaz. Arda her geçen gün Nehir'e bağlanır ama Nehir Deniz'i daha unutamamıştır bu yüzden her defasında Arda'yı ret eder. - En Son Yürekler Ölür Türk yazar Canan Tan tarafından yazılıp 2005'te basılan aşk ve organ bağışını konu alan bir romandır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/en-uzagindan-unutusun/", "text": "Anlatıcı: Okulu bırakmasına rağmen yaşıtlarını gördükçe buna hayıflanır. Hayali olan mesleği yani yazar olmayı başarsa da sevdiği kadını unutamamanın acısını hep hisseder. Jacqueline: Kumar tutkusunu ve kazanma hırsını her şeyin üstünde tutan bir kadındır. Günübirlik yaşayan yoksul, sevecen bir genç adam, yavaş yavaş neredeyse kendiliğinden kurulan ama hiçbir zaman sonu belli olmayan dostluk ve aşk ilişkileri, kısa süren sevinçler, kolay kolay dışa vurulamayan kuşkular ve acılar...Anlatırken anlamsız görünen ama yaşayana birçok anlam yükleyen insanı içinden vuran bir roman. İlk bakışta gelişigüzel yazılmış izlenimi veren kişileriyle, eksik anlatılmış gibi görünen ama yenileri eklendikçe bütünlenip derinleşen olaylarıyla kentleri, sokakları ve evleriyle okuyucuyu sürükleyen, bir ustalık dönemi romanı. Anlatıcımız, anne ve babası öldükten sonra yaşadığı yeri ve okulunu bırakıp bir otel odasında yaşamaya başlar. Geçimini eski kitapları satarak idame eden 18 yaşında bir gençtir. Tesadüfen Jacqueline ve Gerard Van Bever ile tanışır. Kadını ilk gördüğü andan itibaren onun gölgesinde, soluk, panjur arasından sızan bir güneşe benzeyen yaşamı olacağının farkında bile değildir. Jacqueline ve Van Bever, kumarı meslek edinmiş, buradan kazandıklarını biriktirerek Mayorka'dan ev alma hayalleri kuran günübirlik yasayan çifttir. Onlarla aynı otelde kalan kahramanımız, çiftin yanlarında onlara eşlik etme görevini üstlenir. Jacqueline kumardan kazandıklarıyla hayallerini gerçekleştiremeyeceğini anladığında genç aşığın kendisine olan zaafını kullanarak ona hırsızlık yaptırır. Kahramanımız bunu bütün doğallığıyla, sanki bir emaneti sahibine verecekmiş gibi algılayıp sevgilisinin dediğini yapar. Para dolu çantayla birlikte Paris'ten ayrılıp Jacqueline ile birlikte Londra'ya giderler. Jacqueline burada da eski hayatına devam eder. Yine kumar oynayarak ve otel odalarında kalarak düzensiz yaşamlarını sürdürürler. Londra' da yaşadıkları birkaç aylık zaman diliminde kahramanımız kitap yazmaya başlar. Sevdiği kadın bir süre sonra onu terk edip izini kaybettirir. Aradan yıllar geçer anlatıcımız kitapları basılmış bir yazar olarak Paris' e döner. Yıllar önce dolaştıkları sokakları gittikleri yerleri gezerken gözü hep onu Jacqueline'i arar. Umudunu yitirdiği anda ona çok benzeyen birisini görür. Dikkatini çeken kişi Jacqueline'den başkası değildir. Sevdiği kadın, ismini değiştirmiş, evlenmiş, dış görünüşü tamamen değişmiş ve hayallerini gerçekleştirmiştir. Jacqueline, onu bulduğu günün ertesinde yine izini kaybettirir. Kahramanımıza kalan geçip giden zaman, unutamadıkları ve yalnızlığıdır. Günübirliğine yaşayan yoksul sevecen bir genç adam yavaş yavaş neredeyse kendiliğinden kurulan ama hiçbir zaman sonu belli olmayan dostluk ve aşk ilişkileri kısa süren sevinçler kolay kolay dışa vurulmayan kuşkular ve acılar bir de tüm bunları yansıtırken bizde tam bir gerçeklik izlenimi uyandıran alabildiğine yalın ama aynı ölçüde duyarlı ve şiirli bir dil."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/erikler-cicek-acti/", "text": "Binbaşı Orhan: Uzun boylu, yakışıklı ve keskin gözlü Binbaşı Orhan, çok zeki ve zekidir ancak çoğu zaman duygularını işine katar. Madelena: Madelena, trafik kazasında bir bacağını kaybetmiş ve alışılmadık özelliklerinin yanında bilinmeyen bir kişiliğe sahip uyuşturucu kaçakçılığı kuryesi bir kızdır. Neslihan: İlk olarak Madam Ching-Chung olarak tanıdığımız Neslihan, son derece güzel, güzel olmasının yanı sıra milliyetçi bir kişiliğe de sahip. Bu arada kocasıyla birlikte çalışıyor ve komünist örgütün mali işlerinden sorumludur. Albay Thomson: Elinden geldiğince emrindeki subaylarla ilgilenmeye çalışan Amerikalı bir subay. Hong Kong'un gizemli doğasında, uluslararası bir siyasi eylemi çökertmekle görevlendirilen bir Türk binbaşı ile genç bir kadın arasındaki aşk anlatılır. Kurmay Orhan Bey, Hong Kong'daki terör olaylarının ardından Hong Kong'a gönderilir. Bindiği uçakta Madelena adında bir kadınla tanışır. Bindikleri uçak kötü hava koşulları nedeniyle Şam'a zorunlu iniş yapıyor. Uçak Şam'a indiğinde, tüm yolcuların otele gitmek için uçaktan ayrıldığı söylendi. Madelena bir uyuşturucu kaçakçısıdır ve Şam polisi tarafından Şam'daki otellerinde tutuklanır. O ana kadar topal taklidi yapan kadının aslında topal olmadığı ancak bunu kendini aciz göstermek için kullandığı anlaşılıyor. Orhan Bey yoluna devam ediyor. Hong Kong'a vardığında, bir İngiliz teğmeni onu karşılar ve oteline götürür. Hong Kong'da komünist bir örgüt terör eylemleri gerçekleştiriyor ve Orhan Bey buradaki İngiliz ve Amerikalı subaylarla birlikte bu örgütü yıkmak için çalışacak. Orhan Bey boş zamanlarında sivil geziyor ve kendisini milyoner tüccar olarak tanıtıyor. Bu sayede bir kadınla tanışır ve samimi bir dostluk kurar. Adı Qing Chung olan bu kadın evli ve oldukça zengindir. Zamanla Orhan Bey'e aşık olur. Orhan Bey'in tesadüfen tanıştığı bu kadın, terör örgütünün patronu Pavlof'un eşidir. Orhan Bey, Madam Ching Chung'u Hong Kong'daki en zengin insanlardan biri olarak tanıyor ve Madam Cing Cung, Orhan Bey'i zengin bir tüccar olarak tanıyor. Madam Ching Chung, Pavlof'tan Orhan Bey'in kurmay olduğunu öğrenir. Orhan Bey'in Hong Kong'daki bir aylık görevi sona erer ve Genelkurmay tarafından geri çağrılır. Pavlof, Orhan Bey ve diğer subayların ülkelerine dönerken binecekleri uçağa bomba yerleştirdiklerini, örgütün diğer üyeleri ve Madam Ching Cung ile gizli bir görüşmede bulunduklarını ortaya koyuyor. Bombanın, uçağın motoru çalıştıktan kısa bir süre sonra patlaması bekleniyor. Ancak Madam Ching Cung bunu engeller ve Orhan Bey ile uçaktaki diğer subayların hayatını kurtarır. Romanın sonunda Pavlof öldürülür ve örgütü çöker. Madam Ching Chung yakalandı, ancak örgütü çökertmeye yardım ettiği için affedildi. Orhan Bey ve Madam Ching Cung yeniden bir araya gelir ve roman biter. Edebiyatın ve özellikle romanın sevilmesinde ve geniş kitlelere yayılmasında büyük rolü olan Esat Mahmut Karakurt'un eserlerini Bilgi Yayınevi yeniden okurla buluşturuyor. Erikler Çiçek Açtı'da, Hong Kong'un gizemli doğasında, uluslararası siyasi bir eylemi çökertmekle görevli bir Türk binbaşısı ile genç bir kadının aşkı anlatılmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ermis-antonius-ve-seytan/", "text": "Roma inanışlarına sıkı sıkıya bağlı bir aziz olan Aziz Antonius'un şeytan tarafından nasıl aldatılmaya çalışıldığı konusunu ele alır. Aziz Antonius ve Şeytan'ın kitabının ana konusu olsa da, kitapta eski din ve inançlarla ilgili çeşitli gerçeklerden de bahsedilmektedir. Hemen hemen tüm İslam öncesi inançların bir anısı vardır. Aziz Antonius, Mısır'daki keşişlerin yaşadığı eski bir çöl olan Thebais'te yaşar. Sazdan yapılmış ve çamurla sıvanmış basit bir kulübede, Aziz. Antonius'un kendine has bir hasır yatağı ve birkaç eşyasından başka bir şeyi yok. Geçimini saman dokuyarak, çok az yiyecekle geçimini sağlar. Ayrıca kendine ait bir kitabı var. Bu kitabı çok okur ve çok dua eder. Aziz Antonius kendini Tanrı yoluna adayan bir azizdir. Bir akşam Antonius dua edip derin düşüncelere dalmışken karanlıktan farklı sesler duymaya başlar. Bir ses ona, Kadın ister misin? diye sorar, bir diğeri, Peki ya kavanozlar dolusu altın? diye sorar, bir diğeri, Tüm halkın sana hayran olmasını ister misin? diye sorar. Seslerden sonra etrafındaki nesneler de şekil değiştirmeye başlar ve hemen ilerideki bir ağaç aniden çıplak bir kadın vücuduna dönüşür. Antony kulübesine döner ve hemen uyumaya çalışır. Ancak, görüntüler onun etrafında dolaşmaya devam eder. Gördüğü bu şeyler, onu yolundan döndürmeye çalışan şeytanın görüntüleridir. Şeytan bu sefer Sebe Kraliçesi kılığında gelir. Çarpıcı güzelliği, sıra sıra köleleri, hazinelerle dolu sandıkları ve diğer tüm görkemiyle donanmış olarak Saba Kraliçesi Münzevi Antonius'a gelir. Sheba Kraliçesi, muhteşem güzelliğini ve tüm hazinelerini Aziz Antonius'a sunar. Tek istediği Aziz Antonius'un bu hayatı terk etmesi ve onunla birlikte gitmesidir. Antonius, kendisine sunulan tüm bu ihtişamı reddeder ve yolundan dönmez. Daha sonra, biri genç, diğeri yaşlı iki kadın, Aziz Antonius'un önünde belirir. Bir süre sonra genç kadın şehvet, yaşlı kadın ise ölüme dönüşür. İkisi de ondan onları seçmesini ister. Ölüm ona görmediği gerçekleri göstereceğini söyler ve Antonius'u yanına çağırır. Şehvet der ki: Bana direnme, gücüm dünyayı sarmaya yeter. Kokum erdemi, merhameti, yiğitliği eritir. Sonra ikisi kol kola yürür ve birbirleriyle konuşurlar. Ölüm, Maddenin bozulmasını ve dağılmasını hızlandırıyorum diyor. Tohumları kolayca filizlendiriyorum diyor şehvet ve ekliyor, Senin saçılman yeniden inşa etmem için. Ölüm cevap verir: Doğurduğun her şey benim yok etmem içindir. Ve sonra ikisi de uzaklaşırlar. Sabaha kadar başka varlıklar Antonius'u ziyaret eder. Sabah olup güneş yükselmeye başladığında Antony güneşe bakar ve rahatlar. Aziz Antonius haç çıkarır ve inancının tüm tazeliği ve gücüyle yeniden dua etmeye başlar. Bouvard ile Pecuchet'ye 19. yüzyılın en yenilikçi klasiklerinden biridir. Ermiş Antonius ve Şeytan'sa Flaubert'in İslamiyet öncesi inançların baş döndürücü bir geçidini yaptığı ve tamamlayabildiği son romanıdır. Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973): Hasan Ali Yücel'in kurduğu Tercüme Bürosu'nun başkan yardımcısı ve Cumhuriyet döneminin en önemli kültür insanlarından biridir. Tek başına ya da imece birlikteliğiyle yaptığı çeviriler, Hayyam'dan Montaigne'e, Platon'dan Shakespeare'e hep, dünya kültürünün doruk adlarındandı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ermis/", "text": "El Mustafa: Orphalese şehrine gelerek bilgi ve birikimlerini paylaşmaya çalışan bir ermiştir. İnsan olmanın yollarını çağırarak hayata dair görüşlerini açıklamaya ve sonunda bu birikimi paylaştığına inanarak Orphalese şehrinden ayrılan ana karakterdir. El Mitra: El Mustafa'nın öğrencisidir. El Mustafa şehre gelip gideceği güne dek yanında olmaya çalışan ve tüm birikimlerinden faydalanıp ders alan ve gideceği günü duyunca da hüzünlenen karakterdir. Seçilmiş bir kişinin, El-Muhammed'in nasıl anlatıldığına dair güzel bilgiler ve etrafında dönen bu eserde onu ilk kullanan El Mitra üzerine yazılmış, El-Muhammed için yazılmış bir rüyadan yapılmıştır. Ayrıca eserde kahraman, insanları kullanmanın faydalarını ve bundan daha iyi bir yer için güzel bir insanın faydalarını konu edinmiştir. Aslında ince görünen The Hermit kitabının içinde kocaman bir dünya var. Yıllar önce geldiği Orphalese şehrinde kendisine güvenen ve ona sonsuz saygı gösteren kişilere tüm bilgilerini büyük bir zevkle anlatan El Mustafa, El Mitra'nın öğrencisini çok seviyor. Bunun nedeni, şehirde ona ilk gelen kişinin El Mitra olmasıdır. El Mustafa bu şehre geldiğinden beri öğrencisi El Mitra onu hiç yalnız bırakmamış, ona her zaman sorgusuz sualsiz inanmış ve her zaman onun destekçisi olmuştur. Bir gün El Mustafa bu şehri terk etmek zorunda kalır ve bu haberi alan öğrencisi El Mitra derin bir hüzne kapılır. Bu şehirde görevini tamamladığını bilen El Mustafa, hem şehirden ayrılışında hem de ona çok destek olan ve her zaman yanında olan öğrencisinin üzüntüsünü derinden etkilemiştir. Ayrılış günü gelir, şehrin sakinleri El Mustafa'ya sormak için birçok soru hazırlar ve El Mustafa, gideceği gemiye binmeden önce insanlıkla ilgili birçok önemli konuyu soracakları bu soruları yanıtlamaya başlar. El Mustafa'nın verdiği bu cevaplar arasında hayata dair en önemli detaylar, mutluluk nedir, mutluluğun sırrı nedir, tüm bu önemli bilgiler yer almaktadır. Sordukları tüm cevapları hayattaki birçok şeye dokunarak yanıtlayan El Mustafa, bu kentteki son görevini layıkıyla yerine getirir. Hüzünlü bir vedadan sonra El Mustafa gemiye biner ve yeni yolculuğuna çıkar. Romanın başkahramanı El Mustafa, zamanla yarışan tüm dinlerden ve farklı bölgelerden insanlara, insan olmanın yollarını çağırarak, Orphalese'deki insanlara hayata dair görüşlerini düşündürücü bir şekilde açıklamaya ve aktarmaya çalışır. İyi insan ve mutluluğa ulaşmak, kitapta aynı cümlelere sıkça rastlayabilirsiniz ve bu yazılar hayatınızın yönünü değiştirebilir. İnsanları rencide etmeden hoşgörülü yaşayarak, yaratılan kainatın güzellikleri, değerinin takdir edilmesi, dürüst bir insan olmanın güzellikleri hakkında pek çok bilgi veren El-Muhammed, hikmetiyle bir efsane haline gelmiştir. - Ermiş, Lübnan asıllı Amerikalı yazar Halil Cibran tarafından yazılan 26 şiirden oluşan karma bir şiir deneme kitabıdır. - Halil Cibran'ın en ünlü eserlerinden biridir ve ilk kez 1923'te basılmıştır. - 100'den fazla dile çevrilen Ermiş, onu dünya edebiyat tarihinin en çok çevrilen kitaplarından biri haline getirmiştir. Milyonlarca okura ulaşan Ermiş, günümüzde de en çok okunan kitaplardan biri olma özelliğini sürdürüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/esir-sehrin-insanlari/", "text": "Kamil Bey; yüksek eğitim almış, Avrupa dillerini bilen ve birçok Avrupa ülkesini görmüş kültürlü bir paşa oğludur. Nedime Hanım: Kamil Bey'i en çok etkileyen isim Nedime Hanım'dır. Kamil Bey'in Galatasaray Lisesi'nden arkadaşı İhsan ile evli olan Nedime Hanım, kocası cezaevine girdikten sonra Karadayı gazetesini tek başına çıkarmaya devam eder. Ayrıca Milli Mücadele'ye gönül vermiş pervasız bir kadın kahramandır. Nermin Hanım: Kamil Bey'in eşidir. Zenginliğe önem verir ve ülkesi hakkında çok az bilgiye sahiptir. Enişte İbrahim Bey: Kurtuluş Savaşı sürecinin aslında toplumun her kesiminde desteklenen bir olay olmadığını, özellikle İstanbul halkının daha zengin kesimleri içinde, bu harekete karşı olan, devletin durumundan kendine pay çıkarmaya çalışan bir karakterdir. Niyazi Efendi: Kuvayı Milliye hareketinin en tutkulu destekçisi gibi gözüken Niyazi Efendi, Nedime Hanım'ın da en güvendiği karakterlerin başında yer alır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında Mütareke Dönemi'ni konu alan Esir Şehrin İnsanları, İstanbul'un direnişini ve Osmanlı toplumunun bu süreçteki tavrını gerçekçi bir şekilde ele almaktadır. Eserde üç temel tip vardır: İstanbul hükümeti yanlıları, Kuvayimilliyeciler ve ülkenin durumunu umursamayanlar. Kamil Bey, Selim Paşa'nın oğludur. Vatansever Kamil Bey, Birinci Dünya Savaşı başladığında İspanya'dadır. Kamil Bey'in eşi Nermin hamiledir. Savaşın başında Madrid Büyükelçiliği'nde görev yapan Kamil de büyükelçiliğe giderek vatanı için ne yapması gerektiği konusunda fikir sahibi olur. İşlerinin bozulmasıyla Kamil ve Nermin vapurla İstanbul'a gelirler. İstanbul'a geldiklerinde kızları Ayşe altı yaşına basar. Küçük olmasına rağmen çok olgun bir kızdır. Romanda dikkat çeken bir diğer olay da asker Mehmet Ali'nin intihar mektubunun bulunmasıdır. Mehmet Ali 21 yaşında genç bir askerdir. Şehit olmak isteyen Mehmet Ali, şehit olamadığı için kendini suya atarak cezalandırır. Mektubu okuduklarında Türk halkının umutsuzluklarından şikayet ettiğini görür. İstanbul'a gelen Kamil ve eşinin kalacak yeri yoktur. Nermin'in teyzesinin akşam yemeğine konuk olurlar. Halasının kızı şımarık ve şımarık bir kızdır. Bu yeni boşanmış kız, sürekli olarak Batı'ya olan hayranlığından bahseder. Nermin'in halasının eşi tüccardır. Sabriye, Anadolu'nun zor zamanlarını çok iyi biliyormuş gibi anlatır. Sabriye ve Kamil birlikte eğlenmek için Garden Bar'a giderler. Sabriye, Kamil Bey'e kötü duygularla yaklaşır ve Kamil'e Musul'daki mülkünü satmasını söyler. Mükemmel bir varlığı olmadığını söyler. Sabriye'nin bu durumundan sonra Kamil Bey annesinin evinde yaşamaya karar verir. Evi onarır. İstanbul yeniden işgal edilir. Geçim kaynağı bulmakta zorlanan Kamil, kitap çevirmeye karar verir. İlk çevirisi Don Kişot'tur. Kamil, Fransızca ve İngilizce bilmektedir. Resim yapmayı ve çevirilerle uğraşmayı sever. Abdülhamid'in vezirinin oğlu olmasına rağmen yoksulluk çeker. Dedesinden kalan mirası sorgular ama hiçbir şey çıkmaz. Kamil Bey adliyeye gider. Kamil, Ahmet'le tanışır. Ahmet, Kız İhsan'ın Kuvayı milliye taraftarı olduğu için kürek cezasına çarptırıldığını söyler. Abdullah Ağa isimli bir kişinin de Kuvayı milliye taraftarı olmadığı için hapse atıldığını söylüyor. İhsan'ın eşi Nedime Hanım, Karadayı adlı bir dergi çıkartır. Bayan Nedime hamile. Ona yardım etme duygusu Kamil'i rahatlatır. Kamil bu dergide çalışmaya karar verir. Kamil, dergiye para bulmak pahasına fildişi heykelini satar. Kamil Bey gazeteciliği bu ortamdan anlar. Bu iş onun sayesinde daha da anlam kazanır. Karadayı dergisindeki çalışmaları ona sorumluluk verir. Bu dergi ile Milli Mücadele'yi desteklediği ortaya çıkar. Nedime Hanım, Kamil Bey'e Niyazi'yi anlatır. Anadolu'ya yardım için vapur kiralanacak. Bu para gerektirir. Kamil Bey, feribotla bir üzüm sandığı içinde evrak gönderecek. Belgelerin Ankara'ya gönderilmesi planlar. Kamil, Ramiz Efendi'ye gidecek olan sandıkla suçüstü yakalanır. Kamil Bey sorguya alınır. Paşanın oğlu olduğu için fazla zorlamazlar. Kamil tüm suçlamaları reddeder. Nedimeyi korumaya çalışır. Tutuklanan Ahmet Nedime'yi suçlasa da Kamil Bey onları kendisine inandırır. Ramiz Efendi'yi sorguya çekip döverler. Nermin, karısı Kamil'i resim malzemeleri ve eşyalarından dolayı cezaevine gönderir. Kamil'in eşi Nermin, Milli Mücadele'ye karşı taraftır. Buna rağmen Kamil, vatanı için davasından vazgeçmez. Kamil nedimeyi korumaya kararlıdır. Nedime'ye hiçbir şekilde ihanet etmez. Bunu ülkesi için yapıyor. Ramiz Efendi'nin eşi İnönü Zaferi'nin kazanıldığını haber verir. Ramiz Efendi serbest bırakıldı. Kamil, on yıl ağır çalışma cezasına çarptırılır. Paşa onun oğlu olduğu için üç yıllık hapis cezası indirilir. Esir Şehir Üçlemesi edebiyatımızın güçlü ve klasikleşmiş ismi Kemal Tahir'in başyapıtlarındandır. Her büyük ve klasik yapıt gibi, bir ya da birden çok problematiği mükemmel bir biçimde işleyen bu nehir roman dizisinin ilk kitabı olan Esir Şehrin İnsanlarında Kemal Tahir, Mütareke Dönemi Osmanlı aydınının ve İstanbul'unun destansı direnişinin ve mücadelesinin benzersiz bir fotoğrafını çekmektedir. Kurtuluş Savaşı öncesinin anlatıldığı pek çok roman yazılmıştır kuşkusuz, ama hiçbiri bu denli edebi ve ölümsüz olamamıştır. Türkiye'yi, Türkleri sahiden tanımak isteyen yerli yabancı herkes Kemal Tahir'i okumak,"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/esir-sehrin-mahpusu/", "text": "Kamil Bey: Kamil Bey yine kibar, eğitimli, büyük ölçüde sakin bir adamdır. Hapishanede, çok daha yalnız ve zor durumda olmasına karşın, Kamil Bey'in karakterinin çoğu özelliği hikayenin bir önceki halkasında olduğu gibi ilerler. Faytoncu Osman Ağa: Kaba, argo kelimeler kullanarak konuşan, kabadayılığı benimsemiş bir adamdır. Koğuşta kararlar alan, insanları cezalandıran, gardiyanlara rüşvet veren bir pozisyondadır. Zekeriya Hoca: Okuma, yazmayı bilen, Kamil Bey'inkinden çok farklı olsa da belli bir ölçüde eğitim almış bir adamdır. Onun bu yeni ortamda hayatta kalmasını sağlayan en önemli kişilerden biridir. Zekeriya Hoca sadece Kamil Bey'in değil, okuyucunun da hapishanedeki rehberi haline gelir. Binbaşı Arif Bey: Haksızlığa karşı sert tavırları olan bir adamdır. Askerlerin yemeğini çalan, hatta küflenmiş bulgurları yemeleri için askerlere göndermeye çalışan bir binbaşıyı kırbaçla döven Binbaşı Arif, daha sonra güçlenen bu binbaşı tarafından tutuklanmıştır. Esir Şehrin İnsanları, adlı ilk kitabın devamı niteliğindedir. Romanın başkahramanı Kamil Bey, İstanbul'a geldikten sonra yaşadığı ruhsal ve düşünsel değişimleri, Türk Kurtuluş Savaşı'nın insanlar üzerindeki etkisini anlatır. Bekir Ağa Koğuşunda kalan Kamil Bey, bir bayram gününde Sultanahmet'teki gözaltı merkezine gönderilir. Burada cinayet, bıçaklama, kumar ve uyuşturucu gibi suçların geride bıraktığı insanlarla yaşamaya başlar. Gözaltı merkezinin ikinci bölümünde kalan Kamil Bey, yeni evine asla alışamayacağını düşünmeye başlar. Kendisiyle ilgilenen Zekeriya Hoca'nın desteğiyle hayatta kalmaya çalışır, ancak ikinci bölümün ev sahibi arabacı Osman Ağa'nın da yardımıyla tam anlamıyla rahat edemez. Bayramı kutlamak için geçen üç günün sonunda Osman Ağa'nın yaptığı yardımın da bir sahtekarlık olduğu ortaya çıkar. Bir gün önce Kamil Bey'in kendisine ödünç verdiği parayla kumar oynayan Osman Ağa, bu paranın bir daha asla geri ödenmeyeceğini belirterek bu paranın borç değil ortaklık olduğunu söyler ve ardından Kamil Bey'den para ister. , kendisine bugüne kadar yaptıkları yardımların karşılıklı olduğunu açıklar. Hiç parası kalmayan Kamil Bey, bu borcu babasından kalan saati ile öder ancak ona umut veren birkaç kişiden biri olan Fatma Hanım'ın hediye olarak getirdiği kurabiyeler çalınınca sinirlenir ve döver. Osman Ağa da dahil olmak üzere birçok kişiyi koğuşta toplar. Bu olaydan sonra Milli Mücadele'yi desteklediğini ve bir paşa oğlu olduğunu ortaya koyan Kamil Bey başka bir şubeye götürülür. Burada kendisine benzer bir adam olan Binbaşı Arif Bey'in yanında kalmaya başlar. Müdirenin saygılı tavrı ve onu koruyan nüfuzlu kişilerin varlığı onu daha rahat koşullarda yaşatıyor ve eşi Nermin onu ziyarete başlar. Ancak Nermin'in ailesinin de etkisiyle Milli Mücadele'ye karşı çıkmaya devam etmesi, Kamil Bey ile arasının açılmasına neden olur. Anadolu'da savaşın kötü gittiği ve Yunanlıların yakında savaşı kazanıp İstanbul'a bile asker göndereceği söylentileri yayılırken, gözaltı merkezinde İstanbul'da Milli Mücadele'ye destek veren herkesin öldürüleceği söylentileri yayılmaya başlar. Kamil Bey, bu söylentilere karşı silaha sarılmaya çalışırken, karısı Nermin'in Fransa'nın resmi tatili olan 14 Temmuz'da baloya gittiğini ve sabah eve döndüğünü öğrenir. Bu son samandan sonra roman, Kamil Bey'in eşi Nermin için yazdığı bir boşanma mektubuyla sona erer. -Mehmet H. Doğan-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/eski-hastalik/", "text": "Züleyha: Batı kültüründe yetişmiştir. Ali Osman Bey'in ise kızıdır. Ali Osman Bey: Birçok farkı cephede savaşmış bir komutandır. Hemen herkes tarafından fazlası ile sevilmektedir. Yusuf: Ali Osman Bey'in askerlerinden bir tanesidir. Anadolu kültüründe yetişmiş bir adamdır. Gelenek ve göreneklerine fazlası ile bağlıdır. Züleyha ile evlenir. Enise Hanım: Yusuf'un annesidir. O da tıpkı oğlu gibi gelenek ve göreneklerine fazlası ile bağlıdır. Genellikle kendi halinde bir kadındır. Yazar romanında, kültür farkından ve anlayışlarından dolayı iki gencin anlaşamamasını ve boşanmasını ele almıştır. Bu süreçte birçok farklı olay yaşanmaktadır. Kitabın ana düşüncelerinin temelinde ise saygı ve sadakat yer almaktadır. Züleyha, küçük yaştan itibaren annesi ile birlikte İstanbul'da yaşamaktadır. Batı kültürü ve bu yaşam tarzında büyümüştür. Eğitimini ise yabancı okullarda tamamlamıştır. Züleyha'nın babası olan Ali Osman Bey, subay olmuş ve Anadolu'nun düşman işgalinden kurtulması için milli mücadeleye katılmıştır. Züleyha'nın İstanbul'da geçirdiği yıllar aynı zamanda İstanbul'un düşman işgalinde olduğu yıllardır. Bu sebeple batının etkisi bu şehirde fazlası ile görülmektedir. İstanbul sosyetesi ise bu yaşam tarzına ayak uydurmaya çalışmaktadır. Züleyha ise dayısı Şevki Bey'in tanınmış kişiler arasında yer alması ile bu yaşam tarzına pekte uzak değildir. Hatta bu yaşantının daha yayın bir hal alması için uğraşan biridir. Milli mücadele sona erdikten sonda Ali Osman Bey geri döner. Fakat burada kalıcı olmak bir düşüncesi yoktur. Görevi gereği Anadolu'ya geri dönmesi gerekmektedir. Yine ailesinden arı almak istemeyen Ali Osman Bey, ailesinin de kendisi ile birlikte görev yapacağı yere gelmesini ister. Züleyha başlangıçta okulunu bahane ederek gitmek istemese ve İstanbul'da kalmayı başarsa da, ilerleyen dönemlerde babasının ısrarlarına dayanamayarak, okulunu yarım bırakır ve ailesinin yanına gider. Gittiği bu yeri her zaman kendisine bir zindan olarak görmektedir. Kısa bir süre kendisine odasına kapatır ve hiç kimseyle konuşmaz. Buranın yerli halkını hor görmekte ve onlara kibir ile yaklaşmaktadır. Ancak buranı insanları ona saygı göstermekte ve samimi davranmaktadır. Züleyha artık vaktinin büyük bir kısmını babası ile birlikte geçirmektedir. Onun yaptığı kahramanlıkları görmekte ve halın babasını ne kadar sevdiğini öğrenmektedir. Bu durum babası ile gurur duymasını sağlamaktadır. Geçirilen süreçlerde babasının emir subaylığını yapmış ve görevinden ayrıldıktan sonra burada yaşamaya devam etmiş olan Yusuf ile tanışır. Yusuf, özellikle Ali Osman Bey'e son derece saygılıdır. Savaş esnasında da onunla omuz omuza çarpışmıştır. Hatta Ali Osman Bey yaralandığı zaman onu sırtında taşıyarak hayatını dahi kurtarmıştır. Babasının erken yaşında vefat etmesinin ardından, babasından kalan çiftlik ve tarlalara bakmak onun sorumluluğundadır. Son derece dürüst ve içten bir adamdır. Bu tavırları ile de Züleyha'nın hemen ilgisini çekmiştir. Ancak Yusuf, Ali Osman Bey'in kızı olduğu gerekçesi ile onunla aynı ortamda olmaktan dahi kendisini sakınmaktadır. Tüm bu olaylar yaşanırken, Züleyha'nın annesi burada vefat eder. Züleyha ise artık İstanbul'a dönme ümitlerini tamamı ile yitirir. Züleyha'yı Yusuf'un annesi olan Nefise Hanım teselli eder. Bu süreçte onu kızı gibi görmektedir. - Farklı olaylar ve birçok farklı karakter kitap içerisinde ele alınmıştır. - Eski Hastalık romanı, Reşat Nuri Güntekin'in ustalık dönemi eserlerinden bir tanesidir. Eser sürükleyici bir kurguya sahip olduğundan okuyucu kendine bağlamayı başarmaktadır. - Doğu ve batı kültürünün farkı da kitap içerisinde ele alınmaktadır. Kültür farkının ortaya çıkarttığı fikir çatılmaları sonucunda mutsuz bir evlilik söz konusudur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/eskici-ve-ogullari/", "text": "Eskici; Herkese karşı öfkeli ve sinirli bir adam olmasına rağmen ailesine ve çocuklarına düşkün ve savaşta bir bacağını kaybettiği için topaldır. Eskici'nin Karısı; Ailesinin dağılmasını istemese de gelinini sevmeyen ve geçmişiyle övünen zengin kayınpederini abartarak teselli eden bir kadındır. Mehmet; Evli ve üç çocuk babasıdır. Babasının aksiliklerini anlayan ve makineler yüzünden işini kaybeden, Bu nedenle, ailesiyle birlikte babasının yanında çalışmak zorunda kalan Eskici'nin en büyük oğludur. Ali; Eskici'nin evlilik çağındaki en küçük oğludur. Kardeşini babasına karşı savunur, ağabeyinin yapmak istediğini paylaşır, gurur duyar ve babası Topal Eskici'ye benzer bir karaktere sahiptir. Zeliha; Ali ve Mehmet'in küçük kız kardeşleridir. Evlilik hayali ile yaşayan kuşak çatışması nedeniyle ailesiyle sürekli tartışıyor. Aile üyelerinin yerel lehçelerini değiştirmek isteyen bir karakter diyebiliriz. Gelin; Eskicinin en büyük oğlu Mehmet'in karısıdır. Kayınvalidesi yüzünden hep kaçmak istese de gidecek yeri yoktur. Ev işlerini her zaman eksiksiz ve hatasız yapmasına rağmen, kayınvalidesi ile geçinemez. Ünal; Yaşlıları taşıyan yardımcı şofördür. Her işi yapabilen becerikli bir kişidir. Zeliha ile evlenir. Kayınpederi Topal Eskici ile benzer bir karaktere sahiptir. Zeynep; Eskici ve ailesi pamuk toplamaya gittiğinde, karşılaştıkları hasat ırgattır. Ali ile evlenir. Roman, eserin kahramanı Topal Eskici ve iki oğlunun özlemlerini ve hayallerini, bu özlemlerle hayallerini gerçekleştirme mücadelelerini ve sonunda ellerinde bıraktıklarını kaybederek düşüşlerini anlatıyor. Hayata en alçaktan başlayan eskici, ailesini bir arada tutabilmek için çok çalışıyor. Ekonomik koşulların kötüye gitmesi ile aile bağlarını nasıl zorladığını, yoksulluğun aile yapısını nasıl bozduğunu ve sanayileşmenin geleneksel yaşam ve el sanatları ile uğraşan insanların yaşamları üzerindeki etkisini inceler. İnsanın kurduğu çarpık düzenin insanları nasıl yozlaştırdığı kavramı işin arka planındaki en güçlü fikirdir. Yıllar geçtikçe mali durumu kötüleşen Topal Eskici ve ailesi, antika bir eski kunduracı dükkanından kazandıklarıyla geçimini sağlamaya çalışıyor. Ancak işlerin yavaşlamasıyla giderek azalan bu para artık dokuz kişilik aileyi doyuramaz. Yoksulluk ve yaşlılık, Topal Eskici'yi giderek daha öfkeli ve huysuz bir adam haline getirerek, oğullarıyla arasına düşmesine neden olur. Bu durumun farkında olan Topal Eskici'nin en büyük oğlu, eşi ve üç çocuğuyla kitlesel buluşmaya gitmeye karar verir. Ancak pamuk tarlasında çalışmak sosyal çevrelerinde küçümseniyor: Bu karar aile içinde büyük bir rezalet olarak algılanıyor. Ancak Mehmet akıllıca davranmasıyla herkes kısa sürede bu işten iyi bir gelir elde edebileceğini ve buradan gelecek parayla gelecekte rahat bir hayat yaşayabileceklerini düşünmeye başlar. Böylelikle hasat fikri aileye yayılır ve tüm aile Çukurova'daki pamuk tarlasına gider. Çukurova'da işler Koca Oğul'un beklediği gibi gitmez. Isı, yorgunluk ve sinekler gibi üstesinden gelebileceklerini düşündükleri engeller onları çok yorar. Kısa sürede tüm aile yorgunluk ve hastalıktan mustarip olmaya başlar. Bu sırada onları sahaya getiren şoförün çırağı Ünal da onlara katılarak, Topal'ın kızı Zalha ile yakınlaşmaya başlar. İşler zorlaştıkça ailede zaten var olan sorunlar bir kez daha ön plana çıkıyor. Topal Eskici, bir tartışma sırasında en büyük oğlunu yumrukladıktan sonra şehre dönmeye karar verirler. Ancak Topal'ın hayatı yavaş yavaş normale döndükçe tarlalarda kalanların durumu kötüleşir. Hastalıkları ilerleyen, yemekleri biten ve işleri yeterli bulunmayan aile fertleri için tek olumlu haber, Topal Eskici'nin küçük oğlu Ali'nin, yapamadıkları işi bitirmek için getirilen işçilerden Zeynep ile evlenmeye karar vermesidir. Bir süre sonra Ali, Topal Eskici'nin dükkanının önünde belirir. Zayıflıkla yürüyemeyen Ali, durumu kendisinden daha kötü olan babasını ağabeyine götürür. Topal Eskici, sahip olduğu her şeyi satarak ve herkese borç para alarak oğullarını ve torunlarını iyileştirmeyi başarır. Ama aynı zamanda tek gelir kaynakları olan dükkanlarını da kaybederler. - Roman filmi de çekilmiştir. İlk gösterim tarihi 1990 olan filmin yönetmenliğini Şahin Gök, yapmış; filmin baş rollerini Fikret Hakan ve Kadir İnanır paylaşmışlardır. - 1950 yıllarında Çukurova'da yaşanan sosyal gerçekleri ve hayat parçalarını kişiler ve aileler bazında ele almaktadır. Toplumsal sorunlarla, yaşama düzenindeki aksamları ve çekirdek ailelerin ortaya çıkışını irdeleyen sosyal bir konuyu ele almaktadır. - Eskici ve Oğulları 1962 de yayımlandıktan sonra Orhan Kemal romanın adını Eskici Dükkanı olarak değiştirmiş, Roman 2. basımla birlikte bu adla da tanınmaya başlamıştır. - Eskici ve Oğulları Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 100 Temel Eser arasına alınmış ve tavsiye edilmiş önemli eserlerdendir. Türk edebiyatının büyük ustası Orhan Kemal, en yetkin kitaplarından biri olan Eskici ve Oğulları'nda ekonomik koşulların nasıl da aile bağlarını zorladığını ele alıyor. Edebiyatımızda her zaman emeğin, umudun, aydınlığın yanında tavır almış olan Orhan Kemal, insan eliyle kurulan çarpık düzenin nasıl da insanın kendini yozlaştırdığını en iyi dile getiren yazarlarımızdan biri. Eskici ve Oğullan, ekonomik zorluklar nedeniyle çözülmenin eşiğine gelmiş aile ilişkilerini tüm canlılığıyla gözler önüne seriyor. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/eskiya-ininde/", "text": "Nef Bey: Kayınpederi Hikmet Enis Bey'den kalan çiftliği düze çıkarmak için yola çıkan adam. Yolda eşkıyalar tarafından esir alınırlar. Enis Bey: Kendisine ait çiftliğin kardan çok gelen gideni karşılamadığı için damadı Nef Bey ile yola çıkan kayınpeder. Murtaza: Nef ve Enis bey'lerin yanında çalışan kişi. Kayınpederinden miras kalan küçük bir çiftliğin mahsulünü ve masraflarını incelemek üzere yanına kayınbiraderi ve konağın hizmetlisini alarak çiftliğe gitmek üzere yola çıkan Nef'i Bey ve arkadaşları, bir eşkıya çetesinin eline geçer ve sonrasında gelişen olaylar anlatılır. Nef'i Bey'in kayınpederi merhum Enis Bey'in Değirmendere'de küçük bir çiftliği vardır. Çiftlik küçük ama büyük bir sorunu var. Çünkü çiftlik her yıl şişirilmiş bir gider listesi gönderiyor. Aileye geri dönüşünden çok götürü bir meblağdır. Üstüne bir de içeriden ve dışarıdan hırsızlık olur. Bunun üzerine Nef'i Bey, zaten maddi sıkıntı içinde olan ailenin bir nebze olsun rahat etmesi ümidiyle, hesapları ve ekinleri incelemek üzere çiftliğe gitmeye karar verir. Kayınbiraderi Hikmet Enis ile yanlarında çalışan Murtaza'yı da yanına alarak çiftliğe gitmek için evden çıkar. Haydarpaşa'dan trene binerler. Sonra İzmit Körfezi'ni geçmek için bir tekne bulurlar. Kayıkta on kişi daha vardır. Ak sakallı ve temiz yüzlü yaşlı bir köylü, çiftçi kıyafetleri giymiş ama pek uğursuz insanlar gibi görünmeyen iki kişi ve saf bir köylü çocuğu. Kahramanlarımız Nef'i ve Hikmet'in kıyafetlerinden zengin İstanbul beyleri oldukları hemen anlaşılıyor. Rehber giysili iki adamın temkinli ve vahşi bakışlarını duyunca tedirgin olurlar. Vapurdan indiklerinde sakallı ihtiyar onları burada fazla kalmamaları, işlerini bir an önce bitirip İstanbul'a dönmeleri konusunda uyarır. İlk kez geldikleri bu yerde kendilerini karşılamaya gelen kimseyi göremeyince şaşırırlar. Ancak yola çıkmadan önce çiftlik kahyası Halil Efendi'ye geleceklerini haber veren bir telgraf çekerler. Yakınlarda bulunan küçük bir köy kahvesine girerler. Koydan tekneye binip buraya gelene kadar, buraya gelene kadar birçok kişiden eşkıya kelimesini duymuşlar ve nitekim kahvehanenin sahibinin eski bir eşkıya olduğunu öğrenirler. Süvarileriyle birlikte elli altı saat boyunca onlara çiftliğe kadar eşlik edeceğine söz verir. Ancak atlarının dinlenmesi gerektiğini ve hareketlerinden bir saat sonra yetişeceklerini söyler. Bir süre kafede bekledikten sonra nihayet çiftlikten bir at arabası gelir. Karşıdan gelen araba onları çiftliğe götüremez. Yusuf Çavuş ve adamları kararlaştırılandan farklı bir rota izledikleri için onları bulamazlar. Bu çiftliğin arabası. Ancak kendisini Yörük'ün oğlu Emin olarak tanıtan arabacı, aslında Deli Ömer adında bir hayduttur. Çiftlikten gelirken arabayı durdurup oğlu Emin'i öldürür. Şöyle ki: Nef'i Bey, Hikmet Enis Bey ve Murtaza Kurdoğlu çetesi tarafından esir alınmıştır. Bu çetenin lideri, kahramanlarımızın teknede gördüğü çiftçi kılığına girmiş iki adamdan biridir. Arabacı onları çetenin saklandığı ormana götürür. Kulübeye benzeyen derme çatma bir kulübeye hapsedildiler. Eşkıya lideri, fidye parası için ailelerine bir mektup yazar. Günler birbirini kovalar ama istenen para bir türlü gelmez. Haydutlar, bu küçük kulübe benzeri hapishaneye iki mahkum daha getirir. Fidye parası gelmeyince eşkıya Nef, Hikmet ve Murtaza'yı idam etmeye karar verir. Ancak idam edildikleri gece Kurtoğlu çetesi başka bir çetenin saldırısına uğrar. Bu çete Karabela Mustafa'nın çetesidir. Talihsiz bir olay sonucu dağa çıkmak zorunda kalan aslında çok saf ve temiz kalpli bir genç olan Murtaza ve Abdurrahman'dan o geceden sonra bir haber alınamaz. Esirler bu kez Karabela çetesinin eline geçer. Çete sürekli yer değiştirir. Saldırı gecesi çıkan yangından yararlanarak kaçmayı başaran Murtaza ve Abdurrahman, Yusuf Çavuş'u bulur ve jandarma ile birlikte Karabela çetesinin peşine düşer. Sonunda çeteyi sıkıştırırlar ve çıkan çatışmada çete üyelerinden bir kısmı ölür, bir kısmı teslim olur ve çete liderini yakalayıp öldürürler. Artık kötü muameleden bitkin düşen ve neredeyse insanlıktan çıkmış kahramanlarımızın ve diğer tutsakların çilesi burada sona erer. İstanbul'un Sokak ve konak hayatını romanlarında ustalıkla işleyerek bu alanda son derece önemli kaynaklar bırakan Hüseyin Rahmi, macera romanı alanında da ne kadar mahir olduğunu gösteriyor. Konak hayatının konforuna alışmış Nefi Bey ve kayınbiraderi Hikmet Enis, uşakları Murtaza'yı da yanlarına alarak Değirmendere'deki çiftliklerini kontrol etmek üzere yola. Koyulurlar. Kısa süren tren ve kayık yolculuklarının ardından, son vasıtaları olan öküz arabasıyla dağ yollarını tırmanmaya başladıklarında eşkıyalar tarafından kaçırılır ve alıkonulurlar. Bu macerada onlarla aynı kaderi paylaşan başka tutsaklar da vardır. Eşkıya çeteleri arasında el değiştirir, defalarca ölümle burun buruna gelir, vahşice cinayet ve tecavüzlere şahit olurlar. Eşkıya zulmünden mağdur olan sadece tutsaklar değildir. Yıllarca süren savaşlarda hırpalanmış olan Anadolu halkı, bu kez de eşkıya zulmü altında inim inim inlemektedir. Nefi Bey ve diğer tutsakların soluk kesen macerası anlatılırken eleştiri okları alttan alta İstanbul hükümetine yönelir. Merkezi idarenin etki alanının ne kadar daraldığı, saray otoritesinin İstanbul sınırları dışına çıkamadığı ve memlekette artık eşkıyaların sözünün geçtiği gerçekleri bariz şekilde göze çarpar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/esrarli-ada/", "text": "Amerikan İç Savaşı sırasında, Konfederasyon güçleri tarafından yakalanan 5 adam beklenmedik bir şekilde bir balonun içinde esaretten kaçar. Ama balonları onları Kuzey güçlerine değil, Pasifik okyanusunun ortasındaki bir adaya sürükler. Esrarlı Ada, bu insanların ıssız bir adada mahsur kalışlarını ve orada hayatta kalma çabalarını konu edinmiştir. Denizci Pecroff ve dört arkadaşı, buldukları bir balonla Kuzey Amerikalılara katılmak için yola çıkarlar. Ancak balon, Pasifik Okyanusu'na hakim olan şiddetli fırtınaya dayanamayacak kadar yaşlı. Karayı gördüklerinde, Cirus Smith ve köpeği denize düşer. Diğerleri ancak balon karaya gelene kadar dayanabilir. Karaya çıktıklarında, birkaçı adayı keşfeder ve birkaçı da Cirus Smith'i bulmaya çalışır. Sabah Neb, Cirus Smith'i aramak için dışarı çıkar ve uzun bir süre geri dönmez. Diğer üç adam bir köpeğin sesini duyar. Bu köpek Cirus Smith'in köpeği. Onu takiben Neb ve Cirus Smith'i bulurlar ve mağaraya geri dönerler. Ertesi gün adayı yeniden incelerler ve Cirus Smith'i başkan olarak seçerler. Belki de ömürlerinin sonuna kadar bu adada kalacaklarının farkına varırlar. Böylece adanın imkanlarından yararlanarak çeşitli işler yapmaya başladılar. İlk işleri daha iyi bir barınak inşa etmek olacaktır. Bir akşam ilkel yöntemlerle avladıkları kanguru etini yerken Cirus Smith'in dişi kırıldı. Bu durumun nedeni, herkesi endişelendiren kanguru etinden gelen kurşundur. Bir gün kıyıda buldukları dev bir kaplumbağayı yakalayıp ters çevirirler ama döndüklerinde kaplumbağayı bıraktıkları yerde bulamazlar. Bu durum meraklarını daha da artırınca kıyıyı kontrol etmeye karar verirler. Böylece birçok faydalı eşyayla dolu yüzen bir sandık bulurlar. Mağaralarına döndüklerinde birçok maymunla karşılaşırlar. Onlarla nasıl baş edeceklerini düşünürken onları gören maymunlar kaçar. Tek bir maymun kaldığında onu evcilleştirmeye karar verirler ve kısa sürede amaçlarına ulaşırlar. Bir gün denizde bir kaza geçirmiş birinin notu olan bir şişe bulurlar. İkisi, notu yazan kişiyi bulmak ve ona yardım etmek için Tabor Adası'na gider. Orada gaddar bir adamla karşılaşırlar ve onu da yanlarına alarak adalarına dönerler. Adamı geri almak için çok uğraşırlar ve sonunda onlarla konuşur. Böylece adamın geçmişi hakkında bir şeyler öğrenirler. Bu adam, daha önce bir kaza geçirmiş olan Kaptan Grant'in mürettebatının bir üyesi. O isyan etti ve gemiyi ele geçirmeye çalıştı, ancak başarısız oldu ve gemiden atıldı. Daha sonra Lord Glenaryan ve maiyetine Kaptan Grant ve iki mürettebatını aramak için katıldı. Ayrıca gemilerini ele geçirmeye çalıştı ama yine başarısız oldu. Böylece Kaptan Grant ve iki mürettebatı bulunup kurtarıldıktan sonra kaldıkları adada bırakıldılar. Bir gün büyük bir gemi görürler ve çok geçmeden bunun bir korsan gemisi olduğunu anlarlar. Korsanlar hakkında bilgi almaya çalışırlar. Airton korsan gemisine gider. Korsanlar onu fark eder ve onu döver. Airton zar zor denize atlayarak kaçar. O sırada kıyıdaki diğer adamları fark eden korsanlar, saldırıya hazırlanmaya başladılar. Onlar saldıramadan önce gemileri havaya uçar. Airton ve çevresi bu garip durum karşısında şaşkına döner. Daha sonra kendilerini gemiden kurtulan birkaç korsandan korumak için hazırlıklara başlarlar. Airton ayrıca korsanları gözetleme görevini de üstlenir. Olayın üzerinden iki gün geçer ama ne Airton ne de korsanlar ortalıkta yoktur. Aynı zamanda Herbert hastalanır, ancak onu iyileştirecek bir ilaç yoktur. Bu sırada Neb elinde bir şişeyle gelir, şişedeki ilaç Herbert'in hızla iyileşmesine yardımcı olur. Uyuşturucuların aniden ortaya çıkması meraklarını daha da artırıyor. Herbert iyileştiğinde, Airton'ı aramaya giderler ve ormanda bir mağara bulurlar. Korsanlar mağaradan çıktıklarında çevreyi incelerler. Bu sırada Airton ile çimenlerin üzerinde birini görürler. Öldüklerini anladıklarında gömerler. Daha sonra mağarayı incelerler ve duydukları seslerle patlamaya hazırlanan bir volkanın olduğunu anlarlar. Mağaralarına döndüklerinde oradan nasıl kurtulacaklarının endişesi içindedirler. Ertesi sabah, Cirus Smith'in köpeği ağzına bir kağıt parçası getirir. Kağıda notu yazan kişi, adadan bir an önce uzaklaşmaları gerektiğini söyler ve onlara kaçış yolunu gösterir. Yazılı talimatları izleyerek kaçarlar ve bir gemiye ulaşırlar. Geminin kaptanı onlara her şeyi açıklar, böylece tüm gizemler çözülür. O gece Kaptan Nemo ölür ve Pecroff ve maiyeti yaptıkları küçük gemi sayesinde kurtulur. Amerikan iç savaşının sonlarına doğru; Kuzeyli General Ulysses Grant, güneydeki Richmond kentini kuşatmıştı. Richmond Valisi, Güneyli komutan General Lee'den yardım isteyecek askeri için bir balon hazırlatmıştı. İşte bu balon, Kuzeyli birkaç tutsağın kaçış umudu olacaktı. Kucağında köpeği ile bir mühendis, onun özgür bıraktığı uşağı, deneyimli bir gazeteci, usta bir denizci ve gemicinin arkadaşı bir genç; 18 Mart 1865 gecesi esir oldukları kamptan gizlice havalanır. Gaz kaçırmaya başlayan balonla okyanusta dalgalarla boğuşulan zorlu yolculuktan sonra hiç bilmedikleri bir adaya ulaşan kaçaklar, adayı kendileri için yaşanabilir hale getirebilmek için çaba gösterirler; bir yandan çetin doğa koşullarıyla, hastalıkla mücadele ederken karşılarına rotasını şaşıran korsanlarla da savaşmak zorunda kalır. Edebiyatta bilimkurgunun öncülerinden, Jules Verne (1828-1905), ünlü romanlarından Esrarlı Ada'da, okuru eski bir tanıdıkla da buluşturuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/eugenie-grandet/", "text": "B.Grandet: Yapı açısından, Grandet tıknaz, kare şeklinde bir adam, 1,62 m boyunda, çevresi yaklaşık bir inç olan baldırları, çıkıntılı diz kapakları, geniş omuzları ve çenesi var. Davranışları çok basit olan bir adam. Az konuşan, düşüncelerini kısa cümlelerle, özlü sözler söyler gibi ifade eden, tatlı bir sesle konuşan bir adamdır. O çok cimri. Evinde kullandığı malzemeleri çok tutarlı kullanır. Üstelik çok zekidir. İçine girer ve satın almak istediği her şeyi hemen alır. Kazandığı para onu toplumda popüler kılacak kadar arttı. Çok paraya sahip olması onu yüksek mevkilere taşımış ve Saumur'da ünlü biri olmasını sağlamıştır. Hatta Saumur belediye başkanı olarak görev yapmıştır. Koca Nanon: 1.80 boyundadır. Vücut yapısı bir devi andırıyor. Çok çirkin bir yüzü var. Yüzünde çok sayıda siğil var. Tuğla gibi ten rengi, damarlı kolları ve yırtık pırtık kıyafetleriyle tam bir cimri gibi görünüyor. Dev yapısına rağmen kimseyi incitmez ve efendisine çok sadıktır. Ev işlerinden hiçbir şeye vakit bulamıyordu ve bu nedenle sosyal bir ortam da bulamıyordu. Bn.Grandet: Kuru, ince, ayva gibi sarı, sakar, kilolu bir kadındır. Kemikleri büyüktü, burnu büyüktü, alnı büyüktü, gözleri büyüktü. Dişleri koyu renkli, seyrek, ağzı buruşuk, çenesi ayakkabı çenesi şeklindeydi. Bayan Grandet her zaman yeşilimsi ipek bir elbise giyerdi. O çok iyi bir kadındı. Bir meleğin tatlılığı, çocukların eziyet ettiği bir böceğin eğilmesi, nadir bir dindarlık, tükenmeyen bir ruh büyüklüğü, iyi bir kalp, herkeste ona hem acıma hem de saygı uyandırdı. O bir kadındı. Ne kadar zengin olursa olsun kocası gibi bir sosyal çevresi yoktur. O sessiz bir insan. Çevresini pek umursamaz. Eugenie: O çok güzel bir kız. İnce beli ve bembeyaz yüzüyle tıpkı annesi gibi. Kıvırcık saçlı uzun boylu genç bir kızdır. Davranışları tıpkı annesininki gibi. Hayatında bir kez bile aşık olmamış çok saf bir kızdır. Charles'a aşık olduktan sonra dünyası değişti. Evi terk etti ve kısır bir kız oldu. Annesi gibi sessiz bir insandır. Evden pek dışarı çıkmaz ve arkadaş çevresi yoktur. Başkan De Bonfons: O açgözlü bir adam. B.Grandet'i miras almak için Eugenie ile evlenmek istiyor. Bu yüzden her zaman B.Grandet'in peşinden koşar. Geniş bir sosyal çevresi vardır. Amacı parlamento üyesi olmak ve Eugenie ile evlenmek. Klasik Fransız Edebiyatında aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Balzac'ın bu romanında, Fransız İhtilali sonrası taşra halkının davranışlarını ve cimri bir adamın serveti uğruna hayatını nasıl sürdürdüğünü anlatır. Yaşlı Grandet, eşi kızı Eugenie ve hizmetçisi Nanon ile Fransa'nın Loire Nehri kıyısındaki Saumur kasabasında yaşıyor. Grandet gençliğinde orta sınıf bir adamken, zengin bir odun tüccarının kızıyla evlenerek zengin olur. Buna eşinin annesinden, babaannesinden ve dedesinden kalan miraslar da eklenince çok daha zengin olmuş ve topraklarına kendi birikimleri, karısının çeyizi ve karısının mirasıyla toprak katmıştır. Özellikle şehrin valisi seçildiğinde daha da zenginleşir. Yaşlı Grandet, çok zengin olmasına rağmen çok cimri bir insandır. Sofraya daha az yemek koyar, ocakların Kasım ayının ilk yarısı bitmeden yakılmasına izin vermez, yakıldığında daha az odun kullanır. Grandet, karısını tam bir köle haline getirmiştir. Karısı sevgi ve şefkatten habersiz yaşar. İki aile, bu zengin ama cimri adamın kızı Eugenie'yi ister. Hem kasabadaki bankanın sahibi hem de kasaba noteri oğulları için ister. Eugenie'nin doğum günlerinden birinde bu iki ailenin de bir oğlu olur. Aynı akşam, beklenmedik bir kişi daha gelir. Charles, Eugenie'nin amcasının oğludur. Babası Charles'a bir mektup verdi ve onu yaşlı Grandet'ye teslim etmesini söyler. Kıyafetleri ve yakışıklılığıyla Parisli bir beyefendi olan Charles, Eugenie'yi büyüler. Eugenie asla diğer damatlarla ilgilenmedi ve her zaman Charles'ın etrafında döner. Charles'ın babası Grandet'ye gönderdiği mektupta, tüm servetini kaybettiğini, bu yüzden intihar edeceğini; Oğlu Charles'a iyi bakmasını istediğini yazar. Charles, babasının intiharını öğrendiğinde yıkılır. Şimdi Grandets'te yaşıyor. Charles bazen Eugenie'ye, annesine ve hizmetçi Nanon'a harçlık verir. Yaşlı Grandet bundan memnun. Bu intihar, Charles'ın ve yaşlı Grandet'nin adını lekeler. Bu yüzden Charles para kazanmak ve zengin olmak için ayrılır. Eugenie ayrılırken para kazanmak ve zengin olmak için babasından saklanan altı bin franklık çeyizini verir, iki aşık her zaman birbirlerini seveceklerine yemin eder ve Charles Saumur'dan ayrılır. Bir yıl sonra Grandet, kızının çeyizini Charles'a verdiğini öğrendiğinde perişan olur. Onu odaya kilitler, başkalarıyla konuşmasını yasaklar. Kocası tarafından sürekli zulme uğrayan annesi Eugenie'ye verilen bu ceza yüzünden hastalanır ve kederinden ölür. Bundan bir gün sonra Grandet kızıyla barışır ve mirasını annesinden devralır. 82 yaşında vefat eder. Babasından büyük bir miras kalan Eugenie, Charles'ın yıllarca dönmesini bekler. Ama Charles, konumunu ve unvanını güvence altına almak için bir asilzadeyle evlenir. Eugenie ayrıca çok ısrarcı olan Chouchot ile evlenir. Bir süre sonra kocası da ölür. Serveti Eugenie'ye gider. Genç dul, Nanon'un tek arkadaşı olduğunu düşünür. Nanon ve Nanon'un kocası da onunla kalır. Zengin dul Eugenie, anlamsız servetiyle bir rahibe hayatı yaşar. Eugenie Grandet, büyük Fransız yazarı Balzac'ın İnsanlık Güldürüsü genel başlığı altında tasarlayıp gerçekleştirdiği çok sayıda romandan olşan o dev yapıtın en çok okunan parçalarından biri. 1833'te yayınlanan bu romanında Balzac, taşra insanlarını ve onların özellikle para ile olan ilişkilerini eşsiz bir gerçeklikle anlatır. Cimrilik ve aşk bu romanın iç içe işlenen iki ana temasıdır. Balzac, bu romanında, Grandet Baba'nın büyük malvarlığının alınteriyle açıklanamayacağını gözler önüne serer. Grandet Baba, Büyük Fransız Devrimi sonrasında, dönemin siyasal koşullarından ustaca yararlanmasını bilmiş, her türlü aldatmacayı geçerli kılan bir yöntemle büyük malvarlığının sahibi olmuştur. Bu zenginliğin içinde alınterinin payı, denizde bir damla gibidir. Eugenie Grandet'nin tertemiz aşkının ve yüce gönüllülüğünün, bütün bu pisliklerin yanında yeri nedir? İşte Balzac'ın büyüklüğünün tartışılmaz yanı burada ortaya çıkıyor. Bu roman öylesine sevilmiş, öylesine yaygın bir okur kitlesi bulmuştur ki, 'Eugenie Grandet'nin yazarı' diye anılmak, sonunda Balzac'ı bile kızdırmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/eve-dusen-yildirim/", "text": "Babasının ani ölümüyle yalnız kalan Muazzez'in hiç görmediği amcasının yanına taşınması ve kuzenleri Namık'a aşık olması sonucu gelişen olaylar zinciri konu ediniyor. Babasıyla birlikte İzmir'de yaşayan Muazzez, hayattaki tek desteği olan babasını beklenmedik bir şekilde kaybeder. Babasının ölümüyle sarsılan Muazzez şimdi büyük şehirde yalnızdır. Yıllardır görmediği ve konuşmadığı kardeşinin ölüm haberini alan Ahmet Şükrü, yeğeni Muazzez'in hayatında girdiği çıkmazın farkına varır. Kardeşine olan 'sadakat borcunu' vicdanının sesini dinleyerek ödemek isteyen Ahmet Şükrü, yeğeni Muazzez'i de yanında İstanbul'a götürmek ister. Muazzez'in babasıyla birlikte yoktan var ettiği hayatı, İstanbul'da bir yalıda yeniden hayat bulur. Hiç tanımadığı amcasının konağına taşınan Muazzez, güzelliğiyle kuzenleri Namık ve Sait'in dikkatini çeker. Muazzez'in eve dönüşü, özel bir üniversitede okuyan Sait'in hızlı hayatını ve artık sıradanlaşan Namık'ın tüm hayatını etkileyecektir. Muazzez yeni hayatına alışırken farkında olmadan bu iki adamı ruhuna hapseder. Ancak Namık evlidir ve eşi Şayeste eve gelen bu kusursuz güzellikten pek memnun olmayacaktır. Öyle ki Şayeste'nin Muzazzez'i o evden yıldırma çabaları gecikmez. Muazzez bir an hissettiği baskı nedeniyle İstanbul'daki hayatına alışamadığını düşünür ve İzmir'e dönmek ister. İzmir'de 'her şeyi' bıraktığını düşünen Muazzez, sadece 'bir kişiyi' unuttur. Her eve yıldırım düşebilir ve sadece bazı evlerde paratoner vardır. Nahid Sırrı Eve Düşen Yıldırım'da paratonersiz evlerden birinin hikayesinin yazar. Yıl 1931 ve yazar Ankara'dadır. Eylül ve Ekim aylarında bu uzun hikayesini tamamlar. Ertesi yıl, hikaye Milliyet'te ondokuz sayı tefrika edilir (Nu.2237-2255, 5-23 Mayıs 1932); ama Nahid Sırrı'nın ebedi kaderi bir kere daha kendini gösterir ve eseri okuyucunun çokça ilgisini çekmez. Buna rağmen, iki yıl sonra Eve Düşen Yıldırım'ın hem Ankara'da, hem de İstanbul'da basıldığını görmek şaşırtıcı (Ank. 1934, Akba Ktbv., 106 s.; İst.; 1934, Burhaneddin Matb., 104 s.). -M. Kayahan Özgül-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/evlerden-biri/", "text": "İskender: Üç yüz lira maaşlı bir şirkette daktilo olarak çalışan alt kademe bir memurdur. Çocukken baş ağrısından okulu yarım bırakıp ortaokul mezunu olarak eğitimini tamamlar. Bu konuda her zaman büyümüş ve adeta bir yara haline gelmiştir. Kendini sürekli küçük gören ve özgüveni eksik biridir. Erdal: İskender'in küçük kardeşidir. Hukuk fakültesi son sınıf öğrencisidir. Bütün aile umutlarını Erdal'a bağlamıştı. O okuldan mezun olduğunda Avrupa'ya gidecek, döndüğünde ise bir yazıhane açıp kardeşlerini de etrafına toplayarak gül gibi geçinip gideceklerdi. Annesinin her istediğini alacak ve apartman katlarında oturacaklardı. Ayşe: İskender'in büyük ablasıdır. Yaşı baya ilerlemiş evde kalmış bir kadındır. Bir yerde Kasiyer olarak çalışır. Nursen: Sadi Bey'in aşık olduğu sürekli gözlerini ayıramadığı komşu kızlarıdır. Leman Hanım: Nursen'in annesidir. Herkese tepeden bakar, yaşına göre çok abartılı şeyler giyer kıpkırmızı rujlar süren bir kadındır. Evlerden Biri, devlet demiryollarından emekli Sadi Bey'in emekli ikramiyesiyle aldığı ufak evde yaşanan dramı anlatırken, aşağılık duygusu altında ezilen küçük memurları, işçi kızları, zor şartlarda okuyan beş parasız yüksekokul, üniversite öğrencilerini, hayallerine sıkı sıkıya sarılarak yaşama sevincini yakalamaya çalışan insanların mücadelesini de hikaye ediyor. Roman, İstanbul'un kenar mahallelerinden biri olan Cibali'de yaşanan bir aile dramını anlatmaktadır. İskender, üç yüz lira maaşlı bir şirkette daktilo olarak çalışan alt kademe bir memurdur. Çocukken baş ağrısından okulu yarım bırakıp ortaokul mezunu olarak eğitimini tamamlar. Bu konuda her zaman büyümüş ve adeta bir yara haline gelmiştir. Kendini sürekli küçük gören ve özgüveni eksik olan İskender, kendi yüzünü hiç beğenmemiş, hatta ayva yüzlü olduğunu bile düşünmüştür. Bu nedenle dış çevresiyle iyi geçinemez, herkesle iyi geçinir. Bir ablası ve bir erkek kardeşi olan İskender, özellikle erkek kardeşi Erdal'ı sevmez. Ablası küçük bir bakkalda kasiyer olarak çalışıyor, Erdal ise hukuk fakültesi son sınıf öğrencisidir. Bütün aile umutlarını Erdal'a bağlamıştır. O okuldan mezun olunca Avrupa'ya gidecek, döndüğünde bir büro açıp kardeşlerini etrafına toplayıp gül gibi geçineceklerdi. Annesi ne isterse onu alacak ve dairelerinde yaşayacaklardı. Tabii tüm bunlar şu an oturdukları evin satılmasıyla olacak şeylerdi. Annesi Erdal'ın yanında olduğu için bu işe ısınmış ve emekli kocası Sadi'yi ikna etmeye çalışıyor. Evi satmak herkes için başka bir avantajdı. Kasiyer Ayşe evde kalmış ve oldukça yaşlıydı. Evlenemeyeceğini düşünür ve evin satılmasını, annesinin ve kendisinin sokakta kalmasını istemez. Bu nedenle babası ölürse kendisini ve annesini güvence altına almak ister ve bu nedenle evin satışına şiddetle karşı çıkar. Alexander ise evi satarak ve karaborsada işlem yaparak parayı ikiye katlamak ister ama kimse buna güvenli olarak bakmaz. Babaları Sadi'nin çok farklı bir amacı vardı. Evini komşu kızı Nursen'e bırakmak ister. Her sabah torunu olan ve onunla evlenmek isteyen kızı izler. Her sabah erkenden kimsenin girilmediği odasında kalkar ve Nursen'in çorap fabrikasına gitmeden önce ellerini yıkamasını izler ve o fabrikadan çıkarken arkadaşı Müçteba ile birlikte fabrikadan çıkan diğer kızları seyrederdi. Amacı Nursen'i kendine çekmekti. Kim ne derse desin. Ama Nursen, mahallede ilk tanıştıklarından beri İskender'e aşıktı. İskender de ona... Bir gün merhaba dediler ve o zamandan beri sevgililer. Evlenmeyi hayal ettiler, ancak onlar için birçok zorluk vardı. Nursen'in annesi Leman Hanım çok farklı bir insandı. Herkese tepeden bakar, yaşına göre çok abartılı şeyler giyer, kırmızı ruj sürerdi. Mahalledeki bütün erkekler ona bakar ve herkes onun hakkında konuşurdu. Bu nedenle, İskender'in annesi, kaç komşusu olursa olsun, kızını almak istemez. İskender de bunu biliyordu. Nursen ise annesinin onu zengin bir adamla evlendirmek istediğini biliyordu. Bu nedenle onun astsubay Alexander ile evlenmesini asla istemezdi. Leman Hanım her gün komşularına giderdi. Amacı farklıydı. Küçük kardeşi Erdal'a takıntılıydı. Her gün onu görmeye gitti. Neredeyse annesinin yaşındaydı ama umurunda değildi. Bir gün onlar otururken bir randevu aldığı belliydi ve Erdal sonunda anladı. O da istiyordu, Leman'ı merak ediyordu. Birkaç görüşmeden sonra çıkmaya başladılar. Erdal'ın arkadaşı Edip, ona tavsiyede bulundu ve bu kadın sayesinde para kazanacağını söyledi. Bir gün Leman bir arkadaşı sayesinde ona iş teklif etti. Okuldan sonra işe gidebileceği bir yer. Buna karşılık sinemacı Mahmut kızı Nursen'i ister. Leman da hemen kabul eder. Sevgilisi Erdal için kızını feda edebilirdi. Ancak Erdal işe başlayınca patronunun kızı Filiz'e aşık olur ve hatta evlenecekleri noktaya gelirler. Leman çabuk unutulur. Leman intikam planları yaparken Erdal'ın arkadaşı Edip ile tanışır ve ona aşık olur. Evi satmak isteyen herkesin beklemediği bir şey olur. Nursen'in İskender'e aşık olduğunu öğrenen Sadi, üzüntüsünden nüksederek ölür. Cenazesinde üç kardeş ev yüzünden birbirine girer. Anlaşamayınca herkes bir kenara atılır. Sadi Bey'in cenazesi mahalle halkı tarafından defnedilir. Evlerden Biri, Orhan Kemal'in sık sık ele aldığı aile yaşamına en iyi ışık tutan romanlarından biri. Ev içlerinde kapalı kalan hayatların aslında nasıl da fırtınalarla dolu olduğunun en iyi belgelerinden biri olan Evlerden Biri, ortak yalanlarımızla kurduğumuz ailenin aslında nasıl da bir hapishane olduğunu anlatıyor. Her zaman insana inancını koruyan Orhan Kemal, bize gerçeklerin üstüne kurmadığımız hayatların nasıl da kolayca çözülüp gideceğini hatırlatıyor. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/eylembilim/", "text": "Server Özbudak: Herkes gibi olmama, farklı bir hayat yaşama ya da hayatta farklı anlamlar peşinde koşma çabasında olan ve romanın başında Server, yıllarca profesör olmak için uğraşmasına rağmen bunun kendisi gibi birçok kişiye iliştirilmiş bir etiket olduğunu düşünür. Ana karakter, insan ya da X gibi genel bir ifade olmaya dayanamayacağını, anılarını yazmaktaki asıl amacının tüm hayatını yeniden düşünmek olduğunu belirtir. Server, bir yandan burjuva yaşam tarzı ve değerleri içinde yaşarken, diğer yandan sol siyasi görüşe sahip olmanın yabancılaşmasını yaşıyor. Ancak bu yaşam biçimini oluşturmadan önce öğrencilik yıllarında yaşadığı yoksul ve yalnız yaşamı özlemediği anlaşılır. Sınıfta eski arkadaşı Murat İki'yi görünce yaşadığı yaşam tarzından suçluluk duysa da, eve döner, gençliğinde yakalandığı bir hastalık, nezle ve böcek musallat olur. Bir devlet üniversitesinde yaşanan olaylara bir profesörün yaklaşımlarını konu alıyor. Ölümünden sonra 40 sayfa bulunur ve olduğu gibi 1987'de yayınlanan Günlük adlı kitabının sonunda Etkinlik bölümü adı altında yayınlanır. Oğuz Atay'ın vefatından 11 yıl sonra, kızı Özge Atay için isimsiz bir pakette 74 sayfalık son eserinin bulunmasının ardından kitap olarak yayımlanır ve 1998 yılında Eylembilim adıyla yayımlanır. Roman, Oğuz Atay'ın Türk aydınlarının yönünü sorguladığı ironik bir yapıda kurgulanmıştır. Romandaki olay örgüsü, 1950'lerden 1980'lere kadar süren sağ-sol çatışmalarına odaklanıyor. Eylembilim, okuyucuya Dilaver Kalas isimli bir avukat tarafından, merhum Server Özbudak'ın hatıraları olarak sunulur. Üniversitede matematik profesörü olan ancak bu unvanın anlamından ve onu gerçekten mutlu edip etmediğinden emin olmayan Server Özbudak, başka bir öğretmen olan Refik Bey'in kalp krizi geçirdiğini öğrenir ve onun yerine sınıfa girer. Server sınıfa girip kendini tanıttıktan sonra küçük bir şok yaşar. Öğrencilik yıllarında yanında ders alan ve siyasi görüşleri nedeniyle okuldan atılan Murat İkinci ders alanlar arasındadır. Murat'ı görmek Server'ın dersi biraz daha gergin bir şekilde işlemesine neden olur. Dersten sonra Server, kendisini pek sevmeyen dekan tarafından öğrencilerle buluşmaya sürüklenir: Solcu olduğunu anladığımız bir öğrencinin okulda vurularak öldürülmesi öğrenciler arasında büyük tepkiye neden olur. Diğer sol görüşlü öğrenciler ise ölen arkadaşlarının okul bahçesine gömülmesini talep eder. Dekan kürsüde yaptığı konuşmayla öğrencileri sakinleştirmeyi ve yönetmeyi başarmış görünür. Ancak bundan sonra Server sahneye çıkıyor ve bu kararın tüm resmi ortamlarda olduğu gibi dilekçe olarak sunulabileceğini ve ardından ilgili merciler tarafından karara bağlanabileceğini söyler. Bu konuşma Server'ı kısa süreliğine kahraman yapar, matematik profesörü bile bir süre omuzlarında taşınır. Gergin forum, Dekan'ın ikinci kez söz alıp durumu sakinleştirmesiyle sona erer. Server eve döndüğünde hem kendi hayatını hem de geçmişini düşünür. Daha sonra bir akşam yemeğinde sarhoş olduğu ve intihar etmeye çalıştığı günü hatırlar. Ertesi gün okulda bir komite toplanır ve son öğrenci olaylarını, özellikle de vurulan öğrenci konusunu tartışmaya başlar. Milliyetçi öğrencilerin gönderdiği mektupla başlayan toplantı, kısa sürede sol görüşlü öğrencilere sempati duyan profesörlerin istediği gibi ilerlemeye başladı ve ölen öğrencinin okul bahçesine defnedilmesi önerisi yönetim kurulu tarafından kabul edildi. Ancak yönetim kurulu beklenenden daha hızlı dağılmak zorunda kalır çünkü okuldaki gerginlik tam bir işgale dönüşür ve okul içindeki polis öğrenciler tarafından uzaklaştırılır. Server, diğer hocalardan tam yetkiye sahip olan Adnan Hoca ile birlikte okulda kalır ve oradaki direniş hareketini destekler. Okulu işgal eden öğrenciler hızla silaha sarılıyor ve sabah saatlerine kadar muhaliflere karşı nöbet tutar. Sabah saatlerinde okula gönderilen çok sayıda polis ve jandarma, direnişi kırarak öğrencileri gözaltına almaya başladı. Vali ile görüşmeye giden Adnan Hoca, Server ve diğer hocalar önce gözaltına alınıp kısa bir süre sonra serbest bırakılır. Server, serbest bırakıldıktan sonra yaşananları, özellikle evde yapılan görüşmeleri ve Semra isimli bir öğrenciyle yakınlaşmasını anlatınca Roman yarım kalır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/eylul/", "text": "Suat: Kocası Süreyya ile mutlu bir evlilik sürdürürken Necip Bey'le yakınlığından sonra birbirlerine aşık olurlar. Necip: Akrabaları olan Süreyya ve Suat'ın yanına gelir. Ancak beklenmedik bir şekilde Suat'a aşık olur. Hacer: Süreyya'nın kardeşi. Necip ile gönül eğlendirmek isteyen bir kadındır. Fatin: Hacer'in kocasıdır. Paraya düşkün bir adamdır. Kitapta; Süreyya, Suat ve Necip Bey arasındaki aşk üçgeni anlatılır. Suat ve Necip'in kendi içlerinde yaşatıp büyüttükleri aşkı ve bu aşkın ekseninde dönen olayları konu edinir. Beş yıldır evli olan Suat Hanım ve Süreyya Bey, bir yaz Boğaz'da küçük bir konak kiralarlar. Onlar mutlu mesut bir evlilikleri vardır. Süreyya'nın arkadaşı Necip onların aile dostudur; Sık sık gelir ve misafir olarak onlarla kalır. Necip, Suat Hanım'a çok değer verir ve ona derin bir saygı duyar. Bu takdir ve saygı zamanla şiddetli bir aşka dönüşür. Necip bu aşkı hep içinde gizler. Söylentiler yaygınlaşınca Necip konağa eskisi kadar sık gelmemeye başlar. Hastalanır ve yatağa düşer. İyileşince tekrar konağa gitmeye başlar. Birbirlerine aşklarını ilan edemeyen aşıklar, eski günleri yeniden yaşamaya başlar. Sonra Eylül gelir. Bu ay Suat Hanım için kadınlığının bir sonbahar ayı gibidir. Aradığı mutluluğu evlilikte, seveceği adamda bulamayan bir kadın olduğunu düşünür. Necip ise mutlu olabileceği bir kadına ulaşamamanın acısını yaşamaktadır. Süreyya Bey, Suat Hanım ve Necip bir gün sohbet ederken konakta yangın çıkar. Herkes dışarı fırlar. Ancak Suat Hanım odasında kilitlidir ve yardım çağrılarına cevap vermez. Necip, sevdiği kadını kurtarmak için alevlerin içine dalar. Süreyya Bey peşinden koşar. Ancak Suat Hanım'ı kurtaramazlar. Üçü de yangında ölür. - Eylül, Mehmet Rauf'un ilk psikolojik roman olarak Türk tarihine geçen romanıdır. Ayrıca bireyin öznel yaşantısını doğrudan konu alan ilk roman olarak da bilinir. - Olaylardan çok kahramanların ruh halinden bahseden kitap, 1900 yılında Servet-i Fünun dergisinde yayımlanmaya başlamış, 1901 yılında ise kitap halinde basılmıştır. - Servet-i Fünun romanının Halit Ziya Uşaklıgil tarafından verilen örnekleri dışındaki en önemli eserlerinden biridir. Servet-i Fünun döneminin en önemli romancılarından biri olan Mehmet Rauf'un Eylül'ü psikolojik roman türünün yazınımızdaki ilk örneğidir. Umutsuz bir aşkı psikolojik boyutuyla anlatan bu başyapıtın, Kemal Bek tarafından günümüz Türkçe'sine uyarlanmış basımını sunuyoruz sizlere. Uyarlama S.I. Sedes'in 1946'da yaptığı, Hilmi Kitabevi'nce yayımlanan kaleminden çıkmış biçimiyle yeni harflerle basımı yoktur. Bir Servet-i Fünun dönemi yapıtının günün diline uyarlanmasına, yapıtın dil özelliklerinin kaybolacağı düşüncesiyle karşı olanlar da vardır; ancak, çağdaşı bütün yazarlar gibi Mehmet Rauf da dönemin Arapça, Farsça ve Türkçe öğelerden oluşan yazı dili Osmanlıca'yla yazmış, onun ve çağdaşlarının en çabuk eskiyen yanları da bu olmuştur. Daha önceki basımlarda yalnızca kullanımdan düşmüş bazı sözcükler değiştirilmişti. Ancak bu basımlar dili hızla değişen günümüz gençliğince anlaşılmaktan çok uzaktır. Uyarlama yapılırken günlük konuşma dili temel alınmış, henüz kullanım yaygınlığı kazanmamış yeni sözcüklerden kaçınılmış, yazarın cümle yapısına hemen hiç dokunulmamıştır. Kitabın başına Kemal Bek tarafından yazılan 'Mehmet Rauf ve Eylül' başlıklı bir inceleme eklenmiştir; bu incelemede kısaca Türk romanının başlangıcı, Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemlerinde roman türünün gelişimi, ayrıntılı olarak da Mehmet Rauf'un yaşamöyküsü, yazarlığı, yazınsal kişiliği, Eylül romanının konusu, kişileri, dil ve anlatımı ile Mehmet Rauf'un yapıtlarının listesi yer almaktadır. İncelemenin sonunda ayrıntılı bir Mehmet Rauf kaynakçası da verilmiştir. aşk romanları arasında en karmaşık ama en güzel kitaplarından birtanesi. Uzun zaman önce okuduğum bir kitaptı tşk ederim paylaşım için."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ezilenler/", "text": "Vanya: Romanın anlatıcısı ve Dostoyevski'nin kendi hayatından öğeler taşıyan bir yazardır. Nataşa: Ailesi, sevgilisi ve kendisi arasında denge kurmaya çalışan ama bütün Dostoyevski kahramanları gibi ruh buhranları içinde eriyip giden bir kızdır. Prens Valkovsky'nin tutarsız oğlu Alyosha'ya aşık olur. Alyosha: Saf, iradesiz, çok çabuk fikir değiştirebilen, acınası bir karakterdir. Nataşa ile beraber kaçarlar. Ancak daha sonra Alyoşa Kontes'in kızı Katya'ya aşık olur. Bu romanda yazar, çarlık Rusya'sındaki sınıf farklılıklarına ve her koşulda alt sınıfların baskısına dayanan sistemdeki aristokratlar ve ezilen köylüler arasındaki sınıf çatışmalarını ele alıyor. Aşk hikayelerinde toplumdaki fakirlerin her koşulda haklı olduğunu ve alt katmanlardaki fakirlerin üst kesimler tarafından nasıl ezildiğini ele almıştır. Vanya para kazanmak için yazan fakir bir genç yazardır . Birlikte büyüdüğü Natasha'ya aşıktır. Natasha'nın babası Nikolai Ihmenev ve annesi Anna Andreyevna ile de iyi bir ilişkisi vardır. Vanya'ya yaklaşıp onunla evlenmeye karar verdikten sonra Natasha, Prens Valkovsky'nin tutarsız oğlu Alyosha'ya aşık olur. Prens Valkovski daha önce İhmenev ile ortaklık yapmış ve onu dolandırmıştır. Bu nedenle İhmenev, kızının Alyosha ile birlikte olduğunu kabul etmez ve bu yüzden Natasha ailesinden ayrılır. Alyosha ile yaşamaya başlar. Bu arada Vanya, büyükbabasının ölümüne tanık olduğu yalnız küçük Nelli'yi yanına alır. Genç kızlığa adım atan Nelli, kardeşinin aksine, içinde yavaş yavaş büyüyen Vanya'ya duyduğu bir aşk hisseder. Natasha ve Alyosha'nın birliğine karşı çıkan Prens Valkovski, Alyosha'yı aldığı bir davetle Katerina adında asil bir genç kızla tanıştırır. Evliliğe veya kalıcı bir ilişkiye alışkın olmayan çocuksu Alyosha, kısa sürede Natasha'dan uzaklaşır ve Catherine'e aşık olur. Bu arada arkadaşlarının araştırması sonucunda Vanya Nelli'nin Prens Valkovski'nin kızı olduğunu ve Prens'in yıllar önce Nelli'yi ve annesini terk ettiğini öğrenir. Alyosha'dan ayrıldıktan sonra Natasha, ailesinin evine döner. Nelli'yi yanına alarak İhmenevler Nataşa'yı affeder. Birkaç gün sonra Nelli hastalanıp ölür ve İhmenevler, Natasha ve Vanya eskisi gibi yaşamaya devam eder. - Para kazanmak için yazı yazan, yoksul, genç bir yazar olan tanımladığı Vanya karakterine . - Ezilenler adlı kitap ilk kez 1861 yılında yayımlanmış, yazarın gençlik yıllarındaki öz geçmişinden derin izler taşıyan bu roman, bu nedenle birçok yönden anı türünde bir roman olmak özelliği de kazanmıştır. - Kitabın adının Türkçe tercümesi Ezilmişler ve Aşağılanmışlar şeklinde olan bu kitap Türkçeye Ezilenler olarak çevrilmiş, bu kitap Dostoyevski'nin Sibirya'daki sürgünden dönüşte yazdığı ilk roman olma özelliği taşımıştır. - Dostoyevski'nin en başarılı eserlerinden biri olan Ezilenler'de, yazar diğer romanlarında da yaptığı gibi ruh çözümlemelerine sıkça yer vermiş, okurun karakterlerin psikolojisine bürünmesini sağlamıştır. - Roman, toplumda hep aşağılanan ve hor görülen insanların, nüfuzlu kimselerin bencilce hesapları arasında ezilişini ve sarsılışını işler. Dostoyevski, seçtiği sıradan ama olağanüstü yaşantıları ile bizi şaşırtan karakterleri ile okuru ürpertiyle karışık bir merağın içinde bırakmıştır. - Yazar ustaca kurgusu, okuyucuyu sıkmayan anlatımı ile Ezilenleri en başarılı romanlarından biri olarak edebiyat dünyasına kazandırmıştır. 1861'de yayımlanan Ezilenler eleştirmenlerin sert tepkileriyle karşılaştı, ancak geniş bir okuyucu kitlesi tarafından beğeniyle okundu. Daha sonra yazdığı Suç ve Ceza, Ecinniler, Karamazov Kardeşler adlı romanlarıyla dünya edebiyatının dahi yazarları arasında ilk sıralarda yer aldı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fahim-bey-ve-biz/", "text": "Fahim Bey: Yazarın babasının arkadaşıdır. Dürüst ve temiz bir insandır. Saffet Hanım: Fahim Bey'in sıradan, saf, temiz ve cahil eşidir. Fahim Bey ve Biz, bütünüyle her safhası gerçekleşemeyen hayaller peşinde geçmiş bir ömrün, olmayacak bir hülyanın ardında uzun bir bekleyişten ibaret bir hayatı konu edinmiştir. Romanın ana karakteri Fahim Bey'dir. Fahim Bey Bursa'nın tanınmışlarından birinin oğludur. Galatasaray Lisesi'nde okumuş ve ardından Babıali'de maaşsız çalışmıştır. Fahim Bey, babası İstanbul'a geldiğinde oğlunun gerçek durumunu görmesin diye bir yalıya yerleşmiştir ancak yalıya koyacak eşyası yoktur. Sabahları boş konağında keman çalan Fahim Bey, bir gün Londra elçiliğine üçüncü katip olarak atanır. Fahim Bey işini kafasında büyüterek bir terziye emirler verir. İlerleyen dönemlerde İstanbul'da Meşrutiyet ilan edilince evine dönerek Saffet Hanım ile evlenir. Fahim Bey Bursa'da pamuk yetiştirmeyi planlar. Kendisine bu konuda sermaye verecek insanlar arar. Ancak zenginler, Fahim Bey'in sessiz, hülyalı ve beceriksiz biri olduğunu düşünür ve sermaye vermek istemezler. Fahim Bey bundan sonraki hayatında hep bu hayali gerçekleştirmek için mücadele etmiştir. Kendi hayali için İstanbul Galata'da bir ofis açar. Bu ofiste biraz zaman geçirir. Fahim Bey ofisinde hayali bir şirket kurar, defterleri doldurup kendine göre alımlar yapar ve bir süre sonra kirayı ödeyemez ve büroyu boşaltmak zorunda kalır. Fahim Bey'in ofisindeki hayali eserler ortalıkta dolaşmaya başlamış ve daha sonra adı tamamen deliye çıkmıştır. Abdülhak Şinasi, bu suretle, kendi iç dünyasının hazinesini zenginleştirmiş olarak geniş bir edebiyat kültürü ve olgun bir edebi şahsiyetle karşımıza çıkmış bulunuyor. Hiç şüphe etmiyorum ki, Abdülhak Şinasi Hisar, Fahim Bey ve Biz çapında daha birkaç eserle Türk edebiyatında, kendisine göre müstakil bir alemin sahibi olacak ve Fransız edebiyatında Barresien bir eda, Proustien bir hava, Anatole France'vari bir hassasiyet denildiği gibi Türk edebiyatında da daima Abdülhak Şinasi'ye maledilen, bir halis ve asil san'atkar edası, hayatın gerçek ve basit realitelerinden müteşekkil bir feerie havası, merhamet ve istihza ile karışık bir insani hassasiyet bulunacaktır. -Yakup Kadri Karaosmanoğlu-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutku/", "text": "Müzeyyen: Kocası trafik kazasında ölünce, küçük kızıyla birlikte yaşayan akıllı ama talihsiz bir kadındır. Arif: Önceden film montajcısıdır. Müzeyyen'e aşıktır. İstanbul'da gezintiler yapmayı çok sever. Cep telefonu kullanmayan, şizofrenik git-geller yaşayan bir adamdır. Hayal gücü oldukça yüksek hiçbir kitabı yayınlanmamış bir yazarın kadınları ve ilişkileri anlamlandırmaya çalıştığı bir dönemde tanıştığı bir kadınla, Müzeyyen ile arasında geçen olaylar anlatılmaktadır. Önceden film montajcısı olan kahramanımız bir gün yazar olmaya karar verir. Ancak başladığı her şeyi yarım bırakan, bir boşluk duygusu içinde sıkışıp kalmış bir adamdır. Bu boşluğu da kendi iç sesiyle bazen de eşyalarla konuşarak doldurmaya çalışır. Sık aralıklarla İstanbul'da gezintilere çıkar, burada gözlemler yapar ve gözlemlerini yüksek hayal gücü sayesinde mizahi ve afili söylemlerle ifade eder. Yazar afili söylemlerle duygularından bahsederken Orhan Gencebay, Sadri Alışık gibi sanatçılardan da oldukça referans alır. İlişkilerle ve kadınlarla ilgili gözlemler yaptığı bir dönemde Müzeyyen ile karşılaşır ve ona aşık olur. Arif, bu zamana kadar ilişkiler konusunda dikiş tutturamamış biridir. Tanıştıklarında Arif hem girişken, hem utangaç hem de küstah tavırlar sergiler ancak Müzeyyen'in gizemli, gamsız ve çekici haline kayıtsız kalamaz. Bir gün evde Güneş'in huzurunda spontane bir şekilde kendi kendilerine evlenirler. Müzeyyen Arif'e göre daha rahat ve bohem bir hayat yaşasa da aslında çok karışık bir hayatı vardır. Müzeyyen bir gün Arif'in yazdığı henüz yarım kalmış olan hikayeyi okumak ister ancak okuduktan sonra burun kıvırır. Arif ise hikayesini savunarak Fakat Müzeyyen bu derin bir tutku cevabını verir. Romanın ismi de buradan gelmektedir. Müzeyyen bu tutkunun sapık ve tek taraflı bir tutku olduğunu söyler. Çünkü bu hikayeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe daha da çok seviyor ve bu sevgi saplantılı bir hal alıyordur. Yazar aynı zamanda yazmış olduğu hikayenin kahramanı gibidir. Roman boyunca duygularından ve hissettiklerinden bahsederek kendi iç sesiyle konuşuyormuş gibi görünen yazar, aslında Müzeyyen ile konuşuyordur. Ona göre Müzeyyen en mükemmeldir, onsuz bir hayat düşünülemez. Ancak Müzeyyen oldukça özgür ruhlu bir kadındır, yazar ise onu tüm hayatının merkezine koymuştur. Müzeyyen zaman içerisinde Arif'ten uzaklaşır ve bu ilişki Arif'in hayatındaki diğer oluşumlar gibi yarım kalır, adeta çıt diye yön değiştirir. Sen zaten neyi tamam ettin ki? dedi bana. Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun? dedi. Herif rüzgarı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı. Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku, dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi. Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku, dedi, arkasını dönüp gitti. Hikayeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor... Bülbülün çilesi, yazarın zulası... İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak... Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz. İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu'ndan aşağı, rüzgara asılıp Tophane'ye inen roman. Avaramu!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fakirler-nasil-olur/", "text": "George Orwell, bu romanıyla aslında diğer romanlarının oluşum süreçlerini okuyucusuyla paylaşıyor. Okul yıllarında öğretmeninin faşist uygulamaları ve Burma'da şahit olduğu, emperyalist bir ülkenin ezdiği insanları gördükçe isyan eder. Birçok mesleği deneyimledikten sonra hayali olan yazarlık mesleğini yapar. Deneyimleri ve şahit oldukları onun Fakirler Nasıl Ölür eseri gibi diğer eserlerinin de konusunu oluşturacaktır. Yazar, 1929 yılında Paris'in ismi belirtilmemiş bir hastanesinde bir haftasını geçirir. Hastaların yaşam koşulları, hapishane şartlarından daha ağırdır. Hatta mahkum bir kadın bu hastaneye tedavi için getirildiğinde, şartların zorluğu nedeniyle buradan kaçıp hapishaneye gönül rızasıyla döner. Yoksul sınıfın birlikte tedavi gördüğü bu hastanede, iyileşmesinden umut kesilen hastalar ya kadavra olmaları için ya da tıp öğrencilerinin üzerlerinde deney yapabilecekleri kobaylar gibi muamele görürler. Yazarımız buradan kaçar ve yıllarca etkisinden de kurtulamaz. Orwell, Burma'da bulunan Moulmein'de polis memurluğu yaptığı yıllardaki anılarını okuyucusuyla paylaşıyor. Burma halkının İngiliz emperyalizmine karşı koyamayışından dolayı yerel halktan yana tarafını belli eder ve aksiyonları ile halkın yanında olduğunu hissettirir. İngiliz bir polis ne kadar halkın yanında olsa da Burmalıların gözündeki yeri diğer İngilizlerle aynıdır. Orada yaşadığı günlerde bir fil etrafa ve insanlara zarar verdiği için polisten yardım isterler. Orwell, o güne kadar herhangi bir hayvana zarar vermemişken, ondan beklenen şey filin vurulmasıdır. İstenilen şeyi yapar fakat bunu sırf kalabalığın gözünde kötü duruma düşmemek için yaptığını bildiği için büyük bir utanç duyar. İngiltere'de, İrlanda'da, Avusturalya'da, Yeni Zelanda'da ve tüm dünyada medeniyetin temel göstergelerinden biri de çaydır. Ayrıca en iyi çay demleme yöntemi de hararetli tartışmaların sık sık konusu olmaktadır. Savaş ve devrim, birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki kavramdır. Mevcut düzenin, gerekli değişiklikleri kendi iradesi ile harekete geçirmesi mümkün değildir. İlk adımı toplumun alt katmanlarının desteğini alabilen sosyalist hareketlerin atması gerekir. Akıllıca kurgulanmış bir sosyal hareket, milliyetçi duyguları karalamaktan ziyade bu duygulardan istifade etmeyi bilmelidir. Ne var ki toplumda bu hareketin ivmesini sağlayacak alt sınıfların, üst sınıflar kadar yüksek bir refah seviyesinde yaşamadığını düşünürsek olası bir devrimde kaybedeceği imkanların ehemmiyeti doğrultusunda olduğu için bu desteği gerekli ölçüde sağlayamayabilirler. Savaş en büyük değişim unsurudur. Tüm süreçleri hızlandırdığı gibi ufak tefek ayrımları ortadan kaldırıp gerçekleri aydınlığa kavuşturur. Faşizmin iç yüzünü en iyi anlayanlar, faşizmin boyunduruğu altında acı çekenler ya da faşizme yönelik eğilimleri olanlardır. Madencileri çalışırken seyredenler onların ne kadar farklı bir evrende yaşadıklarını gözlemler. Yerin altında bambaşka bir dünya vardır, Maden ocaklarının şartlarından bihaber insanlar bu dünyanın gerçeklerinden hiç haberleri olmadan bir ömür boyu yaşayabilirler. Bedensel işçi olmanın yanı sıra yaptıkları iş hem abartılı derecede kadar korkunçtur hem de hayati derecede gereklidir. Hikayenin geçtiği 1930'lu yıllarda bu ocaklar hayati önem arz etmektedir. Çünkü sanayinin ve savaşların enerjisinin büyük çoğunluğunu madenler sağlamaktadırlar. Orwell, Burma'da polis memurluğu yaparken, bir mahkumun idam öncesinde hayata tutunma çabasını, mahkumun mental durumunu ve insanların bu durumu kanıksamalarının trajik gerçekliğini hisseder ve aktarır. Yazar bir dönem bir sahaf dükkanında çalışmış, o zamana kadar hayranlık duyduğu kitaplara, bu deneyimi sonucunda uzaklaşmıştır. Müşterilerin farklı zevklerinin yanı sıra her gün yıpranmış kitapların bakımı ve tasnifi onu yormuştur. Tüm milliyetçi genellemeler- kafatası milliyetçiliği gibi biyolojik ayrımcı düşüncelerin yanında diller ve kültürel değerler üzerinden prim yapan ve üstünlük kurmaya çalışan fikirler deli saçmasıdır. Fakat insanlar buna inandıkları sürece önem de arz etmektedirler. İspanyol İç Savaşında popüler cephenin bel kemiğini, İspanyol işçi sınıfı ve şehirlerdeki sendika mensupları oluşturmuştur. Uzun vadede; işçi sınıfı, faşizmin en dirayetli düşmanı olarak kalabilmeyi başarmıştır. Bunun nedeni hedeflenen devrimde en kazançlı kesimin işçi sınıfı olmasıdır. Toplumdaki diğer sınıflara göre rüşvet yoluyla sürekli uyutulmaları mümkün olmadığından; Faşistler, işçi sınıfının desteğini sürekli olarak tazeleyebilmek adına onların yaşam koşullarını iyileştirmek zorundadır. Fakat bu söz gelimi üst sınıf için istekli oldukları ne de becerebildikleri konudur. İspanyol Hükümeti, faşistlerden çok devrimden korkar. Baskı ve sansürle insanların manipüle edilmesinin yanı sıra direnen muhaliflerin sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Hapishaneler tutuklularla doludur. Mücadele, devrim ve karşı devrim arasında verilmektedir. İspanyol işçiler, devriminin ilk günlerinde duruma tamamen hakimken, Cumhuriyet Hükümetini göstermelik de olsa görevde bırakarak hayati bir hataya düşerler. Bu savaş insanlara, toprağın, fabrikaların, madenlerin ve ulaşımın özelleştirilip yalnızca kar amacıyla işletildiği ekonomik bir sistem olan özel kapitalizmin işe yaramadığını gösterdi. Hitler'in Avrupa'yı işgali, kapitalizmin kirli çamaşırlarını en somut örnekleriyle ortaya döktü. Savaş, beraberinde getirdiği tüm kötülükler nedeniyle karşılık verilmesi zor bir güç testidir. Savaşın zorlukları karşısında samimi ve güçlü bir dirayet sergilemek, karşılığını her zaman verir ve başka şekilde neticeye ulaşmak mümkün değildir. Orwel, çocukluk yıllarında ve sonrasında Hindistan'da bulunduğu için bu halka ve Gandhi'ye karşı bir sempatisi vardır. Emperyalist bir ülkenin faşist uygulamaları karşısında duran yazar Gandhi'yi pasif bir siyaset uyguladığı için zaman zaman eleştirir. George Orwell 20. yüzyılda kaleme aldığı birbirinden değerli eserleriyle günümüzün en çok okunan yazarlarından biridir. Hayvan Çiftliği ve 1984 gibi başyapıtlarının yanı sıra çeşitli konuları işlediği romanları bulunur. Ancak Orwell düzyazıda da öne çıkan eserler bırakmıştır. Fakirler Nasıl Ölür, yazarın başından geçen olaylardan yola çıkarak yazdığı kısa yazılardan oluşan bir denemedir. Paris'e geliş süreci sonrası tanık oldukları, yaşadığı rahatsızlık sonucu hastanede yaşadıkları ve siyasi konulardaki görüşleri Orwell tarzıyla kitapta yer alıyor. Orwell, Fakirler Nasıl Ölür'de hayatın, yoksulluğun, siyasetin derinlerine inerek kendi düşünceleriyle özgün bir yapıt ortaya koyuyor. Diğer unutulmaz eserlerinin yanında George Orwell koleksiyonuna mutlaka eklemeniz gereken bir seçki."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fatih-harbiye/", "text": "Macit: Batı yaşamına meyilli, temiz, bakımlı, kibar, yeni nesil gençliği temsil eden bir karakterdir. Batı yaşamına uygun bir ortamda yaşayan, sadece eğlenmek için Neriman'la birlikte olan bir insandır. Neriman: Fatih'te yetişen ve bu semtin geleneksel kültürü içinde yetişen Neriman, romanın başlangıcından bir süre önce Avrupai bir yaşama talip olmaya ve bu yolda yaşayan Macit ile seyahat etmeye başlamıştır. Diğer yandan yedi yıldır birlikte olduğu Şinasi ile de birlikteliği vardır. Şinasi: Neriman'ın sevgilisidir, Fatih'in kültür ortamında büyümüş, iyi bir eğitim almış, köklü bir kişiliğe sahip ve yetişme koşullarından memnundur. Kemençe çalmayı seven, az konuşan, kararlı ve sağlam bir karaktere sahip saygılı bir gençtir. Faiz Bey: Ney çalmayı seven, eski kültürü temsil eden Mesnevi, Rubai, Gazali ve Farabi okuyan eğitimli bir babadır. Emekli Üsküdar Eğitim Evrak Müdürüdür. Faiz Bey kızına son derece düşkün ve sessizdir. Gülter: Faiz Bey ve ailesinin uzun yıllardır hizmetçisi olan ve Faiz Bey'in sözünden çıkmayan bir karakterdir. Geleneksel değerlere sahip bir mahallede büyüyen muhafazakar bir ailenin kızı olan Neriman'ın geleneklerinden kopmaya başlaması, kültürel erozyona uğraması ve batılı yaşamına kapılarak batılı yaşama dönüşmesi üzerine kurgulanmış bir romandır. Darülelhan'da lavta dersleri alan Neriman, babası Faiz Bey'in çok sevdiği Şinasi ile yedi yıldır birliktedir ve herkes ikisinin evlenmesini beklemektedir. Ancak son aylarda Neriman eve gece geç saatlerde gelmeye ve Macit adında bakımlı Avrupalı bir adamla çıkmaya başlamıştır. Macit'in Neriman'ı baloya davet etmesi romanın ana temasıdır. Baloya gitmek için babasından para istemek zorunda kalan Neriman, ailesinin yaşadığı zorlukları bildiği için Faiz Bey'i ikna etmeye çalışır ve ona olabildiğince iyi davranarak istediğini elde etmeye çalışır. Bu sırada Şinasi, Neriman'ın yaşadığı değişimleri, neden eskisi gibi olmadığını anlamaya çalışır, ancak sakin doğası gereği beklemekten başka bir şey yapmaz. Bir süre sonra Şinasi, Neriman'a Avrupalı bir hayat yaşamak istediğini ve kendisi gibi birine değil, Macit gibi bir şövalyeye ihtiyacı olduğunu söyler ve Neriman'ın sinir krizi geçirir. Kızının bu halini gören Faiz Bey, onu hemen Şinasi ile evlendirmeye karar verir ama Neriman kendisi, onun yaşındaki genç kızların böyle yaşamadığını ve bu şekilde mutlu olamayacağını söyleyerek birkaç ay izin ister. Bu konuşma sırasında babasına da balodan bahseder ve babasından Şinasi ile baloya gideceği yalanını söyleyerek izin almayı başarır. Faiz Bey kızının baloya gitmesi için gerekli masrafları karşılamaya çalışırken Neriman isteksizce baloya Şinasi'yi davet eder. Olayların seyrini değiştiren şey, Neriman'ın amcasının Avrupalı kızlardan dinlediği bir hikayeyedir. Kuzenlerinin tanıdığı bir Rus kızı, zengin ve lüks bir hayat yaşayan başka bir adam için sevdiği adamı terk eder, ancak daha sonra pişman olur ve mutsuzluktan intihar eder. Bu hikayeyi duyduktan sonra baloya gitmekten vazgeçen Neriman, Macit'in aslında sahte bir insan olduğunu ve gerçekten sevdiğinin Şinasi olduğunu anlar. Roman Neriman'ın babasına baloya gitmekten vazgeçtiğini ve Şinasi ile evlenmek için aylarca beklemeyeceğini söylemesiyle biter. - Fatih-Harbiye, Peyami Safa tarafından kaleme alınan, 1931 yılında basılan roman. - Yazar romanında modern bir hayatla ve eski değerlere bağlı bir hayat arasında bocalayan Neriman'ın hikayesini anlatmaktadır. - Roman 1990 ve 2013 yıllarında aynı adla televizyon dizilerine uyarlanmıştır. Darülelhan'ın alaturka kısmında ud eğitimi alan Neriman, mensup olmakla iftihar ettiği Doğu kültürünü çok seven babası Faiz Bey'le on beş yaşından beri Fatih semtinde oturmaktadır. Yine bu semtte tanıştığı, babasına çok benzeyen ve Darülelhan'da kemençe eğitimi alan Şinasi ile yedi yıldır nişanlıdır. Bütün mahalle, tahammül sınırlarını zorlayan bu nişanlılık ilişkisinin evlilikle bitmesini beklemektedir. Ancak Neriman'ın Darülelhan'da tanıştığı Macit, onun içinde yer etmiş Batılı bir hayat yaşama isteğini uyandırır. Neriman, Beyoğlu'nda, Harbiye'de yaşanan ışıltılı hayat tarzına imrenerek yaşadığı muhitten, evlerinden, babasından, Şinasi'den ve hatta doğuyu temsil ettiğini düşündüğü kedisinden bile nefret etmeye başlar. Tramvay yoluyla birbirine bağlanan ama birbiriyle bağdaşması mümkün olmayan iki semt, Fatih ve Harbiye, aynı coğrafyada yaşanan bir kültür ve zihin geriliminin cepheleridir. Türk edebiyatının en üretken kalemi Peyami Safa, televizyon dizilerine de konu olan Fatih-Harbiye romanında toplumumuzun yaşadığı asrileşme sancılarına eşyalar, şahıslar, kurumlar ve mekanlar üzerinden ayna tutmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/faust/", "text": "Faus: Oyunun başkahramanıdır. Hukuk, felsefe, tıp ve teoloji ile ilgilenen ve doktorasını yeni tamamlamıştır. Ancak düşüncelerinde ilahi olana dair şüpheler vardır. Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Margaretha: Yirmi beş yaşında saf bir kızdır. Şeytan Mephisto, aşk içkisini de ona içirerek Faust ve Margaretha'yı birbirine aşık eder. Goethe'nin kendi iç dünyasından ve hayatından izler taşıyan roman, aslında manzum bir tiyatrodur. İnsanı simgeleyen Faust ile şeytanın savaşını anlatır. Faus, bilim, felsefe, akıl alanında her şeyi öğrenir. Öğrenecek yeni bilgi kalmamıştır. Her ne kadar yeni bilgiler edinmeye çalışsa da onu bulmuş ve en ince ayrıntısına kadar öğrenmiştir. Artık bütün gün canı sıkılır ve ne yapacağını düşünmekten kendini alıkoyamaz. Hayatta hiçbir şey onu mutlu etmez. Günleri karamsarlık içinde geçer. Hayatı tadamaz, hiçbir dünyevi tat onun için anlamlı değildir. Aşık olmak, eğlenmek, delicesine mutlu olmak ister. Son bir umut olarak büyücülüğe başvurur. Ruhu çağıracak, aradığı lezzeti ve bilgiyi bu eserde bulacaktır. Bu sırada iblis Mephisto ve tanrı, Faust'un durumu hakkında konuşmaya başlar. Mephisto, Faust'un arzusunun hayattan zevk almak, bütün diyarları dolaşmak olduğunu ve onu sapıklığa sürükleyeceğini söyler. Tanrı ise Mephisto ne yaparsa yapsın Faust'un iyi ruhunun buna izin vermeyeceğini, yoldan çıksa bile bir gün doğru yolu bulacağını bilir. Mephisto Tanrı'ya meydan okur ve iddiaya girerler. Tanrı onun Faust üzerinde deney yapmasına izin verir. Bir gün Faust'un canı sıkkınken yanındaki köpeğin insan gibi davrandığını görür. O anda Mephisto köpeğin içine girer. Faus bunu fark eder ve köpeğe seslenir ve ona, ruh ne olursa olsun, hemen dışarı çıkmasını söyler. Mefisto çıkar. Faust onu görünce irkilir ve ne istediğini sorar. Mephisto, onu bu sıkılmış hayattan kurtaracağını ve ona hayatının aşkını sunacağını söyler. Memleketi dolaşıp en güzel içkileri tadacağını ve mutlu günleri önüne sereceğini söyler. Faust'un aradığı tam olarak budur. Gözleri parlıyor. Mephisto, karşılığında ruhunu kendisine teslim etmesini ister. Faust ise bu teklifi anın tutkusuyla kabul eder. Bundan sonra Faust ve Mephisto'nun maceraları başlar. Margaretha, yirmi beş yaşında saf bir kızdır. Şeytan Mephisto, aşk içkisini de ona içirerek Faust ve Margaretha'yı birbirine aşık eder. Çok mutlu, rüya gibi bir ilişkileri olur. Bu sırada da görünmeyen diyarlara giderek tatsız yiyecekler tüketirler. Ancak Margaretha saçma sapan planlar peşindedir. Faust'la işbirliği yapar. Onları rahat ettirmek için annesini zehirleyerek öldürür. Daha sonra Faust tarafından çocuğunu boğar. Bu nedenle, Margaretha'nın erkek kardeşi ve Faust arasında anlaşmazlık vardır. Faust kız kardeşini öldürür ve Margaretha hapse atılır. Faust kaçar. Mephisto ve Faust gittikleri yerde Helena adında güzel bir kadınla tanışırlar. Ama aradığı mutluluğu onda da bulamaz. Son verimli işlerin peşinden gider. Bir bataklığı uygun bir alana çevirmeye çalışır ve başarır. Ve işte o anda aradığı mutluluğu bulur. Bu sırada Mephisto ise ona mutluluk getiren ruhu ele geçirmek ister ve onu bir mezar gibi kazdığı çukura atar. Faus son nefesini verir ama Mephisto hala onun ruhuna sahip olamaz. Son perdede Margaretha ayağa kalkar ve gökyüzüne yükselir. - Johann Faust'un hayatı, kişiliği ve kaderi çerçevesindeki efsaneler, 1587 yılında hikayelerin oluşumundan bu yana, birçok kez ele alınan, ünlü bir edebi kaynak olmuştur. - Olay, tarihi Faust'un yaşadığı dönemleri, yani Ortaçağ'dan Yeni Çağa geçiş dönemini kapsamaktadır. Bugünkü Almanya'da, Leipzig ya da Harz bölgesinde geçmektedir. - Faust adlı şiirsel oyun, ünlü Alman ozanı, oyun yazarı Johann Wolfgang von Goethe'nin (1749-1832) dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutan eserdir. Faust, Goethe'nin butün eserlerinin bir birleşimi olarak kabul edilir. - Faust, Goethe'nin neredeyse tüm yaşamı boyunca yazarak tamamladığı bir yapıttır. Urfaust adıyla on sekiz yaşında başladığı oyunu, 1806de Faust I ve 1832de Faust II adıyla iki büyük bölüm halinde yazarak seksen üç yaşında ölümünden kısa bir süre önce bitirebilmiştir. Önce halk efsanelerinde, adı meçhule karışmış ozanlar söylediler bu ateşin hikayeyi. Sonra edebiyatçılar keşfettiler, eski kroniklerin içinde ilginç öyküler ararlarken. Kimler kalemini sivriltmedi ki şeytanla insanın gizli mukavelesini ademoğluna fısıldamak için. Ama içlerinde en ölümsüz olanı, müjdeyi ve laneti tüm ruhları sarsarcasına haykıranı, Goethe'nin Faust'uydu. Faust, modernitenin trajedisini haber veren ilk büyük yapıt oldu. Kimin kazandığı ve kimin kimi kandırdığı belli olmayan bir irade savaşıydı anlatılan."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/felatun-beyle-rakim-efendi/", "text": "Felatun Bey: Eğlence ve giyim tutkunu, yanlış anlaşılan, mirasçı, eğlence ve giyim tutkunu biridir. Rakım Efendi: Küçük yaşta öksüz kalmasına rağmen aklıyla yaşamını sürdürebilen, kendi değerlerine karşı sorumluluk duygusu taşıyan bir gençtir. Canan: Rakım Efendi'nin satın aldığı cariyedir. Batılılaşmayı yanlış anlayan Felatun Bey ile küçük yaşta öksüz kalmasına rağmen kendi kendini yetiştirmiş ve kendi değerlerine sahip çıkan Rakım Efendi'nin yaşamlarını konu ediniyor. Mustafa Merakı Efendi'nin oğlu Felatun Bey de babası gibi giyim kuşamına düşkündür. Varlıklı bir ailenin çocuğu olduğu için savurganca harcar. Ona göre batılılaşma; lüks içinde yaşamak, şık giyinmek ve eğlenceden eğlenceye koşmak onun hayatındaki bakış açısıdır. Felatun, özensiz Fransızcası ile yabancı aileler arasında dolaşmaktan hoşlanır, belirli bir işi yoktur, zamanını dükkanları dolaşarak, kostümlü provalar yaparak ve arkadaş ziyaretleriyle geçirir. Babası öldüğünde çok şey miras kalır, ancak sahip olduğu her şeyi tanıştığı bir İtalyan aktrise verir. Babası mirası tamamen bitirince, eski aile dostları imdadına yetişir ve ona İstanbul dışında bir iş bulurlar. Felatun Bey büyük bir mahcubiyetle İstanbul'u terk etmek zorunda kalır. Rakım Efendi, Felatun Bey'in tam tersidir. Küçük yaşta babasız ve annesiz kalmasına ve çok fakir olmasına rağmen dadısının yardımıyla kendini çok iyi yetiştirmektedir. Onu çamaşır yıkayarak büyüten dadısına minnettar kişiliğe sahip bir kişi olur. Çok çalışarak Fransızca öğrenir, kendine iyi bir iş bulur, yabancılara Türkçe dersi verir. Evine cariye olarak aldığı Canan'ı eğitip büyütür ve sonunda onu severek evlenir. Romanın sonunda bu dönem romanlarından bekleneceği üzere Rakım Efendi dilediği hayatı elde ederken, Felatun Bey yaptığı hataların sonucuna katlanmak zorunda kalır. İsimlerinde kullanılan efendi ve bey kavramları da karakterlerin temsil ettikleri değerlerin sembolüdür. Bu romanı edebiyatseverler elbette okumamazlık edemezler. Çünkü bu eser hem edebiyatımızın klasikleri arasındadır, hem de roman türünün ilk örneklerinden biridir. Tarih, sosyoloji, kültür sanat, fikir ve folklor araştırmacıları da bu romanı okumak ihtiyacını duyarlar. Çünkü bu kitapta yaklaşık yüz elli yıl öncesinin Osmanlı toplumu, eski İstanbul çevresi, İstanbulluların yaşayış tarzı ve o dönemle ilgili pek çok konu bir araya getirilmiş bulunuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fena-halde-leman/", "text": "Leman: Almanya'daki Yahudi sorunlarından kaçarak Paris'e yerleşir ve orada tanıştığı Ekrem Korkut ile evlenir. Bu sayede zengin bir iş kadını olur. Abartılı giyinmeyen, makyajsız sade görünümlü bir kadındır. Cinsel sebepleri onu yaşamı boyunca etkiler, aynı bedende iki kişi yaşar gibidir. Ekrem Korkut: İzmir Milletvekili Ekrem Korkut'tur. Leman ile tanışarak evlenirler. Ancak ilereyen zamanlarda şüpheli bir şekilde ölür. Ve tüm mal varlığı ve parası Leman'a kalır. İzmir'in varlıklı ailelerinden Korkutlar'ın Fransız asıllı gelini Leman'a bir gazetecinin ilgisi, Leman Korkut'un gözlere gizlenen hayatına farklı bir pencere açarak, Leman'ın sansasyonel cinsel tercihlerini konu ediniyor. Olaylar gazetecinin anlatımıyla anlatılır. Ekrem Korkut, Paris'te okurken Jeanne Courtine adında fakir bir kızla tanışır. Jeanne Courtine, o dönemde Almanya'daki Yahudi sorunlarından kaçarak Paris'e yerleşir. Bayan Higgins adında bir kadın ona cinsel tacizde bulunur. Sırf hayatta kalabilmek için buna göz yuman Jeanne, bir süre daha bu şekilde hayata tutunmaya devam eder. Bu kadınla olan ilişkisi, gelecekteki cinsel tercihinde önemli bir rol oynamaktadır. Tanıştığı Ekrem Korkut ile evlenirler. Eşiyle birlikte İzmir'e yerleşen Jeanne Korkut, Leman adını alır. Kocasının annesiyle gizemli bir hayat sürmektedir. Ekrem Korkut iş başında ve işleri iyi gider. İzmir Milletvekili Ekrem Korkut şüpheli bir şekilde hayatını kaybeder. Kocasının ölümünden sonra iş kadını olan Leman Korkut cömert bir kadındır. Şirketteki payı sayesinde ortak olur ve tatil beldesinin inşaatına dahil olur. Fransızlarla ortak iş yaparak şehirde itibar kazanır. Abartısız, makyajsız sade görünümlü bir kadındır. Cinsel deneyimleri ruhunu ikiye böler. Bir bedende iki kadın vardır. Birinin adı Jeanne, diğerinin adı Leman. Aralarındaki fark, Jeanne'in zayıf ve Leman'ın güçlü olmasıdır. Evine misafir kabul etmeyen Leman Korkut, bu yönü ile de merakını cezbeder. Basından bir gazeteci bu durumu fark eder. Leman Korkut onun hakkında bir araştırmaya girişir. Basının merak ettiği ise Leman Korkut'un bu kusursuz duruşunun ardında yatan tehlikeler olabilir. O zaman faşizm devraldı. Leman Korkut uluslararası bağlantıları olan biri. Basın, Leman Korkut ve şirketi hakkında bir yazı yazar. Bunu öğrenen Leman, basın gruplarıyla görüşmek ister. Yazılacak makalenin yayımlanmaması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Gazeteci, Leman Korkut'un başkentini sorgular ve tartışır. Bu olaydan sonra Leman onun izini kaybetmeye kararlıdır. Aradan kısa bir süre sonra Leman Korkut'un ölüm haberi gelir. Arabasıyla uçurumdan yuvarlandı. Sonra yeşil bir dosya bulundu. Dosyanın başlığında Bir Ölüyle Randevu yazar. Bu dosya gazetecinin eline geçer. Bu bölüm Leman Korkut'un anlatımıyla verilmektedir. Bu bölümde Leman Korkut, kocasının şüpheli ölümünü araştırmak için Paris'e gider. Kocasının evine yerleşen Leman, arkadaşı Nuri'yi bulur ve tanışır. Kocasının Cecile adında bir kadınla ilişkisi olduğunu öğrenir. Leman, Cecile ile görüşmeye karar verir. Buluştuklarında bu kadını boynundan öper. Cecile bu yakınlaşmayı onaylamaz. Leman'a erkeksi bir kadın olduğunu söyler. Cecile, Ekrem'den Kermo diye bahseder. Ekrem Korkut'un Paris'te yarım kalan tuvallerinde kadın silüetleri öne çıkıyor. Bu tuvalleri inceleyerek, sarışın kadın Leman ve Cecile Ekrem'in sempatisini yorumlar. Bir tuval üzerine Leman'dan farklı bir kadının yüzü çizilmiştir. Cecile alaycı bir şekilde Ekrem'in bir kadına tapma konusunda fikrini değiştirdiğini söylüyor. Leman daha sonra İclal'a mektup yazmayı planlıyor. Burada kendini eleştirir ve Araf'ta olduğunu belirtir. İclal'in eşi sayesinde işinde başarılı olan Leman, İclal'e karşı da cinsel haz duymakta bu da onu doyumsuz kılmaktadır. Lili, adıyla tanınan bir kadının evine gider. Lili aslında bir travesti, kadın değildir. Leman, Nuri Bey'le birlikte olduktan sonra Lili'nin travesti olduğunu öğrenir. Lili'den tiksiniyor ve onu hayatına almak istiyor. Bu ikilem arasında gidip gelen Leman, bir kadın kimliğine bürünerek ağlar. Lili cinsiyet değiştirip evlenmek istiyor. Leman, evlilik için cinsiyet değiştirmenin saçma olduğunu söylüyor. Lili, Bobby adında siyah bir adamla Leman'ı arar ve aradığı yere gelmesini ister. Bobby, Lili ve Leman birlikte yaşıyorlar. Nuri Bey, Leman'a Ekrem'in öldürülmüş olabileceğini söyler. Tüm şüpheler Lili'de. Bobby şiddetle Lili'yi itiraf etmeye zorlar. Lili, cinayeti aşağılandığı için işlediğini açıklar. Leman Korkut rahat bir şekilde İzmir'e gider. Attila İlhan'ın cinsellik konusuna cesaretle eğildiği, büyük tartışmalar yaratan bu çarpıcı ve sarsıcı romanı yayımlandığında öyle bir yankı yarattı ki, kitabın adı gündelik dile girerek farklı kullanım alanlarında kendine yer buldu: Kimi zaman bir duygunun, kimi zaman bir olgunun normalden fazlalığını anlatmak için kullanılan bir deyim oldu Fena Halde Leman. Romanda ete bürünen Leman Korkut'la ve diğer kahramanlarıyla Attila İlhan, farklı bir cinselliği konuşulabilir, tartışılabilir, anlaşılabilir, doğal bir durum olarak anlattı. Yüzyıllardır diplerde, derinlerde, yaygın olarak yaşanmakta olanın üstünden perdeyi çekti ve söz konusu cinselliği, Türk edebiyatında ilk kez suç olmayan bir insanlık durumu olarak resmetti... Bu cesur roman cinsellikle ilgili tabuları şiddetle sarsıyor ve okurları yeniden ve başka bir düzlemde düşünmeye çağırıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ferdi-ve-surekasi/", "text": "İsmail Tayfur: Küçük yaşlarda evin sorumluluğunu sırtlayarak evin geçimi için çalışan bir gençtir. Para ve aşk arasında tercihle karşı karşıya kalır ve sonunda parayı seçer. Ancak bu onu mutsuzluğa sürükleyerek acı çekmesine ve mutsuz olmasına neden olur. Ferdi Bey: Kızı ve parası uğruna her şeyi yapmaktan çekinmeyen varlıklı bir adamdır. İsmail Tayfur'u kızı ile evlendirerek romanın yönünü değişir. Seniha: İsmail Tayfur'un evlenmeyi düşündüğü fakir bir genç kız olan Seniha, İsmail Tayfur'un babası tarafından büyütülmüş ve hayatının merkezinde İsmail Tayfur'u kabul etmiş ve kendini ona adamıştır. Hacer: Ferdi Bey'in kızıdır. İyi eğitim almış babası sayesinde varlıklı bir hayat sürdürmektedir. İsmail Tayfur ile güç ve zenginlik uğrunda evlenen kızdır. Sonlara doğru yanarak ölür. Para hırsından zengin bir adamın olan Ferdi Bey'in kızı ile evlenmesi üzerine sevdiği kızdan vazgeçen ancak bir türlü mutlu olmayı başaramayan İsmail Tayfur'un bu ikilemde kalışını anlatan romandır. Para-duygu, aşk ikilemini anlatan çarpıcı bir aşk hikayesidir. Fakir bir aileye mensup olan İsmail Tayfur, babasının ölümünün ardından aileyi geçindirmek için çalışmaya başlar. Babasının ani ölümü onun bu çabaya girişi artık hayallerinden uzak bir yaşam sürmesine neden olur. Çalıştığı şirketin sahibi olan Ferdi Bey yaşamı boyunca önem verdiği tek şey para ve her istediğini yerine getirdiği kızıdır. Kızı Hacer'in çalışanlardan İsmail Tayfur'a aşık olur. Bu durumu tesadüfen öğrenen Ferdi Bey kızı için İsmail Tayfur'la evlenmesine müsaade eder. Bu durum gerçekleştiğinde İsmail Tayfur şirketin hissedarlarından biri haline gelir. Evliliğinden bir türlü mutlu olamayan İsmail Tayfur'un aklında sevdiği kız Seniha vardır. Seniha küçük yaşlarda sokaklarda kalmış ve İsmail Tayfur'un babası tarafından evlat edinip büyütülmüş genç kızdır. İsmail ve Hacer'in evliliğinden sonra Seniha'yıda yanlarına alırlar. Bir gece uyandığında yanında Eşi İsmail Tayfur'u göremeyen Hacer, Seniha ve İsmail'in görüştüğü ve kaçmak istediklerini duyar. İsmail'in odaya gelmesi üzerine Hacer İsmail'i odadan kovar ve mumla perdeleri tutuşturarak yangın çıkarır. Bu olay sonunda Hacer yanarak ölür. İsmail bu durumda delirir ve Seniha da bu durumu kaldıramayıp deliren İsmail Tayfur'a kendini adar ve ona bakar. Ferdi ve Şürekası, Türk edebiyatının usta kalemi Halid Ziya'nın aşk-para, zengin-fakir çatışması içerisinde insanı kuşatan aşk, merhamet, hayal kırıklığı, acı, hüzün gibi pek çok duyguyu, ayrıca da devrin ticaret, aile ve aşk hayatını başarıyla işlediği bir romandır. Okuyucu bu romanla, Türk edebiyatının önde gelen simalarından biri olan Halid Ziya Uşaklıgil'in sadece romancılık yönünü öğrenmekle kalmayacak yazarının his ve hayal dünyasıyla birlikte yaşama bakış açısını görebilecek ve romana konu olan dönemin sosyal yaşamına ilişkin bilgiler de edinecektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fi/", "text": "Canan Manay: Kafasına taktığı şeyi elde etmek için her şeyi yapmaya hazır biridir. Özge: Kendini sadece köşeye sıkıştığı anlarda, umutsuzluk içinde bulan bir karakterdir. Deniz: Mükemmel bir müzisyendir fakat o kendini buna layık görmez ve kariyerinin altında ezilmeye başlar. Bilge: Kaderin gülmediği, hayatta hep şansızlık ile yürümek zorunda kalan bir isimdir. Hayata dair her şeyi romanda bulmak mümkün. Aşklar, aldatmalar, arzular, lanetler, hayal kırıklıkları, zeka oyunları... Kitabın en güzel yanı burada ortaya çıkıyor. Akilah Azra Kohen, zekasıyla roman tadında bir kişisel gelişim kitabı sunuyor. Can Manay, romanın ana karakteri olan ünlü bir psikolog ve televizyon kişiliğidir. Bir gün ev almaya çalışırken bir eve rastlar ve yan evin bahçesinde dans eden bir kadın görür. O anda Duru'ya aşık olur ve evi almaya karar verir. Ancak Duru'nun sevgilisi müzisyen Deniz Can'ın önünde bir engel vardır. Can Manay artık ikili arasındaki ilişkiyi koparmak için her türlü yönteme başvuracaktır. Özge isimli bir gazeteci, Can Manay ile yaptığı röportajda istemediği bir soruyu sorunca tüm kariyeri alt üst olur. Daha sonra pes etmeyen bir savaşı olan Özge, insanların gerçek yüzlerini ortaya çıkaran Darbe adlı bir dergi çıkartır. Can Manay da üniversitede ders veriyor ve sınıfında oldukça başarılı olan Bilge isimli öğrencisi, önce okulda ödev satarak para kazanıyor, ancak daha sonra Manay'ın danışmanı olur. Azra Kohan, bir görüşmesinde Fi kelimesinin, ateş, ihtiras, güzellik anlamına geldiğini belirtmiş ve daha sonra romanın içerisinde de konu edilen altın oran'ın ifade edilmesi için kullanılan sembol olan 'den gelmekte olduğunu da açıklamıştır. Azra Kohan, bir görüşmesinde Çi kelimesinin, suyun buz hali, yaşam enerjisi anlamına geldiğini belirtmiştir. Azra Kohan, bir görüşmesinde Pi kelimesinin, topraktan başını uzatan filiz, yani hayat anlamına geldiğini belirtmiştir. Fi, deneyimin içinde kaybolmak yerine korkmadan deneyime sahip olmanın yolculuğudur. İçinde bolca bulunan hile, seks, aldatma ve aldanma hikayeleri belki herkesin dikkatini çekebilir ama gerçeklerden yola çıkılarak ulaşılmak istenen yerde sadece farkındalık vardır. Fi güzelliğin lanetlendiği, zekanın yağmalandığı, iyinin kurban edildiği ve kasaba kurnazlığıyla yönetilen bu gezegende, içine doğduğumuz bu kutsal hayatı kutlamak için yazılmıştır. Kendi potansiyelini keşfetme cesareti gösterebilmiş gerçek kişilere ve çatlama cesareti gösterebilmiş tohumlara adanmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fikrimin-ince-gulu/", "text": "Bayram: Çalışkan bir Alman işçisidir. Yıllar önce köyünden ayrılarak Almanya'ya geldi. Araba tutkusu olan Bayram, bir Mercedes satın alıp köye dönmenin hayalini kurar. Bunu başarır ama sevdiklerini ve kişiliğini kaybeder. Kezban: Bayram'ın sevdiği kızdır. Bayram ondan ayrılıp Almanya'ya gider ama onunla bir daha görüşemez. Romanın adı, Kezban'ın Bayram'a verdiği plaktaki şarkının adı Fikrimin İnce Gülü'dür. Almanya'da bir otomobil fabrikasında çalışan ve 1975 yılında bir yaz günü Kapıkule Sınır Kapısı'ndan Türkiye'ye giren Bayram Bayram'ın Ballıhisar'a gidişinin anlatıldığı romanda insanın yabancılaşması ve içsel yolculuğu anlatılıyor. Bayram, Münih'teki BMW fabrikasında montaj hattında çalışan bir işçidir. Üç yıllık bir çalışmanın sonunda biriktirdiği parayla bal rengi bir Mercedes satın alır. 1975 yılının bir yaz günü, Balkız adını verdiği arabasıyla memleketine dönmek üzere yola çıkar. Yolculuk boyunca geçmişini hatırlar. Eskişehir'in Ballıhisar Köyü'nde büyüyen Bayram, yetimdir. Amcası tarafından büyütülür. Yoksulluk ve sefalet içinde geçen çocukluğunda hor görülür. O yıllarda köye Ford arabasıyla gelen Adalet Partisi yöneticisine köylülerin gösterdiği abartılı saygıdan çok etkilenen Bayram, saygı görmek için lüks bir arabaya sahip olmak gerektiğine inanır. Araba sahibi olma isteği zamanla bir tutkuya dönüşen Bayram, bu amacına ulaşmak için köyden kaçacaktır. Bu kaçışla birlikte amcasına olan sadakat borcunu ve köyündeki Kezban'ın aşkını görmezden gelir. Bayram, köyünden ayrıldıktan sonra Polatlı ve Ankara'da çeşitli işlerde çalışır ve daha sonra işçi olmak için Almanya'ya başvurdu ve arkadaşı İbrahim'e ihanet ederek Almanya'ya gitme sırası gelir. Üç yıl sonra, hayallerinin arabasıyla memleketine dönerken kendine çok güvenir. Bir an önce köyüne varmak ve arabasıyla hava atmak için sabırsızlanır. Sahip olduğu araba nedeniyle herkesten ilgi, saygı ve kıskançlık görmeyi bekler. Sınırdaki gümrük görevlilerinin kendisine sıradan bir insan gibi davranması onu hayal kırıklığına uğratır. Üzerinde Güldenhouse yazan bir kamyonetin taciz edilmesi, yolda Bayram'ı rahatsız eder. Sınırı geçtiğinde polise şikayette bulunur. Bir yabancı olarak Almanya'da yaşadıklarını bu kamyonet şoförüne yaşatmak istiyor ama yapamaz. Aksine cezayı kendisi ödemek zorundadır. Üstüne üstlük Mercedes yıldızını çalması ve stop lambasının camının düşmesiyle onda derin yaralar açılır. Bayram, Balkız gereksiz bir yük olmasın diye kimseye hediye getirmedi; Almanya'da yakınlaştığı Solmaz isimli kadını bile arabasına almayı reddeder. Yolda tanıştığı Münihli arkadaşı Veli, aşırı yüklü arabasından televizyon almasını isteyince bu isteğini de reddeder. Gençliğinde askerliği sırasında vicdanını kaybetmiştir. Yolculuğuna devam ederken, geçmişin anıları da onunla birlikte gelir. Diyarbakır Siirt Sıkıyönetim Komutanlığı'nda cip şoförlüğü yaptığı yıllarda siyasilerin zulmüne tanık olur. Bazı insanlara keyfi olarak vurmasını da umursamaz. Bu sırada otobanda Veli'nin arabasının yolda devrildiğini görür ama durup yardım etmez. Otobanda hızla giderken Fikrimin İnce Gülü şarkısını dinler. Bu, Kezban'ın yıllar önce kendisine hediye ettiği plaktaki şarkıydı. Hep umduğu Kezban onu uzun süre bekler, ardından Ankara'ya gelir. Ağabeyi ile yaşayıp evleri temizlerken Bayram'ı görmeye devam eder, ancak Bayram ona bir çay ya da simit bile almaz. Çünkü Mercedes rüyasından kendisini uzaklaştırmak için tek bir kuruş bile harcamak istemez. Bayram, Kezban'ı terk edip Almanya'ya gittikten sonra Beyşehirli bir balıkçıyla evlenmek üzere olduğunu duyar ancak köye vardığında arabasını gören kızın kendisine tekrar vuracağına inanır. Ölüm döşeğinde duyduğu amcası onunla gurur duyar ve onu affederdi. İbrahim'i kuzu rosto yemeğine götürerek kendini affettirecektir. Güzel kıyafetleri ve lüks arabasıyla güzel kadınları tavlayabileceğini düşünen Bayram, Bursa'ya giderken Yalova vapurunda tanıştığı kadını arabasına davet eder ve kadın yanındaki koltuğa oturur oturmaz saldırır. Kadın çığlık atarak kaçtığında vapurdaki herkes rezil olur. Bursa yolunda aksilikler gelir. Arabasının susturucusu patladığında, sıçrayan bir taş ön camını paramparça eder. Taş atan tırın sürücüsü ile tartıştı ve yaralanır. Köy halkını büyüleyecek görüntüden uzaklaşmıştır. Sivrihisar'a çok yakınken bir kaza geçirdi ve aracının ön tamponu çöker. Köyün girişinde karşılaştığı genç çobandan kötü bir haber alır. İbrahim Bayram'ın ihanetini öğrenmiş ve herkese anlatmıştır. Kezban, Beyşehirli bir balıkçıyla evlendi ve amcası ölür. Köyde onu seven ve bekleyen kimse yoktur. Hurdaya çıkan aracıyla yol ayrımında kendini kanıtlayamamak için ezilmiş bir halde kalır ve nereye gideceğini bilemez. Fikrimin ince Gülü, Adalet Ağaoğlu'nun başeserlerinden biriyse, çağdaş Türk romanının da en güzel örneklerinden biridir. Kendine yabancılaşmış 'insan teması olsa olsa bu kadar güzel anlatılabilir. -Server Tanilli- 'Fikrimin İnce Gülü büyük emek isteyen romanlardan, içeriği de emek sonucu kotarılmış, biçimi de... Bayramın dönüş yolculuğu gibi dümdüz bir olayı içermesi, bu romanın öz açısından önemli itkiler sonucunda yazıldığını tanıtlıyor bir bakıma. Biçimindeki tutarlılık da, yazarın bu öze ne denli saygı duyduğunu belgeliyor. Bu açılardan 'Fikrimin ince Gülü üzerinde mutlaka durulması gereken bir yapıt. -Selim ileri-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/filler-sultani-ile-kirmizi-sakalli-topal-karinca/", "text": "Filler Sultanı: Bütün fillerin sultanıdır. Onu diğer fillerden farklı kılan özelliği de beyaz olmasıdır. Fillerin refah içinde yaşaması için karıncaları köle olarak çalıştırmaya başlar. Kırmızı Sakallı Topal Karınca: Kızıl sakallı karıncaların arasında söz sahibidir. Karıncaları esaretten kurtarmak için büyük bir direniş hazırlığı içine girer. Ulukepez: Birçok canlının dilini konuşabilen Hüdhüdlerin sultanıdır. Filler sultanın ayak işlerine bakan ve bunun karşılığında ise kendi halkının refahını sağlar. İnsanlarla iç içe kalmış ve onları çok iyi tanıyan biri olarak bilinir ve sürekli insanların kötülüklerinden bahseder durur. Başbuğ Sarıca: Sarıca karıncaların katledilmesinden sonra hayatta kalan birkaç sarı karıncadan biridir. Kızıl sakallı karıncaların intikamını almaya çalışırken onun tarafından boynu kesilir. Fillerin sultanı, dünyanın her yerindeki karıncaları köle yaparak, karıncalara istediklerini yaptırmaya çalışır. Bu durumun neticesinde Kızıl sakallı topal karıncanın karınca ırkını kölelikten kurtarmak için gösterdiği direniş ve mücadele konu edinmiştir. Fillerin Sultanı, karıncaların becerilerini öğrenmeye çalışır. Çalışkanlıkları ile sürekli hareket halinde olan bu karıncalara boyun eğdirmek ve karıncalara karşı bir savaş başlatmak isterler. Milyonlarca karınca bir filin ayaklarının altında aniden ölür. Başı uçmayan, kolu ve bacağı kırılmayan karınca yok denecek kadar azdır. Kalan karıncalar da Filler Sultanı'na biat ederler. Karıncaların büyük lideri, demirci ustası Kızıl Sakallı Topal Karınca teslim olmaz, kırmızı karıncaları çağırır ve Karınca Diyarını terk eder. Yeni bir hayat kurar ama aklı Çukurova'da, Nil Nehri'nin kıyılarından daha verimli topraklarda ve arkadaşlarında takılır. Geri dönüp Filler Sultanı'nı yenmeyi planlar. Filler Sultanı, karıncaları yakalamak için çeşitli yollara başvurur. Karıncalar fillere zarar vermeyi bırakır bırakmaz barışın yeniden yeşereceğini söylüyor. Böylece karıncalar onlar için yiyecek toplayacak, onlar için bir ev inşa edecek ve fillerin her ihtiyacını karşılar. Karıncaların isyan etmemesi için sürekli çalışmayı emreder. Onlardan dünyanın merkezinde binlerce metre derinliğinde mavi bir elmastan bir filin on katı büyüklüğünde bir saray inşa etmelerini ister. Karıncalar gece gündüz çalışmaya başlar, çok çalışmaktan erken yaşta ölür ve çatlamaya başlar. Kış yaklaşır ancak yiyecekleri yok. Açlık hüküm sürmeye başlar. Karıncaların ülkesinden sesler yükselmeye başlar. Fillerin Sultanı, herkesin karıncaları susturmakta eşit ve özgür olduğunu söyleyerek yiyecek deposunu karıncalara açar. Doymuş karıncalara Her karınca bir fildir yalanını uydurur ve çok çalışırlarsa karıncalardan kurtulacaklarını söyler. Her karınca kendisini bir fil zanneder ve bütün gününü fil gibi ağaçların gölgesinde yatarak geçirmeye başlar. Filler Sultanı olanları duyunca isyanı bastırmaya çalışır ve karıncaların karıncalar kadar fil olduğunu söyler. Ancak çalışmaktan yorulan karıncalar işe geri dönmezler. Filler Sultanı karıncaları katleder. Anne karıncalar ise öldürülen her karınca için binlerce karınca daha doğurur. Doğuştan karıncaların kaderi daha çok çalışmaktır. Kızıl sakallı karıncaların, karıncaları isyana teşvik ettiği söylenir. Filler Sultanı her bir kızıl sakalın boyundan kesilmesini ister. Kızıl karıncalar dağa sığındıkları için ortada kızıl sakallı karınca bulamazlar. Karıncalar kendi kafalarını korumak için Filler Sultanı için çalışan sarı karıncaların sarı sakallarını boyarlar ve kendi kafalarını korumak için başlarını padişahın sarayına atarlar. Aç olan karıncalar için bir saikanın her başı için bir ahır kapısı daha açılır. Filler Sultanı baskı yerine beyin yıkamayı tercih eder ve Fil Okulu'nu açarak karıncalara karıncaların dilini unutturur. Fil okullarından mezun olan genç nesil karıncalar, fil ideolojisini yaymaya ve fil olmanın güzelliklerini ve faydalarını tüm karıncalar diyarına anlatmaya başlarlar. İğne büyüklüğündeki karıncalar dev aynada kendilerini görürler ve tüm karınca geçmişlerini silerler. Öte yandan sarı karıncaların lideri Başbuğ, kızıl sakallı karıncaların intikamını almak için sakallarını kırmızıya boyayarak kızıl sakallı karıncaların yaşadığı yeri bulur. Kızıl sakallı karıncalar arasında nifak tohumları ekerek gruplaşmalara neden olur. Sarı Karıncaların oyununu bozan Kızıl Sakallı Topal Karınca, adamlarını Karınca Diyarı'na gönderir ve onlara birleşmelerini söyler. Birleşik karıncalar cesaretlerini toplarlar. Karıncalar, gündüzleri Filler Sultanı için, geceleri ise mücadeleleri için çalışmaya başlar. Filler Sultanı'nın hiçbir ajanı, karıncaların bu umut dolu çırpınışlarını fark edemez. Bütün karıncalar bütün gece toprağı kazar. Hazır oldukları anda artık Filler Sultanı'nın hizmetinde hiçbir karıncanın kalmayacağını ve savaş ilan ettiklerini duyururlar. Öfkesinden bir insan boyu sıçrayan Filler Sultanı, temeli kazılan sarayın toprağı tarafından yutuldu. Diğer tüm filler, adım atar atmaz onlar için kazılmış toprağın altına girerler. Böylece karıncalar kendileri ve kendi elleriyle ürettikleri kardeşlik ve dostluk dolu bir yaşama kavuşurlar. - Filler Sultanı ve Kızıl Sakallı Topal Karınca, Yaşar Kemal'in 1977 yılında yayınlanan çocuk romanı Masallara dayanmaktadır. - Eserde Filler Sultanı, gücüne güvenerek karıncalara savaş açar. Ancak karıncalar birleşir ve haksızlığa uğramadan fillerin saltanatını devirirler. Filler Sultanı'nda bir halk masalından yola çıkılarak güç ve haklılık arasındaki ilişki ele alınır. Filler Sultanı gücüne güvenerek karıncalara savaş açar. Haklı ya da haksız olmak onun için önemli değildir. Gücünü kendinden milyonlarca kez küçük karıncalar üzerinde denemektir niyeti. Ancak karıncalar birleşir ve haksızlığa boyun eğmeden filler sultanlığını devirirler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fink/", "text": "Bu romanda anlatılanlar gerçek olmasaydı onları uydurmazdım diyor yazar. Menteşin eğlenceli üslubuyla çabucak okunacak bu kitap edebi anlamda okura fazla bir şey katmasa da hayata kısa bir mola vermek isteyenler, bir süre günlük hayatın kaosundan kaçıp gülmek, eğlenmek isteyenler bu kitabı okuyabilirler. Bu kitapta anlatılanlar gerçek olmasaydı onları uyduramazdım. Cami cemaati ona 'Muhammed Ali' diyordu. 2002'de Kıvanç Tatlıtuğ'un kazandığı modellik yarışmasında dereceye giremeyince Hong Kong'a gidip Goku Sky adını alan ve Asya-Pasifik ülkelerinde tam 10 yıl fırtına gibi Esen top model Göksenin Yıldırım'ın inanılmaz ama gerçek hikayesi! Baştan sona seci sanatının kullanıldığı ilk modern roman! Yepyeni bir üslup! Murat Menteş kendi kendisiyle düello etmiş ve kazanmış! Fink müthiş bir roman. Fakat anlatılanların gerçek olması... İşte bu cidden olağanüstü! Fink, anlatıya direnen bir kaos; Menteş onu kozmosuna uyarlıyor. Menteş genelde icat eder, bu kez keşfediyor. Goku ile birlikte görkemli ve sansasyoneller."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/firat-suyu-kan-akiyor-baksana/", "text": "Poyraz Musa: Asıl adı Abbas'tır. Kan davasından kaçtığı için kendini Poyraz Musa olarak tanıtır. Şeref madalyası olan bir savaş gazisi Poyraz Musa, savaştan sonra Kaz Dağ'ını gören Karınca Adasında bir eve ve bir değirmene yerleşir. Rum Vasili: Karınca Adasında tek başına yaşayan Sarıkamış gazisi Vasili Atoynatanoğlu'dur. Adaya gelen herkesi öldürmeye yemin etmiş ve tek başına yaşamaktadır. Poyraz Musa'nın gelişi ile Yalnızlığı sona erer. Ancak Poyraz Musa'nın hayatını kurtarır ve dost olurlar. Lena Papazoğlu: Dört oğlunu şehit vermiş bir babadır. Kurtuluş savaşından sonra Karınca Adasından ayrılmış ama daha sonra geri dönerek tekrardan adaya yerleşir. Poyraz Musa ile tanışır ve arkadaş olurlar. Kadri Kaptan: Panos Valyanos adadan ayrılırken teknesini bıraktığı Kadir Kaptan bu tekneyi adaya gelip gidenleri taşımakta ve son olarak ta annesini de alıp adaya yerleşir. Panos Valyanos: Adanın eski bir sakinidir. Romanın ana karakteri olan ve şeref madalyası bulunan Poyraz Musa adlı savaş gazisidir. Savaştan sonra gittiği köyünde kimseleri bulamayınca ve kan davası yaşamış olduğu bir arap aşiretinden dolayı Ege'nin Kazdağları'nı gören Karınca Adası'ndan ev ve değirmen satın alarak yerleşir. Öte yandan, savaşta kendisini takip eden kanlılardan kaçtığı için Abbas olan adını Poyraz Musa olarak değişmiştir. Adada yeni arkadaş edinen Poyraz Musa burada arkadaşları ile yaşamaya başlar. 1923 yılında Yunanistan ve Türkiye Mübadele Anlaşması imzalar. Karınca Adasındaki adını bilmedikleri bir yere gönderilen Ada halkı mübadele koşullarına uygun olarak Yunanistan'a yerleşirler. Ancak ada halkı arasında bu göçe uymayan tek kişi Sarıkamış gazisi Vasili Atoynatanoğlu'dur. Vasili göçmenlere katılmayarak Yunanistan'a gitmemiş ve İncil üzerine bu adaya gelecekleri öldürmek için yemin etmiştir. Poyraz Mustafa aslında bir Çerkes askeridir. Asıl adı Abbas olmasına rağmen Poyraz Musa olarak anılmaktadır. Poyraz Musa, onur madalyasına sahip bir savaş gazisidir. Savaştan sonra gittiği köyde kimseyi bulamayınca Kaz Dağı'nı gören ve bir ev ve değirmene yerleşen Karınca Adası'na gelmiştir. Bu adada kendisinden başka birinin de yaşadığını fark eder. Musa da bir kişinin bu adada bulunma ihtimali nedeniyle büyük bir gerilim içindedir. Buna rağmen adada yaşamına devam etmektedir. Kurtuluş Savaşı'nda dört oğlu şehit olan Lena Papazoğlu bu adaya gelir. Lena, bu adanın eski bir sakinidir. Gönderildiği Yunanistan'dan hiç hoşlanmamış ve bu adaya geri döner. Musa le tanışır ve arkadaş olurlar. Bir gün büyük bir fırtına çıkar. Musa ölmek üzereyken Vasili Poyraz Musa'nın hayatını kurtarır. Bu olayla birlikte Vasili ile Musa arasında önemli bir dostluk kurulur. Vasili Musa ve Lena birlikte Adada yaşamaya başlarlar. - Bir Ada Hikayesi dörtlemesinin ilk kitabıdır. - Yaşar Kemal bu eserinde I. Dünya Savaşı'nın ardından Anadolu halkının çilesini konu alır. - Roman ismini Ortadoğu'da yaşayan ve büyük kıyıma uğratılan Yezidiler 'in cesetlerinin atılması ile kan akan Fırat Nehri'nin görüntüsünden alır. - Yazar, Poyraz Musa ve diğer kahramanlar etrafında savaşın yıkıcılığını, mübadelenin hüznünü, yüzlerce binlerce yıldır beraber yaşayan halkların kardeşliklerini, kültürlerinin çeşitliliğini, güzelliğini ve uyumunu konu alır. - Yaşar Kemal bu eserinde savaşın toplumsal etkilerine işaret etmektedir. Buna ek olarak yazar kahramanlarının üzerinden insanı ve romanın geçtiği çevrenin doğasını kendine özgü üslubu ile mükemmel tasvirler yaparak anlatır. .Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın başkahramanıdır. Lozan'da alınan mübadele kararıyla, Rumlar Yunanistan'a gönderilmiş ve savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege'deki bu adaya yerleştirilmelerine karar verilmiştir. Adanın kaderi Poyraz Musa'nın gelişiyle değişir. Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, Poyraz Musa'nın desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın mutlu ayakta tutarak yeni bir yaşamın filizlerini yeşertirler. -John Berger- -Elia Kazan- Çok saçma beyler bu kitap. umduğum gibi çıkmadı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/firavun-imani/", "text": "Hüseyin Avni: Romanın ana karakteri olan ve vatanı uğruna ölmekten korkmayan gözü kara bir vatanseverdir. Ali Yusuf: Çıkarları doğrultusunda her adımı çekinmeden atan bir adam olduğu gibi ayrıca Vatana ihanet etmiş ve Zile isyanını çıkartmıştır. Mehmet Akif: Zile İsyanında Hüseyin Avni'ye yardım eden İstiklal Marşını da yazan kişidir. Sadi: Ali Yusuf tarafından öldürülen bir vatan hainidir. Roman, Mustafa Kemal'in tartışılmaz liderliği etrafında şekillenen Cumhuriyetin kurucu kadrosuna karşı, Kuvayi Milliye hareketinin kendi içinde şekillenen milli-muhafazakar hoşnutsuzluk, tepki ve muhalefetin, onun iradesine karşı oluşmasını konu almaktadır. Yunanlıların Ankara'ya yaklaşmasının üzüntüyle ifade edildiği, Ankara'nın kaybedilmesi halinde sonun habercisi olduğu ifade edildi. TBMM'de oy çokluğu ile Atatürk'ün Sakarya Muharebesi için Başkomutanlığa atandığı açıklandı. Mehmet Akif'in savaşın halk üzerindeki etkisine ilişkin yorumları ve halkın ülkenin geleceğine ilişkin görüşleri aktarıldı. Savaş nedeniyle içler acısı olsa da toplumda farklılıklar olduğundan şikayet edilir. Kurtuluş için birçok görüş ayrılıklarının olduğu belirtilmiştir. Hatta halk arasında isyan bile çıkar. Mecliste bu isyanı durdurmak için fikirler ileri sürülür ve bu isyanı durdurmak için belirli bir grup seçilip görevlendirilir. Fuat Zahir'in geçmişi, isyanı durdurmaya gidenler arasında anlatılır. Dolandırıcı, kötü, ülkesinin geleceğini düşünmeyen zavallı biri olarak resmedilir. Bölümün sonunda, isyanı durdurmak için gidenler arasında göründüğü, ancak aslında yabancı devletlerin para teklifleriyle isyanı daha da ateşlemek niyetiyle gittiği acı bir şekilde ifade edilmektedir. İsyancıları durdurmakla görevlendirilen Mehmet Akif, Hüseyin Avni, Hüseyin Salim ve Hasan Basri adlı kişilerin Zile yakınlarındaki köye gelip burada yaşadıkları bildiriliyor. Bu köyde, ülkenin savaş durumunda kimin haksız olduğu bilinmediği için halk onları önce güvensizlikle karşılar. Ancak bir han sahibi onlara hanını açar. Onlar orada otururken köyden birkaç kişi gelip onlarla sohbet eder. O sırada Ali Yusuf ismini kullanan Fuat Zahir adında bir kişi gelir. Diğer bölümde de belirttiğimiz gibi bu kişi isyanı teşvik eden kişidir. Buraya geliş amacı bu kişilerin Ankara'dan geldiği haberini almaktır. Onlara iyi görünmeye çalışır, ancak Akif konuşmalarının amacını anlar ve temkinlidir. Anladığı dilden konuşur. Sonra Ali Yusuf gider. Akif ayrılırken insanlara güzel bir farkındalık konuşması yapar, Akif'in konuşmasından etkilenirler ve gelen Ali Yusuf'un kendilerine girmeden önce onları uyardığını ve hemen gelenlere güvenmemeleri gerektiğini söylerler. Akif onlardan bir ricada bulunur. Zile'de tanıdıkları varsa haber vermelerini isterler, arkadaşları da Hasan Basri'ye yardım etmelerini ister. Adamlar tamam der ve gider. Sabahleyin Zile'ye giderler. Ali Yusuf onlarla tanışır. Camide namaz kılarlar. O dönem ajan olan Hüseyin Salim ve Ali Yusuf içlerinde bir şey olduğunu ama yakında kokacağını fısıldar. Köylüler dua ederken davul sesleri duyulur. Herkes şaşırır ve dışarı çıkar ve bir adam Ankara'dan haber aldığını ve ordumuzun Sakarya'da Yunanlıları yendiğini duyurur. Köylüler çok mutlu, Ankara'ya olan inançları artar. Tabii ki Ali Yusuf bunu duyunca saklanır ve köyden kaçar. Yunanların yenildiğini duyan Ruslar, Türk halkına yaklaşmak için planlar yaparlar. Bu nedenle halktan okuyup vatan için savaşan insanlara seçtikleri ajanları göndermeleri, onlara sinsice yaklaşmaları ve dostluk teklif etmeleri istenir. Dostluk teklifinin dışında amaçları, Rusya'nın birkaç fotoğrafını gösterip savaş öncesi ve sonrası gösterip onları ikna etmektir. Bu ajanlar, Akif'in grubundaki Aziz isimli şahsın yanına gelir ve onu etkilemeye çalışırlar ve yaparlar. Aziz, Hüseyin Avni'ye kendi anlattıklarını anlatır. Avni, bunların sadece birer rüya olduğu ve bu adamların iyi niyetli olmadığı konusunda onu uyarır. Bu durumu arkadaşlarına bildirmeleri gerektiğini söyler. Bölümün son bölümünde ise Rusya ile Türkiye arasında bir dostluk anlaşması yapıldığı söylenir. Sonuç olarak ülkede Rus karşıtı olanların linç edildiği acı bir şekilde dile getirilir. Hasan Basri'nin uykuya dalmadan önce tefekkür etmesiyle başlar. Ülkedeki son durum hakkında kafasından geçenler aktarılır. Daha sonra Hüseyin Sadi adında hain ve ikiyüzlü bir kişiden bahsedilir. Çıkarları için ülkesini sattığı, kafasındaki iç çelişkileri ve düşünceleri uykuya dalmaya çalıştığı anda aktardığı anlatılır. Ruslardan gelen maddi yardımın aslında Buharalıların kendilerini Türk kardeşlerine göndermek için Ruslara verdiği para olduğunu öğrenir, ancak bu konu en kısa sürede Ruslar tarafından ele alınıyor. Daha sonra Meclis'te devrim karşıtlarının idam edileceğine karar verilir ve bu konuda mecliste tartışmalar olur ve halk susturulur. Bölümün sonunda İstanbul'dan büyük mühimmatlı bir saldırı olacağı haberi gelir ve bunu duyanlar şok olur. Ancak bu haberi duyan Gazi Paşa, vatan için savaşan arkadaşlarına gizli bir telgraf göndererek ileride cepheden müjdeli haberlerin geleceğini haber verir. Sonra İstanbul haberleri durur. İyi haber cepheden gelir. İzmir artık Türklere aitti. Bölümün sonunda Gazi Paşa'nın öldürülmesiyle ilgili bilgilerin olduğu söylenir. Üzücü olan ise bu durumla hiçbir ilgisi olmayan vatansever Hüseyin Avni Bey'in bu olaya karıştığının iddia edilmesi ve İstiklal Mahkemelerinde yargılanmasıyla bölüm sona erer. Suikast olayında Hüseyin Avni Bey'in masum olduğu anlaşılır ve serbest bırakıldığı bildirilir. Ancak Hüseyin Avni, vatanı için bu kadar fedakarlık yaparak ve ölümü göze alarak böyle bir suçla itham edilmeyi göze alamaz. Bunun acısını hep hissetmiştir. İnsanların kendisine gelmemesine de çok üzülür. Firavun İmanı'nda Tarık Buğra, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'in kuruluşu sorunsalını bu kez Sakarya Savaşı arifesi ve hemen ertesi dönem bağlamında romanlaştırıyor. Kahramanları yine sıradan halk veya dönemin ikinci, üçüncü plandaki kişilerin temsil eden tipler. Roman Mustafa Kemal'in tartışılmaz liderliği etrafında şekillenen Cumhuriyet'in kurucu kadrosu ve onun iradesine karşı, bizzat Kuvayi Milliye hareketi içinden şekillenmekte olan milli-muhafazakar hoşnutsuzluk, tepki ve muhalefetin şekillenişini konu alıyor. Bu tepki ve muhalefetin sonraki yıllarda Mustafa Kemal'i ve onun devrimlerini doğrudan karşısına almak yerine bunu bir anti-komünizm edebiyatı içine yerleştirilmiş imalarla ifade eden bir politik söylem tutturduğu bilinir. Bu bakımdan Firavun İmanı'nda milli-muhafazakar tepki ve muhalefetin 1920'lerin Sovyetçi ve komünist sıfatla tiplerine yönelik ve onların üzerinden ifade ediliyor olması, Cumhuriyet'in daha sonraki yıllarını haber veriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/foucault-sarkaci/", "text": "Leah: Casaubon'un eşi ve oğlunun annesidir. Amparo: Casaubon'un önceden aşık olduğu kızdır. Diotallevi ve Belbo: Casaubon yayın evinde tanıştığı arkadaşlarıdır. Yazar eserinde eğitimsiz insanların yarattığı sözde gizli bilgiyi ortaya koymaktadır. Bu yaratıcılar, yarattıkları aldatmacaya kendilerine inanmaya başlarlar. Daha sonra, korkunç bir yaratılış, yaratıcılarını mutlaka bir trajediye götürecektir. Brezilya doğumlu Casaubon adında genç bir adam Amparo'ya karşı duygusal duygular besliyor. Aşıklar kızın memleketine taşınır. Burada maneviyatı deneyimlemeye çalıştılar. Bu, ilişkilerini olumsuz etkiler ve genç adam memleketine döner. Genç adam, kendine bir oğul veren Leah ile tanışır. Adam bu sırada bir yayınevinde iş bulur. Burada Diotallevi ve Belbo ile tanışır. Başarılı olmayan yazarların kitaplarını basan köhne bir yayıneviydi burası. Gençler sürekli olarak ezoterik teorilerle tanışır ve gizemli el yazmalarını deşifre etmeye başlar. Sonra arkadaşlar kendi gizli teorilerini yarattılar. Casaubon bu fikrin ideolojik ilham kaynağı olur. Adam ne çocuğunu yetiştiriyor ne de işte hayatın anlamını bulamıyor. Sadece efsanevi bir fikir dikkatini çeker. Gençler plan olarak adlandırılan teorilerini geliştirmeye başlar. Tüm notları Belbo'nun kişisel bilgisayarına girerler. Planlarının hayali olmasına rağmen, yoldaşlar buna giderek daha fazla inanıyorlardı. Ve bununla başlarını büyük belaya sokarlar. Belbo, bir zamanlar Tapınak Şövalyelerine ait olan hazineleri bildiğine inanan gizli bir cemiyetin dikkatini çeker. Doğal olarak, bu toplumun üyeleri, adamdan bildiği her şeyi öğrenmek ister. Ardından gelen durum genç adamı ölüme götürür. Diotallevi tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanır. Mistik bilgileri okumanın bir cezası olduğundan emindir. Kendi yarattıkları problemlerle meşgul olan arkadaşlar, bir erkeğin kaderinde yer almadılar. Diotallevi yalnız başına ölür. Casaubon, onu izleyen gizli cemiyetin insanları ile yalnız kalır. Ancak adam, hiçbir gizli bilgiye sahip olmadığını onlara itiraf etmeye cesaret edemez. Bütün planın tamamen icat olduğunu savunur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/fransiz-tegmenin-kadini/", "text": "Anlatıcı: Roman içinde sık sık kendi sesiyle hikayeye müdahale eder. Anlatıcı, hem kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerini eleştirir, hem de erkek egemen bir bakış açısını sürdürür. Sarah Woodruff: Sarah, anlatıcıya göre kitabın ana karakteridir. Okuyucu açısından kitabın iki ana karakterinden birisidir. Kitabın diğer bir önemli karakteri Charles Smithson ile tanışır ve aralarında bir ilişki başlar. Charles Smithson: Kitabın, Sarah ile iki ana karakterinden birisidir. Asil sayılabilecek bir aileden gelen Charles, iyi bir gelire ve iyi bir eğitime sahiptir. Charles, aydın ve ileri görüşlü bir kişi olmaya çalışsa da geleneksel ve oldukça tutucu sosyal alanı benimsemiştir. Ernestina Freeman: Charles'ın nişanlısı ve Londralı bir zenginin kızdır. Sarah'nın aksine Ernestina'nın mizacı çok daha az karmaşıktır ve çok daha sıradandır. Bayan Poulteney: Zengin bir dul ve romanın başlarında Sarah'nın işverenidir. Bay Freeman: Ernestina'^nın babası ve bir iş adamıdır. Doktor Grogan: İrlandalı bir doktor ve Charles'ın fikirlerini önemseyip fikir danıştığı kişidir. Sarah, sosyal kodlar ne olursa olsun sevmek için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmeyen özgür bir kadındır. Diğer ana karakter Charles, deneyimli bir aristokrattır; ama deneyim ile bir aristokrattan beklenenler arasındaki dengeyi sağlamakta zorlanan biridir. Woodruff, İngiltere'nin güneybatısındaki Dorset'te bir sahil kasabası olan Lyme Regis'te yaşıyor. Varguennes adlı bir Fransız teğmen tarafından baştan çıkarılan genç kadın, ülkesinde evli olduğunu bilmeden teğmenle ilişkiye girer. Varguennes Fransa'ya döndükten sonra, Woodruff toplumun gözünde itibarsızlaşır. Sarah kasabada zamanını Cobb'da denizi izleyerek geçirir. O günlerden birinde, Charles Smithson ve nişanlısı Ernestina Freeman, Sarah'yı görüyor. Charles, amcası gelecekte baronet unvanını alması beklenen bir beyefendi iken, Ernestina zengin bir tüccarın sığ fikirli kızıdır. Ernestina, Charles'a bildiği kadarıyla genç kadının hikayesini anlatır. Bu hikaye Charles'ta büyük bir merak uyandırır. Sonunda, çift gizlice buluşur ve Sarah Charles'a başına gelenleri anlatır ve ondan duygusal destek ister. Kadına olan hisleri ile mantığı arasında kalan Charles, Sarah'ı bu şehirde kalamayacağına ikna eder ve onu Exeter'e gönderir. Onu içinde sıkışıp kaldığı hayattan ve toplumun baskısından kurtararak yeni bir hayat kurmasına yardımcı olduğuna inanan Charles, Sarah'ı bir daha asla göremeyeceğini düşünüyor. Ama Sarah'nın yeni memleketine uğramadan durup kadını bir gezide görmekten kendini alamaz. O gün bileğini burkmuş olan Sarah'yı odasında yalnız başına ziyaret eder. Çift tekrar bir araya geldiğinde bir araya gelirler ve Charles, tüm söylentilerin aksine Sarah'nın bakire olduğunu fark eder. Son zamanlarda, Charles bir başka haber daha öğrenir. Yıllardır bekar olan yaşlı amcası, kendisinden çok daha genç bir kadınla evlenmeye karar vermiş ve bu kadın bir oğul doğurursa, Charles amcasının mirasından ve unvanından mahrum edilecektir. - Kitap, yazarının The Collector(1963) ve The Magus(1965) kitaplarının ardından yayınladığı üçüncü romanıdır. - Bu romanla birlikte, yazar John Fowles, Viktorya Dönemi'ne dair yazınlarda kendine has bir yer edinmiştir. - Kitap, yayımlanmasının hemen ardından, edebiyat dergisi American Libraries tarafından 1969 yılının dikkate değer kitaplarından biri olarak nitelenmiştir. - İlk baskısı yoğun bir ilgiye mazhar olan roman, kısa süre içinde birçok yeni baskı yapmış ve farklı dillere çevrilerek dünya çapında tanınırlık kazanmıştır. - Fransız Teğmenin Kadını, 1981 yılında Fransız Teğmenin Kadını yönetmen Karel Reisz ve yazar Harold Pinter'ın ortak çalışmasıyla aynı isimle sinemaya uyarlanmış ve 2006 yılında ise Mark Healy tarafından oyunlaştırılarak aynı yıl Büyük Britanya'nın birçok şehrinde sergilenmiştir. - Roman, 2005 yılında TIME dergisi tarafından 1923'ten beri yazılmış en iyi yüz İngilizce romandan biri seçildi. - John Fowles'in romanı 1981 yılında Çek asıllı İngiliz yönetmen Karel Reisz tarafından aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır. - İngiliz oyun yazarı Harold Pinter'ın senaryosunu yazdığı, Meryl Streep ve Jeremy Irons'ın başrollerini paylaştıkları film Türkiye'de 1983 yılında Fransız Teğmenin Kadını adıyla İstanbul Türk-İngiliz Kültür Derneği sinemasında gösterilmiş, daha sonra 1985 yılında TV'den Fransız Teğmenin Karısı adıyla yayınlanmış, aynı yıl Fransız Teğmeninin Kadını adıyla video dağıtımı yapılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/galiz-kahraman/", "text": "İdris Amil: Romanın ana karakteridir. Kasımpaşalı bir hırsızdır. Kıvrak zekası ve gamsız bir hali vardır. Kendi başına yaşayan, fiziksel ve zihinsel üstünlük belirtisi göstermeyen sıradan bir adamdır. Girdiği her beladan bu şekilde kurtulmayı başarır. Yazar kitabın ana karakteri Kasımpaşalı bir hırsız olan İdris Amil Efendi'nin doğumundan cezaevi yolcuğuna kadar olan süreci anlatıyor. İdris Amil, tüm vasatlığıyla başkahramandır. En büyük özelliği onu diğer insanlardan ayıran başka bir özelliğinin olmamasıdır. Ve tüm bu sıradanlık, olağanüstü bir şekilde onun anlatıdaki en büyük farkı oluyor. Aslında yazar, İdris Amil'in ve toplumun bu sıradan üyelerinin içgüdüsel davranışlarını yoldan çıkmak ve önde gelenlerden biri olmak için ortaya koymaktadır. Bunu yaparken okuyucuda anlatılanlar aracılığıyla toplumla ilgili kaygılar uyandırma eğilimi yaratır. Galiz Kahraman'da toplumun birçok kesimine ve hayatın normal işleyişine getirilen pek çok eleştiri vardır. Yukarıda bahsettiğim gibi İdris Amil Efendi aslında kendi başına yaşayan, fiziksel ve zihinsel üstünlük belirtisi göstermeyen sıradan bir adamdır. Ancak, kendi algısı bunun tam tersidir. Hapishaneye girmekten hırsız çetesine katılmaya, şairlik dersi almaktan sinema sanatçısı olmaya kadar toplumda saygın bir yer edinmek için birçok işle meşguldür. Yaptığı her şeyde çok başarısız olur. Rüşvet, iftira, yalan, hırsızlık vb. Toplumsal normlar içinde suç sayılabilecek ve kınanabilecek her şey İdris Amil tarafından yapılıyor ve olaylar gelişiyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gazap-uzumleri/", "text": "Tom Joad: Öfke kaybından dolayı işlemiş olduğu cinayetten hapse giren ve çıktıktan sonra ailesinin yaşadığı ekonomi krizden dolayı göç etmesi ile karşılaşan karakterdir. Aile: Tom Joad'ın ailesidir. Yaşanan ekonomi kriz ve gelen kuraklık yüzünden yaşadıkları yerden çiftlik sahibi tarafından gönderilen ve yaşam mücadelesi vermek için her şeylerini satarak geçinmeye çalışan ailedir. Gazap Üzümleri; 1929 Dünya Ekonomik Krizi sırasında Amerika'da başladı. Küçük toprak sahiplerinin bankalar ve tüccarlar tarafından aldatıldığı zor yıllarda, kuraklık, yoksulluk, zorbalık veya basitçe açlık nedeniyle insanlar evlerini terk etmek zorunda kalır ve 1930'larda üç milyon insan yeni bir hayata başlamak için Kaliforniya'ya yerleştiğinde, bireysel ailenin parçalanması da anlatırken Göçmenlerin tek bir aile haline geldiği de ele alıyor. Tom Joad bir gün öfkesini kontrol edemez ve bir cinayet işler. Bu nedenle hapse girer. Uzun yıllar hapis cezasına çarptırılmasına rağmen Tom, hapishanedeki sessiz ve sakin tavrı ve iyi halinden dolayı dört yıl sonra şartlı tahliye edilir. Tom hapishanedeyken ailesinden haber almaz, kendisinin okuma ve yazması olmadığı için mektup yazamaz. Tom hapisten çıktıktan sonra ailesinin yanına dönmeye karar verir. Yolda otostop çekerek bir kamyona atlar, gitmek çok zor olsa da sonunda evine ulaşır.Ancak evine ulaştığında harabeler, harap evler ve kuraklıktan başka bir şey görmez. Ailesi, diğer çiftçiler gibi, kuraklık nedeniyle tarlayı ekememiş ve diğer mahsullere uygun olmayan arazi nedeniyle zengin çiftlik sahibi tarafından sınır dışı edilmiştir. Başka bir deyişle, diğer çiftçilerle aynı kaderi paylaşıyorlar. Tom Bu esnada orda kalan tek kişi rahibi görür ve ailesinin nereye gittiğini öğrenir. Bir sebze ve meyve bahçesinde çalışmak üzere Kaliforniya'ya gittiğini söyler. Tom'un ailesi kalan son şeyleri satar ve zor koşullar altında son paralarıyla çok eski bir minibüs satın alırlar. Batıya, Kaliforniya'ya doğru yola çıkarlar. Yolda her şey hayal ettikleri ve planladıkları gibi gitmez. Büyükbabaları ölür. Kız kardeşi ölü doğum yapıyor. Başlarına hep kötü şeyler gelir. Pek çok aksilik yaşarlar. Bir kampa sığınırlar ve burada da çeşitli sorunlar yaşarlar. Oysaki hapisten çıktığında her şeyin yoluna gireceğini düşünen Tom, hayallerinin çok uzağında yaşadığı kadere üzülür. - Gazap Üzümleri Kitabı ilk kez ABD'de Viking Press tarafından New York'ta 1939 tarihinde basılmıştır. - Bu romanında yazar, Amerika'da 1930'lu yılların ekonomik kriz dönemlerini, insanlığın dramını etkileyici bir dille anlatmaktadır. - Joad ailesinin özelinden, genele yansıyan bakış açısıyla emekçi insanları konu alan kitap, dünyanın önde gelen ve en çok okunan klasiklerinden biridir. - Gazap Üzümleri 1939 yılında yayınladığı eseriyle Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştır. John Steinbeck'in tartışmasız en büyük eseri olan ve ona Pulitzer ödülünü kazandıran Gazap Üzümleri, 1939'da ilk kez yayınlandığında şok etkisi yaratmış ve büyük tartışmalara yol açmıştı. Tüm dünyayı etkileyen Büyük Buhran döneminde, tarımın kapitalistleşmesi ve krizler yüzünden yoksullaşan ve mülksüzleşen yığınların ayakta kalma mücadelesinin anlatıldığı bu destansı romanda Steinbeck, açlık, sefalet ve zorbalık yüzünden evlerini terk edip yollara düşmek zorunda kalan binlerce işçi ailesinden birine odaklanıyor. Boşa çıkan umutların, hüzne dönüşen sevinçlerin arasında insanlığın direncini ve onurunu çarpıcı bir dille anlatan, kapitalizmi iliklerine kadar eleştiren Gazap Üzümleri, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gece-ucusu/", "text": "Riviere: Şirketin genel müdürüdür. İşini şansa bırakmayan, hatayı çok ağır bir şekilde cezalandırmaktan kaçınmayan biridir. Fabien: Yaptığı havacılık görevleri ile başarılı ve aynı zamanda cesur bir pilottur. Madam Fabien: Kocasını seven sadık ve sevgi dolu biridir. Yazarının Arjantin anılarını tutkulu bir samimiyetle anlatıyor. Gökyüzünde uçan uçaklara ve işine gönül vermiş Chief Riviere'den Fabian'a kadar farklı karakterleri ve birbirinden farklı maceraları ile ilgiyle okuyacağınız bir roman. Buenos Aires'te bir şirket tanımlanıyor. Bu şirket hava postası işletmektedir ve adı Pentagon Postası'dır. Şirketin tüm sorumluluğu genel müdür olan Riviere'ye aittir. Bu sorumluluk öyle bir sorumluluktur ki, hatalarını affetmeyen, başarılarını belli etmeyen sert ama duygusal bir yöneticidir. Bu kavramlar ve sahip oldukları özelliklerin tamamı Riviere adlı genel müdüre aittir. Bu şirkette üç uçak var. Aynı zamanda Riviere, diğer uçak şirketlerinin uçuş rotalarından, iniş ve kalkışlarından sorumludur. Sorumlulukların eşiğinde, şirketin başında bulunan bu adam, hizmet aşkı ve sorumluluk duygusuyla görevlerini yerine getirmenin yeni bir yolunu düzenler ve bu planı uygulamaya koyar. Ancak; Pek çok yerden tepki alıyor ve başarılı olamama duygusu verilmeye çalışılıyor. Nitekim Riviere tam tersini yapıyor ve bunu başarıyor. Tehlikelerle dolu yolculuğunda Gece Uçuşu'na başlar. Bunu yapmaktaki amacı, Geceleri deniz ve demiryolunun açtığı mesafeyi kapatabilmektir. Riviere öyle bir liderlik özelliğine sahiptir ki disiplinli, kuralcı ve titiz bir insandır. Cesaretiyle verdiği tüm emirleri tereddüt etmeden yerine getirebilir. Çünkü liderlerine güveniyorlar ve sadıklar. Sonuç başarı dolu, yerinde ve zamanında hizmet. Başka bir deyişle, başarı dolu bir şirketle karşılaşıyoruz. Riviere bu başarısını kaya gibi sert ve katı kurallarına, yüksek kükreyen dağlarda olduğu gibi sarsılmaz kişiliğine, engin denizlerdeki muazzam cesaretine borçludur. Bu özelliklerini kadrosuna da aktarmayı ihmal etmez. Riviere'in bir pilotu var, içlerinden en cesuru. Tüm pilotlar ve personeli arasında en çok ona güveniyor. Ona en zor ve en tehlikeli işleri verir. Ayrıca diğer pilotlarını zifiri karanlıkta bu tür tehlikelerle dolu görevler için eğitiyor. Olacakların belirsiz olduğunu ve kaderin önüne geçilemeyeceğini bilir. Üstün doğaya aykırı olamayacağını; Onu yenemeyeceğini biliyor. Bu sırada en cesur pilot Fabien görevini yerine getirmek için hazırlıklarını yapmış ve uçuş saatine kadar evde eşiyle birlikte istirahat etmektedir. Gece yarısı, karısı Fabien'i alır ve alışılmadık bir ayrılık başlar. Fabien'in gidişi çok güzel ve rahat. Ancak dönüş yolunda büyük bir fırtına kaldığı yerden ve geniş bir alanda başlar. Gece yarısı öyle büyük bir fırtına başlar ki, uçak sanki fırtınaya karışır gibi zifiri karanlığa gömülür. Öyle bir don vardır ki, Fabien gecenin karanlığının bu kadar parlak olabileceğini düşünemez. Riviere, Fabien'ı kurtarmak için büyük bir işbirliği düzenler. Tüm dünya ile iletişim halindedir. Personel gece uçuşlarında görev başında ama o gece tam bir vardiya gösteriyorlar. Tüm bu işbirliğine rağmen, Riviere daha önce düşündüğü gibi korktuğu gibi doğayla baş edemez ve uçaktaki iki mürettebatı o inanılmaz fırtınada kaybolur. Tüm telsizler kapanır ve iletişim kurulamaz. Bu olumsuz sonuca rağmen Riviere aynı ciddiyet ve titizlikle hizmetine devam etmektedir. Onun için zafer ve yenilgi vardır. Hayatın görüntülerden ibaret olduğunu düşünür. İlkesi, zafer vardır, bir halkı zayıflatır, yenilgi vardır, başka bir halkı uyandırır. Riviere'in yenilgisi, belki de gerçek yenilgiyi yakınlaştırma girişimidir. Bir sonraki uçuşu kendisi için iptal etmez ve tereddüt etmeden kalkış talimatını verir. Küçük Prens'in yazarı Saint-Exupery külliyatından ilginç bir parça, Gece Uçuşu. Roman, 1931 yılı Femina Ödülünü aldıktan sonra, 1939 yılında sinemaya uyarlandı. Sivil havacılığın kuruluş dönemi serüvenlerinden birini anlatan bu yapıt, başarılı karakter analizleri, yoğun bir dil ve şaşırtıcı bir ayrıntılandırma tekniğiyle yazılmış. Yazarının Arjantin anılarını tutkulu bir içtenlikle anlatıyor. Gökyüzünde koşuşturan uçaklara ve işine yürekten bağlı Şef Riviere'den tutun, Fabian'a kadar farklı karakterlerle ve çeşitlilik gösteren serüvenlerle merakla okuyacağınız bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gece-ve-gunduz/", "text": "Katharine Hilbery: Seçkin bir şairin torunu ve ayrıcalıklı bir sınıfa mensuptur. Ailesi edebi olmasına rağmen, Katharine gizlice matematiği ve astronomiyi tercih ediyor. Romanın başında Katharine, William Rodney ile nişanlanır. Bir süre sonra ayrılır ve Katharine, Ralph Denham ile evlenir. Margaret Hilbery: Katharine'nin annesidir. ve hayatında önemli bir rol oynar. Oysa Katharine'nin babası Bay Trevor Hilbery sadece birkaç kez görülüyor. Katharine çok yalnız bir insandır ve kişisel özgürlüğe olan ihtiyacını aşk kavramlarıyla bağdaştırmakta zorlanır. Ralph Denham: Katharine'nin babası, Trevor Hilbery'nin editörlüğünü yaptığı bir dergide ara sıra makaleler yazan bir avukat. Mary Datchet: Bir eyalet papazının kızı olan Mary Datchet, kadınların oy hakkı için kampanya yürüten bir örgütün ofisinde çalışıyor. İşsiz rahat yaşayabilse de, Mary çalışmayı seçer. Mary'nin romantik hayatı kısa ömürlü ve başarısızdır. Ralph Denham'a delicesine aşık ve onunla birlikte ülkeye taşınmak istiyor. William Rodney: William hayal kırıklığına uğramış bir şair ve oyun yazarıdır ve sık sık başkalarını vasat eserlerine maruz bırakır. Romanın sonunda William ve Cassandra nişanlanır. Edwardian Londra'sında geçen Gece ve Gündüz, iki tanıdık, Katharine Hilbery ve Mary Datchet'in günlük yaşamları ve romantik saplantılarıyla tezat oluşturuyor. Ayrıca roman aşk, evlilik, mutluluk ve başarı arasındaki ilişkileri ele alarak inceliyor. Woolf'un sonraki kitabından farklı olarak Deniz Feneri'ne, diyalog, düşünce ve eylem tanımları eşit miktarda kullanılmaktadır. Romanda Dört ana karakter vardır. Katharine Hilbery, Mary Datchet, Ralph Denham ve William Rodney. Gece ve Gündüz kadınların oy hakkı, aşk ve evliliğin bir arada olup olmadığı ve mutluluk için evliliğin gerekli olup olmadığı gibi konuları ele almıştır. Kitaptaki motifler arasında yıldızlar ve gökyüzü, Thames Nehri ve yürüyüşlerde yer almaktadır. Ayrıca Woolf, William Shakespeare'in eserlerine, özellikle Sevdiğin Kadar, birçok atıfta bulunur. Gece ve Gündüz Virginia Woolf'un ikinci romanıdır. Woolf'un bilinç akışı tekniğini kullandığı daha sonraki modern deneysel romanlarından farklı olarak klasik gerçekçi üslupla kaleme aldığı bu eser, olay örgüsü, gerçek mekan tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çekiyor. 1920'de yayımlanan roman, daha sonraki eserlerinin habercisi olarak, nesnel gerçekliğin ve tarihselliğin insan bilincindeki yansımalarını birbirinden oldukça farklı karakterlerde ustalıkla canlandırıyor. Roman, Birinci Dünya Savaşı öncesi Londra'sında geçer. Woolf, dönemin entelijansiyasını, fikir ve ruh dünyasını mizahi ancak sıcak, insani bir dille anlatıyor. Kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamları, mücadeleleri, umutları, acıları ekseninde tartışıyor. Gece ve Gündüz, Katharine, Mary ve Ralph'in hakikat arayışlarında tanık olduğumuz modern insanın yazgısı, bir başkasını anlama çabası üzerine duygulu ve derin bir metin."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gece/", "text": "Gecenin İşçileri: Bu işçiler bağımsız, bağlantısız, mekan ve zamanla bağlantısız ve öğleden sonra ortaya çıkmaya başlayan karanlık ve geceden yararlanarak kargaşa çıkarmaya başlayan suçluların oluşturduğu bir çukurla simgelenen kasıtsız topluluklar veya bireylerdir. Düzeltmen: Aydın ve entelektüel bir yazardır. Toplumlarda kaos içinde yalnız bırakılan ve zirvede yaşayan aydının simgesidir. O.: Öldürmek, iftira atmak, kaos yaratmak için Güneş Hareketi adlı örgütte görev alan bir kişidir. Romanda, yeri ve zamanı bilinmeyen, kargaşa içindeki karanlık bir ortam, gece kavramıyla simgelenirken, karanlık imgesiyle simgelenen durumlar, varlıklar ve insanlar, birbirine bağlı, kopuk ve kopuk anlar olarak aktarılır. Gecenin işçileri, gecenin bir an önce gelmesini bekleyen ve isteyen insanlardır. Gecenin adamları öğlen ortaya çıkacak ve akşam olur olmaz karanlıktan istifade ederek kargaşa çıkaracak, yıkacak, yıkacak ve her şeyi kaosa sürükleyeceklerdir. Gecenin işçileri, ortamı kargaşaya hazırlayan karanlık güçlerin işçileridir. Bu insanlar birbirlerinden uzak olsalar da birçok yönden birbirine benzeyen mizaçları, özlemleri, amaçları ve karakterleri vardır. Ortak amaçları ve kişilikleri olan bu insanların ortak bir kaderi vardır. Her biri farklı ülkelerde ve öyle olsalar bile, gece olur olmaz hemen kaos yaratmaya, insanları öldürmeye ve yaralamaya başlayanlar bu işçiler. Bu insanlara karşı bir düzeltici vardır. Düzeltici, kargaşaya karşı kendini yalnız hisseden, aydınlanmış ve düşünceli bir yazardır. Gittikçe yayılan gecenin emekçilerine karşı tek başına bırakılır. Tek başına yaşadığı bu aydınlık zirvede gece ile pasif bir savaşın içindedir. Zirvede yaşadığı bu ışığı gecenin işçilerine kaptırmamaktan endişe eder. Güneş Hareketi adı verilen bir hareket kendi içinde sistematik bir yapı oluşturmuş ve bu yapıya hiyerarşik bir düzen sağlamıştır. Gece işçilerini de alnında kullanan bu yapı, kendisine Güneş Hareketi adını vererek, güneşi ve ışığı teşvik ederek büyük bir aldatmaca yaratıyor; İnsanlığı karanlığa ve geceye götürmek istiyor. İstediğinin tam tersini savunur gibi görünen bu organize yapı, amaçlarına ulaşmak için insanların ölmesine bile izin vermektedir. Güneş Hareketi'nin öncüsüdür. Sevgilisi Sevinç'tir. Sevinç ve N. ise bu yapının ne olduğu konusunda bilgi sahibidir ancak onunla birlikte kendi çıkarları için hareket etmektedirler. Bu yapı, insanları tehdit ederek, iftira atarak ve insanları öldürerek amaçlarına ulaşmaya çalışan bir örgüttür. - 1991'de Pegasus Edebiyat Ödülü'nü almıştır. Gece'de anlatılan tek tek, bölük pörçük durumların, konumların, gerçek yaşamla somut ilişkisi, sürekli seziliyor satır aralarında. Okurun yakın geçmişte tanığı olduğu birçok toplumsal, tarihsel, kültürel deneyden yankılar ve metinde sözgelişi. Alışılmış tarihsel mantığın işleyişi bile sorguya çekiliyor. Ama bütün bu gerçek durumlardan soyut bir çıkarım olan yaşantı, insan umutlarıyla korkularının bütünleyici imgeleriyle dile getiriliyor. -Akşit Göktürk-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/genc-bir-doktorun-anilari/", "text": "Doktor Yaşvin: Tıp fakültesinden yeni mezun olmuş genç ve tecrübesiz doktordur. Moskova gibi bir şehirden çıkıp köy hayatıyla tanışır. Demyan Lukiç: Muryevo Hastanesinin sağlık memuru. Pelageya İvanovna ve Anna Nikolayevna: Muryevo Hastanesindeki ebeler. Leopold Leopoldoviç: Muryevo Hastanesinin emekli olan doktoru. Kitap, Smolensk şehrinde yeni mezun genç bir doktor olan Bulgakov'un 1916-18 Rus Devrimi'ne denk gelen bir dönemdeki kişisel deneyimlerinden ilham alıyor. 1925-1926 yılları arasında yazılmış olup önce dönemin Rus tıp dergilerinde seri halinde yayınlanmış, daha sonra kitap haline getirilmiştir. Rus yazar Mikhail Bulgakov'un bu romanı, 1926 yılında Medical Worker dergisinin çeşitli sayılarında yayınlanan birbiriyle bağlantılı hikayelerin toplanmasıyla yaratıldı. Tıp fakültesinden yeni mezun olan Doktor Yashvin, Grachkova şehrinden Muryevo Hastanesi'ne kadar 24 verst yol kat etti. 16 Eylül 1917 at arabası ile şehirden köye yapılan bu yolculuk oldukça dondurucudur. Öyle ki doktor, beş yıl önce üniversite rektörüne sunduğu başvuru mektubuna küfretmeye başlar. Kırsal bölgeye gitmeye alışkın olmayan doktor, bir dahaki sefere iki paltoyu üst üste giyeceğine söz vermesine rağmen bu gerçekleşir. Genç bir doktorun Moskova gibi bir şehirden ayrılıp köy hayatıyla tanışmasıyla ilgili anıları oldukça dikkat çekicidir. Gerçek, yüzüne keskin bir soğuk algınlığı gibi çarpar. Sonunda menzile vardıklarında Bekçi Yegoriç doktoru alıp hastaneye götürür. Yegoriç'in karısı mutfakta yemek pişirmek için horozları temizler. Burada genç doktor hastane görevlileriyle tanışır. Sağlık görevlisinin adı Demyan Lukich, ebeler ise Pelageya Ivanovna ve Anna Nikolayevna'dır. Doktor Yashvin, emekli Leopold Leopoldovich'in yerine buraya gelir. Çok yetenekli bir doktor olan Leopoldovich'in günde elliye yakın yatalak hasta gördüğünü öğrenmek genç doktoru biraz korkutur. Üstelik bu hastanenin tek doktorudur. Çevredeki tüm köylerin Muryevo Hastanesi'ne geldiği ve hastanenin neredeyse her zaman meşgul olduğu göz önüne alındığında, bu haklı bir korkudur. Ancak Doktor Yashvin'i en çok korkutan şey fıtık hastasının gelişidir. Hastanede Leopold Leopoldovich'in yurt dışından getirdiği birçok ilaç vardır. Konutunda Doktor Yashvin'e ait çok sayıda değerli tıp kitabı bulunmaktadır. Genç ve deneyimsiz doktorun ilk hastası, iki bacağını da keten tarağı yüzünden kaybeden bir çiftçi kızıdır. Kızın babası perişan durumda ve solgun yüzüne bakılırsa kız neredeyse ölür. Doktor, çok kan kaybeden hastayı hemen ameliyathaneye alır. Üzerinde pıhtılaşmış kan lekeleri bulunan elbisesini kestiğinde bacaklarının birinin neredeyse parçalanmış olduğunu görür. Ani bir karar verir ve bu bacağını kesmeye başlar. Dikiş atar, dizleri titriyor. Böylece operasyon sona erer. Hastane personeli, tıpkı öğrencilere benzeyen bu genç doktorun Leopold Leopoldovich'ten aşağı olmadığını söyler. Doktor yine de kızın öleceğini düşünse de kız bir şekilde hayata tutunmayı başarır. O günden iki buçuk ay sonra doktorun kapısı çalınır ve karşılarında tek bacaklı bir kız ve babası gelir. Doktor kıza Moskova'da protez bacak yaptırabileceğini söyler. Kız, doktora hediye olarak kırmızı horoz işlemeli bir havlu verir. Doktorun bu hastanede çok yoğun bir programı vardır. Hayatı artık hastalarıyla uğraştığı, kalan zamanda dinlenmeye çalıştığı yorucu bir süreçtir. Ayrıca bacakları keten tarağa sıkışan kızı doktorun tedavi etmesi, onu çevre yerleşim yerlerinde meşhur bir kişi haline getirir. Bu yüzden birçok hasta ona gelir. Bir kar fırtınası sırasında bir itfaiyeci yakındaki hastanelerin birinden bir mektup getirir. Mektubu yazan doktor, genç meslektaşı Yashvin'den yardım ister. Bir kadın kafasını çarptı ve bilincini kaybetti. Doktor Yashvin yolculuğun oldukça yorucu ve tehlikeli olması nedeniyle isteksizce gidiyor ve bu hastanede de hastalar var. Doktor Yashvin hastaneye geldiğinde kadının ölmek üzere olduğunu görür. Çok kısa bir süre sonra kadın ölür. Dönüş yolunda kar fırtınası çıkar ve itfaiyeci yolunu kaybeder. Üstelik kurtlar da arabaya musallat olur. Doktor Yashvin çok zor koşullar altında hastanesine gelir. İlginç ve zor hastalar Doktor Yashvin'e gelmeye devam eder. Kuşburnu hastalığına yakalanmış, boğazı şişip nefes alamayan bir kız çocuğu getirirler. Doktor, boğazına çelik bir boru sokarak bu kızın hayatını kurtarır. Baş ağrısı ve ateş şikayetiyle hastaneye gelen değirmenci, kendisine günde bir kez verilen kinin miktarını fazla aldığı için hayati tehlike yaşadı. Doktor onu zorlukla iyileştirir. Değirmenciye neden bir doz yerine on doz kinin aldığını sorduğunda yaşlı adam, doktorun zamanını boşa harcamak istemediğini söyler. Hastanedeki görevinin ikinci yılında gözleri tamamen kapalı olan bir çocuk doktora getirilir. Doktor gözün kaybolduğunu ve yerinde ilginç bir yaranın oluştuğunu düşünür. Gözü neşterle kesip o şişkinliği gidermek ister. Çocuğun annesi buna izin vermez ve hastaneden ayrılır. Bir süre sonra geri gelir ve çocuğu gösterir. Çocuğun gözü hala sağlam. Gözde bir iltihap olduğunu fark eden doktor, iltihap patladığında gözün tekrar görülebildiğini fark eder ve küçük bir çocuğu neredeyse kör bıraktığını düşünerek pişman olur. Bu kırsal bölgede doktorun fark ettiği bir şey vardır. Köylülerde frengi sıklıkla görülür ancak köylüler bu hastalığa pek dikkat etmezler. Bu hastalığı ortadan kaldırmak için elinden geleni yapıyor. Doktor Yashvin, 1917 kışında Muryevo Hastanesi'nden şehre atanır. Artık her türlü hastalıkla ilgilenmek zorunda değildir. Artık doğumları kadın doğum uzmanı, ameliyatları başhekim ve cerrah üstlenecek, zatürre ile dahiliye uzmanı Pavel Vladimirovich ilgilenecek. Doktor Yashvin sadece çocuk hastalıklarıyla ilgilenecek. Yine de dönüp baktığında o karla kaplı, soğuk, uzak, imkansızlıklarla dolu hastanede mutlu hissettiğini düşünür. Devrim zamanı Rusya... Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir. Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş... Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov'un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/genc-kiz-kalbi/", "text": "Pervin: Kitabın ana karakteridir. İyi eğitim almış bir kızdır. 19 yaşındaki Pervin'in İzmir'den İstanbul'a amcasının evine geldiği andaki olayları anlatıyor. Kendi ağzından, kendi günlüğünden. Pervin'in hayallerinde büyüttüğü İstanbul hayal ettiği gibi olmayacaktır. Yazar burada Pervin'in sözlerinden yola çıkarak İstanbul'u, İstanbulluları çok eleştirmiştir. Fikirlerinden, görüşlerinden şikayet ederler ve kendilerini geliştiremezler. Özellikle görücü usulü evliliklerin iğrençliğinden bahsediliyor. Yazara göre kadın kendi ayakları üzerinde durmalı, kendini geliştirmeli ve sevdiği adamla evlenmeli. Pervin iyi eğitimli bir kızdır. En büyük hayali onu sevecek kültürlü bir adamla evlenmektir. Bu hayalini gerçekleştirmek için İstanbul'a gider. Ancak İstanbul'da karşılaştığı manzara onu hayal kırıklığına uğratır. Çünkü İstanbul hayallerinden çok farklıdır. İstanbul'da İstinye'de amcasının evinde kalır. Amcasının eşi Gift Hanım'ı, kızı Nigar'ı ve oğlu Abdi'yi sevmeyen Pervin, hayatlarına anlam veremez. Mehmet Behiç ise teyzesiyle akraba olan genç bir şairdir. Onunla tanıştıktan sonra, onun hayallerinin adamı olduğunu anlar. Behiç ona kayıtsız değildir. Ancak Behiç'in zengin bir kız arayışı, ahlakı ve sevgiyi arka plana koyması Pervin'i mahveder. Onurlu yaşama düşüncesiyle İstanbul'u terk eder ve İzmir'de bir jandarma komutanı ile evlenir. Servetifünun romanının bir diğer önemli ismi olan Mehmet Rauf, 1875 yılında İstanbul'da doğar. Edebiyata ilgisi küçük yaşta başlayan sanatçı, 1896 yılından sonra Servetifünun Edebiyatına katılmış ve burada küçük hikayeler, mensur şiirler ve makaleler yazarak yazı hayatına başlamıştır. Sanatçı, tüm gücüyle ele aldığı kahramanların iç dünyasına yönelir ve burada psikolojik tahlillerde bulunur. Genç Kız Kalbi Mehmet rauf un tıpkı Eylül gibi kişilerinin psikolojik tahlilleri üzerine durduğu romanlarından birisidir. Mehmet Rauf un Genç Kız Kalbi adlı romanı, 1912 yılında yayımlanır. Romanda Batılılaşma olgusu, kültürel farklılıklar ve kadın hakları gibi birbirleriyle ilişkili temalara yer verilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/genc-wertherin-acilari/", "text": "Werther: Ruhsal sorunlar yaşayan ve yaşadığı şehirden uzak kalarak Wahlheim'e huzur bulmaya çalışan genç biridir. Charlotte adında genç bir kıza aşık olur ve karşılık bulamayınca dayanamaz ve intihar eder. Charlotte: Werther'i tanımadan önce Albert adında biri ile nişanlı ve daha sonrada evlenir. Werther'in duymuş olduğu aşka karşılık vermez. Albert: Charlotte'nin eşidir. Dürüst ve iyi bir kişidir. Şehir kalabalığından kaçarak daha küçük yerleşim yerlerinden Wahlheim'e huzur bulacağına inanarak giden Werther, gittiği yerde Lotte adında bir kıza aşık olur. Ancak Lotte nişanlı ve evlenmek üzeredir. Daha sonraları Lotte Albert adındaki nişanlısı ile evlenir. Ama Werther hayla aşık ve Lotte ile dost kalmıştır. Lotte'nin kocasının da çok dürüst biri olmasından dolayı elinden bir şey gelmez bu aşk acısına daha fazla dayanamayan Werther intihar edip acılarından kurtulmak istemiştir. Werther'in hayali arkadaşı Willhelm, mektuplar şeklinde anlatılır, bazen daha sonra öğrendiklerini ekler. Werther, büyük şehrin yarattığı ruhsal depresyondan doğaya kaçarak Wahlheim'a yerleşmiş aydın bir genç adamdır. Orada tanıştığı asil bir ailenin güzel kızı Lotte'ye aşık olur. Lotte bu aşka kayıtsız kalmaz, ancak Albert ile nişanlanır ve verilen sözler ve ahlaki değerler önemlidir. Lotte, Albert ile evlenir. Werther bir aile dostu olarak onlarla birlikte, Ancak aşk ve arkadaşlık arasındaki sınır zayıftır. Sınırı geçmekten korkan Lotte, genç adama bir daha asla görüşmemeleri gerektiğini söyler. Werther'in bu acıya katlanması imkansızdır. - Johann Wolfgang von Goethe (1749 1832) tarafından 1774 yılında ve iki haftada yazılmış mektup romandır. - Romanın piyasaya çıkmasının ardından hem pek çok intihar vakası ile karşılaşılmış, hem de Almanya sokakları bir Werther salgınına uğrayarak, ortalığı mavi ceket, sarı pantolon giyen duygulu gençler istila etmiştir. - Romanın ilk basımları, 1774 ilkbaharında Leipzig kitap fuarlarında yerini almış ve aynı zamanda en iyi satan kitap haline gelmiştir. - 1787 yılında bunu, yeni bir sürümü de takip etmiştir. Roman Goethe'yi, 1774 yılında Almanya'da birdenbire şöhretinin doruğuna ulaştırmıştır. Evrensel boyutlara ulaşmış ünüyle bugün dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri sayılan Goethe, henüz yirmi beş yaşındayken yazdığı Genç Werther'in Acıları'nda, kısa bir süre önce Charlotte adlı genç bir kadınla yaşadığı mutsuz ilişkiden yola çıkmıştı. Edebiyat dünyasına karşılıksız aşk acısıyla intihara sürüklenen romantik kahramanı armağan eden bu büyüleyici mektup-roman, şiirselliği ve yaşama tutkulu bakışıyla okurları mıknatıs gibi kendine çekmişti. Almanya'da dönemin gençliğini etkisi altına alan romanın birçok kişinin intiharına neden olduğu, Werther'in giydiği mavi frak, sarı yelek ve çizmelerin o yıllarda moda haline geldiği, Napoleon'un bile kitabı sürekli yanında taşıdığı söylenir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gencligim-eyvah/", "text": "İhtiyar: Babası şeyh olan İhtiyar, varlıklı bir ailenin tek oğludur. Devleti devlet eliyle yıkabilmek için örgütlü bir çalışma yürütmeye çalışır. Delikanlı: Yoksul bir adamdır. Zor şartlarda üniversite okur, İhtiyar'ın onu tek varisi olarak görmesi ile mücadelesi başlar, İhtiyar'a boyun eğmez. Güliz: ihtiyar'ın kendi hedefleri doğrultusunda yetiştirdiği bir kızdır. Türkiye'deki karanlık ilişkileri ve gizli bağlantıları ortaya çıkaran ve bunları kendi çıkarları için kullanan kişilerin başından geçen olayları konu edinen romandır. İhtiyar, tanınmış bir şeyhin oğludur. Zeki ve iyi eğitimli bir insandır. Yaşam biçimi olarak anarşiyi seçer. İttihat ve Terakki'nin üç liderini öldürmek ister. Kardeşinin ihbarıyla yakalanır ve idamla yargılanır. Karısının girişimleriyle kurtarılsa da bununla gurur duyan ihtiyar, karısını zehirleyerek öldürmüş ve yaşlı adam 1930'larda anarşi ve terörle ciddi bir güç kazanmaya başlamıştır. Devleti yıkmayı amaçlar. Darülfünuna özel bir önem veren ihtiyar, oradaki öğretmenleri kendi görüşüne uygun öğretmenlerle değiştirir ve bir gün yaşlı adam Güliz adında bir kızla tanışır. Bu dilenci kıza Elma Çiçeği adını verir ve onu idealleri doğrultusunda büyütüp koz olarak kullanabileceğini düşünür. Raşit ise sorduğu bir soruyla yaşlı adamın dikkatini çeken genç bir adamdır, yaşlı adamlarının onu bulmasını sağlamaya çalışsa da başarılı olamaz. Raşit zor zamanlar geçirir. Yalnızdır ve parası yoktur. Ordudan döndüğünde yaşlı adam onu bulacak ve kendi amaçları için çalıştıracaktır. Zaman geçtikçe Rasheed, Yaşlı Adam'ın hain bir adam olduğuna karar verir. Ancak yaşlı adam, Çocuğu varisi olarak görür ve onu kendine bağlamaya çalışır. Güliz'i genç adamı kendine bağlamak için bir tuzak olarak kullanır ve ona aşık olmasını sağlar. Ancak durum istediği gibi gitmez ve Güliz gence aşık olur, iki genç İhtiyar'a karşı bir plan yapar ve İhtiyar'ı Güliz'in ıhlamurlara kattığı zehirle öldürür. Türkiye'deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikayesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız. Yıllardan beri Türkiye'de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/general-uctu/", "text": "Harun Karakoç: İdealist bir öğretmendir. Münevver hanım ile evlidir. Hayatı boyunca tek amacı çocuklara iyi bir eğitim ve gelecek sunmaya çalışmasıdır. Münevver Hanım: Harun Karakoç gibi idealist bir öğretmendir. Beş çocukları vardır. Murat: Harun ve Münevver'in büyük oğullarıdır. Üniversitede sol görüşlü örgütlerde yer alır ve mitinglere katılır. Yüksel: Harun ve Münevver'in büyük kızıdır. Sinan: Yüksel'in nişanlısı ve başarılı bir kimyagerdir. Roman, 12 Eylül Darbesi sonrası işkence, infaz, kaybolma gibi birçok trajedi yaşayan bir köy-enstitü öğretmeni ve aile üyelerini; Yaşlı öğretmenin, darbe ortamında kaybettiği küçük oğlunun intikamını almak için darbeci generalle kaçırılması ve hesaplaşması anlatılır. Eserde, oğlunu kaybeden bir babanın içine sürüklendiği intikam, vicdan ve pişmanlık duyguları ele alınmaktadır. Bir köy enstitüsünde yetişmiş idealist bir öğretmen olan Harun Karakoç, Marmaris'te bir hastane yatağında uyanır. Hayat hikayesi geriye dönüşlerle anlatılan Harun, kendisi gibi idealist bir öğretmen olan Münevver Hanım ile evlenerek bir aile kurar. Hayatı boyunca tek amacı iyi öğrenciler ve çocuklar yetiştirmek olmuştur. Yıllarca Anadolu'nun köy ve kasabalarında çalışan Harun ve ailesinin barışçıl düzeni 1980'de bozulur; Felsefe, iktisat, tiyatro ve hukuk eğitimi alan çocukları dönemin siyasi kavgalarına girer. 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde işkence, infaz, gözaltında kaybolma ve o dönemde yaşanabilecek tüm trajediler bu aileyi buluyor. O sırada ailenin en büyük kızı nişanlı ve evlenmek üzeredir. Yapacakları ev için alışveriş yaparken genç nişanlısı bir hata sonucu tutuklanır. Aynı günlerde İktisat Fakültesi'nde okuyan solcu büyük oğulları polis tarafından aranıyor. Ailenin iki küçük oğlu da sorguya alınır; biri işkence görür, diğeri Almanya'ya kaçmak zorunda kalır. Ailenin fertleri yıllar sonra bile yaralarını iyileştirmekte zorlanırlar. İdam edilen oğlunun görüntüsü Harun'u yalnız bırakmaz. Marmaris'e yerleşen diğer çocuklarının yanına gider. Marmaris, 12 Eylül darbesinden sorumlu generalin de yaşadığı yer. Harun'un intikam duygusu onu hasta eder ve Marmaris hastanesindeki yoğun bakım ünitesine yatırılmasına neden olur. Tiyatro eğitimi alan oğlu, babasının en azından generalin yüzüne tükürdüğünü düşünür ve intikam duygusunun bir nebze olsun hafifleyeceğini umar ve tiyatro arkadaşlarıyla bir oyun kurar. Beklenmedik bir tesadüfle, General gerçekten de intikamın kurbanı olur. - Yazarı, ilk romanı olan bu eser ile 2014 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanmıştır. - Yazar, tiyatrocu Ayhan Kavas'ın sipariş ettiği senaryoyu yazmak için karakterleri oluşturmak üzere bu romanı yazmış; ardından bazı farklılıklar bir senaryo kaleme almıştır. Mehmet Zaman Saçlıoğlu, General Uçtu'da Köy Enstitülü bir öğretmenin ve ailesinin askeri darbeyle aldıkları yaraları, yaşamı kutsal bilen insanların bile intikam duygularıyla nasıl değişebileceklerini, rastlantılarla, oyunlu, hızlı, dinamik bir anlatımla ve 1970'li yıllara geri dönüşlerle ele alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/germinal/", "text": "Etienne Lantier: Çalışkan, idealist ve yumuşak kalpli bir karakterdir. Göçebe gibi çalışıyor ve hayatını kazanmak için Kuzey Fransa'daki Montsou'ya gelir. Maheu: Maden işçisidir. Etienne ile yakın arkadaş olurlar. Ve Etienne yardım ederek ona bir iş ayarlar. Catherine: Maden işçisi olan Maheu'nun kızıdır ve oda babası gibi madende çalışır. Etinne ile birbirlerine aşık olurlar. Chaval: Maden işçisidir. Catherine'nin sevgilisi ancak Kaba bir adamdır. Montsou ve Souvarine: Madenin dibinde çalışan işçilerdir. Etienne ile yakın arkadaşlıkları olan sosyalistlerdir. 1860'larda Kuzey Fransa'da taviz vermeyen madencilerin şiddetli ve gerçek grevlerinin hikayesini, dramlarını, yaşadıkları zorluk ve sıkıntıları konu almıştır. Romanın ana karakteri, Geçimini sağlamak için bir maden şehri olan Kuzey Fransa'daki Montsou'ya gelir. Önceki işinden makinistlik yapmış ancak daha sonraları kovulan Etienne, geldiği yerde kıdemli madenci Maheu ile arkadaş olur, ardından arkadaşlık ona kalacak bir yer ve madende bir kömür arabası iterek para kazanabileceği bir iş bulmasına yardımcı olur. Etienne çalışkan, idealist ama kırılgan bir genç adamdır. Ayrıca atalarından inatçı, etkileyici ve duygusuz olma, nefretten patlama veya tutkuyla hareket etme yeteneğini miras aldığına dair bir inanca sahiptir. Zola arka planda teorileştirmeye devam ediyor ve sonuç olarak Etienne'in davranışı tamamen doğal hale geliyor. Öyle ki Etienne, çok sayıda aşırı sol kitap okuyarak ve madenin dibinde geçimini sağlamak için Montsou'ya gelen anarşist Rus göçmen işçi Souvarine ile yakın bir dostluk kurarak sosyalist ilkeleri benimsiyor. Etienne'in basit sosyalist fikir algısı ve onun üzerindeki heyecan verici etkisi, serinin ilk kitabı La Fortune des Rougon'daki Silvere direnişini anımsatıyor. Tüm bunlara ek olarak Etienne, Maheu'nun kendisi gibi madende çalışan Maheu'nun kızı Catherine'e aşık olur ve bu durum onu Catherine'in kaba sevgilisi Chaval ile olan ilişkisine çeker. Chaval, Zola'nın sonraki romanı La Terre'de Buteau'nun prototipidir. Madencilerin hayatlarının karmaşıklığı, yaşadıkları ciddi sefalet ve zulüm ve roman boyunca yaşam koşullarının kötüleşmesi sonucu patlak veren romanın kırılma noktası, Etienne liderliğindeki grevle ortaya çıkıyor. Özellikle Maheu ailesi için dramatik olan polis ve askerler tarafından acımasızca bastırılıyor. Tüm hayallerinin ve umutlarının ortadan kalktığı bir durumda, işçiler grevlerini bırakıp işe geri dönüyorlar, ancak anarşist duygularını engelleyemeyen Souvarine madeni sabote ederek madenin dibinde mahsur kalan bir grup işçiyle mahsur kalıyor. Catherine, Chaval ve Etinenne dahil. Ardından gelen dram ve uzun kurtarma sahnesi Zola'nın en başarılı anlatılarından biridir ve roman çok dramatik bir sonla biter. - Eser beş sinema uyarlaması ve iki televizyon yapımına ilham kaynağı olmuştur. - Germinal'in, yüzün üzerinde ülkede orijinali ve çevirileri yayınlanmıştır. - Germinal, genellikle Emile Zola'nın en iyi eseri ve Fransız edebiyatının en iyi romanlarından biri olarak gösterilir. - Germinal, Latince'de tohum, tomurcuk, filiz anlamına gelen germen sözcüğünden türemiş Fransızca bir sözcüktür, Fransız Cumhuriyetçi takviminin 7. ayı anlamına gelir. - Zola her zaman Germinal eserinden çokça gurur duymuştur ve çok ciddi bir şekilde muhafazakar kesimden gelen abartı eleştirileri ile sosyalist kesimden gelen işçi sınıfını kötülediği eleştirilerine karşı göğüs germiştir. - Zola'nın ölümünden sonra Germinal, tartışmasız onun en iyi eseri olarak atfedilmiştir. Cenazesinde toplanan işçiler Germinal! Germinal! diye haykırdılar. O zamandan itibaren kitap, işçi sınıfını temsil eder konuma gelmiş ve Fransız madencileri kültüründe önemli bir kilometre taşı olmuştur. Natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden olan yazar, romanları için gerekli yaşam deneyimini zorluklar içinde geçen gençlik yıllarında kazandı. Zola, romancının olayları bir izleyici gibi kaydetmekle yetinmemesi, kişileri ve tutkularını bir dizi deneyden geçirirken, duygusal ve toplumsal olguları bir kimyacı gibi işlemesi gerektiğini savundu. Kuzey Fransa'da uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin grevini konu alan Germinal sadece Zola'nın değil, Fransız edebiyatının da en değerli eserleri arasında sayılmaktadır. madencilerin şiddetli ve gerçek grevlerinin hikayesini, dramlarını, yaşadıkları zorluk ve sıkıntıları bu denli başarılı anlatan başka bir kitap olduğuna inanmıyorum. Tşk ederiz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gizli-anlarin-yolcusu/", "text": "İlhami: Yayınevi sahibi, çocuklarını trajik bir trafik kazasında kaybeder. İçindeki gizli cinselliği keşfeder ve Bora ile ilişkiye başlar ve ilişkilerini bir türlü toparlayamaz. İşin özü sürekli bocalayan bir karakterdir. Handan: İlhami'yi seven, ilişkisi olan ve ayrılma arzusunun arkasında başka birinin olduğunu düşünen, peşinden giden ve İlhami'nin hayatını zindana çeviren bir karakterdir. Eda: İlhami'nin eşidir. Kazadan sonra depresyona giren ve hayata küsmüş, eşiyle tüm cinsel ilişkilerini kesmiş, sonra kendine gelince İlhami'nin ilişkisini öğrenip tekrar depresyona giren bir karakterdir. Derya: Annesinin bunalımından dolayı ihmal edilen, onunla ilişkisini en aza indiren, babasının işine daha fazla zaman ayırması, kurtuluşunu yurt dışına çıkmakta bulan zavallı bir karakterdir. Bora: Köyünde gittiği kursta sürekli tecavüze uğrayan, askere gittikten sonra üniversiteye giden, geçmişinden kopmak için kimliğini değiştiren bir karakterdir. Ayşe Kulin de hayatın pamuk ipliği kadar ince olduğunu ve her an kopabileceğini anlatıyor. Hayata ve aşka dair mükemmel bir kitap. Yazarın deyimiyle, uzun süredir çıkmadıkları yollarda kaybolanların hikayesi anlatılıyor. İlhami'nin bir yayınevi var. Eşi Eda, kızı Derya ve oğlu Can ile mutlu bir hayat sürerken, hayatları oğlu Can'ın ölümüyle sarsılır. Can bir trafik kazasında hayatını kaybeder, ancak ölümünden üç yıl sonra Eda hala iyileşemez. Eda ve Derya'yı toplamak İlhami'ye düşer. İlhami bir gece çok sarhoşken ortağı Handan'ın evine gider. O gece Handan'la yatma hatasına düşen İlhami, sonradan pişman olsa da bundan geri dönemez. Handan, kocasından yıllar önce boşanmış bekar bir kadındır. İlham ve yayınevi ortaktır. Bu ortaklığın üzerine Handan, İlhami'ye yatak arkadaşı olmasını teklif eder. Bu teklifi önce kabul eden İlhami, sonradan pişman olacaktır. Handan kıskanç ve dayanılmaz bir kadına dönüşmeye başlar. Evde Eda ile uğraşan İlhami, iş yerinde Handan ile uğraşmaya dayanamaz ve ilişkilerini bitirir. İlhami bir gün bir yazarın kitaplarının telif hakkını almak için Karadeniz'e gitmek zorunda kalır. Eda ve Handan yalnız gitmemelerinde ısrar ederler ve şirkette yetenekli bir çalışan olan Bora, İlhami ile birlikte gelir. İlhami ayrılmadan önce arkadaşım yazdığı için Bora'nın getirdiği kitabı okumaya karar verir ve kitaptan çok etkilenir. Akşam Karadeniz'e giderler, Bora ile çok sarhoş olurlar. Romandaki acı hikayelerin gerçek olduğunu öğrenen İlhami, yemekten sonra büyük bir heyecanla kitabı bitirir. Ve Bora'nın aslında romanı yazdığını fark eder. O gece Bora ve İlhami birliktedir. İlhami aslında eşcinsel olduğunu anlar. İlhami, kızı Derya'nın çok sevdiği Bora'nın yanında olmaktan zaman zaman utansa da Bora'ya aşıktır. İlhami'nin hayatında başka bir kadın olduğunu düşünen Handan, sürekli bir kıskançlık nöbeti içindedir. Bu durumdan bıkan İlhami, sevgilisi Bora ile Çin'e gitmek ve kızı Derya ve eşi Eda'yı güzel bir tatile çıkarmak için bir program kurar. Bora'nın tatile çıkmadan önce yazdığı kitapta yayınlanmıştır. Önce ailesiyle New York'a, ardından sevgilisiyle Çin'e giden İlhami, Çin'de tanıştığı bir Türk ile çektirdiği fotoğrafın kötü şeylere yol açacağını düşünmez. Kızı Derya, Bora'ya olan aşkı nedeniyle üniversitede yurt dışında okumayı reddediyor. Babasının yanında bir yıl Türkiye'de staj yapmak ve ardından üniversiteye başlamak ister. Bu sırada Handan ile arası kötü olan İlhami, ortaklıklarına son vermek ister. Handan başta karşı çıksa da sonunda kabul etmek zorunda kalır. İlhami, Bora, Derya ve Eda ile yeni bir şirket kurmak ister. Arkadaşlıklarını tazelemek için yemeğe çıkan Handan ve İlhami, son günlerinde Çin'de fotoğraf çektikleri adamla tanışırlar. Bora ile Çin'e gittiğini anlayan Handan, bir aile şirketi kuracağını ve Handan ile ortaklığının bittiğini düşünür. İlhami ilk yayınevine gider ama Handan orada değildir. Eve dönen İlhami, Bora'nın ikinci kitabının bir kısmını elinde tutan Eda ile karşılaşır. Eda artık İlhami'nin eşcinsel olduğunu biliyor. Ve Eda, Derya ile Londra'ya gideceğini ve boşanmak istediğini söyleyerek ayrılır. Bora'nın evine giden İlhami, Bora'yı balkondan düşmüş bir halde ölü bulur. Gizli Anların Yolcusu, pek çoğumuzun anlamakta zorlandığı, yargılamakta ısrar ettiği bir aşkın romanı. Ayşe Kulin her zamanki ustalığıyla yaklaşmaya korkulan bir konunun üstüne giderek tabuları yıkmayı deniyor. Bu romanda sadece aşkı değil, toplumun zorladığı hayatları, harcanmış çocuklukları, kendi içindeki sırlarla en yakınlarını yaralayan ailelerin öykülerini soluk kesen bir tempoyla okuyacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gizli-ekmek/", "text": "Bay Mamoulian: Halı tüccarıdır. Savaş sırasında evini ve tüm mal varlığını kaybeder. Geniş yürekli, yardımsever olduğu kadar geleceğe umutla bakan birisidir. Jakop Steiner: Savaşta eşini, çocuğunu ve evini ve tüm umutlarını yitiren bir gençtir. Hayatını sonlandırmaya karar vermişken tanıştığı iki insan sayesinde bu fikrinden vaz geçer. Mesleği doğramacılık olan genç yeni umutlarla hayata yeniden tutunur. Bayan Magdalena: Savaş yıllarında evini eşini kaybetmesinin yanı sıra oğlu askerdedir ve ondan haber alınmamaktadır. Yaşlı olmasına rağmen duvarcı ustalığı yapmaktadır. Gizli Ekmek, savaşların, siyasi törenlerin ve cinayetlerin bir nükleer savaşın arifesindeki umutsuzluğun içerisinde geleceğe iyimserlikle bakmayı öneriyor. Irkçılığın tavan yaptığı, yaşam düzenlerinin bir bir çöktüğü bir devirde, yazarın bütün eserlerinden daha teselli edici ve aktüel olanıdır. Yeis, ümitsizlik, nihilizm dünyaya yayılmaktayken, Simmel buna hayır diyor. Eser hemen hemen olağan dışı fakat aynı zamanda bütünüyle gerçek bir neşe ve gerilimle baştan sona insanı sarıyor. Çünkü eser mantığa dayanan iyimserlikle kaleme alınmasıyla benzeri birçok yapıttan öne çıkıyor. İkinci Dünya Savaşının bitiminden sonra, insanlar gelecekten, özellikle bu geleceğin getireceği zorbalıklardan, acıdan ve ölümden korkmaktadırlar. Sadece burada anlatılan hikayenin geçtiği Viyana şehrindeki insanlar değil tüm dünya bu korkuyu hissetmektedir. Hikayemizin kahramanlarından, Jakob Steiner, Rusya' da savaşırken, Viyana'daki hava saldırısında eşini, çocuğunu ve evini kaybeder. Ona göre anlamsız olan hayatını sonlandıracakken Bayan Magdalena, onu evine davet eder. Fikrinden vaz geçirmeye çalışır. Gece yarısında evden ayrılıp amacını gerçekleştirmek isterken bu defa Bay Mamoulian karşısına çıkar. Engel olmak için ikna etmeye uğraşsa da ipin asıldığı dal kırılır. Girişim başarısız olur. Yaşlı adam Jakop'u yıkıntılar içindeki evine götürür. Bay Mamoulian'ın, savaşta evi yıkılmış, meteliksiz kalınca dostları bile onu terk etmişlerdir. Yıkıntılar içindeki evinin bodrumuna yerleşip orada çeviriler yaparak ve farklı işler arayarak zamanını geçiren kendi halinde bir adamdır. Hikayemizin başladığı, ikilinin karşılaştıkları gece birbirlerinin şansı olduklarından ikisinin de haberi yoktur. Başarısız intihar denemesinin ardından kalacak yeri olmayan Jakob, Bay Mamoulian'ın yanında kalmaya başlar. Savaş birçok insanı evsiz ve kimsesiz bırakmıştır. Bunlardan biri de Bayan Magdalena'dır. Jakop'un isteği üzerine Bayan Mahdalena'da onlarla birlikte, Bay Mamoulian'ın bodrumunda yaşamaya başlarlar. Bayan Magdalena, Jakop'u evinde ağırlamış fakat o da yaşadığı yerden çıkmak zorunda kalmıştır. Yaşlı kadın, eşini, evini kaybetmiş, Doğu cephesine gönderilmiş olan oğlundan haber alamamaktadır. Aslına bakıldığında deyim yerindeyse savaşın hayatlarını enkaza dönüştürdüğü insanların, en değerli varlıklarını kaybettikten sonra birbirlerini bulmalarına şans da diyebiliriz. Bay Mamoulian'ın dostları, Josephin ve onun küçük kızı Ruth'un durumu da onlardan farklı değildir. Yaşlı adam onları mutlu edebilmek için küçük sürprizler hazırlamak ister. Fakat imkanı olmayan Mamoulian, eski zengin dostlarının kapılarını çalsa da bütün kapılar yüzüne kapanır. Bodrum katında yaşamaya başlayan üç savaş zede, buldukları işlerle hayatlarını idame etmeye hem de küçük kız ve annesine yardım etmeye başlarlar. Bay Mamoulian hiç sahip olamadığı ailesine bu birbirinden farklı ve benzer hikayeleri olan insanlar sayesinde sahip olmuştur. Bir süre sonra evin yıkılan kısmını onarmak için çalışmaya başlarlar. Gerekli malzemeleri sağlamak için hem çalışıp hem inşaatı yapmaya başlarlar. Fakat yaptıkları işin yasalara aykırı olduğunu söyleyen polis inşaatı durdurur. Savaşın yıktığı ev, savaşı çıkaranlar sayesinde mevzuat bahane edilerek engellenir. İmkanlarının olmayışı onları hırsızlığa bile mecbur eder. Çaldıkları çimento torbalarının içinden şeker çıktığında şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemezler, polise teslim olurlar. Burada da savaş mağdurları onları yalnız bırakmaz gereken kefareti öderler. İnşaat hızla ilerlerken yaşlı adamın ailesi de aynı hızla büyümektedir. İnşaatın ilerleyebilmesi için gerekli olan para, yaşlı adamın çevirisini yaptığı kitaptan gelir. Eski bir arkadaşının evin yapımı için yardım teklifini kabul etmez. O yeni ailesiyle birlikte tüm zorlukları aşacağımın farkındadır. Bay Mamoulian, yaşanan tüm kötü günlere rağmen içinde hep umudu taşıyan birisidir. Bu, olaylara yaklaşımıyla birlikte yaşadığı insanlara da sirayet etmesini sağlamıştır. Jakop, hayatına son verecek kadar umutsuzken, sonrasında iş bulmuş, yeni bir hayat kurmuştur. Bayan Magdalena, gelmesinden umudun kesildiği oğluna kavuşmanın sevincini yaşamaktadır. Bahçedeki yaşlı gül ağacı bile bu umuttan nasibini alıp yeniden açmayı başarmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gizli-el/", "text": "Şeref: Yirmi dört yaşında okuldan mezun olmuş bireydir. Gemlik'te memurluk yaparken Seniha ile evlenmiştir. Son derece hırslı ve her zaman yükselme arzusu olan bir karaktere sahiptir. Hayatı Miralay ile tanıştıktan sonra tamamı ile değişecektir. Seniha: Son derece kültürlü bir kızdır. Aziz Paşa'nın Fransız mektebinde okumuştur. Şeref'in ise karısıdır. Doktor Cemil: Emeklilik günlerini Gemlik'te geçirmeye karar vermiştir. Şeref'in Aziz Paşa ailesi ile tanışmasına ve Seniha ile birlikte evlenmesine yardımcı olmuştur. Aziz Paşa: Atmış beş yaşlarında bir adamdır. Çiftlik işleri ile fazla ilgilenmekten hoşlanmayan hayattan daha çok zevk almaya bakan bir adamdır. Miralay Murat: Şeref'in kanunuz işlere bulaşmasına sebebiyet veren adamdır. Romanın konusunu bireysel olarak geliştirdiği hırsların peşinde koşan ve bu uğurda maddi olarak yükseliş elde edilirken, ahlaki olarak düşen Şeref'in hayatı oluşturmaktadır. Yazar kitabında okuyuculara kendi çıkarları için diğer insanları umursamayan bireylerin ne hale geleceğini açıklamaktadır. Şeref, afyon meselesini konuşmak için umum müdürünün yanına gitmiştir. Buradan çıktıkdan sonra karısı Seniha ile buluşur. Seniha ile birlikte sohbet ettikten sonra Şerefe geçmişi hatırlamıştır. Beş yıl önce yaşananları düşünerek okuldan mezun olduğu ve babasını kaybettiği günleri hatırlamaktadır. Şeref, o yıl Gemlik'te maliye memuru olarak işe başlamıştır. Bununla birlikte çok büyük hedefleri ve planları vardır. Bu hedefleri yüzünden başladığı memuriyet hayatının ona yetmeyeceğini düşünmektedir. Aynı zamanda memuriyet hayatından sıkılmaya da başlamıştır. Şeref günlerini bu duygular içerisinde geçirirken emekli askeri bir doktor olan, Doktor Cemil ile tanışır. Doktor Cemil ise onu eski bir saray paşası olan Narlı Çiftliğinin sahibi olan Aziz Paşa ile tanıştırır. Aziz Paşa'nın ise biri Adnan diğeri ise Seniha adında iki çocuğu vardır. Şeref zaman içerisinde Aziz Paşa ile dostluk kurmuş ve oğlu Adnan'a özel ders vermeye başlamıştır. Semiha ise Fransız Kolejini bilirmiş son derece kültürlü ve eğitimli bir kızdır. Özel dersler sırasında Seniha ve Şeref arasında bir ilişki başlar. Adnan ile Seniha, İstanbul'daki bir yakınlarının düğününe giderler. Ardından ise Seniha ve Adnan, İstanbul'dan birkaç akrabaları ile geri Gemlik'e dönerler. Aziz Paşa ise konağında bu yakınları için her gece bir eğlence düzenlemektedir. Düzenlenen eğlenceler ise Gemlik halkı tarafından yadırganmaktadır. Halk bu eğlenceleri dedikodu malzemesi haline getirmiştir ve bu durum Şeref'i rahatsız etmektedir. Üstelik Seniha'yı bu eğlencelerden dolayı kıskanmaktadır. Seniha hakkında ortaya çıkan tüm söylentiler Şeref'i fazlası ile üzmektedir. Şeref yine böyle bir akşamda yemeğe davet edilir. Bu yemek süresince Seniha'yı boş yere kıskandığını ve suçladığını anlar. Ama onlar ile ayrı dünyaların insanları olduğunu düşünmeye başlamıştır. Bu sebepten bir daha çiftliğe gelmek istemez. Aynı zamanda Şeref, Aziz Paşa'ya bir bahane olarak tayini çıktığını öne sürer ve oradan ayrılır. Bununla birlikte bu durum Şeref'in biraz umutsuzluğa kapılmasına sebebiyet vermiştir. - Gizli el, Reşat Nuri Güntekin'in ilk romanım dediği ve ilk baskısının 1920 yılında yapıldığı Dersadet gazetesinde yer alan ancak kitap haline ilk kez 1924 yılında getirilen romanıdır. - Reşat Nuri Güntekin'in ilk özgün romanı olarak bilinmektedir. Roman, yazar tarafından ele alınırken her zaman vurgunculuk ve nüfuz ticaretine dikkat çekilmiştir. - Ahlaki yönden birçok farklı ders vermektedir. Romanda 1914 ile 1920 yılları ele alınmaktadır. - Olaylar çoğunlukla Gemlik ve Narlı çiftliğinde geçmektedir. Büyük hırslara sahip olan insanların ve yasadışı işlere bulaşanların en sonunda pişman olacaklarını anlatmaktadır. 'Gizli El'; Reşat Nuri Güntekin'in, 'Cemil Nimet' takma adıyla, 'Dersaadet' gazetesinde (1920) tefrika edilen ilk romanlarından biridir. Gizemli bir dünyanın dile getirildiği bu eserde, bir yazarın düş gücünün sözcüklerine nasıl başarıyla yansıdığını görebilirsiniz. Reşat Nuri Güntekin 1889'da İstanbul'da doğdu. İlköğrenimini Çanakkale'de yaptı. Çanakkale İdadisi'nde, Mekteb-i Sultani'de ve İzmir'de bir Fransız okulunda okudu. 1912'de Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi. 1916-1919 arasında İstanbul'da Vefa ve Erenköy liselerinde öğretmenlik yaptı. 1931'e kadar çeşitli liselerde Türkçe, Fransızca, Edebiyat, Felsefe ve Pedagoji dersleri verdi. Ardından Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi oldu, 1939'a kadar Anadolu'yu dolaştı. 1939-43 arasında Çanakkale milletvekili, 1950'de Paris'te Kültür Ataşesi ve Türkiye'nin Unesco temsilcisiydi. 1954'te emekli oldu, İstanbul Şehir Tiyatroları Edebi Kurul üyeliğine seçildi. 1956 Aralık'ında, tedavi için gittiği Londra'da kanserden öldü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gokyuzu/", "text": "Romanın Ana Kahramanı: Sürekli olarak yersiz bir şekilde konuştuğundan Trablus'a sürülmüştür. Ortan da Paris'e gitme kararı vermiştir. İstanbul'a döndüğünde ise Sevim'i evlat edinmiştir. Tıbbbiyet mezunu bir adamdır. Trablus'ta geçirdiği dönemde arkadaş olduğu Mükerrem gibi ateist birdir. Ancak Sevim'in hastalığı sırasında yaşadıkları sebebi ile gökyüzü masallarına inanmaktadır. Mükerrem: Yaşı neredeyse elliye gelen bir adamdır. Maddi durumu iyidir ve son derece beceriklidir. Tutumlu bir yapısı vardır. Bir defterdarın oğludur. Son derece iyi bir dini eğitim görmüştür fakat şüpheci bir mizacı olduğundan dini inançları fazlası ile sarsılmıştır. Sevim: Romanın ana kahramanının halasının torunudur aynı zamanda Çanakkale'de şehit olmuş olan bir topçu binbaşının kızıdır. Sevim yaşanan bir yangın sonrasında dünyaya gelmiştir. Kendisi doğduktan sonra annesi bir hastalığa yakalanarak hayatını kaybetmiştir. Yatılı bir okulda okurken kitabın kahramanı tarafından evlat edinmiştir. Sevim'de tıpkı kitabın kahramanı gibi ateist olmuştur. Yazar kitabında, belirli bir iş yapma konusunda becerikli olmayan ve toplumun geri kalanının inandığı şeylere inanmayan, bu yöntemler ile tedavilerin gerçekleştirildiğini kabul etmeyen bir adamı konu edinmektedir. Ancak adam en sonunda bazı yöntemlere rıza göstermek zorunda kalmaktadır. Romanın kahramanı eski bir tıbbiyelidir. Emektar hizmetçisinin ve sütannesinin oğlu olan Raşit'i ziyaret etmeye gider. Raşit ile romanın kahramanı hemen hemen aynı yaşlardadır. Raşit altmış yaşlarına gelmiş olmasına rağmen çocukluğundan bu zamana kadar Raşit Çocuk lakabı ile anılmaktadır. Romanın kahramanı ulu orta konuşmayı seven bir karaktere sahiptir. Rastgele ve her yerde politikadan söz etmekte, din hakkında fazlası ile konuşmaktadır. Bu nedenle amcası tarafından sık sık uyarılsa da yine de bildiğini okumaktadır. Özellikle bildiklerini ve düşündüklerini rastgele yerlerde konuşmaya devam etmektedir. Amcası onu uyardığında ise amcasını korkak olmakla suçlamıştır. Geveze yapısı ve kitaplar yazdığı farklı notlar sebebi ile en sonunda Hasan Paşa karakoluna gönderilmiştir. Karakolda onu ihtilalci zannetmişler ve Trablus'a sürmüşlerdir. Trablus'a sürüldüğünde burada 4 sene boyunca kalmıştır. Aynı zamanda doktor olma hayalleri de suya düşmüştür. Bu nedenle politikaya atılma konusunda bir adım atmaya karar verir. Bu sayede fizik, tarih, kimya ve felsefe okuyarak kendisini sürekli olarak geliştirmeye çalışmaktadır. Trablus'ta geçirdiği süre boyunca padişah hakkında da birçok farklı söz söylemekte ve atıp tutmaktadır. Yaptıkları sebebi ile hafiyeler peşine düşmüştür. Evine girerler ve eşyalarını karıştırlar. İki memur evinde önemli gördükleri şeyleri alarak buradan ayrılmışlardır. Yaşanan bu olay sebebi ile kahramanımız korkarak Paris'e kaçar. Burada Jön Türklerin yanına katılır. Oysa yaşanan tüm bu olayların arkasında devlet memurları değil bir arkadaşı vardır. Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'a geri dönmüştür. Burada hayatını gazetecilik yaparak geçirmektedir. Ancak yazıları ağırlıklı olarak siyaset ve felsefe içerdiğinden bu işte tutunamamıştır. Daha sonrasında bir sancakta mutasarrıflık görevi yapmaya balar. Burada da acemi olduğu için memurların oyuncağı haline gelir. Ardından işi bırakır. Ömründeki kırk senenin böylece boşa gittiğini artık anlamıştır. Üstelik kırık yıl boyunca aşık olmadığını, bir baltaya sap olamadığını, hiçbir şeyi beceremediğini, çocuklarının dahi olmadığının farkına varır. Evinde tek başına yaşamaktadır. - Reşat Nuri Güntekin'in ustalık dönemi eserlerinden biridir. - Gökyüzü adlı romanın ilk baskısı 1935 yılında yapılmıştır. Yazar bu romanı 1928 yılında başladığı maarif müfettişliği yıllarında, siyasete atılmak için uğraştığı dönemlerde ele almıştır. - Romanında belirli bir iş yapmaya dayanıklılığı olmayan ve baskılar sonucunda yobazlık ile verilen mücadeleyi ele almıştır. Gökyüzü'nü okurken, bir ömrün upuzun dramını ürpererek izleyecek ve okuduklarınızdan önemli hayat dersleri çıkaracaksınız. Birçok şeyi yaşayamadan, birçok düşü gerçekleştiremeden yaşlanan insanların o hüzünlü dünyasında dolaşıp sarsılacaksınız. Yoğun bir sevgi serüveninin dile getirildiği bu kitabı unutamayacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/golgesizler/", "text": "Cıngıl Nuri: Yıllar önce ortadan kaybolan, köyün berberidir. Muhtar: Tek silahlı adamı bekçi ile olayları çözmek için köylüleri sorguya çeken kişidir. Cennet'in oğlu: Güvercin'in kaybolma nedeni olarak, sorguya çekilip işkence görür ve bundan ötürü de aklını kaybeder ve ölür. Aynalı Fatma: Kadın, Kurtuluş Savaşı zamanında yolu bu köyden geçen bütün asker kaçaklarını bedeniyle tatmin etmiş biridir. Roman, düş ile gerçeğin iç içe geçtiği postmodern bir yapıya sahiptir. Varlık-yokluk problemleri, zaman, mekan ilişkisi tartışılır. Romandaki olaylar iki farklı zamanda, biri köyde, diğeri şehirde olmak üzere iki farklı yerde geçmektedir. Köydeki olaylar, şehirdeki olaylardan yıllar öncedir. Roman, hem şehirde hem de köyde geçmiş zaman kipinde yaşarlar. Ana karakterlerden Cıngıllı Nuri'nin şehirdeki berber dükkanından ruhunun boğulduğunu söylemesiyle başlayan olaylar, başka kayıplarla devam etti ve bir gazetede genç bir kızın bir ayı tarafından kaçırılması haberiyle son buldu. Neredeyse şiirsel bir melodik üslup kullanılmıştır. İstanbul'da çalışan bir berber hem burada hem de uzaklarda olmak ister. Ve bir gün aniden başı döner ve uzaklara gider. Uzaklarda bir hiç olarak yeni bir hayata başlamak istiyor. Hedefi uzak bir köydür. Köyün berberi Cıngıl Nuri yıllar önce ortadan kaybolmuştur. Berber dükkanını kiralar ve işletmeye başlar. Köyde tuhaf olaylar yaşanır; insanlar kaybolur ve muhtar bu kaybolmaları aydınlatmaya çalışır. Köyün en güzel kızı Güvercin, iz bırakmadan ortadan kaybolur. Muhtar, tek tetikçisi Bekçi ile köydeki herkesi sorguya çeker. Şüphelerinin odak noktası, ruhlu bir şair olan Cennet'in oğludur. Genç adam, sorgulama sırasında dövülerek öldürülür ve dövüldükten sonra aklını kaybeder. Muhtar ve korucu köye korku salar. Ancak Güvercin bulunamaz. Cıngil Nuri'nin ortaya çıkması ve karısının ortadan kaybolması gibi yeni tuhaf olaylar gelişir. Güvercin bulmaya yönelik bir aşk büyüsü geri teper ve bir gencin ölümüne neden olur. Köylüler kayıp ve ölüm karşısında dehşete düşer. Köyün sorunlarına çare bulmak için kasabaya giden muhtar bir daha geri dönmez. O da kayıp olur. Berber olayları uzaktan izler ve bir gün köyü terk eder. - Yunus Nadi Roman Ödülü'nü layık görülmüştür. Gölgesizler, bir kayboluşlar anlatısı; aniden kaybolmaların, beklenmedik dönüşlerin, ölümlü büyülerin, devlet nezdine düşen gölgelerimizin aynası. Tekrarların tekrarını okumamızı sağlayan karakalem bir güvercin; bir garip cinayet ve doğum hikayesi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gonul-hanim/", "text": "Üsteğmen Mehmet Tolun: Kafkas Cephesi'nde esir düşüp Sibirya'daki Gradok Esir Kampı'nda tutulan bir Osmanlı subayıdır. Gönül Hanım Kaplonova: Sibirya Tatarları'ndan zengin bir ailenin kızıdır. Paris'te edebiyat eğitimi almış, tarihe meraklı biridir. Kont Zichy: Gradok Kampı'nda esir tutulan bir Macar zengin subayı. Birinci Dünya Savaşı'nda Kafkas Cephesi'nde esir düşerek Sibirya'da bir kampa götürülen Üsteğmen Mehmet Tolun ile Tatar kızı Gönül'ün aşk hikayesi Mehmet Tolun ve Türkçü bir Macar kamptan kaçarak Orhun Abidelerini ziyaret ederek, Gönül ve kardeşi Bahadır'ın eve dönüş maceralarını anlatıyor. Mehmet Tolun Bey, Sibirya'da tutuklu bir Türk subayıdır. Eylül 1917'de bir gün saat almak için kasabaya gittiğinde Tatar tüccarı Ali Bahadır Kaptanoğlu ve kız kardeşi Gönül ile karşılaşır. Tarih sohbetine dalarlar ve Türklerin Orta Asya'daki Orhun abidelerini ziyaret etmek istediklerini söylerler. Bu fikir Gönül Hanım'dan gelir. Önce Tolun Bey'i kurtarma fikrine kapıldılar. Tolun Bey'in esir arkadaşı Macar yedek teğmen Kont Bela Zichy de bu gruba katılır. Gruptakiler Orhun Yazıtlarına doğru yola çıkarlar. Yol boyunca Türk tarihi hakkında sohbet ederler. Oraya vardıklarında Kültigin ve Bilge Kağan'ın anıtlarını bulurlar. Anıtların o dönemin koşullarına uygun kopyalarını çıkarmışlar ve giderken yanlarında bir heykel başı götürmüşler. Gönül Hanım ile Tolun Bey arasında da duygusal bir yakınlık vardır. Bu ziyaret özel bir yerde olduğu için Gönül Hanım ve Tolun Bey abidelerin yanında nişanlanır. Firari olduğu için Kont ve Tolun Bey, Gönül Hanım ve Ali Bahadır'dan ayrılarak Türkiye'ye gelirler. Tolun Bey Türkiye'de seyahat üzerine dersler verir. Kendisinden uzun süre haber alamayan Gönül Hanım, Rusya'daki ihtilal nedeniyle ağabeyi Ali Kaptanoğlu ile Türkiye'ye geldi ve Tolun Bey ile evlenir. Edebiyatımızdaki asıl yerini yazı hayatının ikinci devresinde yazıldığı hikayeleri ile elde edilen Ahmet Hikmet Müftüoğlu, önceleri Servet-i FÜ'nün topluluğu içinde yer almış, daha sonra milli edebiyat akımı etkisindeki yazılar yazmaya başlamıştır. Yerli konuları milli bir dille, sade bir üslupla kaleme almıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gor-beni/", "text": "Ülkü: Savaşla donatılmış, tüm nimetlerden arınmış, tek varlığı ailesi ve atı Yakışıklı'dır. Sürekli erkek kıyafetleriyle gizlenmeye çalışan ama gözleri yaşanmışlıkla, bilgi ve zarafetle parıldayan bir karakterdir. Selim: Sadrazamın oğludur. En iyi okullarda okumuş, dünyanın tüm nimetlerinden yararlanmış bir karakterdir. Romanda okuyucu, antik çağların günümüze benzerliklerini inceleyerek, dinler tarihinin şaşırtıcı gerçeklerinden ortaya çıkan bir devrimin hikayesine tanık olacaktır. Yanlarında İstanbul'da yaşamış yani savaşı hiç yaşamamış insanlar var. Edebiyat dersinde anlatılan eski-yeni çatışmasının ötesinde bir çatışma vardır. Sadece cumhuriyet kadınlarının mücadelesi gözlerimizin önünden geçmektedir. Birbirlerine tutunmalarını, kendi zamanlarında taş olmayan dünyalarında küllerinden nasıl doğduklarını, yaralarını nasıl iyileştirdiklerini ve iyileştireceklerini bir 'cumhuriyet kadını' olarak okuduk. Çünkü kitap bir serinin başlangıcıdır. Kitap, en iyi eğitimin okullarda alınıp alınmadığını sormanızı sağlıyor. Çünkü önümüzde savaşın kızı var; Ülkü ve sadrazamın oğlu Selim diğer köşede durur. En iyi okullarda okumuş ve dünyanın bütün nimetlerinden istifade etmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı'yı yeniden canlandırma düşüncesiyle yanıp tutuşsa da kitap boyunca düşünen insanın evrimini görüyoruz. Bu evrimin bir aşaması aşktır. Ancak kültürel farklılıklar, zenginlik ve fakirlik, savaşı yaşamanın hayat bilgisi ve öğretileri ve düşünce sistemi olsa bile, aşk bu aşk dansında birbirine karşı koyamamış, çünkü aşk birbirini daha iyiye götürmek için adımlar atmaktadır. Ülkü ise savaşla donanmış, her türlü nimetten arınmış, tek varlığı ailesi ve atı Yakışıklı'dır. Her zaman erkek giyimiyle kendini kamufle etmeye çalışan ama tecrübe, bilgi ve zarafetle gözleri parlayan Ülkü. Cumhuriyetin değerini en iyi bilendir. Bedel ödeyip can verenler ancak bunu bilebilir, tartıya değer vermiş bir insan kazandığını kaybedemez. Kitapta her biri ayrı ayrı ele alınması gereken karakterler var. Her biri farklı bir fırtınayla mücadele eder. Zaman zaman birinin fırtınası diğerinin güneşidir. Ülkü ve Selim zıtlıkların ve farklılıkların yarattığı bir çekimdir. İlmiye ve Orhan'da bilginin de bir çekiciliği olduğunu keşfediyoruz. Aynı okula giden bu iki genç profesörün aktardığı bilgilerle dünyaları zenginleşirken, o güne kadar kendilerine anlatılan hikayeleri yansıtan iki berrak zihin. Orhan bize bilginin savaşarak öğrenildiğini ve eski bilgiyi yendiğinizde gerçek bilginin anlam kazandığını öğretir. Aslında bu kitap o kadar çok şey öğretiyor ki beklenmedik bir performans sergiliyor. İnsanlara çok iyi araştırılmış ve yazılı bilgiler sağlar. Ancak yine de teyit etmek çok önemlidir. Tarih her zaman değiştirilebilir. Tarih değişirse kültür ve insani değerler değişir. Atalarınızın yaşanmış yargılarını unutmaya ve yeni yargılar için hata yapmaya eğilimlisiniz. Bir de tarihi değişen toplumlardan söz ediliyor. Bugün bu toplumların nasıl, nerede ve ne yaptığını aynı anda deneyimleyebiliriz. Bedenimin içindeki canı gör, sadece etimi değil. Gözlerimin içindeki hayatı gör, sadece bakışımı değil."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gora/", "text": "Gora: Romanın ana karakteridir. Huzurlu bir Hindistan istemekte ve bunun için Hinduizm'de birleşmeyi savunmaktadır. Binoy: Gora'nın en iyi arkadaşıdır. Brahmolar'a katılır. Suşarita: Eğitimli bir kadındır. Gora'nın sevdiği kızdır. Lolita: Geleceği görebilen bir karakterdir. Ayrıca Binoy'un sevdiği kızdır. Gora, Tagor'un Hindistan'ın kurtuluşu hakkındaki fikir ve inançlarını anlatmaktadır. Hindu dininde yapılacak yenilikleri bir araya toplayan Brahmo Samaş mezhebi romanda önemli bir yere sahiptir. Yağmurlu bir günde dışarıyı seyreden Binoy bir kaza geçirir ve kazaya yardım etmek için dışarı çıkar. Yardım ettiği insanların tedavi masraflarını karşılar. Ancak hayatta kalanlar bunu kabul etmezler. Bir süre sonra doktor parasını iade eder. Aile hakkında bilgi alır. Kurtulanlardan biri Pareş Babu, diğeri ise Binoy'un tutuklu bulunan 17 yaşındaki kızıdır. Binoy arkadaşı Gora'ya gider. Gora dindar bir Hindu'dur. Bu nedenle dinine pek bağlı olmayan Binoy ile anlaşamazlar ve sürekli kavga edip barışırlar. Gora aslında bir İngiliz ailesinin kalıntısıdır. O bir Hindu değil, ama bilmez. Binoy ve Gora, yan ev olarak Pareş Babu'nun evine giderler. Binoy burada modern bir yaşam görür. Erkeklerden kaçmayan kızlar görür. Aşkının adı Lolita. Gora bu durumu kabul edemez. Dini görevlerini yerine getirmeye devam eder. Gora sosyal ilişkiler de kurarken Paresh, Babu'nun evinden Susharita'ya yakın hisseder. Suharita da ona yakın hisseder. Ama aralarında kast farkı vardır. Binoy gibi düzene karşı çıkan biri olmak istemez. Binoy ve Lolita zaman zaman yasak da olsa evlenirler. En büyük destekçileri Paresh Babu olur. Gora arınmak için Ganj Nehri'ne gider. Sonra babası ölüm döşeğindeyken onu çağırır. Babasının yanına gider ve İngiliz olduğunu öğrenir. Derinden sarsılır, inancı alt üst olur. Sushirata'ya gider ve evlenebileceklerini söylerler. Evlenip mutlu olurlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/goriot-baba/", "text": "Goriot Baba: Eski bir makarna ve un fabrikatörüdür. Oldukça fedakar bir adam olan Goriot Baba için en önemli şey, kızlarının mutluluğudur. Eugene de Rastignac: Fakir düşmüş soylu Rastignac ailesinin son fertlerinden olan babası Baron Rastignac'ın en büyük oğludur. Goriot Baba ile aynı pansiyonda yaşamaktadır. Madam Anastasie de Restaud: Mösyö Goriot'un büyük kızıdır. Güzel, bencil ve gururludur. Madam Delphine de Nucingen: Mösyö Goriot'un küçük kızıdır. Vautrin: Pansiyonun en gizemli adamıdır. Kötü ahlaklı bir adam olan Vautrin, pansiyonda alaycı sözleri ve kaba davranışlarıyla tanınmaktadır. Madam Vauquer: Oldukça paragöz ve cimri, dul bir kadındır. Victorine Taillefer: Şükretmeyi ve duayı öğrenen Victorine, zaman içinde saf ve kanaatkar bir kişilik geliştirmiştir. Madam Couture: Victorine'in uzaktan akrabası ve koruyucusudur. Madam Vauquer'in en sadık olduğu müşterisidir. Kont de Restaud: Madam Anastasie de Restaud'un kocasıdır. Oldukça otoriter ve sert bir adamdır. Baron de Nucingen: Madam Delphine de Nucingen'in kocasıdır. Kilolu bir Alman kökenli bankerdir. Mileydi Michonneau: Pansiyonun yaşlı bir müşterisidir. Mösyö Poiret'e aşıktır. Mösyö d'Ajuda: Madam de Beausent'in Portekizli bir asilzade olan sevgilisidir. Horace de Bianchon: Rastignac'ın bir tıp öğrencisi olan arkadaşıdır. Maxime de Trailles: Madam Anastasie de Restaud'un sevgilisidir. Kumarbaz ve ahlaksız bir adamdır. Roman, hayatını kızlarına adayan eski bir erişte ve ekmekçi olan Mösyö Goriot'nun Madame Vauquer Hostel'e yerleşmesinden sonra yaşananları konu edinmiştir. Roman, hayatını kızlarına adayan eski bir erişte ve ekmekçi olan Mösyö Goriot'nun Madame Vauquer Hostel'e yerleşmesinden sonra yaşananları anlatır. Servetinin çoğunu kızlarının iyi bir evliliği olmasını sağlamak için harcayan Peder Goriot, damadı tarafından istenmeyen cimri dul Madam Vauquer'in pansiyonuna yerleşir. Goriot Baba bir süre sonra para giderlerini azaltıp en ucuz kata gittiği için pansiyon sahibi ve müşterileri tarafından küçük düşürülmeye başlandı. Romanın ana karakteri Eugene de Rastignac, asil ama yoksul bir aileden gelen bir hukuk öğrencisidir. Mösyö Goriot ile aynı pansiyonda kalan Rastignac, Paris'in en popüler salonlarına girmek ve Mösyö Goriot'nun kızları Madam de Restaud ve Madam Delphine de Nucingen ile tanışmak için anahtar olarak kuzeni Madam de Beausent'in adını kullanır. - Goriot Baba, Honore de Balzac'ın İnsanlık Komedyası adlı eserinin ilk kitabıdır. - Yazar, Goriot Baba'dan sonra yazdığı eserlerdeki tüm karakterleri birbiriyle ilişkilendirmiştir. Büyük Fransız Romancısı Honore de Balzac'ın (1799-1850) ünlü dev yapıtı İnsanlık Güldürüsü, seksen sekiz ciltten oluşur. Goriot Baba, bu büyük yapıtın bir parçasıdır. Bu romanın ayrıcalıklı bir yeri vardır. Balzac'ın kafasında İnsanlık Güldürüsü 'nü oluşturma düşüncesi Goriot Baba ile birlikte doğmuştur. Bu da bu büyük romanı, ister istemez, bir odak-yapıt durumuna getiriyor. Kurgusuyla, konusuyla, kişileriyle, içerdiği dünya görüşüyle, gerçekten çok ilginç bir roman olan Goriot Baba, İnsanlık Güldürüsü adlı bu dev yapıtın üç bine ulaşan kişilerinin önemli bir kısmını hem de en ilginçlerini bize tanıtır: Rastignac, Madame de Beauseant, Madame de Langeais ve daha birçokları, ünlü Balzac kişileri olarak ilk kez bu romanda karşımıza çıkarlar. Bu özelliği göz önüne alınınca, İnsanlık Güldürüsü 'nün eşsiz evrenine girmek için en elverişli kapının Goriot Baba olduğu söylenebilir. Yalnızca yarattığı ilginç baba tipiyle değil, anlatım ustalığıyla da, öteki kahramanlarıyla da bu roman okuyanı sürükler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gozlerini-kacirma/", "text": "Bir aileden üç kuşak kadının hikayesini anlatırken, kutsal halesiyle annelik efsanesini sorguluyor. Okuyucuya mümkün olan en geniş ölçüde açılan romanın evreninde kadın kahramanların dünyası; aidiyet, yalnızlık, suçluluk ve vicdan üzerine evrensel soruları bir araya getiriyor. Kısa sürede 3 baskı yapan, Eşik adlı eseriyle 2012 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanan yazarımız bu kitapta annelik kavramını ele almış. Annelik duygusunun içten gelen bir şey mi yoksa sonradan öğrenilen bir durum mu olduğunu sorguluyor. Bunu da üç kuşak üzerinden yapıyor. Annelik-kadınlık meselesini bir ailenin üç kuşağına mensup kadınları üzerinden anlatırken toplumca koşulsuz kabul gören yargıları da altüst etmeye soyunuyor. Didem'in ailesinin kadınları, kadınlığın tadına varamadan annelikle tanışırlar. Didem'in aksine onlar kendilerine sunulan yaşamı kanıksamış ve varlıklarını bir çeşit 'görev' olarak kabul etmiş kadınlar. Ailenin ayrık otu Didem ise, bir gecelik bir ilişki sonrası hamile kalıyor ve babasız bir çocuk dünyaya getirmeye karar veriyor. Didem, annesi ve anneannesi ile ilişkileri başta olmak üzere 'kutsal aile' ilişkilerini acımasızca deşerken sık sık gördüğü rüyalar üzerinden bir iç hesaplaşma yaşıyor, hem kendisiyle hem onlarla hem de kadınlık halleriyle. Irmak Zileli romanında gerilim dolu bir dille anlatıyor bu hesaplaşmayı. Sadece kadınlık-annelik arasında gel-git'lerle değil; akıl ile delilik, rüya ile karabasan arasında gidip gelme hali de var bu gerilimde. Başından sonuna temposunu hiç yitirmeyen romanda rüyalarındaki işaretleri okuyarak gerçeği yorumlamaya; sorgulamaya çalışıyor Didem. Romana başından itibaren sürükleyici bir devinim kazandıran en önemli unsur ise işlenip işlenmediği açık olmayan bir cinayet. Peki, okurken sanki kitabın kahramanı sizmişsiniz de biri size yaptıklarınızı anlatıyor gibi gelecek olan bu eseri okumaya ne dersiniz. Her kadın anne doğar, deseler de korkuyorsun. Söylendiğinin aksi olmasından, Anne doğmamış olmaktan, çıbanbaşlarından. Hitler'in ödeneğini duyduğundan beri daha da korkuyorsun. Giderek ısınan sacın üstünde, kucağında bebeğiyle çırılçıplak bırakılan kadın olmaktan... Korktuğun başına geldi işte. Bebeğinin üstüne oturdun ve yanmaktan kurtuldun. Gözlerini Kaçırma, bir aileden üç kuşak kadının hikayesini aktarırken, kutsal halesiyle annelik mitini sorguluyor. Önyargıları altüst eden roman, binlerce yıldır ata erkil kültür tarafından parlatılan bu haledeki çatlaklara işaret ediyor. Kadın kahramanların, roman evreninde alabildiğine açılan dünyası, okuru; aidiyet, yalnızlık, suçluluk duygusu ve vicdan üzerine evrensel sorularla buluşturuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/grinin-elli-tonu/", "text": "Christian Grey: Genç ve yakışıklı işadamıdır. Grinin Elli Tonu'nda üniversite öğrencisi Anastasia Steele genç ve yakışıklı işadamı Christian Grey ile tanışır ve ilişki kurar. Anastasia Grey'i tanıdıkça onun erotik taleplerinden dehşete düşer ama yine de bu adama karşı koyamaz ve olaylar gelişir. Edebiyat öğrencisi Ana Steele genç girişimci Christian Grey ile röportaj yapmaya gittiğinde son derece çekici, zeki ve sinir bozucu bir adamla karşılaşır. Saf ve masum Ana, bu adama duyduğu arzu karşısında şaşkına döner ve gizemli doğasına rağmen ona yaklaşmak ister. Ana'nın güzelliğine, zekasına ve özgür ruhuna karşı koyamayan Gray, onu istediğini de kabul eder. Grey'in olağandışı erotik istekleri karşısında şok olan ama aynı zamanda heyecanlanan Ana tereddüt eder. Büyük başarısına rağmen Grey, şehvetin tutsağı ve hakimiyet için açgözlü bir adamdır. Çift, cüretkar ve tutkulu bir fiziksel ilişkiye başlarken Ana, Christian'ın karanlık sırlarını ve kendi gizli arzularını keşfeder. - Grinin Elli Tonu, dünya çapında çok satanlar listesinin başına oturmuştur. - Kitap 37 ülkede 70 milyon kopya satmıştır. - Film uyarlaması 13 Şubat 2015'te vizyona girmiştir. Grey'in kendine has erotik istekleri karşısında şoke olan Ana bir yandan da heyecanına engel olamaz ama tereddütleri vardır. Büyük başarısına rağmen çokuluslu şirketler, inanılmaz bir servet ve sevgi dolu bir aile Grey kendi canavarlarına esir olmuş ve hükmetme takıntısı olan bir adamdır. Ana ve Grey cüretkar, tutkulu bir tensel ilişkiye yelken açarken Ana, Christian Grey'in sırlarını ve kendi karanlık arzularını da keşfedecektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gul-yetistiren-adam/", "text": "Gül Yetiştiren Adam: Milli Mücadele'ye katılmış, muhafazakar yapılı bir şahıstır. Kendi halinde yaşayıpvicdan muhasebesi yapan biridir. Sitare: Huzursuz, mutsuz ve kocasını aldatan aynı zamanda çevre şartlarından etkilenip dejenere olmuş bir kadındır. Bu romanda toplumun iki farklı yaşam tarzı ele alınmıştır. Birisi gül yetiştiren adam, öteki de mesleği yazarlık olan kişi ve arkadaşlarıdır. Gül yetiştiren adam milli mücadelede savaşmış, uğruna savaştıkları ülke arkadaşlarını asmıştır. Olayların sonucunda bir nevi protesto yaparak evden çıkmayan, kitap okuyup Allah'ı tesbih ederek ve gül yetiştirerek zamanını geçirmesine neden olur. Diğer tarafta yazar olan ve kendi dilinden anlattığı karakter, Sitare ve arkadaşlarının dejenere hayatları aktarılmıştır. Sitare babası yaşında biriyle evli genç kadın, eşi de hastanede yatıyor olmasına rağmen arkdaşlarıyla kumar oynayan, eğlenen biridir ve maneviyattan uzaktır. Gül yetiştiren adam torununun ısrarlarına dayanamaz ve bunca yıldan sonra ilk defa sabah namazını camide kılmaya giderken hem insanların hem de çevrenin ne kadar değiştiğini görmesi onu çok üzer. Namaz sonrasında, içinde biriktirdiklerini cemaate anlatır. Toplumu galeyana getirdiği için tutuklanır. Gül yetiştiren adamın uğruna savaştığı yıllarla ilgili, beynine hapsettiği düşüncelerini anlatması tutuklanmasına sebep olurken, maneviyattan uzak kalan modernleşmeyi yanlış yorumlayan Sitare ise mutsuzluğa daha fazla dayanamaz ve kendi hayatını sonlandırır. Zamanını iyi şekilde tahlil eden, olayların görünen ve görünmeyen kısımlarını insanların iç dünyasında sorguladığı ve toplumun çarpıklıklarını ustaca tasvir eden, olaylara yaklaşım ve düşünce biçimi akıcı bir dille anlatılmış olması kitabı ayrıca eşsiz kılıyor. Rasim Bey'in okuduğum en iyi kitabı diyebilirim.50 yıl boyunca İnsanlara bulaşmadan bir taşra kasabasında tek uğraşınızın gül yetiştiriciliği olduğunu hayal edin. Keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gulen-adam/", "text": "Gwynplaine: Son derece temiz kalpli, her zaman iyiliğe ve güzelliğe inanan bir insandır. Dış görünüşü bir takım haydutlar tarafından bozulmuştur. Bu sebepten her zaman güzel bir yüzesahiptir. Dea: Gwynplaine ile bulunan kör bir kızdır. Ursus: Gwynplaine ve Dea'yı bulan adam. Josiana: Kral 2. James'in gayri meşru kızı. Gülen adam, kraliyet aileleri ve aristokrat kesimin içlerinde barındırdıkları kötü ve karanlık tarafı ortaya çıkartan bir konuya sahiptir. Romanda halkın sefaleti ele alınmıştır. Gelir adaletsizliği vurgulanmakta ve aristokratlar arasındaki çıkar ilişkileri tüm çirkin yönleri ile ele alınmaktadır. Tüm olaylar 17. yüzyıldaİngiltere'de kraliçe Anne döneminde geçmektedir. Çok yetenekli ancak yaşı bir hokkabaz olan Ursus'un tek arkadaşı Homo adını verdiği bir kurttur. Birlikte İngiltere'nin güneyine seyahat ederken, akşam çıkan fırtınadan kurtulan biri kız diğeri erkek iki çocuk ve bir kadın cesedi bulur. Çocuklardan erkek olanının adı Gwynplaine'dir. Kız olanının ise adı Dea'dır. Özellikle erkek çocuğun hikayesi içerisinde birçok farklı acıyı barındırmaktadır. Aynı zamanda erkek çocuk sürekli olarak gülmektedir. Ursus çocukları ilk bulduğunda gülen bu erkek çocuk karşısında ciddi anlamda dehşete düşer. Her ne kadar dehşete düşmüş olsa da daha sonralarında durumu biraz daha algılamaya başlamaktadır. Bu sayede de çocuğun durumuna acımaya başlar. Kendisinin sürekli olarak karnavallara giderek para kazanan biri olması ve çocukların bu kadar sefil bir durumda olması onu yaralamaktadır. Dea adındaki küçük kız kördür. Ursus çocukların durumuna dayanamayarak ikisi de yanına alır ve kulübesine getirir. Onlara burada sahip çıkar. Gwynplanie, aslında bir asilzadedir. 2.James soylulardan bir tanesini idam ettirmiştir ve oğlunda çocuk hırsızlarına satmıştır. Çocuk hırsızları, çocuk ticareti yapan İspanyol haydutlardan oluşmaktadır. Hırsızlar aldıkları çocukların herhangi bir şekilde sakat kalmasını sağlayarak onları dilendirmektedir. Haydutlar Gwynplanine her zaman babasının aptallıklarına gülsün diye onu yüzünde iki derin çizgi açmışlardır. Bu edenle suratı sürekli olarak sırıtan bir hal almıştır. Hem Gwynplaine hem de Dea Ursus'un kulübesinde büyürler. Ursus cambazlık yaparak para kazandığından çocukları da panayırlarda büyütmüştür. Dea kör ama son derece güzel bir kız olmuştur. Gwynplaine ise çok daha korkunç bir görünüme sahip genç bir adam halini almıştır. Her ikisi de Londra'da sirklerde ucuz miktarlar ile çalışmaktadır. Gwynplaine'nin yüzüne insanlar gülmektedir ve bunun içinde ona para vermektedir. Kral 2. James'in kızı olan Josiana Gwyplaine'i gösterisinde görmüştür. Düşes gösteride gördüğü adamın yüzünden fazlası ile etkilenir. Daha sonrasında Gwynplanie'e kalacak miras nedeni ile Josiana onun ile evlendirilir. Çünkü yüzü yaralı olan adamın Lord Linnaes'un oğlu olduğu öğrenilmiştir. Zaman geçince Gwynplaine içerisinde yaşadığı ortamdan fazlası ile sıkılmıştır. Buradan kaçıp Dea ile Ursusu bulmaya karar verir. Onları bir teknede bulur. Ancak Dea kollarında can vermektedir. Bu durum adamın umutsuzluk içerisinde boğulmasına sebebiyet verir. - Gülen adam, Victor Hugo'nun en son iki romanından bir tanesidir. - Yazar bu kitapta özellikle ilginç karakterler yaratması ile ön plana çıkmaktadır. Aynı zamanda roman oyucular tarafından tam bir not almayı da başarmıştır. - Roman yıllar geçtikten sonra filme de uyarlanmıştır. İlk olarak 1928 yılında sinema filmine uyarlanmıştır. Daha sonrasında ise 1971 yılında üç bölümlük bir dizi olarak tekrar çekilmiştir. - Roman ilginç karakterleri ile ön plana çıkmaktadır. Bu karakterler ise tamamı ile yazar tarafından yaratılmıştır. İlk baskısı 1869 yılında yayımlanmış olan, dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Victor Hugo'nun eşsiz romanı: Gülen Adam... Dış görünüşünün haydutlar tarafından bozulması sebebiyle daima gülen bir yüze sahip olan Gwynplaine, dünyadaki tüm kötülüklere rağmen aşka, güzelliğe, iyiliğe inanan bir insandır. Umutsuz başlayan fakat onun iyilikseverliğine layık kişilerle karşılaşarak umudun varlığına tekrar inanan Gwynplaine, hikayesini güven, aşk ve çabayla taçlandırır. Kraliyet ailelerinin ve aristokrat kesimin içlerindeki o karanlık dünyayı su yüzüne çıkartarak gerçekleri bir bir ortaya döken ve Victor Hugo'nun başyapıtlarından olan Gülen Adam, ilk kez Türkçede!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gunduzsefasi/", "text": "Penny: Eşine sadık olan genç ve güzel bir bayandır. Ancak eşinin ona ilgisizliği yüzünden Collins ile beraber olur. Collins: Tekne yapımı işlerinde çalışan bir adamdır. Penny'den hoşlanan ve onunla ilgilenip sonunda dikkatini çekmeyi başarır. Ada Santorini: New York'ta çalışan ünlü bir gazetecidir. Bir kaza sonucunda eşi ve çocuğunu kaybetmesi üzerine, doktorun tavsiyesi ile şehirden uzak Seattle adında bir yerde yaşam sürdürmeye karar verir. Jimmy ve fotoğrafçı Alex: Seattle' de uzun süredir yaşayan karakterlerdir. Ada'nin yaşadıkları yerle ilgili özellikle Penny ile ilgili ilginç şeyleri bulup araştırma yapmasına yardımcı olurlar. New York'ta yaşayan ünlü bir gazetecinin yaşadığı Psikolojik sorunlardan kaçmak için gittiği Seattle'de geçmişte yaşayan Penny adında bir kadının başına gelenleri araştırması konu edinmiştir. Gündüzsefası kitabında iki zaman diliminde iki farklı hikayeyi ele almaktadır. İkisinin de ortak yanı ise aynı yerde geçiyor olmasıdır. Hikayenin geçmiş zamanına gittiğimizde Penny adında genç ve güzel bir ev hanımı olduğunu görüyoruz. Çok ünlü bir ressam ile evli ve kocası ondan daha fala işi ile zaman geçirmektedir. Penny zamanının büyük bir bölümünü göl evi olarak gördüğü tekneden eve gidip ve yemek yaparak geçirmektedir. Dostu olarak gördüğü Jimmy'dir. Tekne yapımları ile uğraşan Collins'de Penny'e ilgi duymaktadır. Ancak Penny bu durumdan haberdar ve bu duruma karşıdır. Çünkü evine ve kocasına bağlıdır. Gel git zaman kocasının ona ilgi göstermeyişi Penny'i Collins'e ilgi duymasına neden olur. Kocası ile tartışığı bir gece Penny Collins'e gider ve romantik bir gece geçirirler. Bu geceden sonra Collins yapacağı tekne ile kaçma ve dünyayı gezme hayalleri kurmaya başlarlar. Hikayenin gelecek zaman kısmında Ada karakterini tanımış oluyoruz. Ada, New York'ta çalışan çok ünlü bir gazetecidir. Uzun zaman önce evli ve bir çocuğu var. Ama o tam bir işkolik ve bu nedenle kocasına ve oğluna fazla zaman ayıramıyor. Bir iş gezisindeyken bir kaza olur ve gözlerinin önünde hem kocasını hem de oğlunu kaybeder. Ada, ölümünün üzerinden iki yıl geçmesine rağmen bir türlü kurtulamamakta ve sonunda doktorunun tavsiyesi üzerine New York'tan ayrılarak Seattle'da bir kayıkhane kiralamaktadır. İlk başta, herkes ona karşı çok sıcak. Uzun süre birlikte yaşayan komşuları ona sıcak davranır. Özellikle uzun süre orda yaşayan Jimmy ve fotoğrafçı Alex. Ada tesadüfen yıllar önce yaşadığı evde yaşayan Penny isimli genç bir kadının bir gece aniden ortadan kaybolduğunu öğrenir. O zamanlar küçük bir çocuk olan Jimmy de dahil olmak üzere kimse bunun hakkında konuşmak istemiyor. Ayrıca Tekneler Caddesi'nin tüm sakinleri olayın kapatılması için büyük çaba sarf eder Ada, teknesinde Penny'ye ait eski bir sandık bulunca merakı daha da artar. Ada, gazetecilik duygularıyla Alex'in de yardımıyla olayı araştırmaya başlar. İşin derinlerine indikçe Tekneler Caddesi'nin göründüğü kadar huzurlu olmadığı ortaya çıkmaya başlar. - Sarah Jio'nun kitapları teker teker Türkçe'ye çevrilmeye ve Türk okurlara sunulmaya devam ediliyor ve Gündüzsefası bu kitaplardan bir tanesi. - İlk olarak 2013 yılında yayınlanan Gündüzsefası romanı diğer Saraj Jio kitapları kadar fazla beğenilmedi ama yine de okurları etkileyen sade bir hikaye olmuştur. Ada Santorini New York'ta yaşadığı trajediden sonra ağır depresyondadır. Kendini toparlamak için Seattle'a Tekneler Caddesi'ne gelir. Burada kiraladığı bir yüzen evde eski bir sandık bulur. Sandıkta Penny Wentworth adında bir kadına ait eski eşyalar vardır. Gariptir ki Tekneler Caddesi'ndeki hiç kimse bu kadınla ilgili konuşmak istememektedir. Merakına yenik düşen Ada, Penny'nin gizemli geçmişine adım atarken kendi geleceğini de örmeye başlayacaktır. Okuyucuları kalemiyle büyüleyen Sarah Jio'dan bir başyapıt daha. Gündüzsefası'nı okurken, ne kadar imkansız görünse de her şeyin bir umuda açılacağını göreceksiniz. -Romantic Times-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gunes-de-dogar/", "text": "Jake Barnes: Romanın anlatıcısı ve Amerikalı savaş gazisidir. ABD merkezli bir yayıncıdır. Kendine ait bir çevresi vardır ve mütevazı bir hayat sürer. Robert Cohn: Jake'nin arkadaşıdır. Zengin bir babanın oğludur. Güneş de Doğar'da Hemingway, aşklarında ve hayattaki hayal kırıklıklarını eğlenerek, bohem bir hayat yaşayarak ve başka mutluluklar arayarak unutmaya çalışan insanları konu ediniyor. Jake, ABD merkezli bir yayıncıdır. Kendine ait bir çevresi vardır ve mütevazı bir hayat sürer. Gündüzleri çalışıyor ve akşamları kafelerde dolaşarak, şarap veya bira içerek arkadaşlarıyla vakit geçiriyor. Arkadaşlarından ilki Robert Cohn, Eskiden çok zengin bir babanın oğluydu. Bir kez evlendi ama şanssızlığı yüzünden boşanmak zorunda kaldı. Boşluk anında karşısına Frances adında bir kadın çıkar ve ona aşık olduğunu düşündürür. Yaklaşık on yıldır o kadınla yaşar. Ancak artık Frances'in kıskançlığından bıkmıştır ve ona eskisi kadar aşık olmadığını düşünür, evlenmek yerine ayrılmak ister. Frances bunu duyduğunda, gücenip kavga ederler. Bunun için Jake'i Güney Amerika'ya davet eder ama Jake bunu geri çevirir. Ve Cohn'un şimdi ikinci kitabını tamamlaması gerektiğine inanır. Jake'in bir diğer arkadaşı Brett, Brett, Jake'e aşıkmış gibi davranır. Jake ayrıca Brett'e aşık olduğunu görür. Brett daha önce bir kez evlenmiş, ancak evlendiği kişiyle mutluluğu bulamayınca boşanmıştır. Şimdi ise Mike adında bir adamla nişanlıdır ve evlenmeyi düşünmektedir. Cohn ile tanıştığında, o da ondan hoşlanır ve onunla bir seyahate çıkar. Cohn çok geçmeden Brett'e aşık olur. Ancak, Brett sadece Cohn ile eğlenir ve Mike ile devam etmek ister. Mike ve Brett de Bill, Jake ve Cohn'un İsveç'teki balık avı gezisinden kısa bir süre sonra katılacağı Boğa Güreşi Festivali'ne davetlidir. Bill aynı zamanda bir yazardır. Jake ile arkadaş olan Bill, Cohn'u ilk tanıştığında sevmez ama bu duruma da sessiz kalır. Cohn'un Brett ile tatile çıktığını öğrenen Jake, Cohn'u artık sevmez. Mike da nişanlısına aşık olduğu için Cohn'dan hoşlanmaz. Brett, Cohn'a çoktan aşık olduğu ve ona takıntılı olduğu için ondan hoşlanmaz. Dolayısıyla Festival süresince sorunlar yaşanacaktır. Jake ve Bill birlikte İsveç'te Cohn ile buluşur. Birkaç gün Brett ve Mike'ı bekleseler de balığa geç kaldıklarını düşünürler ve yola çıkmak isterler. Ancak Cohn, Brett ile tanışmak ve konuşmak istediği için balığa gitmeyi reddeder ve otel onları bekler. Cohn gelmediği için mutlu olan Bill ve Jake birlikte balığa giderler. Yaklaşık bir hafta balık tutarlar ve yeni arkadaşlar edinerek eğlenirler. Bir hafta sonra İsveç'e dönerler ve Boğa Güreşi Festivali'ne katılırlar. Bu festivalde matadorlar, seyirciler, sokak ortasında koşan boğalar, boğaları içeri çeken boğalar ve boğanın tekmesinden ölen insanlar var. Gerçek şov, matadorların boğalarla savaştığı ve onlarla savaşarak kendi hayatlarını riske attıkları zaman gerçekleşir. Bill ve Jake geldiğinde Mike ve Brett'i bulurlar. Yanlarında Cohn vardır. İlk gece, Mike'ın sarhoş olmasının bir sonucu olarak Cohn'u ateşleyip hakaret etmesiyle sona erer. Bu sırada Brett, matadorların en genç ve en yakışıklısı olan Pedro Romero'ya aşık olur. Çocuk ona olan hislerine karşılık verdiğinde birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Mike izin verir. Ancak, Cohn kıskançlıkla Jake'i ve ardından Pedro'yu yener. Brett ise Cohn'u oradan kovarak yalnız kalmayı sağlar. Bu olaylar sayılmazsa oldukça eğlenceli vakit geçirirler. Bir haftanın sonunda herkes kendi evine dağılır. Brett, Fransa'da bir hafta daha kalmak isteyen Jake'i davet ettiğinde son tatili yarıda kalır. Ve zamanın geri kalanını Brett ile geçirir. - Güneş de Doğar, Roman a clef denen bir roman türüne girmektedir. Bu türün özelliği gerçek olayların kurgusal dünyayla oluşturulmuş bir perdenin arkasından anlatılmasıdır, buradaki 'anahtar' ya ünlü bir kişidir, ya da yazarın kendisidir. - Romanda yer ve kişi adları uydurulmuştur ama gerçek yerlerden ve kişilerden bahsedildiğini okuyucu bilir. - Roman, 1920'li yıllarda vatanlarından uzakta, kendi sürgünlerini yaşayan ve düş kırıklığı içindeki bir grup Amerikalının Fransa ve İspanya'daki hedonistik yaşantılarını anlatır. - Time dergisinin, 1923 ila 2005 yılları arasında yayımlanmış en iyi 100 İngilizce roman listesinde The Sun Also Rises da yer almaktadır. - Başka yayınevlerince de farklı isimlerle basılmıştır. Bu isimler Güneş Gene Doğar, Güneş Yine Doğar ve Güneş Doğacak'tır. - Yazarın ilk büyük romanıdır. Hemingway'in romanına verdiği ilk ad Fiesta idi ancak yayımcısının tavsiyesi üzerine Eski Ahit'ten alınmış olan The Sun Also Rises adında karar kılmıştır. Yine de romanın İngiliz, Alman ve İspanyol baskılarında Fiesta ismi kullanılmaktadır. Güneş de Doğar, Ernest Hemingway'in ilk, ancak en ünlü kitaplarından biridir. Roman çok büyük ilgi görmüş, sinemaya da aktarılmıştır. Hemingway, savaşı değişik boyutlarıyla ele alan bir yazardır. Bu romanda da olduğu gibi, savaşın insan üzerindeki etkisini, insandan neler alıp götürdüğünü bütün doğallığıyla yansıtan bir ustadır. Bu açıdan bakınca, Hemingway'in ününün ve yazdıklarının evrenselleşmesi şaşırtmaz insanı. Güneş de Doğar'daki kişiler, savaş sonrası değer yargıları yiten, değişen yaşamları üç aşağı beş yukarı birbirine benzeyen insanlardır. Romanın başkişileriyse, bu çöküntüyü olanca derinliğiyle yaşarlar. Hemingway yaşamı, ister av, ister savaş alanında, isterse arenada, nerede olursa olsun düş kırıklıklarıyla dolu bir savaş gibi algılar. Yaşadıklarına gözlemlerini de katınca, herbiri ötekinden güzel, inandırıcı ve dünyanın dört bir yanındaki okuyucuya seslenen dev yapıtlar ortaya çıkarır. Güneş de Doğar'da Hemingway, aşklarındaki, yaşamlarındaki düş kırıklıklarını eğlenerek, bohem hayati yaşayarak, başka mutluluklar arayarak unutmaya çalışan insanları anlatır. Çağdaş Amerikan yazının güzel örneklerinden olan Güneş de Doğar, yayınevimizin sürdürdüğü Hemingway Bütün Dizisi'nin de unutulmayacak başyapıtlarından biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gunesi-uyandiralim/", "text": "Zeze: Henüz on bir yaşına girmiş, romanın ana karakteri olan çocuktur. Zengin bir aileye evlatlık edinir. Maurice: Zeze'nin hayalindeki baba modeli olarak görüp sevdiği çocuktur. Tarcisio Medeiros: Zeze'nin okuldaki tek arkadaşıdır. Serinin ilk kitabı Şeker Portakal ile tüm dünya Zeze ile tanışmış, onu çok sevmiş ve üzüntüsü ile okuyucuları üzmüştür. Jose Mauro De Vasconcelos, Güneşi Uyandıralım adlı romanıyla ile bu kez çocukluk sorunlarının yerine ergenlik sorunları alıyor. Zeze yeni kitapta aşkı ve aşk acısını da tadıyor. Roman, küçük Zeze'nin eğitimine devam etmesi ve iyi bir yaşam sürmesi için yoksul ailesinin öyküsünü anlatır; Zengin ve aşırı alıngan bireylerden oluşan bir ailenin evlat edinilmesiyle başlar. Yazarın bu eserinde ergenlik çağında olan ve yüreğinde daha büyük bir hüzün bulunan bir Zeze vardır. Zeze'nin evdeki tek arkadaşı, üvey kardeşiyle bitmek bilmeyen çatışmaları ve annesinin düzenleme ve düzeninin baskısına rağmen babasının iyimser tavırlarına cevap veremeyen evin aşçısı Dadada'dır. Zeze artık on bir yaşındadır ve bu sefer ona en yakın olanı, çocukluğunu paylaştığı küçük şeker portakalı fidanının acısını dindirecek köri kurbağası Adam'dır. Suçlu ve maceralı bir okul hayatı olan Ze, bu çok katı, disiplinli ve çekilmez okula gider; Okuldaki tek arkadaşı Tarcisio Medeiros, iyimser ve sevgi dolu öğretmeni, kendisine adıyla hitap etmesine izin veren Peder Paul Louis Fayolle ve hayalindeki baba modeli Maurice'ye olan aşkıdır. Yüreğine yerleşen ve onunla sürekli konuşan kurbağası Adem ile hayatı öğrenmeye başlayan Zeze, aşkı ve en önemlisi aşkın zorluklarını, acılarını ve ayrılıklarını ilk kez bu eserde tatmaktadır. Yeterince büyüdüğü ve ergenlik çağına girdiği gün Adam, Zeze'nin kalbinden ayrılmak zorunda kalır. Bu ayrılık, kahramanımız Zeze'yi yaralayan ama onu bir adım daha olgunlaştıran acılardan biridir. Yaşanan bu acı Zeze'yi artık bir olgun haline getirir ve yolda arkadaşları ile sevdikleri olmadan devam etmek zorundadır. Zeze'nin maceraları Güneşi Uyandıralım ile devam ediyor. Çocukluk dostu şeker portakalı fidanı yerine çok sevdiği kurbağası ona yoldaşlık ediyor artık. Zengin ve katı bir ailenin evlatlığı olan Zeze sevdiklerinden uzak ama hala birkaç dostu var: aşçı Dadada, öğretmeni Fayolle, ona yol arkadaşı olan kurbağa ve babası gibi gördüğü Fransız şarkıcı Maurice Chevalier. Güneşi Uyandıralım, içine düştüğü dünyaya hiçbir zaman sığamamış Zeze'nin tüm yalnız çocukların yüreklerine seslendiği hüzünlü ama rengarenk bir serüven."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gunlerin-kopugu/", "text": "Jean-Sol Partre: Chick'in hayran olduğu yazar. Bozuk ilişkiler içinde yaşanan bir aşkı ve ardından gelen ölümü gerçeküstü bir zeminde işleyen romandır. Romanın kahramanı, zengin bir genç adam olan Colin, her zaman zarif giyinen becerikli uşağı Nicholas ile birlikte yaşar. Chloe adında genç bir kızla tanışır ve çok geçmeden büyük bir törenle evlenirler. Colin onlara servetinin üçte birini verir ki arkadaşı Chick de kız arkadaşı Alise ile evlenebilsin. Balayında Chloe'nin ciğerlerindeki bir zambak çiçeği mutluluklarını gölgeler. Bu acı verici ve nadir görülen hastalığın tek tedavisi, hastayı çiçeklerle kuşatmaktır. Yakında Colin tedavi adına yaptığı masrafları karşılayamaz hale gelir. Bu arada, Chick'in Jean-Sol Partre adlı yazara olan saplantılı hayranlığı, koleksiyonunu genişletmek için tüm parasını kitaplarına harcamasına neden olur. Alise, tekrar rayına oturmak ve Chick'in dikkatini yeniden kazanmak için Heartre'ı kitap yayınlamaktan caydırmaya çalışır. Heartre'ın direnişi karşısında Alise onu öldürür ve böylece kitapçılardan intikamını alır. Colin çiçek bulmaya çalışırken Chloe ona veda eder. Colin'in evcil faresi artık acıya dayanamaz ve intihar eder. Yaşamda önemli olan, her şey için bir yargıya varabilmektedir. Sonunda kitleler bireyler haklı çıkar. Yaşam kurallarının sayısını azaltmak gerekir, yaşamı sürdürmek için onları izlememize ihtiyaçları yoktur. Asıl olan iki şey vardır: güzel kızlarla aşk ve New Orleans'ın ya da Duke Ellington'un müziği, ikisi de aynı şey. Geri kalan yok olmalı, çünkü geri kalan çirkindir, ileride gelecek olan sayfalar tüm gücünü tamamen gerçek bir öyküden almıştır. Çünkü başından sonuna kadar ben hayal ettim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gurbet-kuslari/", "text": "İflahsızırı Memed: Sivas'tan İstanbul'a gelen ve Ayşe ile evlenen cahil ama saf ve temiz bir köylü gencidir. Ayşe: Şerefiyle para kazanmaya çalışırken hizmetçi olarak çalışırken Mehmet'le tanışıp evlenen dürüst bir kadın. Gafur: Mehmet'in köylüsü, Mehmet'ten daha yaşlı. Mehmet'e İstanbul'a gelmesine vesile olmasına rağmen yardım etmeyen Ayşe ile evlendiği için onlara kin duymaya başlayan kötü niyetli bir kişidir. Hüseyin Korkmaz: Önce Gafur, sonra Mehmet ve babası Yusuf'un patronu olan zengin bir müteahhit ve iş adamıdır. İflahsızın Memed'in İstanbul'a gurbete çıkması, yaşadığı sıkıntılar ve Ayşe ile olan evliliği ele alınmıştır. Sivaslı Memed, iş bulmak için İstanbul'a gelen fakir bir köylüdür. İstanbul'da Gafur adında bir tanıdığı var ama Memed ile pek ilgilenmiyor. Hacı Emmi'nin yardımıyla kalacak yer ayarlayan Memed, Balık pazarının yıkılması için çalışmalara başlar. Bu işte çalışırken arkadaşı Recep'ten ustalık ve okuryazarlığı öğrenir. Gafur, milyoner Hüseyin Korkmaz'ın konağında uyuyor. Bu konakta kalan Ayşe'ye Gafur taciz edilmektedir. Memed ise Ayşe'yi sever ve sonra onunla evlenir. Gafur'un köşkteki yerini alan Memed, ailesini de buraya getiriyor. Ayşe yüzünden babasıyla ilişkisi bozulan Memed, konağı terk eder ve başka yerde çalışmaya başlar. Ayşe de bir fabrikada iş bulur. Tasarruf ettikleri parayla gecekondular inşa etmeye çalışıyorlar ama belediye bunu müsaade etmediği gibi inşa ettikleri yeri yıkıyor. Gafur bu olay üzerine sinsice gülümser. Ayşe ise kocasını onun önünde dik tutmaya çalışır. Roman, iflahsızın Memet'in öğretmen aracılığıyla kendi toplumsal sınıfını bulmasıyla sona erer. Roman, Siyasi tarihimize, aslında göç olgusu ve kentleşememe olgusuna küçük dokunuşların olduğu bir eserdir. Gecekonduların ilk kıvılcımları, İstanbul'un yeniden yerleşimin oluşması, siyasi çürüklüğün topluma yansıması, köylü kurnazlığı ile mizahi dokunuşlarla çok iyi işlenmiştir. Ülkemizin önde gelen yazarlarından Orhan Kemal'in anlattığı olayların yanı sıra kullandığı dil de eserin değerini artırmaktadır. - Gurbet Kuşları, senaryosunu Orhan Kemal ve Halit Refiğ'in yazdığı 1964 yapımı filmdir. Orhan Kemal'in 1962 yılında yayımlanan Gurbet Kuşları adlı romanından uyarlanmıştır. 1. Antalya Film Şenliği'nde En İyi Yönetmen ve En İyi Film ödüllerine layık görülmüştür. - Gurbet Kuşları adlı romandaki İflahsızın Memet, Orhan Kemal'in bir başka romanı olan Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romandaki İflahsızın Yusuf adlı karakterin oğludur. 1950'li ve 6O'lı yıllarda göçler ve inşaatlarla çehresi hızla değişmekte olan İstanbul Gurbet Kuşları'nın acımasız toprağıdır. Ekmek kavgası uğruna İstanbul'a göçmüş Anadolulular, bu değişimin rüzgarından nasiplenmeye çalışan açıkgözler ve kendini bu insanların sırtına basarak dönüştüren sistem, İstanbul kadar yaşamın da rengini değiştirmektedir. Tam bu değişimin ortasındaki insanlar Orhan Kemal'in usta kalemi ve her zaman insana sevgi dolu olan duruşuyla sunuluyor okurlara. Türkiye'nin yakın geçmişine ve onu takip eden şimdisine gerçekçi bir gözle bakabilmek için Gurbet Kuşları mutlaka okunması gereken bir kitap. Orhan Kemal'in kitapta lir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yemden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/gurur-ve-onyargi/", "text": "Elizabeth: Bir anlamda kendi yaşamının ve kişiliğinin bir yansımasını ortaya koymuştur. Küçük bir kırsal çevreye ait olan bu genç kız, kendi kendini yetiştirmiş, oldukça zeki, esprili ve hayat doludur. Davranışı özgür ve dili alaycı; Aynı zamanda iyi niyetli ve samimi bir mizacı vardır ve oldukça gururludur. Bütün zamanını kitap okuyarak ve çevresini gözlemleyerek geçiriyor. Darcy: Elizabeth'in tam tersi; Oldukça ciddi, gururlu ve kibirli olan bu genç adamın Elizabeth'e ve bu taşra kasabasında tanıştığı insanlara karşı soğuk ve küçümseyici bir tavrı var. Darcy bir asilzadedir ve sınıfının değer yargılarını aşamamıştır. Collins : Darcy ve Elizabeth'in kuzeni ve papazdır. kibirli, dalkavuk bir karakterdir. Wickham: Orduda subaydır. Ayrıca Darcy ve Elizabeth'in kuzenidir. görünüşünün tersine, yapmacıklığın, yalancılığın, ikiyüzlülüğün ve kötülüğün timsali bir karakterdir. Gurur ve Önyargı, kadınların evlilik ve mirasta söz sahibi olma hakkının değerli bir eleştirisidir. Elizabeth ile Darcy ve Wickham arasındaki çatışma kitabın ana eksenini oluşturuyor ve insanları ilk izlenimlere göre yargılamanın yanlışlığı kitabın ana temalarından biridir. Zengin beyefendi Charles Bingley'nin Netherfield Park arazisini kiraladığı haberi, Longbourn köyü çevresinde, özellikle Bennets hanesinde büyük bir heyecana neden olur. Bennets'in beş evlenmemiş kızı var en büyüğünden en küçüğüne, Jane, Elizabeth , Mary, Catherine ve Lydia ve Bayan Bennet, hepsinin evli olduğunu görmek için oldukça umutsuzdur. Bay Bennet'in Bingley ile yaptığı tanıtım ziyaretinden sonra, Bennet'ler Bay Bingley ile bir balo beklemektedir. Merakla beklenen balo gerçekleşir ve Bayan Bennet, Bay Bingley'nin evin en büyük ve en güzel kızı Jane ile çok ilgilenmesinden özellikle mutludur. Bingley'nin yakın arkadaşı Bay Darcy, akşamdan daha az memnundur ve ailenin ikinci büyük kızı Elizabeth ile dans etmeyi yüksek sesle reddetmesi tarafından kibirli ve düşmanca olarak görülür. Bununla birlikte, takip eden sosyal olaylarda Darcy, Elizabeth'in cazibesine ve zekasına giderek daha fazla çekildiğini fark eder. Jane ve Bingley'nin arkadaşlığı da gelişmeye devam ediyor ve Jane, Bingley'nin evini ziyaret ediyor. Yolculuk sırasında nezleye yakalanır ve birkaç gün Netherfield'da kalır. Elizabeth, Jane'e göz kulak olmak için çamurlu engebeli arazileri geçmek için uzun bir yürüyüşe çıkar. Charles Bingley'nin kendini beğenmiş kız kardeşi, onun çamurlu elbisesine ve yorgun görünümüne dudak büküyor. Elizabeth ve Jane nihayet döndüklerinde, evlerini ziyarete gelen Bay Collins'i bulurlar. Bay Collins, Bay Bennet'in mülkünün tek varisi olan genç din adamının yeğenidir. Tam bir nezaket aptalı olan Bay Collins Bennet, kızlarına hayrandır. Longbourn'a vardıktan kısa bir süre sonra Elizabeth'e evlenme teklif eder. Teklifi aşağılanarak geri çevrildi. Bu arada, Bennet kızları yakındaki Meryton kasabasında görevli memurlarla arkadaş olurlar. Aralarında genç ve yakışıklı Wickham, Elizabeth'le ilgilenir ve ona Darcy'nin onu nasıl vahşice mirastan mahrum bıraktığının hikayesini anlatır. Kışın başlarında, Jane'i çaresiz bırakan bir kararla Londra'ya dönerler. Daha sonra Elizabeth'in en iyi arkadaşı Charlotte Lucas'ın Bay Collins ile nişanlı olduğu haberiyle bir şok gelir. Charlotte, Elizabeth'e yaşlanmasının ve maddi nedenlerinin onu bu birlikteliğe ittiğini açıklıyor ve konuşmasının sonunda Elizabeth'i yeni evinde kesinlikle beklediğini eklemeyi unutmadan. Kış ilerledikçe, Jane amcasını ziyaret etmek için Londra'ya gitmeye karar verir. Ayrıca şehirde Bingley ile tanışmayı umuyor. Sadece Bingley'nin kız kardeşini görebiliyor ve onun Jane'e karşı tutumu da çok kaba. Jane'in evlilik umutları suya düşer. Baharın gelmesiyle Elizabeth, şimdi Bay Collins'in hamisi ve Bay Darcy'nin teyzesi Lady Catherine de Bourgh'un evinin yanındaki papaz evinde oturan Charlotte'u ziyarete gider. Bir gün Darcy, Lady Catherine'e davet edildiğinde tanışırlar. Elizabeth'in oradaki varlığı, Darcy'nin Collins'e birden fazla ziyaret yapmasına neden olur. Bir gün Elizabeth'e şok edici bir evlilik teklifi yapar ve bu teklif anında reddedilir. Elizabeth, Darcy'ye onu kibirli ve sevimsiz bulduğunu söyler. Ayrıca onu Bingley'i Jane'den almak ve Wickham'ı mirastan mahrum etmekle suçluyor. Darcy onun yanından ayrılır, ancak çok geçmeden suçlamalara bir mektupla yanıt verir. Bingley'i Jane'den uzaklaştırdığı doğru ama bunu ilişkilerinin ciddiyetine inanmadığı için yaptı. Wickham'a gelince, kız kardeşi Georgiana'nın Darcy'yi aldatma ve kaçırma girişimi nedeniyle mirastan mahrum bırakıldı. Bu mektup Elizabeth'in hem Darcy hem de Wickham için duygularını yeniden şekillendirmesine neden olur. Eve döndüğünde Wickham'a oldukça soğuk davranır. Bu arada, askerler kasabayı terk etmek üzereler. Bu, Bennet'lerin en genç iki deli kızını mahveder. Aralarında Lydia, yazını eski bir albay olan Bay Foster ve eşiyle birlikte Brighton'da, Wickham'ın alayının da konuşlanacağı Brighton'da geçirmek için babalarından izin almayı başarır. Haziran ayının gelmesiyle Elizabeth, Bennet'lerin akrabaları olan Gardiner'larla başka bir yolculuğa çıkar. Yolculuk onu kuzeye, Darcy'nin evi olan Pemberley'in yakınına getirir. Pemberley, müze ortamında muazzam bir mülktür ve onu görmek isteyenlere açıktır. Elizabeth, Darcy'nin orada olmadığından emin olduktan sonra burayı ziyaret etmeyi kabul eder. Konağa ve üzerinde durduğu geniş, bakımlı araziye, bahçelere, göle, kısacası ona ve Darcy'ye dair her şeye hayran. Bu hayranlık, Darcy'nin hizmetkarlarının onu harika, çok yönlü cömert bir insan olarak tasvir etmesi gerçeğiyle daha da güçlenir. Aniden Darcy ortaya çıkar ve ona karşı çok sıcak ve samimidir. Teklifine atıfta bulunmadan Gardiner'ları en iyi konukseverlik yapmaya çalışır ve Elizabeth'i kız kardeşiyle tanışmaya davet eder. Kısa bir süre sonra, evden gelen bir mektup, Lydia'nın sevgilisi Wickham ile kaçtığını bildirir. Çift bulunamıyor ve evlilik dışı bir ilişki yaşadıkları varsayımı muhtemelen doğru. Bu tür küfürleri duyma korkusu tüm aileyi sarar ve Elizabeth'in eve dönüşünü hızlandırır. Bay Gardiner ve Bay Bennet, Lydia'nın peşine düşer, ancak Bay Bennet görevden eli boş döner. Tam umutların tükendiği söylendiğinde, Bay Gardiner'dan çiftin bulunduğuna ve Wickham'ın yıllık bir gelir karşılığında Lydia ile evlenmeyi kabul ettiğine dair bir mektup gelir. Bennets, Bay Gardiner'ın parayı Wickham'a verdiğine ikna olurken, Elizabeth paranın kaynağının ve ailesinin kurtarıcısının Darcy'den başkası olmadığını öğrenir. Şimdi evli olan Wickham ve Lydia kısa süre içinde Longbourn'a döndüklerinde Bay Bennet'in soğuk tavrıyla karşılaşır. Sonra Wickham'ın yeni görevi nedeniyle ayrılırlar. Bundan sonra, Bay Bingley Netherfield'a döner ve Jane'e kur yapmaya devam eder. Bu arada Darcy, Elizabeth'e teklifinden bahsetmeden Bennets'i ziyaret ederek ona eşlik eder. Öte yandan Bingley, Jane'e kız kardeşinin hoşnutsuzluğunu teklif eder. Aile bu teklifi kutlarken, Leydi Catherine de Bourgh Longbourn'u ziyaret eder. Elizabeth'i köşeye çekiyor ve yeğeni Darcy ile evlenmeyi düşünüp düşünmediğini soruyor. Böyle bir oluşuma izin vermeyeceğini, kendi kızına bağımlı olduğunu söylüyor. Elizabeth ona evlenmeyeceğine dair söz vermeye çalıştığında, kendi mutluluğuna karşı söz vermeyi reddeder. Elizabeth ve Darcy bir gün yürürken, Darcy ona karşı hislerinin ilkbahardakiyle aynı olduğunu ortaya çıkarır. Elizabeth teklifi nazikçe kabul eder. Jane ve Elizabeth evlenir. Öte yandan, üç kızının evlenmesinin mutluluğunu yaşamak Bayan Bennet'e düşer. - Hasan Ali Yücel Klasikler dizisinden çıkan çevirisi Gurur ve Önyargı, Can Yayınları'ndan çıkan çevirisi ise Aşk ve Gurur ismiyle yayınlanmıştır. - 2013 yılında yayımlanışının 200. yıldönümü özel etkinliklerle kutlanan Aşk ve Gurur romanı ortalama her on yılda bir ya bir sinema filmi, ya da televizyon filmi veya dizisi haline getirilmiştir. - 1938, 1952, 1967, 1980 ve 1995 yıllarında yapılan dizilerle birlikte televizyona uyarlanmıştır. - İki kez sinema filmi çekilmiştir. Kendi dillerinde isimleri Pride and Prejudice olan bu filmler Türkiye'de Gurur ve Önyargı ve Aşk ve Gurur isimleri ile bilinmektedir. - Romandaki kız kardeşlik kavramı ve kardeşler arasındaki dayanışma, Jane Austen'ın, İngiliz Edebiyatı'nın önemli feminist kadın yazarlar arasında gösterilmesinin nedenlerinden biridir. Varlıklı bir beyefendi olan Charles Bingley'nin Netherfield Park malikanesine yerleşmesi, civar hanelerde büyük bir heyecana neden olur. Evlenmemiş beş genç kızı olan Bay ve Bayan Bennet da aynı heyecan ve içlerinde yeşeren bir umutla, Charles Bingley şerefine bir balo verirler. Bay Bingley, evin en büyük ve en güzel kızı Jane'e gönlünü kaptırmıştır. Ancak baloda biri daha vardır ki görünürdeki kibri ve mesafeli duruşuyla dikkatleri çeker. Bu kişi, Bingley'nin yakın arkadaşı Bay Darcy'den başkası değildir. Baloda Bay Darcy'nin, ailenin en canlı ve cüretkar kızı Elizabeth'le tanışıklığı, genç kız hakkında yaptığı nahoş bir yorum ve onunla dansa kalkmayı reddedişiyle başlamıştır. Ancak zaman içinde gurur ve önyargılarla şekillenen bu ilişki bambaşka bir hal alacaktır. İngiliz yazar Jane Austen'ın, dönemin kadın yazarlara karşı takındığı olumsuz tavır nedeniyle By a Lady takma adıyla kaleme aldığı Gurur ve Önyargı, ilk kez okurlarıyla buluştuğu 1813 yılından bu yana tüm dünyada severek okunmakta ve başarılı sinema uyarlamalarıyla dikkat çekmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/guvercin-gerdanligi/", "text": "Güvercin Gerdanlığı adlı eserde anlatılanlar hangi dil, din, inanış, millet ve topluluk olursa olsun, insanın hiç değişmeyen duygusal yönlerini ele alıyor. Aşka, sevgiliye ve dostluğa dair yazılmış bir kitaptır. Aşık olanın sevgiliye olan hediyesidir. Aşık ile sevgili arasında yaşanan acı tatlı bütün olup bitenleri okurken dostluk, arkadaşlık, vefa gibi kavramları da sorgulamamıza sebep olur. İbn Hazm işlediği konuyu kasidelerle, şiirlerle süslemiş, okuyan kişiyi tam anlamıyla doyurmuştur. Hatta işlediği konunun içeriğine uygun ayetlerden, hadislerden yararlanarak ilahiyata da uzanır ve, maneviyat duygulara da yer vermiştir. Künyesi Ebu Muhammed, lakabı İbn Hazm, bu kitabı bir dostunun ricası üzerine yazmıştır. Aşkı bazen kendi tecrübelerinden yararlanarak anlatırken bazen de şahit olduğu ya da anlatılanlardan alıntı yaparak anlatmıştır. Ne var ki aşk zamansız bir kavramdır, onu ancak yaşayan kişi anlayabilir. İbn Hazm kitabı otuz bölüme ayırarak anlatmıştır. Bunların ilk on tanesi aşkın şakayla karışık bir duyguyla başlayıp yavaş yavaş, aşık olanı sevdiğinin yörüngesine sokan, aklın devre dışı kaldığı hafif sarhoşluğu anlatır. Aşık olma yolları farklı olsa da sonuç değişmez, kişi bu sarhoşluktan mutludur. Diğer dokuz madde de iki kişinin mahremine üçüncü kişilerin şahit olarak dahil olmalarıyla, dostluğa, vefaya ve anlayışa olduğu gibi büyük erdemli insanların varlığına duyulan ihtiyaçtan bahsedilir. Bütün zorlukların bitip kavuşmanın bahsedildiği yirminci bölümde, sevdiğine kavuşmanın Allah'ın dört dörtlük rahmeti olarak anlatılır. Diğer sekiz bölümde kavuşamayan aşıkların, çektikleri sıkıntılar, dostluğun, vefanın getirdiği sır saklayabilme, tarafları anlayışla karşılayarak destek olmaları anlatılır. İnsanın doğal tabiatında sevgi ve aşk olduğu gibi habis ve hasis duyguların da olduğu örneklerle anlatılırken son iki bölümde de aşk gibi büyük bir duygunun aklın önüne geçip, nefse boyun eğmesiyle Allah'ın emirlerine karşı gelerek günah işlemeleri anlatılır. Son olarak Kurtuba'ya Ağıt bölümünde Endülüs'te yaşanan olaylar, o dönemin toplum yapısı, sosyal yaşantısı ve İbn Hazm'ın üzüntülerini yazdığı ağıtla son bulur. Tufanın bitişiyle Hz.Nuh'un Gemisi Cudi Dağı'na yaklaştığın da, Nuh aleyhisselam suyun seviyesini öğrensin diye kargayı gönderir. Fakat karga leşleri görünce dönüp haber vermeyi unutur. O gelmeyince güvercini gönderir. Güvercin gidip bakar, su seviyesini öğrenmek için ayaklarını suya sokar. Su tuzlu olduğu için ayaklarının tüyleri dökülür. Gelip Hz. Nuh'a suyun azaldığını haber verir. Nuh aleyhisselam da ona dua eder, kendisine bir kolye hediye eder. Güvercinin Gerdanlığı ismi oradan gelir. Bu sembol Klasik İslam edebiyatında çokça kullanılmıştır. Sevgilinin boynuna takılan, ölünceye kadar çıkarılmayan aşk zinciri anlamına gelen bir kavram olarak işlenmiştir. Eğer bu dünya üzüntü ve kaygı dolu geçici bir dünya olmasaydı; eğer cennet bir ödül yeri, kötülük ve çirkinliklere karşı bir sığınak olmasaydı; sevgiliyle birleşmenin katıksız saf mutluluk, hiçbir şeyin bulandıramayacağı dupduru, üzüntü ve kederin kesinlikle yaklaşamadığı, dileklerin tamamlandığı, umutların son sınıra vardığı bir gönül şenliği olduğunu kolayca söyleyebilirdik. Tüm zevkleri denedim. Bunların hiçbiri kavuşmanın sevgilide bıraktığı etkiyi bırakmaz. Bu durum daha çok, sevgili uzun bir süre aşığın aşk ateşinin yanmasını, umut ateşinin alevlenmesini engellediği zaman daha gerçektir. Güvercin Gerdanlığı sadece aşka bakışı değil dönemini sosyal, kültürel, siyasi ve edebi yönlerden yansıtması, kadın erkek ilişkileri hakkında bilgi vermesi, farklı dalları bir araya getirmesi, Endülüs'ün geçmişle dönemindeki hayatla kurduğu ilişkiyi yansıtması açısından da önemli bir eserdir. Ey beni, gönnediğim bir kişiyi sevmekten dolayı ayıplayan kişi, beni aşkta zayıf birisi olarak tanımakla aşın davrandın. Başarılı bir özet çalışması olmuş. Tbr. Bugün bir arkadaşım bahsetti üzerine denk geldim güzel bir tesadüf oldu. Çok güzel özetlenmiş mutlaka okunacaklar listeme ekliyorum. Muazzam Müthiş bir kitapmış günümüz insanın özellikle okuması gereken bir eser."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/guzel-dunya-neredesin/", "text": "Alice: Başarılı bir yazar olan Alice, yazarın bloğu ve ünün getirdiği baskılarla mücadele ediyor. Düşünceli ve içe dönük, yazmanın amacını ve dünyadaki yerini sorgulamaya başlıyor. Eileen: Alice'in en yakın arkadaşı olan Eileen, bir depoda çalışıyor ve işinin monotonluğu ile birlikte romantik ilişkilerinin istikrarsızlığı ile mücadele ediyor. Eileen sevecen ve empatik, ancak kendi kişisel şeytanlarıyla da mücadele ediyor. Felix: Alice'in eski sevgilisi olan bir depo müdürü. İş yoluyla tanıştığı genç bir kadın olan Simone'a aşık olur ve kendi istekleri ve kişisel ilişkilerin karmaşıklıklarıyla mücadele eder. Simone: Kendi kişisel şeytanlarıyla mücadele eden ve dünyada yerini bulmaya çalışan genç bir politik aktivist. Tutkulu ve idealist olsa da, zihinsel sağlık ve kişisel tatminin zorluklarıyla da uğraşıyor. Roman, karakterlerinin deneyimleri ve konuşmaları aracılığıyla başarı baskısı, zihinsel sağlık, kişisel tatmin, aşk ve istek gibi birçok temayı ele alıyor. Güzel Dünya, Neredesin? kitabının ana temaları oldukça karmaşık ve birbirleriyle bağlantılı. Roman, modern, belirsiz bir dünyada yaşamanın zorluklarını ve kişisel tatmin ve anlam arayışını ele alıyor. Ana temalardan biri, yaratıcılıkla mücadele ve başarılı olma baskısıdır. Kitabın ana karakteri Alice, başarılı bir yazar olmasına rağmen yazar bloğuyla ve şöhretin getirdiği baskılarla mücadele ediyor. Roman ayrıca, sanatın ve yaratıcılığın toplumdaki rolüne de değiniyor. Mental sağlık teması da romanda merkezi bir konumda. Birkaç karakter, kaygı ve depresyon gibi sorunlarla mücadele ediyor. Kitap, kişisel ilişkiler ve mental sağlık üzerinde rutinin ve monotonluğun etkisini de ele alıyor. Aşk ve ilişkiler de romanda önemli temalardan biridir. Karakterler, romantik ilişkilerin karmaşıklığıyla ve duygusal bağlantı arayışıyla uğraşıyorlar. Son olarak, roman kişisel kimlik arayışını ve politika ve aktivizmin kişisel kimlik oluşumundaki rolünü de ele alıyor. Simone, kitabın ana karakterlerinden biri, kişisel şeytanlarıyla mücadele ederken daha büyük bir amacın peşinde olan bir politik aktivisttir. Genel olarak, Güzel Dünya, Neredesin? kitabının ana teması modern ve belirsiz bir dünyada kişisel tatmin ve anlam arayışıdır ve bunu karmaşık ve anlaşılabilir karakterlerinin deneyimleriyle anlatır. Güzel Dünya, Neredesin? modern İrlanda'da yaşayan dört genç insanın hayatlarına dalan bir romandır. Hikaye, en iyi arkadaşlar Alice ve Eileen'in perspektiflerini, Alice'in eski erkek arkadaşı Felix'in ve genç bir politik aktivist olan Simone'un bakış açılarını takip ediyor. Alice, yazarlıkta blokla karşı karşıya kalan ve yazmanın amacını sorgulayan başarılı bir yazardır. Ayrıca ünün getirdiği baskılarla da uğraşıyor. Diğer yandan, Eileen depoda çalışıyor ve işinin monotonluğu ile birlikte romantik ilişkilerinin istikrarsızlığı ile mücadele ediyor. Alice'in eski sevgilisi Felix, depo müdürüdür ve iş yoluyla tanıştığı genç bir kadın olan Simone'a aşık olur. Simone, kendi kişisel şeytanlarıyla mücadele eden ve dünyada yerini bulmaya çalışan bir politik aktivisttir. Roman, karakterlerinin deneyimleri aracılığıyla yaratıcılıkla ilgili mücadele, kişisel tatminin anlamı, monotonluk ve rutinin kişisel ilişkilere olan etkisi gibi birçok tema hakkında derin konuşmalar sunuyor. Alice'in yazarlıkla ilgili mücadelesi ve başarı baskısı, toplumun üretkenlik ve başarıya olan değerlerinin öne çıkmasının zorluklarını gösteriyor. Eileen'ın deneyimleri, zihinsel sağlık ve kişisel ilişkiler üzerinde rutinin etkisini gösteriyor. Felix'in hikayesi aşk ve arzunun karmaşıklıklarına, Simone'un karakteri ise kişisel kimlik üzerinde politik aktivizmin etkisine odaklanıyor. Genel olarak, Güzel Dünya, Neredesin? modern, belirsiz bir dünyada yaşamanın zorluklarını farklı bir bakış açısıyla ele alan dokunaklı ve çarpıcı bir roman. Rooney'nin karakterleri karmaşık ve anlaşılabilir, yazı dili ise esprili ve içe dönük. Roman, sanatın toplumdaki rolü, aşk ve dostluk anlamı ve kişisel ilişkiler üzerindeki zihinsel sağlık etkisi gibi soruları ortaya koyuyor. Güzel Dünya, Neredesin? belki de hepimizin sık sık sorduğu sorulardan biri. Sally Rooney de kitabında iki karakter üzerinden bu soruyu işliyor. Roman, dünya çapında tanınan bir yazar olan Alice'i ve Dublin'de bir edebiyat dergisinde çalışan arkadaşı Eileen'i konu alıyor. Eileen eski sevgilisinden kalan kalp kırıklığından kurtulmaya çalışıyor ve bu sırada çocukluk arkadaşı Simon'a olan ilgisi yeniden canlanır. Alice ise bir flört uygulamasında Felix ile tanışır ve gelgitli bir ilişkiye başlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/guzel-ve-lanetli/", "text": "Anthony Patch: Büyükbabasının büyük servetinin varisi olan, kendi kendini beğenmiş bir romantik biridir. Hırssızdır ve bu nedenle çeşitli kariyerlere devam ederken bile çalışmak için motive değildir. Gloria Gilbert: Sosyetik ve güzeldir. Gloria bencildir ama Anthony'yi sever. Aynı anda Anthony'yi seviyor ve ondan nefret ediyor. Richard Dick Karamel: Hevesli bir yazar ve Anthony'nin en iyi arkadaşlarından biridir. Kitap boyunca The Demon Lover adlı romanını yayınlar ve yayınlandıktan sonra uzun bir süre ihtişamının tadını çıkarır. Gloria'nın kuzeni ve Anthony ile Gloria'yı bir araya getiren kişidir. Bay Bloeckman: Gloria'ya aşık olan ve onun için Anthony'den ayrılmasını uman bir film yapımcısıdır. Gloria ve Bloeckman, Gloria Anthony ile tanıştığında işlerde bir ilişki yaşar. Dorothy Dot Raycroft: Anthony'nin ordu için eğitim alırken ilişkisi olduğu 19 yaşındaki kadındır. Hayatını paylaşacak birini arayan kayıp bir ruhtur. Güzel ve Lanetli, Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald'ın New York kafe toplumunu ve Caz Çağı'ndaki AmerikanDoğu seçkinlerini betimleyen ikinci. Diğer romanlarında olduğu gibi, Fitzgerald'ın bu romandaki karakterleri de karmaşık, materyalist ve klasizm, evlilik ve yakınlık açısından önemli bozulmalar yaşıyor. 1913'te, Anthony Patch, New York'ta ikamet eden yirmi beş yaşında bir Harvard mezunudur. Ölmekte olan büyükbabasının büyük servetinin olası varisi. Sinekçi Gloria Gilbert ile evlenir ve çift hedonist çapkın olur. Gloria ve Anthony'nin evlilik mutluluğu, özellikle de birbirlerinin bencil tavırlarıyla karşı karşıya kaldıklarında, kısa sürede uçup gider. Çiftin birbirlerine olan tutkusu sona erdiğinde, birbirlerine yarardan çok zarar veren farklılıklarını görmeye ve birbirlerini yerine getirilmemiş umutlarla bırakmaya başlarlar. Anthony'nin büyükbabası, Anthony'nin dağıldığını öğrenir ve onu mirastan mahrum eder. Anthony kısaca I. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Devletler Ordusunda görev yapıyor ve Güneyli bir kadınla evlilik dışı bir ilişkisi var. Büyükbabanın mirasıyla ilgili savaş nihayet sona erdiğinde, Anthony mirasını kazanır. Ancak artık umutsuz bir alkolik olmuştur ve karısı güzelliğini kaybetmiştir. 1921'de romanın kapanışıyla, çift şimdi zengin ama ahlaki ve fiziksel olarak mahvoldu. Anthony ve Gloria, Jazz Age cazibesinin özüdür. Parlak ve çekici bir çift, kendilerini heyecan verici bir enerjiyle hayata atıyorlar. New York, günlerce dans edip içki içtikleri bir oyun alanı. Evlilikleri tutkulu bir tiyatro performansıdır; genç, zengin, canlı ve sevimliler ve dünyayı miras almaya niyetliler. Ancak para sıkıştıkça evlilikleri imkansız hale gelir. Ve mirasları hala uzaktayken, Anthony ang Gloria büyümeli ve gerçeklerle yüzleşmeli; güzel olabilirler ama aynı zamanda lanetlidirler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hac/", "text": "Petrus: Yazara bu hac yolculuğunda rehberlik eden bilge kişi, sık sık sarf ettiği bilge yorumlar ile okuyucuyu düşündürmeye sevk ediyor. Yazar, okuyucu kitlesini yine yanıltmıyor ve felsefi bir düşünce ile dünyayı ve dünyevi duyguları sorgulamamıza neden oluyor. Paulo Coelho yazdığı Hac adlı kitap ile yol arkadaşı aynı zamanda rehberi olan Petrus ile olan ilişkisi ile hat yolculuğunu konu ediyor. Bu yolculuk Hac yolculuğu olacağı gibi yazarın gözünden dünyayı görmemizi de yardımcı olacak. Kitabın henüz başlarında Petrus bir dağın yüksek olup olmadığını anlamak için o dağa tırmanmak gerekmez sözü ile Hac yolculuğunun başında bu yolculuğun amacına dair ilk izlenimleri sunuyor. Yazar bize bu serüvene başlamadan önce yalnızca hac ibadeti olacağına düşünürken zamanla bu hikayenin yeni bir iç yolculuğuna ışık tutmaya başlayacak. Paulo Coelho bu romanında farklı olarak romanın ana karakterini kendisi olarak bizlere sunuyor. Hikaye başkarakter üzerinde devam ederken bir diğer ana karakter yazarın yol arkadaşı olan Petrus ile hac ibadeti yolculuğu sırasında yaşanan diyaloglar önemli bir bölümü oluşturuyor. Bu iç yolculuğa anlamı katan diğer karakterleri de tanıma fırsatını sahip oluyoruz aynı zamanda. Yazar 1986 yılında çıkmış oldu Hac yolculuğunda kaleme aldığı konu ile aslında kendisinin içsel yolculuğunu dinlemekteyiz aslında kitap kişisel bir anlatım olduğu için okumaya başlar başlamaz yazarı daha iyi anlamaya başlıyoruz. Zaten kitabın arka kapağında yer alan metni okuduğumuz zaman kitap hakkında yeteri kadar ipucu elde ediyoruz Bu da kitabı okumadan önce arka kapak ile aslında yazarın iç dünyasına yolculuk yaptığımız anlamına geliyor. Önceleri hikayede Hac yolculuğuna çıkış öyküsünü dinleyeceğim izi düşünürken kitabı okumaya başladıkça rehber Petrus ile derin ve çatışma içeren ilişkisini fark ediyoruz. Petrus romanım içerisinde öğretici bir karakter olarak karşımıza çıkacak ki zaten kendisi bir rehber olması bunun ipuçlarını veriyor. Petrus roman boyunca sarf ettiği bilgece kelimeler ile hem yazarı hem de okuyucu içsel bir yolculuğa sürüklüyor. Petrus'un öğretileri ve rehberliği ile yola çıkan başkahramanımız bu arada hem iç hesaplaşmalarına hem üzüntülerine hem mutluluklarına hem de endişelerine ve hayalleriyle sıkça baş başa kalmak durumunda kalacak. Bu da onun hem hayatında olup biteni enine boyuna tartacak hem de tarafsız olarak dünyayı görmeye itecektir. Okurlara bu yolculukta sayfaların ilerlemesi ile bizleri kaygılarımızdan bir an olsun uzaklaştırırken amacına giden yolun kutsallığını hatırlatıyor Zira hedefi nasıl varılacağını en iyi yol öğretir. - Paulo Coelho, 1986'da bir hac yolculuğuna çıktı: Pireneler'den Santiago de Compostela'ya uzanan 700 kilometrelik ortaçağ yolunu yürüdü. - Paulo Coelho bu kitabında hacıların Santiago Katedrali'ne varmak için bin yıldır yürüdükleri bu yolda yaşadıklarını kendi gözüyle anlatmıştır. - Celal Üster tarafından Türkçeye çevrilmiş ilk baskısı Can Yayınları'ndan Ağustos 2006'da çıkmıştır. Kente dün geldim. El Cebrero yakınlarındaki Pedrafita'dan Compostela'ya giden otobüsü yakaladım. Otobüs iki kent arasındaki 150 kilometreyi dört saatte aldı; bu da bana Petrus'la yaptığım yolculuğu hatırlattı. Bazen aynı mesafeyi iki haftada yürüdüğümüz olmuştu. Biraz sonra San Tiago'nun mezarına gidip Meryem Anamızın deniz kabukları üstüne işlemiş suretine bırakacağım. Sonra da en kısa zamanda Brezilya'ya giden bir uçağa atlayacağım, yapacağım o kadar çok iş var ki. Başımdan geçen her şeyi anlatacağım bir kitap yazmayı düşünüyorum. Ama hemen değil.. Paulo Coelho 1986'da bir hac yolculuğuna çıktı: Piraneler'den Santiago de Compostela'ya uzanan 700 kilometrelik ortaçağ yolunu yürüdü. Hac, yazarın, hacıların Santiago Katedrali'ne varmak için bin yıldır yürüdükleri bu yolda yaşadığı heyecan dolu serüvenlerin öyküsü. Yalnızca Simyacı romanının yolunu açan ilk önemli romanı olduğu için değil, yazarın felsefesindeki insan sevgisini eksiksizce dile getirdiği için de Hac'ın Coelho'nun yapıtları arasında onsuz edilemez bir yeri var. Hac, sıra dışının sıradan insanlarının yolu üstünde olduğunu anlatan büyüleyici bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hakkaride-bir-mevsim/", "text": "O: Romanın başkahramanıdır. Öğretmendir ama yarı hayal yarı gerçek üzerine kurulmuştur. Hayatı sürekli rüya ve gerçek arasındadır. Hakkari'ye atanır ve yerel halkı tanımaya başlar. Halit: Köydeki Öğretmen ile aynı dili konuşabilen tek kişidir. Çevresindekiler tarafından yalancı biri olarak görülür. Edgü, yıllar sonra 1964 yılında özel öğretmen olarak gittiği Hakkari'nin Pirkanis köyünde yaşadıklarını bu romanda rüya ile gerçeği bir arada kurgulayarak anlatır. Bir kış mevsiminde, kitabın deyimiyle Hak. Pir İl. Köylerinde hayatları iç içe geçmiş insanların dünyası, yoksullukla mücadeleleri, kitabın kahramanının yabancılaşma ve varoluş sorunları anlatılıyor. Kendini sürgün ya da kazazede olarak tanımlayan kitabın isimsiz kahramanı, bilinmeyen bir zaman ve mekanda kendini belirsiz bir kaza sonucu bulur. Kendine ve herkese o kadar yabancıdır ki aynada adını hatta yüzünü bile tanıyamaz. 2000 rakımlı, 13 haneli, 114 nüfuslu köyün halkı ve kendisiyle tercüman aracılığıyla konuşan Bilge Muhtar, çocuklara okuma, yazma, hesap öğretmesini isteyip karanlık bir oda verir. Bu oda dershaneye çevrildikten sonra ders materyali almak için şehir merkezine giden öğretmen, İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nde bir duyarsızlıkla karşılaşır. Çocukların defter ve kalem ihtiyaçlarını kendisi karşılamayı taahhüt eder. Şehirde tanıştığı Asur kitabevi ona, bir kısmı bilmediği bir dilde yazılmış kitaplar, bir harita ve tılsımlı bir mühür hediye eder. Şehirde iki gün geçirmek zorunda kalan öğretmen kendini ötekileştirir ve Ben O'yum der. Ertesi gün vali tarafından arandığında, kendisine hitap eden isimsiz mektuplar alır. Bu mektuplar ona kendisini ve hayatındaki diğer insanları tanımadığını hatırlatır. Kendi yüzü dahil kimsenin yüzünü hatırlamaz. Ertesi gün berber aynasında gördüğü kendi yüzü onun için hiçbir şey ifade etmez. Sonunda gerekli malzemeleri alıp bir tırın arkasında köye vardığında köyde bir salgının başladığını ve bebeklerin birer birer öldüğünü görür ve umutsuzluğa kapılır. Aynı gün köye on altı erkek ve beş kız olmak üzere yirmi bir çocukla başlayınca, birbirlerinin dilini bilmedikleri için öğrencileriyle geçinmekte zorlanırlar. Türkçe dersleri vererek ve onların dilini öğrenerek ortak bir dile ulaşmaya çalışır. Romanın sonunda birbirlerinin dilini öğrenmeyi başarırlar. Halit hocayla aynı dili rahatça konuşan tek kişidir. Filozof olan ve etrafındakiler tarafından yalancı olarak adlandırılan Halit, bir öğretmen gibi köye yabancıdır ve gizemli bir hikayesi vardır. Halit, Süryani kitabevi ve köylülerin parça parça hikayeleri ile köyün genel görünümü verilmiştir. Öğretmen içinde bulunduğu duruma yavaş yavaş alışır. Ancak köyde salgın devam etmektedir. Doktor istemiyle şehir merkezine yazılan dilekçeler sonuçsuz kalır. Ölüm korkusu ve derin yalnızlık sonucunda öğretmeninin bilinci bulanıklaşmaya başlar. Karların erimesiyle birlikte köye giden yol açıldığında, köye gelen müfettiş, onun köyün zorlu yaşam koşullarına dayanabildiğini, çocuklara okuma yazma öğrettiğini ve köye geldiklerini görünce şaşırır. Birbirlerinin dilinden anlayacak kadar ilerlemişler. Öğretmeni tebrik etti ve artık istediği yere gidebileceğini söyledi. Öğretmen son dersi yapar. Aslında, öğrencilerine öğrettiği her şeyi unutmalarını söylemek ister çünkü öğrettiği bilgilere asla ihtiyaç duymayabilirler ve belki de bilmek acı ve hayal kırıklığı getirecektir. Köyden bir katırla dönerken Halit onu karşılar ve bir uçurumun kenarına götürür. Aşağıdaki köyde bir tekne var. Halit onu bulup tamir ettiklerini söyler. Nehir kıyısına inen ve Halit'le vedalaşan öğretmen, eşine denize ulaşmak için yeni bir yolculuğa çıkar. Yıllar sonra bir deniz kıyısında bu deneyimlerini yazar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/halime-kaptan/", "text": "Temel Reis: Cideli eski bir kaptandır. Yıllarca Karadeniz'in birçok yerine seferler düzenlemiştir. Oğlu Sabri savaş nedeniyle askere gider. Evinin ihtiyaçlarını karşılamak için bir kez daha sefere çıkar. Sefer sonunda hastalanarak ölür. Halime Kaptan: Temel Reis'in gelini ve Sabri'nin karısıdır. Evinin ve ahırının ihtiyaçlarını karşılarken Temel Reis'in vefatından sonra geçimini denizden sağlamaya başlar. Ayrıca kurtuluş Savaşı için mühimmat kaçakçılığı yapanlardan biri olur. Sabri: Temel Reis'in oğlu, Halime'nin kocası ve Memiş'in babası. Memiş: Halime ve Sabri'nin 7 yaşındaki oğulları. Bekir: Temel Reis ve Halime Kaptan'a tayfalık yapan on üç yaşında Halime'nin kız kardeşinin oğludur. Zeynel: Temel Reis ve Halime Kaptan'a tayfalık yapar. 17 yaşındadır. Halil: Temel Reis ve Halime Kaptan'a tayfalık yapan çocuklardan biridir. Çipil Reşit: Şube Reisi Haşim Bey tarafından görevlendirilen köy korucusudur. Cideli Temel Reis'in gelini Halime Kaptan'ın kaptan olarak ortaya çıkış hikayesi anlatılıyor. Türk Kurtuluş Savaşı'nın, elinde silah olan tüm erkeklerin cepheye gönderildiği yıllardır. Köyde sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kaldı. Herkesin tuza, şekere ve ekmeğe hasret kaldığı yıllarda evinin ihtiyaçlarını karşılamak için sefere çıkan Temel Reis yolda hastalanarak hayatını kaybeder. Oğluyla yalnız kalan Halime, evinin geçimini sağlamak için babasının teknesiyle açık denizlere açılarak erkek kılığına girer, oğlu ve iki mürettebatıyla Karadeniz'in dalgalı sularında savaşmaya başlar. Temel Reis, hastalığı nedeniyle hareket etmekte zorlanmaya başlar. Torunu ve gelininin yardımıyla bir şeyler yapmaya çalışır. Savaş yıllarında köyde büyük bir kıtlık yaşanır. İnsanlar yiyecek ekmek bulamaz hale gelir. Bir süre hastalandıktan sonra işini bırakamayan Temel Reis ayağa kalkarak denize açılır ancak bu yolculuk sırasında hayatını kaybeder. Halime, küçük oğluyla yalnız yaşamak zorunda kalır. Bir gece kapı çalar. Kocası Sabri'dir. Sabri, askerden kaçtığı için Halime tarafından eve götürülmez. Halime, Sabri'den askeri şubeye gidip teslim olmasını ister. Temel Reis'in ölümünden sonra teknesi boş kalır. Halime, çalışmanın gerekliliğine inanır ve kayınpederinden kalan işi yapmaya başlar. Savaş yıllarından beri Karadeniz'de haydutlar da var. Bir savaş sırasında haydutlar tarafından esir alınırlar. Zorla Rusya'ya götürülürler. Erkek kılığına giren Halime Kaptan kendini belli etmez. Haydutlar, Rusya'dan kendi hesaplarına tuz getirmelerini isterler. Halime Yüzbaşı kabul etmek zorunda kalır. Ancak sonunda kaçarak köylerine geri dönerler. Karadeniz'de böyle haydutlar olduğu gibi Rumların oluşturduğu çeteler de vardır. Bu çeteler Türklerden silah çalıp kendi mücadelelerinde kullanırlar. Bir keresinde Halime Kaptan'ın teknesine saldırırlar. Ancak Halime Kaptan ve ekibi yara almadan kurtulur. Öte yandan Halime'nin kocası Sabri, kendisine gösterilen tepki üzerine tekrar askere giderek savaşa katılır. Halime Kaptan denizcilik öğrendi ve Karadeniz'de büyük işler yapmaya başlar. Mustafa Kemal'in Anadolu'da başlattığı Milli Mücadele'yi desteklemek için silah taşımaya başlar. Bu işi yaparken birçok tehlikeyle karşı karşıya kalmasına ve birçok saldırıya maruz kalmasına rağmen hepsini başarıyla atlatır. Halime Kaptan, Karadeniz'in azgın sularına, korsanlara ve haydutlara karşı savaşarak ve İnebolu'ya mühimmat taşıyarak bir efsane olur. Bir kadın bunları yaparken kavga eden erkeklere cesaret verir. Nitekim o bölgenin komutanı Halime Kaptan'ı tebrik ederek, kocasının yeniden asker olmasını sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda büyük başarılar ve kahramanlıklar elde ettiğini de belirtir. Rıfat Ilgaz'ın unutulmaz eseri Halime Kaptan, yeni kapak tasarımı ve gözden geçirilmiş yeni baskısıyla Çınar Yayınları'nca yeniden yayımlandı. Rıfat Ilgaz, tarihte örneğine az rastlanan bir kahramanın hikayesini anlatıyor Halime Kaptan'da. Bir kadın kaptanın fırtınalar, azgın dalgalar ve korsanlarla mücadele ederek İnebolu'ya cephane taşımasının romanıdır bu. Kurtuluş Savaşı yılları... Eli silah tutan bütün erkekler cepheye gönderilmiştir. Halime Kaptan, Türk kadınının ülkesi için denizlerde verdiği mücadelenin ve Kurtuluş Savaşı'na cephane kadar, dalga dalga umut taşımasının da bir belgeselidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hanimin-ciftligi/", "text": "Muzaffer Bey: Kadın düşkünü, hak hukuk bilmeyen, insanlara ve emri altındakilere eziyet etmekten kaçınmayan zorba bir Çiftlik sahibidir. Güllü: Muzaffer Bey'in eşi ve çiftliğin hanımıdır. Paraya karşı zaaf gösteren, gösterişe düşkün bir kişidir. Ramazan: Muzaffer Beyin yeğenidir. Zayıf ve çelimsiz, saf, direnmeyi ve savaşmayı bilmeyen zavallı bir karakterdir. Habib: Köylüyü sürekli Muzaffer Beye karşı kışkırtan kişidir. Sınıf çelişkilerini, paranın değiştirdiği hayatları, paranın el değiştirmesinin getirdiği çelişkileri, insanın en asil duygularından biri olan aşkın bile yozlaşmasını ve toprak sahibi olma sorununu anlatır. Romanda bir fabrikada çalışan Güllü, sevgilisi Kemal'in öldürülmesinin ardından Adana'nın en büyük çiftliklerinden birinin sahibi olan Muzaffer Bey'in yeğeni Ramazan ile evlenmek üzere çiftliğe gönderilir. Muzaffer Bey'in metresi ve Gülizar, çiftlikte ev işleri ve mutfakla ilgileniyor. Gülizar, Muzaffer Bey için kocasını bırakıp çiftliğe geldi. Muzaffer Bey kadın düşkünü, zalim bir adamdır. Zaten çapkın bir tip olan Muzaffer Bey, yeğeni Ramazan'ı bir kenara iterek gözünü Güllü'ye diker. Amcası Muzaffer Güllü ile evlendiğinde Ramazan çok üzülür. Muzaffer'in Güllü ile evlenmesi çiftlikte ve köylüler arasında büyük bir hoşnutsuzluk yaratır. Ramazan'ın kendisini öldüreceğini düşünen Muzaffer Bey bu duruma sinirlenir ve Ramazan'ı çiftliğin ortasında fena halde döverek çiftlikten kovar. Bu nedenle halk Muzaffer Bey'den daha çok nefret etmeye başlar. Güllü evlendikten sonra çiftliğin ve dolayısıyla köyün yeni hanımı olur ve adını Serap olarak değiştirir. Lüks araba kullanıyor, sosyal etkinliklere katılıyor ve çok alışveriş yapıyor. Bu gelişmeleri sindiremeyen ve uzun yıllardır çiftlikte olan Butler Yasin Ağa, çiftlikten ayrıldı. Kahya Yasin Ağa'nın çiftlikten ayrılmasından yararlanan Güllü'nün bencil babası Cemşir ve Cemşir'in arkadaşı berber Reşit çiftliğe yerleşir. Muzaffer Bey ile arazi meselesi yüzünden arası bozulan Habib, üyesi olduğu partinin 1954 seçimleri ile iktidara geleceğini ve siyasi kanal aracılığıyla Muzaffer Bey'den topraklarını geri alacağını düşünür ancak bu hayaller... Muzaffer Bey'in aynı partiye üye olması boşa çıkar. İntikam almanın tek yolu Muzaffer Bey'i öldürmektir. Bunun üzerine Habib, Muzaffer Bey'i pusuya düşürür ve öldürür. Bunun üzerine Serap çiftliğin tek sahibi olur. Muzaffer öldürülünce çiftliğin adı Hanım'ın Çiftliği olur ve romana da bu isim verilir. Serap uzun bir aradan sonra Çiftliğin Avukatı Erdoğan ile evlenmeye karar verir. Erdoğan'ın bir tartışma sonucunda Habib'in kardeşlerine hakaret etmesi eski tartışmayı alevlendirdi. Bunun üzerine köylüleri ve kardeşlerini kışkırtan Habib, çiftliği ateşe verir. Serap Hanım, onlara ihanet etmeyeceğine yemin ederek zar zor hayatını kurtarır. Muzaffer Bey'in katilleri gibi çiftliği ateşe verenler de faili meçhul kalıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hasan-mellah/", "text": "Hasan Mellah: On sekiz yirmi bir yaşlarında olan ana karakter. Dominico Badia: Hasan'ın bu macerada yanında destekçi olan kişi. Hasan Mellah'ın aşık olduğu Cuzella'yı bulmak için birçok ülkeyi gezmesi konu ediniyor. Olayın başkahramanı olan denizci Hasan Mellah, denizcilik okulundan mezun olmuş bir gençtir. Mesleği gereği birçok ülkeyi gezmek zorunda kalan Hasan, bir zamanlar İspanya'da korsanların eline geçmiştir. Hasan'ı esir alan korsanlar, Hasan'ı bir evden hırsızlık yapmaya zorlar. Hasan'ın soyması gereken ev, zengin bir adamın evidir. Hasan bu evden hırsızlık yapmak istemese de çaresizce bu işi yapmaya karar verir. Hasan Mellah bir evin odasına tırmanır. Girdiği odada uyuyan bir kız vardır. Bu kız, Alfons'un korsanların soymak istediği kızı Cuzella'dır. Odada uyuyan kız bir şekilde Hasan Mellah'ın resmini görür ve ona aşık olur. Bir anda yanında Hasan Mellah'ı gören kız, onu korsanlardan saklayarak kaçmasına yardım eder. Daha sonra Hasan Mellah bir gemi satın alır ve Cuzella'yı aramaya başlar. Cuzella'yı bulmak için birçok ülkeye seyahat eder ve sonunda Cuzella'yı bulur ve onunla evlenir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hasret/", "text": "Tacettin: 10 çocuklu bir aşiret ailesinin çocuklarından sadece biridir. Ailenin hem en küçük oğlu hem de bekar kalan tek çocuğudur. Liseden mezun oldu ve devlet dairesinde çalışır. Boş zamanlarında iki yakın arkadaşı Aris ve Artin ile vakit geçirmeyi sever. Patricia'yı görür görmez aşık olur ve tüm zorluklara karşı onunla evlenir. Patricia: Yunan Güzeli bir kızdır. Tüm zorluklara karşı Tacettin ile evlenirler. Aris ve Artin: Tacettin'in yakın arkadaşlarıdır. Kurtuluş Savaşı'ndan Cumhuriyet öncesine kadar yıllarca süren gerçek aşkın ve özlemin romanıdır. Müslüman bir delikanlı ile bir Rum kızının tüm engellere rağmen aşklarını ve ayrılık hikayeleriyle birbirlerine olan özlemlerini konu edinmiştir. Lozan Antlaşması ile göç etmek zorunda kalanlar arasında iki aşık genç var. Biri Türk, diğeri Rum olmasına rağmen birbirlerini sevmişler ve hayatlarını birlikte geçirmeye karar vermişler. Ancak savaşın kötü yanı onlara da yansır ve kader onları aşklarını ayırmaya zorlar. Hikaye Kırıkkale'nin Keskin kasabasında geçiyor. Buranın özelliği, Müslümanların ve gayrimüslimlerin, Rumların ve Ermenilerin bir arada yaşamasıdır. Kader, Yunan güzeli Patricia'yı Tacettin'den önce getirir ve Tacettin ona aşık olur. Onlarınki bir anlamda yasak aşktır çünkü bir Müslüman ile bir gayrimüslim bir araya gelmesi mümkün değildir. Tacettin önce dertlerini arkadaşlarıyla paylaşır. Sonra cesaretini toplar ve ailesiyle paylaşır. Sonuç değişmez ve aile bu ilişkiye kesinlikle izin vermez. Ancak Tacettin aşkından vazgeçmez ve Ali adında bir oğlu olur. Tacettin ve Patricia'yı kimse ayıramaz ama kader yeni bir oyun oynar. Lazon anlaşması ile Yunanlılar göçe zorlanmış ve Patricia oğluyla birlikte Yunanistan'a gitmek zorunda kalmıştır. Tacettin, aşkına ve oğluna duyduğu hasretten tamamen rahatsızdır. Patricia ve oğlu Yunanistan'da bir Türk fırıncının yanına sığınırlar, ancak bir süre sonra Türk ailesi de Türkiye'ye göç etmek zorunda kalır. Aile fırını Patricia'ya bırakır. Patricia, Türk kimliğinin daha fazla zorluk çekmemesi için oğlunun adını değiştirir ve Türk kimliğini ondan gizler. Tacettin de hayatına devam etmek zorundadır. Bir başkasıyla anlaşmalı bir şekilde evlenir ama aşkını kalbinden çıkaramaz. Tacettin'i sevgilisinden ve oğlundan ayıran savaş, yıllar sonra yeniden bir araya gelmelerine neden olur. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Patricia'nın oğlu savaşa katılır ve yaralanır. Hastane odasını paylaştığı kişi Tacettin'in eski arkadaşı Aris'tir. Aris, Tacettin'in oğlunu babasına çok benzediği için hemen tanır. Ona tüm gerçekleri anlatır. İlk başta kabul edemez ama annesinin de onayıyla babasını bulmak için yola koyulur. Hasret, izleri Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet öncesi döneme uzanan, gerçek yaşamdan alınmış kırık bir aşkın ve ömür boyu süren hasretin öyküsü. Müslüman bir bey oğluyla bir Rum kızının tüm engellere rağmen filizlenen sevdası, önüne çıkan ne varsa yakıp yıkacak güçte bir kora dönüşür. Ancak ayrılık kaçınılmazdır. Lozan Antlaşması'nın öncesinde imzalanan Mübadele Sözleşmesi, bir buçuk milyona yakın insanı yerlerinden yurtlarından ederken, geride parçalanmış hayatlar, boynu bükük aşklar ve nesiller boyu sürecek hasret hikayeleri bırakacaktır. ozet yanlış! evlenmiyorlar that s the point."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/havada-bulut/", "text": "Köpekli adam: Köpekli adam kendi çapında birbirinden farklı hikayeler yazmaktadır. Özellikle köpeğine anlattığı derler ile bilinmektedir. Çevresi köpeği ile dertleşmesini tamamı ile farklı algılamaktadır. Kimine göre aşık olduğu için köpekle konuşmaktadır. Kimine göre ise akıl dengesi yerinde değildir. Ahmet Bey: Ahmet Bey sevmeye ve sevilmeye son derece aç bir insandır. Ancak bazıları tarafından sevilmemesi onun yıpranmasına neden olmaktadır. Özellikle yaşadığı hikayelerde ortaya çıkan olumsuzluklar Ahmet beyin farklı noktalara yönelmesine sebebiyet vermektedir. Posta müvezzi: Hikayeyi anlatan üçüncü şahıstır. Yorgiya: Ahmet Bey'in aşık olduğu kadındır. Mehmet Bey: Ahmet Bey'in yakın arkadaşıdır. Kitap biraz zor bir aşk hayatı geçiren ve kendisini farklı karmaşıklıkların içerisinde yer bulan bir adamın hikayesini ele almaktadır. Her ne kadar çok aşık olsa da farklı engeller karşısına çıkmaktadır. Birinci hikayede kitap daha çok karakterlere yoğunlaşmaktadır. Özellikle köpekli adamın neden köpeği ile konuştuğu ve çevresinin ona bakış açısı bu hikayede ele alınmaktadır. Aslında çoğu insanın farklı şekillerde kendisi ile konuşması gibidir köpekli adamın köpeği ile konuşması. İç sesini duyuramayan insanlarda olduğu gibi köpekli adam da içinden geçenleri köpeğine anlatmaktadır. Posta müvezzi köpekli adamın gönderdiği mektuplardan birini açar. Bu hikaye, geldiği bu aşamadan sonra ikinci hikayeye bağlanır. Ay ışığı hikayesi, köpekli adamın kitapta yazara anlattığı ilk hikayedir. Posta müvezzi ve yazar bir mektubu açarak okurlar. Köpekli adamın yazdığı hikaye her ikisini de şaşırtmaktadır. Kitap hakkında kendi aralarında bir tartışma içerisinde girerler. Yazar kendisini yaptığından dolayı suçlu hisseder. Köpekli adamı bulunur ve ona mektubu okuduğunu anlatır. Ancak köpekli adam hikayeyi okumalarına sevinir. Kitapta yer alan üçüncü hikayede Yorgiya adlı bir kız ortaya çıkmaktadır. Çeşmede su doldururken kovasında gördüğü bulut yüzünden son derece sevinçlidir. Bulutu mutlu bir şekilde evine götürür. Bu bulut Yorgiya'nın asla bulamadığı çocukluk mutluluğudur. Köpekli adam hikayesini tamamladıktan sonra ona bir gece aşık olduğunu dile getirir. Köpekli adamın hikayesine göre Yorgiya'ya aşık olan adam Ahmet Bey'dir. Kitabın dördüncü hikayesinde köpekli adam bakkal ve çiftlik kurma hayalini dile getirmektedir. Aynı zamanda bu hikayede kendisine bir iş kurmaya çalışan Ahmet Bey de dile getirilmektedir. Beşinci hikayede ise karidesçinin evinde Ahmet Bey ve Yorgiya buluşup bir aşk yaşamaktadır. Kitabın altıncı hikayesinde Yorgiya'nın mahallesi ele alınmaktadır. Mahallesini ve evini tanımak isteyen Ahmet Bey bu konuda bir adım atmaktadır. Ancak bu mahalle oldukça karışık bir mahalledir. Karidesçiler, barlar ve randevu evi gibi birçok farklı mekan bulunmaktadır. Kitabın yedinci hikayesinde bir delikanlının gördüğü kıza aşık olması ve onu takip etmesi ile gelişen olaylar ele alınmaktadır. Sekizinci hikayede ise korkunç bir pastane ele alınmaktadır. Son derece işlek pastaneye birçok farklı hayat kadını ve kabadayı gelmektedir. Kitabın dokuzuncu hikayesinde Elene ve Katina yer almaktadır. Katine yirmili yaşlarında bir kızdır. Mesleği ise pastacılık yapmaktır. Katina sayesinde köpekli adam ve Yorgiya tanışmıştır. Bu mahalle hakkındaki neredeyse her şey köpekli adama iyi gelmektedir. Kitabın onuncu hikayesinde Falcı Matmates Todori ortaya çıkmaktadır. Falcılık yaptığı mekandan korkularından dolayı çıkamamaktadır. Sürekli olarak fal baktıklarına evden onu kimsenin çıkarıp çıkaramayacağını sormaktadır. Onbirinci hikayede ise köpekli adamın ilk mektupları yer almaktadır. Sevgilisine mektupları ile içini dökmektedir. Yazmanın son derece yorucu bir iş olduğunu dile getirir. Köpekli adama göre düşünmek çok daha kolay bir iştir. Köpekli adama göre güzel düşünceler ile güzel cümleler kurmak kolaydır ancak bunları yazmak tam bir savaştır. On ikinci hikayede ise bir mektup ele alınmaktadır. Sevgilisinden gelen ayrılık haberine dayanamayan Ahmet Bey memleketine gitme kararı almıştır. Bu hikayede Ahmet Bey ve köpekli adam özdeşleştirilebilmektedir. Aslında köpekli adam tüm yaşadıklarını Ahmet Bey üzerinden hikayeye dönüştürmüştür. Kitabın on üçüncü hikayesinde yazarın kendisi konuşmaktadır. Kitabın on dördüncü hikayesinde tarih 1 nisanı göstermektedir. Ahmet Bey sevgilisinin mahallesine gider. Bir ağaca sırtını dayar ve sevgilisinin evini izlemeye başlar. Erik ağacı ile sanki sevgilisiyle konuşuyormuş gibi konuşur. Sevgilisine olan özleminden bahseder. On beşinci hikaye Mehmet Bey tarafından bakılmasını sağlar. Mehmet Bey, Ahmet Bey'in yakın arkadaşıdır. - Havada Bulut, Saik Faik tarafından 1951 yılında ele alınmıştır. - Birbirine bağlı 15 farklı hikayeden oluşmaktadır. - Kitap içerisinde yer yer eleştirel bölümler yer almaktadır. - Yazarın samimi üslubu ilk sayfalardan daha farkını hissettirmektedir. - Havada Bulut ilk kez, Büyük Doğu Dergisi'nde 22 Şubat 1946 5 Temmuz 1946 tarihleri arasında roman başlığı altında yayınlandı. - Abasıyanık'ın bu kitabın adını ilk olarak Kovada Bulut koyduğu bilinmektedir. ilk kez yayınlayan Büyük Doğu Dergisi'nde bir yanlışlık yapılarak Havada Bulut olarak yayınlandığı yolundadır. Hafif bir rüzgar, köpeğin sarı tüylerini, adamın sarılı beyazlı sert saçlarını oynatıyordu. Adamın yüzünde manalı hatlar vardı. Sevilmemişlerin, çok üzülmüşlerin, sarhoşların, bir zaman güzelken çirkinseyivermişlerin, okumuşların, hasılı iç rahatsızların yüzlerindeki ifade... Gözlerinin etrafında yedi sekiz çizgi, hayatında çok güldüğünü değil, yüzünü güneşe verip mavi gözlerini kıstığını ifade ediyor dersem, inanmalısınız!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hayat-hanim/", "text": "Fazıl: Edebiyat öğrencisidir. Yaşadığı zorluklar onun hayatın gerçekleriyle tanışmasına sebep olur. Hayat Hanım onun bu yolda en büyük şansı olacaktır. Hayat Hanım: Ellili yaşlarda olmasına rağmen alımlı, ismi gibi hayat dolu bir kadındır. En büyük zevki belgesel seyretmektir. Fazıl'la aralarındaki ilişkinin her ne kadar adını koyamasalar da sevginin katıksız halidir. Sıla: Edebiyat öğrencisidir. Fazıl'la farklı fakültelerde okumalarına rağmen yaşadıkları ortak güçlükler ve edebiyat onları bir araya getirir. İki sevgili, Sıla'nın yurt dışına gitmesiyle ayrılırlar. Ahmet Altan'ın, Hayat Hanım isimli romanı bir edebiyat öğrencisi olan Fazıl'ın babasının ölümünden sonraki yaşam hikayesini anlatıyor. Fazıl bunu bir gecede hayatım değişti sözüyle anlatırken, değişen duygu ve şartları yaşayanın sadece kendi olmadığını öğreniyor. Fazıl'ın değişen şartları, onun bugüne kadar hayatının kenarından geçen insanlarla şekillenecek ve onların yaşadıkları zorluklara kendisi de şahit olacaktır. Belirsizliklerin sarmalında kalan, toplum önyargıların özgürlükleri kısıtlayışını, ifade özgürlüğünün baskı altına alınışını birinci elden deneyimleyecektir. Yaşadığı ekonomik sıkıntılardan önce bu hayatların varlığından haberi yoktur. Romana ismini veren Hayat Hanım ile de bu sayede tanışır. İsmiyle müsemma olan bu kadın hayatın tüm gerçeklerinin farkında olan fakat buna rağmen yaşamına anlam katabilmeyi öğrenmiş bilge bir kadındır. Fazıl, İris Murdock'un aşk nedir sorusuna hiç tükenmeyecek birini bulmaktır cümlesinin karşılığını Hayat Hanım'da bulacaktır. Sevdiği kadınla bütün evrene bakışı değişen genç adam artık yaşadığı olumsuzluklara rağmen güçlü kalabilmeyi öğreniyordur. Edebiyat öğrencisi Fazıl, yaşadığı ekonomik sıkıntı nedeniyle yaşadığı yeri değiştirip bir hana yerleşir. Hanın diğer sakinleri işçiler, muhalifler, transseksüellerdir. Birlikte yaşadıkça onların yaşamlarına tanık olur. O güne kadar uzaktan baktığı, görmezden geldiği hayatları birinci elden deneyimleyecektir. Fazıl, yarı zamanlı bir bulduğu işte figüranlık yapmaya başlar. Orada asıl ismi Nurhayat olan Hayat Hanımla tanışır. Hayat Hanım orta yaşın biraz üstünde, alımlı bir kadındır. Fazıl, Hayat Hanımla zaman geçirdikçe, onun yaşamı olumsuzluklarıyla kabul eden, fakat bunların içinde mutlu olmayı becerebilen, çoğu zaman umursamaz, her olumsuzluğun içinde kendini mutlu edecek anı değerlendirebilen bir kadın olduğunu fark eder. Kişilikleri, eğilimleri, eğitimleri, beğenileri tümüyle farklı olmasına rağmen aralarında bir ilişki başlar. Fazıl'ın, fakültede karşılaştığı siyasal çalkantılara, han sakinleri de maruz kalır. Bunun için muhalif olmak yeterlidir. Arkadaşları, hocaları gözaltına alınırken, komşuları da bu nedenlerle teker teker fişleniyorlardır. Kendisi gibi edebiyat öğrencisi olan Sıla ile bu günlerde tanışırlar. Sıla varlıklı bir ailenin kızıyken, onun da bir gecede hayatı değişmiş ve tüm mal varlıklarına el konulmuştur. İki arkadaş benzer zorluklarla karşılaşmışlar fakat ikisinin de edebiyata olan tutkuları onları bir araya getirmiştir. Sıla, bu siyasal çekişmelerden kurtulmak için yurt dışına gitmeye karar verir. Bu hayallerine Fazıl'ı da dahil eder. İki kadının arasında kalan genç adam aynı zamanda gitmekle kalmak arasındaki ikilemi de yaşar. Hayat Hanım ona bugüne kadar tatmadığı duyguları, umutları tattırırken, Sıla onun hayalindeki kadındır. Hayat Hanım, Fazıl'ın Sıla ile olan birlikteliğini öğrendikten sonra sevdiği adamın yaşamından sessizce çıkar. Fazıl, Sılayla birlikte gitmekten vaz geçip, kalıp sorunu olduğu yerde çözmeye karar verir. Kahramanımız hayatına anlam veren, hiçbir kuralı tanımayan, onun taşıdığı tanrıçalığın sınırında yarattığı mucizeyi ancak hayat dolu kadın gittikten sonra anlayacaktır. Ahmet Altan'ın O benim sevdiğim kadın dediği Hayat Hanım hapishanede doğdu ve şimdiden edebiyat tarihinin unutulmaz karakterleri arasına girmeye aday. Avrupalı eleştirmenlerin büyük övgüsünü toplayan, 2021 Femina Yabancı Roman Ödülü ile 2021 Transfuge En İyi Avrupa Romanı Ödülü'nü kazanan Hayat Hanım, sizi bu olağanüstü kadınla tanıştırmakla kalmayacak, her şeyin çürüdüğü bir toplumda hayata tutunmaya çalışan insanların mücadelesine de ortak edecek. Herkesin lunaparklardaki atış poligonlarında duran kukla hedefler gibi bir vuruşla devrilip kaybolma ihtimaliyle yaşadığı günlerde, aşkın dönüştürücü gücüne yeniden inanacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hayatimi-kurtaran-savas/", "text": "Ada Maria Smith: Tam adını 11 yaşında öğrenen Ada, yumru ayak olduğu için annesi tarafından şiddetin her türlüsünü yaşayan bir çocuktur. İçindeki savaşçı ruhu ile büyük sıkıntıları çözülebilir hale getiren güçlü bir karakterdir. Jamie Smith: Altı yaşında bir çocuktur. Ada kadar olmasa da o da annesinden şiddet görür. Doğduğundan itibaren ablası onun tüm bakımını yapmış, onun yanında olmuştur. Yaşadığı şartlara rağmen vicdanlı bir çocuktur. Anne: Çocuklarını doğdukları günden itibaren ayağına bağ olarak gören birisidir. Ada'nın ayağındaki sağlık sorunun ameliyatla düzeleceğini bilmesine rağmen buna izin vermeyen bir annedir. Susan Smith: Çok sevdiği arkadaşının yasını tutarken onun himayesine verilen iki çocuk sayesinde yaşadığı bunalımdan çıkar. Birbirlerine verdikleri sevgi üçünü de iyileştirir. Dünyanın çehresini değiştiren İkinci Dünya Savaşı yaşanırken henüz on yaşındaki bir çocuğun, annesinin açtığı savaştaki mücadelesini okuyoruz. Küçük bir çocuğun sevilebilme umuduyla ayağındaki sağlık sorununa ve acılarına rağmen annesine yine de sığınma çabasını görüyoruz. Bir çocuk ailesinden başka kime güvenip sığınabilir ki... Ada, yaşının üstünde sorumluluklar alır ve bu kadar zorluğa rağmen altı yaşındaki kardeşinin bakımını üstlenir, hayatlarını değiştirecek çabayı gösterir ve bu büyük savaşı kazanır. Ada'nın da dediği gibi bu savaşı; cesur olduğu için, çok yorulmasına rağmen çalıştığı için ve korkmadığı için kazanmıştır. 1939 yılının ilk aylarında İkinci Dünya Savaşının henüz eşiğinde olan İngiltere bu buhran ile baş edebilmenin yollarını ararken, Ada, ayağındaki sağlık problemini bahane eden annesiyle tek taraflı bir savaş içindedir. Annesi ona fiziksel ve psikolojik şiddetin her türlüsünü uygular- hatta onun sokağa bile çıkmasına izin vermez. Bir odanın içinde tıkılıp kalan çocuk, kardeşi Jamie'nin küçük hatalarından dolayı bile cezalandırılır, böceklerle dolu bir dolaba kapatılır. Sandalyeye bağlanır, vücudu uyuşana kadar tutulur. Ada yürüyebilirse annesinin onu seveceğini düşünerek gizli gizli yürüyüş denemeleri yapar. Canı çok acısa da yerinden hiç kalkamayan çocuk artık ayakta durabilmeyi başarmıştır. Savaşın patlak vermesiyle Londra'daki çocuklar kırsal yerlere tahliye edilmeye başlar. Fakat Ada'dan utanan annesi onun gitmesine izin vermez. Sabahın erken saatinde henüz altı yaşında olan kardeşini de uyandırarak evden gizlice ayrılıp tahliye olacak çocuklara katılmayı başarırlar. Trenle süren uzun yolculuk sonrası çocuklar, onları savaş bitene kadar koruyacak yeni ailelere verilirler. Ne var ki Ada ve Jamie'yi kimse istemez. Bakımsız ve çelimsiz iki çocuk, Susan Simith adında yalnız yaşayan bir kadının yanına yerleştirilir. Susan, kısa bir süre önce en yakın arkadaşını kaybettiği için kendini hemen hemen yalnızlığa terk eden mutsuz bir kadındır. Çocukların ona verilmesini ilk önce istemez fakat kısa bir süre misafir edebileceği için kabul eder. İlk günden itibaren çocukların sağlıkları ve doğru gelişebilmeleri için elinden geleni yapar. Fakat iki çocuk, istenilmediklerini duydukları için uyum sağlayamazlar. Geri gönderileceklerinin korkusunu yaşarlar. Ada'nın ayağının ameliyat ile düzelebileceğini öğrenen Susan, ameliyat izni için annelerine aralıklarla mektup yazar. Çocuklar bunu, eve geri gönderilmek için yazıldığını düşünerek içten içe Susan'a hırçınlıkla tepki verirler. Susan, kaybettiği arkadaşının yerine iki çocuğu koyar, onlarla mutlu olup onlarla endişelenir. Yalnızlığını onlarla paylaşır. Susan'ın Midilli'si Butter, Ada'nın en iyi arkadaşıdır. Ona binerek, yürüyerek gidemeyeceği her yere gitmeye başlamıştır. Butter'ın tüm bakımını üstlenir. At eğitiminden anlayan komşularından yardım alıp binici eğitimi alır. Annesi onun okula gitmesini de engellemiştir. Susan, Ada'ya okuma yazmayı öğrettiği gibi, dikiş gibi el becerisi gerektirecek birçok şeyi de öğretir. Bu sırada savaş devam ediyordur ve Hitler; Norveç ve Danimarka'dan sonra Hollanda ve Belçika'yı da işgal eder. Ve İngiltere de artık bu tehditle baş başadır. Bulundukları köy havaalanına yakın bir sahil kasabası olduğu için bombalanma ihtimali yüksektir. Savaşın her anlamda hissedildiği bu zor günler de bütün köy halkı birlikte mücadele verirken, Ada ve Jamie'de boş durmaz onlara yardım ederler. Sığınakta olanlar bu günlerin en zorlarıdır belki de. Çünkü Ada, annesinin onu kapattığı dolabın travmasını her defasında yeniden yaşar. Susan'ın sabırla ve sevgiyle olan yaklaşımı iki çocuğu da aradıkları aile sıcaklığına kavuşturmuştur zamanla. İkisi de artık geri dönmeyeceklerini içlerine sindirdiklerinde birden annelerini karşılarında bulurlar. Hükümetin, çocuklara bakan kişiye belirli bir ücret ödenmesi gerektiğini duyan anne bu yüzden bir yıldır aramadığı çocuklarını almaya gelir. Susan'a hakaretler yağdıran kadın çocuklarını da bundan esirgemez. Zorla Londra'ya geri götürür. Ada'nın rahatlıkla yürüyebilmesini sağlayan kol değneklerini kırar. Eski kötü günler yeniden başlamıştır. Fakat Ada kararlıdır. Evde doğum belgelerini arayıp bulur. Kardeşini de alarak Susan'a geri döneceklerdir. Şehrin bombalanmasıyla sığınaklara inmeye çalışan iki çocuk karşılarında Susan'ı görürler. Susan onların ardından yola çıkmış, elindeki mektuplardaki adresler sayesinde yaşadıkları yeri bulmuştur. Bitlikte köye döndüklerinde Susan'ın evinin de hava saldırısında yıkıldığını görürler. Bilmeden birbirlerinin hayatlarını kurtarmışlardır. Çağdaş dünya edebiyatının en iyi kurgularından biri olan bu eser 22 dilde yayımlanmış, toplamda 45 ödüle aday olup 26 ödüle layık görülmüştür. - Newbery Onur Ödülü - Yılın En İyi Kitabı Ödülü Wall Street Journal - Yılın En İyi Kitabı Ödülü Kirkus Reviews - Yılın En İyi Kitabı Ödülü Publishers Weekly - Schneider Family Kitap Ödülü - Josette Frank Kitap Ödülü - Odyssey Kitap Ödülü - Onur Ödülü E. B. White Read Aloud - Judy Lopez Kitap Ödülü Ada, sakat ayağı sebebiyle ondan utanan annesi yüzünden yaşadığı odanın içinden bir kez olsun çıkmamıştır. Hayata dair hiçbir şey bilmez, kendini anlatacak kelimeleri bile bulamaz. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Londra'daki çocuklar kırsal yerlere tahliye edilirken kardeşi Jamie'yle birlikte evden kaçar ve hayatında yepyeni bir sayfa açılır. Hiç tanımadıkları bir kadının yanına, Susan'a sığınırlar, onun şefkatiyle iyileşip yaşama tutunurlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hayir/", "text": "Aysel: Hayır...'ın en önemli karakteri, tüm olayların etrafında şekillendiği Aysel Dereli'dir. Dar Zamanlar Serisinin ilk kitabı Ölmeye Yatmak'ın ana karakteri olan öğrencisi Engin'le yattığı için bir otel odasında 'ölmek için' uyuyan Aysel, Hayır... Neredeyse serinin ikinci kitabında görünmedikten sonra Hayır... İle bir kez daha merkeze döner. Engin: Ölmeye Yatmak'ta Aysel'in eşi Ömer'i aldattığı öğrencisi olarak karşımıza çıkan Engin, Hayır'ın Akşamüstü'nün en uzun ikinci bölümünde daha kapsamlı bir şekilde değerlendiriliyor. Siyasi görüşleri nedeniyle vatandaşlığından çıkarılan Engin, Avrupa'da Danimarka'nın Gentofte kentinde yaşıyor. Bir ruh sağlığı merkezinde gece bekçisi olarak çalışır. Sabah Akşam Gece Gün Doğumu An başlıklı beş bölümden oluşan romanın çoğunluğu Sabah ve Öğleden sonra bölümleridir. Birinci bölüm doğrudan romanın ana karakterine odaklanırken, Aysel, ikinci bölümde anlatıyı Engin üzerinde yoğunlaştırıyor. Üçüncü bölümde Aysel'in yazar arkadaşı merkeze alınır ve roman sadece birkaç sayfalık Gündoğumu ve An bölümleriyle sona erer. Hayır...'ın ana karakteri Aysel, ilk olarak Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar'ın ilk romanı olan Ölmeye Yatmak romanında yer alır. Aysel, kocası Ömer'i öğrencilerden Engin ile aldattır. Bunun etkisiyle bir otel odasında intihar etmeye karar verir, ancak aldığı ilaçları kusarak başarısız olur. Hayır... Bu olaylardan yıllar sonra Aysel'i yine yaşlı bir kadın olarak merkeze alır. Romanın ikinci bölümü olan Akşamüstü''nde ana karakter Engin'dir. Engin'in hayatının üzerinden yıllar geçmesine rağmen Aysel'i unutamamış ve onu derin duygularla sevmeye devam etmiştir. Engin'e ayrılan bölüm, Aysel ve Engin'in yıllar sonra Avrupa'da tanıştığı gün ve Engin'in Aysel'i telefonla arama çabası hakkındadır. Bu romanda önemli bir rol oynamasalar da Ömer, Tezel ve Ayşen Bir Düğün Gecesi'nin ana karakterleridir. Bu roman, Aysel'in yeğeni Ayşen'in düğünü hakkındadır, ancak Aysel romanda fazla yer almaz. Ailesinden ağır bir şekilde ayrılan Aysel, Ayşen'in düğününe gitmeyi reddeder. Bir Düğün Gecesi'nin merkezinde Aysel'in kocası Ömer ve ablası Tezel vardır. Ömer, Aysel ile evli olmasına rağmen gelin Ayşen'e karşı duygularını saklamaz. Hayatta hiçbir şeye inanmayan, her şeyi boş ve anlamsız gören Tezel, bu korkunç düğün macerasını alkol alarak atlatmaya çalışır. Tezel, Ayşen ve Ömer, Hayır...'da doğrudan yer almıyor. Ancak Aysel bu karakterlerle ilgili düşüncelerini sık sık paylaştığı için onların akıbetleri dolaylı olarak okuyucuya aktarılır. Ömer ve Aysel, Hayır...'ın başladığı noktada boşanır. Ömer'in, kocası Ercan'dan ayrılan Ayşen ile bir ilişkisi oldu ve ondan bir çocuğu olur. Romanın başındaki mektuplardan anladığımız kadarıyla Tezel İspanya'ya yerleşmiş ve burada yeni bir hayat kurmuştur. -Füsun Akatlı- -Semih Gümüş-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hayvan-mezarligi/", "text": "Louis Creed: Creed ailesinin babasıdır. Ludlow kasabası yakınlarındaki bir üniversitede doktor olarak çalışır. Ailesine çok bağlıdır. Rachell Creed: Louis'in karısıdır. Çok sık çocuklarla, çok sayıda ve ayrıntılı aile bağları vardır. Eileen : Creed ailesinin tek kızıdır. Gage : Creed ailesinin en küçük bireyidir. Konuşmayı ve yürümeyi yeni yeni öğrenmeye başlayan çocuktur. Jud Crandall: Kasabanın en tecrübeli ve en yaşlı bireyidir. Çok soğukkanlı bir kişidir. Ayrıca Louis'e kasabaya alışmasında ve hayvan mezarlığı ile tanışmasında yardımcı olur. Hayvan Mezarlığı, yeni taşındığı evde ailesiyle kutlama yaparken ölen küçük kızını geri getirmek için oğlunu eski bir mezarlığa gömen bir adamın hikayesi konu edinmiştir. Creed ailesi dört kişilik bir ailedir. Louis Creed, Rachel Creed, Ellie Creed ve Gage Creed. Dr. Louis Creed'in karısı ve çocuğu, yaşadıkları travmanın ardından sakin bir kasabaya taşınır. Taşındıkları gün eski komşuları Jud Crandall ile tanışırlar. Jud yakında aileyi bir evcil hayvan mezarlığına götürür. Kamyonlar sürekli olarak bölgeden geçmektedir. Geçen kamyonların hayvanları ezdiğini söyler. Komşusu olan yaşlı onu bu konuda uyarır. Church için, kedisi ve Gage, çocuğu. Louis kediyi kısırlaştırmak istemese bile, eğer kedi ezilirse kızının üzüleceğini düşünüyor. Bu sırada okulda çalışmaya başladı. Okulun ilk gününde Victor Pascow adlı bir gence araba çarpar. Hemen okulun dispanserine götürülür, ancak Pascow'un kafasında bir delik vardır ve ambulans gelene kadar ölecektir. Louis bunu fark eder. O sırada Pascow kendi kendine bir şeyler söylemeye başlar. Louis bu durumu günlerce aklından çıkaramayacak ama ilk günkü ilk hasta olduğu için bu durumla pek ilgilenmez. Yine de Pascow rüyasına girmeye başlar ve kendisini Evcil Hayvan Mezarlığı konusunda uyarır. Kısa bir süre sonra kedi ortadan kaybolur. Soğuk bir kış gecesi, Jud ve Louis kedinin cesedini bulur. Kedi donmuş, hatta yerinde kalmış. Louis kızının üzüleceğinden emindir ama yaşlı Jud onu geri getirmenin bir yolu olduğunu söyler ve tüm felaket böyle başlar. Jud'un daha önce aldığı mezarlığın ötesinde, eski kabilelere ait bir mezarlık vardır ve bu topraklara gömülenlerin diriltildiği görülmüştür. Kediyi buraya gömerler. 1 gün sonra kedi canlandı ama hareketlerinde değişiklikler var. Agresif olmayan kedi saldırganlaşmaya başlamıştır ve hareketleri anormaldir. Kısa bir süre sonra, Gage Creed yola koşar ve bir kamyon çarpar. Gage William Creed öldü. Louis Creed daha önce Jud'a Burada insanlar gömülü mü? diye sormuştur. Jud bir kez gömüldüğünü açıklar ve sonuçların kötü olduğunu belirtir. Louis Creed bu konuşmayı ve o mezarlığı düşünür. Jud'un ona söylediklerinden korkmuştur. Çünkü dönen kişi saldırgan ve acımasız bir şekilde geri dönmüştür. Yine de, Louis planlarını yapar. Gage'i oraya gömecek ve dirilirse oğlunu alıp kaçacak. Sonra Rachel'a ulaşacak ve sonsuza dek kimsenin görmediği yerlerde yaşayacak. Louis, oğluyla yeniden bir araya gelmek istiyor. Rachel ve kızını babasına gönderir. Oğlunu güçlükle mezarlıktan çıkarır ve hayvan mezarlığının ötesindeki kabile mezarlığına gömer. Eve döner ve uyur. Rachel babasının yanına gitmiştir ama şüpheleri yüzünden eve dönmek için bir araba kiralar ve yola çıkar. Rachel yolda iken Sabah, Gage döner. Gage ayrıca bir kedi gibi farklı şekilde döner. Önce kedinin yardımıyla Jud'u öldürür ve Rachel'ı beklemeye başlar. Rachel eve döndüğünde arabasında durur ve Jud'un evine girer. Bu sırada Louis uyanır. Jud'un evinin önünde tanımadığı bir araba görür. Pervasız. Yürürken çamurlu ayak izlerini fark eder. Gage'in geri döndüğünü anlar. Rachel evi dolaşır ve oğlunu bir kez daha görür. Ona sarılmak istiyor. Bu sırada Louis bir telefon alır. Babası Louis'i arıyor. Louis'e Rachel'ın bir araba kiraladığını ve geri döndüğünü söyler ve ayrıca Ellie'nin hasta olduğundan bahseder. Hastalanmadan önce Pascow çok geç olduğunu söyler. Louis telefonu kapatır ve yanına zehir alarak Jud'un evine koşar. Önce kediyi öldürür. Sonra eve girer. Yukarı çıkar. Karısı Rachel yerde kanlar içinde yatıyor. Oğlunun cesedi karısını öldürdü. Yakında oğlu görünür. Louis oğlunu kendi elleriyle öldürür ve evi yakar. Rachel'ı elleriyle kabile mezarlığına götürür ve kürek kullanmadan gömer. Saçları bir günde beyazladı. Onu gören hastaneden arkadaşı onun deli olduğunu düşünür. Romanın son sözünde Louis iskambil kartlarıyla oynarken Rachel evin arka kapısından eve girer ve ellerini Louis'in boynunda gezdirir. Topraklı ve gıcırtılı bir sesle Sevgilim der. Bu eseri beyazperdeye de aktarıldı. Film, bütün dünyada yankılar yaratmaya devam ediyor.Dr. Louis Creed ve ailesi eski kızılderili mezarlığındaki ruhların gazabına uğramışlardı... Bunun elbette nedenleri olmalıydı!...STEPHEN KiNG okurlarını, doğaüstü olaylarla bezenmiş heyecanların doruğuna götürüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hayvanlasan-insan/", "text": "Severine: Başkan Grandmorin'in evlat edindiği kızdır. Jacques: Cinayeti gören ancak sesiz kalan makinist. Roman, 19. yüzyılda Paris ile Le Havre arasındaki demiryolu hattında geçen bir suç ve aşk hikayesidir; İnsanın öldürme içgüdüsünü ve nasıl kötü bir makineye dönüşebileceğini anlatıyor. Hikayemiz, Başkan Grandmorin'in Paris'teki Le Havre tren istasyonunda ölümüyle başlıyor. Başkan çok gençken Severine adında bir kızı evlat edinir. Grandmorin Severine'in kocası Roubaud tarafından öldürülür. Karısıyla sohbet ederken, Ramboud, Severine'in ağzından kaçırıp karısının Grandmorin tarafından taciz edildiğini öğrenir. Bunu duyunca onu öldürmeye karar verir. O istasyonda şoför olan Jacques dışında kimse işlenen cinayeti görmez. Saygın ve tanınmış bir kişi olan Grandmorin'in ölümü herkesi derinden etkiler ve büyük bir tartışmaya da neden olur. Bu nedenle savcılar ve polis üzerinde büyük bir baskı vardır. Ancak Roubaud bu cinayeti saklamaya ve ondan kurtulmaya kararlıdır. Yargıçlar, ondan ve karısından şüphe duysalar bile, önemli bir kanıt bulamazlar. Üstelik bunu gören tek kişi olan Jacques hikayeyi anlatmak yerine sessiz kalmayı tercih eder. Böylece Roubaud ve karısı suçsuz bir şekilde kaçarlar. Roubaud, Jacques'in olayı gördüğünü ve onlara karşı konuşmadığını anlayınca, onunla arkadaş oldu ve böylece tek görgü tanığının ağzını sonsuza dek kapattır. Bu bölümden sonra olayları Jacques'ın gözünden okumaya devam ediyor. Jacques kendi başına yaşayan bir tamirci olarak görülse de kimsenin bilmediği bir sırrı vardır. İnsanları öldürme arzusu... Bunu en son Flore adında bir kızla birlikteyken hissetmiş ve son anda kendini engelleyerek neredeyse oradan kaçmıştır. Bu olaydan sonra kadınlardan daha uzak durur ve mesafesini korur. Ancak son zamanlarda, Ramboud ve karısıyla olan dostluğu sayesinde hayatında birçok değişiklik olmak üzere. Jacques ve Severine gizli bir ilişki yaşamaya başlarlar. İlk zamanlar çok nadir görüşen ikili, her geçen gün daha fazla vakit geçirmeye başladı ve dikkatleri üzerine çeker. Kısa bir süre sonra, Roubaud ilişkilerini öğrenir, ancak düşündüğünün aksine tepki vermez. Cinayetten sonra Ramboud çok değişir, sürekli kumar oynamaya başlar ve aynı zamanda Severine'e olan aşkı da ortadan kaybolur. Belki de bu yüzden karısının ve yakın arkadaşının ilişkisi hakkında sessiz kalmayı seçmiştir. Severine ve Jacques bu sessizlikten güç alarak daha fazla görüşmeye başlarlar. Ancak bir süre sonra bu onlara yetmez. Çift evlenmek ve her anını birlikte geçirmek ister. Ancak bunun önündeki engel yine Severine'in kocası Roubaudur. Severine, sevgilisini ondan kurtulmaları gerektiğine ikna eder. Ancak bu girişim başarısız olur. Bu arada ikilinin gizli aşkı birçok kişi tarafından fark edilmeye başlanır. Bunlardan biri, Jacques'ı her zaman seven Flore'dir. Flore ikisinin aşık olduğunu görmeye dayanamaz. Onlara olan kıskançlığı ve nefreti her geçen gün artarak devam etmektedir. Sonunda onları öldürmek için planlar yapmaya başlar. Hep aynı güzergahta çalışan Jacques, trenin önüne bir engel koyarak kaza yapmasına neden olacaktır. Bunun için Severine'in de trende olduğu bir zamanı seçer. Tam da düşündüğü gibi oldu ve tren büyük bir kaza geçirir. Jacques kazadan ağır yaralarla kurtulurken, sevgilisine en ufak bir çizik dahi alamamıştır. Bu Flore'u çok kızdırır. Aynı zamanda Jacques'in ölümüne kendi elleriyle sebep olmaktan da kendini alamaz. Daha fazla dayanamayarak aynı tren raylarında intihar eder. Bu arada, Flore'un düşüncelerine karşı Jacques yavaş yavaş iyileşir. Severin ona bakar. Bu süreçte kaldıkları evdeki hizmetçinin Severine'e karşı hisleri olduğunu anlar ve onu gizlice izler. Severine ile bu konu hakkında konuşmak istiyor ama ilişkileri konusunda umutsuzluk içinde. Jacques'e tekrar birlikte bir gelecek görmediğini ve her şeyin eskisi gibi olabilmesi için kocasının ortadan kaldırılması gerektiğini söyler. Adam sonunda direnemez ve teklifi kabul eder. Yakında cinayeti planlamaya başlarlar. Severine, kocasına gelmesini yazacak ve onlar da olay yerinden ayrılacaklar. Bu sayede kimse onlardan şüphe duymayacaktır. Planlarınızı gerçekleştirmenin zamanı gelir. Severine ve Jacques birlikte Roubaud'un treninin gelmesini beklerler. Tam o sırada Severine, Jacques'e yaklaşır ve ona sarılmaya başlar. Aynı arzu Jacques'ta da görülür. Severini'yi öldürmek ister. Artık kendini tutamaz ve Roubaud'u öldürmek için hazırladığı bıçakla Severine'in kalbini bıçaklar. Kadını kanlar içinde bırakarak oradan kaçar. Tam o sırada kahya, Severine'i gözetlemek için eve yaklaşır. Birden birinin kaçtığını fark eder. Kısa bir süre sonra tuhaflığı fark ederek eve girer ve sevgilisini kanlar içinde bulur. Bunu gören kocası da şoktadır. Bu olayın üzerinden 3 ay geçer ve hakimler bu cinayeti çözmek için dava açarlar. İşlenen cinayetin sadece iki zanlısı vardır. Roubaud ve kahya. Jacques ise herkesi onun masum olduğuna ikna eder. Onlara göre Severine'i bu kadar seven biri onu asla öldüremez. Öte yandan yargıçlara göre Roubaud ve Hizmetkarın öldürmek için sebepleri vardır. Roubaud, karısının mirasını Grandmorin'den devralmak ister ve hizmetçi Jacques ve Severini'yi kıskanır. Bu yüzden ikisi işbirliği yapar. Aynı zamanda yargıçlar bu cinayet ile Grandmorin cinayeti arasında bağlantı kurmuş ve onları bu iki suçtan dolayı cezalandırmaya karar vermiştir. İnsanlar onlar için ölüm cezası ister. Roubaud masumiyetini asla kanıtlayamaz. Sinirleri daha da kötüye gider. Grandmorini öldürüldüğünü ve bunun bir kıskançlık cinayeti olduğunu kabul eder, ancak kimseyi ikna edemez. Onlara göre Grandmorin'i kıskançlıktan öldüren bir kişi, karısının sevgilisi olduğunu bilir ve buna sessiz kalamaz. Sonunda onları suçlu bulurlar ve onları süresiz ağır çalışmaya mahkum ederler. Bu sayede Jacques derin bir nefes alır. İşine ve eski hayatına geri döner. Ama kötü şans asla durmaz. Bir gün, sefer sırasında, işe sarhoş gelen bir arkadaşıyla tartışır. Kavga sırasında ikisi de raylara düşer ve hayatları sona erer. Emile Zola (1840-1902): Natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Zola, romancının olayları bir izleyici gibi kaydetmekle yetinmemesi, kişileri ve tutkularını bir dizi deneye tabi tutarken, duygusal ve toplumsal olayları da bir kimyacı gibi ele alması gerektiğini savundu. Zola içinde yaşadığı eski dünyanın yıkıntılarını inceledi, gelecekteki bir dünyanın olgularını saptamaya çalıştı. Bu niyetle yirmi iki yılda yazdığı yirmi romandan oluşan Rougon-Macquartlar dizisi başta olmak üzere çok sayıda büyük eser verdi. İkinci İmparatorluk Dönemi'ni anlatan bu dizinin on yedinci kitabı Hayvanlaşan İnsan 1890'da yayımlandı. Roman 19. yüzyılda Paris ve Le Havre arasındaki demiryolu hattında geçen bir suç ve aşk hikayesidir; insanın öldürme içgüdüsünü ve nasıl bir kötülük makinesine dönüşebileceğini anlatır. Zola'nın, eşsiz gözlem gücüyle endüstrileşmenin beraberinde getirdiği kasvetli, yıkıcı ve ilkel arzuları deşifre ettiği bu roman defalarca sinemaya da uyarlanmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hazan/", "text": "Ayşe Kulin'in elimizdeki bu otobiyografik romanı; Veda, Umut, Hayat, Hayal, Hüzün ve en son olarak da bu eseri Hazan ile son bulan yazarlık hayatının anılarını kapsayan romanlarının sonuncusudur. Yazar eserinde, yazdığı romanların başlangıç hikayeleri ile beraber onları yazmaya iten nedenlerin yanı sıra araştırmalarıyla gelecek nesillere ışık tutacak bir belge niteliğindedir. Dünya ve ülke gündeminin öne çıkan gelişmelerinin yazarın gözünden değerlendirildiği, objektif ve samimi bir çözüm arayışı ile beraber ortaya koyduğu bir eserdir. Okuyucu romanın içeriğiyle kah anıların soğuk rüzgarlarında savrulacak, kah günümüzün bizatihi gerçekleriyle yüzleşecektir. Dolu dolu, tek bir nefeste okunacak nadide eserlerden. Ayşe Kulin geçirdiği zor bir ameliyat sonrasında kendisini, dünyayı ve ülkemizi etkisi altına alan COVID 19 salgının içinde bulur. Yazarın da deyimiyle o salgın Kovid 19 ise kendisi de Ayşe K 79dur ve bu zor günlerde geçecektir. Belirsizliğin hakim olduğu bu günlerde, hayatının anlamı olarak gördüğü yazarlık bir müddet sekteye uğrar. Yazmak için beklediği ilham bir türlü gelmez ve yazamaz. Yaşanılan bu mutsuz günler, eserde yazarın hem öz duyumlarının, hem de dönem Türkiye'sinin bir otopsisi niteliğindeki çıkarımlarının ilhamı olacaktır. Bu süreçte, başarılarla ve ödüllerle dolu geçmiş hayata yapılan yolculuklar onun için bir nevi terapi niteliğindedir. Yazmış olduğu bu otobiyografisinde, ülkenin toplumsal gerçeklerini, kendi yaşamının sağduyusu ile sentezleyip okuyucuya nazik fakat etkili bir dille ortaya koyar. Tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi siyaset dünyasının ne sağında ne solunda durmadan, tarafsız kalarak yaptığı araştırmaların gerçekliğiyle yön bulan yazar, dönem siyasetleri tarafından yok sayılmaya çalışılır. Dünya görüşü kişiliğinin temel bir parçası olduğu için yazdıkları yuvarlak değil de köşelidir. Bu yönünü yansıttığı eserleriyle sayısız ödüller ile beraber akabinde katıldığı etkinliklerin anıları da ebetteki okuyucunun dikkatini çekecektir. Yazdıkça geçmiş Türkiye'sinin kuramsal sorunlarının nasıl bir kartopu gibi büyüyerek bu yıllara geldiğini, görsel ve sosyal medyanın toplum üzerindeki olumsuzluklarını işaret ederek net bir şekilde eleştirir. Yaşananlara bir de sevdiği dostlarının ölüm haberleri eklenince mutsuzluğu katlanır. Geçmişe sığındığında yazmak keyifliyken, ülke gündemindeki sarsıcı gelişmeler yazarın umutlarını tüketir. Romanını bitirmek için beklediği gelecek mutlu haber yine bir yazar arkadaşından gelecektir. Hüzünle akraba olan bu sözcüğün bir başka anlamı özlem ve ayrılık mevsimi... bir diğeri sararıp solmuş, eski canlılığını kaybetmiş kimse. Kimi tanımlarında kendimi bulduğum bu kelimeyi çok sevdim ve madem ben de sonbahar mevsimindeydim ömrümün, HAZAN ile siz bir yaz günü buluşacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/henuz-on-yedi-yasinda/", "text": "Ahmet Efendi: iyi bir eğitim almış kişi. Randevu evlerine karşı ancak zorunlu kaldığı için gitmiş ve fuhuşla mücadele eden biri haline gelmiştir. Kalyopi: Ailesi tarafından fuhşa zorlanan Rum kadındır. Hulusi Efendi: Hayatın zevk tarafına bakan bir mirasyedi tipidir. Ahmet Efendi'nin arkadaşıdır. Roman, talihsizlik sonucu bir flörtevine düşen on yedi yaşındaki Kalyopi'nin mutlu sonla biten hikayesini anlatır. Romanın kahramanları arasında yer alan Ahmet Efendi ve Hulusi Efendi yakın arkadaşlardır. Bir gece birlikte tiyatroya giderler. Ancak tiyatrodan sonra şiddetli yağmur nedeniyle eve dönemezler ve yakınlardaki bir randevu evine giderler. Randevu evinde Ahmet Efendi'nin huzuruna on yedi yaşında bir kadın getirilir. Bu kadın Kalyopi'dir. Ahmet Efendi, Kalyopi'nin küçük yaşta randevu evine nasıl düştüğünü merak eder ve Kalyopi'nin hikayesini öğrenmek için günlerce normalde gitmeyeceği randevu evine gider. Ahmet Efendi bu sayede Kalyopi'nin güvenini kazanır. Kalyopi, Ahmet Efendi'ye ailesinin maddi sıkıntı içinde olduğunu ve ailesine yardım etmek için randevu evine düştüğünü ve borçları nedeniyle ayrılamayacağını söyler. Ahmet Efendi, onu bu hayattan kurtarıp topluma kazandıracağına söz verir. Kalyopi Ahmet Efendi sayesinde randevu evinden kurtulur. Kurtuluşundan 8 ay sonra Rum uşağıyla tel duvaklı gelin olarak evlenir. Tercüman-ı Hakikat'te tefrika edildikten sonra 1881'de kitap halinde yayımlanan Henüz On Yedi Yaşında, fuhuş hanede çalışan 17 yaşında Kalyopi adlı Rum bir genç kızın hikayesini anlatır. Ahmet ve Hulusi adında iki arkadaş beraber tiyatroya gittikleri bir akşam şiddetli yağmur dolayısıyla evlerine dönemezler. Bu vesileyle kalacak yer ararken biraz da zorunluluk gereği bir genelevde kalırlar. Buradaki hayat, burada yaşayan insanlar özellikle Kalyopi, Ahmet Efendi'nin ilgisini çeker ve sadece hikayesini dinlemek amacıyla buraya gidip gelmeye başlar. Tek istediği onu buradan kurtarmaktır. Ahmet Mithat Efendi, Kalyopi'nin hikayesi özelinde Batılılaşmayla Avrupa'dan geldiğini düşündüğü fuhşu toplumsal bir mesele olarak değerlendirir ve eserde bu problem için çözüm yolları arar. Önceki aktarmalardan farklı olarak bu yayında, romanın dili ve üslubunda herhangi bir sadeleştirme yoluna gidilmemiştir. Romanın önceki neşirlerinden farklı olarak günümüz okuru için yabancı sayılabilecek kelimelerin anlamları ile bazı özel isimlerle ilgili açıklamalar dipnotlarda verilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hep-o-sarki/", "text": "Münire: Yakup Kadri'nin Hep O Şarkı adlı romanının yazarı olmasının yanı sıra romanın anlatıcısı ve ana karakteri olarak sunulmaktadır. Yakup Kadri'nin kullandığı üstkurmaca teknikleri sonucunda okuduğumuz metnin Münire Hanım'ın roman yazma girişimi olduğu izlenimi yaratılır. Bütün hayatı Cemil Bey'e olan aşkı ekseninde ilerleyen Münire, otuz beş yıldır Cemil Bey'in aşkıyla yanmaktadır. Cemil Bey: Gençliğinde komik, etkileyici, kibar ve yetenekli bir adam olan Cemil Bey, Münire'yi kendisine aşık edebilecek bir karakter olarak karşımıza çıkar. Münire, kendisini davranışındaki nezaket, giyimindeki zarafet sayesinde yüzlerce ve binlerce insandan kolaylıkla ayırt edilebilen bir adam olarak tanımlıyor. Hatta Münire'nin babası Faik Paşa'nın kızını Cemil'e vermemesinin asıl sebebinin Cemil'in kadınlarla arasının çok iyi olduğu rivayet edilir. Ruknettin Bey: Romanda Cemil Bey dışında en önemli erkek karakter Münire'nin zorla evlendirildiği Ruknettin Bey'dir. Babası Osmanlı Devleti'nde Şeyhülislamlık statüsüne yükselen şımarık ve çocuksu bir adam olarak nitelendirilen Ruknettin Bey, bazen babasının unvanına atıfta bulunularak Küçük Molla Bey olarak tanıtılır. Şahende Hanım: Faik Paşa'nın kız kardeşi ve Münire'nin halasıdır. Şarkı söylemeyi ve sosyal hayatı çok seven Şahende Hanım, yeğeni Münire'ye hem fiziksel hem de duygusal olarak çok benzer. Münire, 50 yaşını aşmış, hayatının geri kalanına bakarak yaşayan ve hayatını görünmeyeni düşünerek geçiren bir dul; Hep O Şarkı pişmanlıklar hakkında hüzünlü bir aşk romanıdır. Yakup Kadri, bu romanda olayları yalnızca bir kadın karakterin birincil bakış açısından anlatır. Münire, romanı yazarken artık yaşlı bir duldur. Romanda kendi hayatını anlatır ancak hayatı boyunca aşık olduğu ve hiç tanışmadığı Cemil Bey ile aralarındaki aşktan ibarettir. Münire, 50 yaşını aşmış, hayatının geri kalanına bakarak yaşayan ve hayatını görünmeyeni düşünerek geçiren bir dul bayandır. Yazar, yalı ve konakta iyimser, köşkte ise daha karamsar olayları aktararak köşk ve konak kavramlarına atıfta bulunur. Bu açıdan Kiralık Köşk kitabına ilk selamını verir ama son işareti değildir. Cemil Bey'i üçüncü kez romanla tanıştırırken, romanın başlangıcında İstanbul'un değişen yüzünü anlatmak için seçilen simgeler olan değişen İstanbul'u anlatmak için redingottan bahseder. Aynı şekilde Münire'nin halası vasıtasıyla Nur Baba'daki Bektaşi hayatına atıfta bulunur. Osmanlı Devleti'nin önde gelen paşalarından Faik ve Hakkı Paşa'nın aileleri, Emirgan'daki yazlık konaklarında tek bir aile gibi yaşarlar. Çocukluğunda Hakkı Paşa'nın oğlu Cemil ile Faik Paşa'nın aynı zamanda romanın anlatıcısı olan kızı Münire arasında bir aşk başlar, ancak Faik Paşa yakın arkadaşlıklarına rağmen evlenmelerine izin vermez. Cemil'e büyük bir aşk besleyen Münire, zorla evlendirildiği Rüknettin Bey ile mutsuz bir hayat yaşamaya başlar. Şeyhülislam'ın oğlu Rüknettin Bey'in kendisini aldattığının anlaşılması Münire için bir kaçış yolu olur ve evliliğinin son yıllarında yazışmaya ve görüşmeye başladığı Cemil Bey ile ilişki yaşamaya başlar. İlişkilerinin bu ikinci evresinde halası Şahende'nin yardımını gören Münire, Cemil ile Kanlıca'daki evinde sürekli görüşmeye başlar. Ancak bu mutluluk uzun sürmez. Münire'ye duyduğu aşk yüzünden bir padişahla evlenmeyi reddeden Cemil, padişahın emrine uymadığı için babasıyla birlikte sürgüne gönderilir. Cemil Bey'in yokluğunda yirmi beş yıl mutsuz bir hayat yaşayan Münire, bu süre içinde aile hayatının dağılmasına ve İstanbul'un değişmesine de tanık olur. 93 Harbi ile birlikte ailesi giderek fakirleşir, annesi ve babası ölür ve halası Şahende ile rutin bir hayat sürmeye başlar. Bu inziva hayatı Cemil Bey'in yıllar sonra İstanbul'a dönmesiyle kesintiye uğrar. Ancak aşkına kavuşamaması, sürgün yılları ve istemediği bir evlilik Cemil Bey'i güvensiz, yorgun, zavallı ve üzgün yapar. Münire, bunca yıldır büyük bir aşkla sevdiği Cemil Bey'i tanıyamaz. Üstelik onu bu halde görmek, hayatının geri kalanını bu aşkın açık hatırası ile yaşama ihtimalini ortadan kaldırır. Ömrünü böyle mutsuz geçirmiş, elli yaşına yaklaşan ve hayattan hiçbir beklentisi olmayan Münire, bu durumu gördükten sonra yaşadıklarını roman olarak yazmaya karar verir. Hep O Şarkının metni Münire tarafından yazılan bu eser olarak sunulmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun romanları arasında ayrı bir yere sahip olan 'Hep O Şarkı', sıradan bir aşk hikayesi gibi görünmekle birlikte olayların geliştiği ortam içinde romancının daha önce yazdığı eserlerden izler, belirtiler taşır. Kiralık Konak'ta dile getirilen konak yaşamındaki çöküşün değişik bir dille anlatıldığı 'Hep O Şarkı 'da dönemin toplumsal değişimleri söz konusu edilirken; basit, sıradan öykülerin ardındaki insanların psikolojisi ustalıkla anlatılır. 'Hep O Şarkı' bu yanıyla Yakup Kadri'nin en usta romanlarından biri olarak nitelendirilmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hepimiz-kardes-olacagiz/", "text": "Ritchie: Çocukluğunda abisi Wener ile kıyaslanan mutsuz bir çocukluk geçiren birisidir. Abi ile taban tabana zıt görüşleri olan liberal bir karakterdir. Werner: Kendini düşünen, bildiğini okuyan birisidir. Kardeşine bile şantaj yapabilecek kadar ruhu kötü birisidir. Kardeşine hazırladığı ölüm planına kendisi kurban gider. Delacorte: Sinir Hastalıkları Uzmanı doktor, toptan öldürme işini yapacak genç asistanları yetiştirir. Cani yürekli birisidir. Lillian: Maceraperest, dikkat çekmeyi seven, kendi benliğinin dizginlerini tutamayan, içgüdüsünün analizini yapamayan, birine bağlanmak isteği olan birisidir. Minski: Yahudi asıllı olduğu için toplama kaplarında eşi ve kendisi işkenceye maruz kalan birisidir. Ortağı Ritchie' nin zor zamanlarında yanında olur. Alle Menschen werden Brüder yani Hepimiz kardeş olacağız dizininden alır. Romanda İkinci Dünya savaşı Almanya' sının öncesinde ve sonrasında yaşananlar konu edilmiş. Nazi Almanya'sının uyguladığı ırkçı politikayla paralel giden Yahudi soykırımı ve bu caniliğe karşı çıkan taraflara karşı işkence ve cinayetler, dönemin sosyo-politik yapısını ortaya koyar. Aynı zamanda savaşın sıçradığı ülkelerde de acı ve savaşın yarattığı travmalar tüm dehşetiyle hissedilmektedir. İkinci dünya savaşı, tarihin en çok can kaybına sebebiyet veren savaşı olarak da tarihe geçer. Simmel diğer romanlarında olduğu gibi, bu romanında da dönemi yaşatmıştır. Aynı zamanda kendisi de Yahudi asıllıdır ve savaş döneminde ailesinin hemen hemen yarısını bu nedenle kaybetmiş birisi olmasına rağmen önyargısız olarak savaşın insan psikolojisi üzerinde yaptığı etkiyi ustalıkla romanlarına yansıtmıştır. Hepimiz Kardeş Olacağız isimli eserinde savaş sonrasında toplum içine gizlenmiş olan savaş suçluları Nazilerle başı belaya giren tükenmiş bir yazarın başından geçenler romanlaştırılmıştır. Karakterler çoğunlukla zor durumda kalmış, çaresiz insanların profillerini resmeder. Romanda geçen Nazi yanlısı bir abi ile hümanist bir kardeşin fikir ayrılıkları, dönemin Nazi Almanya'sının bir nevi portresini ortaya koyar. Soykırıma destek verenlerle, sağduyulu insanlarınkendi aralarında verdikleri mücadele çarpıcı şekilde ortaya konur. İki kardeşin aynı kadına aşık olup verdikleri üstünlük kavgası, Naziler ile liberallerin arasındaki mücadele ile örtüşmektedir. Romanın ana kahramanı Ritchie ortağı Minski ile birlikte bir gece kulübü işletmecisi, sessiz sakin kendi halinde bir adamdır. Sıradan bir günün gece yarısı gelen bir telefonla hayatı bir anda alt üst olur. Eski sevgilisi Lilian'ın ölmek üzereyken ondan yardım istemesiyle büyük bir keşmekeşin de içine bilmeden girdiğini çok sonradan anlayacaktır. Lilian ile başta sanıldığının aksine intihar etmemiş, birileri tarafından zehirlenmiştir. Aslında hedef kadının o dönem birlikte yaşadığı Profesör Delacorte'dir. Sinir Hastalıkları uzmanı olan Profesör savaş yıllarında mesleğini kötüye kullanmış, binlerce insanın ölümüne neden olan Alman Reich'ının en azılı katillerinden birisidir. Savaş suçlusu olarak firarda olan doktor, tüm aramalara rağmen izini kaybettirir... Ta ki bu gizemli zehirlenme olayı yaşanana kadar. Doktorun evinde yapılan aramalarda en dikkat çekici unsur, Ritchie'nin kendisinin de ilgilendiği, Beethoven' in dokuzuncu senfonisinin dördüncü partisyonunda eksik olan Hepimiz Kardeş Olacağız sözüdür. Ritchie olayın içine girdikçe, bu cümlenin bunun bir parola olarak kullanıldığına şahit olacaktır. Delacorte yakalandıktan sonra eski savaş suçlularını afişe edeceğini söyleyerek diğer ex-Nazileri tehdit eder. Kahramanımızın abisi Warner yazdığı kitaplarla savaş döneminde halkı provoke ederek ün kazanmış, buna rağmen savaş sonrası kendini gizlemeyi başarmış Nazilerden birisidir. Kendisi de bir yazar olan Ritchie'nin kreatif tükenmişlik yaşadığı bir dönemde Werner, kardeşinin yerine bazı kitaplar yazmış ve Ritchie'nin adına yayımlattırmıştır. Delacorte'nin tehditlerinden sonra Werner kardeşine şantaj yapar. Sahtekarlıkla suçlanmaktan korkan kahramanımız tamamen karşı olduğu halde etnik temizliğe katılmış birine yardım etmek zorunda kalır. Profesörün Ritchie'nin de yardımı Naziler tarafından hapisten kaçırılmasından sonra Ritchie; Werner, Lillian ve Delacorte üçlüsünün takibini bırakmaz. Ritchie takibini Kahire'ye kadar sürdürür. Her ne kadar Werner'le olan mücadeleyi kazansa da hapisten kurtulamaz. Yalnız neşeli insanların hayat ağacı yeşerir. - Türkiye de 12 Eylül ihtilalinin peşinden gelen düşünceyi kısıtlama dönemi, solcu düşüncelerin, yazar ve gazetecilerin tutuklanması, ömrü boyunca düşünce özgürlüğü ve haksızlığa karşı savaşmış Mario Simmel ' e eserlerinin Türkiye de basılmasına izin vermeme kararı aldırtmış. Ta ki 2008 yılına gelindiğinde bu inadından baz geçene kadar. - Hepimiz Kardeş Olacağız romanı Türk okuyucusuna sunulduğunda büyük beğeni toplamış. Ne var ki günümüzde yeni basımları olmadığı için ancak sahaflardan temin edilebilir. İkinci Dünya savaşı Almanya' sının öncesinde ve sonrasında yaşananlar anlatılmış. Nazi Almanya'sının uyguladığı ırkçı politikayla paralel giden Yahudi soykırımı ve bu caniliğe karşı çıkan taraflara karşı işkence ve cinayetleri gözler önüne sermiş."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/her-gece-bodrum/", "text": "Cem: Yirmi yedi yaşında, kendini çirkin bulan romanın ana kahramanı ve anlatıcısıdır. Murat: Cem ile tatile gelmiş ama kendine ayak uyduramadığı için Cem'i yalnız bırakan kişidir. Emine: Kerem'e ilgi duymuş ancak karşılık bulamayan Otuz yaşında bir kızdır. Katherine: Ahmet'in mektup arkadaşlığı yoluyla tanıdığı İngiliz sevgilisidir. Bodrum'a tatile gelen bir grup gencin yaşadığı hayal kırıklıklarını, orada aradıklarını bulamayınca zihniyetlerinde ve hayata bakışlarında meydana gelen değişiklikleri konu alıyor. Roman, metropollerde yaşayan ve tatile gelen kentli gençlerin uyumsuzluk ve uyumsuzluklarını anlatır; karakterlerinde başlayan değişim ve dönüşümler; tatil sevgisini ve dönemin siyasi sıkıntılarını gözler önüne seriyor. Roman, kalabalığın içinde sevgi ve dostluk bulamayan kişilerin iç sıkıntılarını ve bunalımlarını aktarmak için yazılmış, aydın dünyasını eleştirmedeki başarısıyla üzerinde durulan ve tartışılan bir eserdir. Romanın kahramanları, ıssız bir ortamda tatil yapmak için Bodrum'a gelen İstanbullu bir grup gençtir. Cem, Murat, Tarık, Kerem, Emine gibi bu kahramanların hepsi farklı hassasiyetlerde, başka çelişkilerde, başka özlemlerde. Limana demirlemiş Kirke teknesinde zengin, dul, özgür Betigül, esrar aşığı ve belirsiz bir geçmişi olan Haydar ile birlikte yaşamaktadır. Fetişist eğilimler gösteren Kerem de yanlarındadır. İlk üç genç bu üçüyle arkadaş olur. Ardından Cem ve Murat'ın arkadaşları Ahmet, otuz iki yaşındaki bekar ablası Emine ve İngiltere'den mektup arkadaşı Catharine ile birlikte gelir. Büyüyen dostluklar bir dramı da alevlendirir. Betigül ile Cem arasında cinsel bir ilişki kurulur. Emine ise Kerem'e çok samimi bir ilgi duymaktadır. Catharine yerel geleneklere uyamaz ve Tarık içe dönüktür ve etrafındakiler tarafından saf olarak tanımlanır. Betigül, Cem'i bırakıp Murat'a yaklaştı. Kerem'den duygusal bir yanıt alamayan Emine, iki günlük Bodrum deneyiminin ardından hayal kırıklığına uğrar ve gizlice kasabayı terk eder. On beş günlük bir tatilin sadece üç gününü anlatan roman, Cem, Murat ve Tarık'ın İstanbul'a dönüşüyle son bulur. Tamamen kendi kendine konuşma tekniğine dayanan bu dönüş sahnesinde Cem, içsel hassasiyetlerinden uzaklaşır ve Murat, yönü ne olursa olsun, gerçek kalıcılığın aşk olduğunu anlar. Roman, dönemin toplumsal koşullarının insanları özgürce seçim yapmaktan alıkoyduğu ve asıl olanın kişinin kendi duyarlılığını takip etmesi olduğu inancı üzerine inşa edilmiştir. Her Gece Bodrum, çağdaş Türk edebiyatının temel romanlarından biri... Edebiyatımızın en büyük ustalarından Selim İleri'yi geniş okur kitleleriyle buluşturan bu eser, yazıldığı günden beri tazeliğini yitirmedi, her kuşak tarafından yeniden keşfedilip okundu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hicbir-ask-hicbir-olum/", "text": "Boşanmak üzere olan ve yeni bir hayata adım atmak üzere olan Simden ve dolu dolu yaşayan ama ölümün eşiğinde yalnız ve umutsuz kalan Sara; varlık ve ölüm ekseninde hem kendilerini hem de birbirlerini yeniden sorgulamaları konu ediniyor. Halise, annesi tarafından yok sayılan bir çocuktu. 18 yaşında tanıştığı David, hayatının kırılma noktası olur. Tatlı sözlerine, gelecekte olacaklara dair sözlerine inanır. Birlikte Amerika'ya gideceklerdi ve Alice ünlü bir şarkıcı olacaktı. Üniversiteye gitmesine bile gerek yoktu. Gerçekten isteseydi, bir müzik okuluna kaydolabilirdi. Her şey yoluna girecek. David onu terk edip Amerika'ya tek başına dönene kadar. Halise sabah kalkıp güzel bir makyaj yapar. Bavulunu toplar ve aynı evde oturan teyzesine üniversiteye gitmek için İstanbul'a gittiğine dair bir not yazar. Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle evden çıkar. Vapurda Çetin adında biriyle karşılaşır. Halise'nin ne dediği pek umurunda değildir. Evleneceklerini, bir çocukları olacağını nereden bilebilirdi? Kızı Simden üç yaşındayken Halise hiçbir şeyden memnun değildi. Simden'le ilgilenmek, evle ilgilenmek, Çetin'le uğraşmak ona ölüm gibi geliyordu. Evin içindekilerin özgürlüğüne el koyması yetmezmiş gibi, dışarıdakiler de ona baskı yapıyordu. Daha fazla dayanamayacağını anlayınca kendini öldürmeye karar verdi. Bu girişim başarısız olur. Çetin, ondan boşanmak istediğini ve evliliklerini bitirdiklerini söyler. Simden'e babaannesi de bakar. Sara, Çetin'den ayrıldıktan sonra Fehim ile tanışır. Fehim ilk başta bir daha ağzına alkol almayacağını söylese de daha sonra neredeyse komaya girene kadar içmeye başlar. Sara ondan bıkmıştır. Gidecek bir yeri olsaydı, bir saniye bile beklemez. Derken karşısına Suat Bey çıkar. Bir akşam beraber yemek yer ve ardından Suat Bey'in evine giderler. Daha sonra evlenmeye karar verirler. Suat Bey'in tavsiyesi ile adını Sara olarak değiştirmiştir. Halise bir köylü ismi olduğu ve Alice de fazla ısrarcı olmadığı için Sara en iyisidir. Yirmi beş yaşındaki Sara, özgür olmak için yoksulluğu ve sıradanlığı kabul etmesi gerektiğini düşünür. Suat Bey de yeterli paraya sahip olmasını sağlar. Karşılığında ona gençliğinin en iyi sekiz yılını vererek öder. Bunun yeterince adil olduğunu düşünür. Ona göre hayatında ödenmemiş hiçbir şey yoktur. Bu evliliğin gereğinden uzun sürdüğünü düşündüğünde Suat Bey'in bindiği uçak düşer ve Sara yeniden bekar bir kadın olur. Sara hayatında sadece bir kişiyi çılgın bir aşkla sevmişti. Enver'le çok farklı bir ilişkileri vardı. Ne olursa olsun ayrılamamışlardır. Bildikleri bütün lanetleri birbirlerine sıralasalar da, birbirlerini öldürmeye yemin etseler de o gece sarılarak uyuyabilmişler. Onunla beş yıl, tüm hayatının bedeliydi. Şiddetli bir kavganın ardından Sara, Simden'i alıp kulübeye gider. Enver'in telefonlarına gitmez. Aldatıldığını öğrenir ve bu doğal olarak onu çok yaralar. Günlerce uyur ve bir gece, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgi çizgideyken buna dayanamaz ve onu arar. Enver ona hayatında başka bir kadının olmadığını söyler. İkisi de birbirlerini deliler gibi özlerler ve yalnızlığa daha fazla dayanamazlar. Sara, Enver'i affeder ve ertesi akşam buluşmak için sözleşirler. Yemekten sonra eve dönerler. Sara çantası düştüğünde onu almak için eğilir ve tam o sırada silah sesleri duyar. Tek aşkı Enver öldürülmüştür. Hayatı boyunca onu asla unutamaz. Kalbinin bir köşesi hep Enver'e aittir. Çirkin insanlardan hoşlanmayan ve onlardan korkan annesi, Önünde yatar, her tarafı yanmıştır. Güzelliğinden tüm erkekleri etkileyebilecek hiçbir iz kalmamıştır. Cildini güzelleştirmek için her ay üç fakir aileyi doyuracak kadar para harcadığı için yüzü mahvolur. Mermer masanın üzerinde yatan Sara, aslında annesini pekiyi tanımadığını fark eder. Onu ne tamamen sever ne de tamamen nefret eder. Simden, konu Sara olduğunda hep belirsizlik içinde kalmıştır. Ancak şimdi kimsesiz kalır. Sara ve Simden, farklı öykülere, farklı değerlere sahip iki kadın, birbirlerini geç tanımış bir anne-kız. Boşanıp yeni bir yaşama adım atmak üzere olan Simden'le, dopdolu yaşamış ama ölümün eşiğinde yalnız ve umutsuz kalmış Sara'nın; hem kendilerini hem de birbirlerini varoluş ve ölüm ekseninde yeniden sorgulayışlarını anlatıyor Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm. Bu iki kadının aralarındaki ana kız, sevgi-nefret ilişkisini anlama çabaları ve birbirlerine olan duygularını yerinde ve zamanında dile getiremeyişlerinin acısıyla yüklü bu romanın, aşk, evlilik, özgürlük ve bağlılıkları sorgulayan kalıcı ve çarpıcı konusuyla İnci Aral'ın romanları arasında özel bir yeri var."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hickirik/", "text": "Kenan ziya: Yedi yaşında annesini kaybettikten sonra üvey annesi ve babasının elinde kaldığı sürece büyük acılar ve işkenceler yaşamıştır. Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan'ın her dileği yerine getirilmiş ve özel öğretmenlerden ders alarak iyi bir eğitim almıştır. Kırılganlığına rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk geçirmiştir. Handan adında bir kızı vardır. Susamzade Safi Bey: Kenan'ın üvey babasıdır. Önceleri Kenan'a iyi davranan Safi Bey, karısının ölümünden sonra başka bir kadınla evlenmiş ve ikisi de Kenan'a çok kötü davranmışlardır. Safi Bey zengin, çalışkan ve azimli bir esnaftır. Emekli Yarbay: Bu emekli subay, Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında emekli olduktan sonra kendini doğaya adamış, sakin bir hayat sürmüş, doğayı seven, sıcakkanlı, sevecen ve merhametli bir kişiliğe sahiptir. Doktor İlhami Bey: Doktor olarak ilk geldiği konağın damadı olur. Nalan'ın kocası ve Handan'ın babasıdır. Vesime: Muhip Azmi Bey'in evlatlığı olan Nesime, evlenmemiş ve vefatına kadar köşkte hizmetçilik yapmıştır. Şeyh Kudsi Efendi: Nalan ve Kenan'ın sevdiği ve saygı duyduğu, müziği iyi anlayan, özellikle çaldığı ney ile onları büyüleyen ve aşık eden bir kişidir. Hıçkırık romanı, Bir subay ile genç, hasta bir kız arasındaki aşkı konu edinmiştir. Dr. İlhami Bey'in müfettiş olarak Anadolu'ya gelincik gezileri yaptığı dönemde Nalan ve kızı, babalarının evinde kalmaya başlarlar. Nalan ve Kenan'ın birbirlerine olan ilgilerini çok açık olmasa da artık saklamadıkları bir dönem olacaktır. Kenan Anadolu'ya atandığında bir ayrılık patlak verir, ancak aralarındaki bağ yazışma yoluyla devam eder. Ancak Kenan'dan gelen bir mektup Dr. İlhami'nin eline geçer ve durum ortaya çıkar. İlham, kızını Nalan'dan uzak tutar. Nalan'ın hastalığı ilerler. Kenan İstanbul'a gelir. İlham, ikisi arasındaki duygusal yakınlığı biraz anlar. Ardından Kenan da hastalanır. Uzun bir aradan sonra Kenan, Nalan'ın kendisine çok benzeyen kızı Handan ile tanışır ve annesinin tavsiyesi üzerine 18 yaşına geldiğinde vermesi gereken mektubu genç kıza teslim eder. Nalan, kızına ne olduğunu anlatmıştır. Evlenmesi gereken insan tipi ve bu tanımlama Kenan'a çok benzer. Nitekim Kenan'ın Nalan ile evlilik hayali Handan ile gerçek olacaktır. Artık geri dönemezdim. Göğsünü dolduran nemli saçlarını koklamak isteğiyle başımı ona yaklaştırdım. Kenan... Delisin... Normal değilsin... Seni mazur görüyorum... Fakat daha fazla ileri gitme!.. Merhametin bu noktada kalıyor demek? Sonra bu haksızlığını anlayacaksın ve pişman olacaksın!.."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hisli-kirpi/", "text": "Abidin: Roman'ın anlatıcı ve ana karakteridir. Nezihe Hanım: Kurgusu düşünülen kirpi saçlı adam Abidin'in çizgilerinde yaratılmaya çalışılan bir karakterdir. Nezihe Hanım'ın içinden geçtiği hayatın ve dünyasının kıyılarında dolaşan bir adam. İlhami Algör, Hisli Kirpi'de katman katman yükselen anlatımı ve kendine özgü muzip diliyle duygularla gerçeklerin, varoluşla yokluğun, şimdiyle geçmişin iç içe geçtiği bir hikayeyi konu ediniyor. Eser, okuyucunun metindeki bir karakterin yazma serüvenine ve yaratım sürecine tanıklık etmesini sağlaması bakımından üstkurmaca bir yapıya kavuşur. Nitekim Hisli Kirpi'deki Abidin adlı anlatıcı karakter, romanın ana karakteridir ve bir metin yazar; Bu nedenle üstkurmaca, okurlarını yazma ve karakter yaratma etkinlikleriyle ilişkilendirir. Aynı zamanda yaşadığı mahalleden Aziz Bura olarak adlandırılan kesitler/görüntüler sunan Abidin, gündelik hayatına da ayna tutuyor. Bu açıdan bakıldığında Sensual Hedgehog, katman katman açılan bir teknikle oluşturulmuştur. Kirpi Saçlı Adam romanının anlatıcı karakteri Abidin, hikayesini nasıl şekillendireceği konusunda kafasında soru işaretleri olan, yazı ve edebi yaratımın sınırlarında kararsız dolaşan bir adamdır. Bu nedenle kurmaya çalıştığı evrenin merkezinde Nezihe Hanım adında bir kadın karakter vardır; Kirpi saçlı adam ya da Abidin, çeşitli varsayımlarla onu hayata geçirmeye çalışırken sürekli iç konuşmalar yapar. Böylece kurgunun büyüsü kirpi saçlı adam Abidin'in zihninden okuyucuya yayılır. Roman boyunca Nezihe Hanım'ı yazarken kirpi saçlı adamın onunla konuşmalarını okuruz. Hatta bu eksende Nezihe Hanım 'duyu kirpisi' olan Abidin ile etten kemikten bir insanmış gibi sohbet etmeye başlar; ancak eser aslında kendisiyle bir hikaye yazan kirpi saçlı adamın konuşmalarından/monologlarından oluşmaktadır. Abidin'in Nezihe Hanım ile sohbet ettiği ilk satırlarda önceki sayfalarda belirttiği kendi düşüncelerine atıfta bulunması bu durumu kanıtlamaktadır. Nezihe Hanım, kurgusu düşünülen kirpi saçlı adam Abidin'in çizgilerinde yaratılmaya çalışılan bir karakterdir. Nezihe Hanım hakkında kararsızlık ve gelgitler içinde olan Abidin, düşüncelerini ve kişisel anılarını Nezihe Hanım hitabıyla ortaya koyar. Bir süre sonra Nezihe Hanım ile diyaloga girer; Kirpi saçlı adam/yazar Abidin, kurduğu kadın karakterle kendini o kadar içselleştirir ki bir süre sonra Nezihe Hanım ona kadın hikayeleri anlatmaya başlar. Sonuç olarak Hisli Kirpi, kendi kendine konuşan ve bu sohbetlerde okuyucuyu hayata dair derin sorulara/yargılara iten bir metin olmasının yanı sıra incelikli hassasiyetlerin, hassas ilgilerin ve gündelik hayatta küçük gibi görünen önemli, zarif detayların bir romanıdır. Eser, Birhan Keskin'in Kargo şiirindeki mısralara atıfta bulunurken, bu roman ile söz konusu şiirin birbirine ne kadar paralel olduğunu fark ettiriyor. İlhami Algör, kendine özgü zeki, esprili ve canlı diliyle okurlarını bir duraktan başka diyarlara götürüyor. Hayatın kıyılarında dolaşan bir adam ve onun, içinden Nezihe Hanım geçen dünyası. İlhami Algör, Hisli Kirpi 'de katman katman yükselen anlatımı ve kendine özgü muzip diliyle duyguların ve gerçeklerin, var olmanın ve yok oluşun, anın ve geçmişin iç içe geçtiği bir hikaye kuruyor. Hem hergün sokaklarında gezdiğimiz hem de caddelerini ilk kez gördüğümüz bir yerdeymiş gibi heyecanla adımladığımız Aziz Buranın gündüz ve gecesinin kokusunu duyduğumuz, ismiyle müsemma hisli ve sorularla dolu bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/huckleberry-finnin-maceralari/", "text": "Huck: Eğitimsiz, batıl inançlı ama iyi kalpli bir çocuktur. Sarhoş ve işsiz babasından kurtulmak için kaçmaya karar verir ve maceralara atılır. Yargıç Thatcher ve dul Douglas: Huck'u evlat edinmek isteyen çifttir. Büyük Amerikan romanları arasında yer alan Huckleberry Finn'in Maceraları da Mark Twain'in en iyi eseri olarak kabul edilir. Eğitimsiz, batıl inançlı ama iyi kalpli bir çocuk olan Huck, işsiz ve sarhoş babasından kaçar. Romanın ana temasını kölelik ve özgürlük arasındaki çatışmayı konu edinir. Kahramanımız bulduğu altınlarla farklı bir maceraya atılır. Yargıç Thatcher, çocukların parasını bankaya faiziyle yatırır. Huckleberry, dul Douglas ve kız kardeşi tarafından yakalanır. Huckleberry'nin kültürlü ve zeki bir insan olmasını isterler. Her gün temiz bir yatakta uyuması ve okula gitmesi onun için zor olmuştur. Tom Sawyer, eğlenceli hareketler yaparak onun üzülmesini engellemeye çalışır. Douglas, Huck'ı evlat edinmek ister. Bunun nedeni, çocuğun sarhoş babasının kayıp olmasıdır. Uzun zamandır kimse babasını Petersburg'da görmez ve bu durum neticesinde boğulduğu düşünmeye başlarlar. Bir sabah, Huck kahvaltı sırasında yanlışlıkla stresten tuzu döker. Öğleden sonra, kehanet gerçekleşir, çocuk karlı zeminde tanıdık ayak izlerini fark eder. İşaretler baba Finn'i gösterir. Akşam Finn dul kadının evine gelir ve oğlunun haklarını talep eder. Oğlan ondan daha zeki olmasın diye Huck'ın çalışmasına izin vermez ve parasını almak ister. Yargıç Thatcher ve dul Douglas, çocuğu Finn'in babasından almaya kararlıdır. Ancak yeni yargıç, oğlunuzu babadan almanın yanlış olduğunu söyler. Finn'in içkiyi bırakmasına ve iyi bir vatandaş olmasına yardım etmek ister. Ama Peder Finn içmeye ve vahşi bir hayat sürmeye devam eder. Yargıç sadece bir kurşunun onu iyileştirebileceğini söyler. Huckleberry Finn çalışmaya devam eder. Dul Douglas, Finn'i hapse atmak ister. Huck'ı kaçırır ve onu ormanda bir kulübeye kilitler. Huckleberry farklı bir hayata başlar. Babası onu içerken bıçaklamakla tehdit eder. Huck'ın cinayetini taklit eder. Nehir kıyısındaki bir teknede Jackson Adası'na kaçar. Adada Huck, kaçan Afrikalı Amerikalı Jim ile tanışır. Bir mağara bulurlar ve içinde birlikte yaşamaya başlarlar. Bir gün Huck şehre gitmeye ve orada neler olduğunu öğrenmeye karar verir. Bir kadın çocuğa Finn'in cinayetle suçlandığını söyler, ancak daha sonra bunun Afrika kökenli Amerikalı Jim olduğuna karar verirler. Şimdi her yerde onu arıyorlar. Bu haberden sonra Huck ve Jim, bir kulübe inşa edecekleri uzak kuzeye doğru yola çıkarlar. Şiddetli bir fırtına başlar ve karaya oturan gemiye alınır. Huck, haydutların tartıştığını duyar. Arkadaşlarını bağlayıp gidiyorlar. Huck ve Jim, çalıntı mallarla bir haydut teknesini kaçırır. Sallarını bulan Jim ve Huck, Illinois eyaletine doğru yola çıkar. Arkasında köleliğin olmadığı bir bölge başlıyor. Yoldan sapıyorlar. Gece vapurla çarpışan sal dibe batıyor. Huck, Jim'i kaybeder ve tek başına karaya çıkar. Çocuk kıyıda pahalı bir arazi görür. Yeni bir isim ve kendisi hakkında bir hikaye bulur. Huck, Albay Grangerford'un malikanesinde kalır. Bir karısı, üç oğlu ve iki kızı var. Aileleri, komşuları Shepherdson'larla düşmanlık içindedir. Huck bu düşmanlığa karışmaz. Bir gün çocuk, Albay Sophia'nın kendisine aşık olan Shepherdson'dan kızına bir mektup verir. Gençler birlikte kaçarlar ve evlenmek isterler. Ve arazide, kaçışları nedeniyle Grangefords ve Shepherdsons aileleri arasında bir katliam başlar. Savaş her iki klanın ölümüyle sona erer. Çocuk notu albaya vermediği için pişman olur. Bu trajediden sonra Huck mucizevi bir şekilde Jim'i bulur ve nehir boyunca yolculuklarına devam ederler. Aniden iki adam sallarına atlar. Bu insanlar dolandırıcıdır. Bir kişinin güvenini kullanarak bir şeyler ve para çalarlar. Merhum Peter Wilkes'in kardeşleri gibi poz vererek, Wilkes kızlarını kandırarak para alıyorlar. Huck hırsızları ifşa eder ve parayı kızlarına babalarının hayali kardeşlerinin aldatmalarını detaylandıran bir notla geri verir. Dolandırıcılar, Jim ve Huck'ın salından tekrar kaçmayı başarır. Kibiri yakalayan hırsızlar, Jim'i çiftçi Phelps'e satarlar. Huck aceleyle bir arkadaşını kurtarır ve Bay Phelps'in Tom Sawyer'ı ziyaret ettiğini keşfeder. Çocuklar Jim'in kaçmasına yardım eder, ancak çiftçiler onu yakalar ve linç etmek ister. Tom, Bayan Watson'ın köle Jim'e ölmeden önce özgürlüğünü verdiğini söyler. Bu kitap, Huckleberry Finn adlı başıboş bir sokak çocuğun başından geçen maceraları konu almaktadır. Huckleberry Finn sokaklardan alınıp zengin ve yaşlı bir dulun himayesine girer. Burada iyi bakılmakta ve düzgün bir eğitim almaktadır. Fakat içindeki özgür yaşama isteğini bir türlü bastıramaz. Bu istek, uzun zamandır görmediği babasının kasabaya gelişiyle daha da büyür. Özgürlük uğruna yaşlı dulun evinden de babasından da kaçmaya karar veren Huck, bulduğu bir sala atlayıp nehirde yol almaya başlar. Uğradığı kıyı kasabalarında başından türlü maceralar geçer. Kendini bazen batan bir teknede, bazen bir kan davasının ortasında, bazen de dolandırıcıların arasında bulur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/hukum-gecesi/", "text": "Ahmet Kerim: Tam bir muhaliftir. Kendi bildiğini okuyan bir adamdır. Samiye: Genç, güzel ve çekici biridir. Sırrı Bey: Ahmet Kerim'I arkasından vurarak nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu sergiler. Kıyamet Gecesi Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından 1927 yılında yayınlanan bir romandır. Romanda kurmaca unsurlar, gerçek kişiler ve olaylar bir arada verilmektedir. Romanın geçtiği 1910-1913 yılları arasında iktidarda olan İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki mücadele ve halk arasında sopayla seçim olarak bilinen 1912 seçim süreci. , söylenir. Kitapta İttihat ve Terakki'nin despot hükümeti eleştirilmiş, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın farklı bir şekilde görülemeyeceği vurgulanmıştır. Ahmet Kerim muhalif bir gazetecidir ve yazılarıyla İttihat ve Terakki'ye karşı cephe almıştır. Aynı amacın peşinden giden Ahmet Samim'in de yakın arkadaşıdır. Olay 1908-1911 yılları arasında gerçekleşir. Bu dönemde İttihat ve Terakki ile muhalefet arasında siyasi bir çekişme yaşandı. Aslında bu, toplumun sorunlarını çözmekten uzak bir post-mücadeledir. Ordu zayıf ve siyasete gömülü. Ülkenin hiçbir sorununa somut çözüm bulunamıyor, dış borçlar artıyor ve Batı'nın desteğiyle kurtuluş aranıyor. Güç için savaşanlar sadece kar peşindedirler. Aydınlar, devlet adamları, ipleri Batı emperyalizminin elinde olan kuklalardır. Bireysel çıkarların ön planda tutulduğu siyasi çatışmalar, toplumun sorunlarına çözüm getirmez; Neyi temsil ettiğini ve neye karşı olduğunu bilmeyen, imparatorluğun dağılmasında yabancı güçlerin etkisinde kalan, tarihin kendisine yüklediği kurtarıcılık görevi altında ezilen bir neslin dramının boyutları; Siyasi hırsların hakim olduğu bir ortamda, insani duygu, ihtiras ve ihtirasların yozlaşması, kardeşliğin düşmanlığa, sevginin sevgisizliğe dönüşmesi, fedakarlık dönemin özellikleri olarak sıralanabilir. İttihat ve Terakki Cemiyeti, çirkin siyasi oyunları, düşünce sefaleti, baskı ve kaba kuvvet her zamanki gibi şiddetle eleştirilirken, muhalefetin ikiyüzlülüğü ve çıkarları da eleştiriye tabi tutulmaktadır. İttihatçılar ve Müttefikler, farklı görünüşleri olan bir madalyonun iki yüzü gibidir. Aynı maddeden yapılmışlardır, niteliksel farklılıkları yoktur. Ayrıca olaylar yaşanmış gibi anlatılır. Ahmet Kerim akşam eve dönerken köşedeki köşkün önünden her geçişinde birkaç saniye ara vermek ve içeriden gelen şarkıya karışan piyano sesini dinlemek alışkanlık haline gelir. Bu güzel sesin sahibi Samiye'yi görmek için can atıyor, girmek için her durduğunda köşkün önüne geliyor ama kendine hakim olmayı biliyor ve yoluna devam ediyor. Belki de bunu kiminle karşılaşacağını bilmeden yapıyor. Ancak bir gün matbaa yolundayken Samiye ile Samiye'nin yolları birçok kez kesişir ve birçok kez karşı karşıya gelirler. Sonunda ikisi de konuşmak için cesaretini toplarlar. Elbette bu konuşmadan önce mektuplar var. Samiye, İttihat ve Terakki'den ağabeyi Selim Necati'nin isteği üzerine gece yarısı Ahmet Kerim'i odasına alır. Ahmet Kerim'i Samiye'nin yatak odasında yakalayıp tecavüzcü gibi öldürme girişimi başarısız olur. Samiye kendini kurtarmak için çabalar, bu duygu ve arzunun esiri olur ve bu yolda her çılgınlığı hesaba katar. Ahmet Kerim ise tüm girişimlerini büyük bir kayıtsızlıkla selamlıyor. Aşk nefrete dönüşür. Bu inanç genç kızdaki değişimi görmesini engeller. Geç de olsa, sıradan bir olay olarak verilen, ayrıntısız kısa bir ölüm haberi, Ahmet Kerim'i bu ölümden kendini sorumlu tuttuğu yeni bir ruh haline iter. Nefret yerini suçluluğa bırakır. Artık Ahmet Kerim için artık bir öz muhasebe dönemidir. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'yı öldürmekle suçlananlarla birlikte tutuklanması, genci ölümle karşı karşıya getirdi. Bekirağa çetesinde masum ve adaletsiz, infaz korkusuyla 'Kıyamet Gecesi'ni beklerken bile kişiliğinde kusur aramaz, hayatın hesabının yükünü kendi zamanına ve geçmişine yükler. Tüm nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte. Sırf hürriyet üzerindeki baskılara direnmek ve şahsiyetini satmamak için muhalefete giren Ahmet Kerim, bir anda öz birliğini bulamayan hasip, Halil Paşazade Ömer Beyler ve Necip Mollalar, Neşet Paşalar ve Saim Efendiler arasında bulur kendini. Ve aralarında niyet. Ondan sonrası kayıp bir dava. Sinop sürgünü, Ahmet Kerim'i kucağına atan bir adamdır ve alkolden mahrum kalınca başı, yağı bitmiş bir kandil olan, eli titriyordu. Zavallı annesine mektup bile yazamıyor. Ahmet Kerim için en acı şey Sinop'a gitmeden önce kendini tanımasıdır. Yazarın eserleri arasında siyasi roman olarak nitelenen Hüküm Gecesi'nde, yakın tarihimizin çok önemli bir dönemi gerçek olay ve kişilerden yola çıkarak anlatılır. Gerçek kişilerle, roman tiplerinin değişik bir roman tekniğiyle yeraldığı eserde Yakup Kadri, gençlik döneminde yaşadığı II. Meşrutiyet yıllarını; gazeteci Ahmet Samim'in öldürülmesinden Babıali baskınına kadar uzanan olayları, İttihat Terakki ile Hürriyet ve İtilaf arasındaki siyasi çekişmeleri konu ediniyor. Siyasi olayların örgüsü içinde kişilerin psikolojisinin ağır bastığı romanda Yakup Kadri, Daha sonra Yaban'da Temel düşünce olarak ağır basacak aydın-halk ikileminin ilk izlerini işlemektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/huseyin-fellah/", "text": "Şehlevend: Romanın ana kahramanıdır. Sokaklara düşen ve hatta esir olarak satılan bir kadındır. Hüseyin Fellah: Ahmet Bey'in öldürmek istediği konağın sahibidir. Civelek Mustafa: Yeniçerileri öldüren kişidir. Romanda maceradan maceraya koşar. İki yeniçeri tarafından yaralanan Civelek Mustafa ve onu kurtaran anne-kızın İstanbul'dan başlayıp Cezayir'e uzanan yaşam öyküleri konu ediniyor. İsmail Ağa'nın ölümüyle Hasna Hanım ve kızı Şehlevend yoksulluğa düşer. Kalacak yerleri bile yoktur. Bir kalede iki yeniçeri tarafından yaralanan Civelek Mustafa'yı evlerine götürürler. Şehlevend annesine bakması için esir olarak satılmayı kabul eder ve Laz Mehmet Ali Ağa tarafından esir olarak satılır. Hasna Hanım, kızının esir olarak satılmasının ardından Kuzey Afrika'ya gitmek için bir gemiye biner ancak gemi Girit'te korsanlar tarafından ele geçirilir. Hasna esir alınır ve Şehlevend Cezayir'de bir konakta çalışmaya başlar. Civelek Mustafa bir keresinde bu konakta çalışmaya başlar. Şehlevend, Mustafa Civelek'in yardımıyla Hüseyin Fellah'ı öldürme girişimini bozar. Şehlevend daha sonra annesi Hasna Hanım'a kavuşur. Romanın sonunda Şehlevend'e olan aşkına yenik düşen Civelek Mustafa kendini öldürür ve Şehlevend, Ömer ile evlenir. Osmanlı Dönemi'nde Alexandre Dumas'nın Monte Kristo Kontu adlı eserinin çevirisi, içlerinde Ahmet Mithat'ın da olduğu 30 kişilik bir ekip tarafından üç yılda tamamlanır. Ahmet Mithat bu eserden o kadar etkilenir ki böyle bir macera romanı kaleme almak ister. Bu çabanın bir ürünü olarak da önce Hasan Mellah (1874) , ardından Hüseyin Fellah (1875) yayımlanır. Kanlı Burçta iki yeniçeri tarafından yaralanan Civelek Mustafa, bir ana ile kızı -Hasna Hanım ile Şehlevend- tarafından evine taşınarak ölümün elinden kurtarılır. Bu şekilde İstanbul'da başlayan hikaye, Cezayir'de gelişir ve burada, Civelek Mustafa ile Şehlevend'in yolları bir daha kesişir. Cezayirli bir eşkıya çetesinin kökünü kazımaya niyetlenen bu iki İstanbullunun, bir de Cezayirli, güçlü ve nüfuzlu bir yardımcıları vardır: Hüseyin Fellah."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/huyukteki-nar-agaci/", "text": "Memet: Köyden ayrılıp Çukurova'ya gidip çalışarak para kazanmayı hedefleyen arkadaşları arasında en iyimser olan adamdır. Hösük: Grubun güçlü ve öfkeli üyelerindendir. Yusuf: Grubun en zayıf ve romanın başından sonuna dek hasta olan karakterdir. Aşık Ali: Grubun ağırbaşlı, sakin ve en bilge karakteridir. Memet Çocuk: Grubun en son üyesi olarak, büyük ve basit hayaller kuran, etrafındaki yetişkinler tarafından fazla ciddiye alınmayan bir karakterdir. Yaşar Kemal, Hüyükteki Nar Ağacı romanı için kesin bir tarih vermemekle birlikte, romanın 1951 yılında yazıldığı ve Marshall Planı'ndan somut olarak bahsedildiği dikkate alındığında, 1950'li yıllarda Çukurova bölgesinde geçtiği sonucuna varılabilir. Bu yıllarda Çukurova'ya gelen traktör ve biçerdöverler, dağdan çalışmak için Çukurova'ya gelen işçileri tamamen işsiz bırakmış ve bu teknolojik gelişmeye bağlı olarak ciddi işsizlik, yoksulluk ve sefalet ortaya çıkmıştır. Bu itibarla Hüyük'teki Nar Ağacı'nın geçtiği yeri ve zamanı ortaya koymak ve bu işçilerin yaşadığı sıkıntıları anlatmak için yazılmış bir roman olduğu söylenebilir. Memet'in tarlasında ekinler kuruyunca çareyi ovaya gidip ırgatlık yaparak bulur. Evden ayrılmadan önce evin tek geçim kaynağı, küçük keçiyi Duran Efendi'ye satması ve karısına birkaç günlüğüne idare edeceğini, dönüşünde Çukurova'dan birkaç tane getireceğini söylemesidir. Memet, ertesi gün birlikte yola çıkmak için köylüsü Hösük ile anlaşır. Ertesi gün Memet, Höyük ve Aşık Ali yola çıkar. Sağlık sorunu yaşayan Yusuf onları takip eder. Yolda Keklikoğlu'nun çobanı Memet Çocuk' da ekibe katılır. İş bulmak, para kazanmak, kendilerini beslemek için dolaşırlar. İlk hedefimiz Memet ablamın ve ablamın dediğine göre eskiden çalıştığı çiftliği ziyaret etmek. İki gün sonra burada karşılaştıkları şey tam bir şoktur. Kadın Memet'i tanıdığı halde görmezden gelir. Sarı öküzlere ve Memet gibi insanlara ihtiyaç kalmaz, makineler çiftliğe girer, Yaşlı adam çalışır, eker, biçer. Ekmeği verir ve çöpe atar. Çukurova'da çalışabilecek bir iş aralar. Yolda karşılaştıkları olaylar, Yusuf'un rahatsızlığının artması, kendileri gibi yoldan geçenlerle sohbetleri, Aşık Ali'nin dinlediği şarkılar, sivrisineklerden korunma gibi olaylar yaşarlar. Akköy'de geçici bir iş bulurlar. Artık tamamen umutsuzluğa kapılıp geri dönmenin hayalini kurarken, ormanlık bir köydeki yaşlı bir kadına Höyükteki Nar Ağacını, övgüsünü, yaraları nasıl iyileştirdiğini, insanların sorunlarına nasıl çareler bulduğunu, açları doyurduğunu anlatmışlardır. Zalimlere yaklaşamamış, cebinin parayla dolduğunu ve isteklerini yerine getirdiğini çünkü orasının Kırklar Meydanı olduğunu ve buranın kutsallığını anlatmıştır. - 31 Ocak 1951'de Hüyükteki Nar Ağacı'nı bitiren yazar, eseri kaybetmiştir. Kadirli'deki annesinin sandığında bulunmuş, ardından amcasının oğlu tarafından 1966'da kendisine getirilmiştir. Eserin ilk beş sayfası kopmuş olmasına rağmen bu sayfalar, yazar tarafından yeniden yazılmıştır. Neredeyse hiçbir değişiklik yapmadan 1982'de yayımlanmıştır Yaşar Kemal'in doğa-insan ilişkilerini en iyi anlamda verdiğim yapıtlarımdan biri dediği Hüyükteki Nar Ağacı, traktörün tarıma girmesiyle birlikte işsiz kalan yarıcılar ve mevsimlik işçilerin dramını konu alıyor. Kapitalizmin Çukurova'ya düşen büyük gölgesi, her satırla görünür kılıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/huzur/", "text": "Mümtaz: Küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiş, amcasının oğlu İhsan'ın yanında eğitim almış, sanattan, musikiden, anlayan o dönemin aydın kesimindendir. Yaşadığı huzursuzlukların nedeni, geçmişten gelen aile özlemi, devamında Nuran ile kavuşamamaları ve toplum hayatına duyarlı olmasındandır. Ayrıca Şeyh Galip adında bir kitap hazırlamaktadır. İhsan: Yaşadığı dönemin aydın kesimindendir. Mümtaz'ın hayatının Şekillenmesin de çok önemli yeri vardır. Mümtaz'ı yönlendirerek aydın bir kişilik olmasını sağlamıştır. Nuran: Mümtaz'ın sevdiği kadındır. Yaşadığı birçok sıkıntıya rağmen hayat dolu bir kadındır. Mümtaz'la ortak zevklere yani şiire ve musikiye merakı vardır. Suat: Kötü ruhuyla hem kendini hem de yakınındaki kişilerin hayatlarını mahvetmiş, kendinden başkasını sevemeyen dengesiz biridir. Macide: İhsan'ın karısıdır. Mümtaz küçük yaşta yanlarına geldiğinden beri şefkatini ondan esirgememiştir. Romanda bir yandan İstanbul'un güzellikleri anlatılırken bir yandan da Mümtaz'ın Nuran'a olan aşkı ve onunla huzuru bulma arayışı anlatılıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşanan toplumsal sorunlara parmak basmak istemiştir. Toplumun aydınlık kesiminin kazandığı farkındalıkların aynı zamanda onları huzursuzluğa ittiğini de dile getirilmiştir. Roman 2.Dünya Savaşı'nın başladığı haberi alınmadan önceki tam bir günlük süreyi anlatır. Mümtaz o bir günlük sürede bir yıl öncesindeki yaşadıklarını anımsayacak ve romanın konusunu oluşturacaktır. Mümtaz, amcasını oğlu İhsan'ın hastalığı sebebiyle onun hususi işleriyle ilgilenmektedir. İhsan'a doktor aramaya giderken geçtiği yerler ona geçmişi anımsatmıştır. Mümtaz Kurtuluş Savaşı yıllarında o henüz çok küçükken önce babasını daha sonra da annesini kaybetmiştir. Kimsesiz kalan Mümtaz, İstanbul'a amcasının oğlu İhsan'ın yanına gönderilir. Şehzadebaşı'ndaki evde İhsan ve eşi Macide ile birlikte yaşamaya başlar. Aile sıcaklığını bu iki insanın hoş görüsünde ve samimiyetinde bulur. Galatasaray Lisesi'ni okurken aynı zamanda tarih hocası olan İhsan onu evde de yakından izler. Ayrıca İhsan, onu sık sık arkadaş meclislerine de sokar. Bu toplantılarda Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan Batının aydınlanmasına Doğunun geri kalışına çareler ararlar. Huzurun kişinin kendi içinde başlayıp daha sonra toplumsal sorunları çözebilecek bilince erişebileceği bu toplantıların ana konularındandır. Mümtaz, aynı zamanda Şeyh Galip adında bir kitap hazırlamaktadır. İhsan'ın evinden ayrılıp Emirgan'da yaşamaya başlar. Hayatının aşkı Nuran'la vapurda tanışır, kısa süre içinde arkadaşlıkları ilerler. Birlikteyken İstanbul başka bir güzeldir. Gezdikleri yerler Nuran'la dolup taşıyor, envai çeşit renklere renklere bürünüyordur. Mümtaz hayatına Nuran'ın girmesiyle huzur ve mutluluğu bulur, fakat kaybetme korkusu da yaşıyordur. Nuran eşinden yeni ayrılmış, kızının hırçınlıklarının yanı sıra bir de Mümtaz 'ın korku ve bunalımlarından iyice hırpalanmıştır. Bir süre görüşmezler. Bu arada ikisinin de ortak arkadaşı ve Nuran'a eskiden aşık olan Suat'ın ortaya çıkması zaten huzursuz olan Mümtaz'ın şüphelerini artırır. Bir an evvel evlenmek ister. Nuran'a evlilik teklifi eder. Nuran'ın ailesi ve yakınları da bu evliliği destekliyorlardır. Diğer yandan Nuran'ın eski eşi Fahri, Nuran ile barışmak istediğini söyler. Kafası karışan genç kadın, Mümtaz'ı seviyor ama onun bunalımlarına karşı eski tecrübeleriyle temkinli yaklaşıyordu. Suat, Nuran'a olan hislerini artık fütursuzca dile getirerek iki sevgilinin arasına girer. Başaramadığını anlayınca intihar eder. Bu ölüm Nuran'ı çok etkiler. Evlilik hazırlığı yapan iki gencin arasını açar. Suat yaşarken yapamadığını öldükten sonra başarır, iki sevgiliyi ayırır. Mümtaz tam huzuru bulmuşken yine kaybeder. Mümtaz'ın zihninde anılar canlanırken hasta olan İhsan'ın hastalığına çareler arıyor onu ve Macide'yi yalnız bırakmıyordur. Doktorun istediği ilaçları getirirken beklenen savaşın çıktığını öğrenir. Kendi savaşını kaybeden Mümtaz için, günlerce İhsan ve arkadaşlarıyla üzerine tartıştıkları savaşın bir önemi kalmamıştır. - Berna Moran, Huzur'u incelerken, Tanpınar'ın Türk romanına yeni bir anlatım tekniği kazandırdığını örnekleriyle gösterir. - Kenan Işık tarafından oyun metnine dönüştürülen Huzur 1997-1998 sezonunda, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda sahnelenmiştir. - Tanpınar'ın özel hayatından otobiyografik unsurlar içeren roman İstanbul'un tabiatını, semtlerini ve mimari güzelliklerini ele alış şekliyle de önem arz eder. - Tanpınar'ın Huzur'la beraber Mahur Beste ve Sahnenin Dışındakiler adlı romanlarını bir çeşit nehir roman olarak düşündüğü anlaşılmaktadır. Nuran Mahur Beste'deki Talat Bey'in torunudur, İhsan da Sahnenin Dışındakiler'de arka planda mevcut tiplerden biridir. - Tanpınar'ın, Osmanlı kültürü, medeniyeti ve musikisi çevresinde Cumhuriyet aydınının kimlik problemlerini ele aldığı Huzur romanı modern kurgusu, iç monolog ve bilinç akışı tekniğini kullanma biçimiyle Türk edebiyatının mihenk taşlarından biri olarak kabul edilir. - Romanın dört bölümünden ilkinin sıkıntılı, ikincisinin neşeli, üçüncüsünü melankolik, dördüncüsünün ise çok sıkıntılı olmasına dikkat çeken Moran Batı müziğini de çok seven Tanpınar'ın, Huzur'u, bir Batı müziği formu olan senfoniye yaklaştırma arzusunda olduğunu öne sürer. Tanpınar, kültürümüzü bir iç alem medeniyetinin tezahürü olarak görür. Bu medeniyeti, belirli bir ahlakı taşıyan manevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş insanlar meydana getirmiştir. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini huzura kavuşturacak bir iç nizamı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hakim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, adeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. Huzur için, belli bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının huzursuzluklarını dile getiriyor denebilir. Kitap yorumu, analizi,tahlili çok başarlı olmuş. Diğer özetlere nazaran gayet başarılı ve sade olmuş bence. Kitap hakkında tereddütleri olan kişiler bu incelemeden sonra daha rahat karar verirler. Ellerinize emeğinize sağlık. 2 dünya savaşında yaşanmış bir olayı anlatmaktadır ..MÜMtazın aile özlemi annesini babasını kaybetmesi yaşamın zorluguyla amcası İHSAN onu sahiplenmesi önderlik okuması gelişmesinde öncelik olması mümtazı güzel bir aile ortamı yaşatmaktadır,bi sıcak aile özlemini yaşarken bi yanda geçmişte kaybettiği ailesinin verdigi özlemide hissetmektedir ,,ama AŞKSIZ olmaz mümtazın okuyarak nuranla tanışması onu bambaşka bir HAYATA baglar nuranla tanışması ona asık olması kitabın sürükleyici olmasının en büyük kanıtı yalnız ..-her filmde nasıl kötü insan cıkıyorsa burdada karşımıza Suat cıkmakta NURANa olan askı alevlenmekte vee mümtazla SUAT IN KIZI ELDE etme savaşı ,,askın büyük yaşanmasının önemini göstermekte.. BU SIRADA 2 DÜNYA SAVAŞININ BAŞLAMIŞ OLMASI işi daha durumu bambaşka bir boyuta taşımıştır..KEYİFLİ BİR KİTAP GERCEK BİR türk ask gerilim macera kitabı beğenirsiniz.. Huzur arayan bir karekterin romanını okumak iyi gelecek diye düşünüyorum."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ibisin-ruyasi/", "text": "Hatice: Nahit'in aşık olduğu kadındır. Yaşadıklarına daha fazla dayanamayarak intihar eder. Nahit: Romanın ana karakteridir. Tiyatroya duyduğu sevgi yüzünden evden ayrılır ve İbiş adlı tiyatro karakteri ile çok beğenilir. Vedia: Nahitin evlendiği kadındır. Onunla kötü bir evlilik geçirir ve ondan ayrılır. Sadi Rıza: İkiyüzlü kıskanç Nahit'in hayatını harap eden bir aktördür. Roman, 1930'larda İstanbul'da geleneksel tiyatro anlayışıyla oyunculuk yapmaya inatla devam eden bir orta aktörün sancılı sanat hayatını ve fırtınalı aşkını anlatır. İstanbul'da bir paşanın oğlu olan Nahit, on iki yaşında ailesiyle birlikte izlediği bir oyun nedeniyle tiyatroya yoğun ilgi gösterir. Ailesi tiyatroyu seviyor ama oğullarının tiyatro oyuncusu olma arzusuna karşı çıkarlar. Ne olursa olsun ressam olmak isteyen Nahit, lise öğrencisiyken evi terk eder, Darülbedayi'ye başvurarak dönemin ünlü ismi Muhsin Bey'in dikkatini çekmeyi başarır. Tiyatro çalışmalarına küçük rollerle başlar. Tiyatroda tanıştığı Vedia ile evlenir ve iki çocuğu olur. Ancak Vedia zamanla tiyatroya olan ilgisini kaybeder ve kocasını tiyatrodan uzak tutmaya çalışır. Bir gün çocuklarını da yanına alarak tiyatro tutkusu hiç azalmayan Nahit'ten ayrılır. Çalkantılı bir tiyatro hayatı olan Nahit, İbiş rolüyle başarıya ulaşır. Bu roldeki başarısı, kendisini her zaman İbiş'le özdeşleştirmesine neden olur. Shakespeare ve Pirandello'nun oyunlarını oynamak ister ancak kendisine sımsıkı sarılan İbiş karakteri nedeniyle bu tür oyunlarda başarılı olamaz. Nahit, İbis olduğunu kabul eder ve bu karakteri geliştirmek için çaba sarf eder ve mesleğinde ilerler. Nahit, oyunculuk yaptığı Nuran Tiyatrosu'nun müdürü olur ve onu İstanbul'un en büyük tiyatrosu yapar. Çocuklar uğruna Vedia ile yeniden bir araya gelirler ama yaşamıyorlar. Nuran Tiyatrosu kadrosunda yer alan ve Nahit'in çocukluk arkadaşı olan Sadi Rıza, Nahit'in başarılarını kıskanır ve onu etkilemek için fırsat kollar. Vedia'ya Nahit'in bir metresi olduğunu ve çiftin tekrar ayrıldığını söyler. Nahit, Veida'nın terk edilmesinde Sadi'nin de etkisi olduğunu öğrenince onu tiyatrodan uzaklaştırır. Nahit'in arkadaşını tiyatrodan kovduğu gün tiyatroya bir kantocu aday gelir. Genç ve güzel bir kadın olan Hatice, hasta annesine ve kız kardeşine bakmak için bir iş ister. Hatice'nin sanatsal yeteneğini fark eden Nahit, onunla ilgilenir. Önce canto yaparak onu sahneye alıştırır, ardından farklı rollerle başarılı bir oyuncu yapar. Nahit'in Hatice'ye olan hayranlığı zamanla aşka dönüşür. Hatice'nin de kendisine saygı konusunda karışık bir ilgisi vardır. Aralarında çalkantılı bir ilişki vardır. Sadi Rıza, Nahit'i yeniden tiyatroya girmeye ikna etmeyi başarır. Nahit'i kıskandırmak isteyen Hatice, ona aşırı ilgi gösterir. Hatice'nin kendisine olan uzaklığı ve diğer oyuncuların kıskançlıkları ve kaprisleri nedeniyle yalnız kalan Nahit, Sadi Rıza'yı yeniden ateşler. Bir gece Sadi sarhoş tiyatroya geldiğinde Nahit onu sahneye çıkarır ve rolünü ona oynar. Bu sahne izleyenleri eğlendirirken, Nahit'in iç dünyasında fırtınalar kopar ve sahneyi terk eder. Yaşananları dehşet içinde izleyen Hatice kendini vurur ve tiyatro kapanır. Nahit yaşadıklarını bir rüyaya benzeterek, bir rüyanın sonunda uyanır gibi gerçekle yüzleşir. Nuran Tiyatrosu ve Nahit... Hüzün, neşe, gayret... Bir yanda rüyalar, bir yanda sanat... Tarık Buğra'nın dördüncü oyunu olan İbiş'in Rüyası, geleneksel Türk tiyatrosunun mühim isimlerinden Naşit'in hayatından esinlenerek yazdığı İbiş'in Rüyası'nda son derece duygulu bir aşk hikayesi anlatılmaktadır. Eser, 11 Ekim 1972'de Devlet Tiyatroları, Ankara Küçük Tiyatro'da sahnelenmiştir. Tarık Buğra'nın en sevdiği eserleri arasında saydığı İbiş'in Rüyası, yazar tarafından aynı isimle hem roman hem piyes olarak kaleme alınmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ibrahim-efendi-konagi/", "text": "İbrahim Efendi: Meclis-i Maliye reisi ve konağın sahibidir. 80 yaşında varlıklı ve nüfus sahibi biridir. Salih Bey: İbrahim Efendi'nin damadıdır. Zengin ve hırslı bir karakterdir. Yusuf Bey: İbrahim Efendi'nin damadıdır. İyi niyetli bir adamdır. Şevkiye Hanım: İbrahim Efendi'nin kızıdır. Konağın yükünü taşıyamayan ve bu yüzden sorunlar yaşayan kişidir. Zaim bey: Kötü niyetli bir adamdır. Ayrıca köşkün kahyasıdır. Kitap, maliye meclisi başkanı İbrahim Efendi'nin konağındaki olayları ve devletin çöküşünü konu edinir. İbrahim Efendi, Gediz'in ileri gelenlerinden tiftik tüccarının oğludur. Uzun yıllar Maliye Bakanlığı başkanlığı yapmıştır. Ailesinden büyük bir miras devralır. Çok zengin ve çevresi geniş olan İbrahim Efendi lüks içinde yaşamaktadır. Kışları Şehzadebaşı'ndaki yalısında, Yazları Boğaziçi'ndeki Çengelköy'deki yalısında geçirir. Kalabalık bir aileyi ve birçok çalışanı bünyesinde barındıran konak, bilinen ve beğenilen bir yapıdır. İbrahim Efendi, çocuklarıyla müsrif bir hayat sürmektedir. İki kızı Şükriye ve Şevkiye Hanım ile kardeşleri Hilmi Bey ve Bete Hanım'dan oluşan geniş bir aileye sahiptir. Ancak damadı Salih Bey onun onurunu miras almak için her yola başvurur. Para hırsı ona her türlü kötülüğü yaptırır. Diğer damadı Yusuf Bey, rahat bir hayatı tercih eden Salih Bey'den daha iyi niyetlidir. Bohem hayatı yaşıyor. Karısının huysuzluğuna dayanamayarak sonunda intihar eder. Aynı şatafatlı hayat İbrahim Efendi'nin konağında da devam etmektedir. Birçok kişinin eğlence ve düğünlerle gelip gittiği konakta Selamlık, harem ve konağın diğer bölümleri hareketlidir. Ancak bir gün İbrahim Efendi kalp krizi geçirir ve ölür. Konağın yönetimi büyük kızı Şevkiye Hanım'a bırakılır. Bu, bazı şeyleri anlamayan huysuz bir kadındır. Para hırsı ile yanan Salih Bey, İbrahim Efendi ölse de mal varlığına dokunamadığı için yalıyı terk eder. Artık zenginliğe yaklaşamayacağını anlamaktan bıkmıştır. Ev sahibinin geliri azalmaya başlar. Yeni hizmetçi Zaim Bey, işten anlamadığını anlayarak Şevkiye Hanım'ı aldatır. Yönetimi devralır. Zamanla, uyanıklığı sayesinde tüm servetine el koyar. Avukatlara giden Şevkiye Hanım ve Şükriye Hanım, kalan mücevherlerini avukatlara kaptırdı. Sonuç alamayınca da parasız kalırlar. Zaim Bey onlara konağın çatısında kalabileceklerini söyler. Çok zor bir dönemden sonra kayınbiraderi eczacı Sedat onlara yardım eder ve onlar için Fatih'te bir ev kiralar. Ancak bir süre sonra Şükriye Hanım bu kiralık evde vefat eder. Eczacı Sedat'ın yardımıyla hayatlarına devam ederler. Bu kitap ne bir hikayedir ne masal ne de roman... Zamanı, mekanı, vakaları, şahısları, isimleri hatta vakaların seyri, sırası ve detaylarının yüzde doksanı ile otantik ve yaşanmış bir devrin, gerçek ve yaşanmış bir hayat tablosudur. Biz, İmparatorluk Türkiye'sinin hemen de son evlatları; içinde haşır neşir olduğumuz askeri, siyasi, içtimai ve iktisadi bir tarih meydanında köşe kapmaca oynamış kimseler olarak, görüp duyduklarımızı, tadıp kokladıklarımızı, kudretimiz ölçüsünde, gelecek nesillere intikal ettirmek mecburiyetinin altında bulunuyoruz. İşte bu kitabın meydana gelmesi de o vazife hissinin bir netice ve zaruretinden ibarettir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/icimdeki-melodi/", "text": "Penny: Melody'nin dört buçuk yaşındaki kardeşidir. Bayan Violet Valencia: Melody ve kardeşiyle ilgilenen aile dostlarıdır. Melody'yi birçok konuda desteklemiş birisidir. Jocelyn: Melody'nin kamp arkadaşıdır. Çekingen, ürkek tavırları kamp ve çocukların dostluğu sayesinde yerini arkadaş canlısı sıcak bir çocuğa çevrilmesini sağlamıştır. Athena: Dans etmeyi çok seven pembe renge düşkünlüğüyle bilinen bir çocuktur. Melody Brooks'un yani 12 yaşında minicik ama hayalleri ve zihniyle dev gibi bir kızın hikayesini okuyoruz. Melody ve özel çocukların gözünden de hayata bakabilmek için de önemli bir hikaye. Günlük hayat onlar için ne kadar düzenlenmiş ya da kolaylaştırmak için neler yapıyoruz. Roman çocuk kitabı gibi algılansa da daha ziyade yetişkin okuyuculara hitap ediyor. Tasarımların, icatların bir Melody gibi çocukların hayatları dahil olmak üzere insanların hayatlarını nasıl değiştirebildiğini ifade ediyor. Yaşamı kolaylaştırmanın aslında zor olmadığı, birlikte olunduğunda bundan herkesin fayda sağlayabileceğini ifade eden bir hikaye. Melody Brooks; doğuştan serebral palsi hastalığı olan ama içinde kocaman bambaşka bir dünya barındıran 12 yaşında bir kız çocuğudur. Melody konuşamasa da zihinsel engelli değildir. Her şeyi algılayabiliyor, analiz edebiliyor ve kendi iç dünyasında bunlara karşılık verebiliyordur. Ailesinin ona aldığı, tekerlekli sandalyeye bağlanabilen Medi-Taker Elvira adı elbirliğiyle koyulan bu cihaz sayesinde yazdıklarıyla sesini çevresine duyurabiliyordur. Anne babasının üstün çabasına bir de onların aile dostları olan Bayan V yani Violet Valensiya'nın katkısı da eklenir. Bayan V, Melody ve dört buçuk yaşındaki kardeşi Penny'ye yaz tatili boyunca imla, matematik, dil sanatları gibi konularda ders çalıştırırken bunu onlar için bir oyun haline getirdiği için çocuklar için de keyifli bir aktiviteye dönüşmüştür. Bayan V, çocukları kütüphaneye götürdüğü günlerden birinde oradaki görevli Bay Francisco'nun Melody'ye verdiği broşürle yeni hayal kapısı aralanır. Yeşil Koru Kampı, Melody gibi özel çocuklar için hazırlanmış bir yerdir. Melody ve Bayan V kampın web sayfasına baktıklarında heyecanları artar. Ailesinin onayıyla kampla görüşülür, birkaç gün sonrası için rezervasyon yapılır. Melody, o güne kadar ailesinden hiç ayrılmamış, sadece Bayan V'nin evinde kalabilmiştir. İçini hem endişe hem tarifi mümkün olmayan bir heyecan kaplar. Annesiyle birlikte tatlı bir telaşın sürecinin ardından her şey hazırdır. Bu mutluğun yeri zaman zaman endişe ve kaygıya dönüşür. Hatta Melody bile çok istediği bu bir haftalık ayrılıktan korkup vaz geçmek bile ister. Kampa geldiklerinde Melody ile ilgilenecek olan rehberi, Trinity ile tanışırlar. Orman içinde dolaşıp kalacakları yeri gezdikten sonra kamp arkadaşları birer birer gelmeye başlar. Onlar da Melody gibi özel ve akranı olan çocuklardır. Kampta iki kızların iki de erkeklerin kulübeleri vardır. Ala Doğanlar ve Yeşil Ceylanlar kızların takımı, Mavi Porsuklar ve Mor Panterler erkeklerin takımıdır. Tüm takımlar aktiviteleri birlikte yapacak, yemekleri birlikte yiyeceklerdir. Melody, Ala Doğanlar takımındadır. Takım arkadaşlarıyla ve onların rehberleriyle aynı kulübede kalacaktır. Arkadaşları da ilk defa ailelerinden ayrıldıkları için tedirgin olsalar da çabucak kaynaşırlar. Hayatlarında ilklerin yaşanacağı bir haftalık mutlu günler başlamıştır. Havuzda geçirilen keyifli zamanlar, sanat aktiviteleri, resim, doğa yürüyüşleri, o güne kadar hiç denemedikleri bir aktivite olan ayaklarını boyayıp baskı yapmaları, atla gezinti, zippline ve her gece kamp ateşi etrafında toplanıp yaptıkları eğlenceler çocukları birbirlerine iyice yaklaştırır. Jocelyn, Karin, Athena onun en yakın arkadaşları olmuştur. Birlikte küçük yaramazlıklar yapıyor, kulübelerine giren küçük mısır yılanıyla biraz korku biraz heyecan yaşıyorlardır. Kamptaki oyun parkları bile özel çocuklar için tasarlanmış o güne kadar uzaktan baktıkları salıncağın ve kaydırağın keyfini çıkarmışlardır. Kamp gecelerinden birinde erkeklerin kampından Noah isimli bir çocukla tanışıp farklı bir heyecan bile yaşar. Takımlar arası oynanan balonbol oyununda da rakip takım olsalar da birbirlerini desteklerler. Bir hafta çabucak geçmiş ve son gece yine kamp ateşinin etrafında toplanmışlardır. Bu gece dans gecesidir. Noah, yürütecini bırakıp Melody'nin tekerlekli sandalyesini tutarak müziğe kendilerini kaptırırlar. Melody hayatında ilk defa dans eder. Mutluluktan uçmak üzeredir. Bir haftalık kamptan, hayatı boyunca unutmayacağı anılar ve sonrasında görüşeceği arkadaşlarıyla ayrılır. New York Times Çok Satan listelerinde aylarca yerini koruyan ve farklı milletlerden milyonlarca okurun kalbinde taht kuran İçimdeki Müzik'in bu çarpıcı devam romanında Melody, tutkusunun peşinden gidebilmek adına korkularıyla yüzleşiyor. Melody, artık daha büyük ve daha cesur bir genç kızdır. Onun gibi farklı yeteneklere sahip çocuklara yönelik kamplar olduğunu keşfettikten sonra, bir kampa gidebilmek için can atıyor. Ormanda yürüyebileceği, çelik halatla uçabileceği ve hatta ata binebileceği bir yer! Belki de sonunda gerçek bir arkadaş edinebileceği, kendi kararlarını verebileceği hatta kendi başına bir şeyler yapabileceği bir yer rüya gibi! Melody, titreyen kamp ateşinin ışığında ve fırtınaların gücüyle gerçekten ne kadar cesur ve güçlü bir genç kız olduğunu keşfetmek üzere. -Kirkus Review -Publishers Weekly -GoodReads, Okur Yorumu"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/icimdeki-muzik/", "text": "Melody Brooks: Anlatıcı ve ana karakterdir. 11 yaşında, 5. Sınıfa giden bir kızdır. Beyin felci ile dünyaya gelmiş ancak son derece zekidir. Diane Brooks: Melody'nin annesidir. Aynı zamanda bir hemşiredir. Kızının zeki olduğunun farkında ve her zaman, her konuda destekler. Draper'dan hüzün ve umut dolu soluksuz okunacak bir roman. Gerçek bir yaşam öyküsünden ilham alınarak kaleme alınmış. 11 yaşındaki Melody'nin yaşamı konu edinmiştir. Kafanızın içinde binlerce kelimenin dönüp durduğunu fakat sadece içinizden konuşabildiğinizi, bu kelimelerin bir tanesini bile söyleyemediğinizi düşünün. Sevdiğiniz insanlara bir kere bile seni seviyorum deme imkanınızın olmadığını bir kere bile sarılamayacağınızı ya da bu tarz şeyleri yapamayacağınızı düşünün. Her şeyi yapabilen insanlarla bir arada olduğunuzu sizin için bunlardan bir tanesini bile yapmanın mucize olduğunu bildiğinizi düşünün. En anlamlı Kitaplar arasına girebilecek olan bu kitabımızın karakteri Melodi, sizin de tahmin edeceğiniz üzere bunlardan hiç birini yapamıyor. Doğuştan beyin felci olan ve hayatı boyunca konuşmamış 11 yaşındaki Melody' nin beyni adeta bir fotoğraf makinesi gibi. Gördüğü her şeyi ezberliyor ve aklında tutuyor. Okulun en zeki çocuğu fakat hiç kimse bunun farkında değil. Zihninde sürekli dönüp duran kelimelerle savaşan Melody adeta kapısı ve anahtarı olmayan bir kafesin içinde gibi hissediyor kendini. Sonunda kaynaştırma sınıfına alınıyor ve normal sınıf arkadaşlarına ayak uydurmaya çalışan Melody'nin hayatı okulun bilgi yarışması takımına girmesiyle değişiyor. Komşusu ve okuldaki yardımcısının yardımcısının yardımıyla iletişim kurmanın yolunu bulan karakterimize hiç bir zaman yılmadığı için sizlerde hayran olacaksınız. İmkansız denmesine rağmen melodi konuşmayı denediyse bizlerde kendi mucizelerimizi gerçekleştirebiliriz çünkü hayatta her zaman mucizeler vardır. Her yaşa hitap eden ve okurken zorlanmayacağınız bu kitabımızı sizlerin de okumanızı çok isterim. - Sharon M. Draper, bir New York Times çok satan yazar. - Beşinci baskının kapak resmi Daniel Chang'a, kapak fotoğrafı Cyril Bruneau/Jupiter Images'a aittir. - Bir okuma grubu kılavuzu ektedir. Kitap 10 yaş ve üzeri ve 5-8. sınıflar için önerilir. - Hikaye, serebral palsili bir kız olan Melody Brooks'un yer aldığı birinci şahıs olarak yazılmıştır. Şimdiye kadar tek kelime konuşmadım. Neredeyse on bir yaşındayım."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/icimden-kuslar-gocuyor/", "text": "İnsan belli bir yaşa geldikten sonra hayatını, yaşadıklarını, bunun için harcadığı hayatı ve en önemlisi kendini sorgulamaya başlar. Kitap, İnci Aral'ın kanserini, menopoz dönemini ve geçmişini konu ediniyor. Yazar, babası öldükten sonra halasının yanına taşınır. Ablası da başka bir halasının yanında büyüyor. Yatılı okul çağına geldiğinde teyzesinin evinden ayrılarak yatılı okulda kalmaya başlar. Olası aşkı sürdürmenin inadı içinde on sekiz ile yirmi dört yaşları arasında kaybeder. Yazarın mesleği Resim Öğretmenliğidir. Yönetici olarak sergiler düzenler. İlerleyen yıllarda evlenir. Onlar iki çocuğa sahiptir. Kırk üç yaşındadır. Yazar doktora gider. Doktor rahminin alınması gerektiğini söyler. Yazar ölümü sorgular. Büyükannesi rahim kanserinden ölür. Ameliyata girmeden önce dolabı elden geçirir. Saçma bulduğu mektupları ve birkaç günlüğü bölüp çöpe atar. Daha önce ilk eşinden boşanmıştı. Sekiz yıllık ikinci evliliğini üç günde bitirdiğini ve bir buçuk yıl ayrı bir evde yaşadığını yazılarından anlıyoruz. Yazar karısıyla yeniden evlenir. Aynı evde ayrı ayrı yaşarlar. Ameliyata gittiğinde eşi de yanında gelir. Yazar, hastanede kaldığı süre boyunca yanında kitaplar getirir. Olumlu düşünmeye ve kötüyü uzaklaştırmaya çalışır. Yazar ameliyat olur. Bu sefer kendini menopozda bulur. Kadınlığını kaybettiğini düşünen yazar psikolojik olarak buna alışmaya çalışır. Menopoza girmiş bazı kadınları görünce umutlanır. Artık kolayca sinirlenebilir ve unutkandır. Hastalığı ve menopoz döneminden sonra cinsel hayatına ara vermemekten bahsediyor. Aldığı hormonlar sayesinde kendini yeniden çekici bulmaya başlar. Kaybolmuş cinselliğin hala orada olduğunu görür. Eklem ağrıları düzelir. Bu arada Kıran Resimleri adlı öykü kitabını çıkarır. Kitap imzalamak için Fransa'ya gider. Bu kitap ilgi çekicidir. Yazmakla yazmamak arasında bir kafa karışıklığı vardır. Yazar ara sıra notlar alıp yeni bir roman yazmak ister. Yazar östrojen tedavisi almaya devam etmektedir. Yurt dışından gelen haberleri takip eder ve gelişmeleri takip eder. Yazarın ilk eşinden olan oğlu arar. Babasının hasta olduğunu söyler. Yazar, eşini en son on beş yıl önce görmüştür. Önceki eşiyle anlaşamaz ve bir kez eşi ona tokat atar. Yazar sakladığı mektupları okur. Bu onu geçmişe götürür. Daha önce eşiyle sorunlarını mektup yazarak birbirlerine iletirlerdi. Yazar, romanını yayımlamadan önce eşine okutuyor. Eşi, onun en acımasız eleştirmenidir. İlkbaharda Ölü Erkek Kuşlara olan ilgi yeniden yoğunlaşıyor. Yazarlık kariyerinde yüksek bir noktaya ulaşır. Yayınlanmadan önce konuşmasını kontrol eder. Medya konusunda daha dikkatli olmaya çalışıyor. Ölü Erkek Kuşlar Yunus Nadi Ödülü'nü alır. Yazar, babasından ve annesinden mutluluk bulamaz. Belki de yokluklarını yazıda bulmuştur. Bir süre sonra bir roman daha yayımlanır. Beş bin basılı roman ikinci baskıda duraksıyor. Arkadaşları onu teselli edecek sözler söyler. Yazar, sanatçıların kitapları değerlendirmemesinden ve bu eserin medyaya havale edilmesinden şikayet etmektedir. Yeni bir roman yazmaya karar verirken kısa öyküler yazmaya başlar. Aşk mektuplarından birkaçını çıkarır. Yazar, karısının tavsiyesi üzerine kafa dinlemek için yazlığa gider. Kışı orada geçirir. Canı sıkıldığında İstanbul'a döner. Yazar spor salonuna gider. Oradaki insanların diyaloglarına tanık olur. Kendisiyle aynı yaşta olmalarına rağmen menopozları hakkında neden konuşamadıklarını merak eder. Menopoz matlaştırılır. Herkes kendisiyle yüzleşir. Yazar bir kitapçının vitrinini inceler. Yeni çıkan kitaplarının vitrini düzenlerler. Aşk Yok Ölüm Yok kitabını kendisi yazmıştır ama artık bir yabancıdır. Çünkü artık kitabı halka mal olmuştur. İçimden Kuşlar Göçüyor'un bir yerinde böyle diyor İnci Aral; acıları, kederleri ve mutluluklarıyla dolu dolu yaşanan ir hayatın, bir dönüm noktasında. Kadının tek başına yaşaması, yalnız taşıması gereken güç bir dönem bu; bedensel-ruhsal değişimler, eksiklikler ve farklı deneyimlerle olgunluğa, orta yaşa geçilen eşik. Duyguların uç noktalarda yaşandığı bu geçiş sürecinde, kendisiyle de geçmişiyle de hesaplaşma fırsatı buluyor yazar. Pek az kadının cesaret ettiği biçimde, yaşadıklarını açıkça, hiçbir şeyin arkasına sığınmadan irdeliyor; kendini içtenlikle, dürüstlükle, hatta acımasızlıkla sunuyor. Ölü Erkek Kuşlar'ın izdüşümleriyle kaleme alınan bu çalışma, belki de onu tamamlayan bir sonsöz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/idealist-ogretmen/", "text": "Rachinski: Kariyerinden vazgeçer ve köyüne gitmek ve orada öğretmen olmak için istifa eder. Aynı zamanda hatırı sayılır bir üne sahip bir bilim insanıdır. Pek çok kitap yazmış, kitapları farklı dillere çevrilmiş ve herkes tarafından kıskançlıkla okunmuştur. Bogdanov: Beloe köyünden resimde iyi olan öğrencidir. Köy okulundan mezun olduktan sonra, Bagdanov liseyi bitirir ve Güzel Sanatlar Akademisi'nden başarıyla mezun olur. Rusya'nın en büyük ressamlarından biri olur. Vasilev: Tatevo köyünden dini alanda bilgisi olan öğrencidir. Bogdanov: Zaboletya köyünden güçlü bir kimya beceresi olan öğrencidir. Üniversiteden erken yaşta mezun olur ve kimya alanındaki başarılı çalışmaları nedeniyle ödüller alır. Sadece bir öğretmenin hayatını ve ideallerini değil, o dönemin Rusya'sında yaşananları, zorlukları ve bu zorluklara rağmen neler yapılabileceğini anlatılıyor. Moskova Üniversitesi'ndeki herkes o gün şoktadır. Çünkü üniversitenin genç ve başarılı matematik profesörü Rachinski, üniversitedeki işini bırakır, kariyerinden vazgeçer ve köyüne gitmek ve orada öğretmen olmak için istifa eder. Rachinsky aynı zamanda hatırı sayılır bir üne sahip bir bilim insanıdır. Pek çok kitap yazmış, kitapları farklı dillere çevrilmiş ve herkes tarafından kıskançlıkla okunmuştur. Kendisi gibi başarılı öğrenciler yetiştirmiş, genç yaşına rağmen üç öğrencisini de profesör yapmıştır. Herkes matematik ve bilim dünyasına katacağı daha çok şey olduğunu düşünür ve bu nedenle onun fikrine karşı çıkarlar. Ancak bütün itirazlara rağmen aklını başına toplar, istifa mektubunu Eğitim İdaresi'ne sunar ve Tatevo köyünde görevine başlar. Köye geldiğinde köylüler ona tepki gösterir, Rachinsky'ye maddi manevi destek veren yoktur. Çünkü yıllardır horlanan, aldatılan ve zulme uğrayan köylüler, onun iyi niyetli gelişi için bir sebep ararlar. Rachinski onları bir araya toplayıp amacının çocukları eğitmek olduğunu açıklamaya çalışsa da, adamın deli olduğunu ya da köye eğlence için geldiğini düşünürler, ciddiye almazlar. Amacı kimsenin anlayamadığı Rachinski, belli ki tek başına geldiği bu köyde tek başına savaşacaktır. Rachinsky çocuklara öğretmeye başlar, ancak herkes ona bir delinin gözleriyle bakar. Ancak okul binası bakımsızlıktan harap olmuştur. Çocuklar yeni öğretmenlerinin sınıfına geldiklerinde temiz ve düzenli gördükleri tek yer öğretmen masasıydı. Rachinsky masasını temizleyip düzenlemiş ve üzerine çiçekli bir saksı yerleştirmişti. O gün çiçekleri çok seven Rachinski'nin öğrencilerinin ilk dersi, temiz ve düzenli olmaktı. Hep birlikte okul çevresini temizlediler ve o günden sonra okula temiz yıkanmış öğrenciler olarak gelirler. Bu köyde yıllarını geçiren Rachinski, birçok şeyle mücadele eder ve etmeye devam eder. Bunlardan ilki alkoldür. Köylüler için en zoru içkiyi bırakmaktır. Rachinski çoğunlukla onları alkolden uzak tutmaya çalışmakta, çocuklarına kötü örnek olduklarını ve içerek sağlıklarına zarar verdiklerini her fırsatta anlamaya çalışmaktadır. Bazen başarır, bazen olumsuz sonuçlar alır ama bu hırsından asla vazgeçmez. Köylerde gözüne takılan üç başarılı çocuk vardır. Birincisi Beloe köyünden resimde iyi olan Bogdanov, ikincisi Zaboletya köyünden güçlü kimya becerisine sahip Bogdanov ve üçüncüsü dini alanda yetenekli Tatevo köyünden Vasilev. Köy okulundan mezun olduktan sonra, Bagdanov liseyi bitirir ve Güzel Sanatlar Akademisi'nden başarıyla mezun olur. Rusya'nın en büyük ressamlarından biri olur. Kimyadaki başarısıyla tanınan Bagdanov, Moskova liselerinden birinden başarıyla mezun oldu. Emsallerinin çok üzerinde bir bilgi birikimine ve başarıya sahipti. Üniversiteden erken yaşta mezun olur ve kimya alanındaki başarılı çalışmaları nedeniyle ödüller alır. Zabolotni lakaplı ünlü bir bakteriyolog olur. Vasilev, kutsal yazıları ezbere bilen ve her zaman bir din adamı olma arzusunu dile getiren bir çocuktur. Vasilev dini okulu bitirdikten sonra akademiye başlar ve öğrencilik yıllarında fabrikalarda işçilere öğüt veren konuşmalar yapardı. Okulunun bitmesine bir yıl kala okulu bırakır ve Petrograd şehrinde çalışmaya devam eder. Sadece işçiler değil, mühendisler, öğrenciler ve aristokratlar da onun konuşmalarını dinlemeye başlar. 1917'de devrim olur. Çarlık Rusya'sı çöker. Şiddet ortaya çıkar. Vasilev katliamlarda ölür. Zabolotni lakaplı bilim adamı Bogdanov, ülke istasyonunda öldürüldü. Tüm bunlar olmadan önce Rachinsky zaten ölmüştür. Moskova Üniversitesi'nde başarılı bir matematik profesörü olan Raçinski, herkesin gıptayla baktığı kariyerini bir kenara bırakıp istifa eder. Hem de yalnızca köyüne gidip sıradan bir öğretmen olabilmek için. Başta kimselerin anlam veremediği bu durum, Raçinski'nin hayatında aldığı en önemli karardır. Çünkü halkın içindeki keşfedilmemiş cevherleri bulacak ve onları parlatıp hak ettikleri gibi aydınlığa kavuşturacaktır. Profesör Raçinski'nin bir bilinmeze doğru attığı adımlar, bu yoldaki umutları ve fedakarlıkları sizi öylesine sarsacak ki hayatta neyin önemli olduğunu ve sonunda gurur duyacağınız bir yaşam sürmeniz için ne yapmanız gerektiğini bir kez daha sorgulayacaksınız. Bu küçük ama etkisi büyük kitapta yalnızca bir öğretmenin çırpınışını değil, aynı zamanda Rusya'nın o dönemdeki içler acısı durumunu, halkın tembelliği, sefaleti ve cehaletiyle nerelere sürüklendiğini ve eğer doğru yönlendirilirse neler başarabileceğini de okuyacaksınız. Atatürk tarafından, bir bataklıklar ülkesi olan Finlandiya'nın kurtuluşunun ülkemize örnek olarak gösterildiği Beyaz Zambaklar Ülkesinde'yi yazan Grigoriy Petrov'un kaleminden yine unutulmaz, sarsıcı bir hikaye."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/iffet/", "text": "İffet: Saf, temiz, dürüst bir kadındır. Tüm güzelliğine ve tüm çaresizliğine rağmen ölümü pahasına namusunu ve iffetini korumayı başarmış, ancak yoksulluk ve hastalık nedeniyle erken yaşta ölmüştür. Latif: İffet'in nişanlısı, fakir ama ahlaklı, sevecen ve iyi bir insandır. Sabri: İffet'in kardeşidir. Okula gitmeden ablasından eğitim alıyor. Açlıktan kurtulmak için salatalık çalar ve bakkala olan borçları için hırkasını rehin verir. Fettan Raziye: İffet'i kötü yola düşürmeye çalışan kadındır. İffet'in ölümüyle yaptıklarına pişman olarak kendini ibadete vermiştir. Zavallı Fakir, kimsesiz, çaresiz, zavallı insanların düştükleri kötü durumları konu alan kitaptır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, bu eserinde genç bir kızın içine düştüğü zor koşulları ve yaşadığı çatışmalara rağmen ahlakını ve iffetini koruma yolundaki acımasız savaşını ele almıştır. Henüz küçük bir kız olan İffet'in babası hayatını kaybeder. Yüksek eğitimli, gösterişli ve çevresinde ilgi gören bu genç kız, dul ve hasta annesi ve Sabri adındaki erkek kardeşiyle birlikte yaşamaktadır. Hasta annesine bakmak zorunda kalan İffet, genç yaşta evin yükünü taşımak zorunda olduğu için büyük zorluklarla karşılaşmaktadır. Babasının ölümünden sonra evin geçimini sağlamak zorunda kalan İffet de yoksulluk ve sefalet içindedir. Yoksulluk ve çaresizlik nedeniyle bazı akşamlar midelerini sadece kuru ekmekle doldurmak zorunda kalır. Nedense mahalle halkı da onlara soğuk davranıyor, bakkallar, manavlar ve komşu esnaflar onlardan uzak durur, hatta düşmanca davranır. Bu da yetmezmiş gibi, güzel bir kız olduğu için çevresinde birçok kötü niyetli insan vardır ve hatta ona karşı çirkin niyetleri vardır. Ancak kendisi gibi namuslu ve iffetli bir genç kız olduğu için bu tür insanlara dönüp bakmaz ve her zaman iffetli ve iffetli davranır. Yoksulluğundan yararlanmak isteyen tüm çirkin teklifleri reddeder ve namusunu korumak için bu tür insanlarla savaşmak zorunda kalır. İffet, Fransızca, Arapça ve Farsça bilen, iyi yetişmiş ve zeki bir kızdır. Ama düzgün bir iş de bulamıyor. Annesinin hastalığı ağırlaştı ve ilaçlarını bile alamıyordu. Kardeşi Sabri de çaresiz kaldığı için ufak tefek hırsızlıklar yapmaya başlar. Çok çaresiz bir durumda olan İffet, hiç istememesine rağmen halasının oğlu Latif ile nişanlanmak zorunda kalmıştır. Ancak ne teyzesi ne de nişanlısı onlara bir fayda sağlamayacaktır. Yazar onları bir doktor arkadaşı vasıtasıyla tanımış ve genç kızın durumuna çok üzülmüştür. Bu nedenle yazar, İffet'in nişanlısı Latif ile de tanışır ve İffet ile görüşmeye başlar. O sırada İffet ve ailesi kirayı ödeyemedikleri için evden kovuldu. Bu nedenle yazar, İffet ve ailesini de kaybeder ve onları aramaya başlar. Ancak uzun süre onlardan haber alamaz. Sonunda, yazar izlerini bulur. Aldığı habere göre İffet günlerce aç kalmış, ancak kendisine yapılan çirkin teklifleri kabul etmemiş, karnını doyurma fırsatı bulduğu halde çalıp karnını doyuramamış ve sonunda açlıktan ölmüştür. . Sonra yazar, İffet'in nişanlısı Latif'in yanına gelir. Latif, yazarı İffet'in mezarına götürür ve Latif ona İffet'in günlüğünü verir. Yazar, İffet'in günlüğünü okumaya başlar. İffet evden atıldıktan sonra Raziye adında kötü bir kadının eline düşer ve onu fahişeliğe zorlar. Ancak bunu anlayan İffet, kendini o kadından kurtarmış ve o kadını tövbeye davet etmiş; İffet'in vefatını duyan Fettan Raziye yaptığına pişman olup tövbe etmiş ancak iş işten geçmiştir. İffet bu kadından kurtulunca İttihatçılara katılır, hastalanır ve daha sonra ölür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ihanet-noktasi/", "text": "Rachel Sexton, Michael Tolland, Corky Marlinson, Gabrielle Ashe, Senatör Sexton, William Pickering, Zach Herney. Dan Brown'ın ikinci teknoloji kitabı. Bu kitapta uzaydan geldiği iddia edilen bir meteorda bulunan fosiller, uzayda yaşam olabileceğini düşündürmektedir. Ancak kitaptaki karakterler durumun böyle olmadığını ortaya koyuyor ve bu sonuç ABD'deki başkanlık seçimini büyük ölçüde değiştiriyor. İhanetlere dayanan roman, yalnızca gerçeklerden yola çıkarak oluşturulmuş bir kurgu olarak değerlendirilir. Başkan adaylarından Senatör Sexton ve kızı Rachel Sexton bir restoranda buluşurlar. Rachel Sexton ve babasının iyi bir ilişkisi yok, hatta birbirlerinden pek hoşlanmazlar. Senatör karısını aldattı ve karısından ayrılır. Rachel, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'na bağlı bir istihbarat teşkilatında başkan için çalışır. Senatör kızının bu görevi bırakmasını ister. Çünkü kızının rakibi adına çalışması seçim kampanyası için olumsuz bir durumdur. Babasından pek hoşlanmayan Rachel, teklifi geri çevirir. Arama sırasında Rachel'ın çağrı cihazına acil bir not gelir. Not, çalıştığı Ulusal Keşif Ofisi'nden gelir. Rachel'ın ofisteki görevi, ofise gelen istihbarat bilgilerini değerlendirmek ve başkan için özetler oluşturmaktır. Babasına bir bahane uydurarak ofise doğru yol alır. Rachel'ın çağrı cihazındaki acil durum notu Astsubay müdürü William Pickering tarafından gönderilir. Müdür, Rachel'a acilen başkan tarafından çağrıldığını söyler. Rachel'ı başkanla yapacağı görüşmeye götürmek için bir helikopter hazırdır. Beyaz Saray'ın Astsubay binasına çok yakın olmasına rağmen, yolculuk için bir helikopter seçildiğinde Rachel şaşırır. Ancak helikopter Beyaz Saray'a değil, eski bir NASA fırlatma üssü olan Wallops Adası'na gidiyordu. Rachel, başkanın babasının seçim kampanyası hakkında onunla görüşeceğini tahmin eder. Pickering zaten böyle olabileceğini söyler. Başkanın gerçekten böyle bir niyeti olsaydı, tereddüt etmeden reddederdi. Rachel, Başkanın toplantı için burayı seçmiş olmasına bir kez daha şaşırır. Başkan ve Rachel Sexton, başkanın Air Force One uçağında bir araya gelir. Başkan, Rachel'a NASA'nın Yer Gözetleme Sistemi'ni anlatır ve çok önemli bir keşif yaptığını söyler. YGS Projesi, NASA'nın dünyayı incelemek için geliştirdiği, ancak başarısız olan bir projedir. Ama şimdi YGS insanlık tarihi için çok önemli bir keşif yapar. Başkan daha fazla ayrıntıya girmez. Tüm açıklamaların NASA tarafından yapılacağını söyler. Rachel bir jet uçağına bindirildi. Hala nereye gittiğini bilmiyordu. Kuzey Kutbu'na gideceklerini uçaktaki pilottan öğrenmiş. NASA yetkilileri Rachel'ı Milne Buzul Katmanı'nda karşıladı. NASA burada habisphere denilen küresel bir çadır kurmuştu. NASA Direktörü Lawrence Ekstrom, Rachel'a YGS'nin çok önemli bir keşif yaptığını söyledi. Ekstrom, Rachel'ın varlığından pek memnun değildi. Ekstrom, YGS'nin verileri doğrultusunda Arktik Okyanusu'nda yaptıkları araştırma sonucunda bir göktaşı bulduklarını söyler. Göktaşından alınan kesitlerde dünyada bilinmeyen ve başka bir gezegende yaşadığı düşünülen böcek fosilleri vardır. Habipher'da NASA personeli ve Rachel'ın yanı sıra önde gelen dört sivil bilim adamı da vardır. Bunlar Michael Tolland, Corky Marlinson, Waille Ming, Dr. Mangor'dur. Başkanın amacı, keşfin tarafsız bilim adamları tarafından doğrulanması ve ardından keşfin kampanya materyali olmadığını göstermek için kamuya açıklanmasıdır. Bunun için bir belgesel program yapımcısı olan ve çok popüler olan Michael Tolland seçilir. Başkan, Senatör Sexton'ın seçim kampanyası yüzünden Beyaz Saray çalışanları arasında bile güvenilirliğini kaybediyor. NASA tarafından Rachel Sexton tarafından yapılan keşfin Beyaz Saray personeline duyurulması, inandırıcılık açısından çok iyi bir seçim olur. Başkan, Rachel'dan sadece personele bir konuşma yaparak keşfi duyurmasını istemiştir. Rachel teklife pek hevesli değildi. Ancak başkan onu ikna etmeyi başarır. Başkan NASA'ya çok inanıyordu ve çalışmaları için sürekli olarak NASA'ya büyük hibeler veriyordu. Ancak NASA, son yıllarda çabalarında sürekli olarak başarısız oldu ve bu da başkan ve NASA'nın halkın gözünde güvenilirliğini kaybetmesine neden olur. Senatör Sexton ise seçim kampanyalarında bu durumu çok iyi kullanmış ve NASA'yı çok zor durumda bırakmıştır. NASA'ya harcanan paranın ekonomiyi kötüleştirdiğini, bunun yerine uzay çalışmalarının rekabete açılması gerektiğini ve sivil şirketlerin uzay çalışmaları yapabilmesi gerektiğini söyler. Beyaz Saray çalışanları başkanın oval ofisinde toplandı. Rachel oval ofise canlı bağlandı ve NASA'nın keşfi hakkında konuşur. Bu konuşmanın ardından cumhurbaşkanı, bir millete hitaben yapacağı konuşmayla buluşu halka açıklayacaktır. Bu sırada habiküredeki bilim adamlarından Dr. Mangor, göktaşına son bir kez bakmak için göktaşına gelir. Ancak çok şaşırtıcı bir şey olur ve Dr. Mangor su yüzeyinde yaşayan biyo-organizmaları görür. Habikürede bunlar olurken, çok özel teçhizata ve eğitimli askerlere sahip olan Delta Force ekibi, habikürede olup bitenleri izler. Delta Force, insan damarlarında dolaşacak kadar küçük mikrobotlarla habiküre üzerinde casusluk yapar. Dr. Mangor canlı organizmayı su yüzeyinden toplamaya çalışırken, Delta Force mikrobot aracılığıyla bilim adamının altındaki buz kütlesini kırar ve Dr. Mangor havuza düşer. Bir süre sonra diğer bilim adamları ve Rachel göktaşının bulunduğu yere gelirler ve durumu anlarlar. Ayrıca su yüzeyinde yaşayan organizmaları da görürler. Tartışmaları sırasında göktaşı hakkında şüpheler ortaya çıkar. Michael Tolland, ABD'deki ekibinden faksla su yüzeyindeki canlılar hakkında bilgi ister. Discovery ile ilgili sorunlar olduğunu gören Delta Force, Rachel ve arkadaşlarını öldürmeye çalışır ve Dr. Ming ölür. Rachel ve diğerleri kaçmayı başarır. Delta Force bilim adamlarını yakalamak için çalışıyor. Ancak Rachel ve arkadaşları mucizevi bir şekilde kaçmayı başarır ve bir gemi tarafından kurtarılır. Rachel, göktaşı hakkında bilgi içeren faksları babasına göndererek, hayatının tehlikede olduğunu bildirir. Bu arada, Delta Force hala onları takip ediyor. Bu fakslar, Başkan NASA'nın önemli keşfini halka duyurduğunda seçim kampanyası dibe vuran Senatör Sexton için bir kurtarıcı olacaktır. Kızının tehlikede olması onu pek ilgilendirmez. Bir basın açıklaması ile bir basın toplantısı yapacağını ve delillerle birlikte keşfin doğru olmadığını beyan eder. Senatörün yardımcısı ve en büyük destekçisi Gabriel Ashe, senatörün bu kadar ileri gidip böyle bir adam için çalışabileceğine inanamaz. Bu arada, Delta Force askerleri ile Rachel ve arkadaşları arasındaki kovalamaca devam eder. Rachel, Michael ve Marlinson, Michael'ın araştırma gemisine varırlar. Burada da araştırmalarında aldatıldıklarını kesin olarak anlarlar. Göktaşı, NASA tarafından Milne Buzul Katmanı'na götürülür. Bu arada, Delta Force onları bulur. Rachel ve arkadaşları, Delta Force askerlerinin başında Pickering'i gördüklerinde dehşete düşerler. Sahte keşif Pickering tarafından planlanlar. Pickering'in amacı, seçimi kaybetmek üzere olan başkana yardım etmektir. Çünkü eğer başkan seçimi kaybederse bu NASA'nın da sonu olacaktır. Senatör ve yardımcısı Gabriel'in geçmişte bir ilişkisi vardır. Başkanın danışmanlarından bir Bayan, Gabriel'e bu ilişkinin fotoğraflarının olduğunu ve senatörü durdurması gerektiğini, aksi takdirde senatör başkan seçilirse uzay araştırmalarında ciddi hatalar yapacağını ve uzayda ne gibi felaketlerin olacağını söyler. Keşif sivil şirketlere verilir. Gabriel pek inanmıyor ama yine de araştırmak istiyor. Senatörün ofisine gizlice girer ve faksları alır. Senatörle konuşmak için eve gittiğinde, senatörün yalnız olmadığını fark eder. Senatör 4-5 kişilik bir grupla görüşüyor. Konuşmalarını gizlice dinler ve dehşete düşer. Senatörün konuştuğu kişiler, uzay araştırmalarıyla ilgilenen şirketlerin yetkilileriydi. Senatörün uzayla ilgili vaatlerine karşılık, senatörün seçim kampanyasını büyük paralarla destekliyorlar. Senatör Sexton, fakslayıp mühürlediği zarflar içinde basının karşısına çıkar. Delta Force'tan kaçmayı başaran Rachel, basın toplantısının yapılacağı yere gelir. Rachel babasına NASA ve başkanın masum olduğunu ve yanlış keşfin Pickering tarafından düzenlendiğini söyler. Ondan basın bülteninden vazgeçmesini ister. Ama babası açıklamaya kararlıydı. Bu sırada genç bir kadın muhabir, mikrofonunu senatörün konuşacağı podyuma koyar. Ama bu aceleyle Sexton'ın zarflarını yere düşürür. Muhabir yerden zarfları alır ve öfkeli senatöre uzatır. Senatör Sexton konuşmasına NASA'nın keşfinin sahte olduğunu belirterek başlıyor ve zarfları basın mensuplarına dağıtıyor. Ama zarflarda senatör ve Gabriel'in ilişkisinin fotoğrafları var. Basın toplantısına muhabir kılığında katılan Gabriel Ashe, mikrofonu kürsüye bırakırken zarfları değiştirdi. NASA'yı ve başkanı kurtarmak için kendini feda eder. Tabii bu durum senatörün de sonu olur. Başkan, Beyaz Saray Gizli Haber Alma Analisti Rachel Sexton'ı Milne Buzul Katmanı'na gönderir. Karizmatik bilim adamı Michael Tolland başkanlığında uzmanlardan oluşan bir ekiple Kuzey Kutbu'na giden Rachel, bir süre sonra akla gelmedik bir oyunu ortaya çıkarır. Tüm dünyayı amansız bir düşmanlığa sürükleyecek bir bilim sahtekarlığı söz konusudur. Rachel, Başkan'la bağlantı kuramadan Michael ölümcül bir saldırıya uğrar. Gerçeğin ortaya çıkmasını istemeyen esrarengiz biri, katil-lerden oluşan bir ekiple herkesi ortadan kaldırmaktadır. Issız ve ölümcül bir çevrede bir avuç insanın tüm umudu bu korkunç sahtekarlığın arkasındaki güçlerin ortaya çıkarılmasıdır. Öğrenecekleri gerçek ihanetin doruk noktasıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ihtiyar-balikci/", "text": "İhtiyar Balıkçı: İhtiyar bir balıkçıdır. Uzun bir süre balık tutamayışı, onu uzun sularda balık tutmasına yönlendirir. Çırak: İhtiyar adamın balık tutamayışı, annesinin onu ihtiyar adamın yanından almasına neden olur. Her ne kadar üzülse de çocuk ondan ayrı kalır. İhtiyar bir adamın, balık tutmak için uzun sularda balık arayışı ve bu arayışta yaşadığı olaylar konu edinir. Adından da anlaşılacağı gibi roman, ihtiyar bir balıkçının hüzünlü hikayesini anlatıyor. Balıkçılık yaparak geçimini sağlayan ana karakterimiz, balıksız geçen günlerin etkilerini hissetmeye başlar. Günlerce ağına balık düşmez ve başı büyük belaya girer. Öyle ki çırak olarak yanına aldığı çocuğun annesi, ihtiyar balıkçının beceriksizliğini öne sürerek çocuğu başka bir balıkçıya verir. Ama çocuk ona balık tutmayı öğreten ihtiyar adamdan ayrılmak zorunda kaldığı için üzülür. Bu yüzden ihtiyar adam ne zaman sahile gelse işi bırakıp ona yardım etmeye gider. Bu sayede aralarında özel bir dostluk başlar. Birlikte kalkıp av hazırlıklarına başlarlar, ancak daha sonra ayrı teknelerle yollarını ayırırlar. Akşam, çocuk ihtiyar balıkçıyı bekler ve ona tekrar yardım eder. Ama hep balıksız dönen ihtiyar adam çocuğu üzmeye başlar. Sonra bir akşam ihtiyar balıkçı iki büyük balık verir ve onları yem olarak kullanmasını ister. Ertesi sabah ihtiyar balıkçı daha uzak sulara gitmek ve şansını bu şekilde denemek ister. Elleri boş döndükten sonra günlerdir hayalini kurduğu büyük kılıçbalığını yakalama umuduyla kendini teselli eder. Balıkların ağlarına düşmesini bekleyerek sahilden uzaklaşır. Bir süre sonra oltasına bir balık takılır. Olta o kadar gergindir ki balıkçı, onun rüyasında gördüğü büyük kılıç balığı olduğundan emindir. Balık, ihtiyar balıkçının beklediğinden daha güçlüydü ve tekneyi sürüklemeye başlar. İhtiyar balıkçı, balığın yorulacağını umarak oltayı olabildiğince uzattır, ancak balık çok yorulmaya niyetli değildir. İhtiyar balıkçı yorgun ve suyu çok azdı. Bir süre sonra balık yavaşlamaya ve yüzeye çıkmaya başlar. Balığı gören ihtiyar adam daha da umutlanır. Balık tahmin ettiğinden daha büyüktür. İhtiyar balıkçı hemen balığı öldürüp teknesine bağlamış ve eve doğru yola koyulur. Ancak balığın kanından etkilenen köpekbalıkları teknenin etrafını sarar. Bunun üzerine ihtiyar balıkçı, mızrağıyla köpekbalıklarını öldürmeye çalışır. Ancak köpekbalıklarından birini öldürmeye çalışırken mızrağını kırar. Artık savaşacak hiçbir şeyi kalmamış ve köpekbalıklarının yeniden saldıracağından emindir. İhtiyar balıkçının tahminleri doğru çıkar ve sahile tekneyle ulaştığında, köpekbalıkları kılıçbalığını paramparça ederler ve geriye hiçbir şey bırakmazlar. İhtiyar balıkçı da bu mücadeleden çok yorulmuş ve sahile gelirken evine çekilip dinlenmeye başlamış. Tekneye takılan kılıç balığı kalıntıları da balığın büyüklüğünü göstermeye yetiyordu. Sonra herkes teknenin etrafına toplanarak balığın büyüklüğünden bahseder. İhtiyar balıkçı balığı tek parça halinde getirmeyi başaramamıştı ama yine de halkın saygısını kazanmayı başarmıştı. Sandalıyla balıkçılık yapan Santiago, seksen dört gündür bir tane bile büyük balık avlayamamıştı. Diğer balıkçıların kendisiyle alay etmesine aldırmayan Santiago, havanın açılmasını bekliyordu. Denize alabildiğine açılmak ve avlayamadığı günlerin acısını çıkarmak istiyordu. Bir zamanlar kendisine yardım eden küçük Manolin'in yardımı ile kayığını denize indirdi ve alabildiğine açılarak oltalarını denize attı. Baş tarafta titreyen oltasını çektiğinde 5 kiloluk bir orkinosun oltanın ucunda olduğunu gördü. Kendi kendine İyi yem olur diye düşündü. Bugün seksen beşinci gündü. Mutlaka büyük bir balık yakalaması lazımdı. İhtiyar Balıkçı, Ernest Hemingway'in Nobel Edebiyat Ödüllü eseri. Hemingway bu hikayeyi Küba'da yazmıştır ve hikayenin başkahramanı Kübalı bir balıkçı olan Santiago'dur. Hikaye ihtiyar Santiago'nun büyük bir balığı avlamasını ve onu limana getirinceye kadar 5 gün boyunca süren zorlu mücadelesini anlatır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/iki-cocugun-devrialemi/", "text": "Jano: On beş yaşında annesiz ve babasız büyüyen bir çocuktur. Bir tamircide çırak olarak çalışır ve geçimini yapar. Yanık: On üç yaşında bir çocuktur. Romanın üç kahramanı var: biri on beş yaşındaki Jano, biri on üç yaşındaki Yanik ve biri de akrobatta yetiştirilen sevgili köpekleri Sultan. Bu iki Fransız çocuk elektrikli bir motosikletle dünya turuna çıkar. İlk yolculukları Afrika'ya olur. Roman, dünyayı dolaşmak amacıyla yola çıkan iki çocuğun başından geçen olayları anlatmaktadır. - Fransız yazar Jean de la Hire'in ilk kez 1912'de Fransa'da seri olarak yayımlanan resimli macera romanıdır. Kitap fasikülleri haline gelmeden önce de çeşitli dergi ve gazetelerde tefrika edilmişti. - Diğer adı Adolphe d'Espie olan yazarın bu resimli çocuk romanı Türkiye'de ilk defa 1924 (1342) yılında eski harflerle basılmıştı. - Türkiye'de de Fransa'da olduğu gibi fasiküller halinde yayımlanmıştır. Fransa'da 71 fasikül halinde çıkmıştır. Jano ve Yanik, yeni dostları Bay Edwards'ın yatı Tucuman ile yeni ve nefes kesici maceralar peşinde koşarken Jano'nun babasından gelen telgraf onlara bir gerçeği hatırlatır: Yurtlarını özlediklerini. Eve dönüş yolunda da heyecan onları yalnız bırakmaz. Jean de la Hire'in kahramanları Jano ve Yanik'in serüvenlerinin anlatıldığı İki Çocuğun Devrialemi sona eriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/iki-guzel-gunahkar/", "text": "Bedia: Erkekleri peşinde koşturmayı seven, eğlenceye düşkün, güzel bir Osmanlı kadınıdır. Bedia'nın Babası: Eğlencesine düşkün bir adamdır. Bedia'nın Annesi: Kızına düşkün ve her dilediğini yapan annesidir. Nazım: Annesine düşkün, temiz kalpli yakışıklı ve çekici bir adamdır. Nazım'ın Annesi: Geleneklerine bağlı, oğluna düşkün bir kadındır. Ahmet Rasim'in ayrı ayrı yazıp yayınladığı, daha sonra bir araya getirip tek bir kitapta birleştirdiği iki öyküden oluşuyor. İlk hikaye, Bedia adında bir Osmanlı kızının aşklarını ve bir sevgiliden intikamını, ikinci kitap ise Eleni adında güzel bir Ermeni kızının yoksulluktan zengin bir şarkıcı olmasını konu alıyor. Yazar bu iki hikayeyi bir araya getirip 1922 yılında aynı esere dahil ederek kitap haline getirmiştir. Kitabı oluşturan hikayelerden ikisinin kahramanı bir kadın olup, kitap Müslüman bir Osmanlı kadını olan Bedia ile güzel bir Ermeni kızı olan Elena'nın aşk hikayelerinden oluşmaktadır. Annesiyle yaşayan Bedia, güzel, cilveli ve erkekleri manipüle edebilen bir Osmanlı kızıdır. Çapkınlığı efsanedir. Kaç sevgili değiştirdiğinin sınırı yoktur. Bedia nazik bir aile üyesidir. Babası zengin ve eğlenceyi seven biriydi. Hemen her gece konaklarında eğlenceler düzenlenir, içkiler içilir, insanlar gülüp eğlenirdi. Tüm bunların Bedia'nın kişiliğinin oluşumundaki etkisi tartışılmaz. Bedia'nın ilk aşkı mahalleden ona hayran olan genç bir adamdır. Bedia, genç adamı her türlü hile ile iki yıl içinde beş parasız bırakır. Bedia'nın maceraları böyle başlar ve birçoklarını eğlendirir. Ama Bedia bu kadar çok erkekle birlikte olmasına rağmen aklında hep bir kişi vardır. Bedia, gençle Çamlıca yolunda karşılaşır. Genç adamın adı Nazım'dır. Yakışıklı bir Osmanlı gencidir. Cesaretini toplayarak, onun yüzünden silahları çekilen, Kağıthane'yi mahveden Bedia ile konuşur. Bedia'nın da kanı onun için kaynar. Bedia ve Nazım'ın birleşmesi böyle başlar. Nazım Bedia'yı çok severdi. Bazen günlerce Bedia'nın yaşadığı köşkte kalır ve çok eğlenirler. Bu sefer Bedia da kalbini kaptırır. Bunu annesine bir tek Nazım anlatamaz. Bir gün annesi oğlunu arayıp Nazım'ın evlenmesi gerektiğini ve ölmeden gelini görmek istediğini söyler. Nazım ne yapacaktı bu durumda, Bedia dürüst bir kız olsaydı, diye düşünür. Annesinin onu kesinlikle kabul etmeyeceğini biliyordu. Annesine çok bağlı olduğu için onu üzmek istemez. Kısa bir süre sonra annesi ölünce Nazım, annesinin son arzusunu yerine getirmesi gerektiğini düşünür. Bedia ile bir süre görüşmez ve geri çekilir. Sonunda konuyu Bedia'ya getirir ve gitmeleri gerektiğini söyler. Bedia çok üzülür ve içinde bir kin belirir. Nazım daha sonra dürüst bir kızla evlenir ve düğününde Bedia'yı ağlarken görür. Uzun bir süre Bedia'yı sevgi ve acımayla aklından çıkaramaz. Bir gün yolda Bedia ile karşılaşır ve Bedia onu çok özlediğini, sadece biraz konuşmak istediğini söyler. İşte Bedia yine Nazım'ın kanına bulanmıştır. Nazım kabul eder ve konuşurlar. Bedia, Nazım'ın aklına girer ve onu yalıya götürür. İki gece birlikte kalırlar. Bedia, Nazım'ı karısından boşanıp kendisiyle evlenmeye ikna eder. Osmanlı adetlerine göre, koca karısına boş bir kağıt gönderirse, onu boşamış demektir. Nazım, karısına boş bir kağıt gönderdi. İki gün sonra Nazım eve döner. Bir süre sonra Bedia'nın hizmetçisi genç adama bir mektup getirir. Nazım hiç tereddüt etmeden açar. Efendim, bir kadını aldatmanın zararlı sonuçları olacağını hesaplamadınız mı? Bir fahişe için karısını boşayan bir adamdan ne gibi fedakarlıklar beklenebilir? Efendim, seveceğim adamı buldum der. Bedia, Nazım'dan intikamını alır ve kim bilir kimlerle eğlenir. -Enis Batur-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/iki-yil-okul-tatili/", "text": "Briant: On üç yaşında bir Fransızdır. Çocuklara önderlik eden üç kişiden biridir. Gordon: On dört yaşında Amerikalı bir çocuktur. Çocuklara önderlik eden üç kişiden biridir. Moko: On iki yaşındaki bir zencidir. Sloughi'nin miçosudur. Evans: Haydutların ele geçirdiği geminin personelidir. Esir olur ve haydutlara hizmet eder. 19. yüzyılın popüler ada Romanı, yanlışlıkla Yeni Zelanda'dan yelken açan, yollarını kaybeden ve bir adaya düşen bir grup çocuğun hikayesini konu ediniyor. 9 Mart 1860 gecesi, Başkan yatılı okul öğrencilerini taşıyan yatın mürettebatı son içkilerini içmek için Yeni Zelanda'nın Auckland kentinde karaya çıktığında, halatlar gizemli bir şekilde kopar ve açık denize sürüklenir. Yaşları sekiz ile on dört arasında değişen on beş çocuktan oluşan ve yanında tek bir yetişkinin bulunmadığı Sloughi isimli yat, Pasifik'te büyük bir fırtınaya yakalanır. Çocuklar için uzun ve belirsiz tatiller, Sloughi'nin ıssız bir adanın kör kayalıklarına çarpmasıyla başlar. Adadan kurtulmanın yollarını arayan çocuklar hayatta kalabilmek için avlanmayı, tuzaklar kurmayı, hayvanları evcilleştirmeyi, barınak hazırlamayı öğrenmek zorundadır. Önce kendilerine bir lider seçmeleri gerekir. En büyükleri, on dört yaşındaki Gordon, yaş avantajıyla başa çıkıyor. Bundan sonra amaç adanın yakınından geçecek bir gemiye işaret göndererek kaçmak. Bir yıl sonra Briant, çocukların seçilmiş lideri olur. Bir süre sonra çocuklar arasında ayrılıklar başlar. Bir grup diğerlerinden ayrılır. Kanlı bir eşkıya çetesinin teknesi sahile vurunca bu durumu aşmak için bir araya gelirler. Birlikte kurtarma botunu tamir ederler ve yardım isterler. Sonunda bir gemiye rastlarlar ve kaçarlar. Chairman yatılı okulundan bir grup öğrenci, eğlenceli bir yat gezisi için hazırlanıyordu. Yolculuk sabah güneş doğarken başlayacağı için öğrenciler akşamdan yata yerleşmiş ve erkenden uyumuşlardı. Bütün hazırlıklar tamamlanınca gemideki görevliler karada dolaşmaya çıktılar. İşte ne olduysa tam bu sırada oldu yatı iskeleye bağlayan palamar bilinmeyen bir nedenle çözüldü ve tekne kuvvetli rüzgarın etkisiyle hızla açığa sürüklendi. Ardından patlayan fırtına tekneyi okyanusun uzak köşelerine taşıdı ve çocuklar için inanılmaz bir yaşam savaşı başladı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ilk-ask/", "text": "Colin Singleton: Depresyonda olan on yedi yaşında bir anagram seven bir çocuktur. 200'ün üzerinde bir IQ'ya sahip bir dahi çocuk olmasına rağmen, henüz bir dahi haline gelmeZ. Colin her şeyi ilginç bulur, özellikle de diğer insanların pek umursamadığı şeyleri. Bu nedenle, insanların onunla ilişki kurması zordur. Colin, yalnızca Katherines ile çıktıktan sonra, Hassan'la yaptığı yolculukta tanıştığı Lindsey Lee Wells ile çıkarak rekoru kırar. Roman boyunca Colin midesinde bir delik varmış gibi hisseder ve onu doldurmaya çalışır. Colin, zamanını benzersiz olmaya çalışarak geçirir, ancak Lindsey'nin yardımıyla, mümkün olan en iyi şekilde benzersiz olmadığının farkına varır. Hasan Harbish: Colin Singleton'ın tembel, eğlenceli ve biraz kilolu en iyi ve tek arkadaşıdır. Zeki olmasına ve üniversiteye kabul edilmesine rağmen Hassan bir yıl izin alır. İlk başta eğitimini ilerletmeyi planlamaz gibi görünür. Colin'i depresyondan çıkmak için bir yolculuğa çıkmaya ikna eder. Hassan Müslüman ve Katrina ile çıkana kadar katı bir dindarlıkla hareket ederek düzenli olarak dua eder. Hassan, Colin'in gerçek kimliğini bulma yolculuğunun ayrılmaz bir parçasıdır. Lindsey Lee Wells: Gutshot, Tennessee'deki yolculuklarında Colin Singleton ve Hassan Harbish ile tanışır. Aynı zamanda Gutshot turları veren bir sağlık görevlisidir. Lindsey romanda ilk göründüğünde, Lyford ile çıkar. Ancak, Colin'le takılmaya başlayana kadar gerçekten kendisi olduğunu hissetmez. Onun gibi Lindsey de kimliğiyle mücadele eder gibi görünür. Colin'in her zaman kendisi olma yeteneğinden ilham alan Lindsey, sonunda kendisi olur. Ayrıca Lyford'dan ayrıldıktan sonra Colin'in kız arkadaşı olur. Hollis Kuyuları: Lindsey'nin annesi ve fabrikasında çalışanlara karşı çok nazik olan aşırı bir işkoliktir. Roman, Green'in yakın arkadaşı Daniel Biss'in, ana karakter Colin Singleton tarafından kullanılan daha karmaşık denklemlerden bazılarını açıklayan bir ekini içeriyor. Aşk, dostluk ve ölü bir Avusturya-Macaristan arşidükü, kendini yeniden keşfetme hakkındaki bu çok katmanlı romana şaşırtıcı bir son ve sıcak bir dokunuş katıyor. Chicago'da yaşayan bir dahi olan Colin Singleton, dehasını bir yetişkin olarak sürdüremeyeceğinden korkar. Colin, hayatı boyunca Katherine adında on dokuz kızla çıkar ve hepsi bu şekilde hecelenir. Kız arkadaşı Katherine XIX tarafından terk edildikten sonra Colin, kendini bütün hissetmeyi ve önemli olmayı özler. Liseden mezun olduktan sonra ve üniversiteden önce, Colin'in en iyi ve tek arkadaşı Hassan Harbish, onu ayrılığı aklından çıkarmak için bir yolculuğa çıkmaya ikna eder. Colin, eureka anını bulmayı umarak gider. Gutshot adlı kırsal bir Tennessee kasabasına ulaştıktan sonra, Arşidük Franz Ferdinand'ın sözde dinlenme yerini ziyaret ederler. Orada, Lindsey Lee Wells ve ailesi yerel bir tekstil fabrikası işleten annesi Hollis ile tanışırlar. Hollis, Colin ve Hassan'ın ailesiyle birlikte kalmasına izin verir ve onlara kasaba sakinleriyle röportaj yapmak ve Gutshot'ın sözlü tarihini bir araya getirmek için bir yaz işi teklif eder. Colin Lindsey'den hoşlanmaya başlar, ancak babası Lindsey'in annesi tarafından istihdam edilen erkek arkadaşı Colin Lyford tarafından engellenir. Colin hala eureka anını kovalar ve sonunda onu Katherine Öngörülebilirliğinin Altında Olan Teoremi adlı teoremde bulur. Bir ilişkideki iki kişinin kişiliklerinin çeşitli faktörlerine dayanarak herhangi bir ilişkinin eğrisini belirler. Teoremi sonunda, romanın araştırdığı bir Katherine ile olan geçmiş ilişkilerinden biri dışında herkes için çalışır. Colin'in hayatına dair arka plan hikayeleri oynarken Hassan, Lindsey'nin arkadaşı olan Katrina adında bir kız arkadaş bulur. Colin ve Hassan, Lindsey, arkadaşları ve Lyford'un babasıyla vahşi bir domuz avındayken Katrina'yı Lyford ile seks yaparken yakaladıklarında ilişkileri kısa kesilir. Lyford ve çevredeki tüm tanıdıklar arasında bir kavga, Lindsey'nin onu aldattığını öğrendiğinde başlar. Kavgada yaralanan Colin, acısını dindirmek için mezarlıkta Arşidük'ün adını anagramlar ve aslında mezarda gömülü olan kişinin Lindsey'nin büyük büyükbabası Fred N. Dinzanfar olduğunu anlar. Colin, Lindsey'i bir mağaradaki gizli sığınağında bulur ve burada ona sevdiği her Katherine'in hikayesini anlatır. Lindsey ona nasıl üzgün hissetmediğini, bunun yerine Lyford'un ilişkisiyle biraz rahatladığını söyler. Önemli olmanın kendileri için ne anlama geldiğini tartışırlar ve sonunda birbirlerine olan aşklarını itiraf ederler. İlişkileri devam ederken, Colin teoremini kullanarak Lindsey ile birlikte devam edip etmeyeceklerini belirlemeye karar verir. Grafik, sadece dört gün daha süreceğini ortaya koyar. Dört gün sonra Lindsey'den, Hassan'a aşık olduğu için onun kız arkadaşı olamayacağını söyleyen bir not alır; ancak, bir PSaltta sadece şaka yaptığını açıkça ortaya koyar. Colin, teoreminin bir ilişkinin geleceğini tahmin edemeyeceğini fark eder; sadece bir ilişkinin neden başarısız olduğuna ışık tutabilir. Buna rağmen, Colin önemsememekten memnundur. Hassan, Colin'in kitap boyunca onu ikna etmeye çalıştığı iki üniversite dersi için başvurduğunu söyler. Hikaye, üçlünün aslında gitmeyi planladıkları restoranın önünden arabalarıyla geçmesiyle sona erer, çünkü Colin, Lindsey ve Hassan arabayı sürmeye devam edebileceklerini anlarlar; devam etmelerini engelleyen hiçbir şey kalmaz. - İlk Aşk 2007 Michael L. Printz Ödülü Onur Kitabıydı ve American Library Association'ın Genç Yetişkinler için En İyi Kitaplarından biri olarak kabul görmüştür. Konu ilişkiler oldu mu, Colin Singleton'ın tipi Katherine isimli kızlar... Ve konu Katherine isimli kızlar oldu mu, Colin her seferinde terk ediliyor. Tam sayı vermek gerekirse, on dokuz kere. Bir yol macerasına atılan, evden kilometrelerce uzaktaki bu anagram aşığı, hali harap, üstün zekalı gencin cebinde on bin dolar, peşinde kana susamış bir yaban domuzu ve hemen yanında televizyon bağımlısı, şişman dostu vardır... Ama bir tane bile Katherine yoktur. Yarattığı formülle tüm romantik ilişkilerin geleceğini hesaplamayı uman Colin, Katherine Öngörülebilirliği Teoremi'ni ispatlamak için debelenmekte, tüm Terk Edilenler'in öcünü almanın ve sonunda kızı kapmanın peşindedir. Aşk, dostluk ve ölü bir Avusturya-Macaristan arşidükü, insanın kendisini yeniden keşfetmesini konu alan bu çok katmanlı romana şaşırtıcı bir son ve sıcacık bir yön katıyor. -Booklist- -The Horn Book- -New York Times Book Review- -VOYA- -Kliatt- -Kirkus Reviews-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ilk-ogretmenim/", "text": "Altınay: Bir Kırgız köyünde amcasının evinde her türlü zorlukla yaşayan yetim bir kızdır. Hikayenin anlatıcısı olan ressam ve o köyden profesördür. Duyuşen: Köye öğretmenlik yapmak için gönderilen, Başta Altınay olmak üzere köydeki diğer tüm çocukların hayatının değişmesine sebep olan kişidir. Göçebelik, basit tarım ve hayvancılıkla hayatlarını sürdüren komünal topluluklar halinde örgütlenen Kırgız toplumu, birdenbire patlak veren Bolşevik Devrimi'nin ardından yepyeni bir dünya hayal etmeye başlar. Bir öğretmenin bir öğrencinin hayatını nasıl değiştirebileceğini gösterir. Öğrencinin kendisi için büyük fedakarlıklar yapan öğretmenine olan bağlılığına da dikkat çekerek, bir öksüzün en yakınları tarafından dahi nasıl zulme uğrayabileceğine, insanların devlet düzeni söz konusu olduğunda nasıl davrandığına, insanların amaçlarına ulaşmak için ölmeye razı olmalarının amacına olan etkisine değinir. Hikayenin anlatıcısı olan ressam ve o köyden profesör olan Altınay, bir Kırgız köyünde okulun açılışına davet edilir. Köylülerin mutluluğuna ortak olan Altınay, köylülerle bir süre vakit geçirdikten sonra birkaç günlüğüne kalmak niyetiyle geldiği köyden alelacele ayrılır. Köylüler bu duruma çok üzülür ama kimse Altınay'ı kararından vazgeçiremez. Altınay, sanatçıya geçmişiyle ilgili bir mektup göndererek bu durumun nedenini açıklar ve köylülerle paylaşmasını ister. Altınay, bir Kırgız köyünde amcasının evinde her türlü zorlukla yaşayan yetim bir kızdır. Bir gün köye öğretmenlik yapmak için gönderilen Duyuşen, başta Altınay olmak üzere köydeki tüm çocukların hayatlarının değişmesine neden olur. Duyusen köyüne geldiğinde köylülerle konuşur. Onlardan bir okul inşa etmelerine yardım etmelerini ister. Ama köylüler bundan hiç hoşlanmazlar. Duyusen kendi başının çaresine bakar ve derme çatma bir okul kurar. Sonra köydeki bütün evleri tek tek dolaşır ve bütün çocukları toplar. Altınay, Duyuşen'in okula götürmek için topladığı çocuklardan biri ve onların en büyüğüdür. Duyuşen çocuklara bildiği her şeyi günlerce öğretir. Eğitime önem vermeyen ailelerin çocuklarına elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır. Kar ve kış ne olursa olsun, gerektiğinde öğrencilerini taşır, zorlu yollardan okula götürür ve ne olursa olsun eğitimine devam eder. Bir gün iki yaşlının atlarını evlerine alır ve iş için köyden ayrılır. Gitmeden önce çocuklara gelecekleri günü ve derslere devam edeceklerini söylediği için gece geç saatlerde yollara çarparak köye döner. Dönüş yolunda kurtların saldırısına uğradığı için at, kurtlara yem olmuş ancak Duyusen kaçmayı başarmıştır. Duyuşen'in çocuklara söz verdiği için kendini tehlikeye atmasına büyükler kızsa da sağ salim döndüğü için çok mutludurlar. Altınay bir gün eve gittiğinde amcasının yabancı erkeklerle oturduğunu görür. Normalde Altınay'a her türlü işkenceyi yapan baldızı, Altınay'a erkeklere karşı çok iyi davranır. Altınay bu duruma çok şaşırır ve daha sonra Duyuşen'in evinde kaldığı yaşlı kadının da gelip teyzesiyle bu konuyu konuştuğuna tanık olur. Bütün bunlardan sonra bir gün Altınay'ın teyzesi ve o gün gördüğü erkekler okula gelir ve Altınay'ı zorla götürürler. Duyusen, Altınay'ı korumak için çok uğraşır ama adamların saldırısına karşı çaresiz kalır. Bu sırada Altınay, adamla zorla evlendirilir. Birkaç gün sonra, her şeye rağmen kaçmaya çalışır, ölümü bile göze alır. Ama sonunda ne kadar uğraşırsa uğraşsın kurtulamayacağını anlar. Tam umutları tükenmek üzereyken hocası Duyuşen askerlerle birlikte gelir. Altınay ile zorla evlendirilen adamı tutuklattır. Adamın ilk karısı, adamın tutuklandığını görünce, ona yaptığı tüm kötülüklerin intikamını almak için peşinden koşar ve yıllar içinde biriktirdiği nefreti üzerine döker. Son olarak Duyuşen, Altınay'a eğitimine şehirde devam edeceğini ve bunun için her şeyin hazır olduğunu söyler. Yıllarca şehirdeki eğitimine devam eden Altınay, eğitim hayatı boyunca karşılaştığı tüm engelleri ilk öğretmenini hatırlayarak aşmıştır. Sonunda başarılı bir profesör olur ve ilk öğretmenini asla unutmadığı bir hayat sürer. Ancak yıllarca köyüne gidecek cesareti bulamamaktadır. Altınay'ın mektubu ressamı derinden etkiler. Ve birçok anlamlı ayrıntının bulunduğu kitap böylece sona erer. Duyuşen, devrim ideallerine inanmış bir Kırgız gencidir. Savaş sırasında edindiği sınırlı eğitim onu kökten değiştirmiştir. Yaşadığı köyde asırlardır devam eden ataerkil geleneklere başkaldırır ve çocukların eğitim görebilmeleri için bir okul inşa etmeye koyulur. Şüphesiz ilk öğretmeni de o olacaktır bu derme çatma okulun. Hem köyün, hem kendisinin hem de tüm gelecek kuşakların kaderini değiştirecek olan bu girişim çok acılı ve hüzünlü bir hikayenin de başlangıcıdır, bir destanın başlangıcı olduğu kadar!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/imkansizin-sarkisi/", "text": "Toru Watanabe: Ana karakter ve anlatıcıdır. Tokyo üniversitesinde öğrencisidir. Çoğu öğrencinin aksine, Batı ve özellikle Amerikan edebiyatıyla ilgilenir. Kizuki'nin en iyi arkadaşıydı ve Naoko ve daha sonra Midori ile romantik ilişkiler yaşar. Naoko: Kizuki'nin kız arkadaşı olan ama Kizuki'nin ölümünden sonra Watanabe ile ilişki kuran güzel ama duygusal olarak kırılgan bir kadındır. Midori Kobayashi: Watanabe'nin hayat dolu, cana yakın ve kışkırtıcı bir sınıf arkadaşıdır. Reiko Ishida: Naoko'nun geri çekildiği dağ tımarhanesinin bir hastasıdır. Naoko birlikte yakın arkadaş olurlar. Başarılı bir piyanist ve gitaristtir. Kizuki: Watanabe'nin lisedeki en iyi arkadaşı ve Naoko'nun ilk erkek arkadaşıdır. Nagasawa: Seçkin Tokyo Üniversitesi'nde Watanabe ile olan dostluğu The Great Gatsby'nin ortak bir sevgisi üzerine alevlenen bir diplomasi öğrencisidir. Nagasawa, hem ideallerinde hem de kişisel ilişkilerinde alışılmadık derecede karizmatik ve karmaşıktır. Hatsumi: Nagasawa'nın uzun süredir acı çeken kız arkadaşıdır. Doğası gereği kibar bir kadın, kendisine veya Nagasawa'ya güvenmek istemeyen Watanabe'ye tavsiye vermeye çalışır. Storm Trooper: Watanabe'nin temizlik takıntısı olan ve Japonya Coğrafi Araştırma Enstitüsü'nde bir kariyere hazırlanmak için haritacılık alanında uzmanlaşan yurt oda arkadaşıdır. Itoh: Watanabe'nin Nagasawa ve Storm Trooper ile paylaştığı yurttan taşındıktan sonra tanıştığı bir sanat öğrencisidir. Roman, kayıp ve filizlenen cinselliğin nostaljik bir öyküsüdür. Tokyo'da yaşayan bir üniversite öğrencisi olarak günlerine bakan Toru Watanabe'nin birinci şahıs bakış açısıyla anlatılıyor. Okurlar, Watanabe'nin anıları aracılığıyla, onun birbirinden çok farklı iki kadınla güzel ama duygusal açıdan sorunlu Naoko ve cana yakın, canlı Midori ile ilişkiler geliştirdiğini görüyor. Roman, 1960'ların sonlarında Tokyo'da, diğer birçok ulustan olduğu gibi Japon öğrencilerin de kurulu düzeni protesto ettiği bir dönemde geçiyor. 37 yaşındaki Toru Watanabe, Batı Almanya'nın Hamburg kentine yeni gelir. Beatles'ın Norveç Wood şarkısının orkestral coverını duyduğunda, birdenbire kayıp ve nostalji duygularına kapılır. Hayatına dokunan onca şeyin olduğu 1960'ları hatırlar. Watanabe, sınıf arkadaşı Kizuki ve Kizuki'nin kız arkadaşı Naoko en iyi arkadaşlardır. Kizuki ve Naoko özellikle yakınlar ve kendilerini ruh ikizi gibi hissederler ve Watanabe onların uygulayıcısı olmaktan çok mutlu görünür. Bu pastoral varoluş, Kizuki'nin 17. doğum gününde beklenmedik intiharıyla paramparça olur. Kizuki'nin ölümü, hayatta kalan her iki arkadaşı da derinden etkiler; Watanabe ölümün etkisini her yerde hissederken, Naoko onun ayrılmaz bir parçası kalıcı olarak kaybolmuş gibi hisseder. İkisi pazar günleri uzun yürüyüşlere giderek daha fazla zaman geçirirler, ancak bu arada birbirlerine karşı hisleri asla netlik kazanmaz. Naoko'nun 20. doğum günü gecesi, özellikle savunmasız hisseder ve sek.s yaparlar, bu sırada Watanabe bakire olduğunu fark eder. Sonrasında, Bu olaylar, bir sivil kargaşa zemininde ayarlanmıştır. Watanabe'nin kolejindeki öğrenciler greve gider ve devrim çağrısı yapar. Açıklanamaz bir şekilde, öğrenciler grevlerine son verirler ve hiçbir şey olmamış gibi davranırlar, bu da Watanabe'yi ikiyüzlülüğün bir işareti olarak öfkelendirir. Watanabe, drama sınıf arkadaşı Midori Kobayashi ile arkadaş olur. O, Naoko'nun olmadığı her şeydir dışa dönük, hayat dolu ve son derece kendine güvenen. Naoko'ya olan sevgisine rağmen Watanabe, Midori'ye de ilgi duyar. Midori duygularına karşılık verir ve Naoko'nun yokluğunda dostlukları artar. Watanabe ve Midori, her ikisinin de birbirini anladığı özel bir ilişki türünü paylaşır. Watanabe, Naoko'yu Kyoto yakınlarındaki gözlerden uzak dağ sanatoryumunda ziyaret eder. Orada, Naoko'nun sırdaşı haline gelen yaşlı bir hasta olan Reiko Ishida ile tanışır. Bu ve sonraki ziyaretler sırasında, Reiko ve Naoko geçmişleri hakkında daha fazla bilgi verir: Reiko, akıl hastalığına düşmesinin nedenini ve evliliğinin başarısızlığını anlatırken, Naoko birkaç yıl önce ablasının beklenmedik intiharını anlatır. Tokyo'ya döndüğünde Watanabe, Midori'yi hem onun istek ve ihtiyaçlarını dikkate almaması hem de Naoko hakkında devam eden düşünceleri nedeniyle istemeden yabancılaştırır. Reiko'ya bir mektup yazar ve ondan hem Naoko hem de Midori'ye olan çelişkili sevgileri hakkında tavsiye ister. Naoko'yu incitmek istemez ama Midori'yi de kaybetmek istemez. Reiko, bu şanstan mutluluk duymasını ve Midori ile ilişkisinin nasıl sonuçlanacağını görmesini tavsiye eder. Daha sonraki bir mektup Watanabe'ye Naoko'nun kendini öldürdüğünü bildirir. Watanabe, yas ve şaşkınlık içinde Japonya'da amaçsızca dolaşırken, temas halinde olmadığı Midori ona ne olduğunu merak eder. Yaklaşık bir ay dolaştıktan sonra Tokyo bölgesine döner ve sanatoryumu ziyarete gelen Reiko ile temasa geçer. Reiko, Watanabe ile kalırlar. Watanabe ve Reiko'nun o gece paylaştığı bu deneyim ve samimi sohbet sayesinde, Midori'nin hayatındaki en önemli kişi olduğunu fark eder. Watanabe, Reiko'yu uğurladıktan sonra Midori'yi arayıp ona olan aşkını ilan eder. Midori, Şimdi neredesin? diye sorar ve roman, Watanabe'nin bu soruyu düşünmesiyle sona erer. Bir yolculuk sırasında Beatles'ın Norwegian Wood adlı parçasını duyan kahramanımız 37 yaşındadır ve bu parça onu Tokyo'da geçirdiği üniversite yıllarına götürecektir. En yakın arkadaşının intihar edişi, geçen zamanın ardından onun kız arkadaşıyla yakınlaşması, araya giren zorunlu ayrılık ve yeni bir kız arkadaş. İmkansızın Şarkısı yalın, çarpıcı ve sıcak bir aşk hikayesini anlatıyor. Yazarı HARUKİ Murakami Japon edebiyatının aykırı, ama en çok okunan yazarı. Japon geleneklerinin dışında geliştirdiği üslubuyla adından çok söz ettiren Murakami'yi dünyaya tanıtan roman İmkansızın Şarkısı. 1968-1970 yılları arasında geçen olaylar, o günün toplumsal gerçeklerini de satırlara taşıyor. Ama romanın odağında bu toplumsal olaylar değil üçlü bir aşk var. Gençliğin rüzgarıyla hareketlenen İmkansızın Şarkısını ölümle erken karşılaşan gençlerin hayatı yönlendiriyor. Hiçbir şeyin önem taşımadığı, amaçsızlığın ağır bastığı, özgür seksin kol gezdiği bir öğrenci hayatı... Ama diğer yanda da yoğun duygular var... İmkansız aşklar, imkansız şarkılar söyleten. Hemen hemen her Japon gencinin okuduğu roman anayurdu dışında da çok kişi tarafından sahipleniliyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/inatci-keraban/", "text": "John Van Mitten: Uzun süredir anlaşamadığı karısı ve servetiyle ilgili işlemlerin yapılması ve İstanbul'a doğru yolla çıkan bir türün tüccarıdır. Ahmet: Keraban Ağa'nın yeğeni ve tek mirasçısıdır. Olaylar, İstanbullu çok inatçı ve eski kafalı bir tütün tüccarı olan Keraban Ağa'nın yaşadıkları konu ediniyor. Hollandalı tütün tüccarı Van Mitten ve uşağı Bruno, bir Ramazan günü İstanbul'a gelir. Herkes oruçlu olduğu için İstanbul şehri terkedilmiş bir şehre benzer. Van Mitten ve Bruno, İstanbul'u dolaştıktan sonra Jan Van Mitten'in bir arkadaşı olan tüccar Keraban Ağa ile tanışır. Birlikte akşam yemeği için Ağa'nın Üsküdar'daki konağına gitmek için yola çıkarlar. Ancak aynı gün İstanbul Boğazı'ndan geçen teknelere yeni bir vergi getirilir. Keraban Ağa bu 10 kuruşluk vergiyi ödememeye kararlıdır. Bu nedenle Kırım ve Kafkasya'yı dolaşarak Üsküdar'a gitmeye karar verir. Van Mitten ve uşağı Bruno'yu da yanına alarak, at arabasıyla bir ay sürecek bir Karadeniz yolculuğuna çıkar. Keraban Ağa, deniz tutması nedeniyle gerekli olmadıkça demiryolu ve deniz yolu gibi yeni ulaşım yollarını kullanmayı reddediyor. Roman, sürpriz olaylarla dolu bir yolculuğun ardından İstanbul'a gelişiyle son bulur. - Verne'nin Keraban Ağa şahsında Osmanlı İmparatorluğu'nu eleştirdiği düşünülmektedir. - II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti sınırları içindeki topraklarda geçmektedir. - İstanbul, Trakya, Balkan kıyıları, Gürcistan, Rusya ve Ukrayna'nın Anadolu ve Karadeniz kıyıları romanın geçtiği yerlerdir. - Türkçe'ye kimi yayınevleri tarafından İnatçı Kahraman Ağa adıyla çevrilmiştir. - Yazarın sözlüklerde bile yer almayan Keraban adını nereden buluğu merak konusu olmuştur. - Jules Verne romanda, Osmanlı vatandaşlarının evlerinde kullandıkları geleneksel yakıta varıncaya kadar ansiklopedik bilgiler verir. Hollandalı Van Mitten uşağıyla Kostantiniyye'nin topraklarına ayak bastığında aklında sadece dostu tütün tüccarı Keraban'ı ziyaret etmek, Üsküdar'daki evinde ağırlanmak ve bölgeyi gezmek vardır. Tam da o gün, Boğaz'dan karşıya geçiş için yeni bir vergi konur ama Keraban Ağa'nın bu vergiyi ödemeye hiç niyeti yoktur. On paralık vergiyi ödememekte kararlı olan Keraban Ağa'nın bu inadı, kendisine yüzlerce altına mal olacak zorlu ve ilginç bir Karadeniz yolculuğunu başlatır. Fakat zaman kısıtlıdır. Yeğeni Ahmet'in güzel Amasya'yla düğünü kesinlikle gecikmemelidir. Amasya'ya göz koymuş başka bir ağanın varlığı yüzünden kafile hem yolculuğun zorluklarıyla mücadele ederek ilerleyecek hem de birbirinden şaşırtıcı olaylar ve tehlikelerle karşı karşıya kalacaktır. Jules Verne, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Türkler ve Karadeniz'le ilgili düşüncelerini serpiştirdiği romanda Osmanlıların en inatçısını Sinop, Sürmene, Çayeli, Pazar, Hopa gibi birbirinden güzel pek çok Karadeniz yöresinde dolaştırıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ince-memed/", "text": "İnce Memed: Başından geçen olaylar ile ün salmış bir eşkıyadır. Abdi Ağa: Son derece bencil bir adamdır. Aynı zamanda hikayenin kötü adamıdır. Hatçe: Memed'e aşık ve idealleri doğrultusunda hareket eden bir kadındır. Iraz: Zorluklara rağmen tek başına çocuğunu büyümeye çalışan bir kadındır. Ali Safa Bey: Halkın topraklarını ele geçirmeye çalışan ve bu uğurda çeşitli kötülükler yapan adamdır. Topal Ali: Karşısına çıkan izlere dayanamayan ve çok iyi iz süren bir adamdır. Durmuş Ali: Köyün saygı değer adamlarından bir tanesidir. Süleyman: Bilge bir adamdır ve çocukluğunda Memed'e yardım etmiştir. Hösük: Oldukça iyi yürekli bir köylüdür. Deli Durdu: Büyük eşkıya çetesinin baş adamıdır. Asım Çavuş: Yıllarca Memed'i yakalamak isteyen birdir. Horali: Deli Durdu çetesinden Memed'in arkadaşıdır. Koca Osman: Tüm hayatını mağduriyetler ile geçirmiş bir adamdır. Kerimoğlu: Aşiretin başı olarak bilinmektedir ve çok saygın biridir. Kalaycı: Ali Safa Bey'in en iyi adamlarından birdir. Roman; Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında geçmektedir. Anadolu halkının yaşadığı geri kalmışlık ve cahil bırakılmış durumları ele alınmaktadır. Aynı zamanda köy hayatında yaşanan sefalet ve köy ağalarının tüm yöreye hakim olması sonucunda ortaya çıkan isyan öyküsü kitabın ana konusunu oluşturmaktadır. Kitabının özeti şu şekildedir; İnce Memed Dikenlidüzü köyünde yaşayan bir çocuktur. Abdi Ağa'dan çok fazla zulüm görmektedir. En sonunda bu duruma dayanamaz ve kaçar. Dağlara çıkarak eşkıya olur. Ancak son derece iyi bir ruhu vardır. Her zaman iyinin yanında olmaya gayret göstermektedir. Daha sonrasında dağlara sevgilisi de çıkarır. Ama hem annesini hem de sevgilisini öldürürler. Toros Dağları üzerinde birçok farklı maceraya şahit olur. İnce Memed'i ne jandarma ne de askerler yakalayabilir. Son derece iyi bir nişancıdır ve çok çevik biridir. Köylü üzerinde hak iddia eden ağalara düşmandır ve köylü de her zaman onun yanındadır. Kitabının özeti ise şu şekildedir; İnce Memed Abdi Ağa'yı öldürdükten sonra oldukça uzun bir süre dağlarda kalır. Ancak zaman içerisinde yorgun düşer ve içecek su ya da yiyecek yemek bulamaz. Köyünde Koca Osman'ın ona yardım edeceğini düşünür. Toplanır ve yola düşer. Koca Osman Memed'i görünce çok sevinir. Ancak Ali Safa Bey'in onun köyde olduğunu duymaması gerekir. Zeynel'in haber vermesinden korkmaktadır. Osman sözleri ile anlatmasa da hareketli ile bazı şeyleri belli etmektedir. Yaşananlardan dolayı köyden göçler başlamıştır. Arif Saim Bey milletvekilidir ve Çukurova'da bir çiftlik kurmak ister. Köylülerin topraklarını zorla elinden alır. Arif Saim Bey yüzünden İdris'te dağlarda eşkıya olmuştur. İlk hedefi Memed'i öldürmek olsa da ona koyamaz. Memed'in kaçacak yeri kalmaz. Jandarmalar her yerde onu yakalamak için uğraşmaktadır. Tekrar köye iner ve burada karnını doyurur. Tüm köyün umudu Memed'dir. Bu noktada Zeynel'i köyün geçleri Memed'in yerini söylemesin diye öldürürler. Zamanla köyün kızlarından biri olan Seyran ile Memed birbirne aşık olur. Memed Topal Ali ile birlikte önce Ali Safa Bey'i ardından da Hamza Ağa'yı öldürür. kitabının özeti ise şu şekildedir; Yaşanan olayların ardından Çiçekli Mahmut Ağa, Çiçeklideresi köyünde bulunan ve topraklarını işleyen köylüleri İnce Memed'i korudukları gerekçesi ile topraklarından atar. Bunun içerisinde Memed Çiçekli Mahmut Ağa'yı da öldürerek sorunun çözülmesini sağlar. Ancak zulümlerin öldürmekle bitmeyeceği düşüncesi ortaya çıkmaktadır. Yinede bu düşünce zaman içerisinde kendisini bir Memed gitse de yerine başka bir Memed'in geleceği düşüncesine bırakmaktadır. kitabının özeti şu şekildedir; Eşkıyalığı bırakarak Seyran ile evlenen Memed bir Akdeniz kasabasına yerleşir. Burada milli mücadele kahramanlarından Zeki Nejad ile son derece iyi bir dostluk kurar. Memed köylüye zulmeden çeltikçiler ile mücadele etmekte olan Zeki Nejad'ı öldüren Şakir Bey'i öldürür ve yeniden dağa çıkar. Kendisini yakalamak isteyen Arif Saim Beyi de öldürür. Bu noktadan sonra Memed tamamen belirsizliğe saklanır. İnce Mehmed serisi Yaşar Kemal'in yaklaşık 32 yılda yazdığı 4 kitaptan oluşan bir seridir. Açıkçası, şimdiye kadar neden okumadığım için kendime kızdığım muhteşem bir eserdir. Öncelikle Yaşar Kemal'in tasvirlerini, akıcı ve yalın dilini, yarattığı güçlü karakterleri ve karakterler arasında kurduğu diyalogların muhteşem olduğunu belirtmek isterim. Kitabın kaba görünümü ve okunmicak gibi olması kimseyi korkutmamalı, kitap farkına bile varmadan kendi kendine akıyor. İlk sayfadan son sayfaya kadar Anadolu'yu koklayan, her cümlesinde bizi kendine çeken, çok samimi ve sıcak bir eser. Okumanızı ve okuduktan sonra yorumlarınızı merakla bekliyor olacağım. Keyifli okumalar dilerim. - Türk Edebiyatının Gelmiş Geçmiş En İyi 100 Romanı listesinde bir numara seçilmiştir. - İnce Memed roman olarak yazılmadan önce senaryo olarak kaleme alındı fakat senaryoyu isteyenlerle yaşanan anlaşmazlıktan ötürü roman olarak yazıldı. - İlkin beş cilt olarak tasarlandı fakat toplamda dört cilt olarak yayımlandı. - Yaşar Kemal tarafından kaleme alınan bu seri köylü halkın yaşadığı çok ciddi sorunları gözler önüne sermektedir. - İnce Memed gibi bir kahraman dahi sorunları çözmek için farklı adımlar atsa da zulüm eden bireylerin her zaman bir yenisi daha ortaya çıkaktadır. Yaşar Kemal yazdığı bu kitap serisi ile farkını kusursuz bir şekilde ortaya koymaktadır. - Aynı zamanda dünya edebiyatında da kendisini hissettirmeyi başarmıştır. Otuz iki yıllık bir zaman diliminde yazılan İnce Memed dörtlüsü düzene başkaldıran Memed'in ve insan ilişkileri, doğası ve renkleriyle Çukurova'nın öyküsüdür. Yaşar Kemal'in söyleyişiyle 'içinde başkaldırma kurduysa doğmuş' bir insanın, 'mecbur adam'ın romanı. - Abdi Ağa'nın zulmüyle köyünü terk etmek zorunda kalan Memed, Ağa'nın yeğeniyle evlendirilmek üzere olan Hatçe'yi kaçırır. Abdi Ağa'yı yaralayan, yeğenini de öldüren Memed eşkıya Deli Durdu'ya katılır, ancak kıyıcılığına katlanamadığı Deli Durdu'dan iki arkadaşıyla birlikte ayrılır. Memed, sıradan bir köy çocuğuyken, zulmedenler için eşkıyaya, köylüler içinse bir kurtarıcıya dönüşür. - Öldürülen Abdi Ağa'nın yerini kardeşi Hamza alır. Memed, topraklarını ele geçirmek için Vayvay köylülerine zulmeden Ali Safa Bey'i ve Hamza'yı öldürür. Ancak köylüler için tam bir efsaneye dönüşmesine rağmen zulmedenlerin öldürmekle bitmeyeceği konusunda kuşku duymaya başlar. Abdi Ağa gitmiş, yerine Hamza gelmiştir, onun yerini de bir başkası alacaktır. - Çiçekli Mahmut Ağa, Çiçeklideresi köyündeki topraklarını işleyen köylüleri İnce Memed'i korudukları için topraklarından atar. Bunun üzerine Memed Çiçekli Mahmut Ağa'yı öldürür. Zulmedenlerin öldürmekle bitmeyeceği yönündeki kuşkuları, bir İnce Memed gitse de, yerine bin Memed gelir fikriyle umuda dönüşür. - Eşkıyalığı bırakarak evlendiği Seyran ile bir Akdeniz kasabasına yerleşen Memed, burada milli mücadele kahramanlarından muallim Zeki Nejad'la dostluk kurar. Memed, köylüye zulmeden çeltikçilerle mücadele eden Zeki Nejad'ı öldürten Şakir Bey'i öldürerek yeniden dağa çıkar. Kendini yakalamak için köyleri boşaltarak köylüleri Çukurova'ya süren milletvekili Arif Saim Bey'i de öldürür. Bu olaydan sonra İnce Memed'in imi timi belirsiz olur. -Alain Bosquet, Magazine Litteraire, Zira İnce Memed Olunur muydu Yoksa Doğulur muydu Bilinmez..! Kitap Cumhuriyetin İlk Yıllarında Toros Dağlarında Çukurova Topraklarında Geçiyor Kimi zaman Uçsuz Bucaksız Sert Kayalıkları Kimi Zaman Çukurova'nın O Dayanılmaz Sıcağını, Bereketli Topraklarını Anlatıyor Böylece Usta Bir Romanı, Halk Kahramanını Yaratmak O coğrafya da doğmuş büyümüş Büyük Üstad 'dan Başkasına Kısmet olmazdı diye düşünüyorum. 10/10 Verdiğim Çok Nadir kitaplar dan Büyük üstadın büyük eseri ...! İnce Memed Abdi Ağa'nın zulmüyle hakaretleriyle gözünü açmış 11 yaşlarında Bir çocuk olarak başlıyor romanda, Uğradığı haksızlıklar yüzünden köylüyü kendine kul sayan Abdi ağaya karşı büyük bir kinle büyüyor daha doğmadan her şeyini elinden alan Abdi Ağa ince memedin sevdasına da göz dikince kendi eliyle kendine bir cellat yaratıyor, Sevdası için ilk cinayetini işleyen ince Memed için Göklerden yeni bir yazgı yeni bir kader yazılıyor, Zira insan kaderinden kaçamaz sonrası dağlar öfke isyan; zalime alçağa eşkıya olan ince Memed köylüye garibana bir kardeş bir evlat bir baba oluyor. Zira İnce Memed olmanın yükü ağırdır Bir coğrafya çocuklarına Umut olurken Kendi çocuğuna Babalık Yapamamak Yazgısı Vardır. Allah ince memedleri var etsin Abdi Ağa gibilerin üstünden ince Memedleri eksiltmesin. Bir daha bir yaşar kemal gelir mi Bir İnce Memed yazılır mı zira imkansıza kardeş bir ihtimal. Yaşar Kemal'in okuduğum en güzel eseri. Özetler kısa ve açıklayıcı olmuş tbrk. çok uzun zaman önce okuduğum muhteşem bir cilt. her kesimden insanların okunması gereken bir kitap. Okunması gereken en iyi roman diyebilirim. Özet bilgilendirici ancak kitabın okunması daha iyi olur. Kızıma okuması için en çok tavsiye de bulunduğum kitap. Okumayı çok istiyorum. Merak ettiğim bir eser. Bende çok merak ediyorum inşaklah en kısa sürede okurum."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/inci/", "text": "Kino: Son derece dürüst bir adamdır. Ancak fakir ve devamlı ezilmiş biridir. Tüm bunlara rağmen umutlarını hala kaybetmemiştir. Ailesine oldukça düşkün bir yapıdadır. Onları tehlikeye atmandan kaçınmaktadır. Ancak ailesi için kendisini tehlikeye atmaktadır. Kino'nun Eşi: Oldukça fedakar bir yapıya sahiptir. Kocası ona hayatı boyunca bir defa vurur ancak o bı durumdan gücenmez. İncinin uğursuz olduğuna inanmaktadır ve ona göre inciden kurtulmak gerekmektedir. Doktor: Her zaman insanları küçümseyen bir karakteri vardır. Paraya oldukça düşkündür ve para için her türlü kötülüğü yapmaya hazırdır. İnci kitabı, yoksul bir denizcinin bebeğini bir akrebin sokması ve bunun ardından son derece büyük bir inci bulması ile gelişen olayları konu edinmektedir. Kino, deniz kıyısında, saz evlerin içerisinde yaşayan yoksul denizcilerden bir tanesidir. Evleneni henüz çok olmamıştır. Ancak ilk çocuklarını maalesef tedavi edemedikleri bir hastalıktan dolayı kaybetmişlerdir. Bu olay üzerine umutlarını ikinci çocuklarına yöneltmişlerdir. Bir sabah bebeği bir akrebin sokması büyün gidişatı değiştirecektir. Kino son derece hızlı bir şekilde davranarak akrebi öldürür. Ardından eşi ile birlikte bebeği alarak şehirdeki doktora giderler. Doktor ise son derece zengin ve acımasız bir karaktere sahiptir. Paraları olmadığını bildiği için çifti başından savar ve müdahale etmez. Bu olayın ardından Kino bambudan yapılmış olan kayınını alır ve inci avına çıkmaya karar verir. Kıyıdan açıldıktan biraz sonra dalar. Dipte yaptığı aramalar sonucunda o güne kadar görülmüş olan en büyük incilerden bir tanesini bularak çıkarır. Evine döner dönmez inciyi eşine gösterir. Birlikte inciyi satarak para kazanmayı ve kazandıkları para ile çocuklarını tedavi ettirip, onu okutmayı, çocuklarını bu yaşamdan kurtarmayı planlarlar. İncinin bulunduğu gün Kino'nun kardeşi ve onun karısı da evlerine gelirler. Zaman geçtikçe büyük incinin haberi tüm şehre ulaşmıştır. Doktor ise inciye sahip olarak bu şehirden kurtulmak, Paris'e yerleşmek istemektedir. Ertesi gün doktor ve uşağı tedavi için Kino'nun saz evine gelirler. Bebek iki gündür iyi durumda olduğu için Kino doktoru reddeder. Doktor ise bu sırada boş durmayarak çocuğa bir ilaç içirir ve ateşlenmesini sağlar. Ardından bunu aileye göstererek çocuğun ateşini geçirir. Doktorun asıl amacı incinin nerede saklandığını öğrenmektir. Konuşurlarken Kino'nun gözü inciyi sakladığı yere kayar ve doktor incinin nerede olduğunu öğrenir. Kino gece uyurken birinin geldiğini hisseder ve boğuşma başlar. Boğuşma sırasında Kino adamı bıçaklayarak öldürür. Hırsızlar ise bu sırada bir yangın çıkartmıştır. Kino ve eşi kaçmaya karar verirler. Ancak bu sırada kayıklarının delindiğini görürler. Kino'nun karısı ona devamlı olarak incinin uğursuz olduğunu söylemektedir. Bu sırada yürüyerek kaçmaya karar verirler. Uzunca bir süre yürüdükten sonra bir kayalık arazide mola verirler. Burada dinlenirken yoldan birilerinin geçtiğini fark ederler. Sessizce dinlerler ve bunların peşlerinde olan adamlar olduklarını anlarlar. Artık arazide hareket ederken daha dikkatli davranmalıdırlar. O geceyi bir kayanın kovuğunda geçirme kararı alırlar. - Yazar kitapta, olay örgüsünü ve insanların iç yüzünü son derece detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır. - İnci kitabı tamamı ile sıradan insanlar konu edinmektedir. Ancak para karşısında ortaya çıkan insanların iç yüzü birçok şeyin değişmesine sebebiyet vermektedir. - Birçok okura göre kitap, okuyucuya farklı bir görüş açısı kazandırmaktadır. - Nobel ödül yazar genellikle romanlarında insan doğa ya da insan ve insan arasındaki ilişkiyi ele almaktadır. Bu kitapta da insanların birbiri arasındaki ilişkisi işlenmektedir. Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen John Steinbeck'in çağımızın toplumsal ve insani meselelerini ustalıkla resmettiği eserleri modern dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alır. Tomris Uyar'ın sunuş yazısında belirttiği gibi, İnsanoğlunun umudunun, var olma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir. Tozpembe olmayan gerçekçi bir umudun. Bu nedenle eserleri edebi değerleri kadar güncelliklerini de hiç yitirmemiştir. Bir Meksika halk hikayesinden esinlenmiş İnci, bir zamanlar İspanya Kralı'na büyük zenginlikler getiren bir koyda yaşayan fakir bir inci avcısının, Kino'nun ve ailesinin hikayesini anlatır. Kino'nun çocuğunu kurtarmak umuduyla daldığı denizden çıkardığı eşi benzeri görülmemiş inci, yalnızca umut değil yıkım da getirecektir. İncinin özü insanların özüne; Kino'nun kulaklarında çınlayan ve kasabaya yayılan İncinin Türküsü, ailenin, kötülüğün, umudun ve düşmanlığın türküsüne karışacaktır. Steinbeck, Kino'nun derinliklerden söküp çıkardığı inci ile içinde yaşadığımız dünyaya ve insanın dramına ışık tutuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/incinin-maceralari/", "text": "İnci: Henüz altı yaşında olan inci, görmediği babası tarafından sevilmediğini, annesinin babasına karşı olan ilgisinden dolayı dışlandığını düşünen ve kendi hayal dünyasında yaşamaya başlayan bir çocuktur. İnci'nin babası: Babası, eski ayakkabıları olan, zayıf, kaba, ilham vermeyen bir adamdı. İnci isimli çocuğun gerçek hayat ile hayal dünyası arasında bağ kurmaya çalıştığı anlatılır. İnci altı yaşındaydı, babasını cezaevinde olduğu için şimdiye kadar görmemiştir. En iyi arkadaşının adı Berin'di. Berin'in babası doktordu. Yeni ayakkabılar giymiş şişman, parlak bir adamdı. İnci, öz babasının hep aynı olmasını beklemişti. Fakat babasının hapisten çıktığı gün, anne ve babasının trenden inmesini beklerken, babasını görmemek için hala bir şeyler mi hayal ediyordu? Bütün hayalleri onun için yıkılmıştı. Babası, eski ayakkabıları olan, zayıf, kaba, ilham vermeyen bir adamdı. Ayrıca kendisi umurunda değildi. İnci gelmeden önce annesiyle yatardı, annesi ona ninniler söyler, İnci inci derdi. Şimdi İnci tek başına başka bir odaya atılmıştı ve sürekli o adamla annesi ilgileniyordu. Ayrıca en yakın arkadaşı Berin ile konuşmasını da yasaklar. Çünkü Berinler zengindi. Babasına göre herkes eşiti ile arkadaş olmalıdır. İnci, herkesi elinden alan bu adamı yeniden hapse attırmanın bir yolunu düşünüyordu. Bir gece annesiyle babası konuşurken, babasının asker mantosunu boyatıp kullanacağını duymuştur. Babası yakalanırsa hapse atılacağını söyler. İnci sabah uyanır uyanmaz babaanneme gitmek için evden çıkmış ama polise de haber verememiş. Teyzesi İnci'lerin en üst katında oturuyordu. Onların da kedileri vardı, Sürmeli. Sürmeli yeni doğum yapmış, üstelik tam dört tane doğurmuştu. İnci, doğum yapmanın ve emzirmenin ne kadar zor bir iş olduğunu, doğum yapanın iyi beslenmesi gerektiğini annesinden biliyordu. Annesi de doğurmuştu. Ama bu Sürmeli'nin yiyecek verecek ne annesi ne de kocası vardı. İlk kez doğum yaptığını gören İnci, hemen annesinin yanına giderek heyecanla durumu anlattır ama annesi azarlar. Sonra babasına gelir. Babası ilk başta ilgilenmiş gibi görünse de İnci'nin heyecanına eşlik etmekten uzak durarak İnci'yi kovar. Daha sonra amcasının yanına gitmesine rağmen yine azarlanır. Ancak İnci'nin tek istediği, onun heyecanına ortak olacak birisiydi. Kimseyi bulamayınca yiyecek almak için teyzesinin evine yukarı çıkar. Bir parça peynir almak üzereyken teyzesine yakalanır. Kediyi beslemediği için yukarı çıkması yasaktır. Teyzesini hiç ama hiç sevmemişti. Bir sabah uyandığında Sürmeli halasının kendi bebeklerini yediğini söylediğini duymuş. O kadar yüksek sesle bağırır ki herkes etrafına toplanır. İnci, babasının halasını kollarında sevmediğini anlatır. İnci'nin babası namus sorunu yüzünden işinden ayrılmıştı. Ancak aradan geçen uzun süreden sonra hala iş bulamamıştı. Artık bebek olan erkek kardeşi eskisinden çok daha fazla bağırıyordu, annesi eskisi kadar umursamıyordu ve babası İnci'nin saçlarını okşasa da onlardan uzakta yaşamaya devam ediyordu. Bulundukları yerde iş bulma umutları suya düştüğünde çareyi başka bir ülkeye gitmekte bulmuşlar. Yine iş yoktu. Son çare olarak bir avukata gitmiş ancak oradan da reddedilince yeniden ülke değiştirmeye karar vermişler. İnci, abisinin açlıktan ağladığının, parasızlıktan evde yemek yapılmadığının, herkesin ne kadar çaresiz olduğunun farkındaydı. Ama başka seçenek yoktu. Hala şehir değiştiriyorlardı. İnci, mahalleden arkadaşları Ender ve Onur ile kapının önünde oynuyordu. O sırada oradan geçen küçük bir kız ve kız kardeşi onlara pis dedi. Bununla beslenemeyen İnci, Onur ve Ender hemen işe koyulur. Komutan İnci, diğer ikisi askerdi. O ablayı ve abisini düşman görür görmez onu yok etmeye karar verirler. Ancak İnci'nin annesi ara sıra İnci'yi eve çağırıp duruyordu. Böylece dikkatleri dağılır. Bir de ne görsünler mahalleden sülük geçer. Hemen ona taş atmaya başlarlar. Ancak sülükçü gittikten sonra İnci'nin annesi tekrar arar. Ona o kadar odaklanmışlardı ki kendilerine Pis diyen düşmanı gözden kaçırmışlardı. Türk edebiyatının en özgün ve gerçekçi yazarlarından Orhan Kemal, yazdığı roman, oyun ve öykülerin hepsinde yoksul, hayatla mücadele etmek zorunda olan ama umudunu, yaşama sevincini kaybetmeyen insanlardan söz eder. İnci'nin Maceraları'ndaki yedi öykü, yine aynı dünyanın çocuklarını anlatıyor. Dönem etkilerinin çocuk edebiyatına nasıl yansıdığını gösteren bu yapıt, Orhan Kemal külliyatını eksik bırakmamak adına önemli bir adım."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/incir-kuslari/", "text": "Suada Hatiboviç: Alev renkli kızıl saçlara sahip, İyi kalpli, inatçı, hayalperest ve dinine bağlı bir karakterdir. Tarık Begiç: Uzun boylu, mavi gözlü, Aşkprest, romantik ve dinine bağlı bir karakterdir. İncir Kuşları'nda yazar, Bosnalı genç bir kız olan Suada'nın gerçek hayatından yola çıkarak, Okuyucuyu savaşın ve aşkın yakıcı gücüne tanık olmaya davet ediyor. Yakın tarihi edebiyatla buluşturan yazar, aşkta savaş ve şiddeti, savaşta aşk ve inancı ustaca konu ediniyor. Tarık, annesi Profesör Duşanka ile bir haftalığına yurt dışına gitmek zorundadır. Tarık istemese de annesinin zorlamasının peşinden gitmek zorundadır. Süeda'nın sınıfında Vukadin adında bir çocuk vardır. Vukadin, Tarık'ın gidişinden yararlanarak Sueda'ya aşkını itiraf eder. Yalvarır ağlar ama Süeda'nın gözleri Tarık'tan başkasını görmez. Reddedilen Vukadin hırslı hale geldi ve asker olmak için okulu bırakır. Bu durumu umursamayan Süeda yaklaşan tehlikenin farkında değildir. Savaş günleri hakkında giderek daha fazla arzu duymaya başlarlar. Süeda ise ablası Edina tarafından bu zor günleri organize ettiği için Foça'ya borçludur. O gün, belki aylar ya da yıllar sonra halasını bir daha asla göremeyecekti. Bir süre sonra Süeda Foça'yı başlattır ve savaş başlar. Bosna Hersek yerine Sırpların güvenini kırmaktır. Halası İfeda'ya yağmur yağar. Tarık ve yanından gelen haberler kara bulutlarla çevrilidir. Bu kara bulutlar bu sefer Boşnakların üzerine bereket değil şer yağacaktır. Bir gün Sırp askerleri Sueda'ya baskın düzenler. Özenle ikisi de olay yerinde şehit edilir. O evden 3 kız kardeş ve 4 kişi olacak ve ilk acı gösterisi olacak. Süeda, Edina ve Ayşe'yi tek tek tükettiler. Gece Vukadi'nin de aralarında bulunduğu askerler kızlarıyla birlikte gelir. Ayşe artık bu acıya dayanamaz ve şehit olur. Süeda'ya ise sadece Vukadin hız verir. Vukad'ın yapması gerekenler. Vukadin bu düşünceyle yaşarken Süeda, annesinin Ayşe ablası Tarık'ın, eniştesi Edina'nın kız kardeşinin acısını ve çekeceği azabı yaşar. Sabah uyandığında ablası Edina ile hastadır. Ayşe, ablasının vefatıyla daha da yıkılır. O gün Edina ve babası farklı kamplara götürülür. Sueda, Vukadi ile birlikte. Süeda için asıl azap Vukadi'nin ölümüyle başlayacaktır. Sueda'yı başka bir kampa götürürler ve onu diğer acı çeken kadınlarla bırakırlar. Babasını o kampta bulan Süeda, en azından babası hayatta olduğu için yalnız olmadığına dair ümidi vardır. Ama yine de Edina'dan haber alamaz. Her hafta insanlar Boşnaklar ve Sırplar arasında değişiyor. Bu haftalardan birinde Sueda gülümseyecek ve serbest bırakılacaktır. Bosna Hersek'e geldiğinde halasının şehit olduğu hastanede psikolojik tedavi görmeye başlar. Bir gün Sueda'dan bir konser vermesi istenir. Aylar sonra ilk kez vazgeçilmez piyanosunun başında olacak. O konserde Profesör Dusanka ile karşılaşır. Tarık için yazdığı mektupları verir. Öte yandan Edina ve babasını arıyor. Sueda, Edina'nın İsveç'te olduğunu öğrenir. Tarık, Süeda'yı almak için hastaneye gelir. Aynı gün babasını da bulan Süeda; Tarık, Profesör Duşanka ve babasını alıp Edina ile İsveç'e yerleşir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/insan-nedir/", "text": "Twain bu felsefe ağırlıklı eseri; Okuyucusunun yerleşik kanılarını hareket ettirmeye, sarsmaya yönelik fikirler taşıyan, içeriği bakımından ise oldukça özgün ve baskın nicelikler barındıran bir kitaptır. Yaşlı bilge adam ile genç bir adamın sohbeti şeklinde sunulan konu örgüsünde genç adamın bu sohbette pasif davranması okuyucunun kendisini genç adamın yerine koyarak konunun içine dahil olmasını sağlar. Bu sohbetler genellikle Yunan felsefesinden aşina olduğumuz diyaloglar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Üzerinde konuşulan konuların farklı bakış açılarından muhtemel yorumları da değerlendirilir. Yaşlı adam sohbet boyunca genç adamın argümanlarını, verdiği anekdotlarla ve anlattığı hikayelerle çürütüp yeni perspektifler oluşturur. Genel itibariyle İnsan Nedir? in konusu; insanın kendisinde olduğunu düşündüğü her şeyin, aslında bir yanılgıdan ibaret olmasıdır. İnsanın doğadaki bütün canlılardan kendisini üstün görüşü eleştirel bir bakış açısıyla irdeleniyor. İnsanlık onuru, insan hakları gibi kavramların çoğunu temelsiz, içi boş, ezbere telaffuz ettiğimizi bizlere hatırlatıyor. Kısacası İnsan Nedir? sorusunun cevabını, yine bir soru sorarak, Ecce Home? diyerek yanıtlıyor. İki yabancının sohbeti şeklinde gelişen kitap örgüsünde irdelen konu İnsan Nedir sorusu ve bu soruya verilen cevaplar şeklinde gelişiyor. Yaşlı adam, insanın sadece bir makine olduğunu, bundan daha fazlasının olmadığını öne sürüyor. Ona göre -sadece- bir makineden ibaret olan insanın kişiliği doğumundan ölümüne kadar geçen sürede dış etkilerin yanı sıra, eğitimin, doğuştan gelen mizacının bir birleşimi olduğu iddiasını savunur. Zihin kişinin iradesi dışında bağımsız çalışır. Kişi uyusa bile zihin çalışmaya devam eder ve kendi istediklerini yaptırır. İnsan bunu zorunluluk olarak görmediği ve belki de zihnin emirlerini kendi iradesi olarak gördüğü için- zihnin dediğini uygular. Kişi iç huzuru sağlayabilmek için iç benliğinin sesine kulak verir ve denileni yapar. Yardıma ihtiyacı olan birinin ihtiyacını karşılamaktaki amaç kişinin kendi içindeki efendisini memnun edip onun sesini susturmaktır. Burada kişinin aldığı iyi eğitimin temel işlev; Kendi tatmininin yanı sıra ikinci elden başkalarının da yararlarını gözetmektir. İnsanın doğruyu yanlıştan ayırıyor oluşu, onun diğer yaratıklardan zihinsel olarak üstün olduğunun bir kanıtı olarak sunulabilir, lakin öyleyse yanlış yapabiliyor oluşu da onun yanlış yapamayan herhangi bir yaratıktan ahlaki açıdan daha aşağı olduğunun bir kanıtı mıdır? Yazara göre farenin zihni ile insanın zihni özünde eş makinelerdir ama ikisi eşit kapasitede değildir. Afrikalı pigmeninki ile Homeros'unki gibi ya da Avustralya yerlilerinin ile Bismarck'ınki gibi... Biri karmaşık ve özenle hazırlanmış bir makineyken, diğeri daha basit ve sınırlı bir makinedir. Yaşlı adam bu makinenin işleyişinde insanın övünmesini yersiz bulur. İnsan yalnızca yapımcısına ait olan bir itibar üzerinde hak iddia etmemelidir. İçgüdü terimini, ilken canlı ve uyanık iken, sonrasında bilinçsiz, uykusunda yürüyen düşünce olarak addeder. İnsanın kendisini kıyasla üstün gördüğü karıncayla benzer güdülere sahip olmasına rağmen karınca gibi küçük bir canlının yaptığı mimari bir şaheser olan karınca yuvalarının incelendiğinde ne kadar insanüstü olduğunu işaret eder ve sorgulatır. Yegane güdü; insanın kendisine verdiği onayı, ortaya çıkan her yeni durumda ve her ne pahasına olursa olsun güvence altına almasının kaçınılmaz zorunluluğu, tümüyle bu güdüye bağlıdır. Twain özgür iradenin var olmadığını, kişinin doğuştan gelen eğiliminde, eğitim ve çevre aracılığıyla etrafında inşa edilen karakterinde gizli olduğunun önemini hatırlatıyor. Ona göre vicdan, insanın kendi arzularını karşılamaya zorlayan o gizemli otokrattır. - Samuel Langhorne Clemend ya da bilindik takma ismiyle Mark Twain, onlarca kitap ve deneme yazısından en felsefi olan İnsan Nedir?i 1906'da yayımlanmadan -ki kitabın baskı adedini sadece 250 adetle sınırlı tutmuş ve bunları anonim olarak yayımlamıştır. - kendisinin de üye olduğu Monday Evening Club topluluğuna Mutluluk nedir? başlığıyla sunmuştur. - Topluluğun diğer üyeleri metni soğuk ve olumsuz karşılamış, metinde sunduğu fikirlerden dolayı Twain'i kınamışlardır. - Twain kitap içerisinde bahsi geçen düşünsel mimari üzerine yıllarca çalışmış. Kitabı bitikten sonrada yılda bir iki kez eserini tekrar inceleyip, tatmin edici bulmuştur. Bu anlamda İnsan Nedir? Twain'in içsel dünyasını anlamak için eşsiz bir araç olarak görülebilir. Küçük yaşlarda Huckleberry Finn'in Maceraları ve Tom Sawyer'ın Maceraları ile tanıdığımız Mark Twain çocuk kitapları yazarı olmanın yanında önemli bir düşünürdür de aynı zamanda. İnsan Nedir? Adlı yapıtında bir araya gelen makaleler onun yaşadığı dönemi nasıl okuduğunu ve bir ölçüde düşünceleriyle nasıl yön verdiğini gösterir nitelikte. İnsan Nedir? derin içeriğiyle tam bir Mark Twain seçkisi sayılabilir. Onu tüm yönleriyle keşfetmeye yetecek kadar içerik barındıran bu kitaptan sonra, görüşlerine önem verdiğiniz seçkin düşünürler arasında Mark Twain de yerini alacak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/insanciklar/", "text": "Makar: Hayli saf, çok temiz kalpli, fakir bir katiptir. Uzaktan bir akrabası olan öksüz kalan ve başından bazı kötü olaylar da geçen Varvara'ya içten içe aşk duyar ve bir türlü itiraf edemez. Varvara: Yetim ve kötü olaylar yaşayan, maddi sıkıntılar içerisinde bulunan bir karakterdir. Makar çok saf, çok temiz yürekli, fakir bir katiptir. Uzak bir akrabadan yetim kalan ve bazı kötü olayları yaşamış olan Varvara Alekseyevna'ya yardım etmeye çalışır. Çok üzüldüğü Varvara'ya bakmaya çalışan Makar, ona aşık olur, ancak kendisine aşık olduğunu itiraf edememiştir. Fakat yardıma muhtaçken Varvara'nın mali sorunlarını çözmek için elinden gelen tüm imkanları harcamaya başlar. Ancak, Varvara sonunda zengin bir adam bulup, evlenmeye karar verir. Yaşlı bir memurun küçük bir kıza, çok uzak bir akrabaya olan yakınlığını ve ona karşı utangaç, ağırbaşlı çabalarını anlatır. Sıkı yaşayan ve bakılması gereken yaşlı katip, bu genç kıza karşı kendini sorumlu hissediyor. Yaşlı adam, genç kızın tüm ekonomik ihtiyaçlarını karşılamayı kendisi için bir zorunluluk olarak görüyor. Oysa bu kalın kafalı ihtiyar memurun ceketinin düğmeleri bile düşerken, giyecek uygun bir elbisesi yoktu. Adam genç kıza o kadar bağlanır ki, kız onu sık sık arasa da, retorik olması durumunda kızın evine gitmez. Her zaman yazışmalarla konuşur ve parayı bir başkasına gönderir. Ve mektuplarında sık sık anneme kızım diyor. Bu eserde acıma duygusu hakimdir. Zavallı genç kız sonunda onunla evlenecek bir adam bulur ve evlenir ve yaşlı katip son mektubunda-nikahtan sonra kocasıyla gidecek genç kıza-şöyle seslenir: Bundan sonra kime mektup yazacağım ben? Söyleyin meleğim artık kime Anacığım... diyeceğim? Sizi artık nasıl göreceğim melekciğim? Öleceğim Varenka mutlaka öleceğim kalbim bu acıyı kaldırmaz. Tanrı'nın nuru gibi kendi kızımmışçasına sevdim sizi tamamen sevdim. Sadece senin için yaşıyordum, orada olduğum için belgeleri temizletiyor, etrafta dolaşıyor ve hissettiklerimi mektuplara aktarıyordum. Belki farkında değilsin, ama öyleydi. Bizi bırakıp gidemezsin küçük dostum. Gidemezsin, bu benim çocuğum olamaz. Bak, yağmur yağıyor, bu soğuğa dayanacak kadar sağlıklı değilsin. Arabanız da sizi koruyamaz, kesinlikle üşürsünüz. Şehir sınırlarında bile arabanız yuvarlanıyor ve parça parça oluyor. Biliyorsun, Petersburg arabaları sağlam değil. Genç kıza para toplamak için evde fazladan para harcayan ve bu son mektupta bile kızını arayacak kadar utangaç olan bu yaşlı adamın aşkı anlatılamazdı. Özellikle arabanın devrilme bahanesi onun gitmesini engellemek için tamamen trajikomik bir durumdu. İki gündür kendimi bu kitaptan uzaklaştıramıyorum. Yeni bir yazar, yeni bir yeteneğin kalemi bu; onu tanımıyorum, kimdir, neye benzer bilmiyorum ama bu roman Rusya'da hayatın sınırlarını öyle kahramanlara veriyor ki bize, bundan önce hiçbir yazar bu kadarını düşlerinde bile göremezdi... Rusya yeni bir Gogol kazandı. Özeti gayet akıcı ve bilgi verici olmuş. Okumaya başlayanlar elinden bırakamayacak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/intibah/", "text": "Ali Bey: İstanbul'da yaşayan iyi eğitim almış yirmi bir yaşında ahlaklı ve görgülü genç bir delikanlıdır. Mahpeyker: Hafifmeşrep bir genç bir kadın ve Ali Bey'in de aşık olduğu kadındır. Dilaşub: Güzel, genç ve bir o kadar da ahlaklı bir kızdır. Atıf Bey: Ali Bey'in yakın çalışma arkadaşıdır. Abdullah Efendi: Suriyeli zengin bir araptır. Hırvat: Ali Bey'i öldürmek için, Abdullah Efendi tarafından tutulan kiralık katildir. Pertev Ağa: Dilaşub'aya iftira atması için Abdullah Efendi tarafından tutulan adamdır. Romanda iyi eğitimli Ali Bey, uygun olmayan bir kadın olan Mahpeyker'e aşık oluşu ve bu aşkın Ali Bey'e maddi ve manevi olarak yıkım şeklinde sonuçlanması konu edinmiştir. Roman kahramanı Ali Bey varlıklı bir ailenin tek çocuğudur. İyi bir eğitim hayatı geçirir ve on yaşına kadar birkaç dil öğrenir. Ali Bey yirmili yaşlarına geldiğinde babasını kaybeder ve daha rahat ve keyfi bir hayat sürer. Çamlıca'da gezintiye çıkan bir kadınla tanışır. Kadını oldukça çekici bulur ama bu kadın Ali Bey'e yakışmaz. Adı Mahpeyker olan bu kadın, Suriye'de kötülükler yaparak zengin olan Abdullah Efendi ile dostane bir hayat sürdürür. Ali Bey'in annesi oğlunun böyle bir kadından hoşlandığını kabul etmez ve Dilaşup adında genç ve güzel bir cariyeyi evlerine davet eder ama oğlunu vazgeçiremez. Ali Bey bir gün konağa gider ama Mahpeyker'i evinde bulamaz. Mahpeyker, Abdullah Efendi ile görüşmeye gider. Mahpeyker bütün gece konakta bekler, sabah buluşup kavga eder ve sonra ayrılırlar. Bu noktadan sonra Ali Bey cariyesi Dilaşup ile ilgilenmeye başlar. Mahpeyker ise Abdullah Efendi ile birlikte Dilaşup'a karşı bir plan yapar. Bu plan dahilinde bazı adamlar Ali Bey'e bir şeyler söyler, Ali Bey sinirlenir ve Dilaşup'u döver. Şimdi Ali Bey hastalanır ve Dilaşup'u bir köle tacirine satar. Dilaşup'u köle tüccarından alan kişi Mahpeyker olur ve onu kötü düşüncelere sevk etmek ister ama Dilaşup buna direnir. İlerleyen dönemlerde Ali Bey mal varlığını kaybetmiş, annesi kiralık bir evde vefat etmiştir. Mahpeyker, Ali Bey'i öldürmek ister ve bunun için bir plan yapar. Planı, Ali Bey'i Çamlıca'daki bir partide bıçaklayıp öldürtmektir. Bunu duyan Dilaşup, eğlenceye katılan Ali Bey'e haber verir. Ali Bey hemen çarşaf giyer ve karakola gider. Bu sırada Ali Bey'in paltosunu giyen Dilaşup, Ali Bey zannedilerek öldürülür. Polislerle birlikte dönen Ali Bey, Dilaşup'un ölümünü kabul edemez ve Mahpeyker'i öldürür. Ali Bey cezaevine girer ve altı ay sonra ölür. - İntibah, Türk Edebiyatı tarihinde ilk edebi roman olarak değerlendirilir. - Romanda romantizm akımının etkisi görünür. - Özellikle romanın başında yer alan uzun Çamlıca tasviri, romantizm etkisinin örneklerindendir. - Bununla birlikte, roman boyunca Osmanlı kültürüne de sıkça atıf yapılır, her bölümün başında Divan edebiyatı şairlerinden bir beyittin yer alması bu durumun örneklerindendir. - Romanın konusu, Türk halk edebiyatının eski meddah hikayelerinden Hançerli Hanım'ın öyküsünden esinlenmiştir. - Romanın 1876 yılında yapılan ilk baskısı, Namık Kemal'in sürgünde olması nedeniyle, yazar adına yer verilmeden yapılmıştır. - Cumhuriyetin ilanından sonra ise ilk kez 1944 yılında Latin harfleri ile baskısı yapılmıştır. - Romanın bugüne kadar sayısız yayınevi tarafından sayısız baskısı yapılmıştır. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Ali Bey, iyi bir eğitim ve öğrenim görmüş bir gençtir. Yalnız hayat tecrübesi yoktur. Ali Bey, 18 yaşına kadar babasının gölgesinde yaşar. Babasının ölümünden itibaren çalışma arkadaşlarının etkisiyle dönemin eğlence mekanlarına gitmeye başlar. Bu gidiş Ali Bey'i annesinden yavaş yavaş uzaklaştırır ve Mehpeyker adında ahlaksız kadının elinde oyuncak olur. Annenin oğlunu düştüğü durumdan kurtarmak için satın aldığı cariye Dilaşub ise Ali Bey'e gönülden bağlanır. Ama maalesef Ali Bey'in yaşadığı maceralardan çok zarar görür. İntibah; Ali Bey'i her şeyini, sağlığını, sevdiği kadını, servetini, onurunu ve annesine olan saygısını kaybetmiş zavallı bir insan yapan ve son pişmanlık fayda vermez dedirten felaketlerin anlatıldığı bir romandır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ipek-sabahlik/", "text": "Suat Derviş; gazetecilik mesleğine Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde başlamıştır. Türkiye'nin öncü gazetecilerinden biridir. Henüz on dokuz yaşımda olmasına rağmen Avrupa'ya muhabir olarak gönderilmiştir. Basın sendikasının kurucusu ve başkanıdır. Devrimci Kadınlar birliğini kurarak, kadın hakları konusunda mücadele etmiş bir aktivistir. Basın dünyasında ilklere imza atmasının yanı sıra edebiyata şiir ile girmiş gerçekçi ve toplumsal edebiyatın gelişmesine öncülük eden yazarlındandır. Eserleri farklı dillere çevrilen ilk kadın edebiyatçı olmasına rağmen Suat Derviş ismi Türk edebiyat tarihinde hak ettiği yerde değildir. Osman Balcıgil'in İpek Sabahlık isimli eseri Cumhuriyet'in ilk yıllarına damgasını vuran gazeteci yazar Suat Derviş'in hayatını konu edinmektedir. Genç cumhuriyette kendisi de genç olan yazar, ülkesiyle birlikte darbeler yaşamış, kimi zaman afaroz edilmiş, çok sevdiği ülkesinden uzakta yaşamak zorunda kalmıştır. Her defasında düştüğü yerden yeniden kalkmayı bilmiş bunun için mücadele etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yılları ve Cumhuriyet'in ilanından itibaren yaşanan tüm gelişmelere tanıklık edecek olan Suat Derviş'in hikayeleştirilmiş biyografisini okuyoruz. Babası darülfünun'un kurucularından Müşir Derviş paşanın oğlu tıp profesörü İsmail Derviş, annesi ise Abdülmecid'in mabeyincilerinden Kamil Beyin kızı Hesna Hanımdır. Varlıklı bir ailenin ortanca çocuğu olan Suat, eve gelen özel mürebbiyelerden Fransızca ve Almanca dersleri alır. Baba Derviş çocuklarının, Almanya'da üniversite eğitimi almaları için kararlıdır. Suat; ablası Hamiyet ve kardeşi Ruhi ile birlikte sakin huzurlu bir hayat yaşarlar. Suat, yazdığı romanların yanı sıra İkdam gazetesinin kadın sayfasını çıkarmayı başarır ve çok takdir görür. Mustafa Kemal Atatürk'ün eşi Latife Hanımın da desteğini alarak, kadınların siyasi hakları ve sosyal yaşama eşit katılabilmeleri için çalışmalar yaparlar. Türkiye'nin tek kadın gazetesini yöneten genç kadın sorumluluğunun farkındadır. Mehmet Rauf onun için müthiş yetenekli ve zeki diyerek hakkını teslim edecektir. Fakat genç Cumhuriyet, muhalif hiçbir harekete izin vermeyecek, çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile yürürlüğe sokmuş bu sayede basın da kendi payına düşeni almıştır. Bundan sonra ne yazılacaksa iki kere düşünecekler ya da gazeteleri kapatıp gideceklerdir. Suat, gazeteciliğe kısa bir süre ara verip roman yazmaya devam eder. Bu arada yazdıkları hikayeleri Almanya'da farklı yayın evlerine gönderir. Böylece Almanca 'ya çevrilen ilk Türk yazar olarak da yerini alacaktır. Uzun yıllardır hazırlandıkları üniversite eğitimi için ablası ile birlikte Almanya'ya giderler. Orada ikisi de şan eğitimi alacaklardır. 1925'in Eylülünde birisi yirmisinde öteki ise yirmi üçünde iki genç kız Berlin'de eğitim görecekleri konservatuara kayıtları yaptırmış ve ilk derslere katılmaya başlamışlardır. Hamiyet'in bu konudaki yeteneği hocalarının dikkatini çekerken Suat edebiyat alanında okumak istemektedir. Bir süre sonra Berlin Üniversitesinde Felsefe ve Edebiyat Fakültesinde eğitime başlar. Ülkesine gönderdiği romanlarını Almancaya çevirip orada da gazetelerde bölümler halinde yayınlanıyor ve çok beğeniliyordur. Abla kardeş aileden sakladıkları bu bilgiye yenisini ekleyeceklerdir. Hamiyet, Danimarkalı bir gence aşık olmuştur. Okulu bırakıp Vigo ile evlenerek Kopenhag'a yerleşeceklerdir. Derviş ailesi bu evliliği onaylar. Suat yalnız kaldığı Berlin'de yaşadığı evi değiştirir, üniversiteye yakın bir yere yerleşir. Buradaki arkadaşlarıyla zaman geçirdikçe kendisinde olan eksikleri görür. Aldığı eğitim onu şekillendirmiş fakat siyaset, siyasal tarih, dinler tarihi, ekonomi konusunda ancak yüzeysel bir bilgiye sahip olduğunu düşünüyordur. O güne kadar ailesinin imkanlarıyla yaşayan yazar, 1929 ekonomik krizini önce sokakta sonra kendi hayatına yansımalarını görecektir. Yaşanan krizin ardından Almanya, seçime gitmiş Hitler'in yönetime gelmesiyle iyice yaşanmaz bir yer olmuştur. Suat'ın hayatı da yaşadığı ülkeden farksızdır. Babası ağır bir hastalığa yakalanmıştır, Berlin'de gördüğü tedavi işe yaramaz ve hayatını kaybeder. Bu arada yaşadıkları konakta büyük bir yangın çıkar hemen tüm varlıkları da yok olur. Suat, ailesini geçindirmenin yollarını aramak için ülkesine geri döner. Ne var ki muhalif bir yazar olduğu için afaroz edilmiş, sözbirliği yapılmış gibi Babıali'nin kapıları ona kapanmıştır. 1935 yılına gelindiğinde Suat'ın işçi kadınlarla yaptığı röportajlar, sadece toplumun değil kendi aydınlanmasının da anahtarı olur. Tekrar eskisi gibi mesleğinin aranan isimlerinden olmuştur. Türkiye, Montreux Konferansı'nı adım adım onun kaleminden izler. Ülkenin rotasının Sovyetler Birliği'nden İngiltere'ye çevrildiğini ilk onun kaleminden öğrenir. Geçirdiği fikri başkalaşım, ezilenden yana olan tavrı onun yazdıklarına da yansıyordur. Çalıştığı gazete biraz da bu yüzden SSCB de 1 Mayıs İşçi Bayramını gözlemlemek üzere Moskova'ya gönderilir. Dünyanın yeni bir savaşa sürüklendiği günlerde Türkiye'nin yolu sosyalizm değil, serbest ekonominin hüküm sürdüğü Batı dünyasıdır. Bu yüzden Tan gazetesi ve Suat'ın hazırladığı yazı dizisi tepkilere yol açar. Gazetenin kapatılmaması için işten ayrılır. Tüm zamanını yeni romanlarına ayırır Fakat hala Babıali'nin tüm kapıları ona kapalıdır İkinci Dünya Savaşı devam ederken, savaş karşıtı bir grubun açtığı bir dergide çalışmaya başlar. Öncesinde tanıdığı Reşat Fuat Beyle bir süre sonra evlenirler. Reşat Fuat Baraner, Türkiye Komünist Partisinin genel sekreteridir. Suat, Yeni Edebiyat dergisinde yazdığı yazılarla bir grup yazarın eleştiri konusu olur. Toplumsal gerçekçi karakteri sayesinde dikkatler üzerindedir. Her gün BBC'den dünya savaşı ve dünyadaki diğer gelişmelerini takip ederek bir nevi halka tercümanlık yapar. Fakat basın özgürlüğünün bir fikir olarak bile kabul görmediği o günlerde Yeni Edebiyat dergisi kapatılır. Eşi Reşat Fuat da tutuklanır. Suçu muhalif olmaktır. Suat, tam da bu günlerde Fosforlu Cevriye romanını kaleme almaya başlar. Toplumcu gerçekliğiyle düzeni sorgulayacak bir romandır. Acı bir rastlantı olarak 1945 yılında Hiroşima'ya atom bombası ile savaş insanlığa en kötü yüzünü gösterecektir. Dünyanın kana bulandığı bu günler; deneyimli gazeteci, yazar ve insan hakları savunucusu olan Suat'ı derinden üzer. 4 Aralık 1945 Türkiye basın tarihinin kara günlerinden biridir. Bir grup Pan-islamist genç, içlerinde Sabahattin Alin'inde gazetesi de olan muhalif yayınevlerini basıp talan ederler. 1950 yılına gelindiğinde Demokrat Parti iktidara gelir. Genel afla hapishanelerin kapısı açılır. Daha fazla demokrasi vaatleri ile iktidara gelen parti bu defa aydınları hedef alır. Suat eşini bir kez daha parmaklıklar ardında ziyaret edecektir. Yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen direnir fakat artık mimlenen yazarın ülkede yaşayabilmesi neredeyse imkansız hale gelir. Ablası Hamiyet ile birlikte Paris'e yerleşirler. Yeni romanlar ve çevirileriyle hayat olanca hızıyla devam eder. Aradan geçen dokuz yıldan sonra Reşat Fuat, cezasını tamamlar, Suat da ülkesine geri döner. Ülkeleri için çok emek vermişler; işçiler, köylüler, gençler, daha özgür olabilsin, emeklerinin haklarını alabilsinler diye çalışmışlardır. Bu uğurda emekler boşa gitmemiş Türkiye'nin işçileri öteki ülkelerde olduğu gibi dönemin standartlarına denk sayılabilecek sendikal haklara kavuşmuş, üniversitelerde demokratikleşme adımları atılmaya başlanmıştır. 1968 yılında Reşat Fuat'ın ani ölümünden kısa süre sonrada ablasını da kaybeden Suat için bu arka arkaya yaşanan kayıplar büyük bir şok etkisi yaratmıştır. 1969 yılında İstanbul Üniversitesi önünde Taylan Özgür'ün öldürülmesi ve ardındaki gizli gücü görebilen Derviş, ülkenin kanlı günlere doğru savrulduğunun farkındadır. Gençlere yardım edebilmenin yollarını arar. 1970 Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının tutuklanıp yargılanmasını içi sızlayarak seyretmek zorunda kalır. Sistem yine; okuyan, düşünen, ülkesinin geleceği için çırpınan genç insanların üzerinden bir silindir gibi geçmiştir. Yorgundur, hastadır Suat. Tedavi gördüğü hastanede, annesinin onu Berlin'e uğurlarken aldığı, valizinin hep üzerinde taşıdığı İpek sabahlığını üzerine örtülmesini ister. Bu onun bir insandan ve insanlıktan son isteği olacaktır. Suat Derviş, hayata ağzında altın kaşıkla merhaba dedi. Son nefesini yoksulluk içinde verirken, üzerinde saraylı annesinin hediyesi ipek sabahlık örtülüydü. Ülkesi için en iyiyi isteyen aydınların gördüğü eziyetten nasibini fazlasıyla aldı. Bu yolda, doğurmak üzere olduğu oğlunu kaybetti. Onlarca kez sinemaya ve sahneye uyarlanan FOSFORLU CEVRİYE isimli romanında, hayatının aşkını betimledi. Bu eseriyle sadece kendi ülkesinde değil, pek çok ülkede de gönülleri fethetti. Nazım Hikmet'in başını eğemedim, gölgesini çiğnedim diye şiirler yazdığı yıl, Suat Derviş sadece on altı yaşındaydı. Sonra biri güreşçi, biri romancı, öteki gazeteci olmak üzere üç koca eskitti. Almanya'da Suzet Doli ismiyle Almanların, Fransa'da Suat Derwish adıyla Fransızların kalbini çaldı. Yaşadığı dönemin kuşkusuz en iyi gazetecisi ve en çok okunan romancısı olan Suat Derviş'in soluk kesen dramını, İPEK SABAHLIK'ta sevinerek, gıpta ederek, şaşırarak, acı çekerek okuyacaksınız. Tıpkı Nazım Hikmet'in annesinin hayatının kaleme alındığı ELA GÖZLÜ PARS CELİLE'yi ve bir Sabahattin Ali romanı olan YEŞİL MÜREKKEP'i okurken olduğu gibi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/irazcanin-dirligi/", "text": "Irazca: Köyde sözünü dinleten yaşlı bir kadındır. Bayram: Irazca'nın oğludur. Annesinin sözleriyle hareket eden gözü kara bir adamdır. Ahmet: Kara Bayram ile Haççe'nin oğludur. Muhtar: Çıkarı için halka ve Kara Bayram'a eziyet eden Haceli ile birlik olan kötü düşünceli bir adamdır. Roman, Irazca'nın torunu Ahmet'in Deli Haceli'nin tartıştıkları yeğeni tarafından cinsel tacize uğramasını anlatır. Bu olayları öğrenen Kara Bayram, çocuklarını ve eşini yanına alarak köyü terk eder ve Ankara'ya göç eder. Ama Irazca köyde kalıp direnmeyi tercih eder. Yılanların Öcü Haceli, Bayram'ın evinin önündeki boş araziye yeni bir ev yapmaya kalkışır. Bayram buna karşıdır. Köy muhtarı da Haceli ile Bayram arasındaki çekişmede kendi çıkarı için Bayram'a cephe alır. Muhtar, araziyi satmak için Bayram'ı döver ve olay Kaymakam'a kadar gider. Kara Bayram'ın oğlu Ahmet dokuz yaşına yeni basmıştır. Ahmet bir gün öküzünü ve ineklerini otlatmaya götürür. Muhtar'ın oğlu Cemal ve Haceli'nin kardeşi Boz Ömer, Ahmet'e arkadaş gibi davranırlar ve onu ıssız bir yere sürüklerler. Cemal uzaklaşır ve Boz Ömer, Ahmet'e tecavüz etmeye çalışır. Ama küçük Ahmet elinde bıçakla Boz Ömer'in boynuna saplar ve kaçar. Ancak Ahmet bu olaydan çok etkilenmiştir. Oğlunun tuhaf davranışının nedenini öğrenmek isteyen Haççe, sonunda oğlunu konuşturur ve olayı öğrenir. Cross da gider ve Irazca'ya olanları aktarır. Irazca Ana, rezil olmamak için bir süre olayın üstünü örtmeye karar verir. Ama Ahmet kendini içeri atıp yemeden, içmeden kesilince çok huzursuz olur. Boz Ömer ve Cemal dedikodu yaparken Muhtar seçime hazırlanır. Belediye başkanının ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur. Söylentiler Kara Bayram'ın da kulağına gelir. Irazca'nın tavsiyesi üzerine Kara Bayram gidip kaymakamlığa durumu anlatır. Bunun üzerine Boz Ömer ve Cemal tutuklanır. Ancak Muhtar ve Haceli, Boz Ömer ve Cemal'i rüşvet ve hile ile hapisten kurtarır. Üstelik cezaevinden çıkan Boz Ömer ve Cemal, Kara Bayram'ı darp eder. Yaralanan Kara Bayram Burdur Devlet Hastanesi'ne kaldırılır. Kara Bayram yaralı olduğu için ekinler yüz üstü kalır ve hasat edilemez. Mahsuller, Irazca'nın kız kardeşi Sultanca Kadın ve oğlu Şükrü tarafından hasat edilir. Böylece aile açlıktan kurtulur. Muhtar ve Haceli de başı dertte olan kaymakamı atar. Kaymakam başka bir yere atandığında yeni görev yerine gitmeden köye gelir ve Irazca Ana ile vedalaşır. Bu veda ile birlikte Irazca'nın tek desteği de yıkılmış olacaktır. Kara Bayram'da tedavi gördüğü hastanede kapıcı Ali ile yakın arkadaş olur. Odacı Ali hikayesini dinler ve duruma çok üzülür. Odacı Ali, Kara Bayram'a Muhtar, Haceli ve adamlarıyla uğraşmak yerine şehre taşınmasını tavsiye eder. Kara Bayram da bu fikri doğru bulur. Hatta hastaneye bir hademe tutulacağı haberini bile öğrenir. O da hademe olmak için hastaneye başvurur. Hastaneden köye gelir ve planını annesine anlatır. Ancak Irazca, oğlunun bu planlarına karşı çıkar. Ama Bayram çok kesin bir karar vermiştir. Annesini dinlemeyip karısını ve çocuklarını alıp Burdur'a gelir. Irazca köyde kalır. Kara Bayram, hademe olarak hastaneye yerleşir. Ahmet ve en küçüğü Şerif'te Kız'ı okula yazdırır; Eşi Haççe ile hastanede çalışmaya başlar. Ahmet kendine gelir, aile kurtulur ama eski Irazca Ana perişan olur ve düşmanlarla birlikte köyünde kalır. Irazca şu dünyaya geldi geleli gün yüzü görmemiştir. Dertli mi dertli bir kadındır; üstelik genç yaşta dul kaldığından kadınlığını da bilememiştir. Geçimdi, çocuktu, sonra torundu derken sırtı doğru düzgün yumuşak bir yatağa değmemiştir. Yetmezmiş gibi, köyün muhtarı Cımbıldak Hüsnü ile Haceli'yi ev yeri yüzünden düşman beller kendine. Ev işi halloldu, sular duruldu derken, anlar ki, su uyurmuş ama düşman uyumazmış. Bu sefer torunu Ahmet'e kötülük eder düşmanlar; oğlu Bayram ölümlerden döner. Yitirir bir bir dayanaklarını... Ve zavallı Irazca'nın ne dirliği kalır ne düzeni. Fakir Baykurt, Karataş köyü ve insanlarını anlattığı ve Yılanların Öcü'yle başlayan üçlemesinin bu ikinci kitabında, Yoksulluğun gözü kör olsun dedirtiyor okura. Gücün parayla ölçüldüğü bir dünyada ve işlerin kayırmayla, rüşvetle görüldüğü bir ortamda köylü olmanın, yoksul olmanın ne anlama geldiğini dile getirirken, insanlığın bu acınası haline sanki bir ağıt yakıyor. Yılanların Öcü'nde başını gösteren yılanlar, Irazca'nın Dirliği'nde zehirlerini akıtıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/issiz-erkekler-korosu/", "text": "Issız Erkekler Korosu Kitabında, Ademoğlu adlı bir pansiyonda çalışan kadınlar ve onların müdavimleri anlatılıyor. Bir yanda hizmet eden ama hor görülen ve ezilen kadınların, diğer yanda gerçek hayatlarından kaçarak kurtuluşu pansiyonlarda arayan erkeklerin karşılıklı hikayeleri konu edinir. Canan Tan Issız Erkekler Korosu adlı kitabıyla aşk ve ayrılığın acısına çok farklı bir yerden sadece erkeklerin gözünden bakarak okuyucularına güzel bir eser sunmuştur. Aşk acısı çeken erkeklerin buluşma yeri olan Ademoğlu Pansiyon yine dertli ve üzgün erkeklerle dolup taşar. Her birinin içinde ayrı bir acı olan bu insanlar, acılarını hayatın her kesiminden farklı mesajlar veren şarkı ve aşkla dile getiriyorlar. Ademoğlu Pansiyon'da bir fasıl gecesi... Oradakilerin hepsi erkek! Her birinin ayrı bir hikayesi, o hikayenin içine nakşolmuş ayrı bir şarkısı var. Ve tanıdık birkaç yüz... Piraye'nin Haşim'i, Yüreğim Seni Çok Sevdi'nin Murat'ı, Çikolata Kaplı Hüzünler'in Eylemci'si Vedat, Pembe ve Yusuf'un Yusuf'u da orada. Issız erkeklerden oluşan muhteşem koro eşliğinde şarkılarını söylüyorlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/istanbullular/", "text": "Atatürk Havalimanı'nın dış hatlar terminalinde İstanbul'la çeşitli bağlantıları olan 15 kişinin hayatla, kendileriyle, beklenmedik ve büyük bir tehditle ve İstanbul'la yüzleşmesi konu ediniyor. Yaz 2005. İstanbul, yalnızlığın ve imkansız aşkın şehri. Atatürk Havalimanı. Belgin, Ayhan ve diğerleri... Sonunda hiçbirinin eskisi gibi olmayacağı 4 saatlik bir macera. İstanbul'un kendisinin anlatıcı karakter olduğu roman, modernliğin ve şehrin sınırındadır; Genetikçiden gurbetçi işçiye, taksiciden ünlü heykeltıraşa, tuvalet temizlikçisinden Mimarlar Odası eski başkanlarına İstanbullu 15 kişinin yollarının kesiştiği bir ortamda, İstanbul'dan bir kesit sunuyor ve dolayısıyla yüzyılımızın Türkiye'si göçlerle genişlemiştir. Aşk bir İstanbul romanının olmazsa olmazıysa, elbette en başında! 13 yıl önce İstanbul'la hayatını değiştiren trajik bir olayı fark ettikten sonra şehri terk edip New York'a yerleşen Bebekli bilim insanı-akademisyen Belgin Gümüş, ünlü Türk heykeltıraş Ayhan Pozaner'e aşık olur. Orada açılan bir sergide tanıştığı, Birlikte yeni bir hayata başlamak için İstanbul'a dönen Belgin hamiledir ve bebeği doğurma konusunda kararsızdır. İstanbul ve Ayhan aşkı, ihanetin her türlüsünü yaşamış biri olarak onu korkutur. Adanalı pamuk işçisi bir çiftin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelen ve müstehcen olduğu için sürekli parçalanan Maçka Parkı'ndaki heykellerini defalarca tamir etmesiyle tanınan heykeltıraş Ayhan Pozaner, nadide bir 'İstanbullu'. 'İstanbul Rüyası'nı gerçekleştirmeyi başarmıştır. Darüşafaka Lisesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar mezunu kendi kendini yetiştirmiş Ayhan, kendisinden yaşça büyük ve kültürel/klasik olarak farklı bir burjuva kızı olan Belgin'e derinden aşıktır. Aynı havalimanı çatısı altında pasaport kontrol hattının iki yanında bekleyen kararsız, tedirgin, aşktan ve İstanbul'dan korkan Ayhan ve Belgin; Hasret ve suçluluk duygusuyla yanıp tutuşarak, birbirlerinden, İstanbul'dan hep kaçmayı düşünürler. Bu arada dış hatlar terminalindeki dijital arıza nedeniyle tüm uçuşların iptal edildiği açıklandı. Herkes bu duyurunun bomba tehdidiyle ilgili olduğundan şüphelenir ve ölüm korkusuyla bir iç hesaplaşmaya girer. Tüm bunları izleyerek bizlere aktaran imparatorluklar şehri; Pagan, Hristiyan ve Müslüman kültürlerle harmanlanmış, tecrübeli, asil, 2700 yıldır menopoza girmemiş dünyadaki tek kadın, en güzel, şehirlerin kraliçesi İstanbul'un ta kendisidir. Yaz 2005. İstanbul Atatürk Havalimanı. Modernitenin ve şehrin sınırında genetik bilimciden gurbetçi işçiye, taksi şoföründen ünlü bir heykeltıraşa, tuvalet temizlikçisinden mimarlar odası eski başkanına kadar İstanbullu 15 kişinin yolları kesiştiğinde yüzyılımızın göçlerle genişlemiş İstanbul'undan, dolayısıyla Türkiye'sinden bir kesit ortaya çıkıyor. Bir İstanbul romanının olmazsa olmazı aşk elbette başköşede yer alıyor. Büyük bir tehdit altında başlayan gerilim dolu dört saat boyunca İstanbul, Belgin ile Ayhan'ı kendisiyle ve aşkla hesaplaşmaya zorluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/itiraflarim/", "text": "Hristiyanlığın; hayatın varlığı ve anlamına tatmin edici bir cevap verememesi karşısında, geleneksel Ortodoks Hıristiyanlığına olan inancını kaybeden Tolstoy, İtiraflarım' da hayatın ne olduğunu, neden ve nasıl yaşanabileceğini ve ölümü seçmenin en doğru yol olup olmadığını sorgular. Tolstoy 15 yaşından itibaren geleneksel öğretiyi bilinçli bir şekilde reddeder. Kiliseye gitmeyi ve bu inancın gereklerini yerine getirmeyi bırakır. Kendini mükemmelleştirmek için zihnini ve bedenini geliştirirken, kendine koyduğu kurallara uyarak da iradesini kusursuz hale getirir. O iyi insan olma yolunda çabalarken, çevresi bunu yadırgar hatta aşağılar. Dönemin değer verdiği hırs ve para yazarımızı da çok geçmeden etkisi altına alır. Tolstoy, eserlerini kaleme aldığı bu yıllarda içinde olduğu camianın yaptığı gibi kendisi de üne ve paraya çabuk kavuşmak için yazılarını bu doğrultuda yazar. Tolstoy bunu şu sözleriyle ifade ediyor: O yılları dehşet, nefret ve de yüreğimde bir sızı olmaksızın hatırlayamıyorum. Yazar geçirdiği bu dönemi eserlerine de yansıttığını içtenlikle belirtmiş. Bir dönem sonra bu sahte dünyanın içinde bulunmak istemez. Avrupa'dan döndükten sonra köylülere öğretmenlik yapmaya başlar. Neyi öğreteceğini bilmediği gerçeği onu bir süre sonra hasta eder. Mesleğini bıraktıktan sonra evlenir. Kendini hayatın her alanında mükemmelleştirme çabası yerini ailesi için en iyi hayat koşullarını oluşturma çabasına dönüşür. Bu koşuşturmanın yavaşladığı zaman geriye dönüp baktığında aslında her şeyin ne kadar anlamsız olduğunu fark etmesi öz çöküşün ilk hamleleridir. Zaman ilerledikçe bedeninde oluşan tahribatın önüne geçemediğini, ruhundaki bitip tükenmeyen Niçin?, Ben kimim ve evren nedir? sorularına verebildiği tek cevap Bilmiyorum dur. Bu soruların cevabını bulabilmek için pozitif bilimin yanı sıra felsefe din vb. konularda ulaşabildiği bütün kaynakları araştırmalarıyla 0=0, var oluş = hiçlik sonucuna varır. Birçok kez anlamsız bulduğu bu hayatı sonlandırmak ister. İçindeki huzursuzluğun cevabını hep çevresinde arar. Hayatının amacının ne olduğuna dair sorduğu soruların cevaplarının kendi içinde olduğunu, o güne kadar sürdürdüğü, isteklerinin Epikürcü yoldan tatmininden oluşan o istisnai şartlarda olduğunu görür. Gerçek bir hayatın yine gerçek insanlarla birlikte ve var oluşa kendini katarak gerçekleşeceğinin farkına varır. İnanca sığındıkça yaşadığını, uzaklaştıkça nefes alamadığını hisseder. Ama tam anlamıyla içinde bulunduğu durumdan mutlu değildir. Yaratıcıya giden yolda insanların birbirlerini ayrıştırmaları, kendileri gibi düşünmeyenlere yaşama şansı vermemeleri Tolstoy'un cevabını arayacağı yeni soruları da beraberinde getirir. - Tolstoy'un 1880'de yazdığı bir kitaptır. İnanç biçimininde sorgulandığı bir kitap olması nedeniyle öne çıkmaktadır. 1884'te yasaklanmıştır. - Yaratıcı ve din ile hiçbir ilişkisi olmayan bir insanın, ölümü ve hayatı yargılayarak O'na ulaşma çabalarının anlatıldığı bir kitaptır. herkeşlere benden Öner'i; okunması gereken bir kitap. Yaratıcı ve din ile hiçbir ilişkisi olmayan bir insanı yargılayarak Ona ulaşma çabalarının anlatıldığı Muhteşem bir eser."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ivan-ilyicin-olumu/", "text": "İvan İlyiç: Ölüm döşeğinde olan ancak saygın bir adamdır. Peter İvanovich: İvan İlyiç'in yakın arkadaşlarından birdir. Praskovya Fedorovna Golovin: İvan İlyiç'in karısıdır. İvan İlyiç'in Ölümü, son günlerinde ölüm ile mücadele etmeye çalışan ancak çaresiz bir şekilde kendisini ölüme bırakan bir adamın yaşadıklarını konu edinmektedir. Ölüm gününe kadar büyük anlam yüklediği ve uğruna çok ciddi çabalar harcadığı serveti, saygınlığı ve şöhreti ölüm döşeğindeyken çok saçma görünmektedir. İvan İlyiç adında bir yargın ölümü üzerine, bunu duyan arkadaşları kendi aralarında onun boşalan koltuğundan dolayı rütbelerin değişeceğinden söz etmektedir. Kimin bu konuma geleceği ise son derece merak konusudur. Kimisi ise bu sayede boşalacak koltuklara akrabalarını geçirmek istemektedir. İvan İlyiç in karısı ise fazlası ile para hırsı ile doludur. İvan İlyiç ölmeden önceki hayatında dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğudur. Çocuklardan biri hiçbir baltaya sap olamamıştır. Diğerleri ise memurluk kazanmış ve kaliteli hayatlar yaşamaktadır. Bu çocuklar arasında en parlak olanı ise İvan'dır. Düzenli ve disiplinli bir yapıya sahiptir. Bu sayede hızla yargıç yardımcılığına yükselir. Daha sonra karısı olacak olan Fedorovna ile tanışır. İvan özgürlüğüne düşkün bir adamdır ve arkadaşları ile vakit geçirmekten hoşlanmaktadır. Kendisi evlenmeyi düşünmese de kadının ona olan aşkına dayanamaz ve evlenir. Başlarda mutlu olsalar da sonraları Fedorovna huysuzluk yapmaya başlar ve şiddetli tartışmalar yaşanır. Bu arada çok sayıda çocuk sahibi de olurlar. Çocukların bakımı adamın özgürlüğünü kısıtlamaktadır ve adam ilgisiz davranmaktadır. Bu seferde karısının hışmına uğramaktadır. Aldığı yüksek maaşa rağmen maddi olarak kendisini zor durumda görmektedir. Bu yüzden araştırma yapar ve başka bir şehirde neredeyse aldığı maaşın iki katını alabileceğini öğrenir. Evini ortaya taşır ve lüks denilebilecek bir yaşama başladıkları içinde farklı zorluklar çekerler. Bu olay karısı ile arasını biraz düzeltse de sora farklı sorunlar ortaya çıkacak ve tartışmalar artacaktır. Bu arada çocuklarının çoğu ölür ve tek bir çocukları kalır. Adam karnında giderek büyüyen bir ağrı hissetmeye başlar. Başlarda bunu pek önemsemese de arttığından dolayı doktora gider. Ancak birçok farklı doktora gitse de bu duruma bir çözüm bulunamaz ve en sonunda dayanılmaz bir hal alır. Doktorlar acısını uyuşturabilmektedir. Ancak hastalığı giderek büyür ve yatalak olur. Bu süreçte gördüğü tek şey etrafındaki insanların onu düşünmediğidir. Ölüme çok yakın olduğunu bilse de ölümden çok korkmaktadır. Geriye dönüp hayatını sorgular. Geriye dönüp baktığında yaşamına gereken değeri vermediğini görür. Geride kalanların tamamı boş anılardır. Özlediği tek anılar ise çocukları ile birlikte geçirdiği zamanlardır. Kendisi böyle düşünceler içerisindeyken kızı nişanlanır. Ölüm düşüncesini bir türlü kabul edememektedir. Ancak çaresiz bir durumda olduğunu da hissetmektedir. Geride kalan yaşamında anlamsız şeyler yaptığını düşünmektedir. Tüm bu düşüceler içerisindeyken ölür. - Yazar kitapta amansız bir hastalığın pençesine yakalanan bir adamın aslında hayatına gerekliği değeri vermediğini gözler önüne sermektedir. - Tolstoy'un olgunluk eserlerinden bir tanesi olarak bilinen bu roman aslında kurulu bir düzen ile hesaplaşmayı anlatmaktadır. - Kısa yapıda bir kitap olmasına rağmen birçok uzman tarafından bir başyapıt olarak görülmektedir. - Bu eserin ölüm ile yaşam arasındaki o çaresiz durumu ele alması, yaşanan karşıtlık ve birliklerin ortaya çıkarttığı durumları anlatması, benzersiz bir hikayenin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. - Kitap insanın ölüme ve yaşama bakış açısını kökünden değiştirmeyi sağlamakta ve insanın hayatına gereken değeri vermesini anlatmaktadır. İvan İlyiç'in Ölümü, hasta yatağında ölümü beklediği sırada, gerektiği gibi yaşamaya özen gösterirken mutlu bir yaşam sürmeyi unuttuğunu fark eden bir adamın iç hesaplaşmasının hikayesidir. Zengin, saygın bir yargıç olan İvan İlyiç, ölümü bir bir yüzleştiği sarsıcı gerçeklerle birlikte karşılamak zorundadır. Dünyanın en büyük romancılarından Lev Tolstoy, 1870'lerin sonlarına doğru kendisiyle girdiği derin hesaplaşma sonucu geçirdiği bunalımın ardından kaleme aldığı İvan İlyiç'in Ölümü'nde, insanın aklı ve yüreğinden hiç silinmeyen yaşam-ölüm olgularının olabildiğince nesnel ve soğukkanlı ama aynı ölçüde derin bir yaklaşımla dile getirir. Tolstoy'un hem yaşamında hem de yapıtında ayrıcalıklı bir yer tutan roman, sıradan bir insanın çöküşüne ve ölümüne çarpıcı yaklaşımıyla dünya edebiyatının da gözbebeklerinden biri olmuştur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/iz/", "text": "Verda: Babasının izinden giden bir avukattır. Babasının başka biri ile evlenmesi üzerine babası ile uzun süre görüşmez ve ölümünden sonra da babasının peşinde iz sürmeye başlar ve olaylar gelişir. Semra: Verda'nın annesidir. Uzun yıllar sonra Alzheimer hastası olur. Meliha Hanım: Vedat'ın Semra'dan ayrıldıktan sonra evlendiği arkadaşıdır. Bülent: Verda ile Ankara'da tanışan ve ondan on dört yaş büyük olan bir gazetecidir. Kitap, bir kız ile baba arasındaki sarsılmaz sevgiyi ele alınıyor. Verda, babasının izinden giden başarılı bir avukattır. İstanbul'da huzurlu bir hayat sürerken, Ankara'dan gelen haberlerle hayatı değişir. Babası avukat Vedat Karacan intihar eder. Babasının ölüm haberini alınca, onunla ilgili pişmanlıklarını hatırlamaya başlar. Çocukken annesi Semra ve babası Vedat ile Ankara'da mutlu bir hayat yaşamıştır. Yıllar geçtikçe anne ve babası arasındaki aşk bitmeye başlar. Verda üniversiteye başlayınca ayrılmaya karar verirler. Ayrılığın bu kadar ertelenmesinin sebebi Verda'nın ayrılıktan etkilenmesini engellemektir. Ama aralarında çıkan tartışmalardan Verda'nın daha fazla etkilendiğinin farkında değillerdir. Semra evlendiğinde kocasının kendisini sürekli aldatmasından korkmuş ve hep bu korkuyla yaşamıştır. Bunun en büyük sebebi ise Vedat'ın kendisinden 6 yaş küçük olmasıdır. Semra ve Vedat'ın ayrılmasından sadece 3 ay sonra Vedat evlenmeye karar verir. Evleneceği kişi, Semra ve Verda'nın çok iyi tanıdığı, sürekli evlerine girip çıkan Meliha Hanım'dı. Bunu öğrenen Semra, şüphelerinin doğru olduğunu ve Vedat'ın kendisini aldattığını anlar ve bunun için Meliha Hanım'ı suçlar. Ama bu konuda yanıldığı yıllar sonra anlayacaktır. Verda, babasının evlendikten sonra babasıyla olan tüm ilişkilerini keser. Hayatı pervasızlaşır ve okulu eskisi kadar umursamaz. Arkadaş çevresi, davranışları, giyim tarzı değişir. Hatta babasını cezalandırmak için evleneceğini babasına söyler. Evleneceğini söylediği Muzo'yu ne kadar çok sevdiğini ayrıldıktan sonra anlar. Muzo'dan ayrıldıktan sonra eski hayatınız geri döner. Okulu bitirir ve başarılı bir avukat olur. Ankara'da çalışırken eşi Bülent ile tanışır. Başarılı bir gazeteci olan Bülent evlidir ve Verda'dan 14 yaş büyüktür. Ailesinin tüm muhalefetine rağmen Bülent ile evlenir ve İstanbul'a yerleşir. Evlenmeden önce babasını Bülent'le tanıştırır ama sonra ne nişanlarına ne de düğünlerine davet etmez. Yıllar sonra oğlu Kaan doğduğunda annesi tarafını ziyaret etmek için Ankara'ya gelir ve bu süre zarfında babasını 2 yaşındaki oğlu Kaan ile tanıştırır. Burada da amacı torununu babasına bir kez göstermek ve torununu özlemektir. Uzun yıllar babasını göremeyen babasının ölüm haberi, onu görmek için Ankara'ya gittiği günlerde gelir. Yıllar sonra babasının evine giderek Meliha Hanım ile tanışır. Meliha Hanım'ın üzüntüsünü görünce babasını ne kadar çok sevdiğini anlar. Babasının cenazesinden sonra bir süre Ankara'da kalır ve babasını intihara sürükleyen sebepleri aramaya başlar. Bir iz ararken, babasının son davasını öğrenir ve bu davayı araştırmaya gönüllü olur. Çayyolu davası, Arslanlı ailesi ile Alpagutlar arasında yıllardır devam eden bir arazi anlaşmazlığıdır. Verda, Arslanlı ailesinin avukatlığını yapmaya başlar. Karşı tarafın avukatı, kariyerine Vedat Karacan'ın yanında stajyer olarak başlayan Vural Türkoğlu'dur. Verda'ya tüm duruşmalarda konuşmaları gerektiğini söyler, ancak Verda bunun yanlış olacağını düşündüğü için asla kabul etmez. Bir yıl sonra Vural Türkoğlu, Verda'yı ikna eder ve bildiği tüm gerçekleri Arslanlı ailesiyle birlikte anlatır. Öğrendiklerinin ardından davadan vazgeçmeyi düşünen Verda, babası hakkında bir şeyler öğrenme ümidiyle davaya devam eder. Dava devam ederken Verda'nın ailesinde işler iyi gitmez. Eşi Bülent ile yıllar içinde biriken kırgınlıklar onları boşanmanın eşiğine getirir. Annesi Semra'ya Alzheimer hastalığı teşhisi kondu ve durumu giderek kötüleşir. Eski eşi Vedat'ın ölümünün öğrenilmesi Semra Hanım'ın hastalığını tetikleyen en önemli sebeptir. Babasının ölümünden iki yıl sonra annesi de ölür. Annesinin son günlerinde ona her konuda yardımcı olan eşi Bülent'ten ayrılmaktan vazgeçerler ve artık birbirlerini daha iyi anlamaya başlarlar. Annesinin ölümünden bir süre sonra Vural Türkoğlu, Verda'yı arar ve her şeyi öğrenmenin zamanının geldiğini söyler. Onu İzmir'in Akyaka kasabasına gönderir. Burada babasıyla ilgili tüm gerçekleri öğrenir. Babasının davadan vazgeçmek isteyip de vazgeçemediğini, kendisini intihara sürükleyen sebepleri ve Meliha Hanım'ı yıllarca boş yere suçladıklarını öğrenir. Artık Çayyolu davasıyla ilgili her şeyi öğrenmiştir ve bu davayla ilgili seçeceği iki yol vardır. Ailesine ve sevdiklerine zarar vermeyecek şeyleri yapmaya karar verir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/jack/", "text": "Jack: Babasını hiç tanımamış, annesinden başka kimsesi olmayan Jack, yaşamak için şefkate ihtiyaç duyan birisidir. Zeki ve çalışkan olmasına rağmen bedeni, onun adına seçilmiş olan mesleğe, yani işçiliğe uygun değildir. İda De Barancy: Jack'ın annesidir. Asalet düşkünü, hoppa bir kadındır. Başkalarının etkisinde kalarak kendisinin ve çocuğunun haklarını koruyamamış birisidir. D'Argenton: İda de Barancy'nin birlikte yaşadığı adamdır. Edebiyat öğretmeni, yeteneksiz bir şair ve yazardır. Dış görünüşe önem veren megaloman bir adamdır. Dr Rivals: Köy doktorudur. Yardımsever kişiliği nedeniyle herkes onu çok sever. Jack'e okumayı sevdiren adamdır. Cecile: Dr Rivals'in torunu, Jack 'ın nişanlısıdır. Belisaire: Jack, onu tanıdığında on bir yaşındadır. Seyyar satıcı olan bu adam Jack'in zor zamanlarında hep yanında olan birisidir. Babasını hiç tanımamış, annesi tarafından korunamayan Jack'in hayata tutunma çabası, bu tutunmaya yardım eden kişilerin yaşadıkları zorlu hayatlara rağmen insan kalabilme çabaları anlatılmış. Yıl 1858 Paris, Jack daha on bir yaşındadır. Babasını hiç tanıyamamış çocuğa annesinin yatılı okul arayışında ikinci denemede çocuğu kabul edecek bir okul bulunur. Bu yatılı okul her yönüyle yetersiz bir okuldur. Annesinden ilk kez ayrılan çocuk burada kötü şartlarda yaşamak zorunda kalır. Anne İda De Barancy, okulun edebiyat öğretmeni D'Argenton'a aşık olur. Mirasyedi olan bu adamla Paris'in bir köyünde birlikte yaşamaya başlarlar. Terk edilen Jack, annesinin yaşadığı yeri öğrenir, okuldan kaçıp onun yanına sığınır. D'Argenton çocuğu hiç sevmez, hatta onu görmeye bile tahammül edemez. Çünkü çocuk ona birlikte yaşadığı kadının geçmişini hatırlatıyor, aynı zamanda anne oğlun birbirlerine olan sevgisini kıskanıyordur. Çocuğun ihmal edildiğini gören köy doktoru Rivals, Jack'in eğitim alması gerektiğini söylese de dinletemez. D'Argenton, çocuğun eğitim giderlerini karşılamamak için onun işçi olması için karar verir. Çocuk itiraz etse de annesinin ileride ona ihtiyacı olacağını düşündüğü için kabul eder. Yine anneden uzaklaştırılan çocuk bu defa fabrikada çıraklık eğitimine başlar. Bedeni, ruhu yapacağı işe uygun değildir. Jack, işçi olmak için çok çalışır fakat yeterli gelmez, bedensel kuvvetinin olmaması nedeniyle başarısız olur. Fabrikada horlanır, aşağılanır, alay edilir hatta kaldığı evde hırsızlıkla suçlanır. Aklandığında dört yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen mesleğinde yeterli değildir. Bu yüzden gemide çalışmasına karar verilir. Jack, gemide çalışırken alkole alışır, zaten zayıf olan bünyesi daha da hırpalanır. Jack, burada vereme yakalanır ve çalıştığı gemi battığında yaralanır. Tekrar annesinin yanına dönmek zorunda kalır. D'Argenton, Jack'e tahammülü olmadığı için onu eskiden yaşadıkları köye gönderir. Köy doktoru, Jack'i okuması için cesaretlendirir. Jack bir yandan bir fabrikada çalışırken bir yandan da diploma almak için sınavlara hazırlanır. Dr. Rivals'in torununa olan aşkı Jack'i hayata bağlayan neden olur. Anne, İda D'Argenton'dan ayrılıp Jack'in yanına yerleştiğinde Jack'in mutluluğu ikiye katlanır. Ne var ki annesi onun yaşadığı yeri ve görüştüğü insanları hor görüyor, eski hayatını özlüyordur. Annesinin onu tekrar terk etmesinin üzerine Jack'in nişanlısı olan Cecile ile de ayrılmalarıyla hastalığı nüks eder. Bu kötü günlerinde yanında olan tek kişi, daha küçükken yardım ettiği seyyar satıcı Belisaire'den başkası değildir. Bu yüreği zengin adam sanki çocuğun koruyucu meleği gibi, onun tüm zor zamanlarında olduğu gibi yine yanındadır. Jack'in yaşadığı duygu boşlukları ve sefalet hastalığına yenik düşmesine neden olur. Yaşamın sefaletini iyimser bir güler yüzlülükle ele almaya çalışmış, uzun yıllar Paris'te yaşamasına karşın Güney Fransa yöresi neredeyse bütün yapıtlarına egemen olmuştur. Sanayi ve ticaret çevresinde ana baba sevgisinden yoksun bir çocuğun öyküsün anlatan Jack'la unutulmaz bir tip yaratan Daudet'nin bu romanından yapılan televizyon filmi ülkemizde de gösterilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/jane-eyre/", "text": "Jane Eyre: Annesi ve babasını birbirlerinin ardı sıra kaybetmiş ve ailesinin ölümünün ardından annesinin vasiyeti üzerine dayısının evinde yaşamaya başlamış küçük bir kızdır. Mrs. Fairfox: Thornfield Konağı'nın kahyası, Yaşlı ve sevimli bir kadın. Adele: Jane Eyre'nin Dadılık yapacağı küçük sevimli bir kız. Mary, Diana ve John: Üçkardeş. Gerçekte Jane'nin kuzenleridir. Viktorya dönemi İngiltere'sinde farklı sınıflardan iki kişinin aşkını anlatan roman, toplumdaki dini baskıyı, sınıf ayrımını ve erkek üstünlüğünü gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. Kadın özgürlük ve haklarını koruyan ilk romanlardan biri olarak kabul edilen eser, romantizm akımının en önemli örneklerinden biridir. Yazarın hayatından esinlenilmiştir. Kitaptaki kız okulu, yazarın ablalarıyla birlikte okuduğu Cowan Bridge'deki rahip kızlar okulundan esinlenmiştir. Romandaki ölüm sahnesinde Charlotte Bronte'nin doğrudan kız kardeşi Maria'nın ölümünü anlattığı söylenir. Jane Eyre, şeytani ve varlıklı teyzesi Bayan Reed tarafından büyütülen öksüz bir kızdır. Kuzenleri ve teyzesi ile refah içinde yaşayan Jane için hayat dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir. Kuzenleri tarafından sürekli zorbalığa uğrayan ve onu kendi çocuklarından ayırıp aşağıladığı için teyzesi tarafından aşağılanan Jane'in tek kaçışı, evindeki kütüphanedir. Kitap okumayı her şeyden çok seven küçük kız, Jane teyzesini haksız bulur ve bir gün büyük kuzeni John'un evde kütüphaneyi kullanma hakkı olmadığını söyleyip Jane'i dövmesi üzerine onu cezalandırır. Ceza olarak amcasının öldüğü odada kilitli kalan Jane, onun hayaletini gördüğünü düşünerek bayılır. Eve gelen doktor Jane'in sağlıklı olduğunu söylese de teyzesi Jane'i evden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Lowood School adlı bir yatılı okula gönderilen Jane, burada iyi arkadaşlar edinmesine rağmen, okul müdürü Bay Brocklerhurst'ün disiplinsizliği ve zulmü nedeniyle bazı çocuklar salgın hastalıklar nedeniyle öldü. Ölenlerden biri Jane'in en yakın arkadaşı Helen'dir. Sonuç olarak, Bay Brocklerhurst işini kaybeder ve Jane, altı yılını öğrenci ve iki yılını öğretmen olarak geçirdiği Lowood Okulu'nda sekiz yıl geçirir. Kendini yeni bir şey deneyimleme tutkusundan başka işler bulmaya adamış olan Jane, Thornfield malikanesinde mürebbiye olarak bir iş bulur. Neredeyse hiç İngilizce bilmeyen küçük Fransız kızı Adele'ye öğretmenlik yapan Jane, Adele'in oldukça katı görünen gizemli ve tuhaf babası Bay Rochester ile burada tanışır. Jane, kendisinden 20 yaş büyük olan Bay Rochester ile ilgilenmeye başlar. Zamanla aşka dönüşen bu ilgi aslında Bay Rochester'ın içinde derinlerdedir. Birlikte ne kadar çok zaman geçirirlerse o kadar yakınlaşırlar ve bunun sonucunda Bay Rochester, Jane'e evlenme teklif eder. Jane oldukça şaşırır, mutlu olur ve teklifi kabul eder. Ancak iç huzursuzluklar da vardır. Telaşla düğün gününü bekleyen Jane, aynı gün korkunç bir gerçeği öğrenir. Bay Mason adında bir adam, Jane'e Bay Rochester'ın zaten Bertha adında başka bir kadınla evli olduğunu ve kendisinin Bertha'nın erkek kardeşi olduğunu söyler. Bay Rochester bunu inkar etmez, ancak Bertha'nın delirdiğini ve onu bir yerlerde kilitli tuttuğunu söyler. Bunca zaman yaşadıkları evin tavan arasına kapatılan Bertha'yı öğrenen Jane dehşete kapılır ve hızla malikaneden kaçar. Sokakta geçirdiği birkaç kötü günün ardından, aç ve meteliksiz, zavallı Jane sonunda kalacak bir yer bulur. Mary, Diana ve St. John isimli üç kardeşin yaşadığı eve kabul edilen Jane, kısa sürede onlarla bir dostluk kurar. Bir din adamı olan St. John da burada Jane için bir öğretmenlik işi bulur. Ancak bir gün St. John, Jane'e amcası John Eyre'nin vefat ettiğini ve tamamen Jane'e 20.000 poundluk bir servet bıraktığını bildirir. Jane, bu haberin St John'a nasıl ulaştığı konusunda şoktadır. St. John aslında kuzen olduklarını ve John Eyre'nin de amcası olduğunu söyler. John, Jane'den Hindistan'a gideceğini ve karısı olarak ona eşlik etmesini ister. Jane bu teklifi reddeder ve mirası bölüşerek evden ayrılır. Kötü teyzesinin hastalanarak ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen Jane, onu son kez görür ve mirastan haberdar olduğunu ancak ona hiç söylemediğini belirterek Jane'den özür diler. Teyzesini affettikten sonra aklını ve kalbini hep harcadığı Bay Rochester'a dönmeye karar verir. Bay Rochester'ın sevgisi olmadan yaşayamayacağını düşünen Jane, konağa gelir ve her yeri yangın nedeniyle feci bir halde görür. Bertha'nın yangında öldüğünü öğrenen Jane, Ferndean'a gider ve orada Bay Rochester'ı bulur. Yangında bir kolunu ve bir gözünü kaybeden Bay Rochester, Jane ile yeniden bir araya gelince sevinç gözyaşları döker. Jane onu olduğu gibi kabul eder ve evlenmek istediğini söyler. Evliliklerinin onuncu yılında Jane, Bay Rochester'ın iki yıllık körlükten sonra dünyaya gelen oğullarını gördüğünü söyleyerek sağlığına kavuştuğunu belirtir. Hiç ayrılmadan mutlu bir şekilde hayatlarına devam ederler. On yaşında öksüz kalan Jane Eyre, kendisini hiçbir zaman sevmeyen, ancak kocasının vasiyeti üzerine bakımını üstlenen yengesiyle zor bir yaşam sürmektedir. Gönderildiği katı kuralları olan yatılı okulda kötü günler geçirir. Ancak Jane Eyre, Charlotte Bronte kadar şanslı değildir; okulda on yıl kalır ve öğretmen olarak mezun olur. Edward Rochester'ın malikanesinde mürebbiye olarak iş bulur. Evin gizemli efendisi Rochester'e aşık olur; ancak onu hayal bile edemeyeceği zorluklar ve acılar beklemektedir. XIX. yüzyıl İngilteresi'nde, her türlü tutuculuğun kol gezdiği Victoria döneminde geçen Jane Eyre, birçoklarınca kadın hak ve özgürlüklerine sahip çıkan ilk romanlardan biri olarak kabul edilir. Yazarı Charlotte Bronte'nin yaşamından izler de taşıyan roman, hayatın sillesini yiyen yapayalnız bir genç kızın güçlü bir kadına dönüşmesinin öyküsüdür. Jane Eyre, yalnızca kadının erkek egemen toplumdaki konumuna gözü pek yaklaşımıyla değil, güçlü ve tutkulu anlatımıyla da edebiyata yenilikler getirmiş bir öncü kitaptır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kacak/", "text": "Hacer: Çocukluğu ve gençliği iyi geçmeyen dul kalmış bir annedir. Habip: İşte kitaba ismini kaçak kişidir. Haşim Ağa: O yörenin en zengin adamıdır. Şerife: Hacer'in baş düşmanı ve komşusudur. Orhan Kemal, Türk edebiyatının en sevilen yazarlarından biridir. Bir televizyon dizisi olarak bile, kitapları büyük ilgi gördü. Bu aynı zamanda bir televizyon dizisi olarak da çekilen Hanımın Çiftliği üçlemesinin son kitabıdır. Kaçak, hayatın derin acılarına, dünya düzenine ve çıkış yolu olmayan noktalara değinir. Her şeye rağmen umuda olan inancını kaybetmeyen insanları konu edinmektedir. Hacer, zor bir çocukluktan sonra evlendiği kocası tarafından da terk edilen talihsiz, genç bir kadındır. Üvey babası tarafından taciz edilen küçük kız ev sahipleri tarafından namuslu bir insan olarak yetiştirilir. Zamanla evlenir ve Hüseyin adında bir oğlu olur. Her şey yolunda giderken kocası daha fazla para kazanmak için gurbete gider. Kocası 7 yıl önce ekmek parası için birkaç yıl için gittiği gurbetten daha dönmemiştir. Belki de hiç dönmeyeceği düşüncesi, yüreğine bir bıçak gibi saplansa da oğlu için hayatına devam etmek zorundadır. Otel çamaşırlarını ve bekar çamaşırlarını yıkayarak geçimini sağlamaktadır. Bir gece yine çamaşır yıkamakla uğraşırken bir taraftan da kocasını düşünmektedir. Aklı kocasının hayali ile dolu bir halde yanakları kıpkırmızı bir haldeyken kapısına yaralı bir adam dayanır. Adam kanlılarından kaçtığını söyleyerek kadına kendisini evine alması için yalvarır. Oğluna bir zarar geleceğinden endişe etse de Hacer, Habib'in heybetinden ve hikayesinden etkilenerek onu saklamayı kabul eder. Tavan arasında saklanan Habib ile zamanla aralarında bir yakınlaşma doğar. Hacer 7 yıldır kocasız kalan genç ve güzel sayılabilecek bir kadındır. Oğlu da baba hasretiyle yanmaktadır. Bu iki insan için Habib, ailenin eksik parçasının tamamlanmış halidir. Kaçak adeta hayatlarının eksik yanının tamamlanması, dualarının cevabı olarak Allah tarafından gönderilmiştir. Hacer'in bir de belalısı vardır ki ağanın yeğenidir. Adı Topal Duran olan bu serseri Hacer'le uğraşmaktadır. Hacer'in kocası gittiğinden beri arkasında dolanmaktadır. Hacer ona yüz vermedikçe daha da delirir ve evine saldırır. Hacer, Topal Duran'ı şikayet etmek üzere karakola gittiği sırada Habib'in Muzaffer Ağa'yı öldürdüğü için kaçak olduğunu, kanlılarının olmadığını öğrenir. Eve döndüğünde bunu Habib'e soran Hacer, artık gönlünü çalan bu adamı ihbar etmek şöyle dursun, beraber kaçma planları yapmaya başlar. Kaçacakları günden bir gece önce Topal Duran Hacer'in evini basar ama Hacer onu bıçaklar. Hacer tutuklandıktan sonra mahallede kahraman olmuştur artık. Nefsi müdafaa olduğuna kanaat getirilerek salıverilir. Bir gün öncesinde evi satmışlardır ve artık birlikte kaçma planını harekete geçirirler. Ancak Hacer'in oğlu Hüseyin, komşuları ve düşmanları olan Şerife'ye Habib'in varlığından bahseder. Şerife jandarmaya şikayet eder ve eve baskın verirler. Ancak Habib çoktan kaçmış ve gitmiştir. Evde Kaçak olan kimseyi bulamayan Jandarma geri döner. Orhan Kemal, Hanımın Çiftliği adlı üçlemesinin son kitabı olan Kaçak'ta, toprak ağalığının yarattığı sorunları, toprağın el değiştirmesini ve topraksız bırakılan insanların intikam duygularını ele almaya devam ediyor. Her zaman insana, umuda ve aydınlığa inanan Orhan Kemal bir kez daha en karanlık durumlarımızda bile bizi yücelten değerleri arıyor. Orhan Kemal'in kitapları tor okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz kak, okurunu onun kadar biçimlendiril. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarım yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kadin-pencesi/", "text": "Hikaye altı hikayeden oluşmaktadır. Bu hikayelerinin çoğunda ezilmiş, ıstırap çekmiş, elinden imkanları alınmış insanların hayatlarını anlatıyor. Ya da kaderine boyun eğen insanların hayatlarını ele alıyor. Bu insanların dertlerini, yaşama biçimlerini, tevekküllerini, imkansızlıklarını gerçekçi bir gözle ele alıyor. Yazar, iki arkadaşının önerisiyle bara gitmeye karar verir. Ama bu teklifin arkasında başka bir amaç olduğunu anladıkları bakışla arkadaşlarına baktıklarında üçüncü bir kişiden bahsediyorlardı. Yazarın bu üçüncü şahıs hakkında bildikleri ise şöyledir. Kolları ve bacakları vücudundan uzun, yüzü koyu sarı lekelerle dolu bir insandır. Aynı zamanda bu genç adam çok duygusaldı, çok zayıftı ve hüzne düşkündü. Ama asla sevilmediğine ve asla sevilmeyeceğine inanır. Bu yüzden sürekli kendini diğer insanlardan izole eder. Fakat içinde doyum olmayan aşk hissini bir türlü atlatamaz ve sonunda patlar ve bir kızla evlenir. Evlendiği kız, önceden zengin ama şimdi fakir bir ailenin kızıdır. Kız, eski alışkanlıklarından vazgeçmeden göz alıcı bir hayat yaşamaya devam eder. Bir süre sonra gelen habere göre kadın, kocasını çoktan terk etmiştir. Beş ay sonra gelen habere göre gece hayatına kafayı takmış, sabaha kadar barlarda eğlenmiş ve her gece bardan başka bir erkeğin kollarında ayrılmıştır. Adam her gece kadının gittiği bara gitmiş, kadının şuranın kollarında dönmesini izlemiş ve içmiş. Adam her gece tükenmez bir hırsla bara gider. Adamın hikayesi buydu. Arkadaşlarının önerisi, adamı bu lanet hayattan kurtarmaktı. Bunun için ikisinin de bulunabileceği bara giderler. Kadın genç bir adamın kollarında eğlenirken adam barda bir köşede içki içer. Gidip adamın masasına otururlar. Ama adam gözlerini kadından hiç ayırmaz. Kadın ve genç adam öpüşmek üzereyken, bir tıkırtı sesiyle herkes irkilir. Adam dayanamaz, elindeki bardağı kırar. Bunu gören kadın, genç adamın kollarından koşarak geldi ve karşısına oturdu ve elini bir mendille sarmaya başlar. Bu arada, adama bu gece konuğu olmasını teklif eder. Bunun üzerine yazar ve arkadaşları, adamı kadının kollarına bırakıp giderler. Her edebiyat eseri, bir külliyatın parçası olarak düşünüldüğünde, yazarının portresini tamamlayan ayrıntılarla doludur. Büyük sanatkar Halid Ziya Uşaklıgil'in ölümünden altı yıl önce yayımlanan ve altı küçük hikayeden oluşan Kadın Pençesi, onun hikayeciliğine bu bakımdan ışık tutabilecek eserlerindendir. Yazarın Servet-i Fünun döneminin üslubundan uzak, sade ve yaşayan bir dile yönelme tercihi, bununla birlikte karakter özellikleri itibarıyla Servet-i Fünun'dan izler taşıyan aşk hikayelerindeki ıstırap duygusu ve trajik unsur, sosyal içerikli denebilecek hikayelerindeki milli-vicdani vurgu ile davranış ve ruh tahlillerindeki ustalık, bir çekirdek halinde bu kitapta görülebilecektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kadinlar-ulkesi/", "text": "Terry: Kitap boyunca ataerkil karakteri temsil eden karakterdir. Vandyck: Anlatıcımız ve belki de karakterlerin en 'nötr' ve 'tarafsız' olanıdır. Jeff: Duygusal ve kalbiyle hareket eden karakterdir. Sadece kadınların yaşadığı Kadınlar Ülkesi 'ne üç erkeğin yaptığı ziyareti konu alan kitapta; kadınların birlikte bir hayat kurduklarında hiç de erkek dünyasının dayattığı gibi kavgalar ve çekişmeler yaşanmadığı, tam tersi son derece barışçıl ve paylaşımcı toplum modelinin oluşturulduğu bir dünya anlatılıyor. Evrensel huzurun, iyi niyetin ve karşılıklı sevginin bulunduğu bir yer: Kadınlar Ülkesi. 3 Amerikalı erkek arkadaşın sadece kadınlardan oluşan, hiç erkeğin bulunmadığı bu Kadınlar Ülkesi isimli ülkeyi keşfetmek istemesi ve oraya gitmeye karar vermeleriyle başlıyor kitabımız. Terry hariç hepsi Kadınlar Ülkesi'ne yaptığı seyahatte ve orada kaldıkları bir yıl boyunca düşünsel ve duygusal değişikliklere uğruyor. Kadınlar ülkesinde herkes birbiriyle kardeş ilişkisi içinde ve oldukça barışçıl ve medeni bir ortam hakim. -Joanna Russ- Charlotte Perkins Gilman yaşadığı dönemin önde gelen hümanistlerinden ve kadın hakları savunucularından biri olmasının yanında feminist edebiyatın en önemli erken dönem temsilcilerinden. Yazıldıktan yaklaşık 65 sene sonra kitap formatında yayımlanabilen Kadınlar Ülkesi ise feminist ütopyanın ilk örneklerinden. Birinci Dünya Savaşı'nın arifesinde üç Amerikalı erkek pek fazla insanın bulunmadığı, ücra bir yerde, tamamen kadınlardan oluşan bir topluluğa denk gelir. Gözlerine inanamayan kaşifler bu topraklarda erkeklerin de olması gerektiğine dair inançlarıyla araştırmalarına başlar. Çok geçmeden bu gizemli ülke ile ilgili gerçekler bir bir açığa çıksa da misafirlerin merakı giderilmenin aksine daha da artar ve Kadınlar Ülkesi'nin yönetim biçiminden inançlarına, kültüründen ekonomisine ve hatta anneliğe kadar pek çok konuda bilgi sahibi olmaya ve toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamaya başlarlar. Kadınlar Ülkesi, ataerkilliğe verilmiş nüktedan bir yanıt."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kadinlarin-mutluluguna/", "text": "Denise Baudu: Kardeşi ile Paris'e gelerek Au Bonheur des Dames mağazasında satış elemanı olarak işe başlayan genç bir kızdır. Octave Mouret: Kadınları küçümseyen bir karakterdir. Perakende yenilikleri ve mağaza açılımları ile kendinden sö ettiren''Au Bonheur des Dames'in'' sahibidir. Denise Baudu'ya aşık olur. Roman, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında perakende satışlarında yenilikçi bir gelişme olan büyük mağaza dünyasında geçiyor. Roman, küçük kardeşleriyle Paris'e gelen ve Au Bonheur des Dames mağazasında satış elemanı olarak çalışmaya başlayan Valognes'li 20 yaşındaki Denise Baudu'nun hikayesini anlatıyor. Roman, küçük kardeşleriyle Paris'e gelen ve Au Bonheur des Dames mağazasında satış elemanı olarak çalışmaya başlayan Valognes'li 20 yaşındaki Denise Baudu'nun hikayesini anlatıyor. Zola, mağazanın iç işleyişini, 13 saatlik çalışma günleri, standart altı yiyecekler ve kadın personel için yalın pansiyonlar dahil olmak üzere çalışanların bakış açısıyla anlatıyor. Romandaki çatışmanın çoğu, her çalışanın ilerleme mücadelesinden ve çalışanlar arasındaki kötü niyetli iç çatışmalardan ve dedikodulardan kaynaklanıyor. Denise'in hikayesi, perakende yenilikleri ve mağaza açılışları tüm mahalle dükkanlarının varlığını tehdit eden Au Bonheur des Dames'in sahibi Octave Mouret'in kariyerine karşı oynanır. Octave, tekstil ve her türlü hazır giyim , giysi yapımı için aksesuarlar ve halı, mobilya gibi yardımcı malzemeleri tek çatı altında topladı. Amacı, kadın müşterilerinin duyularını bastırmak, onları çeşitli satın alma seçenekleriyle bombardıman ederek ve ürünleri baştan çıkarıcı ve sarhoş edici şekillerde yan yana getirerek harcamaya zorlamaktır. Devasa reklam, büyük satışlar, eve teslim ve okuma odası ve atıştırmalık büfesi gibi bir geri ödeme ve yenilik sistemi, kadın müşterileri artan sayıda mağazayı yönetmeye teşvik ediyor. Bu süreçte, geleneksel perakendecilerin daha küçük özel mağazalar açmasına neden oluyor. Daha önceki bir romanda, Pot-Bouille, Octave, ona sosyal veya finansal avantajlar sağlayabilecek kadınları baştan çıkarmaya veya baştan çıkarmaya çalışan, bazen beceriksiz bir kadın adam olarak tasvir edildi. Au Bonheur des Dames'te, genç bir dul eşi, bu Quatre-Septembre mağazasında, politik figür modelli Baron Haussmann'ın günümüzdeki büyük caddesi Baron Haussmann'ın cephesine ulaşmak için etkilemek için kullanıyor. Octave, kadınları küçümsemesine rağmen, Denise'e yavaş yavaş aşık olduğunu anlar ve çekiciliği onu baştan çıkarmayı reddederek onu daha da kızdırır. Kitap, Denise'in Octave'ye olan aşkını itiraf etmesiyle biter. Octave ile olan evliliği, amacı kadınları kendi duyularıyla boyun eğdirmek ve sömürmek olan bir adamı fethederken, kadınlar için bir zafer olarak görülüyor. Kadınların Mutluluğuna mağazası ondokuzuncu yüzyıl sonlarının Paris'inde çağdaş büyük mağazacılığın muhteşem gelişimini anlatmaktadır. Mağaza kapitalizmin, çağdaş kentin ve burjuva ailenin bir sembolüdür; tüketici kültürün, cinsel tutumlardaki değişimin ve o zamanki sınıf ilişkilerini temsil eder. Mouret'in sahibi olduğu mağaza yeni kapitalizmin ve ekonomik sistemin bir simgesidir. Genç adamın başarısı onun sadece kapitalist sistemi iyi anlamasından değil ayrıca malların şehir içi ve şehirdışına kolayca gönderilebilrnesi ve raylı sistemin gelişmesinin de bir sonucudur. Kadın müşterilerinin arzularını ustalıkla sömüren Mouret, özel yaşamında da tam bir çapkındır. Fakat ana babasını kaybeden ve iki kardeşiyle Paris'te küçük bir kumaşçı dükkanı işleten amcasının yanına gelen masum bir genç kız olan Denise'e aşık olunca genç kızın satılık bir mal gibi olmayı reddeden tek tezgahtar kız olduğunu anlar. Tek tutkusu kadınları elde etmek olan Mouret genç kızı mağazasının kraliçesi yapmak istemekte, onun kaderini elinde tutmak için bu tapınağı devamlı büyütmektedir. Rougon-Macquart dizisinin onbirinci kitabı olan bu eserde Zola çağdaş bir kentin gelişmesini ele almaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kafamda-bir-tuhaflik/", "text": "Mevlut Karataş: Boza ve yoğurt satıcısıdır. Babası ile beraber köyden çıkıp İstanbul'a çalışmaya gelmişlerdir. Amcası oğlunun düğünde tanıdığı bir kıza aşık olur ve kendisine oynanılan bir oyun sonrasında sevdiği kız yerine ablasını kaçırmıştır. Mustafa: Mevlut'ün babasıdır. Babası Çalışmak için İstanbul'a gelmiş ve kardeşi ile beraber aynı evde yaşar. Daha sonraları oğlu Mevlut'e gelir ve beraber çalışırlar. Ferhat: Mevlut'ün okuldan tanıdığı ve arkadaşlık ettiği alevi bir genç çocukur. Mevlut'ün aşık olduğu kızla evlenir. Daha sonraları vurularak öldürülür. Vediha: Mevlut'ün Amcası oğlunun düğününde görüp aşık olduğu kızdır. Asıl adı Samiha'dır. Ferhat ile evlenir ama Ferhat ve Rayiha'nın ölümlerinden sonra Mevlut ile evlenir. Rayiha: Vediha'nın ablasıdır. Vediha'nın yerine yanlışlıkla kaçırılır. Bebeği düşürmeye çalışırken hayatından olmuştur. Fatma ve Fevziye: Mevlut ve Rayiha'nın kızlarıdır. Süleyman: Mevlut'ün amcasının oğludur. Kendi düğününe Mevlut'ün aşık olduğu kızın adını değil de ablasının adını vermiş ve Mevlut' oyun oynamıştır. Boza ve yoğurt satıcısı Mevlut Karataş'ın bir düğünde aşık olduğu kadına yıllarca mektup yazdıktan sonra yanlış kızı kaçırması ve onunla İstanbul'da yaşadığı hayat ele alınmıştır. Mevlut'un babası Mustafa İstanbul'da yoğurt satıyor. Mevlut orada okuyup babasına yardım ederek yaşamaya başlarlar. Duttepe'de tek odalı bir evde babasıyla birlikte yaşamaya başlar. Okulda tanıdığı ve arkadaş edindiği Ferhat adında Alevi bir arkadaşı var. Amcası çocuklarının Ferhat ile arkadaş olmasını istemiyor ama Mevlüt onları dinlemiyor ve dostluğunu sürdürüyor. Amcasının Oğlu Korkut, köyden bir kızla evlenir. Korkut'un eşinin iki kız kardeşi var. Mevlut o düğünde kuzeni Korkut'un karısının kız kardeşi Vedia'ya aşık olur. Mevlüt ve Vediha birbirlerine aşk mektupları yazmaya başlarlar. Mevlut o sırada askere gider. Askerden döndükten sonra amcası Süleyman'ın kamyoneti ile kızı kaçırıp gelirler ve Mevlüt onu kaçırdıktan sonra kafasında tuhaf bir şeyler olduğunu düşünmeye başlar. Çünkü Mevlüt'ün vurulduğu kız bu kız gibi değil. Nihayet amcası Süleyman'ın onunla oyun oynadığını sevdiği kız yerine ablası Rayiha'yı kaçırdığını anlar. Bir süre sonra Mevlüt eşine ısınarak ve onu da sevmeye başlar. Tarlabaşı'nda tek odalı bir ev tutup orda yaşarlar. Abdurrahman Bey çiftleri affettikten sonra düğün töreni düzenleyip evlenirler. Yıllar sonra Fatma'nın Fevziye adında kızları olur. O sırada Semiha, kız kardeşi Vediha'nın yanına gelir ve Mevlut Semiha'yı görünce kaçıracağı kızın o olduğunu anlar. Herkes Süleyman ve Semiha'nın evleneceğini düşünürken Mevlüt'ün yıllardır muhabbet ettiği kızı kaçıran arkadaşı arkadaşı Ferhat çıkar. O sırada Rayiha yine hamileydi ama ilkel yöntemlerle bebeği düşük yapmaya çalışırken hayatını kaybetmiştir. Daha sonraları Ferhat, vurularak öldürülür. Artık Mevlüt ve Samiha dul kalmışlardır. Mevlüt'ün kızı Fatma üniversitede okurken bir adamla evlenir. Mevlüt'ün küçük kızı Fevziye de bir adama kaçmıştır. Yalnız kalan Mevlut, yakınlarının ısrarı üzerine Semiha ile evlenir. Mevlut, Semiha ile bir yuva kurar ve sevdiği yollarda ve meydanlarda boza satmaya başlar. - Roman ismini, İngiliz şair William Wordsworth'un Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu... sözlerinden alır. - Roman, her biri farklı sayıda bölüm içeren yedi kısımdan oluşur; toplam elli yedi bölüm vardır. Her bölüm hem bir başlığa hem de bölümdeki önemli bir sahne ya da sözden alınan bir parçadan oluşan bir alt-başlığa sahiptir. - Alt başlığı Boza satıcısı Mevlut Karataş'ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikayesi ve 1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmidir şeklindedir. Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikayesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk'un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul'daki hayatlarını hikaye ediyor. 1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu'dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez. Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kalp-agrisi/", "text": "Zeyno: İstanbul'da iyi eğitimli, güzel bir kızdır. Gerçek adı Zeynep'tir. Babası ona Zeyno dediği için herkes ona Zeyno der. Doktor, babası gibi Doktor Saffet ile nişanlıdır. Hasan'a aşık olunca nişanı bozar. Hasan ve Azize evlenince Hasan, Zeyno ile anlaşamaz, Zeyno nihayet subay Muhsin Bey ile evlenir. Azize: Zeyno'nun en yakın arkadaşıdır. Ölecek kadar akrabası olan Memur Hasan'a aşıktır. Hasan ve Zeyno'yu tanıştıran kişidir. Aziz; Hasan'a evlenme teklif eder. Hasan: Azize'nin akrabasıdır. Yakışıklı bir Türk subayıdır. Zeyno ile tanışır ve aşık olur ama Azize onu öldürmek isteyince Azize ile evlenmeyi kabul eder, yurt dışına giderler ve Dora'ya aşık olur ve Azize'yi aldatır. Saffet: Zeyno'nun ilk nişanlısıdır. Doktor olan Saffet ve Zeyno'nun ilişkisinde eksik bir bağ, bir his vardı, Zeyno bunu hisseder ve ayrılırlar. Dora: Avrupa'da yaşayan Dora, Zeynep'e benziyor. Sırf bu yüzden Dora ile tanışan Hasan, ona aşık olur ve karısı Azize'yi aldatır. Dora aşka inanmayan bir kadındır. Kadın özverisine vurgu yapılan romanda, İki genç kızın aynı erkeğe aşık olmaları konu edinmiştir. Zeyno, babası gibi doktor olan Saffet ile nişanlıdır. En yakın arkadaşı Azize, onu akrabası Hasan'la tanıştırır ve birlikte vakit geçirip birbirlerini tanıdıklarında Zeyno ve Hasan'a aşık olurlar. Hasan'ı tanıyan Zeyno, nişanlısı Saffet ile olan ilişkisinde eksik olan duyguyu anlamaya başlar ve Saffet'ten uzaklaşmaya başlar, yüzüğü geri verir ve Saffet'ten ayrılır. Azize, Hasan'a aşıktır. Hasan, Azize'yi kabul etmez ve Azize perişan olur ve kendini Boğaz'ın derin sularına atarak intihar eder. Azize ölmeden kaçar, Hasan vicdanını dinler ve aşkından Zeyno'dan vazgeçip Azize ile evlenmeyi kabul eder. Azize intihar girişiminde bulunarak hastalanır ve eşi Hasan ile birlikte Avrupa'ya gider. Hasan, Avrupa'da Zeyno'ya benzediği için karısını Dora adında bir kadınla aldatır. Mutsuz evlilikleri devam ederken Azize'nin hamile olduğunu öğrenirler. Azize çocuğuna bakar ve hasta olsa da doğum yapmaya karar verir ve doğum yaparken ölebilir. Bu sırada Zeyno, babasının arkadaşı Kurmay Subay Muhsin ile evlenir. Muhsin, hem Saffet gibi bilgili, hem de Hasan kadar aşık. Zeyno ve Muhsin mutludur. Bu sırada Hasan İstanbul'a döner ve aşkı Zeyno'yu görür. Zeyno'nun evli olduğunu öğrenince yıkılır ve mutludur. Zeyno'nun her zaman onu bekleyeceğini düşünüyor. Azize ise çocuğunu doğururken ölür. - Yazarın, son tutkulu aşk romanıdır. - Yazarın, Zeyno'nun Oğlu adlı romanı bu kitabın devamıdır. - 2 Mart-8 Temmuz 1924 tarihleri arasında Vakit gazetesinde tefrika edildikten sonra, aynı yıl kitap olarak da yayımlanır. - Halide Edib'in ölümünden iki yıl kadar önce, 1962 yılında yapılan üçüncü baskıda, metnin az da olsa sadeleştirildi. Kalp Ağrısı, edebiyatımızın unutulmaz yazarı Halide Edib Adıvar'ın en tanınmış, en duygusal romanlarından biri. İlk kez 1924 yılında yayımlanmış bir aşk romanı. Romanın başkarakteri Zeyno, güçlü, esprili, çekici bir genç kızdır. En yakın arkadaşı Azize ise pek güzel ve çekici ama renksiz, kıskanç biridir. Hasan Bey'le nişanlı gibidirler. Zeyno da Saf-fet'le evlenmek üzeredir. Ancak Hasan'la Zeyno arasında dile getiremedikleri bir aşk doğmuştur. Zeyno bu tehlikeli durumdan uzaklaşmak için İstanbul dışındaki bir çiftlik evine bir süre dinlenmeye gider. Ama Hasan'la Azize de ona ve nişanlısı Saffet'e sürpriz yapmak amacıyla peşlerinden gidecektir. Halide Edib, çoğu romanında yaptığı gibi değişik anlatım teknikleri kullanarak yazmış Kalp Ağrısını. Zeyno'nun güncesini, mektuplarını okurken kendinizi soluk kesici bir aşk öyküsünün içinde buluyor, Adıvar'ın gözünden 1900'lerin ilk yıllarının İstanbul yaşamını tadıyorsunuz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kan-davasi/", "text": "Ömer: Romanın kahramanıdır. Küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiş yurtlarda büyüyerek öğretmen olmuştur. İyi kalpli ve yardımsever bir insandır. İki köy arasındaki kan davasını sona erdirir. Murat Bey: Ömer'in askerlik arkadaşıdır. Askerlik sonrası Bozova'da mühendis olarak çalışıyor. Ömer'in Bozova'da kalıp Yukarı Sazan'a öğretmen olarak gitmesinde Murat Bey'in büyük etkisi olmuştur. Müslim: Çete lideridir. Müslim, Ömer ile Yukarı Sazan'a gittikten sonra en büyük yardımcıları olur. İki köy arasında yaşanan kan davasını bitirmek için uğraşan Ömer öğretmen ve yaşayanların hikayesi konu edinmiştir. Ömer yetimdir. Yatılı okullarda okur ve öğretmen olur. Orduya gider ve teğmen olarak Kurtuluş Savaşı'na katılır. Taburcu olduktan sonra trendeyken, yıllar önce Bozova'da gördüğü küçük bir kızı hatırlıyor. O kızı tekrar görmek umuduyla Bozova'ya iner ama kızı bulamaz. Bir süre burada kalan Ömer, Aşağı Sazan ile Yukarı Sazan arasındaki kan davasını öğrenir. Bu olay Ömer'i etkilemiştir. Burada yaşanan olaylar Ömer'i içine çeker. Ömer, on üç çocuktan oluşan haydut çetesini yakalar ve onları topluma kazandırmak için eğitimlerini üstlenir. Bu çocukların okuması için köyde bir okul yaptırır. Ancak okula başlayan çocuklar köylülerle barışmazlar. Köyde bu okula karşı olanlar var. Daha sonra Maarif Müdürü Okulu kapatır ve çocukları iyi bir eğitim almaları için köyden Bozova'ya götürür. Buradaki çocukların hayatları da karmaşıktır. Çocuklar bu durumdan etkilenir. Murat Bey ise Yukarı Sazan'ı tanıtmak için her yere mektuplar yazar ve köy için yardım ister. Aşağı Sazan sel ile uğraşıyor. Ömer ve bazı Yukarı Sazanlar, Aşağı Sazan'ı selden kurtarmak için yardıma giderler. Suyun yönünü değiştirmek için bir uçurum havaya uçar ve her iki köy de ölür. Bu acı onlara ders olur. Bu ortak acının etrafında birleşirler. Ortak acı etrafında buluşan iki köy, kan davasını sona erdirir. - Reşat Nuri Güntekin bu romanında önemli bir toplumsal sorun olan kan davasını ele alarak kırgınlık ve küslüklerin bile her şarta yan yana olmalarını vurgulamıştır. - Reşat Nuri'nin müfettişlik yaptığı Anadolu'daki gözlemlerinden yola çıkarak idealist öğretmen tipini ele aldığı Çalıkuşu ve Yeşil Gece gibi romanlarından biridir. - Eğitimci ve müfettiş olan Reşat Nuri, Çalıkuşu, Acımak, Yeşil Gece, Miskinler Tekkesi gibi romanlarında eğitimin önemine dikkat çekmiş, Atatürk İlkeleri ve İnkılapları doğrultusunda modernleşme, eğitim, modernleşmeyi ele almış ve genç ve modern Türkiye'nin ideolojisini savunmuştur. Bu eser, 1955 yılında ilk kez Yeni Sabah Gazetesi'nde yayınlanan tefrikası esas alınarak yayına hazırlanmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kanli-topraklar/", "text": "Nedim Bey: 1930'larda Çukurova'da işçi olarak girdiği fabrikaya Ermeni patronun kaçması sonucu patron olmayı başaran uyanık Kayserilidir. Paraya, mala, mala ve kadınlara çok düşkündür. Para kazanmak için her türlü hileyi ve düzeni kurabilen bir karakterdir. Topal Nuri: Nedim Bey gibi paraya, şöhrete ve kadınlara düşkün, hırslı genç bir adamdır. Hedeflerine ulaşmak için her türlü hileyi, hileyi ve sahtekarlığı kullanana biridir. Kantarcı Mustafa: Nedim Bey'in fabrikasında elinin teriyle çalışan, sabah erkenden gelip akşam geç saatlerde yola çıkan emektar bir kalfadır. Kimsenin malı ve namusu üzerinde gözü olmayan Mustafa saf bir adamdır. Şehnaz: Kantarcı Mustafa'nın eşidir. Paraya, pula ve varlıklı erkeklere düşkün bir kadındır. Mal ve para için onurunu ve karakterini ayaklar altına alır. Roman, Çukurova'da zengin bir Ermeni'nin fabrikasına konan Nedim Bey ve iş arkadaşı Topal Nuri'nin yoksulları hor görmeleri, onların kadınlara ve paraya düşkünlükleri, çeşitli planlar yaparak masum ve saf insanları aldatmaları ve bazılarının ölmesi romanın konusunu oluşturuyor. 1934 yılında ev sahibi olmak isteyen ve bunun için her şeyi yapacak olan Topal Nuri'nin hayatını anlatır. Roman aynı zamanda o dönem Kayseri kültürünün panoramasını da sunar. Olaylar 1930'larda Çukurova'da geçer. Çırçır fabrikasının sahibi Nedim Bey; Şimdi bir fabrikası var ve o zamanlar beş parasız geldiği bu topraklarda onun altında çalışan işçilerle gurur duyar. Şehirde yaşayan herkes Nedim Bey'i tanır ve çevresindeki partilere ve siyasete de ilgi duyan Nedim Bey bu fabrikayı savaştan kaçan Ermenilerden almıştır. Bir zamanlar fabrikada çalışan ve onun patronu olan Ermeni'nin iltica etmesi sonucunda fazla çaba harcamadan her türlü hile ve numarayı yaparak fabrikanın sahibi olmuştur. Fabrikada çalıştığı günleri unutan Nedim Bey, emrindeki işçilere hakaret ve hakaret etmeye başlar. Kanatları altında koruduğu ve kimseyle konuşmadığı tek bir kişi Cin Katibi Nuri Bey'dir. Nuri Bey'in bir bacağı uzun süredir sakat ve topallayarak yürür. Bu yüzden etrafındakiler ona Lame der ve bu şekilde tanınır. Yaşlı bir kadınla evli ve çocuğu yoktur. Nedim Bey'e yakınlığının birçok nedeni vardır. Nuri Bey'in ağzı güzel konuşuyor. Patronunu överek, gururunu okşar. Patronu da onunla vakit geçirmekten hoşlanır. Patronunun tüm ihtiyaçlarını karşılamayı görev kabul eder. Nedim Bey, Kayseri'nin varlıklı ailelerinden birinin kızı olan Pamuk Hanım ile evli ve üç çocuğu var. Buna rağmen yemeye, içmeye, eğlenceye, sefahate ve kadınlara çok düşkündür. Bu zaafını bilen Nuri Bey, her zaman istediği gibi konuşur ve nabzına göre şerbet verir. Çoğu zaman fabrikada çalışmıyor ve zamanını patronun odasında yiyip içerek ve sohbet ederek geçirir. Dışarıdan görenler, Nedim Bey ve Nuri'nin hemşerileri oldukları için samimi olduklarını zannederler. Nuri Bey çevresine her zaman çalışkan, iffetli, bilgili, doğru ve dürüst bir adam olarak tasvir eder. Hiç kimse yapacağı ve düşüneceği kötülüklerden haberdar değildir. Herkes ona sonuna kadar inanır. O gerçekten öyle bir adam değil. Dürüst olmayı, dürüst olmayı umursamaz. Amacı Nedim Bey'i memnun edip fabrikada çalışıp işine devam etmek değildir. Bütün amacı, yıllarca aşağılanmanın ve kötü yaşamanın bedelini çevresindekilere ödetmektir. Bunun da zengin olmakla ilgili olduğunu düşünür. Nuri Bey'in en büyük hedefi bu dünyada zengin olmak ve insanlara hakim olmaktır. Patronundan aldığı güçle fabrikadaki herkesi emrine alır ve Kantarcı Mustafa Bey ile beraber onlara meydan okur. Kantarcı Mustafa Bey fabrikadaki kantarda ürünlerin tartılmasından sorumludur. Nuri Bey ile aynı mevkide olmalarına rağmen Mustafa Bey sürekli ondan daha çok çalışır ve ondan daha az kazanır. Sabah erkenden işe gelir ve gece geç saatlere kadar çalışır. Helal bir lokma kazanmak Mustafa Bey için her şeyden daha önemlidir, ancak çok çalışmasına rağmen yine de Nuri Bey'den aşağı kabul edilir. Mustafa Bey'in genç ve güzel bir eşi var ama eşi onun yoksulluğundan ve imkansızlığından yakınır. Ona sürekli hakaret etmez ve onu bir koca olarak değiştirmez. Kantarcı Mustafa bir gün sokakta yürürken Nuri Bey'in gizli bir iş yaptığına tanık olur. Başka bir fabrikada çalışan biriyle gizli bir yerde para alışverişi yaptığını görür. Kendisinde bir eksiklik bulmanın sevinciyle sabah ilk iş patronu Nedim Bey'in yanına gitmek olur. Kantarcı Mustafa, Nedim Bey'i ve gördüğü her şeyi anlatır. Bu şikayetle en yakın erkeği olmayı ve terfi almayı ummaktadır. Ancak tam tersi olur ve Nuri Bey'e iftira atmakla suçlanır. Nedim Bey'e göre boşluk yok. Çünkü Nedim Bey ve Nuri Bey bu işi birlikte yapıyorlar. Oradaki bir çalışan aracılığıyla kötü ürünleri başka bir fabrikaya satarlar. İşçiye verilen parayı da bizzat Nedim Bey göndermiştir. Nedim Bey ile Nuri'nin bu kadar samimi olmalarının sebeplerinden biri de bu gizli anlaşmadır. İkisi de ceplerine girecek olan paranın hesabıyla dostluk kurar. Nuri şikayet edildiğini anlar ve patronundan korkmaya başlar. Çünkü Nuri patronun dışında o fabrikadaki işçiyle kendi hesabına çalışır. Bir başka gece Nuri Bey mahallede Mustafa'yı görünce onu bir meyhaneye götürür. Mustafa Bey, hayatında alkole hiç dokunmamış bir adamdır ve o gece içmeye başlar. Nuri Bey yaptığı bütün gizli işleri patronun isteği üzerine yaptığını söyler. Mustafa'nın kendisine şikayet ettiği için kovulacağını söylür ama buna engel olur. O gece sabaha kadar paradan, puldan, maldan, maldan konuşurlar. Para biriktirerek ve fabrikadan mal çalarak ve parayı birlikte yatırarak bir iş kurmayı teklif eder. Mustafa ise Nuri Bey'e gerçekten safça inanır. Onunla hareket etmeyi kabul eder. Kabul etmesinin en büyük nedenlerinden biri, karısının sürekli aşağılayan yoksulluğundan şikayet eder. Alkolün etkisinde kendini kaybeden Mustafa, sabaha doğru Nuri'yi evine kahve içmeye davet eder. Ona yaptığı bu teklif için minnettarlığını göstermek istiyor. Oldukça geç oldu ve geldiklerinde Mustafa'nın eşi uyur. Mustafa mutfağa gider ve kahveyi yapmaya başlar. Aslında eşi Şehnaz uyumuyor ve geldiklerinden haberdardır. Mustafa mutfakta kahveyi yaparken, Nuri ve Şehnaz birbirleriyle temasa geçerler ve Nuri'ye uzun süredir gönül veren Şehnaz, ertesi gün onunla buluşmayı kabul eder. Nuri için bu hayattaki en önemli şey para ve güzel kadınlarla vakit geçirmektir. Şehnaz'a göre güçlü ve zengin erkeklerle birlikte olmak, hayattaki en güzel şeylerden biridir. Şehnaz kalbini Nuri'ye kaptırmıştır ve kocasıyla olan sözünü asla bozmazlar. Mustafa'nın maaşı da Nuri'nin hesabına yatmaktadır. Birlikte bir iş kurma hevesiyle Nuri'ye güvenir ve tüm parasını eline verir ama Nuri başka hesaplardadır. Heyecanını Nuri Şehnaz'dan aldıktan sonra onu patronu Nedim Bey ile tanıştırır. Mustafa, kendi işini kurma hayaliyle fabrikadan mal çalma hayaliyle Nuri ile fabrikadan hırsızlık yaparken, Topal Nuri tarafından ihbar edilir ve yakalanır ve hapse atılır. Şehnaz da hapse girdiğinde Mustafa'dan boşanır ve Nedim Bey'in kendisi için aldığı evde yaşamaya başlar. Şehnaz artık günlerini Nuri ve Nedim Bey arasında gidip gelmekle geçirir. Nuri Bey ise Mustafa hapisteyken zengin olma yolunda büyük adımlar atar. Kendi eşinden boşanarak her gün patronu Nedim Bey'in gözüne giren Topal Nuri, kızını alıp damadı olur ancak Nuri Bey elde ettiği ile yetinmez ve gözleri kamaştırır. Bölgenin en zenginlerinden paşanın torunu Hakkı Bey'in kanlı topraklarındadır. Bu topraklarda çiftlik kurmaya ve bölgenin asil insanı olmaya tutkuludur. Nedim Bey, damadı Topal Nuri için Hakkı Bey'in kanlı topraklarını satın alır ancak bu Topal Nuri'ye yetmez. Bu toprakları işleyen ve geçimlerini birbirine düşman ederek kazanan köylüleri kovmak ister. Bu amaçla Sinan Efendi'nin evini yakar. Sinan Efendi de bu olaydan sonra Yaşar'ı öldürür. Yaşar'ın yaşlı annesi ise Sinan Efendi'nin karısını ve iki kızını öldürerek üç canını feda eder. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kaplanin-sirtinda/", "text": "Sultan 2. Abdülhamid: Osmanlı İmparatorluğu'nun en zor döneminde tahta çıkmıştır. Farklı bir sultan portresi çizen; marangozlukla uğraşan birisidir. Kitap opera ve müziğe sevgisiyle ünlüdür. Bilim alanında birçok yeniliği desteklemiş ve uygulatmış birisidir. 33 yıl süren tahtın ardından 1909 yılında hal' edilmiş, 1912 yılında İstanbul'a Beylerbeyi Sarayı'na getirilmiş, kalan ömrünü bu sarayda 10 Şubat 1918 yılına kadar devam ettirmiştir. Müşfika Hanım: Abdülhamid'in eşidir. Onu son nefesine kadar terk etmeyen tek isimdir. Doktor Atıf Hüseyin Bey: Padişaha Selanik'te ve daha sonrasında Beylerbeyi Sarayında da sağlığıyla ilgilenir. Tamamı on iki defter şeklinde tuttuğu günlükler tarihe ışık tutacak kadar önemli bir kaynak olmuştur. Kaplanın Sırtında olmak ihtişamlı görünümün, herkesin gıptayla bakacağı fakat düşünüldüğünde ise sonun belli olduğu bir konumdur. Şehzadeler hatta padişahlar bile hayatları boyu bu korkuyu hep enselerinde hissetmişlerdir. Livaneli'nin bu eseriyle Kaplanın Sırtındaki son isim olan 2. Abdülhamid dönemine ve onun aynadaki diğer suretine farklı bir bakış açısından bakılmasını sağlıyor. Önyargılardan uzak anlatımıyla, Devrik padişahın, Selanik sürgününü ve orada yaşadığı vicdan muhasebesini görmüş oluyoruz. Roman iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm; Abdülhamid ve ailesinin sürgün edildiği Selanik günlerini, orada yaşadıkları alışılmışın dışındaki hayatlarını; İkinci bölümde ise Padişahın sağlığıyla ilgilenen Dr. Tabip Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey'e, Abdülhamid'in anlattığı 33 yılın muhasebesini içeriyor. Abdülhamid ve ailesi, 28 Nisan 1909 Selanik sürgününden haftalar önce, onlara kurşun atan ihtilalcilerin ablukasında, ışıkları söndürülmüş sarayda geçirilen günler sonrasında gece yarısı bindirildikleri trenle Selanik'e sürgüne gönderilirler. Padişah ve ailesinin Alatini Köşkündeki geçirecekleri üç buçuk yılın ilk günleri olan, bugüne kadar ki hayatlarının alışılmışın dışındaki günleri de başlamış olur. Hayatı boyunca öldürülme korkusu yaşamış olan yaşlı padişahın sinirlerini alt üst eder. Sürüldüğü yer yine kendi topraklarıdır lakin kendini güvende hissedemez. Diğer sultanların hazin sonunu bildiğinden kendisi ve ailesi adına korkar. Tüm malvarlığını arkasında bırakarak sadece el çantasında götürebildiği ziynetlerle bu köşkteki hapis hayatı onu derinden etkiler. Yerine getirilen kardeşi Sultan Reşat'ın kendisi hakkında vereceği fermana hem boyun eğmekte hem de için için korkmaktadır. Zaten on yıldır sarayın dışına çıkmayan Abdülhamid'i en çok etkileyen bu hapis hayatında bahçeye çıkamaması ve ülkenin ahvalinden haber alamamasıdır. Bir süre sonra köşkteki eksikleri giderildikten sonra rutin hayatına geri döner. İstanbul'a dönmek isteyen çocuklarının ve eşlerinin talepleri kabul edilir. En büyük zevki olan marangozluk için kullandığı malzemeler ve şahsi eşyaları kendisine iletilir fakat güvenliği açısından endişelidir. Emrine verilen asker ve Dr. Atıf Hüseyin Bey'e her ne kadar güvenmese de dışarıdan bir haber alabilme ümidini yaşar. Bunlar olurken İmparatorluk içinde isyanlar başlamış, yetmiş iki milleti barındıran ülke büyük güçlerin körüklemeleriyle bölünmeye başlamıştır bile. 624 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğunun son otuz üç yılını yöneten Abdülhamid içinde büyük bir vicdani hesaplaşma da yaşamaktadır. Sultan Mahmut'tan sonra başlayan ekonomik çöküşe kendi katkısının da farkındadır. Çağın teknolojisine ayak uyduramayan bir ülkede çıkan karışıklıkları, içeride sükuneti sağlayarak, dışarıda anlaşmazlık yaşadığı ülkeleri birbirlerine düşman ederek vakit kazanma politikasını uygulamıştır fakat bu kaçınılmaz sona bir çözüm olmamıştır. Bunca yıl, saltanatı tehlikeye atacak her hareketi sürgünlerle önlemeye çalışmış, kardeşi Murat ve Reşat'ın isimlerini bile yasaklayacak kadar oturduğu koltuğun kölesi olan Abdülhamit nerede yanlış yaptığını kara kara düşünür. Padişahın ve ailesinin sıhhatleri ile ilgili görevlendirilen Dr. Atıf Hüseyin Bey ise ihtilalci bir tabip askerdir. Çocukluk yıllarından beri padişahın uyguladığı yasakçı yönetimden yılmış, babasının sürgün edileceği korkusunu içinde yaşamıştır. Sevdiği kadının ailesinin sürgün edilmesi de ona olan bu nefretini katlar. Buna rağmen ettiği Hipokrat yemini her şeyin üstündedir. Bir süre padişahın güvenini kazanamaz çünkü hastası uçan kuştan korkacak haldedir. Aradan geçen bir yılın sonunda aralarındaki soğukluk erir. Dr. Abdülhamid'in ikna edici konuşmaları sayesinde hastasıyla günlük sohbetler etmeye başlar. Padişah hem doktora hem de bundan sonrasında kendini tarihte kötü anılmasını önleyecek savunmasını yazması için Atıf Hüseyin Bey'e kendi dönemini anlatır. Dr. Atıf Hüseyin Bey her gün padişah ve ailesinin sağlığıyla ilgileniyor bunun yanı sıra padişahla günlük sohbetlerini yapıyordur. Abdülhamid, ona gençlik yıllarından itibaren yaşadıklarını anlatmaya başlar. 1867 yıllarında mutlu bir şehzade olan Abdülhamid, tahtta gözü olmayan, ticaretle uğraşan bir gençtir. O yıllarda bile babasının ve amcasının yaptırdıkları sarayları lüzumsuz görüyor bu uğurda para harcanmasının ekonomiye zarar verebileceğini idrak edebilen bir şehzadedir. 24 yaşında, abisi Murat'la Avrupa'yı gezme hayali içindedirler. Abdülmecid'in Avrupa seyahatinin ortaya çıkmasıyla, birlikte Avrupa'yı görme hayalleri gerçekleşecektir. Asırlar boyu hiçbir Osmanlı Padişahı kendisinin olmayan topraklara ayak basmamıştır. Ulema takımının büyük tepkilerini gidermek için padişahın ayakkabısının içine bir tabaka halinde serilen, İstanbul toprağı sayesinde bu sorun çözülür. Padişahın, Fransa imparatoru Napolyon'u ziyareti sırasındaki gözlemleri ve 42 gün süren seyahat sonrasında, Avrupa ülkeleri ile aralarındaki mesafenin kapatılamayacak şekilde açıldığının; fabrikaların, trenlerin, geceyi gündüz yapan lambaların, kadın erkek bir arada yaşanıldığını, birlikte üretildiğini görünce eksikliğin büyüklüğünün farkına varırlar. Fakat bu durumu aşabilmek için atılacak küçük adımlar yine ulema takımı tarafından kabul görmez. Doktor bir yandan devrik sultanı dinlerken öte yandan sorgulamayı ihmal etmez. Abdülhamid'i tahta getiren Mithat Paşa'nın tek şartı olan anayasa değişikliğini ve paşanın hazin sonunu sormaktan geri durmaz. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra yerini garantileyen padişahın meşrutiyet yanlısı tüm isimlerin sürgüne göndermesini, çıkarılan gazetelerin sansürlenerek yayımlanmasını, ülke içindeki farklı etnik grupların padişah tarafından birbirlerine kırdırılmasını muhatabı olan yaşlı adama sorar. Deneyimli sultanın her şeye verilecek bir cevabı vardır. Fakat bu kadar izah anlamsızdır. Ülke ateş altında, iktidar hırsı yaşayan yönetim isyanları bastıramıyor, farklı etnik grupları körükleyen büyük ülkelerin işgaliyle merkezi yönetim iyice dağılmaya başlamıştır. Doktorun köşkün dışında çalıştığı hastane yaralı askerlerle doludur. Üç buçuk yılsonunda artık imparatorluğun Balkanlar'ı kaybettiği, Bulgar ve Yunan ordularının Selanik'e doğru yürüdüğü, Bulgar'ın Edirne'ye hücum ettiği, İstanbul, Selanik demiryolu hattının kesilmiş olduğu padişaha söylenir. Büyük bir şaşkınlık yaşayan yaşlı adam, tüm gücünü toplayarak savunma için taktikler verse de nafiledir. Emiri verecek hükümettir. Abdülhamid'de sıradan birisidir artık. Kardeşi Sultan Reşat'ın onu İstanbul'a çağırması küçük bir taht ışığı açsa da onu bekleyen son Beylerbeyi Sarayındaki yeni hapis hayatıdır. Zülfü Livaneli'nin güçlü ve akıcı kaleminden 33 yıllık bir hükümdarlığın hikayesi... Tümüyle gerçek olaylara dayanan Kaplanın Sırtında-İstibdat ve Hürriyet, sadece II. Abdülhamid'in hikayesini değil; aynı zamanda dönemin ruhunu, anlayışını, isteklerini, hayal kırıklıklarını ve çok güçlü bir imparatorluğun çöküş aşamasında yaşanan üzüntüleri anlatıyor. Roman; yazarın II. Abdülhamid'in Selanik'e sürgüne yollanmasından sonra dış dünyayla tek bağlantısı olan hususi doktoru Tabip Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey'in günlüğünden yola çıktığı, Livaneli'nin uzun yıllar araştırarak ve kafasında tasarlayarak yazdığı bir eser."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kaplumbagalar/", "text": "Eğitmen Rıza: Tozak köyünün öğretmenidir. Bu köyde doğup büyümüştür. Atak aklı başında, cesur ve bilgili bir insandır. Köylüye yardım etmeye çalışır. Kır Abbas: Tozak Köyü'nün ileri gelenlerindendir. Cesurdur ve yenilgiyi kabul etmez. Çalışkan ve merhametlidir. Eğitmen Rıza'nın en büyük destekçisidir. Kaplumbağalar sembolize edilerek köy sorunlarının ve gerçeklerin anlatıldığı bir romandır. Tozak adlı çorak bir köyde, köylülerin alın teriyle oluşturduğu bağlara devletin el koymasıyla köylülerin dertleri anlatılır. Olaylar Ankara'ya 100 km, Kızılırmak'a 15 km uzaklıktaki Tozak köyünde geçmektedir. Bu yoksul ve çorak köyde Alevi gelenek ve kültürü halen devam etmektedir. Ama köy topraksız, susuz, her türlü imkandan yoksun bir köydür. Üzüm büyümez. Bu olaylar gelişirken Eğitmen Rıza bir öneride bulunur. Tozak'ın kuzeyindeki ova alanı bağa dönüştürülebilir. Bütün köy halkı ve Rıza, beş altı ay içinde çorak, taşlı, susuz araziyi bağa çevirerek canla başla çalışır. Bağ o kadar verimli ki köyün hem şarap hem de üzüm ihtiyacını karşılayabiliyor. Köy eski neşesine kavuşur. Köylünün Purluk dediği bağa kaplumbağalar akın etmeye başlar. Çünkü hayvanlar bu yeşilliğe sığınarak güneşin yakıcı etkisinden kurtulmuş oluyor. Kır Abbas, yaşına rağmen hiç para almadan bağın imarında çalışır. Bir akşam, havadan siyah bir şey köyün üzerine düşer. Düşen şey meteorolojik gözlem aracıdır. Köylü bu yabancı cisimden çekinir ve korkar. Bu nesneyi okulun bir odasına kilitlerler. Ertesi gün kadastro komisyonu köye gelir ve herkesin malını ölçüp bastıktan sonra köye gidecektir. Köylü, komisyon üyelerine temkinli davranır. Beklenmedik bir şey olur ve üyeler Purluk'taki bağın devlete ait olduğuna karar verir. Köylü, bağın kendilerine ait olduğunu ispatlamaya çalışsa da başarılı olamaz ve komisyon üyeleri gerekli işlemleri yaparak raporu hükümete iletir. Böylece devlet ile köylülük arasında bir çatışma başlar. Köylü cahil ve zayıftır. Devletle baş edemez. Purluk arazisi nedeniyle Tozaklılılara devlet ev başına yüksek bir kira dayatırır. Köylüler avukatlara, hakimlere, memurlara giderler ama sonunda güçlükle işledikleri tarlalarını bozarlar. Köydeki bütün sığırları tarlaya sürerler. Yeşil alan yenilendi. Kaplumbağalar daha önce olduğu gibi güneşin yakıcı alevleri altında kaldı. Onlar da köyü terk ederler. Kir Abbas, yeni doğan torununun adını Yeşer koyar ama devlete gücenir. Rıza köy okulunda hayatına devam etmektedir. Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikayesini anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kar-kuresi/", "text": "Eylül: Kaygı ve stres problemleri yüzünden ailesinin de telkinleri ile Psikolojik bir destek merkezine yatırılan kişi. Merih: Eylül'ün Merkezde arkadaş edindiği, sürekli eldiven takan ve insanlara elle dokunmaktan korkan kişi. Diğer karakterler: Asya, Reva, Can, Mehmet. Kışın en soğuk günlerinden birinde, kendini Abant Gölü yakınlarındaki bir ormanda bulunan Kar Küresi Psikolojik Destek Merkezi'nde bulduğunda Eylül başına geleceklerden habersizdi. Buraya sadece psikolojik destek almak için geldiğini zanneden Eylül, kendisini bambaşka bir sona doğru giden yolda bulur ve olaylar gelişir. Eylül, bir konser esnasında bayılmıştır. Ciddi düzeyde kaygı ve stres problemi vardır ve ailesi en sonunda onun iyiliği için onu Kar Küresi Psikolojik Destek Merkezi'ne getirirler. Eylül orada arkadaş edinir. Merih adında sürekli eldiven takan ve insanlara çıplak elle dokunamayan biriyle iletişim kurmaya başlar. Aslında Merih onu önceden beri tanıyordur. Beraber bu hastanede tedavi olmaya çalışırlar fakat ileriki zamanlarda bu hastanenin büyük bir oyun olduğunu öğrenirler. Arkadaşlarıyla beraber bu olayı öğrenmeye ve çözmeye çalışırlar. En sonunda Eylül'e uygulanan yanlış teşhisler ve ilaçlar sebebiyle ölür. Merih, ileriki zamanlarda Eylül için bir psikolojik destek merkezi açar ve onun için bir konferans düzenler. Beyza Alkoç'un bu romanı çok genç yaşta kaleme alması ve genç okuyuculara hitap eden konuları ele alması genç yaştaki okurların ilgisini çekmiştir. Roman, sade ve akıcı diliyle dikkat çeker ve bu yönüyle çok tercih ediliyor. Keyifle okunması gereken bir kitap olduğunu belirtmek istiyorum. Yazar Beyza Alkoç'un Kar Küresi adlı romanıyla maceradan maceraya atılmaya hazır mısınız? Romanın ana karakterleri Eylül ve Merih'in hikayesini soluksuz bir şekilde okuyacaksınız. Genç bir yazarın kaleminden çıkan sürükleyici olaylar dizisine şahit olmak isterseniz Beyza Alkoç'un Kar Küresi romanına bir şans verebilirsiniz. Gelin, esere daha yakından bakalım."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kar/", "text": "Ka: Romanın ana karakteridir. Almanya'dan ülkesine bir söyleyişi için döner ve Kars'taki intihar vakalarını incelemeye başlar. Turgut Bey'in kızı İpek'e ilgi duyar. Turgut Bey: Karpalas Oteli sahibi ve İpek ile Kadife'nin babalarıdır. İpek: Onu gören erkekleri etkileyen, onları kendisine aşık eden bir kadındır. Üniversite arkadaşı Muhtar ile evlenip eşinden dolayı Kars'a yerleşir. Eşinin muhafazakar biri olmasından ötürü anlaşamazlar ve boşanırlar. Kadife: Turgut Bey'in başörtülü kızıdır. Üniversiteye başörtüleri sebep gösterilerek alınmayan kızlardan biridir. Kendi kararlarını veren iradeli zeki bir kızdır. Bir gazeteci olarak Ka'nın Kars'taki kadın intiharlarını araştırması ve olayların siyasi bir yöne kayması sonucu ortaya çıkan gerginlikler romanın konusu olmuştur. On İki yıl, Almanya'da sürgünde olan Ka Türkiye'ye döndükten dört gün sonra intihar eden genç kızların ve kadınların neden bu yola başvurduklarını öğrenmek, bunları gazetedeki köşesinde yayınlamak ve yapabilirse halka intiharın kötülüklerinden bahsedip halkı bu yönden uzaklaştırmak için Kars'a Gelir. Geldikten sonra üniversite yıllarından tanıdığı arkadaşlarını bulur hatta üniversiteden tanıdığı ve boşandığını duyduğu eski aşkı sayılabilecek olan İpek'in sahibi olduğu otele yerleşir. Bütün olanlar boyunca bu otelde kalır. Yoğun ve durmak bilmeyen kar altında, sokak sokak, dükkan, mağaza bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanlarını tanımaya çalışır. Kars'ta işsizlerle dolu çayhaneler, dışarıdan gelip karda sıkışmış gezici bir tiyatro topluluğu, intihar edip başörtüsü direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasi gruplar, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ve kızları İpek, Kadife ve Ka için Sevgi ve mutluluk vaadi vardır. - Orhan Pamuk'un Kar Sonsözü bölümünde kitabın Kars şehrinin bir varyantını anlatan Türkiye, siyasi minyatürler olarak hayal ettiğini anlatmaktadır. - Kitapta siyasal İslamcılık, Türk milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği, sol hareketler ve başörtüsü tartışması gibi konulardan bahsedilmiştir. Nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımladığı Kar adlı eserinde siyasi ve toplumsal konuları roman penceresinden ele alıyor. Yazarın ilk ve son siyasi romanım olarak tanımladığı eser, Kars şehrini merkeze alarak Türkiye'de cehalet ve yobazlık sorunlarını konu ediniyor. Roman, toplumun en hassas konularından olan kadın meselesini irdelemesi bakımından, aynı zamanda kitlesel bir eleştiri niteliği taşıyor. Türkiye'de teknik romancılığın ve postmodernist roman akımının en güçlü temsilcilerinden olan Orhan Pamuk, Kar romanında uyguladığı klasik teknik ile yazarlık kariyerine farklı bir çizgi ekliyor. Romanlarında heyecan ve gerilim unsurlarına çok fazla yer vermeyen yazar, bu eserinde de derin konuları gündelik yaşamın akışı üzerinden okurlarına aktarıyor. 43 bölümden oluşan Kar, böylece okurlarının yaşamına da yeni bir sayfa ekliyor. Kar, Almanya'dan Kars'a doğru yola çıkan sürgün bir köşe yazarı ve şairin yaşadıklarını ele alıyor. Kitap, başkahramanı olan Kerim Alakuşoğlu'nun Erzurum'dan Kars'a yaptığı otobüs yolculuğu ile başlıyor. Yolda karın yağışını izleyen başkahraman, çocukluk günlerini hatırlayarak kar ile masumiyeti özdeşleştiriyor. Ve kendisiyle konuştuğu bu sürede, adını sevmediği için kendisine Ka denmesini tercih ettiğini de okurlara açıklıyor. Ka, sıkça gündeme gelen Kars'taki kadın intiharlarını araştırmak için yola çıkıyor. Şehre adım attığı anda ise belediye tarafından binalara asılmış İnsan Allah'ın bir şaheseridir ve intihar bir küfürdür. yazılı posterler dikkatini çekiyor. Ka, burada geçirdiği süre boyunca, şehirdeki insanları ve dini faaliyetleri gözlemleme şansına sahip oluyor. Pamuk'un fikirlerinin de çokça hissedildiği Kar, bu yönüyle aslında yazarın Kars'a olan hayali yolculuğu olarak dikkat çekiyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kara-ahmet-destani/", "text": "Kara Ahmet: Ailesinin başına gelenlerden dolayı intikam duyguları içinde olan köyden şehre geldiğinde siyasal sistemi kazanmış devrimci bir gençtir. Bayram: Delikanlı, mert, cesur, sözüne güvenilir bir adamdır. Daşduraklı Hilmi: Baskıcı, dindar bir adamdır. Haçça: Bayram'ın karısı ve Ahmet'in annesidir. Kara Ahmet Destanı, bir çocuğun nasıl direndiğini ve gün geçtikçe gün yüzüne çıktığını anlatır; aynı zamanda tıpkı Ahmet Oğlan gibi işçilerin, yoksulların ve umuda yürüyenlerin mücadelesini de ifade eder. Bayram, köyde yaşanan olaylardan sonra Burdur'a göç ederek yeni bir hayata başlar. Hastanede iş bulan Bayram, eşi Haçça'yı hastaneye kaldırır. Hastanede çalışan Daşduraklı Hilmi bağnaz bir adamdır ve Bayram ve ailesini namaza ve ibadete zorlar. Bayram, kovulma korkusuyla muhafazakar gruplara karışır. Bayram da zamanla muhafazakar olur ve oğlu Ahmet ve kızı Şerfe'ye baskı yapmaya başlar. Bayram'ın oğlu Ahmet ve kızı Şerife ilkokula gider. Artık çok dindar bir adam olan Bayram, oğlu Ahmet'in okuyup imam olmasını ister. Ahmet, ağabeyi Şerife ile okula başlar ve ilkokul bitirmek üzereyken Bayram, Ahmet ve Şerfe'yi öğretmenin yanına gönderir. Ancak Ahmet bu baskılardan hoşlanmaz ve farklı düşünür. Ahmet ile imam değil kaymakam olmak istiyor ve annesi onu Haçça'da destekler. Bu nedenle imamın baskısından bunalan Ahmet, köyü Karataş'a gelir ve beş yıldır görmediği babaannesi Irazca'ya sığınır. Bayramda bu olaya çok kızarak Haçça ve Şerfe'yi döver. Irazca ise torunu Ahmet'in yanına geldiğini görünce çok mutlu olur. Irazca hala intikamını alacağını ve muhtarın evini yakacağını söyler. Ahmet, kiremit ve tuğla taşıyan Şoför Durmuş'un yanına çırak olarak girer. Ahmet birkaç gün İstanbul'da kalır ve seyyar satıcılık yaparak biraz para kazanır. Ardından Burdur'a gelir. Ahmet'in aklı, babasını baştan çıkaran Muhtar ve Daşduraklı Hilmi'den intikam almaktır. Sonunda harekete geçer ve önce Muhtar'ın evini ve ahırını yakar. Sonra şehre döner. Muhtar ise Irazca'yı suçlar ve mahkemeye verir ancak delil olmadığı için bir sonuç alamaz. Ahmet şehre döndükten sonra, Haçça kocasıyla ilgilenir ve sonunda Ahmet ve Şerfe'yi ortaokula yazdırmayı başarır. Ahmet hocaları tarafından beğenilmiş ve onu şiir yazmaya ve yazmaya teşvik etmiştir. Ahmet ayrıca Türkiye çapında bir yarışmayı da kazanır. Öğretmenleri ona çok kitap okutuyor. Nazım Hikmet gibi şiirler yazmaya can atan Ahmet, bir arkadaşıyla okul panosuna bir şiir asar. Okul panosuna astığı bu şiir nedeniyle savcıya ifade veriyor. Ortaokul bitince Bayram'ın kızı Şerfe'yi göndermek istemez ama Şerfe Ticaret'e kayıtlıdır. Ahmet liseyi bitirir ve Ankara Üniversitesi'nde siyaset bilgisi kazanır. Ahmet'in liseden sınıf arkadaşı olan Nurten de kimya bölümünü kazanır. Ahmet, üniversitede devrimcilerin yanındadır. Arkadaşlarıyla birlikte birçok etkinliğe katılır. Amerikan 6. Filosu İzmir'den İstanbul'a geldiğinde ülkede olaylar çıktı. Eylem sırasında Ahmet de gözaltına alınır. Nurten ise aynı gün başka bir yerde meydana gelen eylemde yaralanır. Ahmet, gecekonduları yıkılan insanlara yardım etmek için yardıma gider. Ancak bu konuyla ilgili davada tutuklanır. Kara Ahmet bir zeki oğlan. Irazca'nın torunu, Bayram'ın oğluşu, Haçça'nın çoccası. Karataş köyünde boy verip serpilen, sonra anasıyla, babasıyla, kardeşleriyle şehre göçüp, ninesini köyde yalnız koyuveren bir kara oğlan. Aklı fikri okumakta. Tek gayesi bir gün kaymakam olmak. Kırmak yoksulluğun, yoksunluğun belini. Kara Ahmet Destanı, bir çocuğun direnerek gün gün nasıl aydınlığa çıktığını anlatıyor; aynı zamanda emekçilerin, yoksulların ve tıpkı Ahmet Oğlan gibi onların yanında umuda yürüyenlerin mücadelesini dile getiriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kara-kitap/", "text": "Galip: Romanın ana karakteri olan bir Avukattır. Sıradan bir yaşamı vardır. Ancak eşinin kendisini terk etmesiyle hayatı karmaşık bir hal almaya başlar. Rüya: Galip'in amcası kızı ve eşidir. Bir gün birden bire Galip'i terk eder. Romanda nesnel varlığı olmayan ve ayrılırken geride 19 kelimelik bir mektup bırakan bir karakterdir. Celal: Rüya'nın Üvey abisi ve Gazetecidir. Rüya ile birlikte kendisi de ortadan kaybolmuştur. Romanın kurgusuna varlığı ile değil yazılarıyla yön verilmektedir. Kara Kitap, amcasının kızı ile evli olan Galip'in, karısının ve üvey kardeşi Celal'in aniden ortadan kaybolmaları üzerine geçen olayları ele almaktadır. Galip, amcasının kızı Rüya ile evlidir. Rüya, gecenin geç saatlerine kadar bir polisiye romanı okuduğu bir günün sabahı Kocası Galip'ten terk eder. Giderken ardından ayrıca bir mektup bırakır. Galip romanda Rüya ile okul yıllarında tanıştığını anlatır. Ayrıca Galip Celal'in yakın arkadaşıdır. Celal ise Türkiye'nin tanıdığı bir köşe yazarıdır. Galip karısının onu neden terk ettiğine dair çeşitli izler bulmaya başlar. Rüya'nın ilk eşinin peşine düşer. Ona dönmüş olabileceğini düşünüyor. Ama evinde bulamaz. Bu sürecin ardından Galip'in Rüya arayışı romanın sonuna kadar anlatılır. Üvey kardeşi gazeteci Celal de Rüya ile birlikte ortadan kaybolur. Galip, Celal ile birlikte olduğunu düşünmeye başlar, Celal'in evinin anahtarlarını bulur ve evine gider. Celal'in yerine geçip Celal olduğunu düşünenlerle konuştuğu olaylar oluyor. Romanın sonunda Celal öldürülür. Polis, Celal'i öldüren kişinin berber olduğunu düşünerek onu yakalar. Berber idam edilir Galip Rüya'yı bulamaz ve Celalin gazetesindeki köşesinde yazılar yazmaya devm ederek yazarlığa yönelmeye başlar. - Kitap Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk adlı eserinin günümüze uyarlanmış halidir. - Kara Kitap, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk'un 1990 yılında yayımlanan romanıdır. - Kitabın temelinde kimlik meselesi üzerinde durulmuştur, Galip'in, Celal'in yerine geçtiği kısımlarda bu açıktır. - Orhan Pamuk'un bu romanı dünya çapında çokça konuşulmuş, belli başlı dillere çevrilmiş, Pamuk'un daha da ünlenmesine katkıda bulunmuştur. - The Sunday Times, İngiltere - Nobel Komitesi Başkanı Horace Engdahl Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Orhan Pamuk'un 1990 yılında yayınlanmış kitabı birçok dile çevrilmiş ve yazarın uluslararası boyuttaki ününü arttırmıştır. Bir İngiliz edebiyat eleştirmeninin kitap hakkında son derece ilginç bir yorumu olmuştur. Eleştirmen, böyle sıkıcı bir kitabın ancak Fransızlar tarafından sevilebileceğini ve İsveçlilerin de yazara o meşhur Nobel Ödülü'nü vereceğini dile getirmiştir. İngiliz eleştirmenin bu kehaneti doğrulanmıştır ve kitabı gerçekten de Fransızlar sevmiştir ve daha sonra yazar, Nobel Ödülü kazanmıştır. Romanın ana karakteri Galip, İstanbul'da yaşayan ve kimliğinden memnun olmayan bir avukattır. Bir gün karısı Rüya'nın küçük bir not bırakarak onu terk ettiğini öğrenir. Galip, eşini bulmak amacıyla sıra dışı bir eyleme kalkışır. Galip; eşi Rüya'nın, bir gazetede köşe yazarlığı yapan kardeşi Celal'e kaçtığını düşünür. Bu sıralarda Celal'in de kayıp olduğunu öğrenir. Galip, kardeşi ve eşinin izini bulmak için Celal gibi yaşamaya başlar, Celal'in kimliğini ele geçirir. Bunu yaparak Celal gibi düşünebileceğini ve dolayısıyla kardeşi ve eşinin nerede olduğunu bulabileceğine inanmaya başlar. Roman, bireyin kimlik sorununu ele almasının yanında batı ve doğu arasında kalan İstanbul'un ve doğal olarak Türkiye'nin de kimlik sorununa değinmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karabibik/", "text": "Karabibik: İri bir adam olmasına rağmen kıyafetleriyle çılgın birine benziyor. Eşini ve babasını kaybettikten sonra kızı Huri ile birlikte Beymelik köyünde yaşayan. Sefalet çekmekten korkan biridir. Huri: Annesini kaybettiğinde hasta ve halsiz kalan Huri, Karabibik'in tek çocuğudur. 30'lu yaşlarında, sağ bacağı topal, esmer ve uzun saçlı, tombul bir insan olarak tasvir edilen Huri; Babasına karşı şefkatli, biraz tembel ve kayıtsız bir karakterdir. Yosturoğlu: Karabibik'in 8 dönümlük tarlasına göz diken Yosturoğlu, Huri'nin evlendiği Hüseyin'in akrabasıdır. Bu evliliğin gerçekleşmesi bile Yosturoğlu'nun Karabibik'e olan düşmanlığını engellemez. Anderya ve Yani: Bu iki karakter Temre köyünün rakip önemli tüccarlarını temsil ediyor. Anderya ve Yani karakterleri çıkara dayalı ilişkileriyle ön plana çıkarken aynı zamanda çevre köylere faiz alarak haraç vermeleriyle de tanınıyor. Linardi ve Eftalya: Linardi'nin karakteri Temre köyündeki doktoru, Eftalya ise karısını canlandırıyor. Oyuncu ve nazik bir karakter olan Linardi, Karabibik'in uzun süredir devam eden hastalığını iyileştirmesiyle tanınıyor. Eser, Antalya'nın bir köyünde yaşayan Karabibik isimli köylünün yaşam mücadelesini konu almaktadır. Ayrıca geç Osmanlı köylülerinin sefaleti, cehaleti ve kültürel yozlaşması da anlatılıyor. Roman, Karabibik'in tarlasında sıradan bir günle başlıyor. Ateş yakmak isterken etrafta çalışan diğer köylülerle sohbet eden Karabibik, Sarı Simayil'in evleneceği haberini duyunca üzülür; Çünkü bir süredir kızı Huri'yi Sarı Simayil'le evlendirmeyi ve öküzlerini tarlalarında çalıştırmayı planlıyordu. Tarlada çalışacak öküz bulma planı başarısız olunca Karabibik, Tüccar Andreya'ya başvurarak borca girerek öküz satın almayı planlar ve bu fikrini evde kızı Huri'ye anlatır. Ertesi gün Karabibik, Tüccar Andreya'nın yaşadığı Temre Köyü'ne gider. Andreya'yı bir süre burada bekledikten sonra fikrini yine bu köyde yaşayan Baba Yanni ile paylaşır ve Baba Yanni ona borç vermeyi teklif eder. Karabibik bu fikri düşünse de Tüccar Andreya'nın daha iyi bir teklif yapabileceğini düşünür ve Baba Yanni'nin farkına varmadan onunla konuşmaya çalışır. Ancak Andreya ile konuşmayı başardığında hayal kırıklığına uğrar. Tüccar daha önceki borçlarını gerekçe göstererek Karabibik'e para vermeyi reddediyor. Andreya'dan para alamayacağını anlayan Karabibik, Baba Yanni'nin önerisini kabul ederek kendisine bir çift öküz satın alır. Köylülerin şaşkın bakışları arasında öküzleriyle tarlalarını sürerken, kızı Huri'nin Hüseyin adında bir adamla evlenmesine razı olur. İlerleyen günlerde Hüseyin ve ailesi gelip Huri'yi isterler ve ardından nikah töreni gerçekleşir. Roman, Karabibik'in hastalığı nedeniyle Doktor Linardi'yi ziyaret etmesiyle sona erer. Doktora gitme bahanesiyle oraya gelen Karabibik'i asıl etkileyen Linardi değil, onunla sürekli flört eden eşi Eftalya'dır. Antalya'nın Kaş ilçesine bağlı Beymelek köyünde yaşayan Karabibik, tarlasını sürmek için Koca İmam'ın öküzlerini kiralar. Karabibik o devir Türk köylüsünün geçim şartları, hayalleri, evlilik düşünceleri, kılık kıyafeti hakkında sunduğu bilgilerle Türk romanının köye yönelik ilk eseri olması bakımından önemlidir. Karabibik'in en büyük hayali bir çift öküz sahibi olmak ve kızını evlendirmektir. Bu hayalinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin cevabını Nabizade Nazım'ın 1890'da yayımladığı Türk edebiyatının ilk köy romanı kabul edilen Karabibik'te bulacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karadenizin-kiyiciginda/", "text": "Recep: Denizde boğulmak üzereyken son anda kurtarılan bir genç adam. Hacı Dursun: Kasabanın, çıkarları doğrultusunda hareket eden zenginidir. Şemsi: Hacı Dursun'un oğludur. Genç kızlarla takılarak hayatlarını mahfeden kişidir. Karadeniz kıyısında, Rıfat Ilgaz'ın öğretmenlik yaptığı Akçakoca ilçesini ve uzun süre birlikte yaşadıkları Batı Karadeniz halkının yaşam mücadelesini anlatıyor. Ahmet ve Nuri iki kardeştir. Köyün dışında bir değirmen işletiyorlar. Bir gün denizde boğulmak üzere olan bir adamı kurtarırlar. Hacı Dursun, geniş arazileri olan ve doyumsuz bir adamdır. Kasabanın fındık bahçelerine ücretsiz yerleştirilmek isteyen, ucuz işçi çalıştıran kişidir. Denizden kurtulan Recep, Ahmet'e yük olmamak için Hacı Drusun'un fabrikasında çalışmaya başlar. Fabrikada yatıp orada yaşar. Recep, fabrikada çalışan Güllü'ye aşıktır. Ancak fabrikanın sahibi Hacı Dursun'un oğlu Şemsi de Güllü ile ilgilenmektedir. Umsi fabrikada kızları taciz eden tiptir. Bir gece adamlarıyla Güllü'nün evine gelir ama onu özler. Bir gece daha planlı bir şekilde Güllü'nün evine baskın yapar ve yanında olmasını sağlar. Recep olanları duyunca İstanbul'a yük getiren bir motosiklete biner ve kasabayı terk eder. Öte yandan Ahmet, maddi çıkarlardan dolayı husumeti olan ancak onu vuramayan Hacı Dursun'u vurur ve hapse atılır. Karadenizin Kıyıcığında, Rıfat Ilgaz'ın öğretmenlik yaptığı Akçakoca kasabasını ve uzun süre bir arada yaşadığı Batı Karadeniz insanını anlatır. Geçimini fındık yetiştirerek sürdüren Kasaba halkı, bir yandan hırçın doğayla, diğer yandan yoksullukla başa çıkmaya çalışmaktadır. Sevgiler, dostluklar bu sıkıntıların gölgesinde yaşanır. Her türlü haksızlığa ve zorluğa rağmen insandan yana umutlarını kaybetmeyen, çalışkan bölge insanının dayanışması da bu topraklara özgüdür. Rıfat Ilgaz, Güllü ile Recep'in engellerle boğuşan aşkı etrafında Karadeniz insanının onurlu var olma öyküsünü akıllara kazır. Karadenizin Kıyıcığında, Rıfat Ilgaz'ın Yıldız Karayel romanıyla birlikte batıdan doğuya bir Karadeniz panoraması oluşturmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karamazov-kardesler/", "text": "Fyodor Pavlovich Karamazov: 3'ü bilinen ve 1'i gayri meşru olan toplamda 4 çocuğu vardır, kadın düşkünü, sorumsuz bir koca ve babadır. Dimitri Karamazov: Karamazov ailesinin en büyük çocuğu. Pavlovich'in ilk evliliğinden ilk ve tek oğludur. Babası gibi 28 yaşında şehvet düşkünü bir bireydir. Annesinin mirasından payını almak istiyor. Bu nedenle babasına biraz kin besliyor. İvan Karamazov: Pavlovich'in ikinci evliliğindeki ilk çocuğudur 24 yaşında ve İyi bir eğitimi olduğu için ailesinden uzak duruyor. Kitapta din hakkındaki düşüncelerini yazar. Dimitri gibi o da babasına karşı öfkeyle doludur. Ayrıca ateizmi temsil ediyor. Alexey Karamazov: Pavlovich'in hantal dediği ikinci karısının ikinci oğlu ve 20 yaşındadır. Ivan'ın kardeşidir. Romanda adı genellikle Alyosha olarak anılır. Ivan'ın tersi, dini düşüncede kendisini ve Hıristiyanlığı temsil eder. Romanın sonunda ona en iyi oğul deniyor. Pavel Smerdtakov: Meczup Lizaveta, Smerdyasçaya ve Pavlovich ile olan ilişkisinden kaynaklandığı düşünülen gayri meşru bir çocuktur. Pavloviç'in hizmetçi çifte emanet ettiği Smerdyakov epilepsi hastasıdır ve ağabeyi Ivan'ı örnek alır. Agrafena Aleksandrovna Svetlova: Şehirdeki birçok erkeğin ilgisini çeken genç bir kadındır. Dimitri ve babası Pavlovich'in birlikte olmak istediği Gruşenka, Dimitri ile babası arasındaki bitmek bilmeyen olayların asıl sorumludur. Fyodor Pavloviç , romandaki sorumsuz baba, Dostoveyski'nin gerçek hayattaki babası olduğu tahmin edilir. Pavloviç'in evlilikleri, oğulları, düşkün olduğu kadın, alışkanlığı ve aile yapıları üzerinden gelişen olayları ele almıştır. Pavlovich çok çapkın bir karakterdir. İlk evliliği sayesinde zengin karısının servetini devralmış ve Dimitri adında bir oğlu olmuştur. Ama çok kötü muamele gören kadın her şeyi bırakıp kaçmakta çareyi bulur ancak daha sonraları yokluk ve acı içinde ölür. İlk karısı ölen Pavloviç ikinci kez evleniyor. Ivan ve Aleksey adında iki oğlu daha olur. Pavlovich'in ikinci karısı, ikinci karısına karşı hantal olduğu ve öldüğü için artık ona katlanamıyordu. Bu arada Pavlovich, Meczup Lizaveta Smerdyasçaya'nın gayri meşru çocuğu olur. Buddha onun dördüncü oğlu ve adı Paveldir. Evin yandaşlarına teslim edilir ve yetiştirilir ve evde uşak olarak çalışır. Dimitri subay olur ama devam edemez. Ivan üniversitede okurken para kazanmak için gazete ve dergilere makaleler yazıyor. Alexi rahip olur, Ivan'ın tersi dini görüşe sahiptir. Dimitri ve babası anlaşamıyor. O bölgede Gruşenka adında cilveli bir kadın var ve bütün erkekler ona hayran vaziyettedir. Baba ve oğul hem onunla birlikte olmak ister ve istekleri daha fazla kopukluğa ve nefrete dönüşür, bu nedenle aralarındaki çatışma asla bitmez. Dimitri, hakkını annesinin mirasından almak istiyor. Bunun için babasının evine girer. Evden çıkarken Dimitri'yi uşak olarak görür ve onu durdurmaya çalışır. Dimitri'yi durdurup yakalamaya çalışırken düşer ve yaralanır. Dimitri ise Gruşenka ve arkadaşlarını alıp eğlenmeye gider ama gittiği yer polis saldırısına uğrar. Dimitri'yi gözaltına alırlar. Mahkemedeki tüm kanıtlar onu gösteriyor ve suçlu bulunur. Dimitri yanlışlıkla hapsedilir ve sürgüne gider. - Roman, 1921'den başlayarak birkaç kez sinemaya ve televizyona uyarlanmıştır. - Kitabın yayımlanmasından yaklaşık dört ay sonra yine bu kitap için hazırladığı büyük çaplı bir proje olan Büyük Bir Günahkar'ın Anıları ile uğraşırken ölmüştür. - Romanın yazıldığı dönemde birçok eleştirmen tarafından düzensiz ve karışık bulunan tarafı 19. yüzyılda hiç de popüler olmayan birtakım tekniklerin kullanılmış olmasıdır. - Romanın kahramanının adının Alyoşa olması, kitabı yazmaya başlamadan önce ölen üç yaşındaki oğlu Alyoşa'ya bağlanır. - Romanın büyük bir bölümü Staraya Russa'da yazılmıştır. - Dostoyevski, oldukça ağır bir dili olan roman için iki yıla yakın zaman harcamış ve 1880 yılının Kasım ayında bitirmiştir. Franz Kafka, her fırsatta bir kan bağları olduğunu ileri sürdüğü Dostoyevski'ye romanlarında etkisi açıkça görülen ve daha sonra Camus'ya, Sartre'a yol göstericilik edecek olan Egzistansiyalist imgeler nedeniyle hayrandır. Karamazov Kardeşler'de kardeşlerin babalarına duydukları nefreti romanlarında kullanan Kafka'nın bu konudan etkilendiği Hüküm adlı hikayesinde belirgin olarak görülür. Tolstoy, Karamazov Kardeşler hakkında En sevdiğim kitap der. James Joyce'a göre Tolstoy Dostoyevski'nin edebi kabiliyetine değil kalbine hayrandır. Ona göre delilik Dostoyevski'nin dehasının sırrıdır. Coşku ile birleşen bu deha insan üzerinde derin bir etki yaratabilir. Makul bir adamın yapabilecekleri, bu tür bir deha ile kıyaslanırsa oldukça sınırlıdır. Orhan Pamuk'a göre Karamazov Kardeşler, baba korkusu, nefret, para hırsı, şehvet gibi duyguların kurgulanan olayın içinde muhteşem bir biçimde eritilebildiği ender romanlardandır. Bu yönden Karamazov Kardeşler ona göre en iyi romanlardan biri belki de en iyisidir. Dostoyevski, yaşamının son yıllarında başyapıtı Karamazov Kardeşler'i tamamladığında, Rus yazınında 'felsefe düzeyinde roman-tragedya denen türün de temelini attığının bilincinde değildi. Dostoyevski'nin yaşam birikiminin tümünü ve sanat gücünün doruğunu içeren bu roman, gerçekte insanı insan yapan ne varsa, onlara adanmış bir destan niteliğini taşır. Yazar, hiçbir romanında Karamazov Kardeşlerde olduğu denli insan ruhuna inmemiş, insanoğlunu bu denli kesitler biçiminde, içgüdülerinin ve istencinin tüm görünümüyle sergilenmiştir. Bir aileyi konu alan ve bir felaketler zinciri olarak gelişen olay örgüsü, bireysel öğelerin yanı sıra, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki Rus toplumunu da geçirdiği sarsıntıların tümüyle, dünya edebiyatında bir eşi daha bulunmayan bir sanat aynasından yansıtır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karanfil-ve-yasemin/", "text": "Samim: Romanın ana karakteridir. Batı hayranıdır. Ülkedeki sosyal değişimi memnuniyetle karşılar. Tutkularının kurbanı olan birden fazla ilişkisi olan bir karakterdir. Nevhiz: Güzel bir bayandır. Samim onu elde etmeye çalışır. Samim evlilik hayatı yaşar ama romanın sonunda Samim'i terk eder ve başka bir adamla kaçar. Pervin: Samim'i çok seven bir kadındır. Aşkına karşılık veremez ve evlenir. Evliyken Samim ile ilişkisi olmuş ancak aldatıldığını öğrendikten sonra üşütüp, hastalanır ve zatürreden ölür. Roman buhranlı düşüncelere, yasak aşka, çelişki ve çatışmalara, kişi ve çevre tasvirlerinin gerçekçi bir bakış açısı ve şiirsel anlatımıyla değiniyor. Kişilerin etkili psikolojik tahlilleri de eklenerek anlatı boyut kazanıyor. Samim uzun süredir yurt dışında bulunan ve ülkeleri tanıyan bir gençtir. Samimi bir çay davetine gördüğü sosyetik kadınlarla ülkenin sosyal olarak değiştiğini fark eder ve bundan mutlu olur. Samim'e göre ahlaka aykırı işler, açıktan yapılırsa denetim altına alınır. Bu davetlerden birinde güzelliğine hayran olduğu Nevhiz'i görür ve onunla tanışmak ister. Davete katılan Kadri Bey de batılılaşma taraftarıdır. Davette bulunan Pervin genç ve kültürlü bir kadındır. Saraylı Hanım, Samim'e bu kızı kaçırmamasını söylese de aklı Nevhiz'dedir. Samimi davette birçok hanımla tanışır. Birçoğunun da ilgisi var. Bu davet üzerine Nevhiz'le tanışamayan Samim, onunla bir ülke gezisinde tanışır ve yakın bir ilişki kurar. Samim, Nevhiz'e giderek daha çok aşık olur ve ilişkileri cinselliğe dönüşür. Ancak ilgisiz olduğunu düşünerek Nevhiz'den uzaklaşmaya başlayan Samim, evli ve onu sevdiğini bildiği Pervin ile aşk yaşamayı yasaklamıştır. Ondan sonra Samim iki kadınla farklı zamanlarda görüşmeye başlar. Ancak romanın sonunda Nevhiz başka bir adamla yurt dışına kaçar ve Pervin zatürreden ölür. Yezdan, Pervin, daha başka kızlar, daha başka kadınlar, tebessüm, neşe, saadet idiler. Fakat Nevhiz'de bir başka hususiyet vardı ki, onu bütün diğerlerinden ayırıyor, kendisine yegane bir mümtaziyet veriyordu. Onda zulmet vardı, esrar vardı, uçurum ve elem vardı... Ötekiler sevmek ve mesut etmek için dünyaya gelmişlerdi; Nevhiz de elbette sever ve sevince yakarak, öldürerek, kahrederek mesut ederdi. Samim kendi kendine: Ben mutlak pervane ruhlu bir adam olacağım ki, onu tercih ediyorum, adeta bile bile, isteye isteye yanmaya, kavrulmaya aşıkım... diye mırıldandı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karanlik-dukkanlar-sokagi/", "text": "Guy Roland: Hikayenin ana karakteridir. Savaş sırasında hafızasını kaybeder ve roman boyunca özel dedektif olarak çalışarak geçmişini kurtarmaya çalışır. Constantin van Hutte: Guy'a yeni kimliğini veren dedektiflik bürosunun başıdır. Hikayenin başlarında Nice'e emekli olur. Paul Sonachidtze: Guy'ın yolculuğundaki başlangıç noktasıdır. Jean Heurteur: Bir lokantacı ve Sonachidze'nin arkadaşıdır. Bay. Styoppa de Dzhagorev: Bir Rus göçmenidir. Gay Orlov: Başka bir Rus göçmenidir. Aşırı dozda uyuşturucudan ötürü ölür. Waldo Blunt: Gay Orlov'un piyanist kocasıdır. Claude Howard de Luz: Freddie Howard de Luz'un kuzenidir. Freddie Howard de Luz Pedro'nun arkadaşıdır. Gay Orlov'un ikinci kocasıdır. Robert: Howard de Luz arazisinin bahçıvanıdır. Denise Coudreuse: Fransız model ve kahramanın savaş sırasındaki kız arkadaşıdır. Karanlık Dükkanlar Sokağı, korkunç bir olaydan sonra hafızasını kaybeden ve yeni hayatında dedektif olan Roland'ın geçmişini arayışını konu alıyor. Dünya Savaşı dönemi Fransa'sının buhran döneminde halkın yaşadığı sorunları bireysel ve sosyolojik olarak sunmaktadır. Guy Roland, 1965'te başlayan hikayenin başlangıcından on yıl önce hafızasını kaybetmiş bir dedektiftir. İşvereni Hutte, sekiz yıldır çalıştığı dedektiflik bürosunu emekli edip kapattığında, Roland bir arayış içine girer. Kendi kimliğini, Araştırmaları, İkinci Dünya Savaşı sırasında durmuş gibi görünen bir hayatın ipuçlarını ortaya çıkarır. Paris'te Pedro McEvoy takma adıyla yaşayan ve Dominik Cumhuriyeti elçiliği için çalışan Selanik'ten bir Yunan Yahudi'si olan Jimmy Pedro Ster ve birkaç arkadaşı (Denise Coudreuse, bir Fransızhayatını paylaşan model; Mauritiuslu bir İngiliz vatandaşı olan Freddie Howard Luz; Rus asıllı Amerikalı dansçı Gay Orlov ve hepsi düşman uyruklu olan eski bir İngiliz jokey olan Andre Wildmer, Alman işgali sırasında kendileri için tehlikeli hale gelen Paris'ten kaçmak için Megeve'e gider. Denise ve Pedro İsviçre'ye kaçmaya çalışırlar ve onları dağlarda terk eden, onları ayıran ve karda kaybolan bir kaçakçıya para öder. Hafızasını kısmen toparlayan Guy Roland, savaştan sonra Polinezya'da yaşamaya başlayan Freddie'yi aramaya gider. Bora Bora'ya vardığında Freddie'nin ya denizde kaybolmuş ya da kendi isteğiyle ortadan kaybolduğunu öğrenir. Romanın sonunda, geçmişine ait son ipucunun peşine düşmek üzeredir. Gizemli bir kaza sonucunda hafızasını kaybeden ve geçmişini ardında bırakıp özel dedektiflik yapmaya başlayan Guy Roland, on yıl sonra geçmişiyle yüzleşmeye, gerçek kimliğini keşfetmeye karar verir. Bu arayışta karşısına bazı ipuçları, birtakım insanlar, eski fotoğraflar, kilitli kapılar, adresler ve telefon numaraları çıkar. Belleğinin karanlık dehlizlerinde el yordamıyla ilerleyen dedektif, bazı gerçeklere ulaştığını düşündüğü anda çıkmaz sokaklara sapar. Ancak arayışı asla sona ermez, anı kırıntıları bu yolda ona ışık tutan işaret fişekleridir. Yayımlandığı yıl Goncourt Ödülü kazanan Karanlık Dükkanlar Sokağı, Nobel Komitesi tarafından çağımızın Proust'u olarak gösterilen Patrick Modiano'nun yazınını kavramak için anahtar niteliğinde bir roman. İşgal dönemi Fransa'sının etkilerinden kurtulamamış insanların bireysel ve kolektif yazgısını anlatan çarpıcı bir tanıklık."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karanlik-oda/", "text": "Bu kitapta Osman Balcıgil ve Deniz Gezmiş'in ülkenin karanlık tarihine olan sohbetlerini okuyoruz. 1968 kuşağı Denizler ve 1980 kuşağı yazarın, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ülkenin üzerine kara bulut gibi çöken emperyalizm ve ona karşı çıkanlar üzerinde oynanan oyunları anlatılmaktadır. Tam Bağımsız Türkiye istemi, halka faşist söylemlerle tehlike oluşturuyor algısı oluşturulup kin, nefret duyguları körüklenmiştir. Cumhuriyet tarihinde, önce yeni Türkiye'nin inşa sürecine, sonra ise çok partili rejimin getirdiği ortamdan sadece gericilerin yaralandığı ve kısa süreliğine de olsa püskürtülürler. Ardından emperyalizmin Türkiye'yi baskı altına alması, ülkeyi irticanın bataklığına doğru sürüklemesiyle sembolize edilmekteydi. Böyle olunca gençlik, tüm fedakar tavrıyla kendini kavganın tam ortasında bulmakta gecikmez. İki tarafın üzerine oynayan, algı yaratarak tehdit oluşturup kaos yapan taraf olayları uzaktan seyreden güçtür. Aydın gençler haklı davalarını anlatamazken, halk milliyetçilik, din kavramlarıyla yanıltılıp taraf oluşturulur. Hep işe yarayan bu yöntemle yapılmak istenen yapılmış, gencecik aydınları hukukla değil siyasetle yargılayıp darağacına göndermiştir. Osman Balcıgil, tavan arasına kaldırdığı, gazetecilik ve televizyonculuk günlerinde yazdığı, çektiği ya da taslak olarak kalmış çalışmalarını incelerken yıllar öncesine gider. Bu arşivin tozlu raflarından yansıyanlar eski bir o kadar da hafızalarda tazeliğini koruyacak kadar yenidir. 70'li yılların ortalarından 2000'lerin başına kadar yaşanan süre içinde çekilmiş film karelerinden sadece birini eline alır ve karanlık odada bir silüet belirir. Yazarın elindeki fotoğraf Deniz'e aittir. 25 yaşındaki delikanlı, kendi dönemi ve sonrasındaki bütün fotoğraflarda vardır aslında. O, haksızlığa ve zorbalığa, örgütlü ya da bireysel olarak karşı çıkmanın da adı olmuştur. Ülkenin zor günlerinde sorumluluk alan bu iki insan, geçmişten geleceğe ülke tarihini de analiz ederler. Yazar, Deniz'den yedi yaş küçük olmasına rağmen zaman değişmiş ancak yaşananlar değişmemiştir. Faşist duygular, can almaya devam etmiş; milliyetçilik, yanına cehaleti ve bağnazlığı alarak ayrıştırmayı körüklemiştir. Demokrat ambalajlı taassuptan yana ve bağnaz zümre, Cumhuriyet'in kazanımlarını tırpanlamaktadır. Dünyanın birçok yerinde emperyalist ülkelerin güdümü altındaki az gelişmiş ülkelerin üzerindeki hegemonyaya zemin hazırlayan bu tutum, Atatürk'ün devrimlerinin de gerçekleşmesini sekteye uğratmıştır. Çok partili sisteme geçmek demokrasinin güçlenmesi anlamında bir başarı sayılabilirken, gönlü padişahlıkta kalanların eline iktidar geçince Cumhuriyetin kazanımları halka yeterince anlatılamadan ilerleme engellenmiş ve yerine kasıtlı olarak gericiliğin önü açılmıştır. Köy Enstitüleri kapatılarak, aydın bir gençliğin ve onun yön verdiği köylünün önü kesilmektedir. Başka türlü bilinçli halkı yönetmek imkansızdır. İktidar, basını baskısı altına alsa da üniversite gençliğini susturamaz. Cumhuriyet'in karşısındaki gerici zihniyet, gençleri hedef almış ve itiraz edeni yok etmeye başlamıştır. Oysaki genç aydınların tavrı bellidir, halkın yanında ve haklarının savunucusudurlar. Cumhuriyet'in inşasında yer alan bir eğitimci aileden gelen Deniz ve aydın gençlik, ülkenin sürüklenmek istediği zihniyetin karşısında dururlar. Toplum altyapısına bakıldığında, ahlak ve erdemle donanmış, bilimden nasibini almış siyasi kadroların olmayışı da buna zemin hazırlamıştır. Asker duruma el koysa da bir süre sonra yeniden zemin bulan zihniyet kaldığı yerden devam eder. 60 ihtilali, idamlarla çok büyük bir hata yapar ve sonraki dönemdeki sorun olarak görülenler yine idamlarla cezalandırılacaktır. Yönetim değişse de gelen gideni hep aratır. Türkiye'de üniversiteler, 50'li yılların sonlarından itibaren akademik ve demokratik taleplerin dile getirildiği kurumlardır. ODTÜ'lü gençler başta olmak üzere üniversiteli gençlik ikinci Milli Kurtuluş Mücadelesi ateşlediğinde takvimler 6 Ocak 1969'u göstermektedir. Deniz ve arkadaşları, ABD'nin ülkeyi bir plato olarak kullanmasına karşı çıkarlar. Gençlik, emperyal kavga verirken ülkedeki faşist güruh onların üzerine ölümüne saldırmaya ve can almaya devam eder. Tam Bağımsız Türkiye kavgasını veren gençlik, Amerika'nın hedefi haline gelmiştir. Projeyi uygulamak için kışkırt, zayıflat, saldırt, hedef haline getir ve vur taktiğini kullanırlar. Yönetim ise, emperyalizmle iş tutmaktadır ve siyasal iktidara ciddiyetle karşı duramayan bir muhalefetin tutumu, gençleri ateşin ortasında savunmasız bırakır. İktidarın, kontrgerilla yönetimindeki faşist çeteler vasıtasıyla ülkeyi kan gölüne çevirmesi, gençlere uzanan namlu işleri çıkılmaz hale getirir. Atılan sloganlar, yapılan eylemler, orantısız güç karşısında çaresiz kalırlar ve onlar da güç dengesi oluşturmanın yollarını ararlar. Eylemler yapıyor, ABD askerlerini kaçırıp, burunları kanamadan serbest bırakıyorlardır fakat bu gençleri tehdit olarak gören Amerika'nın hedefi haline gelmektedirler. Deniz ve arkadaşları daha tutuklanmadan kalemleri kırılmıştır. İktidar yine resmi tarihi yazmaya başlamış, muhalif sesler susturulmuştur. DP'nin diyeti üç gence kesilmiş, kana kan isteyen kişiler onları suçları ile değil siyasetle yargılarlar. Deniz ve arkadaşları daha mahkemeye çıktıkları ilk gün infaz kararının çıkacağından emindirler. Siyasal iktidar kimin elindeyse tarihi, hukuku, medyayı istediği gibi yönlendirmiş ve halk kandırılmıştır. Deniz ve arkadaşlarının fikirleri ne yazık ki halka ulaşamadan onları hayattan koparmışlardır. Sonrasında gelen gençlik, bu meşaleyi taşımak istemiş fakat yine şiddet, işkenceyle cezalandırılmıştır. Yine milliyetçilik ve din kavramları ayrıştırmak için kullanılmış, gençler hedef haline getirilmiştir. Zaman ilerledikçe bu kavramlara yenileri eklenmiş etnik kimliklerle daha kullanılabilir bir zemin oluşturulmuştur. Çağdaş uygarlık düzeyini yakalamaya çalışan, bilimden ve felsefeden nasibini almış gençler, eninde sonunda memleketin başına bela gibi gösterilmiş ve hala gösterilmektedir. Büyükada'daki bir evin karanlık odasında, soluk kırmızı ışığın altında, 61 yaşındaki gazeteci Osman Balcıgil ve ondan yedi yıl önce doğan 25 yaşındaki delikanlı Deniz Gezmiş, memleketin siyah beyaz klişelerine bakıyorlar. Osman Balcıgil, bir ceza olarak idamdan bahsettiği kitaplardan bağımsız bir ağabey, sembollüğünden haberdar olsa da bihaber kardeşi Deniz. Darağacına doğru yürüyen gencecik, pırıl pırıl insanlar ve onlar gittikten sonra olanlar küvetlere dolduruluyor; ama bu sohbet, dokunulmaz, mahrem, samimi bir iç döküş olarak satırlara düşüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karantina/", "text": "Zeynep Akay: Yeni başladığı okulda belaları üstüne çeken ana karakterdir. Burak ve Mert: Onur'un çocukluk arkadaşlarıdır. Kitap, bir yanda kıyametin dört atlısı bu dört kişinin dostluğu, diğer yanda Zeynep ve Onur'un katili ararken yaşadıkları aşk hikayesini konu alıyor. Zeynep kendini bir bela mıknatısı olarak görür. Başladığı okulda daha ilk günden bela getirdi. Okulun salgın olduğu düşünülür ve karantina altına alınır. Aynı zamanda Zeynep, okulun karanlık bir koridorundan geçerken sarışın bir kızın cesediyle karşılaşır. Şok olan Zeynep bir an önce oradan uzaklaşmak ister. Ama bir şey onu durdurur. Arkasında birinin olduğunu hisseden Zeynep, arkasındaki kişinin katil olmasından korkar. Ancak kitapta başrollerden biri olan o kişi, yani Onur Zorlu, katilin kendisi olmadığını, bulundukları okulun müdürünün kendi babası olduğunu ve bu cesedi birlikte saklamadığını söylüyor. Böylece babasının adı lekelenmesin ve bu cesetten kimseye bahsetmesin. Ancak o sırada Onur'un iki çocukluk arkadaşı Mert ve Burak da cesedi görür. Bunun üzerine dördü birlikte bu ceset sorununu çözmeye çalışırlar. Yıldızları görebilmek için duvarları arasında yaşadığımız evimizden vazgeçtik. Sadece bedenlerimizi değil, ruhlarımızı da karantinaya aldılar. Ne bu karantinadan çıkabiliyoruz, ne de birbirimizden ayrılabiliyoruz. Bundan sonraki tek savaşımız bu karantinadan kurtulmak. Kurtulduğumuzda da birlikte olacağız, ama özgür Savaş bitti ve biz sağ kaldık. Savaş bitti ve biz hala ayaktayız. Zeynep, yeni okuluna başladığı ilk gün kendini bir felaketin ortasında bulmuştu. Salgın bir hastalık nedeniyle okulu karantinaya alınmış, akşamında ise kendini okulun karanlık koridorlarında bir kız öğrencinin cesedinin başında bulmuştu. Üstelik yalnız değildi, onlar da yanındaydı; mahşerin diğer üç atlısı. Bu, yalnızca bedenleri değil ruhları da karantinaya alınmış dört kişinin hikayesi. Sayfamızda sadece kitap hakkında analiz ve yoruma dayalı bilgi bulunmakta. Kitabı okumanız için kitap satışı yapan sitelerden veya bir yayınevinden satın alabilirsiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karartma-geceleri/", "text": "Mustafa Ural: Uzun yıllardır öğretmenlik yapan ve mesleğine gönülden bağlı bir sosyalisttir. Dönemin sol kesimiyle benzer düşünceleri paylaşır. Kitapları için tutuklanan aydınları temsil ediyor. Şükran Hanım: Mustafa Ural'ın eşidir. Aynı zamanda meclis müdürlüğünde çalışan bir memurdur. Eşi ile duygusal ve düşünsel olarak iletişim kuramamış, rahat bir yaşamı tercih eden kişidir. Ayten: Mustafa Ural'ın komşularının kızıdır. Mustafa Ural ona bir süre ders verir. Liseden sonra eğitimine devam etmese de sürekli kitap okuyan zeki bir genç kızdır. Mustafa, Ural'a her konuda yardım eder. İlhan Paytak: Mustafa'nın arkadaşıdır. Manipülatif, bencil ve iyi huyludur. Romanın arka planında Mustafa'nın yokluğunda eşiyle ilişkisi olduğu ima edilir. Cengiz: İktisat fakültesini okuyabilmek için ortaokulda öğretmenlik yapan genç bir adamdır. Zor günlerinde Mustafa Ural'ın en büyük yardımcısı olur. Nihat: Mustafa'nın okulunu uzattığı için mezun olamayan arkadaşlarındandır. Kitap, II. Dünya Savaşı sırasında kitabına el konulan şair-öğretmen Mustafa Ural'ın hikayesi konu edinmiştir. Mustafa Ural bir süredir cezaevinde. Çok zor şartlar altında yaşar. Kaldığı oda nem ve pire doludur. Verilen yemek sadece kuru ekmek. Mustafa Ural, günlerini insan yüzünü göremediği bu yerde, suçunun ne olduğunu bilmeden geçirir. Tarihin Haziran'ın altıncı mı, yedinci mi yoksa sekizinci mi olduğunu bilmez. Bir süre sonra ani bir değişiklik oluyor. Tüm koğuşlar boşaltılır. Bütün hapishane boştur. Mustafa Ural, günler sonra ilk kez gökyüzünü ve İstanbul'u görmenin mutluluğunu yaşar. Ancak bu değişikliğin nedenini anlayamaz. Mahkumlardan biri savaş nedeniyle savaş sığınaklarına götürüldüklerini söyler. Komutan konuşmacıyı vuracak. Mustafa, Ural'ı Halil adında başka bir mahkumla konuşurken görür ve komutan onları taş odaya gönderir. Taş oda, en korkunç cezaların bir parçasıdır. Halil ile taş odada sohbet etmeye başlayan Mustafa, cezaevine giriş sürecini ona anlatmaya başlar. Mustafa Türkçe öğretmenidir. Sıkıyönetim bölgesindedir. Mustafa hasta olduğu için bir süre sanatoryumda kalır. Bu yüzden rapor edilir. Bir öğretmen arkadaşı yanına gelir; İşlerinin tehlikeli görüldüğünü ve dikkatli davranması gerektiğini söyler. Kitapları toplanır. Mustafa arkadaşının peşinden eve gittiğinde apartmanın kapısında polisi görür. Ayten gelmemesi için onu uyarır. Mustafa, kendisi için tutuklama kararı çıkarıldığını anlar ve ne yapacağını şaşırır. Karısına gider ve durumu şifreli bir şekilde anlatır. Karısı ona biraz para verir. Mustafa yakalanmaktan korkarak İstanbul sokaklarında dolaşır. Arkadaşı Teğmen İlhan'ın yanına gider. Kimsenin ondan şüphelenmeyeceğini düşünür. Ancak arkadaşı ona çok soğuk davranarak başını belaya sokmamasını ve teslim olmasını söyler. Mustafa çok üzülür ve arkadaşlıklarının bittiğini söyleyerek oradan ayrılır. Gece eve gider. Karısı, polislerin onu her yerde aradığını ve kitaplarının toplandığını söyler. Sabah bir yabancı gibi evden çıkar. Gazetelerde iki yüz kişinin tutuklandığını ve kendisinin de arandığını okur. Suçu propaganda amaçlı kitap yayınlamaktır. Sokaklarda yakalanma korkusuyla geçen bir günün ardından arkadaşı Cengiz'e sığınır. Cengiz onunla istediği kadar kalabileceğini söyler. Mustafa çok mutlu olur. Cengiz'in tek odalı evindeki en büyük sorun odun ve kömürdür. Odun ve kömür bütün şehirde çok pahalıdır. Cengiz ve Mustafa paralarını birleştirerek aldıkları odunla ısınmaya çalışırlar. Cengiz, Mustafa'ya her konuda saygı duysa da siyasetten uzak durur. Ancak bu zor günlerde hocasını elinde tutmaya kararlıdır. Mustafa, Cengiz'in evinde sakince vakit geçirir. Ancak bir gün Cengiz'in kız arkadaşı Çiğdem eve gelir. Çiğdem, Mustafa'nın kanun kaçağı olduğunu anlar ve polise şikayet edeceğini söyler. Bu yüzden Mustafa'nın burayı terk etmesi gerekir. Yine sokaklarda ne yapacağını bilmez. Gördüğü herkesten şüphelenir. Bir süre yakalanma korkusunun ardından babaannesiyle birlikte yaşayan Nihat'ın yanına gitmeye karar verir. Nihat eğitimini uzattığı için final sınavlarına hazırlanır. Nihat, Mustafa'yı gün içinde eve gelen ve ona ders veren bir öğretmen olarak babaannesiyle tanıştırır. Mustafa burada birkaç gün dinlenir. Sağlığı bile düzelir. Ancak bir gün Nihat'ın büyükannesi Mustafa'nın orada kaldığını fark eder ve çok sinirlenir. Mustafa da oradan ayrılmak zorundadır. Bir gece Mustafa yolda bir polis tarafından yakalanır. Polis, sıkıyönetim günleri olduğu için kimliğini sorar. Mustafa kendini bir bayan arkadaş tarafından gelen bir öğretmen olarak tanıtır. Aceleyle ayrıldığı için ceketini evde unuttu ve kimliği içeride kalır. Bu şekilde kurtulur. Mustafa, kız arkadaşlarından ayrıldığı için tekrar Cengiz ile kalmaya başlar. Bir gün karısını ve çocuğunu çok özlediğinde her şeyi riske atarak gece yarısı eve gider. Karısı ona çok soğuk davranır ve teslim olmasını ister. Mustafa Ural, karısının davranışlarına bir anlam veremez. Bu sırada kapı çalar. Ayten komşularının kızıdır. Ayten, babasının Mustafa'yı polise ihbar etmeye gittiğini söyler. Mustafa'nın bir an önce kaçması gerekir. Mustafa'yı kaçarken en çok üzen şey ise Şükran'ın onu uğurlamamasıdır. Mustafa'nın polisten kaçmaya başlamasının üzerinden bir ay geçer. Maaşını karısının yardımıyla alır. Bir gün Ayten ile tanışır. Ayten yazdığı hikayeleri hocasına okutuyor. Şükran'ın İlhan'la geziye çıktığını da söyler. Mustafa'nın yüreğine bir şüphe düşer. Karısı ve çocuğuyla böyle olmamasına şaşır. Tarih 24 Mayıs. Mustafa'nın sağlığı hücrede kalmaya müsait hale gelir. Artık yakalansa bile cezaevi koşullarında yaşayabileceğini düşünür. Ve beklenen gün gelir. Mustafa daha önce tanıştığı polisle karşılaşır. Polis, önceki sefer yalan söylediğini öğrenir ve aceleyle onu güvenli bir yere götürür. Mustafa Ural ve Halil taş odada gözaltındayken bir şey olur. Mustafa savcılığa sevk edildi. Mahkemede Mustafa'yı kötü bir sürpriz beklemektedir. Eşi Şükran da oradadır. Ancak savcıya sevk edildiğini eşinin bilmesine imkan yoktur. Başka bir sorun için orada olmalı. Bir duruşmada aniden İlhan'ı görür. İlhan, işlediği suçtan dolayı askerler tarafından sorgulanır. Yıl 1944... İkinci Dünya Savaşı sınırlarımıza kadar dayanmıştır. Hitler faşizminin tüm Avrupa'yı ateşe attığı günler... Türkiye bu savaşa dahil olmamak için dirense de etkileri tüm ülkede hissedilecektir. Ekmek, şeker, yakacak gibi temel ihtiyaç maddeleri karneye bağlanmış, dışarıdan gelebilecek ani baskınları önlemek amacıyla geceleri her yerde karartma uygulaması başlamıştır. Ülkenin aydınlarına da baskı uygulanan bir dönemdir bu aynı zamanda. Rıfat Ilgaz, Karartma Geceleri'nde işte bu kapkaranlık günleri anlatır. Bir aydın, şair ve edebiyat öğretmeni olan Mustafa Ural, yazdığı ve toplatılan şiir kitabı nedeniyle aranmaktadır. Sağlık problemleri vardır, bu nedenle de hemen teslim olmak istemez. İstanbul'un soğuk ve karartılmış sokaklarına, eş dost evlerine sığınır. Tutuklandığı zaman savaş bitmiştir, ama savaş yıllarının Türkiye'de bıraktığı izler uzun süre silinemeyecektir. Rıfat Ilgaz, Mustafa Ural'ın kaçış öyküsünü anlatırken, savaşın etkisindeki ülkemizin 1940'lı yıllarına da ışık tutuyor. Yurdumuzda ve uluslararası yarışmalarda birçok birincilik ödülü alan Karartma Geceleri'nin filmi de romanı kadar büyük bir ilgi görmüştür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kardesimin-hikayesi/", "text": "Ahmet Arslan: Kitabın ana karakteridir. Dünyadan elini eteğini çekmiş emekli bir inşaat mühendisidir. Şizofreni belirtileri de var. Cinayet gecesi, gazeteci, Arzu'nun davetine davet edilenlerden biri olduğu için, Gazeteci köye geldiğinde ilk onun evini ziyaret eder. Arzu Kahraman: Davet verdiği gece öldürülen ve roman boyunca katilinin kim olduğu merak edilen karakterdir. Mehmet Arslan: Ahmet beyin kardeşidir. Onunla ilgili gerçekler ve gerçekte kim olduğu kitabın işlendiği ana konuyu oluşturur. Olga: Ahmet Arslan'ın kardeşinin yurt dışına çalışmaya gittiğinde aşık olduğu kadındır. Her şey sakin bir balıkçı köyünde genç bir kadının öldürülmesiyle başlar. Bu cinayet, genç, güzel ve meraklı bir gazetecinin dünyayı terk eden emekli bir inşaat mühendisi ile buluşmasına vesile olur ve hikaye başlar. Kardeşimin Hikayesi romanında olaylar İstanbul'un Çatalca ilçesine bağlı eski adı Podima olan Yalıköy'de geçiyor. Köyde meydana gelen cinayet üzerine bir gazeteci araştırmak için köye gelir ve önce Ahmet Arslan'ın kapısını çalar. Ahmet Arslan, Arzu Kahraman'ın öldürüldüğü gece davetlilerden sadece biridir. Ahmet Bey ile sohbetler Ahmet Bey'in geçmişine gitmeye başlar. Ahmet Bey, bir kazada ailesini küçük yaşta kaybetmiştir. Kazadan sonra ağabeyinin yanında dedelerinde kalırlar. Ahmet elektrik, kardeşi Mehmet ise inşaat mühendisidir. Ahmet de kazada doku hissini kaybetti. Şimdi köpeği Kerberos ile yaşıyor. Gazeteci ile Ahmet Bey arasındaki sohbetler artık cinayetten çok Ahmet Bey'in kardeşinin hikayelerine dönüşmeye başlar. Gazeteci ile Ahmet Bey arasındaki sohbet ilerledikçe köpek bir akşam huysuzlaşır. Rahatsızlığın nedeni sabah anlaşılır ve ölen Arzu'nun kolyesi köpek yatağında bulunur. Cinayet zanlısı olarak çocuk bakıcısı Svetlana tutuklanır ancak kolyeyi bulduktan sonra Ahmet Bey katilin kim olduğunu anlar. Ama birden Ahmet Bey de ölü bulunur ve gazeteci kıza bıraktığı veda mektubunda katilin kim olduğunu açıklar. Ancak Ahmet Bey'in ölümü, gerçek katilin ötesinde çok daha büyük bir sırrı ortaya çıkaracaktır. Kitabın kapağındaki resim, Belçikalı ünlü ressam Rene Magritte'nin bir tablosuna ait. Belçika'nın Chatelet kentinden geçen Sanbre nehrinin kıyısındaki evlerden birinde küçük bir çocuk yaşıyor. Bu küçük çocuk bir gece uyurken ellerinde meşalelerle nehir boyunca yürüyen bir kalabalık görür. Herkes nehire acele bir şekilde akın ederek, bir şeyler arıyor. Küçük çocuk ne olduğunu merak ederek kalabalığa dönünce bir kadının nehre atlayarak intihar ettiğini görür. Ve bu kadın maalesef kendi annesidir. Çocuk geceliğin içinde annesinin vücudunun soyulduğunu ve yüzünün örtüldüğünü görür. Rene Magritte resimlerinde yüzü bezle kaplı insanları çizmesinin sebebi de annesinin son halinin gözlerinin önünden çıkmamasıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karincanin-su-ictigi/", "text": "Romanda, Karadeniz ve diğer Anadolu bölgelerinde yaşayan insanların I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki dönemlerde yapmış oldukları göçler konu edilmektedir. Romanın adı, bir Karadeniz deyimi olan deniz, o kadar durgundu ki karıncalar su içerdi deyiminden gelmektedir. Poyraz Musa'yı inzivaya çekildiği bu adada bile terk etmeyen ağanın adamlarından biri, Poyraz'ı kabuslarına geri döndürür. Poyraz, tehlikenin daha da büyüyeceği korkusuyla boğuşurken, adaya üç gemi dolusu borsa gelir. Bu kişiler Yunanistan'da tütün yetiştirdiklerini, başka bir şey anlamadıklarını ve adanın tütün tarımına uygun olmadığını iddia ederek kısa sürede adayı terk ettiler. Dörtlüyü bu ruh halinden çıkaran, benzer nedenlerle adayı terk edenleri her seferinde ekinlerindeki neşeyle uğurlayan Melek Hatun'dur. İçinde bulundukları çaresizlikten sarsıldıktan sonra akıllarına gelen ada halkı, birkaç gün sonra adaya gelen sekiz kişilik bir aileye rastlar. Bu aile adaya daha önce gelip gidenler arasındadır. Hüsmen başka yerlere gitmiş ve ailesi için bu adadan daha uygun bir yer olmadığını görür. Adaya göç bununla da bitmez. Adada Osmanlı ve Ruslarla savaşan devletlerin zulmünden kaçan Anadolu göçmenleri de yaşar. Bunların en dikkat çekeni Nişancı Veli lakaplı yaşlı bir balıkçıdır. Nişancı Veli, savaşta üç oğlunu kaybederek torunlarının güvenliği için yola çıkar. Çok sevdiği eşi, oğullarının künyelerini almasına rağmen memleketinde kalmaya ve onları umutla beklemeye devam eder. Kaymakam ada halkının misafirperverliği nedeniyle sıkıntıda olan insanları adaya göndermeye devam eder. Bunlardan biri de Sarıkamış'ta savaşan Gazi Cemil. Cemil, Rusların esaretinden kaçarak memleketi Van'a döner, ancak şehrin toplu halde boşaltıldığını görür. Cemil, savaş mağdurlarının acılı durumunu anlatırken Yüzbaşı Kadri, Giritli Musa Kazım Efendi ve ailesini adaya getirir. Poyraz, Musa Kazım Efendi'nin büyük kızı Zehra'ya ilk görüşte aşık olur. Zehra'nın kalbinin Poyraz'da olduğu yaptıklarından anlaşılmaktadır. Doğu illerinde savaşın yol açtığı yıkımın bir diğer tanığı da Şehmuz'dur. Bir kaçak olarak Şehmuz, tanık olduğu vahşet ve yıkımdan kaçmak için adaya sığınır. Adadaki herkes birbirine sarılıp yaralarını sararken, Kavlakzade Hacı Remzi adlı bir fırsatçı adaya gelerek Rumların evlerini, okullarını ve kiliselerini yıkıp değerli malzemeleri yağmalar. Bu fırsatçılık Poyraz'ı çok kızdırsa da işin sonunun Vasili'ye bağlı olacağından endişe ettiği için sessizliğini korur. Mülk müdürü Abdulvahap Bey'in savaştan zarar görmüş insanları adaya gönderirken bu fırsatçıya fırsat vermesi, iyi ve kötü arasındaki çatışmanın en büyük örneklerinden biridir. Sunumları arasında bir dengbej olan Uso da var. Uso'nun borusundan dökülen sıvılar hem Poyraz'ı hem de Zehra'yı yakar. Kavlak Remzi'nin fırsatçılığı bununla da sınırlı değildir. Devlet desteğiyle Çorbacı Elia ve Çorbacı Dimitri'nin çalışanlarına bıraktıkları mal ve mülkleri mütevellilerinden alır. Kendi kalıntılarının da böyle bir yıkıma uğrayacağını düşünen Musa Kazım Efendi, büyük bir kedere sürüklenir. Sonunda, Vedia'yı koruma arzusuyla Elia'nın çiftliğini satın alır. Adını Karadenizli bir balıkçının ifadesinden alan Karınca İçer Su'da anlatılanlar sadece eşanjörler değil. Fransızların ve Rusların zulmünden kaçanlar, Enver Paşa'nın acımasız kurallarından canını kurtarmak isteyen kaçaklar ve savaşın yıkımıyla aç kalan Anadolu halkı da kendilerine yer bulur. Bir Adası Hikayesi dörtlüsü ikinci kitabında. Masa başında kararlar vererek her şeyini kaybedenler için aynı zamanda bir ütopya adası olan Karınca Adası, yaralarını iyileştirebilecek tek yer. Karınca Adası, ne olursa olsun umudu tazeleyen bir semboldür. Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın başkahramanıdır. Karıncanın Su İçtiği, beklemenin ve sabrın romanıdır. Savaştan dönmeyen yakınlarını bekleyen kadınların, yurduna dönmeyi bekleyen sürgünlerin, denizi bekleyen balıkçıların, aşkı bekleyen yüreklerin sonsuz bir sabırla hayata duydukları inanç, adanın doğasına, insanlarına duyulan sevgiyle aydınlanır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karmasik-duygular/", "text": "Üniversite Öğrencisi: Hayatı amaçsız yaşayan biridir. Profesör: Birçok farklı konuda kendisini yetiştirmiş, ancak gizli sırlara sahip biridir. Karmaşık Duygular; toplamda 7 farklı hikayeden oluşmaktadır. Genel olarak hikayeler insan ilişkileri ve duyguları üzerinedir. Kitaba adını veren hikayenin konusu ise genç bir öğrenci ile hocası arasında geçen hayranlık ilişkisini ele almaktadır. Hocasının yarım kalan eserini tamamlaması için yardım ederken, genç adam eşi ile tanışır ve hocasının bir sırrını öğrenir. Bu sır öğrenci ve hocasının ilişkisini derinden etkileyecek kadar büyüktür. İlişkiler hayal dahi edilemeyecek bir boyuta taşınmakta ve olanlar hemen herkesi şaşırtmayı başarmaktadır. Karmaşık Duyguları Kitabında hayatı uçlarda ve amaçsız yaşayan genç bir üniversite öğrencisi, hocasının dersinde birden bire hayatın anlamı üzerine hiç düşünmediğini fark eder. Genellikle gündelik hayata dalıp gitmektedir. Bunun üzerine hocasının anlattıklarını büyük bir hayranlık ile dinlemeye başlar. Aldığı bir karar ile hayatın anlamı ve amacı üzerinde durması gerektiğine karar verir. Profesörü dinlerken aniden hocansın anlatılarına hayran olduğunu ve kendisinin her zan cahil kaldığını, bu yüzden içten içe utandığını fark eder. Hocasının sözleri, düşüncelerini ifade etme biçimi, sahip olduğu bilgiler, konuşmaya olan hakimiyeti onun tamamı ile alt üst olmasına sebebiyet vermektedir. Tüm bunların üzerine bir karar alır ve hocasının yanına gider. Onun derslerine katılması için ricada bulunur. Ancak genç adam konularda fazlası ile geri kalmıştır. Bu durumun üzerine hocası ona ek dersler verip gecikmiş durumdan kurtarmak için bir karar alır. Gendin tüm hayatı ve hayata bakış açısı tümden değişmiştir. Eksiden düşündüğü her şeyi bir kenara bırakmış, dünyevi zevkleri doğrudan sözcüklerin ruhunda hissetmeye başlamıştır. Öğrencinin hocasına duymuş olduğu hayranlık giderek artmaktadır. Bu hayranlık neticesinde tüm benliği ile hocasına bağlanmıştır. Hocasının her bir tavrı, sevgisi ya da öfkesi onda daha da fazla bağlılık hissi yaratmaktadır. Öğrenci tüm gücü ile hocasından takdir görmek için çabalamakta ve emek harcamaktadır. Ondan bir güzel söz duymak için her zaman gayret etmektedir. Surat asması ile adeta yıkılırken, tek bir kaş çatması ile dahi fırtınalar koparmaktadır. Öğrenci her şeyin nedenini ve nasılını sorgular hale gelmiştir. Üstelik hocasının davranışlarında ve gündelik yaşamında çok garip ve ani değişimler, nedeni belli olmayan tuhaflıklar, hatta normal kabul edilemeyecek kadar çeşitli tutarsızlıklar bulunmaktadır. Her tutarsızlığın etkisi farklı olumsuzluklar yol açmaktadır ve bu durum sürekli olarak öğrencinin aklında soru işaretlerinin belirmesine sebebiyet vermektedir. Zaman içerisinde ilişkileri daha da derinleşmekte ve ilerlemektedir. İlerlemiş yaşı nedeni ve uzun yıllardan bu yana çalıştığı mesleğinde profesör artık yorgunluk hislerini öğrencisinden aldığı destek ile değiştirebilmektedir. Ancak hocanın da ruh dünyasında büyük sarsıntılar söz konusu olmaya başlamıştır. Öğrenci ile hocasının bu yakınlaşması sonrasında, öğrenci hocanın eşini de yakından tanımaya fırsat bulmuştur ve ilişkiler gelişmiştir. Tüm bunların üzerine öğrenci hocasının hiç kimse tarafından bilinememesi gereken bir sırrını öğrenmiştir. Profesörün ve eşinin geçmişinden gelen bu sır, ilişkileri çok farklı bir boyuta taşımaktadır. Bu sır nedeni ile öğrenci ve hocasının ilişkisi akla sığmayacak şekilde değişime uğramaktadır. - Toplamda 7 adet farklı öykü kitabın içerisinde bulunmaktadır. - Kitaba adını veren öykü ise 7 inci ve son öyküdür. - Yazar bu kitapta daha çok karakterlere ve ruhsal betimlemelere yer vermiştir. - Karmaşık Duygular Psikolojik analizler yapmış ve ruh dünyasını açıklayıcı bir şekilde ele almıştır. Zweig insani duyguları büyük bir ustalıkla çözümleyebilmesini keskin gözlemciliğine ve psikolojik derinliğine borçludur. Benzersiz maceralar, büyük sırlar, marazi saplantılar, duygusal ikilemler ve gerilimler, bu sayede çağları aşarak, her devrin okuruna hitap edebilen anlatılara dönüşür. Bu derlemedeki novella ve öykülerinde de, duygudaşlığı elden bırakmadan insan doğasının en iyi ve en kötü yanlarını gözler önüne serer. Bunlar sevgiye, ölüme, yitirilen ve yeniden canlanan umuda, yeniden kazanılan inanca, gençliğe ve insanın kendini keşfine dair yapıtlardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/karpatlar-satosu/", "text": "Kont Franz de Telek: Bölgeyi ziyarete gelen araştırmacı. Baron Rodolphe de Gortz: Kalenin sahipleri. Transilvanya'nın Karpat dağlarındaki Werst köyünde gizemli bir şeyler oluyor ve köylüler Chort'un kaleyi işgal ettiğine inanıyor. Bölgeyi ziyaret eden Kont Franz de Telek, hikayelerle ilgileniyor. Daha sonra Kale'ye gitmeye ve durumu araştırmaya karar verir. Kalenin tanıdığı Baron Rodolphe de Gortz'a ait olduğunu öğrenir; yıllar önce ünlü İtalyan ressam La Stilla'nın duygularına rakiptiler. Kont, La Stilla'nın öldüğünü sanır ama onu görür ve kaleden gelen sesini duyar. Daha sonra, yüksek kaliteli bir fonograf kaydına eşlik eden yansıtılmış bir hareketsiz görüntü olduğu ortaya çıkar. Kont sonrasında delirse de iyileşir. Karpatlar'da, Transilvanya'nın Hunedoara ilçesindeki Werst köyünün yakınında, uzun yıllardır terk edilmiş bir kale bulunuyor. Werst köylüleri bu kale hakkında pek çok söylenti yayarlar. Kale hakkında birçok hurafe vardır. Köylüler, bu kalenin Chort dedikleri bir iblis tarafından işgal edildiğine inanırlar. Bölgeyi ziyaret eden Kont Franz de Telek, köylülerin anlattığı bu hikayeleri dinler ve bunların doğru olup olmadığını merak eder. Kont Franz de Telek, bu söylentilerin kaynağını araştırmak için kalenin sahibi Baron Rodolphe de Gortz'a gider. Oduncu Nic ve Doktor Patak, kaleyi araştırmakla görevlendirilir. Yıllar önce bölgeyi ziyaret eden herkes, çok ünlü İtalyan güzeli Stilla'nın aşkını kazanmak için bir yarışa ve yarışmaya girer. Kont Franz de Telek ise İtalyan asıllı Stilla'nın yıllar önce ölmüş olması gerektiğini düşünüyor. Ama kendisi Stilla'nın görüntüsünü görür ve sesini duyar. İşler bununla da kalmaz, sonuçlar yavaş yavaş Kont Franz de Telek'in ailesini ve yaşadığı bir trajediyle olan bağlarını ortaya çıkarmaya başlar. Sonunda duyulan ses ve görüntüler, kaliteli bir fonograf kaydına eşlik eden hareketsiz bir görüntüye dönüşür. Transilvanya'daki Werst Köyü'nde, terk edilmiş bir şatoda endişe verici olaylar yaşandığına dair söylentiler dolaşmaktadır. Kont Franz de Telek opera sanatçısı nişanlısı La Stilla'nın ölümünü unutabilmek için yolculuk etmektedir. Kont, Werst'e gelir. Şato'nun, La Stilla ölürken kendisini lanetleyen Rodolphe de Gortz'a ait olduğunu öğrenir. Telek uzun uğraşlar sonunda bu korkunç şatonun esrarını keşfeder. Ancak bu keşfin bedeli ağır olacaktır. Jules Verne'in en sevilen romanlarından Karpatlar Şatosu, vampirlerin diyarı Karpatlar'da geçen bir serüveni anlatıyor. Batıl inançlar ile teknolojinin, iyi ile kötünün, yaşam ile ölümün karşı karşıya geldiği bu serüvende hazin bir aşk öyküsü de var. Kimilerine göre daha on dokuzuncu yüzyılda televizyonu haber veren, kimilerine göre Orpheus mitosunun bir yorumu olan Karpatlar Şatosu, Jules Verne'in şaşırtıcı düş gücüyle, fantastik öykücü kimliğini birleştirdiği bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kasvetli-ev/", "text": "Esther Summerson: Romanın anlatıcı olan tek kadın kahramandır. Esther, Teyzesi; Bayan Barbary tarafından yetim olarak büyütülür. Bu yüzden de ebeveynlerinin kim olduğu hakkında bilgisi yoktur. Bayan Barbary, her yıl Esther'in doğum gününde krizler geçirir ve ona doğumunun kutlama için bir neden olmadığını çünkü kızın annesinin utanç kaynağı olduğunu söylüyor. Zalimce yetiştirilmesinden dolayı kendini geri çeker, kendini küçümser ve her önemsiz şey için minnettar olur. Kitaptaki dramanın çoğunu onun gerçek kimliğinin keşfi sağlar. Sonunda Leydi Dedlock ve Nemo'nun gayri meşru kızı olduğu ortaya çıkıyor. Honoria, Leydi Dedlock: Chesney Wold'un kendini beğenmiş, kibirli metresidir. Yaşanan komploların çoğunu yönlendirendir. Leydi Dedlock evlenmeden önce başka biri ile ilişki yaşar ve çocuğunu doğurur. Leydi Dedlock, çocuğun olduğunu keşfeder ve evlenmeden önce bir sırrı olduğunu ortaya çıkardığı için müşterisi Sir Leicester'den kopmak zorunda hisseden Bay Tulkinghorn'un merakını uyandırır. Onun sakladı bu sırrı romanın sonunda Leydi Dedlock öldürür. John Jarndyce: Vladimir Nabokov onu bir romanda anlatılan en iyi ve en iyi insanlardan biri olarak nitelendirmiştir. Zengin bir adam, Jarndyce ve Jarndyce'in aile laneti olarak adlandırdıkları yaramazlık ve insani sefalet karşısında iyilik ve suçluluk kombinasyonundan diğer birçok karaktere yardımcı olur. Esther'e aşık olur ve onunla evlenmek ister ama Bay Woodcourt'a aşık olduğu için ondan vazgeçer. Richard Carstone: Açık sözlü ve çekici ama sorumsuz ve tutarsız olan Richard, Jarndyce ve Jarndyce'in büyüsüne kapılır. Kitabın sonunda, Jarndyce ve Jarndyce nihayet kabul ettikten hemen sonra, bir Chancery davasının sonucuna güvenmedeki tedbirsizliğinden dolayı işkence görürler. Ada Clare: Jarndyce ve Jarndyce'deki başka bir Chancery koğuşudur. Uzak bir kuzeni Richard Carstone'a aşık olur. Daha sonraları gizlice evlenir ve bu evlilikten Richard ile çocuğu olur. Harold Skimpole: Jarndyce'nin arkadaşlarına sünger çekme alışkanlığı olan bir arkadaşıdır. Sorumsuz bencil, ahlaksız ve pişmanlık duymayan bir karakter olan Harold, kendisinden sık sık çocuk olarak bahsediyor ve insan ilişkilerini, koşullarını ve toplumu anlamadığını iddia etmektedir. Lawrence Boythorn: John Jarndyce'nin eski bir arkadaşıdır. Her zaman iyi sözlerle konuşan eski bir askerdir. Ayrıca çok gürültülü ve sert, ama iyi kalpli bir karakterdir. Sir Leicester Dedlock: Eşinden yaşça daha büyük huysuz bir karakterdir. Dedlock, Jarndyce ve Jarndyce davasını aile soyundan bir adama layık bir ayrıcalık işareti olarak gören düşüncesiz ve bencil bir muhafazakardır. Bay Tulkinghorn: Sir Leicester'ın avukatıdır. Müşterilerini sürekli oyalar ama sırları üzerindeki kontrolünün ona verdiği gücün tadını çıkarmaya çalışır. Lady Dedlock'un geçmişini öğrenir ve Sir Leicester'ın itibarını korumak için bu davranışını kontrol etmeye çalışır. Bay Guppy: Kenge and Carboy'da bir hukuk memurudur. Esther'e karşı sevgi besler ve bir evlilik teklifinde bulunur. Red aldıktan sonra Esther Leydi Dedlock'un annesi olduğunu öğrendikten sonra Bay Guppy ile buluşup geçmişini araştırmayı bırakmasını ister. Bay George: Londra'da bir atış galerisine sahip olan ve kılıç ve tabanca eğitimcisi olan eski bir askerdir. Caddy Jellyby: Esther'in bir arkadaşıdır. Ayrıca annesinin sekreteridir. Caddy kendi görgüsüzlüğünden utanan bir karakterdir. Ancak Esther'in arkadaşlığı ve cesaretlendirmesi onu yüreklendirir. Caddy daha sonraları Prens Turveydrop'a aşık olur ve onunla evlenip bir çocuğu olur. Krook: Bir bez ve şişe tüccarı ve kağıt koleksiyoncusudur. Jo: Sokaklarda yaşayan ve geçiş süpürücüsü olarak geçimini sağlamaya çalışan genç bir çocuktur.. Jo, Nemo'nun gerçek bir bağlantısı olan tek kişidir. Allan Woodcourt: Esther'i derinden seven bir cerrah ve nazik, şefkatli bir adamdır. Büyükbaba Smallweed: Tefecidir, kendisine borcu olan ve başkalarına duygusal acı vermekten hoşlanan insanlara merhamet göstermeyen kaba, huysuz bir adamdır. Bay Vholes: Richard Carstone'u müvekkil olarak alan, ödeyebileceği tüm dava ücretlerini ödeyen ve Jarndyce ve Jarndyce sona erdiğinde onu terk eden bir Chancery avukatıdır . Kenge: John Jarndyce'yi temsil eden bir avukatıdır. En büyük zaafı, büyük, görkemli ve boş retoriğe olan aşkıdır. Kasvetli Ev, Jarndyce ve Jarndyce'in son derece uzun davalarını çözmek için tartışmalı bir servetten para almak için boşuna bekleyen Jarndyce ailesinin hikayesidir. Roman, onlarca yıldır karmaşık yasal manevraların devam ettiği İngiliz Yargılama Mahkemesini eleştirel bir şekilde eleştiriyor. Sir Leicester Dedlock ve eşi Honoria, Chesney Wold'daki mülkünde yaşıyor. Leydi Dedlock, vasiyetnamelerden birinin altında bir lehtardır. Aile avukatı Bay Tulkinghorn'un bir ifadeyi okumasını dinlerken, kopyanın üzerindeki el yazısını tanır. Bu durum onu o kadar etkiler ki, Bay Tulkinghorn fark eder ve araştırır. Londra'da sadece Nemo olarak bilinen bir polisin izini sürer. Nemo kısa süre önce ölür ve onu tanıyan tek kişi bir sokak süpürücüsü, Jo adında, Tom-All-Alone's olarak bilinen şehrin özellikle acımasız ve yoksulluk çeken bir bölümünde yaşayan fakir bir evsiz çocuktur. Esther Summerson sert Bayan Barbary tarafından büyütüldü ve ona Annen Esther, senin utancın ve sen de onundu dedi. Bayan Barbary öldükten sonra John Jarndyce, Esther'in koruyucusu olur ve şans avukatı Sohbet, Kenge'i geleceğinin sorumluluğunu üstlenmesi için görevlendirir. Altı yıllık okuldan sonra Esther, Bleak House adlı evine taşınır. Jarndyce aynı anda diğer iki koğuşun, Richard Carstone ve Ada Clare'in velayetini üstlenir. Jarndyce ve Jarndyce'deki vasiyetnamelerden birinin lehtarlarıdırlar; onların vasisi, başka bir iradenin yararlanıcısıdır ve iki irade çatışır. Richard ve Ada yakında aşık olurlar, ancak Jarndyce maça karşı çıkmasa da, Richard'ın önce bir meslek seçmesi gerektiğini şart koşar. Richard önce tıp alanında bir kariyer dener ve Esther, Richard'ın öğretmeninin evinde bir doktor olan Allan Woodcourt ile tanışır. Richard, Jarndyce'den ve Jarndyce'nin çözümünden yararlanma olasılığından bahsettiğinde, John Jarndyce ona aile laneti dediği şeye asla inanmaması için yalvarır. Richard, kariyerini hukuka çevirmeye karar verir. Daha sonra tekrar değişir ve parasının geri kalanını bir askeri subay olarak komisyon satın alırken harcar. Leydi Dedlock, hizmetçisi Matmazel Hortense kılığına girmiş taklitçiyi de araştırıyor. Lady Dedlock, Jo'ya onu Nemo'nun mezarına götürmesi için ödeme yapar. Bu arada, Bay Tulkinghorn, Leydi Dedlock'un Sir Leicester'ın çıkarlarını tehdit edebilecek bir sırrı olduğundan endişeleniyor ve sürekli onu izliyor, hatta hizmetçisini casusluk yapması için görevlendiriyor. Ayrıca, Nemo'yu Dedlock'lara bağlayabilecek her şeyi ortadan kaldırmak için Jo'yu şehir dışına çıkarmak için Müfettiş Kovası'nı görevlendirir. Esther, birçok meslekte başarısız olan Richard'ın, vasisinin tavsiyesini görmezden geldiğini ve Jarndyce ile Jarndyce'i hem kendisi hem de Ada lehine bir sonuca götürmeye çalıştığını ve John Jarndyce ile düştüğünü öğrenir. Bu süreçte Richard tüm parasını kaybeder ve sağlığı düşer. O ve Ada gizlice evli ve Ada hamile. Bay Woodcourt, bir gemi enkazından kurtulduktan sonra İngiltere'ye döndüğünde, Esther'in eşsiz bir aşkı vardır ve şekil bozukluğuna rağmen ona eşlik etmeye devam eder. Ancak Esther, çok daha yaşlı olan John Jarndyce ile evlenmeyi çoktan kabul eder. Matmazel Hortense ve Bay Tulkinghorn, Leydi Dedlock'un geçmişi hakkındaki gerçeği keşfeder. Bay Tulkinghorn ile bir yüzleşmenin ardından, Lady Dedlock evinden kaçar ve Sir Leicester'dan yaptıkları için özür dileyen bir not bırakır. Bay Tulkinghorn, artık ona faydası olmayan Hortense'i kovar. Bay Tulkinghorn kalbinden vurulur ve şüphe Leydi Dedlock'a düşer. Avukatının ölümünü ve karısının itirafını ve kaçışını keşfeden Sir Leicester felaket bir felç geçirir, ancak karısını affettiğini ve geri dönmesini istediğini iletmeyi başarır. Daha önce Jarndyce ve Jarndyce ile ilgili çeşitli konuları araştıran Müfettiş Bucket, Sir Leicester'ın Lady Dedlock'u bulma arayışını kabul eder. İlk başta, Leydi Dedlock'un cinayetinden şüphelenir, ancak Hortense'nin suçluluğunu keşfettikten sonra şüphelerini giderebilir. Esther'den annesini bulmasını ister. Leydi Dedlock, kocasının affedildiğini veya şüpheden arındırıldığını bilmesinin hiçbir yolu yoktur ve eski sevgilisi Kaptan Hawdon'un mezarlığında ölmeden önce ülkeyi soğukta dolaşır. Esther ve Müfettiş Bucket onu orada bulur. Jarndyce ve Jarndyce'deki ilerleme, daha sonraki bir vasiyet bulunduğunda daha iyiye gidiyor gibi görünüyor, bu da önceki tüm istekleri iptal ediyor ve mülkün büyük kısmını Richard ve Ada'ya bırakıyor. John Jarndyce, Bay Woodcourt ile nişanlanan Esther ile olan nişanını iptal eder. Richard'ı bulmak için Chancery'ye giderler. Geldiklerinde Jarndyce ve Jarndyce davasının nihayet bittiğini öğrenirler, çünkü dava masrafları mülkü tamamen tüketmiştir. Richard bayılır ve Bay Woodcourt onu tüberkülozun son aşamalarında olduğu teşhis eder.. Richard, John Jarndyce'den özür diler ve ölür. John Jarndyce, Ada'yı ve Richard adını verdiği çocuğunu yanına alır. Esther ve Bay Woodcourt evlenir ve Jarndyce'in onlara verdiği Yorkshire evinde yaşarlar. Çift daha sonra iki kız çocuğu yetiştirir. Romanın alt kurgusunun çoğu küçük karakterlere odaklanır. Caddy Jellyby ve Prince Turveydrop'un zor hayatı ve mutlu ama zor evliliği böyle bir alt plan. Başka bir olay örgüsü, George Rouncewell'in ailesini yeniden keşfetmesine ve annesi ve erkek kardeşiyle yeniden bir araya gelmesine odaklanıyor. - Kasvetli Ev , Charles Dickens'ın ilk olarakMart 1852 ile Eylül 1853 arasında20 bölümlük bir dizi olarak yayınlanan birromanıdır. - Romanın birçok karakteri ve birkaç alt kurgusu vardır ve kısmen romanın kahramanı Esther Summerson tarafından ve kısmen de tarafından anlatılır. - Hukuk mesleğindeki pek çok kişi Dickens'ın hicivini abartılı olarak eleştirmesine rağmen, bu roman yasal reformun yürürlüğe girmesiyle sonuçlanan bir yargı reform hareketini desteklemeye yardımcı oldu.1870'lerde. - Bilginler arasında Bleak House'un ne zaman kurulacağı konusunda bazı tartışmalar var. - İngiliz hukuk tarihçisi Sir William Holdsworth, 1827'de eylemi başlatır; ancak, LV Bölümünde bir demiryolu yapımı için hazırlıklara yapılan atıf 1830'ları önermektedir. - On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, aktris Fanny Janauschek, hem Lady Dedlock hem de hizmetçisi Hortense'i oynadığı Kasvetli Ev'in sahne versiyonunda rol aldı. İki karakter asla aynı anda sahnede görünmez. 1876'da John Pringle Burnett'in oyununda Jo, karısı Jennie Lee'nin orta saha süpürücüsü Jo'yu oynamasıyla Londra'da başarıya ulaştı. 1893'te Jane Coombs , Bleak House'un bir versiyonun da rol aldı. - 1901 tarihli bir kısa film, The Death of Poor Joe, bir Charles Dickens karakterine sahip hayatta kalan bilinen en eski filmdir. - Sessiz film döneminde, Bleak House 1920 ve 1922'de çekildi. İkinci versiyon da Lady Dedlock rolünde Sybil Thorndike yer aldı. - 1928 yılında, bir kısa film İngiltere'de yapılan Phonofilm rol ses film-üzerinde-işlemi Bransby Williams dede Smallweed olarak. - 1998'de BBC Radio 4, Michael Kitchen'ın John Jarndyce rolünde oynadığı beş saatlik bölümden oluşan bir radyo uyarlaması yayınladı . - BBC üç televizyon uyarlamaları üretmiştir kasvetli ev . İlk dizi olan Kasvetli Ev 1959'da on bir yarım saatlik bölüm halinde yayınlandı. - Diana Rigg ve Denholm Elliott'un oynadığı ikinci Kasvetli Ev , 1985'te sekiz bölümlük bir dizi olarak yayınlandı. - 2005 yılında üçüncü Kasvetli Ev , Anna Maxwell Martin , Gillian Anderson , Denis Lawson , Charles Dance ve Carey Mulligan'ın oynadığı on beş bölümde yayınlandı . - Bir kazandı Peabody Ödülü , aynı yıl birçok ekstra izleyicisini büyük ölçüde ödüllendiren bir dizi için sabun tarzı 'randevulu görüntüleme' yarattığı için. 19. yüzyıl İngiliz romanının Oliver Twist ve David Copperfield gibi unutulmaz tiplerinin ve çağdaş Noel mitinin yaratıcısı Charles Dickens, önemli bir toplumsal tarih kayıtçısı olarak roman sanatına büyük katkıda bulunmuştur. Kafka'ya ilham veren romanları, döneminde büyük popülerliğe sahip olduğu halde eleştirmenlerce ciddiye alınmamıştı, ancak 1950'lerden sonra yeniden değerlendirilmeye başlandı. Sürükleyici polisiye kurgusu ve çok katmanlı anlatımı ile Charles Dickens'ın olgunluk çağı romanı kabul edilen Kasvetli Ev güçlü bir toplumsal eleştiri ve sarsıcı bir gözlem gücü ile modern dünyaya geçişin sancılarını, Victoria çağının katı ahlakçılığını, çılgın Chancery Mahkemesi'nin delirticiliğini yansıtır. Romanın Shakespeare'inden soğuk ikindinin en soğuğu, koyu sisin en koyusu ve çamurlu sokakların en çamurlusu, H. K. Browne'un ilk baskı için hazırladığı illüstrasyonlar ve Aslı Biçen'in titiz çevirisiyle ilk kez dilimizde."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/katil-buse/", "text": "Nefi Bey: Varlıklı bir ailede yaşam süren, eşi Nefize Hanım ve çocuğu ile mutlu olan bir adamdır. Roman, Varlıklı bir aileye damat olarak giden Nefi Bey'in hizmetçileri Saffet'e duyduğu gizli aşkı ve bu doğrultuda gelişen olayları konu edinir. Varlıklı bir ailenin damadı olan Nefi Bey, kendisini çok seven güzeller güzeli eşi ve çocuğuyla görünüşte hiçbir eksiği olmadan yaşamaktadır. Tüm bunlara rağmen içindeki boşluk, evliliğinin dördüncü yılında kendini göstermeye başlar. Birine ömür boyu bağlı kalma korkusu, günden güne kaybolan heyecanıyla birleşince, onu sıradanlıktan kurtaracak yeni bir eğlence arayışına sürükler. Ancak bu kolay değil. Altmış yaşındaki kayınpederine bile uygulanan kıskançlık nedeniyle aşırı baskıdan Nefi Bey de nasibini alır. Köşke alınan hizmetçiler, kırk yaşını aşmış, bakılamayacak kadar çirkin ve çirkin kişiler arasından seçilir ve tüm bu özelliklerine rağmen aile erkekleri tarafından görülmemeleri için kesinlikle uyarılırlar. Bu hizmetçilerin huysuzlukları, uyumsuzlukları, tembellikleri zamanla evin kadınlarını yorar ve anne, kız evini toparlamak için güçlü, güçlü yardımcılara ihtiyaçları olduğunu anlarlar. Bu iş için Saffet, Nedime ve Dilnüvaz adlı üç genç kız seçilir. Saffet'in özellikle herkeste kusur bulan eşini sevindirdiğini duyan Nefi Bey çok meraklıdır ve bir gün evde kimse yokken genç kızı gözetlemeye karar verir. Kızın beyaz tenini, çekik koyu renk gözlerini ve dudağının sol tarafında beni görünce kendinden geçer ve ona bir işaret gönderiyor. Saffet'in utanç içinde kaçtığını görünce ne kadar pervasız bir hareket yaptığını anlar. Hizmetçiler arasında dedikodu malzemesi olacağından ve bu dedikoduların karısının kulaklarına ulaşacağından korkarak iki hafta huzursuz bir hayat yaşar. Korktuğu şey başına gelmeyince tekrar Saffet ile tanışmanın yollarını arasa da kızın yüzünü bir daha göremeyecektir. Aradığı fırsat, tüm ailenin gribe yakalandığı kışın başında gelir. Haremde Saffet'ten başka yatağa girmeyen kadın olmamasına rağmen Nefi Bey'in eşi genç kadının odaya girmesine uzun süre izin vermez. Karı koca ateşli bir nöbet geçirdiğinde, başka seçenek yoktur. Saffet, düzenleme, toplama, ilaç verme ve hastaların ihtiyaçlarını karşılamak için sık sık çiftin odasına gelmek zorundadır. Kendini cennette hisseden Nefi Bey, gece nöbetinin şiddetiyle genç kızı öper. Öpücüğün hemen ardından karısı doğrularak sorgulayan ve şüpheci gözlerini ikisine de çevirir, ancak bir sonuca varamaz. Ertesi sabah tıp saatinde tekrar Saffet'i görmek için yanıp tutuşan Nefi Bey, Hafize Hanım'ı karşısında görünce çok üzülür. Hafize Hanım, Saffet'in de hastalanıp yatağa düştüğünü öğrenince, iyileşmesine rağmen yataktan çıkmak istemez. Saffet'in hastalığının zatürreye dönüştüğünü ve ateşler içinde yanarken adından söz ettiğini karısının verdiği ipuçlarından öğrenmesiyle karı koca arasında bir yüzleşme başlar. Bu yüzleşme, ölmek üzere olan Saffet'in eşinden helal istediğini duymasıyla yarıda kesilir. Kocasından intikam alma arzusuyla helal dil vermeyi reddeden karısına kızgın olan Nefi Bey, genç kadınla evlenmek için doğrudan odasına gönderilir, ancak her şey için çok geçtir. Ölümün bile çirkinleştiremediği yüzü gören Nefi Bey, aşık olduğu kadının dudaklarını son kez öper. Katil Buse, Melek Sanmıştım Şeytanı, Gönül Ticareti, Çocuğumun Babası... Hüseyin Rahmi Gürpınar, o hiçbir detayı kaçırmayan, en gizli sevdaları, en derin yaraları görmekte usta gözlerini bu sefer kapalı kapılar ardında, karı kocalar ve metresler, aşıklar üzerinde gezdiriyor. Hüseyin Rahmi'nin sadakatsizleri size gönül ilişkilerinin en mahrem sırlarını vermek üzere bu ciltte bir araya geliyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kavak-yelleri/", "text": "Doktor Sabri Bey: Okulu bitirdikten hemen sonra Anadolu'ya çalışmaya gelmiştir. Son derece idealist bir cumhuriyet doktorudur. Yaşadığı kasabada herkesin yardımına koşmaktadır. 25 senedir hizmet ettiği kasaba ile bütünleşmiştir. Celile: Doktor Sabri Bey'in karısıdır. Sabri Bey ile on yıl evli kalır ancak daha sonrasında kanserden dolayı vefat eder. Cemile: Doktor Sabri Bey'in kızıdır. Babası istememesine rağmen Andelip Hanım'ın oğku Cemil ile evlenir. Eczacı Hacı Müslim Bey: Karayamuklar ailesinden Celile'nin babasıdır. Aynı zamanda da Doktor Sabri'nin kayınpederidir. Müzik ve şiire fazlası ile ilgi duymakta, entelektüel bir adamdır. Müftü: Şeyh Said olayında idam edilmekten son anda kurtulmuştur. Bu korku her zaman içerisinde yer almaktadır. Kavak Yelleri Romanı hayatını bu ülkeye ve insanlarına adayan idealist bir doktorun Anadolu'da bulunan küçük bir kasabada vatansever duygular ile yurduna hizmet etmesini konu edinmektedir. Zaman içerisinde kendisi de halkın bir parçası haline dönüşmektedir. Doktor Sabri, idealist duygular ile Anadolu'ya gelmiştir. Hayatının 17 yılını da bu topraklarda geçirecektir. Doktor Sabri bu kasabada bulunan hastalara bakmaktadır. Köyün müftüsü ile yakın arkadaş olmuştur. Kasabanın Belediye Gazinosu'na da sıklıkla uğramaktadır. Son derece idealist bir hekimdir. Her zaman Anadolu halkına yardım etmek ve dertlerine şifre almak amacındadır. Bu nedenle herkesin yardımına koşmaya çalışmakta ve her zaman sorunları çözmeye çalışmaktadır. Fakir fukaraya yardım eden biri olarak hayatına devam etmektedir. Her zaman idealleri doğrultusunda bu kasabada kalmaya devem etmektedir. Kasabaya geldiği ilk yıllarda hemen geri gitmeyi düşünmüştür. İlk zamanlar sadece Müftü ile arkadaşlık yaparken daha sonraları Hacı Müslim Bey ile de anlaşmaya başlamıştır. Doktorun vakit geçirdiği diğer bir yer ise kasabanın belli başı insanlarının geldiği Müslim Bey'in eczanesidir. Eczanede kasaba ile ilgili her şey konuşulmaktadır. Andelip adındaki bir kız Doktor Sabri ile evlenmek istemektedir. Fakat Doktor Sabri, tedavi etmek için evlerine gittiği Hacı Müslim'in kızı Celile'ye aşık olmuştur. Hacı Müslim'de bu evliliği istemektedir. Diğer farklı hasta yakınlarının da araya girmesi ile Sabri ile Celile evlenir. Doktor Sabri'nin hayatı evliliğinden sonra düzelmiştir. Ancak onuncu yılından sonra Celile kanserden ölmüştür. Karısının ölmesinden sonra Kızı Cemile'yi Üç dulların Karasekili Köyünde bulunan çiftliğe göndermiştir. Doktor Sabri İstanbul'a gitmek için hazırlanırken kızı Cemile'de hastalanır. Kasabada bulunan birçok insan da kızını Sabri'ye vermek istemektedir. Ancak Sabri kimse ile evlenmeyi kabul etmemektedir. Sabri'nin arkasından birçok farklı entrika çevirirler. Daha sonrasında ise kızı Cemile'yi oğullarına almak istemektedirler. En sonunda cemile Andelip Hanım'ın oğlu Cemil'e aşık olur. Doktor Sabri kızını bu aileye vermek istemese de kızının arzularına uyar ve onları evlendirir. Ancak düğünden hemen sonra İstanbul'a gitmiştir. Sabri Bey ilk olarak arakadaşı Emin Hulusi'yi görmek için adalara gitmiştir. Ancak onunda öldüğünü öğrenir. Daha sonrasında bir otele yerleşir. İstanbul'da bulunan camileri ve müzeleri gezmeye başlar. Otelde geçirdiği hayat her zaman kavak telleri gibi savur bir şekilde geçmektedir. Bir akşam sarhoş olduğunda iki kız ile karşılaşır ve biri ile geceyi geçirir. Kasabalılar ise onun kaldığı yeri öğrenmiştir. Kasabadan birileri onun yanına gidip gelmeye başlamıştır. Kasabadan tanıdığı Hasan Efendi safra kesesindeki taşı aldırmak için gelip Doktor Sabri'yi bulmuştur. Üstelik kasabadaki herkes sürekli olarak ona mektup yollamaktadır. Kendisinden sonra kasabaya gelen doktor da kasabadan gitmiştir. Kasabada buluna yetimhane neredeyse kapanacak hale gelmiştir. Cemile kaynanasını evden kovmuştur. Hasan'ın ameliyatından sonra Doktor da onunla birlikte trene biner. Bu sayede tekrar kasabaya geri döner. Tüm kasaba zaten doktorun geri dönmesini beklemektedir. İstanbul'da birkaç ay boyunca otelde yaşayan Sabri bey, ameliyat olayından sonra köye tekrar geri döner. Bundan sonraki yaşamını da yine köyde geçirmekte ve yardımlar sağlamaktadır. - Kavak Yelleri İlk kez 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde yayımlandı. Kitap olarak yayımlanması ise yazarın ölümünden sonra 1961'de gerçekleşti. Yazarın, farklı kapak tasarımıyla daha önce yayımlanan diğer romanları gibi bu eser de ilk baskısı veya tefrikasından yararlanılarak yayına hazırlanmıştır. Okurun dönemin dilini ve Güntekin'in üslubunu anlayabilmesi açısından, editoryal müdahale yapılmayıp sadece baskı hataları düzeltilmiş ve gerekli dipnotlar eklenmiştir. Kavak Yelleri ilk kez 1950 yılında Yeni İstanbul gazetesinde 1 Haziran-7 Eylül tarihleri arasında tefrika edilmiştir. Ancak yazarın ölümünden sonra 1961 yılında kitap halinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kayigim-rosinha/", "text": "Rosinha: Ze Oroco'nun arkadaş olarak görüp sohbetler edip, dertleştiği yelkenidir. Eski bir balıkçı ve teknesinin hikayesi konu ediniyor. Romanın kahramanı Ze Oroco, teknesi Rosinha ile nehirde yelken açar. Rosinha sıradan bir tekne değil; Ze'nin uzun uzun konuştuğu, sohbet ettiği ruh eşidir. Nininha tomurcuklanan bir fidandı. Bütün akrabaları yanlarında koca birer ağaç olmuştu. Bir an önce onlar gibi olmak istiyordu. Dedesi ona çok yakındı. Bir teyzesi vardı. Başka bir yaramaz ağaç daha vardı. Bu tür bir ağacın kesilmesi ve ondan bir şeyler üretilmesi gerekiyordu. Kesilme zamanı geldiği halde Kızılderililer bunu keşfetmemiş, kesmemiş ve kesilmedikçe öfkesi gün geçtikçe artıyordu. O da kayık olup nehre ulaşmak istiyordu. Günlerini sahibini sevmeyi ve onunla gezmeyi hayal ederek geçiriyordu. Günler günleri, ayları ve ayları takip ederek 3 yıl geçer. Küçük Nininha'mız büyük bir ağaca dönüşür. Bu sırada dedesi yaşlanmış ve ölmeyi beklemektedir. Aksi takdirde ağaç, bu kış geçtikten sonra kesilmeyi umarak hala kesilmemiştir. Ama bu kış herkesi Nininha için endişelendiren bir şey vardı. Bu kış çok yağmur bekleniyor. Bu herkes için iyi olsa da Nininha nehrin çok yakınında bulunuyordu. Şiddetli yağmur yağarsa nehir taşar ve Nininha'yı da beraberinde götürürdü. Bir gün bu korku gerçek olur. O gece öyle bir fırtına çıkar ki bütün ağaçlar sallanır. Önce Nininha'nın büyükbabası, ardından Nininha'nın kendisi ölür. O kıştan sonra kesilmek istenen ağaç keşfedilip kesilerek bir tekneye dönüştürülür. O tekne köyden beyaz bir adama satılır. Bu beyazın adı Ze Oroko idi. O ağaç Ze Oroco'ya Nininha'nın hikayesini anlatmıştı. Ze Oroco, tekne olduktan sonra ona Rosinha adını verir. Rosinha ile çok iyi anlaşırlar. Sürekli birbirlerine hikayeler anlatır, seyahat eder ve zamanlarını bu şekilde geçirirler. Ze Oroco ağaçların, hayvanların, nesnelerin dilinden anlar ve insanlardan çok onlarla iletişim kurar. Her şey yolunda giderken bir gün bu Kızılderili köyüne bir doktor gelir. Herkesi incelemeye başlar. Ze Oroco tekneyle sohbet etmesiyle tanındığı için bütün köy onu doktorla tanıştırmış. Doktor aklını kaçırdığını düşünür. İlk başta ona bir arkadaş olarak yaklaşır. Sırlarını öğrenir. Rosinha ile nasıl konuştuğunu göstermesini ister. Sonra onu deliler hastanesine götürür. Ze Oroko'ya zarar vermeyeceklerine söz verir. Asla kötü muamele görmez. Ancak Ze Oroco o hastanede hiç uslu durmaz ve sürekli şiddete maruz kalır. Bu durumdan hiç memnun değildir. Deli olmadığını söyleyince onu alıp bir hücreye koyarlar, tazyikli su vererek canını yakarlar. Ondan sonra deli olduğunu itiraf eder. Aynı cümleyi defalarca tekrarlar. AĞAÇLAR AĞAÇTIR onları arkadaş olmadıklarına ikna etmeye çalışır. Günler günleri kovalıyor ama Ze Oroco için zaman daralır. Karısını ve çocuklarını uzun zaman önce kaybetmiş olması yetmezmiş gibi, kayığını, ağaçlarını, nehri de ellerinden alırlar. Artık tamamen evsiz kalır. Orada tam 3 yıl kalır. 3 yıl sonra orman tanrısıyla konuşur ve Tanrı iyileşeceğine söz verir. Sonra bir kriz geçirir. Kriz odasında Tanrı'dan bir işaret ister. Uyandığında bir güvercin görür. Ondan sonra iyileşmeye başlar. 3 yıl sonra oradan çıkar. Daha sonra bir doktor gözetiminde içeri girer. İyileştiğinden emin olduktan sonra evine döner. Rosinha'yı bulur. Ona verdiği sözü tutarak onu yakar. O da kendine yeni bir at alır. Onunla seyahat eder. Tek sorun şu an atla sohbet ediyor olmasıdır. Atına da Rosinha adı verir. Jose Mauro de Vasconcelos, 26 Şubat 1920'de Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu'da doğdu. Kızılderili ve Portekizli kırması bir ailenin çocuğuydu. On beş yaşında lise öğrenimini yarıda bıraktı. Çeşitli işlerde çalıştı. Boks antrenörlüğü, tarım işçiliği, balıkçılık yaptı. Kızılderililerin arasında yaşadı. 1942 yılında yazdığı ilk romanı Yaban Muzuyla eşine az rastlanır anlatıcılık yeteneğini ortaya koydu. Ardından, Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Delifişek, Kayığım Rosinha, Kardeşim Rüzgar Kardeşim Deniz, Çıplak Sokak gibi romanlarıyla ünü Brezilya sınırlarını aştı: Kayığım Rosinha Amazon Ormanı'nın öyküsüdür. Kahramanı Ze Oroco, kayığı Rosinhayla nehirde dolaşır. Ama Rosinha sıradan bir kayık değil, Ze'nin uzun uzun konuştuğu, dertleştiği bir yol arkadaşıdır. Bu güzel roman, Jose Mauro de Vasconcelosun Brezilya edebiyatında tuttuğu önemli yerin kesin kanıtıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kayip-agaclar-adasi/", "text": "Ada Kazantzakis: Annesi Türk, babası ise Rum asıllıdır. İngiltere'de dünyaya gelen ve orada yaşayan genç kız, ailesinin köklerinin olduğu Kıbrıs'ı ve onları İngiltere'ye getiren nedenleri merak eder ve sorgular. Ayrıca kitabın ana karakteri olan Ada, Kıbrıs Adası'nı da simgeliyor. Kostas Kazantzakis: Kıbrıs Rum vatandaşıdır. İngiltere'de yaşayan Kostas, bilimsel ekoloji ve botanik uzmanıdır. Onun bakış açısına göre, insan var oluşunun kendisinin değerli olduğuna şüphe olmasa da ekolojik zincirde özel bir önceliğe sahip değildir. Hayata bu gözle bakan birisi için savaş kelimesinin karşılığı doğa ve insan kaybıdır. Defne Kazantzakis: Kıbrıs Türk vatandaşıdır ve 1974'ten sonra Adada yaşanan bölünme ile hayatı değişen insanlardan biridir. Adada yaşanan bölünmeden sonra arkeoloji eğitimi alır ve savaş sırasında kaybolan Adalıların gömülen kemikleri üzerinden onları bulmaya çalışmaktadır. Kostas ile evlilikleri aileler tarafından onaylanmaz. İngiltere'ye yerleşen çifti ayıran neden onun köklerine sıkı sıkı bağlı olup başka topraklarda yaşayamıyor olmasıdır. Meryem: Defne'nin ablasıdır. Kardeşinin evliliğini onaylamayan anne ve babası, onun da Defne'yle görüşmesini engellerler. Kardeşinin cenazesine bile katılamayan Meryem, aile büyüklerinin vefatından sonra yeğeni Ada ile tanışıp, genç kızı ülkesiyle ve tanımadığı soy ağacıyla tanıştıracaktır. Romanın büyük bir kısmını İncir Ağacı'nın dilinden okuyoruz. Kıbrıs Adası tarihine ve bu adada yaşayan iki farklı kültürden iki gencin aşklarına tanıklık eden bu köklü ağaç, okuyucuyu 1974 yılı öncesi ve sonrasına götürüyor. Taraf oluşturulmaya müsait bir toplumun ayrıştırılarak savaşmasını, kaybolan sayısız insanı, yaşamını yitiren ve işkenceye maruz kalan insanların yanı sıra, hiç hesaba katılmayan doğayı, canlıları ve bu savaşın diğer mağdurlarını da resmetmesi bakımından önemli bir eserdir. Yazarın da dediği gibi, bir gün su metali paslandıracak, zincirler kopacak ve nasıl en katı yürekler bile yumuşuyorsa, betonun katı yüreği de öyle yumuşayacak. Yıl 2000'li yılların başlarıdır ve İngiltere'de yaşayan Ada Kazantzakis, Noel tatili öncesi tarih dersinde verilen ödevle yakınlarıyla yapacakları röportajla kanıtlara dayanan tarihi veri oluşturacak makale yazmaları istenir. Daha on altı yaşında olan Ada için bilinmeyen geçmiş, onun yollardır öğrenmeye çalıştığı fakat öğrenemediği gerçekliktir. Ada için akrabaları hatta ailesinin göçüp geldiği Kıbrıs bile muammadan öte değildir. Annesi ölmeden önce ne zaman konu açılsa sanki önemsiz bir konu gibi üzeri örtülmeye çalışılmış ve konu kapatılmıştır. İsmini bildiği tek akrabası Meryem, teyzesinin bile annesinin cenazesine gelmeyişi Ada'nın akrabalık kavramını sorgulamasına neden olur. Bu yüzden de Meryem'in onları ziyaretini hoş karşılamaz. Bir süre mesafeli davrandığı bu candan kadına annesinin doğduğu yeri ve köklerini sormaya başlar. Defne ve Kostas daha on yedisindeyken birbirlerini sevmişler fakat biri Rum öteki Türk olan ailelerinin tutumundan çekindikleri için durumu saklamışlardır. Onların aşklarına şahitlik eden yer Mutlu İncir adındaki tavernadır. Burada adanın en güzel yemekleri yenir, iki kültürü birleştiren müzikler dinlenir ve eğlenilir. Ada halkını bir araya getiren güzel bir mekandır. Adını aldığı tavernanın içinden boy veren İncir Ağacı ise kökleri kadar eskidir. Bu köklü ağaç Kıbrıs'ın Osmanlı'dan sonra İngiliz mangasını görmüş, 1958 yılında Yunan milliyetçi yapılaşma ile Türk milliyetçi yapılaşmanın üstünlük kavgalarına şahit olmuştur. 1974 öncesi zaten birbirine hoşgörüsüzlüğün belirginleştiği ortam, iyice sertleşmeye başlamış ve iki seveni ayırmakla kalmayıp kendi içinde kanlı hesaplaşmaların yaşanmasına neden olmuştur. Kostas, iki abisini bu karmaşanın içinde kaybeder. Annesinin tek umudu olan genç, onun ısrarına dayanamaz ve İngiltere'ye gider. Defne ise kalıp savaşanlar arasındadır. Kostas, aradan geçen yirmi yılın sonunda Ada'ya geri döndüğünde çok şey değişmiştir. Ne o eski yeşil Ada'dan, eski dostlarından, ne de Mutlu İncir'den eser kalmamıştır. Kostas, İngiltere'ye dönerken bu defa yanında Defne ile ölmekte olan İncir Ağacı'ndan küçük bir filiz alır ve kökleri Kıbrıs Adası'nın toprağına alışmış bu ağacı yaşatmayı başarır. Defne'nin Kostas'la olan evliliği aile tarafından onaylanmaz ve tüm ilişki kesilir. Genç kadın, kızı Ada doğduktan bir süre sonra, 1974 sonrası, göç etmiş Adalıları İngiltere'de bulur ve onları ziyaret eder. Onun özlemi aslında kendi topraklarına olan hasretidir. Defne, İncir Ağacı'nın gösterdiği iradeyi gösteremez ve köklerinden kopunca yaşamdan da kopar ve içinde bulunduğu yalnızlığa yenik düşer. Genç Ada ise, tıpkı Kıbrıs Adası gibi iki kültürü tek bir bedende taşıyan, ne öteki ne beriki olan, sadece Adalı olan kimliğiyle kökleriyle kavuşmaya hazırdır artık. Elif Şafak her zaman olduğu gibi yaralarımıza sevginin ve edebiyatın merhemini sürerken, bu kez de Kıbrıs'ın kederli tarihi, eşsiz doğası ve enfes mutfağını, neşesini asla kaybetmeyen Akdeniz insanının şefkatiyle buluşturuyor. Günümüz Londra'sında yaşayan on altı yaşındaki Ada Kazancakis'in ailesine ve geçmişine dair cevapsız kalmış pek çok sorusu vardır, bir gün verilen tarih ödevi onu hiç bilmediği bir dünyaya sürükler; 1970'lere... dünyanın tel örgülerle bölünmüş tek başkenti Lefkoşa'ya. Tüm dünyada bir milyonun üzerinde okura ulaşan Kayıp Ağaçlar Adası umudu, yası, savaşı ve aşkı anlatan şifalı bir göç ağıtı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kayip-araniyor/", "text": "Cemal: Nevin ile birlikte aynı köyde yaşayan ve pervasız bir balıkçıdır. Nevin ile birlikte bir ara aşk yaşamaktadır. Nevin: Romanın ana kahramanıdır ve Konsolos Vildan Bey'in kızıdır. Batı ülkelerinde eğitim görmüştür. Serbest ve erkek mizaçlı bir karakterdir. Aynı zamanda iyilik dolu bir kadındır. Konsolos Vildan Bey: Güzel ve heyecanlı bir gençlik dönemi yaşamış, artık emekli olduğundan her zaman eski günlerin özlemini yaşayan biridir. Son derede geniş düşüncelidir. Özdemir: Nevin'in kocasıdır. Gazetecilikle geçimini sağlamakta ve eşine sadece cinsel bir nesne gibi davranan biridir. Arzularına son derece düşkündür. Biletçi Çocuk: Yeni büyümekte olan ve şehir içinde köy kültüründen uzaklaşmamış biridir. Kamarot İrfan: Zengin ve züppe biri olarak tanımlanmaktadır. Nevin'den yüz göremediği için ona iftira atmaktadır. Yurt dışında büyümüş olan ve serbest davranmaya son derece alışık olan Nevin içinde bulunduğu dünyadan ve dünyanın ikiyüzlü olmasından son derece sıkılmıştır. Dünyanın çıkarcılığından uzaklaşmak istemektedir. Yalansız ve özgür bir dünya hayali kurmaktadır. Serbest yaşamaya alışmış olan Nevin ülkeye döndüğünde genellikle yanlış anlaşılmaktadır. Eşi nevini aldatmıştır. Annesi de fakir bir balıkçı ile evlenmesini istememektedir. Nevin'in her yerinde yalan ve farklı bir sahtekarlık bulunmaktadır. Nevin birkaç dil bilen ve Avrupa'da eğitim görmüş biridir. Herkesin derdini dinleyen ve sohbet etmekten hoşlanan bir karakteri vardır. Hemen herkes tarafından çok sevilen bir kadındır. Babası ise eski konsolostur. Bu yüzden Nevin tüm hayatını bolluk ve rahatlık içerisinde geçirmiştir. Cemal ile nevin bir vapurun dış kısmında oturmakta ve aralarında yer alan uçurumu umursamadan sohbet etmektedirler. Cemal tam bir halk çocuğu olarak nitelendirilmektedir. Kötü insanların Nevin'i çekememesi her zaman ön plana çıkmaktadır. Kamarot İrfan'da Nevin'i çekemeyenler arasında yer almaktadır. Nevin ile Cemal evlenmeyi düşünmektedir. Ancak her ikisi de ailelerinin bu duruma karşı çıkacağından emindir. Nevin halk tarafından son derece fazla sevilen biridir. Yaptığı tüm hatalar doğrudan aldığı eğitim ile bağdaştırılmaktadır. Nevin, Ankara'da gerçekleştirdiği evliliğine son vermiştir ancak henüz boşanmamıştır. Özgür ruhlu ve rahat yapılı biri olduğu her halinden anlaşılmaktadır. Nevin yaşadığı köyde babasının köşkünde oturmaktadır. Babası yani emekli konsolos olan Vildan Bey, gittiği her ülkeye kızını da götürmüştür. Onunla tüm hayatını paylaşmıştır. Nevin ailesinin yanında yaşamaktan son derece memnundur. Çünkü Özdemir ile mutlu olamamış ve ondan ayrılarak köyüne geri dönmüştür. Köy hayatında kendisini çok daha huzurlu hissetmektedir. Ancak köydeki insanlar onun hakkında farklı düşüncelere sahiptir. Babası tarafından şımartılan bir kız olduğu düşünülmektedir. Nevin'in sürekli olarak başkaları ile görüştüğü dile getirilmektedir. Kocası ise Nevin'i pek sevmemiştir. Nevin'e her zaman bir eşya gibi davranmıştır. Hatta ihanet dahi etmiştir. Bir sabah kocası rahatsız olduğundan nevin onun işini halletmeye gider. Ancak geri döndüğünde kocasının Amerikalı bir kadın ile birlikte yemek yediğine şahit olur ve uygunsuz bir şekilde yakaladığında evi terk eder. Kocasından ayrılmayı kafaya koyduğundan Cemal ile dolaşmaya başlar. Aradığı şey iyi bir eş ve huzurdur. Gittiği her yerde huzuru aramaktadır. Ancak onun bu samimi hali genellikle yanlış anlaşılmaktadır. Kocasından ayrıldıktan sonra İstanbul'da bir tiyatro kurmak için girişimde bulunur. Fakat başarılı olamaz. Cemal ile ilişkisi giderek ciddileşir ancak annesi bu işe izin vermez. Nevin'de koşulların uygun olmadığını düşünerek Cemal ile dost olarak ayrılır. Nevin sonunda boşanır ancak fazlası ile daralmıştır ve bu halde eve dönesinin imkanı yoktur. Anadolu'ya giden bir trene bilet alarak babasına bir mektup yazar. Artık hayatına Ayşe ismi ile devam edecek ve yeni bir şehirde farklı bir hayata başlayacaktır. Mektupta ne zaman geri döneceğini ya da nereye gideceğini hiçbir şekilde bildirmemektedir. Konsolos Vildan Bey mektubu okuduğu zaman perişan olur. Kızını bulabilmek için gazetelere Kayıp, Aranıyor şekilde bir ilan verir. Ancak aradan geçen dört yıla rağmen kızından bir haber alamamaktadır. - Kayıp Aranıyor adlı romanın uzun hikayemi yoksa roman mı olduğu günümüzde hala tartışılmaktadır. - Sait Faik'in Medar-ı Maişet Motoru adlı romanından sonraki ikinci romanıdır. - Eser roman karakterinde bir olay dizisine sahiptir. Okunması gereken yüz temel eser arasında yer almaktadır. Sait Faik Adalı Abasıyanık'ı tanımakla yeni bir ada keşfetmiş kadar sevinebilirsiniz, Adalı'nın adası bir dünyadan büyüktür, içinde her şey var. Gorki'nin Rus edebiyatına yaptığı hizmeti, Adalı Türk edebiyatına yapacak. Fakir fukaralar anafordan futbol maçına girer gibi Sait Faik'le beraber kitaplarımıza girdiler, yuria!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kayip-hayaller-kitabi/", "text": "Kevser: Romandaki her olayın kesişme noktasında olan kadındır. Hasan: Roman, onun hayallerinden çıkarak kurgulanır. Hamdi: Hasan'ın arkadaşıdır. Gerçekliği yoktur. Pis pis sırıtan bir tiptir. Küçük bir kasabada geçen romanın kahramanı, hayata tutunmak için hayallerine dayanan Hasan adında bir çocuktur. ... Kayıp Düşler Kitabı'nda Toptaş bakışlarını kırlara çevirir. Küçük dünyaların büyük yalnızlığını, tekdüzeliğini, değişmezliğini, kaderlerine tutsak olan kasabaları ve insanlarını anlatıyor. Roman, Hasan ve Hamdi'nin Sinemacı Şerif'in sinema salonunda kaçak olarak film izlemesinin anlatısıyla başlar. Hiçbir çocuk filmin başını ve sonunu izleyemez. Okur için romanın hemen başında sayfalarca süren bir film sahnesi, romanda nereye yerleştirileceği açısından sorun yaratır. Romanın bel kemiğini oluşturan bir olay örgüsünün varlığından bahsetmek zordur. Romanda olay örgüsünden çok farklı hikayelerin olduğundan söz edilebilir. Farklı hikayeler anlatılsa da sonunda tüm hikayeler tek bir yerde kesişiyor. O kavşak noktasında Kevser vardır. Romanda herkesin bir şekilde Kevser'le bağlantısı var. Hamdi'nin dedesi onu sevmiş ama arkadaşına kaybetmiş, Hasan'ın dedesi Ali babaların inatları yüzünden evlenememiş, Hidayet Kevser'i kaçırmış, Hasan Kevser'deki gizemi anlamaya çalışır, Elif'in kaderi Kevser'e benzemeye başlar... Küçük dereler şeklinde akan roman sanki Kevser nehrine dökülüyor ve orada çoğalıyor. Romanın başındaki film sahnesinde çocuğun ölümü ve kadının evi yakması, adamın başının ezilerek öldürülmesi, Kevser'in Ali'ye olan aşkı ve Hidayet tarafından kaçırılması, Kevser'in aklını yitirip köye dönmesi, Elif'in yeni bir yuva hayali kurması, Hicabi ile kavgaları, Hicabi'nin Hidayet ile kavgası, Elif'in kız kardeşi Çelil'in eşi Nesime'nin Almanya'ya gitmesi, kendisinden haber alınamaması, Çelil'in yaşadıkları ve Hüseyin'in atı parçalayıp içindeki eşyalarla birlikte yakması ile ev, romanda gelişen hikayelerdir. Hatta başından sonuna kadar anlatılan tüm hikayelerin kendi sinemasında Hasan adında bir çaresizlik tarafından kurgulandığı görülmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kayip-sembol/", "text": "Robert Langdon: Harvard Üniversitesi'nde semboloji profesörü ve aynı zamanda kitabın ana karakteridir. Mal'akh: Kitapta Robert'ı Kongre Binası'na götüren ve Kadim Gizemlere ulaşmaya çalışan kişidir. Vücudu dövmelerle kaplı ve Peter'ı kaçırırken elini keser. Peter Solomon: Otuz üç dereceden bir duvarcı, Katherine Solomon'un ağabeyi, Robert Langdon'ın arkadaşı, kitaptaki komployu başlatan kaçırma olayının rehinesidir. Katherine Solomon: Noeticologist, Peter Solomon'un kız kardeşi, Zachary Solomon'un halası, Isabel Solomon'un kızı, Robert Langdon'ın piramidi deşifre etmesine yardım eden kişidir. Trish Dunne: Katherine ile birlikte çalışan metasistem araştırmacısıdır. Etanol bir tank içinde boğularak Mal'akh tarafından öldürülür. Isabel Solomon: Katherine Solomon ve Peter Solomon'un annesi, Zachary Solomon'un babaannesi. Kitaptaki olaylardan on yıl önce Mal'akh tarafından vurularak, Katherine'in ellerinde ölür. Warren Bellamy: Kongre Binasının mimarı ve Peter Solomon'un mason arkadaşıdır. Robert, Langdon'ı Inoue Sato'nun Mal'akh'a yardım ettiğine inandığı için Sato tarafından tutuklanmaktan kurtarır. Trent Anderson: Kongre Binası Güvenlik Şefidir. Masonluğun ve geçmişte kalmış gizlemli sırların arasında kaybolmadan yolunu bulmaya çalışan Profesör Langdon, gizemlerle dolu kayıp bir tarihin kapısını aralayarak gerçeğe ulaşmaya çalışıyor. Antik çağlarda kalmış geleneksel bir ritüelle davet alan profesör, kayıp arkadaşını bulmak için bu daveti mecburen kabul ediyor. Roman, Robert Langdon'ın yakın arkadaşı Peter Solomon tarafından bir konferans vermek üzere ABD Capitol'üne çağrılmasıyla başlıyor. Ancak Robert Langdon Capitol'e gittiğinde oyuna geldiğini fark ediyor. Arkadaşı Peter'ın binanın koridorunun ortasında bulunan kopmuş eli ile Robert'ın, Peter'ı kurtarmak için Masonlar tarafından saklandığı söylenen Antik Gizemleri ortaya çıkarması bekleniyor. Ancak Robert neler olup bittiğini anlamaya çalışırken, CIA devreye girer ve Robert, CIA direktörü Inoue Sato'nun da Capitol'e gelmesiyle durumun ciddiyetini anlamaya başlar. Robert, Sato ve Trent Anderson, Capitol Güvenlik Şefi; Peter'ın elini incelediklerinde üzerinde birçok dövme ve kod bulurlar. Bu semboller ve kodlar onları Peter'ın Capitol'ün altında bulunan ofisine götürür. Burada Robert, Sato ve Anderson, Masonik Piramit olarak bilinen ve Kadim Gizemlere giden yolu işaretleyen bir piramit bulurlar. Bu sırada Robert'tan şüphelenen Sato, bu piramidin kapak taşının Robert'ın çantasında olduğu haberini alır. Sato daha sonra Anderson'a Robert'ı tutuklamasını emreder. Robert, çantasında bulunan kapak taşından habersiz olduğunu açıklamaya çalışırken, Capitol Binası'nın Mimarı ve Peter'ın yakın bir mason arkadaşı olan Warren Bellamy, Sato ve Anderson'a saldırır, onları bayıltır ve Robert'ı orada bulunan bir kütüphaneye götürür. - Kayıp Sembol Amerikan yazar Dan Brown'un 2009'da çıkan kitabıdır. - Da Vinci Şifresi kitabından sonra Washington'da geçen bir gerilim romanıdır. - Satışı Türkiye'de 8 Aralık 2009 tarihinde başlamıştır ve Brown kitabına Harvard Üniversitesi profesörü sembol bilimci Robert Langdon karakterini de katmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kazanan-yalnizdir/", "text": "İgor: Eski bir Sovyet askeri ve milyoner bir karakterdir. Paulo Coelho'nun Simyacı, on bir dakika, Zahir gibi önemli kitapların ardından farklı temalarda karşımıza çıkan insanların modern dünyada ne kadar ahmakla sevebileceğini ve başarıya olan zaafının aslında kalbimizin sesinden ne kadar uzak olduğundan bahsediyor yazar ve kendi deyimiyle süper sınıfın hayaller ve gerçekler arasındaki bir dünyaya bizi götürüyor. Coelho, Cannes Film Festivali'nin perde arkasını ve bu ışıltılı dünyada süper sınıf adını verdiği karakterlerin iç dünyasına bir yolculuğa sürüklüyor. Paolo Coelho, kazananlar yalnızdır kitabında aslında parıltılı hayatların arkasında ünlülerin ya da ünlü olmaya çalışan insanların hüzünlü hayat hikayelerinden dem vuruyor. Eski bir asker olan Rus Telekomünikasyon zengini İgor kendisini terk eden Eva'nın yeni sevgilisi olan orta doğulu modacısı Hamid, Amerikalı aktris adayı Gabriel, Fransız Komiser Savoy ve güzel manken Jasmin ön plana çıkmaktadır. İgor kendisini terk eden karısının tekrar eve dönmesi için 2 yılın ardından Cannes Film Festivaline gider ve onun dikkatini çekmek için burada işlediği cinayetleri konu alınır. Bir dizi tesadüfün ardından önemli bir fırsat yakalayan yönetmen, bir manken ve bir aktris İgor'un cinayetlerinden bir şekilde etkilenir. Önemli bir fırsatı kaybeden İgor'un Eski karısına duyduğu zaafı işlediği cinayetlerin sonunda yitirerek yeni sevgilisi Hamid'i kendisini öldürdükten sonra istediği cinayetlerin tanrının isteği olarak yorumlamasıyla son bulur. Yazar okuyucusuna İgor'un gözünden insanoğlunun aşka ve onu kutlamasının sonunda nasıl kaybettiğine dair izlenimler sunuyor. Ve sonunda aşkı ne kadar kutsarsak kutsayalım dünyadaki başarılar ve kariyer için yeni sonun da en sevdiğimizi kişiyi bile öldürebileceğinizi sert bir şekilde yüzümüze vuruyor. Giderek en sevdiğimiz insanlara dahi zaman ayıramayacağımız hallere düşebileceğimizi vurgulanırken, bu eski Sovyet askerinin kariyer hırsı hiçbir zaman durduramaması ve dünyevi isteklerin hepimizin kimi zaman içine düştüğümüz bir durumundan bahseder. Yazar insanların yetinmeyi bilmediğini başarının farklı bahaneler ardına sığınılmak adına bizi nasıl farklı bir kişiye dönüştürerek değişebileceğimizi çarpıcı bir şekilde vurguluyor. Yazar genel anlamda herkesin imrendiği bu şov dünyasında olan biten sadece dış vitrinin görünen aslında hiç de öyle olmayan ünlülerden ya da kendisine göre süper sınıf olarak adlandırdığı kuklalardan önemli izlenimler sunuyor. süper sınıf adı verilen dünyada olanı bitimi kontrol eden perde arkasında yer alan fakat kendisini göstermeyen bir kesimden bahsediyor. İnsanların farklı hayaller kurarak girmeye çalıştığı bu yıldızlı dünyanın aslında karanlık kapısını ve yaşanan kirli olaylara kısa bir göz atmamızı sağlıyor. Aslında ne ünlüler, ne şov dünyasının ünlü simaları, ne başarılı kişiler ve hatta bu kuklaları yöneten insanlar hep aynıdır. - Kazanan Yalnız Kalır, Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun ilk kez 2008'de Portekizce başlığı O Vencedor esta So altında yayınlanan bir romanıdır. - Hikaye Cannes Film Festivali'nde geçiyor ve kabaca yazarın The Superclass dediği şeyin artan yükselişine dayanıyor. - Financial Times'daki eleştirmen, kitabın arka planının iyi araştırıldığını kabul ederken, kurgusunun zayıf olduğundan ve yazının aşırı müsamahakar olduğundan şikayet etti: Coelho tüm bariz klişelere bayılıyor... ve onları aşırı uzunlukta tekrarlıyor. Kazanan Yalnızdır'da Paulo Coelho, On Bir Dakika ve Zahir'de öne çıkan temalara geri dönüyor. İçinde yaşadığımız dünyada, lükse ve ne pahasına olursa olsun başarıya olan bağımlılığımızın, yüreğimizin sesine kulak vermemizi engellediğini anlatıyor bize. Coelho okuru bu defa, kendi deyimiyle Süpersınıf'ın -hayallerin gerçeğe dönüştüğü sinema ve moda dünyasına girebilenlerin- toplandığı Cannes Film Festivali'ne götürüyor. Bu ayrıcalıklı sınıfın bazı üyeleri zirveye ulaşmıştır ve konumlarını yitirmekten korkarlar: para, güç ve ün tehlikededir: çoğu insanın, bedeli ne olursa olsun, uğruna her şeyi yapmaya hazır olduğu değerler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kehribar-gecidi/", "text": "Konu olarak 'Yedi Uyurları' işlemiş görünse de aslında bu tema çevresinde bize insanın kim olduğunu, insanın zaman ve mekan karşısında everilmediğini, görünürde değişse de özünü iyiliği ve kötülüğü- hep taşıdığını, Roma İmparatorluğu'nun 600 yıllık tarihini anlatarak söylüyor. Hem İslam hem Hristiyan kültürlerinde yer bulan yedi uyurlar anlatısı ve Roma İmparatorluğu'nun dağılmadan önceki son yüzyılı üzerine kurgulanan romanımız, Çok katmanlı, bol karakterli bir roman olan Kehribar Geçidi, okurunu sıkmadan ama vicdanını sızlatan, düşüncesini yoran bir başyapıttı olduğu gibi, aynı zamanda güçlü bir ironi örneğidir. Kehribar Geçidi, MS 300'lü yıllarda İmparator Diocletianus Roma'sında bu sorulara cevap arıyor. Okuyucularını Forum'un, Colosseum'un, Senato'nun, Tiber ırmağının, Şifa Tapınağı'nın, sonradan kaybedilmiş veya hiç edinilmemiş özgürlüklerin, hitabetin, yazmaların, lahitlerin, şifalı otların, kurtların kuşların, dağların, en dehşetli dövüşlerin, toga picta'nın ve dikenli deniz salyangozlarının arasında uzun bir yolculuğa davet ediyor. Berrak fakat derin dili, karakterlerinin canlılığı, olaylarının sürükleyiciliği, dönemsel detaylarının zenginliği, can yakıcı meselelerinin her daim geçerliliği ile tarihin özel bir noktasından çekip çıkarılmış olsa da evrensel insanlık hallerine dair söyleyecek sözü olan destansı bir başyapıt. Sekiz yıllık bir emeğin sonucu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kelebek-adasi/", "text": "Charlotte: Yeni balayına gidecek olan bir kadındır. Ancak kocası ile arasında farklı problemler bulunmaktadır. Erik: Chartlotte'nin kocasıdır. Ancak onu deniz tutmaktadır ve bu durum balayının zorlu geçmesine sebebiyet vermektedir. Yazar kitabında hayatta kalma mücadelesi ile iki insan arasında yaşanan bir aşkı konu edinmektedir. Yazarın son kitabı olan Kelebek Adası'nda bermuda şeytan üçgeninde kaybolmuş bir tekne ile ıssıbir adaya düşen bir kadın ve erkeğin başından geçen tüm olaylar ele alınmaktadır. Olaylar son derece heyecanlı ve soluksuz bir şekilde ilerlemektedir. Sadece bu yapısı ile dahi okuyucuların beğenisini kazanmaktadır. Charlotte ve Erik evlenmelerinin ardından balayına gitmektedir. Balayına gitmek için ise Bermuda'yı tercih etmişlerdir. Charlotte'nin büyük annesi de balayını bir gemi seyahatinde geçirmiştir. Bu durum Charlotte'nin bu konuya daha çok heveslenmesine sebebiyet vermektedir. Ancak Erik'in denize karşı ciddi sorunları vardır. Deniz ve Erik bu konuda kesinlikle zıt kutuplarda yer almaktadır. Aynı zamanda birbirileri ile de zıt düşüncelere sahiplerdir. İkisi de birbirinden tam olarak hoşlanmıyordu. Oysaki ikisinin balayı rezervasyonu da haftalar süren bir gemi seyahatidir. Gemiye ayak bastıktan henüz üç saat sonra Erik kendisini odaya kapatmıştır. Bu yüzden Charlotte balayını tek başına geçirmek zorundadır. Çünkü kocası kusmak ve uyumakla meşguldür. Ancak yaşanan durum Erik'in elinde değildir. Onun yapısı böyledir. Her ne olursa olsun Charlotte güzel vakit geçirmek için elinden geleni yapmaktadır. Her şey bu şekilde devam ederken, bir yabancının akşam yemeğinde masasına gelip ansızın oturması ile değişim başlamaktadır. Bu değişim ortaya ciddi bir farklılık çıkaracaktır. Charlotte'nin 10 senelik en yakın arkadaşı Gabby, sık sık Erik'e mesaj atarak tatillerinin nasıl gittiğini sormaktadır. Oysaki Charlotte sadece Gabby ile Erik'in çok yakın iki arkadaş olduğunu düşünmektedir. Hatta onların iyi anlaşmasına sevinmektedir bile. Zaman akıp gidiyordu ve ardından bu yolculuk karada son bulmuştu. Erik ve Charlotte karaya adım atar atmaz, Erik'in ayarladığı korsan gemisi turuna çıkmak zorunda kalmışlardı. Ama bu noktada da Charlotte tek başına kalmıştır. Çünkü Erik kendi biletini almayı unutmuş ve tura katılamamıştır. Charlotte gemide yalnız değildir. O akşam yemeğinde masasına gelen ve davetsiz misafir olarak yemeğine katılan yabancı da buradadır. Yine zaman hızla ilerlemektedir. Ansızın bermuda sularında bir darbe alan gemi, kaptan dahi olmak üzere herkesin çeşitli yollar ile ölmesine sebebiyet vermiştir. Ancak yabancı, Charlotte ve Gabby hayatta kalmayı başarmıştır. Koskoca denizin dipsiz noktasının ortasında kaldıklarından büyük bir hayat mücadelesi vermeye başlamışlardır. - Kitabın yazarı olan Sarah Jio okurlar tarafından sevilerek tercih edilmektedir. Birçok okurun en sevdiği yazarlardan bir tanesi olmayı başarmıştır. - Yazar aralıksız bir şekilde yeni kitaplar yazamaya devam etmektedir. Bu kitabı ile de okurlarına benzersiz ve yeni bir macera sunmaktadır. - Yazdığı gizemli aşk hikayelerini, polisiye bir tat vererek iki zaman dilimi arasındaki ilişki ile ele almaktadır. Bu noktada iki zaman dilimi arasında kusursuz bir ilişki kurulmaktadır. - Yazar bu romanında bu kez yazarlara bir kelebeğin öyküsünü sunmaktadır. Çok nadir olarak bulunan mavi kelebekleri isteyerek görmek ise neredeyse imkansızdır. Bu yüzden yazara göre mavi bir keleveği görmek insan hayatının değişeceği anlamına gelmektedir. Bu inanıştan yola çıkarak da mavi bir kelebek ile başlayan bir hikaye okuyucuları beklemektedir. - Okuyucular tarafından merakla beklenen bir kitaptır. Bu sebepten ilk çıktığı günden itibaren çok sevilerek tercih edilmiştir. Mavi kelebeklerin hikayesini bilir misiniz? Mavi kelebekleri her yerde göremezsiniz. Oldukça nadir görülürler. Sabah uyandığınızda, Bugün mavi kelebekleri görmeye gidiyorum, diyemezsiniz. Siz onları değil, onlar sizi bulur. Efsaneye göre bu kelebekler, değişimin habercisidir. Olur da gündoğumunda yolunuzu bir mavi kelebek keserse, bilin ki artık hayatınız eskisi gibi olmayacaktır. Ne hayatınız ne kaderiniz ne şansınız... Artık bildiklerinizi unutun. Belki bambaşka biri girer hayatınıza. Belki bambaşka bir yerde uyanırsınız. Ya da ilk kez adımınızı attığınız bir yerde kendinizi hiç olmadığınız kadar huzurlu ve evinizde hissedersiniz. Kaybolurken bulunursunuz. Geldiğinizi sanarken gittiğinizi görürsünüz. Hayata başka bakarsınız mavi bir kelebek kanat çırptığında, çünkü size başka bakıyordur artık hayat. Sade anlatımıyla bir solukta okuyacağınız kitaplardan biri olmasının yanı sıra adeta bir bilim kurgu filmi sunuyor. Yanlış biletin doğru kişiye gitmesi ne güzel bir olay. Bir günde bitirebileceğiniz sürükleyici bir kitap."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kelebek/", "text": "Kelebek: Hiç işlemediği bir suçtan müebbet kürek mahkumu olan Henri Charriere isimli Kelebek lakaplı Fransız vatandaşıdır. Özgürlük uğruna verdiği çabalar kitabın konusunu oluşturur. Hiç işlemediği bir suçtan dolayı müebbet hapis cezasına çarptırılan Kelebek lakaplı Fransız vatandaşı Henri Charriere'nin tutukluluğu sırasında yaşadığı olaylar konu ediniyor. Henri Charriere bu kitapta kürek cehenneminde yaşadıklarını, kaçma girişimlerini ve aklınıza bile gelmeyecek değişimleri yazmıştır. Henri Charriere adlı bir Fransız'ın gerçek hayat hikayesinden oluşan roman, Fransa'da sefahate dayalı bir yaşam tarzı benimseyen çevre denen bir toplumda bir cinayeti ile başlar. Anakara Fransa'da devam eden davalar sırasında Kelebek, masumiyetini kanıtlamaya çalışır ancak başarısız olur. Mahallede sevilen bir kişi olan Kelebek, bu cinayetin polis tarafından yapıldığını iddia eder. Duruşma sona erer ve Fransız Guyanası'nda ömür boyu hapis cezasına çarptırılır. İşlemediği bir suç için bu kadar ağır bir ceza alan Kelebek, artık tek bir şey için yaşamaya başlar: kaçış. Hapishaneden kaçmak için bir yol arkadaşı bulur ve birlikte bir plan yapar. Fransız Guyanası'na gitmek için bekleyen Butterfly ve arkadaşı, Guyana'ya geldikten sonra aldıkları tavsiyeyle para karşılığında hastaneye kaldırılmak zorunda kalırlar, buradan ilk kaçışlarını denerler ve kaçarlar. Adaya varırlar ancak burada kabul edilmezler ve iki hafta içinde ayrılmaları gerekir. Buradan üç yeni kaçakla yola çıkarlar. Bu üç yabancıyı geldikleri ilk yerde bırakan Kelebek ve arkadaşı, kıyıdan çıktıktan kısa bir süre sonra polis tarafından durdurulur ve Rio Hacha hapishanesine atılır. Buradan tekrar kaçmayı planlar. Kelebek ve arkadaşının yolları ayrılır ve ardından kelebek bir Kızılderili kabilesinde tek başına yaşamaya başlar. İki karısı var ve uzun süre burada kalır. Ama kabileden ayrılması gerektiğini, geri dönerek yapacak işleri olduğunu söyler ve üzülerek ama geri döneceğine söz vererek ayrılır. İki arkadaşı Kolombiya'da yakalanır. Biraz daha kaçmasına rağmen bir ihbar sonucu kilisede yakalanır ve bu ülkede Fransızlara iade edilir. Guyana'da iki arkadaşıyla firardan tekrar yargılanır ve 2 yıl hücre hapsine mahkum edilir. Kürek cehenneminde hücre hapsi çok önemlidir çünkü içeri giren bir mahkum ya ölü çıkar ya da ölüden beter, mahkumlar arasındaki hücrenin adı insan yiyicidir. Kötü fiziki koşulların yanı sıra hücrede mutlak sessizlik uygulanmakta ve mahkumlar ruh sağlıklarını kaybetmektedir. Bu hücre için kelebek kitabında şöyle yazıyor: Çinliler kafaya damlatılan suyu bulmuşlar, Fransızlarsa sessizliği. 2 yıl sonra her gün dışarıdan gönderilen Hindistan cevizi ve sigaralar sayesinde hücreyi sağlam bırakır. Maturette iyidir, ancak Clozyo dışarıda ölür. Tekrar küreğe döner. Döner dönmez ikinci kaçışı için planlar yapmaya başlar. Bu sefer gizlice bir sal yapmaya başlar. Ancak Salı gününü bitirdiği gün, bir ihbar sonucu yakalanır. Daha da kötüsü, kendisini ve ortaklarını ihbar eden herkesi öldürür. Tekrar yargılanır ve 8 yıl hücre hapsine mahkum edilir. Tekrar tek başına cezasını çekmeye başlar. Ancak o hücresindeyken ilginç bir olay yaşanır ve cezaevi yönetimi mahkumların belirli günlerde yüzmelerine ve güneşlenmelerine izin verir. Bu sayede kelebek yeniden hayata tutunur. Bu sayede belki de 8 yılı güvenli bir şekilde tamamlayabileceğini umuyor. Bir gün denizden dönerken mübeşşirlerden birinin kızı denize düşmüş ve köpekbalıklarının saldırısına uğramıştır. Kelebek hiç düşünmeden suya atlar ve kızı kurtarır. Hücre hapsini affettikten sonra Şeytan Adası'na gönderilir. Adanın çevresi sarp kayalıklardan oluştuğu ve denize açılma imkanı olmadığı için buradan kaçış imkanı yok gibi görünür. Tüm umudunu yitiren Kelebek, ünlü Fransız subayı Dreyfus'un oturduğu kayalıklarda denizi seyrederken, bazı dalgalar dikkatini çeker. Kıyıya çarpan dalgalar hızla aynı hızla geri döner. Dalgalar denize dönerken sal gibi bir şeye atlarsa dalgalar onu açık denize atabilir. Birkaç deneme sürer ve başarılı olur. Bir asker kaçağı bulur ve fikrini hayata geçirir. Günlerce hindistancevizi dolu çuvallarla açık denizde yol alırlar ve sonunda kıtaya ulaşırlar. Ama arkadaşı burada ölür. Tek başına yoluna devam ediyor. Ormanda saklanır, eski mahkumlarla bir tekne satın alır ve denize açılır. İngilizce Guyana'ya varırlar. Burada kabul ediliyorlar ve kimlikleri var. Burada bir süre kalıp para kazanmak için iş yaparlar. Ama Kelebek de buradan gitmek ister. İngiliz Guyanası'ndan da ayrılan Butterfly, Venezuela'ya ulaşır ve bu ülkeye sığınır. Venezuela hükümeti onun pişman olduğuna inanıyor ve vatandaşlık verir. Ölene kadar Venezüella vatandaşı olarak kalacaktır. - Henri Charriere tarafından 1968 yılında yayımlanan ve yazarının başından geçenleri anlatan otobiyografik romandır. - Gerçek bir yazar olmayan Henri Charriere'in bu kadar akıcı ve samimi bir üslupla yazması da gerçekten takdire değerdir, kitap tüm dünyada ve Fransa'da uzun süreler en çok satan kitaplardan biri olmuş ve yazarına büyük başarılar getirmiştir. - Kitap çok beğenildiği için daha sonra filmi de çekilmiştir. - Hiç işlemediği bir suçtan ötürü müebbet hapse çarptırılan bir kürek mahkumunun özgürlük uğruna verdiği çabaların hikayesidir. İşlemediği bir cinayetten, müebbet kürek cezasına çarptırıldığı sıra, Henri Charriere'in özgürlük mücadelesinin bir ifadesi olarak doğdu Kelebek. Çok genç yaşında tutkunu olduğu idealleri ve gelecek arzusu onu 'insanca bir felsefe' ve 'üstün bir uygarlık'la tanıştırdı: Modern sistemin kokuşmuş yolları yerine Kızılderililer'in, cüzzamlıların, okuma yazma bilmeyen yoksul balıkçıların gerçek uygarlığıyla. Bir, iki, üç, dört, beş; bir, iki, üç, dört, beş. Ardı ardına sıralanan bu rakamlar aslında bir hücrenin uzunluğu: Bir uçtan bir uca beş adım. Tüm yaşamın göz önünden geçtiği beş adım. Hayallerle ve tutkularla atılan beş adım. Yargıçlara, mahkemeye ve insan kazanmak yerine kaybetmeye dayalı yargı sistemine atılan beş adım. Modern olarak nitelenen ülkelere atılan beş adım. Tüm duyguları iğdiş eden her türlü korkuyu insanın içine salan beş adım. Özgürlüğe ve geleceğe atılan beş adım. Geniş ve anlaşılır bir özet yazmışsınız. Teşekkür ederim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kendi-ayaklari-ustunde/", "text": "Serra: Kitabın ana karakteridir ve yazarın kendisidir. Zafer: Serra'nın duygusal ilgi duyduğu erkek arkadaşıdır. Günlük 24 Haziran'da başlıyor. Serra konuya yaz tatili için gittiği İzmir'de kuzeni Sıla'nın anlattıklarıyla başlıyor. Arkadaşı Zeynep'in Amerika'da okuyan kız kardeşi Nilgün'ün Amerikalı bir gençle evlenme kararından ve bunun evdeki yansımalarından bahseder. Yaşlıların bu olaya yaklaşımını, velilerin olaya olumlu yaklaşımını ve Nilgün'ün genç yaşta böyle bir karar etrafında yarattığı izlenimleri anlatıyor. Bu arada Sıla'nın çılgın hareketleri, tanımadığı bir mankenlik ajansına mankenlik başvurusu yapması, tanımadığı insanlara aşık olması ve sorumsuz dürtüsel hareketlerini içerir. İzmir'den bir grup arkadaşıyla bir Akdeniz turuna katılır. Bu onun annesinden ayrı ilk yolculuğu. Henüz on sekizine yeni girmiş iki lise öğrencisidir ve bu geziyi kendi ayakları üzerinde durmanın ilk adımı olarak görmektedir. Kendinde büyük değişiklikler görmeye başladı. Bir keresinde annesini iş için yurt dışına üç günlük bir geziye göndermiş ve bu süre içinde evde yalnız kalması için onu ikna etmiş ve çok başarılı olmuştur. Erkek arkadaşının başkasıyla çıkıyor olması onu mahvetmiş ama bunun gençlikteki ilk aşklardan biri olduğunu, yaşayarak ve yaşayarak unutulması gerektiğini öğrenmiş ve bunu bir olgunlaşma aşaması olarak görmüştür. Arada bir, büyükannesini ve ayrı yaşadığı babasını ziyaret etmek için Ankara'ya gider. Babasının evlenmeyi düşündüğü yeni bayandan, olgun görünen yetişkinlerin de aynı çocukluk hatalarını yapabileceğini ima eder. Günlüğüne çoğunlukla okulda yaşananlara yer verir. Özellikle hocası Mualla Hanım'ın hayata atlamak ve kendi ayakları üzerinde durmak konusunda verdiği öğütler öğrencileri oldukça etkiliyor. Meslek seçimine önceden karar vermeleri tavsiyesi üzerine Serra, içinde saklı kalan seyahat etme ve görme tutkusunun turizm mesleğine daha yatkın olduğunu da keşfetmesini sağlar. Bunun içinde hafta sonları bir turizm acentesinde çalışmaya gider. Burada asıl aradığı mesleğin turizm olduğunu keşfeder ve kararını verir. Mualla, o yıl 10 Kasım'da Ankara'da Anıtkabir'e bir ziyaret düzenledi. Serra bu geziden çok etkilenmiş ve bu geziyle ilgili 10 Kasım ve Atatürk başlıklı bir makale yazıp Mualla Hanım'a hediye etmiştir. Kompozisyon büyük beğeni topluyor ve bir dershanenin düzenlediği 10 Kasım ve Atatürk konulu kompozisyon yarışmasına Amerika gezisi ile gönderiyorlar. Yarışmada Serra'nın makalesi önde gelir ve iki haftalık Amerika gezisini kazanır. Şubat ayında yine tek başına yeni yerler ve dünyayı keşfetmeye başlar. Sırf bu yolculuğa çıkmak için bile ilk kez pasaport, vize, uçak bileti almak gibi birçok sorunla karşı karşıya kalan Serra, tüm bunları yaşayarak aşmayı başarır. Serra onu ayakta tutacak yıldızını bulmuştur. Artık kararını verdi ve turist olacak. Akdeniz gezisinin, yazarlık yarışmasını kazanmasının ve ABD gezisinin kendisine çok şey kazandırdığına inanıyor. Hem kalbi hem de zihni zenginleşmiştir. Cüneyt'e gelince, bütün yolculuk boyunca onu hatırlamaz bile. Gelecekle ilgili doğru kararlar almak gerek."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kendine-ait-bir-oda/", "text": "Kadın ve edebiyat arasındaki bağlantıyı kurgusal bir yazı ve karakterlerle anlatan Woolf, kadınların neden daha az şiir yazdığını ya da neden erkekler kadar yaratıcı olmadıklarını açıkladığı eserinde tarihsel süreç içerisinde kadının toplumdaki yerini de ele alıyor. Biz ise her şeyi bir üniversite kampüsünde genç bir kızın düşüncelerini okuyarak öğreniyoruz. Shakespeare için hayali bir kız kardeş yaratmıştı ve olsaydı ona ne olacağını anlatıyordu. Kızın ağabeyi kadar yetenekli olduğu, ancak etrafındaki insanların bunu görmek istemediği hakkında kurgusal bir hikaye yaratmıştı. Jane Austen ve Charlotte Bronte'nin neden Savaş ve Barış'ı yazamadıklarını sorguluyordu. Kadın sadece bir et parçası değildi. Namus ve ahlak kavramları tek bir kadın için geçerli değildi. Kız ve kadın diye başka bir tip varmış gibi ayrılmamalıdır. Bir kadın sadece bir kadındır. Düşmeyi bilenler sadece erkekler değildi. Kadınlar diledikleri gibi düşünebilir ve düşünceleri farklı kaynaklara aktarılabilirdi. Önyargılar, ego, bencillik ve küçümseme hemen her dönemde bulunmuş ve bu duygular farklı konularda farklı şekillerde kendini göstermiştir. Ama hepsinin ortak noktası Kadın'da bitiyor. Bütün bu aşağılık ve insanlık dışı duygular kadınlara odaklanıyor. Hele Biz medeniyet toplumuyuz diye bağıranlar en başta bağnaz insanlardı. Medeniyet, kadın haklarını kısıtlamak ve küçümsemek değildir. Shakespeare'in kız kardeşi de şair olabilirdi. Yani asıl önemli olan ruhtur, cinsiyet değil. Sonuçta tüm insanlığı yetiştiren annelerdir. Ve insanlık kadına bu kadar çok şey borçluyken, onu hor görmek insan haklarına uymaz. İkincisi, cinsiyetler arasında fizyolojik farklılıklar olmasına rağmen birbirini dengeleyen ve kusurlarını örten iki parçadır; kadın ve erkek. Birinin üstün ya da diktatör olması gerektiğini kimse için söyleyemeyiz. Tıpkı kanun önünde olduğu gibi, gerçekte kadın ve erkek eşittir. Bir erkeğin yapabildiğini, bir kadın da yapabilir. Ne de olsa meslekler, renkler, düşünceler... Cinsiyetleri yok. - Kaç tane cinsiyet vardır bu dünyada? Biri birinden üstün mü, yoksa sadece üstün mü olmak istiyor? Hangi özellikleri onları birbirlerinden ayırıyor, hangisi diğerlerinden daha fazla zülüm görüyor? - Virginia Woolf, feminizmin en sağlam kalemlerindendir. Yazdığı eserler yaklaşık doksan yıldan beri ses getirmekte, cümleleriyle ufukları genişletmektedir. - Kendine Ait Bir Oda denemesinde ise ; 'Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalı' diyerek tek cümleyle o dönemin koşullarını anlatmaya çalışıyor. - Virginia Woolf'un ilk kez Eylül 1929'da yayımlanan uzun bir makalesidir. - Makale, Woolf'un Ekim 1928'de Cambridge Üniversitesi'ndeki, kurucusu kadın olan kolejler; Newnham Koleji ve Girton Koleji'nde verdiği iki derse dayanmaktadır. - Woolf, bir kadının yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olması gerektiğini ileri süren bu ünlü makalede kadınların ve özellikle kadın sanatçıların statüsüne değinmektedir. - Woolf'a göre, yüzyıllarca süren önyargılar, finansal ve eğitimsel dezavantajlar kadınların yaratıcılığını engellemiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kent-ve-kopekler/", "text": "Ricardo Arena: Romanın ana karakteridir. A sosyal yetiştirilmiş, sürekli aşağlanmış ve dışlanmış biridir. Ezik olan Ricardo Arena'nın toplum tarafından dışlanıp, hakaretlere uğrayarak aşağılanmasını konu ediniyor. Ricardo Arena daha küçük bir çocukken insanlardan ayrı yaşamış ve annesi ve babası tarafından sosyalleşmekten uzak tutulmuştur. Bir erkek olmasına rağmen ona kız elbiseleri giydirilmiş hep yalnız kaldığı için okul arkadaşları tarafından aşağılanmıştır. Fakat lise yıllarına geldiğinde onu bir askeri okula kaydederler. Ne var ki buradaki eğitim daha serttir. Ancak korkak olduğu herkes tarafından yine aşağılanır ve ona ismi ile hitap etmez köle diye çağırırlar. Birileri ona kızdığında dizleri üzerine çöker ve bana dokunmayın diye ağlar. Fakat hafta sonları çarşıya çıktığında kendine bir kız arkadaş bulur ve o sırada sınıfta kopya çekildiği için hafta sonu izinleri kaldırılır. Ricardo Arena kızı görmek için kopya çekenin adını Gamboa'ya bildirir. Bunun üzerine Gamboa ona hafta sonu izni ayarlar. Fakat okuldaki kabadayı çocuklardan biri olan Jaguar kopyanın Ricardo Arena tarafından ispiyonlandığını anlar. Ve bir eğitim esnasında Ricardo Arena'yı kafasından vurur. Ricardo Arena ölür. Ancak öldüğünde o kadar silik ve ezik biridir ki hiçbir öğretmen onu hatırlamaz. Ve şöyle düşünürler; bu çocuk bizim okulumuzda okudu ve nasıl oldu da fark etmedik. Çünkü Ricardo Arena derslere hiç katılmamış hep kendini gizlemiştir. Öldüğü gün arkadaşları suçluluk duyar ve onun cenazesinde hazır beklerler. Roman da burada son bulur. Yeşil Ev adlı romanıyla tanıdığınız Peru'nun en büyük romancısı Mario Vargas Llosadan bir roman daha sunuyoruz. Yazarın yirmi üç yaşındayken yazdığı Kent ve Köpekler adlı bu romanda iki ayrı dünya iç içe girer, birbiriyle çarpışır ve birbirini tamamlar. Olay, Peru nüfusunun üçte birini barındıran dört milyonluk başkent Lima'da, bir askeri kolejde geçer. Bu okulda iki zorlu yıl geçiren yazarın kişisel deneyimleri, anlatının nesnelliğini sağlamakta, inandırıcılığını artırmaktadır. Romanda anlatılan bu askeri kolejin başlıca özelliği, zenginlerle yoksulların, beyazlarla kızılderililer, siyahlar ve melezlerin, büyük ve küçük burjuva çocuklarıyla halk çocuklarının, suçlu çocukların bir arada bulunmasıdır. Merkezinde gerçek erkek olma eğitiminin yer aldığı bu olaylar dizisinde bütün Latin Amerika toplumu gözler önüne serilmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kente-giden-yol/", "text": "Delia: Şehir hayatını çok seven kendini beğenmiş, lüks bir kızdır. Ancak, çok kibirlidir. Azalia: Delia'nın ablası. Delia gibi kendini beğenmiş, şehirde yaşayan lüks bir aşıktır. Nini: Delia'yı çok seven ama sevilmediğini düşünen ve fabrikada çalışan genç bir adam. Gulio: Delia'yı o kadar sevmemesine rağmen Delia ile zorla evlendirilen genç bir adam. Romandaki genç kız olan Nini, anlamsızlıklarla örülmüş kendi hikayesini anlatmaya çalışır. Basit bir anlatımla gelişen bu romanın sarsıcı gerçeği Nini'nin aşkıdır. Kitapta şehir hayatını seven ama köyde yaşayan Delia isimli bir kızın yaşadıkları anlatılıyor. Delia, babası çiftçi, annesi ev hanımı olan beşkardeşi olan ve yavaş yavaş olgunlaşmaya başlayan bir kızdır. Kardeşlerinin en büyüğü şehirde yaşayan Azelia'dır. Ailesi çok zengin olmayan Delia'nın en büyük dileği, bir an önce zengin biriyle evlenip şehirde lüks bir hayat yaşamaktı. Ablası Azelia bunu yaptı ve şimdi şehirde çok lüks bir hayatı var. Delia her zaman kardeşleri ve uzak bir akrabası olan Nini ile şehre gelir. Onunla giderdi ve anne babasının kıyafetleri kötü olduğu için onlarla dolaşmazdı. Şehre dönüş yolunda Delia, Gulio adında genç bir adamla tanışır. Onu tanıdığı için çok mutluydu. Çünkü Gulio'nun babası çok zengindi ve Delia'yı çok seviyordu. Babası kızının Gulio ile takıldığı haberini alır ve ona çok kızar. Ama kız yine de görmezden geldi ve onunla yürümeye devam eder. Kız sürekli evlilikten bahsediyordu ve Gulio ona sınavlardan sonra evlenebileceklerini söyler. Bu sırada kız da Nini ve Guilo ile ortalıkta dolaşıyordu. O da bu olaya çok kızmıştır. Bir gün Delia çok hastalanır ve hamile olduğunu anlar. Ama annesine söylemekten çok korkar. Ancak cesaretini toplayarak bu olayı annesine anlattır. Annesinin kızmasını beklerken ondan hiç beklemediği bir tepki alır. Annesi bir çözüm bulunabileceğini söyledi. Babası bu olayı duyunca çok kızar. Neredeyse onu öldürüyordu. Onu evin tavanına yerleştirdiler. Bir süre sonra buranın uygun olmadığını ve kızın halasının yanına gitmesi gerektiğini söyleyip onu oraya gönderdiler. Teyzesiyle birlikte kaldığı süre boyunca çok az kişi ziyarete gelmiştir. Ama Gulio hiç gelmedi. Delia'yı bir korku sarar. Bir gün onunla şehre gitti ve çocukla tanışır. Gulio ona evliliklerinin çok yakın olduğunu söyler. Bir süre sonra Delia çocuğunu doğurdu ve düğün tarihi gelir. Düğün gerçekleşir. Kızın annesi ve babası, kıyafetleri kötü olduğu için kızın anne ve babasını düğüne götürmezler. Ya da Nini'nin ölüm haberi gelmiştir. Bundan Delia'nın sorumlu olduğu açıktır. Çünkü Delia, Nini'nin onu sevdiğini biliyordu ama umurunda değildi. O da son günlerinde hayattan tamamen kopmuştur. Aslında Delia da onu seviyor ama şehirde yaşama aşkı bu aşktan daha üstündü ve onunla kalmaz. Delia amacına ulaştı ve şehirde yaşamaya başlar. Ama bunu başarmak için çok şey kaybeder. Kente Giden Yol, ünlü İtalyan romancısı Natalia Ginzburg'un, yazarın kendine özgü dilinin bütün özelliklerini de taşıyan ilk romanıdır. Romandaki genç kız: Nini, başından geçenleri, anlamsızlıklarla örülü kendi öyküsünü anlatmaya çalışır. Yalın bir anlatımla gelişen bu romanın sarsıcı gerçeği, Nini'nin aşkıdır. Bu ünlü İtalyan kadın romancı, insan ilişkilerini anlamanın gerçek bir ustası sayılıyor. Gerçi bu ilişkileri olduğu gibi anlatmak onun asıl amacı olmuştur, onun kahramanları sanki kendiliğinden gelip otururlar roman sayfalarına ve bildik acıları çekerler; ama deniyor ki: Natalia Ginzburg, bunu bilmeden yapar; o bu bakış açısının farkında değildir. Bu büyük yazarı beğeneceğinize inanıyor, başka kitaplarını da hazırlamakta olduğumuzu belirtmek istiyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kervan/", "text": "Yahya Naif Efendi, Merkez Efendi, Hüdai, Nadide, Fatma, Deveci Telli, Kuşbaz Yuşa, Sümbül kardeşler. Kitabın konusu Osmanlı Padişahlarından Sultan Mahmut döneminde, Mekke ve Medine'de çıkan olaylar dahilin de, beş yıl aradan sonra yapılacak olan ilk hac olayını ve hac kafilesinde yaşanan olayları konu alıyor. Romanda hem tarih, hem de aşk temaları işlenmektedir. Kervanadlı kitap, Osmanlı'da vakanüvis görevini yürüten ve beş yılın ardından gerçekleştirilecek olan Hac ziyaretini yazacak olan Yahya Efendi'nin hikayesini anlatmaktadır. Henüz Mekke ve Medine Osmanlı İmparatorluğuna bağlıyken Sultan Mahmut devrinde bazı dazlaklar Mekke ve Medine'yi işgal etmiş ve yalnızca Allah'a dua edilir ve dualar Allah'a edilir düşüncesiyle bir hareket başlatmıştır. Bu nedenle Hac ziyaretleri de yasaklanmıştır. Beş yıldır gerçekleştirilemeyen Hac nedeniyle Kabe yolunda vazifelerini gerçekleştiremeyen Hacı ve Hacı adayları artık isyan etmeye başlamıştır. Bu arada Mekke ve Medine'de yaşayan halkın da ihtiyaçlarını getirememeleri bir başka soruna neden olmuştur. Bu yüzden Sultan Mahmut sonunda hem Mekke ve Medine halkının derdine derman, hem de hacıların yeniden hac yoluna gidebilmesi için İstanbul Üsküdar'dan yola çıkar. Yola çıkan on bin kişilik sürre alayının 4. Bölüğünde yer alan Yahya Efendi'nin yolculuk sırasında vakanivüslük görevi elinden alınır ve ziyaretin yazılmasından vazgeçilmiştir. Yahya Efendi'nin görevi son bulmuştur ama o, Hac vazifesini yerine getirmek için bu yolculuğa devam etmek istemektedir. Bu bölükte Yahya Efendi, Merkez Efendi, Deveci Telli, Kuşbaz Yuşa, Sümbül kardeşler ile yolculuk yapmaktaydı. İçlerinden en çok Hüdai ve Merkez Efendi ile yakın arkadaşlık kurmuştur. Aralarında yer alan Kuşbaz Yuşa ise dazlaklara haber uçuran bir hain olduğu Yahya Efendi ve Hüdai sayesinde anlaşılmıştır. Kuşbaz Yuşa idam edilmiştir, Berber, Telli'nin ölümünden sorumlu tutulsa da idam edilmeden önce suçsuzluğu anlaşılmıştır. Onun suçsuz olduğu anlaşıldıktan sonra dazlaklar ile yapılan savaşın kazanıldığını Sultan Mahmut'a haber vermek suretiyle İstanbul'a hareket etmiş ve alacağı bahşişin zararını kapatılacağı umulmuştur. İzmit'te kervana yeni yolcular katılmıştır. Yolcular arasında Hüdai bir mutasarrıfın hizmetçisi olan Nadide'ye aşık olmuştur. Mutasarrıfın Fatma adında özürlü bir kızı vardı. Nadide'nin görevi bu kız çocuğuna bakmaktı. Fatma'ya derman olması için Hacca gitmekteydiler. Önceleri Nadide, Hüdai için pek olumlu şeyler düşünmüyor gibi davransa dahi zamanla o da Hüdai'ye karşı boş olmadığını belli etmeye başlar. Ancak ikisinin arasındaki ilişki eskiye dayanmaktadır ve birbirlerine ancak kavuşabilmekteydiler. Merkez Efendi çiftin nikahını Medine'de kıyar ve Kitapta Hüdai'nin Nadide'ye duyduğu saf aşkın hikayesi destansı olarak anlatılır. Yaşanan gelişmelerin ardından Hac yolculuğu ilerler ve Osmanlı Devleti Mekke ve Medine'yi geri kazanmak için dazlaklarla yaptıkları savaşı yener. Her iki şehir de hırpalanmış olsa da sonunda nihayet hacılar kutsal topraklara varmıştır. Mekke'ye ayak basıldıktan sonra Fatma'nın iyileşebilmesi için Hz. Muhammed 'in mezarına dua edilmeye gidilir. Orada bulunan Fatma mucizevi bir şekilde engelinden kurtularak ayağa kalkar ve kendisi için dua emekte olan babasına doğru koşar. Ardından Hüdai, Yahya Efendi, Merkez Efendi ve diğer hacılar, kutsal vazifelerini tamamlar. Tüm bu yaşananların ardından Merkez Efendi, Medine'ye yerleşmeye karar verir. Evini de Hüdai ve Nadide'ye düğün hediyesi olarak sunar. Evin içerisinde bulunan değerli kütüphanesini de Yahya Efendi'ye bırakır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kilavuz/", "text": "Uğur: Romanın ana karakteridir. Eser onun gözünden anlatılır. Uğur'un anlatımı romana yön veriyor, şüpheci yaklaşımları ve fantastik düşünceleri kitabı sürükleyici kılıyor. Yılmaz Bey: Geziye çıktığı için amcasına arkadaş olacak bir arkadaş arar ve bunun için gazeteye ilan verir. Gümüş : Romanda sürekli gümüşten bahsedilir. Uğur için başka şeyler de ifade ediyor; Gümüş, tüm evin kapı ve penceresinin kapanması ve Uğur'un fantastik yorumları ile romanda farklı bir yer edinir. Mümtaz Bey: Yılmaz Bey'in amcasıdır. Gazetedeki ekteki ilan onun için verilir. Uğur, Mümtaz Bey'in yol arkadaşıdır. İhsan: Romanda sık sık çağrılan güvenilir bir taksicidir. On beş gün bir sahil kasabasında tatil yapan Uğur isimli karakterin, bir diğer karakter olan Mümtaz'ın tatilde geçirdiği günlerde yaptığı duyuru sonucunda kendisine eşlik etmesi, olağanüstü olayları ve insan ilişkilerini konu almaktadır. Roman, Uğur'un Mümtaz'ın evindeki ilk günü, on üçüncü günü ve son iki günü olmak üzere üç farklı bölümden oluşuyor. Yılmaz Bey seyahate çıktığı için amcasına arkadaş arar ve gazeteye ilan verir. İlanı gören Uğur; Yılmaz Bey'i arar ve onu karşılamaya giderler. Biraz sohbet ederler ve Yılmaz hemen Uğur'a güvenerek evi ona emanet eder ve geziye çıkar. Ertesi gün Mümtaz Bey gelir ve Uğur ile tanışırlar. İki hafta boyunca birbirleriyle arkadaş olurlar. Bu sırada taksici İhsan ile tanışıp sohbet eden Uğur, iyi anlaşmıştır. Mümtaz Bey, Uğur ve İhsan üç iyi arkadaş olurlar, tanışıp sohbet ederler ve keyifli vakit geçirirler. Uğur bazen karalamalarını Mümtaz Bey'e gösterir ve derin bir sohbete girerler. Yılmaz Bey'in seyahat dönüşü gizemli davranışı onları üzer. Uğur'un arkadaşlığı çoktan bitmiştir. Aslında olaylar şöyle gelişir ama Uğur'un gözünden anlatılan eser; Şu günlerde yaşanan fantastik olaylar olur. Gümüş'ün eve girip çıkması, Uğur'un çekmecedeki notlarının yerlerinin değişmesi, videokasetlerin bir anda ortadan kaybolması vs. şeyler Uğur'un gerçeklik duygusunu sorgulatmaya başlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kilic-yarasi-gibi/", "text": "Şeyh Yusuf Efendi: Mehpare ile evliliği sonlanan kişidir. Mehpare: Şeyh Yusuf Efendi ile bir süre evli kaldıktan sonra boşanır ve Hikmet Bey ile evlenir. Hikmet Bey: Reşit Paşa'nın oğludur. Mehpare'yi görür görmez aşık olur ve evlenirler. Kitap, 19. yüzyılın sonlarına doğru Ermenilerin Galata yakınlarındaki Osmanlı bankasına baskın yapmaları ve romanın başlangıcı olan Şeyh Yusuf Efendi'nin Mehpare Hanım ile evlenmesini konu ediniyor. Kurgu ve gerçeği bir arada ele alan, siyasi gelişmeleri ve renkli romancıların hayatlarını anlatırken çeşitli tarihi olaylara değinir. Şeyh Yusuf Mehpare Hanım ile evlidir. Ancak Mehpare Hanım ne yazık ki bu evlilikte aradığı mutluluğu bulamamış ve bir buçuk yıllık evliliğin ardından Şeyh Efendi'den ayrılmaya karar vermiştir. Bu evlilik sırasında sadece Rukiye adında bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. O dönem padişah tabiplerinden Reşit Paşa'nın oğlu Hüseyin Hikmet evliliğe hazır olduğunu düşünürken Mehpare hanımı görmüş ve yıldırım aşkına çarpmıştır. Hikmet Bey ile evlenen Mehpare Hanım'ın bu evliliği ilk evliliğine göre daha şatafatlı ve gürültülü olmuştur. Görkemli bir düğünle başlayan bu evlilik onlara yeni bir hayatın kapılarını aralamıştır. Hikmet Bey ve Mehpare Hanım balayı için Mihrişah Sultan'ın Paris'te yaşayan annesinin yanına giderler. Mihrişah Sultan kendini dünyanın en güzel kadını olarak görmüş ve kedisinin sadece Allah için yaratıldığını düşünmüştür. Bu düşünce gelinini görene kadar devam eder. Ama gelinini görünce bu düşüncesinden şüphe eder. Paris'te bir süre sonra Mehpare Hanım ile Mihrişah Sultan arasında güzellik anlamında bir soğukluk yaşanır. Ancak bu soğukluk uzun sürmeden balayını burada bitirip İstanbul'a dönerler. Hikmet Bey ve eşi Mehpare, İstanbul'da Kürt reisi Bedirhan'ın oğlu Abdürrezzak Bey'in yanındaki konağa taşınır. O sırada İstanbul Belediye Başkanı Rıdvan Paşa ile Abdürrezzak Bey arasında köşkün önüne yol yapılması konusunda bir tartışma çıkar. Bu tartışma büyür ve Abdürrezzak Bey, Rıdvan Paşa'nın hizmetçisini kaçırır. Bu duruma çok kızan Rıdvan Paşa, Abdürrezzak Bey'in konağını kuşattır ve kahyasının iade edilmesini ister. Abdürrezzak'ın adamları Rıdvan'ın isteğini reddederler ve o sırada bir çatışma çıkar. Abdürrezzak'ın oğlu da çatışmada hazır bulunur. Belli bir süre sonra çıkan çatışmada Abdürrezzak'ın oğlu ağır yaralanmış ve orada hayatını kaybetmiştir. Mehpare hanım bu çatışmayı duyar duymaz mahalle sakinlerine haber verir. Tabii o sırada hamiledir ve rahminde hikmet beyninin oğlunu taşır. Mehpare, ev sakinleri ile birlikte bu çatışmayı korku içinde izler. Bu çatışma ve korku gecesinde Rukiye'nin dadı Mehpare Hanım ve Hikmet Bey aynı odada uyanırlar. Mehpare Hanım ve Hikmet'in evliliği bu geceler sayesinde mutlu ve huzurlu bir şekilde devam etmiştir. Evliliklerinin huzurlu ve mutlu geçmesinin nedeni Mehpare'nin sürekli yeni zevkler araması ve bu zevklerin farkına varabilmesidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kimsecik/", "text": "Yağmurcuk Kuşu, İsmail Ağa'nın üvey oğlu tarafından öldürülmesiyle sona bulur. Kale Kapısı'nda İsmail Ağa'nın öz oğlu Mustafa'nın üvey oğlu Salman için duyduğu korku tasvir edilmiştir. Mustafa ile birlikte köyün diğer çocukları ve çevredekiler de Salman'dan korkmaktadır. Kanın Sesi'nde tüm korkular ele alınır ve en çok korkulan nesneler bu korkunun üstesinden gelinmeye çalışılır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Van'dan göç etmek zorunda kalan bir aile, göç yolunda sıkıntılarla yol alırken, yolda ölmek üzere olan bir çocuk bulur ve onu da yanlarına alırlar. Sonunda Adana'ya yerleşmeye karar verirler. Şehirde tehcir nedeniyle Ermeniler tarafından boşaltılan konaklardan birine yerleşmeleri istenir ancak aile reisi İsmail bunu kabul etmeyince Adana'nın kurak Hemite Köyü'ne gönderilir. Burada çok çalıştıktan sonra zengin olmaya başlarlar. Bu arada ailenin reisi İsmail Ağa'nın yıllardır çocuğu yoktur. Sonunda İsmail Ağa'nın bir oğlu olur ve adını Mustafa koyar. İsmail Ağa'nın giderek gözden düşen en büyük oğlu Salman, yaşadığı gelgitler sırasında bir gün babası İsmail Ağa'yı öldürür. Salman'ın, babasına olan sevgisinden dolayı kendisini küçük düşüren Mustafa'ya karşı büyük bir garezi vardır. Ne de olsa asıl amacı Mustafa'yı öldürmektir. Ancak babasının başkaları tarafından öldürülme korkusuna dayanamayan Salman, çareyi babasını kendi elleriyle öldürmekte bulur. Bir önceki romanda babasını öldüren Salman kaçmıştır ve bütün köy Salman'ı aramaktadır. Salman daha sonra Müslüm Ağa'yı öldürür ve cesedi çiftliğin kapısına asar. Köylüler Salman korkusuyla yaşamaya başlar. Bir gün İsmail Ağa'nın çobanlarından Cemşit, elinde çoban başıyla köye koşarak gelir. Salman baş çobanı öldürür. O da sürüyü alır ve gider. Kesilen başın, günlerce kapıda asılı kalması için Mustafa'nın konağının kapısına asılmasını emreder. Sonunda Sıfır Hatun, jandarmaya kapıdan çıkarıldığını bildirir ve Salman'ı öldürtmek için adamlar tutar. Ama giden hiç kimse geri gelmez. Köylüler arasında Salman'ın büyülendiği, zaten öldürüldüğü ve Zero'nun bir adamı boş yere kiraladığı söylentileri çıkar. Bir gün köyde üç çocuğun başı bulunur. Herkes Salman'dan şüpheleniyor. Mustafa korkar. Her yerde Salman'ı hayal eder. Bu sırada İsmail Ağa'nın konağı bir gece yanar. Bazıları Salman'ın konağı ateşe verdiğini iddia etmeye başlar. Mustafa'nın Salman korkusu büyür. Salman'ın saçlarından tutup kafasını keseceğini düşünür, bu yüzden berbere gider ve saçlarını traş eder. Salman'ın korkusu o kadar artar ki Mustafa bir gece evden kaçar. Bütün köy Mustafa'yı arar ama bulamaz. Sonunda Kuş Memet onu bulur. Mustafa; çok korktuğu, yarasaların, yılanların ve kırkayakların bulunduğu mağarada saklanır. Kuş Memet, Zero'yu mağaraya götürür ve Mustafa'yı oradan çıkarırlar. Yaşar Kemal'in otobiyografisi olarak tanımlanır. Yağmurcuk Kuşu, İsmail Ağa'nın üvey oğlu tarafından öldürülmesiyle sona erer. Kale Kapısı'nda İsmail Ağa'nın öz oğlu Mustafa'nın üvey oğlu Salman'a duyduğu korku tasvir edilmiştir. Mustafa ile birlikte köyün diğer çocukları ve çevredekiler de Salman'dan korkmaktadır. Kanın Sesi'nde tüm korkular ele alınır ve bu korkunun üstesinden gelmek için en çok korkulan nesneler aranır. - Yarı otobiyografik özellik gösteren Kale Kapısı 1986'da Orhan Kemal Roman Ödülü almıştır. - Yağmurcuk Kuşu, Yaşar Kemal'in kendi geçmişinden yola çıkarak kaleme aldığı Kimsecik üçlemesinin ilk kitabıdır. Kimsecik, dağları bekleyen korkunun yıkıcı gücünün, üç kitaplık dev efsanesidir. Korku insanın benliğim parçalarken, bu insanlık durumundan büyük bir trajedi doğar. Ama çocuklar korkuya yenik düşmez, üstüne yürürler. Üçlünün ilk kitabı Yağmurcuk Kuşu bir cinayetin yarattığı korkuyla şekillenir. Roman katliamların nedenleri ile sonuçları arasındaki ürpertici ilişkiyi açığa çıkarırken, bir yanıyla da bir köy çocuğunun masum ve cesur dünyasının nasıl belirdiğini ortaya koyar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kinyas-ve-kayra/", "text": "Kinyas: Romanın ana karakteridir ve babası tarafından zorla fuhuşa sokulan genç bir çocuktur. Başlangıçta bu faaliyete katılmak isteksizdir, ancak sonunda kaderine boyun eğer. Kinyas, acımasız ve affetmeyen bir ortamda hayatta kalmaya çalışırken çeşitli duygular yaşayan karmaşık ve çatışmalı bir karakter olarak gösterilir. Durumuna rağmen, özellikle en yakın müttefiki olan Kayra'ya karşı, diğer fahişelerin de arasında çok koruyucu olduğunu gösterir. Kayra: Zorla fuhuşa sokulan genç bir kızdır. Kinyas ve Kayra yakın arkadaşlar ve müttefikler haline gelirler ve ilişkileri insan bağlarının dönüştürücü gücünün dokunaklı bir örneğini oluşturur. Kayra, hassas ve şefkatli bir karakterdir ve roman boyunca Kinyas'a bir rahatlama ve destek kaynağı sağlar. Kinyas'ın babası: Ailesini desteklemek için oğlunu fuhuşa zorlayan acımasız ve kötücül bir adamdır. Kendi ihtiyaçlarından başka hiçbir şey umursamayan, oğlu üzerinde neden olduğu zarardan hiçbir pişmanlık duymayan bencil bir karakter olarak tasvir edilir. Ayrıca, çeşitli derecelerde sempati ve karmaşıklıkla tasvir edilen diğer çocuk fahişeleri ve müşteriler de dahil olmak üzere romanda birkaç karakter daha vardır. Genel olarak, Kinyas ve Kayra'daki karakterler gerçekçi bir şekilde çizilmiştir ve hayatta kalma, aşk ve kurtuluşun temalarını keşfeden romana katkıda bulunur. Kinyas ve Kayra romanının ana konusu çocuk fuhuşu ve bu konunun kurbanları üzerindeki psikolojik ve duygusal etkileridir. Roman, ailesini desteklemek için babası tarafından fuhuşa zorlanan genç bir çocuk olan Kinyas'ın deneyimlerini ve o hayattan kurtulma yolculuğunu ele alır. Roman ayrıca Kinyas ve Kayra'nın hayatlarının zorlu ve karanlık koşulları arasında aşk, arkadaşlık ve kurtuluş temalarına da değinir. Kinyas ve Kayra, çocuk fuhuşunun karanlık ve rahatsız edici dünyasına dalmış bir roman olup, kurbanlarının psikolojik etkisini ele alıyor. Baş karakterimiz Kinyas, ailesine bakabilmek için babası tarafından zorla fuhuşa sokulan genç bir çocuktur. Kinyas, başlangıçta bu faaliyete katılmak isteksizdir, ancak hayatta kalabilmek için başka seçeneği olmadığını anlar. Roman boyunca, Kinyas yeni hayatı olarak fuhuşu kabullenmekte zorlanan karmaşık bir karakter olarak tasvir edilir. Utanç, suçluluk duygularından şefkatli ve merhametli anlara kadar çelişkili duygular yaşar. Kinyas ayrıca en yakın müttefiki olan bir kız olan Kayra gibi diğer fahişelere karşı da kızgın bir koruyuculuk gösterir. Roman, İstanbul'un genelev bölgesinde geçmektedir ve yazar, çocuk fahişelerin dayanmak zorunda kaldıkları pis koşulları, şiddeti ve istismarı canlı bir şekilde tasvir eder. Ancak, karanlık konusuna rağmen, roman aynı zamanda sevgi, arkadaşlık ve kurtuluş temalarını da ele alır. Kinyas'ın Kayra ile ilişkisi, insan bağının dönüştürücü gücünün dokunaklı bir örneği ve bir kişinin diğerinin hayatında fark yaratabileceğinin bir göstergesidir. Roman boyunca, Kinyas fuhuş hayatından çıkış yolu ararken mücadele eder ve sonunda kaçışı hem ürkütücü hem de arındırıcıdır. Roman, umut dolu bir notla biter ve Kinyas ve Kayra geleceğe umut ve olasılıklarla bakarlar. Genel olarak, Kinyas ve Kayra, hassasiyet ve nüans ile zorlu ve tabu bir konuyu ele alan güçlü ve düşündürücü bir romandır. Yazarın canlı tasvirleri ve gerçekçi karakterleri, hem yürek burkan hem de ilham verici bir dünyaya okuyucuları çeker. Bu roman, okuyucuların okuduktan sonra uzun süre hafızalarında kalacak bir eserdir. Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandist ameliyatımın izi. Ve sırtımı çok, hızlı yaşlandım! Ancak hayattayım."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kiralik-konak/", "text": "Naim Efendi: Abdülhamid döneminde nazırlık yapmış, daha sonra emekli olmuş, Gelenek ve göreneklere bağlı bir kişidir. Sekine: Naim Efendi'nin kızıdır. Babası ve çocukları arasında kalmış bir kadındır. Servet Bey: Paraya düşkün ve seviyesiz bir adamdır. Ayrıca Naim Efendi'nin damadıdır. Seniha: Naim Efendi'nin torunudur. Özgür bir şekilde yetiştirilmiş Serbest yetiştirilmiş bir kızdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü sırasında İstanbul'da kuşaklar arasında farklılık gösteren geleneksel değerler, değer yargıları ve yaşam biçimleri ile Batılılaşma arasındaki çatışmayı konu alan bir romandır. Abdülhamit dönemi nazırlarından Naim Efendi, Temiz, titiz ve dürüst bir biri olmasına rağmen aynı zamanda roman kahramanlarının en yaşlısıdır. Gelenek ve göreneklere oldukça bağlıdır. Eşi Nefise Hanım ölünce konaktaki düzen bozulur. Çünkü kızı Sekine Hanım içine kapanık ve sessiz bir insandır. Sekine Hanım'ın kocası Servet Bey, konakta söz sahibi olmak isteyen, züppe, İslam'dan ve Türklükten nefret eden, Avrupa hayranlığı ve Frenk taklidi olan bir adamdır. Servet Bey'in neşeli, özgür ve savurgan kızı Seniha, aynı zamanda Avrupalı tutkusu olan biridir. Kendisi gibi Avrupa hayatına düşkün olan Faik Bey, Seniha'ya karşı ciddi bir his beslemese de Seniha'nın kalbiyle oynar. Seniha'nın halasının torunu Hakkı Celis, Seniha'ya aşık, şair ruhlu genç bir şairdir. Seniha'ya şiirler yazar. Rahatsız olan Seniha'ya doktorlar havayı değiştirmelerini tavsiye eder. Arkadaşlarıyla Büyükada'ya giden Seniha, turlara çıkarak, içki ve kumara katılarak sıkıntılarından ve huzursuzluğundan kurtulmaya çalışır. Faik Bey ve Seniha'nın adadaki maceraları yalıya kadar duyulur. Konakta savurganlık kol gezmeye başlar. Sık sık toplantı ve eğlenceler yapılır. Bu nedenle Naim Efendi'nin mal varlığı hızla tükenmektedir. Faik Bey Seniha ile evlenmeyi kabul etmez ama beraberlikleri ve dolaşmaları devam eder. Faik Bey ile seviştiklerini dedesinden bile saklamaz. Naim Efendi, Seniha'nın bu davranışı yüzünden bayılır ve hastalanır. Seniha onu ziyaret bile etmez. Davranışları tamamen değişir, ara sıra kapıyı çalar ve uzun süre ortadan kayboluyor. - Yakup Kadri tezli roman türünde verdiği bu eserde; Naim Efendi, Servet Bey, Seniha ve Hakkı Celis ile Osmanlı'nın yıkılış sürecindeki son üç dönemi anlatır. - Konak, hem ailenin hem de Osmanlı Devleti'nin sembolüdür. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun ölümsüz eseri Kiralık Konak, çağları aşan başarısıyla bugün de geniş bir kitle tarafından okunmaya devam ediyor. 1922 yılında yayımlanan roman, Anadolu'da Tanzimat Dönemi itibarıyla değişen toplum yapısını oldukça güçlü bir kurgu ve anlatımla ele alıyor. Anlattığı olayları mizahi bir üslupla aktaran yazar, ironilerle bezeli hikayesinin ardında dönemin sosyolojik gerçeklerini acı bir şekilde gün yüzüne çıkarıyor. Kiralık Konak romanı, aile mirası geniş bir konakta yaşayan Naim Efendi ve ailesinin başından geçen olayları anlatıyor. İtibar sahibi iyi bir adam olan Naim Efendi; kızı, damadı ve iki torunu ile bir arada mutlu bir yaşam sürüyor. Ancak kendisi dışındaki tüm aile üyeleri, Avrupa'dan esen değişim rüzgarlarına kapılarak farklı yaşamları arzuluyor. Naim Efendi'nin torunları olan Seniha ve Cemil konağı diledikleri gibi kullanırken, kızı Saime Hanım ve damadı Servet Bey ise kayıtsız tutumları ile öne çıkıyor. Torunlarına olan sevgisinden dolayı onların isteklerine müdahale etmeyen Naim Efendi, konakta olup bitenden duyduğu rahatsızlığı ailesine yansıtmıyor. Özellikle de çok sevdiği Seniha'nın, gençliğinin verdiği savurganlıkla birçok hata yapmasına rağmen hep iyi olmasını istiyor. Ancak sarf ettiği çabalar kızın kendisini daha da yıpratacak yanlışlar yapmasının önüne geçemiyor. Naim Efendi'ye asıl darbeyi vuran ise Saime Hanım ve Servet Bey'in hamlesi oluyor. Osmanlı'da baskıların sona erdiği II. Meşrutiyet döneminde geçen Kiralık Konak, ana tema olarak varsıl sınıfın geleneksel yaşam biçiminden sıyrılmaya çalışmasını konu alıyor. Birçok dönem romanında olduğu gibi Doğu ve Batı kültürlerinin çatışması temelinde ilerleyen roman, yanlış Batılılaşmanın getireceği yıkıcı sonuçları çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu bağlamda roman, kurgusal boyutunun yanı sıra aile ve toplum yapısına dair bir saha incelemesi olarak da okurlarını aydınlatıyor. çok kısa ve açıklayıcı olmuş tşkler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kirik-hayatlar/", "text": "Ömer Behiç: Kültürlü ve iyi eğitimli bir adamdır. Kendisine gelen hastaların hayatlarından dersler çıkartmaktadır. Tam bir Osmanlı Beyefendisi olarak tanımlanabilmektedir. İyi bir aile reisi olmak istemişse de yasak bir aşkın kurbanı haline gelmiştir. Vedide: Ailesine son derece düşkün ve oldukça ideal bir ev hanımıdır. Çocuklarının üzerine titrer ve eşine saygılıdır. Kültürlü ve dürüst karakterinin yanı sıra yumuşak huylu bir annedir. Ancak hem eşinin yaşadığı yasak aşk hem de kızının ölümü ile dünyası başına yıkılmıştır. Neyyir: Erkeklerin gönlünü kazanmayı bilen, minyon tipli bir kadındır. Oldukça güzel olmasına karşın topluma aykırı bir hayat görüşü vardır. Gayri meşru ilişkilerden haz duymaktadır. Nebile: Kardeşine oranla biraz daha şişman ve kardeşi kadar etkileyici olmayan bir genç kızdır. Yazar bu romanında, her şeyin gayet iyi olması için çabalayan bir çiftin, yaşanılan bir yasak aşk sonrası aralarında ortaya çıkan olayları konu edinmiştir. Ömer, tıp okumak için gittiği Avrupa'dan doktor olarak geri dönmüştür. Ardından Vedide Hanım ile evlenerek son derece mutlu bir yuva kurmuştur. Ömer ile Vedide'nin çocukları da dünyaya gelmiştir. Bununla birlikte Andelip Bacı adında kadın da yıllardır Vedide'nin yanında ona dadılık yapmaktadır. Ömer yıllardır para biriktirmiş ve en sonunda hayal ettiği evi bularak bu eve ailesi ile birlikte taşınmıştır. Yatılı okul günlerinden bu zamana kadar hep böylesine güzel bir evde yaşamanın hayalini kurmuştur. Hayalini başardığı ve sıcak bir yuva kurduğu için ise son derece mutludur. Okul hayatı boyunca çok başarılı olmuş ve çocukluk yıllarından kalan ezikliği üzerinden atmıştır. Artık herkes ile hızla sosyalleşebilen bir adamdır. Ömer okuduğu okulun son senesinde babasını kaybetmiştir. Okul bittikten sonra ise Fransa'da yüksek lisans yapmaya gitmiş ve buradayken de annesini kaybetmiştir. Ömer yeni aldığı evin bir odasını muayenehaneye dönüştürmüştür. Burada zengin hastaları tedavi ettiği gibi fakir hastalara da ücretsiz bir hizmet sağlamaktadır. Ömer bir gün eski okul arkadaşı olan Beki'ye rastlamıştır. Beki, artık Doktor Bekir Servet olarak tanınmaktadır. Doktor Bekir Servet Ömer'e hovardalıklarını anlatmaktadır. Ömer ise onu bu haline acımaktadır. Bekir Servet İstanbul'da zengin bir ailenin kızı olan Nebile ile ise aşk yaşamaktadır. Bekir Servet bir gün Ömer'i bir hastasının yanına götürür ve onda fikir almak ister. Nebile evlidir ve Ömer'in tedavisi boyunca son derece rahat hareket etmektedir. Ömer Nebile'nin bu rahat hareketlerine son derece şaşırmıştır. Nebile ile işleri bittikten sonra Nebile'nin kardeşi Neyyir ortaya çıktığında Ömer bu kıza vurulmuştur. Eve geldiğinde dahi bu kızı düşünmekten bir türlü kendisini alı koyamamaktadır. Çok geçmeden muayene sebebi ile Neyyir'in evine Ömer tekrar çağırılır. Bu muayene sırasında ikisi birbirine fazlası ile yakınlaşırlar. Ömer kelimenin tam anlamı ile bu genç kadına vurulmuştur. Neyyir ise ona bir adres vererek Ömer', buraya çağırır. Orada buluştuklarına her şeyin çok daha farklı olacağını ifade eder. Böylece Ömer ile Neyyir arasında yasak bir aşk başlar. - Kırık hayatlar romanı, Halit Ziya'nın hayatı boyunca yazdığı sekiz romanın en sonuncusudur. - Başlangıçta bir dergide bölüm bölüm yayınlanmaya başlamıştır. Ancak dergi kapatılıp, topluluk dağıldıktan sonra romanın yayınlanma süreci yarım kalmıştır. Uzunca bir süre bu roman yayınlanmayı beklemiştir. - İlk defa 1924 yılında bir kitap haline getirilerek okuyucuya sunulmuştur. - Yazarın en çok sevilen ve okuyucu tarafında yoğun ilgi gören romanlarından bir tanesidir. Eserlerinde romantizmden kaynaklanan aşk ve duygusallık öğelerini realizmden gelen gözlemcilikle birleştirerek işleyen Halid Ziya Uşaklıgil aşırı duygusal ve içe dönük tipleri realist yöntemlerle kurgulayarak dengeli bir biçimde anlatır. Yazarın Mai ve Siyah ile Aşk-ı Memnu romanlarından üstün gördüğü Kırık Hayatlar romanı ailenin kutsallığı, yalnızlığın acısı karşısında bireyin duruşu, kırıklık, ölüm ve hayatın bilinmezliği üzerinden hareket ederek toplumsal yaşamı da sorgulayan çok yönlü bir eserdir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kirk-yedililer/", "text": "Emine: Romanın başkahramanıdır. Erzurum'da yaşayan ve okulu nedeniyle İstanbul'a gelir. İstanbul'daki devrimci arkadaşlarıyla öğrenci hareketlerine katılır ve işkence görür. Nüveyre Hanım: Romanın baskın karakterlerindendir. Emine'nin ailesindeki en etkili kişidir. Atatürkçü bir yapısı vardır ve Cumhuriyet'e değer verir. Selahattin Bey: Emine'nin babasıdır. Basit bir karaktere sahiptir. Kiraz: Emine'lerin hizmetçisidir. Köylü ve ekonomik güçten yoksun bir aileye mensuptur. Öğrenci işleriyle uğraşan bir sosyoloji öğrencisi olan Emine; Semra'nın şahsında 12 Mart'tan sonra yaşanan olaylar ve insanlara yapılan işkenceler romanın konusunu oluşturmaktadır. Romanın başkahramanı Emine, 1968 döneminde üniversitede okurken öğrenci hareketlerine katılmış ve 12 Mart muhtırasının ardından yapılan tutuklamalarda gözaltına alınmış ve işkence görmüştür. Hikaye, karakterin serbest bırakıldıktan sonra geçmişini hatırlamasını ve anılarıyla hayatını anlamlandırmaya çalışmasını içeriyor. Emine'nin anıları Erzurum'da geçen çocukluk yıllarının, Cumhuriyetin ilk nesil öğretmenleri olan anne ve babasının sorunlu idealizminin, eve yardıma gelen Anadolu insanının, üniversite için İstanbul'a gelişinin, öğrenci arkadaşlarının anılarıdır. Burada ve zamanının solcu gençliğinin faaliyetleriyle tanıştı. Bir portre çizer. Bu portre, karakterin hapishanedeki işkencesinin son derece ayrıntılı hesaplarıyla sürekli olarak kesintiye uğrar. Roman, Emine'nin özgür ve işkencesiz bir hayata alışacağı ve dış dünyaya katılacağına dair mesajıyla sona erer. - 1975 yılında Türk Dil Kurumu roman ödülünü almıştır. Kırk Yedili'ler en çok sözü edilen 12 Mart Romanı... Ama 21 Mart'ta neler olup bittiğini anlatmıyor bu 468 sayfa. 12 Martı yaşayan çoğu '47 doğumlu bir genç kuşağı anlatıyor. Füruzan'ın bu ilk romanı, 1975'te Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü almıştı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kirmizi-papagan/", "text": "Kanau: Zengin olma hayalleri olan melez bir Kızılderili'dir. Camura: Kanau'nun köyden arkadaşıdır. Kendisi bir polistir ancak Kanau'yu yanına çekerek sağlam para kazanacağı bir kaçakçılık işine girmeye çalışırlar. Daniel ve Tilde: Ekibin diğer üyeleri Teğmen'in yol arkadaşı ve Sa Lua'nın yardımcısı. Yazar, Kızılderililerin sorunlarını, Kızılderililerin gizemli yaşamlarını, 'garimpeiro' adı verilen maden arayıcılarının çalışmalarını, yağmur ormanlarında avlanan nehir avcılarını, Kızılderili gerçekliğini, uzaklarda yaşayan Brezilyalılara ve tüm dünyaya duyurmayı amaçlamıştır. Kanau melez bir Kızılderili'dir. Babası beyazdı ve annesi Kızılderili idi. Ancak kendisini beyaz olarak görmek istediği için sürekli şehirlerde dolaşıyordu ve nadiren köye geliyordu. Zengin olmak istiyordu. Ama Kızılderililer de zengin olmayacaktı. Bu yüzden kendini hiçbir yere ait hissetmiyordu. Ait olduğu yeri aramanın sancıları içindeydi. O sırada köye gelir. Köydeki arkadaşı olan Camura polisti. Bir köy ona elmas kaçakçılığı olduğunu bildiğini ve bunun sonucunda iyi para kazanacağını ve çok güçlü olduğu için Kanau'nun kendisine fayda sağlayacağını ve kendisine yardım etmesini istediğini söyler. Kanau'nun paraya ihtiyacı olduğu için kabul eder. Camura ve elmas hırsızları kaç gün sonra nereden geçeceklerini hesapladıktan sonra bayramını bahane ederek o köye giderler. Gittikleri köy aynı zamanda Kanau'nun annesinin köyüydü. Çocukluğu zaten orada geçmişti. Orada tanıdığı insanlar, kardeşi, annesinin eski evi gibi birçok hatırası ve eşyası vardı. En iyi arkadaşı Iroa da oradaydı. İlk günlerde her şey normal gider. Ancak daha sonra tüm hırsızları öldürüp elmasa tek başına sahip olarak Elmas hırsızlarına katılarak zengin olacağını düşünmüştür. Ancak bunun için Camura'yı yok etmeleri gerekiyordu. Aksi takdirde polis onları yakalardı. Kanau iki şişe likör alır. Iroa ile birlikte şişelerden birini zehirlediler. Festival gecesi tahmin edildiği gibi elmas hırsızları köye ulaşır. Ancak Camura o kadar sarhoştur ki dünyayı umursamaz. Kanau, hırsızlarla konuşarak bir anlaşma yapar. Onlarla gidecek ve karşılığında elmasa ortak olacaktı. Yolları çok iyi biliyordu ve çoğu yerden rahatlıkla geçebiliyordu, bu yüzden yardım toplamakta hiç zorluk çekmiyordu. Hırsız ekibi baş hırsız Teğmen, teğmenin hamile sevgilisi Sa Lua, Yoldaşları Daniel ve Sa Lua'nın yardımcısı Tilde'den oluşuyordu. O köye geldiklerinde Sa Lua doğum yapmıştı ama nehirde hazırlıksız doğum yaptığı için hastaydı. Köydeki Kızılderililer için ilaç ve yemek verilir, sonunda Kanau ile tanışırlar. Ya elması paylaşacaklardı ya da yakalanmayı kabul edeceklerdi. Teğmen elmasla ortak olmayı seçer ve Kanau'ya haber verir. Kanau, Camura'ya zehirli içeceği içirir ve imha eder. Üstelik herkes onun aşırı içki içmekten öldüğünü düşünür. Kimse şüphelenmez. Böylesine ustaca bir öldürme, Teğmen ve ekibini korkuttur. Yola çıktıklarında Teğmen, Kanau'yu nasıl öldüreceklerini düşünürler. Yolda bir hayalet görürler. Hint inancına göre bu hayaleti gören kişinin sonu ölümden başka bir şey değildir. Kanau bunu söylediğinde kimse ona inanmaz. Kimse şüphelenmesin diye sadece geceleri hareket ederler. Bir sabah dinlenmek için durduklarında Daniel elmayı alır ve ormana kaçar. Teğmen ve Kanau onu takip eder, ancak Kızılderililer tarafından öldürüldüğünü görür. Sonra elması bulup geri gelirler. Yola çıktıktan sonra polisi fark ederler ve tekneyi çimenlerin arasına alırlar. Ama bebeğin ağlaması onları ele verir. Teğmen bebeğin ağzını kapattır ancak bebek buna dayanamaz ve olay yerinde hayatını kaybeder. Tehlike geçtikten sonra bebeği gömüp uyumak isterler. Uyandıklarında Sa Lua kendini denize atmıştır. Teğmen aklını kaybeder. Teğmen, Kanau yiyecek bulmak için ayrıldığında intihar etmişti. Artık sadece iki kişi kalmıştı. Tilde ve Kanau ikisi de birbirlerini öldürmek ve elması tek başlarına almak için bir fırsat bekler. Kanau, lanetin etkisinin ikisini de etkileyeceğinden emindir. Oradan yollarına devam ederler. Daha sonra yaya olarak devam ederler. İlerlerken bir gece Kanau kendini yorgun hissettiğinde durur ve uyumak ister. Bunu fırsat bilen Tilde, Kanau'nun kafasına vurup bağlar ve kaçar. Kızılderililer Tilde'yi öldürüp elması çalar. Kanau, arkadaşı Iroa'yı ormandan kurtarmayı göze alamaz ve Kanau da köyünde ölür. Arkadaşları arasında kısaca Ze Mauro olarak tanınan, Jose Mauro de Vasconcelos 26 Şubat 1926'da Rio de Janeiro yakınlarında Bangu'da doğdu. Kızılderili ve Portekizli karışımı bir ailenin çocuğuydu. Okumayı çok genç yaşta tek başına öğrendi. Tıp, desen çizimi, hukuk ve felsefe öğrenimine başlayıp yarıda bıraktı. Öğrenim hayatında olduğu gibi iş hayatında da balıkçılık, öğretmenlik, modellik, dansçılık, garsonluk, tiyatro, sinema ve televizyon oyunculuğu gibi çeşitli meslekleri denedi. Hayatı boyunca Kızılderili haklarını korudu. Can Yayınları arasında çıkan Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Delifişek, Kayığım Rosinha, Yaban Muzu, Çıplak Sokak adlı yapıtlarıyla ülkemizde çok sevilen bu Brezilyalı yazar 24 Haziran 1984'te Sao Paulo'da öldü. Kırmızı Papağanı yazmak amacıyla uzun süre Kızılderililerle yaşadı. Kitabı 1953 yılında bitirdi. Yazar, bu romanıyla günümüze dek süregelen Kızılderili sorunlarını, Kızılderililerin gizemli yaşamlarını, 'garimpeiro' adı verilen maden arayıcılarının çalışmalarını, yağmur ormanlarında avlanan ırmak avcılarını, Kızılderili gerçeğini, o yöreden uzakta oturan Brezilyalılara ve bütün dünyaya duyurmayı amaçlamıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kirmizi-pelerin/", "text": "Ayşa Kaleli: Çok zayıf ve çelimsiz olduğu için arkadaşları ona çöp kız ismini koyarlar. Zaman içinde yaşadıklarıyla bunu içselleştirir. Hayatı boyunca onun yerine kararları başkaları vermiştir. Şiddetin her türlüsüne taciz eklenir. Tüm zorluklara rağmen yenilmemiş güçlü bir karakterdir Terapiden sonra farkındalığı artar ve kaderini kendinin şekillendireceğinin artık farkında olan genç bir kızdır. Ali: Babasından gördüğü sözlü ve fiziksel şiddet görmesine rağmen bunu model almayıp ters yönde kendini geliştiren bir gençtir. Ayşa'ya olan sevgisi, kendisini hatta terapistini dahi şaşırtacak kadar gelişerek değişimini sağlamış bir gençtir. Muazzez: Ayşa'nın anne bildiği kadındır. Eşiyle kaçarak evlendiği için ailesi tarafından reddedilir. Çocuğu olmadığı için kardeşi Nurşen'in anneliğe hazır olmadığı gerekçesiyle kızını alır. Hemşire olan kadın kocasından gördüğü şiddete kızının da ortak olmasına göz yumar. Karakter olarak umursamaz çabuk unutan birisidir. Saffet: Muazzez'in eşidir. Alkol alıp şiddet uygulamayı yaşam tarzı haline getirmiş, kendisi de bu yolda öldürülmüş birisidir. Ayşa'yı taciz etmesine rağmen suçu cezasız kalmıştır. Mualla: Okumasına engel olunup kendinden çok büyük birisiyle evlendirilir. Bu kinle hem ailesine hem de gittiği eve rahat vermeyen mutsuz bir kadındır. Nurşen: Ailesi onun okumasına karşı çıkarken sevdiğinden de ayırmıştır. Ailesinin zorlamasıyla evlenen kadın eşine sadık kalamaz eski sevgilisiyle birlikteyken babası tarafından öldürülür. Şahin: Mualla'nın oğludur. Ayşa ile annesinin baskısında yetişen çocuk tüm aileyi şaşırtarak evden ayrılır. Devrim niteliğindeki bu eylem kuralları bozar gelişimin önünü açar. Güzel Sanatlar Akademisi mezunu başarılı bir gençtir. Doğan: Ali'nin çocukluk arkadaşıdır. Ailesi tarafından sevilen ve değer gören bir insandır. Bu onun hayat düzeninin yanı sıra onun karakterini de etkilemiştir. İçine doğduğumuz toplumun kuralları, adetleri, töreleri ve inançları övdüğü veya yerdiği her şey yüzlerce hatta binlerce yıl öteden kollektif bilinç dışı adını verdiğimiz, oldukça esrarlı bir yolla bizlere kadar intikal edebiliyor. Biz hiç fark etmeden o binlerce yıl öteden gelen izler duygularımızı ve kararlarımızı etkileyebiliyor. Biz onun sesini duymasak da onun çizdiği yolun dışına çıktığımızda verdiği cezayı iliklerimize kadar hissediyoruz. Psikiyatrist ve yazar olan Gülseren Budayıcıoğlu'nun gözünden ülkemiz insanını, bir ailenin kadınlarını mercek altına alırken; o ailenin tam ortasındaki çöp kız yani Kırmızı Pelerinli kızın yaşadıklarını okuyoruz. Gizlenen, üzeri örtülen tacizlerin sorumluluğunu hiç günahı olmayan bireyler ödüyor. Özgüven ve kişilik erdemlerinin ilk kazanım yeri olan ailede korunamayan çocukların, aslında toplumun yapı taşları olduklarını, korunmaları ve özen görmeleri gerektiğini unutmamak bir esas olmalıdır. Toplumda yanlış benimsenen kural zincirlerinin kırılması ve kişileri önce birey olabilmelerinin ardında da bilinçli insan olmalarının önü açılmalıdır. Roman yaşadığımız topluma ayna tutarken, kitabın bir yerlerinde okuyucu kendinden parçalar bulacaktır. Dr. Gülseren Budayıcıoğlu'nun günün ilk hastası, kırmızı peleriniyle dikkat çeken genç bir kız olan Ayşa Kaleli doktorla daha ilk selamlaşmalarından itibaren davranışları, en az genç kızın üzerindeki kıyafetler kadar ilginçtir. Ayşa doktorun odasına girdikten sonra önce midesi bulanmış ardından da odanın ortasında kırmızı peleriniyle kendi etrafında dönmeye başlamıştır. Durduktan sonra sakinleşen kız, strese girdiği anlarda dönme ritüeli ile rahatladığını anlatır. Sıra dışı dönmelerinin çocuk yaşında başladığını ve sonrasında yaşadıklarını gözyaşları içinde anlatmaya başlar. Ayşa, zayıf ve çelimsiz bir fiziğe sahip olduğu için arkadaşları tarafından çöp kız diye çağrılarak onunla dalga geçilmiş, anne ve babası da bunu destekleyecek şekilde ondan sevgi ve ilgilerini esirgemişlerdir. Babasının şiddet ve sevgisizliğine annesininki de eklenince kendini suçlamaya başlar. Annesinin kendisini korumamasına içten içe sitem eder. Kuşlara özenir, onlar gibi uçmayı, kaçıp gitmeyi hayal eder. Teyzesi Nurşen'in aralıklarla onu gezmeye götürmesi ilk başlarda hoşuna gider. Sıklıkla gittikleri bir dükkanda ondan üç yaş büyük olan Ali ile tanışır. Bir süre sonra arkadaş olurlar. Her ikisi de babalarından gördükleri şiddeti anlatıp dertleşirler. Ali, yaşadıklarından dolayı okulu bırakmak zorunda kalmıştır ve bir lostra dükkanında çalışmaktadır. Teyzesiyle dükkana gelişleri sıklaşmış, iki çocuk da birbirinin sırdaşı olmuştur. O günlerde Ayşa, babasından şiddetin yanı sıra taciz de görmeye başlar. Annesinin bunu öğrenmesine rağmen onu korumak yerine suçlayan tavır ve davranışlarına maruz kalır. Ayşa kaçıp gidemediği bu evde, odasında kuşlar gibi uçabilmek için dönerek hayal kurar. Yaşadığı travma büyüktür bunu tek sırdaşı olan Ali'ye bile söyleyemez. Ali'nin durumu da benzerdir. Babasından fiziksel ve psikolojik şiddet görüyordur, neyse ki çalıştığı yerin patronu ona ihtiyacı olan sevgi ve güveni sağlamaya çalışır. Ayşa bir süredir teyzesiyle Ali'nin çalıştığı dükkana gitmez. Çünkü yaşadıklarından dolayı utanıp Ali'nin yüzüne bakamaz. Bu günlerde Nurşen -Teyze- ve Ali'nin patronu aralarındaki yasak aşk ortaya çıkmıştır ve Nurşen'in babası Nurşen'i öldürür ve dükkan sahibini yaralar. Bu ölümle birlikte birçok gerçek de ortaya çıkar. Nurşen, ilk çocuğu olan Ayşa'yı ablası Muazzez'e vermiştir. Nurşen diğer çocuklarına annelik yaparken onu gözden çıkarmıştır. Ayşa şimdiye kadar ne Nurşen'den ne de Muazzez'den sevgi göremediği için yine kendini suçlar. Ailenin yeni kararı Ayşa'yı okuldan almaktır. Kendini bu ailenin bir ferdi göremeyen küçük kızın isteği üzerine İstanbul'da yaşayan teyzesi Mualla'nın yanında okuma isteği kabul edilir. Mualla, kendinden çok büyük birisiyle evlendirilmiş, bu nedenle ailesine duyduğu kini gittiği eve taşımış mutsuz bir kadındır. Muallanın evde koyduğu kurallarla Ayşa da ondan bir yaş büyük olan evin çocuğu Şahin ile aynı kadere ortak olurlar. İki çocuk lise bitene kadar baskı de şiddete maruz kalırlar. Ta ki Ayşa'nın gizlice girip Edebiyat Fakültesini kazandığı öğrenilene kadar. İki kardeş Muazzez ve Mualla onun okumasına karşı çıkarlar. Ayşa ve Şahin evi terk edip hayatlarının seyrini değiştirirler. Bir yandan çalışıp bir yandan okurlar. Şahin çok istediği Güzel Sanatlar Akademisini kazanmıştır ve başarılı bir öğrencidir. Aile sıklıkla arayıp geri gelmelerini istese de gençler geri gitmezler. İki genç, uzun süre garsonluk yaparak geçinirler. Bir süre sonra Şahin bir gece kulübünde müzisyen olarak çalışmaya başlar. Bu arada Ayşa'nın çocukluğundan beri dönmelerine aralıklarla şahit olan Şahin kulüpte dansçı olarak çalışabileceğini söyler. Ayşa, çekingen ve mahcup bir kızdır. Önce yapamayacağını söyler fakat sonrasında ikna olur. Çocukken hayalini kurduğu kırmızı pelerini alıp işe başlar. Şahin yurt dışında okumaya gittikten sonra genç kız yalnız kalır. Gece kulübünün çapkın müdavimlerinden kendini koruyamaz. Ve yanlış bir ilişkinin içine girer. Aradan geçen yıllarda Ayşa yeni ailesiyle aralıklarla memlekete her gittiğinde Ali'nin yanına gitmiş aralarındaki sevgi güçlenmiştir. Ali, sevdiği kızla aynı şehirde olma ümidiyle çocukluk arkadaşı Doğan'la ortak dükkan açar. Ali günlerce Ayşa'yı arar durur. O güne kadar aradığı sevdiği kadın onun tesadüfen gittiği gece kulübünde karşısına çıkar. Ayşa bulunduğu ortamı Ali'ye açıklayamadığı için gençlerin arasındaki güven zedelenmiştir. Yazarımızdan yardım alarak yaşadıkları travmalardan kurtulmayı başarırlar. Ali yetiştiği ortama ve şartlara rağmen kendini değiştirmeyi başarmıştır. İki genç evlilik hazırlığı yaparken Ali kaza geçirip hayata veda eder. Ayşa, tam bitti derken yeniden eski günlerine, yani dönmeye ve ardından kulübe geri döner. Aldığı terapiler onun eski bakış açısını değiştirmiş, bu defa kendi kaderini verdiği kararlarla değiştirebileceğinin farkına varmıştır. Yeniden yarım bıraktığı okula geri döner. Mezun olduktan sonra Doğan'la evlenir. Ayşa, Dr. Gülseren Budayıcıoğlu'nun Kımızı Odasına çöp kız olarak girmiş mutlu bir kız olarak çıkmıştır. Şu anda kapıyı bir açan olsa, bu kızın odanın ortasında, gözleri kapalı, pelerinin etekleri havalanmış, öylece döndüğünü, benim de keyifle onu seyrettiğimi görse ne düşünür acaba? Ne diyecek, Biri deli, biri de deli doktoru der. Onu huşu içinde seyrederken, Acaba yaşadığı hangi acılar, içine düştüğü hangi çıkmazlar onu bir ruh doktorunun odasında böylesine döndürüyor? diyorum içimden. İnsan bir psikiyatri kliniğine giderken neden böyle bir pelerin giyer, neden başına önü tüllü bir şapka takar ki... Bunların bir anlamı olmalı. Ve çok geçmeden yaşanan acılar, ince bir sızı gibi tel tel dökülüyor ağzından. Acının, korkunun, aşkın, sevdanın, umudun, umutsuzluğun en büyüğünü yaşamış bu kız. Çocuklukta yaşanan bir tacizin, bu tacizin koyu gölgesi altında geçen yılların, yalnızlığın, kimsesizliğin, her şey bitti derken açılan yepyeni kapıların, kısaca iyisiyle kötüsüyle macera dolu, dokunaklı bir hayatın hikayesi bu; çok masum bir aşk hikayesi aslında. Kitabın bir yerlerinde mutlaka kendinizle ve sizde iz bırakanlarla karşılaşacaksınız. Umarım onları iyi tanır, önce kendinize, sonra da onlara biraz daha hoşgörüyle yaklaşabilirsiniz. Bir kitabı yarıya gelince hemen koşup diğerini almak... Okumaya kıyamamak,"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kirmizi-sacli-kadin/", "text": "Cem: Kuyucu çırağıdır. Kuyucu çırak olarak çalışmadan önce yazar olmayı hayal eden Cem, babasının bıraktığı boşluğu Mahmut Usta ile doldurmaya çalışır. Kızıl Saçlı bir kadına aşık olur ve evlilik dışı bir çocuğu olur. Oğlu tarafından öldürülür. Mahmut Usta: Tecrübeli bir kuyucu ustasıdır. Cem onu ruhani babası olarak kabul eder. Cem'i birçok hatadan korumaya çalıştığı gibi, Cem için baskıcı, otoriter bir baba kimliği rolünü oynamıştır. Cem, Mahmut Usta'yı öldürdüğünü sanarak şehirden kaçmıştır ancak, sadece yaralamıştır. Cem Öngören'e gelmeden 5-6 yıl öncesinde vefat etmiştir. Enver: Cem ile Kızıl Saçlı Kadın'ın oğludur. Muhasebe okuyan Enver, babası gibi yazar olmayı hedefliyor. Şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanmıştır. Ancak hayatında büyük başarı gösteremez. Parasız kalmaktan çok şikayet eder. Ve sonunda babası Cem'i öldürür. Ayşe: Cem'in eşi. Cem'in eniştesinin akrabası olan Ayşe, bu vesileyle üniversitede Cem ile tanışır. Eczacılık okur ve Cem'i her zaman destekler. Turgay: Kızıl Saçlı Kadın'ın kocasıdır. Cem'in Kızıl Saçlı Kadın ile tanışmasını sağlar. Kardeşinin karısıyla evlendiği için sorunları vardır. Yılların efsaneleri ile güncel konuları bir araya getiren Orhan Pamuk, tarihi olayları anlatarak aşk, kıskançlık ve baba-oğul ilişkilerini ele almıştır. Güngören'de Mahmut Usta ile kuyu kazarken öğrendiklerini, babasının terk ettiği bekçi çırağı olarak gittiği Cem'in Güngören'de gördüğü kızıl saçlı kadına aşık olduğu, Güngören'de öğrendikleri ve yaşadıkları tüm bu olayları anlatıyor. Kızıl Saçlı Kadın romanında ilk olarak 1980'lerin İstanbul hayatı okuyucuyla buluşuyor. Romanın kahramanı, ailesinin tek çocuğu olarak büyüyen Cem adında genç bir adamdır. Cem'in babası, eczacı olarak geçimini sağlamanın yanı sıra bazı siyasi oluşumlarda da yer almaktadır. Ve bir gün kaybolur, asla geri dönmez. Bunun üzerine Cem ve annesi bir süredir İstanbul'da geçimini sağlamaya çalışıyor. Bu sırada Cem kitapçıda çalışarak edebiyatla ilgilenmeye başlıyor. Ancak daha sonraki yaşamında bambaşka sürprizler ve kırılma noktaları onu beklemektedir. Cem ve annesi maddi sıkıntıları nedeniyle Adapazarı'na yerleşmek zorunda kalır. Romanı oluşturan olaylar burada başlıyor. Şehre geldikten sonra para kazanmak için bir kuyumcunun yanında çalışmaya başlayan Cem, işe gittikleri Öngören ilçesinde bir tiyatro ekibiyle karşılaşır. Ekip içinde en çok kızıl saçlı bir kadın dikkat çekiyor. Kendisiyle daha sonra tanışmak için büyük bir fırsat yaratan Cem, kısa sürede Kızıl Saçlı Kadın ile yakınlaşır. Aralarındaki ilişki bir kez olsa da genç adam Kızıl Saçlı Kadını hayatı boyunca aklında tutar. Ancak bu deneyimden kalan tek hatıra Kızıl Saçlı Kadının rüyası değildir. Kızıl saçlı kadını her gün görmeye çalışan Cem, kısa sürede bu kadının oyuncu ve evli olduğunu öğrenir. Cem ile Kızıl Saçlı Kadın; bir gün kadının kocası evde yokken birlikte olurlar. Cem'in Ustasının bir kaza sonucu ölmesinden sonra şehri terk eder. Yıllar sonra başarılı bir müteahhit olan Cem, iş için Öngeren'e gitmek zorundadır. Cem, bir süre sonra Enver adında bir oğlu olduğunu öğrenir. Enver, Kızıl Saçlı Kadın ile olan ilişkisinden Cem'in çocuğudur. Enver kendisini babasına farklı biri olarak tanıtır ve bir süre sonra Enver babasını öldürür ve cezaevine girer. Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın'da bizi otuz yıl önce İstanbul yakınlarındaki bir kasabada liseli bir gencin yaşadığı sarsıcı bir aşk hikayesiyle, büyük bir insani suçun peşinden sürüklüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kirmizi-ve-siyah/", "text": "Bay de Renal : Verrieres şehrinin belediye başkanı . Geniş alınlı, kartal burunlu, kır saçlı, kaba ve gösterişli, kibirli, alacaklarını zamanında alan, borçlarını geciktiren, gururlu, inatçı bir insandır. Bayan de Renal: Bay de Renal'in karısıdır. Kocasından daha anlayışlı, evine bağlı, çekingen, kararsız, temiz kalpli, sevilmeyen, kocasını yargılamayan, güzelliğiyle dikkat çeken bir kadındır. Julien: 18-19 yaşlarında, Napolyon Bonapart hayranı, aşırı kitap okuyan, İncil'i ezbere bilen, Latincesi çok iyi olan zayıf, çelimsiz bir insandır. Papaz Chelan: Verrieres kasabasında inşa edilen muhteşem kilisenin papazı. Seksen yaşında, sağlam kişilik. Julien'e teoloji dersleri veriyor ve ona İncil'i ezberletiyor. İşinden faydalanmayan ve haksız para biriktirmeyen, oldukça dürüst bir insandır. Bay Valenod: Yoksullar Evi'nin müdürü. Renal Bey'in emrinde çalışıyor ama kasabada ondan daha aktif. Onun hiçbir ilkesi yok. Her şeye karışıyor, utanmıyor, her yere gidiyor, okuyor, yazıyor, konuşuyor, halkın kendisini küçümsediğini unutuyor. Papaz Pirard: Besançon şehrindeki ilahiyat okulunun babası. Kırmızı benekli uzun yüzü, korkutucu görünen küçük siyah gözleri, kalın ve düz siyah saçları olan, oldukça sert, katı ve zalim bir insandır. Kont NORBERT: Marquis'in oğlu. Şakacı, uzun boylu, bıyıklı ve soluk yüzlü. Bay La MOLE: İnce, goblin gözlü, sarı peruklu. Her şeyi önceden düşünüp sipariş etmek yerine, kendi işini yapan, çalışkan bir insandır. Bayan Le MOLE: Marquis'in karısı. Asalete karşı önyargılarıyla tanınan Chaulne Dükü'nün kızı. Atalarının Haçlı Seferlerine katılmasıyla övünüyor. Mathilde: Sarışın, iyi giyimli, soğuk görünüşlü. Marquis'in kızı, Julien'in sevgilisi. Kırmızı ve Siyah, Napolyon'un kahramanlık hikayeleri yerine soyluların madalya için yarıştığı, yoksul çocukların askere gittiği bir ortamda geçiyor. Kilise için dünyayı aydınlatmak yerine Güneş'i çalmanın sınıf çatışmasını temsil ediyor. Julien, kasabanın muhafazakar belediye başkanı Mösyö Renal'in evinde öğretmen olarak çalışmaya başlar. Bu sırada ev sahibesi Madame de Renal'a aşık olur. Şehirde söylentilerin yayılması üzerine Julien, Besançon'daki kilisede çalışmaya gider. Julien burada güçlü dostluklar kurmayı başarır. Sonunda De la Mole Markisi'nin dikkatini çeker ve evinde katip olarak işe girer. Marki'nin kızı Mathilde, Julien'e aşık olur ama onun aşkı ile sosyal konumu arasında kalır. Mathilde hamile kaldığında babasına Julien ile evlenme niyetini bildirir. Marki, Julien'in çeyiz avcısı olduğundan şüphelenir, yine de ona bir unvan ve maaş bahşeder. Düğün hazırlıkları sürerken Madame de Renal'dan Marki'ye Julien'in kendisini baştan çıkardığını ve aslında bir sahtekar olduğunu bildiren bir mektup gelir. Tüm hayallerinin ve umutlarının yıkıldığını gören Julien, Verrieres'e gider, kilisede Madame de Renal'i görür ve onu silahla yaralar. Mathilde'nin tüm çabalarına rağmen hapsedilir ve ölüm cezasına çarptırılır. Giyotinle idam edildikten sonra Mathilde, Julien'in kafasını alır, öper ve gömer. Madame de Renal üç gün sonra umutsuzluktan ölür. Psikolojik romanın kurucusu Stendhal, Fransız Restorasyonu'nun siyasi tartışmaları ortasında, dini eğitimiyle, aşklarıyla, ihtiraslarıyla dünya edebiyatının en önemli karakterlerinden Julien Sorel'i yaratıyor. Fransa'nın küçük bir kasabasında, bir kerestecinin oğlu olarak dünyaya gelen Julien Sorel, genç yaşında yükselme ihtirasına kapılır. Çalışkanlığı ve dini eğitimiyle dikkat çeken Sorel, bir an önce bu kasabadan kurtulup Paris'e gitmeyi arzular. Böylece kırmızı ve siyah arasında yaşadığı çelişkiler de başlamış olur. Restorasyon Fransası'nın şartlarında yükselebilmek için genç Sorel'in önünde iki seçenek vardır: Ya siyahı seçerek yükselişine Kilise yolundan başlayacaktır ya da kırmızıyı seçerek askeri yoldan. Ancak bir yandan aldığı dini eğitim, öte yandan Napolyon'a olan gizli hayranlığı bu seçimi yapmasını zorlaştıracaktır. Üstelik ihtirasla girdiği bu yolda karşılaşacağı iki farklı kadın, iki farklı aşk, kendini çok başka yerlerde bulmasına sebep olacaktır. -ANDRE GIDE- -NIETZSCHE-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kirpinin-zarafeti/", "text": "Renee Michel: 54 yaşında dul bir kapıcıdır. Çok fakir olduğu için okula gidemedi. Ama kendi kendini yetiştirmiştir. Paloma Josse: Paloma Josse, Renee'nin çalıştığı apartmanda ailesiyle birlikte yaşayan 12 yaşında çok akıllı bir kızdır. Kakuro Ozu: Japon bir iş adamı. Ozu: Paloma'yla birlikte Renee'nin gizlediği zekasını görebilen bir diğer apartman sakini. Manuela: Renee'nin tek gerçek arkadaşı ve dairelerde temizlikçi olarak çalışan bir kadındır. Kitap, aklını ve entelektüelliğini kasıtlı olarak gizleyen bir apartman kapıcısı olan Renee Michel'i konu alıyor ve bu özellikler, dengesiz ama görünüşte büyümüş ve küçülmüş bir kız olan Paloma Josse tarafından keşfediliyor. Kitap, çoğunlukla ana karakterler Renee Michel ve Paloma Josse etrafında dönüyor. Her iki kahraman da Paris'in en şık caddelerinden biri olan Rue de Grenelle'de, üst sınıf ailelerin yaşadığı bir apartmanda yaşıyor. Apartman binası çoğunluğu burjuva ailelere ait olan sekiz daireden oluşuyor. Binanın ayrıca bir avlusu ve özel bahçesi vardır. Renee, 27 yıldır bu binanın kapıcılığını yapan dul bir kadın. Edebiyat ve felsefe alanında kendi kendini yetiştirir. Ancak işini kaybetmemek ve apartmanda yaşayanların dikkatini çekmemek için bu bilgiyi gizler. Bu yüzden yalnız bir hayat yaşıyor. Çevresindekilerin meraklı bakışlarından kaçınmak için kapıcıların tercih ettiği yemekleri alıyormuş gibi görünmeye ve kalitesiz televizyonunu izliyormuş gibi görünmeye dikkat ediyor. Aslında bu anlarda Leo Tolstoy, Edmund Husserl gibi yazarların eserlerini okuyor. Kedisine sevgi duygusundan dolayı Leo adını verir. On iki yaşındaki Paloma, annesi, babası ve züppe bulduğu ablasıyla beşinci katta yaşıyor. Erken gelişmiş bir kız olarak zekasını herkesten gizler ve bunun okuldan dışlanmasına neden olacağına inanır. Etrafındaki insanlar onu korkuttuğu için hayatın anlamsız olduğuna karar vermiştir ve eğer o güne kadar yaşamaya değer bir şey bulamazsa, 16 Haziran'da yani on üçüncü yaş gününde intihar etmeyi düşünmektedir. Bu yüzden annesinden çaldığı uyku haplarını toplayıp ailesini üzmek için hapları aldıktan sonra yaşadıkları daireyi ateşe vermeyi planlıyor. Paloma, Renee'nin aydınlanmış kişiliğinden şüphe duyan tek kişidir. Romanın büyük bölümünde bu ikisi apartmanın girişinde buluşuyor ve birbirlerini gerçekten göremiyorlar. Felsefeye benzer ilgileri olmasına ve edebiyat konusunda aynı fikirde olmalarına rağmen üst katta yaşayan ünlü bir restoran eleştirmeni ölünceye kadar aralarında hiçbir şey olmaz. Eleştirmenin ölümünden sonra kültürlü bir Japon iş adamı olan Kakuro Ozu daireye taşınır. Ozu, hem Paloma hem de Renre ile arkadaş olur. Bir süre sonra Renre'nin ne kadar mükemmel bir insan olduğuna dair fikrini Paloma'yla paylaşır: Bu kapıcı kirpi zarafetine sahiptir. Romanın sonlarına doğru Barbery, Renre'yi kabuğundan çıkarır ve yaşlı kadın, genç Paloma'nın hayatı keşfetmesine yardımcı olur. Bu arada hayatın güzelliklerinin de farkına varır. Ancak Renre, etrafındaki insanların dünyayı güzelleştirdiğini fark ettikten kısa bir süre sonra Roland Barthes gibi o da öldü. Paloma ve Ozu bu durumdan perişan olur. Ancak Renre genç kızı intihar etmeyi bırakmaya ikna eder. Paris'in merkezinde, gösterişli bir apartmanda, müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında bir kapıcı kadın. Son derece zeki ve üstün yetenekli ama içe dönük ve yaş gününde intihar etmeyi planlayan on iki yaşında bir kız çocuğu. Utangaç bu iki özel insanı birleştir en bağ binaya yeni taşınan kibar Japon beyefendisi olacaktır. Sessiz insanların zengin iç dünyalarında gelişen, göze çarpmayan güzellikleri yücelten, sınıflar ve nesiller ötesi bir dostluğu konu edinen Kirpinin Zarafeti, pek çok ülkede yayımlanmış, milyonlarca okura ulaşmış, zarif ve etkileyici bir roman. -Le Soir- -L'Express- -Chicago Sun-Times-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kis-bahcesi/", "text": "Meredith ve Nina Whitson: Birbirine zıt karakterlerdeki orta yaşlarında olan iki kız kardeştir. Anya Whitson: Rus asıllı küçük yaşta çok severek evlenmiş; annesi, babası, kardeşi, kocası ve çocuklarının ölümüne şahit olmuş, savaşı, açlığı ve çaresizliği yaşamış Meredith ve Nina'nın annesidir. Evan Whitson: Amerikalı Meredith ve Anya'nın babasıdır. Kristin Hannah bu kitabında, iki kız kardeşin anneleri tarafından sevilmediklerinin sebebini arayışlarını anlatıyor bize. Elde edemedikleri annelerinin sevgisinin onları nasıl etkilediğini okurken, okuyan herkesin o anneyi anlayacağını da çok net biliyor üstelik. Kitabımızda bir kadının geçmişte yokluk zamanında yaşadığı zorlukları günümüz dilinden okuyoruz. Başkarakter açlık, çocuklarını korumak ve kocasına inanıp inanmamak arasında kalmıştır. Kayıplar vererek günümüze ulaşır ama geçmişin esiri olmuştur. İlk sayfalar biraz sıkılabilirsin ama sonrasında elinizden düşünemeyecek ve bir çırpıda okuyacaksınız. Kristin Hannah'ın derinden düşünerek yazmış olduğu bu kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kiskanmak/", "text": "Seniha: Kırk yaş civarında, hiç evlenmemiş çirkin bir kadındır. Ailesi ağabeyinin ihtiyaçlarına öncelik vermiş, onu yurt dışında okutmuş; Seniha'yı ise ihmal etmiş, hatta çeyiz masrafı çıkar diye düşünerek ona gelen evlenme tekliflerini geri çevirmiştir. Halit: Seniha'nın abisidir. Ailesinin ona olan düşkünlüğü kardeşi Seniha'nın kıskançlık duymasına neden olmuş ve içinde kin ve nefret oluşturmuştur. Nüzhet: Mükerrem'in eşi Halit'i aldattığı genç adamdır. Gustave Flaubert, Honore de Balzac ve Stendhal gibi 19. yüzyıl Fransız yazarlarının romanlarına benzer bir tema ve üsluba sahip olan eser, ana karakterin kıskançlığını konu almaktadır. Roman, Zonguldak'ta Mükerrem ve Seniha'nın sohbetiyle başlıyor. Mükerrem, kötü havaya rağmen Nuriye Hanım'ın yanına gitmek ister ve Mükerrem'in kocasının kız kardeşi Seniha bu davetten kaçmaya çalışır. Mükerrem'in Nuriye Hanım'la pek ilgilenmediği çok geçmeden ortaya çıkar. Asıl görmek istediği oğlu Nüzhet'tir. Mükerrem evli olmasına rağmen baloda tanıştıkları günden beri birbirlerine karşı hisler besleyen Nüzhet ile Mükerrem arasında bir ilişki başlamak üzeredir. Bu noktada roman geri döner ve Seniha ile ağabeyi Halit'in ilişkisini anlatır. Çirkin bir kız olan Seniha, hayatı boyunca ağabeyini kıskanmış ve ailesi ölünce kimseyle evlenemediği için onun yanında kalmıştır. Kardeşine karşı duyduğu kıskançlık zamanla bir intikam duygusuna yol açmış ve Mükerrem ile olan evliliği Seniha için bir fırsata dönüşmüştür. Nüzhet ve Mükerrem'in ilişkisini sezen Seniha, bu durumu tepeden tırnağa somutlaştırmak için çaba sarf etmeye başlar. Sonunda Nüzhet Mükerrem'in ilişkisi gerçekten başlar ve düzenli olarak görüşmeye başlarlar ve bir süre sonra Zonguldak'ın Kapuz bölgesindeki evde bir araya gelirler. Seniha işin yeterince olgunlaştığını düşününce durumu Halit'e anlatır. Halit, karısını Kapuz'daki evde bulamasa da Nüzhet'i bulur ve onun kibirli itirafına kızarak Nüzhet'i öldürür. Ağabeyinin Nüzhet'i sorgulayanlara yalan söyleyerek sebepsiz yere öldürdüğünü söyleyen Seniha, 7 yıl hapis cezasına çarptırılmasını sağlar. Bundan sonra Amasra ve Trabzon'da öğretmenlik yapan ana karakterin geriye kalan tek amacı nefret ettiği kardeşini hapisten çıktığında perişan halde görmek ve köşkün diğer yarısını satın alarak Halit'i beş parasız bırakmaktır. Saçma bir fiyata yarısına sahip olur. Ancak kardeşinin hapisten çıkışını görmek için Zonguldak'a gittiğinde planının başarısız olacağını anlar. Maden mühendisi olan Halit, eski arkadaşlarının da yardımıyla iş bulmuş ve hatta sabıka kaydı olmasına rağmen iki aylık avans almayı başarmıştır. Halit, her şeye rağmen rahat edebileceği ve etrafındakiler tarafından sevildiği bir hayata doğru yola çıkarken Seniha, dershanesine dönmek için bindiği vapurda Mükerrem'i görür. Halit'le evliliğinin bitmesi ve Kocasını katil yapan kadın etiketi onu çok zor durumda bırakır ve Mükerrem Samsun'da bir barda kondom olmak için yola çıkar. Oğlak Yayınları, yıllardır unutulmuş ama Türk ve dünya edebiyatının, başkahramanı 'negatif' belki de tek yapıtını yayımlıyor. Kıskanmak, son yirmi yılın genç okurlarının yalnızca 'Sultan Hamit Düşerken' adlı yapıtıyla tanıdığı çok önemli bir yazarımızın, insan derinliğine iyiden iyiye eğilen bir yapıtı. 'Kıskanma' kavramının arkasını enine boyuna inceleyen tek roman. Nahit Sırrı Örik'in Kıskanmak'ı, Enis Batur'un sunuşta belirttiği gibi gerçekten 'Tutkunun Negatif Çehresi Üzerine Kanlı Bir Divertimento'. Oğlak Yayınları, ilk yayımlanışından tam kırk sekiz yıl sonra Kıskanmak'ı yeniden yayımlayarak bir görev yaptığına inanıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kismet-bufesi/", "text": "Eserdeki kahramanlara baktığımızda net bir karakter bulamıyoruz. Karakterler, yazarın hayali bir parçasıdır. Kısmet Büfe on hikayeden oluşmaktadır. Bu hikayeler çoğunlukla resimler üzerine yazılır. Yani yazarımız gördüğü bir tablonun öyküsünü yazmış. Bu yüzden hikayeler fantezi ve gerçeklik algısı üzerine gidip gelir. Hikayeler resimden yola çıkılarak yazılmıştır. Yazarın dili öykülerinde daha katmanlı ve dolambaçlı bir şekilde anlatılır. Yazar, rüya ve gerçeklik dengesini gerçeğe doğru kaydırmıştır. Yaşlılık, yalnızlık, sessizlik, hiçlik gibi kavramları sorgular. Bir tablodan uyarlanan hikaye, yaşlanmış, emekli olmuş ve hayattan hiçbir beklentisi olmayan biri dul, diğeri bekar iki kadının hayatını konu alıyor. Bu bölümde hayal ile gerçek arasındaki farkı en aza indirir. Belirsizlik ve korku hüküm sürüyor. Hikaye birinci tekil şahıs ağzından anlatılıyor. Kahramanımıza göre bu yolculukları gözleri çok keskin biri yönetmektedir. Ertuğrul Oğuz Fırat her şeyden önce ressamı, bestecisi, avukatı, şairi ve yazarıyla tanınır. Yazar bu eserinde tüm hikayelerinde farklı bir çizgiye ulaşma çabasını tasavvur etmiştir. Bunu hikayede çok iyi anlıyoruz. Hikaye başlangıçta yenilikçi Batı ve eski moda Doğu kavramlarına değiniyor. Resim ve ressamlardan yola çıkarak yazı sanatını sorguluyor. Turan Erol, Türk ressam ve öğretmendir. Bu hikayede Turan Erol'un gençlik fotoğrafı anlatılmaktadır. Köşk, düz rıhtım ve rıhtım üzerine yapılmış yazlık demektir. Yazar, karanlık yalının sözlük anlamı olmadığını söylüyor. Hikayenin başında boğazın oluşumunu ve oluşan depremleri anlatır. Erol Akyavaş'ın bir fotoğrafı üzerine yazılmış yazıdır. Çapa düşman ülkeye baskın yapan savaşçılara denir. Karşıdan karşıya geçtiğimizde, bir engel, üstesinden gelinemeyecek karmaşık ve zor görevler anlamına gelir. Korkunun nefsiyle beslendiğini ve insan gibi çığa düşmekten korkan kar tanesinin çığın parçası olunca cesur olduğunu anlatır. Bir öbek kadının üç sıra üzerinde dizilerek çektirdiği bir fotoğraftan hareketle yazılmış bir metindir. Metin değil seslendirme grafiği görüyoruz. Bu grafikte adeta notalar halinde seslendirilen cümleleri duyuyoruz. Yazar sanki sözle, gözle yapılamayan şeyi sesle yapmak istemiştir. Önceleri, bildiklerini günün birinde resim yapacağını düşünmeden görüp öğrendiklerini çizmişti. İşin, eksizsiz bir at, bir boğa çizmek olduğunu düşünmüş, kaç kez, duvardan çıkıveren, yanına gelen hayvanlarla koşmuştu düşünde. Sonra bakmanın yetmediğini öğrenmiş, kovalayanlara kovalananların bağırmasına, böğürmesine kulak vermek, bu seslere, bu ölülere eliyle, gözü kulağıyla dokunmak, koşanlarla birlikte terlemek, yara alanlarla birlikte kanamak gerektiğini anlamış, bu sesleri, bu terleri kanları eklemişti yaptığı resimlere."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kitaplari-kurtaran-kedi/", "text": "Rintaro: Anne ve babasını küçük yaşlarda kaybetmiş ve dedesinden kalan Natsuki kitapevi'nde zaman geçiren romanın ana karakteridir. Kedi: Konuşabilen ve kitapları kurtarmak için her defasında Rintaro'dan yardım isteyen tekir kedidir. Kitapların da bir kalbi olduğunu ve insanların başkalarını önemseyen bir kalbin gücüyle mutlu bir hayata gülümseyebileceğini hatırlatan bir romandır. Sadece insanların değil, başka canlılarında kitaplara ne denli önem verdiğini ve onları kurtarmak için mücadele ettiğini gösteren kitaptır. Kitap, lise öğrencisi olan Rintaro'nun bir kedi ile kitaplara zarar veren, hapseden, yırtmak isteyenlerden kurtarmak için vermiş olduğu girişimleri konu edinir. Rintaro sıradan bir lise çocuğudur. Anne ve babası o daha küçükken boşandı ve kısa süre sonra annesi vefat etti. Sonra dedesi onu yanına alır. Ama şimdi dedesi de ölür ve halası onu yanına alacağını söyer. Bu süreçte Rintaro, büyükbabasının Natsuki Kitabevi'nde vakit geçirir. Bu sırada bir ses duyar ama bu bir kedidir, müşteri değil. Bu kedi diğerlerinden oldukça farklıdır. Çünkü insan gibi konuşabiliyor. Rintaro bir an afallar ama duruma uyum sağlar. Kedi bir yerde çok fazla kitap olduğunu ve yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyor. Rintaro bir şey yapamayacağını söylese de ikna olur ve kedinin peşine düşer. Gizemli bir yolculuğun ardından görev yerine varırlar. Televizyonda ve radyoda çıkan, ders veren, yılda yüz kitap okuduğunu söyleyen bir adamla karşı karşıyalar. Kütüphanesindeki kitapların hepsini yani elli yedi bin altı yüz yirmi iki kitabı okuduğunu söylüyor. Rintaro ise kitapları pek sevmediğini, onları buraya hapsettiğini savunuyor. Adam ikinci kez kitap okumanın zaman kaybı olduğunu düşünürken, Rintaro tam tersini söylüyor. Bu hararetli tartışmanın sonunda adam ikna olur ve bütün kitapları serbest bırakır. Rintaro'nun sınıf arkadaşı Sayo kitapçıya uğrar, ona ders notlarını bırakır ve okula gelmesi için onu uyarır. Ancak Rintaro ona pek dikkat etmez. Bir gün tekir kedi kitapçıya geri döner ve Rintaro'dan tekrar yardım ister. Bu sefer kitapları kesip düzelten birinden bahsediyor. Rintaro yine yardım edecekken Sayo kitapçıya gelir ve tekir kediyi görür. Tekir kedi, Sayo'nun onu duyamadığını söylüyor. Çünkü onu duymak için özel şartlara sahip bir insan olmak gerekir. Ancak Sayo onu duydu. Rintaro istemiyor ama Sayo ikinci görev için onları takip ediyor. Bu sefer bir enstitüye gidiyorlar. Burada bir adam, insanlar kalın kitapları okumakta zorlandıkları için kitapları kesip cümlelere ayırmaya çalışıyor. Rintaro bunun yanlış olduğunu açıklamaya çalışır. Bunu yaparken adam Beethoven'ın 9. Senfonisini dinliyor. Rintaro şarkıyı hızlandırır ve ona şarkının hızlandırıldığında berbat olduğunu kanıtlar. Sonunda adam hakkını verir ve bu görev tamamlanır. Tekir kedi son kez Rintaro'dan yardım ister. Bu sefer sırf para kazanmak için kitap satan ve basan bir adama giderler. Sayo onlarla birlikte. Adam kitapların sadece sarf malzemesi olduğunu savunuyor. Bir şey iletmek için değil, toplumun taleplerine göre kitaplar yayınladıklarını söylüyor. Verilecek mesajın hiçbir önemi olmadığını düşünüyor. Ancak Rintaro onu da ikna etmeyi başarır. Artık içeriği önemsiz, sadece toplumun talep ettiği kitaplar üretmeyecek. Dedesinin ölümünün üzerinden üç ay geçmiştir. Ancak Rintaro halasıyla gitmek istemez. Onu belli şartlarla ikna eder. Teyzesi ondan okula gitmesini, haftanın üç günü telefon etmesini ve bir sorunla karşılaştığında gurur duymadan danışmasını ister. Rintaro kabul eder ve Natsuki Kitabevi'nde kalır. Kitapların yüreği vardır, dedi kedi birden. Kitapları Kurtaran Kedi Japonya'nın çok satan yazarlarından Sosuke Natsukawa'nın kaleminden, kitapların da bir yüreği olduğunu ve başkalarını düşünen bir yüreğin gücüyle insanların mutlu bir hayata gülümseyebileceklerini bizlere hatırlatan bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kizil-cengi/", "text": "Cahide Sonku ya da doğumdaki adıyla Cahide Serap: (27 Aralık 1919, Yemen-18 Mart 1981 İstanbul) Türk sinema ve tiyatro oyuncusu. Türk sinemasının ilk kadın film yönetmeni ve sinema oyuncusu. Muhsin Ertuğrul: Türk tiyatro sanatçısı, yönetmen, oyuncu ve yapımcı. Türk tiyatrosunun batılı anlamda kurucusu olarak kabul edilen Muhsin Ertuğrul, sinema alanında da Türkiye'de ilk ve önemli katkıları gerçekleştirmiştir; 1922-1939 yılları arasında Türkiye'de film yapan tek kişidir. İhsan Doruk: Demokrat partinin kolladığı işadamlarındandır. Önce tütün eksperliği, sonra tütün ticareti yapan ve tütün kralı olarak tanınan İhsan Doruk, Cahide Sonku ile iki evlilik yapar. Kızları Ender'in doğumundan kısa süre sonra ayrılırlar. Tufan Velidedeoğlu: Cahide'nin son günlerinde yanında olan tek isimdir. O yollarda otuzlu yaşlarını süren genç adam Başkan Yayınevi'nde yönetici olarak çalışıyordur. Osman Balcıgil'in Kızıl Çengi romanı, Türk tiyatrosu ve bir dönem tiyatroya ismini altın harflerle yazdırmayı başaran Cahide Sonku'nun hayatını konu alıyor. Türk tiyatrosunun antolojisi de diyebileceğimiz bu eser neredeyse isimleri birlikte anılan bir kurum ve yaşam öyküsüyle örtüşerek devam ederken her ikisi de dış etkenlerin olumsuzluklarına maruz kalırlar.13 yaşından beri tiyatroda başarı merdivenlerinde hızla koşan genç kadının yanlış tercihleri ve alışkanlıkları onun bu basamakları hızla inmesine sebep olur. Muhsin Ertuğrul, kurduğu Tepebaşı Dram'da onu ve sayısız öğrencisini sahnelere taşırken genç kadını diğerlerinden ayıran ise müthiş bir yeteneğe sahip olmasıdır. Birlikte büyüdüğü tiyatroda tıpkı genç kadın gibi yıllarda altın çağındadır. Ertuğrul'un çevirileriyle sahneye konulan oyunlar, devrimlerin yaşandığı yıllar ve o da sanat alanında üzerine düşeni fazlasıyla yaparak kültürel anlamda katkı sunmaktadır. Dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı yıllarında perde kapanmadan görevini yapan Ertuğrul ve sanat camiası iktidarın değişmesiyle bu defa karşısında onunla yıllarca uğraşacak bir mücadelenin içinde bulurlar. Demokrat Parti ve sonrasında Adalet Partisi yönetiminde tiyatroyu savunmak zorunda kalırlar. Ertuğrul'un büyük emeklerle kurduğu tiyatro şaibeli şekilde yanar. 1916 yılında Çürük Temel 'in oynandığı tarihten itibaren, üç yüz altmış sekiz farklı yapıt sahnelenir. Neresinden bakılırsa bakılsın Tepebaşı Dram Tiyatro'su muhteşem bir başarı öyküsüdür. Muhsin Ertuğrul ve tiyatrosuna hakkını teslim etmek gerekir. İktidarları anlamak ve anlamlandırabilmek için oldukları dönemde sanata, sanatçıya ve ortaya çıkan eserlere bakarak tespiti yapılabilir. Bu anlamda bakıldığında dönem iktidarları sınıfta kalmıştır. Romanda ayrıca 1970'li yıllardaki müzik, sinema, tiyatro yapıtlarının iki birbirine zıt ürünler vererek halka sunulan eserler de karşılaştırılır. Bir yanda gişe filmleri kaliteyi düşürürken aynı yıllarda Selvi Boylu Al Yazmalım, Hababam Sınıfı gibi başyapıtlarda dönemin eserleri içindedir. Yazar diğer eserlerinde olduğu gibi bu romanında da okuyucusuna tarihi yaşattığı, esere dahil ettiği için çok daha etkili ve başarılıdır. 1941 Ağustos Perde ve Sahne haftalık dergisinin kapak resmi Cahide Sonku'ya ayrılmıştı. 1932'den bu yana, yaklaşık dokuz yıldır sahnedeydi Cahide. Meteor hızıyla yükselmiş ve Muhsin Ertuğrul'un bir numaralı keşfiydi. Böyle giderse Türkiye'nin bir numaralı primadonnası olacaktı. O yıllarda Talat Artemel'den boşanmış zengin işadamı olan Marcel'le birlikte yaşamaktaydı. Yeteneği, gençliği ve güzelliğiyle baş döndüren Cahide yaşadığı ihtişamlı hayatla da dikkatleri üzerinde topluyordu. Sonku'nun, mesleği ve hayatı ivme kazanmıştı. O, hangi rolü oynarsa oynasın sanki bütün oyun üzerine kurgulanmış gibi bir hava oluşuyordu. Şüphesiz bunda Muhsin Ertuğrul'un etkisi büyüktü, 13 yaşında tiyatronun kapısına gelen çocuğun yeteneğini fark etmiş; solfej, tiyatro, piyano, bale derslerini almasını sağlayarak küçük bir çocuktan sahnede devleşen bir kadına dönüşmesini sağlamıştı. Cahide, babasının onları terk ettikten sonra yaşadıkları maddi imkansızlık, annesinin terzilik yapmasına rağmen çalışmak zorundadır. İş aramak için gittiği kaymakamlıkta onu tanıyan aile dostları Ertuğrul'un yanına götürerek küçük çocuğun kaderini değiştirir. Önce küçük rollerle sahneye çıkmasına rağmen Ertuğrul onun ezber yeteneğini keşfeder. Sonraki yıllarda başrol oynadığı tiyatroya sinema filmleri eklenecektir. Çekilen filmlerin sayesinde hayran kitlesi büyüyüp şöhreti İstanbul dışına taşar. Hayali kendi film şirketini kurmaktır. Marcel'in ona sunduğu sonsuz servetinin büyüsü magazin basını da dahil herkesin dikkatlerini üzerine toplar. Kendi kazancı da dahil olmak üzere tüm birikimini hoyratça savuran genç kadın film şirketi kurma hayalini de ertelemek zorunda kalır. Marcel'le ayrıldıktan sonra iş adamı İhsan Doruk'la evlenir. Alışmış olduğu zengin hayat kaldığı yerden devam eder. Doruk, Demokrat Parti'nin ileri gelen isimlerindendir. Onun yoğun hayatı çifti ayırsa da bir süre sonra tekrar evlenirler. Cahide, hayalini gerçekleştirir ve film şirketini kurar. Yapımcısı, yönetmeni ve oyuncusu olarak birçok film çeker. Zeki Müren'in ilk filmi olan Beklenen Şarkı, Sonku Film'in kasasını doldurmakla kalmamış, Müren'in yanı sıra Cahide'nin zaten parıldamakta olan yıldızını da parlatmıştır. Yerli ve yabancı filmler için dublaj stüdyosu da kurmuş, ünlü seslendirme sanatçılarını şirkete bağlamıştır. İhsan Doruk'un maddi gücüne bu başarılar eklendiğinde arada ilgi görmeyen çalışmalarda kaynayıp gider. Güzel yıldız, kızı Ender'in doğumundan kısa süre sonra mesleğine bıraktığı yerden başlamakla kalmayıp, on bir yıl ara verdiği tiyatroya geri döner. Tepebaşı Dram tiyatrosu, Muhsin Ertuğrul'u ve Cahide'li günleriyle sanatseverleri yeniden heyecanlandırmayı başarmıştır. Cahide deli gibi çalışıyor fakat evliliğinde mutlu değildir. Aldatıldığını öğrendiğinde boşanma kararı alır. Kızının velayetini alır, fakat yıllardır alkole olan bağlılığı yavaş yavaş bağımlılığa döner. Film şirketinde çıkan yangın sonun başlangıcıdır aynı zamanda. Yıllarca emek verdiği şirketi eski haline getirmek neredeyse imkansızdır. Film sahnesi kapanıp tiyatro her ne kadar devam etse de alkol onu ele geçirmiştir. Kızının velayetini kaybetmesi de buna etkendir. Bu arada Demokrat Parti, Tepebaşı Komedi Tiyatrosu'nu yıkmış, sıra Tepebaşı Dram tiyatrosundadır. Tiyatro, Osmanlı'nın dahil olmak üzere Türk tiyatrosunun ruhunu temsil eder. Fakat bu ruha zarar vermek isteyen iktidar ısrarla kapatmak için elinden geleni yapar. Tepebaşı demek Muhsin Ertuğrul demektir ve önce Hocayı uzaklaştırıp sonra tiyatroyu yok edeceklerinin farkındadırlar. İmparatorluktan Cumhuriyete uzanan, geçmişten geleceğe diye de tarif edilebilecek modernleşmenin en önemli alametifarikası Tepebaşı büyük tehlikededir. Adalet Partisi döneminde de kan davasına dönüştürülen bu tutum devam eder. Tiyatro, muhafazakar iktidarla; aydınlanmacı, çağdaşlık yanlısı sanatçılar arasında her zaman sorun olur. 1964 yılına gelindiğinde büyük badireler atlatan Cahide, sanat hayatının ilk başladığı yerde Tepebaşı'nda yine sahnededir. Sanki iki kader arkadaşı gibidir Cahide ve Tepebaşı Dram Tiyatrosu. İkisi de başarı öyküsü gibi yoktan var olmaya, ayakta kalmaya çabalarlar. Bir farkla Cahide'nin bağımlılığı onu günden güne dibe çekmektedir. 1970 yılına gelindiğinde 1916'dan beri üç yüz altmış sekiz farklı yapımın sahneye konduğu Tepebaşı Dram Tiyatro'su şaibeli bir şekilde yanar. Cahide'de benzer bir son yaşamaktadır. Cahit Irgat'la yaptığı evlilik onu maddi ve manevi anlamda bitirir. İkili alkole teslim olmuş Cahide'nin mal varlığı da hızla erimiştir. 1970 yıllarında ki kalitesi düşen sinema sektörünün film afişlerinde ismi altlara yazılarak devam eder. Bir süre Cahide Sonku isminin ekmeğini yese de alkol onu teslim almıştır artık. Dostlarından kaçar, yardım kabul etmez. Tufan Velidedeoğlu onun tüm karşı çıkışlarına rağmen yardımcı olur. Son günlerinde hastane odasında sadece o vardır. 1981 yılında 61 yaşında hayata gözlerini yumar. Cahide Sonku'nun inanılması zor yükseliş ve düşüş öyküsü, toplumsal hayatımızın kendine özgü labirentlerinde gizlidir. On üç yaşında adımını attığı Darülbedayi'de, rakiplerini geride bırakmayı, ilk ve biricik primadonna olmayı becerdi. Çok az sayıda oyuncuya nasip olabilecek doğal yeteneğe ve güzelliğe sahipti. Bu özelliklerine zekasını ve çalışkanlığını ekledi. Altın yıllarını yaşayan Türk Tiyatrosu'nun ve kuruluş aşamasındaki Türk Sineması'nın tartışmasız 1 Numarası oldu. Çok ama çok para kazandı. Örnekleri sadece ABD'de görülebilecek tarzda bir hayat yaşadı. Türkiye'nin playboyları, geçeceği değil, geçme ihtimali olan yollara bile kırmızı halı döşettiler. Ayakkabılarından şampanyalar içildi. Bütün takıları, ayakkabıları, çantaları, kıyafetleri Paris ya da Londra'dan getirtildi. Zaman içinde, hediye edilen son model otomobillere bile burun kıvıracaktı. Cahide Sonku'nun düşüşü de tıpkı yükselişi gibi meteor hızıyla gerçekleşecekti. Ünlü yıldız zaman içinde alkolün bataklığına gömülecek, Beyoğlu'nun izbelerinde yitip gidecekti. Osman Balcıgil, tıpkı öteki çok okunan biyografik romanları Celile, Yeşil Mürekkep, İpek Sabahlık ve Afife Jale'de olduğu gibi, bu kez de Kızıl Çengi'de, Cahide Sonku'dan hareketle Türkiye toplumunun derinlerine iniyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kizil-koskun-ruyasi/", "text": "Kızıl Köşkün Rüyası, karakter yaratma konusunda son derece başarılıydı. Romanda 700'ün üzerinde karakter var ve aralarında ana karakter sayısı 100'ü geçiyor. Yazar, özellikle genç kızlar olmak üzere kadınların incelikli, karmaşık, hassas ve değişken psikolojisini ve duygu dünyasını anlatmakta oldukça ustaydı. Hayata dair beklentilerini, özellikle de aşka olan özlemini büyük bir sempatiyle yazan yazar, kadınları hem zengin ve derin kişiliklerini hem de çevrenin ve toplumun üzerlerinde yarattığı baskıları sergileyerek yaşayan birer sanat sembolü haline getirmiştir. Kızıl Köşkün Rüyası yarı otobiyografi türünde bir romandır. Cao Xueqin'in kendi ailesinin ve Qing Hanedanlığı'nın yükselişini ve düşüşünü anlatıyor. Yazarın birinci bölümde açıkladığı gibi, gençliğinde tanıştığı kadınlara, akrabalarına ve hizmetçilerine ithaf edilmiş bir hatırattır. Çin halk dilinde yazılan Kızıl Köşk'ün Rüyası da çok anlamlı, bir nevi otobiyografi ve anı türünde olan romanın yazarı Cao Xueqin'dir. Qing hanedanından etkili bir eserdir. 18. yüzyılın ortalarında yazılmıştır. Çin'in o dönemdeki yönetim tarzı ve sosyal yapısı yazar tarafından detaylı bir şekilde işlenmiştir. Yazar, romanında, Qing Hanedanlığı'nın yükselişini ve düşüşünü kendi ailesiyle ustaca anlattı. Yazar, bu romanı hayatında tanıdığı bazı kişilere ithaf ettiğini birinci bölümde belirtmiştir. Kitaptaki konunun psikolojik bir boyutu da var. Çin'deki dört büyük edebi eser arasında yer alan Kızıl Köşk'ün Rüyası, kurgu edebiyatına güzel bir örnektir. Taş Hikayesi olarak da bilinen ve en çok satanlar arasında yer alan roman 120 bölümden oluşmaktadır. Bunun ilk 80 bölümü yazarın kendisi tarafından yazılmıştır. Yazarın ölümünden sonra 1791-1792 yıllarında yazarın düşünce tarzının incelenmesi sonucunda Gao E tarafından eserin yeni baskılarına 40 bölüm daha eklenmiştir. Cao Xueqin bu romanı bir el yazması olarak hazırladı. Roman geniş bir okuyucu kitlesine ulaşma fırsatı bulmuştur. Eser bir ansiklopedi tadında çünkü Çin'de bir dönemi, bir Hanedanlığı anlatıyor. Romandaki karakterlerin sayısı 700'den fazladır. Tek başına ana karakter sayısı bile 100'ü geçmektedir. Kızıl Köşk Rüyası'nda her seviyedeki vatandaşın gündelik hayatı, iş hayatı, sosyal ilişkileri ve daha birçok şey yer almaktadır. Romanda adeta o dönemin toplumuna bir ayna gibidir. Sanatsal değeri büyük olan Kızıl Köşk Rüyası'nda kadınların, genç kızların hayata bakışları, beklentileri, duyguları, hassasiyetleri ve psikolojileri kitaba ustaca yansıtılmıştır. Romanda aşk da var. Karakterlerin zenginliği de kitaba zenginlik katıyor. Dünyada en çok okunan kitaplar arasındadır. - Kitap, çok geniş karakter kadrosu ve buna bağlı psikolojik boyutunun yanı sıra, 18. yy Çin aristokrasisinin sosyal yapısının detaylı bir analizi olması açısından da önemlidir. - Çin'in Dört Büyük Klasik Romanı'ndan biri. 18. yy'ın ortalarında, Qing Hanedanı döneminde yazılmıştır. - Çin'de halk dilinde yazılmış en büyük eserlerden biri ve Çince kurgu edebiyatının şaheseri kabul edilir. - İlk 80 bölüm Cao Xueqin tarafından yazıldı. 1791-92'de birinci ve ikinci baskıları hazırlayan Gao E, eşi Cheng Weiyuan ile birlikte romana 40 bölüm daha ekler. - Diğer adı Taş Hikayesi olan Kızıl Köşkün Rüyası, Cao Xueqin hayattayken el yazması olarak geniş okur kitlesine ulaşmıştı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kizil/", "text": "Berger: Hikayenin ana karakteridir. Henüz 17 yaşında, ciddi özgüven problemi yaşamakta ve kendini topluma kabul ettirmeye çalışan biridir. Karla: Schramek'in kız arkadaşı ve Berger'in arkadaşı olur. Kitap, ürkek, yaşamı daha tanımamış, saf duyguların ve biraz da ezilmişliğin; dışlanmışlığın psikolojisini ele alırken. 17 yaşındaki genç tıp öğrencisinin temiz dünyası ve aşka olan temiz özlemini; insanlara olan güvensizliğini konu ediniyor. Bertold Berger taşradan Viyana'ya tıp okumak için gelir. Josefstadt semtinde bir oda tutuyor. Hiç arkadaşı ve tanıdığı olmayan bu şehirde, zayıf ve iyi huylu Berger bir arkadaş bulur. Hukuk okuyan Schramek ise tam tersidir. Güçlü, çekici, konuşabilen; İnsanlara yol gösterebilen biridir. Berger, arkadaşını bir idole dönüştürür. Arkadaşının ortamında olmasına rağmen ayak uyduramaz. Schramek, Berger'le sürekli dalga geçer ve aralarında uzun tartışmalar olur. Bir gün Schramek, Berger'i kız arkadaşı Karla ile tanıştırır. Kız bu zayıf, çelimsiz ve utangaç gençle sürekli dalga geçerken, Berger ona karşı şehvet duyar. Aralarında, ikisinin de fark ettiği bir çekim vardır. Ama Berger'in istediği bu değil. Berger, kızın ucuz sadeliğine ve baştan çıkarıcılığına sert tepki verir. Kızdan ve arkadaşından uzakta olan Berger, ev sahibinin kızının kırmızı olduğunu öğrenir. Kadına yardım etmek için bir tıp öğrencisi olarak yanında dururken, onu iyileştirmek istiyor. Her şeye darılan Berger, ev sahibiyle kızının dostluğundan mutludur. Ancak hiç beklemediği bir şey olur. Kırmızı da kendine bulaşır. Stefan Zweig 1908 yılında yayımlanan bu erken dönem eseri Kızıl'da, yarattığı karakterin gizli arzularını ustalıkla işlerken, kimseye aldırış etmeyen büyük ve yabancı kentin acımasızlığını gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kizilcik-dallari/", "text": "Gülsüm: Roman'ın baş kahramanıdır ve son derece yoksul olan babası tarafından kardeşinden ayrılarak, Nadide Hanım'ın konağına, onun torunu olan Bülent'e bakması için gönderilir. Konak ahalisi tarafından birçok farklı eziyet görecektir. Oldukça cefalı ve iyi niyetli bir karakteri vardır. Nadide Hanım: Atmış yaşlarında olan zengin ve konağın sahibi olan kadındır. Konakta çalışanları sürekli olarak aşağılar, ve kendini onlardan üstün görmektedir. Lala Tahir: Konaktaki çocuklar ile ilgilenmektedir. Gülsüm'ü ise kullanacaktır. Kendi özel işlerini Gülsüm'e yaptırmaktadır. Yazar romanında, Nadide isminde bir kadının konağında çocuk bakıcısı olmak üzere kardeşinden koparılan Gülsüm'ün kardeşi İsmail'e duyduğu özlemi ve konak sahiplerinden gördüğü eziyetleri konu edinmektedir. Kitabın adı da bakıcının yediği sopalar ve acılar ile dolu hayatından gelmektedir. Nadide Hanım Pendik istasyonunda ortanca kızını beklemektedir. Geziden dönen kızıyla damadını karşılamak için buraya gelmiştir. Onları beklediği sırada trenden inan yaşı bir köylü ile iki çocuğu görür. Ayakkabıları dahi olmayan, sırtlarında tek bir yorganla inen yaşlı adamın yanında biri dokuz yaşında diğeri ise henüz bebek olan iki çocuğu vardır. Adam ve çocukları Nadide Hanım'ın evinin önüne kalmıştır. Akşamüzeri balkona çıkan Nadide Hanım ise onları görür. Belli ki adamın şuan gidecek hiçbir yeri ve parası yoktur. Köylünün geceyi konağın önünde geçirmeyi planladığı her halinden belli olmaktaydı. Nadide Hanım ise bu duruma daha fazla dayanamayarak onları eve almıştır. Daha sonrasında ise onlara yemek ikram ederek karınlarının doymasını sağlamıştır. Sonraları adının Gülsüm olduğunu öğrendiği kız çocuğu, çok aç olduğu her halinden belli olmasına rağmen kendisi yemek yemiyor ve kardeşini doyurmak için elinden geleni yapıyordu. Kucağındaki İsmail'i beslemesi ve kendisinin yemek yememesi Nadide Hanım'ın dikkatini fazlası çekmiştir. Gördükleri sonrasında henüz yeni doğmuş torununa da bu kızın bakıcılık yapacağını düşünmekteydi. Daha sonrasında kısa kızı torunu Bülent'e bakıcı olarak istemiştir. Çocukların babası olan orta yaşlı ve köylü adam ise bu durumu kabul eder. Ancak çocukların hiçbir şekilde birbirinden ayrılmak istemediğini ve Gülsüm'ün İsmail'e inanılmaz derecede bağlı olduğunu dile getirmiştir. Nadide Hanım ise Gülsüm'ün bakıcı olarak kalmasını istemekteydi. Yinede onu kardeşi İsmail'den ayırmak istememişti. Her şeye rağmen bu iki kardeşi ayırmak imkansız gibi görünse de Nadide Hanım bir şekilde Gülsüm'ü konağına hizmetçi olarak almayı başarmıştır. Köylü adam ise yorganını ve küçük oğlu İsmail'i oradan alarak konaktan ayrılmıştır. Gülsüm onların gidişinin ardından fazlası ile özlem ve üzüntü hissetmiştir. Ancak bir iki gün içerisinde bu duruma katlanmayı başarmıştı. Gülsüm, bakıcı olarak çalıştığı bu konakta her zaman İsmail'e kavuşacağı günlerin özlemini yaşamaktaydı. Bir yandan kardeşinden ayrılmanın acısına bir yandan da konak hayatına alışmaya çalışmaktaydı. Bu sırada evdeki herkes tarafından küçük görülüyordu. Sürekli olarak azarlanıyor, dövülüyor ve olan biten hemen her şeyin sorumlusu olarak görülüyordu. Gidecek hiçbir yeri olmadığından tüm bunlara katlanmaktan başka seçeneği de yoktu. - Reşat Nuri Güntekin'in Kızılcık Dalları adlı romanının ilk baskısı 1932 yılında yapılmıştır. 1968 yılına kadar ise 6 farklı baskı görmüştür. Bu yıldan itibaren birçok defa daha farklı baskılar görmüştür. - Yazarın diğer romanlarında da sıklıkla görülen konak hayatı bu romanda da etraflıca ele alınmaktadır. - Roman içerisinde büyük oranda konak hayatına yer verilmektedir. Konak hayatına giren bakıcıların ve sütannelerin yaşamları üzerine yazılmıştır. - Yazar birçok kitabında olduğu gibi burada da sosyal yaşama oldukça değinmektedir. Kızılcık Dalları'nda, bir evlatlığını başına gelen olayları, kendi diliyle eşleşen bir masal diliyle anlatışı göze çarpar. Mutlu bir aile yaşantısına özlem, büyük bir anlam zenginliğiyle dile getirilmiştir. Kızı erken yaşta ölen bir ninenin, yüreği yanarak ve kızının yadigarına bakarak hatırladıkça çoğalan o mazlum yakarışları başarıyla verilmiştir. Yazar, besleme kızcağızın anılarının dibindeki kimsesizlik ve çaresizliği, hayatındaki o büyük drama bağlayarak, bu romanın eksenine yerleştiriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/koca-ren/", "text": "Adem: Adem Almanya'da işçi olarak çalışmaya gelen Salim Sarıkaya'nın oğludur. Daha on dördünde dertlerin altında ezilmiş, güzel gözlü bir delikanlıdır. Salim Sarıkaya: Askerden sonra Almanya'ya yazılmış ve işçiliği çıkınca Almanya'ya gelip, çocuklarını okutmak için mücadele eden bir adamdır. Adnan: Sarıkaya ailesinin en büyük derdidir. Gül: Adem ile duygusal ilişki yaşayan Fuhuş batağında bir kadındır. Kenan: Gül'e her türlü kötülüğü yapan kişidir. Roman sonunda polis tarafından kovalanırken Ren Irmağı'nda boğulur. Salim Sarıkaya ve ailesinin Almanya'daki deneyimleri ve Türk çocuklarının Alman eğitim sisteminde karşılaştıkları zorluklar konu edinir. Askerliğini yaptıktan sonra Almanya'ya mektup yazan Salim Sarıkaya, isminin çıkması sonucu Almanya'ya gelip çalışmaya başlar. Oğlu Adem, romanın bazı yerlerinde babasının bir korkak olduğunu belirtir. Sarıkaya ailesinin en büyük endişesi oğulları Adnan'ın Türkiye'de yaşadıklarıdır. Adnan'ı okumak için Türkiye'ye bırakan aile, onun Dev-Genç üyesi olduğu için ölüm döşeğinde olduğunu öğrenir. Hacer'in hayattan en büyük beklentisi oğlunun idamdan kurtulup okulu bitirmesidir. Koca Ren, Alman ve Türk eğitim sistemlerinin karşılaştırıldığı ve Almanya'daki Türklerin eğitimle ilgili sorunlarının tartışıldığı bir romandır. Salim Sarıkaya eğitime düşkündür ve oğlunu okutmak ister. Ancak Almanya'da ikinci sınıf olarak görüldüğü için amacına tam olarak ulaşamaz. Bay Toprak olumsuz bir öğretmen, Türkan Gümüş ise olumlu bir öğretmendir. Romanda Adem'in okuldaki sorunları, Adnan'ın hapisteki günleri ve Hacer'in oğlunu kurtarmak için sürekli Türkiye'ye gelişi anlatılırken, Adem'in fuhuşa sürüklenen Gül ile olan duygusal ilişkisi ön plana çıkar. Gül'ü bu bataklığa sürükleyen Kenan, romanın sonunda polis tarafından kovalanırken Ren Nehri'nde boğulur. Almanya'da bir işçi çocuğudur Adem. Daha on dördünde dertlerin altında ezilmiş, güzel gözlü bir delikanlıdır. Memleket özlemi, daha doğrusu, memlekette kalan sevdiklerinin özlemi yakar yüreğini. En çok da darağacına gönderilmek istenen, siyasi suçlu Adnan Abi'si için yanar. Yetmezmiş gibi, okulda da işler iyi değildir. Ne öğretmeni sever onu, ne de sıra arkadaşı Melanie. Memleketteki o zehir gibi çocuk gitmiş, yerine zayıfları inci gibi dizen Adem gelmiştir. Fakir Baykurt Almanya'da kaleme aldığı Duisburg üçlemesinin bu ikinci kitabında, dizinin diğer romanları Yüksek Fırınlar ve Yarım Ekmek de olduğu gibi yine işçi ailelerinin sorunlarına değiniyor. Ancak bu kez sorunları, yine o her zamanki sahici, sıcak ve buruk bir tat bırakan üslubuyla, ikinci kuşağın gözünden anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kolera-gunlerinde-ask/", "text": "Florentino Ariza: Telgraf götürmek için gittiği bir evde on üç yaşındaki kızına aşık olan sessiz bir genç adam. Tek arzusu hayatının anahtarlarını teslim ettiği Fermina Daza ile bir hayat yaşamak olan, reddedilince Fermina başkasıyla evlense bile bu arzusundan vazgeçmeyen, hayaliyle yaşayan bir aşıktır. Birlikte olabilecekleri günün ve bu rüyayı gerçekleştirmek için sabırla Doktor Urbino'nun ölümünü eli üç yıl yedi ay on bir gün bekler. Fermina Daza: Babasının baskısıyla Florentino'dan ayrılan ve yirmi bir yaşında Doktor Urbino ile evlenen, evden okula gitmek dışında hemen hemen hiç çıkmayan, kendini sosyete içinde bulan, yalnızlığını eşyalarla örtmeye çalışan mutsuz bir kadın. Doktor Juvenal Urbino: Evliliğin saçma bir şey olduğunu, birbirini yeni tanıyan iki kişinin birdenbire birlikte yaşayarak aynı kaderi paylaştıklarını düşünen, bunun tüm bilimsel fikirlere aykırı olduğunu düşünen, kalbiyle değil, aklıyla hareket eden bir adamdır. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başları arasında Fermina Daza, Florentino Ariza ve Doktor Juvenal Urbino üçgeninde gelişen karşılıksız aşkı konu ediniyor. Elli üç yıl, yedi ay ve on bir gün önce Florentino Ariza, Lorenzo Daza'nın evine bir telgraf gönderir. Buraya müjde getirdiği için para alır ve dönüş yolunda bir görüntüyle karşılaşır. Annesine okumayı öğreten bir kız. Bu kız Fermina Daza'ydı ve onu gördüğü anda ona aşık olur. Kısa süre sonra kendini, öğleden sonra ikide evlerine bakan bir bahçede kitap okuyormuş gibi yaparken bulur. Amacı onu her gün az da olsa görmektir. Fermina Daza bunu fark eder ve her gün aynı saatte bahçeye çıkar. Bu kısa sözler bir mektupta sona erer. Florentino Ariza bütün cesaretini toplar ve onunla evlenmek istediğini söyler. Kız bir mektupla cevap vereceğini ve o zamana kadar buraya gelmeyeceğini söyler. Uzun bir bekleyişin ardından cevap gelmez ve Florentino Ariza cevabı almak için bahçelerine geri döner. Fermina Daza cevap vereceğini söyler. Babası bu gizli meseleyi öğrenmiş ve onu alıp götürmeye karar verir. Fermina Daza bu geziyi babasına duyduğu bir kırgınlıkla kabul etmek zorunda kalır ve gitmeden önce saç örgüsünü kesip, adresini vererek Florentino Ariza'ya gönderir. Ayrıldıktan sonra birbirlerine telgraf çekerler ve aşkları daha da güçlenir. Geri döneceğini belirten Fermina Daza, heyecanla görüşmeyi bekler. Florentino Ariza ise bir an yorulmadan bekler. O gün geldiğinde, Fermina Daza onu görür ve hayal kırıklığına uğrar. Karşısında gördüğü kişi solgun bir tiptir ve onunla evlenemeyeceğini anlar. Böylece ilişkileri sona erer, ancak Florentino Ariza için bitmeyen bir bekleyiş başlar. Bu bekleyişin en başında Fermina Daza'nın evlenmesi gelir. Koleraya yakalanınca Doktor Juvenal Urbino ile tanırlar ve tedavisi sırasında doktordan etkilenir. Uzun bir mücadeleden sonra Fermina Daza'yı evlenmeye ikna eder ama bu bir aşk evliliği değildir. Yine de birbirlerine olan aşkları bu evliliği doktor ölene kadar sürdürmeye yeter. Florentino Ariza, evlilikleri boyunca Fermina Daza'yı her zaman sevmeye devam eder, birçok aşk ilişkisi yaşamasına rağmen, hiç kimseyle evlenmez, hep onu bekler. Tam doktorun ölüm haberini alır almaz evlerine gider ve yıllar sonra ilk kez konuştuklarında onu hala sevdiğini söyler. Fermina Daza o kadar kızmıştır ki onu kovar ve ona üç sayfalık aşağılayıcı bir mektup gönderir. Florentino Ariza ise yılların birikimini tüm gerçeği ve sadeliğiyle bu mektupta yazmış ve Fermina Daza'yı etkilemeyi başarmıştır. İki yıl boyunca her gün gönderdiği mektupları okuduğunu bilmeden göndermeye devam eder. Sonunda eve gitmeye karar verir ve her salıyı birlikte geçirirler. Fermina Daza yaşlanan bir aşkın farkına yeni varmaya başlar. Florentino Ariza ona on bir günlük bir deniz yolculuğu teklif eder ve o da bunu kabul eder. Bu yolculuk onlara aşklarını yeniden yaşatır ve birbirlerinden bir an bile ayrılmazlar. Fermina Daza eve dönmek istemez ve herkesten uzakta yaşamak ister. Florentino Ariza, gemide kalma fikrini düşünür ve kaptana sarı bayrağı çekmesini söyler. Sarı bayrak, gemide kolera hastalarının olduğunu ve kimsenin uçağa binmemesi gerektiğini gösterir. Böylece ömürleri kısa olan bu iki eski sevgili, bir ömür sürecek aşk yolculuğunda herkesten uzaklaşmış olurlar. Kolera Günlerinde Aşk, bırakılmış bir sevgilinin, yeniyetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü. Marquezin, ustalığı, bu öyküyü bir destana dönüştürüyor: aşkın, deli-akıllı, yabanıl-evcil, tensel, romantik tüm biçimlerinin pastoral bir şiirin büyüsüne büründüğü bir destan. On dokuzuncu yüzyılın yirminci yüzyıla dönüştüğü bir zaman dilimini kapsayan bu bitmeyen aşkın gerisinde, çağdaşlaşma çabası içindeki bir toplumun çeşitli yönlerini, özellikle taşra kentsoyluluğunun saçmalıklarını ince bir alayla eleştiriyor yazar. Roman boyunca, aşk acılarının lirik rüzgarlarının esintileri arasında, Marquez'in, insancıl mizahı, sürekli olarak duyuruyor kendini. Bu nitelikleriyle, Kolera Günlerinde Aşk, Marquez'in başyapıtı sayılan Yüz Yıllık Yalnızlıkın yanında tartışılmaz bir biçimde yerini alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/konstantiniyye-oteli/", "text": "Zehra: Zehra, 30 yaşın üzerinde çalışkan, başarılı ve hırslı bir karakterdir. Genel olarak hayata karşı tutumu gerçekçi bir yaklaşıma dayanmaktadır. Konstantiniyye Oteli'ni yapan patronun yardımcısıdır. Emre: Duyarlı kişiliğiyle hayatı sorgulayan, kendini ait olduğu topluma yakın hissetmeyen genç bir edebiyat aşığıdır. Kitap, 2014 yılı sonunda İstanbul'da Bizans nekropolünün harabeleri üzerine inşa edilmiş yedi yıldızlı bir otelin açılışında bir araya gelen ve hepsi bir fenomeni ya da bir dönemi temsil eden seçkin konukların ve otel çalışanlarının yolunu konu edinir. İstanbul'un gündemindeki olay ve Bizans'tan bu yana İstanbul'a gidişleri. İstanbul'un uzun tarihini şehitlerin hikayeleri üzerinden ele alınmıştır. Kitap, Eski Bizans İmparatorluğu'nun kalıntıları üzerine inşa edilen Konstantiniyye Oteli'nin açılışıyla başlıyor. Büyük bir davetle açılan otelin masalarında birbirinden farklı kişiler ve ünlü simalar yer alıyor. En itibarlı insanlar ilk masadadır. Her masada farklı hayatlar ve fikirler var. Sayı arttıkça itibar kaybı, ego ve kıskançlık ortaya çıkar. Sayı küçüldükçe yukarıdan bakar ve kendini beğenmişlik artar. Zülfü Livaneli bu romanda tüm bu tabloları gezerek insanları tek tek inceliyor ve hikayelerini anlatıyor. Otelin patronunun ailesi, patronun karısının yaşadıkları, bir müteahhitin ne yaptığı, profesörlerin fikirleri ve hayatı, bir yazar adayının intikamı o kadar yüksek ki, onu bir yazar haline getirebilecek kadar çok hikaye okuduk. Katil. Yazar, masaların yanı sıra bu masalarda hizmet veren garsonların ve güvenlik görevlilerinin hikayelerine de değiniyor. Güncel konulardan da alıntılar yapan ve olaylara mükemmel göndermeler yapan Zülfü Livaneli, seyahat olayları, Güneydoğu'daki olaylar, İstanbul'daki rant kavgaları gibi konularla geçmiş zamanı karşılaştırıyor ve İstanbul'u anlatıyor. Romandaki öykülerden biri de İstanbul hayvanlarının vaat edildiği bölümdür. Burada İstanbul'da yaşayarak çektikleri acıların hayvanların ağzından anlatıldığı hayvanların hikayesini okuyoruz. - Kitap, 2020-2021 yılları arası FOX'da Kefaret adlı dizi ile uyarlanmış ve 35 bölüm yayınlanmıştır. - Kitapta İstanbul'un yüzyıllardır yer altında yatan ölüleri de bu davete çağırılmasalar da katılıyorlar. - Konstantiniyye Oteli kitabı içerisinde son yıllarda yaşanan güncel olayların hikayeleştirilmiş ve toplumsal eleştiri haline gelmiş şeklini okuyoruz. Zülfü Livaneli, zengin bir insan panoramasıyla İstanbul'un derinliklerine inerken şehrin büyülü, ama bir o kadar da acımasız atmosferiyle buluşturduğu okuru sıra dışı yolculuğa çıkarıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kopek-kalbi/", "text": "Şarik: Tombuldur ne de tüyleri kabarık ve güzeldir. Yarı aç yarı tok yaşadığı sokaklarda başıboş dolaşan hikaye kahramanının sol tarafı bir aşçının üzerine sıcak su dökmesi sebebiyle tüysüz ve yaralıdır. Filipp Filippoviç: Şarik'i sahiplenen kişidir. Bazı bilimsel araştırmalar yürüten, dünyaca ünlü bir profesördür. İvan Arnoldoviç Bormental: Filipp Filippoviç'in asistanıdır. Ruslar tombul ve kabarık tüylü köpekleri şarik adıyla çağırırlar. Şarik isimli bir sokak köpeğinin yolu Filip Filipovic isimli bir doktorla kesiştiğinde köpeğin karakteri değişir ve doktor çılgın bir ameliyatla hipofiz bezini Şarik'e ekler. Bu değişiklikle birlikte meydana gelen olaylar kitabın konusunu oluşturur. Bir gün sokaklarda aç dolaşan şarik, gür bıyıklı yaşlı bir adamla karşılaşır. Bu adamdan başta korksa da selam verdiğinde kanı kaynar. Adam Şarik'i peşinden eve götürür. Şarik ise kendisini salamla besleyen bir sahibi bulmanın heyecanıyla kıvranmaktadır. Şarik'in sahibi, beyin üzerinde bazı bilimsel araştırmalar yapan dünyaca ünlü Filipp Filippovic'tir evi oldukça büyüktür. Zinaida Prokofyevna Bunina, Filipp Filippovich'in hizmetçisi olarak çalışıyor. Ivan Arnoldovic Bormental onun resmi olmayan asistanıdır. Şarik ilk günlerde yeni evinde iyi bakılıyor. İyi beslenir, rahat etmesi sağlanır. Sol tarafındaki yarayı Doktor Filip Filippovic tedavi ediyor. Bir süre kötü davranışlarına, evdeki bazı eşyalara zarar vermesine, evi istediği gibi kullanmasına bir süre müsamaha gösterilir. Bir gün, çok kötü bir insanın öldüğü işitildiğinde, Filip Filipovic ve Bormental şaşırtıcı derecede mutlu ve umutludur. Şarik hemen yemekten kesilir ve bir odaya hapsedilir. Neler olduğunu anlamayan Şarik, olacakları tahmin etmeye çalışır. Köpek daha sonra ameliyathaneye alınır. İyileştiğini sanan Şarik, ameliyathaneye geri getirilmekten bıkar ve kaçmaya çalışır ama sonunda başının kesilmesinden kurtulamaz. Bulgakov Köpek Kalbi'nde Sokak köpeği Şarik'in öyküsünü anlatır. Dünya çapında bir bilim insanı olan Profesör Filipoviç, evine götürüp beslediği Şarik'i ameliyat ederek, er bezlerini ve hipofiz bezini adi bir suçlununkilerle değiştirir. Köpek arsız, yüzsüz, şehvet düşkünü ve kaba saba bir insana dönüşür. Şarik insan haliyle profesörün hayatını cehenneme çevirse de, Sovyet bürokrasisinde kendine bir konum edinebilecektir. Komünistlerin küçük burjuva değerlerinin üstünde yeni bir Sovyet insanı yaratma ideallerini hicveden Köpek Kalbi, Bulgakov'un en çok tartışılan yapıtıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kopru/", "text": "Vali: Hırslı, iradeli ve bir şeyler yapma ve kazandırma yolunda olan bir karakterdir. Bayram: Kendisinin çekmiş olduğu acıları başkalarının da yaşamasını istemeyen yardımsever bir adamdır. Elmas ve Mevlüt: Yakalanma korkusu ile durmadan yer değiştiren çifttir. Gürcü Mühendisler: İkiyüzlü ve sözlerine itibar edilmeyen topluluktur. Tür Mühendisler: PKK terörüne rağmen işlerinden yılmayan ve köprüyü yapan topluluktur. Romanda, Erzincan yakınlarında Fırat nehri üzerine inşa edilen bir köprü ile bu köprüyü yaptırmak için mücadele eden bir bürokrat ve yöre halkının öyküsü anlatılır. Bayram, çocuk bekleyen bir babadır. Ve eşinin doğma zamanı gelmiştir. Acıyla Bayram eşini hastaneye götürür ama Fırat buna engel olur. Fırat'ın karşısına geçmeyen Bayram'ın eşi yerinde doğum yapar. Ancak eşi acıya dayanamaz ve kan kaybından ölür. O günden itibaren Bayram ve çocuğu yalnız yaşarlar. Bayram çocuğu alır ve Valiye giderek olayı anlatır. O günden sonra vali bu olaya yaklaşır ve köprüyü yaptırmaya çalışır. Köprüyü Erzincan dışında yabancı bir mühendise yaptırmak ister. Bunun için Gürcü baba oğul mühendislerle görüşmelere başlar. Gürcü mühendisler köprüyü yapabileceklerini söyleyip Gürcistan'a dönerler ama asla geri dönmezler. Bunun üzerine Ankaralı bir mühendisle görüşmeye başlar. Erzincan'a gelen mühendisler köprüyü görmüş ve birkaç inceleme yaparak köprüyü inşa edebileceklerini söylerler. Mühendisler Ankara'ya dönerek gerekli çalışmalara başlarlar ve bir grup oluştururlar. Yaklaşık bir haftalık çalışmanın ardından köprünün Erzincan'da değil Ankara'da yapılacağını ve tırlarla Erzincan'a götürüleceğini söyler. Vali şaşırır. Ancak mühendislere olan güveni sonsuzdur. Valinin etrafındakiler buna inanmaz. Vali, etrafındakileri görmezden gelerek gerekli parayı sağlamaya çalışır. Yaklaşık bir ay sonra ilk grup Erzincan'a giderek köprü ayaklarını dikmek için gelir. Çalışmanın ikinci gününde meydana gelen terör saldırısı ile personel Ankara'ya kaçar. Yetim çocuğa bakan Elmas ve Mevlüt, yasak aşkları nedeniyle ailesine yakalanmaktan korkarlar. Mevlüt, İstanbul'daki asker arkadaşını ayarlayarak İstanbul'a gitmeyi düşünüyordur. Vali, yetim çocuğa bakan aileye gerekli gıda yardımı yapar. Mühendisler köprünün yapımını tamamlamış ve tırlarla Erzincan'a doğru yola çıkmışlardır. Mühendisler ve Vali bir araya gelerek köprünün yapımını konuşmaya başlarlar. Köprünün sahildeki ilk ayağı yerine konulur. Diğer ucu geçmek için köprünün diğer ayağı, Ahşap Güverte Vapuruna yerleştirilir. Tek bir sorun vardır. Yarı yolda vapur bozulur. İş ertelenir. Bu da insanlarda tedirginliğe neden olur. Ertesi gün arıza giderilir ve yoğun bir çalışma ile köprü tamamlanır. Yapıldığı akşam Vali, Bayram ve Öksüz köprüde oturur ve ufka bakarlar. - 2006'da başrolünde Erdal Beşikçioğlu'nun yer aldığı televizyon dizisine uyarlanmıştır. Elmas da sargılı kollarını bebeğe uzatmıştı. Canını yakmaktan korkarak usulca bırakmıştı Bayram, oğlunu Elmas'ın kucağına. Şimdi burun burunaydılar Elmas'la Öksüz. Bir dişi hayvanla yavrusu gibi koklaşıyor, burunlarını birbirine sürütüyor, birbirlerinin boynuna gömülüyor ve tuhaf mırıltılar çıkartıyorlardı. Bebenin küçük elleri, Elmas'ın saçlarında, Elmas'ın dudakları bebenin yüzünde dolaşıyordu. Elmas, ne diğer hastaları ziyaret edenlerden ne de Bayram'dan hiç utanmadan, hiç gocunmadan, memesini çıkarıp bebenin ağzına vermişti. Bebek mutlu bir kedi yavrusu gibi guruldayarak şapır şupur emiyordu süt akıtmayan, kuru memeyi. Kadınla çocuk birbirleriyle iç içe geçmiş, tek vücut olmuş gibiydiler. Köprü... Olağanüstü bir bürokratın, otuz yıl bekledikten sonra kavuşulan bir köprünün ve doğunun töreye teslim olmuş insanların öyküsü. Ayşe Kulin'in kaleminden."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kordugum/", "text": "Gizem: Hafızasını geçirdiği kazada kaybetmiş genç bir kadındır. Orhan Hoca: Gizemin tedavi gördüğü klinikte onunla ilgilenen doktordur. Nurten Hanım: Tanık koruma programı kapsamında Gizemle kalan kişidir. Hayatının hassas bir döneminde genç bir kadının yaşadıklarını çarpıcı bir geri dönüş hikayesiyle anlatıyor. Geçirdiği trafik kazası sonucu gözlerini hastane odasında açan genç bir kızın hikayesi ile başlıyor Kördüğüm. Gizem'in başına ne gelmiş olabilir, kimdir bu gizemli kadın diye meraklanmaya başlıyor ve kitaba kendinizi kaptırıyorsunuz. Yazarımız eserinde güçlü, kendinden emin, kararlı güçlü bir kadın karakter oluşturmuş ve yine kaleminin ustalığını gözler önüne sermiş. Sürükleyici bir şekilde başlayan kitabımızı merak ederek okuyacaksınız ancak kitap bittiğinde hala merak ettiğiniz yerler olacak. Bu yüzden sanki sonu tam olmamış ve eksik kalmış diyebiliriz. Belleğini kaybeden bir kızın önemli bir çip taşıdığı için peşinde birilerinin olması kitabı heyecanlı yapan kısım olsa da kitap bitiyor ve çipin içinde hangi bilgilerin olduğunu öğrenemiyorsunuz. Hayatım, beni cehenneme savuran bir rüzgarla altüst olmuştu, böyle olmasında ne suçum ne de katkım vardı. Etrafımda neler dönüyor, bilmiyordum. Bir süre hastanede kaldıktan sonra özel bir kliniğe yatırılan Gizem, bu kapalı ortamda, hayal bile edemeyeceği travmalar yaşamış genç bir kadınla ve onunla özel olarak ilgilenen doktor Orhan'la ilişki kurar. Zamanla kendinde unutuşun o sımsıkı kilitli kapısını aralayacak gücü bulan Gizem, hatırladıklarıyla kumpaslar, entrikalar ve rastlantılarla örülü, Türkiye'de yaşanan bu karmaşık günleri de içine alan esaslı bir kasırgaya kapılmış gitmekte olduğunu görecektir. Kördüğüm, hayatının hassas bir evresinde, günümüzün acımasız çarkları arasına sıkışmış genç bir kadının yaşadıklarını çarpıcı bir geri dönüş hikayesiyle anlatıyor. Ayşe Kulin çok sevilen Kanadı Kırık Kuşlar'da olduğu gibi, ülkesinin çalkantıları ile sarsılan ama tutkularına da sorumluluklarına da sahip çıkan genç bir kadının ayakta kalma mücadelesini gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/korduman/", "text": "Mustafa: Sevdiği kız Ayşe'yi alamayınca köyden ayrılıp Ankara'ya gitmeye karar verir. Orada taş ustası olur. Köye döndüğünde birçok entrikaya karışır ve arkadaş katili olur. Fadik: Ayşe'nin kız kardeşidir. Cahil ve saf bir kadındır. Vahit: Mustafa'nın çapkın arkadaşıdır. Ayşe yüzünden Mustafa ile birbirlerine düşman olur ve ardından Mustafa tarafından öldürülür. Çankırı'nın Yamören adlı bir köyünde geçen olaylardan bahsedilir. Roman kahramanı Mustafa'nın serüvenini merkeze alan yazar, köylülerin sorunlarını, ahlaki değerlerini ve köyün ekonomik yapısını sunar. Ahi teşkilatının Çankırı'daki uygulaması olan sistem anlatılır. Arkadaşlarıyla birlikte Ankara'ya giden Mustafa, Ankara'da bulunduğu süre içerisinde bir süre işsiz kalmış ve köyde aç ve perişan olduğuna dair bir söylenti çıkar. Ancak arkadaşlarından daha başarılı olan Mustafa iyi bir taş ustası olmuş hatta para kazanıp köyüne döner. Mustafa, köyü Yamören'e geldiğinde köylülere göre artık zengin bir adamdır. Mustafa köye geldiğinde eski sevgilisi Ayşe'nin ağabeyi Fadık ile ilişki yaşamaya başlar. Mustafa, Fadik'i memnun etmek için elinden geleni yapmaya başlar. Fadik saf bir köylü kızıdır ve zamanla Mustafa'nın kur yapmasına aldanır. Ancak Mustafa'nın asıl amacı Fadık ile de evlenmek değildir. Üstelik köyün zenginlerinden biri olduğu için büyük bir özgüven kazanan Mustafa, Fadik'in ablası ve eski aşkı Ayşe'nin de peşindedir. Hatta bir süre iki kız kardeşle aşk yaşamaya çalışır. Ayşe'ye aşık olmaya başlayan Mustafa, sonunda Ayşe'nin kocasının eski sevgilisi Gülizar'a yakalanır. Onları sevişirken yakalayan Gülizar, bu olayı Ayşe'nin kocası Hakkı'ya anlatmakla tehdit eder. Bu olay üzerine Vahit ve Mustafa da çatışır. Mustafa'nın ağabeyi Murat olanları öğrenmiş ve Mustafa'ya köyü terk etmesi için baskı yapmaya başlamıştır. Mustafa köyden ayrılmaya hazırlanırken yaşananlardan kendini kurtaramaz. Köyde birçok söylenti çıkmış ve bu söylentilerin ardından köyde kavga çıkar. Gelişen olaylar yüzünden Mustafa karıştığı kavgada en yakın arkadaşı olan Vahit'i vurarak öldürür. Sağırdere (1955) romanının devamı niteliğindeki Körduman (1957), Kemal Tahir'in dikkatini Anadolu insanına yönelttiği önemli eserlerden biri. Yakın bir gelecekte eserlerimiz üzerinde sahici köylü aydınları ile bizzat yazdığımız köylüler düşünecekler, eleştirmeler yapacaklar, kararlara varacaklardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/korkma-kalbim/", "text": "Burak: Kitabın ana karakteri Burak'tır. Anne ve babasını çok küçük yaşta kaybetmiş, babasının dairesinde yaşayan ve küçük bir kitapçısı olan yirmi sekiz yaşında bir gençtir. Buğra: Burak'ın erkek kardeşidir. Motosiklet tutkunudur. Büyük bir kaza geçirir. Ada: Burak ile tesadüfen kitapçıda tanışıp, büyük bir aşk yaşayan kızdır. Ancak Buğra'nın motosiklet kazasında kaza yaptığı kızdır. Küçük yaşlarda anne ve babasız kalan Burak'ın, kardeşi Buğra ve sevdiği kız olan Ada ile hüzünlü yaşamı ve acı dolu aşk hikayesi konu edinmiştir. Kitabın ana karakteri Burak'tır. Hayatında çok az insan vardır ve aynı apartman dairesinde birlikte yaşadığı birkaç kişi dışında pek arkadaşı yoktur. Bu kişiler Eleni Hanım ve Üzeyir Amca'dır. Tabii bir de karşı apartmanda oturan Başak adında bir arkadaşı var. Başak görme engellidir ve Burak elinden geldiğince ona yardım etmeye çalışır. Ona kitap okur, birlikte denize giderler ya da Burak ona renkleri anlatmaya çalışır. Burak'ın bir de erkek kardeşi var: Buğra. İki kardeş karakter olarak çok zıttır. Buğra, ağabeyi dışında İstanbul'u hiç sevmez ve motosikletlere karşı büyük bir tutkusu vardır. Ancak bu tutkusu bir gün başına bela olur ve Buğra bir kaza geçirir. Yürüyemez hale gelir ve hafızasını kaybeder. Kimsesi kalmayan Buğra'ya ağabeyi bakar, babalarının bıraktığı apartman dairesinde birlikte yaşamaya başlarlar ve Burak her gün ağabeyine geçmişi hatırlatmaya çalışır ama fayda etmez. Burak hayatında hep bir boşluk hissetmiştir. Aşık olmaktan, daha doğrusu kalbinin kırılmasından korkuyordu. O yaşına kadar hiçbir kıza aşık olmamıştı ve hep aşkı tadabilecek mi diye endişeleniyordu. Ta ki g güne kadar... Bir başka gün her zamanki gibi kitapçıyı açmaya gider ve o sabah dükkanına gelen kız Burak'ın kafasını çevirir. Kız bir derginin çok eski bir sayısını arıyor. Burak, dükkanında olmamasına rağmen kızın istediği dergiyi bulacağına söz verir ve bu bahaneyle kızın telefon numarasını alır. Kızın istediği derginin Büyükada'da bir kitapçıda olduğunu öğrenir ve hemen Ada'yı ararlar ve hızla yola çıkarlar. Dergiyi bulmalarına rağmen iş işten geçmiştir ve İstanbul'a dönüş vapuru yoktur. Bir otelde kalmak zorundalar. Yine gittikleri otelde sadece bir odanın boş olması ve aynı odada kalmak zorunda olmaları tesadüftür. Burada Burak, o gece kıza gerçekten aşık olduğuna inanmaktadır. Ancak İstanbul'a döndükten birkaç gün sonra Burak ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrenir. Hayatı boyunca aşkı bulamadığı için kendisini çok şanssız hisseder ve bulduğunda bu haberi alır ama Ada'ya bir şey söylemez. İlerleyen günlerde aşklarının karşılıklı olduğunu öğrenirler ve resmen bir ilişkiye atılırlar. Ancak Burak çok gergin, çok rahatsız hissediyor çünkü yakında öleceğini biliyor ve Ada'yı geride bırakmak zorunda kalıyor. Bu rahatsız edici duygulardan dolayı aralarına birçok kez soğukluk girer ama onları ayıramaz. Ada bir gün Burak'ı evine davet ettiğinden, Burak ertesi gün Ada'yı evine davet eder. Ada geldiğinde Burak, Ada'yı almak için aşağı iner ama garip bir şey olur. Ada apartmanın kapısından içeri girerken yakınlarda bakkal olup olmadığını sorar ve Burak'ın tüm ısrarlarına rağmen bakkala yalnız gitmek istediğini söyler. Ama Ada gider ve bir daha geri gelmez. Burak saatlerce Ada'yı bekler ama Ada geri dönmez. O gün aralarında ciddi bir kopuş olacaktır. Burak günlerce Ada'yı arasa da Ada telefonlara cevap vermez ve Burak son çare olarak Ada'ya mektup yazar. Mektupta ona olan aşkından ve hastalığından bahseder ve mektubu Ada'nın kapısının önüne bırakır. Buna rağmen Ada yine de Burak'a dönmez. Bunun üzerine Burak, hastalığından habersiz olan kardeşine durumu anlatır ve yakında öleceğini kardeşinin bilmesini ister. O anda garip bir şey olur. Hafızasını kaybeden Buğra, ağabeyinin bu sözleriyle her şeyi hatırlamaya başlar ve hafızası geri gelir. Burak, üzüntü ve mutlulukla birlikte yaşıyor. Ada ise günler sonra Burak'ın bıraktığı mektuba ulaşır ve hemen Burak'ı bulup onunla konuşmak ister. Ancak Burak artık Ada'dan uzaklaşmak ister ve onu daha fazla üzmek istemez. Ama Ada ona geldiğinde Burak'a her şeyi anlatacaktır. Neden evine geldiğinde birdenbire ortadan kaybolmuş, bu saatten sonra neden telefonlarına cevap vermemiş... Buğra'nın motosiklet kazasında arkasında bir arkadaşı vardır ve bu arkadaşı Ada'dır. Ada, Buğra ve Burak'ın kardeş olduklarını Burak'ın evine gelene kadar bilmez ve öğrendiğinde zor zamanları düşünür. Bu yüzden aniden Burak'tan uzaklaştı ve suçluluk duyduğu için Burak'ın aramalarına cevap vermedi. O gün Ada ve Burak her şeyi en başından konuşur ve evlenmeye karar verirler; Çok geçmeden evlenirler. Ancak Burak, Ada'yı yalnız bırakmakta hala tereddüt etmektedir. Çünkü tedavisi gittikçe kötüleşiyor. O kadar ki düşünüldüğü gibi oluyor. Ada ile balayından sonra Burak bir mektup bırakır ve sonsuz bir uykuya dalar. Eğer kilitlendiğiniz yer kalbim olacaksa bundan memnuniyet duyarım."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/korkunc-yillar/", "text": "Romandaki şahıslar ise, dört ana grupta toplanırlar. Sadık: Bir kırım tatarıdır. Dinine ve milletine bağlı bir adamdır. Hüseyin Ağa: Sadık'ın dinine milletine bu denli bağlı olmasında büyük etkisi olan Sadık'ın babasıdır. Süleyman: Sadık'ın yakın arkadaşıdır. Rusların hizmetinde çalışan genç adamdır. İskender: Kırımlı bir Türk'tür. Ruslar ile iç içe yaşamış ve onların arasında sözüne itibar edilen biridir. İkinci Dünya savaşında Kırım Türk'leri ve topluluklar arasında yaşanan katliam ve zorluklar ele aldığı gibi ayrıca yazarın yaşamından da izler taşımaktadır. Sadık Turan, Roma'da ana karakteri Kırım Türkü olan Cengiz isimli biriyle tanışır ve ortadan kaybolur ve ona günlüğü verir. Daha sonra Cengiz karakteri İngiltere'ye dönmek zorunda kalır ve burada aldığı bir mektupla Sadık Turan'ın öldüğünü öğrenir. Cengiz daha sonra günlüğünü aktarmaya başlar. Sadık, Kırım'ın Kızıltaş köyünde doğmuştur. Rusya, devlet politikası haline getirdiği Kırım üzerindeki baskısını artırmaya devam eder. Ruslar Türklerin can ve mal güvenliğini hiçe sayarak ibadethanelerini yıkarlar. Kırım'ın kültürü ve milliyetçiliği üzerindeki baskılar nedeniyle bölgede yer yoktur. Aileler çocuklarını Türk milliyetçisi olarak yetiştirir. Sadık'ın en yakın arkadaşı Süleyman ile birlikte tıp okumaya karar verirler. Okulu bitirmeden II. İkinci Dünya Savaşı başlar ve iki yakın arkadaş Sovyet Ordusuna asker olarak katılmaya zorlanır. Savaşın getirdiği yıkım, Sadık'ın arkadaşı Süleyman'ı kaybetmesine neden olur. Sadık arkadaşının Ruslar tarafından öldürüldüğünü öğrenir. Akabinde Sadık ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Almanlar onu Türk olduğu için öldürmez ama esir kampları günleri başlar. Sadık, işkence ve zulmün odak noktası olan bu kamplarda kötü günler geçirir. Burada bir Alman komutanın hizmetinde olan Mustafa isimli bir Türk ile tanışır ve bu sayede Kırımlı arkadaşlarının aç kalmamasını sağlar. Yeni esir kampına geldiklerinde mahkumların sayısı azalıf. Yahudiler ortalığı karıştırmak için sünnetli Türkleri Almanlara ihbar eder. Böylece Yahudilerden sonra Türkler de katledilir. Sadık, Alman subayı Shults'un hizmetine girer. Türkler, Almanların bağımsızlık adına Türk topluluklarından oluşan bir ordu teklifini kabul ederler. Sadık da aralarındadır. Çalışma, Sadık'ın Roma'da tedavi gördüğü sırada Cengiz isimli biriyle görüşmek istemesiyle sona erer. Bir nehir romanı özelliği taşıyan bu eser, Vatanını Kaybeden Adam ile devam etmektedir. - Yazar da tıpkı başkişi Sadık Turan gibi II. Dünya Savaşı'a katılmıştır. ''Yurdunu Kaybeden Adam'' bu romanın devamıdır. - Her iki romanda geçen mekanlar ''Hatıralarda Cengiz Dağcı'' ve ''Regina '' adlı eserlerde anlatılanlarla benzerdir. - Kırımlı filmi ile sinemaya da uyarlanmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/korluk/", "text": "Doktorun Karısı: Tüm romanda görüşünü kaybetmemiş tek karakter odur. Bu fenomen romanda açıklanmıyor. Kocasını tek başına bırakmak istemediği için doktorlara yalan söylüyor ve kör olduğunu iddia ediyor. Bu noktada, diğer hastalarla birlikte karantinaya alınıyor. İçeri girer girmez insanların organize olmasına yardım etmeye çalışıyor. Bir koğuş yemek tutmaya başladığında ve diğer koğuşlardaki kadınlara yiyecek karşılığında tecavüz edilmesini talep ettiğinde, koğuşunun liderini öldürür. Hastaneden kaçtıktan sonra grubunun şehirde hayatta kalmasına yardım eder. Doktor: Beyaz körlüğü olan bir hastayı muayene ettikten sonra hastalığa yakalanan bir göz doktorudur. Eşiyle karantina altına alınan ilk kişilerden biridir. Tıbbi uzmanlıkları nedeniyle karantinaya alınan kişiler arasında belli bir yetkisi vardır. Kadın koğuşta neler olduğunu görebilir ve bunu kocasına iletebilir. Koğuştaki grup nihayet kaçtığında, doktora ve karısının dairesine gider ve orada kalırlar. Kara Gözlü Kız: Bir müşteriyle beraber kör olmuş eski bir yarı zamanlı fah.şe. Karantinaya alınır ve İçeri girer girmez, doktorun muayenehanesindeki küçük bir kontamine insan grubuna katılır. Araba hırsızı tuvalete giderken onu yakaladığında, onu tekmeliyerek ölümüne yaralıyor. Siyah Göz Bandı Olan Yaşlı Adam: İlk koğuşa en son katılan kişidir. Yanında tutukluların haberleri dinlemelerine izin veren taşınabilir bir transistörlü radyo getiriyor. Grup karantinadan kaçtığında yaşlı adam koyu gözlüklü kızın sevgilisi olur. Araç kullanan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken aniden kör oluyor. Körlüğü, konsültasyon yaptığı doktor ve doktorun karısı dışında herkese bulaşır. Bu körlük bir salgın gibi tüm şehre yayılıyor; Ölümcül olmasa da tüm ahlaki değerleri yok etmeyi de başarır. Toplum, cinayetlere ve tecavüzlere kör gözlerle tanık olur. Sadece güçlü olanlar hayatta kalabiliyor. Büyük şehirde körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Bilinmeyen bir ülkede bilinmeyen bir şehirde araba kullanan bir adam, trafik ışıklarında beklerken aniden kör olur. Beyaz körlük adı verilen bir hastalığın ilk kurbanı olur. Karanlığa değil, ebedi bir beyazlığa çekilir; süt denizi gibi hissettiriyor. Beyaz körlük bir pandemiye dönüşür, önce bir oto hırsızına, sonra bir göz doktoruna ve hızla başkalarına aktarılır. Körler, bir akıl hastanesinden hükümet yetkilileri tarafından karantinaya alınır. Ülkenin geleceği için bu fedakarlığı yapmaları gerektiği söylenir. Ancak güvenlik güçleri körler ile temastan korktukları için içeride kontrolü sağlayamıyorlar. Dışarıyla tüm bağlarını yitiren körler, ölüme terk edilir ve zor koşullarda yaşam mücadelesine başlar. İlk körlerden biri olan göz doktoru ve onu yalnız bırakmak istemeyen eşi, kör olduğunu söyler. Doktorun karısı orayı gören tek kişidir ve her an onun da kör olacağından korkarak yaşar; Herkesten görebildiğini saklar. Kısa sürede çok kalabalıklaşıyor. İçeriden gelenlerin seslerini hükümet yetkililerine duyurma girişimleri bir kişinin ölümüyle sonuçlanıyor. İçeride insanların bencilliği ortaya çıkıyor; konuşmalar, adaletsizlik, cinsel istismar görülür; insanlar insanlık onurlarını kaybetmeye başlar. Kör bir kişinin yanında getirdiği el telsizi, insanlara her şeyin normal olduğunu hissettirir. Bir grup şiddetli kör insan diğer körlere işkence yaptığında işler kontrolden çıkar. Her şeyi gören ama kör gibi davranan doktorun karısı elebaşını öldürür. Çete liderinin ölümünden sonra tam bir kaos var; isyan. Ayaklanma sırasında çıkan yangından yararlanarak doktorun eşi binanın kapılarını açar; karantinadaki insanların kaçmasını sağlar. Karantinadaki kör dışarı çıktığında, herkes enfekte olduğunu anlar. Korku ve kaos tüm şehre yayıldı; beyaz kör çeteler bir ısırık yemek için birbirlerini öldürür. Doktorun karısı birkaç kişiyle birlikte eve gider ve eski hayatını ve kurallarını hatırlamaya başlar ve her şey eski haline döner. İlk körden başlayarak, herkes birdenbire sanki birden kör olmuş gibi görmeye başlar. - 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazarın en ünlü romanlarından birisidir. - Roman, 2008 yılında Fernando Meirelles tarafından filme çekilmiştir. - 1995 yılında en büyük romanlarından biri olan Körlük kitabını yayımlamıştır. Bu kitabında ise ne kahramanların ne de mekanların yeri belli değildir. - Okuyucuyu sadece körlükle baş başa bırakmak istemiştir. İnsanların maddi körlüğün özelinde nasıl manevi körlük yaşadıklarını anlatmaya çalışmıştır. Ayrıca bu eseri sinemaya uyarlanmıştır. 'Körlük', 1998 yılı 'Nobel Edebiyat Ödülü' sahibi Portekizli yazar Jose Saramago'nun son yıllarda yazdığı en etkileyici kitap. Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşiyor. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlaki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Portekiz'in yaşayan en önemli yazarı olan Jose Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır. Çağdaş dünya edebiyatının bu ünlü adının öteki yapıtlarını da yakında Can Yayınları arasında bulacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kotu-yol/", "text": "Ayşe Kadın: Nuran ve İhsan'ın anneleridir. Çamaşırcılık yaparak aileyi geçindirmeye çalışır. Nuran: Çevresi tarafından sürekli güzelliği övülen ve artist namzetti olarak görülen fakir bir kızdır. Tek kurtuluşu olarak gördüğü Şoför Reşat ile kaçar. İhsan: Kardeşi Nuran'ı para karşılığında Bedir Ağa'ya satan kişidir. Fabrikada işçi olarak çalışır. Bedir Ağa: Para karşılığı Nuran ile evlenen zengin bir adamdır. Şoför Reşat: Nuran'a olan aşkı yüzünden onunla beraber kaçarlar. Nermin Hanım: İhsan'ın sevdiği ve romanın sonunda evlenirler. Orhan Kemal, genç kadınların ekonomik bağımsızlıklarını elde etmeleri doğrultusunda yol alınması gerekirken kadınların her koşulda bir erkeğe mecbur ediliyor olmasının sonuçlarının ne kadar acı olabileceğini ortaya koyar. 'Kötü Yol', Adana'dan İstanbul'a özgür ve mutlu bir hayatı yaşamak için kaçan bir genç kızın öyküsüdür. Orhan Kemal, bu öyküsünde söylemini hafifletmeden, ekonomik bağımsızlığı olmayan kadının yalnızlığını, çaresizliğini, savruluşunu ortaya koyar. Orhan Kemal yazınında abartısız ancak ayırıcı özellikleri bakımından son derece güçlü kadın kahramanlar yaratılmıştır. 'El Kızı'ndaki Nazan, kitaba adını veren Cemile, 'Hanımın Çiftliği'ndeki Güllü, Orhan Kemal'in unutulmaz kadın kahramanlarındandır. 'Kötü Yol'da ise tüm neşesi, saflığı, güzelliği, toyluğu ve düşleriyle Nuran karşımıza çıkar. Adana'da yaşayan Nuran ve İhsan küçük yaşta babalarını kaybetmişlerdir. Anneleri Ayşe Hanım, çocuklar büyüyene kadar ailenin yönetimini elinde tutar. Artık genç bir adam olan İhsan, babasının yerine geçince ailenin geçimini sağlama sorumluluğunu üstlenir. Fabrikada işçi olarak çalışan İhsan'a hiç istemediği kamyonla mal taşıma görevi verilir. İhsan, kamyonuyla uzun bir yolculuğa çıkarken geride kalmasın diye ablasını birine emanet etmek ister. Çapkın, güvenilmez bir adam olmasına rağmen, Reşat'a İhsan'ın en yakın arkadaşı olduğu için Nuran'a göz kulak olma görevi verilir. Bu görev Ayşe Hanım tarafından da onaylanmıştır. Nuran, annesi ve ağabeyi İhsan'ın kendisine sunduğu yaşam koşullarından memnun değildir. Nuran, uzun süre varlıklı bir hayat yaşayabileceği İstanbul'un hayalini kurar. İhsan'ın yokluğunda Nuran'ın İstanbul için kurduğu ışıltılı hayalleri kullanan Reşat, Nuran'ı ikna eder ve onu İstanbul'a götürür. Bir genç kızın bir erkeğe 'emanet' olmasının tüm kötü sonuçları vardır. Geri dönüşü olmayan hatalar, derin pişmanlıklar. Nuran, içinde yaşadığı kapalı toplumdan kurtulmak isteyen genç bir kızın haklı sıkıntısını yaşar; ancak bu hayattan kaçmak için donanımsız ve hazırlıksızdır. Profesyonel olmayan, eğitimsiz Nuran, kaçmak istediği otoriter erkeklerden başka bir adamın yardımıyla kurtulmak istedi. Sığındığı adamdan umduğu yardımı alamaz, üstelik alışılır. Bir gün, bir zamanlar sıkıştığı hayattan kurtulmak için seçtiği adamdan kurtulmak ister. Bu kez 'korunmaya muhtaç genç kız' başka bir adam tarafından yeniden 'kurtarılır'. Roman, hikayenin kahramanı olan İhsan'ın başta yaşadığı Anadolu'da bir köyde geçmektedir. İhsan burada bir şantiyede çalışıyor. Bunun üzerine patronu İhsan'ı Anadolu'nun başka bir yerine iş verir. Bunu fırsat bilerek ablası Nuran İhsan'ın arkadaşı Reşat ile birlikte İstanbul'a kaçarlar ve Dolapdere civarında bir pansiyonda kalırlar. Nuran daha sonra sinema sanatçısı olmak için Beyoğlu Yeşilçam sokaklarında uyur. Kardeşinin kaçtığını öğrenen İhsan, işini bırakır ve trenle İstanbul'a gelir. Şişli civarında taksi şoförlüğü yapmaya başlar. Birgin, kardeşi Nuran ile Beyoğlu'nda bir barın önünde Reşat'a rastlar. Ve Reşat'ı döver ve kardeşini de yanına alır. Daha sonra İhsan'ın İstanbul'da tanışıp hoşlandığı Nermin Hanım ve Nermin hanımın annesi, hep hayal ettikleri kırmızı kiremitli dağ evinde yaşamak için İstanbul'dan ayrılırlar. İnsanı hayali kahramanlara çevirmeden, zayıflıkları, güçsüzlükleri ile benimseyen ve olduğu gibi seven yazarların başında gelen Orhan Kemal, edebiyatımızda sıradan insanın yaşam kavgasını en iyi anlatan yazarların başında gelir. İnsanın yitirdiği onurunu yeniden kazanışını anlatan Kötü Yol, maceralı kurgusu ile de okurların ilgisini çekecek romanların başında geliyor. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/koyluler/", "text": "Tonsard: Çalışkan görünen, kötü meziyetlerini herkese yayma ustalığını gösteren birisidir. Eşi ve çocukları da onun bu kötü karakterinden kendi paylarını alıp ona benzerler. General Moncornet Kont: Napolyon ordusundan emekli olan mesleği askerlik olduğu için toprak sahipliğinin gerektirdiği bilgi birikimine sahip değildir. Zamanının büyük bir kısmını Paris'te geçirdiğinden topraklarının değerinin altında satılmasına engel olamaz. Fourchon: Baba önceleri çiftlik kiracılığından işçi derecesine düşen birisidir. Okuma yazma bildiği için diğer işçilerden üstün olan bu adam kötü alışkanlıkları sayesinde dilenci düzeyinde kalan, ruhu fakir birisidir. Çağ, Büyük İhtilalın büyük galibi burjuvazinin palazlanma çağıdır. 1789'da başlayan ve 1830'da toplumsal eşitleştirme hareketi, burjuvazilerin kuşku verici tahakkümünü hazırlamış ve Fransa burjuvaziye teslim edilmiştir. Kralın halktan çıkıp tahta oturması halkın kral olmasıdır halkın gözünde. İhtilalın olması, köylünün toprak sahibi olmak isteği, kır proletaryasının tutkuları, maşa olarak kullanılan köylünün çıkmazlarının olduğu Fransa. Fransa burjuvazisi feodal kalıntıların topraklarını kapmak için hem aristokrasiye hem de köylülere karşı oyunlar oynarken ezilen halk kışkırtılarak desteklenir. Romana konu edilen bu ayrım acımasız bir gerçeklikle, en ince ayrıntılarıyla anlatılır. Hayatın tam içinden anlatılan, bilimsel gerçekliğin üstünde çarpıcı bir roman. Generalin bütün yüreklilik ve yardım etme isteğine rağmen çabası boşa çıkarılır. Burgonya köylülerinden Tonsard ailesi Kontun topraklarına kene misali yapışırken, Fourchon baba da çıkarları için diğer zengin toprak sahiplerine birlikte köylüyü Generale karşı galeyana getirir. Küçük çaplı bir isyan çıksa da, köylüler menfaatleri ve çıkar çatışmaları nedeniyle başarılı olamazlar. Köylülere verilen ufak kazançlarla zaten örgütlenemediklerinden kolaylıkla dağılırlar. Ne var ki çıkarların söz konusu olduğu bu sessiz savaş devam eder. Köylüler ormandan kuru ağaç alma iznini kötüye kullanmışlar, canlı ağaçları kurutacak yeni bir yol bularak ormanın mahveder. Köylüleri körükleyen toprak çeteleri Kontu da köylülere karşı kışkırtmaktan da geri durmazlar. Generalin muhafızı suikasta kurban gittikten sonra durumun vahameti artık ortadadır. Kontu yıldırma politikası başarıya ulaşır. Değerinin altında satılan arazi torak çetesi tarafından kendi aralarında pay edilir. Yıllar sonra doğa harikası olan Aigues bakımsızlıktan perişan haliyle görenleri şaşırtacaktır. Bu savaşın kaybedeni ise birlik olmayı beceremeyen köylüler olmuştur. - Köylüler Balzac'ın son romanı olarak kalmış ancak tamamlanamamıştır. - Köylüleri romandan daha çok deneme sayanlar, işin içinden çıkamamasını, geriye dönüşlerin ve konu dışı anlatımların ve teknik bakımdan karışıklığını, ağırlaşmış kuruluşunu buna yorarlar. - Balzac'ın eşi Madam Hanska'nın elinde Köylüler'in Balzac'ın kaleminden çıkmış senaryosu, notları, sahneleri, hatta ikinci kısmın birkaç bölümü vardır. - Madam Hanska, Balzac'a sadık kalarak hepsini düzenler ve Köylüler kitabını 1855'te kitap halinde yayımlatır. Çağ, Restorasyon çağı. Fransız burjuvazisi feodal kalıntıların topraklarını kapmak için hem aristokrasiye hem köylülere karşı binbir dolap çeviriyor. Burjuvalaşmaya can atan Burgonya köylüsü ise kıyasıya bir toprak kavgası veriyor. Ve bu kavgada burjuvazi tarafından kışkırtılıyor, destek görüyor... Balzac'ın bir bilimsel inceleme kadar derin, gerçek yaşam kadar çarpıcı olan bu son romanı çağına tanıklık eden önemli bir belge olma özelliğini her zaman koruyacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/koyun-kamburu/", "text": "Çalık Kerim Ağa: Kitabın ana karakteridir. Köyün kamburu durumundayken, ağası olmuştur. Çalışma hırsı olan, inatçı ve gaddar bir adamdır. Parpar Ahmet: Çalık Kerim Ağa'nın babasıdır. Eşini sürekli döven bir adamdır. Ölümü de başkaları tarafından dövülmesi ile olmuştur. Romanın kahramanı Çalık Kerim, haksızlıklar karşısında dimdik duran diğer köy roman kahramanları gibi köyde yaşadığı haksızlığa karşı durmamış, aldatma ve üçkağıtçılık yolunu seçmiştir. Ayrıca romanda cinsel sapıklıklar da işlenir. Çorum'un Narlıca köyüne bakımlı bir yabancı gelir. Köylüler bu yabancıyı ilk başta tanıyamazlar. Yabancı kendini tanıtınca onun hiç de yabancı olmadığını, tütün kaçakçısı Gavur Ali tarafından Bafra'ya hizmetçi olarak götürülen Ahmet olduğunu anlarlar. Ahmet köye yerleşmek istediğini söyleyince köylüler babasının evini onarır ve ona bakması için hayvanlar vererek yardım ederler. Ahmet çalışkanlığı sayesinde köylülerin sevgisini kazanır. Ancak tarladaki taş kesme işleminden sonra Ahmet çok değişir, bitmeyen öfkesi ortaya çıkar ve köylüler ona Parpar Ahmet der. Uzun İmam ve kahya, muhtar, Parpar'ı garip bir Topal Ayşe ile evlendirir. Parpar başta toparlandı ama sonra Lame her gün Ayşe'yi dövmeye başlar. Köyde Parpar Ahmet'in cinten kurtulduğuna dair bir söylenti vardır. Yine bir gün evden bağırmalar yükselir. 7 aylık hamile Topal Ayşe'nin sesi kesilince köyün cesur kadını Şayeste Abla muhtara haber verir ve Ayşe'nin yanına gider. Uzun İmam, yanındakileri alıp Parpar Ahmet'in kendisini döverek çıkacağını söyleyince, onu bir ahıra bağlayıp ölünceye kadar döverler. Bu arada Topal Ayşe doğum yapar ve bir oğlu olur. Çocuk tuhaf, hem kambur hem de gür. Şayeste Abla, çocuğu Uzun İmam'a götürür ve İmam çocuğa Karim adını verir. Bu yüzden köylü ona Çalık Kerim lakabını verir. Her şeyden korkan Kerim bir gece tüm korkularını yener. Sadece bu değil, kolu komşudan her şeyi çalmaya başlar. Annesi artık dayanamayınca Uzun İmam'ı hafızlığa gönderir. Çalık burada da rahat etmeyecektir. Bu sefer oldukça sinirlenen Hanefi'ye verirler. Çalık Kerim, Hanefi'nin yanında çok çalışır. Bir süre sonra yaylada kızlarla uğraşmaya başlar ve insanları gözetlemeyi alışkanlık haline getirir. Daha sonra medreseye gönderilir. Medreseye gittiğinde savaş başlamıştır. Orada cimriliği öğrenen Çalık, paranın gözünü kör etmiş, ticareti öğrenmiş. Hocalar ve hafızlar savaştan muaf tutulunca herkes medreselere akın eder. Ancak bir süre sonra öğretmenler askere çağrılmaya başlar. Bu süreçte hem kamburluğundan hem de çalılıklardan muaf tutulan Çalık Kerim, 10 yıl sonra köyüne geri döner. Çalık Kerim yerine medresede eğitim gördüğü için köylüler ona Çalık hafız demeye başlar. Köyün bütün erkekleri seferberliğe gider ve geri kalanlar yaşlı ya da hastadır. Bu olaylar yaşanırken, bir zamanlar yaylaya çoban olarak gelen Kara Abuzar, köyün beyi olmaya niyetlenir. Çalık Kerim bulduğu tüfekle talim yaparken iyi bir nişancı olduğu ortaya çıkar. Musa Çavuş isimli haydut Kara Abuzar ile planlar yapıp köylülerden haraç istemeye başlayınca, Çalık Hafız direnerek köyü şantaj ve haydutların belasından kurtarır. Çalık sonunda Petek Hanım'a ortak olur, bir seyyar satıcı dükkanı açar ve onunla evlenir. Çok zengin olup ve köyün sahibi olurlar. - Türk edebiyatında köy romanları geleneğini yıkmış bir romandır. - Köy romanlarında yüceltilen köy ve köylü ilk kez Köyün Kamburu romanında gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirilmekte ve onları yüceltmek yerine insani yönleri yani hem iyi ve kötü ve çelişkili yönleri tartışılır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kucuk-aga-ankarada/", "text": "Küçük Ağa: Kurtuluş mücadelesine büyük hizmetler vermiş binlerce kişiden biridir. Salih: Birinci Dünya Savaşında sağ kolunu kaybetmiş ve hayatının anlamını Kurtuluş Mücadelesi ile tekrar kazanan biridir. Çerkez Ethem: Başlarda vatan ve millet için yeri tutulmaz hizmetler vermiş, cephede büyük başarılar göstermiş, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında tamamen zıt fikirleri benimsemiş bir çete lideridir. Doktor Haydar Bey: Dünya Savaşında Yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış ve milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliye'ye büyük hizmetler vermiş bir askerdir. Ali Emmi: Kurtuluşu Kuvayı Milliye'de gören ve çok büyük fedakarlıklarda bulunan yaşlı bir adamdır. Kuvayi Milliye döneminin en önemli ve çarpıcı olaylarından biri olan Çerkes Ethem olayının organizasyonundan sonuna kadar içsel gelişimi basit ama etkili bir şekilde konu edinmektedir. Çolak Salih, Şubat ortasında Akşehir'e ulaşır. Akşehir'deki Kuvayi Milliyetçilerinin bel kemiği Ali Emmi ağır hastadır. Kahvede Salih'i saygı ve sevgiyle karşılarlar. Salih onlara İstanbullu Hoca'nın ölmediğini, kılık değiştirdiğini ve sonra fikirleri değişince Kuvayi Milliyetçilerine katıldığını söyler. Emine'ye gelince; İstanbullu Hoca'nın vurularak öldürüldüğünü duyunca, onu eski Çarıkçı Hasan ile evlendirirler. Çolak Salih bunu öğrendiğinde orada kalmasının gereksiz olduğuna inanarak oradan kaçar. Bir süre sonra Ali Emmi ölür ve gömülür. Çerkez Ethem'in çetesinde düşmana karşı savaşan Küçük Ağa, hem Çerkez Ethem'in hem de Tevfik Bey'in güvenini kazanmış; Taleplerinin Milli Kuvvetler tarafından karşılanmaması durumunda Ankara'ya yürüyeceklerini öğrenmiştir. Küçük Ağa, Çerkez Ethem'in Kuvayi Milliye'ye vuracağı darbenin şiddetini azaltmak için Ethem'in askerlerini kendi aralarında böler. Çerkes Ethem kuvvetlerinin yarısı Kütahya Komutanı İzzettin Bey'e teslim olur. Böylece Çerkez Ethem'in oyunu bozulur. Küçük Ağa bin atlı ile Ankara'ya gider. Günler günleri takip eder. Akşehir'e gönderdiği Çolak Salih geri dönmeyince Akşehir'e gitmeye karar verir. Oraya vardığında karısının başka biriyle evli olduğunu görür, bu nedenle İstanbullu Hoca kimliğini açıklamaz. Oğluyla arkadaş olur. Uzun süredir hasta olan Emin, cenazesinin olduğu akşam ölür ve Küçük Ankara'ya taşınır. Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen isimlerinden biri oldu. Ama mutluluğu sadece bir anı olarak hatırlar. Küçük Ağa Ankara'da, bir kahramanın bireysel gelişmesinin yanı sıra, bir ülkenin direniş ve ayaklanışının romanıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kucuk-dunya/", "text": "Nur: Romanın başkahramanıdır. İyi bir eğitim aldı. Ferit ile evlenen Nur, yanlış duygulara kapılmaktan son anda kurtulur. Ferit: Nur'un eşidir. Urfa'da yaşayan önemli bir memurdur. Nur'a göre Ferit sadece kendini düşünen basit bir insandır. Murat: Ferit'in arkadaşıdır. Nur ile aralarında bir yakınlaşma vardır. 1950'li yıllarda yüksek tahsilli bir İstanbul kızı evlenir ve Şanlıurfa'ya gider; orada, Urfa'nın mistik atmosferiyle, kadının kocasının arkadaşlarından biriyle olan, hiçbir zaman dile getirilmeyen ve asla su yüzüne çıkmayan büyük aşkını anlatır. Nur, Urfa'ya gider. İlk başta İstanbul'dan çok farklı olan Urfa'nın atmosferi ve yaşamı, Nur'un hiç bilmediği değerler ya da kemikleşmiş değer yargıları genç kızın ilgisini çekecektir. Ancak yakında İstanbul'daki yarı modern, yarı muhafazakar aile baskısının yerini Urfa ortamındaki gelenek ve göreneklerin baskısı alacaktır. Kendini arayan, var olmaya ve bireyselliğini kazanmaya çalışan Nur, Ferit'in arkadaşı Murat'a belki de içine kapanıklığı ve derin yalnızlığı yüzünden aşık olur. Bu aşkı anlatmaktan ve ifade etmekten her zaman uzak duracaktır. Murat'ın kendisini sevdiğini biliyor ama bu aşkın medeni bir dostluğun ötesine geçeceğinden korkuyor. Öte yandan kardeşi Zeynep'e yazdığı mektuplarda sık sık Murat'tan bahseder. Bin dokuz yüz ellilerde, yüksek tahsilli bir İstanbullu kızın, evlenip Şanlıurfa'ya gitmesini; orada Urfa'nın mistik havasıyla, kadının eşinin arkadaşlarından biriyle asla kelimeye dökülmeyen, su yüzüne çıkmayan büyük aşkını anlatır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kucuk-kadinlar/", "text": "March: Dört kız kardeşin babalarıdır. Savaşa gitmek üzere kızlarından ve eşinden ayrılır. Meg: Gerçek adı Margaret'tir. 16 yaşında çok hayalperest bir kızdır. Kardeşlerin en büyüğü ve en güzelidir. En büyük hayali zengin olmaktır. Zengin bir ailenin çocuklarına dadılık yaparak para kazanır. Beth: Dört kız kardeşlerin en küçük olanıdır. Hasta ve ilaçlarla ayakta kalır. Amy: Dört kız kardeşlerden ortanca olanıdır. Resim yapmaktan büyük bir keyif alır. Jo: Gerçek adı Josephine'dir. 15 yaşındadır. Erkeklere özenmekte ve bir kız olmaktan hoşlanmamaktadır. Bu yüzden erkek gibi davranır. Bir kitap düşkünüdür. Zengin halalarına bakıcılık yaparak para kazanmaktadır. Dört kız kardeşlerden ortancasıdır. Kendisinden hoşlanan Laurie ile romanın sonunda evlenir. Bay Laurence: March ailesinin komşularıdır. Huysuz ve bir o kadarda aksi bir adamdır. Laurie: Bay Laurence'nin torunudur. Onun aksine sıcak ve nazik bir karakterdir. Jo'dan hoşlanır ve romanın sonunda onunla evlenirler. 1868 ve 1869 yıllarında 2 bölüm halinde yazılan ve yayınlanan roman, 4 kız kardeşin Meg, Jo, Beth ve Amy hayatını konu edinir. Ayrıca yazarın 3 kız kardeşi ile geçirdiği çocukluk yıllarına dayanır. Civardaki şehirlere göre küçük bir kentte yaşayan March ailesinin birbirinden çok değişik karakterlerde dört kızı vardır. Kızların en büyük olanı diğerine göre o kadar güzel ve zarif ki çevredekilerin dikkatini her zaman üstüne çekmeyi başarır. Diğer iki kardeşten biri hep heyecanlı ve bir o kadar da yaramazdır. En küçükleri ise diğerlerine göre küçük ama bir yetişkin kadar hanımefendidir. Aile bu denli mutlu ve mesut gider, taki babalarının savaşa gitmesi üzerine dek. Babalarının başlarında olmamaları anne ve kardeşlere zorluklar yaşatır. Maddi açıdan sıkıntılar yaşamaları yetmiyor gibi Beth ise hastalanır ve ilaca muhtaç bir hale gelir. Amy ise resim yaparak zaman geçirmeyi seven bir kızdır. Kızların en büyüğü olan Meg ise güzelliği ile her zaman ki gibi yine ön plandadır. Komşuları Bay Laurence, huysuz ve bir o kadarda aksi bir adamdır. Bu tavırları onu herkesten uzak kılar. Torunu Laurie ise tam aksine diğer kızlarla zaman geçirmekten büyük bir keyif alır. Özelikle kızlardan Jo'ya büyük bir ilgi duyar. Aile yaşamını ve dört kız kardeşin yaşamını ele alan romanımız. Yaşanan mücadele ve zorlukları ele alırken, romanın sonunda Bay Laurence ve Jo'ya ise evlenirler. - Kitabın ilk bölümü, büyük bir başarı kazanmış ve ikinci kısmının yazılmasını teşvik etmiştir. Her iki bölüm de tek bir parça halinde 1880 yılında basılmıştır. - Alcott Küçük Kadınlar'ın devamını Little Men (1871) ve Jo's Boys (1886) ile getirmiştir. Küçük Kadınlar oyun, müzikal, opera, film ve animasyon olarak da ele alınmıştır. Küçük Kadınlar,1868'de yayımlanmasından bu yana aile romanları içinde en popüleri olmuştur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kucuk-kara-balik/", "text": "Kara balık: Çevresindeki baskılara rağmen, denize ulaşma çabası ile özgürlüğe canı pahasına ulaşmak isteyen bir balıktır. Denizin en derin sularında yaşayan yaşlı bir balığın 12.000 çocuğuna ve torununa anlattığı hikayede, bir nehirde yaşayan küçük kara balık; çevresindeki tüm baskılara rağmen muhafazakar zihniyeti, denize ulaşma çabası, özgürlüğe, canı pahasına amacına ulaşmak, geride kalıp onu engellemeye çalışan bütün balıklara yol gösterici olması anlatılmaktadır. Hikaye, balık büyükannenin yüzlerce yavruya masallar anlatması ile başlar. Bir zamanlar, bir kayanın altın anası olan küçük siyah bir balık varmış. Bu balık yaşadığı yerden sıkılır ve yeni yerler görmek ister. Annesi ona ne zaman başka bir yer olmadığını söylese, balıklar bundan bahsederken, çevresinde bunu duyanlar ve onu dışlamaya başlayanlar olur. Bir gün balıklar, annelerini geride bırakarak yaşadıkları gölü terk etmişler. Biraz yüzdükten sonra, bir derenin akıntısına karışır ve uzaklara gider. Bir yere gelir ve iribaşlar görür, ancak ilk kez farkı gören kurbağa ondan korkar ve onu istemez, az ötede bir kertenkele görür ve onunla konuşmaya başlar. Kertenkele kendisinin farklı bir insan olduğunu anlarsa ve ana pelikanın çantasına düşerse, ya ölmemesi için torbayı delecek bir kama verirse, küçük Kara Balık çevreyi gördükçe merakı ve düşünceleri artar, gördüklerini sorgulamaya başlar ve fikir üretir. İlerlemeye devam ettikten sonra bir balık sürüsü görür. Onlarla nehre gitmek istediğini söyler. Ancak tüm balıklar nehirde bulunan pelikanlardan korkar. Bazılarıyla konuştuktan sonra birkaçıyla yola çıkar. Biraz ilerledikten sonra küçük kara balık ve yanındaki balıklar pelikanın çantasına düşer, bütün balıklar onu suçlar ve pelikana onları bırakması için yalvarır. Pelikan onlara alaycı kara balığı öldürürlerse onları serbest bırakacağını söyler. Küçük siyah balık ölü taklidi yaparak kertenkelenin verdiği kama ile pelikanın çantasını deler ve oradan kaçar. Pelikanın çantasından denize düşer ve orada büyük bir balık topluluğuyla karşılaşır, tüm hayalleri gerçekleşmiş, ancak siyah bir bataklık onu hızla yakalar ve yavrularını beslemek için karaya çıkarır. Kara bataklıkla ne kadar konuşursa konuşsun onu ikna edemez ve kaçmaya çalışır ama başarısız olur ve kara bataklık onu yutar. Orada küçük bir yavru balık görür. Ağlayarak ve korkarak yavru balığın kaçmasına yardım eder ama midede kalır, son çare olarak elindeki kama ile kara bataklığı öldürür ama o günden sonra küçük kara balıktan bir daha kimse haber alamaz. Bakın anlatalım: Bu sevimli Küçük Kara Balık'ın en sevdiği şey, ay ışığının evlerinin üstüne vurmasıymış. Küçük Kara Balık, her gün, sabahtan akşama kadar, annesiyle birlikte derenin içinde yüzermiş. Anneciğim, burada daha fazla kalamam ben, gitmeliyim! demiş bir gün Küçük Kara Balık. Gitmek istediğine emin misin? diye sormuş annesi. Başka yerlerde neler olup bittiğini gerçekten bilmek istiyorum... Böyle amaçsızca yüzmekten bıktım usandım. Böylece çıkıp gitmiş. Küçük Kara Balık, bütün çocuklar için unutulmaz bir öykü, bir başucu kitabı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kumarbaz/", "text": "Aleksey İvanoviç: 25 Yaşında öğretmendir. Aleksey zeki, bilgili, fakat dünyayı fazla umursamayan birisidir. Kumar alışkanlığı ve generalin üvey kızı Polina'ya olan aşkı onun zaaflarıdır. Polina Aleksandrovna: Generalin üvey kızıdır. Aleksey'in kendisine olan aşkını biliyordur ve zaman zaman bu aşkı kötüye kullanmıştır. Güzelliğiyle dikkatleri üzerine toplar. General: Çar ordusundan emekli olmuştur. Kumarda mal varlığını kaybeder ve umudunu büyükanneden kalacak mirasa bağlamıştır. Antonida Vasilyevna Tarasyeviçeva: Generalin teyzesidir. Aksi ve dominant olan yaşlı kadın, yeğenini eleştirirken aynı şeyi kendi yapar ve kumarda büyük meblağlar kaybeder. Des Greux: Generalin mal varlıklarına ipotek koydurmuştur ve büyükanneden kalacak mirası beklemektedir. Polina'ya aşıktır, fakat büyükanneden kalacak mirasın gelmeyeceğini anladığında onu terk eder. Matmazel Blanche: Birlikte olduğu insanların soylu ve zengin olmalarını tercih eden, paragöz bir kadındır. Soylu bir Rus ailenin yanında öğretmenlik yapan Aleksey İvanoviç'in kumar tutkusu ve yanında çalıştığı generalin üvey kızı Polina 'ya olan aşkı anlatılıyor. Ayrıca bu asil ailenin kumarı ve ve büyükanneden kalacak mirası kazanç kapısı olarak görmeleri de konu edilmiştir. Aleksey İvanoviç 25 yaşındadır. Generalin çocuklarına öğretmenlik yapıyordur ve generalin üvey kızı Polina'ya aşıktır. Polina ise bunu biliyor fakat onun kendisine olan aşkını kullanarak Aleksey'i zor durumda bırakacak isteklerde bulunur. General ise emeklidir, elindeki parayı kumarda kaybetmiş, Rusya'daki yaşlı teyzesinden kalacak mirası beklemektedir. Herkesin büyükanne diye bildiği generalin teyzesi hastadır. Büyükanneden kalacak mirasın ümidiyle Matmazel Blanche generalle evlenme hazırlığı içindedir. Matmazel Blanche asalet düşkünü ve para göz bir kadındır. General bunları bildiği halde kadına aşıktır. Generalin mal varlıklarına ipotek koyduran Fransız Marki Des Grieux da Polina'yı seviyordur ve de o da kalacak mirası bekliyordur. Bir mucize gerçekleşir ve büyükanne iyileşir. Doktor tavsiyesiyle Almanya'nın Roulettenburg'daki kaplıcalara yani generalin yanına gelir. Karşılarında büyükanneyi gören general ve yanındakiler şaşkınlıklarını gizleyemezler. Büyükanne de burada Aleksey'den yardım alarak kumar oynar. Kaybettikçe hırslanan yaşlı kadın kazanmak için daha çok oynar ve elindekileri kaybeder. Rusya'ya aldığı borç parayla dönmek zorunda kalır. Polina'nın da paraya ihtiyacı vardır, Aleksey ona yardım etmek için oynadığı rulet oyununda gereken paranın iki katını kazanır. Polina parayı kabul etmez, geçirdiği küçük çaplı krizden sonra Bay Asley'in yanına tedavi için gider. Polina'nın kendisini sevmediğini düşünen Aleksey, generali terk eden Matmazel Blanche ile kumarda kazandığı parayı birlikte harcamak için Paris'e giderler. Kumarda kazanılan para bir ay sonra biter. Bu arada büyükanne yine hastadır. General ile Matmazel Blanche bu defa evlenirler. Yanlarından ayrılan Aleksey, uzun bir süre amaçsızca yaşıyor, kumar oynuyor, mesleğini dahi yapmıyordur. Yürüyüş yaptığı bir günde dostu Bay Asley ile karşılaşır. Bay Asley ona babaannenin öldüğünü, mirasını Polina ve kardeşlerine bıraktığını, Generalin de geçirdiği kriz sonrası hayatını kaybettiğini anlatır. Ayrıca ona kalan mirasın da Matmazel Blanche'ye kaldığından bahseder. Son olarak Polina'nın iyileştiğini ve hala Aleksey'i sevdiğini duyan Aleksey çok mutlu olur. Bundan sonra toparlanacak ve küllerinden yeniden doğacaktır. Çünkü Dostoyevski'nin bir parça kedisini de anlattığı düşünülen elinizdeki Kumarbaz romanındaki Aleksey İvanoviç karakteri; sizleri ruletin, kartların dünyasında bir kumarbazın yaşamına alıp götürecek. Suç ve Ceza, Budala, İnsancıklar, Karamazov Kardeşler gibi dünyaca ünlü eserlerin yaratıcısı 1821 Moskova doğumlu Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin kara mizahın en başarılı örneklerinden olan Kumarbaz'ı Roulettenburg adlı hayali bir Alman kasabasında dünyanın her yerinden bir araya gelen kumarbazların öyküsüdür. Dostoyevski'nin oldukça eğlenceli, akıcı fakat en sığ ve savurgan romanı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kumkurdu/", "text": "Zackarina: Deniz kenarında anne ve babası ile beraber yaşayan kız çocuğudur. Kumkurdu, deniz kenarında küçük bir evde yaşayan Zackarina'nın günlük hayatını, Zackarina'nın anne babasıyla ilişkileri, dünyayı algılama çabaları, kendinden bir insan yaratmanın sancıları gibi konuları ele alıyor. Çok beğenilen ve benim de hem çocuklara hem de yetişkinlere okumalarını kesinlikle tavsiye ettiğim Kumkurdu serisinin kitabının özetiyle sizlerleyiz. Anne babasıyla deniz kenarında bir evde yaşayan Zackarina adlı kız çocuğunun, sahildeki -ondan başkasının göremediği- arkadaşı Kumkurdu ile olan maceralarını içeren hikayelerden oluşuyor bu kitap. Güneş ve ay ışığından beslenen, altın sarısı kürküyle ve evrenin tüm sırlarına hakim olmasıyla, büyüleyici bir canlı Kumkurdu. Kısaca bölümlerinden bahsederek, İlk bölümde çocukların istediği şeyler olmadığında nasıl düşündüğü ve çocukları mutlu etmenin aslında ne kadar kolay olduğunun önemi vurgulanıyor. Çocukların anne ve babalarının çalışmalarını normal karşılamalarını ve çocukların hiçbir şey yapmadan da durulabileceğini anlamlarını sağlayan ikinci bölümde çocuklara basit bir iş yaptıktan sonra eğlenmek için daha zor bir işi eğlenerek yapabileceği anne ve babalara sezdiriliyor. Diğer bölümde büyüklerin çocuklara bir türlü cevap veremediği varoluş sorularına nasıl cevap verilebileceği ve çocukların bu konu hakkında nasıl düşündüklerine yer veriliyor. Dördüncü bölümde çocukların neden tehlikeli şeyler yaptıklarını ve canlarının acımasının bazen neden önemsiz olduğu anlatılırken dışardan güzel görünen şeylerin de aslında kendi içerisinde birtakım problemleri olduğunu ve elimizdeki beğenmediğimiz şeye başkalarının özenebileceği mesajı beşinci bölümle okuyuculara verilmek istemiyor. Altıncı bölümde her çocuğun illa ki yaptığı değişik sözcüklerle bir şey anlatma isteğinin neden olduğunu ve böyle yaptığında ona nasıl karşılık vermemiz gerektiği anlatılıyor. Yetişkinlere çocukların hareket etmelerini normal karşılamalarını ve bunu kızmadan, bağırmadan çözebilecekleri mesajı verildiği yedinci bölümde çocuklara hareket etmenin güzel bir şey olduğunu ancak bazı yerlerde hareket etmenin doğru olmadığı anlatılıyor. İkinci kitabımızda bakalım bizlere ne anlatıyor yazarımız. Bu seriyi okurken hep daha fazlasını isteyeceksiniz ve daha fazla Kumkurdu ise sizi hayal dünyasında dansa çıkaracak. Zackarina ve Kumkurdu'nun birliktelikleri devam ediyor. Anne babanın tutumları, Zackarina'yı dinleyip üzerinde düşünmeleri ve birlikte çözüm bulma çabaları ibret verici. Örneğin Çikolatalı Pasta hikayesinde de durum böyle ilerliyor. Aslında bu kitaplara çocuk kitabı demek ne kadar doğru bilemiyorum. Her ebeveynin okuması gereken, sıcacık, çocuk gözüyle olayları gösteren, yumuşacık hikayelere yer veriliyor. Hayatı onlara anlatmak için masal tadında ama bir o kadar da çaktırmadan öğütler veriyor; hayatın neden böyle olduğunu anlatmaya çalışıyor. Çocukların masal gibi okuduğu ama büyüklerin okuduktan sonra tekrar çocukluklarını hatırlayıp anlatılanlardan ders çıkardığı bir kitap. Hayata dair bakmadığımız bir noktadan yakalayıveriyor bizi Kumkurdu. İçinizi ısıtıveriyor. Okundukça mutlu olunacak öykülerden oluşan serimizi keyifle okuyacaksınız. Zackarina, annesi ve babasıyla birlikte deniz kıyısında yaşıyordu. Bir gün yalnız başına sahile indi ve orada benzersiz biriyle karşılaştı: Kürkü altın gibi parıldayan, vahşi ve güzel Kumkurdu'yla... Zackarina ile Kumkurdu'nun müthiş dostluğunu anlatan bu hikayecikler büyüleyici, eğlenceli, merak uyandırıcı ve eşsiz. Kumkurdu'yla tanışmak gerçekten büyük bir şans! Hatta sivrisinekler ve minik bir fare! Kumkurdu'yla vakit geçirmek her zamanki gibi çok zevkli! Zackarina büyük köknar ağacının arkasında kaybolunca, Kumkurdu denize koştu ve yeniden su sıçratmaya başladı. Su cup ve şıp dedi. Damlalar güneşin altında elmaslar gibi parladı. Ve Kumkurdu su sıçrattı... Gücü yettiği kadar, bütün çevresine. Çocuklara oyuncak sıçrattı, hastalara şifa. Akılsızlara akıl sıçrattı, karanlığa ışık... Çaresizlere çare sıçrattı, umutsuzlara umut. Meraklı ve biraz haşarı Zackarina ile altın parıltılı ve eşsiz Kumkurdu, deniz kenarında yine küçük maceralara atılıyorlar: Zackarina kaybettiği sevgili köpeğini arıyor, zamanla yarışıyor, bisiklet hırsızlarının peşine düşüyor, evden kaçıyor, gece yatısına gidiyor, elma topluyor... ve büyüyor. Kumkurdu da her zaman olduğu gibi yanı başında. Küçükler dinlerken zevk alacağı, büyüklerin kendisine pay çıkarabileceği , bitmesini hiç istemeyeceğiniz çok güzel bir kitap."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kumral-ada-mavi-tuna/", "text": "Tuna: Romanın ana karakteridir. Ada'yı uzaktan seven duygusal bir insandır. Roman, onun rüyaları ve geri dönüşleriyle şekillenir. Ada: Tuna'nın aşık olduğu kadındır. Tuna onu çocukluğundan beri sevmektedir ama Ada, Aras'a aşıktır. Sevdiği adam ölür ve ölümsüz aşk olarak hayalinde kalır. Tuna ve Aras Kuzguncuk'ta yaşayan iki kardeştir. Ünlü bir çiftin kızı olan Ada mahallelerine taşınınca hayatları değişir. Roman bir yanda bu üç kişinin ve ailelerinin aşk ve acıyla tanımlanan hayatlarını anlatırken, diğer yanda Tuna'nın bugün içinde yer aldığı iç savaşı konu ediniyor. Ülkede bir iç savaş yaşanıyor ve Tuna'da bir sabah savaş nedeniyle evinden alınıyor. Tuna ise kendi iç dünyasında hem dış savaşla hem de iç savaşla mücadele etmektedir. En büyük anısı Ada'dır. Ada, Meriç, Aras ve Tuna dörtlüsü etrafında şekillenen Kuzguncuk, roman boyunca geçmişe dönüşlerle rüyalar görür. Babası terzi olan Tuna'nın Araş adında bir de erkek kardeşi vardır. Bu isimler yaşanılan coğrafyaların isimleridir. Tuna'nın komşusu ise film yıldızları Süreyya Mercan, Pervin Gökay ve kızları Ada'dır. Tuna, genç yaşta Ada'ya aşk duygularıyla yaklaşır. Araş ise güçlü kişiliği ve fiziğiyle Ada'nın büyülendiği kişidir. Tuna Ada'yı hayallerinde yaşatıyor. Kumral Ada ve Mavi Tuna'nın aşkı Aras'ın ölümüyle sessizliğe bürünür. Ada, Aras'ı sonsuza dek sever; Tuna ise aşkını hep içinde saklar. Ada aslında onun ilgisini biliyor ve ona Mabel diyor. Genç bir öğretmen bir sabah Kuzguncuk'taki evinden apar topar alınıp, askere götürülür. O, bunun bir kabus olduğuna, arkadaşlarıysa onun iç savaşa katıldığına inanmaktadır. Oysa annesi oğlunun bir ambulansla evden götürüldüğünü anlatmaktadır. Kumral Ada Mavi Tuna, iç savaşın içimizde ve dışımızda, bireysel ve toplumsal olarak yarattığı yangınları umutsuz bir aşk üçgeni ekseninde anlatan sarsıcı bir roman. Dört dile çevrilen Kumral Ada Mavi Tuna birçok toplumsal yaramızı irdelerken unutulmaz bir aşk hikayesi anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kurk-mantolu-madonna/", "text": "Raif Efendi: Ana Karakterdir. Romanın genelinde kendi halinde, sessiz, sakin, ahlaklı ve sıkıntılı olduğu zamanlarda başkalarına belli etmeyen birisidir. Ancak bu sessizliğinin ardında bir kadına duymuş olduğu aşk vardır. Rasim: Raif Efendi'nin iş arkadaşıdır. Raif Efendi'nin gizemini çözmemize fayda sağlayan karakterdir. Maria Puder: Yaşamın kıyısında kendi kendine çabalarken; aşkıyla içindeki tüm gizli güçleri doyasıya yaşamak isteyen, güçlü bir kadındır. Diğer bir tabirle Kürk Mantolu MADONNA dır. Romanı anlatan karakterimiz, Ankara'da yaşayan, kendi halinde ve kendini toplumdan dışlamış hisseden bir karakterdir. Raif Efendiyi de girdiği bir işte tanımıştır. Raif Efendi içine kapanık, melankolik ve dış dünyaya uyum sağlayamamış, sessiz, gerekmedikçe konuşmayan ve insanlarla pek ilişkisi olmayan bir insandır. Anlatıcımız bu halinin nedenini merak edip Raif Efendiye daha yakın olmaya başlar. Raif Efendi, Almanya'da bulunduğu ve Almancasıını iyi olduğu için şirketin tercüme işlerinde çalışmaktadır. Hayatı boyunca herkese boyun eğmiş, haksızlığa uğradığında karşı koyamamış, sevmediği bir kadınla evlenmiştir. İşlerini eksiksiz yerine getirdiği halde patronu tarafından sık sık azarlanarak, kendi hayatına kendi yön veremeyen başkalarının istediği gibi hayatını sürdüren bir insandır. Raif Efendi hasta olduğu zaman işe gidemez. Böyle zamanlarda da anlatıcı ona yardım ettiğinden ötürü ev halkından birisi gibi olmuş, eşi ve kızları dahil olana dek ona daha yakın biri olmuştur. Bir gün Raif Efendi çok hasta olmuş ve hastalık ilerlemiş bir seviye gelmiş, genç yaşında ölüm döşeğine düşmüştür. Bu sırada anlatıcı Raif Efendinin not defterine ulaşarak hikayenin bundan sonrasını da hikayeyi Raif Efendinin yazdıklarından anlatmaya başlanır. Raif Efendi, Havranda doğup büyümüştür. 20'li yaşlarında babasının isteğiyle gittiği Berlin'de, sabun imalathanelerinde çalışarak işin inceliklerini öğrenmiş, babasının sabun imalathanelerindeki işleri geliştirmek için girişimlerde bulunmuştur. Berlin'de gündüzleri şehri gezip, akşamlara da sabaha kadar kitap okumaktadır. Bir süre bir fabrikada işe başlar. Bir hafta sonu gittiği bir resim galerisinde Kürk Mantolu Madonna adlı tabloya bayılır. Bir sanatçının otoportresi olan bu resme platonik bir aşk duymaya başlar. Bu tablo onda önceden hiç hissetmediği duygular uyandırmaya başlamıştır. Raif Efendi bu portrenin, Andrea Del Sarto tarafından yapılmış Madonna delle Arpie isimli tablodaki Madonna'nın portresine benzediğini düşünmüş ve her fırsat buldukça bu tabloyu görmeye gitmektedir. Fakat başka gözlerin onu takip ettiğini fark etmemiş. Bu tabloyu seyretme seansınlarından birinde bir kadın onun yanına gelir. Bu kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder'dir. Maria, Raif'in bu tabloya olan hayranlığının farkındadır. Raif ise başta onun kendisiyle alay eden biri olduğunu düşünür. Tablonun sahibi ile konuştuğunu öğrenince ise dünyası bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde değişir. Utangaç ve bu yaşına kadar hiçbir insana açılamamış olan Raif Bey, Madonnası ile tanışmıştır. Bu kadının adı Maria Puder'dir. Küçük yaşta babasız kalmış ve annesi ile birlikte yaşamaktadır. Hiçbir erkeğe güvenmemiş, dost olarak dahi sevememiş bir kadındır. Maria Puder, Kürk Mantolu Madonna tablosunda kendini resmetmiştir. Geceleri Atlantik adlı kabarede şarkıcılık yapan, hafif erkeksi ama çekici bir kadındır. Erkeklerden nefret etmesine rağmen gün geçtikçe Raif Efendiye ısınmaya başlamıştır. Maria, bir erkek gibi özgür yetiştiğini, canı ne isterse onu yaptığını anlatır. Raif'i de çok sesiz ve narin bulduğunu söylemiştir. Raif Maria'yı çok sevmekte, fakat Maria'nın kendisine olan hislerinden emin olamamaktadır. İkisi de rüya gibi günler geçirmektedirler. Ama bir gün Maria hastalanıp hastaneye kaldırıldığında kendisiyle ilgilenebilecek bir tek Raif Efendi'nin olduğunu fark etmiştir. Raif Efendi gece hastaneye alınmamasına rağmen sabaha kadar dışarı da ve soğuktan titreyerek onu bekler. Maria Puder hastaneden çıktıktan sonra bile Raif Efendi onun yanında ayrılmamıştır. Her gün kadının evine gidip ona yardım etmektedir. Bir süre sonra kadın hislerini açıkladığı sırada Raif, babasının öldüğünü öğrenmiş ve Ankara'ya dönmek zorunda kalmıştır. Raif Efendi ayrılmadan önce onu ne kadar sevdiğini şu sözlerle belirtir kadın: Şimdi ben gidiyorum, fakat ne zaman çağırırsan gelirim. Raif Efendi Türkiye'ye döner. Maria Puder'de annesinin yanına Prag'a gitmiştir. Maria ile mektuplaşmaya devam edecektir. Raif Efendi Türkiye:ye geldikten sonra Maria da annesiyle tekrar Berlin'e döner. Raif Efendi bir düzen kurmaya başlamış ve Maria'yla mektuplaşmaya devam etmektedir. Maria ise Raif Efendi'ye bir sürprizi olduğunu, ancak bunu Ankara'da söyleyeceğini yazmaktadır. Fakat bir kaç mektuptan sonra, Maria'nın mektupları kesilir. Aradan yıllar geçer ama Maria'dan bir haber gelmez. Ümitsizliğe kapılan Raif Efendi evlenir ve aile kurar. Raif bunu hayra yormaz ve Maria'nın kendisinden sıkıldığını, vazgeçtiğini düşünür. Raif, sevmediği bir kadınla evlenmiş, evde gördüğü muamele onun içine kapanıklığını daha da bir arttırmış ve sıkıldıkça akşamları dolaşmaya başlamıştır. Maria'nın mektupların kesilmesinden on yıl sonra sokakta iki kişiyle karşılaşır. Bunlardan biri Berlin'deki pansiyonun sahibi Frau van Tiedemann'dır. Raif Efendi o adamdan Maria'nın hamile olduğunu, bunu kendisine söylemediğini ve doğum sırasında öldüğünü öğrenmiştir. Hatta o adamın yanındaki çocuk da Maria'nın ve kendisinin çocuğudur. Ancak Frau von Tiedeman'ın kızı da alır ve trene binerek Bağdat'a doğru hareket eder. Yaşlanıp ölümünün yaklaştığını anladığında, bu güzel günleri kaydettiği defterinin yakılmasını genç iş arkadaşından rica eder. Genç iş arkadaşı da Raif Efendi ile ilgili bu gizemi çözmek ve onu daha yakından tanıyabilmek için defteri okur. İlk baskısı 1943 yılında yapılan Kürk Mantolu Madonna, günümüzde halen en çok ilgi gören ve satılan kitaplar arasında bulunuyor. Basıldığı günden bu yana 1 milyondan fazla satan kitap üzerine, birçok araştırma ve inceleme yapılmış, hakkında tezler yazılmış, fakat bu başarısının sırrı tam olarak çözülememiştir. Onu bu kadar özel kılan ve hala konuşuluyor olmasındaki en büyük pay, tabii ki Sabahattin Ali'nin usta kalemi ve başarılı ruh tahlilleridir. Konusu ile adından sıkça söz ettiren eser, Türk edebiyatının da en önemli romanları arasında gösteriliyor. Psikolojik bir anlatı olarak da ifade edebileceğimiz roman aslında üç ana tema etrafında şekilleniyor: Aşk, yalnızlık ve yabancılaşma. Kürk Mantolu Madonna, daha çok bir aşk hikayesi olarak görünse de romanda aslında bir insanın yalnızlaşma sürecine ve giderek topluma yabancılaşmasına şahit oluyoruz. Psikolojik tahliller çerçevesinde bu yabancılaşma ve yalnızlık duygusunu Sabahattin Ali o kadar iyi anlatıyor ki, okurken bize bu hisleri adeta yaşıyormuşçasına hissettiriyor. Hüzünlü bir aşk öyküsü olan Kürk Mantolu Madonna, iki hikayeden oluşan bir anlatıma sahip. İlk hikayede Rasim adlı karakterin iş bulması ve Raif Efendi ile tanışması anlatılıyor. Kimseler ile konuşmayan sessiz sakin Raif Efendi'yi gözlemleyen ve onu daha yakından tanımak isteyen Rasim'in anlatımı ile Raif Efendi'yi dinliyoruz. Onun neden bu kadar yalnız ve topluma yabancı olduğunu ise kendisinin kaleme aldığı siyah kaplı defter aracılığı ile ikinci hikayede öğreniyoruz. İkinci hikaye Raif Efendi'nin kimselere söylemediği ve anlatmadığı bir aşk hikayesi ile başlıyor. Gençlik yıllarına gittiğimiz bu defterde Raif Efendi'nin Almanya'da bir resim sergisinde Maria Puder ile tanışması ve sonrasında birbirlerine aşık olmasının hikayesi içinde bir anda kendimizi buluyoruz. Defalarca okusam da bıkmayacağım kitaplar arasında birinci sırada yer alıyor Kürk Mantolu Madonna. Kelimeler yetmez onu anlatmaya. Okuduğumuz aşk gibi gözüksede çok daha fazlası olduğunu sizlerde görecek etkisini uzun süre üzerinizde hissedeceksiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kurt-kanunu/", "text": "Kara Kemal: İttihatçıların bir numaralı adamıdır. Sakin ve kararlı bir karakterdir. Güç ve iktidar karşısında bozulmayan, duruşunu değiştirmeyen insanların simgesi olmuştur. Emin Bey: Eski bir İttihatçıdır. Osmanlı entelektüel karakterinin hesaplaşmasını temsil eden kişidir. Abdülkerim: Deli dolu, çapkın bir kişidir. Kabadayı, kişiliğini bozmadan Kara Kemal'e sonuna kadar sadık kalmıştır. Eser, eski Ankara Valisi Abdülkerim'in Mustafa Kemal Paşa'ya suikast planladıklarını öğrendiği İttihatçı arkadaşlarından eski Lazistan mebusu Ziya Hurşit Bey ile adamları Laz İsmail ve Gürcü Yusuf'u anlatıyor. Temmuz 1926'da İstanbul'dan, İzmir'den İzmir'e yolculukla başlar. Çapkın bir adam olan Abdülkerim, vapur hareket ettiğinde Laz İsmail'in evine gider ve İsmail'in metresi Ballı Naciye ile birkaç günlüğüne gizli bir aşk yaşar. Birkaç gün sonra gazeteler suikastın gerçekleştiğini bildirdi; suçluların yakalandığını ve elebaşlarının arandığını bildirir. Abdülkerim, eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi arkadaşı Kara Kemal'i Cerrahpaşa'daki evinde bulur. Kara Kemal suikast planından habersizdir ama Abdülkerim ondan öğreneceklerini söyleyerek onu kaçmaya ikna eder. Firariler, Abdülkerim'in tanıdığı Semra Hanım'ın konağına saklanır ve haberleri takip eder. Polisin kendilerini aradığını öğrenince deniz yoluyla yurt dışına kaçmanın bir yolunu bulmaya çalışırlar. Semra Hanım'ın Belgrad Ormanı'ndaki çiftliğine daha güvenli bir yer olduğu düşüncesiyle geçen iki firarinin başlarına ödül konulur. Abdulkerim, eski sevgilisi Naciye'ye benzettiği Hayriye adında bir kadınla yeni flörtü sırasında onları tanıyan köylü Sarı Astsubay ve Toptancı Şaban'ın onları yakalamak için çiftliğe baskın yapacaklarını öğrenir. Akıncıları pusuya düşüren firariler, Şaban'ı vurarak kaçarlar ve yola çıkarlar. Kara Kemal, çocukluk arkadaşı Emin Bey'in İstanbul Aksaray'daki evine yorgun argın gelir. Emin Bey'in ablası Perihan'ın izniyle bu eve sığınır. Aralarında geçen uzun sohbetler sırasında Kara Kemal'in fikirleri daha net anlaşılır. Takrir-i Sükun Kanunu'na ve İstiklal Mahkemeleri'nin adaletsiz yargılamalarına karşı olan Kara Kemal, ülkeye hürriyetin gelmediğini düşünür. Bu arada İzmir'de suikast girişiminden gıyabında İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı ve idama mahkum edilir. İngiliz veya Alman elçiliklerine sığınarak yurt dışına kaçmak istese de bulunur, etrafı çevrilir ve Kara Kemal yakalanmak üzereyken tabancasıyla intihar eder. Olayın ardından tutuklanan Emin Bey, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanır, beraat Ancak Emin Bey, Kara Kemal'i kurtaramadığı için çok üzülür. Romanın sonunda, gece yarısı diğer kaçak Abdülkerim, Emin Bey'in evini çalar. Emin Bey'in ablası Perihan onu içeri almaz. Emin Bey durumu öğrenince İstanbul sokaklarında Abdülkerim'i arar ama Abdülkerim karanlıkta kaybolmuştur. Kurtlukta düşeni yemek kanundur korkusunu her an enselerinde hissederek yaşayan köşeye kıstırılmış, kendileriyle ve geçmişleriyle, içinde bulundukları zamanla hesaplaşan insanları anlatıyor Kemal Tahir, Kurt Kanunu'nda. Cumhuriyetin en bunalımlı dönemlerinden biri olarak değerlendirilen İzmir Suikasti olayına karışan ve karıştırılanların dramı olarak da okunabilecek roman, İttihatçılar arasındaki iktidar kavgasını ve tasfiye sürecini de acımasız bir yalınlıkla ve özeleştiriyle ortaya koyuyor. Esir Şehir Üçlemesi'nde taşıdığı umudu Yol Ayrımı'nda yitirmeye başlayan Kemal Tahir, Kurt Kanunu'nda mücadelenin kime ve neye karşı yapıldığının pek de öneminin kalmadığı günleri -hayal kırıklığını satır aralarına gizleyerek- ustalıkla betimliyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kurtlar-imparatorlugu/", "text": "Anna: Birtakım sağlık sorunları, hayaller ve kabuslar sonucu, bunların kaynağını araştırmaya başlayarak kendi geçmişi ve çevresinde dönen olayları öğrenmeye çalışan bir kadın. Jean Louis Schiffer: Eskiden kanunsuz bir polis. Kitap bazı sağlık sorunları, rüyalar ve kabuslar sonucunda yazılmış, Bunların kaynağını araştırmaya başlayan, geçmişine ve çevresinde olup bitenlere dair inanılmaz gerçekleri öğrenen bir kadının hikayesini konu ediniyor. Kurtlar İmparatorluğu kitabı iki ayrı konu ile başlıyor. Bir yandan Türkiye'den kaçak yollarla Fransa'ya gelen Türk kızları birer birer öldürülmeye başlıyor. Hepsinin ortak noktası ise yüzlerindeki çok sayıda kesik. Olayı araştıran Dedektif Paul, bir zamanlar kanunsuz olan Jean Louis Schiffer'dan yardım ister. Kaçakçılık dünyasını iyi bilen Schiffer, kendi yöntemleriyle ipuçlarını takip ederek yeraltı dünyasına girer. Tüm ipuçları Türk İdealistlerini işaret eder. İdealistler aradıkları kadını bulmak için Fransa'ya geldiler ve o kadın olduğuna inandıkları kadınları öldürmeye başladılar. İkilinin yapması gereken o kadını kendilerinden önce bulup sebebini bulmaktır. Bu arada Anna geçirdiği kaza sonrasında hafızasını tamamen kaybetmiştir. Tüm incelemelere rağmen hiçbir şey hatırlamaz. Kocasının ondan bir şeyler sakladığını düşünür. Sanki kocasının yüzü değişmiş ve yabancı bir adam onun kocası kılığına girmiştir. Bir gece kocasının yüzünü tamamen inceler ama ameliyat izine rastlayamaz. Sonra delirdiğini düşünür. Beyin ameliyatı için doktora gittiği gün kafatasındaki yara izi dikkatini çeker. Başını incelediğinde yüzünün değişenin kocası değil kendisi olduğunu fark eder. Daha sonra kaçar ve sözde kocasının arkadaşı olan beyin doktoruna gider. Onu tehdit ederek bilgi almaya çalışır ve zihninin tamamen silindiğini öğrenir. Ama o doktorun yüzü değişmedi, görmeye geldiğinde yüzü bu şekildeydi. Doktor daha sonra zihin silme işlemini tersine çevirir ve Anna gerçekte kim olduğunu tamamen hatırlar. Tabii yüzü neden değişti! Paul, Schiffer'in uygulamalarından hoşlanmaz ama ona ihtiyacı olduğunu bilir. Aradıkları kızı bulmaya çalışan ikili, öldürülmenin eşiğine gelir. Bunun üzerine Schiffer, Paul'den olayı geride bırakmasını ister ve o da işi bırakır. Buna rağmen araştırmaya devam eden Paul, öldürülen kızlardan birinin davasında başka bir kadının tutuklandığını ve daha sonra terörle mücadele ekiplerinin kızı götürdüğünü öğrenir. Daha sonra kızın yüzünün değiştiğini ve bu yüzden sürekli farklı kızların öldürüldüğünü fark eder ve bunu yapabilecek doktora gider. Ziyaret sırasında yine saldırıya uğrar ve doktor ölür. Katil kaçarken kurda benzer mücevherlerini arkasına düşürür. Paul bu mücevherleri bir yerden hatırlar. Tamamen hatırladığında Schiffer'in bunca zamandır ona yardım etmek yerine onu kullandığını fark eder! Nemrut Dağı'na kadar uzanan bir olaylar dizisinde yalnız bir psikoloğun eşliğinde hayatının taşlarını yerine koymaya çalışır. Sonunda anlar ki; kendine ait bir hayatı hiçbir zaman olmamıştır. Her şey korkuyla başladı. Ve yine korkuyla sona erecek. Seri cinayetlere, uyuşturucu kaçakçılığı, Strasbourg-Saint-Denis'deki küçük Türkiye, Fransız polisindeki iç hesaplaşmalar, tıbbın karanlık amaçları alet edilmesi. Paris'i kana boyayan Türk mafyası. Kızıl Nehirler'in, Taş Meclisi'nin ve Leyleklerin Uçuşu'nun yazarı Grange'den yine çarpıcı, yine soluk soluğa bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kurtlar-sofrasi/", "text": "Mahmut Ersoy: Romanın ana karakteridir. Ülkede yaşanan yolsuzlukları araştıran bir gazetecidir. Ancak bu araştırmaları onun faili meçhul bir cinayete gitmesine neden olmuştur. Ümit: Mahmut Ersoy'un ölümünden sonra yaşanan olayların sır perdesini çözmeye çalışan Mahmut Ersoy'un kız arkadaşıdır. Mordohay ve Seyit Sabri: Dalavere çeviren iki arkadaş, birlikte kurdukları iş sayesinde ciddi paralara kazanmaya başlarlar. Her tür kirli işler yapan insanlarla bağlantıları olan ve ortak noktaları para olduğu için birbirinden kopamayan ikilidir. Yaşanan yolsuzlukları gün yüzüne çıkarmaya çalışan gazeteci Mahmut Ersoy'un çabalarını ve bu uğurda ölümünü, ardından kız arkadaşı Ümid'in bunları araştırıp bu olaylardaki sır perdesini kaldırmaya çalışmasını konu edinmiştir. Gazetecilik yapan Mahmud Ersoy, Kurtuluş Savaşı'na katılmış ve Kuvayi Milliye ruhuyla dolu bir adamdır. Mahmud Ersoy, 1945'te diktatörlüğe bile isyan eden Hüsnü Faik Bey'in gazetesi Birlik'te çalışır. Mahmut Bey, Kolaylık Yapı İnşaat şirketindeki yolsuzlukları kamuoyuna duyurmak ister. Bunun için Katip Rıza ile görüşmek ister. Ancak toplantı yerinde katip yerine başka biri gelir. Kendisini katip Rıza'nın gönderdiğini söyleyen adamlar, Mahmut Bey'e saldırır. Mahmut Bey kaçar ama Katip Rıza ile görüşemez. Görüşmeyi duyan eşkıyalar, sekreter Rıza'yı da döverler. Rıza'nın yerini öğrenen Mahmut Bey, onu haydutların elinden kurtarır ve bir Sabahçı Kahvesi'ne giderek konuşmaya başlarlar. Ülkede faili meçhul cinayetler giderek artmaya başlar. Üstelik meçhul güçler basını susturmaya çalışırlar. Mahmut Bey, Sezai Yılmaz'ın adresini bulmayı hedefler çünkü bu adamla alakasız gibi görünen birçok olay ortaya çıkacaktır. Sezai Yılmaz, arazi spekülasyonu ve inşaat yolsuzluğunun ana itici gücü gibi görünür. Mahmut Bey bu adamı bulmak için İzmir'e gitmek zorundadır. Ancak Mahmut Bey İstanbul'dan ayrılarak gazeteyi ve kız arkadaşı Ümit'i terk etmek zorunda kalır. Buna rağmen İzmir'e gitmeye karar verir. Bu iş için İstanbul'dan İzmir'e gidecek olan Ümit'e veda eden Mahmut Ersoy, genç kızın kendisinden çok uzak ve farklı bir dünyanın kızı olduğunu anlar. Mahmut Ersoy, yolsuzluk peşinde olduğu Keleşoğlu'nun cami vb. yaptırarak gerçek kimliğini gizlemeye çalışan bir tip olduğunu anlamıştır. Maalesef Ümit, Keleşoğlu'nun eski ve merhum eşi Maide'nin kızı olduğunu da bilir. Ancak Ümit, Paris'te okumuş ve kumara, içkiye ve kumara düşkün babası ve üvey annesi Maide'den farklıdır. Gazetenin diğer çalışanlarından Ragıp, gözaltına alınma korkusuyla çalışmakta ve kirli siyaset işlerinden dolayı başına gelebileceklerden korkmaktadır. Buna rağmen gazetecilik içgüdüsüyle duyduklarını ve gördüklerini yazmak ister. Çünkü yazmazsa zamanı gelecek ve senin ondan korktuğunu düşünecektir. Ragıp siyasetin ve siyasetçilerin iç yüzünü görmüş, anlamış ve onlardan tiksinmiştir. Bir iki seçimle hiçbir şey düzelmez, gelen politikacı gidenleri çağırır, yenileri bile eskisinden beter. Mahmut Ersoy'un araştırması onu İbrahim adında bir adama götürür. Pis işler yapan İbrahim adlı adam, Mordohay ve Seyit Sabri ile her türlü karanlık işin içinden çıkıp sınırsız para kazanır. Mahmut Ersoy, İzmir'e gittikten sonra kayboldu ve balıkçılar denizde başsız bir erkek cesedi bulur. Son olarak bu başsız cesedin Mahmut Ersoy'a ait olduğu anlaşılmaktadır. Ancak cinayetin failleri hakkında hiçbir ipucu bulunamadığından bu cinayet faili meçhul olarak kaydedilir. Ancak Mahmut Ersoy'un kız arkadaşı Ümit bu işin peşine düşer. İpuçları onu Mordohay ve Seyit Sabri'ye götürür. Bu ikisinin ulaşmadığı kirli bir iş yok gibi görünür. Bu tipler ithalat ve ihracatla uğraşırlar ve Marsilya, Hamburg limanlarında, bankalar caddesinde, Şişhane'ye en yakın Akın İş Hanında vb. dolaplar yaparlar. Seyit Sabri ve Yahudi Mordohay ilgisiz gibi görünse de, ikisi de para avcısı iki canavara dönüşürler. Bu iki canavar işine burnunu sokan herkesi mahveder. Nitekim Mahmut Ersoy'u öldürttüklerinden şüpheleniliyor. Bunun üzerine Ümit Hanım, canı pahasına bu ikisinin peşine düşmeye karar verir. Roman, Mahmut Ersoy'un bir zamanlar Ümit'e söylemiş olduğu şu sözle biter. - Yazar romanı, 1954 Mayıs'ında kaleme almaya başlayıp, 1961 Eylül'ünde bitirmiş ve 1963'te yayımlamıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kurtlara-soyle-eve-dondum/", "text": "June Elbus: Henüz on dört yaşında olmasına rağmen son derece olgun bir kız. Aynı zamanda muhasebeci anne ve babanın küçük kızı. June Orta çağ düşkünü olmak dışında kendisini çok sıradan bulan, anne ve babası vergi dönemi sebebiyle yoğun bir şekilde çalışırken tek amacı ablası Greta'yla akşam yemeğinde yahni yemek olan biri. Greta: On altı yaşında, ailenin yetenekli üyesi, ailesinin gurur kaynağı bir tiyatrocu. Eşcinsel amcası bu nedenle öldüğü 14 yaşındaki June Elbus'un hayatını konu alır. 1980'lerde AIDS ve ardından erkek arkadaşıyla kurduğu dostluk. Bu dostluk boyunca June, pek çok kişinin sevgisine ilham veren bir adam olan amcasının sadece ailesi ve partneri tarafından değil, aynı zamanda sanat camiası tarafından da yas tutulduğunu bilmekte teselli buluyor. Roman, Haziran'ın, hastalığın nispeten bilinmediği bir dönemde, 1980'lerde AIDS salgını sırasında amcası Finn'in ölümünün yasını tutarken yolculuğunu anlatıyor. Finn Amca'nın yaşam tarzı ve hastalığı arasındaki ilişkiye rağmen, June geride bıraktığı partneriyle tanışmayı kabul eder ve sonunda amcasının ölümünü kabul eder ve kendini bu süreçte bulur. June Elbus, 1986 yılında Westchester, New York'ta yaşayan 14 yaşında bir kızdır. Eşcinsel amcası Finn Weiss'a aşıktır ve bunu kendisine bile itiraf etmekten korkar. Finn AIDS'ten ölüyor. Profesyonel bir ressam olarak, June ve ablası Greta'dan, ölümünden birkaç gün önce tamamladığı bir portre için oturmalarını ister. Cenazesinde June, etrafta dolaşan bir yabancıyı fark eder. Finn'in erkek arkadaşı Toby olduğunu öğrenir. Ailesi, özellikle de June'un onunla herhangi bir temas kurmasını yasaklayan annesi tarafından kendisine karşı uyarılır. Bir gün Toby, June'a yakınlardaki bir tren istasyonunda onunla buluşmasını isteyen bir mesaj iletir. Başlangıçta tereddüt etse de, onunla buluşmaya karar verir. Toby'nin artık yalnız yaşadığı Finn'in dairesine giderler. Finn'in onun için geride bıraktığı bazı eşyalarını ona verir. Bunlardan biri, Finn'den June'a, ondan başka kimsesi olmadığı için Toby'ye bakmasını isteyen bir mesaj içeren bir kitap içeriyor. June'un parasal değerini anlayan annesi onu bir banka kasasına taşır ve anahtarları June ile Greta'ya verir. June onu sık sık ziyaret eder ve resme eklemeler olduğunu fark eder. Gömleğinin üzerindeki siyah düğmeler ve Greta'nın elinin arkasında Greta'nın kendisinin çizdiğini fark ettiği bir kafatası. June da saçlarına altın rengi çizgiler ekleyerek portreyi boyar. Aylar geçtikçe Toby ve June sık sık buluşurlar ve ikisi yakınlaşır. Toby hakkında annesinden duyduklarının çoğunun yanlış olduğunu ve annesinin Finn'e olan kızgınlığından kaynaklandığını fark eder. Çocukluklarında çok yakındılar ama evden ayrıldıklarından beri hayatları çok farklı bir hal alır. O bir banliyö muhasebecisi olurken, o her zaman olmak istediği, dünyayı gezen bir sanatçı olur. June, Finn'in Toby'ye mesajını açıklar, Toby de Toby'ye benzer bir mesaj aldığını söyler ve ondan June ile ilgilenmesini ister. Ayrıca ona, portredeki düğmeleri Finn'in ölümünden hemen sonra, daha fazla ayrıntı görmek için son arzusunu yerine getirmek için boyadığını söyler. Bu sırada evde Greta ve June geçinmekte zorlanırlar. Greta, Toby ile görüşmelerini öğrenir ve bunun için onunla alay eder, kız kardeşlerin zaten zarar görmüş olan ilişkisini zorlar. Greta, okullarının Güney Pasifik sunumunda Bloody Mary'yi canlandırır. Greta'nın performansından etkilenen drama öğretmeni ona Broadway'de oynamasını önerir, bu onun pek hevesli olmadığı bir ihtimaldir. Ancak, annesi tarafından ona bir şans vermesi için baskı yapılır. Sorunlu olan Greta aşırı içki ve sigara içmeye başlar. June'un onu birden fazla kez kurtarmak zorunda kaldığı okulunun yakınındaki ormanda sık sık sarhoş yatar. Gösteri gününde Greta, June'dan oyundan sonra onunla ormanda buluşmasını ister. Aynı gün, June ve annesi banka kasasını ziyaret eder ve annesi tabloya eklenenleri görünce şok olur. June bunun tüm sorumluluğunu üstlenir. Gösteri sırasında June, Greta'nın sarhoş olduğunu fark eder. Cezalı olduğu için ormanda onunla buluşamadığı için Toby'yi arar ve Greta'yı eve getirmesini ister. O gece iki polis, Greta'yı yanlarında getirerek evlerini ziyaret eder. Elbus'lara Toby ile birlikte onu ormandan taşıdığını görünce onu tutukladıklarını söylerler. June'un annesi Toby'yi tanır. Greta, Toby ile arkadaş olduğunu ve onun için üzüldüğü için onu gösteri sonrası partiye davet ettiğini yalanlar. Polisler Toby'yi de yanlarına alarak ayrılırlar. O gece Greta, June'a Finn'i, June için kendisinden daha önemli olduğu için kıskandığını, bu yüzden Greta'nın ondan uzaklaştığını söyler. Finn'in ölümü üzerine, her şeyin ikisi daha gençken olduğu gibi olacağını düşünür, ama o zamana kadar June, Toby ile meşguldü. June, Toby gibi Greta'nın da kimsesi olmadığını fark eder ve ikisi uzlaşır. Tutuklanmasından günler sonra June, Toby ile iletişim kuramaz. Sonunda, hızla kötüleşen sağlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldığını öğrenir. Onu çok zayıf bulmak için oraya gider. Onlar konuşurken, June sonunda Toby'ye Finn'in ilk aşkı olduğunu itiraf eder. Ayrıca Toby'nin ikinci olduğunu fark eder. Onu evine götürür, ailesine onunla ilgili her şeyi anlatır. June, annesinin Toby'den özür dilediğini duyar. Odada ikisi ile Toby ölür. O gece June, annesinin portrede June'un boynuna bir kolye ve Greta'nın eline bir yüzük çizdiğini görür. Ertesi gün, bir sanat müfettişi onlara, hasarı geri almak için portrenin orijinal formuna geri yüklenebileceğini söyler. Elbus'lara geri döndüğünde June, Toby'nin, Greta'nın ve eklerinin kaldırılmasına rağmen annesinin kolyesine ve yüzüğünün el değmeden kaldığını fark eder. Güzel bir özet olmuş. Merak ettiğim bir kitaptı. Özeti çok etkileyici olmuş. Okudukça daha çok merak ettim. Güzel bir kitap herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kus-kadin-harpy/", "text": "Lucky: İki çocuk annesi kendisini çocuklarına ve eşine adamış bir kadındır. Güneşin bir ateş topu gibi yükseldiği ve tüm gün etrafı kavurduğu bir coğrafyada, geniş ve sıcak bir tarlanın yanında bir evde yaşayan Lucy ve Jake'nin yaşamını konu ediniyor. İki çocuk annesi Lucy, kariyerinden vazgeçmek uğruna kendini evlatlarına ve eşine adamış olan aynı zamanda çocukluğumda zor geçmiş olan bir kadın. Öyle ki annesinin babası tarafından şiddet gördüğüne de tanıklık etmiş. Lucy ailesine kusursuz bir hayat sunmak için durmaksızın çabalarken kocasının ihanetini öğrenmesiyle büyük bir kırılma yaşıyor, ağlayıp sızlanmak yerine ceza vermeye cüret eden güçlü, kinci, ruhsuz bir yırtıcıya dönüşür. Romana ismini veren ve güçlü, kinci, ruhsuz bir yırtıcı olan mitolojik form Harpy, Kuş Kadın Harpy'de sıkça ortaya çıkıyor. Kuş Kadın Harpy, kendisini ailesine adayan Lucy'nin yıkıcı ihanetin ardından yaşadığı dönüşümün bu güçlü metaforuyla biz okurlara sürükleyici, şaşırtıcı ve sarsıcı bir deneyim sunuyor. Hikayeyi Lucy'in anlatımıyla okurken onun günlük hayatını, mutluluklarını, üzüntülerini, heyecan ve hayattan beklentilerini yaşayarak hissedeceğiniz bu kitabı keyifle okuyacağınızdan eminim. Kolay, anlaşılır bir dille yazılmış, çevirisinde başarılı. Okulda öğretmenlerim neden hep o kadını çizdiğimi soruyorlardı; kanatlı, uzun saçlı, karnı şişkin kadını. Bu bir cadı mı? Başımı iki yana sallıyor ve herhangi bir şey anlatmayı reddediyordum. Onu hiçbir zaman arkadaşlarımla paylaşmadım, ismini oyunlarımızda kullanmadım. Onu içimde, gözlerimin kenarında, sürekli görebileceğim bir yerde tuttum. Lucy ve Jake, güneşin bir alev topu gibi yükselip tüm gün etrafı kavurduğu bir coğrafyada, geniş ve sıcak bir tarlanın yanındaki evde yaşamaktadır. Çocuklarına bakabilmek için kariyerinden ve hayallerinden vazgeçen Lucy, içinde yaşadığı evi bile hizmet edilmesi gereken bir canlı varlık gibi görmektedir. Jake'le evlenip çocuk sahibi olduktan sonra, kendi çocukluğundaki kötü anıları ve rol modelleri silmek istercesine, iyi bir anne olma kaygısıyla yaşar. Her günü, her hareketi planlı ve sonsuz bir tekrar haline gelmişken, bir gün telefon çalar. Ahizenin diğer ucunda tereddüt dolu bir erkek vardır ve Jake'in onu aldattığını söyler. İşte hepsi bu: O büyük kırılma anı. Lucy'nin anlattıklarına bakılırsa, içindeki kadim ve vahşi yaratığın zincirinden kurtulduğu gün, o gündür. Sadakatsizliğine rağmen yanında kalmak isteyen kocası, bunun için bir bedel ödemeyi kabul ederken Kuş Kadın'ın yavaşça kabuğunu kırmasına yardım edeceğinden habersizdir. Ne var ki, Harpy'nin doğasında bu konudaki hüküm kesindir: Suç varsa ceza da vardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kuslar-da-gitti/", "text": "Semih: Kendi dışında bir başkasını düşünmeyen hırsız bir çocuktur. Hayri: Para hırsı ile bilinen hırsız çocuktur. Süleyman: Düşüncesiz ve bencil bir şekilde davranarak beceriksiz olan bir çocuktur. Zare Hanım: Süleyman'ın yadigar olan eşyalara düşkün annesi. Çingene Halil: Dolandırıcı, düzenbaz ve ucuzluk derdinde olan bir adamdır. Tuğrul: Etrafındaki herkesi kıskanan, meraklı bir çocuktur. Hikaye, Anadolu'nun farklı yerlerinden İstanbul'a gelen kuşları yakalayıp satmak ve satamadıkları için aç olduklarında bu kuşları yemek zorunda kalan üç kuş avcısı arkadaşın Uzun Süleyman, Hayri ve Semih'in mücadelelerine dayanmaktadır. Her yıl ekim ayında insanlar Florya ovasına gelirler, ağlarını gererler, çadırlarını kurarlar ve tuzaklarını hazırlarlar. Kuş avlamak için adeta birbirleriyle yarışırlar. Kafesler sarılı, kırmızı ve mavi kuşlarla ağzına kadar doldurulur. Eskiden insanlar yakaladıkları bu kuşları kiliselerin, havraların, camilerin önünde satarlardı, beni azat edin, beni cennetin kapısında izleyin derlerdi. Ancak zamanla bu gelenek ortadan kalkar. Yakalanan kuşlar, Eminönü'ndeki kuş pazarlarında zar zor satılmaktadır. Bu yıl, Eylül'ün 15'inden önce bile Florya ovası kuş avcılarıyla dolup taşıyor. Semih, Hayri ve Süleyman da yollarını bulmak için kuş avlamaya başlarlar. Bu iş için her şeyi riske atıyorlar. Süleyman, avcılık için gerekli kafesleri alabilmek için annesi Zare Hanım'ın kilimini satar. Bu kilim, Zare Hanım'a annesinden yadigarıydı. Süleyman kuşları sattıktan sonra kazandığı parayla tekrar halıyı almayı düşünür. Ancak kuşlardan yeterince para kazanamadığı için bunu yapamıyor. Semih ve Hayri, tuzak için gerekli ağları balıkçılardan çalar. Bu üç arkadaş avladıkları kuşları satamazlar. Şahin gibi bulunması zor bazı kuşları Çingene Halil adlı bir kişiye sadece yirmi beş otuz liraya satabilirler. Artık kimse özgür kuşları satın almayacak. Onlar da insanların değiştiğinden, Allah'tan korkmadıklarından, acımadıklarından yakınırlar. Kuş gözlemcileri bile artık bu kuşlardan sadece birkaçını satın alıyor. Bu sırada Semih, Hayri ve Süleyman kendi aralarında kavga ederler. Semih, tutmaya söz verdiği kuşu kimseye vermediği için bu benim diyerek Florya'ya geldikleri günden beri kendilerini izleyen Tuğrul ve arkadaşlarıyla da kavga ederler. Çünkü Tuğrul tuttukları kuşları yiyeceklerini düşünür. Bu üç genç onları alt edince Tuğrul ve arkadaşları kaçar. Semih şahini alır ve tek kelime etmeden arkadaşlarını bırakır. Hayri ve Süleyman daha sonra Mahmut adında bir adamla tanışırlar. Mahmut da o çocuklar gibi kuş yakalayıp cami ve meydanların önünde satardı. Bu kuşların Taksim, Eyüp gibi birkaç yer dışında satılamayacağını bilmesine rağmen yine de yardım etmeye karar verirler. Onlara kuşların nasıl satılacağını göstermek istiyor. Birlikte kuşları satmak için yola çıkarlar. Önce gecekonduların olduğu yerlere giderler. Etraflarında büyük bir kalabalık oluşur. Aniden tüm insanlar minik kuşları kafese tıktıkları için onları suçlamaya başlarlar. Tek bir kuş bile satmadan buradan çıkamazlar. Daha sonra Yeni Cami'nin önüne, oradan da Taksim'e giderler ve buralarda ancak birkaç kuş satmayı başarabilirler. Akşam olur ve hepsi yorgun düşer. Mahmut bütün çabalarının boşa gitmesine çok üzülür ve o gece onları bırakıp balığa çıkar. Çocuklar ise çadırlarına dönerek kalan kuşları yerler. Tuğrul, onları her zaman izlediği yerden alaycı bir şekilde gülümser ve rengarenk kuş tüylerine bakar. - Kuşlar da Gitti, Yaşar Kemal'in tefrika edilmeden doğrudan kitap olarak yayımlanan ilk romanıdır. - Eserde, ağ ile kuş avlayıp satan birkaç insanın son yıllardaki bir zaman parçası içinde kuş avcılığını ve avlanan kuşları İstanbul sokaklarında satışları ele alınmıştır. - Kuşlar da Gitti, Yaşar Kemal'in en çok satılan dördüncü kitabıdır. Kuşlar da Gitti, İstanbul'un çürüyen, kirlenen yüzünün ve insanlığın da şehirle birlikte yok oluşunun romanıdır. Kuşların bir zamanlar mekan tuttuğu İstanbul'da çocuklar onları yakalayarak cami, kilise ve sinagogların kapılarında azat buzat beni cennet kapısında gözet diyerek satarlar. Ancak çocuklar satamadıkları kuşları yemek zorunda kalırlar. -Church Times, -New Statesman,"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kuyruklu-yildiz-altinda-bir-izdivac/", "text": "İrfan Galib: Yaratıcı zekasını iyi kullanan insanları kolayca etkileyebilen, Batı eğitimli, tuhaf, yakışıklı bir gençtir. Lütfiye: İrfan'ın evlendiği zeki, güzel, eğitimli kadındır. Ev Halkı: Her şeye çok kolay inanabilen, sevdiklerine derinden bağlı cahil insanlardır. Esnaf: Her duyduğunuza çok çabuk inanır, araştırmayı sevmeyen cahil insanlar. Romanda, Halley Kuyruklu Yıldızı'nın 5 Mayıs 1910'da İstanbul'da dünyaya çarpacağı söylentisinin ardından bu durumla eğlenmek için konferanslar yapan İrfan Galip ile mektuplaştığı, evliliğe giden gizemli bir kadının serüveni konu edinmiştir. Mayıs 1910'da Halley Kuyruklu Yıldızı'nın dünyaya çarpacağı söylentileri yayılmıştır. Bu haber dünyada olduğu gibi İstanbul'da da panik yaratmaya başlar. Gece kondulardaki cahil kadınlar da bu eseri kendi anlayışlarına göre yorumlamaktadır. Romanın kahramanı İrfan Galib de bu mahallede yaşamaktadır. Varlıklı bir ailenin oğlu olan İrfan, batı bilimleri okumuş, ancak tuhaflıkları olan geniş görüşlü bir gençtir. Yolda peçeli bir kadın görür. Onun çok güzel ve bilgili bir genç kız olduğunu hayal ederek peşinden koşar. Birçok tesadüften sonra bu güzelliğin hayalini kurar. Beceriksiz bir konuşma girişiminden sonra kadın tarafından reddedilir. Bu olay onu büyük bir kadın düşmanı yapar. Kadınların zayıflığı üzerine makaleler yazıyor. Kadınları korkutmak ve aşağılamak için Halley Kuyruklu Yıldızı hakkında konferanslar düzenlemeye karar verir. Garip anatomi, astronomi ve fizik konferansına ve bir kuyruklu yıldız çarpmasıyla noktalanan korkunç kıyamet rüyasını ekliyor. Bir süre sonra maceraperest bir kadından bir mektup alır. İrfan, bu mektuba coşkulu ve duygusal bir yanıt yazdıktan sonra konferansının ikinci bölümünü hazırlıyor. Ev halkını ve mahalle esnafını kıyametin kopacağına inandırdı. Herkes itiraflarda bulunarak birbirine veda eder. İkinci konferansta İrfan kıyamet sahnesini anlatırken daha önce hazırladığı küçük oyun sahnelendi. Etrafta patlayan çatlaklar ve havai fişekler, üst katlarda devrilen masalar ve dolaplar kadınları çıldırtıyor. Bu sırada tanımadığı bir hayranıyla yazışmaları devam eder. Hakkında çok kötü şeyler öğrenmesine rağmen ona evlenme teklif eder. Kadının bu evlilik için bir şartı vardır. Kuyruklu yıldız çarpmadan yüzünü İrfan'a göstermeyecek. Düğün, Halley'nin ortaya çıkacağı gün gerçekleşir. Evin çatısında dürbünle gökyüzünü arayan gelin ve damat arasında bilimsel, felsefi ve uzun sohbetler gerçekleşir. Evliliğinin ilk gününden itibaren genç gelin, bilgeliğini ve bilgisini kocasına kanıtladı ve eşit şartlarda sürecek bir birlikteliğin temellerini attı. Gelin, kadınların intikamını almak için İrfan'dan bir oyun yaptı ve bu oyunun sonunda İrfan'ın kendisine iyi bir koca olacağını anlar. Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç 'ta 1910 Halley kuyruklu yıldızının dünyaya yaklaşmasıyla bu olayın İstanbul'da yarattığı heyecan anlatılır. Yazar bu olayı eğlendirici bir anlatımla verirken, bilimin ve düşüncenin savunmasını da yapmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/kuyucakli-yusuf/", "text": "Yusuf: Yalnız fakir bir halk çocuğudur. Ailesini erken yaşta kaybetmiş ve İnsanlara pek güvenmeyen sert, cesur ve katı bir karakterdir. Ayrıca Muazzez'i seviyor. Muazzez: Kaymakamın kızı, Kuyucaklı Yusuf'un eşidir. Kendi halinde, iyi niyetli bir insandır. Kaymakam: Muazzez'in babasıdır. Ailesine bağlı, samimi, sevecen, babacan ve şefkatli bir kişidir. Şahende Hanım: Romanda kötülüğü simgeliyor. Kaymakamın eşidir. Garez, nefret dolu, kötü niyetli ve ahlaksız bir kadındır. Şakir: Kasabanın delikanlısıdır. Dediklerini yapan, kabadayı, ahlaksız, kötü bir karakterdir. Kuyucaklı Yusuf, köylünün ayrıcalıklı sınıf, zengin ve memurlarla çatışmasını anlatan sembolik romanlar arasında yer alıyor. Kuyucaklı Yusuf'un Kaymakam'ın kızı Muazzez ile olan aşkı ve mutluluğunu istemeyenlerle mücadelesi kaleme alınmıştır. Kaymakam Selahattin Bey, bir cinayet davasıyla ilgilenmek için Kuyucak köyüne gidiyor. Cinayetin işlendiği eve girdiğinde kurbanların yataklarında yattığını ve odada küçük bir çocuğun bulunduğunu görür. Yusuf adında bu çocukla tanışır. Yusuf'un daha önce gördüğü çocuklardan çok farklı olması Selahattin Bey'in dikkatini çekiyor. Erkek çocuğu olmayan Selahattin Bey, Yusuf'u evlat edinir. Selahattin Bey'in eşi Şahinde bu çocuğu hiç istemiyor. Ancak sadece söylenebilir. Hayla bebek olan evin kızı Muazzez, Yusuf'u çok seviyor. Hiçbir şeye ilgi duymayan Yusuf, Muazzez ile de çok iyi anlaşır. Yusuf'un yeni evinde eskisinden farklı bir aile hayatı vardır. Selahattin Bey, Şahinde'nin dırdırını duymamak için geç saatlere kadar eve gelmezken, Şahinde de gün boyu ziyarete vakit ayırmaktadır. Yusuf ve Muazzez böyle bir ortamda büyürler. Yusuf, küçük bir çocukken ailesinin bir cinayete kurban gitmesiyle büyür. Yusuf'un hayatı bu noktadan itibaren başkaları tarafından şekillendirilmiştir. Yeni hayatına uyum sağlamasına ve yeni bir sayfa açmaya çalışmasına rağmen yaşadığı yere ait olduğunu her zaman hissedemiyor. Büyüyor, aşık oluyor, evleniyor ama yine de o tuhaflık hissinden kurtulamıyor. Yusuf karakterini analiz etmemiz gerekirse çok pasif, içine kapanık, tüm savaşları kendi içinde yaşayan, genellikle kaba kuvvete başvuran ve her zaman sonradan aklı başına gelen biridir. Roman, bize bir cinayet haberi vererek başlamıştır, ancak sonunda bize başka bir cinayete tanıklık ediyor. O yıl içinde Türkiye'nin bulunduğu sosyal koşulları Yusuf ile gerçekçi bir dille anlatılıyor. Bunun dışında Anadolu illerindeki yaşam ve zihniyetten de bahsedilmektedir. Eser bugün akıcı ve kolay anlaşılır bir üslupla yazılmıştır. Sıkılmadan hızlıca okuyup bitireceğiniz bir roman olduğunu söyleyebilirim. Keyifle okumanızı dilerim. Şahsım adına beni kürk mantolu madonna'dan daha çok etkileyen kitaptır. Kuyucaklı Yusuf Sabahattin Ali'nin okunması gereken en güzel eserlerinden biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/lanetli-avlu/", "text": "Keşiş Pierre: Anlatıcıdır. Cemil ile hapishanede tanışır. Cemil: İyi bir eğitim görmüş, yaşadığı İzmir'in zenginlerinden biridir. 17. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul, İzmir, Suriye ve Bosna gibi topraklarında geçiyor. Birinci bölümde olaylar 17. yüzyılda İstanbul'da, Lanetli Avlu denilen bir hapishanede başlıyor. Kendisini Cem Sultan sanan bir genç, hikayesini anlatıcı keşiş Pierre'e anlatır. Ağabeyi Sultan Bayezid ile Cem Sultan arasında geçen olaylar, önce Rahip Piyer'in Cemil'den duyduklarının aktarımı ve üçüncü tekil anlatımıyla; ardından kendini Cem zanneden Cemil'in hüzünlü ilk tekil anlatımıyla anlatılır. Eserde Cem Sultan, iki farklı dünya arasındaki doğu-batı, Müslüman-Hıristiyan, muhalefet-güç, büyük-küçük, hırs-kader konumlanmasında beşeri yönüyle felsefi olarak değerlendirilmektedir. Anlatıcı Keşiş Pierre, İstanbul'da Uğursuz Avlu adlı bir hapishanede İzmirli zengin bir genç olan Cemil ile tanışır. İyi bir eğitimle büyüyen ve yurt dışına seyahat eden Cemil, babasını kaybedince İzmir'in en zenginlerinden biri olur. Orta halli bir Rum ailenin kızını sevip onunla evlenmek istese de babasının onu bir Türk'e vermek istemeyip İzmir dışından bir Rumla evlendirmesine üzülen Cemil, İstanbul'a gider. Orada iki yıl daha okur ve kendini kitaplara adar. Cemil'in asıl ilgi alanı tarih ve özellikle Sultan II. Bayezid ve ağabeyi Şehzade Cem'in trajik öyküsüne hapsolmuş ve talihsiz ağabeyi Cem'in öyküsüne takıntılı hale gelmiş ve kendisini onunla özdeşleştirmiştir. Kardeşine suikast düzenlemek isteyen Cem Sultan'ın hikayelerini içselleştirdiği için dönemin padişahına suikast düzenleme şüphesiyle hapse atılan Cemil, altı gün boyunca rahip Pierre'e Cem Sultan'ın hikayesini anlatır. Lanetli Avlu, Balkan edebiyatında çığır açan Nobel ödüllü yazar İvo Andriç'in hapsedilme deneyimi ve iradenin sınırları üzerine çarpıcı anlatısı. Osmanlı İstanbul'undaki bir hapishanenin lanetli avlusunda toplanan Müslüman, Yahudi, Hıristiyan mahkumlar cezaevi avlusunun karamsar atmosferine kişiselle tarihseli birleştiren öyküleriyle direnmektedirler. Mahkumlardan birinin öyküsü Osmanlı şehzadesi Cem Sultan'ın sürgün ve hapis deneyimine açılırken, bir başkasının öyküsü Balkanların çok uluslu mirasından baki kalmış gerçek yaşam sahneleri sunmaktadır. Lanetli Avlu, öykülerine sarılan insanın cezaevinin lanetiyle nasıl baş edebildiğini gösteren bir başyapıt."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/lanetliler-ormani/", "text": "Mary: Romanın anlatıcısı ve Köyün ötesinde ne olduğunu öğrenmek isteyen ana karakterdir. Travis'e aşıktır. Harry: Travis'in kardeşi Mary'ye aşık olsa da bu duygu karşılıksızdır. Beth: Jed'in karısı ve Harry ile Travis'in kız kardeşi. Argos: Harry tarafından Mary'ye düğün hediyesi olarak verilen genç bir köpek. Yakup: Köy istila edildiğinde Harry tarafından kurtarılan genç bir çocuk. Kassandra: Bir aşk dörtgeni onları uzaklaştırana kadar Mary'nin en iyi arkadaşı. Rahibe Tabitha: Meryem'in köyünü yöneten tarikat olan Rahibelik 'teki en yaşlı Rahibe, o tarikatın başıdır. Çitin arkasında Lanetliler Ormanı'nda bir ölüm kalım savaşına giren Mary, hayallerinin okyanusuna ulaşmak için kasabası ve geleceği, sevdikleri ve onu sevenler arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. belirsiz bir umut... Ustalıkla hazırlanmış, heyecan verici bir macerayı konu ediniyor. Mary, Rahibeler Birliği ve Muhafızlar tarafından yönetilen bir kasabada yaşıyor. Köy çitlerle çevrili ve ötesinde sadece orman vardır. Çiti aşmanın yalnızca üç yolu var, çitle çevrili yollara açılan kapılar, diğer İki yolun nereye gittiğini kimse bilmiyor çünkü köyün Dünya'da kalan tek insan yerleşimi olduğunu söyleniyor. Mary, büyük-büyük-büyük-büyükannesinden zombilerin gelişinden önceki hayat hakkında aktardığı hikayelerle büyümüştür. Özellikle okyanustan büyülenir ve ona ulaşabilirse özgür olacağına inanıyor. Macerası, çitte bir gedik olduğunda başlar. Mary, diğer kapıların ve çitlerin ardındaki gizemi çözerken kaçmaya başlar, istediği gerçek aşkı ve dostluğu bulmak için yolara düşer. Hüzünlü, telaşlı, çarpık bir olaylar dizisinin ardından okyanusu bulur ama hiç de beklediği gibi olmaz. Ormanın derinliklerinde duvarlarla çevrili bir köyde barikat kurmuş hayatta kalanlardan oluşan bir grubu yok etmeye çalışarak itibari ormanda dolaşırlar. Ancak bu köylüleri koruyan çit aynı zamanda onları şiddet, gizlilik ve baskıyla dolu distopik bir topluma da hapseder. Böylece orman, romanın tüm eylemlerini derinden etkiler. Mary'nin kanıksadığı bu gerçekler, onu birer birer yüzüstü bırakmaktadır. Rahibe Kardeşliği ve Koruyucularla ilgili sırları keşfederken sorgulamaya başladığı hayatı, Lanetlilerin tel örgüleri aşmasıyla yerle bir olur. Mary artık hem yaşamın hem de ölümün acımasızlığıyla yüz yüzedir. -Melisssa Marr-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/lavinia/", "text": "Lavinia: Tiber vadisinin önemli Latin kralının 18 yaşına girmek üzere olan kızıdır. Aeneas: Yabancı bir savaşçıdır. Savaşta büyük bir kahramanlık gösterir ve savaşı kazanır. Ardından Lavinia ile evlenir. Silvius: Lavinia ve Aeneas'ın çocuklarıdır. Daha sonraları iyi bir kral olur. Halkıyla iyi anlaşır, cesur ve zekidir. Ülkeye barış getirir. Turnus: Lavinia'nın akrabasıdır. Lavinia ile evlenmek için Latium'a gelir. Genç, cesur ve oldukça yakışıklı bir kraldı. Lavinia, savaşın ve erkek egemen toplumun doğasını sorgular; insanı insan ve toplumu toplum yapan değerlerin incelenmesi; edebiyatın gücünü vurgulayarak kurgu ve gerçeklik arasındaki çizgileri bulanıklaştıran yaratıcı bir romandır. Büyük bir destanda küçük bir rol oynayan güçlü bir kadının kendi yaşamını konu edinmektedir. Lavinia, Latium'da doğar. İki erkek kardeşi daha vardır. Kardeşleri hayattayken annesi onları çok severdi. Lavinia annesi onunla oynadığında çok mutlu olurdu. Kraliçe, tüm zamanını çocuklarıyla geçirirdi, Latium krallığının mirasçıları olan oğullarını dikkatlice yetiştirdi. Sonra iki varis de ölünce kraliçe deliye döner. Lavinia ölmeyi diler. Çünkü oğullar, krallığın ve neslin devamı anlamına geliyordu. Aynı anda iki mirasçı da ölür. Peder Latinius kızı Lavinia'yı kucaklar. Lavinia annesinin görevlerini devralır. Annesi kendini bir odaya kilitler ve Lavinia'ya düşman olur. Sarayda Lavinia'ya bazen küçük kraliçe denilmeye başlanır. Bunu duyan annesi daha da sinirlenir. Zamanla Lavinia çok güzel bir genç kıza dönüşür. Sık sık arkadaşı Silvia'ya gider, Maruna'yı da yanında götürürür. Silvia'nın ağabeyi ona aşık olmuştu. Ancak bu evliliğin imkansız olduğu açıktı. Lavinia bir prensesti. O kralın kızıydı. Onu zaten sevmiyorlardı. Bir süre sonra, annesinin yeğeni Turnus, Lavinia'yı karısı olarak istemek için Latium'a gelir. Annesi Turnus'u oğlu olarak görmeye gelmişti ve Lavinia'nın onunla evlenip krallığın varisi olması için uğraşıyordu. Turnus genç, cesur ve oldukça yakışıklı bir kraldı. Bütün kızlar ona hayrandı. Ancak Lavinia ondan hoşlanmazdı. Lavinia, Bırak babası Latinius biraz büyüsün, der. Böylece Turnus'u üç yıl bekler. Lavinia'nın büyüdüğü zaman gelir, talipleri çoğalır. Ve karar verme zamanı gelir çatar. O sıralarda sık sık kutsal mekana giden Lavinia, sık sık bir şairin hayalini kurmaya başlar. Ona gelecekten bahseder. Aenas ile evleneceğini söyler. Onunla mutlu olacağını düşünür, ancak bu mutluluk Aenas'ın ölümüyle sona erir. Lavinia bunu öğrendiğinde babasından kehaneti takip etmesini ister. Babası, kehaneti takiben Turnus'a ve diğer taliplerine Lavinia'nın o yabancıyla evleneceğini duyurur. Birkaç gün sonra Aenas, Latium'daki Truva'dan gelir ve Lavinia ile nişanlanır. Turnus, bir geyiği vurma bahanesiyle Lavinia için Aenas ile savaşır. Turnus'un ölümüyle savaş sona erer ve Aenas ile Lavinia evlenir. Evlendikten sonra Silvius doğar. Silvius sonunda babası gibi yiğit bir kral olacak. Ascanius, daha büyük olduğu gerekçesiyle önceleri küçük bir yer yönetir. Ancak halk, Ascanius'u savaştan başka bir şey görmediği için sevmez. Babası Aenas ölünce tahta Ascanius geçmek zorunda kalır. Ascanius zamanında Lavinia'dan Silvius'u büyütmesini istemiş ve onu büyütmesinin uygun olacağını söylemiştir. Ancak babası ölmeden önce onu uyardıktan sonra ve çocuğunu kendisi büyütmek istediği için Silvius'u Ascanius'a emanet etmez ve Silvius ile birlikte Lavinium'a gider. Orada bir rüyada şairin sesini duyar ve Silvius'un ormanda büyümesinin bir kehanet olduğunu söyler ve Silvius'u Ascanius'a vermekten kaçınır. Silvius büyüdükten sonra Ascanius artık bir kral değildir ve kendini bir odaya kilitlemiştir. Çocuğu olmaması ve halkın kendisiyle ilgili memnuniyetsizliği gibi nedenlerle tahttan ayrılarak yerini Silvius'a bırakır. Silvius iyi bir kraldır. Halkıyla iyi anlaşır, cesur ve zekidir. Ülkeye barış getirir. İnsanlar onu çok sever. Annesi Lavinia, Silvius'un çocukları olduktan sonra ölür. Kitap Lavinia'nın ölümüyle son bulur. Vergilius'un Aeneas'ında, yiğit savaşçı Aeneas rakiplerini alt ederek Latium kralının kızı Lavinia'yla evlenir ve Roma İmparatorluğu'nun temellerini atar. Destanda Lavinia'nın ne belirgin bir rolü, ne de kendine ait bir sesi vardır. Ursula K. Le Guin işte bu ihmal edilmiş karakteri alıp ona hak ettiği sesi veriyor ve büyük şairin destanında anlatmadıklarını onun gözünden, onun dilinden anlatıyor. Lavinia savaşın doğasını ve erkek-egemen toplumu sorgulayan; insanı insan, toplumu toplum yapan değerleri irdeleyen; edebiyatın gücünü vurgulayarak kurguyla gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran yaratıcı bir roman: Büyük bir destanda küçük bir rolü olan güçlü bir kadının kendi destanı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/leylan/", "text": "Kudret: Leylan'a olan platonik aşkını, yıllarca sürdürür. Ana dili Kürtçe olan kahramanımız okulda yaşadığı olumsuzluklardan bahsederken bile esprili dilinden vaz geçmez. Arkadaşlarıyla bitlikte açtıkları oto tamirhanesinde çalışmaktadır. Kemalettin: Kudretle uzun yıllar olan arkadaşlığı şartlar ne olursa olsun devam eder. Birlikte oto tamirhanesi açarlar. Süphan: Kudret çocukluk günlerinden itibaren ayrılmadığı diğer arkadaşıdır. İlerleyen zamanlarda iş arkadaşlığına da vesile olur. Leylan : Kudretin ilkokul sıralarında başlayıp otuzlu yaşlarına kadar süren platonik aşkıdır. Bu duyguyu temsil eden beyaz mendili Kudret'e vererek, niyetini belli eder. Bedirhan: Nusaybin'den üniversiteyi okumak için gelmiş, Tarih bölümünü bitirip, doçentliğe kadar yükselmiştir. Sema ile evliliklerinden Deniz ve Mazlum adında iki çocukları vardır. Geçirdiği ameliyat sonrası bitkisel hayata girer. Hayatı boyunca eşitlik ve adalet için çaba veren, verdiği bu mücadelen asla dönmeyen devrimci bir adamdır. Sema: Beyin cerrahı olan genç kadın, eşini ilk günden son anına kadar yalnız bırakmayıp destekler. Mücadeleci bir kadındır. Celal: Bedirhan'ın üniversite yıllarından beri yakın arkadaşıdır. Celal, Üniversite yıllarında birlikte olduğu Linda'nın bebek beklediğini bilmesine rağmen genç kadını terk eder. Hayat içinde yaptığı hatalar, mesleği psikolog olan adamın yakasını hiç bırakmaz. Mutlu Açıkgöz'ün babasıdır. Linda: Zürih'te bir hastanede araştırma görevlisidir. Sema ve Bedirhan'a tedavi sırasında yardımcı olduğu gibi geçmişin aydınlanmasında da katkısı vardır. Mutlu Açıkgöz'ün annesidir. Mutlu Açıkgöz: Annesinin onu doğduğu gün yuvaya verdikten sonrasından yirmi beş yaşına kadar olan tüm ihtiyaçlarını Bedirhan karşılar. Gözleri doğuştan görmemesine rağmen avukat olur. Zeliha: Yaşadığı tecavüzden sonra Mardin'den evden kaçıp, İstanbul'a geldiğinde, kadın sığınma evinin yardımıyla Sema ve Bedirhan'ın yanında çocuklarına bakmaya başlar. Genç kadın yaşadığı travmayı evinde çalıştığı insanların desteğiyle atlatır. Leylan Kürtçe 'de Serap anlamına geliyor. Roman, Diyarbakır'dan başlayıp, İstanbul'a oradan da Zürih'e uzanan ve Nusaybin'de sonlanan iki ayrı hikayeyi barındırıyor. Birinci öyküde platonik bir aşkın kişiye yaşattığı bitter tat anlatılırken, ikinci hikaye bu defa daha uzun uzadıya büyüyerek ve romanlaşarak karşımıza çıkıyor. Her bir karakterin yaşam öyküsü ayrı bir roman konusu olacak kadar derin ve büyük. Romanda kadına şiddet de sıra dışı perspektiflerden ele alınırken aynı zamanda insan hayatındaki direnişi ve yaşamın her alanında verilen mücadeleyi de görmek mümkün. Gerçek ve doğru kavramlarının birbirine paralel olması gerekirken, kişiye, yere ve hatta bakış açısına göre de değişebileceğini, insanlara dikte edilen doğruların, gerçekle örtüşüp örtüşmediği sorgulananlar arasında. Toplum, sınıflara ayrılarak sözde özelleşme ve farklılaşma kelimeleri toplumsal insan dokusundaki tek tipleşmeyi sanki derme çatma bir şekilde kapatmaya çalışıyor, doğruların ve hakların belirli bir kesim tarafından belirlendiği bu dünyada sermayenin sınırsız gücü bilimi desteklerken, bilim yaptığı icatlarla dönüp dolaşıp yine sermayenin hizmetine sunuluyor. Kapitalist sistemde her yeni bilimsel hamle insan hayatını kolaylaştırırken insanlığın binlerce yılda oluşturduğu değerlerinden uzaklaştırıyor. Sistemli şekilde yapılan AR-GE çalışmalarının önemli kısmı yine kapitalist devletlerce finanse ediliyor. Yine romanda sıkça adı geçen Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sında bu gerçekler ütopik bir bakış açısıyla sunulurken, bu ütopyanın her geçen gün gerçekleşmeye ne kadar yakın olduğu, sözü edilen kitapta insanlara verilen Soma-Öfori hapları- tabletleriyle, bu hapların günümüzdeki eşlerinin materyalleri farklılık gösterse de hedeflenilen sonuçlar korkutucu derecede benzer. Özgürlüklere müdahale, toplumun en küçük yapısı, aile içinde başlayıp dalga dalga büyüyerek bütün toplumu etkisi altına alan yasaklarla kısıtlanıyor. Farkında olmadan hayatlara sokulan yalanlar, hırslar, hevesler bazen gerçeklerin görülmesine engel oluyor fakat gerçek olan tek hakikat, duygu ve yaşamın ta kendisidir. Kudret, Leylan'ı -Diğer ismi ile Serap- ilk defa sokakta görür ve aşık olur. O yıllarda ikisi de ilkokul çağındadır. Aradan yıllar geçer ve bu platonik aşk bir kelime bile kullanmadan, sadece gözlerin asla söylenmemiş sözleriyle ve arada Leylan'ın verdiği mendillerle uzun yıllar sürer. Lise bitip de genç kızın talipleri çıkmaya başladığında Kudret ve arkadaşları, Kemalettin ve Sühan'ın da yardımlarıyla sevdiği kızın taliplerini kaçırmayı başarırlar. Aradan uzun yıllar geçer, Kudret ve Leylan otuz yaşlarına gelmişler ve her ikisi de evlenmemişlerdir. Kudret arkadaşlarıyla birlikte oto tamirhanesi ile ilgilenirken diğer yandan onu okuma merakı sarar. Tam bu günlerde eski lise arkadaşı sohbet esnasında yeni bir roman yazdığını, taslağı Kudretin incelemesini ister. Bu romanın ismi Hayat Hep Yarımdır. Sema ve Bedirhan 25 yıl önce üniversitenin ilk yıllarında tanışıp beraber kalabilmeyi başarabilmiş bir çifttir. Sema Tarsus'tan Bedirhan ise Nusaybin'den İstanbul'a okumak için gelmişlerdir. Okul bitikten sonra Sema uzmanlığını beyin cerrahisinde yapmış, Bedirhan ise tarih bölümünü bitirmiş ve aynı üniversitenin akademisyen kadrosunda doçentliğe kadar yükselmiştir. Bu arada çiftin Deniz ve Mazlum adında iki de çocukları olur. Bedirhan'ın muhalif kimliğinden dolayı profesörlük hakkı teslim edilmediği gibi o günlerde ülke gündeminde yaşanan hareketli günlere sessiz kalamayıp diğer akademisyenlerle birlikte ortak bildiri yayınlamasıyla işinden olur. O güne kadar okul yıllarından beri hiç ayrılmayan arkadaşı Celal kendisinden hiç beklenmeyecek bir şey yapar ve imzasını geri çeker. Profesörlük yolu açılan Celal ve Bedirhan bu şekilde yollarını ayırır; Ta ki Bedirhan'ın beyninde tehlikeli bir ur çıkana kadar. Celal ihtisasını psikoloji üzerine yapmıştır ve Bedirhan Sema'yı kendisinin hastalığına alıştırması için eski arkadaşından yardım ister. Ne var ki kahramanımız ameliyat olacağı gün büyük bir trafik kazası geçirir. Araç içinde sıkışan Bedirhan'ın son duyduğu söz kızı Denizin kaza sırasında öldüğüdür. Apar topar ameliyata alınan genç adam hayati tehlikeyi atlatsa da uyanamaz. Kızının öldüğünü zannettiği kazada deniz hafif sıyrıklarla kurtulmuştur. Ameliyat öncesi önemli bir konuyu konuşmak üzere arkadaşı Celal ve sendika avukatı Mutlu'yu hastaneye çağırmış olsa da yaşananlar buna izin vermez. Ameliyatın üzerinden iki ay gibi uzun zaman geçmiş, ancak Sema'nın bütün çabalarına rağmen Bedirhan uyanamamıştır. Sema, Zürih üniversitesinde henüz deney aşamasında olan, hasta ve sağlıklı beyini birbirine bağlayarak iletişimi seanslarla kurmayı vaat eden bir tedaviye başvurur, hastayı komadan çıkarmak için yapılan çalışmalar Bedirhan için umut niteliğindedir. Sema'nın tedavi talebi kabul edilir, vakit kaybetmeden İsviçre'de ki hastaneye yerleşirler. Zürih'te hemen tedaviye başlanır. Araştırma ekibinden Linda, Sema'yı okul yıllarından tanıyor, başvurusunu görünce de onların Zürih'e gelişini hızlandırarak Sema'ya yardımcı olmuştur. İki arkadaşın sohbetleri sırasında, Linda ile Celal'in eskiden bir ilişkileri olduğunu ve bu birliktelikten bebek dünyaya getirdiğini anlatır. Linda olayı sadece Bedirhan'la paylaşmıştır. Kahramanımız, kör olarak doğan bebeğe Mutlu Açıkgöz adını koymuş, doğumundan bu gününe kadar ilgilenmiş, onun okuyup avukat olması için elinden geleni yapmıştır. Bedirhan'ın tedavisi için bu bilgiler önemlidir. Tedavi süreci başlamış, fakat Bedirhan'ın durumunda herhangi bir değişiklik olmamıştır. Seans sırasında Bedirhan'ın zihniyle temas sağlanır ve Sema Bedirhan'a, onu üzen ve çözmek istediği sorunların çözüldüğünü eşine anlatmanın bir yolunu bulur. Kızları Deniz'in ölmediğini, Celal'in üniversitedeki görevinden ayrıldığını, Celal'in bir kızının olduğunu öğrendiğini ve onu mutsuz eden birçok şeyin çözüme kavuştuğunu seanslar sırasında eşine aktarır. Tedavi sürecinde çiftin zihinlerinin sohbetleri, iki hayat arkadaşının paylaşımları, ölüme giden birinin, direnişinin ve güçlü duruşunu yansıtmaktadır. Sema ve araştırma ekininin tüm çabaları sonuçsuz kalır ve Bedirhan girdiği komadan çıkamaz. Kahramanımız hayatı boyunca adalet için mücadele vermiş, haksızlıklara göz yummamıştır. Doğduğu yer, Nusaybin'de toprağa verilirken bile ölü bedeni barışı sağlamayı başarmıştır. Bu hayatta her şeyiyle güvenebildiğiniz en az bir kişi olmalı. Yoksa kendinizi hep yalnız hissedersiniz. İnsanların çoğu yalnızdır o yüzden, yapayalnız. Yaşananlar kelepir bir hayatın ikinci el versiyonu gibidir. Yaptığınız hiçbir şey size ait değildir, benliğinize, özünüze. Hayatınız, tümüyle güvensiz bir ortamın mecburen size yaptırdıklarından ibarettir. Saf çocukluk halinizden geriye yüzünüzde 'memur gülüşü', dudaklarınızda 'gammaz öpüşü' kalır. Öptüğünüz yer kirlenir, güldüğünüz zaman herkes incinir. Elinizde etrafı yeşil dantelli beyaz bir mendil de yoksa temizleyemezsiniz hiçbir yerinizi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/leylanin-evi/", "text": "Leyla: Paşa torunudur. Yaşadığı yalının yeni sahibi tarafından sokağa atılan genç yaşta ailesini kaybetmiş, toplumdan dışlanmış bir karakterdir. Roxy : Yalnız başına büyüyen asi, umursamaz bir modeldir. Leyla ile ortak noktaları toplumdan dışlanmış olmasıdır. Yusuf'un beraber olduğu kişidir. Yusuf: Annesi Leyla'nın eski hizmetçisidir. Sokakta kalan Leyla'yı koruyup kollamak için evine davet eder. Sevgilisi Roxy ile Leyla'nın tanışması da bu şekilde olur. Ömer Cevheroğlu: Yalının yeni sahibi ve Leyla'yı evde kovan kişidir. Kitap, Boğaziçi'nde Bosnalılar Yalısı'nda doğup büyümüş paşa torunu Leyla Hanım, Rukiye ve Yusuf arasında geçen ve yalnız yaşamları ile toplumdan dışlanmış olmaları ele alınmıştır. Leyla geleneklerine bağlı ve bir karakterdir. Ancak Gayrimüslim bir babadan doğmuş olması, erken yaşta annesinin kaybı ve dedesinin geçirmiş olduğu felcin nedeni olarak görülmesi toplumdan dışlanmasına neden olmuştur. Roxy : Leyla'dan farklı olsalar bile ortak bir yönleri vardır ki en önemli şey toplumdan dışlanmış olmasıdır. Roxy yalnız ve kimsesiz bir şekilde büyümüştür. Asi, başkaldıran ve umursamaz bir karakterdir. Ailesinden, özellikle babasından nefret eden Roxy, genç yaşta bir sek modelidir ve kendi parasını kazandığını düşünmekten mutludur. Çalışma sürecinde mekan çok önemlidir. Cihangir'e alışmak için çaba sarf eden Leyla, hala toplumun bu halini çok garip bulmaktadır. Translar, sokak çalgıcıları ne kadar yabancı olursa olsunlar onları anlamaya ve alışmaya çalışırlar. Leyla kaç yıldır bir aldatmacayla, toplumun ileri gelenlerinin yaptığı dolandırıcılıklarla yerinden edilmiş, evinden kovulmuştur. Leyla için bir cinnet raporu hazırlanır ve Leyla'yı çok tanıyan ve seven eski hizmetçisinin de oğlu olan gazeteci Yusuf, olayı anlar ve yazmak ister ama engel olununca Yusuf Leyla'yı alıp götürür. Hayatından çıkar ve onu Cihangir'e kendi evine götürür. Bu sırada Leyla, Yusuf'un birlikte olduğu kadın Roxy ile tanışır. Önceleri Leyla'dan pek hoşlanmayan ve onu zaten minicik olan evinde istemeyen Roxy, daha sonra Leyla'yı çok sever. Kültürlü, müzik eğitimli Leyla, Roxy ve arkadaşlarının piyanodaki hatalarını düzeltmeye başlayınca, herkes evde yaşayan bu yaşlı kadınla ilgilenmeye başlar. Leyla, maddi durumu çok zor olan Yusuf ve Roxy'ye de yardım eder ve bunu önemsiz bir şeymiş gibi anlatır. Bu durum Roxy ve Yusuf'u çok etkiler. Zamanla birbirlerine daha çok ısınan bu iki kadın, toplumun farklı kültürlerini simgeliyor. Parçanın sonu iyi bitiyor. Leyla evine döner, Roxy adını tekrar Rukiye olarak değiştirir ve çocuğuna Leyla adını verir. - Leyla'nın Evi, Zülfü Livaneli'nin Mutluluk 'tan sonra 2006 yılında çıkardığı romanıdır. - Kitap Bosnalı Yalısı'nın mirasçısı Leyla Hanım'ın yalının yeni sahibi Ömer Cevheroğlu ve karısı Necla tarafından çıkarılmasıyla başlar. - Kitap bir İstanbul romanıdır. - Kitabın en büyük özelliği ise birbirini tanımayan ve tamamen birbirinden bağımsız karakterdeki üç kişinin hayatının birleşmesi ya da kesişmesidir. - Livaneli bu üç kişinin hayatını en ince ayrıntısıyla sentezleyerek okuyucusuna sunmuştur. Boğaziçi'nde Bosnalılar Yalısı'nda doğup büyümüş paşa torunu Leyla Hanım, yalının yeni sahibi Ömer Cevheroğlu tarafından sokağa atılır ve mahallenin çocuklarından gazeteci Yusuf'un Cihangir'deki bekar evine sığınmak zorunda kalır. Yusuf'un sevgilisi Rukiye , Almanya'da peep show'larda modellik yapmış, hip-hop tarzı müzik yaparak yırtmaya uğraşan bir Almancı kızıdır. Leyla Hanım, yalının yeni sahipleriyle görüşmeye çalıştığı bir gün, Ömer Bey'in babası, Kadızade Konağı'nın emektar vekilharcı, dört kuşaktır konaklarda hizmetkarlık yapan bir aileden gelen Ali Yekta Bey ile tanışır. Her biri ayrı bir dünyadan gelen bu insanların hayatlarının kesişmesi, onları hem kendilerini hem de birbirlerini değiştirecekleri, kimi zaman acılı kimi zaman eğlenceli bir sürece sokacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/londradan-sevgilerle/", "text": "Valentina: Zorlu bir yaşamı olan romanımızın ana karakteridir. Yıllardır görmediği annesinin ölümü üzerine ona miras kalan kitapevine sahip çıkmaya çalışır. Londra'dan Sevgilerle, Londra'nın pastel renkli sokaklarında kalbini yepyeni bir şehre açan, kayıplarını, acılarını ve bozulan evliliğini sona erdiren Valentina'nın umut dolu hikayesi konu ediniyor. Valentina zorlu bir boşanma sürecini atlatmaya çalışıyor. Valentina, yıllardır görmediği annesinin öldüğünü ve ona Londra'da Kitap Bahçesi adında bir kitapçı bıraktığını öğrenir. Böylece Amerika'dan İngiltere'ye bir yolculuğa çıkar. Çocukluğundan beri gerçek bir kitap aşığı olan Valentina, Londra'nın en güzel semtlerinden birindeki kitapçıyı görür görmez bu muhteşem yere aşık olur. İçeri giren herkesin neşe ve huzur bulduğu Kitap Bahçesi, Valentina henüz bilmese de annesinin onun için hazırladığı sürprizlerle doludur. Ancak kitapçının ağır bir vergi borcu vardır ve Valentina, annesinin mirasını yaşatmakla satmak arasında karar vermelidir. Bu zorlu ve mücadeleci hikayeyi keyifle okumanızı dilerim. Zorlu bir boşanma sürecini atlatmaya çalışan Valentina, yıllardır görüşmediği annesinin öldüğünü ve ona Londra'da Kitap Bahçesi isimli bir kitabevini miras bıraktığını öğrenince Amerika'dan İngiltere'ye uzanan bir yolculuğa çıkar. Çocukluğundan beri gerçek bir kitapsever olan Valentina Londra'nın en güzel semtlerinden birindeki kitabevini görür görmez bu masalsı yere aşık olur. Her girenin neşe ve huzur bulduğu Kitap Bahçesi, Valentina henüz bilmese de annesinin onun için hazırladığı sürprizlerle doludur. Ne var ki kitabevinin yüklü bir vergi borcu vardır ve Valentina annesinin mirasını yaşatmakla onu satmak arasında bir karar vermek zorundadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/madam-bovary/", "text": "Emma Bovary: Romana adını veren karakterdir. Romantik bir dünya görüşüne sahip olan Emma'nın güzellik, zenginlik ve yüksek sosyete tutkusu vardır. Emma rüyalarda yaşayan bir karakterdir. Charles Bovary: Emma'nın kocası çok basit ve sıradan bir adamdır. Kasaba doktorudur ama her şeyde olduğu gibi mesleğinde de vasattır. Ancak hastalarını düzenli olarak kontrol eden ve işini severek yapan bir adamdır. Güler yüzlü ve arkadaş canlısı, isimleri ve yüzleri hatırlama yeteneğine sahip biridir. Rodolphe Boulanger: Zengin bir mahalle sakini, diğer birçok metresiyle yaptığı gibi Emma'yı baştan çıkarır ve eğlenir. Leon Dupuis: Emma'yı şiirle tanıştıran ve ona aşık olan bir katiptir. Mösyö Lheureux: Yonville halkını sürekli kredili mal satmak için satmaya ve bu şekilde faizle borca sokmaya çalışan manipülatif ve kurnaz bir tüccardır. Mösyö Homais: Mahallenin eczacısıdır. Azılı bir din düşmanıdır. Justin: Mösyö Homais'in çırağı ve uzaktan akrabasıdır. İlk başta iyilik olsun diye eve alınsa da çalışkanlığıyla kendini sevdirir. Emma'ya aşıktır. Pere Rouault: Emma'nın babasıdır. İyi kalpli ve dürüst bir adamdır. Romandaki karakterlerde görülen ikiyüzlülük ve aptallık özelliklerini taşımayan iki karakterden biridir. Yaşadığı sıkıcı ve sıradan taşra hayatından kurtulabilmek için sınırlarını umutsuzca zorlayan Madam Bovary'nin hikayesi konu edinmiştir. Charles Bovary orta sınıf bir ailenin oğludur. Annesi oğluna ne kadar düşkünse, babası o kadar kayıtsızdır. Annesinin ona olan düşkünlüğünden dolayı arkadaşlık ilişkilerinde zorluklar yaşar ve annesi ona sürekli rehberlik eder. Annesinin baskısı altında kalan Charles, tıp okur ve bir dul kadınla evlenir. Kısa bir süre sonra, Charles'ın hasta karısı ölür. Bu arada Charles, bir çiftlikte Peder Rouault ile ilgilenir. Bu çiftlikte tanıştığı Baba Roualut'un kızı Emma ile Charles arasında bir yakınlaşma başlar ve evlenirler. Emma Bovary, yıllar boyunca zengin olma hayalleri yüzünden bunalıma girmiştir. Charles karısı için çok üzülür ve hava değişikliğinin kendilerine iyi geleceğini düşünerek Yonville'e taşınmaya karar verirler. Başlangıçta çok mutlu olan evlilikleri, Emma Bovary teselli edilmediği için bozulur. Zengin olma hayalleri onu mutsuzluğa iter. Güzelliğinin yanı sıra iyi bir eğitim ve yetiştirilme tarzıyla da çevresini etkilemeye başlar. Aralarında genç ve yakışıklı Leon da vardır ancak Madame Bovary'den beklediği karşılığı alamayınca Yonville'den ayrılır. Kısa bir süre sonra Emma, Rodolphe adında bir adama aşık olur ve onunla bir ilişkisi olur. Rodolphe için her türlü fedakarlığı yapar ve o kadar çok para harcar ki sonunda elinde sadece imzaladığı faturalar kalır. Bu ilişki Emma'ya zarar vermeye başlar. Rodolphe, Emma'yı terk eder ve Emma Bovary ciddi bir depresyona girer. Charles, karısını iyileştirmek için her yola başvurdu; ama sonuç yok. Ödenmeyen faturalar nedeniyle evlerine haciz gelir. Bu acıya dayanamayan Emma Bovary uyuşturucu alarak intihar eder. Charles Bovary de karısının acısına dayanamaz ve kısa bir süre sonra oda ölür. - Madam Bovary (/ bo v ri/; ), Fransız yazar Gustave Flaubert'in Madam Bovary: Taşra Hayatı orijinal ismiyle 1856'da yayınlanan ilk romanıdır. - Roman, 1 Ekim 1856 ve 15 Aralık 1856 arasında La Revue de Paris'te ilk kez tefrikalar halinde yayınlandığında, kamu savcıları tarafından müstehcenlik nedeniyle hakkında soruşturma başlatılmıştır. - Ocak 1857'de ortaya çıkan dava yoğun ilgi çekmiş, Flaubert'in 7 Şubat 1857'deki beraatinden sonra, Madame Bovary, Nisan 1857'de iki ciltte yayınlandığında en çok satan kitap olmuştur. - Romantizmin idealist yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkan roman, realizm akımının ilk ve en önemli örneklerindendir. - Bu kitaptan sonra bovarizm akımı oluşmuş ve psikolojide tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamına gelen bir rahatsızlık olarak yer almıştır. - Time dergisi tarafından 2007 yılında açıklanan dünyanın en ünlü yazarlarına göre Tüm Zamanların En İyi On Kitabı listesinde, Lev Tolstoy'un Anna Karenina adlı yapıtının ardından ikinci seçilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mahrem/", "text": "Şişman Kadın: Yedikçe kilo alan kadındır. Kilonun bir önemi olmadığına inanır. Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi: Kerametle dünyaya gelen bir adamdır. Çadırında insanlara sıra dışı şeyler izlettirir. 2000 yılında Elif Şafak tarafından yayınlanan ve yayınlandığı günden bu yana edebiyatımızın en beğenilen kitaplarından biri olan Mahrem, toplumdan dışlanmış bir genç kadının travmatik yaşamını ve ruhsal durumunu anlatıyor. Mahrem'de kendini sürekli kıyıda hisseden, sürekli gözetim altında olan genç bir kadınla tanışıyoruz. Devasa boyu ve fazla kilosu ile hayatının her anında işaret edilmeye alışmış ama bundan hep nefret eden Şişman Kadın, 1990 yılında çocukken tacize uğradıktan sonra kendini yemeye vermiş ve o zamandan beri bir dev haline gelmiştir. . Bu olaydan yıllar sonra vapurda seyahat ederken Be-Ce isimli cüce ile tanışır ve sevgili olurlar. Biri dev ve kilolu, diğeri cüce olduğu için yarattıkları garip görüntü onları evin dışında bir arada görülmemeye itiyor. Çift kılık değiştirmedikçe dışarı çıkmıyor. Farklı karakterlere büründükleri kılık değiştirmiş yürüyüşleri de sokaklarda birlikte yaptıkları tek aktivite. Yeni bir sözlük yazmaya başlayan ve bitirene kadar Şişman Kadın'a göstermek istemeyen B-Ce, B-Ce'nin yeni kelimeler bulmakta takılıp kalmasıyla karakter değişikliği yaşamaya başladı ve öyle bir noktaya geldiler ki. Şişman Kadın yüzüne vurur. Bu, Şişman Kadını kırar ve diyetini bırakıp yemeğe yapışmasına neden olur. Şişman Kadın bu depresif anlardan birinde sözlük okuma fırsatı bulduğunda, B-C'nin Şişman Kadın ile kalmasının tek sebebinin sözlüğün ana maddesi olması olduğunu anlar ve intihar eder. Komşuları tarafından kurtarılır, ancak o günden sonra ruhu tamamen dağılır. Yeniden doğacağını bilen B-Ce bu maceraya sırtını döner ve gider. Kocasından nefret eden Madame de Marelle, bir gün bulduğu portreyi duvarına asar. Bu portredeki genç adam görenleri kendisine hayran bırakacak bir güzelliğe sahip. Yıllar önce bu genç adam, kendisinin olmasını isteyen bir kadının hırsı sonucu öldü. Dayanamayan kadın, adamın portresini çizdirir ama ona bakan herkes lanetlidir. Portreyi gören Madame de Marelle de lanetlendiğini düşünür ve bu adamla ilişkiye başlar ama ilişkiye girdiği kişi bu yakışıklı delikanlı değil, onun kılığına girmiş kendi kocasıdır. . İlişkisinin sonunda genç adamla birlikte olduğunu düşündüğünde, nefret ettiği kocasıyla birlikte olduğunu gören kadın her şeyden uzaklaşır. İkizlerini doğuran kadın, çirkin oğlunu çok severken, dünya güzel kızına asla yaklaşmaz. Kocası ona yemek yedirmediği için çareyi bir dadı tutmakta bulur. Bir süre sonra dadı ile ilişkisi başlayan adam, dadıdan asıl hikayeyi duyduktan sonra aklına karısının ihaneti geldiği için kızı La Belle Anabelle'den nefret eder ve onu bir sirk sahibine verir. Elif Şafak'ın 2000 yılında çıkarmış olduğu dördüncü kitabıdır. Kapak tasarımı Uğurcan Ataoğlu tarafından yapılan kitabın kapak fotoğrafında Nazar Boncuğu yer almaktadır. Kitap, 2000 yılında Türkiye Yazarlar Birliği'nin En İyi roman ödülünü kazanmıştır. Roman, 2006 yılında İngilizceye çevrilmiştir. Bakma ve bakılma takıntısı olan karakterlerin, farklı zamanlarda ve mekanlarda geçen öykülerini anlatan kitap, teknik olarak bir sözlük gibi kurgulanmıştır. Büyülü gerçekliğin ülkemizdeki temsilcilerinden olan kitap, yıllardır büyük beğeniyle okunmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mahser/", "text": "Nihad: Çanakkale'de savaşmıs genç bir askerdir. İyi ve dürüst bir insandır. Yeterince onurlu ve gururlu bir insandır. Ayrıca Muazzez'i çok seviyor. Muazzez: Genç ve güzel, iyi bir aile terbiyesi almış ,insanları seven ve onlara değer veren namuslu bir kızdır. Çok sabırlı bir insan olması ile beraber.Nihad'ın kendisini sevdiği gibi o da Nihad'ı çok seviyor. Seniha Hanım: Birkaç kez evlenip boşanmış ve sonunda kendisi gibi sahtekar biriyle evlenen zeki bir kadın, her şeyi çıkarları için yapan ahlaksız bir kadın karakterdir. Mahir Bey: Seniha'nın kocasıdır. O bir tüccardır, ancak gelirinin çoğunu devleti soyarak karşılayan namussuz bir kişidir. Mahir Bey ve Seniha Hanım birbirine çok yakışmış sahtekar bir çifttir. Alaadin Bey: Mebüs ve aynı zamanda bir gazete sahibidir. Seniha'nın etkisi altında olan aldatıcı bir kişi olması ile beraber, bu adam Seniha ve Mahir Bey'den farklı değildir. Faik: Nihad'ın en yakın arkadaşıdır. Romanda iyi ve her zaman yardımsever biri olarak görünen bir karakterdir. Nihad'ı çok seviyor. Arkadaşları için yaşayan çok iyi kalpli, arkadaşları için her şeye katlanan iyimser bir insandır. Emine Hanım: Faiz yapıcı, sadece paraya değer veren çöp bir kadındır. Şükriye Hanım: Nihad'ı ağırlayan yaşlı ve çok iyi bir kadın. Yazar romanında Çanakkale Savaşı'nda savaşıp İstanbul'a gelen Nihad'ın Muazzez'e aşkını ve düşündüğü İstanbul'un nasıl değiştiğini, devletin ne kadar kötü duruma düştüğünü anlatmaktadır. Nihad, bir Çanakkale gazisidir. İstanbul'a döner. Arkadaşı Faik ile beraber yaşar. Arkadaşına yük olmamak için iş arayışına girer ancak bir türlü iş bulamaz. Seniha adlı bir bayan, kızı Perizat'a özel ders vermeyi teklif eder. Seniha Hanım'ın evinde oturan Muazzez ile tanışan Nihad, onunla ilgilenmeye başlar. Seniha Hanım bu ilişkiye rıza göstermez. Çünkü Seniha Hanım, Nihad'ı kendi gayri meşru eserleri için kullanmayı hedefler. Nihad bunu kabul etmez ve işini bırakır ve Muazzez'i seçer. Nihad Muazzez ile evlenir. Ancak yoksulluk başladığında evlilikleri ters gitmeye başlar. Muazzez, Beyoğlu'na döner. Nihad intihara teşebbüs eder ancak başarısız olur. Gelecekte Muazzez ve Nihad bir anlaşma yaparak yeniden bir araya gelir. Cephede vatanı ve milleti için savaşan, gazi olan ve İstanbul'a döndükten sonra intiharın eşiğinde bulduğu için hayal kırıklığına uğrayan Nihad'ın romanıdır. Peyami Safa gerçekçi bir atmosferde Birinci Dünya Savaşı'nın çalkantılarının, yoksulluk ve manevi bunalımların neden olduğu manevi bunalımları bireysel ve toplumsal ölçekte gerçekçi bir atmosferde sunarak okuyucuya idealist bir insanın sırayla ne tür kötülüklerle karşılaşması gerektiğini göstermiştir. İstanbul'a gelerek çalışmak isteyip, istediğini elde edemeyerek hayal kırıkları yaşayan insanları ele alan roman bu bakımından önemli bir yer teşkil etmektedir. Mahşer, cephede vatanı, milleti uğruna savaşıp gazi olan ve İstanbul'a döndükten sonra kendisini intiharın eşiğinde bulacak kadar hayal kırıklıkları yaşayan Nihat'ın romanıdır. Birinci Dünya Savaşı'nın sebep olduğu çalkantıların, fakirlik ve ruhi bunalımların ferdi ve toplumsal ölçekte yol açtığı ahlaki çöküntüleri, gerçekçi bir atmosfer içinde sunan Peyami Safa, daha romanın ilk sayfalarından başlamak üzere, idealist bir insanın hayatta kalmak için ne gibi fenalıklarla yüzleşmesi gerektiğini okuyucuya gösterir. Nihat Çanakkale'de omzundan yaralandığı için gönderildiği İstanbul'da gördüğü manzara karşısında, artık Türkiye'nin masumlar, temizler, alicenaplar, faziletkarlar, hasbiler, iyi niyet sahipleri ve büyük kalpli insanlarla reziller, çalıp çırpanlar, imansızlar, sonradan görmeler, seviyesizler, sütü bozuklar, hainler ve katillerin omuz omuza yaşadığı bir mahşer yeri olduğuna inanmaya başlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mai-ve-siyah/", "text": "Ahmet Cemil: Başarılı bir lise hayatı sürerken, son sınıfta babasını kaybeder ve hayat mücadelesine çok erken yaşlarda başlar. Hayalleri olan geç adam, babasının ardından kız kardeşi İkbal'in ölümü ve aşık olduğu Lamia'nın evlenmesiyle tüm hayalleri yıkılır. Hüseyin Nazmi: Ahmet Cemil'in yakın arkadaşıdır. Ayrıca şiire düşkün ve Laima'in abisidir. İkbal: Ahmet Cemil'in kız kardeşidir. Babasının ölümünden sonra aile bağları güçlenmiş ve aileye bağlılığı artmıştır. Lamia: Hüseyin Nazmi'nin kız kardeşidir. Güzel ve bir o kadarda alımlı bir kızdır. Ahmet Cemil'in kendisine olan ilgisinden haberdar değildir. Vehbi Efendi: Ahmet Cemil'in kız kardeşi ikbal ile evlenen, küstah, durmadan içen bir adamdır. Eşi hamileyken başka kimselerle gönül eğlendiren biridir. Yazar, Mai ve Siyah'ta bir dönemin sosyo-kültürel durumunu gözler önüne sermiştir. Yazar romanda dönemin hayatını Ahmet Cemil'in gözünden okuyucuya aktarmaya çalışmıştır. Dönemin tüm toplumsal sorunlarını gündeme getiren bir roman, Yazarın kendi dönemindeki bazı sorunları kahramanları aracılığıyla okuyucularına anlatmıştır. Ayrıca Yazar bu romanında kendi kuşağının şair idealini ele almakta, zaman zaman çok gerçekçi çizgilerle o dönemin sanat ve basın dünyasını tasvir etmektedir. Babasının ölümünden sonra okulu büyük zorluklarla tamamlayan Ahmet Cemil, kız kardeşine ve annesine bakmak için çalışmak zorunda kalır. Bu konuda yapabileceği pek bir şey yoktur. Çünkü yabancı dil bilmekten başka bir şey bilmiyor. Tüm çalışmalarını şiir üzerine yoğunlaştırmak ona kalsa; edebiyatımıza başka bir yön vermek istiyor. Ancak yaşam mücadelesi onunla çok genç yaşta tanışır. Ali Şekip ve Hüseyin Nazmi gibi arkadaşlarıyla ana tartışma konusu budur. Raci gibi kendisini kıskanan ve arkasından dedikodular çıkaran birine rağmen şiirde bireyler yaratacağına inanıyor. Ahmet Cemil bir yandan bu sarışın, uzun saçlı, mavi gözlü, kalem parmaklı delikanlı Hüseyin Nazmi'nin kız kardeşi Lamia'yı sever. Tek derdi onunla evlenmek, ona layık bir yuva kurmaktır. Ama bu mümkün mü? Bu olabilir mi? Hep bunun hayalini kurar. Zavallı genç, okuldan mezun olduktan sonra çok zor günler geçirir. Ekmeğini kazanır, ama ne pahasına! Böyle insanlardan para kabul etmeye zorlanması onun için çok zordur. Başka seçenek yoktur. Dayanamadığında bu sefer kitapçılara polis romanları çevirmeye çalışır. O zamanlar çok az olan bu kitapçılar da onun derisini yüzüyor. Gece gündüz yaptıkları anlamsız çeviriler için çok az para ödüyorlar. Ne bu tür eserleri tercüme etmek ister, ne de parasını üzülerek almak ister. Ahmet Cemil bir gün Mirat-ı Şuun gazetesinde çalışmaya başlar. Hayatı az çok düzenlidir. Hatta gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi, Ahmet Cemil'in kız kardeşi İkbal ile evlenir. O sırada Süleymaniye'de eski bir evde yaşayan Ahmet Cemil, ablasını mutlu görmek için çok güzel bir düğün yapar. Ancak bu evlilik, o dönemin evlilik koşulları nedeniyle başarılı olamayacaktır. Evli insanlar daha önce birbirlerini tanımadıkları için uyumsuzdur. Vehbi Efendi çok kaba, durmadan içki içen, kibirli bir insandır. O kadar aşağılık bir adamdır ki, karısı hamileyken yemeklerini okşayarak onları eğlendirir. Ahmet Cemil bu zulümlere dayanamaz. Bir gülle dokunmasına dayanamadığı biricik kız kardeşinin dövülmesine, hatta dövülmesine razı olmayacaktır. Bir gece Vehbi, İkbal'i o kadar dövüyor ki, durumunu düşünmeden onu tekmeliyor, zavallı kadın çocuğunu aldırıyor. Ahmet Cemil çıldırmış bir halde kendini arkadaşı Ali Şekip'in dükkanına atar. Annesinden aldığı küpe ve yüzükleri kasada rehine vermesi için Ali Şekip'e gitti. Kız kardeşini ölümden kurtarmak gerekiyor. Hiçbir önlem zavallı İkbal'i ölümün pençesinden kurtaramaz. Hüseyin Nazmi, uzak bir görevle dışişlerine atanır. Ahmet Cemil bir gün onu ziyarete gider. Bir ay sonra ülkeyi terk edecek olan Hüseyin Nazmi, mutlu olacağını düşünerek Ahmet Cemil'e bir haber daha verir. Ahmet Cemil, Lamia'yı evlendirirken, Lamia'ya ait anıların kırıntılarını bir kez daha yaşar. Bunlar Lamia'nın çocukluğuyla ilgilidir. Aklında, kızın ailesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul ettiğini hayal eder. Bir an aşkını itiraf etmeyi düşünür. Ancak yoksulluğu ve işsizliği düşündüğünde, bir yuva kuramayacağını kabul eder. Önce abisi, sonra Lamia... Geriye ne kaldı? Onun işi mi? Genç adam, hayatı boyunca yazdığı şiirlerini bir an bile tereddüt etmeden yakar. Gözlerinden hayat yaşlar ve ağzında acı bir tatla seyreder. O büyünün artık bir anlamı kalmaz. - Mai etimolojik olarak Arapça bir kelime olup mavi demektir. - Eser aşırı duygusal ve romantik bir romandır. Halid Ziya'ya kadar, romancı muhayyilesiyle doğmuş tek muharririmiz yoktur. Hepsi roman veya hikaye yazmaya hevesli insanlardır. -Ahmet Hamdi Tanpınar- -Halid Ziya Uşaklıgil- Kitap olarak ilk defa 1898'de basılan Mai ve Siyah'ın bu baskısı hazırlanırken Halid Ziya'nın romandaki düzenlemelerini de içeren 1938 baskısı esas alındı. Bu iki baskı karşılaştırılıp yıllardır süregelen hatalar tek tek saptandı. Açıklamalı notlarla ve ilk baskıdan görsellerle zenginleştirilen roman, yazarın üslubuna müdahale edilmeden günümüz Türkçesine uyarlandı. İlk defa okuyucuyla buluşmasının üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçse de bu başyapıt, hala tefrikasına başlanıldığı günkü kadar yeni. O günden bugüne, ülkenin bütün kuşaklarınca okundu, tartışıldı, tekrar tekrar yorumlandı. Daha önemlisi, hep sevildi. Çünkü Mai ve Siyah, bizim romanımız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/manzarali-bir-oda/", "text": "Manzaralı Bir Oda, E.M. Forster'ın uzak kültürlere seyahatin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini konu edinen romanları arasında zarafetiyle istisnai bir eserdir. ... Lucy ve arkadaşlarının İtalya turu, yeni bireyler ve deneyimler ve farklı bir kültürle tanıştıkları bir öğrenme ve sorgulama sürecine dönüşü anlatılır. 20. yüzyılın başlarında İngiltere ve İtalya'da geçen romanda, üst sınıftan bir genç kızın terbiyesini düzeltmek için yurt dışına gönderilmesiyle başlar roman, tıpkı kibar çevrelerde yetişmiş her genç kız gibi, o dönemin bir özelliği olarak. Modada olduğu gibi Kıta Avrupası'nın kültür, sanat ve moda merkezi olan şehirleri bu gezilerde genellikle tercih edilmektedir. Romanın kahramanı genç kadın Lucy, zamanı geldiğinde evde kalan kuzeni Bayan Bartlett ile birlikte müzeleriyle ünlü Floransa kentine gönderilir. Bayan Bartlett bu zorunlu gezide yerleştikleri pansiyonda en azından manzaralı bir oda ister ama İngiliz toplumunun katı kuralları, aile ve kilise baskısı altında ezilen Lucy bundan daha fazlasını, yani özgür olmayı isteyecektir. . Lucy'ye bir odadan, dışarıda olup bitenlere, yani hayata bakan bir seyirci olarak bakmak yeterli değildir, o hayatın kendisinde olmak isteyecektir. Bu arada, pansiyonda kalan diğer İngiliz gezginlerden birine aşık olur. - Türkiye'de Sevil Cerit'in Türkçe çevirisiyle 2002 yılında İletişim Yayınları tarafından da yayımlandı. - Edward devri İngiltere'sinde ve İtalya'da geçen roman ön planda üst sınıftan bir genç kızın çevresiyle olan ilişkilerini anlatırken arka planda da İngiliz toplumunu ve sınıf ilişkilerini eleştirmektedir. E.M.Forster, 1908 yılında tamamladığı Manzaralı Bir Oda adlı eserinde, tenis maçlarını, piyano resitallerini, çay partilerini fon olarak kullanır ama esas hedefi İngiliz toplumunu ve sınıf ilişkilerini eleştirmektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/marsilyanin-gizemleri/", "text": "Kitap, Rahiplerin aşklarını, adaletin değil otoritenin güçlü olduğunu, fakirin ezilip zenginin saygı gördüğü konuları ele almıştır. Karakterlerin yaşadığı zorluklar, devletin yapısı ve soylu kesimin gücü bire bir kaleme alınmıştır. Marsilya, Phillipe Cayol ve Blanche de Cazalis'in kaçışıyla sarsılır. Milletvekili Cazalis, ailesini utandırdığı için öfkeyle her yerde yeğenini arar. Phillipe, Blanche ile kaçar ve arkadaşlarının yardımıyla saklanır. Amcalarının onları jandarmalarla bulduğu gün, Philippe hapse, Blanche ise günlerini yalnız geçireceği eve götürülür. Phillipe'in ağabeyi Marius, yakalandıklarının haberini alır almaz herkesten korku içinde yardım ister. Çiçekçi olan ve Phillipe'e aşık olan Fine Marius'tan yardım aramaya başlar. Bay de Cazalis çok kızgın ve Phillipe için azami cezayı almaya çalışır. Marius onun karşısında zayıf olduğunun farkındadır ama umudunu kaybetmez. Blanche'ın Phillipe'i savunacağını düşünüyor. Ancak Blanche mahkemede Phillipe'in onu zorla kaçırdığını söyler. Bunun üzerine Phillipe kamuoyuna duyurulur ve hapis cezası alır. Bu haber tüm aileyi şoke eder. Yoksullar dışında kimse onları savunmaz. Fine, gardiyan olan amcasından yardım ister ve gardiyan, on beş bin frank karşılığında Phillipe'i hapisten çıkarmalarına yardım edeceğini söyler. Marius bu habere çok sevinir ama parayı nasıl bulacağını bilemez. Marius aklına gelen her yola başvurduktan ve türlü türlü olaylar yaşadıktan sonra nihayet patronundan borç istemeye karar verir. Armatör daha konuyu açmadan Marius'a kız kardeşini rahibin pis düşüncelerinden kurtarmak için yaptıklarının bedelini verir. Marius, kardeşinin mezardan çıkarılmasını geciktirmeyi başarır ve parayı tam zamanında bulur. Phillipe'i gardiyana vererek kaçırır. Bütün bunlar olurken Blanche, Phillipe'in oğluna hamiledir. Fine, doğum yaptıktan sonra arkadaş olduğu Blanche'ın isteği üzerine çocuğu kaçırır ve yanına alır. Bay de Cazalis, bebeği kendi servetinin garantisi olarak gördüğü için kaçırıldığı için çok öfkelidir. Blanche rahibe olmak için manastıra gider. Phillipe, oğlunu görmek için Marsilya'ya döner. Ancak eski milletvekili onu tekrar bulur ve jandarmalarla birlikte onu almaya gider. Phillipe geri alındığında, Marius jandarmaya kardeşi için kraldan aldığı affı vererek Phillipe'in kurtulmasına izin verdi. Artık bir kaçak değildir ve tüm aile birlikte yaşamaya başlar. Fine ve Marius, Phillipe'i kurtarmak için uğraşırken yakınlaşmaya ve aşık olmaya başlarlar. Phillipe'in oğlu Joseph, mutlu bir aile ile mutlu bir evliliğe sahiptiler. Birkaç ay hepsi için huzur içinde geçer. Marius, erkek kardeşi için kendi işyerinde bir iş ayarlamıştı, ancak bir süre sonra Phillipe işe gelmeyi bırakır. Marsilya'da bir Cumhuriyetçi tutkusu başlamıştı ve Phillipe de onlardan biridir. Çeşitli isyan ve direnişlerde liderdir. Bay de Cazalis, Phillipe'in bu milliyetçi aşktan onu tekrar hapse atmak ve Joseph'i kaçırmak için kullanabileceğini düşünür. Suç ortağı Matheus ile birlikte isyan gününde Joseph'i kaçırmaya hazırlar. İsyan bastırılırken, Phillipe ve Marius bir evde saklanır. Polis Joseph ve Fine'ın evine girmeye başladığında, Phillipe ve Marius, Matheus'un Joseph'i kaçırdığını bulur. Phillipe nişan alır ve ateş eder. Matheus başından vurulur ve ölür. Joseph vaftiz annesinin kollarına döndüğünde, Marius'un arkadaşları Phillipe ve Marius'u kurtarırlar. Aradan yıllar geçmiş, aile huzur içinde bir arada yaşar. Bay de Cazalis, Phillipe Blanche'ın kaçtığı sırada kaldıkları evin içinde dolaşırken, onunla yüzleşir ve bir düello teklif eder. O sırada Marsilya kolera hastalığından muzdariptir. Phillipe düelloyu kabul eder ve tanıklarını getirir. İki düşman silahlarını alır ve arkalarını dönerler. Ateş etme zamanı geldiğinde, Phillipe ıskalar ve Bay de Cazalis onu göğsünden vurur. Phillipe hastaneye kaldırılıp tedavi edilirken, Bay de Cazalis de kolera krizi geçirerek hastaneye kaldırılır. Phillipe'in hemen yanındaki yatağa yatırılır. Orada bulunan rahibelerden biri Phillipe'in yüzünü tanır. Bu Rahibe Blanche, Amcası ve sevdiği adam son nefeslerinde yanlarında olur, Allah'ın onları bağışlamasını dilerler. Ölümlerinden kısa bir süre sonra Blanche ölür. On yıl sonra işyerinin sahibi olan Marius, okuldan mezun olur ve kendisine kalan servetle amcası ve vaftiz annesiyle mutlu mesut yaşar. La Cannebiere limanından Belzunce meydanına kadar bütün sahil, gittikçe çoğalan bir kalabalıkla dolup taşıyordu. Limana inen her sokaktan insanlar sel gibi akıyor ve o kalabalık içinde ara sıra dolaşan öfkeli esintilerin sezildiği anlarda, haykırışlar, denizin derin uğultuları gibi yükseliyor ve her yere yayılıyordu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mart-menekseleri/", "text": "Emily Wilson: Kocası tarafından aldatılıp kafasını dağıtmak için gittiği tatilde bir günlük okuması üzerine hikayeyi yazmaya karar veren ana karakterdir. Joel: Emily Wilson'un eşidir. Başka bir kadın için onu terk ettikten sonra boşanırlar. Evelyn: Bee'nin arkadaşıdır. Kanser hastası olduğu için uzun yaşamaz ve ölür. Adanın mistik atmosferiyle huzur bulmaya çalışan Emily, 1943'te yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişin tozlu sayfalarında hapsolmuş gerçek bir aşk hikayesine ve atmış yıllık bir aileye götürecektir. Tarih, gizem ve aşkın mükemmel bir karışımı konu edinmiştir. Başarılı bir yazar olan Emily, gerçek bir aşk yaşadığını düşünür ve o an için mutludur. Günlerden bir gün aslında aşık olduğu adamın kendisini aldatığını öğrenir. Bu hayal kırıklığı ile yaşamaya devam ederken. Yengesi Bee bu durumdan kendisini kurtarmak için Bainbridhe adında bir adaya tatil yapması için götürür. Emily' adada Bee'inin komşusu olan Henry ve Jack ike tanışır. Ancak Bee Emily'in komşuları ile görüşmesinden hoşlanmaz. Adada ilginç bir günlük ile karşılaşır. Bu günlükte askında aşkın ne denli farklı olduğunu öğrenmeye başlar. Günlük her geçen sayfanın ardından bir o kadar ilgisini çekmeye başlar. Bu durumu merak etmesinin ardından Bee'nin yakın arkadaşı olan Evelyn ile konuşup günlük hakkında bilgi almak ister ama bu durumdan bir netice çıkaramaz. Ancak Evelyn bu günlük hakkında Bee ile konuşmaması önerisinde bulunur. Günlük Esther adında bir kadın tarafından kaleme alınmıştır. Esther ve Elliot'un büyük aşkı anlatılmıştır. Esther bir gün Elliot'u başka bir kadınla görür ve bu durum karşısında sorgusuz ayrılmaya karar verir. Bunun üzerine Esther başka bir adamla evlenir ve bir kızı olur. Ama Esther hayla Elliot'u sevmektedir. Emily, Esther ve Elliot hakkında araştırma yapmaya başladıkça daha ilginç şeylerle karşılaşmaya başlar. Esther'in kocasının Boby'in büyükbabası olduğunu ve Esther'inde kendisinin gerçek büyükannesi olduğunu öğrenir. Bu durum neticesinde Emily bu hikayeyi kaleme dökmeye karar verir ve kitabını tamamlar. Her şeyi kaybettiğini sanırsın ama gerçek aşk hep ordadır. Emily Wilson yirmilerinde hayatının zirvesindedir. Yazdığı kitap çok satmıştır, tanınan bir eşi vardır ve hayatı mükemmel gidiyordur. Ancak on yıl sonra, Emily'nin tüm hayatı tersine döner. Bu yüzden yengesi Bee onu martta Bainbridge Adası'na çağırdığında hayata yeni bir başlangıç yapmak için arkasına bakmadan oraya gider. Emily burada 1943 tarihli gizemli bir günlük bulur. Bu günlük ona aradığı yeni başlangıcı verecektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/marti-jonathan-livingston/", "text": "Jonathon Livington: Diğer martılardan oldukça farklıdır. Özgürlüğe ve uçuşun kutsallığına inanır. Eğer isterse ve inanırsa sınırları aşabileceğini kanıtlar. Sullivian: Diğer martılar tarafından dışlanmış bir martıdır. Arkadaşlığa değer verdiği gibi uçmayı en az Jon kadar sever. Fletcher: Uçmanın bir yerden bir yere gitmekten daha fazlası olduğunu düşünür. Bunu sivrisineklerin bile yaptığını düşünür ve Jon'un öğrencisi olur. Kitap bir martının hayatını anlatıyor. Martı Jonathon Livingston'un kendi sınırlarını aşarak yüksekten uçma yeteneğine nasıl ulaştığını anlatıyor. İstemenin başarının yarısı olduğu açıklandığı gibi öğrenmenin sınırsızlığının da altı çiziliyor. Martı Jonathon Livingston kendini diğer arkadaşlarından farklı görür. Amaçları sadece karınlarını doldurmaktır. Jon için önemli olan yemek yemek değil uçmaktır. Uçmak konusunda tutkuludur. Ailesi bu duruma tepki gösterir. Annesi ona alçaktan uçmanın albatrosun işi olduğunu ve zayıf olduğunu söyler ve kendisine yiyecek bulmasını ister. Ama Jon ailesini dinlemez ve uçmaya çalışır. Başarısız olur ve sıradan bir martı olmaya karar verir. Ama bir gün karanlıkta uçmaya karar verir. Çünkü martıların karanlıkta uçamadığı bilinmektedir. Birkaç deneme yapar ve sürüye katılmamaya ve özgürce uçmamaya karar verir. Jonathan artık dünyanın akrobatik uçuş yapabilen tek martı. Sahildeki sürüye katıldığında neredeyse gece yarısı olmuştur. Yaşamak için ne çok sebep var. Cehaletimizi kırabilir, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz! Ancak işler beklediği gibi değildir. Martı Konseyi toplanır ve Livingston'u pervasızlık ve sorumsuzluk gösterdiği için sürüden kovarlar. Bana bir şans verin, size öğrendiklerimi göstereyim! Öyle olsa bile, Jon artık sürüden ayrı, yalnız bir martıdır. Gökyüzünde özgürce uçarken, gecenin bir yarısı parıldayan iki martı ile karşılaşır. Uçma stillerini çok sever. Bu iki martı aynı aileden olduklarını söyleyerek Jonathan'ı da yanlarına alırlar ve karanlık gökyüzünde kaybolurlar. Jonathan'ın farklı bir gezegendeki hayatı anlatılır. Şimdi onun da parlak kanatları var ve bunun cennet olduğunu düşünür. Bu yeni yerde dünyadan çok daha fazlasını öğrenmesi gerektiğini düşünür. Buradaki martılar da farklıdır. Hepsi kendini geliştiren ve farklı şeyler deneyen muhteşem kuşlar. Burada Sullivan ve Chiang kuşlarından çok şey öğrenir. Sınırları olmayan mükemmel bir martı olduğuna karar verir. Ama bir gün dünyada öğrenmeye hazır bir veya iki martı olacağını düşünür. Sullivan buna karşı çıksa da, Livingston yeni öğrenciler bulmak ve öğrendiklerini paylaşmak için geri döner. Jon'un geri döndüğü paket bölgesindeki öğrencileriyle olan maceralarını anlatır. Fletcher aynı zamanda kovulmuş bir martıdır ve Jon'un ilk öğrencisi olur. Her gün yeni öğrenciler katılmaya başlar. Bir gün Jon, öğrencileriyle birlikte bölge ibadet yerine gider. Sürü onlara sırtını dönse de, Jon eğitim uçuşlarına devam ediyor ve her gün Jon'un grubuna bir veya iki yeni martı katılır. Bir gün Fletcher, yavru bir martıya çarpmamak için bir kayaya çarpar. Herkes onun öldüğünü düşünür ama Fletcher bir rüyadan uyanır. Dört bin martı bunun şeytanın işi olduğunu düşünür ve saldırmaya çalışır. O anda Jon ve Fletcher bin metre uzağa uçarlar. Flatcher bu duruma çok şaşırır. Bu nasıl oluyor diye soruyor. Jon, eskisi gibi çalıştığını söylüyor. Ertesi sabah Jon, Artık bana ihtiyacın yok. Kendini bulman gerek. Anlamaya çalış ve ondan bir şeyler öğren der. Kısa bir süre sonra Jonathon'un vücudu şeffaflaşır ve kaybolur. Kısa bir an için Fletcher öğrencilerini gerçekte oldukları gibi görür. Sınır yok, diye düşünür Jonathon gülümseyerek, öğrenme yarışı yeniden başlar. Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı. Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. İşte zor bir gün daha başlıyordu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/martin-eden/", "text": "Martin: Aşkı arayan, kendini ezmeyen, eleştiriye açık, kendini geliştirmek isteyen, duygusal, herkesi mutlu etmek isteyen, yakışıklı, geniş Yanıklı bir karakterdir. Kaslı, çapkın. Zengin olduktan sonra şık giyinmeye başlar. Ruth: Hırslı, havalı, zarif, saf İri, cansız, mavi gözlü; gür, sarı saçlı, soluk tenli, başarısızlıklardan hoşlanmayan kültürlü bir sanat tarihçisi entelektüel bir kızdır. Brıssenden: Ruhsal portresi: enteresan, gizemli, doğruyu bildiğini savunan, bilgili bir sosyalist zengin uzun, ince suratlı, düşük omuzlu, uzun, ince elli, elmacık kemikli, iri ve kahverengi gözlü bir şair ve yazardır. Martın'i anlayabilen tek karakterdir. Onun ölümü ile yalnız kaldığını düşünen Martın' de intihar etmeyi düşünmeye başlamıştır. Dünya Klasikleri arasına giren roman bir gemi işçisinin yazar olma çabasını anlatır. Bu konu aslında Jack London'un yarı otobiyografik kendi gençlik öyküsüdür. Roman Jack London'un gençlik ve ergenlik dönemlerindeki hayatını temsil eden Martın Eden'in kimliğinde tutkulu, aşık, kalıplaşmış düşüncelere karşı duran, sorgulayan, inanan ve idealleri uğruna, çıkarına olmasa da düşündüklerini cesurca ifade eden bir gemi işçisinin serüvenlerini anlatır. Yazar olabilmek için hayatını ortaya koyan ve başına gelen tüm trajedilere rağmen bu yoldan asla dönmeyen Martin'in şaşırtıcı hikayesi romanın kurgusunu oluşturur. 20. yüzyılın başlarında Oakland'da yaşayan Martin Eden, seçkinler arasına girmeye ve işçi sınıfının yaşam koşullarından, kısıtlamalarından kurtulmaya çalışan, kendini geliştirme ve eğitim tutkusuyla eğitilmiş. Bu arzudaki temel motivasyon, burjuva bir aileden olan Ruth Morse'a olan sevgisidir. Eden, işçi sınıfından kaba ve eğitimsiz bir denizci olduğu için, eğitimli burjuva bir aileden gelen Ruth'un yanında, ailesininkine eşdeğer bir eğitim ve zenginlik kazanmadan birlikte olması imkansızdır. Eden, iki yıldan fazla bir süredir sevgili kızı Ruth'a başarı konusunda yetersiz olduğunu söyler ve bu başarı gerçekleşmeden kısa bir süre önce, artık sabrı olmayan Ruth tarafından reddedilir. Eden, daha önce kendisini dışlayan yayınevleri ve burjuvanın dikkatini çekmeye başlasa da şimdi onlara kin beslemeye başlamış ve tüm bu mücadele de karşılıksız aşktan yorulmuştur. Başarısının tadını çıkarmak yerine sessizce kayıtsız kalan Eden, insanların kendisine verdiği değerin kendisi veya işi yüzünden değil, şöhretinden kaynaklandığını düşünmeye başlamıştır. Romanın kahramanı Eden'in boğularak biter. Roman otobiyografik olduğu için, bazı insanlar Jack London'ın ölümünün aslında bir intihar olduğunu düşünür. - Kitabın yazarı olan London'ın aksine protagonist Eden, sosyalizmi köle ahlakı olarak niteleyerek reddetmekte ve onun yerine Nietzsche'nin bireyciliğine inanmaktadır. Jack London, romanının motiflerinden birinin de Eden'in inandığı individualizmi eleştirmek olduğunu belirtmiştir. - Roman 3 karakter tarafından anlatılır. Romanın anlatıcısı her şeyi izleyen gözlemleyen, olayları takip ederek anlatan ama vakaya dahil olmayan gözlemci anlatıcıdır. - London romanında makineler ve makineleşmeye de pek çok kez gönderme yapmıştır. Örneğin çamaşırhanede çalışan Eden, çamaşır makineleriyle uğraşırken kendisini de daha büyük bir makinenin dişlilerinden biri gibi hissetmektedir. - 20. Yüzyılın ilk başlarında Sosyalist düşüncelerin dünyaya yayılmaya başladığı yıllarda geçer. Kitap 1909 yılında yazılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/masumiyet-muzesi/", "text": "Kemal: Romanın ana karakteridir. Romanda Ka adıyla okuyucuya sunulmuştur. Nişantaşı'lı bir burjuva olmasına rağmen eşinden ayrılmış ve Füsun'un peşinden giden tutkulu bir kişidir. Geçirdiği kazadan dolayı hayatının aşkını ve birçok şeyi kaybeder. Füsun: Romanın bir diğer ana karakteri olan kadındır. Bir Butikte satış elemanı olarak çalışmaktadır. Ka'nın kendisine olan ilgisini öğrenince hayatı tamamen değişir. Ancak, Ka'nın evliliği ve ona olan ilgisi ile sona erer. O da evlenir, ancak eşini terk eder ve Ka'ya geri döner. Hayatı bir trafik kazasıyla sonucunda ölür. Feridun: Füsun'un boşandığı hayalperest bir sinemacı olan eski eşidir. Masumiyet Müzesi kitabında aslında sıradan bir aşk hikayesi Yeşilçam'ın zevkine göre anlatılıyor. Uzaktan akraba olan, varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal ve Füsun adında uzaktan akrabası olan fakir bir kıza aşık oluşunu ele almıştır. Kemal Basmacı'nın Sibel adında güzel bir kızla ilişkisi vardır. Bu ilişki sırasında belli belirsiz hatırladığı uzak akrabası Füsun'u sevgilisine çanta almaya gittiği bir dükkanda görür. Füsun bir tezgahtar. Ona aşık oluyor. Ancak yine de Sibel ile nişanlanır. Füsun ise Kemal ile kopar. Ancak Kemal, Füsun'u unutamadığı için karısını terk eder. Füsun, Feridun adında bir yönetmenle evlenir. Kemal Füsun'a yakın olabilmek için çekeceği film için Feridun'a yardım eder. Olayların sonunda Füsun, Feridun'dan ayrılır. Kemal Füsun'u alıyor. Ancak Füsun, arabasının kazası sonucu ölür ve Kemal aylarca komada kalır. Kemal Füsun'un eşyalarından Masumiyet Müzesi kurmayı planlıyor. Müzenin kataloğunun roman gibi yazılmasını istediği için ünlü yazar Orhan Pamuk'a ulaşır. Orhan Pamuk yazdığı yazı ile Füsun'a anlatır ve roman biter. - 17 Mayıs 2014'te Avrupa Yılın Müzesi Ödülü'nü aldı. - Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk'un aynı adlı eserinden yola çıkarak oluşturduğu müzedir. - İstanbul'da 19. yüzyıldan kalma bir ev yazar tarafından müzeye dönüştürüldü. Müze, bir romanın kurmaca evreninden yola çıkılarak oluşturulan ilk müzedir. Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk'un kitabı Masumiyet Müzesi, 2008 yılında yayımlanmıştır. Orhan Pamuk, kitabı kızı Rüya'ya ithaf etmiştir. Yazar bu kitabı on yıllık çalışma sonucunda oluşturduğu bilinmektedir. Kitap New York Times tarafından 2009 Yılının En İyi Kitapları listesinde yer almaktadır. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'ni yayımladıktan sonra 2012 yılında bu romandan esinlenerek romanla aynı adı taşıyan müzeyi hayata geçirmiştir. Müze, İstanbul'da kurulan ilk şehir müzesidir. Müzede İstanbul'da yaşanan, 1970'li yıllardan 2000'li yıllara kadar uzanan bir aşk hikayesinin anlatıldığı objelerin yanı sıra 1950'li yıllarından itibaren gündelik hayatımızda kullanılan pek çok sayıda obje yer almaktadır. Masumiyet Müzesi 2014 senesinde Avrupa Müze Forumu tarafından Avrupa Yılın Müze Ödülüne layık görülmüştür. Kitap, aynı zamanda Hatıraların Masumiyeti ismiyle beyazperdeye uyarlanarak Venedik Film Festivali'nde izleyicilerle buluşmuştur. 1975 yılında başlayan hikayede varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal'in uzak akrabası Fisun ile yaşadığı aşk anlatılmaktadır. Sibel, boşandığı karısı değildir. Ayrıldığı nişanlısıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/matmazel-noraliyanin-koltugu/", "text": "Ferit Gülener: Tıp Fakültesini yarıda bırakan bu gencin hem sağlık sorunları hem de psikolojik sorunları vardır. Ailesinin dejenere hayat tarzı, onun topluma uyumunu zorlaştırırken; hastalık nedeniyle annesini ve ablalarını kaybetmiş olması onun takıntılı, temizlik hastası birisi olmasına neden olmuştur. Aradığı iç huzuru bulduğunda hem kendine hem de yakınındakilere ışık olur. Nilüfer Gülener: Ferit'in küçük kız kardeşidir. Verem hastasıdır. Ferit ile benzer sıkıntılar yaşıyor, teyzesi Necmiye Hanım ile yaşarken onun nekes tutumuna ve baskısına maruz kalır. Selma: Ferit'in sevgilisidir. Üniversite öğrencisi olan genç kızın da ailesiyle ilgili sorunları vardır. Yahya Aziz Bey: Felsefe hocasıdır, Ferit'in huzura kavuşmasını sağlayan önemli isimlerden birisidir. Tosun Bey: Ferit ile aynı pansiyonda yaşayan ve romatizma hastalığından dolayı odasından çıkmayan birisidir. Aslında Ferit'in teyzesini öldürmeden önce de cinayet işlemiştir ve bu pansiyonda saklanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı'nın dünyada yaşattığı psikolojik buhran, korku ve gelecek kaygısı yaşayan halkta travmalara neden olmuştur. Modernleşmeyi yanlış algılayan bireylerin yaşadıkları psikolojik sorunlar da romanda ayrıca işlenmiştir. Romanın ana karakteri Ferit Gülener tıp eğitimi alan birisidir. Annesini ve iki ablasını verem hastalığından kaybeder, akabinde de babası Londra'ya gider ve bir daha ondan haber alınamaz. Annesinden kalan mirası, teyzesi Necmiye Hanım'ın idare etmesi nedeniyle küçük kız kardeşi Nilüfer, teyzesiyle birlikte yaşamaya başlar. Necmiye Hanım, cimri ve huysuz bir kadındır. Ferit zaten ailesinin dejenere hayatları sebebiyle psikolojik sıkıntılar yaşıyordur, üzerine aile içindeki erken kayıplar onu iyice çıkmaza sürükler ve tıp eğitimini yarıda bırakır. Ferit, bu nedenlerden dolayı şartları kötü bir pansiyonda kalmaya başlar. Pansiyonda yaşayan kişilerin ruhlarının ve bedenlerinin travmalarına, fakirliklerinin getirdiği çaresizliklere şahit olur. Altı gün kaldığı pansiyonda nefsiyle hasbihal eder, ruhunun Allah ile ferahladığının farkına varır. Pansiyona aralıklarla kardeşi Nilüfer gelir ve teyzesini ve onun yaptığı baskılardan şikayet eder. Ferit'in bu duruma çok sinirlendiği bir gün aynı pansiyonda kalan Tosun Bey'e bir gün dayanamayarak teyzesini öldürebileceğini söyler. Tosun Bey, cinayetten aranan biridir ve bu pansiyonda saklanmaktadır. Tosun Bey, Ferit'e acıdığı için yardım etmek ister ve Necmiye Hanım öldükten sonra çaldıklarını Ferit'e verdikten sonra sırra kadem basar. Ferit'in zaten iyi olmayan psikolojisine bir de vicdan azabı eklenir. Ferit'i hayata bağlayan iki insan kalmıştır; kardeşi Nilüfer ve sevgilisi Selma. Nilüfer'in de hastalığının nüksetmesi üzerine, pansiyoner arkadaşının tavsiyesine uyarak Büyükada'da ev kiralar. Pansiyonda tanıştığı Yahya Aziz Bey, Ferit'i Büyükada'da yalnız bırakmaz, birlikte Matmazel Noraliya'nın evini kiralarlar. Matmazel Noraliya annesi İtalyan, babası Türk'tür. Babaannesinin sayesinde Müslümanlığı seçmiş, yaşadığı sürece türlü acılar çekmiştir. Hayattaki hiçbir istediğinin gerçekleşmemesi, onun 32 yıl boyunca köşkten çıkmamasına neden olmuştur. Noraliya kitap okuyarak ve ibadet ederek günlerini geçiren yalnız bir kadındır. Bir yıl evvel hayatını kaybeden Noraliya'nın hikayesini dinleyen Ferit anlatılanlardan çok etkilenir. Evde kaldığı ilk gece rüyasında Noraliya ile tavan arasındaki koltuğunda sohbet ettiğini görür. Ertesi gün Noraliya'nın günlüğünü okuduktan sonra, ona karşı içinde bir sıcaklık oluşur. Kendi içindeki bir türlü anlamladıramadığı sıkıntıların ne olduğunun farkına varır. Aslında Ferit'in ruhundaki sıkıntı; kendinde olmayan imanın eksikliği ve imana olan hasretidir. Anlık hazlardan sıyrılıp manevi huzura varır ve adeta kendisiyle tanışır. Bulduğu huzur sayesinde kardeşine, sevgilisine ve ona ihtiyaç duyan herkese ışık olur. Karşılaştığı bir takım olağanüstü olayları benimsediği materyalist ve pozitivist felsefenin ilkeleriyle açıklayamayan, şüphe, tereddüt ve bunalımlar içinde kıvranan Ferit, tıp fakültesini bırakıp felsefe bölümüne geçen fakat içinde bulunduğu mütereddit ruh hali sebebiyle buraya da düzenli olarak gitmeyen bir üniversite öğrencisidir. Ferit, Yüksek kaldırım'da içinde birbirinden garip insanların yaşadığı bir pansiyonda kalmaktadır. Pansiyonda kaldığı altı gün boyunca karşılaştığı olağanüstü olaylar ve kız arkadaşı Selma ile arasında geçen tartışmalar, ciddi bir psikolojik bunalımdan geçen Ferit'in durumunu daha da kötüleştirir. Pansiyonda tanıştığı Aziz, bu sıkıntılı günlerinde Ferit'in en büyük destekçisi olur. Teyzesinin gizemli bir şekilde ölümü ile yüklü bir mirasa kavuşan Ferit, yaşadığı travmayı atlatabilmek için Aziz'in tavsiyesiyle Ada'da bir ev kiralar. Bu ev bir yıl önce ölmüş, gizemli bir kadın olan Matmazel Noraliya'ya aittir. Peyami Safa'nın, kaleme aldığı romanları içinde en fazla beğendiğini ifade ettiği romanı Matmazel Noraliya'nın Koltuğu, anlatım tekniği ve olay örgüsü bakımından bütün eleştirmenlerce Türk edebiyatının en ciddi psikolojik romanı olarak kabul edilmektedir. Biz kovalayanı beğeniyoruz fakat kovalananı seviyoruz. Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mavi-gozyasi/", "text": "Arif Bey: Kitabın ana karakteridir. Valilikten istifa eden, eşini kaybettikten sonra ikinci bir eşle evlenen, ancak ikinci eşi tarafından soyulup aldatılınca felç geçiren adamdır. Ekrem: Kendini ve ailesini babasından üstün tutan, vefasız bir adamdır. Ayrıca Arif Bey'in en büyük oğludur. Belkız: Arif Bey'in ikinci büyük Çocuğudur. Bencil ve bir o kadarda vefasızdır. Serdar: Arif Bey'in üçüncü çocuğudur. Genç yaşlarda evi terk eden asi biridir. Erkam: Arif Bey'in en küçük çocuğudur. İnşaat mühendisidir. Kitap, yaratılışın doğal bir sonucu olarak, karşılığında hiçbir şey beklemeyen, her zaman kendinden veren bir baba sevgisi ve yüreklerindeki sevgiyi yeterince ayıramayan bu babaya, kendilerini yetiştirinceye kadar üzerlerinden titreyen çocukları konu ediniyor. Arif Bey Validir. Üç erkek ve bir kız olmak üzere dört çocuk babasıdır. En büyük oğul Ekrem, en küçük Belkız, üçüncü Serdar, en küçük Erkam. Ekrem ve Belkız evlidir. Serdar ve Erkam henüz evli değiller. Erkam, Ankara Orta Doğu Üniversitesi İnşaat Bölümü'nde okur. Serdar asi ve uyumsuz bir çocuktur ve liseden sonra okumak istemez. Sürekli iş değiştirir. Babası bu duruma çok kızmaktadır. Serdar bir gün bilmediği bir işe girerek evi terk etmeye karar verir ve bu olayı ailesiyle paylaşır. Annesi ve babası buna müdahale eder ama Serdar onları dinlemez. Serdar evden ayrıldıktan sonra zaten rahatsız olan anne bu acıya dayanamayarak hayatını kaybeder. Arif Bey, oğlu Serdar'ı aramaya başlar. Bir süre sonra karanlık işlere bulaşan oğlu Serdar'ın cesedini hastanede bulur. Karısını ve oğlunu birbiri ardına kaybeden Arif Bey'in hayatı bu noktadan sonra değişir ve valilikten istifa eder. Evde küçük oğlu Erkam ile baş başa kalır. Erkam'ın en yakın arkadaşı Burhan'dır. Burhan, sınıfında bir kızla nişanlıdır. Nişanlısının adı Esra'dır. Esra'nın da Bahar adında bir yeğeni vardır. Bahar, Erkam'a aşıktır. Bir gün Erkam ile konuşurken Burhan, Bahar'ın kendisine aşık olduğunu söyler. Ama bir sorun vardır çünkü Erkam'ın sınıfındaki başka bir kız olan Senem'e aşık olmasıdır. Senem bunu bilmiyor ama onun da Erkam'a karşı hisleri var. Erkam ve Burhan okuldan mezun olduktan sonra birlikte bir iş kurarlar. Erkam önce askerliğini yapmak için Bursa'ya gider. Burası Senem'in memleketidir. Bunu duyan Senem hemen Bursa'ya gider ve Bursa'daki Erkam'dan randevu alır ve askerliği biter bitmez evlenir. Erkam ve Senem evlenince yalnız kalmayayım diye Arif Bey de evlenir. Ancak evlendiği kadın, Arif'in tüm mal varlığını alıp kaçar. Bunun üzerine Arif Bey felç geçirir ve bakıma muhtaç hale gelir. Belkız el evde olduğunu iddia eder ve babasına bakamayacağını söyler. Büyük oğlunun evine kabul edilmeyen yaşlı adam, küçük oğlunun evinden kovulmamak için gider ve huzurevine yerleşir. Bir huzurevinde Mavi Gözyaşı adıyla bir gazetede köşe yazmaya başlar. Huzurevi sakinleri onun adını Mansur olarak biliyor. Yaşlı adam tam yolunu kaybettiğini düşündüğü sırada torunu onu bir huzurevinde bulur. Elbette çocuklarının karşısına çıkmak istemez, kalbi kırılır. Bu sırada Erkam'ın evliliğinin üzerinde kara bulutlar dolaşır. Sonunda yaşadığı kötü bir olay sonucunda evliliği sona erer ve Erkam küçük kızıyla hayata sıfırdan başlamaya karar verir. Erkam, üniversitedeyken kendisine aşık olan Bahar ile evlenmek ister, ancak Bahar yaşadığı hayal kırıklıkları sonucunda bu evlenme teklifini reddeder. Ailesinden habersiz Arif Bey kalp krizi geçirir ve ölür. Vasiyeti üzerine çocuklarına haber vermeden ilk eşinin yanına defnedilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mavi-tuy/", "text": "Donald: Kitaba yön veren, gerçek hayatta bilim ve felsefenin yerini alan bir karakterdir. Olayları çözmek için karşısındakini düşündüren ve olaylar karşısında soğukkanlılığını koruyan bir mesihtir. Okuyucunun gerçekliğe bakışını sorguluyor ve gerçeklik dediğimiz şeyin sadece öğrenmek ve eğlenmek için yarattığımız bir yanılsama olduğunu öne sürüyor. Richard, insanlara uçma zevkini vererek para kazanan eski bir çift kanatlı uçağın pilotuydu. Müşteri bulmaya gittiği Ferris'te kendisiyle aynı işi yapan Donald Shimoda isimli bir pilotla tanışır. Donald, daha önce tanıdığı insanlardan çok farklıydı. Kullandığı uçak çok eski bir yapı olmasına rağmen sanki yeni alınmış gibidir. Donald ile tanışıp arkadaş olurlar. Onu tanıyanların Tamirci Mesih dediği Donald, bir gün yirmi beş bin kişinin gözü önünde ortadan kaybolur. Richard gazetede bunu okur. Donald, mesihten istifa ettiğini söyler. Halkının mucize dediği bazı yetenekleri vardı ama bunlar onun için sıradandır. Richard'la seyahat ederken bunlardan bazılarını kullanır. Donald, insanlar düşündüklerinde, yapabileceklerine inandıklarında mucize denilen şeyleri yapabileceklerini söyler. Bunu göstermek için gölün ortasına bir anahtar atar. Şu anda gölün bir kara parçası gibi olduğuna inandığını söyler. Suyun üzerinde yürüdü ve anahtarı getirir. Richard'dan da aynısını yapmasını ister. Richard gölü toprakmış gibi düşündü ve suyun üzerinde yürür. Sonra toprağı su olarak düşünür. Yere düştüğünde batmak için durur. Donald'dan yardım istedi ve toprağı tekrar toprak olarak düşünmesi gerektiğini söyler. Richard batmaktan kurtulur. Richard ona her zaman sorular soruyordu ama bazen istediği cevabı alamaz. Bunun için doğru soruyu sorması gerekir. Bunu zamanla öğrenmiştir. Donald, Richard'a kararsız kaldığında kullandığı kitabı verir. Ne zaman kararsız kalsa kitabı açmalıdır. Açtığı sayfada ihtiyacı olan bilgiyi bulabileceğini söyler. Richard kitabı gerektiğinde kullanır ve artık mucize diye bir şeyin olmadığını bilir. Arkadaşlıkları bir süre böyle devam eder. Richard her şeyi arkadaşından öğrenir ve şimdi o da bir mesih olur, zevk aldığı sürece devam edeceğini söyler. Bir gün bir avcı Donald'ı vurdu ve o kaçmaya başlar. Richard onu kovalamak yerine Donald'a koşar ancak ölmüştür. Bir an ne yapacağına karar veremez ve Donald'ın ölebileceğine inanamaz. Kitabını açar ve 'Bu kitaptaki her şey yalan olabilir' yazıyor. Yolculuğuna devam eder. Bir gün Donald'a rastlar, petrolle kaplı bir uçağı vardır. Richard'a mesihte şans diler ve gider. Richard, Donald hakkında yazmaya başlar. Indiana'nın kutsal topraklarında doğmuş ve Fort Wayne'in gizemli tepelerinde yetişmiş bir Üstat dünyaya gelmiştir. İşte sana yeryüzündeki görevinin tamamlanıp tamamlanmadığını anlaman için bir test: Eğer yaşıyorsan, tamamlanmamış demektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mecburiyet/", "text": "Ferdinand: Ressamdır.Eşi Paolu ile beraberülkesindeki savaştan kaçarak İsviçre'ye yerleşen, hep yakalanma korkusu ile yaşayan karakterdir. Paula: Eşi ile beraber savaştan kaçarak isviçre'de bir hayat kurmaya başlayan çiftlerden Paula'nın en büyük korkusu eşinin bir gün yakalanarak savaşa gitmek zorunda kalması ve gitmesidir. Ferdinand ve eşi Paula, 1920 yılında, Savaş varken evli bir çiftin başka bir ülkeye kaçarak orda yaşamlarını konu edinmesi ile başlayan konuları ele almaktadır. Savaşa katılmamak için kendi ülkesinden İsviçre'ye kaçan Ferdinand, ilk günden itibaren aklına not ettiği bulunup yakalanma duygusuyla yaşar. Ferdinand ve eşi, İsviçre'de ünlü ressamların yaptığı tablolar gibi dağlarda, göllerde ve doğada sakin bir hayat yaşıyor. Ancak bir gün korktuğu başına gelir ve resmi daktilo tipografisi kullanılarak hazırlanmış bir mektup alır. Mektubu alırken yaşadığı sıkıntı, psikolojik savaş kendini ön plana çıkarır ancak almakla almamak arasındaki kararsızlık, yakalanma duygusu, artık kaçamama psikolojisi ortaya çıkar. Bir süre zarfı açmadan hayatına devam eden Ferdinand, daha fazla dayanamaz ve zarfı açar. Açınca acilen konsolosluğa gelmesini istediği ile karşılaşır. Artık kaçamamak, savaşa dönmek, savaşmak ve savaşta insanları öldürmek gibi istemediği durumlarla karşı karşıya kalacağını düşünen Ferdinand, eşi Paula ve kendisi istememesine rağmen konsolosluğa giden yola koyulur. Bu süre zarfında giyimden saç-sakal tıraşına ve randevu saatine kadar her şey düşünülmüş, özenle ve eksiksiz bir şekilde hazırlanmıştır. Durum hiç beklemediği bir şekilde sona erer. Ferdinand'dan savaşa katılması istenir. Çaresiz bir şekilde eve dönen Ferdinand, karısı Paula ile ciddi tartışmalara girmeye başlar. Eşi Paula onun gitmesini istemeyip bu isteğinde ısrar ederken, Ferdinand durumun sadece bir zorunluluk olduğunu açıklamaya ve kabul etmeye çalışır. Bu dönemde yaşanan psikolojik savaş, Ferdinand'ın yapmak istemediği, dahil olmak istemediği, savaşa girmekten kaçınması gerektiğinin, ancak mecbur olduğunun açık bir açıklamasıydı. Kalkış saati yaklaşırken Paula, Ferdinand'ın ayrılışına inanmak istemez. Ferdinand, trenin kendisini alması için tren istasyonunda bekler ancak Ferdinand son kez zihnindeki tüm olayları süzerek, karar verme mekanizmasını son kez çalıştırarak bu gidişe engel olur ve elindeki kağıdı parçalar. Mecburiyetten kurtulmanın hafifliğiyle evine döner ve yine karısının ellerini tutmaya devam eder. Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Zweig I. Dünya Savaşı boyunca bu görüşlerini yaymayı kendine misyon edinmişti. Avrupalı ve dünya vatandaşı kimliğine büyük değer veren yazar, yapıtlarında savaşın yıkıma uğrattığı eski dünyanın değerlerinin kayboluşunu büyük ölçüde dert edinmiştir. Mecburiyet 'in ana karakteri ressam Ferdinand da savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre'ye kaçmıştır. Bir gün askerliğe elverişliliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşın kendini gitmek zorunda hisseder. Görev duygusu, savaş karşıtı düşünceleri ve karısına duyduğu sevgi arasında sıkışıp kalmıştır. Ferdinand her ne kadar insanlığın ötesinde bir vatanı olmasa da, yirmi milyon insanı boğan o zinciri kıramayacağını düşünür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/medari-maiset-motoru/", "text": "Fahri: Arifiye'ye gelerek Melek ile yakın arkadaş olan bir adamdır. Kitabın sonunda hastalıktan ölmektedir. Hikmet: Ali Rıza tarafından büyütülmüş bir çocuktur. Medar-ı Maişet Motoru'nda çalışmaktadır. Melek: Ali Rıza'nın kızıdır. Fahri ile yakın arkadaş olur ancak Fahri'nin ölümü ve Hikmet'in hapse düşmesinden hemen sonra Ankara'ya giderek evlenir. Bir kasabada yaşayan Hikmet ve Melek'in yaşamı, buraya gelen Fahri'nin ölümüne dek değişen yaşamları kitabın konusunu oluşturmaktadır. Ali Rıza, Burgazada'nın yoksul adamlardan bir tanesidir. Ali Rıza kızı Melek'i Rum berberi olan Dimitro'nun yanında çırak olarak çalışması için verir. Ali Rıza ya da bilinen diğer adı ile Kondos parasız ve hasta bir adamdır. Ali Rıza'nın çocukken evlat edindiği Hikmet ise Medar-ı Maişet adını verdiği motoru ile balıkçılık yapan birdir. Ali Rıza Hikmet'i bir kış gününde dışarıda bulmuştur. Evlatlık edindiği Hikmet'i Medar-ı Maişet Motoru adlı motora balıkçılık yapması için vermiştir. Ali Rıza'nın hayali ise Burgazada yakınlarında, içerisinde kimsenin yaşamadığı Kaşık Adası'na yerleşmektir. Bu yüzden Ali Rıza Hikmet'e sıklıkla bu hayalini anlatmaktadır. Üniversite öğrencisi olan ve İstanbul'un Maçka seminde oturan Fahri ise zengin bir aileden gelmektedir. Fahri, evlerinde çalışmakta olan Zehra ile fazla yakınlaşmaya başlamıştır. Ailesi de bu durumu fark etmiştir. Bunun üzerine Fahri'nin ailesi onu bir süre evden uzaklaştırma kararı alır. Bu kadar üzerine Fahri ablasının yanına gider. Fahri trende ablasının yanına giderken dalgıçlık yapan Ragıp isimli biri ile tanışır ve onun hikayelerini dinler. Tren yolculuğu biten Fahri yürüyerek amcasının yaşadığı eve kadar gelirken, burada geçirdiği çocukluğunu hatırlamaktadır. Fahri ablasının yaşadığı kasabaya temelli olarak yerleşmeyi planlamıştır ancak hastalığı sebebi ile tekrar İstanbul'a dönmek zorunda kalmıştır. Zaman içerisinde Rum beraberinin yanında usta bir berber olan Melek kendisine ait bir dükkan açmış ve bu dükkana müşteri çekmeye başlamıştır. Hastalığı nedeni ile Arifiye'ye gelen Fahri onun açtığı berber dükkanına gelir. Melek Fahri'nin son derece ateşli biri olduğunu görünce geceyi Fahri'nin yanında ona bakarak geçirir. Fakat adada yaşayan halk bunu bir dedikodu malzemesi haline getirmiştir. Dedikodular bir şekilde Ali Rıza ve Hikmetin kulağına kadar gelmektedir. Ali Rıza duruma fazlası ile sinirlenmiştir. Fahri ise Melek ile nişanlanacağını dile getirmektedir. Bunun üzerine öfke biraz olsun yatışır. Ancak Hikmet Melek'e aşıktır. Melek'in nişanlanacağını öğrenince adadan ayrılma kararı alır. Hasta olan Fahri hayatını kaybeder ve Melek ile Fahri nişanlanamaz. Namusunu temizleyemeyeceğini düşünen Ali Rıza öfke ile gelerek Melek'in dükkanını dağıtır. Bunun üzerine Melek evden kaçar ve Beyoğlu'nda bir berberde çalışmaya başlar. Hikmet Melek'in izini sürer ve onu bulur. Ancak Melek'in bir şoför ile nişanlandığını öğrenir ve duygularını açamaz. Evden ayrılan Hikmet babasının hayali olan Kaşık Adası'nda bekçilik yapmaya başlamıştır. Hatta hikmet motoru ile İstanbul'a gidip gelirken kimsesizlerden oluşan dört kişilik bir grupta kurmuştur. Bu dört kimsesiz balıkçılık yaparak geçinmeye çalışmaktadır. İşleri zamanda düzelmeye başlamış ve her gece farklı eğlencelere gitmeye başlamışlardır. Hikmet zamanla bu durumdan kuşkulanmaya başlar. Çünkü yakalanan balıklar ile harcanan paralar arasında çok büyük farklar söz konusudur. Hikmet bu adamların hırsız olduğunu öğrenir. Polisler hem Hikmet'i hem de arkadaşlarını karakola götürür. Hikmet ve arkadaşları hapse atılır. Bu sırada Melek ise Ankara'ya yerleşmiştir. Burada evlenir ve birde çocuğu olur. Ali Rıza'da sarhoşken çıkarttığı olaylar yüzünden hapse atılır ve burada Hikmet ile karşılaşır. - Medar-ı Maişet Motoru, Sait Faik Abasıyanık'ın ilk defa 4 ekim 1940 tarihinden 21 şubat 1941 tarihleri arasında Yeni Mecmua dergisinde yayınlanan ve toplamda 19 bölüm olan uzun bir öyküsüdür. - Bu uzun öykü bazı araştırmacılar tarafından roman olarak da kabul edilmiştir. - Eserini kitap haline getirmek istese de yayıncılar bu işe pek sıcak bakmamışlardı. Bu noktada annesinden bir miktar para alarak kitabın yayınlanmasını sağladı. Ancak kitap sadece 99 adet satmıştı. - Aynı zamanda çok kısa süre içerisinde asılsız bir ihbar nedeni ile kitap Bakanlar Kurulu kararı ile piyasadan toplatıldı. - Yazarın bu eseri 1952 yılında kendi adı ile değil Ceylan-ı Bahri adı ile Varlık yayınları tarafından yeninden basılmıştır. Medarı Maişet Motoru Sait Faik'in kaleminden bir ilk romandır. Henüz Yeni Mecmua'da tefrika edildiği sırada (1940-41) dönemin baskıcı siyasi ortamında sakıncalı bulunup roman olarak yayımcı bulmakta zorlanacak ve Sait Faik'in annesinin maddi desteğiyle Ahmet İhsan Basımevi'nden 1944'te yayımlanacaktır. Ancak dağıtılmaya başlanmışken bakanlar kurulu kararıyla toplatılan roman, kimi paragrafları çıkarılarak Birtakım İnsanlar adıyla 1952 yılında okuyucusuna kavuşur. İş Bankası Kültür Yayınları olarak Medarı Maişet Motoru üzerinde yıllardır süren sansürü kaldırıyor ve tehlikeli bulunarak çıkarılan kısımları koyu harflerle vererek yapıtı eksiksiz bir şekilde sunuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/medyum/", "text": "Jack: Kısa boylu kendisiyle barışık fakat bazen kontrolü elinden kaçıran biridir. Danny: Bütün huyları babasına benzeyen insanüstü güçleri olan bir çocuktur. Ayrıca kabiliyetleri abartılmış ancak kitaba ayrı bir tat katmış karakterdir. Wenndy: Çok çabuk sinirlenen kendisine hakim olamayan ve annesine benzeyen biridir. Roman, alkolizm sorunları ve öfke kontrol bozukluğu nedeniyle öğretmenlik işini kaybeden, alkolü bırakan ve hayatını ve ailesini düzene sokmaya çalışan yazar Jack Torrance ile başlar. Bir arkadaşının yardımıyla, dağın tepesindeki Overlook Hotel'in kapalı olduğu kış aylarında bebek bakıcılığı işini kabul eder. Ailesini de yanına alarak bu büyük lüks otele bakıcılık yapmaya başlayan Jack Torrance, yarım kalan kitabını tamamlamaya çalışmaktadır. Overlook Hotel'in karanlık geçmişiyle bağlantılı olarak tuhaflıklar ortaya çıkmaya başlar ve arsa gerilimi artmaya devam eder. Jack Torrance, arkadaşı Albert Shockley'nin yardımıyla Overlook Oteli'nde bir iş bulur. Otelde kış bekçisi olarak çalışacaktı. Otel kış sezonunda kapalıydı. O, karısı ve çocuğu otelde kalacaktı. Overlook 1907 ile 1909 yılları arasında inşa edilmiştir. Ekonomik kriz ve savaş vb. sebeplerden dolayı kapatılmıştır. Sahipleri çok zengindi, ancak hiçbiri burayı tam olarak yönetememişti. Overlook'un kapanış gününde Jack ve ailesi gelir. Otelin son günü olmasına rağmen çok kalabalıktı. Jack ve ailesi geldiğinde son müşteriler hesaplarını kapatıyordu. Önce müşteriler, ardından hizmetçiler otelden birer birer ayrıldılar. Bay Watson, Jack'e ne yapması gerektiğini söylüyordu. Bu arada, aşçı Halloran, küçük oğlu Danny'ye bakıyordu. Danny'deki parıltıyı fark eder. Bu yüzden ona karşı çok sıcaktı. Onunla konuşmadan anlaşabilirlerdi. Danny sadece beş yaşında olmasına rağmen parıltısı çok güçlüydü, bu yüzden zarar görebilirdi. Bay Watson, Danny'ye Overlook'ta garip şeyler olduğunu, bu yüzden buna dikkat etmesi gerektiğini söyler. Bahçedeki, 217 numaralı odadaki ve fidanlıktaki budanmış şimşirlerden uzak durmasını istemişti. Danny gerçekten Overlook'a gitmek istemiyordu. Ancak bu, geleceklerinin daha iyi olması için bir koşuldu, böylece babası yarım kalan oyununu tamamlayabilirdi. Annesiyle ve kendisiyle daha çok ilgilenecekti ki annesiyle olan sorunu çözülecekti. Bay Watson, Jack'e yüz odalı Overlook Oteli'nin tamamını gezdirdi. Kazan konusunda çok dikkatli olmasını söyledi. Kazan çok eskiydi, yeniyse 250'ye kadar dayanabiliyordu ama şu anki haliyle ancak gösterge 180'i gösterene kadar dayanabiliyordu. Herkes otelden ayrıldı. Jack ve ailesi otelde yalnızdılar. Danny daha sık garip rüyalar görmeye başlamıştı. Rüyalar eskisi gibi iyi şeyler göstermiyordu. Korkutucu bir hal almıştı. Danny annesine Tonny'den bahsetti. Tonny ona her şeyi gösteriyordu ama annesi buna inanmak istemedi. Bir akşam Danny banyodayken Tonny geri geldi. Tony aynadaydı. Danny hipnotize olmuş gibi aynaya bakıyordu. Tony'yi izlemeye başladı. Tonny onu korkutuyordu ama o hala peşindeydi. Danny, parmağından kan damlayan ölü bir kadını, duvardaki kan lekelerini, az önce duvara sıçramış beyne benzer beyaz et parçalarını ve kanlı saç topuzunu işaret etti. Annesi Danny'den haber alamayınca endişelenerek kapıyı zorlamaya çalıştı ama kapı kilitliydi. Jack kapıyı kırdı ve Danny'yi hipnotize edilmiş halde buldu. Kucağına alıp yatak odasına götürdü. Danny anlamsız şeyler söylüyordu. Kendine geldiğinde Tonny'den ve gördüklerinden bahsetti. Ertesi gün, 40 mil uzaklıktaki Sidewinder Kasabasındaki doktora gittiler. Kış yaklaşıyordu ve Overlook'tan ayrılamadılar, bu yüzden üçü de kontrolü ele aldı. Doktor Danny'nin gayet iyi olduğunu, sadece zihinsel sorunları olduğunu söyledi. Yalnızlıktan kaynaklandığını söyledi. Wenndy buna inanmadı ama biraz tatmin olmuş görünüyordu. Eve döndüklerinde işler bir süredir iyi gitmişti. Wenndy yedi yıllık evliliğinin en güzel yıllarını yaşıyordu. Jack içmeyi bırakalı uzun zaman olmuştu ama bazen bu onu rahatsız ediyordu. Eski günlerine dönmek ve içmek istiyordu. Otel barında bir damla alkol yoktu. İçmeyi bıraktığı için kendisi getirmemişti. Danny babasındaki bu değişiklikleri hissedebiliyordu. Annesine durumu anlattı. Annesi Danny'ye inanıyor ve gelecek bahar her şeyin yoluna gireceğini ve birlikte balığa gideceklerini söyledi. Danny ona annesinin düşüncelerini daha önce anlatmıştı. Bu annesi Wenndy için yeterliydi. Wenndy, Danny'ye yaklaşmış ve ondan bütün gördüklerini anlatmasını istemişti. Danny pek bir şey hatırlamıyordu. Bütün anılarını annesine anlattı. İçindeki güç giderek güçleniyordu. Artık Tonny'yi istediği gibi kullanabilirdi. Tonny'yi tekrar aradı ve gelecekleri hakkında onu bilgilendirmesini istedi. Tonny, babasının her şeye sebep olacağını, Overlook'un onu yakalayacağını söyledi. O öğleden sonra, ebeveynleri uyurken Danny yalnız kaldı. İçindeki güç onu 217 numaralı odaya götürdü. Kilitli kapıyı açıp içeri girdi. Yask olduğunu biliyordu ama yine de içindeki güce karşı koyamıyordu. Duvarda kan lekeleri ve beyin parçaları gördü. Banyoya doğru ilerledi. Banyo kapısını açtı. Yaşlı, ölü kadının elinden kan damladığını gördü. Kadın ayağa kalktı ve Danny'ye doğru yürüdü. Danny koşmaya başladı. Kapıya geldiğinde kilitliydi. Bay Hallorann'ın söylediklerini hatırladı. Gözlerini kapattı ve kapının açık olduğunu fark etti. Kapıyı açtı ama kadın onu yakaladı ve boğdu. Ailesi Danny'yi bulduğunda merdivenlerin tepesinde duruyordu. Boğazı morarmıştı. Wenndy çocuğu almak için koştu. Her şeyi Jack'in yaptığını düşündü. Overlook o gün Jack'i yakalamıştı. Babasının ona seslendiğini duyabiliyordu. Babası ona karısını ve çocuğunu cezalandırmasını söylüyordu. Overlook, Danny'yi Jack'ten istedi. Danny'yi kendi içine dahil etseydi çok güçlü olurdu. Danny o sırada Hallorann'ı çağırmıştı. Kendine geldiğinde Danny yatak odasında annesinin kucağındaydı. Kapı kilitliydi. Jack kapıya vuruyordu. Sonra Jack aşağı indi. Bodrumda eski faturalara daldı. Wenndy kocasına bakmak için aşağı indi. Çok korkmuştu. Jack barda uyuyordu. Sızmıştı. Biraz ileride kroşe tokmak vardı. Bodrumda olması gerekiyordu ama Overlook onu buraya getirmişti. O akşam Overlook maskeli baloyu canlandırdı. Jack güzel bir bayanla dans ediyordu. O sırada Grady yanında belirdi. Grady, otelin eski kış bekçisiydi. Oteldeyken tüm ailesini öldürmüştü. Otel barmeni içecekleri yeniden doldurdu. Jack o gece yirmi bardak içti ve bayıldı. Wenndy yanına geldiğinde Jack aniden gözlerini açtı. Wenndy'nin bileğini tuttu. Wenndy giderek daha fazla acı çekiyordu. Jack ayağa kalktı ve karısına bir tokmakla vurdu. Onu öldürecekti. Wenndy, Jack'in kafasına bir şişe kırdı ve Jack bayıldı. Onu ve oğlunu mahzene sürüklediler. Night Overlook yeniden canlandı ve Grady Jack'in yanında belirdi. Jack ona kapıyı açması için yalvardı. Grady çocuğu onlara getirirse kapıyı açacağını söyledi. Jack söz verdi. Kapıyı Grady açtı. Wenndy o gece çok korkmuştu. Jack'in sesi hiç kesilmedi. Sabah ikisi de uyuyakaldı. Wenndy uyandığında Jack'in sesi duyulamadı. Mutfaktan aldığı bıçağı aldı ve Jack'e bakmak için aşağı indi. Jack aniden onun önünde belirdi ve tokmağıyla Wanndy'ye vurdu. Tokmak yukarı ve aşağı gidiyordu. Wenndy elindeki bıçakla Jack'i bıçakladı ve kaçmayı başardı. Kaçmaya başladı. Hallorann'a giderken arabası yolda kaydı. Şanslıydı çünkü yanında bir kar arabası vardı. Kar motosikletinin sürücüsünde de bir parıltı vardı. Şoför ona bir eldiven verdi. Arkadaşı bir araba kiralıyordu ve bana adını söylerse onun için bir kar arabası kiralayacağını söyledi. Halloran şanslı olduğunu düşündü. Sidewinder'a gitti ve kar motosikletini aldı. Overlook'a gidiyor. Overlook onu engellemeye çalışıyordu. Bunu bir zamanlar yapmıştı, ama şimdi daha dikkatliydi. Kar motosikleti hızla ilerliyordu. Wenndy merdivenlere ulaştığında Jack ayaktaydı. Wenndy kaburgası kırıldığı için nefes alamıyordu. Çok acı çekiyordu. Jack arkasından yetişmeye başladı. Ağzına alkol kokusu geliyordu. Wenndy içeri girdi ve kapıyı kilitledi. Ama Danny orada değildi. Her yeri aradı. Jack tokmakla kapıya vuruyordu. Wenndy kendini banyoya kilitledi. Jack odanın kapısını kırdı. Banyo kapısıydı. Wenndy banyonun kapısını kırdığında ecza dolabından bir jiletle elini kesti. Bir motor sesi duyuldu. Hallorann'dı. Dedi Overlook. Jack karısını terk etti ve Hallorann'ı öldürmek için aşağı indi. Hallorann Overlook'a vardığında, kral onun önünde belirdi ve saldırdı. Hallorann aslanı yakarak öldürdü. İçeri girdiğinde Jack ona tokmakla vurdu. Kapı tokmağının her yerinde kan ve saç vardı. Jack hemen yukarı çıktı. Danny'i bulmalıydı. Onu üçüncü katta buldu. Bu arada Danny, Tonny'yi aramıştı. Tonny ona babasının hatırlamadığını hatırlayacağını söyledi. Danny bilincini geri kazandığında, babası önünde tokmakla bekliyordu. Sen benim babam değilsin, sen Overlook'sun, diye bağırdı Danny. Düğmeyi indirdi. Overlook çekici tekrar kaldırdı ve Danny babasının hatırlayamadıklarını hemen hatırladı. Isıtma kazanı. Bunu Overlook'a söyledi. Overlook bu yeri canlı tutmak için düğmeyi indirdi ve kazana gitti. Danny annesine koştu. Hallorann'da oradaydı. Wenndy yürüyemedi. Hallorann ikisini de kollarına aldı ve koşmaya başladı. Overlook elini kazan vanasına koydu. Kazanın her tarafından buhar çıkıyordu. Vanayı açtı ancak kazanın patlamasını engelleyemedi. Hallorann dışarıdayken, bir sıcak dalgası geldi ve onları havaya uçurdu. Overlook yanıyordu, tüm pencerelerden alevler çıkıyordu. Sonraki bahar, Wenndy bir şezlongda yatıyordu. Halloran'a geldi ve balık tutan Danny'ye gittiler. Jack Torrance'ın Overlook Oteli'nde işe başlaması, yaşamında yepyeni bir sayfa açabilmesi için bulunmaz bir fırsattı. Mevsim sonunda müşterilerin uğramadığı bu eski otelin bekçiliğini yaparken, ailesiyle bolca birlikte olabilecek ve romanını yazabilecekti. Ama sert kış havası kendisini göstermeye başlayınca, bu sakin mekan iyice ıssızlaştı... Uğursuz korkunç güçlerin Overlook Oteli'ni sarmaya başladığını yalnızca eşsiz bir yeteneğe sahip olan beş yaşındaki Danny Torrance fark etti. Edgar Allen Poe'dan bu yana ıssız mekanları, sınır tanımayan korkuları en iyi anlatan yazar. -Entertainment Weekly- Hayal bile edemeyeceğimiz şeyleri öylesine korkunç betimliyor ki, sokak kapınızın kilitlerini iki kez kontrol etmek gereksinimini duyuyorsunuz. -Boston Globe-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/melek-sanmistim-seytani/", "text": "Hüsnü: Bedriye ile evlendikten sonra Bedriye'nin ailesi ile yaşamaya başlar. Evin çalışanlarından Servinaz ile aralarında bir ilişki olur. Bedriye: Hüsnü'nün eşidir. Kıskanç ama kocasını seven bir kadındır. Servinaz: Hüsnü ile ilişki yaşayan ve hamile kalan evin çalışanıdır. Aziz: Evin kahyasıdır. Hüsnü'nün baskıları ve parası karşılığında Servinaz'dan olan bebeğin kendisinden olduğunu söylemesi ve onla bir ilişkisinin olduğu çıkması ile olayların seyri değişir. Kısa hikayelerden oluşan Melek Sanmıştım Şeytanı Toplumda yaşanan olayları konu edinmiştir. Hüsnü, eşi Bedriye'nin ailesinin evinde damat olarak yaşamaktadır. Karısıyla mutlu bir evliliğe sahip olmalarına rağmen Bedriye'nin kıskançlığına yabancılaşır ve evin çalışanı Servinaz'a karşı hisler beslemeye başlar. Ancak yanına yaklaşamaz. Gözlerinin kayınvalidesi ve Bedriye'de olduğunu öğrenince tedbirli davranır. Bir gün Bedriye'nin ablası doğduğunda kayınvalidesi ve Bedriye onun evine gider. Artık evde Hüsnü Servinaz ve eski kayınpederi dışında kimse yok. Bunu fırsat bilen Hüsnü, kayınpederinin tüm ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra Servinaz'ın odasına gider. Bastıramadığı duygularının esiri olur ve o gece Servinaz'ın yanındadır. Ancak Servinaz'ın direnmeden kabul etmesi Hüsnü'yü tedirgin eder. Pişman olur. Onun gözünde Servinaz artık eskisi kadar çekici ve çekici olmamaya başlar. O geceden sonra kocasının davranışlarından şüphelenen Bedriye, her fırsatta Servinaz'ın evde olmadığı gece evde olup olmadığını sorar. Hüsnü, karısının anlayışından o kadar korkar ki, yakalansa bile inkar etmeye hazırdır. Olaydan üç ay sonra evin diğer çalışanlarından Ayşe, Hüsnü'ye Servinaz'ın hamile olduğunu söyler. Korku, Hüsnü'yü bir kez daha doldurur. Bedriye, Servinaz'ı ne kadar zorlasa da bebeğin kim olduğunu söylemez, Hüsnü ise kendisine bir günah keçisi bulmayı planlar. Evin genç kahyası Aziz'e para verip bebeği almasını isteyecektir ama Hüsnü daha konuyu açmadan Aziz korkudan her şeyi itiraf eder. Bazı geceler Servinaz'la birlikte olduğunu ve bebeğin kendisinden olduğunu söylüyor. Hüsnü, Ben onu melek sandım, şeytan diye düşünerek işin içinden çıkmayı başarır. Karısını ikna ederek Aziz ve Servinaz için bir ev satın alır ve onları yalıdan gönderir. Ama ya çocuk benim olursa diye düşünmekten kendini alamıyor. Çünkü Ayşe Kadın'a göre Servinaz, konaktan ayrıldıktan tam altı ay sonra doğum yapar. Bu da bebeğin oluşumunun Bedriye evde yokken evirildiğini gösterir. Bu düşünceyle Hüsnü, masum bir bebeğin kendi hatasının bedelini ödemesi düşüncesine çok üzülür. Bedriye çocuk ile Servinaz ve çocuğun iki farklı hayat yaşamasının tamamen kendi suçu olduğunu düşünmeye başlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/melek-terorist-fahise/", "text": "Lili, Holly, İris: Melek, terörist, fahişe aynı karakterde hayat bulmuştur. ASALA ve JCAG ın aktif militanıdır. Ferit: Kendini sosyalist olarak tanıtan genç, Holly karakteri gibi suç örgütlerinin maşası olmuş bir Ermeni gencidir. Manukyan: Terzilik yaptığı yıllarda bir müşterisinin borcuna karşılık işlettiği evin sahibi olur. Yıllar içinde edindiği kazanç çeşitli suç örgütlerinin ve kendisi gibi kirli işler yapan insanların kazanç kapısı olmuş bir kadındır. Gazeteci: Günceli takip eden araştırmacı gazeteci hazırladığı yazı dizisindeki karakterler sayesinde olayların tam ortasında bulur kendisini. Romanımız bir dönem romanı ve konu bir gazetecinin gözlemi büyüteci ile anlatılıyor okuyucuya. 1975 yılının ilk altı ayının anlatıldığı romanda, Manukyan da dönemin gündemdeki figürlerinden olarak- bize dönemin toplumsal bozulma sürecini konu alması açısından önemli bir karakter. Bir genelev patroniçesinin, hangi güç odaklarıyla birlikte yürüdüğü, altı yıl üst üste sanayicileri bile arkasında bırakarak vergi rekortmeni olmasının ve daha da önemlisi bunun sorgulanmıyor olması dönemin adalet sistemin ne derecede çürümüş olduğunu gösteriyor. Mafya genelev patroniçesi siyasetçiler dönemin yargıç ve savcılarını ve birçok terör örgütü üyesini içinde barındıran bir organize suç örgütü. Manukyan öğelerden sadece biri ve bu dönemde mafyanın siyasilerle kucak kucağa olduğu, adalet mekanizmasının dibe vurduğu, terörün zirve yaptığı, 1975 yılı sonrası yaşananların faşist bir yönetimi güçlendirdiği dönem Türkiye'sinde üzeri örtülen suçlarla yaşanacak olan darbe arasındaki ilişki de anlatılıyor. Kanlı 1 Mayıs olayları meydana gelirken, diplomatlarımız dünyanın farklı yerlerinde öldürülüyor, dönemin ana muhalefet partisi lideri Ecevit'e suikast girişiminde bulunuluyor, yapılan erken seçimlere rağmen bir türlü hükümet kurulamıyor olması o günlerde başlayan kaosun bu günlere nasıl taşındığını da görmüş oluyoruz. Bütün bunlar kesiştiği zaman bize bu güne dair yaşanılanları göstermesi açısından da tarihe ışık tutan bir eser. Gençlerin yurt dışına gidip neden dönmediklerini araştıran gazeteci bu konuda bir yazı dizisi hazırlamaya karar verir. Londra'da birçok gençle röportaj yapar fakat bunlardan en dikkat çekeni Lili Holly İris takma adlarıyla karşımıza çıkacak olan yirmili yaşlarda genç bir kadındır. Holly, Türkiye'de Güzel Sanatlar Akademisi okurken okulu yarıda bırakıp Londra'da peep show da çalışmaya başlamıştır, iyi eğitimi ve dikkat çeken karakteriyle ile bir yazı dizisine konu olmuştur. Yazı dizisi Türkiye'de yayımlandıktan sonra büyük dikkat çeker ve Holly karakteri de büyük ilgi görür. Kısa bir süre sonra gazetecimizi Holly'nin çocukluk ve üniversiteden arkadaşı olduğunu iddia eden Ferit adında bir genç arar. Genç kadının transeksüel ve Londra'da ameliyat olduğunu, aynı üniversitede okuduklarını, arkadaşı olduğunu söyler. Rastlantılar hızla devam etmiş ve genç kadın Türkiye'ye dönmüştür. Holly'nin gelişiyle gazetecimiz, Ferit ve genç kadın sıklıkla görüşmeye başlarlar. Genç kadının Manukyan'ın evinde çalışmak istemesine şaşıran gazetecimiz onun geçmişle örtüşen hayatını bildiği için üzerinde durmaz. Holly, çalıştığı evde yaşadığı olumsuzlukları anlatarak gazetecimizin bu konu hakkında yeni bir yazı dizisi hazırlamasına zemin hazırlar. Manukyan'la röportaj yapar, yine de genel bilinenin dışında bilgi edinemez. Holly, evde çalışan 14 yaşındaki Ece adındaki bir çocuğun olduğunu ve onu kaçırmak istediğini söyler. Gazetecimizin yardımıyla Ferit, Holly ve Ece Yunanistan'a kaçarlar. Olayı takip eden günlerde Manukyan'ın aracına bombanın patlaması sonucunda, şoför ve koruma görevlisi hayatını kaybederken patroniçe de ağır yaralanmıştır. Yapılan araştırmalar gizli bir örgütü işaret etmektedir. Polis soruşturması ardından istihbaratın bulduğu deliller ASALA'nın militanları Holly ve Ferit'i işaret etmektedir. Gazeteci bilmeden bu gençlere yardım ettiğini öğrendiğinde çok geç kalmıştır. Çünkü onlar hakkında bildiklerinin tamamı yalandır. Türkiye gündeminin hareketli olduğu terörün arttığı, mafyanın elini kolunu sallayarak siyasete karıştığı günlerdir. Dönemin muhalefet lideri Ecevit'e suikast girişiminde bulunulmuş, terör olayları artmıştır. Bunu takip eden günlerde Vatikan büyükelçimiz, Taha Carım öldürülmüş, cinayetin failleri Holly ve Ferit olduğu çekilen fotoğraflarla ispat edilmiştir. İki genç, ASALA ve ardından JCAG'da eğitim görmüş Manukyan'ın aracına düzenlenen saldırı da olmak üzere birçok olayı da gerçekleştirmişlerdir. İstihbaratın çalışmalarına gönüllü destek veren gazetecimiz onların yakalanmaları için elinden geleni yapar. İki militanın Yunanistan'da bir kampta eylem hazırlığında oldukları bilgisi üzerine sözde iş için oraya gönderilir. Holly ve Ferit'i teşhis eder. JCAG'ın lideri, Marakyan'ın evinin önünde pusuya düşürülmelerine yardım eder. Gazetecimiz ülkeye döndükten sonra Ferit'in hayatını kaybettiğini, Holly'nin ise yara almadan kurtulduğunu öğrenir. Kahramanımızın yaşadığı son altı ayı, hem hayatının hem de Türkiye gündeminin hızla değiştiği günlerdir. Holly, Lili ve Iris karakterlerini canlandırmış güzel ve zeki insan gerçekte kim? Kadın mı, erkek mi? Peki melek mi, terörist mi yoksa fahişe mi? Dünyanın bir numaralı genelev patroniçesi ve bir dönem Türkiye'nin vergi rekortmeni Madam Manukyan'ın otomobiline kim bomba yerleştirdi? 1970'lerde ortalığı birbirine katan terör örgütü ASALA'nın arkasında kim var? Terör örgütü lideri Agop Agopyan nasıl öldürüldü? Londra'da Türklerle yapılan bir röportaj ile başlayan eser, İstanbul'u dolaşıp birbirine kattıktan sonra Atina'da son buluyor. Dönem romanları denince ilk akla gelen isimlerden büyük usta Osman Balcıgil'in kaleminden Melek Terörist Fahişe romanı; sizi devlet, mafya, genelev üçgeninde ve ülkenin yakın geçmişinde soluk soluğa bir yolculuğa çıkarıyor. Her satırıyla merak çıtasını arşa çıkaran eserin gerçek kişiler ve olaylardan hareketle yazılmış bu müthiş serüveni için kitaplığınızda yer açın! Gelin, çok beğeneceğiniz eseri kısaca inceleyelim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/metro-2035/", "text": "Metro 2035, Rus yazar Dmitry Glukhovsky'nin kıyamet sonrası bilim kurgu romanıdır. Kısmen Metro: Last Light'tan ilham alan roman, Metro 2033'ün doğrudan devamı niteliğindedir ve Metro 2034'teki olayların ardından geçer. Yıl 2035, Kıyametin ardından Moskova metro ağının çeşitli topluluklarında çeşitli olaylar yaşanır. Neo-Nazi grubu, daha olumlu bir imaj yaratmaya çalışırken perde arkasında korkunç çalışmalarını sürdürüyor. Salgın nedeniyle gıda stokları yenemez hale gelince Stalinist Kırmızı Hat daha önce hiç yaşamadığı bir kıtlıkla karşı karşıya kalır. Bu süre zarfında Korucular, önemli bir sığınağın kontrolü için Kırmızı Hat ile giriştiği son çatışmada ciddi kayıplar yaşayan Hanza ticaret ittifakına şüpheli bir şekilde yakınlaşmıştır. Kahramanımız Artyom'un kendi isteğiyle Rangers'tan ayrılmasının ve müstakbel kayınpederi Miller'ın karşı çıkmasına rağmen Anna ile evlenmesinin üzerinden bir yıl geçer. Çift, sakin bir hayat yaşamak için Artyom'un yaşadığı VDNKh istasyonuna taşınır. Ancak Artyom bu şekilde yaşamaktan memnun değildir. Ostankino Kulesi'nin tepesine tırmandığı andaki düşünceleri aklına geldi ve başka bir şehirden iletişim kurma girişimini zar zor duyduğundan emindir. Bu sonsuz umutla doluydu ve haftada birkaç kez istasyondan ayrılıp yakındaki yüksek bir binaya tırmanır. Rusya'nın başka yerlerinde ve belki de ötesinde nükleer savaştan sağ kurtulan birisinin olabileceği umuduyla radyo iletişimi kurmaya çalışır. Her ne kadar Siyahları yok ettiği için bir kahraman olarak görülse de ki bunun bir hata olduğunu yalnızca kendisi bilir Artyom artık istasyondaki insanlar tarafından deli olarak dışlanır. Dış dünyaya yaptığı riskli yolculuklar çoğu zaman tehlikeli dozda radyasyona maruz kalmasına neden olur. Sağlığı gibi evliliğinin de tehlikede olduğu düşünülüyordu, Anna, kocasının normale dönmesinden başka bir şey istemiyordu ve hatta bir gün sağlıklı bir çocuk doğurmayı hayal eder. Ancak Artyom, görünüşte gerçek dışı rutinine yorulmadan devam eder. Homer istasyona vardığında, yaptığı fedakarlığın boşuna olmadığı anlaşılır. Sonunda ikili bildiklerinin ötesine geçme arzusuyla bir maceraya atılır. Cevapları bulmak için Moskova Metrosu'nun bir ucundan diğer ucuna doğru bir maceraya atılırlar. Yol boyunca ikiliye Glukhovsky'nin serideki önceki kitaplarındaki karakterler de dahil olmak üzere birçok yeni ve eski kişi katılır. Artyom'un bu çok uzun ve zorlu yolculuğu, metronun en karanlık sırlarının ortaya çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Yıl 2035... Üçüncü Dünya Savaşı yirmi yılı aşkın bir süre önce dünyayı yok etmiş, yaşama dair izler yeryüzünden tamamen silinmiştir. Nükleer saldırının yakıp yıktığı koskoca şehirler artık toz ve külden ibarettir. Her şey paslanıp çürümekte, uydular yörüngede başıboş bir halde dönmektedir. Sadece Moskova metrosuna sığınanlar hayatta kalır ve radyasyondan korunmak için, yerin onlarca metre altında bambaşka bir dünya kurarlar. Metro istasyonları da dini ve ideolojik ayrımların hakim olduğu birer şehir-devlet haline gelir. İktidardakilerin yazıp oynadığı bir tiyatro oyununu andıran bu hayatta, vatandaşlar gelecek kaygısından uzak, sadece günü kurtarma derdindedir. Ama içlerinden biri, büyük bir hayalin peşinden koşmaktadır: Radyasyon seviyesi düştüğünde yeryüzüne geri dönmek ve insan gibi yaşamak. Bir zamanlar adına Dünya denilen koca boşlukta, hayatta kalmış olabilecek başka insanları arayan bu inatçı gencin adı Artyom'dur. Ve herkesin bu hayali takip etmesi için, metronun karanlık tünellerinde heyecan verici bir yolculuğa çıkacak, pek çok kirli sırrı açığa çıkaracaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/meyhane/", "text": "Madam Jarvez: Çalışkan ve güçlü bir kadındır. Yaşamış olduğu ilk evliliğinde aldatılır. İkinci evliliğinde ise yaşadığı sıkıntılarla mücadele etmekten yorulup meyhaneler de alkol almaya başlamış ve yoksulluktan kendi bedenini bile satmayı düşünmüştür. Kupo: Madam Jarvez ile aynı binada oturan iyi bir adamdır. ve daha sonraları evlendiği kişidir. Geçirmiş olduğu bir kaza sonrası sakat kalır. Alkolik bir adam olmaya başlar. Bir hasta haneye yatırılır ve orda ölür. Nana: Jarvez ve Kupo'nun kızıdır. Aile sorunlarının içinde kalmış ve kötü yollara düşmüştür. Ancak daha sonraları düzgün bir ilişki kurmuş ve bir dük ile evlenmiştir. Lantiye: Jarvez'in eski eşidir. Ama daha sonraları başka bir kadınla aldatır ve Jarvez'i terk eder. XIX. YY. da Makineleşme ve sanayileşmenin yarattığı işçi sorunu ve yoksulluğun neden olduğu ahlaki krizler, ebeveynlerinin genetik ve ahlaki yapıları ile doğan çocuklar gibi konuları ele alıyor. Ayrıca alkolden kaynaklanan çöküşleri de ele almıştır. Jervez, ilk yıllarda eşi Lantiye ile çok mutlu bir hayat yaşamış ve Etien adında bir çocukları olmuştur. Mutlu bir hayatı olan Jertiez'in ekonomik sorunları büyük şehre geldiklerinde arttı. Sevdiği adamın ardından Paris'e gelen Jervez'den sonra Paris büyük sıkıntılara neden olmuş ve artık eşyalarını satarak geçinmeye başlamışlardı. Lantiye, Jervez'i başka bir kadınla aldatıp ve hatta bu olayı kocası Jervez'de fark etmiştir. Ama Madam Jervez güçlü bir kadındır. Lantiye ile tartıştıktan sonra çamaşır yıkamaya giden Jerves, döndüğünde terk edildiğini anlar. Madame Jervez'in yaşadığı binada Kupo adında iyi bir kişi var ve Jervez'e çok düşkündü. Jervez kimseyle evlenmeyeceğine yemin etmesine rağmen ısrarına ve nezaketine dayanamaz ve Kupo ile evlenir. Bu evlilik çok iyi başlar. Kupo'da içki ve kumarı yoktur. O aslında iyi bir eştir. Jervez ve Kupo'nun bu mutlu evliliğinden Nana adında bir kız çocukları olur. Her şey oldukça iyi gitmektedir. Ancak bir gün Kupo, üzerinde çalıştığı çatıdan düşer ve çatıda çalışırken ciddi şekilde yaralanır. Karısı Jervez de onu hastaneye göndermiyor. Çünkü o zamanlar hastaneye gidenlerin çoğu ihmal ve yanlış muameleden ölür. Madame Jervez, kocası Kupo'yu eve getirir ve onunla ilgilenir. Kupo kısa sürede iyileşir, ancak artık eski Kupo değildir. Kupo'nun karakteri ve hayata bakış açısı değişmiştir. İyi bir koca, iyi bir baba ve içkisi bile olmayan iyi bir insan olmasına rağmen başına gelenlere isyan etmeye başlamıştır. Kupo her gün içmeye başlamıştır. Ayrıca Jervez hakkında söylentiler ve dedikodular başlamış. Lantiye de Kupo ve Jervez'in evinde kalır. Kupo ise karısının eski eşi olduğunu bilmesine rağmen Lantiye'den şüphelenmez. Çünkü biraz sakat ve sarhoş bir adam olmuştur. Jervez ona bakıyor, tüm ihtiyaçları Jervez ile karşılıyor. Dedikodular iyice artmaya başlayınca Jervez ve ailesi başka bir eve taşınır. Jervez'in kızı Nana da bu sıkıntı ve sorunlardan uzak kötü yollara düşmeye başlamış ve sonunda bir dükle evlenmeyi başarmıştır. Buna rağmen ailesine ve annesi Jervez'e herhangi bir yardım sağlamaz. Jervez yaşlanmaya başlamış ve eskisi kadar işlevsiz hale gelmiştir. Üstelik Jervez, kocası Kupo kadar içmeye başlayarak, buldukları her parayla meyhanede alkol içmeye başlamışardır. Sonunda Kupo delirir ve hastanede yatırılır orda ölür. Jervez bittik bir halde bir başına ölmeyi bekler. Bir gün acıkır ve daha fazla dayanamaz, hatta vücudunu satmaya bile karar verir. Tam o anda Guje karşısına çıkıyor. Ama artık her şey için çok geçtir. - Genellikle Zola'nın başyapıtlarından biri olarak kabul edilen roman, Paris'in işçi sınıfı semtlerinde alkolizm ve yoksulluk üzerine bir eserdir. - Zola'nın Fransa ve dünya çapında ün kazanmasına yardımcı olmuş eseridir. Cemal Süreya çevirisi, yazarın kitaba dair yazısı, Harry Levin'in önsözü ve Robert Lethbridge'in sonsözüyle, yazar ve dönem kronolojisiyle, kitaba dair görsellerle. Meyhane, Paris'in kenar mahallelerini yoksulluk ve yaşam kavgası, alkolizm ve sefalet üzerinden mercek altına alan natüralist bir başyapıt. Zola'nın olgunluk dönemi yapıtlarından olan Meyhane, sevgilisi Lantier ile birlikte Paris'in kenar mahallelerinden birine yerleşen ve bir çamaşırhanede çalışmaya başlayan Gervaise Macquart'ın hikayesini anlatır. Zola, bir işçi ailesinin kaçınılmaz düşüşünü içkinin ve aylaklığın sonu, aile bağlarının çözülüşü, dürüstlük duygusunun yitirilişi gibi temalarla tasvir ederken 19. Yüzyıl Parisi'nin natüralist bir tablosunu sunar. Otantik atmosferi ve ödünsüz gerçekçiliğiyle Fransız romanının köşetaşlarından biri olan Meyhane'yi Cemal Süreya'nın özgün çevirisiyle sunuyoruz. -HENRY JAMES-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/meyyale/", "text": "Meyyale: Padişahın haremine girerek açlık ve sefaletten kurtulan güzel ve bir o kadarda şansız kızdır. Pertevniyal Valide Sultan: Oğlu için her şeyi göze alan bir Osmanlı sultanıdır. Hasan Hilmi Bey: Saraya yakın bir padişahtır. Meyyale ile evlidir. Çeşmidil: Meyyale ile beraber Pertevniyal Valide Sultan tarafından alınan ve Ailesi Rus baskılarından kaçan bir Kafkas kökenli göçmendir. Romanda, 40 günlük bir bebekken annesiyle İstanbul'a getirilen ve Rusların Kafkasya saldırıları sırasında Saray'da Pertevniyal Valide Sultan ile birlikte büyüyen Ubıh asıllı Meyyale'nin evliliği, önce besteci Nevres Paşa'ya, ardından vezir Hasan Hilmi Paşa ile evlilikleri beraber sarayda yaşanan aşk serüveni konu edinmiştir. Abdülaziz henüz şehzade iken, yani tahta çıkmadan önce annesi Pertevniyal Kadınefendi'nin bir torunu vardır. Osmanlı Sarayı'nda bir şehzadenin padişah olmadan önce baba olması yasaktır. Bunun üzerine Pertevniyal Kadınefendi, torunu Yusuf İzzettin'i tavan arasında gizlice büyütmeye karar verir. Çocuğun ileride yalnızlıktan sıkılmaması için o dönemde Rusya'nın Kafkasya saldırıları sırasında İstanbul'a göç etmek zorunda kalan Kafkas kökenli iki kız çocuğu satın alınarak Yusuf'la birlikte büyütülmeye ve eğitilmeye başlanır. Saray'da. Pertevniyal Hanımefendi, çocuklardan birine Meyyale, diğerine ise Çeşmidil adını verir. Pertevniyal, genç bir kızdır ve evlilik yaşı olarak kabul edilen on dört yaşına geldiğinde Valide Sultan'ın isteği üzerine Sultan Abdülaziz'in yakın arkadaşı Nevres Paşa ile evlenir. Ancak paşanın yaşlılığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan uyumsuzluk nedeniyle bu evlilik kısa sürmüş ve Meyyale Saray'a dönmüştür. Günlerini mutsuz ve sıkıntılı geçirir. Pertevniyal Valide Sultan'ın gönlü bundan hiç memnun değildir. Üç yıl sonra Pertevniyal Valide Sultan, Meyyale'yi bu sefer kendisinden on yaş büyük olan Hasan Hilmi Paşa ile evlendirir. Çeşmidil ise, birlikte geçirdikleri gecenin sabahında padişah Abdülaziz tarafından haznedarlığa kadar yükseltilir. Abdülaziz, en güvendiği kişiler -Serasker Hüseyin Avni Paşa, Sadrazam Rüştü Paşa, Danıştay Başkanı Rüştü Paşa, Donanma Nazırı Kayserili Ahmet Paşa, Mektep Harp Komutanı Süleyman Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi- ve Sultan Murat tarafından tahttan indirilir. V. Murat onun yerine getirilir. . Abdülaziz'i Topkapı Sarayı'na götürürler ve orada ona kötü davranırlar. Bu tedaviye daha fazla dayanamayan Abdülaziz intihar eder. Oğlunun intiharına inanmak istemeyen Pertevniyal Valide Sultan'ın hayatı kararır. Sonunda onu bir malikaneye kilitlerler. Murat'ın saltanatı da uzun sürmez. Saltanatı yıkılır ve tahta Sultan Abdülhamit geçer. Bu olay üzerine Pertevniyal Valide Sultan'ın üç aylık işkence dolu günleri sona erdi. Meyyale, kocası Hasan Hilmi Bey'den izin alarak Pertevniyal Valide Sultan'ı konağa getirir ve birlikte kalmaya başlarlar. Abdülhamit, Abdülaziz'in akrabalarını saraydan uzak küçük yerlere tayin eder. Hasan Bey de bundan payını alır ve İçel'e vali olarak atanır. Yazın köşkte, kışın köşkte geçen hayatından adını bile duymadığı bir taşra şehrine gitmek Meyyale'yi çok üzer. İlk kızı Rebia dört yaşına girdi ve ikinci kızı Makbule bir yaşına girdi. Meyyale, Pertevniyal Valide Sultan'a veda eder ve çocuklarıyla birlikte yola çıkar. Pertevniyal Valide Sultan o günlerden sonra çok yaşamadı. Aksaray'da yaptırdığı Valide Camii'nin yanındaki türbeye defnedilir. Hasan Hilmi Bey, İçel ile başlayan atama serisine Yozgat, Kütahya ve Elazığ ile devam ediyor. Elazığ'dan sonra İstanbul'a dönerler. Meyyale Hanım'ın İstanbul'dan vefat eden on iki yılda iki kızı daha oldu. İstanbul hayatları uzun sürmez. Altı ay sonra Konya'ya, ardından Hicaz'a tayin edildiler. Daha sonra İstanbul'a atanırlar. Meyyale Hanım için İstanbul'un gösterişli atmosferinde yaşamak taşra şehirlerinin boğucu ve sıkıcı havasından kurtulmak kadar keyifli değildir. Annesi Şuhucihan Hanım'ın beklenmedik ölümü ve Pertevniyal Valide Sultan'ın başına gelenler onu perişan eder. Kızlarıyla iyi geçinemez, arkadaş olamaz. O kısır ve kaprisli bir kadın olur. Zaman zaman sinir krizi geçirir ve depresyona girer. Konakta kızlarını, halalarını, cariyelerini ve hizmetçilerini her zaman sert ve kasvetli bir havayla karşılar. Hiçbir taviz vermeden konaktaki otoritesini korumaya çalışır. Meyyale, son yıllarda kocasının kendisine eskisi gibi bakmadığı sonucuna varır. Derin bir depresyona girer ve rastgele nedenlerle kocasıyla tartışmaya başlar. O mutsuz. Ancak son yıllarda eşiyle düzgün bir ilişkisi olmamıştır. Duyarlılık ve güvensizlikler Meyyale'yi çıldırtmaya başlar. Bu gerilim ve huzursuzluk ortamında birbirlerinin hayatını zehirlemeye başlarlar. Bu arada Sivas Valiliği'ne Hasan Hilmi Bey atandı. Ancak Meyyale, kızlarıyla birlikte İstanbul'da kalmak istemektedir. Çaresiz kalan Hasan Hilmi Bey tek başına Sivas'a gider. Orada çevre baskılarının etkisiyle ve kendi isteği doğrultusunda İstanbul'a haber vermeden Hayriye Hanım'la evlendi. Yanında Sivas'a getirdiği aşçı Salih Ağa, bu olay karşısında çok sevdiği Meyyale Hanım'a haber vermesi gerektiğini düşünerek İstanbul'a bir mektup yazar. Durumun farkında olan Meyyale çocukları da alarak Sivas'a taşınır. Orada Hasan Hilmi Bey'e hakaret eder. Onu mutsuz ve huzursuz etmek için Sivas'tan ayrılmaz. Hasan Hilmi Bey, hamile eşi Hayriye Hanım'ın yaklaştığı günlerde geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir. Hıfzı Topuz'un, çeşitli belgelerden, sandıklarda saklanan aile mektuplarından ve Pertevniyal Valide Sultan'ın 1880'lerde dikte ederek yazdırdığı 'Sergüzeştname'sinden yola çıkarak kaleme aldığı bu tarihsel romanda, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü sırasında yaşanmış olan bazı olaylar anlatılıyor. Romanda, Ruslar'ın Kafkasya'ya saldırıları sırasında, 40 günlük bebekken annesiyle birlikte İstanbul'a getirilen ve Saray'da Pertevniyal Valide Sultan'ın yanında büyüyen Ubıh kökenli Meyyale'nin, önce besteci Nevres Paşa, sonra da vezir Hasan Hilmi Paşa ile evlilikleri, Saray'da yaşanan gizli bir aşk serüveni, cariyelerin ve haremağalarının çileleri sergileniyor. ertevniyal Valide Sultan'ın 117 yıl boyunca gizil kalan ve Hıfzı Topuz tarafından ortaya çıkarılan anıları, o dönemin siyasi entrikalarını, Abdülaziz'in devrilmesi ve intiharını, Abdülhamit dönemindeki günümüzü aratmayan yolsuzlukları, baskı ve işkenceleri, yargısız infazları, şeriatçıların devrimlere ve Batılı eğitime karşı direnişlerini aydınlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mezarindan-kalkan-sehit-mutallaka/", "text": "Akile Hanım: Yuvasına ve kocasına içtenlikle bağlı, samimi bir tiptir. Son derece akıllı bir kadındır. Evliliğini zekasıyla kurtarır. Mail Bey: Kültürlü bir tiptir. Gelinle kaynana arasında kalmış bir şahıstır. Annesinden etkilenerek karısı Akile Hanım'ı boşar. Mail Bey'in Validesi: Hırçın ve geçimsiz bir kaynanadır. Geçimsizlikleri ile gelininin ve oğlunun boşanmasına sebebiyet verir. Şevki: Siyasi çatışmalardan uzak durmak için arkadaşı Kadri'nin yanına gelmeye karar verir. Burada Şahika ile tanışarak evlenip oda köşkte yaşamaya başlar. Hüseyin Rahmi'nin en sevdiğim romanım dediği Mezarından Kalkan Şehit, materyalist bir gencin, şehir efsaneleriyle mücadelesini konu edinmiştir. Şevki karakteri İstanbul'un siyasi çatışmalarından sıkılır ve birkaç günlüğüne arkadaşı Kadri'nin evine gider. Orada kaldığı günlerde konağın esrarengizliğini fark ederek Kadri ve ailesini sorar. Herkes ona köşkün iblisler tarafından ele geçirildiğini, orada yaşayanların öldüğünü, etrafta dolaşanların vurulduğunu söyler. Şevki buna inanmadığı için gece köşkte dolaşır ve işin aslını merak eder. Yaşlı bir kadının sela okuduğunu ve genç bir kadının piyano çalarken şarkı söylediğini duyar. Kadri, aramayı okuyan yaşlı kadının şehit olan torununu aradığını, piyano çalan kadının genç erkekleri kendisine aşık edip onlara vurduğunu söyler. Bütün bunlar Şevki'nin merakını daha da artırınca, köşkün içini görmek için geceleri ağaca tırmanır. Ses onu o kadar etkiler ki kadını görmeden aşık olur. Bu sırada konağın köpeği onu görüp havlamaya başlayınca evde yaşayanlar dışarı çıkar ve Şevki'yi görür. Sesin sahibi Şahika ortaya çıkınca Şevki onunla evlenmek istediğini söyler. Şahika kabul edince Şevki konakta yaşamaya başlar. Köşkte çalışanların hepsi şehit Şevket'i kendi gözleriyle gördüklerini söyler. Büyükanne, torununu arar ve her Cuma gecesi yürekten ağlayarak merhaba der. Şevki'de bir gün şehidin babaannesini görmeye geldiğini ve Şahika'nın kardeşi Nüzhet ile birlikte şehidin peşine düştüğünü kendi gözleriyle görür. Evin köpeği Panter önlerinde şehidin peşine düşer. Mezarlığa koşar ve Şevki ile Nüzhet'in peşinden gitmesini sağlar. Ancak şehit ortalıkta yok ama Panter bir mezar kazar ve şehidin iç çamaşırını çıkarır. O günden sonra şehit bir daha gelmez ve herkes Şevki'nin onu takip etmesinin sorumlu olduğunu düşünür. Babaanne daha çok ağlar ama torunu gelmez. Uzun bir aradan sonra Panter elinde birkaç mektupla eve döner. Şevki Şahika ve Nüzhet mektubu okuduklarında evlerine gelen şehidin aslında kendisine tıpatıp benzeyen bir asker arkadaşı olduğunu öğrenir. Birbirlerine çok benzeyen Şevket ve Muzaffer, öldükten sonra ailelerini ziyaret edeceklerine dair birbirlerine söz verirler. Şevket ölünce Muzaffer, vasiyetini yerine getirmek için ağlayan anneannesini teselli eder. Mektubunda bunlardan bahseden Muzaffer, geldiği gecelerde kimsenin etrafta olmamasını, hatta perdeleri kapatmasını da ister. Sadece babaanneyi teselli edeceğini, sadece torununun hasretini gidermek niyetinde olduğunu yazar. Gerçek ortaya çıkınca ev halkı Muzaffer'in geldiği gecelerde onları rahatsız etmemeye büyük özen gösterir. Mutlak kısımda boşanmış olan Akile ve Mail'in yazışmaları anlatılır. Akile, kayınvalidesiyle anlaşamayan bir gelindir. Mail ile yeniden evlenmek ister ancak kayınvalidesinin buna izin vermeyeceğini bildiği için onu öz babasıyla evlendirerek baskıyı azaltacağını düşünür. Mail'den annesine bu fikri kabul ettirmesini söyler. Birbirlerine olan özlemlerini ve pişmanlıklarını mektuplarına yazan karı koca, kayınvalidenin evliliği kabul etmesiyle nihayet bir araya gelirler. Hüseyin Rahmi'nin en sevdiğim romanım dediği Mezarından Kalkan Şehit, materyalist bir gencin, şehir efsaneleriyle mücadelesini anlatıyor. İstanbul'un gündelik hayatından, siyasi tartışmalardan sıkılan Şevki, eski bir dostunun Kartal'daki kır evine misafir olarak gider. Bölge halkınca Cinli Köşk olarak bilinen, duvarına sürtünenin bile çarpıldığı eski bir köşkün sırrını çözmeye çalışırken bu evin sakinleriyle tanışır ve bir süre sonra bu tekinsiz köşke damat olarak girer. Anlatılanlara göre, Sarıkamış Harekatı'nda şehit düşen evin büyük oğlu, cuma geceleri torununu kaybetmenin üzüntüsüyle aklını yitirmiş olan büyükanneyi ziyaret etmektedir. Üstelik bu ziyaretin başka şahitleri de vardır. Peri masallarına inanmayan Şevki, bu hikayenin aslını öğrenmek için araştırmalara başlar. Yer yer polisiye öğeler barındıran ve Mehmet Kaplan'ın Meraklı bir vakaya dayanan bir sır romanıdır, diye tanımladığı eserde yazar, okuyucunun merakını son ana kadar diri tutmayı başarıyor. Mutallaka ise ilk mektup romanlarımızdan biri. Yazarın evliliğimden sonra doğacak kızımın kayınvalidesi olacak kadına ithaf ediyorum, dediği bu kısa romanda, sonu gelmeyen gelin-kaynana kavgaları konu ediliyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mieko-ve-besinci-hazine/", "text": "Mieko: Hat sanatıyla uğraşan, Nagazaki'ye yakın bir kentte ailesiyle yaşayan, bu nedenle de atom bombasının verdiği zarardan etkilenen bir kızdır. Kitap, 1945 yılında Japonya'nın Nagazaki şehrine Atom bombası atıldığında, birçok kasaba harabeye döner. Bu harabe neticesinde elinden yara alan Mieko'nun yaşam öyküsü konu edinir. Mieko, Nagazaki'ye yakın bir şehirde ailesiyle birlikte yaşayan ve bu nedenle atom bombasının verdiği zarardan etkilenen bir kızdır. Hat sanatıyla uğraşan Mieko'nun eli, hayatı boyunca unutamayacağı bir günde korkunç bir yara alır. O gün sadece elinde değil ruhunda da derin bir iz bırakır. Mieko'nun ailesi, Mieko'yu büyükanne ve büyükbabasıyla birlikte yaşaması için farklı bir şehre gönderir. Mieko elinin durumuna ve ailesinden ayrı kalmasına üzülür. Ancak birkaç ay büyükanne ve büyükbabasının yanında kalması gerekiyor. Elbette bu süreçte derslerden geri kalmamak için oradaki okula devam etmesi gerekir. Mieko bir süre sonra yeni okuluna gider ama ilk gün düşündüğü kadar kötü geçer. Eli yüzünden derslere uyum sağlayamaz. Böylece Mieko'nun yeni öğretmeni büyükanne ve büyükbabasıyla konuşur ve onlara Mieko kendini hazır hissedene kadar okula gelmeyebileceğini söyler. Mieko, en azından okula kötü çocuklarla gitmekten kurtulduğu için mutludur. Ancak bu neşesi uzun sürmez ve yalnızlığın da etkisiyle eski mutsuz haline geri döner. Bu mutsuzluk dedesine de yansıyor ve bunu düşündükçe daha da mutsuz olur. Bir gün Mieko üzüntü içinde evden çıkar ve yalnız kalabileceği bir yere gider. Ancak bir süre sonra duyduğu seslerden korkarak eve dönmeye karar verir. Eve giderken okulda gördüğü bir kız olan Yoshi ile karşılaşır. Yoshi, Mieko'nun aceleyle dışarı çıktığını görür ve ona yardım etmeye çalışır. Yoshi, Mieko ile evlerine gider. Kızları gören büyükanne Yoshi ile tanışır. Yoshi'yi ilk gördüğü andan itibaren ne kadar şanslı olduğunu düşünen Mieko, Yoshi'nin daha bebekken anne ve babasını kaybettiğini öğrenince şoke olur. Tüm bu düşüncelerden habersiz olan Yoshi, Mieko'ya okula geri dönüp dönmeyeceğini sorar. Mieko, bu yeni arkadaşının oldukça zor sorusuna hayır diyemez ama evet de diyemez. Ancak akşam olunca ertesi gün okula gitmeye karar verir ve bunu evdekilere anlatır. Evdekiler, Mieko'nun bu değişikliğinden çok memnun olur. Bir gün hocaları bir hat yarışmasından bahseder. Mieko bu yarışmaya katılmak istemese de Yoshi ısrar eder. Daha sonra, diğer olaylar Mieko'yu yarışmaya katılmaya zorlar. Mieko ve Yoshi, yarışma gününe kadar bazen birlikte, bazen ayrı ayrı çok çalışırlar. Öğretmenleri yarışmaya katılacak olanlardan çalışmalarının bir kısmını okula getirmelerini ister. Mieko, çalışmalarının bir kısmını okula götürür ve arkadaşlarına gösterir. İlk günlerde Mieko'ya çok kaba davranan bir arkadaş bile Mieko'nun çalışmalarının ne kadar güzel olduğunu söylemeden edemiyor. Bütün bunlar Mieko için iyi gelişmelere yol açar. 1945 Yılında Japonya'nın Nagazaki şehrine Atom Bombası atıldığında, Mieko'nun kasabası harabeye döner. O ve ailesi hayatta kaldıkları için şanslıdır ama Mieko, elinden çok kötü yaralanmıştır. Öğretmeni, bir keresinde Mieko'ya 'kalbindeki güzelliğin' onun 'beşinci hazinesi' olduğunu söylemiştir. Ve şimdi Mieko, bu hazineyi sonsuza dek kaybettiğini düşünmektedir. Ailesi Mieko'yu büyükannesiyle büyükbabasının yanına yollayınca, Mieko orada başka bir okula gitmek zorunda kalır. Arkadaşları eliyle alay edince, üzüntüsü bir kat daha artar ama cesaretini yitirmez. Mieko, zaman ve sabrın her şeyin ilacı olduğunu, hatta beşinci hazinesini yeniden bulmasını bile sağlayabileceğini yaşayarak öğrenecektir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/miskinler-tekkesi/", "text": "Kocabaş Kazasker'in Torunu: Romanda adı geçmeyen kişi romanın kahramanıdır. Dilenci ve tembel bir çocuktur. Bu durumu bir aile mirası olarak görüyor. İsmail: Kocabaş'ın torununun ailesinin oğludur. Mesule Bacı ve Kocabaş'ın torunu İsmail ile ilgileniyor. Çalışkan ve kararlı bir çocuktur. Tüm sıkıntılarına rağmen okur ve mimar olur. Mesule Bacı: Uzun süre konaklarda kalan yaşlı bir kalfa olan Mesule Bacı, hayatı boyunca küçük beylere hizmet etmiş bir kişidir. Hizmet ettiği küçük beyin ölümünün ardından boşluğa düşen Mesule Bacı, tüm aşkını ve ilgisini İsmail'e yöneltmiştir. - Babaanne - Mesrure'nin Babası - Dayı - Sakallı Talat - Komşular - Hastane müdürü Kocabaş Kazasker'in torununun servetten yoksulluğa düştüğü ve yalvarmaya başladığı romanda, baktığı İsmail'in yoktan mimariye hayat hikayesi ele alınmıştır. Roman, adını çalışmaktan uzak tembel insanlar için kullanılmıştır. Romanın kahramanı, meslek olarak dilenci olmuş serasker bir torunudur. II. Meşrutiyet'ten romanın yazıldığı Cumhuriyet yıllarına kadar olan bölümlerde verilmiştir. Sosyolojik olarak dilencilerin kişilikleri ve etkilendikleri sosyal çevre faktörü tartışılır. Örneğin İzmir'de daha çok yoksulların yaşadığı Temaşalık mahallesi ve İstanbul'un Süleymaniye çevresi gerçekçi bir düzlemde incelenmektedir. Bir süre Darülfünun'da okumuş ve Birinci Dünya Savaşı'na cephe gerisinden katılmıştır. Sosyal özellikler tembel, asosyal ve içine kapanık alaycı olmasıdır. Ancak bu özellikler, çevresinde olup biteni anlamasını ve gerçekçi bir şekilde yorumlamasını engellemez. Yazar, bu karakterle Siyahların Temaşalık'taki yaşamlarını ve dini ritüellerini ele alıyor. Şef tarafından evlat edinilen çocukla birlikte olaylar ve mekanlar geniş tutulmuştur. Başı büyük olduğu için Kocabaş Kazasker olarak tanınmışlardır. Torun ise konakta rahat bir yaşam içinde yaşamaktadır. Yeni taşındıkları konakta komşularının kızı Mensure'ye aşık olur. Ancak II. Meşrutiyetin ilanıyla konakları yağmalanır ve kendisi de işten atılır. Aile dağılmaya başlar. Kocabaş Kazasker'in torunu bu olaydan sonra arkadaşının teşvikiyle Darül- fünun'a devam eder. Bu yıllarda da kendisi Sinop'a sürgüne gönderilir. İzmir'de Yunanlılar'ın İzmir'i işgali nedeniyle de iyice kötüleşmeye başlar. Eşref Paşa Cami etrafında dolaşmaya başlarken, bu duruma acıyanlar avucuna para bırakırlar. İlk günlerde bunu hazmedemese de buna sonradan alışır. Dilencilik yaparak geçimini temin etmeye çalışır. Kısa zamanda da iyi paralar kazanır. Mesule Bacı adlı kalfa, baktığı zengin kadının ölmesi üzerine Kocabaşların torununu ve İsmail adlı fakir bir çocuğu yanına alır. İsmail okula yazdırılır ancak babasının dilenci olduğu gerekçesiyle diğer çocuklar kendisiyle dalga geçerler. Bu süreçten sonra İsmail, Kocabaşların Torunu ve Mesule Bacı İstanbul'a gelirler. İsmail yatılı okullarda ve Avrupa'da okuyarak mimar olur, evlenip işi ile beraber ülkeye dönüş yapar. Dönüşte kendisini büyüten ailenin yanında olmaya ve onlara saygı göstermekten kendini alamaz. Delikanlının bu kıymet bilirliği, dilenci için şimdiye kadar topladığı sadakaların en güzeli olmuştur. - Yazarın son dönem eserlerindendir. - Miskinler Tekkesi, Reşat Nuri Güntekin'in 1946 tarihli romanıdır. - Dilencilik yaparak geçinen roman başkişisinin serüvenleri anlatılmakta ve yoksulluk kültüründen ayrıntılar sergilemektedir. - Miskinler Tekkesi, Osmanlı dönemlerinde cüzamlı hastaların bekletildiği iaşelerinin de devlet ve halk tarafından bağışlar ve sadakalarla karşılandığı bir yerdi. Kocabaş'ta, tıpkı miskinler gibi para istemeden dilenme yolunu tuttuğundan, romanın adı Miskinler Tekkesi olmuştur. 'Miskinler Tekkesi'; Türkiye'deki dilencilerin dünyasını ve cahil hocaları başarıyla tasvir eder. Güntekin'in en dikkate değer eserlerinden biridir. Padişah II. Mahmut dönemi ileri gelenlerinden olup padişaha yakınlığıyla tanınan Kocabaş Kazasker Şemsettin Molla'nın torununun hayatı üzerine kurulmuş bir kitaptır. Padişahın ekmek kırıntılarının kat kat işlemeli bohça ve sedef kutularda saklandığı bir ortamda, padişah dilencisi bir dedenin torunu olan ve hem Meşrutiyet hem Cumhuriyet dönemlerinde yaşayan roman kahramanı, bir çeşit soyaçekimle, dilenciliği meslek edinir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/moby-dick/", "text": "Mocha Dick: Bilinen gerçek bir beyaz balina, Balina avcılığı dünyasında öldürülemeyen şiddetli bir dövüşçü olarak efsanevi bir şöhrete sahip benzersiz bir beyaz balina olarak bilinir. İsmail: Hikayenin anlatıcısı İsmail'in aslında hikayede çok az aktif bir rolü var. Yine de, Moby Dick'in peşine düşme hakkında bildiğimiz her şey bize İsmail aracılığıyla geliyor ve kitabın başarısı ya da başarısızlığı, onun sesiyle nasıl bir ilişki kurduğumuza odaklanıyor. İsmail gür, zeki bir anlatıcıdır. Kaptan Ahab: Balina avcısı Pequod'un kaptanı Ahab, büyüleyici bir karakterdir. Starbuck: Geminin ilk arkadaşı olan Starbuck zeki, açık sözlü, yetenekli ve son derece dindardır. Queequeg: İsmail'in kitapta tanıştığı ilk kişidir ve ikisi çok yakın arkadaş olur. Stubb: Pequod'un ikinci arkadaşıdır. Mizah anlayışı ve genel olarak kolay davranan kişiliği nedeniyle mürettebatın popüler bir üyesidir. Cep şişesi: Üçüncü eş, saldırgan tavrı ve kasıtlı olarak neredeyse saygısız tavrı nedeniyle sevmesi zor olan kısa, güçlü yapılı bir adamdır. Pip: Kitaptaki en önemli karakterlerden biridir. Genç bir Siyah çocuk olan Pip, mürettebatın en düşük rütbeli üyesidir, kabin görevlisi rolünü üstlenir ve yapılması gereken her türlü tuhaf işi yapar. En önemli klasiklerden biri olan Moby Dick, Kaptan Ahab'ın yürüttüğü umutsuz ve yenilgiyle sonuçlanan bir savaşı anlatır. Yıllardır güney denizlerini dehşete düşüren Moby Dick adlı beyaz balina, yaşlı kaptanın ilk karşılaşmalarında hem bacağını hem de gemisini kaybetmesine neden olur ve olaylar başlar. İsmail, hayatını denizlerde geçirmiş yalnız ve yalnız bir adamdır. Karada olmak ona huzur vermiyordu. Okyanusun çılgın sarsıntılarına alışmıştı. Perde gibi düz bir parça üzerinde yürümek, nefes almak onun için anlamsızdı. Ve kısa bir süre sonra tekrar denize gitmek için gemilerde iş arayacaktı. Ama bu seferki işi biraz farklıydı. Balina avcılığı yapmak istedi. O zamanlar ampul icat edilmediğinden, gecenin zifiri karanlığını aydınlatmak için mumlar kullanırdı. Ve tabii ki mum balina yağından yapılırdı. Balina avcılığı zaten en zor işlerden biriydi. Bu yüzden hayatında yeni değişikliklere yer açmak isteyen İsmail, balina avcısı olmak ister. Bedford'da kaldığı gece bir handa kalmayı düşünen İsmail, harap bir handa bir oda bulabilmiş ancak o odayı başka bir adamla paylaşmak zorunda kalmıştır. Karanlıkta aynı yatakta yattığı adamı göremeyen İsmail, yüzünde ilginç desenler olan iri yarı bir adamı mumun gölgeleriyle birlikte görünce korkudan haykırır. İsmail bir başına değildi. Yüzünde ilginç çizgiler olan Queequeg'i gördüğünde aynı tepkiyi verdi. Queequeg artık bu tepkilere alışmıştı. Bu yüzden sessizce yatağın bir ucuna kıvrıldı. İsmail ise bütün gece korkudan zar zor uyuyakalmıştı. Ertesi gün İsmail son günlerini şehirde dolaşarak geçirmek istedi, bu yüzden ilk işi bir kiliseye gitmek oldu. Ve gittiği kilise de onu Queequeg'de görünce çok şaşırdı. Queequeg'in böyle bir adam olduğunu tahmin etmemişti ama hanın sahibi İsmail'i onun çok kibar ve merhametli bir adam olduğu konusunda uyarmıştı. Hana döndüğünde Queequeg'i şöminenin yanında kitap okurken buldu. Yanına gidip dün gece için özür diledikten sonra konuşmaya başlamıştı. Queequeg'e okuma yazma bilip bilmediğini sorduğunda, Queequeg bilmediğini söylediğinde İsmail kitabı ona bile okumuştu. Ve Queequeg ile doğan dostlukları buradan başladı ve çok yakınlaştı. Nitekim gemide iş bulma zamanı gelmişti ve İsmail aynı gemide çalışmak üzere Queequeg'i de yanına aldı. Başa çıkabilecekleri bir gemi bulduklarında, etraflarında sırlar pusuya yatmıştı. Gemiye bindikleri andan itibaren geminin asıl kaptanını hiç görmemişlerdi. Ya birinci arkadaş Starbuck, üçüncü eş Stubb ya da dördüncü eş Flask. İsmail, denize açıldıktan çok sonra görebildi. Kaptan Ahab'ın tek bacağı yoktu. Ve okyanusların efsanesi Moby Dick yüzündendi. Gemiyle yola çıkmalarının nedeni balina yakalamaktı. Asıl amaç, Kaptan Ahab'ın takıntılı olduğu Moby Dick'i öldürmekti. Ve büyük bir para ödülü koyduğu için, Birinci Subay Starbuck dışında kimse itiraz etmedi. Hepsi intikam uğruna okyanusların efsanesi Moby Dick'in peşinde yaşamlarından vazgeçmişti. İsmail de aralarındaydı. Kaptan Ahab düşünceliydi. Moby Dick'in nerede olduğunu düşünerek ne yedi ne içti. Birkaç kez görmüştü, hemen teknelere atladılar ve Moby Dick'i takip ettiler ama kimse o dev balinayı yakalayamadı. Arada birkaç balina yakaladılar ama bunun dışında odaklandıkları tek şey Moby Dick'ti. Bu olayların yanı sıra, bir gün Queequeg çok hastalandı. Herkes onun öleceğini biliyordu. Hatta isteği üzerine denizciler için özel tabutlardan yapılmıştı ama Queequeg ölmemişti. Aksine bir anda hızla iyileşmeye başladı. Kaptan Ahab, okyanusta tanıştığı herkese Moby Dick'i soruyordu ama diğer gemilerin kaptanları tek bir şey söyledi. 'O balinayı görünce kaçın'. Nitekim son karşılaşmalarında herkes öldü. Sadece İsmail hayatta kaldı. Queequeg'in ölümü için hazırlanan tabut sayesinde oldu. Ve hepsi Kaptan Ahab'ın karşı konulmaz kin, öfke ve intikamı yüzünden vahşice hayatlarını kaybetmişlerdi. Geçmişe takılıp kalmanın tam bir zaman kaybı olduğunu söyler, işte çok doğru bir tespitti. Geçmişte yaşadığımız sürece, geçmişin acısını çekmeye devam ediyoruz. Geçmiş, bugünümüze rehberlik edebilir, ancak bugünümüz de yarınımıza rehberlik edecektir. Kaptan Ahab'ın yaptığı en büyük hataydı. Bu bir balina ve Okyanustaki en tehlikeli hayvandı. Yırtıcı olmak onun doğasında var. Moby Dick bile Kaptan Ahab'dan kaçmıştı. Kaptan Ahab, geçmişinin bugününü yönlendirmesine izin vermemelidir. Yaptığı hata, birçok insanın hayatına mal olduğu gibi kendi hayatına da mal oldu. Adım İsmail. Maceraya susamışlığımdır bu balina avı gemisine katılmamın sebebi. Aslına bakarsanız bu yolculuğa başlarken ben de bilmiyordum, beklenmedik bir şekilde Queequeg adındaki bir zıpkıncıyla arkadaş olup Ahab denen ve intikam hırsıyla yanıp tutuşan böyle bir kaptanla karşılaşacağımı. Engin okyanuslarda, hırçın denizlerde yelken açıyoruz her gün. Hedefimizde bir beyaz balina var. Sıradan bir balina değil bu; adı Moby Dick ve Kaptan Ahab'ın bir bacağını kaybetmesine neden olmuş uzun zaman önce. Tek amacımız var, o da Moby Dick'i bulup, Kaptan Ahab'ın intikamını almasını sağlamak. Amerikalı yazar Herman Melville'in (1819-1891) başyapıtı Moby Dick, dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Pek çok kereler beyaz perdeye de uyarlanan roman, tüm dünyada popülerliğini koruyan klasiklerden biri olmaya devam etmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/monte-kristo-kontu/", "text": "Edmond Dantes: Dantes 19 yaşında genç bir denizciyken iftiraya uğrar ve If Kalesi'ne atıldı. Burada bakış açısı değişir ve kurtulduğunda Papa ve birçok kişinin Monte Cristo adlı adada ele geçirmeye çalıştığı hazineyi bulur. Kendisini her yerde farklı isimlerle tanıtır. Ancak bu hırs onun iradesini ve güçlü karakterini etkilemez. İntikam için sabırla bekler. Gerard de Villefort: Paris'te genç bir savcıyken düğün gününde Dantes karşısına getirilir. Onun suçsuz olduğunu anlasa da babası Nuvardiye de Villefort'u kurtarmak için Dantes'i duruşmasız İf Şatosu'na yollar. Zamanla kralın gözüne girmeyi başarıp başsavcılığa kadar yükselir. Villefort romanda Monte Kristo kontuna hep kuşkuyla yaklaşmıştır. Kont hakkında araştırma da yapar. Pierre Morrel: Firavun gemisinin sahibidir. Şirketinde pek çok gemi vardır. Danglars: Morrel firmasına ait Firavun gemisinin ikinci kaptanı ve hesap müdürüdür. Kaptan ölünce denizcilik kurallarına göre kaptan olması gerekirken Dantes kaptan olunca hazmedemez ve Fernand'la birlik olup Dantes'i Napolyon ajanı olmakla itham eden bir mektup yazar. Kısa sürede ticaretle uğraşıp zengin olur. Fernand de Morcef: Katalan bir balıkçı olan Fernand, Dantes hapse girdikten sonra kuzeni Mersedes'le evlenir. Kendini soylu bir aileden gelmiş gibi göstermek için Morcef soyadını alır. Hakkında açılan vatana ihanet suçlamasında Ali Paşa'nın kızı Haydee'nin tanıklığıyla suçlu bulunur. Mersedes de Morcef: Dantes'in nişanlısıdır. Evlenecekleri gün Bonapartçılık suçlamasıyla Dantes savcının huzuruna götürülür. Uzun süre Edmond'dan haber beklese de umudunu keser ve Fernand'la evlenir. Haydee: Tepedelenli Ali Paşa'nın kızıdır. Fernand de Morcef onu esir tüccarına satmış, daha sonra kont tarafından bulunup himayeye alınmıştır, kont onu cariyesi olarak tanıtır. Nuvardiye de Villefort: Savcı Gerard de Villefort'un babasıdır. Uzun süre Napolyon'un en sadık adamlarından olmuş, Napolyon ikinci kez hükumeti devraldığında geçici hükumette yer almıştır. Yaşlanınca felç geçirir ve oğlunun evine taşınır. Franz d'Epinay: Kitapta ilk olarak Albert de Morcef'in arkadaşı olarak görünür. Louis Dantes: Edmond Dantes'in babasıdır. Kitapta oldukça gururlu olduğu belirtilen Louis Dantes, oğlunun yokluğunda kimseden borç almaya yanaşmamıştır. Oğlu duruşmaya götürüldükten sonra uzun süre haber alamayınca parasız kalır ve açlıktan ölür. Napolyon: Fransa'nın ünlü lideri Napolyon'un adı kitapta geçer ancak görünmez. 2002 yapımı Monte Kristo filmindeyse Alex Norton tarafından canlandırılmıştır. Firavun: Kaptan Löklerk'in kaptanlığındaki gemi onun ölümüyle birlikte Edmond'un Kaptanı olduğu gemi olmuştur. Maraşel Bertran: Napolyon'a çalışan Elba Adası'nda mektubun ulaştığı kişidir. Löklerk: Firavun gemisinin kaptanıdır. Ölmeden Dantes'e Bertran'a ulaştırılması için bir mektup verip ölür. Onun ölümünden sonra kaptan Dantes olur. Albert de Morcef: Fernand ve Mersedes'in oğludur. Abbe Farya: İtalya kökenli bir rahiptir. Benedetto: Savcı Villefort ile Hermine Danglars'ın oğludur. Giovanni Bertuccio: Monte Kristo kontunun İtalya kökenli hizmetkarıdır. Romandaki olaylar 1815-1839 yılları arasında Fransa, İtalya ve bazı Akdeniz adalarında geçer; her şeyi bilen, her şeyi bilen ve her yerde hazır bulunan bir anlatıcı tarafından verilir. Düşmanları tarafından hazırlanan bir tuzakla masumca hapsedilen Edmond Dantes'in 14 yıl hapis yattıktan sonra felaketine sebep olanlardan intikamını alması konu ediliyor. Konu, Monte Cristo Kontu, Edmond Dantes, Morrel, Mercedes, Villefort, Caderousse, Fernand romanının karakterleri ve çocukları etrafında gelişir. Morrel şirketine ait Firavun gemisinin yardımcı kaptanı Edmond Dantes, hastalandığında ilk kaptanın görevini üstlenir ve dönüş yolunda ölür. Ölmeden önce, kaptan, ona bir şey olursa Elba Adası'na uğraması konusunda onu uyarır ve orada kendisi için bir iş yapmasını ister. Dantes bu dileklerini gerçekleştirmek için Elba Adası'na gider, sürgündeki Napolyon ile tanışır ve ondan Paris'teki arkadaşlarına gönderilmek üzere bir mektup alır. Ardından fırtınalı bir havada gemisini Marsilya'ya getirmeyi başarır. Bu başarısından dolayı geminin sahibi ona bir sonraki seferde geminin kaptanı olmayı teklif eder. Böylece içinde bulunduğu maddi sıkıntıların üstesinden gelen Dantes, yıllardır sevdiği ve evlenmek istediği Katalan nişanlısı Mercedes ile evlenmek için düğün hazırlığı yapar. Fernand, Mercedes'e aşıktır ve onları kıskanmaktadır. Gemide çalışan ve aralarında bir tartışma olduğu için Dantes'ten nefret eden muhasebeci Danglars ile takım kurar. Dantes'in Napolyon'un bir ajanı olduğunu bildiren bir ihbar mektubu yazarlar. Dantes'in terzisinin komşusu Gaspar Caderousse de istemeden bu işe karışmıştır. Dantes düğün gününde tutuklanır. Napolyon'un destekçileriyle krala karşı işbirliği yapmakla suçlanır. Dantes, Napolyon'dan aldığı mektubu savcıya teslim eder. Savcı, eski bir Napolyon destekçisinin oğlu olan Villefort, Krala hizmet etmeyi seçti ve krala yakınlığıyla tanınan Saint-Meran ailesinin kızı Renee ile evlenir. Dantes'in teslim ettiği mektubun babası Nuvardiye'ye yazılmış olduğunu görünce mektubu hemen yok eder. Mektupta Napolyon, Nuvardiye başkanlığındaki komiteye askeri darbeye hazırlanmalarını emreder. Dantes'i bu mektubu yok ederek kendisine iyilik yaptığına ikna eden savcı, mektuptan kimseye bahsetmemesini emreder. Ancak bizzat krala giderek Napolyon'un harekete geçtiği haberini ileterek Kralın güvenini kazanır. Dantes'i mahkemeye bile çıkarmadan If Kalesi'ne attırır. Hapishanede Abbe Farya adında bir rahiple tanışan Dantes, onun sayesinde her şeyi daha net görmeye başlamış ve intikamla dolmuştur. Patronu Morrel ve Mercedes'in tüm çabalarına rağmen 14 yıl boyunca adadan kaçamaz ve adada hapis kalır. Hücrede birlikte geçirdikleri süre boyunca Farya birçok konuda eğitim alır. Farya ona Monte Kristo adasındaki hazineyi anlatır. Bir tünel kazmak ve kaçmak ve hazineyi bulmak için yola çıktılar. 14 yıl sonra tüneli kazıp bitirdikleri gün Farya ölür. Farya'nın ölümünden sonra bir şekilde kaleden kaçmayı başaran Dantes, Farya'nın kendisine bahsettiği hazineyi bulur ve intikam almak için Monte Kristo Kontu kimliğine bürünür. Dantes hapisteyken babası intihar eder. Fernand, Yanya valisi Tepedelenli Ali Paşa'ya ihanet ederek zengin olur. Mercedes ile evlenir ve bir oğulları olur. Onu hapse attıran Villefort, Paris'te Başsavcı pozisyonuna yükselir. Danglars'ın banka işleriyle uğraşarak üst sınıfa çıktığını gören Kont, tüm ailelerle yakınlık kurar, onların zaaflarını bulur ve onları cezalandırmaya başlar. Eski patronu Mösyö Morrel'i iflastan kurtarır. Tüm düşmanlarından intikam aldıktan sonra bir mektup bırakır ve bir gemide kaybolur. - Pek çok dile çevrilen ve dünya edebiyatında pek çok yazarı etkileyen romanda o dönemde Avrupa'daki Türk algısı hakkında bazı küçük ipuçları da yer almaktadır. - Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nu epey meşgul etmiş Tepedelenli Ali Paşa'nın romanda adı sık geçer. - Eserin Türkçeye çevirisine 1871'de başlayan Teodor Kasap, otuz kadar kişinin yardımıyla 3 yılda tamamlamıştır. - Çevrilmesine katkıda bulunanlar arasında yer alan Ahmet Mithat'ın, yazdığı Hasan Mellah (1874) adlı eserinde Monte Kristo Kontu romanından ilham aldığı düşünülür. Zindanda unutulmuş mahkumları bekleyen bütün felaketler. Dantes'in başından geçti."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mufettisler-mufettisi/", "text": "Roman, Anadolu'da küçük bir kasabada halkın, kim olduğunu bilmedikleri, ancak tavır ve tavırları nedeniyle devlet büyüğü olmaya karar verdikleri yabancıyı, halk olarak kabul ettiklerinde yaşanan olayları anlatır. Romanda, adı bilinmeyen bir Anadolu şehrinde bir gece, Anadolu'da adı bilinmeyen bir şehre şık giyimli bir adam gelir. Onu istasyondan şehir merkezine götüren arabacı yüzünden bu kişinin validen en alt kademedeki memura kadar herkesi teftiş etmek için gelmiş bir yüksek müfettiş olduğu ve kime teslim edileceği söylentisi şehre yayılır. Denetimden sonra Ankara'daki yetkililere rapor verir. Ancak Kudret Kurnaz, kendisini memur, müfettiş, koleksiyoner gibi göstererek insanlardan ve özellikle iş yerlerinden aldığı sözde rüşvetlerle geçimini sağlayan bir şebekenin en önemli üyesidir. Şehirde, sözde müfettiş olduğu valiye ulaşır. Kasabaya geldiği gece ortadan kaybolması valiyi alarma geçirir. Kudret hiçbir zaman müfettiş olduğunu söylemez ama müfettiş diye birçok kişiyi dolandırır. Çok para kazanır. Şehirdeki varlığı valiye ulaşır ve onu endişelendirir. Bir an önce şehirden kaçıp yaşadığı şehir olan İstanbul'a gitmek ister. Yapılan istihbarat çalışmaları ve soruşturmanın ardından Kudret'in aslında bir dolandırıcı olduğu anlaşılır. Olaylara engel olamayan vali görevden alınır. Kudret ise İstanbul'da çalışırken bir süre sonra yakalanır, gözaltına alınır ve adı geçen şehre gönderilir. Kudret'i yakalayan ise valilikten emekli olup kayınbiraderinin otelinde idari müdür olarak çalışmaya başlayan validir. Romanda Kudret üzerinden Anadolu şehirlerine ve şehirlerin yöneticilerine çeşitli eleştirilerin yöneltildiği görülür. Başta vali ve belediye başkanı olmak üzere birçok memur eleştiri oklarından kurtulamaz. Gerek büyük şehirlerde gerekse Anadolu'da yaşayan insanların zaaflarını, açmazlarını, içlerinde kıstırıldıkları döngüleri büyük bir ustalıkla anlatan Orhan Kemal, Müfettişler Müfettişinde, küçük bir şehrin yaşamını ele alıyor. Kim olduğunu bilmedikleri ama halinden, tavrından bir devlet büyüğü olduğuna karar verdikleri yabancıyla kurdukları ilişki, devletin bu insanlarda uyandırdığı korkuyla karışık saygı ve ayakta kalma telaşlan ile bu küçük şehrin insanları Orhan Kemal'in usta kaleminden bir insanlık komedyasına dönüşüyor. Orhan Kemal'in kitapları bir okurum hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz kakır, çok az yazar okurunu onun kadar biçimlendirir. Denilebilir ki her okurun hayatında, Orhan Kemal'in öncesi ve soması iki farklı zamandır. Onun kitapları aracılığıyla insan ve yaşam sevgisi, adalet ve vicdan duygusu, öğreticilik kaygısı güdülmeden, sadece yak bir insancıl bakışla girer hayatımıza. Bu nedenle öncesi ve sonrası kesin çizgilerle ayrılır ve her zaman sonrasında daha temiz oluruz, öfkelenmeyi değil sakinleşmeyi, yaralamayı değil anlamayı öğrenir de boyun eğmeyi değil, değiştirmeye çalışmayı... Umudu ve iyimserliği yemden kazanmamız için yol gösterir bize."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/muhtesem-gatsby/", "text": "Nick Carraway: Yirmi dokuz yaşında, Minnesota'da tezgahtarlık yapan eski bir askerdir. Jay Gatsby: Esrarengiz bir genç milyoner ancak daha sonra servetini kendisi kazanmadığı ortaya çıkacaktır, aslen Kuzey Dakota'dandır, şüpheli iş bağlantıları ve saplantılı bir aşkı vardır. Daisy Buchanan: Çekici, coşkulu genç bir kadındır. Ayrıca Nick'in ikinci kuzenidir. Tom Buchanan'ın eşidir. Thomas: Kibirli bir milyoner ve Daisy'nin kocasıdır. George: Tamirhane sahibi ve Myrtle Wilson'ın kocasıdır. Myrtle Wilson: George Wilson'ın eşi ve Tom Buchanan'ın metresidir. Jordan Baker: Daisy'nin uzun süreli arkadaşı, uzman bir golfçüdür. Roman, romanın ana karakteri olan gizemli genç milyoner Jay Gatsby'nin 1922 yazında müreffeh Long Island'daki kurgusal West Egg kasabasında ve saplantılı bir şekilde aşık olduğu Daisy Buchanan'ın gözünden anlatıyor. Başka bir karakterin . F.Scott Fitzgerald'ın başyapıtıdır. Romanda Caz Çağı dekadans, toplumsal huzursuzluk, idealizm ve aşırılık temalarıyla işlenirken Amerika'nın 20'li yılları eğitici bir şekilde sunulur. Silah kaçakçılığı ve mafyanın ortaya çıkıp yükselmesiyle kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilir. Anlatıcı Nick Carraway, Yale Üniversitesi mezunu, eski bir askeri katiptir. Long Island'daki mütevazı evinde Jay Gatsby'nin görkemli evinin yanında yaşar. Gerçek adı James Gatz olan Jay Gatsby, evinde sıra dışı partiler veren, parası büyük bir muamma olan ve bu konuda pek çok spekülasyon yapılan romantik ve huzursuz bir adamdır ve içine düştüğü kadına takıntılıdır. Askerken bu yana sevdiği biri vardır. Kadın ise Tom Buchanan'ın yakışıklı, zengin ve kibirli karısı Daisy'dir. Aynı zamanda Nick'in kuzenidir. Nick ve Gatsby East Egg'de, Tom ve Daisy ise körfezin karşısındaki West Egg'de yaşar. Nick, Daisy'nin arkadaşı Jordan Baker'dan Tom'un Daisy'yi aldattığını öğrenir. Kocasını sevmese de Daisy bu duruma çok üzülür. Romanda daha sonra Nick, Daisy ve Gatsby'nin beş yıl önce Gatsby fakir bir adamken sevgili olduklarını öğrenir. Gatsby bir süreliğine ortadan kaybolur ve o sırada Daisy zengin Tom ile evlidir. O sıralarda Nick, Gatsby'nin popüler partilerinden birine davetle katılır. Orada Gatsby ile ilk kez tanışır, çünkü ev sahibi olarak Gatsby partilerde nadiren görülür. Pul pul açısından zengin olsa bile, Gatsby'nin asıl amacı eski kız arkadaşı Daisy'yi geri kazanmaktır. Bu yüzden Nick ve Jordan'dan yardım ister. Bu eski çift, Nick'in evinde bir randevuda buluşur ve çok mutludurlar. Öte yandan, Tom'un metresi, araba tamircisi Wilson'ın karısı Mrytle'dır. Hem Tom hem de Wilson, eşlerinin onları aldattığını düşünür. Bu beş kişi New York'a bir geziye çıkar ve Daisy ve Gatsby, Tom'un arabasına biner. Diğerleri Gatsby'nin arabasına biner. Tom bu duruma çok sinirlenir ve kıskanır. Otel odasında Gatsby, Daisy'den herkesin önünde Tom'u sevmediğini itiraf etmesini ister. Ama bir kadın yapamaz. Ve Tom galip gelir. Gatsby bu duruma çok üzülür ve amacına ulaşamayacağını anlar. Tom, Gatsby'den Daisy'yi eve götürmesini ister. O sırada kocası tarafından alıkonulan Mrtyle hızla yola koyulur. Mekan, romanda önemli bir metafor olan Dişbudak Vadisi'dir. Hızla giden araba kadını ezer. Daisy direksiyonda. Ama Gatsby kazanın sorumluluğunu üstlenir. Cesede ulaştıklarında Tom, Wilson'ın kulağına bir şeyler fısıldar. Wilson daha sonra Gatsby'nin evine gider, onu vurur ve ardından intihar eder. Cenazeye sadece Nick ve Gatsby'nin babası katılır. Tom ve Daisy bir yolculuğa çıkarlar. Aylar sonra Tom, Wilson'ın kulağına karısını ezenin Daisy değil Gatsby olduğunu söylediğini itiraf eder. Yani onu kandırır. Nick bu itiraftan sonra bu çiftten nefret eder. Romanın sonunda Gatsby'nin evine son kez bakan Nick, Hollandalı denizcilerin yüzyıllar önce Amerika'yı keşfettiklerinde bu adaya nasıl baktıklarını düşünür. Gatsby de onlar gibi ufka büyük bir umutla baktı. Ancak bu hayaller ve umutlar, uzun süredir geride bırakılan şehrin arkasındaki engin karanlıkta kaybolur. Muhteşem Gatsby yalnızca Fitzgerald'ın en parlak yapıtı değil, aynı zamanda 20. Yüzyıl Amerikan edebiyatının en iyi romanlarından biridir. Kahramanı Jay Gatsby'nin Long Island'da bir malikanede sürdürdüğü debdebeli yaşam tarzı, Caz Çağı olarak bilinen 1920'li yılları bütün coşkusu, aşırılıkları, şiddeti ve çöküşüyle yansıtır. Eğitimsiz bir aileden gelen yoksul Gatsby, kendini baştan yaratır. Servet ve güç kazanarak yeni umutlar ve başlangıçlar vaat eden bir hayatın eşiğine gelen bu gizemli milyonerin tek dürtüsü saplantı haline getirdiği ilk aşkı Daisy'ye kavuşmaktır. En parlak düşlerinin bir öpücükte cisimleştiği beş yıl önceki bir anı yeniden yakalamaktır aslında. Ama geçmiş geçmiştir ve tekrar edilmesi mümkün değildir. Gatsby'nin uğradığı yıkım, Amerikan Rüyası'nın da çöküşüdür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/muptezeller/", "text": "Bakır: Hayatı son derece karmaşık düşünceler içerisinde geçmektedir. İsmail: Her an ortaya çıkabilen bir yapıya sahiptir. Son derece gururlu ve sabit fikirli bir adamdır. Kara gümrüklü: Hayatın yokuşlarını ve hapishanelerin şiş kültürünü tanımıştır. Zaman kavramı onun için allak bullak olmuştur ve zihinsel bir hapishanenin giriş katı olarak tanımlanmaktadır. Yazar romanında Bakır adlı karakterin zihinsel yolculuğunu geriye dönül hikayecilik tekniği ile ele almıştır. Yoğunluklu olarak anılar arasında geçen roman, yaşadıklarının karakterde bıraktığı hisleri açıklamaktadır. Ya da okuyucuların aklını karıştırarak Bakır'ın geçmişini sildiğini sorusunu ortaya çıkartmaktadır. Okuyucuyu içerisinde çekmeyi başarmaktadır. Kitaptaki olay akışları tamamı ile üç farklı kişi ile devam ettirilmektedir. Bunlardan birincisi İsmail'dir. İsmail her an ortaya çıkabilir ve son derece sabit fikirli bir yapıya sahiptir. Aynı zamanda bir o kadar da gururlu bir adamdır. Kitabın ana kahramanının yaşadığı olaylardaki farklılıkların ortaya çıkarılmasında etkili olmaktadır. Kara gümrüklü ise hayatın iniş çıkışlarını yaşamış bir adamdır. Özelikle hapishanenin şiş kültürünü yakından tecrübe etmiştir. Bu durum ondaki zaman kavramını allak bullak etmiştir. Aynı zamanda zihinsel bir hapishanenin giriş katı olarak tanımlanmıştır. Birde karakterin gerçek aşık dediği ya da onun olduğunu düşündüğü bir kişi daha vardır. Kitabın kahramanı sadece içerisinde bulduğu hapishaneden ve bağımlılıklarından uzaklaşmak ve kaçmak için içkiye ve eroin'e sarılmaktadır. Kitapta gerçek hayat tüm gerçeklikleri ile anlatılmaktadır. Müptezellerin neden kendilerine bunu yaptıkları kitabın hikayesi içerisinde açıkça dile getirilmektedir. Bu durum kitabın içerisinde öylesine cümleler ile açıklanmıştır ki okuyucu tüm duyguları açıkça hissetmektedir. - Birçok farklı yazısı ile bilinen Emrah Serbes'in bu kitabı okuyucu tarafından oldukça beğenilmiştir. Yazar ünlü diziler ve filmlerden hem de Ot ve Kafa dergilerinden tanınmakta ve sevilmektedir. Bu kitabı ile ise yazar okuyucularını derinden etkileyecek bir hikaye sunmaktadır. - Kitaplarını açık ve anlaşılır bir dil ile ele aldığından hemen her okuyucu tarafından rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Özellikle müptezelin kelime anlamını okuyucuya bu romanı ile birlikte tamamen aktarmıştır. Genellikle yazarın okurlar tarafından ilk tercih edilen kitabı olmayı başarmaktadır. - Özellikle bir insanın kendine ne kadar zarar verebileceğini ya da en fazla ne olabileceğini anlamak isteyenler için bu kitap benzersiz nitelikler taşımaktadır. Ancak birçok okura göre de kitap hazmetmesi kolay olmayan bir eserdir. Bu noktada özellikle derdin içerisinde sıkışmış hayatları okumaktan hoşlanmayanlar için iyi sonuçlar ortaya çıkarmayabilmektedir. - Yazarı günümüz yazarlarından ayıran özelliklerden bir tanesi ise saklı olan hayatlara açıkça değiniyor olmasıdır. Yazarın kitabında ele aldığı olayların tamamı gerçek hayatta geçebilecek yapıdadır. Aslında bu durumda insanın kitaptan etkilenmesine sebebiyet vermektedir. - Aşk ve despotik duygulardan uzaklaşmak isteyenler ve gerçeğe daha yakın bir kitap okumak isteyenler için bu kitap sıklıkla tercih edilmektedir. Yıllar sonra ele aldığı bu kitabı ile yazar, yazımından hiçbir şekilde ödün vermemiştir. Bu sayede özellikle eski okuyucularının da beğenisini kazanmayı başarmıştır. Kitap insanı içerisine çeken bir hikayeye sahiptir. Hikayenin gerçek olabilme ihtimalinin yüksek olması büyük bir etki yaratmayı başarmaktadır. Gerçeğe yakın bir hikayeyi okumaktan hoşlananlar, bununla birlikte insan hayatının ne derecede yaşanan olaylardan olumsuz etkilenebileceğini görmek isteyenler, birebir duyguları yakından tecrübe etmek isteyenler için bu kitap tavsiye edilenler arasında yer almaktadır. - Ancak kitap ile ilgili kötü yorumlardan bir tanesi, yapılan farklı hataları içerisinde bulundurmasıdır. Kelime hataları okuyucuların dikkatini çekmekte ve kimine göre de kitabın keyfini bozmaktadır. Üzülme baba, dedim, alt tarafı bir ev, alt tarafı beton parçası ya. Çalışır ederiz, yine alırız. Ben de çalışırım bundan sonra, söz, alırız bir ev daha. Ona üzülmüyorum ki ben, dedi babam. Her ay evin taksitini ödedik de ne oldu. Bak, uçup gitti elimizden balon gibi. Keşke seni ağlatmasaydık çocukken. Keşke sana o akülü arabayı alsaydık. Güzel olmak isteyen alkolikler, berduşlar, kardeşler... Zembereği boşalmış hayat memat ezberleri, tek gözlü geceler. Yeraltının karın gurultusuna, belalı bir gündüze sarılan cuaralar. Müptezeller, uğultuların, yoksunluğun ve kaybeden delikanlıların romanı. Lime lime, ufalanarak. Emrah Serbes, kenarların soluğunu, dünyaya katlanamayan, kendine gömülen çocukları haykırarak anlatıyor. Yaz biter, güz biter, hep kış gelir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/murebbiye/", "text": "Dehri Efendi: Memuriyetten emekli olan Dehri Efendi 65 yaşında, varlıklı, geleneklere bağlı, ilim, fen ve tekniğe meraklıdır. Aile reisi olarak katı olan Dehri Efendi'nin Fransızcası çok iyidir. Anjel: Fransa'da annesi sefahat içinde yaşayan bir kadın ve babasının kim olduğunu bilmez. Dehri Efendi'nin konağında mürebbiye olarak çalışır ve herkesi kendisine aşık eder. Şemi: Okulda okuyan genç bir çocuktur. Konağı haftada bir ziyaret eden Şemi, Mürebbiye 'ye aşık olur. Ülkesi Fransa'da mürebbiye olarak İstanbul'a gelen Anjel'in hikayesi anlatılır. Daha önce uyumlu bir hayat süren köşkün erkekleri, Anjel'in gelişiyle baştan çıkar ve köşk alt üst olur. Yazar bu romanda ikiyüzlü aile ahlakını kınıyor. Sadri Bey, Dehri Efendi'nin kızı Melahat ile iç damat olarak evlenir. Dehri Efendi, kızları, damadı, erkek kardeşleri ve oğluyla dönemin geleneğine uyarak oturur. Dehri Efendi'nin ikinci eşinden olan çocukları için Matmazel Anjel adında bir Fransız mürebbiye tutulur. Bu mürebbiye Paris'te babasız doğar ve kendisi de babasız bir çocuk doğurur. Paris'te tanıştığı bir iş adamı onu İstanbul'a getirir. Erkekleri nasıl baştan çıkaracağını bilen şişman bir kadındır. Konaktaki hayat ona durgun, monoton ve bağnaz göründüğü için çok sıkılır. Kendine eğlence bulmaya karar verir. Dehri Efendi'nin 18 yaşındaki oğlu Şem, damadı Sadri Bey ve ağabeyi Kambur Amca'yı yalıya hapseder. Birbirlerine hissettirmeden onları yönetir. Bunu da her gece farklı bir kişiyle randevu alarak başarır. Ancak bu iş sonuna kadar sorunsuz gitmez. Temizlikçi Eda Kadın bir süredir kanepedeki lambanın erken söndüğünden şüphelenir. Olan biteni gözlemlemeye başlar. Bir gece Anjel'in verdiği randevuya geleceğine şaşıran Kambur Amca kanepede Kahya Eda Kadın'ı görür, kanepedeki kadife kaplı yuvarlak masanın altına kendini atar ve iki kişinin daha geldiğini görür. Bu sırada erkekler tuvaletinin boş olduğunu gören Eda Kadın, Dehri Efendi'ye Anjel'in odasına baskın yaptırır. Ancak, erkekler Anjel'in odasında değil, kanepede masanın altındadır. Anjel'in odasında kimse bulunamayınca Temizlikçi Eda iftiracı olduğu için kovulur. Sem Anjel'i kıskandığı için koruda amcası Sadri'yi ve amcası Kambur Amca'yı döver. Şef Tosun, uzun süredir bahçedeki sakız ağacından Anjel'in odasını izler ve kiminle olduğunu ve ne yaptıklarını bilir. Şem'i, amcasını ve eniştesini dövdükten sonra Tosun'a susuz rakı içirir ve tüm detaylar hakkında bilgi alır. Anjel'in kendi gururuyla oynamasına üzülür ve bir gece Anjel'i bir hançerle öldürmeye karar verir. Gündüz Anjel'in odasının menteşelerini çözer ve gece yarısı geldiğinde kapıyı kırar ve içeri girer. Anjel korkudan titreyerek yataktan kalkar. Odada Anjel'den başka kimse yoktur. Şem'i aynalı dolapta birinin olduğundan şüphelenir. Aynalı dolabı açtığında karşısında şaşkınlık içinde babası Dehri Efendi'yi görür. Şem, herkesle dalga geçen Anjel'i öldürür ve intihar eder. 1899 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilen Mürebbiye, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın ününü sağlayan ilk romandır. Tanzimat'la birlikte başlayan Batılılaşmanın toplumsal yaşam içerisindeki etkilerinin bir eleştirisi olan Mürebbiye'de yazar, karakterleri ve işlediği konu aracılığıyla aşksız erkekler sorununa eğilir. Romanın ana kahramanı Anjel, mazisi son derece karanlık Parisli bir hayat kadını iken, İstanbul'a Dehri Efendi Yalısı'na bir matmazel olarak kabul edilir. Mürebbiye olarak çalışmaya başlayan Anjel'in sırasıyla evin tüm erkeklerini kendisine aşık etmesi ve sonrasında gelişen olaylar mizahi bir dille anlatılır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/murtaza/", "text": "Murtaza: Sivri burunlu, kalın siyah kaşlı, yeşil gözlü, görevine çok bağlı, halini ve görevini her şeyden üstün tutan cesur bir göçmendir. Murtaza'nın Karısı: Mavi gözlü, güçsüz, kocasının aksine şeref ve görevi önemsemeyen; parayı önemseyen bir kadın. Kamuran: Her şeyi çok ciddiye almayan, aynı zamanda işin gerektirdiği durumlarda doğru davranmayı bilen, Murtaza'nın destekçisi ve çapkın eğlenceye düşkün akıllı bir adamdır. Akile Hala: Zeki, Murtaza'yı her zaman destekleyen ve düşünen hayırsever bir insan. Kontrol Nuh: Tilki suratlı, kurnaz görünümlü, işini ciddiye almayan, alay eden, çıkarlarını düşünen, Murtaza'dan nefret eden, müdürün şımarık hemşerisidir. Azgın Ağa: Kalın bıyıklı, kaşları püsküllü, iri bir adamdır. Hasan: Murtaza'nın en büyük oğlu mavi gözlü, ince, uzun boylu, annesi gibi akıllı, babasını sevmeyen genç bir adam. Hasan: Murtaza'nın küçük oğlu Murtaza'nın en büyük oğlu amcasına benzemediği için küçük oğlunun adını da Hasan koymuştur. Küçük oğlu Hasan da babasını sevmeyen ve babasını aldatan kötü bir karakterdir. Kendi çıkarlarından çok kurallara ve devlete önem veren Murtaza, namus ve şeref adına, işini yapmak adına yaşadığı olayları trajikomik bir yaklaşımla ele alır. Bekçi Murtaza karakterinin öyküsünü kara mizahla yüklü bir dille anlatır. Olaylar, 1941-1947 arasındaki bir zamanda Adana'nın fakir bir işçi mahallesinde geçmektedir. Eser, otorite ile doğru kavramı arasında sıkışıp kalan, doğruculuğundan ödün vermemek için çabaladıkça daha çözümsüz durumlara düşen, bu arada gittikçe insanı anlatmaktan uzaklaşıp salt ilkelerini savunan bireyin başına gelenlerin acıklı bir güldürüsüdür. Kitabın kahramanı Murtaza, mübadele yoluyla Çukurova'ya gelen Yunanistan'dan gelen bir göçmendir. En büyük dileği amcası Hasan gibi asker olmak ve savaşarak şehit olmaktır. Mübadele sonrasında Çukurova'ya gelen göçmenler topraklarını satıp köşk ve ev satın alacak kadar zengin oldular. Murtaza ve onun gibi düşünenler, dua çağrılarına şükretmek istemediler. Murtaza mülk istemese de ailesi istedi. Kardeşi zengin olmayı başardı. Annesi parasızlıktan öldü. Murtaza, kız kardeşi ile İstanbul'a geldi. Murtaza, Çukurova'da bir kızla tanıştı ve hoşuna gitti. Kızdan hoşlanmasının nedeni, kızın babasının Murtaza gibi düşünmemesi ve zengin olma konusunda endişelenmemesidir. Murtaza daha sonra bu kızla evlendi. Murtaza her zaman bir erkek çocuk sahibi olmasını, amcası gibi olmasını ve kendisi gibi asker olup savaşlarda şehit olmasını isterdi. Kızlardan sonra bir erkek çocuğu oldu ve adını Hasan koydu. Hasan istediği gibi amcasına benzemiyordu. Futbola düşkündü, babasının istediği gibi askeri okula gitmedi, sanat okuluna gitti. Murtaza da yeni doğan çocuğu Hasan için umudunu tuttu. Murtaza, yeni doğan çocuğuna da Hasan adını verdi. Murtaza, küçük oğlu Hasan'ın istediğini düşündü. Ancak Hasan babasını kandırıyordu. Babası büyüyünce hangi okula gideceğini sorup Kuleli Askeri Lisesi deyince Murtaza çok mutluydu ve dünya onundu. Aslında Hasan babasından para almak için babasını kandırıyor ve bunu söylüyordu. Murtaza bunu anlamadı. Murtaza, çalışmaya başladığı fabrikadaki işçiler tarafından beğenilmedi. Çünkü işçiler işten kaçınıyor ve işlerini aksatıyorlardı. İşçiler, Murtaza'da onları engellediği için ondan hoşlanmazdı ve mahalledeki gibi çeşitli oyunlara başvurarak kovulmaya çalıştılar ama başarılı olamadılar. Çünkü bilim direktörü Murtaza'ya güveniyor ve ona tam yetki veriyordu. Öyle ki, hemşerisi Noah bile buna şaşırıyordu. Bunun nedeni fabrikanın bozuk disiplininin Murtaza sayesinde gelişmesiydi. Murtaza'nın küçük oğlu Hasan sadece babasını kandırmakla kalmadı, bir gün bakkaldan ekmek çaldı. Murtaza bunu duyduğunda çok üzülmüştü hatta neredeyse mahvoluyordu. Bakkal Hasan'ı affedecek ve mahkemede cezasını iptal edecekti, ancak Murtaza oğlunun bunu yaptığı için hiçbir şekilde davranamadı ve onu affetmedi ve hakime cezasını çekmesi gerektiğini söyleyerek mahkemeden ayrıldı. - Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan roman, yazıldığı günden beri defalarca filmlere, oyunlara konu olan bir romandır. - Murtaza, ilk olarak 1952 yılında Vatan gazetesinde tefrika edildi. Orhan Kemal'in tefrika ettiği ilk romandır. - Eser, aynı yıl Varlık Yayınları'ndan 180 sayfalık kitap olarak çıktı ve büyük ilgi gördü. - Orhan Kemal, kitabın 180 safyalık haliyle ancak büyük hikaye kabul edilebileceğini, roman kabul edilemeyeceğini düşünüyordu. Bu yüzden eserin birinci ve üçüncü bölümlerini genişletti. Genişletilmiş dördüncü baskı 1969 yılında yayımlandı. - Orhan Kemal, Murtaza'nın devamı olan bir roman daha yazmaya başlamış ancak tamamlamaya ömrü yetmemiştir. - Kitap 1986 yılında başrolünde Müjdat Gezen'in oynadığı bir filmde sinemaya aktarılmıştır. İnsanı en derininden kavrayarak anlatan kalemlerin başında gelen Orhan Kemal, ölümsüz karakteri Murtaza ile Türk edebiyatına asla silinemeyecek biçimde damgasını vurmuştur. Yazıldığı günden beri defalarca filmlere, oyunlara konu olan bu karakter, insanın en çapraşık durumlarından birini kara mizahla yüklü bir dille anlatır. Otorite ile doğru kavramı arasında sıkışıp kalan, doğruculuğundan ödün vermemek için çabaladıkça daha çözümsüz durumlara düşen, bu arada gittikçe insanı anlamaktan uzaklaşıp salt ilkelerini savunan bireyin başına gelenlerin acıklı bir güldürüsüdür Murtaza'nın öyküsü. Türk edebiyatının en önemli klasiklerinden biri olan Murtaza, her okurun mutlaka okuması gereken bir kitap. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmanız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/musahedat/", "text": "Ahmet Mithat: Romandaki karakterlerden olan yazar, romanın kurgusunu anlatır. Siranuş: Yazarın vapurda tanıştığı kadındır. Daha sonra Müslüman olup Refet ile evlenir ve saadeti bulur. Seyit Mehmet Numan: Zengin ve iyi kalpli bir adamdır. Siranuş'u korur. Hacda ölür. Refet: Romanda kadınların aşık olduğu adamdır. Siranuş ile evlenir. Ahmet Mithat'ın vapurda kulak misafiri olduğu kadınların konuşmalarından yola çıkılarak yazılan bir eserin yazım aşamasını konu ediniyor. Ahmet Mithat çalıştığı gazeteye gitmek için vapura biner. Boş kamara bulamayınca iskele tarafında erkeklere ayrılmış yan kamaralardan birine gittiğinde ikisi genç üç yabancı kadının fısıldaştığını görür. Büyükleri, Ahmet Mithat Efendi'yi harem için ayrılan alanı terk etmesi konusunda uyarsa da kısa sürede yanıldığını anlar ve utanır. Kadınlar, yazarı tehlikeli görmemiş olmalılar, bu yüzden bu hatanın üzerinde durmazlar ve yaşadıkları yeri terk etmeye gerek görmezler ve kendi aralarında Fransızca konuşmaya devam ederler. Siranuş'un Karnik isimli bir genç tarafından aldatıldığı söylenir. Üstelik aldanan sadece kendisi değildir. Güvenip himayesine aldığı Mısırlı tüccar Seyyid Mehmet Numan da bu olaydan zarar görmüştür. Ahmet Mithat Efendi, yazmak istediği romanın içeriğinin ayağına geldiğini duyunca anlar. Vapur iskeleye vardığında kadınları gizlice Beyoğlu'na kadar takip eder. Kapıdaki uşağa kartını verir ve Matmazel Siranuş ile görüşmek istediğini belirtir. Siranuş, yazarı Tercüman-ı Efkar Gazetesi'nde yayınlanan yazılarından tanıdığı için görüşmeyi memnuniyetle kabul eder. Ahmet Mithat Efendi, adını sonradan öğreneceği Agavni'den yazacağı roman için yaşadıklarını anlatmasını ister ve olaylar gelişir. İtalyan asıllı bir Levanten olan Antuvan Kolariyo, yine Katolik olan Nuvart ile evliliğinin ilk haftasında karısının başka birinden hamile olduğunu fark eder. İnançları gereği boşanma gerçekleşmeyeceği için bu duruma sessiz kalmak zorundadır. Nuvart, kocasından af diler ama çabası başarısız olur. İlk çocuğu Karnik'in doğumundan kısa bir süre sonra kadının sefahat içine girip tekrar hamile kalması duruma öfkelenen Kolariyo, Ermeni dul Meryem'i metresine alarak eşinden gayri resmi olarak ayrılır. Meryem'den olan kızı Agavni'yi de büyütülmek üzere rahibelere teslim eder. Kolariyo'nun yaklaşık altı yıl süren bu huzurlu hayatı bir ateşle son bulur. Geride bıraktığı vasiyetnamede, kızının geleceğini üzerine inşa edeceği çeyizin zamanı geldiğinde teslim edilmesini İtalyan başbakanlığına bildirir. Altı yıl sonra Meryem bu dünyadan göçtüğünde Agavni yalnız kalır. On altı yaşında rahibe okulunu bırakıp Madam C'nin yanına pansiyon olarak yerleşir. Burada Siranuş'la arkadaş olur. Reşit olduktan sonra kendisine kalan mirası alıp meşhur Beyoğlu diyarına dalar. Kendisi gibi bir varis olan Refet ile arasındaki ilişki o dönemde sefahat alemlerinden doğmuştur. Binbaşı Ali Osman Topuz ile Takuhi Benet Kazar'ın gayrimeşru kızları Siranuş, ailesini kaybedip Ermeni Patrikhanesi'nde büyütüldükten sonra babasının arkadaşı Seyyid Mehmet Numan'ın gizli vesayeti altında Agavni ile birlikte yaşamaya başlar. Ablası Takuhi'nin besici olarak yerleştiği evin ağasının yardımıyla Seyyid Mehmet Numan'ın yanında çalışmaya başlayan Karnik, kısa sürede Numan'ın servetine sahip olabilmek için yaşlı adamın biricik kızı Feride ile evlenmek ister. Ancak günü gören tüccar bu planı bozar. Karnik daha sonra Siranuş'a döner ve evli bir Ermeni kadınla Siranuş'un servetini ve düğünden önce Numan'ın düğün hediyesi parasını alarak Paris'e kaçar. Burada işlediği suçlardan dolayı idam cezasına çarptırılır. Feride ise babası Numan Bey'in arkadaşı Refet'e aşık olur. Bu aşk onu Agavni'nin katili yapacak kadar kör eder. Ancak bu ölüm kendisinin sebebi olacaktır. Agavni'nin ölümünün ardından birbirlerine olan aşklarını itiraf eden Siranuş ve Refet, tüm bu yaşananların ardından her şeyi geride bırakıp Hicaz'a gitmeye karar veren Numan'ın da desteğiyle dünya evliliğine girer. Yazarın kendi adıyla roman kişileri arasına katıldığı ve diğer roman kişileri ile birlikte kaleme aldığı Müşahedat, modern hikaye ve romanlarımızın ilk örneklerini veren Ahmed Midhat Efendi'nin en ilginç eseridir. Romanın aynı zamanda okuyucuları olan roman kişileri, kurguya zaman zaman müdahele eder ve değişikliklerin yapılmasını sağlarlar. Dolayısıyla romanda okuyucular da metnin oluşumuna katılmış olurlar. Yazarın natüralist bir roman örneği olmak üzere tasarladığı Müşahedat, romanın yazılışını aynı zamanda romanın konusu haline getirmesiyle o güne kadar- Berna Moran'ın belirttiği gibi- dünya edebiyatında da örneği görülmeyen bir teknikle yazılmıştır. Tanzimat Dönemi Türk romanının en sık işlediği konulardan biri olan 'yanlış batılılaşma' probleminin Osmanlı vatandaşı gayri müslimler arasındaki görünüşünün bir Osmanlı -Türk yazarının bakış açısından sergilenmesi ise bu romanı ele aldığı konu bakımından da ilginç kılmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/mutlu-olum/", "text": "Mersault: Kitabın ana karakteridir. Ayrıca ölüme isimler veren kişidir. Zagreus: Ana karakterin öldürdüğü yaşlı ve sakat kişidir. Ayrıca ölüme mahkum edilmiştir. Roman, Meursault adında bir adamın, kitabın ilk bölümünde anlatıldığı gibi, ölüme mahkum olan sakat Zagreus'u öldürür ve birikimlerine el koyar. İkinci bölümde ise, Meursault'un dürüst olmayan bir şekilde kazandığı parayı nasıl elden çıkardığını, bir yolculuğa çıktığını, bir eş bulduğunu ve bir ev satın aldığını, ancak kısa süre sonra ölümcül bir hastalığa yakalandığını anlatıyor. Varoluşçulukta romanın içeriği asıl içerik değildir, yazarın burada amacı şu sorunun cevabını bulmaktır: Mutluluk var mıdır ve nasıl ifade edilir? Esere üstünkörü bir bakış atsanız bile, mutluluk kelimesinin birçok kez geçtiğini görmek kolaydır. Camus'nün varoluşçuluğu, mutluluğu, gaddarlık ve kayıtsızlık dünyasını tanımak isteyen, insanın kendisini çevreleyenlerle uzlaşamadığı bir ortamda yaşamasının etkileşimi üzerine kuruludur. Peki, Camus için mutluluk nedir? Bu soru ile kitabının kahramanı, kaderini belirlediği sayfalarda hem mutluluğu hem de hüznü tam olarak nasıl kavrayacağını sorar. Meursault, gündelik hayatın küçük esaretlerinden kurtulmaya, toplumda kabul görmüş ahlaki normlara uymayı bırakmaya çalışır ve cinayet işler. Yazarın Zagreus cinayetinin olduğu bölüme Doğal Ölüm adını vermesi boşuna değil. Karanlığa gömüleceğim, kendi doğal ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacak, son ihtiyacını karşılamaya yardım edemeyecek kadar doğal çünkü bir sakatın bozuk yaşamının kaçınılmaz olarak yok olma yasasına yol açması. Zagreus'un kendisi Meursault'yu böyle ahlaksız bir eylemde bulunmaya kışkırtsa ve katili haklı çıkarsa da cinayet cinayet olarak kalır. Tek başına varoluşunun huzursuzluğuyla hareket eden Meursault, her şeyi terk ederek, bir yerden başka bir yere geçerek Avrupa'yı dolaşıyor. Meursault, yalnızlık arzusunun anlaşılabilir olduğuna, kendini anlamasının tek yolunun bu olduğuna inanıyor. Bir an gelir ki Meursault durur, ev alır ama başına bir hastalık düşer ve bunun sonucunda ölür. Yazar bu bölüme Bilinçli Ölüm adını veriyor ve ana karakteri oldukça bilinçli bir şekilde buraya getiriyor. Ölümünden önce Meursault, kendi görüşüne göre hem yaşamda hem de ölümde mutluluk olan benliğini tam olarak anlar. Ölümden ya da yaşamdan korkmadan, hayalini gerçekleştirmek için yaşaması gereken yaşamdaki mutluluğu bilirse, ölüm bir insanı korkutmayı bırakır. Mutlu Ölümün de insanın elinde olduğu sonucuna varılabilir. Mutlu Ölüm, 1930'ların sonuna doğru yazılan, ama ancak 1971 yılında yayımlanan bir roman. Albert Camus (1913-1960) için daha sevimli görünen Yabancı, daha önce yazdığı Mutlu Ölümün yayımlanmasını erteletmiş olabilir. Çünkü roman sanatı, 40'lı, 50'li yıllarda daha çok romanın yapısal özelliklerine ağırlık veriyordu. Bir sanat yapıtının yaratıldığı dönemde kusur sayılabilecek kimi özellikleri, daha sonra erdeme dönüşebiliyor. Albert Camus'nün ölümünden on bir yıl sonra günışığına çıkan bu romanını günümüzde öne çıkaran en önemli özellik, onun romansı oluşudur. Mutlu Ölüm, yaratıcısı Albert Camus'ye otuz yıl sonra başkaldırmış ve özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu roman, hem çağdaş bir yapıt, hem yazar-yapıt-okur ilişkisinin göz kamaştırıcı bir tanığıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nana/", "text": "Nana: Sarışın uzun saçlı mavi gözlü, erkeklerin ve hatta kadınların bile hayran olup imrendiği çekici bir kadındır. Madam Jarvez: Nana'nın annesidir. Çamaşırhanesi olan ve evinde eşi ve eski eşine bakan bir kadındır. Kupo: Nana'nın babasıdır. Bir kaza sonucu sakat kalmış ve alkol almaya başlamıştır. Kızını sürekli döven evde sorunlar yaşatan adamdır. Louiset: Nana ve Dük'ün evliliğinden olan çocuğudur. Kont Muffat: Soyu imparatora dayanan bir asilzadedir. Nana'nın ağına kapılarak tüm servetini onun için harcar. Bankacı Yahudi Steiner: Nana'ya aşık olmuş ve bu uğurda tüm servetini harcayarak tüketmiştir. Philippe: Nana'nın ağına düşen ve tüm servetini Nana'nın zimmetine geçirmiştir. Geoorges: Nana uğruna servetini tüketmiş ve buna dayanamayarak kendini bıçaklamıştır. Meyane adlı romanda da adı Geçen Nana kötü yollara düştüğünü ve daha sonra bir Dük ile evliliği ele alınmıştı. Burada ise Dük'ten ayrılışı ve geçinmek için tekrardan kötü yollara düştüğünü ve ailesinin içinde görmüş olduğu alkol ve sorunlardan dolayı erkeklerden nefret ederek, kendi güzelliği ile erkekleri kıskacı altına alıp onlarla beraber olup para kazanmaya çalışan bir faişenin hayatı anlatılmaktadır. Nana, Paris'in Varietes Tiyatrosunda Sarışında Venüs oyununun başrol oyuncusudur. Fransızların, özellikle de Fransız erkeklerin gözdesi haline gelir. Kadınlar da bu oyuna geliyor ve kadınlar, erkeklerinin Nana'yı neden bu kadar sevdiğini anlamaya çalışıyor. Fransa'daki tüm kadınlar Nana'yı hem kıskanıyor hem de imreniyor. Nana aslında kötü bir çocukluk geçirmiş, evinde iki koca ve sarhoş bir baba gibi yaşayan çamaşırcı bir kadının kızı olarak büyüdü ve çocukluğu yoksulluk içinde geçti. Babası her gün içki içiyor ve başka bir adamın evinde yaşamasına izin veriyor. On beş yaşındayken babasının dayaklarından kaçma bahanesiyle erkeklere sığınmaya başlayan Nana, babasının eve hiçbir faydası olmamasından, annesinin hem iki adama hem de kendisine bakarak kendini mahvetmesinden çok etkilenmiştir ve babasına olan nefreti erkekler için nefrete dönüşmüştür. Sonunda tiyatrodan gelen teklifi makul bulur ve tiyatroda çalışmaya başlar. Gençliğini, güzelliğini, sesi vücudunu ve çıplaklığını çok iyi kullanarak Paris'in en popüler ve ünlü oyuncusu olur. Paris'in bütün erkekleri Nana'nın peşindedir. Nana, erkekler arasında ayrımcılık yapmaz ve dileklerini karşılayabilecek her erkekle yatar. Nana ayrıca erkeklerden kazandığı parayla Paris'te bir konak satın alır. Orada kraliçeler gibi yaşamaya başlar. Ancak çok sayıda hizmetçi, aşçı, arabacı vb. Vardır. Taleplerini ve maaşlarını karşılamak için daha çok erkekle yatmaları gerekir. Masrafı çok büyük olduğu için, kendisine sermaye sağlayan ve onları sürekli sömüren erkeklerin tüm birikimlerini elde etmek zorundadır. Nana'nın hiçbir ahlakı olmayan ve erkeklere olan nefreti ve hırsı hiç azalmamıştır. - Nana, Emıle Zola'nın yazdığı 20 ciltlik Les Rougon-Macquart serisinin dokuzuncu kitabı olmaktadır. - Nana, Fransız yazar Emıle Zola'nın (1840-1902) 1880 yılında tamamlanan ve ilk baskısı da aynı yıl yayımlanan bir romanıdır. - Nana basıldığı yıl da oldukça ilgi görmüş daha basıldığı günler de on binlerce satmıştır. - Nana adlı roman yazarın Meyhane adlı romanındaki Jevez karakterinin kızıdır. Zola'nın yirmi ciltlik Rougon-Macquart roman dizisinin en unutulmaz cildidir Nana. Nana, bir fahişedir. İlk önceleri bir tiyatro oyuncusu olan Nana daha sonra fahişe olur ve hayatı bir düşüş içine girer. İlk basıldığı gün on binler satan ve Fransa'yı ayağa kaldıran Nana eleştirmenler arasında da büyük ayrılıklara ve tartışmalara yol açmıştı. Bu romanda Zola, bir kadının, bir rejimin ve bir toplumun çürüyüşünü resmediyor. Bu resimde cinsellik, tarih ve mit hep birlikte yaşıyor ve tükeniyor; aynı anda ve aynı kötü ağız kokusu içinde."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nar-agaci/", "text": "Setterhan: Taht-I Süleyman'da da doğmuş Azeri Türk gencidir. Halı tüccarlığı yapan varlıklı bir ailenin tek oğludur. Güçlü kuvvetli, yetenekli birisidir. Önce Azam'a sonrasında Sofia' ya aşık olur ama kavuşamaz. Trabzon'a yerleşip Zehra ile evlenir. Mirza Han: Setterhanın babasıdır. Halı tüccarlığı yapar. Azam: Setterhan'ın aşık olduğu kadındır. Ancak o Piruz'la evlenir. Piruz: Zerdüşt ağasının oğludur. Azam'ı ilk gördüğünde aşık olur ve birlikte kaçarlar. Sofia: Setterhan'ın ikinci aşkıdır. Batum da kitapçı dükkanı olan genç kız ihtilal yanlısıdır. Bolşevik ihtilaliyle Setterhan'la yolları ayrılır. Zehra: Yazarın anneannesidir. Zehra babaannesi ve dedesiyle Trabzon'da yaşayan genç bir kızdır. Balkan Harbinde ağabeyini ve sevdiği adamı kaybeder. Savaş sonrasında Seyterhanla evlenir. İsmail: Zehra'nın ağabeyidir. Şiirler yazan, hayali İstanbul'da okumak olan geç adam savaşta hastalanır hayatını kaybeder. Celil Hikmet Bey: Zehra'nın erim hocası aynı zamanda sevdiği adamdır. Savaşta hayatını kaybeder. Büyükhanım: Zehra ve İsmail'in babaannesidir. Güçlü karakteriyle Anadolu kadınını temsil eder. Hacı Bey: Büyükhanımın eşidir. Savaşı ve getirdiklerini bilen güçlü bir karakterdir. Trabzon, Tebriz, Tiflis, Batum, Bakü ve İstanbul hattında geçiyor. Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşı yıllarını ve insanların savaşla bitlikte savrulan hayatlarını konu edinmiş Nazan Bekiroğlu'nun eseri. İnsanlar yurtlarını terk etmek zorunda kalıp, muhacirliği yaşarken yolda onlara acı, sefalet, açlık, gözyaşı eşlik etmiş. Karakter sayısı olarak zengin olan hikaye, yaşanan yılların getirdiği zor şartların olayların seyrini değiştirdiğini görüyoruz. Yaşanamamış aşklara, yitip giden gencecik hayatlara ve her şeye rağmen verilen mücadeleye tanık oluyoruz. Savaş rüzgarıyla savrulan ve kesişen hayatları yine bu karanlık gölgede içinde bütün duyguları ve savaşa göre şekillenen hayat hikayelerini barındırıyor. Roman okuyucuyu o döneme götürerek bir nevi barışın da altını çizer. Yakın tarihe yazarla birlikte zaman yolculuğu yaptığımız, içinde aşkı ve ayrılıkları göreceğimiz güzel bir eser. Yazar daha 12 yaşındayken dedesinin Taht-I Süleyman'a gönderdiği ve geri dönen mektubu bir kez daha eline alır. Aradan geçen otuz yıla rağmen elinde sadece bir mektup ve teneke bir kutuda eski fotoğraflardan başka bir belge yoktur. Dedesi Setterhan'ın doğduğu Taht-I Süleyman'ı ve onu Trabzon'a getiren nedenleri araştırmaya başlar. Fakat aradan uzun yıllar geçmiştir ve ne dedesine ne de akrabalarına ulaşabilmesi çok mümkün görünmemektedir. Üniversitede akademisyen olan yazarımız yüksek lisans için Türkiye'ye gelen öğrencilerinin yardımıyla dedesinin yakınlarına ulaşır. İki farklı yerde doğan nehrin ilki olan Setterhan, halı tüccarı olan Tebriz'li varlıklı bir ailenin tek oğludur. Babası Mirza Han'dan mesleğinin bütün inceliklerini öğrenmiştir ve halı tüccarlığı yapmaktadır. Akrabası ve aynı zamanda halı ustası olan Azam'a aşık olur. Setterhan'ın ailesi bunu fark eder ve Setterhan'ın siparişlerinin teslimlerinden sonrasına bir nişan düzenlemeye karar verirler. Azam'a bundan bahsetmezler. Kahramanımız Yezd'de gider, orada Zerdüşt Ağasının oğlu Piruz ile tanışıp arkadaş olur. Setterhanın daveti üzerine Taht-I Süleyman'a gelen Piruz halıları incelerken Azam'ı görür ve birbirlerine aşık olurlar. Evlenmelerine karşı çıkılacağı için kaçarlar. Setterhan aşkını kaybetmenin yanı sıra o dönemin törelerine göre ikisini de öldürmesi gerektir, aksi halde orayı terk etmesi istenir. Setterhan kendisine verilen görevi yerine getiremez ve doğduğu toprakları bir daha geri gelmemek üzere terk eder. Batum'a daha önceden tanıştığı bir kadın olan Sofia'nın yanına gider. Genç kadının kitapçı dükkanında çalışmaya başlar. Sofia ihtilal yanlısı ve aktivist bir kadındır. İkisi de birbirlerine aşık olurlar fakat genç kadınının idealleri aşkından üstün gelir. Bu sıralarda Bolşevik İhtilali olur. Setterhan kendisi için verilen ölüm kararından kaçar ve Trabzon'a sığınır. Amacı buradan İstanbul'a gidip mesleğini orada yapmaktır. Ne varki varlıklı bir ailenin oğluyken burada parasız ve kimsesizdir. Trabzon eşrafı ona iş ve kalacak yer verir. Setterhan muhacir olduğu yeni memleketinde bir süre sonra çalıştığı kahvehanenin ortağı olur. Ama aklı doğduğu topraklardadır. Yazarın anneannesi olan Zehra'nın yaşam hikayesi, birleşmeyi bekleyen nehrin ikincisidir. Zehra anne ve babasını kaybettikten sonra ağabeyi ile birlikte büyükhanım ve dedesi Hacı Bey ile birlikte Trabzon'da yaşamaktadır. Varlıklı bir ailenin torunu olan Zehra resim dersi aldığı öğretmeni Celil Hikmet Efendi ile birbirlerini severler. Nişanlanacakları sırada Balkan Harbi başlar, seferberlik ilan edilir. İsmail ve Celil Hikmet askere alınırlar ancak bir daha geri dönmezler. Rus ordusu Trabzon'u bombalamaya başlamasıyla Büyükhanım Zehra ve Ermeni komşunun küçük kızı Anuş'u ve yardımcılarını da alarak İstanbul'a doğru yola çıkarlar. Dedesi Hacı Bey onlara katılamaz. Yol boyunca muhacirlerin çektikleri eziyet, açlık sefalet ve savaşın soğuk yüzünü iliklerine kadar hissederler. Büyükhanım öksüz bir çocuğu küçük kafilesine dahil eder. İstanbul'a Hacı Beyin yiyeninin yanına yerleşirler. İstanbul güvenli bir yer olsa da muhacirlerin göçüyle birlikte çehresi değişen bir şehir olmuştur. Aradan geçen iki yılın sonunda Rusya'da Bolşevik İhtilali olur ve Rus askeri Trabzon'dan çekilir. Büyükhanım küçük kafilesini alıp Trabzon'a geri döner. Şehre vardıklarında hiçbir şey bıraktıkları gibi değildir. Bahçedeki nar ağacı bile savaşı yaşamış, kesilmesine rağmen yine de filiz vermiştir. Setterhan dürüstlüğü, çalışkanlığıyla trabzon eşrafı tarafından sevilen birisi olmuştur. Sıla özlemini bilenler çareyi onu evlendirmekte bulurlar. Zehra'da Trabzon'un incisidir. Tanıştırılan iki genç anlaşırlar. Setterhan Zehra ile evlenir ve Trabzon'a yerleşir. - Tebrizli genç ile Trabzonlu kızın torunu olan ve eski fotoğraflardan yola çıkarak onların hayatlarını araştıran anlatıcının ağzından anlatılır. - Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı, milliyetçilik, Ermeni Kırımı, Rus devrimi gibi tarihi olaylara değinen eser, yazarın aile köklerinden izler taşır. - Klasik bir roman üslubu ile kaleme alınmıştır. Nazan Bekiroğlu'ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nasil-olunur/", "text": "Kont de Vertueil: 55 yaşında Fransa'nın en ünlü ailelerinden birine menzup bir adamdır. Kontes Mathilde de Vertueil: Kont'un eşidir. 46 yaşlarında alımlı bir kadındır. Kont de Vertueil ve Kontes Mathilde de Vertueil evlidir ve bir kız bir de oğulları vardır. Onlar da yüksek rütbeli kişilerle evlenmişlerdir. Kont ve Kontes beraber yaşasalar da birbirinden kopuk bir hayat yaşarlar. Dışarıda birbirlerine mükemmel davranır, hemen arkasından kendi dairelerine kapanıp kendi hayatlarını yaşamaya devam ederler. Bir gün Kont hastalanır, ancak Kontes yine de kendi hayatında herhangi bir değişiklik yapmaz. Kont öleceğini hissettiğinde karısının insanların diline düşmesini engellemek için karısının yanında kalmasını ister. Aile kontun başında beklerler ve Kont karısına ve çocuğuna sarıldığını anda onları iterek yatağa doğru düşer ve ölür. Kont'un ardından oldukça gösterişli bir cenaze töreni yapılır. Ailedeki kimsenin hayat tarzında bir değişiklik olmadığından aile içerisinde miras kavgaları gibi durumlar olmaz. Kontes, Kont daha yeni toprağa verildiğinde yaşayacağı yeni hayatı ile ilgili hayaller kurar. Bayan Guerard: Yüksek burjuvaziden dul bir kadındır. 3 oğlu vardır: Charles, Georges, Maurice. Charles: Mekaniğe meraklı, icatlara çok para harcayan biridir. Georges: Çapkın biridir, kadınlarla para harcamayı sever. Maurice: En küçük kardeştir. Parasını birlikte tiyatro kurmaya kalkıştığı arkadaşına kaptırmıştır. Bayan Guerard'a sekiz yıl öncesi ölen sulh hakimi kocası 2 milyonluk bir servet bırakmıştır. Ancak oğulları bu servetin peşindedir ve birkaç yıl içinde bile bu paranın çeyreğini harcamışlardır. Bu üç kardeşe onları barındırmayı isteyen ancak bir yandan da kontrolü elden bırakmak istemeyen ve dolaplarının anahtarlarını üzerinden saklayan anneleri bakıyordur. Kadın oğullarının paraya olan düşkünlüklerinden korkarak servetini çabuk harcanamaması için gayrimenkule yatırmıştır. Oğulları daha annesi ölmeden önce serveti ile ilgili kapışmaya başlamıştır bile. Annelerinin uzun yaşamasını istiyorlardır ancak bir gün öleceği günü beklerler. Bir gün Bayan Guerard fenalaşır. Annenin giderek kötüleşen durumu aile içerisindeki zayıf ve güvensiz duyguların, para hırsının ortaya çıkmasına sebep olur. Bayan Guerard gösterişli bir cenaze töreniyle toprağa verilir ancak oğulları hala miras bölüşme derdindedir. İçlerinde cimriliği ve parası çalınacak korkusuyla ölmüş anneleri uyanmıştır. Bay Rousseau: Genç yaşta hayata sıfırdan başlar ve 20 yaşındayken 18 yaşındaki Adele ile evlenip birlikte geçim mücadelesi verirler. Adele: Gelecek ile ilgili hayalleri için sürekli olarak çalışan biridir. Bay Rousseau ve Adele genç yaşta evlenirler, ellerindeki ufak parayla izbe bir dükkan kiralayıp çok çalışarak zaman içerisinde kar eden bir kırtasiyeci dükkana sahip olurlar. Ancak Adele'in sağlığı pek iyi değildir. Eşi onun için çok endileşeniyordur ama kırtasiye bütün zamanını aldığı için onunla yeteri kadar ilgilenemiyordur. Bir gün doktor çağırırlar ve Adele'e verem teşhisi konur. Hırsları nedeniyle sağlık problemleriyle ilgilenemedikleri için sorunlar büyür. Adele hastayken bile işleri takip etmeye çalışmaktadır. Bir gün çok kazanınca kırsalda yaşama hayalinden vazgeçmez. Bay Rousseau Adele'I eşi olarak görmenin yanında onu ayrıca iş ortağı olarak da görmektedir. Adele öleceğini hissettiğinde vasiyetname vermek istediğini söyler. Bütün sahip olduklarını beraber yaptıkları için kendisi öldüğünde bunlardan kız kardeşinin pay almasını istemediğini, eşinin bu parayla mutlu bir yaşantı sürüp mutlu olmasını hatta evlenebileceğini söyler. Adele ölür ve sade bir törenle defnedilir. Bay Rousseau üzülür ancak daha çok üzüldüğü konu dükkanın bir gün kapalı kalmasından kaynaklanan yaşadığı ciro kaybıdır. Charlot: Çelimsiz, akıllı ancak sağlıksız bir çocuktur. 10 yaşındadır. Morisseau ailesi işçi, geçim mücadelesi veren bir ailedir. Bir gün Charlot hastalanır. Çocukları hastalanınca ne kadar çabalasalar da gelecek olan sonun önüne geçemezler. Çocukları her geçen gün gözlerinin önünde erir. Çocuklarının iyileşmesi için ne yaparlarsa yapsınlar gelişme olmaz, zaten çözüm bulacak maddi güçleri de kalmamıştır. Bir gece Charlot daha da fenalaşır ve annesine seslenirken can verir. Ancak çocuklarının ölümü neredeyse anne ve babayı rahatlatmıştır. Çünkü artık çocuklarına üzülmek zorunda kalmayacaklardır. Çocuk zavallı haline benzer bir şekilde özensiz bir törenle toprağa verilir. Zamanında çocuk hastayken belediyeden talep ettikleri yardım çocuk öldükten sonra gelir ancak o parayı definden sonra komşularıyla şarap içmek için harcarlar. Jean Louis Lacour: 70 yaşında çiftçi bir adamdır. Toprağı çok seven topraktan kazanç sağlayan Lacour, 2 oğul ve 1 kız sahibidir. Hasat zamanı işler yoğundur ama hastalandığı için artık toprakla uğraşamaz hale gelir. Çocuklar da yaşlı adam da sonun yakın bir zamanda geleceğini tahmin ederler. O yüzden bütün çocuklar tarlada çalışmaya devam eder, küçük torun babanın başına bırakılır. Çünkü herkesin geçiminin sağlanması ve mecbur çalışmaya devam edilmesi gerektiği için her şey olağan seyrinde devam eder. Yaşlı adam bir gün ölür, adamın ölümü dahi çalışma düzenini etkilemez. Adamın arkasından miras kavgaları da yaşanmaz. Sadece evden bir tabak eksilmiştir. Sonuç olarak toprağın adamı toprağa geri dönmüştür. Romanlarından tanıdığımız Emile Zola'dan toplumsal ve ekonomik koşulların ölümü nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seren çarpıcı beş öykü. Aristokrat, burjuva, esnaf, köylü ve işçi ailelerinin bu süreci nasıl yaşadıklarını olanca sadeliğiyle ve toplumsal çerçeveden kopmadan sergileyen beş tablo."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nefesi-tutku-olan-kadin-afife-jale/", "text": "Afife Jale- (1902/ 1941): Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Tük sahne sanatının ilk tiyatro sanatçısıdır. Bu uğurda verdiği mücadele ondan sonra gelecek kadınlar için şans olmuştur. Doktor Sait Paşa: Afife'nin biricik dedesidir. Onu tiyatro ve yazın edebiyatıyla tanıştıran kişidir. Dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden bir o kadar da müşfik bir karaktere sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarına şahit olmuş, İstanbul'un işgaliyle hayata küsüp vefat etmiştir. Hidayet Bey: Afife'nin babasıdır. Sekiz dil bilmesine rağmen bağnaz gerici bir adamdır. Kızının tiyatro tutkusunu kaldıracak bir görüşe sahip olamadığı için onu ve eşini terk eder. Medhiye Hanım: Afife'nin annesidir. Kızının ideali için kendi mutluluğundan feragat eden güçlü bir kadındır. Çektiği tüm zorluklara rağmen metanetini korur, çocuğunun yanında olur. Sophia: Kahramanımızın dadısıdır. Annesi kadar ona yakın ve yardımcı olmuştur. Selahattin Pınar: Besteci ve söz yazarıdır. Ailesinin müzisyen olduğu için aldığı tavırla yalnızdır. Afife ile olan aşkı da bu yüzden onun için çok kıymetlidir. Afife'nin tiyatroya ilgisi o çok küçükken başlar. Dedesi; Dr. Sait Paşa, sahne sanatları ve edebiyata olan ilgisini torunları Afife ve Ziya'ya nakşetmiştir. Çamlıca'daki konakta kurulan sahnede, oyunlar sergileniyor ve Paşa dedeleri onlara, tiyatronun bir gösteri sanatı olduğu kadar ölçü sanatı olduğunu da vurgular. Çocukları sıklıkla tiyatroya götürerek, onların sahne, kostüm, dekor ve oyunculuk hakkında deneyim sahibi olma fırsatı sunar. Afife daha on yaşında olmasına rağmen üstün bir yetenek sergilemektedir. 1909 yılı ve sonrası Osmanlı İmparatorluğu'nun zor zamanlarıdır. Dr. Sait Paşa, bu dönemi yakından takip eden ileri görüşlü bir adamdır. Doktor zamana ayak uyduramayan İmparatorluğun 31 Mart olaylarının perde arkasını gördüğü için de tedirgindir. Afife'nin babası Hidayet Bey ise Sait Paşanın aksine bağnaz bir adamdır. Küçük kızın tiyatroya olan ilgisini hoş görmez. Tesettüre gitmesi gerektiğini söyler ve zorlar. Afife aralıklarla gittiği dedesinin konağında onun için alınan mecmuaları ve temsil ettikleri oyunlar sayesinde çok mutludur. Annesi Medhiye Hanım'ın ilk evliliğinden olan Behiye ve Salah'ın büyüyüp evden ayrılmalarından sonra baba Hidayet Beyin dikkatini üzerine çekmesi uzun zaman almaz. Kızının giyimi ve davranışları konusunda uyarılarda bulunur. Buna onun tiyatroya olan ilgisi de dahildir. Babasının tüm itirazlarına rağmen ailenin geri kalanını arkasına alarak güzel sanatlar bölümüne girmeye hak kazanır. Afife bu okulda altı sene resim sanatını öğrenecektir. Müslüman kadınların tiyatroda rol almasının yasak olduğu bu dönemde Afife Darülbedayi bünyesinde ilk Müslüman Türk kadını olmak için büyük cesaret örneği gösterir. Girdiği yol zordur. O güne kadar tiyatro sahnelerini gayri Müslim hanımlar boy göstermektedir. İki okulu birlikte yürüten Afife bir süre bu durumu ailesinden saklar. 1918 yılı hem ülke hem de Sait Paşa ve ailesi için sıkıntılı geçecektir. Balkan Savaşları ve ardından gelen Büyük Harp ve işgal güçlerinin İstanbul'a girmesi kara günlerin habercisidir. Sait Paşa üzüntüsünden evden çıkmayı reddetmiş bir süre sonra da hastalanarak hayata gözlerini yummuştur. Afife'nin hayattaki en büyük destekleyicisi olan dedesinin eksikliğini hayatı boyunca yaşayacaktır. Ahde Vefa onun tutkusu olan tiyatro üstatları tarafından yapılmıştır. Genç kızı dönemin şartlarını bile bile öne sürmüş sonrasında çektikleriyle baş başa bırakmışlardır. Dr. Mazhar Osman bir başka vefa örneği göstererek önceden tanıdığı Sait Paşa ve sahnede oyununu seyrettiği Afife Jaleye kol kanat gerer. İsteği üzerine ağabeyi Sedat'ı bulup onun yanına naklettirir. Bir buçuk yıl Sedat ve ailesinin yanında kalan Afife ölümün yaklaştığını hisseder, onları daha fazla üzmemek için hastaneye geri dönmek ister. Burada son nefesini verdiğinde cenazesinde tiyatrodan birkaç isim ve yanındaki üç dostundan başka kimsesi yoktur. Osman Balcıgil yine bir dönemi ve dönemin kahramanı Afife Jale'nin hayatıyla birlikte aktarıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yılları ve Cumhuriyetin ilk yıllarını kapsayan hayat hikayesi dönemine ışık tutuyor. Yaşanılanları anlamlandıran dönemin şartlarıyla birlikte sunulan roman bir geçiş sürecini de resmediyor. Afife Jale (1902/1941) yılları arasında yaşamış olan İlk Türk ve Müslüman tiyatro sanatçısıdır. Yeteneği ve gösterdiği cesaret ondan sonra gelecek olanların önlerini açmıştır. Ne yazık ki onun bu tutkusu yarım kalmış hayatı beklenmedik bir şekilde yön değiştirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun geçiş döneminin zorlukları düşünüldüğünde onun verdiği mücadele anlamı ve büyüklüğü bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Kadının sosyal adaletsizliğin içinde bir suçlu gibi algılanmış olması ve bu gerçekliğin içinde Afife Jale'nin yalnızlığını görüyoruz. Ömrünün son günlerini geçirdiği hastanede dedesinin ona armağan ettiği tiyatro tutkusuyla yaşamış, adeta nefes alması için bir neden teşkil etmiştir. Hayatını adadığı mesleğinden mahrum kaldığı ve gördüğü vefasızlıktan dolayı çok üzülür. Yanlış zamanda, yanlış mekanda yaşayanAfife Jale 39 yaşında dünyaya gözlerini yumar. Osmanlı'nın ilk Müslüman kadın oyuncusuydu Afife Jale. Babasından Şeyhülislam'a, Dahiliye Nazırı'ndan Şehremini'ne kadar kimler uğraşmadı ki onunla, yılmadı. Teyzesinin oğlu çok aşıktı güzel kıza. O da seviyordu dünya yakışıklısı delikanlıyı. Aralarına önce sahne, sonra Afife'nin beyninde taşıdığı hançer girdi. Bir Bahar Akşamı ikinci aşkı Selahattin'e rastladı Afife. Büyük bir aşkla sarıldı ünlü sanatçı güzel Afife'ye. Paşa dedesinin de tutkusu olan tiyatroya beşikten mezara ve ölümüne bağlı kaldı Afife. Son nefesini Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde verirken, gözlere yıldız tozu serpmeyi sürdürüyordu kuşkusuz. Osman Balcıgil, satış rekorları kıran CELİLE, YEŞİL MÜREKKEP ve İPEK SABAHLIK'ta olduğu gibi, NEFESİ TUTKU OLAN KADIN AFİFE JALE'de de yaşadığımız coğrafyanın tarihsel ve toplumsal derinliklerine büyük bir ustalıkla iniyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nehir-tanrisi/", "text": "Taita: Romanın anlatıcısı olan güler yüzlü köle. Tanus: Firavun Mamose VIII'in Ordu Kurmay Başkanı, Lostris Aşığı ve Lord Harrab'ın Oğlu. Memnon: Lostris ve Tanus'un oğlu, ancak Firavun Mamose VIII'in oğlu olduğu tahmin ediliyor. Lord Intef: Aynı zamanda Shrike haydutlarının da başı olan yozlaşmış Vezir. Firavun: Mısır ve Lostris'in yasal kocası Mamose VIII . Firavunların diyarı olan Eski Mısır'da altın üzerine kurulmuş bir krallık. Nil'in ışıltılı kıyılarında, hırs ve savaşla paramparça olan ülkelerini yeniden kurmaya çalışan insanların hikayesini anlatıyor. Nehir Tanrısı, Mısır Krallığı'nın kaderini çok yetenekli ve çok yetenekli bir hadım köle olan Taita'nın gözünden takip ediyor. Taita, Lord Intef'e aittir ve öncelikle kızı Lostris'e bakar, ancak aynı zamanda Lord Intef'in mülkünün günlük işleyişinde de büyük bir rol oynar. Mısır Firavunu'nun erkek bir varisi yoktur ve Taita istemeden Firavun'un Lostris'e ilgi duymasına neden olur. Bu arada Lostris, babasının nefret ettiğini bilmediği asker Tanus'a aşıktır. Sonunda Firavun, Lostris ile evlenir ve babası Lord Intef, isteksizce Taita'yı ona bir düğün hediyesi olarak verir. Bu arada Tanus, Mısır'ın içinde bulunduğu sıkıntılar hakkında açık açık konuşarak Firavun'u kızdırdı en belirgin olarak, büyük şehirlerin dışına seyahat eden herkesi terörize eden büyüyen haydut tehdidi. Firavun, eylemleri için onu ölüme mahkum eder, ancak Tanus'un iki yıl içinde Mısır'daki tüm haydutları ortadan kaldırmaya çalışarak kendini kurtarmasına izin vermeye ikna olur. Cezası Osiris festivalinin son gününde ortaya çıktığı için, bir sonraki festivalin o gününde görevi tamamlanmış olarak geri dönecek ya da boğularak ölümle karşı karşıya kalacaktır. Tanus, Taita'nın yardımıyla Shrike haydutlarının liderlerini avlar ve yakalar. Onları Firavun'a sunarken liderlerinin Lord Intef olduğu ortaya çıkıyor. Tanus'un ölüm cezası kaldırılır, ancak Intef suçlarından dolayı cezalandırılmadan önce kaçmayı başarır. Hüküm açıklandıktan sonra, Lostris ve Tanus'un birlikte gizlice yalnız kalmalarına izin veren bir fırtına kopar. Bu süre zarfında Lostris, Tanus'un ilk doğduğunu düşünür ve sır keşfedilmeden önce Taita, karısının Firavun'a karşı olan görevlerini sürdürmesini ayarlar. Çocuk doğduğunda ona Memnon adı verilir ve Firavun tarafından kendisinin olduğu iddia edilir ve gerçek babalığı sadece Lostris, Taita ve Tanus tarafından bilinir. Krallık için yeni bir tehdit ortaya çıkıyor savaşçı Hyksos. At ve savaş arabasının yanı sıra üstün bir kıvrık yay ile donatılan teknolojik üstünlükleri onlara Mısır ordusununkinden çok daha fazla güç veriyor. Firavun öldürülür ve Mısır soylularının çoğunluğunu kalan orduyla Nil'e doğru ilerleyerek Mısır'dan kaçmaya zorlar. Sürgünleri sırasında Lostris, Tanus'un iki çocuğunu daha doğurur, her ikisi de kızıdır, ancak ilişkileri bir sır olduğu için Taita, Firavun'un hayaletinin çocuğu doğurduğu bir kapak hikayesi yaratır. Sürgünde geçirdikleri süre boyunca, teknik üstünlüklerini yeniden kazanırlar Taita, savaş alanında çok büyük bir etkiye sahip olduğunu gördüğü hem savaş arabalarını hem de yayları çoğaltır ve geliştirir. Firavunların ülkesi Eski Mısır'da altın üzerine kurulmuş bir krallık. Hırs ve savaşların paramparça ettiği ülkeyi Nil'in parıltılı sahillerinde yeniden kurmaya çalışan insanların öyküsü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nehrin-donemeci/", "text": "Selim: Romanın Kahramanı olan Selim Afrika'nın doğu kıyısındandır. Sahil tam olarak Afrikalılar için bir yer değildir. Arap, Hint, Fars ve Portekizce karışımıdır. Selim Hint Okyanusu insanıdır. Gerçek Afrika kilometrelerce içeridedir. Selim'in Arabistan, Hindistan ve İran ile ilişkileri var. Aynı zamanda atalarının memleketidir. Ancak Selim Arap, İranlı veya Hintli olduğunu kabul edemez. O insanlara kıyasla kendini Afrikalı hisseder. Müslümandır ama Araplardan ve kıyıdaki diğer Müslümanlardan ayrıdır. Davranışları daha çok Kuzeybatı Hindularınınkine benzer. Olaylar Afrika'da bir kumsalda geçiyor. Afrika'nın o dönemdeki durumunu, insanlarını ve oradaki yaşamı konu alan kitapta olaylar, iş aşığı olan Selim'in etrafında dönüyor. Selim'in nehir kenarındaki kasabada bir dükkan satın alarak başladığı ticari hayatı ve başına gelenler anlatılır. Savaş bitmiş, kıta parsellenmiş, ülkeler bağımsızlıklarını kazanmaya başlamış ve birçok çatışma yaşanmaya başlamıştır. Selim, iş bulmak için kıtanın doğu kıyılarından iç bölgelere gelir. Nehir kenarındaki kasabadan bir dükkan satın alır ve ticarete başlar. Ülkede barış kendini göstermeye yeni başlıyor. Ancak birçok Afrikalı, kargaşa zamanlarında ormanlarına, gizli ve ulaşılması zor köylere döndüğü için işler kötü gidiyor. Barış devam ediyor. İnsanlar tekrar şehre dönmeye başlar. Zabet adında bir kadın müşterisi var. Köyden ayda bir alışveriş için gelir. Orman ve tehlikeli yerlerden nehir boyunca tekrar döner. Zabet'in bir oğlu var. Çocuğun babası güney kabilelerinden birine aitti ve bir tüccardı. Koloni döneminin mucizevi barış ortamında aşiret sınırlarına bakmadan dolaşırken Zabet ile tanışır. Bağımsızlık ilan edildiğinde kabile sınırları yeniden önem kazanır. Güneyli adam oğlunu alır ve kendi ülkesine döner. Babası ölünce çocuk Zabet'e geri döner ve kasabadaki lisede okumaya başlar. Adı Ferdinand. Annesi Ferdinand'ı Selim'e emanet eder. Ferdinand başarılı bir öğrencidir ve Selim'den kendisini Amerika'ya göndermesini ister. Şehirde karışıklık devam ediyor. Bir ayaklanma ihtimaline karşı askerler şehre geldi. Lisede derslere ara verilir. Lise güvenli değil. Ferdinand, Selim'le birlikte çalışan Metty ile kalmaya başlar. Kasabadaki ticari hayat yeniden hareketlenmeye başlar. Kasaba büyür ve bir ticaret merkezi haline gelir. Kasabada Bigburger ile tanışır. Şehirde komiteler kuruldu. Komiteler kendi adamlarını işe sokmaya çalışıyor. Selim bir iş için komitelerle diyalog kurar. O sıradan bir insan değildir. Bir kadın kendini diplomat olmayı teklif eder. Ülkesi bilinmeyen bir kişi diplomat olamayacağı için Selim Hindistan vatandaşı olur. Diplomat olarak Londra'ya gider. Bir süre sonra Afrika'da bir ayaklanma patlak verir. Ülke yine değişti. Selim ülkesine döner ve Metty ile tanışır. Yabancıların ülkedeki malları onlardan alınır. Metty ve Selim'in elinde hiçbir şey kalmamıştır ve dükkanları kilitlidir. Kendi malları bir envanter yapılarak Selim'e iade edilir. Ancak, envanter yalnızca kayıp malları gösterir. Selim gizli bir iş yapmak zorunda kalır ve altın ve fildişi ticaretine başlar. Hatta bazen askerlerden mal almak zorunda kalıyor. Bir süre sonra işler daha da kötüye gider ve o ülkeyi terk eder. Bağımsızlığını yeni kazanan adsız bir Afrika ülkesinde, kıtanın iç bölgelerindeki tenha bir kasabaya taşınan Salim'in hayata tutunma çabasını anlatan Nehrin Dönemeci bu satırlarla açılıyor. V.S. Naipaul bu romanda, tehlikeli derecede cezbedici modern dünya ile kendi geçmişi ve adetleri arasında kısılıp kalmış bir ülkenin portresini çiziyor. Bir yanda Büyük Adam'ın zorlamasıyla yaşanan yalan hayatlar, diğer yanda kaos, şiddet, cehalet ve yoksulluk; bağımsızlığın ağır yükü altında ezilen ülke, Salim gibi eğitimli gençleri bile aciz bırakıyor, kaçmak ya da kalmak arasında bir tercih yapmaya zorluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nemide/", "text": "Nemide: Babasına düşkün kırılgan yapıya sahip bir karakterdir. Naile karşı duymuş olduğu yoğun ilgi ve sevgi başka bir kadın tarafından sonlanınca dayanamaz ve ölür. Şevket Bey: Tüm yaşamını kızı üzerine kuran bir babadır. Kızının ölümünden sonra dayanamaz ve aklı dengesini kaybeder. Nail: Şevket Bey'in ölen kardeşinin oğludur. Eğitim almış edepli biridir. Kendisini seven iki kadın arasında gelgitler yaşar. Nahit: Nail uğruna her şeyden vazgeçen ve bu uğurda mücadelesini kesmeyen dirayetli bir kadındır. Ve nihayetinde Nail ile evlenirler. Osman Bey: İyiliksever ve temiz kalpli bir karakterdir. Sevdiği adamı bir başkasına kaptırması, Nemide'nin hayal kırıklıklarıyla dolu hayatı ve ölümüne yol açan süreci konu edinmiştir. Naime Hanım soylu ve varlıklı bir ailenin kızıdır. Küçük yaşta babasını kaybetmiş ve on dokuz yaşında Şevket Bey ile evlenmiştir. Şevket Bey daha önce Naima Hanım ile evliydi. Karısını doğum sırasında kaybeder. Kızı Nemide'ye sadık bir babadır. Nemide, Nail adında genç bir adama derinden bağlıdır. Ancak aralarına Nahit adında başka bir kız çıkar. Nahit her şeyi yapmaya hazır bir insandır. Nail Paris'te tıp eğitimini aldıktan sonra eve döndüğünde Nemide ile nişanlanır. Ancak Nahit, Nail'den vazgeçmez ve onu sevdiğini söyler. Nail de ona ilgi duyar. Nemide aralarındaki ilişkiyi öğrenince parmağındaki yüzüğü çıkarır ve herkesin gözü önünde Nahit'e takar. Hatta onları bir tekne gezisine bile çıkarır. Bu gezintide tekneyi akıntıyla birlikte sürüklemek ister. Nail bunu önler. Nemide hastalanır ve bir süre sonra ölür. Nail ve Nahit evlenir ama Nemide'nin ruhu hep bu çiftin arasında kalır. Kitapta işlenen konu, başımıza gelebilecek olaylarla ilgilidir. Ancak yazarın üslubu ve betimlemeleri kitabı çekici kılmak için yeterli olmuştur. Bu şekilde kitap büyük bir akıcılık kazanmıştır. Kitabı ilk elinize aldığınızda, sonuna kadar elinizden düşürmeyeceğinizden eminim. Şimdiden keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/neseli-gunler/", "text": "Ekonomik koşullar, işsizlik, taşınma, şehir ve okul değiştirme gibi çocuklarla paylaşılması zor olan konuları ele almıştır. Minik okurlarımız için sevgi ve umut dolu aynı zamanda eğlenceli olan kitabımız Sedat Girgin'in desenleriyle renklenmiştir. Edebiyatımızın saygın ödüllerinin sahibi Ahmet Büke'den, minik okurları için sevgi ve umut dolu, eğlenceli bir hikaye! Sevilen öykücü, Eyvah Babam Şiir Yazıyor! ve Annemle Uzayda ile başlayan Zeyno Kitaplarına bambaşka bir macera ekliyor. Ekonomik koşullar, işsizlik, taşınma, şehir ve okul değiştirme gibi çocuklarla paylaşılması zor konular, yazarın güçlü öykülemesiyle ve sıcacık ayrıntılarla harmanlanıyor. ans hristian Andersen dülü adayı başarılı illüstratör Sedat Girgin'in desenleriyle renklenen bu yeni ve neşeli aile öyküsü, yaşamın ve arkadaşlıkların dayanışmayla güçlendiğini de duyumsatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/neseli-olusuma-sasiyorum/", "text": "Therese Reimann: 63 yaşında dindar bir kadındır. Yaşlı kadın apolitiktir ve ruhunun huzuru için yalnızca kendisiyle meşgul olur. Reinhold Gontard: 54 yaşında bir rahiptir, fakat inancı giderek zayıflayan rahip inancını yitirdiği ve bütün derdi buna rağmen hizmetle yükümlü olduğu Tanrıdır. Onun durumundaki bir adam için taşınmaz nitelikteki bu yükün ağırlığı altında ezilip içmeye başlamıştır. Anna Wagner: 31 yaşında bir kadındır. Kocasının Alman birliklerine katılmasıyla başlayan korku, kadını çaresiz bırakmıştır. Hamileliğinin son günlerini yaşıyordur. Evi Wagner: Anna Wagner'in beş yaşındaki kızıdır. Walter Schröder: Kimyager olan adam çabaları ilke zamanın akışını etkileyeceği konusunda saplantıları vardı. 35 yaşında mesleğinden dolayı askerlikten muaftır. Bir fabrikada kimyevi alanda her kapasite ve biçimde enerji kaynakları imal etmektedir. Susanne Riemenschmied: Tiyatro oyuncusudur. Orta boylu ve ince yapılıdır. Mesleğini seven genç kadın, olayın olduğu gün 21 Mart akşamı sunumunu yapacağı konferans için görüşmeye gider. Robert Faber: 25 yaşındaki asker kaçağı genç, o gün dikkatleri çekmemek için ara sokaklarda dolaşırken alarm verildiğinde hemen yakınındaki eski evin sığınağına iner. Werner Schattenforoh: 27 yaşında savaşın on beş ayını Rusya'da geçirmiş, yaralandıktan sonra Viyana'ya gelmiştir. Ancak savaşın anlamsızlığından yorulan adam tecrübeleriyle olayların yönünü değiştirir. Savaş günlerinin acı-tatlı olaylarıyla örülmüş, bir mahzende kapalı kalan yedi kişinin serüveni, birbirleriyle olan ilişkileri ve insan ruhunun bütün çapraşık yönleri konu edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı'nın yaşandığı 1945 yılının 21 Mart günü Amerikan savaş uçakları Viyana'ya hava saldırısı yapar. Viyana'da alarm verildiğinde herkes korunmak için en yakındaki sığınağa iner. Never Markt semtinde bulunan bir eve isabet eden bomba binayı yıkar. Binanın sığınağında yedi kişi mahsur kalır. Sığınak çok eski olduğu için herhangi bir yerle bağlantısı yoktur. Sığınağın büyüklüğü yeteri kadar oksijeni sağlarken, depolanan yiyecekler sayesinde bu anlamda bir sıkıntı yaşamazlar. Mahsur kalanlar ilk şoku atlattıktan sonra ellerindeki imkanlarla dışarı çıkmak için geçit açmaya çalışırlar. Walter Schröder ile Robert Faber geçidi açkmak için kazarken rahip Reinhold Gontrard da onlara yardım eder. Therese Reiman ve Susanne Riemenschmied de hamileliğinin son günlerini yaşayan Anna Wagner ve Eva ile ilgilenir. Birlikte hareket ederek bu sorunu aşacaklarının farkındadırlar. Hepsinin ortak duygusu korku, yalnızlık ve özlemdir. Savaşın uzun yıllar sürmesi bu duyguları körükler. Kimyager Walter gibi insanlar savaşı kazanmak için daha etkili silahlar yaparken Faver gibi insanlar da bu silahların yok ettiği insanları görerek askerlikten firar ediyorlardır. Bayan Therese gibi insanlar Tanrı'ya daha çok inanırken rahip Gontrard gibi insanlar da inançlarından uzaklaşıyorlardır. Hepsinin başına aynı şeyin gelmesine rağmen bu ayrılığa hepsi ayrı bir anlam veriyordur. Dışarıya çıkmak için yaptıkları kazı ikinci bir hava saldırısı sonucu yıkılır. Sabrı tükenen kimyager Schröder geçidi patlatarak açmak ister. Tehlikeli olan bu yöntemi diğerleri kabul etmez. Herkesin uyuduğu bir sırada Schröder geçidi patlatmak üzereyken Faber görür ve engel olmak isterken onu öldürür. Kendi içlerinden gelen sesi dinlememeleri ve birbirlerinin dünyalarını anlayamamaları, felaketlerini hazırlamasına neden olur. Büyük savaşın bir ürünü olan toplumsal duygunun çürümesi gölgesini onların ilişkileri üzerine de aksettirir. Dışarıda arama kurtarmayı yöneten Teğmen Werner Schattenforch deneyimli bir askerdir. Çalışmaları hızlandırır. Mahsur kalanlara ulaşıldığında ölen kişinin kimliğini ve niçin öldüğünü sorduğunda içerdekiler Faber'i korumak için ellerinden geleni yaparlar. Her detayı titizlikle inceleyen Werner, olayın sis perdesini çözmeyi başarır. Bildiklerini kimseyle paylaşmaz, çünkü sezgileri ve tecrübeleri buna izin vermez. Yaşananların bir rastlantı olmadığını anladığı zaman içini huzur kaplar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nesl-i-ahir/", "text": "Süleyman Nüzhet: Elçilikte görev alan ama görevinden ayrılan Nüzhet, Romanın ana karakterdir. Aile yaşantısına ve fertlerine önem veren, kızının her isteğine koşan, kızı için sevdiğinden ayrı kalan, romanın sonuna dek mutlu olmaya çalışıp, mutluluğa ulaşamayan kişidir. Azra: İyi bir eğitim almış, babası ile mutlu mesut bir yaşamı olan, İrfan'a karşı duygular besleyen ama bir araya gelemeyen kızdır. Samiye Hanım: Nüzhet'in kardeşidir. İyi eğitim almış ve evliliğinden mutlu olamayan kadındır. İrfan: Azra ile duygusal bir ilişki içinde olan İrfan, Nüzhet'in arkadaşıdır. Babasının intikamı için suikastçı olur ancak roman sonunda intihar eder. Kitap, Osmanlı İmparatorluğu'nun son nesil gençliğini, Saray ve çevresini, gençliğin nasıl çöktüğünü, Süleyman Nüzhet ve kızının sevdiklerine kavuşamadıkları hayatlarını konu alıyor. Süleyman Nüzhet, kalbi vatan aşkıyla atan bir Osmanlı aydınıdır. Abdülhamit döneminin baskıcı yönetiminden bıkmış ve Fransa'ya gitmiştir. Yıllar önce vefat eden eşinden olan kızı Azra, İstanbul'da kolejde okur. Artık memleketine dönme vakti gelir, kızını daha fazla yalnız bırakmak istemez. İstanbul'a dönerken yalnız gelmez. Onunla birlikte yabancı ülkelerde eğitim gören ama neyse ki askere alınamayan vatan oğulları vardır. Şakir ve İrfan, Süleyman Nüzhet bu gençlere çok güvenir. Ona göre devleti bu pis durumdan ancak bunlar gibi vatan oğulları kurtaracaktır. Ülkeye döndükten sonra saray adamları Süleyman Nüzhet'i ve yanındaki gençleri takip etmeye başlarlar. Çünkü Avrupa'daki Jön Türk hareketlerine katıldıklarından şüphelenirler ve oradaki faaliyetler hakkında bilgi almak isterler. Bunu yapmanın en iyi yolu gençlere bazı pozisyonlar vaat ederek onları kendi lehlerine kullanmaktır. Bundan sonra Şakir ve İrfan'ı kazanmaya çalışırlar. Şakir çok iyi bir genç olmasına rağmen sağlam bir fikri olmadığı için kolayca aldatılır. Daha sonra yurtsever Osmanlı aydınlarının yabancı dillerde yayınlanan yazılarını Saray adına tercüme ettiği için pişmanlık duysa da iş işten geçmiştir. İrfan, Şakir'den daha güçlü bir fikir görüşüne sahiptir ama babasını öldürenlerden intikam almak için sarayın etrafındaki kirli işlere bulaşmaktan kendini alamaz. Süleyman Nüzhet'in kızı Azra da Çok kültürlü bir kız olmasına rağmen klasik bir Osmanlı kadını olmak ister ve Süleyman kızı İrfan'ı görmek ister. İrfan annesinin ölümüne dayanamaz ve intihar eder. Ülkenin diğer gençleri de Saray ve çevresinin pislikleri ile temas halindedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun kurtuluşu başka bir bahara kalır. Halid Ziya Uşaklıgil'in II. Meşrutiyet'ten sonra kaleme aldığı Nesl-i Ahir, yazarın ağır sosyal eleştirileri de içeren son romanıdır. II. Abdülhamid döneminde uygulanan aşırı baskı ve hafiye teşkilatıyla insanların nefes alamaz noktaya geldiği, kayırma ve kollamalarla bozulan sosyal koşullar altında ezilen halkın yaşamı ve bunalan gençliğin yaşama, geleceğe ilişkin kaygıları bu romanda gözler önüne serilir. Bütün bu özellikleri ve geniş kadrosuyla Nesl-i Ahir bir devir romanıdır. İlk kez, tam ve eksiksiz olarak okuyucu karşısına çıkan bu eser, sadece edebiyat araştırmacılarının değil, dönemle ilgilenen tarihçi ve siyaset bilimcilerin de ilgi odağı olacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/netocka-nezvanova/", "text": "Netoçka Nezvanova: Yoksulluk içinde yaşayan yetim bir kızdır. Zengin bir aile tarafından evlat edinip büyütülür. Katya: Netoçka ile aynı evde yaşayan üvey kız kardeşidir. Netoçka Nezvanova, Netoçka'nın yoksul bir evde yaşadığı acı ve kazayı konu alan çocukluk hikayesiyle başlar ve ilk ve çocukluk anlatılarıyla devam eder. Kitap, Saint Petersburg'da yoksulluk içinde yaşayan genç bir kızın hikayesini anlatıyor. Yetim kız, hali vakti yerinde yüksek sınıf bir aile tarafından evlat edinilir ve yeni üvey kız kardeşi Katya ile tanıştığında aniden onu çok sevmeye başlar ve ikisi çok geçmeden ayrılmaz hale gelir. Buna rağmen, bir gün Katya, ailesinin zoruyla Moskova'yı terk etmek zorunda kalır ve Netochka, Katya'nın ablası ile 8 yıl daha yaşar. Sonraki günlerde Katya'nın ablası Netochka için bir anne figürü olur. İki kız tekrar bir araya gelmeden önce hikaye aniden sona erer. - Netochka Nezvanova, Dostoyevski'nin ilk tamamlanmamış büyük romanıdır. Romanın devamının gelmemesinin sebebi ise Dostoyevski'nin devrimci aktivitelere katılma suçundan tutuklanıp Sibirya'ya sürülmesidir.1859'da Dostoyevski Sibirya'dan dönmesine rağmen tekrar bu romanı ele almadığından bu hikaye yarım kalmıştır. -Konstantin Mochulsky-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nietzsche-agladiginda/", "text": "Josef Breuer: Kırk yaşlarında, bir karısı ve beş çocuğu olan, zengin ve saygın bir doktordur. Sigmund Freud: Yirmi altı yaşlarında geleceği parlak bir öğrencidir. Breuer'in yakın arkadaşıdır. Lou Andreas-Salome: Yirmi bir yaşlarında Paul ile ilişkisi olan, şair olmak isteyen ve şiirler yazan bir karakterdir. Friedrich Wilhelm Nietzsche: Yardım kabul etmeyen ve buna ihtiyacı olduğunu düşünmeyen gururlu bir adamdır. Paul ile Salome'ye olan aşkları yüzünden düşman olurlar. Bertha: Bertha 'nın babasına karşı tuhaf bir bağlılığı var. Arada kriz geçirirken Doktor Breuer' e babacım da diyor Nietzsche ile yaptığı görüşmelerde Bertha'nın hayatındaki anlamlara odaklandığında hayatındaki düğümler biraz da olsa çözülmeye başlıyor. Irvin Yalom'un tarihteki kişilerin yan karakter olarak kullanıldığı en ünlü eseri Nietzsche Ağladığında, okuyucularına Nietzsche'nin düşüncelerini farklı bir şekilde ele alınarak anlatılmıştır. Hastalarından ve bazı sorunlarından uzaklaşmak için eşiyle birlikte Viyana'ya giden Dr. Breuer bir gün aniden imzasız ve son derece küstah bir not alır. Merakına yenik düşen ve daha sonra notun sahibi olan Rusya doğumlu son derece genç ve güzel Salome ile tanışan doktorumuz Salome, Prof. Nietzche için yardım isteği ve onu geri çevirememesiyle hikayemiz başlar. Hasta-doktor ilişkisinde çok ileri gittiği için o dönemde kariyerini ve evliliğini mahvetmekten kıl payı kurtulan Breuer'in aslında karşı koyamadığı şey, bir hastaya yardım edecek olması değil, onun karşısında Salome'nin güzelliği, Çünkü doktor o sırada yasak bir ilişkiden yeni çıkmıştı. Bir önceki hastasıyla olan tek taraflı duygusal ilişkisi, hasta karısının önünde krizdeyken kendisine hamile olduğu yalanını uydurunca ve Breuer onu başka bir doktora nakledince sona ermişti. Tüm bunlardan yeni kurtulan Salome'ye Nietzsche'yi iyileştireceğine söz veren Breur, Salome'nin Nietzsche'yi ikna edip onu Breuer'e göndermesiyle ilk seanslarına başlar. Ancak Nietzsche çok gururlu ve intihara meyilli bir hastadır, asla kimseden yardım kabul etmez ve uzun konuşmaları sırasında ruhsal sorunları olduğunu kesinlikle kabul etmez. Bedenini ve ruhunu iki ayrı parça olarak nitelendiren Nietzsche, onu düşündürdüğünü iddia ettiği gibi bedensel acısını bile iddia eder. Bu nedenle Dr. Breuer'in amacı, hastalıklarına şifa veriyormuş gibi davranarak, hatta hastalıklarının daha çok ruhsal bozukluğundan kaynaklandığından emin olduğu Nietzsche'yi konuşturarak Nietzsche'yi anlamaya çalışmak ve onu bu dertlerinden kurtarmaya çalışmaktır. Bu arada Nietzsche'nin sorunları arasında, günahkar üçlünün mihenk taşı olan Salome'nin önce sevgiyle, sonra nefretle bağlı olduğu hayal kırıklığının yanı sıra, kıskançlık ve sürekli sinir bozucu haberler de vardı. Üniversiteden aldığı maaşı tehlikeye atacak kadar ileri gitmez. Nietzsche ailesine o kadar bağlıdır ki, kimse onunla kız kardeşi arasına girmeye cesaret edemez. Tüm bu sebeplerden dolayı tedavide ikilem içine düşen Breur, bu duruma çok üzülmüş ve dönemin ünlü isimlerinden Sigmund Freud ile sık sık Sig kısaltması ile anılan Sigmund Freud'dan bahseder. Hem arkadaşı hem de öğrencisi olan ve hatta zaman zaman onun yerine çocuklarına bakan, Hatta bu konuşmalar o kadar uzar ki, önceki hastası Bertha nedeniyle evliliğinde derin çatlaklar yaşayan Breur, yine evde bazı sorunlar yaşamaya başlar. Daha sonra Dr. Breuer uyurken kapı çalar ve Herr Schlegel evinde kalan bir hastadan bahsederken kendini tanıtan ve acil bir durum olduğunu söyleyerek doktora bir kart veren bir adam. Kartta Prof. Friedrich Nietzsche, Filoloji Profesörüdür. Breur hemen Bay Schlegel ile Nietzsche'nin kaldığı yere doğru yola çıkar. Geldiklerinde Dr. Breuer çok şaşırır. Nietzsche, odanın bir köşesindeki küçük yatakta komada uyuyor. Dr. Breuer, Nietzsche'nin kafasına masaj yapmaya başlar. 30-35 dk. sonra Nietzsche uyanmaya başlar ve doktordan yardım ister. Breur bu isteği duyunca şok olur çünkü Nietzsche daha önce kimseden yardım istememiştir. Sabah, Breuer Nietzsche'yi yalnız bırakır ve diğer hastalarını kontrol etmeye gider. Döndüğünde Nietzsche uyanmıştır. Daha da ilginci, kendini doktora borçlu hisseden hastamız, Breur'un isteklerine uyacağını beyan eder. - Irvin D. Yalom tarafından yazılmış, ümitsizliği konu alan bir düşünsel romandır. - Roman, Nietzsche'nin hayatını ve düşüncesini, psikanaliz ile harmanlayarak anlatır. - Romanın ortamı psikanalizin doğumu öncesinde olan 19.yüzyıl Viyana'sıdır. - Dönemin ünlü şahısları Josef Breuer, Sigmund Freud, Lou Andreas-Salome kitabın yan karakterlerini oluşturur. - Roman bu gerçek kişilerin bilimsel, felsefi, sosyal görüşlerini Nietzsche ile kurgulanmış olay örgüsü içinde kimi zaman gerçek kimi zaman sadece kurgusal bir şekilde iletir. - Büyük bir başarı yakalayan eser birçok dile çevrilmiştir. Sahne Psikanalizin doğumu arifesindeki 19. yüzyıl Viyana'sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk. Aktörler Nietzche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Tanrı'yı öldürmüş. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır diyor. Daha sonra, Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenebilirsiniz? diyecek. Ümitsiz. Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın. Hayatı boyunca ama pozisyonunda yaşamış biri. Freud: Breuer'in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul. Salome: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor. Bazen aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor. Kırbacı var."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/notre-damein-kamburu/", "text": "Quasimodo: Romanın ana karakteridir. Çingeneler tarafından katedrale bırakılan bu çocuğa ismini Rahip Claude Frollo vermiştir. Esmeralda: Güzel ve genç bir çingene kızdır. Claude Frollo: Bekar kalması gerekirken Esmeralda'ya aşık olan rahiptir. Pierre Gringore: Bir şairdir. Yolu çingene mahallesine düştüğünde Esmeralda ile tanışır. Fleur-de-Lys: Gondelaurier Phoebus'a aşık olan soylu kızdır. Roman, çirkin, kambur, engelli ve çok tuhaf bir yaratık olan Kilise zangocusu ile Fransa'nın ruhani ve dini lideri Claude Frollo'nun Çingene Kızı Esmeralda'ya olan aşkı ve ortaya çıkan ikilem ve tepkileri konu alıyor. Fransa'da imparatorluk döneminin karanlık günlerinden kesitler sunan bir kitap, Victor Hugo, kaderin insanların hayatındaki yerini ve bu yoksulluğun insanları köreltmediğini ortaya koyuyor. Eserde Claude Frollo adlı bir rahip katedralin önünde bir bebek bulur. Çok çirkin bir bebek olduğu için ona Latince eksik-tamamlanmamış adam anlamına gelen Quasimodo adını verir. Quasimodo büyüdükçe katedralde komi görevine başlar. Bir süre sonra zil sesiyle sağır olur. Bir gün Esmeralda adında bir kızla tanışır. Esmeralda genç ve güzel bir kızdır. Bu kız küçükken Çingeneler tarafından ailesinden kaçırılmış. Quasimodo ona aşık olunca işler karışır. Çünkü Papaz Claude Frollo'nun da Esmeralda'ya karşı hisleri var. Esmeralda ise hayatını kurtarmak için özgür ruhlu bir filozof ve aynı zamanda bir şair olan Gringoire ile evlidir. Esmeralda'nın kalbi, asil ve zengin bir ailenin kızıyla nişanlanmasına rağmen çapkın ve yakışıklı bir subay olan Ph Olanbus tarafından çalınmıştır. Frollo, kıskançlığı ve karşılıksız aşkına duyduğu nefretin ardından, Esmeralda ve Ph bus karşılaştıklarında bir gece kaptanı hançeriyle öldürmeye çalışır. Esmeralda'yı suçlar. Herkes Esmeralda'nın bir çingene ve bir büyücü Olduğunu düşünerek bunu yaptığını düşünür. Esmeralda suçlu olmadığını söylese de insanlar çingene yerine rahibeye inanmayı tercih ediyor. Esmeralda, infaz gününde katedralin önündeki kargaşadan yararlanan ve Notre-Dame Kilisesi'ne sığınan Quasimodo tarafından kaçırılır. Askerler idam edemez çünkü o zamanlar ilahi adaletin kralın adaletinden daha üstün olduğuna inanılırdı, böylece Tanrı'ya sığınanlar cezalandırılmazdı ve bu da kral tarafından onaylanmıştır. Daha sonra kralın kendisi buna karşı çıkacaktır. Esmeralda'nın hırsızları, dilencileri ve paçavraları Mucizeler Sarayı'nda toplanarak kiliseye yürür. Amaçları onu oradan çıkarmak ve kaçırmaktır. Kral askerlerini gönderir. Esmeralda, Gringoire ve Frollo tarafından kiliseden kaçırılır. Frollo, Greve Meydanı'nda kendisi için hazırlanan darağacını gösterir ve kendisini ya da ölümü tercih etmesini söyler. Esmeralda Ph bus'ı sevdiğini söylüyor. Frollo daha sonra onu çingenelerden nefret eden Roland Tower'da ölümü bekleyen Gudule Hemşiresine götürür. Askerleri aramaya gidiyor. Gudule, Esmeralda'yı parmaklıklar arkasında kolundan tutarken, tartışmada kendisinden 15 yıl önce çalınan kızı olduğunu öğrenir. Ancak zaman geçer ve askerler gelir. Gudule Hemşire kızını askerlere vermek istemiyor. Bu arada itilir. Kafasını sert bir şekilde vurur ve ölür. Askerler Esmeralda'yı asarlar. Frollo ve arkasında onun Quasimodo Notre-Dame Kilisesi'nin korkuluğundan ölmesini seyreder. Quasimodo, Frollo'nun bunu yaptığını fark eder ve onu iter, Frollo yere düşer ve ölür. Quasimodo bir süre ortadan kaybolur. Bulunduğunda artık çok geç olmuş ve vücudu iskeletlenmiş, Esmeralda'nın vücuduna sarılır. - Ayrıca filmi de çekilmiştir. - Çoğu dillerde çevirimleri yayınlanmıştır. - Romanın tamamlanması yaklaşık 6 ay sürmüştür. - Roman hem yazarın ülkesinde hem de dış ülkelerde oldukça sevilmiştir. - Okunması gereken evrenselleşmiş ve dünya klasiklerinin başyapıtlardandır. - Notre Dame'ın Kamburu, Hugo'nun en parlak dönemlerinden birinde yayımlandı. - Notre Dame De Paris Müzikali, Victor Hugo'nun romanından esinlenerek oluşturulmuştur. - Notre Dame'a ithafen isimlendirilmiş birçok okul, tarikat, kitap, film, heykel, tablo ve başka sanat eserleri mevcuttur. - Victor Hugo bu romanda insanların yaşamında kaderin yerini ve yoksulluğun insanı köreltmediğini ortaya çıkarmıştır. - 1831'de yayımlanan Notre Dame de Paris'in roman kahramanlarından biri öylesine etkili oldu ki Notre Dame'ın Kamburu adıyla tanındı. - Notre Dame'ın Kamburu , Victor Hugo'nun 1831 yılında yayınlanan ve Fransa'da krallık döneminin karanlık günlerinden kesitler sunan romanıdır. Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis'e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı, l'Evenement adlı bir gazete çıkardı. 1852'de Louis Bonaparte'ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859'da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı, 1870'de Fransa'ya döndü. 1871'de Paris Komünü'nü desteklemese de komüncüleri savundu. 1831 yılında yayımlanan romanı Notre Dame'ın Kamburu klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/nur-baba/", "text": "Nur Baba: Kendi arzularının peşinden giden hırslı bir kişidir. Romanın ana karakteridir. Kahramanımız, yani kısa sürede şeyh olan ana karakterimiz, Bektaşi tarikatının yozlaşmış yönünün temsilcisidir. Ziba Hanım: Nur Baba ile ilişki yaşayan, bakımlı bir ihtiyar hatundur. Nigar Hanım: Ziba Hanım'ın yeğenidir. Nur Baba'nın arzularına yenik düşen ve sonu hüzünle biten bir kadındır. Tüm servetini ve gençliğini kahramanımız için harcar ama kahramanımız onu bırakıp Süheyla adında genç bir kadına döner. Romanda Nur Baba'nın Nigar Hanım, ilk eşi ve Ziba Hanım'a olan aşkı anlatılır. Sonunda üçüne de gönül veren Nur Baba'nın genç ve güzel bir kadınla evlenmek istemesi ile biter. Nur Baba'nın romanında, kutsal değerlerin özellikle özünden uzaklaşılırsa nasıl ayaklar altına alındığı, kişisel hırs ve çıkarlar için nasıl bir alete dönüştürüldüğü gözlemlere dayalı olarak ortaya çıkar. Nur Baba Tekkesi İstanbul'un yedi tepesinden birinde yer almaktadır. Nur Baba, çocukluğunda kökeni bilinmeyen bu dergahın zayıf bir sığınağıydı. Çocukluğunda hasta ve çirkindir. Tekkenin sahibi Afif Baba vefat edince eşi Celile Bacı ile evlenerek tekkenin sahibi olur. Nur Baba güzel sesli, kara sakallı, zevk ve şehvet düşkünü bir Bektaşi şeyhidir. Gözlerinde ve sesinde kadınları büyüleyen bir güç var. Tekkeye düşen güzel ve zengin kadınlar kendilerini ve mallarını bu adama kaptırırlar. Nur Baba, Boğaziçi'nin eski şiir ve zevk diyarlarından gelen Ziba Hanım'ı elde etmiştir. İkili arasındaki ateşli aşk bir süre sonra küle dönmeye başlar. Nur Baba, Ziba Hanım'ın yeğeni Nigar Hanım'ın da kendilerine katılmasını ister; ancak Ziba Hanım buna karşı çıkar. Nur Baba, Nigar'ı elde etmek için farklı aşk oyunları ve hileler kullanır. İnsanları kazanmak için dini ayinleri kullanır. Nigar, bir elçinin güzel karışımıdır. Halası Ziba Hanım'ın etkisiyle tarikata girerek Bektaşi olur. Nur Baba, Nigar'a çok ilgi gösterir. Aralarında büyük bir aşk gelişir. Hiçbir şeyden çekinmezler. Nur Baba, Nigar'ı evini, kocasını ve çocuklarını bırakıp kendisine gelmesi için ikna eder. Nigar; canını, malını, rahatını feda eder, malını manastıra bağışlar. Beş altı yıl içinde yarı tanrılar dünyasının yoğunluğu, aralıksız konuşmalar ve Nur Baba'nın yorucu aşkı Nigar'ı çökertir ve tanınmaz hale getirir. Saçları ağarmış, sesi alkol, sigara ve bağırmaların etkisiyle kısılmıştır. Bu nedenle Nur Baba ile ünü azalır. Nur Baba, manastırın genç ve güzel müridi Süheyla ile evleneceğini söyleyince Nigar yıkılır. Kendisine uzanan yardım elini kabul etmeden kahramanımızın dergahına döner. - Nur Baba, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yazdığı ilk roman olup 1914-1915 senelerinde yazılmış, önce tefrika edilmiş, 1922'de kitap olarak basılmış ve zamanının en çok satan romanı olmuştur. Yirminci yüzyılın ilk yarısında büyük bir üretkenlikle dergilere yazdığı şiir, öykü, makale ve eleştiri türü yazılarla Türk edebiyatı sahnesine adımını atan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, romanları, hikayeleri, denemeler, oyunları ve anılarıyla, en önemli edebiyatçılarımız arasında yer alır. Üslup özellikleri bakımından Yakup Kadri'nin 1910'dan 1974'e dek verdiği eserler Türkçe'nin geçirdiği bütün evreleri yansıtır. Eserlerinin konu ve fikir zenginliği de dil özelliklerinin çeşitliliğinden aşağı kalmaz. Yakup Kadri'nin Fransız edebiyatı etkisinde başlayan yazarlığı, 1920'lerden sonra özgün bir sese kavuşarak siyasi ve sosyolojik konulara, tarihe, dönem çatışmalarına ve birey psikolojisi irdelemelerine yönelir. Fecr-i Ati'den yetişmiş ama bunu izleyen elli yıl boyunca toplumsal koşullar, tarihi süreçler ve bireysel portreleri romanın dokusuna işlemek için roman tekniğiyle de boğuşmuş bir yazar olan Karaosmanoğlu'nun eserleri, hala tüketilmemiş ayrıntılarının tartışılıp incelenmesi gereken zengin bir panoramadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/o-topraklar-bizimdi/", "text": "Selim: Roman başkişisi ise Selim'dir. Onlar da İnsandı adlı romanda Ayşe'nin oğlu Alim'i Akmesçit'e götüren kişidir. Roman, 1938-1946 yılları arasında gerçekleşir. Kırım'da Çukurca köylülerinin Kolhoz yaşamları ve II. Dünya Savaşı sırasındaki deneyimleri ele almıştır. Roman, Akmesçit'in Çukurca köyünde geçer. Onlar da insandı romanında Ayşe'nin oğlu Alim'i Akmesçit'e götüren kişidir. Komünist Parti ile bağlantılıdır. Bu ideolojinin yayılması için sıkı bir çaba sarf eder. Sovyetler Birliği'nin önemli projelerinden biri olan kollektif çiftlik sistemi ile köylülerin topraklarına el konulur ve köydeki insanlar muhtaç hale getirilir. Sistemin köy reisi Bilal'dir. Gelenekler, dini ritüeller gibi gizlice yürütülür. Sonraki dönemde Komünist hükümet, Bilal'in kolhoz bölgesinin iyi çalışmadığını düşünerek Selim'i bu köye atar. Selim de bu köyün insanıdır ve yeni konumundan dolayı insanlar ona pek sıcak bakmazlar. Bu nedenle Selim halkı memnun edecek adımlar atmaya çalışır. Daha sonra Natalya adında bir Rus, Selim'in yardımına gönderilir. Selim ile evlenirler. II. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde ve Nazi Almanyası Sovyetler Birliği'ne saldırdığında köyde işler karışır. Selim, Almanlara karşı savaşmak için Sovyet Ordusu saflarına katılır. İlk başta, Almanlar savaşta galip gelir. Selim ise düşmanın durumunu öğrenmekle görevlendirilir. Görevdeyken bir Alman askerini rehin alır ve bu asker Sovyetler tarafından öldürülünce suçluluk duyar. Almanlar Sovyetleri bombalarken birçok asker öldü veya yaralanır. Selim ise kolunu kaybeder. Selim'in köyü de Almanlar tarafından işgal edilir. Almanlar halkı kendi taraflarına çekmek ister, çeşitli zulümler yaparlar. Natalya, Alman komutan Herhaupt Schreiber ile ilişkiye başlar. Berber Hasan ve arkadaşları, esir Selim'i köyden kurtarır. Selim köyüne döner ve Natalya'yı öldüresiye döver. Almanların ne yaptığını görünce onlara karşı savaşmak için dağa çıkar. Herhaupt, Schreiber'e mektup getiren birini yakalar ve onun yerine mektubu alır, Herhaupt Schreiber'i yakalar ve Rus çetelerine teslim eder. Kışın başlamasıyla birlikte Almanlar savaştaki üstünlüklerini kaybederler. Sovyet güçleri Kırım'ı geri alır ve Kırım'da çeşitli katliamlar başlatır. Böylece Alman katliamları yerine Sovyet katliamları başlar. Daha sonra Selim, köyüne dönüş yolunda Alim ile tanışır. - Yazarın 1958 tarihli Onlar da insandı adlı eserinin devamıdır. - Önceki romanda köyden kaçarak kurtulan Selim bu romanda başkişidir. Kırım'ın İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet idaresi altındaki çaresizliğinin hikayesi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/oblomov/", "text": "Olga: Genç ve güzel kadın, Oblomov'un nişanlısı. Oblomov konusuklasik dünya edebiyatı örnekleri için iyi bir örnektir. Oblomov, kısaca İlyada İlyiç Oblomov'u andığımız isimdir. Oblomovluk kavramı dünyaya bu eserinden sonra tembellik ile özdeşleşmiştir. Oblomov çok sık hayal kuran aile mirasını ve kendisine kalan işlerle hiç uğraşmadan sürekli hazır yiyici aşırı uyuşuk ve tembel bir karakterdir. Romanda olaylar Oblomov'un Rus aristokratlar ve alt tabakada yer alan garip insan ilişkileri ve günümüz dünyasından uzak adetlerin hakim sürdüğü bir zamanı konu alıyor. İyi bir eğitim almasına rağmen Oblomov bir şeyleri yanlış yapmaktadır. Oblomov özeti,kısaca Oblomovluk1948 yılında Goncarov'ın önemli eserlerindendir. Zamane Rusya'sında zengin ve toprak sahibi bir ailenin tek çocuğu olan İlya İlyiç Oblomov hayatı boyunca kendi başına hiçbir işi becerememiş sürekli ailesi tarafından kendisine tahsis edilen uşaklar aracılığıyla işlerini görmüştür. Oblomov gündüzleri kestirdiği, geceleri uyuduğu yatak odasından dışarı adım atmayan bir tiptir ve zamanının neredeyse tamamını burada geçirir. Oysa bütün gün işleri yoluna koyacağına dair hayaller kurmaktadır. Ancak bir türlü onu harekete geçiren güdüğe erişemez. Zahar adlı uşağı da tıpkı zamanla Oblomov gibi tembelleşmiş evi temizlemekten aciz, en ufak bir hizmette dahi söylenen garip bir hizmetli haline gelmiştir. Oblomov tüm işleri başkaları tarafından yaptırmaya alışmış, hayatının hiçbir döneminde zorluk yaşamamış ve tembelliği kendisine bir alışkanlık etmiştir. Kahyası tarafından her yıl gelen ödemelerde bir yolsuzluk olduğunu anlamasına rağmen bu olayla bile ilgilenmemiş ve memleketi Oblomovka'ya gitmemiştir. Öyle ki yazacağı mektubu dahi üşengeçlikten haftalarca bekletir olmuştu. Ancak hava şartları, insan faktörü gibi nedenlerden aksayan işler için sürekli söylenmektedir. Oblomov'un Andrey Stolz adında yarı Alman arkadaşı disiplinli düzenli bir adamdır. Aynı okuldan mezun olan arkadaşlar iyi bir dostlardı. Stolz, Oblomov'u korumaya çalışmaktadır. Stolz klasik bir alman ekolü ile büyümüş sıkı bir adamdı. O gerçek bir dosttu. Bir gün Stolz Oblomov'u Olga adında dünyalar güzeli bir kızla tanıştırır. Bu kız Oblomov'u hayatı yeniden keşfetmesini sağlayacaktır. Bu zamandan itibaren Oblomov, Olga'ya duyduğu ilgi nedeniyle başka birine dönüşmüş ve zamanla genç kıza aşık olmuştur. Ancak tembelliği üzerinden temelli atamayan Oblomov artık topraklarını satmak zorunda kalmıştır. Hazıra dağ dayanmamıştır ve işler iyice kötüleşmiştir. Bu arada Olga ile nişanlanan Oblomov, aşık olduğu kadının kendisini disiplinli bir adam dönüştürme çabalarına kayıtsız kalmak istemez. Olga iradeli ve inatçıdır ancak zamanla Oblomov eski benliğine geri döner. Oblomov kendisini bekleyen evlilik sorumlulukları ve işler ile baş edemeyeceğini düşünür. Olga Rus adetlerine bağlı sorumluluk sahibi bir kadındı. Böylece Oblomov, Olga'yı bir mektup ile terk eder. Olga içinde bulundukları durumdan kurtulmak için büyük mücadeleler verir ancak tüm çabaları boşa çıkar. Oblomov inatçıdır fakat Olga'nın çelik gibi sinirleri ve dirayetli bir yapısı vardır. Zamanla ne yaparsa yapsın Oblomov değişmek istemediğini açıkça belli eder ve ayrılmaları kaçınılmaz olur. Oblomov daha önceleri tanıdığı Pşenitsina adlı taşralı kadınla bir beraberlik kurar ve artık yeni bir yuvası olur. Eşinin daha önceki çocuklarını çocuğu gibi sahiplenir ve aile ilişkilerine yakından şahit olur. Oblomov bir süre sonra hayatını kaybeder ve Zahir de sokaklara düşer. Stolz ise hem Olga'yı hem de Oblomov'u beraber olmaları için çaba sarf etmiş ancak başarısız olmuştur. Fakat daha sonra Stolz, Olga ile evlenmiştir. Bir gün sokaktaki bir dilenciye para vermekte olan Stolz bu dilencinin Zahar olduğunu görür ve onu sokaktan kurtarmak için evine götürürken Zahar, arabada ağlamaklı ve duygulu bir hale döner. Zahar, Oblomov'un hikayesini anlatmaya başlar ve bu romanın nasıl oluştuğunun ipucunu verir, yazar. - Rus yönetmen Nikita Mikhalkov tarafından 1980 tarihinde Neskolko dney iz zhizni I.I. Oblomova adıyla sinemaya uyarlanmıştır. - Türkçede Oblomov adıyla gösterilmiştir. Tembelliği bir sanat haline getiren Oblomov, Rus romanında lüzumsuz adam tiplemesinin ölümsüz örneklerinden biridir. Orta yaşlı toprak sahibi Oblomov işinden ayrılmış, tüm arkadaşlarını etrafından uzaklaştırmış, borca batmış ve tüm dünyevi işlerini yatağından görmeye başlamıştır. Her bir köşesi dökülmekte olan dairesinde kendisi kadar tembel uşağıyla birlikte kayıtsızlık içinde yaşayan bu miskin asilzade, değişime ayak direyerek işlevsizleşmiş bir sınıfın timsalidir. Rus toplumuna özgü bu tipleme Gonçarov'un kaleminden çıktığı günden beri toplumun içine karışmış, Oblomovluk sözcüğünü günlük dile kazandırmıştır. Oblomov, 19. yüzyıl sonunda bu açmaza giren toprak sahiplerinin güldürüsü olmakla kalmıyor, aynı zamanda mevcut sosyal düzenin acayipliklerini ve adaletsizliğini de ciddiyetle ama tatlı bir dille eleştiriyor. -Lev Tolstoy-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/odysseia/", "text": "Odysseus: Odyssey'nin kahramanı Odysseus, Ithaca'nın kralı ve bir Truva Savaşı kahramanıdır. Son 20 yıldır evde değil: ilk 10'u savaşta, ikinci 10'u da eve dönme girişiminde denizde geçirmiştir. Penelope: Odysseus'un karısı Penelope, kurnaz ve sadıktır. Athena: Athena, marangozluk ve dokuma gibi kurnaz, zeki savaş ve el sanatlarının tanrıçasıdır. Talipler: Her biri Ithaca'nın tahtı ve Penelope'nin evliliği için yarışan 108 asilden oluşan bir gruptur. Ithaca sakinleri: Penelope ve Odysseus'un evindeki hizmetkarlar da dahil olmak üzere Ithaca'nın çeşitli sakinleri, anlatıda kilit bir rol oynayan karakterlerdir. Calypso: Odysseus adasına geldiğinde ona aşık olan güzel bir peridir. Circe: Odysseus'un yoldaşlarını derhal domuzlara dönüştüren, Aeaea adasına başkanlık eden bir cadıdır. Sirenler: Adalarına yanaşan denizcileri büyüleyen ve öldüren şarkıcılardır. Prenses Nausicaa: Seyahatlerinin en sonunda Odysseus'a yardım eden karakterdir. Odyssey, Homeros'un ünlü destanlarından biridir. Odyssey, Odysseus'un Truva'nın düşüşünden on yıl sonra Ithaca'ya dönene kadarki maceralarını anlatır. İlyada'da on yıl süren Truva Savaşı, Odyssey, Odysseus'un on yıl boyunca yaşadıklarından ibarettir. Odysseus, Itkah adasının kralıdır. O da diğer krallar gibi Truva savaşına katılır. Karısı Penelope'yi sarayına bırakır. On yıllık savaştan sonra Odysseus adasına dönmeye karar verir. Bu süre zarfında komşu adaların kralları ve prensleri karısı Penelope'yi elde etmeye çalıştılar, ancak kurnaz numarası sonucunda hırslarına ulaşamadılar. Penelope, kocası Odysseus'un dönüşünü sadakatle beklemektedir. Bu arada, talipleri saraya girmeye zorlanır ve Penelope'yi içlerinden birini seçmeye zorlar. Penelope, kayınpederi Leartes için bir kefen örmesi gerektiğini ve bu kumaşı bitirir bitirmez karar vereceğini söylüyor. Gündüz ördüğü kumaşı geceleri çıkararak zaman kazanmaya çalışır. Bu hilesini uzun süre devam ettirir. Ancak kölelerden biri kendisine haber verince zor durumda kalır. Bu sırada Odysseus ve arkadaşlarının memleketlerine dönmek için bindikleri gemi fırtınaya yakalanır. Önce Trakya kıyılarına düşerler, sonra vahşi Kikonlarla savaşırlar. İkinci bir fırtına ile Lotophags diyarına düşerler. Burası yiyicilere memleketlerini unutturan nilüfer çiçekleriyle doludur. Üç arkadaşı bu çiçekleri yemiş olsa da Odysseus onları gemiye bindirmeyi başarır ve oradan uzaklaşırlar. Ancak bu sefer Cyclopes diyarına düşerler. Deniz tanrısı Poseidon'un oğlu olan tek gözlü dev Polyphemus'un mağarasına farkında olmadan girerler. Polyphemus mağaranın kapısını çarpar ve içindekilerin altısını yer. Odysseus ve arkadaşları devi sarhoş eder. Daha sonra ateşte kızdırdıkları bir kazık ile devin bir gözünü kör ederek mağaradan kurtulurlar. Bir süre sonra insan eti yiyen Laistrigon adlı devlerin eline geçerler. Onlardan kaçmayı başaran Odysseus, geriye kalan tek gemiyle Aia adasına ulaşır. Burada büyücü Circe ile yaşıyor. Ama burada da bazı olaylar oluyor. Tekrar adasına doğru yola çıkar; Ancak gemisi parçalanır. Elinde tuttuğu bir sırıkla gökyüzünü omuzlarında taşıyan tanrı Atlas'ın kızı Kalypso'nun bulunduğu Ogyga adasına sürüklenir. Kalypso, Odysseus'a aşık olur. Onu yedi yıl adada tutar. Onu terk etmezse ona ölümsüzlüğü vereceğini söyler. Memleket özlemiyle yanan Odysseus, tanrıların yardımıyla Kalypso'dan kaçmayı başarır. Yaptığı bir salla tekrar denize açılır. Denizde her türlü zorluğun ardından Phaiaks'ın ülkesi olan Skheria adasına ulaşır. Burada iyi karşılandı. Onların yardımıyla ülkesi Ithaca'ya ulaşır. Bu sırada karısı Penelope de çeşitli hilelerle taliplerini oyalamaya devam eder. Taliplerinin baskısıyla tamamen köşeye sıkışan Penelope, biraz daha zaman kazanmanın başka bir yolunu bulur. Kocası Odysseus'un yayını gereceğini ve oku on iki halkadan geçirebilen kişiyle evleneceğini söyler. Bu sırada Odysseus adaya gelir ve durumu öğrenir. Tanınmamak için dilenci kılığına girer ve yarışmaya katılır. Yarışma sırasında yayı alır ve önce oku halkalardan geçirir. Sonra karısının taliplerini öldürür. Gerçek kimliğini ortaya çıkarır ve hem karısı oğlu Telemakos'a hem de yirmi yıldır sabır ve sadakatle onu bekleyen krallığına yeniden kavuşur. Homeros : Hayatı hakkında kesin birbilgi olmamakla birlikte MÖ IX. yüzyılda Sakız Adası'nda yaşadığı sanılmaktadır. Eserleri Antik Yunan devletlerinde her tür bilginin kaynağı sayılan Homeros, İlyada ve Odysseia destanlarıyla edebiyatın hemen her türünü günümüze dek etkilemeyi başarmıştır. OdysseiaTroya Savaşı kahramanlarından Odysseus'un, ülkesi İthake'ye dönerken on yıl süren yolculuğunda yaşadığı maceraları anlatan büyük bir destandır. Gerek karakterlerinin, gerek kurgusunun modern romana yakınlığıyla bütün dünya edebiyatını etkilemiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/okcunun-yolu/", "text": "Okçu'nun Yolu'nda dile getirilen öğreti, hayatın her alanına uygulanabilecek bir ilkeler bütünü. Roman, hayattaki anlam arayışını sade bir analojiyle, bir okçunun gözünden ifade etmiş. Yay, ok, hedef ve okçu aynı gelişim ve sınama mekanizmasının bütünleyici birer parçası. Yaşamı anlama ve anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak da niteleyebileceğimiz bu eserde sunulan önerilerin etkilerini görmek tabi ki de ancak uygulandığında mümkün. Öğrenilen bu erdemler kişinin kendi karakteriyle bütünleşip, içselleştirilmelidir, yoksa ne kadar ilham verici olsalar da bizzat uygulanmadan anlam kazanmayacaklardır. Günlük hayata entegre edilen öneriler aynı zamanda kişinin kendisini de keşfetmesi için bir yol işlevi görebilir. Ancak unutulmamalıdır ki başlamak bitirmenin ancak yarısıdır. Başarıyı ve sevinci başkalarıyla paylaşmayan kişi kendi meziyet ve zaaflarını kavrayamaz. İşte bu yüzden herhangi bir işe başlarken dost yani yapılan işe ilgi gösterecek kişilerle başlanmalıdır. Onlar farklı yeteneklere sahip, hata yapmaktan korkmayan, yapılan hatadan da ders çıkaranlardır. En iyi dostlar herkes gibi düşünmeyenlerdir. Yargılamadan anlayan, tutku ve cesareti destekleyerek artırılabileceğinin önemli olduğunu bilenlerdendir. Yaşamın tadını çıkaran, neşesi gözünden okunan insanlarla bir arada bulunmalıdır insan, zira neşe bulaşıcıdır. İşini şevkle yapan insanlar, farklı yöntemler geliştirerek ustalaşırlar. Tıpkı yay gibi esnek geniş görüşlü insanlarla dost olunmasını öğütler. Yay yaşamdır. Bütünün enerjisi ondan gelir. Kişi onu hor kullanmadan, gerekli özeni göstererek deneyimlemelidir. Yaşam kapasitesinin üzerinde yüklenilmeden, koruyarak kullanılmalıdır. O bedenin bir parçası ve zihnin bir uzantısıdır. Ok niyettir. Yayın kuvvetini hedefin merkeziyle buluşturan odur. Yaşamla niyet örtüşürse zihin berraktır, lakin okun belirgin ve ölçülü kullanılması esastır. Gerekli olan tecrübeyi kazanmak için riskler almak ve böylelikle yapılan hataları tekrar etmemek ancak böyle mümkün olabilir. Hedef, ulaşılmak istenen amaçtır. Amaca zihinde yaklaşmak evla olandır. Onun anlamını idrak etmeli, ulaşmak için gösterilen çaba, tecrübeler ve sezgiler unutulmamalıdır. Hedefe kilitlenirken dış etkenlerde hesaplanmalıdır. Onunla empati kurmak unutulmaması gereken bir nüanstır. Kişinin zorluklar karşısında duruşu önemlidir. Yürek sıklıkla güvensizlik hisleriyle boğuşsa da doğru duruşu benimsediği takdirde elinden geleni yapacağının bilincindedir. Zarafet, kişinin sadeliği ve odaklanmanın sırrını keşfettiğinde ulaştığı konumdur. Gerçektir ve zordur. İnsanın niyeti de ok gibi kusursuz, düz, sağlam ve odaklı olmalıdır. Niyeti, hedefine yüklendiğinde bedensel ve zihinsel enerji onu başarıya taşır. Doğru zaman, doğru mekan ve odak nokta çok iyi hesaplanıp buna tecrübelerde eklendiğinde amaca ulaşmak mümkün olacaktır. Hedefe ulaşılmasında aksaklıklar olabilir. Burada sabır ve sebat önemlidir. Bıkmadan, yeni yöntemler deneyerek sürekli talim yapmak işin sırrıdır. Tetsuya bu öğretiler sayesinde yıllar önce edindiği kötü alışkanlıklardan kurtulurken, genç okçuya yaptığı işi şevkle yapmasının sırlarını da öğretmiş olur. - Dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho, 'Okçu'nun Yolu' adlı yeni kitabını okçuluk branşında Tokyo Olimpiyat Oyunları'nda altın madalya kazanan Mete Gazoz' adamıştır. Her okun uçuşu farklıdır. Bin ok atarsan, bini de sana farklı bir yol gösterecektir: Okçunun yolu işte budur. Ülkenin en mahir okçusu Tetsuya bir köyde mütevazı bir marangoz olarak yaşamını sürdürmekteyken bir gün uzak diyarlardan gelen bir okçu ona meydan okur... Tetsuya bu meydan okumayı kabul ederek okçuluk felsefesini hem yabancı okçuya hem de köyün delikanlılarından birine aktaracaktır. Paulo Coelho'nun Okçu'nun Yolu'nda dile getirdiği öğreti sadece okçuluğa değil hayatın her alanına uygulanabilecek, yolu nice erdemden geçen bir ilkeler bütünü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olaganustu-bir-gece/", "text": "Baron Fredrich M.: Son derece seçkin ve zengin bir burjuvadır. Olağanüstü bir gece, seçin bir burjuva olarak rahat ve derdi olmayan bir hayat sürerken, giderek daha da duyarsızlaşan bir adamın hayatındaki dönüştürücü tecrübeyi konu edinmektedir. Sıradan bir pazar gününde her zaman olduğu gibi at yarışları ile gününü geçirirken, beklide hayatında ilk defa burjuva ahlakından sapar ve bir suç işler. Baron Fredrich M. son derece seçil bir ve bir o kadar da zengin bir burjuvadır. 7 haziran 1913 yılında henüz otuz altı yaşındayken ölen ailesinden ona yüklü bir miras kalmıştır. Bu durumun üzerine subaylıktan ayrılır. Ayrılmasından sonraki, olağan üstü geceye kadar geçen sırada hayatını kitaplarla, kadınlarla ve antikalarla geçirmektedir. Fakat zengin ve dolu yaşam onu giderek bir durgunluğa sürüklemektedir. Tüm heveslerinden uzaklaşmaktadır. Aniden hissizleşir ve hayattan kopmaya başlar. Ne için dışarı çıktığını dahi bilmeden evden çıkar. Bir faytona atlar ve at yarışlarına gelir. Bu pazar güne dek at yarışını izlerken hiçbir suç işlememişti. Yarış başladığı zaman etrafındaki tüm soylular bambaşka insanlar halini almıştı. Bir ara sessizlik oldu ve baronun gözü bir hanıma takıldı. Bu kadın gözleriyle barona cilve yapmaktaydı. Yaşanan gizli oyun baronun giderek heyecanlanmasına sebebiyet vermekteydi. Ancak bir süre sonra kadının yanına kel bir adam yaklaştı ve adam elini kadının omzuna attı. Belli ki kadının kocası bu kel adamdı. Yarış tekrar başladığında kadının şişman kocası elindeki kuponları yere düşürüştü. Kuponlardan bir tanesi de doğrudan baronun ayağına gelmişti. Kupon öne geldiğinde baron bu kuponu aldı ve üzerindeki atın yarışı kazandığını gördü. Yarış bittikten sonra tüm ikramiye yerden kuponu almış olan barona çıkmıştı., Baron hayatında ilk kez bir suç işlemişti. İlk kez bir suç işleminin yarattığı duygu ile tekrar bir bilet aldı ve ikinci ikramiye de yine bu bilete çıktı. Şimdi çok daha fazla parası vardı ancak hiçbir şekilde memnun olmamıştı. Neşesinin kaçmasının ana sebebi yaptığı şeyi soylu birine hiçbir şekilde yakıştıramamış olmasıydı. Üzerine anlam veremediği bir durgunluk çökmüştü. Ancak baron bunun nedenini anlamak istiyordu. Panayır yavaş yavaş dağılırken baronun yanına bir hayat kadını geldi ve onun peşlinden gitti. Ancak baron biraz uzaklaşırken kendisini izleyen iki kişinin farkına vardı. Hem kadına hem de arkasından gelen adamlara son derece yüklü miktarda paralar verdi. Baron onların yüzünde oluşan mutluluğu görünce büyük bir haz duymuştu. O akşam panayırda bulunan neredeyse her şeyi almaya karar vermişti. Baloncunun tüm balonlarını, kek satan kadının ise tüm keklerini aldı. Bu böyle bir süre devam etti. O akşam boyunca duyduğu hazlar baronun kendisine gelmesini sağlamıştı. Artık yaşadığı yalnızlıktan kurtulmuştu. Sokakta gördüğü hemen her insan ile muhabbet edip şakalaşmaktaydı. Aynı zamanda daha öne hiç yapmadığı gibi herkese yardım eli uzatmaktaydı. Daha önce hiç olmadığı biri olmuştu ve burum onun haz almasını yaptıklarına daha fazla bağlanmasını sağlıyordu. - Olağanüstü Bir Gece Eser ilk kez 1922 yılında yayınlanmış, ancak hikayesi 1914 yılında geçmektedir. - Kitabın hikayesi, Rava-Ruska'da bir hafif süvari alayı ile birlikte katıldığı çarpışmada ölen Baron Fredrich M. Von R.'nin masasında kalan notlar dayandırılmaktadır. - Notlar yazara aile tarafından teslim edilmiştir ve yazarın bu hikayeyi yazması istenmiştir. Bunun üzerine yazar elindeki notları esas alarak bu hikayeyi yazmış ve yayınlamıştır. Olağanüstü Bir Gece, seçkin bir burjuva olarak rahat ve tasasız varoluşunu sürdürürken giderek duyarsızlaşan bir adamın hayatındaki dönüştürücü deneyimin hikayesidir. Sıradan bir Pazar gününü at yarışlarında geçirirken, belki de ilk kez burjuva ahlakından saparak suç işler. Böylece yeniden hissetmeye başladığını, kötücül ve ateşli hazları olan gerçek bir insan olduğunu fark eder. İçindeki haz dolu esrime, aynı günün akşamında onu gece aleminin son atıklarının arasına, hayatın en dibindeki lağımlara sürükleyecek, varış noktası ise ruhani bir uyanış olacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/oliver-twist/", "text": "Oliver Twist: Yetimhanede büyüyen, genç, iyi kalpli ve kibar biridir. Ama genellikle istismara uğrar. Kendisini hırsızlarla yaşayan bir cenaze levazımatçısıyla sözleşmeli olarak bulur ve sonunda Bay Brownlow ve Bayan Maylie tarafından alınır. Cömertliği tamdır ve ciddi bir kötü muamele ile karşı karşıya kaldığında bile ahlak ve nezaket duygusunu asla kaybetmez. Fagin: İğrenç görünümlü ve itici bir yüze sahip çok yaşlı bir adamdır. Bir çocuk hırsız çetesinin lideri ve çok açgözlü ve kısır bir adamdır. Bay Brownlow: Bay Brownlow, nişanlısını düğün gününde kaybetmek de dahil olmak üzere birçok kez kalbi kırılmış, çok saygın görünümlü yaşlı bir beyefendidir. Nancy: Fagin tarafından bu mesleğe yetiştirilen genç bir kadın ve fahişedir. Bill Sikes: Otuzlu yaşlarında yiğit yapılı bir adam olan Bill, sık sık Fagin ile çalışan ve Nancy ile ilişkisi olan kötü bir ev hırsızı ve hırsızdır. Gül Maylie: Rose, Bayan Maylie'nin yeğeni, on yedi yaşında güzel bir kadın, hem zeki hem de son derece kibar bir karakterdir. Bay Bumble: Cemaatin gözdesi, kendinden alttakileri taciz etmekten büyük keyif alan ve sık sık onların ona dayatmalarından rahatsız olan şişman ve sinirli bir adamdır. Edward Leeford: Oliver'ın romanın çoğu için Monks takma adını kullanan üvey kardeşidir. Bayan Maylie: Yaşına rağmen çok ağırbaşlı ve heybetli olan yaşlı bir hanımdır. Sikes ve Crackit'in soymaya çalıştığı konağın sahibi, Harry Maylie'nin annesi ve Rose Maylie'nin evlatlık teyzesidir. Oliver Twist, yetimhanede büyüyen ebeveynsiz bir çocuktur. Oliver Twist'in yetimhanede hayatta kalma mücadelesini anlatan bir romandır. Oliver Twist bir yetimhanede doğar. 9 yaşına geldiğinde başka bir yetimhaneye götürürler. Yetimhanede büyüyen yetim Oliver Twist ve diğer çocuklar gibi açtır. Kimin daha fazla çorba isteyeceğini belirlemek için kendi aralarında tartışırlar. Oliver seçilir. O akşam yemekte olağan yemek paylaşımından sonra, Oliver yetimhane müdürüne yaklaşır ve daha fazlasını istediğini söyler. Yetimhane müdürü Bay Bumble, Oliver'ı baş belası olarak nitelendirir ve yetimhane kurulur, Oliver'ı alacak kişiye para ödeneceğini duyurur ve bir tabut yapımcısına çıraklık yapmaya karar verirler. Baca temizleyicisi olmaktan son anda kaçınan Oliver, her gün dışarıda yemek yiyen arkadaşlarının önünde fırçalanıp dövülür ve diğer arkadaşlarının gözünü korkutur. Cenaze levazımatçısı Bay He Sowerberry'ye çıraklık yapar. Başka bir çırak olan Noah Claypole tarafından ölü annesi hakkında bir kavgaya kışkırtılır ve kışkırtılır. Haksız yere dövülür, ancak kaçmayı başarır ve Londra'ya gider. Şehrin banliyölerinden birinde aç ve yorgun dolaşırken kurnaz Dodger ile tanışır. Dodger ona Londra'da kalacak bir yer teklif eder. Londra'nın karmaşık yeraltı dünyasından ve işlerinin doğasından habersiz olan Oliver, kendisini Fagin'in önderlik ettiği yankesici çetenin bir parçası olarak bulur. Ayrıca acımasız Bill Sykies, kız arkadaşı Nancy ve köpeği Bulseye ile tanışır. Bir sabah Oliver Dodger ve Fagin'in diğer çocuklarından Charlie Bates ile dışarı çıkar. Dodger'ın beyefendisi Bay He, onun Brownlow'u soymaya çalışmasına tanık olur ve işin aslının ne olduğunu anlar. Ancak, Bay Brownlow bunu fark eder ve Oliver'ı gerçek suçluyla karıştırır. Bir kovalamacanın ardından Oliver, kafasına aldığı sert bir darbenin ardından polis tarafından yakalanır ve götürülür. Yargıç Fang tarafından sorgulanırken, bir tanık Oliver'ın masumiyetine tanıklık eder. Bunun üzerine Bay Brownlow, yaralarını iyileştirmek için onu evine götürür. Böylece suçlayan koruyucu olur. Hem Brownlow hem de kahya Bayan Bedwin ona çok iyi davranır. Bu sırada Fagin ve Bill Sykies, Oliver'ın kendilerine ihanet edip yetkililere haber vereceğini düşünerek Oliver'ı tuzağa düşürmeye ve Fagin'in inine geri getirmeye karar verirler. Oliver'ın dürüstlüğüne ikna olan Brownlow, bazı kitapları geri getirmesi için yerel bir tüccara 5 pound gönderir. Ancak, Oliver Sykies ve Nancy tarafından sokakta yakalanır ve kaçırılır. Oliver geri gelmeyince Brownlow parayla kaçtığını söyler ve arkadaşı Bay He, Grimwig'in düşündüğü gibi en başından hırsız olduğuna karar verir. Hırsızların ininde Fagin, Oliver'ı kendisine Brownlow'un evi ve içindekiler hakkında bilgi vermesi için kandırmaya çalışır. Sykies ve arkadaşı Toby Crackid, Oliver'ı Bayan Maylie'nin evini soymaya zorlar. Pencereden girip ön kapıyı onlar için açacak küçük bir çocuğa ihtiyaçları var. Ancak, ev halkı soygunu fark eder ve ardından gelen kargaşada Oliver vurulur. Bill Sykies, yaralı Oliver'ı nehre atmak için taşımaya başlar. Oliver ile hızlı hareket edemediği için yakalanacağını anlayınca kaçar ve Oliver'ı bırakır. Toby, Oliver'ı, Oliver'ın iyileştiği Fagin'in inine geri götürür. Nehirdeki kavgasından sonra, Bill Sykies yüksek ateşle geri dönmeyi başarır. Fagin'e Oliver'dan kurtulmaları gerektiğini yoksa işlerinin tehlikede olduğunu söyler. Oliver'ın hayatından endişe eden Nancy, Brownlow ile bağlantı kurar ve Londra Köprüsü'nün altında bir toplantı ayarlar. Ancak Fagin, Nancy'yi takip etti ve öfkeli Bill Sykies, Nancy'yi öldürür. Nancy'nin arkadaşı Bet cesedi bulur ve polise haber verir. Polis, Bill Sykes'ı aramaya başlar. Brownlow ise Oliver'ın güvenliği için endişeleniyor. Polisin Sykes ve Oliver'ı Toby Crackid'in Londra banliyölerindeki evine kadar takip ettiğini öğrendiğinde kaygısı artar. Sykes, Londra'nın kenar mahallelerindeki gözlerden uzak bir evde polis tarafından sıkıştırılırken saklanırken, Sykes, Oliver'ı rehin alarak polisten kurtulmak için bir plan kurar. Ama bir şey oldu ki, Sykes kendi sonunu hazırlıyor gibiydi ve sevgili köpeğinin havlamasının onun ölümünü getireceğinden habersizdir. Bir anlık sesin ardından boynundaki ipten kurtulmaya çalışırken ip boynundan geçerek havada asılı kaldı ve kendini cezalandırır. Bir süre sonra Oliver ve Bay Brownlow New Gate Hapishanesinde, yavaş yavaş aklını kaybeden hırsız Fagin'i ziyaret ederler. Fagin'e Oliver ile ilgili dosyaların nerede olduğunu sorarlar, o da Oliver'a kulağına söylemek ister ve Oliver'ın kulağına söylerler ve daha önce tuttuğu dosyaları alırlar, Fagin arkasından, Geri dön, dön! der. Diye bağırır. Brownlow ve Oliver temiz bir sayfa açmak için gün batımının ışığına giderler... Sonunda herkes mutlu olur. Oliver Twist, XIX. yüzyıl İngiliz edebiyatının en büyük romancısı olarak kabul edilen Charles Dickens'ın ikinci romanıdır. Sanayi Devrimi'nin zorlu yıllarını sarsıcı biçimde aktarmasının yanı sıra, toplumsal kötülüğü ve ahlak düşkünlüğünü de gözler önüne serip eleştiren Oliver Twist, sürükleyici bir macera romanı niteliğiyle de öne çıkan klasik yapıtlardan biri olagelmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olmeye-yatmak/", "text": "Aysel: Romanın kahramanıdır. Sosyoloji doçenti aydın bir kadındır, romanda intiharına kadar tüm hayatı incelenir ve şahsında bir Türkiye resmi çizilir. Romanda hayatı geçmişe dönüşlerle anlatılır. Ayrıca Cumhuriyetin ilk neslini temsil eder. Engin: Aysel'in üniversiteden öğrencisidir. Engin, Aysel ile ilgilenen bir devrimcidir. Ömer: Aysel'in eşidir. Silik bir kişi olarak yansıtılır. Kendisi de üniversitede akademisyendir. Roman, bir kadının cinsel kimliğini ve bireyselliğini el yordamıyla sorgulamasını ifade eder. Bu romandaki kadın karakter olan Aysel, Cumhuriyet kadın aydınının özgürlük ve kadınlık arasındaki ikilemi çok iyi tasvir eder. Gözlem ve düşüncelere dayanan romanın birinci bölümünde Aysel'in şimdiki zamanı konu edilir. Profesör olan Aysel, ölmek için uyuma düşüncesiyle bir motel odasına yerleşir. Kendisi gibi profesör olan karısını bir öğrencisiyle aldatan Aysel, kendini öldürmeye karar verir. Bütün kıyafetlerini atarak yatağa uzanır ve meditasyon yapar. Bir süre sonra kusarak intihar girişiminin başarısız olacağını anlar. Öğrencisi Engin ile geçirdiği geceyi hatırlayan Aysel, arkadaşı Aydın'a ulaşır ve onu motele davet eder. Ancak, arkadaşı motele bile gelmeden buradan ayrılır. Kitabın ikinci bölümünde Aysel'in geçmişi anlatılır. Küçük bir kasabada bir okulda bir oyun oynanır. Bu bölümün ana karakterleri arasında Aysel, Aydın, Ali ve Ertürk bulunmaktadır. Üniversiteyi bitiren Aysel, bir süre Paris'e gider ve orada yaşar. Döndüğünde bir okulda profesör olarak işe başlar. Burada karısı Ömer ile tanışır ve karısını aldattığı için ölümle yatmayı düşünmeye başlar. Ölmek İçin Yalanlar Kitabı adını buradan alır. Kitabın devamında Ertürk ve Aydın'dan bahsediliyor. Aydın, roman boyunca Aysel'e ilgi duyan bir karakterdir. Ancak ikilinin ilişkisi öpüşmenin ötesine geçmez. Motel odasına gittiğinde bir daha amacına ulaşamayacağını anlar. Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı. 1973 yılında basılan romanda dönemin siyasal ve sosyal kaotik yapısı ele alınır. Yazarın da mensubu olduğu Cumhuriyet kuşağının 1938-1968 yılları arasındaki hikayesi, romanın başkahramanı Aysel'in aracılığıyla anlatılır. Ölmeye Yatmak romanı biçim açısından da ilginç. Çok geniş bir dönemi anlatmak isteyen romancı, Aysel'in ruh dünyasının yanı sıra toplumsal olayları, Aysel'i Doçent Aysel haline getiren koşulları yarı belgesel bir tarzla eserine katmış. -Selim İleri- Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak adlı romanı, kadının cins kimliğini, bireyselliğini el yordamıyla araması, sorgulamasını ifade eder. Cumhuriyet kadın aydınının özgürlük ve dişilik arasındaki çıkmazını, bu romanındaki kadın tiplemesi, Aysel çok iyi bir şekilde betimler. -Nilüfer Göle-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olmez-otu/", "text": "Uzunca Ali: Romanın ana karakteridir. Olayların tümü Ali'nin kaderi üzerinden geçiyor. Sefer: Köyün muhtarıdır. Roman sonunda Memidik tarafından öldürülür. Memidik: Muhtar Sefer'i öldürme fikrine kafayı takmış duruma gelmesi ile beraber, sonunda Sefer'i öldürür ve hapse girer. Toros Dağları'nın arka tarafındaki Yalak köyü halkı, aynı patikalardan geçerek Çukurova'ya inerler. Artık bu yollara giremeyen Uzunca Ali'nin annesi Meryemce'yi köyde bırakır. Roman Muhtar Sefer, Memidik, Taşbaşoğlu ve Uzunca Ali'nin maceralarına dayanıyor. Memidik, kendisini döven muhtarı öldürür ve cezaevine girer. Taşbaşoğlu nehirde boğulur. Uzunca Ali köye döndüğünde annesi Meryemce'yi ölü bulur. Dağın Öte Yüzü'nün üçüncü ve son kitabı Ölmez Otu, mutlu olmak isteyen üç karakter üzerinden ilerliyor. Bu karakterler Uzunca Ali, Sefer ve Memidik'tir. Yalak Köylülerden bu üç karakter, ağaların pamuğunu toplamak için Çukurova'ya inerler. Köy muhtarı Sefer, Memidik'i döver, ve bu olaydan sonra Memidik, Sefer'i öldürmeye karar verir. Daha önce Sefer'in birini öldürdüğünü sanıyordu ama sabah Sefer'i önünde görünce çıldırıyor. Memidik öldürdüğü kişiyi bir kuyuya atar ancak kartallar kuyu başında dolaşmaya başlayınca cesedi yakmayı düşünür ama başaramaz, bedeni pişmanlıkla gömer. Aslında o kadar pişmanlık duyuyor ki şehre gitmeyi ve teslim olmayı bile düşünüyor ama yapmıyor. Daha sonra şiddetli bir yağmurun ardından vücut kaybolur ve Memidik rahatlar. Roman Uzunca, Ali'nin karanlık kaderinden beslenir. Ali sıcağa ve yola dayanamayacağını düşündüğü annesi Meryemce'yi köyde bırakıp kendi tarlasında çalışmaya gider. Sefer Ali'yi de sevmediğinden, esir alan kişiler arasında bir dedikodu yayar ve Meryemce'yi Ali'nin öldürdüğüne dair yalan bir dedikodu yayar. Meryemce'yi gerçekten öldürmesi için yeğeni Ömer'i gönderir. Ömer, Meryemce'nin yanına geldiğinde o kadar içtenlikle karşılanır ki Muhtar Sefer'in dediğini yapamaz. Çünkü Meryemce, yalnızlığa boğulmuş bir insan. Bu arada Memidik, Sefer'i gerçekten öldürür ve hapse girer. - Ölmez Otu, Yaşar Kemal'in Dağın Öte Yüzü üçlemesinin üçüncü romanıdır. - 1952 ile 1957 yıllarında iki kez romanı yazmaya teşebbüs eden yazar, yazdıklarını yırtıp atmıştır. - 1967'te yazmaya başlayıp toplamda beş ayda yazımını bitirmiştir. - Yaşar Kemal, ölmez otu ismini ilk kez yedi yaşındayken yaşadığı köydeki bir ebe kadından duymuştur ve bundan sonra bu ismi bir daha duymamıştır. - Ölmez Otu isminin kaynağını şu sözlerle açıklamıştır: .Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük bir görkemli hikayesidir. Üçlünün üçüncü kitabı Ölmez Otu Toros Dağlarından Çukurova'ya uzanan bir toprakta yeşerir. Pamuk toplamaya inen Yalak köylülerine kendi yarattıkları efsane eşlik eder. Ancak mitin yıkılışını anlatan satırlar, vahşi olduğu kadar olağanüstü bir türkü gibi içimize işler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olu-canlar/", "text": "Pavel İvanovich Chichikov: Romanın ana karakteridir. Dolandırıcı ve hayalperest bir karakter olduğu gibi insanların inandığı, sevdiği, sevimli bir kişidir. Korobochka Anne: İhtiyar, saf ve temiz bir kadındır. Manilov: Chichikov'un çalıştığı toprak sahiplerinden biridir. Nozdryev: Kumarbaz, sarhoş, yalancı ve kaba bir karakterdir. Ayrıca diğer toprak sahiplerinden biridir. Sobakevich: Kaba, iri yapılı bir karakterdir. Plevshkin: Cimriliği ile bilinen toprak sahiplerinden biridir. 19. yüzyıl Rus halkının bir eleştirisidir. Eserdeki hileler, dönemin Rus sosyal hayatından esinlenmiştir. Bu eseriyle ülkesini çok seven Nikolay Vasilyeviç Gogol, ülkesindeki çarpıklıkları ortaya çıkararak bir çözüm istemeyi hedeflemiştir. Pavel Ivanovich Chichikov, Rusya'da kasabadan kasabaya seyahat ederek feodal yasalara göre toprak sahiplerinin mülkü haline gelen köle köylüleri satın alır. Ancak istediği köylüler işini iyi bilenler ya da sağlıklı olanlar değil, tam tersine ölenlerdir. Dönemin yasalarına göre toprak sahipleri, toprakları içinde yaşayan insan sayısına göre vergi ödemek zorundadır. Chichikov Rusya'ya gider ve son nüfus sayımında ölenlerin ölüm belgelerini satın alır. Arazi sahipleri bu satın alma işleminden memnundur. Bu her iki tarafın da menfaat sağladığı bir durumdur. Chichikov bu belgeleri toplar, var olmayan mülkleri taahhüt eder ve karşılığında para alır. Chichikov bir kasabaya uğrar ve oyununu orada denemeye karar verir. Kasabanın ekonomik durumunu, ev sahiplerinin kimliğini, memurların özelliklerini ve ölülerin sayısını öğrenir. İnsanlar onun önemli ve zengin bir insan olduğunu düşünür. Sevimliliği ile kısa sürede zenginlerin güvenini kazanır. Varlıklı ailelerin evlerine davet edilir ve yaşamlarına tanık olur. Bu arada, birçok ölü yaşam sertifikası toplar. Herkes topladığı belgelerle Ukrayna'daki çiftliğinde çalışacak işçi aradığını düşünür. Bir süre sonra her şey netleşir. Valinin balosunda sarhoş bir toprak sahibi Nozdryev her şeyi anlatır. Bazıları Chichikov'un valinin kızıyla evlenmek istediği söylentisini yayar. Diğerleri onun bir casus olduğunu söyler. Tüm dolandırıcılıklarının ortaya çıkmasıyla Chichikov kasabadan kaçar ve başka bir maceraya atılır. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852): Ukrayna'da, orta halli toprak sahibi bir ailede dünyaya geldi. Çocukluğunu etkileyen köy yaşamı ve Kazak gelenekleri eserlerine yansıdı, Ukrayna halk kültürünün ögeleriyle işlenmiş öyküler yazdı. Mizah anlayışı, gerçekçi tutumu ve canlı anlatımıyla Rus edebiyatında önemli bir yeniliğin öncüsü oldu. Bu yenilik, Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları, Petersburg Öyküleri ve Mirgorod Öykülerinde mizahın yanı sıra yaşam karşısında karamsarlık ve dünyanın kötülüğü üzerine düşünceleriyle şekillendi. Müfettiş adlı oyununda yozlaşmış bürokratları acımasızca alaya aldı. Gogol, Ölü Canlar adlı romanıyla 19. yüzyıl Rusya'sında toplumsal düzenin ve bireylerin eleştirisini eşsiz bir başyapıt olarak ortaya koymuştur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olu-erkek-kuslar/", "text": "Suna: Su ve Na, bir kadını iki ayrı karakter olarak yaşarlar. Su bir anne, evliliğe sıcak bakan iyi bir eş ama Na iyi bir anne adayıdır; İsyankar ve cesurdur, düzene karşı çıkmaya hazırdır. İki karakter arasında sürekli olarak gelgitler yaşanır. Ayhan: Suna ile evlidir. Suna'yı sonradan kıskanır. Kıskançlık nöbetleri yaşamaya başlar. Romanın sonunda yurt dışına kaçar. Onur: Ayhan'ın fakülteden arkadaşıdır ama aynı zamanda ressamdır. Roman bir aşk üçgenini konu etse de zaman zaman 1970 ile 1980 yılları arasındaki Türkiye'nin izlerine rastlamak mümkün. Ahlaki değerler, kadın, erkek ilişkileri, özgürlük gibi temalar akıcı bir dille işlenir. Eserin kahramanı ve anlatıcısı Suna; Gençliğinde sevdiği adamla evlenir ve çocukları olur ama evlilikleri mutlu değildir. Kocasının kendisine karşı duyarsız, kayıtsız ve sevgisiz tavırları nedeniyle eşinden boşanan Suna, Ayhan ile tanışır, çok iyi geçinir ve onunla evlenir. Ayhan, modern bir evlilik hayatı sürdürmek ve Suna'nın kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olmasını istemektedir. Evliliklerini kurallara hapsetmeye çalışan Ayhan'ın kendi sevgisine ve ilgisine karşılık vermediğini düşünen Suna, onu kaybetmemek için kocasının istekleri doğrultusunda hareket eder. Bir süre sonra Ayhan'ın yakın arkadaşı Onur ve Suna arasında bir aşk başlar. Üçü de birbirlerine zarar vermeden bunu atlatmaya çalışırlar. Solcu Ayhan, ülkedeki siyasi gelişmeler nedeniyle işini kaybedince karısına daha çok bağlanır. Onur'a büyük bir aşkla, Ayhan'a ise acıma ve şefkatle bağlanan Suna, sonunda ikisini de hayatından çıkarır. Suna'nın içinde iki ayrı kadın yaşar. 'Su' uysal, uzlaşmacı, evcil, iyi anne ve eş olmaya koşullanmış yanı, 'Na' ise bozuk saydığı her türlü düzene karşı çıkmaya hazır, asi ve cesur kimliğidir. Sürekli çatışma halinde olan çift benlik ve bölünmüşlüğü içinde, bir de kocası Ayhan'ın en yakın arkadaşı Onur'a aşık olunca Suna'nın durumu daha da zorlaşır. Ölü Erkek Kuşlar, bir kadının birine tutkulu bir aşk, ötekineyse köklü bir sevgi ve evlilik bağıyla bağlandığı iki erkek arasındaki yakıcı gidiş gelişlerini anlatırken bu üç kişinin çocukluktan kadın ve erkek olmaya uzanan yolda öngörmeler, koşullanmalar ve kurallarla biçimlenişlerini irdeliyor. Kadın-erkek ilişkilerinin, hem toplumsal tabu ve yargıların özündeki katılık ve şiddet hem de tarihsel bir dönemin baskı ortamında nasıl yorucu bir iletişimsizlik ve çözümsüzlüğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu karmaşa içinde aşk çocuksu bir düş, evlilikse düzen sanılan bir düzensizliktir. İnci Aral; çok sevilen, eskimeden güncelliğini korumakta olan bu ilk romanında bir kadının bağımsızlık ve mutluluğu umutsuzca arayışını sarsıcı bir içtenlik ve ustalıkla anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olu-ozanlar-dernegi/", "text": "Holand: Welton Akademisi'nin müdürü. Kendisi eski bir edebiyat öğretmenidir. Devrinin tipik katı, disiplinli ve idealist idarecisidir. Welton Akademisi erkek öğrencilere eğitim veren, onları üniversiteye hazırlayan döneminin iyi okullarından biridir. Disiplin, gelenek, yetkinlik ve onur diye dört temel ilkesi olan okulun, bu ilkeleri benimsemiş ve hep dile getiren müdürüdür. John Keating: Welton Akademisi' nin eski ve başarılı bir öğrencisiyken, şimdi İngilizce öğretmeni olarak okula dönmüştür. Öğrencilerine Carpe Diem diye bir sözcüğü öğretmiş ve kendisi de bu sözcüğü kullanmış ve günlük yaşamında da kullanmıştır. Ölü Ozanlar Derneği'nin kendi öğrenciliği zamanında bir üyesidir. Derneğe katılmak için ölmek lazım demiştir. Öğrencilerini oldukça etkilemiş zeki birisidir. Şiirin ve edebiyatın bambaşka dünyasıyla öğrencilerini buluşturdu. ''Kendi sesinizi bulmak için mücadele etmelisiniz. Bunun için ne kadar uzun süre beklerseniz bulma şansınız o kadar azalır.'' diye pek çok öğüt ve davranışı öğrencilere göstermiş. Kendilerinin özgür düşünmelerini, hayatı, olayları hatta pek çok şeyi sorgulamaları gerektiğini öğrenciler üzerinden okuyuculara aktarmıştır. Bunları yapan kişi başarılı, özgüvenli ve mutlu birey olacaktır. Todd Anderson: 16 yaşında geldiği Welton Akademisi' nde alçak sesle konuşan ana karakterlerinden biridir. Abisi de bu okulda okumuş ve ailesinin gözbebeğidir. Kendisinin ailesi tarafından önemsenmediğini düşünür. Yazar ''Ailesiyle ama onlarla değil gibi'' diyerek romanın başında bahsetmiştir. Çekingen bir karakterdir. Hatta sınıf içinde yani insanlar önünde bir şeyler bile okurken sesi zor duyulur. Kendisinin zıt karakterlisi olan Neil Perry ile oda arkadaş ve ileride de dostu olacaktır. Bay Keating' i göndermek için okul idaresince önüne konan kağıdı imzalamamıştır. Arkadaşlarına bağlı ve desteğini hiç bırakmayacak bir karaktere sahiptir. Sıranın üzerine çıkmış ''Hey reis bizim reis'' diyerek Keating' i uğurlamıştır. Sesi zor çıkan bir karakterden, müdürün önünde sınıfta sıra üzerine çıkıp kovulan öğretmenine slogan atan ve sınıfı da peşinde sürükleyen birisine gelişim göstermiştir. Neil Perry: Okul gazetesinde editör yardımcılı yapan, baskıcı yani kendi hayatı için ondan daha fazla söz hakkına sahip bir babası olan devamlı arayışta olan ana karakterlerden biridir. Okul yıllığında Bay Keating' i araştırırken Ölü Ozanlar Derneği'ni bulup arkadaşlarına söylemiştir. Bay Keating'in de derslerine girmesiyle hayatta kendini mutlu edecek mesleği bulmuş, bir tiyatro oyunu için seçmelere girip ana rollerden birini kapmıştır. Daha sonra babası oyundan bir gün önce okula gelip, tiyatro oyununda oynamaması yönünde onu tehdit etmiştir. Neil sonrasında oyunda oynamış ve onu izlemeye gelen arkadaşları Neil' in tiyatro performansını etkileyici bulmuştur. Fakat oyun oynanırken babası salona geldi ve eve götürdü. Askeri okula kayıt yaptırıldığını öğrendiği zaman babasının silahıyla kendini öldürdü. İnsanların her zaman farklı bir bakış açısı ile sahip olmaları gerektiği olayları devamlı sorgulamaları gerektiği anlatılmaktadır. Roman, yatılı bir okulda geçmektedir. Kişilerin birbirleri ile olan sıkı arkadaşlıklarını ve yaşadıkları hayat tecrübesini anlatmaktadır. Dönemin öğrencileri iyi bir üniversiteye kabul edilebilmek için Welton Akademesi' nde eğitim görmektedir. Yatılı okul son derece sıkı ve baskı altında öğrencilere eğitim vermektedir. Okulun bazı ilkeleri vardı, bu ilkeler disiplin, gelenek, yetkinlik ve onurdu. Okul bu ilkelerinden asla vazgeçmiyor, bu ilkelere uymayanları ise cezalandırılıyordu. 1959 yılında geçmektedir. Todd Anderson, Neil Perry, Charlie Dalton, Knox, Cameron, Pitts ve Meeks adında 7 arkadaş romanda ki ana olayların içinde yer almaktadır. Bay Keating adında yeni İngiliz edebiyatı öğretmenlerinin okulda ders vermesiyle birlikte öğrenciler sanat, şiir ve romanlar üzerine farklı bir bakış açısıyla bakmaya başlarlar. Neil ' in eski okul yıllığında Bay Keating hakkında bulduğu bir bilgi ile 7 arkadaş Ölü Ozanlar Derneği'ni tekrar kurdular. Bu dernek bir mağarada toplanan, üyelerinin kitap okuduğu ve sanatsal faaliyetler yaptığı gizli bir gruptu. Çünkü okul yönetimi döneminin en disiplinli okul yönetimiydi ve yakalanırlarsa çok ağır bir şekilde cezalandırılacaklardı. Gitgide şiire ve sanata bağlanan gençlerin hayatı değişmeye başlamıştı. Neil bir tiyatro grubuna katıldı. Knox hayatında ilk defa aşık oldu ve aşkı için mücadele etti. Charlie derneğin ilk kurucu olarak toplantıları düzenledi ve Nuwanda adıyla grubun lideri oldu. Neil tiyatro oyununda oynamak istediğini keşfetti ve ailesinden gizleyerek oyunda önemli bir rol kaptı. Babası bunu duyunca engellemek istediyse de Neil oyunda oynadı. Sonucunda Neil babası tarafından okuldan alınıp Askeri Okula gönderilecekken Neil kendini öldürdü. Okul yönetimi Ölü Ozanlar Derneği'nden haberdar oldu ve bu olayların sonucu olarak Bay Keating 'i suçlamak istedi. Müdür Nolan öğretmenleri Keating'i okuldan atmak için 7 arkadaşın önüne öğretmenlerini suçlayan ve bu olaylardan sorumlu olduğunu yazan bir kağıt imzalatmak istedi. Cameron arkadaşlarını ve Keating' i müdür Nolan' a ilk ispiyonlayan ve her şeyi anlatan ilk kişidir. Çünkü okulun bazı değerleri vardır ve bunlar çok önemlidir. Todd bu kağıdı imzalamadı ve müdür tarafından tehdit edildi. Diğerlerinin hepsi imzaladı. Charlie grubun kurucusu olarak okuldan atıldı. Yani pardon Nuwanda. - Peter Weir yönetiminde 1989 yılında çekilmiş bir filmdir. En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü'nü almıştır. - Robin Williams bu filmde etkileyici bir oyunculuk sergilemiştir. Güzel bir özet olmuş. En çok karakter özetlerini sevdim. Başarılar dilerim. duyduğum kitaplardan biriydi ancak karmaşık geldi bana :S özet kötü oldu demiyorum sanırım ben anlayamadım 🙂 ellerinize sağlık açıklayıcı olmuş. başarılı bir özet çalışması olmuş. Uzun zaman önce okuyup unuttuğum bir kitaptı. tşk eder. başarılar dilerim. Özet çalışması olarak oldukça başarılı ancak yazılan metin kontrol edilmeden, hatta okunmadan yüklenmiş. Cümleler anlatım bozukluğu dolu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/oluler-evinden-anilar/", "text": "Yazar burada Sibirya'da 4 yıl süren hapis günlerini ele almış ve Sibirya'nın ücra bir kasabasında 10 yıl kürek cezası çekmiş eski bir öğretmenin notlarından yola çıkarak ara sıra yanına uğradığı Aleksandır Petroviç adlı öğretmenin ölümü ile geriye kalan tomarları arasında Ölüler Evinden Sahneler adını verdiği notları anlatır. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, devlet yönetimini devirme amaçlı bir komploya karıştığı için tutuklanır. 1849'da aylarca hapis yatar. O ve diğer komplocular vurulup idam edilirken, Çar tarafından affedildikleri haberi geliyor. Ölümün eşiğinden döner o zamanlar henüz 28 yaşındadır. Ancak ağır iş cezası nedeniyle Sibirya'ya gönderilir ve toplam 10 yıl hapis yatar. Bu cezayı çeşitli yerlerde geçirir. Sonra ünlü romanlarını yazmaya başlar. 1862'de Ölüler Evi'nden Anılar yazıyor. Bu roman aslında yazarın hapishane günlerini anlatıyor. Kürek cezası ile hüküm giydiği günleri anlatır. Gözlerden uzak, Sibirya kasabasının tasviri, tanımı ve insanların ulaşılabilirliği nezaketle anlatılıyor. Rus adalet sistemi kötü eleştiriliyor. Zorla çalıştırma ve ağır çalıştırma cezası, özellikle de kıdemli askerlerin alınlarının mühürlenmesi gibi cezaların insani olmadığı belirtiliyor. Özellikle hücre hapsi ve kırbaç cezaları tutukluları rehabilite etmiyor ve onları daha da azaltıyor, böylece serbest bırakıldıklarında aynı suçları işliyorlar. Hapishane ölüler için bir ev gibidir. Bura da hayat zor. Her şey paradır. Birbirine acımasızca davranan tutsaklar her türlü kötülüğü yaparlar. Her şey var, özellikle votka kaçakçılığı. Parayı veren kişi dışarı bile çıkabilir. Soylu mahkumlar asla sevilmezler, sürekli tacize uğrarlar, aşağılanırlar ve hatta dövülürler. Hastane mahkumlar için bir dinlenme yeridir. Hasta numarası yaparak hastaneye gitmeye heveslidirler. Hastane aslında pek iyi bir yer değil. Özellikle cellatlar, aşağılık yaratıklar olarak tanımlanır. Bu cellatlar her türlü rüşveti alıyor. İnfazı hızlı ve çabuk yapacaklarına ve tonlarca para alacaklarına söz veriyorlar. Para almazlarsa sancılı ve yavaş bir infaz gerçekleştirirler. - Dostoyevski, bu kitabında da mücadelenin ve umudun öyküsünü anlatıyor. - Dostoyevski'de görülen ruhsal melankoli hali bu romanda da etkileyici biçimde işlenmiştir. - Bu kitapta yazarın Sibirya sürgününden edindiği deneyimleri okuyuculara aktardığını görüyoruz. - Goryançikov, Akim Akimiç, Petrov, Ali'nin ve tüm mahkumların insanlığına ışık tutuyor, onları betimliyor. - Sibirya'da 4 yıl süren hapis günlerinden derleyerek oluşturduğu bu anı-roman onu eski saygınlığına tekrar eriştirmiştir. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881): İlk romanı İnsancıklar 1846'da yayımlandı. Ünlü eleştirmen V. Belinsin ki bu eser üzerine Dostoyevski'den geleceğin büyük yazarı olarak söz etti. Ancak daha sonra yayımlanan eserleri o dönemde fazla ilgi görmedi. Yazar 1849'da I.Nikola'nın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Cezasını tamamlayıp Sibirya'dan döndükten sonra Petersburg'da Vremya dergisini çıkarmaya başladı. 1861-1862 yıllarında bu dergide yayımlanan Ölüler Evinden Anılar Dostoyevski'nin Sibirya'da geçirdiği sürgün yıllarının izlenimlerini bütün canlılığıyla yansıtır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olum-diyeti/", "text": "Dr. Hodges: Barlett Kent Hastahanesinin kurucusudur. Dr. David: Hastahaneye başvurup işe alınır. Nıkkı: Dr. David ve Dr. Angela'nın kızlarıdır. Hastahanede yaşanan hastalıktan dolayı ölür. Werner Van Slyke: Eski askerdir. Ancak psikolojik sorunlarla boğuşur. Büyük şehrin stresli hayatından kaçıp sakin bir kasabada iş bulan genç doktorun hastanede şüpheli ölümler ve garip olaylarla karşılaşması konu ediniyor. Dr. Hodges Barlett Şehir Hastanesi'ni kurduktan sonra yönetimini devralır ve hastaneyi büyük ve bilinen bir kurum haline getirir. Ekonomik sıkıntıların baş göstermesiyle birlikte Barlett ilçesindeki iki özel hastane, maddi ihtiyaçların karşılanamaması nedeniyle kapatılır. Bu ekonomik durumdan etkilenen hastanesini kurtarmak için Hodges, ekonomiden anlayan Traynor'u yönetim kurulu başkanı olarak getirerek emekli olur. Traynor, hastaneyi ayakta tutmak için bölgenin en önemli sağlık merkezlerinden biri olan Comprehensive Medical Vermont ile sağlık anlaşması yapar. CMV, anlaşmaya uygun olarak hem hastaları hem de doktorları BKH'ye göndermeyi ve karşılığında para ödemeyi taahhüt eder. CMV'nin temel amacı, parası ve sosyal güvencesi olmayan BKH hastalarını göndermek, BKH'leri ekonomik olarak zor duruma sokmak ve hastanenin bu zor durumundan yararlanarak yönetimi devralmaktır. Bir süre sonra kitle imha silahlarında hasta ölümleri artmaya başlar. Bu ölümlerin tamamı, geçmişte ciddi bir hastalığı olan ve bu hastalıkla mücadeleyi kazanan, ancak küçük vakalar için BKH'ye başvurduktan ve tedavi gördükten sonra hastanede ölenlerden oluşuyor. Bu olayların hastane üzerindeki etkileri de olumsuzdur. Otoparkta hemşireler cinsel tacize uğruyor ve diğer personelin eşyalarına zarar veriliyor. Bu arada hastanenin kurucusu, emekli yönetim kurulu başkanı Dr. Hodges, olayları araştırıyor ve otoparkta hemşire saldırılarını gerçekleştiren kişinin yine hastaneden olduğunu ve ölümlerdeki artışın arttığını belirtiyor. Olaylar şüphelidir ve aynı günün akşamı öldürülür. Bu arada kitabın kahramanları Dr. David, eşi Dr. Angela ve kızları Niki, iş başvurusunda bulunarak CMV'ye kabul edilir ve anlaşma gereği MDG'ye transfer edilir. Bir süre sonra kendilerini de olayların içinde bulurlar ve şüpheli ölümleri araştırmaya başlarlar. Merhum Dr. Hodges'ın evini satın alan çift, Hodges'ı evlerinin bodrum katına inşa edilmiş bir duvarın arkasında ölü olarak bulur. Dr Hodges başta olmak üzere şüpheli ölümleri araştıran doktorlar da ölüm vakaları yaşamaya başlar. Dr. Rendall Portland bu doktorlardan biri ve tabancasıyla intihar ettiği öğrenilir. Dr. Angela olaylar hakkında bir dedektif tutarak yoluna devam eder. Dedektif ve Dr. Angela, Dr. Hodges'ın akrabalarıyla konuşarak olayları araştırmaya başlar. Bunun üzerine bilinmeyen bir kişiden uyarılar almaya başlar. Bu uyarıdan kısa bir süre sonra Dr. Angela, hemşirelerde olduğu gibi saldırıya uğramak ve öldürülmek ister. Ama kaçmayı başarır. Bu olaylardan Dr. David huzursuzdur ve ailedeki bu huzursuzluk Niki hastalandığında doruğa ulaşır. Niki ile aynı hastalığa sahip olan arkadaşı bu hastalıktan ölür. Bu arada, CMV'nin yönetimi Dr. David'i hastalarını çok fazla önemsediği ve yüksek masraflar için suçluyor. Dr. David ise araştırmasının sonuçlarını almaya başlar. Yönetim kurulu üyesi Werner Van Slyke ile görüşen Dr. David, bu kişiden şüphelenir ve araştırmasını onun üzerine odaklar. Werner Van Slyke aslında çok iyi bir eski asker ve nükleer uzman olmasının yanı sıra psikolojik sorunları olan bir kişidir. Bu araştırmadan rahatsız olan Werner Van Slyke, Dr. David evde olmadığında evine gider ve olay çıkarır. Dr. David ise araştırmasını derinleştirdi ve ölüm olaylarında Werner Van Slyke'ın rolünü fark etti. Hastane kayıtlarında satıldığı gösterilen röntgen cihazının kobalt ünitesinin, küçük vakalarla hastaneye kaldırılan, yüksek doz radyasyon alan hastaların yataklarının altına yerleştirildiğini ve ölüm nedenlerini kanıtlıyor. Olayların asıl kaynağının toplantı yapan yönetim kurulu başkanının oyunu olduğunu ve asıl amacının kötü gidişatı körükleyerek hastaneyi CMV'ye devretmek olduğunu anlar. Pandemi ile yüzleşmek için hastaneye gittiğinde psikolojik sorunları olan Werner'in masanın ortasına kobalt koyduğunu ve tüm panonun yüksek dozdan etkilendiğini fark eder. Yönetim kurulu üyeleri bir süre sonra ölürken, Dr. David ve Angela kızları Niki ile başka bir şehirde mutlu bir hayata başlarlar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olum-hastaligi/", "text": "Karadeniz kıyısında bir otel odasında yaşayan bir adamın, birlikte olmak için para ödediği kadınla olan ilişkisini ve aşk arayışını konu ediniyor. Anlatının genel olarak aşk arayışı içinde olan erkek kahramanı, aşkını yönlendirebileceği kadını bulsa da onunla bütünleşemez. Varoluşsal sıkıntıyı ve sorun olarak sevgisizliği simgeleyen asıl kişi erkek kahramandır. Burada özellikle Duras'ın tasarımıyla kadın organı, erkeğin yalnızlığının kökenine inebileceği, varoluşun, hiçliğin sıkıntılarıyla yüzleşebileceği, aşkı bulabileceği bir metafor olarak kullanılıyor. Çünkü sevgisizliğin ve yalnızlık duygusunun baskısı altında olan erkek, ilk kaynak olan bu cinsel organa girerek kaçmaya çalışır. Bu anlamda metne varoluşsal bir boyut katan unsur, insanın bu eylem sırasında ve sonrasında çözümü zihninde/ruhunda bulamaması ve arayışın her seferinde çözümsüzlüğe doğru evrilmesidir. Keşfetmek ve öğrenmek için çabalayan insan, bu çabaların her birinde bir çıkmazla karşılaşır. Dolayısıyla kadın cinsel organı erkek için çözüm olmaktan çok başlı başına bir hiçliktir ve onun yetersizlik duygusunu çoğaltır, hiçlik hissini yoğunlaştırır, sıkıntıyı daha da besler. Erkeklerin yaşadığı bu çözümsüzlük ve çözümsüzlük, kadınların bilinmezliği ve muamması yani her iki cinsiyetin bambaşka dünyalardan olması Ölümcül Hastalığı destansı ve trajik yönleriyle besleyen ve onu dokunaklı bir metin haline getiren temel motiflerdir. Duras bu duyguyu kahramanları aracılığıyla dile getirirken, acının en basit, dolayısıyla en içinden çıkılmaz ve problemli biçimine odaklanıyor. Burada erkek ve kadın, basit bir cinsel ilişkinin ötesinde, tamamen farklı iki cinsiyetin ruhsal ve duygusal olarak birbirine ulaşma çabasını ifade etmektedir. Bu çabanın bir tezahürü olarak iki cinsiyetin fiziksel birlikteliği, kahramanların aşk arayışı göz önüne alındığında kaçınılmaz olarak bir kısır döngüye dönüşür. Çünkü bu birliktelik, onların manevi açlıklarını doyurmanın ötesinde, açlıklarını daha da artıracak gibi görünüyor. Ölüm Hastalığı anlatısının trajik, destansı ve duygusal boyutları arayışın başladığı ve tatminsizliğin farkına varıldığı bu anda başlar. Kadın metnin klasik, destansı yönünü, erkek ise modern dönemin bireyini temsil etmektedir. Özellikle kadının erkeğe göre metinde daha az yer alması, erkeğin yorumlayan, yargılayan ve düşüncelerini daha çok ifade eden kişi olması kadını daha gizemli kılmaktadır. Böylece kadın, erkeğin gözünde keşfedilmeyi bekleyen bir muamma olarak belirir, ifade edilemeyen ve ulaşılamayan destansı güzelliğin, sahip olunamayan destansı aşkın vücut bulmuş hali olarak görünür. Erkeğin modern bireyi temsil eden yönleri çözümsüzlüğe mahkum olması ve arayış içinde olmasıdır. Burada erkeğin rahat ve huzurlu olmasının hiçbir gerekçesi, nedeni ya da çaresi yok gibi görünüyor. Anlatıya sinen huzursuzluk arayışının ve tatminsizliğinin ana nedeni olsa da Ölüm Hastalığı'nın kadın-erkek çatışması yönlerini besleyen özelliklerdir. Anlatıdaki erkek kahramanın modern bireyi temsil ettiğinin bir başka göstergesi de gözlemlediği kadını bedeni ve fiziksel görünümüyle sınırlamasıdır. Kadının güzel olduğu görüşü erkeğin gözleri ve gözlemleri üzerinden aktarılırken aynı zamanda erkeğin bu kırılganlık ve zayıflığın iğrenç olduğu yorumu da süzülmektedir. Erkeğin içindeki aşk-nefret gerilimi, onu kadını öldürmeye, yani cinnet durumuna sürükler. Çünkü bu anlatıda erkek, bilinçli olarak yalnızlığı seçmeyen, kendisinden kaynaklanmayan nedenlerden dolayı yalnızlaşan modern dönemin bir bireyi olarak düşünülmekte ve Duras'ın ona yüklediği rol sıkışıp kalmaktır. Hiçlikte, aşkın olamamanın acısı. Metinde kadın, erkeğin cinsel ve ruhsal arzularının nesnesi ve ifadesidir, aynı zamanda erkeksi şiddetin ve erkeksi acının da nesnesidir. 'Sevdiğini öldürecek gibi olma duygusunu, onu kendinize, yalnız kendinize saklama, bütün yasalara rağmen, bütün ahlaki baskılara rağmen onu alma, kaçırma isteğini duydunuz mu? Hiç bu isteği duydunuz mu? der."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olum-ve-korku-gunleri/", "text": "Polonyalı ulusal isyancılar, Ruslar yaklaşırken Varşova'da Almanlara karşı bir ayaklanma düzenliyor. Cengiz Dağcı, bizzat tanık olduğu bu kanlı ayaklanma günlerini, Birinci Dünya Savaşı'nda babasını kaybeden 26 yaşındaki Teresa Zaromb'un gözünden anlatıyor. Teresa Zaromb, I. Dünya Savaşı'na gittiği Doğu Prusya'da babasının öldüğünü öğrendiğinde henüz altı yaşındadır. Tek başına yetiştirdiği kızıyla birlikte, Amerika Kızılhaç Derneği personeline yemek pişirir, diğer yandan Amerikalı Mr. Bantam ile olan gizli ilişkisi ile hayatta kalmaya çalışır. Ancak bu durum uzun sürmez. Bantam'ın aniden ortadan kaybolmasıyla maddi sıkıntıya düşen genç anne, kızını da yanına alır ve Wolomin'de hayat kadını olur. Teresa'nın baba özlemini gidermek için yaptığı bazı hareketler sonucunda onlar da burayı terk etmek zorunda kalırlar. Anne-kız yıllar içinde birçok şehri ve evi değiştirir ve tuhaf olaylar birbirini takip eder. Annesinin para kazanma ve daha iyi fırsatlara sahip olma mücadelesine tanık olmasına rağmen, Teresa'nın kalbinde sadece hiç görmediği babası vardır. Ve babası, annesine aşık olduğu yaşta tutulan Mihail, Almanların Varşova işgaline karşı kurulan yeraltı örgütünün üyelerindendir. Bir gün aniden izini kaybetmesine rağmen, hala Marshalkowski Caddesi'nde gizli Vronek grubunun propaganda kağıtlarını taşımaya devam eder. Ne gettodan kaçmaya çalışırken sokak ortasında öldürülen Yahudiler, ne ayrım gözetmeyen baskınlar ve tutuklamalar, ne de saat sekizde başlayan sokağa çıkma yasağı umurunda değil. Hastalığıyla uzlaştırmaya çalıştığı annesini kaybetmesiyle, asla gerçekleşmeyeceğini bildiği hayallerine Sliska Caddesi'ndeki evine gömülür. Karısının ve çocuğunun ölümüyle baş başa kalan Kapıcı Karbonski'nin desteğiyle dış dünyaya kapalı bir hayat süren Teresa, bir yaz günü Vronek Grubu'ndan bir gencin ziyaretiyle hayata döner. Ondan öğrendiği kadarıyla Mihail yaşar. Mutluluktan sarhoş, çocuğun verdiği notaları içeren belgeyi saklar ve evden çıkarken iki Alman askeri tarafından zorla bir kamyona bindirilir ve Gestapo'ya götürülür. Kendisinden öğrenilmek istenen, cesediyle karşı karşıya kaldığı Mihail'i nasıl tanıdığı ve onu en son ne zaman gördüğüdür. Aldığı cevaplardan tatmin olmayan Teresa bayılmak üzereyken gözünün altındaki almanak birdenbire dikkatini çeker. Ancak sayfaları çevirirken, Beethoven'ın 9. Sonatı ile örtüşen subayın duygusu, Teresa'yı mutlak ölümden kurtarır. Yıllardır bu dehşeti yaşayan insanların umursamazlığıyla beş yıldır işgal altında olan bu şehri terk etmeye ve çocukluğunu geçirdiği ve annesinin yattığı Anin'e gitmeye karar verir. Ancak uzun zaman önce borsacılık yoluyla Alman subaylarından yeraltı örgütleri için silah toplayan komşusu Kazimir Paplawski'den Rus ordusunun Anin'de olduğunu ve Prag kapılarına yaklaştığını öğrenir. Planını ertelemek zorunda kaldıktan sonra, evindeki küçük dünyasına gömülen Teresa, 1 Ağustos 1944'te Paplawski başta olmak üzere tüm erkeklerin silaha sarıldığını ve aynı anda Varşova'da başlayan isyana katıldığını görür. Armia Krajowa Komutanı General Komorowski'nin emriyle, Karbonski ve Paplawski'nin rehberliğinde kadın ve çocuklarla dolu sığınakta kısa bir süre kaldıktan sonra gördükleri karşısında dehşete düşerek eve döner. Büyük bir yaşama arzusuyla dolu 26 yaşındaki bu kadını hayata döndüren şey, bir öğleden sonra avluda gördüğü ve kimsenin görmediği Alman askeri Melekof'a ilk görüşte başlayan aşkıdır. Asyalı olduğu için dokunur. Herkesin Asya dediği Sliskaların yanında savaşan bu gence günlerini tutkuyla bağlı olarak geçiren Teresa, 2 Ekim 1944'te gerçekle yüz yüze gelir. Ayaklanma başarılı olmaz ve Alman askerleri tüm Varşova'yı geri alır. Askerler tarafından götürülmeden önce üzerini değiştirmek isteyen Teresa, odasına girdiğinde Karbonski'yi görür. Yıllardır deli gibi aşık olduğu genç kadını görünce sarhoş olan bu adamın konuşmasına dayanamayan Teresa, Asya ile sevişir. Bir Alman üniforması giyen Teresa, diğer isyancılarla birlikte Alman askerlerinin peşine düşerek Asya'yı ve yanmış sokağı geride bırakır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olumcul-yumurtalar/", "text": "Profesör Periskov: Romanın ana karakteridir. Yaşlı bir zoolog ve amfibiler uzmanı. Her şey 1928 yılında Rus İç Savaşı'nın yıkıcı etkilerini atlatan ve refaha kavuşan Moskova'da başlıyor. Bir zooloji enstitüsünde çalışan Profesör Persikov, amfibileri incelerken tuhaf bir kırmızı ışın keşfeder. Bu ışın yumurtanın son derece hızlı büyüyüp olgunlaşmasına neden olur. Bu ışınları fareler ve kurbağalar üzerinde de deneyen profesör, korkunç bir felaketle karşılaştı; fareler enstitüyü istila etti ve hepsini öldürdü. Asistanının bu ışını basına sızdırmasının ardından hükümetin ve kamuoyunun yoğun ilgisini çeken profesör, bu ilgiden oldukça rahatsız oldu. Daha sonra ülkede ortaya çıkan bir tavuk hastalığı nedeniyle tüm tavuklar ölecek. Hükümet, tavukları eski sayılarına döndürmek için profesörün icadına başvurur. Profesör Periskov, asistanı Pankart ile amipler üzerinde yaptığı deney sırasında tuhaf bir ışıkla karşılaşır. Daha sonra bu ışığın organizmaların çok hızlı büyümesini sağladığını görür. Büyüyen organizmalar çok vahşidir, birbirlerine saldırır ve birbirlerini yerler. Doktor bu ışınlarla kurbağaları ve fareleri geliştirir. Sonuç korkunçtur, her yer farelerle dolar ve yüzlerce fare kurbağayı zehirlemek zorunda kalır. Milletvekili Pankart bu buluşu basına sızdırıyor. Gazeteciler, yazarlar, hükümet yetkilileri ve Profesör Periskov çıldırıyor. Profesörün buluşunu şeytani bulanlar da var. O dönemde ülkedeki tavukların başı dertte. Bütün tavuklar ölür, tek bir tavuk bile kalmaz. Bazılarına göre bu durumun sorumlusu profesördür ve bu ilahi bir uyarıdır. Hükümetten Aleksandr Semyonovich Rokk isimli bir kişi, buluşu tavuk yumurtası üzerinde test ederek tavuk üretiminde kullanmak istiyor. Ancak kafası karışık, beceriksiz ve güce aç hükümet yetkilileri büyük bir hata yapıyor. Bu hatanın sonucunda insanlar isyan eder ve insanlar ölür. Yanlış kullanımın Ölümcül Yumurtaya dönüşmesi sonucunda olacaklar hiç de iyi sonuçlar doğmayacaktır. 1917 Rus Devrimi'ni izleyen çalkantılı yıllar yeni bir Sovyet gerçekliğini ortaya koyarken, dahi zooloji profesörü Persikov da canlı organizmaların üreme hızlarını artıran ve onları devleştiren yeni bir kızıl ışın keşfeder. O sıralarda Sovyet cumhuriyetlerindeki bütün tavukları kırıp geçiren bir salgın patlak verince, Persikov'un henüz test edilmemiş buluşu bu soruna bir çare olarak görülür... Zira bilimde ilerleme ve bu sayede düşmanlarla rakipleri geride bırakma, Stalin döneminin yol gösterici ilkesidir... Stalin'in iktidara geldiği 1924 yılında yazılmasına karşın 1928'de geçen bu bilimkurgu, iktidarın ve bilginin kötüye kullanılmasının sonuçlarına işaret eden parlak bir sistem eleştirisidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olume-fisildayan-adam/", "text": "Özgür : mafyadan para çalmış ve kaçmıştır. Karşısına çıkan evde sığınmak ister ve Yosun ile karşılaşır. Yosun : Hayatan bıkmış, kırılgan ve zorluklara dayanamayıp ölmek isteyen karakterdir. Bir yanda acı dolu bir geçmişe sahip zeki bir dolandırıcı, diğer yanda hayata inancını kaybetmiş yaşayan ölü bir kız. Bu, iki farklı karakterin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan fırtınalı bir aşk hikayesi konu edinmiştir. Kitabın iki ana karakteri Moss ve Özgür. Moss küçük, kırılgan ve hayatın zorluklarından bıkmış. Artık ölümü dilediği ve bunun için planlarını uygulayacağı sırada kaderini değiştirecek zil çalar. Dağınık saçlı çocuk Özgür içeri girer. Yosun, iyilik yapmayan ve kaçmaya gelen çocuğa yardım eder. Hayattan bıkmış iki insan bir evde birleşir. Zaman geçtikçe bağlanmaya ve daha uyumlu hale gelmeye başlarlar. Ancak Özgür'ün nasıl hissettiği konusunda şüpheleri vardır. Moss onun için hala küçük bir kızdır. Moss ise yaşama arzusuyla dolu küçük kalbini Özgür ile besliyordu. Özgür ilişkilerinde emirler verirken, Yosun bir düzen içinde rol üstleniyordu. Tabii Özgür'ün de kolay bir hayatı olmadı. Geçmişte yaşadığı ilişkilerden yıpranmış, Pınar'la yaşadıklarını unutamasa da bir yandan bir araya gelmek, hatta intikam almak istiyordu. İkisi de çok zıt ve her zaman yosunla bir idiler. Yaşadıkları her durumda birbirlerine çekildiler. Bir süre sonra Yosun yine ölmeyi diledi ama Özgür yine engel oldu. Belki de sevdiği başka bir kadını kaybetmeyi göze alamazdı. Ondan sonra ikisi de ölmeyeceklerine söz verdiler. Wattpad'te adını duyurmayı başaran genç yazar Büşra Yılmaz'ın bu yeni kitabı Ölüme Fısıldayan Adam, yine gençleri peşinde sürüklemeyi başarıyor. Yazdıklarıyla genç kitlelere hitap eden yazar, bu defa dokunaklı bir aşk hikayesine satırlarında yer veriyor. Betimlemelerin güçlü bir kalem ile yapıldığı roman, bu sayede okuyucuyu kendisine çekiyor. Hikayede karakterlere yapılan balık ve tilki şeklindeki çok çeşitli benzetmeler ise oldukça başarılı bulunuyor. Yosun, hayatın kendisine yaşattığı tüm acımasızlıklardan oldukça bunalmış bir karakterdir. Bu nedenle artık yaşamayı değil, ölmeyi bekliyordur. Pek çok kez intihara teşebbüs etmiş ancak başarılı olamamıştır. Yine bir gün, kendini evinde öldürmeye çalıştığı bir esnada bambaşka bir sürpriz ile karşılaşır. Özgür isimli bir genç, mafyadan para çalmış ve kaçmıştır. Sığınmak içinse kendisine seçtiği ev, Yosun'un evinden başka bir yer değildir. Aniden zili çalınan Yosun, önce tüm olup bitenlere anlam veremez. Ancak zamanla Özgür'ün neyden ve kimden kaçtığı anlaşılacaktır. Hayat bu iki gence de kolay davranmamıştır. Yosun, çok zayıf bir karakter iken ; Özgür ise oldukça zeki, çevik ve atılgan bir gençtir . Bu iki karakter, zamanla birbirlerinin yaralarını sarmaya başlar. Aslında çok zıt olsalar da yaşadıkları onları birleştirmeye başlamıştır artık. Yosun, kendindeki yaşama enerjisini Özgür'e bağlamıştır ve neredeyse onsuz bir hayat düşünemez. Özgür ise kimi zaman Yosun'u oldukça çocuk bulur. Bir de geçmişten gelen unutamadığı bir aşkı vardır. Ancak her şeye rağmen Yosun'a derin bir sevgi ile bağlıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/olumsuz-aile/", "text": "Winifred Winnie Foster: Romanın kahramanıdır. Roman başladığında 10 yaşında ve Treegap'te yaşar. Ailesi, Treegap'teki en eski ailedir. Tuck ailesini sevmeye başlar ve Jesse Tuck'a aşık olur. Angus Tuck: Tuck çocuklarının babasıdır. Ölümsüzlüğünden ve ölme ve cennete gitme hayallerinden hoşlanmaz. Mae Tuck: Tuck çocuklarının annesidir. Angus ile evlidir. Eski kıyafetler giymekten ve dağınık bir evde yaşamaktan mutlu olan biridir. Jesse Tuck: Ailesinin en küçüğü olan Jesse 104 yaşında ama fiziksel olarak on yedi yaşında görünür. Ölümsüzlüğü sevse de yalnızdır, bu yüzden Winnie'den onunla evlenebilmesi için 17 yaşındayken suyu içmesini ister. Miles Tuck: 22 yaşında görünen Miles, Jesse'nin ağabeyi ve Angus ile Mae'nin oğludur. Marangoz ve demirci olarak eğitilmiştir. Karısı ondan boşar çünkü neredeyse 20 yıl evli kaldıktan sonra genç görünümünü korumak için ruhunu şeytana satmış olması gerektiğine inanır. Sarı Takımlı Adam: Sarı Takımlı Adam, Winnie'yi bulmaya ve ormana karşılık onu geri vermeye çalışır. Winnie'yi geri almaya çalıştığında, Mae ona bir silahın ucuyla vurur ve ertesi gün aldığı yaralardan ölür. Treegap köyünün kenarında yaşayan on yaşındaki Winifred Winnie Foster, zorba ailesinden kaçmaya karar verir. O akşam, sarı takım elbiseli bir adam, bilgi almak için Foster'ın evine yaklaşır. Winnie, adam ve Winnie'nin büyükannesi, Fosters'ların evinin yakınındaki ormanda çalan bir müzik kutusunu duyar. Ertesi sabah, Winnie ormanı keşfeder. Ormanın sahibi Fosterlar olsa da oraya asla girmezler. Jesse Tuck adında genç bir adamın küçük bir pınardan su içtiğini görür. Yaşını sorduğunda önce 104 yaşında olduğunu söyler, sonra cevabını on yedi olarak değiştirir. Winnie pınardan içmek ister ama Jesse onu durdurur. Jesse babasından bahsedince ona baharı anlatacağından korkar. Jesse'nin annesi Mae ve kardeşi Miles gelir. Winnie'yi yakalarlar, onu evlerine götürürler ve korkmaması için yalvarırlar. Yolda sarı takım elbiseli adamın yanından geçerler. Tuck'lar, 87 yıl önce çiftlik için arazi ararken ormanın içinden geçtiklerini açıklar. Bahardan içerler. Yirmi yıl sonra, Tuck'lar yaşlanmadıklarını fark ederler. Miles'ın karısı, oğullarını ve kızlarını alarak onu terk eder. Çiftliklerini terk etmek zorunda kalan Tucks, Treegap yönüne döner. İlkbaharın etrafındaki açıklığın yirmi yıldır değişmediğini gören Tucks, baharın onları ölümsüz kıldığını fark eder. Winnie kısa sürede Tucks'a düşkün olur. Ailenin reisi Angus Tuck, yaşlanmak istediğini ama yaşayamadığını açıklar. Ondan Tucks'ın sırrını saklamasını ister, eğer diğerleri baharı öğrenirse, ondan içeceklerini ve daha sonra ölümsüzlüklerinden pişmanlık duyacaklarını söyler. O akşam Jesse, Winnie'nin on yedi yaşına bastıktan sonra ilkbahardan içmesini ve sonsuza kadar onunla yaşamasını teklif eder. Sarı takım elbiseli adam Tucks'ın atını çalar ve Fosters'ların evine gider. Onlara Tuck'ların Winnie'yi kaçırdığını ve Fosters'ın odunu karşılığında onu kurtarmaya söz verdiğini söyler. Polis memurunu Tucks'ların evine yönlendirir, ardından Tuck'larla yalnız buluşmak için önde gider. Tuck'lara, büyükannesinin, kocası yirmi yıldır yaşlanmadığı için oğlunu ve kızını alarak kocasını terk eden bir arkadaşı olduğunu söyler. Yaşlanmayan kocanın annesinin bir müzik kutusu vardır. Sarı takım elbiseli adam müzik kutusunun melodisini arkadaşından öğrenen büyükannesinden öğrenmiştir. İki gece önce adam, Mae'nin müzik kutusunda çaldığı Fosterların koruluğundan gelen aynı melodiyi duymuştu. Tuck'ları izlemiş ve hikayelerini dinlemek için kulak misafiri olmuştu. Sarı takım elbiseli adam, Tuck'lara yenilmezliklerini açıkça göstermeleri için ödeme yapmayı teklif eder. Angus öfkeyle reddeder. Adam Winnie'yi dışarı sürükler. Suyu içtikten sonra onunla yapılacak gösterilerin de işe yarayacağını duyurur. Mae, sopa gibi bir pompalı tüfek kullanarak, onu kafasına vurur. Sarı takım elbiseli adam tam polis geldiğinde yere düşer. Winnie, polis memuruna Tucks'ın kendisini kaçıranlar değil, arkadaşları olduğunu söyler. Polis memuru Winnie'yi eve götürür ve Mae'yi köy hapishanesine kilitler. Sarı takım elbiseli adam ölür. Mae cinayet işlediği için asılacaktır. Tucks ve Winnie, onu idam etmeye çalışmanın Tucks'ın sırrını ortaya çıkaracağının farkındadır. Ertesi akşam Jesse, Winnie'yi ziyaret eder. Miles'ın Mae'yi hapisten kaçırmak için bir planı olduğunu açıklar. Ona kaynaktan bir şişe su verir ve on yedi yaşına geldiğinde içmesini ister. Winnie, Mae'nin kaçmasına yardım etmek için gönüllü olur. Gece yarısı Winnie ve Tucks hapse girer. Miles, Mae'nin hücresinin penceresini açar ve Winnie, Mae ile yer değiştirir. Karanlıkta, polis memuru Winnie'yi Mae sanır. Sabaha kadar Mae'nin kaçtığını ve o zamana kadar Tuck'ların gittiğini fark etmez. İki hafta geçer. Winnie, bir köpek tarafından tehdit edilen bir kurbağa görür. Kurbağayı kapar ve Jesse'nin şişesindeki suyu üstüne döker. Yıllar sonra 1950'de Mae ve Angus Tuck, Treegap'e geri döner. Üç yıl önce 1947'de ahşaba yıldırım çarptığını ve yandığını öğrenirler. Buldozerle yıkıldı ve şimdi sitede bir benzin istasyonu durur. Angus, Winnie'nin mezarını bulur ve iki yıl önce, 1948'de evlenip çocuk sahibi olduktan sonra öldüğünü öğrenir. Gurur duyuyor. Kasabadan ayrılırken yolda çömelmiş bir kurbağa görürler. Angus onu yolun kenarına çeker ve sonsuza kadar yaşayacağını düşünmesi gerektiğini söyler. - 5 milyondan fazla sattı ve modern çocuk edebiyatının bir klasiği olarak adlandırıldı. - Tuck Everlasting, 1981 ve 2002'de yayınlanan iki uzun metrajlı filme uyarlandı ve üç kez kısaltılmamış sesli kitaplara uyarlandı. - 1988'de Listening Library/Random House tarafından ve Peter Thomas tarafından, 1993'te Recorded Books tarafından ve Barbara tarafından anlatıldı. - Caruso tarafından ve 2001 yılında Sesli Kitaplık tarafından ve Melissa Hughes tarafından anlatıldı. - Ayrıca müziği Chris Miller'a, sözleri Nathan Tysen'a ve kitabı Claudia Shear ve Tim Federle'ye ait olan bir sahne müzikaline de uyarlanmıştır. - Tuck Everlasting, gençler için en iyi kitap olarak Janusz Korczak Madalyası ve 1976 Christopher Ödülü de dahil olmak üzere ödüller almıştır. - Bir ALA Önemli Kitabı seçildi ve Horn Book Magazine Fanfare Listesine dahil edildi. - 2005 yılında Anita Silvey tarafından Çocuklar için En İyi 100 Kitap'ta yer aldı. - 2007'de çevrimiçi bir ankete dayanarak, Ulusal Eğitim Derneği onu Öğretmenlerin Çocuklar için En İyi 100 Kitabı'ndan biri olarak sıraladı. - School Library Journal tarafından yayınlanan 2012 araştırmasında tüm zamanların En İyi 100 Bölüm Kitabı arasında 16. sırada yer aldı. - Broadway müzikali, 2015-2016 sezonu için Bir Müzikalin En İyi Kostüm Tasarımı kategorisinde Gregg Barnes için Tony Ödülü adaylığı aldı. - Ölümsüz Aile - Tuck Everlasting, Tuck Everlasting Gün gelir pınarın başına bir genç kız gelir. Ölümsüz Aile, yani Tuck'lar, bu güzel kızın, pınarın suyundan içmesine engel olmak; akıp giden dünyanın, sürekli değişen bir doğanın parçası olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu kanıtlamak zorundadır. Ölümsüz Aile geçtiğimiz yirmi yıl içinde milyonlarca çocuğa ulaştı; birçok dile çevrildi, hem Amerika'da hem de Avrupa'da okullarda okutuldu. Çocuk edebiyatının bu unutulmaz klasiği, nihayet Türk çocuklarının beğenisine sunuluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/once-sen-vardin/", "text": "Canan Tan, bu kitabında yirmi ayrı hikayede aşkı, sevgiyi, özlemi, hayranlığı, sevgisizliği, tutkuyu, ihanetleri ve mecburiyetleri, yani tüm insani duyguları tekrardan anlamlandırıyor. İfade edilememiş duyguların, yüreklerdeki talanı arttıkça zamanla kimi duygular yıllara meydan okuyup etkisini korumuş, kimileri ise küllenmiş ve yok olmuş. Kitabı okurken aralıklarla Türk musikisinden parçalarla eskinin günleri de yad edilmiş. Keyifle okunacak, kendimizden bir şeyleri bulabileceğimiz hikayelerle örülmüş bir kitap. Önce Sen Vardın ile başlayan hikaye dizisinin adından da anlaşılacağı üzere, aşk yıllar sonra hatırlandığında etkisini yitirmiş, yerine küllenmiş hatıralar ve vefa duygusu bırakmıştır. Aşk yürekle dil arasında ince bir çizgi; yalnız yürekle yaşamak yetmiyor, ancak dile dökülünce karşıdaki için anlam kazanıyor. İnsanın kendi ruhundaki çalkantılarla beraber duygularını ifade etme becerisinin kısır olması sebebiyle muhatabının aşktan yoksun kalmasına sebep oluyor. Yazarın hikayelerinde sıkça altını çizdiği polemik ise itiraf edilememiş sevgi duyumudur. Bu kimi zaman sevgiliye duyulan aşkla önümüze çıkıyor, kimi zaman ise bir aile içinde ifade edilmek için geç kalınmış duygularla. Altını çizmekle yanlış yapmış sayılmayız. Aşk dediğimiz kavramın kendisine bir gönülde yer bulduğunda yaşattığı etki o kadar bariz ki kişinin tüm ruh halini tek bir kalemde değiştirebiliyor. Yazar sadece aşktan, sevgiden bahsetmiyor. İhanetlerden ve insanın kendisinin başkasını yaraladığı yerden yaralanınca çektiği acı da çok güzel anlatılıyor. Kadının bulunduğumuz coğrafyadaki pozisyonundan, namus kisvesinin sadece kadın üzerindeki oluşturduğu baskıyla onu nasıl toplumsal hayatın dışına ittiğinden ve genç kızların nasıl annelerinin yazgılarını yaşamak zorunda bırakıldıklarından bahsediliyor. Hepimiz kendi yaşadığımız ya da şahit olduğumuz gerçekliklerle hayatı öğreniyoruz. İhanetleri, sevgisizliklerinin bedelini çocuklarının üzerine yükleyen ebeveynleri, karşılıksız verilmesi gereken sevginin ötesinde ki minnet beklentisini görüyoruz. Yaşarken sıradan olan ancak yıllar geçince etkisini anladığımız hayatın içinden bir eser. Kısa ve öz bir dille yazılışını da yazmadan geçemeceyem. Tam aksi yönde bir düşünceye vardım. Sevgisizliği dillendirmek muhteşem evet ancak bu aslında sevgiyi ne kadar çok anlattığına dair bir gerçeklik diye düşünüyorum. Özet güzel ama daha detaylı yazılıp çizilebilirdi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/onlar-da-insandi/", "text": "Bekir: Romanın kahramanıdır. Kırk beş yaşında bir Kırım köylüsüdür. En önemli özelliği vatanına ve topraklarına düşkünlüğüdür. Biraz saf ve cahil ama cesur ve kararlı bir karakteri vardır. Ruslardan da nefret eder. Esma: Bekir'in karısıdır. Kırk yaşlarında bir köylü kadınıdır. Tarla ve ev işleriyle ilgilenir. Bazen otoriter, bazen vatanına bağlı bir tip olarak tanımlanır. Ayşe: Bekir ve Esma'nın on yedi yaşındaki kızıdır. Çok güzel, narin bir genç kızdır. Okuryazardır, Rusların fikirlerinin ve zalimliklerinin farkındadır. Ailesi gibi milletine ve toprağına çok bağlıdır. Remzi: Ayşe'nin kocasıdır. Aynı zamanda Çoban Seyd Ali'nin oğludur. Dürüst, güçlü, yardımsever bir insandır. Çoban Seyd Ali: Altmışlarında, orta yapılı, ailesine düşkün ve dürüst bir insandır. Az konuşan ve yalan söylemekten kaçınan bir adamdır. Çobanlar. Hasta hayvanları da iyileştirir. Enver: Otuzlu yaşlarında, cesur, güçlü, gururlu bir Tatardır. Toprağa çok bağlıdır. Aynı zamanda olayları değerlendirebilen geniş görüşlü bir insandır. Çilingir: Romandaki hemen hemen her olayda karşımıza çıkar. Köyün ileri gelenlerindendir. Ateşli, sabırsız bir insandır. Toprağına ve köyüne son derece bağlıdır. Diğerlerinin aksine Rusların fikirlerinden haberdardır. İvan: Romanda kötü karakteridir. Çok pis, zalim, korkunç, nankör bir insandır. Bir Rus olarak köylüye her türlü zulmü yapar. Kala Mata: Ivan'ın babasıdır. Pis, ayyaş biridir. Karl Marx'a benzediği için köylüler ona 'Kala Mata' lakabını takmışlardır. Roman, Türklerin örf ve adetlerini, ırkını, dilini, dinini ve insan sevgisini anlatır. Bir milletin başka bir millet tarafından nasıl boyunduruk altına alındığı, nasıl zorla Ruslaştırıldığı ve zulme uğradığı romanın ana konularını oluşturur. Bekir, adı Macik olan çok sevdiği ineğini yakındaki köylerden birine götürür ve oradan döner. Macik doğum yaptığı için çok mutludur. Bekir'in tütün tarlası vardır. Tütün toplama zamanı gelir, ancak ailesi üç kişiden oluştuğu için işleri yavaş ilerlemektedir. Bu düşüncelerle yürürken bir gün iki perişan Rus ile karşılaşır. Bekir topraklarını almaya geldiklerini düşünür ve çok korkar. Çünkü Ruslar çevre köylerden birine gelerek Türklerin topraklarını işgal etmişlerdir. Bu Ruslarla konuşması için kızı Ayşe'yi gönderir. İsimleri Ivan ve Kala Mata olan Ruslar iş aramak için köye gelmiştir. Bekir bu iki Rus'a acır ve onlara tarlasında iş, evinde yer verir. Köylü bu durumdan memnun değildir. Ancak Ruslar sayesinde Bekir'in sahadaki işi kolaylaşıyor. Rusların gelmesiyle birlikte evde bazı sorunlar yaşanmaya başlar. Macik çok hastalanır ama Seyd Ali sayesinde iyileşebilir. Esma, Bekir'e Rusları kovmasını aksi takdirde kötü talihin devam edeceğini söyler. Bir süre sonra Bekir'in tarlasında iki Rus belirmeye başlar. Alanı ölçerler. Tarlasını alacaklarından korkan Bekir, ne olursa olsun Ruslara vermemekte kararlıdır. Bekir, adamların elindeki metreyi görünce onların sihirbaz olduklarını düşünür. İki adam ona Kuşkaya'yı tarlasına devireceklerini söyler ama o asla inanmaz. Bir demet tütün yapma zamanı geldiğinde köylüler yıllık ihtiyaçlarını karşılamak için Yalta'ya giderler. Bekir yalnız gider. İhtiyacı olanı Çıfıt Lepik adlı bir Yahudi'den satın alır. Çıfıt Lepik, onu daha çok mal satmaya sevk eder. Oradan ayrıldığında, uzun süredir araları bozuk olan Seyd Ali ile tanışır. Yumuşarlar, sarılırlar ve ağlarlar. Bu sırada Ivan, sahadan dönen Ayşe'ye saldırır ve onu döver. Ayşe korkudan babasına durumu anlatamaz. Annesini uzun zamandır sevdiği Remzi ile evlenmeye ikna eder. Kısa bir süre sonra Remzi ile evlenir ve evlerine gelin olarak gider. Köyde yol yapımına başlanır. Ruslar bu durumdan yararlanarak hırsızlık yapmaya başlar. Bir gün Seyd Ali'nin küçük oğlu İvan'ı yener. Ivan, Bekir'in evine sığınır. Ona masum biri gibi davranır. Bekir bir süre dayanamaz ve Ivan'ı yener. Ivan kısa bir süre sonra eve arabayla gelir. Yanında Rus komiser var. Yol yapımı devam ederken Ruslar yavaş yavaş köye hakim olmaya başlar. Ruslar Ivan'a köyün yönetimini verir. Ivan, köyde her türlü rezalet ve zulmü yapar. Ruslar da köydeki Müslümanları yeni inşa ettikleri hapishaneye atmaya başladılar. Bir gün köyde deprem olur. Hapishane duvarı çöker, Türkler kaçar. Deprem sırasında Bekir'in evinin duvarı çöker, Kala Mata enkaz altında ölür. Remzi ve Bekir, cesedi gömmek için Rus mezarlığına giderler. İvan, yolda bir uçurumun kenarında duran Remzi'nin ölümüne neden olan bir araba gönderir. Bahar gelince köyde yol yapımı devam eder. Remzi ölmüş ve Ayşe hamiledir. Remzi ölünce Bekir'in evine döner. Asfalt köye iyice girmeye başladığı için Ruslar çoğalır. Zamanla yol üzerinden köyde istilalara başlarlar. Köye vapurlarla çok sayıda Rus köylü gelir. Pek çok evi ve dükkanı yağmalanır. Köyde hayvanlar ve eşyalar çalınır. Bekir hüzünle dolaşırken Rusların Kuşkaya'yı dinamitleyip tarlasına zarar vereceğini görür. Bekir tarlasını kimseye vermemekte kararlıdır. Rusların uyarısına rağmen sahasını terk etmez. Dinamit kaya parçalarının altında ölür. Kış geldiğinde Esma ve Ayşe, Seyd Ali'nin evine taşınır. Ayşe'nin doğumu yaklaşır. Köyde Lenin ve komünizm propagandası başlar. Türkler Rusların ne dediğinden hiçbir şey anlamazlar. Köy Ruslar tarafından kuşatılır, birçok Türk öldürülür ve çoğu hapsedilir. Böyle bir ortamda doğum yapan Ayşe, çocuğunu Çilingirli Selim'e teslim eder. Köydeki bütün Türkler tehcir edilecekleri için toplanmıştır. Enver pes etmeyince öldürülür. Kızıltaş'a Ruslar yerleşir. Ruslar çok memnundur. Evet onlar da insanlar. Pavlenkolar, İvanlar, Kostüyükler, Vasil Dimitrouiçler, Stepanlar belki bunu gülünç görecekler; ama nasıl görürlerse görsünler ben eserimi tekrar sakin bir dua ile bitirmek istiyorum. Bakir Kırım köylerine kapılanan ve ilk fırsatta sığınmacı olduklarını unutarak talan ve yağmaya yönelen davetsiz misafirler. Yazarın çocukluğunun geçtiği köylerin destanı... Topraklarından kopmak istemeyenler dövüşürler; ama akıbetleri ölüm ya da sürgündür. Köyün boşaltılan evlerine Ruslar yerleştirilir. Kızıltaş köyü artık tükenmiş bir köy, terkedilmiş bir tarla gibidir. Roman, adını son cümlesinden almıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/onuncu-koy/", "text": "Öğretmen: Her gittiği yerde yerel ağalar ve zenginlerle sürtüşen, köylüleri, aydınlatmak ve onların zenginler tarafından ezilmesinin önüne geçmek isteyen karakterdir. Durana: Damalı köyünün ağası, köylüyü ezen ve çıkarları için kullanan türlü çeşit kirli işlere bulaşan bir adamdır. Durana isimli köylünün kızı Asiye'yi okula göndermek istememesiyle başlayan roman, bir köy öğretmeninin mevcut zihniyeti değiştirme mücadelesini konu alır. Bu konudaki temel sorun karma eğitim kavramıdır. Gerçekten de Durana, oğlunu okula göndermesine rağmen kızını okula göndermeyi reddediyor; Dolayısıyla onun ana muhalefeti eğitim değil, karma eğitimdir. Köy enstitüsü mezunu olan öğretmen, çalıştığı diğer köylerden sürgün olarak bu köye gelmiştir. Bu köy Burdur'un Damali köyüdür. Bu öğretmen, dinin insanları uyuşturduğunu düşünen bir adamdır. Köylüleri zulme uğramaktan kurtarmaya çalıştığı için diğer köylerden sürgün edilir. Damalı köyün zengin adamı Durana, zengini fakiri ikiye bölen bir adamdır. Bu yüzden öğretmen ve Durana çatışmaya başlarlar. Durana'nın kızını okula göndermez, köyün otlaklarını kendi malı gibi yetiştirir. Köylüler öğretmeni de arkalarına alarak Durana ile boğuşmaya başlarlar. Durana, öğretmeni öldüresiye döver ve siyasi arkadaşları aracılığıyla bu köyden kovar. Bu haksız sürgünü hazmedemeyen öğretmen, Ortaköy'de demirci olarak çalışmaya başlar. Ancak Ortaköy'ün verimli tarlaları beyler tarafından köylülerin elinden alınır. Bu sefer öğretmen Demirci Veli'nin yanındadır ve beylere aldıkları üründen pay vermeyi reddederler. Siyasetçiler devreye girer ve Demirci Veli'ye baskı uygulanmaya başlar. Jandarma Komutanı bile Demirci Öğretmen ile uğraşmaya başlar. Bunun üzerine köyde yaşayamaz hale gelir. Köylüler, kendilerine yardım eden bekar öğretmeni evlendirmeye çalışır. Öğretmeni Gülşen adında bir köy kızıyla tanıştırırlar. Öğretmen bu köydeki adaletsizliğe tahammül edemez ve burada evlendiği Gülşen ile köyden kaçar ve Yaşarköy'e gelirler. Halide kuş sürüleri bu köye gelir ve köylülerin başlarına oturup gözlerini oyarlar. Köyün imamı ise kuşları Allah'ın ihmali olarak göstererek engel olmaya karşı çıkar. Öğretmen köylüleri bu konuda uyarır ve köy meydanında başlarına konan kuşları öldürür. Bu köyde öğretmen kendini Tanrı'ya meydan okuyan Prometheus olarak görmüş ve insanları uyandırdığı için çok mutludur. O eğitim ordusunun neferlerinden biridir. Yemede içmede, gezmede tozmada değildir gözü. Dünyaya doymadan, güzel evler, temiz sular, bakımlı çocuklar, çocukları uysallaştırmayan okullar görmeden ölürüm diye korkmaktadır. Köylere aydınlığı götürme savaşında yenilmekten bir de... Gel gör ki, bu uğurdaki mücadelesi çetin geçer Öğretmen'in. Verdiği savaşta köylüyü yanına alıp, haksızlığın, yolsuzluğun karşısında durdukça, doğruları söyledikçe yerinden edilir. Dahası, çok sevdiği mesleğinden. Ama Öğretmen yılmaz. Işığını saça saça o köy senin, bu köy benim dolanır. Böyle böyle, yolu Onuncu Köy'e düşer. Burada da onu benzer bir mücadele beklemektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ortadirek/", "text": "Uzun Ali: Hırsız İbrahim'in oğlu Ali iyi niyetli biridir. Annesini atla Çukurova'ya götürmek ister ve yolda yaşlı Koca Halil'i ata bindirir. Köydeki en cesur adam olarak bilinir. Muhtara tüm gerçekleri anlatabilen kişidir. Ayrıca yasak bir ilişkisi vardır. Meryemce: Uzun Ali'nin annesidir. Kocası Halil'den nefret ediyor. Romanda başladıkları yolda Koca Halil'e söylene söylene giderler. Elif: Uzun Ali'nin karısıdır. Kocasını seven ve kayınvalidesi Meryemce'ye saygı duyan iyi kalpli bir kadındır. Koca Halil: 80 yaşında bir adam. Koca Halil, köyde pamuk toplama zamanının geldiğini bildiren kişidir. Ağzı bozuk küfürler saçan bir karakterdir. Taşbaşoğlu: Köyde Uzun Ali'den sonra Muhtar'a karşı çıkabilecek cesur bir karakterdir. On sekiz bölümden oluşan Roman, Toros Dağları'nın bir yakasında yaşayan köylülerin Çukurova'ya inerken karşılaştıkları zorlukları ve insanların doğa ile mücadelesini ele alınmıştır. Köylüler, yaz aylarında pamuk toplamak için Çukurova'ya göç ederler. Bu iş köylülerin tek geçim kaynağı haline gelmiştir. Yalak'tan Çukurova'ya yolculuk, köylülerin yaşam şartları nedeniyle yaya olarak gerçekleşiyor. Bu gidiş, göçmenlik bürosunun konaklama yeri dahil on beş güne kadar sürer. Çukurova'da Yalak köylülerinin çalışma süresi bir ila bir buçuk aydır. Köylülerden dikenine bakan Koca Halil ovaya inme zamanını belirler. Halil yaşlandığı için köylüleri at sırtında takip edip, ovaya inebilir. Meryemce Ana, köyün tek atına sahip kişidir. Koca Halil ile Meryemce arasında sorunlar vardır. Muhtar Sefer ise ağanın tarafını tutarak köylünün tarafını tutmaz, dolayısıyla en verimsiz, en az geliri olan arazi Yalak köylülerine kalır. O yıl kervan yola çıkar. Uzunca Ali çok dertlidir. Annesi Meryemce ata binmiş, eşi Elif, çocukları Hasan, Ümmühan ve kendisi yürüyor. Atları ise çok yaşlıdır. Grup gece seyahat eder ve gündüz dinlenir. Ali, Halil'i annesinin terkisine bindirince Koca Halil'in kesildiğini gören Meryemce buna çok kızar. Bir gün yoldayken şiddetli bir yağmur yağar. Köylü yürüyüşü hızlandırarak ormana sığınır. Meryemce ve Halil at sırtında geride kalır. At yere yığılır ve ayağa kalkamaz. Koca Halil konvoya gelir ve durumu anlatır. Köylüler yollarına devam ederken Ali çocukları ve eşini geri alır ve annesini bulur. Annesini bulduktan sonra köylüye yetişmek için yola koyulurlar, ancak at ölür. Meryemce, Halil'i ona giydirdikleri için atın öldüğünü söyler ve oğluyla yüzleşir. Ali annesine destek verir. Yorgun olarak yollarına devam ediyorlar, onları birer birer sırtında taşımaya başlar. Muhtar Sefer köylülerini tekrar kandırmış ve onları kozasız verimsiz bir pamuk tarlasına getirmiştir. - Yaşar Kemal'in Dağın Öte Yüzü üçlemesinin ilk romanıdır. - 1959'da Cumhuriyet'te tefrika edildikten bir yıl sonra, 1960 yılında, yayımlanmıştır. - Romanın olayları yaşanmış olaylara dayanmaktadır. Örneğin Ali'nin annesi Meryemce'yi sırtında taşıması yazarın 1946'da Çukurova'da anasını sırtında taşıyan bir adamı görmesinden gelmektedir. - Yaşar Kemal, Ortadirek'in alegorik bir roman olduğunu belirtmiştir. - Ortadirek, birçok kez tiyatroya uyarlanmıştır. Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük bir görkemli hikayesidir. Üçlünün ilk kitabı Ortadirek'te uzun ve zorlu yolda yürüyenler anlatılır. Bir çile yürüyüşüdür bu; varacakları yerde onları sadece ayakta kalmak mücadelesi bekliyor olsa da, her yürüyüş bir umuttur. Pamuklar toplanmadan Çukurova'ya ulaşmak, çileye ve umuda da ulaşmaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/orumcegin-ayak-izi/", "text": "Fikret: Kitabın ana karakteridir. Bir gazetede editörlük yapar. Kaybolan çocukların peşine düşerek onları bulmaya çalışır. Yazarımız Haluk Özdil'in eşsiz eseri olan bu kitabımız aksiyon filmi tadında muhteşem, gerilim dolu bir roman. Gazetede editör olarak çalışan Fikret sürekli kayıp çocukların haberlerini yapar bununla yetinmeyip gazeteden istifa eder ve kayıp çocukların peşine düşer. Bu kovalamaca yaşamını alt üst etmekle kalmaz bu uğurda her şeyini de kaybeder. İşte kaybolan bu çocukları araştıran gazeteci etrafında bir macera anlatılmaktadır kitapta. Biraz ütopik olmakla birlikte kurgusu çok iyi ve sürükleyici olan bu kitabımızı okurken sizlerin de tüyleri ürperecek ve acaba gerçek mi sorusunu sorduracak kendinize. Biz her yerdeyiz; belki senin karşı komşun, Belki iş arkadaşın, kim bilir belki de,"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/osmancik/", "text": "Osman Bey: Osmanlı Devleti'nin kurucusudur. Kendini, soyuna ve ülkesinin bekasına adamış bir liderdir. Dindar, cömert, ahlaklı, dünya malına kayıtsız, yoksul, ataya ve anaya son derce saygılı; vefalı; bir beydir. Şeyh Edebali: Osmancık'ın kayınpederi ve Osman Bey'in murşidi ve yol göstericisi olan erdem sahibi bir Şeyhtir. Malhun Hatun: Ede Balının kızı, Osman Bey' in hanımıdır. Orhan Bey: Osman Gazi'nin en büyük oğludur. Babası ve dedesi Edebalı'nın manevi mirasçısı olan Bursa fatihidir. Nilüfer: Karacahisar Tekfuru'nun kızı Holofira'dır. Osman Gazi'nin Nilüferleri pek andırır dediği Orhan Bey' in hanımı olunca ismi Nilüfer olan eşidir. Aşkı ve İslamı seçerek Müslüman olmuş ve Murat Hanı dünyaya getirmiştir. Ertuğrul Bey: Osman Gazi Hanın babasıdır. Orta Asya'yı, Söğüte e taşıyan bir beydir. Diğer karakterler: Cankız: , Dündar Bey , Mihail Kose ,Osman Gazi ve Ertuğrul Bey' in silah ve gönül dostları; Sungur, Akça Koca, Gazi Rahman, Derviş Uruz, Şeyh Mahmud, Ak Temur. Osmancık romanı, dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu'nun nasıl kurulduğunu, hangi bilinç ve iradeyle kurulduğunu anlatır. Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Osmanlı beyliği gibi küçük beylikler ortaya çıkmıştır. Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Gazi Han ölüm döşeğindedir. Oğlu Orhan Bey'in vefatından sonra Bursa'ya defnedilmesini vasiyet eder. Bursa'nın fethi çok önemlidir. Osman Gazi Han'ın biriktirdiği anılar, aşk, deneyim ve çocukluk onun için uzak bir anı olarak kalır. Osman Gazi Han, Ertuğrul Gazi'nin oğludur. Roman bundan sonra geriye dönüş tekniği kullanılarak yazılmıştır. Osman Gazi Han'ın Osmancık romanındaki çocukluğu, küçük bir çocukken firari, gururlu, gücünü yerinde tutamayan bir çocuktu. Ertuğrul Gazi ona doğru yolu öğretmeye çalışsa da buna bir türlü doyamaz. Kardeşleri Savcı ve Gündüz yetenekli, başarılı ve saygın kişilerdir. Her şeyden önce Osmancık evliliklerini kıskanmaktadır. Başarılarını kıskanmaz, aksine kendi başarısı olarak böbürlenir. Bütün bunlara rağmen abilerinden farklı bir kişilik ister. Osmancık karşı çıkınca babası onu yalnız bırakmaya karar verir. Bir akşam büyük bir göçmen kervanı geçer. Bu göç basit bir göç değildir ama önemli Beyleri vardır. Osmancık, Temmuz ayında bir uçurumun yanında gece gökyüzünü izler. Bu sırada hayatını şekillendirecek biriyle tanışır. Bu önemli kişinin adı Ede Honey'dir. Ede Bal kervan boyundan başlar sohbete. Bu öyle bir kervandır ki, çocuk olan kızlar buluğ, genç kızlar anne olmuştur. Ede Balı'nın dünyayı büyüten insanın hırsları olduğunu söylemesi Osmancık'ın dikkatini dağıtır. Ede Honey ortadan kaybolmuş diye etrafına bakınır. Osmancık dalınca Ede Bal'ın sesi yine kulaklarına yerleşir. Bu ses babasının sesine benziyor. Osmancık'ın öfkesine yenik düştüğü Ede Bal'ın yüzüne vurmasıyla Osmancık her zamanki gibi sinirlenir. Ede Bal yine Osmancık'ta karşımıza çıkar. Babasının kılıcı Gündüz'e vereceğini söyler. Ardından Osmancık, kardeşiyle arasına girmemesini söyler. Babası Osmancık'ı yanına çağırır ve Ede Balı'nın söylediklerini vasiyet olarak kabul ettiğini söyler. Aya Nicola'nın haydutları kavga çıkarır. Bu kavgada Mihail Kosses ile tanışır. Mihail'e yardım etmek için kavgaya karışır. Mihail, misafiri olduğunu söyler. Sonra Miha'i haydutlar yolu keser diye yanında gider. Mihail arifesinde çocuklarında, hasta Kosses ve kızlarla Zoe tanıştır. Sonra Mihail, Osmancık'ın eve davetlileri Yolları. Osman bu davetlileri ağırlar. Bu davetliler beraberinde olduğunu söyler. Abisi Gündüz onu çok önemsemesi konusunda uyarır. Ama şeklinde bu maddelere kulak asmamaktadır. Osmancık, Mihail'i sever. Ancak bu güzellikler onunkiyle bir ilişkidir. Mihail'in canını kurtarmak için çok yakın davranmaktadır. Mihail'in Zoe için gidiş gelmeyecekleri kesmemektedir. Zoe güzel bir genç kızdır. Zenginliğin, dişiliğin, kendin vücudunun halidir. Zoe'nin yarım yamalak Türkçe aksanını da özlemektedir. Mihail, yalnız başına yemek yememeleri. Kızın içinde ve içinde. Doğru olanı tek gelmemesidir. Bir zaman sonra Osmancık'a Ede Balı yine görünür. Babasının serveti gelir. Babası Ede Balı'nın terazisinin doğru tarttığının farkındadır. Osmancık'ın ilk defa bir duygu olan korku onu sarıp sarmalar. Dursun Fakı, bu kalp gözüyle algılıyor. Osmancık, dedesi Süleyman Şah'ın, Ertuğrul Gazi'nin seferlerini seferber eder. Kendi kendine sorgulamaya başlama. Ede Balı ve Durmuş Fakı derviştir. Bir gün Ede Balı'nın evine misafir olur. Burada Ede Balı'nın oğlu Hüsamettin Turgut ve Kumral Abdal adında bir derviş ile tanışır. Ede Balı'nın güzel kızı Malhun Hatun'u görür. Günler geçtikçe bu kıza aşık olur. Bu konuyu Ede Honey'e kadar getiriyor. Ede Bal da her şeyin gelenekle yapılacağını söylüyor. Ede Bal, kızını Osmancık'a verir. Mütevazı bir düğünde evlenirler. Babası artık yaşlıdır. Babasının yerine Osmancık Bey seçilir. Ede Bal, Osmancık'a öfkesine yenik düşmemesi ve uysal olması için öğüt verir. Babasını kıskanan amcası Dündar Beğ Osmancık'ı da kıskanır. Bu yüzden Osmancık'ın önüne taş koymaya çalışır ama başaramaz. Osman Beğ'in annesi Cankız'ın ölümünden sonra babası Ertuğrul Gazi de vefat eder. Tanrı, Orhan'ı Osman Bey'e hediye eder. Osman Bey, birçok beyliği rızaları ile koruma altına almaktadır. Canlarının ve namuslarının güvenliğini sağlar. Herkesin güvenini kazandı. Dündar Bey, Osman Bey'e rahat vermez. Osman Bey ise büyüklerini her zaman saygı ve nezaketle uyarır. Bir gün, savaş sırasında düşmanlara karşı savaşan savaşçıları yönlendirmeye çalışırken, Osman Beğ onu öldürmek zorunda kalır. İkinci oğlu Alaeddin doğar. Osman Beğ'in arkadaşı Mihail Müslüman olur. Adını Abdullah olarak değiştirir. Zaman su gibi uçar. Orhan büyümüş ve Holofira adında bir kızla evlenmiştir. Ede Bal ölür. Ardından Osman Beğ'in sevgili arkadaşı Mahdun Hatun da vefat etmiştir. Osman Beğ, Bursa'nın fethinin müjdesini alır almaz, Allah'ın rahmetine kavuşmak için gözlerini huzurla kapatır. Osmanlı'nın sırrı nedir sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana gibi sözler bu kitabın eseridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/oteki/", "text": "Yekov Petroviç Golyadkin: Dokuzuncu dereceden memur olan romanın ana karakteri çalışkan, dürüst, yardımseverdir. Zayıf karakteri ve sahip olduğu özgüven eksikliğini kapatabilmek için bulduğu bahaneler, zihninde Öteki olarak tezahür eder. Öteki: Golyadkin'in zihninde var olan, kendi kişiliğiyle yüzleşemediği için bastırdığı yanlarını temsil eden diğer Golyadkindir. Klara Olsufyevna: Ofis müdürünün kızı, güzelliğiyle ve şatafatlı yaşayışıyla dikkatleri üzerine çeker. Golyadkin kıza ilgi duymasına rağmen aralarındaki statü farkı nedeniyle ona olan duygularını anlatamaz. Krestyan İvanoviç Rutenşpits: Golyadkinin doktorudur. Onun akıl sağlığından endişe duyduğu için ilaç reçete edip, uygulaması gerekenleri sıralar. Fakat verdiği ilaçlar kullanılmadığı için işe yaramaz. Dostoyevski'nin Öteki ilk olarak 1846 yılında yayınlanan, yazarın ikinci eseridir. Roman okuyucusuyla buluştuğunda sert eleştirilere maruz kalır ve yeterli ilgiyi göremez. Eser, çağının çok ötesinde bir anlayış içerdiği için hak ettiği değeri ilerleyen yıllarda görecektir. Yazıldığı yıllarda henüz literatür de olmayan paranoid şizofreniyi muazzam bir gözlem gücüyle ve yazım tekniğiyle anlatmış nadide eserlerden biridir. Psikolojik kitap kategorisine giren eser aynı zamanda Çarlık-Rusya'sının toplumsal yapısını ve birey-devlet ilişkilerini de içermektedir. Romanın ana karakteri Golyadkin'in dokuzuncu dereceden memur ibaresinin altı sıklıkla bahsedilerek sınıf farkının da altı çizilir. Kahramanın içinde bulunduğu sınıfı koruyarak ve yükseltme çabaları, kendisinden beklenen, kralcı olma, yandaşlık ve statüye göre davranma zorunluluğu ve uyum çabası dönemi yansıtır. Golyadkin'in evinde çalışan uşağına gösterdiği aşağılayıcı tavırlar, kahramanımızın içine dahil olamadığı hiyerarşi içerisinde ona değersiz hissettiren kavramların birer dışavurumudur. Golyadkin statüsünü yükseltmek istediğinde karşısına toplum çıkar. Kahramanımızın içinden çıkan öteki Golyadkin davranışlarıyla toplum tarafından kabul gören karakteridir. Golyadkin dürüstlüğüyle, doğruluğuyla kendine yer edinemezken onun içinden çıkan diğer karakteri yaranmak için elinden geleni yaparak kabul görmüştür. Kahramanımızın benliğindeki öteki karakteriyle savaşını, toplumsal yapıya eleştirel bir göndermedir. Dokuzuncu dereceden memur Yakov Petroviç Golyadkin Petersburg'da Şestilavoçnoy Sokağı'nda uşağı Petruşka ile beraber yaşamaktadır. Özgüveni eksik, çekingen ve zayıf karakterlidir. Aşağılanma fobisi olan adam içindeki aşağılanmanın verdiği kin ile yanında çalışan uşağına aynı tavrı göstermekten geri kalmaz. Kendisinde bulunan kompleks için Doktor Rutenşpits' in muayenehanesine gider. Doktor onun akıl sağlığı ile alakalı endişe duyduğu için reçete verirken kahramanımıza sosyalleşmesini de öğütler. Golyadkin tedaviye ihtiyacı olmadığını söyler ve verilen ilaçları da kullanmaz. Golyadkin çalıştığı ofisin müdürünün kızı Klara Olsufyevna'nın doğum gününe katılmak için neredeyse kendini paralar, gün boyu hazırlanır. Doğum gününde davetliler arasında olmamasına rağmen içeriye gizlice girer ve birde üzerine uygunsuz davranışlar sergilediği için kapı dışarı edilir. Yaşadığı üzüntü tarifsizdir. Soğukta dışarıda dolaşan kahramanımız, birisi tarafından takip edildiğini hisseder. O kişiyi yakalayıp yüzüne baktığında kendisine tıpa tıp benzeyen birisini görür. Ertesi gün işe gittiğinde gece gördüğü adam ofiste de karşısına çıkar. O da aynı bölümde ve onun adı da kendininkiyle aynıdır. Kahramanımız ve ikizi başlarda iyi anlaşsalar da sonrasında Öteki ona eziyet etmeye başlayacaktır. Kahramanımız doğası gereği aslında dürüst, çalışkan, yardımseverdir. Öteki Golyadkin ise kendi çıkarları için çalışan, toplumun bütün kurallarını iyi bilen ve onlara göre davranan bir yalaka resmi çizer. Kahramanımızın yüzleşmek istemediği bastırılmış yanları öteki Golyadkin de vardır. Hayatı çalınan kahramanımız ikizinin yaptığı hataları düzeltmeye çalıştıkça daha da zor duruma düşer. Çevresindeki insanların gözlerindeki sorgulayan bakışlar onun kendini daha çok savunmasına neden olur. Kahramanımız o ben değilim dedikçe aldığı tepkilerde büyür. Kahramanımız çok beğendiği ofis müdürünün kızının daveti üzerine tekrar malikaneye gidip tekrar kapı dışarı edilir. İkinci kere yaşadığı bu dışlanma ruh halini yıpratır. Yeni bir kriz geçirir. Kendisinin birçok kopyasını görmeye başlamasıyla Doktor Ruşenpist getirtilir. Kahramanımız hastaneye yatırılır. Çar I. Nikola'ya muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu için önce idama mahkum edilen, sonra cezası sürgüne çevrilerek Sibirya'ya gönderilen Dostoyevski, ilk eserlerini sürgün öncesi dönemde vermiştir. Öteki bu dönemde 1846 yılında yayımlanan dikkat çekici eserleri arasında yer almaktadır. Dostoyevski bu kitabında kişilik bölünmesini, parçalanmış bilincin kurduğu ürkütücü ve tehlikeli dünyayı konu edinmiştir. Gerçekten... zaman zaman sinirden öfkelendiğim, hayali olduğunu bile bile ötekiyi öldürmek istediğim ve Golyadkin'in bir şeyler yapmamasına son derece sinir olduğum, öfkelendiğim anlar oldu. Tüyler ürpertici ve güzel bir kitaptı. Sonunda hastaneye yatırıldığına dair bir yazı veya dipnot yoktu ama hastaneye yatırılması dışında bir şey olması da olası değil zaten. Zaman zaman bu yaşadığım sinir ve öfke anlarında kitabı bırakmak istedim ama hırs yapıp sonuna kadar okudum çünkü sonunun nasıl olacağını, nasıl biteceğini çok merak ediyordum. İnsanlar golyadkine karşı cephe almaya başladı. Gerçekten de cephe aldılar mı yoksa bunlar da mı hayaldi bilemiyorum. Merak ediyorum ama muhtemelen bunlar da ya hayaldi, ya da golyadkinin diğer kişiliğini ötekiyi sevmeyen birkaç kişiydi. Yazmış olduğunuz özet için teşekkür ederim. Güzel bir kitaptı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/pal-sokagi-cocuklari/", "text": "Boka: Çok cesur, güvenilir ve zeki bir çocuktur. Bu yüzden Macun Biriktirme Derneğinin başkanı seçilir. Nemecsek: Cılız, sarı saçlı, her emre uyan ve derneğin kuruluşundan beri bulunduğu konuma itiraz etmeyen tek üyedir. Gerep: Macun Biriktirme Derneğinin üyelerindendir. Ancak aslında onların üyeleri değil aralarına girmiş bir casustur. Asıl Kızıl Gömleklilerin üyesidir. Ats ve Pastzor: İki kardeş Kızıl Gömleklilerin liderleridir. Budapeşte'nin yoksul bir semtinde henüz dünyanın acı gerçekleriyle yüzleşmemiş çocuklar... Pal Sokağı çocukları o yaşta ihaneti, savaşı, vatan sevgisini yaşar. 20. yüzyılın başında hızla gelişen Budapeşte'de, oyun sahalarını Kızıl Gömlekliler denen zengin çocuklarından korumaya çalışan yoksul çocukların mücadelesini anlatır. Budapeşte'de savaş yıllarıydı. Sokaklardaki çocuklar savaş yorgunu olarak sokaklarda oyun oynayarak direniyorlardı. Budapeşte sokakları boş arazilerdi. Ama inşaatta artıyordu. Binaların özellikle savaş sonrası kalkınma için yapılması öngörülmüştü. Bir avuç çocuk da mahallelerinde oynadıkları toprak için mücadele etmeye başlar. 1889'da Budapeşte'de bir dernek kurulur. Bu dernek Macun Biriktirme Derneği'dir. Derneğin görevi, macunları kurumasını önlemek için cam kenarlarında çiğnemektir. Bu görev başkana aittir. Dernek üyeleri sırasıyla derneğe başkanlık eder. Bunlar arasında Boka adında bir çocuk fahri general olarak başkanlık yapar. Nemecsek isimli bir çocuk derneğe sadece üyedir. Verilen emirleri yerine getirir ve herkesin sözünü dinler. Bu derneğin üyelerinin çoğu okul arkadaşlarıdır. Birbirlerinden asla ayrılmazlar. Çocukların kendileri için seçtikleri bir arsa vardır. Bu toprakları vatan edinirler. Bu komployu diğer sokak çocuklarına karşı korurlar. Bir gün, bir grup insan gözünü bu komploda yakalar. Satın almak ister. Dernek üyelerinden birini içeriden kandırıp ona götürürler. Yapılan mücadeleler sonucunda bu ihanet anlaşılır. Toprağı korumak için canlarıyla savaşan çocuklar vardı. Nemecsek de bu mücadeleyi verenlerden biridir. Boka'nın stratejik dehası, toprakların işgal edilmesini engellenir. Nemecsek sonunda ölür. Fahri sertifika da fahri olarak verilir. Saat tam bire çeyrek vardı. Doğa bilimleri sınıfında yapılan uzun ve başarısız deneylerden sonra, deney lambasının renksiz alevinde, zümrüt yeşili muhteşem bir çizgi birdenbire belirmişti. Bu çizgi halindeki yeşil parıltı, deneyde kanıtlanmak istendiği gibi, çeşitli kimyasal maddeler kullanılarak hazırlanan karışımın, alevi yeşile boyama özelliğine sahip olduğunu gösteriyordu. Hikaye detaylı anlatimamis çoğu yer atlanmış gibi, ancak yine de tşk ederiz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/pandoranin-kutusu/", "text": "Oji-san and Marshmallow: Öyküsündeki yaşlı adam: Yalnız yaşayan bir adamdır ve marshmallow yemekten aldığı zevkle hayatındaki eksikliği gidermeye çalışır. The Stolen Novel: Öyküsündeki genç adam: Kitap çalan bir karakterdir ve hırsızlık sonrası vicdan azabı yaşar. Run, Melos: Öyküsündeki Melos: Arkadaşının hayatını kurtarmak için büyük bir fedakarlık yapmaya çalışan genç bir adamdır. The Moon Over the Mountain: Öyküsündeki adam: Ölen bir kadına aşırı derecede takıntılı hale gelir ve bu takıntısı yüzünden zihinsel çöküş yaşar. Bu karakterlerin hepsi, insan doğasının farklı yönlerini ve hayatın zorluklarını yansıtan farklı öykülerde yer alır. Kitapta bulunan diğer karakterler arasında aile üyeleri, sevgililer, arkadaşlar ve yabancılar da yer alır. Pandora'nın Kutusu kitabının ana konusu insanın iç dünyasını keşfetmek ve insan doğasının karmaşıklıklarını incelemektir. Kitapta, yalnızlık, kaygı, vicdan, arkadaşlık, fedakarlık ve takıntı gibi konular ele alınır. Her bir öykü, insanın iç dünyasındaki farklı yönleri ve hayatın zorlukları hakkında bir şeyler söyler. Kitap, insan deneyimine dair derinlemesine bir içgörü sunar ve okuyuculara farklı perspektifler sunar. Pandora'nın Kutusu, Japon yazar Osamu Dazai tarafından yazılmış kısa öykülerin bir koleksiyonudur. Kitap, insanın durumu, sosyal izolasyon ve varoluşçuluk gibi temaları keşfeder. İlk öykü olan Oji-san ve Marshmallow, yalnız yaşayan bir yaşlı adamın hayatını ve marshmallow yemekten aldığı rahatlığı anlatır. Hikaye, yalnızlık kavramını ve insan bağlantısı arzusunu keşfeder. Çalınan Romanda, genç bir adam bir roman çalar ve suçluluk ve utanç yaşar, bu da onu eylemlerinin ahlaklılığı üzerine düşünmeye iter. Başka bir öykü olan Koş, Melos!, Melos adlı bir adamın sınırlı bir süre içinde büyük bir mesafe koşarak arkadaşının hayatını kurtarmaya çalışmasını anlatır. Bu hikaye, dostluk, fedakarlık ve güven konularını keşfeder. Son öykü olan Dağ Üzerinde Ay, bir kadın öldükten sonra ona takıntılı hale gelen bir adamın deliliğini tasvir eder. Hikaye, takıntı, yas ve insan zihninin kırılganlığı gibi temaları keşfeder. Kitapta yer alan öyküler arasında Oji-san and Marshmallow, The Stolen Novel, Run, Melos!, The Moon Over the Mountain ve daha birçok öykü bulunur. Her bir öykü, farklı karakterlerin iç dünyalarına ve hayatın zorluklarına farklı bir bakış açısı sunar. Örneğin, Oji-san and Marshmallow öyküsü, yalnız yaşayan bir adamın hayatını ve marshmallow yemekten aldığı rahatlamayı anlatır. Bu öykü, yalnızlık kavramını ve insan bağlantısı arzusunu keşfeder. Run, Melos! öyküsü ise, Melos adlı bir adamın sınırlı bir süre içinde büyük bir mesafe koşarak arkadaşının hayatını kurtarmaya çalışmasını anlatır. Bu hikaye, dstluk, fedakarlık ve güven konularını keşfeder. Kitapta ayrıca, Dazai'nin kendine özgü üslubu da yer alır. Melankoli, kara mizah ve içe dönüklük karışımını sunar ve okuyuculara düşündürücü bir okuma deneyimi sunar. Genel olarak, Pandora'nın Kutusu, insan deneyiminin farklı yönlerine ışık tutan düşündürücü bir öykü koleksiyonudur. Kitap, insan psikolojisi ve insan ilişkileri hakkında derinlemesine bir içgörü sunar ve okuyuculara farklı bir bakış açısı sunar. Yirminci yüzyıl Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, sıradışı hayatıyla da meşhur Osamu Dazai Pandora'nın Kutusu'nu intiharından üç yıl önce kaleme aldı. Diğer birçok eseri gibi otobiyografik öğeler taşıyan romanda Dazai İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya'da bireyin yaşadığı buhrana ve umut arayışına ayna tutuyor. İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, Japonya yenilmiştir. Hasta ve gelecekten umutsuz bir adam, tıpkı o sıralarda ülkesinin yapmaya çalıştığı gibi hayatını yeniden inşa etmek zorundadır. Tarlakuşu lakaplı bu genç adam herkesin takma isimler kullandığı bir sanatoryumda ilginç bir hasta ve hastabakıcı topluluğuyla geçirdiği günleri arkadaşına yazdığı mektuplarla anlatır. Günler geçtikçe Tarlakuşu umutlanma cesaretini gösterecek ve ölüm arzusu yerini yaşama isteğine bırakacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/panorama/", "text": "Servet Bey: Bir bankada yönetici olarak çalışan kişidir. Yoksulluk içinde büyümüş, eğitimini zor şartlar altında sürdürmüş ve bu dönemde gittiği Paris şehrinde aldığı eğitim sayesinde bugünkü konumuna gelmiş bir beyefendidir. Mühendis Ragıp Bey: Servet Bey, kızına aşık, zengin, beyefendi, dürüst bir vatanseverdir. Romanın büyük bir bölümünde Sevim ile birlikte yurt dışındadır. Halil Ramiz: Devrimimize derinden bağlı, bağımsız, ileri görüşlü bir vekildir. Öngörüsü ve devrime yürekten desteği, üyesi olduğu siyasi partiden bile dışlanmasına neden olur. Hacı Emin Efendi: Şapka devriminden sonra yıllarca evine kapatılmış, evinin huzurunu sürekli bozan, şeriat taraftarı, Atatürk'ü devriminden dolayı dinsiz gören ve ondan nefret eden zengin bir yobazdır. Komiser Hamdi Bey: Nazik, iyi kalpli, dürüst bir memur, üç kez evlenir, üçünde de eşlerini öldürür, ancak dördüncü eşi durumu öğrenince hapse girer. Fuat: Başarılı bir vatanseverin oğlu olan bu kişi, memleketin hayırsever oğullarından, felsefeye derinden dalmış, gerçek hayattan uzaklaşmış, hayatını kitaplar arasında kurmuş genç kızın ağabeyidir. Ahmet Nazmi Bey: Cahit Halid adlı arkadaşıyla devrimimize öncülük etmeye çalışan, ancak arkadaşının bu yoldan sapması üzerine yalnız bırakılan bir felsefe öğretmenidir. Daha sonra Fuat ile olan dostluğu sonucunda vatanseverlik uğruna bir ayin sırasında öldürülürler. Kurtuluş Savaşı ve sonrasını konu alan Ankara romanının devamı olarak değerlendirilebilir. Yazar bu kitapta çok partili döneme geçişin çeşitli özelliklerini ve devrim heyecanının sönmesini konu ediniyor. Çalıştığı bankanın müdürü olan Servet Bey, zorluklarla elde ettiği bu görevi beğenerek zengin olmuş ve ticaret işine geldiği zaman paraya para dememiştir. Nedim adında yakışıklı bir oğlu ve Sevim adında Hollywood aşığı ve sosyeteden olan bir özenti genç kızı vardır. Devrimin en güçlü savunucularından olan Milletvekili Halil Ramiz, kafasında gerici yapıya yer bulamadığı için toplumda yalnız kalır. Atikler köyüne gitti ve birçok oyunla parti başkanlığına gelen Fazlı Bey adlı bir haydut tarafından halkın sömürülmesinden ve haksız yere evlere el konulmasından rahatsız olur. Bunun üzerine genel sekreter tarafından azarlanacak ve istifa edecek ve bu da onu tamamen yalnız bırakır. Yüreği vatan aşkıyla atan Osman Nuri Bey şerefli bir subaydır, başarılı olmasına rağmen aksiliklerden vazgeçememiştir. Ailesini üzmek istemez ve üzüntülerini içine atar ama evi yıkılıp yol geçeceği için işten atıldıktan sonra kendini Boğaz'ın serin sularına teslim eder. Bu eylem, karısı Seniye Hanım'ı perişan etmiş, iki çocuğunu da evden uzaklaştırmıştır. Semra'nın ağabeyi Fuat, kendisine kitaplarla çevrili bir dünya yaratmıştır. Tahincizade Hacı Emin Efendi gibi kendilerini ülkede yukarıdan aşağıya bir devrimin köksüz öncüleri olarak gören Ahmet Nazmi Cahit Halid gibi kişiler yerine yasakla birlikte evlerine kapandılar. Fes üzerinde, farz namaz vakitleri arasında ikişer ikişer gerici hareketin başlamasını dört gözle bekliyordu. Daha çok rek'at kılan ve eşlerini köle olarak kullanan yobazların sayısı yobazların sayısından fazladır. Gazi dadısıyla birlikte yaşayan Komiser Hamdi Bey, üç evlilik yapmış ve hepsini ölümle bitirmek zorunda kalmıştır. Dördüncü eşi Nebile Hanım ise geceleri kocasında yeterince cinsel istek göremediği için huzursuzlanmaya başlamıştır. Aradan altı ay geçmesine rağmen bakire olan bu genç kızın sadece ayak tabanları Hamdi Bey'in temasına maruz kalmıştır. İşte son altı ayın gizemli bir gecesinde oynamak istediği bir kundakçılık oyunu ve maskesini düşürdü. Bütün eşlerinin katili olan bu adam, Nebile tarafından teşhis edilir ve altı yıl hapis yatar. Müteahhit Sırrı Bey paraya para demez, Mühendis Ragıp Bey'in yakın arkadaşı, genç mühendis, arkadaşı Servet Bey'in kızı Sevim'in tecavüze uğrayıp ruhundaki dengesini kaybettiği için Servet Bey'in eşi ve Tedavi için Sevim'in kardeşi ile yurt dışına giderler. Bahsettiğimiz Atikler köyünde eşini ve iki oğlunu vatan için feda eden ve iki çocuğu Nefise ve Ali ile birlikte hayatını sürdüren Emeti Dokuz olarak bilinen bir kadın vardır. Ali, Fazlı Bey'e meydan okuyanların başındadır ve bu nedenle kaybetmek istemediği mera için sevgili arkadaşı Karabaş tarafından saldırıya uğrar ve dövülür. Bu sırada Atatürk ölüm döşeğindeydi ve sanki bu milleti kendi tarafına koymuş gibidir. Sağlığını yakından takip edenlerin sayısı oldukça fazla olmasına rağmen yaptıklarının takipçisi yok denecek kadar azdı ve Atatürk de yanında bir ihtilal alır. Bu ortamdan rahatsız olanlar da vardır. Emin Efendi'nin oğlu Tahir CHP'liydi ve Ata'yı ölünce diriltecek olan bağnazların tepkisinden çok rahatsızdı ve korkuyordu. On iki yılını evde geçiren Hacı Emin'e göre bu yas ortamı, okunan Türkçe ezan, dışarıdaki kadınlar, her zaman kutsal gördüğü Araplara karşı çıktığımız için bize verilen cezalardır. Bu bağnaz adam evde kaldığı müddetçe gözünü üvey kızı Fatma'ya dikmiş ve ondan bir çocuk dünyaya getirmiştir. Toplumda bir Alman hayranlığı yükselir, Fuat'ın yakın arkadaşları Cahit Halid ve Dr. Namık gibi insanlar bakış açılarını değiştirirler. Onlara göre ekonomi düzelecek ve hayatları rahat olacaktır. Tam o sırada Rusya'ya yapılan bir saldırı ülkeyi harap eder. Ahmet'in hemşiresi Gertrude, hutuya gidip yurdu terk edecekken, doktorla birlikteyken yaşadıklarından dolayı konsolosluk onu kabul etmez ve Yozgat'a gidip orada yaşamaya karar verir ancak Dr. toplumun ona bakış açısı yüzünden kötü bir yola girecektir. Ülkenin durumu harap olmuş, devrim kavramına yirmi yedi yıllık istihbarat dönemi denilmiş ve milli mücadele dönemi bu döneme dahil edilmemiştir. Devrim buz üzerine yazılmış bir makale gibidir. Bu kıymetli şey bize altın tepside sunuldu ama tepsinin değerinden, üzerindeki servetten haberimiz yoktur. Bu sırada yabancı bir gençle kaldıkları otelden kaçan Sevim, Ragıp Bey İstanbul'a dönmez ve kendisini bir mitingde bulur. Daha ne olduğunu anlayamadan, yoksullaşmış, siyasete atılmış ve sefil bir hayat süren eski milyoner arkadaşı Sırrı Bey ile karşılaşır. Bir zamanlar bu zavallı adamın şoförlüğünü yapan Hayri Bey, artık toplumda Hayri Beyefendi olarak anılmaktadır. Eski komiser Hamdi Bey hapisten çıkar ve dadısının yanına gider. Romanda zaman zaman utangaçlığıyla karşımıza çıkan Pertev'in karısının erkek kardeşi, ona bu dadı konusunda yardımcı olur ve bu serseri kısa sürede eve yerleşir. 1946 seçimleri ile CHP hükümeti kurulmuş, okullara din dersleri konulmuş, Türkçe ezan kaldırılmış ve imam hatip liseleri açılmıştır. Emin Tahincioğlu bunları bir aldatmaca olarak görmektedir. Bu arada hacılara verilen inadiye unvanı on iki yıl sonra Hacı Emin'i dışarı çıkaracaktır. Semra zengin bir adamın metresi olmuştur ve bu üzüntü annesini daha fazla ayakta bırakamaz. Fuat bu olaylardan iyice bunalır ve tartıştığı arkadaşı Ahmet Namzi'nin evine gider. Yukarıdan devrimin bu köksüz öncüleri de ölür. Ankara romanın okumuştum. Devamı niteliğin de olduğu bu kitabı fa okumayı çok isterim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/papazin-kizi/", "text": "Dorothy: Fedakar, Çalışkan ve iyi niyetli bir papazın kızıdır. Babasının dükkanına ve kilisedeki işlerle uğraşan ana karakterdir. Warburton: Dorothy'un komşusudur. Arkadaşı ile kaçtığı dedikodusunu yayar ve Dorothy'ın yaşadığı yerden uzak kalmasına neden olur. Ve daha sonra onu tekrardan kasabaya getirir. Nobby: Evsiz biridir. Dorothy ile bir süre bir başlarına evsiz bir şekilde yaşar ve iyi anlaşırlar. Ancak daha sonraları Nobby hırsızlık yaparak hapse girer. Kırsal kesimde bir papazın kızı olan Dorothy Hare, dükkan borcundan ilçe işlerine, bağış toplamadan, cemaatin pohpohlanmasına kadar her şeyden sorumlu olur. Babası ona tüm görevleri vermesi ile büyük sorumlukları olmaya başlayan Dorothy'nin Tanrı'ya olan inancı tamdır, hayatın kendisine verdiği rolü şikayet etmeksizin kabul eder ve görevlerini yerine getirmeye çalışır. Dorothy sadık, çalışkan, hesap verebilir bir aile kızıdır. Tüm zamanını babasının ve kilisesinin işlerine ayırır. O kadar meşgul ki başını kaldırıp aynaya bakmaya vakti bile olmaz. Bütün kasaba, bu çalışkan kızın Dorothy'yi sevmesinin annesiz olduğunu düşünüyor. Annesi onlardan ayrılalı uzun zaman olmuştur. Kasaba, Dorothy'nin meşguliyetlerinden habersizdir. Esnaflara olan borçlar da artmış durumdadır. Onun inancı her şeyin üstündedir. Zihninde kötü bir düşünceye sahip olmaya çalışırsa, kendini bir iğne ile sokar ve kötü düşünceyi uzaklaştırır. Herkes inananları bilir, ancak komşusu Warburton, gerekçesiyle bu şekilde davrandığını düşünür. Komşusu söz konusu bir dedikodu haberi yayar. Bu olaydan önce Dorothy hafızasını kaybeder. Kendini bambaşka bir şehirde bulur. Burada evsizlerle buluşuyor. Zamanla bu evsizlerden Nobby dışında kimse kalmaz. Nobby ve Dorothy iyi anlaşır, ancak Nobby hırsızlık yapar ve hapse girer. Dorothy'nin hafızası geri gelir. Dorothy babasına bir mektup yazar ve olanları anlatır. Kasaba halkı, arkadaşıyla kaçtığı söylentilerini yaymıştır. Bir kuzeni arar ve Doroth'u bulur, bir okulda öğretmen olarak çalışmaya başlar. Sadece babasından haber bekleyerek sokaklarda dolaşır. O da öğretmekte güçlük çekmektedir. Müdire cimri bir kadındır ve onun için önemli olan tek şey zengin ebeveynlerin dilekleridir. Bir süre sonra işi bırakır. Komşusu Warburton onu geri almaya gelir. Kasabada söylentiler biter ve herkes Dorothy'nin suçlu olmadığına inanır. Dorthy yeni hayatına devam ederken inançsız bir hale gelir. - Dünya savaşları arasında kalan dönemde Kırsal kesimdeki bir kasabada geçen bir yaşam öyküsü anlatılmıştır. Taşradaki bir kilise papazının kızı olan Dorothy Hare, babasının tüm görevleri onun üstüne yıkmasıyla dükkan borçlarından mıntıka işlerine, bağış toplamaktan cemaati pohpohlamaya her şeyden sorumlu hale gelmiştir. Dorothy'nin Tanrı'ya inancı tamdır, hayatın kendisine biçtiği rolü şikayet etmeden kabullenmiştir. Ama bir gün, o güçlü rutin aniden sarsılır ve Dorothy kendini beş parasız halde sokaklarda, tanımadığı insanlarla, ağır işçilik yaparken bulur dahası, kim olduğunu hatırlamamaktadır. Orwell, bir gecede toplumun bir kesiminden bambaşka bir kesimine taşıdığı Dorothy vasıtasıyla 1930'ların İngiltere'sinde kadınların, işçilerin, evsizlerin haline ışık tutuyor. Deneysel sayılabilecek anlatım biçimleriyle yazarın edebiyatında özel bir yere sahip olan Papazın Kızı, inancın ve inançsızlığın, ahlakın ve düşkünlüğün, paranın ve yoksulluğun sorgulandığı eşsiz bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/parfumun-dansi/", "text": "Alabor: Kitabın ana karakteri olan bir kraldır. Kudra: Esanslara, tutsulere, kokulu yağlara takmış, koku olma duyusu dehşet gelişmiş kişi. Marcel: Koku konusunda herkes tarafından kabul edilen, oldukça hassas bir burnu vardır. Roman, 8. yy'da yaşayan, kral Alobar ile günümüzde New Orleans'da yaşayan parfümcü Madame Devalier ve asistanı V'lu, Seattle'da yaşayan ve aklındaki parfümü üretebilmek için para bulmaya çalışan garson Priscilla ve Paris'te yaşayan ünlü LeFever parfüm şirketinden Marcel'in kesişen hayat hikayelerini konu alıyor. Temel olarak Alabor'ın ölümsüzlüğü arayışını işlerken, bir yandan da parfümün doğuşunu ve çiçeksel bilinci anlatıyor. Batı'dan Doğu'ya oradan da Yeni Dünya'ya yüzyıllarca süren, ölümsüzlüğün peşinde koşan bir yolculuktur. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapanların ülkesidir. Doğu, sevgiyi, boş zamanı, çileciliği ve bilinmezliği hayatlarına yerleştiren insanların su ve parfüm diyarıdır. Kitap, gelenek gereği yaşlılık belirtileri göstermeye başlayan Alobar adlı bir kralın acı yumurta yiyerek öldürülmesi kararıyla başlıyor. Ancak ölmek istemeyen kral, Wren isimli bir cariyenin yardımıyla bu ölümden kurtulur. Sonra dünyayı dolaşmaya başlar ve Kudra Hint geleneğine göre dul olduğu için kocasının cesediyle birlikte yakılması istenir. Ancak Kudra, Alabor gibi ölümden kaçar ve Alobar'ın bulunduğu manastıra gelir. Burada kalmak için bir süre erkek kılığında dolaşır. Keşişler Kudra'nın kız olduğunu anlayınca bir keşişin yardımıyla Alobar'la birlikte kaçarlar. İkisi de sınırsız yaşamı keşfetmek ister. Böylece Bandaloop Doktorlarının yaşadığı mağaraya geri dönerler. Ama gittiklerinde burada kimseyi bulamazlar. Sadece boş bir mağara vardır. İkisi de burada uzun süre kalırlar çünkü Bandalop enerji dalgaları hala mağaranın içindedir ve Bandalopların öğretisini bu enerji dalgalarından öğrenmeye çalışırlar. Uzun bir hayat yaşamayı öğrendikten sonra birlikte dünyayı dolaşmaya başlarlar. Meslek olarak gittikleri yerlerde tütsü, parfümeri, ağaç işleri gibi sanatlarda uzmanlaşarak yaşamlarına devam ederler ve bir gün Pan adında bir tanrı ile karşılaşırlar. Bu tanrının özelliği, flütünü çalarak insanlara eğlence ve mutluluk kaynağı olması ve geceleri erotik rüyalarını süslemesidir. Ancak zamanla Hristiyanlığın yayılması nedeniyle unutulan bu tanrı yok olma eşiğine gelir. Pan'ın çaresizliğine dayanamayan Alobar ve Kudra, onu Paris'te açtıkları parfümeriye götürürler. Pan'ın yeni keşfedilen Amerika topraklarında kendisine inananları bulabileceğini düşünerek onu yanlarına almaya karar verirler. Ancak Pan yarı keçi olduğu için kötü bir kokuya sahiptir. Amerika'ya yolculuk gemiyle olacağı için Pan'ın kokusunu saklamaları gerekir. Bunun üzerine Kudra, yüzyıllar boyunca edindiği tüm bilgileri Pan'ın kokusunu gizleyecek bir parfüm üretmek için kullanır. Bu arada bugün, Fransa'dan Marcel le Fever, New Orleans'tan Madame DeValier ve Seattle'dan Priscilla adlı üç uzman parfümcü, Kudra ve Alobar tarafından daha önce keşfedilen mükemmel parfümün malzemelerini bulmaya çalışır. Bu parfüm Pan'ın kokusunu gizleyen parfümdür. Sonunda Alobar, Marcel le Fever, Madame DeValier ve Priscilla New Orleans'ta buluşurlar ve Alobar onlara parfümün sırrını anlatır. Ama bir şartı vardır; Marcel le Fever ünlü ve büyük bir şirketin sahibi olduğu için parfümü üretecek ve parfümün adı Kudra olacak ve gelir parfümü keşfetmeye alışan herkese dağıtılacaktır. Oyunculluk uçarılık değil, bilgeliktir diyerek çılgınlık derecesinde oyuncul romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel/tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi. Batı'dan Doğu'ya, oradan da Yeni Dünya'ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya'da ise sadece başarı ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan'dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes'a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/paris-ve-londrada-bes-parasiz/", "text": "Yazar: Her gününü yoksulluk ve açlıkla mücadele ederek geçiren bir adamdır. Boris: Yazar'ın daha önce bir hastane koğuşunda tanıştığı arkadaşıdır. Yazarımız bu kitabında her gününü yoksulluk ve açlıkla mücadele ederek geçiren bir yazarın hikayesini anlatıyor. Hikayedeki isimsiz yazarın, kitabın yazarı olduğu söyleniyor. Yazarın kaldığı otel; Küçük ve kirli odalardan oluşan harap bir yerdir. Temiz bir otel olmamasına rağmen otel sahibi Madam F. ve eşi sayesinde oteldekiler kendilerini evlerinde hissederler. Bu otelde her türden insan kalır ve bazıları tam anlamıyla sefalet içinde yaşar. Oteldeki bazı kişiler gerçekten tuhaf ve modası geçmiş hayatlar sürer. Tek bir gelir kaynağı olan yazarımız tamamen verdiği İngilizce derslerine bağlıdır. Yazar yoksullukla ilk temasına böyle başlar. Parayı doğru dürüst kullanamadığı için günlerce aç kalır. Soğuk günlerde derslere giremeyecek kadar tembel olan bir öğrenci İngilizce dersi almayı bırakır, yazarımız işini kaybeder ve dolayısıyla tek gelir kaynağını kaybeder. Yazar, Rus garson olan eski arkadaşı Boris'ten yardım istemeye karar verir. Kendine bir iş bulabileceğinden emin olan yazar, bir süre önce arkadaşının verdiği adrese doğru yola çıkar. Boris ile bir hastane koğuşunda tanışmışlardı. Boris kendi kendine, eğer zor bir durumdaysa tereddüt etmeden yardım isteyebileceğini söylemişti. Yazar, Boris'in kaldığı yere vardığında bir şok yaşar. Arkadaşının günde yüz franka çalışan bir garson olduğunu düşündüğünde, bunu kaldığı yerle bağdaştırmakta güçlük çeker. Odaya gelir ve kimse kapıyı açmayınca içeri girer. Oda on metrelik bir çatı katıydı. Boris çıplak uyuyordu ve yazar ikinci bir şok yaşar. Arkadaşının açlıktan ölmek üzere olduğunu anlaması için fazla düşünmesine gerek yoktu. Arkadaşı başına gelen her şeyi anlatır. Boris artık o otelde çalışmıyordu ve günlerdir aç kalmıştı. Yazarın kiralama günü yaklaşıyordu ve acilen bir iş bulmaları gerekiyordu. Boris, birkaç gün içinde açılacak bir Rus restoranından bahseder ve yazara mutfakta çalışması için bir iş ayarlayabileceğini söyler. Ancak o güne kadar yazar kirasını ödemenin bir yolunu bulmalıdır. İş tecrübesi olmadığı ve topal olduğu gerekçesiyle reddedilen yazarımız ve Boris'in gidecek yerleri yoktu. Bu arada yemeklerini odalarında yerler ve tek eğlenceleri tahta ve taşlar olmadan kağıt üzerinde satranç oynamaktı. Boris, günde 12 saat çalışacağı, beş yüz frank ve yiyecek alacağı bir iş bulur. Günlerdir doğru dürüst yemek yemeyen yazar, çalıştığı yerden arkadaşı için yemek çalmıştır. Hotel X'te çalışan bir plancı işten ayrılır ve yazarımız Boris'in tavsiyesi üzerine işe alınır. Çalıştığı bu otelde alt ve üst sınıf ayrımı her zaman yapılırdı ve yazarımız alt sınıftaydı. Kafeteryadaydı ve oradaki işlerin düzensiz olduğundan şikayet eder. Bir gün garsona yardım edecek, diğer gün bulaşık makinesinin yerini alacaktı. Bu nedenle, orada çalışan hiç kimsenin boş zamanı yoktu. Günler birbirini kovalar ama bahsi geçen restoran hala açılmaz. Ancak yazar bu düzene çok alışmıştır ve başka bir hayat hayal edemez. Beş ya da altı haftadır X Oteli'nde çalışıyorlardı. Boris'ten restoranın ertesi gün açılacağını ve artık boş olduklarını öğrenir. Patronu, yeni iş yerinde onu mutfak ustası olarak işe alır. Çalışma saatleri düzensiz ama aldığı para hala aynıdır. Ne zaman mutfakta bir iş yapmaya kalksa, aşçı onu başka bir iş yapmaya çağırır, işe başlayınca da başka bir işe çağrılır. Bu durum iki hafta sürer ve yazar, vücudunun 17 saat çalışmaya dayanamayacağını anlayarak Londra'daki arkadaşı B.'ye bir mektup yazarak kendisine bir iş bulmasını talep eder. Lokantadan çıkar ve tam yatağa girerken yorgun bir şekilde yirmi üç saat uyur. Ertesi gün İngiltere'ye gider. Arkadaşı B.'nin ofisine gittiğinde işverenlerin yurt dışına çıktığını ancak bir ay içinde döneceklerini söyler. Şimdi yazar bir ay beklemek zorunda kalacaktır ve Londra'nın yaşam koşullarından habersizdir. Her şeyden önce kendine bir otel bulması gerekiyordu. Her halükarda, Londra'da aç kalmayacağı kesindi. Kıyafetlerini satmak için birçok vintage dükkanını gezer ve sonunda kahverengi bir ceket, siyah bir tulum, atkı ve şapkadan oluşan kıyafetlerini düşük bir fiyata, hiç tartışmadan satar. Bir sürü pansiyon değiştiren yazar, bir şilin ve dört peni kaldığında, geceliği sekiz peni olan başka bir pansiyona gider. Ertesi gün yazar, Romton'daki bir serseri sığınağına gider, ancak tam olarak nerede olduğundan emin değildir. Oraya gittiğinde kendini berduş sanan yaşlı bir İrlandalı berduşla tanışırlar ve yazarımız bunu inkar etmez. Birlikte yaptıkları uzun bir sohbetten sonra yazar, İrlandalı adamın çok arkadaş canlısı olduğu sonucuna varır. Daha sonra İrlandalı, yazarı bedava çay ve çörek sunan bir yere götürür. Birlikte oturup dini konularda sohbet ederler. Yazarın buradaki serseriler hakkındaki izlenimi olumludur. Bedava çay için ödemeleri gereken bedel diz çöküp tanrıya dua etmekti. Ancak yazar, bedava çayı kimsenin takdir etmediğinin farkındaydı, ancak kendilerine söyleneni yaparlar. İrlandalı hobonun dostluğu yazara 2 hafta boyunca eşlik eder. Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hala ayaktasınız. Paris ve Londra'da Beş Parasız, 20. yüzyılın en büyük romancılarından George Orwell'in, Avrupa'nın iki büyük şehrinde, Paris ve Londra'da yaşadığı sefaleti olanca gerçekliğiyle anlattığı, son derece önemli bir eser. Bir gün Paris'in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlık otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra'ya atmasıyla sona erer ama Londra'da onu çok daha ağır şartlar beklemektedir. Orwell, modern insanın ısrarla görmezden geldiği bir dünyanın kapısını aralıyor. İşsizlik, evsizlik, açlıkla damgalanan bu dünyanın insanları izbe pansiyonlarda, berduş barınaklarında yaşıyor, hayata bir ucundan tutunmaya çalışıyorlar. Paris ve Londra'da Beş Parasız, köleliğin hiçbir zaman, modern zamanlarda bile ortadan kalkmadığını, sadece görünüm değiştirdiğini anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/paristen-ciceklerle/", "text": "Celine: Nazi askerleri tarafından kaçırılıp işkence ve tecavüze uğrar. Dul bir kadındır. Luc'a aşıktır. Cosi adında küçük bir kızı ve babası Pierre ile beraber yaşar. Luc: Fransız polisinin yüksek rütbeli subayıdır. Reinhardt: Nazi askerleri tarafından zülüm ve işkenceler yapan birliğin başındaki Alman subaydır. Celine'ye aşık olur. İsteğini alamayınca en son bir eve hapseder ve işkenceler eder. Victor: Luc'un hafızasını kaybettiğinde tanıştığı ve beraber olduğu her konuda yanında olan biridir. 1940'ların işgal altındaki Paris'te, Paris'in tüm çiçeklerini beklerken Paris'in tüm acılarını kendinde bulan bir kadının hayatı edinmiştir. Caroline 2009 yılında Paris'in dar sokaklarında kendi iç savaşını verirken bisikletine binerken bir seçim yapmak zorunda kalır. Ya annesine soldaki küçük kızla vuracak ya da sağa dönüp kamyonete çarpacaktı. Sağa dönmeye karar verir. Celine, 1943'te yedi yaşındaki kızı Cosi ve babasıyla Rue de Cler'de yaşıyordu. Cosi karakter olarak bir çocuktan çok olgun bir kızdı. Cosi'nin babası Pierre, bir araba kazasında ölür. Küçük bir çiçekçi dükkanı işlettiler. Olağanüstü ve düzenli müşterileri vardı. O yıl şehirleri Nazi askerleri tarafından istila edildi. Nazi askerlerinin ne kadar acımasız olduğu bilinmesine rağmen çocuklara zarar verdiği henüz duyulmamıştı. Bu yüzden Cosi hala parkta oynayabilir, okula gidebilir. Ancak ara sıra baskınlar yapan askerler sonunda dükkanlarına geldiler ve bir Alman subayı Celine'i gözüne kestirdi. Fransız soyadlarına sahip olmalarına rağmen, babasının Yahudi kökenli olduğu ortaya çıkınca dükkanı basmışlar ve herkesin görmesi için sarı bir yıldızla işaretlemişlerdi. Zamanla tüm müşterilerini kaybettiler. Alman subayı Reinhardt başlangıçta küçük tehditkar bakışlar ve sözlü tacizde bulunsa da, sonunda Celine'i onunla yaşaması için sıkıştırır, aksi takdirde babası ve kızı ile tehdit eder. O sırada Celine okul arkadaşı Luc'a aşıktır. Sonunda bu gizli aşkı onların flört yemeklerini düşünerek açıklamaya karar vermişti. Neyse ki Luc boşuna değildi, ona en az Celine kadar aşıktı. Luc, Fransız polisinin yüksek rütbeli bir subayıydı ve her ikisi de şehirlerinde başlayan ıstırap artmaya başlarken bunu çok önemsiyordu. Luc'un annesi, çocuklu dul kalan Celin'i kesinlikle istemiyordu. Başlarda her şey yolunda gitse de bir süre sonra Paris'ten bir göreve gönderilen Luc, geride bırakacağı Cosi, babası ve Celine için çok endişeliydi. Güvenliklerini sağlamak için yeni kimlik, para gibi her şeyi düşünmüşlerdi ama Celine'in babası gitmeyi kabul etmemişti. Sonunda böyle yaparak onları ne kadar tehlikeye attığını anladı. Kaçmaya karar verdikleri gün Reinhardt onları sokakta yakaladı. Babası ve Cosi'yi onlarca askerle bir arabanın arkasına gönderirken Celine'i dairesine götürüyordu. Bu dev kaba adamın arkasında çaresizce gözyaşları içinde sürüklenirken fark ettiği şey karşısında şok olur. Evet, babası askerler tarafından götürülür, ancak Cosi dedesinin yardımıyla kaçmayı başarır ve annesinin peşine düşer. Celine'in elinde iki seçenek kalmıştı: ya kızını sokaklara tek başına göndererek her köşede Alman askerlerinden kaçacaktı ya da onu korumak için elinden gelen her şeyi yaparak onu daireye gizlice sokacaktı. Ve sonunda Cosi'yi o eve sokmayı başarır. Haftalar geçtikçe hayat bir kabusa döner. Alman subay, kaçmasın diye Celine'in başına acımasız bir kahya koymuştu. Aylarca tecavüze uğrayıp ve işkence görür. Bunca zaman Cosi, annesinin gizlice getirdiği yiyecek ve suyla ayakta kalabilmişti. Bir gün, ahşap bir zemin ve yatağın altında gizli bir bölme keşfederler ve onu keşfeden aslında Cosi'ydi. Güvende olacağı tek yer orasıydı. Tecavüzler devam ederken, hizmetçi kadından merhamet beklemesine rağmen Celine hamile olduğunu öğrenir, ancak hiçbir belirti yoktu. Sonunda, içinde biraz umut vardı. Eski tanıdıklarından biri sipariş vermek için eve geldiğinde Celine'i fark eder. İletişim kuru üzümlü keklerin içindeki gizli mesajlarla başlar. Bir gün acısı o kadar şiddetli hale geldi ki, acısını Cosi'den saklamaya çalışırken, eski komşularından bir hemşire ve aşkı Luc sonunda onu kurtarmaya gelir. Çok fazla kan kaybediyordu ve hemen gitmezse bebek de ölecektir. Celine, aşkının kollarında kurtarılmak üzere götürülürken Cosi hakkında sadece mırıldanıyordu, ama o kadar bitkindi ki, sadece bir fısıltı ile ağzından çıkar ve üzerindeki kapağı açacak kadar uzun olmayan küçük Cosi annesinin bıraktığı gibi, geride kalır. Caroline yanlışlıkla hafızasını kaybetmiştir ve Rue de Cler'deki evine yabancıydı. Herkes onu tanıyordu ama o hiçbir şey hatırlamıyordu. Restoran sahibi Victor, bugünlerde yanında olan en önemli kişilerden biriydi. Zamanla, arkadaşlıkları aşka dönüştükçe Caroline ufak tefek şeyleri hatırlar, ancak her şey çok eksikti. Sonunda bir gün her şey yerli yerine oturur. Kimdi, ailesi, kocası, kızı... Her şeyi hatırlayınca bir kez daha yıkılır. Asıl sürpriz ise yaşadığı ev hakkında öğrendikleri ve bazılarının artık hayatında olmasıdır. Bu kitabı yazarken, karakterlerimin peşinden en etkileyici kafelere, güzel balkonlara ve canım Paris manzaralarına gittim. Bu seyahatte Montmartre'nin basamaklarına tırmandım, Rue de Cler pazarındaki renkli görüntülere hayranlıkla baktım, küçük ara sokaklardaki gizli kafelerde espresso yudumladım. Hepsi unutulmazdı. Ama bu hikaye, çikolatalı kruvasanlardan ve bir bahar günündeki Eyfel Kulesi'nden daha derinlere iniyor. Bu hikayenin sayfaları, 1940'lı yılların savaşla yıpranmış Paris'inde, gönül yaralarını ve travmaları ele alıyor. Günümüzde ise direnmeyi, affetmeyi ve sevmeyi becerebilen veya beceremeyen karakterleri. Bu kitap, benim Paris'e yazdığım aşk mektubum. Ve belki bir gün, bir mektup daha yazarım. Şimdilik, hayal ettiğim bu hikayenin, karakterlerin, Paris'in her şeyinin en ince detayına kadar keyfini çıkarmanızı umuyorum. Nilüfer çiçekleri yürek parçalayıcı yolculuklardan geçer. Tohumları toprakla, artıklarla ve birbirine giren köklerle kaplı bulanık bataklık suyunda filizlenir. Çiçek açmaları için bu korkunç karanlıkta yolunu bulması gerekir, suyun üstünde bir yerde güneş ışığının olduğunu içten içe bilmeli ya da en azından bunu umut etmeli. Böylelikle bu yolculuktan zarar görmeden çıkar ve zafer kazanmış bir şekilde çiçek açar. Kendine özgü sürükleyici tarzıyla Sarah Jio bu romanında bulanık sularda derinlere batmış iki nilüfer olan güçlü kadın karakterlerle geçmiş ve bugün arasında köprü kurarak hayatta önemli olan şeyleri hatırlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/parma-manastiri/", "text": "Fabrizio: Küçüklüğünden itibaren kahramanlık hikayeleriyle büyüyen Fabrizio, Aristokrat bir aile olan Del Dongo ailesinin idealist oğludur. Kitap, del Dongo ailesinin oğlu Fabrizio'nun hikayesini konu ediniyor. Napolyon'un 1815 yılında Elba adasından döndüğünü öğrenen genç aristokrat Fabrizio del Dongo, muhafazakar babasının Como Gölü kıyısındaki şatosunu terk ederek Napolyon'un yanında Waterloo Savaşı'na katılmak üzere Belçika'ya gider. Savaştan sonra memleketine dönen Fabrizio, hain muamelesi görür. Fabrizio, kendisine gizlice aşık olan teyzesi Sanseverina Düşesi'nin tavsiyesi üzerine, her ne kadar isteksiz olsa da kilisede kariyer yapmaya karar verir. Sanseverina Düşesi'nin sevgilisi ve gelecekteki kocası Kont Mosca'nın ilk kemanlardan birini çaldığı Parma Dükalığı'nın küçük avlusu entrikayla kaynar. Fabrizio, Parma'da başpiskoposluk görevini üstlenmeden önce, bir oyuncunun dikkatini çekmek için rakibini bir düelloda öldürür ve kendisini, komutanın kendisine aşık olan kızı Clelia Conti'nin mutlaka yok olacağı, zapt edilemez bir kalede hapsedilmiş halde bulur. Fabrizio ile Clelia'nın ilişkisi genç adamın rahip olması ve kızın evlenmesinden sonra da devam eder. Çocuklarının ve ardından Clelia'nın ölümü, Fabrizio'yu görevinden ayrılmaya zorlar ve o, Parma yakınlarındaki Carthusian manastırına çekilir. Stendhal'ın meşhur eseri Parma Manastırı, yaklaşık iki ayda yazılan bir roman olduğu halde Balzac'ın Elli yıldan bu yana, yayımlanmış romanların en güzeli sözleriyle övüp bir başyapıt saydığı, Tolstoy'un ise Parma Manastırı olmasaydı, Savaş ve Barış'ı asla o haliyle meydana getiremezdim. Stendhal bana savaşı anlamayı öğretti. dediği mühim bir eserdir. Romanın ilk baskısı 1839'da yapılmış ve Türkçeye de birçok kez tercüme edilmiştir. Parma Manastırı, del Dongo ailesinin oğlu Fabrizio'nun hikayesini konu eder. Bu aristokrat ailenin idealist oğlu Fabrizio, savaşmak için henüz kendisini yeteri kadar hazırlamadığı halde, Napolyon'un yanında Waterloo Savaşı'na katılır. O hem fazlasıyla cesur hem de Napolyan'a epeyce hayrandır. Fakat idealistliği, cesareti ve hayalleri, onun önce hapishane, sonra manastırda bulunmasına ve entrikalarla dolu bir aşkın içine düşmesine engel olamamıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/pencereden/", "text": "Ayhan: Romanın ana karakteridir. Herkese siz diye hitap eden, kimseye güvenemeyen, bu yüzden de kibarlığı kendine zırh edinmiş biridir. Yabancılaşan bireyin kendine göre bir dünya kurmaya çalıştığı, intihar temasının tersten işlendiği psikolojik romandır. Romanın ana karakteri Ayhan, başarısız bir intihar girişiminin ardından kendisi ve onun gibilerin yaşayabileceği bir dünya aramaktadır ve bu amaçla intihar ederek ölmeyi başaramamış insanları bulmaya çalışır. Kitapta geçmişe dönüşler ve Ayhan'ın çöküşü verilirken bir yandan da intiharın ardından hayata tutunma arzusu konu ediniyor. Romanımız Ayhan'ın İstanbul'da yalnız yaşadığı ve birbirine çok benzeyen günlerinden biriyle başlar. Düzenli bir hayat süren Ayhan, sabah erkenden kalkıp bakkala gider, kahvaltısını yapar ve çalışmamasına rağmen her gün onu oyalayacak bir şeyler bulur. Ayhan'ın gazetelerin üçüncü sayfasında intihar haberlerini toplamak gibi ilginç bir alışkanlığı vardır. Durağan romana gizem katan unsurlardan biri de bu haber toplantılarıdır. Aynı zamanda konu intihar olduğu için bir gerilim daha eklenir. Sıradan bir utangaç olarak hayal ettiğiniz Ayhan'dan korkmaya başlarsınız. Bu hafif gerilime eşlik eden ana hikaye olabildiğince düzdür. Yazar burada Ayhan'ın kadınlarla olan iletişimine dikkat çekmiştir. İlk başta ortaya çıkan Nermin, bir caz kulübünde Ayhan ile tanışır. Oradaki olası sosyal etkileşimlerden korkar. Yazar, Ayhan'ı davranışları ve cevaplarıyla iyi göstermeye çalışır. Öte yandan yazara katılıyorum, bu karakteri açmak zor. Öte yandan yazar, Zeynep isimli karakterle bu karakteri delme konusunu çok daha başarılı bir şekilde yürütebilmişken, Nermin'in varlığı yüz güldürüyor. Ayhan, Zeynep ile çamaşırhanede tanışır, orası buluşmak için daha makul bir yer olur. Zeynep, Ayhan'ı üniversitedeki yaşıtları gibi hareketli bir hayatın peşinde olmadığı, derin soru ve sorgulamaların peşinde olduğu için sevmektedir. Zeynep, Ayhan'ın da aynı olduğunu düşünür. Bir an Ayhan bile öyle zanneder. Ancak Ayhan karakterine uygun adımlar atmaz. Konuşmaları ve sonraki karşılaşmaları hep Zeynep'in ısrarıyla olur. Roman ilerledikçe Ayhan'ın geçmişine ve yukarıda bahsettiğimiz gizem unsuruna odaklanıyoruz. Açıkçası gizem ortaya çıktıktan sonra romanın sonlarına doğru bu gizem doğrultusunda yaşananların beni pek etkilemediğini söyleyebiliriz. Romanın ikinci yarısı Ayhan'ın geçmiş hikayesine odaklanır. Zengin bir ailede büyüdüğü için bugünkü hikayede çalışmaz. Babası kaba bir adam ve annesi ağlayan bir kadın. Kocası, karısının alerjisi olduğunu bilmesine rağmen, mücevher takma konusundaki beceriksizliği hakkında ileri geri konuşabiliyor. Diğer zengin adamların eşleri partilere şık bir şekilde katılır ve karısı parlayamaz. Karısı bunu duyunca ağlar. Ayhan donakalır. Böyle pervasız bir insanın karşısında hiçbir şey yapamayacağını hisseder ve içine kapanır. Bu açıdan Ayhan'ın ailesinden uzak bir şehirde üniversite okumasının kendisine iyi geldiği söylenebilir. Ancak üniversite ortamı sen kelimesinin çok daha az kullanıldığı bir ortam olunca Ayhan orada da epeyce sırıtarak zor anlar yaşar. Yazar potansiyel bir konu gibi görünse de Ayhan'ın üniversite statüsüne odaklanmaz. Babası, Ayhan'ı kendi büyük şirketinin başına geçirmek ister, böylece onu şirkette hemen işe almaya başlar. Kaba bir baba ile herkese sen diyen bir oğul arasında çatışma çıkması için mükemmel bir fırsattır. Bu baba, oğul çatışması ilerlerken, İnanması zor olabilir ama Ayhan'ın nişanlısı Özlem'dir. Ayhan'ın Özlem'le görüşmesi adeta bir anlaşma gibidir. Özlem, bu düzenlenmiş benzerlikle dalga geçen Ayhan'a göre çok daha salaş bir karakterdir. Aslında Ayhan'ın onu sevmesi mümkün değildir ama Ayhan Özlem'in kendisine olan ilgisinden, Ayhan'ı tuhaf bir şekilde kabul edip sevmesinden hoşlanır. Ayhan'ın Özlem vesilesiyle girdiği yerler ve durumlar, başlangıçta Nermin'le olan süreçten çok daha mantıklıdır. Çünkü Ayhan'ı buraya sürükleyen bir hasret vardır. Bu olaylardan sonra Ayhan Özlem'den nasıl ayrılacağını düşünüyoruz ancak ilginçtir ki yazar bu ayrılık sahnesini yazmamış. Bunun yerine, bu ayrılığa işaret eden uzun iç diyaloglar var. Hikayenin akışına uygun bir pus. Geçmiş hikayenin bu puslu sonuna, şimdiki hikayede biraz puslu bir son eşlik ediyor. Güzel insanlar vardır, bilirsiniz. Ama saklanmak zorundadır onlar. Ayhan böyle biri. Kendisinden başka hiç kimseyi, kendi kemiklerinden başka hiçbir şeyi kıramayan biri. Ayhan'ın hikayesi Güray Süngü'nün sıra dışı üslubuyla okurlarını yalnızlık ve incelik üzerine düşünmeye davet ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/pi/", "text": "Can Manay; Narsist bir kişiliğe sahiptir. Duru; Balerin sanat aşığı güzel bir kızdır. Özge: Darbe dergisiyle herkesin dikkatini çeken Özge, derginin kapatılmasına ilişkin aldığı tehditler sonucunda derginin yayımlanma sistemini dış ülkeden alır. Kitapta özellikle Deniz' in bilgisine, Bilge'nin azmine, Özge'nin savaşçı ruhuna, Göksel'in cesaretine Eti'nin güçlü durmasından bahseder. Can Manay'ın Duru'ya olan saplantılı aşkından kurtulması ve Bilge ile diğerlerinin onunla olan ilişkileri anlatılmaktadır. Sonunda darbe dergisiyle herkesin dikkatini çekmeyi başaran Özge, derginin kapatılmasıyla ilgili tehdit mesajları almaya başlar ve nihayet derginin yurt dışında yayın haklarını başlatma fikrini bulur. Sadık Murat Kolhan ile olan ilişkisi yakınlaşsa da onun hakkında bazı gerçekleri öğrendikten sonra ondan uzaklaşır. Sadık sayesinde birçok kişiyle tanışan ve şimdi milletvekili olan Özge, yaptığı yemin konuşmasıyla dikkatleri üzerine çeker. Ancak başına geleceklerden şüphelenmeye başlayan Sadık, Özge'yi korumak ister. Yine de inatçı Özge sınır tanımaz ve başkanlığa yükselir. Özge, düşüncelerini her yerde korkusuzca dile getirirken, birçok kişi onu bir tehdit olarak görmeye başlarken, Sadık da ülkeyi terk eder. Daha sonra Can Manay'ın daveti üzerine Deniz ile tanışan Özge, aralarındaki duygusal bağ farklı bir boyuta geçer. Sonunda müziğini Deniz sayesinde dünyaya tanıtan Ada, reklam filmleri çeker ancak uyuşturucu bağımlısı olduğu için kişiliği değişir. Müziğini yapmasına yardımcı olan Tugay'ı kokain için alıkoymaya devam eden Ada, sonunda elinde kemanla intihar eder. Öte yandan Göksel, Deniz'in açtığı Sokak adlı yerde polisle dans eder. Ada'nın ölümünü öğrendiğinde Tugay'ın suçlu olduğunu hemen anlar ve onu aynı dozda uyuşturucuyla ölüme terk eder. Can Manay'ın asistanı olarak işe başlayan Bilge, Ali ile olan ilişkisini farklı bir boyuta taşıyor. Ali, Bilge'den otistik bir akrabasına yardım etmesini ister. Bilge de öz kardeşi yüzünden bu isteği kabul eder ve ikili Ali'nin çiftliğinde epey vakit geçirmeye başlar; Bu onların yakınlaşmasına neden olur. Aynı zamanda Can Manay, Duru'nun ayrılmasıyla kendini kaybeder. Eti ve Bilge ona yardım etmek için oradalar. Onu kendisine getirenin Bilge olduğunu anlayan Can, ona özel bir ilgi duymaya başladı ve sonunda Bilge ile evlenmenin bir yolunu bulur. Her şey yolunda ama bir gün bir konferans için Avrupa'ya gittiğinde Duru ile tanışır ve bütün şovlarına katılır. Bilge ikilinin tanıştıklarını öğrenince Can'ın tepkisi ile yıkılır. Duru döndüğünde Can'ın yanındadır. Ancak o akşam Can'a söylediği bir söz sayesinde Can sonunda Bilge'nin değerini anlar. Bilge, Can'la barışır ama bu barışmanın farklı bir nedeni vardır; Eti, Bilge ve Özge onu akıl hastanesine yatırır. Öte yandan Özge ve Deniz yeni icatlarını hayata geçirirler ve Bilge ile Ali birliktedir. Azra Kohan, bir görüşmesinde Fi kelimesinin, ateş, ihtiras, güzellik anlamına geldiğini belirtmiş ve daha sonra romanın içerisinde de konu edilen altın oran'ın ifade edilmesi için kullanılan sembol olan 'den gelmekte olduğunu da açıklamıştır. Azra Kohan, bir görüşmesinde Çi kelimesinin, suyun buz hali, yaşam enerjisi anlamına geldiğini belirtmiştir. Azra Kohan, bir görüşmesinde Pi kelimesinin, topraktan başını uzatan filiz, yani hayat anlamına geldiğini belirtmiştir. İtiraf ediyorum: Sana tuzaklar kurdum. Adlarını Fi ve Çi koydum. Can Manay'ın Duru'ya duyduğu açlıkla çıkardım seni yola, Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını Deniz'le anlatmaya çalıştım sana... Beni takip etmen için yolumuzu onların hikayeleriyle süsledim. Anlamları da hemen hemen her satıra gizledim. Çünkü Pi'deydi asıl anlatmak istediklerim. Çaresizdim. Vazgeçemezdim. Sana bu manzarayı mutlaka göstermeliydim. Seninle nihayet burada buluşmak için çok emek verdim. Şimdi yine gel benimle, birlikte yürümeye devam edelim. Savaşların savaşılarak kazanılamayacağını, asıl zaferin ancak doğrudan ayrılmayınca kazanıldığını Özge anlatsın sana, Yaptığımız her şeyin evrende dönüp dolaşıp bize nasıl geri geldiğini Can'dan dinle, Analiz edebildiğimiz kadar güçlü, sadeliğimiz kadar güzel, gerçekliğimizdeki samimiyet kadar eşsiz olduğumuzu Bilge'de gör, Kendi değerini başkalarının gözünden biçenlerin acısını Duru'yla anla Ve Deniz'in düşüncelerinde tanış geleceğin insanıyla... Gel benimle. Yolumuz uzun değil, Nihayet sana gidiyoruz, bana... BİZ'e. Sorgulanmamış, analiz edilmemiş bir yaşam hiç yaşanmamıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/pia-mater/", "text": "Tesla: Olayların ortasında olan ana karakterdir. Alef: Koku alma yeteneğine sahip bir karakterdir. Pia Mater, edebiyatımızda nadir bulunan bir nöroroman eseri olup, aynı zamanda bir sinirbilimci olan yazarın bilgi ve tecrübesini edebi kurgu aracılığıyla okuyucuya aktarır. Adam nöroloji ve anatomi konusunda son derece bilgili olsa da tanıştığı kadın sayesinde tüm hücreleri bambaşka bir çalışma düzenine girer. Kitabın ikinci yarısında asıl macera başlıyor ve oldukça sürükleyici geçiyor. Aslında hikayenin iki yönü var ve ortak kişi Tesla'dır. Ablasının aldatmasının ardından intikam düşüncesiyle yapmaması gereken bir hata yapar ve çocukken yaşadığı travmayla kendini şeytanın kokusunu bilen birine teslim eder. Adam, kadının içindeki şeytanı koklayınca, fırsatı mükemmel bir şekilde kullanır ve ona bir kaçış planı sunar. Öte yandan Tesla ve en yakın arkadaşı bir kavgaya tutuşur ve hayatı tamamen değişir. Kavgada burnu kırılan kişi aslında bir mafyayla bağlantılı ama hikayenin ilginç kısmı bu değil. Mafyanın başı, çocukluğundan beri Tesla'nın hayranı olmasıdır. Kavga nedeniyle çocukluklarından beri ile ilk kez karşılaşır. Tesla, hayatı boyunca peşinden koştuğu ama bir kez bile görmediği bu gizemli aşkı ve kız kardeşinin ortadan kaybolduğunu öğrendiğinde kendini bir karmaşanın içinde bulur. Ancak kendine hayran olan bu adam mafyanın başı olmakla birlikte ülkedeki en ileri teknolojiye de sahiptir. Onun yardımıyla, kız kardeşini kaçırması için kandıran adamı bulurlar, ancak burada hikaye daha da karmaşık hale gelmeye başlar. Kitabın son bölümü oldukça karmaşık ve insanı her seferinde daha fazla merak ve belirsizliğe sürükleyen bir girdap gibidir. Ne kadar çok okursanız, o kadar merak edersiniz, tam da merakınız giderilirken yeni bir bilinmezliğe girersiniz. Ve kitabın sonu da bu merak ve bilinmezliğin tam ortasında bitiyor. PİA MATER, bir roman ancak bildiğimiz romanlardan çok farklı. Yazarın tanımlaması ile o bir Nöro-Roman. Bir sinirbilimci olan Serkan Karaismailoğlu daha önce yayımlanmış olan Kadın Beyni Erkek Beyni ve Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum adlı kitaplarından sonra ilk defa bir roman denemesiyle okuyucunun karşısına çıkıyor. Ancak bu kitabında da gene bilim var. Bildiğimiz roman kurgusunun içine ustalıkla yerleştirilen bu bilimsel veriler, roman kahramanlarının eşliğinde bir hikayeye dönüşüyor. Nöro-Roman: Sinirbilimsel gerçeklerin, belli bir kurgu ve hayali karakterler eşliğinde okuyucuya sunulduğu bir roman türüdür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/piedra-irmaginin-kiyisinda-oturdum-agladim/", "text": "Pilar: Güçlü, ayakları yere sağlam basan bir kadındır. Çocukluk yıllarında yakın arkadaş olduğu bir erkekle on bir yıl sonra karşılaşır, onun büyüsüne yeniden kapılır. Arkadaşı : Mucizevi bir güce sahip, kendini dine adamış bir erkektir. Günümüzün en çok okunan yazarlarından biri olan Paulo Coelho, bu romanda Tanrı'nın kadın yüzünü araştırıyor. Mucizevi bir güce sahip dindar bir adam ve aşkını isteyen ama bunu Tanrı ile bile paylaşmayı reddeden bir kadın: Pilar. Güçlü, topraklanmış bir kadın olan Pilar, on bir yıl sonra çocukluğunda yakın olduğu bir çocukla tanışır ve yeniden onun büyüsüne kapılır. Ancak genç adam duygularını paylaşmasına rağmen karar veremez ve arzularını özgür bırakamaz. Birlikte bir yolculuk, Pilar'ın kalbini farklı deneyimlere açar. Kitabın en başında, kitaba adını veren Piedra nehrinin kıyısında oturan ve adeta bir karavan gibi ağlayan ve biz okuyucuların başına gelecekleri özetleyen kahramanla başlıyoruz. Pilar daha sonra bize gerçek hikayeyi anlatmaya başlar. Daha önce memleketinden hiç ayrılmamış, doğduğu yer olan Zaragoza'da yaşayan genç bir kızdı. Herkes gibi orada yaşayacağını, öğretmen olacağını, oradan biriyle evleneceğini ve tüm hayatını Zaragoza'da sakin bir şekilde geçireceğini düşünür. Zaragoza'da biriyle nişanlı, hatta öğretmenlik sınavına girer. Ama hayat onu bambaşka bir yere götürür. Ne sandığı gibi öğretmen olabilir, ne de nişanlı olduğu adamla evlenemez. Hayatında değişmeyen tek şey, yıllar önce dünyayı gezmek için ayrılan erkek arkadaşı ve ondan ara sıra gelen mektupları okuyup cevaplamak onun en büyük eğlencesi olmuştur. Asla görmezden gelemez ve asla unutamaz. Bir gün yine ondan bir mektup gelir. Mektubu okuyan Pilar şok olur. Arkadaşı mektupta onun ilahiyat okuluna yazıldığını söyler. Pilar çok erken olduğunu düşünse de mektupta ona hiçbir şey yazmaz. Daha doğrusu özgürlüğü bilmeyen birinin, başkalarının özgürlüğü hakkında öğüt veremeyeceğini düşünür, yazmaktan vazgeçer. Bir süre sonra arkadaşından onu yine heyecanlandıran yeni bir mektup alır. Mektupta Madrid şehrinde bir konuşma yapacağını ve kızın oraya gelmesini istediğini yazar. Davete şaşıran Pilar, bu teklifi geri çeviremez. Madrid'e vardığında arkadaşı için gelen kalabalık onu çok etkiler. Arkadaşları Pilar'ı görür görmez birbirlerinin hayatında kaçırdıkları anları paylaşmaya başlarlar. Bunun üzerine arkadaşı başka bir şehre gidip konuşma yapmak ister ve Pilar'ın kendisine eşlik etmesini ister. Eve ne kadar gitmesi gerektiği önemli değil, teklifini geri çeviremez. Aralarındaki tuhaflık bir süre sonra Pilar'ı rahatsız etmeye başlar. Zor da olsa yıllar sonra neden onunla buluşmaya karar verdiğini sorar. Sonra arkadaşı ona onu aldatmadan sevdiğini söyler. Bu konuda kendinden çok emin ve kararlı olsa da, bu Pilar için hiçbir şey o kadar basit değildir. İçten içe, istese bile mantığı onu sürekli uyarır. Bu yüzden Pilar bir süre sessiz kalmaya karar verir. Yolculuktan sonra erkek arkadaşının bir konuşma yapacağı şehre varırlar. Kız kalacak yer aramaya başlar. Birden karşısına bir kadın çıkar ve ona kalacak bir yer bulabileceğini söyler. Kadını takip eden Pilar, kadının onu alakasız bir yere götürdüğünü fark eder. Kızı heykele götüren kadın onunla konuşmaya başlar. Olanların saçmalığına kızan Pilar, kadına bağırmaya başlar. Sakinleştirici sesi onu büyüler. Pilar anlamadığı bir şekilde kendinden geçer. Başını göğe kaldıran kız, bütün gökyüzünün bir göl gibi olduğunu fark eder. Olanlara bir anlam veremeyen Pilar, tekrar kadına bakar. Yaşlı kadın ona iyice aşık olacağını söyler ve onu aşkın acısından korumakla görevlendirilir. Olanlardan sonra kız aklını kaybetmeye başladığını düşünür. Günler birbirini kovalarken, arkadaşının insanları iyileştirme gücüne sahip olduğunu öğrenir. Bu onu daha da endişelendirir. Her zaman arkadaşının ona aşkını itiraf etmesini düşünür. Kendisinden çok farklı olduklarını düşünmeye başlıyor. Arkadaşının aksine, Pilar dine veya tanrıya inanmaz. Bu yüzden çok farklı olduklarını düşünür. Sonunda onunla bunun hakkında konuşur. Dine inanmadığını, sanki mübarek bir insanmış gibi kendini tamamen dine adaması gerektiğini söyler. Kendisini hayatı için bir tehlike olarak ifade eder. Vazgeçilmez bir dünyevi zevk gibi onu dini şahsiyetinden uzaklaştırmaktan korkar. Ancak arkadaşı onun gibi düşünmediğini ve onun için savaşacağını ifade eder. Uzun bir aradan sonra Pilar onun isteğine karşı koyamaz. Duygularını dinler, kafasındaki tüm düşünceleri susturur. Ona olan sevgisinin karşılıklı olduğunu söyler. Tüm krizlerin çözüldüğünü düşünen çiftimiz yaşayacakları hayat için gelecek planları yapmaktadır. Aynı zamanda Pilar arkadaşıyla din hakkında konuşur ve kafasındaki soruları birlikte tartışırlar. Bu süre zarfında Pilar'ın tanrıya olan inancı ve din hakkındaki düşünceleri birer birer gelişir. Ancak bu sefer arkadaşının onunla birlikte dünyevi zevklere kendini kaptırdığı düşüncesi yeniden aklına gelir ve onu asla yalnız bırakmaz. Her şey korkulduğu gibi ilerliyor. Bu değişiklik bizi kitabın sonuna hazırlar. Kişiliği ve düşünceleri tamamen değişen kız ondan ayrılır. Çünkü arkadaşını dinden ve iyileştirebileceği birçok insandan uzaklaştırdığını zanneder. Böylece yollarını ayırırlar. Başladığı noktadan tamamen uzak olan Pilar, bu yolculuk sayesinde hayatında adeta yeni bir pencere açar. Pilar artık ne aynı ne de arkadaşıdır. ... 'Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım', yazarın Türkçe'deki ikinci kitabı. Bu kitap, bir tutkunun, bir aşkın öyküsü. Öyle bir aşk ki, bir kadınla bir erkek arasındaki tutkunun, giderek bir sonsuzluk tutkusuna dönüştüğünü görüyoruz. 'Paulo Coelho', gerçekle gerçeküstünü, ülkesinin mitolojisinden yararlanarak bütünleştirebilen ilginç bir yazar; bu romanında, dünyanın gizlerini içinde taşıyan bir aşkın öyküsünü dile getiriyor. Yirmi üç dile çevrilen ve dünyada 2,5 milyon okurla buluşan bu romanın da 'Simyacı' gibi sevilerek okunacağını umuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/pinhan/", "text": "Pinhan: Doğal olarak çift cinsiyetli doğan, Romanın ana kahramanıdır. Dürri Baba'nın Tekke'sinde yaşıyor ve ardından Kendini aramak için tekkeden ayrılıp İstanbul'a gider. Bir mahallenin kurtarılması sonucunda ölür. Dürri Baba: Pinhan'ı yakalayan tekke şeyhidir. Sezgileri çok güçlü bir kişidir. Kevser Nine: Mahalledeki çift başlılığı ortadan kaldıran ve mahalledeki dertleri, belaları savuran kadındır. Tekkeyi terk edip kendisini aramak için İstanbul'a giden Pinhan'nın hikayesi anlatılmaktadır. çift başlılığını yenmek için kendini arar ve kendini bulmak için İstanbul'a giden ve orada yaşamış olduğu olaylar konu edinmiştir. Yedi çocuk oynar, Kuşları avlarken büyülü bir kuşu takip etmeye başlarlar. Gittikleri yolda, elma ağacından elma yağması gibi bir ses duyarlar. Sadece ağacın tepesine çıkıp kaçmayan çocuk yakalanır. Çocuğun adı Pinhan'dır. Ve Dürri Baba tarafından yakalanmıştır. Bu olaydan sonra Pinhan, Dürri Baba Tekkesi'ne girer. Çocuk çift cinsiyetlidir ve kimliği bölünürken iç çatışmalar yaşar. Dürri Baba ona beden şehrine girip kalbinin onu götürdüğü yere gitmesini söyler. Kanat alıp uçma vaktinin geldiğini anlayan Pinhan, İstanbul'a gider. Burada garip olaylarla karşılaşır. Dürri Baba'nın verdiği inciyi çalan Pinhan, Akrep Arif ilçesine gider. Bu mahallenin Nakş-Nigar adlı ikinci bir adı vardır. Bu iki isme dayanamayan mahallede kötü şans başlar. Mahalleden Kevser Nine, istihare'ye gider ve mahalleden iki başlı bitince dertlerin çıkacağını söyler. Kocakarılar mahallenin iki başlılığını çözümünü Pinhan'ın çift başlığı nda bulur. Doğuştan hem erkek hem de kadın olan Pinhan, bu mahalledeki tek kişi olursa mahalledeki lanet kalkacaktır. Bu isteklerini kabul eden Pinhan, ona büyü yapmalarına izin verir ve bir kadın olarak uyanır. Ancak süreç tam olarak beklendiği gibi gitmez ve Pinhan büyüler yapılırken bir yılanın onu ısırdığını görür. Romanın sonunda Pinhan, Dürri Baba Tekkesi'ne döner ancak Tekkenin yakılıp yıkıldığını görür. Kısa bir süre sonra yılanın zehri yüzünden hayatını kaybetti ve İstanbul'da tanıştığı ve aşık olduğu Karanfil Yorgaki tarafından bulunup gömülür. - Pinhan, 1997 yılında yayınlanmış olan Elif Şafak'ın ilk romanıdır. - Elif Şafak bu romanında her ana bir hikaye sığdırmıştır. - 1998 yılında Mevlana Büyük Ödülü'nü kazanmıştır. Elif Şafak'ın ilk kitabı olan bu eserin ilk basımı, 2009 yılında yayımlanmıştır. Yazarın ilk eseri olma özelliğini taşıyan bu kitabın kapak tasarımı Uğurcan Ataoğlu, kapak resmi Mercan Dede'ye aittir. Elif Şafak bu kitabıyla 1998 yılında Mevlana Büyük Ödülü'nü kazanmıştır. Yazarın ilk romanı olan bu eserde tasavvuf teması işlenmiştir. İstanbul'a gelen bir derviş aracılığıyla eski İstanbul yaşamını anlatan yazar, yüzlerce yıl önceki insan aklını ve ruhunu meşgul eden düşüncelerin, bugünden pek farklı olmadığına dikkat çekmiştir. Yazarın hikayelerde zaman zaman Arapça ve Farsça kelimeler kullanması hikayeleri daha gerçekçi kılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/portobello-cadisi/", "text": "Şirin Halil Athena: Üstün özelliklere sahip olan bir kadındır. Lukas: Athena ile evlenen ama ilgi göremediği için boşanan kocasıdır. Portobello Cadısı, üstün özelliklerle donatılmış bir kadının, Athena'nın zor yaşamını anlatır. Gerçek adı Şirin Halil olan Athena, henüz üç aylıkken Transilvanya'da bir yetimhaneden evlat edinilmiş bir kızdır. Bükreşli anne babası ona asla kendi kızları olmadığını hissettirmezler ve onu sevgiyle büyüttüler. Ancak bir süre sonra Lübnan'da iç savaş çıktı ve aile Londra'ya taşınmak zorunda kalır. Athena, küçüklüğünden beri doğaüstü tanrısal varlıklarla dans ederek iletişim kurduğunu söyler. İçindeki bu gizli gücü büyütmüş ve dansta kendini çok geliştirmiştir. Üniversiteye başladığı yıl kendisine bir görev verildiğini, evlenip anne olması gerektiğini söylemeye başlar. Üniversitede Lukas Jessen-Petersen adında genç bir adamla tanışır. Genç adam kendine aşık olur. Kendisine verilen görevi de anlatır. Genç adam tereddüt etse de ona olan aşkı her şeyi kabul etmesine neden olur. Hemen evlenirler. Ancak küçük yaşta bir oğlu olan Athena, tüm sevgisini ve ilgisini oğlu Viorel'e vermeye başlamış ve kocasına olan ilgisini kaybetmiştir. Lukas kendini kullanılmış hisseder ve boşanır. Boşanmalarının ardından Athena ve Viorel bir apartmanın çatı katına taşınır. Babasının bir tanıdığı sayesinde bir bankada iş bulur. Ancak Viorel, evin sahibi olan yaşlı adamın evinden gece geç saatlere kadar gelen yüksek sesli müzikten korkar. Bir akşam Viorel'i kollarına alan Athena, ev sahibinin kapısını çalar ve şikayetini dile getirir. Adam onu içeri davet eder. İçeride bir grup insan var ve sanki bir ritüelin ortasındalar. Bir Orta Asya müziği eşliğinde dans ederler. Athena ses çıkarmadan olayları izlerken, Viorel bu gürültünün ortasında iki dakika içinde uykuya dalar. Athena da dansa katılır ve gece yarısına kadar dans ederler. Athena bu dans sırasında kendinden geçer. Ev sahibinin bu ritüeli dedesinin eşyaları arasında bulduğu bir kağıttan öğrendiğini öğrenir. Ve her gün düzenli olarak bu ayinlere katılmaya başlar. Bu dans ve müzik artık onun 'ritüeli' olmuştur. İş yerindeki arkadaşlarına da bu dansı öğretir ve oradaki insanların beğenisini kazanmaya başlar. Bu, Athena'nın Portobello Cadısına dönüşümünün başlangıcını işaret eder. Paulo Coelho, yeni romanı Portobello Cadısı`nda bu sorunun yanıtını arıyor. Portobello Cadısı, Athena adlı gizemli bir kadının öyküsünü, onu çok iyi tanıyan -ya da hiç tanımayan- yakınlarının ağzından anlatıyor. Athena`nın en büyük sorunu, 21. yüzyılda yaşayan bir 22. yüzyıl kadını olması ve bu gerçeği hiç gizlememesiydi. Bir bedel ödedi mi? Kuşkusuz, ödedi. Ama coşkuyla taşan gerçek benliğini bastırsaydı, çok daha büyük bir bedel ödeyecekti. Durmadan başkaları ne der diye kaygılanan, kırgın ve mutsuz biri olacaktı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/putlar-yikilirken/", "text": "Ömer: Adana'nın toprak ağalarından birinin oğludur. Almanya'ya gelişen sanayileşmeyi takip etmek üzere mühendislik okumaya gider. Eğitimini yarıda bırakıp döner. Usta Nazım Hikmetle Putları yılmak için büyük mücadele verir. Leyla: Yahudi kökenli bir genç kızdır. Ailesi soykırıma uğradığı için yaşadıkları ülkeden babaannesi ile İzmir'e yerleşirler. Ömer'e aşık hayat dolu, devrimci bir kadındır. Reşat Fuat: Mustafa Kemal Atatürk'ün akrabası, Suat Derviş'in eşidir. Moskova'da eğitim gördükten sonra TKP'nin İstanbul vilayet komitesi sekreteri oldu. Kızıl İstanbul gazetesini kurdu. Osman BALCIGİL; Putlar Yıkılırken romanında, yine bir döneme ışık tutuyor. 1928' Türkiye'sini, Dünyada o sırada yaşanan olayların ülkemize yansımasını, Nazım Hikmet'i ve İki genç yürek Ömer ve onun Leyla'sını okuyoruz. Yazar 1928'i anlatırken 1961 yılından da o döneme; eleştirel gözle bakarak sayfa aralıyor. Nazım Hikmet'in yaşarken sıcağı sıcağına fark edemediklerini değişen zaman içinde onun da bakışının değiştiğini görüyoruz. Dönemin SSCB'nin dünyaya yaydığı akıma kendisinin riayet etmediğini de bu vesileyle görmüş oluyoruz. Dünya liderleri savaş konusunda birleşirken, masum insanların yine kurban seçilmesi de kabul edilmesi gereken ayrı bir gerçek. Çok boyutlu bir yapıt olan Putlar Yıkılırken romanı; ülke içinde olması gereken devrimleri halka anlatırken, yıllar sonra zamana iz düşerek, şairin kendi putlarını yıktığını da gösterecektir. Yıl 1928/1929 Nazım Hikmet çalıştığı Resimli Ay dergisini iki genç ziyaret eder. Leyla; İzmir'den İstanbul'a Hukuk Fakültesini okumak için gelmiş, Ömer ise Adana'da varlıklı bir ailenin oğlu, Almanya'da mühendislik fakültesini yarıda bırakıp ülkesine dönmüştür. Gençler, Nazım abilerinden TKP'de gönüllü çalışabilmek için yardım isterler. Ülkelerini ileriye taşımaya çalışan, hukuk, adalet, özgürlük gibi kavramları halkın tabanına yaymak isteyen iki gencin talebi şair için anlaşılır fakat fazlası ile çetrefilli olan bu yolun zorluklarını da anlatmaktan geri durmaz. Vaz geçirme çabası iki genci bilakis ateşler. Kısa süre sonra sıklıkla bir araya gelerek dostluklarını ilerletirler. Nazım abileri onları parti çalışmaları konusunda bilgilendirir. Güvenlik bu konunun olmazsa olmazıdır. Yasal bir parti olmayan TKP'nin çalışmaları da dönem hükümeti tarafından mercek altındadır. Nazım Hikmet'in, Resimli Ay'da yayınlanan Putları Yıkıyoruz, yazı dizisi; eleştirel, reformist, halkçı, sosyalist ve gerçekçi vurguları ile dönemin pek çok aydınını çevresine katar. Nazım'ın gönlü Rusya'da gerçekleşen devrimden yanadır. Türkiye'de olanaysa yarım kalmış, böyle sürmesi halinde sonuç alınamayacak bir devrim olarak değerlendirmektedir. Şair, parti politikalarını etkili bulmadığı için TKP'den ayrılır fakat Leyla ve Ömer'i de kalmaları yönünde ikna eder. 1 Mayıs, Kızıl İstanbul bildirileri nedeniyle aralarında Sabahattin Ali ve parti sorumlusu Reşat Fuat da bulunan birçok isim göz altına alınır. Dönemin işkenceleriyle ünlü Sansaryan Han'da işkence görürler. Reşat Fuat bildirilerin basımı ve dağıtımının tüm sorumluluğunu üstlenir. Bu sayede Leyla ve Ömer tutuklanmaktan kıl payı kurtulurlar. Şair, bu anlamda kendisini de sorumlu hisseder. Çünkü onları partiye dahil eden kendisidir. Bu arada Leyla hukuk fakültesinden mezun olmuş, Ömer güvenlik nedeniyle iş değiştirmiştir. Leyla'yla evlenirler. Bu mutluluğa Nazım ve Piraye'nin evliliği eklenir. Birkaç ay sonra (28 Nisan 1935) Nazım tutuklanır. Nazım Hikmet, 1925'ten 1936'ya kadar olan zaman diliminde sadece üç yıllık bir süre hapis hayatı yaşamaz ve bu hapis dönemlerinde dahi yazmaya devam eder. Oyunları sergilenir, senaryosunu yazdığı filmler çekilir. O içerdeyken, Leyla avukatlığını yapar. Ömer hem Şairi hem de Piraye'yi yalnız bırakmaz. Dünya ülkeleri milliyetçi akımın etrafında birleşip savaş nidaları yükselirken, dönem hükümeti dışarıda tarafsız kalmayı içerde ise aydın kesimi ayak altından kaldırıp hapsetmeyi tercih eder. Şair, Donanma davası ve Harp Okulu davalarıyla 35 yıl hüküm giyer. Suçu olmayan Nazım, Partiden destek bekler ancak nafiledir. Çünkü Ömer'de Şair abisi gibi tehlike altındadır, aynı zamanda Reşat Fuat ve partinin kara kutusu gibidir. O, İkinci Dünya Savaşında Fransa'nın milis kuvvetlerinde olduğu gibi ülkeye saldırı olduğunda halkı bilinçlendirecek, koordinasyonu sağlayacaktır. Fakat dönem hükümeti bu oluşumları tehlike görüp başta Reşat Fuat ve Leyla olmak üzere partilileri göz altına alır. Ömer, bilgileri koruyabilmek için kaçar. Sansaryan Han'da tabutluk denilen hücreye kapatılan Leyla üç hafta boyunca işkenceye ve tecavüze maruz kalır. Ömer onu kurtarabilmek için ailesinden destek alır. Leyla dışarıya çıkar fakat eski Leyla değildir. Uğradığı tecavüzlerin derin izlerini taşır. Tecavüzcüsünden hamile kalan Leyla, Ömer'den bu gerçeği saklar. Bebeğin doğumuyla gücü tükenen Leyla yaşamına son verir. Ardında bıraktığı mektupla Ömer'in tecavüzcü polisi bulması zor olmaz. Adını Ümit koydukları kızını da alarak Fransa'ya kaçar. Aradan yıllar geçmiş, Ümit genç kız olmuştur. Yıllardır birbirini görmeyen Nazım ve Ömer 1961 Nisan'ında Paris'teki evlerinde yaşananları değerlendirecek; Ömer, Leylasını ve yaşadıklarını, can dostu abisi ile paylaşacaktır. Tarihin en büyük put yıkıcılarından Nazım Hikmet, kendisiyle yüzleşirken aslında epey mahcup! İkinci Dünya Savaşı'nın acımasızlığı; düşüncesi, sözü ve eylemi olanları alabildiğine ezecektir. Özellikle Nazım ve peşi sıra savrulan iki güzel çocuğu. Dünya yıkılıp yeniden kurulurken, büyük şair ve iki güzel çocuk tan yükselen canhıraş çığlık sinirlerinizi bozacak! Sevinerek, üzülerek, korkarak, haykırarak, hayran kalarak, karalar bağlayarak okuyacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/rahmet-yollari-kesti/", "text": "Genç Maraz Ali: Dağa çıkıp ünlü bir eşkıya olmak isteyen, Çerçi Süleyman Ağa'nın uşağıdır. Çerçi Süleyman Ağa: Eski ağalardandır. Çok kurnaz biridir, kendi çıkarları doğrultusunda her zaman hareket eder. Köyün çerçisidir. Sungurlulu Uzun İskender: Eski eşkıyadır, Çerçi Süleyman Ağa'nın yakın arkadaşıdır. Kasım Dede: Köyde dükkan açıp, Çerçi Süleyman'a rakip olur. Gülbeniz: Arif Ağa'nın on üç yaşında ki tek mirasçısı kızıdır. Kendi planlarını kuran iki eski eşkıyanın genç bir kızı kaçırmak için uydurdukları oyunlar ve uzun, yağmurlu bir kış gecesinde yaşananlar, hem haydut saldırganının, hem de katilin gözünden canlı bir şekilde anlatılır. Genç Maraz Ali, Çerçi Süleyman Ağa'nın uşağı ve hizmetçisidir. Eski bir silahı var. Tek hayali dağa gitmek ve ünlü bir haydut olmaktır. Süleyman Ağa da gelecekte faydalanabilmesi için Maraz Ali'yi bu konuda sürekli desteklemektedir. Çerçi Süleyman Ağa, Kulveren Köyü'nün tek tüccarıdır, ancak Kasım Dede onunla rekabet eder ve bir dükkan açar ve Süleyman Ağa'nın müşterilerini elinden alır. Süleyman Ağa bu durumu kabul edemez. Bir akşam eski dostu Uzun İskender'i yemeğe davet eder ve bir yalan uydurur. Arif Ağa'nın on üç yaşındaki kızı Gülbeniz, İskender'e aşıktır. Arif Ağa'nın yanına gidip kızını isterler, Arif Ağa ise kızının verilmesine yanaşmaz. Yatırımcı Bilal Efendi, Süleyman Ağa ve Uzun İskender kafa kafaya bir plan yapar. Üç eski arkadaşın görüşüne göre; Arif Ağa da kızını vermek ister ama bir şartı vardır. Kasım Dede'nin dükkanı basılacak ve ondan alınan para, dokunulmadan Süleyman Ağa'ya verilecektir. Süleyman Ağa bir taşla iki kuş vurmak ister ve her şeyi onun isteklerine göre planlar. Süleyman Ağa, Uzun İskender ile Maraz Ali'ye katılır ve bir tüfek gönderir. Kasım Dede'ye baskın yaparlar ama para toplarlar, yola çıkarlar ama merhamet yolunu keser. Yüksek Oluk Boğazı'nda Kasım Dede, Arif Ağa ve Muhtar Feyzi tuzağa düşerek cezaevine gönderilir. Eşkıya-ağanın hem halkın hem de zulme uğrayanların gözünden olanca canlılığıyla anlatılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/robensonlar-okulu/", "text": "Godrey Morgan: Godfrey, seyahat etmek isteyen 22 yaşında bir genç adamdır. İstediği seyahate çıkabilir. Ancak ıssız bir adada mahsur kalır. T.Artelett: Godfrey'in amcasının ısrarı üzerine dünya gezisine çıkar. Godfrey ile birlikte Phina Adası'nda mahsur kalır. Phina Hollaney: O 16 yaşında. William W. Kolderup'un evlatlık kızıdır. Yeğeni Godfrey Morgan ile nişanlı. William W. Kolderup: Godfrey'in amcası ve Phina'nın üvey babası. Bu iki gencin evlenmesini istiyor. Zengin bir tüccardır. J.R. Taskinar: William W. Kolderup'un rakibi. Onunla birçok yerde yarışır ve kaybeder. Zenginliğini güreşteki kazancına ve pokerdeki şansına borçludur. Aynı zamanda ticari atılımları da olan biri. Seng-Vu: Dream gemisine yasa dışı olarak binen ve ülkesine dönmeye çalışan Çinli bir adamdır. Karefinotü: Kendisi daha sonra Phina Adası'na düşen siyahi bir adam. Kitap, macera tutkunu genç Godfrey, evlenmeyi planladığı kız arkadaşı Phina'yı ve onu çok seven dayısı William'ı geride bırakarak, uçsuz bucaksız denizlere doğru yola çıkışını konu ediniyor. 1880'de Amerikan Hükümeti Kaliforniya'dan 460 mil uzakta bulunan Spencer Adası'nı satışa çıkarır. İki rakip zengin adam, William W. Kolderup ve J.R. Taşkınar, daha önce olduğu gibi yine yarışır. Bu verimsiz ada için açık artırmada adanın değerini artırırlar. Açık artırmada 1 milyon 100 bin dolara satışa çıkarılan ada, sonunda William W. Kolderup tarafından 4 milyon dolara satın alınır. Kolderup'un ailesi üvey kızı Phina Hollaney ve kız kardeşinin oğlu Godfrey Morgan'dan oluşur. Godfrey 22 yaşında ve üniversiteden yeni mezun olur. Dünyayı gezmek ister. Seyahat kitapları okur. Robinson Crusoe'nun hayatına imrenir. Phina Hollaney 16 yaşında bir genç kızdır. William W. Kolderup ikisiyle evlenip onları büyük servetinin mirasçıları yapmak ister. Godfrey Morgan amcasına dünyayı dolaşmak istediğini ve dönüşte Phina ile evleneceğini söyler. Genç kızın rızasıyla amcası William W. Kolderup bunu kabul eder. Tüccarın gemilerinden biri olan Dream bu işe hazırlanır. William W. Kolderup, Phina ve Godfrey'e dans eğitimi veren T. Artelett'i gezide yeğenine eşlik etmesi için görevlendirir. Hazırlıkların tamamlanmasının ardından gemi yola çıkar. Gemi bir süre yolculuk ettikten sonra 26 Haziran gecesi batar. Geminin kaptanı Kaptan Turcotte, Godfrey ve T. Artelett'i girdaptan kurtarmak için denize atar. Gemi enkaz olmadan batar. Artık Godfrey ve T.Artelett iki Robenson'dur. Zorluklara birlikte göğüs gelerek, her türlü olayı yaşayacaklar. Bazı olaylar açıklanamaz durumlar alır. Çeşitli doğa olayları ve açıklanamayan olaylar sayesinde adada güzel bir yaşam kurmaya başlarlar. Macera düşkünü genç Godfrey'in en büyük isteği gemiyle bir dünya seyahatine çıkmaktır. Evlenme planları yaptığı sevgilisi Phina'yı ve kendisini çok seven dayısı William'ı boynu bükük halde geride bırakan Godfrey, bu isteğini yerine getirmek için engin denizlere açılır. Ancak hiçbir şey planladığı gibi gitmez. Geçirdikleri gemi kazasından öğretmeni Bay Tartelett ile birlikte kurtulur ve ıssız bir adaya çıkmayı başarır. Godfrey, şimdi sevdiklerinden uzakta ve hep hayranlıkla andığı Robinson Crusoe gibi yaşamakla karşı karşıyadır. Jules Verne'in (1828-1905) en sevilen romanlarından olan Robinsonlar Okulu, 1882 yılında yayınlandığından bu yana birçok dile tercüme edilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/robin-hood/", "text": "Robin Hood: Romanın ana karakteridir. Haksızlığa karşı koyduğu için ölen dükün oğludur. Yaşanan haksızlıklara dayanamayan ve bu uğurda adaleti eline almak isteyen cesur bir adamdır. Gilbert: Robin Hood'u evlat edinen iyi kalpli bir karakterdir. Margarit: Robin Hood'u kendi oğlu gibi büyüten ve seven kadındır. Allan: Soylu bir aileden gelen ancak fakir olan bir gençtir. Valinin kızına aşıktır. Rahip Tuck, Küçük John, Dickson, Albert: Robin Hood'un iyiliksever, cesur ve kahraman arkadaşlarıdır. Howard Pyle'ın kaleminden zenginden alıp fakire vermesiyle ün kazanan halk kahramanı Robin Hood'un eğlenceli bazen de tehlikeli maceralarını konu alıyor. On ikinci yüzyılın başında, İngiltere'de birçok kargaşa ve iç kargaşa hüküm sürerken. Ülke halkı, Saksonlar ve Normanlar arasında büyük bir çatışma sürmeye başlar. Normanlar devlet yöneticilerini ve askeri sınıfı oluştururken, Saksonlar daha çok köylüler, yönetilen kişilerdir. Bu nedenle, savunmasız Saksonlar ve acımasız Normanlar sürekli bir iç savaş içindedir. Ülkede bu olaylar yaşanırken, bir Mart gecesi iki at Sherwood ormanında yolculuk eder. Korku içinde yürüyen bu insanların yanında küçük bir bebek vardır. Atlılardan birinin adı Ritson ve bebeği yanında kız kardeşi Margarit ve karısı Gilbert'e getirir. Yıllardır çocuğu olmayan bu ailenin çocuğa iyi bakacağını düşünür. Bebeğin karısını kaybeden ve daha sonra savaşa katılmak zorunda kalan bir savaşçıya ait olduğunu söyler. Aile bu durumdan çok mutludur. Bebeğe kendi çocukları gibi davranırlar. Adını Robin koyarlar. Robin bu iyi kalpli ailede dürüst, yardımsever, merhametli ve cesur, çok güçlü bir insan olarak yetişir. On altı yaşında, ormanda savaşta ondan üstün kimse olmaz. Robin bir gün ormanda avlanırken bir avcının iki kişiyi öldürmek üzere olduğunu fark eder. Avcıyı yaralar ve ikisini de kurtarır. Bunlar Anna ve Allan adında iki kardeştir. Robin daha önce hiç böyle insanlarla tanışmamıştılar. İkisinin de asil bakışlarından çok etkilenir. Özellikle kızı çok güzel bulur. İki kardeş, Robin'e başlarına gelenleri anlatır. Allan, zalim valinin kızı Isabella'ya aşıktır ve vali defalarca ısrar etmesine rağmen kızını ona vermez. Bu avcının valinin adamlarından biri olduğundan şüphelenir. Robin iki kardeşi eve götürür. Ama yakında diğer haydutlar, avcının arkadaşları, evi basar. Robin hepsini devre dışı bırakır. Gilbert sadece yaralı birini içeri alır. Çünkü Robin'i yıllar önce onlara getiren Ritson'dur. Bu sırada evdekiler valiyle tekrar görüşerek bir anlaşma yapmaya karar verirler. Robin, Allan ve diğer arkadaşları valiliğe doğru yola çıkarlar. Onları uğurladıktan sonra Gilbert, kayınbiraderi Ritson'ı görmeye gider. Ritson, ona yıllardır sakladığı bir gerçeği açıklar. Robin, Huntington Dükü'nün öz oğludur. Dük, vali tarafından zulüm gördü ve öldürüldü. Bir asker de oğlunu kurtardı ve savaşa gitmesi gerektiğinde onu Ritson'a teslim eder. Ritson, hayatının bu son anlarında Allan ve Anna'nın vali tarafından öldürüleceğini söyler. Kısa süre sonra ölür. Gilbert çok korkar. Çünkü Robin ve arkadaşları her şeyden habersiz valiye giderler. Robin ve arkadaşları çok geçmeden valinin tarafına geçmeyi başarır. Ancak onları kötü bir sürpriz beklemektedir. Padişah onları görünce derhal tutuklanmalarını emreder. Karışıklık içinde hepsi kaçmayı başarır. Ancak zalim kral, Allan'ın saraya girdiğini anlayınca, bir hafta içinde kızını Lord Linby ile evlenmeye karar verir. Gilbert oğluna ne olduğunu merak ediyor. Bunun için oğlunun arkadaşı Diskson'u saraya gönderir. Yolda Robin ve diğerleriyle karşılaşır. Saraydan Albert Isabella'dan bir mektup getirir. Bir gün sonra Allan ile kaçmayı planlar. Allan, Robin ve Albert, Isabella'yı kaçırmak için bir plan yaparlar. Ormanda valinin adamlarıyla çarpışırlar ve Robin onlardan evinin yakıldığını ve annesinin öldürüldüğünü öğrenir. Allan ve Isabella'yı küçük John'un köyüne gönderen Robin, eve kendisi gider. Ancak yolda, valinin adamları Isabella ve Allan'ı pusuya düşürür, Allan'ı yaralar ve Isabella'yı kaçırır. Robin eve gittiğinde bir enkazla karşılaşır. Daha da kötüsü, annesi valinin adamları tarafından öldürüldü. Robin acı bir şekilde babadan intikam almaya yemin eder. Arkadaşlarıyla birleşir ve arkadaşları onu başkan olarak seçerler ve adına Hood'u eklerler. Robin Hood ve arkadaşları, kötü kral ve valiyi engeller. Kralın ve valinin haksız yere zorla aldığı halkın malını halka geri vermek için ne gerekiyorsa yapacaklardır. Onlar artık halkın kahramanları. Vali, işlerini aksatan bu gençleri getirenlere de yüksek meblağlarda para teklif eder. Vali, Robin'i bu şekilde yakalayamayacağını anlayınca bir ok yarışması düzenlemeye karar verir. Çünkü Robin Hood'un bu yarışmaya kesinlikle katılacağına hükmeder. Ancak Robin ve arkadaşları da önlemini aldı. Robin Hood birinci olduğu yarışmada valiyle alay ederek kurtulmayı başarır. Bir süre geçer. Şehirden haberler geliyor. Isabella evlenecek. Robin ve arkadaşları saraya girmenin bir yolunu çabucak bulurlar. Saraya giden akrobatlar, müzisyen arabalarının yolunu keserek onlar kılığına girerek saraya girmeyi başardılar. Düğün sırasında kıyafetlerini değiştirirler ve Isabella'yı kaçırırlar. Gerçek düğün ormanda geçer. Allan ve Isabella, Anna ve Robin Hood, Küçük John ve Maddelena evlenirler. Bir süre sonra ülke sevindirici haberlerle sallanmaya başlar. Gerçek kral, Kral Richard, savaştan döner. Kardeşi, padişah ve valinin zulmünü duymuş ve onları cezalandırmak için aramaktadır. Robin Hood ve arkadaşları sayesinde onları kaçarken yakalar. Kral, ödül olarak Robin Hod'a Huntington dükünü verir. Kralın öğrendiği gibi, Robin Hood eski Huntington dükünün oğludur. Ayrıca Kral Robin'in diğer arkadaşlarını da ödüllendirir. Hepsi hayatlarının sonuna kadar kral için çalışırlar. Dünyanın tarihinin en ünlü halk kahramanlarından biri olan Robin Hood, zorlu bir dönemde ortaya çıkmış ve yoksulların, mazlumların koruyucusu olmuştur. Tarihte böyle birinin yaşayıp yaşamadığı kesin olarak bilinmez. Ancak dönemin halk türkülerinde ve hikayelerinde Robin Hood'un adı ve kahramanlıkları sık sık geçmektedir. Tarihçiler birkaç ünlü kişiliğin zamanla halkın zihninde birleşip tek bir kahramana dönüştüğünü söylemektedir. Bu nedenle Robin Hood iyi kalpli, merhametli ve insani kusurları olan bir karakterdir. Çılgın bir maceraperesttir, ama harika bir liderdir. Fakirleri ve mazlumları savunur, ama hakkı yenen üst sınıfa da yardım eder. Yani aslında insanların tarih boyunca özlediği adaletin savunucusudur. Bu nedenle ünü kısa sürede İngiltere'nin dışına taşmış ve maceraları 19. yüzyılda birçok yazar tarafından kaleme alınmıştır. Elinizdeki kitap ünlü yazar ve çizer Howard Pyle tarafından 1883 yılında yazılmış ve daha sonra yazılan birçok esere ilham kaynağı olmuştur. Milli Eğitim Bakanlığı'nın belirlediği 100 Temel Eser arasında yer alan bu eğlenceli macera her yaştan okura hitap etmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/robinson-crusoe/", "text": "Robinson Crusoe: Denizi çok seven, becerikli, zeki, maceraperest bir karakterdir. Gerçek hayatta ise daha önce Isla Mas a Tierra olarak bilinen bir adada tek başına yaşayan Alexander Selkirk isimli İskoç denizcinin Woodes Rogers tarafından 1709 yılında kurtarılmasının yarattığı sürpriz ve ilgiden esinlendiği iddia edilmiştir. Benzer bir kaynak, İbn-i Sina kaynaklı Hay ibn-i Yakzan ve İslam dünyasından İbn-i Tufeyl kitabıdır. Bu kitapta kimseden bir şey öğrenmemiş bir insanın Allah'ı tabiatta gördükleriyle anladığı anlatılmaktadır. Ancak bu romandaki olaylar daha barışçıl bir dille kaleme alınmıştır. Robinson Crusoe, yelken tutkunu olan genç bir adamdır. Ancak babası onun avukat olmasını istiyor. 19 yaşında, Robinson babasına meydan okur ve Londra'ya giden bir gemiye binerek kasabasını terk eder. Yolda büyük bir fırtına olur. Robinson, ailesine itaat edeceğine ve hayatta kalırsa yelkencilikten vazgeçeceğine söz verir. Kurtulduğunda ise sözünü tutmaz. Gemiye atılır. Afrika'da bir ticaret gemisinde çalışırken gemi korsanların saldırısına uğrar. Portekizliler sayesinde hayatta kalır. Brezilya'da şeker işiyle uğraşmaya başlar ve zengin olur. Ortağı ona Afrika'ya köle getirme işini teklif eder. Yolda, gemi Güney Afrika kıyılarında batar. Robinson hayatta kalan tek kişi olur. Robinson bir adaya sığınır. Yanında bıçağı ve piposu vardır. Ancak adada kimse yoktur. Bir sal yapar ve batan gemisinden kullanabileceği malzemeleri adaya taşır. Daha sonra kendine bir kulübe yapar. Yaban keçileri ile beslenir. Gemiden getirdiği mısırı eker; ancak mevsim uygun olmadığı için hiçbiri ürün üretemez. Diktiği ağaçlar da tutmaz. Adadan ayrılmak için büyük bir tekne yapar; ancak tekne çok ağır olduğu için denize götüremez. Ayrıca bir papağanı evcilleştirir ve onunla konuşur. Gemide bulduğu mürekkep ve kalemle başına gelenleri yazmaya başlar. 12 yıl olur. Bir gün Robinson sahilde yürürken şok olur. Çünkü kumda insan ayak izleri var. 10 yıl daha geçer. Robinson bu sefer sahilde insan kemikleri ve parçalanmış organlar görür. Güney Afrika'nın başka bir adasından yamyamların gelip bu adada tutsaklarını yediklerini fark eder. Çok sinirlenir. Bir yere saklanarak yamyamlar tekrar geldiğinde onları öldürmeye karar verir. Bir mağarayı kale olarak kullanır. Bir gün adaya gelen otuz kadar yamyam görür. Esirlerden birini pişirirler ve diğerini öldürmek üzereyken Robinson, gemiden aldığı silah ve kılıçla yamyamları öldürür. O da bir mahkumu kurtarır. Bu mahkum, yıllardır yalnız yaşayan Robinson'ın arkadaşı olur. Robinson onu eğitir, yamyam arkadaşını uygarlaştırır ve buna Cuma ismini verir. Cuma ona Robinson gibi beyazların adasında köle olduğunu söyler. Robinson onları kurtarmaya karar verir. Bir tekne inşa ederler. Ancak bir gün yine üç tekne dolusu yamyam adaya gelir. Kölelerini yemek için bu adayı seçerler. Robinson, kölelerden birinin beyaz olduğunu görünce şok olur. Hepsini ateşli silahlarla öldürür ve tutsakları serbest bırakır. Esir beyaz adam, Robinson'ın gemisinden kurtulan biridir. Diğer tutuklu ise Cuma'nın babasıdır. Bir gün denizde bir İngiliz gemisi görürler. Geminin kaptanı asi mürettebatı yüzünden zor durumdadır. Onu kurtarırlar. Bu gemi ile Robinson ve Cuma İngiltere'ye döner. Aradan 32 yıl geçmesine rağmen Robinson, ortağının kendisi adına yaptığı yatırımlar sayesinde zengin bir adam olmuştur. Ailesi ölür. Robinson İngiltere'de evlenir; çocukları olur. Romanın sonunda ise ayrı kaldığı eski adasını görmek için tekrardan denize yelken açar. Kitap, İngiltere'de yaşayan orta halli bir ailenin en küçük oğlu olan Robinson Kreutzner'in dünyayı gezme hayalleri ile çıktığı yolculukları ve bu sırada karşılaştığı olayları anlatır. Bu yolculuklar sırasında, seyahat ettiği gemi batınca ıssız bir adada 28 yıl tek başına yaşamak zorunda kalır. Sonradan eklenen ve Robinson Crusoe'nun Yeni Serüvenleri adı verilen ikinci kitapta, Robinson döner. Burada bir süre kaldıktan sonra yine denize açılır. Madagaskar'dan, Çin'e Rusya'ya geçerek İngiltere'ye döner. Bu yolculuklarda ticaret yapar ve kendi kültürünü bu ülkelerinkiyle karşılaştırır. Kitapta dürüstlük, cesaret, özveri, yaratıcılık, dayanışma ve serüven duygusu gibi kavramlar işlenmekte. Akşit Göktürk'ün titiz çevirisiyle tam metin ve tek cilt halinde yayımlanan Robinson Crusoe' nun yeni baskısı, Grandville'in illüstrasyonları ve özenli bir baskıyla sunuluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/romantik-bir-viyana-yazi/", "text": "Anlatıcı Yazar: Romanın ana karakteri kitabın çoğunda karşımıza çıkan Kamil Kaya olsa da özellikle ilk ve son bölümlerde hikayenin bize gelmesine vesile olan Anlatıcı Yazar'dır. Kamil Kaya: Romanın üçüncü ve dördüncü bölümlerinde karşımıza çıkan Kamil Kaya, anlatıcının eski öğrencisi Asaf ile Viyana'da karşılaşmasıyla anlatının merkezine konulan Kamil Kaya, romanın ana karakteridir. Yunus: Romanın özellikle ortasından itibaren büyük rol oynayan Yunus, hikayenin kötü karakteri olarak tanımlanabilir. Asaf: Öncelikle edebi bir unsur olarak kullanılır. İlk olarak Kamil Kaya'nın tarih derslerinde öğrenci olarak karşımıza çıkan Asaf, daha sonra roman anlatıcısının okuyucusu olarak Viyana'da boy göstermiştir. Roman, dersleriyle öğrencilerinin kendisine Hayalci Hoca lakabını taktığı, evlenmeye fırsat bulamayan tarih öğretmeni Kamil Kaya'nın kişiliğinde tarih ve bugün ya da anlatılan ve hayat sarkacında salınan roman. , emekliliğinde hep görmek istediği Viyana'da hep özlediği hayatın kuşatmasın ve onun mücadelesi konu ediniyor. Yeğenleriyle Londra'da seyahat eden bir yazar olan anlatıcının bakış açısıyla başlar. Anlatıcı, Bratislava'da imzaladığı bir kitabı bahane ederek uzun süredir tutkuyla hatırladığı Viyana'ya gider ve ardından bazı tarih dersleri ile metni böler. Kamil Kaya adlı idealist bir tarih öğretmeninin otuz beş yılı aşkın öğretmenlik hayatı bu bölümler aracılığıyla kapsamlı bir şekilde anlatılıyor. Tarihi öğrencilerine gerçekten anlayabilecekleri ve zihinlerinde canlandırabilecekleri şekilde anlatmaya çalışan Kamil Kaya, bu tavrından dolayı bazen zorluklar yaşıyor. Farklı şehirlere gönderilir, hatta on yıl süreyle öğretmenlikten uzaklaştırılır. Bu süreçte Kamil Kaya'nın birçok öğrencisi tanıtılsa da roman boyunca bunlardan sadece ikisi rol alır. Yazarın Viyana'da bir kafede otururken yanına gelen Doktor Asaf bunlardan ilkidir. Asaf, Kamil Kaya'nın öğretmenliği bıraktıktan sonra uzun yıllardır hayalini kurduğu gibi Viyana'ya geldiğini, hatta kendi evinde kaldığını ama sonra ortadan kaybolduğunu anlatıyor. Anlatıcı, emekli tarih öğretmenini bulmasına yardım etmeye karar verir. Kamil Kaya'nın Viyana günlerini anlatmaya başlayan roman, bu sefer merkeze öğretmenlik yıllarında ikinci bir öğrenci olan Yunus'u koyar. Öğrencilik yıllarından beri saldırgan ve tuhaf bir çocuk olan Yusuf, yetişkin hayatında pek değişmediği için Kamil Kaya'nın hayatını cehenneme çevirir. Bir yanda Clea isimli kadınla olan ilişkisini düşünen, diğer yanda Yunus'un zarar verdiği evi düzene sokarak Asaf'a küsmemesi için çabalayan Kamil Kaya, Yunus'u öldürmeyi bile bazı noktalarda düşünür. Roman, yazarın Doktor Asaf'a teslim ettiği bir zarfla biter. -Sefa Kaplan- Onun romanları böylece enikonu kapsamlı incelemeleri de zorluyor. Düşünsel düzeyde verilen olumlu kavga, yanı sıra yazınsal düzeyde de önemle üstünde durmayı gerektiren romanların varlığını imliyor. Hem sonra, düşünsel ve yazınsal düzeyleri birbirinden ayırarak almak da Adalet Ağaoğlu'nun romanlarına yaklaşmayı güçleştiriyor. Romantik-Bir Viyana Yazı, düşünsel ve yazınsal derinliğiyle bu yazınsal birliği açıklamaya yatkın olduğu, okuma uğraşının niteliğini yükselttiği ve edebiyatın ateş topunu bütün yakıcılığıyla üstümüze yuvarladığı için, onunla bir kitap oylumunda birlikte olmayı göze almakla yerinde bir seçim yaptığımı düşünüyorum. -Semih Gümüş-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/romantika/", "text": "Şirin: Babasını çok seven, annesini ve ablasını mümkün olduğu kadar görmek istemeyen özgürlük düşkünü bir kızdır. Doğan Bey: Şirin'in babasıdır. Yaşadıklarından dolayı içine kapanık bir karakterdir. Yasak aşkı Arzu'ya aşıktır. Arzu ile mutludur. Arzu: Doğan Bey doçent iken öğrencisidir. Arzu evli ve çoçuğu olan bir kadındır. Asım Efendi: Doğan Bey'in kırtasiyesinde çalışanıdır. Turgut Özakman'ın şaşırtıcı, eğlenceli ve karmaşık bir aşk hikayesinin anlatıldığı romanıdır. Kitabında iki farklı kuşağın aşk hakkındaki düşüncelerini karşılaştırmıştır. Romantika, Şirin'in babasının eski defterindeki notları çözdüğünde, yasak bir aşkın hikayesiyle karşılaşır. 1960'larda başlayıp 1987'de biten notlarda, Ankara'nın sokaklarından parklarına, çarşılarından çay bahçelerine akan saf bir aşkın izleri anlatılıyor. Bir sabah telefon çalar. Arayan Şirin'in babasının adamlarından Asım Efendi'dir. Babasının kalp krizi geçirdiğini ve annesinin onu hastaneye çağırdığını söyler. Şirin, babasıyla iyi geçinen ama annesi ve ablasıyla anlaşamayan bir çocuktur. Annesinin kendisini hastaneye çağırdığını duyunca babasının durumunun ümitsiz olduğunu düşünür. Çünkü gerekmedikçe buluşmuyor ve iletişim kurmuyorlar. Hastaneye gittiğinde babasının yoğun bakımda olduğunu öğrenir. Şirin'in babası Doğan Bey üniversitede doçenttir. Uysal ve sakin bir mizaca sahiptir. 1960 hareketine karşı olmamasına rağmen öğretim üyelerinin üniversiteden atılmasına göz yummaz ve istifa eder. Daha sonra kendi başına küçük bir kırtasiye dükkanı açar. Annesi bu duruma çok kızmaktadır. Annesi, babasının aksine, gösteriş yapmayı seven huysuz bir kadındır. Onlar gibi asil bir aileden gelmediği için kocasını sürekli küçümsüyor. Annesi, ablası ve teyzesi babasına karşı cephe aldı. Öte yandan babası yalnız bırakılmış ve içeri kapatılmıştır. Odasından saatlerce çıkmaz; Ya defterine girip hesap yapar ya da udunu çalarak kendini teselli etmeye çalışır. Bir gün, beklenmedik bir şekilde babası iyileşti. Artık annesinin ve kız kardeşinin küçümsemesine bile kayıtsız kalmıştır. Önce bir araba aldı, ardından büyük, gösterişli bir kitapçı açtı. Bu arada Şirin'de büyümüş, üniversite öğrencisi olmuş ve bir süre sonra evlenmiştir. Ama çok geçmeden anlaşamadılar ve gittiler. Şirin özgürlüğünü çok seven bir kızdır. 1971'de askerler yönetimi ele geçirir. Şirin'in babası gözaltına alınır. Yirmi gün sonra eve döndüğünde iyice süzülmüş ve hırpalanmıştır. Öte yandan babası tekrar geri çekildi. Şirin, babasının mutsuz olmasına dayanamadığı için zaman zaman arkadaşlarını arar, bir şeyler içip sohbet eder, bazen ud çalıp eğlenirler. Şirin, annesinin ve kız kardeşinin bu kadar haksızlığa ve baskılarına rağmen bu olayların kendisini nasıl üzmediğini babasına sorar. Öte yandan babası, eski ve gizli aşkı Arzu'dan üstü kapalı bir şekilde söz eder. Kızına bir gün öldüğünde her şeyi daha detaylı anlayacağını söyler. Babasının her şeyi yazdığı bir defteri var. Şirin, babası hastanedeyken defteri bulur. Ancak her şey bir şifreleme tekniği ile not edilir. Şirin ve arkadaşı Sanem, şifreyi çözmek için çok uğraşırlar ve sonunda çözerler. Şirin, babasının hayatını okumaya başladı. Babasının gizli aşkı üniversite öğrencisidir, ilk başlarda kendini engellemeye çalışsa da duygularıyla baş edemez ve öğrencisi Arzu'ya aşık olur ama Arzu evli ve çocuklu olduğu için bu olay gerçekleşmemiştir. Başta ona yakışır ama daha sonra gizlice birbirlerine aşık olurlar. Tanıştıklarını, hatta taşındıkları evi Arzu'nun evine bakan bir binadan aldıklarını öğrenir. İlk başta kızsa da babasının mutluluğunu hatırlar ve defteri okumaya devam eder. Bu defterden arzu hakkında pek çok şey öğrenir. Takma isimlerle anlaştıklarını, Arzu'nun bazen babasının bahsettiği Albertina, bazen de Azize olduğunu öğrenir. Şirin, Arzu'nun annesini değil babasını mutlu ettiğini anlayınca bu durumu kabullenir ve Arzu'yu hiç görmemesine rağmen Arzu'ya ısınır. Arzu, Doğan Bey'in hastanede olduğunu öğrenince Şirin, Arzu'yu arar. Doğan'ın kızının Şirin olduğunu söyler. Arzu ile Şirin arasında samimi bir sohbet gerçekleşir. Şirin'i evine davet eder. Şirin, Arzu'nun evine gittiğinde babasının iyi olduğunu, her şeyi bildiğini ve onlara yardım edeceğini söyler. O gece hastanede babasıyla kalacağını ve onları konuşturacağını söyleyerek evden çıkar. Şirin, babasıyla hastaneye gider. Defteri okuduğunu ve Arzu hakkında her şeyi bildiğini söyler. Babasına onlara yardım edeceğini söyler. Birkaç saat sonra yaptığının yanlış olduğunu düşünmeden babasıyla Arzu'yu telefonda konuşturur. Arzu artık evden çıkmak istemektedir. Çünkü kızı İpek evlenmiş ve birlikte yaşadığı halası vefat etmiştir. Artık Arzu'yu o eve bağlayan hiçbir şey kalmamıştır. Bu sırada Doğan Bey hastaneden çıkar. Şirin ise Arzu'ya birlikte yaşamayı teklif eder. Arzu kabul eder. Doğan Bey onları ziyarete gelir ve birlikte çok keyifli akşamlar geçirirler. Birlikte, Şirin'in annesinin yanında olmadığı kadar huzurlu ve mutlular. 'Romantika', Turgut Özakman'ın 'Korkma İnsancık Korkma'dan sonra, ikinci romanı. Yine şaşırtıcı bir aşkın öyküsü. Bir aşk güzellemesi. 1960-1987 dönemine özgü çalkantılar. Sürprizler, oyunlar, dönüşümlerle dolu, gizemli bir ilişkinin gizli tarihi. Kuşaklar arası çatışmalar. Renkli, ilginç, şaşırtıcı karakterler. Kıvrak, akıcı, neşeli bir dil, yalın bir üslup. Çok açılı bir anlatım tekniği, usta işi bir kurgu. Konusu, kişileri, tekniği, kurgusu ile farklı bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/rudin-ilk-ask-ilkbahar-selleri/", "text": "Vladimir Petrovich: On altı yaşında genç bir çocuktur. Zinaida ilgi duyarak giderek aşık olur. Zinaida: Genç ve güzel bir kızdır. Etrafı erkeklerle doludur. Vladimir Petrovich'te o erkeklerdendir. Zayıf iradeli Rus aydınlarını, serflerin hayatını, toprak asillerinin sevgisini ve kendini yakın hissetmediği radikal genç kuşağı tarafsız ve gerçekçi bir dille aktarır. On altı yaşında bir çocuk olan Vladimir Petrovich, maddi durumu iyi olmayan Prenses Zasekina'nın ailesiyle birlikte kiraladığı yazlık evinde komşudur. 1833 yılında Neskuchny kasabasında başlayan bu hikaye, Vladimir Petrovich'in kendisinden beş yaş büyük bir kızı görmesi ve ona karşı ilgi duyması ile başlar. Bu kız, daha sonra ortaya çıktığı gibi, Prenses Zasekina'nın kızıdır. Zinaida adındaki bu genç ve güzel kız, kendisine ilgi duyan erkeklerle çevrilidir. Bir gün Vladimir Petrovich, etrafındaki erkeklerle bahçede eğlenen Zinaida'yı görür. Zinaida da bu genç çocuğa yakındır. Bunun üzerine Vladimir Petrovich'in duyguları basit bir ilgiden aşka doğru gelişmeye başlar. Prenses Zasekina, Vladimir Petrovich'e gider ve iki aile arasında bir ilişki yaratan bir borç ister. Bir gün Prenses Zasekina'nın evine giden Vladimir Petrovich, prensesin kızı Zinaida'yı görür. Zinaida, Vladimir'i odasına davet eder. Ondan hoşlanıp hoşlanmadığını sorar. Aşkta tecrübesiz ve utangaç olan Vladimir Petrovich bu soruya cevap veremez. Zinaida ise kendinden emin bir şekilde Vladimir Petrovich ile ilgilendiğini, ondan hoşlandığını söyler. Bundan sonra Vladimir Petrovich'e diğer sevgilileriyle buluşmalarına gelmesini söyler. Böylece genç ve deneyimsiz Vladimir Petrovich, Zinaida'nın aşıklarına katılır. Aslında Zinaida çevresindeki hiçbir erkekten hoşlanmaz; sadece onlarla eğlenmektir. Zinaida'nın etrafında dönen erkeklerin bu genç ve güzel kızdan beklentileri sadece iyi vakit geçirmekten başka bir şey değildir. Ancak Vladimir Petrovich için durum oldukça farklı. Zinaida'ya tüm samimiyetiyle derinden aşık olur. Aşık olduğu an, hem büyük mutluluğunun hem de büyük acılarının başladığı andır. Zinaida ve sevgilileri bütün gün ve gece oyun oynayarak, eğlenerek ve gülerek geçirirler. Ancak Vladimir Petrovich içine düştüğü umutsuz aşk yüzünden gün geçtikçe erir. Zinaida'yı hayatının merkezine koymuştur. Zinaida için o herhangi bir sevgiliden başka bir şey değildir. Üstelik Vladimir, aşıklar arasında en genç olanıdır. Zamanla bunu anlayan ve Zinaida'nın çocuk gibi davrandığını gören Vladimir'in üzüntüsü artar. Sebep ne olursa olsun, Zinaida'ya da bir şey olmuştur. Artık eskisi gibi eğlenemiyor, hatta bazen saatlerce odasından çıkmıyor. Genç Vladimir'de hala umut var. Belki Zinaida ona aşık olmuştur. Ancak işler umduğu gibi gitmez. Zinaida, artık zulme uğramak istemediği bu gence ömür boyu sürecek bir dostluk teklif eder ve onu hizmetçisi olarak seçer ve her zaman yanında götürür. Başka bir gün, başka bir sevgili Vladimir Petrovich'e onu memnun etmeyen bir şey söyler ve ardından geceleri Zinaida'yı izlemesini tavsiye eder. Kurda düşen genç, aşık olduğu kızın evini seyrederken babasının gizlice kendisine gittiğini görür. O anda şoka uğrayan Vladimir, Zinaida'ya gidecek olan adamı öldürmeyi planlayan kahraman rolüne bürünür, bıçağını düşürür ve sessiz kalır. Vladimir'in babası ve annesi neden Zinaida için kavga ededer. O günden sonra Vladimir Petrovich, aşık olduğu kızı uzun süre görmez. Bir gün babasıyla yarışırken bir şey olur. Babası oğlundan izin almak için bir eve uğrar. Oğluna atlarla kalmasını söyler. Babasının nereye gittiğini merak eden Vladimir Petrovich onu takip eder ve pencerede Zinaida'yı görür. Babasının yıllardır Zinaida ile bağlarını kesmediği anlar. Üniversiteden mezun olduktan sonra Vladimir Petrovich, Zinaida'nın aşıklarından biriyle tanışır ve o sırada Zinaida'nın yakınlarda bir yerde olduğunu öğrenir. Vladimir bir gün Zinaida'yı ziyaret etmeye karar verir. Zinaida'nın evlendiğini ve doğum yapmak üzere olduğunu öğrenir. Onunla görüşmeyi bir süre erteleyen Vladimir, Zinaida'nın kaldığı otele gider ve bir gün önce Zinaida'nın doğum sırasında öldüğünü öğrenir. Vladimir bu ölümü bir yabancının ölümü olarak memnuniyetle karşılar. Yine de kalbinde bir şeyler kopmuş ve üzülmüştür. İvan Sergeyeviç Turgenyev (1818-1883): Avrupa'da ve ülkemizde eserleri ilkönce çevrilen 19. yüzyıl Rus romancıları arasında yer alır. Moskova, Petersburg ve Paris üniversitelerinde öğrenim gören Turgenyev, döneminin Avrupalı bakış açısına sahip tek Rus yazarı olarak anılır. Zayıf iradeli Rus aydınlarını, serflerin yaşantısını, toprak sahibi soyluların aşklarını ve kendisini yakın hissetmediği radikal genç kuşağı tarafsız ve gerçekçi bir dille eserlerine aktarmıştır. Konu ettiği gerçeklerin sanattan önde geldiğini kabul etmeyen Turgenyev'in Rudin, İlk Aşk ve İlkbahar Selleri adlı eserleri de Babalar ve Oğullar kadar çarpıcı ve etkileyicidir. Ergin Altay (1937); Yusuf Ziya Ortaç'ın Akbaba dergisinde yayımlanan ilk öykü çevirisinden günümüze, son elli yılın en önemli Rusça çevirmenlerindendir. Dostoyevski ve Tolstoy kadar, Gogol, Gonçarov ve Çehov da Altay'ın yetkinlikle dilimize kazandırdığı yazarlar arasındadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ruh-usumesi/", "text": "Kadın: Ana olayda adı geçen ama adı geçmeyen kadındır. Bir restoranda tanıştığı bir adamla ilişkisi var. Biriyle tanışmak için bu restorana geldi. İçe dönüklükten kurtulmak isteyen bir yapıya sahiptir. Sosyal baskılar nedeniyle gerçek hayatta cinsel hayatını kısıtladığını düşünür. Adam: Bir kadınla birlikte olmayı isteyen bir tiptir. Yaşadığı anların mutluluğunu arayan bir kişidir. 12 Mart 1971 muhtırasından sonraki tutuklamalarda derin acılar ve hayal kırıklıkları yaşayan bir kadın ve bir erkeğin, bir lokantada karşılıklı masalarda birbirleriyle ilgili hayal kurmaları fakat olumsuz tecrübeleri yüzünden bu hayalden vazgeçmeleri, romanın konusunu oluşturur. Romanda anlatım tekniği olarak iç konuşma ve bilinç akışı kullanılmıştır. Geliştirilmiş iç konuşma tekniği, romanın öne çıkan özelliğidir. Yazar, romanı bir oda romanı olarak adlandırmıştır ve Oda romanı kavramını, romanın cinsellik üzerine kurulu olması ve bunun çağrışımları ile ilişkilendirmiştir. - KARŞILAŞMA - TINILAR - DOKUNUŞLAR - GEZİNTİLER - GEÇİŞ - DENİZ MAĞARALARINDA UĞULTULAR - ÇAPRAZ DALIŞLAR - AYRILIŞ YA DA BULUŞMA - EPILOG INCOMPIUTA Roman, gerçeklik ve hayal iç içedir. Temelde ismi açıklanmayan bir erkek ve bir kadının bir restoranda yer darlığı nedeniyle aynı masayı paylaşmak zorunda kaldıkları bir hayat ve bu ikisinin iç dünyalarında birbirleriyle ilgili hayalleri üzerine kuruludur. Bu ana hikayenin içi, çeşitli erkek-kadın ilişkilerini anlatan alt hikayelere bölünmüştür. Mimarlık öğretmeni adam ve öğrencisi, gün batımında tren bekleyen bir erkek ve bir kız, Avrupalı bir uzay bilimci ve bir kadın ve kızları hapiste olan bir çift, alt hikayelerde hayatları anlatılan kişilerdir. Her hikayenin kendi anlatıcısı vardır. Bu, romanı çok-anlatı haline getirir. Soul Chills'de bir erkek ve bir kadının deneyimlerinden yola çıkan Ağaoğlu, tek bir kişiyi değil tüm insanlığı ilgilendiren iletişimsizlik ve yabancılaşma duygularını işliyor. Roman boyunca insanlar arasındaki iletişim eksikliğinin nedenleri sorgulanır. Bireyler arasındaki iletişimsizliğin kökü sosyal deneyimlere dayanmaktadır. -Yıldız Ecevit- -Feridun Andaç-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ruhlar-dukkani/", "text": "Leland Gaunt: İnsan biçiminde bir iblis. Brian Rusk: Nadir bir Sandy Koufax beyzbol kartı satın alarak Needful Thingsin ilk müşterisi olan 11 yaşında bir çocuk. Patricia Polly Chalmers: Kasabanın en eksantrik kadını olarak bilinen kişi. Norris Ridgewick: Kasabanın yöneticilerinden biri ve Şerif Pangborn'un en yakın müttefiki. John Ace Merrill: Kasabanın sakini kötü çocuk ve hapisten sonra geri dönen küçük suçlu. Danforth Buster Keeton: Sık sık ofisinin yetkisini başkalarını korkutmak için kullanan kasabanın baş seçicisi. Aynı zamanda kasabadan zimmetine para geçiren gizli bir kumar bağımlısı. Wilma Jerzyck: Bay Gaunt'un Brian Rusk tarafından gerçekleştirilen ve döngüyü başlatan şakalarından birinin kasabalı kabadayı ve ilk kurbanı. Netitia Nettie Cobb: Polly'nin en iyi arkadaşı ve hizmetçisi ve Wilma Jerzyck'in düşmanı. Myrtle Keeton: Buster Keeton'ın yalnız karısı. Hugh Priest: Gaunt'tan tilkikuyruğu satın alan yerel sarhoş. Sally Radcliffe: Bir konuşma öğretmeni ve son derece dindar bir kadın. Ruhlar Dükkanı, gerçek adıyla Gerekli Şeyler, Leland Gaunt adında bir adamın Castle Rock'ta açtığı bir dükkanı ve müşterilerini konu ediniyor. Maine'deki küçük Castle Rock kasabasında Needful Things adında yeni bir dükkan açılır ve vatandaşların merakını uyandırır. Sahibi Leland Gaunt, sözüm ona Akron, Ohio'dan gelen ve kapısından giren her müşteriye mükemmel bir şekilde uyan bir ürün stokunda bulunan, yaşlı ve çekici bir beyefendidir. Nadir bir Sandy Koufax beyzbol kartı, bir karnaval cam abajur ve Nuh'un Gemisi'nden olduğu belirtilen taşlaşmış bir ağaç parçası gibi mallar göz önüne alındığında fiyatlar şaşırtıcı derecede düşüktür. Ancak her müşterinin şehirdeki bir başkasına küçük bir şaka yapmasını da bekler. Her müşteri bir transa girer ve Gaunt ile bir anlaşma yaparken son derece uyumlu hale gelir, ardından karşılaşmayla ilgili anormal bir şeyi unutur. Gaunt, çeşitli kasaba halkı arasındaki uzun süredir devam eden özel tarihler ve çatışmalar hakkında eksiksiz bilgiye sahiptir ve şakalar, onları tırmanmaya zorlama yollarıdır. Gaunt dükkanını açtıktan kısa bir süre sonra, Alan'ın sevgilisi ve yerel bir dikiş dükkanının sahibi yerel Şerif Alan Pangborn ve Polly Chalmers'ı, onu sorgulaması ve müdahale etmesi muhtemel zor müşteriler olarak işaretler. Gaunt, Alan'dan kaçınır ve Polly'ye korkunç artriti hafifleten eski bir tılsım sunar. Gaunt'a onun üzerinde kontrol sağlaması, Castle Rock'taki gerilim, Polly'nin hizmetçisi Nettie Cobb ve düşmanı Wilma Jerzyck'in yerel çocuk Brian Rusk'ın Wilma'nın evini tahrip etmesi ve alkolik Hugh Priest'in Nettie'nin köpeğini öldürmesiyle başlayan bir çatışmada birbirlerini bıçaklayarak öldürmesinden sonra hızla büyür. Diğer rekabetler, ilgili kişilerin kişisel güdüleri ve sırları tarafından teşvik edilerek iltihaplanmaya başlar. Gaunt, asistanı olarak küçük suçlu John Ace Merrill'i işe alır ve ona yüksek kaliteli kokain sağlar ve bir çift uyuşturucu satıcısına borçlu olduğu borcunu hafifletebilecek gömülü hazineyi ima eder. Ace'in ilk görevi, Boston'daki bir garajdan kasalar dolusu tabanca, mühimmat ve patlayıcı başlıklar almaktır. Gaunt kısa süre sonra tabancaları müşterilerine satmaya başlar, böylece satın aldıkları ürünleri koruyabilirler. Gerçek sonunda ortaya çıkıyor: Gaunt, yüzyıllar boyunca, şüphelenmeyen insanları, en çok değer verdikleri veya en çok arzuladıkları şey gibi görünen, sihirli bir şekilde değersiz hurda satın almaları için kandırır. Daha sonra eşyalarını güvende tutmak konusunda o kadar paranoyak hale gelirler ki, teklif ettiği silahları hevesle satın alırlar ve ruhlarını takas ederler, ta ki tüm kasaba çılgınlık ve şiddete kapılana kadar. Ace, yeni işvereninin doğaüstü geçmişinden şüphelenmeye başlar, ancak Gaunt, Alan'a ve kasabaya karşı gözdağı ve intikam vaatleriyle onu hizaya sokar. Aynı anda birkaç şiddet vakası yaşanır. Spor salonu koçu Lester Pratt, yardımcısı John LaPointe'ye saldırır ve nefsi müdafaa sırasında öldürülür. Hugh Priest ve bar sahibi Henry Beaufort bir çatışmada birbirlerini öldürürler. Brian, Wilma ve Nettie'nin ölümündeki rolünden dolayı suçluluk duygusuyla intihar eder ve kasaba seçici Danforth Buster Keeton evine kaçmadan ve karısı Myrtle'ı çekiçle öldürmeden önce Yönetici Norris Ridgewick'e saldırır. Buster daha sonra Ace tarafından Gaunt için yaptığı çalışmalarda kendisine katılması için işe alınır. Castle Rock'ta şiddetin hızla artmasıyla Ace ve Buster dinamit dikiyorşehrin her yerinde, Ace'in geri getirdiği kapakları kullanarak. Alan, karısını ve oğlunu öldüren araba kazasından sorumlu olduğuna inandığı Gaunt tarafından yönetilen Ace'i öldürmeye karar verir. Polly satın aldığı tılsımın kötülüğünü anlar ve onu yok eder. Norris, Priest'e yaptığı şakanın ölümcül çatışmalara yol açtığını fark ederek intihara teşebbüs eder, ancak yardım için karakola gitmeye karar verir. Bombalar patlarken, Buster Norris tarafından yaralanır ve sefaletinden Ace tarafından çıkarılır. Polly'yi rehin alan Ace, Alan'dan çaldığı iddia edilen bir yığın gömülü parayı teslim etmesini ister. Norris, Ace'i öldürür ve Alan'ı Gaunt ile karşı karşıya bırakır. Alan, el çabukluğu ve aniden canlanan sihirli yenilikleri kullanarak Gaunt'u geri zorlar ve müşterilerinin ruhlarını içeren valizini alır. Gaunt olay yerinden kaçar, arabası bir at arabasına dönüşür ve hayatta kalanlar belirsiz bir geleceği düşünmekle baş başa kalır. Siz daha önce de buraya gelmiştiniz. Tabii gelmiştiniz ya... Tabii. Ben gördüğüm yüzü asla unutmam. Buraya gelin de elinizi sıkayım! Bir şey söyleyeyim mi? Sizin yüzünüzü bile görmeden, yürüyüşünüzden tanıdım. Castle Rock'a dönmek için bundan daha iyi bir gün seçemezdiniz. Ne harika değil mi? Av mevsimi yakında başladığında ormanlardaki ahmaklar turuncu giysileri olmayan ve kımıldayan her şeye ateş edecekler. Bunları sonra kar ve sulusepken izleyecek. Ama hepsine daha çok zaman var. Şimdi Ekim ayındayız ve biz Rock'a Ekimin istediği kadar kalmasına izin veririz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ruzgarin-golgesi/", "text": "Roman, İspanya İç Savaşı'ndan sonra başlıyor. Hala bir çocuk olan Daniel Sempere, babasıyla birlikte Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'nı ziyaret eder. ... Daniel, Julian Carax'ın Rüzgarın Gölgesi kitabını seçer ve serüven başlar. Rüzgarın Gölgesi, İspanya İç Savaşı'ndan sonra başlıyor. Hala bir çocuk olan Daniel Sempere, babasıyla birlikte Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'nı ziyaret eder. Bu, seçilmiş birkaç kişi tarafından özenle korunan, eski ve unutulmuş kitaplardan oluşan büyük bir kütüphanedir. Geleneğe göre, bu gizli yere ilk kez gelen bir kişi sadece bir kitap alabilir ve seçtiği kitabı hayatının geri kalanında korumak zorundadır. Daniel, Julian Carax'ın Rüzgarın Gölgesi kitabını seçer. O gece kitabı eve götürür ve büyük bir merakla okur. Daha sonra bu bilinmeyen yazarın diğer kitaplarını bulmaya çalışır ancak başarısız olur. Karşılaştığı tek şey, kitaptaki karakterlerden birinin adını kullanan garip bir adam hakkında hikayeler, Lain Coubert. Coubert yıllardır Carax'ın kitaplarını arıyor, bulabildiği her şeyi alıp yakar. Roman, esasen hikaye içinde hikayedir. Julian'ın diğer eserlerini keşfetme arayışında olan Daniel, yazarın gizemli geçmişinin izini sürmeye başlar. Geçmişte savaş sırasında Anarşistlere karşı casusluk yapmış ve Montjuic Kalesi'nde hapsedilmiş ve işkence görmüş bir hükümet istihbarat ajanı olan Fermin Romero de Torres ile arkadaş olur. Fermin'in yardımıyla Daniel, bazıları yıllar önce ölmüş veya unutulmuş birçok insanın karanlık geçmişlerini araştırmaya başlar ve böylece cani Müfettiş Fumero'nun karanlık güçlerinden yararlanır. Daniel ve Fermin, Julian ve Penelope'nin neredeyse 30 yıldır unutulmuş güzel ama hüzünlü aşk hikayesini gün yüzüne çıkarmaya başlar. Şapkacı Antoni Fortuny ve eşi Sophie Carax'ın oğlu Julian, ultra zengin ve varlıklı Don Ricardo Aldaya'nın güzel ve narsist Amerikalı karısı olan tek kızı Penelope'ye ilk görüşte aşık olur. Sadece kısacık bakışlar ve solgun gülümsemelerle dört yıldır gizli bir ilişki içinde olan genç çift, 1919'da Paris'e kaçmaya ve evlenmeye karar verir. İki aşık, kaçacakları günden bir hafta önce bilinmeyen bir kadere mahkum olacaklarından habersizdir. Kaçışları Julian'ın en iyi arkadaşı Miquel Moliner tarafından titizlikle planlanır. Miquel, savaş sırasında çok para kazanan ve silah sattığı söylenen zengin bir babanın oğludur. Tüm umutlarını ve gençliğini hayırseverliğe ve Paris'e kaçan arkadaşının mutluluğuna adamaya karar veren Miquel, sonunda öz kardeşi gibi sevdiği Julian için kendi hayatını feda eder. Penelope kaçış günü buluşma yerine gelmeyince Julian tek başına Paris'e gider. Yıllar geçtikçe, Penelope'nin anıları Julian'ı yaktı ve sonunda onu 1930'ların ortalarında Barselona'ya dönmeye zorladı. Julian döndüğünde acı gerçeklerle yüzleşmek zorundadır. Julian ve Penelope aslında kardeştir. Julian'ın annesi ve Penelope'nin babasının geçmişte gizli bir ilişkisi vardı ve bu da Julian'ın doğmasına neden oldu. Julian Paris'e gittikten sonra, Penelope ailesi tarafından ensest ve hamile kalmaktan hapse atıldı. Penelope, ölü doğmuş bir oğlu David Aldaya'yı doğurdu ve o da doğum sırasında öldü. Julian Penelope ve David'in ölümünü öğrendiğinde, kendini yakarak kendini öldürmeye çalışır, ancak hayatta kalır. Kendine Lain Coubert adını vererek kitaplarını yok etmeye başlar. - Dünya çapında 15 milyon kopyasının satıldığı tahmin edilen roman, tüm zamanların en çok satan kitaplarından biri haline gelmiştir. - 2005'te Rüzgarın Gölgesi adıyla Mustafa Karabiber tarafından Türkçeye çevirildi. - Ruiz Zafon, 2008'de Meleğin Oyunu ve 2011'de El Prisionero del Cielo adlı romanları yayınlayarak üçlemesini tamamladı. Gölgesi adlı eserini seçer. Bu adeta onun için uzun, Başlar. Böylece roman içinde yeni bir roman doğar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/saatleri-ayarlama-enstitusu/", "text": "Hayri İrdal: Romanın ana karakteridir. Anılarını anlattığı romanda zamanın ne kadar önemli olduğunun altını çizen anlatıcı aynı zamanda heba edilen zaman ve anlaşılamayan modernliğin de altını çizmiştir. Halit Ayarcı: Girişimci, yeniliğe açık karakteriyle enstitüyü kuran kişidir. Nuri Efendi: Memurluk yapan aynı zamanda saat tamiriyle uğraşan biridir. Bozuk ya da yanlış saatlerle zaman israfının bir çeşit günah olduğunu düşünür. Abdüsselam Bey: Hayri'nin Emine ile evlenince istemeyerek de olsa evlerinde kaldıkları kişidir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserde de zamana ayak uyduramamış, Doğu-Batı sentezini hayatına doğru şekilde yansıtamamış toplum yapısı anlatılırken, bir yandan da zamanın hayatımızdaki önemi ve geçen her dakikanın saniyenin bile çok önemli olduğu anlatılmıştır. Hayri İrdal, fakir bir ailede dünyaya gelir. Dayısının ona doğum gününde hediye ettiği saatle, saatlere olan merakı başlar. Ailede de saatlere olan ilgi hep vardır. Dedesinden kalan mübarek adını verdikleri saat evin en önemli köşesinde muhafaza edilir. Hayri İrdal, gençlik yıllarında Nuri Efendi'nin yanında saat tamiri işini öğrenir. Burada geçirdiği yıllar hayatının en güzel zamanlarıdır. Nuri Efendi, zamana, hatta dakikaya bile çok önem verir. Zamanın israfı ona göre çok büyük bir günahtır. Hayri İrdal, Nuri Efendi'den saat tamir etmeyi öğrenirken, diğer yandan onun bakış açısıyla da hayata bakmaya başlamıştır. Hayri İrdal, Nuri Efendi'nin vefatından bir süre sonra askere gider. Döndükten sonra Abdüsselam Bey'in evindeki onun yardımcısı ola Emine ile evlenir ve birlikte yaşamaya başlarlar. Abdüsselam Bey geçmişte zengin bir adamdır. Zamanla etrafa karşı borçlanmaya başlar. Abdüsselam Bey, Hayri ile Emine'nin çocuğu Zehra'yı çok sevmektedir. Ölümünden sonra bütün mirasını çocuğa bırakır. Ne var ki, Abdüsselam Bey'in borçlarından başka mirası yoktur. Reddi miras yapan Hayri'ye kimse inanmaz. Latife olarak söylediği Şerbetçibaşı Elması'nın Abdüsselam'ın olduğunu söylemesi diğer mirasçıları ve mahkemeyi hareketlendirir. Bu arada Hayri ile Emine'nin ikinci çocukları Ahmet dünyaya gelir. Hayri, akli dengesinin muayenesinin tespiti için hastaneye yatırılır. Bu sürede Dr. Ramiz Bey ile tanışır. Bir süre teşhis için yatırılır. Emine bu sürede iki çocuğu Zehra ve Ahmet'le yoksullukla baş etmeye çalışır ve bu mücadelede hastalanır. Hayri İrdal, hastaneden çıktıktan bir süre sonra Emine'yi kaybetmesiyle iki çocukla ve fakirlikle baş başa kalır. Zamanını kahve köşelerinde tüketirken çocuklarıyla da ilgilenmez. Pakize adlı bir kadınla ikinci evliliğini yapar. Bir süre farklı işlerde çalışmasına rağmen düzenli bir hayatı olamaz. İşinde ve evliliğinde düzeni bir türlü sağlayamamıştır. Dr. Ramiz'in tanıştırdığı Halit Ayarcı sayesinde hayatına damga vuran ikinci kişiyle karşılaşır. Halit Ayarcı, Hayri İrdal'ın saatlere olan ilgisi nedeniyle Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kurar. Çalışanları öncelikle kendi etraflarından seçerler. Nuri Efendi ile Halit Ayarcı zihniyet ve dönem farklılıkları olsa bile aynı noktada buluşarak Hayri Bey'in hayattaki rolünü belirlenmişlerdir. Bu iki insan sayesinde zamanın, saatin hatta dakikanın bile önemini öğrenir. Kurdukları enstitü kısa zamanda herkes tarafından sevilir, desteklenir hatta yurt dışından bile teklifler gelmektedir. Hayri İrdal, artık zengindir. Evinde partiler verip yabancı misafirleri ağırlıyor, fakat bu kültüre ait olmayan eşi ve yakınlarıyla komik duruma düşüyorlardır. Hayri İrdal, Ahmet Zamani Efendi adlı kitabı çıkarıp , daha sonra saate benzeyen enstitünün binasını oğlu Ahmet ile tasarlayınca ününe ün katar. Hayri İrdal, enstitü çalışanlarının yaşayabilecekleri evlerin tasarlanmasını ister. Şimdiye kadar yapılan her şeyi destekleyenler, iş kendilerinin oturacakları evlere gelince kabul etmezler. Bu Hayri İrdal'da büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Bunun üzerine Halit Ayarcı çok dertlenir ve enstitüyü kapatma kararı alır. Bir süre sonra Halit Ayarcı trafık kazası geçirir. Hayri İrdal, Halit Ayarcı'yı en son geçirdiği kaza sonucu evinde görebilmiştir. O bir içtimai cürüm, korkunç bir günahtı. İnsanları iğfal etmek, onlara vakitlerini israf ettirmek suretiyle Hakk yolundan ayırmak için şeytanın başvurduğu çarelerden biri de şüphesiz Nuri Efendi'ye göre ayarsız saatlerdir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiiri sembolist bir ifade üzerine kurulmuştur. Aynı anlatım tarzı romanlarına da zaman zaman sirayet eder. Ancak muhteva açısından metafizik eğilimleri ile estetik endişelerini şiire ayırdığı halde, sosyal temalar için nesri seçmiştir. Romanları, zengin hayat hikayesinden taşarak Türkiye meselelerine kendine has yorumlar getirir. Medeniyet değiştirme girişimlerinin insanımızı soktuğu çıkmazları araştırırken yaptığı tahliller, insanımız ve toplum yapımız açısından dikkate değer hükümler taşır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü toplumumuzun bu değişme süreci içindeki durumunu, fertten yola çıkarak topluma varan bir teknikle anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sabirsiz-yurek/", "text": "Anton Hofmiller: Uzun boylu ve son derece yakışıklı genç bir adamdır. Mızraklı süvari teğmenidir. Hikayenin sonuna doğru yaşlanmakta ve askerlikten ayrılmaktadır. Herr Von Kekesfalva: Asıl adı Leopold Kanitz'dir. Yahudi ve fakir bir meyhanecinin oğludur. Siyah ceket, beyaz gömlek ve altın çerçeveli bir gözlük kullandığından bilim adamı havası yaratmaktadır. Edith Keskesfalva: 5 yıldız bacakları felçlidir. Herr Von'un kızıdır. Dr. Condor: Herr Von ve kızının doktorudur. Kısa boylu, kel kafalı, şişman, genellikle karışık kıyafetler giyen ve miyop olan keyfine düşkün bir adamdır. Teğmen Anton Hofmiller yeni yaşamaya başladığı kasabanın ileri gelen soylularından bir tanesi olan Kekesfalvarlar'ın evinde düzenlenen bir baloya gider. Ancak dansa davet ettiği kızın bacakları felçlidir. Bu durumda onun çok büyük bir gafa adım atmasına sebep olur. Ortaya çıkarttığı üzüntüyü azaltmak için teğmen sık sık onun yanına gitmeye başlar. Daha sonrasında istem dışı gelişen olaylar onun için şaşırtıcı bir son hazırlamaktadır. Anton Hofmiller kasabada bir garnizonda görevlidir. Aynı zamanda kendisi Avusturya Macaristan ordusunun süvari teğmenidir. Bir gün son derece zengin olan Keskefalva'nın yeğeni ile tanışmıştır ve arkadaşları aracığılı ile Herr Layos Von Keskefalva'nın evinde verilen bir baloya davet edilir. Yemek sırasında Herr Von'un kızı ile tanışır. İçkiye ve bu güzel ortama pekte alışık değildir. Anton gece boyunca dans ederek eğlenir. Tam balodan çıkacağı zaman ev sahibinin kızları olduğunu ve onunla dans etmesi gerektiğini düşünür. Bu düşünce ile Edith'in oturduğu masaya gider ve genç kızı dansa kaldırmak ister. Ancak bu sırada genç kız hıçkırarak ağlamaya başlar. Teğmen kızın neden ağladığını bilmemektedir. Fakat durumu öğrenince yaptığı yanlışı fark eder. Anton kızın bacakları yüzünden dans edemeyeceğini görmemiştir. Tüm bu kargaşa duygularını iyice karıştırmıştır. Bir sonraki gün özür dilemek için çiçek göndermiş ve bunu takip eden her gün kızı ziyaret etmeye başlamıştır. Edith ise her gün Anton'u özlemeye başlamıştır. Anton Dr. Condor'dan kızın hiçbir zaman iyileşemeyeceğini öğrenir. Ancak Keskefalva ailesini üzmemek için zararsız görünen farklı yalanlar söylemeye başlar. Bu konuda kızın umutlanmasına dahi sebep olmaktadır. Hatta bu yalanlar iyi olamayacağını bilmesine rağmen bir tedavi yöntemi olduğunda dair söylemlere kadar uzar. Zaman içerisinde kendisine aşık olan Edith'e Anton'da aşkını ilan eder. Duyduğu acıma duygusu giderek Anton'u daha da çok etkisi altına almaktadır ve bu durum hayatını dönüşü olmayan bir yola sokar. Anton aslında Edith'e karşı hiçbir şey hissetmemektedir. Bir sabah çok erkenden kalkarak ilk treni yakalamak için buradan ayrılır. Fakat vicdanı peşini bırakmaz. Yaptıklarından dolayı derin bir suçluluk hissetmektedir. Edith'e onu affederse sonsuza kadar onunla kalacağını telgraf ile yazar. Ancak telgraf kimsenin eline ulaşmaz. Olayların dedikodusu yayılır ve Edith bunlara dayanamayarak intihar eder. Herr Von'da bu durumun acısına ancak birkaç gün dayanabilir. Anton yaşadığı vicdan azabı ile savaşa katılır. Kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını düşünmektedir. Bu duygular ile girdiği her mücadelen zafer ile döner. Savaş bitiminde askerlikten istifa eder. - Stefan Zweignın tek romanı olarak bilinen eserdir. - Aslında yazar birçok farklı eser ele almıştır. Ancak bu eserleri romandan çok öykü olarak nitelendirilmektedir. - Bu kitabında da birbirinden karmaşık karakterleri ve son derece farklı olayları ele almaktadır. - Eser Le Monde tarafından yüz yılın yüz kitabı listesine eklenmiştir. Yazar bu eser ile tüm dünyada tanınmaya başlamış ve meşhur olmuştur. 20. yüzyılın kült kitaplarından biri olan Sabırsız Yürek, insanca duyguların savaşın dehşeti karşısında allak bullak oluşunun romanıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sac-orgusu/", "text": "Smita : Smita, Hindistan'da yaşayan ve Dalit kastına ait bir kadındır. Dalitler, toplumsal hiyerarşide en alt tabakada yer alır ve genellikle ağır ve saygınlığı olmayan işlerde çalışmaya zorlanırlar. Smita'nın günlük yaşamı, toplumun en alt katmanında olmanın getirdiği zorluklarla doludur. Hayatının büyük bir kısmını insan dışkısını elle temizleyerek geçiren Smita, kızı Lalita için daha iyi bir gelecek hayal etmektedir. Kızının okula gitmesini ve Dalitlerin yaşam koşullarından kurtulmasını istemektedir. Smita'nın hikayesi, kızının eğitimi ve daha iyi bir hayat için verdiği mücadeleyi anlatır. Giulia : Giulia, Sicilya, İtalya'da yaşayan genç bir kadındır. Babası tarafından işletilen bir peruk yapım atölyesinde çalışmaktadır. Babasının geçirdiği bir kaza sonrası, aile işini devralmak zorunda kalır ve atölyenin mali sıkıntılarıyla yüzleşir. Giulia, aile işini ayakta tutmak ve modern dünyada var olmak için mücadele eder. Bu süreçte hem kendini hem de ailesinin geçmişini keşfeder. Giulia'nın hikayesi, geleneksel işlerin modern dünyada nasıl ayakta kalabileceği ve bir kadının kendi yolunu bulma mücadelesi üzerine odaklanır. Sarah : Sarah, Kanada'da yaşayan başarılı bir avukattır. Kariyerine odaklanmış ve iş hayatında büyük başarılar elde etmiştir. Ancak, hayatını alt üst eden beklenmedik bir hastalıkla karşı karşıya kalır. Sarah'ın hikayesi, kariyer ve kişisel yaşam arasındaki dengeyi bulma, hastalıkla mücadele etme ve hayatın beklenmedik dönemeçlerinde direnç gösterme temasını işler. Bu üç kadının hikayeleri, farklı coğrafyalarda ve toplumsal koşullarda geçse de ortak temalar etrafında birleşir: Kadınların güçlü olma, kendi kaderlerini belirleme ve zorluklar karşısında dayanıklılık gösterme mücadeleleri. Saç Örgüsü, bu üç kadının hayatlarının nasıl iç içe geçtiğini ve birbirlerine bağlı olduklarını anlatarak, kadınların güçlü ve ilham verici hikayelerini ön plana çıkarır. Saç Örgüsü kitabının konusu, üç farklı kadının hayatları ve mücadeleleri üzerine kuruludur. Bu kadınlar Hindistan'dan Smita, İtalya'dan Giulia ve Kanada'dan Sarah coğrafi ve kültürel olarak birbirlerinden oldukça farklı ortamlarda yaşamaktadırlar. Her birinin kendi zorlukları, hayalleri ve mücadeleleri vardır. Smita, kızını okutmak için kast sistemine meydan okurken, Giulia ailesinin işini sürdürebilmek için zorlukların üstesinden gelmeye çalışır. Sarah ise kariyerinin zirvesindeyken ortaya çıkan bir hastalıkla mücadele eder. Bu üç kadının hikayesi, kaderlerinin nasıl iç içe geçtiğini ve birbirlerinden habersiz olsalar da hayatlarındaki paralellikleri ve bağları ortaya koyar. Kitap, zorluklarla mücadele eden kadınların umut, cesaret ve dayanışma hikayelerini anlatır. Saç Örgüsü adlı kitap, Laetitia Colombani tarafından kaleme alınan, üç farklı kıtada yaşayan üç kadının hayat hikayesini anlatan bir roman. Kitap, bu üç kadının birbiriyle hiçbir fiziksel bağlantısı olmamasına rağmen, yaşadıkları zorluklar ve umutları üzerinden nasıl birbirlerine bağlı olduklarını gözler önüne seriyor. Kitabın ilk karakteri Smita, Hindistan'da Dalit kastının bir üyesi olarak doğmuştur. Dalitler, toplumun en alt tabakasında yer alan ve ayrımcılığa uğrayan bir grup olarak bilinir. Smita'nın hayatı, atalarından beri süregelen ve kast sistemi tarafından dayatılan bir meslek olan insan dışkısını toplama işiyle geçmektedir. Ancak Smita, kızı için farklı bir hayat istemektedir. Kızı Lalita'nın okumasını ve daha iyi bir hayata sahip olmasını arzulamaktadır. Bu uğurda, Lalita'yı okula gönderme kararı alır, ancak toplumun önyargıları ve kast sisteminin baskısıyla karşılaşır. Smita'nın hikayesi, bu ayrımcılığa ve zor koşullara rağmen umudunu kaybetmeyip kızı için mücadele etmesini konu alır. İkinci karakter Giulia, İtalya'da yaşayan genç bir kadındır. Giulia, babasının atölyesinde çalışmaktadır ve babası bir kaza geçirdikten sonra aile işletmesini devralmak zorunda kalır. Atölye, maddi sıkıntılar içindedir ve Giulia, işletmeyi ayakta tutabilmek için çeşitli yollar denemek zorunda kalır. Bu süreçte, Giulia kendini ve ailesinin mirasını yeniden keşfeder. İşletmenin ayakta kalabilmesi için yeni fikirler geliştirmesi gerekmektedir. Giulia'nın hikayesi, zorluklar karşısında direnç gösterme ve geçmişle gelecek arasında köprü kurma temasını işler. Son karakter Sarah, Kanada'da yaşayan başarılı bir avukattır. Sarah, kariyerinde zirveye ulaşmak üzeredir, ancak beklenmedik bir hastalıkla karşı karşıya kalır. Bu hastalık, Sarah'ın hayatını ve kariyer planlarını altüst eder. Sarah, hastalığıyla mücadele ederken, aynı zamanda kariyerine ve ailesine olan bağlılığını da sorgulamak zorunda kalır. Sarah'nın hikayesi, başarı ve kişisel hayat arasındaki dengeyi bulma ve zorluklar karşısında dayanıklılık gösterme üzerine odaklanır. Bu üç kadının hikayesi, kitap boyunca paralel olarak ilerler ve her biri kendi yaşam mücadelesini sürdürürken, diğerlerinden habersiz bir şekilde kaderlerinin örülüşüne tanık oluruz. Saç Örgüsü, farklı kültürel ve toplumsal arka planlara sahip bu üç kadının, umut, cesaret ve dayanışma temaları üzerinden birbirleriyle nasıl içsel bir bağ kurduklarını anlatır. Kitap, okuyucuya, farklı coğrafyalarda ve farklı yaşam koşullarında olsalar da, kadınların karşılaştıkları zorluklar ve mücadeleleri üzerinden evrensel bir dayanışma ve empati mesajı verir. Sonuç olarak, Saç Örgüsü sadece üç kadının hikayesini anlatmakla kalmaz, aynı zamanda okuyucuya, umudun, direncin ve değişimin gücünü hatırlatır. Her bir karakterin yaşadıkları, farklı yaşam mücadelelerinin ve zorlukların üstesinden gelme yolundaki kişisel yolculuklarına dair derin ve dokunaklı bir bakış sunar. İtalya. Giulia, babasının atölyesinde çalışan genç bir kadın. Babasının geçirdiği kaza sonrası nesillerdir faaliyet gösteren, aile yadigarı o atölye ile ilgili bir gerçekle karşı karşıya kalıyor. Giulia'nın iki seçeneği var: Ya içinde sıkıştığı koşullardan kurtulmanın yolunu bulacak ya da orada boğulacak. Kanada. Başarılı ve tanınmış Avukat Sarah, çalıştığı hukuk bürosunda uğruna ömrünü harcadığı terfinin arifesinde bir şey fark ediyor: bir hastalık. Tüm kariyer planları alt üst olmak üzere. Hindistan. Smita, kast sisteminin en alt tabakası olan Dalitlerden biri. Tek bir hayali var: Kızını, içinde bulundukları yoksul ve acınacak hayat koşullarından kurtarıp okula gönderebilmek. Birbirlerinden habersiz ve ayrı dünyalarda yaşayan Giulia, Sarah ve Smita'nın hikayesi bu. Kapağını açacağınız bu kitapla önünüze serilecek olan; birbirlerine ne kadar yürekten ve eşsiz bağlarla bağlı olduklarını bilmeden, kaderlerine razı olmayıp savaşmaya karar veren üç kadının umut ve dayanışmayla dokudukları hayatları."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sadik-bey/", "text": "Sadık Bey; Bir şirketin muhasebe bölümünde yönetici olarak çalışan, boşanmış bir adamdır. Bir kız çocuk ve bir torun sahibidir. Patronu, lise yıllarından çok yakın bir arkadaşı Ertuğrul'dur. Ertuğrul: Gençliğinden bu yana beraber zaman geçirdiği Sadık Bey'in arkadaşıdır. Çapkın ve kızların peşinden koşmayı seven bir karakterdir. Nuriye: Sadık Bey'in anlaşamayıp boşandığı eşidir. Nurcan: Sadık'ın kızıdır. Sürekli oğlu Caner'in hastalığını bahane ederek babasından para ister. Romanda Sadık ve Ertuğrul adında iki arkadaşın dostluğunun son dönemleri anlatılmaktadır. Roman, kahraman bakış açısıyla yazılmış olup sadece bir bölümünde geçmişe dönmekte, orada da ikisinin arasındaki dostluğun ilk günleri konu edinmektedir. Sadık'ın babası öğretmen, annesi hemşiredir. Belli bir düzeyde yaşayabilecekleri bir yaşam standardına sahiptirler. Sadık'ın üniversite ile ilgili hayali Paris'e giderek orada kendini tiyatro alanında geliştirmek ve bu alanda yoluna devam etmektir. Ancak ailesinin hayalini gerçekleştirecek maddi gücü yoktur. Çoğu, boş rüyalarda yüzüyormuş gibi hisseder. Sadık, ülkedeki en iyi üniversitede ekonomi bölümünü kazanır. Sonra babası ona, oğlum güzel bir üniversitenin ekonomi bölümünü kazandığını söyler. Sadık'ın üniversite ortamı oldukça karmaşıktır. Özellikle yaşadığı dönem, siyasi olayların çokça yaşandığı bir döneme denk gelmektedir. Bunun da ötesinde, üniversitesi, siyasi olaylarla karışan ve derslerin işlenmesinin çoğu zaman mümkün olmadığı bir ortamda okuluna devam eder. Sadık'ın ortaokuldan beri birlikte olduğu bir arkadaşı vardır. Adı Ertuğrul'dur. Ertuğrul, fırlama bir tiptir. Aklı etrafta dolaşır ve kızlarla takılmanın peşinde. Bu, Sadık'ı kızlarla takılmaya iter ama Sadık onun gibi değildir, saf bir yanı vardır. Bir gün bu iki arkadaş oturup Semiramis adında bir kızla sohbet ederler. Her iki arkadaş da bu kıza aşık olur. Ancak Ertuğrul, her zamanki gibi uyanık olduğu için kızı Sadık'a kaptırmaz. Kız ayrıca ilginç bir şekilde ikili oynar. Ertuğrul'la güya sevgilidir ama bazı faaliyetlere gittiklerinde Sadık'a yakınlaşır. Semiramis, tiyatro etkinliklerine çok ilgi duyan, iç içe bir kızdır. Sadık'la ortak noktaları bu, birbirlerine yaklaşmalarını kolaylaştırır. Ertuğrul, önce Semiramis'in tiyatro etkinliklerine gider, sonraki günlerde ise çıkışta onu almaya gelir. Bu durumda Sadık tiyatro gösterilerine hem tiyatroyu sevdiği için hem de tanıştığı ilk günlerden beri Semiramis'e ilgi duyduğu için katılır. Zaman zaman tiyatro oyunlarında yer alır. Böylece ikisi arasında bir yakınlaşma meydana gelir. Bir gün Semiramis'in önemli bir tiyatro oyunu vardır. Ertuğrul ve Sadık da bu gösteriye gelecekler. Ancak bu özel güne sadece Sadık katılır. Bu durum Sadık ve Semiramis'in ilişkisini gerçek anlamda ortaya koymaktadır. Oyundan sonra eğlence mekanına giderler. Orada eğlenirken buna dayanamazlar ve yakınlaşıp öpüşürler. Aşklarının kıvılcımı burada oluşur. O günün sonunda Sadık, Semiramis'in evinden ayrılır. Eve geldiğinde ise aklından bir şey gelmez. Ertuğrul'a ihanet ettiği için de pişmandır. Sabah Ertuğrul, Sadık'ın tepesinde onu uyandırmaya çalışır. Kızın başına gelenleri itiraf ettiğini, kızla olan ilişkisinden beri her şeyin farkında olduğunu, bu kareyi ona bilerek bıraktığını söyler. Kızı al, baş aşağı kullan, beni ilgilendirmez der. Sadık bu duruma şok olur ve farklı duygular hisseder. Semiramis ile olan ilişkileri sevgili boyutuna bürünür. Birlikte Paris'e giderler. Daha sonra Sadık, Semiramis'in yanında aşık hissederek memleketine döner. Memleketine döndüğünde Ertuğrul'un şirketinde muhasebeci olarak çalışmaya başlar. Burada Nuriye adında bir kadınla tanışır. Kadın kendi kendine hamile kalır ve evlenmek zorundadır. Karısı belli bir süre sonra ölür. Tek başına yaşamaya başlar. Bu süreçte Ertuğrul, Sadık'a şirket çalışanı Perim adında bir bayanla gizli bir görev verir. Sadık dosyaları incelediğinde sıkılır. İşin aslı şu ki, eski çalışanların birçoğu tazminatlarını ve işten çıkarılmalarını gösteren belgelerle karşı karşıya. Bu seni rahatsız ediyor. Ertuğrul'un bunu yanlış yaptığını anlar. Eski çalışanlardan Feridun adında bir adamı arar ve onunla bir şey konuşmak istediğini söyler. Feridun bu haberi Ertuğrul'a getirir. Sadık her şeyi toplar ve Ertuğrul tarafından acilen odasına çağrılır. Sadık panikledi ve yönetim katına çıktı. Ertuğrul, Sadık'a hakaret edip beni ispiyonlaman yetmez mi? diye bağırıyor. Bunun üzerine Perim adlı bir kadını odaya davet eder ve ona Sadık'ın tacizini anlatır ve yüzüne vurur. Bu durumlardan dolayı işinden atılır. Sadık, başına gelenlere şaşırarak evine gider. Üç gün sonra evinde ölü bulunur. Sadık Bey ertelediklerinin yerine koyduklarıyla yaşıyor ve özellikle anılması gereken bir sorunu da yok. Enikonu yolunda bir yaşam. Usta yazar Pınar Kür son kitabı Sadık Bey'le okurlarına sadece bir roman değil, her gün çeşitli benzerleriyle karşılaştıkları orta halli, orta sınıflı ve orta yaşlı efendi insanların karanlık dünyalarını da sunuyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/saf-bir-yurek/", "text": "Felicite: İçindeki sevgiyi olduğu gibi karşısındakine veren ama derinlerde sevilmeye ihtiyaç duyan saf ve temiz bir karakterdir. Bayan Aubain: İki küçük çocuğuyla birlikte yaşayan, Kibirli, davranışları yüzünden yalnız kalmış bir kadındır. Flaubert'in bu kitabında yapayalnız bir kadının, hayat mücadelesi içerisinde yaşayamadığı mutluluğu, kaybedişlerini, acılarını her şeye rağmen hesapsız sevmelerini anlatıyor. Beklentisi olmadan seven bu karakter kendi sevgisine ve sevginin subjelerine sonuna kadar sadakatle bağlı kalsa da asla hak ettiği sevgiyi bulamaz. Öykünün büyük bir kısmın da kahramanımız olan Felicite'nin hayatına giren herkese içten bir sevgiyle bağlanması ve bunun onun ruhunda açtığı yaralar anlatılıyor. Öykünün son bölümlerinde ise papağan Loulou'nun kahramanımızın hayatına girdiğinde onda yarattığı mutluluğa şahit oluyoruz. Yıllarca beklediği karşılıksız sevgiyi ona Loulou verir. Öyle ki bu duygu yerleştikçe, onu bir süre sonra ilahi bir kisvenin yansıması olarak görecektir. Konu olarak bir romanın özelliklerini taşıyan bu kısa öyküyü farklı bir bakış açısıyla okumak gerekiyor. Harcanan bir ömrün, sadece sona bir adım kala bulduğu mutlulukla anlamlandırılmak istenmiş. Yer Fransa Pont-l 'Eveque, 1800'lü yıllar ve Felicite'nin yaşam öyküsü. Felicite çocuk yaşta babasını ve annesini peşi sıra kaybeder. Kız kardeşlerinin de evden ayrılmalarıyla aile tamamen dağılır. Bir süre çiftliklerde çalışır. On sekiz yaşına geldiğinde evlilik hayalleri kurduğu genç adam onu terk eder. Çalıştığı yerden ayrılan kadın hemen hemen bütün ömrünün geçeceği Bayan Aubain' in yanında çalışmaya başlar. Dul ve iki çocuğuyla yaşayan kadının evini kendisine yuva bilir. Emeğini esirgemeden, merhametle, sadakatle belki de hayalini kurduğu aile sıcaklığını aradığı bu hanede yıllarca çalışır. Madamın kızının ölümünün ardından, çok sevdiği yeğeninin de ölümü ona tarifsiz acılar yaşatır. Yaşam adeta bir pranga gibi zamanla onun için ayaklarını sürüyerek ilerlettiği bir mahkumiyete dönüşür; Ta ki papağan Loulou'nun aileye hediye edilişine kadar. Madam hediyeyi beğenmediği için onu Felicite 'ye verir. Loulou, kadına hayatında tatmadığı sevgiyi tattırır. Artık o da seviliyordur. Bu sayede büyük bir boşluk tamamlanmıştır. Bir gün Loulou kaybolduğunda onu aramadık yer bırakmaz. Papağanın geri dönüp omuzuna konması, onun için terk edilmediği anlamına gelmektedir. Hayatı boyunca sevdiklerini kaybeden kadın bu defa Loulou'nun ölümünden sonra onu gömmeye bile kıyamaz, hanımının izniyle doldurtur. Odasında onu rahatlıkla seyredeceği yere koyar. Bu arada yıllar geçmiş madam ölmüş ve ev mirasçıları tarafından satışa çıkarılmıştır. Gidecek yeri olmayan Felicite'nin de uzuvları onu terk etmeye başlamıştır. Son günlerinde Loulou'nun karşısına geçip neredeyse bir puta tapar alışkanlığı edinir. Son nefesini bile ruhunun onunla buluştuğunu hayal ederek verir. - Fransız edebiyat tarihinin en önemli klasiklerinden bazılarının yazarı ve realizm akımının da öncülerindendir yazar. - İki ay gibi kısa bir sürede yazdığı bu öyküyü, elinde defter, anlattığı yerin özelliklerini saptamasıyla, çalışma masasının üzerinde Felicite'nin Loulou 'sunun türünden, doldurulmuş bir papağan bulundurması da yazın tarihinde az rastlanır bir biçim ustanın çalışma yöntemini göstermesi bakımından ilginçtir. Fransız edebiyatında gerçekçiliğin öncüsü sayılan Gustave Flaubert (1821-1880), Saf Bir Yürek, Konuksever Aziz Julien Söylencesi ve Herodias adlı öykülerden oluşan Üç Öykü'yü, Mademe Bovary'den yirmi yıl sonra kaleme almıştı. Yazar birçoklarınca başyapıtı olarak kabul edilen bu kitabın ilk öyküsü Saf Bir Yürekte, talihsiz bir hizmetçi kızın hikayesi eşliğinde ruhsal bir yolculuğa çıkarır onu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/saf-ve-dusunceli-romanci/", "text": "Saf ve Düşünceli Romancı kitabı, Orhan Pamuk'un 2009 yılında Harvard Üniversitesi'nin ünlü Sanders Tiyatrosu'nda Charles Norton Anlatımları kapsamında yaptığı konuşmalardan ve notlarından oluşuyor. Roman yazmanın saf kavramı için yapay bir yanı olduğunu umursamayan hassas roman okuyucusu ve yazarını saf olarak nitelendirir. Roman okurken ve yazarken metnin yapaylığına ve gerçeğe ulaşamamasına takıntılı olan, roman yazarken ve yazarken kullanılan yöntemlere özellikle dikkat eden, karşıt duyarlılığa sahip okur ve yazarları düşünceli olarak nitelendirir. Pamuk'a göre romancılık aynı zamanda naif ve düşünceli olmanın işidir. Roman okuduğumuz zaman beynimizde neler oluyor? dokuz noktaya temas eder. Önce genel görünümü izliyoruz ve hikayeyi takip ediyoruz. Kelimeleri kafamızda resimlere dönüştürüyoruz. Aklımızın bir başka yanıyla, yazarın ne kadar yaşadığını ve anlattığı şeyler hakkında hayal kurduğunu merak ediyoruz. Aklımızdan geçen bir diğer düşünce ise Gerçek bu mu? Romanın anlattığı, gördüğü ve anlattığı kendi hayatımızdan bildiğimiz hakikate uygun mu? Sorulardır. Üslün sorunları ve zevkleri roman sanatının kalbinde değil, kalbine çok yakın. Anlamı. Kahramanları dolaylı olarak romancının ahlaki süzgecinden geçiriyoruz. Öte yandan ulaştığımız bilgi ve derinlik için de kendimizi tebrik ediyoruz. Bir yandan hafızamız durmadan yoğun bir şekilde çalışır. Romanın gizli merkezini aramak, yaptığımız en yaygın eylemdir. Bir romanın değeri, merkezinin dünyanın merkezini, anlamını ima etme yeteneğinde yatar ve bir romanın gerçek değeri, bize hayatın sadece bu olduğunu hissettirdiği şekilde ölçülmelidir. Yazara göre romanlar temelde görsel edebi kurgulardır. Bir roman, görsel zekamıza ve en çok canlandırma yeteneğimize hitap eder ve üzerimizdeki etkisini kurar. Kahraman için şefkat öğelerinin bir tasvirini sağlar. Romancının karakteri, tıpkı hayatta olduğu gibi, yaşadığı ve yaşayacağı hikayeler ve durumlar tarafından belirlenir. Hem okumak hem de doğru yazmak isteyenlerin elinde olması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Orhan Pamuk bavulunu o kadar çok açıyor ki neredeyse her şeyi döküyor. Hatta Belki burada çok fazla ticari sır veriyorum, belki beni loncadan atarlar! diyerek bir şaka yapıyor. - Sonsöz dahil olmak üzere 7 ana bölümden oluşan kitap, roman sanatı ve Orhan Pamuk'un roman anlayışı üzerine kısa ama nitelikli bir başvuru kitabıdır. Roman okurken kafamızda neler olup biter? başlığı ve Romanlar ikinci hayatlardır satırıyla açılan Saf ve Düşünceli Romancı, Orhan Pamuk'un 2009 sonbaharında Harvard Üniversitesi'nde, bin kişilik Sanders Tiyatrosu'nda verdiği ve büyük ilgi gören Charles Norton konferanslarını içeriyor. Doksan yıllık geleneğinde T. S. Eliot'tan Borges ve Paz'a, Calvino ve Eco'dan Toni Morrison'a edebiyatın ve sanatın dünyadaki en saygın yaratıcılarını ağırlayan altı oturumluk konferans dizisinde Pamuk, romancılara sıkça yöneltilen Bunları gerçekten yaşadınız mı? sorusundan Müzeler ve Romanların benzerliğine, romanla resim sanatı ilişkisinden romanların yavaş yavaş ortaya çıkan ve değişen merkezi fikrine, kırk yıllık roman okurluğu ve otuz beş yıllık roman yazarlığının tüm sanatı ve zanaatını okurlarıyla içtenlikle paylaşıyor. -The Daily Telegraph-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/saftirik-gregin-gunlugu/", "text": "Gregory Heffley: Ana karaktertir. Ailesi, arkadaşları ve yerel ortaokulu ile sorun yaşar. Okulda ne kadar popüler olduğu konusunda çok endişeli ve büyüdüğünde zengin ve ünlü olmanın hayalini kurar. Okuluna uyum sağlamaya çalışır, ancak genellikle başarılı olmaz. Birçok zorlukla karşılaşan Greg, bunları çok yaratıcı bir şekilde ele almaya çalışır, ancak ne yazık ki tuhaflıkları çoğu zaman ona geri teper. Rowley Jefferson: Greg'in en iyi arkadaşı ortalamadan daha büyük bir çerçeveye sahiptir. Tehlikeli numaralar da dahil olmak üzere her zaman Greg'in söylediklerini yapmaya isteklidir. Rowley sürekli tatile çıkar ve bu da Greg'i rahatsız eder. Rowley sadık bir arkadaştır, ancak bazen olgunlaşmamış veya çocukça davranır. Ayrıca alışılmadık bir şekilde giyinir. Manny heffley: Greg'in şımarık küçük kardeşidir. Üç yaşında bir bebektir. Ne olursa olsun, gerçekten hak etse bile asla başı belaya girmez. Manny henüz lazımlık eğitimi almamıştır. Rodrick Heffley: Rodrick, Greg'in genç erkek kardeşidir ve Greg'e karşı acımasız olma şansını asla kaçırmaz. Sabahları fazla uyuması ve asi tavrıyla tanınır. Rodrick, Löded Diper adlı bir bodrum grubunun parçasıdır. Rodrick, Greg'i utandırmak için her şeyi yapacak ve hatta Manny'nin herkesin hayatını perişan etmesi için sorunlara neden olacaktır. Kitap, Greg Heffley adında bir çocuk ve ortaokulun ilk yılında popüler olma girişimleri hakkındaki olayları konu ediniyor. Greg daha sonra ailesini tanıtır. Onunla uğraşmayı seven genç bir erkek kardeşi Rodrick ve istediği her şeyi alan ve yanlış yaptığı her şeyden kurtulan Manny adında küçük bir erkek kardeşi var. Greg'in babası, dışarı çıkıp spor yapmak yerine tüm gün video oyunları oynayarak yaşam tarzını teşvik etmez. Cadılar Bayramı yakınlarında Greg, babasının Cadılar Bayramı gecesinde çalılıklarda saklanmayı ve garaj yolundan geçen gençleri suyla dolu bir çöp kutusuyla ıslatmayı sevdiğini yazar. Greg ve Rowley, Crossland Lisesi'nin perili evinin popülaritesini gördükten sonra perili bir ev yapmaya karar verirler, ancak sonunda sadece iki dolar kazanırlar. Cadılar Bayramı gecesinde Greg ve Rowley şeker mi şaka mı yapar, ancak onlara su dolu bir yangın söndürücü püskürten bir grup genç meydan okur. Eve geldiklerinde, Greg'in babası tarafından suyla dolu bir çöp kutusuna batırılırlar; kim onları gençler için hata yapar. Greg, Patty Farrell adlı bir kızın öğretmene üzerinde eyalet başkentleri olduğu için Amerika Birleşik Devletleri haritasını indirmesi gerektiğini hatırlatmasından sonra Eyalet Başkentleri testinde başarısız olur. Evde, Greg'in annesi onu okul oyunu için seçmelere katılmaya zorlar . Greg bir ağaç rolünü üstlenirken, Patty Farrell romanın kahramanı Dorothy olarak rol alır. Gösterinin performansı sırasında, Greg şarkı söyleyemeyecek kadar gerginleşir ve diğer ağaçları karıştırır. Patty sinirlenir ve Greg ona elma atmaya başlar. Diğer ağaçlar da katılır ve Greg'in annesi hayal kırıklığına uğrarken, Greg Patty'ye geri döndüğü için oyundan zevk alır. Noel için kötü hediyeler aldıktan sonra, Greg Rowley ile bir oyun oynamaya karar verir; bu oyunda Rowley bir tepeden aşağı Büyük Tekerlek sürmesi gerekirken Greg onu bir futbol topuyla devirmeye çalışır. Greg'in denemelerinden birinde, top ön tekerleğin altına giriyor ve bu da Rowley'nin düşmesine ve sol kolunu kırmasına neden olur. Rowley alçıyla okula gittiğinde, kızlar onunla ilgilenir , bu da Greg'i kıskandırır. Greg, diğer çocukları kontrol edebileceğini umarak okulundaki Güvenlik Devriyelerine katılmaya karar verir. Rowley'i de kaydolmaya ikna ediyor ve ücretsiz sıcak çikolata almak gibi Güvenlik Devriyelerinde olmanın avantajlarından yararlanır. Okulun gazetesinde karikatürist olarak yer almaya çalışır ve Rowley ile iş birliği yapar. Greg, Zoo-Wee Mama adında bir şerit bulur! Sonunda, Greg başka striptizler yapmak istemeye başlar, ancak Rowley Zoo-Wee Mama ile devam etmek ister! Greg çizgi romanlarını öğretmene gönderir ve sonunda karikatüristlik işi alır. Ancak öğretmen, Greg'in çizgi romanını tamamen değiştirir, hatta karakterini bir akıllı yerine meraklı bir öğrenci yapar. Greg'in sopada solucan olan bazı anaokulu öğrencilerini kovaladığı ve Rowley ile karıştırıldığı bir olaydan sonra Rowley, Güvenlik Devriyelerinden bir hafta uzaklaştırılır. Ancak, asıl suçlunun Greg olduğu netleştikten sonra, Greg kovulurken Rowley yeniden işe alınır ve terfi ettirilir. Greg, okul yılının sona erdiğini fark eder ve yıllığın Sınıf Favorileri sayfasına girmeye çalışır. Sınıf Palyaço için gitmeyi planlıyor, ancak planları işe yaramıyor. Öğle yemeğinde okul gazetesinin bir sayısını alır ve Rowley'nin Zoo-Wee Mama ile yeni karikatürist olduğunu öğrenir! Şerit değişmeden kalır. Greg, Rowley'i ortak yaratıcı olarak listelemediği ve tüm şöhreti elinde tuttuğu için yüzleşir. Tartıştıkları gibi, Cadılar Bayramı'nda onları kovalayan gençler ortaya çıkar ve Greg ve Rowley'i Peyniri yemeye zorlar. Greg, olmasa da laktoz intoleransı olduğunu söyleyerek, Rowley her şeyi yemek zorunda kalırken, bundan kurtulur. Ertesi gün, herkes Peynir'in gittiğini fark edince, Greg Rowley'in suçunu üstlenir ve onu çöpe attığını söyleyerek yalan söyler. Greg, Rowley ile uzlaşır ve insanların Peynir Dokunuşuna sahip olduğunu düşünmesini sağlar. Kitap, Greg'in yıllığını alması, Rowley'i Sınıf Palyaço sayfasında görmesi ve onu çöpe atması ile sona erer. - Kitap, diğer ödüller ve övgülerin yanı sıra New York Times en çok satanlar listesine girdi. - Kitap, 19 Mart 2010'da yayınlanan bir canlı aksiyon uzun metrajlı filmine uyarlandı ve 3 Aralık 2021'de Disney+ 'da bir animasyon film uyarlaması yayınlandı. Epsilon Gençlik Kulübü okuyucularını çok eğlendirecek Saftirik Greg'le tanıştırıyor. Yazar ve illüstratör Jeff Kinney'in kahramanı Greg yazmak zorunda kalınca ortaya hem gençlerin hem de büyüklerin gülerek okuyacakları bir günlük çıkıyor. Çocuk olmanın ne zordur değil mi? Gelişimini henüz tamamlamamış ufaklıklarla, her gün tıraş olmak zorunda olan azmanların aynı sıralarda oturmak zorunda kaldığı ortaokulda okuyan Saftirik Greg'in Günlüğü bir zamanlar benzer şikayetlerle dolu olan yetişkin okuyucuları ve halen aynı sıkıntıları çeken gençleri oldukça eğlendirecek."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sagirdere/", "text": "Mustafa: Roman'ın ana karakteridir. Ayşe ile evlenmek ister ancak istediğini alamayınca uzaklaşmaya karar verir. Pelvan Vahit: Mustafa'nın en yakın arkadaşıdır. Arkadaşı Mustafa gibi o da bir köylü güzelinin, Dürdane'nin peşine düşer. Gurbetçi Ömer ve Meryem: Mustafa'nın akrabası olan Meryem, Gurbetçi Ömer'in eşidir. Ayşe: Mustafa'nın peşinde koştuğu güzel kızdır. Jandarma Nail, Reşit Hoca ve Topal İsmail: Reşit Hoca, Mustafa'nın amcası ve köyün imamı, Jandarma Nail ise yetişkin olmasına rağmen gününü gün etmeye devam eden ve şıklığı ile adından söz ettiren bir karakterdir. Topal İsmail ise Mustafa ve Vahit ikilisinin yanında olayların birçoğunda yer alan, düzenbaz, hilekar ve sürekli yalan konuşan bir karakterdir. Hocaların Hasan ve Cemal Usta: Hocaların Hasan, Mustafa'nın ailesinin hasmı ve sevdiği kızı 2. eş olarak alan Hakkı'nın kardeşidir. Cemal Usta ile tanışmasına ve taş işçiliği öğrenmesine yardımcı olacaktır. Sağırdere, sevdiği kızın başka biriyle evlenmesi üzerine köyden ayrılıp başka şehre giden 15-16 yaşındaki bir çocuğun yaşantınısı konu alıyor. Eser boyunca yörenin dili, argosu, eğlenceleri, oyunları, düğünleri, kendi sosyal organizasyonları, dini ve batıl inançları, aile-akraba ilişkileri, giyimi, saat, takvim ve ölçü birimlerindeki değişikliklere karşı dirençleri, kadın ve cinselliğe bakış açısına geniş yer verilmektedir. Kulaksız Mustafa ve Pelvan Vahit, eğlenmek için toplandıkları evde sevdikleri kızları gizlice gözetliyorlar. Yakalandıklarında bacayı kapatırlar ve içeri giren dumanla kızları dışarı çıkarmaya çalışırlar. Evdekiler de köpekleri Arap'ı üzerlerine salıverirler. Vahit köpeği bıçaklar ve giderler. Sabah yaptıklarından dolayı köy komitesinin önüne çıkarlar. Biraz öfke ve bağırışlarla konu kapanmak üzereyken Jandarma Nail ile Vahit arasında sözlü bir düello başlar. Bunun altında yatan sebep, Jandarma Çivinin evli olmasına rağmen Vahit'in sevdiği kız olan Güldane'yi görmüş olmasıdır. Öfkeli Vahit, elinde bıçakla sokakta Nail'i bekler. Nail, Vahit'i arkasına sakladığı sopayla döver. Mustafa, Ayşe'nin yüz lira başlık parası, bir inek ve beş keçi karşılığında Hocaların Hakkı'nın ikinci eşi olmasına da çok üzülür. Ayşe onunla hiç yüz yüze gelmez ve onunla Hakkı arasında hiçbir fark görmez. Mustafa, umudunu Topal İsmail'in getireceği yarasa kemiğine bağlar. Battal ve Selime'nin düğününde köyün yiğit başkanı Ayşe'nin sırtına kemiği sürse de Ayşe'yi kendisine aşık edemez. Ayşe, Hakkı ile evlenir. Mustafa, ağabeyi Murat ve Feride'nin düğününden sonra köyü terk eder. Mustafa, Pelvan Vahit ve Hakkı'nın kardeşi Taşçı Usta Hasan ile Ankara'ya gider. Hasan onlara taş ocağında günde elli sente iş bulur. Yoğun çalışmalarının üçüncü gününde Hasan, kaldıkları hana gelen biriyle anlaşır, oradaki işini bırakır ve çalışmak için Yenişehir'e gider. Ertesi gün sahibi Mustafa'yı yaşının küçük olduğu gerekçesiyle kovar. Alacağını otuz kuruştan hesaplayarak verir. Akşam olunca Mustafa durumu Hasan'a açıklar ve onunla Yenişehir'e gitmek istediğini söyler. Hasan dikkatini dağıtır. Vahit ona köye dönmesini tavsiye eder. İşsizliğinin ikinci gününde Mustafa, hanın hizmetçisinden işverenlerin arkadaki tarlada işçi aldığını öğrenir. Genç olduğu ve yapılacak iş ağır olduğu için üç günde sadece bir getir-al işi alıyor. Böyle devam edemeyeceğini anlayınca Hasan'a onu Yenişehir'e götürmesi için para vermek ister. Hasan yine dikkatini dağıtır. Mustafa, Hasan'ın yardım etmeye niyetinin olmadığını anlar. Sabah ise Hasan'ı gizlice takip eder. Yenişehir'e geldiklerinde Hasan, Mustafa'yı görür ve şaşırır. Hasan'ın ortağı Cemal Usta durumu anlıyor ve Mustafa'yı çırak olarak alıyor. Hasan, Cemal Usta'yı vazgeçirmeye çalışsa da başarılı olamaz. Mustafa kendine söz verir. Çok çalışacak ve iyi bir taş ustası olacak. Dediğini yapar. Kısa sürede usta olur. Vahit, ayağına düşen taş nedeniyle yaralandığından, Ömer sıtmaya yakalanır, Hasan bir borç bırakır ve Yamukören'e döner. Mustafa'nın köyü özlediğini anlayan Cemal Usta, ona gelecek yıla kadar izin verir. Sağırdere'de, Kemal Tahir, hikayesini köy kent ikilemi üzerine kurarken, yoksul köylünün küçük dünyasını olanca sadeliği ve samimiyetiyle anlatır. Çocuksu bir aşkla tutulduğu kıza kavuşamayan Mustafa'nın köye katlanamayıp Ankara'ya çalışmaya gitmesi, orada bütün zorluklara rağmen tutunmaya çalışması, kent hayatını görüp, kendini sorgulamaya başlaması, Sonrasında ise değişerek köye geri dönmesini anlatan Sağırdere, bir yandan da naif bir aşk ve ergenlik hikayesidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sakin-gec-kalma-mualla/", "text": "Muhsin: Babasının mesleği olan sahaflığı devam ettiren, Balat'ta bir kitap evi olan bir genç bir delikanlıdır. Mualla'ya aşkına yıllarca ihanet etmez. Gitmesini bile hoş karşılayacak kadar sevdasına aşık bir adamdır. Mualla: Yaşadığı mutsuz hayattan tek çıkış yolunu okumak olarak görmüş ve yeni bir hayat kurmaya karar vermiştir, bu Muhsin'i terk etmek demek olsa bile. Aysel: Kendi tasarımladığı kıyafetleri satan bir butiğin sahibidir. Siyah saçları ve orta yapılı fiziği ile Mualla'ya çok benzeyen kadın Muhsin'i yıllardır kendini kapattığı dünyadan çıkarmayı başarmış bir kadındır. Romanın konusu İstanbul'un Balat semtinde geçiyor. Birbirini çok seven iki gencin yirmi yıl süren ayrılıklarını okuyoruz. Sevgiliye yazılan sayısız mektuplar ve uzun bir bekleyiş, geride kalan Muhsin'in anlatımlarıyla anlamlanıyor. Bekleyişin tahammülleri zorladığı anlatımların içinde Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur isimli eserinde olduğu gibi İstanbul'un güzelliklerini, sevgiliyle birlikte yad etmiş de oluyoruz ve aşkına aşık Bir Muhsin'i okuyoruz aynı zamanda. Mualla henüz 18 yaşında genç bir kız. Babasının baskısından, şiddetinden kurtulmanın tek yolu olarak gördüğü üniversite sınavına girerek İzmir'de bir okulu kazanmıştır. Fakat buna engel olunacağını düşünerek bu sırrını kimseyle paylaşmaz Sevdiği adam, Muhsin'le bile. Nişanda takılan takılarla birlikte hayatının seyrini değiştirecek kararı verir ve evi terk eder. Bir süre sonra babası Tahir kızının İzini bulur. Aralarında yaşanan, geçmişi hatırlatan şiddet baba ile kızın yollarını tamamen ayırır. Geride kalan Muhsin, yirmi yıl sürecek bir bekleyişe girer. Sayısız mektup yazar. Kapının her açılışında sevdiği kadını görme ümidiyle yıllarca bekler. Ta ki mahalleye butik açan Aysel gelene kadar. Aysel, dış görünüşünün yanı sıra tavırlarıyla Mualla'ya çok benzer. Kahramanımızın bir yanı Aysel'e dönükken, diğer yanı sevdiği kadını beklemektedir. Artık hayatının değişmesi gerektiğinin farkında olan Muhsin, yeni bir hayatın başlangıcını yapmaya karar verdiği günlerde Mualla'nın babası hayata gözlerini yumar. Mualla sözünü tutmuş babasının cenazesine dahi gelmemiştir. Muhsin cephesinde ise yeni bir Umut belirir. Ya gelirse ümidi, gitmekle kalmak arasında olan Muhsin'i huzursuz etmeye yetmiştir. Aysel'in hayatına yeni girdiği dönemlerde aynı anda Mualla da denkleme dahil olmuştur. Bazı anılar hiç unutulmayacaktır. İnsan başka hikayeleri merak edince, öznelikten çıkınca, çatısı akınca, gençleşmiyor. Daha fazla gülmüyor, yaşam güzelleşmiyor. Merak ettiği o başka hikayede kalma telaşı kendi hikayesini öldürüyor. İnsan hızla katileşiyor. Bazen evet, ben de öfke nöbetleri geçiriyorum. Günde bir dilim ekmek yemekle başladığım yas tutma törenim uzuyor. Çünkü senin olmadığın bir mutfak masası bana çok kederli geliyor. Halıya baktım bugün uzun uzun Mualla. Desenleri özenle seçtiğimiz yerlerine, rengine, şekline.. İçindeki kareleri birer birer saydım. Saydım da saydım. Ben saydım, saat ilerledi, sen gelmedin. Terliğinin sesi, çakmağının sesi, seslenişinin sesi hiç duyulmadı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/samatali-koy/", "text": "Lisa: Eserin başkahramanıdır. Yaramaz, neşeli, yedi yaşlarında bir kız çocuğudur. Britta ve Arma: Bitişik evde oturan ailenin kızları, Lisa'nın arkadaşlarıdır. Olle: Diğer bitişik evde oturan ailenin oğullarıdır. O da Lasse ve Bosse'nin arkadaşıdır. Şamatalı Köy, Üç çiftlikten oluşan bir köyde geçen, o köyde olmayı çok seven altı çocuğun komik maceralarından oluşan olayları konu edinen 3 ayrı kitaptan oluşan bir romandır. Yazarımız Astrid Lindgren'in en eğlenceli kitaplarından biri Şamatalı Köy. Üç çiftlikten oluşan bir köyde geçen, o köyde olmayı çok seven altı çocuğun komik maceralarından oluşan bu setin anlatıcısı, çocuklardan biri olan Lisa. Güney Çiftiği ve Orta Çiftlik arasındaki ıhlamur ağacının dalları çocukların odalarına uzanıyor ve bu durum onları çok mutlu ediyor. Lasse, Bosse ve Olle, bu ağacın dallarından birbirlerinin odalarına geçiş yapabiliyorlar. Lisa'nın 7. yaş doğum gününde ona bir sürpriz hazırlıyor ailesi ve onun için ayrı bir oda hazırlıyorlar. Bu Lisa'yı çok mutlu ediyor. Yaşadıkları köyde okul olmadığı için, Şamatalı Köy'ün çocukları, bir hayli yol yürüyerek Büyük Köy'e gidiyorlar. Bu yol onlara çok eğlenceli geliyor, ayrıca dönüşte annelerinin siparişlerini de alıyorlar. Yaz tatilinde ise tarlada çalışıp para kazanıyor, sonra da onları diledikleri gibi harcıyorlar. Üstelik bol bol oynamaya zamanları oluyor. Genelde kızlar ve oğlanlar arasında bitmeyen bir çekişme oluyor. İlk kitapta, Olle'nin köpek sahibi oluşu, samanlıkta gecelemeleri, gözleri görmeyen ama çocukların çok sevdiği Anna ve Britta'nın dedelerinin anılarından etkilenip, Anna ve Lisa'nın evden kaçmaya karar vermelerine rağmen uyuyakalmaları, oğlanların yapmış olduğu kulübe, hastalanan öğretmenlerine yardım etmeleri, kar fırtınasında kalışları, Noel eğlenceleri ile ilgili bölümler yer almış. Serinin ikinci kitabı, bir kez daha köyün çocuklarının tanıtımıyla başlıyor. Kitabın ilk hikayesi Noel kutlamasını içeriyor. Zencefilli kurabiye yapımıyla başlıyor Noel kutlamaları. Bir anlamda İsveç'in geleneklerini de bu kitapla öğrenmiş oluyoruz. Lasse, Bosse ve Linda zencefilli kurabiye yaparken, bir tane de büyük yarışma ödülü kurabiyesi yaparak bir şişeye bezelye koyuyorlar. İçinde kaç tane bezelye olduğunu tahmin edene bu kurabiyeyi hediye edecekleri için kapı kapı dolaşıp tahminleri alıyorlar. Ödülü dede kazanıyor tabi. Sonra çam ağaçlarını süslüyorlar. Ardından Noel yemeği yedikten sonra hediyelerini açıyorlar ve diğer çiftlikten gelenlerle oynayıp eğleniyorlar. Jenny teyzenin Noel ziyafeti, Lasse'nin göle düşüşü, öğretmene yaptıkları 1 Nisan şakası, Paskalya kutlamaları, Olle'nin kardeşi Kerstin'in doğumu, dedenin 80. doğum günü gibi birbirinden güzel hikayeler de bu kitabın içinde. Kitapta daha pek çok eğlenceli hikaye var. Olle'nin sallanan dişi bunlardan biri Yaz oyunları, kiraz toplayıp satmaları ama en komiği Anna ve Lisa'nın, Olle'nin kardeşi Kerstin'e bakma hikayeleri. Keyif alacağınız ve sizi çocukluk yıllarınıza götürme garantisi veren bu üç kitabında çocuklarınızla birlikte zevkle okuyacaksınız. Şamatalı Köyün Sakinlerinden Bir Davet Var! Köyümüzün adı Şamatalı Köy. Çok küçük bir köy, yalnızca üç tane çiftlik evi var: Kuzey Çiftliği, Orta Çiftlik ve Güney Çiftliği. Ve yalnızca altı çocuk var: Lasse, Bosse ve ben. Olle, Britta ve Anna."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/san-luis-rey-koprusu/", "text": "Donna Mariana: Kocası, Kızı ve eşi tarafından çirkinliği yüzünden sevilmeyen daha sonra bir köprüden geçerken köprünün devrilmesi sonucu ölen kadındır. Çevresi ve ailesi tarafından çirkin görülerek dışlanan ve yalnız kalan bir kadının yaşamı konu ediniyor. Donna Mariana çirkin bir kadındır. Bu yüzden çevredekilerin alaylarına maruz kalır. Oda ben asla evlenmeyeceğim der. Ancak daha sonraları varlıklı biri ile evlenir. Kocası Donna Mariana'yı mutlu etmez. Onunla sürekli dalga geçer. Daha sonraları ise Donna Mariana'nın bir kızı olur. Ancak kızı da annesini sevmez ve yadırgar. Daha çok yaşlarda bile annesi ile dalga geçmeye başlar. Konuşma kusurları ile eğlenir. Kız büyür ve İspanyaya yerleşir. Orada çok zengin biri ile evlenir. Sanatçıları korur ve ihtiyacı olanlara yardım eder ancak yine de annesine karşı sevgi beslemez. Bunun üzerine annesi sürekli İspanyaya mektuplar yazarak kızı ile görüşmek ister. Ancak kızı bunu istemez. Donna Mariana içten içte kızına özlem duyar. Bir gün San Luis Rey Köprüsü 'nde geçerken köprü devrilir ve Donna Mariana ölür. O öldükten sonra kızı ona karşı sevgi dolu olduğunu anlar. Onunla geçiremediği güzel günler ve ona küs gittiği için suçluluk duyar. Kendini avutmak için çoğu zaman annesine karşı sevgi beslediğini ancak bunu annesine söylemediğini düşünür ve avutur. Cemil Meriç'in edebiyat ve edebiyat dışı alanlardaki çevirileri, onun, kültürle derinlemesine alışveriş kaygı sının, düşünce mesaisinin izlerini taşır. Çevirilerinde Türkçeye olduğu kadar çeviri yaptığı dillere de hakimiyetini gösteren Meriç, kendine has üslubuyla bir yandan edebiyat ve düşünce dünyamıza katkıda bulunmaya devam ederken, zaman zaman da çevirdiği eserlerle ve yazarlarıyla ilgili kimi çalışmalarını da okurlarla aylaşır. 1714'te Peru'daki bir köprü , üzerinden geçmekte olan beş yolcuyla birlikte yıkılır. Kazaya şahit olan Rahip Juniper, ölenlerin orada bulunmalarının tesadüfi değil ilahi bir müdahale sonucu olduğuna inanır ve bunu kanıtlamak amacıyla yolcuların hayatlarını araştırmaya başlar. Daha önce Köprüden Düşenler baslığıyla Türkçede yayımlanan San Luis Rey Köprüsü , ölüme ve insan doğasına dair etkileyici anlatımıyla Thornton Wilder'a Pulitzer Ödülü'nü kazandırmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sanzelize-dugun-salonu/", "text": "Sonra kaçırılan bir gelin, parayla sohbet satın alan yaşlı bir adam, olağanüstü bir iş teklifi ve uğrunda feda edilenler ve derin bir aşk bu garip karnavala katılıyor. Kitap, kahramanın adını vermez. Kahramanımızın babası şeyhtir. Babası şeyh olduğu için tekke ile iç içe bir hayat serüveni vardır. Annesi de hastadır. Bir süredir bu hastalıktan mustaripti ve bu yüzden hastalığı nedeniyle ölür. Annesi ölünce kahramanımız büyük bir boşluğa düşer. Evdeki eşyalara bakarken annesinin varlığını bu eşyalarla ilişkilendirdiği için evdeki her şey ona annesini hatırlatır. Annesiyle derin ve güçlü bir bağı vardır. Ölümü onu çok etkiler. Anne boşluğu onda derin yaralar açar. Bu zor durumla birlikte hayatına devam eder. Kahramanımız bu süreçte okula gider. Bir gün okulda sınıfına bir kız gelir ve aranızda annesi yakın zamanda ölmüş olan var mı diye seslenir. Bu soru, onu özel olarak ilgilendirdiği için kahramanımızı da ilgilendirir. Kızın yanına giderek annesinin yakın zamanda vefat ettiğini söyler ve kıza bu soruyu sorma amacının ne olduğunu sorar. Adı Eda'dır. Eda bu soruyu edebiyat kulüpleri için anne ile ilgili bir makalenin gerekli olduğunu söyler. Duyguları daha içten yansıdığı için yakın zamanda annesi ölmüş birini aradıklarını söyler. Kahramanımız da normal yazamayacağını ama denemek istediğini söyler. O gün eve gider ve içten, duygu yüklü bir yazı yazar. Bir gün sonra bu mektubu Eda'ya götürür. Eda bu duruma çok şaşırır ve bu kadar çabuk geri dönebileceğini düşünmediğini söyler. Bu yazı sayesinde Eda ile arasında bir bağ kurulur. Eda ve arkadaşları sayesinde yalnızlığından kurtulur. Ama çevresinde dostları olmasına rağmen içini doldurmayan manevi bir yalnızlığı vardır. Bu yalnızlık her zaman bir iç monolog kurmasına olanak tanır. Kendisiyle sürekli bir mücadele ve sorgulama içindedir. Bu durumlar olurken arkadaşlarıyla takılmaya başlayınca eğlence merkezi gibi yerlerde takılmaya başlar. Normalde bu yaşa kadar bu mekanlara adım atmayan kişi kendini bu mekanlarda bulur. İçmeyen kahramanımız içmeye başlar. Bu durumlar onda telafisi olmayan durumlara neden olmaya başlar. Bir anda babasının bulunduğu aile evini seçmeye karar verir ve babasının ısrarlarına rağmen evden çıkar. Bu durum babasını derinden sarsar. Evden ayrıldığı için kalacak bir yere ve işe ihtiyacı vardır. Ev işlerini arkadaşları yapar. İş için okul panolarına bakar ve onu aramaya başlar. İlk işi sohbet etmek ve para kazanmaktır. Bir yaşlının evine belli bir saatliğine gidip yalnızlığına ses çıkarmak amacı vardır. Belli bir süre bu işi yapıyor ama belli sebeplerden dolayı bu işi bırakmak zorunda kalır. Arkadaşı Levent'in kurduğu ilaç firmasında denek olarak işe girer. Levent'in ani ölümüyle burada da işler karışır. Bir süre çalışır ve bu işi bırakır. Bir gün evde otururken kapının çalınmasıyla irkilir. Kapıyı açtığında eski oda arkadaşı Rüstem ile karşılaşır. Rüstem'in yanında gelinlikli bir kız görünce şok olur. Rüstem nikah salonunda çalışırken kızın gözünde evlenmek istemediğini sezdiği için özler. Iskaladığında geleceği tek yer kahramanımızın yanıdır. Belli bir süre burada kalırlar. Takip edildiklerini düşündüklerinde Baki Semih adında bir şeyhin yanına sığınırlar, o ilgilenir. Baki Semih onları bulunamayacakları bir yere gönderir. Kahramanımız da bu durum karşısında bir rahatlama hisseder. Eda, Savaş adında sevdiği biriyle evlenir. Bu durum Eda'ya aşık olan kahramanımızı derinden üzer. Günler geçtikçe Eda onu arar ve Savaş ile boşandıklarını söyler. Bundan sonra aralarında bir gelgit ilişkisi kurulur. Eda, Savaş'ın düzeldiğine inanarak yeniden barışır gibi görünse de aynı sorunlar yeniden baş gösterir. Bunu öğrenen kahramanımız Savaş'ı öldürmeyi planlar ama bu durumun saçmalığının farkına varmaz ve onu öldürmez. Bir gün Rüstem ve Nurhan'la birlikte oturdukları eve eşyalarını almaya gider. Evden eşyalarını alıp çıkarken, düğün günü Nurhan'ın eşi olacak kişi, kahramanımızın sırtına silahla çıkar. Roman burada açık kapı bırakarak biter. Tarık Tufan bir arafta, bir tereddüt anında, büyük bir aşk hikayesi anlatıyor. Aşkta savrulan bir adamı, şeyh babasının vefatından sonra üç dervişin ziyaret etmesiyle başlar hikaye... Ardından, kaçırılmış bir gelin, parayla sohbet satın alan yaşlı bir adam, sıra dışı bir iş teklifi ve derin bir aşk uğruna feda edilenler katılır bu tuhaf karnavala."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/saray-ve-otesi/", "text": "Sultan Mehmet Reşat: II.Abdülhamit'ten sonra tahta geçen kişidir. İbrahim Bey: Resmi sıfatı olmayan ziyaretçilere delalet vazifesiyle üçüncü mabeyinciliğine tayin edilen kişidir. Tevfik Bey: İbrahim Bey'den sonra gelen İkinci Mabeyincidir. Tevfik Paşa: Yeni padişah tahta geçince Londra sefaletine getirilmiş paşadır. Hüseyin Hilmi Paşa: Sadarete getirilmiştir. İttihat ve Terakki ile irtibat sahibidir. Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesiyle birlikte düşünüldüğü alanı alan Meşrutiyet yönetimi sarayda ve nasıl karşılandığı konu edinir. II. Abdülhamit'in tahttan çekilmesinden sonra yönetim de değişir. Yeni padişah 5. Sultan Mehmet Reşat'tır. İdare ile birlikte idari kadro da değişmiş ve Osmanlı Devleti'nde Meşrutiyet dönemi başlar. Reşat Efendi'nin vefatından sonra padişah 5. Mehmet adıyla sarayın başkatibi olarak atanan Uşaklıgil, sarayı Meşrutiyet yönetimine göre düzenlemeyi amaçlar. Başkatip olduğu için padişahla her zaman yüz yüzedir. Sarayda olup bitenleri, padişahın günlük faaliyetlerini, nelerden hoşlandığını, neye tepki vereceğini kısacası davranışlarını çok iyi bilir. Sarayda olup biten her şeyle yakından ilgilendiği için padişah önünde söz sahibidir. Yani başkatip tarafından vaka çalışması yapılarak konunun padişahı nasıl etkileyeceği veya söz konusu durum karşısında nasıl bir sonuç çıkacağı değerlendirilmektedir. Yazar, sarayda yaşanan ve entrika kokan olayları anlatmış, Meşrutiyet'in saray ve çevresinde meydana getirdiği değişiklikleri kaleme almıştır. Ancak bunları anlatırken dönemin ileri gelenlerinin portrelerini çizmiş, önemli olayları çekici ve anlaşılır bir üslupla tahlil etmiştir. Adeta dönemin psikolojik ortamını ortaya çıkarmıştır. Saray geleneklerinin zamansız yönlerini de anlatmış ve dört yıllık dönemi bir tarihçi gibi değerlendirmiştir. Halid Ziya'ya kadar, romancı muhayyilesiyle doğmuş tek muharririmiz yoktur. Hepsi roman veya hikaye yazmaya hevesli insanlardır. -Ahmet Hamdi Tanpınar Halid Ziya Uşaklıgil, Sultan Beşinci Mehmed'in başkatipliği görevine atandıktan sonraki ilk gününü böyle anlatıyor Saray ve Ötesi'nde. Edebiyatımızda anı türünün en önemli başlıklarından biri olan Saray ve Ötesi; Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah gibi başyapıtlara imza atmış bir romancının Osmanlı sarayına, saray adetlerine ve padişaha dair yakından şahitliğiyle paha biçilmez bir yerde konumlanıyor. Tarihimizin en uzun yıllarını, olayların en orta yerinde, bizzat yaşamış bir yazarın gözünden meşrutiyet idaresi, iktidar oyunları, İttihat ve Terakki Fırkası ve büyük bir imparatorluğun son yılları. Saray ve Ötesi, sadece araştırmacılar için değil tarihe meraklı herkes için önemli bir kaynak."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sardalye-sokagi/", "text": "Lee Chong: Lee Chong'un Cennetteki Çiçek Bakkalı olarak bilinen mahalle bakkalının kurnaz Çinli sahibi ve işletmecisidir. Tombul yüzlü, r harfini söyleyemeyen, varlıklı ama kazandığı parayı nereye harcadığı bilinmeyen biridir. Belge: Doc, Kaliforniya'nın her yerinden deniz canlılarını inceleyen ve toplayan bir deniz biyoloğudur. Dora Sel: Bear Flag Restaurant'ın sahibi ve işletmecisi Dora, güçlü bir ruhun yanı sıra keskin bir iş zekasına da sahiptir. Bir genelev işletmesine rağmen, belli standartları vardır sert içki satmaz, evin hizmetlerinde dürüst bir fiyat tutar ve binada kaba konuşmalara izin vermez. Mack: 48 yaşında bir adam olan Mack, ortak hiçbir aileleri, parası ve yiyecek dışında hiçbir hırsı olmayan küçük bir grup erkeğin yaşlısı, lideri, akıl hocası ve az da olsa sömüren kişisi olarak tanımlanır. Hazel: Hazel, Saray Flophouse'da Mack ve çocuklarla birlikte yaşayan sönük ama iyi, güçlü ve sadık bir gençtir. Eddie: Sarayın başka bir sakini olan Eddie, çocuklara Ida's Bar'da müşterilerin bardaklarında bıraktıkları her şeyden dökülen hooch ile besleyen yarı zamanlı bir barmendir. Çinli: Esrarengiz figürü hikayede birkaç kez yer alır. Rengarenk karakterler ve olaylarla bezenmiş hikayede inatla çalışmayı reddeden, düzenli bir hayat süren ve sıradanlaşan Mack liderliğindeki aylak ekip sistemin dışında yaşamanın, sömürünün, dayanışmanın, dayanışmanın çarklarına başkaldırmanın vücut bulmuş halini konu ediniyor. Sardalye Caddesi insanların aktif olduğu bir caddedir. Lee Chong adında r harfini telaffuz edemeyen, zengin ama parasını nereye harcadığı bilinmeyen tombul yüzlü bir bakkal vardır. Sokaktaki herkesin Lee Chong'a borcu var. Borçlulardan biri Horace Abbeville adında bir adamdır. Horace Abbeville, borcunu ödemek için balık unu deposunu satmayı teklif eder. Lee Chong kabul eder ve transfer yapılır. Depoyu Lee Chong'a veren Horace Abbeville kendini öldürür. Eddie, Hazel, Hughie, Jones ve Mack birlikte yaşam mücadelesi veren arkadaşlardır. Mack bu grubun lideridir ve Lee Chong'a isterlerse yeni satın aldıkları depoyu talep edebileceklerini söyler. Katılımsız bırakılırsa başına bir şey gelebileceğini söylemekle dolaylı olarak tehdit eder. Lee Chong kurnazca düşünüyor ve bundan yararlanacağını bilir. Bu teklifi hemen kabul eder. Sokakta Ayı Sancak Restaurant adında bir genelev vardır. Bu genelevin hamisi Dora Flood adında bir kadındır. Nezaretinde tuttuğu kadınlar eğitimli ve zekidir. Bear Banner Restaurant'ın eski bekçisi William'dır. William bir arkadaş grubuna tutunamayan bir adamdır. Mack ve grubu onu kabul etmeyince kendini öldürmeye karar verir. Sahibi Dora Flood, William'ın kendini öldürme düşüncesine aldırmaz. İşten sonra yapması gerekeni yapmasını ve halıları asla kirletmemesini söyler. William daha sonra Eva Flanegan'a gitmeye karar verir. Eva Flanegan günah çıkaran ve dindar bir kişidir. Eva Flanegan'ın tek zayıflığı, öngörülemeyen bir ayyaştır. William, Eva'nın bu kararsız zamanına denk gelir. Doğu St. Eva Flanegan Louis'e gitmeyi planlar. William kendini öldürmek istediğini söylediğinde, bunun sadece iğrenç bir durum olduğunu ve yeri zor duruma sokacağını söyler. William bu kez Yunan aşçı Lou'nun yanına gider. Gözünü kırpmadan buz gibi parlayan bıçağı alır ve kalbine saplar. William'dan sonra yerini Alfred adında bir gardiyan alır. Sardalya Sokağı'nın bilim kaynağı olan Western Biology adında bir laboratuvar var. Doc, bu laboratuvarın sahibi ve işletmecisidir. Gregoryen müziğini ve Ressam Henri Ölüler Kitabı'nı ilk orada duyarlar. Doc'un laboratuvarına sık sık gelen Henri adında bir ressam vardır. Bu ressam, eserlerini tavuk tüyünden yapar ve daha sonra eserlerini içindeki fındık kabuklarından yapmayı planlar. Doc'un işyerinde kurbağalar, ahtapotlar, kediler, fareler, yılanlar ve her türlü yaratık bulunur. Bu yaratıklar kanser araştırmaları için kullanılır. Sardalya sokağında yaşayanların geçim kaynağı ya belirli bir ücret karşılığında deniz canlılarını avlamak ya da konserve fabrikasında çalışmaktır. Doc, yarımadanın ucundaki Great Tide Pool'da deniz canlılarını toplamaya gider. Hazel ve Doc burada üç yüz denizyıldızı toplar. Zavallı Saray'da yaşayan Hazel, Eddie, Hughie, Jones ve Mack burayı gerçek bir ev yapmak için çalışır. Geceleri uyurken karısı tarafından dövülen ve Mack'in arkadaş grubuyla sürekli iletişim halinde olan biridir. 1932'de Hediondo Canning'in buhar kazanı ve boruları yenileme için kaldırılır ve çıkarılan parçalar Lee Chong'un dükkanının yanındaki meydanda bırakılır. 1935'te Bay ve Bayan Sam Malloy bu kazana taşınır. Bay Malloy da bu boruları bekar erkeklere kiralar ve bu şekilde geçimini sağlar. Mack ve arkadaşları bir akşam Doc için hazırladıkları sürpriz partiden bahseder. Bu parti için para gerekir ve Doc'a bu partide bir iş teklif ederler. Doc'a üç yüz kurbağa toplamak karşılığında para istediklerini söylerler. Doktor kabul eder. Mack daha sonra Doc'tan arabasını ister. Doktor arabasından vazgeçemeyeceğini ve yarının dalgasından yararlanmak için La Jolla'ya gideceğini söyler. Sonra Doc'tan sadece on galon benzin sözü alırlar. Doc daha önce dilini yaktığı için benzin istasyonuna küçük bir not yazar ve ardından mazot yerine benzin istasyonuna para vermemesi için onu uyarır. Mack ve arkadaşları Lee Chong'a giderler. Lee Chong'un işe yaramaz, bozuk bir arabası vardır. Mack, Gay'in bu arabayı tamir edebileceğini söyler ve bu arabayı ister. Lee Chong bu anlaşmayı kabul eder. Gay arabayı tamir eder ve kurbağa toplamak için Camel Vadisi'ne doğru yola çıkarlar. Vadiye geldiklerinde horoz pişirip uyandıktan sonra yerler. Binbaşı gelir ve orada kurbağa toplayamayacaklarını söyler. Üstelik Mack bu adamı etkisi altına alır ve arkadaş olurlar. Ondan bir köpek yavrusu bile alırlar. Doc'a söz verdikleri gibi üç yüz kurbağayla ofise gelirler. Ona bir parti vermek için yola çıkarlar. Parti iyi gitmez, birçok hayvan telef olur. Doc laboratuvara geldiğinde Mack'in yüzüne yumruk atar. Mack ve arkadaşları parti iyi gitmediği için ikinci bir parti vermek isterler ve Doc'u üzerler. Henri, tek evinde bir hayalet gördüğü iddiasıyla Doc'a gelir. Daha sonra, Mack'in sahiplendiği köpek yavrusu hastalanır. Mack, Doc'tan köpeğine yardım etmesini ister. Doktor yardım etmeyi kabul eder. Doktor, hasta köpeği Darling'i çabucak iyileştirir. Mack ve arkadaşları yine bir parti verir. Dora Flood ve koçluk yaptığı bazı kızlar da bu partiye gelir. Düzenledikleri ikinci parti de kavgayla sonuçlanır. Konserveciliğin zirveye ulaştığı 1930'lar Amerikası'nda fabrika işçilerinin yanı sıra sanatçılar, bilim insanları, fahişeler ve serserilerin bir arada yaşadığı bir dünyadır Sardalye Sokağı. Memleketi California'daki bu küçük sokağın tüm renkliliğini, canlılığını, yaşanılan çelişkileri ve kavgaları okurla buluşturan John Steinbeck, gerçek hayattan esinlenerek unutulmaz karakterler yaratır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sari-traktor/", "text": "Arif: Geleneksel tarım yöntemlerinde bir gelecek görmeyen bir adamdır. Bu nedenle herkesi karşısına alarak bir traktör alma mücadelesine girilmektedir. Her türlü engele rağmen hedefine ulaşmayı başaracaktır. Ancak bu uğurda pek çok farklı insanı da ezip geçmesi gerekecektir. Azimli bir yapısı vardır. İzzet: Arif'in hasta olan babasıdır. Arif'e karşı arazinin bilinen yöntemler ile ekilmesini ve biçilmesini istemektedir. Sürekli olarak hastanelere gidip gelmekte olan yaşlı bir adamdır. Parası olmasına rağmen makineli tarıma karşıdır. Oğluna traktör almamakta her ne kadar kararlı olsa da en sonunda almak zorunda kalmıştır. Öğretmen: Arif'in traktör almasına yardımcı olan kişidir. Köyün aydın kesimlerindendir. Yazar romanında Ankara'ya bağlı bir köy olan Kıraçözler Köyü'nde yaşayan Arif'in traktör almak ve modern bir şekilde tarım yapmak istemesini konu edinmiştir. Ancak bu fikre başta babası olmak üzere diğer ileri gelenler karşıdır. Babası ve çevresindekiler ile büyük bir mücadele veren Arif traktörü almayı başarır. Ankara'ya bağlı ancak Eskişehir dolaylarında bulunan Özler Köyü'nde köylüler geçimlerinin tamamını tarım ve hayvancılık ile sağlamaktadır. Köyün en varlıklı adamlarından birisi olan İzzet'in ikiz kız, ikisi ise erkek toplam dört çocuğu vardır. Büyük oğlu olan Arif ise henüz on sekiz ya da on dokuz yaşında olmasına rağmen babasının işlerini yapmaktadır. Arif'te diğer tüm köydekiler gibi tarlalarda çalışmakta ve her işi kürek ve kazma ile yapmaktadır. Ellerinde sadece bir çift öküz ve atların çektiği tahta arabalar bulunmaktadır. Tarlada bulunan hemen her işe Arif yetişmektedir. Ekinleri ekmekte, tarlaları ve bostanları sulamakta, şeker pancarlarını ise eli ile toplamaktadır. Bunca işe tek başına koşan Arif, gereken iş gücünü azaltmanın tek yolunun traktör almak olduğunu anlamıştır. Köye ilk traktör de gelmiş, traktör sayesinde çok az çaba ile çok büyük işlerin hızla halledildiği görülmeye başlanmıştır. Ancak traktör almak da son derece zordur. Arif, bir gün Yakup'un Ali'den tarlasını sürmek için traktörünü almak istemiştir. Ali ise bu durumu kabul ederek traktörü vermiştir. Arif traktörün çıkardığı seslere dahi hayran kalmıştır. İşler ise olabilecek en hızlı şekilde bitmiştir. Arif tüm bu olanları gördükten sonra traktör alması için babası İzzet Ağa'ya baskı yapmaya başlamıştır. Ancak babası hiçbir şekilde onun sözlerine aldırış etmemektedir. Traktör alacak parası olduğu halde oğlunu başından savmak için uğraşmaktadır. Üstelik İzzet son derece hasta bir adamdır. Sürekli olarak mide ağrıları çekmekte ve işler ile ilgilenememektedir. Arif tüm işlerin ona kalmasından yakınarak istediğini dile getirmeye devam eder. Arif için traktör her şeyden daha önemli bir hal almıştır. Hatta bu sevdası sebebi ile sevdiği kızı dahi aramaz hale gelmiştir. Babasını ikna etmek için köyün öğretmeni de babası ile konuşur. Ancak İzzet söylenenlere hiçbir şekilde kulak asmamaktadır. Yaşanan bu olayların üzerine Arif yakın köylerde oturan ve sözü dinlenen Hasan Bey'e giderek babasını ikna etmesi için yardım ister. İzzet'in Hasan Bey'i kıramayacağına inanmaktadır. - Talip Apaydın tarafından ele alınan roman sosyal ve gerçekçi bir yapıdadır. - Sarı traktör tarımda makineleşmenin başlaması sonrasında köy hayatında meydana gelen köklü değişimleri sosyal ve gerçekçi bir çizgide ele almaktadır. - Kendiside köyde yetişmiş olan yazar sıkıntılı bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Babasının hiç toprağı olmadığından hayatı hep başkasının tarlasında ortaklık yaparak geçim derdi ile geçirmiştir. Bu durumda romanına net bir şekilde yansımıştır. Sarı Traktör tarımda makineleşmenin yeni yeni başladığı bir dönemde, bir Anadolu köyünü ve köylüsünü, bir delikanlının traktör tutkusu ekseninde son derece yalın bir dille aktarırken, köylük yerlerin doğasıyla da buluşturuyor okuru."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sato/", "text": "K., Kadastrocu: Hikayenin kahramanı kendini bir bilirkişi olarak tanıtır, okulda hademe olarak işe alınır ve kasaba halkı tarafından bir yabancı olarak görülür. Roman boyunca bürokrasiyi aşıp Kale'de yüksek bir mevkide görev yapan Klamm'a ulaşma çabaları durmaktadır. Frieda: Herrenhof'ta Klamm'ın en sevdiği barmenlerden biri. Romanın çoğunda K.'nin nişanlısı olarak yer alır. Kitap boyunca K.'nin ilgisizliğinden şikayet eder ve onun için vazgeçtiği hayattan pişmanlık duyar. Sonunda K.'dan ayrılır. Hans, Han Sahibi: Hanın gerçek sahibinin yeğenidir. Karısı, Gardena tarafından tembel olmakla ve K'ya karşı fazla kibar olmakla suçlanır. Gardena, Han Sahibinin Eşi: Klamm'ın eski kalp atışlarından biri. Frieda'nın sırdaşıdır ve K.'ye hiç güvenmez. Barnabas, postacı: K ile iletişim kurmak için şato tarafından atanan postacıdır. İşe yeni başlamıştır. K., kaleye ulaşmak için onu kullanmak istiyor. İlerledikçe ailesi hakkında detaylı bilgilere ulaşılacaktır. Roman, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun modern ulus-devletlere parçalanmasından sonra, Kafka geleneksel otoritenin nasıl bir düzene dönüşeceğini konu ediniyor. Kitabın ana karakteri K., bir coğrafyacı olarak bir köye atanır. Köylüler başta coğrafyacı olduğuna inanmasalar da kale görevlisinin yardımcısı kaleyi aradığında coğrafyacı olduğu anlaşılır. Bir hana yerleşir ama köylüler yabancılara pek sıcak bakmazlar. Görevi hakkında bilgi almak için kaleye gitmek istediği için köylülere kalenin yolunu sorar, kaleye giden yolu tarif etseler bile kimse onu kaleye götürmek istemez. Akşama doğru Arthur ve Jeremias adında iki genç adam gelir. K.'ye onun asistanları olduklarını söylerler. K. onları daha önce hiç görmemiş olsa da, kuşkusuz onları kendi hizmetinde kullanmayı kabul eder. Ertesi sabah Barnabas adlı bir haberci K.'ye Klamm adındaki bir kale efendisinden bir mektup getirir. Mektup, K.'nin görevleriyle ilgili. K., Barnabas'tan kendisini kaleye götürmesini ister, birlikte yola çıkarlar ama Barnabas onu kaleye değil kendi evine götürür. Barnabas'ın ailesiyle tanışan ve bunu biraz tuhaf bulan K., başka bir handa kalmaya gider. Handa beylerden başka kimsenin kalamayacağını öğrenen K. en azından meyhaneye uğrar. Orada çalışan kız Freida ile tanışır ve ona aşık olur. Freida, sabah ona bir mektup gönderen kale lordu Klamm'ın metresidir. K., Klamm ile konuşmak için Freida'yı kullanmaya çalışır ama yapamaz. İleride Freida ile nişanlanırlar. Bir gün K. hala göreviyle ilgili hiçbir şey bilmediği için köy muhtarına gider. Muhtar, köyde coğrafyacıya gerek olmadığını söylüyor. Bunun üzerine K. Klamm'dan mektubu çıkarır ve muhtara gösterir, ancak muhtar mektubun geçerli olmadığını söyler ve K'yi gönderir. Birkaç gün sonra muhtar K'ya haber gönderir. Köy okulu personeli boştur ve isterlerse nişanlılarıyla birlikte orada çalışabilirler. Bunu kabul eder ve o ve Freida okula yerleşir ve işe başlarlar. Ancak bir süre sonra patronları onlara çok kötü davrandığı için işten ayrıldılar. Bir gün K., Klamm'ın kızağını hanın kapısında görür. Ancak her yeri aramasına rağmen Klamm'ı bulamaz. Ertesi gün K.'yi sorguya çağırırlar. Sorgulama sırasında uyuya kalan K., suçunun ne olduğunu ve neden sorgulandığını bilmiyordu. Daha sonra hancının karısı onu yanına çağırır ve onun aslında bir coğrafyacı olmadığını söyler. K. ne diyeceğini bilemez. Kafka Şato'da, tıpkı Dava'da da olduğu gibi şeffaflıktan yoksun, işlemeyen kurumlarla, otorite ve bürokrasiyi hicveder. Esrarengiz bir kont, ona ait bir şato; diktatörce eğilimler gösteren, hiyerarşi içindeki çok sayıda bürokrat... Roman, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun modern ulus devletlere ayrışmasının ertesinde yazıldığından, Kafka geleneksel otoritenin nasıl bir düzene evrileceğini sorguluyor olsa gerektir. Okur, romanın muammalarını çözmek için her türlü karmaşa, ikilem ve belirsizlik arasından yolunu bulmaya çalışacağı aktif bir okumaya davetlidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/savas-ve-baris/", "text": "Prens Nikolai Andreiviç Bolkonski: Orduda başkumandanlık yapmış ve emekli olan biridir. Adrey Nikolayeviç Bolkonski: Prensin oğlu olarak geçmektedir. Oldukça kabiliyetlidir. Marya Bolkonski: Prensin kızıdır. Evine düşkündür ve son derece sadık bir kadındır. Kont Krill Vladimiroviç Bezuhov: Pierre'in babasıdır ve çapkınlığı ile öne çıkmaktadır. Anatol Kuragin: Vasili'nin para harcamayı seven oğludur. Kont Uya Andreiç Rostov: Moskova sosyetesinde öne çıkan bir isimdir . Bu kitap Napolyon döneminde geçmektedir. Rusya ve Fransa arasındaki çekişmeli savaşı ele almaktadır. Aynı zamanda saray hayatına da değinmekte ve insanların bulundukları konumlar ile nasıl bir değişim yaşadığını anlatmaktadır. Savaş ile Rusya ve Fransa arasında bitmek bilmeyen bir vahşet söz konusu olmaktadır. Kitapta geçen barış ise insanların yaşadığı aşktır. Prens Nikolai Bolkonski kızı olan Marya ile Smolensk civarında bir malikane içerisinde yaşamaktadır. Oğlu Andry ise evlidir ve Saint Petersburg'da yaşamaktadır. Son derece mutsuz bir evliliği vardır. Hayatın toplum ile birlikte yükseleceği zaman anlam kazanacağına inanmaktadır. 1805 yılında hamile eşini babasının yanına bırakır ve savaşa katılır. Yaralanınca geri döner. Eşi doğum yaparken ölmüştür ancak oğlu sağdır. Andrey hayatına birçok farklı açıdan mutluluk katan Nataşa'nın kendisine ihanet etmesini bir türlü kabul edememektedir. Bunun üzerine tekrar orduya katılır. Marya malikanede yalnız ve savunmasızdır. Nataşa'nın kardeşi ve Andrey'in arkadaşı olan Nikolai ona yardımcı olur. Savaşta yaralanan Andrey Moskova'ya getirilir. Nataşa ve ailesi onu bulur. Bunun üzerine Nataşa ve Adrey barışırlar. Fakat Andrey kısa süre sonra ölür. Oğlunu ise Marya büyütür. Kont Bezuhov'un gari meşru çocuğu olan Pierre hikayenin başında ölmek üzere olan babasının baş ucundadır. Babası kendisini nüfus kütüğüne geçirmiştir. Bu sayede Pierre son derece yüklü bir mirasın varisi olmuştur. Fakat mirasın ilk varislerinden olan Vasili Kuragin bu durumu ortadan kaldırmaya çalışır. Başarılı olamayınca da kızını Pierre ile evlendirir. Elena, tamamı ile tutkularının esiri ve ahlaksız biridir. Ancak sosyetede son derece öne çıkarn bir karakterdir. Pierre başkaları ile olan ilişkilerini öğrenince ondan ayrılır. Daha sonrasında Pierre mason teşkilatına katılır. Bu akımın etkisine kapılarak malikanesinin bulunduğu yere bir okul birde hastane yaptırmaya karar verir. Fakat masonluk ile ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Pierre aynı zamanda Adrey'in oldukça yakın arkadaşıdır. Onun Nataşa ile birlikte olması için gelinden geleni yapar ancak başarılı olamaz. İki yıl sonra Pierre'nin karısı ölür. Oda Borodino savaşına katılır. Savaştan sonra Pierre kılık değiştirerek Napolyon'u çldüreuye karar verir. Ancak bunu yaparken esir düşer. Esareti boyunca dinine sarılır. Esaret sonrası geri döner ve Nataşa ile evlenir. Rostov ailesi ise çok daha sıradan insanlardan oluşmaktadır. Bu insanlar oldukça iyi yüreklidir. Ailenin yeğeni olan Sonya küçüklüğünden bu zamana kadar Nikolai'ı sevmiştir. Nikolai 1805 yılında subay olarak Avusturya'ya gider. Bir çarpışma sırasında yaralanır ve savaştan çok korkan bir hale bürünür. Fakat malikaneye döndüğünde ailesi tarafından bir kahraman gibi karşılanır. Bundan sonra birkaç farklı savaşa daha katılık ve harp subayı olur. Moskova yanmıştır ve aile tüm mallarını kaybetmiştir. Sonya bir mektup ile aralarındaki ilişkiyi sonlandırır. Nikolai ise hayatını son derece sıradan bir şekilde sürdürmektedir. - Birçok yazar tarafından bu kitap Dünyanın en büyük romanı olarak nitelendirilmiştir. Aynı zamanda birçok yazara göre bu kalitede bir kitabın ortaya konulması son derece zordur. - Savaşı konu alan bu eserde neredeyse 500 e yakın kişi bulunmaktadır. - Tolsoy romanında Rusya'daki birçok kesimden insanın hayatına değinmiştir ve geleneklerini ortaya koymuştur. Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910): Anna Karenina, Kreutzer Sonat ve Diriliş'in büyük yazarı Tolstoy, yaşamının son otuz yılında kendini insan, aile, din, devlet, toplum, özgürlük, boyun eğme, başkaldırma, sanat ve estetik konularında kuramsal çalışmalara da verdi. Bu dönemde yazdığı roman ve öykülerinde yıllarca üzerinde düşündüğü insanlık sorunlarını edebi bir kurguyla ele aldı. Tüm zamanların en büyük romanlarından biri ve Tolstoy'un başyapıtı olarak kabul edilen Savaş ve Barış ilk kez 1867 1869 yılları arasında Ruskiy Vestnik dergisinde tefrika edildi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sefile/", "text": "Mazlume: Romanın ana karakteridir. Yaşamı boyunca fakirlik içinde yaşamış ve hatta bu durum neticesinde dilencilik bile yapmış olan iyi niyetli bir kadındır. İhsan ile yaşamış olduğu aşk macerası yüzünden hayatı tamamen alt üst olur. Kötü yollara düşen Mazlume ayrıca İhsan'ın da katili olur. İkbal: İhsan Bey'i seven ancak kötü yollarla hayatını devam etmekte olan Mihriban hanımın kızıdır. İhsan ile evlenip hayatının bir düzene girmesi için çaba sarf eder. Hasta düşen İkbal İhsan Bey'in Mazlume ile olan ilişkisini öğrencince dayanamaz ve ölür. İhsan Bey: Eğitim almış, kendini taşıyabilen ancak İkbal ile aşk yaşayıp bir yandan da Mazlume ile beraber olur. Annesini de kaybetmesi dengesini bozan İhsan Bey Mazlume tarafından öldürülür. Etrafındaki insanlarla kendi hayatını alt üst etmesi ve Mazlume'yle yaşamış olduğu ilişki yüzünden Mazlume'nin kötü yola düşmesine sebep olması kitabın konusunu oluşturmuştur. Ayrıca Sosyal sorunları olan, hayatın ızdırap ve sefaletleri yüzünden düşmüş bir kadının hikayesini anlatır. Mazlume tek odalı bir evde yaşayan fakir bir kızdır. Küçük yaşta babasını kaybeder. Hasta olan annesi, Rahime Hanım'ın desteğiyle geçimini sağlamaktadır. Annesi ölünce Mazlume'ye Rahime Hanım bakar. Ancak Rahime Hanım'ın ölümüyle Sultan Beyazıt Camii'nde dilenmeye başlar. Mihriban Hanım ve kızı İkbal, fuhuş yaparak geçimlerini sağlamaya çalışan iki kadındır ve iyi bir ailenin oğlu olan İhsan Bey, İkbal'e aşık olur. Ancak annesi onunla evlenmeye razı olmaz ve İkbal hem hayatı hem de umutsuz aşkı yüzünden hastalanır. Mihriban camide gördüğü Mazlume'yi evine götürür. Kötü yollardan geçimini sağlayan anne, kızını görünce kaçmaya çalışır. Bu vesileyle İkbal ile aşk yaşayan İhsan Bey ile tanışır. İhsan Bey, Mazlume'ye aşık olur ve bunu gören İkbal bu acıya dayanamaz ve ölür. Annesini de kaybeden İhsan Bey, tüm bunlardan kendini sorumlu tutarak içmeye başlar. Mazlume, İhsan Bey'e hamiledir ancak İhsan Bey, Mazlume'ye inanmamakta ve yanlış yolda olduğunu düşünmektedir. Mazlume ise onu temiz bir kadın olduğuna inandıramaz ve kasten bataklığına sürüklenir. Çocuğunu kaybettiğinde aklını kaybeder. Romanın sonunda Mazlume, hayatını mahveden İhsan Bey'i öldürür. - Roman realist tarzda yazılmıştır. - Konu, kişiler ve olaylar Ahmet Mithat'ın Henüz 17 Yaşında isimli romanıyla çok benzerdir, fakat Halit Ziya'nın romanı Ahmet Mithatınkine antitez niteliğindedir. Ahmet Mithat ders verme, toplumu bilinçlendirme amacı güderken Halit Ziya böyle bir gayret içerisnde değildir, olayları objektif bir bakış açısıyla okuyucuya sunar. Yazarın ilk romanı Sefile 1886 1887'de gazetede tefrika edilmesini rağmen devrin sansürünün izin vermemesi yüzünden kitaplaşamamıştır. Bu roman aşkı yüzünden iffetini kaybedip kötü yollara sürüklenen ve trajik bir şekilde ölen bir Müslüman Türk kızı anlatır. Fuhuş alemlerinde yaşayan genç Türk kadınlarını anlatması eserin yasaklanmasının başlıca sebeplerinden birisi olmuştur; diğer bir sebepte Sefile'nin kahramanının kadın hakları konusundaki cüretkar söz ve davranışıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sefiller/", "text": "Jean Valjean: Ekmek çaldığı için beş yıl hüküm yiyen birinin sürekli kaçması sonucunda cezası on dokuz yıla çevrilir. Özgürlüğü için kaçarak yaşamayı tercih eden güçlü ve bir o kadar dürüst birisidir. Javert: Polis memurudur. Adaleti her şeyin üstünde tutan adam Jean Valjean'in ezeli takipçisidir. Fantine: Sevdiği adamdan gayri meşru bebek dünyaya getirir. Yaşadığı sürece kızı için her türlü fedakarlığı yapar. Cossette: Fantin'in kızıdır. Annesinin onu emanet ettiği yerde sekiz yıl sefalet içinde yaşar. Jean Valjean'in yanında kalmaya başladıktan sonra mutluluğu tadar. Marius: Cosette'nin aşık olduğu adamdır. Dedesinin aksine Cumhuriyetçi bir avukattır. Romanda Fransız halkının o dönemde yaşamış oldukları sefaleti ve bunun sonucunda yaşanan siyasi çalkantılar anlatılıyor. Kesişen hayatların birbirleri üzerindeki etkileri, yanlış kararların insan hayatının ne denli seyrini değiştirdiği yazar tarafından ustalıkla işlenmiştir. Jean Valjean adındaki genç ekmek çalmasıyla beş yıl kürek mahkumluğu cezası verilir. Sıklıkla kaçması bu süreyi bu süreyi on dokuz yıla çıkarır.Serbest bırakıldığında iş bulamaz. Bütün kapıların yüzüne kapandığı sırada bir piskopos onu misafir eder. Jean Valjean burada da dayanamaz hırsızlık yapar. Piskopos onu ele vermemekle kalmaz bir de gümüş şamdan hediye eder. Piskopos bu iyiliğinin karşılığında onun dürüst birisi olması yönünde söz alır. Jean Valjean'e hediye edilen bu şamdanlar onun ömrü boyunca vicdanının ışığı olacaktır. Jean Valjean oradan ayrıldıktan sonra ismini değiştirir. Piskoposun ona öğütlediği gibi elindekileri satarak küçük bir atölye açar. İşini büyütüp fabrika açtığında kendisi zengin olurken bölge halkı da sefaletten kurtulur. Yaptığı yardımlarla halk onu sever, belediye başkanı olur. Sefaletine tanık olduğu Fantine adındaki genç kadının yaşadığı dramı öğrenince ona yardım etmek ister. Fantine'in gayri meşru çocuğu vardır. Kadın ölmek üzeredir ve borçları yüzünden çocuğu yanına alamıyordur. Jean Valjean, yani yeni ismiyle Madlen Baba, bu konuyla ilgili kadına söz verir. Çocuğu yanına alıp büyütecektir. Ne var ki geçmişi yakasını bırakmaz. Onu mahkumluk günlerinden tanıyan polis Javert, Jean Valjean'ın izini sürmüş, ona çok benzeyen birini tutuklamışlardır. Jean Valjean bu haksızlığa göz yumamayıp teslim olur. Müebbet kürek mahkumluğuna hüküm verilen adam tekrar kaçar. Fantin adındaki kadına verdiği sözü tutar ve onun kızını bulur. Çocuğun yanına gittiğinde onun küçücük vücudunun gördüğü eziyete ve onun yaşadığı sefalete çok üzülür. Jean Valjean çocuğu bu kötü ortamdan kurtarır. Jean Valjean ve küçük Cosette birbirlerinin yalnızlığına, sevgilerini katarak bir hayatı paylaşırlar. Jean Valjean küçük kızın büyüyüp bir gün onu yalnız bırakacağından hep korkar. Cosette genç kız olduğunda Marius adlı gence aşık olur. Jean Valjean korktuğunun başına geldiğini bildiği halde iki sevgiliye yardım eder. Marius Cumhuriyetçi bir avukattır. Devlete karşı isyana katılmış, ağır yaralanmıştır. Marius ölmek üzereyken Jean Valjean onu kurtarır, ailesinin yanına götürür. Marius uzunca bir süre tedavi görür. İyileştiğinde iki sevgili evlenirler. Jean Valjean bu soylu ailede kendisine yer olmadığını düşünerek Marius'a gerçek kimliğini açıklar. Marius eski bir mahkumun eşiyle görüşmesini istemez. Jean Valjean bu duruma çok üzülür hastalanır. Marius kendisini ölümden kurtaran kişinin Jean Varjean olduğunu öğrendiğinde ona haksızlık yaptığı için pişman olur. Cosette ile birlikte adamın yanına gittiklerinde o son nefesini vermek üzeredir. Jean Valjean piskoposa verdiği sözü tutabilmenin rahatlığıyla sevdiklerinin yanında mutlu bir şekilde ölür. - 19. yüzyılın en büyük eserlerinden biri olarak kabul gördü. - Yayınlanmadan önce büyük tanıtımlar yapılan roman için büyük beklenti de oldu. - İngilizce konuşulan ülkelerde başarısız çeviriler nedeniyle genellikle orijinal Fransız ismiyle anılır. - Sefiller aralarında bir müzikal ve müzikalden uyarlanan bir filmin de bulunduğu birçok tiyatro, televizyon ve sinema eserine uyarlanarak büyük popülarite elde etti. - Yasa ve merhametin doğasının incelendiği roman ayrıca Fransa tarihi, Paris'in mimarisi ve kentsel tasarımı, siyaset, ahlak felsefesi, anti monarşizm, adalet, din, ailevi ve romantik sevginin türleri ve doğası gibi konuları özenle ele alır. Hugo, Sefiller adlı dev romanının önsözünü şöyle bitirir: Yeryüzünde yoksulluk ve bilgisizliğin egemenliği sürdükçe, böylesi kitaplar gereksiz sayılmayabilir. Yurdunun çıkarları adına siyasal kavgalardan hiç çekinmedi. Bu yüzden de tam yirmi yıl sürgünde kaldı. Sefiller de bu yılların ürünüdür (1862). Bu dev romanı, genç okurlara yalınlaştırılmış, kısaltılmış biçimiyle sunuyoruz. Sefiller, kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı yalnızca bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz seneye cıkmıştır. Fransız edebiyatının en önemli romanlarından biri olan Sefiller, romantik akımın etkilerini taşıyan bir eserdir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/seksen-gunde-devri-alem/", "text": "Phileas Fogg: Hiç kimsenin tanımadığı, sert, tahtasını hiç esnetmeyen, birçok şeyi traş suyu derecesine kadar rutinine sokan, işinden çıkmasına neden olacak herkese tepki gösteren bir İngiliz beyefendisidir. Phileas'ın düzenli olarak katıldığı London Reform Clubda otururken arkadaşlarının tartıştığı bir konuya kulak misafiri olur. Tartışmalarda imkansız olan 80 günde dünyayı gezme fikrine tüm servetini vererek bahse girer ve macera başlar. Phileas Fogg, kimsenin hakkında bir şey bilmediği zengin ve kibar bir İngiliz beyefendisidir. Çok düzenli bir hayat sürüyor. O titiz ve dakik. Bir gün, üyesi olduğu Londra Bilim Kulübü'nde, imkansız görünen bir konuda bahse girer: 80 günde dünyayı dolaşacaktır. Havayolu kullanmadan. Herhangi bir ön ayar veya planlama yapmadan ortalıkta dolaşacaktır. Fogg, yardımcısı ile birlikte tek bir gecikme veya tek bir aksilik sonucunda her şeyini kaybetmesine neden olacak bu imkansız yolculuğa çıkar. Her türlü zorlukla karşılaşırlar. Seyahatleri sırasında farklı ülkelere uğrarlar. Bazen fil sırtında, bazen de tren veya gemi ile seyahat ederler. İddia sonucunda çıktıkları bu yolculuk, zaman zaman heyecanlı bir kaçışa dönüşüyor. Çünkü bir kadını yakmak isteyenler peşlerindedir. Phileas Fogg ve asistanı bu kadınla kaçtı. O da bir polis dedektifinden kaçıyor. Çünkü bu polis Phileas Fogg'un banka soyduğuna inanıyor. Ama sonra bunun yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Böylece bu yolculuğu 80 günde tamamlamıştır. Ama bitiremeyeceğini düşünerek evde durdu. Ama asistanı sayesinde saat farkını anladı ve servetine zenginlik kattı. Ve kaçtığı kadınla evlenir ve mutlu bir hayat sürer. Sivri dili ve ilginç karakteriyle dikkat çeken gizemli bir beyefendi, Phileas Fogg. Onun zeki, çevik ve sadık uşağı, Passepartout. Bu benzersiz ikili, bir gün Londra'dan yola çıkıyor ve Avrupa'yı, Asya'yı, Uzakdoğu'yu ve Amerika'yı, kısacası tüm dünyayı bir uçtan bir uca dolaşmaya karar veriyorlar. Hem de seksen günde. Bu arada inanılmaz olaylara tanıklık ediyor, birbirinden renkli ve ilginç insanlarla tanışıyorlar. Jules Verne'in ünlü eseri Seksen Günde Devri Alem, Francesco Rossi'nin şahane çizimleri eşliğinde bu kez küçük okurlarla buluşuyor. Tüm çocukları bu soluk kesen maceraya davet ediyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/semerkant/", "text": "Romanın kurgusal karakterlerinin yanı sıra birçok tarihi şahsiyetten de bahsetmektedir. Bunların başında Rubaiyyat el yazmasının yaratıcısı Ömer Hayyam geliyor. Romanın ikinci yarısının kahramanı Amerikalı oryantalist Benjamin O. Lesage, kurgusal bir karakterdir. Ömer Hayyam: Bilge, filozof gökbilimci, matematikçi, herkesin güvendiği, olaylara tarafsız bakabilen bir kişiliktir. Hasan Sabbah: Zeki, araştırmacı, azimli fakat bilgisini ve yeteneklerini kötüye kullanan birisidir. Benjamin Ömer: Araştırmacı, maceracı ve kendini Rubaiyat'ı bulmaya adayan kişidir. Eser, 1072'de Semerkant'ta başlayıp 1912'de Titanik'te sona eren Ömer Hayyam'ın el yazması Rubaiyat'ın hikayesini anlatıyor. Ömer Hayyam'ın Rubaiyyat adlı eserini aramaya giden Amerikalı bir Hayyam'ın dörtlüklerini okurken okurlarını Selçuklu, İran, Alamut ve Moğol ülkelerini ve saraylarını gezdirir. Roman, Onbirinci yüzyılda yaşamış İranlı bilge şair Ömer Hayyam'ın hayatı ve Rubaiyat'ını anlatıyor. Yazar kitabında, Benjamin'in anlatımıyla tüm olayları kısaca aktarmış ve tarihe damgasını vuran üç önemli figürle bu romanın ana teması olarak yirminci yüzyılın başlarında İran'daki modernleşme çabalarını yaratmıştır. Ömer Hayyam'ın Cihan adlı bir kadın şairle olan aşkı ve Benjamin ile Şirin arasında yaşananlar, yazarın usta kalemiyle tüm olaylar arasında eritilerek sunuluyor. Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Ömer Hayyam her yerde bilgeliği ve şiiriyle tanınırdı. Tüm hayali Semerkant'ı görmek, güzelliğini keşfetmekti. Gittiği yerde başına gelen bazı olaylar neticesinde kadı ile görüşmesi ve tavsiyesi üzerine eserini bir kitapta toplar. Bu şiirsel ve bilge kişiliği, kendisini devletin en üst kademesine yükseltir. Herkesin takdirini alır ve tüm şartlara rağmen kitabını tamamlar. Kitabın ikinci bölümünde Benjamin, Ömer Hayyam hayranı bu şaheseri bulmak için birçok zor yoldan geçiyor ve kitap Titanic gemisinde kaybolunca macera sona eriyor. Bu kitabı neden şimdiye kadar okumadığıma dair kendimle küçük bir iç hesaplaşma yaşadım ve bundan sonra yazarın diğer kitaplarını okumaya karar verdim.Her şeyden önce yazar şunu aktarıyor: harika bir kurguda okuyucuya tarihsel gerçekler. Ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Melik Şah gibi tarihi karakterleri böylesine güzel ve etkileyici bir şekilde resmedilmiş. Kendimi Semerkant sokaklarında bu karakterlerle buldum. Kısacası roman çok güzeldi, okumanızı tavsiye ederim. - Semerkant Esin Talu Çelikkan tarafından Türkçeye çevrilmiştir. - İlk olarak 1988 yılında, 1976'dan beri Fransa'da yaşayan yazar tarafından basılmış ve uluslararası pek çok ilgi gören bu roman birçok dile çevrilmiştir. Dünyaca ünlü Lübnanlı yazar Amin Maalouf'un 1988 yılında yayımlanan çarpıcı eseri Semerkant, okurlarıyla ilk buluşmasının üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen Çok Satanlar listelerindeki önceliğini koruyor. Çok boyutlu ve etkileyici hikayesiyle yüreklere dokunan Semerkant'ın 11'inci ve 20'nci yüzyıllarda geçen olay örgüsü, Tarihi Roman kategorisine iki farklı zamandan göz kırpıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/senden-once-ben/", "text": "Louisa Clark: Yaratıcı, yetenekli ve eğlenceli ama kendini hafife alan ve az hırsı olan yirmi altı yaşında bir kadındır. Felçli bir adam için bakıcı olarak çalışmaya başladığında hayatı değişir. Zamanla yeteneklerini kullanmayı ve sınırlı konfor alanından çıkmayı öğrenir. William Traynor: Otuz beş yaşında bir adamdır. Motosikletin çarpması sonucu felçli olur. Zeki ve zengindir, ancak bozukluğu onu huysuz, öfkeli ve acıktırmıştır. Bir zamanlar olduğu gibi aktif ve maceracı bir adam olmayı asla kabul edemediği için yaşamak istemez. Camilla Traynor: Will'in oğluyla gergin bir ilişkisi olan sert ve katı bir annedir. Steven Traynor: Will'in çocuklarının hayatında olmayan bir babadır. Camilla Traynor, ailesini bir arada tutamamasının nedeni olarak görüp boşanmak istiyor. Katrina Clark: Her zaman en zeki kardeş olarak kabul edilmiştir. Kız kardeşleri ile rekabet içerisinde olsa bile her zaman birbirlerini desteklerler. Tekerlekli sandalyeye bağlı olarak yaşamını sürdürmek zorunda olan yarı felçli bir genç adam, bakıcı olarak küçük bir kasabada yetişmiş genç kadını istihdam ettir. Bu genç adam ve kadının bir araya gelişi hayatlarını yeni bir yola sürükleyecektir. İlk başta birbirlerinden hoşlanmayan ikili farklılıklarının fazlalığından yakınsa da zamanla hayatla ilgili bilmedikleri şeyleri birbirlerine öğretmeye başlarlar. Birbirlerine aşık olan karakterlerin uzun hikayesi ele alınmıştır. Yirmi altı yaşındaki Louisa Clark, işçi sınıfı ailesiyle birlikte yaşıyor. Hırssız ve birkaç nitelikle, dışa dönük bekar bir anne olan küçük kız kardeşi Treena tarafından sürekli olarak gölgede bırakıldığını hissediyor. Ailesine destek olan Louisa, kafe kapandığında yerel bir kafede işini kaybeder. İş Merkezine gider ve birkaç başarısız denemeden sonra benzersiz bir iş fırsatı sunulur: başarılı, zengin ve bir zamanlar aktif olan, kuadripleji geliştiren Will Traynor'un bakımına yardımcı olur.iki yıl önce bir yaya-motosiklet kazasında. Will'in annesi Camilla, deneyim eksikliğine rağmen Louisa'yı işe alır ve Louisa'nın ruhunu aydınlatabileceğine inanır. Louisa, Will'in tıbbi ihtiyaçlarını önemseyen Nathan ve Will'in, Camilla ile evliliği gergin olan, arkadaş canlısı bir üst sınıf işadamı olan babası Steven ile tanışır. Louisa ve Will'in ilişkisi, engelli olma konusundaki acısı ve kızgınlığı nedeniyle sarpa sarar. Will'in eski kız arkadaşı Alicia ve en iyi arkadaşı Rupert'ın evlendiklerini açıklamasıyla işler daha da kötüleşir. Louisa'nın gözetiminde Will, deneyimleri birlikte paylaştıkça giderek daha iletişimsel ve açık fikirli hale gelir. Louisa, Will'in yaralı bileklerini fark eder ve daha sonra, Camilla'nın İsviçre merkezli bir yardımlı intihar örgütü olan Dignitas aracılığıyla hayatına son verme talebini reddetmesinden kısa bir süre sonra annesiyle babasının onun nasıl intihara teşebbüs ettiğini tartıştıklarına kulak misafiri olur . Bu girişiminden dehşete düşen Camilla, oğlunun isteğini yerine getireceğine söz verdi, ancak ancak altı ay daha yaşamayı kabul ederse. Camilla zamanla hayatının yaşamaya değer olduğuna inanacağını kanıtlamaya niyetlidir. Louisa, Will ve Camilla'nın anlaşmasını bildiğini gizler. Ancak, Treena'ya söyler ve birlikte Will'i ölüm arzusundan vazgeçmeye ikna etmeye yardımcı olacak yollar tasarlarlar. Önümüzdeki birkaç hafta içinde, Will gevşer ve Louisa onu gezilere çıkarmaya başlar ve ikisi daha da yakınlaşır. Louisa, sık sık yaptıkları konuşmalar sayesinde Will'in çok seyahat ettiğini öğrenir; en sevdiği yer Paris'te bir kafe. Hayatının ne kadar sınırlı olduğunu ve çok az hırsı olduğunu fark eden Louisa, Will'i değişmeye motive etmeye çalışır. Louisa, uzun zamandır 7 yıllık erkek arkadaşı Patrick'i görmeye devam ediyor, ancak sonunda Will ile olan ilişkisi nedeniyle ayrılıyorlar. Bu arada, Louisa'nın babası işini kaybeder ve daha fazla maddi sıkıntıya neden olur. Steven Traynor, Bay Clark'a bir pozisyon teklif eder. Louisa, Will'in özgürlüğünü ailesinden korumasına yardım etmeye çalıştığını fark eder. İkisi, Alicia ve Rupert'ın dans edip flört ettikleri düğününe katılırlar. Will, Louisa'ya sabah uyanmasının tek sebebinin kendisi olduğunu söyler. Louisa, Will'i onunla tatile gitmeye ikna eder, ancak onlar ayrılmadan önce Will, ölümcül zatürreye yakalanır. Louisa bir kasırga gezisi planlarını iptal eder. Bunun yerine Will'i Mauritius adasına götürür . Eve dönmeden önceki gece Louisa, Will'e onu sevdiğini söyler. Will, bir şeyi gizlemek istediğini söyler, ancak Dignitas'la olan planlarını zaten bildiğini kabul eder. Will, birlikte geçirdikleri zamanın özel olduğunu, ancak tekerlekli sandalyede yaşamaya dayanamadığını söylüyor. Planlarını takip edecek. Kızgın ve incinmiş Louisa fırtınalar koparır ve yolculuğun geri kalanında onunla konuşmaz. Eve döndüklerinde, Will'in anne ve babası onun iyi fiziksel durumuna hoş bir şekilde şaşırırlar. Ancak Louisa, bakıcısı olarak istifa eder ve Will'in hayatına son vermeyi planladığını anlarlar. Eve Dönüş Louisa çok mutsuzdur ve Louisa onlara Will hakkında her şeyi anlattığında annesi öfkelenir. Medya ve Gazeteciler, Patrick tarafından ihbar edilen eve gelirler ve aile tecrit edilir. Treena daha sonra Camilla Traynor'dan Louisa'nın İsviçre'ye gelmesini isteyen bir mesaj bulur. Louisa, annesinin yasaklamasına rağmen kabul eder ve Will'i görmek için dışarı çıkar. Klinikte tekrar bir araya geldiklerinde, son altı ayın hayatlarının en iyisi olduğu konusunda hemfikirdirler. Kısa bir süre sonra klinikte ölür ve Louisa'ya eğitimine devam etmek ve hayatı tam olarak deneyimlemek için önemli bir miras bıraktığı ortaya çıkar. Roman, Louisa'nın Paris'te bir kafede, Will'in ona 'iyi yaşamasını' söyleyen bir mektupta son sözlerini okumasıyla sona erer. Geçirdiği motosiklet kazasıyla hayatı altüst olan Will uzun süredir karmaşık sorularla meşgul. Bu hayatta diğer insanları mutlu eden küçük şeyler ona biraz olsun keyif vermiyor. Çevresindeki tüm renkler birden griye dönmüş ve böyle bir umutsuzluk içindeyken yapabileceği tek şeyin hayatını sonlandırmak olduğunu düşünüyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/senden-sonra-ben/", "text": "Louisa Clark: Will'e olan sevgisi, onu kaybedişi ve bu durumdan dolayı psikolojik sorunlar yaşamasına neden olur. Will Traynor: Will tekerlekli sandalyeyle yaşayan bir hastadır. Ancak daha fazla dayanamaz ve ölür. Sam: Luisa'nin aşık olduğu ve beraber yaşamaya karar verdiği kişi. Kitap, Louisa'nın sevgilisi Will'in ölümünün ardından hayata tutunmasını, umutla yeni kapılar aramasını, bunalımlı ve boş hayatının kapılarını yeni insanlara açmasını ve dolambaçlı hayatında yaşadığı mucizeleri konu alıyor. After You, Louisa Clark'ın Will'in ölümünden sonraki yaşamının devamı niteliğindedir. Sevdiğini kaybettikten sonra iyileşme yolculuğunu takip ediyor. Will tarafından hayatını daha anlamlı hale getirmesi için cesaretlendirilerek Londra'ya taşınır ve bir havaalanı barında iş bulur. Bir gece tek başına oturmak için evinin çatı katına çıkarken biri onunla konuşmaya başlar. Panikleyen Louisa çatıdan düşer ve kendini ciddi şekilde yaralar. İyileştikten sonra bir kilisede bir destek grubuna kaydolur. Will'in kızı Lily, ölene kadar varlığından haberdar olmadığı merhum babası hakkında bilgi almak için Louisa ile temasa geçer. Lily, büyükanne ve büyükbabasını da tanımak ister, bu yüzden Louisa'nın yanına taşınır. Ancak annesi, üvey babası ve üvey erkek kardeşleriyle yaşamaktan nefret eder. Bu sırada Louisa, destek grubundaki çocuklardan birinin amcası Sam'i tanır. Sam, geçirdiği kazadan sonra hayatını kurtarmaya yardım eden sağlık görevlilerinden biridir. Romantik bir şekilde dahil olurlar. Louisa'nın arkadaşı Nathan onunla iletişime geçer ve ona ABD'de bir iş teklif eder. Bu iş için görüşmeye katılır ve Sam'e yeni aşık olmaya başladığı Louisa için zor bir karar olsa da kabul edilir. Beni o kadar da sık düşünme. Sadece iyi yaşa. Sadece yaşa... Sevgiyle, Will. -Stylist- -Glamour- -Sunday Express, S- -Miami Herald- -Abendzeitung München-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/serenad/", "text": "Maya: 1965 yılında doğan çocuğunun dul annesidir. . İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünde yıllardır görev yapmakta olup görevi yabancı misafirleri en iyi şekilde ağırlamaktır. Bu seferki görevi Profesörü karşılamak ve onunla ilgilenmektir. Profesör : Struma olayı İngiltere, Rusya, Türkiye ve Almanya devletleri için kara bir sayfadır ve her devlet profesörün olayın üzerine gitmesinden korkmaktadır. Bu yüzden Türkiye onu takip ederler, ancak profesörün tek amacı ise karısının öldüğü yeri ziyaret etmek ve ona serenat yapmaktır. Serenad, İstanbul'da öğretmenlik yapan bir profesör yıllar sonra Amerika'dan Türkiye'ye gelir ve ilk işi olarak Şile'ye gider. Bu kısa yolculukla aslında 60 yıllık bir yolculuğa çıkacağınız ve tarihin acımasız olayları arasında masum insanların ve aşkların hayatlarını konu edinir. Maya 1965 doğumlu dul bir çocuk annesidir. İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünde yıllardır görev yapmakta olup görevi yabancı misafirleri en iyi şekilde ağırlamaktır. Bir gün, Alman ama Amerikalı olan Maximilian Wagner adında bir Profesör Doktorla tanışması istenir. Profesörle buluşmak için havaalanına giden Maya, bu yaştaki bir adamın neden geldiğini merak eder. Maya, elinde profesörün adının yazılı olduğu kağıtla beklerken, yaşını göstermeyen çok yakışıklı bir bey, beklediğinin aksine kendisini beklediği kişi olarak tanıtır. 1939-42 yılları arasında İstanbul'da yaşayan profesör, o dönemde kaldığı Pera Palas Oteli'nde kalmak istemektedir. Maya, Profesörü kalacağı otele yerleştirir. Ertesi gün Profesörü almak için otele gittiğinde Profesörün ayrıldığını öğrenir ancak Maya'nın dikkati otelin önündeki beyaz arabaya çekilir. Aynı araç dün oradaydı ve Maya aracın kendisini takip ettiğinden şüpheleniyor, ancak bu fikir saçma göründüğü için Üniversiteye geri dönüyor. Üniversiteye geldiğinde Rektör onunla tanışmak ister. Bu istek karşısında çok şaşıran Maya'yı bir sürpriz daha beklemektedir. Takip ettiğini sandığı kişiler Rektörle birliktedir ve Maya'dan Profesörün her hareketini takip etmesini isterler. Maya otele döndüğünde Profesör Wagner ile karşılaşır. Profesör yarın sabah 5'te almasını ister. Maya sabah hocayı yanına aldığında Profesör Şile'ye gitmek istediğini söyler. Maya bu soğukta orada ne yapacağını tam olarak anlamıyor ama yine de profesörü istediği yere götürüyor. Ayrıldıklarında profesör sahile iner ve kemanını çıkarır ve serenat yapmaya başlar. Böyle saatlerce bekler ve Maya daha fazla dayanamaz ve profesöre gider. Maya gördükleri karşısında şok olur. Profesörün elleri mor ve donmak üzeredir. Bunun üzerine acilen profesörü arabaya taşır ama araba çalışmaz. Sonra onu sahilde çalışmayan otele götürür. Profesör, sutma, sutum, struma diye mırıldanır. Profesör donarak ölüyor ve Maya ne yapacağını bilemiyor. Önce hocanın, sonra kendi kıyafetlerini çıkarıp kendi vücut ısısıyla ısıtmaya çalışır ve başarılı olur. Profesör Katolik bir aileden gelir ama Yahudi bir adam aşık olur ve onunla evlenir. Eşi evlendikten sonra adını değiştirir ve başka bir şehirde yaşamaya başlarlar. Bu sırada Hitler Yahudileri öldürmeye başlar ve ikili kaçacak bir yer arar. Arkadaşları sayesinde Türkiye'nin çeşitli mesleklerden hocalar kabul ettiğini öğrenir. Yola çıktıklarında Alman polisi onları yakalar ve karısını kaçırır. Profesör tek başına İstanbul'a gelir ve karısını kurtarmak için her yolu kullanır. Sonunda dileğine kavuşur ve karısı bir gemiye binerek Filistin'e gider ve İstanbul yolunu tutar. Ancak gemi Şile yakınlarında durdurulur ve kimsenin gemiden ayrılmasına izin verilmez. Türkiye gemiyi kabul etmez. Filistin, İngiltere'nin baskısıyla gemiyi kabul etmez. Profesör her gün Şile sahiline gitmeyi ve eşiyle tanışmayı hayal eder ama bir gün büyük bir patlama duyulur ve gemi batar. Rusya, gemiyi bir denizaltıdan atılan füzeyle batırdı. Profesör daha sonra hastalanır ve tedavisi için Amerika'ya gider. Struma olayı İngiltere, Rusya, Türkiye ve Almanya devletleri için kara bir sayfadır ve her devlet profesörün olayın üzerine gitmesinden korkmaktadır. Bu yüzden onu takip ederler, ancak profesörün tek amacı karısının öldüğü yeri ziyaret etmek ve ona serenat yapmaktır. Profesör hastaneden ayrıldıktan sonra Amerika'ya döner. Olanlardan sonra Maya işinden kovulur. Maya bir gün Amerika'dan bir paket alır. Profesör Wagner paketi gönderdi ve içinde profesörün kemanıyla birlikte tercüme etmesi için bir kitap vardır. Maya çeviri ile uğraşırken Amerika'dan bir haber daha gelir. Wagner çok hasta ve Maya'yı görmek ister. Ölmeden önce Maya'dan son bir dileği vardır. Arzusunu dile getirdikten sonra ölür. Maya, profesörün son arzusunu yerine getirir ve yakılan profesörün küllerini Şile'den denize döker. Böylece serenat sona erer. Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi'nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran'ın (36) ABD'den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner'i (87) karşılamasıyla başlar. 1930'lu yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile'ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikayesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir. Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor. Okurunu sımsıkı kavrayan Serenad'da Zülfü Livaneli'nin romancılığının en temel niteliklerinden biri yine başrolde: İç içe geçmiş, kaynaşmış kişisel ve toplumsal tarihlerin kusursuz Dengesi. Livaneli'nin en güzeli kitabı,diyebilirim.Roman olarak okuduğum ve okumaları için başkalarına önerdiğim ilk kitaptır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sergi-baba/", "text": "Prens Stepan Kasatsky: Son derece başarılı bir genç adamdır. Kontes Mary Korotkova: Stephan'ın aşık olduğu kadındır. Sergi Baba kitabı, sonu büyük bir acı ve onur kırıcı bir şekilde biten büyük bir aşk hiyaesinden sonra kendisini dine adayan, dünyanın tüm olumsuzlukların vazgeçerek bir keşiş olmak isteyen adamın hikayesini konu almaktadır. Bu adam kendi benliği ile çatışmakta ve kitabın tüm hikayesini yaşadığı karmaşıklıklar oluşturmaktadır. Prens Stepan Kasatsky, son derece iyi bir çocukluk geçirmiştir. Oldukça başarılı bir genç adamdır. Aynı zamanda son derece parlak bir geleceği bulunmaktadır. Hemen herkesin kıskandığı birbirinden güzel şeylere sahiptir. Aynı zamanda bu adam onuruna fazlası ile düşkündür. En sonunda Kondes Mary Korotkova'ya aşık olur ve onunla nişanlanır. Nişanlısını tam anlamı ile her şeyden çok sevmektedir. Onu hayatının merkezinde tutmakta ve hayatının amacı olarak görmektedir. Prens Stepan Kasatsky nişanlısı ile birlikte yapacağı düğünün hazırlıklarına başlar. Ancak nişansının Çar Nicholas ile bir ilişkisi olduğunu öğrenir. Bu durum onun onuruna ve şerefine sürülen oldukça ağır bir lekedir. Hem nişanlısının hem de Çar'ın yaptığı ihanete dayanamaz. İnzivaya çekilmek amacı ile Ortodoks Manastırına kapanır. Yaşadıklarını bu şekilde unutmak ve tam anlamı ile her şeyden uzaklaşmak istemektedir. İhanetin yükü ona çok ağır gelmiştir. Böylece keşiş olur ve yaşadıklarını unutmaya çalışarak hayatını devam ettirmektedir. Artın onun için dünya işleri ile uğraşmak anlamsızdır. Dünyevi zevklerden ve isteklerden tamamı ile arınmış olarak hayatına devam etmektedir. Hemen herkes onun hayatında yaşanan bu keskin dönüşümü hayretler içerisinde izlemektedir. Bir kış gecesi bir grup onu ziyarete gelir. Bu grubun içerisinde boşanmış bir kadın olan Makovkina'da bulunmaktadır. Kadın onu baştan çıkarmak ister ve geceyi onun hücresinde geçirir. Peder Saegius kadının karşısında arzularına kapıldığını fark eder. Kendisini cezalandırmak için parmağını keser. Bu durumu gören kadın büyük bir dehşete düşer ve hayatını değiştireceğine dair söz verir. Ardından oradan ayrılır. Yaşanan bu olaydan bir yıl sonra Peder Sergius, toplum tarafından kutsal kabul edilen bir adam halini alır. Saldığı ün ile adını herkese duyurmaktadır. Herkes onu bir şifacı olarak görmektedir. Çok uzak yerlerden dahi onun yanına gelmeye ve onu görmeye çalışan insanlar bulunmaktadır. Buna rağmen Peder Sergius derinden farklı bir derine inilerek gerçek bir imana ulaşamadığını fark etmektedir. Çünkü hala içerisinde gurur ve kibir yer almaktadır. Bunlardan arınamadığını ve şehvet duyguları ile baş edemediğini görmektedir. En sonunda bir tüccarın genç bir kızına şehevi duygular beslediğini fark etmiştir. Bu genç kıza karşı koymakta her zaman başarısız olmaktadır. Ertesi sabah manastırdan ayrılır. Yıllar öncesinden tanıdığı Pashenka'yı ziyaret etmeye gider. Artık daha iyi ve doğru bir imana kavuşmak için bir yol bulduğuna inanmaktadır. Tam sekiz ay sonrasında tanrıya daha yalın hissettiren kör bir dilenci ile karşı karşıya gelir. Sibirya'ya gönderilir ve ortada bir köylünün yanında çalışmaya başlar. Bu aşamadan sonra köylünün çocuklarını eğiten ve köylünün bahçesini yetiştiren bir adam olmuştur. Aradığı huzuru ve mutluluğu beklide yaşam amacını bulmaya son derece yakındır. - Sergi Baba adlı bu öykü Tolsoy tarafından 1890 ile 1898 yılları arasında yazılmıştır. Daha sonra ölümün ardından 1911 tarihinde yayınlanmıştır. - Tolsoy'un en çok sevilen ve beğenilen öyküleri arasında yer almaktadır. - Öykü birkaç defa filme de uyarlanmıştır. - Özellikle Ortodokslar arasında çok ciddi şekilde ilgi görmüştür ve farklı kişilik analizlerini ortaya çıkartmıştır. Her zaman aynı, her zaman iğrenç; şarap ve tütün kokulu, kırmızı, cilalı yüzler, aynı konuşmalar, aynı fikirler... Her şey aynı iğrenç şeylerin çevresinde dönüp duruyor. Hepsi de halinden memnun ve böyle olması gerektiğinden emin, ölene kadar böyle yaşayabilirler. Ben yapamam. Benim için sıkıcı bu. Bütün bunların altüst olduğu, tersine döndüğü bir şeyler gerek bana."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/serguzest/", "text": "Dilber: Çok gururlu ve sakin bir kız olan dilber, Onu gören herkesin aşık olabileceği ama mahkum olduğu için evlenmesi mümkün olmayan biridir. Kurtuluşu intiharda bulur. Celal Bey: Soylu bir ailenin çocuğu olan Celal Bey, iyi eğitim görmüş, kendi değerlerine sahip, terbiyeli bir adamdır. Dilber'in satılmasından sonra akli dengesini kaybeder. Cevher Ağa: Yardımsever ve içten olan Cevher Ağa, Dilber'i çok sever ve onu kurtarmak ister, bu uğurda can verir. Sami paşazade Sezai'nin 1888 yılında yayımladığı romandır. Macera anlamına gelen bir kelimedir. Esaret konusunu işleyen ve bir paşazade ile cariyenin yakışıksız aşkını anlatan kitabın kahramanı Kafkaslardan getirtilen ve konaklarda halayık yapan Dilber'dir. Kafkasya'da bir köyde Dilber adında küçük bir kız köle tacirlerinin eline düşer. İstanbul'a getirilir. Dokuz yaşındaki güzel kız, Mustafa Efendi isimli bir subaya satılır. Evin hanımı sert, huysuz biridir. Dilber'e çok acı verir, bütün ağır işleri ona yükler, gücüyle çalışır ve sık sık dövülmekten, aşağılanmaktan kurtulamaz. Mustafa Efendi Erzurum'un bir ilçesine tayin edilir. Dilber'i elinden almak istemediği için bir bayiye satar. Dilber'in sıkıntılı yılları geçer. Müzik, okuma, ev işleri öğretilir. Sonra satılır. Bir paşa konağına düşer. Asaf Paşa'nın ailesi iyi huylu ve bilgilidir. Evde dengeli bir atmosfer var. Dilber burayı çok sever, ilk defa rahat hissetmeye başlar kendini. Ailenin oğlu Celal, Avrupa'da resim tahsili görmüş, kültürlü ve yakışıklı bir gençtir. Dilber'i model olarak kullanır ve iki genç zamanla yakınlaşır. Ebeveynler durumu sezince paniğe kapılırlar. Oğullarından habersiz, kızı bir köle tüccarına satarlar ve onu konaktan uzaklaştırırlar. Celal olan biteni öğrenince üzüntüden yatağa düşer. Dilber'in yeni sahibi Mısırlı zengin bir adamdır. Onu haremine kapatma niyetindedir. Bunun için onu Mısır'a götürür. Genç kız hareme girmek istemediği için üst katta karanlık bir odaya kilitlenir. Hadım Cevher kıza acır ve onu kurtarıp İstanbul'a kaçırmak ister. Gece yarısı bir ip atarak odaya tırmanır, önce Dilber'i aşağı indirir. Arkadan inerken dengesini kaybeder ve düşerek ölür. Dilber yalnız ve çaresiz kalır. İstanbul'a tek başına gidemeyeceğini anlar. Kendini Nil'e atarak intihar eder. - Roman; halkı eğitmeyi, köhnemiş kurumları ve düşünceleri değiştirmeyi amaçlayan Tanzimat dönemi düşünce sisteminin kölelik kurumuna yönelttiği toplumsal bir eleştiridir. - Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ortaöğretim kurumları için hazırlanan 100 Temel Eser arasında da yer alır. - Eser, II. Abdülhamit devrinde yazılmış ve yayınlandıktan sonra yazarın göz hapsinde tutulmasına ve göz hapsinden kurtulmak için Paris'e kaçmasına sebep olmuştur. - Roman, Dilber, Esclave et L'euruque Amoureu adıyla Besim Ömer Paşa tarafından Fransızca'ya çevrilmiştir. Sergüzeşt'i genç, gayretli ve maharetli bir mimarın tecrübe sahibi olmadan önce inşa ettiği bir binaya benzetiniz. Aldanmayacağınızı ümit ederiz. Mizancı Murat Küçük Şeyler'le edebiyatımıza yeni bir soluk getiren Samipaşazade Sezai'nin ilk ve tek romanı olan Sergüzeşt, gerek kurgusu gerekse anlatımıyla edebiyat tarihimizde bir dönüşümün habercisi kabul edilir. Henüz çocuk yaşta Kafkasya'dan getirilip İstanbul'da satılan Dilber'in macerasını XIX. yüzyıl sonu Osmanlı'sında hala sürmekte olan insan ticaretinin birey ve toplum hayatında yol açtığı yıkım üzerinden ustaca anlatan yazar, devrinin sosyo-kültürel yapısına da ışık tutar. Günümüz okuruna yüz elli yıl öncesinden etkileyici sahneler sunan Sergüzeşt'in, yıllar geçtikçe daha çok okunup beğenileceğini umuyoruz. Samipaşazade Sezai (1859-1936) İstanbul'da doğan Sezai'nin çocukluk ve ilkgençlik yılları Maarif nazırlığı da yapmış olan babası Sami Paşa'nın Taşkasap'taki büyük konağında geçer. Bu konak dönemin meşhur fikir adamlarına, yazar ve şairlerine ev sahipliği yapan önemli bir buluşma noktasıdır. Sezai burada pek çok yazar ve şairle tanışır. Özel hocalardan Arapça, Farsça ve Fransızca dersleri alır. Gençlik yıllarında oldukça etkilendiği Namık Kemal ve yakın dostu Abdülhak Hamit'in yenilikçi düşüncelerini benimseyen Sezai, 1880'de Londra Sefareti'ne ikinci katip olarak atanır. Burada Batı edebiyatını, özellikle Shakespeare'in eserlerini inceleme imkanı bulur. Londra'da geçirdiği bu zaman onun düşünce dünyasını ve edebi ufkunu genişletir. 1901'e kadar İstanbul'da Hariciye Nezareti'nde muavinlik görevini sürdürür. İstanbul'da geçirdiği 1886-1901 yıllarında Sergüzeşt'i, Küçük Şeyler'i ve Rumuzü'l-Edeb' i yayımlar. İstanbul'un alafranga dünyasına yönelik ilk köklü saptamalar onun eserlerinde belirir. Sergüzeşt'te esirlik ve özgürlük kavramlarını işlemesi hükümetin takip çemberine girmesine neden olur ve 1901'de Paris'e kaçar, burada Jön Türkler'e katılır. Tanzimat dönemi yenilikçi edebiyatın öncülerinden Samipaşazade Sezai'nin seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ses-ve-ofke/", "text": "Caddy: İnatçı, sevgi dolu ve şefkatli bir kızdır. Kasabadan biri ile ilişki yaşar ve hamile kalır. Romanın ana karakteridir. Benjy: Otuz üç yaşındaki engelli bir erkektir. Ahlak kavramların anlamayan zihinsel engellidir. Quentin: Bir Harvard öğrencisidir. En büyük çocuktur ve çok hassastır. Jason: Çiftlik tedarikçisi olarak çalışan bir erkektir. Kötü ruhlu bir adamdır. Ancak diğer kardeşleri tarafından desteklenir. Romanının başkahramanı Caddy'dir. Üç erkek kardeşte kız kardeşlerinin hikayesi üzerinden canlandırılır. Benjy'nin en iyi bakıcısı, en merhametli kardeşi Caddy olsa da ona göre ahlaksız bir yaşam tarzı vardır ve yaptığı evlilikle tüm hayatı yıkılır. Quentin için ise onurlarının zedelendiği düşüncesi ile onu intihara sürükleyecek kadar etkili olmuştur. Jason ise sadece maddi yönden etkilenir. Onun yüzünden birçok iş fırsatını kaçırdığını düşünür. Roman, Önde gelen Jason Lycurgus Compson'ın varisi Compson ailesinin çöküşünü konu ediniyor. Romanın ilk üç bölümünün her biri Compson ailesinin başka bir üyesi tarafından anlatılıyor; İlki Benjamin, ikincisi Quentin ve üçüncüsü IV. Jason tarafından anlatılır. Okuyucular dördüncü bölümün Compson'ın eski siyah hizmetçisi Dilsey tarafından anlatıldığını fark eder, ancak bu üçüncü şahıs bir anlatıdır. Roman üç erkek kardeş ve bir hizmetçi tarafından anlatılır, ancak romanın merkezi aslında kız kardeş Caddy'dir. Kardeşlerin her biri, Caddy'nin karışıklığı hakkında farklı bir görüşe sahiptir. Benjy'ye göre Caddy onun bakıcısıdır; Caddy'nin evliliği ve ahlaksız yaşam tarzı nedeniyle yokluğu Benjy'nin hayatını cehenneme çevirmiştir. Quentin için Caddy'nin ahlaksızlığı, İç Savaş öncesi Güney'deki aile onurunun ve onu intihara sürükleyen olayın bir işaretidir. Jason'a göre, Caddy'nin durumu iş fırsatını kaçırmasına neden oldu; Son derece zahmetli masa başı işinin ve aynı zamanda hasta annesinin, zihinsel engelli kardeşinin, asi gayri meşru yeğeninin ve onu hastalığından çalan hizmetçilerin ailesiyle birlikte evde kalmasının nedeni budur. Faulkner, romanın içinde olmayan Caddy karakteri ve onun hikayesi etrafında döndüğünü doğrular; Yazar, çamurlu külotlu bir ağacın tepesinde küçük bir kızın basit bir fikriyle başladığını ve bunun Alacakaranlık adlı kısa bir hikayeye dönüştüğünü; ama Caddy karakterini o kadar çok sever ki bu kısa hikayeyi bir romana dönüştürür. İlk üç bölüm, yazarın karakterin düşüncelerini, olaylara ve oluşum sırasına fazla dikkat etmeden olduğu gibi aktardığı bilinç akışı tekniği ile yazılmıştır. Teknik, Benjy'nin bilincinin zaman içinde geçmişten geleceğe sıçradığı ve geçmişteki olayları şimdiki zamandaymış gibi anlattığı ilk bölümde en belirgindir. Quentin'in bölümü de biraz düzenli, huzursuz ruh hali nedeniyle zaman zaman benzer sekmeler vardır. Jason'ın bölümü ise neredeyse tamamen kronolojik, ilk iki bölümden çok daha organizedir. Faulkner, romanın okunmasını kolaylaştırmak için bir keresinde farklı zaman dilimlerinin renkli mürekkeple basılmasını önerir, ancak bu oldukça maliyetli olacağı için, Bunun yerine, ilk bölümdeki bazı cümleleri zaman değişimini belirtmek için italik yazmıştır. Ancak, italiklere rağmen, hikayeyi okumak zordur. Yirminci yüzyılın klasikleri arasına girmiş, Faulkner edebiyatının zirvelerinden biri olan Sesve Öfke'de, ABD'nin güneyinde yaşayan Compson ailesinin dağılışı farklı bilinçlerle izleniyor: Zihinsel engelli oğul Benjy'nin, suçluluk ve onur duygularıyla azap çeken ağabeyi Quentin'in, sert, mantıklı ve kurnaz diğer erkek kardeş Jason'ın anlatımlarıyla, ailede yaşananlar yavaş yavaş açığa çıkıyor. Faulkner'ın, kendine özgü yoğun dili ve kurgusuyla, yaşananları, düşünülenleri, yayılan ya da sıkışan duyguları tüm bir atmosfer içinde vermekteki ustalığını doyasıya gösteren bir roman Sesve Öfke. Ses ve Öfke'de, karakterlerin sahiciliği ve olayların evrensel trajedisi, Faulkner'ın diliyle bir cam kırığı kadar keskin, bir öfke anı kadar yüksek sesli. Yazdığım bir romanı daha önce yazdıklarım arasından bana en çok acı ve keder verenine göre yargılarım, tıpkı bir annenin hırsız ya da katil olan çocuğunu rahip olan çocuğuna oranla daha çok sevmesi gibi. Faulkner'dan başka hiç kimse yazıya yüreğinden ve ruhundan bu kadar çok şey katmamıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sessiz-ev/", "text": "Recep Karataş: Kardeşi İsmail gibi o da annesinin Doktor Selahattin ile evlilik dışı ilişkisinden doğdu. İki kardeş sakat: Recep cüce ve İsmail topaldır. Recep'in düşüncesinde adeta büyülü bir şey var: Yunus Peygamber'in düşüncesi, mide vb. Mistik yaklaşım. Özellikle büyükannem onu hep olumsuz imajlarla düşünür, kibirli vb. Sürekli anlatır ve aşağılar. Fatma : Romanda Büyükhanım ya da Büyükanne olarak da anılıyor. Roman başladığında eşi Doktor Selahattin'in ölümünün üzerinden yıllar geçmiştir. Nilgün, Faruk ve Metin'in büyükannesidir. Recep, eşi Selahattin'in evlilik dışı çocuğudur. Hasan: Piyangocu İsmail'in oğludur. On sekiz yaşında. Okulla sorunları olduğu olayları vardır. Babasının okulla ilgili beklentilerine cevap veremiyor ve kimlik-kişilik sorununu idealist harekete katılarak çözmeye çalışıyor. Lise, iki İngilizce ve Matematik dersinden beklemelidir. Nilgün: İkinci torundur. Belki de büyükanneyi anlayabilecek en iyi kişidir. Anne babasını ve torunlarını erken yaşta kaybetmesi nedeniyle hayata biraz farklı bakar. Uzun süredir Hasan'ın kendisine aşık olduğunun farkında değildir. Faruk: Tarihçi, üniversite profesörü, doçent. Evli ama çocuğu yok. Boşanmış eşi Selma başka biriyle evlenmiştir. Metin: Cennethisar'a geldiğinde lise ikinci sınıfı bitirmiştir. En büyük tutkusu zengin olmak, her zaman Amerika hayaliyle yaşıyor. Ablası Nilgün ile zıt kutuplardalar. Büyükannenin evi yıktırıp yerine bir daire yaptırmasını tavsiye ediyor. Zenginlerin çocuklarına özel ders veriyor. Markaya düşkün biridir. İstanbul'a elli kilometre uzaklıktaki Cennethisar'da, 1980 yazında babaannelerinin konağında geçirdikleri, bir tarihçi, bir devrimci, biri zengin olmaya adanmış üç torunun hikayesidir. Yüzyılın başlarında İstanbul'dan kovulan ve siyaseti nedeniyle sürgün edilen dede, Cennet Hisar'da bir konağa yerleşir ve tüm hayatını Doğu arasındaki boşluğu kapatacağını düşündüğü büyük bir ansiklopedi yazmaya verir. Öldükten sonra birlikte çalıştığı büyükanne ve cüce bir hizmetçi yalnız yaşar ve uzaklaşır. Her yaz olduğu gibi bu yaz da torunlarını şehirden bekliyorlar. Torunlar geldiğinde, aynı büyükannenin düşündüğü gibi aynı sohbetler yapılır ve herkes odasına ve dünyasına çekilir. Büyükanne ile birlikte büyükbabalarının mezarını ziyaret ederler. Kitap tek bir konuyu kapsamıyor. Aslında kitabı ilginç kılan da budur. Etkinlikler sırasında insanların düşüncelerinin anılarını kendi bakış açılarından öğreniyorsunuz. Genel olarak iki aşk hikayesi işlenmiştir. Aslında ikisi de platoniktir. Torunlarından Nilgün, halen Cennet Hisar'da yaşayan eski çocukluk aşkından etkilenir. Adı Hasan olan bu platonik aşık, zamanla sol görüşlerden etkilenmiş ve kasabada bir adam olarak yardım parası anlamında haraç topluyor. Bir diğer torun Metin, Ceylan adında zengin bir kıza aşıktır. Bir süre sonra evdeki insanlar da bunu öğrenecek. Faruk Bey uzun süredir çok içiyor. Hane halkı ve büyükanne bunu gördükleri ve hiçbir şey yapmadıkları için üzülüyorlar. Olaylar genellikle insanların kendi anılarıyla kesintiye uğrar. Kitabın sonlarına doğru Nilgün'ün Cumhuriyet gazetesini aldığını gören Hasan Nilgün ile tartışırlar. Tartışma sonucu yere düşen Nilgün, bir gün sonra beyin kanamasından ölür. Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk'un 1983 yılında yayımlanan ikinci eseri Sessiz Ev, üç kardeşin babaannelerini ziyaret etmek üzere İstanbul'daki Cennethisar kasabasında geçirdikleri bir haftayı konu edinmektedir. Orhan Pamuk, Sessiz Ev kitabını 32 bölüm halinde kurgulamıştır. Her bölüm farklı karakterlerin gözünden anlatılmaktadır. Romandaki zamanın, 12 Eylül 1980'de yaşanan askeri darbeden kısa bir süre önce geçmesi nedeniyle darbeden önceki siyasi ve toplumsal gerginlikler romanda derinden hissedilmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sevda-sokagi-komedyasi/", "text": "Emine : Küçük yaşlarda ailesini yangında kaybetmiş, güzel bir genç kızdır. Yangında onu bulan çiftlik sahipleri büyütür ve büyüyüp genç bir kız olunca da Saray'a besleme olarak alınmasına yardımcı olurlar. Saffet Hanım: Numune'ye olan sevgisi yüzünden oğlu Macit ile evlendirmek ister. Macit: Hovarda ve eğlenceye düşkündür olan Macit iyi bir ayakkabı ustasıdır. Leyla'ya gönlünü kaptırmış ve sonunda Leyla ile evlenir. Leyla: Doktor Kerim'e sevgi besler ancak, eşi Suzan ile iyi bir dostlukları olduğu için mesafe koyar ve daha sonraları Macit ile evlenir. Doktor Kerim'e olan ilgisi Eşi Macit'in Numune ile olan ilişkisi yüzünden dayanamaz sinir krizleri geçirir. Mahallenin çıkarmış olduğu dedikoduları kaldıramaz ve canına kıyar. Dr. Kerim: Leyla'nın çalıştığı muayyenin doktorudur. Suzan'ın eşidir. Eşini seven ancak Leyla'nın ona ilgisine karşılık verse de eşinden vazgeçmeyeceğini Leyla'ya söyler. Suzan: Doktor Kerim'in eşidir. Eşini seven ve güzel ilişkileri olan biridir. Roman, sürükleyici ve akıcı bir dil kullanılmış, merak ve akıcılıkla dikkat çeken sade bir dille kaleme alınmıştır. Anne ve babasını kaybeden Numune, Kraliyet ailesine bir beleme olarak düşüyor. Kadın ayakkabısı yapan Macit, güzelliği ve uyumsuzluğuyla herkesin dilinde olan Leyla da Sevda Sokağındadır. Emine küçük bir bebekken; Anne ve babasını köylerinde çıkan yangında kaybetmiş ve onu yangında bulan çiftçi onu büyütmeye başlamış. Bu aile Emine'yi kendi çocuğu gibi yetiştiriyor. Emine büyüdüğünde hayat dolu güzel bir genç kız olur ve saraya besleme arayan bir saray görevlisi onu görür ve sever. Besleme olarak saraya götürmek için ailesinden izin ister. Bu teklifi en çok Emine'yi mutlu eder. Ailesi teklifi kabul eder ve Saraya giren Emine'ye Numune adı verilir. Numune çabucak herkesin onu sevmesini sağlar. Hanımı ile İstanbul'a gelir ve saray için gerekli tüm detayları öğrenir. Sarayda bulunan Saffet Hanım, onu herkesten çok sever, bu nedenle Saffet Hanım, Numune'yi çok oğluna götürmeye karar verir. Saffet Hanım'ın oğlu Macit, genç, ahlaksız ve yakışıklı bir ayakkabı ustasıdır. Macit'in kalbi Leyla adında çok güzel bir kızdadır. Leyla, Macit'in babasının kendi annesiyle ilişkisi olduğu için Macit'ten ve ailesinden nefret eder. Leyla, babasının bu yasak aşk yüzünden ne yazık ki öldüğünü düşünür ve gizlice annesinden nefret eder. Bu yüzden Leyla erkeklerden uzak durmaya ve rahibe gibi yaşamaya çalışır. Ancak bir gün Doktor Kerim ile tanışır ve onu çok sevdiği için Doktor Kerim ile evlenme hayali kurmaya başlar. Bu nedenle Doktor Kerim'in muayenehanesinde çalışmaya başlar. Kerim ve Leyla arasında dayanılmaz bir çekim başlar. Ancak Doktor Kerim'in eşi Suzan ile çok yakın arkadaş olduklarından ve annesi gibi evini bozan ve aldatan bir kadın olmak istemediğinden, Doktor Kerim'den de uzaklaşmayı başarmıştır. Üstelik Macit onun peşinden koşmaya devam etmektedir. Bu nedenle Macit ile evlenmeye karar verir. Ancak Leyla, evlenmeden önce Macit'in kendisine dokunmasına izin vermeyeceğini de söylüyor. Buna rağmen Macit, Leyla ile evlenir. Bir süre sonra yumuşayacağını düşünür ancak aradan uzun zaman geçmesine rağmen Leyla verdiği sözden dönmez ve Macit ile karı koca hayatı yaşamayı reddeder. İlk başta her şey Macit için güllük gülistanlık görünse de, bu evlilik zaman geçtikçe onu çileden çıkarır. Leyla, dört yıl boyunca Macit ile aynı odada bile yatmaz. Leyla evli olmasına rağmen Kerim'in hayaliyle yaşamakta, Macit'e hayatı zehir etmekte ve kendini zehirlemektedir. Numune ve Macit tam da böyle bir ortamda buluşuyor. Saffet Hanım, oğlu Macit'i Leyla'dan ayırıp Numune ile evlenmeye çok kararlıdır. Saffet Hanım, ev işlerinde oğluna yardım etmesi için Numune'yi eve götürür. Bir süre sonra Macit ve Numune çıkmaya başlar. Leyla her şeyin farkında olmasına rağmen hiç ses çıkarmaz. Yıllar sonra Leyla ve Doktor Kerim tekrar karşılaşır. Doktor Kerim, Leyla'ya hala aşıktır. Ancak Leyla'ya karısı Suzan'ı bırakamayacağını bir kez daha söyler. Böyle bir hayal kırıklığı içinde Macit'e gelen Leyla, Macit ve Numune'nin ilişkisine sinirlenir ve buna şiddetle tepki verir ve cam çerçeveyi kırar. Bütün mahalle Leyla'nın kıskançlıktan pencere çerçevesini indirdiğini konuşmaya başlar. Bu dedikodulardan sonra Leyla intihar eder. Aklıyla oynayan Macit kendine geldiğinde Numune ile birlikte olmaya başlar. Macit'i tamamen eline alan Numune, hayran olduğu kadınlar gibi lüks ve gösteriş düşkünü bir kadın olur. Üstelik Numune başka evlere oda hizmetçisi olarak gider ve kocasının ısrarına rağmen bu işi bile bırakmaz. - Halide Edip Adıvar'ın olgunluk döneminde yazılmış olan bu romanı esasında halk için yazılmış bir aşk romanıdır. - Yazar bu romanında sürükleyici ve akıcı bir dil kullanmış, merak ve akıcılık ile dikkati çeken sade bir dil ile yazmıştır. Edebiyatımızın öncü kadın yazarlarından Halide Edib Adıvar, üretken kalemiyle yaşadığı çağın bir portresini çizmişti. Halide Edib Adıvar'ın bu kısa romanı, yazarımızın kaleminden çıkan en eğlenceli, en akılda kalıcı tipleri barındırıyor. Annesi ile babasını bir yangında kaybetmiş, sonradan bir Saraylı ailenin beslemesi olmuş Numune; birbirinden güzel kadın ayakkabıları yapmakla meşhur Macit; güzelliğiyle olduğu kadar geçimsizliği ile de dillere destan Leyla... Bu üç kahramanın yolları, mahalle sakinlerinin onlara ithafen verdiği adla Sevda Sokağı'nda buluşuyor. Ama ne buluşma: Macit, Leyla'ya körkütük aşık, Numune Macit'le evlenmeyi kafasına koymuş. Leyla, Doktor Kerem'i seviyor ama bu imkansız bir aşk. Macit'in Leyla'ya aşkı da imkansız, çünkü Leyla onunla evlense de yatağına girmemeye yeminli. Peki işin içinden nasıl çıkılacak? Cevabı bu ilginç romanın sayfalarında bulacaksınız. Sevda Sokağı Komedyası, 1900'lerin başında İstanbul'un gündelik yaşamını merak edenler için."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sevgili-arsiz-olum/", "text": "Huvat: Köyün önde gelen nüfuzlu insanlardan biridir. Köye yeni getirdiği icatlar yüzünden eleştirilir. Atiye: Her şeyi sihir ve kurşun dökümü ile hal etmeye çalışan bir kadındır. Halit'in eşidir. Halit, Mahmut, Seyit, Dirmit: Huvat ve Atiye'nin çocuklarıdır. Sevgili Arsız Ölüm, modern edebiyatımızda eşi benzeri olmayan bir dil, ses ve anlayışla kurulmuş bir romandır. Yazarın kendi hayatı da dahil olmak üzere Huvat ailesinin köyden kente göçü ve aile bireylerinin yoksulluk bilgisi ve geleneksel kültürleriyle kentte yaşama tutunma çabalarını konu almaktadır. Huvat, Alacüvek Köyü'nün önde gelen ve nüfuzlu insanlarından biridir. Sürekli köyden şehre seyahat ediyor. Her gittiğinde köye yeni bir şey getiriyor. Köy halkı, Gevur'un icatlarını kendisinin getirdiğini söyleyerek ona tepki gösterir. Huvat, kafirleri şehre alır. Şehre giden bir daha asla geri gelmez. Huvat'ın eşi Atiye, Dirmit adında bir kız çocuğu dünyaya getirir. Bu kız doğduğundan beri garip davranışlar gösteriyor. Tulumba ile konuşur ve öğretmen olmayınca okula gider. Atiye bütün bunları Cinci Memet'in çimdiklerinden anlar. Huvat'ın büyük oğlu Halit bir kıza aşık olur. Babası Halit'i bıyıkları kararmadan Zekiye ile evlendirir. Huvat köyü ile ilgili birçok şeyle ilgilenir. Bir gün çıkar ve Alacüvek'in adını değiştirmesini ister. Köyün yeni adı Akçalı'dır. Huvat şehre gider ve uzun bir süre geri gelmez. Atiye arkasından türlü türlü ağıtlar yakar. Huvat şehirden haber gönderir. Çok yakında onları şehre götüreceğini duyurur. Sonunda dediğini yapar ve çocukları alıp şehre yerleşirler. Şehre yerleştikleri için aksilikler onları bırakmıyor. Huvat eskisi gibi bir işte çalışamıyor. Artık çocukların da çalışması gerektiğini belirtiyor. Evin en büyük oğlu Halit çalışmayı reddeder. Çalışmaya hevesli olan tek kişi Seyit'tir. Eve ekmek getirmeye başlar. Mahmut ve Dirmit okula giderler. Mahmut'un okuma gözü olmadığı için çeşitli işlerde çalışmaktadır. Çocukların çalışmasının fırsatını gören Huvat, kendini yalnız bırakır ve elinde dini kitaplarla dolaşır. Bunu gören Atiye kendini yataklara atar. Öleceğini ilan eder ama her zamanki gibi ölmez. Evde ne olursa olsun, Atiye her şeyi sihir ve kurşun dökümü ile halleder. Karısına yabancılaşan Halit'e büyü yapmadık. Büyük kız evde kaldığı için pek tanınmasa da birine verilir. Atiye'nin geleceği kesindir ve güvendiği tek çocuk o olur. Atiye ölüm hileleri yaparak sonunda gerçekten hastalanır. Artık Azrail ile savaşamaz. Son dileği olarak çocuklarının geleceğini görmek istemektedir. Onlara söylemeyeceğine dair her türlü yemini eder. Ama Dirmit'in kırmızı bayrakla koştuğunu, Halit'in yanında Zekiye ve oğluyla birlikte yürüdüğünü, Seyit'i elinde kaynak makinesi ve başında şapkayla gördü, Mahmut'u kocaman çelik kareler, pergel ve gitarla ve fakir gördü. Nuğber kocasız. Söylemeden edemez. Atiye şeytanlarla birlikte vefat etmiştir. 1957 yılında Kayseri'nin Bünyan kasabasına bağlı Karacefenk köyünde doğdum. Yürümeyi öğrenir öğrenmez okula başladım. Okul, evimizin erkek odasıydı. Sedirlerin altında cinlerle oynaşırken okumayı, yazmayı öğrendim. Karacefenk'te sedirlerin altında cinler ve periler yaşardı. Çocukluğum onların arasında geçti. Gizlice onların derneğine girdim. Evlerini gezdim. Düğünlerine gittim. Dillerini, gündüz ve gece oyunlarını öğrendim. Babam İstanbul'da çalışırdı. Annemin yüreği yaralı, garip bir kadın olduğunu kim söyledi bana şimdi unuttum. Okuyup yazar, dikiş diker, iğne yapar, Kürtçe ve Arapça bilirdi. Köye gelen çingenelere adını duymadığım yerleri, insanları sorardı.Onun geçmişini aranıp durması çocukluğuma bulaşan ilk acıydı. Babam İstanbul'dan torba dolusu parayla döner, köyü başına toplardı. Evimiz tuhaf aletlerle doluydu. Ne işe yaradığını anlamadığım büyülü demirler. Zemberekli saat, radyo, gramofon, mavi kocaman bir yolcu otobüsü, patos, tulumba, kamyon ve traktör.1966 yılında İstanbul'a geldim. Çocukluğum keskin bir acıyla ikiye bölündü sanki. Gerçekleşmeyen düşler, aralarında doğup büyüdüğüm insanları paramparça etti. Babam hızla işçileşti ve giderek işsiz kaldı. İki ağbim ve kardeşim inşaatlarda işe girdi. Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini ödedim. İnanılmaz savrulmalar, inkar ve baskının bin çeşidi. Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durdum. Her yanım yara bere içinde kaldı. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğüm insanlardan ayrı düştüm. Ama kendi öz değerlerimi, dilimi ve o insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sevgilimden-son-mektup/", "text": "Ellie Haworth: Günümüz Londra'sındaki arşivlerde bir dizi aşk mektubunu ortaya çıkaran genç bir gazeteci. Anthony O'Hare: 1960'larda Jennifer'ın sevgilisi Laurence hakkında bir hikaye yazan bir finans gazetecisi. Laurence Stirling: 1960'larda başarılı ama sert bir sanayici olan Jennifer Stirling'in kocası. Rory McCallan: Haworth'un meslektaşı olan bir arşivci. Jennifer Stirling: 1960'larda mükemmel bir hayatı olan bir sosyetik, Laurence'ın karısı, Anthony'nin sevgilisi. İki farklı zaman diliminde geçen roman, iki kadını, 1960'ların ev hanımı Jennifer Stirling'i ve modern zaman gazetecisi Ellie Haworth'u ve her ikisinin de tesadüfen keşfettikleri bir mektupla nasıl ilgilendiklerini konu alıyor. 1960'ların ortalarında, zengin sosyetik Jennifer Stirling, bir araba kazasından sonra hafıza kaybından muzdariptir. Daha önceki hayatının çoğunu hatırlayamayan veya kocası Laurence ile bağlantı kuramayan Jennifer, J ve Boot arasında bulduğu bir mektupla ilgisini çeker. Mektuptaki ipuçlarını takip ederek başına gelenleri hatırlamaya karar verir. Günümüz Londra'sında, uzun süredir erkek arkadaşından yakın zamanda ayrılan Ellie Haworth, gazetesinin yakın zamanda ölen editörü hakkında bir makale yazmak zorundadır. Editörün arşivine erişmek için resmi arşivci Rory'yi geçerken, Boot dan J olarak tanımlanan birine yanlış dosyalanmış bir aşk mektubu bulur. Gizemli çift arasındaki tutkulu duygulardan etkilenen Ellie, onların kimliklerini ve aşk hikayelerinin nasıl bittiğini öğrenmeye kararlıdır. Geçmişte, bir kaza öncesi Jennifer ve kocası Laurence, bir yaz tatili için Fransız Rivierası'na giderler. Dış muhabir Anthony O'Hare, Laurence ile iş başarısı hakkında röportaj yapmak için gelir. Partide Laurence, hem Jennifer'a hem de Anthony'ye küçümsüyor. Daha sonra sarhoş Anthony, korkunç şirketten bir misafir arkadaşına şikayet eder ve Jennifer tarafından yakalanır. Anthony ertesi sabah Jennifer'ın onu yüksek sesle okumaya zorladığı yazılı bir özürle geri döner. Anthony, Stirling'leri ertesi gün yemek yemeye davet eder, ancak Laurence ani bir iş gezisine çağrılır ve Jennifer ve Anthony, o dönene kadar yazı birlikte geçirmek zorunda kalır. J ve Boot takma adlarıyla birbirlerine mektup yazmaya başlarlar. Jennifer dürtüsel olarak onu öpmeye çalışana kadar ikisi de artan elektrikleriyle hareket etmez. Uzaklaştığında, kaçar. Birkaç gün sonra, Anthony tarafından kaleme alınan bir mektup ona ulaşır ve Londra'daki Postman's Park'ta buluşmayı teklif eder. Jennifer'ın Anthony ile güvenle birlikte olabileceği anları birlikte geçirerek bir kasırga ilişkisi başlatırlar. Sonunda, onunla New York'a kaçmasını teklif eder. Jennifer, ailesi ve arkadaşları tarafından dışlanmış gibi muamele görme korkusuyla ayrılmakta tereddüt ediyor. Anthony, ayrılacağı gece onu tren istasyonunda bekleyeceğine dair bir mektup gönderdikten sonra, Jennifer onunla buluşmak için acele eder. Gelmeden hemen önce, kafasına bir darbe alarak kısmi hafıza kaybına neden olan bir araba kazası geçirir. Anthony, Jennifer'ın onu reddettiğine inanarak New York'a gider. Araba kazasından altı ay sonra Laurence, ilişkiyi hatırlamasını engellemek için Jennifer'ın Anthony'den aldığı son mektubu saklar. Jennifer, anılarını geri kazanmaya çalışırken kendini kaybolmuş hisseder. Evinde saklı Boot dan birkaç aşk mektubu bulmaya başlar ve Laurence'ın kendi adına kapattığı bir posta kutusunu keşfetmesine yol açar. Jennifer, Anthony'nin kazada öldüğünü iddia eden Laurence ile yüzleşir. Dört yıl sonra Jennifer, Anthony ile karşılaşır ve birlikte geçirdikleri zamana dair anılarını geri getirir. Bir kez daha kendisiyle kaçması için yalvarır, ancak iki yaşındaki kızına saygı duymadan reddeder. Laurence'a yalanlarından dolayı öfkelenen Jennifer, kızları yüzünden onunla kalacağını iddia eder, ancak ona kötü davranırsa ayrılacağına yemin eder. Buna karşılık Laurence, mahkeme tarafından yalnızca bir zina olarak görüleceği için Jennifer'ın itibarını mahvetmek ve kızlarının tek velayetini almakla tehdit eder. Bu, Jennifer'ı kızlarıyla birlikte Anthony ile gitmek için kaçmaya sevk eder. Otelinden ayrıldığını öğrendikten sonra, onu işyerinde bulmaya çalışır, ancak editör tarafından Anthony'nin çoktan ayrıldığı bilgisi verilir. Laurence'a geri dönmek zorunda kalan Jennifer, Anthony'den haber alırlarsa gönderilmek üzere editöre aşk mektupları destesini verir. Günümüzde, Ellie ve Rory daha fazla aşk mektubunu ortaya çıkardıkça yakınlaşıyorlar. Geceyi Rory ile geçirdikten sonra Ellie ondan uzaklaşır. Jennifer ve Anthony'nin hayatta olduğunu öğrenir ve onlarla konuşmaya gider. Pişmanlıklarını ve kayıp aşklarının acısını duyan Ellie, Rory ile bir ilişkiye girmeye karar verir, romantizmi bir kez daha denemeyi ve pişmanlıklarla yaşamamayı seçer. Ellie, Anthony'ye döner ve onu Jennifer'a Postman's Park'ta kendisiyle bir kez daha buluşmasını istediği son bir mektup yazmaya teşvik eder. Ellie ve Rory, iki sevgili yeniden bir araya gelirken uzaktan izler. Kalbimin ve umutlarımın senin ellerinde olduğunu bilmelisin. Yıl 1960. Jennifer bir hastanede uyandığında hiçbir şey hatırlamaz, ne geçirdiği korkunç kazayı ne kocasını ne de kim olduğunu. Kendini bir yabancı gibi hisseder... ta ki, B imzasıyla sonlanan, gizemli bir aşk mektubu bulana dek. Yıl 2003. Ellie çalıştığı gazetenin arşivinde açılmamış bir mektup bulur. Mektubun sakladığı hikayenin ardındaki aşk düğümünü çözerse, kendi aşk ve iş karmaşasını da çözeceğine inanır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sevginin-katiksizi/", "text": "Michael: Solomon Adaları'nda doğup büyümüştür. Yerli adalıları işe alma görevinde bir yelkenli gemide köle avcısı olarak çalışmaktadır. Gemi Kaptanı Michael'ı yanlışlıkla bir sahilde bırakır ve uzaklaşır. Dag Daughtry: Başlangıçta Michael'i sevmeyen hatta para karşılığında satmayı düşünen gemide görevli bir personeldir. Ancak daha sonraları Michael'i severek onunla beraber dünya çapında bir gezintiye çıkarlar. Kendi altın arama günlerinden esinlenerek, Alaska'nın doğasını, Kızılderililerin beyaz istilacılara karşı direnişini ve yenilgisini, dönemin yarı yasadışı şartlarında hayatta kalmak için savaşan insan ve hayvanların hikayelerini ele almıştır. Romanda kahraman ile köpeği arasındaki doğal iletişim, köpeğini bir limanda kaybettiğinde farklı bir hal almaya başlar. Bir süre sonra köpeğini sirk hayvanları arasında görünce geçirdiği zor dönemi ve sirk eğitmeni arasında geçen mücadele anlatılır. Yazar, çok sayıda diyologun bulunduğu ve hayvanın hareketlerinin anlatıldığı gemideki diğer liman işçileri ile hayvan arasındaki sosyal ilişkileri, insanların birbirleriyle kurdukları sosyal ilişkileri karşılaştırarak okuyucuya sunmaktadır. Köpek karakterinin sirk eğitmeninden aldığı zulüm, işkence ve işkencenin köpeğe yansıması, gerçek sahibinin kim olduğu içgüdüsünden, hayvan eğiticisine ve seyirciye saldırıp kaçma aşamasına, hayvanla birlikte hareket eder. yeme, içme ve sosyal koşulların rahatlığı. mutluluk kavramları ile kimin üzerinde sahiplik kurmaktadır. Ayrıca eğlencenin bir parçası olan ve para veren madalyonun arkasını görmek istemeyen sirk izleyicileri kimliklerinden sıyrılmış insanların yapabileceği hareketleri yapmaya zorlanır ve bir anlamda insan olmak ve bu duruma olan ilgisizlikleri bizim insansı kimliğimiz tarafından sosyal olarak gözden kaçırılıyor. Yazar, içinde yaşadığımız hayatla para veren ve eğlencesini paylaşan bir benzerlik kurarak anlatmıştır. - Bu roman, 1917'de yayımlanan bir önceki romanı Jerry of the Islands'ın devamı niteliğindedir. Her kitap, iki köpek kardeşten biri olan Jerry ve Michael'ın dünyaya gelmesini anlatır. Jack London'un ilk dönem roman ve öyküleri, sert doğa koşullarında ya da acımasız bir toplumsal çevrede özveriye ve güçlü bir yaşama iradesine sahip kahramanların serüven dolu romantik yaşamlarını konu alır. Kendi altın arayıcılık günlerinden esinlenerek Alaska'nın doğasını, Kızılderililerin beyaz işgalcilere karşı direnişini ve yenilgilerini, dönemin yarı yasadışı koşullarında yaşama savaşı veren insanların ve hayvanların öykülerini dile getirir. Deniz ve deniz tutkusu da bu dönem yapıtlarının ana temalarındandır. Sevginin Katıksızı da doğa ve deniz tutkusunun acımasız koşulları içinde yaşanan iki canlının, bir köpekle bir denizcinin birbirine karşı gittikçe artan adeta bir tutku haline gelen sevgilerinin doğal gelişmesini soluk kesen bir üslupla anlatmaktadır. Jack London A.B.D. edebiyatında Mark Twain ve Walt Whitman'ın ilerici demokrat geleneklerini sürdürmüştür. Dünya görüşünü her şeyden önce gençlik yıllarında yaşadığı, gördüğü olaylar çevresinde oluşturmuş, düşünsel olarak toplumcu bir dünya görüşüne ulaşmıştır. Dolaysız, yapmacıksız bir üslupla yazdığı kitaplarıyla A.B.D. edebiyatının 20. yüzyılın ilk yarısındaki toplumcu eğilimini etkilemiş, Dos Passos, Upton Sinclair, Sinclair Lewis, Hemingway ve John Steinbeck gibi yazarlara öncülük etmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/seviye-talip/", "text": "Seviyye: Batı kültürü ile yetişmiş olan güçlü ve dirayetli bir kadındır. Talip Bey ile evlidir. Ama Cemal'e aşıktır. Talip Bey: Seviyye'nin eşidir. Ancak Sevviye'nin ona ilgisi kalmamış ve boşanmak ister. Ancak Talip Bey buna dirense de sonunda boşanır. Cemal: Seviyye'ye aşık bir müzik öğretmenidir. Seviyye'nin kocasından boşanmasından sonra evlenirler. Fahir: Avrupai bir adam olan Fahri, İngiltere'de felsefe okumuş kültürlü bir adamdır. Eşinin kültürsüzlüğünden sıkılıp kendine benzetmeye çalışır. Sevviye'ye aşıktır. Aşkı yüzünden Eşini kaybeder ve bunun üzerine savaşa katılıp ölmek ister. Mecide: Eşi Fahir tarafından sürekli kültürsüzlüğü ele alınan ve sonunda bu durumdan ve eşinin başkasına olan aşkı yüzünden ayrılır. Yazarın ilk eserlerinden olan roman, kocasını terk eden ve sevdiği adamla yaşayan bir kadının öyküsünü anlatır. Roman birinci tekil şahıs tarafından anlatılmaktadır. Batı kültürünün içinde yetişmiş sıra dışı, güçlü bir kadın olan Seviyye, sevgilisi olarak evlendiği kocası Talip Bey ile olan aşkının bittiğini ve Macar asıllı müzik öğretmeni Cemal'e aşık olduğunu keşfeder. Ortak zevkleri olan Batı müziği Seviyye ile Cemal'i daha da birbirine bağlar. Kocası ondan boşanmayı reddedince Seviyye onu terk eder ve Cemal ile yaşamaya başlar; evli olmadığı bir adamla yaşamanın tüm zorluklarıyla mücadele eder. İngiltere'de felsefe eğitimi almış Avrupalı bir aydın olan Fahir, gelenekçi bir kadın olan teyzesinin kızı Macide ile evlidir. Fahir'e göre Macide, ev işleriyle meşgul, ülke işleriyle ilgilenmeyen ve kocasıyla yeterince arkadaş olamayan bir kadındır. Fahir, İngiltere'den döndükten sonra karısını değiştirmeye ve onu Batı kültürüne göre şekillendirmeye çalışır. Fahir'in yenilik arzusu ile annesinin eski düzeni arasında çatışan Macide, kocasını memnun etmek ve vatanını modern bir kadın olarak temsil etmek için hızla değişir; Örneğin kendi kendine İngilizce öğrenir, piyano dersleri alır ve ülke meselelerini yakından takip etmeye başlar. Macide'deki değişikliklere rağmen Fahir, Seviyye'ye aşık olur. Cemal ile evlenmeden yaşadığı için toplum içinde oldukça zor durumda olan Seviyye, kocasının boşanmayı kabul etmesi üzerine sonunda sevgilisi Cemal ile evlenir. Fahir, Seviyye'ye duyduğu aşk yüzünden eşi Macide'yi kaybedince, savaşa katılıp ölmeyi ve bir kahraman olarak anılmayı tercih eder. Seviye Talip yapısı, kurgusu ve karakterleriyle Halide Edib'in en başından beri kısa hikayeler ve makalelerin ötesinde bir roman yazarı olduğunu gösterir. Halide Edib'in korkusuzca yazdığı bu roman, politika ve aşkı bir arada barındıran bir Verdi operası gibidir. Bu romanda İkinci Meşrutiyet, 31 Mart Vakası, kanlı ayaklanmalar bir tarafta, yeni Türk kadını, modernleşme, medeniyet tartışmaları diğer taraftadır. Ortada ise tüm zayıflıkları ve arzularıyla insan vardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/seyir/", "text": "Mina: Kendini sürekli eksik gören, kimselere güven duymayan ve bu nedenden ötürü başkalarının fikirlerini ve bakış açılarını önemsemeye başlayan iyi eğitimli 35 yaşındaki karakterdir. Celal: Mina'nın ilk görüşte etkilenip ilgi duyduğu karakterdir. Seyir romanı bir dönüşümü ele alır. Güvensizlik, yetersizlik, aşk ve ayrılığa kendini sevmeye adayan birinin başkasına duyduğu ilgiden sonra bir anda değişimi ele alınmıştır. Mina bir sergi esnasında Celal adlı biri ile tanışır ve hayatı baştan sona değişmeye başlar. Celal'i gördükten sonra gözlerini alamaz ve oldukça etkilenmeye başlar. Roman'ın buna değinmesindeki amaç, yaşanılan aşkın insanın özünü baştan sona değişimi ile ilgili olduğudur. Kişinin kendi kendini yöneten zihninden kurtulup kendini gerçekleştirebileceği bir hayata geçiş olarak ele alınabilir. Kişi ancak dünyada olmak için geldiği kişiyi gerçekten ifade edip deneyimlediğinde tatmin, başarı ve huzuru deneyimleyebilir. Seyir, zihnini dönüştürmesi gerektiğini belirleyen ve nasıl olduğunu ortaya koyan bir romandır. Okumanızı ve okudukça keyif almanızı diler şimdiden iyi okumalar dilerim. Küçük bir kızken bunu ilk fark ettiğinde, şaşırmıştı; olmayan her ne ise kalbinin orta yerinde, orada bir oyuk oluşturmuştu sanki. Bozuktu. Defoluydu. Büyüdü, genç bir kadın oldu ve bir karar verdi; Madem eksiğim ben, bu eksikliği kapatacak olan malzeme başkalarında olmalı. Aşklar da oldu yaşamında, kırgınlıklar, savruluşlar da... Kaybetti, ama yıkılmadı yeniden ayağa kalktı. Bir sergi açılışında Celal ile göz göze geldiği ilk an, bir tokat patlamıştı sanki yüzünde. Deli gibi çarpan kalbinin sesini duyuyor, bu gergin ama bir o kadar da gizemli erkeği izlemekten kendini alamıyordu. Uzun bir yolculuğa çıkmaya hazırdı artık!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/seylerin-masumiyeti/", "text": "Bu kitapta ana karakter yazarın kendisidir. Yazar başından geçenleri ve gerçek yaşanmışlıkları ele alır. Aynı zamanda farklı bir görüş açısını okuyucularına sunar. Bu bağlamda ana karakterin yazar olması, okuyucuya onun gözünden bakma ve onun düşündüğü gibi düşünme fırsatı tanır. Kitabın konusunu genel olarak Orhan Pamuk'un masumiyet müzesi içerisindeki eşyalar üzerinden İstanbul'u ve kendisini anlatması ile gelişmektedir. Kitap içerisinde birçok farklı eşyaya ve anıya değinmektedir. Bunların içerisinde eksi İstanbul taksileri de yer almaktadır, kalabalık aile fotoğrafları da. Kitapta genel olarak Orhan Pamuk'un hayatına değinilmektedir. Eşyaların sahip olduğu masumiyet onun gözünden benzersiz bir şekilde ele alınmaktadır. Romanın ve müze kurma fikrinin ilk olarak 1982 yılında bir aile toplantısında aklına geldiğini söylemektedir. Yemekte tanıştığı son şehzade Al Vasıb Efendi'den sonra aklında bu fikir oluşmuştur. Osmanlı Padişahı beşinci Murat'ın küçük tosunu olan şehzadenin, saltanat süre ve Osmanlı Hanedanı Türkiye'de ve iktidarda olsaydı o yıllarda tahtta olması gerektiğinden söz etmektedir. Yazarın söylediklerine göre Türkiye'ye dönmeye yeni izin alabilmiş ve seksen yaşlarında olan bu adamın derdi ne taht nede siyasi iktidardır. Şehzade yalnızca Türkiye'de sürekli olarak kalabilmek istiyordu. Yine yazarın söylediklerine göre şehzade İskenderiye'de yaşıyor, yazlarını Portekiz'de geçiriyordu. Aynı zamanda şehzade yazara İran Şahı Rıza Pehlevi'nin ilk karısı Fevziye ile neden ayrıldığını da yazara anlatmıştır. Şehzadenin günümüzdeki en büyük derdi parasızlık olmuştu. Yazar bu bilgilere ölümünden sonra oğlu Osman Osmanoğlu tarafından düzenlenen kitaplardan edinmiştir. Yazarın belirttiklerine göre şehzade geçinebilmek için uzun yıllar İskenderiye'de Antonidais Saray ve Müzesi'nde önce bilet kontrolcüsü olarak daha sonrasında ise müdür olarak görev yapmıştır ve bunları hatıratlarında gurla dile getirmektedir. Aile sofrasında yazarın meraklı sorularının üzerine seksen yaşındaki şehzade Kral Faruk hakkında da birçok farklı bilgiyi yaza ile paylaşmıştır. Yazar şehzadeye birçok farklı soru sormuş ve her birinin cevabını da şaşkın ve meraklı bir şekilde dinlemiştir. - Orhan Pamuk'un en popüler olan kitaplarından bir tanesidir. - Okuyucunun fazlası ile ilgisini çekmeyi başarmış ve okuyucuya farklı bir bakış açısı kazandırmaktadır. - Toplamda 160 sayfadan oluşan kısa bir kitap olarak nitelendirilse de içerisinde barındırdıkları ile okuyucuyu şaşırtmaktadır. - Gerçek yaşanmışlıkların söz konusu olduğu kitap, insanı hem geçmişe götürmekte hem de Orhan Pamuk'un hayatını daha iyi anlamayı sağlamaktadır. - Kitap okurlarının karşısına her biri yaşanmış birbirinden ilginç konular ile çıkmaktadır. Kitabın hemen her okuyucu tarafından olumlu bir etki ile karşılaşması, insanları bu kitabı okuma konusunda daha da fazla motive etmektedir. - Kitabı okuyanlar aslında sıradan hayatlarının içerisindeki tuhaf ve göz kamaştırıcı şeylerin ayrıntılarını keşfedebilmektedir. - Orhan Pamuk bu kitabı Masumiyet Müzesi'nden yola çıkarak hazırlamıştır. Eski İstanbul taksilerinden kalabalık aile fotoğraflarına, ev ev gezen terzilerden gazino-sinema çevrelerine, Boğaz ve yalı kültüründen çay içmeye ve kahvede oturup kağıt oynama alışkanlıklarına uzanan kitap, aynı zamanda Pamuk'un on beş yılda kurduğu ilginç müzenin hem hikayesi hem de kataloğu. Pamuk, Masumiyet Müzesi'nden yola çıkarak hazırladığı bu yaratıcı kitapta, eşyaların, manzaraların, gündelik hayatımızın tuhaf, göz kamaştırıcı ve sıradan ayrıntılarında yeni anlamlar keşfediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/seytan-ve-genc-kadin/", "text": "Herkes suçlu olabilir mi? Herkesin içinde bir şeytan var mı? Hayal ettiklerimizi elde etmek uğruna suç işleyebilir miyiz? Şeytan ve Genç Kadın romanı bu soruyu enine boyuna sorgulamamıza neden olacak. Şeytan ve Genç KadınPaulo Coelho tarafından yazılmış günümüzde önemli bir eserdir. Kitabın konusu Bescos adındaki bir köyde geçer bu köydeki evler fakir, yıkık, dökük ve nüfusunun çoğunluğu yaşlılar tarafından oluşan oldukça sakin bir yerdir. Kimi zaman turistler de köye uğramaktadır. Ancak köyün bir özelliği vardır, köyde genç nüfus neredeyse hiç yoktur. Köydeki fakirlik, kıt yaşam gençleri köyden başka bir yerde çalışmak için göçe zorlamıştır. Bu köydeki yaşayan tek genç Chantal isminde bir genç kızdır Fakat eğer elinde imkan olsaydı o da buradan gidecekti. Bu köyde yaşayan Berta adında yaşlı bir kadın vardır. Berta köyün en yaşlılarından biridir eşini bir av kazasında kaybetmiştir. Tüm gününü kapısının önünde oturarak geçiren yaşlı kadın köylüler tarafından bir cadı olarak bilinmekteydi. Ancak o cadı değildir. Sadece ölen kocasıyla iletişim kurmaya çalışan Zavallı bir kadındır. Köyde sıradan bir günde bir yabancı onların yaşantısını değiştirecektir. Bu adam içindeki şeytanla beraber gelmiştir. Berta adamı görür görmez kötü şeyler olacağını anlamıştır. Yabancı bu köye bir amaç doğrultusu ile gelmiştir. Aklında bir soru vardır ve o sorunun cevabını bu köyde arayacaktır. Daha iyi bir yere yerleşebilecektir. Onun görevi ise bu teklifi köylüleri iletmek ve onları ikna etmektir. Köylülerin teklifi değerlendirmeleri için 7 günü vardır, 7 günün ardından ya hayatlarına kaldıkları yerden devam edecekler ya da tüm köylü zengin olacaktı. Yabancı zengin ve nüfusu bir iş adamıdır, işi ise silah üretimi ve Ticareti yapmaktadır. Ancak bir gün eşi ve iki kızı teröristler tarafından öldürülür. Üstelik onların canını alan bu silahlar yabancının fabrikasında üretilmiştir. Ardından tüm yaşantısı altüst olmuştur, günden güne kendisini yiyip bitiren öfke ve öç alma duygusu ile yabancıyı artık şeytan yürütmeye başlamıştır. Ve o tüm insanın içinde kötülük olduğunu Herkesin kötü olabileceğini inanmıştı. Bu düşüncesini ispatlamak için bu fakir Köye gelmiş ve genç kızın aklını çelecek öneride bulunmuştu genç kız bir süre düşündükten sonra en sonunda teklifi köylülere açıklar. Köylüler ilk önce bu teklife tereddütle yaklaştır. Sonunda kendilerini haklı görecek sebepler olduğunu öne sürerek teklifi kabul eder. Peki, öldürecekler ikisi kim olacaktı Tabii ki de bu kişi Berta olacaktı kendilerince sebepleri vardı hem Bertan'ın yaşlı olması hem de ölen kocasına kavuşmak istemesi bunlardan en önemlileriydi. Alınan karar sonrasında köyün tüm erkekleri silahlarını aynı anda ateşleyerek Bertay'ı öldürmektir. Böylece hepsi cinayete ortak alacaktı ve sonunda cinayet günü gelir Berta, onların niyetini anlar ama ölmek istemediğini söyler ancak köyler çok kararlıdır berta sonunda kaderine boyun eğer. Yaşlı kadına uyku ilacı verdikten sonra onu ıssız bir yere götürürler tam silahlar ateş alıcı sırada genç kız ortaya çıkarak yabancıya güvenmemeleri gerektiğini onun kötü olduğunu söyler. Zor da olsa köyleri ikna etmiştir Tüm bu olanlar ise yabancının aklındaki soruya cevap bulunmasına neden olur ve altınları genç kıza verir şeytan ve genç kadın kitap özeti burada son buluyor. Gözlerden uzak, kuytu bir dağ köyü ve bu köyün dış dünyadan soyutlanmış, kendi halinde, çoğunluğu yaşlı, zamanın dışında bir yaşam süren insanları. Köydeki tek genç kadın, küçük otelin barında çalışan güzel Chantal'dır. Gelip geçen avcılarla ya da turistlerle gönül eğlendiren genç kadının tek dileği bu sıkıcı yerden kurtulmaktır. Beklenmedik bir anda köye gelen ve gerçek kimliğini gizleyen bir yabancı, köy halkına, hepsinin yaşamını alt üst edecek, onları kışkırtacak, değer yargılarını tersine çevirtecek, hatta kökünden değiştirtecek bir öneride bulunur. Yabancı, köy halkına yedi gün süre tanımıştır. Bu süre içinde bu insanların her biri yaşam, ölüm, adalet ve dürüstlükle ilgili temel sorunlarla yüzleşecek, bir yol ayrımında durup kendi yaşam çizgilerini değiştirecek bir karar almak zorunda kalacaklardır. Yabancıya kucak açan köy halkı, onun tehlikeli oyununa alet olurken, Adem'le Havva'dan bu yana insanoğlunun ruhunu ele geçirme mücadelesi veren İyi ile Kötü'nün ikilemi, bu basit insanların örneğinde evrensel boyutlara açılıyor. İyi ile Kötü arasındaki savaşı ve insanın Tanrı ile karşılıklı ilişkisini konu alan Şeytan ve Genç Kadın, usta anlatıcı Paulo Coellho'nun yayınlandığından bu yana toplam bir buçuk milyon okurla buluşan son romanı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/shirley/", "text": "Robert Gerard Moore: Tekstil fabrikası savaş nedeniyle atıl durumda olan bir sanayicidir. Caroline'ın kuzeni olmasına rağmen Anvers'ten geldiği için yabancı olarak algılanır. Louis Gerard Moore: Robert'ın erkek kardeşi, Shirley'nin amcası için öğretmen olarak çalışıyor. Caroline Helstone: Çekingen ve kararsız ama aynı zamanda bilge ve yetenekli bir genç kadın, Rahip Helstone'un yeğeni ve Shirley'nin en iyi arkadaşı. Shirley Keeldar: Bir servetin yetim varisi. İnatçı, bağımsız ve kararlı bir genç kadın. Rahip Matthewston Helstone: Caroline'ın amcası. Zalim olmayan ama yine de yeğenine çok az şefkat gösteren şiddetli bir adam. Hortense Gerard Moore: Robert ve Louis'in kız kardeşi. William Farren: Çalışkan, sabırlı bir işçi. Kitabın mükemmel işçi sınıfı adamı örneği. İngiliz ve dünya edebiyatının kült eserlerinden biri olan bu romanı iki ana karakterde kız kardeşlerini canlandırdığına inanılan Shirley, iki erkek kardeşini de kaybettikten sonra tamamlamayı başarmıştır. Shirley, merkeze aldığı aşk hikayelerinin yanı sıra aile olmaya, ölüm ve kayıp hissine dair biyografik bir kitaptır. Robert Moore, çalışanlarına karşı bariz acımasızlığıyla tanınan bir değirmen sahibidir. Yanında çalışanların birçoğunu işten çıkarır. Değirmen derinden borca battığı için aslında başka seçeneği yoktur. Ailesinin onurunu ve servetini geri kazanmaya kararlıdır. Roman başlarken Robert, fabrika için ek çalışanları işten çıkarmasını sağlayacak, emekten tasarruf sağlayan yeni makinelerin teslimini bekler. Bazı arkadaşlarıyla birlikte bütün gece izler, ancak makine değirmene giderken yok edilir. Robert'ın ticari zorlukları, kısmen devam eden işçi huzursuzluğu nedeniyle devam eder, ancak daha da fazlası, İngiliz tüccarların Amerikan pazarlarında ticaret yapmasını yasaklayan Napolyon Savaşları ve beraberindeki Konsey Emirleri nedeniyle devam eder. Robert, kız kardeşi Hortense'den Fransızca öğrenmek için evine gelen kuzeni Caroline Helstone'a çok yakındır. Caroline, Robert'a tapar. Caroline'ın babası ölür ve annesi onu terk eder. Onu amcası Rahip Helstone tarafından büyütülmek üzere bırakır. Zevk ya da aşk için evlenmeyi göze alamayacağı için Robert, ona aşık olmamak için mesafesini korur. Caroline, Robert'ın giderek uzaklaştığını fark eder ve içine kapanır. Kendi parası yoktur bu yüzden gidemez, yapmayı özlediği şey de budur. Mürebbiye rolünü üstlenebileceğini öne sürer, ancak amcası bu fikri reddeder ve yaşamak için çalışmasına gerek olmadığı konusunda ona güvence verir. Caroline, ebeveynleri ölmüş ve eski mürebbiyesi Bayan Pryor ile birlikte yaşayan bağımsız bir mirasçı olan Shirley ile tanıştığında biraz iyileşir. Shirley canlı, neşeli, parasını nasıl kullanacağı ve insanlara nasıl yardım edeceği konusunda fikirlerle dolu ve işle çok ilgilenir. Caroline ve Shirley kısa sürede yakın arkadaş olurlar. Caroline, Shirley ve Robert'ın evleneceğine ikna olur. Shirley, Robert'tan hoşlanır, işiyle çok ilgilenir ve kendisi ve işten çıkarılan fabrika işçilerinden aldığı tehditler hakkında endişelenir. Hem iyi hem de kötü eski çalışanlar tasvir edilmiştir. Bazı pasajlar, dürüst işçiler olan ve artık iyi bir iş bulamayanların gerçek acılarını gösterir. Diğer pasajlar, bazı insanların sarhoş olmak, önceki işverenleriyle kavga etmek ve diğer insanları şiddete teşvik etmek için işlerini kaybetmeyi nasıl bir bahane olarak kullandıklarını gösterir. Bir gece Rahip Helstone, Shirley'den o yokken Caroline ile kalmasını ister. Caroline ve Shirley, fabrikaya bir saldırının yakın olduğunu fark eder. Köpeğin havlamasını duyarlar ve bir grup isyancının papaz evinin önünde durduğunu fark ederler. İsyancıların eve girmekten bahsettiklerine kulak misafiri olurlar, ancak devam etmeye karar verdiklerinde rahatlarlar. Kadınlar, Robert'ı uyarmak için fabrikaya birlikte giderler ama çok geç kalmışlardır. Ardından gelen savaşa saklandıkları yerden tanık olurlar. Tüm mahalle, Robert ve Shirley'nin evleneceğine ikna olur. Bu olayın beklentisi, Caroline'ın hastalanmasına neden olur. Bayan Pryor ona bakmaya gelir ve Caroline'ın üzüntüsünün nedenini öğrenir. Caroline her gün kötüleşse bile nöbetine devam eder. Bayan Pryor daha sonra Caroline'a Caroline'ın annesi olduğunu açıklar. Onu terk etmişti çünkü Caroline, Bayan Pryor'a işkence eden ve hayatını perişan eden babasına tıpatıp benzer. Çok az parası vardı, bu yüzden kayınbiraderi çocuğu büyütmeyi teklif ettiğinde teklifi kabul eder. Pryor adını alır ve mürebbiye olmak için gider. Caroline'ın artık yaşamak için bir nedeni vardır, çünkü gidip annesiyle yaşayabileceğini bilir ve iyileşmeye başlar. Shirley'nin amcası ve teyzesi onu ziyarete gelir. Yanlarında kızlarını, oğullarını ve oğullarının öğretmeni Louis Moore'u getirirler. O, Robert'ın küçük erkek kardeşi ve Shirley daha gençken öğretmenlik yapar. Caroline, Shirley'nin Louis'e karşı kibirli ve resmi davranışı karşısında şaşırır. İki adam Shirley'e aşık olur ve ona kur yapar, ancak Shirley ikisini de sevmediği için reddeder. Bu arada Shirley ve Louis arasındaki ilişki kararsız olmaya devam eder. Louis'in Shirley'den sınıfa gelmesini ve daha gençken ondan öğrendiği Fransızca parçaları okumasını isteyebileceği günler vardır. Diğer günlerde Shirley, Louis'i görmezden gelir. Ancak Shirley üzgün olduğunda güvenebileceği tek kişi Louis'dir. Sözde kuduz bir köpeğin ardındanShirley'i ısırır ve ona erken öleceğini düşündürür, Louis dışında hiç kimse ona korkularını ifşa ettiremez. Robert karanlık bir gecede geri döner, önce pazara uğrar, sonra bir arkadaşıyla evine döner. Arkadaşı, Shirley'nin onu sevdiğinden ve onunla evleneceğinden bu kadar emin göründüğü halde neden ayrıldığını sorar. Robert, kendisinin de aynı şeyi varsaydığını ve ayrılmadan önce Shirley'ye evlenme teklif ettiğini söyler. Shirley önce onun ciddi olmadığını düşünerek güler ve sonra ciddi olduğunu anlayınca ağlar. Onu sevmediğini bildiğini ve onun iyiliği için değil, parası için elini istediğini söyler. Robert, onun haklı olduğunu bildiği halde, bir aşağılanma duygusuyla dolu olarak çekip gitmiştir. Bu kendinden tiksinti, Robert'ı Londra'ya götürmüştür ve orada, aile adını geri getirmenin özsaygısını korumak kadar önemli olmadığını fark eder. Gerekirse değirmeni kapatmaya kararlı bir şekilde eve dönmüş ve servetini kazanmak için Kanada'ya gider. Robert tam anlatımını bitirirken arkadaşı bir silah sesi duyar ve Robert atından düşer. Arkadaşı, Robert'ı kendi evine götürür ve ona bakar. Daha kötüye giden bir dönüşün ardından Robert yavaş yavaş iyileşir. Caroline'ın ziyareti onu canlandırır, ancak gizlice gelip amcasından, arkadaşından ve ailesinden saklanmak zorundadır. Robert kısa süre sonra kendi evine geri döner ve kız kardeşini, evlerini neşelendirmek için ihtiyaç duyduğu şeyin Caroline'ın bir ziyareti olduğuna ikna eder. Robert, Caroline'dan af diler. Louis, göreceli durumlarındaki farklılığa rağmen Shirley'e evlenme teklif eder ve Shirley onunla evlenmeyi kabul eder. İlk başta Caroline, Shirley'nin nedimesi olacaktır, ancak Robert ona evlenme teklif eder ve o da kabul eder. Roman, Caroline'ın Robert ve Shirley'nin Louis ile evlenmesiyle sona erer."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sibumi/", "text": "Nicolai Hel: Şangay'da dünyaya gelmiş, annesi Rus, babası Alman olan, zeki ve yetenekli biridir. Şibumi olma yolunda kendini eğitir. Bay Diamond: Ana şirket yöneticisidir. Nicolai'nin öldürdüğü abisinin intikamını almak için büyük uğraşlar. Kişikava-san: Japon Generali'dir. Japon kültürünün bütün inceliklerini taşıyan onurlu bir askerdir.Nicola'nin babası gibidir. Otake-san: Yedinci Dan Otake diye bahsedilir. Go oyuncusudur ve Nicolai'nin de hocasıdır. Yıllarca Nicolai onun evinde kalmıştır. Hannah Stern: Asa Stern'in yeğenidir. Sosyoloji okumuştur, Yahudi asıllıdır. Köklerini araştırmak için İsrail'e amcasının yanına gider ve burada Münih Beşlisi Örgütü'ne katılır. Kimliksiz bir çocuğun olağan görünümü altındaki gizli üstünlüğü anlatılıyor. Ayrıca zorluklarla zihin gücüyle baş edebilen kişinin şartların onu sürüklediği nefret ve öfkeyle hayatının başka yönlere kayması ve Amerikan emperyalizminin bütün dünyayı acımasızca avuçlarına alışı, tek amaçları para olan sistemin doğaya ve insana hiç acımadan hareket ettiği de ele alınmıştır. Roma Havaalanı Bozgun Eyleminin görüntülerini inceleyen Ana şirket yöneticisi Bay Diamond, Kara Eylül adlı örgütten öç almak isteyen Münih Beşlisi örgütünün iki elemanının öldüğünü, bir elemanının ise kaçtığını farkeder. Ana Şirket uluslar arası petrol ve enerji şirketlerinin oluşturduğu bir kontrol örgütüdür ve bütün örgütlerin üstü ve kontrol mekanizmasıdır. Dolayısıyla hata kabul etmez. Kaçan kişi Hannah Stern Yahudi asıllıdır. Hannah Stern'in amcası Asa Stern Münih Beşlisi Örgütü'nün kurucusudur. Münih olimpiyatlarında ölen gençlerin intikamını almak istiyordur. Hannah'ın Pau'ya gittiğini öğrenen Ana Şirket Asa Stern'in arkadaşı olan Maşlai Hel'in o bölgeye yakın bir yerde yaşadığını ve onun yanına gideceğini düşünürler. Çünkü aldıkları veriler bu yöndedir. Nicolai Hel Şanghay'da dünyaya gelmiş, annesi Rus, babası Almandır. Babasını hiç tanımamış, annesinin onu evde özel öğretmenlerle yetiştirir. Altı dil bilen çocuk, güzdüzleri matematik, klasik edebiyat, felsefe öğrenirken; geceleri gizlice evden kaçtığı için Şanghay sokaklarında politika, emperyalizm ve hümanizm öğrenir. Savaş çıktıktan sonra Japon Hükümeti onların yaşadığı eve el koyar. General Kişikava-san ile birlikte yaşamaya başladıklarında Nicolai, 13 yaşındadır. Nicolai ile general çok iyi anlaşıyorlar, birlikte Japonların satrancı Go oyununu oynuyorlardı. Nicolai'nin annesinin ölümünden sonra General, kimliği bile olmayan çocuğu yetiştirecek yer arar. Nicolai bu yaşına rağmen altı dil bilen, yetenekli ve çok zeki olduğu için ziyan edilmemelidir. Generalin dostu olan Go ustası Otake-San'ın yanına Japonya'ya gönderir. Otake-San'a göre hayatGo'nun basitleştirilmiş halidir. Usta ona Şibumi'yi yani daha çok bilgiden geçip basitliğe varmayı, sıradan, olağan görünürlerin altında yatan gizli üstünlükleri ve bu öğretileri hayata yansıtmayı öğretir. Nicolai burada mistik yönleriyle sükunete ve doğayla birleşme deneyimlerini keşfetmiştir. Otake-San'ın ölümünden sonra, Nicolai, 20 yaşına gelmiştir ancak hala kimliksiz ve işsizdir. Günlerce iş arar ve açlığın dayanılmaz olduğu sırada ne kadar Amerikan karşıtı olsa da Amerikanlara tercümanlık yapmaya başlar. Ardından Tokyo'ya yerleşir. Orada kavga sanatının sihirbazlığa kaçan bir dalını seçer: Hoda Korosu . Daha sonraki işi mağaracılıktır. Go'nun karşıladığı zihinsel, disiplin ve zevki şimdi mağaracılık karşılıyordur. Hayatını düzene oturtmuşken General'in savaş tutuklusu olarak Tokyo'ya getirildiğini öğrenir. Nicolai, zorluklarla General'e ulaştığında Japon kültürüne göre yetişen adamın kendisiyle hapiste kendisiyle onur savaşı verdiğini görür. Onun izni ve isteğiyle çıplak elle adam öldürme tekniğini kullanarak General'i öldürür. Hapiste günlerce süren işkence ve şiddetten sonra hücre cezasıyla 4 yıl geçer. Meditasyonla ve kendi kendine Go oynayarak hayatta kalır. Ona sunulan tek şey olan Bask dilindeki kitaplarla yedinci dilini öğrenir. Yine hapisteyken üst düzeydeki yakın algılama yeteneğini keşfeder. Tam bu hayata alışmışken Amerikan ajanı üst düzey birinin öldürülmesi teklifiyle Nicolai, ile pazarlık başlar. Nicolai, bütün şartlarının kabul edilmesini ve ona işkence yapan üç kişinin de adreslerini ister. Bunlardan birisi Ana Şirket yöneticisi Bay Diamond'un abisi Binbaşı Diamond'dur. Nicolai hapisten çıktıktan sonra eski haline gelebilmek için bir dizi estetik ameliyat geçirir. Daha sonra parayla iş yapan bir terörist avcısı olarak çalışır. İspanya'nın Bask Bölgesi'ne yerleşip emekliliğe ayrılan Nicolai, Japon bahçesiyle ve mağaracılıkla uğraşırken eski arkadaşı Asa Stern'in yeğeni Hannah'ın yanına sığınmasıyla hayatı yeniden hareketlenir. Hannah'ı evine dönmesi için ikna eder, fakat Ana Şirket ve CIA'nin adamlarının kızı öldürmeleriyle yeniden işin başına döner. Her zaman yaptığı gibi dostu Güve lakaplı kişiden hükümetleri zora sokacak belgeleri aldıktan sonra Kara Eylül eylemcilerini silahsız olarak kendş yöntemleriyle öldürür. İşini bitirip evine döndükten sonra daha önceleri keşif yaptıkları dönerler ve Diamon ve CIA'nin adamları onlara mağaraya kapatırlar. Nicolai, en sevdiği arkadaşını orada kaybeder. Ancak imkansızı başarır ve mağaradan çıkmanın bir yolunu bulur. Çıktıktan sonra ona ait olan hiçbir şey kalmamıştır. Elindeki son şantaj belgesiyle Amerika ile pazarlığa girerek Diamond ve iki adamından intikam almakla kalmaz, elinden alınanları da geri alır. Nicolai Hel karakteri romanla birlikte aklınızdan uzunca bir süre gitmeyecektir. Filmi yapılmamış ve henüz tüketilmemiş bir karakter."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/siddhartha/", "text": "Siddhartha: Hayatın amaçlarını sorgulayan, Nirvana'ya ulaşmayı hedefleyen bunun için maddi ve manevi yolculuklara çıkan seyyah bir brahman'dır. Siddhartha'nın Babası: Yöresinde tanınan önemli bir brahman'dır. Govinda: Siddhartha'ya gittiği her yerde eşlik eden en yakın dostudur. Kamala: Siddhartha'ya dünyevi zevkleri ve tatlarını tattıran kişidir. Siddhartha, Hermann Hesse'nin Buddha yani Siddhartha Gautama'nın hayatını konu edinen, Budizm felsefesinin içsel yönlerini ustalıkla ele alan en ünlü eseri Siddhartha'dır. Romanın kahramanı Siddhartha, Nirvana'ya ulaşmak ve gerçeği bulmak için arkadaşı Govinda ile yollara düşmesini konu alır. Romanın ana karakteri Siddhartha, tıpkı Buda gibi bir prenstir. Babasının gerçek bilgiye ulaşmak için uzun süreli direnişini görmezden gelerek, sarayını, gençliğini ve ailesini geride bırakarak ormanlara çekilir. Gezici bir dilenci olarak geçen uzun bir yaşamın ardından Buddha ile tanışır ve aralarında uzun bir muhabbet olur. Buddha ona Budizm'in içyapısını ve felsefi derinliğini anlatır. Uzun meditasyon denemelerinden sonra tam olarak aradığını bulamamaktan bıkmış, kendisini gideceği yere götürecek aracı değiştirmiş, bir şehre yerleşmiş ve ticaretle uğraşmaya başlamıştır. Birlikte yaşadığı kadını, varlığından henüz haberdar olmadığı çocuğu ve edindiği tüm serveti, ilerleyen yıllarında içindeki boşluğun baskısıyla geride bırakarak çekingen bir hayata döner. Siddhartha daha sonra bir nehir kıyısında kayıkçı olan fakir bir kayıkçı olan Vasudeva ile yerleşir küçük bir miktar para için insanları geçer. Vasudeva, Siddhartha'ya gerçek bilgiye ve aydınlanmaya ulaşması için rehberlik edecektir. Romanın sonunda Siddhartha nehirde gerçek bilgiyi bulur ve aydınlanır. - Hermann Hesse'nin, Siddhartha Gautama'nı hayatını konu aldığı, Budizm felsefesinin içrek yönlerini işleyen, yazarın en ünlü eserleridir. - Romanda anlatılmaz, ancak Vasudeva Sanskritçe ırmak tanrısı anlamına gelir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sik/", "text": "Şatırzade Şöhret Bey: Romanın Ana karakteridir. Giyim kuşamına ve görünüme önem veren, bir asilzade olduğu sanılan, lüks düşkünü bir karakterdir. Madam Potiş: Şöhret Bey'in metresi olan Fransız bir kadındır. Kadınlığını kullanarak Şöhret Bey'i avucuna almaya çalışan bir karakterdir. Maşuk Bey: Şöhret Bey'in yakın arkadaşıdır. Kendisi gibi alafrangalık özentisi içinde olan bir adamdır. Madam Adel: Maşuk Bey'in beraber olduğu yabancı bir kadındır. Emeğini alın teri ile kazanmaya çalışan bir karakterdir. Gösterişli ve lükse düşkün, Avrupai bir özenti yaşamı sürdürmek isteyen, zarif giyinen Şatırzade Şöhret Bey'in yaşamı konu edinmiştir. Gösterişli, Avrupa tarzına düşkün, zarif giyinen Şatırzade Şöhret Bey'in Madam Potiş adında bir kadınla ilişkisi vardır. Ancak parasını metresine dayandırmadığı için annesinin elmaslarını çalmaya başlar. Şöhret Bey, metresi ve Drol adlı köpekleriyle sokaklarda dolaşırken sokakta bulduğu köpeği Drol, bir lokantada tabaklara saldırıp etrafa dağılınca Şöhret Bey lokantada dövülür ve metresi tarafından terk edilir. Şöhret Bey, yakın arkadaşı Müştak Bey'in evine sığınır. Bu evde bir gece eğlencesi sırasında çeşitli etkinlikler gerçekleşir. Şöhret Bey, genç olduğunu düşündüğü yaşlı bir kadına yaklaşmaya çalışır. Gece olunca kadın Şöhret Bey'in odasına gelir ve ortalığı dağıtır. Bunun üzerine Şöhret Bey sokağa atılır. Ancak evdeki kişilere ait bazı eşyaların kaybolduğu görülünce, ertesi gün bu olaylara neden olduğu düşünülen Şöhret Bey ve metresi tutuklanır. - İlk adı Ayna olan eser, Ahmet Mithat Efendi'nin teklifiyle Şık adıyla ilk olarak 1889 yılında basılmıştır. - Hüseyin Rahmi'nin 18 yaşında kaleme aldığı ilk eseri olması bakımından önem arz eden roman, Felatun Bey ve Rakım Efendi'nin etkisiyle yazılmıştır. Hüseyin Rahmi, Şıpsevdi romanının kaynağı olan Şık'ta, bizlere Tanzimat romanının gözde tiplerinden bir örnek sunuyor. Hem acınacak hem de gülünecek bir tip bu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/simru/", "text": "Simru: Çocukluk yıllarında büyük bir aşk acısı yaşamış ve artık gerçek aşkı bekler. Beklerken de talihsiz olaylarla karşılaşır ama sonunda aradığı aşkı bulur ve mutlu olur. Ali: Simru'yu yanan evinden kurtaran kahraman itfaiyecidir. Simru'yu yalnız bırakmayarak maddi manevi destek verir. Şeyhmus: Bir gece baloda Simru ile tanışarak ve daha sonra patronu olur. Romanın sonunda da Simru ve Şeyhmus evlenirler. Simru okurlara Kahraman Tazeoğlu türünde bir aşk romanı sunuyor. Yazarın süslü ve büyülü sözleri ile Simru'nun aşk arayışı ve bu arayışta yaşadığı talihsiz olayları konu edinir. Simru, çocukluğundan beri yaşadığı bir aşk acısı vardı, çünkü aldatılmıştı. O da uzun zamandır aşka kapılarını kapatmıştı. Simru üniversiteden mezun olacağı yıl çok ünlü bir fotoğraf stüdyosuna gider, Kendisini bile bilmediği şekillerde kendisine çeken Ceyhun'la tanışan Simru, hayatından fırtına gibi geçen ama hala izlerini taşıyan biriyle tanışma fırsatı bulmuştur. Ceyhun'un Su neden yanmaz? sorusunun Cevabı bulması zor olan Simru, bir yandan da bunun çok şey ifade ettiğini düşünerek, sorunun yazılı olduğu kağıdı kolyesinde taşır. Bir de Simru'nun a sosyal arkadaşı Hakan vardı. Hakan, Simru'ya bir gece baloya eşlik etmesini istediğinde ve bunun geleceği için çok önemli olduğunu söylediğinde, Simru Hakan'ı gücendiremez ve kabul eder. Baloda Şeyhmus ve Kemal ile tanışır. Üniversiteden yeni mezun olan Simru iş arıyordu ki, bu vesileyle Şeyhmus onun yeni patronu olur. İlk işinin yanı sıra hem Kristal Küre gibi karlı bir yerde hem de yüksek maaşla çalışmaya başlayan Simru'nun mutluluğu uzun sürmez. Her şeyin tamamlandığını ve tek bir aşkın eksik olduğunu düşünen Simru, kendi evini bile satın alıp yerleşir ve kapısının çalmasını bekler. Ancak bir gece kaldığı daire alevler içinde kalır ve Simru o alevler içinde yanmaya başlar, Kahramanı itfaiyeci Ali onu kurtarana kadar. Her bulaşma diğerini doğurdu ve dostlukları daha da güçlenir. Simru'nun hayatında neredeyse hiç arkadaşı kalmamıştı. Yanında sadece Ali vardı ve bundan çok memnundu. Ne olursa olsun eski güzelliğine dönmek isteyen Simru, estetik ameliyatları araştırıp, çok pahalı olduğuna görür. Ve bir gün aniden Ali'ye düşen miras, Simru'nun ameliyat parası olur. Simru şimdi eskisinden daha da güzeldi ve bir şekilde eski işine geri dönmüştü. Şeyhmus'un sağ kolu olarak. Şeyhmus, Simru'nun yeni durumundan çok etkilenir ve ona aşık olur. Simru ile evlenmek istediğini ifade edince Simru da kabul eder. Tamamlayamadığın hangi vicdansızlığın için döndün? Geçmişim olamamıştın, şimdi geleceğimde olmak için mi geldin? Artık benim için sen bir fark etmezsin. Fırtınada kaybolmuş bir yelkenli için rüzgarın nereden estiği önemli değildir. Geçti artık o günler... Mezarıma çiçekle gelmen, beni öldürmüş olman gerçeğini değiştirmiyor. Sessiz çığlıkları vardır kırılan kalbimizin ve onları yalnızca Allah duyar. Senin duymadığın ve hiçbir zaman duyamayacaklarından bahsediyorum. Umarım beni anlıyorsundur. Keşke biraz düşünebilseydin. Düşünmediğin için şimdi kalbin acıyor biliyor musun? Beynin düşünemediği her şeyin cezasını kalp çeker. Düşünmek beyni acıtmaz ama düşünmemek kalbi yorar. Şu hayatın bize en büyük darbesi beklediklerimizin hiçbir zaman gelmemesi, gelenlerin ise bizi hak etmemesidir. Bazı insanlar hiç başlamayan hayatlarının bitmesinden korkarlar... Neyi biriktirebilmişler ki kaybetsinler? Sen de onlardansın bana göre. Elinde avucunda hiçbir şey kalmamış ama hala yitirmekten korkuyorsun. Kolların boşluğa alışmış ama benimle doldurmaya çalışıyorsun. Bitmişsin ama hiç başlamamış olduğunu anlayamamışsın. Söylenmiş sözleri duymamışsın, şimdi söylenmemişleri dinliyorsun. Göremediğin şey şuydu: Ben sana hayatımı verdim, sen onu başkasının çöpüne attın."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/simsek/", "text": "Pervin: Yirmi dört yaşında yetim bir kadın. Kumar oynayan bir babanın kızı ve kendi ruh halinin annesidir. Çarpık ilişkisi her iki adamın da ölümüyle sonuçlanır. Sacid: Orta yaşlı, evli olmayan bir tiptir. Bir mirasla gününü kılar. Romanda verilen gayri meşru ilişkiyi ruhuna yenik düşen bir adamdır. Başkalarını ezmekte tereddüt etmeyen ve hayatını bir kadın üzerine kurmuş bir karakterdir. Müfid: Duyarlı ve çekingen bir karakterdir. Aldatılan bir koca konumunda ve Masum bir insan olmasına rağmen, bir kavga sırasında romanda öldürülür. Ali: O çevrenin bilge kahramanıdır. Küresel olaylara yaklaşabilen dürüst, mantıklı bir kişidir. Herkesin sırlarını bilir, ancak kimsenin sırrını asla kimseye açıklamaz. Romanda; İstanbul'da yaşayan farklı yapıya sahip bir ailenin yaşadığı, farklı ve yasak ilişkilerin karışımı sonucu felaketle biten olaylar zinciri, okuyucu gözü önünde başarılı bir şekilde canlandırılıyor. Sacid, Müfid ve Pervin Bağlar başında babalarından kalma bir köşkte hayatlarını sürdürürler. Müfid ve Pervin evlidir. Ancak Pervin'in, dayısı Sacid ile uzun yıllara dayanan bir ilişkisi vardır. Bu ilişki Pervin ile Müfid'in evliliğinden sonra da devam eder. İlişkiyi sürdürmek isteyen Sacid'dir. Mufid bu ilişkiyi hissediyor ve karısına konağı terk etmesini teklif ediyor. Pervin bu talebe fazla önem vermiyor. Müfid, üzerine bir mektup bırakarak köşkten ayrılıyor. İlk başta her şey yolunda gitmesine rağmen, Pervin'i özlediğini ve hastalandığını hisseder. Bunu duyan Pervin onu ziyarete gelir ve Müfid iyileşir. Müfid, bir gece ışık parıltısından çıkan ışıkla Pervin ve Sacid'in karıştığını görür. Sacid odadan gelen sesler üzerine Mufid'i görmek için odasına gittiğinde bir mücadele başlar. Pervin yanlarındaki odaya girer. Odada her iki adamın da cesetlerini gören Pervin delirir ve hastaneye kaldırılır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/simyaci/", "text": "Santiago: İhtiraslı çalışkan bir kişiliğe sahiptir. Çevredekilere çabuk uyum sağlayabilen şıpsevdi bir kişidir. Tek arzusu dünyada mutlu olmak ve kendi dilediği gibi yaşamaktır. İngiliz: Kitap okumayı çok seven, akıllı ve macera seven bir kişiliğe sahiptir. Kişisel menkıbesini aramak üzere yola çıkan bir gezgindir. İspanya'dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinin hazinesini aramaya gelen Endülüslü çoban Santiago'nun masalsı yaşamının felsefi öyküsü. İlk kez 1988 yılında yayımlanmıştır. Altı yılda kırk iki ülkede yirmi altı dile çevrilir, yedi milyondan fazla satar. Her yaştan okuyucunun ilgilisi çeker. - Hayattaki mutluluğumuz bazen bize uzak görünse de bize çok yakın olabilir. Bunu geç de olsa anlamak hayattan zevk almamızı sağlayacaktır. - Bu, Gabriel Garcia Marquez'den bu yana görülmemiş bir olay. - Simyacı, altı yılda kırk iki ülkede yirmi altı dile çevrildi ve yedi milyondan fazla sattı. - Roman, yüreğinde çocukluğunu yitirmemiş olan okurlar için bir klasik kimliği kazanmıştır. Simyacı, dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelhonun üçüncü romanı. 1996 yılından bu yana Türkiyede de çok okundu, çok sevildi, çok övüldü bu kitap. Bir büyük Doğu klasiği olan Mevlananın ünlü Mesnevisinde yer alan bir küçük öyküden yola çıkarak yazılan bu roman, yüreğinde çocukluğunun çırpınışlarını taşıyan okurlar için bir klasik yapıt haline geldi. Simyacı, İspanyadan kalkıp Mısır piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiagonun masalsı yaşamının öyküsü. Ama aynı zamanda bir nasihatname; Yazgına nasıl egemen olacaksın? Mutluluğunu nasıl kuracaksın? gibi sorulara yanıt arayan bir yaşam ve ahlak kılavuzu. Mistik bir peri masalına benzeyen bu romanın, dünyanın dört bir yanında bunca sevilmesinin gizi, kuşkusuz bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. Simyacıyı okumak, herkes daha uykudayken şafak vakti uyanıp, güneşin doğuşunu izlemeye benziyor. Bu ayki kitap okuma etkinliğimizin kitabı simyacı Hocam. Herkesin okuması gereken bir kitap hiç okumayanlar özetten yola çıkabilir bence :)) emeklerinize sağlık .. Kitabı aldığımda beni ona doğru çektiğini hissettim. Cidden, beni uzun zamandır bu kadar büyüleyen bir kitap olmadı. okumaya başladım, kendimi bilge bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim, sonuçta bu yolculuk beklenmedik bir şekilde keyifli ve güzel geçmişti. Okunmasını mutlaka tavsiye ettiğim kitaplardan biri."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sineklerin-tanrisi/", "text": "Ralph: Adaya düştüklerinde mutsuz olmayan ve soğukkanlılıkla olaylara bakan Ralph toplulukta lider seçilir. Simon: Sezgileri ve hisleri kuvetli olan karakterdir. Jack ve ekibi tarafından Ralph'ı desteklediği için öldürülür. Domuzcuk: Adaya düşmeleri sonucu en çok korkan karakterdir. Mantığı ile hareket eden ancak korkuları yüzünden hayatı ölümle biten karakterdir. Jack: Toplulukta lider olmayı beklerken, bunu Ralph'a kaybeden ve daha sonraları kendi ekibini alarak ayrılan ve toplulukta savaşların çıkmasına neden olan karakterdir. Avcılık ve tırmanma gibi konularda iyidir. Sineklerin Tanrısı Kitabında ikinci dünya Savaşı'nda yaşanan nükleer atom bombası etkisinden korunmak için Britanyalı bir grup çocuğun, uçak ile taşınmasını ele alınmış ve söz konusu uçak varmak istediği noktaya gidemeden, ıssız bir adaya düşünce hayatta kalan çocukların yaşam mücadelesini, kendi aralarında yaşamış olduğu iç savaşı konu edinir. Issız bir adaya düşen ve sayıları kitapta tam olarak belirtilmeyen bir grup çocuk, hayatta kalmak için kendi aralarında güçlenirler. İş bölümü ve uyum sorunu üzerinde kendi aralarında anlaşırlar. Bu arada adanın diğer bölgelerinden çocuklar bu gruba katıldıklarında yönetim ihtiyacı doğar. Lider seçerken kaosa çözüm bulurlar. Sonunda liderleri olarak Ralph'ı seçerler. 'Domuzcuk' lakaplı çocuk, bulduğu deniz kabuğuyla dikkatleri üzerine çeker, ancak lider bu kabuğa yakalandığında üzerindeki tüm dikkat hemen dağılıyor. Ancak Katolik lisesi öğrenci grubunda deniz kenarındaki gruba yaklaşır ve bu gruba katılırlar. Liderlik ciddi bir sorun haline gelir. Bir çare olarak, liderliği bölünmede bulurlar. Katolik okulunun müdürü Jack'e av ve tınmanlar da iyi oldukları için o alan verilir. Domuzcuk'a çocuklara bakma görevi verirler. Beslemeye, barınak düzenlemeye, korumaya ve kurtarmaya öncelik verirler. Kaçmak için dağın tepesinde bir ateş yakmayı ve bunun sorumluluğunu avcı Jack'e kabul ettirmeyi planlıyorlar. Sonuçta, avlanırken ateşe de bakabileceği konusunda yaygın bir fikir var. Yemek ve uyumakla ilgili konularda sahilde kalan gruba düşer. Yangının nöbetinin kesintiye uğradığı bir anda gemi adanın yanından geçer ve yangın söndürüldüğü için adadaki insanları göremezler. Sonunda zincirler kırılır ve adadaki çocuklar iki gruba ayrılır. Bir yanda Ralph, diğer yanda Katolik okulunun başındaki Jack'tur. Jack ve grubundaki çocuklar dağa çıkarlar ve Ralph ile Ralph'ın çocuklarına düşmanca davranırlar. Her iki tarafın da bazı eksiklikleri var. Bunları tamamlamak için karşılıklı karşılaşmalar var ama bu karşılaşmalar da sonuçsuz. Simon'ın bir gece ormanda dolaşırken gördüğü canavar sahile kaçmasına izin verir. O sırada sahilde olan ve canavara çözüm arayan Jack ve Ralph'ın grubu, Simon'ı gördüklerinde, onu bir canavarla karıştırıp karanlığın etkisiyle linç ederler. İki grup Simon'ı öldürdüklerini anlayınca tekrar ayrılırlar. Yeniden barışmaya çalışan Ralph ve Domuzcuk, dağdaki şatoda kalan Jack ve grubuna giderler. Domuzcuk, Roger'ın tepeden yuvarladığı ve denizdeki kayalara çarptığı kayayla uçurumdan düşer ve ölür. Ralph, çalıların arasında saklanarak kaçar. Jack ve grubu, Ralph'ı öldürmek için tekrar arama yapar ve bu esnada tüm adayı ateşe verirler. Bu ateşi gören bir gemi adaya yaklaşır ve çocukları kurtarır. - Golding, II. Dünya Savaşı'nda gördüğü had safhadaki vahşetin etkisiyle bu kitabı, başlıca insanın doğası ve içinden gelen kötülüğü sorgulamak üzerine yazmıştır. - Kitap İngiliz halkı tarafından tepki görse de aynı günlerde 2 sokak çocuğunun masum bir çocuğu sebepsiz yere döverek öldürdüğü için bir anda ilgi odağı olmuştur. - William Golding'in özgün adı Lord of the Flies olan 1954 tarihli romanı Türkiye'de çeşitli zamanlarda farklı adlarla yayımlanmıştı. Onlardan bazıları şunlardır:(1969) İşte Bizim Dünya, (1979) Sineklerin Tanırısı , (1983) İşte Bizim Dünya / Sineklerin Tanrısı Dünya klasikleri arasında gösterilen Sineklerin Tanrısı, William Golding'in en önemli eserleri arasında gösteriliyor. Nobel edebiyat ödülü almasıyla ise tüm dünyada büyük üne kavuşan eser, ıssız ada yaşamını bambaşka bir yönden ele alıyor. Karakter analizlerine ve davranışlara odaklanan kitap, saf ve temiz çocukların bile aslında ne kadar vahşileşebileceklerini gözler önüne seriyor. Okuyucuları, davranışlar üzerinde düşünmeye iten bu kitapla siz de hayatta kalma mücadelesine giren çocukların derinden etkileyen hikayesiyle baş başa kalacaksınız. Kitap, II. Dünya Savaşı'nda yaşanan nükleer atom bombası etkisinden korunmak için Britanyalı bir grup çocuğun, uçak ile taşınmasını konu alarak başlıyor. Söz konusu uçak varmak istediği noktaya gidemeden, ıssız bir adaya düşünce hayatta kalan çocukların yaşam mücadelesi başlamış oluyor. Kitabın ana kahramanı Ralph, iyi niyetli ve temiz kalpli bir çocuk karakter olarak tanıtılır. Ralph'in yakın arkadaşları olarak göreceğimiz bir de Domuzcuk lakaplı şişman ve gözlüklü bir çocuk ile Simon vardır. Çocuklar ilk başlarda ebeveynlerinin baskısı olmadan rahat ve huzurla bu adada yaşayabileceklerine inansalar da zamanla işbirliği yapıp hayatta kalma mücadelesi vermeleri gerektiğini anlarlar. Domuzcuk oldukça zeki bir karakterdir ve Ralph'e pek çok konuda akıl verir. Bunlardan ilki, hayatta kalan diğer tüm çocukları bir araya toplama fikridir. Denizden çıkardıkları deniz kabuğunu öttürerek ise diğerlerine ulaşmayı başarırlar. William Golding'in yayınlandığı andan itibaren çok ses getiren kitabı Sineklerin Tanrısı, 1963 yılında beyaz perdeye de aktarılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sinekli-bakkal/", "text": "Emine: Mahalle imamımın kızıdır. Tevfik'e olan aşkı yüzünden babasının karşısına alır. Tevfik ile evlenir. Tevfik sürgüne gidince kızı Rabia ile babasına yerleşir. Tevfik: Sabit ve kalıcı bir işi olmadığı için Emine ile evlenmesine müsaade edilmese de sonunda evlenir. Eşi Emine'nin isteği üzerine Ölen dayısının Sinekli Bakkal'ını işletir. Mahalle İmamı: Dinine bağlı, kızının mutluluğunu ve rahat bir yaşam sürmesi için evliliğine karşı çıkan ayrılınca da kızına ve torununa bakan bir iyi bir adamdır. Rabia: Tevfik ve Emine'nin kızlarıdır. Çok güzel sesi olan ve Mevlüt okuyan bir kızdır. Anne ve babası arasında gel gitler yaşayan ve sonunda Peregrini adında biri ile evlenir. Peregrini : Rabia'yı seven ve ona aşkı yüzünden Müslüman olup Rabia ile evlenir, Osman adını alır ve İstanbul'a yerleşir. Sinekli bakkal sokağında doğan, orda büyüyüp evlenen Rabia adında genç bir hafız kızın etrafında yaşanan olayları konu almıştır. Olaylar, II. İstanbul Abdülhamid'in Aksaray semtinde, Sinekli bakkal caddesi üzerinde yer almaktadır. Mahalle imamının kızı Emine, babasının itirazlarına rağmen sabit ve kalıcı bir işi olmayan Tevfik ile evlenir, karagöz'ü oynar ve orta oyunda zenne rolünü oynar. Babası bu olaydan sonra Emine'yi evlatlıktan reddetmiştir. Tevfik'in dayısı vefat edince bakkalı da ona kalır. Karısının ısrarı üzerine dükkanı işletmeye başlar. Bu bakkal onun sanatsal doğasına uygun değildir. Emine bir gün kocasının arkadaşlarını taklit ettiğini görür, buna dayanamaz, babasının evine döner. Tevfik'ten boşanır. Bu sırada Tevfik, Gelibolu'ya sürgüne gönderilir. Emine'nin Tevfik'ten bir kızı var. Adını Rabia koyar, imam kızına vasiyet bırakmıştır. Vasiyeti torununa sıkı bir din eğitimi vermesidir. Rabia'nın sesi çok güzeldir. Camilerde ve köşklerde güzel sesiyle Mevlit okumaya başlar. Polis Nazırı'nın eşi Selim Paşa sesini çok beğenecek ve onu himayesi altına alacaktır. Paşa, kızın yeteneğine de hayrandır. Mevlevi dervişi Vehbi Dede'den ve İtalyan müzisyen Peregrini'den ders aldırır. Rabia ve Peregri-ni birbirlerinden çok hoşlanırlar. Bir gün Rabia'nın babası Tevfik sürgünden döner. Sinekli bakkal'daki eski bakkalını yeniden açar. Rabia da dedesinden ayrılarak babasıyla birlikte yaşamaya başlar. Kızın sanatına hayran olan Vehbi Dede ve Peregrini, Tevfik'in evine gider. Rabia, Kuran'ı, özellikle de Mevlid'i o kadar iyi okur ki, Doğu müziğinde adeta bir çığır açmıştır. Aynı yıllarda Jön Türkler, Abdülhamit'in baskıcı yönetimini devirmek için gizlice çalışıyorlardı. Selim Paşa'nın oğlu Hilmi de Jön Türk'tür. Orta oyunda zenne rolünü oynayan Tevfik Hilmi'nin isteği üzerine kadın kılığına girerek Fransız postanesinden Avrupa'dan Jön Türklerin gazetelerini almak ister. Gazete alırken yakalanır. İşin aslı anlaşılınca Hilmi ve Tevfik Şam'a sürgüne gönderilir. Babası sürgün edildiğinde yalnız kalan Rabia, bakkal işletiyor ve hafız olarak geçimini sağlıyor. Bu sırada Rabia'yı çok seven Peregrini Müslüman olur, Osman adını alır ve İstanbul'a yerleşir. Rabia ile evlenir. Bu yıllarda Rabia'nın imam olan dedesi vefat etmiştir. Rabia ve Peregri dedesinin evine yerleşmeye başlar. - Sinekli Bakkal, yazarın eşi Adnan Adıvar'ın büyüdüğü mahallenin adıdır. - Sinekli Bakkal, Halide Edib Adıvar'ın ünlü romanıdır. - Paris'te yazılmış ve ilk kez The Clown and His Daughter, adıyla 1935 yılında Londra'da yayımlanmıştır. - Sinekli Bakkal ismiyle 1935 Ekim'i ila Şubat 1936 arasında Haber gazetesinde tefrika edilmiş ve daha sonra kitap olarak basılmıştır. - Yaşar Kemal, Sinekli Bakkal Türk edebiyatının bir şaheseridir. demiştir. Adıvar'ın bugüne kadar defalarca basılmış, milyonlarca okur tarafından okunmuş ve güncelliğini hiç yitirmemiş romanı Sinekli Bakkal, Türk romanı içerisinde özel bir yere sahip. Roman, dendiğinde aklımıza gelen ilk kitaplardan biri olan bu yapıtı Selim İleri'nin yazdığı sonsöz eşliğinde sunuyoruz. Defalarca basılmış, kuşaklardan kuşaklara ulaşabilmiş Sinekli Bakkal, II. Abdülhamid dönemini bir geçmiş zaman dekoru önünde yansıtarak, eskiden yeniye devralınması gereken kültür, sanat ve töre değerleri üzerinde durur. Bir anlamda, yazar ve eseri, tarihi süreklilik arayışı içerisindedirler."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sipsevdi/", "text": "Meftun Bey: Romanın kahramanıdır. Avrupa özentisi içindedir. Kendi idealleri uğruna bir başkasının hayatının mahvolmasına kulak asmayacak bir yapıya sahiptir. Edibe Hanım: Meftun Bey'in eşidir. Meftun Bey'e göre babası zengin olan kadın, akılsız bir kızdır. Meftun'un yaptıklarını göremeyecek kadar kördür. Kasım Efendi: Edibe ve Mahir Bey'in babasıdır. Çok zengin olmasına rağmen son derece de cimri bir yapıya sahiptir. Mahir Bey: Kasım Bey'in oğludur. Babasına benzer özelikler taşıyan bir karakterdir. İntihar ederek hayatına son verir. Avrupa üslubunun budalası Meftun Bey'in yaptığı komplolar nedeniyle karısını ve kendi ailesini felakete sürüklediği olaylar konu edinmiştir. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 1911 tarihli romanıdır. Romanın ana karakteri Meftun Bey yıllarca okumak için gittiği Fransa'nın Paris şehrinde kalır, ancak buraya gelmesinin asıl sebebini unutur ve eğitimden kaçar. Meftun Bey, Fransa'ya döndüğünde babasından kalan evde Avrupalı bir hayat sürmenin hayalini kurar. Romanın kahramanlarından Kasım Efendi, Meftun Bey'in komşusudur. Kasım Efendi çok zengin olmakla birlikte cimri ve bağnaz bir karaktere de sahiptir. Meftun Bey, hayal ettiği Avrupa hayatı için Kasım Efendi'nin kızı Edibe Hanım ile evlenmek istemektedir. Meftun Bey, Kasım Efendi'nin kızını ona vermeyeceğinden emindir. Meftun Bey, Edibe Hanım'la evlenmek için piyangodan büyük ikramiye kazandığı yalanını söyler ve bunu yaymaktan çekinmez. Kasım Efendi beş yüz lira başlık parası alır ve kızını Meftun Bey'e verir. Kasım Efendi, Meftun Bey'in kız kardeşi Lebibe'yi kendi oğlu Mahir'e eş olarak alır. Yaşlı ve cimri olan Kasım Efendi, kızının ve oğlunun bakımını Meftun Bey'e bırakmıştır. Bu nedenle Meftun Bey'in çok fazla borcu vardır ancak bu durumu eniştesi Mahir'i aldatarak çözmek istemektedir. Meftun Bey, Mahir'i aldatarak babasının vesikasını ve mührünü ister. Mahir, babasının tapusunu ve mühürlerini Meftun Bey'e sevdiği kadın Mc Ferlan Hanım için verir. Mahir, sevdiği kadın Madam Mc Ferlan ile Meftun Bey arasındaki anlaşmayı öğrenir ve üzüntüsünden intihar eder. Meftun Bey ise tüm bu olaylardan sonra Paris'e döner. Hükümet tarafından bir süre yazmama kapsamının Hüseyin Rahmi Gürpınar'a uygulanmasına esas teşkil eden romandır. Elinizdeki kitap yasaklı bir roman! 21. yüzyılda bile açıklanması zor toplumsal, siyasi ve ekonomik gerçekleri olağanüstü bir gözlem yeteneğiyle henüz 20. yüzyılın başlarında haykıran Şıpsevdi, yüz yıl öncesinden bugüne ışık tutuyor. Şekli bir Batı hayranlığı kisvesinde şark kurnazlığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu kitap, muhteşem kurgusuyla adeta baş döndürüyor. Şıpsevdi, bugün hala hüküm sürmekte olan sömürü düzenine isyan ederken bunu felsefi bir derinliğe bağlamaktan da geri kalmıyor. Ve tüm bunları yaparken insan türünün yüzleşmesi zor doğasını bir tokat gibi okuyucunun yüzüne çarpıyor. En muhalif kalemlerin bile cesaret edemeyeceği bir yüreklilikle yazıya dökülen bu roman, Hüseyin Rahmi Gürpınar adını Türk edebiyatına altın harflerle yazdırıyor. Alafranga adıyla 1901 yılında İkdam gazetesinde yayımlanmaya başlayan, ancak baskıcı İstibdat rejiminin yasaklarından kurtulamayan eser, 1911 yılında Şıpsevdi adıyla özgürlüğe kavuştu. Şıpsevdi, o tarihten beri her okunuşta ufuk açmaya devam ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sirlar-ucurumu/", "text": "Frederic Roussel: Uzun Napolyon savaşına katılmış ve savaş bittikten sonra evine dönen binbaşıdır. Madam Eugenie: Frederic Roussel'in eşidir. Oğulların kaybı üzerine çok üzülmüş ve aradan çok geçmeden oda ölmüş veya öldürülmüştür. Georgette: Güzelliği ile erkeklerin ilgi odağı olan Georgette, Eugenie ve Frederic Roussel'in kız çocuğudur. Sırlar Uçurumu, Yirmi yıl önce bir uçurumun dibinde bir kadın ölü bulunur. Ardında ölümcül sırlar saklayan gizemli bir cinayet... İntikam almak için geçmişin karanlık anılarını ortaya çıkarmak zorunda olduğuna inanan inatçı ve katı yürekli bir oğul. Ve Geçmişini saklaması gereken gizemli bir doktorun yaşadıkları olayları konu edinir. Karısına çok aşık olan Binbaşı Frederic Roussel, acısını dindirmek için iki yıllığına Avrupa turuna çıkar ve eve döndüğünde kucağında bir erkek çocuğu ve kolunda yeni bir ile gelir. Binbaşı Frederic Roussel'in de Madam Eugenie'den bir kızı vardı. Adı Georgette olan bu kız çok güzeldi; Girdiği her ortamda erkeği güzelliğinin etkisi altına alır. Babasıyla ilişkisi annesi öldüğünden beri kötüdür. Ve üvey annesi ona çok zarar vermese de bir süre sonra onunla anlaşmazlığa düşer. Annabelle'in geçmişi tam bir gizemdir. Gayrimeşru bir çocuk olmasına rağmen 30'lu yaşlarında; küçük yaşta annesini kaybetmiş ve bu yalıya yerleşmiş; Roussel soyadını aldır. Georgette uzun bir aradan sonra bir baloya katılır ve o sırada bir mektup alır. Mektup bir parka davettir. Aşık bir adamdan değil, gizemli bir adamdan davetiye. Georgette daveti kabul eder ama tanıştığı kişi yıllar önce ölen ağabeyinden başkası değildir. Bu şekilde ani şokla bayılan Georgette'in hayatına Dr. Bernard girer. Georgette'in bir çıkarı olduğu gibi, Dr. Bernard'ın da bir çıkarı vardır. Gizemli geçmişini kimse bilmiyor. Dr. Bernard aslında başka biriydi, Madam Eugenie'nin ölümünün iki tanığından biriydi. Diğeri Annabelle'di. Ve Dr. Bernard'ın gerçek kimliğini bilen tek kişiydi, ancak nişan gecesi işler değişir çünkü o, Binbaşı Frederic Roussel'e yazdığı gizemli bir mektupla ortadan kaybolur ve Vert Rock'ın uçurumunun dibinde ölü bulunur. Babasının cenazesi için eve dönen 18 yaşındaki Francis, babasının gerçekten öldürüldüğünü ve bu cinayetin Madam Eugenie'nin ölümüyle bağlantılı olduğunu düşünür. Ve olayların en başında, duyduğu söylentilere göre, Madam Eugenie'nin ölümü, aslında hiç görmediği şehvetli amcası Edourad'ın öldürülmesiydi. Ve Dr. Bernard, Francis'e tanık olduğu şeyi anlatarak gerçek kimliğini açıklamak zorunda kaldığında; Francis, amcasını bulmak için Paris'e gider. Uzun uğraşlar ve zorlu olaylardan sonra ancak amcasının cesedini bulabilir. Geride bıraktığı notla birlikte. Bu not Francis'i bir günlüğe götürür. Tüm sırları açıklayan bir sır... Gerçek katil kim, öz kardeşi kim... Bütün sırlar. Francis tüm bu yeni bilgileri sindirmeye çalışırken, Blanc de Venue Malikanesinin hanımları Binbaşının mirasıyla baş başa kalırlar. İçinde karanlık sırlar saklayan bir malikane. Yirmi yıl önce uçurumun dibinde ölü bulunmuş bir kadın. İntikam almak için geçmişin karanlık anılarını ortaya çıkarmak zorunda olduğuna inanan, inatçı ve çatal yürekli bir evlat. Geçmişini gizlemek zorunda kalan gizemli bir doktor. Sırlarla örülü, heyecan dolu bir öykü! Gerilimi ve gizemi iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Okuyan herkesi kolayca etkisi altına alacak, finaliyle ters köşeye yatıracak, büyüleyici, tüyler ürpertici bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sirpence/", "text": "Yavuz Bahadıroğlu bu kitapta Yavuz Sultan Selim'in tahta çıktığını, ilk taht kavgalarını, içeride ve dışarıda kendini nasıl kabul ettirdiğini ve o andaki duygularını akıcı ve güzel bir dille anlatıyor. Yavuz Sultan Selim, babası II. Bayezid'i yenerek tahta geçmeyi başarmıştır. Mısır'ı fethetmek, Safevileri dize getirmek ve Müslüman birliğini sağlamak istiyor ama önce kardeşleri Şehzade Korkud ve Şehzade Ahmet başta olmak üzere tüm dünyaya saltanatını kabul ettirmesi gerekirdi. İç işlerini tamamladıktan sonra amacına doğru ilerleyerek, Müslüman birliğini sağlayacak ve halifeliği alacaktır. II. Bayezid bir hastalığa yakalanmış ve bir an önce doğduğu şehre gitmek, orada ölmek ve İstanbul'da bir camiye gömülmek istiyordu. Yavuz babasını çok sever, ona çok saygı duyardı. Yanından ayrılmak istemese de babası tereddüt etmez ve doktorları yolu ayarlayıp onu sağ salim gönderir. Babasını gönderirken Şehzade Ahmet'in adamlarından biri tarafından öldürülür. Suikastı tek başına savuşturur, babasına veda eder ve sarayına çekilir. Suikastçı daha sonra bunu Şehzade Ahmet'in emriyle yaptığını itiraf eder. Şehzade Korkut'un başı belaya girince Yavuz'un onları yakalayıp öldürmekten başka çaresi kalmaz. Halen Sadrazam olan Mustafa Paşa da Şehzade Ahmet'in adamıdır. Bunu fark etse de, Sultan'ın aradığı kanıt ona gelecektir. Sarıoğlan, babası Hüseyin Ağa, Cemil ve Rasim, bu dört arkadaş padişaha bir mektup getirir. Yolda adlarını öğrendikleri iki kişinin Dimitri ve Yorgacis'in konuşmalarına tanık olurlar. Bu kişiler Şehzade Ahmet'ten Sadrazam'a bir mektup getirirler. Halkımız kendi aralarında konuşurken bu konuşmalara şahit olur. Sadrazamın padişahı tahttan indirip yerine Şehzade Ahmet'i geçirmek istediği bilgisini alırlar ve bu mektubun bu adamlardan alınmasına karar verirler. Sarıoğlan Dimitri'ye baskı yaparken Rasim mektubu almak için Yorgacis'in peşine düşer. Ancak gece kaldıkları yerde hancı bu dörtlünün yerini Yorgacis'e bildirir ve sabah tekrar mektubu kaybettikten sonra uyandıklarında Sarıoğlan ve Rasim mektubu tekrar alıp Sultan'a getirirler. Sultan sefer için hazırlıklar yapar. Bursa'ya gider ama Şehzade Ahmet Sadrazamın yardımıyla oradan Amasya'ya kaçar. Yavuz bunu fark edince, Sadrazamı mektupları göstererek idam ettirir. Ardından hem Şehzade Ahmet'i hem de Şehzade Korkut'u ele geçirir. İstanbul'a döndükten sonra, saltanatını kabul etmek için herkes elçiler ve hediyeler gönderirken, Şah İsmail'den herhangi bir elçi görememiş ve bunu gerekçe göstererek Şah İsmail'e karşı savaş hazırlıklarına başlamıştır. Bunun yerine oğlu Süleyman'ı Naib olarak bırakır. O Şah İsmail'in üzerine giderken, Şah İsmail Yavuz'dan kaçmaktadır. Aynı zamanda Yavuz'un ordusuna fitne tohumları ekerek isyan çıkarmaya çalışır. Ordu sonunda isyan eder. Ancak muhteşem dehası ve sözleriyle ordusunu sakinleştiren Yavuz, hızla Şah İsmail'in bulunduğu Çaldıran'a doğru yola çıkar. Ordusu da onunla birlikte hırsla ilerler. Çaldıran'a gelince Yavuz bütün gece uyumaz, topların mevzilerini ayarlar, askerlerini Şah İsmail'in elinden tepeleri alması için gönderir ve tepeleri tutar. Ordunun düzenini kurar ve komutanlarla görüşür. Sabah namazından sonra kanlı savaş başlar. Bir yanda Şah, Şah feryatlarıyla gelenler, diğer yanda Allah, Allah diye bağıranlar... Sonunda birçok komutan şehit olmasına rağmen, zafer Allah, Allah diyenlerin olmuştur. Yavuz Sultan Selim diyor ki: Bu seferlerimiz, bu sıkıntılarımız ve bu perişanlıklarımız, hep gönülleri birleştirmek, İslam birliğini temin etmek içindir. Mülk Allah'ındır. Kim Allah'ın yardımı olmadan istediğini elde etmede zafere ulaştığını söylerse, Allah onu kahreder ve aşağı derecelere indirir. Vükela ve ümeranın süslü elbiseler giymesi, padişahlarına tazimden ileri gelir. Biz Allah'dan başka kime tazime mecburuz ki, bu külfeti ihtiyar edelim? Bizim Padişahımız vücudu saran libasa değil, ruhun içindeki inanca bakar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sirtlan-payi/", "text": "Sırtlan Payı Romanı Atilla İlhan'ın Aynanın İçindekiler serisinde yer alan iktisadi ve siyasi bağımsızlığını kaybetmiş bir ülkenin uçurumun kenarında verdiği hayat mücadelesini konu almaktadır. Tüm bu gelişmelere Mustafa Kemal Atatürk ve 27 Mayıs gibi yakın tarihin önemli sima ve olaylarına tanık olan Ferid adlı kurgusal karakterin gözünden olayları anlatmaktadır. Atilla İlhan, yazdığı Sırtlan Payı adlı romanını sömürgeci İtilaf devletlerin kendilerini aslan olarak niteleyen ancak leş yiyici olmaktan öteye gidemeyen devletlere karşı verilen mücadeleyi gazete ve makaleler ile destekleyerek okuyucularla buluşmuştur. İzmir, Yunan işgali altındayken, İstanbul İtilaf devletlerinin kontrolündeyken, İstanbul Hükümeti kendi canının derdine düşmüşken Mustafa Kemal Atatürk 1919 yılında 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basarak Milli Mücadele'yi başlatmış oldu. Binbaşı Ferid, 7. Orduda komutası altında hizmet verdiği, Maydos'ta emir subaylığı yaptığı Mustafa Kemal'in İstanbul'dan direnişi yönetmesi için emir almıştır ve Hüsamettin Bey'in kurduğu mim mim grubunda yer alır. Kısa sürede nefret ettiği Dahiliye Nazarlığından Bayraktar zade Haluk ve Rıza Muhiddin'den öğrendiklerini savaşa yarar sağlamasını bilmesine rağmen İstanbul'daki şaşalı hayatı gördükçe bunlar için mi savaşıyoruz? sorusunu aklından çıkaramaz. Aklından çıkaramadığı diğer şey de şehit düşen Mülazım İlhan'ın dul karısı Ruhsar Hanım'dır. Kız kardeşi Hayrunnisa kendisine Paris'te sefir-i kebirdik yapmış Refii Satvet Efendi'nin kız kardeşine uygun görmekteydi. Fransız ve İngiliz kuvvetlerle yakın ilişkileri olan Mecmua-yı Nisvan'da yayınladığı makaleler ile manda yönetimini savunan, bağımlı kadının cazibesine rağmen ondan durmak isteyen Binbaşı Ferid, irtibat Zabiti Dr. Hayrullah'ın ricası üzerinde bilgi sızdırmak maksadıyla duruma göz yummak zorunda kalır. Aristokratlardan oluşan bir sınıf kurtuluşun büyük devletler himayesine girmek olduğunu savunan ve Gülistan Satvet'in de aralarında olduğu imparatorluktan pay kapmak isteyen grubun içerisinde Arman Pandikyan adında biri vardı. İngiliz işgalcileri için tercümanlık görevi yürütse de bu Ermeni kız Mim Mim grubuna istihbarat sızdırmaktaydı. Ülkesine olan gönül borcunu ödemek isteyen kız, İstanbul'dan Anadolu'ya kaçırılan silahların sağ salim ulaşması için kendisini riske sokmaktaydı. Ayrıca Ferid'e Rıza Muhiddin'in muhbir olduğunu da söylemiştir. Bu olaylardan 41 yıl sonra Türkiye ilk askeri darbesini yaşamış ve Emekli Miralay Ferid 27 Mayıs'a bir devrimle uyanmıştır. Ardından 2 Temmuz'da İstanbul'a gelen Devlet Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel'i karşılamak adına saatlerce güneşin altında beklemiştir. Adeta olanlardan kendisini sorumlu tutarken bir de Hayrunnisa'nın Keçecizade Yalısını kızı Suat yerine sevgilisine bırakmak istemesi üzerine bir inme inmiştir. Rıza Muhiddin'in üvey kızı Kardiyolog Sevim Mertoğlu'nun uyguladığı sert tedbirler sebebiyle yatağından çıkamayan emekli asker geçmişiyle hesaplaşmak zorunda kalır. Ölümünün silah arkadaşlarından farklı olarak şehitlik yerine hastalıktan yaşanacak olması onu derinden üzmektedir. Ölmeden önce maviş dediği Ruhsar Hanım'a büyük sırrını açıklayacağı sırada ölür. Ölmeden önce ise aklında kendisinin daha önce ve ne için yaptıklarını, harp ve sevda ateşiyle geçen ömrünü ve saadeti için vicdan azabı çeken hali gözlerinin önünden geçerken son bir şey geçti aklından. Sevap defterimize Sırtlan Payını kabul etmediğimiz yazacaktır. Kabul edemezdik, edersek ecdadın yüzüne nasıl bakardı ve daha niceleri aklından öylece geçip gider. - Sırtlan Payı Attila İlhan'ın Aynanın İçindekiler serisinin yayınlanan ikinci romanıdır. - 1974 yılında yayınlanan eser, serinin yapısından dolayı sadece basım tarihinin kronolojisinde ikinci sıradadır. Serinin diğer romanlarında olduğu gibi okunma sırası olarak bir önceliği yoktur. - Romanın başkahramanı Miralay Ferid 1919'da Kuva-yi Milliye hareketine katılmış bir subaydır. - Hikaye ülkenin 1960'taki durumundan hoşnut olmayan Ferid'in tarihsel ve politik süreci sorgulaması üzerine kurulmuştur ve 27 Mayıs Darbesini takiben Ferid'in ölümüyle sona erer. 1960 Temmuzn'nda bir gece evinde enfarktüs geçiren emekli Albay Ferid Bey, bu kriz gecesinden sonra, İmparatorluğun ve Milli Mücadele, Mütareke yıllarıyla yakın tarihimizin hesaplaşmasını yapar. Miralaya bakan kardiyolog Dr. Sevim Mertoğlu; Sevim'in yoksul ezik çocukluğundan gelme hınçlarını gizli tutkusuyla ödeyen eczacı İhsan; Miralay Ferid'in nazlı eşi Ruhsar; Miralayın kız kardeşi, erkek tabiatlı Hayrun; Hayrun Hanım'ın kızı ve Miralay dayısının sevgilisi Suat; Milli Mücadele yıllarında nMiralay gibi Teşkilat-ı Mahsusa'dan Doktor Hayrullah; II. Abdülhamid'in sabık Paris seferinin kızı Gülistan Satvet... Şaşırtıcı ve tipik hayatlarıyla, romanın gerilimini artıran kişilerdir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/siyah-gozler/", "text": "Dul Kadın: Beykoz'daki evinde otuz yaşını geçmiş dul bir kadındır. On yıldır hizmetçisi ve aşçısıyla yalnız ve mutsuz yaşamaktadır. Delikanlı: Yirmi iki yaşında siyah gözlü genç bir adamdır. Dul olan bu kadın daha önce evlenmiştir ancak kadının kocasının ihanetiyle sarsılan hayatı, psikolojik sorunlarla yaşamasına neden olmuştur. Kadın yeni bir umutla kendisinden 10 yaş küçük erkek çocukla ilişkiye başlar. Ancak bu ilişki kadının evliliğinde travmaların ortaya çıkmasına neden olur ve bu durum kadını daha da şüphelendirir. Bu travmalar, kadınların dışarıdan gelen her söz ve davranışı bir tehdit ya da aşağılama olarak algılamasına neden olur. Bir rakibe ve hayal gücünde yarattığı topluluğa karşı düşmanca tavırlar gösterir. Bilinmeyenlerden gelen sesleri duyunca, gencin kendisine ihanet ettiğini düşünmeye başlar. Bu düşünceler sayesinde kesin olarak kandırılacağından emindir ve aynı şeyleri bir daha yaşamak istemediği için dizinde yatan genci boğar. Beykoz'da hizmetçisi ve aşçısıyla birlikte yaşayan otuz yaşını geçmiş dul bir kadın, on yıldır mutsuz hayatını tek başına yaşamaktadır. Akşamları hava almak için dışarı çıktığı çayırda peşinden koşan yirmi iki yaşındaki bir çocuğun siyah gözlerine vurulur. Aralarındaki yaş farkı onlar için bir boşluk yani ilişki başlarsa; Evlilikle sona erecek mutlu bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığının farkındadırlar. Dul kadın, yılların yalnızlığı nedeniyle hala duygularını bastıramamakta ve başta uzak durmaya çalışsa da başarılı olamamaktadır. Bir bakış ve birkaç mektupla başlayan ilişkileri, mehtaplı bir gecede karanlık koruda buluşmak için arabada bir kır turuna çıkma yolunda ilerler. Aslında ilişkileri genç adamın gece gizlice eve götürülmesine kadar uzar. Yaş farkı kendini hissettirmeye başlar. Aşırı kıskançlık krizleri, gencin son umudunu kaybetme korkusu dul kadının ruhunu rahatsız eder. Genç adam bir genç kıza ilgi duyup onu daha az aramaya başlayınca bu denge tamamen bozulur. Bir gece genç adamla evde buluştuğunda aklını yitiren Dul, başkasına kaptırmaktan korktuğu genç sevgilisine bir aptallık yapar ve onu boğarak öldürür. Türkçe edebiyat tarihinin canlı dönemlerinden Fecr-i Ati'nin sesini en çok yükselten yazarlarından birinin, Cemil Süleyman'ın hayli ses getiren eseri Siyah Gözler, adı belirtilmeyen dul bir kadının bakış açısıyla yazılan; son derece sarsıcı, yer yer dehşet verici, psikolojik tahlillerin ve kıskançlık/haz/pişmanlık/tutku/hırs gibi birden fazla duygu durumunun insan bünyesindeki karşılığının güçlü bir şekilde yansıtıldığı bir roman. Kendisinden oldukça genç bir delikanlıya aşık olan; bir yandan bu aşkın ruhunda yarattığı duygu çatışmalarıyla bir yandan da hissettiği yoğun kıskançlıkla boğuşan genç kadının zihninden geçenler, okura döneminin aşk camialarını, aşka ve bedene bakışı, toplum önyargılarının insan ruhunda yaratabileceği gelgitleri de gösteriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/siyah-inci/", "text": "Siyah İnci: Annesi ve arkadaşlarıyla birlikte, yemyeşil kırlarda oynayarak büyümüş güzel bir attır. Bu güzel atın, hayvanlara değer veren ve onları incitmeden, sevgiyle büyüten sahipleri olmuştu. Bir gün at el değişir ve yeni sahipleri ile başından olaylar geçer. Bay Gordon: Siyah inci'nin ilk sahibidir. Ona iyi davranıp eğitiminden, beslenmesine kadar ilgilenen bir karakterdir. Joe: Yaşlı bir adam olan Joe Siyah inci'nin son sahibidir. Bir daha satmamak adına Siyah inci'yi almış ve her şeyi ile ilgilenip ona iyi davranan iyi kalpli bir adamdır. Siyah bir attın yaşadığı olaylar, değişen sahipleri ve deneyimleri, arkadaşlarının hikayeleri romanın kurgusunu oluşturmaktadır. Siyah İnci'den anlatılan olaylar; Aynı zamanda insanlar ve hayvanlar arasındaki iletişim ve insanların şefkatini de anlatmaktadır. Siyah İnci güzel bir siyah attır. ilk sahibi Bay Gordon'dur. Sahibi Bay Gordon, Siyah inciye güzel davranışları, beslenmesi ve eğitimi ile çok iyi bir şekilde ilgilenmektedir. Ağır yükler yüklemez. Daha sonraları at olgunluk çağına ulaşır. Ama bir gün Bay Gordon, atı başka birine verir. At için çok zor bir durum olsa da yeni sahibi aynı zamanda çok nazik ve sevecen olması attı mutu eder. Bir gün, sahibi işleri halletmek için şehir dışına çıkmak zorunda kalır. Attı da bir vagona yüklerler ve köprüyü geçmeye çalışırlar, ancak at hareket etmez ve alternatif bir rota seçmeleri gerekir. Bu yolu kullandıktan sonra, insanlar aslında büyük bir kazadan kurtulduklarını fark ederler. At bu sahibi ile üç yıl yaşar ve durumundan çok memnundur. Ama günlerden bir gün yeni birine satılır. At yeni sahibinin de diğer sahipleri gibi iyi ve şefkatli olmasını beklerken aksi bir durum ile karşılaşır. Bu sahibi nedeniyle çok farklı olaylar geçiyor. At daha sonra başka birine satılır ve bu mal sahibi atı nasıl besleyeceğini ve ona nasıl bakacağını bilmez ve at, kelimenin tam anlamıyla sahibinde kurtulmak için can atmaya başlar. Yeni sahibi onu taksi gibi kullanmaya başlar. Siyah inci'nin yaşadığı bu olaylar sonunda bir kez daha yaşı bir adam olan Joe'ye satılır. Daha kötü olmasından korkan Siyah inci, Joe'nin ona çok iyi davranıp ve beslenmesi ile ilgilenmesinden çok memnun kalır. Bu durum Joe ve Siyah inci arasında iyi bir iletişim ve bir daha birbirlerinden kopmamasını sağlar. - Tüm zamanların en çok satan dünya klasiklerinden biridir. - Yazar Anna Sewell'in ilk ve son kitabıdır. - Dünya'da en çok satılan ilk 100 kitap arasındadır. - Romanın çok ilgi görmesi film yapımcılarının da dikkatini çekerek, filme uyarlaması da yapılmıştır. Büyük bir çiftlikte doğan Siyah İnci çok akıllı ve iyi huylu bir taydı. İyi kalpli sahipleri tarafından güzel bir ortamda büyütülen ve iyi bir eğitim verilen Siyah İnci kısa sürede büyüdü ve güzel bir at oldu. Ancak bir gün başkasına satıldı ve insanların hayvanlara karşı ne kadar kötü davranabileceğini öğrendi. Kiralık at olarak, ata binmeyi hiç bilmeyen antrenmansız insanlara katlanmak; fayton ve yük atı olarak çok ağır yükler çekmek zorunda kaldı. Ama her seferinde karşısına hayvanları seven iyi kalpli insanlar da çıktı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/siyah-kehribar/", "text": "Türk Genci: Sanat tarihi alanında doktora yapmak için İtalya'ya giden duygusal, sadık, arkadaş canlısı, zora ve sıkıntıya gelemeyen ama olaylar karşısında kendini kaybetmeyen bir aydındır. Fernando: Faşist idare t tarafından aranan bir direnişçisidir. Romanın sonunda hayatını kurtarmayı başaran yeni bir yaşam kurmayı başaran biridir. Melisa: Türk genci ile aralarında duygusal bir bağ olan ama işkenceye dayanamadığı için intihar eden bir kızdır. Faşist İtalya'daki aşk, macera ve cinayet olaylarını konu alan roman, Mussolini'nin Faşist İtalya'sında yaşayan ve beklediğini bulamayan bir Türk entelektüel sanatçının açmazlarını ve isyanını konu alır. Türk Genci doktorasını sanat tarihi alanında yapar. Siyah Amber adlı bir barda Fernando adında bir gençle arkadaş olur ve bu arkadaşı sayesinde yeni dostluklar kurar. Tanıştığı insanlardan biri de Melisa'dır. Melisa ile duygusal bir yakınlık başlar. Black Amber'ın garsonu0 Leonardo, oğlu Barbaryo ile birlikte yaşar. Melisa'nın amcası Umbarto, ülkede ünlü bir ressamdır. Melisa, Türk gencini amcasıyla tanıştırmaya götürünce gizemli olaylar başlar. Barbaryo öldürülür. Melissa ve Fernando ortadan kaybolur. Örgüt ise Gizo ve Ivet gibi tanınmış kişilere taraf tutmaları için baskı yapmaktadır. Gizo ve İvet intihar eder. Babaryo'nun babası Leonardo da gizli ajans tarafından öldürülür. Melisa da gelir. Gizli örgüt mensubu Ciyo'nun ölümünün ardından gözaltına alınan Melisa'ya işkence yapılır. Dayanamaz ve intihar eder. Olayların sarpa sardığını düşünen örgüt, Fernando'yu öldürmekten vazgeçer ve onu serbest bırakır. Fernando yeni bir hayata başlar. Yazarın ilk romanıdır. Türkiye'yi ve Türk insanını çok iyi tanıdığını sonraki kitaplarında ispat eden yazar bu kitabında sadece insanı ele alır. Kitabın ilk baskısının önsözünde Mümtaz Turhan şöyle der: Tarık Buğra'nın burada iddiasız görünüşüne rağmen büyük bir tezi, Yirminci asrın hüznü dediğimiz hastalığı, ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sona refakat ediyor. Hikaye, Mussolini'nin İtalya'sında geçmektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/siyah-lale/", "text": "Albay Van Deken: Prens III. Willem van Oranje'nin yaveri. Cornelis de Witt: Hollanda Başbakanı Johan de Witt'in kardeşi. Cornelis van Baerle: Lale yetiştiricisi, doktor, Cornelis de Witt'in vaftiz oğlu. Gryphus: Buitenhof ve Loevestein hapishanelerinin görevlisi. Isaac Boxtel: Cornelis van Baerle'nin kıskanç komşusu. Prens III. Willem van Oranje: 1672'de De Witt kardeşleri tasfiye ederek ülkenin başına geçen prens. Van Systens: Haarlem Belediye Başkanı ve Çiçek Üreticileri Derneği Başkanı. Hollanda tarihinde lale çılgınlığı olarak bilinen dönemin üzerinden 30 yıl geçmiştir. Johan de Witt ve kardeşi Cornelis idam edilir. Hollanda tarihinin en acı günlerini yaşarken, Çiçek Üreticileri Birliği ilk siyah laleyi yetiştiren kişiyi ödüllendireceğini duyurur. Cornelis van Baerle adında genç bir doktor, ilk siyah laleyi yetiştirmek için harekete geçer ancak kaderi onun arzusunu hapishane, aşk ve fedakarlıkla sınayacaktır. Hollanda'nın Dordrecht kentinde zengin ve asil bir tüccarın oğlu olan Cornelis van Baerle, aynı zamanda Hollanda Başbakanı'nın kardeşi Cornelis de Witt'in de vaftiz oğludur. Tıp eğitimini tamamladıktan sonra 1668 yılında 24 yaşındayken babasını kaybeder. Babasının ölümünden sonra büyük bir miras alan Cornelis, kendisini lale yetiştiriciliğine verir ve zenginliği sayesinde kısa sürede bu alanda uzmanlaşır. Evde kendi imkanlarıyla uzun yıllar lale yetiştiren ve önemli başarılara imza atan komşusu Isaac Boxtel, Cornelis'in bu girişiminden memnun olmayınca, ilk başta komşusunun lale soğanlarıyla rekabet etmeye, hatta yok etmeye çalışır ancak sonunda karar verir. Kalkar ve bütün gün gizlice penceresinden onu izlemeye başlar. Haarlem'deki Çiçek Üreticileri Birliği; Büyük, lekesiz, siyah bir lale yetiştirene yüz bin gulden ödül verir. Ancak o dönemde koyu renkli lale bile üretilemediğinden bu yarışmayı kazanmak pek mümkün görülmez. Yarışmaya birçok kişi gibi katılan Cornelis, kısa sürede lalelerinin rengini koyulaştırmayı başararak siyah kaleye ulaşmaya yaklaşır. Ocak 1672'de Dordrecht'i ziyaret eden Cornelis de Witt, kardeşi Johan'ın Mösyö Louvois ile yazışmalarının bulunduğu bir zarfı vaftiz oğluna emanet eder. Evi pencereden izleyen Isaac bu teslimata tanık olur. Isaac, yedi ay sonra Cornelis de Witt'in tutuklandığını öğrenince komşusunu suçlar. Ertesi gün, Hollanda Başbakanı Johan de Witt ve kardeşi Cornelis de Witt, 20 Ağustos 1672'de Lahey'de linç edilerek öldürülür. Cornelis de Witt'in bu olaydan kısa bir süre önce yazdığı, Cornelis van Baerle'ye mektupları yakmadan yakmasını söyleyen uyarı notu alır. bunları açarak aynı gün Cornelis van Baerle'ye ulaşır ancak notu alır almaz evi askerler tarafından basılan Cornelis van Baerle tutuklanarak yargılanmak üzere Lahey'e götürülür. O gece İshak komşusunun bahçesine girer ama aradığı soğanı bulamaz. Evin içindeki çiçek atölyesinde bulamayınca Cornelis'in soğanı üç parçaya böldüğünü öğrenir ve tutuklanırken soğanı yanına aldığını fark ederek Lahey'e gitmeye karar verir. Lahey'de hapsedilen Cornelis, huysuz gardiyan Gryphus'un iyi kalpli kızı Rosa ile tanışır. Cornelis 23 Ağustos'ta mahkemeye çıkarıldı ve kısa bir duruşmanın ardından ölüm cezasına çarptırılır. Cezasının iki saatten kısa sürede infaz edileceğini öğrenen Cornelis, kendisiyle ilgilenen Rosa'ya aşkını ilan eder ve vaftiz babasının notunun bulunduğu kağıda sarılı siyah lale soğanlarını büyütüp alması için Rosa'ya verir. İdam edildikten Cornelis darağacına götürülür, ancak idam edilmeden hemen önce hayatının bağışlandığını ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldığını öğrenir. Loevestein Kalesi'ne götürülen Cornelis, yazdığı mektubu zamanla yakalayıp evcilleştirdiği güvercinlerle birlikte Rosa'ya gönderir. Bir süre sonra Rosa belirir. Mektubu aldığını ve babasının Loevestein Kalesi'ne atandığını anlatır. İki aşık her akşam buluşur, Rosa lale yetiştirir ve Cornelis ona okuma-yazmayı öğretir. Isaac ise Jakob Gisels takma adıyla hapishaneye gelip gitmeye ve Gryphus ile buluşmaya başlar. Bir gün Gryphus, Cornelis'in hücresine yaptığı baskın sırasında Cornelis'in lalelerinden birini bulur ve çiçeği ayağıyla ezer. Ancak Isaac yaptığını öğrenince çok sinirlenince pişman olur. Rosa, her gün hapishaneye gelmeye devam eden İshak'tan gizlice siyah lale yetiştirmeyi başarır ancak yarışmayı düzenleyen derneğe mektup gönderirken İshak gizlice kızın odasına girer, siyah laleyi çalar ve doğrudan alır. Haarlem'e. Lalenin çalındığını gören Rosa, üçüncü ve son lale soğanını da yanına alır, babasına haber vermeden ata binerek Haarlem'e gider ve Haarlem Belediye Başkanı ve Çiçek Üreticileri Birliği Başkanı Van Systens'in yanına gider. Ancak Van Systens, Rosa'yı ciddiye almaz. O dönemde De Witt kardeşleri tasfiye eden ve 21 yaşında ülkenin başına geçen Prens III. Willem van Oranje kara lale haberiyle şehre gelir. Prens belediye başkanının odasına girdiğinde Rosa'nın sorununu açıklamaya çalıştığını görür. Kendisini derneğin üyesi olarak tanıtır ve Rosa'nın hikayesini dinler. Rosa başına gelen her şeyi anlatır. Ayrıca yanında getirdiği üçüncü lale soğanını da delil olarak gösteriyor; Üstelik bu soğanın sarılı olduğu kağıtta Cornelis de Witt'in el yazısını gören Prens, Cornelis van Baerle'nin masum olduğunu anlar. Siyah laleyi yetiştiren kişiye verilecek ödül için 15 Mayıs 1673'te Haarlem'de büyük bir tören düzenlenir. Ödülü almayı bekleyen Isaac ve prensin isteği üzerine güzel bir kıyafet giyen Rosa ayrı ayrı tören alanına gelir. Prensin emriyle Haarlem'e getirilen ve idam edilmek üzere götürüldüğünü düşünen Cornelis, sahnede Prensin ödülü Rosa'ya verdiğini görür. Beyin kanaması geçiren ve yaşadığı şaşkınlık ve korku nedeniyle olay yerinde hayatını kaybeden Isaac'i gören Cornelis, hırsızın eski komşusu olduğunu anlayınca şaşırır. Yüz bin gulden ödülünü alan Cornelis ve Rosa evlenir ve Dordrecht'e döner. Boxtel'in evi müzayedede satışa çıkar ve Cornelis bu evi ve bahçesini satın alarak kendi bahçesine katar. Gryphus, damadının bahçesindeki çiçekleri koruyor. Cornelis ve Rosa'nın 1674 ve 1675'te doğan iki çocukları olur. Oğlanın adı Cornelis, kızın adı ise Rosa koyarlar. Alexandre Dumas (1802-1870): On dokuzuncu yüzyılda Avrupa'yı saran siyasal ve sosyal çalkantıları yaşamasına rağmen daha çok on altıncı ve on yedinci yüzyılın tarihi olaylarını konu alan üç yüzden fazla roman yazdı. Yaşadığı dönemin sevilen ve en çok okunan romantik yazarlarından biridir. Siyah Lale romanı, yazarın Monte Cristo Kontu, Demir Maske gibi en tanınmış eserleri arasında yer alır. Hollanda tarihinde lale çılgınlığı olarak bilinen dönemin üzerinden otuz yıl geçmiştir. Johan de Witt ve kardeşi Cornelis idam edilmiştir; Hollanda, tarihinin en sancılı günlerini yaşamaktadır, bu sırada Çiçek Üreticileri Derneği ilk siyah laleyi yetiştiren kişiyi ödüllendireceğini ilan eder. Cornelis van Baerle adındaki genç bir doktor, ilk siyah laleyi yetiştirmek için harekete geçer, ama yazgısı onun bu arzusunu hapisle, aşkla ve fedakarlıkla sınayacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sodom-ve-gomore/", "text": "Necdet: Karamsar sorunlar arasında sıkışıp kalmış kendine güveni olmayan bir insandır. Yolu biliyor ama yolda yürümeye cesareti yoktur. Küçük kırılganlıkları ve yılmaz rahatlığı, onu vatanını savunma onurundan mahrum bırakıyor. Leyla: bakımlı, ince yapılı güzel bir kızıdır. Ancak ailesi gibi vatan duygularından yoksun, sosyeteyi seven eğlencesine düşkün biridir. Cemil: Vatansever biridir. Şerefli, güçlü, büyük bir Türk'tür. Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu kitabında, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul'da yaşayan bir grubu ve bu grup içindeki insanların ilişkilerini anlatarak ahlaki ve toplumsal değerleri anlatmakta ve sorgulamaktadır. Birinci Dünya Savaşı yeni bitmiştir. Bu felaketten Osmanlı Devleti de nasibini almıştır ve tüm ülke kargaşa içindedir. 1921'lerin İstanbul'u, İngilizler şehri işgal eder ve sarayda bu duruma sessiz kalır. İstanbul Anadolu'dan ayrı bir dünya gibidir. Tıpkı Sodom ve Gomorra gibi. Onlar Allah'ın lanetlediği şehirlerden ikisidir. İstanbullu kızlar İngiliz subaylarıyla birlikte olmaktan çok mutludur. Leyla'da onlardan biridir. Bu tür kızlar Kuvayi Milliyetçilerini vahşi dağ insanları olarak görürler ve hatta iğrenirler. Leyla'ya aşık olan Necdet, bağımsızlıktan ümidini kesmiş ve olaylara seyirci kalmıştır. Sevdiği kızın işgalci subaylarla olan yakınlığını görür ama onları görmezden gelir ve hatta bu subayların çevresinde yüksek sosyeteye katılır. Ancak Necdet'in arkadaşı Cemil bir şeyler yapılması gerektiğini düşünür ve Kuvayi Milliyetçilerine katılır ve sonunda şehit olur. İstanbul'un bu göz alıcı hayatı kısa sürer. Ezilmiş Anadolu insanının özlediği gün gelir. Bir gece Kuvayi Milliyetçileri, karanlığa dökülen ışık servisleri gibi şehre akın ederler. Leyla, eski hayatlarını mahvettikleri için bu büyük savaşçılardan nefret eder. Necdet ise İngilizlerin kullandığı vatanseverlik duygusundan yoksun olan kıza yabancılaşır. Leyla dudaklarını Necdet'in dudaklarına uzatır. Necdet ona sarılır ve bir köşede bırakır. Dudaklarında kimyasal bir madde 'rujun' yavan tadıyla bağımsız İstanbul'a katılır. Ve bu aşkın bittiği yerde roman da biter. - Aynı Kiralık Konak kitabında olduğu gibi bu kitapta da bir aşk hikayesi vardır. - Kiralık Konak'taki Seniha bu kitapta Leyla; Hakkı Celis, Necdet; Servet Bey, Sami Bey olmuştur. Tabii ki bu benzerlik birebir değildir ama yazar çürümüşlüğü anlatmak için benzer roller biçmiştir karakterlerine. İşgal yıllarının İstanbul'unu konu edinen Sodom ve Gomore, Yakup Kadri'nin romanları arasında zaman bakımından Hüküm Gecesi'nin devamı sayılır. Mütareke döneminin çürüyen çevrelerini, kokuşmuş kişiliklerini konu edinen roman sanki bir zaman diliminde geçiyor duygusu yaratsa da, olayların ardında işgale karşı oluşan bir kinin isyanla mayalanan bir ruhun geliştiği görülür. Batı hayranı Türkler'i, alafrangalığa özenen züppelerin, emperyalistlerle işbirliği içinde olan kesimlerin, işbirlikçi burjuvazinin yeraldığı geniş bir panorama olan Sodom ve Gomore'de Karaosmanoğlu romanını örerken bir anlamda Tanrıların gazabından yararlanıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sokaklarin-cocugu/", "text": "Roman sokak çocuğu Cevdet'in İstanbul yaşantısını anlatmaktadır. Orhan Kemal'in belki de en çok sevilen kitaplarından biri olan Sokakların Çocuğu, bu büyük romancının insana yaklaşımını en iyi biçimde dile getirir. Türk romanının en etkili yazarlarından olan Orhan Kemal, sadece iyi romanlarıyla değil, hayata karşı taşıdığı tavır ile de yeri doldurulmazlık mertebesine erişmiştir. İnsan sevgisini belli bir politik bakış ile dile getiren Orhan Kemal'in bu romanı da unutmamamız gereken değerleri hatırlatıyor bize bir kez daha. Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok aza yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sokakta/", "text": "Onlar: Kötülüğü simgeleyen ve eserde sokaktan başlayarak tüm dünyanın içine düştüğü korkunç durumun nedeni olarak gösterilen ateşten yaratılan cin ve şeytan mahlukatlarıdır. Komiser: Romanda adı geçen mahallede büyümüş, bir süre eğitim için oradan ayrılmış, devleti temsil eden bir kişidir. Daha sonra ahlaki ve milli değerlere inanır ve geçmişindeki bağlara inanır. Çocukluk arkadaşı: Romanda adı geçmeyen ve ilk kez bir katil olarak görülen bu kişi, sokağın değişmeyen yüzünü temsil eder. Sokaktan hiç ayrılmamış, değerlerinden asla taviz vermemiş, doğruları görebilen, inançlı, insani değerlerin bozulmamış, Batı medeniyetinin kötülük getirdiğini düşünen bir insandır. Çevresindekiler tarafından deli olarak görülür. Küçük Bey: Sokaktaki konağın efendisidir. Mürebbiyelerin elinde büyümüştür, inanmaz, dini değerleri yoktur, materyalisttir. Mahalledeki türbeye ve komiserin çocukluk arkadaşına tahammülü yoktur. Katil: Komiserin çocukluk arkadaşının ağabeysidir. Kötülüğün simgesi ve şeytanların kölesidir. Kendi annesini şeytana kurban etme gerekçesiyle öldürür. Roman, son yüz elli yılın toplumsal yaşamından almıştır. Bir sokak çerçevesinde insanlardaki değişim ve aldatılmış insanlığın dramı ele alınmış, manevi değerleri hiçe sayan materyalizmin ülkeyi istilası konu edinmiştir. Şehrin en sessiz ve sakin caddelerinden birinde beklenmedik bir olay olur ve yaşlı bir kadın ölür. Polis olay yerine geldiğinde, yaşlı kadının küçük oğlu cinayet zanlısı olarak görülüyor. Küçük oğul ise annesini kendisinin öldürmediğini ve cinayeti onların'' işlediğini söylüyor. Vaka karmaşık hale geldiğinde, onu analiz etmek için bir komiser atanır. Komiser zaten o sokakta büyümüştür ve cinayet zanlısının çocukluk arkadaşıdır. Çocukluk arkadaşının yaşlı annesinin onu öldürmeyeceğinden emindir. Komiser yanına bir doktor alır ve ilk iş olay yerine gider. Doktor yaşlı kadının cesedine gelir ve onu inceler; Bu yaraların insan eliyle açılabileceğine inanamıyor. Bu sırada cesedin bulunduğu odadan bir ses gelir. Bu ses, Onu öldürdük der ve onların Allah'a secde etmeyen bir cin ve şeytan topluluğu olduğunu söyler. Komiserin katil olduğu düşünülen arkadaşı akıl hastanesine kaldırılır. Bu olay üzerine komiser, cinayet zanlısı olarak görülen arkadaşının yanına hastaneye gider. Hastanede konuşurlar; arkadaşı Onlar ile savaşta olduğunu söyler. Komiser oradan ayrılır ve sokağın konağının sahibi Küçük Bey'in yanına gider. Küçük Bey de materyalist bir kişiliğe sahiptir ve cinayet zanlısı olan yaşlı kadının küçük oğlunu sevmez. Komiserle yaptığı görüşme sonucunda söyledikleri cinayet zanlısı olan arkadaşını temize çıkarır. Küçük Bey, cinayet zanlısının cinayet anında türbede namaz kıldığını söylüyor ve cinayet zanlısının cezası kaldırılıyor. Bu arada Komiser onların işin içinde olduğu sonucuna varır. Küçük Bey ile konuştuktan bir gün sonra Küçük Bey kendi odasında ölü bulunur. Merhum yaşlı kadının en büyük oğlu Küçük Bey'i öldürdü. Bir iblis ibadet ritüeli gerçekleştirirken komiser tarafından yakalanır. Cinayetleri işleyen adam hapishanede öldürülür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sokaktaki-adam/", "text": "Hasan: Bir başına karanlıkların içinde sokakta yaşayan bir adamdır. Ruhunu ve kimliğini kaybetmiş farklı kişiliklere bürünen, ne istediğini bilmeyen ama hep güçlü duran bir delikanlıdır. Arkadaşı Kamarot Yakup ile beraber kürk işindedirler. Yakup: Saf, duygusal, ürkek, kimliğini Hasan'la bütünleyerek var olan bir karakterdir. Hasan'la beraber kaçak kürk işi yaparlar. Meryem: Hasan'ı seven ona değer veren ve hasanın sığınmasına giren bir hayat kadınıdır. Hasan zihninde olmaya çalıştığı mı yoksa kaçmaya mı çalıştığı kişiliklerini anlatımı ile konu edinen bir roman, bazen sokak aralarında lambaların altında gezen bir dilenci, bazense çocuklarını almaya giden bir babayı konu edinmiştir. Dertlerini denizde atmak isteyen, ne istemediğini bilen ama ne istediğini bilmeyen Hasan konuşuyor. Yakup ve Hasan, kaçak kürk getirip satarlar. Bu gelişte yakalanmadan karaya ulaşırlar. Beyoğlu'na gidip içip farklı lezzetler tatmaya çalışırlar. Romanın üçüncü bölümünde Sokaktaki Adam onun kim olduğunu açıklamaya başlar. Roman bu üç kişinin anlatımıyla devam eder. Romandaki bir diğer kişi de dünyayı görecelik açısından değerlendiren, Hasan'ı anlayan ve seven Meryem'dir. Romandaki bir diğer kişi ise kürkçü olarak çalışan ve onu polis olarak gören şüpheli bir Yahudi olan Leon'dur. Leon'un tek hayali İsrail'de olmaktır ve sonunda bu hayalini gerçekleştirecektir. Roman, Hasan ve Yakup'un İskenderun seferine çıkacakları gece Tophane'de bir kavgaya karışan Hasan'ın on beş günlük bir aradan sonra öldürülmesiyle biter. Romanda Sokak Adamı ve Hasan, güneş ve gölge gibi gerçekleri ve hayalleri ile biri diğerinin devamı niteliğindeki birbirine bağlı kişilikler olarak karşımıza çıkar. - Sokaktaki Adam Attila İlhan'ın yayınladığı ilk romanıdır. Eserin yayın tarihi 1953'tür. Roman, Attila İlhan'ın Zenciler Birbirine Benzemez ve Kurtlar Sofrası eserleriyle birlikte bir üçlemeyi oluşturur. - Roman, Attila İlhan'ın eski eşi Biket İlhan tarafından 1995 yılında filme çekilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/son-ada/", "text": "Romanda, darbeci bir devlet başkanının, zengin bir adamın satın aldığı, doğal zenginliklerle dolu küçük bir adada, kendi imkanlarıyla yaşayan 40 hanelik bir topluluğa yerleşmesi; çevresel ve politik mesajlar verilmektedir. Darbeci bir başkan emeklilik yıllarını geçirmek üzere herkesin her şeyiyle hoşnut olduğu cennet bir adaya yerleşir. Başkan ruhuna dek işlemiş olan yıkıcılık potansiyelini geçmiş politik gücünden de yararlanarak kullanmaya kararlıdır. Bu doğrultuda tüm adayı etkileyecek müdahalelere girişir. Herkesin elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yaptığı hayali bir ada. Ve bir gün adadaki ekolojik dengede dahil olmak üzere tüm düzen bozuluyor, hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmuyor. Önce martılara karşı savaş açılır. Sonra onları yok etmesi için adaya tilkiler getirilir. Tilkilerin çoğalması üzerine zehirlenmelerine karar verilir. Siyanürle zehirleme de başlayınca insanlar da etkilenir. Yılanlar bu sefer adayı istila eder... Doğayla karşı bilinmeyen bir savaş başlamıştır artık... Önceden sıradan gözüken bu müdahaleler düşmanı kırdırmaya başlamıştır. Başkan bu kararlarını alırken hep demokratik yöntemlere başvurur. -Yaşar Kemal- Ancak bu durum uzun sürmez: Ülkenin darbeci başkanının emekliliğini huzur içinde geçirmek için adaya yerleşmesi, bu cennet adada yaşayanların huzurunu kaçıracaktır. Başkan, Son Ada'yı her tür anarşiden kurtarmaya kararlıdır. Adanın halinden hoşnut toplumunu çoğunluğun oyları neyi işaret ediyorsa onu yaparak oluşturduğu kurullar eliyle yönetmeye, adanın ağaçlıklı yolunu park ve bahçe geleneklerine göre düzenlenmiş bir hale getirerek başlar. Görünüşte her şey demokratik geleneklere uygundur. -Prof. Lenore Martin, Harvard Üniversitesi- -Hasan Akarsu, Cumhuriyet- analiziniz başarılı. tbrk. okumayı çok istediğim ancak zaman bulamadığım bir kitap."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/son-adanin-cocuklari/", "text": "Başkan: Diktatör yapıda olan, Yirmi dört numaranın yeni sahibidir. Anlatıcı: Utangaç ve ayrıca çok iyi niyetli bir karakterdir. Lara'nın eşi ve Otuz altıncı numarada bulunan evde yaşar. Yazar: Gerekmedikçe konuşmayan bir yapıya sahiptir. Yedi numarada yaşar. Ada Halkı: Sıradan saf bir topluluktan oluşurlar. Anlatılan her şeye inan ve adada olan şeyleri sorgulamaktan korkan tepkisiz insanlardır. Lara: Dürüst ve akıllı olduğu gibi olanlara tepkisiz kalmayan bir karakterdir. Ayrıca anlatıcının eşidir. Adada huzurlu bir hayat sürmeye çalışan ada halkı, gizemli birinin gelmesi ile nasıl değiştiğini ele alan ve bir diktatöre karşı verilen amansız mücadeleyi konu edinmiştir. Bir adada mutlu ve huzurlu yaşayan insanlara gizemli bir kişi gelir. Bu kişinin gelmesiyle birlikte adadaki hayatı tamamen değişir ve ada ile diktatör olarak nitelendirilebilecek kişi arasında kıyasıya bir mücadele başlar. Zülfi Livaneli, romanıyla diktatöre karşı verilen mücadeleyi ve adalıların eski hayatlarına dönme çabalarını alaycı bir dille başarılı bir şekilde anlatıyor. Pastoral bir ada ve mutlu insanlar, romanın ana yapı taşlarından biridir. Adada Kırk aile yaşıyor ve her aile ev sayısı ile temsil ediliyor. Paraya çok az ihtiyaç duyulan bu adada insanlar mütevazı bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir gün diktatör bir başkan emeklilik günlerini geçirmek için bu pastoral adaya gelir ve adalıların hayatları tamamen değişir. Kendini diktatör ilan eden bu diktatör önce ağaçları keser. Ardından bir yönetim kurulu oluşturur ve ada halkına medeniyet getireceğini söyler. Ancak bu başkan, adanın asıl sahipleri olan martılardan kurtulmanın yollarını arar ve martıları öldürmek için adaya tilkiler getirir ve halkın çoğunluğunu etkiler. Böylece bu güzel adada oteller yapılacak. Martılar azaldıkça doğanın dengesi bozulur ve yılanlar çoğalır. Çoğalan yılanlar adalılara zarar vermeye başlar. Bu sefer ormanı kontrollü bir şekilde yakma kararı çıkar ama bu yangın büyür ve bütün adayı yok eder. Dünyanın en güzel adasında, neşeyle ve barış içinde yaşıyorduk bir arada. Ama bir gün adaya esrarengiz bir adam geldi... Ve her şey değişti. Kimse yaklaşan tehlikenin farkında değildi. Zülfü Livaneli'den genç okurlara evrensel ve zaman ötesi bir başyapıt. Barış ve özgürlük uğruna bir diktatöre karşı verilen mücadelenin hikayesi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/son-eseri/", "text": "Feridun Hikmet: Eşi ve çocukları ile Üsküdar da yaşayan bir yazardır. Şevket ve Nerime: Mediha ve Feridun Hikmet'in çocukları. Kamuran: Asım'ın kız kardeşi olan bir ressamdır. Roman, ressam bir kadın sanatçı ile bir yazar arasında yaşanan yasak aşkı konu ediniyor. Yazar Feridun Hikmet, ailesiyle birlikte Üsküdar'da yaşıyor. Eşi Mediha, oğulları Şevket ve kızları Nerime ile bir sayfiye yerine gitmeye karar verir. Son zamanlarda kendini sıkışmış hisseden ve yazamayan Feridun Hikmet, sessiz bir yere çekilip yazmayı umuyor. Çamlıca'ya gitmeyi tercih ediyorlar. Feridun Hikmet ve ailesi, Çamlıca'da yürüyüş yaparken Mediha'nın eski eşi Asım'ın kız kardeşi ressam Kamuran'a rastlar. Bu karşılaşma önce onları rahatsız eder. Ancak Feridun, Kamuran'ın gizemli cazibesine kapılır. Kamuran da duygularını karşılıksız bırakmaz. Kamuran'ın Feridun Hikmet portresi onları birbirine yaklaştırıyor. Kardeşi Asım'ın karısını alıp onu mutsuzluğa mahkum eden bir adamla ilişki yaşamaktan korkan Kamuran, firar etmiştir. Feridun onun izini sürer ve onu Berlin'de bulur. Almanya, Königssee'de göl kıyısında birlikte altı gün geçirirler. Feridun Hikmet, kızı Nerime'nin ölümü üzerine Almanya'dan döner. Romanın ilk bölümü burada bitiyor ve yazışmalardan oluşan ikinci bölüm başlıyor. Feridun Hikmet'in Kamuran'a yazdığı aşk mektubunun ardından Feridun Hikmet ve Asım Bey ile olan yazışmalarının ardından üçüncü bölümde Kamuran, Feridun Hikmet'e aşkını itiraf ederek hayatını anlattı. Kısa bir süre sonra sanki göl kenarında geçirilen günlerin bedelini öder gibi Kamuran zatürree olur ve ölür. Romanın Saadet Köşkü başlıklı son bölümü, ölümünün ve geride bıraktığı tabloların tanıtılması ve tahlilini içerir. Her iki sevgili de son bir eser bırakıyor. Aşkları, sanatlarında her ikisi için de en önemli ilham kaynağı olmuştur. Feridun Hikmet'in eseri Son Eser romanı, Kamuran'ın eseri ise Saadet Köşkü tablosudur. Halide Edib'in ikinci baskısında eklediği bu bölümde Ahmet Şerif adlı bir gazeteci, Asım Bey'le Kamuran'ın çalışmaları hakkında röportaj yapıyor. Kamuran'ın Saadet Köşkü'ne ek olarak Ay Işığında Kaktüsler adlı bir tablo daha yaptığı ortaya çıktı. Sadet Köşkü, Kamuran'ın ütopyasını gözler önüne seren bir eser; Kaktüsler ise hayatın somut gerçekliğini ifade eder. Halide Edib Adıvar'ın 1913 yılında Tanin gazetesinde tefrika edilen romanı Son Eseri, yazarın erken dönem yapıtları arasında yer alıyor. Roman, 'Bence yazmak, yaşamakla bir. Tıpkı baharda yapraklanan ağaçlar, tomurcuklanan çiçekler gibi,' diyen ünlü romancı Feridun Hikmet'le genç kadın ressam Kamuran'ın ümitsiz aşkını anlatıyor. Feridun Hikmet, karısını elinden aldığı Asım Bey'in, Kamuran'ın ağabeyi olduğunu öğrenince önce içine kapanıyor, ama sonra aşkın coşkusu galip geliyor. Son Eseri, sağlam psikolojik çözümlemelerle dolu, önemli bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/son-oyun/", "text": "Yazar: Ailesini trafik kazasından kaybettikten sonra küçük bir kasabaya yerleşen ve bu kasabada olayların içinde kendini bulan kişidir. Zuhal: Yazarın aşık olduğu kişidir. Ancak Zuhal Mustafa'ya aşıktır. Son Oyun, Ahmet Altan'ın kitapları pek satmayan bir yazarın küçük bir kasabaya gitmesi ve orada bir cinayet işlemesini anlatılır. Kendisini bu noktaya getiren tesadüfleri tek tek hatırlayarak Allah'la hesaplaştığı uzun bir gecenin hikayesini anlatan kitap, bir çaresizlik anında emin olamadığı bir şüpheyle cinayet işler. Özellikle kadın erkek ilişkisine ve şehirdeki güç çatışmalarına odaklanıyor. Her şey ailesini trafik kazasında kaybeden sevilmeyen bir yazarın küçük bir kasabaya giderken Zuhal adında bir kadınla tanışmasıyla başlar. Zuhal'e karşı bir şeyler hissetmeye başlayınca Zuhal'ın Mustafa'ya aşık olduğunu söylemesi işleri zorlaştırır. Halasına aşık olan genç, kasabaya yerleşip insanların görünmeyen yüzlerini görmek isterken bir eczacı, bir hayat kadını, Sümbül ve diğerleri ile tanışır. Olayın jandarma tarafından ele geçirilmesiyle sona eren iktidar savaşında iki tarafa da çekilmeye çalışan yazar, bu savaşın kadınlarıyla kendini tuhaf bir ilişki içinde bulur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/son-siginak/", "text": "Süleyman Bey: Birinci Dünya Savaşı sırasında Mısır'daki Kanal Harekatı'na katılmış eski bir askerdir. Savaşta İngilizlere esir düşmüş ve on beş günlük esaretten sonra kaçarak İstanbul'a yerleşmiştir. Bir sanat aşığı ve en önemlisi temkinli, her zaman ileriyi düşünen bir adamdır. Servet Bey: Mirasçıdır ve ilerlemiş yaşına rağmen üzerindeki çocuksu sevinçlerden kurtulamamış ve hala dünyaya bir paşa çocuğu gözüyle bakmaktadır. Makbule Hanım: Neşeli bir kadındır. Sık sık gülen ve bir o kadar da ağlayabilen bir kadın, duygusal ve sevgi doludur. Hoca: Afacan, oyuncu ve biraz çapkın ve bir o kadar dalkavuk biridir. Azmi: Geçmişteki kötü günlerin etkisiyle içine kapanık ve konuşmayı pek sevmez, yardımseverdir. Çocukluk günlerinin unutulmaz anılarını, yolculuklarını, umutsuz aşklarını, acılarını, özlenen mutluluklarını ve ilginç olayları konu ediniyor. İş için gittiği Diyarbakır'dan trenle İstanbul'a gelirken yoğun kar yağışı nedeniyle ücra bir kasabada yolda mahsur kalır. Kompartımanda uyurken bir kadın yanlışlıkla üzerine su döker ve uyanır ve okula geç kalmadığı zamanlarda ağabeyinin yüzüne su serptiği günleri hatırlar. Aynı kompartımanda seyahat eden ve mesleği şarkıcılık olan Makbule adında bir kadınla tanışır. Tren yollar kapalı küçük bir kasabada mahsur kalınca Süleyman Bey ısınmak ve bir şeyler yemek için bir kahvehaneye gelir. Orada çayını yudumlarken, kasabanın Halkevi Başkanı olduğunu öğrendiği biri gelir ve herkes gençtir. Onu bir subayın düğününe davet eder. Toplum Merkezi, evlenemeyen gençlerin evlendiği yerdir. Süleyman Bey, düğünde cumhurbaşkanı ile sürekli dalga geçen Eyüp lakaplı yaramaz ihtiyarı çok sempatik bulur. Kısa bir süre sonra Makbule'yi bir paşanın sofrasında görür, ricası üzerine sofraya davet edilir ve Makbule aracılığıyla yaşlı bir paşa çocuğu olan Servet adında İstanbul varisi ve paşa ile tanışır. Bir oyun oynuyorlar. Paşa bu gösteriyi çok sever. Oyunun sonunda birbirlerine ısınan bu dört kardeş, maddi ve manevi destek vaadiyle İstanbul'da Yeni Türk Tiyatrosu'nu kurmak için anlaşır. Süleyman Bey bu sözün tutulacağından emin değildir. Süleyman Bey, Birinci Dünya Savaşı sırasında Mısır'daki Kanal operasyonuna katılmış eski bir yedek subaydır. Tiyatro sevgisi, İngilizler tarafından esir tutulduğu Zekazik kampından gelir. Boş zamanlarını geçirmek için orada arkadaşlarıyla oyunlar oynar. Zengin bir babanın en küçük oğludur ancak genç yaşta ölünce eğitimini ancak babasının mirasıyla sağlayabilmiştir. Şimdilerde bir arkadaşının bulduğu bir boyahanede katiplik yaparak, bazen de kampta öğrendiği biraz İngilizce ve Fransızca ile iş mektupları yazarak geçimini sağlar. Bir gün Süleyman Bey, kaldığı küçük pansiyonda akşam bir sürprizle karşılaşır. Makbule Hanım, Servet Bey ve Hoca sözlerini tutmak ve yeni tiyatroyu kurmak için İstanbul'a gelirler. Sözlerinin tutulacağından emin olmadığı için çok şaşırır. Arkadaşı Azmi kamptan gelir. Aynı zamanda bir tiyatro aşığıdır. Azmi uzun boylu, iri yapılı, içine kapanık, konuşmayı pek sevmeyen biridir. Onunla ne yapacaklarını konuşmak için bir akşam yemeğine giderler. Bir kassam katibinin yani sarıklı bir imamın kızıdır. Makbule küçük burunlu, kahkaha dolu, hayat dolu bir kadındır. Meslekten kovulur. Anadolu'nun ücra köşelerinde memur olarak çalışır. Servet Bey eski bir sadrazamın kızıyla evlidir. Kadındır ama daktilo dediği sekreterine aşıktır. Akrabalarının kışkırtmasıyla yetişkin çocukları annelerinin tarafını tutarak onu oyalar. Yeni Türk tiyatrosunu kurmak için bu beş kişilik grup, Servet'in babasından kalan konağında bir inceleme heyeti kurar ve alınacak kadroları seçer. Konağın eski sahibi olan Hacı Lala isimli bu yaşlı Arap, eski ve tanınmış bir ailenin iyi eğitimli çocuğu Pertev Turhan adında yakışıklı bir adamdır. Uzun boylu bir genç alınır ve bu da tiyatronun en küçüğüdür. Daha sonra ilk bakışta hemşire gibi görünen, öğretmen okulundan mezun olup bir süre öğretmenlik yapan Remziye adında genç bir kız ile Lokman lakaplı ve adı Sadullah Nuri olan yaşlı bir oyuncu ve iki Melek ve Masume adlı kızlar. Genç kız yine girer. Melek ve Masume Halkevindeki oyunlarda yer almışlar yani biraz tecrübeleri var ama işe alınmalarındaki etken askere alınmama korkusuyla ağlamalarıdır. Dışarıda onlarca genç heyecanla kadroya dahil olmayı bekler. Akşama doğru Neriman, Dürdane ve eski bir şeyhin oğlu olan ve tiyatroyla uğraşmak için tıp eğitimini bırakan Gazali. Kadro, başlayan doktor lakaplı bir kişi ve Hakkı adında eski bir hokkabaz tarafından tamamlanır. Akşam zorla giren kambur cüce sınava girmek ister ama Servet beyin karşı çıktığı için sınava alınmaz. Daha sonra Samsun'a giderken gemide karşılaşırlar, Hakkı Kambur iyi arkadaş olurlar ve birlikte gemide performans sergileyerek para kazanırlar. İleride Servet gruptan ayrılınca gruba katılır ve tiyatro grubu maddi sıkıntıya düştüğünde Hakkı'nın yanında çalışır ve onlara büyük faydalar sağlar. Samsun'da başlayacak bir Anadolu Turu için hazırlıklara başlarlar ve hazırlıklar tamamlanınca yola koyulurlar. İlk başta her şey yolunda. Servet Bey tanındığı için devlet erkanı ve halk tarafından iyi karşılanır ve maddi sıkıntıları yoktur. İstanbul'dan gelen bir mektupla ailevi sorunlar nedeniyle memleketine dönen Servet Bey, yollarına yalnız devam etmek zorunda kalır. Yolda Pertev Turhan İstanbul'dan gelen bir telgrafla gruptan ayrılır, ardından Neriman Kars'ta iken bir Azeri tüccarla tanışıp evlenir ve daha sonra küçük bir kasabada Hacı Lala hastalanarak hastaneye kaldırılır ve oradan ayrılırlar öleceğini bilerek. Masume ise genç bir adam oyun oynarken ona aşık olur ve ardından Masume'nin fikri alınır ve düğünleri yapılır. En sonunda eski sevgilisinin İstanbul'daki yerini öğrenen Remziye'nin yanına gelir, birlikte İstanbul'a dönmeyi kabul ederler. Son olarak, geri kalan üyelerin hepsi Masume'nin evinde bir akşam yemeği yer. Bir zamanlar ateşten kaçarcasına terk ettikleri yerin hasreti, dökülenin yolunu tutarlar. Reşat Nuri Güntekin'in son eseri olan bu kitapta, çocukluk günlerinin unutulmaz anıları, yolculuklar, umutsuz aşklar, yaşanan acılar, kaçırılmış mutluluklar ve ilginç olaylar yer alıyor. Ünlü romancının, özellikle tiyatro sevgisiyle dolu geçen yılları ustalıkla sergilediği bu kitabı okurken, siz de bir tiyatro grubuyla birlikte oradan oraya dolaşacak ve insan olduğunuza bir kez daha sevineceksiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/son-tren/", "text": "Rıdvan: 29 yaşında, kadınları etkileyecek kadar yakışıklı, aile ahlakı güzel, masum bir kızın hayatını mahvetmemek için canını feda edebilecek kadar güzel, Nevzat'tan nefret eden genç bir adamdır. Nevzat: 42 yaşında olmasına rağmen çoğu kızdan daha güzel bir yüze ve vücuda sahip olmasına rağmen parasını parasıyla kullanarak istediği erkeği elde edebilecek kadar güçlüdür. Birbirlerini sevdiklerini anladıklarında onları affeden anlayışlı bir kadındır. Pelin: Eski bir ailenin çocuğu, Türk örf ve adetlerine bağlı bir baba ve anne tarafından yetiştirilmiş muhafazakar bir eğitime sahip 20 yaşında genç bir kızdır. Bir kaçakçılık çetesinin elebaşı olan bir kadının tuzağına düşen güçlü karakterli bir gencin bu kadına karşı verdiği büyük mücadele konu ediniyor. Rıdvan adında yakışıklı bir genç, Fransa'da evli bir kadına aşık olur. Bu aşktan kurtulmak için hapse girmeye karar verir ve kendisini 6 ay hapiste tutacak bir suçu öğrenmek için bir avukata danışır. Ancak olayı anlatırken Rıdvan'ı dinleyen İzzet'in eşi Nevzat, olayla İzzet isimli avukattan daha çok ilgilenmektedir. Akşam Rıdvan'ı evlerine yemeğe davet eder. Rıdvan bunu kabul edince onu evine götürür. Evdeyken ilerleyen saatlerde bir telefon gelir ve Nevzat İzzet'in bu gece eve gelemeyeceğini söyler. Rıdvan gitmek istese de Nevzat onu bırakmaz ve o gece kendi yanındaki odada kalmasını sağlar. Gecenin bir yarısı Rıdvan'ın odasına girer ve onu onunla yatmaya ikna etmeye çalışırken evin kahyası elinde bıçakla içeri girer. Rıdvan'a saldırır ama Rıdvan onu Nevzat'ın verdiği silahla vurur. Katil olmanın acısıyla bilincini kaybeder. Sabah uyandığında Nevzat ona hiç beklemediği bir anda iki seçenek sunar. Buna göre ya öldürdüğü adamın cesedini alıp o evden çıkacak ya da kadının istediğini yapacaktı. Bir kadın iki şey ister: Birincisi, ondan bıkana kadar onunla birlikte olmak, ikincisi ise saf bir milyoner kızıyla evlenmek. Adam kadının isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Romanın ilerleyen bölümlerinde İzzet Nevzat'ın kocası olmadığını, İzzet'in gerçek bir avukat olmadığını ve Rıdvan'ın vurduğu adanın öldüğünü öğreniyoruz. Yaşananlar bir oyundur ve Nevzat ve İzzet büyük bir dolandırıcılık ve kaçakçılık çetesinin başıdır. Nevzat, Rıdvan'ı Adanalı bir milyonerin kızıyla tanıştırır. Daha sonra Rıdvan'a on beş gün içinde kızla evlenmesi gerektiğini söyler. Bu sırada Rıdvan'ı eski bir valinin oğlu olarak tanıtır. Milyonerin kızı Wormwood, çok saf, temiz, göz kamaştırıcı güzellikte, çok güzel ahlaklı bir kız olarak karşımıza çıkar. Rıdvan bunu fark eder ve bir süre sonra ona aşık olur. Sırf kendi hayatını tehlikeye atmamak için bu kızı harcamaktan gurur duyamaz. Nevzat'a bunun mümkün olmadığını söyler ama Nevzat milyonere ve kızına Rıdvan'ın Pelin ile evlenmek istediğini çoktan söylemiş. Rıdvan Pelin'e zarar veremez ve evlenmeyi kabul eder ve evlenirler. Nevzat, planı uygulamaya koymanın zamanının geldiğini düşünür. Plan şu şekildedir: Önce yaşlı milyoneri öldürecek ve mirasının kızına dolayısıyla Rıdvan'a geçmesini sağlayacak, ardından Pelin'i öldürüp tüm mirası Rıdvan'a bırakacak ve son olarak da tüm mirası Rıdvan'a bırakacaktır. Ondan miras kaldı. Rıdvan söylediği gün evine gelmeyince planın ilk aşamasını uygular ve Pelin'in babasını öldürür. Gelmemeye devam ederse Pelin'i öldüreceğini söylüyor. Rıdvan, karısını korumak için onunla birlikte Avustralya'ya kaçmak ister, ancak Nevzat bunu öğrenince son gece kızı öldürmek için hizmetçisiyle birlikte Rıdvan'ın evine gider. Balkondan girerler ve önlerinde Rıdvan ve Pelin'i bulurlar. Tam onları öldürmeye niyetlenirken Nevzat'ın milyonerin öldürülmesinden bu yana peşine düşen polisler gelir. Son konuşmalarından sonra bu iki gencin birbirini ne kadar çok sevdiğini anlayan Nevzat, uşağa onları vurmasını emreder. Uşak önce Nevzat'ı sonra kendini vurur. Pelin ve Rıdvan aldıkları biletlerle Avustralya'ya gider ve orada mutlu mesut hayatlarını sürdürürler. Esat Mahmut Karakurt ( İstanbul 1902-1977) İstanbul Diş Hekimliği Okulu'nu (1924) bitirip, Galatasaray Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği, gazetecilik, avukatlık yaptı. Urfa'dan milletvekilliğine (1954-1960) ve senatörlüğe (1961-1966) seçildi. Mondros Ateşkesi yıllarında gazeteciliğe başlayan, küçük öykülerle edebiyata giren Karakurt, olaya dayanan aşk ve serüven romanlarıyla ün salmış, geniş okuyucu kitlelerine ulaşan romanlarının çoğu filme alınmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sonmus-yildizlar/", "text": "Kadın-erkek ilişkilerinin duygusal dünyası hikayelerde başarılı bir şekilde sergileniyor. Karşılıklı aşk mektuplarında gözyaşları ve hüzünlü bir hayatın gerçekleri, yalanlar ve hayal kırıklıkları tartışılır. Yirmi bir öyküden oluşan kitabı keyifle okuyacaksınız. Önce Perihan'ın Hüseyin Kenan'a yazdığı mektupla başlar. Perihan Hanım, Kenan Bey'i ilk gördüğü çocukluk yıllarını anlatır. Kenan Bey'in utangaç bir çocuk olduğundan ve arkadaşlıklarının ilerlemediğinden yakınır. Bir süre sonra tamamen bir yabancı gibi olduğunu söyler. Yıllar sonra Perihan Hanım, Feridun Bey ile evlendiğinde tekrar karşılaştıklarında eski masumiyetini hala koruduğunu düşünür. Yazılarını çok dikkatli takip eder. Ancak zamanla bu yazıların değiştiğini, tatlı hayalperestliğini kaybettiğini ve kavgacı hale geldiğini fark ettiğini söyler. Bu değişikliğin nedenini sorar. Cevdet Bey'in Beria Hanım'a yazdığı mektupla başlar. Bayan Beria ile ilk görüşmesinden ve ona olan hislerinden bahseder. Söylediği yalanları öğrendiğini ve onu asla affetmeyeceğini söyler. Sonra Beria Hanım'ın cevap mektubunu okuruz. Beria Hanım'ın söylediği yalanların ve rüyalarında yaşadıklarının ardındaki hikayeyi anlatır. Hatta Cevdet Bey'i değil kendini aldattığını ama pişman olmadığını, kendisini mutlu ettiklerini söylüyor ve af dileyerek mektubunu bitirir. Doktor Hamit Bey'in kızı Nevin, sadece birkaç mevsimi kalan misafirdir. Karısı vefat ettiğinde henüz kırk yaşındadır. Tekrar bir aile yuvası kurmak yerine hayatını Nevin'e adamaya karar verir. Ancak tüm önlem ve tedavilere rağmen Nevin'de gün geçtikçe ilerleyen tüberküloz vardı. Hamit Bey artık kendisine tek bir görev bulmuştu. Ve bu, ölene kadar çocuğunu mutlu etmek ister. Bir gün Nevin'in isteği üzerine yürüyüşe çıkarlar. Yosunlu bir çeşmede iki fakir kızla tanışırlar. En büyüğü on iki, en küçüğü yedi yaşındaydı. Küçük kız, çeşmeden teneke bir bardağa su doldurmuş ve korkuyla Nevin'e yaklaşmıştı. Hamit Bey küçük çocuğa para verip onu götürmek istese de küçük kız bunu kabul etmez. Hamit Bey, ablasına bu ısrarının sebebini sorar. Ablası diyor ki: Annemiz öldü, o mezarda yatıyor. Hocanın dediğine göre ölüler gece susuzluktan mezarlarında yanmış. Ancak dünya çocukları susuzlara su verse onlar da soğurlardı. Bugün buradan kimse geçmedi. Hadi gidelim diyorum ama ağabeyim annemizin susuz yapacağına ağlıyor. Hamit Bey, suyu içmeye başlayan Nevin'i durdurmak ister. Bu kirli suyu içmemesi gerektiğini söyler ve özgür fikirli bir kız olduğuna inanır. Nevin ağlamaya başlar. Hamit Bey artık onu uyarmaz, bu suyu içtikten sonra mutlu bir şekilde öleceğini düşünür. Nevin öldükten sonra Hamit Bey o çeşmeyi tamir ettirir. Her akşam gelip orada oturuyor, köy çocuklarına ve gezgin dervişlere yollarından çevirerek bu çeşmeden bir yudum su almaları için yalvarır. Niyazi sıska, hasta bir çocuktu. Çok küçük yaşta dövülmüş ve buna alışamamıştı. Babası Muharrem onu çok seviyordu ama onu şımartmadı ve onu bir mum gibi eğitmeye çalışır. Halası Adile Hanım'ın oğlu Vahit, yeni sünnet olmuş ve hediye olarak getirdiği oyuncakların bir kısmını kutunun içine getirmişti. Bu hediyelerdeki kol saati Niyazi'yi o kadar üzdü ki ağlar. Dünyada en sevdiği şey saatlerdi. Bir yıl önce sünnet olduğunda hayalleri yıkılmış, kimse ona saat getirmemişti. Sabah babasının kol saatini evde unuttuğunu hatırlayarak heyecanla saati koluna bağlar ve Vahit ile yürüyüşe çıkar. Ezan sesini duyan Niyazi, bileğindeki saate bakar. Ama saat durmuştur. Anlamak için saati kulağına tutar. O ne olduğunu anlayamadan saat suya düşer. Saat suyun dibinde belirdi ama ulaşamaz. Vahit, kardeşine saati satın alacağını söyleyerek zor da olsa Niyazi'yi eve götürür. O gece Muharrem Efendi, yemekten sonra saatinin kaybolduğunu fark eder. Bu sefer, oğlunu dövmek istemez. Tehdit numarası yapar ve saatin çıkmasını bekler ama kimse gelmez. İki saat sonra Niyazi, yabancılar tarafından perişan bir halde eve getirilir. Suda çırpındığını gören tütün korucuları hayatını kurtarır ancak durumu pekiyi değildir. Saati almış ve elinde sımsıkı tutuyordu. Niyazi beş gün sonra zatürreden ölür. Hikayelerde kadın-erkek ilişkilerinin duygu dolu dünyası başarıyla sergileniyor. Karşılıklı aşk mektuplarında, gözyaşları ve hazin bir hayatın gerçekleri, yalanlar ve düş kırıklıkları ele alınmış. Yirmi bir hikayeden oluşan kitabı severek okuyacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sonsuz-panayir/", "text": "Ayşe Balkar: Lise son sınıfta okuyan, çalışkan, hırslı, içinden çıktığı kabuğu beğenmeyen, sınıf atlama endişesi taşıyan bir genç kız. Ali Bey: Zengin ve varlıklı bir edebiyat öğretmeni. İkinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu sermayesinin egemen olduğu İstanbul sosyete ve eğlence dünyasını konu ediniyor. Ayşe Balkar lise son sınıfta okuyan, çalışkan, hırslı, içinden çıktığı kabuğu beğenmeyen, sınıf atlama endişesi taşıyan bir genç kızdır. Zengin ve varlıklı bir edebiyat öğretmeni olan Ali Bey, okulun düzenlediği öykü yarışması için yazdığı Sigarayı Bırakan Baba öyküsüyle dikkatleri üzerine çeker. Ali Bey, iki bin denilen milyonerler arasında yer almak isteyen Ayşe'yi, Dame de Sion'a giden Mimar Süleyman Bolluk'un kızlarına özel ders vermesi için ayarlar. Bollar, ait oldukları sosyal sınıfın aksine oldukça mütevazıdır. Ali Bey'in önerisiyle Ayşe'yi tüm sosyetenin gittiği Şaş-Bak Köşkü'ne alarak hikayelerine ilham verirler. Ayşe, oradaki her karakteri inceleme fırsatı bulur ve Haykır Gazetesi köşe yazarı Firuzan Tıngır ile tanışır. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı'nda çalışan Nihat Sertman'ın alt tabakadan eşi Safinaz'ı görmek için hep birlikte Taksim Gazinosu'na giderler. Borsa Kralı Samet Şaşirtmaç ile Safinaz'ın kumarhanede yaptıkları olaylı dans gecenin büyük bir gerilimle bitmesine neden olur. Ali Bey'in Ayşe'ye bir diğer katkısı da arkadaşı Uzman Safitürk'ün müdürlüğünü yaptığı Tramara Şirketinde sekreter olarak iş bulması olur. Ancak Safitürk'ün şartları vardır. Ayşe okulu bırakacak ve kızlarından başka kimseye özel ders vermeyecektir. Ayşe, 250 lira maaş ve Ayazpaşa'da kaloriferli bir apartman dairesinde yaşama imkanı olduğunu duyunca hiç tereddüt etmeden kabul eder. Başkasına ders vermeme kuralı Bolluklar'ın kızları ile Samet Şaşirtmaç'ın içine kapanık kızı Zeynep için geçerli değildir. Zeynep'in özel dersleri aileler arasında adeta bir yarış haline gelmiştir. Bolluklar, Şaşirtmaçlar ve Ali Bey, Ayşe ve ailesinin yeni evlerine taşınmasına yardım eder. Safitürk'ün daveti üzerine tanıştığı Ayşe ve yeğeni Burhan Körbalta bu hamleyle daha da yakınlaşır. Bu yakınlaşma evlilik kararıyla sonuçlanır. Bu sırada Şaşirtmaç'ın işleri bozulur, Nihat Sertman'ın kirli işlerini yapan babası tutuklanır, önceki yıllarda birikimlerini Nihat Sertman'ın babasına kaptıran Safinaz'ın babası Sıtkı Bey afyon zehirlenmesinden hayatını kaybeder. Safinaz, içinde bulunduğu mutsuz evlilikten kurtulmanın bir yolu olarak bunları düşünür. Ancak Ayşe gibi kendi ayakları üzerinde duracak gücü kendinde bulamadığı için bu kurtuluşu Ali Bey'le evlenmekte görür ve Ali Bey'e neler olduğunu açıkça anlatır. Ali Bey, Safinaz'dan etkilenmesine rağmen onu reddeder. Ali Bey artık bütün dikkatini Burhan, Firuzan Tıngır ve Bolluklarla ortak açacağı ve Ayşe'nin babası Saffet Balkır'ın mali işlerini üstleneceği matbaa şirketine çevirmiştir. Ne yapacağını şaşıran Safinaz, Samet Şaşirtmaç'ın çıldırdığı için deli gömleği giydirilerek Bakırköy'e götürüldüğünü görür. İçinde bulunduğu duygusal durum nedeniyle bayılır. Uyandığında hamile olduğunu öğrenir. Halide Edib, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Anadolu sermayesinin egemen olduğu İstanbul sosyetesini ve eğlence dünyalarını anlatırken romanına Sonsuz Panayır adını verir. Bu eğlence yerleri, panayırlar, eğlencenin işin içine girmesine rağmen hiç bitmeyecek bir olumsuzluğa işaret eder. Bu olumsuzlukta Anadolu daha doğrusu Anadolu sermayesi önemli bir yer kaplar. Halide Edib'in cumhuriyetin ilk yıllarında yazdığı romanlarda Anadolu, eğitilmesi, medenileştirilmesi gereken bir yerken İkinci Dünya Savaşı'nda kentli burjuvaya egemen olmuş Anadolulunun burjuvalaşmış hali yazarı oldukça rahatsız eder. -Seval Şahin-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sonsuzluga-nokta/", "text": "Bedran: Küçük yaşta kalabalığı sevmeyen, içine kapanık olan ve özgürlüğün doğayla iç içe ama aynı zamanda kimsenin boyunduruğu altına girmeden de yaşanabileceğini düşünen biridir. Asuman ve Gülderim: İsvan'ın halası kızlarıdır. Hasan Ali Toptaş tarafından yazılan Sonsuzluğa Nokta adlı eser, hülyalı bir genç olan Bedran'ın serencamını konu almaktadır. Küçük yaşta kalabalığı sevmeyen, içine kapanık olan ve özgürlüğün doğayla iç içe ama aynı zamanda kimsenin boyunduruğu altına girmeden de yaşanabileceğini düşünen Bedran, her zaman babasından kalan babasının izlerini taşıyacaktır. 216 sayfalık bu romanda Bedran'ın gençliği ve geçirdiği kaza sonrası olmak üzere iki farklı dönemi okuduğumuz kitap, Geçmiş ile bugün, çocukluk ile gençlik, şehir ile kasaba arasında sıkışıp kalmış bir karakterin kaçışını, kaçarken içinde kaldığı boşluğu ve yalnızlığı anlatan güçlü bir metne sahiptir. Bedran, her zaman babasından kalan babasının izlerini taşıyacaktır. Bir sürücü, kendi karakterindedir. Babası küçükken çoğu zaman dışarıda olan Bedran, annesinin sürekli pencereden yolu izlediği bir manzarayla büyüyecektir. Babasının yardımcısı olan Bedran, utangaçlığı nedeniyle çoğu zaman yolculardan para istemeye çekinir ve babası tarafından sürekli azarlanır. Annesi onu korumaya çalışsa da bunda pek bir başarı gösteremez. Bu onu daha da güvensiz yapıyor. Bir süre sonra buna dayanmanın mümkün olmadığını düşünen Bedran, çocukluk arkadaşı Turan ile birlikte şehre gider. Orada Turan ile birlikte İsvan ve kıvırcık saçlı bir genç daha bulunur. Bedran, Turan ve diğer arkadaşı uzun tartışmalara ve siyasi tartışmalara hep seyirci kalır. Hatta o kadar tepkisizdir ki bir süre sonra Turan ve arkadaşı onunla alay etmeye başlar. Ancak utangaç tavrını korur ve hararetli siyasi tartışmaların bir parçası olmaktan kaçınır. Bu sırada sessizce köşede duran İsvan ile görünmez bir bağ kurar. Bu olaylar sırasında Bedran sürekli iş aramaktadır. Ancak utangaçlığından dolayı çoğu kapı yüzüne kapalıdır. Çıkan siyasi kargaşada İsvan vurularak işini bırakmak zorunda kalır. Bedran artık dayanamayacağını düşünerek köyüne döner. Ancak köylülerin küçümseyici tavrı ve babasının yaklaşması nedeniyle bir süre sonra buna dayanamayarak şehre döndü. Bu dönüşte İsvan'a duyduğu aşkın önemli etkisi olmuştur. Oraya dönerek İsvan'ın ölümsüz hatırasına biraz daha yaklaşacaktır. Bir yerde bekçilik yapan Bedran, eski işyerinden tanıdığı bir kızla duygusal bir ilişki kurar. Bu arada İsvan'ın sürekli ziyaret ettiği, halasının ve iki kızının yaşadığı köye gider. İsvan'ın halası kızları Asuman ve Gülderim'dir. Nedeni bilinmez ama Bedran her zaman Gülderim ile İsvan arasında bir ilişki olduğunu düşünmüştür. Bedran'ın İsvan'ın anısına yaptığı bu ziyaretler bir süre sonra Gülderim ile bir ilişki başlatacaktır. Bu ilişki bir süre sonra evlilikle son bulur. Başlarda iyi giden Bedran ve Gülderim'in evliliği, Bedran'ın sakatlığıyla farklı bir yöne doğru gitmeye başlar. O güne kadar hayatlarında pek fazla şey olmayan bu çifte sakatlıktan sonra Gülderim'in teselliyi şeylerde aramaya başlamasına neden olacaktır. Bundan sonra Bedran'ın hayatının ilk döneminden beri yaşadığı tüm olaylar acı bir filmin şeritleri gibi gözlerinin önünden geçmeye başlar. Belki de daha önce onu gizlice etkileyen olumsuzluklar, şimdi onun için üstesinden gelinemeyecek kadar büyük bir dağ olmuştur. Babasının yanlış yaklaşımı, İsvan'a duyduğu gizli hisler ve karısının ondan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlaması, yatalak olan Bedran'ı çürütmeye başlayacaktır. Arkadaşı Turan artık doktordur ve belli aralıklarla ziyaretine gelir. İçlerinden birinde, şimdi ayağa kalkmak için mücadele etmesi gerektiğini öne sürer. Daha fazla mücadeleye dayanamayan Bedran'ın yorgun ruhu, intihara meyilli bir fikri besler. Duvarlara tutunarak intihar etmeyi düşünen ve evde silahı bulan Bedran, karısının eve dönmesini bekler ancak uzun süre geçmesine rağmen karısı geri dönmez. Otobüsün ön koltuğunda oturan yorgun bir tavşanın dikiz aynasından gördüğü, rüya ve hayallerle kurulan bir dünya. Elinde kahrolası valizi, yersiz yurtsuz ve işsiz bir genç. Yahut evli ve yatalak bir edebiyatsever. Hasan Ali Toptaş'ın belki de en hülyalı romanı Sonsuzluğa Nokta; Bedran'ın etiyle kemiğiyle yanımızda oturduğu, seviştiği, konuştuğu, korktuğu gerçeklik. -Vedat Türkali, Radikal İki-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sozde-kizlar/", "text": "Mebrure: Babasını bulmak için İstanbul'a gelen genç bir kız, Anadolu'daki karışıklık nedeniyle İstanbul'da bir konakta yaşayan yakınlarının yanına gelerek kendini İstanbul'daki manevi çöküşten kurtarmaya çalışıyor. Behiç: Mebrure'nin kaldığı konağın oğlu yakışıklı, genç kızları vaatlerle aldatan, ahlaki bağlılığı olan yozlaşmış genç adamdır. Hizmetçileri, Belma'dan olan çocuğunu bile öldürdü. Belma: Konakta çalışan ve Behiç'in tuzağına düşen hizmetçi. Behiç'e karşı Mebrure'ye yardım etmiş, ancak gayri meşru çocuğunu Behiç'ten kaybettiğinde depresyona girmiştir. Nazmiye Hanım: Konağın sahibi Nafi Bey'in kızı, gününü geçirmek isteyen, yozlaşmaya meyilli, eğlenceye düşkün bir kadındır. Milli Mücadele sırasında İstanbul'un zengin çevrelerinde yaşanan kültürel yozlaşmayı anlatıyor. Yunan işgalini konu alan romanın arka planında, işgal yıllarında kaybolan babasını bulmak için İstanbul'a gelen Mebrure, her türlü ahlaki bozulmanın yaşandığı akrabalarının konağında kalmak zorunda kalır. Romanın ana hatları, bu genç kızın babasını ararken yozlaşmış İstanbul sosyetesini gözlemlemesi ve bu ortamda tanık olduğu yozlaşmış hayata sürüklenmesidir. Yalnız ve çaresiz kalan Mebrure, içine düştüğü mahallenin ahlaksızlıklarıyla savaşırken bu depresyona giren genç kızların dramına şahit olurken, bu depresyona giren genç kızların dramına da şahit oluyor, birçok yerde çarpık ilişkiler, günlerini yapmaya çalışan ahlaksız insanlar, ülkenin içine düştüğü çıkmazlar ve toplumu inşa eden tüm değerlerin çözülmesi gibi konuları ele almıştır. Romanın zamanı olarak Anadolu'nun pek çok yerinin Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildiği Ateşkes dönemini seçmiştir. Roman, Peyami Safa'nın diğer romanlarındaki benzer konuları, yanlış batılılaşmayı, toplumun ve bireylerin ahlaki yozlaşmasının neden olduğu kişisel sosyal krizleri ve insanların ruhlarında yozlaşma ve ahlaki bozulmanın neden olduğu sıkıntıları ele alıyor. Yunanlıların Batı Anadolu'yu işgal etmesinden sonra Mebrure İstanbul'a gelir. İstanbul'a gelmenin amacı savaştan kaçıp yakınlarına sığınmak değil, Anadolu'da kaybettiği babasından haber almaktır. İstanbul'daki uzak akrabaları Nafi Bey'in yanında kalır. Nafi Bey'in ölümüyle kaldığı konak, bir anda onun sefahat hayatının merkezi haline gelir. Sık sık dans ve içki eğlencelerinin düzenlendiği konakta kalan Mebrure bu ortamdan uzaklaşmaya çalışır. Üstelik konağın oğlu Behiç de onu kendi tuzağına düşürmeye çalışır. Mebrure, özellikle arkadaşı Belma'nın çabaları sonucunda Behiç'in tatlı vaatlerine aldanmaz. Belma'nın Behiç ile ilişkisi olmuş ve bu ilişki sonucunda ondan bir çocuğu olmuş ve Behiç çocuğu diri diri gömmüştür. Bunun ağırlığını kaldıramayan Belma, olayların içini anlatan bir mektup bırakarak intihar eder. Mebrure ise arkadaşı Fahri ile babasının izlerini bulduğu Amasya'ya gider. - Mütareke döneminde kaybolan babasını bulmak için Anadolu'dan İstanbul'a gelen Mebrure'nin hikayesi işlenmektedir. - Roman yayınlandığının hemen ertesi yılı filme de alınmış 1924, 1968 yıllında yeniden sinemaya uyarlanmıştır. Ayrıca yanlış batılılaşma eleştirilmektedir. - Bazı değer yargılarının sadece görüntüsü güzel olduğu için gündelik hayata sokulmasının toplum yapısını bozabileceği düşüncesi yazar tarafından savunulmaktadır. - Peyami Safa 'nın Sözde Kızlar, adlı romanı ilk kez 1922 yılında Serazad imzasıyla Sabah gazetesinde tefrika edilmeye başlanmış, bu fakat gazete kapanınca tefrika yarım kalmıştı. Bunun üzerine roman Cumhuriyetin ilanı edildiği 1923 yılında yayımlandı. - Peyami Safa'nın bu romanı sosyal roman türündedir. Roman yazıldığı yılların diline göre sade bir dille yazılmış olmasına rağmen günümüzdeki dil anlayışına göre biraz daha ağır kabul edilebilir. Peyami Safa'ya ilk edebi şöhretini kazandıran Sözde Kızlar romanı; Anadolu'nun muhtelif bölgelerinin İtilaf Devletlerince işgal edildiği Mütareke döneminin bunalımlı günlerinde, Yunan saldırıları sırasında kaybolan babasını aramak amacıyla İstanbul'a gelen Mebrure adlı bir genç kızın İstanbul sosyetesinin savaştan bile yıkıcı, yozlaşmış hayatlarına girmesiyle başlar. Bir yanda yalnızlığın çaresizliği, diğer yanda içerisinde kalınan muhitin kendisine tesir etmeye çalışan ahlaki çöküntüsüyle verilen mücadelede; sözde kızların, bir uçurumdan diğerine yuvarlanan hayatlarına şahitlik etmekteyiz. Çarpık ilişkilerin, yalanların ve yalnızca gününü gün etme anlayışının hakim olduğu bu çevrede, devletin ve milletin içinde bulunduğu savaş ortamına kayıtsız kalınmakta ve Türk milletinin kıymet verdiği bütün değerler çiğnenmektedir. Sözde Kızlar, Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren büyük bir ilgiyle okunmuş ve sevilmiş, birkaç defa da sinemaya aktarılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/stepancikovo-koyu-ve-sakinleri/", "text": "Albay Rostanev: Sergey'in yanına misafir olarak gittiği zengin dayısıdır. Dostoyevski'nin Sibirya döneminde kaleme aldığı Stepançikovo Köyü ve Sakinleri yazarın gizli kalmış güldürü yeteneğini gözler önüne seren, gerilimli ve esprili bir taşra hikayesidir. Sergey'in ağzından, Sergey adında genç bir adamın amcası Yegor İlyiç Rostanev'in mektubu üzerine Stepançikova Köyü'ne geldiğini anlatan bir kitaptır. Stepançikova Köyü'nün sahibi olan amcası, iyi kalpliliği ve saflığı nedeniyle aslında annesinin ve Foma Fomic adlı karakterlerin etkisi altındadır. Dostoyevski'nin Sibirya Döneminde yazdığı iki romandan biri olan Stepançikovo Köyü ve Sakinleri'nde, bambaşka bir yazarla karşılaşırız. Dostoyevski, hem alışık olduğu büyük şehir hayatından uzak olmasının hem de sansür korkusunun etkisiyle bu dönem kitaplarında daha çok köy hayatı hakkında ve yarı mizahi bir üslupla yazmıştır. Gogol'e bir selam niteliği taşıyan ve 1859'da yayımlanan Stepançikovo Köyü ve Sakinleri'nde, Sergey isimli genç bir üniversite öğrencisi, dayısının evinde hakimiyeti eline almış bir şarlatanın, Foma Fomiç'in komik ve akıl almaz hikayesini anlatır bize. Pek çok açıdan Budala ve Karamazov Kardeşler'in habercisi olan bu harika romanı Ergin Altay'ın Rusça aslından yaptığı çeviri ve Dostoyevski uzmanı Joseph Frank'in kapsamlı sonsözüyle sunuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/su-uyumsuz-defne-kamanin-maceralari/", "text": "Defne Kaman: Bir yaz akşamı İstanbul'da Kadıköy İskelesi'nden bindiği vapurda arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolup ailesi tarafından aranan kız. Ümit Kaman: Defne ile tesadüfen aile ile aynı soyadı paylaşan ve ailesinin kayıp başvurusu üzerine onu aramaya koyulan komiser. Sakine Neşeli: Defne'nin kadın cinayetleri ile ilgili röportaj yaptığı kadın. Savaş Neşeli: Defne'nin Sakine ile yaptığı röportajdan dolayı korkup kaçarak saklandığı Sakine'nin kocasıdır. Polisiye bir olay örgüsü ve mefiziksel unsurlar barındıran romanda, şifreler kitabı olarak Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig'i kullanılmıştır. İnanç özgürlüğü, aile içi şiddet, çevrecilik gibi toplumsal konulara değinerek 2000'li yılların panoramasını çizen eserde, Eski Türk kültürü ne bağladığı Şamanizm ve onun geçmişi hakkında bilgi veriliyor. Akım yansımaları; 2000'li yılların başında Türkiye'de halkın hayatındaki bazı alışkanlık ve adetlerin Şamanizm geleneğinin devamı olduğu vurgulanır; eski Türk kültürünün yeniden canlandırılması konusuna vurgu yapılır. Yazar, bilgi ve mesaj vermek için zaman zaman kahraman Defne Kaman'ın yazdığı anı/günlük tarzında Su Kitabı'ndan alıntılar yapmış; Zaman zaman metnin sözünü keserek doğrudan okuyucuya hitap etmiştir. Aktivist ve çevreci gazeteci Defne Kaman, bir yaz akşamı İstanbul Kadıköy İskelesi'nden bindiği vapurda arkasında iz bırakmadan ortadan kaybolur. Tesadüfen ailesiyle aynı soyadını taşıyan polis komiserlerinden Ümit Kaman, ailesinin kayıp şahıslar için karakola başvurması üzerine yıllık izne çıkmayıp onu aramaya başlar. Arkadaşı Sahaf Semahat da komiserliğe katılır ve ikili, Defne'den gelen Kutadgu Bilig şifreleriyle olayı çözmeye çalışır. Defne'nin babaannesi Umay Bayülgen de onlara rehberlik ediyor. Aramaları sırasında kadın cinayetleri, hayvan ve doğa katliamlarıyla karşılaşırlar. Hem Komiser Ümit hem de arkadaşı Sahaf Semahat bir değişim yaşar. Defne'nin çalıştığı gazeteden meslektaşı Attila Güntekin de olayların çözülmesine yardımcı olur. Defne'nin kadın cinayetleriyle ilgili bir dizi yazı için röportaj yaptığı Sakine Neşeli 'nin dayak atan kocası Savaş Neşeli 'den kaçar. Defne, karısını öldüren ve ardından peşine düşen katilden kaçmak için suya saklanır. Katil yakalandıktan sonra kendiliğinden ortaya çıkan Defne Kaman, kayboluşunun üçüncü gününde Komiser Ümit tarafından Kadıköy meydanında ıslak halde bulunur. Gazeteci Defne Kaman bir yaz akşamı bindiği vapurda arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolur. Onu aramakla görevli Komiser Ali Ümit ile arkadaşı Sahaf Semahat kendilerini aniden tuhaf olaylar ve esrarengiz semboller arasında bulurlar. Bir yandan kendi hayatlarını sakatlayan yasak ve tabulara rağmen ayakta kalmaya çalışırken, kayıp gazeteci Defne Kaman'ın peşinde nefes nefese bir maceraya sürüklenirler. Buket Uzuner, SU romanında bütün canlı varlıkları eşit değerde kabul ederek doğayı ve yaşamı kutsayan kadim Türk geleneği Kamanlık'a selam ederken, okurları hem eko-feminist bir okumaya, hem de 1000 yıl önce Uygur harfleriyle ön-Türkçe yazılmış olduğu düşünülen KUTADGU BİLİG ŞİFRESİ ile zihin oyunlarına davet ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/suatin-mektubu/", "text": "Huzur romanının karakterlerinden Suat'ı Mümtaz'a yazdığı bir mektubu geride bırakarak intihar eder. Huzur'da bir paragrafı olan bu mektupta, Suat'ın Mümtaz ve Suat'ın kendisine dönüşerek kendini açıklamasını anlatması ilginçtir. Huzur romanıyla doğrudan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ölümsüz eseri Huzur un finalinde intihar eden Suat'ın kayıp mektupları 68 yıl sonra ortaya çıkar. Yıllardır aranılan ancak bulunmayan ve hiç yazılmadığı düşünülen romanda adı geçen ancak yer almayan sayfalar, romandaki karakterlerin kaderi ve Tanpınar'ın edebiyatı hakkında önemli detaylar içermektedir. Suat Mektubunu kitapta üç farklı şekilde göreceksiniz. Birinci bölümde Tanpınar'ın çizdiği kelime ve satırlar metinden çıkarılmış, gerektiğinde sayfaları birbirine bağlamak için kısa notlar eklenmiştir. Bu şekilde yazarın metnine yapıştırılarak bir kurgu yapılmıştır. İkinci bölümde, aynı sıraya bağlı kalınmasına rağmen bu sefer hiçbir seçim yapılmamış, üstü çizili tüm kelimeler ve iptal edilmiş paragraflar korunmuştur. Bu bölüm ayrıca arşivdeki sayfaların resimlerini de içerir. İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde bulunan Tanpınar Arşivi, Prof. Dr. Handan İnci'nin çabalarıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve İÜ Türkiyat Enstitüsü'nün işbirliğiyle dijitalleştirilmiştir. MSGSÜ bünyesinde kurulan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi tarafından arşiv üzerinde çalışmalar devam ettirilmektedir. Suat'ın Mektubu, bu çalışmaların ilk ürünüdür. Tanpınar'ın bu niyetini kuvveden fiile çıkardığını İÜ Türkiyat Enstitüsü'nde bulunan arşivindeki sayfalar göstermektedir. Bu sayfalar, eksik de olsa Tanpınar'ın küçük bir eser olacak dediği mektup üzerinde ciddi bir emek harcadığını göstermektedir. Sayfaların büyük bir kısmı daktilo edilmiş, bunların her biri daha sonra eski yazıyla bol miktarda çıkmalar ve eklemelerle epeyce değiştirilmiştir. Daktilo edilmesi, kalemle yazmayı tercih ettiğini bildiğimiz Tanpınar'ın metni en azından bir defa elinden çıkardığını, daha sonra üzerinde yeniden çalışmaya başladığını gösteriyor. Suat'ın Mektubu; Huzur romanının karakterlerinden Suat'ın, arkasında Mümtaz'a hitaben yazdığı bir mektup bırakarak intihar etmesini işler. Huzur'da bir paragrafı yer alan bu mektupta Suat açısından Mümtaz'ın anlatılması ve Suat'ın kendi içine dönerek kendisini açıklaması ilgi çekicidir. Bu yarım kalan eseri kitaplaştırmayı tercih etmemizin nedeni de Huzur romanıyla olan bu doğrudan ilişkisidir. İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde bulunan Tanpınar Arşivi, Prof. Dr. Handan İnci'nin çabalarıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve İÜ Türkiyat Enstitüsü'nün işbirliğiyle dijitalleştirilmiştir. MSGSÜ bünyesinde kurulan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi tarafından arşiv üzerinde çalışmalar devam ettirilmektedir. Suat'ın Mektubu, bu çalışmaların ilk ürünüdür. Suat'ın Mektubu'nu kitapta üç farklı şekilde göreceksiniz. Birinci bölümde, Tanpınar'ın üzerini çizdiği kelime ve satırlar metinden çıkarılmış, gerekli yerlerde sayfaları birbirine bağlayacak kısa notlar konulmuştur. Bu şekilde yazarın metnine sadık kalınarak bir kurgulamaya gidilmiştir. İkinci bölümde ise aynı sıralamaya bağlı kalmakla birlikte bu defa hiçbir ayıklama yapılmamış, üstü çizili bütün kelimeler ve iptal edilmiş paragraflar olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Bu bölümde ayrıca arşivdeki sayfaların görsellerine de yer verilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/suclu/", "text": "İhsan Efendi: Eşinin ölümünden sonra kendinden yaşça çok küçük olan evin hizmetçisi Şehnaz ile evlenir. Şehnaz: İhsan Efendi'nin eşinin ölümünden sonra onunla evlenir. İhsan Efendi'yi avuçlarına alarak oğlu Cevdet'in evinde kovulmasına neden olur. Cevdet: İhsan Efendi'nin oğludur. Annesinin ölüm nedeni olarak babasını görür ve bu yüzden babasına karşı kin doludur. Adem: İhsan Efendi'nin komşusudur. Şehnaz ile ilgilenir ve beraber olurlar. Edebiyatımızda umudun ve iyimserliğin kalemi olan Orhan Kemal, Suç'ta hayat oyunlarına karşı hayalleri ve hayalleriyle hayatta kalmaya çalışan küçük bir çocuğun erken ve sancılı macerasını konu alıyor. İhsan Efendi, eşinin ölümünden sonra evin genç hizmetçisi Şehnaz ile evlenir. Oğlu Cevdet, babasını annesinin ölümüne sebep olarak görür ve babasına karşı gizlice kin besler. İhsan Efendi durumun farkında olmasına rağmen genç karısıyla arasının açılmasından korktuğu için durumu görmezden gelir. Kalbi kırık olsa da Şehnaz'ın karnını doyurup oğlunu okuldan bir seyyar satıcı tezgahıyla sokaklarda çalışmaya göndermesi umurunda değil. Cevdet Okulu bırakıp sokakta çalışmaya başladıktan sonra kovboy dergilerine olan ilgisi artar. Hızlı bir şekilde yetişkin olmak ve Aslan Tomson gibi onu üzenleri cezalandırmak için Amerika'ya gitmeyi çok ister. Arkadaşı çingene kızı Cevriye'yi bu hayallerine ortak yapar. Bu sırada Şehnaz, kendisi gibi genç olan komşusu Şoför Adem'den hoşlanır. Şoför Ahmet ve annesi Muhsine Hanım da İhsan Efendi'nin tahsil için sık sık eve getirdiği paranın bir kısmını alabilmek için aileyle yakınlaşır. Bu yakınlık kısa sürede gizli bir ilişkiye dönüşür. İhsan Efendi'nin yaşadığı bu durumu mahalle çocukları bile bilir ve Cevdet her gün bu durumla karşı karşıya kalır. Bu yüzleşmenin sonu kavgayla bitince, durumu bilmeyen İhsan Efendi, oğlunu evden kovar ama bu kovalamaca onu çok üzer. İçki masasında kısa bir sarhoşluğun ardından dördü uyanır ve oğlunun boş odasına giderler. Bunu bir fırsat olarak gören Adem, tahsilat parasının bir kısmını çalar. Ertesi gün İhsan Efendi parasızlıktan tutuklanarak cezaevine konulur. Parayı çalan kişinin o gece evden atılan Cevdet olduğu düşünülür. Cevdet bulunur ve aceleyle sorguya çekilir. Babasının durumunu gören Cevdet, parayı çalıp yaktığını söyleyince babasının yerine hapse girer. Şehnaz da kocasından boşanıp Adem'le evlenmek için Adem'in ayarladığı bir evde beklemektedir. İhsan Efendi evine döndüğünde Muhsine Hanım'dan karısının kaçtığını öğrenir. Hastalanan İhsan Efendi, hastanede kısa bir süre kaldıktan sonra vefat eder. Ölüm haberini alamayan Cevdet, babasının kendisini ziyaret etmesini uzun süre bekler. Bu bekleyiş sırasında zamanla farklı çocuklarla arkadaş olur. Bu arkadaşlardan Hasan, hapisten çıkar çıkmaz Cevdet için bir avukat arar. Şansın da yardımıyla bir avukat ve karısıyla tanışır ve avukat Cevdet'in davasına ücretsiz bakmayı kabul eder. Avukat küçük bir araştırmayla faillerin Adem ve Şehnaz olduğunu öğrenir ve haklarında arama kararı çıkar. Bunu fark eden ikili kaçar. Burada ve orada; Dağlarda mağaralarda kalan Adem ve Şehnaz, Şehnaz hastalanınca kendileri hakkında farklı bir hikaye anlatarak yaşlı bir kadından yardım alırlar. Yaşlı kadının yaptığından şüphelenen köylüler jandarmaya haber verir. Çiftin tutuklanması gazetelere bile konu olur. Cevdet de serbest bırakılır. Bütün bunlar Cevdet'in Amerika'ya olan sevgisini ikiye katlar. Hapisten çıktıktan birkaç gün sonra Cevdet ve Cevriye, Norveç feribotuna gizlice binerler ve onu Amerikan vapuru sanırlar. Çok geçmeden yakalanırlar ve Türk makamlarına teslim edilirler. Cevdet'le yakından ilgilenen avukat, yanlarında kalmayı ve eğitim almayı teklif etse de Cevdet, gururundan dolayı teklifi kabul etmez; Hasan'ın yanında kalıp fabrikada çalışmaya karar verir. - Orhan Kemal'in sinemaya ilk kez uyarlanan eseridir. - 28 kere sansürlenerek Türk sinema tarihinde en çok sansüre uğramış filmler arasında olma özelliği taşımaktadır. Edebiyatımızda umudun ve iyimserliğin kalemi olan Orhan Kemal, Suçlu'da hayatın oyunlarına karşı düşleriyle, hayalleriyle ayakta kalmaya çalışan küçük bir çocuğun erken ve acılı büyüme serüvenini ele alıyor. Orhan Kemal'in Sokakların Çocuğu adlı ünlü romanını ilk cildi olan Suçlu, çocukları sokağa götüren yaşamın, acı dolu yolun anlatımı. Orhan Kemal'in kitapları tor okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz kak, okurunu onun kadar biçimlendiril. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal'in kitaplarım yayımlamaktan onur duyuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sucumuz-insan-olmak/", "text": "Nuri: Felsefe bölümünden mezun olan Nuri'nin Monoton bir hayatı vardır. Hayattan zevk almayan, iki çocuk sahibi ve mutsuz bir evliliği vardır. Şevket Bey: Nuri'nin patronudur. İşten başka bir şey düşünmeyen asık suratlı bir adamdır. Nedret: Sarışın güzel bir bayandır. Kocası ile beraber aşçı olarak çalışmaktadır. Nedim: Nuri'nin üniversiteden arkadaşıdır. Resim bölümünden mezundur. Uzun zaman sonra Ankara'ya dönmeye karar veren Nedim, asıl amacı yıllar önce sevdiği kadın olan Sevim'i özlemiş olmasıdır. Sevim: Nedret ile arkadaş olan gevşek bir insandır. Onunla evlenmek isteyen Nedim'i kabul etmez. Ama Nedim ile eğlenmekten de vazgeçmez. İnsan Olmak Suçumuz, İstanbul'da felsefe okuyup Ankara'da memurluk yapan Nuri ile tesadüfen tanıştığı Nedret'in platonik aşkı konu edinmiştir. Roman 1940 Türkiye işçi sınıfına dayanmaktadır. Nuri'nin monoton, hayattan zevk almayan, kendi iç dünyasında sürekli sorguladığı bir hayatı vardır. Mutsuz evliliği ve iki çocuğuyla maraton hayatına devam etmektedir. Ankara'da bir şirkette çalışır. İş yerindeki insanlar monotondur, her zaman aynı solgun yüzleri ve ifadeleri kullanırlar. Patronu Şevket Bey, işten başka bir şey düşünmeyen asık suratlı bir adamdır. Anı tutmaz. Nuri her işten çıkışında bir apartmanın önünden geçer. Aşçı olan Nedret ve kocası burada iş sahibidir. Nedret, sarışın ve güzel bir bayandır. Nuri iç çıkışları oradan geçerken yol boyunca ona musallat olur. Yıllar önce sevdiği ve uzun zamandır tanıdığı bir kadınla evlenemeyen Nuri, o kadın onu terk etmeseydi hala bunları yaşar mıydı? Diye onu düşünüyor. Nuri'nin eşi, sürekli işbaşında olan, parası varsa gülen bir kadındır. Nuri bu kadının gözlerinde aşkın izini bile göremez ve karısı ona her geçen gün daha çirkin ve şişman görünür. Nuri'nin iç dünyasına girdiğimizde rüya ile gerçeği karşılaştırdığını görüyoruz. Nuri, rüya ile gerçeğin aynı olduğunu söylese de arada kalmışlığı dikkat çekicidir. Nedim ve Nuri üniversiteden arkadaşlardır. Nedim Resim Bölümü'nden, Nuri Felsefe Bölümü'nden mezun olmuştur. Nedim yıllar sonra Ankara'ya döner. Nedim'in dönmesinin nedeni ise Sevim'i çok özlemiş olmasıdır. Sevim, Nedret ile arkadaştır. Sevim gevşek bir insan olmasına rağmen manevi duygulara öncelik vermeyen bir karakterdir. Nedim Sevim'i sevse de aşık değildir. Nedim bir ev almıştır ve Sevim ile bu evde yaşamanın hayalini kurmaktadır. Sevim, Nedim'in bu hayallerini hoş karşılamaz. Kocasını ve zengin hayatını bırakıp Nedim ile birlikte sefalet içinde yaşamak istemez. Nedim, Sevim'e istediği yaşam koşullarını sağlamaz. Tüm bunların yanında Nedim ile eğlenmekten de geri kalmaz. Nuri, platonik aşkının gizli kalmasını istemez. Cesaretini toplar ve Nedret'e bir aşk mektubu yazar. Yazdığı mektubu dükkanın kapısının altından fırlatır. Nedret mektubu okuyunca hoşuna gider. Hissettiklerine benzer duygular hisseder. Ancak bu duygular yanıltıcı olacaktır. Kocası onun hayat arkadaşı ve meslektaşı olmuştur. O da bu maratondan bıkmıştır. İkinci mektubu da Nuri yazar. Sonunda Nedret ile görüşmeye karar verirler. Buluştuklarında bir otele gidip buluşmayı daha uygun buluyorlar. İkisi de evli olduğu için otel onların saklanma yeri olacaktır. Otel odasında yalnız kalan çift; korkulu bir pişmanlık, ıslak bir yalnızlık içindedirler. Birbirlerine yaklaştıklarında kapı zili çalar. Birden toparlanırlar. Ama kapı yanlış yerden çalınır. Bu arada, ne kadar yanıldıklarını anlarlar. İkisi de utanç, korku ve pişmanlıkla gözlerini indirirler. Bunun bir hata olduğunu kabul edip otelden ayrıldılar. Nedret, kocasına yaptığı kötülükten utanır. Duygularının onu aldatmış olmasına o bile şaşırır. Nuri de kendi iç dünyasında büyük bir yıkıma uğrar. Uzaktan platonik aşk yaşadığı ve geceleri hayalini kurduğu kadın, hayal ettiği gibi değildir. Mutsuz evliliği; Sokaklarda iki çocuğunu ve karısını düşünerek yürüyor. İkisi de kendini suçluyor. Ama tek suçları insan olmaktır. İnsan hataları kaçınılmazdır. Hayatlarına kaldıkları yerden devam ederler. Türk edebiyatında gerçekçilik akımının önemli temsilcilerinden Oktay Akbal, 1958 TDK Roman Ödüllü kitabı Suçumuz İnsan Olmak 'ta Ankara'nın 1940'lardaki gündelik yaşamını, memurları ve memuriyetin tekdüzeliğini gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/sultan-murat/", "text": "Sultan Murat: Henüz 15 yaşında genç bir delikanlıdır. Son derece akıllıdır. Mirzagül adında bir kıza aşıktır. Anatay: 16 yaşında olmasına rağmen son derece kuvvetli bir çocuktur. Kendisi de Mirzagül'ü sevdiğinden her zaman Sultan Murat ile bir rekabet içerisindedir. Erkinbek: Ailesinin en büyük çocuğudur. Son derece iyi yürekli ve güvenilir bir karaktere sahiptir. Ergeş: Fikirlerini açıkça dile getiren ve henüz 15 yaşında olan bir gençtir. Tartışmalara girmekten hoşlanmaktadır. Tinaliev: Genç çocuklardan oluşan grubun yöneticisi rolündedir. Yazar romanında çocukların uzak bir noktada tarla sürme macerası ve bu sırada çalınan atları sonrasında başlarına gelen olayları konu edinmiştir. Atlarının çalınması ile romanın kahramanı hırsızların peşine düşer. Bu durum ona geçmişte ineklerinin çalınmasını anımsatır. Yazarın çocukluk günlerinde yaşadığı birçok farklı anı kitabın konusunu oluşturmaktadır. 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı sırasında geçirilen bir kış gündür. Yağan kar ve yoğun kışın etkisi ile Talas Dağları dahi gözükmemektedir. Sultan Murat'ın öğretmeni olan İnkamay ona Sri Lanka'yı anlatmakta ve sıcak bir ülkede olduğu hayal etmesini sağlamaktadır. Öğretmeni üşüyeceği gerekçesi ile Mirazgül'ü yanından ayırmamıştır. Sultan Murat ise pencere kenarında yalnız kalmıştır. Oysa Sultan Murat, Mirazgül'e aşıktır. Sultan Murat'ın babası Bekbay, köyde bulunan diğer birçok erkek gibi Almanlar ile savaşması için askere alınmıştır. Savaşa gitmeden hemen önce Bekbay, Sultan Murat'ı köye iki gün uzaklıkta olan Cambul'da bir panayır yerine götürmüştür. Buraya götürürken de gözü gibi baktığı atlarının dizginlerini ona vermiş ve Sultan Murat'ın sürmesini sağlamıştır. Sultan Murat babasının ona güvenmesinden çok mutlu olmuştur. Cumbul'da bulunan panayırda birçok farklı hayvan görmüş ve birçok farklı yerde eğlenmiştir. Ardından Babası, annesine ve kardeşlerine de bir şeyler almış ve geri dönmüşlerdir. Sultan Murat bu anıların içerisine dalmışken öğretmeninin ondan soba için biraz daha saman getirmesini istemesi ile kendisine gelmiştir. Sobanın tutuşması için uğraşırken bu sırada içeriye okul müdürü girmiştir. Cephede bulunan asker için daha fazla yiyeceğe ihtiyaç olduğunu ve erkek çocukların tarlaları sürmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine Sultan Murat, Anatay, Erkinbek, Eegeç ve Kubatkul tarla sürme konusunda gönüllü olurlar. Çocuklar tarla sürmeye gittikleri sırada her biri dört atın bakımını üstlenmiştir. Sultan Murat ise babasının atlasını seçmiştir. Diğer çocuklar ise kendi atlarını getirmişlerdir. Çocukların görevi hem atlara bakmak hem de pulluklar ile tarlaları sürmektedir. Aksay'a gitmeden hemen önce gece yarısına kadar hazırlık yapmışlardır. Bu sırada Sultan Murat her zaman Mirazgül'ü düşünmektedir. Antay'ında Mirazgül'e aşık olması sebebi ile onunla sık sık kavga etmektedir. Sultan Murat bir aşk mektubu yazarak küçük kardeşi ile Mirazgül'e göndermiştir. Günlerce bir cevap beklemesine rağmen herhangi bir cevap alamamıştır. Aksay'a gitmelerine 3 ya da 4 gün kala Mirazgül ile karşılaşırlar. Mirazgül, Sultan Murat'a işlenmiş bir mendik verir. Yaşanan bu durum üzerine Sultan Murat çok sevinir. Tam yola çıkacakları gün Antay'ın babasının savaşta öldüğü haberi gelmiştir. Yaşanan bu durum üzerine Sultan Murat'ta kendi babası için fazlası ile endişelenmektedir. - Cengiz Aytmatov'un bu romanı yazarın kendi biyografisi hakkında da birçok farklı bilgiyi okuyuculara sunmaktadır. - Sultan Murat Erken Gelen Turnalar adlı romanında bir anlamda kendi özgeçmişini ele almıştır. Yakın tarih hakkında da bilgiler veren bir romandır. - Yazarın 14 yaşında olduğu dönemleri etraflıca incelemektedir. Kitapta ismi geçen Sultan Murat ise yazarın kendisidir. Cengiz Aytmatov, İkinci Dünya Savaşı'nın bütün şiddetiyle devam ettiği yıllarda Kırgızistan'ın bir köyünde, cephedeki askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak için yediden yetmişe herkesin tabiat ve savaş şartlarıyla çetin mücadelesini anlatıyor. Cesur, zeki ve okulun güzel kızı Mirzagül'e tutkun Sultanmurat 15 yaşında olmasına rağmen cephedeki askerlere yardım etmek için seçilen köyün beş gencinden biridir. Sultanmurat'ın gözünden savaşın yıkıcılığını ve insanları adeta birer canavara dönüştürmesini anlatan Cengiz Aytmatov, diğer bütün eserlerinde olduğu gibi, bu hikayesinde de insana olan inancını vurgulamaktadır. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, insanın içinde sönmeden yanmaya devam eden o sevgi ateşi her türlü zorluğun üstesinden gelmek için insanın sahip olduğu en kıymetli hazinesidir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/surgun/", "text": "Hilmi Efendi: Komutanı ile haklı olduğu bir tartışmaya girince sürgüne gönderilen bir yüzbaşıdır. İrfan: Hilmi Efendi'nin çok eski bir arkadaşıdır. Nevber: İrfanın deliler gibi aşık olduğu kızdır. Yazar romanında sürgünde yaşanılan zorlukları ve verilen mücadeleleri işlemiştir. Romanın konusunda her bakımdan yaşanan farklı zorluk ve alışılmışın dışındaki durumlar oluşturmaktadır. Hilmi Efendi aktif olarak görev yaptığı sırada bir üst rütbede yer alan komutanı ile haklı olduğu bir konu sebebi ile tartışma yaşamıştır. Yaşanılan bu tartışma sebebi ile Hilmi Efendi Beyrut'a sürgüne gönderilmiştir. Henüz daha sürgün yerine gitmeden içerisinde bulunduğu durumun ne denli kötü ve çekilmez bir durum olduğunun farkına varmıştır. Hayatında ilk defa gideceği Beyrut şehrinde başına nelerin geleceğinden ya da burada kimler ile karşı karşıya kalacağından bir haberdir. Karmaşık bir ruh hali ile sürgün yerine gitmektedir. İstanbul'da ise bir karısı ve Seher adında bir kızı bulunmaktadır. Sürgüne gitmesi sebebi ile onlardan da ayrı kalmak zorundadır. Beyrut'a geldiği ilk günlerde fazlası ile yalnızlık çekmektedir. Aynı zamanda elindeki parası da son derece kısıtlıdır. Geldiği Beyrut'ta bir iş bulana kadar elindeki para ile geçinmek zorunda olduğundan yemeğinden dahi tasarruf etmek zorunda kalmaktadır. Daha sonrasında ise genellikle Türklerin yaşadığı mahallerde bulunan kahvelere giderek dertleşebileceği ve memleketi hakkında konuşabileceği birilerini aramaya başlamıştır. Hilmi Efendi, son derece iyi niyetli ve efendi bir karakter yapısına sahipti. Hemen herkesle iyi anlaşmayı başarmaktaydı. Yine bir gün tesadüfen Beyrut mahallelerinde gezinirken eski bir arkadaşına rastlamıştır. Arkadaşı bir gazoz satıcısıydı ve onu daha görür görmez tanımıştır. Hilmi Efendi bu duruma fazlası ile sevinmiştir. Çünkü yalnızlığını giderecektir. Arkadaşı olan Çopur Apti ile birlikte kalacaktır. Aynı zamanda Çopur Apti'nin iki arkadaşı daha ardır. Ancak hiçbir şey Hilmi Efendi'nin planladığı gibi gitmeyecektir. Bir sabah gazoz almak için dükkana geldiğinde adamın her şeyini toplayıp kaçtığını fark edecektir. Neyse ki burada çalışırken azda olsa bir miktar para biriktirmeyi başarmıştır. Fakat daha sonra ne yapacağını bilemez ve yanındaki arkadaşları ile kavga etmeye başlar. Yine bir gün Hilmi Efendi, İrfan adında çok sevdiği bir arkadaşı ile karşılaşmıştır. Onu gördüğünde bütün dertlerinin çözüm bulacağını düşünmüştür. Bunun ardından İrfan Halep'e gitmiştir. Burada işlerini yoluna koyduktan sonra Hilmi Efendi'yi de yanına alacaktır. Ancak Hilmi Efendi bir bürokrat olan farklı arkadaşının yanına gitmek ister. İrfan buna şaşırsa da bir yolunu bulacaklardır. Bürokrat arkadaşı Hilmi Efendi'nin ailesine haber göndermesine yardımcı olacaktır. Aradan geçen zamanın ardından Bürokrat arkadaşı ve Hilmi Efendi Halep'e geleceklerdir. Burada çok büyük bir ilgi ile karşılanacaklardır. İrfan daha önceden tanıştığı ve içerisinde Nevberin'de bulunduğu bir grubu onlar için davet etmiştir. Fakat Hilmi Efendi'nin tüm bunlarda hiç gözü yoktur. Yinede herkes Nevber'den söz etmekteydi. Bir şekilde Hilmi Efendi ile birlikte izlemeye gittiler. Hilmi Efendi kızını burada görünce olduğu yere yığılıp kalmıştı. - Sürgü, Refik Halit Karay'ın sürgün yıllarında geçirdiği hayatın izlerini taşıyan bir romanıdır. - Milli mücadele yıllarında Ankara hükümeti ile ters düşen fikrileri sebebi ile Beyrut'a kaçmıştır. Sürgün adlı romanını da burada yazdığı düşünülmektedir. - Roman ilk olarak 1940 yılında İstanbul'da basılmıştır. Günümüzde dahi bu eser yoğun ilgi görmekte ve güncel olarak okunan romanlar arasında yer almayı başarmaktadır. Birçok farklı eserinde olduğu gibi bu eserinde de yazar sürgünde olduğu yıllarda tanıdığı insanların karakter yapısını ve kültürünü kitabına yansıtmıştır. -Refi Cevat Ulunay- -Halid Fahri Ozansoy- -Suat Derviş-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/suskunlar/", "text": "Asım: Cüce Efendi tarafından öldürülen karakterdir. Sevdiği kız için bestelediği beste, ölümünden sonra bozulur. Bu nedenle, ruhu romanın sonuna kadar ıstırap içindedir. Hata düzeltilince ruhu rahata kavuşur. Batın Hazretleri: Batın kelimesine göre romanda net olarak görülmeyen kişidir. Kainattaki en muhteşem neyzen olduğu söylenir. Romanda kutsal hayatın nefesini solumuştur. Yazar, romanda Tanrı'yı bu isimle sembolize etmesini istemiştir. Davut: Yirmi beş yaşında bir karakterdir. Kahvede müzik ilmini öğrenir. Neva adında bir kıza aşıktır. Asım'ın bestesindeki hatayı düzelten kişidir. Cüce İskender'in gerçek kimliğini ve Asım'ın hayaletinin gizemini çözen kişidir. Roman, 17. yüzyılda İstanbul'da ruhlarında hissettikleri bir aşkın müziğini besteleyen üç müzisyenin hayatları konu edinmiştir. Yaşlı bir muhafız, Yenikapı Mevlevihane'sinin çevresinde mavi ışık saçan bir hayalet görür. Diğerleri aynı şeyi gördüğünde, şehir sallanır. Asım'ın evinde boğulmasını ve öldürülmesini bu hayalete bağlarlar. Aslında cinayeti Cüce Efendi lakaplı İskender Efendi işlemiştir. Gerçek adı Alessendro Perevelli olan Cüce Efendi Asım tarafından satın alınan bir köledir. Müzikte büyük bir yeteneği var. Asım besteleriyle şehirde popüler bir konumdadır. Cüce, Asım'ın aşık olduğu Neva adında bir kıza aşık olur. Bu aşk, Cüce'yi Asım'ın katili yapar. Cüce, Asım'ın Neva için hazırladığı kağıda domuz yağı bulaştırır ve Neva ile annesinin yaşadığı eve fırlatır. Asım'ın ruhu bu olaydan sonra acı çekmeye başlar. Bu lanetli kağıt musiki ustalarına verilir. İbrahim Dede, bu kağıttaki semavinin kusurlu olduğunu düşünür ve çözmeye kararlıdır. Bu süreçte şehrin müzisyenleri birer birer öldürülür. Katilin şeytanın simgesi olan Tağut olduğu öğrenilir. Tağut, cinayetleri ölümsüzlük vaat ettiğini gerekçesi ile Cüce Efendi'ye işletir. Romanın sonunda gerçek müzik ustası olduğu düşünülen Platon, Cüce tarafından öldürülür. Bu sırada bir ışık belirir. Bu ışık Neyzen Batın. Platon'a Yaşam Nefesini üfler ve onun yeniden dirilmesine neden olur. Davut, Asım'ın bestesindeki hatayı bulur ve Asım'ın ruhunun huzur bulmasını sağlar. - Kitap, yazarın ablaları Süheyla ve Füruzan'a ithaf edilmiştir. - 2007 yılında Kastamonu valiliği, Kastamonu İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün düzenlediği I. Oğuz Atay Roman Ödülü'ne değer görülmüştür. - Eser, 2013 yılında İlban Ertem tarafından çizgi romana uyarlanmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/swannlarin-tarafi/", "text": "Charles Swann: Yüksek sosyetede hayatını geçiren ve acı verici bir aşkın kurbanı olan zengin bir ustadır. Odetta: Werdurn'da Swann ile tanışıp zor bir aşk sonunda beraber olduğu kadın. Swann'ların Tarafı, okuru romanın teması ve anlatıcısıyla tanıştırır. Ardından romanın geri kalanında, odak noktası Charles Swann olur. Swann oldukça çapkın bir adamdır. Kadınlar konusunda oldukça başarılıdır. Kendisi Fransa ve İngiltere gibi krallıklarda sosyetenin aradığı biridir. Sonra bir gün Werdurn'lerde odette ile tanışır. Werdurn'ler başta Swann'ın Odette ile yakınlaşmasına sesiz kalırlar. Her iki aşık Werdurn'lerde buluşur ancak Swan Werdurn'ları küçük görür çünkü kendisi sosyeteye bağlıdır. Werdurn'ler bunu anlayınca Swann ile Odette'nin aralarına girerler. Ancak daha sonraları Swann aşk acısı çekmeye başlar. Gerçi sonunda odetta ile evlenir ama bu ilişki onu çok yıpratmış ve bu durumda onun hastalanması ile ölümüne sonuçlanır. 20. yüzyıl edebiyatının en büyük eserlerinden biri olan Kayıp Zamanın İzinde, gözlem yeteneğiyle ünlenen Marcel Proust'un yedi sene boyunca evinden çıkmadan yazdığı ve çocukluğundan beri zihninde sakladığı ayrıntıları taşıyan; insanın bilincini, duygularını ve hatıralarını uyandıran romanıdır. Bazen bir kilise çanının sesiyle bazen de bir yudum çayın damakta bıraktığı tatla, sonsuza dek unuttuğumuzu düşündüğümüz hatıraların tüm berraklığıyla yeniden gözümüzde canlanması gibi, Proust da Kayıp Zamanın İzinde'yle hem yaşantımızı hem de yaşanmışlıklarımızı canlandırmayı amaçlar. Başkarakterimiz, dönemin Paris sosyetesindeki sanat anlayışına, karmaşık ilişkilere ve olaylara bakış açısını aktarırken, bir yandan da toplumdaki ve aşktaki alışkanlıkların gerçek mutluluğu tatmaya nasıl engel olduğunu gözler önüne seriyor. Swann'ların Tarafı'nda, anlatıcıyla beraber biz de çocukluğumuzdan bu yana çevremizde gelişen olayların içimizde uyandırdığı duyguları tadıyor ve hayatımızı tahammül edilebilir kılan bazı unutulmuş anları hatırlıyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/taifte-olum/", "text": "Mithat Paşa: İdeallerinden ödün vermeyen, inandığı doğrular için savaşan dürüst, ahlaklı ve çalışkan bir insandır. Vasıf Klikyan Efendi: Mithat Paşa'nın sağ koludur. Bunun yanı sıra her türlü işi organize etmede ona yardımcı olan kişidir. Naime Hanım: Mithat Paşa'nın ilk eşi. Uzun yıllar birlikte zorluklar çekmişlerdir. Şehriban Hanım: Mithat Paşa'nın ikinci eşidir. Taif'te Ölüm, çökmekte olan bir imparatorluğun modernleşme sancılarını çok zekice bir dille anlatırken, dönemin baş aktörlerinin bireysel trajedilerini de başarılı bir şekilde gözler önüne seriyor. Mithat Paşa, Batı'daki aydınlanma düşüncesi, Fransız İhtilali ve özgürlük mücadelesinden etkilenen bir avuç aydınla birlikte, beş yüz yıllık bir imparatorluğun köhnemiş zihniyetini değiştirmeyi ve çağdaş bir imparatorluk getirmeyi amaçlamaktadır. Taif'te Ölüm, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşme çabalarını akıcı bir dille anlatarak, dönemin akışına yön verenlerin yaptığı hataları gözler önüne seriyor. Bize kesintileri veriyor. Romanı okurken Mithat Paşa'nın siyasi ve bireysel hayatına, dostluk ve aşklarına, mevcut demokrasi savaşının tarihimizdeki köklerine ve o dönemin siyasi oyunlarına tanık oluyoruz. Mithat Paşa, batıdaki aydınlanma fikrinden, Fransız ihtilalinden ve özgürlük mücadelesinden etkilenen birkaç aydınla birlikte, beş yüz yıllık bir imparatorluğun zamansız zihniyetini değiştirmeyi ve bir çağdaş yönetim anlayışı. Yabancı dil öğrenme arzusuyla yola çıkar ve amirinden kendisini geliştirmek için yurt dışında çalışmasını ister. Sultan Abdülaziz sadrazam iken tahttan indirildi ve yerine 5. Murat getirilir. Sultan 5. Murat akli dengesini kaybettikten sonra Sultan Abdülhamit tahta geçmiştir. Abdülhamid, kendisi ile Mithat Geçidi arasındaki yenilikler, anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar adına verdiği tavizleri yerine getirmez. Mithat Paşa, Batı'daki aydınlanma düşüncesi, Fransız Devrimi ve özgürlük mücadelesinden etkilenmiş bir avuç aydınla birlikte, beş yüz yıllık bir imparatorluğun artık köhnemiş zihniyetini değiştirmeyi ve çağdaş bir yönetim anlayışı getirmeyi amaçlamaktadır. Sultan Abdülhamit, Meşrutiyet'i ilan etme sözüyle tahta geçmiştir. Ama asıl niyeti başkadır. Giderek artan baskıcı bir yönetimle bütün ipleri eline almaya ve kendine karşı çıkan sesleri susturmaya kararlıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş arifesinde bu iki güç karşı karşıya gelecek ve Türk tarihinin en gerilimli mücadelesini yaşayacaklardır. 'Taif'te Ölüm', çöken bir imparatorluğun çağdaşlaşma sancılarını son derece akıcı bir dille anlatırken, dönemin baş aktörlerinin bireysel trajedilerini de başarıyla gözler önüne seriyor. Romanı okurken, Mithat Paşa'nın siyasal-bireysel yaşamının, dostluklarının ve aşklarının yanı sıra, günümüzdeki demokrasi savaşının tarihimizdeki kökenlerine ve bugünün siyasal ayak oyunlarına taş çıkartan saray entrikalarına da tanık olacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tanyeri-horozlari/", "text": "Romanda Osmanlı Devleti'nin son dönem savaşları olan Sarıkamış, Çanakkale ve bağımsızlık savaşları ele alınmaktadır. Poyraz Musa'yı öldürmek için Şeyh tarafından görevlendirilen Çerkes Süleyman, akrabası Poyraz'dan ve ada halkının nezaketinden etkilenir. Şeyhe karşı hedefini değiştirerek yeniden yola çıkar. Poyraz, Musa Kazım Efendi'nin Girit özleminin kendisini her geçen gün daha da yaktığını görünce Milli Mücadele'deki komutanının yanına giderek onun vasıtasıyla Yunan elçiliği ile görüşür. Musa Kazım Efendi'nin coşkusu, komutanın hakaretlerine yenik düşer. Ağa Efendi'den utanan Poyraz Musa pes etmez ve onunla ve Yunan elçisiyle görüşmek için İstanbul'a gider. Burada Ağa Efendi'nin eğitim dönemindeki arkadaşı Sait Rahmi vasıtasıyla elçi ile görüşürler ve ondan elinden geleni yapacağına dair söz alırlar. İkisi uzaktayken, dört adam adaya Abbas'ı sormak için gelir. Her yönden Şeyh'in adamları olduğu belli olan bu kişiler aynı zamanda Kavlak Remzi'nin işbirlikçileridir. Ada halkı durumun farkına varır ve onları adadan göndermenin bir yolunu bulur ancak tehlike eskisi gibi değildir. Poyraz ve Musa Kazım Efendi, umutları ve birçok hediye ile adaya dönerler. Poyraz sahilde yürürken Sarıkamış'ta savaşan ve Enver Paşa'nın gazabından kurtulan ürkek bir adam görür. Poyraz, bu firarını adaya yerleşen doktorlardan biri olan Salman'a götürür. Doktor Salman, adı Hasan olan bu kaçağa biraz sert davranınca Hasan korkar ve kaçar. Bu sırada şehirde büyük bir koşuşturma vardır. Kavlak Remzi, ilçeyi temsilen Ankara tarafından parti başkanlığına seçildi. Törende Hasan'ın durumu Askerlik Şube Başkanı İshak Bey'e anlatılır. Hasan'ın durumuna acıyan İshak Bey, ona askerlikten men edildiğine dair bir ferman vereceğine söz verir. Korkan ve saklanan Hasan'ı bulması biraz zaman alsa da Hasan sonunda ikna olur. Ruhsatın yanında istediği evin tapusu da kendisine verilir. Bu, Hasan'ın korkularını büyük ölçüde azaltır. Günler sonra Çanakkale Savaşı'nın baş piyadesi olan Arsen Sediryan adaya gelir. Gazi Sediryan da adanın diğer sakinlerinden Gazi Cemil gibi savaştan sonra memleketine döndüğünde sevdiklerini orada bulamaz. Nişancı Veli'nin büyük desteğiyle Sediryan bir demirci dükkanı açar. Nişancı Veli şimdi eşi Sultan'ı alıp cennet adasına götürmeye karar verir. Köylerinden ayrıldıklarında ise padişah kimlik kartıyla oğullarını bekleyen diğer annelere adalarının adresini vermeyi ihmal etmezler. Ağa Efendi beklerken Elia'nın çiftliğinde hazırlıklara başlar. Çiftliğin demir eksikliklerini gidermek için Arsen Usta'ya büyük bir görev düşer. Poyraz ile Zehra arasındaki mesafe, Poyraz'ın Yezidi kadınlara yönelik katliamı hatırlamasıyla netleşir. Poyraz'ın bu sessizliğine derin anlamlar yükleyen Zehra, günlerini sorularına cevap arayarak geçirir. Daha önce adaya gelip ayrılan Hançer'den Efe tekrar geri döner. Burada ne yapacağını düşünürken dallarda olgun şeftaliler gören Hançerli Efe, bu konuda sebze tüccarı Şükrü Efendi ile adanın geçim kaynağı olması konusunda hemfikirdir. Şeftali toplamaya gelen Şükrü Efendi'nin çalışanları arasında şeyhin fedaisi olduğu anlaşılan bir kişi dikkat çekiyor. Ancak adam göründüğü gibi aniden ortadan kaybolur. Musa Kazım Efendi, başvurusunun sonucunu öğrenmek için İstanbul'a gittiğinde durumunun ümitsiz olduğunu öğrenir. Kötü haberin ardından adaya dönen Ağa Efendi, postacıdan bir mektup alır. Mektup, yenilgi sonucu hapsedilen Rum General Ağa Efendi'nin arkadaşındandır. General tarafından yazılan bu mektup, her türlü olumsuzluklara rağmen Ağa Efendi'yi yeniden hayata bağlar. Anadolu göçmenleri adaya gelmeye devam ediyor. Katılımcılar arasında yer alan Aziz Efendi'nin çıkardığı kargaşa, dilini tutamayarak kısa süreli bir gerilim yaratsa da, iş daha sonra tatlandı. Son göçmenlerin yarattığı sorun bununla da bitmiyor. Çocuklar, yeniden dışarı atılma korkusuyla devletin suçladığı evlere yerleşmiyor. Sniper Veli'nin gizemli ikna yöntemi burada da işe yarıyor. Aşırı üzüm tüketen bu kişilerin yakalandığı ishal sonucunda ada halkı yoğun kokuya maruz kalmaktadır. Koku, Sultan ve Nişancı Veli'nin özgürlüğün ve mutluluğun sesi olarak nitelendirdiği tanyeri horozlarının ötüşüyle tezat oluşturuyor. Yeni gelenlere kesinlikle evlerinde tuvalet kullanmaları talimatı verildiğinde bu sorun ortadan kalkıyor. Poyraz'ı öldürmek için fırsat kollayan Peri ve Kerim, Nişancı ve Vasili tarafından dikkatle takibe alınır. Poyraz'ın Azrailleri onu asla yalnız bırakmasa da ada halkı dayanışma ve hoşgörü ile mutlu yaşamlarını sürdürür. Yaşar Kemal, dört bir yana saçılarak bu roman adasının savrulan insanların topluluk olma çabalarını olağanüstü güzellikte bir dille anlatıyor. Yaşar Kemal, zamanımızın en büyük epik romancısıdır. Onun romanlarını okuyan herkes bu kanıda birleşir. Zamanımızda hiçbir yazarın Yaşar Kemal'in gücüne ulaşamadığını bilmeliyiz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/taras-bulba/", "text": "Taras Bulba: Adı geçen kitabın ana karakteridir. Gözü kara ve cesur bir adam olan Taras Bulba, Oğulları ile beraber kazak savaşına katılırlar. Andrey ve Ostap: Taras Bulba'nın oğullarıdır. Taras Bulba Nikolay Vasilyeviç Gogol'ün Ukrayna Kazakları'nın 15. yüzyıldaki yaşamlarını, savaşlarını ve zaferlerini destansı bir dille anlattığı romanıdır. Ayrıca gözü pek savaşçı Taras Bulba ile oğullarının Kazak Ordusu'ndaki yiğitliklerini konu edinir. Kitap, Taras Bulba'nın iki oğlu Andrey ve Ostap'ın Ortodoks ilahiyat okulundan dönüşüyle başlıyor. Tüm Kazaklar gibi asıl eğitimin asker meydanında alındığını düşünen Taras Bulba da oğulları ile birlikte Kazak askerlerinin bulunduğu Zaporozhye'ye doğru yola çıkar. Çünkü bir Kazak sadece savaştaki cesaretiyle hatırlanır ve tam bir Kazak olur. Hayattaki tek görevleri dinlerini ve milletlerini Katolik Polonyalılardan, cahil Tatarlardan, Yahudilerden ve Türklerden korumaktır. Çok geçmeden Polonyalılara bir sefer başlar. Taras Bulba, her iki oğlunun da büyük komutanlar olacağından gurur duyuyor. Ancak Andrey, Kiev'de tanıştığı Polonyalı lordun kızının da kuşatma altındaki şehirde olduğunu öğrenir. Onu bir kez daha görmeyi umarak şatoya gider; Ama onu görünce duygularına yenik düşer. Orada kalmaya karar verir ve kaçtığını Kazaklara bildirir. Çatışmalar devam ederken, Tatarların Zaporozhye'ye baskın düzenlediği haberleri geliyor. Kazaklar orduyu bölmeye karar verirler. Ordunun başına kuşatma altında olan Taras Bulba seçilir; Polonyalılara ağır kayıplar verir ve Polonya zırhıyla onlara karşı savaşan oğlunu kendi tüfeğiyle öldürür. Ancak sayıları azalan Kazaklar fazla dayanamazlar ve savaşı kaybederler. Taras Bulba ağır yaralı olarak kurtulur. Aylar sonra kalktığında, başına konan ödülü görmezden gelerek oğlu Ostap'ın izini sürmek için Polonya'ya geri döner. Ancak Taras Bulba'nın umutları suya düşer ve Ostap'ın işkenceden ölmesini izlemek zorunda kalır. Yakalanmak üzereyken şehri terk etmeyi başarır ve kısa süre sonra onun intikamını almak için yüz yirmi bin Kazak askeriyle geri döner. Polonya ordusu yenildi; ancak Taras Bulba, Kazakların genç lideri Polonya barış teklifini kabul ettiğinde atamaya karşı çıkıyor. Polonyalıların sözlerini tutmayacaklarını söyleyerek, alayıyla birlikte birçok tümen daha alarak Polonya şehirlerine saldırdı. Evler, manastırlar yakılır, herkes kılıçtan geçirilir. Polonya ordusu, sayıları azaldıkça geri çekilen Kazakların peşine düşer. Taras Bulba'nın muzaffer hayatı, Dinyester nehri kıyısında sona erer. Özünde bir başkaldırının destanı olan Taras Bulba, Rus edebiyatının öncülerinden Nikolay Vasilyeviç Gogol'ün sıradışı eserlerinden biri. Gözüpek savaşçı Taras Bulba ile oğullarının Kazak Ordusu'ndaki yiğitliklerini ele alan bu roman, Gogol'ün edebiyatını anlamak için önemli ipuçları içeriyor. Yalnızca can verip şan almak için yaşayan Kazakların hem Türkler, Tatarlar, Lehler gibi diğer etnik gruplarla hem de birbirleriyle giriştikleri şiddetli çatışmaları anlatıyor Taras Bulba. Rus edebiyatının babası Gogol, diğer eserlerindeki şiirselliği koruyarak, ama bir savaş epiğine uygun bir anlatımla işliyor eserini. Gogol'ün Kazak kültürüne duyduğu sevgi ve özlemin bir ürünü olarak görülebilecek olan Taras Bulba, Rus edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da başyapıtlarından biri."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tas-meclisi/", "text": "Diane Thiberge: Çocuk sahibi olmayı isteyen fakat küçükken cinsel organına yapılan saldırıdan sonra evlat edinme yoluna başvuran genç ve bekar bir kadındır. Lucien: Laura'nın yetimhaneden evlat edindiği oğludur. Diana, çocukluğunda yaşadığı korkunç bir olayın ardından yalnız bir hayat yaşamaya karar verir. 30 yaşını doldurduktan sonra anne olabilmek için evlat edinmeye başvuruyor. Evlat edindiği Lucian geçmişi bilinmeyen bir çocuktur. Anne-oğul birbirlerine alışmaya çalışırken bir trafik kazası geçirirler. Diana ise bu kazanın aslında cinayet olma ihtimalini değerlendiriyor. Taş Meclisi, psikoloji, parapsikoloji, şamanizm ve telepati ile ilgili ilginç ayrıntılar yer alır. Diane Thiberge, çocuk sahibi olmak isteyen genç ve bekar bir kadındır, ancak çocukluğunda cinsel organına yapılan saldırının ardından evlat edinmeye başvurur. Çocuk sahibi olmak için Vietnam'daki Ra-Nong Yetimhanesini seçer. Burada Lucien adında bir çocuğu evlat edinir. Bu çocuk sessizdir ve çok tuhaf davranışlar sergilemeye başlar. Lucien bir akşam annesi Sybille Thiberge'nin evinden dönerken çok ilginç ve beklenmedik bir kaza geçirir. Kazadan sonra üvey oğlu Lucien'in durumunun çok kötü olduğu anlaşılır. Lucien komadadır ve durumu o kadar ciddidir ki hayata dönmesi imkansızdır. Diane oğlunu görmek için hastane odasına gittiğinde oğlunu bekleyen bir adam görür. Tam çığlık atmak üzereyken garip bir güven duygusuyla bu adamdan hiçbir zarar gelemeyeceğini anlar. Adam çocuğuna Akupunktur uygular. Kadına kendisini Berlinli anestezi uzmanı olarak tanıtan bu adam aslında bir akupunktur uzmanıdır. Lucien'e iğneler batırır ve bir şekilde onu kısmen iyileştirmeyi başarır. Aniden odadan kaçan bu adamın gizemini çözmeye çalışan Diane için bu adamı araştırmak hayatında bir dönüm noktası olacaktır. Lucien'in telepatik güçlere sahip Şaman soyundan gelen bir çocuk olduğunu ve bu çocuğun dünyadaki tek şaman olduğunu öğrenmek Diane için nefes kesici ve tehlikeli bir maceranın kapılarını açar. Jean Christophe Grange, Kızıl Nehirlerin ardından Taş Meclisiyle yine sahnede. Gerçekten şaşırtıcı bir hayal gücü... Dayanılmaz bir gerilim... Fiziksel ve psikolojik şiddet... Parapsikoloji... Şamanizm... Telepatiyle gerçekleştirilen bir trafik kazası... Esrarengiz akupunkturcu... Türk ve Moğol şamanların mirasçıları arasındaki savaş... Mucizevi tedaviler, ani ölümler. Bilimsel referanslar, polisiye vakaları ve parapsikolojik olguları etkileyici bir psikolojik atmosfer içinde birleştiren bir hikaye. Eski Sovyetler Birliği'nin gömülmüş sırları, nükleer füzyon, Mayıs 68'in hala varlığını sürderen derin izleri, peş peşe bulunan ipuçları. Kurbanların cellat, kahramanların hep kötü olduğu fantastik bir gerilim."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tatar-colu/", "text": "Giovanni Drogo: Bastiani Kalesi'ne teğmen olarak atanmıştır. Drago umutlarının, umutsuzluğa daha sonra da umarsızlığa dönüşmesine izin vermiş birisidir. Yazgısını değiştirebilme şansı olmasına rağmen yine de asıl önemli şeyin hala başlayacağı ümidiyle bir ömür tüketmiştir. Bastiani Kalesi'ne atanan genç bir teğmenin, kalede yaşanan rutin hayata kapılıp gitmesiyle zamanın nasıl geçtiğini anlamadan 30 yıl gibi uzun zamanı, hayatını erteleyerek geçirmesi anlatılıyor. Kale aslında bir sembol olarak tasvir edilmiş, hayatlarına yenilik getirmeyen insanların, tek düze ve tecrit edilerek sürdürdükleri yaşamlarının tıpkı Tatar Çölü gibi nasıl verimsiz bir hale geldiği ve bitmezmiş gibi görünen hayatın nasıl çabucak bittiği de akıcı bir şekilde anlatılmış. Giovanni Drago Kraliyet Akademisi'ni bitirir. İlk görev yeri Bastiani Kalesi'ne giderken yolda karşılaştığı Yüzbaşı Ortiz'in burada on sekiz yıl geçirmesine şaşırır. Burada bir gün bile kalmak istemeyen Drogo, kalede geçirdiği dört ayın sonunda Tatar Çölü'nün sonsuz görüntüsü onu kendine çeker. Kalede geçen bu süre onu uzağa çekmeye yetmiştir. Kale onu yavaş yavaş kuşatmaya başlamıştır. Alışkanlıkların uyuşukluğu ve kölesi oluşu onu isteyince çıkacağını düşündüğü bir girdabın içine çekmeye başlamıştır. Kalede yıllarını geçiren kıdemli askerlerin Vakit varken git. sözleri ona o kadar uzaktır ki Drogo'ya göre önünde uzun yılları vardır. İzin günlerini bile kalede geçiriyordur ve alışılmışlığın getirdiği monotonlukla zamanın nasıl geçtiği ayırdına varmadan yıllar geçiyordur. Aralıklarla silkelenip kaleden ayrılmak istediği dönemlerde, eskiden yaşadığı şehrin, arkadaşlarının, hatta evinin bile yabancısı olduğunu hissediyordur. Kalede kalmak istediğini iddia edenler, gidemedikleri için bunu böyle söyleyerek kendilerini bile kandırıyorlardır. Kalenin çevresindeki en küçük bir hareketlilik bile onları heyecanlandırıyor, umutları canlanıyor, daha sonra yine aynı tek düze ve tecrit edilmiş bir hayatı ve değişmeyen yazgıyı tekrar ediyorlardır. Drogo asıl önemli şeyin hala başlamadığı fikrinde inat ettiğinde 15 yılı geride bırakmıştır. Yıllar geçmiş, kader yine kendini tekrar etmiş, kaleye ilk geldiği günde Yüzbaşı Ortiz'in ona yolda eşlik ettiği gibi kendisi de artık kırklı yaşların ortalarına gelmiş ,yeni gelen bir teğmene eşlik ediyordur. Drogo her şeyin farkındadır. Artık genç değildir, kendi elleriyle emek vererek ördüğü duvarları yıkacak cesareti ve gücü yoktur. Halbuki o bitmez tükenmez olarak düşündüğü yıllar çabucak geçmiştir. Drogo, önce ruhunda sonra bedeninde yaşanan erozyonla tıpkı kalenin duvarları gibi zamana karşı koyamamıştır. Bu arada yıllar önce Kuzey Krallığı önce sınır çizme bahanesiyle bölgeye girmiştir. Yol yapım çalışmalarını sessiz sedasız yapmış, gerçekle hayali birbirine karıştıran kaledekiler birdenbire savaşla burun buruna gelmişlerdir. Drago 54 yaşına gelmiş, yıllarını kalenin güvenliğini sağlamak için vermiştir ancak tam işe yarayacağı zamanda hasta ve yaşlıdır. Kalede işe yaramadığı için kaleden gönderilir. Ayrılırken umutlarının, umutsuzluklarının hatta umarsızlıklarının hesabını kendine veremez. Artık yılları değil, belki de günleri ya da saatleri vardır. O tükenmez dediği yılların sonu gelmektedir. İç karartıcı Bastiani Kalesi'ne vardığında genç teğmen Giovanni Drogo tarifsiz bir sıkıntıya kapılır. İlk görev yeri olan bu kaleyi bir gece bile kalmadan terk etmeyi ister, ama harekete geçemez. Sonunda en fazla dört ay kalabileceğine karar verir. Alışkanlıkların uyuşturucu etkisi, askerlik gururu, gündelik ritüellerle dolan bir hayat boşluğuna bağlanması ve Tatar Çölü'nün vahşi cazibesi bu dört ayı yıllara çevirir. Giovanni Drogo kimsenin gelip geçmediği, öte tarafında ne olduğunu, kimlerin yaşadığını bilmediği bir çöl sınırını beklemeye bırakır kendini. Ünlü İtalyan yazar Dino Buzzati'nin ilk romanı olan Tatar Çölü, hayatın anlamını ve insanın kaderine teslim olmasını sorgular. Kafka, Sartre ve Camus'nün değişik biçimlerde uğraştığı bu sorgulamayı kurgulayan Tatar Çölü, çağımızın önemli eserlerinden biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tatli-persembe/", "text": "Suzy: Beş parasız bir halde şehirden şehire sürüklenirken hayata tek başına tutunmaya çalışan biridir. Doc: Dünya Savaşı'nın bitiminde askerden döndükten sonra bilim adamı olmak için uğraşan karakterdir. Şehirden şehre sürüklenirken tek başına hayata tutunmaya çalışan beş parasız Suzy ile II. Dünya Savaşı'nın bitiminde askerden döndükten sonra bilim adamı olmak için uğraşan Doc'un yolları Sardalye Sokağı'nda kesişir. Balıkçıları, serserileri, göçmenleri, sevimli dolandırıcıları ve sıra dışı polisiyle gerçek hayatın samimi bir tablosu olan bu sokakta ilişkiler de tutkuyla yaşanır. Farklı konumlardan bu insanların bir sevgi ve dayanışma ruhu içinde bir arada var olma arzularına, hassasiyetlerine ve çabalarına kırılgan bir aşkın etkileyici hikayesi eklenir. Doc, II. Dünya Savaşı sırasında orduda görev yaptıktan sonra başarısız bir Batı Biyoloji Laboratuvarı'na ve değişmiş bir Cannery Row'a geri döner. Mack ve Oğlanlar hala Saray Flophouse'da yaşarlar, ancak Lee Chong genel mağazasını Joseph ve Mary Rivas'a satar. Orijinal sahibi Dora'nın ölümünden bu yana, yerel genelev The Bear Flag Restaurant, daha önce Flora olarak bilinen eski bir misyon çalışanı olan Dora'nın ablası Fauna tarafından işletilir. Fauna altında, Bear Flag'in kızları, Fauna'nın altın yıldızlar listesine, Bear Flag'in orada evlenen ve işlerini bırakan eski çalışanlarına katılmak amacıyla görgü kurallarını ve duruşunu öğrenirler. Doc, ihmal ettiği işini yeniden inşa etmeye çalışırken, son Ayı Bayrak sakini Suzy sorun çıkarır. Fauna, Suzy'nin çalışan bir kız olmaya uygun olmadığını bilir, ancak yumuşak kalbi her zaman onu bir şanssızlık hikayesine kaptırır. Suzy'yi altın yıldız kızlarından biri yapmaya karar veren Fauna, Suzy'yi habersiz bir Doktorun kollarına atmayı planlar ve Mack ve Oğlanların yardımını alır. Mack ve Boys'un ev sahipliği yaptığı feci bir partiden sonra Suzy, Ayı Bayrağı'ndan ayrılır, ancak Doc ile evlenmez. Yalnız yaşamayı seçen Suzy, boş bir arsada boş bir kazana taşınır ve yerel lokanta olan Golden Poppy'de bir iş bulur. Cannery Row, Suzy'nin eylemleri karşısında şaşkına döner ve Doc kritik bir projeyle boğuşurken, Saray Flophouse'da yaşayan Oğlanlardan biri olan Hazel, kendi şeytanlarıyla mücadele eder. Fauna tarafından astrolojik bir okumada kendisine söylendiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olacak, Hazel kaderle savaşır. Yüksek makam için pratik yapmak için Hazel, zor kararlar almayı öğrenmesi gerektiğini anlar. Bunlardan biri Doc'un kolunu kırmak, çünkü Suzy'nin sempatisini uyandıran bunun çifti bir araya getirmenin tek yolu olduğunu fark eder. Doc'un kırık kolunun onu çok ihtiyaç duyulan bir toplama gezisinden alıkoyacağını fark eden Mack ve Çocuklar, Suzy'ye araba kullanmayı öğretir. Suzy ve yaralı Doc, toplama seferi için sahile doğru yola çıkar. Beş parasız bir halde şehirden şehire sürüklenirken hayata tek başına tutunmaya çalışan Suzy ile Dünya Savaşı'nın bitiminde askerden döndükten sonra bilim adamı olmak için uğraşan Doc'un yolları Sardalye Sokağı'nda kesişir. Balıkçıları, serserileri, göçmenleri, sevimli dolandırıcıları ve sıra dışı polisiyle sahici hayatın samimi bir resmi olan bu sokakta ilişkiler de tutkuyla yaşanır. Konumları birbirinden farklı bu insanların arzuları, duyarlılıkları, birlikte sevgi ve dayanışma ruhuyla var olma çabalarına, Berbat Çarşamba ile Bekleme Günü Cuma arasında, kırılgan bir aşkın etkileyici öyküsü eklenir. Neredeyse her eseri başyapıt sayılan ve dünya edebiyatına katkılarından dolayı 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırılan John Steinbeck'in Tatlı Perşembe'de incelikli anlatımıyla yansıttığı Sardalye Sokağı, roman sanatının ve dünya edebiyatının en özel kahramanlarından biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tefeci-gobseck/", "text": "Tefeci Gobseck: Aslen Hollandalıdır. Küçük yaşında ailesinin yanından ayrılıp gemilerde çalışır. O yıllardan sonra yalnızlığına tek arkadaş olarak para ve altını seçer. Tefecilikle Paris'in hatırı sayılır zenginlerinin arasına girer. Doksan yaşına kadar yaşayan adam, kazandığını saklayarak ve zenginliğini yaşayamadan ölür. Derville: Tefeci Gobseck'ın avukatı ve dostudur. Mesleğini kötüye kullanmayan, adalet yanlısı dürüst birisidir. Kont De Restaud: Tefeci Gobseck'a sıklıkla borçlandığı için tüm mal varlığını kaybeder. Madam De Grandlieu, kızı Camille ve genç Kont De Restaud' un evliğini onaylamaz. Gerekçe olarak da genç Kont'un annesinin geçmişteki yaşantısıdır. Madamın aile dostu ve aynı zamanda avukatı olan Derville, genç Restaud'un ailesini bu duruma düşüren nedenleri yıllar öncesinden başlayarak anlatır. Derville, hukuk fakültesini okuduğu yıllarda tefeci Gobseck ile tanışır. O yıllarda yetmiş yaşında olan tefecinin sözüm ona müşterileri aslında kurbanlarını da tanıma fırsatı bulur. Derville okulu bitirip hukuk bürosu açtığında yaşlı tefeciden borç alır. Bu sayede hem onun davalarına bakar hem de onu yakından tanıma fırsatı bulur. Yıllar içinde, onun altına ve paraya olan düşkünlüğüne de şahit olur. Paris'in ünlü zenginlerinden olan tefeci, gücü devletin içine kadar sızan ve müşterilerinin tüm sırlarına da bilen birisidir. Ona göre, altın ve para tüm insani güçleri temsil eder. Derville avukatlığını da yaptığı tefeci Gobseck' in mağdurlarından Kont Restaud ile tanışması da bu sayede olur. Tefeci, Kont Restaud'un eşine sıklıkla yüksek miktarda ve yüksek faizle borç para verdiği için bu ailenin özel hayatını da yakından bilir. Kontes'in gayri meşru ilişkilerinden çocukları vardır. Kont'un bunu öğrendikten sonra onu mirasından mahrum edeceğini bildiği için değerli olan pırlanta ve altınlarını tefeciye verir. Kont Restaud her ne kadar eşini takip etse de buna engel olamaz, tefeciye satılan değerli eşyaları geri alabilmek için uğraşır. Borçlar ödenemeyecek hale geldiğinde tefeciyle sözleşme yapar. Avukat Derville,Restaud'un haksızlığa uğradığını gördüğü için uyarır ve bir vasiyet hazırlatır. Buna göre, Kont Restaud büyük oğlu reşit olana kadar tüm mal varlığını tefecinin kullanması yönünde sözleşme hazırlarlar. Derville, diğer çocuklara haksızlık olacağı konusunda Kont'u uyarır. Restaud yaşadıklarından dolayı hastalanır ve yeni bir vasiyet hazırlayamaz. Kontes, mirastan mahrum kalacağını düşündüğü için Derville'nin, Kontla bir araya gelmesini engeller. Restaud öldükten sonra tefeci Gobseck, genç Restaud reşit olana kadar idare eder. Zenginliğine zenginlik katan tefecinin mirası bırakacağı yakını bile yoktur. Kendisi gibi Hollandalı olan hiç tanımadığı genç bir kıza, Derville' nin aracılığıyla tüm mirasını bırakır. Gotik Edebiyat çerçevesinden dışarı çıkmayan ve dehşetli psikolojik çıkarımları ile dünya edebiyatında yeri doldurulamaz bir boşluk bırakan Balzacın ilk eserlerinden olan Tefeci Gobseck; bir tefecinin yürek kırıcı acı hikayesini anlatıyor. İçli ve vukuflu ruh tahlilleri ile zenginleştirilmiş düşsel öğelere yer verilen öykü; soğuk, korkunç ve derin bir hayat felsefesi ihtiva ediyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tehlikeli-oyunlar/", "text": "Hikmet Benol: Romanın ana karakteridir. Hayatı yetersiz bulan bir şahıstır. Roman sonunda intihar eder. Hayata tutunamayan bir kişiliktir. Geri dönüşlerle hayatının muhasebesini yapar. Sevgi: Hikmet Benol ile tanışarak birbirlerini sevmeye başlarlar. Bir süre sonra evlenir ve kısa sürede olsa mutlu olurlar. Daha sonraları bu mutluluk kalmaz ve Sevgi farklı düşüncelere bürünür ve buda Hikmet ile ayrılmalarına neden olur. Bilge: Sevgi ve Hikmet Benol'un arkadaşıdır. Aynı zamanda Hikmet Benol ile sonradan ilişki yaşayan kişidir. Albay Hüsamettin Tambay: Hikmet'in dertleşip sıkıntılarını anlattığı ve cevaplar aldığı albaydır. Nurhayat Hanım: Dul bir kadın ve Hikmet'in komşusudur. Ordudaki oğluna gelen mektupları okuması ve tekrardan mektup yazması için Hikmet yardımcı olur. Selim: Hikmet ve Sevgi'nin ortak arkadaşıdır. Hikmet'in Yaşamı, Hayalleri, Hayata yabancılaşması, Sıra dışı tekniklerle ve cümlelerle anlatılmış hikayesi yer alır. Kitap en basit deyişle arada kalmış bir insanı anlatıyor. Sayfalar arasında kalmış bir adamı, üç katlı bir evde ortancı katta kalmış adamı, Sevgi ile Bilge isminde iki kadın arasında kalmış bir adamı, bütün insanlığa kızan aynı zamanda da hepsini bir yandan iyileştirmek isteyen bir adamı anlatıyor. Hikmet yatağında kendisi ve yaşadığı hayat hakkında düşünmeye başlar. Karısından ayrılışı ve yeni bir hayata tutunmaya çalışması. Nurhayat Hanım Hikmet'in komşusudur. Hikmet'e ordudaki oğlundan gelen mektupları okutarak cevap yazdırır. Hikmet ise bir oyun kurar. Ordudaki genç adamın adı Hidayet'tir ve Hikmet kendisine hitaben mektuplar yazmaktadır. Hikmet Nurhayat oğlunun ev ödevlerine de yardım eder. Hikmet bu görevler sırasında ikamet ettiği ülkeyle ilgili alaycı eleştiriler yapmaktadır. Hikmet zaman zaman karısı Sevgi'nin yanlışlarını ve hayatını yanlışlıklarını düşünür. Selim, annesinin ölümünden sonra eşi Sevgi'ye destek olmuştur. Hikmet, Sevgi'nin arkadaş çevresi yüzünden onu terk etmiştir. Hikmet, her konuda insanlığa yol gösterecek bir ansiklopedi yazmak istiyor. Romanın sonunda Büyük Oyun adında bir oyun hayal eden Hikmet, Ruh Proletaryası adlı bir sınıf yaratır ve bu sınıfta ezilenleri bir araya getirir. Başkalarını oyunlarına sokmaktan yana değildir. Bu oyunlarda kişilik bölünmesi yaşayan Hikmet, daha sonra intihar eder. - Düşle gerçeğin birbirine karışması, üstkurmacanın kurgunun ana ilkesi olması Tehlikeli Oyunlar'ı postmodernist roman kategorisine dahil ediyor. Aynı zamanda Tehlikeli Oyunlar postmodernizmin Türk edebiyatındaki ilk örneği kabul ediliyor. - Yıldız Ecevit,Türk Romanında Postmodernist Açılımlar adlı eserinde romanın yapısalcı bir çözümlemesini de yapmıştır. - 2009 yılında Seyyar Sahne adlı tiyatro topluluğu tarafından tiyatro oyunu olarak uyarlanarak sahnelendi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tek-kanatli-bir-kus/", "text": "Remzi Bey: Halk tarafından terk edilen bir kasabanın posta müdürü olarak atanan kişi. Subay Sadrettin Bey: Remzi Bey ve Melek Hanım'a kasabaya gitmemeleri konusunda telkinde bulunan istasyon görevlisi. Hüsam ve Zeliha: Almanya'da tanışarak evlenen çifttir. Ailesini görmek için uzun zamandır gelmedikleri köye gelmek için yola düşmüşlerdir. Korku üzerine bir çalışma olarak tanımlanan romanda, halkı tarafından terk edilen Yokuşlu kasabasına atanan ve eşi Melek Hanım'ı da yanına alan posta müdürü Remzi Bey'in öyküsü konu edilir. Tek Kanatlı Kuş, Trabzon'un terk edilmiş bir kasabası olan Yokuşlu'da geçiyor. Yokuşlu'ya posta müdürü Remzi Bey atanır. Eşi Melek Hanım ile birlikte trene binerler ve yola çıkarlar. Köyün yakınındaki tren istasyonuna vardıklarında top oynuyorlar. Remzi Bey istasyon müdürünü veya herhangi bir memuru arıyor ama ortalıkta kimse yoktur. Sonunda istasyon görevlisinin odasında bir ışık görürler, umutlanırlar ve oraya koşarlar. Subay Sadrettin Bey onlara çay ikram eder ve çok iyi davranır. Ama neden burada olduklarını söylediklerinde burayı hemen terk edip Ankara'ya dönmelerini söyler. Melek Hanım ve Remzi Bey bu duruma oldukça şaşırırlar ve nedenini sorarlar. Sadrettin Bey, Yokuşlu kasabasında bir şey olduğunu, kimsenin o kasabaya girmeye cesaret edemediğini ama kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediğini söyler. Remzi Bey, bunca yolu geldikten sonra en azından kasabanın başına gelenlere bir göz atıp öyle dönmek istediğini söyler. Sadrettin Bey'e çay için teşekkür ettikten sonra yolun karşı tarafından bir minibüse binerler. Minibüs onları kasaba girişine yakın bir yere indirmeye kalkınca Remzi Bey ve Melek Hanım çok paniğe kapılır ama şoför kasabaya girmek istemez çünkü ne olduğunu anlamasa da bir şeylerin olduğunun da farkındadır. Kasabaya giden uzun yokuşun başında eşyalarını ceviz ağacının altına yığan Remzi Bey ve Melek Hanım, nasılsa kasabaya giden bir arabanın geçeceğini düşünerek oturup beklerler. Ancak yoldan geçen arabaların hiçbiri kasabaya girmek istemiyor. Tam o sırada bir yolcu otobüsü yaklaşıyor. İki kadın ve iki erkek olmak üzere dört yolcu iner. Bu otobüsün şoförü de kasabaya girmeyi reddettiği için yolcular şoförle hararetli bir şekilde tartışıyorlar. En sonunda dört yolcu çaresiz eşyalarını indirip bir kenara toplarlar. Remzi Bey ve Melek Hanım nereden gelip nereye gittiklerini soran dört yolcuyu karşılamak için yola çıkarlar. Yolcuların tamamı Almanya'dan akrabalarını ziyarete gelmiştir. İkisinin isimleri Hüsam ve Zeliha'dır ama diğer ikisi çok sakin insanlar oldukları için isimlerini öğrenememişlerdir. Hüsam ve Zeliha karı koca, Almanya'da tanışıp evlenmişler ve şimdi de Zeliha'nın yaşlı annesini ziyarete gelmişler. Ancak umduklarını bulamamışlar, kasabada kimsenin bilmediği kötü bir şeylerin olduğu haberini almışlar. Uzakta yokuşun başında görünen kasabada ne bir ses var, ne cılız bir ışık, ne de tüten bir baca. Artık kaderin mukayese ettiği bu altı kişi ceviz ağacının altında kalmıştır. Edebiyatımızın çınarı, büyük usta Yaşar Kemal'in Tek Kanatlı Bir Kuş kitabı, toplumda bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan korkunun destansı bir romanı. Şaşırtıcı ve çok katmanlı olay akışı, kişilerinin zenginliği ve derinliği, zaman zaman bir röportaj keskinliği kazanan masalsı diliyle tam bir Yaşar Kemal romanı. Tek Kanatlı Bir Kuş 'da toplumda bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan korkuyu anlatan Yaşar Kemal, kitabın ana teması korku ile ilgili Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım. Kayseri'de askerlik yaptığım kasabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerlerine düşeceğinden korkuyor, taşı üzerlerine düşmesin diye demir zincirlerle bağlıyorlardı. Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin derdim. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim diyor. Romanının başkahramanları olan Posta Müdürü Remzi Bey ve karısı Melek Hanım'ın çileli yolculuğundan ve o dönem için şartları çok daha ağır olan postacılık mesleğinden bahseden Yaşar Kemal, O dönemde Anadolu'da postacıdan daha önemli bir kişi yoktu. Özellikle benim için postacı çok önemliydi. O zaman bana mektuplar geliyordu. Bu mektupları benden önce jandarmalar okuyordu. Bazen makale yazar gazeteye göndermek isterdim. Bu makaleler bazen gider, bazen de gitmezdi diye ekliyor. Yaşar Kemal'in 1960'ların sonunda yazdığı ve şimdi yayımlamaya karar verdiği Tek Kanatlı Bir Kuş romanı, okuru 1960'lı yılların Anadolu'suna götüren tarihi bir belge olmanın yanı sıra büyük ustanın edebiyatında önemli bir dönemi de gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/temyiz/", "text": "Carl Trendau: Krane Kimya Şirketi sahibidir. Fabrikanın neden olduğu ölümleri bilmesine rağmen önlem almaz. Dünyanın sayılı zenginlerindendir. Temyiz davasını kazanmak için adaleti bile satın alır. Mary Grace Payton: Payton avukatlık şirketinin avukatı ve Wes Payton'un eşidir. Bowmore yani kanser şehrinde doğmuştur. Bu yüzden de toksik atıklardan etkilenen bölgeyi iyi bilen biridir. Wes Payton: Bowmore dosyasını tüm imkansızlıklara rağmen savunup kazanmayı başarmış bir avukattır. Sheila McCarthy: Dokuz yıl Yüksek Mahkeme yargıçlığı yapmış, önüne gelen her kararda mağdur olan tarafın haklarını korumaya çalışan bir kadındır. Ron Fisk: Sigorta avukatlığı yaparken, temiz sicili sayesinde onu kullanmak isteyen sermaye patronlarının kullanacağı bir yargıçtır. Amerika Misisippi de yerel bir mahkemenin toksik atık nedeniyle ölümlere sebep olan kimya şirketine verdiği tazminat ve sonrasındaki süreci okuyoruz. Suçlu bulunan şirket yönetimi, temyize giden davada kararı lehlerine düzeltmek ister. Yüksek Mahkeme üyelerinin üzerinde baskı oluşturarak bu mümkün olacaktır. Liyakatın öncelikli olması gereken atamalar, yerel seçimlerle yapıldığında güç dengeleri değişir. Adalet mekanizmasının siyasetle kirletilip güven duygusunu kaybetmesi, tarafsız duruşunu da zedeler. Her insanın adalete olan ihtiyacı ve inancı güç eşitsizliğiyle yerini hak mahrumiyetine bırakır. Adaletin tarafsızlığını koruyamadığı gibi mağdurun da haklarını koruyamaz. Romanın konusunun geçtiği yer Bowmore eyaleti, kanser şehri olarak adlandırılırken; hastalığa sebep olan fabrika, otuz yıl doğaya ve insana zarar verdikten sonra bir başka arazinin ve emeğin ucuz olduğu yer Meksika'da faaliyet gösterecektir. Yazar, romanın son cümlesinde; hikayenin tamamen kurgu olduğunu söylese de maalesef ki bu tür olaylar dünyanın değişik yerlerinde yaşanıyor ve doğayla birlikte insana da yaşama şansı bırakmamaktadır. Krane Kimya Şirketi, Missisippi Podunk'ta bir fabrika kurar. Şirket, bu bölgeyi arazinin ve emeğin ucuz olması nedeniyle tercih etmiştir. Otuz yıl boyunca fabrikanın kimyasal atıkları toprağı ve suyu kullanılamaz hale getirir. Su şebekesinin pompa istasyonu Bowmore yerel yönetimi suyun içilmesini ve kullanılmasını yasaklar. Bölge dışından gelen sular kullanılır. Fakat suyun zehirli olduğu yıllar sonra farkedilmiş ve farklı türde kanser çeşitleri başta olmak üzere birçok ölümcül hastalık bu şehrin insanlarını hayattan koparmıştır. Bunlardan biri de Janette'nin eşi ve oğludur. Janette ,Krane Kimya Şirketini dava etmiş yıllar süren hak arama mücadelesini kazanmıştır. Janette'nin, avukatları; Wes ve eşi Mary Grace Payton bu bölgede yaşayan aynı zamanda hastalık ve ölümlere de şahit olmuşlardır. Dört yıl süren davada payton avukatlık bürosu, fabrikaya karşı davayı kazanır. Şirket kırk bir milyon dolar tazminat ödeyecektir. Toksik ölümler sayesinde yüzlerce kişinin daha fabrikayı dava etmesi de gündemdedir. Fabrikanın sahibi, Carl Trendau kararın ardından Bizden bir kuruş bile almak için yıllarca beklemeleri gerekecek. diyerek kararın temyize götürüleceğini söyler. Mahkeme kararı basında büyük şok etkisi yapmış şirket hisseleri hızla düşüşe geçmiştir. Carl, kararı düzeltmenin yollarını arar. İlk olarak zaten kredilerle boğuşan Payton hukuk bürosunu iflasa sürükleyecek ikincisi de temyiz sürecini uzatacaktır. Yaklaşan Yüksek Mahkeme yargıç seçimlerinde, onun lehinde davranmayan yargıcı hedef alacak, temyiz kararını sağlama alacaktır. Bunun için pazarlama ve danışmanlık şirketi adı altında resmi kayıtlarda temiz ama kazanabilmek farklı yollar denemekten kaçınmayan başka bir firma ile de anlaşma yapar. Elbette gizlilik esası ile. Carl hatta şirket kurucusunın ismi olan Barry Rinehart adı hiçbir yerde geçmeyecektir. Yüksek Mahkeme yargıcı seçimlerinde iki isim belirlenir. Clete Coley ve Ron Fisk adlı iki avukat üzerinde anlaşırlar. Clete, alkol ve kumar bağımlılığı olan biridir. Önce onun adaylığı açıklanacak, gündemi meşgul ederek mevcut yargıç Sheila McCarthy'nin karşısında tek aday varmış algısı yaratılacaktır. McCarthy, dokuz yıllık deneyimli yargıç olmakla birlikte verdiği kararlarla katı sağ kanat tutucuları ile liberaller arasında aracı olan birisidir. Dolayısıyla karşısına çıkan tecrübesi olmayan Clete Coley gibi bir adayı ciddiye almaz. Bu Carl'ın istediği bir şeydir. Diğer aday Ron Fisk ise evli iki çocuklu, sigorta davalarına bakan, kariyerine gölge düşmemiş, muhafazakar genç bir avukattır. Fisk ailesi sert bir kampanya da bile leke sürüklemeyecek kadar temizdir. Ron hayalinde göremeyeceği yargıçlık teklifini kabul eder. Seçim kampanyası boyunca tüm masrafları kendisine teklif götüren aracı şirket karşılayacaktır. McCarti'nin karşına çıkarılacak aday, muhafazakar kimliğiyle iyice parlatılır. Kilisenin ve halkın tepkisini çekecek olan eşcinsel evlilikler gündeme getirilir. Eski yargıcın bu evlilikleri onayladığı algısı yaratılıp yalan haberlerle basın seçmen üzerinde algı yaratır. O güne kadar kimsenin tanımadığı Fisk bir anda halk kahramanı gibi gösterilir. Bir yandan yargıçlık yapıp bir yandan seçim için hazırlanan McCarthy çıkan yalan haberleri belgeler sayesinde bertaraf etmeyi başarır fakat seçim bütçesi de en az vakti kadar sınırlıdır. Bu arada Bowmore'de hastalıklar artmış ve can kayıpları devam etmektedir. Carl, düşen hisse senetlerini fırsat bilip paravan bir şirket hesabında el altından toplar. Yüksek Mahkeme seçimlerinde onun lehine karar verecek aday seçimi fark atarak kazanır. Adalet siyasete yenik düşmüş ve kanser şehri kaderine teslim edilmiştir. Kararın ne olduğu bellidir. Seçimler bitmiş Fisk, Yüksek mahkemede kararları imzalamaya başlamıştır. Verdiği kararlar sermaye avukatı geçmişinin izlerini taşır. Onu destekleyenlere olan borcunu bu şekilde ödeyecektir. Fisk, oğlunun geçirdiği kaza sonrasında, onu yoğun bakımda beklerken, mahkemede onayladığı davaların pişmanlığını duysa da onu bulunduğu yere getirenlere diyetini ödeyecektir. Doktor hatası ortada olmasına rağmen kendi çocuğunun haklarını bile arayamayacak durumdadır. Bu arada Yüksek Mahkeme Krane Kimya şirketiyle ilgili karar da dokuz üyenin yarısı evet diğer yarısı hayır demiştir. Fisk'in kararıyla eşitlik bozulur, şirket suçsuz bulunur. Fabrika, suçsuz bulunmuş, vardiği Zara'lardan muaf tutulmuştur.. Carl Trudeau, şirketi kurtarmış, hisselerini en dibe düşürdükten sonra yeniden alıp, mega yatında zenginliğini artırmanın keyfini sürmektedir. kanser kümelenmesine yol açan kimya şirketine karşı beklenmedik bir karar verir. Şirket ise Yüksek Mahkeme'ye temyiz başvurusunda bulunur. Yüksek Mahkeme'nin dokuz üyesi ya yerel mahkemenin kararını onaylayacak ya da şirketi haklı bulup kararı bozacaktır. Kimya şirketinin sahibi Carl Trudeau aynı zamanda gözü kara bir borsacıdır. Yüksek Mahkeme'nin kendi lehine karar vermeyeceğine inanır. Bu arada mahkemeye yeni üye seçimi yakındır ve bunu fırsat bilen Trudeau, içlerinden birini satın almaya karar verir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/teneke/", "text": "Kaymakam : Yeni mezun olan bir kaymakamdır. İstanbul'da büyümüş kültürlü bir gençtir. Romanda maşa olarak kullanılmak istenen kaymakamdır. Ancak zenginlere ve köylüye zulmeden her gruba savaş açarak direnmeye çalışır ve bu netice sonunda köyden sürülür. Resul Efendi: Resul Efendi, üç aydır kaymakamı olmayan bir kasabanın kaymakam yardımcılığına atanır. Dürüst, çalışkan, sadık bir kişi olan Resul Efendi, otuz yıllık memurdur. Resul Efendi, kasabanın bir üyesidir. Bu yüzden şehirdeki insanları yakından tanıyor ve dönen dolapların içini biliyor. Dürüst bir kişiliğe sahip olduğu için dileklerini yerine getirmiyor. Kürt Memed Ali: Köy halkının direnişini temsil eden bir diğer kişi de Kürt Meded Ali'dir. Zeyno Karı: Köy halkını örgütleyerek tek bir çatı altında toplayan kadındır. Cesur bir doğaya sahiptir. Çukurova'dan kasabaya gelen bir kaymakamın yaşadığı zorlukları anlatan romanımız ayrıca Kaymakamın ağalara, zenginlere ve kolluk kuvvetlerine karşı verdiği mücadeleyi de ele almaktadır. Yaşar Kemal bu eseri 1954 yılında yazmıştır. Çukurova'daki olayların etkileri olaylar zincirinden görülebilir. Romanda görünen amacı emeklilik dönemini doldurmak olan kasabanın boş kaymakamlığına atanan baş karakterlerden olan Resul Efendi atanmıştır. Başı çeltik ağaları yüzünden fen halde ağırır. Çeltik mevsimi yaklaşırken, gerekli alan izinlerini almak isteyen ağalar, kaymakamlık koltuğunda oturan Resul Efendi'ye vekaleten baskı yapmaya çalışır. Yeni kaymakamı korkutarak ve merakla bekleyen Resul Efendi, romanın ilerleyen bölümlerinde kaymakamın yanında yer alır. İlçeye yeni atanan 24 yaşındaki genç kaymakamın adı Fikret Irmaklı'dır. Kasabaya gelmeden önce bazı önyargıları var. Çeltik izni almak isteyen Ağalar, kaymakamlığa muhteşem bir karşılama yapar. Bu karşılama kaymakamın Anadolu insanına bakışını değiştirecek. Ancak kısa bir süre sonra ağalar onu eğlenceye götürür. Onun deneyimsizliğinden yararlanıyorlar. Mevcut çeltik yasası yerine eski yasaya göre izinler alıyorlar. Bu saatten sonra kaymakam halk arasında rüşvetçi bir hale gelir. Resul Efendi her şeyin farkındadır, kaymakamın temiz bir insan olduğunu bilir. Kaymakam tarafından aldatıldığını söyleyemez. Nitekim, cesaret edip konuştuğunuzda işler değişir. Bu sürenin ardından kaymakamın ağalara bakış açısı değişir ve yeni çeltik kanununa göre harekete geçer. Ama iş işten çoktan geçmiştir. Okçuoğlu çok önemli topraklarda çeltik iznini alır. Sazlıdere Köyü sular altında kalır. Zeyno Karısı ve eski bir haydut olan Kürt Mehmet Ali ona direnmeye kararlıdır. Refakatçileriyle birlikte 400 köylü ile kaymakamlığa gidiyorlar. Kaymakam, halkın tepkisinin etkisiyle pirinç beylerine karşı daha fazla önlem almaya başlar, Çeltik ev sahipleri sürekli olarak Ankara'ya telgraflar gönderip yalan yanlış bilgiler veriyor. Kaymakam da suları kesip, jandarmayı tarlaların başına diktirir, ancak bu memurlar da rüşvet alana memurlardır. Bu dönemlerde kaymakam da sıtmaya yakalanır. Ankara'dan dönen Murtaza Ağa, Kars'ın Kağızman ilçesine sürgün edilir. Resul Efendi, vekaleten kaymakamlığa tekrar atanır. Çeltik toprak sahipleri savaşı kazansalar bile, o yıl önemli ölçüde acı çekmişlerdir. Kaymakam gitmeden önce Resul Efendi, Mücadele et, sonuna kadar savaş. Resul Bey değil mi? söyleniyor ve Mücadele efendim diyor. Ağalardan biri olan Murtaza, kaymakama ile alaycı bir veda hazırlar. Arabanın önünde çocuklar ellerindeki tenekeyi çalarlar. Biraz daha ileri giden araba bu kez yaşlı bir adam tarafından durdurulur, bu adam Kürt Mehmed Ali'dir ve ona dostça veda eder. Kaymakam, Ludwig van Beethoven'in 9. Senfonisini gülümsemeyle mırıldanarak yoluna devam ediyor. - Teneke 1964 sonrasında Gülriz Sururi Engin Cezzar Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir. - Yazar aynı adla uyarlanan oyunu ile 1966 yılında İlhan İskender Armağanını ve Uluslararası Nancy Tiyatro Festivali Birincilik Ödülü'nü kazanmıştır. - Roman birçok dile çevrilirken Kürtçeye de 2006'da Aydın Orak tarafından çevrilmiştir. Bir Anadolu kasabasında, çeltikçi ağaların yönetmeliklere karşı gelerek ektikleri çeltik sıtmaya neden olur. İdealist ve genç kaymakam tüm tecrübesizliğiyle, sıtmaya tutulan kasaba halkı adına ağalarla mücadeleye girişir. Ancak kaymakam kasabadan, ardından teneke çalınarak sürülür. Teneke idealizm ile baskın güç arasındaki mücadelenin romanıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tersine-dunya/", "text": "Bitirim Leyla: Kocasını sürekli döven, üç çocuk annesi bir kadındır. Hayriye: Mustafa'ya duyduğu ilgi üzerine onunla beraber olup Bitirim Leyla'dan ayırarak evlenen kişidir. Apo: Bitirim Leyla'nın genelevde tanıdığı ve sevdiği kişidir. Yedi bölümden oluşur. Fakir ve küçük erkeklerin emelleri, sınıfta yükselme arzuları, zaafları anlatılmakta, ancak kadın ve erkeğin toplumsal hayattaki görev ve davranışları tersine çevrilmekte ve bu şekilde toplumsal bozulmalar cinsiyetler üzerinden kınanmakta; toplumsal baskıların neden olduğu hatalar ortaya çıkar. Sorunlu bir kart satıcısı olan Bitirim Leyla, kocasını sürekli döven üç çocuk annesidir. Muhafız Fethiye ile mahalleye aşırı içki ve küfürle girdiği için tartışır; İlçe Emniyet Müdürü Sarışın Ayten Hanım tarafından sorguya alınır. Çocuklarıyla birlikte gelen ve komisere yalvaran kocası Mustafa sayesinde komiser onu affeder ve evine gönderir. Leyla önceki gece bütün parasını Zilli Nigarla Mahmure'ye kaptırdığı için ertesi gün deniz kenarında üç kart açar ama bir olay olur. Meyhanede sarhoş olunca kaçar ve yine olay çıkar, tutuklanır ve bu sefer karısının yalvarmaları onu kurtaramaz. Gardiyan karısını ziyarete geldiğinde Mustafa'yı görür ve aşık olur; Adresini öğrenir ve eve gider. Mustafa eve gittiğinde evde olmadığı için oğluyla cinsel ilişkiye girer. Mustafa, komşusu Hasan'ın kocası Muhasebeci Hayriye'nin çalıştığı fabrikada iş başvurusunda bulunur. Hayriye ona yardım etmek ve sonra onunla bir ilişki kurmak ister, ancak fabrikanın yetmiş yaşındaki patronu daha hızlı hareket eder; Mustafa'yı fabrikada değil köşkte tutar. Bitirim Leyla ve Mustafa'nın oğlu, babasının yerini almak ve patronla evlenmek, eski patronun ölümünden sonra zengin olmak ve sevgilisi Filiz ile evlenmek için yola çıkar. Bu arada tahliye olan Bitirim Leyla, kocasını evde bulamayınca genelevlerde arar. Orada Apo ile bir araya gelir ve ona aşık olur. Apo ile evlenmek istediği için Mustafa'dan boşanmaya karar verir ve boşanmak için onu aramaya devam eder. Eski patronla muhasebeci Hayriye aracılığıyla tanışır. Sevgililerinin güzelliği konusunda inatçı olan iki kadın İnci Köşkü'nde buluşur. Bu görüşmede her şey açığa çıkıyor. Roman, herkesin yeni durumu kabul etmesiyle sona erer. - Eser 1993 yılında aynı adla sinemaya uyarlandı. - Mustafa Gültekin tarafından tiyatroya uyarlanarak 1994'te Turgay Kantürk'ün yönetiminde Bakırköy Yunus Emre Sahnesi'nde, 2015'te İstanbul Devlet Tiyatroları'nda sahnelenen eser, 2016 yılında ise Engin Alkan tarafından tiyatroya uyarlanarak Bursa Nilüfer Belediyesi Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Edebiyatımızın sıradan insanı en iyi anlatan kalemlerinden olan Orhan Kemal'in Tersine Dünya adlı bu romanı, onun en sıra dışı kitaplarından biri. Ancak, cinsiyetlerin yer değiştirdiği bu ters dönmüş dünyada da bireyin sıkıntıları, düşleri, beklentileri yine birbirine benziyor. Ruhun en karanlık noktalarının derinliklerinde başarıyla inebilen Orhan Kemal, bize mizah yüklü anlatıyla yeniden insanı sevmeyi öğretiyor. Orhan Kemal'in kitapları bir okurum hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz kakır, çok az yazar okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Orhan Kemal'in kitapları bir okurum hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz kakır, çok az yazar okurunu onun kadar biçimlendirir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/therese-raquin/", "text": "Bayan Raquin: Oğlu ve gelini ile taşradan Paris'e taşınan bir kadındır. Laurent: Yakışıklı ancak tembel bir adamdır. Therese cılız ve hasta olan kuzeni ile evlendirilmiştir. Ancak tekdüze hayattan sıkılmıştır karakteri bulunmaktadır. Tüm bunlar sebebi ile farklı bir adama ilgisi kayar. Laurent ise tembel ama son derece yakışıklı bir adamdır. Therese ve Lurent'in ilişkisi kitabın konusunu oluşturmaktadır. En sonunda yaşanan suçluluk duygusu ve bu duygunun insana neler yapabildiği detaylıca ele alınmıştır. Therese doğduğunda ailesini kaybeder ve doğar doğmaz varlıklı biri olan teyzesinin yanına bırakılır. Teyzesinin ise kendi yaşlarında bir oğlu bulunmaktadır. Ancak bu çocuk her zaman hasta olmaktadır. Bu yüzdenCamille pek dışarı çıkamamaktadır. Her zaman ilaçlar kullanmakta olan bu çocuk son derece de sıska bir görünüme sahiptir. Camille'nin görünüşü Therese tarafından pek de beğenilmemektedir. Tüm bunlara rağmen ikisi birlikte büyümektedir. Dışarısı ile bağı tamamen kopuk olan Therese'nin Camille'den başka arkadaşı yoktur. Teyzesine duyduğu gönül borcunu ödemek isteyen Therese kuzeni ile evlenir. Ancak bu evlilikten dolayı hiçbir mutluluk hissetmemektedir. Tüm olumsuzlukları ile içine atmaktadır. Gizliden gizliye de kocasından nefret etmektedir. Hayatın kendisine zindan olduğunu düşünmeye başlamıştır. Kocası eve bazı zamanlarda farklı arkadaşlarını getirmektedir. Bir gün Camille, uzaktan akrabaları olan Laurent ile karşılaşır ve onu evine davet eder. Laurent son derece çapkın bir karaktere sahiptir. Ayrıca çalışmaktan da hiç hoşlanmamaktadır. Therese onu ilk gördüğü anda etkilenir. Ona giderek daha da fazla kendini kaptıran kadın etkisinden çıkamamaktadır. Laurent ise bunu kullanmaya karar verir. Böylede hem çapkınlığını tatmin eder hem de Therese ile olan beraberliği ile teyzesinin mirasının ona kalacağını düşünür. İkili uzunca bir süre gizli görüşmeler yaparak yasak aşk yaşamaktadır. Ancak giderek bu gizli görüşmeler zorlaşmaktadır. En sonunda birbirlerine kavuşabilmek için Camille'yi öldürmemeye karar verirler. Bir gezinti sırasında Laurent Therese'nin gözleri önünde Camille'yi nehre atar ve boğar. Yas dönemi sonrasında ikili birbirinden farklı oyunlar kurarak evlenmeyi başarırlar. Ancak Camille öldüğünde aralarındaki aşkın şehveti de adeta ölmüştür. Artık birbirlerini iki yabancı gibi görmektedirler. Aşklarının şehveti ve arzuları resmen Camille ile birlikte ölmüştür. Bu olumsuzluklar giderek daha da büyük bir hal almaktadır. Neredeyse birbirlerine tahammül edemeyecek seviyeye gelmeye başlamaktadırlar. Öyle ki Camille'nin öldürmesinden birbirlerini sorumlu tutmaya başlarlar. Suçluluk duyguları giderek artmakta ve birbirlerine düşman olmalarını sağlamaktadır. Kelimenin tam anlamı ile birbirlerine dayanamayacak hale gelirler. Suçluluk duygusunu atmak için her yolu deneseler de bir çözüm bulamamaktadırlar. Therese teyzesine yakarışlarda bulunmaktadır. En sonunda her şeyden vazgeçerek farklı erkekler ile birlikte olur. Ancak hiçbir şey duyduğu suçluluk duygusunu bastırmaya yetmemektedir. Laurent ise başka kadınlar ile birlikte olmaktadır. Therese'yi dövmektedir. Kadın resmen kendini adadığı adam ile rahatı bulamaz. Hayatı artık eskisinden de daha fazla ona zindan olmaktadır. Aynı zamanda yaşadığı vicdan azabı da onu sarmaktadır. - Emile Zola'nın bu kitabı yayınlandığı dönemde büyük tartışmalara yol açmıştır. - Üç ana karakterin birbirinden farklı üç kişilik yapısının çatışması kitapta incelenmektedir. - Aşk ve ölüm tüm ayrıntıları ile kitap içerisinde ele alınmaktadır. - Yazarın en tanınmış romanı değildir. Ancak bir cinayet çerçevesinde insan psikolojisini derinlemesine işlemesi son derece dikkat çekici bir kitap haline gelmesini sağlamıştır. - Birçok okuyucuya göre bu kitap yazarın tarzını en iyi yansıtan örneklerden bir tanesidir. Doğalcılık akımının önderi olan Zola, hayatı boyunca 'Gerçek'i bulmayı kendine ideal edinmiştir. Bu idealin ışığında, edebiyat dünyasının en ölümsüz yapıtlarını vermiştir. 1867'de yayınlanan ilk romanı Therese Raquin, yayınladığı yıl epey gürültüye neden olmuş; olayları inceleyiş tarzı rahatsız edici bulunmuş, öfkeyle karşılanmıştır. Aldatma, cinayet, vicdan azabı gibi, hiç eskimeyecek durumların işlendiği bu roman, klasik edebiyatın büyüleyici ve yalın örneklerinin en karakteristik olaylarından biridir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tiamat/", "text": "Sekiz yıl sonra Tiamat ile yeniden okuyucuyla buluşan yazarımız. Bu kez denizin altında var olma mücadelesinin yaşandığı roman, katmanlı bir düşünsel yapı içerisinde din-bilim, özgürlük-varlık, düşünme-düşünme biçimleri gibi birçok çatışmaya değinir. Denizlerde bir var olma mücadelesini gözler önüne seren Tiamat kitabı, denizaltının büyülü dünyasını ve insanın ilginç doğasını bilim, varlık, düşünce ve din ekseninde buluşturuyor. 1915 yılında bir Osmanlı denizaltısının etrafında gelişen olayları konu alan roman, adını da bu denizaltının telsiz kodu olan Antik Babil tanrısı Tiamattan alıyor. Aslında Tiabat mitolojik açıdan çok değerli bir eser olarak öne çıkıyor. Tiamat'ın nefes kesen bu kitabında okuyucu, sualtı dünyasının gizemlerini yazarının sihirli kalemiyle keşfediyor. Üzerinde saf altından yapılmış iki melek tasviri bulunan ve açılamayan sırlarla dolu bir sandığın etrafında son derece tuhaf ve doğaüstü olaylar başlar. Bu gizemli sandıkla birlikte gelen şanssızlık ise sandığın açılması sonucunda bambaşka bir boyuta eviriliyor. Elbette, Tiamat ile ilgili bütün hususlara değinmek bu yazının boyutunu aşsa da romanın en azından yetkin okur için sekiz sene beklemeye değer olduğunu söyleyebilirim. Pek tabii Anar'ın dilini ağır bulan okurlar da vardır. Bilhassa denizcilikle ilgili terimlerin eski isimleri metinle güreşmeyi sevmeyen okurlar için bu noktada zorluk çıkarabilir. Kanaatim, Anar'ın her cümleyi demlendire demlendire rafine bir metin ortaya koyduğu. Bu minvalde bütün göstergelerin metne hizmet ettiği pürüzsüz bir anlatı. Şüphesiz, postmodernist teknikle yoğrulmuş bir roman fakat felsefi katmanları itibarıyla Tiamatı farklı bir yere koymak daha doğru olacaktır. Karanlığın yine ta kendisini gören kör tabiatı sanki teselli ediyordu. İhsan Oktay Anar'ın derin denizlerde kurduğu alemde, o belirsiz, kımıltısız siluetin hem içinde hem dışında, olağanüstü bir hikayede, hikayeyiz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tirpan/", "text": "Dürü : Romanın kahramanıdır, güzel gözlü , küçük yaşta gelin olan kızdır. Kadınların talihini değiştirecektir. Musdu Ağa : Diğer adı Kabak Musdu'dur. Dürü ile evlenmek isteyen yaşlı ve zengin adam. Uluguş Nine : Köyün deli olarak gördüğü ama akıllı ve yaşlı Uluguş Nine , Dürü'ye akıl hocalığı yapar. Havana : Dürü'nün annesidir. Dürü'nün Musdu Ağa ile evlenmesini istemez. Velikul : Dürü'nün babasıdır. Musdu Ağa tarafından aklı çelinir kızı ile evlendirir. Tırpan eseri uzun zamandır başka romanlarda da ele alınan küçük bir kızın zorla evlendirilmesi konusunu ele almıştır. Yazarımız Fakir Baykurt bu konuda fark yaratarak bir direnişe başkaldırmışlığı içten bir dil ile anlatmıştır. Roman Ankara'da Gökçimen köyünde geçmektedir. Gökçimen köyü adını köylü kızların gözlerine almıştır. Köydeki kızların gözleri de çimen rengidir. Bu sebeple de civar köylere bile nam salmış ve güzellikleri dilden dile dolaşır olmuştur. Kızlara ise göküş diyorlardır. Romanın kahramanı Dürü yaşlı ve zengin bir adamla evlendirilmek ister ancak Dürü bunun sonucunda diğer köydeki kızlar gibi kaderini kabul edip intihar etmeye yeltenirken köyün delisi ama aslında bir akıl hocası olan Uluguş Nine ona bir fikir verip onu intihardan kurtarmıştır. Bu fikir sonucu Dürü direnmeye başlar. Zorla evlendirildiği adamı öldürmek için plan yaparak kaderini değişmeye karar verir. Gökçimen köyünde yaşayan köylü kızları biraz büyüyüp serpilmeye başlayınca bir kaç altın karşılığında zengin ve yaşlı adamlara verilirdi. Dürü de ilkokulu henüz yeni bitirmişti ki, komşu köydeki yaşlı Musdu Ağa tarafından görülüp beğenilir. Musdu Ağa yanına bir kaç kişi alarak Gökçimen köyüne gidip Velikul ile konuşarak onu ikna ederek kızı Dürü'yü ister, Velikul'da laf ağızdan bir kere çıkar ve kızını Musdu Ağa'ya vermeye karar verir. Dürü ve annesi Havana bunu duyunca çılgına dönseler de bir şey değişmeyecektir. Dürü köydeki diğer kızlarında yaptığı gibi intihar edip kendini asmayı karar verir ki o zaman yanına köyün delisi Uluguş Nine gelir. Uluguş Nine , Dürü'yü kendini asmaktan vazgeçirir. Ona bir akıl verir ve Dürü'de Musdu Ağa ile evlenir. Uluguş Nine düğün hediyesi olarak Dürü'ye bir adet tırpan hediye eder. Dürü kocası Musdu Ağa'yı bu tırpan ile o gece öldürerek dağa kaçar . Dürü yıllar boyu süren bu geleneği kırmış ve kaderine boyun eğmemiştir. Ankara 'ya bağlı bir köydür Gökçimen. Bir tepenin eteğinde uzanır. Kızlarıyla nam salmıştır. Bu köyde, çayır çimenin yeşili kızların gözüne yansımıştır. Bu yüzden göküş olurlar. Biraz büyüyüp serpildi mi, birkaç altın akçaya yaşlı ve zengin adamlara verirler sorgusuz sualsiz. Fakir Baykurt, istemedikleri adamlara verilen kızların kendilerini asarak kaderlerine karşı koymaya çalıştıkları öykülere inat, edebiyatta devrimci tutumunu sürdürerek, boyun eğmeyi değil, direnmeyi yüceltiyor bu romanında da."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tom-sawyer/", "text": "Tom Sawyer: Kitabın ana karakteridir. Yaramaz ve kontrol edilmesi zor bir çocuktur. Maceralara atılmak için arayıştadır. Huckleberry Finn: Tom Sawyer'in en yakın arkadaşıdır. Babası bir sarhoştur. Tom ile yeni maceralara katılmak için fırsat kolar. Polly Teyze: Tom Sawyer'a bakan yaşlı ve iyi kalpli teyzesidir. Red Joe: Çok tehlikeli bir katildir. Tom ve arkadaşına karşı kin ve nefret doludur. Kitapta iki haylaz arkadaşın korsanlar ve hırsızlarla mücadeleleri ve kötü insanlara ait bir hazineyi bulmaları kitabın konusunu oluşturmaktadır. Tom, küçük bir Amerikan kasabasında yaşayan sıradan bir çocuktur. Çocuk, annesi öldüğünden beri teyzesi tarafından büyütülür. Polly Teyze yeğenine iyi davranır. İhtiyacı olan her şeye sahiptir. Tom okula gider. Ancak, çocuk o kadar itaatkar değildir. O yaramaz olma fırsatını asla kaçırmaz. Ve özellikle yeni maceraları sever! Tom becerikli bir çocuktur. Örneğin, teyzesi ceza olarak onu bir çit boyamaya zorladığında, işini diğer çocukların önünde o kadar çok över ki kendi üzerine alır. Tom sadece işini izlemek zorunda. Çocuğun çok yakın bir arkadaşı vardır, Huck Finn. Ama arkadaşlıkları hoş karşılanmaz. Huck'ın babası bir ayyaştır. Huck, okul dışında ve başkaları tarafından kabul edilemez olan gezici bir yaşam tarzına öncülük eder. Ama o, Tom'un en iyi arkadaşıdır. Herhangi birinin çocuklarının onunla iletişim kurmasını yasaklayan tüm bu nitelikler, Sawyer'ı hiç de korkutmuyor. Arkadaşlar birlikte macera arar ve bulur. Ayrıca Tom'un kız arkadaşı Becky. Dikkatini çekmek için her yolu dener. Kızla kavga ettikten sonra arkadaşıyla birlikte korsan olmaya karar verirler. Çocuğun macera tutkusu tükenmez. Onları hayal eder. Huck ile geceleri mezarlığa giderler. Ama orada, korkunç bir suçun tesadüfen tanıkları olurlar. Kızılderili Joe doktoru öldürür. Bu olaydan sonra kasabada çok konuşulur. Cinayet sırasında şirketlerinde olan sarhoş Maffy Potter'ı suçlarlar. Tom, kasaba sakinlerine doktorun gerçek katilinin kim olduğu hakkında korkunç bir sırrı açıklar. Ama sonra suçluyu bulamazlar. Tom onunla daha sonra yüzleşecek. Sonunda tatilden kaçan Becky ile bir mağarada saklanırlar. Masum bir numara, çocuklar için yeni bir maceraya dönüşecek. Bu mağaralarda kaybolurlar. Yetişkinler onları boşuna bulmaya çalışacaktır. Ve Kızılderili Joe orada saklanır. Çocuklar onunla çarpışır, ancak kaçmayı başarır ve bir çıkış yolu bulurlar ve arkalarından kapanırlar. Kızılderili için geldiklerinde, o çoktan ölmüştür. Çocuklar onun gizlediği bir hazine bulur. - Olaylar, St. Petersburg adında bir kasabada bulunan Mississippi ırmak kıyısında, 19. Yüzyıl Amerika'sında geçmektedir. - Bu eser Mark Twain tarafından yazılmış olup, Amerika'nın en büyük eserleri arasında ilk olma özelliği taşır. - Roman belirtilmeyen bir dönemde geçmesine rağmen, anlaşılacağı üzere 1830 ve 1840 yıllarında geçtiği tahmin edilebilmektedir. Bu sonuca varılan nokta evlerde siyahi kölelerin olmasıdır. Ortalık çok sessizdi. Bu, Tom'un bir şeyler çevirdiğinin işaretiydi. Teyzesi, bu durumdan kuşkulanmaya başladı. Yavaşça koltuğundan kalkıp evin içinde Tom'u aramaya başladı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/toprak-ana/", "text": "Tolunay: Gençlik yıllarında güzel ve bir o kadarda çalışkan olan kitabın ana karakteridir. Savankul: Azimliği ve çalışkanlığı ile bilinen Kara bıyıklı esmer tenli bir delikanlıdır. Kasım: Eşini seven, babasına benzeyen iyi bir evlattır. Muslubeg: Abisi Kasım gibi oda babasına benzeyen, müzikle ilgilenen bir karakterdir. Aliman: Genç, esmer ve güzel bir dağ kızıdır. Toprak Ana, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1963 tarihli romanıdır. Roman, İkinci Dünya Savaşı sırasında üç oğlunu, kocasını ve gelinini kaybeden bir kadının toprakla konuşmasını konu edinmiştir. Tolunay, Savankul'a aşık olur ve evlenirler. Tek bir idealleri vardır. Kendi topraklarını sürmeleri için yeterli bir tarladır. Tolunay evlendikten sonra üç erkek çocuk dünyaya getirir. Bu çocuklar zamanla büyür ve Savankul köye ilk traktörü getirir. Toprağı işlemek artık daha kolay hale gelmiştir. Çocuklar büyüdüğünde, en büyükleri olan Kasım, babası gibi biçerdöver de çalışmaya başlar. Muslubeg çiftliğin konsolunda sekreter olarak çalışır. En genç Jainak, şehirde okuyor ve öğretmen olmaya çalışır. Kasım Aliman adında güzel bir kızla evlenir. Ancak traktör de çalışmaya devam eder. Tolunay bu duruma çok sevinir. Bundan daha mutlu olamayacağını düşünür. Günler böyle geçerken bir gün savaşın çıktığı haberi öğrenilir. Tüm köylerden insanlar orduya çağrılır ve Kasım da çağrılır. Ondan sonra Savankul ve Muslubeg'e yazılırlar. Evde sadece Tolunay, Aliman ve Çaynak kalır. Artık tüm köylüler cephedeki askerler için çalışmaya başlar. Savaş devam ederken Çaynak evdekilerden habersiz orduya gider. Köylüler savaşın yol açtığı açlığa ve sefalete zar zor katlanıyorlar. Birgin Savankul ve Kasım'ın cephede şehit olduğu haberleri geliyor. Her iki kadın da bu haberle yıkılır. Bir süre sonra Çaynak'ın da savaşta kaybolduğu haberi gelir. Yeni hayatlarında artık dullar. Tolunay gelini için üzülür. Kocasını kaybeden Aliman kendini çok yalnız hisseder. Bu sırada köylerine bir çoban gelir ve Aliman ile bu çoban arasında bir ilişki olmaya başlar. Aliman hamile kalır. Tolunay her şeye rağmen geliniyle ilgilenir. Aliman'ın mide şişkinliğini görmezden gelir. Aliman bu durumdan çok utanır. Bir gece Aliman'ı yatağından kalkarken gören Tolunay, Aliman'ın doğum yaptığını görür. Doğum yapmakta zorlanan Aliman'ı kasabaya götürmeye çalışırken bir çocuk doğar ama Aliman ölür. Tolunay bu bebeği de torunu gibi sahiplenir ve zor şartlar altında yetiştirmeye çalışır. - Aytmatov bu romanı ile Lenin Ödülü'ne layık görülmüştür. Erkekleri askere alınan köylerde geride kalanların çektiği sıkıntılar etkileyici bir üslupla anlatılır. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen cepheye çağrılma yaşı, yine gidenler, ayrılıklar, gözyaşları... Yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş. Yazım ve Noktalama Hatalarınızı Düzeltmenizi Öneririm."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/tuhaf-bir-kadin/", "text": "Nermin: Romanın ana karakteridir. Romanın başlangıcında 19 yaşında olan, sonlarına doğru ise Kırk yaşına kadar yaşlanan, Yaşadığı hayattan sürekli şikayetleri olan sosyalist biridir. Ayrıca şiiri çok sever. Anne: Nermin'in annesidir. Geleneklerine bağlı bir kadın olması ile beraber Kızını bir türlü anlamayan hatta şiddet uygulayan bir kadındır. Baba: Nermin'in babasıdır. Babası hastadır. Ancak hastalığı esnasında bu yaşanan olaylardan dolayı sürekli üzgündür. Üniversiteli bir kız olarak kendini gerçekleştirme yolunda toplumsal değerlerle çatışarak Marksist felsefeyi benimsemiş bir kadın haline gelmesinin öyküsü konu ediniyor. Bir kadının genç kızdan kadınlığa ve evliliğe akan yaşam sürecinde annesi, babası, çevresi ve kocasıyla yaşadıklarını farklı bir teknik, kurgu, anlatım ve formalite ile sunan roman, başlıklarıyla dört bölümden oluşmaktadır. Kızı, Baba, Anne ve Kadın. Klasik, vaka planı ve standart açılımlı düğüm çözme bölümlerine göre yazılmayan roman, her bölümde anlatıcının tür ve üslubu değişen tamamen bu romana özgü bir üslupla yazılmıştır. Bu nedenle romanın yayımlandığı dönemde dört uzun öyküden oluşan bir eser olduğu düşünülmüş, ancak daha sonra Leyla Erbil'in kendine ait bir romanı olduğu anlaşılmıştır. Tuhaf Bir Kadın romanındaki ana karakter Nermin ile Leyla Erbil'in biyografisi arasında pek çok benzerlik bulunması ile Nermin ve Leyla Erbil'in karakterlerinin düşünceleri, tavırları, yaşı, siyasi görüşleri, yaşam tarzı ve aile yapılarının birçok yönden benzerlikler taşıması. Benzerlikler romanı büyük ölçüde Leyla Erbil'in biyografisi haline getirmiştir. 1950'li yıllarda doğan Leyla Erbil'in bu romanının kahramanı Nermin de bu yıllarda doğmuştur. Nermin, tıpkı yazar gibi 19 yaşında üniversiteye başladı. Nermin'in babası, Leyla Erbil gibi bir denizcidir. Nermin de Leyla Erbil gibi ateisttir ya da ateist fikirlere yakın aktif bir sosyalisttir. Nermin'in annesi ile Leyla Erbil'in annesi arasında gerçek hayatta da karakteristik olarak yakın ilişkiler vardır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/turk-ikizleri/", "text": "Fatma Bibi: Sekiz yıl önce eşini bir vapur kazasında kaybettikten sonra, sekiz yıl ikizleriyle hayat mücadelesi vermeye başlar. Yazın Yayla Köyü'nde, kışın ise kasabada yaşarlar. Parlak: Tam bir köylü kızı gibi çalışır, bütün köy işlerini bilir. Annesine yardımcı olmaya çalışır. Durak: Evin erkeği olarak babasının yerini utmaya çalışır. Ailenin hayvanları ile ilgilenir. Babasının yokluğunda aileye yardımcı olarak anne ve kız kardeşi Parlak'a yardımcı olur. Abuğ Hasan: Fatma Bibi'nin eşi Parlak ve Durak'ın babalarıdır. Roman yarı göçebe bir köy ailesi ve ikiz çocuklarını konu ediniyor. Ayrıca romanda sorumlulukların bilincinde olan Türk ikizlerinin azim ve çalışkanlığı anlatılmaktadır. Fatma Bibi ve ikizleri bir gece büyük bir gürültüyle uyanırlar. Kümesin duvarı yıkılır ve tavuklardan biri çalınır. Hırsızı yakalamak için kümes çevresinde kuyu kazarlar. Ancak bu kuyuya hırsızın yerine Ebu Hasan adında bir yoldan geçen bir kişi düşer. Hırsız olduğunu düşünürler. Daha sonra onu kuyudan çıkardıktan sonra konuşurlar ve tanışırlar. Abuğ Hasan, onbaşı Hasan'ın askerlerinden olan ikizlerin babasıdır. Hasan ve onbaşısı, Kurtuluş Savaşı'nda düşmana karşı birlikte savaşmışlardır. Abuğ Hasan, Hasan onbaşıyı çok sever ve başına gelen felakete çok üzülür. Abuğ Hasan'ın gidecek, kalacak yeri yoktur. Fatma Bibi ve ikizleri onu yanlarına yardımcı olsun diye alırlar. Abuğ Hasan, saha çalışmalarında onlara yardımcı olmaya başlar. İkizler sabahtan akşama kadar tarlada çalışır, akşam arkadaşlarıyla oyun oynar. Bütün zaman böyle geçer. Onlar hem çocuk hem de yetişkin gibi yetişirler. Harika insanlar gibi tarlalarda çalışırlar ve çocukluklarını akşamları yaşarlar. Parlak Ebu Hasan'a okuma yazmayı bile öğrettir. Fatma Bibi, ikizleri ve Ebu Hasan sabahtan akşama kadar tarlalarda çalışır. Böyle bir harman gününde, Abuğ Hasan, gizlice bir mektup okurken Parlak'a yakalanır. Mektup ikizlerin babasından gelir. Yani babası ölmemiştir. Ancak bu müjdeyi anne ve kardeşlerine söylemezler. Haberin yalan olduğu ortaya çıkarsa üzülmemek için onlardan saklarlar. Yaz biter ve Kasabaya dönme zamanı gelir. Bu arada Durak ve Parlak, Cumhuriyet Bayramı'nda yapılacak yarışmaya hazırlanır. Durak bir koç yetiştirirken, dokuyacağı parlak halı için iplik hazırlar. Durak ve Parlak bu yarışmayı kazanırlarsa kazanacakları ödülle İstanbul'da okumanın hayalini kurarlar. Sonunda kasabaya dönerler. Parlak halısını bitirir, Durak'ta çok iyi eğitim alır ve yarışma günü gelir. Ödülünü alırlar ve annelerine verirler. Bu sırada Abuğ Hasan ve Parlak, Hasan onbaşı ile gizlice haberleşirler, Parlak, babasının nasıl yaşadığını ve annesine nasıl alışabileceğini düşünür ve onu rüyasında gördüğünü ve eve döndüğünü söyler. Annesine böyle bir şey olursa ne yaparsın diye sorar. Annesi aniden babasını görürse şok olacağını düşünerek yavaş yavaş alışmaya çalışır. Abuğ Hasan ona yardım eder. Bir kış gecesi onbaşı Hasan eve döner. Bütün aile bir arada, herkes çok mutludur. Hasan kazayı ve başına gelen olayı anlatır. Çalışır ve para kazanır, durumunu iyileştirir ve eve döner. İkizler babalarıyla yeniden bir araya gelirler ve sorumluluklarını yerine getirirler. Artık çocukluklarını gerçekten çocuk olarak yaşayabilirler. Fatma bibi ve ikizlerin hikayesi böylesine güzel, böylesine seçkin ki, ülkemiz sınırlarını aşıp dünya edebiyatına mal olmuş."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/uc-anadolu-efsanesi/", "text": "Karacaoğlan: Saz çalan ve türküler söyleyen çok sevilen bir kişidir. Elif: Karacaoğlan'a aşıktır. Bey'in kızıdır Babası onun aşkını öğrendiğinde ondan kaçmak için başka bir obaya gider ve Karacaoğlan ile evlenir. Bu destanda Köroğlu'nun ortaya çıkışı ve Bolu Bey ile mücadelesi anlatılır. Köroğlu ve babası Koca Yusuf'un söylediği veya ona atfedilen sözler ve şarkılar bu destanda yer alır. Karacaoğlan, dünyayı tanımaya çalışan, çalgısını eline alarak obasından kopan bir millet sevdalısıdır. Saplantısından kurtulup yola çıkınca Deli Hüseyin adlı bir adama yardım etmiş ve yardım ettiği bu adamla kan kardeşi olmuştur. Oba yolunda Bey'in devesi yerden hiç kalkmaz. Karacaoğlan sazıyla deveyi yerden alır. Bey'in kızı Karacaoğlan ve sazından çok etkilenir, iki aşık kamptan kaçar ama Deli Hüseyin Elif'i bulur ve onu tekrar evine gönderir. Karacaoğlan aşkı yüzünden yemeden içmeden kesilir. Elif, babası durumu öğrenince evden kaçar. Karacaoğlan ve Elif obadan obaya saklanırlar. Mistik Ağa, Hüseyin Ağa'ya bir mektup verir ve aşıkları Küğçükaloğlu adında bir beyefendiye gönderir. Bu bey iki aşığı bir ziyafetle karşılar ve evlenir. Ancak kadın düşkünü yeğeni Halil, Elife'ye musallat olur. Halil, sabahleyin onunla aynı odada uyuyan Elife karşılığında ona dokunmadan onu yalnız bırakacağını söyler. Elif bunu kabul eder. Ancak onları aynı odada gören Karacaoğlan kamptan ayrılır. Hüseyin, Karacaoğlan'ı yıllarca arar ve bulamaz. Elif, ölene kadar Karacaoğlan'ı bekler. Elif öldükten sonra Karacaoğlan gelir ve kamışını mezarının başındaki dut ağacına asar ve ortadan kaybolur. -Abidin Dino, Milliyet Sanat- -Pertev Naili Boratav"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/uc-bes-kisi/", "text": "Roman, Eskişehir'de yaşayan Sakarya ve Kaymazlı ailelerinin üyeleri arasında geçen olayları konu ediniyor. Romanda olaylar, Eskişehir'de yaşayan Sakarya ve Kaymazlı ailelerinin üyeleri üzerinden gelişir. Kronolojik olarak söylemek gerekirse; Emin Sakarya daha çok sola yakın dururken kızı Türkan'ın evlendiği Ahmet Kaymazlı da DP milletvekillerinden. Bu nedenle Emin Bey, evliliklerine rıza göstermez. Türkan ve Ahmet'in Kısmet ve Murat adlarında iki çocuğu vardır. Varlıklı bir ailede büyüyen bu iki kardeşin hayatlarına Ufuk ve Kardelen isimli iki kişi girer. Ufuk, gözü pek biri olan Murat'ın tanıdığıdır. Kardelen, Kısmet'in okuldan arkadaşı, annesi olmadığı için babasına ve kardeşlerine bakan fakir bir kızdır. Kısmet ve Ufuk birbirlerinden hoşlanır, Kardelen de benzer şekilde Murat'tan hoşlanır. Ancak bu aşk hikayeleri hem Kısmet hem de Kardelen için kötü biter çünkü Ufuk kazara cinayete karışır, Murat ise Selmin adında kendinden yaşça büyük bir adama aşık olur ve onu İstanbul'a kadar takip eder. Selmin pek bilinmediği için Murat'ın İstanbul'a gitmesi ailede daha fazla huzursuzluğa neden olur. Murat, İstanbul'da yıllardır Selmin'e körü körüne bağımlıdır. Bu sahiplenici ve olgunlaşmamış hali Selmin'i yorar ve onu istemediğini alaycı sözlerle ifade eder. Selmin tarafından reddedilip küçük düşürülmek Murat'ın iç dünyasının çökmesine neden olur. Böyle bir süreçten geçerken Eskişehir'de Kısmet Orhan adında bir adamla evlenir. Oldukça mutsuz bir evliliği vardır ve sonunda boşanmaya karar verir. Hayatı boyunca hiçbir şeye cesaret edemeyen karakter, kardeşi Murat'a bu kez İstanbul'a geleceğini haber verir. Kısmet'in geleceğini öğrenen Murat mutsuz olur, bir yandan da ona Ufuk'u bulmak ister. İndiği minibüsten Ufuk'u bulmaya gidene kadar aklına türlü türlü senaryolar yazar. Kısmet, İstanbul'a gelmek için gizlice istasyona gider. Garda, baskı altındaki hayatını ve geçmişini derinlemesine düşünür. Nihayet trene bindiğinde romanların gerçek ölümle bitmesi gerektiğini ve gerçek başlangıçların böyle olması gerektiğini düşünür ve kendini trenin kapısından boşluğa bırakır. Roman, bahsettiğim dolmuş sahnesiyle başlar ve bu intihar sahnesiyle biter. Yinelemek isterim: Romanın dokusu, kusursuz bir yapısal bütünlük sunmakta, her bir ayrıntı, her ince çizgi, her ayırtı, gerçeklik izlenimini pekiştirerek bu bütünün içindeki yerine, anlamına, hiçbir zorlamaya meydan bırakmaksızın tam intibak etmekte. -Füsun Akatlı- -Ahmet Cemal-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/uc-istanbul/", "text": "Adnan Bey: Romanın kahramanıdır. Aşkları ve evlilikleri de olan Adnan Bey'in siyasi kimliği de önemlidir. Adnan Bey veremden ölür. Belkıs: Adnan Bey'in sevdiği kadındır. Daha sonra onunla evlenir. Ancak Belkıs bir Rus Prensi ile evlenir ve kocasından ayrılır. Rus adam umduğu gibi çıkmaz, çok zor günler geçirir ve sonunda intihar eder. Süheyla: Adnan Bey'in ikinci eşidir. Adnan Bey'i çok sever ve ondan Selim adında çocuğu olur. Roman, baskı, Meşrutiyet ve Mütareke yıllarında yaşamış Adnan Bey'in yaşadıkları, çevresindekilerle ilişkileri ve dönemin siyasi hayatını konu ediniyor. Albay Salim Bey 93 Harbinde şehit olmuştur. Eşi ve sekiz yaşındaki oğlu Adnan, İstanbul'a göç eder. Adnan, İstanbul'da Darüşşafaka'da okur. Daha sonra Hukuk Fakültesi'nden başarıyla mezun olur. Sabah gazetesinde edebiyat üzerine yazılar yazan Adnan, aynı zamanda Yok Edilmiş Vatan adlı bir roman üzerinde çalışır. Annesi tüberküloz hastası ve Aksaray'da küçük bir evde yaşar. Adnan yazar ve öğretmen olarak geçimini sağlar ve annesine bakar. Ders verdiği kişiler arasında Maliye Bakanı'nın kızı Süheyla ile savaş müzesi Erkan'ın evli kızı Belkıs da vardır. Süheyla Adnan ise Belkıs'a aşık olmuştur. İlerleyen günlerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılan Adnan Bey, bu cemiyetin güvenilir bir adamı olur. Yıllar sonra Belkıs'ın kocasından ayrılması üzerine Adnan, Belkıs ile evlenir. 1918 yılında Milli Mücadele günlerinde Mondros Mütarekesi başlar. Adnan bir kaçak ve İngilizler onu arıyor. Belkıs'ın bir Rus prensi ile ilişkisi vardır, Adnan'dan boşanır ve onunla evlenir. Adnan daha sonra Süheyla ile evlenir. Yanında Selim adında bir çocuğu vardır. Annesini ve teyzesini tüberkülozdan kaybeden Adnan da tüberküloza yakalanarak hayatını kaybeder. Süheyla ise Adnan'ın gazeteleri arasında Belkıs'ın resmini bulur ve kocasının kendisine son ana kadar aşık olduğunu anlar ve artık onun için gözyaşı dökmez. Belkıs ise Rus adamla mutluluğu bulamaz ve Amerika'da intihar eder. Bugüne kadar yapılmış bütün sıralamalarda daima ilk 10'a girmiş olan efsanevi roman... Seçkin kitapçılarda, internet satış noktalarında ve Zambak sokak, 21 Beyoğlu'nda. Türk romanının kilometre taşlarından biri daha Oğlak Klasikleri arasında... Yirmiyi aşkın, önde gelen roman kahramanı, bir romanı roman yapan bütün ruh çözümlemeleriyle karşınızda. Bir o kadar sayıda gerçek tarihi kişilikler ile başka yardımcı unutulmaz tipler romana ustaca yedirilmiş... Simsiyah ve otuz üç yıl sürmüş Abdülhamit dönemi baskısıyla İstibdat İstanbul'u... Ve bütün bu İstanbulları dikey olarak kesen bir yazar hayatı: Muharrir Adnan Bey. Bugüne kadar yapılmış olan bütün sıralamalarda ilk 10'a girmiş olan efsanevi roman Üç İstanbul'u okumuş olanlara katılmak isteyenlere. Üç İstanbul, edebiyatseverler için özel olarak tasarlanmış yeni görünümüyle raflarda yerini alıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/uc-kiz-kardes/", "text": "Üç Kız kardeş, Ayvalık'ın denize uzanan taş sokaklarından, nice hayatlar yaşamış zeytin ağaçlarından, hayat kaynağından akan sulardan ve eski evlerinden doğan bir aile hikayesidir. Bu bir mutsuzluk hikayesi değil; Neşeli günleri anarak iyiliğe dönüşün hikayesi konu ediniyor. Defne'nin New York'a geldiği gün halası Dönen, uçağa binmeden önce sırt çantasına bir not defteri koyarak birçok gerçekliğe ve farklı hayatlara tanık olmasını sağlar. O defterle birlikte tüm o canlar artık Defne'ye emanettir. Bu, en büyük Türkan, ortanca oğulları Dönüş ve en küçük kardeşleri Derya'nın hikayesidir. Anneleri ilkokul öğretmeni, babaları Sadık Bey ise PTT Müdürüdür. İlk çocuk olan Türkan oyuncak bebek gibi yetiştirilirken o dönemde Eskişehir'deydiler. Babalarının randevusu Ayvalık'tayken annesinin randevusunu da orada alması biraz zaman alıyor. Bilmedikleri şey ise annelerinin hamile olduğudur. Kocasından ve kızından uzakta zorlu bir hamilelik süreci yaşarken dünyaya gelen Dönen, doğumdaki doktor onun hayatta kalacağını düşünmez. Ayvalık'taki çocuk doktoru Metin Bey aracılığıyla Ankara'da başka bir doktora götürülür ve kısa bir süre sonra her şey yoluna girer. Sonunda ikinci kızları olan Nesrin Hanım, eşiyle birlikte Ayvalık'a yerleşti. Sonrasında Metin Bey haftalarca Döner'le ilgilenir. Oğlu Serdar da o sırada dünyaya gelir. Bir süre sonra üçüncü kardeş Derya doğar. Liseden mezun olur olmaz İstanbullu varlıklı bir aile Türkan'a talip olur. Rüçhan Hanım, gelini Türkan'ın zarafetine, güzelliğine ve ticari bilgisine giderek daha çok hayran kalır. Oğlu Avrupa'ya gider, İngiltere'de eğitimini tamamlar ve İstanbul'da yaşamaya karar verir, ancak iş için sürekli yurtdışında. Ancak durumun böyle olmadığı yıllar sonra Türkan'ın itiraflarıyla ortaya çıkar. Sonuçta sadece düğün günlerinde gördükleri damatlar ailelerini her zaman tedirgin etmektedir. Defne, Türkan'ın kızıdır. Doğduğunda bir gün hastanede ziyaret ettikten sonra anneleri Nermin Hanım vefat etmiştir. Bu konudaki büyük sır, daha doğrusu Türkan'ın vicdan azabı, bazı gerçekleri yeniden gün yüzüne çıkarır. Daha çok çocuk gibi, korkusuz ve başına buyruk Derya, İstanbul'da Mimarlık Fakültesi'ni kazanır ve üniversiteye gider. Dönüş, çocukluk aşkı Serdar'a aşıktır. Ankara'da tıp okuyan Serdar, Dönüş'ün en büyük korkusu onu kaybetmektir. Birkaç yıl sınavlara girmesine rağmen panik atakları nedeniyle çok istediği Edebiyat Fakültesini kazanamadı. Aslında Serdar da Döner'e aşıktır, ona yıllarca mektuplar yazar ama ne duyar ne de tanışır. Bu gizli aşk, birbirinden habersiz kimseye söylemeden yıllarca geçer. Bu güzel ailede bir de Mesut var. Mesut, ıssız Ayvalık'ta dolaşırken, Sait Bey onu zamanla himayesi altına alır ve artık ailenin bir ferdidir. Sait Bey sırtındaki paltoyu verdikten sonra Mesut o paltoyu ölene kadar giyer. Baba dediği Said Bey onun için hayattaki en değerli insandır. Bir gün yaşlı olmasına rağmen zekası gelişemeyen bir birey olan Mesut, bir gün bir yığın parayı ocakta yakar. Hava soğuk, Sait Baba üşümesin diye düşünür. Ama Mesut'un yaktığı aslında evleri, tüm gelecekleri. Beş parasız kalan Sait ve Döner, teyzeleriyle İstanbul'a yerleşmek zorunda kalırlar. Derya, üniversitede tanıştığı Erdem ile evlenir ve onun da bir kızı olur. Kız kurusu olarak gördüğü ve ağabeyi Derya'nın kızının bakıcısı olan halası bin bir servet bulur ve onu zorla gönderir ancak gönlü Serdar'la dolu olduğu için eli boş döner. Sonunda, teyzesi nihayet kaderini bulur. Bu sefer dönüşü için davet ettiği kişi Serdar'dır ve yıllardır sahip oldukları aşk gün yüzüne çıkar. Serdar ve Döner, aile içinde sade bir törenle evlenir. Türkan, kızı Defne'yi alır ve kocası Somer'in yıllarca çektiği acılar, yokluklar, sefahat, ihanetler, hakaretler ve dayakları yaşadıktan sonra boşanır. Yıllar sonra hayat mücadelesi verdiği şirketin sahibi ve patronu aşık olmuş ve onunla yeniden hayatını birleştirmiştir. O kadar mutludur ki hayatında hiç olmadığı kadar güzel günler şimdi onlarındır. Derya tüm hırsını, ilgisini ve enerjisini iş hayatına yöneltip kızını ve kocasını ihmal edince evliliğinde de çatışmalar başlar. Kocası Erdem boşanmak istediğini ve hatta onu tanıdığı bir kadınla aldattığını söyler. Ancak attığı bu yalandan utanırken tek arzusu Derya'nın dikkatini kendine çekmektir. Derya eniştesinin araya girmesiyle hatasını anlar ve evlilikleri devam eder. Hayatı kitap ve şiir üzerine kurulu, naif bir ruha sahip olan Dönüş'ün çocukluk aşkıyla yeniden bir araya gelmesinin ardından Can adında bir oğlu olur. Ama en büyük desteği o kadar güzel bir ailede ki o günleri atlatır. Sırları, anıları, bildikleri ve sonradan öğrendikleriyle hastalığı sırasında yazmaya başladığı defter bir gün Derya'nın eline geçer ve Türkan da bu ortaklığa girer. Bilinmeyenler de o sırada ortaya çıkar ve onlar da bu deftere kaydedilir. Dönüş'ün eğitim için yeğeni Defne'ye giderken gizlice tutuşturduğu hayat hikayeleri artık ona emanet. Hayatı kitaplar, şiir olan, kendi halinde naif ruhlu Dönüş çocukluk aşkına kavuştuktan sonra Can adında bir oğulları olur her şey güzel giderken Dönüş'ün kanser olduğu ortaya çıkar. Ama büyük destek öyle güzel bir ailenin içindedir ki o günleri atlatır. Sırlarıyla hatıralarıyla, bildikleri, sonradan öğrendikleri ile hastalık döneminde yazmaya başladığı defter bir gün Derya'nın eline geçer ve bu ortaklığa Türkan da girer. İşte bilinmeyenler de o dönem ortaya çıkar ve onlarda bu deftere kayıt edilir. Dönüş'ün yeğeni Defne'ye eğitim için giderken gizlice tutuşturduğu hayat hikayeleri artık ona emanettir. Bir zamanlar, bir ülkenin en güzel denizine bakan bir evde üç kız kardeş yaşardı. İsimleri Türkan, Dönüş ve Derya idi. Babaları Sadık Bey ve anneleri Nesrin Hanım'la birlikte geceleri kucak kucağa oturur, gelecekte onları bekleyen şahane yılların hayallerini kurarlardı. Türkan, Dönüş ve Derya'nın, Ayvalık'ın çam kokulu sokaklarında geçen masal gibi çocukluğu, onları yetişkin dünyasının acımasızlığına hazırlamamıştı belki. Hiçbir hayatın, hiçbir seçimin göründüğü kadar kolay olmadığını, bazen en büyük, en akla gelmeyecek sırların en güvendiklerimizin kalbinde saklandığını, en korkulacak hastalıkların gün gelip geçmişi derleyip toplayabileceğini anlamak zaman istiyordu. Aile mutluluğun resmini çizen en güzel kitap."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/uc-yil/", "text": "Laptev: İlk görüşte aşık olduğu Yulia ile evlenir. Hayatı boyunca mutluluğu bulamayan genç adam evliliğinde de mutlu olamaz. Yulia ile tek ortak noktaları ikisinin de annelerinin genç yaşta ölmüş ve babaları tarafından baskı görmüş olmalarıdır. Yulia Sergeyevna: Sevmediği bir adamla yaptığı evlilikten pişmanlık duyar. Ne var ki bir süre sonra bu duruma alışır. Mutsuz hayatları, rutinin seyrine bırakılır. Polina: Laptev'in, evlenmeden önceki sevgilisidir. Onu çok seven ve onunla birlikteyken zaman geçirmekten zevk aldığı kadındır. Fyodor: Laptev'in kardeşidir. Çocukluğunda yaşadığı baskı ve babasının onaylayacağı evlat olma yolunda psikolojisi bozulur. Rus edebiyatında gerçeklik akımının önemli temsilcilerinden olan Çehov, Latin ve Yunan klasiklerine dayalı bir eğitim görerek edebiyat alanında uzmanlaşmıştır. Yazarın, güçlü bir yazar olarak kabul görmesini sağlayan yapıtlarından biri de Üç Yıl adlı eseridir. Bu romanda işlenen ana konu, evlilik kurumunun getirdikleri ve götürdükleridir. Bu kitapta tek taraflı bir aşkın katlanılmaz ölçüdeki mutsuzlukları, şikayet edilen hayatlar ve bunun için çabalamayan insanların hikayesini okuyoruz. Eserin konusu, mekansal olarak Rusya'da geçse de konu ve karakterlere yükledikleri dikkate alındığında bütün bir insanlığı ilgilendiren meselelere parmak basmaktadır. Bu hikayenin evlilik kurumu ile birlikte aslında geçmişten gelen alışkanlıklarımızı, ikili ilişkilere olan bakış açımızı değiştirecek bir eser olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Esarete ve köleliğe olan alışkanlığın bedeli hayatlarla ödeniyor. Hikayenin ana karakteri Laptev, Moskova'da varlıklı bir ailenin oğludur. Ablasının hastalığında ona destek olmak için onun yanına gider. Muayene için gelen doktorun kızı Yulia Sergeyevna'ya ilk görüşte aşık olur ve lafı hiç uzatmadan kıza evlilik teklif eder. Yulia, henüz 21 yaşındadır. Aralarındaki yaş farkına ve Laptev'in dış görünüşünü çekici bulmamasına rağmen teklifi kabul eder. Yulia, başka bir talibin gelmeyeceğini düşünerek kabul ettiği teklifin pişmanlığını yaşamaya başlamıştır. Taşrada başlayan hikaye, büyük bir şehir olan Moskova'ya uzanır. Evliliklerinin ilk günlerinden itibaren Laptev, sevilmediğinin farkındadır. Yulia ise görmeye tahammül edemediği adamla aynı evi paylaşmanın mutsuzluğunu yaşar. Moskova'daki hayatları, ikilinin bitlikte olduklarında tahammülleri zorlayan, fakat diğer insanlarla birlikteyken birbirlerinden esirgedikleri mutluluğu başkalarıyla paylaştıkları bir yaşama dönüşür. Yulia, eşinin dostlarıyla güzel vakit geçirirken Laptev yaptığı hatanın altında ezilir. Hatta Laptev, onu koşulsuz seven eski sevgilisi Polina ile evlenmediği için kendini suçlar. Laptev hayatı boyunca mutluluğu yakalayamayan biridir. Babasının baskın tavrı önce annesini, daha sonrasında da çocuklarını sindirir. Çocukluğunu kurallar içinde, ceza ve dayakla geçiren genç adam, babasının mesleği olan tüccarlıktan ve yaşadıkları evden kurtulmak için başka bir şehirde üniversiteyi okur. Ne var ki ona biçilen hayattan kaçamaz. Evlendikten sonrasında kendi evliliği de diğer evlilikler gibi rutin alışkanlıkların yaşandığı birlikteliğe dönüşmüştür. Bebekleri dünyaya geldikten sonra Yulia, bu evliliğe alışmaya başlar. Ne yazık ki çocuk kısa bir süre sonra bulaşıcı bir hastalık nedeniyle ölür. Yulia yaşadığı acıyı, Laptev'in ona olan sevgisine sığınarak atlatır. Bu arada Laptev'in babası da iyice yaşlanmış, kardeşi Fyodor sağlık sorunları yaşadığı için her ne kadar istemese de şirketlerinin bütün sorumluluğunu üzerine almak zorundadır. Bir zamanlar kötü anıları olduğu baba evine dönmek zorunda olan Laptev, kendine çekip gitmesine engel olan şeyi sorar. Sorularının cevabı ise onun esarete ve köleliğe olan alışkanlıklarıdır. Üç Yıl Çehov'un Rus edebiyatının büyük ustalarının mirasçısı ve güçlü bir yazar olarak kabul görmesini sağlayan yapıtlarından biridir. Yazar bu novellada evlilik kurumunu masaya yatırır. Evlilikte zamanın duyguları dönüştüren, kimi zaman da sağaltan etkisine; yıllar içinde paylaşılan deneyimlerin, birlikte göğüslenen felaketlerin aşksız başlayan evliliklerin bile ufkunda olgun sevgilerin belirmesine yol açabileceğine işaret eder. Moskovalı bir tüccar taşrada tanışıp, ilk görüşte aşık olduğu genç Yulia'ya evlenme teklif eder. Genç kız, çekicilikten nasibini almamış bu adamı önce reddetse de, başka bir damat adayı çıkmaz korkusuyla evlenmeye razı olur. Ancak bu tek taraflı aşk, nikahtan sonra Moskova'da yeni hayatlarına başlayan çifti katlanılmaz acılara sürükleyecektir. Üç Yıl devrim öncesinde insan ilişkileri, bütün mücadeleleri ve hüsranlarıyla Moskova'daki hayatın da dokunaklı bir panoramasıdır aynı zamanda."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ucurtma-avcisi/", "text": "Emir: Hikayeyi anlatan ana karakterdir. 1963 yılında Kabil'de doğan Emir annesini doğarken kaybetmiştir. Emir, babasından biraz sevgi ve ilgi görme arzusu ona pişman olacağı şeyler yaptırır; En yakın arkadaşı olan Hasan, bu davranışlardan muzdariptir. Hikaye boyunca Emir'in monarşik Afganistan'dan ABD'ye geçişi, uyumu, hizmetkarın oğlu Hasan'la çocukluğu ve Emir üzerindeki sosyal, psikolojik ve etnik etkileri ayrıntılı olarak anlatılıyor. Hasan: Ana karakter Emir'in çocukluk arkadaşı ve hizmetkarının oğludur. Emir'i gördüğü dönemde ona hep sadık ve bağlı kalmıştır. Hazara olduğu için diğer Hazaralar gibi hor görüldü ve dışlanırdı. Yine bu sebepten kaynaklanan bir olayda Emir, Hasan'ı korumadığı kötülükten dolayı kendisini affetmemiş, hayatının en büyük darbesini çekmesine izin vermiş ve daha sonra onu affetmiştir. Hasan ile Emir arasındaki trajik gerçek, kitabın sonraki bölümlerinde ortaya çıkacaktır. Bu olay ve sonrasında olanlar Emir'in kendisini biraz affetmesini sağladı. Assef: Kitaptaki sadist ve pedofil tecavüzcü karaktertir. Çocukluğunu Emir'in mahallesinde geçiren Assef, Alman bir anne ile Peştun bir babanın çocuğudur. Gençken Hasan'a ve diğer çocuklara yaptığı kötülük ve bir yetişkin olarak Taliban yetkilisi olarak gördüğü zulüm, Assef'i kitaptaki en acımasız karakter yapmıştır. Baba: Emir'in babasıdır. Çevresi tarafından güçlü, yardımsever ve etkili bir kişi olarak bilinir. Emir'e yeterince ilgi ve sevgi göstermez. Geçmişte Hasan, karısından hizmetkarı Ali'nin gayri meşru bir oğluydu. Ancak bunu sadece Hasan'ın annesi Baba ve Baba'nın arkadaşı Rahim Han bilir. Emir bu gerçeği Pakistan'ın Peşaver kentinde 38 yaşındayken Rahim Han'dan öğrenmiştir. Hasan asla öğrenmedi. Ali: Baba'nın hizmetkarıdır. Bu Hazara'dır, bu yüzden diğer etnik kökenlerden insanlar tarafından hor görülüyordu. Ali kısırdır ve oğlu Hasan'ın Baba'nın karısıyla bir ilişkiden sonra doğduğunu bilir; ama Hasan'ı kendi oğlu gibi seviyor. Ali, Emir yüzünden bazı olayların ardından Baba'nın evini oğlu Hasan ile terk etti. Daha sonra Hazaracat'ta mayına basarak ölmüştür. Rahim Han: Baba'nın en yakın arkadaşı ve iş ortağıdır. Emir'e Baba hakkındaki gerçeği anlattı. Zaman zaman Emir'in duygusal dünyasına seslendi. Süreyya: Emir'in eşi. Babası, Afganistan ordusunun önde gelen isimlerinden General Taheri'dir. Sohrab: Hasan'ın oğludur. Hasan'ın çok sevdiği bir Pers destan kahramanı adını almıştır. Annesi ve babası Şii Hazara olduğu için Taliban militanları tarafından vurularak öldürüldü ve geçici bir yetimhaneye kondu. Bu yetimhanedeki çocuklar Taliban üyelerinin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılıyor ve Sohrab böylece Taliban'ın eline düşüyor ve militanlar tarafından sistematik olarak tecavüze uğruyor. Sonra Emir onu Talib Assef'ten kurtarır ve yanına alır. Ferit: Emir'e zorlu Afganistan yolculuğunda yardım eden 5 çocuklu fakir bir afgandır. Kitap, Kabil'in Veziri Ekber Han bölgesinden bir Peştun olan Emir adlı bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Emir, çocukluk arkadaşı ve süt kardeşi Hasan'a ihanetini unutamaz. Hikaye, Afganistan'daki krallığın çöküşü, Sovyet işgali, ülkeden Pakistan ve Amerika'ya kitlesel göç ve Taliban yönetimi gibi çalkantılı bir ortamda geçiyor. Sovyetlerin Afganistan'ı işgaliyle ilgili birçok dram yaşandı, ve tarihte bu dramaı en iyi anlatan kitap Uçurtma Avcısı. Olaylara iki çocuğun gözünden kusursuz bir dram ile bakan kitabın yazarı, Afganistan'ın en ünlü yazarlarından biri olmuştur. Emir ve Hasan birlikte büyüyen çok iyi iki arkadaştır. Emir'in babası bölgede etkili ve yardımsever bir kişi olarak biliniyor. Hasan'ın babası, Emir'in babasının hizmetkarıdır. Her şey yolunda giderken Emir ve Hasan'ın başı belaya girer ve Hasan, Emir'i kurtarmak için kendini öne atar. Emir ona destek olmak yerine oradan kaçar ve Hasan'ı kaderiyle baş başa bırakır. Hasan unutulmaz bir şiddete maruz kalır ve Emir onu sadece uzaktan izler. Emir bundan utanır ve bir daha Hasanın yüzüne bile bakamaz. Ancak her gün birlikte yaşadığı için hissettiği utançla yüzleşmek çok zor hal alır, ve Hasan'a tuzak kurarak onu hırsız gibi göstererek babasının kovulmasına neden olur. Emir'in babası bu olayı görmezden gelip Hasan'ı affetse de Hasan'ın babası bu utancı kaldıramaz ve oğlunu alarak bölgeyi terk eder. Bu sırada Sovyet işgali başlar ve Emir ve babası her şeyi kaybeder. Bunun üzerine ellerinde olanlarla Amerika'nın yolunu tutmaları gerekiyor. Ancak yeni hayatında Emir'in içinde bulunduğu durumu değiştirmesi ve geçmişinden pişmanlık ve utançla yaşaması gerekir. Yıllar geçer ve büyüyen Emir Afganistan'dan bir telefon alır. Arayan, Hasan'ın tehlikede olduğunu ve yardıma ihtiyacı olduğunu belirtir. Bunun üzerine vicdanını rahatlatma fırsatı bulan Emir Amerika'daki hayatını bırakıp Afganistan'a döner. Döndüğünde, her şeyin daha da kötüye gittiğini görüyor. Üstelik Hasan ölmüştür ve o bir oğlu vardır. Oğlunu kurtarmak için yıllar önce kaçmayı tercih ettiği bir olayla karşılaşır. Ya ikinci kez kaçıp vicdanıyla baş başa kalacak ya da bu sefer direnip Hasan'ın oğlunu kurtaracak ve ona borcunu ödeyecek. Emir ve Hasan, Kabilde monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emirle Hasanın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkarının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip Californiaya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasanın hatırasından kopamaz. Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakarlıkları ve yalanları... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor. Güzel sürükleyici bir kitap olmuş, üstelik filmi de var bildiğim kadarı ile ama kitabı okumak daha keyifli oluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/umit-dunyasi/", "text": "İnsanlara yeni görüş açıları getiren bir makale kitabıdır. Bu geçici dünyada misafir olarak kaldığımız sürece kaybetmememiz, her zaman saklamamız, ruhumuzun bir köşesinde ona her zaman küçük bir yer ayırmamız gereken tek şey umuttur. İnsan, parası, konumu, sağlığı dahil kaybettiği birçok şeyi ancak umudunu kaybetmediği takdirde bulabilir. Sadece insanlara hayatı yansıtma ve dünyayı bir koyunun gördüğünden farklı görme şansı verilir. Son derece monoton ve hep aynı görünen bu dünya ve hayat aslında sonsuz bir değişim süreci içindedir. Bugün gördüğümüz hiçbir şey, ne ağaç, ne çiçek, ne kuş, ne de insan, dün gördüğümüz ağaç, çiçek, kuş veya insanla aynı değildir. Yaşam koşulları açısından her şey aleyhine olmasına rağmen, birçok insanın ve hatta tüm dünyanın hayranlığını kazanarak zirveye yükselen birçok yoksul insan vardır hayatta. İster zengin olun ister fakir olun, unutmayın ki çocuklarınız da aynı ciddi yaşam koşullarında büyümek zorundadır ve ancak büyürlerse çok iyi büyüyeceklerdir. İnsan yalnız kalmayı bilmelidir ki başkalarıyla rahat yaşayabilsin. Aryaya hiçbir özlem ve özlem girmediğinde tüm aşklar sıcaklığını kaybeder. Birlikte yaşamak göründüğü kadar kolay değil. Ancak bunu kolaylaştırmanın en basit yolu zaman zaman ayrı kalmaya çalışmaktır. Hayattaki en olgun okul acı çekiyorsa, en öğretici egzersiz de iştir. Bütün uzmanlıklar böyle yapılır ve bir gün bir adam yeri doldurulamaz bir usta adam olursa, boş boş oturmaya ya da çalışmaya gelir, şaşmaz. İnsan tembel doğar, sonra yavaş yavaş çalışmaya alışır. Çalışmayanların yeryüzünde sürekli ızdırap çekeceği aşikardır. Mutluluk kuşu ancak daha çok çalışanların başına konur. Hayatta kendine güveni olmayan insanlar talihsiz olmaya mahkumdur. Hayatta şanstan pay alabilmek için kişinin kendine güvenmesi gerekir. Mevlana: Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol. Onun sözü, içimizin ve dışımızın bir olmasını öğütler. Olduğumuzdan daha iyi veya daha kötü görünmeye çalışmak kişiliğimize büyük zarar verir. Sır tutmak insanlar için çok önemli ve zor bir beceridir. Sizden sır saklamanız istendiyse; Bu, saygın bir konuma sahip olduğunuzu gösterir. Sır saklamanın en iyi yolu öğrendikten sonra unutmaktır. Bir bakıma, dinlemek konuşmaktan daha önemlidir. Çünkü dinlemek anlamayı kolaylaştırır. İnsanlar anladıkları gibi konuşmalı. Bunun dışında anlamadan konuşanlar dikkate bile alınmaz. İnsanlara önce dinlemeyi öğretmek gerekir. Çünkü insanlar konuşurken pot kırıyor ama dinlerken pot kıran henüz görülmez. Ümmit iledir cihanda her şey demiş şair. İnsan hayatta birçok şeyler kaybedebilir: Parasını, mevkiini, sıhhatini... Zor da olsa hepsi geri kazanılacak şeylerdir diyor Şevket Rado; yeter ki bir şeyimizi, ümidimizi kaybetmeyelim. Karıncadan, Büyük İskender'e kadar her canlı mahluku, ileriye doğru, daha iyiye, daha güzele doğru, başarıya doğru koşturan tek kuvvet ümittir. O yüzden bu dünya ne şu dünyası, ne bu dünyası, sadece ümit dünyasıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ustam-ve-ben/", "text": "Sinan: Zamanının en büyük mimarlarından biri olan Sinan, Sultan Süleyman döneminde yaşamış ve ona gönülden bağlı bir mimardı. En güzel sarayını ve camilerini çıraklarıyla birlikte yapmışlardır. Cihan: Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan'ın çırağı olan Cihan'ın beyaz bir Hint fili vardır. Cihan bu fil sayesinde çevresindeki insanların her zaman ilgisini çekmiş, hatta padişahın kızı Mihrimah Sultan'ın da ilgisini çekmiş ve onu kendine sevdirmiştir. Cihan sadık, dürüst ve karakterli bir gençtir. Hürrem Sultan: Sarayda Kanuni'den daha çok dinlenen, her sözü yerine gelen kadın ustadır. Cihan'ın filini saraydaki hayvanat bahçesinde sergilenmek üzere saraya getirtti. Mihrimah Sultan: Hürrem Sultan'ın kızlarından Mihrimah Sultan, Cihan ve filiyle ilgilenmiş ve Cihan ile sık sık görüşmeye başlar, ancak bu olay dadısı tarafından duyulunca Rüstem Paşa ile evlendilir. Nikola: Mimar Sinan'ın çıraklarından Nikola, yaptığı saray projesiyle Mimar Sinan'a kabul edildi ve başarılı bir çırak olarak Mimar Sinan'ın yanında mimarlığa adım attı. Roman, dönemin olaylarını Sultan Süleyman, Mimar Sinan ve çırağı Cihan üzerinden işliyor. Saraydaki olaylar romanın ana temalarından biridir. Mimar Sinan ve çırakları her zamanki gibi sarayı süslemek için akşama kadar çalışırlar. Sinan'ın en önemli ve değerli çıraklarından biri de Cihan'dır. Cihan, birçok farklı özelliği ile diğer çıraklardan farklıdır. Cihan çok meraklı bir çıraktır ve bir Hint beyaz filine sahiptir. Çalışırken baş ustasına durmadan sorular sorar. Bir gün akşam işlerini bitirip eve dönerler. Gecenin bir yarısı çırağı Cihan ve Sinan'ın karısı bir ses duyar. Duydukları ses kalabalığın sesleriydi ve bu sesten korkarlar. Sinan derin bir uykuya dalmıştır ve sesleri duyamaz. Çalınan kapıdan sonra Sinan'ın eşi kapıyı açar ve saray adamlarını ve şehzadeleri görür. Şehzadelerden biri kadına döner ve Mimar Sinan ile görüşmesi gerektiğini söyler ve Sinan'ın karısı hemen Sinan'ı alır. Kapıda şehzadelerle karşılaşınca, Sinan'a padişahın kendisiyle görüşmek istediğini haber verirler. Derhal ayrılmaları gerekir ama Cihan da ustası ile birlikte gelmek ister. Şehzadeler buna karşı çıkar ve onlara sadece Sinan'ın gelmesi gerektiğini ve başka kimsenin girmesine izin verilmediğini bildirir. Cihan'ın ısrarı üzerine Sinan, onun çırağı olduğunu ve onunla gelmenin bir sakıncası olmayacağını söyleyip yola çıkarlar. Sultan Süleyman, Mimar Sinan'dan güzel bir saray inşa etmesini ister. Sinan teklifi kabul eder ve çıraklarından sarayla ilgili projeler çizmelerini ister. Çırakların her biri büyük bir özenle çiziyor ve çizecekleri projenin ustalar tarafından kabul edilmesini istiyor. Cihan da güzel bir saray çizer ama kubbelerini güneye çeviremez. Sinan çıraklara projesini kimsenin kimseye göstermemesi gerektiğini söyler. Sabah çıraklar çizdikleri projeleri Sinan'a getirirler. Herkes endişeyle ustanın hangi projeyi isteyeceğini merak ediyor. Bu meraklı bekleyişin sonunda Sinan, çırak Nikola'nın yaptığı çizimi beğenir ve kendi çizimini kullanmaya başlar. Bunun üzerine Cihan efendisinden izin alır ve ailesinin yanına gider. Ailesi Cihan'ı ve beyaz fili Cota'yı çok sever ama Cihan üvey babasını hiç sevmez. Çünkü babası, annesine ve kız kardeşine sürekli eziyet eder ve bu Cihan'ı üzer. Bir süre sonra saraydan bir haber gelir. Hint beyaz filini saraydan istiyorlar. Cihan hemen hazırlıklarını yapar ve yolculuk için hazırlanırlar. Yolculuk karadan ziyade deniz yoluyla olacaktır. Geminin kaptanı Deli Bozuk, Cihan'ı denize atmak isteyenlerin elinden kurtarır. Cihan'ın ona bir can borcu var. Gemide Cota yerde yatarak yolculuğuna devam eder. Cihan Cota'nın bu durumunu görünce aç olduğunu düşünür ve gemidekilerden kendisine yardım edip onu doyurmalarını ister. Deli Bozuk, Cihan'ı bir süre yanına çağırır ve saraydan mücevher çalmasını söyler. Kendine bir can borcu vardır. Bunu yapmazsa Cota'ya ve kendisine zarar vermekle tehdit eder. Cota günlerdir kafeste ve canı sıkılıyor. Cihan, Cota'nın kafesten çıkarılması gerektiğini söylüyor. Cota kafesten çıkar ve Cihan ile birlikte saraya doğru yürümeye başlar. Daha sonra Cota'nın Sultan Süleyman için değil, Hürrem Sultan için getirildiğini anlat. Saray içindeki hayvanat bahçesinde sergilenmek üzere saraya götürülecektir. Mihrimah Sultan, Hürrem Sultan ve dadısından uzaklaşarak Cihan'ın getirdiği file bakmaya gelir. O anda hayvanlar aniden hareket etmeye başlar. Sarayın bir tarafında yangın çıkar ve hayvanlar hayvanat bahçesi görevlileri tarafından alelacele çıkarılır. Yangın kısa süre sonra söndürülür ve hayvan barınakları onarılır. Mihrimah Sultan her gün Cihan'ın yanına gelir ve Cota'ya bakmaya başlar. Cihan ve Mihrimah Sultan birbirlerinden hoşlanmaya başlamışlar ancak Mihrimah Sultan'ın dadısı bunu anlamış ve daha sonra Mihrimah Sultan Cihan'a gelememiştir. Duyduğuna göre Rüstem Paşa ile evlenecektir. Bu habere çok üzülen Cihan ise Deli Bozuk Reis'in ölüm haberini alır ve buna çok sevinir. O günden sonra veba hastalığı başlar ve veba salgınına yakalananlar birer birer ölürler. - Ustam ve Ben, Elif Şafak'ın 2013'te Doğan Kitap tarafından yayımlanan romanıdır. İngilizce olarak yazılan roman, Türkçeye Omca Korugan tarafından çevrilmiştir. - Kitap Masalsı, fantastik bir dilde kaleme alınmıştır. - Elif Şafak'ın açıklamalarına göre kitap gerçek ve hayali karakterlerin harmanlanmasıyla oluşturulmuştur. Kitaptaki olayların ve kişilerin yaşadığı dönemlerin gerçek zamanla çelişkiye girdiği de görülmektedir. İlk baskısı Doğan Kitap tarafından 2013 Aralık ayında yapılan kitap, Türkçeye Omca A. Korugan tafından çevilmiştir. Kapak tasarımı Uğurcan Ataoğlu, Kapak grafik tasarımı Handan Tepe, Dijital illustrasyon Onur Aynagöz bölüm illustrasyonu Yiğit Karagöz tarafından hazırlanmıştır. Yolu İstanbul'a düşen bir fil bakıcısı olan Cihan, burada Mimar Sinan ile tanışır ve büyük mimarın çırağı olur. Mimar Sinan; Cihan ve fili Çota ile birlikte tarihin en muhteşem mimari eserini ortaya koyarlar. Tarih, dostluk, entrika ve kıskançlık temalarının işlendiği kitap kısa zamanda Türkiye'de ve Dünya çapında büyük ilgi görmüştür."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/usuyen-sokak/", "text": "Roman, Haluk'un hikaye boyunca devam eden karışık düşünceleri ve bulanık zihni ile başlar. Roman, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların Kırım'ı işgalini konu alır. Enstitü öğrencisi olan Haluk isimli bir Kırım Türkünün kaygıları, savaştan kurtulma çabaları ve içinde yaşadığı toplumun değer yargıları dile getirilir. Yazar, savaşın yıprattığı bir şehrin meselelerini ve kişinin bunalımlarını ve bir gençliğin sığınağı olan daha olgun bir kadının hikayesini işler. Haluk'un aklını kurcalayan hikayeleri vardır. Sürekli çekmecede sakladığı hikayeleri düşünür. Bu hikayeleri üç gün boyunca bir çekmecede tutarken, rahat olmasına rağmen gidip saklandığı yerden onları alır. Daha sonra sıkışık, karanlık ve nemli lavabonun arka duvarındaki bir kavanoza saklar. Hikayeleri orada üç gün kalır. Bu süre zarfında ekmek bile yemeyen Haluk, hikayelerini yakmak ister ama vazgeçer. Yine içi rahat olmayan Haluk, günler sonra hikayelerinin peşine düşer. Hikayelerini kontrol etmek için tuvalete gittiğinde iki ya da üç erkekle karşılaşır ve onlardan kaçınır, iletişimden kaçınır. Bir gün Haluk ne yapacağını bilemezken tramvaydan inerken yanlışlıkla yanlış yola düşen Almira isimli biriyle tanışır ve Fontannaya Caddesi'ne giderler. Orada Almira'nın kaldığı daireye girerler ve Almira'nın beyaz atletini ilk kez görür, bu onun için daha sonra çok şey ifade edecektir. Haluk, üç yıl gibi hissettiren bir apartman dairesinde üç gün geçirir. Bu üç gün boyunca Almira zaman zaman yanına gelir ve Haluk'u kontrol eder. Ona beyaz atletini verir ve yokken üşümemesi için onu uyarır. Haluk Almira'yı beklerken hep onu düşünür ve atletini okşar. Artık düşüncelerini, onu rahatsız eden her şeyi saklamaya ve maskelemeye çalışmayacağına söz verir. Dairesinin penceresinden dışarıyı seyrederek, başı ellerinin arasında Fontannaya'dan uzaklaşan patlamaları dinlerken kendi iç dünyası ile karşılaşır ve her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünür. Her zaman düşünceli ve dertli olan Haluk, bir süre sonra hikayeleri Almira'ya anlatmaya karar verir. Sadece Almira'nın onu anlayacağını düşünür. Ancak Almira nerede olduğunu bilmediği bir yere gitmez. Yine bir gün yalnız kaldığında ve Almira dönmeyince yaşama hevesi tamamen yok olmuştu. Odanın penceresinden Fontannaya Sokağı'nı izleyerek Almira'yı düşünür. Yazdıklarını okumak bile istemiyor. Kimseye görünmeden apartmandan çıkmak istiyordu, artık orada işi yoktu. Küpünü alıp eşyalarını topladıktan sonra çıkmak üzereyken Almira'nın beyaz atletini okşar ve koşarak evden çıkar. Sokak kapısına doğru yürürken aniden biri seslendi ve duyar. Tanımadığı adam, sokağın şimdi Almanlar tarafından işgal edildiğini söyler. Ardından Almira'nın kendisini tanıştırdığı Lopatov gelir ve Almira'dan haber getirir. Titreyen bir sesle, Rus devletinin el konulan apartman sahipleri listesini terk ettiğini söyler. Haluk'un sesi listenin başındaki ismi yakalar ve listenin başında 'Almira Hofman' ismini okur. Sonra Almira'nın Haluk'a söylediği yalan ortaya çıkar ve hayal kırıklığı içinde dairenin Almira'ya ait olduğunu ve geri dönmeyeceğini öğrenir. Sonra avluya çıkıp Fontannaya'dan uzaklaşır. Cengiz Dağcı, Üşüyen Sokak'ta, İkinci Dünya Savaşı'nın bütün şiddetiyle devam ettiği günlerde Kırım'ın Almanlar tarafından işgalini anlatır. Roman; kötü yola düşmüş Almira'nın sokakta tesadüf ettiği ürkek ve ne yapacağını bilmeyen Enstitü öğrencisi genç Haluk'u alıp bir apartman dairesine götürmesini ve Haluk'un orada geçirdiği üç günü bizlere gösterir. Cengiz Dağcı diğer romanlarından farklı olarak, Üşüyen Sokak'ta iç sese ve bilinç akışına büyük bir ağırlık vererek kahramanı Haluk'un sürgün ve siyasi baskılarla bunaltılan Kırım Türk toplumu içinde kendisini tanımasını ve dünyayı anlamlandırmasını, zorlu kış şartlarının ve işgalci askerlerin ablukaya aldığı bir sokak başındaki apartman dairesinin penceresinden hikaye eder."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/uykularin-dogusu/", "text": "Seçici kurul, 40 eser arasında oy çokluğu ile armağanı bu esere verirken Hasan Ali Toptaş'ın içtenliğini, yazımsal arayışını ve geleceğe dönük yaratıcılığını göz önünde bulundurduğu bildirmiştir. Roman pek çok küçük hikaye içermekle birlikte ön planda olan şu hikayeleri içerir. Olayların anlatıcısı Hasan Ali'dir. İlk hikaye bir radyo evi çalışanına ait. Bu kişi aynı zamanda anlatıcı rolünü oynayan Hasan Ali'nin annesinin babasıdır. Ankara'daki başarısıyla adından söz ettiren radyodaki adam başka bir yere atanır. Randevu yeri bir taşra şehridir. Çok sevdiği radyo işinde çalışma fırsatı bulamamıştır. Kağıt üzerinde çalıştığı gösterilse de radyo evinde asla kendine yer bulamaz. Büyük umutlarla geldiği bu yer onun için işkenceye dönüşmeye başlar. Neredeyse her gün radyo binasına gidiyor ve bana bir iş verin diyor ama kapılar hep yüzüne kapalıdır. Bu olduğunda, çıldırmış bir halde dolaşmaya başlar ve sessizliğe gömülür. Bir süre sonra kimseyle konuşmamaya başlar. Ne kadar büyücü ve öğretmen getirilse ve bakılsa da kar etmiyor ve sessiz kalmaya devam eder. Bir gün, daha önce görülmemiş, Nuh tufanını andıran bir yağmur yağar. O sırada radyo evinde bulunan talihsiz adama radyo yöneticileri tarafından bir fırsat verilir. Aslında, bu fırsatın kökü yöneticilerin korkusudur. Canları pahasına kaçan yöneticiler, yıllardır yüz vermedikleri talihsiz adama radyonun mikrofonunu verirler. Hemen kaynakları araştıran adam, yüz küsur yıl önce benzer bir felaket hakkında yazılmış bir kitap bulur ve okumaya başlar. Vatandaşları da uyarır. Yağmur öyle bir hal alır ki birçok insan hayatını kaybeder. Coşkuya gelen adam, ara sıra kitaptan okunmaması gereken şeyler okuduğu için işini kaybeder ve vatandaşlar arasında paniğe neden olur. Dışarı çıktığında ise bulduğu bir tekneyle evine gitmek üzere yola çıkar. Tekne mahsur kalan bir otobüsün yanında sürüklenir. O sırada batmak üzere olan bir adamı kurtarır ve onu tekneye götürür. Yanına aldığı bu adam, anlatıcının büyükbabası Gabriel'dir. Gabriel Dede bu felaketten sonra bir dükkanda çalışmaya başlar. Bir süre sonra odasında bir kuş gördüğünü ve onu yakalamak istediğini belirtir. Anlatıcının büyükannesi ve babası da evdedir ancak söz konusu kuşu görmezler. Dede sürekli bu kuşu gördüğünü söylemeye başlar. Bunun üzerine kuşu bulmak için saatlerce yürüdü, başka şehirlere gitti ve hatta bir çingene tarafından kuşu bulacağı vaadiyle kandırılır. Ancak dede Gabriel kuş sevgisinden vazgeçmez. Oğluna her zaman kalk, kuş geldi, yakala der. Talihsiz karısı oğlunu kurtarmasını, bundan sonra işe git ve geç gelme der. Ne yapacağını bilemeyen genç adam bazen eve geç gelmek için evden uzaklaşır. Bu yürüyüşlerden birinde çok uzakta bulduğu bir kafeye gitmeye başlar. Bu gezilerden birinde kahvehanenin kızını görür ve ona aşık olur. Bir süreliğine böyle bir işe gidiş geliş olacak ve sonra bir kız istemeye gider. Arzulanan kızın babası, radyo evinde çalışan ve aynı zamanda anlatıcının dedesi Gabriel'in hayatını kurtaran adamdır. İki adam birbirini tanır ve uzun bir sohbet eder. Sonra tabii ki düğün var. Bir süre sonra dede Gabriel ölür. Üçüncü ana hikayede ise anlatıcı Hasan Ali ve amcası konu edilmektedir. Çok neşeli bir adam olan amcanın Hasan Ali üzerinde büyük etkisi olmuştur. Bu neşeli adam, Hasan Ali'nin örnek aldığı, neşesiyle güller açan, sürekli kitap okuyan, sürekli hikayeler anlatan ve çok sevilen biridir. Bir süre sonra sürekli serçe parmağına bakmaya başlıyor. Yavaş yavaş parmak kararır ve keser. Sonra bir süre sonra amcanızın kolları ve bir süre sonra iki bacağı da kesilir. Hasan Ali, eski amcasının yerini artık kafalı bir silindir aldığını söylüyor. Hayata bağlı kalması için onu sürekli ziyaret eder. Bir gün mahalle çocuklarının yerde top gibi onunla oynadığını görür. Hasan Ali çok sinirlenir ama amcası çocuklara karışmamalarını söyler. Hasan Ali yine dışarı atılır ama amcası bir daha karışmaması için onu uyarır. Dayanamayan Hasan Ali ağlayarak eve koşar ve çok sevdiği amcasının hikayesini yazmaya karar verir ama nereden başlayacağını bilemez ve kitap burada biter. Sonra, biliyor musun, aslında zihin denen fahişe de bir hikaye anlatıcısıdır, derdi. Sonra, görünmeyeni anlatmak hüner değildir, tam tersine bir çeşit kabalıktır ve ayıptır, görünmeyeni sadece görünür kılacaksın Hasanım Ali, derdi. Sonra, akıl insanın en büyük yarasıdır, kalemi eline aldığında aman ha ondan uzak dur, fazla sokulma, derdi. Sonra, Haydar'ın nasıl büyük bir iştahla başını salladığına bakarak, hikaye anlatırken kelimeleri habire kusmayacaksın Hasanım Ali, birçoğunu yutacak ve kağıdın üzerine de yuttuğun kelimelerin boşluğunu bırakacaksın, derdi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/uzun-beyaz-bulut-gelibolu/", "text": "Beyaz hala: Gelibolu romanının sevilen bilge köylü ninedir. Beyaz Hala isimli karakter, babasıyla İngilizce konuştuğu için İngilizce konuşan ama köyünden ayrılmadığı için Gelibolu şivesiyle konuşan Anadolulu bir anneannedir ve o kadar gerçektir ki bu ülkeyi tanıyan herkese yabancı gelir. Victoria: İdeallerini gerçekleştirmek için kendi ülkesinden çok uzaklara gelmiş, gerçekten cesur, kararlı bir hanım efendir. Aliastiar John Taylor: Kendi milleti olmasa da İngilizler tarafından milleti için savaşmaya çağrılan, savaşın anlamsızlığını kısa sürede fark eden ve etkilenmemek için hayatının geri kalanını tamamen değiştiren cesur bir adamdır. Ali Osman Teğmen: Savaşın ne kadar gereksiz olduğunu düşünse de milleti için kendini feda etmekten çekinmeyen, ideallerinden ödün vermeyen bir gençtir. Avukat Ali Osman: Kendinden çok emin, olaylara çabuk hakim olan bir karakterdir. Çanakkale Savaşları'nda şehit olan dedesinin kayıp mezarını aramak için Gelibolu'ya gelen Yeni Zelandalı genç bir kadının ve yolda yürüyen Türk Nine'nin akıllara durgunluk veren seksen beş yıllık sırrını anlatıyor. Dedesinin Çanakkale savaşlarında ölmediğine inanan bir Anzak torununun Gelibolu'ya gelişiyle başlar. Kendisini oraya getiren rehbere Eceyaylası Köyü'ne gitmek istediğini söyler. Köye geldiğinde hem köyü hem de tüm dünyayı etkileyecek bir şey söyler. Büyük bir Türk Gazisinin aslında Anzak ve dedesi olduğunu söyler. Yeni Zelandalı kız, Gazi Alican Çavuş'un akrabası olup olmadığını sorar. Gazi Alican Çavuş'un kızı Beyaz'a götürürler. Beyaz Teyze, hiç evlenmemiş ve babasını çok sevmeyen ama köylerinde çıkan yangından sonra hiç dışarı çıkmamış ve kimseyle konuşmamış bir Türk köylüsüdür. Beyaz Teyze evden hiç çıkmadığı ve kimseyle konuşmadığı için bu kızı kabul etmeyeceğini düşünen köylüler, kızın eve kabul edilmesiyle şaşırırlar. Beyaz Hala, adı Victoria olan bu kızı bir süre evinde misafir eder. Bu arada dünyanın dört bir yanından gazeteciler ve televizyon yayıncıları bu büyük haber fırsatından yararlanmak için köye akın eder. Beyaz Hala, içindeki bu kıza tüm gerçekleri açıklar. Gerçeği kabul etmek çok zordur. Anzak askeri Alistair John Taylor, ailesine Gelibolu Savaşı'nı ve orada savaşmanın anlamsızlığını anlatan mektuplar yazmıştır. Son mektubunda buradan kaçmak istediğini ve eve dönmeyeceğini yazar. Bir gün gerçekten savaştan kaçar ve Türk siperlerine girer. Tam başından vurulmak üzereyken, yaralı bir kişi ayağına takılır ve ölümden kurtulur. Ayağı sıkışan yaralı Teğmen Ali Osman'dır. 2 gün birlikte kalırlar. Ali Osman ile ölüm arasındaki savaşı ölüm kazanır. Ali Osman ölmeden önce Anzak adamına kendi kıyafetlerini giymesini söyler. Bir köyün yakınında bir Anzak erkeği, Ali Osman'ın kılığına girmiş ve mezarının başında dururken, bir Türk kızı Meryem onu görür ve anında ona aşık olur. Onu köyüne götürür ve İngilizler tarafından esir alınmış bir Türk teğmen olduğunu söyler. Onunla evlenir ve dört çocukları olur. İlk çocukları Ali Osman ölür. Diğer üç çocuğun adı Uzun, Beyaz ve Bulut'tur. Uzun, Beyaz, Bulut, Yeni Zelanda'nın diğer adıdır. Anzak kahramanının torunu Yeni Zelandalı kız gerçeği öğrenir ama gerçeği kendine saklar. Buket Uzuner, romancılığının doruklarında bir başyapıta daha imza atıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/vadideki-zambak/", "text": "Felix de Vandenesse: Yirmi yaşlarında zayıf ve çelimsiz bir çocuktur bir gençtir. Romanın ana karakteri ve onun bakış açısıyla anlatılır. Madam de Mortsauf: Lenoncourt Dükü'nün kızı ve Mösyö de Mortsauf'un eşidir. Mösyö de Mortsauf: Henriette'in kocasıdır. Sorunlu bir karakterdir. Lady Dudley: Felix'le aşk yaşayan bir İngiliz'dir. Natalie de Manerville: Natalie, Felix'in Henriette ve Lady Dudley den sonraki sevgilisidir. Kitap aslında Felix'in Natalie'ye yazdığı bir mektuptan oluşmaktadır. Madeleine ve Jacgues: Sağlık problemleri olan Henriette'in çocuklarıdır. Mösyö de Chessel: Frapesle Şatosu'nun sahibidir. Mösyö Deslandes: Bir cerrahtır. Mösyö de Mortsauf'un hastalığı sırasında kan alarak onun hayatını kurtarmıştır. Manette: Clochegour Şatosu'nda çocukların bakımında kontese yardım eden tek hizmetçidir. Roman, aile hayatında çeşitli zorluklar yaşayan Felix'in hayatındaki değişimlere ve mutsuz bir evlilik hayatı yaşayan Henriette'in ilişkisine odaklanırken, devrim sonrası sosyal hayata yaşananları da konu edinmektedir. Aristokrat bir ailenin küçük çocuğu olan Felix de Vandenesse, zayıf ve çelimsiz bir çocuktur. İki ablası ve ağabeyine öncelik verilen aile sevgisinden yoksun yatılı okullarda büyüdü. Yükseköğrenimi için Paris'te kalırken, siyasi kargaşa nedeniyle ailesi onu Tours'a davet etti. Ailesiyle birlikte Tours'a döndükten sonra bir baloda tanıştığı Madam Henriette de Mortsauf'a aşık olur. Balodan sonraki günlerde ruh halindeki değişiklikten endişelenen annesi, onu Indre vadisindeki büyüleyici güzelliğiyle huzur veren Frapesle Şatosu'nun sahibi olan bir arkadaşı Mösyö de Chessel'in yanına gönderir. Felix bu eşsiz vadiye geldiğinde sevdiği kadının burada yaşadığını düşünür ve çok geçmeden haklı olduğunu anlar. Ev sahibinin yardımıyla, kadının yaşadığı Clochegour Kalesi'ne ziyaretçi olarak gider. Madam de Mortsauf'un evli ve iki çocuğu olduğunu öğrenir. Zamanla evin sahibi Mösyö de Mortsauf ve Madam de Mortsauf ile yakın ilişkiler kurar. Fırsat bulduğunda duygularını ona itiraf eder. Duyguları karşılıksız değildir ama erdemli kadın kocasına ve çocuklarına ihanet etmemek için Felix'e karşılık vermez. Madam de Mortsauf'un çocukluğu da Felix'in çocukluğuna benzer. Ailesinde iki oğlunun ölümünden sonra dünyaya gelen kadın, annesinden sevgi görmemiş, ancak üvey annesi olan teyzesi ona anne sevgisi ile yaklaşmıştır. Madam de Mortsauf, Felix'e onu halası gibi sevmesini söyler ve teyzesinin dediği gibi, ona Henriette demesini ister. Bu istek üzerine genç adam tutkulu arzularını bastırır ve kadının isteğini yerine getirir. Altı ay kol kola yürüdükleri eşsiz vadide aşkları böyle devam eder. Paris'te siyasi durum düzelirken, Felix vadiyi terk eder. Felix ayrılmadan önce Henriette'in tavsiyesine uyarak yüksek yerlere gelir, asil çevreler tarafından sevilir ve krala yakın biri olur. Henriette'in kadınlardan uzak durma tavsiyesine uyarak, Felix'in bir rahip olarak hayatı, kral dahil tüm asil çevrelerin dikkatini çeker. Özellikle bir İngiliz asilzadesi olan Lady Dudley, Felix'in tavrına hayran kalır ve ona tutkuyla aşık olur. Felix, Leydi'nin aşkına kayıtsız kalmaya çalışsa da aralarında bir ilişki başlar. Henriette'in annesi, kızına yazdığı bir mektupta Felix'in bu ilişkisinden bahseder. Henriette üzüntüden hastalanır. Henriette'in hasta olduğunu duyan Felix, Frapesle'ye gider, ancak Leydi onunla birlikte gelir. Henriette ve Lady çayırlarda buluşurlar. Leydi Dudley kibir ve öfkeyle uzaklaşır. Henriette, Felix'ten Leydi'nin peşinden gitmesini ister. Felix, Henriette'nin isteği üzerine Paris'e döner. Ancak Henriette'in sağlığı kötüleşir ve hiçbir şey yiyemez. Henriette'in ölüm döşeğinde olduğu haberini alan Felix, hemen ona döner. Henriette ölüm döşeğindeyken aşkını alenen itiraf eder ve Felix'e öldükten sonra okuması için bir mektup verir. Felix mektubu Henriette'in ölümünden birkaç gün sonra okur. Mektupta Henriette, Felix'i baloda gördüğü andan itibaren ona olan aşkını anlatıyor ve kızıyla evlenmesini ister. Ama kızı, annesinin ölümüne neden olduğu için Felix'ten nefret eder. Felix Paris'e döner. Kadınlardan uzak duracak, siyasette yükselecek ki ölen aşkına bağlı kalacak. Leydi'nin Paris'teki evine ilk ziyaretinde, diğer konukların önünde soğuk bir şekilde karşılanınca Leydi ile ilişkisini bitirir. Felix'in sevgili Natalie'ye geçmişini şimdiki zamanda anlattığı mektubu burada biter. Roman, Natalie'nin Felix'e yazdığı mektupla sona erer. Natalie mektubunda Felix'e iki kadını birbiriyle kıyaslayarak hata yaptığını, iki kadınla karşılaştırılmak istemediğini, gelecek kadınlara Henriette ve Lady Dudley'den bahsetmemesi gerektiğini söyler. Bundan böyle onun hayatına gir ve Felix'i dostane bir şekilde terk eder. - Kitap, Milli Eğitim Bakanlığı'nın 100 Temel Eser'i arasındadır. - Yazarın en bilinen kitaplarından biri olan roman, Balzac'ın İnsanlık Komedyası'nın Taşra Yaşamından Sahneler bölümünde yer almaktadır. Vadideki Zambak, olağanüstü gözlem yeteneği ve insan doğasını derinden kavrayışıyla klasik roman türünün tartışmasız en önemli ustalarından biri olarak kabul edilen Honore de Balzac'ın, İnsanlık Komedyası adlı anıtsal yapıtının Taşra Yaşamından Sahneler başlığı altında yer alan en önemli, en ünlü kitaplarından biridir. Dünya edebiyatının en hüzünlü ve ihtişamlı aşk öykülerinden biri kabul edilen yapıt, Fransız Devrimi sonrasında şekillenen toplumsal ve siyasal hayatı ustaca yansıtmasıyla da başka bir derinlik kazanır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/vahsetin-cagrisi/", "text": "Buck: Yargıç Miller ve ailesinin şımarık, evcil bir hayvanıdır. François ve Perrault: Kanadalı bir nakliyecidir. Kızak köpeği olarak Buck'u satın alır. Manuel: Para için Buck'ı satan bahçıvan yardımcısıdır. John Thornton: Köpeklerden iyi anlayan bir eğitmendir. Buck'un hayatını kurtarır ve yanına alır. Hans ve Pete: Thornton'un altın aramak için beraber çalıştıkları arkadaşlarıdır. Hikayede Buck adında bir köpek anlatılır, sahibinin evinde mutlu ve huzurlu bir hayat sürerken, bir anda ban başka bir hayatın içine atılarak birbirinden farklı olaylar yaşamaya başlar. Kaliforniya'nın Santa Clara Vadisi'nde zengin Yargıç Miller ve ailesinin şımarık evcil hayvanı olarak mutlu bir şekilde yaşayan Buck, bahçıvan yardımcısı Manuel, kumar bağımlılığını finanse etmek için umutsuzca paraya ihtiyaç duyduğunda, Buck'ı çalar ve onu büyük, kazançlı bir para karşılığında satar. Aç ve bir sandıkta kötü muamele görür. Serbest bırakıldığında, yalnızca kırmızı kazaklı adam olarak bilinen gözetmenine saldırır, ancak bu adam kulüp yasasını öğretir ve yeterince uzun süre kovuluncaya kadar Buck'a vurur. Buck daha sonra Kanada hükümetinden bir çift Fransız-Kanadalı nakliyeciye, François ve Perrault'a satılır. Orada onu bir kızak köpeği olarak yetiştirirler ve Kanada'nın Klondike kentinde güderler. Soğuk kış gecelerine ayak uydurmayı ve toparlanmayı takım arkadaşlarından çabucak öğrenir. Buck ile acımasız, tartışmasız baş köpeği Spitz arasında bir rekabet başlar. Buck sonunda Spitz'i yener ve öldürür, ardından takımın yeni lideri olur. François ve Perrault, Yukon Trail'i rekor sürede tamamladıklarında sevkiyatlarıyla Skagway'e geri döndüklerinde ve Kanada hükümetinden yeni siparişler aldıklarında, mürettebatı daha sonra İskoç melezi bir adama satılır. Posta hizmetinde de çalışır. Köpekler artık maden sahalarına ağır yükler taşımak zorunda kalır ve yolculukları yorucu ve uzun sürer. Buck'ın sonraki sahipleri, Mercedes, koyun kocası Charles ve Kuzey Amerika'da hayatta kalma konusunda tecrübesiz olan kibirli erkek kardeşi Hal adındaki Amerikan Southland'in damgalanmış üçlüsüdür. Kızağı kontrol etmekte zorlanır ve başkalarının faydalı önerilerini, özellikle de pınarın eridiğine dair tehlikeli uyarıları görmezden gelirler. Mercedes'e kızağının çok ağır olduğu söylendiğinde, önemli malzemeleri modaya uygun eşyalar lehine boşaltır. Ayrıca aptalca bir şekilde 14 köpekten oluşan bir ekip kurarlar ve yanlışlıkla daha fazla köpekle daha hızlı gidebileceklerini düşünürler. Aşırı çalıştırılan köpekleri fazla besler ve yiyecek stoku düştüğünde onları aç bırakmak zorunda kalırlar. Ekipteki köpeklerin çoğu zayıflık, ihmal veya hastalıktan ölür. Beyaz Nehir'e girdiklerinde sadece beş köpek bırakır. Orada, köpeklerin kötü muamele gördüğünü ve zayıf bir durumda olduğunu fark eden, deneyimli bir açık hava adamı olan John Thornton ile tanışırlar. Üçlüyü nehri geçmemeleri konusunda uyarır, ancak tavsiyesini dikkate almazlar ve Buck'a devam etmesini emrederler. Yorgun, aç ve önündeki tehlikeyi hisseden Buck, reddeder ve karda hareketsiz yatmaya devam eder. Buck, Hal tarafından dövüldükten sonra, sürücünün Buck'a yaptığı muameleden iğrenen Thornton, Hal'e baltasının arkası ile vurur ve Buck'ı izinden kurtarır. Thornton'u geçemeyen üçlü, kalan köpeklerle nehri geçmeye çalışır, ancak Thornton'un uyardığı gibi, buz kırılır ve köpekler ve insanlar nehre düşer ve boğulur. Thorton, Buck'ı sağlığına kavuşturmak için tedavi ederken, Buck Thorton'u sevmeye ve ona sadık olmaya başlar. Adam onu nehre düştüğünde kurtarır. Thornton onu altın için tavaya götürürken, Matthewson adında bir bonanza kralı Thornton'u köpeğin gücü ve bağlılığı üzerine bahse girmeye davet eder. Buck, yarım İngiliz ton (450 kg) un yüklü bir kızağı donmuş zeminden çeker, 100 yarda çeker ve Thornton'a 1.600 ABD Doları altın tozu bahse girer. Skookum Banks'in bir kralı Buck'a büyük bir miktar satın almayı teklif eder, ancak Thornton, Buck'a düşkün olduğu için teklifi reddeder. Thornton kazançlarını borçlarını ödemek için kullanır, ancak arkadaşları Pete ve Hans ile altın aramaya devam etmeye karar verir. Buck ve diğer altı köpeği kızağa koşar ve efsanevi Kayıp Kulübe'yi aramaya devam eder. Uygun bir altın yatağı bulduklarında, köpeklerin yapacak bir şeyleri yoktur ve Buck'ın ilkel kıllı adam ile takılmaya dair daha kalıcı anıları vardır. Thornton ve iki arkadaşı bir kampa girerken, Buck vahşi doğanın çağrısını duyar, doğayı keşfeder ve yerel bir sürüden bir Kuzeybatı kurduyla sosyalleşir. Ancak, Buck kurtlara katılmamaya karar verir ve Thornton'a dönmeyi seçer. Nereye ait olduğundan emin olmadan Thornton ve vahşi doğa arasında gidip gelir. Stratejik olarak bir boğa geyiği öldürdükten sonra kampa geri döndüğünde, Hans ve Pete'in öldürüldüğünü ve ardından Thornton'ın da aynı kaderi paylaştığını, bir Kızılderili Yeehats grubunun ellerinde olduğunu fark eder. Öfkelenen Buck, Thornton'ın intikamını almak için yerlilerin çoğunu öldürür ve artık insanlarla hiçbir teması olmadığını fark eder. Vahşi kardeşlerini aramak için dışarı çıktığında, bir grup saldırgan kurtla karşılaşır. Buck sürüyle savaşı kazanır ve sonra bunun bir süre önce sosyalleştirdiği kurt sürüsü olduğunu anlar. Buck daha sonra kurdu ve sürüsünü ormana kadar takip eder ve vahşi doğanın çağrısına cevap verir. Amerikan edebiyatının büyük ustalarından Jack London'ın unutulmaz romanı Vahşetin Çağrısı hemen tüm dillere çevrilmiş, gerçek anlamda bir klasik niteliği kazanmıştır. Dünya edebiyatında kendi kendini yetiştiren yazarların en yetkin örneklerinden biri olan Jack London, en güçlü ve etkileyici yapıtlarından biri sayılan Vahşetin Çağrısı'nda, kızağa koşulan bir kurt köpeğinin amansız yaşam savaşını anlatır. Alaska'nın yabanıl ortamında yaşayan insanların acımasızlığından payına düşeni alan Buck, ayakta kalabilmek için inanılmaz bir savaş verecek, giderek yabanın çekiciliğine kapılarak özgür seçimini yapacaktır. Ne ki, Buck'ın bir köpek olduğunu bilmesek, onun başından geçenleri bir insanın zorluklarla dolu yaşamöyküsü olarak da okuyabiliriz. London, bir köpeğin öyküsünün ardında, insanlık durumunun ürkütücü bir panoramasını önümüze serer. Jack London ın ruhuna aşığım ve bu kitabına da bayıldım."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/vahsi-bir-kiz-sevdim/", "text": "Adil Bey: Yakışıklı bir yüzbaşıdır öyle ki hasmı olan Bulgar kızı ona delice aşık olur ve onun da bu aşktan dolayı gözü hiç bir şey görmez. Kristina: Güzel bir o kadar vahşi bir Bulgar kızıdır. Ama kendini bir Türk subayına aşık olmaktan alıkoyamaz. Kitap, savaş sırasında Makedonya'da yaşayan bir çete liderinin genç, çok güzel kızı Kristina ile genç bir Türk yüzbaşı tanışması ile doğan aşk ve bu aşkın farklı kültür, içinde bulundukları savaş ile genç kızın babası nedeniyle imkansız bir aşka dönüşen hikayesi konu edinir. Abdülhamid döneminde İstanbul'dan Makedonya'ya kadar Cesri Mustafa Paşa Tepesi'ni içine alan semte Adil adında otuz bir yaşında yakışıklı bir Türk subayı görevlendirilir. Burada güzel bir kız tarafından yönetilen Bulgar çetesinin olaylarıyla karşılaşır ve bu çeteye son vermekle görevlendirilir. Bir gün bu çetenin mahalleden geçen treni sabote edeceği haberini alır. Kendisi de dahil olmak üzere tüm istasyon demiryolunda devriye gezerler. Adil Bey ormanda dolaşırken bir şey fark eder. Hemen saklanmaya ve neler olduğunu anlamaya çalışır. Askerlerinden biri bir Bulgar tarafından bağlanıp öldürülmek üzeredir. Ne yapacağını bilemez, tam o sırada Bulgar miferini çıkarır. Gözlerine inanamaz. Bir çift şiddetli güzellik ve vahşi bir çift şimşek hızında gözle karşı karşıyadır. Askerini kurtarmak için silahını alır ve kızı vurur. Kız Adil Bey'i tanır. Ölüm tehditleri atarak oradan uzaklaşmayı başarır. Kızın Kristina olduğunu istihbarattan öğrenen Adil Bey'in içinde tuhaf bir his oluşur. Kristina çeteye katılmadan önce bu yakışıklı adamı gizlice takip etmiş ve kimseye yardım etmeme düşüncesiyle çeteye katılmıştır. Aşkını geri alamazsa onu öldürür ama Adil Bey de ona aşıktır. Bir gece vahşi kız, Adil Bey'in odasına gizlice girer. Onu uykusunda öldürmeye çalışır. Ama yine başarısız olur, yerinde bir kuş bayılır. Adil bir yandan yaralarını sararken bir yandan da o güzelliği doyasıya seyreder. O sıcacık dudakları bir an öpmek ister ve kız aniden kendine gelir ve tehditler savurmaya başlar. Aynı gece köprüde bir çatışma çıktı ve kızın erkek kardeşi ölür. Neden öldürdüklerini sorar. Ayrıca onlara yaptıklarını ve bir asker olduğunu tatlı bir şekilde hatırlatır. Bu konuşmalar kızı o kadar etkilemiştir ki bir anda kadınsı duyguları ön plana çıkar ve oradaki Adil Bey hakkındaki tüm düşüncelerini ona anlatır ve o gece birlikte olurlar. Sevgilerini gösterirler ve sevgilerini kanıtlarlar. Ama onlar birbirlerine düşmandır. Çünkü onlar farklı dünyaların insanlarıdır. Bir gün karakola gelir ve babasının polis karakolunu bombalamak üzere olduğunu söyler ve uzaklaşır. Tam karakol boşaltılırken bir patlama her şeyi yok eder ve gangsterler kaçar. Adil'in ona olan aşkı alevlenir. Aylarca süren sessizliğin ardından bir çoban çocuk ona Kristina'dan bir mektup getirir. Onu çok özlediğini, sürünün orada dağda beklediğini yazar. Ama bu bir tuzaktır. Kristina'nın babasının oyununa gelir. Onu bir mağaraya götürür ve gözlerinin önünde babası onu tek kurşunla öldürür ve Adil Bey acıdan bayılır. Uyandığında aşkının güzel yüzü karakolun yanında karşısında durmaktadır. Öldüğüne inanamaz, o sıcak dudakları tekrar hissetmek ister. Ama o sıcak dudaklar buz kadar soğuktur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/varolmanin-dayanilmaz-hafifligi/", "text": "Tomas: Doktor olan Tomas'ın hayatta iki vazgeçilmezi vardır: Mesleği ve onuru. İnsanın var olabilmesi için tüm bağlarından kurtulması gerektiğini düşünür. Tereza: Tomas ın eşidir. Hayattaki tek sığınacağı kişi Tomas'tır. Yalnızlığını köpeği Karenin ile paylaşan naif bir kadındır. Sabina: Tomas karakterinin dişi halidir. Ressam olan kadın, bunu yaptığı resimlerine de yansıtır Gücünü özgürlüğünden alan bir kadındır. 1968 Prag Baharı ve sonrasında yaşanan Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği'nin Çekoslovakya'yı işgali ile yaşananlar, insanların üzerinde bıraktığı huzursuzluklar, romanın alt metin konusudur. Ülkesi işgal edilen insanların çıkmaza sürüklenip başka ülkelere iltica etmek zorunda bırakılmaları, vatanında kalanların göz hapsinde bulundukları bir nevi açık hava hapishaneye dönüşen ülkede köpeklerin öldürüldüğü, kuşların bile özgür olamadığı Çekoslovakya'da yaşananların insan hayatına yansımaları anlatılıyor. Roman okuyucunun, fikirlerinin sürekli yer değiştirmesine sebep olacak iç hesaplaşmalarla, varlığı, felsefi anlamda ağırlığın gerekliliğini, hafifliğin verdiği huzuru ve tercihlerimizle buna nasıl yön verdiğimizi sorgularken; aile, din, sosyal yaşantılar, siyasi otoriteye karşı tutumu, kadın ve erkek ilişkilerini irdeleyen felsefe ağırlıklı bir romandır. Mesleği doktorluk olan Tomas, iş için gittiği bir kasabada Tereza ile tanışır. Tesadüflerin bir araya getirdiği çiftin ilişkileri, doktorun kasabadan ayrılmasından sonra da devam eder. Tereza bir barda garsonluk yapan, kitap okumayı seven bir kadındır. Annesi onu, ayrıldığı kocasından kendisine kalan kötü bir miras gibi görür. Genç kadın çok istese de anne ile bir türlü anlaşamaz. Sığınacak bir liman ararken Tomas ile karşılaşır. Tereza sevdiğine bağlanmak isterken; Tomas onun tam tersi bağlılıktan nefret eden, hatta bu yüzden eşi, oğlu, anne ve babasıyla ilişkiyi kesen bir adamdır. Tomas'ın Tereza'ya olan duyguları ilk başta merhametle başlar, zamanla sevgiye ve aşka dönüşür. Doktorun kadınlara olan zaafına dayanamayan Tereza, geceler boyu kabuslar görür. Doktorun anlayamadığı şey, kolu kırılan birinin yaşadığı acının cinsiyet gözetmeksizin aynı olmasıdır. Duyguları yaralı olan birisi nasıl mutlu olabilir? İkilinin ilişkilerini ayakta tutan tek şey, Tereza'nın sonsuz sadakatidir. Tereza'nın çalışmak istemesiyle, Tomas onu Sabina ile tanıştırır. Sabina ressamdır, Tomas ile ilişkisi olmasına rağmen ona yardım eder, fotoğraf çekimiyle ilgili detayları öğretir ve dergide iş bulur. Sabina da tıpkı Tomas gibi bağlılığın kendisini tutsak edeceğini düşünür. Ailesinden kopmuş, gücünü özgürlüğünden alan, yaptığı resimlerde bile sıra dışılığı arayan bir karakteri vardır. Sabina sevgilisi Franz'a olan sevgisine rağmen, acı çekeceğini bile bile ondan ayrılır. Çekoslovakya'da Prag baharı bitmiştir. SSCB'nin işgaliyle tanklar şehirlere girip yönetimi ele alır. Halk başka ülkelere iltica etmek zorunda bırakılmış, geride kalanlar ise sürekli göz hapsindedir. Deyim yerindeyse ülke açık hava hapishanesine dönüşmüştür. Tereza ve Tomas da Zürih'e yerleşirler. Genç kadın için hayat burada daha zordur. Her yönden Tomas'a bağımlı hale gelmiş ve daha da yalnızdır. Yaşadığı şehri ve Tomas'ı terk edip Prag'a geri döner. Bu gidiş doktoru alaşağı eder. Kendisinden beklenilmeyen şey olmuş, farkında olmadan Tereza'ya bağlanmıştır ve onun arkasından ülkesine geri döner. Hükümet aleyhine yazdığı bir yazıda taviz vermediği konular için işinden olur. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir, ülkeleri işgal edilmiş, sokakların isimleri bile değişmiş, yaşadıkları yerin yabancısı olmuşlardır. Küçük bir köye yerleşmeye karar verirler. Tereza ve Tomas burada içsel bağlarından ve bütün misyonlarından kurtulup özgürlüğe ulaşırlar. - 1984 yılında Fransa'da Fransızca olarak basılan kitabın ilk baskısı, ilk yayımlandığı günden bu yana edebiyat dünyasında büyük ses getirmiştir. - Çekçe orijinali ertesi yıl yayınlandı ve Türkçe çevirisi ilk olarak 1986'da yayınlandı. - Roman 1987 yılında aynı isimle sinemaya uyarlandı. - Roman, romanın kahramanları Tereza, Tomas, Sabin ve Franz arasındaki ilişkileri, 1968'de Prag Baharı'nı ve ardından Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı işgalini arkaplan olarak ele alıyor. - Etkinlikler Prag, Paris, İsviçre, Kamboçya'da gerçekleşiyor ve yedi bölümden oluşuyor. 1982 yılında Milan Kundera tarafından yazılan ve çok kısa bir sürede dünya klasikleri arasına girmeyi başaran Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği felsefi roman türünün en başarılı örnekleri arasında yer alıyor. Dört farklı karakter etrafında şekillenen roman, birbirinden tamamen farklı ama bir şekilde birbiri ile bağlantılı bu karakterler özelinde varoluşçuluk, geleneksellik, aile, kadın erkek ilişkileri, siyasi otorite kavramlarını irdeliyor. Bu kavramların irdelendiği olaylar örgüsünün arka fonunda ise 1968 öncesi Prag baharı ve 1968 sonrası Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı işgal ettiği yıllar göze çarpıyor. Bu işgal ile bağlantılı olarak yaşanılan coğrafyanın romandaki karakterlerin hayatları üzerindeki belirleyiciliği de dikkat çekiyor. Bu Kitap Size Varoluş Sancısı ve Aşka Dair Muhteşem Bir Bakış Sunuyor! Kitap, yaşamın ağırlığı ve hafifliği arasındaki sorgulama ile başlıyor. Yaşam tekrar eden bir döngü mü yoksa dümdüz devam eden ve öylece tek seferlik yaşanan olaylar bütünü mü? Yazar bunu ağırlık ve hafiflik kavramlarını tanımlamak için kullanıyor. Yaşamda sonsuza kadar tekrar eden yinelemelerin bir ağırlık, bir defa yaşanan şeylerin ise hafiflik olduğunu söylüyor. Ve bir tesadüf sonucu tanışarak aşık olan Tomas ve Tereza'nın hikayesi ile olaylar başlıyor. Tomas, Tereza, Sabina ve Franz bu romanda karşımıza çıkan dört ana karakter oluyor. Tomas, insanın var olabilmesi için tüm bağlarından kurtulması, hafiflemesi gerektiğine inanıyor. Bu inancı nedeniyle oğlundan bile uzak kalarak hiç kimse ile uzun süreli bir bağ kurmadığı ilişkiler içerisinde yaşamını sürdürüyor. Tereza ise tam tersi bağlanmaya derin bir ihtiyaç duyan, geleneksel yaşam arzusu ile tam tersi bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Ana konu bu iki karakterin karşılaşması ve ilişkilerinin başlaması etrafında şekillenirken, Tomas ve Tereza'nın inişli çıkışlı ilişkisi kitap ilerledikçe bambaşka bir hal alıyor. Romandaki diğer bir karakter olan Sabina da Tomas gibi bağlanmayı reddeden ve ihaneti neredeyse yaşam tarzı olarak benimsiyor. Hiç kimseye ait olmak istemeyen Sabina ve Sabina uğruna karısını ve kızını terk eden Franz'ın ilişkisi de bu sefer olayları tam tersi bir şekilde bize gösteriyor. Hayatta karşılaştığımız tesadüf ve rastlantılara da değinen kitap bu hayatta her şeyi bir kere yaşayacağımız olgusuna da değiniyor. Editör seçimi bölümü hazırlamayı yakın zamanda planlıyoruz. Sorunuz ile ilgili olarak öncelikle hangi tür kitapları tercih ettiğiniz önemli ancak Türk Edebiyatı'ndan okumak isterseniz Ahmet Hamdi Tanpınar ve Haldun Taner'in romanlarını öneririm. evet iyi olurdu. bu sayede en çok okunan kitapları görebilir ve güncel kitapları takip edebiliriz. Emeğin kesinlikle taktirde değer.Özetleme yöntemi çok güzel.Yani kitabı hiç okumadan ciddi fikir sahibi olunabilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ve-celige-su-verildi/", "text": "Pavel Korçagin: Romanın baş kahramanıdır. Büyük ölçüde yazarın biyografisini yaşayan bir karakterdir. Karakter yazarın doğrudan kendisinden birçok farklı özellik almaktadır. Aynı zamanda yazarın Rusya'da meydana gelen devrim sırasında mücadelesini anlatmaktadır. Bu noktada romanın baş karakteri de doğrudan yazarın kendisinin başından geçen olaylar ile özdeşleşmektedir. Karakter ve yazar arasında büyük bir bağ söz konusudur. Yazar, Ve Çeliğe Su Verildi adlı romanında, Pavel Korgaçin'in Sovyetlerde nasıl bir sosyalist mücadeleye başladığını ve sosyalist mücadelenin içerisinde yer alırken ne gibi çekişmeler ile karşı karşıya kaldığını konu edinmektedir. Yaşanan her bir olay karakterin hayata daha sıkı bağlanmasına olanak tanımaktadır. Böylece çeliğe su verilmektedir. Pavel Korçagin son derece haşarı bir çocuktur. Kendisi ve ailesi kapitalist sistemden ve feodal yapıdan fazlası ile çekmiş ve zarar görmüştür. Pavel böyle bir ailenin çocuğudur ve bu durumun olumsuz etkilerini fazlası ile görmüştür. Yakınları ve kız arkadaşı olan Tonya ona her zaman Pavluşa diye seslenmektedir. Tonya adlı kız arkadaşı aynı zamanda onun en yakın arkadaşıdır. Pavluşa oldukça yaramaz bir çocuktur ve yerinde durmamaktadır. Bu özelliği sebebi ile okuldan da atılır. Okuldan atıldıktan sonra zaten yoksul olan ailesine katkı sağlamak amacı ile bir lokantanın çay ocağında çalımlaya başlamıştır. Pavluşa'nın abisi de bir işçi olarak çalışmaktadır. Abisi Çarlık Rusyası'na karşı olarak Bolşevik tarafını seçmiş genç bir devrimcidir. Pavluşa da abisinin yolunda ilerler ve tam bir komünist olur. Bu sırada beyaz ordu ile Bolşevikler arasında ciddi ve büyük çatışmalar ortaya çıkmaya başlar. Pavluşa bu dönemde devrimci gruplar arasında yer almaktadır. Çeşitli örgütlere girmiş ve birçok farklı işte görev almıştır. En sonunda Pavluşa Bolşeviklerin arasından kendisini göstermeye ve sivrilmeye başlar. İhtilal esnasında yapılan bir savaşta önce gözünü kaybeder. Ardından yine bu savaşlarda aldığı yaralar sebebi ile felç kalır. Bu noktadan sonra hayatı hiçbir şekilde eskisi gibi olmayacaktır. Pavluşa yaşadıklarının izlerini bundan sonraki hayatı boyunca her zaman istese de istemese de taşımak zorunda kalacaktır. - Roman Çarlık Rusya'sı ile feodalizm ve kapitalizm karşıtı gençlerin Bolşeviklere ve Bolşevik deverime karşı direnen gençlerin öyküsünü dile getirmektedir. Rusya'da meydana gelen Ekim deveriminin Lenin idaresinin sosyalist ihtilalını başarması ve rejimin hakimiyet kurması süreci kitapta işlenmiştir. - Ve Çeliğe su verildi Nikolay Ostrovski'nin en ünü yapıtıdır. Roman yazarın otobiyografik niteliklerini de barındırmaktadır. Bu bağlamda romanın baş kahramanı olan Pavel Korçagin, sosyalizm ülküsüne, ahlaka ve çalışma disiplinine sahip ideal bir devrimci kahramanı olarak anılmaktadır. - Roman anlattığı olaylar kadar önerdiği devrimci insan modeli ile de Rus halkı için son derece ideal bir portre halini almıştır. - Nikolay Ostrovski henüz yirmi yaşındayken Budenniy'in ordusuna katılmıştır. Özellikle iç savaş cephelerinde ağır bir şekilde yaralanmıştır. Kötürüm olmuş ve kör kalmıştır. 1926 yılında hareket, 1929 yılında ise görme yeteneğini kaybetmiştir. Bu halde dahi düşünce yazarlığına başlamıştır. - Yazar aslen Ukraynalıdır. Kör ve felçli olmasına rağmen ortaya herkes tarafından okunan eserler çıkartmayı başarmıştır. Henüz 32 yaşındayken vefat etmiştir. - Roman gerek karakter ve yazarın özdeşleşmesi ile gerekse de içerdiği birçok farklı mesaj ile okuyucular tarafından bir hayli sevilmiştir. Aynı zamanda romanın çizdiği insan profili birçok farklı okuyucunun beğenisini kazanmayı da başarmıştır. - Yazar bu romanı yazdıktan ve romanı basıldıktan hemen sonra üzücü bir şekilde hayata veda etmiştir. Yüz yıl sonra Ekim Devrimi ve ardından kurulan iktidarların bozulup çürüdüğü ve yıkıldığı, büyük emek ve özverilerle insanlığa armağan edilen kazanımların emperyalist kapitalist barbarlık eliyle yok edilerek insanın kendine düşman haline getirilmeye çalışıldığı bir çürüme çağında dönüp yeniden Ekime bakmak, onun insanın kendini gerçekleştirmesine yaptığı katkıdan esinlenmenin büyük bir değeri olacağı kanısındayız. Çünkü sosyalizm sadece insanı maddi-ekonomik zincirlerinden kurtarmakla kalmamış aynı zamanda ve bununla bağı içinde yeni bir insan tipinin de müjdesini vermiştir. Ve bu tarihsel serüveni en iyi anlatan şeylerden birinin de edebiyat olduğu su götürmez bir gerçektir. Birçok insanı sosyalizm fikrine yaklaştıran, sosyalizmi kuru bir analiz olmaktan çıkararak kanlı canlı bir tarihsel deneyim halinde kavramasına yol açan devrim romanlarının dönüp dönüp tekrar okunmasının bu nedenle büyük bir önem taşıdığına inanıyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ve-daglar-yankilandi/", "text": "Abdullah: Fakir olduklarından dolayı kardeşinin evlatlık verilmesine karşı çıkmaktadır. Henüz 8 yaşında olması işlerin daha da zorlaşmasına sebebiyet vermektedir. Peri: Abdullah'ın kız kardeşidir. Annesi onu doğururken kan kaybından dolayı ölmüştür. Oda kardeşine fazlası ile bağlıdır. Yazar kitabında, Abdullah ve Peri'nin hayatlarını konu edinmiştir. Abdullah ve Peri fakir bir ailede doğmuş çocuklardır. Ancak birbirilerine olan bağlılıkları her zaman mutlu kalmalarına olanak tanımaktadır. Peri'nin annesi onu doğururken kan kaybından ölmüştür. Bu durum üzerine babası yeniden evlenir. Bu evlilik çocukların hayatının tamamı ile değişmesine sebebiyet verir. Abdullah ve Peri birbirine son derece bağlı iki kardeştir. Her ne kadar fakir bir hayat yaşasalar da birbirlerine olan bağlılıkları mutlu olmalarını sağlamaktadır. Peri'yi doğururken kan kaybından ölen annelerinin ardından babaları yeni biri ile evlenmiştir. Bu evlilik ise çocukların hayatının kökünden değişmesini sağlamıştır. Babasının evlendiği yeni kadının kardeşi bir çiftin yanında çalışmaktadır. Çiftin çocukları olmamaktadır. Peri bu aileye evlatlık olarak verilir. Ancak Abdullah Peri'den ayrılmak istememektedir ve bunun için çok çabalamaktadır. Ancak henüz 8 yaşında olduğu için elinden biry şey gelmemektedir. Peri'ni ailesinden tamamı ile uzaklaşması ve onları unutması için ailesi ile görüşmesi yasaklanır. Bununla birlikte dayısının akrabası olduğu dahi ona söylenmemektedir. Dayısı onun evde çalışan sıradan bir hizmetlidir. Peri, aradan biraz zaman geçtikten sonra evlatlık edinen babasının hastalanması sonucunda annesi ile birlikte Paris'e gider. Yeni ailesi onunla pek de ilgilenmemektedir. Peri bu durumda zamanının büyük bir kısmını dersleri ile ilgilenerek ve öğretmenleri ile birlikte geçirmektedir. Geçen zaman onun geçmişine dair tüm izleri yavaş yavaş siler. Zaman geçtikçe Peri büyür ve bir genç kız olur. Ancak bu seferde annesini bir kaza sonucunda kaybeder. Annesini kaybettikten sonra eşyalarının arasında dolanırken annesine ait bir sağlık raporu dikkatini çeker. Annesi bir hastalık nedeni ile rahmini aldırmıştır. Peri gördüğü bu durum karşısında evlatlık olduğunu anlar. Bunu öğrendiği sırada bir şok geçirir. Geçmişini aramak ve kim olduğunu öğrenmek ister. Tam da bu sırada hamile olduğunu öğrenir. Hamile olduğunu öğrenmesinin ardından olanları erteler. Geçen zamanda ise çocukları nedeni ile geçmişini araştıracak bir fırsat bulamaz. Peri bir gün gelen bir telefon ile hizmetkar olarak bildiği Nebi dayısının öldüğünü örenir. Dayısı ona bir mektup bırakmıştır. Yazdığı mektupta Peri'ye tüm gerçekleri açıkça anlatır. Bu sırada Peri, Abdullah adında bir abisinin olduğunu öğrenir ve onu bulmak için bir zamanlar yaşadığı kasabaya geri döner. Abdullah'ta tüm bu süreçte sürekli olarak Peri'yi aramış fakat bir türlü bulamamıştır. Daha sonrasında evlenmiş ve bir kız babası olmuştur. Kızının adını ise Peri koymuştur. Bu sırada kız kardeşi onu buluğunda çok hasta durumdadır. Gelenleri tanımamaktadır. Abdullah'ın durumu daha da kötüye gittiğinde onu bir huzur evine yerleştirmeye karar verirler. Eşyalarını karıştırırken kardeşine bıraktığı notlar ortaya çıkar. Notlarında kardeş özleminde ve içindeki acıdan bahsetmiştir. - Afganistan kökenli ve Amerikalı olan ünlü yazar Khaled Hosseini'nin en çok sevilen romanlarından bir tanesi olduğu gibi dünyanın her yerinde kedinse bir okuyucu bulmayı başarmıştır ve yazarın takipçileri tarafından bu kitap övgü ile anılmaktadır. - Kitapta annesiz olan iki çocuğun acılarını açıkça dile getirmiş ve yaşanan olayları en net şekilde okuyucuya aktarmıştır. - Kitabında duyguları okuyucuya başarılı bir şekilde geçirmiştir. Okuyucu kendisini hikayenin tam ortasında hissetmektedir. Hayat farklı aileleri sevgi ve fedakarlık, ihanet ve sadakat gibi ortak duygularla sınarken, karakterlerin başlarına gelenler ve yaptıkları seçimler, kitabın her biri ayrı bir renk ve lezzet taşıyan katmanlarını oluşturuyor. Afganistan'ın küçük bir köyünde doğan ve okuru Kabil'den Paris'e, San Francisco'dan Tinos adasına taşıyan bu öykü, her sayfada renklenip güçleniyor. Ve Dağlar Yankılandı, bizi biz yapan değerler üzerine düşündüren, ustalıkla yazıldığını her bölümde yeniden kanıtlayan, büyüleyici bir roman. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile dünya çapında sevilen bir yazar olan Khaled Hosseini'nin yazarlığında bir dönüm noktası."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/ve-sen-kus-olur-gidersin/", "text": "Yazar: Masa başı bir işte çalışan ve yalnız yaşayan, orta yaşlarına gelmiş bir adamdır. Hikayenin ana karakteridir. Ancak roman boyunca isminden bahsedilmez. Yazarın yaşamına ve hayatına bakıldığında, kendi yaşamına değindiğinden ötürü ana karakterin yazar olduğunu söylemek mümkün. Suzan: Suzan evlidir fakat Tarık onu üzmemek için ve ona zarar vermek istemediğinden onun evlenmesine göz yummuş, ona hiçbir zaman haddinden fazla yaklaşmamıştır. Suzan onu her defasında bir yerlerden kurtarmakta, başı sıkıştığında haberi olmadan ona yardım etmektedir. Bu kez de onu hapisten çıkaran o olmuştur. Kendi karanlığında kaybolmuş bir adam, zorlu evi ve hayatla verdiği yorucu mücadele, Bu zorlu mücadeleye bir de imkansız aşk eklenince kahramanın içine düştüğü çember konu ediniyor. Yazar, masa başı bir işte çalışan ve yalnız yaşayan orta yaşlı bir adamdır. Küçükken babası aile işini kaybetmiş, ardından bunalıma girmiş ve kendini yetersiz hissetmeye başlamıştır. Maddi durumları bozulduğu için annesinin de çalışmaya başlaması babası için utanç verici bir durumdur. Bu nedenle aile ilişkileri daha da zayıflar. Ablası ile beraber eski güzel günleri hatırlar. Annesi ve babası sık sık kavga etmeye ve tartışmaya başlarlar. Yine böylesine büyük bir kavga ve bağırışların sonunda babası bir gece evden çıkar. Bu durum annesini çok kötü etkiler. Terk edilmiş bir kadın olmak kolay değildir. Ama yine de bir şekilde birbirlerine tutunmaya, ayakta kalmaya çalışırlar. Birbirlerine ne kadar destek olmaya çalışsalar da annelerinin gözlerindeki hüzün bir türlü geçmez. Babalarının onları terk etmesinin üzerinden bir yıl geçmiştir. Bir gün annesi hastalanır ve hastaneye götürülür. Ona meme kanseri teşhisi konur. Göğüslerinden biri ameliyatla alınır. Çalışamadığı için maddi durumu iyi değildir. Annelerinin ne kadar kötü hissettiği, ne kadar mutsuz olduğu ortadadır. Ameliyattan birkaç ay sonra ölür. Yazar ve ablası perişan haldedir. Özellikle Yazar annesine çok düşkün olduğundan bu onun için bir felaket olmuştur. Ablaları ile birbirlerine sımsıkı sarılarak hayata tutunmaya çalışırlar. Ablası onun annesi gibisidir. Yazar bir şekilde üniversiteyi bitirir ve iyi bir yerde çalışmaya başlar. Ama bir şekilde kız kardeşiyle farklı şehirlerde yaşamaya başlarlar. Yazar için yalnız yaşamak çok zor olsa da hayatına devam etmek zorundadır. Annesinin ölümü onu derinden yaralamıştır ve bazı geceler özlemi dayanılmaz hale gelir. Uykusuzluk sorunu Tarık için her şeyin başlangıcı olur. Yine uyuyamadığı bir gece sokakta yürürken bir apartmanın kapısının önünde bir keşişle karşılaşır. Bu adamı bir yerden hatırlıyor, bir keresinde onun dilenci olduğunu düşünmüş ve para vermeye çalışmış ama adam anlaşılması güç bir kaç kelimeyle parayı kabul etmemiştir. Adama tekrar para vermeye çalışır ama adam aynı sözleri tekrarlayarak parayı reddeder. Bir süre sonra kalkar ve gider. Adamın kullandığı sözler Yazar'ın dikkatini çeker. Uykusuzluktan depresyona girmiştir. Bir gün işe gittiğinde, herkes öğle yemeğindeyken, tüm meslektaşlarının masalarında bulunan üçer beşer kişilik kişisel gelişim kitaplarını toplar ve bir masanın üzerine yığar. Bu insanların tek umursadığı şey para ve daha fazla para, her seferinde daha da yükseliyor. Topladığı tüm kitapları ateşe verir. Yazar bir kadına aşıktır: Suzan. Suzan evlidir ama Yazar onu üzmemek ve ona zarar vermek istemediği için evlenmesine izin verir ve ona asla fazla yaklaşmaz. Suzan onu her seferinde bir yerden kurtarır ve başı belaya girdiğinde bilmeden ona yardım eder. Bu sefer onu hapisten çıkaran odur. Yazar kovulduğunda garip bir şekilde rahatlamış hisseder. Ama yalnızlık her geçen gün daha da dayanılmaz bir hal alır. Şiddetli bir depresyona giriyor ve uykusuzluk sorunu onu yiyip bitirir. Bütün bunlar çok ciddi sonuçları doğurur. Tarık Tufan'ın samimi üslubuyla etkileyici bir kitap."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/veba/", "text": "Dr. Rieux: Yaşanan veba salgınını ve cehaleti alt etmek için savaşan doktordur. Tarrou: Dr. Rieux'un ekibinde yer alan salgında hayatını kaybeden karakterdir. Castel: Veba salgını için son umut olan serumu geliştiren karakterdir. Rahip Paneloux: İnsanların bu felaketi hak ettiğini savunan rahip, sonrasında Dr. Rieux ile salgını bitirmek için ekibe destek veren karakterdir. Cezayir'in Oran kentinde geçen hikaye veba salgınının başlaması ile gelen panik havasını, kısıtlamaları, kayıpları ve bu çaresizlik karşısında insanların hissizleşmesini konu alıyor. Yaşanan bu felaketlerin acı bir kader olarak kabullenilmesini ayrıntılı dille anlatıyor yazar. Varoluşçu felsefenin temsilcisi Albert Camus'un kaleme aldığı veba; Cezayir'i işgal eden Fransızlara tepki amaçlı yazılmıştır. Hümanist görüşe sahip olan yazar; amaçlar uğruna insanlığın zarar görmesini bir nevi veba salgını ile özdeşleştirmiştir. Şehirde baş gösteren fare ölümleri başta kimsenin dikkatini çekmese de, artan ve her yerde görülen ölü fareler insanları endişelendirdi. Bu konuda önlemler alınması gerektiğini düşünenler insanların da hastalanmaya başlaması ile haklı çıktılar. Kayıplar yaşandıkça herkesi panik havası sardı. Kitabın kahramanı Dr. Rieux'un apartman görevlisinin ölmesi üzerine bu salgının ne kadar hızlı yayıldığını fark etti ve kısa zamanda çözüm bulunmaz ise felakete dönüşeceği bilinci ile çalışmalar yapmaya başladı. Artan ölümler, karantinalar, hastanedeki kalabalıklar, doktorların yorgunluğu içinden çıkılmaz bir hal aldı. Katedralin rahibi Paneloux, katedrali dolduran insanlara günahlarınızın bedelini ödüyorsunuz dese de; Dr. Rieux bu salgının ilahi adaletle ilgisi olmadığını başından beri biliyor, krize dönüşen salgının insanlara daha fazla zarar vermesini önlemek istiyordu. Dr. Rieux'un son umudu Castel'in geliştirdiği serum oldu. Castel salgına karşı serum denemeleri için işe koyuldu. Bu sırada kentte ölümler artmış, mezarlar yetersiz kaldığı için açılan çukurlar, üzerine kireç dökülen ölüler, suya atılan cesetler, hastanede tedavi olmak için kavga eden hastalar, karantina, kentte sokağa çıkma yasağı devam etmekteydi. Serum bir çocuk üzerinde denendi ve hastalığın seyrinde gerileme olduğu fark edildi. Salgında; serumun denendiği çocuk, Dr. Rieux'un karisi, ekip arkadaşı Tarrau ve birçok insan öldü. Bu ölümler karşısında insanların yavaş yavaş bu duruma alışması, bunu normal görecek kadar hissizleşmesi vahameti ayrıntılı bir dille anlatılmaktadır. Dr. Rieux'un vebaya ve cehalete karşı verdiği savaş ilerleme kaydetti ve kentte tekrar canlı fareler görülmeye başladı, böylelikle kentin kapıları da sonuna kadar açıldı. Camus adı çoğu okur için Yabancı romanıyla özdeşleşir. Ancak yazarın en önemli yapıtı aslında Vebadır. Keskin bir gözlem gücünün desteklediği arı bir bilinçle Veba, yalnızca çağımızın değil, tüm insanlık tarihinin ortak bir sorununa değinir: Felaketin yazgıya dönüşmesi. Camus'nün hiçbir yapıtında böyle acı bir yazgı, böylesine şiirsel bir dille ele alınmamıştır. Veba, insanın ve ışığın şiiridir. Bu şiirde renkler alabildiğine koyu, ancak yazarın sesi o denli umut doludur. Beklenmedik bir boyuta ulaşan veba salgını tüm Oranlıları ilkin umutsuzluğa boğar, ardından Doktor Rieux, Tarron ve Grand'ın gösterdikleri dayanışma örneği, başta yetkililer olmak üzere herkese bir güç ve umut kaynağı olur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/vezir-gambiti/", "text": "Beth Harmon: sakinleştirici ve alkol bağımlılığı ile mücadele verdiği yetimhane ki çocukluğundan öğrendiği satranç ile bir satranç dehası haline gelen Beth'i ana karakterdir. Alma Wheatley: Beth'i küçük yaşlarda evlat edinerek kaybettiği çocuğunun yerine koymak istemiştir. Çalkantılı bir aile ilişkisi vardır. Kocasının onu terk etmesi onu yalnızlığa sürüklemiş ve sürekli alkol alır hale gelmesine neden olmuştur. Beth'e destek vererek satranç turnuvalarına girmesine yardımcı olmuştur. Mr. Shaibel : Beth'in santrançı öğrendiği karakterdir. Beth'in kaldığı yetiştirme yurdunda ki hademedir. Tek başına satranç oynarken Beth'in satranç ile tanıması vesile olmuştur. Aynı zaman da kendisinin Beth tarafından çok iyi bir oyuncu olduğu söylenmiştir. Kendisi Beth'e satrançı öğretmiş ve Beth'in duygularını kontrol etmesine yardımcı olmuştur. Jolene: Beth'in ailesini kaybettikten sonra yetiştirme yurdunda tanıştığı arkadaşıdır. Yetiştirme yurdundaki sakinleştiricileri biriktirip akşamları tek bir kere de hepsini içtiğinde kafa yaptığını Beth'e söylemiştir. Beth'in sonraki dönemlerde sakinleştiricilere bağımlılığı da bu noktada ortaya çıkmıştır. Borgov: Rusya'nın en iyi satranç oyuncusu olarak kabul edilen karakterdir. Rusya'daki karşılaşmada Beth ile finalde karşılaşıcaktır. Son derece zeki ve soğuk kanlı bir karakterdir. Benny Watts: Dönemin ABD satranç şampiyonu olan karakterdir. Beth'i karşılaştığı ilk turnuvada yenmiştir. Çok iyi bir oyuncudur. Daha sonra Beth'i ABD şampiyonu olmasından dolayı final maçı için hazırlayanlar arasındadır. Townes: İlk karşılaştığı satranç oyuncusu, daha sonrada Harmon'inin küçük yaşlarda hayranlık duyduğu karakterdir. Karakter daha sonraları gazeteciliği tercih ederek satranç oynamayı bırakmıştır. Walter Tevis'in 1983 tarihli Amerikan romanı olup, satranç dehasının sekiz yaşından yirmi iki yaşına kadar yaşadıklarını ve dünyanın en iyi satranç oyuncusu olma yolculuğunda madde bağımlılığına karşı verdiği mücadele anlatılacaktır. Bir oluşum romanı veya olgunlaşma hikayesi de denilir. Evlat edinme, feminizm, satranç, uyuşturucu bağımlılığı ve alkolizm gibi konuları ele alan kitap, aynı zamanda Netflix mini dizisi için uyarlanmıştır. 1950'lerde bir yetimhanede, küçük bir kız müthiş bir satranç yeteneği sergiler. Ancak yıldızlığa uzanan umulmadık yolculuğunda bağımlılıkla mücadele etmek zorunda kalır. çocukluğunda, Büyük Usta rütbesine muzaffer yükselişine kadar izini sürüyor. 9 yaşındayken yetimhaneye gönderilen Beth olağanüstü bir satranç becerisi geliştirir. Ancak çocuklara verilen yeşil sakinleştiriciye karşı bağımlılığı da giderek artar. Beth Harmon, sessiz, somurtkan ve görünüşe bakılırsa önemsizdir ta ki ceza olarak indiği katta bir satranç ustası ile tanışana dek. İşte orada satranç oyununu oynar. Duyguları keskinleşir, düşünceleri daha netleşir ve hayatında ilk kez kendini tamamen kontrol altında hisseder. 16 yaşına geldiğinde ise bir anda kendini banliyödeki kafa karıştırıcı yeni yaşamın içinde bulan ergen Beth, lisedeki sınıf arkadaşlarını inceler ve bir satranç turnuvasına katılma planı yapıp turnuvayı kazanır. Evlat edinmiş annesinin de vermiş olduğu destekle gözünü daha ileri seviyelere diker. Basınında büyük ilgi odağı haline gelmeyi başaran Beth ise gözünü Las Vegas'taki turnuvalara diker. Her oyunda rakibinin yanı sıra koca bir geleneğe karşı da hamle yapıyor. Durumu tartıyor, geleceği öngörüyor, rakibinin aklını okumaya çalışıyor ve taşları yerinden oynatıyor. Satrancın siyah beyaz dünyasında zirve dahillere her zaman açık olsa da gerçekte işler bundan biraz farklı işliyor. Beth ve Annesinin alkol, eğlence ve turnuvalar boyunca birbirlerine gerçek bir anne ve kız gibi bağlanmaları Beth'in alkole ilk tanışmasına vesile olmuştur. Bir insanın kendi başına alkol ve uyu... bağımlılığından sevdiği bir uğraşı ile kurtulmasını anlatmaktadır. Bu süre de pek çok dost ve destekçi ile karşılaşacaktır. Vezir Gambiti, feminizme, satranca, bağımlıklara dair hem bir yetişkinliğe adım romanı hem bir gerilim hikayesi hem de bir spor macerası. Farklı türlere dokunan ve birçok konuya dair söyleyecek sözleri olan bu roman, bilimkurguyu da suç hikayeleri kadar rahatlıkla yazabilen, çok yönlü bir akla sahip Walter Tevis'in kaleminden çıkabilirdi sadece. Sekiz yaşında ve hayatta yapayalnız kalmış Beth Harmon diğerleri arasında göze batmayan, sıradan bir çocuktu, ta ki ilk gördüğü andan itibaren aklını çelen bu garip oyunla tanışana kadar. Bu altmış dört karelik tahta üzerinde bambaşka bir gelecekle karşılaşan Beth adım adım, her hamlesinde didinip çabalayarak kadınlara kapalı satranç camiasının zirvesini hedeflemekte. Her oyunda rakibinin yanı sıra koca bir geleneğe karşı da hamle yapıyor. Durumu tartıyor, geleceği öngörüyor, rakibinin aklını okumaya çalışıyor ve taşları yerinden oynatıyor. Satrancın siyah beyaz dünyasında zirve dahilere her zaman açık olsa da gerçekte işler bundan biraz farklı işliyor. Walter Tevis, Vezir Gambiti'nde zeka dolu ve usta işi bir oyunu tek bir cinsiyete sıkıştırmaya çalışanları ezip geçerken dahi bir kadının en az yaptığı hamleler kadar girift iç dünyasını sıkı bir serüvenle anlatıyor. Kitap özetinin revize edildiğini gördüm. Dünkü özet daha da genişletilmiş ve karakterler eklenmiş. Elinize sağlık. EVET süper bir kitap ,okumanızı tavsiye ederim..Beth in hayatı yaşadığı dramı anlatmakta süper bi roman ,başarılarınızın devamını dilerim.özeti geniş süper tam geniş bilgi vermekte sürükleyici bir roman özelliğini taşıyor. Başarılı bir özet çalışması olmuş. Tebrik ederim arkadaşlar. Dizi izlemiştim ancak okumak daha keyifli, daha detaylı ve daha geniş kapsamlı olur."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/viran-daglar/", "text": "Zülfikar Bey: Yazarın akrabasıdır. Varlıklı ve geniş bir nüfuza sahip olan bir ailenin genç çocuğudur. Necati Cumalı, Makedonya'da uç beyi olarak yaşayan bir ailenin son temsilcisi Zülfikar Bey'in hayat hikayesini kurgulayarak milliyetçi akımların, etnik çatışmaların ve Osmanlı'nın egemenliğini kaybetmesinin etkisiyle Balkanların imparatorluktan ayrılma hikayesini konu edinmiştir. Roman, yazarın akrabası olan Goriçkalılı Zülfikar Bey'in hayatını anlatır. Yazar, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecini ve Osmanlı İmparatorluğu'nun geri çekilmesinden sonra Balkanlar'daki kargaşayı ana kahramanın hayatı üzerinden anlatıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağıldığı dönemde Balkanlarda yaşayan Zülfikar Bey, varlıklı ve nüfuzlu bir aileden gelmektedir. İmparatorluğun son dönemlerinde yaşanan değişim ve parçalanma süreci, tüm toplumu olduğu gibi romanın ana kahramanını da etkiler. Zülfikar; Henüz genç olmasına rağmen, II. Meşrutiyet'in ilanı ve Balkan Savaşı gibi dönemin önemli olaylarına elinden geldiğince müdahil olmaya çalışır. Zülfikar Bey ve ailesi, Balkan Savaşları'ndaki Osmanlı yenilgisinden sonra bile vatanlarını terk etmediler. Savaş sonrasında yaşanan değişimlere kayıtsız kalamayan Zülfikar Bey'in ortaya çıkmasına neden olan olaylar, Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Ordusunun bölgeye gelmesiyle başlamıştır. - Zülfikar'ın babası Rıza Bey, daha sonra sinemaya uyarlanan Dila Hanım hikayesinin kahramanıdır. - Fransa'de Le Dernier Seigneur Des Balkans adıyla yayınlanan kitap 2005 yılında Fransız Arte kanalı tarafından dizi halinde ekranlara taşınmıştır. - Çekimleri altı ay süren dizi filmde, 330 oyuncunun rol almış ve dizinin maliyet 10 milyon Euro'yu bulmuştur. Ulusçuluk akımlarının, etnik çatışmaların etkisi ve Osmanlı'nın egemenliğini kaybetmesiyle Balkanlar'ın imparatorluktan kopuş sürecini anlatan roman, Makedonya'daki uç beyi bir ailenin son temsilcisinin yaşam öyküsü üzerine kurulu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/vurun-kahpeye/", "text": "Aliye: Romanın ana karakteridir. Cesur ve idealist bir öğretmen olan Aliye, Yunanlılarla ve onun işbirlikçileriyle mücadele eder. Ancak sonraları galeyana gelen köylüler tarafından öldürülür. Tosun Bey'in nişanlısıdır. Hoca Fettah: Köyün imamıdır. Aliye'ye ile beraber olmak ister ve bu yüzden Yunanlılarla işbirliği halinde olur. Dini çıkarları uğruna kullanan bir adamdır. Uzun Hüseyin Efendi: Köylülerin önde gelen isimlerindendir. Aliye ile evlenmek için Yunanlarla işbirliği yapar. Tosun Bey: Yunanlılara karşı savaşan cengaver bir adamdır. Ayrıca Aliye ile nişanlıdır. Komutan Damyanos: Yunan orduların başındaki komutandır. Türk sinemasında 1949, 1964 ve 1973 yıllarında üç kez beyaz perdeye aktarılan Vurun Kahpeye romanı en genel anlamıyla; İdealist öğretmen Aliye'nin bir Anadolu kasabasında yaşadığı zorluklar ve bu zorlukların Kurtuluş Savaşı ile harmanlanması olarak tanımlanabilir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Aliye, İstanbul'da Darülmuallimat'tan mezun olduktan sonra Anadolu'ya gider ve adı bilinmeyen bir kasabada öğretmenliğe başlar. Zengin ve nüfuzlu ailelerin çocuklarına ve yoksul ailelerin çocuklarına eşit davrandığı için ilk günlerde ileri gelenlerin tepkisini çeken Aliye, kendine güveni ve adaleti sayesinde kısa sürede kasabanın çoğunluğu tarafından sevilen ve sayılan bir kişi olur. Bu dönemde Yunan işgalinin başlaması, Aliye'yi sevmeyen eşraftan farklı kişiler için bir fırsat haline gelir. Dini çıkarları için kullanan Hacı Fettah ve Aliye'nin evlenme teklifinin reddine dayanamayan Uzun Hüseyin Efendi, Rum karargahına giderek Komutan Damyanos'a kasabanın kendilerini beklediğini ve işbirliğine hazır olduğunu söyler. Tek şartları Kuvayi Milliye'ye destek olan Aliye'nin Uzun Hüseyin Efendi ile evli olmasıdır. Ancak Aliye, Kuvayi Milliye çetelerinden birinin başı olan Yüzbaşı Tosun Bey ile nişanlıdır. Damyanos Yunan ordusuyla kasabaya girdiğinde Tosun yakalanana kadar Aliye'nin kimseyle evlenemeyeceğini söyler ancak bu özgüvenli, idealist kadına ilk görüşte aşık olur. Kısa sürede kasabanın en güçlü adamı haline gelen Damyanos, ileri gelenlerin baskısıyla Aliye'nin yanında kalan Ömer Efendi'yi babası olarak tutuklar ve onun yerine geçer. Rum komutan Aliye'ye Ömer Efendi'nin evlenmeyi kabul etmezse idam edileceğini söyler. Ancak Aliye bu durumda intihar edeceğini açıklayınca onu sürgüne göndermekle yetinir. Türk ordusunun Rumları püskürtmek için saldırdığı günlerde Tosun Bey Aliye'nin evine gelir ve onunla bir gece geçirir. Ancak çok geçmeden yaptığına pişman olur: Kasabaya geldiği haberini alan Yunan askerleri, Aliye'nin evinin etrafını gözetlemeye başlar. Tosun Bey bu şartlar altında yakalanacak ve saldırı sırasındaki önemli görevleri başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Bu durumun Milli Mücadele'ye zarar vereceğini bilen Aliye, Damyanos'u ikna edebileceğini bildiği için Damyanos'a gider. Evinin etrafındaki korumaların dönmesi şartıyla Damyanos'un evlenme teklifini kabul eder ve böylece Tosun Bey'i kurtarır. Kısa bir süre sonra kasaba Türk ordusu tarafından kurtarılır. Ancak Damyanos'un yanında bir gece kalan ve kasabadan ayrılan Aliye, bir anda Kuvayi Milliye'nin en ateşli destekçileri haline gelen Uzun Hüseyin ve Hacı Fettah tarafından suçlanır. İşgal altındaki Rumlarla işbirliği yaptığı için kasabanın onuruna leke sürdüğü düşünülen Aliye, Vurun Kahpeye çığlıklarıyla linç edilir. Roman, Tosun'un kasabaya geri dönüşü ve Aliye'nin yaptığı fedakarlığı açıklamasıyla sona erer. : bir taşra kasabasında. Halide Edib Adıvar'ın son derece gerçekçi, ayrıntılara inen gözlem gücüyle yazılmış bu unutulmaz roman, Anadolu aydınlanmasının gerçek kahramanlarına, halkın aydınlanması için hayatlarını hiçe sayan kadınlara adanmış bir ağıt, dönüp dönüp yeniden okunacak bir belge niteliğinde."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/wigan-iskelesi-yolu/", "text": "Wigan Pier Road, George Orwell'in İngiltere'nin sanayi bölgelerinde, bugün pek değişmeyen ve zaman içinde siyasi etkisinden hiçbir şey kaybetmeyen işçi sınıfı yaşamına ilişkin deneyimlerinin önemli bir araştırmasını konu ediniyor. George Orwell, West Midlands, Yorkshire ve Lancashire'ın kasvetli sanayi bölgelerindeki işçi sınıfı yaşamı hakkında haber yapmak için yola çıkar . Zamanını insanlar arasında yaşayarak geçirir. - Birinci Bölüm, kuzey işçi sınıfının daha zengin bir örneği olan Brooker ailesinin hayatını anlatır. Evlerinde bir dükkan ve ucuz bir pansiyon vardır. Orwell, evde yaşayan yaşlıları ve onların yaşam koşullarını anlatır. - İkinci Bölüm, madencilerin yaşamını ve bir kömür madenindeki koşulları anlatır. Orwell, işlemleri gözlemlemek için bir kömür madenine nasıl indiğini ve kömürün nasıl dağıtıldığını açıklar. Çalışma koşulları çok kötüdür. Bu, kitabın en sık alıntılanan kısmıdır. - Üçüncü Bölüm, ortalama bir madencinin sosyal durumunu anlatır. Hijyenik ve maddi şartlar konuşulur. Orwell, çoğu madencinin neden bazen inanıldığı kadar çok kazanmadığını açıklar. - Dördüncü Bölüm, endüstriyel kuzeydeki konut durumunu anlatır. Bölgede konut sıkıntısı var ve bu nedenle insanların standart altı konutları kabul etme olasılığı daha yüksektir. Barınma koşulları çok kötüdür. - Beşinci Bölüm işsizliği araştırır ve Orwell zamanın işsizlik istatistiklerinin yanıltıcı olduğunu açıklar. - Altıncı Bölüm, ortalama bir madencinin yiyeceğiyle ve genellikle yiyecek almak için yeterli paraya sahip olmalarına rağmen, çoğu ailenin sıkıcı hayatlarını zenginleştirmek için lezzetli bir şeyler satın almayı nasıl tercih ettiğini ele alır. Bu, birçok ailede yetersiz beslenmeye ve fiziksel dejenerasyona yol açar. - Yedinci Bölüm, İngiltere'nin kuzeyindeki sanayi kentlerinin çirkinliğini anlatır. Kitabın ilk bölümünün doğrudan belgeselinin aksine, ikinci bölümde Orwell, sosyalizmin yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle olan ilişkisini tartışır. - Birinci bölümde açıklanan korkunç koşullar tolere edilebilir mi? - Sosyalizm bir dünya sistemi olarak yürekten uygulanıyor bu koşulları iyileştirmeye muktedir mi? - Halde neden hepimiz sosyalist değiliz? - Kitabın geri kalanı, Orwell'in bu zor soruyu yanıtlama girişiminden oluşur. Sosyalizme karşı çıkan çoğu insanın bunu basit bencil güdüler nedeniyle ya da sistemin işe yarayacağına inanmadıkları için değil, çoğu sosyalistin yanlış anladığı daha karmaşık duygusal nedenlerle yaptıklarına dikkat çeker. Beş ana sorunu tanımlar: - Sınıf ön yargısı, Bu gerçektir ve içgüdüseldir. Orta sınıf sosyalistleri, yokmuş gibi davranarak kendilerine hiçbir iyilik yapmıyorlar ve kol işçisini yücelterek nüfusun ekonomik olarak işçi sınıfından ama kültürel olarak orta sınıftan olan büyük bölümünü yabancılaştırma eğilimindeler. - Makine ibadeti. Orwell, çoğu sosyalisti bundan suçlu bulur. Orwell'in kendisi teknolojik ilerlemeden kendi iyiliği için şüpheleniyor ve bunun kaçınılmaz olarak yumuşaklık ve çöküşe yol açacağını düşünür. Teknik olarak gelişmiş sosyalist ütopyaların çoğunun ölümcül derecede sıkıcı olduğuna dikkat çeker. Özellikle HG Wells bu gerekçelerle eleştirilir. - Huysuzluk _ Diğer pek çok insan türü arasında Orwell, sakallı veya sandalet giyen insanları, vejetaryenleri ve çıplakları sosyalizmin birçok geleneksel insan arasındaki olumsuz itibarına katkıda bulunan kişiler olarak belirtir. - Kaba dil. Cümlelerini her şeye rağmen ve şimdiye kadar ile karalayanlar ve diyalektik materyalizmi tartışırken aşırı heyecanlananlar, pek popüler bir destek elde edemezler. - Temel konulara konsantre olamama. Sosyalizm, siyasi ortodoksluk veya felsefi tutarlılık yerine ortak nezaket ve herkes için adil paylaşımlar hakkında olmalıdır. Bu argümanları sunarken Orwell şeytanın avukatı rolünü üstlenir. Kendisinin sosyalizmden yana olduğunu çok açık bir şekilde belirtiyor, ancak sosyalizmden yararlanacak ve mantıksal olarak desteklemesi gereken birçok insanın pratikte neden güçlü muhalifler olduğunun nedenlerini belirtmeyi gerekli görüyor. Orwell'in yayıncısı Victor Gollancz, bu pasajların yanlış yorumlanacağından ve Sol Kitap Kulübü'nün üyelerinin güceneceğinden o kadar endişeliydi ki, Orwell'in bu konudaki iddiaları hakkında bazı uyarılarda bulunduğu bir önsöz ekler. Gollancz'ın öne sürdüğü diğer endişeler, Orwell'in pasifizm veya feminizm gibi hareketleri Sosyalist davayla bağdaşmaz veya zarar verici olduğu için içgüdüsel olarak reddetmesi gerektiği ve Orwell'in zayıf tanımlanmış, duygusal bir Sosyalizm kavramına çok fazla güvendiğidir. Gollancz'ın, Orwell'in Wigan İskelesine Giden Yol'da Sosyalizmden ne kastettiğini bir kez bile tanımlamadığı iddiaları. Önsöz, örneğin Harcourt Brace Jovanovich'in 1950'lerdeki ilk Amerikan baskısında yer almasına rağmen, kitabın bazı modern baskılarında görünmez. Daha sonraki bir tarihte Gollancz, Orwell'in isteklerine karşı birinci bölümü kendi başına yayınladı ve Katalonya'ya Saygı'yı yayınlamayı kesinlikle reddeder. Wigan İskelesi Yolu, George Orwell'in İngiltere'nin sanayi bölgelerinde bugün de fazla değişim göstermeyen ve zaman içinde siyasal etkisinden hiçbir şey yitirmemiş olan işçi sınıfı yaşamıyla ilgili deneyimlerini aktaran önemli bir inceleme. Sosyal adaletsizlik, korkunç konutlar, madenlerdeki çalışma koşulları, sefalet, açlık ve yaygın işsizlik sorunlarının müthiş bir öfke, insancıllık ve dürüstlükle aktarıldığı bu kitabı Peter Ackroyd, Gerçek deha örneği... Orwell'in bütün öfkesi, hayal kırıklığı, umutsuzluğu ve acısı Wigan İskelesi Yolu'nda en anlamlı ifadesini buluyor, diye tanımlıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yaban-muzu/", "text": "Joel: Varlıklı bir ailenin piyanist oğludur. Jose Mauro de Vasconcelos, kitapta elmas arayan iki gencin sürükleyici hikayesini konu ediniyor. Joel, varlıklı bir ailenin iyi yetiştirilmiş bir oğludur. Bir piyanist olan Joel, hayatının monotonluğundan ve sıradanlığından bıkmıştır. Bir gün kendini gerçek bir erkek gibi hissetmek için rahat hayatını bir kenara iterek bir maceraya atılmaya karar verir. Bu macerasında bölgede elmas arayan insanlarla elmas madenlerinde birlikte çalışacaktır. Sürükleyici macerasına başlayan Joel, kaderin ona yönelttiği gibi adeta vahşi sayılabilecek eğitimsiz ve kaba insanların arasına girer. Burada kendisine çok sağlam bir yol arkadaşı bulur. Grego isimli bu adam, kıvırcık sarı saçlı bu genç çocuğu, hikayesini kimseye anlatmak istemediği ve ona babacan bir sevgi beslediği kendi oğluna benzetmektedir. Bu ortamda onu korumak ve arkasında durmak için elinden geleni yapar ama Joel Grego'nun himayesinden sıkılır. Burada tamamen bir erkek gibi hissetmek ister. Başında dikilip emirler yağdıran biri ona gerçek bir erkek gibi hissettirmez. Bu duyguyu daha fazla yaşamak istemeyen Joel, tüm parasını Grego'ya harcadıktan sonra elmas aramak için gizlice Banana Brava yani Yaban Muzu adlı bir bölgeye gider. Diğer elmas arayanlar Joel'e karşı nazik değiller. Çeşitli acımasız davranışlara maruz kalan Joel, nazik geçmişine ve nazik bir piyanist karakterine rağmen zamanla yavaş yavaş bir elmas avcısına dönüşür. Bir süre sonra kader, Joel ve Grego'yu bu sefer ayrılmaz bir şekilde son kez bir araya getirir. Jose Mauro de Vasconcelos, yurdumuzda çok sevilen bir yazar. Türkçe 'de ilk yayımlanan romanı Şeker Portakalı ve onun devamı olan Güneşi Uyandıralım ve Delifişek, daha sonra da Kardeşim Rosinha ve Kardeşim Rüzgar, Kardeşim Denizin gördüğü ilgi çok büyük oldu. Elinizdeki bu kitabın bir başka özelliği daha var. Jose Mauro de Vasconcelosta eşine az rastlanan ve doğuştan gelme bir anlatıcılık yeteneği, akıl almaz bir bellek, göz kamaştırıcı bir yaratıcılık ve insanlar konusunda engin bir deneyim var. Yazar olmaya çalışmamış, yazar olmak zorunda kalmıştır. Romanları bir yanardağın lavları gibi dışına taşmıştır. Konuyu kafamda toparlayınca yazmaya başlarım ve bir çırpıda yazarım, diyor. İzlediği yöntem, kitap kafasında yazılana kadar, konusunu uzun uzun olgunlaştırmaktır. Yine kendi anlattığına göre, yazı makinesinin başına geçtiğinde, kitabın çeşitli bölümlerini. Ayrı ayrı yazabiliyor. Birinci bölümü bitirdikten sonra, aradaki bölümlere el atmadan, sonu kaleme alabiliyor. Brezilya'nın elmas madenlerinde elmas arayan insanların serüven dolu bu romanını Aydın Emeçin Türkçesiyle sunuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yaban/", "text": "Ahmet Celal: Vatan aşkı ile yaşayan, köydeki cahilliğe bir son vermek için çabalayan ve köy yaşamına alışkın olmayan kişidir. Salih Ağa: Çıkarcı, insanları çıkarları doğrultusunda kullanarak ezmeye çalışan kişidir. Mehmet Ali: Ahmet Celal'in Emireridir. Ahmet Celal'i köye davet eder. Mehmet Ali'nin Annesi: Toprağı için yaşayan, bir avuç toprakla geçinmeye çalışan cahil bir kadındır. Basklarının sözüne itibar eder ve hiçbir şeyden haberi yoktur. Emine: Mehmet Ali'nin kız kardeşi ve İsmail'in eşidir. Ayrıca Ahmet Celal'in ilgi duyduğu kızdır. Bekir Çavuş: Askerlik görevini yaptığından ötürü dönen olayların farkındadır. Ancak yaşadığı ortam nedeni ile bildiklerini söylemekten kaçınır. Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından kaleme alınmış, Milli Edebiyat geleneğine bağlı, teması Kurtuluş Savaşı olan tezli bir romandır. Konusu ve çatışması açısından halk ile entelektüel toplum arasındaki kopukluğu konu edinir. Birinci Dünya Savaşı'na yedek subay olarak katılan Ahmet Celal, bu savaşta bir kolunu kaybederek geri döner. İstanbul İngilizler tarafından işgal edildiğinde emiri Mehmet Ali'nin davetine uyar ve Porsuk Çayı kıyısındaki köyüne gider. Ama aklı devam eden savaşta kalır. Köyde her gün bir gazete getirerek gelişmeleri takip eder. Fırsat buldukça köylülere gelişmelerin önemini anlatmaya çalışır. Köy halkı, yoksulluk ve cehaletlerinin asıl nedeni olan Salih Ağa'ya bağlıdır. O ne derse ona inanırlar. Salih Ağa'nın etkisiyle Ahmet Celal'e kimse yanaşmaz. Köylü onu Yaban olarak tanımlar. Bu duruma üzülen genç subay depresyona girer ve bir gün iyice bunalıma girince hava almak için yürüyüşe çıkar; Emine ile tanışır ve onunla ilgilenir. Ancak Emine, Mehmet Ali'nin kardeşi İsmail'in eşidir. Günler geçer. Köy Yunanlılar tarafından işgal edilir. Rumlar köyü yakar, köylülere işkence eder. Köylülerin çoğu köy meydanında topluca öldürülür. Ahmet Celal, Emine ile bu ölüm çemberinden kaçmak ister. Arkadan vurulur ve ikisi de yaralanır. Zorlukla köy mezarlığına ulaşırlar. Sabaha kadar orada beklerler. Ertesi gün ayrılacaklar. Ama Emine yarası ağır olduğu için yürüyecek durumda değildir. Ahmet Celal, günlüğü Emine'nin eline verir ve bilinmeyen bir yöne doğru gider. Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra düşman ordularının o bölgeden çekilmesi üzerine, düşmanın vahşetini araştırmak için köye gelen araştırma heyeti, yıkıntılar ve kömürleşmiş insan kemikleri arasında bir defter, kenarları yanık ve yırtık bir defter bulur. Ahmet Celal'in anılarını yazdığı ve son anda Emine'ye teslim edildiği defteridir. - Türk edebiyatında aydın-halk arasındaki uçurumu açık ve kaygıdan uzak şekilde ele alan nadir romanlardan biridir. - Kitapta, söz konusu dönemde köylerdeki imkanların kısıtlılığının yanı sıra eğitimsizliğin ve cehaletin yol açtığı sorunlar ile başa çıkmanın güçlüğü açık bir şekilde vurgulanıyor. - Ayrıca eğitimsiz bir topluluk içerisine yerleştirilen aydın karakter ile olaylara ve durumlara iki yönlü bir bakış açısı sunuluyor. Kendi dönemi içindeki gerçekçilik anlayışına uygun olarak yazılmış olan Yaban'da Yakup Kadri, I. Dünya Savaşı'nın bitimiyle birlikte Sakarya Savaşı'nın sonuna kadar olan sürede bir Anadolu köyünde, köylüleri, köyün durumunu, Milli Mücadeleye ilişkin tavırlarını bir aydının gözüyle verir. Yaban için bu eser benliğimin çok derinliklerinden adeta kendi kendine sökülüp, koparak gelmiş bir şeydir diyen yazar, bu romanda ortaya koyduğu birçok soruna daha sonra yazacağı Ankara'da cevap bulmaya çalışacaktır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yagmur-sonrasi/", "text": "Anne Calloway: Savaş zamanında hemşirelik yapmış ve yaşadıklarının acısı ile yıllarca depresyona girmiş yaşlı bir kadındır. Westry Greene: Bora Bora'da görevli yakışıklı bir askerdir. Bora Bora Adası'ndan gelen gizemli bir mektup ise yarasını yeniden açar. 1942 yazında, İkinci Dünya Savaşı. Anne, II. Dünya Savaşı'nın zirvesinde Bora Bora Adası'nda hizmet etmek için hemşire olarak orduya katılan genç, güzel ve nişanlı bir kadındır. Ancak orada hiç beklemediği bir durumla karşılaşır ve yeniden aşık olur. Yağmurdan Sonra, yaşanan acıları, aşk ve acı dolu geçen olayları konu alıyor. Her şey İkinci Dünya Savaşı yılının yazında başlar. Anne o sırada nişanlıydı. Nişanlandığı gece en yakın kız arkadaşı Kitty'nin savaş bölgesine hemşire olarak gideceğini öğrenir ve o sırada onunla hemşire olarak Bora Bora adasına giderler. Nişanlı bir genç olan Anne, Westry Greene adında bir asker görene kadar askerlerden uzak durur. İkisi arasında başlarda güzel bir dostluk gelişir. Bu adada keşfettikleri küçük bir kulübe, aralarındaki aşkın filizlendiği yer olur. Anne başta Westry'den uzak durmaya çalışsa da bir süre sonra aşka karşı koyamaz ve ikisi arasında tutkulu bir aşk başlar. Bir süre sonra Kitty bir askerden hamile kalır ve bunu öğrenen adam tarafından terk edilir. O andan itibaren, içine kapanır ve Anne'den uzaklaşır. Bu sorunlar devam ederken, Anne ve Westry bir cinayete tanık olur. Bu olay aşıkları üzse de Westry, Anne'yi cinayetten kimseye bahsetmemesi için ikna eder ve talihsiz kızı oraya gömerler. Bu sırada Kitty bir çocuk dünyaya getirir ve bu bebek adadaki bir aile tarafından evlat edinilir. Bebeğini evlatlık verdikten sonra Kitty tamamen geri çekilir. Anne'ye karşı soğuk olan Kitty, Westry'ye karşı aynı soğukluğu göstermiyor. Bir süre sonra Anne eve döner. Westry ve Kitty birlikte Avrupa'ya giderler. Anne Bora Bora adasından dönünce nişanlısı da savaştan döner. Bu sırada Westry'nin ciddi şekilde yaralandığını öğrenir. Westry'yi ziyaret etmek için hastaneye gittiğinde orada Kitty'yi de görür. Ne yazık ki Anne, Westry'nin onu görmeyi reddetmesine çok üzülür. Ama onu gerçekten inciten şey, Kitty ve Westry'nin bu süre zarfında çok arkadaş canlısı görünmeleridir. Genç kız kalbi kırık bir şekilde eve döner ve nişanlısıyla evlenir. Anne, yıllar sonra gelen bir mektup onu yıllar önce bir gizeme götürür. Küçükken gittiği ve hayatının aşkıyla tanıştığı adaya torunuyla birlikte döner. Tüm gerçekler gün yüzüne çıkacak. Aslında Westry ve Kitty arasında aşk yoktu. Kitty kalbini Westry'ye kaptırsa da bir cevap bulamamış ve Anne'nin yıllar önce sevdiği adamı görmesini engellemiştir. Anne, savaş sırasında keşfettikleri kulübeyi bulduğunda, her yıl Westry tarafından kendisine yazılan mektupları bulur. Bu tutkuyla başlayıp hüzünle biten aşk hikayesi henüz bitmedi. Anne ve Westry yıllar sonra yeniden buluşurlar ve aşkları kaldığı yerden devam eder. Anne Calloway ne kadar çabalasa da yetmiş yıldır peşinden gelen anıları bir türlü aklından silemiyordur. Bora Bora Adası'ndan adına gelen gizemli bir mektup ise adeta kapanan yarasını yeniden açar. Mart Menekşeleri ile gönüllere taht kuran Sarah Jio'dan muhteşem bir başyapıt... Yağmur Sonrası ile tutkunun zaman tanımayan öyküsünü okurken, gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yakici-sir/", "text": "Baron Otto: Son derece çapkın bir adamdır. Mathilde Blumental: Oğlu ile birlikte tatile giden bir kadındır. Yakıcı Sır kitap konusuna değindiğimizde, eğlenceli ve zevkli bir tatil geçirmek, gittiği yerde kadınlar ile ilişki kurmak isteyen bir baron, tatil yerinde gördüğü bir kadını gözüne kestirir. Kadın tatile 12 yaşındaki oğlu ile birlikte gelmiştir. Baron kadına yakınlaşabilmek için öncelikle oğlu ile dostluk kuracaktır. Çocuk ise kurduğu bu dostluktan son derece hoşnuttur. Zaman içerisinde baronu annesi ile tanıştırır. Ancak çocuğun kafası karışmaya başlamıştır. Çünkü annesi ile tanışan baron artık çocuğu bir ayak bağı olarak görmeye başlamış, ona eksisi gibi dostlukla yaklaşmamaktadır. Henüz 12 yaşında olan Edgar annesi ile birlikte Avusturya Alplerine tatile gitmiştir. Aynı zamanda son derece çapkın bir adam olan Baron Otoo von Strenfelt onların geldiği bu tatil yerine gelmiştir. Amacı kadınlar ile vakit geçirmek, zevki ve yeni renkler ile dolu duygular yaşamaktır. Amacı burada bulacağı bir kadın ile tatilini eğlenceli bir hale getirmektir. Avusturya'nın küçük aristokrat ailelerinden birine mensuptur ve hazinede memur olarak çalışmaktadır. Baron Edgar'ın annesini gözüne kestirmiştir. Çapkın baron annesi ile tanışmak için öncelikle Edgar ile yakınlaşmaya kadar verir. Çocuğun dostluğunu ve güvenini kazanmak için birçok farklı numara yapar ve sonunda istediğini elde etmeyi başarır. Baronun yaptıkları Edgar'ı çok mutlu etmektedir. Çünkü çocuk daha önce kendisini hiç bu kadar değerli hissetmemiştir. İnsanlar tarafından gördüğü ilgi ve yakınlıkta onu etkilemektedir. Bayan Blumental ise hasta oğlunun tedavisini hızlandırmak amacı ile bu otelde tatile gelmeye kara r vermiştir. Bu sebepten oğlunun her zaman mutlu olmasını ve sağlığına iyi gelecek şeyler yapmasını sağlamaya çalışmaktadır. Baron zaman içerisinde annesini elde edebilmek için çocuğu kullanmaya başlar. Annesi de oğlunun mutlu hissetmesi ile bu dostluktan memnundur. Baron en sonunda annesi ile tanışmayı başarır. Başlangıçta çocuk gördüğü ilgiden memnun olsa da sonraları her şey değişir. Başlarda ne olduğuna anlam veremez. Oysa baron annesi ile bir aşk yaşamaya başlamıştır. Fakat çok geçmeden çocuk kendisini kullandığını anlar. Artık Edgar hem annesi için hem de baron için ayak bağı olaya başlamış ve can sıkıcı çocuk durumuna düşmüştür. Tüm bu olanlar üzerine Edgar annesi ile baronu baş başa bırakmamak için çeşitli numaralar denemektedir. Aynı zamda birbirinden farklı isteklerde bulunmaktadır. Annesi ile baron nereye giderse girsin onları yalnız bırakmamak için elinden geleni yapmaya çalışmaktadır. Baron ve Bayan Blumental ise yalız kalmak istemektedir. Edgar'ı atlatmak için çeşitli oyunlar kurmaya ve birçok farklı numara denemeye başlamışlardır. Edgar'ın annesi ve Baron arasında geçen ilişkiyi engelleme çabası acı bir şekilde son bulur. Baron bir gece küçük Edgar'ı döver. Egdar bu olayın üzerine otelden kaçar ve anneannesinin evine gider. Fakat yaşanan her şeyin açığa çıkmasından korkan annesi Bayan Bulumental, bu eve Edagar'dan önce gelmiştir. Üstelik Edgar'ın babası da yaşanan olayları fazlası ile merak etmektedir. Bu noktadan sonra yaşanacaklar adeta patlamaya hazır bir bomba gibi görünmektedir. - Yakıcı Sır Stefan Zweig'in ilk kez 1913 yılında yazdığı kitabıdır. Yazarın 32 yaşındayken kaleme aldığı kitap ölümünden sonra 1945 yılında yeninden yayımlanmıştır. Özellikle bu tarihten sonra daha çok ilgi çeken bir kitap halini almıştır. - Tüm kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da insan ilişkilerinde derinlemesine bir şekilde değinmiş ve farklı hisleri betimlemiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yalan/", "text": "Yusuf Aksu: Sürekli yalnız dolaşarak, arkadaşları tarafından dışlanan ve daha sonra okullarına yeni gelen Yunus ile arkadaşlık kuran gençtir. Refika Hanım: Yusuf Aksu'nun annesidir. Ayrıca Öğretmendir. Yunus: Sözcükleri kekeleyerek konuşan okulla yeni gelen ve daha sonraları Yusuf ile samimi arkadaş olan gençtir. Bir aşk yüzünden İntihar ederek hayatına son verir. Cazibe Çelebi: Yusuf'un aşık olduğu ama sürekli ret edildiği kızdır. Enis Bey: Yunus'un babasıdır. Ancak daha sonraları Refika Hanım ile evlenirler. Yusuf'u kendi nüfusuna alır. On yedi yaşında saçma sapan bir aşk yüzünden kendini öldüren bir sınıf arkadaşının hatırası Yusuf'un hayatına bambaşka bir yön verir. Arkadaşının teorisi kendisine aktarıldığında, çok büyük bir hayran kitlesinin gözdesi olmaya başlar. Çevresinin kendisine empoze ettiği kimliğe bürünür. Yusuf Aksu'nun çevresini ve haksız itibarını anlatıyor. Annesi Refika Hanım öğretmendir. Yusuf da muhtemelen annesinin iş hayatından dolayı okulu güvenli bir yer olarak görmüştür. Öğrencilik yıllarında disiplinli ve öğretmenle yarışacak bilgi birikimine sahiptir. Bu nedenle arkadaş çevresinden hep dışlanır. Arkadaşları ona kötü şakalar yapar. Buna rağmen beyefendiliğini korur ve onlara cevap vermeyerek uzaklaşır. Arkadaşları Yusuf'tan tepki alamayınca bir daha onunla şakalaşmazlar. Yusuf Aksu, romanın kalıcı olan ve aynı zamanda kendini başkalarında bulan kahramanıdır. Kendi kişiliğini bir yalan olarak görür. Bir gün okula yeni bir öğrenci gelir. Bu öğrencinin adı Yunus'tur. Yunus ilk geldiğinde heyecanlanır. Kendini ifade edemez. Yusuf bunun farkındadır ve ilgilenir. Teneffüslerde onunla dolaşır. Yatakhanede ranzalar bile yan yana. Yusuf ve Yunus daha önce tanışmış gibi birbirlerine ısınırlar. Yusuf ve Yunus'un yalnızlığı onları birleştirir. Her şeye Yunus'un bakış açısından bakar. Onu ruh eşi olarak görür. Yunus kekeleyerek konuşur. Okula gelmeden önce her şeye gülümsemeyi öğrenir. Yunus bir gün derste anlatılanlara itiraz etmiş ve dilin yazıdan çıktığını savunmuştur. Öğretmeni ise Hristiyanların kutsal kitabından bahseder ve kelimenin ilk olduğunu söyler. Tarih öğretmeni kızıyor ve yumruğunu masaya vurarak Türkçe kitapların böyle yazıldığını söyler. Yunus bütün kitapları okuyup okumadığını sorar. Tarih öğretmeni buna sinirlenir ve Yunus'u sınıftan atar. Sınıftan çıktıktan sonra müdürle tanışır. Müdür neden sınıfta olmadığını sorar. Yunus bunu hocaya sormasını ister. Müdür ona herhangi bir öğretmenle çelişmemesini tavsiye eder. Bugünden sonra Yunus ve Yusuf'un hayatlarında farklı bir dönem başlar. Hafta sonları Tarih öğretmenleri ile sözlü bir tartışmadan haklılıklarını kanıtlayacak bilgileri ararlar. Yunus kekemeliğini içgüdüsel bir bilinç olarak görür. Kekemelik bir kusur değil, dilin köküne inmek için bir kuyudur. Dil çalışmalarına ilgi duyan Yunus, arkadaşlarının alay konusu olur. Kekeme dilbilimci diyerek Yunus'la alay ederler. Yusuf, Cazibe Çelebi'ye aşık olur. Arkadaşıyla ilgilenen Yunus, Canan adında bir kıza da aşıktır. Yunus bir gün Yusuf'a eve yalnız gitmek istediğini söyler. Yusuf dediğini yapar. Yunus, bileğini keserek intihar etti. Cenazede tabutuna uğramadan gülmeyi öğrendiği arkadaşı için ağlar. Yusuf, Yunus'un etkisi altındadır. Her şeyi arkadaşının kekemeliğine göre ayarlayan ve sabırlı bir dinleyici olan Yusuf'un gülümsemesi de silinir. İnsanlarla konuşmak istemiyor, yüzlerine bile bakmak istemez. Şimdi eskisinden daha yalnız hissediyor. Yunus'un babası Enis Bey ve Yusuf'un annesi Refika Hanım sessizce evlenirler. Enis Bey, Yusuf'u nüfusuna alır. Yusuf ise babası Enis Bey olduğu için hesaba çekildiğini düşünür. Gerçek babasının Enis Bey olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi yoktur. Enis Bey ve Refika Hanım öldükten sonra Yusuf Aksu daha da yalnızlaşır. Bu sırada Nejla adında sahte bir aşk yaşamaktadır. Bu aşk uzun sürmez. Dil teorisini ortaya koymak için dilbilim günlerine katılır. Merhum arkadaşı Yunus'un dil teorisini kendisi gibi insanlara tanıtır. İnsanlardan aldığı tepki onu daha da yalnızlaştırır. Yusuf Aksu'nun topluma açtığı bu teorinin büyük tepki çekmesi, bir başka deyişle toplumun bu görüşünün kabul görmemesi teoriden şüphe duymasına neden olur. Yusuf, Cazibe Çelebi ile tanıştığında yeniden duyguları alevlenir. Onunla biraz zaman geçir. Evlilik teklifi yapar. Evlenme teklifine olumsuz yanıt alan Yusuf, burada da kendini gerçekleştiremez. Arkadaşı Yunus'un ölümüyle ilgili şüphelerini çevresindekilere anlatır. Yunus'un yatağında yatar. Bunun hakkında düşünüyor. Yatakta kanayan bir burunla ölür. Yusuf Aksu, ölümünden sonra gazete ve dergilerde büyük bir dilbilimci olarak anılır. Öldükten sonra kıymetlenir. Ortaya koyduğu bu teori, ölümünden sonra da bir yalan olarak devam etmektedir. Gülünç ile acıklının iç içe geçtiği anlatımıyla, yaşadığımız dönemin çelişkilerine tanıklık eden ilginç kişileriyle Yalan, günümüz toplumunun hastalıklı yanlarından birine parmak basıyor. Romanın odak kişisi, şaşırtıcı bilgisini ansiklopedilere ve olağanüstü belleğine borçlu olan, yapayalnız, silik, beceriksiz, amabenzerine güç rastlanır bir adam: Yusuf Aksu. Saçma bik aşk yüzünden on yedi yaşında kendini öldüren bir sınıf arkadaşının anısı, Yusuf'un yaşamına bambaşka bir yön verir. Arkadaşının kuramı kendisine mal edilince de çok geniş bir hayran kitlesinin gözdesi olur. Çevresinin kendisine dayattığı kimliği üstlenir. Ancak mutsuz bir aşkın ardından, yalnızca yanıldığını görmekle kalmaz, başka kendi kimliği olmak üzere, her şeyin yalan üzerine kurulduğunu anlar. Edebiyat dünyamızda büyük ses getiren Peygamberin Son Beş Günü adlı romanından tam on yıl sonra usta yazar Tahsin Yücel, çağımızda toplumsal bir alışkanlığa dönüşen, ama evrensel boyutlara uzaman Yalan'ı ele alıyor. İzdüşümlerini pek çok kesimde bulabileceğimiz, aynalarda yansımışçasına çoğaltabileceğimiz Yalan, çok katmanlı, derinlikli bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yalin-tutku/", "text": "Ana Karakter: Romanın merkezinde yer alan ana karakter, sıradan bir evlilik içinde sıkışmış bir kadındır. Monoton bir hayata sahip olsa da iç dünyasında bir tutku ve arzu uyanmaktadır. Duygusal tatminsizlik yaşaması ve bastırılmış arzularıyla yüzleşme sürecinde cesaretini toplamaya çalışır. Kişisel özgürlük arayışında kendini bulan bir karakterdir. Eş: Ana karakterin eşi, sıradan bir evlilik içinde yaşayan, belki de duygusal anlamda uzak bir karakterdir. Ana karakterle duygusal ve cinsel tatminsizlik yaşar, ancak bu ilişkideki detaylar kitapta daha fazla vurgulanmaz. Aile Üyeleri: Ana karakterin ailesi, toplumun ve ailenin beklentileriyle mücadele etmesinde etkili olan karakterlerdir. Bu karakterler, ana karakterin arzularını ifade etmesini engelleyen, sınırlayıcı normları temsil ederler. Kitabın ana konusu, ana karakterin kadınlığını ve cinsel arzularını keşfetme sürecidir. Ayrıca, toplumsal normların sınırlayıcı etkileri ve kadının kişisel özgürlük arayışı da önemli temalardır. Yalın Tutku, Annie Ernaux tarafından kaleme alınan bir roman olup, ana karakterin kadınlığını ve cinsel arzularını keşfetme sürecini anlatmaktadır. Hikaye, 1950'lerde Fransa'da geçmekte ve Ernaux'nun kendi kişisel deneyimlerinden ilham almaktadır. Kitap, ana karakterin iç çatışmalarına odaklanarak, ortalama bir evlilik içinde sıkışmış bir kadının yaşadığı duygusal yolculuğu aktarmaktadır. Kadının hayatı monoton ve sıradan olmasına rağmen, iç dünyasında bir tutku ve arzu uyanmaya başlar. Bu arzular, yasaklanmış düşünceler, cinsellik ve özgürlük arasında gidip gelir. Ana karakter, evliliği boyunca duygusal ve cinsel tatminsizlik yaşar ve hayal kırıklığına uğrar. Bu duygusal boşluğu doldurmak için gizli hayaller ve fantaziler geliştirir. Kendini bastırılmış arzularıyla yüzleşirken, toplumun ve ailesinin beklentileriyle mücadele etmek zorunda kalır. Kitap, kadının cinsel kimliğini keşfetme sürecindeki iç çatışmalarını ve toplumsal normların sınırlayıcı etkilerini vurgular. Ana karakter, arzularını ifade etmek ve kendi mutluluğunu aramak için cesaretini toplamaya başlar. Kendi tutkusuyla yüzleştiğinde, sıradan hayatını sorgulamaya başlar ve özgürlük arayışında kendini bulur. Sıradan Bir Tutku, kadının cinsel arzularını ve toplumsal cinsiyetin etkilerini derinlemesine ele alan çarpıcı bir romandır. Ernaux, gerçekçi anlatımıyla okuyucuyu karakterin iç dünyasına çeker ve kadının kişisel özgürlük arayışındaki mücadelesini etkileyici bir şekilde aktarır. Roman, cinsel özgürleşme ve bireysel kimlik arayışı konularında derin bir düşünce uyandırırken, aynı zamanda kadın deneyimini anlatan güçlü bir anlatı sunar. İsimsiz bir anlatıcı, evli ve yabancı bir adam, her şeyi tüketen bir tutku, saplantıya dönüşen bir aşk... Ernaux ispatsız, sade üslubuyla, cinsellik temelinde kurulan bu ilişkinin dinamiklerini, tutkunun tuzağına düşmüş kalbin arzularını, beklentilerini, arzulanan erkeğin varlığıyla özdeşleşmedikçe katlanılabilir olmaktan çıkan günlük işleri, sıradan olayları bütün içtenliğiyle, cesurca ortaya koyuyor. Yalın Tutku, hangi toplumsal konuma ait olursa olsun, tutkunun insanları nasıl ele geçirebileceğini, kişinin iradesini nasıl hiçliğe indirgeyip körleştirebileceğini anlatan, nadir görülecek türden bir yüzleşme deneyimi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yalniz-efe/", "text": "Kezban: Adaletsizliğe karşı mücadele veren Yörük hocanın kızıdır. Yörük Hoca: Yalnız Efe'nin babasıdır. Tefecinin emri ile haksız yere öldürülür. Tefeci Eseoğlu: Haksız yere, Yörük Hoca'yı öldürme emrini veren kişidir. Kezban isimli genç bir kızın uğradığı haksızlıklar sonucunda; Zalimlere ve halkı soyanlara karşı verdiği amansız mücadele konu edinmiştir. Bir zamanlar Yörük Hoca adında bir adam varken mahalledekilere haber verir ve köydeki haydutlara karşı dikkatli olmaları konusunda uyarır. Faiz getiren uygulamalarıyla ünlü ve geçimini tefecilikten sağlayan Eseoğlu isimli bir eşkıya, tüm eşkıyaların başındadır. Bir gün Yörük Hoca'ya baskı yapan ve birikmiş servetini alarak faiz elde etmeye çalışan Eseoğlu, Yörük Hoca'nın parasına el koyar. Bu durum karşısında haksızlığa uğrayan ve hakkını savunarak parasını geri almayı düşünen Yörük Hoca, Eseoğlu'nun yanına gider. Eseoğlu, parasını isteyen Yörük Hoca'nın işini görür. Bu durum babasından uzun süredir haber alamayan Kezban'ı endişelendirir. Bazı olayları köylülerden duymuştur. Haydutlardan intikam almak için bilenmiş. Dağa çıkmaya karar vererek eşkıya olarak Eseoğlu ve adamlarıyla ilgilenip babasının intikamını alır ve çevre köylerde Yalnız Efe unvanıyla tanınmaya başlar. Köylülerin mücadelesinde bir eşkıya olarak menfaat sahipleri ile ömür boyu mücadele etmeye başlar. Evet, bir zamanlar onun korkusundan kimse kimseye haksızlık edemez olmuş. Haksızlığa uğrayanın düşmanını: Gidip Yalnız Efe'ye söylerim diye korkuturmuş. On beş sene ne köyümüzde, ne kazamızda yabancı, yağmacı gelememiş. Öşürcüler, aynacılar , tahsildarlar, zaptiyeler köylerde kuzu gibi namuslu namuslu dolaşırlarmış. Rüşvet değil, ikram olunan yemişi bile kimse almaya cesaret edemezmiş."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yalniz-kadinlar-arasinda/", "text": "Chelia: Kitabın ana karakteridir. Başarılı bir modacı 2. Dünya Savaşı bittikten sonra gençliğinin yoksul günlerini geçirdiği Torino'ya, Roma'daki lüks bir modaevinin şubesini açmak üzere gelir. Çocukluk yıllarını geçirdiği Torino'ya bu kez bir işkadını olarak dönen Clelia'nın, resim sergilerinde, bohem çevrelerde karşılaşıp dostluk kuracağı kadınlarla yaşadığı olaylar konu edinir. Doğduğun yere geri dönmek ana fikri üzerinde yükselen roman, çocukluk yıllarını geçirdiği Torino'ya başarılı bir iş kadını olarak dönen başkarakterinin ve çevresindeki kadınların mutluluk arayışından dem vuruyor. Cesare Pavese, bu yapıtında kadınların dünyasına eğiliyor ve günlük gerçeklerin ötesine geçerek, insanı saran büyük yalnızlığın ve hüznün romanını yazıyor. Çocukluk yıllarını geçirdiği Torino'ya, bu kez bir iş kadını olarak dönen Clelia'nın resim sergilerinde, bohem çevrelerde karşılaşıp dostluk edeceği genç, orta yaşlı ve yaşlı kadınlar, erişemeyeceklerini bildikleri bir mutluluğun peşinde ömür tüketirler. Mutluluğun anahtarı kimisi için erkektir, kimisi için eşcinsellik, kimisi için para, kimisi için de ölümdür. Bu sorunun yanıtı kitapta nasıldır, okumadan bilinmez. Ancak Pavese kendi açısından bu yanıtı hiçbir zaman veremeyecektir. Kahramanı Rosetta gibi, Torino'da bir otel odasında intiharı denemiş; ancak o, sonuna dek giderek yaşama veda etmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yalnizlar/", "text": "Dr. Rıza Candaş: Zor şartlarda eğitim gören ne istediğini bilen ve elde etmeyi başaran hırslı bir adamdır. Murat Kervancı: Müzisyen bir gençtir. Çocuk yaşlardan bu yana hep Hürrem'e aşıktır. Şükriye: Murat'ın beşik kertmesidir. Murat'a olan aşkı yüzünden intihar etmeyi bile denemiştir. Hürrem: Murat ve Rıza'nın aşık olduğu kadındır. İkili aşkın sonucunda Rıza ile evlenir. Ancak bu Rıza ve Murat arasında olayların yaşanmasına sebep olur. Roman bir tiyatro oyununun kitaba dökülmüş halidir. Tarık Buğra'nın ilk eseri ve psikolojik tahlillerle dolu eseridir. Dört karakterin hisleri, kendileriyle verdiği savaşları ve kelimenin tam anlamıyla yalnızlıkları işlenmiştir. Birbirlerinin ilk aşkı Murad ve Hürrem ile başlar hikaye. Murad, hukuk fakültesini bitirmeden ayrılır, bu yüzden Hürrem'in annesinin gözünden düşer. Bir zamanlar ideal damat, artık bir akrabadan başka bir şey değildir. Hürrem ise Murad'ı çok sever ama cesareti kırılarak adım atmasına engel olur. Bir gün Doktor Rıza ile tanışırlar. Hürrem ondan çok etkileniyor ama annesi de onu istemez. Doktor, Murad'ı Hürrem'in önünde defalarca küçük düşürür. O, huysuzdur ve bunu herkese yapan bir adamdır. Hürrem ise onun cesaretinden etkilenir. Annesi izin vermese de doktorun baskısı sonucu onunla evlenir. Murad kendini kapatır, duygusal bir çöküntü yaşar ama bunu sanata yönelerek aşar. Başarılı olur, adını duyurur ve yakın arkadaşı Macit ile bir tiyatro kurar. Hayatını yalnızlığın huzursuzluğuyla geçirirken Hürrem ve Doktor ile görüşmeye devam eder. Bir gün Doktor Murad'ın memleketine gider. Hürrem, Murad'a aşkını ilan eder çünkü emin olmadığı hisleri kafa karıştırır. Murad dayanamaz ve bir araya gelirler. Hürrem buna hemen pişman olur ve Murad gittikten sonra kocasıyla birlikte memleketine gider. Murad yine yalnızlığın pençesine düşer ve varlığını sorgular. Bu sırada Doktor, Murad'ın çiftliğinde işi devralır ve Murad'ın annesi Nigar Hanım'ın desteğiyle tüm çiftliği değiştirir. Murad'a para gönderilmesini bile engeller. Nigar Hanım'ın kız kardeşi ve Murad'ın beşikteki kızı olan Şükriye, Hürrem ile arkadaş olur. Şükriye'nin doktorla sürekli çatışan ve çiftlikte söz sahibi olmayı sevmeyen babası Hüseyin Bey, Murad'a bir mektup yazarak memleketine dönmesini söyler. Murad, aldığı zor bir karar sonucunda memleketine döner. Nigar Hanım, Şükriye ve onunla bir an önce evlenmeye niyetlenirken Murad, Şükriye'yi yavaş yavaş hayatına sokmak ister. Hürrem'den tamamen vazgeçtiğine inanıyor. Doktor sık sık ilişkilerine atıfta bulunur ve Şükriye ikisinden şüphelenir. Murad'ı altı yıldır boş yere beklediğini düşünerek umutsuzluğa kapılır. Doktorun hem ölüm hem de şifa dediği çantasından çıkardığı zehri alır ve intihara kalkışır. Bu bir doktor hilesidir ve Şükriye'nin içtiği zehir değildir. Hüseyin Bey avukatlığa devam edeceğini, Murad ise Şükriye ile mutlu olmak istediğini söyler. Hürrem ise Doktor'a tüm duygularını anlatır. Doktor Şükriye'yi tedavi ettikten sonra yağmurlu bir gecede şehre döneceğini söyler. Hürrem, bir zamanlar Şükriye'yi sevdiğini öğrenir ancak Doktor, zor koşullarda büyüyen ve topluma olan nefretini sözlerinde gizleyen bir adamdır. Kişiliği öfkesinin ürünüdür. Bunu kendisine itiraf eder ve Hürrem'e ve kendisine acır. Artık daha cesur olmaları ve birlikte olmaları gerektiğini söyler. Yazarın ilk eserim dediği Akümülatörlü Radyo adlı tiyatro oyununun romana dönüşmüş halidir. Altın çağında, gençliğinde çektiği yoklukların bir toplum düşmanlığına dönüşmesini önleyen, ama iyi niyetlerinin tepkilerini sertlikten kurtaramayan Doktor Rıza... Onun ölümle karşı karşıya getirip hayata yeniden kazandırdığı genç kız: tek umudun ayakta tuttuğu Şükriye... Mutluluğun bir ameleliği olduğunu kavrayamayan Hürrem ile Murat! Kalbi sevgi ile dolu ama bütün sevgilerin ve sorumlulukların kaçağı, yenik Hüseyin bey!"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yanik-bugdaylar/", "text": "Çivi Salih: Köyde yaşanan bir deprem sonrası köyde yağma yapan ve bu sayede zengin olup bakkal açar. Bakkalda fiyatlar oldukça yüksek tutulur, zor zamanlarda da daha da artar fiyatlar. Çil Rasim: Köyde yaşanan bir deprem sonrası köyde yağma yapan ve bu sayede zengin olup kahvehane açar. Kahvehane kumarhaneye döner ve artık köyde kumar ve faizcilik baş gösterir. Pir Dede ile Hacı İsmail: Köyün ileri gelenleridir. Yaşanan bu olaylardan dolayı köydeki halka söz geçiremez hale gelirler. Deli Sinan: Deprem esnasında enkazda kalarak saatlerce yardım isteyen ve kurtluktan sonra deliren kişidir. Köyde Çivi Salih ve Çil Rasim'in yaptıklarına dayanamayan ve onları diri diri yakan kişidir. Her ne kadar ben öldürdüm onları dese de ahali inanmaz. Uzun Bekir: Deli Sinan'ın işlemiş olduğu cinayetlerin zanlısı olarak gösterilir. Abdülkadir: Uzun Bekir hapishane girdiğinde eşini emanet ettiği komşusudur. Oğlu Murat'ın öldürülmesi sonucu intikam almak ister hem vurur hem de vurulur ve ölür. Murat: Abdülkadir'in oğludur. Eğilmez tarafından öldürülür. Dikçe Mehmet: Abdülkadir'in oğludur. Girilen çatışmada küçük yaşlarda hapishane girdikten yirmi yıl sonra çıkar ve şehre yerleşip okuyup öğretmen olur. Ardından köye gelip yaşanan tüm olumsuzlukları düzeltip köyünü rahata kavuşturmak ister ve köyüne tayin ister. Roman, İyilerle savaşı ve kötülerin kötülüklerinden ve zalimliklerinden vazgeçmediği bor dünyasında eninde sonunda bu savaşı iyilerin kazanacağını konu ediniyor. Bir depremin ardından Çivi Salih ve Çil Rasim adlı iki adam, enkaz altında kalan insanları kurtarmak ve giderek köyün en zengini olmak için mallarına el koyar. Bu iki adam halkı sömürmeye başlar. Depremde insanların çığlıklarını duyan Sinan bu nedenle hayatını kaybeder. Deli Sinan, halkı sömüren Çivi Salih ve Çil Rasim'i ahırda yakar ama herkes bunu Abdülkadir'in arkadaşı Bekir'in yaptığını düşünür. Bu nedenle Eğilmezler ile Abdülkadir arasında bir savaş başlar. Eğilmezler, babasının intikamını almak için Bekir'i öldürünce Abdülkadir'in ailesi yalnız kalır. Abdülkadir'in en büyük oğlu Murat, Eğilmezli Şakir tarafından öldürülür. Dikçe Mehmet, ağabeyinin katili Şakir'i genç olmasına rağmen yaralar ve Keçi Selim'i bacağından vurarak sakat bırakır. Mahkeme Dikçe'yi suçsuz bulur ve serbest bırakır. Zengin bir adam şehirde Dikçe'yi okutur. Dikçe Mehmet yedi yıl sonra öğretmen olur ve köyüne gelir. Herkes savaşın yeniden başlayacağını düşünür ama o köyünü kalkındırmak için küfüre karşı savaşa girer. Onu destekleyen birçok insan var. Eğilmezler ise köydeki hakimiyetlerinin azalacağından korkarak Dikçe'ye düşmanlıklarını sürdürürler. Ama hiçbir şey yapamazlar. Yeşildere köyü giderek gelişir ve küfürden uzaklaşır. Hatice Ana'nın yeğeni Gül ve Dikçe Mehmet evlenirler. Dikçe, Kerim'in oğlunu okutmaya çalışır. Kerim bunu istemez. Diğer kardeşleriyle birlikte Dikçe'yi yok etmeyi planlıyor ama başarısız olur. Dikçe, oğluna ölen kardeşi Murat'ın adını verir. Dikçe'nin oğlu Kerim ve Keçi Selim yüzünden dereye düşer, Küçük Murat suda boğularak ölür. Bunun üzerine Kerim Dikçe, oğlunu suda boğduğunu jandarmaya şikayet eder, Dikçe hapse girer. Dikçe, hapishanede tüm Eğilmezler'i öldürmeye karar verir. Kerim hapisteyken doğru yolu bulur ve kötülüklerinden vazgeçer. Dikçe hapisten çıkınca ondan özür diler. Dikçe onu affeder. Böylece köyünü karanlık günlerden kurtarmanın gururu ile karşı köye atanmayı ister ve eşiyle birlikte köyden ayrılır. Problemlerin çıkış noktasını da göreceğimiz bu romanda. Kendinizden de izler bulacak. Mutluluğa atılan adımları hissedeceksiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yaprak-dokumu/", "text": "Ali Rıza Bey: Emekli bir memurdur. Özellikle batılı yaşama özenen çocukları ile her zaman bir çatışma içerisindedir. Ahlaklı, inançlı, dürüst ve namuslu bir insandır. Tek amacı çocuklarına iyi bir gelecek ağlamak ve doğru bir eğitim vermektedir. Hayriye Hanım: Ali Rıza Bey'in karısıdır. Başlangıçta kocasına sağdık biridir. Ancak gün geçtikçe değişen hayat koşulları nedeni ile asi bir karaktere bürünmektedir. Fikret: Ali Rıza Bey'in en büyük kızı, tıpkı babası gibi terbiyeye önem vermektedir. Sağlıklı ve her zaman olgun düşünen bir karakteri vardır. Annesine yardım etmekte, kardeşlerine ise annelik etmektedir. Şevket: Ali Rıza Bey'in oğludur. Yirmi yaşında, son derece saygılı ve kibar bir gençtir. Tahsin: Fikret'in evlendiği adamdır. Elli yaşlarındadır ve üç çocuk sahibidir. Karısını kaybettikten sonra çocuklarına bakacak düzgün birini aradığını dile getirmektedir. Fikret ise onunla evlenmeyi kurtuluş olarak görmektedir. Leyla: Ali Rıza Bey'in üçüncü çocuğudur. Genç ve güzel bir kızdır. Avukat: Evli ve çocuklu biri olmasına rağmen Leyla ile ilişki yaşayan adamdır. Abdülvehhap Bey: Leyla ile nişanlıyken Leyla'yı bırakıp daha çok beğendiği Necla ile evlenmek isteyen bir adamdır. Yaprak dökümü romanı, modernleşme sürecindeki Türk toplumunda sosyal değişim ile birlikte yitirilen değerler ve bu yitirilen değerlerin Ali Rıza Bey ailesinde nasıl bir yıkama sebep olduğunu ele almaktadır. Roman son derece sade bir dille ele alınmıştır. Yaşanan tüm olaylar karmaşıklıktan uzak bir dil ile yazılmıştır. Ali Rıza Bey prensipleri ve kendi prensipleri ile bağdaşmayan insanlar ile çalışmak istemediğinden şirketten istifa etmiştir. Bunun ardından Üsküdar'da bulunan evinde yaşamaya başlar. Şevket isminde bir oğlu ve Fikret, Necla, Leyla ve Ayşe adında da dört kızı vardır. Ali Rıza Bey'in emekli maaşı tüm evin masraflarını karşılamaya yetmemektedir. Çok soğuk kış günlerinde evde yakacak odun kalmadığından bahçedeki ağaçları keser. Çocuklar ise bu sefalet durumuna iyice alışmıştır. Yoksulluktan fazla şikayet etmiyorlar hatta ev ve kendi durumları hakkında eğlenmektedirler. Yoksul hallerine rağmen ailede kimse huzursuz değildir. Ali Rıza Bey işten çıktıktan çok kısa bir süre sonra oğlu son derece yüksek bir maaş ile bir bankada memur olur. Bütün evin yükü genç adamın omuzlarındadır. Yoksul durumdan kurtulan ailede ise yüzler gülmeye başlar. Şevket tıpkı babası gibi iyi yetişmiş bir adamdır. Ailesine de son derece bağlu birdir. Her şey yolunda giderken Şevket Ferhunde adında evli bir kadın ile yasak aşk yaşamaya başlar. İlişki anlaşıldıktan sonra kadın kocası tarafından terk edilir ve Şevket kadınla evlenmek zorunda kalır. Ferhunde eğlence ve modern hayata alışıktır. Ferhunde'nin eve gelmesi ile evin yaşam tarzı da değişmektedir. Ferhunde Necla ve Leyla'nın da karakterini bozmaktadır. Evde partiler düzenlenmektedir. Ali Rıza Bey ve Fikret bu durumdan memnun değildir. Şevket bankadan aldığı ve yerine koymadığı paralar yüzünden hapse atılır. Hapisteyken karısının kaçtığı haberini alır. Abdülvahap Bey, Leyla ile evlenmek isterken Necla'yı gördükten sonra fikrini değiştirir. Ali Rıza Bey'e Leyla'nın sokakta uygunsuz kişilerle konuştuğunu, eğer küçük kızı Necla'yı verirse onunla evlenmek istediğini bildirir. Bunun üzerine tüm ev halkı şok yaşar. Necla'da evlenmeyi kabul eder. Ancak Necla aradığı hayatı bulamaz. Leyla ise kötü ola sapmıştır ve bir avukatın metresi olmuştur. Tüm bunların üzerine Ali Rıza Bey'e inme iner. Ancak onu yiyip bitiren hastalık içindedir. Ali Rıza Bey, Fikret'in yanına girse de burada da huzur bulamaz. Ali Rıza Bey hastalığı ilerlediğinden hastaneye yatırılır. Babasının hastalık haberini alan Leyla onu hastaneden çıkarır. Lüks bir apartmanda hep birlikte yaşamaya başlarlar. - Reşat Nuri Gültekin 25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da dünyaya gelmiş ve 7 Aralık 1956 tarihinde 67 yaşındayken akciğer kanseri tedavisi için gittiği Londra da vefat etmiştir. - Müfettişlik görevi boyunda Anadolu'da gördükleri ve yaşadıkları kitaplarına yansımıştır. Bu sebepten eserlerinde Anadolu'da yaşanan sorunlara sıkça rastlanmaktadır. - Yaprak Dökümü romanı ise yine toplumsal konusu bir romandır. İlk baskısı 1930 yılında yapılmıştır. - Roman Cumhuriyetin ilanından önce batılı bir yaşam tarzını özenen ve batılılar gibi yaşamaya çalışan bir ailenin yaşadığı çıkmazlara odaklanmaktadır. 'Yaprak Dökümü'nde Reşat Nuri Güntekin, bir memur ailesinin gelir darlığı ve ahlak düşkünlüğü içerisinde parçalanıp çöküşünü, ustalıklı bir dille anlatıyor. Toplumsal yönü ağır basan bir roman. Eski görenek ve ahlak anlayışına bağlı kalan bir küçük bürokratın, değişen sosyo-ekonomik koşulların berillediği yeni hayatını yadırgaması başarıyla sergileniyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yarim-ekmek/", "text": "Kezik Acar: Romanın ana karakteridir. Yıllar önce Demiryolcu Mustafa ile evlenir. Ancak eşini bir kazada kaybettikten sonra Almanya'ya işçi olarak gelir. Demiryolcu Mustafa: Kezik Acar'in tiren kazasında kaybettiği eşidir. Emine, Ayşe, Halil: Mustafa ve Kezik'in çocuklarıdır. Roman, Kezik ve ailesini eksene koyarak Almanya'daki Türklerin nasıl yaşadıklarını ve dertlerinin ne olduğunu ayrıca her satırında sevgi ve şefkat hissettirerek anlatıyor. Türkiye'de eşi Demiryolcu Mustafa'yı bir tren kazasında kaybeden Kezik Acar, çalışmak için Almanya'ya giderek yaşlılar yurdunda bulaşık yıkamaya başlar. Kezik Acar; Halil'in Emine ve Ayşe adında üç çocuğu vardır. Halil, Petra adında bir Alman kadınla evlenmeden yaşar. Evli görünürler ve Kezik evlenmelerini ister. Emine ise Sivaslı bir saz aşığı olan Haydar ile evlenir. Romanda Haydar'ın Türkiye'de paralı asker olduğu dönemde anlatılır. Askerden döner ve tekrar Almanya'da yaşamaya başlar. Ayşe, ailenin en uçarı çocuğudur. Ayşe, sınıf arkadaşı Detlef ile ilişkiye başlar. Romanda Demiryolcu Mustafa'nın kemiklerinin Almanya'ya getirilmesi kurgusu bir sembol haline gelir. Romanın sonuna kadar adım adım kemiklerin Türkiye'den getirilme olayları anlatılır. Engellere rağmen pes etmeyen Kezik Acar, romanın sonunda kocasının kemiklerini Almanya'ya getirir ve düzenlediği bir törenle onu tekrar gömer. Romanın en acı olayı, Hacer ve Salim Sarıkaya çiftinin oğulları Adnan'ın Türkiye'de asılmasıdır. Fakir Baykurt bu kitabında, Kezik'i ve ailesini eksene yerleştirerek Almanya'daki Türklerin nasıl yaşadıklarını, sorunlarının neler olduğunu anlatıyor, üstelik aşkı, sevgiyi her satırda hissettirerek. Ayrıca, 80 İhtilali'nin Türkiye'de yarattığı çalkantılara, hiç yoktan verilen ölüm cezalarına, o dönemde yaşanan sosyoekonomik sıkıntılara da gerçekçi ve içten bir yaklaşımla değiniyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yarin-yok/", "text": "Bir dünya düşünün; sabah pencereyi açtığınızda güneşin olmadığını, gökyüzünün gri olduğunu ve etrafta canlılık belirtisi olmayan bir yapay dünya düşünün. Yaşarken farkında olmadığımız sıradan güzelliklerin yok olduğunda anlamını daha çok hissettirdiği bir dünya. Ayşe Kulin, Yarın Yok romanında bu konuyu işleyerek olayın ciddiyetini hatırlatıyor. Savaşların ve doğa katliamlarının hızla tükettiği, kazanma hırsıyla ne kadar çok şey kaybettiğimizin farkındalığını sunuyor. Yaşamı anlamlandıran, bizim dışımızdaki doğal yaşam, bu savaşların sonunda yok olmuş; eski dünyanın güzelliklerini atalarından dinleyen yeni nesiller çare arayışı içindedir. Yenidünya virüsünün formülü, yok olmuş tarihin arasından bulunup çıkarılmaya çalışılıyor. Bilim insanlarının bu konudaki çabaları, nesiller boyu devam etse de ne yazık ki dünyanın sonunun gelmesine engel olamıyor. Yeni icatlarla bulunan gaz bombalarının yok ettiği dünya, yine yeni icatlarla yaşanır hale getirilmeye çalışılıyor. Tüm zamanların en ölümcül keşfi olan Nutrogen gazının kullanıldığı savaş, tarihe Felaket Savaşı adıyla geçmiştir. Farklı rotalardan ülkeler birbirlerine saldırmış, savaş dokuz yıl sürmüş, milyonlarca insan ve canlı ölmüştür. Söndürülemeyen yangınlar sonucu geriye çorak topraklar, suyu zehirleyen çamurlu nehirler ve denizler, ölümcül virüsler kalmıştır. Zamanla, ölüme direnebilenlerin genlerinde hayatta kalabilmek için değişimler başlamıştır. İlk başta bu değişimin bir ceza olduğu düşünülmüş, ancak sonradan bu değişimin yeni yaşam şartlarına uyum sağlamanın bir yolu olduğu anlaşılmıştır. Yani evren, insanlığa bir şans daha vermiştir. M.S. 2285 yılında bu savaşın ardından, ülkeler savaşların doğaya ve insana sadece zarar getirdiğini kabullenmişlerdir. Dünyanın geleceği için çalışan bilim insanları, her türlü ihtimali değerlendirerek gezegenin ömrünü uzatmayı amaçlamışlardır. Bu bilim insanlarından biri olan Mira, yüksek lisansını Müphem Alanda tamamlamıştır. Öbür dünya olarak adlandırılan bu alanda, Dünya'da insanların virüslerle, bakterilerle ve mikroplarla nasıl başa çıktığını araştırmıştır. Mira, araştırmalarını yapabilmek için Setta adlı bir gezegene gitmeyi hayal etmektedir. Mira, renksiz bir gökyüzü, tek tip kıyafetler, besin drajeleri, orgazm odaları ve koğuş şeklindeki yatakhaneden sıkılmıştır. Birim şefi, Mira'ya Tayro virüsünün formülünü bulan kişinin Mira'nın atalarından olduğunu söyler. Mira'nın görevi, Müphem Alanda bu kişiyi bulmak ve formülü kullanarak bir aşı geliştirmektir. Uzun araştırmaların sonunda Mira, Dr. Esra'ya ulaşır. Dr. Esra'nın büyük babası da bir hekimdi ve anavatanında yaşanan katliamlardan kaçarak yeni bir ülkede yaşamaya başlamıştır. Esra da dedesi gibi doktor olmuş ve hayatını çocuklara adamıştır. İki kadının ataları aynı olsa da, onları bir araya getiren asıl şey üzerinde çalıştıkları aşıdır. Esra, aşının formülünü nereye yazdığını hatırlar: Aile yadigarı olan Kuran-ı Kerim'in bir sayfasına. Ancak yıllar içinde bu Kuran'ın nerede olduğunu unutmuştur. Zaman ötesi bir yolculukla 2000'li yılların başlarına giden iki kadın, o dönemin kaotik atmosferiyle karşılaşır. Ancak aradıkları formüle ulaşamazlar. Esra, Mira'dan depremde öldüğünü sandığı oğlunun akıbetini öğrenmesini ister. Mira, verdiği sözü tutar ve oğlunun izini bulur. Ancak Esra da formülü bulmuştur. Ancak dünyaya yaklaşan bir göktaşı, her şeyin sonunun başlangıcıdır ve artık çok geçtir. Artık yarın yoktur. Ayşe Kulin'den bugün hafife aldığımız sorunların olası sonuçlarına işaret eden, aynı zamanda kıymetini bilmediğimiz zenginliklerin altını çizen ve umudu asla bırakmamaya çağıran bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yasama-sevinci/", "text": "Pauline: Hikayenin ana karakteridir. Ne kadar zorluk çekerse çeksin hayatına devam etmenin ve yaşama sevincini korumanın bir yolunu bulmaktadır. Lazare: Pauline'nın kuzeni ve aşık olduğu adamdır. Yaşama sevinci adlı kitabın konusu, yaşadığı tüm zorluklara ve olaylara rağmen saflığını ve yaşama sevincini kaybetmeyen fedakar Pauline'in hikayesini ele almaktadır. Hayat karşısına ne kadar farklı zorluklar çıkarırsa çıkarsın her zaman bir şekilde yola devam etmenin yolunu bulmakta ve yaşama sevincini korumayı başarmaktadır. Olağanüstü saflığını her zaman korumaktadır. Kitap ise yaşanılan her türlü zorluğa rağmen bir yolun mutlaka olduğunu okuyucuya aktarmaktadır. Chanteular 5 yıl kadar önce, Mösyö Chanteau'nun gün geçtikçe kötüye giden gut atakları nedeni ile Caen'deki kereste dükkanını Davoine ile birlikte bırakarak, 50 bini nakit diğer 50 bini ise dükkana kar ortağı olma karşılığında Davoine'nin yaptığı anlaşma ailenin gelirlerini neredeyse durma noktasına getirmiştir. Madam Chanteau son derece endişelidir. 19 yaşında olan oğulları Lazare için tasarladıkları gelecek, onun vali ya da baş yargıç olması yönündedir. Ancak bu maddi imkansızlıklar sebebi ile çokta gerçek olamayacak gibi görünmektedir. Aile tüm bu ekonomik sıkıntılar içerisinde boğuşurken, Mösyö Chanteau, dul kuzeni Quenu'nun öldüğünün haberini alır. 10 yaşındaki kızı Pauline'yı ise Chanteulara bırakmıştır. Babasından kalmış olan şarküteri dükkanının hisse senetlerinin satılmasından gelen yüz elli bin frank değerindeki gelir ile aile kurulun ödeyeceği bakım ücretleri karşılığında küçük kıza bakmaya başlar. Kısa sürede ailenin hizmetçisi dışında kız hemen herkesin göz bebeği olmayı başarır. Mösyö Chanteu'nun ortaya çıkan gut krizlerinde ona hasta bakıcılık yapması, kuzeni Lazare ile kurduğu dostluk, Madam Chanteu'nun güvenini kazanması ve çok daha fazlası Pauline'yi ailenin vazgeçilmez üyesi yapmıştır. Ancak Pauline son derece kıskanç bir karaktere sahiptir. Lazare'nin vaftiz babası olan Banker Thibauider'in kızı Louse'nin aileyi ziyaret etmesi sırasında kıskançlıktan deliye dönen Pauline, tüm hırsını ailenin köpeğini döverek çıkarır. Bu durumda ailenin hizmetçisinin onun hakkındaki düşüncelerini haklı çıkarmıştır. Daha sonrasında Lazare'nin attığı adımlar ve kurmak istediği iş bir miktar para gerektirir. Pauline, bu parayı Madam Chanteau'nun da etkisi ile vermeyi kabul eder. Başlangıçta az olan miktar sonları artmaktadır. Tüm bu süreç içerisinde iki gencin arasındaki arkadaşlık yerini başka duygulara bırakmaktadır. Paulien, Lazare'ye aşık olmuştur. Durumu fark eden Madan Cahnteau'da iki gencin evlenmesinin oğluna faya sağlayacağını düşünür. Aile Pauline reşit olana kadar düğünü beklemeye karar verir. Zaman içerisinde yaşananlar Pauline'nın servetinin hiç edilmesine sebebiyet verir. Üstelik tüm bunlara ek olarak Louise Lazare ile yakınlaşmaktadır. Pauline'nın ölümden dönen bir hastalıkla uzun süre yatağa bağlanması da olayların seyrini değiştirmektedir. Madam Chanteu oğlunu Louise ile evlendirmeyi planlamaktadır. Ancak bunun gerçekleştiğini görmeden ani bir kalp krizi ile dünyaya veda eder. Bu durum Lazare'yi de fazlası ile etkiler. Pauline elinden geleni yapsa da bir türlü onun hayata yeniden bağlanmasını sağlayamaz. Son çere olarak Louise ile evlenmesine göz yumar. Aşkını kalbine gömer. - Emile Zola, natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden bir tanesidir. - Bu kitabı da okurları tarafından oldukça fazla sevilmiş ve ilgi görmüştür. - Kitapta yaşadığı zorluklara ve çektiği acılara rağmen yaşama sevincini kaybetmeyen bir karakter yer almaktadır. Bu özellikleri ile birçok farklı zorlukla hayata devam etmeye çalışan insanlara da ilham kaynağı olmaktadır. - Emile Zola'da kitabında anlattıkları ile acı dolu tecrübelere rağmen hiçbir şekilde yaşama sevincinin kaybedilmemesine dikkat çekmekte, yaşamın her zaman cesaret gerektirdiğini dile getirmektedir. Emile Zola (1840-1902): Natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden olan yazar, romanları için gerekli yaşam deneyimini zorluklar içinde geçen gençlik yıllarında kazandı. 1864'de ilk öykü kitabı Ninon'a Öyküler yayımlandı. 1865'de kendi yaşamından izler taşıyan Claude'un İtirafları çıktı. Zola, romancının olayları bir izleyici gibi kaydetmekle yetinmemesi, kişileri ve tutkularını bir dizi deneyden geçirirken, duygusal ve toplumsal olguları bir kimyacı gibi işlemesi gerektiğini savundu. l867'de yayımlanan Therese Raquin'den başlayarak tüm romanlarını aynı görüşle yazdı. Meyhane (1877), Nana (1880), Yaşama Sevinci (1884), Germinal (1885) ve Toprak (1887) en tanınmış romanları arasında yer alır. Zola Yaşama Sevinci'nde karşılaştığı zorluklara, çektiği acılara rağmen yaşama sevincini ve olağanüstü saflığını asla kaybetmeyen fedakar Pauline'in hikayesini tüm yalınlığıyla ustaca aktarır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yasar-ne-yasar-ne-yasamaz/", "text": "Yaşar: Nüfuz Cüzdanı olmadığı için, hak iddia edemeyen kendi halinde masum bir adamdır. Yaptığı her şeyin bir komediye dönüşmesi ile bilinir. Ama bu yaşadıklarının sonucunda romanın sonuna doğru o masum adam yerine, artık attığı her adımı bilen, kurnaz, zeki ve üçkağıtçı bununla beraber zengin bir adam haline gelir. Ayşe: Yaşar'ın nişanlısıdır. Nüfuz cüzdanı olmadığı için bir türlü evlenemezler. Yaşarın daha zeki biri olmasında büyük etkisi olan bir kadındır. Nüfuz cüzdanı olmayan Yaşar adındaki ana karakterin yaşadığı komik anılar ve bunun sonucunda kurnaz ve zengin olma yolunda hedefleri olan üçkağıtçı bir adamın hikayesi ele alınmıştır. Yaşar Yaşamaz, işlediği bir suçtan dolayı hapse atılır. Mahkumlar neden buraya düştüğünü sorarlar ve başına gelenleri anlatmaya başlar. Arkadaşları ilgiyle dinliyor. Yaşar, çocukluğundan itibaren anlatmaya başlar. Yaşar'ın doğum belgesi yoktur. Bu yüzden okula gidemez. Nüfus cüzdanı almak için nüfus müdürlüğüne gider. Kayıtlara göre Yaşar Yaşamaz Çanakkale'de şehit olmuştur. Defter yalan söylemez, bu kişiye kimlik verilemez diyorlar. Yıllar sonra Yaşar büyümüştür. Nüfus cüzdanı olmasa da askere alınır. Askerliğini bitirir ama izin alamaz. Çünkü doğum belgesi yoktur. Sonunda komutanlardan biri askerliğini yaptığına dair bir kağıt verir. Yaşar köyüne döner ve babasının vefat ettiğini öğrenir. Babasından miras kalmıştır. Ama mirası alamaz. Önce babasının vergi borçlarını ödemek zorundadır. Miras alabilmek için nüfus cüzdanı da vermesi gerekir. Yaşar tanıdıklarından borç alır ve babasının tüm borçlarını öder. Mirası almak için tüm belgeleri hazırlar, ancak belirli bir belgede bir numara eksik. Numarayı almak için nereye gitsede numarayı alacak kişiyi bulamaz. Bu yetkilinin stada gittiğini öğrenir, oraya gider. Arama yaparken deli olduğu için akıl hastanesine gönderilir. Bir süre akıl hastanesinde kaldıktan sonra doktorun izniyle kaçar. Mirasını almak için dava açar. Hazine avukatı Yaşar isimli bir kişinin yaşamadığını belirttiği için parayı alamaz. Yaşar, babasının mirasından mahrum kalır. Bütün bunlar olurken, nüfus cüzdanını alamadığı için sevdiği Ayşe ile evlenemez. Ayşe, İstanbul'daki Yaşar'a kaçar. Yaşar Ayşe'ye iş bulur ve oda çalışmaya başlar. Satı adında bir hemşerisinin yanına gider. Bir iş bulmak için ondan bir referans kartı alır. Aradan uzun bir süre geçtiği için tavsiye kartındaki yazılar silinmiştir. Bu şansı da kaybeder. Bir gün tanımadığı biri bakkal açmayı teklif eder. Yaşar bu iş için Ayşe'den para alır. Bakkal açarlar. Çok para kazandıktan sonra Yaşar'ın ortağı kaçar. Yaşar, Ayşe ile çalışmaya başlar. Get-ve-al, bahçıvanlık gibi şeyler yapar. Evin hanımı Yaşar'ın kimliğinin olmadığını öğrenince onu kovar. Bir süre sonra Ayşe hamile olduğu için kovulur. Yaşar kaleci olarak iş bulur. Bu işi yapamaz, patronu onu kovar. Kaldığı otelde bir tanıdığı ona iş teklif eder. Arabaların önüne atlayacak ve para alacak. Yaşar da bu işi dener. Eski bir arabanın önüne atılır. Para alamaz. Ayşe'nin annesi ve babası onları affeder ve köylerine davet eder. Yaşar'ın ilk işi, oğlunun doğum belgesini almaktır. Çocuğun adı Hayati'dir. Hayatiye doğum belgesi alamaz. Çünkü babası hayatta değil. Bunun üzerine Yaşar memurları lanetler ve hapse atılır. - Aziz Nesin bu eseriyle 1978 yılında Madaralı Roman Ödülü'nü almıştır. Roman, 21 bölümden oluşmaktadır. - Türk edebiyatında bürokrasinin en önemli yergilerinden biri olan roman, tiyatro oyunlarına ve sinemaya da uyarlanmıştır. - Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz romanı, Eylül 2012 tarihine dek 31 baskı ile toplamda 143 bin adet basılmıştır. Aziz Nesin Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz'ı önce radyo oyunu olarak yazdı. Kazandığı büyük başarı üstüne sahne oyunu haline getirdi. Israrlar üzerine senaryosunu yazdı; çoğu tiyatrocudan olduğu gibi, bu kez de filmciden telif hakkını alamadı. Bir haftalık gazetede çizgi romanı yayımlandı. Ardından televizyon senaryosunu yazdı. Okurların isteği, çevrenin baskısı artınca sonunda Yaşar Yaşamaz, şu an elinizde tuttuğunuz roman oldu."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yasli-adam-ve-deniz/", "text": "Santiago : Yalnız yaşayan, geçimini balıkçılıkla sağlayan bir adamdır. Çok uzun süre balık tutamayan bu adamın yanında kimse çalışmak istemez. O yalnız çıktığı avda şanssızlığını kırarak büyük bir balık yakalamasıyla bu gidişi durdurur. Yaşına rağmen günlerce süren balıkla ve denizle olan mücadelesini kazanır. Manolin: Yaşlı adamın yanında miçoluk yaparken ondan çok şey öğrenmiştir. Yaşlı adamı çok seven, vefalı bir çocuktur. Yaşlı adamın tam umutsuzluğa düştüğü anda korkularıyla nasıl baş ettiği, azmiyle ve gösterdiği sabırla amacına nasıl ulaştığı kitabın ana konusudur. Yaşlı adam yakaladığı kılıç balığının direnişine bile saygı duyar ve balığın yaşamak için gösterdiği direnişe kendi direnişi ile cevap verir. Santiago adındaki yaşlı balıkçı Golf Stream'de küçük teknesiyle yalnız avlanan bir adamdır. Günlerdir tek bir balık bile avlayamıyordur. Yaşlı adamın yanında çalışan Manolin adlı çocuğun ailesi de yaşlı balıkçının uğursuz olduğunu söyleyerek çocuklarını başka bir balıkçının yanına verirler. Yaşlı balıkçının aksine diğer balıkçılar her gün avladıkları balıklarla dönerler. Ancak çocuk yaşlı balıkçıyı hiç bırakmaz, boş vakitlerinde ona uğrar ve ona yiyecek ve gazete götürür. Yaşlı balıkçı balık tutamayışının 84.gününe uyandığında kararını verir ve tekrar denize açılır. Hava o gün çok güzeldir ve kendini iyi hissediyordur. Oltasını attığında iri bir palamut yakalar. Oltalarının yemlerini ekleyip denize attıktan bir süre sonra olta iplerinden biri iyice gerilir. Beklediği an gelmiştir. Yakaladığı balığın büyük olduğunu anlar. Balık tekneyi denizin açıklarına kadar sürükler. Üç gün süren bu mücadelede ne balık vazgeçer ne de yaşlı balıkçı. Yaşlı balıkçı, yakaladığı kılıç balığının yaşama gücünü hayranlıkla takip eder, ancak kendisi de bu mücadelede vardır. Ellerinin kanamasına, yorgunluğuna ve uykusuzluğuna aldırmadan üç günün sonunda zıpkınla balığı öldürmeyi başarır. Balık, tekneden çok büyük ve ağırdır. Onu tekneye iplerle bağlar ve geri dönmek üzere harekete geçer. Bir süre sonra teknenin etrafında bir köpek balığı belirir, kılıç balığından bir parça koparır. Balıkçı onu öldürmeyi başarsa da kan kokusunu alan diğer köpek balıkları kılıç balığına saldırmaya devam ederler. Yaşlı adamın elindeki zıpkınlar biter, sopalarla baş etmeye çalışsa da karaya vardığında yakaladığı balığın sadece baş kısmı kalmıştır. Yatağına yattığında yorgun olduğu kadar da mutludur. Çünkü balığın başını görenler balığın ne denli büyük olduğunu tahmin edebiliyorlardır. Balıkçının günler sonra geri döndüğünü gören çocuk, hemen yaşlı adamın yanına gelir. Bugüne kadar öğrendiklerini yaşlı adam sayesinde öğrenmiştir. Onu çok seviyordur ve bir daha onu yalnız bırakmayacağı konusunda kendisine söz verir. - Hemingway bu romanı Küba'da kaleme almıştır. - 1952 yılında yayınlanan bu eser Ernest Hemingway hayattayken yayınlanan son önemli eseridir. - 1953 yılında Pulitzer ödülü kazanmıştır. - 1954 Nobel Edebiyat Ödülü, bu romanda sergilenen anlatı sanatındaki ustalığı vurgulanarak Ernest Hemingway'e verilmiştir. - 1958 yılında roman beyaz perdeye uyarlanmıştır. - Eser ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı tarafından önerilen 100 Temel Eser arasındadır. Yaşlı Adam ve Deniz, HEMINGWAY'in en ölümsüz eserlerinden biridir. Yaşlı bir Kübalı balıkçının açık denizde Gulf Stream'e kapılmış olarak dev bir kılıçbalığıyla olan can yakıcı mücadelesini son derece sade ve kuvvetli kelimelerle anlatır. Bu hikayesiyle Hemingway, yenilgiye karşı cesaret, kayba karşı şahsi başarı temasını kendine has modern üslubuyla yeni baştan heykelleştirmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yaz-yagmuru/", "text": "13 Haziran 1955 3 Temmuz 1955 tarihleri arasında Yeni İstanbul dergisinde tefrika edilen Yaz Yağmuru hikayesi 1944 yazını anlatır. Tanpınar'ın yaşadığı ve ürettiği dönemde İstanbul büyük zorluklardan geçmiş, eski ihtişamını kaybetmiştir. Her anlamda özellikle bugünden geriye dönüp baktığımızda resmen tenha bir şehirdir. Yaz Yağmuru'nda yer alan öykülerin tamamı yazarın ölümünden sonra hazırlanan Hikayeler başlıklı derlemede yazarın diğer öyküleriyle birlikte okurların dikkatine sunulmuştur. - Yaz Yağmuru - Teslim - Acıbademdeki Köşk - Rüyalar - Adem'le Havva - Bir Tren Yolculuğu - Yaz Gecesi Öykü, Sabri Bey'in evinin bahçesinde genç ve güzel bir kadını yağmurdan ıslanmış halde, bir ağacı incelerken görmesiyle başlıyor. Genç kadını evine alan Sabri Bey, onu ıslanmış elbiselerinden kurtulması için, birkaç hafta önce babasının yanına, Antalya'ya, ziyarete giden eşinin elbiselerinden veriyor. İlk izlenim olarak Genç kadın Sabri Bey üzerinde tarifi zor bir izlenim bırakıyor. Öyle ki; takındığı tavırları, konuştuğu cümleleri, el-kol ve yüz hareketlerini başkasında görse katiyen dayanamayacağını düşünen Sabri Bey, bu tuhaf kadında ona çekici gelen bir şeyler görür ve ilgisi artar. Bu şekilde başlayan kısa ve garip arkadaşlık Sabri Bey'i sanki genç kadını yıllardır tanıyormuşçasına etkisi altına alır. Daha bir gün önce bile tanımadığını hayal ettiği bu genç kadın Sabri Bey'in zihnini öylesine meşgul eder ki; karısına ve iki çocuğuna karşı, onların yokluğunda, varlıklarına ihanet ediyor olma korkusu ve endişesiyle tedirgin olur. Bu tedirgin olma hali, evin hizmetçisi olan Ayşe Kadın'ın, genç kadın ve Sabri Bey'i evde baş başa ve üstelik bu yabancı kadının üzerinde Hacce Seher Hanım'ın elbiselerini görmüş olması nedeniyle daha da artar. Zaten kişiliği itibariyle birisine çok büyük bir sadakatle bağlanan Ayşe Kadın, çok derin bir sadakatle bağlı bulunduğu hanımına bir ihanetin söz konusu olması ihtimaline karşı korkuya kapılır. Neyse ki genç kadın durumu izah eder ve onu rahatlatır. Ayrılma Vakti geldiğinde genç kadın Sabri Bey'den kendisini vapura kadar götürmesini rica eder. Sabri Bey yolda kendisinden kalmasını istese de genç kadın ileride onu özellikle ziyarete geleceğini söyleyerek savuşturur. Aldığı cevaptan ziyade Sabri Bey bu gizemli ve çekici kadından korktuğunu düşünüp, aslında içten içe gittiğine memnun olur. Günler, Sabri Bey üzerinde genç kadının bıraktığı etkiyi yavaş yavaş silmeye yüz tutmuşken birden çıka gelir genç kadın. Sabri Bey kendini mutlu hisseder bu kavuşma karşısında. Beraber yüzmek ve daha sonra günün geri kalanını beraber geçirmek için çıkarlar. Bu gezi sırasında kadının çocuksu yanlarını keşfeder Sabri Bey. Birbirlerini tanıma adına her biri kendi hayatını anlatır diğerine. Sabri Bey, genç kadının farklı davranışlarını, çocukluluğunda yaşadığı olaylara bağlar. Ona göre genç kadın, çocukken yaşadığı yangın hadisesi ve evlerininim kalfasının, sırf ölen teyzesiyle aynı adı taşıyor diye genç kadına sanki teyzesiymiş gibi davranması, kadının kişiliğinde onarılmaz boşluklar oluşturmuştu. Bu boşluklar, onun hala daha bir çocuk gibi aniden mutlu veya üzgün olmasının nedeni olabilirdi Sabri Bey'e göre. Nedeni ne olursa olsun o, genç kadının bu çocuksu halinden hoşlanıyordu. Çocuksu kişiliğinin yanında kadında gördüğü birtakım içsel davranışların sebebini ise kadının sorunlu bir evlilik yapmış olmasından kaynaklandığını düşünüyordu. Geziyi bitirip eve dönmüşlerdi. Sabri Bey içten içe sebepsiz bir sevince kapılıyor sonra aniden durgunlaşıyor ve korku duyuyordu. Ya genç kadın bu gece evde kalmaya karar vermişse! Belirli bir müddet genç kadın eski yaşantısını, çocukluğunu anlatmaya devam eder. Sonra birdenbire Tanpınar'ın tabiriyle bir zemberek durmuş gibi susar. Gitmeye karar verir, Sabri Bey'den kendisini rıhtıma kadar götürmesini rica eder. Sabri Bey içinden kendi kendiyle tartışmakla meşgul, rıhtıma kadar yürürler. Kadın ayrılırken, Sabri bey ipi kopmuş bir uçurtma hayal eder, bir uçurma; asla tekrar göremeyeceği. Bu düşüncelerle eve döner, karısını düşünür ve gidip getirmeye karar verir ailesini. İçinde yaşadığı topluma yabancılaşan ve toplum tarafından önemsenmeyip bir yabancı gibi algılanan Emin Bey'in teslim oluşunu anlatır. Hikaye, bir tren istasyonunda başlar. Emin Bey ve tüm kafile treni beklemektedirler. Trenin gelmesine daha vakit olduğundan Emin Bey istasyondan ayrılıp etrafta yürüyüşe çıkar. Yolda, yalnızlığını ve çevresindeki insanları düşünür. Ona göre kendisini dinlemiş olsalardı yaşadıkları kasaba on yıl içinde değişebilir, başka bir alem olurdu. Bunun yanında Emin Bey, çevresinin bir harmoni içerisinde yaşayıp gitmesine ve kendisinin bu harmoninin dışında kalmasına bir kez daha üzülür. Bu düşüncelerle ilerlerken, yolda üniversiteden arkadaşı Süleyman ile karşılaşır. Süleyman, Emin Bey'i evine davet eder. Yaşadığı hayattan, kayıp babasını, 9 çocuk ve karısını 3 yıl önce tesadüfen bulup eve getirdiğinden ve bundan dolayı kendi karsının evi terlettiğinden bahseder Süleyman. Emin Bey, üniversite de herkesin sevdiği Süleyman'ın böylesi bir hayat sürmesi karşısında şaşırır, onu kurtarmak içi kafasında düşünceler oluşturulmaya kalkar. Ardından ayrılır iki eski arkadaş. Emin Bey tren istasyonuna döner. Kendisini istasyonda bekleyen kafileden Cabbar Zade'nin yanına gider Emin Bey. Bu sefer farklı duygular taşımaktadır. Hikaye, Emin Bey'in Cabbar Zade'ye dolaysıyla tüm insanlığa bir nevi teslim oluşuyla noktalanır. Bu teslim oluş Emin Bey'in önceden kabul etmediği için toplumdan dışlanmasına neden olan tüm normları kafasında yok ettiği anlamını taşır. Acıbademdeki Köşk hikaye kahramanın annesinin dayısı, Sani Bey'in evidir ve kahramanın kişiliğinin oluşmasında büyük etkileri olmuştur bu evin. Karısıyla mutlu bir yaşam süren Sani Bey tam bir icat meraklısıdır ve evini de bu zihniyetle inşa ettirmiştir. Ev içinde bir odadan diğerine doğrudan geçmek mümkün değildir, labirentli bir yapıdadır. Sani Bey bunu hırsızlardan korunmak amacıyla yapmıştır. Evin, Sani Bey'in icat çalışmalarını sürdürdüğü atölyesinde onun eskicilerden, hurdacılardan, mezatlardan topladığı bir yığın değişik şekillerde demir parçaları, eşyalar vardır. Sani Bey sürekli yenilerini getirdiği bu yığınlarla icat çalışmalarını devam ettirmektedir evde. Sani Bey, bir icat delisidir ve ona göre işleyen insan kafasının üç büyük gayesi vardır: İcat, ıslah ve tadil . Bu üç kategori de birbiri ile iç içe geçmişlerdir. Evde yapmış olduğu hamam da onun eşsiz dehasının bir örneği niteliğindedir. Ev ahalisine gösterdiğinde herkesi çok güldürmüş ve mutlu etmiştir. Sani Bey'e göre hayatta yapmadığın bir şey için üzülmeyecek, yerine, onu gerçekleştirmek için çok çalışacaktın. Sani Bey, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilen nadir insanlardandır. Kendi yaptığı hamamda yarı yanmış halde bulunan Sani Bey ardından ölüm döşeğinde kendine bakan her bir zihinde İşte hayatta amacını gerçekleştirip giden mesut biri düşüncesini oluşturmuştur. Cemil, kendisini gittikçe rahatsız eden değişik sıklıklarla, rüyalar görmektedir. Belli bir süre sonra artık öyle bir noktaya gelmiştir ki Cemil gün ortasında birdenbire kendinden geçer, o anda elinde ne varsa yere düşer ve bu ani uyuklamanın ardından kendine gelirdi. Bu kısacık uyku hali sırasında Cemil yine aynı rüyaları görmektedir. Bu rüyalarda boynu yaralı bir kadın ona yalvarmaktadır. Cemil'e kendisini kurtarmasını söylemektedir. Çağırıyorlar, beni çağırıyorlar. Gitmeğe mecburum, anlamıyor musunuz? Kurtarın... Ne olur, beni kurtarın... Ah yine başlayacak, yine bana soracaklar, hiç söylemeyeceğim şeyleri soracaklar... Beni kurtarın, ne olursunuz beni kurtarın! Ben nasıl söylerim onlara? Bilmezsiniz, ayakta, o masanın başında neler çekiyorum... İnsanlar hiç yerine ne kadar zalim oluyorlar. Cemil, bu feryatlar, yalvarmalar karşında hiçbir şey söyleyemez, onu kalbi merhametten parçalana parçalana dinler. Cemil yine böylesi rüyalar gördüğü bir günün akşamı dışarı çıkar, karşıya geçer. Vapurla geri dönerken eski bir tanıdığa rastlar. Eski tanıdık Cemil'in hiç arayıp sormamasından şikayet eder. Kendisinin Cemil'i aramak istemesinden fakat gelmek istemeyeceğini düşünerek bundan vazgeçişini anlatır. Bununla beraber arkadaşlarıyla birlikte çağırdıkları ruhtan bahseder. Selma adında bir kız, intihar etmiş.. Hem de yeni... İki aydır çağırıyoruz, her şeyi söylüyor, ne sorduksa ama hepsini,... Fakat bir türlü intiharının sebebini söylemiyor... Ne kadar sıkıştırsak nafile.. Cemil daha fazla dinleyemez eski tanıdığı. Dalgaların üstünde beyaz bir hayalet korku dolu gözlerle kendisine bakar ve Gel gidelim der gibi işaret eder. Bu hikaye, ilahi dinlerin tümünde ortak olan Adem ile Havva inancının bir hikaye tarzı ve Ahmet Hamdi üslubuyla yoğrularak, şiirsel bir dille ifadesidir. Hikayede Adem ile Havva'nın yeryüzüne inişi resmedilir. Havva, Adem'den bir parça olarak Allah tarafından yaratılır. Adem, Havva'ya kim olduğunu sorar. Havva: benim, senden bir parçayım der. Bu sırada kader, uykusundan uyanır ve etrafta bir telaş silsilesi oluşturarak Adem ile Havva'nın önüne gelir. Önce bireyler görmezler. Sonra kader, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parlar ve onlar bunun içinde kendilerini görürler. Daha sonra yeryüzünü, bildiklerinden başka türlü ağaçlar, başka türlü nehirler başka türlü çiçekler görürler. Bunun ardından kendilerinden türeyecek tüm bir insanlığı, yeryüzü hakikatlerini, gece ve gündüzü, Gençliği, İhtiyarlığı ve Ölümü, mevsimleri görürler. Kader, daha sonra bulutlar gibi etraflarını sarar ve onlar kendilerini kaderin mahpusu bilirler. Ardından Adem ve Havva yeryüzüne gönderilir. Adem, Serendip'te bir dağ tepesine, Havva ise Yemen'de bir kuyu başına iner. Birbirlerinden ayrı düşmüş Adem ile Havva birbirlerini aramaya koyulurlar. Yeryüzünü dolduran çeşitli hayvanlar Adem ile Havva'nın birbirlerini ararken çıkardığı sesten ürker ve insan sesine susamış toprak bu sesleri duydukça ısınır, değişir.. Bir tren istasyonunda, trenin kalkmasını bekleyen yolcuların ve dışarıda muamelelerinin bitmesini bekleyen bir grup tiyatro sanatçısının resmedilmesiyle başlar hikaye. Nihayetinde bu tiyatro topluluğunun da trene binmesiyle tren hareket eder. Bunların geç binmesinin nedeni, içlerinde daha önce bulunmuş genç bir kadın oyuncunun ölmesi ve bu ölüm ardından istasyonda jandarma kumandanının onlara bu ölüm hakkında sorular sormasıdır. Ölen kızın adı Zeyneb'tir. Tiyatro topluluğunun gösteri sunduğu bir kentte zengince bir adam tarafından beğenilir ve kendisine evlenme teklif edilir. Teklifi kabul eden kız düğün hazırlıklarının yapıldığı günlerde, bindiği at arabasının uçuruma yuvarlamasıyla ölür. Zeyneb, üvey anne elinde büyümüş, hırpalanmış bir çocuktur. Üvey annesinin ona yaşattığı sıkıntıları tüm hayatı boyunca çekmek zorunda kalmıştır. Küçükken sürekli bir yerlere saklanıp, Zeyneb'i korkutan üvey anne, onun kişiliği üzerinde derin yaralar açmıştır. Bundan dolayıdır ki, Zeyneb sürekli bir kaçış, bir kurtuluş hayali içerisinde yaşamış, ilk evliliğini de böyle bir kaçış hayali sonrası, yakalanarak bitirmek zorunda kalmıştır. Tiyatroya da aslında böylesi bir kaçış umuduyla başlamıştır. Ama istediği üne kavuşamayınca, zengince adamın evlenme teklifini kabul etmiş, ancak henüz hayalini kurduğu mutluluğu göremeden ölmüştür. Hikayede, iki kız kardeş bir arkadaşlarını köşke davet etmiştir ama adamın bu evde kötü hatıraları vardır. Özellikle, onun gece kalması için hazırlanan oda, adamın katlanamayacağı hatıraları anımsatır. 35 yıl önce henüz o çocukken, bu evin karşısında yaşayan bir ailenin çocuğudur. Şimdi kaldıkları odada da o zamanlar bu evin sahibi olan hasta adamı hatırlar. Bu yaşlı ve hasta adam öylesine hastadır ki, geceleri, çığlıkları tüm mahalleyi uyandırır. Bu çığlıklar, o zamanlar çocuk olan, misafiri derinden etkiler. Daha sonra genç bir çocukken de bu evin hayatı üzerinde farklı etkileri olur. Burada, hasta adamla beraber yaşayan, onun evlatlığını ve karısını hatırlar misafir. Yarı deli olarak bilinen evlatlık kızla olan ilişkisini düşünür ve ürperir. Çünkü bu ilişkiden olan bebek evin bahçesindeki ceviz ağacının altına gömülmüştür ve üstelik bu olay dedikodu halinde mahalleye farklı şekilde yansımıştır. Dedikodulara göre, ceviz ağacı altına gömülü olan bebek hasta adamla evlatlığındandır. Çocukluğunda bu evde böylesi bir cinsel deneyim yaşamış olan misafir, bu anıların birleşip bir bunalım halinde geleceğine yansıması sonucu bir daha hiçbir kadınla beraber olamaz. Dahası bu yaşadıklarının hiç kimseye anlatmamış olması da onun içinde daha farklı bir yara açmıştır. Bir nevi yuttuğu zehir içinde kalmış ve o, ne bu zehri dışarı akıtabilmeyi başarmış ne de ölebilmeyi başarabilmiştir. Elinizdeki kitap Ahmet Hamdi Tanpınar ın daha önce yayımlanmış olan Yaz Yağmuru ve Abdullah Efendi nin Rüyaları isimli hikaye kitapları ile dergilerde yayımlanmış fakat kitaplarına girmemiş iki hikayesinden oluşmaktadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yaz/", "text": "Murat: Küçük yaşlarda annesinin kaybı ve babasının kayboluşu ile hayatta tutunmaya çalışan ve bir amaç için Kıbrıs'a sürüklene genç bir adam. Bir gencin yaşam mücadelesini dramatik bir dille ele alan roman, çalkantılı bir dönemde yaşayan ve kaybetmeye mahkum görünen bu gencin yaz mevsiminde yaşadığı bir aşkla hayatını nasıl yeniden şekillendirdiğini konu alıyor. Kitap Kıbrıs'ta başlıyor. Küçük yaşta İstanbul'a göç etmek zorunda kalan Murat, yıllar sonra bir amaç için Kıbrıs'a gelir. Çocukluğunu, gençliğini ve ilk aşkını anlatmaya başlar. Murat hayatına kayıplarla başlamıştır. Annesini hiç tanımamış, genç yaşta ölmüştür. Babasının hayatta olup olmadığını ise bilmez. Kıbrıs günleri. 1960'lar. Kıbrıs kaynıyor. Yunanlılar ve Türkler savaşta. İşte Murat'ın babası bu depresif günlerde ortadan kaybolur. 1964 yılında Türkiye'nin Larnaka bölgesinde yaşayan ve yakınlardaki İngiliz üssünde çalışacak olan 11 kişi bindikleri otobüste kaybolur. Yıllardır haber alınamaz. O 11 kişiden biri Murat'ın babasıdır. Annesinden sonra babasını kaybeder. Babaannesiyle birlikte İstanbul'da yaşayan amcalarının yanına giderler. Amcası emekli bir memurdur. Gençliğinde siyasi olaylara karışmış bir tutukludur. Artık hayatında sadece kitaplar vardır. Odasından asla çıkmaz. Murat derinden içe dönüktür. Bir gün amcası hayatına son verir ve Murat'a kocaman bir kütüphane bırakır. Bundan sonra Murat'ın hayatı tıpkı amcası gibi kitaplar arasında geçer. O yaz gününe dek... Amcasının bir arkadaşı, çıkardığı bir edebiyat dergisinde çalışmasını teklif eder. O yaz onu seve seve kabul eder. İlk kitabıyla edebiyatımıza benzersiz bir giriş yapan ve yıllar yılı insan yüreğinin, özlemin, aşkın, geçmişi geleceğe bağlayan o narin bağların izini süren Kürşat Başar, 11 yıl aradan sonra kaleme aldığı yeni romanı Yaz'la okurlarıyla buluşuyor. Yakın tarihimizin kritik bir döneminde dünyaya gelen, birbiri ardına yaşadığı kayıplara rağmen hayata tutunan bir gencin büyüme serüvenini, yüzleşmelerini ve bir yaz mevsimi yaşadığı sarsıcı aşkı, arka plana hızla yitip giden İstanbul'u yerleştirerek anlatıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yazsonu/", "text": "Bir tatil köyünde yaşadığı güzel günlerden sonra tekrar oraya giden ve eski günlere hasret bir kadının duyguları, hisleri, özlemleri ve yaşadıkları anlatılır. Yazar bir tatil köyüne gider. Eski bir evin önünde daktiloyla sürekli bir şeyler yazan Yusuf adında bir çocuk görür. Çocuk ve ev arasında bir bağ kurarak, o ıssız evde insanların yaşadığını hayal eder ve olayları bu doğrultuda geliştirir. Kahramanımız Nevin, arkadaşları, sevgilisi, abisi ve oğluyla çok güzel günler geçirdiği bu evin bulunduğu tatil köyüne gelir. Eski günleri yeniden yaşamak ister. Komşusu Hatice'nin kocası Kadir ve oğulları Yusuf'un da yardımıyla evi temizlerler. Nevin, çalışma boyunca sürekli olarak geçmişe duyduğu özlemi anlatmaya başlar. Geçmişte arkadaşlarıyla yaşadığı güzel günleri eşsiz doğayı açıklamalarıyla yazar. Günlerini denizde yüzerek, komşusuyla konuşarak ve sürekli özlediği geçmiş günlerle ilgili yazılar yazarak geçirir. Kitabın sonlarına doğru, komşular eski karısının baskından kaçmak için göç eder. Nevin yalnız kalır. Ne zaman döneceği konusunda kararsız kalır. Bu sırada yazar araya girerek otelden ayrılacağı günlerde hayalini kurduğu bu olayları sarışın bir gence aktarır ve işi tamamlar. Birey ve toplum gerçeğinin nasıl bütün olduğunu, bunların herhangi birini yok sayarak bir edebiyat ürünü yaratılamayacağı gerçeğini vurguluyor. Yazsonu'nun önemli mesajı belki de bu. -Doğan Hızlan-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yedicinar-yaylasi/", "text": "- Dilaver Ağa - Çakırların Halil Ağa - Kara Cehennem Ağa - Abuzer - Emey Hatun - Deli Elvan - Uzun İmam Efendi Romanda Tanzimat devriminden cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk'ün ölümüne kadar Çorum yöresinde meydana gelen olayların toprak, ağalık, mal kavgası, tifüs salgını, Ermeni Kırımı gibi konular ele alınmıştır. Kemal Tahir'in tüm romanlarına hakim olan Anadolu insanı merkezli bakış açısıyla, coğrafyanın bu süreçte hiç değişmeyen asırlık kuralları Anadolu insanının gözünden anlatılır. Romanda, Osmanlı devletinin mevcut ilişkileri ortaya konularak, o dönemde zayıflayan Osmanlı devlet gücünün nasıl despotik bir yönetime dönüştüğü ve halkın bu durumdan mümkün olduğunca kurtulmaya çalıştığı irdelenmiştir. Bir zamanlar Çorum'da iki büyük aile yaşarmış. Bunlardan biri de Dilaver Ağa'dır. Dilaver Ağa, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma döneminde köye gelen Kambur Kadı'nın aklından yola çıkarak savaşa katıldığı devlete yalan söyleyerek Paşa'yı elde eder. Diğer büyük aile Çakır'ın vekilharçlarından Halil Efendi bu duruma bir türlü dayanamasa da paşa olmanın bir yolunu da bulamamıştı. Dilaver Ağa bir süre sonra Cemile adında güzel bir kadına aşık olur. Çakır uşaklarından Halil Efendi'nin oğlu Ömer, genç bir adamdır. Cemile, Ömer'in yakışıklılığına ve cesaretine dayanamaz ve Ömer'le kaçarlar. Ancak Halil Efendi ikisini de bulur ve Çorum'a geri getirir. Dilaver Ağa öldükten sonra yerini kimse alamaz ve aile biter. Artık en büyük aile Çakır uşakları olur. Halil Efendi ölünce miras Ömer Ağa'ya geçer. Ömer Ağa önce amcasının kızı Saniye ile evlenir. Bu evlilikten Kenan adında bir oğlu olur. İkinci eşi Güllü'den Hacer adında bir kızı vardır. Ancak o dönemde kız çocukları miras alınmadığı için Kenan sülalenin devamı olarak görülmüş ve şımarık bir beyefendi olarak yetiştirilmiştir. Ömer Ağa'nın da Benli, Nazmiye adında bir sevgilisi vardır. Köyde Ömer Ağa'nın gözü kulağı olan Deli Elvan, bir gün Çorum'un arazisinde pis, bitli ve dil bilen birini görür. Yanlarında Emey adında bir kadın da vardır. Bütün Çorum, güzelliğine bakmak için dışarı çıkar ve doyamaz. Ömer Ağa yaşlı olmasına rağmen hala çapkındır. Ve Emey'in güzelliğini görünce onları çoban yapmaya karar verir. Şu anki çobanı Hanifi zaten yaşlıdır. Oğlu Kenan, kaçakçılık için güzel ama iki yüz altın bir atı sever. Her sözü yerine getirilen Kenan'ın bu isteği geri çevrilmez ve hemen alınır. Kenan, yeni aldığı ata bakmak için her saat başı ahıra iner. Ancak Abuzer, Emey, ilk eşi Fati ve oğlu da ahırda kalır. Kenan'ın ahıra indiğini gören Çorumlular Kenan ve Emey adını verirler. Kenan'ın arkadaşı Murat, Kenan'ı kışkırtır ve ona Emey ile birlikte olmasını söyler. Emey ve ailesinin amacı zaten farklıdır. Arap olduklarına dair yalan söylediler, kendilerini temin ettiler. Kenan artık Emey ile birlikte olmaya kararlıdır. Amaçlarını bilmeden, bunun için mücadele etmeye başlar. Kenan'ın annesi Güllü ile de ilişkisi vardır. Babasının sevgilisi Benli Nazmiye bu ilişkiyi Güllü'den bilir. Nazmiye bir gün Kenan'a baskı yapar ve Emey'e parayla istediğini yapabileceğini söyler. Kenan aklının peşine düşer ve Emey'in peşine düşer. Ancak gün geçtikçe Emey'e bağlanmaya başlar. Emey ailesine Yediçınar yaylasında ailesine çoban verilmedikçe bir arada olamayacaklarını söyler. Babasını ikna edemeyen Kenan iyice körelmeye başlar. Kenan, çoban Hanifi'yi öldürüp çobanı onlara vermeye karar verir. Hanifi'yi öldürdüğü gece babası Ömer Ağa vefat eder. Ömer Ağa öldükten sonra Kenan, babasının sevgilisi Nazmiye ile birlikte cansız bedeninin başındadır. Bundan sonra miras talebinde bulunamaz. Esrar, kumar vb. işlerden para kazanmaya başlar. Abuzer ise Kenan'ın tüm mirasını satın alan Ağa olmuştur. Kemal Tahir'in, bir üçleme oluşturan ve Çorum çevresinde geçen Yediçınar Yaylası, Köyün Kamburu ve Büyük Mal adlı romanları; Tanzimat'ın ilanından Atatürk'ün ölümüne kadar geçen dönemde, üç ayrı nesil çevresinde, toplumdaki sosyal gelişmelere uygun olarak değişen mülkiyet ilişkilerinin, toprak ağalığı düzeni ve eşkıyalık hareketlerinin gerçek yüzünü anlatır. Kemal Tahir'e özgü yaratıcılık ve dehayla dolu bu romanlarda, dahiyane bir biçimde üslup aştırılmış Çorum ağzıyla, geleneksel halk hikayeleri ve meddah anlatımından yararlanılarak, Tanpınar'ın deyimiyle, büyük bir dil makinesi üretildiği görülürü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yedinci-gun-ihsan-oktay-anar/", "text": "İhsan Sait: Tombul yüzlü, çekik gözlü, çıkık elmacık kemikleri olan Moğol suratlı bir adamdır. Kitap II. Abdülhamid'in Osmanlı döneminde geçer ve ana karakter İhsan Sait'in kendisine gelecekten bir aşk mektubu gönderen Prenses Döjira'ya ulaşma mücadelesini anlatır. Bunun için kendisine gelecekten gönderdiği zeplin tasarım planlarını kullanarak bir zeplin icat eder. 1930'lara giden ana karakterimiz, hayatı boyunca yaşadıklarını bu kitapta 6 günde yazar ve 7. gün dinlenir. II. Abdülhamid döneminde Paşaoğlu isimli şahıs, babasının üvey kardeşinin padişaha kalan mirası sayesinde hiçbir iş yapmadan rahat bir hayat sürmüş; hobi olarak fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimlere ilgi duyabilir. Beyoğlu'ndaki kumarhanelerde mahsur kalan Pashaoğlu, Aman Baba adında bir Almanla kumar oynar, ancak bir keresinde Müslüman olan bir adamla kumar oynar. Kumarda ortaya konan inanç budur. Kafir olan Paşaoğlu, kumarda Aman Baba'yı yenerse onun da kafir olmasını sağlayacaktır. Hayır, yenilirse, dindar Müslüman olur. Oyunda Paşaoğlu, Aman Baba'ya yenilir ve Müslüman olmak zorundadır. İhsan Sait adındaki tombul yüzlü, çekik gözleri ve çıkık elmacık kemikleri olan Moğol suratlı bir adam, Sultanahmet cezaevinden çıktıktan sonra tefeciyle iş bulur. Bu işin en ufak detayını tefeci sayesinde öğrenen İhsan Sait, bir gün çocukları yediği söylenen tefeciyi öldürür ve bütün mal varlığını buna yatırır. Böylece zenginleşen İhsan Said'in yolu bir keresinde Ayastefanos'un demir minarelerinde son bulur. Demir minareler Paşaoğlu'nun kurduğu bir mekandır. Duvarlarında asılı Allah ve Muhammed'in kitabelerine, minber ve mihraba benzer kısımlarına bakılırsa burası kutsal bir yerdir. Ancak elektrik kablolarına, çeşitli makinelere ve uğursuz atmosfere bakılırsa burası kutsal olmayan bir yerdir. İhsan Said girer ve Bevvab adında bir hizmetçi tarafından kaçırılıp buraya getirilen bir şeyhi takip eder. Paşaoğlu'nun göklerle araç yapabilecek bir makinesi olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla ona göre Allah'tan vahiy almak mümkündür. Ancak, o bir günahkardır. Bu iş için en iyi adaylar şüphesiz şeylerdir. Bu nedenle Paşaoğlu şeyhleri kaçırıp buraya getirterek, elektrik bağladığı şeylere yüksek voltajlı elektrik verir. Ne yazık ki şeyhler vahiy almak ve Tanrı ile iletişim kurmak yerine ölürler. İhsan Said'in takip ettiği şeyh de bu şekilde vefat eder. Bunun üzerine İhsan Said silahını çıkarır, Paşaoğlu'na saldırır ve onu öldürür. Artık bu lanetli yer onundur ve Bevvab sadece İhsan Said'e hizmet edecektir. Bir gün İhsan Sait demir minarelerde uyurken ona, Oğlun İhsan Sait'i bırakma der. Mektup gelir. Bu birkaç kez tekrarlanır. Ancak İhsan Said'in oğlu yoktur. Bir gün bir derviş ona rastlamış ve Ben senin oğlun İhsan Sait'im! demiş. Der. İhsan Said ona biraz para verir ve gönderir. Oğlundan hala haber alamaz. Bir gün İhsan Said, Prenses Dojira isimli birinden bir mektup alır. Mavi gözlü güzeller güzeli prenses İhsan Said'e olan aşkını anlatır. İhsan Sait de bir mektup yazar ama prensesin ona gelecekten mektup gönderdiğini anlar. Daha sonra Prenses Dojira, İhsan Said'i geleceğe taşıyacak bir hava gemisinin çizimlerini gönderir. İhsan Sait bu zeplini demir minarelerdeki atölyesinde yapar. Ancak Almanlar bu hava gemisini ele geçirmek ister. İhsan Said de atölyesinde Almanları eğlendirir. Bir süre dışarı çıkar ve içeride kalan Almanlara zehirli gaz verir. Böylece Almanların çoğu ölür. Zeplini kaçırmak isteyen İhsan Said, Almanlarla çatışmak zorunda kalır. Mürettebatının çoğunu kaybeden İhsan Sait, zeplini kaybetmez. Zeplin yükselir, yükselir ve atmosferden çıkar. Donarak ölen İhsan Said, bu şekilde ölümsüzlüğe kavuşur ve yarı tanrı olur. Şimdi gelecekteki sevgilisine doğru yola çıkar. İhsan Sait'in bir daha hiç görmediği oğlunu Ruslarla savaşta bir asker olarak görürüz. Ne yazık ki Ali İhsan bu savaşta şehit olmuştur. İhsan Said'in hayaleti, oğlunun cesedine secde eder. Yıllar geçer. Cumhuriyet Türkiye'sinde Dolmabahçe Sarayı'nda, Söylentiye göre bu saraya bir hayalet musallat olur. Bu konuyu araştırmak için yedi kişilik bir komisyon kurulur. Bu komisyonun çalışması sırasında, memurlar sekiz tane olduğunu fark ederler. Sekizinci kişi İhsan Said'in hayaletidir. İhsan Said gelecekten geldi ve sevgilisi Prenses Dojira'yı bulamaz. II. Abdülhamid'in dosyaladığı tüm kişilerin kayıtlarının bulunduğu komisyon, İhsan Sait'in hayatını da biliyor ve ona yardım etmek ister. İyi bir adam olması şartıyla Prenses Dojira ile tanışacağını söyler. Ayrıca Prenses Dojira, İhsan Said'i yüzündeki yara izinden tanıyacaktır, oysa İhsan Said'in yüzünde hiçbir yara izi yoktur. İhsan Sait neden o zaman oğlu Ali İhsan'ın yüzündeki yara izini hatırlar. Daha sonra sevgilisi Prenses Dojira'ya ulaşmak için geçmişe döner; ama İhsan Said gibi. Dolmabahçe Sarayı'nda bulunan İhsan Said, tüm macerasını orada yedi kişiye yazdırmıştır. Bu yedi kişi, yedi uyuyanlardan başkası değildir. Bütün hikaye onların hayallerinden oluşur. Bu yedi kişi arasında adı Kıtmir olan bir köpek vardır. İhsan Sait tüm hikayeyi altı günde yazdırmış, yedinci gün yorulmuş ve dinlenmiş. Katiplere de aynısını yapmalarını emretmiştir. Çizgilerin kürelere, zamanın sonsuzluğa, sonsuzlukların da hayallere dönüştüğü bir hikayedir bu. Sıradan insanların sıra dışılığı, bilinen hikayelerin düşlere dönüşümü, zaafların asilleşmesi, erdemlerin ardındaki günahkarlık tüm içtenliğiyle akacak zihinlere. İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikayenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak. İhsan Oktay Anar, bu yeni düşüyle sizleri bir kez daha şaşırtacak. Çizgilerde değil kürelerde gezinecek, bilinen zamanların bilinmeyen anlarına yolculuk edeceksiniz. Alışık olmadığınız bu dünyanın kapısından girdiğinizde aşinalık hissedecek, sadeliğin ihtişamına teslim olmanın rahatlığıyla kendinizi akışta yolculuk ederken bulacaksınız. Benzin tankları da doldurulduğunda vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Zeplinin kumanda kabinine önce Selahattin çıktı ve alavereye tırmanıp motör kabinine geçti. İhsan Sait ve İdris Dede ise ahşap merdivenden kumanda kabinine çıktılar. Aman Baba, aşağıda amelelerin başındaydı. Yukarıdaki kumanda ve motör kabinlerinden yirmişer uçlu iniş palamarları sarkıtıldı. Aşağıdaki Aman Baba'nın emriyle 60 kadar amele bu palamarlara asıldı. Aman Baba'nın, 'Hazır ol! Dikkat! Şimdi!' demesiyle, bu iş için görevli ameleler, zeplini kum torbalarına bağlayan halatları baltayla kopardılar. İşte tam bu anda palamarlara var güçleriyle sımsıkı asılan adamların ayakları yerden kesilir gibi oldu. Aman Baba korkuyla, 'Herkes palamarlara!' diye bağırınca geri kalan ameleler de telaşla koşuşturup halatlara asıldı ve tepesi neredeyse hangarın tavanına değen zeplin hasar görmekten böylece kurtuldu. Aman Baba, 'Haydi arslanlarım! Göreyim sizi!' diye haykırdıktan sonra, adamlar kendilerini paralayarak, zeplini hangardan dışarı çekmeye başladılar. Göklere yükselmek için can atan bir ejderhaya benzeyen hidrojen dolu devasa hava sefinesinin halatlarına asıldıkları için, zaman zaman ayakları yerden kesili kesiliveriyor, yerden yükseldikleri böylesi durumlarda, sanki boşlukta koşuyorlarmış gibi bacaklarını sallıyorlardı. Nihayet dışarı çıktıklarında bu kez kendi terleriyle değil şiddetli yağmurla ıslandılar. Üstelik zeplini oraya buraya kımıldatan şiddetli rüzgar amelelerin işlerini zorlaştırıyordu. Aman Baba, 'Palamarları sakın bırakmayın! Kur'an-ı Kerim'e nasıl yapıştıysanız halatlara da öyle yapışın! 40 adımımız kaldı!' diye bağırdığında amelelerin çoğunun takati tükenmişti. Nihayet zeplini hangardan yeterince uzağa götürebildiler. Ama hemen hepsi sıfırı tüketmişti. Çok geçmeden zeplindekiler palamarları aşağı bıraktılar. Hava sefinesinin kumanda kabininde, İdris Dede açtığı iskele ve sancak pencerelerindeki mesnetlere makinalı tüfekleri rapt ederken İhsan Sait, makina dairesi telgrafının kolunu geriye çekti ve muhabere borusundan motör kabinine, 'Selo! İskele ve sancak motörleri marş! Yarım yol ileri!' diye bağırdı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yedinci-gun/", "text": "Ömer: Orta halli bir ailenin oğludur. Üniversiteyi bitirdikten sonra zengin bir albayın kızıyla evlenerek genel müdürlüğe terfi eder. Ancak hayatının monotonluğundan sıkıldığı için intihar etmeye karar verir. Rezzan: Ömer'in karısıdır. Varlıklı bir ailenin kızı olarak biraz sorumsuz ve maddi hayata düşkündür. Işık: Ömer'in 13 yaşındaki oğludur. Yemeğe düşkün, şişman bir çocuktur. Gönül: Ömer'in gençlik aşkıdır. Bankada çalışan, esmer, kısa boylu. Kırklı yaşlarda olmasına rağmen hiç evlenmez ve Ömer'e sadık kalır. Necmettin: Ömer'in kaldığı Sirkeci otelindeki garsondur. Kitap farklı bir format kullanılarak yazılmıştır. Eser, Allah'ın dünyayı yarattığı Yedinci Gün ile ilgili Tevrat'tan bölümler aktarmıştır. Bu alıntıların altındaki bölümlerde bir insanın Yedi günlük hayatı konu edinmiştir. Ömer, kendini genç ve güçlü hisseden kırk üç yaşında bir adamdır. Bir bankada genel müdür olarak çalışıyor. Rezzan adında akraba olmayan bir eşi, Işık adında bir oğlu ve Sevgi adında bir kızı vardır. Ömer, kızının aşıklarını bilmesine rağmen bu duruma sessiz kalır. Annesi çocuklarına ilgi göstermediği için bu durumlardan habersizdir. Rezzan sabahları kahvaltıya inmiyor. Kahvaltıyı hep Fatma adında bir hizmetçi hazırlar. O gün her şeyden habersiz işe giden Ömer, iş yerinde talihsiz bir olay yaşayacaktır. İşe geldiğinde müsteşar onu arar ve belgelerle ilgili sorular sorar. Ömer bir an kendisine yapılan delice hakareti kabul edemez ve müsteşara yumruk atar. Yumruk yedikten sonra panikler ve ani bir karar verir. Bu kararla Ankara'dan İstanbul'a tek yön bilet alır. Hatta bu olayla Ömer'in yıllardır biriktirdiği yorgunluğun yerini cesaret alır. Ailesinden ayrılan Ömer, işten kovulmanın stresiyle uçağa atlar ve İstanbul'a gider. Uçakta düşünme fırsatı bulur. Bir karısı ve iki çocuğu var. Ama aynı şeyi aynı anda tekrar tekrar yapmak onu yoruyordu. Üstelik iş stresi onu İstanbul'a iter. Buraya gelmesinin bir diğer amacı da kendi hayatına son vermek istemesidir. Sirkeci Otel'e gelir. Otelde oda ayırtmak istediklerinde adını ve soyadını sorarlar. Kendi adını vermez, farklı bir isim verir. Bundan böyle orada Hasan Tükenmez olarak anılacaktır. Otel odasına geldiğinde kendini öldürmeyi erteler ve uykuya dalar. Sabah hesabındaki parayı dilediği gibi harcamak ister. Ancak daha sonra tekrar anlamsız bulur. Bir kafeye gider ve bir gazete alır. Eksik notunu görür. Yanında oturan adam gelişigüzel gündemi soruyor. Ömer, gündemde kaçırılan bir genel müdür olduğunu söyler. Yanındaki adam Ömer'in elinden gazeteyi alır ve haberi okur. Bu adam, kaybolan adamın zengin bir adama benzediğini söylüyor. Yanındaki Ömer, başkalarının onun hakkında düşündüklerine şaşırır. Ancak, anlaşıyor. Kahve dükkanından sonra bir bankaya gider ve katiple para çekmesi için konuşur. Banka memuru, Ankara şubesinden para çekileceği için biraz beklemesini söyler. Ömer de tanınma ve aranma korkusuyla paradan vazgeçer ve tam kapıdan çıkmak üzereyken bir banka memuru onu görür. Daha yakından baktığında, bu kadın subayın üniversite yıllarını süsleyen aşk olduğunu fark eder. O gün pek konuşmasalar da Ömer'in üzerine bir umut ışığı yayılır. Gönül'le yeniden karşılaşma hayali onu sarar. Gönül, Ömer'e kızgındır. Bu yüzden ona kısa cevaplar veriyor. Ömer askere gidince Gönül ile sözleşme yaparlar. Ama Ömer sözünü tutamaz ve Rezzan ile evlenir. Daha sonra Ömer otele gelir. Bu durum bir şeyi değiştirdi. Geçen gün onu telefonla arar ama Gönül onunla konuşmayı reddeder. Tam Ömer her şeyden vazgeçip kendini öldürecekken Kiraz Teyze adında yaşlı bir kadın gelir. Silahı elinden alıyor. Ölümden başka her şeyin çaresi olduğunu söylüyor. Ömer ağzından çıkan her şeyi sabırla dinler. Birkaç gün önce biri ona böyle bir öğüt verse dinlemez hatta kızmaz. Kiraz Teyze Gönül'den mektup almasını ister. Kiraz Teyze mektubu alır. Gönül'ün mektubuyla birlikte gelir. Mektupta Gönül görüşmeyi kabul eder. Ömer bu duruma çok sevinir. Yarın saat birde Gönül ile görüşecek. Uyur ve bu rüyayla uyanır. Sabah Kiraz Teyze hazırlıklara başlar. Saat geçtiğinde kalp gelir. İki eski sevgili konuşur ve tartışırlar. Gönül isterse bir ev bulabileceğini söyler ve onu evine davet eder. Ömer, Gönül'ün annesiyle birlikte yaşadığı evine gelir. Burada Gönül'ün odasına gönderdiği mektupları okur. O gece Gönül'ün evinde kalır. Ömer için yeni bir hayatın kapıları aranır. MEB tarafından 100 Temel Eser olarak seçildi. İnsan olmanın erdemine vurgu yapan bu roman, en zor koşullarda bile bireyin ufkunda beliren yaşama sevinci ve umudun yeşermesi konusunda bir başyapıt özelliğine sahip. Felsefe alanında kalıcı eserlere imza atmış olan ünlü düşünür ve yazar Orhan Hançerlioğlu'nun MEB 100 Temel Eser arasında yer alan romanı Yedinci Gün'ü yeni bir kapak tasarımı ve tek kitap olarak sunuyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yeni-hayat/", "text": "Osman: Üniversite hayatına küskün genç bir adamdır. Üniversitede Canan adında bir kıza aşıktır. Meraktan Canan'ın okuduğu kitabı merak ederek, okumaya başlar ve bunun sonucunda bir arayışa girer. Canan: Osman'ın aşık olduğu kızdır ama Canan'ın bir sevgilisi vardır ve Osman bu durumu kabul edemez. Nadir Bey: Kayıp oğlunu arayan bir adamdır. Daha sonra Nadir Bey'in oğlunun kaybolan Canan'ın sevgilisi olduğu anlaşılır. Osman adında bir gencin Canan adında genç bir kıza olan aşkını anlatan ve Canan'ın elinde görmüş olduğu kitabı merak edip okumasıyla başlar. Modern hayatın yalnızlaştırdığı Osman'ın arayışına da yer veren postmodern bir eser ele alınmıştır. Osman, üniversite hayatını sevmeyen genç bir adamdır. Üniversitesinde Canan adında bir kıza aşıktır. Canan'ın elinde gördüğü ve okuduğu kitabı sürekli merak eder ve satın alır. Bazen gündüzleri üniversiteye gidiyor ve geceleri bu etkileyici ve sürükleyici kitabı okuyor. Osman bir gün Canan'la tanışma fırsatı bulur ve sohbet sırasında Canan'ın bir sevgilisi olduğunu öğrenir. Osman bu duruma çok üzülse de okuduğu kitabın etkisiyle umutsuzluğa kapılmıyor. Canan ve sevgilisi bir gün ortadan kaybolur. Osman bir karar verir ve onları bulmak için her şeyi geride bırakır. Bu seyahatlerinde birçok kazaya ve çok şeye tanık olur. Bu sırada kitabı okumaya devam ederken Canan'ı bulma arzusu da devam eder. Genç adam kitaptan çok etkilenmişti ve Osman'ın gün geçtikçe ona gidiyordu ve sanki yerine bambaşka bir Osman geliyordu. Canan'ı bulmaktan vazgeçmeyen Osman, bir gün otobüs camından dışarı bakarken Canan'ı görür. Canan'a giderler, konuşurlar ve Canan'ın sevgilisinin ortalıkta olmadığını öğrenirler. Yine de Canan sevgilisinden vazgeçmiyor ama onu bekliyor Bu arada Osman, evliliğine ve çocuklarla ilişkisine rağmen Canan'a olan aşkından hiçbir şey kaybetmemiştir. Bu sırada Nadir Bey ile tanışırlar. Nadir Bey oğlunu arıyor. Daha sonra Nadir Bey'in oğlunun kaybolan Canan'ın sevgilisi olduğu anlaşılır. Osman, Canan'ın sevgilisinin peşine düşer ve onu bulur. Adamı bulduklarında sohbet ederler, tren istasyonuna giderken Osman silahını çıkarır, adama ateş eder ve onu öldürür. Bunun bir nedeni olarak Canan'ı ondan başka kimse sevemez. Bu cinayetin ardından Osman yine otobüs seferlerine başlıyor. Aradığı yeni hayata hala ulaşamayan Osman'ın hayatında bir boşluk var. Bunları düşünürken otobüs çarpıyor ve Osman kan içinde ama huzur içinde ölüyor. Aslında Osman rahat bir ölüm arıyordur ve istediğine kavuşmuştur. - Kırk dilden fazla çevirisi yapılmıştır. - Herkes tarafından ilginç, akıcı ve çarpıcı bulunmaktadır. İlk basımı 1994 yılında gerçekleşen Yeni Hayat kitabı bir dönem İletişim Yayınları tarafından basılmıştır. Daha sonra 2013 yılı itibari ile YKY tarafından yayımlanmıştır. Orhan Pamuk'un kült eserleri arasında görülen Yeni Hayat, 40 dilden fazla dile çevrilmiştir. THE GUARDIAN'ın Yeni Hayat Özel Bir Vaka diyerek söz ettiği roman Bir gün bir roman okudum ve hayatım değişti sözleri ile başlamaktadır. Yeni Hayat kitabı, romanın ana karakterinin hoşladığı kızın elinde gördüğü kitabı merak edip okumasıyla başlıyor ve karakterin bir yolculuğa çıkmasıyla devam ediyor.Olay örgüsü, ana karakterin gözünden anlatılmaktadır. Kitapta söz edilen hayat değiştiren eser, Dante'nin Yeni Hayat adlı eseridir. Orhan Pamuk'un tuhaf, şiirsel ve başdöndürücü bu romanı 1994 yılında yayımlandığında, tıpkı anlattığı sihirli kitap gibi esrarlı havasıyla kült roman olmuş, bir anda yüz binlerce okura ulaşmış, kırkı aşkın dile çevrilmişti. -The Guardian- Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Orhan Pamuk'un coşkulu, lirik ve sihirli romanı Yeni Hayat bu sözlerle başlıyor. Okuduğu bir kitaptan sarsılarak etkilenen, sayfalardan neredeyse fışkıran ışığa bütün hayatını veren ve kitabın vaat ettiği yeni hayatın peşinden koşan genç bir kahramanın olağanüstü hikayesi bu. Kitabın etkisiyle aşık oluyor, üniversite öğrenciliğinden uzaklaşıyor, İstanbul'dan ayrılıyor, bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarına çıkıyor, taşra şehirlerine doğru savruluyor. Onunla birlikte ve aynı hızla sürüklenen okuyucu, kahramanın okuduğu kitabı değil, başından geçenleri izleyerek bize özgü bir hüznün ve şiddetin ta kalbinde buluyor kendini. Siyah-beyaz televizyonlu kahvelere, video seyredilen otobüslere, trafik kazalarına, siyasi kumpas ve cinayetlere, bayi örgütlerine, paranoyakça kuramlara, saat kadar dakik muhbirlere, kaybolan eski eşyaların şiirine ve taşranın öfkesine uzanan bu harikulade yolculuk, Orhan Pamuk'un çağdaş dünya romanının en özgün yaratıcılarından biri olduğunu bir kere daha kanıtlıyor. Bir yandan Hayat'ın, Eşsiz Anlar'ın, Ölüm'ün, Yazı'nın, Kaza'nın sırlarına, bir yandan da çocukluğun resimli romanlarına, bir belirip bir kaybolan arzu meleğine ve Dante'nin, Rilke'nin şiirlerine açılan benzersiz bir roman. Hayatla okumanın kesiştiği alanda seyreden ve her sayfada katman katman genişleyen sarsıcı bir yol hikayesi."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yeni-turan/", "text": "Hamdi Paşa: Kaya'yı elde etmek için elinden geleni ardına koymayan Yeni Osmanlı Partisi'nin lideridir. Oğuz: Yeni Turan Partisi'nin lideri ve Kaya'nın sevdiği adamdır. Samiye : Milletini seven ve Milleti için mücadele eden ve bunu yaparken de her şeyi göze alan karakterdir. Vatan ve Milleti için hiç sevmediği bir adamla dahi evlenmeyi düşünür. Asım: Romandaki anlatıcı ve Lütfi Bey'in yeğenidir. 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet sonrası ortaya çıkan siyasi ve sosyal olayları konu edinir. Dönemin iki siyasi partisi Yeni Osmanlılar ve Yeni Turan'dır. Oğuz Bey Turan Partisi'nin lideridir. İki parti arasında fikir ayrılıkları olsa da devletin bekası için çaba harcarlar. Yeni Turan yönetimde Türklerin söz sahibi olmasını, Yeni Osmanlı ise Osmanlı İmparatorluğu'nu oluşturan tüm tebaanın söz sahibi olmasını istiyor. Yeni Turan Partisi, kadınların desteğini almak için Cuma günleri faaliyet gösteren Cuma okullarını açar. Mahalle camilerinin yanında küçük odalarla açılan bu okullarda kadınlara eğitim verilir. Kaya adını kullanan Samiye burada ders veren hocalardan biridir. Oğuz Bey ve Kaya'nın geçmişten gelen kalp sorunları vardır. Yeni Osmanlılar partisinin başkanı Hamdi Paşa, Oğuz'u hapse attırır ve Oğuz Bey'in tutuklanmasının kaldırılması karşılığında Kaya'ya onunla evlenme teklif eder. Kaya, davası uğruna bunu kabul eder ve sonra hastalanır. Oğuz Bey daha sonra vurulur. Kaya ise bunu Lütfi Bey'in yaptığını düşünür ve evi terk eder. - Türk edebiyatının ilk siyasal/ideolojik romanı kabul edilir. - Meşrutiyet döneminde geçen ütopik bir romandır. - Yazar, eserinde Türkiye'nin 1930'lu yıllarını tasarlamış ve adem-i merkeziyet biçimini savunmuştur. - Romanda Türkçülük bilinci vurgulanmış; Türk olmak, kültürel birlik anlayışı ile açıklanmıştır. Romanı yazdığı yıllarda Türk Ocağı'nın çalışmalarına katılan ve Ziya Gökalp ile tanışma fırsatı bulan Halide Edip'in Türkçülük akımı etkisinde yazdığı tek eseridir. - Eserde, Ziya Gökalp'in etkisi belirgin biçimde görülür. Osmanlı Devleti'nin çöküş sürecinin yoğun biçimde hissedilebildiği kritik dönemde, biraz da can havliyle yazılan Yeni Turan, birçok bakımdan düşündürücü ve eklektik bir gelecek projeksiyonu ortaya koyar. Zengin ve güçlü Türkiye hayaline temel olarak benimsediği ideoloji, henüz emekleme çağında olan Türkçülüğün bir varyantıdır. Kaleme aldığı her metinle yeniden tartışılan Halide Edib'in bütün eserleri, gözden geçirilmiş baskılarıyla Can Yayınları'nda."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yenisehirde-bir-ogle-vakti/", "text": "Ahmet: Yoksul bir aileden gelen tezgahtardır. Şükran: Ahmet'in sevgilisi ve Spor Toto'da çalışan cahil bir mahalle kızıdır. Hatice: Gençlerin ahlaksız ve başıbozuk bulan otoriter ve muhafazakar emekli öğretmendir. Necip: Selanik eşraflarından olup Fransız okullarında eğitimi almış babadan kalma mirasını tüketmekte olan bir mirasyedidir. Mehtap: Kafkasya kökenli çalışkan, tutumlu bir kızdır. Güngör: Çocukluktan beri ticaret ile uğraşan girişimci ruhlu bir adamdır. Salih: Yoksul bir çevreden gelmiş, saygılı, sabırlı bir insandır. Ayrıca Ceza hukuku profesörüdür. Olcay: Salih Bey'in sevgisiz büyüyen kızıdır. Ali: Doğa'nın arkadaşı ve Olcay'ın sevgilisidir. Necmi: Ayakkabı boyacısı Çingene ve kumar ile uğraşan bir adamdır. Aysel: Çocuk yaşta fuhuş yapan bir gazino çalışanı kadındır. Eserde birbirinden bağımsız gibi görünen insan portreleri zekice bir kurguyla bir araya getirilmiş. Ankara'da bir buçuk saatlik bir süre içerisinde civarda bulunan ve çürüyen bir kavak ağacının yere düştüğü kişilerin hikayeleri, birinin bittiği noktadan başlayarak diğeri geriye doğru bakarak anlatılarak metni zenginleştiriyor. Roman, 1970'lerde Türkiye'nin sorunlarını bir araya getirdiği portreler aracılığıyla bir araya getiriyor. Aile, arkadaş, sevgili ilişkilerini ortaya çıkarır. Eşitsizlik, toplumun namus duygusu, yalnızlık gibi konulara değinir. Gerçekçi bir üslupla yazılmıştır. Sevgi Soysal'ın romanı yazması ve yayınlaması 6 yıl sürer. Aslında kendisi için yazdığı bu günlüğü yayınevine vermesinin tek nedeni, çok hasta olan kedisinin ameliyatı için para toplamaktır. Paw Tümörü olan Küçük Shappi, romanın başarısı sayesinde kurtulacaktır. Sevgi Soysal bu romanı, siyasi nedenlerle girdiği ve iki buçuk ay kaldığı Adana Cezaevi'ndeyken yazmıştır. Bazı eleştirmenler tarafından yazarın başyapıtı olarak kabul edilen ve yazarın üçüncü romanı olan eser, 1974 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü alır. Yazar, Yenişehir'de Bir Öğle Vakti kitabında bahsettiği karakterler aslında birbirinden bağımsız gibi görünse de hepsini kurgusu ile buluşturmuştur. Ankara'da belirli bir çevrede bir araya getirdiği kahramanlarla aile, arkadaşlık, sosyal olaylar gibi konulara gerçek ve akıcı bir üslupla değinirken, hızla gelişen ve değişen yaşam tarzını sorgulayıp gözler önüne seriyor. Kızılay'dan alışveriş yapmanın bir ayrıcalık ve üstünlük olduğunu düşünen Katip Ahmet, en pahalı mağazalardan biri olan kendi parasını kazanır kazanmaz her şeyi Kızılay'dan almaya karar verir. Çünkü Ulus Hal deyince aklına babasının kış başında aldığı soğan ve patates çuvalları gelir ve çaresizlikten kendini alamaz. Tek derdi onu zarafetiyle ortadan kaldırmaktı. Haftanın belirli günleri Spor Toto'da çalışan Şükran, Ahmet'in sevgilisidir. Bütün kızlar gibi o da Ahmet'in yakışıklılığına kapılmıştır. Aslında Ahmet'in sadece onunla takıldığını biliyordu ama yine de onu sevdiğini itiraf etmesine bile karşı koyamıyordu. Hatice Uzgören Hanım vardı, Her zaman aceleyle yapacak işleri vardı. Emekli bir öğretmendi. Dürtü sellikten nefret ederdi. Genelde gergin ve sinirliydi. Suçluların cezasız kalmasına dayanamaz. Bir zamanlar Ankara sokaklarında aydın insanlar görünmüyordu; düzen, otorite, güvenlik vardı... demeden edemez. Lozan'daki öğrencilik yıllarında öğrendiklerinin yanı sıra, tüm inceliğine ve yok olmaya yüz tutmuş babasının mirasına rağmen göz alıcı olmayı bilen Necip Bey de kahramanlardan biridir. Ona göre apartmanlar Hatice Hanım gibi bir o yana bir bu yana bağıran kaba ve terbiyesiz insanlarla doluydu. En çok da Hatice'nin uygun olmayan zamanlarda evlerine gelip arkadaşlarını aramasına ya da Necip Bey'in numarasını vermesine sinirlenirdi. Kardeşinin batırdığı parayı düşünerek açgözlü olmak onun günlük işlerinden biriydi. Onun için en zor durumlardan biri kızı ve oğlu arasındaki çekişmeydi. Necip Bey'e gelecek için güven vermeye bile çalışmıyorlardı. Kafkas göçmeni bir ailenin uzun boylu, mavi gözlü, çalışkan sessiz kızı Mehtap bankada çalışıyordu. Hem banka yönetimi hem de müşteriler kendisinden memnun kalır. İyi bir gün göremediklerini gördüğü anne babası için bir şeyler yapmaya karar vermiştir. Ticaret lisesini bitirdikten sonra Ankara'da bir bankada iş bulur. Babasının emekli maaşı ve Mehtap'ın kazandığı parayla zar zor geçinirler. Necip Bey son parasını çekmek için bankaya gittiğinde Mehtap çok etkilenmiştir. Bankada para biriktirmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşünmek için çaresizdir. Hesabını tamamen kapatırken Mehtap'a iki çocuğunun eğitimini, karısının nafaka istemesini, ipotekli dairesini anlatır. Güngör'ün hikayesi aslında en ilginçlerinden biridir. Çankaya'da yeni açtığı bir mobilya mağazası vardır. Bazı tüccarlardan aldığı çeyiz izni ile Avrupa'dan getirdiği ev eşyalarını satar. Güngör boşandığında evleneceği bir nişanlısı vardır. Giyinmeyi, ticaret yapmayı, para kazanmayı ve iyi yaşamayı bilir. O sırada mahalleye gelen Amerikalılarla işbirliği yaparak yolunu bulur. Yaptığı boyalı paskalya yumurtalarını verir, onun yerine kot pantolon, ciklet ve gömlek alıp pahalıya satar. Prof. Salih Bey o gün Güngör ile tanışır. Salih Bey bir suçluydu. Ulus'ta bir ofisi vardı ve uzmanlıktan para kazanır. Durumu eskiye göre iyileşmiş olsa da, iyi bir ofisi, dairesi, arabası, arsası olsa bile geleceğe güveni tam olmayacaktır. Çocukluğundan kalma bu güvensizlik duygusu... Güngör Bey'i görünce evindeki antikaları satmak için yaptığı baskıyı hatırlar. Aynı konunun tekrar açılmasını beklemesine rağmen Güngör yanından hızla geçer. Salih'in eşi Mevhibe Hanım çok titizdir. Yıllardır kadın kollarında çalışan ve bir hayır kurumu işleten eski bir Halk Partisi üyesidir. Asistanı Nurten Hanım'da mutlaka bir kusur bulacaktır. Olcay, Mevhibe'nin kızıdır. Sevdiği şeylere her zaman müdahale eden ve asla değişmeyecek ve asla düzelmeyecek bir annesi olduğuna karar veren Olcay'ın hikayesiyle devam eder. Olcay ile abisi Doğan arasında her zaman bir mesafe olmuştur. İkisi de sevgisizlik duvarının iki yanında ayrı büyümüştür. Nihayet bir gün, Olcay'ın küçük bir adımıyla ilk yakınlaşma gerçekleşir. Daha sonra Doğan'ın arkadaşı Ali, Olcay'ın birbirine olan ilgisi ve kısa sürede iniş çıkışları Ali'yi benimsemiş ve iniş çıkışlarıyla devam eden hikaye, Ömer, Aysel gibi karakterlerin tanıtılmasıyla bir macera ile son bulmuştur. Sevgi Soysal, 1974 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanan Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nde, çok boyutlu bir toplumsal kesiti sanki hiç zorlanmadan edebiyata aktarmış gibidir. Gözlemlediği alabildiğine gerçek insan portrelerini, birbirinden kopukmuş gibi duran hayatlarından alıp, zekice bir kurguyla buluşturur. Bu çerçevenin içine de, Ali, Doğan ve Olcay'dan oluşan bir üçgen kurar; o dönemin sorularını, abi-kardeş, arkadaş ve sevgililik ilişkileri üzerinden yansıtır. Ve ortaya, insanın sol tarafını sağlam kılan bir roman çıkar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yer-demir-gok-bakir/", "text": "Meryemce: Uzun Ali'nin annesidir. Koca Halil'in öldüğünü düşünür ve mevlit okutan köylülerle konuşmaz. Kimseyle konuşmadığı için sorunlarını işaretlerle açıklamaktadır. Taşbaşoğlu: Yiğit cesur bir karakterdir. Köylüleri Adil Efendi'ye karşı gelmediği için eleştiriyor. Köylü tarafından ermiş bir kişi olduğuna inanılıyor. Kendi karısını bile ermiş olmadığına inandıramıyor. Jandarmadanın elinden kaçarak bir daha kimseler görünmez. Muhtar Sefer Edendi: Köyün muhtarıdır. Ağalara arası iyi olan muhtarın rüşvet aldığı düşünür. Cimri ve çıkarcı bir adamdır. Üçlemede Yalak köylülerinin yaklaşık on üç aylık mücadeleleri anlatılıyor. Yer Demir Gök Bakır'da köylülerin Adil Efendi'ye olan borçlarını ödeyememesinin yarattığı korku ve bu durumdan kurtulmak için bir ermişe dönüştükleri Taşbaş'ın hikayesi anlatılıyor. Muhtar Sefer ile Taşbaş arasındaki mücadele anlatının odağını oluşturmaktadır. Yalak köylüleri bu yıl Çukurova'da yeteri kadar pamuk toplayamadığı için borçlarını Bakkal Adil Efendi'ye ödeyemiyor. Koca Halil ise pamuk saatini geç haber verdiği için köylü tarafından öldürülmesinden korkmaktadır. Ancak, köylü onu görmezden gelince, bu durumu gururuna yediremez ve köyü terk eder. Köylü Adil Efendi'ye borçludur. Köylüler bu yıl borçlarını ödeyemedikleri için değerli eşyalarını alınmasın diye değerli eşyalarını gömmeye başlarlar. Adil Efendi'ye köylülerin eşyalarını gömdüğünü söyleyen ise Sefer Efendi'dir. Taşbaşoğlu ise köyü tarafından öldürülen kişi olarak kabul edilir. Memidik, Taşbaşoğlu'nu arkasında yedi ışık topu ile dağda gördüğünü söylüyor. Muhtar ise ikili oynamaya çalışıyor. Adil Efendi'den köylülerin borçlarını affetmemelerini ister. Taşbaşoğlu, ermişliği nedeniyle halkı dolandırdığı iddiasıyla jandarma tarafından tutuklanır. Karlı bir gecede jandarmanın elinden kaçarak bir daha görünmez. Koca Halil başka bir köyde saklanıyor ve köylüler Adil Efendi'yi beklemeye devam etmektedirler. - Roman, Zülfü Livaneli tarafından 1987 yılında aynı adla sinema filmine uyarlandı. - Yaşar Kemal'in Teneke'den sonra oyunlaştırdığı bir diğer eseridir. - 1977 yılında Fransa Eleştirmenler Sendikası tarafından En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü aldı. -Martine Bauer,Le Matin de Paris, -"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yesil-deniz-kabugu/", "text": "Kailey: Bir gazetede sosyal konuları ele alan yazardır. Ryan ile nişanlıdır. Ancak yıllar önce ortadan kaybolan sevgilisini arar bulamaz. Tam nişanlandığı dönemde karşısına çıkar ve hayatı tamamen değişir. Ryan: Kailey ile nişanlı yakışıklı bir adam. Kailey'in eski sevgilisi ile karşılaşması sonucu aradan çekilen ve daha sonraları tekrardan evlenerek beraber olan kişidir. Cade: Yıllar önce ölündüğü sanılan Kailey'in sevdiği kayıp bir adamdır. Kailey'in yıllarca aradığı ve sonunda aç ve yoksul bir şekilde sokakta görmesi ile aşkları yeniden alevlenir. James: Cade'nin iş ortağı ve hafızasının kaybetmesine neden olan kişi. Çok tatlı ve merak uyandırıcı bir dille geçmişin bizi kolay kolay terk etmeyeceğini, geri döneceğini ve bizi bulacağını söylerken, geride bıraktıklarımızı, hayatımızdan silinenleri de düşündürüyor. Kailey ile çıktığımız bu zaman yolculuğunda kendi geçmişimiz gözlerimizin önüne gelir ve duygulu anlar yaşanır. Kailey bir gazete için Araştırdığı ve yazdığı konular daha çok toplumsal konuları yazar. Seeatle'da yaşayan Kailey, şehrin evsizleri hakkında kapsamlı yazılar yazar ve son zamanlarda eski bir evsiz barınağının yıkılmasına karşı çıkmak için araştırma yapmıştır. Nişanlıydı ve nişanlısı Ryan çok başarılı, yakışıklı ve iyi bir insandı. Ryan başarılı bir şirket yönetiyordu ve Kailey'e derinden aşıktı. Evliliklerinde kısa bir süre kalan ve düğün hazırlıklarına başlayan çift, gün sayıyordu. Bir gün Ryan ve Kailey şehrin en ünlü restoranına giderler ve güzel bir yemek yerler. Ryan valeden arabasını alacakken Kailey yemekten kalanları alır ve Ryan'ı bekler. Tam o sırada gözü dışarıda bir adama takılır. Evsizdi ve dükkanın önünde duruyordu. Kailey, garsona dışarıdaki adam için yiyecekleri olup olmadığını sordu, ancak olumsuz bir yanıt aldı. Sonra dışarı çıktı ve elindeki paketi adama verir. Adam boş gözlerle karşıya bakar. Adamın onu duymadığını düşünen Kailey eğilir ve yüzüne bakar ve o anda zaman durmuş gibiydi. Bu evsiz adam, bir zamanlar çok sevdiği ve iki yıl birlikte olduktan sonra ortadan kaybolan Cade'dir. Cade, Kailey'nin asla unutamayacağı ve her zaman aradığı bir kişi olmuştu. Yaklaşık 12 yıl önce, Kailey ve Tracy iki üniversite oda arkadaşıydı. Tracy tıp fakültesinde hemşirelik okuyordu ve Kailey yazılar yazıyordu. Kailey'nin erkek arkadaşı yoktu ve Mark adında bir erkek arkadaşı olan Tracy bu duruma çok üzülür. Bir gün onu bir konser dinlemesi için bir bara davet eder. Kailey ve Cade ilk kez orada karşılaşırlar. Kısa bir sohbetten sonra Kailey, Cade'in bir yetenek avcısı olduğunu öğrenir. Tüm gruplarıyla ünlü olan Element Record'un sahibi olduğunu öğrenir. Kailey numarasını Cade'e verir. Kısa bir süre sonra tekrar bir kafede buluşurlar ve çok güzel bir ilişki yaşamaya başlarlar. Birbirlerinin ruh ikizi gibiydiler. Pek çok yeni yer keşfettiler, Cade her zaman komik ve romantikti. Birlikte çok eğleniyorlardı. Bir gün ikisi de çok sarhoşken dövme yaptırmaya karar vermişler ve omuzlarına Fransızcada her zaman anlamına gelen Toujours yazmıştı. Cade, bir gün Kailey'nin hayatını bile kurtardı. Ama sonra Cade, ortağı James ile anlaşmazlıklar yaşamaya başlar ve şirket en parlak dönemini kaybeder. Bulduğu gruplar artık on binden fazla albüm satamaz hale gelirler ve ciddi kayıplar vermeye başlar. Cade alkol bağımlısıydı ve çok fazla içti ve ayıklığı çok kısa sürer. Kailey bunu fark eder. Ama hiçbir şey yapamaz. Kısa süre sonra onu terk eder ama bir daha asla Cade'e ulaşamaz. Sanki dünyayı terk etmiş gibiydi. Ancak şimdi, Cade onun önünde duruyordu. Ama eskisi gibi değildi. Sakalları uzamıştı. Giysileri kirli ve eskiydi. Zayıftı. Onu sadece gözlerinden tanımıştı. Öte yandan Cade, onu hiç tanımıyor, hatta görmüyor gibiydi. Kailey o gece eve döndüğünde onu bulmaya karar vermişti. Ne de olsa Cade onun hayatını da kurtarmıştı. Şimdi Cade'in hayatını kurtaracaktı. Cade'i birkaç kez daha bulur ve ona yemek yedirir. Onu fena halde dövülmüş ve hırpalanmış halde bulunca hemen hastaneye götürür. Onu bir kliniğe yatırmaya karar verirler. Beyin hasarı geçirmişti ve geçici hafıza kaybı yaşıyordu. Bu nedenle bir rehabilitasyon merkezinde tedavi edilmesi gerekiyordu. Kailey'nin ödediği miktar için Cade hastanede bir daire tutar ve ona çok iyi bakarlar. Kailey ona sürekli anılarını anlatıyordu. Nasıl biriydi, ne yapıyordu. Ona dövmelerini gösterdiğinde Cade, bunu ilk kez hatırladığını söyler. Kısa sürede tedaviye olumlu yanıt vermeye başlayan Cade, Kailey'i çok özlediğini ve hep yanında olmak istediğini söyler. Kailey onu asla yalnız bırakmak istemez ama nişanlısı Ryan onu her zaman bir arada tutar. Ortağı James, Cade'e olanları anlattır ve bir gün bir yatta kavga ederken kafasını çarptığını ve sonra denize düştüğünü söyler. James polise teslim olur ve Cade hastaneden ayrılmaya karar verir. Kailey'i zor bir karar bekliyordu. Kararını çoktan vermişti. Ryan ile konuşur ve kendisinin ve Cade'in evleneceğini duyurur. Sade bir düğünle evlenirler ve gençliklerinde gitmek istedikleri Brenton'a yerleşirler. Çok huzurlu bir evleri olur. Bir gün Cade sana bir sürprizim var diyerek evden çıkar. Kailey onu bir daha hiç görmez. O gün dalgalar çok şiddetliyken evden bir telefon gelir ve telefondaki polis Cade'in kıyıya vurduğunu söyler. Yaşadığı travma nedeniyle her şeyi yeniden öğrenen Cade, henüz yüzme bilmez ve denize karşı çıkamaz. Cade'i kaybettiğini anlayan Kailey, kederiyle perişan bir halde yüzleşir. Henüz Cade'e hamile olduğunu söylememiştir. Cade'in ölümünden sonra Ryan ile evlenir ve Ryan kızının babası olur. Ama tüm bu yıllar Cade'i unutturmaz. Kailey, Cade'i büyük bir aşkla sevmeye devam eder. -Tuğçe'nin Kitaplığı- -Sarah Jio Turkey- Bonjour değil TONJOUR geçiyor kitapta. Fransizcada bonjour merhaba ; tonjour DAİMA anlamına geliyor. Dövmesini yaptırmışlardı Cade daima'yı orta batı aksanıyla dayma gibi söylediği için onu yaptırmışlardı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yesil-gece/", "text": "Şahin Efendi: Dönemine göre geri kalmış bir kasabada çağdaş bir eğitim vermek için uğraşmaktadır. İdeallerine kavuşmak için birçok farklı insan ile mücadele etmektedir. Azimli bir öğretmendir. Rasim: Şahin Efendi'nin fikrilerini her konuda destekleyen biridir. Deli Necip ile birlikte onun en yakın arkadaşıdır. Mühendis Deli Necip: Şahin Efendi'nin en yakın arkadaşıdır. Şahin Edendi ile birlikte aynı savaşın içerisinde yer almaktadır. Ancak amacına ulaşamadan şehit olmuştur. Eyüp Hoca: İleri yaşından dolayı kasaba halkının saygı duyduğu biridir. Şahin Efendi'nin istediği tüm yeniliklere karşı çıkmaktadır. Mehmet Nihat Efendi: Hayatında kimsesi kalmamış ancak görevlerinde son derece başarılı biridir. Fransızca öğretmenliği yapmaktadır. Hakkında birçok farklı asılsız söylendi çıkmış ve bunlardan dolayı hapse girmiştir. Aslı olmadığını anlayınca da salınmıştır. Ülkesini düşünen ve ülkesi için savaşan azimli bir insanı konu edinmektedir. Hangi şartta olursa olsun davasından vazgeçmemekte ve iradeli, azimli, idealist olarak hareket etmektedir. Kitap okuyucuya istediği zaman he zorluğun üstesinden gelebileceğini açıklamaktadır. Babası vefat etmiş olan Şahin Efendi, köyde çobanlık yapmaktadır. Çobanlık yaparak annesine bakmakta bir yandan da eğitimine devam etmektedir. Gördüğü eğitimi bazı yönleri sebebi ile sorgulamaktadır. Zaman içerisinde farklı fikirleri savunan medrese hocalarının ve öğrencilerin ortak gayesinin dini kullanarak çıkar elde etmek olduğunu anlamaktadır. Tüm bu şüphelerinde bir türlü cevap bulamadığında medreseyi bitirmeden ayrılır. Daha sonrasında Darülmuallimun'a girer. Buradan da mektep öğretmeni olarak mezun olur. Şahin Efendi'nin ilk tayin yeri ise Ege Bölgesi'nde Sarıova adında bir kasabadır. Diğer insanlardan öğrendiği bilgilerle göre bu kasaba son derece geri kalmıştır. Çocukların başlarına yeşil sarıklar takmakta, bağnaz ve cahil olarak hayatlarına devam etmektedirler. Şahin Efendi köye geldiğinde burasının aslında daha önceden öğrendiği bir yer olduğunu fark eder. Evler, diğer binalar ve her şey harap haldedir. Geldiği ilk akşam köylülerin yemeğine katılır. Yemekte, köyde sözü geçen birçok hoca ve muallim ile tanışır. Burada bulunanlar Emir Dede'nin mektebin başmuallimi olduğunu anlatır. Köyde bulunan bazı hocalar Şahin Efendi'den pek hoşlanmamıştır. Şahin Efendi, burada geçireceği günlerin zor olacağını anlamıştır. Şahin Efendi ona söylenenlerin aksine, Emir Dede Mektebi'nin eski binasının yıkılıp yeni bir binanın yapılması gerektiğini düşünmektedir. Ancak köy halkı buna karşı çıkmaktadır. Şahin Efendi tepkiler yüzünden mektebin yıkım işlerini ertelemek zorunda kalır. Rasim ve Deli Necip ile arkadaşlık kurduktan sonra onların desteğini aldıktan sonra yeninden harekete geçer. Şahin Efendi, çocuğu hafız olacak bir adamın yemeğine davet edilmiştir. Hafız çocuğun çok hasta olduğunu görür ve hemen hastaneye götürülmesini ister. Ancak cinci hocalar buna engel olur ve çocuk ölür. Çocuğun annesi, çocuğun mektepten alınarak hafız yapılmak istendiğini ve çocuğun bu yüzden öldüğünü dile getirmektedir. İlerleyen dönemde bir mayıs gününde Yunanlılar kasabayı istila eder. Bu durum zaten daha önceden beklenen bir durumdur. Yinede bazı aileler kasabayı terk etmektedir. Ancak, Şahin Efendi, Deli Necip ve Rasim kasabada kalmaya ve sonuna kadar direnmeye karar verirler. İlk önce Rasim daha sonrasında ise mühendis Deli Necip ölürler. Tamda bu sırada Şahin Efendi acil bir şekilde karakola çağırılır. Karakolda Yunanlılar tarafından tebliğ edilir. Burada Şahin Efendi'ye sözü geçen biri olduğunu ve Müslümanları Yunanlıların zararsız olduğuna inandırması söylenir. Biraz düşündükten sona halk için faydalı olacağını düşünerek teklifi kabul eder. Bir süre sonra kasaba düşmandan kurtulur. Şahin Efendi kasabadan ayrılır ve kendine yeni bir hayat kurmak için başka yerlere gider. On yıl sonra geri döndüğünde ise kasabanın çok değişmiş olduğunu görür. Kendi eseri olarak gördüğü Emir Dede Mektebi'ne gider. Ancak burada çok farklı bir muamele ile karşılaşır. Onun hain olduğunu dile getirirler. - Yeşil gece romanı, 1928 tarihinde yayınlanmıştır. - Yazarın kaleme aldığı 9. eseridir. - Reşat Nuri Güntekin bu romanı polemik romanım olarak nitelendirmiştir. - Roman birçok farklı eleştirmen tarafından da ideolojik bir roman olarak da tanımlanmaktadır. Toplumsal yönü ağır basan bu romanda, medresede yetişen, ancak sonra öğretmen okulunu bitirerek Ege Bölgesi'ndeki bir kasabada, gerici ve çıkarcı birtakım güçlerle savaşan idealist bir gencin serüveni ele alınıyor. Atatürk Devrimi'nin o coşkulu havası içinde, çok güçlü sezgi ve gözlemlerle kaleme alınmış bu kitapta, toplumumuzun o günkü bütün büyük sorunları yürekli biçimde tartışılıyor. Romanın en önemli kahramanı Şahin Hoca'nın kişiliğini oluşturan nitelikler, mücadelesi ve uğradığı yenilgilerin öyküsü sayılabilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yesil-murekkep/", "text": "Roman; Başına gelecekleri bilse, katiyen çıkmazdı o yolculuğa Sabahattin Ali cümlesiyle başlıyor. Genç ve umut dolu bir yazar ve eğitimcinin bu uğurda verdiği mücadeleyi ve bedelini canıyla ödemesini okuyoruz. Ülkesinin, aydınlığa ulaşabilmesi için elinden gelen her şeyi yapar. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde gördüğü toplumsal ve yönetimden kaynaklı eksiklikleri dile getirir. Eleştiri ve önerileri, Cumhuriyet için tehdit sayılır. Onu belki de tek anlayan kişi, Köy Enstitülerinin de kurucularından olan Hasan Ali Yücel'dir. Sabahattin Ali, ülkesinin daha demokratik, eşit haklarla yönetilmesini, dil din ırk gözetmeksizin huzur içinde bir yaşamın mümkün olduğunu savunan ilerici bir aydındır. Faşizmin insanlığı felakete sürükleyeceğini, bu tür zorba bir rejimin önünün kesilmesini, kapitalizmin tamamen yok edilmesini savunur. Milliyetçilik karşıtı söylemlerine, sosyalizme dair güzellemesi eşlik ettiğinde dikkatleri üzerine çeker. Sayısız mahkeme, hapis hayatına rağmen okumaktan ve yazmaktan asla vaz geçmez. Edebiyata sayısız katkısı olmasına rağmen bu başarısını kendisinin göremeyişi üzüntü vericidir. Yeşil Mürekkep, Sabahattin Ali'nin hayatını anlatırken öte taraftan tam bir dönem kitabıdır. İki dünya savaşı yaşayan gezegende kutuplaşmaların arttığı bunun ülkelerdeki yayılımını da görüyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarını, bugünlere kadar olan siyasi hareketleri ve seçilen hükümetlerin yanlış tercihleri anlamlandırdığı için önemli bir eser. Aydınların sürgünle, faili meçhul cinayetlere kurban giderek cehaletin önünün açıldığı da başka bir gerçek. Sabahattin Ali, 1907 yılında Edirne'de doğar. İlköğretimi İstanbul'da okur, ardından ailesi Çanakkale'ye taşınır. Orada İptidai Mektebi'ne kaydolur. Çanakkale Savaşı nedeniyle kapanan okullar, babası ve diğer subayların çabasıyla yeniden açılır, hatta Türkçe derslerini bizzat babası vermeye başlar. 1918 yılında İzmir'e göç ederler, oradan Edremit'e uzanan zorlu yıllara bir de parasızlık eşlik eder. Komşuları ona saçlarının sarı ve dalgalı oluşundan dolayı Sabah Yıldızı lakabını takarlar. Balıkesir Öğretmen Okulunda eğitimini tamamladıktan sonra, Yozgat'ta bir yıl öğretmenlik yapar. Cumhuriyet'in ilk yıllarında sınavla belirlenen başarılı öğrenciler yurt dışına gönderiliyorlardır. Sabahattin Ali'de bu projenin bir parçası olarak Almanya'ya dil öğrenmeye gönderilir. Zaten edebiyata merakı olan yazar, Alman dili ve kültürünü öğrenmeye çok isteklidir. Fakat Almanya'nın 1. Dünya Savaşı yenilgisi toplumsal ve iktisadi hayatı kabusa dönmüştür. Sabahattin Ali'nin eğitim gördüğü okul, ülkenin tipik bir aynası gibidir. Yahudi düşmanlığı başlamış, yaygın zenofobiden Türk öğrencilerde nasiplerini almışlardır. Yazar, okuldaki bir öğrenciyle tartışmasından dolayı disiplin cezası almış ve 1928'de başlayan Almanya serüveni 1930'da sona ermiş olur. Genç adam döndüğünde bunun pişmanlığını yaşasa da artık çok geçtir. Genç yazar, kendi ülkesiyle Almanya'yı kıyaslamış ve aradaki uçurumdan ziyadesiyle etkilenmiştir. Orada bulunduğu zamanı çok iyi değerlendirmiş, Goethe ve Schiller gibi yazarları orijinal dilde okuyarak, müzik ve tüm sanat aktivitelerini yakından takip ederek amacına da bir nevi ulaşmıştır. İstanbul'a döndüğünde arkadaşı Pertev'in yanına gider. Genç adam, arkadaşının da iteklemesiyle o güne kadar yazdığı şiir ve hikayeleri; Nazım Hikmet'in de yazarı olduğu Resimli Ay dergisine bırakır. Yine Pertevin yardımıyla tekrar öğretmenliğe döner, yeni yeri Bursa/Orhaneli'dir. İki arkadaş mutlulukla çıktıkları kapıda Pertev, Ayşe ile yazarımızı tanıştırır. Sabahattin Ali'nin bir diğer özelliği de çabuk aşık olmasıdır. Aşık olduğu her kadına da ona özel şiirler yazar. Genç adam Bursa'da göreve başlamıştır, hafta sonları Resimli Ay'a gidiyor, oradaki çalışmalara da katılıyordur. Bu arada Nazım Hikmet'le olan dostlukları gelişir ve onu roman yazması yönünde yüreklendirir. Bursa'dayken Almanca yeterlilik sınavını kazanır, Aydın'da Almanca öğretmenliğine başlar. Genç adam; batı görmüş, dil bilen, eli kalem tutan, sempatik bir kişiliğe sahiptir. Her zaman temiz ve bakımlı kıyafetleri, tel çerçeveli gözlüğü, ağzından düşürmediği piposu ve yeşil mürekkepli dolmakalemiyle entelektüel bir görüntü sergiler. Kapitalist sistemin baştan sona sorgulanması hatta yok edilmesi gerektiğini her gittiği yerde anlatır. Dünyada ve Türkiye'de bu tür söylemler artmış, Rusya'da Ekim Devrimi gerçekleşmiş, dünyanın her yerinde alternatif bir siyasi sistemin var olabileceği haberi yayılmaya başlamıştır. Bu düşüncelerin yansıtıldığı Resimli Ay dergisi, yayın politikasını belirlemiş; sanat ve edebiyatın yanı sıra dünyaya daha soldan bakmaya başlamıştır. Fakat devlet memuru olan yazarımız için bu tehlike çanlarının çalması demektir. O tarihlerde genç Türkiye, Cumhuriyete geçiş dönemi yaşıyor ve bu tarz alternatif görüşleri bir öneri değil tehdit olarak algılıyordur. Sabahattin Ali; sosyalizmin erdemlerini anlatıyor, uygulanan sistemin ezilen sınıfların yaşam koşullarını değiştirmediğini bulunduğu her yerde anlatıyordur. Çekinmeden yapılan bu konuşmalar sayesinde tatil için geldiği İstanbul'da tutuklanır. Savcı onu, çalıştığı okulda Kızıl İstanbul isimli derginin propagandasını yapmakla suçlar. Üç ay hapis yattıktan sonra durum anlaşılır ve serbest kalır. Aydın'da kalması uygun görülmeyip Konya'ya Almanca öğretmeni olarak gönderilir. Yazar hapiste tanıştığı kişilerin hayatlarını yazarken bir yandan da işine devam eder. Hapisten çıktıktan sonra, Yeni Anadolu gazetesinin sahibi Cemal Bey ile tanışır. Yazdığı hikayeler bölümler halimde yayımlanacaktır. Bir Kadın Dalaveresi adlı hikayesi büyük ilgi görür. Fakat genç yazar düşündüğünü söylemeyi, yazmayı sürdürüyordur. Kuyucaklı Yusuf roman da bir istisna değildir ve yayımlanmaya başlar. Gazetenin tirajının her geçen gün artmasına rağmen yazar hakkı olan ücreti alamaz ve gazeteye yazı göndermeyi keser. Bunu hazmedemeyen gazete patronu sözüm ona yazarın, Gazi Mustafa Kemal için aleyhte şiir yazdığını fakat bunun yayımlanmasına kendisinin izin vermediği iddiasında bulunur. Genç adam, yalanlayıp durumu anlatsa da bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Önce Konya sonra Sinop cezaevinde mahkum edilir. Sabahattin Ali; buralarda boş durmaz, zamanını okuyarak ve yazarak geçirir. Siciline Gazi'ye hakaret ve komünizme meyilli yazdığı için memuriyet hayatı biter. Cumhuriyet'in onuncu yılında çıkan genel afla özgürlüğüne kavuşur. İstanbul'a geldiğinde Resimli Ay kapatılmış, Nazım Hikmet, takma bir isimle yine sanatın ve edebiyatın içindedir. Fakat genç adam çalışıp para kazanmak zorundadır. Ankara'ya dayısı Rıfat Bey'in yanına gider. Orada önceden tanıdığı, Hasan Ali Yücel'den yeniden öğretmenliğe dönebilmek için yardım ister. Genç adamın, mesleğine dönebilmesinin çaresini ararlar. Çıkan sonuç, eski kanaatlerinin değiştiğini ispat etmesi yönündedir. Varlık dergisindeki yayımlanan şiiriyle affedilir. Göz önünde tutulması için bu defa Ankara'da işe başlar. Bu arada soyadı kanunu çıkmış, babasının adı Ali'yi almıştır. Yaşadıkları onu yormuş, düzenli bir aile hayatı için evlenmek istemektedir. Erenköy' de bir akraba ziyaretinde görüp aşık olduğu Aliye'dedir aklı. Bir süre sonra çift evlenip Ankara'da yaşamaya başlarlar. Eşine aşık olan adam onu mutlu edebilmek için elinden geleni yapar. Dönemin maarif vekili Saffet Arıkan ona iki ayrı okulda öğretmenlik, kitap çevirmenliği verir. Bu kadar yoğunluğa rağmen yazmaktan okumaktan vaz geçmez. Askerlik vazifesi bitip, kızı Filiz'in doğumundan sonra hayatı rutine döner. Fakat Kuyucaklı Yusuf romanı, halkı aile hayatından ve askerlikten soğuttuğu gerekçesiyle yine yazarın, hakkında dava açılır. Neyse ki romanı inceleyen heyet kusur bulmaz. Yazdığı hikayelerle savunduğu fikirleri açıkça ifade etmesiyle gözler hep üzerindedir. 1933 yılına gelindiğinde, Türkiye'de üniversiteler bir reforma tabi tutulmuş ve Almanya'dan kaçan bilim insanlarıyla kontrat imzalanmaya başlanmıştır. Atatürk, bu bilim adamlarının ülke için ilaç görevini üstleneceğinin farkındadır. Bu sayede Sabahattin Ali, Carl Ebert gibi bir aydınla çalışma şansına erer. Birlikte Shakespeare'in Julius Cesar gibi oyunları çevirip sahneye koyarlar. Bu sayede çevresi genişlemiş fakat onun açık fikirli oluşu dikkatleri daha çok üzerine çekmesine neden olmuştur. 1939 yılında bu defa çıtayı biraz daha yükseltip, konu olarak aydın kesimi seçer ve İçimizdeki Şeytan isimli romanı yazar. Milliyetçi kesimin büyük tepkisini çekmesi uzun sürmez. Bu arada 2. Dünya Savaşı patlak vermiş, ülkeler saf belirlemeye başlamıştır. Kalkınmanın her anlamda hızlandığını dönemde yeniden savaşa girmek akıl dışıdır. İsmet İnönü bu tehlikenin içinde olmamak için tarafsız davranır. Sabahattin Ali, bu dönemde tekrar askerliğe çağrılır. Ailesini yeniden İstanbul'a taşır, yoğunluğunun arasında Kürk Mantolu Kadın romanını Büyükdere'deki çadırında yazmaya başlar. Kitap 1943 yılında basılmaya hazırdır. Dünya Savaşının ağır gündemine yazarın yakın dostu Nazım Hikmete verilen 28 yıllık hapis cezası eşlik ettiği, yazarın umutlarının tükendiği dönemdir. 1944, genç adam için hareketli bir yıl olacaktır. Eski arkadaşı Nihal Atsız, milliyetçilik söylemleriyle yazarı ve onun gibi düşünenleri hedef haline getirir. Dünya değişip, Türkiye değişen dünya içinde pozisyonunu yeniden alırken, Sabahattin ülkenin gidişatına aktif olarak müdahale etmenin derdine düşer. İlerici, ezilenden yana, demokrasiyi savunan bir gazete çıkarır. Yeni Dünya gazetesinin ömrü çok kısadır. Turancı ve İslamcı çok sayıda üniversite öğrencisi, yayın evini kullanılamaz hale getirir. Hükümet yönünü ABD ve Batıya dönmüşken SSCB'den yana tavır sergileyen yazarımız için Hasan Ali Yücel bile bir şey yapamaz ve işsiz kalır. Ankara defteri onun için kapanmıştır. İstanbul'a gider ve Aziz Nesin'le birlikte Markopaşa isimli dergiyi çıkarırlar. Muhalif yayın yapan dergi tiraj rekorları kırar. Ülke içinde, kutuplaşma hızlanmıştır, matbaalar yakılıp tahrip ediliyor ya da korku salınarak basımı durduruluyordur. Göze batmaya başlayan dergi kapatılır. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin aralıklarla yargılanıyorlar fakat dergi farklı isimlerle yayın hayatına devam ediyordur. Dünyadaki kutuplaşma ülkeyi sarmış, kendisine yaşama şansı verilmeyen yazar, yurt dışına gitme planları yapmaya başlamıştır. Yapmak istediği tek şey ülkeyi daha aydın ve temeli eşitliğe dayanan bir yönetim sistemi ile var edebilmektir. Yaşadığı ülkede bunu dillendirmesi bile suçtur. Hapiste tanıştığı iki kişiyle irtibata geçer ve legal olarak yurt dışına çıkmasına izin verilmeyen yazarımız illegal yollardan Bulgaristan sınırından geçmek ister. Fakat büyük bir oyuna getirilip günlerce işkence gördükten sonra öldürülür. Ölümünden iki buçuk ay geçtikten sonra, 16 Haziran 1948'de cesedi bulunan yazar ancak 12 Ocak 1949'da gazetelerdeki manşetlerde yerini alır. Öldüren kişiler tutuklanır fakat arkasındaki gizli gücü açıklamaz. Sabahattin Ali, Türkiye'nin faili meçhul cinayet listesinde yerini alacaktır. Sabahattin Ali, Bulgaristan'a kaçmasını sağlayacak kişinin istihbarat ajanı olduğunun farkına varamadı. Kendisini, adı ölüm olan o dipsiz kuyuya bıraktı. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna, bir dolu öykü ve çoğu şarkı olacak şiirler yazamayacaktı artık. Devlet eliyle öldürülecek, Ankara isimli yeni romanı da yarım kalacaktı. Başkentte devletin acımasız çarklarının nasıl döndüğünü, siyasilerin ve bürokratların kirli ellerinin nerelere uzanabildiğini yazacaktı mümkün olsa. Yazamadı. Başına indirilen bir odun parçasıyla, kanlar içinde yığıldı yere. Yeşil mürekkepli dolmakalemi düştü cebinden. Çantasından, yeni romanının sayfaları savruldu etrafa. Yazıları yetim kalmıştı. Biricik kızı Filiz de öyle. Gözleri bir daha açılmamak üzere kapanırken, cüzdanında güzel Aliye'nin fotoğrafları da ağlıyordu. Kısacık bir hayata, nesilden nesile miras kalacak eşsiz eserler sığdırmayı başarmış, vatansever bir aydındı Sabahattin Ali. Yazılarıyla haksızlığa, baskıya ve dayatmalara başkaldıran, aşka aşık bir sevda adamıydı. Ela Gözlü Pars Celilenin yazarı Osman Balcıgil'in kaleminden dökülen Yeşil Mürekkep acılı kuşağın mücadelesini tarihe not düşen emsalsiz bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yezidin-kizi/", "text": "Hikmet Ali: Geçmişi ile ilgili merakta kalarak araştırmalar yapan, zeki, genç ve ayran gönüllü biridir. Zeliha: Oldukça gizemli ve ne düşünüp ne yapacağı belirsiz bir kişidir. Şeyh Şemun: Zeli'nin eşidir. Karısının mutluluğu için her şeyi yapan bir insandır. Kitapta, Fransa'da yaşayan bir Türk gencinin Suriye'deki ata köylerini ziyarete giderken Zeliha isimli bir kıza aşık olduğu olaylar ve sürprizler anlatılıyor. Refik Halit'in Suriye'den dönüşünden bir yıl sonra, 1939'da yazılmıştır. Belki de bu nedenle yazar hikayenin geçtiği yer olarak Suriye'nin kuzeyini, Sincar Dağları'nı seçmiştir. Bölgede yaşayan Yezidiler ise kendilerine has kültürleri ve azalan nüfusu ile romana farklı bir renk katmaktadır. Fransa'da yaşayan bir Türk olan Hikmet Ali, atalarını araştırmaya karar verir. Atalarının köylerini ziyaret etmek için Marsilya'dan Suriye'ye uzun bir yolculuğa çıkar. Gemide Kürtçe konuşan gizemli Arjantinli bir kadınla tanışır. Belki de Ali'nin ilgisini çeken kadının esrarengizliğidir. Kadının Türkiye'yi yakından izlediği ortaya çıkar. Hikaye ilerledikçe Zeliha'nın Yezidi aşiretinden hatta Yezid'in kızı olduğu iddiası gizemi daha da artırıyor. Suriye çöllerini ve Sincar dağlarını dolaşan ve mekanın büyüleyici atmosferi altında büyük bir aşk yaşayan Hikmet Ali, Zeliha'nın yanındaki Süryani rahipten gerçeği öğrenince şok olur ve afallar. Zeliha artık onun için kalbinde derin bir yaradan başka bir şey değildir. Zeliha, Hint denizlerine, Ali köyüne doğru giderken, Ali Sincar dağlarında kalplerin çarpışmasıyla sakatlanır. Yezidiler, Ezdiler ya da Ezidi Kürtleri Arapça, Farsça, Kürtçe, konuşan ancak çoğunlukla Kürtçe konuşan etnodinsel bir topluluğa verilen isimdir. Bu topluluğun Zerdüştlük ve eski Mezopotamya dinlerinden uzanan dini inançlarına Yezidilik ya da Ezidilik denilmektedir. Ezidiler, temel olarak tarihte Asurluların bir parçası olan Irak'ın Ninova bölgesinde yaşamaktadırlar. Yezidilerin bir kısmı Kürt kimliğini benimsemiş olsa da, özellikle Ermenistan'da yaşayan Yezidiler, kendilerini Kürtlerden ayrı tutmaktadır. Ermenistan, Gürcistan, Suriye ve Türkiye gibi ülkelerde yaşayan Yezidi toplulukları gittikçe azalma ve Avrupa'ya, daha çok da Almanya'ya göç etme eğilimindedirler. Dünyamı artık ilaçlı olarak seyrediyorum; kanıma zehrini katan bir iğne veya bir tutam toz beni bir masal alemine sürükleyip götürmüştü. Tamamen yaşadığıma kani değildim, hayatla ölüm arasında, sanki bir Araf geçidindeydim, alnıma yazılmış olan devrimi iradesizce ikmale çalışıyordum. Bundan ötesi ya sonsuz bir aydınlık, ya tükenmez bir karanlık olacaktı. Hangisine düşeceğimi bilmediğimden halin devamını istiyor, karar almaktan korkuyordum. Türk edebiyatının usta kalemi Refik Halid Karay, bir gemi seyahati sırasında başlayıp uçsuz bucaksız Suriye çöllerinde devam eden gizemli bir aşkı anlatıyor. Yezidilik hakkında detaylı bilgileri de konu alan Yezidin Kızı, pek aşina olunmayan gerçeklerin üzerine örülmüş sürükleyici ve egzotik bir hikaye."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yilani-oldurseler/", "text": "Esme: Romanın ana kahramanıdır. Abbas'la sevgilidirler. Halil tarafından tecavüze uğrar ve onunla evlenir. Doldurulmaya gelen oğlu Hasan tarafından öldürülür. Hasan: Esme ve Halil'in çocuklarıdır. Olayları cezaevinde tanıştığı yazar tarafından anlatılır. Babası yedi yaşındayken öldürülür. Hasan, olayların suçlusu olarak gördüğü annesi Esme'yi öldürür. Abbas: Esme'nin sevgilisi. Kendi iyiliği için hapse girer. Jandarmalar tarafından öldürülür. Halil: Esma'ya zorla tecavüz edip evlenir. Bu yüzden Esme'nin sevgilisi Abbas tarafından öldürülür. Aşk, töre, cinayet ve anne sevgisi üçgeninde filmlere konu olmuş bir romandır. Eser, Yaşar Kemal'in doğup büyüdüğü Osmaniye'nin Hemite köyündeki Esme'nin hikayesini ele almıştır. Çukurova'da Anavarza yakınlarındaki bir köyde yaşayan Hasan'ın babası Halil, Abbas tarafından öldürülür. Halil'in eşi ve Hasan'ın annesi Esme, Halil tarafından kaçırılmadan önce Abbas'ı severdi. Abbas, Esme'nin peşinden gitmesine izin vermiyor. Bir akşam aile üyeleri evde yemek yerken Abbas gelir ve Halil'i öldürür. Bundan sonra başlayan kan davası sonucunda Hasan'ın amcaları Abbas'ı öldürür. Hasan'ın büyükannesi olayların suçlusu olarak Esme'yi gösterir. Hasan'ın amcaları da güzelliği yüzünden onu öldürmeye dayanamadıkları için Esme'nin köyü terk etmesini istemişler. Ama annelerinin baskısı altında Hasan'ın Esme'yi öldürmesini istiyorlar. Bazı köylüler aynı baskıyı yapıyor. Babasının kanı yerde kaldığı için yılan, kertenkele, çekirge ve çeşitli canlılar kılığına girerek köyde dolaştığı rivayeti köylülerin dilinden düşmez. Baskı arttıkça bazı köylüler Hasan'a annesini öldürmemesi konusunda ikna etmeye çalışırlar. Hasan annesiyle birlikte kaçmaya çalışır, ancak sonuç alamayınca yakınlardaki bir köye tek başına gider. Döndüğünde köydeki samanlıkları ve evleri yakar ve hayvanlara zarar verir. Bu sırada köylü, annesi, babası ve Hasan hakkında her türlü dedikoduyu yayarak durmaksızın konuşur. Baskıya dayanamayan Hasan, aslında babasına ait olan amcası Ali'nin verdiği silahla annesini öldürür. - Yaşar Kemal'in aşk, töre ve anne şefkati üçgeninde filmlere konu olmuş romanıdır. - 1982'de Türkan Şoray'ın yönetmenliğinde aynı adla sinemaya uyarlanan kitap, 1983 yılında Marianik Revillon tarafından Paris'te tiyatro oyunu olarak sahnelenmiştir. - 1976'da Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildikten sonra aynı yıl Cem Yayınevi tarafından kitap olarak basılmıştır. - 1991 yılında Yaşar Kemal'in eşi Thilda Kemal tarafından To Crush the Serpent adıyla İngilizceye çevrilmiştir. - Eserde Yaşar Kemal'in doğup büyüdüğü Osmaniye'nin Hemite köyündeki Esme'nin hikayesini anlatılır. - Yazar, Yılanı Öldürseler'i 1950'de Kozan hapishanesinde yatarken tanıştığı bir çocuğun başından geçenlerden esinlenerek yazmıştır. Hasan aile onuru uğruna akrabaları ve köylülerin baskısıyla annesini öldürmek zorunda kalır. Dokuz yaşında işlediği bu cinayeti hiçbir zaman aklı almayacak, kabullenmeyecek ve anlamlandıramayacaktır. Toplumsal cinnetin bir çocuğu katil olmaya sürüklemesinin romanı Yılanı Öldürseler kurban kavramına odaklanır. 9 yaşındaki bir çocuğun toplumsal baskılar sebebiyle annesini öldürmesini anlatan bir roman özeti çok etkileyici en kısa zamanda tamamını keyifle okuyacağım emeklerinize sağlık.."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yilanlarin-ocu/", "text": "Bayram : Delikanlı, mert, cesur, sözüne güvenilir bir delikanlıdır. Haceli : Pısırık, toplumun arkasına sığınan, bencil bir kişilik yapısına sahiptir. Irazca Ana : Evladının sürekli yanında olan otoriter bir kişilik yapısındadır. Muhtar : Para düşkünü,sadece kendini düşünen bencil birisidir. Yılanların Öcü adlı eserin konusu, romanın başkahramanı olan Kara Bayram'ın evinin önüne legal olmayan yollarla ev yapılmasına karşı verdiği mücadeledir. Romanda yer yer Atatürk devrimlerin yüzeysel bir özelliğe sahip olduğu ve köylüye inemediği eleştirisi vardır. Karataş köyünün Kara Bayram'ı... Irazca'nın oğlu ve Hatça'nın kocası olur. Üç evladıyla beraber babadan kalma eski bir evde yaşamaya çalışırlar. Tüm varlığı oturduğu ev, tarım yapacağı bir arazi ve tarlayı süreceği bir öküzdür. Anası Irazca tuttuğunu koparan, haksızlığa asla boyun eğmeyen, köylüyü usandıran muhtara başkaldıran bir kadındır. Hatça ise sessiz, sakin, evine tutkun ailesine bağlı bir kadındır. Kıt kanaat geçinerek de olsa huzurlu devam eden hayatları var, yarım akıllı köyün delisi, Fatmaca'nın kocası Haceli yüzünden bozulur çünkü Haceli karısı Fatmaca ile eski, rutubetli yıkık bir evde karındaşlarıyla beraber yaşamakta ve bu yüzden kendine yeni bir ev yapmak ister. Köyün muhtarı Hüsnü'ye danışıp aynı zamanda Haceli Karataş Köyü muhtarlığının da kurul üyesidir. Muhtar Hüsnü fena, yaman, hak hukuk bilmez, mazlumu ezer, zengini över, yetimi döver türden biri olduğu gibi Haceli üstünden çıkarları içinde onu muhtar heyetine almıştır. Muhtar Haceli'ye arazi satın alıp ev yapmak için köyde yer olmadığını, Kara Bayram'ın evinin önünü satın alıp ev yapabileceğini söyler. Çünkü Kara Bayram yetimdir, onu savunacak kimseleri olmadığını ve haliyle fakirdir, mazlumdur, sesini çıkaramaz, başkaldırmaz diye düşünür muhtar. Ancak olaylar hiç muhtarın istediği gibi gitmez ve roman buradan itibaren başlar. Haceli evin önünü satın alarak, kazdırmaya başlar. Irazca ana ve Bayram bu durumdan memnun degildir çünkü köylük yerde ahır evin arkasına yapılır ve hayvanların pislikleri de ahırın arkasına atılır. Bu durumda Haceli'nin ahırının pislikleri de Bayram'ın evinin önüne geleceğinden ve Fatma'nın da pasaklı bir kadın olduğunu bütün bir köy bildiğinden Bayram ve Iraz ana buna razı gelmez. Irazca sinirlenir, kavgalar sel olur. Kim ne derse desin Irazca ve Bayram evinin önüne ev yapılmasına izin vermez. Bir gece Irazca torunuyla gidip temellerin içini toprak ve pislikle doldurur. Haceli bu durumu muhtara anlatır muhtar Bayram'ı evine çağırır ve gözdağı verir. Haceli kızsa da bağırsa da para vermiş araziye el mahkum temeli yine kazdırır. Bu arada Irazca başka planlar peşindedir. Haceli'nin karısı Fatmaca'nın Bayram'a yanık olduğunu bilir. Fatmaca en başından beri Bayram'a aşıktır fakat ailesi fakir olduğu için Fatmaca'yı Bayram'a vermez. Fatma Bayram'ın aşkını kalbine gömmeye çalışsa da bir türlü onu içinden koparıp atamaz. Onun kara gözlerini unutamaz. O da köyün delisi Haceli ile evlenir, nu zerre kadar sevmez, her gün kaderinden yakınır, gizli gizli Bayram'ı izler. Haceli' den ayrılıp Bayram'a varsa Haceli'nin karındaşlarının onu sağ koymayacağını bilir. Irazca'da fırsattan istifade Haceli'den öç almak için Bayramı'ın aklına Fatmaca'yı koyar. Bir süre sonra Bayram da Hatça' ya ilgi duymaya başlar, uzaktan uzağa bakışırlar ve bir gece Haceli'nin kazdırdığı temel çukurlarının birinin içinde buluşurlar. Bayram Hatça ile evli olmasına rağmen Fatmaca ile birlikte olur. Haram dese de günah dese de Hatça'yı sevmesine rağmen kendine engel olamaz. Aynı o gece Irazca da durmaz Haceli'nin iki yüz elli bin kerpicini balyozla kırar, un ufak eder. Amacı Haceli'yi bezdirmektir. Evinin önüne ev yapmasına engel olmaktır. Haceli çok para verdiği kerpiçlerin un ufak olduğunu görünce beyninden vurulmuşa döner ve bu duruma dayanamaz sinirinden Bayram'ın evine gidip Hatça'yı döver. Beline kocaman bir taş fırlatır ve yerlerde sürükler. Hatça da yeni gebedir ve çocuğunu düşürür. Aylarca yataklara düşer rengi sararıp solar iş yapamaz, yürüyemez hale gelir. Çok kan kaybettiğinden halsiz düşer ve kendisini toparlayamaz. Bu arada Haceli'yi kayıran muhtarda Bayram'ı evine çağırır, gözünü elini bağlayıp bir güzel dövdürtür bir de Bayram'ın bir ası kuzusunu kaymakama sunmak için Haceli' ye çaldırtır. Kaymakamın geleceği köyde yankılanırken Irazca da kaymakamla konuşup derdini anlatmayı, mazlumun hakkını aramayı kafasından geçirir. Kaymakam muhtarı görmeden önce olanları anlatmalı ondan derdine bir derman istemeli. Kaymakam köye varmadan yolunu keser. Olanları, muhtarın yaptıklarını, gelininin hastalandığını bebeğinin öldüğünü, oğlunun dövdürüldüğünü, ası kuzusunu ona sunulmak için çaldırttığını kaymakama birer birer anlatır. Kaymakam da muhtara cephe alır, aşından yemez suyundan içmez, yüzüne bakmaz sözüne itibar etmez köy içinde rezil eder ve dertli Irazca'nın evinin önüne ev yapılmasını yasaklar. Muhtar umduğu ilgiyi, güveni, saygıyı kaymakamdan bulamayınca korkmaya başlar ve Hatça' ya doktor getirtip tedavi ettirir. Bayram'a ise kuzunun parasını geri ödeyeceğini söyler. Muhtar ne teklif etse de Bayram kendisine ve ailesine yapılanları unutmaz, Irazca da zaten ona unutturmaz. Bayram mahkemeye gidip davacı olacağını kendisine yapılanların hesabını soracağını söylese de bir yandan da içi içini yer. Ya mahkeme onu haklı bulmazsa muhtar araya tanıdıklar koyarsa diye düşünüp durur. Hatça ve kendisinin hasta olduğunu, iş yapamadığını, şehre gidip gelmenin çok para olduğunu bu davadan vazgeçmeyi muhtarın teklifini kabul etmesi gerektiğini anasına söyler. Ancak Irazca ananın hali hal değildir bir tuhaflık vardır. Deli gibi davranır türlü hikayeler anlatır durur. Bayram bir ara fikrinden vazgeçecek gibi olsa da Irazca delirir, değişik halüsinasyonlar görmeye başlar. Bayram'da bu olaylardan sonra mahkemeye gitmeye ve yılanlardan öcünü almaya karar verir. İki kez filmi çekilen, edebiyatımızın tartışmasız bir başyapıtıdır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yildiz-karayel/", "text": "Şaduman: Mesleğini iyi yapan bir avcı, ideal bir baba ve herkesin sevdiği bir adamdır. Her şeye körü körüne inanmayan, olayları sebep ve sonuçları ile sorgulayan bir insandır. Nazife: Şaduman'ın kızıdır. Akıllı, çalışkan, isyankar ruhlu, itiraz etmeyi ve aksi düşünmeyi seven, köyün bütün gençlerinin peşinden koştuğu güzel bir kızdır. Akif: Hurşit Ağa'nın oğlu, yaramaz ve çapkın bir adamdır. Yıldız Karayel, Cide kıyılarında böyle bir fırtınada batan teknede dört denizcinin ölümüne neden olan faciasını konu ediniyor. Rıfat Ilgaz, yetersiz kıyı arazilerinde çalışan, geçimini tarımla sağlamaya çalışan köylüleri ve her türlü zorlukla karşılaşarak yaşam mücadelesi veren Anadolu insanını anlatıyor. Şaduman ve eşi Ümmüye ve kızı Emriye küçük tarlalarını sürerek mısır ekerler. Öğlene doğru en büyük kızları Nazife onlara yiyecek getirir. Babasına, kendisini muhtar Mecit Efendi'nin aradığını söyler. Şaduman, Yolu Aşağı Akpelit'ten değil Yukarı Akpelit'ten geçecekler dedi. Diyor. Hurşit Ağa buraya yeni yolun yapılmasını ister. Muhtarınki gibi, tarlaları aşağıdadır. Öğleden sonra Hurşit Ağa'nın oğlu Akif ile muhtar, kaymakam ve iki mühendis araziyi görmeye gelirler. Şaduman onlara yolu aşağıdan, sahilden geçmenin daha kısa olacağını söyler. Mühendisler aynı fikirde ama Hurşit Ağa onları etkilemeye çalışır. Karşısındaki diğer ağa Hafız Esat, yolun aşağıdan geçmesini sağlamaya çalışır. Yukarı mahalle halkıyla işbirliği yapar. Öte yandan Hurşit Ağa arada bir Ankara'ya gider. Yol ekibi şefiyle ilişki kurar, ona viski, sigara gibi ikramlarda bulunur. Hurşit Ağa, Şaduman'ın güzel ve zeki kızı Nazife'yi sever ve onu oğlu Akif ile evlendirmek ister. Nazife'nin Akif'te biraz gönlü vardır. Ama Akif, yaramaz, çapkın bir adamdır. Üstelik gözü muhtarın gelini Gülizar'da. Gülizar'ın eşi çalışmak için Almanya'ya gider. Şaduman'ın askerden dönen oğlu Harun, Hurşit Ağa'nın motorunda çalışır. Motor Karadeniz'de kaçakçılık yapar. Şaduman, oğlunun bu yüzden başının belaya girmesinden korkar. Şaduman yol mühendisiyle buluşur ve ona yumurta ve süt getirir. Yolun aşağıdan geçmesi için yalvarır, yalvarır, ama boşuna. Bir gün Yukarı Akpelit'in kızları ve kadınları toplanır. Kazının başladığı yere gelirler. Dozerleri engellerler. Yol istemediklerini haykırırlar. Hafız Esat'ın oğlu Selim de onları destekler. Mühendis karakola haber verir. Biraz sonra başçavuş ve bir kamyon asker gelir. Tartışmaların sonunda kadınlar, yolun tepedeki pınarı geçmemesi şartıyla dağılır. Harun, Hurşit Ağa'nın motorunu bırakıp Çapar Yusuf'un motoruna geçer. Bunda arkadaşı ve motor tamircisi Hayri'nin de etkisi vardır. Hayri, sevdiği Nazife ile evlenmek ister. Şaduman'ın arkadaşı balıkçı Rüstem aracı gönderir. Şaduman kararı kızının ve annesinin onayına bırakır. Akpelit Kesim Sergisi'ni açan Kaymakam, erken seçim yapılacağını duyurur. Yolun yapımına şimdilik ara verilir. Sergiye diğer kadınlar ve kızlar gibi Nazife ve Gülizar da katılır. Akif ikisini de orada görür. Sergiyi düzenleyen öğretmen Leman Hanım, Akif'in Nazife ile konuşmasına izin verir. O gün kaymakam bir telefon alır. Yıldız Karayel fırtınası çıkar, bazı köyler yağmur yağar, sular toprakları ele geçirir. Selamet adlı motosikletle yola çıkan Kaptan Ömer, Hayri ve Harun güçlükle Doğburnu'na gelir. Durup bir şeyler yerler. Fırtına başlar, rüzgar onu takip eder, deniz dalgaları. Çimento yüklü motor kuma oturur, dümen atar. Denizciler can yeleklerini giyip suya atlarlar. Hayri boğulur, Harun yarı ölü, yarı canlı kurtulur. Hastaneye yatırılır. Hafız'ın oğlu Selim, onu rakibi Akif'e kaptırmamak için Nazife ile evlenmeyi planlamaktadır. Bunun için teyzesi Saliha Hanım aracı gönderir. Hurşit Ağa bunu duyunca sinirlenir ve muhtarı harekete geçirir. Nazife, Selim'in muhabirinden kaçar. Ama Akif'e de güvenmez. Gülizar'la ilgilendiğini bilir. Şaduman bankadan kredi almaya çalışsa da başarılı olamaz. Selim ile evlenmeyi uygun bulur. Böylece babasının alacağı ağır unvanla para sorunu çözülmüş olacaktır. Gidip Saliha Hanım'a kararını bildirir. Bu arada seçim propagandası konuşmaları ve toplantıları başlar. Hafız Esat Çamalan, Belediye Başkanı Yılmaz Bilgin'i, Hurşit Ağa ise yol mühendisi Cengiz Topkaç'ı destekler. Akpelit ikiye ayrılır. Yukarı Akpelit halkı, özellikle Sarıyazmalı kızlar Yılmaz Bilgin'in yanında yer alır. O konuşurken gelip alkışlarlar. Seçim sonucuna göre yolun geçiş yerinin belirleneceği anlaşılır. - 1982 Orhan Kemal Roman Armağanı - 1982 Madaralı Roman Ödülü Yıldız karayel, kuzeybatıdan esen rüzgarın adıdır. Karadeniz'in batı kıyılarını kasıp kavurur, tekneleri batırır, denizcilerin canlarına kıyar... Yıldız Karayel, Cide kıyılarında böyle bir fırtınada batan teknedeki dört gemicinin ölümüne neden olan felaketin romanıdır. Rıfat Ilgaz'ın 1981 Madaralı Roman Ödülü ve 1982 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı aldığı Yıldız Karayel'de, hayata dört elle sarılmaya çalışanların umut dolu öyküsünü bulacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yildizin-parladigi-anlar/", "text": "Kitap belirli bir karakter üzerine yazılmamıştır. Genel olarak dünyada iz bırakan insanların yarattığı etkiler ve ilham kaynağına değinmektedir. Bu noktada kitaptaki karakterler Fatih Sultan Mehmet'ten Tolstoy'a kadar değişkenlik göstermektedir. Kitap aslında is bırakan karakterlerin nasıl yükseldiğine değinmektedir. İnsanlık tarihine yön vermiş olan belirleyici anları kendisine konu edinmektedir. Bu anlar kitap içerisinde kısa denemeler ile ele alınmaktadır. Kitapta ele alınan insanların aslında çevresinde bulunan koşulların sınırlarını nasıl aştığını anlatmaktadır. Tarihte bazı bireylerin yaşamında tüm insanlığı etkileyecek anlar gerçekleşmiştir. Kitapta tüm dünyada yaşana olaylardan 14 tanesinin biyografi derlemesini içermektedir. Büyük Okyanus'u ilk olarak gören Avrupalı Vasco Nunes de Balboa'nın altın ülkesi olan Peru'ya ulaşma hayalleri, Kristof Kolomb'un hayalci dünyası ile daha da çok coşmuş ve farklı maceralar ortaya çıkmıştır. 53 gün süren kuşatma ardından Osmanlı Devleti tarafından alınan Kostantiniye'nin, Bizanslı tarihçi Mikhael Doukas'ın yolundan giderek kapatmayı unuttuğu Kerkoprta kapısı sayesinde olduğunun altını çizmektedir. Bir diğer denemede ise Charles Jennis'in yazdığı ve Georg Friedrich Handel'in sadece üç hafta gibi kısa bir süre içerisinde bestelediği son derece ünlü olan oratoryo Messiah'ın oluşma süreci ele alınmaktadır. Klasik bası müziğinde önemli bir yere sahip olan bu bestecinin hayatında yaşanan değişimler söz konusudur. 1792'de kaleme alınan ve 1795 yılında Fransa Ulusal Marşı olarak kabul edilen La Marseillaise'nın yaratıcısı olan Claude Joseph Rouget de Lise'ye, ancak ölümünden 79 yıl sonra itibarı verilebilmiştir. Tam kırk yıl boyunca sefaletin her halini görmüş olan bu subay, ölümsüz bir şarkının aslında hiç tanınmayan yaratıcısının hayatı kitap içerisinde ele alınmaktadır. Birçok farklı ünlü yasarın yapıtına ilham kaynağı olan Waterloo Muharebesi'nin Fransızların aleyhine sonuçlanması yazara göre, Nepoleon Bonaparte'nin görev verdiği Emmanulan de Grouchy'ın tam bir emir adamı olmasına ve savaşın dengelerini değiştiren adımları atmasına bağlıdır. Yazar, San Francisco'nun yasal sahibi olan İsviçreli Johann August Suter'in hızlı yükselişini de ele almıştır. Her ne kadar hızlı yükselse de yükselişinden çok daha hızlı bir şekilde çökmüştür. Bu şansız adamın hayatı farklı romanlara da konu olmuş ve birçok filmde de hayatına yer verilmiştir. Yazarda bu adamın hayatını kitabında ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Güney kutbuna ayak basarak, ülkesinin bayrağını uçsuz bucaksız kar ve buz tabakasında dalgalandırmak isteyen Norveçli Roald Amundsen ile İngiliz olan Robert Falcon Scott arasında yaşanan keşif yarışı da kitabın diğer ele aldığı konulardan bir tanesidir. Yarışın galibi tam 35 günlük bir fak ile Amundsen olur. İnsanlık tarihi de çoğunlukla birinci olanı hatırlamaktadır. Ancak yazar bu amaç uğruna hayatını harcamış olan Scoot'un hayatını da ele almaktadır. Avrupa ve Amerika arasındaki iletişimi sağlamak amacı ile kurulan telgraf hattı için var gücü ile çalışan Cyrus West Field'in Atlantik Okyanusu'na dev kablolar döşemesi de kitap içerisinde yer alan denemelerden bir tanesidir. Doğa üzerinde elde edilen bu zafer olağan üstü olarak görülmektedir. - Stefan Zweig kendi kitabı hakkında, çağları aşan bir kararın tek bir takvime, bir saate ve çoğu kez sadece bir dakikaya sıkıştırıldığı, yazgıyı belirleyici anlara, insanların yaşamında ya da tarihin akışı içerisinde son derece nadir rastlandığını ve kitabının adının bu yüzden yıldızın parladığı anlar olduğunu dile getirmektedir. - İlk olarak 1997 yılında yayınlanan bu kitap birçok okur tarafından yoğun ilgi görmektedir. İlham kaynağı olarak da görülmektedir. Stefan Zweig, 14 ayrı tarihsel olayı, 14 biricik anı ele alarak, insanoğlunun kaderle ilişkisine bambaşka bir açıdan bakıyor. Tarihe geçmek diye gözümüzde büyüttüğümüz olguların aslında nasıl da anlık kararlara, gecikmelere bağlı olduğunu, bir anlık hatayla koca imparatorlukların çöküvereceğini, her şeyin sonunda tarih denilen tozlu sayfalarda eşitleneceğini çok yalın bir anlatımla dile getiriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yilki-ati/", "text": "Kaşifinoğlu: Dorukısrak'ı alıp dağlara salan biridir. Demirkır, Aygır: insanlar gibi hisseden, düşünen yılkı atlarıdır. Roman, Gençliğinde sahibine çok yardımı dokunan Dorukısrak isimli atın aradan yıllar geçtikten sonra sahibi tarafından doğaya terkedilmesi ve acımasız doğa koşullarında hayatta kalma mücadelesi anlatılır. İbrahim, Anadolu'nun fakir köylerinden birinde tarlasıyla uğraşmaktadır. Bir gün zengin olma hayalleriyle uğraşırken, yaklaşan kış için endişelenerek önlem almaya çalışır. İbrahim ayrıca at ve tay yetiştirir. Dorukısrak denilen atın bırakılması gerektiğini düşünür. Büyük oğlu Mustafa'ya haber verir. Mustafa, kardeşi Hasan ile birlikte Dorukısrak'ı çiftlikten çıkarmak ister. Dorukısrak'ın tayı gitmek istemez. Kardeşler gündüzleri onu taşlar. Babaya işkence ediyorlar. İbrahim faydasız olduğunu düşündüğü için vazgeçer. Dorukısrak geceleri köye iner, tayı sever, gündüzleri Mustafa ve Hasan'ı taşlamaktan kaçınır. Dorukisrak uzaklara gitmek zorunda kalır. Dağlarda yeni atları tanır. Dostluklar kurar. Farklı gruplara katılır. Köylü, Dorukısrak'a acır. İbrahim de pişman olur ve atını arar. Dorukısrak bazı köylüler tarafından bakılır, beslenir ve sıcak tutulur. Yavrusunu özlüyor. Tek derdi tayına kavuşmaktır. Bu sırada arkadaş grubundan bazı at arkadaşlarının öldüğü haberini alır. Dağlar sert, çetin ve kış geliyor. İbrahim atını ararken Dorukısrak ortaya çıkar. İbrahim onu tayı ile buluşturur. İbrahim pişmanlıkla atlara bakar. Ancak Dorukısrak ve tay kaçar. İbrahim'i istemezler. Yeni bir hayata başlarlar, çok mutlu olmak isterler. Sonunda mutluluğu bulurlar ve diğer atlarla birlikte ovalarda yaşamaya devam ederler. Hesaptan düşülmüş, defterden silinmiş Doru Kısrak'ın yılkıya bırakılma öyküsüdür. Kışın dağda, belde başının çaresine bakacak, çıplak tabiatla savaşacak, ömrü olur da bahara yılkıdan sağ dönerse, o zaman ona bir iş düşünülecektir. Halk dilinin zengin kelime ve deyimleriyle işlenerek, şiirsel bir anlatımla ölümsüzleştirilmiştir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yol-ayrimi/", "text": "Kamil Bey: Esir Şehir üçlemesinin başkarakteridir. Hapishaneden çıkar ve yıllardır görmediği kızını görmek ister. Murat: Ölçülü fikirlere sahip olan, sinirlenmeyen, etrafındaki kötü örneklere karşın iyi kalan bir adamdır. Selim Nuri: Şair ve Murat'ın arkadaşıdır. Zor koşullarda yaşamayı sürdüren, eline geçen bütün kitapları ayırt etmeden okuyan bir adamdır. Ayşe: Kamil Bey'in senelerdir görmediği kızıdır. Kadir: Ayşe ile evlenmek isteyen gençtir. Yol Ayrımı romanı, Cumhuriyetin ilanından sonra şahsi çıkarları adına yapılan devlet gücünü iktidara getirmek isteyen gerçek Kuvai milliyetçilerinin ve çıkarcıların mücadelelerini, ortaya çıkan çatışmaları konu almaktadır. Murat, Vakit gazetesinde çalışırken Serbest Cumhuriyet Fırkası adı altında yeni bir muhalefet partisi kurulacağı haberini alır. Bir anda ülke gündemini meşgul etmeye başlayan bu gelişme, Doktor Münir, Avukat Deli Celadet, Ağaoğlu Ahmet gibi partinin eski üyeleri olan İttihat ve Terakki'yi de yakından ilgilendirir. Murat ve şair arkadaşı Selim Nuri, Kurtuluş adlı edebiyat dergisi çerçevesinde bu konunun da gündemde olduğunu görürler. Selim Nuri'nin hemşerisi olan saray şoförü Dadal Efendi sayesinde yaşadığı eski medrese binasında yapılan bu toplantıda Ramiz Efendi'nin oğlu Kadir, derginin bu mezhebi desteklemesi gerektiğini savunur. Bir yanda Hür Fırka İstanbul Teşkilatı başkanı Deli Celadet'in yanında staj yapan Kadir, baldızı Şükran Hanım'ı baştan çıkarmayı ve bu konuda başarısız olursa Ayşe ile evlenmeyi planlamaktadır. Kamil Bey kızı, Babası Ramiz Efendi, annesinin vefatından sonra kendini içkiye vermiş ve kızını yıllardır görmeyen Kamil Bey, kızıyla yeniden kavuşmak için ayrıntılı bir plan yapmıştır. Kamil Bey'in planı istenilen sonucu verince Kadir ve Ayşe yakınlaşmaya başlar. Bu sırada dergiyi basmak için uğraşan Selim Nuri, matbaada çalışan Behram Efendi ile tartışır ve onu döver. Ancak iki gün sonra evine gelen polisler tarafından alınır ve polis casusu olduğu anlaşılan Behram Efendi'den ciddi bir dayak yedirir. Romanın başından beri hasta olan Selim Nuri, bu darbeden sonra iyileşemez ve hayatını kaybeder. Bu arada Hür Fırka'nın dağılma sürecinde yoğun bir dönem geçiren Murat, hastalığının son günlerinde Selim Nuri'ye bakan Şükran Hanım ile yakınlaşır. Bu ikili, Şükran Hanım'ı ziyaret eden Nermin ile Ayşe'nin yapacağı evliliği ve Kamil Bey ile yaşadıklarını konuşur. Roman, Nermin yanlarından ayrıldıktan sonra Murat'ın Şükran Hanım'ı öpmesiyle sona erer."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yolda/", "text": "Çoğunluğu gerçek hayata dayanan büyük ölçüde otobiyografik roman, Kerouac ve arkadaşlarının yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'ni gezerek yaptıkları yolculukları ve daha sonra Beat Kuşağı olarak tanınacak olan yakın arkadaş çevresini konu ediniyor. Neal Cassady ve Jack Kerouac'ın çılgın dostluklarına ve diğer arkadaşlarının da katılımıyla Frisco, Denver'daki sayısız maceralarının ve yolculuklarının karşı konulmaz çağrısına tanık oluyoruz. Doğu'dan Batı'ya olan yolculuğu anlatır. Bir kıvılcımla ateşlenen ikili, bir kamyon şoförünün yolculuğuna katılır ve kendilerini Des Moines'de bulurlar. On beş garip saniye boyunca kim olduğumu bilemedim. Korkmuyordum, başka biriydim, sadece bir yabancıydım, tüm hayatım bir hayaletin hayatı gibiydi... Şimdi yeni bir hayat başladı. Bazen kaçırdıysam, tepelerden atlamak, hayal bile edilemeyenlerden kaçınarak birdenbire önüme çıkan kalabalık meydanların üzerinden atlamak cümlesinde çocuğun özgürlüğüydü. Sonra Omaha'da hayatının ilk kovboyunu görür ve Missouri Nehri'nin binlerce yılda oluşturduğu yüksek tepeye tırmanmışlardı. Karakter, arkadaşlarını görmek için Denver'a gitmeye karar vermiş ve dağlara bakmak için onlara en yakın yolu seçmiş ve o yöne doğru otostop çekmeye başlamış. Arkadaşı Hal'i Denver'da bulmak ilk işiydi. Hal ile tanışırken sormak istediği tek soru Neal'ın nerede olduğudur ancak Hal, Neal ile olan arkadaşlığını kesmiştir. Neal'ı kız arkadaşı Carolyn ile bulur ve geceye birlikte dalarlar. Kızlarla ve alkolle geçen bir gecenin ardından Jack yeniden Doğu'ya doğru yola çıkar. Kendini çadırda yaşayan, pamuk toplayan, yorulunca yere yaslanan ve kuşların şarkısını dinleyen bir aileyle bulur. Orada çiftliğin genç kızlarından biri olan Bea ile aşk dolu geceler geçirir, ancak Meksikalılara yapılanları duyunca uzaklaşmaya karar verir. Açlıktan ölürken Pennsylvania'ya giden bir adamın arabasına biner. Eve döndüğünde annesinin acıyan bakışlarıyla karşılaşır. Gerçekten de çok zayıftır. Neal, o gelmeden iki gün önce kasabayı terk etmiştir. Onu bir buçuk yıl sonra ilk kez gördü. Jack kitabını bitirmiş ve hatta üniversiteye bile başlamıştır. Neal'ı gördüğünde her şeyin yeniden başlayacağını bilmez. Kuzey Carolina'ya giderken Neal ve Jack tanrı hakkında bir sohbet başlar. ...İkimiz de senin ve benim Tanrı'nın var olduğunu nasıl bildiğimizi açıklamaya vaktim olmayacağının farkındayız. Yine Kızılderililer, yeni yerler, sınırlar, insanlar içeren yolculuktan sonra evlerine dönerler. Neal, Diane ile evlenmek için ikinci bebeğine hamile olan Carolyn ile boşanmak için pazarlık eder. Neal artık dört çocuk babasıydı ve metalsizdir. Jack, son parasıyla her şeyi bırakıp Meksika'ya gitmeye karar verir ve tabii ki Neal da ona katılır. Gecenin bir yarısı tropikal bir kavşakta Jack bir arabanın çatısında yatar. Hava hayatında ilk kez ona dokunan, okşayan, donduran, terleten bir şey değildir. Roman New York'ta biter. Dean, Sal'ı görmek ve ona katılmaya ve kız arkadaşıyla San Francisco'ya taşınmaya ikna etmek için New York'a gelir. Ancak taşınma planları işe yaramaz ve Dean tek başına Batı'ya döner. Romanın malzemesi yıllar içinde Kerouac'ın 1947'den itibaren yaptığı seyahatler sırasında sürekli not aldığı küçük defterlerde birikse de, bunlar ancak 1951'in yoğun üç haftasında bir yenilik olarak ortaya çıkar. Bu süre zarfında, Kerouac, daha sonra sıklıkla tanımladığı gibi, kağıt parçalarını uçtan uca birleştirerek yaptığı 36 fit'lik bir ruloya, neredeyse bir oturuşta sürekli yazarak kitabı bitirir. Metin, 1957'de yayınlanmadan önceki yıllarda, Kerouac'ın gerekli gördüğü birçok değişikliğe uğrar, ancak yayıncının ısrarı üzerine, o zamanlar pornografik kabul edilen kısımlar kaldırıldı ve gerçek isimler değiştirilir. 2007'de Viking Press, kitabın 50. yıldönümü vesilesiyle orijinal metnin biraz değiştirilmiş bir versiyonunu Yolda yayınlanır. Amerikan edebiyatının devi Jack Kerouac'tan, Beat Kuşağı destanını yazan kitap: Yolda. Kafaları dumanlıydı, hayatın sillesini yemişlerdi belki, iflah olmaz hayalperestlerdi... Yaşam yazılacak bir şiirdi onlar için ve beklemezdi. Bir caz melodisi gibi kıvrak ve neşeli, bir esrimeydi hayatın kendisi, tıpkı bir düş gibi ve tüm gerçekler, hızla giden bir aracın tekerleklerini öpen asfalt misali önlerine serili verdi. Jack Kerouac, bir döneme damga vuran Yolda'da kendi hikayesini anlatıyor. Sansürsüz, yalansız, olduğu gibi. Belge niteliğinde bir roman, aynı zamanda bir şarkı bu belki de; özgürlüğün, arayışın, dostluğun, kayıp babaların ve küskün oğulların, onulmaz yaşam hasretinin şarkısı."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yolpalas-cinayeti/", "text": "Nadire : Annesi ile beraber yaşayan sessiz sakin bir kızdır. Çalıştığı evin şoförünü öldürmüş ve evin hanımını yaralamış. Hakim şoförü nereden tanıdığını sorunca onun annesinin emmioğlu olduğunu sırf bu yüzden öldürdüğünü söylemiştir. Nuri Bey: Akkız babasını küçük yaşta kaybetmişidir. Annesinin ölümü üzerine köye ziyarete gelen Nuri Bey ve karısı ile tanışmış onların yanına hizmetçi olarak işe girmiştir. Bülent: Sallabaş ailesinin küçük ve hasta oğlu. Sacide Sallabaş: Yolpalas apartmanının hanımı Sacide Hanım adeta bir sonradan görmedir. Yoksul bir gençlikten sonra Bay Sallabaş ile evlenmiş ve bir milyoner olmuştur fakat Sacide sanki yıllardır bu hayatın içindeymiş gibi davranmaktadır. Öyle ki babası Agah Efendiyi evine uşak yaptırmıştır. Fakir kesimin her zaman ezilmesi gerektiğini, emeğinin sömürülmesi gerektiğini yoksa yüz bulup zengin kesimin tepesine çıkacaklarını düşünmekte hatta bunu sesli dile getirmektedir. Mükerrem: Nadire tarafından öldürülen, kötü bir adamdır. Akkız'ın anasıyla bir odaya girer bir iki saat sonra çeker gidermiş. Bir gece kadının paralarını ona ucuza öküz bulduğu bahanesiyle kandırıp almıştır. Sırma: Nadire'nin yıllar önce Mükerrem tarafından basılarak öldürülen kaz yavrusudur. Rıfkı: Başarılı bir avukat olmak için çabalayan yeni bir avukat ve Nadir'enin avukatıdır. Rıfkı Bey zengin kesimin karşısında fakir, ezilen işçi sınıfını desteklemektedir. 1900'lerin başında Şişli'de bir konakta işlenen bir cinayet vakasıyla başlayan kitap, o yılların İstanbul'una dair gözlemlerle anlatılıyor. Dönemin İstanbul'unu, kentte yaşayan aydınların Türkiye'ye ve Avrupa'ya bakışını, son dönemde bilinçlenmeye başlayan sınıf çatışmalarını gözler önüne seriyor. Nadire ve annesi Sivrihisar'da yaşıyor. Nadire'ye köyünde Kaz Akkız derler. O çok sessiz ve sakin bir kız. Anneleri ile yaşıyorlar. Babası o küçükken öldüğü için evin geçimini annesi sağlıyor. Annenin tek amacı iki öküz alıp bir daha asla yurt dışına çıkıp hizmetçilik yapmaktır. Nadire'nin annesinin evine götürdüğü ve kızına onların kendi oğlu olduklarını söylediği adamlar yüzünden köylüler ona pekiyi bakmazlar. Köye gelen Mükerrem de emmioğullarındandır. Nadire'ye iyi davranmaz. Bir gün Nadire'nin annesinin öküz almak için biriktirdiği parayı alarak ortadan kaybolur. Yine bir gün Nadire'nin çok sevdiği, her zaman değer verdiği ve 'Sırma' adını verdiği kazı çizmeleriyle ezip öldürmüştür. Nadire'nin Mükerrem'e kini de burada başlamıştır. Annesi ölünce Abidinler Nadire'yi yanlarına alırlar. Gece gündüz çalıştırırlar. Nadire bir gün buradan Refika ve Nuri çiftini bakmak için Bursa'ya gider. Refika ve Sacide, Bursa'daki kaplıcalarda buluşur. Nadire Refika aracılığıyla bu kez Sallabaş ailesinin oğlu Bülent'e bakıcılık yapmak için Yolpalas apartmanına dadı olarak İstanbul'a gelir. Nadire, Murat ve Sacide Sallabaş çiftinin oğlu Bülent'e dadılık yapmaya başlar. Aslen Kara gümrüklü olan Sacide, Agah Efendi'nin yoksulluğa düşen kızıdır. On yedi yaşına kadar Karagümrük'te kardeşlerine dadılık yapar. Babası Agah Efendi dışarı çıkmasına izin vermez. Onu hiçbir yere göndermez. Bir gün komşu kızı Sacide'yi Bebek Bahçesi'ne götürürler. Burada Sacide, Murat Sallabaş'ın dikkatini çeker ve bir süre sonra Yolpalas adlı apartmanda hanımefendi olur. Sacide sonradan görme olarak topluma girer. Bir süre sonra Mükerrem şoför olarak Yolpalas apartmanına gelir. Nadire onu hemen tanır, ancak bunu ona açıklamaz. Her zaman bundan kaçınmaya çalışır. Sallabaş ailesi bir gün sosyetenin ileri gelenlerine bir ziyafet verir. Ziyafet akşamı Mükerrem, Nadire'nin odasına gelir. Nadire'ye akıl almaz tekliflerde bulunur. Nadire onu hemen orada öldürmek ister ama Bülent uyumaktadır. Mükerrem, Nadire'ye yarın Sallabaş Hanım'a kendisini kovduracağını ve yerine yeni bir dadı aldıracağını söyleyeceğini söyler. Sonra Bülent'i öldüreceğini söyler. Sabah olur ve Sallabaş ailesinin uşağı Eienette, Nadire'nin odasına gelir. Eşyalarını toplayıp gitmesini söyler ve artık Bülent'le kendisi ilgilenecektir. Nadire artık aklını kaçırmıştır. Hemen Sallabaş Hanım'ın odasına gidip ayaklarına kapanmak ister. Çünkü gittiğinde Mükerrem'in mutlaka Bülent'i öldüreceğini biliyordur. Hemen hanımın odasına gider. Mükerrem, diz çökmüş Bayan'ın yüzüne bakar. İkisi de düşüncelidir. Nadire masanın üzerindeki bıçağı alır ve Mükerrem'in boynuna saplar. Nadire de Bayan Sallabaş'ı incitir. Ardından Nadire tutuklanarak mahkemeye çıkarılır. Mahkemede kendini savunmak istemez. Suçunu kabul eder. 'Mükerrem'i annemin beraberliğinden dolayı vurdum der. Rıfkı, Nadire'nin avukatıdır. Rıfkı Murat Sallabaş'ın yeğenidir. Bu onun ilk davasıdır. Onun için başarılı olmak istiyor Rıfkı, Nadire'yi daha önce Bursa'dan tanır. Onu uzun zaman sonra ilk kez ziyafet gecesi Murat Sallabaş'ın evinde görür. Nadire bildiklerini mahkemede anlatmayınca Rıfkı mahkemenin uzamasını ve Nadire'nin müşahede altında tutulmasını ister. Bu sırada araştırma yapmak için Nadire'nin köyüne gider. Kendisi ve Mükerrem hakkında bilgi toplar. Daha sonra hastanede Nadire'yi konuşturarak bildiklerini söyletir. Cinayeti neden işlediğini öğrenir. Rıfkı bunu yan mahkemede ifade eder. Aslında tüm bu yaşananlar Rıfkı tarafından mahkemede dile getirilmektedir. Rıfkı, Nadire'nin anlattıklarını yan mahkemede ifade eder. Cinayetin tanıklarını ve Mükerrem'i tanıyanları dinleyen hakim, doktor raporu doğrultusunda Nadire'nin akıl hastanesinde kalması şartıyla masum olduğuna karar verir. Sonra Nadire çıldırır. Yanılıyorsun, ben deli değilim. Kasten öldürdüm. Canını alan canını vermeli, öldür beni. Annemin yanına Sırma'ya gitmek istiyorum. Burada kalırsam Sırma'nın içini dökeni, topal Bülent'e el uzatanı, Şakire'yi ana kucağından fahişe yapanı ant içerim öldürürüm. ' diye isyanını dile getiriyor. Burada tüm hikayeyi mahkemede anlatır. Mahkeme heyeti kızın akıl hastası olduğunu görür ve akıl hastanesine gönderir. Halide Edib Adıvar'ın 1936 yılında Paris'te kaleme aldığı bir cinayet romanı, Yolpalas Cinayeti. Bu kısa roman, Adıvar'ın güçlü anlatımını göstermesi bakımından son derece değerli. Kitap, 1900'lerin başında Şişli'de bir konakta işlenen bir cinayetin görüldüğü dava ile başlıyor ve o yılların İstanbul'una dair gözlemler eşliğinde anlatılıyor. Dönemin İstanbul'unu, kentte yaşayan aydınların Türkiye'ye ve Avrupa'ya bakışlarını, yeni yeni bilincine varılan sınıf çatışmalarını gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yorgun-savasci/", "text": "Cemil: Romanın başkahramanıdır. Gözü pek, cesur bir karakterdir. Neriman: Cemil'in teyzesinin kızıdır. Cemil ile evlenir. Yarbay Kasap Osman Bey: Bitik insanları yargılamayı seven bir karakterdir. Ethem Bey: Kuvayi Milliye Umum komutanıdır. Osmanlı Yüzbaşısı ve İttihat ve Terakki üyesi Yüzbaşı Cemil'in Osmanlı İmparatorluğu'nun mütarekeyi imzalamasından 1920'lerin ortalarında Milli Mücadele'nin güçlendiği döneme kadar geçen olayları konu edinen öyküsünü anlatıyor. Bu bölümde konu, bir Alman subayı olan Von Kros Paşa'nın, arkadaşlarının Cehennem Topçusu dediği, kitabın kahramanı Cemil'e hediye ettiği ve yanından hiç ayırmadığı dürbündür. Cemil, bu dürbün sayesinde beklediği arkadaşı Çerkez Reşit Bey'in Kuvayi Milliye düşmanları tarafından nasıl öldürüldüğünü görebilir. Cemil, Osmanlı ordusu sığınma evini ziyarete gittiğinde, Gerede, Düzce ve Hendek civarında savaşırken yaralanan veya sakat kalan Osmanlı ordusunun askerleri arasından en yakın iki arkadaşıyla karşılaşır. Bu insanlar Sarıkamış bölgesinden dönerler. Orada yaşadıkları tatlı ve acı anılarını Cemil'e anlatan İsmail ve Selim, savaşa katılmayan Cemil'in üzgün bir şekilde İsmail'e baktığını görür. Cemil'in gerçekten fark ettiği şey, İsmail'in bacağının olmamasıdır. İsmail, dönemin ünlü subayı Kazım'ı vuran subayı tanıdığını söyler. Nitekim Kazım'ı casusluk yaptığı gerekçesiyle vuran Subay Cemil'diç İsmail, bunu Selim'e anlatır. 21 Aralık'ta Aras'ı geçen bir alay ve 26 Aralık'ta Sarıkamış'ı almak için gelen birlikler bu görevi başarır. Ancak 11. ve 9. Kolordu'nun başarısız olması nedeniyle tekrar düşmana bırakılırlar. 1914 yılında Köprüköy Savaşı başlar. 33 bin kişilik 10. kolordudan 33 kişi bu savaşta kalır. Aralarında Teğmen Selim de var. Bunları Cemil'e söyleyen de odur. Bu bölümde Cemil'in bir gemiyle Bandırma'ya gelişi, İzmir'e gelişi ve orada yaşananlar anlatılır. Cemil, Emekli Askerler Derneği'ni aramak için İzmir'e gelir. Bu ilişkiyi bir bakkalın yardımıyla bulur. Cemil'in amacı bu dernekte çalışan Bekir Sami Bey'i bulmaktır. Rumeli göçmenlerinden bir bakkalın yardımı Cemil'i harekete geçirir ve bu düşman zulmünden kurtulmak için milletin nasıl yardım etmeye çalıştığını düşünmeye zorlar. Millet, İzmir'in Yunan işgali sürprizinden kurtulamadı ve sokaklar çok kalabalık görünmez. Hiçbir Türk malını alıp yollara düşmez, kimse evinden çıkmaz. İslam dinine göre düşmanla savaşmak Allah'ın emridir. Bunu bilen bütün millet, düşmanları İzmir'den kovmak için var gücüyle çalışan Kuvayi Milliye mensuplarına yardım etmeye çalışır. Bu sırada düşmanın içinde gezinen Kuvayi Milliye mensupları da taarruz bölgelerini belirlemiştir. Manisa'daki Topçu birliklerine haber vermekle görevlendirilen Teğmen Faruk ve Yüzbaşı Selahattin Bey tüm aramalarına rağmen Manisa ile telgraf bağlantısı kuramaz. Telgrafla haber vermeyi planlayan Cemil'in aradığı kişi Bekir Sami Bey'dir. Bekir Sami Bey 23 Mayıs 1919'da Balıkesir'e giderek oradaki taarruz planlarını inceler. Buradan tek vagonla Akhisar'a gittiler. Bu vagon, Akhisar'a 17. Kolordu'nun tamamından kalan sadece 1 albay, 1 teğmen ve 2 yüzbaşı alır. Lokomotif Akhisar'a vardığında bu kasaba tamamen Yunan bayraklarıyla süslenmiştir. Bu da Akhisar'ın Yunanlılar tarafından işgal edildiğini gösterir. Cemil ve Faruk Türk milletinin durumunu tartışırlar. Teğmen Faruk, Akhisar'daki orduya komuta edecektir. Cemil ise Akhisar'ı kurtarmanın Teğmen Faruk'a düşmediğini düşünür. Cemil, Ethem Bey'in Bekir Sami Bey'e gönderdiği mektubu Körağa ile birlikte alır. Görünürde ne araba ne de yaya vardır. Boş tarlalar göz alabildiğine uzanır, sanki insanlar tarlalarını terk edip boş dağların arkasına saklanmışlardır. Bu sırada Cemil, bir devin ölüsü üzerinde atının dolap gibi döndüğünü zannederek aniden ürperir. Ölen bu dev Osmanlı İmparatorluğu'dur. Cemil Akhisar'a geldiğinde Akhisar alınmış ve Deniz Uçağı Genel Komutanı Ethem Bey ile müfreze komutanları ve tüm atlılar meydanda bekler. Bütün atlılar harekete geçince Cemil gözlerini Şevket Bey'in ağır makineli müfrezesine çevirir. Burada yorgun savaşçılar geçiyordu. Yüzlerce yorgun yiğit kafaları parçalanmış ama yürekleri vatan için atıyor. Cemil, yanından geçen son asker de geçene kadar hep selam verir. Tüm atlı ve yaya ordu, düşmanı kovmanın verdiği gururla yavaş yavaş uzaklaşır. Esir Şehir Üçlemesinde Millicileri İşgal Kuvvetleri'nin baskısı altındaki İstanbul'da anlatan Kemal Tahir, 'Yorgun Savaşçı'da onları Anadolu'ya gönderir. 'Yol Ayrımı'nda yan karakterlerden biri olarak karşımıza çıkan Cehennem Topçu Cemil, 'Yorgun Savaşçı'nın başkahramanıdır. İstanbul'a geldiğinden beri, bir türlü üzerinden atamadığı yorgunluğu sanki dinlendikçe çoğalan Cemil, bir yandan aşık olup evlendiği teyzekızı Neriman ile her şeyi bırakıp uzakta bör köyde yaşamayı isteyecek kadar bıkkın; diğer yandan Anadolu'ya geçip Milli Mücadele'de ön saflarda yer almayı isteyecek kadar da cesurdur. 1919 ve 1920 yıllarında İstanbul'daki örgütlenmeleri ve Anadolu direnişini anlatan 'Yorgun Savaşçı', Cumhuriyet'in kuruluşuna giden sürecin romanı olarak da okunabilir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yuk/", "text": "Josef: Savaşın ortasında askere giderek karısını yalnız başına bırakmak zorunda kalan bir koca. Maria: Savaşın ortasında kocasının askere gitmesi ile bir başına köyde kalan kadın. Savaşın ortasında bir aileyi çevreleyen şüpheler ve sessizliklerle örülmüş bir hikayeyi anlatıyor. Hikayenin önemli bir yönü, kocası Josef'in askere çağrılması üzerine köyde kalan Maria'nın, diğer kadınların kıskanç tavırları ve köy erkeklerinin arzularıyla yüzleşmesi konu ediniyor. Monika Helfer, anneannesi Grete'nin yaşadığı travmalar üzerinden anlattığı, kısmen otobiyografik özellikler de barındıran bu kitabımız akıcı bir dille anlatılıyor. Bir taraftan yaşanan güzel anıları konuştuğu gibi anlatılırken ailesinin yükünü de biz okurlarının omuzlamasını bekliyor. Birinci Dünya Savaşı'nın tarihsel arka planda gezindiği, erkeğin cephede, kadınınsa çocuklarıyla evde açlık sınırında yaşadığı, toplum normlarının ev etrafında şekillendiği, üstelik savaş, aile ve yuva üçgeninin çocuk psikolojisi üzerindeki etkisini de güçlendirdiğine değinen kitabımızı elinizden bırakamayacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yukari-mahalle/", "text": "Danny: yüzyıllar önce Kaliforniya'ya gelmiş İspanyol yerleşimcilerin neslinden bir paisanodur. Paisano nedir? Bu, İspanyol, Kızılderili, Meksikalı ve biraz da Avrupalı kanı karışık insanlara verilen addır. Bir iki yüz yıl kadar önce Kaliforniya'da yaşamış insanların soyundan gelirler. İngilizceyi paisano ağzıyla konuşurlar. Arkadaşlığa paradan daha çok değer veren Danny, birdenbire iki ev sahibi olunca diğer sokak arkadaşlarına kapılarını açar. Bu grubun özgürlük sevgisi ve maddi dünyaya olan nefreti, onları heyecan verici ve çoğu zaman gülünç maceralara sürükler. Ta ki Danny yeni hayatındaki sorumluluklarından bıkıp ortadan kaybolana kadar. Danny ve arkadaşları, hikayenin başında sokakta yatan, pislik içinde uyuyan, yemek çalabiliyorsa yemek yiyen ama her zaman ilk öncelikleri en az bir galon şarap içmek olan bir serseriler grubudur. Danny, büyükbabasından iki ev miras alır. Danny, sürgünden döndüğünde bu mirası öğrenir. Danny, katır çobanı olarak Teksas'a sürülür. Mülkiyetin ağırlığı Danny'ye düşer. Haberin ağırlığıyla ortalıkta dolaşırken arkadaşı Pilon ile tanışır ve Pilon'a birlikte yaşamayı teklif eder. Bu sayede üzerindeki yükü arkadaşı Pİlon ile paylaşacak ve biraz daha hafiflemiş olacaktı. İkisi başlangıçta bulduklarını paylaşarak ve işi bölerek anlaşırlar, ancak Pilon, Danny'nin ev sahibi olduğu için Danny'nin kendisine verdiği işleri yapmaya mahkum olduğunu hisseder. Danny'ye diğer evi kendisine kiralamasını teklif eder ve on beş dolar üzerinde anlaşırlar. Pilon'un cebi, askerliği dışında hiç on beş lirayı bir arada görmemiştiR. Her nasılsa, diye düşünür, kirayı ödemek için hala bir ayı vardır. Ay bitmeden ne olacağını kim bilebilir? İkisi de bu kiranın asla ödenmeyeceğini bilirler ama bundan hiç bahsetmezler. Ev sahibi kiracı olmasına rağmen Pilon ve Danny birlikte yiyip içmeye devam ederler. Pilon nadiren bir ya da iki dolar alır. Her ne kadar parayı Danny'ye götürmek için yola çıksa da arkadaşıyla bir galon şarabın kendisini daha mutlu edeceğini düşünerek bu fikirden hep vazgeçer. Yine de Pilon, ödenmemiş tüm o ayların ağırlığını hisseder. Pilon bir gün yolda yürürken Pablo ile karşılaşır. Pablo'ya ayda on beş dolara oda kiralayabileceğini söyler. Pablo teklifi kabul eder ve Pilon arkadaşına olan borcunu ödeyebilmenin zaferini hisseder. Danny ve Pablo, şehirde dolaşırken Danny'nin kapı komşusu ile görüştüğünü öğrenirler. Pilon'a bir şüphe çöker. Sonuçta, kadının iki evi için Danny'ye yaklaştığı açıktır. Tek arkadaşları Danny'nin, aylarca ödenmemiş kiranın peşine düşmesinden korkuyorlardı. Danny'nin evine gidiyorlardı. Danny kadından zevkle bahseder. Parası olsaydı ona bir hediye almak istediğini söyler. Bir kavanoz şeker kadını mutlu edebilirdi ama Danny şeker alabilmek için kirayı karşılayamazdı. Arkadaşları bu konuşmadan rahatsız olur. Ormanda yürürken Jesus Maria ile karşılaşırlar. Jesus Maria kasabanın kızlarından biriyle tanışmak ister ama askerlerle birlikte gitmiştir. Jesus Maria'nın da bir galon şarap vardır. İsa Maria biraz parası olduğunu ve ona bir hediye almak istediğini söyler. Ertesi gün Jesus Maria'yı tekrar bulduklarında perişan olur. Kız, askerlerin içkilerini çalmaya çalışır ve fark edildiğinde dövülür. Ona aldığı saten iç çamaşırı ve bir iki dolar hala cebindedir. O birkaç dolar ve bir saten çarşaf sayesinde Jesus Maria'nın yeni ev arkadaşları olur. İki dolar Danny'ye giderken yolda bir kadına verilebilecek en iyi hediyenin şarap olduğuna karar verilir ve bir galon şaraba dönüşür. Ayrıca şeker dişlere zararlıydı ve arkadaşlarının dişlerine zarar vermek istemezler. Danny'nin evinde şarap içilir ve saten çarşaflar kadına verilmek üzere Danny'ye verilir. Bir akşam üç arkadaş içerken evlerine sızar ve düşen mumun alevi bir anda ahşap evi yutar. İsa, Pilon ve Pablo ile zar zor kaçar. Danny, evinin yandığı haberini alsa da bu onu sinirlendirmez, tam tersine göğe yükselen kıvılcımlar gibi ödenmemiş kira borcunun yükünden kurtulduğunu hisseder ama yine de buna karar verir. Arkadaşlarına karşı sert olmalı ve yüzüne karşı yumuşak olmamalıdır. Danny'nin evinde birlikte yaşamaya başlarlar. Çaldıklarını şaraba, çalıp sattıklarını tekrar çalarak şaraba dönüştürürler. Korsan gözlerine yakalanır. Korsan, her zaman çalışan ama köpekleriyle birlikte bir kümesten başka bir şeye sahip olmayan bir adamdır. Korsanın çok parası olduğunu düşünüyorlar. Böylece korsan ve köpekleri yeni ev arkadaşı olurlar. Korsanın parasını nereye sakladığını öğrenmek için her zaman peşine düşseler de burayı asla öğrenemezler. Korsanın içine gömülen paranın akıbeti hakkında hikayeler anlatırlar. Bir gün korsan bir çuval dolusu parayla dışarı çıkar. Bu parayı arkadaşlarına emanet etmeye karar verdiğini ve en güvenli yerin bu ev olduğuna inandığını söyler. Böylece başkalarının parayı şaraba çevirme hayalleri yıkılır çünkü bu para yıllar önce hastalanıp iyileşen bir köpek için kiliseye adanan altın bir şamdan olacaktır. Hapisten yeni çıkmış olan Büyük Joe da Danny'nin evine taşınır. Böylece bütün günü çalıntı ve toplanmış eşyalarla dolaşarak geçirirler. Danny'de değişiklikler olmaya başlar. Danny eski boş günlerini çok özlediğini fark eder. Kendini yeniden sokaklara atar ve suç işlemediği hiçbir hapishane bırakmaz. Arkadaşları, Danny'yi içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için büyük bir parti planlar. Parti için kalamar temizleyerek bile para kazanırlar. Danny, tüm üst mahallenin katıldığı büyük bir parti devam ederken uçurumun dibinde bulunur. Danny'nin ölümü, evin gitmiş olduğu ve sefil eski hayatın yeniden başladığı anlamına gelir. Arkadaşlar evin Danny ile birlikte yıkılması gerektiğine karar verirler ve Tanrılara karşı onurlu bir isyanda küle döndürürler. Koca ev bir kül yığınına dönüştüğünde, ikisi de diğer tarafa yürüyüp gözden kayboldular. Birinci Dünya Savaşı ve Büyük Buhran yıllarının boğucu atmosferinde yerleşik kalıpların dışına taşanların, gelecek kaygısı taşımayan ama bugünü de sonuna kadar yaşayanların, sistemin dışında kalmakta direnenlerin, beş parasız aylak takımının hikayesi Yukarı Mahalle. Sıra dışı ilişkileri, tuhaf alışkanlıkları, durduk yere çıkan kavgaları, renkli karakterleri ve hatta köpekleriyle dostluğun, dayanışmanın, fedakarlığın ama illa ki neşenin kol gezdiği bu sokaklarda yoksulluk bir üzüntü, işsizlik bir yoksunluk olmaktan çıkıyor. Küçük insanların hikayelerinden dev yapıtlar yaratan dünya edebiyatının usta kalemi John Steinbeck'in Tatlı, Perşembe ve Sardalye Sokağı'yla oluşturduğu üçleme Yukarı Mahalle'yle tamamlanıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yukarlarda-en-uzaklarda/", "text": "Yukarlarda En Uzaklarda adlı romanında, okuyucuyu yaşam ve ölüm kavramlarını yeniden düşünmeye davet ededen yazar, Eserleriyle Türkiye'nin yakın tarihinin kaydını tutar, bu kez de bilimkurgu sınırlarında dolaşarak kendi edebiyat alanını genişletiyor. İnci Aral, Yukarlarda En Uzaklarda romanında, Hollanda'ya göç eden bir ailenin kızlarını kaybedişini, bilim, tıp ve kuantum fiziği kurallarının geçerli olduğu bir uzay ülkesinde yaşamı düşleyerek kaleme almış, başlangıcı yirmi yıl öncesine dayanan, yıllar boyu düşünülmüş, beklenmiş, uzun uzun kurgulanmış bir roman. Hollanda'ya iltica eden Fatih ve ailesinin hayatı, yirmi yaşındaki kızları Akdeniz'in şüpheli bir tramvay kazasında ölmesi ile altüst olur. Mutlu aile bu ölümle darmadağın olur. Eşi Müjgan, kızının ölümünün bir kaza değil suçlusunun kocası olduğunu düşünür. Çünkü kitaplaştırdığı bir araştırma nedeniyle olaya mafyanın parmağı karışmıştır. Fatih, eliyle gömdüğü kızını yıllar sonra kanlı canlı karşısında gördüğünde bir gizemin peşine düşer. Türkiye'de sol siyaset içinde etkin biçimde rol aldıktan sonra Hollanda'ya iltica etmiş Fatih'in ve ailesinin hayatı, yirmi yaşındaki kızları Akdeniz'in şüpheli bir tramvay kazasında ölmesi ile altüst olur. Mutlu aile fotoğrafına kan damlamıştır. Eşi Müjgan ise Akdeniz'in ölümünün bir kaza olmadığını düşünür. Ona göre, Fatih de suçludur. Çünkü kitaplaştırdığı bir araştırma nedeniyle olaya mafyanın parmağı karışmıştır. Yıllar içinde dişleriyle tırnaklarıyla oluşturdukları mutlu yeni hayatları sona ermiştir... Ancak Fatih, eliyle gömdüğü kızını yıllar sonra kanlı canlı karşısında gördüğünde gerçeğin gizemini çözmeye girişecektir. İnci Aral, Yukarlarda En Uzaklarda adlı romanında okuru yaşam ve ölüm kavramlarını yeniden düşünmeye çağırıyor. Yapıtlarıyla Türkiye'nin yakın tarihinin kaydını tutan yazar, bu kez bilimkurgunun sınırlarında dolaşarak kendi yazın alanını da genişletiyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yuksek-firinlar/", "text": "İbrahim Mutlu: Romanın başkahramanıdır. Maddi sıkıntıdan kurtulup iş bulup çalışmak için Almanya'ya gider. Elif: İbrahim Mutlu'nun karısıdır. Saygılı, efendi ve ahlaklı bir kızdır. Fakir Baykurt bu romanda Almanya'da bir grup işçi ailesinin hikayesini anlatır. Çalışma koşullarından uyum sorununa, geleneksel aile hayatından namus anlayışına kadar uzanan geniş bir yelpazede hem Almanya'yı hem de orada yaşayan Türk ailelerinin genel yapısını yine ustalığına yakışır bir şekilde hikayesine ekliyor. Maddi sıkıntılar içinde yaşayan ve bu durumdan kurtulmak için Almanya'ya gider. İlk eşini kaybeder ve yengesiyle evlenir. Yengesi kendini aldatınca onu da boşar. Son eşi köylü kızı Elif'tir. Ondan bir oğlu var ama çocuk on gün erken doğduğundan dolayı ona karşıda bir şüphelidir. Aldatıldığını hisseden İbrahim Mutlu, Elife'nin hayatını perişan eder. Ancak yapılan analizler çocuğun İbrahim Mutlu'dan olduğunu ortaya koyar. Almanya'da geçirdiği yıllarda İbrahim Mutlu ve ailesinin en büyük yardımcısı komşuları Alman Oma Gerda'dır. Bu aile onlara her konuda yardımcı olur. Almanya'da işçilerin sendikal eylemleri de vardır. Bu eylemlere de katılan İbrahim Mutlu hala çok mutlu değildir. Romanın sonunda herkes harekete geçerken bir ormanda ve arabalarında derin düşüncelere dalarlar. Fakir Baykurt bu romanında, Almanya'daki bir grup işçi ailesinin öyküsünü anlatıyor. Çalışma koşullarından uyum sorununa, geleneksel aile yaşantısından namus anlayışına yayılan geniş yelpazede, hem Almanya'yı hem de orada yaşayan Türk ailelerin genel yapısını yine ustalığına yakışır bir biçimde öyküsüne katıyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yuksek-topuklar/", "text": "Nermin: Kitabın ana karakteri ve anlatıcısıdır. Tek çocuk olarak büyümüştür. Çocukluğunda yaşadığı travmaları atlatmaya çalışarak kendi olmak ister. Ayrıca gençliğinin ilk yıllarında solcu ve feministti. Tuğde: Beş yaşında olmasına rağmen kadınlığın tüm alametlerini kendisinde barındıran bir çocuktur. Nermin ablasını ve yakındakileri çileden çıkarır. Murathan Mungan'ın 2002 yılında Metis tarafından yayınlanan romanı kadın, kadınlık, kadın olmayı öğrenmek ve kadın doğmak üzerinedir. Romandaki olaylar, Nermin ve romanın beş yaşındaki kahramanı Tuğde'nin aynı evde geçirdikleri beş günlük bir süreyi kapsar. Nermin, İstanbul'da bekar yaşayan, kariyer sahibi güzel bir kadındır. Nermin'in arkadaşı Tuğde isimli kızını bırakıp tatile çıkar. Arkadaşını kırmak istemeyen Nermin, Tuğde ile geçirdiği beş günü unutamaz. Acılı günler yaşar. Hatta yaşadıklarını kaleme alarak yazmaya başlar. Yazdığı kitabın adı High Heels. Bir postacı, Nermin'e duygusal olarak bağlıdır. Nermin kapıya gelip onunla tanışmak istese de Tuğde'yi kızı gibi gösterir ve postacıyı hayal kırıklığına uğratır. Tuğde ile geçirdikleri beş gün boyunca Tuğde, Nermin'in reklam arkadaşlarıyla iletişime geçerek bir reklam filmi kurar. Nermin'in onunla ilgilenmesini istemesinin asıl nedeni budur. Reklamcı bundan faydalanarak arkadaşlarına bir reklam filmi çektirecektir. Tuğde yüzünden Nermin hem Japonlarla bir yemeğe katılmak hem de şampuan reklam çekimlerine gitmek zorunda kalır. Çekimler sabah dörde kadar sürer ve Japon yemeklerinde ayakkabısının topuğu kırılır. Beşinci günün sonunda, Tuğde evden ayrıldıktan sonra birkaç gün kendine gelemez. Bu hacimli kitap orta yaşın kıyısındaki yalnız bir kadının 5 yaşında bir kız çocuğuyla başbaşa geçirdiği beş günde geçiyor. Kolay üstesinden gelinmiş bir zaman dilimi değil ama. Adeta minyatür bir günümüz kadın prototipi olan minik Tuğde ile yaşadıkları roman kahramanı açısından zengin ama ıstıraplı bir deneyime dönüşüyor ilerleyen sayfalarda. Yüksek Topuklar, Murathan Mungan'dan İstanbul, özellikle de Beyoğlu ekseninde gezinen uzun bir gözlem ve deneyim kılavuzu olarak okunabilir. Bundan birkaç yıl önce yazmaya karar vermiştim bu öyküyü. Güzel ve uzun bir öykü olsun istemiştim. Her zamanki gibi onca iş, onca uğraş girdi araya; gündeliğin hayhuyunda başka öyküler, başka öykücükler; yalnızca yazılan, yazılmayı bekleyenler değil, yaşananlar da geçit vermedi... Sonunda, Bir gün yazarım, nasıl olsa bir gün yazarım, diye beklettiklerimden biri olup çıktı bu da... Kimi zaman, yazdığımda, kim bilir nasıl müthiş bir kitap olacağını düşleyip, heyecanlandıklarımdan biri olarak geliyordu aklıma; kimi zaman da yazamadıklarımın yüreğimi daraltan ağır çeki taşlarından biri olarak... Bu tür muhasebeler içinde bulunduğum ruh haline göre değişiyordu; belki yazacağı onca şeyi üst üste yığıp yıllar boyu onlarla birlikte gezen bütün yazarlarda böyle oluyordur. Artık onları bilemem. Ama her zaman söylerim, yazıp da, düşlediklerinizin ne kadarını yazabildiğinizi görmektense, bir gün yazdığımda nasıl müthiş bir şey olacak kim bilir! diyerek kendinizi geleceğe ertelemeniz daha heyecan vericidir. Buraya kadar söylediklerimden benim bir yazar olduğumu düşünmüş olmalısınız; hayır, değilim, ama öyle zannedilmek hoşuma gidiyor. Aslında yazıya gönül vermiş olduğumu, boş zamanlarımda, nasıl derler, kendi çapımda öyküler, öykücükler, çeşitli denemeler yazdığımı, ne yazık ki, ancak birkaç yakınım biliyor. Onların da pek ciddiye aldığını sanmıyorum. Başarılı bir grafikerim, işime çok asılmamakla birlikte fena para kazanmıyorum; bunların bana yettiğini düşünüyor olmalılar. Yazdıklarımdan, yazmaya çalıştıklarımdan kimselere pek söz etmem; hem kendimi sahiden bir yazar olarak görmeyişimden kaynaklanıyor bu -insan kendini bir yazar gibi hissetmezse, başkaları için nasıl ikna edici olabilir?-; hem de heyecanlarıma kapılıp birkaç kez anlatacak gibi olduğumda, karşılaştığım genel bir kayıtsızlık, umursamaz tavırlar ya da anlattıklarımın başkaları tarafından inançsız gözlerle dinlenmesi, beni bu konuda iyice ürkek yaptı. Ben de bu arzumu kendime saklamaya karar verdim. Eğer günün birinde iyi bir kitap yazabilirsem, hepsinden öcümü almış olacağım. kitap alıntılarını da ekleseniz harika olurdu, çok güzel bir site. Teşekkür ederiz. Yazarlara ait sözler ve mesajlar kategorimiz mevcut; Menüden Sözler ve Mesajlar bölümünde bulabilirsiniz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yukseltin-tavan-kirisini-ustalar/", "text": "Seymour: Glass ailesinin en büyük çocuğudur. Nedime: iri yarı bir kadın olan baş nedimedir. Diğer tüm Glass ailesi öyküleri gibi Tavan Kirişi de en büyük ikinci ağabey olan Buddy Glass hikayenin yazarıdır. Öyküde Buddy, II. Dünya Savaşı sırasında 1942'de ordudan izin alıp ağabeyi Seymour'un nikahına gelmesini ve nikahın yapılmamasından sonra olan bitenleri anlatır. Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar, New Yorker tarafından basılmış bir öyküdür. Bu hikayede yaşananlar Seymour'un 1948'deki intiharına zemin hazırlayacak. Okurların bildiği gibi Seymour, Buddy'nin ve düğüne gelen ziyaretçilerin gözünden anlatılıyor. Bu kişiler arasında düğünün yapıldığı yerden ayrılırken Buddy ile aynı limuzine binen iri yarı bir kadın olan nedime de vardır. Yolcuların geri kalanı Buddy'nin Seymour'un kız kardeşi olduğunu bile bilmiyor. Hikaye boyunca, nedime Seymour'u düğüne katılmadığı için tokatlar ve ona Muriel'in annesinin ne kadar zeki olduğunu ve Seymour'un davranışları hakkında söylediklerini nasıl bulduğunu anlatır. Konuşma ve Buddy'nin itirazı, Salinger'ın yargılayıcı ve duyarsız insanlara karşı öfkesini yansıtıyor. Zen kabulünün olduğu yerde kötülük olamaz. Hikayenin bir noktasında Buddy, Seymour'un günlüğünü bulur. Kimse görmeden banyoya götürüyoruz ve Seymour'un ağzından duyacağımız tek diyaloğu okuyoruz. Daha sonra yayınladığı Hapworth 16, 1924 de Buddy, mektubun kelimesi kelimesine aktarıldığını ve aktarılanın kendisinin değil Seymour'un düşünceleri olduğunu belirtir. Bu noktada iki kardeşi ayıran zar tamamen şeffaf hale geldi ve aşağıdaki hikaye bunu kanıtlıyor. Glass'ın en büyük çocuğu olan Seymour, diğer bazı hikayelerin aksine buradaki ana karakter değildir. Seymour, genellikle yazar olan kardeşi Buddy'nin gözünden anlatılır ve Buddy, dahi kardeşinin gölgesi altında yaşamaktan memnun görünmektedir. Hikayenin başlığı, Boo Boo Glass'ın Seymour'a ailenin evindeki banyo aynasına bıraktığı bir notun ilk satırdır. Notun kendisi, Midillili Yunan şair Sappho'nun bir şiirinden bir dizedir. J. D. Salinger İkinci Dünya Savaşı yıllarının yedi tuhaf kardeşli Glase ailesinin öykülerine Franny ve Zooey'le (YKY, 1993) başlamıştı. Bu kez Glass kardeşlerin öyküsü Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş adlı bu kitapta devam ediyor.Yapı Kredi Yayınları 20. yüzyılın bu modern-klasik ustasının son kitabını da Türkçede yayımlayarak Salinger külliyatını tamamlamış oluyor."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yurdunu-kaybeden-adam/", "text": "Sadık Turan: Romanın ana karakteridir. Almanya Rusya savaşında Alman bir subay olarak görev alır. Yaşamının çoğu savaşlarda ve savaşta arkadaşlarını kaybetmesi ile geçer. Marya: Polonya asılı bir kadındır. Sadık Turan ile hastahanede tanışır ve ona yardım eder. Ancak Amerikalıların bombardımanını esnasında ölür. İkinci Dünya Savaşı sırasında çeşitli Türk boylarından oluşan bir birlikle birlikte Almanlarla savaşırken Ruslar tarafından esir alınmış bir yedek subaydır. Bir süre sonra Almanlar, Ruslara karşı savaşa esir Türklerden oluşan bir birlik gönderir. Roman, Bu birlik içinde olan Sadık Turan'ın hayatı ve olayları konu edilir. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlar, Ruslarla savaşırken ele geçirdikleri Kırım ve Tatar uyruklu esirlerden bir ordu oluştururlar. Bu askerler Rus ordusunda savaşırken esir alınsalar da bu sefer yine vatanlarını kurtarmak için Alman ordusunda Ruslara karşı savaşmak zorunda kalırlar. Almanlar bu askerlerin vatan ve millet sevgisini kullanarak Ruslara karşı savaşmasını ister. Sadık bu ordunun en üst düzey subaylarından biridir. Cepheye gitmeden önce memleketi Kırım'a gelerek doğup büyüdüğü toprakları görmek ister. Ailesi ve yakın arkadaşları Sadık'ın öldüğünü düşünür. Sadık'ı beklenmedik bir şekilde karşılarında gören ailesi şok geçirir. Bu anlar eserde uzun uzadıya anlatılır. Sadık'ın kardeşi Bekir, Sadık gibi düşünmez. Ayrıca vatanını kurtarmak için Rus çeteleriyle Almanlara karşı savaşır. Sonunda ayrılık zamanı gelir ve iki kardeş görev yerlerine dönerler. Savaşın en şiddetli anında Almanlar, iki bine yakın askerini alarak batıdaki Alman kampına göndermeye karar vermirler ve bu esirlerden sorumlu olarak Sadık'ı atarlar. Muhan adında bir asker kaçmaya çalışır. Muhan daha sonra yakalanır ve Alman kampına getirilir. Kampın komutanı Muhan'ın idam edilmesine karar verir. Muhan'ı idam edecek askerler, Sadık'ın komutasındaki askerler arasından seçilir. Ama Sadık Muhan'ın en azından askeri mahkemede yargılanmasını ister. Ancak Alman komutanın bu isteğe karşı çıkması esir askerlerin çaresizliğini daha da artırır. Bundan sonra Sadık'ın komutasındaki şirket Almanların isteklerine göre çalışmak istemez ve Almanlara olan sadakati giderek azalır. Hatta bir zamanlar fikir ayrılığına düştükleri iki Alman'ı öldürerek suçu çetelere yüklerler. Sadık'ın bulunduğu bölgede savaş kızışmaya başlar. Filo Ruslar tarafından saldırıya uğrar ve Sadık ağır yaralanır. Sadık'ın yardımına kimse gelmez, ancak Polonya'da bir kampta tanıştığı ve aşık olduğu Marya adında genç bir kadın, Sadık'ın yaralarını iyileştirir ve onu birlikte kaçmaya ikna eder. Sadık ve Marya birlikte kaçar ama bu kaçışta Sadık, Marya'yı koruyamaz ve Marya ölür. Sadık kaçmayı başarır. - Yurdunu Kaybeden Adam, yaşamı boyunca Türkiye'ye gelmemiş olan Cengiz Dağcı'nın diğer eserleri gibi akıcı ve anlaşılır bir Türkiye Türkçesi ile kaleme alınmıştır. - Kitabın başlarında ve çok büyük bölümünde Sadık Turan'ın hatıralarının dayanılmaz acılar barındırdığı, sağ kolu Ahmet Akın'ın sonunun hazin olduğu ifade edilir. Bu trajediler ise ancak kitabın sonlarına doğru anlatılmaktadır. Ahmet Akın'ın sonu ise çok hızlı bir şekilde adeta geçiştirilir. - Romanda Gamalı Haç ile Kızılhaç arasında kalan Kırım-Tatar-Özbek-Kazak Türklerinin yaşadığı dram, Türk'ün Türk'e kırdırılması politikaları etkili bir şekilde ele alınmaktadır. - Yurdunu Kaybeden Adam, İkinci Dünya Savaşının Avrasya ve Orta Asya Türkleri gözünden anlaşılması açısından önemli bir yapıttır. Esirlikten kurtulan ama hürriyetin tadına varamayan Cengiz Dağcı'yı anlatır.Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile bir manası kalmadığını şimdi anlıyorum. İçinde doğduğum, gülüp oynadığım yerlerde benim dilim konuşulmuyor artık. Bir zamanlar, o topraklarda dilimi konuşan insanların ne olduklarını da bilmiyorum. Son fırtına, ağacı devirdi. Bizler, uçurduğu birkaç yaprak, boşlukta yolunu şaşırmış, ümitsiz ve şaşkın, meçhul bir geleceğe doğru, yalpa vurup duruyoruz."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yuregim-seni-cok-sevdi/", "text": "Aslı: İTÜ'de okuyan çağdaş, entelektüel bir genç kızdır. Murat, işletme bölümünü bitirip iş hayatına atılmayı düşünürken ailesi onu uygun olmayan bir gelin olarak görmektedir. Hayatının geri kalanını pişmanlık ve huzursuzluk içinde geçirmek yerine sevdiği adamı terk eden, aşkını ve acısını gömen bir davranış sergileyen Aslı. Sevdiği gencin mutluluğu için kendi isteklerini ve mutluluğunu bir kenara koymayı tercih eden bir karakterdir. Murat: Bursalı varlıklı bir ailenin oğlu olan Murat, İTÜ'de okuyan genç bir adamdır. Aynı üniversiteden Aslı'ya aşık olur ve onunla evlenmeye karar verirler. Ancak ailesi Aslı'yı onaylamadığı için Aslı'dan ayrılmak zorunda kalır, ama hayatı boyunca onu asla unutmamıştır. İstenmeyen bir evliliği ve bir kızı olmuştur. Kızına en sevdiği kız olan Aslı'nın adını vermiştir. Emre: Aslı'nın yakın arkadaşıdır. Aslı Emre sayesinde Türkiye'ye gelmiş ve bu vesile ile Murat'la tekrar ile görüşmüştür. Rabin: Aslı'nın Amerika'da evlendiği Amerikalı profesördür. Aslı'nın Türkiye'ye dönme teklifini kabul etmeyerek, bu durumdan ötürü ayrılmayı bile göze almıştır. Yüreğim Seni Çok Sevdi kitabında İTÜ'de üniversite okuyan Aslı ve Murat adında iki öğrencinin arasında geçen imkansız aşkı konu edinmiş bir romandır. Aslı, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde İşletme okuyan mütevazı bir genç kızdır. Arkadaşlarıyla vakit geçirirken aynı üniversitede öğrenci olan Murat ile tanışır. Murat, Emre'nin arkadaşıdır. Emre, Aslı ile yakın arkadaştır. Murat zengin bir aileden geldiği için Aslı kendini beğenmiş, başına buyruk, kibirli biri olduğunu düşünür. Murat, ilk buluşmada Aslı'ya aşık oldu. Ama aynı zamanda onu etkilemenin zor olduğunu da biliyor. Aslı'ya Nazım Hikmet'in bir şiirini göndererek onu sevmeye ikna eder. Aradan zaman geçer ve Aslı ile Murat sevgili olurlar. Bir gün Murat'ın ailesiyle Bursa'ya giderler ve Aslı, Murat'ın ailesiyle tanışır. Murat'ın ailesi geleneklerine bağlı bir yapıdadır. Aslı'yı gördüklerinde onu bir gelin-kız olarak düşünemezler. Hayallerinin gelini; Evin hanımı, kocasına, kayınvalidesine, kayınpederine hizmet edecek biri olacak. Aslı ise istediğinin tersini okumuş, entelektüel düşünen ve çalışma hayatına girmek isteyen bir kızdır. Murat'ın ailesinin bu istekleri karşısında iki genç karışık duygulara ve yaşam tarzına girerler. Bu aşk gittikçe imkansızlaşıyor. Aslı, bu durumdan kurtulmak ve bu aşkı unutmak için Amerika'ya gitme bahanesiyle Murat'tan uzaklaşmaya karar verir. Orada kendisi için yeni bir yaşam tarzı kurmaya başlar. Murat ise Türkiye'de kalarak Aslı'yı özlemeye başlar. Bir yandan da ailesini ikna etmeye çalışır ancak bunda pek başarılı olamamaktadır. Aslı, Amerika'dan Türkiye'ye dönme fikrine pek sıcak bakmıyor. Türkiye'ye dönmemek ve Murat ile tanışmamak için en yakın arkadaşının Türkiye'deki nişanına bile katılmaz. Ancak diğer yandan Murat'ın yaptıklarını ve kendisiyle ilgili gelişmeleri Türkiye'deki arkadaşları aracılığıyla takip eder. Aslı hiç istememesine rağmen bir Amerikalı ile evlenip Amerika'da hayatını sürdürmeye karar vermiş ancak evliliği istediği gibi gitmemiş ve bir süre sonra Amerikalı kocasından boşanmıştır. Daha sonraları Aslı Türkiye'ye dönmeye karar verir. Türkiye'ye döndükten sonra Kader'in yolları bir kez daha Aslı ve Murat'la kesişir. Aslı ve Murat, ince duygu ve sözlere girmeden birbirlerine durumu sorarak normal eski dostlarmış gibi davranırlar. Bu arada Murat evlenmiş ve bir kızı olmuştur. Aslı, Murat'ın evli ve bir çocuğu olduğu için çok mutludur ama Murat'ın kızının adını öğrenince şok olur. Murat'ın kızının adı Aslı'dır ve Murat ona Aslı der. - Canan Tan'ın diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da duygusal bir aşk genç okurların beğenisine sunuyor. - Ayrıca kitapta Nazım Hikmet'in şiirlerine de yer verilmiştir. - Yayımlandığı yıl çok satanlar listesinin zirvesinde yer alan Kalbim Çok Sevilen romanı genç okurlara hitap ediyor. - Romandaki olaylar İstanbul, Bursa ve Amerika'da geçmektedir. - Canan Tan'ın 2003 yılında yayınlanan Piraye adlı romanına benzeyen Kalbim, Canan Tan tarafından sade bir şekilde sunuluyor. Aslı ile Murat'ın İstanbul-Bursa-Amerika üçgeninde yaşadıkları destansı aşkın öyküsü."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yureginin-goturdugu-yere-git/", "text": "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, 80 yaşındaki bir kadının torununa yazdığı gönderilmemiş mektuplarından oluşan bir romandır. İnançlar, kuşak çatışması, aile ilişkileri ve sırların bu ilişkiler üzerindeki etkilerine de yer vermiştir. Canlı bir kişiliğe sahip genç adam, genç yaşta yanlış bir kararla evlenir. Eşinden çocuk sahibi olmak için her şeyi denerler ama başarılı olamazlar. Daha sonra özel tedavi görmeye başlar. Ancak ilk görüşte bir doktora aşık olur ama onlarınki imkansız bir aşktır. Bir araya gelmeleri mümkün değildir ancak bu yasak aşk sonucunda kadın hamile kalır. Kocasına çocuğun kendisinden olduğunu söyler ve hayatına devam eder. Zor bir çocukluk geçiren kadın, kendi kızını mutlu bir şekilde büyütmeye kararlıdır. Bunun için her istediğini yapmaya başlar. Ancak bunun sonucunda kendisini pek ciddiye almayan şımarık bir genç kız çıkar. Kız kendini dönemin özgürlük ve hippi çılgınlığına kaptırır ve Amerika'ya gider. Döndüğünde hamiledir ve çocuğun kimden olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur. Bunun üzerine kız psikolojik sorunlar yaşamaya başlar ve tedavi görür. Ancak tedavi olurken doktoruna yakınlaşır ve bu durum daha da büyük yıkıma neden olur. Aşık olduğu adam onu aldattır ve onu terk eder. Daha sonra annesinin yardımına koşar ama annesiyle yaşadığı tartışma daha acı bir gerçekle yüzleşmesine neden olur. Kız öz babasının farklı olduğunu ve annesinin yasak bir aşktan sonra hamile kaldığını öğrenir. Bunun şokunu yaşarken bir trafik kazası geçirir ve ölür. Kadın, kızının en iyisini vermek isterken, istemeden onu uçuruma sürüklemiş ve sonunda ölümüne sebep olmuştur. Ama önünde bir torunu vardır ve onun için yeniden hayata tutunması gerektiğini bilir. Bu sefer aynı hataları yapmayacak ve torununa en iyi şekilde bakacaktır. Ancak hayat kadına yeniden bir oyun oynar ve torunu büyüyünce annesi gibi Amerika'ya gitmeye karar verir. Yaşlı kadın, torunu onu yalnız bırakınca bir şok daha yaşar. Sonra kalemini alır ve torununa gönderilmeyecek mektuplar yazar. Ona en büyük tavsiyesi, Yüreğinin Götürdüğü Yere Gitmesidir. - Kitap İtalya'da Eco'nun Gülün Adı romanından sonra en başarılı İtalyan romanı olarak karşılanmıştır. - Bu kitabın devamı niteliğinde olan Yüreğimin Sesini Dinle 2007 yılında yayımlanmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yusufcuk-yusuf/", "text": "Yusuf Yusuf: Derviş'in sadık dostu, birinci ciltte rakip aşiretten Murtaza Bey'i vuran Kürt Mahmut'un oğludur. Derviş Bey, babasına verdiği cinayeti işleme görevini bu kez oğlu Yusuf'a verir. Yusuf, kavmine ve beynine sadık, temiz kalpli ve vicdanlı bir yiğittir. Derviş Bey'e ve aşiretine olan bağlılığı ile adam öldürme görevi arasında bocalaması romanın ana temalarından biridir. Derviş Bey: İstanbul'da hukuk okumuş, Fransızca, İngilizce, Yunanca ve Arapça bilen, aşiret Türkmen adet, soy ve geleneklerine önem veren, aşiretinin itibarını ve nüfuzunu korumak için gerekirse cinayet işleyebilen, erkeklik peşinde koşan bir aşiret reisidir. Kabakçıoğlu: Mahir Bey, Derviş Bey'den toprak elde etmeye çalışan ve Derviş Bey'e düşman olduğu halde dost gibi görünmeye çalışan ikiyüzlü ve yeni doğmuş bir ağadır. Mustafa Bey: Akyollu aşiretinin reisidir. Derviş Bey'i öldürerek rakibini ortadan kaldırmayı hedefleyen aşiretin reisidir. Sarılar ve Akyollu aşiretleri arasındaki çatışmalardan yola çıkarak Çukurova'daki feodal yapıların güç ve nüfuz savaşları romanın kurgusunu oluşturur. Sanayileşme, traktörler ve biçerdöverler ile toprak sahipleri güç kaybetmeye başlamış ve feodal yapıya atfedilen değerleri katletmeye başlayan kapitalist sistem, ağalar olarak egemenliğini göstermeye başlamıştır. Bu roman yabancılaşma ve değişmenin romanıdır. Çukurova'daki iki ağanın kişiliğinde feodal düzenin can çekişmesi, bitişi, tükenişi verilir. Yazar, Akçasaz'ın Ağaları serisinin ikinci romanı Yusufçuk Yusuf'ta Mahir Kabakçıoğlu ile Derviş Bey arasındaki husumetleri merkez alır. Mahir, ekonomik gücün ve yeni nesil bir şebekenin temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Derviş Bey ise halkın gücünden beslenen ve geleneklere bağlı bir ağayı temsil eder. Derviş Bey'in oğlu Akyol halkı tarafından öldürülür. Bunun üzerine Derviş Bey, Akyollu Mustafa Bey'in oğlu Mehmet Ali'yi öldürmek ister. Mehmet Ali her şeyi satar ve Adana'ya gider. Babasının yanında kalırsa öldürüleceğinin farkındadır. Mehmet Ali gittikten sonra Mustafa Akyollu ölüm korkusuyla elinde silahla beklemektedir. Mahir Kabakçıoğlu ihtiyatlı ve ikiyüzlü bir ev sahibidir. Viyana'da eğitim görmüş fakir bir ailenin oğludur. Mahir, sermayesini toprağa yatırmanın ve zengin olmanın hayalini kurar. Bu hayaller Derviş Bey'in sahasından da geçer. Derviş Bey, Mahir Bey'i sevmez. Mahir Bey çıkarları için Derviş Bey ile iyi geçinmeye çalışır. Önce Derviş Bey ile barışmaya gider. Mahir Bey barış yapmak istese de Derviş Bey kabul etmez. Mahir Bey bu kez köyün ileri gelenlerini aracı olarak gönderir. Derviş Bey bir daha barışmayacaktır. Sonunda Reşid Ağa'yı gönderdiğinde Derviş Bey buna dayanamaz ve barışır. Türkmen geleneklerine göre Mahir Bey kefen giyerek Derviş Bey'in kapısına gelir. Ancak Mahir Bey bunu yapmamakta kararlıdır. Mahir Bey, Derviş Bey'i öldürmek için Sarı Mistik ile bir anlaşma yapar. Sarı Mistik, Derviş Bey'i tanıdığında onun iyi bir insan olduğuna karar verir. Onu öldürmeyi reddediyor. Silahı ve parayı Mahir Bey'e iade eder. Mahir Bey, Türkmen geleneklerine göre barış yapmakla yükümlüdür. Köydeki geleneklerin önemini ve yeniden canlandırılması hakkında bilgi verir. Bu fikirler tüm köye yayılır. Arzuhalci Ali'yi komünist olduğu gerekçesiyle içeri attılar. Köyde Ali'nin başına gelen olay başını alır. Köylüler bu durumdan başka bir şey konuşamazlar. Mahir Bey, kefen giyip köyü dolaşırken alay konusu olmasın diye bu komployu kurar. Mahir Bey aslında bir gelenekçi değildir. Ancak geleneklerin öneminden bahseder ve köylüleri kışkırtır. Beklenen gün gelir ve Mahir Bey kefeni giyer. Köyü dolaştıktan sonra Derviş Bey'in evine gelir. Derviş Bey, bir milli gazeteci eşliğinde olayı daha geniş kitlelere yayar. Derviş Bey, Mahir Bey'in gelenek adamı olduğunu düşünür. Mahir Bey, nefret ettiği Derviş Bey ile sahte arkadaş olur. Yüzüne gülümsüyor ve arkasında kuyular kazar. Sonunda Derviş Bey tarlasını Mahir Bey'e satar. Daha sonra Mahir Bey'in kötü yüzünü görür. Mahir Bey, bu sefer Derviş Bey'in kızı Nurhan ile uğraşmaya devam ediyor. Mahir Bey, oğlu Ergin'e Nurhan'ı almasını söyler. Nurhan'ın bu kötü oyuna düşmesine izin veremezler. Bu nedenle Derviş Bey'in İstanbul'da okuyan kızı Nurhan'a kötü yola düştüğünü söyleyerek iftira atıyorlar. Derviş Bey kızını İstanbul'dan getirmek zorundadır. Mestan adında bir ağa vardır. Bu topraksız tarımın arazi almasını istemeyen Süleyman Aslansoypençe onu öldürür. Köylülerin ileri gelenleri bu adamın cezalandırılması gerektiğini iddia ediyor. Mestan cinayeti işledikten sonra kendini bataklığa atar. Bunun üzerine ailesi köy meydanında cezalandırılır. Mahir Bey'in kefen olayı gururunu incitir. Bu nedenle Deli Hacı'ya para verir ve Derviş Bey'e lanet etmesini söyler. Derviş Bey de Yusuf'tan Deli Hacı'yı öldürmesini ister. İkiyüzlü Mahir Bey cinayeti haber verir. Öte yandan Derviş Bey ile konuşarak Yusuf'un yerini arar. Cinayetten sonra Yusuf konağa geldiğinde Derviş Bey onu güvendiği bir adam olan Sakallı Ali'ye gönderir. Yusuf onu bulamaz çünkü Sakallı Ali tutuklanmıştır. Derviş Bey'in oğlu Mehmet Ali, ortak olarak kuracağı fabrika için babasından para ister. Bu fabrika Mahir Bey, Ala Temir, Muzaffer, Muallim Rüstem Bey ve Mehmet Ali tarafından ortaklaşa kurulacaktır. Derviş Bey, tarlasını Ala Temir ve Rüstemoğlu'na sattıktan sonra namusu incinir. Mahir Bey'in planlarını anlamıştı ama artık çok geçer. Yıllardır sakladığı Emir Sultan'ı koruyamaz hale gelir. Onun dağılmasını izler. Yusuf konağa döner. Annesi Meyro, oğluna veda eder. Derviş Bey, ailesi için Yusuf'u öldürür. Akçasazın Ağaları tarihle, zamanla, düzenle hesaplaşmanın hikayesidir. Ağalar çökerken yanı başlarında yeni bir tarih yazılır, değişme kaçınılmazdır. Güçlüler dövüşürken doğa da ses verir. Yusufçuk Yusuf Çukurova'ya kuşaklar boyunca egemen olmuş iki derebeyinin hikayesidir. Köylüleri yıllarca baskı altında tutan bu güç kırılırken, yeni zamanların gereklerine uyum sağlamış yeni zenginler başka bir güç oluştururlar. Barbarlığı çağrıştıran bu güç, bataklıktan kurtulmaya yüz tutmuş bir bataklık toprağını yağmalar."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yuzbasi-corellinin-mandolini/", "text": "Yüzbaşı Corolli: İlk başta orduda eğlence bölümünün başındaydı ama karakteriyle ön plana çıkarak büyük başarı elde etmiştir. Pelega: Meşgul olan iki sevgilisi yüzünden gülümseyemeyen bir insandır. Carlo: Eşcinselliği ile ön plana çıkan bu kişi belki de hayatındaki en büyük iyiliği Kaptan'ı kurtararak yapmıştır. Doktor: Savaş zamanında işlerin çoğu doktorlar tarafından yapılır. Bu nedenle kızıyla pek ilgilenemez ve kızının içinde bulunduğu koşulları umursamaz. Yıl 1941, II. Dünya Savaşı devam ediyor. Almanlarla müttefik olan İtalyanlar, Yunanistan'ın Kefalonya adasını işgal etmeye başlar. Bir İtalyan topçu birliği adada düzeni sağlamak için gelir. Olaya karışan subaylardan Yüzbaşı Corelli, Yunanlılarla yan yana barış içinde yaşamanın yollarını arar ve müzik festivali gibi etkinliklere katılırken köy doktorunun güzel kızı Pelagia'ya aşık olur. 1943'te İtalyanlar Müttefik Kuvvetlere teslim olup taraf değiştirdiğinde, Kaptan Corelli adayı Alman işgaline karşı savunmak zorunda kalacaktır. Dünya Savaşı'nda Carlo adında eşcinsel olan bu askerin bir faaliyeti var ama erkeklere ilgisi vardır. Bu İtalyan asker, Frencesco adında bir askere aşık olur. Bir İtalyan komutan onlara bir görev verir. Askerler kendilerini bu görev için en uygun olarak görürler. Komutanın amacı, İtalyan askerlerini İngiliz üniforması giydirerek Yunanlılara saldırtmaktır. Böylece İngilizler ve Yunanlılar savaşırken durumdan yararlanarak Yunanistan'a çıkarma yaparlar. İş için Frencesco ve Carlo'yu seçmenin kriteri, ikisinin de ordunun en işe yaramaz adamları olmalarıdır. Ölümlerinin kesinliği. Olayların tersine dönmesi sonucunda bu ikisi Yunanlıları öldürür. Frencesco bir çatışmada ölür. Carlo, Kefolonia'ya gönderilir. Kaptan Corolli de aynı adaya gönderilir ve Dr. Yaris adında bir adamın evinde kalmaya başlar. Dr. Yaris'in kızı, Pelega Mandras adında bir balıkçıyla nişanlıdır. Mandras savaşa girdikten sonra Pelega uzun bir süre ondan mektup almaz. Pelega, evlerinde kalan Kaptan'a aşık olur. Mandras uzun bir süre sonra savaştan ağır yaralı olarak gelir. Doktor ve kızı tarafından muayene edilir. Pelega, Manras'a mektuplarına neden cevap alamadığını sorar. Mandra dilinde okuma yazma bilmediğini söyler. Kendisiyle dalga geçileceğinden korktuğu için arkadaşlarına da okutmak istemediğini söyler. Mandras savaşa geri gönderilir. Yunan tarafına gönderilen Mandras ile Pelega arasındaki aşk yavaş yavaş soluyor. Almanlar bu adaya çıkar. İtalyan askerlerini bir meydanda toplar ve onları vurur. Vurulan askerler arasında Yüzbaşı da vardır. Ancak Kaptan, kendisine aşık olan Carlo tarafından sarılarak kurtarılır. Daha sonra adaya dönen Mandras bir örgüte katılır ve öldürülen İtalyan askerlerinin silahlarından bu örgütün ihtiyaçlarını karşılamak için meydana çıkar. Kaptanın ölmediğini, ağır yaralı olduğunu gören Mandras, onu doktorun evine götürür. Pelega, Kaptan'ın kendisine aşık olduğunu bile bile neden böyle bir şey yaptığını sorar. Mandras, onu ne kadar sevdiğini göstermek için yaptığını söyler. Doktor ve kızı, Kaptan'ın yarasını iyileştirmeye çalışır. Savaş zamanında dikişin gerekli olduğu yerlerde iplik olmadığı için Antonio denilen Kaptan'ın mandolinin telini kullanırlar. Bu arada Almanlar, İtalyan askerlerini aramak için evleri tek tek ziyaret eder. Bu sırada Kaptan, doktorun yanında evin mahzeninde saklanır. Almanlar Kaptan'ı bulamaz. Kaptan'ın iyileşmesine yakın, onu İtalya'ya kaçırmaya karar verirler. Bir tekne ile bir kaçırma planı yapılır. Kaptan ayrılırken Pelega'ya onu tekrar görmeye geleceğini söyler. Savaşın bitiminden sonra Kaptan Corolli Yunanistan'a geri döner. Ancak döndüğünde ilginç bir manzarayla karşılaşır. Pelega, Kaptan'ın ayrılmasından hemen sonra evinin önünde yetim bir çocuk bulur ve onu büyüttür. Bu sırada evleri çıkan yangında kül olmuş ve doktor orada hayatını kaybetmiştir. Kaptan, çocuğu ve Pelega'yı görünce üzülür ve yanına gidemez. Uzun yıllar sonra Yunanistan'a geri döner ve eski mahallesinde bir çocukla tanışır. Pelega'nın yanındaki çocuk olduğunu hatırlayan Kaptan, çocuğun eski Mandolin'ini çaldığını görünce gözlerine inanamaz. Hemen çocuğun yanına gider ve mandolini nereden bulduğunu sorar. Çocuk, mandolinin yanan eski evlerinin enkazından çıkarıldığını ve bu mandolinin annesi için çok önemli olduğunu söyler. Bu olaydan kısa bir süre sonra Pelega ve Kaptan bir araya gelir. Kaptan Pelega'ya gerçeği yeni öğrendiğini ve kendisini affetmesini söyler. Sonra Kaptan sandığını açar ve mandolin tellerini gösterir ve bunun seni hala sevdiğimin kanıtı olduğunu söyler. Geç evlenen bu çift, ertesi yıl ölür. 1941 yılında, genç bir İtalyan subayı olan Antonio Corelli, işgal kuvvetlerinin emriyle Kefalonya'ya sevk edilir. İlk günlerde yerel halk tarafından dışlansa da, barışçıl bir savaş yürütmek isteyen tutkulu ama fanatiklikten uzak kişiliğiyle, zamanla kibar, esprili bir asker ve muhteşem bir müzisyen olduğunu kanıtlar. İncelikle, canlı renklerle, dallanıp budaklanan detaylarla örülmüş muhteşem bir gergef gibi... Savaşın anlamsızlığı üzerine çarpıcı ve etkileyici bir yorum. -Marian Keyes- -Derwent May, The Times-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yuzbasinin-kizi/", "text": "Pyotr Andreyiç: Kararlı, gururlu vefakar inançları ve aşkı uğruna hayatını feda etmeyi göze alan iyi kalpli Genç bir subaydır. Savelyiç: Babasının uşağı, Andreyiç'in muhafızı ve koruyucusudur. Yüzbaşı Mironov: Masha'nın babası Orenburgda görevli yüzbaşıdır. Dirayetli vatansever biridir. Marya Mironova: Yüzbaşının kızı, Adreyiç'in sevgilisidir. Şvarbin: Romanın kötülük timsalidir bir karakterdir. Rus edebiyatında önemli bir yere sahip olan bu kitap, 1700'lerin sonlarında Rusya'da yaşamış genç bir dubanın gözünden anlatılıyor. O dönemde Rusya'nın sıkıntılı ve çalkantılı zamanlarında kaptanın kızına duyduğu sevgiyi ifade eden bir subayın aşkı konu edinmiştir. Pyotr Andreyich Grinyov, emekli bir askerin hayatta kalan tek çocuğudur. Pyotr on yedi yaşındayken babası onu askerliğini yapması için Orenburg'a gönderir. Oraya giderken yolda bir kar fırtınası belirir ve Pyotr yolunu kaybeder. Ama Pyotr'a yolu gösteren gizemli bir adamla karşılaşır. Bunun karşılığında Pyotr rehberine bir tavşan kürk manto sunar. Orenburg'a vardığında, Pyotr komutanına görünür ve onun tarafından Kaptan Mironov'un komutası altında Belogorsky kalesinde görevlendirilir. Kale, körfezin etrafındaki yüksek ahşap perdeden yapılmış bir çit gibidir. Bu koy ve kale, Kaptan'ın karısı Vasilisa'nın idaresi altında görünüyor. Orada Pyotr, rakibini bir düelloda öldürdükten sonra sürgüne gönderilen subay Svarbin ile arkadaş olur. Pyotr, komutanı Miranov'un verdiği bir akşam yemeğinde kaptanın kızı Masha ile tanışır ve ona aşık olur. Bu, takasları Masha tarafından reddedilen Shvarbin ve Pyotr arasında kesinti yapar. Shvarbin Masha'ya hakaret ettiğinde, Pyotr onu bir düelloya davet eder ve bu da Pyotr'un yaralanmasına neden olur. Pyotr, kızıyla evlenmek için kaptandan izin ister ve kaptan mutlu bir şekilde Pyotr'a izin verir; ama Pyotr'un babası bu evliliğe rıza göstermez. Bundan kısa bir süre sonra, Rus İmparatoru III olarak taç giyer. Peter olduğunu iddia eden Yemelyan Pugachev'in isyanı başlar. Pughayev'in orduları kaleyi kuşatır. Kalenin bulunduğu köyde yaşayan Kazaklar Pugachev'in tarafını tuttukları için kale kolayca Pugachev'in eline geçmiştir. Pugachev, kale komutanı Yüzbaşı Miranaov'dan tarafını tutmasını ve kendisine bağlılık yemini etmesini ister. Kaptan bunu kabul etmez; Asılarak idam edilir ve eşi de öldürülür. Shvarbin taraf değiştirir ve Pugachev'in emirlerini alır ve Pyotr'un idam edilmesini önerir. Ancak Pyotr idam edilmeyi beklerken, hayatı Pugachev tarafından şahsen bağışlanır. Pyotr, Orenburg'a giden yolunu kaybettiğinde, Pugachev'in kendisine rehberlik eden gizemli rehber olduğunu öğrenir. Ertesi akşam Pyotr ve Pugachev baş başa konuşurlar. Pyotr, Pugachev'i neden kendi komutası altında hizmet edemeyeceğine ikna eder. Pugachev, Pyotr'u Orenburg'a göndermeye karar verir. Pyotr, Orenburg valisine Pugachev'in şehre yürüyeceği haberini iletecektir. Shvarbin, Pugachev Belogorsky kalesinin komutanlığına atanır. Shvarbin, Masha'yı onunla evlenmeye zorlar. Pyotr bu evliliği engellemek için kaleye dönmeye çalışırken Pugachev'in güçleri tarafından yakalanır. Ancak Pyotr, Pugachev ile tekrar konuşmayı başarır ve durumu açıkladıktan sonra Masha ve kendisi serbest bırakılır. İkili, Pyotr'un babasının malikanesine doğru yola çıkar. Ancak bu sefer Rus ordusu tarafından tutulur. Pyotr orduda kalmak ister ve Masha'yı babasının malikanesine gönderir. Pugachev ile savaş devam eder. Ruslar Pugachev'in isyanını bastırdıktan sonra Pugachev ile yakın ilişkileri nedeniyle Rus makamları tarafından tutuklanır. Askeri duruşma sırasında Shvarbin, Pyotr'a ihanetle suçlayarak aleyhinde ifade verir. Maşa'yı askeri mahkemeye çıkarmak istemeyen Pyotr, bu suçlamaya karşı herhangi bir tanık bulamaz ve sonunda ölüme mahkum edilir. İmparatoriçe Büyük Catherine ölüm cezasını affeder, ancak Pyotr hala hapistedir. Masha, Pyotr'un neden kendisini tanık olarak çağırmadığını anlar ve kendini savunur. İmparatoriçe'ye af talep eden bir dilekçe iletmek için St. He, Petersburg'a gitmeye karar verir. Masha Tsarskoe, Selo'da gizemli bir asil hanımla tanışır ve ona tüm hikayeyi ve İmparatoriçe'yi şahsen görme arzusunu dilekçe vermek için anlatır. Asil hanım ilk başta Masha'yı anlamıyor gibi görünür ve Pyotr'un bir hain olduğunu tekrarlar, ancak Masha daha fazla ayrıntı verir ve onu bunun doğru olmadığına ikna eder. Yakında Masha, İmparatoriçe'yi şahsen görmek için bir davetiye alır. Karşısına çıktığında, daha önce konuştuğu gizemli kadının İmparatoriçe olduğunu anlar. İmparatoriçe, Pyotr'un masumiyetine ikna olur ve Pyotr'un serbest bırakılmasını emreder. Pyotr serbest bırakıldığında, Pugachev'in başını keserek infazına tanık olur. Sonra gider ve Masha ile evlenir. - Yüzbaşının Kızı Puşkin'in 1833-1836 yılları arasında yazdığı ve Yemelyan Pugaçov Ayaklanması sırasında Rus bir subayla görev yaptığı kale komutanı yüzbaşının kızı aralarındaki duygusal ilişkileri konu alan romanıdır. - Yüzbaşının Kızı, Puşkin'in roman alanındaki en önemli eserlerinden biridir. Ergin Altay çevirisi, Robert Chandler'ın önsözüyle, Donald Davie'nin sonsözüyle, Yazar ve dönem kronolojisiyle, Yüzbaşının Kızı, modern Rus edebiyatının kurucu figürlerinden Puşkin'in belgesel gerçekçilik konusundaki mahareti ile kişisel öykülere açılan hayal gücü zenginliğini benzersiz bir şekilde birleştiren, eşine az rastlanır bir tarihsel roman. Pyotr Grinyov, 17 yaşına geldiğinde, emekli bir asker olan babasının ısrarıyla askerliğini yapmak için Orenburg'a gönderilir. Burada Yüzbaşı Mironov'un kızı Maşa'ya aşık olur. Maşa ile Pyotr arasındaki aşk başladıktan kısa süre sonra Pugaçov ayaklanması patlak verir. Rusya'nın uzun modernleşme serüveninde Çar Petro tarafından tasfiye edilene kadar kritik roller oynayan Kazakların da desteğiyle ayaklanma büyür. Maşa ile Pyotr arasındaki ilişkinin arka planına kişisel anlatıları şekillendiren Pugaçov Ayaklanması oturur. Yüzbaşının Kızı, geleneğin erken döneminde Puşkin'in tarihsel romana kattığı simetri, denge ve ikna edicilik ilkelerinin hayatiyetini gösteren, çarpıcı bir anlatı. -Robert Conquest-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/yuzyillik-yalnizlik/", "text": "Aureliano Jose: İçine kapanık sessiz sakin bir adamdır. Arcadio ve Ursula'nın ilk erkek çocuklarıdır. Amaranta: Ursula ve Arcadio'nun kız çocuklarıdır. Yüzyıllık Yalnızlık; Buendia ailesinin, yapılan bir büyü sonucu akraba evliliği nedeniyle 100 yıl süren bir lanetle yaşamalarını konu ediniyor. Albay Aureliano Buendia yıllar sonra idam edilirken babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü günü hatırlıyor. O zamanlar dünya o kadar yeniydi ki birçok şeyin adı yoktu. Macondo, kurucuları arasında Buendia ailesinin de bulunduğu 20 hanelik bir kerpiç köydür. Her yıl Mart ayında Çingeneler Macondo'ya gelir. Melquiades isimli bir çingene her yıl Jose Arcadio Buendia'ya çeşitli aletler getirerek simya hakkında bilgi verir. Jose Arcadio Buendia kendisi için bir simya laboratuvarı kurar ve zamanının çoğunu orada geçirir. Eşi Ursula bu durumdan çok şikayetçi ve karşı çıkıyor. Her zaman ondan çocuklara bakmasını istediği söylenir. Buendia ailesi, köyü ilk kuranlar arasındaydı. Jose Arcadio Buendia'nın önerisiyle köyü nehre yakın kurmuşlar. Ursula'nın hünerli elleriyle güzel evler inşa ederler. Ursula ve Jose Arcadio, Buendia'nın amcasının çocuklarıdır. Ursula'nın annesi, evlendiğinde at kuyruklu çocukları olacağından onu korkutur ve ona bekaret kemeri taktırır. Jose Arcadio Buendia bu durumdan bahsederdi, ancak köyde Ursula'nın bir kız ve erkek olduğu söylentileri ortaya çıkmaya başlamıştı. Jose Arcadio Buendia öfkeyle bir adamı vurur ve karısına kemeri çıkarmasını söyler çünkü onun yüzünden köyde başka kimse ölmeyecektir. İlk çocukları Jose Arcadio yolda doğar ve kuyruğu yoktur. Ursula, doğan herhangi bir bebeğin kuyruğu olup olmadığını kontrol eder. Sonra Aureliano doğar. Jose Arcadio tıpkı babası gibidir, Aureliano sessiz bir içe dönüktür. Jose Arcadio, Pilar Ternera adında bir kadınla çıkmaya başlar. Bu sıralarda Ursula kızı Amaranta'yı doğurur. Amaranta doğduktan kısa bir süre sonra Pilar Ternera, 2 hafta sonra büyükbabasının evine getirilen ve annesinin Pilar Ternera olduğundan habersiz Arcadio olarak vaftiz edilen bir erkek çocuk doğurur. Pazar günü 11 yaşında bir kız çocuğu getirir ve onları Jose Arcadio Buendia'ya emanet ederler. Kıza annesinin adını verirler. 'Rebecca' Köye bir Sulh hakimi atanır, ev boyama konusunda Jose Arcadio Buendia ile tartışırlar ve birbirlerine düşman olurlar. Sulh hakiminin kızlarından Remedios, Aureliano'ya aşık olur ama yaş farkından korkar. Amaranta ve Rebecca büyür, Rebecca güzel bir kız olur. Evlerine götürülürler ve ikisi de evi tamir etmeye gelen Pietro Crispi adlı genç bir adama aşık olurlar. Aşk acısı çeken Aureliano'nun da Pilar Ternera ile ilişkisi vardır ve Aureliano Jose adında bir erkek çocuk dünyaya getirir. Melquiades ölür. Remedios ve Aureliano evlenir, ancak Remedios kısa süre sonra ölür. Rebecca ve Pietro Crispi nişanlıdır, Amaranta öfkelidir. Düğünler sürekli ertelenir. O sırada uzakta olan Jose Arcadio eve döner ve Rebecca ile ilişki yaşar, evlenirler. Ursula bu duruma çok sinirlenir ve eve ayak basmalarını yasaklar. Pietro Crispi Amaranta'ya evlenme teklif eder, Amaranta reddeder ve Pietro Crispi intihar eder. Aureliano Jose'nin bakımını Amaranta'ya verirler. Savaş başlar. Aureliano artık Albay Aureliano Buendia olduğunu ve savaşa gittiğini duyurur. Arcadio, Macondo'dan ayrılır. Arcadio, Pilar Ternera'nın annesi olduğunu bilmeden onunla birlikte olmak ister. Bir çare olarak, Pilar Ternera geceleri karanlıkta Santa Sofia de la Piedad adında bir kızı koynuna sokar. Arcadio Macondo kontrolü kaybeder ve idam edilir. Santa Sofia de la Piedad, daha sonra ikizleri olan bir kızı doğurur. Kızların isimleri Remedios, erkeklerin isimleri Jose Segundo ve Aureliano Segundo. Albay Aureliano Buendia yakalanır ve idam edilecektir. Oğulları gittiği yerlerden birlikte olduğu kadınlardan gelir ve hepsine Aureliano adı ve annelerinin soyadı verilir. Bu sırada Amaranta ve Aureliano Jose arasında bir ilişki başlar. Jose Arcadio Buendia da bağlı olduğu kestane ağacının dibinde can verir. Yıllar geçtikçe evde yaşayan insan sayısı arttıkça eve yeni odalar eklenir. Aureliano Segundo'nun oğlunun adı Jose Arcadio. Ailenin uzun tarihi boyunca isimlerin tekrarı, Ursula'ya neredeyse kesin sonuçlar verir. Tüm Aurelianos içe dönük ve aklı başında, Jose Arcadios çevik ve sosyaldir, ancak her zaman başları belaya girer. Ursula yüz yaşında olmasına ve gözleri perdelerle kapanmasına rağmen en ufak bir zihinsel dengesini kaybetmez ve kısa bir süre sonra ölür. Ölümünden yıllar sonra, Amaranta Ursula ve Aureliano bir ilişkiye başlarlar, bir çocukları olur ve oğlanın domuz kuyruğu vardır. Ursula her zaman korkmuştur. Evde yaşayan kişi sayısı azaldığı için kullanılmayan odalar kapatılır ancak karıncalar için çözüm bulamazlar. Aureliano Melquides'in elyazmalarını deşifre etmeye çalışır ve onları çözer. Son cümlesi soyun atası ağaca bağlıdır, sonuncusunu karıncalar yer şeklindedir. Aureliano Melquides'in elyazmalarını okurken olayları alışılmış zaman düzeninde düzenlememiş, yüzyılın günlük olaylarını, sanki tüm olaylar aynı anda olmuş gibi görünecek şekilde toplamıştır. Yazının ortasında kendi kimliğini öğrenir ve Amaranta'nın Ursula'nın halası olduğunu anlar. Bütün bunları okurken dışarıda bir kasırga çıkar ve Macondo ortalığı dağıtır. Şifreleri deşifre eder etmez şehrin rüzgarla havaya uçacağı ve yazılanların tekrarlanmayacağı yazıyor. Çünkü yüzyıllarca yalnızlığa mahkum olan torunların yeryüzünde ikinci bir şansları olmayacaktı. - Yazar, çocukluğunun geçtiği Aracataca kasabasını Macondo adıyla fantastik bir kurguyla sunmuştur ve amacını çocukluk günlerini sanatsal bir dille ardında bırakmak olarak açıklamıştır. - Kitap, büyülü gerçekçilik akımının en önemli eserlerindendir. - Nobel Edebiyat Ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in 1967 yılında Meksika'ya ilk gidişinde yazdığı başyapıtı niteliğindeki romanıdır. Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zahir/", "text": "Yazar: Uzun ve gizemli yolculuğa çıkan romanın baş karakteridir. Zahir Paulo Coelho'nun en sevilen romanlarından biridir. Aynı zamanda dünyanın en çok satan romanları arasındadır. Başarılı ünlü ve zengin bir savaş muhabiri Esther bir gün ortadan ansızın kaybolur. Peki, Esther öldü mü? Kaçırıldı mı? Yoksa sadece kocasını mı terk etti? İşte bu sorunun cevabını genç kadının kocası arayacaktır. Kocasının onu bulmak için en son nerede olduğuna ya da nerede olabileceğini dair bir ipucu bulmaya çalışacaktır. Ve genç adam bu yolculukta hayatın anlamını tekrar arayacak, yeni bir iç yolculuğa dönüşecek onun hayatı yeniden keşfetmesini neden olacaktır. Yazar daha önce kaleme aldığı on bir dakika, simyacı, şeytan ve genç kadın gibi romanları gibi Zahir romanında da özetle okuyucuları felsefi bir iç yolculuğa taşıyor. Zahir dünyanın en çok okunan yazarlarından bir tanesi olan Paulo Coelho ve onun Aşk Gizem ve gezi temalı romanlarından biridir. Bu kitapta hem Avrupa'nın güzelliklerini bizlere anlatacak hem de gerçek aşkın ipuçlarına bize yansıtacaktır. Başarılı ve ünlü bir yazar eşi ile güzel ve sakin bir hayat sürmektedir. Ancak bir gün çok sevdiği Esi ortadan ansızın kaybolur. Yazar ise karısını bulmak için birçok şeyi feda etmeye hazırdır. Fakat bir bilmecenin içerisinde bulur kendisini, karısı onu terk mi etti? Öldü mü yoksa kaçırıldı mı? Aklındaki tüm bu sorulara cevabı kendi bulacaktır. İpuçları onu gizemli bir yolculuğa çıkarır. İlk olarak soruların cevabını bulmak için karısının son kez görüldüğü kazak bir delikanlı olan Mikail ile görüşür. Mikail kendisine yardımcı olamaz ve kısa sürede tekrar başladığı noktaya döner. Yazar pes etmez ve hiç bir sonuç bulamayınca elde ettiği punçlarına tek tek birleştirir. Daha sonra elde ettiği bilgiler onu Fransa ardından İspanya ve ardından Hırvatistan gibi Avrupa ülkelerine götürür. Ardından Orta Asya'ya bir yolculuk başlar yazar bu yolculukta hem karısına duyduğu aşkı sorgular hem de kendince Aşkım yeni bir tanımını ortaya koyar. Bu felsefi Aşk romanı Paulo Coelho Zahir kitabı ile okuyucularına farklı bir roman deneyimi sunuyor ve yine okuyucularının felsefi olarak kendilerini sorgulamalarına kendisinin gözüyle aşka bakış açısına değerlendirme fırsatını sunuyor. Zahir romanında şimdiye dek yazılmış birçok romandan farklı olarak, başkarakterin adı hiçbir zaman geçmiyor. Kim bilir belki de bu romanın başkahramanı yalnızca okurun olmasını istediği içindir. Zahir'i okurken zaman zaman gerilecek zaman zaman kendinizi felsefi bir yolculuğun içinde bulacaksınız. - Önceki kitabı Simyacı ile benzer şekilde haccı konu alır. - Kitap aşk, yenilgi ve tutku temaları üzerine kuruludur. - Coelho'nun Portekizce yazdığ kitap 44 dile çevrilmiştir. - Kitap ilk olarak İran'da Farsça olarak yayımlandı. - Korsan ile mücadele için olağandışı bir durum yaşanarak kitap ilk önce bir yazarın anadili dışında yayımlandı. - 18. Tahran Uluslararası Kitap Festivali sırasında İran'da yasaklandı. - Hikaye genellikle otobiyografik olmasına rağmen kurgusal olarak tasarlandı. Seni kendimden bile daha çok seviyorum. Eğer bunu söyleyebilirsem kendimle barış içinde yaşamayı sürdürebilirim, çünkü bu aşk beni rehin aldı. Ünlü, başarılı, zengin bir yazarın savaş muhabirliği yapan karısı Esther bir gün ansızın ortadan kaybolur. Esther kaçırılmış mıdır, öldürülmüş müdür, yoksa kocasını mı terk etmiştir? Çok sevdiği karısını bulmak için yanıp tutuşan yazar, Esther'in en son birlikte görüldüğü Kazak genci Mikhail'le birlikte Fransa'dan İspanya'ya, Hırvatistan'dan Orta Asya steplerine uzanan bir yolculukta bulur kendini. Bu büyülü yolculuk giderek bir 'iç yolculuğa' dönüşecek, yazar yazgının gücü ve aşkın doğasını yeniden keşfedecek, yaşamına yeni değerler biçecektir... Günümüzün en çok okunan yazarlarından Paulo Coelho, daha önce yayınlanan Simyacı, On Bir Dakika, Veronika Ölmek İstiyor gibi romanlarından sonra Zahir'de de, okurlarını bir ruh yolculuğuna çıkarıyor. Zahir'i okuduğunuzda, kendinizi daha derinden tanıyacaksınız."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zambaklar-acarken/", "text": "Oğuz Albatros: Romanın ana karakteri olan ünlü bir yazardır. Perran: Güzelliği ile baş döndüren genç bir kızdır. Ayrıca Oğuz Bey'in gelinidir. İclal Hanım: Evin her şeyi ile ilgilen kadındır. Sabir: Oğuz Bey'in en iyi arkadaşıdır. Eşi ile yaşadığı sorunlardan dolayı sürekli Oğuz Bey'in yanına gelir ve onunla zaman geçirir. Tomris Albat: Yapmış olduğu eserlerle halk arasında sevilen biridir. Mediha: Oğuz Bey'i yönlendirmeye çalışan, kendini beğenmiş biridir. Babası ünlü bir yazar olan ünlü bir futbolcunun, babasının haberi olmadan ve eşini babasına emanet ederek, maçları nedeniyle ülkesine dönemediği için evlenmesi ile başlayan olayları konu ediniyor. Her şey gelen mektupla başlar. Otele vardığında büyük koltuklardan birine oturur. Ancak otel sicilindeki o oda rezerve edilmişti ve aynı isimle aynı kişiye aitti. 216 numaralı odanın önüne gider. Kapıdaki rahatsız etmeyin yazısını görünce yarına kadar bu işi bırakmaya karar verir. Akşam otelin barına gittiğinde, genç ve güzel bir kız, alkolün etkisiyle tek tek kıyafetlerini çıkarıyor ve Oğuz Bey'e öpücükler gönderir. Ertesi sabah odanın önüne gidip kapıyı çaldığında içeriden gelen kibirli cevaplar onu sinirlendirir. Kapıyı açtığında içerideki ses büyük bir şoka uğrar. Ona bakan yüz, akşamları barda kıyafetlerini çıkarıp dans eden kızdı. Bir şeyler yapmaya çalıştığını düşünerek, öfkeyle hazırlanacaklarını ve buradan ayrılacaklarını söyler. Çiftliklerine giderken ne konuşurlar ne de gözlerini yoldan ayırırlar. Sonra Perran özür dilercesine bir şeyler mırıldanır. İclal Hanım ondan pek hoşlanmamış olmalı, çünkü yüzü açıkta işinin olduğunu söyler. Bu tedirginlik devam ederken yanına gelen Perran, özür diler ve böyle bir çılgınlığın bir daha olmayacağını tekrarlayarak Oğuz Bey'i memnun etmeye çalışır. Bundan sonra aralarında büyük bir yakınlaşma başlar ve çoğu zaman geceleri dönmeyen çiftlikten uzaklaşma gezileri başlar. Bu durum gelini yakın arkadaşı Sabir'e; Teyzesi Tomris Albat'ı ve ev halkını rahatsız eder. Bu geziler, bu yakınlaşma bir yanlış anlaşılmaya neden olmuş olmalı çünkü Sabir, Oğuz Bey'in odasına girip onu tehdit eder. Bu ilişki, aralarında kurdukları büyük dostluktan başka bir şey değildir. Onu süzer ve odadan çıkmasını sağlar. Ertesi sabah Perran ile at binerken büyük bir patlama duyulur ve ardından çalıların arasından Sabir görülür. Eve geldiklerinde oğlundan gelen telgrafta ilk uçakla geldiklerini yazar. Havaalanına vardıklarında, büyük bir seyirci futbol konvoyunu karşılar. Elbette oğlu da aralarındaydı. Herkese tek tek sarılır. Perran bundan pek memnun görünmez. O sırada uçağın kapısında bir kadın belirir ve Mete babasını işaret ederek İşte karın baban der. Geri döner ve Tomris teyzesi sayesinde boşanma kaydını iptal ettirir. Oğuz Bey, Mediha'yı soğuk bir şekilde karşılar. Çünkü o her zaman olduğu gibi onun işlerine karışacak ve onu köle gibi kullanmaya devam edecek kibirli bir insan olmasından korkar. Çiftliğe gittiğinde Mete, arkadaşlarını aradığını ve eşiyle yurt dışına çıkıp orada bir ekibe transfer olmak istediğini söyler. O gece birlikte dışarı çıkan Mete ve eşi, eve döndüklerinde yalnızdılar. Perran'ı bulmaya gittiğinde Mete'den boşanmak istediğini söyler. Perran konuşmaya başlar. Bu arada Mete yurt dışına gider ve bir ön anlaşma imzaladığını duyurur. Ardından Perran'ı çiftliğe getiren Oğuz Bey, evde Sabir ve eşinin asık suratlarıyla karşılaşır. Ertesi sabah tekrar ata binmeye karar verirler. Şelalenin önüne geldiklerinde korkunç bir patlama olur ve Perran attan düşüyordu. O sırada Sabir, çalıların arasından çıkarken Mete'nin namusunu kurtardığını haykırır. Oğuz Bey aceleyle Perran'a sarılır ve ana yolu bulmaya çalışır. Ancak yolu bulamaz. Onu bulduğunda artık çok geçtir çünkü Perran ölmüştü. Mezarını nilüfer bahçesinin ortasına yaptırır. Ölüm haberini alan Mete, çiftliktedir ve haberin doğruluğunu araştırır. Gerçeği öğrenince yıkılır ve onu annesine götürmek istediğini ve Sabir'in orada olduğunu söyler. Bu onun için büyük bir fırsattır. Kendisine saldıran Oğuz Bey'i görür görmez görünce şaşkına döner ve olayı yorumlamaya çalışır. O anda herkes büyük şoktayken Mediha, ilk uçakla onu yurt dışına kaçıracağını söyler. O sırada Mediha, O senin gerçek baban der ve onun babası olduğunu yüzüne vurur. Onun gibi bir kadından başka bir şey beklenemez. Oğuz Bey kapıyı çalıp gider. Arkasında, meninin sesi duyulur. Bunca yıl babalık yapan Oğuz Bey'den ayrılıp başkasının oğlu olmak onun şerefine dokunur. Olan her şey onlar için sadece bir rüyadır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zamir/", "text": "Zamir: Romana adını veren Zamir ana karakterdir. Altı günlük bir bebekken bambaşka bir dizi olay sonucunda Türkiye-Suriye sınırındaki Al-Aman kampında meydana gelen patlamada yüzü paramparça oldu, ancak hayatta kaldı ve koruma altına alındı. Arapça 'da vicdan anlamına gelen kelimenin Türkçede isim söylemeden ona işaret eden kelimeler olduğunu bilmeden onu bulan şair Yusuf Ali'nin adını vermiştir. Doğar doğmaz bir mülteci kampına bırakılan Zamir'in hikayesini anlatıyor. Her ne pahasına olursa olsun savaşı önlemek için kurulmuş bir örgütün üyesi olan Zamir, dünyanın trajedisini kendi trajedisi ile omuzladığı zorlu müzakerelerde dünyayı dolaşıyor. Zamir'in yaşamı annesini Türkiye Suriye sınırında onu bıraktığı bir mülteci kampında başlar. Annesi çocuğunu oraya bıraktığı takdirde bir yaşam şansı olduğunu ve kaderinin kendisine benzeyeceğini düşünür. Ancak kampta patlayan bir bombayla yüzü yok olur. Bir yardım kuruluşu desteği ile büyüyen Zamir başka bir yardım kuruluşunda dünya barışını getirmek maksadıyla çalışmaya başlar. Bahsedilen dünya yeni bir 1000 yılın eşiğindedir. Pek çok kıtada savaşın sürdüğü ve dünyanın dört bir yanında haksızlıkların hüküm sürdüğü bir dünya tasviri vardır. Çeşitli mücadeleler ve kontroller içerisinde Zamir 'insan nasıl barışır' sorusunun yanıtını arar. Genişlemekte olan evrenin bir şarapnel bulutundan ibaret olduğu ve akıllardaki tüm düşüncelerin birer şarapnel olduğu düşüncesi bir metafor olarak yer alır. İnsanları öldürmemeye ve iyi olmaya davet eder. Ancak her seferinde karşısına zor bir duvar çıkar. Ona vicdanlı olmasını öğütleyen dünyanın ne kadar acımasız olduğunu görür. Çok güvenerek hizmet sunduğu yardım kuruluşlarının dahi vicdansız olduğunu fark eder."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zar-adam/", "text": "Luke Rhinehart: New York'ta yaşayan oldukça başarılı bir psikiyatristtir. Güzel bir evliliği, iki çocuğu ve maddi sıkıntısı olmayan bir hayatı vardır. Bir anlamda hayatındaki her şey mükemmeldir. Luke Rhinehart, New York'ta yaşayan oldukça başarılı bir psikiyatristtir. Güzel bir evliliği, iki çocuğu ve maddi sıkıntısı olmayan bir hayatı vardır. Bir anlamda hayatındaki her şey mükemmeldir. Ancak bu sırada Luke, Rhinehart'ın hayatında bir şeylerin eksik olduğunu hissetmeye başlar. Luke Rhinehart, hastalarını tedavi ederken Sigmund Freud tarafından icat edilen teori olan psikanalizi kullanır. Zamanla bu onun aleyhine gitmeye başlar. Psikanalize göre insanlar id, ego ve süper egodan oluşur ve hayatlarını buna göre şekillendirirler. Bunlardan birinde bir sorun olduğunda psikolojik sorunlar başlar ve psikologlar bunları tespit edip çözüm bulmaya çalışırlar. İd dediğimiz şey, tüm içgüdülerimiz ve arzularımızdır. Bir anlamda benlik bizi yaratır. Burada mantık yoktur ve içgüdülerimiz istediğini yapma eğilimindedir. Sonuç önemli değilse rahatlama sağlar. Mesela katiller sonucunu düşünmeden öldürür ve rahatlar. İkincisi, ego, mantığın devreye girdiği kısımdır. İçgüdülerimizin ve arzularımızın farkında olduğumuz ancak onları tatmin etmek için ne yapmamız gerektiğini ve sonucun ne olacağını analiz edip buna göre hareket etmemizi sağlayan kısımdır. Bir anlamda kendimizi tanıma dönemi diyebiliriz buna. Sonuncusu olan Süper ego ise kendi analizimizin dışında toplumun kurallarına göre hareket etmemizdir. Luke Rhinehart mükemmel bir psikiyatr olmasına rağmen, bu Freudcu teoriye karşı farklı bir teori bulma konusunda takıntılı hale gelir. Ona göre insan hayatında olacaklar kaçınılmazdır. Yani zamanlama önemli değil. Bir anlamda kaderciliğe inanıyor. Freud'un teorisinden yeni bir teori yaratır. Bunun için zarları kullanmaya karar verir. Zarın her iki tarafına da olasılıkları kötüden iyiye yazar ve zarları atar. Koşulsuz sonucu yapmak zorundadır. Çünkü şimdi yapmasa bile, zarların sonucunun kaderin bir sonucu olduğunu, gelecekte de aynı sonucu verecek bir şeyi mutlaka yapacağını düşünür. Ayrıca karar vermek için id, ego ve süper ego kişiliklerini kullanmaya ihtiyaç duymadan tüm suçu kendi üzerine alır. Böylece Luke Rhinehart, Zar Adam olmaya karar verir ve bunu ilk olarak kendi hayatında kullanmaya başlar. Ancak yeni teorisini haklı çıkarmak için çok ileri gidiyor. Kendi üzerinde kullanmanın yanı sıra hastalarında da kullanmaya başlar. Sonuç olarak, zarların getirdiği şey, Luke Rhinehart'ın hayatını tamamen alt üst eder. Tıbbi olmayan bir teori kullandığı için evliliğini mahveder, işini kaybeder. Üstelik anormal davrandığında ve bir akıl hastanesine gittiğinde deli olarak etiketlenir. Bir zamanlar hastaları gibi olmuş. Membran teorisi üzerine tedavi almaya başlar. Zarlar hayatınızı belirleme başladığında artık her şey mümkün olmaktadır. İlk sayfasından itibaren sizi kendisine bağlayacak. Uzun süre hafızanızdan silemeyeceğiniz uluslararası kült bestseller kitaplarından biri. Dünyada Rekor ilgi gördü... 30 ülkede yayınlandı. Şimdi Türkçe'de.... Gündelik hayatından monotonluğundan sıkılmış psikiyatrist Luke Rhinehart Manhattan'da eşi ve iki çocuğuyla yaşamaktadır. Hem Batı hem de Doğu felsefelerinin hayatın anlamı alternatiflerinden tatminsizlik yaşayarak basit zar atışlarıyla kendi dinini oluşturarak hayatını sonsuza kadar değiştirir. Rhinehart ve hastaları kısa zaman içinde ebedi kurtuluşlarının tek yolunun her şeyi zarların kararına bırakmak olduğuna inanmaya başlarlar. Luke, seks, uyuşturucu ve terapi hakkındaki zar atışlarıyla yeni dinini muhafazakar davranış ve ahlak çöküntüsünün esprili bir birleşimine dönüştürür. O bu düşünceyle kendi yaşantısını ve dünyayı değiştirmeyi amaçlamaktadır.. -Time Out -Forth Star-Telegram -David Slavitt -New York Herald -Time"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zehra/", "text": "Zehra: sinirli, kıskanç ve geçimsiz biri olan kızdır. Eşi Suphi'yi çok seven ve kıskanan bir kadındır. Zengin tüccar olan Şevket'in kızıdır. Kıskançlığından farklı olaylara neden olur. Sırrıcemal: Suphi'nin cariye olarak aldığı ve daha sonra nikahlandığı eşidir. Şevket: Zehra'nın babasıdır. Zengin bir tüccardır. Katibi olan Suphi ile kızını evlendirir. O ölünce de her şey Suphi'ye kalır. Suphi: Şevket'in katibi ve ayrıca kızının kocasıdır. Üryani: Zehra'nın kıskançlığı yüzünden kocası Suphi'yi baştan çıkarması için tutuğu kadındır. Muhsin: Suphi'nin sekreteridir. Zehra ile evlenir ve Suphi ölünce her şeyi devir alarak o yönetmeye başlar. Nabizade Nazım'ın yazdığı bu roman, edebiyatımızdaki ilk realist romanlardan biridir. Aynı zamanda ilk psikolojik romanlardandır. Roman, karısının kıskançlığından bunalan ve mutluluğu başka kadınlarda arayan bir koca hakkındadır. Zehra kıskançlıkları yüzünden kötü olaylara neden olur. Roman Tanzimat'tan sonra İstanbul'da yaşayan bir aile konu edinir. Romanın kahramanı Zehra, Şevket adında bir tüccarın kızıdır. Annesi genç yaşta ölür. Babasının katibi Suphi ile evlenir. Çift başlangıçta mutlu bir evlilik sürdürür. Suphi'nin annesi eve Sırrıcemal adında bir cariye getirince, Zehra'nın kıskançlığından mutlulukları bozulur. Zehra'nın babası Şevket Bey ölünce, işin yönetimini Suphi devralır; Zehra'nın kıskançlığından sıkılır ve Sırrıcemal ile evlenir ve ona ayrı bir ev açar. Suphi artık o evde yaşamaya başlar; Bir süre sonra Zehra'dan boşanmak ister. İntikam almak isteyen Zehra, Suphi'yi baştan çıkarması için Üryani adında bir Yunanlı kadını görevlendirir. Ona aşık olan Suphi artık evini ya da işyerini ziyaret etmemektedir. Kocasının ortadan kaybolmasından endişelenen Hüsnücemal, çocuğunu düşürür ve intihar eder. Böylece Zehra, Sırrıcemal'den intikamını aldıktan sonra, intikamını almak için Suphi'nin sekreteri Muhsin ile evlenir. Dükkanın yönetimi Muhsin'e geçer ve parasız kalan Suphi, Üryani tarafından terk edilir. Suphi geçimini sağlamak için pompacı olarak çalışmaya başlar ve bir gün Uryani'yi ve yeni aşkını öldürür, bu da onun bu duruma düşmesine neden olur; Yargılandığı mahkeme tarafından Trablus'a sürgüne gönderilir. Zehra, Suphi'nin başına gelenlere çok üzülür. Yeni kocasıyla anlaşamadığı için mutsuz bir hayat sürer; Kocasının ölümünden sonra yalnızdır. Bir gün sokakta düşüp ölen zavallı bir kadın görür. O kadının Suphi'nin annesi olduğunu öğrenince çok acı çeker ve hastalanıp ölür. Realizm ve natüralizm akımlarının etkisiyle eserler yazan Nabizade Nazım'ın Zehra romanı ilk defa Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilerek yayımlanmıştır. Zengin bir tüccar olan Şevket Efendi; sinirli, kıskanç ve geçimsiz biri olan kızı Zehra'yı katibi Suphi ile evlendirir. Suphi'nin annesi, gelinine yardımcı olsun diye eve Sırrıcemal adında cariye alır. Bunun üzerine kıskançlık krizine giren Zehra, hem kendisinin hem de çevresindekilerin felaketine sebep olan kararlar alır. Romandaki tasvirler Boğaziçi mehtap eğlencelerini, Bulgurlu'nun tabiat güzelliklerini, Beyoğlu eğlence yerlerini, tulumbacıların yangın söndürmesini, Şehzadebaşı'ndaki tiyatroda oynanan oyunu ve seyircileri gözler önüne sermektedir."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zelis-tutun-zamani/", "text": "Zeliş: On altı on yedi iyi kalpli, çalışkan ve kimseden korkmayan korkusuz bir genç kızdır. Recep: Zeliş'in babasıdır. Zeliş'i kendi çıkarları doğrultusunda evlendirmeyi düşünür. Bekir: Recep'in kızı Zeliş'i evlendirmek istediği ve borçlu olduğu kişidir. Fehmi Has: Yaşadığı yerde el aman dedirten, kumarbaz ve alkolik bir adamdır. Yaşar: Zeliş'e duyduğu aşk yüzünden Cemal ile aralarını açmak için çaba sarf eden kötü karakterdir. Bir Ege kasabasının tarım hayatı, gelenekleri, görenekleri, değerleri ve inançları komşu çocukları Zeliş ve Cemal'in aşk hikayesi çerçevesinde anlatılıyor. Zeliş, geçimini tütün ticaretiyle sağlayan bir ailenin kızıdır. Bir gün Zelis evde otururken keçiler ipini koparıp biraz uzakta yaşayan komşularının tarlasının bir kısmına zarar vermişler. Zeliş keçisinin kaçtığını anlar ve onu arar. Keçilerinin girdiği tarlada Cemal adında bir gençle tanışır. Birbirlerinden etkilenirler. Sürekli birbirlerini düşünmekten vazgeçemezler. Ancak Zeliş'in babası Recep, Zeliş'i arkadaşı Bekir ile evlendireceğine söz vermiştir. Aslında Bekir'e borçludur ve bu nedenle Zeliş'i Bekir'e vermek ister. Zeliş ise bu olaylardan haberdar değildir. Bir gece o yörenin insanları bir araya gelip eğlenirken Zeliş ve Cemal sürekli göz göze gelirler ve kendi içlerinde konuşacak cesareti ararlar. Daha sonra kendilerini toplayıp kalabalıktan ayrılarak kimsenin olmadığı bir yerde toplanırlar. Recep, Zeliş'i bir an önce Bekir'le evlendirmeyi planlamaktadır. O bölgede yaşayan Yaşar adında bir genç Zeliş ve Cemal'in birbirlerini sevdiklerini fark eder. Onları ayırmak için bir sürü dedikodu yayar. Bekir ise söylentilere oldukça kızdı. Zeliş'in ona karşı davranışları dedikoduları doğrular niteliktedir. Cemal ve Zeliş, köyde çıkan dedikodular nedeniyle aileleri tarafından baskı altına alınır. Bu yüzden mektup yazmaya başlarlar. Bir süre sonra Cemal'in Zeliş'i kaçıracağı dedikodusu tüm bölgeye yayılır. Bu sırada bölgede sevilmeyen Fehmi Has isimli bir kişi ve Yaşar, Bekir'i Zeliş'i kaçırmaya ikna eder. Zeliş'in babası, kaçırma olayı göremediği bir yerde gerçekleşirse bu olaya göz yumacağını söyler. Bekir ve arkadaşları bu planı kurarak bir araba bulurlar. Zeliş'in onu kaçırmak için evden uzaklaşmasını beklerler. Arabayı gören Zeliş'in kardeşi Rabiya, kaçarak kaçırılacağını ablasına haber verir. Zeliş ise evden çıkarak doğruca Cemal'in evine koşmaya başlar. Bir an önce Jamali'yi bulup kaçmaları gerekir. Cemal, Zeliş'in kaçtığını görür ve durumu anlar. Cemal Zeliş'in kolundan tutup dağlara doğru koşmaya başlarlar. Gözden kaybolduklarında akşam olur. Cemal, geceyi geçirmek için bir tanıdık bulması gerektiğine karar verir. Geceyi askerde olan çocukluk arkadaşının evinde geçirmeye karar verirler. Bekir ve arkadaşları Cemal hakkında suç duyurusunda bulunur. Cemal'in bunu babasıyla planladığını ve Cemal ile babasının kızı birlikte kaçırdıklarını söylerler. Böylece Cemal'in babasını hapse attırıp Cemal'i ifşa etmeyi planlarlar. Ancak işler istedikleri gibi gitmez. Cemal'in babası, onu çok seven bir arkadaşı sayesinde hapisten çıkar. Zeliş ve Cemal zengin bir çiftçiyle çalışmaya başlar. İşverenleri olan bu adam, bir süre sonra evden kaçtıklarını fark eder ve durumu jandarmaya bildirir. Jandarma, Cemal'i tutuklar ve hapse atar. Cemal'in davasında Zeliş, Bekir ve arkadaşlarının yaptıklarını anlatır. Bu olaylara seyirci kalan iki ailenin tanıdıkları, Recep'i şikayetini geri çekmeye ikna eder. Böylece Cemal kurtulur ve Zeliş ile evlenirler. - Roman yayınlandığı yıl içerisinde Yılmaz Güney ile Cavidan Dora'nın oynadığı Orhon M. Arıburnu'nun yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılmıştır. - Ayrıca Eser 1971 yılında Zeliş adıyla tekrar basılmıştır. Çarpıcı bir aşk öyküsünün ekseninde gelişen tütün ekicilerinin özel yaşantıları. İlk yayınlandığı gün gerçek bir edebiyat kahramanı haline gelen Zelişin çavlan gibi bir biçemde anlatılan öyküsü. Necati Cumalı'dan bir başyapıt daha."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zenciler-birbirine-benzemez/", "text": "Mehmet Ali: Anne ve babası olmayan bir gençtir. Yoksulluğun her türlüsünü yaşamış, para kazanmaya başladıktan sonra Avrupa'ya gitmiştir. Orada mültecilerle tanışır ancak hayal kırıklığı ile geçer. Şadiye: Mehmet Ali'nin askerden önce sevdiği kızdır. Ancak askerden dönünde bir daha izine rastlamaz. Yoksul bir çocukluk geçiren, para kazanan, komünist ve muhalif arkadaşlar edinmek için Avrupa'ya giden Mehmet Ali'nin yaşamı ve yaşadığı aşkı konu edinmiştir. Ayrıca Roman Avrupa'da komünist ve antikomünist mültecilerle karşılaşan, hayal kırıklığına uğramış bir devrimciyi anlatır. Mehmet Ali, annesiz babasız büyümüş ve Sanat Enstitüsü'ne yatılı olarak gitmiştir. İstanbul Karaköy'de bir radyo teknik atölyesinde çalışır ve geceleri atölyede uyur. Yetimliğinin acılarını önce Allah'a inanarak hafiflettir. Kendisi gibi yetim kalan fakir bir arkadaşının ölümüyle bu inancını kaybetmiştir. Sevdiği Şadiye ile evlenmek için kendini yetiştirmek için yola çıkar ve sanatını ilerletir. Erzurum'dan askerlik sonrası Şadiye'ye bir daha ulaşamaz. Zenciler Birbirine Benzemez, İkinci Dünya Savaşı yıllarındadır. İşinde ilerleyip para kazanmaya başlayınca kalkıp Paris'e gider. Kaldığı otelde Mısırlı El-Barudi'ye, İspanyol Hernandez'e, Yugoslav Yankoviç gibi antikomünist, siyasi mülteci ve Tito rejimine muhalif, Çinli Chang gibi bireyci, arkadaş ve öğrenci Alman'a aşık olur. Kız Hilde. Vize süresi sona erer ve bu süre üç ay daha uzatılır. Yankoviç'in peşindekiler tarafından öldürülmesi Mehmet Ali'yi çok sarsar. Parası tükenmeye başlar. Paris'te başlayan roman, Mehmed Ali'nin otuz iki yaşında devam eden bocalamaları arasında yeniden Paris'te biter. Mehmet Ali'nin iç çatışmaları ve bunalımlarına dayanan roman, yazarın değer yargıları ve değer yargıları anarşisini belirleyen Sokaktaki Adam (1953) romanının devamı niteliğindedir. - Attila İlhan'ın yazdığı Paris'te geçen romandır. - Romanda 'hazırlık ve arayış dönemi' diye nitelendirilebilecek dönemde, yazarın Paris'te yaşadığı yıllara ait deneyimlerinin ve gözlemlerinin karakterlere yansıdığı görülür. - Attila İlhan, Zenciler Birbirine Benzemez için Kitap 'soğuk savaş'ın en belalı döneminde yazıldı ve yayımlandı. - Romanda Türkiye koşullarında bir doğu ve batı çatışmasından yararlanılmıştır."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zeynonun-oglu/", "text": "Romanda Kalp Ağrısı romanının kahramanı İstanbullu Zeyno, doktor olan kocası Muhsin Bey'in eski sevgilisi Binbaşı Hasan ile çalıştığı Diyarbakır'a gider. Karargahın yanındaki köşkte yaşayan Kürt Zeyno ve oğlu Haso Çocuğu ile ilgilenmektir. Kürt güzeli Zeyno ile ilişkisinden daha önce Diyarbakır'da görev yapan Binbaşı Hasan'ın oğlu Haso Çocuğun olduğu öğrenilen Kürt Zeyno ile Binbaşı Hasan'ın evliliği anlatılırken, bölgedeki kaçakçılar, baskınlar, çatışmalar ve isyanlar anlatılır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Doğu Anadolu'ya görevli giden Türk subayları ve eşlerinin gözlemlerini aktarır. Olaylar, gelişmekte olan bir Kürt isyanının öncesinde geçer; romanın ana kahramanı memur ve askerle yerli halk arasında köprü görevi gören Haso Çocuk'tur. Roman, Kalp Ağrısı romanın devamı niteliğindedir. Diyarbakır'da Kalp Ağrısı'nda ki karakterleri burada buluyoruz. Zeyno adında bir kız ile Hasan Bey'den olan oğlu Haso'nun yaşadıkları üzerinedir. Miralay Muhsin Bey Diyarbakır'a atandıktan sonra Zeyno da yanına gider. Hasan Bey de Diyarbakır'a tayin edilir. Ayrıca Doktor Saffet, kaymakamın eşi Mesture Hanım ve kızı Mazlume ile buraya gelir. Diyarbakır'da bir isyan patlak vermek üzeredir. Şehirde daha önce Miralay Muhsin Bey ile birlikte görev yapmış bir subay olan Hasan Bey, Zeyno isimli bir kızla kurduğu ilişki yüzünden başı belaya girer. Kızın annesi, kızının Hasan Bey'e hamile olduğunu söylese de, o sırada Diyarbakır'dan ayrılmak üzere olan Muhsin Bey bunu örtbas etmiş ve kızın nişanlısı, Hasan Bey'i öldürmek için savaşırken yakalanmıştır. Zeyno çaresizlikten nişanlısının en yakın arkadaşı Haso Çavuş ile evlenir. Adını daha sonra Ramazan olarak değiştiren Haso Çavuş, Zeyno ve annesini Diyarbakır'ın bir köyüne götürür ve ticaretle uğraşmak için Erzurum'a gider. Burada Ruslar tarafından yakalanır. Geldiğinde Zeyno'nun erken doğum yaptığını ve bir erkek çocuk doğurduğunu öğrenir. Şüphe eder. Haso'nun kendisi gibi olmadığını görünce onun çocuğu olmadığına karar verir ve ona zulmeder. Aradan geçen yıllarda Haso Çocuk, katıldığı bir at yarışını kazandığında bölgenin önde gelen şeyhlerinden biri tarafından büyür ve korunur. Bu şeyh bir isyan çıkarmaktadır. Diyarbakır'a gelen Muhsin Bey de bu şeyhin evini kiralamıştır. Şeyh, Haso'yu casusluk, Zeyno'yu ise Muhsin Bey'in evindeki evin hizmetlerini görmesi için görevlendirir. Sonunda isyan bastırılır. Hasan Bey, Haso'nun oğlu olduğunu öğrenir. Haso'nun annesi Zeyno ile evlendikten sonra İstanbul'a yerleşirler. Bu sırada Doktor Saffet, valinin kızı Mazlume ile evlenir. Romanın sonunda, İstanbul'da bir mutluluk tablosuyla biter. Ne okuduğu kitaplar ne ev işi onun kalbinde çocuğun insani ve sıcak yerini dolduruyordu. Günde iki defa Kürt Zeyno'yu arıyor, onunla dertleşiyordu. Fakat Kürt Zeyno, Bayram Ağa ismini alarak bir gün evvel gelen meçhul adamın kim olabileceğini düşünüyor, sıkılıyor, bunun Ramazan olması ihtimali onu bir kabus gibi korkutuyordu. Zeyno'nun Oğlu, Türk edebiyatının öncü kadın yazarlarından Halide Edib Adıvar'ın en özgün romanlarından biri. Kalp Ağrısı'nın devamı niteliğindeki bu roman, Doğu Anadolu'ya görevli giden Türk subayları ve eşlerinin gözlemlerini aktarıyor. Bölgede içten içe gelişen bir Kürt isyanının öncesinde geçen olayların ana kahramanı, Haso Çocuk. Zeyno'nun Oğlu, bir yanıyla Doğu Anadolu'daki feodal düzenin kökenlerine de işaret eden önemli bir roman."} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zeytin-agaci/", "text": "Anna: 112 yaşında gayet zinde her gün bunun için şükreden sağlıklı bir kadındır. Kendi elleriyle topladığı zeytinlerden yaptığı yağla beslenir. Ağaçlar la ilgilenerek günlük meditasyonunu ve egzersizi yapan çözüm odaklı birisidir. Bets: Anna'nın kızıdır. 90 yaşında olmasına rağmen en az kırk yaş genç göstermektedir. Eşinin eşcinsel olduğunu evlendiği gece öğrenir. Çocuklarının babaları farklı kişilerdir. Hayatı boyunca taşıdığı sırtlar onun en büyük yorgunluğudur. Callie: Bets'in kızıdır. Annesiyle kuramadığı bağı kızıyla da kuramaz. Geçirdiği uçak kazasından kurtulmayı başarmış şanslı kişilerdendir. Dr Hashmi ile birlikteliği ona yaşadığı tüm zorlukları unutturur. Deb: Kızı daha dört yaşındayken öfke nöbetiyle eşini vurur. Müebbet hapis cezası almasına rağmen şartlı tahliye edilir. Yirmi yıllık hapis hayatı onu annesi Callie'den ve hemen herkesten uzaklaştırmıştır. Öfkesine yenik düşmesi tahliye şartlarını bozar. Florida'da kaçak hayat yaşamaktadır. Bunu ona sağlayan onu koruyan Bets'tir. Erin: Bets'in kızıdır. Babasının vurulduğu gün annenizde kalır. Yıllarca anneannelerle birlikte yaşar. Bets ölmeden önce annesinin yerini söyleyerek onu bir parça rahatlatmıştır. Dr Hashmi: Hindistan kökenli olan Dr ilk eşinin ölümünden sonra Callie ile mutluluğu bulur. Yapmak istediği genetik araştırmaya en uygun olan aile, Anna ve çocuklarının soy ağacını inceleyen bilim adamıdır. Zeytin ağacı kadar köklü ve uzun ömürlü bir ailenin hikayesini okuyoruz. Bu ailenin en yaşlı bireyi Anna,112 yaşında ve kendi bahçesindeki zeytinleri toplayabilecek kadar sağlıklıdır. Anna'nın ailesi Avustralya'da altın madeni işletirken tüm birikimleriyle birlikte Kaliforniya'ya yerleşip zeytin yetiştirmeye başlar. Kitabın ana teması uzun ömür ve bunu sağlayan dış etkenler. Bu çerçeveden bakıldığında doğanın önemi de bariz bir şekilde ortada. Beş nesil aynı evde yaşayan Anna, kızı ve sonraki nesiller yaş almalarına rağmen sağlıklıdırlar. Mucize altında mı doğada mı? Genetik kodlamaları ne kadar etkili? Bunların cevabı Zeytin Ağacında saklı. Anna, kendisinin ve babasının diktiği zeytin ağaçlarının arasında gezinirken anılarını da tazeler. Dört yaşında Avustralya'dan Kaliforniya'ya göç edip bu ağaçları diktiklerinin üzerinden yüzyılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen daha dün gibidir. Altın madenini kapatıp Sacramento Vadisindeki tepedeki evde çocukluğu gençlik yılları ve geniş ailesiyle birlikte geçen mutlu yıllar. Şimdi ise birlikte yaşadığı beş nesil geniş ailesi ona ağaçların içinde eşlik etmektedir. Torunu Callie, yaşından dolayı rekora yürüyen Anna için genetik bilimci Dr. Hashmi ile iletişime geçer. Dr. Hashmi, uzun yaşam genlerinin insanları yaşlanmaya karşı korumaktan daha fazlasını yaptığını düşünmektedir. Hatta süper yaşlılarda ömürlerini uzatmanın yanı sıra kanser diyabet, obezite ve kalp hastalığı gibi ölümcül koşullara karşı savaşan çok sayıda başka unsurun iş başında olduğunu iddia eden çalışmalar yapmaktadır. Anna (112) ve birlikte yaşadığı kızı Bets (90) torunu Callie (67) torununun kızı Deb (45) ve torununun torunu Erin (22)'den araştırmak üzere kan almak için ziyaret eder. Yaşlarından çok daha genç gösteren dört kadın onun ilgisini çeker. Böylece Keller kadınlarının köklerine yolculuk başlar. Anna bu durumu pek hoş karşılamasa da torununu kırmak istemez. Çünkü bu araştırmalar ailenin sırlarını da deşifre edecektir. Kızı Bets'in akıl hastalığından dolayı hastanede yatan eşi Frank'ın eşcinsel olduğu için çocukların babası olmadığı ortaya çıkacaktır. Torununun, uçak kazasında ölen eşi, kazanın izlerini bacağında taşıyan Callie için ayrı üzülecektir. Callie'nin kızı Deb, eşini öldürdüğü için müebbet hapis hüküm giymiştir. Her ne kadar şartlı tahliye olmasını bekleseler de Erin'den sır gibi sakladıkları bu olayların ortaya serilmesi Anna'yı tedirgin eder. Yıllar önce annesinin öz annesi olmadığını öğrenip bunu sır gibi saklamış ama bu durum onu da ortaya çıkaracaktır. Anna için sabırla beklemekten başka çare yoktur. Aile içinde korunmasına özen gösterdikleri en küçük olan torun Erin,bebek beklemektedir. Bebeğin babasıyla sorun yaşayan genç kız anneannelerine sığınır. Dört yaşından beri annesiz yaşayan Erin, her ne kadar el üstünde tutulsa da bu eksiklik onun için çok büyüktür. Erin'in mahkemede jüriye yaptığı etkili konuşma sayesinde Deb şartlı tahliye edilir. Callie, kızını hapse girdikten sonra yirmi yıl boyunca bir kere bile ziyaret etmemiştir. Bu gerginlik Deb hapisten çıktıktan sonra da devam eder. Callie onu çocuğunu düşünmeden hareket edip eşini öldürdüğü için suçlarken, Deb'de onu esirgediği anneliğinden dolayı suçlar. Erin'in doğum yaptığı gün araları iyice gerilir. Birbirlerine şiddet uygularlar. Durum hastane kayıtlarına geçer ve Deb hapishaneye geri dönmemek için kaçar. Bets'in yardımlarıyla kaçak bir hayat yaşamaya başlar. Deb'in gidişinden sonra Erin ne kadar üzülse de bebeğine olan sevgisi bunu hafifletir. Callie'nin, Doktor Hashmi ile olan dostlukları sevgi boyutuna geçmiştir. Doktor Hashmi, Callie ile birlikteliklerini ve test sonuçlarını açıklamak üzere aileyi ziyarete gider. Araştırma sonuçlarına göre onları sadece çevreye bağlı etkenlerin yaşlandırdığını, mutasyona uğrayan genin sadece anneden kızına geçerek uzun yaşama fırsat verebileceği kanaatindedir. Doktor araştırma sonuçlarını ilk önce Bets'e söyler. Çünkü testlerde çocuklarının babaları farklı çıkmış bu durum diğer araştırmaları etkileyeceği için çocuklarına bu durumu söylemesinin gerekli olduğunu belirtir. Bets yıllarca sakladığı sırrı eşine sormadan açıklamak istemez. Artık aile sırları deşifre olmaya başlamıştır. Bets, eşine durumu söylemek için gittiğinde birlikte kaza geçirirler. Kurtulma ihtimali olsa da 90 yıllık ömrünün sırlarıyla gitmek istediği için yardım bile istemez. Büyük aile yavaş yavaş dağılmaya başlamıştır. Callie, Dr Hasmhmi ile birlikte yaşamak için evden ayrılır. Anna ise Erin'in tekrar evlenmesi ile ikinci bebeği ile birlikte yine tepedeki evde 122. yaş gününü kutlar. Keller ailesinin beş kuşağından kadınlar gözlerden uzak bir zeytinlikte, aynı evde yaşamaktadır: zinde ve güçlü bir kadın olan 112 yaşındaki aile reisi Anna, onun kızı Bets, torunu Callie, torununun kızı Deb ve torununun torunu Erin... Bu aile ilk bakışta sıradan gibi görünse de içlerinden ikisinin uzun ömürle ilgili bilinenleri kökünden sarsması onları sıra dışı kılmaktadır. Bir gün Keller ailesinin uzun ömür mucizesini araştırmak için kasabaya bir genetik bilimci gelir ve bu sırada Erin bir erkek bebek beklediğini duyurur. Böylece Keller kadınlarının köklerine uzanan yolculuk başlar. Ailenin toprakla ve zeytin ağaçlarıyla iç içe olan hayatı, nesiller sonra yankılanan anıların, sırların, hayal kırıklıklarının, kıskançlıkların ve bağışlamaların etkisiyle hareketlenir. Yaşananlar bu beş kadının derinlerde gömülü tuttukları acı verici duyguları ve her birini sarsacak kapalı kutuları bir bir açacaktır. Büyülü zeytinlikleri ve sıra dışı kadınlarıyla Zeytin Ağacı, bir ailenin sevinçlerini, hüzünlerini ve bir nesli diğerine bağlayan duyguları bir araya getiren olağanüstü bir roman. -Valerie Koehler- -Annie Philbrick- -Jackie Blem- -Elaine Petrocelli-"} {"url": "https://kitapdiyari.com.tr/roman/zor-zamanlar/", "text": "Thomas Gradgrind: Kendini karlı girişim arayışına adamış, kötü şöhretli okul yönetim kurulu başkanıdır. Josiah Bounderby: Bay Gradgrind'in bir iş ortağıdır. Louisa: Gradgrind ailesinin en büyük çocuğudur. Sissy Jupe: Sleary'nin sirkindeki bir sirk kızı ve Thomas Gradgrind'in çok katı sınıfının bir öğrencisidir. Tom: Gradgrind'lerin en büyük oğlu ve ikinci çocuğudur. Stephen Blackpool: Bounderby'nin fabrikalarından birinde çalışan bir işçidir. Bitzer: Sissy'nin gerçekler üzerine büyüyen ve kişisel çıkarlarına göre hareket etmeyi öğreten çok solgun bir sınıf arkadaşıdır. Rachael: Tom tarafından Bounderby'nin bankasını soymakla suçlandığında masumiyetini kanıtlayan Stephen Blackpool'un arkadaşıdır. Bayan Sparsit: Zor zamanlar geçiren bir dul. James Harthouse: Louisa'yı etkilemeye çalışan tembel, uyuşuk, üst sınıf bir beyefendidir. Bay Sleary: Sissy'nin babasını çalıştıran sirk sahibidir. Bayan Pegler: Bounderby arazisini gözlemlemek için bazen Coketown'u ziyaret eden yaşlı bir kadındır. Jane Gradgrind: Tom ve Louisa Gradgrind'in Sissy Jupe ile çok zaman geçiren küçük kız kardeşidir. Coketown kasabası halkı... 19. yüzyılın en büyük İngiliz yazarı Charles Dickens, sanayi devrimi sırasında geniş kitlelerin çektiği acıları ve yoksulluğu gerçekçi bir şekilde anlatan Zor Zamanlar romanında, Coketown kasabası halkının hüzünlü hayatını anlatıyor. 45 yaşındaki Thomas Gradgrind, eğitim kurumunda öğrencilerini Sanayi Devrimi'nin yapı taşlarından biri olan faydacılık öğretisine göre eğittiği için kendisiyle gurur duyar. Gradgrind'e göre, yaşam için gerekli olan tek şey somut gerçeklerdir. Bu gerçeklikler arasında özgür, yaratıcı hayal gücüne, bireyselliğe kesinlikle yer yoktur. Beş çocuğunun eğitimini bu ilke doğrultusunda veren Thomas, bir gün okuldan eve dönerken çocukları Louisa ve Tom'un kasabada sirki izlemeye çalıştıklarını görünce gözlerine inanamaz. Ona göre bu eylem anlamsızdı ve ailenin onuru hiçbir şeye değmezdi. Cesilia Jupe'nin sirk babasının okulunda çalıştığını gören Cesilia, çocuklarının bu davranışa eğiliminin nedeni olarak, kızını okuldan almak için adamla konuşmak için arkadaşı Josiah Bounderby ile Coketown'a gider. Bay Jupe, yaşlanma nedeniyle hareketlerinde yavaşlama nedeniyle performanslarda tökezler ve bu durumdan utanır. Kızına bu utancı yaşatmamak için o gün kimseye haber vermeden kasabayı terk eder. Gradgrind, yalnız kalan Sissy'yi sirkle tüm bağlantısını kesmesi şartıyla evine götürür ve eğitimini bizzat kendisi üstlenir. Aradan yıllar geçer ve Sissy, Gradgrind'ler tarafından eğitilmiştir, ancak istendiği gibi makineleşmemiştir ve babasının geri döneceği umuduyla yaşamaktadır. Louisa ile olan dostluğu, Bounderby ile evlenmeyi kabul ettiği günden itibaren bozulur. Bounderby için çalışan Tom için çok önemli olan bu evlilik, Gradgrind'in parlamenter arkadaşının kardeşi James Harthouse'un şehre gelmesiyle tamamen yıkılır. James'ten etkilenen Louisa, taşıdığı duygusal yükten kurtulmak için babasına sığınır ve tüm duygularını ona açar. Harthouse da Sissy'nin isteği üzerine şehri terk eder. Evinin işlerini yapmaktan sorumlu olan Bayan Sparsit'ten gerçeği öğrenen Bounderby, mühlet tamamlanmasına rağmen dönmeyen Louisa'dan boşanarak bekar hayatına geri döner. Bounderby'nin fabrikasında dokumacı olarak çalışan Stephen Blackpool, Cooktown'a gelen sendika temsilcilerinin savunduğu görüşe sıcak bakmadığı için arkadaşları tarafından dışlanır. Bu tavrına rağmen arkadaşlarını Bay Bounderby'ye bildirmeyince işinden kovulur. Şansını başka bir şehirde aramaya karar verir. Zaten alkolik olan ve uzun süre evden ayrıldığında gelmeyen karısından boşanamaz ve onunla aynı fabrikada çalışan sevdiği kadın Rachel ile evlenemez. Stephen'ın Bounderby ile konuşmasına tanık olan ve kararını duyan Tom, Stephen'a yardım etmeye söz vererek onu patronunun bankasının yakınında beklemesini söyler. Günlerce bankada dolaştıktan sonra Tom'la tanışamayan Stephen, umudunu kaybeder ve iş aramak için başka bir şehre gider. Birkaç gün sonra Cooktown, Bounderby'nin bankasının soyulduğu haberiyle sarsılır. Bütün şehir Blackpool'u suçlar. Bu suçlamaya katılmayan tek kişi Rachel'dır. Yanlışlıkla yediği hırsız markasını düzeltmesi için Stephen'a yazar ve bu yanlış anlamayı düzeltmek için geri dönmesini söyler. Ayrıca Bounderby ve Gradgrind ailesine Stephen'ın Tom ile konuşmasını anlatır. Louisa ve eve dönüşünden sonra Sissy ve Rachel, Blackpool'un dönüşünü dört gözle beklerler. Güzel bir sonbahar gününde Rachel ve Sissy, okul gezisinde eski bir kömür ocağı tarafından kazılmış büyük bir çukurun dibinde Blackpool'un şapkasını bulur. Blackpool mektubu alır almaz, altmış mil uzaklıktaki çalışma kampından yürüyerek yola çıkar ve Bay Bounderby'nin evine giderken bir hendeğe atlar. Çukurdan çekildikten birkaç dakika sonra Tom'un onlara gerçeği söyleyeceğini söyleyerek bu dünyayı terk eder. Tom'un kumar borçları için bankayı soyduğu ortaya çıkınca, aile Tom'u ülke dışına çıkarmaya karar verir. Sissy'nin sirkten tanıdıklarının yardımıyla Tom Amerika'ya kaçar ve orada ölür. Beş yıl sonra Bounderby, Coketown sokaklarında ölü bulunur. Sissy babasının öldüğünü asla öğrenemez, evlenir ve mutlu çocukları olur. Rachel, Stephen'ın karısını hayatının geri kalanında korur. Bir çocuğun yüreğine, düşlerine, çocuksuluklarına, korkularına sahip olamadan yaşayan çocuklar... İnsanları, rakamlarla, kurallarla, biçimlerle değerlendiren; her şeyin, yaşamların bile her santiminin parayla alınıp satılan bir mal olduğunu savunan bir yaşam felsefesinin kentsoylu savunucuları ve uygulayıcıları... Bunların boyunduruğunda ve kömür madenleriyle dokuma fabrikalarında yaşamaya çalışan işçiler... Sevme hakkı bile olmayan kadınlar... Coketown kasabasının insanları... Geniş yığınların sanayi devrimi sırasında çektiği acıları ve yoksullukları gerçekçi bir bakışla anlattığı romanlarıyla tanınan 19. yüzyılın en büyük İngiliz yazarı Charles Dickens (1812-1870), Zor Zamanlar adlı bu romanında, Coketown kasabasının insanlarının buruk yaşamını anlatıyor."}