{"url": "https://gq.com.tr/Netflix_en_iyi_aksiyon_filmleri", "text": "Patlamış mısırınızı alın ve gişe rekorları kıran aksiyon filmlerini izlemeye hazır olun. Hollywood'un en iyi isimleri kötü adamları etkisiz hale getirerek, füzelerle uçurarak, şehirleri birbirine katarak dünyanın en ünlü şöhretleri arasına girmeyi başardı - Sadece Bond'a bakmanız bile yeterli, James Bond'a. Heat gibi aksiyon dolu suç dramalarından büyük bütçeli savaş filmlerine kadar Netflix'teki en iyi aksiyon filmlerini sizin için bir araya getirdik. Michael Mann'in 1995 yapımı efsanevi soygun filmi Heat'i serinin çok yakın gelecekte devam filmi çıkmadan önce izlemek için en doğru zaman. Hollywood'un gelmiş geçmiş en büyük iki oyuncusu Al Pacino ve Robert De Niro bir araya getiren Heat teknik olarak azılı bir suçlunun hikayesi olduğu kadar insan yanılmazlığının da bir hikayesi. Evet, film banka kasalarından ve zırhlı kamyonlardan çalınan milyonlarca doları konu alıyor, mermiler havada uçuşuyor ama Pacino ve De Niro arasındaki kedi ve fare kovalamacası filmi esas unutulmaz yapan şey. Nazi imparatorluğunun hayali çöküşü hakkında keskin bir kara mizah filmi. Usta provokatör Quentin Tarantino'nun filmi her yerde Naziler'e korku salan Amerikalı ve Avrupalı Yahudilerden oluşan itibarlı bir ekibi konu alıyor. Inglourious Basterds'ın oyuncu kadrosunda Christoph Waltz, Hans Landa, Brad Pitt, Eli Roth, Melanie Laurent ve Daniel Brühl gibi yıldız isimler yer alıyor. Keanumania'nın yan filmlerinden biri olan Constantine - muhtemelen John Wick franchise'ı ve ayrıca Matrix üçlemesi tarafından tetiklenerek yapıma başlandı - bir zamanlar alay konusu olan bir çizgi romanın yeniden uyarlanması. Filmde bolca alaycı dini yorumlar, Zengin ve karamsar görseller var. 2000'lerin ortalarında ilk kez vizyona giren Constantine, gerçekten de zamanının ötesinde bir yapım. Ah evet, Tom Clancy'nin Sinema Dünyası: İngiliz olmayan bir Bond'u Soğuk Savaş sonrası dönemde hayal edin. The Hunt for Red October (1990) ve Patriot Games'in (1992) devam filmi olan Clear and Present Danger, Harrison Ford'u 1992 yapımı aksiyon-gerilim filmindeki ilk karşılaşmamızdan sonra Jack Ryan rolüyle karşımıza geri çıkarıyor. Film Ryan'ın Kolombiya'da doğrudan POTUS onayı ile yürütülen gizli bir uyuşturucu savaşıyla karşı karşıya gelmesini konu alıyor. Bir grup tarihçi bu filmin sık sık o vahim günden daha gerçekçi bir uyarlama olduğunu iddia ediyor. Tarihi bir savaş destanı olduğu kadar aile bağları hakkında da hümanist bir drama. Filmin teknikleri harika ve çok etkileyici. Genelde bu tür filmler hep ikişer ikişer geliyor; mesela Outbreak ve Contagion ya da Armageddon ve Deep Impact. 90'ların benzer filmlerinden bir başka ikili ise Air Force One ve Executive Decision. İlk film Harrison Ford'un yer aldığı muhteşem bir aksiyon, adeta Ford'u kahramanlaştırıyor. İkincisi ise aynı şeyi Kurt Russell için yapıyor. Bir uçak Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'nın uçağı olmamasına rağmen - teröristler tarafından kaçırılıyor ve Russell uçağı geri almak için özel bir kuvvet ekibine liderlik ediyor. 11 Eylül'ün ardından vizyona giren Ridley Scott'ın - 1993 yılında Mogadişu'daki gerçek bir ABD askeri baskınına dayanan - savaş draması, Ewan McGregor, Josh Hartnett ve Eric Bana'yı bir araya getiriyor. Ayrıca bu filmin çok önemli bir özelliği daha var; Tom Hardy ilk kez bu filmle sinemada karşımıza çıkıyor. İnsani duyguların derinliğini sorgulayan bu film harika, içgüdüsel ve filmde yer alan ayrıntılarıyla hafızalara kazınıyor. Denis Villeneuve'nin Sicario'su, kıdemli görüntü yönetmeni Roger Deakins'e Oscar'da hak ettiği ödülü kazandırdı. Fransız-Kanadalı film yapımcısı Denis Villeneuve'ün ismini de dünya sahnesinde hak ettiği yere taşıdı Bu film Arrival, Blade Runner 2049 ve Dune filmlerinin bu kadar beğenilmesine de öncülük etti. Bu bilim kurgu filmi Meksika ve Amerika sınırlarında görev yapan bir FBI ajanını konu alıyor. Ajan Emily blunt tarafından canlandırılıyor ve Blunt'ın görevi güçlü bir kartelin sonunu getirmek. Joseph Gordon-Levitt son yıllarda sakin bir dönem geçirse de 2010'ların başında oldukça aktifti: 2009'da çıkan 500 Days of Summer, hemen akabinde Inception, 50/50 ardından The Dark Knight Rises, Premium Rush ve tabii ki Looper. Distopik ama keyifli bir bilimkurgu fütüristi olan Looper, zaman yolculuğunun keşfedildiği ve yasaklandığı bir geleceği konu alıyor; günümüzde looper olarak adlandırılan tetikçiler zaman yolculuğu yapan kişileri hedef alıyor, suikastler düzenliyor ve sonunda zaman döngüsünü tamamen bitirmek için bilmeden birbirlerini öldürmeye başlıyor. Rian Johnson'ın yönetmenliğini usta bir şekilde sergilediği bu aksiyon-gerilim filmi ayrıca Bruce Willis'in kayda değer son sahne performanslarından biri olmakla da öne çıkıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/Thiago_Silva_hype", "text": "RS Futebol, Fluminense, Juventude, Porto, Dinamo Moskva, Milan, PSG ve Chelsea gibi dünyanın önde gelen kulüplerinde 600'den fazla maça çıkmış, sadece Şampiyonlar Ligi'nde 102 maçta forma giymiş ve toplamda 33 kupa kazanmış 39 yaşındaki Brezilyalı futbolcu Thiago Silva'nın klasik bir savunma oyuncusundan çok daha fazlası olduğunu söyleyebiliriz. Brezilya'nın kenar mahallelerinden çıkıp dünya çapında başarıya ulaşmış yüzlerce futbolcu bulunmasına rağmen, bunlar arasında kalıcı olabilen çok az futbolcu vardır. Thiago Silva ise bu başarıyı yakalayıp sürdürebilen nadir isimlerden biridir. Onun bu başarısının arkasında azmi, futbol tutkusu ve kendine has kişisel özellikleri bulunmaktadır. Gerek teknik direktörlerinin gerekse takım arkadaşlarının hakkında söylediklerinden, Thiago Silva'nın eğlenceli kişiliğinin yanı sıra, kriz anlarında sakin kalabilme yeteneğine ve liderlik vasıflarına da sahip olduğu anlaşılıyor. Ayrıca bire bir mücadelenin bu denli yoğun olduğu futbol ortamında, -savunma oyuncusu olmasına rağmen- tüm kariyeri boyunca sadece 4 kırmızı kart görmüş. Tüm bu özellikleri sayesinde de Avrupa'da oynadığı kulüplerin ve Seleçao'nun kaptanlığına kadar yükselebilmiş bir futbolcudan söz ediyoruz. Tüm bunlar Thiago Silva'nın aktif futbol yaşamından sonra, futbolun içinde üstleneceği başka görevlerde de başarılı olacağının kanıtıdır. Nitekim Thiago Silva'nın kendisinin de söylediği gibi hayal etmek serbest. With more than 600 appearances for some of the world's leading clubs, including RS Futebol, Fluminense, Juventude, Porto, Dynamo Moscow, Milan, PSG and Chelsea, 102 Champions League appearances alone and 33 trophies to his name, 38-year-old Brazilian defender Thiago Silva is much more than a classic defender. Although there are hundreds of footballers who have come from the suburbs of Brazil and achieved worldwide success, there are very few who have lasted. Thiago Silva is one of the few who has achieved and sustained this success. His success is due to his determination, his passion for football and his unique personal qualities. For example, while playing for Dinamo Moscow, his first international experience, Thiago Silva decided to quit football due to tuberculosis. Thanks to the support of his family and his former coach, as well as his own determination, he overcame this illness and continued playing football, climbing to the top step by step, never losing his discipline and determination despite the many difficulties he had to go through. From what both his coaches and teammates say about him, Thiago Silva has a playful personality, the ability to remain calm in times of crisis and leadership qualities. Moreover, in a football environment where one-on-one contention is so intense, he has received only 4 red cards in his entire career - despite being a defender. Thanks to all these qualities, he was able to become captain of the clubs he played for in Europe and of the Seleçao. All this is proof that Thiago Silva will be successful in other roles in football after his active football life. Indeed, as Thiago Silva himself says, \"it's free to dream\"."} {"url": "https://gq.com.tr/acik-hava-spor-salonu-egzersiz-farklari", "text": "Kuzeybatı Londra'daki Primrose Tepesi başkentin tüm ünlü yerlerine bakıyor. Sessiz ve yağmurlu bir havada tepeye koştum ve St Paul Katedrali'nden London Eye'a kadar önümde uzanan bir dizi şınav çektim. Her bir şınav spor salonunda çekilen şınavla tamamen aynıydı - aynı kaslar kullanılıyor, aynı efor gerekiyordu ama Primrose Hill şınavı farklı bir şey ifade ediyordu. Bunları yapan adam kendini bir kahraman gibi hissediyordu, ellerinin altındaki soğuk nemli taştan korkmadan doğa koşullarına meydan okuyordu, hayatın savaşlarına hazır bir maceraperestti. Tüm bunlar bir cortado ve bir porisyon üzümlü çörekten önceydi. Kırk yılı aşkın bir süredir açık ve kapalı alanlarda egzersiz yapıyorum ve keşfettiğim şey, vücudunuzu hareket ettirmenin ve ruh halinizi değiştirmenin tamamen farklı yolları olduğu. Ziyaret ettiğim ilk spor salonu bir banyo büyüklüğündeydi ve ağırlık yığınları ile makaralardan oluşan tek bir tıngırtı düzeneği barındırıyordu - deri, ter ve çorap kokuyordu. Aşık olmuştum. Ben gençken neredeyse hiç kimse direnç antrenmanı yapmıyordu. Bu gösterişsiz, tek amaçlı alan, ağırlık kaldırmak isteyen azınlık için bir inziva yeriydi. Yuvarlak hatlı, sağlıklı egzersizler henüz icat edilmemişti, daha büyük göğüsler, bisepsler ve omuzlar için oradaydık. Jamaika'da küçük topluluk spor salonlarında bulundum, New York'ta çatı katında koşu parkurları ve kat kat pahalı ekipmanlarla dolu spor salonlarında antrenman yaptım. Hepsi size kim olduğunuz ya da kim olmak istediğiniz hakkında farklı mesajlar veriyor: başarılı ve titiz, cesur ve gerçek, eski tarz ya da son teknoloji. Hepsi de vücudunuzu hareket ettirmekten başka bir şey yaptığınız için kendinizi gülünç hissetmenize neden olur. Kulağınıza çalınan müzikle birlikte kaldıran, zıplayan, yumruklayan ve tekmeleyen insanlarla dolu bir odanın birleşik enerjisiyle, daha güçlü ve daha hızlı olmak için kolektif bir çabanın içine sürüklenirsiniz. Burada bir dizi şınav çekmek için durduğunuzda, diğer herkes sizi teşvik ederken şınav çekiyorsunuz - bir metre ötede başka bir adam 25 kg'lık plakaların yükü altında dizlerini bükmüş, bir barı kaldırıyor. Ama bazı günler açık hava günleri olabilir. Kapımdan yaklaşık iki mil uzakta, ormanın içinde gizlenmiş çok basit bir barfiks seti var. Onlara ulaşmak için ağaçların sağladığı yaprak gölgesinin altında koşuyorum, çamurlu yerlerden geçiyorum, ağaç köklerine takılıyorum. Oraya vardığımda daha sakinim: ortam sihrini göstermiş. Bedenim ve zihnim beni buraya getirmek için birlikte çalışmak zorunda kaldı, sonra barfiks çekiyorum ve leg lifts yapıyorum, rüzgar ve yağmur benimle savaşıyor, uyum sağlama yeteneğimi hissediyorum, kontrolüm dışındaki bu engellerle başa çıkıyorum. Benim rahatım için yaratılmamış bir dünyada egzersiz yapma duygusu oldukça cesaretlendirici ve keyifli. Açık havada egzersiz yapmak, özellikle de seyahat ederken, bana hayatımın en unutulmaz anlarından bazılarını yaşattı, ancak açık havada egzersiz yapmakla kapalı alanda egzersiz yapmak arasında bir seçim yapmam gerekse, kibir beni her seferinde serbest ağırlık alanına yönlendirirdi. Elbette ben olgun, dengeli, bütünsel sağlığa önem veren bir adamım ama yine de o estetik kaslarımı çalıştırabilmenin keyfi başka. Ancak San Francisco Körfezi'ne yolunuz düşerse Marina Green'de hayatım boyunca unutamayacağım bir manzaraya sahip bir callisthenics alanı var. Bu içerik ilk olarak BRITISH GQ web sitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/acili-erkek-dizi-karakterleri", "text": "Jason Segel'la hiç düşünmeden evlenip, şu sonsuzluğa uzayacakmış gibi görünen yalnız mutluyum evlilik istemiyorum halimi bozabilirim. İnsanları bu kadar tatlı bir şekilde güldürebilen bir adamdan başkası hayallerimin yıldızı olamaz! Hem eminim ki babamın bile onaylayacağı, annemin çok iyi anlaşacağı, kıskanç köpeğimin dahi mutlulukla kendini sevdireceği bir eş olur Jason . Hiç şüphem yok ki birlikte çok güleriz, muhteşem yeni senaryolar yazarız, biraz fazla yiyip birlikte kilo alıp sonra birlikte spora başlayabilir ve hiçbir şey yapmadan yatakta yatıp saatlerce sohbet edebilir, ayda bir iki kez arkadaşlara büyük sofralar kurabiliriz. Tanışabilsek hepsi bu yazıyı yazmamdan kolay şekilde akar, eminim... Ekranda ağlayan, mızırdanan, kaybettiği kadının ardından hatalarını göremeyen, tanışma/buluşma aplikasyonları ile gün geçiren ve kafam karışık takılan erkek görmekten çok sıkılmış olmam! Gerçekte var olanları yetmiyor da bir de şu ara diziler bu karakterleri yüceltmeye başladı. Normalde bildiğiniz gibi romantik komedi filmler ve diziler üzgün, yalnız, aşka güvenini kaybetmiş ya da hafif saplantılı şekilde aşkı arayan kadınlar hakkında olur. Değişen erkek-kadın algıları, haliyle izlediklerimizi de değiştirdi. Yakın zamana kadar ayrılık sonrası üzgün erkek yapımları bir elin beş parmağını geçmezdi: High Fidelity, 500 Days of Summer, Forgetting Sarah Marshall ve asıl konusu bu olmasa da başrolü aşkı arayan bir erkek olduğu için, How I Met Your Mother. Acılı düzgün adam pek de prim yapmayan bir şeydi. Hatta sıkıcıydı. Ta ki gerçek hayat bu adamlarla dolana kadar. Karşınızdaki yeniden hayat kurmaya çalışan acılı adam, gerçekten düzgün biri ise sizi kendi karmaşasından uzak tutacaktır. Sizinle görüşmemek pahasına bile olsa. Düzgün ama bencil olan sizi elinin altında tutacak ve algılarınızla oynayacaktır. Geri kalanlar ya sizi sadece eski ilişkisini kötülemek ve erkek arkadaşlarına anlatamadıklarını anlatmak, terapiye gitmeden iyileşmek ve tabii bu arada cinsel ihtiyaçlarını gidermek için araç yapacaktır. Bunlara razı gelmek ya da arkanıza bakmadan çekip gitmek sizin tercihiniz tabii. Belki değişen zamanlar, belki duygularıyla barışan erkekler belki de sadece anlatılmayanı anlatma trendiyle başlayan, bu yazıda bahsettiğim ayrılık acısı çeken erkekler dizilerinin en güzel yanı, olaylara gerçekten de bir de onların açısından bakma fırsatı vermesi. Fleishman Is In Trouble, sekiz bölümlük bir mini dizi. Evliliğiyle ilgili çoğu şeyi yanlış anlayan, yanlış gören mütevazı bir doktorun bir anda çocukları ile ortada kalakalmasının hikayesi. Normal şartlarda aşırı sıkıcı olabilecek bu dizide öyle güzel bir anlatım var ki; hem Fleishman'in acısı ve depresyonuyla bağ kuruyor, hem onu aldatan eski eşine öfke duyuyor hem de aynı zamanda yavaş yavaş kadını anlamaya başlıyoruz. Diziyi izleyen kaç erkek şunu anlıyor acaba: Konuşulmayan kelimeler kulağı sağır ediyor, susan bir kadın aslında en büyük acıyı yaşıyor. Disney+'taki dizi, yine pek sevdiğim Jesse Eisenberg'i başrole taşırken yan rolde gençlik sevdam Adam Brody'yi getiriyor. Christian Slater'ın da dizide olması bir başka yıldız ekliyor bu tadı damakta bırakan yapıma. Dizinin en büyük konuk oyuncu sürprizi ise Josh Radnor yani HIMYM'dan Ted! Tek taraflı anlatımlar Hollywood'undan erkeklere söz veren streaming dünyasına Shrinking ve Fleishman Is In Trouble'dan çok önce düşen, çok fazla ödül toplayan ama hak ettiği ilgiyi seyirciden yeterince göremeyen dizi Ted Lasso, son senelerin en iyi yapımlarından biri. Dışardan bakınca bir futbol takımının öyküsü sanıldığı için ancak çok güvendiğiniz biri tavsiye edince ya da gerçekten izleyecek başka bir şey kalmayınca açıyorsunuz Apple TV+ yapımı Ted Lasso'yu ve o zamana kadar neden izlemediğinize pişman oluyorsunuz. Üç sezonluk dizi, bir hikaye anlatım şaheseri. İçinde her türden uzun ilişkiden yeni çıkmış erkek hikayesi var: Ted Lasso, Roy Kent , Jamie Tart, George... Aynı zamanda olağanüstü güzel kadın arkadaşlığı ve kadının kendi gücünü keşfetme hikayesi de. Tüm bunlar futbolla nasıl mı buluşuyor? İşte o da İngilizlik becerisi. Zaten dizinin her anında İngiliz kültüründeki yatay hiyerarşi, yeteneğe fırsat verme ve kulübünü sahiplenme ruhu var. Tek mesele hangi kulüpte olduğunuz... Biraz daha ergen olsam kesinlikle wallpaper'ım Ted Lasso afişi olurdu, gerisini size bırakıyorum, izleyin. Son olarak yine Apple TV+ yapımı Platonic var. Fleishman'e çok benzer bir şekilde eski en yakın arkadaş, şimdi evli, çocuklu olan kadına sığınan bir erkek var karşımızda. Büyüyemeyen, hatalarının sorumluluğunu pek de alamayan ama çok eğlenceli bir erkek. Saydığım diziler içinde yarıda bıraktığım tek dizi bu oldu. Belki bu kadar erkek hikayesi çok geldiği için belki de başroldeki Seth Rogen'in yeteneğini çok sevsem de dizi bana göre olmadığı için... Günün sonunda acılı erkek kapasitemi fazlasıyla doldurduğumu düşünüyorum. Diziler sayesinde sizi de anladık acılı erkekler. Kafanızı toplayıp hayatın size ikinci bir şans verdiğini anlayamamanıza veya bu noktaya gelene kadar kırdığınız gerçekten mutlu olma şansı veren ilişkilere sağlık. NOT: Jason Segel ile düğünümüze de beklerim."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/-gqaciksalon-refik-anadol-ile-yapay-zeka", "text": "21. yy yapay zeka, bir makinenin belli bir veri yığınından belli bir öngörü yaratabilme ihtimali için kendi kendine bu patenden bir çıktı alabilme ihtimalidir. Makine öğrenmesi denilen teknik daha ulaşılabilir bir hale geldi ve benim gibi bilgisayar bilimcisi olmayan bir insan bile temel anlamda kodlama bilgisiyle, kompleks anlamda yapay zeka kodlamalarını kullanarak bir makineye bir şey öğretebilir ve hatta makineye rüya bile gördürebilir. Hayal kurabilmek ve umutsuzluğa alışmadan yaşayabilme ihtimali sanatın en büyük evrimlerindendir. İnsanı makineye çevirmektense makineyi insana çevirmek bize daha fazla şans veriyor. Evrensel bir dile ile sanatın içerisinde daha önce görülmemişi gösterebilmek ve bildiği dili, kültürünü, bilgisini düşünmeden herkesi kapsayıcı deneyimlerle insanlığı birbirine bağlama ihtimali var. Eğer egoyu yapay zekanın verilerinden çıkarabilirsek insanlığın birçok problemini çözme ihtimali var. Yapay zekanın kusurlarını bilerek başka ne yapabilir sorusunu sorabilirsek onun içinde yatan pozitif düşünce ve yaratıcılık insanlığın başına gelebilecek en önemli teknolojik devrimlerden biri olur."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/-pazarokumasi-baskentten-yukselen-altin-cocuk-ibrahim-ahmed-acar", "text": "Türkiye Olimpiyatlara Hazırlık Merkezi. Çok tanıdık bir başkent psikolojisi hakim buraya; sürekli bir 'bakan gelecek' telaşı ve ceket önünü ilikleme paniği... Tüm bunların arka planında ise yaşları 12 ile 18 arasında değişen geleceğin olimpiyat takımı... Sanki görünmez, kir geçirmeyen bir balonun içinde, büyük bir heyecanla antrenmanlarına devam ediyorlar. Gülle sallayanlar, ok savuranlar, sprint koşanlar... Ve onların az ilerisinde son bir ayda ülkesine kazandırdığı iki dünya şampiyonluğu sayesinde 'eskrim' sporunu herkese hatırlatan İbrahim Ahmed Acar... 'Görevli teyze'lerden biri, biricik gururu İbrahim'in ne kadar pırlanta olduğundan bahsederken, arada dert yanıyor tatlı tatlı: Hiç pas vermez bize. Konuşmaz pek. Ankara'nın derin sessizliği sanki üzerine sinmiş, yaşından beklenmeyecek bir soğukkanlılıkla eli, kadının omzunda; yarım gülüyor İbrahim. İbrahim, o yaz kılıcı eline ilk aldığında ne hissettiğini hatırlamıyor. O andan önce eskrimle ilgili hiç hayaller kurmamış, bu spor üzerinde kafa yormamış. Hatta yolları hiç kesişmemiş bile bu sporla. Ne televizyonda bir karşılaşma izlemiş ne de etrafından eskrimle ilgili bir hikaye dinlemiş. Eskrim, kökleri ortaçağa dayanan, şövalyelikle beraber Avrupa'da kılıcın yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan bir spor dalı. Kılıç, aslında Osmanlı kültürünün de bir parçası, bir tür ata sporu. İbrahim, bu topraklarda böyle bir geçmiş olmasına rağmen, bu kültürün muhafaza edilmediğini, zaman içinde unutulmaya yüz tuttuğunu anlatıyor. Eskrime olan yabani tutumumuzu da buna bağlıyor: Günümüzde Türkiye'de kaç kılıç ustası kaldı ki? Malzemelerin hepsi yurtdışından temin ediliyor. Eğitim desen, Türkiye'deki antrenörlerin sayısı yeterli değil. Dünya şampiyonu olmasına rağmen sponsoru yok, kulübünün varlığı sınırlı. Başarı, baba-oğul dayanışmasının bir ürünü. Baba, 'büyük tablo'nun farkında: Türkiye'nin en köklü ailelerinin, eskrim sporuyla ilgilendiğini düşünün. Dede, baba, torun... Kuşaktan kuşağa geçen bir spor... İşte, İtalya ve Fransa gibi ülkelerden çıkan dünya şampiyonları böyle bir disiplinden geliyor. Türkiye'de sokaktan geçen birine 'Sporla ilgileniyor musun' diye sorsanız size cevap olarak tuttuğu futbol takımını söyler, tüm futbolcuları annelerinin kızlık soyadlarına kadar sayar. Bizde durum böyle. Eskrim hakkında konuşurken sık sık satranç hakkında referanslar verilmesi çok normal. Çok hızlı oynanan, çevik düşünmeyi ve hareket etmeyi gerektiren, 'ayaklı satranç' olarak da bilinen bir spor dalı bu. Gerçekten de hızlı bir satranç gibi. Sadece bedenin ve kılıcınla değil, aklınla da karşı tarafa sürekli atak halindesin diyor İbrahim. Milisaniyeler içinde karşındakinin taktiğini çözmeli, kendi taktiklerini düşünmeli ve aralarından en iyisini seçerek karşı hamleye kalkışmalısın. Olasılıklar toplamı, kuvvetler dengesi, koordinasyon, çeviklik, kuvvet, akıl; hepsi milisaniyeler içinde! Sabah başlayıp akşam biten karşılaşmalardan bahsediyor İbrahim, antrenman sahasının kenarındaki kaldırıma oturmuş karşısındaki yeşil sahaya uzun uzun bakarken. Eskrimde rauntların arası ve ucu açık. Haliyle bir karşılaşma sabah başlayıp akşam bitebiliyor. Tekrar ısınıp konsantre olmak, nefesini düzeltip aklını toplamak, gün içinde enerjini tasarruflu kullanmak eskrimin en önemli taktikleri. Eskrimin satrançtan ayrıldığı nokta ise sonraki hamleleri düşünmeden sadece o ana, o hamleye odaklanmayı gerektirmesi. Tüm olan bitene, Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Olursa olur, olmazsa da canımız sağ olsun sakinliğiyle bakabilen bir şampiyon modeli bu. 'Anda kalmak' hiçbir sporda, hiçbir sporcuda bu kadar anlamlı durmamıştı. Karşılaşmaların öncesinde sürekli tekrarladığı bir ritüeli, tutunduğu bir cümle ya da sığındığı bir taktiği var mı peki? Hayır; son derece sakin bir şekilde maça çıkıyor ve kılıcını sallıyor. Bu kadar. Aşırı hırsın, fazla düşünmenin fayda getirmediği bir spor dalı bu. Sakin olan, serinkanlı kalan hep bir sayı önde. Yarı finalde Güney Koreli Jayeoon Lim karşısında açık ara önde giderken, bir anda skorun eşitleniverdiği maçı, son bir hamleyle 15-14 kazanmasını konuşuyoruz. Küçük bir akıl dağılmasının, açık ara önde götürdüğü bir maçı neredeyse kaybetmesine sebep olabildiğini anlatıyor: Kendini kontrol edebilmen önemli. Aklını, elini, vücudunu, düşüncelerini... Başkalarının sana söylemesiyle edinebileceğin bir yeti değil bu. Pratik olman gerekiyor. Kendini kontrol edebilmeyi ise her karşılaşmanın sonunda daha çok öğreniyorsun. Arada hatırlatmalı: Bu bilge cümleleri kuran kişi, henüz lise üçüncü sınıf öğrencisi ve hayatı antrenman ile okul arasında geçiyor."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/11-paradoksu", "text": "11. Ayın 11. Gününde saat onbirde dünyanın yaşadığı en büyük felaketlerden birisi olan Birinci Dünya savaşı son buldu. Apollo 11'in içinden çıkan iki kişi iki milyon yıllık insanlık tarihinde bir başka dünyaya ayak basan ilk kişiler oldu. Bir Eylül'ün 11. Gününde yüzlerce metre göğe uzanan ve yukarıdan tıpkı 11'e benzeyen iki kulenin yıkılması milyonlarca insanın hayatını sonsuza kadar değiştirdi. Rusya o kadar büyük bir ülke ki 11 saat diliminden oluşuyor. Bir filmin aldığı Oscar sayılarında kimse bugüne kadar 11'i geçemedi. Bu rekor hala Titanik, Yüzüklerin Efendisi ve Ben-Hur tarafından paylaşılıyor. Great News Netflixin içerdiği binlerce içerik arasında hızlıca kaybolup giden gizli cevherlerden birisi olan bu sitcomun, algoritma tanrısının anlaşılamayan bir kararıyla 2017-2018'de yayınlanan iki sezon sonrası fişi çekildi. Amerika'dan çıkan en komik oyuncu/yazarlardan biri Tina Fey'in imza attığı dizi kızının çalıştığı TV stüdyosunda staj yapmaya başlayan bir annenin başından geçenleri anlatıyor. Raising Hope Eski sitcomlardan başlamışken 2010-2014 arasında 4 sezon yayınlanan ve yakın zamanda Disney+ kataloguna eklenen Raising Hope ile devam edelim. Tek gecelik macera yaşadığı kadının, idama mahkum edilmesi sonrası Jimmy o gecenin hatırası kızlarına tek başına bakmaya başlıyor. Bu kadar uçuk bir fikirden ne kadar komik bir dizi çıkabilir ki diye başladıktan sonra 88 bölümün hepsini izlemem sadece birkaç haftamı aldı. Hem şirin ve iç ısıtsın, hem de zeki espriler olsun diyenler için biçilmiş kaftan. Bu arada My Name is Earl'ü yapan ekibin elinden çıktığını da ekleyelim. Disapperaring Spoon: Yazdığı popüler bilim kitaplarıyla adını duyuran Sam Kean, kitaplarından birinin adını verdiği bu podcastte bilim tarihinden daha önce asla duymadığını ilginç hikayeleri 20 dakikaya sığdırarak anlatıyor. Yeni başlayan bahar sezonunda Leonardo DaVinci'nin aslında ne sanatta ne de bilimde başladığı hiçbir işi tam bitiremeyen kariyerini anlattığı bölüm başlamak için ideal. Everything Everywhere Daily: Gary Arndt haftaiçi her gün farklı en ilginç özellikleriyle 10 dakikaya sığdırarak anlatıyor. Kağıdın hikayesi, Küba krizi, kara delikler, kahvenin öyküsü gibi farklı konuları en azından parti ortamlarında bahsedecek kadar öğrenmek isteyenler için ideal. The Last Dinner Party: Spotify'da dinlediğiniz birçok grubun en iyi ihtimalle birkaç bin takipçiye ulaştığını görüğ ara ara üzülenlerden misiniz bilmem ama sadece tek bir şarkı yayınladıktan sonra altıyüzbine yakın takipçiye ulaşan Last Dinner Party kesinlikle bu kategoriden değil. İngiliz 5 kızdan oluşuyorlar ve daha şimdiden Rolling Stones'a öngrupluk yapmışlar. Ilk single 'Nothing Matters' üst üste dinledikten sonra bu grubu ilk keşfedenlerdendim övünme rozetinizi alırken bana teşekkür edeceksiniz. Ghostly Kisses Gerçek adı Margaux Sauve olan Kanadalı Ghostly Kisses ilk dinlediğinizde meleksi sesiyle damarlarınıza litrelerce sıcak çikolata enjekte edecek. 'Heaven, Wait' adında bir albüm ve bir avuç EP'den oluşan diskografisine giriş için en ideal parça ise 'Empty Note'. 2023 turnesi kapsamında İstanbul'a da uğrayan Ghostly Kisses, tıpkı adı gibi ruhunuza usul bir öpücük bıraktıktan sonra bir daha hayatınızdan çıkmayacak. The Son 'The Son', 2020'de Anthony Hopkins'e Oscar kazandıran 'The Father'dan sonra Florian Zeller'in kendi yazdığı oyunlardan perdeye uyarladığı ikinci eseri. Bu sefer başrolde Hugh Jackman var. Boşandığı eşi, ergen oğullarıyla birlikte bir gün kapısında bitince tüm hayatı altüst olan bir işadamını oynayan Hugh Jackman'ın dans sahneleri çok konuşulmuştu. Tıpkı Father gibi bu film de mideye yumruk gibi iniyor. Nobody Kariyerine komedi yazarı ve oyunculuğuyla başlayan Bob Odenkirk, Breaking Bad'de canlandırdığı avukat Saul'den beri dramatik rollerde cevherini gösteriyor. 2021 yapımı Nobody ise evine giren iki hırsızla yüzyüze kaldıktan sonra kendini bir anda Rus mafyasıyla karşı karşıya kalan bir adamı anlatıyor. The Raid ile başlayan stilize şiddet filmlerinin başarılı örneklerinden biri yakın zamanda Netflix kataloguna eklendi. 438 Days - Kitap 2012 yılı sonlarında Meksika sahillerinden balık avlamak için açılan Salvador Alveranga ve tekne arkadaşının bir fırtınaya kapıldıktan sonra okyanusta 438 gün boyunca aç ve susuz şekilde mahsur kalmalarının akıl almaz hikayesini anlatıyor. Genel hikaye dışında hiçbir şey bilmeden kitabı okursanız çok daha fazla zevk alacağınız için bundan fazla detaya girmek istemiyorum. 2019 yılında aynı isimle filmi de çekilmiş. Half As Interesting 2.5 milyona yakın abonesi bulunan bu kanal 2017 yılından beri buldukları enteresan konularda 10 dakikanın altında harika animasyonlarla açıklayıcı videolar yayınlıyor. Yol kenarlarındaki kartondan polislerin neden işe yaradığını merak eden bir zihne sahipseniz rahatça saatler geçirebilirsiniz. Ogmios 2023 itibarıyla YouTube'a dakikada 183 saatlik içeriğe sahip 2,500 yeni video ekleniyor. Bu kadar videonun içinde orjinal bir içerik bulmak için ümitlerimin gittikçe azaldığı bir gün Ogmios adlı bu kanala denk geldim. Arabasına yerleştirdiği araç kamerasıyla Londra sokaklarını gezerken gördüklerini çeken ve üzerine meditatif bir sesle yorumlar yapan Ogmios, BBC3'e de aynı konseptte bir yapım çekti. Eğer gününüzden kısa bir mola almak istiyorsanız kulaklıklarınızı takıp sakin bir yerde 10 dakikanızı ayırıp herhangi bir videosunu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/adam-gibi-adam-olmak", "text": "Böyle bir yazı yazmayacağım. Eğri oturup doğru konuşalım, bu adam gibi adam hikayesi pek gerçekçi değil. Erkekliğin bir marka olarak sürekli kabuk değiştirmesi sırasında adam gibi adam konsepti ideolojik bir arketipten ibaret. Adam gibi adamlık, erkekliğimizin özenle paketlenmiş seçimlerle bize yeniden pazarlanması demek. Buz gibi bira içen adam gibi adam... Beş bıçaklı, kayganlaştırıcılı jiletle tıraş olan adam gibi adam... Marketten çikolata alan adam gibi adam... Adam gibi adam, bir medya tabirinden fazlası değil. Delikanlı, genç adam, metroseksüel, retroseksüel, überseksüel, spornoseksüel, pomoseksüel, düz adam, himbo, nouveau bro... Bu tiplerden herhangi biriyle daha önce karşılaştınız mı? Boşanırken velayet konusunda size yardımcı oluyor mu? Oğlunuzla vücut imajıyla ilgili konuşuyor mu ya da tatilde her gün ağırlığınız kadar roze içmenize mani oluyor mu? Adam gibi adamın gerçek olma ihtimali, maaşını Aston Martin'e yatırdı diye patronunuzun James Bond'a dönüşme ihtimali kadar. Adam gibi adam sahte bir şey. Bir masal kahramanı. Düpedüz yalan. Doğrusu bilmiyorum. Dahası kimse bilmiyor. Fakat dürüst olmanın zamanı geldi. Erkek erkeğe biraz önümüzü görelim. Bu yazı fikri, tüm muhteşem fikirlerde olduğu gibi, bir kadınla sohbet ederken doğdu. Bir ay kadar önce, yeni feminizmin öncülerinden gazeteci-yazar Caitlin Moran'la öğle yemeğindeydim. Bir sabah uyanınca pencereden dışarı bakıp, iki ergen kızının içinde büyüdüğü dünyayı görünce nasıl dehşete düştüğünü anlatıyordu. Moran, bu konuda harekete geçmeye karar vermiş. Kadın Olmak diye bir kitap yazacakmış. Kadınların daima tüm tüylerinden arınmış olmasının şart olmadığı bir dünya yaratmak istiyor. Tecavüz sözcüğünün web sitelerinde bir porno kategorisi olmadığı bir dünya... Moran, Biraz saygı ve biraz da eşitlik istemek çok mu? diye soruyor. Dürüst olalım, genç kadınların son zamanlarda konuşmaya başladığı şeyleri erkeklere söyleyen kimse yok. Ve sorun Beyonce değil. Geri kaldık. Erkekliğimize balıklama dalmamız ve dürüstçe kim olduğumuzu, bunun ne anlama geldiğini ve birbirimize nasıl davranmamız gerektiğini acilen konuşmamız lazım. Erkekliğe giriş diyelim gitsin. Derinlemesine bir incelemeye koyulmaktansa adım adım sayarak ilerleyelim. İçten bir nefes alıp bir Ahhh... çekerek okuyun ve çok da dert etmeyin. Her şey yoluna girer. Ne de olsa erkeksiniz. Seks konusunda pek erkenci sayılmazdım. Bekaretimi 18 yaşında kaybettim. Gerçi çok da geç sayılmaz ama siz gelin de bunu dokuz yaşında Voltaire okumaya ve kısa süre sonra da sigaraya başlayan sol görüşlü, Parisli kız arkadaşıma anlatın. Ancak siz de benim gibi özel okula gittiyseniz ve hafta sonlarınızı arkadaşlarınızla alem yaparak, bir barın otoparkında içki içip camları filmli modifiye bir Ford Fiesta'nın arkasında sevişerek ya da sevişmeyerek geçirdiyseniz, lise diplomanızı almadan bakir olmanız ya tuhaf ya da gey olduğunuza işaret ederdi. Her ikisi de olmadığım anlaşıldı. Gerçi annem, doksanlar modasına yaraşacak gey bir oğlu olmadığına biraz bozuldu ama olsun. Her neyse, şu işi yapmadan üniversiteye başladığım için herkes zayıf, cinsiyetsiz ve pipisiz bir bakir olduğumu düşünecek diye ödüm kopuyordu. Kızlar için Action Man gibiydim. Beni bir ilkokul çocuğundan ayıran tek özelliğim sürücü ehliyetimdi. Çözümün en hızlı şekilde işi pişirmek olduğuna karar verdim. Tanımadığım biri olabilirdi ya da ne feci bir partner olduğumu hatırlamayacak kadar sarhoş biri. Biraları birbiri ardına yuvarladığında kim sevgiye ihtiyaç duyar ki? Üniversitenin üçüncü haftasında Melissa'yı buldum büyük olasılıkla gerçek ismi bu değildi. Öğrenci diskosunda en az benim kadar sarhoş görünen, sarışın bir ikinci sınıf öğrencisiydi. Dahası iki hafta içinde Ohio'daki evine dönmesi gerekiyordu. Bingo! İşte bekaretimden kurtulmak için ideal insan. Çelik parmaklıklı tek kişilik yatağımda bozuk bir forklift gibi aşağı yukarı hareket ettiğim geceye dair sadece iki şey hatırlıyorum: Üzerimde sadece polo yaka Ralph Lauren tişörtle arkadaşlarımın babalarından farksız bir kılıkla , yan odadakilerden prezervatif istemem gerekmişti ve yaşadığım şey güzel bir bisküvi kadar hoştu. Bourbon gibi değildi de Garibaldi gibiydi. Kötü olmayan bir Keanu Reeves filmi gibiydi. Speed kadar baş döndürücü değildi. Belki The Devil's Advocate gibiydi. Kültürel açıdan önemli bir an gibiydi. Hep hatırlayacağın ama parmak ısırtacak bir performans sergilemediğin... Eminim Melissa da aynı fikirdedir. Bu ilk demodan sonra biraz daha tecrübe kazandım elbette. Yaptım ve hatta hoşuma da gitti. Performansım kesinlikle iyileşti. Tabii öyle olmalıydı da... Fakat arada sırada çoraplarımı da çıkardığım 20 yıllık sevişme, öpüşme, çakışma ve birleşme deneyimimden sonra o ilk gece için boşuna endişelendiğimi idrak ediyorum. Aslında, Warren Beatty gibi Hollywood'un yarısıyla aşk yaşayanlar ya da Putin'in gizli projesinde üstün bir Rus ırkı yaratmak için sperm donörü olarak çalışanlar hariç kimsenin yatakta ne yaptığına dair pek bir fikri yok. Herkes bildiğini söyler ama bilenler oldukça azdır. Evet, pratikle daha becerikli olacak, deneyimle yeni hareketler öğrenecek, kendinize olan güveniniz arttıkça da sabır kazanacaksınız ama sonuçta seks sekstir: ya çocuk yapmaya ya karşı tarafı uyutmaya çalışıyorsunuzdur. Tabii eğer sekreterinizle yasak aşk yaşamıyorsanız ki bu durumda başınız dertte demektir. Rahatlayın sevgili dostlarım. Şimdi gidip takılın. Elinizi çabuk tutun çünkü benim halim yok. Gezmelerin bir ay sürdüğü zamanları hatırlar mısınız? Yirmili yaşlarınızda pazartesi tatilse cuma çıkar, eve ancak pazartesi dönerdiniz. İçer, sürünür, partilerdiniz. Benim için işler değişti. Çocuklarım var. Bacağı sakat bir köpeğim var. Günlerce ortadan kaybolamam. Yoksa Boris'i kim gezdirir? Çöpleri kim çıkarır? Bowie'nin 70'li yıllarda partilediği gibi partileme günlerim sona erdi. Aslında bir yandan rahatlatan bir durum bu; bunca sefahat adamı tüketir. Ancak erkeklerin başka erkeklerle bir araya gelmesi gerektiğine inanıyorum. İçmek için. Konuşmak için. Erkek olmanın ne anlama geldiğini hatırlamak için. Tabii ki dışarı çıkıp üç gün eve dönmemezlik etmeyeceksiniz. Her hafta sonunun erkek alemine dönüşmesi şart değil. Size daha uygun olduğunu düşünüyorsanız kitap kulübüne üye olun. Gece gezmelerimden hiç pişman olmadım. Hiç rezil de olmadım. Belki de ondan geceleri bu kadar sevdim. Hareketli bir hafta sonundan sonra arkadaşlarımla çarşamba günü telefonda konuştuğumu hatırlıyorum. Ne kadar tükenmiş olduklarından söz ederlerdi. Hiç anlayamazdım. Tabii ki benim de hafiften sallantıda olduğum, Coldplay'in Fix You şarkısını duyup ağladığım zamanlar oldu ama hiç depresif olmadım. Kaybetmişlik düşüncesi bence ancak bir miskinin kaçışı olabilir. 2000 yıllık eril cins; İsa, Leonardo da Vinci, David Bowie ve Prince gibi muhteşem adamlar, siz fazladan bir bardak votka-enerji içip somurtasınız diye ölmedi. Hem koca bir hafta sonunu barda, kulüpte, birinin evinde ve sonra kim bilir nerede hiç ediyorsunuz hem de üzerine söyleniyorsunuz. Fazlasıyla maço bir söylem gibi gelecek ama söylemeden olmaz: Kaldıramayacaksanız evde oturun. Arkadaşlarınızla film izleyin. Arkadaşlarınızla örgü örün. Arkadaşlarınızla alışverişe gidin. Arkadaşsız mastürbasyon yapın. Sosyal ilişkiler sadece Twitter'dan söz etmiyorum , erkeklerin sağlığı açısından büyük önem taşıyor. Hepimizi ellerinde kahve bardakları ve haddinden büyük tabletler taşıyarak ortalıkta gezinen, banka hesabı sahibi kas yığını olmaktan ayıran en kıymetli malzeme sosyallik. Yirmili ve otuzlu yaşlarımda en yakın arkadaşımla geçirdiğim kayıp günler ve geceler, kişisel gelişimimi tamamladığım ve erkekliğimin bir parçası haline gelmiş, hayatı yaşamaya değer kılan zamanlardı. Tabii bundan hoşlanmayanlar varsa oturup evde klasiklerden Sopranos izleyebilir. Cüssemle ilgili endişelerim, üzerine basılmasından korkan bir kamçınınki gibi nörotik bir gerginlikle doluydu. Hep zayıftım. Bunun ana nedeni, altı yaşımdan 13 yaşıma kadar sadece pişmemiş domates yiyerek beslenmem olabilir tabii. 16 yaşıma doğru, birazcık kilo almaya başlamamdan önce, lezzetli bir Çin yemeğinden geriye kalanlara benziyordum: iki çubuk ve bir peçete. Annem, cumartesi günleri birlikte parkta yürüyüşe çıktığımızda sıskalığım yüzünden şiddetli rüzgar beni havuza uçurmasın diye koluma asılırdı. Bob Geldof 1985 yılında Wembley'de, açlıktan ölmek üzere olan milyonlarca Etiyopyalı için şu devasa konseri düzenlediğinde ben sadece altı yaşındaydım fakat benden sadece bir buçuk yaş büyük ama epey daha yapılı olan ağabeyim, Boomtown Rats'in bu konsere beni düşünerek katıldığını söyleyerek benimle dalga geçerdi. Bana nasıl küfredeceğini bilemediğinde ya da koluna falan vurduğumda hemen Feeed the woooorld diye şarkı söylemeye koyulur, burnumun ucuna doğru bir cips paketi sallandırırdı. Kardeşler birbirine ne söylememeleri gerektiğini daima iyi bilir. Bu yaşadığım zorbalık mıydı? Pek sayılmaz. Beni tüketti mi? Bundan daha çok etkilenmiş başka erkekler tanıyorum. Ancak gündelik ergen dertlerimin bir parçası haline geldiği ve beni fiziksel olarak hem spor, hem sıradan yaşam hem de seks konusunda daha güvensiz yaptığı bir gerçek. Kendimi, okulun spor salonunda iki labradora denk ağırlıkla bench-press çalışan yapılı ve fırlama arkadaşlarımdan daha az erkek hissettiğim oldu. Bugün genç erkekler vücutlarının nasıl göründüğü konusunda kadınlar kadar takıntılı ama bundan hiç kimse söz etmiyor. 18 35 yaşları arasındaki erkekler için spor salonuna gitmek, sağlıklı olmak ya da zinde kalmaktan çok, seksi görünmek anlamına geliyor. Erkekler, sosyal medya hesaplarının merkezine kurulup kendi reality show'larının başrol oyuncusu haline gelmeden önce hiçbirimiz nasıl göründüğümüzü bu kadar çok düşünmezdik. Kendinden başka bir şey düşünmeyenlerin obsesif narsisizminin ne raddelere vardığını anlayabilmek için David Beckham'ı Cristiano Ronaldo'yla karşılaştırmanız yeterli. Pearson şöyle demek istiyor: Koca göbekli erkekler benim gibi kadınlar için baştan çıkarıcı çünkü kendi fazla kilolarımı görmezden gelmemi sağlıyorlar. Makale binlerce kez paylaşıldı. Bazı kadınlar ve erkekler bunu, Homer Simpson tipi göbekli normal adamların, durmadan selfie çeken spor salonu kahramanlarına karşı kazandığı bir zafer gibi algıladı. Yine de bu da tam olarak doğru sayılmaz. Etine dolgun olmak, spornseksüel olmaktan daha kabul edilebilir bir akım olsa da son derece endişe verici. Erkekler artık ne Homer Simpson ne de Dwayne Johnson gibi görünmek istiyor. Ben de istemiyorum. Ve doğrusu bira göbeği seksi olsa bile bu, Türk kasına sahip erkeklerin depresyon ve kalp hastalıklarına daha sık yakalandığı veya daha az enerjiyle, daha nadir bir cinsellik ve daha sağlıksız bir hayat yaşadıkları gerçeğini değiştirmiyor. Erkekler çocuklarının ilk evini satın aldığını görecek kadar uzun yaşamak -tabii İstanbul, Londra gibi şehirlerde değil; yoksa 200 yıl daha yaşamaları gerekirdi- ve mayo giydiğinde partnerine bir dubayı çağrıştırmamak istiyor. Ey erkekler, beni dinleyin! Trilyonlar harcanan bir endüstri size ne derse desin aslında kendinize güven duyacağınız sağlıklı bir bedene sahip olmak zor değil. Biraz koşun. Biraz yüzün. Biraz bisiklete binin. Bol bol yeşillik yiyin - jelibon sayılmaz. Devasa bardaklarda latte içmekten vazgeçin yeni doğmuş bir bebeğin bile öğleden sonra 5'ten sonra bu kadar süte ihtiyacı yok ve sakin salı geceleri Malbec şişesini bitirmemeye gayret edin. Eğer kilo almaya devam ederseniz porsiyonlarınızı biraz küçültün. Unutmayın, irade eksikliği bir hastalık değil, bir bahaneden ibaret. İki oğlu olan, boşanmış bir anne tarafından büyütüldüğüm için olsa gerek, iyi bir baba olmanın iyi bir anne olmakla hemen hemen aynı şey olduğunu düşünürdüm. Başka referans noktam yoktu. Baba dediğin benim için Hannibal Smith ya da Michael Knight olabilirdi. Tabii ki yanılıyordum. 2016'dayız, biri dört yaşında, diğeriyse dört aylık iki çocuk babasıyım ve onları bazı erkeklerin futbolu ya da Breaking Bad'i sevdiği gibi seviyorum ama geçenlerde başıma gelen beş dakikalık tek bir olay, nasıl bir baba olunması gerektiğiyle ilgili beni aydınlattı. Büyük kızım henüz bir yaşılarınydı ve yeni bir çift ayakkabı almak için Hampstead'deki pahalı bir mağazaya gitmiştik. Mağaza seçimi biraz eve yakın olmasından, biraz da her yeni baba gibi Benim güzel kızım, etrafta ucuz, çakma deri ayakkabılarla gezecek değil ya demiş olmamdan kaynaklanıyordu. Sonuçta mağazada, aynı yaşlarda başka taze bir baba ve kızı daha vardı. Taze baba, etrafta pırpır uçak taklidi yaparak gülünç sesler çıkarıyor, satış sorumlusuna yaramaz küçük prensesinin istediği fuşya pembe tonunda bir ayakkabı bulamadığı için nutuk çekiyor ve bir gerizekalı gibi durmadan dırdır ediyordu. Bu sırada çocuğu da tütü giymiş bir yılan gibi emirler yağdırıyordu. Kızımın annesi bana döndü ve Iyk. Bir erkeğin böyle davranması hiç çekici değil dedi. Şok oldum. Ne? Ne demek istemişti? Erkekler kızlarına parıltılı yeni ayakkabılar almaya hevesli olmamalı mıydı yani? Aslında bir açıdan bakarsak hayır, olmamalıydı. Fransa'da aşırı özenli taze babalar için uydurulmuş bir lakap var. Bu tiplere papa poule diyorlar yani baba tavuk. Bizim evde bana uzunca süre papa poule dediler ve bu bir iltifat sayılmaz. İlk kızım üç yaşına gelene kadar onun gölgesi, kılavuz gemisi, temsili şaman hayvanı oldum. Gerçekten, zavallı annesinin hiç şansı yoktu. Velayet hislerim, sahiplenmede Gollum seviyesine çıkmıştı. Büyükanne ve büyükbaba ziyaretlerinden bile tiksiniyordum. O benim diyordum dehşetle. En iyisini ben bilirim. Onu rahat bırakın! Bir şeyler öğrenebilmesi ve hayatı anlayabilmesi için benim de onu rahat bırakmam gerektiğini idrak etmem zaman aldı. Çocuğumun çevresinde obsesif kompülsif bir anne aslan misali helikopter ebeveynlik oynamaya son vermek zorundaydım. Tavuk babaya son! Elbette bu çocukları tamamen yok saymak anlamına gelmiyor. Evet, tabii ki tenis dersi alsınlar. Tabii ki arada sırada matematik ödevlerini yapmalısınız. Fakat bırakın sıkılsınlar. Birkaç haftalığına ekranları önlerinden kaldırın. Klarnet çalmaya çalıştıkları anlarda kedi bile evi terk ediyorsa ve komşular gürültü kirliliğinden şikayet ediyorsa ne kadar yetenekli olduklarından söz etmeyi bırakın. Onlara karşı dürüst olun. Onlara cinsellikten söz edin. Sigaraya başlarlarsa nasıl öleceklerini anlatın. Büyükbabanızın kararmış ciğerlerini gösterin onlara. Hastanenin kanser departmanını birlikte ziyaret edin. Bırakın ağlasınlar. Sonra, yeterince büyüdüklerinde bırakın hayatla ilgili kararlarını kendi kendilerine alsınlar. Ne de olsa şimdilik hep doğru yolda ilerlemiş olacaklar. Eskiden Bir terapiste gitmeme gerek yok diye düşünürdüm. Sizce ben deli miyim? Yirmili yaşlarım böyle geçti. Sonraki sekiz yılda üç şey oldu. Şiddet dolu bölüm 1: Gecenin üçünde kayak maskeli yedi silahlı adam yatak odamdan içeri daldı, içlerinden biri şakağıma silah dayadı. Sonra tek kelime etmeden evimi yağmaladılar. Şiddet dolu bölüm 2: Köpeğim ve ben sokakta bir pitbull saldırısına uğradık. Boris'in neredeyse kopmuş bacağını ellerimle köpeğin dişlerinin arasından kendi ellerimle aldım. Şiddet dolu bölüm 3: Parktan eve bisikletle dönerken ağabeyime arkadan bir taksi çarptı. Taksici kaçtı. Hastaneden içeri girdiğimde ağabeyimin kulağı yatağın yanındaki çöp tenekesindeydi. Hayatta sadece iki kez az daha bayılıyordum. Biri 14 yaşımda poppers kokladığımdaydı. Diğeri de bu hastanede. Bu şiddet yüklü olaylar beni pek çok yönden etkiledi: Gelirim azaldı, kendi kendime ilaç almaya başladım, kaygılıydım, depresyondaydım, uykusuzluk çektim, mal kaybına uğradım, arkadaşlarımı kaybettim, ilişkilerimi kaybettim... Bir de en sevdiğim kot pantolonumu kaybettim - köpek kanı yıkamayla çıkmıyor. Dert etmeyin, şimdi iyiyim. Ama bu olağanüstü olayların beni psikolojik olarak etkilemiş olması şaşırtıcı değil, hatta normal ama işin aslı bütün bunların biriyle konuşarak hafifletmem mümkündü. Erkekler daha çok konuşmalı. Her ne kadar bundan para kazansalar ve bunu iyi yapsalar da mutlaka terapiste gitmeniz şart değil. Berberinizle, kardeşinizle, arkadaşlarınızla, iş arkadaşlarınızla konuşun. Zihninizin bobinlerini yeniden sarana ve yeniden programlamaya geçene kadar konuşun. Patronunuzun size kötü bir bakış attığını ve yakında sizi işten çıkaracağını mı düşünüyorsunuz? Biriyle konuşun. Pornografiyle ilgili bir sorun mu yaşıyorsunuz? Biriyle konuşun. Çarşamba sabahları saat 10'da canınız bir kadeh içki mi istiyor? Biriyle konuşun. Öğle tatilinde herkesle yemeğe gitmek yerine tuvalette onun bunun Instagram hesabına bakarak mastürbasyon mu yapıyorsunuz? Biriyle konuşun - Belki bunu insan kaynaklarıyla konuşmasanız daha iyi. Yumurtalıklarınız normalden daha çok mu sızlıyor? Konuşun. Biriyle. Sükut sadece kütüphanede ya da öldüğünüzde altındır. Hem istediğiniz bütün kitapları da o zaman okursunuz. Not: Bunlar işe yaramazsa kendimi vururum."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/anonim-babalar-kulubu", "text": "Savaş zamanı tüm vatanseverler cephede yoklama vermez. 1889 doğumlu, Derek isimli delikanlı da I. Dünya Savaşı sırasında ülkesini cephelerden uzakta desteklemişti. İngiltere ve bugünün Sri Lanka'sı arasında geçen çocukluğunun ardından baba mesleğini devam ettirmek üzere Malezya'da kauçuk çiftliği işletmeye giden Derek, savaş bitene kadar burada kalacaktı. Savaş araçları için gereken lastikleri üretmek için çalışan Derek, İngiltere'ye döndükten sonra da bir şekilde vatanına hizmet etme fırsatı buldu. Bu fırsatı ona sunan kişi Dr. Helena Rosa Wright oldu. Dr. Wright, doğum kontrolü konusunda öncülerden biriydi; iki basamaklı sayılarda çocuk sahibi olmanın normal görüldüğü bir toplumu eğitmeye çalışıyordu. Yazdığı kitaplar ve cinsellik eğitimi konusunda açtığı kapılarla, alanının en önemli isimlerinden birine dönüşecekti. Derek ile Dr. Wright'ın yolları kesiştiğinde Birleşik Krallık savaşın yaralarını sarmaya çalışıyordu. Londra'daki klinikleriyle halkı doğum kontrolü konusunda bilgilendiren Dr. Wright'ın gündeminde artık yeni bir konu vardı: Savaş sonrası travma sebebiyle ilişkiye giremeyen ve bu yüzden anne-baba olamayan çiftler. Yazar Paul Spicer'ın The Spectator dergisi için kaleme aldığı bu hikaye, tam da Hollywood prodüktörlerinin ağzını sulandıracak cinsten; fakat Spicer'ın gerçek bir kişilik olarak yansıttığı Derek hakkında başka bir yazılı kaynak bulmak mümkün değil. Dr. Helena Rosa Wright ise gerçekten yaşamış ve gerçekten de cinsellik eğitimi konusunda çığır açmış bir isim. Hatta işlerinden bazıları yasalara ters düşünce hakkında davalar bile açılmış, bu sebeple Derek'le ilgili detayların gizli kalmış olması da gayet muhtemel. Wright'ın hayatını anlatan biyografilerde Derek'in adı geçmese de, Londra tarihindeki benzer hadiseleri incelerken ilginç bir hikayeyle karşılaşıyoruz. 1940'lı yıllarda Mary Barton ve eşi Bertold Wiesner'ın işlettiği bir klinik, çocuk sahibi olamayan çiftlere suni döllenme yoluyla yardımcı oluyordu. Bu klinikte anonim sperm bağışlarıyla yaklaşık 1500 çocuk hayat buldu, fakat bağışların kimler tarafından yapıldığına dair kayıtlar yok edilmişti. Yıllar sonra, kendisinin de sperm bağışı yoluyla dünyaya geldiğini öğrenen belgesel yapımcısı Barry Stevens'ın yaptığı bir keşif, klinikte olan bitenleri gün ışığına çıkaracaktı. Amerika menşeli Donor Sibling Registry bunun gibi durumlar için kurulmuş. ABD'de anonim sperm bağışı yapılabiliyor, üstelik bir kişinin toplam kaç kere sperm bağışı yapabileceğine dair bir sınırlama da bulunmuyor. Nadir genetik hastalıkların yayılmaması için işlev gören bu web sitesi, aynı zamanda babasını ya da kardeşlerini bulmak isteyen çocuklar için de önemli bir kaynak. Tabii her ülkede ABD'dekine benzer yasalar yok. Mesela Türkiye'de sperm nakli yoluyla suni döllenme toptan yasak. İsveç'te ise bir kişinin bağışladığı spermler en fazla 12 çocuk için kullanılabiliyor ve anonim bağış yapılamıyor. Anonim bağışların yasak olduğu ülkelerden Hollanda'da 2002'de sperm bağışı yapmaya başlayan Ed Houben, bir süre sonra süreçten rahatsız olmaya başlamış. Houben'in derdi anonimlikle değil. Hatta kimliğini saklamamayı doğru buluyor. GQ Avustralya için Michael Paterniti'ye verdiği röportajda bağış yaptıkça daha insani bir yol arama ihtiyacı duyduğunu ve sonunda anne-baba adaylarıyla doğrudan iletişime geçtiğini anlatıyor. Bir gün buluştuğu çiftlerden birinin yaptığı teklifle birlikte, babalık müessesindeki pozisyonu kökten değişmiş. Her adımın doğal olması için ısrar eden çift Houben'i ikna edince, ilk defa suni döllenme yerine bildiğimiz doğal yöntemlerle baba olmak için yatağa girmiş. Houben'in doğal yollarla sperm bağışı yaptığı bu ilk tecrübesinin devamı da gelmiş. Çocuk yetiştirmek için bir sperm hücresi dışında her şeye sahip olan bu kadar fazla insan olduğunu öğrenince çok etkilendim diyor Houben, internet sitesinin açılış sayfasındaki mektupta. Çocuklarının mutlu bir hayata sahip olacağına inandığım sürece, ihtiyaçları olan sperm hücresini memnuniyetle temin ederim. Avrupa'nın dört bir yanından, hatta Brezilya ve Hong Kong gibi uzak ülkelerden insanlar Ed'in kapısını çalıyor; bazıları birkaç gün onun yanında konaklıyor, bazıları kısa sürede işini halledip hayatlarına geri dönüyor. Peki ya 'diğer' babalar? Bekar anne adayları ve homoseksüel çiftlerin yanı sıra, heteroseksüel çiftler de Ed'e başvuruyor. Kimi eşler işlem sırasında salonda oturup televizyon izliyor, kimileri Ed'le tanışmayı bile reddedip arabada bekliyor, kimileri ise yatak odasındakilere katılıyor... Tercih çifte ait. 2013'te verdiği TEDx konuşmasında Ed, kendisine ilham veren kahramanlar arasında Helena Rosa Wright ve Derek'i anıyor. Belli ki aynen 20. yüzyılın başında olduğu gibi, dünyaya spermleriyle katkıda bulunmak isteyenlerin yardım edebileceği pek çok insan hala var."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/ask-ile-nefret-arasinda-nikolaj-coster-waldau", "text": "Game of Thrones dizisinin son birkaç sezonunda kötüden iyiye dönüşmeye meyilli Jaime Lannister'ı hepimiz tanıyoruz ama aynı karaktere hayat veren adam hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Oysa onu tanıma vakti geldi de geçiyor bile... 1970 yılında, Kopenhag'ın güneybatısında, Tybjerg adlı çok ufak bir kasabada doğar Nikolaj Coster-Waldau. O kadar küçük bir yerdi ki tüm kasabanın nüfusu 40 kişi ya var, ya yoktu diye anlatıyor büyüdüğü yeri. Annesi kütüphanecidir, babası özel bir şirkette idari işlerde çalışır yıllarca. O ise çocukluğunda büyüyünce futbolcu olmaya heves etse de günün birinde izlediği Once Upon a Time in America filmi, kariyer planlamasını bambaşka bir yöne taşır. Hikayenin devamı tam da tahmin ettiğiniz gibi. Coster-Waldau lise yılları geldiğinde soluğu National Theatre School'da alır. Başvurusunun kabul edilmesiyle de hayatında oyunculuk kapısı aralanır. Önceleri Danimarka'da birkaç yerel filmde rol alan ünlü oyuncu, daha sonra gelen bir teklifi değerlendirerek Hollywood'a transfer olur. Ancak şans pek de yüzüne gülmez, rol aldığı filmler fazla gişe yapmaz. Ünlü oyuncunun kariyerine baktığımızda, dizi öncesi rol aldığı At World's End, Himmerland, The Baker gibi filmlerin IMDB puanının 6'nın üstüne çıkamamış olması da yeterli bir açıklama gibi. Game of Thrones'un puanı mı? 9.5! Ünlü oyuncuya bu başarıyı neye bağladığını soruyorum. Yanıtı benim de sonuna kadar katıldığım bir teze dayanıyor: Game of Thrones'da kimse başrol değil. Dizinin ilk bölümünden beri ölen ana karakterleri bir düşünün. Hiç ummadığınız anda, bir bölümde, aniden beş ana karakter birden ölüyor. Sürprizlerle dolu olması bence en önemli noktası. Başrol oyuncularının beş sezon boyunca her türlü kazadan beladan kurtulup asla ölmediği Türk dizilerini düşündüğümüzde, söyledikleri kulağa fazla mantıklı geliyor. Dizinin karakterlerini gerçeklermiş gibi tartışmamızın tuhaf olduğunu düşündüğümü söylediğimde o da bana katılıyor ve ekliyor: Tuhaf ama işin en güzel kısmı. Herkes Jaime'ye ne olacağını merak ediyorsa dizi olmuş demektir, tamamdır yani. Elbette merak ediyoruz, hem de çok! Bize yeni sezonla ilgili verebileceği hiç mi sır yok? Asla! diyor, Yapımcılar beni öldürür. Ancak şunu söyleyebilirim ki Jaime kişisel yaşamında saflığı ve iyiliği bulmaya devam edecek. Görünüşe bakılırsa yeni sezonda kral katili en sevdiğimiz ikinci Lannister olacak. Birincisi mi? Elbette Tyrion Lannister. Karşılıklı övgüler sonunda yeniden diziye dönüyoruz. Game of Thrones'tan sonra dönen şansı, Hollywood'un bu yetenekli adamı keşfetmesine neden olmuş. Tom Cruise'un geçen yıl vizyona giren Oblivion filmi ve Cameron Diaz'la başrolü paylaştığı The Other Woman filmleri, diziden sonra rol aldığı yapımlardan birkaçı. Biri 10, diğeri 14 yaşında olan kızlarından konu açıldığında kendisini çok iyi bir baba olarak tanımlıyor, peki ya nasıl bir eş Coster-Waldau? İzlanda'da bir dağın tepesinde evlenme teklif ettiği aktris ve şarkıcı karısına ilk görüşte aşık olmuş. Tam 19 yıldır evliler ve söylediğine göre hala birbirlerine çok aşıklar. Anlayacağınız 46 yaşındaki oyuncunun hayatı tam tadında. Dizilerin kötü adamları vardır ve kabul edelim, onları kimse sevmez. Jaime Lannister bu kuralı yıkan nadir karakterlerden. 'En sevilen kötü adamlar' listesinde, artık onun da adını en başta görmeye hazır olun."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/babalar-alisveriste-gorsun-velayet-rejimi", "text": "Kızı mayo istiyordu. Bu kokoşlarda giymek için. Onunkilerden aşağı kalmak normaldi ama hiç olmazsa ezilmesindi. Baba, talebi kafasında şekillendirmeye çalışıyordu. Bebekliğinden beri kızının tüm alışverişini baba yapardı. Kırmızı ponponlu bahriyeli tulumu; yüzlerce fotoğrafta kızının üzerinde olan. Onu da o almıştı. Tek başına. Bütün tulumlar, biberonlar, çoraplar, ayakkabılar vs. gibi. Ayrıldıktan sonra da genellikle birlikte alışveriş yaparlar, hatırlanacak zamanları çoğaltırlardı. İlk girdikleri mağaza, onun yaşına uygun şeyler sattığı varsayılan bir yerdi. Girmeleri, dudak büküşler, sessiz kalmalar ve hemen çıkış! Kızı 14 yaşına gelmişti. Artık çocuk değildi. Baba onu hep öyle görecek olsa da. Bu mağazada kız mayoları satılıyordu, bikiniler tam kız bikinisiydi. İkinci mağaza büyükler içindi. Olurdu. Baba en az beş bikiniye fena değil veya bakalım mimiği alabildi. Kızı kabine girdiğinde o mağazanın daha küçüklere hitap eden kısmında, oğlan kardeşe dengeyi sağlama bir şey'i aramaya koyuldu. Ama birkaç dakika içinde kızı yanında bitiverdi. Birincisini giymişti. Ama babası oralarda değildi. Bakmayacaksa neden diğerini denesin ki? Giyinip çıkmıştı. Baba anlatmaya çalıştı. Artık onunla kabine giremezdi. O kocaman bir kız olmuştu. Yardımsız denemeliydi. Falan filan. Mağaza görevlisi, bir dikizci yi uzaklaştırma çabasıyla Kimin için bakmıştınız? dedi. Baba gözü kızının bir türlü çıkmadığı kabinde, Kendim için! deyiverdi. Ama mutlaka görmelisin, sen de beğen! Baba hafifçe bir gurur duydu. Ne olsa hep vazgeçilmez olmak istediği, beyninin önüyle arkası arasında ring seferiydi. Bu defa, en bilinen, sadece mayo satan hayli kalabalık mağazaya girdiler. Baba kızının seçimlerine daha da özen gösterdi. Kızı genellikle onun önerdiklerini seçti ama bir- iki iddialı parçayı ihmal etmedi. Karşılıklı üçer kabin, mağazanın sonundaki uzantıya yerleştirilmişti. Kabin sırasının sonundaki duvarda yerden tavana kadar bol ışıklı bir ayna bulunuyordu. Kızı elinde mayolarla, tek boş olana, sağ en uç kabine girdi. Her denemede perdeyi açıp, bir adım öne çıkıp babasına gösterecekti ortalarda mayoyla dolaşamazdı. Kabini açtığında babasını görmeliydi. Yoksa giyinip giderdi. Baba tehdidi ciddiye aldı. Kızının kalbini çaprazdan gören, kendisinin pek az göründüğünü düşündüğü köşeye konuşlandı. Fakat kızının ilk mayoyu göstermek için çıkması, diğer kabinlerin üçer kere dolup boşalmasına tekabül ediyordu. Birinci mayonun altı oturmuş ama üzeri sallanıyordu. Hemen içeri kaçtı. Ve facia başladı. Neye bakmıştınız? Satıcıların amatör kılıklısı yarı merak, yarı yardım isteğiyle konuşuyordu. Kızımı bekliyorum. Birkaç dakika sonra tecrübelisi yanaştı: Yardım edebileceğim bir şey var mı? Kızının ikinci mayoyla buruşuk suratını gösterip kaçması bir olmuştu. Baba hariç kimse fark etmeden. İlk kız bir daha geldi. Hala bekliyorum dedi baba. İronik bir gülümseme olarak alınan cevap. Bu arada üzerine mayoyu geçiren bütün kadınlar kabinden fırlıyor ve aynanın önünde, toplu velveleye bireysel 19 Mayıs hareketleri yapıyordu. En nemrut suratlı satıcı kadın, ilkokul müdür yardımcısı tavrıyla: Buyrun?, Bekliyorum. Yardımcı olayım?, Bekliyorum! Kadın tatmin olmamış, bir dikizci'yi uzaklaştırmak çabasında, Kimin için bakmıştınız? dedi. Baba bir gözü kızının bir türlü çıkamadığı kabinde, Kendim için! deyiverdi. Kadının suratına, gözlerinden fışkıran Çin dragonu alevlerinden göndermeyi unutmadan. Kadın sıkılı dişleri arasından belirsiz ama anlamı kolayca tahmin edilebilecek laflar ederek uzaklaştı. Babanın gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Kabinden çıkan bir hatun mayoyu pantolonunun üzerine giymişti. Onu yanındaki nispeten düzgün, beğendiği hissedilen mayonun aynısını giymiş mortadella vücutlu hanımın yan kabinden çıkıp gelmesine dayanamadı. Elinde olsa hemen orada üzerindekini çıkaracaktı. Babanın ensesinden çıkıp, iki kürek kemiği arasından geçip çatala doğru inen kutup soğuğu bir ter damlası. Gerçek sapık muamelesi. Ne demeli? Adam babanın kolunu sertçe tuttu. Çevredeki kadınlar, aynı yerden emir almışçasına sessizleşip birkaç adım uzaklaştı. Baba sesini iyice yükseltmek üzere derin nefes almaya başlarken... Baba, bu da olmadııı!; kızının ağlamaklı umutsuz sesi. Yine altı iyi oturmuştu ama üstü, ipi kopmuş yelken gibi sallanıyordu. Adam kolunu bıraktı. Kayboldu. Kadınlar olağan şamatalarına, kızı giyinmek üzere kabine döndü. Sükunet. Baba, daha göğüsleri kadın olmanın amorsundaki kızına, genç kadın hissettirecek bikini formülünü bir anda buldu. Kızını ve umutsuz suratını en yakın, ünlü markalı spor mağazasına soktu. Maymun altı gibi, dikişsiz, kupsuz, üstüne tam oturmuş sporcu mayosu. Lacivert. Gri. Farklı renklerde bantlar. Kızı bir elinde torbayı tutarken, öbür eliyle babasının beline sarılarak dükkandan çıktı. Babalar her durumda çözüm bulur!"} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/beyin-jimanstigiyle-aklinizdaki-engelleri-kaldirmak", "text": "Beyin jimnastiği yapmanın birçok metodu olabilir. Ama ben üzerime düşen vazifelerden bugün, kendi üzerine derin düşünmeyi seçtim. Zihnin içinde aslında sana ait bile olmayan birtakım düşünce kalıpları yüzünden, kendini olduğun gibi ortaya koymaktan çekindiğin, hayallerini gerçekleştiremediğin ve bir türlü mutlu olamadığın nice günlerin oldu mu? Söz aramızda kalacak, dürüstçe cevap verebilirsin. Ben beyin jimnastiği yapamam, kendimi sorgulayıp da başıma iş açamam'' diyorsan sıradaki sayfaya geçebilirsin. Bizde teklif var, ısrar yok. Beyin jimnastiği öyle sadece kuru kuru okuyarak, oradan buradan bilgi edinerek yapılmaz. Emek ister. Kas hafızası bir kere oturdu mu, kendini sorgulamak otomatikleşir. Bir de bakmışsın devran değişmiş, yollar yeşermiş. İlk jimnastiği birlikte yapalım, birlikten kuvvet doğuralım dersen aşağıdaki soruları cevaplayarak başlayabiliriz. Olmadı fotoğrafını çek sonra cevapla diyeceğim. Ama bir şeyleri erteledikçe zaman aşımına uğradığını birçok kez deneyimledik. Hadi az laf, çok iş. -Ne yaparken zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyorum, kendimi üretken, canlı ve mutlu hissediyorum? -Henüz yapmadığım ama yapmayı istediğim neler var? Beni ne durduruyor? -İşim yeteneklerimi, ilgi alanlarımı ve tutkularımı ne derece karşılıyor? -Sevdiğim şeyi yapmak için savaşıyor muyum, yoksa konfor alanımda mı kalıyorum? -Eğer hayat kısaysa, neden sevmediğim birçok şeyi yapıyorum ve asıl yapmak istediklerimi erteliyorum? -Eğer hatalarımdan öğrenebileceğimi biliyorsam, başarısız olmaktan neden bu kadar korkuyorum? -İstediğim için değil, mecbur olduğum için verdiğim kararlar neler? -Eğer benden başka hiç kimse davranışlarımı eleştirmiyor olsa, nasıl davranırdım? -Hayatta olmakla yaşamak arasındaki fark nedir? -Yaşama nasıl daha çok dahil olabilir, nasıl daha iyi yaşayabilirim? -Ben bu dünyadan uçup gittiğimde, geride nasıl bir iz bırakmak istiyorum? Bu yazı \"Aklınızdaki Engelleri Kaldırmak\" başlığıyla #GQyaz21'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/bir-rockn-roll-efsanesi-elvis-presley", "text": "Sesi alışılmadık derecede siyahtı. Doğal olarak şarkı seçimlerini de zenci gırtlağına uygun olacak şekilde yapıyordu. Beyaz dinleyici birçok siyah şarkıyı ilk olarak onun sesinden dinledi ve sevdi. Mesela adını duyurduğu ilk hit şarkısı That's All Right Mama, Arthur Big Boy Crudup'a aitti. Şarkının telif hakkını vermese de hakkını fazlasıyla vermişti. O dönemde Big Mama Thornton'ın Hound Dog isimli şarkısı sadece siyahlar arasında sevilirdi, bu şarkıyı da gözüne kestirmişti. Birkaç sene sonra onu da zirveye taşıdı. Zaten kariyeri boyunca hiçbir zaman şarkılarını kendi yazmadı. İlahi sesiyle, dokunduğu her şarkıyı bir anda kendi şarkısı yapardı. Bir süre sonra bazı kesimler tarafından zenci müziği yapmakla suçlanır oldu. İşte o zaman doğru yolda olduğunu anlamıştı. Her kesimde hayranlık uyandıran sesinin birleştirici gücünü keşfetti. Otoritenin karşısında duracak cesaret bulmuştu. Bu cesaretle, bir süre sonra Trouble'la düzene meydan okuyacaktı. Sun Records'ın sahibi Sam Phillips'in hayatındaki dönüm noktası, Elvis'le tanıştığı gündü. Elvis'in hayatındaki dönüm noktası ise Heartbreak Hotel'in yayınlandığı gün. Parça listelerde 1 numaraya yerleştiğinde kıyamet koptu. Amerika ikon mertebesine yükselteceği ilk yıldızıyla tanışmıştı. Filmleri müziği kadar dokunulmaz değildi, ağır eleştiriler aldı. Ama bu eleştirileri ciddiye almıyordu çünkü hiçbirinin sanat eseri değeri taşımadığının farkındaydı. Rol aldığı tüm filmler bir çeşit albüm tanıtımı olarak hazırlanıyor, senaryolar Elvis'in seçtiği şarkıları birbirine bağlayacak şekilde yazılıyordu. Bu filmler dönemin en parlak tanıtım fikriydi, hayran kitlesinin katlanarak artmasına neden oluyordu. Özellikle kadın hayranlarından her gün binlerce mektup yağıyordu. O mektupları elinden geldiğince teker teker okur, sonra imha ederdi. Hayran mektupları onun için çok özeldi, kendisinden başka okuyan olsun istemiyordu. Aynı adam, zirve basamaklarını üçer beşer çıktığı yıllarda, Amerikan ordusuna katılacağını açıkladı. İş ortakları iki sene boyunca ortadan kaybolmak istemesine anlam veremediler. Çok iyi para kazanıyor, çok iyi para kazandırıyordu. Onu ara vermesinin büyük bir risk olacağına ikna etmeye çalıştılar. Dinlemedi. Reklam yaptığını iddia edenler de oldu, aşırı ilgiden bunaldığı için kaçmak istediğini söyleyenler de. Oysa sadece ülkesine bağlı bir Amerikan vatandaşıydı ve her sıradan vatandaş gibi askerlik sırası gelmişti. Askerliği sırasında önce hayatının kadınını kaybetti, ardından hayatının aşkıyla tanıştı. Annesine çok düşkündü. Sırf bu nedenle, aralarında hastalıklı bir ilişki olduğu bile iddia edildi. Oğluna sınırsız bir sevgi sunan, onu koruyup kollamak isteyen, gözünden sakınan bir anneye karşı kullanılan bu ağır ithamlar hakkında tek kelime bile etmek istemiyorum. 46 yaşında kaybettiği annesinin acısını yaşarken Priscilla'yla tanıştı ve ilk görüşte aşık oldu. Priscilla, Amerikan Hava Kuvvetleri'nde görevli bir yüzbaşının kızıydı. Masum güzelliği, zarafeti ve genç yaşına karşın olgun tavırlarıyla Elvis'in aklını başından almıştı. Ona Merhaba, ben Elvis Presley diyerek kendini tanıtmıştı. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yıldızının kendisini adı ve soyadıyla tanıtması Priscilla'yı şaşırtmıştı. Sanırım bu genç kadın, o zamana kadar hayran olduğu adama, o an aşık oldu. Askerden dönüşü, yapımcılar için bulunmaz bir fırsattı; hemen askerliği anlatan bir film için kolları sıvadılar. Menajeri Tom Parker'ın isteğiyle, sinemaya ağırlık vermesi için konserlerine ara verildi. NBC'de yayınlanan ve Frank Sinatra'nın sunduğu Welcome Home Elvis programı ve Pearl Harbor'da verdiği konser dışında hiç sahneye çıkmadı. Dedim ya, aslına bakarsanız hiçbir zaman oyuncu olmak gibi bir hevesi olmamıştı. Her şey bir gün, bir konseri öncesinde aldığı telefonla değişti. Karşıdaki ses 24 saat içinde 50 bin dolar ödemezse sahnede öldürüleceğini söylüyordu. FBI olayı ciddiye aldı, bir süre sahneye özel korumalar ve üzerinde silahla çıktı. Konserlerinde herhangi bir olay yaşanmayınca korumaların kalmasına ancak artık silah taşımasına gerek olmadığa karar verildi. Ama vazgeçmeye niyeti yoktu; sahnede ve sahne dışında silahla geziyordu. Hayranlarının onu öldürmek istediğine dair paranoyak düşüncelere kapılır olmuştu. Saldırıya uğrama ve öldürülme kaygısı öylesine baş edilmez bir hale geldi ki Priscilla bu şekilde yaşayamayacağını söyleyerek evi terk etti. 1973'te boşandılar. Aslına bakarsanız Elvis o gün öldü. Görünenin aksine, kusursuz değildi. Mükemmel görünüşünün arkasına gizlediği ciddi bir genetik bozukluğu vardı. Kalın bağırsağı normal değerlerin üç katı kalın, iki katı uzundu. Ciddi sağlık problemleri yaşamaya başlamıştı. Üzerindeki sahne ışıkları teker teker sönmeye başladığında, bir kenara atılmışlığın neden olduğu depresyon ve öldürülme korkusuyla geçirdiği uykusuz geceleri için kullandığı sayısız ilaç, durumunu daha da kötüleştiriyordu. Sağlık sorunları sahne performansını da etkiliyordu artık. Üstüne bir de yeme bozukluğu eklenince hızla kilo almaya başladı. Doktoru George Nichopoulos, onu yaşı ilerledikçe yaşam kalitesini ciddi ölçüde bozmaya başlayan bu anormallikten kurtarmak için ameliyata ikna etmek için çok uğraştı. Bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Yaşadığı sıkıntıları saklamaya çalıştı. Son 12 yılında yanından ayrılmayan doktoru bile durumun ciddiyetini otopsisi sonucunda fark etti. Elvis'in ölümünden sonra yayınladığı kitabında da kolon ameliyatını egosundan dolayı kabul etmediğini iddia ediyordu. Yanılıyordu. Onu ölüme götüren egosu değildi. Tanrı'ya onu tek bir kuluna nasip olacak güzelliklerle fazlasıyla ödüllendirdiği için gece gündüz şükretse de tüm bunlara sahip olmanın yükü altında eziliyordu. Bu anormalliğinin ödemesi gereken bir bedel olduğuna inandırmıştı kendini, sahip olduğu onca şeyin bedeli."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/bitcoin-madenleri-buzullari-eritir-mi", "text": "Ozon tabakasındaki deliği kapamak için yakın gelecekte gökyüzünün kırmızı bir bariyerle kaplandığı The Highlander 2 filmini 2000'li kuşak büyük bir ihtimalle hatırlamaz. Eriyen buzullar yüzünden deniz seviyesinin metrelerce yükseldiği ve Kevin Costner'ın yük gemilerinde korsancılık oynadığı Waterworld filmini de... Mad Maxin kurak distopyasından, Blade Runner 2049un tozlu neon şehirlerine, dünyanın sonunu getirecek iklim kıyametleri Hollywood tarafından hep çok büyük ölçekte, dolayısıyla da biraz fantastik hayal edildi. Daha ufak ölçekte ve çok daha gerçekçi iklim kıyametleriyse bu yaz Türkiye'den Kaliforniya'ya herkesin gündemine oturan orman yangınlarıydı. Gezegenimizin giderek ısındığını inkar edenlerdenseniz bu makale ilginizi çekmeyebilir. Türkiye'nin yıllık 250 bin Gigawatt civarında olan elektrik tüketimi için, yenilenebilir kaynakların yanı sıra ne yazık ki yılda yaklaşık 116 milyon ton kömür ve sosyal bilgiler dersinden hatırlayacağınız Linyit yakılıyor. Fakat bizimki gibi orta ölçekli ülkeler tek başlarına dünyanın sonunu getirecek kadar kömürü pat diye tüketemeyeceğinden, esas risk Amerika, Rusya, Çin gibi dünya devlerinin enerji tüketiminden doğuyor. Elektrik faturalarında dünya lideri, 2020'de 7,500,000 Giga-watt elektrik tüketmiş olan Çin. Herhangi bir voltaj miktarını çıplak gözle göremediğimiz için bu rakam çok soyut kalabilir. Bir ampulün bir yıllık harcadığı ortalama elektrik 0.000871 Gigawatt. Çin'de yılda kaç ampullük elektrik tüketiliyor, matematiğini size bırakıyorum. Dünyayı özellikle pandemiden beri kasıp kavuran ve en az bir arkadaşınızı bir gecede zengin etmiş Blockchain teknolojisi, birbirlerine bağlı binlerce hatta yüzbinlerce bilgisayarın karmaşık bir sürü matematiksel problemi çözmelerine dayanıyor. Proof of Work adı verilen bu sağlama mekanizması, insanların tek başlarına oturup çözebileceği problemlerden değil, dudak uçuklatacak cinsten matematiksel denklemlerden meydana geliyor. Enflasyon ve devalüasyonu engellemek için bu denklemlerin zorluk derecesi zaman zaman değişiyor, böylece ortaya çıkan yeni Bitcoin miktarı hep istikrarlı gidiyor. İhtiyaç olan bilgisayar gücü nedeniyle de kimse girip sistemi hackleyemiyor veya Bitcoin çalamıyor. Bu denklemlerin nispeten hızlı ve etkin bir şekilde çözülmesi için sizin dizüstünüze değil, yüzlerce, belki binlerce bilgisayarın beyin gücüne ihtiyaç var. Bilgisayarların beyin gücünü Blockchain'e adamaya da Bitcoin madenciliği deniyor. Eğer elinizde madenciliğe uygun bir sürü bilgisayar varsa, siz de kendi teçhizatınızı bu işlemlerin yapılması için kullanabiliyorsunuz, sistem de denklemler çözüldüğü zaman bağışladığınız bu beyin gücüne karşılık size ufak bir miktar Bitcoin veriyor. Ne komiktir ki kömür de bu dijital madencilik yüzünden yakılıyor. Sonuçta bu sürece ne kadar çok bilgisayar adarsanız, o kadar Bitcoin kazanabiliyorsunuz. Çin boş durur mu? Ülkenin dört bir yanında açılan ve tamamen Bitcoin'e adalı sunucu çiftlikleri sayesinde 2020'de ortaya çıkarılan her üç Bitcoin'den ikisinin madencisi Çin. Pandemide uçaklar ve arabalar eskisi kadar yakıt tüketmemiş olsa bile, bir yılda milyonlarca bilgisayar bol mesai yaptı, bunu yaparken de deliler gibi elektrik harcandı ve ağırlıklı olarak kömür yakıldı. Küresel ısınma açısından düşününce, şöyle bir benzetme de yapılabilir: Sigara içen insanlarla dolu bir toplantı odası hayal edin. Birkaç kişi odadaki duman miktarını azaltmak için sigarayı bırakıyor veya azaltıyor, çoğunluk fosur fosur içmeye devam ediyor, patronların hepsinin ağzında puro var, neredeyse herkes öksürüyor ve 2020 yılında odaya hiç hesapta olmayan bir stajyer girip elektronik sigarasını yakıyor. Geçtiğimiz Haziran ayında Çin ülkedeki Bitcoin madencilik merkezlerinin çoğunu kapattırdı. Sebep? Kripto furyasından faydalanmak isteyen ve enerji talebini fırsat bilen izinsiz kömür madenleri. Bir başka sebebi de Çin'in kömür tüketimi yüzünden iklim değişikliği savaşında baş kötü adama dönüşmek üzere olduğunun farkında olması. Nisan ayında Xinjiang'da bir kömür madenini su bastı ve küresel Bitcoin madenciliği %30 yavaşladı. Tek bir kömür madeninin böyle bir etki yaratması hem kömürün hem de Çin'in, teorik olarak her türlü devlet politikasından bağımsız olduğu savunulan kripto piyasaları üzerindeki gücünün endişe verici bir kanıtı. Amerika'daysa özel şirketler, kapanmış kömür madencilik merkezlerini devralıp sunucu çiftliklerini doğrudan elektrik üretilen mekanların içine yerleştirerek Çin'le rekabet arayışında. Amerikan petrol sondajlarının zaman zaman bulduğu, yer altına sıkışmış ve nakliye etmeye değmeyen ancak atmosfere salınmasının zararlı olduğu metan gazı baloncukları ise, sondaj merkezlerinin yanına kurulan ve metan gazıyla elektrik üreten kripto çiftlikleri sayesinde bir ek gelir kaynağına dönüştü. Bu açıdan bakınca neredeyse Amerikan petrokimya sanayii Bitcoin sayesinde çevreci oldu denebilir. Binlerce bilgisayarı prize takmak nerede daha ucuza gelecekse, bilin ki orası olası bir kripto sunucu çiftliği. Bu enerji tüketiminin çevreye zararlarının bilincinde olan bir grup, 2030 yılına kadar kripto madenciliği karbonsuz hale getirmek için Paris İklim Anlaşması'ndan yola çıkarak Kripto İklim Anlaşması diye bir önerge hazırlamış. Bu anlaşma çerçevesinde, madencilik için kullanılan elektriği çevre dostu yöntemlerle üretmek hepimizin ortak görevi ve amacı olmalı. Anlaşma yaptırıma değil, bu bilince ve gezegene sahip çıkmaya dayalı ve katılımcı tüm şirketlerin uyguladıkları çevreci metodları birbirleriyle paylaşmalarını teşvik ediyor. Bitcoin madenciliğinin elektrik tüketimini düşürecek en basit mekanizma, dünyayı kasıp kavuran NFT'lerin alınıp satıldığı kripto para birimi olan Ethereum'un baz alacağı Proof of Stake metodu. Bitcoin nasıl matematik işlemli Proof of Work metoduna dayalıysa, Ethereum, özellikle çevre bilincinden mi yoksa elektrik faturalarından mı bilinmez, çok daha az bilgisayar gücüne ihtiyaç duyan alternatif bir doğrulama mekanizması olan Proof of Stake'e bu Aralık ayında geçecek. Proof of Stake mekanizmasının güvenlik prensibi daha basit: Hesabınızdaki kripto para birimlerinden bir miktara sistem, kimi bankaların kredi çekerken yaptıkları gibi el koyuyor. Bu sayede Blockchain'indeki işlemlerin doğruluğu ve dolayısıyla kripto sisteminin güvenilirliği, sizin de cebinizdeki Ethereum'un değerini doğrudan etkiliyor. Algoritmadan ziyade insan doğasına dayanan bu sistem uzun vadede sürdürebilir mi, tartışılır. Cebinde sistemin bloke edebileceği bir miktar Ethereum olmayan ve yine de bu madenciliğe girişmek isteyenlerse, elektrik harcayan Bitcoin ve türevi alternatifleri tercih edebilir. Aralık ayında çevreci bir dönüşüme girecek olmasına rağmen, NFT teknolojisinin şimdilik Bitcoin kadar çevreye zararlı bir elektrik tüketimine sebep olduğunu unutmamakta fayda var. İşin ilginç tarafı, tedarik zinciri ve aidiyet konusunda şeffaflık sağladığı için NFT teknolojisinin sanat ve moda dünyasında sürdürülebilirlik üzerinden prim yapmış olması. Ayakkabınızı bir çocuğun köle gibi çalıştırılarak üretip üretmediğini öğrenebilmek kıymetli, hatta insan hakları açısından paha biçilemez. Fakat pamuk tarımının, tekstil üretiminin ve satışının ahlaki sağlamasının bedeli kömür yakmaksa, blockchain teknolojisi henüz her derde deva olmayabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/bob-dylandan-hic-gorulmemis-eserler", "text": "Bob Dylan ile lise yıllarımda her şarkısını ezbere bilen, biyografisini yazabilecek kadar hayatının detaylarına hakim ve etrafına da devamlı bu sevgisini aşılayan bir arkadaşım sayesinde tanıştım. Tanışıklığımız bu denli fanatik bir karakter üzerinden olunca haliyle ben de Dylan'ın hayatı ve kariyeri üzerine hatrı sayılır bilgi sahibi oldum, zamanla şarkılarını ezberledim hatta ve hatta İstanbul'a geldiğinde kendisini canlı izleme ve dinleme şansına eriştim. Açık havanın harika havasında mızıkasının ve gitarının sesinin nası yankılandığını ve dinleyen binlerce insanı bu kadar sakin bir melodiye nasıl kilitlediğini hala çok net hatırlıyorum. Bob Dylan fanı olan arkadaşımla daha sonra yollarımız ayrıldı ancak sayesinde Dylan müziğine karşı geliştirdiğim ilgi ve sevgi benimle kaldı. Hala sakin geçirdiğim akşamlarda ya da kafamda düşünceler uçuşurken çıkmayı sevdiğim uzun yürüyüşlerde kulaklığımı takar bir şarkısını açarım. Besteci kimliği, söz yazarlığı, kitap yazarlığı, müzisyenliği gibi farklı yeteneklerine hepimizin aşina olduğu Bob Dylan'ın aynı zamanda heykeltraş ve ressam olduğunu ise geçtiğimiz hafta Londra sokaklarında dolaşırken bir galerinin önünden geçene kadar bilmiyordum. 2016 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen ve bu ödülü kazanan ilk müzisyen olan Dylan, bu ödülü Amerikan müzik kültürünü kullanarak yeni bir şiirsel dil yarattığı için almış ve müzik ile dil arasındaki bağları sonsuza kadar değiştirmişti. Müzikle ilgilenmeye başladığından beri 48 yılda 46 albüm çıkaran ve beşyüzün üzerinde şarkı yazan müzisyenin kreatifliğinin sadece edebiyat ve müzik alanlarında sınırlı kalacağını düşünmenin hata olduğunu önünden geçerken mimarisine hayran kalarak duraksadığı Halycon Galeri ve Mondo Scripto sergisi sayesinde fark ettim. Sergi için, Dylan 60 en ünlü şarkısını el yazısıyla kağıda geçirmiş, bazı sözlerde değişiklikler yapmış. Sözlerin yazılı olduğu her kağıda ise yine müzisyenin elinden çıkma bir çizim eşlik ediyor. Senelerce sesini duymaya ve gitarını dinlemeye alışık olduğumuz bu ismin başarılı ressamlara taş çıkartacak derecede iyi çizdiği bu sahneleri görmek insanda yeniden bir hayranlık ve şaşkınlık uyandırıyor. Hayran hayran çizimlere bakarak acaba burada ne düşünmüş? diye içimden geçirirken galerinin alt katına iniyor ve bir sürprizle daha karşılaşıyorum. Gün ışığını kısmen alan bu katta çizimler ve şarkı sözlerine metal ve demirden yapılmış, bir tamirhanede bulunan fazla araba parçalarının birleştirilmesiyle oluşturulmuş gibi görünen objeler eşlik ediyor. Öğreniyorum ki separatör, kapı ve bar sandalyesi ile masası olan bu objeler de atölyesinde Bob Dylan tarafından tasarlanmış ve sergiye dahil edilmiş. Neredeyse 50 yıldır jenerasyonlara ilham olan böyle büyük bir ismin elinde yaptığı eserler arasında dolaşmak ve neler düşündüğüne ortak olmaya çalışmak insana tarifi zor bir huzur veriyor. Yolunuz Londra'ya düşerse veya hali hazırda oradaysanız Halycon Galeri'nin 146 New Bond Street adresine uğrayıp 30 Kasım'a kadar bu deneyime ortak olabilsiniz. Meraklısına not : Henüz hepsi tükenmemiş ise çizimleri ve yazıları galeri personeli ile iletişime geçerek satın almanız da mümkün."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/bromance-kodlari", "text": "En değerlisi: En tıfıl halini bilen, fakat bildiğini asla aleyhinde kullanmayan, zamanında yapılan jestlerin dillendirilmese de her zaman kıymeti bilinen bir dostluk modeli. Dizinin devam ettiği 7 sezon boyunca karşılıklı oturup dertleştikleri, viski kadehlerini tokuşturdukları sahneler bir elin parmaklarını geçmez. Bazen birbirini kolladığını ve her zaman arka çıkacağını göstermeden hissettirirsin. İşte, o hesap... Televizyon tarihinde 'bromance' kültürüne en çok katkıda sağlamış ikili; huyu suyu, hali tavrı birbirine tabana tabana zıt iki kişiden şahane bir dostluk çıkabileceğinin örneği. Dostluk dediğin, birbirinin eksiğini, açığını yüzüne vurmak değil, çaktırmadan o eksiği, açığı kapatmaktır. Joey ve Chandler modelinin küçük bir öğretisini okudunuz... Bazen de bu kadar yakın olmanızdaki sebep, kader arkadaşlığıdır, ortak üçüncü arkadaşın gazabı, sizi birbirinize daha da yakınlaştırıyordur. Televizyon tarihinin belki de en küfürbaz ve utanmaz karakteri Cartman ortada olmasa Stan ve Kyle işbirliği doğmayabilir, iki sağduyu yan yana işlemeyebilirdi. Zaman zaman fikir ayrılıkları olsa da, ayrı saflara düşseler de, ortalığı birbirine kattıktan sonra, baş başa kalıp birbirlerine bir-iki cümle söylemeleriyle hikaye tersine dönüyor; birlik olup ortalığı temizlemeye çalışıyorlar. Yani, inatlaşmadan, restleşmeden önce kısa bir süreliğine de olsa baş başa kalın, yüz yüze konuşun. Edebiyat dünyasındaki dostlukların tadı, paylaşımı, meyvesi başka. İki erkek romancının yakın muhabbeti mutlaka önce mektup arkadaşlığına sonra da edebi bir esere dönüşüyor. Misal... Sanat, siyaset, spor, savaş, ekonomi ve tabii ki dostluk. İki yılı aşkın süre boyunca Amerika ile Avustralya arasında gidip gelen mektupların bir derlemesi... Dünya Kupası zamanı ekran başında bir araya gelen erkeklerin neredeyse tamamı, dünyanın neresinde olursa olsun, muhabbeti hafif ve köpüklü tutar, sohbet Vur be oğlum, Hakem ofsayt vermedi, Bu bira iyiymiş, yeni mi, Pizza mı tavuk kanat mı tadında ilerler. Norveçli yazarlar hariç. 'Kavgam' serisi sonrası uluslararası rock star statüsüne erişmiş Knausgaard ve yazar arkadaşı Ekelund'dan bahsediyoruz. Maçları, Knausgaard evinde, televizyon karşısında yarı uyuklayarak; Ekelenud ise Brezilya'da, plajlarda, oradaki arkadaşlarıyla izliyor. Her maç sonrası, karşılıklı mailleşiyorlar, futbol ile başlayıp sanat ve politika, hayat ve ölüm, edebiyat ve toplum üzerine top çeviriyorlar. Knausgaard, 0-0 biten maçları seviyor, Arjantin'i tutuyor. Ekelenud ise 4-3 biten maçları ve Brezilya'yı... Bu da İskandinvav tarzı, Norveç usulü bir 'bromance' edebiyatı. Biri Türk Tiyatrosu'nun efsanesi; öteki ABD sivil haklar hareketinin ön saf figürlerinden. İkilinin yolu, 1957'de New York'ta kesişir. Baldwin son romanını Cezzar'la birlikte oyunlaştırır, başrol için de onu önerir. 'Giovanni'nin Odası' sahne yüzü göremez ama Baldwin'in Cezzar ile dostlukları baki kalır. Hikayelerini Cezzar'dan alıntılayarak aktaralım: Jimmy itilip kakılmış bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaklaşan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayıverir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bugün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım... Peki dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik. Bu yazı, GQ Türkiye İlkbahar 2017 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/bugun-sakladigin-kusurlar-yarin-bi-lobunu-tirmalar", "text": "KENDİMI HER HALİMLE SEVMEYLE İLGİLİ KAZI ÇALIŞMALARIM TÜM HIZIYLA DEVAM EDEDURSUN. Öyle kişisel gelişim kitaplarında okuyuvermek kadar kolay dönüşmüyor bu işler. Ben de biliyorum kusurlarımla mükemmel olduğumu. Gel de bunu susmak bilmeyen zihnime anlat. Nihai hedefim belli. Kendimle ilgili sevmediğim, karanlıkta bıraktığım taraflarımı bir bir aydınlığa çıkaracağım. Tüm kusurlarımla, olduğum gibi seveceğim kendimi. Bunu yapabilmek için yaşadığım kültürden ve ailemden edindiklerimin ötesinde, özümde kim olduğumu bulacağım. Ve toplumda taktığım maskelerden arınacağım. Gün gelecek aileye, sevgiliye ya da bir yabancıya gösterdiğim tek tane 'ben' olacak. Özümden ötesi kalmayacak. Emin olduğum iki şeyden biri; karşımdakinin bana batan kusurlarının bende daimi bir karşılığı olduğu. Diğeri de kendimi kusurlarımla sevmeden, bir başkasını olduğu gibi kabul edebilmemin, imkansıza yakın olduğu. Yıllarca birlikte olduğum adamları eleştirmekten, yargılamaktan canım çıktı. Önce adama bayılırsın, girersin koynuna. Sana kalbini açtı mı, başlarsın orasını burasını düzeltme çabalarına. Sonra da söylenirsin değişmiyor diye. Başlar kadınların dırdır etme hali. Herkes kusurlu, bir sensin mükemmel. Yok ya? Bu halimden yorulup, oku kendime çevirince işin ucu kendi kusurlarıma bağlanmasın mı? Olay yine döndü dolaştı, bana girdi. Suçu, kusuru başkalarında aramak amma kolaymış meğer. Kıymetini bilememişim o kör topal günlerimin. Yavaş hareket ettiği için her yere geç kalan, hız abidesi bir sevgilim oldu. Ben de rüzgar hızında hareket eden ve her yere vaktinden önce giden bir neslin temsilcisiyim. Üç dakika içinde yemeğini yemezsen, tabağını çekerler ve aç kalırsın soyundan geliyorum. Çocukcağızla suratlarımızın ortalamasını almak yerine, şikayet ettim durdum. Gel zaman git zaman eleştirilerimin altından yavaşlama ihtiyacım çıktı. Meğer aklımı sakinleştirerek, kalbimi dinginleştirmeye ve telaşlı hızımı dengelemeye ihtiyacım varmış. Zamanla, anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğrenmeye başladım. Bir çiçeğe bakmak için yavaşlar oldum. Sokaktaki bir köpekle iki çift havhav edebilmek için durmayı öğrendim. Bu demek değil ki, erken 30'lar yaş kategorisinde 'en hızlı yemek yeme' dünya şampiyonası yapılsa, gümüş madalyayı başkasına kaptırırım. O başka, bu başka. Bir de hani kimseler görmesin diye gizleyebildiğine inandığın kusurların vardır..."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/cagdas-sanat-oldu-yasasin-nft", "text": "NFT'nin açılımı olan Non-Fungible Token, Yerine başka bir şey koyamacağınız bir gösterge anlamına geliyor. Aidiyet belgesi olarak kullanılan NFT'leri satın almak için kripto para kullanmanız gerekiyor çünkü bu özgünlük ve tedarik zinciri şeffaflığı, Bitcoin'i var eden Blockchain teknolojisinin bir uzantısı. Yani NFT'yle elma alacak olsanız, elma nereden gelmiş, koparıldığı an değeri neymiş, üzerine kimin eli değmiş, hepsini görmeniz mümkün. Belki de küresel ölçekte güvenin kırıldığı bir devir için ideal alışveriş metodu diyebiliriz. Teorik olarak NFT teknolojisiyle her şey satın alınabilir. Bir dijital sertifika olan NFT, gerçek dünyada var olan bir tablonun sertifikası da olabilir, bir bilgisayar dosyasının da. Bir galeriden aldığınız eserin orijinalliğini NFT ile teyit etmek mümkün, aldığınız eser bir jpeg, video, animasyon veya program dosyası ise, o dosyayı anında açıp dilediğiniz ekranda sergileyebiliyorsunuz. NFT teknolojisinin en ilginç özelliği, bugüne kadar USB çubuklarına ve e-mail eklerine mahkum olan, kaybolmaya, çalınmaya, kopyalanmaya meyilli dijital sanat eserleri için yeni ve güvenli bir pazar yeri sunması. Mart ayında Beeple ünvanıyla bilinen dijital sanatçı Mike Winkelmann, bugüne kadar yapıp Instagrama koyduğu 5000 eserin yan yana gelmesinden oluşan, yüksek çözünürlüklü bir kolajı, dijital bir dosya olarak 70 milyon dolara sattı. Tarihin ilk 70 milyonluk jpeg dosyası, bilgisayarda çizilmiş, kimi zaman hareket eden, dev Disney karakterlerinin acı çektiği tuhaf bilim kurgusal sahneler içeren; tam anlamıyla internet-sonrası devrin kültürüne hitap eden bir görsel. Beeple, Instagram'daki popülerliğine rağmen galeri, bienal veya müzelerde bugüne kadar hiç görülmediği gibi, bir internet içerik üreticisi olarak birkaç hafta öncesine kadar kimse kendisinden çağdaş sanatçı olarak bahsetmiyordu. Tek bir Christie's müzayedesiyle yaşayan en pahalı sanatçılardan biri olarak anılmaya başlayınca, sanat dünyası haklı bir şok geçirdi. Oray Eğin, Habertürk'te geçtiğimiz günlerde Çağdaş sanat birkaç sene önce Miami'deki Art Basel'de öldü, cenazesini de 120 bin dolara sattığı muzla Maurizio Cattelan kaldırdı. yazmıştı. Duvara bantlı bir muzu bile sanat kabul etmeye hazır bir piyasada farklı tür sanatlara bir çeşit göç olması kaçınılmazdı. Sanat ve sanatçı kimdir, buna sadece çağdaş sanat piyasasının, Art Basel ve Venedik Bienali'nin müdavimleri mi karar verir, bunlar uzun zamandır sorulan haklı sorular. NFT teknolojisi, yıllardır dijital eserleri yatırım aracı olarak görmeyen veya sadece ekranlarda gösterilebilen sanatı sanat kabul etmeyen çağdaş sanat dünyasını bir lokma demokratikleştirdi diyebiliriz. Bu dijitale sahip olma furyası yatıştığında, bir gecede Cinderella misali sanatçı olan binlerce grafiker ve animatörün eserlerinden kaçının balkabağına dönüşeceği henüz belli değil."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/cagimizin-ikonu-enzo-ferrari", "text": "Soranlara gazeteci olmak istediğini söylüyordu ama geceleri başını yastığa koyduğunda kendini opera söylerken hayal ediyordu. Demiryolunda işçi olarak çalışan Alfredo Ferrari, küçük oğlunun bu hayalperest tavırlarından pek hazzetmese de, zehir gibi bir hafızası olmasından oldukça memnundu. Büyük oğlu Dino'nun baba mesleğini sürdürmeye hevesli olmasından keyif alsa da, ufaklığın tamir işleriyle yetinmeyeceğinin farkındaydı. Yine de kafası matematiğe bu kadar basan bir çocuğun gazeteci olmak istemesini bir türlü sindiremiyordu. Her konuda evde son sözü söylemesine rağmen, 10 yaşındaki oğlunun idealistliğine içten içe hayranlık duyuyordu. Belki de bu yüzden karşısına alıp konuşmak yerine, onu elinden tutup otomobil yarışına götürmeyi tercih etti. Oğlunun yarış alanındaki mühendislere özenmesini umut etmişti ama Enzo gözünü pilotlardan alamıyordu. Yarışın sonlarına doğru babasının kulağına eğildi ve büyüyünce ne olmak istediğine karar verdiğini fısıldadı. Babası gülümseyerek, iyi bir pilot olmanın yolunun mekanik okumaktan geçtiğini söyledi. O araçlardan birinin direksiyonunda olmak için ne gerekiyorsa yapmaya razıydı. Alfredo Ferrrari dolaylı olsa da amacına ulaşmıştı. Ama muhtemelen o sırada sadece oğlunun hayatını değil, otomobil endüstrisini tamamen değiştirdiğinin farkında değildi. Enzo'nun yarış pilotu olma hayallerine ilk darbeyi 1. Dünya Savaşı vurdu. Babasının işlerine yardım eden abisi ambulans şoförü olarak orduya alınınca, onun yerini doldurmak ailenin küçüğüne düştü. Savaş ekonomik olarak aileyi çok zorluyordu. Ordudan gelen haberler de iyi değildi, salgın hastalıklar başlamıştı. Alfredo Ferrari ailesini korumak ve ordudaki oğlunu düşünmekten kendi sağlığını düşünmez olmuştu. Doktorlar akciğer hastası olduğunu fark ettiklerinde çok geç kalınmıştı. Enzo, babasını kaybettikten kısa bir süre sonra abisinin de orduda salgına yenik düştüğü haberini aldı. 18 yaşındaydı. Okuması için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmayan, el üstünde tutulan zeki çocuğun hayatı bir anda altüst olmuştu. Oturdukları ev dışında hiçbir birikimleri yoktu. Ailenin kalan tek erkeği olduğu için orduya gitmek zorunlu değildi ama çaresizdi. Annesinin maddi yardım alabilmesi için kendi isteğiyle cephedeki yerini aldı. Kısa süre önce büyük oğlunu ve kocasını kaybetmiş olan Adalgisa Ferrari, küçük oğlunu savaşa göndermek zorunda kaldıktan iki sene sonra bir mektup aldı. Enzo Ferrari, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmıştı ve Bologna'da ümitsiz vakaların sevk edildiği bir hastanede ölüme terk edilmişti. Bu, herhangi biri için hikayenin sonu olurdu. Ama o herhangi biri değildi. Mektuptan birkaç ay sonra kapı çaldığında Adalgisa, oğlunun ölüm haberini vermeye gelen bir askeri beklerken karşısında bitap düşmüş oğlunu buldu. Genç adam, Azrail'le pazarlığında, uzun bir ömre karşılık kendinden bir şeyler teklif etmiş olmalıydı. Gülmüyordu. Ağlamıyordu. Öfkelenmiyordu. Duygularından tamamen arınmış gibiydi. Çok ağır bir hastalık geçirmişti ve fiziksel olarak güçsüzdü. Ama hayatın sillesini yedikçe güçlenmişti. 20'li yaşlarının başındaydı. Yaşıtlarının aksine etrafında onu koruyup kollayacak kimsesi yoktu. Savaşın yaralarını saran bir ülkesi ve bakmakla yükümlü olduğu bir annesi vardı. İtalyan otomotiv devi Fiat'ın teknik ekibine başvurdu. Savaştan dönen, ekonomik krizde can derdine düşmüş onca insan arasında şans bulamadı. Ama reddedilmek, hayallerinin peşinden koşmasını engellemedi. Varoluş nedeninin yarış pistlerinden geçtiğine olan inancını asla yitirmedi. Milano'da küçük bir otomobil üreticisinin teknik kadrosunda işe girdi. Zor da olsa annesini ikna etti, oturdukları evi satarak ikinci el bir Alfa Romeo aldı. Yerel yarışlara katılmaya başladı. Pistlerde büyük işlere imza atmıyordu belki ama güçlü iletişim yeteneğiyle sosyal çevresi çok hızlı genişliyordu. Savaşta kullanılan teknolojilerin yarış otomobillerine nasıl adapte edilebileceğiyle ilgili söyledikleri, Alfa Romeo mühendislerinin kulağına gitti. Teknik kadroda çalışması koşuluyla yedek pilot olarak bazı yarışlarda boy göstermesine müsaade edeceklerini söylediler. Enzo istediğini elde etmiş, çocukluk hayaline kavuşmak için büyük bir adım atmıştı. Özellikle keskin virajlardaki gözü pek tutumu herkesin yüreğini ağzına getirse de, bir-iki sene içinde hayli tecrübe ve sağlam bir hayran kitlesi edindi. Ama elindekiyle yetinmeyi bilmeyen genç adam huzursuzdu. Mevcut otomobillerin hiçbirini beğenmiyor, yenilikleri yeterli görmüyordu. Çocukluk hayali onun tatmin etmiyordu. Dünyanın en hızlı yarış otomobillerini üretmeyi kafaya koymuştu. Ama bunun için şirket içindeki prestijini artırmanın bir yolunu bulmalıydı. Satış ekibine geçip özel müşterilerden sorumlu olmayı talep etti. Güzel bir otomobili olan, şık takım elbiselerle gezen ve ülkenin en zengin adamlarıyla yemek yiyen bir işadamına dönüşmesi, sosyal çevresini ve birlikte olduğu kadın profilini de değiştirmişti. Annesi varlıklı bir ailenin kızıyla evlenerek çocuk sahibi olması yönünde ciddi baskı yapıyordu. Enzo annesinin evlilik konusundaki tavsiyesini dinledi. Bir iş seyahatinde tanıştığı Laura Garello'yla gizlice evlendi. Kimileri bu genç kadının soylu bir ailenin çocuğu olduğunu ama evlatlıktan reddedildiğini, kimileriyse hayat kadını olduğunu iddia etti. Adalgisa Ferrari, geçmişi hakkında tek bir kelime bile etmeyen ve oğlunu gizlice evlenmeye ikna eden Laura'yı hiç kabullenmedi. Oğlunun yanına taşınarak gelininin hayatını karartmaya karar verdi. İki kadın arasındaki kavga gürültü Enzo'yu ev hayatından uzaklaştırdı, işine daha da odaklanmasına ve sabahlara kadar çalışmaya başlamasına neden oldu. Satış müdürü kimliğiyle kurduğu sağlam bağlantıları yarış pistlerinde kullanmasının vakti gelmişti. Sportif direktör olarak atanan Enzo Ferrari'nin, ilk iş olarak Fiat'ın dahi mühendislerini Alfa Romeo'ya transfer etmesi şirket içindeki yerini sağlamlaştırırken, basının iş etiğini sorgulamasına neden oldu. Bu hamlesi, yıllar sonra, savaş sonrası yüzüne kapanan kapının intikamı olarak yorumlanacaktı. Öyle ya da böyle, yarış pistlerinde İtalya'nın en köklü otomobilleri, Enzo Ferrari liderliğinde üretilen modellerin tozunu yutuyordu. Ferrari soyadı pistlerde hatırı sayılır bir şöhrete ulaşmıştı. Alfa Romeo yönetimiyle masaya oturdu, kendi şirketini kurmaya hazırdı. İş planı cesurdu. Yarış pilotlarını ve teknik ekibini yetiştireceği bir oluşum kuracak, Alfa Romeo'nun araçlarını modifiye ederek Ferrari markasıyla yarışlara katılacaktı. Alfa Romeo yönetim kurulundaki eski çınarlar bu alışılmadık teklife sıcak bakmadılar, kendilerine rakip yaratmak istemiyorlardı. Ancak genç kuşak bu aklına koyduğunu yapan adamı karşısına almak yerine işbirliğine gitmeyi uygun gördü. Ezeli rakipleriyle anlaşmasını istemiyorlardı. Bağlayıcı maddelerin konulduğu sözleşmeye atılan imzalar Ferrari markasının doğuşunu ilan ediyordu. Aile aynı yıl bir doğumu daha kutladı. Enzo Ferrari baba olmuştu. Zaman zaman deneme sürüşlerinde piste çıkarak mühendislerine geri bildirimler veren Enzo, oğlunun doğumunda sonra bir daha asla pilot koltuğuna oturmadı. Dino'nun doğumuyla birlikte ev ilk defa huzur bulduğu bir yer haline geldi. Kayınvalidesinin evden taşınması, kocasının evine bağlı bir eşe dönüşmesi Laura Ferrari'nin on senelik evliliğinde ilk defa yüzünün gülmesine neden olmuştu. Ancak bu mutluluk fazla uzun sürmeyecekti. Dino, akranları gibi yürüyemiyor, koşamıyor, merdiven çıkamıyordu, yere düştüğünde ayağa kalkamıyordu. Doktorlar genetik bir hastalığı olduğunu, en iyi koşullarda 20'li yaşlarına kadar vücudundaki tüm kasların eriyeceğini söylediler. Kısacık ömrü boyunca her günü bir öncekinden daha zor geçecek, sürekli bakıma ve yakın ilgiye ihtiyacı olacaktı. Ülkenin en ünlü doktorlarından hastalığın tedavisinin olmadığını duymak, Enzo'nun umudunu kesmesi için yeterli değildi. Günün birinde hastalığın tedavisi bulunduğunda, oğlunun o tedavi alma şansına erişecek ilk çocuk olması için gerekli parayı hazırlaması gerektiğine inandırdı kendini. Ofisinin ışığının gece boyunca kapanmadığı günlere geri döndü. Ta ki 2. Dünya Savaşı başlayana kadar. İtalya'nın savaşa girmesi, hızla popülerliğini artırmaya başlayan otomobil yarışlarının süresiz olarak yasaklanması anlamına geliyordu. Alfa Romeo, Ferrari'yle anlaşmasını bu mücbir sebeple feshetti. Ülke ekonomisinin hızla çöküşe geçtiği dönemde, Enzo'nun Ulusal Faşist Parti'yle işbirliği yapmayı kabul etmekten başka çaresi kalmamıştı. Yarış otomobili üretimini durdurdu, şirketini savaş malzemeleri üreten bir fabrikaya dönüştürdü. Basında çıkan ve ardı arkası kesilmeyen iddialara rağmen, o dönemde fabrikasında ne ürettiği devlet sırrı olarak kaldı. Ancak her ne üretiyorsa değerli olduğu kesindi. Öyle ki, bir gece yarısı partiden gelen ziyaretçileri, acilen fabrikasını daha güvenli bir yere taşımasını tembihlediğinde, iki gün içinde koca fabrika Modena'dan Maranello'ya nakledilmişti. Dino, 13 yaşınaydı ve sağlık durumu giderek kötüleşiyordu. İnsanların birbirini öldürme derdinde olduğu bir zaman diliminde, kimsenin ölümcül hastalıklara tedavi bulmak gibi bir önceliği yoktu. Birincisi babasını ve abisini alan savaşın ikincisi oğluna göz dikmişti. Enzo Ferrari, onu neyin beklediğinin farkına varmaya başlamıştı. Bu, yüzleşebileceği bir gerçek değildi. Oğlunun bakımı ve rahat ettirilmesi için her türlü imkanı sunuyor, karısına destek olacak hemşire ve bakıcılar gece gündüz hazır bekliyordu ama kendisi ev hayatından uzaklaşmaya başlamıştı. Fabrikayı kimseye emanet edemeyeceğini öne sürerek hafta içi Maranello'da kalıyor, sadece hafta sonları Modena'ya, ailesinin yanına dönüyordu. Lina Lardi, böyle karmaşık bir dönemde girdi Enzo Ferrari'nin hayatına. Maranello'da yaşayan bu genç ve zarif hanımefendiye ilk görüşte aşık oldu. Lina, tanışmalarından çok kısa bir süre sonra hamile kaldı. Çocuğu doğurmak istediğini ama Enzo'nun ailesine olan düşkünlüğünü bildiği için ondan herhangi bir beklentisi olmadığını söyledi. Enzo Ferrari, onun bu asaleti karşısında daha da büyülendi. Lina'ya Dino'nun annesinden ömrünün sonuna kadar boşanmayacağını söyledi ama evlatları arasında hiçbir ayrım yapmayacağına yemin etti. Bu söz Lina için bir imzadan çok daha kıymetliydi. Enzo, Lina için Maranello'daki fabrikasının yakınında bir ev satın aldı. Piero Ferrari bu evde dünyaya geldi. Enzo hafta içi Piero'nun neşe içinde büyümesine, hafta sonlarıysa Dino'nun gözü önünde eriyip gidişine tanıklık ediyordu. Dino vefat edene kadar, kimsenin ne bu ilişkiden, ne de Ferrari'nin bir varisi daha olduğundan haberi oldu. Dino Ferrrari, 30 Haziran 1956'da son nefesini verdi. 24 yaşındaydı. Babası, savaşın sona ermesinin ardından İtalyan mafyasından aldığı iddia edilen yüklü miktardaki borç sayesinde fabrikasını yeniden yarış otomobili üretir hale getirmiş ve dünyanın en hızlılarına imza atmaya başlamıştı. Yarış endüstrisi yeniden şekilleniyor, dünyanın dört yanından insanlar Enzo Ferrari'nin sınır tanımaz makinelerini görmek için çıldırıyordu. Enzo, üzerinde çalıştığı her modeli Dino'ya anlatmış, zar zor konuşan oğlunun heyecan içinde hızlı, daha hızlı, en hızlı demesi onu her seferinde daha da hırslandırmıştı. Ürettiği hiçbir modeli yeterince hızlı bulmuyor, kazanılan hiçbir yarıştan tatmin olmuyordu. Ancak bir yandan daha hızlı modeller üretmeye çalışmanın, diğer yandan bunları uluslararası yarışlarda sergilemenin bedeli ağırdı. 1940'ların sonlarına doğru eski iş arkadaşlarından birinin Amerika pazarında lüks yolcu otomobili üretmek için Ferrari'nin tasarımlarını ve isim hakkını kullanmasına izin verdi. Modellerin son hali onayına sunuluyor ve kabul etmediği hiçbir şey üretime geçmiyordu ama işin gerçeği, yarış pisti dışında kullanılan hiçbir otomobile ilgi duymuyordu. Tek derdi, o pazardan gelecek bütçeyle dünyanın en hızlı yarış otomobillerini yapmaya devam edebilmekti. Hayatını hız kelimesinin tanımını yeniden yazmaya adamış olan bir adam, oğlunun yatağa mahkum edilişinin intikamını pistlerde aldı. Oğlu yaşındaki pilotları ölümle burun buruna getirdiğini bildiği için hayatı boyunca otomobillerinin olduğu hiçbir yarışa gitmedi. Hiçbir pilotuna yakın davranmadı, asla duygusal bağ kurmadı. Gazete manşetlerinde gencecik çocukları ölüme iten canavar olarak gösterildi. Çok sayıda pilotun ve pistten çıkan otomobilleri yüzünden ölen yüzlerce izleyicinin ailelerinin açtığı davalarda yargılandı. Üretim departmanına harcadığı yüklü bütçeler nedeniyle 1967'de iflasın eşiğine geldiğinde, yolcu otomobillerinin haklarını ezeli rakibi Fiat'a sattı. Ne kadar zor günler yaşarsa yaşasın, oğluna verdiği sözü tutmaktan vazgeçmedi. Mühendisleriyle yaptığı her toplantıyı hızlı, daha hızlı, en hızlı diyerek bitirdi. Bu sayede otomobil sektörünün en prestijli markasını yarattı. Sadece ama sadece, oğlunun öldüğü yıl ürettiği modele, prestijli markasının sembolünü koymak yerine oğlunun adını yazdırdı. 32 yıl boyunca her sabah oğlunun mezarını ziyaret etti. Cenaze töreninde taktığı güneş gözlüklerini, son nefesine kadar hiç çıkarmadı ve bunu karizmatik görünmek için yaptığına inanmamızı istedi. Oysa dünyanın en güçlü adamı, en büyük zayıflığının gözlerinden okunmasından korkuyordu. Dino'nun babasının hayatındaki yeri tartışmasız olsa da Enzo Ferrari, Lina Lardi'den olan oğlu Piero'yu da hiçbir zaman sevgisinden mahrum bırakmadı. Laura Ferrari'nin vefatının ardından annesiyle birlikte Ferrari malikanesine taşınan Piero, 20 yaşında evlendi ve babasının yanında çalışmaya başladı. Onun babasının işini devralmasını destekleyen isimlerin başında babaannesi Adalgisa geliyordu. 90 yaşına kadar her sabah şirkete uğrayarak çalışanlarla sohbet eden Adalgisa'ya duyulan hürmetin, torununun kurumsal olarak kabul görmesinde büyük etkisi olduğu söyleniyor. Babasının savaşçı yapısının aksine, uzlaşmacı bir karaktere sahip olan Piero, kısa sürede kendini kanıtladı. Enzo Ferrari torununu Antonella'yı kucağına aldığı gün, oğlunu genel müdürlük titriyle onurlandırdı. Ancak yaşlı adam böbrekleri iflas edip yataktan kalkamaz hale gelene kadar emekli olmayı reddetti. Rakamlar, istatistikler ve analizler konusunda tam bir fenomendi, son günlerinde bile etrafındaki genç işadamlarını sulu götürüp susuz getirdi. Piero Ferrari, babasının vefatı sonrası tahta oturan isim oldu. Enzo Ferrari'yle ilgili çok sayıda kitap var ama bir sene içinde beyazperdede izleyeceğimiz filme, Amerikalı gazeteci Brock Yates'in 1991 tarihli Enzo Ferrari: The Man, The Cars, The Races isimli biyografi ilham vermiş. Kitabı okuyan iki ayrı senarist, The Italian Job filminden tanıdığımız Troy Kennedy ve David Rayfield, ortak bir senaryoya imza atmışlar. Onların hayli yüksek bütçeli bir Hollywood yapımı hazırladığı bu süreçte, senaristlerin metinleri ve yönetmenin kadrajıyla yetinmek yerine kendi hayal gücünüzün derinliklerinde kaybolabileceğiniz bu 465 sayfayı tavsiye ederim. Ferrari'nin hikayesinin sadece ışıltılı yanlarını değil karanlık yanlarını da ele alan yazarın, varsayımları ve çıkarımları çok ilgi çekici. Enzo Ferrari, ilk yarış otomobilini alabilmek için doğduğu evi sattı. Yıllar sonra paranın satın alabileceği her şeye sahip olduğu dönemde defalarca o evi geri almaya çalıştıysa da başaramadı. Oğlu Piero, babasına en azından yeni sahipleriyle bir yemek yiyerek, evde birkaç saat vakit geçirmeyi teklif ettiğinde Benim olamayacak bir evi, içinde başkaları yaşarken görmeye tahammül edemem cevabını aldı. Piero belki hiçbir zaman babasını çocukluk anılarına kavuşturamadı ama uzun yıllar süren uğraşların ardından devlet yetkililerini evi müzeye dönüştürmeye ikna edebildi. Yapımı beş yıl süren ve 43 milyon liraya mal olan Museo Casa Enzo Ferrari, 5 bin 500 metrekarelik bir alana yayılıyor ve sadece Enzo'nun doğduğu evi değil, sarı alüminyum çatısıyla bir Ferrari kaputu gibi tasarlanmış 3 bin metrekarelik yeni bir binayı da içeriyor. Evin bitişiğinde Enzo'nun İtalyan demiryolunda tamirci olarak çalışmış olan babasının atölyesi var. Müzede sadece otomobiller değil, aileye ait kişisel eşyalar, belgeler ve fotoğraflar da sergileniyor. Olur da yolunuz oralara düşerse, görmeden dönmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/cool-bir-tavrin-anatomisi-steve-mcqueen", "text": "22 yaşında motor yarışlarından kazandığı parayla oyunculuk dersleri almaya başlayan Steve McQueen, tiyatro sahnesinde istediği ünü yakalayamayacağını anlayınca şansını Hollywood'da denemeye karar verdi. Küçük dizilerde büyük, büyük filmlerde küçük rollerde yer aldı. Ünlü oyuncu Sammy Davis'in büyük bir gafı, McQueen'in kariyerinin dönüm noktası oldu. Bir Frank Sinatra filmi olan Never So Few'un kadrosundaki Sammy Davis, filmin tanıtımı için katıldığı bir radyo programında, Frank'i severim ama bu benim ondan daha büyük bir isim olduğum gerçeğini değiştirmez dediğinde, dikkat çekti. Ama sadece Frank Sinatra'nın dikkatini... Birkaç saat içinde kadrodan çıkarıldığı açıklanan Davis'in rolü için devreye giren McQueen'in menajeri, istediğini elde etti. McQueen'in doğuştan sahip olduğu serseri tavırları Bill Ringa rolünde harikalar yarattı, eleştirmenlerden tam not aldı, kadınlar bu çekici adamın büyüsüne kapıldı. Yıllar sonra Malboro reklamlarında kullanılan efsane müziğiyle ünlü The Magnificent Seven filmindeki rolü, onu dünya sinemasının yıldızları arasına taşıdı. Meksika'da bir köyü yağmalayan haydutlara karşı savaş veren Amerikalı silahşör rolü adeta McQueen düşünülerek yazılmıştı. 2. Dünya Savaşı'nda Naziler tarafından tutuklanan müttefik subayların tutuldukları kamptan kaçışlarının anlatıldığı Great Escape için de ondan daha iyi bir başrol oyuncusu düşünülemezdi. Eleştirmenler Steve McQueen'in motosikletiyle sınırdan geçmeye çalıştığı kovalama sahnesinin, sinema tarihinde ilk defa bir filmin hareket eden resimlerden fazlası olduğunun hissedildiği an olduğu konusunda hemfikirdiler. 1966 yılında ünlü yönetmen Robert Wise'ın üzerinde dört sene çalıştığı filmi The Sand Pebbles'daki hayata küsmüş denizci rolüyle Oscar'a aday gösterildi. İki sene sonra Amerikan yapımı polisiye gerilim filmi Bullitt'le ortalığı kasıp kavurdu. Film, en iyi kurgu dalında Oscar ödülüne layık görüldü. Kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Kütüphanesi'ndeki film arşivinde muhafaza edilmesine karar verildi. San Francisco polis teşkilatının nevi şahsına münhasır dedektifinin 68 model Ford Mustang'iyle nefes kesen araba sahneleri dünya sinemasında yeni bir çağ açtı. McQueen tehlikeli sahnelerin birçoğunda dublör kullanmasına rağmen, filmin en ünlü bölümü olan ve sinema hilelerine başvurulmadan tam üç haftada çekilen 10 dakikalık kovalama sahnesinde direksiyonu profesyonel araba yarışçısı Bud Ekins'e bırakmıştı. Bunu hiçbir zaman saklama ihtiyacı duymadı, aksine sinema tarihinin en iyi araba takibi sahnesine imza atan yakın arkadaşı Ekins'e minnet borcunu, 210 motosikletten oluşan koleksiyonunu miras bırakarak ödeyecekti. Ford da Mustang markasına olan ilgiyi zirveye taşıyan McQueen'e minnet borcunu adına özel bir koleksiyon çıkararak ödemişti. 1971 yılında yarış severlerin gönlünü fethettiği Le Mans isimli film, dönemini mükemmel yansıtan bir belgesel niteliğindeydi. Filmde dünyanın en ünlü otomobil yarışlarından biri olan Le Mans 1970 yarışından gerçek görüntüler kullanılmıştı. Hatta McQueen gerçekten yarışa katılmak istemiş ancak filmin sigorta şirketinin itirazı nedeniyle bu isteği gerçekleşememişti. Bugün hala Le Mans'dan daha iyi yarış sahneleri olan bir film yapılmadığı iddia edilir. McQueen bu filmde taktığı TAG Heuer Monaco 1971 model saatiyle dünyada dikdörtgen saat akımı başlattı. Ancak gerçek hayattaki tercihinin Rolex olduğu öğrenildiğinde markanın tasarım ekibi bu duruma kayıtsız kalamadı ve efsane The McQueen Rolex modelini piyasaya sürdü. Steve McQueen'in yardımcı rollerde yer aldığı birçok filmin başrol oyuncusu, kendilerinden çok daha fazla ilgi uyandıran bu adamla ilgili arıza çıkarırdı. Franklin Schaffner imzalı Papillon'da Dustin Hoffman'la birlikte kamera karşısına geçti. Kusursuz bir uyum yakalayan ikili, otobiyografik bir romanı hakkını fazlasıyla vererek beyazperdeye taşımayı başardı. McQueen ise kariyerinin bu en önemli rollerinden biriyle, birlikte oynadığı hiçbir aktörün gölgesinde kalmayacağını bir defa daha kanıtlamış oldu. Paul Newman, Charles Bronson gibi rakiplerinin aksine 22 yıllık kariyerinde sadece 27 film olan bu serseri, 70'lerde film başına 5 milyon dolarla en yüksek ücret ödenen aktörlerden biriydi. Neredeyse her filmi klasikler arasındaki yerini alıyordu. Karşı konulamayan çekiciliğiyle dünyaca ünlü markaların ilham kaynağıydı. Karizmasını anlatmaya düz yazı yetmez, hakkında besteler yapılırdı. Milyonlarca kadının hayallerini süslemesinin yanı sıra Faye Dunaway, Mamie Van Doren, Ann-Margret, Judy Carne, Jacqueline Bisset ve Sharon Tate gibi birbirinden güzel ve ünlü kadının da gözbebeğiydi. Hikayesinin beyazperdeye düşen kısmı hayranlık uyandırıcıydı; kıskanılacak bir hayata sahip, yakışıklı, başarılı, zengin, dünyaca ünlü bir yıldızdı. Ancak o hikayenin hiç de kenara atılamayacak bir de kamera arkası vardı... Terence, doğumundan hemen sonra onu terk eden babasını hiç tanımadı. İlk kelimesi de anne değildi. Yürümeye başlar başlamaz onu amcasının yanına bırakıp kaçan kadınla 12 yaşında tanıştı. Yıllar önce bıraktığı bebeğinin yokluğunda usta bir yankesiciye dönüştüğü gerçeğiyle yüzleşmek istemeyen bu kadın, oğlunu asi çocukların gönderildiği bir ıslahevine gönderdi. Hayatımın aşkı dediğiniz kadın, yıllarca aynı yastığa baş koyduğunuz adam, zor günlerinde elinden tuttuğunuz can dostunuz ya da doğar doğmaz sizden vazgeçen ebeveyniniz... Kim olduğunun önemi yok, nedeninin ya da kaç yaşında olduğunuzun da. Terk edilmek kişiliğinizde derin yaralar açar. O yaralar hiçbir zaman tam olarak iyileşmez, sadece kabuk bağlar. Hayat sizi her zorladığında kabuk bağlamış bu yaralarınızı kaşırsınız, kanar. Kanatırsınız, izi kalır. Steve McQueen annesiz ve babasız büyümüş olmasının izlerini ömrü boyunca taşıyanlardandır. O izlerden biri, kimsesiz büyüyen, altı yaşındaki bir çocuğun, tanısı geç konulan, tedavisi eksik yapılan hastalığının duyma yetisinde bıraktığı hasardı. Aidiyet duygusunun eksikliğiyle boğuşan o çocuğun, gençliğinde kendini ABD Deniz Kuvvetleri'nin kollarına atması çok da şaşırtıcı değil aslında. 20'li yaşlarında tatbikat dalışı sırasında kulağındaki hasarın kalıcı hale gelmesi ve bir kulağının işitme yetisini tamamen kaybetmesiyse trajik. Kadın hayranlarının etrafında dört döndüğü bir adamın ısrarla aile kurmaya çabalaması da o izlerden bir diğeri. Neile Adams'la 16 sene süren ilk evliliğini bitirir bitirmez yeniden evlenmesi, dünya yıldızı Ali MacGraw'la beş yıllık evliliği bitince, kanser olduğunu bilmesine rağmen yarı yaşındaki manken Barbara Minty'yle sadece 10 ay sürecek üçüncü evliliğini yapması, çocukluğundan gelen yalnız kalma korkusunun, birine bağlanma telaşı olarak dışavurumu. Hayatının aşkı, güzeller güzeli oyuncu Ali MacGraw, McQueen'le tanışınca Paramount film şirketinin sahibi Robert Evans'la evliğini ve dolayısıyla da oyunculuk kariyerini bitirmeyi göze alan cesur kadın. Yine de hayatını birleştirdiği bu üç kadından ilki, iki çocuğunun annesi, diğer evlilikleri sırasında bile hep yanında, hep bir şekilde hayatında. Kim bilir, belki de çocukluğunda annesine duyduğu özlemin bir sembolü olarak... Adının anıldığı ama aralarında olan biteni hiçbir zaman itiraf etmediği Sharon Tate'in hayatında bıraktığı izse bambaşka. 8 Ağustos 1969 günü ünlü yapımcı ve yönetmen Roman Polanski'yle evli ve hamile olan Tate'in yemek davetine katımaktan son anda vazgeçen McQueen, bir ölüm kalım kararı verdiğinin farkında değildi. O gece şizofren seri katil Charles Manson'ın müritleri partiyi basarak Sharon Tate ve dört kişiyi vahşice katletti. Richard Burton, Tom Jones, Frank Sinatra gibi yıldızlardan oluşan bir ölüm listesi olduğu bilinen Manson, basına bu katliamdaki esas hedefinin Steve McQueen olduğunu açıkladı. Cenazeye katılmayan, bir süre evinden çıkmayan Steve McQueen, o günden sonra sürekli silah taşımaya başladı. Aynı dönemde tüm oyuncu arkadaşlarının aksine Robert F. Kennedy'nin başkanlık seçimi kampanyasında boy göstermeyi reddetmesi de dönemin en cesur davranışlarından biriydi. Richard Nixon tarafından hain ilan edildi. FBI tarafından takibe alındı ve evinin önüne astığı dev Amerikan bayrağı haricinde konuyla ilgili hiçbir açıklama yapma ihtiyacı hissetmedi. Aslında onun karakterinde, böylesine keskin köşeleri olan bir adamın ordudan ayrılıp oyunculuğa başlamaya karar vermiş olması riskliydi. Kadınların sevgilisi olmak gibi bir derdi de yoktu, hayranlarıyla sıcak ilişkiler kurmaya, davetlerde boy göstermeye, reklam kampanyalarında kılıktan kılığa girmeye niyeti de. Üzerindeki tüm ilgiye rağmen yalnızdı; sette fazla konuşmaz, çekim aralarında tek başına bir odaya kapanırdı. İyi bir oyuncu olmadığını, sadece kendini oynayabileceğini iddia ederdi. Kapasitesi sınırlı olduğu için rol alacağı filmleri özenle seçmek zorunda olduğunu söylerdi. Ocean's Eleven, Dirty Harry, The French Connection gibi önemli filmlerdeki rolleri bu nedenle reddetmişti. Farklı roller deneyerek oyunculuğunu geliştirmeye hiçbir zaman heves etmedi. Oynadığı karakterlerin filmin sonunda ölmesini seven nadir oyunculardan biriydi. İnsanların kendisinde tam olarak ne bulduğunu anlamakta zorlandığını da itiraf etmekten çekinmezdi. Özel bir çaba sarf etmese de, kamera önünde gülüşünü, bakışını, vücudunu kullanmayıiyi biliyordu. Şöhretinin getirilerinin tadını çıkarıyor ama fazla da umursamıyordu. Bu umursamaz tavırlarının altında yatan zayıflıkları vardı. Fiziğine fazlasıyla dikkat eden, her gün mutlaka iki saat düzenli antrenman yapan bir adamın alkolizmin kenarında gezinmesi, marihuana ve kokain bağımlılığı kendinden kaçış biletiydi. Belki hız tutkusunun, motosiklet ve araba yarışlarına olan merakının temeli de o kaçışlardı. Set öncesinde kafasını toparlamak için LSD kullanıyordu. İçinde motor sesi olan tehlikeli her sahneyi dublör kullanmadan çekmek için direten bu gözü pek adam, Le Mans'ın çekimleri sırasında setteki birkaç kişiye pistte bir tur attırmak istedi, ağır bir kaza geçirdiler. Hastanede McQueen'in kanında yüksek dozda uyuşturucu olduğu tespit edildi. Belki de aslında umursamadığı şöhreti değil, kendisiydi. Çok nadir görülen bir kanser türü olan akciğer zarı kanseri olduğunu öğrendiğinde başlarda aynı umursamaz tavırları sergiledi. Hayatına hiçbir şey yokmuş gibi devam etmek istedi. Yarış arabalarını kullanırken giydiği giysiler, yanmaya dayanıklı bir kimyasal olan asbest isimli bir maddeden yapılıyordu. Akciğer zarı kanseri, bu maddeye yoğun olarak maruz kalanlarda görülüyordu. Hayattaki en büyük tutkusunun onu ölüme sürüklediğini kabullenmek istemedi. ABD ordusunda giydiği kıyafetlerin neden olduğuna inanmayı tercih etti. Doktorları kemoterapi seçeneği olmadığını, ameliyat olması gerektiğini söylediler, reddetti. Meksika'ya, sağlık bakanlığınca onaylanmayan doğal yöntemlerle tedavi olmaya gitti. Sağlıklı beslenme ve vücut direncini yükseltme mantığına dayanan tedavi olumlu sonuç veriyordu ama bu korunaklı hayata daha fazla tahammül edemeyeceğini fark etti. Meksikalı doktorlarının ısrarla karşı çıkmasına rağmen ameliyat olmaya karar verdi. Ameliyat sonrası arka arkaya geçirdiği iki kalp krizine yenik düştü. 50 yaşındaydı. Onun hayatını anlatan filmin kamera arkası ne kamera önü kadar görkemli, ne de hızlı yaşa, genç öl klişesine sığdırılabilecek kadar yüzeyseldi. Sarı saçları, mavi gözleri, heykel gibi vücuduyla dünya sinemasının en çok kazanan aktörlerinden biri olsa da, bugün McQueen için Bir o, bir bu değil diyebilirsiniz. Ama bir konuda hemfikir olduğumuzu biliyorum. Hayatın ona attığı her yumruğa Islahevinde büyüdüm. Yamuk bir burnum, eksik dişlerim, dudağımda dikiş izleri var. Bir kulağım tamamen sağır. Bir kavgada ne kaybedebilirim ki? bakışlarıyla karşılık veren bu adam, cool kelimesinin bir faninin bedeninde can bulmuş haliydi."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/daha-az-ile-daha-mutlu", "text": "Para, kullanılmadığında sadece bir kağıt parçası; hatta artık çoğu zaman o bile değil, banka hesap ekranındaki birtakım rakamlar. Bu mühim rakamların kişinin durumuna göre pek çok belirleyicisi var. Harcamanın bireysel limiti çok yüksek olabilir ama tüketirken dünyanın ödediği bedeli göz önünde bulundurmak daha mühim hale geldi. Davranışlarımızın kolektif sonuçları aşikar. Mesela bu jenerasyonun yaşadığı ilk pandemi deneyiminde büyük büyük markalardan bazıları, artık senede beş-altı koleksiyon yok, iki sefer yeter dedi. Yeni sezon bir çantaya 10 bin lira vermeye hazırsan bile, dünya bu algını tetikleyecek adımları seyreltmeye gitti. Zaten sevmediğin bir işte ömür tüketilen ve satın alınanlar üstünden tatmin aranan bir durum söz konusuysa, ödenen bedelin o rakamlar olmadığı bir' beş yıl öncesinin mevzu bahsi. Sadeleşme akımının son yıllardaki popüler figürlerinden Marie Kondo şöyle diyor: Eğer size 'zevk'' vermiyorsa o şeyi atın gitsin. İyi güzel söylüyorsun Kondo'cum ama ben evdekilerin yarısını atmak üzereyim. Sonra ne yapacağım yüzleşmesini yaşayınca da şunu fark ettim: Yıllar içinde değişen/gelişen zevklerim ve eşyaları hor kullanmama gibi özelliklerim var. Çok severek aldığım lüks kategorisindeki cüzdan da hala benimle, sonra değiştiririm dediğim TV sehpası da. Zamana yayılmış bilincimde, gereksiz tüketimin gizli faktörü ise: en çok beğendiğim veya istediğim yerine; çok ihtiyacım olmasa bile, diğer opsiyonlara yönelmek. Az ama öz akımı, altyapısız 'zenginliğin' bel kemiği şovenist sosyal medya kültüründe çok nesneye sahip olmamanın espri malzemesi. Sürdürülebilir üretimi de hakkıyla uygulayan kaç marka vardır bilinmiyor ama genel olarak bir PR hareketi çünkü esas olan minimum tüketim hali. İdeal tüketim için otomasyon bir çözüm yok, kişisel algılar, ihtiyaçlar ve Dünya'nın gerçekleri var. Her satın alma işlemi yaptığımda kafamda adeta bir analitik düzlem beliriyor ve sorgulama başlıyor. Bazen satın alma sürecim biraz uzun sürüyor. Hedeflediğimden değil ama 100 eşya ile yaşama noktasına kişisel ölçeğimde hala epey uzağım lakin uzaklaşma hızım oldukça yavaşladı. Heyecanımı küresel ve kişisel gerçeklikle dengelemeye çalışıyorum. Yıllardır GQ sayfalarında, mağaza katlarında ve İtalya'nın artizan butiklerinde karşılaştığım güzellikler var. 4500 liralık tasarım aydınlatma da, 50 liralık mobilya marketi ürünü de işlevsel olarak denk, farkındayım. Ve fakat estetik olarak göz ardı edilemeyecek bir heyecan da hissedebiliyorum. Analitik düzlemde vardığım optimum nokta: Bir ürüne sahip olmanın hazzı iyi bir deneyime eşlik edecek formdaysa ne ala. Eksikliğini hissetmeden devam edebilmek ise gerçekten daha az ile mutlu olmak."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/depremin-bile-yikamayacagi-sey-nedir", "text": "Kimse bunu tahmin etmezdi. Havva ortaokulu bitirip Kahramanmaraş'tan gideli 5 yıl olmuştu. Okuldan yakın arkadaşı Baki hayatına aynı şehirde devam etti. Hayat işte, araya birçok şey girmiş, iki yakın arkadaş kopmuş. Geçtiğimiz 5 yıl boyunca Havva ve Baki hiç konuşmamışlar. Havva artık Nevşehir'de yaşarken 5 Şubat gecesi ailesini görmeye Kahramanmaraş'a geliyor. O gece Türkiye'de yüzbinlerce insanı evsiz bırakan 7.7 şiddetindeki deprem olup da Havva ve Baki'nin evleri içine girilemez hale gelince ikisi de aileleri ile birlikte kendilerini bir futbol sahasının içine kurulan geçici bir barınma merkezinde tam olarak arka arkaya iki çadırda buluyorlar. Birbirlerini 5 yıl aradan sonra gördükleri an : Aah Havva! Aah Baki! şeklinde özetlenebilir. Bu hayatın bizim için halihazırda yaptığı planın bir parçası mı yoksa biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerin bazen yan yana gelince yarattığı bir garip durum mu; meçhul. Baki karşımda yutkunarak : Belki de böylesine yakın arkadaşlıklar olmasa her şey daha kolay olurdu. Depremde hayatını kaybeden arkadaşlarıma bu kadar yakın olmasaydım şimdi böylesine zorlanmazdım diyor. Neyse ki şimdi tam yanında önce kaybedip sonra depremle bulduğu yakın arkadaşı Havva oturuyor. Ve de artık hayatına yeni girmiş arkadaşı Uğur var. O, Baki'nin her gün görüştüğü, depremden sonra edindiği bir diğer yakın arkadaşı. Baki arkadaşlıklarının başlarında Uğur'u her gün arayan tarafmış. Ama Uğur onu pek arayıp sormuyormuş. Baki ekliyor: Arkadaşlıkta bazen bir tarafın daha çok emek vermesi gerekebilir. Her şey her zaman karşılıklı değil. Bazen arkadaşlık tanımlarımız farklı oluyor, mesela Uğur'u tanıdıkça anladım ki onun arkadaşlık tanımında birisini aramanın bende karşı geldiği gibi bir anlam yok. Uğur benim tanımımdaki arkadaşlığın ne demek olduğunu bilmiyordu yani. Eğer ben onu aramayı bıraksaydım o arkadaşlık başlamadan bitecekti. Baki bunları söylerken içimden arkadaşlık ilişkilerindeki denge hakkında düşünüyorum. Bir arkadaşlıkta hangi taraf ne kadar emek vermeli ve bir ilişkinin tek taraflı bir arkadaşlığa dönme anını nasıl anlarız? Havva içimden geçirdiklerimi duymuş gibi ekliyor: Hepimizin hayattaki zamanları farklı, bazen bazı dönemlerde birimizin bir diğerimizden daha farklı bir şeye ihtiyacı olursa doğru soru şudur ; o kişi için karşılıksız olarak, hiçbir şey beklemeden orada olmak istiyor muyuz, huzurlu olduğumuz bir noktada o ilişkiye emek vermeye hazır mıyız ? Gerçek arkadaşlığı zaten hissederiz. Baki sabırsızca ve kararlı bakışlarıyla ekliyor: Arkadaşlarla yapılan her şeyi seni değiştirir ve sana anlam katar. Aile ve arkadaşlar, başka neyimiz var ki zaten ? Bu deprem hayatta aslında başka hiçbir şeye sahip olmadığımızı gösterdi. Sahip olduğun her şey bir anda gidebiliyor. Bak evler ve bütün maddi varlıklar kayboldu. Ama arkadaşlıklar hala burada. Ve biz onu avucumuzun içinde sıkıca tutuyoruz. Ve o bizim hayata tutunmamızı sağlıyor. Arkadaşlıktan bahsetmişken, bizimkiler kamp yapmayı çok sever. Ben de gitmiştim ve gece yatamadım çadırda. Soğuktu, nefesim daralıyordu. Depremden sonra şimdi her gece çadırda uyurken diyorum ki, yapabilirmişsin, eğer mecbur kalırsan her şeyi yapabilirmişsin. Şimdi istediğin zaman duş alabilmek bile lüks. Bir futbol sahasının içinde yüzlerce çadırın yan yana dizildiği Kahramanmaraş'tayız. Burası depremden etkilenen 11 ilden sadece biri ve ülke genelinde yaşanan depremler 9.1 milyon kişiyi yardıma muhtaç bıraktı ve 50 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Depremin merkez üssü Kahramanmaraş'taki geçici barınma merkezindeki UNICEF'in desteklediği çadır Baki ve Havva ile buluşma yerimiz. UNICEF şu ana kadar 391.420 kişiye hijyen kitleri, kışlık giysi, elektrikli ısıtıcı ve battaniye gibi hayat kurtarıcı malzemeler ile ulaştı. Bu kişilerin 222.000'den fazlası Baki ve Havva gibi çocuk ve gençlerden oluşuyor. Ortakları aracılığıyla UNICEF, afetten etkilenen bölgelerde ve diğer şehirlerde psikolojik ilk yardım ve rekreasyon faaliyetleriyle de 149.000'den fazla kişiye ulaştı. UNICEF toplamda 1.5 milyon çocuğa ulaşmış olacak. Bir insanın hayatının kurtulması her zaman gözle görünür olmuyor. Psikososyal destek insanların ruh sağlıklarını koruyarak onların hayatlarını kurtarıyor. Havva ve Baki'de olduğu gibi. Aldıkları yardıma ek olarak onların hayatını kurtaran şey arkadaşlıkları olmuş. Şimdi ülkedeki birçok arkadaşlığın desteğe ihtiyacı var. Siz de UNICEF e katılın, depremden etkilenmiş yüz binlerce çocuk ve genci destekleyin."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/dijital-vahsi-bati", "text": "Çağdaş sanat dünyasının sayılı performans sanatçılarından Marina Abramovic, 2010 yılında New York'taki Museum of Modern Art'ta herkesi şaşırtan bir ilke imza atmıştı. The Artist is Present adlı sergisi için üç ay boyunca her gün müzeye gelip, kendi varlığını sanat olarak ortaya koyan Abramovic, ziyaretçileri teker teker bir masada karşısına oturmaya davet etmiş, seyircilere rağmen baş başa, çıt çıkarmadan göz teması kurarak günlerce beklemişti. Bu performansın sanat olup olmadığı çok tartışıldı. Sanatçıyla 5 dakika oturduktan sonra hüngür hüngür ağlayan, kahkahalara boğulan, kıpkırmızı olup bağırmaya başlayan insan sayısı arttıkça, Youtube'da paylaşılan videolar sayesinde dünya belki de ilk defa küresel ölçekte performans sanatının gücüne tanıklık etmiş oldu. Hatta bu fikirden çok etkilenen Jay-Z, 2013 yılında Picasso Baby şarkısı için Pace Gallery'de Abramovic'i de davet ettiği bir performans sanatı kısa filmi çekmişti. Sanat tarihi bunun gibi, mali değerinin tam olarak nitelendirilemediği, ancak kültürel dalgalanmalarının inkar edilemez olduğu anlarla dolu. Geçtiğimiz günlerde Christie's müzayede evinin $70 milyona bir JPEG satması, sanatın tanımını bir kere daha dünya çapında sorgulattı. Beeple adlı sanatçının çizdiklerinden ziyade, dijital eser üreterek ve sosyal medyada ünlenerek zengin olması hala gündemden düşmeyen konu. Kimsenin o 3 boyutlu animasyonlara bakıp bir Caravaggio tablosuna bakarmış gibi etkilenmesi beklenmiyor, anlaşılan günümüzde bir sanatçının o denli bir etki yaratması da gerekmiyor. Neresinden bakarsanız bakın, sanat tarihi aslında satın alınan eserlerin tarihi. NFT'lerle beraber her türlü yaratıcılığın ürünleştiği ve satın alınabildiği bir çağa giriyoruz. Tehlike de burada başlıyor. Çağdaş sanatın 1917'de başlayarak neredeyse 100 yıl süren Marcel Duchamp'ın pisuvarından heykel olur mu?dan Abramovic'le bakışmak sanat mıdır? evrimi, NFT platformlarında daha hızlı gerçekleşti. Dünyada giderek büyüyen siber güvenlik alanında Vulnerability Researcher yani saldırıya açıklık araştırmacısı olarak bilinen bir meslek var. Bu mesleği edinen mühendislerin görevi, Twitter, Google, Facebook gibi dijital şirketlerin güvenlik açıklarını yakalamak. Bir bankanın, kasası güvenli mi değil mi anlamak için profesyonel hırsız tutması gibi de düşünülebilir. Böyle bir hizmet sunan Hacker House şirketinin sahibi Matthew Hickey, istismar edilebilecek güvenlik açıklarını birer sanat eseri olarak gördüğünü belirterek, Mart ayında bir hacki NFT olarak satışa çıkardı. Satılan ürün bir virüsten ziyade, 1999-2010 dönemine ait bir kaç bilgisayar oyunun ortak yazılımındaki bir açığı ifşa eden bir hackleme kılavuzuydu. Eski oyunları sevenlerin dışında kimseye bir tehdit teşkil etmeyen bu kodun satışa çıkarıldığı OpenSea NFT platformu, hiç bir açıklama yapmadan açık arttırmayı durdurdu. Hickey bunun üzerine kendisini sansürlenmiş hissettiğini ve hakkını arayacağını anons etti. Ancak OpenSea, daha tehlikeli ve hukuki sorunlar yaratabilecek hack'lerin alınıp satıldığı bir pazar yerine dönüşmemek adına böyle bir hamle yapmış olabilir. Bu tarz hazır kodlar Twitter üzerinden bile satılabilecekken, Hickey'in sanat odaklı ve ulu orta diyebileceğimiz bir NFT platformunu tercih etmesi ilginç. Bu hem geleneksel sanat eseri anlayışımıza, hem de NFT pazarına bir meydan okuma aslında. Bilgisayar kodları ve programların çökmesine sebep olacak güvenlik açıkları, sanat olarak görmeyi öğrendiğimiz şeyler değil. Oysa, bir araba motoru misali, bozulmadığı sürece nasıl çalıştığını sorgulamadığımız ve içine bakmadığımız dijital bir dünya var."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/doga-icin-endiseleniyorsan-yalniz-degilsin", "text": "Sürdürülebilirlik Adımları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Emrah Kurum; Çevre ve iklim krizi artık daha fazla gündemimizde. İletişim çalışmaları içerisinde olumludan çok olumsuzluk ve umutsuzluk içeren haberler daha fazla. Artan bu olumsuz haberler sonrasında her şey kötüye gidiyor ve bunun çözümü için çalışan kişi ve kurumlar yokmuş gibi bir algı oluşuyor. Bu algı ise çözümün parçası olmaktan öte bizleri sorun odaklı olmaya itiyor. Çevre ve iklim konusunda her bireyin ve kurumun yapacağı çok fazla şey var. Burada kritik konu, ben ne yapabilirimin yanıtını aramakta. Maya Angelou'nun dediği gibi; bir şeyi beğenmiyorsan, onu değiştir. Değiştiremiyorsan, kendi davranışını değiştir diyerek aslında bir bireyin yapabileceklerinin düşündüğünden çok daha fazlası olduğuna dikkat çekiyor. Kurum; Konu çevre ve iklim olduğunda değiştirebileceğimiz çok fazla şey var. Atık dönüşümü, enerji kullanımı, su tüketimi, yerel üreticilerin desteklenmesi bunlardan birkaçı. Bu konularda kendi yaşantımdan örnek vermek isterim. Kişisel etkimi azaltmak için düzenli olarak yaptığım şeyleri düşünüyorum ve o alanlarda olumlu yönde adım atmaya çalışıyorum diyor ve aslında hepimizin yapabileceği çok sıradan gibi görünen ama etkisi bir o kadar fazla öneriler sunuyor ne yapabilirim diyenlere... Daha az atık oluşturmak adına şampuan yerine katı sabun kullanıyorum. Bu sabunları, yerel üreticiler ve kadın kooperatiflerinden almaya özen gösteriyorum. Böylece onları da desteklemiş oluyorum. Su tüketimimi azaltmak adına duşta kısa süre kalmaya çalışıyorum. Kullan at tıraş bıçakları yerine klasik tıraş bıçağı kullanıyorum. Tutma yeri sabit olduğu için sadece jiletini satın alıyorum. Odamda aydınlatma konusunda 60W'lık ampul yerine tasarruflu ışık şiddeti de ayarlanabilir olan 6W'lık masa lambası kullanmaya başladım. Bu ve buna benzer konularda enerji tasarrufu yapmaya çalışıyorum. Böylece enerji tüketimini azaltarak, karbon ayak izimi küçültüyorum. Kullanmadığım kıyafetlerimi Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin ikinci el satış mağazalarına bağışlıyorum. Bu sayede bağışladığım ürünlerin satışından elde edilen gelir öğrencilere burs olarak veriliyor. Ekşi mayalı ekmek, sirke gibi ürünleri evde kendim yapıyorum diyor. Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Zeynep İşman ise iklim krizinin geldiği noktanın önüne geçmek için, hükümetler arası bir politikanın uygulanması gerektiğini ancak her bireyin de kendi küçük dünyasında alacağı basit önlemlerle katkıda bulunabileceğini söylüyor. Zeynep İşman, çocuklarımızı çevre konusunda bilinçlendirerek, geleceklerine sahip çıkmaları gerektiğini anlatabileceğimizi söylüyor. İşman Ne yazık ki çocuklarımıza böylesi kötü bir dünya bıraktığımız için de suçluluk duyuyoruz. Bu da eko-anksiyetenin sebeplerinden biri. Ancak sadece durup kaygılanmak bir işe yaramaz. Elimizi taşın altına koyup, küçük veya büyük kendi adımlarımızı atmalıyız. Küçük yaştan itibaren, dünyanın tüm canlıların evi olduğu bilincini aşılayarak, ihtiyaç ve istek arasındaki farkı öğretip, ihtiyaç dışı tüketimi azaltarak, hiçbir çöpü doğaya atmayarak, plastik, cam gibi atıkların geri dönüşüm şeklinde değerlendirilmesini sağlayarak, doğada daha çok vakit geçirip, doğa ile barışık çocuklar büyüterek, sokak hayvanlarına yardım ederek, karbon ayak izi konusunda daha çok bilgilenip, daha çok konuşarak, su tüketimi konusunda hassas davranarak, evsel gıdalardan çıkan çöpleri, kompost yöntemi ile toprağa gübre yaparak çevreye birey olarak verdiğimiz zararı en aza indirebilir, bu konuda duyduğumuz endişeyi azaltabiliriz diyor. Kaynak, Çevre ve İklim Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Onur Akpulat İklim değişikliği uzun süredir kapımızı zorlayan küresel bir kriz. Yıkıcı etkileri dünyanın çeşitli bölgelerinde net bir şekilde gözlemlenmesine rağmen, kapımızı kırıp içeri girene kadar görmezden gelmeye devam ettik. Son aylarda ülkemizde yaşadığımız, daha önce görülmemiş şiddet ve sıklıktaki, iklim değişikliği ile ilişkili afetler bu konudaki endişelerimizin artmasına neden oldu. İklim değişikliğini ciddiye almamanın nelere sebep olabileceğini maalesef acı bir şekilde tecrübe ettik diyor. Akpulat; İklim değişikliği ile mücadele için elbette hükümetlerin, yerel yönetimlerin ve iş dünyasının yapması gerekenler çok fazla. Ancak bizler de birey olarak bu mücadelede elimizi taşın altına koymalıyız. İklim değişikliğiyle ilgili kaygılarımızı azaltmanın en etkili ilacının bu yöndeki mücadeleye bireysel olarak katkı vermek olduğuna inanıyorum diyor. Akpulat ilkokul sıralarında öğrendiğimiz ancak sorumlu olmayan üretim ve tüketim alışkanlıkları ile zamanla unutulan aslında kolay diyebileceğimiz bazı eylemleri hatırlatıyor bizlere. Akpulat, Bozulan bir elektronik eşyamızı yenilemek yerine onarımı tercih etmek, değişim zorunlu ise enerji verimli ürünleri tercih etmek, hususi araba kullanımı yerine toplu taşıma, bisiklet, araç paylaşımı ya da yürümeyi tercih etmek, daha az kırmızı et yemek, sebze ve meyveleri mevsiminde tüketmek, porsiyonları küçültmek, gıda atıklarını azaltmak, binalarda yalıtım yapmak, klima ve kombi kullanımını makul seviyelere çekmek gibi küçük ama kitlelerce benimsenecek ve tekrarlanacak alışkanlıklar orta ve uzun vadede iklim ve çevrenin yenilenmesine büyük katkı sağlayacak. Bazı şeyleri iyileştirebilecek güce sahip olduğumuzu bilmek ise kısa vadede çevresel kaygılarımızı yönetmemize destek olacak diyerek aslında bireylerin yapabileceklerine ışık tutarken bir yandan da yaşadığımız kaygıyı yönetmemize umut oluyor. Tüm bunlara benzer dönüşümleri düşünüp yaşantımıza uyguladığımızda ve yaşam şeklimiz haline getirdiğimizde; öncesinde bireysel bir duyarlılık ile başlayan bu sorgulamalar, alışkanlık haline geldikten ve tüm topluma yayıldıktan sonra fark gözle görülür hale geliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/dokunmadan-bir-yil-nasil-gecti", "text": "Birine dokunma ihtiyacımız aslında doğduğumuz andan itibaren başlıyor. Araştırmalara göre daha çok fiziksel temas kurduğumuz bebekler daha az ağlıyor, daha iyi uyuyor ve beyin fonksiyonları daha iyi çalışıyor. İlginçtir ki yaşımız ilerledikçe daha az dokunuyoruz. Oysa birinin bize dokunması yalnızlığımızı azaltıyor, dertlerimizi unutturuyor. Yokluğunu yalnızlıkla ödediğimiz dokunma hissi, bize güven duygusu veriyor hatta stresi azaltıyor. Pandemi döneminde yakınlarımıza bile dokunmaktan korkarken para üstü aldığımızda birinin elimize değmesiyle irkiliyoruz. Bazılarımız sarılmaya, öpüşmeye hasretken kimileri ise fiziksel temasta sınırlar koyuyor. Ancak dokunmanın tamamen yokluğu başka bir boyut. Sosyal izolasyonla geçen günlerimizde evinde yalnız kalan birçok kişi dokunma açlığıyla baş başa. Maske, mesafe, hijyen kurallarına uymamız gereken günlerde akciğerlerimizin sağlığından endişe duyarken, akıl sağlığımızın ciddi bir şekilde etkilendiği çok net göremiyor gibiyiz. Ocak 2021'de İngiltere'de yaşları 13-25 aralığında 2438 kişiyle yapılan araştırmaya göre, katılımcıların %67'si karantina döneminin getirdiği panikatak, gelecek kaygısı ve anksiyete sorunun pandemi bittiğinde de süreceğine inanıyor. Üstelik Dünya Sağlık Örgütü'nün Haziran-Ağustos 2020'de 130 ülke arasında yaptığı bir ankete göre mental sağlığımızın etkilendiği pandemi zamanında bizi iyileştirecek kurumlarda %93 oranında bir azalma var. Hepimizin psikolojisinin sınandığı ve kendimizle baş başa kaldığımız bu zamanda, salgının sağlık kurumlarına yıkıcı etkisini görüyoruz. Peki, bu psikolojiyle nasıl başa çıkacağız? Elbette bir gün maskelerimizi rafa kaldırdığımız, saat sınırlaması olmadan gezdiğimiz günler gelecek. Aynı araştırmadaki %79'luk kesim pandeminin bitmesiyle akıl sağlığının iyileşmeye başlayacağına inanıyor. O günlerin hayalini kurarken bilim insanlarına kulak verdiğimizde sosyal izolasyonun yanı sıra, pandeminin getirdiği ekonomik sıkıntıların ve sevdiklerimizi kaybettiğimizde onları anamamanın getirdiği bir bunalımın da hakim olduğunu söylüyorlar. Amerikalı psikiyatrist Sue Varma'ya göre yaşadığımız psikolojik sıkıntılarla baş etmenin birkaç yolu var. Yürüyüşe gitmek, spor yapmak sadece karantinada aldığımız kilolara değil mental sağlığımıza da iyi geliyor. Eğer yürüyüşe çıkamam diyorsanız bilgisayar ekranında saatler geçirdiğiniz sandalyenize yaslanın, gözlerinizi kapatın, derin bir nefes alın ve avcunuzu yumruk yaparak sıkın ve gevşetin. Uzmanlara göre uyku düzeni de psikolojimizi etkileyen önemli bir etmen. Gün içinde hobilerimizle uğraşmak, yürüyüşe çıkmak, iyi beslenmek ve iyi bir uyku çekmek şu anda izleyebileceğimiz en iyi metot. Öte yandan dokunmanın bizde yarattığı iyiliklere döndüğümüzde hayvanlar bunun en iyi örneği. İnsanlarla uzun süredir fiziksel mesafemizi koruyoruz ancak hayvanların virüsü taşımadığı bilimsel bir gerçek. Evcil hayvanlarımızla zaman geçirmek hem yalnızlık hissini hem de anksiyeteyi azaltıyor. Bundan dolayı ki pandeminin başlangıcından beri hayvan sahiplenmesinde büyük bir artış var. Karantina döneminde 1. yılımızı doldurmak üzereyiz. Dünyanın her yerinde yaşı, ırkı, ekonomik durumu farklı olmaksızın tüm insanlar sağlık endişelerinin yanı sıra akıl sağlığından da daha endişeli hale geldi. Aşı yapılan kişi sayısı arttıkça kısıtlamalar gevşeyecek, biz de eski günlerimize döneceğiz. Dokunma ihtiyacımızın hat safhada olduğu bugünlerde unutmayın, bu yolda yalnız değilsiniz. Akıl sağlığınızı korumak için 20 öneri yazısı için linke tıklayın."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/efsaneler-olmasalardi-olmazdik", "text": "Walt Disney, dünyayı sallamadan önce başarısızlığa doymamıştı. İlk gençliğinde çalıştığı Kansas City Star gazetesinden kovulma sebebi şunlardı mesela: Hayal gücü yoksunluğu ve masaya iyi fikir koyamama! Yine o yıllarda satın aldığı bir animasyon stüdyosunu kısa sürede batırmayı da becerdi. Sonra da Hollywood'a gidip bildiğimiz Walt Disney haline geldi! Şeytan marka giyer tamam da, şeytan olana kadar biraz zaman geçiyor. Vogue dergisinin efsane editörü Anna Wintour'dan, çuvallamaktan korkanlar için gelsin: Hepinize kovulmanızı öneririm! Wintour'un bu önerisi esasen moda öğrencilerineydi. Kendisi genç yaşında Harper's Bazaar'da işe girmiş, dokuz ay çalışmış, ardından da şutlanmıştı. Jerry Seinfeld, kariyerinin henüz başındayken Benson isimli bir sit-com'da ufak bir rol kapmıştı. Üç bölüm oynadı ama yapımcılar performansından hiç memnun kalmadı. Onu diziden çıkarmaya karar verdiler. Çıkardılar da. Sorun, kimsenin bu yeni durumu Seinfeld'e iletmemesiydi. Genç komedyen okuma provasına geldiğinde kendi kısmının senaryodan çıkarılmış olduğunu gördü. Ezildi. Ardından da kös kös geldiği gece kulüplerine, stand-up yapmaya döndü. İyi ki de döndü. Tonight Show'un yetenek avcıları onu orada keşfedecekti. Bunu okurken zihninizde Cheek to Cheek'in melodisi çalsın. Dünyanın en iyi dans eden iki adamından biri olan Fred Astaire , MGM Stüdyoları'nda deneme çekimine gittiğinde, sorumlu yönetmen onun hakkında şu notu yazacaktı: Oynayamıyor. Şarkı söyleyemiyor. Kelleşmek üzere. Yakışıklı değil. Azıcık dans edebiliyor. Astaire, döneminin en ünlü sanatçısı haline geldiğinde o notu evinin en görünür köşesine astı. Sebebi, inat etmeyi unutmamaktı! Sektör öldü, Devir değişti, Artık işler eski günlerdeki gibi değil diyenlere... Devir aslında tarihin her döneminde olduğu gibi adaptasyon devri. Örneğin, Traf-O-Data isimli bir şirket duymuş muydunuz? İki hevesli girişimci, şehirlerin dört yanındaki trafik sayaçlarından bilgi çekip, altyapı uzmanlarına bilgi aktarmayı sağlamak için bu şirketi kurmuşlardı. Kısa sürede parayı vuracaklarını düşünüyorlardı. Sorun şu ki, devlet kısa zaman sonra bu bilgiyi bedavaya sağlamaya başladı. Yani koca yatırım yandı, hevesler kırıldı. Ama hikaye burada bitmedi... Bu iki girişimci, trafik işindeki modeli kullanarak yeni bir şirket kurdu. Bu defa çağın ruhunu yakalamışlardı. Adamların isimleri Bill Gates ve Paul Allen'dı; taze şirketlerinin ismiyse Microsoft. Reddedilmek efsane olmanın düsturunda var. Jack London'ın ilk hikayesinin 600 defa reddedildiğine dair rivayetler mevcut. Eski devirler tabii, her bilgiye güvenilmiyor. Ama Stephen King'in ilk kitabı Carrie'nin 30 defa reddedildiğini kesin olarak biliyoruz. J.K. Rowling'in Harry Potter serisini ancak 13'üncü yayınevinin bastığını da... Üstelik Rowling'e Aman yazar olacağım diye işinden ayrılma diye öğüt de vermişlerdi . Elvis Presley'e, bir konserinden sonra mekanın yöneticisi Sen iyisi mi memleketine dön, kamyonlarda direksiyon sallamaya devam et demişti. The Beatles üyeleri, tırmaladıkları günlerde, her kapının yüzlerine kapanması yetmiyormuş gibi, Gitar müziğinin devri bitti, Sizin gelecekte yeriniz yok gibi laflara muhatap olmak zorunda da kaldılar. 90'ların başında Jay-Z de hemen her plak şirketinden ret yemiş, bir de yeterince sert olmamakla ilgili öğütler dinlemişti . Adam kadınla buluşur, bir şeyler içilir, sonra bir şeyler daha içilir, derken film kopar... Adam öğleye doğru bir ürpertiyle uyandığında kendini bir otel odasında, buz dolu bir küvette bulur. Bir yanı feci ağrıyordur, eğilip baktığında vücudunda derin bir kesik görür. Hastaneye kaldırıldığında böbreğinin çalındığını anlayacaktır. Hepiniz bu hikayeyi en az birkaç defa duydunuz. İçinizi ferahlatacaksa buradan da işin aslını duyun. Böyle bir şey yaşanmadı! Ya da en azından Las Vegas'ta, Londra'da, Moskova'da, Sydney'de, hep aynı anda yaşanmadı... Dünyanın en hızlı yayılan şehir efsanelerinden böbrek mafyasının ne zaman, nerede çıktığı bilinmiyor ama 90'ların sonunda tüm dünyada hız kazandığı kesin. Tanımadığı insanlarla buluşanlara bir ufak korku verdiği de! İşte bu, şehir efsanelerinin en efsanesi... Üstelik hakiki yerli malı. 1988'de Tan gazetesinde çıkan bir haber, o günleri hatırlayacak kadar aklı başında olan herkesin aklını başından almıştı. Kısacık olan haberin özeti şuydu: Sakallı doğan bir bebek Kurban Bayramı'nın ikinci günü kıyametin kopacağını söylemişti. 1982-83 bandından önce doğan kime isterseniz sorun, size bu hikayenin kendi versiyonunu anlatacaktır. Beğendiğinizi alın ama şunu sakın unutmayın: Sakallı bebek o günlerde dindarıyla, ateistiyle, batıla meyledeniyle, rasyoneliyle her vatandaşın aklına bir çizik attı. Şimdi bu mail'i 10 kişiye forward'la; yaparsan dilediklerin olacak, yapmazsan başına kötü şeyler gelecek! Mail zinciri efsanesi internetin ilk dönemlerinin gözdesiydi. Posta kutularımız böyle ıvır zıvırla doldu taştı. Eh, bunda ne sıkıntı var, yaz adres kutusuna 10 kişiyi, gönder tuşuna bas, gitsin. Kolay! Zor olan, internet öncesi dönemdi. Sokak kapısının altından içeri itilen notlardaki yazının 10 defa kopyalanıp 10 ayrı kapının ardından tekrar itilmesi beklenirdi . İşte bu sistem, batıl inançları gerçekten besledi, üstelik mahalleler dolusu insanı harekete geçirip zahmete soktu... Her iki dönem de azalarak bitti şükür; şaşırtıcı olan, bunun dahi bize dışarıdan gelmesiydi. Aynı mevzu daha 1930'larda iyi veya kötü şans getiren bir mektup zinciri olarak bütün dünyayı dönüp duruyormuş. Batının teknolojisini değil, mektup zincirlerini de almışız demek. Yeşilçam'ın bir numaralı loserı Ofsayt Osman mahkemede başına gelen talihsiz olaylar serisini, kendisinin bir can kurtarmaya çalışırken nasıl oyuna getirildiğini anlatıyor. Dünyanın en yanlış çalınan ofsaytını, en namussuzca çekilen bayrağını, iptal edilen en güzel golünü Türkiye sinemasının insanı en çok perişan eden sahnelerinden birinde anlatırken döktürüyor Alışık. Dilediğiniz kadar seyredin, erkekler ağlamaz klişesine ister inanın ister inanmayın; bu ofsayt ağlama garantili! Tek bir cümleye sıkıştırmayalım, Osman'ın konuşmasının finalini tekrar yaşayalım: Hepiniz hakem olun abiler. Ya bu maç be, tıpkı bir maç, hayat sahasında oynanıyor, oyuncusu da bizleriz, topumuz da namusumuz, vicdanımız, insanlığımız. Ben Osman. Ofsayt Osman. Söyleyin be, Allah rızası için söyleyin be, gene mi atamadım golü? Bu da mı gol değil be? Gol güzel kardeşim Osman, gol. Üstelik bu defa sadece hakem değil hakim bile veriyor golü! Benim adım Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım! Eloğlunun insandan bozma, mutanttan olma süper kahramanları var; bizim Tatar Ramazan'ımız... Ama söyleyin, hangi süperin bu kadar süper repliği var? Adaletin olmadığı yerde, yani tüm dünyada, Tatar'ın, Kadir İnanır'ın ağzından cezaevi müdürüne karşı söylediği bu lafı ödünç alabilirsiniz: Ben bu oyunu bozarım! Harbiden bozuyor da üstelik. Bu dünyanın bütün günahları bana mı yazılacak ulan! Adam kötü, adam zalim, tamam da... Yine de bir zalimin bu kadar içten haykırışı ancak Türkiye'de mümkün olabilirdi. Salkım Hanım'ın Taneleri filminin baş kötüsü Durmuş'a kendi zulmü bile ağır gelmiş, haykırıyor: Bu dünyanın bütün günahları bana mı yazılacak ulan! Karar seyircinin... Komik değil. Hiçbir zaman da komik olmayacak ama gerçek. Hem de bir komedi filminde, absürt sinemanın kralı Arabesk'te... Ertem Eğilmez'in son eserinde Müjde Ar'ın repliği, baştan sona dram. Kamyoncunun tecavüzünden kaçan Müjde Ar, üzerinde gelinliğiyle yol üstündeki bir kahveye girip sorar: Beyler ağalar, İstanbul ne tarafta? Erkekler arsız arsız hep birden hem de uçkurlarını çözerek ayaklanır: Gösterelim anam! Sahne biter. Bu sahnenin gerçekten de gerçek anı, bütün kafalar Müjde Ar'a dönmüşken, bir erkeğin düşünce balonunun sese kavuşmasıdır: Karı! Halen de aynı noktadayız maalesef. Sadece bir temenni değil, aynı zamanda bir intikam yemini. Bir yandan da kavuşma arzusu... Aynı kısacık cümleye bu kadar anlam sıkışır mı? Olacak şey değil. Hem de popüler bir bilimkurguda. Hem de bir robotun ağzından. Ama olmuş işte. Önce Terminator serisinin birincisinde, sonra ikincisinde, derken cılkını çıkarmak pahasına hepsinde kullanıldı. Ama afili olanı Arnold'ın söylediği tabii. Üstelik biliyorsunuz, sözünü tutuyor. Her defasında geri dönüyor. Dinle, kim sana Barzini'yle buluşalım diye gelirse, hain odur; bunu unutma! Don Corleone , oğlu Michael'a hayatının öğüdünü veriyor. Michael, babası öldükten sonra bu öğüt sayesinde hayatta kalıyor ve ailenin başına gerçekten geçebiliyor. Mesele şu: Bir adam düşünün, girdisine çıktısına aldanmadan bütün bir alemin fotoğrafını çekmiş, iki saniyede oğlunun önüne koymuş. Filmin isminin Baba olmasının birden çok anlamı var: Don Corleone öncelikle kendi oğlunun babası! Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı kainattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı. Toros dağlarının etekleri ta Akdeniz'den başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdeniz'in üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurova'nın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık! Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti. Korkudan titriyor, gözlerini böcekten ayıramıyordu. Ay çekirdeği tarlası kadar bir tavana bakıyor ama sadece onu görüyordu. Ay çekirdeği kadar bir böcek. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkili viral kampanyası. Bir kuşağın öncüsü. Ve itiraf edelim, hepimizi ürpertip kafalayan bir buluş... 1999 yazında, Blair Witch kampanyasının ardındaki isimler internet siteleri açarak, forumlara notlar bırakarak düşük bütçeli bir filmi uçurmayı becerdi. Belgesel çekmek için ormana giden gençlerin başına ne gelmişti? Dünya öğrenmek için sinemaya gittiğinde gişeye tam 249 milyon dolar bıraktı. Yapımcıların keyfi de yerine geldi. Ridley Scott'ın hevesle beklenen filmi Prometheus vizyona girmeden hemen önce, filmle bağlantılı bir reklam filmi izledik. Weyland şirketinin ürünü android reklamda ne iş yaptığını, nasıl biri olduğunu bir bir anlatıyordu. Son teknolojiydi, becerikliydi, itiraf ettiği üzere bazı konularda insanlar gibi davranmıyordu ve savaş, yoksulluk, zulüm ya da gereksiz şiddetle karşılaştığında bazılarımızın aksine çok üzülüyordu... Hepsinden iyisi, bu robot anlı şanlı Michael Fassbender'dan başkası değildi. Buraya kadar mükemmel. Peki film? Alien serisinin hatırına, reklam daha iyiydi deyip geçelim. Direkten dönen efsaneleri de atlamayalım. Bileşenindeki her unsur ayrı bir güzellik olan Fight Club, film vizyona girmeden çok önce yayılıp gidecekti ama olmadı. Kelli felli yapımcılar araya girdi, oldurmadılar! Hikaye şöyle: Yönetmen David Fincher, filmin promosyonu için kısa ve sürprizli kamu spotları hazırlamıştı. Sinemalarda reklamlarla gösterilmesi planlanan spotlarda filmin yıldızları Brad Pitt ve Edward Norton, bir devlet adamı titizliğiyle konuşmayı elden bırakmıyor ama seyircileri bazı hassas konularda uyarmaktan da geri kalmıyordu. Norton'ın spotunda Dikkat edin, kimse size sinemada dokunmasın mesajı patlarken, Pitt çiş hijyeni konusunda ahkam kesiyordu. Bu spotlardan son anda vazgeçildi, şimdi YouTube'da yaşıyorlar. Bilenler bilmeyenlere göstersin! Angelina Jolie nerede bitiyor, Lara Croft nerede başlıyor; muamma. Bildiğimiz, PlayStation'ın 1996'da çıkardığı Lara Croft karakterinin devrim yaptığı. Croft, erkeklere uygun bulunan tüm o define avcılığının, serseriliğin, hazırcevaplığın altını oydu; kendine video oyunu sahasında bileğinin hakkıyla yer açtı. Bu tazyikle oyunun ardından gelen filmler için Angelina Jolie'nin seçilmesi kimin fikriyse bravo; Croft karakteri, Jolie'ye eldiven gibi oturmuştu. Filmleri de iyi çekselerdi keşke ama o ayrı konu... Bu kategoride kimi saysak, biri çıkar O değil bu der, kaçış yok. Ama Pac-Man'e itiraz edecek bir Allah'ın kulunu bulmak zor. Kendisi piyasaya sürüldüğü 1980'den beri gönlümüzde. O tarihten bugüne yiyor da yiyor, kaçıyor da kaçıyor... Arada sahibine 2.5 milyar dolar da kazandırıyor. Şimdiki gençler bilmez belki; işte o servet, bizim harçlıklar sayesinde birikti ama helal ettik gitti Pac-Man'e. Yanlış hikaye doğru yaşanmaz. New York Polis Departmanı'nın loser dedektifi Max Payne'in esas problemi buydu. Ama bir şekilde video oyunu kahramanı olduğunu bize unutturup hikayenin tadını çıkarıyordu. 2001'de Windows için üretilen, ardından tüm platformlara yayılan Max Payne'de kara polisiye janrının klişeleri topyekun kullanıldı. Paltomu giydim ve dışarı çıktım, usul usul bir yağmur yağıyordu diyen boğuk dış ses de vardı, birdenbire beliriveren mistik güzeller de. Alkol, sigara, dumanlı ortamlar; üstüne biraz mitoloji, çizgi roman estetiği, bir tutam da Matrix usulü dövüş sahnesi... Eyvallah Max. Özledik! BBC'nin internet sitesinin en çok sorulan 101 soruya 2009'da verdiği cevaplardan seçilmiştir. Evet. Bunları içtiğinizde vücudunuz olduğundan daha sıcak olduğunu zanneder ve bu yüzden daha çok terlersiniz. Bu da ısı kaybına yol açar. Hayır. Enerji ve hücrelerin tamiri için yağ, karbonhidrat ve proteine ihtiyacımız var. İyi bakılırsa, iyi ortam bulursa bazı bitkiler sonsuza dek yaşayabilir. İki açıklama var. İlki, all correctin oll korrect olarak yanlış yazılmış versiyonun kısaltması olma ihtimali . Bir senaryoya göre de zamanının ABD başkan adayı Martin Van Buren'in lakabının kısaltılmış hali. Siyasi kampanya için kullanıldığı söyleniyor."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/ekonomik-durgunluklar-modada-yeniligi-nasil-yonlendiriyor", "text": "Ekonominin resesyona doğru hızla ilerlediği bir ülkede, konut maliyetlerinden tüketici davranışlarına kadar her şeyin etkilenmesini bekleyebilirsiniz. Ve görece yoksunluk dönemlerinde modaya zaman, ilgi ve para harcamanın ilk kesilecek harcamalardan biri olacağını düşünebilirsiniz. Ancak finansal trendler ve harcama alışkanlıkları üzerine yıllarca süren araştırmalara dayanarak, en çarpıcı moda trendlerinin ekonomik krizlerden doğduğunu gösteren birçok kanıt var. 1982'de moda yazarı John Duka, 1980'lerin başındaki ekonomik durgunluk sırasında tüketici alışkanlıklarının nasıl değiştiğini özetledi. Şimdiki dönem ile ana benzerlikler apaçık ortada: işsizlik yüzde 10'un üzerine çıktı ve petrol fiyatları yükselirken, emlak fiyatları ve perakende satışlar düştü. Tüketicilerin intikam harcamalarına başlamasıyla 2021'de perakende harcamalarında bir artış görmemize rağmen, perakende satışların artık düştüğünü görmeye başlıyoruz. Perakende harcamalar yavaşladığında bunun ciddi bir zincirleme etkisi olur: Şirketler üretmeyi, dağıtmayı ve işçi çalıştırmayı göze alamaz. Bu işçiler, sırayla, ceplerinde daha az para görmeye başlar ve 2022'de kira ödemek ile yeni bir moda iş birliğinin ürünlerini satın almak arasında tercih yapmalıdır. Ancak perakende harcamaları için genel olarak doğru olan, moda dünyasında mutlaka doğru değildir. Tarihsel olarak, üst sınıf modanın üst sınıf alıcıları, harcama alışkanlıklarını çok fazla değiştirmezler, hatta durgunluk sırasında gösterişli servetlerini belli etmekten kaçınmazlar . Duka'nın 1982'de belirttiği gibi, \"Perakendeciler, bu kadar pahalı malları alabilen müşterilerin, daha seçici olmalarına rağmen, ekonominin iniş çıkışlarından hala çok az etkilendiğini söylüyorlar.\" Öte yandan, daha ucuz tasarımcılardan alışveriş yapan alıcılar genellikle harcamaları durdurur ve satın alımlarını ya gerçekten ihtiyaç duydukları ya da sadece yüksek kaliteli \"heyecan verici\" parçalarla sınırlar. Bazı şeyler değişmiyor: Bu \"yenilik\", durgunluğa girdiğimiz günümüzde moda tasarımcıları için hala özel bir meydan okuma. WGSN Insight'ın Kıdemli Stratejisti Allyson Rees, \" tüketicileri satın almak için heyecanlandırmalı, çocukların dediği gibi yeniliği - bir \"vibe\" - sunmalılar\" diyor. Daha büyük ekonomik güçler bu \"vibe\" değişimlerini şekillendirebilir. Tüketiciler, enflasyon nedeniyle kişisel tarzlarını değiştirdikçe, yeni tasarımların ortaya çıktığını görüyoruz. Daha yakın zamanlardaki durgunluklar kendi yeni giyinme biçimlerini de beraberinde getirdi. 1980'ler cesur neon renkleri, soyut baskıları ve hip hop ve punk modasının ortaya çıkışını gösterirken, 2008 ekonomik krizini takip eden yıllarda \"indie sleaze\" ortaya çıktı. Hyland'a göre; \"Dönem sıkıcı olduğunda, maksimalizm standart tepki gibi görünüyor\". İlk olarak, şimdiye kadarki trendlere bakmamız gerekiyor. Covid resesyonunu ve teorik olarak yaklaşan 2022 resesyonunu tek bir uzamada toplayabilirsiniz. Bu üç yıllık pandemi döneminde tüketici olarak değerlerimiz değişti. Müşterilerin sürdürülebilirliğe ve sosyal politik konularla ilgilenmeye olan ilgisini fark eden ve bunları somut ürünlere ve anlatılara dönüştürmeyi başaran moda tasarımcıları başarıyı yakaladı. Bu durgunluğun bir farklılaştırıcısı, yeni alışveriş yollarının yükselişi. Bunun da ötesinde, tasarımcıların bu müşteri değerlerine uygun ölçekte hitap edebilecek platformlarla rekabet etmesi gerekiyor. Büyümeye devam eden giyim satış uygulaması Depop, 2020'de 70 milyon doların üzerinde gelir elde etti ve modadaki trendleri öğrenirken daha ucuz alternatiflere göz atma yöntemlerimizi değiştirdi. Depop gibi platformlar, büyük ölçekli bir sürüm gerçekleştiğinde markalarla da rekabet eder. Depop, 2021 Temmuz ortası ile 2021 Ağustos ayının ilk haftası arasında \"Yeezy\" aramalarında %62,7'lik bir artış bildirdi ve Yeezy, Gap işbirliği lansmanı ile zamanlandı ve tüketicilerin kutudan yeni çıkan ürünleri daha az önemsediğini ve daha ucuz ikinci el alternatifler aramaya istekli olduğunu gösterdi. Yani: olası bir durgunlukta başarılı olacak markalar, muhtemelen müşterilerinin uzun süredir devam eden yenilik arzusunu, anlık tekniklere ve inançlara olan yeni ilgileriyle dengelemeyi başaran markalar olacaktır. Brendon Babenzien'in yönetiminde yeniden piyasaya sürülen J.Crew, taslağa uygun gibi görünüyor: Uzun zamandır nostaljiyi çağdaş çevresel ve sosyal kaygılarla birleştirmekle ilgilenen Babenzien, vintage'a selam vererek yeni duygulu parçalar tasarlıyor gibi görünüyor. Bunlar tüketicilerin görmeye ihtiyaç duyduğu bakış açıları. Gucci alıcıları hala Gucci satın alacak olsa da, değer odaklı orta-lüks markalar, modayı yeni alanlara yönlendirmek için başlıca adaylardır."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/el-yikama-paranoyasi", "text": "2020 yılına tüm insanlık olarak zorlu bir giriş yaptık. Pandemi sürecinin başlamasıyla hayatımızda zaten var olan el yıkama aktivitesi pik yaptı. Virüs hayatımızda yer edindiği sürece kolay kolay sönümlenmeyecek gibi duruyor. Hepimizin çevresinde ellerinin buruş buruş olduğundan yakınan insanlar vardır. Değdiği her objeden sonra ellerini, kapı kollarını, bilhassa telefonunu dezenfekte ettiği için baş ağrısı yaşayan insanlardan bahsediyorum. Belki de bu insanlardan biri sensin ve bu yüzden bu yazıyı okuyorsun. Dokunulan her şeye virüs gözüyle bakmak, insanlara sarılmamak, dokunmamak, bir yere girerken kapıyı elle değil dirsekle açmak, asansörün tuşuna peçeteyle basmak... Tanıdık geliyor değil mi? Farkındayım. Tüm bunlar pandemi sürecinin hayatımıza kattığı alışılmışın dışında alışkanlıklar. İşin ciddi bir boyutta olduğunu varsayalım. Meseleye faydacı yaklaşabiliriz. Diyelim ki günde yarım saatten fazla ellerini yıkıyorsun. Bu durum enfekte olmaktan, virüsü yakınlarımıza bulaştırmaktan daha mı zararlı? Hayır değil. Tavsiye edilen en az 20 saniye ellerimizi iyice yıkamak ve mümkün olduğunca sabunu elimizin her bölümüyle temas ettirmek. Yanlış teknikle ellerimizi çokça yıkamak yerine doğru teknikle doğru sayıda el yıkamak sanırım daha mantıklı bir çözüm olur. El yıkama paranoyası kötü hissettirebilir. Ancak Acaba ellerimi normalden fazla mı yıkıyorum? sorusu şimdilik yerini başka sorulara bırakabilir. Çünkü böyle bir dönemde el yıkama paranoyasını garip karşılamak, içinde bulunduğumuz 2020 yılında garip karşılanacak son şeylerden biri olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/en-sevdigim-hatam-cuneyt-ozdemir-4515", "text": "Bazen hiç ummadığın bir yerde, duvarda, masada bir cümle yakalarsın ve hayatın değişir. Tüm dertlerini, sorularını, korkularını örtecek güçlükte bir cümledir bu. Mıhlanır aklına. Yüzün gevşer, omuzların çözülür bir anda. Tamam, 'hayatın sırrı'nı çözecek kadar bir aydınlanma yaşamazsın belki ama en azından tutunacak bir dal ya da cümle bulmanın hafifliğini hissedersin. Bin fırın kitap yutsan yine de bulamayacağın türden bir ilham, bir rahatlama... 'Aydınlanmasının' üzerinden 11 sene, birkaç kıta, yüzlerce köşe yazısı, televizyon programı ve 8 aylık bir anchorman'lik macerası geçmiş; bugün New York'taki hayatından geriye, o ana baktıkça içi ısınıyor, yüzü gevşiyor. yürüyüşlere elverişli değil. Whitney Müzesi'nin girişindeki restorana, Untitled'a sığınmak mecburi. Isınma yollarımız farklı: Bana koyu filtre kahve, ona Dirty Martini... Küskünlüğü kolay kolay omzundan sıyrılıp düşecek hafiflikte değil; varlığını kabul etmiyor: Kime küseyim ki? Küsecek biri de kalmadı. Yapıcı olmaya, çözüm üretmeye, farklı yollarla hayatına devam etmeye bakıyor. Kitap da belgesel de bunların sonucu. İnsanları istediğiniz kadar engelleyin, yasaklayın; içlerindeki umudu, ışığı ellerinden alamazsınız. Siz yasak koydukça o yine de üretir. Ben daha umutlu bir yerden bakıyorum. Geçmişe küfretmek ya da baş edemeyeceğin gerçeklere öfkelenmek bana biraz lüks gibi geliyor. Kendinden mutsuz olduğu, 'kötücüllük'ten eğlendiği, dedikodusu bol durumlar ve ortamlar artık çok geride, binlerce kilometre uzaklıkta. Geçmişin de değişkenliğinden bahsediyor. Bir Roma gününe dönüyor ve içinde yaşadığı büyük zaferleri anıyor, ikinci kadehini bitirirken."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/erkeklik-ugruna-cenelerini-kirdirmak-icin-para-odeyenler", "text": "Ali - onun hakkında size söyleyebileceğim tek şey Batı Avrupa'da yaşayan yirmili yaşlarında genç bir adam olduğu - Roma sokaklarında bir aşağı bir yukarı volta atarak zaman öldürüyor. Ali şehre son gelişinde biraz gezmeyi başarmış: Vatikan'ı ziyaret etmiş, Kolezyum'u gezmiş. Ama bu sefer gladyatörleri ya da çarmıha gerilmeleri göremeyecek kadar gergin hissediyor. Gerçi çenenizi kırması için birine 17.500 Sterlin (20.000 Avro) ödemeden önceki gece siz de gergin hissedersiniz. O zamana kadar, Ali zaman öldürüyor. Bu yüzden benimle konuşuyor. Dışarıda yalnız, evinden uzakta, anesteziye doğru ilerliyor. Görüntülü konuşuyoruz ama kamerası kapalı olduğu için yüzünü göremiyorum. Henüz paylaşmaya hazır olmadığını düşünüyorum. Ayrıca, bu \"öncesi\" aşaması. Şansımız yaver giderse yarın ameliyathaneden bambaşka biri olarak çıkacak. Prosedürlerinin tıbbi terimleri bilateral sagittal split osteotomi, Le Fort 1 osteotomisi ve genioplasti. Yani, Ali'nin sırasıyla alt çenesini, üst çenesini ve gıdı kısmını böldükten sonra, cerrahlar kemik parçalarını tekrar bir araya getirerek Ali'nin çene hattını yeniden yapılandıracak - ve bir sonraki seviyeye taşıyacak. Ali , pandeminin durağanlığı ortasında estetik cerrahlara ulaşmaya başladığı 2020'den beri bugünü bekliyordu. Ancak fikrin tohumları çok daha önce, Ali'nin kendisini \"daha iyi görünümlü\" arkadaşlarının gerisinde hissettiği ilk gençlik yıllarında ekilmişti. Ona göre, onlar kız arkadaş edinmekte sorun yaşamazken, o zorlanıyordu. Kendini çirkin olarak görmüyordu ama etrafındaki erkekler farklı bir enerji yayıyor gibiydi. Genetik piyangonun iş başında olduğunu görmek çok üzücüydü; hatta bazı arkadaşlarının model olarak seçildiğini görmek daha da üzücüydü. İnternet üzerinden flört - düşük eşleşme sayısının soğuk, sert istatistikleri - duyguyu aslında rakamlara döküyordu. Ali kendini derin düşünen, \"felsefi\" biri olarak görüyor. Gençliğinde biraz tembel olsa da zeki bir çocuktu, iyi bir hafızası ve ayrıntılara dikkat eden bir gözü vardı, bu da mühendislik kariyerine başlamasına yardımcı oldu. Profesyonel olarak bu becerisini teknik çizimlere, inşaat planlarına uyguladı. Özel olarak, bu içgüdüsü yüzünün yapı taşlarına işledi. 2019 yılında Ali, erkeklerin \"estetik potansiyellerine\" ulaşmak için çabaladıkları çevrim içi bir forum olan Looksmax.org'da takılmaya başladı. Looksmaxing, genellikle toksik erkeklik, erkek hakları ve kadın düşmanlığının güçlü bir karışımı olup çevrim içi toplulukların bataklığı olan 'manosferin' bir parçası. Burada, Jordan Peterson gibi kışkırtıdı provokatörlerden Andrew Tate gibi kendini kadın düşmanı ilan edenlere kadar bir dizi insanla karşılaşabilirsiniz. Manosferde, Matrix'te Neo'nun mavi hap yerine kırmızı hapı almayı seçtiği ve böylece dünyayı gerçekte olduğu gibi gördüğü sahneye atıfta bulunan \"kırmızı hap\" ideolojisi hakimdir. \"Kırmızı kapsüllü\" olmak rahatsız edici bir uyanış anlamına gelebilir; bu özel bağlamda, modern erkeklerin cinsel partner bulamamalarına neden olan feminist güç değişimi nedeniyle dezavantajlı hale geldikleri bir toplum anlayışını tanımlamaktadır. Bu arada kadınlar - ya da çarpıtılmış mantık böyle söylüyor - istediklerini seçebilirler. Kırmızı haptan daha derin ve daha tehlikeli olan ise \"siyah hap\" olarak bilinen bir dünya görüşü. Siyah hapçılar yaşamın neredeyse her unsurunun fiziksel görünümünüz ve size dağıtılan genetik el tarafından belirlenebileceğine inanırlar. Onların biyolojik özcülük anlayışına göre ilişkiler büyük ölçüde ilkel bir alışverişten ibarettir. Redpillers kadınların \"alfa\" bir eşe yönelik sözde bilinçaltı arzusunu tetikleyerek - para veya sözde \"oyun\" yoluyla - bir partneri çekebileceklerine inanırken, blackpillers belirli bir çekicilik eşiğini karşılamayanların hiçbir şansı olmadığına inanıyor. İçinden bu fikirlerin geçtiği bir forumdan bekleyeceğiniz üzere Looksmax.org, cinsiyetçi ve ırkçı vitriol sayfalarının yanı sıra ayrıntılı cilt bakımı ipuçlarına ve bağırsak sağlığı hakkında derinlemesine tavsiyelere de ev sahipliği yapıyor . Ali 'incel' grubu ile özdeşleşmemiş; \"gerçek sorunlu ruhlar\" dediği bu grup fazla umutsuzmuş. Ancak \"görünüşçülük\" -görünüşe dayalı önyargı- hakkındaki tartışmaları ikna edici buldu. Rehberlerin derlenmesine yardım ederek ve tavsiyeler sunarak ciddi bir şekilde katkıda bulunmaya başladı. Kendisi üzerinde çalışmak iyimser hissettiriyordu. Kendi karanlık yolunda, güçlendirici bir deneyimdi. Ali bu grup için \"Daha iyi görünmeye ve birbirlerine yardım etmeye çalışan insanlardan oluşan bir topluluk\" diyor. Aşk hayatından kariyerine kadar her şey, yüzünün bu kısmına yapılacak bir ayarlamayla daha iyi hale gelebilirmiş gibi görünüyordu. Incel grubunun sık sık vurguladığı gibi, seksi olup olmamak arasındaki o \"birkaç milimetrelik kemik\". Ameliyat için rezervasyon yaptırdı ve uçağına bindi. Henry Cavill. George Clooney. Robert Pattinson. Rastgele bir Hollywood filmini izleyin, herhangi bir moda dergisine göz atın, Love Island'ı açın ve karşılaştığınız erkek yüzlerinin hepsinin aynı, köşeli biçimde oyulduğunu göreceksiniz - yüzün altında asılı duran katı bir kemik bloğu, inatçı bir tuğla duvar gibi yumrukları engellemeye hazır. Bu her zaman böyle değildi. Ayrıca bu, küresel olarak birleşmiş bir ideal de değil: Çin ve Kore'de erkekler çene hatlarını yumuşatmak için ameliyata akın ediyor ve bunun için kendilerini daha az erkeksi hissetmiyorlar. Yüz cerrahı Hermann Sailer'e göre, 1930'lu ve 40'lı yıllara kadar \"anteface\" olarak adlandırılan yüz hatlarının öne doğru çıkıntı yaptığı bir yüzün arzu edilirliği Batı'da kabul görmeye başlamamıştı. Ancak Hollywood ve giderek daha fazla görsel medya tarafından güçlendirilen bu çene hattı - sıfır yanak yağı, çene bölgesine 'cheesewire' operasyonu, gamzeli/çukurlu çene - bir stereotip haline geldi ve belirli bir baskın erkekliğin simgesi oldu. Zamanı yüz yıl geriye sardığınızda yapabileceğiniz pek bir şey yoktu; çene hattınız ya da eksikliği genetiğe bağlıydı. Sonra, 20. yüzyılın sonlarında, ticari plastik cerrahi geldi ve - iyi ya da kötü - aniden yeterli parası olan herkes istediği yüzü satın alabildi. Teknoloji ilerledikçe, enjekte edilebilir dolgu maddeleri ve Botoks gibi daha ucuz ve daha az invaziv prosedürleri beraberinde getirdi, \"süper kahraman çene çizgisi\" veya bir cerrahın pazarladığı şekliyle \"GI Jaw\" giderek herkes tarafından kullanılabilir hale geldi. Çene cerrahisi tipik olarak düzeltici bir prosedür olmuştur - tıbbi sorunları gidermek için veya trans erkekler arasında kullanılır. Ancak ameliyat ya da şırınga yoluyla kozmetik değişiklikler isteyen erkekler, \"Zoom etkisi\" olarak adlandırılan ve tüm gün kendine kötü açılardan bakmanın konsültasyon taleplerinde artışa yol açtığı pandemiden bu yana çığ gibi büyüdü. (The Aesthetics Society'ye göre Zoom etkisi, 2021'de yüz prosedürü yaptıran kadın ve erkeklerdeki yüzde 55'lik artışı açıklıyor). Geçen yıl Newsweek'te yazan plastik cerrah Dr. Richard Westreich, çene implantlarının \"submentoplasti; çene hattının cerrahi olarak sıkılaştırılması ve daha belirgin hale getirilmesi\" ile birlikte en yaygın ikinci erkek prosedürü olduğunu söyledi. Looksmaxing topluluğu içinde, çene estetiği konusundaki bu saplantı, içine düşülecek geniş bir girdap. Ali bana, lateral kantusun medial kantusa göre açısının önemini tartışan \"Gözlerin çekiciliği nasıl değerlendirilir - bölüm 3 \" adlı bir videonun bağlantısını gönderdi. İlk yorumlardan biri, \" çenenin mutlak\" ve zayıf bir çenenin \"ölümcül bir etken\" olduğunu savunduğu deneme uzunluğunda bir yanıttı. (Eğer merak ediyorsanız, ideal çene açısı - çene çizginizin kulağınıza doğru kıvrıldığı köşe - 112-118 derecedir). Diğer konu başlıklarında Brad Pitt, David Gandy ve Jeremy Meeks gibi ünlüler, maksimuma çıkarılmış masseterleri ve yüzlerinin alt üçte birlik kısımlarının hatları nedeniyle idol olarak görülüyor. 'Inceller' özellikle sivri kemik çene yapısına takıntılıdır: Geniş, köşeli çeneleri ve \"avcı gözleri\" olan \"alfa\" erkekler idealize edilir. Birçoğu, İngiliz ortodontist Jonathan Mew tarafından geliştirilen ve çene hattını keskinleştirdiği iddia edilen, bilimsel açıdan tartışmalı bir dizi dil egzersizi olan \"mewing\" ile vakit geçiriyor; TikTok'ta #mewing videoları şu anda iki milyardan fazla izlendi. Jawzrsize gibi şirketler de bu trendden faydalanarak alfa-dom'a giden yolda çiğneyebileceğiniz silikon bir egzersiz topu pazarlıyor. Ted ameliyatını Mayıs 2021'de Connecticut'ın önde gelen çene cerrahlarından Derek Steinbacher'a yaptırdı. Bu konuda hala oldukça heyecanlı. Ameliyattan sonra yüzünü ilk kez gördüğünde tuvalete gitmek için kalkmış, aynaya bakmış ve \"bir uzaylının\" kendisine baktığını görmüş. Sonra ameliyat sırasında takılan bir kateter nedeniyle her yere kan işediğini fark ediyor ve acı içinde kıvranıyor, çünkü beş saat önce yüzü kesilip açılmıştı. Bir de Miguel var , 30'lu yaşlarının ortasında, İspanya'da yaşıyor ve turizm sektöründe çalışıyor. Miguel 2020'de Looksmaxing topluluğunu keşfetmiş ve \"troller ve cinsiyetsiz gençler\" arasında estetikle ilgili teknik tartışmalardan etkilenmiş: yüz oranları, ameliyatlar, anatomi, çenenin \"bir yüzü nasıl yaptığı ya da bozduğu\". Dünya çapında çene cerrahisi ustası olarak ün yapmış çok sayıda uzman çene cerrahı var. İsviçre'de bulunan Profesör Hermann Sailer; İtalya'da Profesör Mirco Raffaini; Avustralya'da Dr. Paul Coceancig. Bu isimler forumlarda dolaşıyor ve konuştuğum insanların dilinden düşmüyor. Miguel en iyilerden birine gitmek istediğini biliyordu ve estetik operasyon listesinin başındaydı, bu yüzden Barselona'daki Instituto Maxilofacial'da Dr. Federico Hernandez Alfaro ile bir konsültasyon ayarladı. Eğer estetik cerrahlar bir figür olsa, Alfaro olur: parlak bir cilt, beyaz dişler, bileğinde parıldayan bir Rolex. Çekici, kendine güvenen, atletik - birçok erkeğin olmak istediği türden bir adam. Boş zamanlarında uçurtma sörfü yapmayı seviyor, boşandıktan sonra edindiği bir alışkanlık . Bazı günler esintiyi yakalamak için hastaneden scooter ile sahile iniyor. Alfaro kariyeri boyunca yaklaşık 5.000 ameliyat gerçekleştirmiş. Geçmişte, ısırıkla ilgili ciddi sorunları düzeltmek veya uyku apnesi gibi nefes alma sorunlarını gidermek için çoğunun iyileştirici operasyonlar olduğunu söylüyor. Ancak Alfaro, hastalarının kendisine \"Isırığımı düzeltebileceğinizi biliyorum ama yüzümü daha iyi gösterebilir misiniz?\" diye sorduğunu fark etmiş. Alfaro yıllar içinde kendi \"ortofasiyal\" yaklaşımını geliştirdi. . Ona göre, diğer insanların Botoks, dolgu, implantlar ve gerdirmelerle peşine düştüğü ince ayarların hepsi kafatasının sanatsal mühendisliğiyle çözülebilir. Çeneyi yeniden konumlandırmanın yüzü \"uyumlu hale getirebileceğini\" açıklıyor. Çeneyi öne doğru hareket ettirmek büyük bir burnu dengeleyebilir; dudakları dolgunlaştırabilir; çift çeneyi yok edebilir. Alfaro şu anda yılda 200 ortofasiyal ameliyat gerçekleştiriyor. Hasta sayısı son beş yılda, büyük ölçüde uluslararası hasta akını sayesinde iki katına çıkmış. Bu hastaların çoğunluğu eskiden kadındı; şimdi ise 50/50 oranında. \"Nasıl ki erkekler artık cilt bakımlarıyla, nasıl giyindikleriyle daha fazla ilgileniyorlarsa, bence yüz estetiğinde de aynı durum söz konusu\" diyor. Alfaro, erkek hastalarının çoğunun avukat, mühendis ve doktor olduğunu söylüyor. Ancak teknoloji çalışanları da uluslararası müşterilerinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. \"Hayatlarını bilgisayar başında geçiriyorlar ve çok kolay bir şekilde kaynak arayabiliyorlar\" diyor. \"'Evet doktor, saat yönünün tersine rotasyonlu bir maksillomandibular ilerletmeye ve altı, yedi milimetrelik bir genioplastiye ihtiyacım var' diyerek geliyorlar...\" Bazen beni korkutacak derecede yüzlerini inceleyebiliyorlar. Pandemi bu etkiyi daha da hızlandırdı. Alfaro bana, zayıf çene kemiğine veya çift çenesine bakarak bilgisayar başında saatler geçirmek zorunda kalana kadar bir sorunu olduğunun farkında olmayan bir hastadan bahsediyor. \"Giderek daha fazla sayıda hasta bana gelip Instagram'a üzerinde oynama yapmadan bir fotoğrafını yükleyemediğini söylüyor\" diyor. Yakın zamana kadar çoğu insan tıbbi nedenleri olmadıkça böylesine ciddi bir ameliyata başvurmazdı. Hastalar ameliyathanede saatler geçirir, muhtemelen kan nakline ihtiyaç duyar ve iyileşmeleri haftalar, hatta aylar sürerdi. Ancak Alfaro üst ve alt çeneyi 90 dakika içinde yeniden konumlandırabiliyor; hastalar genellikle ertesi sabah taburcu ediliyor. Yaptığı işten gurur duyuyor ve beni de izlemeye davet ediyor. Alfaro için ameliyat günü soğuk bir duş ve spor seansıyla başlıyor. Bugün de farklı değil. Ameliyathaneye zihni açık bir şekilde geliyor, telefonunu ve Rolex'ini masanın üzerine koyuyor, bir kafa feneri takıyor ve bir anlık meditasyon için başını öne eğiyor. Genç bir adam yatakta tekerlekli sandalyeyle getiriliyor ve anestezist yüzüne bir maske yerleştiriyor. Gülümseyen yüzünün bir fotoğrafı, kafatasının 3D taramalarıyla birlikte bir monitörde görünür. Bu beyefendi çenesinin geliştirilmesi için burada. \"Daha iyi bir görünüm için burun estetiğine de ihtiyacı var\" diyor Alfaro, \"ama önce yaptığımız işlemin sonuçlarını görecek.\" Ekip işe koyuluyor, lidokain ve adrenalin enjeksiyonlarını uygularken birbirlerinin etrafında dönüyorlar. Tedirgin edici aletlerden oluşan bir masa yaklaştırılıyor. \"Kahvaltı yaptınız mı?\" Alfaro soruyor ve ultrasonik neştere uzanıyor. Ameliyat ağızdan yapılıyor. Önce yirmilik dişler çıkarılıyor. Sonra çene kemiği kesilirken daha fazla uğultu duyuluyor. Alfaro müziğin sesinin açılmasını istiyor - Britpop ve indie - ve ardından çekiç ve keskiye uzanıyor. \"Kendimi sofistike bir marangoz olarak görüyorum\" diyor. Bir ıstakoz kabuğunun parçalanması gibi bir çatlak oluşuyor ve adamın alt çenesinin ön kısmı tamamen ayrılıyor. Alfaro, üst çeneyle eşleştirmek için bir atel kullanarak onu öne doğru hareket ettiriyor ve vücutta kalabilen titanyum plakalarla yerine sabitliyor. Aynı işlem, Alfaro'nun iyileşmeyi hızlandıran bir dizi \"minimal invaziv\" tekniğin bir parçası olarak diş etinde küçük bir kesi yoluyla ayırabildiği üst çene olan maksilla için de gerçekleştiriliyor. Arka planda Big Thief'ten \"Shark Smile\" çalıyor. Üst çene başka bir atelle yerleştiriliyor ve yerine kilitleniyor. Pulp'ın \"Common People\" şarkısı eşliğinde Alfaro çenedeki boşluğu kapatmak için bir blok yapay kemiği tıraş ediyor ve işimiz bitiyor. Saate bakıyor. Bir saat 32 dakika. \"Burnunun artık o kadar büyük görünmediğini görüyor musun?\" Alfaro yaptığı işe hayranlıkla bakıyor. \"Ve dudakları da oranlanmış.\" Hastanın yüzüne bir soğuk su maskesi sarılıyor ve tekerlekli sandalyeyle iyileşme odasına götürülüyor. Yaklaşık 30 dakika sonra bir sonrakinin zamanı gelmiş olacak. Alfaro ameliyattan sonra her zaman iştahlı oluyor , bu yüzden daha sonra öğle yemeği için yan taraftaki özel bir sağlık kulübüne gidiyoruz. Alfaro'ya Looksmaxing topluluğuyla ya da 'Incel'llerle' karşılaşıp karşılaşmadığını soruyorum. \"Sanırım bazılarından haberdarız\" diyor. Bazı insanlar telefonlarında ünlülerin 20 fotoğrafıyla geliyor ve onlara tıpatıp benzemek istiyor. Ya da ırksal görünümlerini değiştirmek istiyorlar. Ya da gerçekleştirilmesi imkansız olan radikal değişiklikler istiyorlar. Alfaro'nun pazarlama asistanı Maya Martinez, tehlike işaretlerini tespit etmeye çalıştıklarını ve bu kişileri bir psikoloğa yönlendirdiklerini söylüyor. Ancak ruh sağlığı sorunlarını ya da vücut dismorfisi olan kişileri tespit etmek, estetik cerrahlar için en büyük zorluklardan biri. Bana Instituto'nun potansiyel hastaların yaklaşık yüzde 15'ini geri çevirdiği söylendi. Evrakları imzaladıktan altı saat sonra Ali Roma'daki ameliyathaneden çıktı. Bilinci yerine gelmiş ve kendini şaşırtıcı derecede enerjik hissediyordu ama yürüyemiyor, tuvalete gidemiyor ya da yemek yiyemiyordu. Ameliyat sonrası, şişmiş yüzü bandajlarla sarılmış bazı fotoğraflarını paylaşıyor. Bir tutam dağınık saç. Burnunun etrafında koyu renkli kan. Ayrıca \"önceki\" fotoğraflarından bazılarını, flört profili için kullandığı portreleri de paylaşıyor. Bakımlı, desenli bir gömlek giymiş, bir parkta pozlar veriyor. Kendi formunda biraz rahatsız olsa da tatlı ve ciddi görünüyor. Bu savunmasız bir yan yana geliş. Ali o ilk günü arkadaşlarını ve ailesini görüntülü arayarak geçirdi, ardından Airbnb'sinde birkaç gün daha iyileşmek üzere taburcu edildi. Orada bana aynaya bakarak zaman geçirdiğini söyledi. Bandajlarla sarılmış şişmiş yüzünün kendisine baktığını görünce endişesinin arttığını hissetmeye başlamış. \"Büyük bir kumar oynadım,\" diyor. \"Zihinsel olarak mücadele etmeye başladım, 'Ne yaptım ben? Daha iyi görünmek için tüm yüzümü kırdım ve şu anda bile daha iyi görünmüyorum.\" Tek yapabildiği sıvıları yudumlamak ve şişliğin inmesini beklemekmiş. Kırmızı hap ve siyah hap ideolojileri bu kızgınlığı kullanabilir, onu yok edebilir ve insanları umutsuzluğa sürükleyebilir. Kendilerini \"incel\" olarak tanımlayanlar için , siyah hap yutulması gereken özellikle nihilist bir gerçektir. İntihar düşüncesine, şiddete ve hatta terör eylemlerine yol açabilir: 2014 yılında silahlı bir saldırgan, bir ilişki kuramadığına dair paylaşımlarda bulunduktan ve kadınlara yönelik daha fazla şiddet çağrısı yaptıktan sonra kendini öldürmeden önce Kaliforniya Üniversitesi'nde altı öğrenciyi öldürdü. Bu çağrı, 2018 yılında Toronto'da bir minibüsle 10 kişiyi öldüren başka bir saldırgan tarafından da benimsendi. 2021 yılında, kendini 'incel' olarak tanımlayan bir kişi Plymouth'ta beş kişiyi öldürdü. Bazı erkeklerin çene ameliyatını seçmesine yol açan bir erkeklik vizyonuna saplanma, diğerlerini nefrete sürükleyebilir. Manosfer topluluklar genellikle yalnızlık, güvensizlik ve güçsüz olma hissinden kaynaklanır. Rekor sayıda erkeği saç ekimi, botoks ve hatta bacak uzatma ameliyatı için para ödemeye iten de aynı kaygı; sağlıklı, genç ve rekabetçi görünme arzusu. Dış görünüşe dayalı önyargılar gerçektir . Ancak bu etkiyi Beauty Pays adlı kitabında ölçen ekonomist Daniel Hamermesh bile, ister ameliyat, ister moda ya da kozmetik yoluyla olsun, dış görünüşe yapılan yatırımın getirisinin genellikle sınırlı olduğu sonucuna varmıştır. \"Kötü görünüm, çok önemli bir dezavantaj değildir, kendi eylemlerimizin en azından kısmen üstesinden gelemeyeceği bir şey değildir ve yükü ruhumuzu ezecek kadar ezici olmamalıdır.\" diye yazmıştır. Mirror, Mirror Off the Wall kitabının yazarı Kjerstin Gruys'un da dediği gibi, güzellik skalasının uç noktalarında yer alanların hayatta çok farklı deneyimleri olsa da, çoğumuz oldukça ortalamayız. Erkeklerin uzun zamandır kadınlar tarafından hissedilen kaygılara karşı giderek daha duyarlı hale gelmesi ve bu kaygılar doğrultusunda hareket etmeye zorlanması, erkeklikle ilgili fikirlerin değiştiğinin bir işareti. Her ne kadar manosfer çene ameliyatını tehdit altındaki \"alfa\" erkekliğini geri kazanma şansı olarak satsa da, erkeklerin kozmetik işlemler yaptırma motivasyonları da kendileri kadar çeşitlilik gösteriyor. İsveçli 35 yaşındaki Michell Miodek, hayatı boyunca ruh sağlığını etkileyen dış görünüşüyle ilgili güvensizliği nedeniyle çene ameliyatı geçirmiş. Sokakta kendisiyle alay edildiğini ve arabada insanlarla konuşurken profilini görebildikleri için tedirgin olduğunu hatırlıyor. Alfaro'nun kliniğinin Instagram reklamına rastladıktan sonra prosedür içi karar veriyor. Ameliyattan sonraki ilk randevusuna çıktığında hala diş teli takıyormuş ama yaşadıklarını anlatacak kadar kendine güveniyormuş. Çok iyi anlaşmışlar; şimdi evliler ve ilk çocuklarını bekliyorlar. Birkaç hafta sonra Ali'yi tekrar kontrol ediyorum. Annesinin evinde, iyileşme sürecinde ve yeni yüzüyle kendini daha rahat -ve kendinden emin- hissediyor. Gri bir kapüşonlu giyiyor ve sakal bırakmış, bunun için özür diliyor; çenesinin etrafı hala tıraş olamayacak kadar hassas. Biraz şiş görünüyor ama değişim çok açık: alt üçte birlik kısmının hatları daha belirgin. Sonuçlardan memnun olup olmadığını soruyorum. \"Daha da ileri gidebilirdi,\" diyor kıllarını ovuşturarak. \"Cerrahım daha tutucuydu.\" Ama daha iyi sonuçlar elde edecek olsa bile geri dönmezdi. Bana ameliyatın psikolojik etkisini hafife aldığını söylüyor. Zorlu birkaç hafta oldu. Son zamanlarda Looksmaxing forumlarında daha az zaman geçiriyor. \"Forumdaki şeylerin yarısını gerçekten sevmiyorum,\" diyor. \"Bir podcast dinliyordum, sunucu bu forumlarda nasıl bir hırsız gibi olmanız gerektiğine dair ilginç bir noktaya değiniyordu - tüm bilgileri çalıyorsunuz ve sonra topluluğu terk ediyorsunuz, böylece toksisiteye maruz kalmıyorsunuz... içeri girmeniz ve yararlı olan küçük miktarı alıp uzaklaşmanız gerekiyor.\" Öğrendiği her şeyden yararlanarak daha iyi görünmek isteyen erkeklere yardımcı olmak için bir danışmanlık başlatma planları var. Ali'nin artık bir yaşam koçu var. Bir de flört koçu. İkincisine daha önceki profil fotoğraflarını gösterdi ve koç onlarda yanlış bir şey göremedi, bu da güven vericiydi, ancak eşleşme eksikliğinin nedenini merak etmesine neden oldu. Gerçek dünyada daha fazla sosyalleşmek için sabırsızlanıyor. \"Hobilerimi yeniden yapılandırmaya çalışıyordum çünkü ekran başında çok fazla zaman geçiriyordum,\" diyor. \"Kendimi yeniden keşfetmeye çalışıyorum.\" Bana yakın zamanda gittiği bir drama dersinden bahsediyor. \"Duygularımızı nasıl hareket ettiğimizle ilişkilendirmemiz gerekiyordu. Mesela, eğer baskınsanız belli bir şekilde yürürsünüz, belli bir şekilde konuşursunuz. Sonra elementleri de keşfettik... toprak, su, ateş. Ve affetmeyi.\" Ameliyatı nedeniyle dersleri askıya almak zorunda kaldı ama geri dönmeye hevesli. Will Coldwell Londra'da yaşayan bir gazeteci."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/futbol-kimin-oyunu", "text": "Ülkemizde futbol halen \"erkek oyunu\". Oğlan çocuklar bunu evde, okulda, mahallede top oynarken işitmeye başlıyor. Oyun kuralları itibarıyla nizami ya da gayrınizami darbelere maruz kaldıklarında, yere yıkıldıklarında, suratlarına, böğürlerine, pipilerine okkalı bir top yediklerinde, özellikle kendilerinden büyük çocuklar, Danyal Topatanvari naralanırlar: 'Erkek oyunu oğlum bu!' . Futbol oynamak, oyunu yönetmek, maç sonrası basın açıklamaları yapmak ve maçı hakkıyla izlemek erkek işi. Hegemonik erkekliğin alanı. Hegemonik erkeklik saldırganlık, fiziksel güç ve dayanıklılık, rekabet, rasyonellik, kontrol, pragmatik düşünce, kendini/duygularını ifade etmeme ve heteroseksüellik gibi kavramlarla tanımlanır. Kadınların ve hegemonik erkekliğin dışında kalanların futbolun dışında bırakılıyor hala; marjinalize ediliyor. Bunu sonucunda da hegemonik erkeklik kendisini futbolun ve tribünlerin doğal sahibi olarak konumlamaya devam ediyor. Bunu hegemonik kimliklerin yaratılmasına ve yeniden üretilmesine katkı yapan \"stadyumun seslerinde\" --küfürlerde, tezahüratlarda- de gözlemleyebiliriz. Oyuncuların, yöneticilerin, rakiplerin ve hakemlerin erkeklikleri eşlerine, sevgililerine, annelerine edilen edilen küfürler üzerinden sorgulanıyor. Onları aşağıladıkça kendileri kutsal hegemonik erkeklik mertebesine yükseliyor. Taraftarlar tuttukları takımın \"adam gibi\" oynamasını bekliyor. Tezahüratların önemli bir kısmında \"karşı taraf\" eşcinsellik çağrışımları ile küçük düşürülmeye çalışılıyor. Diğer sesler ise, tribünlere ait olmadıkları gerekçesiyle, ötekileştiriliyor. Örneğin, kadınların seslerini tarif ederken en çok kullanılan kelimeler \"tiz\" ve \"çığlık\". Erkek futbol taraftarların maçlar sırasında ve sonrasındaki çıkardıkları olaylara sık sık yer verildiğini görüyorüz spor basınında. Söz konusu haberlerde yer alan taraftarlar, stadyuma yürürken yoldan geçenleri taciz ediyor sahaya yabancı maddeler atıyor, meşale yakıyor, şişme bebek yakıyor, küfrediyor, tuvaletlerin aynalarını kırıyor. Hegemonik erkeklik değerleri çerçevesinde bir güç gösterisine dönüşen bu davranışlar genellikle erkeğin doğasıyla, hormonlarıyla açıklanıyor. Aynı sayfalarda yer alan kadın taraftar temsilleriyse oldukça farklı. Güzelliğiyle dikkat çeken, ofsayt kuralını bir türlü anlayamayan, hatta kimi zaman kendi tuttuğu takımın oyuncularını rakip takımınkilerden ayırmakta bile zorlanan, kafası karışık bayan taraftar en sık rastladığımız temsiller arasında. Genellikle öteki olarak temsil edilen bu taraftar stadyuma geldiğinde de küfürlerden, kalabalıktan, soğuktan, tuvaletlerin durumundan sürekli şikayet ediyor. Tezahüratları anlamaz, hatta duymakta bile güçlük çeker, stadyum kültürüne tamamen yabancı ama yine de, maç izlemekten farklı bir motivasyonla da olsa tribünlerde yerini almış. Ofsayttan ve genel olarak futboldan anlamayan kadın stereotipi reklam sektöründe de sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bir reklamında tarifenin ne kadar ucuz olduğunu göstermek için seçilen senaryoda bir adam telefonda saatlerce kız arkadaşına ofsayt kuralını anlatmaya çalışıyor mesela. Bir başka reklamda beş erkek televizyonun önünde heyecanla maçı izlerken eşleri salonun diğer ucunda dedikodu yapıyor ve erkeklerin futbol sevdasından yakınıyor. Ülkemizde tablo buyken, bazı ülkelerde de, örneğin ABD'de, futbol neredeyse tamamen kadın oyunu, kız çocuğu sporu. Cinsiyet kalıpları ve rolleri nedeniyle toplumun bize uygun gördüğü branşlara yöneliyoruz. İyi haber: Dönüşüm başladı. Kızlar Sahada'yı mutlaka duymuşsunuzdur. Kız çocukları için futbol okulu, lise öğrencileri ve yetişkin kadınlar için turnuvalar, kız - oğlan karma gruplar için futbol ve sosyal gelişim kampları, spor kulüpleri, okullar ve firmalar için kurumsal eğitimler düzenleyen büyük bir oluşum Kızlar Sahada. Meslektaşım ve arkadaşım sosyolog Yağmur Nuhrat ile Kızlar Sahada üzerine etnografik bir çalışma yaptık. İki sene arka arkaya düzemledikleri turnuvaya katıldık ve AÇEV takımında biz de oynadık. Katılan kadınların %95'i daha önce hiç futbol oynamamış olduğunu gördük. Oyuncular, paydaşlar, hakemlerle derinlemesine görüşmeler yaptık; soyunma odası sohbetlerine dahil olduk. Sonrasında, ben gönüllü ve eğitmenler için hazırlanan Eğitici Eğitiminin içinde aktif olarak yer aldım. Türkiyeli ve göçmen kız çocuklarının birlikte futbol öğrendiği etkinliklere katıldım. Evet, halen kadınların futbol oynamak ile ilgili tereddütleri var. Erkekleşmekten, bacakların çarpılmasından korkuyorlar; neden futbol oynadıklarına dair soruları bezdirici buluyorlar. Ancak katılıyorlar, iş arkadaşları ile takımlar kuruyorlar; turnuvaya kadar halı saha kiralayıp antrenman yapıyorlar. Futbol oynayan kadınların da, kız çocuklarının da, karma futbol oynanan alternatif liglerin de sayısı her geçen gün artıyor. Banu Yelkovan gibi futboldan çok iyi anlayan kadınlar kız çocuklar için rol model oluyor. Kulüpler takım kurmak; sponsorlar desteklemek için adımlar atıyor. Futbol üzerinden yaratılan cinsiyetçilik, homofobi tepki çekiyor. Markalar içeriklerini kaldırmak, özür dilemek zorunda kalıyor. Yukarıdaki tablo dönüşüyor. Buna tanıklık etmek de sporun cinsiyetinin olmadığını savunan, herkesin onu heyecanlandıran, merak ettiği branşları denemesinin önündeki engellerin kalkması için mücadele veren bizleri çok heyecanlandırıyor. Bu yazı #GQyaz21 Summer of Sports sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/futbolun-yaramaz-cocugu-jose-mourinho", "text": "Yaptığı hareketle futbol dünyasının gündemine oturan Mourinho'nun bu hareketleri ilk kez yaşanmıyor. Daha önce de kavgaya kadar varan olaylarıyla gündem olan ünlü teknik adamın geçmişte yaptığı yaramazlıkları mercek altına alıyoruz. Geçtiğimiz yıl oynanan Manchester United-Tottenham karşılaşmasını 1-0 kazanan Jose Mourinho, maçın bitmesiyle kameranın kendisine doğru geldiğini fark etti. Kameraya karşı sus hareketi yapan ünlü teknik direktör maç sonunda bu hareketini neden yaptığını açıklamadı. Aldığı kötü sonuçlardan sonra basına bir tepki vermek için yaptığı tahmin edilen hareket futbol efsaneleri arasına girdi. Porto'da hem Avrupa Şampiyonu hem de Portekiz Ligi Şampiyonu olan Jose Mourinho, görevinden ayrılarak Chelsea'nin başına geçti. İlk basın toplantısında hiç de mütevazi olmayan Mourinho, basına karşı şu sözleri söyledi; Ben özel biriyim. Ukalalık olarak algılamayın ama ben bir Avrupa Şampiyonuyum ve özel biriyim. Mourinho, Real Madrid'in başında yer alırken Barcelona ile oynanan bir maçta yine gündem yaratacak bir olaya imza attı. Maçta yaşanan tartışmaların arasında Barcelona yardımcı teknik direktörü Tito'nun gözüne parmağını sokan ünlü teknik direktörün bu olayı yine unutulmazlar arasında yer aldı. Chelsea'nin başındayken beraber çalıştığı takım doktoru Eva Carneiro'nun futbolu bilmemesinden yakınan Mourinho, bir maç sırasında Hazard'ın sakatlanmasıyla hemen sahaya giren Carneiro'ya tepki gösterdi. Bu maçın sonunda takım doktoru işinden kovuldu. Çok yakın bir zamanda oynanan Chelsea-Manchester United maçının son dakikalarında 2-1 üstün giren Jose Mourinho'nun takımı United, son dakika da yediği gol ile maçı berabere tamamladı. Chelsea'nin teknik direktörü Maurizio Sarri'nin asistanı Marco Ianni son dakika golünden sonra Mourinho'nun önünde sevinmeye başladı. Çileden çıkan ünlü teknik direktör güvenlik görevlilerinin araya girmesiyle olayı daha fazla büyütmedi. Aslında aralarından su sızmayan bu ikilinin arası geçtiğimiz haftalarda bozuldu. Pogba bir maçın sonunda verdiği demeçte Manchester United'in atak yapması gerektiğini dile getirmişti. Otoritesinin sarsıldığı düşünen Mourinho, Pogba'yı takım kaptanlığından alarak ünlü futbolcuyu cezalandırdı."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/gelecege-donus-velayet-rejimi", "text": "Baba birlikte geçirilecek saatleri özel kılacak tüm hazırlıklarını tamamlamış, camda kızını beklemektedir. Kız uzaktan görünür. Kaba sakallı, kıllı, rasta saçlı bir adamla el ele! Baba için flashback'ten başka bir seçenek kalmamıştır. Ama kızı bu akşam gecikti. Bir saat önce birazdan geleceğini söylemişti. Yola bakan camı açtı, kızı uzaktan gördüğünde yemeğin son rötuşlarını yapıp sıcak servis etmek istiyordu. İkici sigarayı, birincide vuramadığı elektrik direğine iki parmağıyla nişanlarken kızı yolun ucundan göründü. Direği ıskaladı. Çünkü kızının yanında bir adam vardı! Nefessiz bakakaldı. El eleydiler! Bir gün olacağını düşünmüştü ama başına gelince gerçeklerin ağırlığını hissetti. Yaklaştıkça adam daha net görünmeye başladı. Yumruk yemiş gibi oldu. Adam rasta saçlı! Palmiye gibi! Kocaman sakallı. Nefret ettiği, dizinin hemen altında biten pantolon giymiş. Belinden çıkıp, kıçına doğru giden bir zincir sarkıyor. Kaba sakallı, kıllı, çok esmer! Minicik, birtanecik kızının elini ayı gibi tutmuş bir de! Midesi, bitirildikten sonra buruşturulan bir meşrubat kutusu gibi duruyordu. Durdu. Zorda kalmış senaristlerin başvurduğu yola çıktı: Flashback! Hatırladı. 17 yaşındaydı. Şirin, tatlı bir sevgilisi vardı. Sevgili dediyse, o yıllar birkaç saniyelik el ele tutuşmanın tarafları sevgili sayılırdı! Kız o zamanın en havalı semti Nişantaşı'nda kocaman bir dairede oturuyordu. Hem annesi hem de babası arabalı birkaç aileden birinin kızıydı. İkisi Cuma günleri Maden Fakültesi'ndeki senfoni orkestrası konserlerine, cumartesi ve bazen pazarları Spor Sergi'deki basket maçlarına giderlerdi. Hafta içi pek görüşmez, telefonda konuşurlardı. Telefonu genellikle kızın annesi, bazen babası açardı. Kendisini hiç görmemişlerdi. Ama telefondaki dublaj sesi ve memur çocuğu Türkçesi ikisini de etkilemişti: İyi akşamlar efen'im, ben şu, rahatsız ediyorum ama eğer müsaitse...ile görüşmem mümkün mü acaba? formülü o yaş gençlerinden beklenmeyen bir düzgünlüktü. Babası bu detaylı talepten hoşlanmıştı. Bu çocuk pek yamandı! O akşam evde misafirleri olduğunu söyledi, kızının kapıdan alınıp kapıya bırakılmasını özellikle istedi. Oğlan konser günü tam söylediği saatte kapıyı çaldı. İçeriden misafir uğultusu geliyordu. Zili çaldı. Bond erkeğini bekleyen anne, gençliğinden kalma gülümsemesiyle kapıyı ardına kadar açtı. Hemen kapattı. Araladı. Gözü görünecek kadar: Evet? genç oğlan her zamanki dublaj sesiyle kendini tanıttı. Kapı kapandı. Anne bağırarak kocasını çağırdı. Kapı tekrar açıldı. Baba ve arkasında siper almış, kocasının omzunun ucundan görünen anne, çocuğun ayak parmaklarından tepesine, saçlarından yere kadar kocaman gözlerle baktılar. Baktılar. Ses çıkarmadan. Çocuk her günlü kıyafetiyle gelmişti. Yaz-kış çıkarmadığı saboları, dizine kadar gelen, güve delikli, rengi atmış kazağı, o zamanlar pek revaçtaki duffle coat'u çalınmış olduğu için kapüşonlu tek giyeceği olan bornoz, ham derileri kesip yorgan iğnesiyle diktiği eğri büğrü deri açnta, 1 liraya Japon pazarından aldığı, her saniye vuruşunda, yerden mısır alırmış gibi yapan tavuk da barındıran, boynuna asılı çalar saat, beline yaklaşan saçlarıyla bir karış sakalını iki koltuk altında düğümleyen yeşil ve kırmızı iri boncuklar! Kızın anne ve babasının gözündeki Bond imajı taş sıçramış araba camı gibi önce çıtır çıtır bir baştan bir başa çatladı, sonra büyük bir şangırtıyla koridora, merdiven boşluğuna dağıldı. Kızları o an tatlı bir gülümsemeyle geldi. Çok şıktı. Babası daha önce izin vermiş olduğu için kendini affedemiyordu. Son çaba: Kızım kar yağıyor. Çıkmasan? çok geç. Apartman kapısından çıkarken kız yukarı el salladı. En üst katın camlarından sarkan, hiç ses çıkarmadan çocuğa yiyecek gibi bakan çok süslü misafir kadınlardan sadece biri kıza ürkekçe el salladı. Konser harikaydı. Tam çıkarken kızın anne-babasının kapıda beklediğini gördüler. Lüks arabalarının camında buğudan bir süredir bekledikleri anlaşılıyordu. Elbiseleri değişmişti. Belli ki evdeki misafirleri hemen göndermiş, buraya koşmuşlardı. Daha vedalaşamadan, kızı ellerinden tutup arabaya tıktılar. İki sevgili bir daha da hiç görüşmediler. Karşılaşmadılar."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/genc-girisimci-boyle-bir-sey-mi-velayet-rejimi", "text": "Baba, karşısında oturan dar kafalı adamlara bulduğu akılcı çözümü anlatamadığı sıkıntılı bir toplantıdaydı. Ama küçük oğlunun okuldan gelen telefonuyla iş dünyası sıkıntılarını bütün hafta sonuna yayacağını henüz bilmiyordu. Baba zor toplantının ortasında telefonu kulağına götürüp en sessiz sesiyle, sinir ve merak içinde Efendim dedi. Karşısından minik oğlunun sesi geldi. Toplantı fazlasıyla gergin geçiyordu. Karşısındaki adamların ne kafa yapısı ne de zekaları anlatılanları takip etmeye yetiyordu. Onlarca yılın gri hücre katliamından damıtılmış, bugüne kadar görülmemiş, net çözümü ortaya koymuştu. Karşısındaki at gözlüklü, cahil, Spiderman'in büyükdedelerinin kapladığı kafalar karşısında, taharet Niagara'ları senfonileri bestelemeye çalışan ter içindeki baba, sesi kapalı telefonunun masada attığı parendeleri fark etti. Aynı sabit numara dördüncü defa arıyordu. Karşısındaki, iki kapı ve üç pencereye kolaylıkla hammadde olarak tomruk, zaten daha önce birkaç kere söylemiş olduğu güdük eleştirilerini kendi adamlarına anlatırken, baba telefonu kulağına götürüp en sessiz sesiyle, sinir ve merak içinde Efendim dedi. Karşıdan minik oğlunun sesi geldi. Okulun sekreterini nasıl olduysa ayarlamış, arıyordu. Genelde dünya yıkılmadıkça aramaz, aramaya kalkışsa okul izin vermezdi. Ne oldu? Baba ses tonunu düşürememişti, tomruk konseyi ona baktı. -Baba senden bir şey isteyebilir miyim? -Başına bir şey mi geldi? -Öyle sayılır. Babanın gülümsemesi dondu. Yüzü düştü. Veletler birazdan gelecekler ve bütün hafta sonu onda kalacaklar! Hafta sonunun tamamı öldü. Bekar olmanın iki güne sıkıştırılmış nimetleri de uçtuuu, gittiiii. Halbuki ne zorluklarla milimetrik ayarlamalar yapmış, kişiye özel programları en ince detayına kadar planlamıştı. Kader! Elini, kaldığı yerden alıp başına destek yaptı ve fizik olarak birkaç çay servisi turu daha sürecek, sonuç alınmaz toplantıya geri döndü. Hiçbir zaman keresteye bile dönüşemeyeceklerini düşündüğü tomrukgilleri geçirmek üzere beklenen asansörün kapısı açılır açılmaz, arenaya fırlayan, sağı solu iple bağlanıp sıkılmış boğa misali iki dana dışarı fırladı. Birlikte babanın üstüne atladılar. Bunu beklemeyen baba yere yuvarlandı, danalar da üzerine. Yüzlerine bir gülümsemeyi çengelli iğneyle bile iliştirmekten aciz tomrukgiller asansöre binerken, Çocuklar işte, özlemişler, görüşmek üzere... falan demeye çalıştı. Asansör kapısı, başlarıyla selama benzer hareket yapan kenef suratların üzerine kapandı. -Rezil ettiniz beni! -Boşveeeer, sen alışkınsındır. -Çüş! Yaptığı işin düştüğü mertebenin, bit kadar çocuklar tarafından bile biliniyor olması mı yoksa hala tahammül ediyor olması mı daha kötüydü, bilemedi. Gençlerin girişimci olması konusunda yaptığı çalışmaların bu kadar erken, bu kadar büyük sonuç vermesi getirmesini görünce Ali Sabancı'nın başarısına şapka çıkardı."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/gezegen-b-yok-bolum-sonu-canavari", "text": "Senden nesli tükenen kutup ayıları ile empati kurmanı beklemiyorum. Bu sefer başka bir teklifim var. Bir an için ne olduğunu düşünme, umursama bütün bu olanları. Gelecek için kaygılanmayı bırak ve keyfini çıkar yaşamın. Ekmek elden, su gölden demiş atalarımız. İstediğin gibi ye, canını hiç sıkma. Dert etmeyi bırak. Izdırap çekmemelisin. Anı hissetmelisin. Yapabilirsin! Aşırı sıcaklardan yere düşmeyen elmayı bulana kadar kendinin efendisi olabilirsin. Kasırgaların bataklığa çevirdiği topraklardan gelen çekirgeler ihtiyacın olan ekmeği yiyene kadar uyuyabilirsin. Uzaklardan gelmeyen, neden olduğu umursanmayan silah sesleri uyandıracak seni. Göldeki su kuruyup, yıkamak istediğinde kendini hatırlatınca endişelenebilirsin. Ama çok değil! Çünkü biraz daha para verirsen, eskisi gibi yapabilirsin. Nefes almana izin vermeyen gökdelenlerin kaçıncı katında olursan ol, yağan yağmur seni rahatsız edecek. Pencereyi kapat, perdeyi kapat. Şimdi güvendesin. İşsizlik hayat pahalılığı, salgınlar, nesli tükenen canlılar, hepsi perdenin arkasında. Yani senden uzakta. Doğanın anlamı kaçmak olsun senin için. Arkadaşların gittiğin tatil, kamplar, ailenle yaptığın pikniklerin yerlerinde kurak, çorak, bataklık görebilirsin. Lütfen üzülme. Biraz uzakta aynısını yine yapabilirsin. Belgesel izlemekten sıkılırsan, hayvanat bahçelerini gez. İnsan yapımı buz kalıplarının içinde serinleyen ayıları selamla, klimaların altında uyuyan Aslan Kral'a seslen. Ne söylediklerini zaten anlamayacaksın, o yüzden umursama. Hatta mutlu ol onlar için. Milyonda bir de olsa, rahatlıkları için keyif al, destek olmak için bol miktarda bağış bırak. Bir sonraki ziyaretine kadar gördüklerini unutabilirsin. Haberlere bakmana gerek yok. Buzdolabın, cüzdanın ve arabanın deposu dolu. Bazen ağzına kadar, hınca hınç dolu. Stadyumlar, okul çıkışı metrobüs durakları hafta sonu restoranları gibi tıklım tıklım dolu. Amazon ormanlarında çıkan yangın, evinin bahçesine gelene kadar umursama, sahte aynaların önünde ne kadar büyük olduğunu düşünerek. Bırak kutup ayıları için kaygılanmayı, onlar senin için kaygılanana dek. Bu teklif başka teklif; Görme, duyma, koklama yaklaşmakta olan şeyi. İlla heyecanlanmak istiyorsan; görme, duyma, koklama yaklasmakta olan tehlikeyi. İzledigin filmde dunyayi yok edecek göktaşını düşün, kurtulacak dünya. Daha önceki filmlerde kurtulmuştu başı derde giren dünyayı her zaman bir kahraman kurtarmıştı. Cayır cayır yanarken ormanlar, kahramanlara ve yangın söndürme uçaklarına güven, kılını yalnızca kendi rahatın için kıpırdat. Olsun bu da başlangıç olabilir. Belki bu rahatlığın ne olduğu esinti diğerleri ile birleşir. Sonra büyür, çoğalır ve yayılır ve kocaman bir kasırgaya dönüşür. İstemesen de kendini içinde bulduğun kasırga ile ne yapacağını sor şimdi kendine. Dur, dur... Daha çok erken. En iyisi şekerli bir şeyler ye. Kahramanlar bir yolunu bulacaktır, çünkü hep buldular. Reklam arasında ya da bölüm sonunda sen istemesen de kutup ayıları bulacak seni. Belki çoktan buldular, ya da bulmaları an meselesi. Nesli tükenen kutup ayıları seni bulduğunda senin için, olduğun durumla empati kurmak için geldiklerinde koş! Yaşamı kurtarmak için koş! Ya da Gezegen B'deki yazlığına koş! Boşver şimdi, düşünmene gerek yok. Yolda karar verirsin. Yık perdeyi, fırlat mouseu, kır televizyonu, çık dışarı, Her zaman geçtiğin yollardan bir daha yürü, Belki kimse sana iyi şanslar dilemedi,"} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/guvende-olma-ihtiyacimiz-sevgi-ve-cinsellikle-karsi-karsiya", "text": "Pandemi ile birlikte, işe gitme, spor yapma, arkadaşlarımızla sosyalleşme, tiyatro izleme hallerimiz gibi, cinsel karşılaşmalarımız, aşk ve cinsellik hallerimiz de değişti. Bunda kısıtlamaların, yasakların, kapanmaların etkisi de var, ihtiyaç listelerimizde yaptığımız güncellemelerin de. Çoğumuz için güvende olma/güvenlik, bir başka değişle, virüsü kapmama, listebaşı olurken, hareket, oyun gibi, sevgi ve cinsellik de sıralamada alt sıralara iniverdi. Tam anlamıyla güvende olmak için kimseyle görüşmemek gerekiyordu. Buna aplikasyonda tanışacağımız yeni insanlar da, işe gidip gelen, ailesini ziyaret eden partnerimiz de dahildi. Bazılarımız sevgi ve/ya da cinsellik ihtiyaçlarını karşılamak için güvenlik riskleri aldı. Bu riskli davranışların öncesinde ve sonrasında da tedirgin, endişeli, korkmuş hissetti. Bazılarımız ise güvenlikten hiç ödün vermeden sevgi ve cinsellik ihtiyaçlarını karşılamayı tercih etti: Zoom'da karşılıklı yemek yedi, film izledi, yeni dijital seks araçları keşfetti, iki parçadan oluşan ve uzaktan kumanda edilebilen seks oyuncaklarıyla gerçek zamanlı deneyimler yaşadı. Genel olarak evlerimizde geçirdiğimiz bu süreçte sevgiyi, aşkı, cinselliği, nerede, nasıl, kiminle/kimlerle yaşamış olursak olalım, bir bakıma, eşitlendik. Hepimiz konfor alanlarımızın dışına çıktık. İkilemler yaşadık, risk hesapları yaptık. Bu hesapların ardından ise tercihler ve vazgeçişler geldi. Şimdi tüm bu yaşananlara, yaşadıklarımıza başka bir açıdan bakmayı deneyelim. Tinder 29 Mart 2020 günü rekor sayıda (3 milyar) swipe gerçekleştiğini açıkladı. 2020'de uzaktan sosyalleşmeye imkan veren çok sayıda oyun ve uygulamala da satış, indirme rekorları kırdığını açıkları. Dünyadan ve Türkiye'den çok sayıda basılan Covid partisi haberi duyduk, izledik. . Tüm bu veriler, haberler, hikayeler gösteriyor ki, bu yıl boyunca, farklı ve yeni deneyimlere alan açtık. -Pandemiye rağmen değil, pandemi sayesinde yeni beceriler geliştirdik, büyüdük. -Yalnız kaldık. İhtiyaçlarımızla, karşılanmadıklarında hissettiğimiz duygularla bağlantı kurduk. Neyin, kimin bizim için gerçekten vazgeçilmez olduğunu anladık. - Belki fiziksel olanın çok ötesinde bir bağla bağlı olduğumuz biri olduğunu fark ettik ya da yanında çok yalnız hissettiğimiz bir insanla aynı mekanı paylaştığımızı... Son söz niyetine: Pandemiyi ve bizi zorlayan, konfor alanımızdan çıkaran tüm durumları bir büyüme fırsatı olarak görebilmekte yatıyor galiba işin sırrı. Bu yazı özelinde düşünürsek de, yeni tanışma, flört etme, paylaşma, birbirini yaşama, cinsellik deneyimlerine alan açma fırsatı olarak görebilmekte."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/her-seyin-yoluna-girmesi-icin-ne-gerekiyor", "text": "Bazı şeyler yolunda gitmiyor; iklim değişiyor, hem de her yerde. Türkiye'de şubat ayında hava sıcaklığı 24-25 dereceydi ama haberler sağanak sel, fırtına, yıldırım uyarıları yapılıyor. Himalayalar'dan bir buzul koptu ve baraj gölüne düştü. Sel yüzünden mega baraj saniyeler içinde yıkıldı. Yüzlerce kişi öldü. WWF, yapılan analizler sonucu Türkiye'deki 10 şehirde su kıtlığı olduğunu ve şehirlerde yaşayan insanların su bulmasının güçleşebileceğini söyledi. İklim değişikliği beraberinde başka sorunları da getiriyor. Sorun çarpanı gibi düşünün. Yiyecek sorununu, su sorununu, işsizliği, savaşları ve göçleri hızlandıran bir çarpan... İnsanlar için de durum böyledir; güzel bir havada, temiz su içip, sağlıklı yiyecekler yediğiniz zaman sağlıklı olursunuz. Her şeyden önce sağlıklı olmak mükemmel bir şeydir. O nedenle her önce sağlıklı olmayı istemeliyiz. Hem kendimiz hem de gezegen için... Bunun için de iklim değişikliği ve beraberinde gelen diğer sorunların çözümüne dair istekli olmak, aktif olmak gerek. Nereden başlamak istiyorsanız başlayın. İsterseniz annem gibi çöpleri ayrıştırın, isterseniz Elon Musk gibi karbon yakalama teknolojisi geliştirene 100 milyon Dolar ödül verin. Karbon iklim değişikliğine neden oluyor, ayrışmayan atık kıyıya vuran balinaların karnından çıkıyor. Yani çeşit bol. Ben arkadaşlarımla birlikte iklim değişikliğini gündemde tutmak için etkinlikler düzenliyorum. Yurtdışındaki iklim aktivistleriyle röportaj yapıyorum. Radyo programım var. Yazı yazıyorum. Çöp ayrıştırma konusunda anneme destek oluyorum. Elon Musk'ı takip ediyorum. Harcayamadığım harçlıklarımla kripto para alıyorum. #ETH'de heyecan büyük. #ADA'da iklim değişikliği ve yenilenebilir enerji ile alakalı ilginç projeler var. Özetle: Bu sorun nasıl çözülür? diye düşünmeye devam ediyorum. Zaten düşünmeye başladığınız zaman ilk adımı atmış oluyorsunuz. Ama harekete devam edip değişmek de gerek. Çöpleri ayrıştırmak da, karbon yakalayan projelere ödül vermek de yetmeyebilir. Çünkü iklim değişikliği düşündüğümüzden çok hızlı ve artarak devam ediyor. Her geçen gün daha fazla tüketiyoruz, daha fazla atık çıkarıyoruz. Fakat pandemi ve iklim krizi bir yandan değişim için bir fırsat doğduğu fikrine de işaret ediyor. Her ne kadar Krizi fırsata çevirdi sözü kulağa biraz kötü gelse de bu sefer iyi anlamda kullanabiliriz. Çünkü her şey yolundayken; kimsenin bir değişiklik yapmak için sebebi olmuyor. İşler düzelince kaldığımız yerden oyuna devam etmek de kolay. Ama bir şeyleri düzeltme şansımızı kaybetmemek için pandemi koşullarını atlattığımızda kirletmeye ve tüketmeye devam etmememiz, değişmemiz gerekiyor. Sevmediğimiz kişilerin ve canlıların bile iyiliğini düşünmek gerçekten bir şeyleri değiştirebiliyor. Rakip ekibi kaybetti diye üzülün demiyorum ama her zaman yaptığımızı yapmaya biraz ara verebiliriz. Nasıl ki Mustafa Kemal Samsun'a çıkışıyla, Martin Luther King'in özgürlük yürüyüşüne başlamasıyla bir şeyleri değiştirdiyse, evdeki çöpleri ayırarak ve iklim değişikliği hakkında konuşarak da bir şeyleri değiştirmek mümkün."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/herkesin-aradigi-o-erkek-aslinda-kim", "text": "Gazetelerde görürsünüz; Şunu yapmaya yarayan gen bulundu, Meğer bunun da geni varmış... Uzun yaşamın, çapkınlığın, sadakatin, yumuşak başlılığın, sertliğin hatta sevimsizliğin... Hepsi DNA'yla izah edilmeye çalışılıyor, biliyorsunuz. DNA, atalarımızdan bize geliyor, insanlığın bin yıllardır gelişen ama bir yandan da belli bir temel üzerinde yükselen yanını hatırlatıyor bize. Yani hem sürekliliği hem de geleneği. Hem kökeni hem değişimi. Tuhaf olan, her şeyin kendi yaşam dönemimize sıkıştığını zannetmemiz. On binlerce yıllık süreci on yılda yaşıyormuşuz gibi. Mesela sakal... Üç yıldır sakal bırakıyoruz diye, onu yeni keşfettiğimizi sanıyoruz. Halbuki biz yeniyiz; eski olan dünya. Erkekler de kadınlar da on binlerce yıldır dünyada dolanıp duruyor ve kendilerini geliştiriyor. Genlerimizin bizi getirip bıraktığı bir yer var. Bugünün kısa pantolonları, biçimli sakallarıyla bunu karşılaştırmaya gerek yok. Bakın da öğrenin çocuklar, 'cool' budur! Robert de Niro ve Anne Hathaway'in başrolleri paylaştığı 'Stajyer' geçen yılın en iyi komedilerindendi. Filmin tek marifeti Hollywood'un güldürürken hafiften duygulandıran, hem akıllı hem dozunda saçma, ama hep ferahfeza, doksan dakikalık formülünü iyi uygulaması değildi. Film, ufak ufak yitip gitmekte olan bir erkek kuşağını şimdiki erkeklerle karşılaştırarak bir tavır da koyuyordu. De Niro'nun canlandırdığı 'Ben' şu an pek ortalarda görünmeyen bir ekolden geliyordu. Sosyal medyanın neye benzediğinden belki ancak haberdar ama Facebook nasıl kullanılır bilmeyen, işe grand tuvalet gelmekten başka bir seçenek görmeyen, her sabah tıraş olan, ofiste karşılaştığı insanlara selam veren, sohbet eden, eski kasa bir adam... 74 yaşındaki, güngörmüş bu adam, 'yaşlı ve tecrübeli stajyer' programı çerçevesinde girdiği start-up'ın kurumsal, onun patronununsa duygusal sorunlarını çözüyordu. Hep bildiği, yapageldiği işi yaparak. Yani o 'eski usul' erkeklerden biri olarak... Filmin de sık sık üzerinde durduğu ilk işaret gibi, örneğin takım elbisenin cebindeki mendili kullanarak... Filmde De Niro, bunun sümkürmek için olmadığını anlatarak bir 'gusto' dersi veriyordu. Hollywood'un görgü öğreten ender sahnelerinden birinde, onun o mendili esasen ağlayan ya da gözleri dolan bir kadına uzatmak için taşıdığını öğreniyorduk. Hathaway'in canlandırdığı Jules ise, De Niro'nun karakteri Ben'in bu eski tarz centilmen hallerinden bir evlat gibi etkilenirken, çevresindeki erkeklerde neyin 'eksik' olduğunun farkına varıyordu. Böyle olmamalı. Neyse ki cevaplar var. Hem de DNA'da. Cary'nin başka hiç kimseyle karıştırılamaz profilini kapıda gördüğümde, bayılacağımı düşündüm. Parlak yakalı smokini, hafifçe beyazlamış saçları ve zarif hali nefesimi kesmişti. Ekrandan az önce çıkıp gelmiş gibi görünüyordu: Bir rüya gerçek olmuştu. Bu tanışma hadisesi Benim diyen erkek için epey malzeme barındırıyor. Cary Grant'ten birinci ders ilk tanışma anı için: İyi giyinme, özgüvenli durma... Daha ağzını açmadan avantaj sağlıyor. İkisinden harmanlanabilecek bir üçüncü ders daha var aslında: Herkesin peşinde koştuğu o 'efsane' erkek; atletik yeteneklerden ve sürekli aksiyondan ibaret değil. Özgüven ve iyi bir izlenimle başlıyor; gustoyla, görgüyle ve yaşama sevinciyle noktayı koyuyor. Madem Cary Grant dedik, aynı dalga boyunda devam edelim. O eski güzel filmlerin en güzel detaylarından birine, şapkalara gidelim. Erkekler o dönemlerde dışarıya şapkasız çıkmazdı. Boşuna değil; güzelliği bir yana avantajı çoktu şapkanın. Bir dirhem kumaş bin ayıp örtüyordu. Halen de öyle. Ne tür 'ayıplar'? Bir defa, seyrek saçlar şapkayla dert değil. Karışık, yağlı, karman çorman saçlar da. Kışın sıcak, yazın serin tutan da şapkadır; ufka bakarken siper olan, zalim güneş altında gölge veren de. Her şeyden evvel tarza tarz, stile stil katan da şapka... Bir düşünün, onu çıkarıp selam verirken de üslubunuz zenginleşir; hiçbir şey söylemeden, sessizce alıp giderken de. Dahası var; hakkıyla taşıdığınız iyi bir şapka sizi bir 'marka' haline getirir. Frank Sinatra, Şapkanızı kaldırın; edası açısındadır demiş. Çok basitçe koymuş meseleyi ortaya yani. Yeterli. Bir başka örnek: Neil Gaiman'ın 'Anansi Çocukları'nda, başkahraman Şişko Charlie, aksiyona ancak bir fötr şapkayı doğru dürüst takmayı öğrendiğinde girişebiliyordu. Bunu da kendi kökenlerine, kendi DNA'sına dönerek, babası gibi şarkı söyleyerek yapabiliyordu. Erkeklerin DNA'sında şapka var... Hep oldu. Tarihe tuhaf, şapkasız bir çağ olarak geçecek son elli sene hariç. Peki neden? Şapka neden birdenbire gözden düşmüştü? Neden artık başımızın üzerinde yeri yok? Bunu kimse bilmiyor. Uygulamalı dersler: Buluta, yaprağa, ağaca sorduk! Bir kayıp sanat olarak doğanın işaretlerini okumak... Kendini 'doğa seyrüsefercisi' sıfatıyla tanıtan İngiliz yazar Tristan Gooley bu sanatın sanatçısı işte... İki yıl evvel yayımladığı kitabı 'The Lost Art of Reading Nature's Signs'ta da neleri kaybettiğimizi detaylarıyla anlatıyor. Bu pratik bilgilerin elbette erkek-kadın ayırmadan herkese faydası var ama 'kaybedilen' bir şeyden söz ediyorsak madem, bu mağlubiyeti evvela bin yıllar boyu dışarıda olmakla, avlanmakla, eve et ve ekmek götürmekle övünen erkeklerin hanesine yazmak lazım. Bunlar DNA'da vardı. Dahası, 'ideal' erkek, ideal insan olma yolunda, doğada nasıl davranacağını bilmek de lazım zaten. Hatta şimdi seyahatlerimizde 'az bilinen yol'a, ücra coğrafyalara her zamankinden fazla saptığımız için bu bilgiler ziyadesiyle faydalı. Bir ağacı pusula olarak nasıl kullanabilirsiniz? Birçok yolu var; en etkililerinden biri 'tik etkisi'. Ağaçların güney tarafında daha çok dal bulunur; yine güneydeki dallar yatay büyümeye meyilliyken, kuzey tarafındakiler daha diktir; bu şekilde 'tik atılmış' gibi bir görüntü verirler. Sadece yapraklara bakarak yönünüzü tayin edebilir misiniz? Kuzeye bakan yapraklar güneye bakanlara göre daha büyük ve koyudur. Gökkuşağının renklerinde hangi sırlar gizli? Size havanın iyiye mi kötüye mi gideceğini gökkuşağı nasıl anlatır? Çok kısa ve özlü bir bilgi verelim: Bir gökkuşağında kırmızı hakimse büyük yağmura hazırlanın. Bulutları gerçekten anlıyor musunuz? Örneğin genelde dost canlısı görünen kümülüs bulutlarının, yola çıkıyorsanız sizin için pek iyi niyetli sayılmayacak birtakım yakın arkadaşları vardır: Kümülüs kongestus ve kümülüs kastellanus. Tatlı, şirin bir koyun gibi görünen bu bulutlar, giderek büyüyorsa durum ciddiye dönmüş olabilir. Mevzuyu anlamak için bulutların üst ve alt kısımlarına bakın; aşağısı düz, üstü karnabahar gibiyse sorun yok; üstü ufak altı şişkinse kamp yapma planınızı bir süreliğine gözden geçirin; büyük yağmur geliyor. Yıldızlarla yön tayin ediliyor tamam da; onlara bakarak zamanı da öğrenmek mümkün mü? Evet, Büyük Ayı ve Kutup Yıldızı'nı kullanarak kendinize bir yıldız saati kurabiliyorsunuz. Peki Ay'a bakarak yönümüzü bulabiliyor muyuz? Bunun birçok yolu var; biri şu: Kuzey yarımküredeyseniz, hilalin iki ucunu birleştirip, ufkunuza çektiğiniz hayali çizgi kabaca güneyi gösterir. Bir başkası: Dolunay o günkü gün batımının tam aksi yönde doğar. Hayvanların hareketlerini nasıl yorumlamalı? Elbette mantığımızı kullanarak. Örneğin kuşların bir ağaçtan havalanma yönü, o ağaca yaklaşan başka canlıların tam zıddını gösterir; bu basit. Ama esas kuşları dinleyerek o ortamda neler döndüğünü ya da döneceğini anlayabiliriz. Kuşlar haberleşir; her ötüşleri bir nevi konuşmadır. Yakınlarda bir yırtıcı olduğunu da onlardan öğrenebilirsiniz, havanın değişeceğini de. Bahçenizde bulacağınız daha tanıdık türlerin sesleri dikleşiyorsa en azından onlar adına bir tehlike var demektir. Kızılgerdanın 'tıktıktıktıktık' diye giden ötüşü, saksağanın makineli tüfek gibi 'rakarakarakararak'ı birer alarm zilidir. Mad Men'in bir bölümünde, Pete Campbell'in evde verdiği partide mutfaktaki lavabonun bozulduğunu gördük. Campbell uğraştı uğraştı beceremedi ve sonunda aksiyon adamı Don Draper devreye girdi: Gömleğini sıyıran Don, tahmin edeceğiniz üzere bu işin altından da kolayca kalktı ve çevredeki kadınlardan Oooo Süpermen! iltifatlarını aldı. Bu, o kadar önemsiz bir şey sayılmaz. İnsan kendine itiraf edemese de, bu tip anların hazzı için yaşıyor. Bir aksaklığı hakkınca düzeltmek ve ardından iltifat almak için. Nereden baksanız, bir tatmin vesilesi... Don Draper için bile böyle bu. Erkekliğin kitabını yeniden yazmaya gerek yok; zaten yazılmış. Üstelik tarih boyunca üzerine düşeni yapan, halden vazife çıkaran, olduğu gibi davranan ama en önemlisi kendisini geliştirmeye çalışan erkekler tarafından. 'Art of Manliness, Classic Skills and Manners for Modern Men - Erkeklik Sanatı, Modern Erkekler İçin Klasik Beceriler ve Yöntemler' kitabı, adı üstünde, eski usul bu yolları, taze nüfusa anlatmak için var. Bazılarına burada yer veriyoruz. Bir kravatı doğru dürüst bağlayın. En basiti 'dörtlü düğüm' ama 'kent düğümü, 'yarım Windsor', 'çifte Windsor'u da öğrenin. Doğada ateş yakmayı bilin. Bonus bilgiler: Doğru odunu seçmek, elde kibrit-çakmak vs. yoksa doğru kavı bulmak ve akla ilk gelen şey olmasa da, doğru istifi yapmak. Ayakkabılarınızı güzelce parlatmayı öğrenin. Bez ayakkabılarımızla da mutluyuz ama her ortamda geçmiyor onlar, kundurasız gidemeyeceğiniz yerler öncesinde lostra bulamayabilirsiniz; o bezi, o cilayı ve o fırçayı kullanmaya alışın. Yılan ısırığını tedavi etmeyi öğrenin. Siz yine de bu işi doktora havale etmenin bir yolunu bulun. Doğada bir başınaysanız, durum değişir tabii. Bu anlarda kumanda sizdeyse soğuktan donmaya karşı çareleri de bilmelisiniz, güneş çarpmasına karşı olanları da. Kendi kendinize tıraş olun ama tıraş makinesiyle değil. Batı'da Aman, düzenli olarak berbere gidin de deniyor. Neyse ki hepimiz berber bilen bir gelenekten geliyoruz. 'Paralel park'ı becerin. Arabayı herkes sürüyor, dört teker ayağımızı yerden kesiyor zaten; şehir denen cangılda iki dakikada o iki aracın arasına sıkıntısız -ve kimseye de sıkıntı vermeden girebiliyor musunuz, mesele şimdi o. Bir nevi 'survival'. Mangaldan anlayın. Sıkıntı yok, zaten ata sporumuz. İlkyardım bilin. Her zaman ihtiyaç olabilir; hele kalp masajına, unutmayın, kalp masajı ritmi ile Bee Gees'in 'Stayin' Alive' şarkısının ritmi birbirine benziyor, yardımı olacaktır. Bir başka acil müdahale bilgisiyse boğazına bir şey kaçması suretiyle nefessiz kalan bir insanı kurtarmak için gereken 'Heimlich Manevrası'; manevranın yetişkinler ve bebekler üzerinde nasıl kullanıldığını öğrenin. Kendi söküğünüzü dikin, düğmenizi de. Yoksa bir gün bir toplantı öncesi, elinizde kopmuş düğmeyle bir otel odasında kalıverirsiniz; ütü yapmayı kıvırmanızı da hararetle tavsiye ederiz. Çevrenizdekileri, o yeni gömlekteki kat izi kadar rahatsız eden az şey vardır mesela. Odun kırın! Kamp ateşinden bahsetmiştik hani; işte bunun için malzemeyi de siz sağlayın. Hem bir odunu iki düzgün parçaya ayırmanın verdiği haz çok az şeyde var. Patlayan lastiği değiştirin. Çok zor değil, üstelik çok da havalı. Kendinizinkini değiştirirseniz, çekici beklemezsiniz; başkasınınkini değiştirirseniz hayır duası alırsınız. Bir bebeğin altını değiştirmeyi becerin. Birincisi, gerçekten kolay; ikincisi, saadet puanları hanenize gürül gürül akacak. Doğada yönünüzü bulun. İster Google Map, ister eski usul pusula, ister ağaca buluta bakın ama kuzeyi, güneyi saptamayı öğrenin. Takım elbise giyin, taşıyın. Centilmenliğin kodlarından biri iyi giyinmek; bunun yolu da takım elbiseden geçiyor, sakın tartışmayalım. İşiniz el vermese bile takım elbise giyecek fırsat yaratın. En önemli kural: En iyi takım elbise sizin için özel dikilendir -tıpkı gömlekler gibi-; terziye gidin! Sizin ölçülerinizi bilen bir terziniz olsun. Durumsal farkındalığınızı geliştirin. Birçok şey sizin dışınızda gelişiyor ama siz yine de işleri şansa bırakmayın. 'Durumsal farkındalık', sadece etrafınızda ne olup bittiğinin farkında olmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda bir şeyler ters giderse ne yapacağınızı önceden bilmenizi de içeriyor. Bir barınak inşa edin. İki şey için. Bir: Ya gerekirse gerçekten? İki: Gerekmezse içinde çoluk çocuk oynar. Zehirli bitkilerden anlayın. Sadece onlardan değil, ağaçlardan, yapraklardan, çayır çimenden de anlayın. Kart karmayı öğrenin. Çünkü kartlar yeniden dağıtılacak! Dağıtan kişi de siz olun madem. O kartların iki el arasında fıııııııırrrrrrrrrrppppp diye salınması havalıdır hem. Bir-iki sihir numarası bilin. 'Erkeklik görevleri' içinde sadece kadınları etkilemek yok; arada bir çocukları da eğlemeniz lazım; kulaktan madeni para çıkarmak bu işlerin sevindirme garantili standardıdır. İtfaiyeci tutuşunu deneyin. Bir yaralıyı, ne kadar ağır olursa olsun, olay yerinden çıkarmak için birebir; marifeti, kişinin ağırlığını düzenli bir şekilde dağıtmasında. Dinlemeyi bilin. Bugünlerde daha zor bir beceri yok. Altından kalkan inanılmaz takdir görüyor; istediğiniz her kadına sorabilirsiniz. Cep telefonunuz olmadan kendinizi eğlendirin. Sosyal medya yok, canlı TV, film seyretmek; oyun oynamak yok. Meraklarınızı geliştirin; okuyun, yazın. Parmaklarınızla ıslık çalın. Bir restorandan çıktınız, az ötenizden bir taksi geçti; ıslık çalamadığınız için kaçırdınız. Yazık. YouTube'da videosu da çok; öğrenin ıslık çalmayı. Tepeden tepeye bile duyulan, tatlı bir beceridir; hem bu kadar kolay keyif veren de az şey var."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/instagram-profilin-hakkinda-ne-soyluyor-olabilir", "text": "Sayfanızın Sadece Selfie Dolu Olması: Doğrusunu söylemek gerekirse Instagram sayfanızda hep selfie paylaştığınız zaman, hayatınız biraz kendi etrafınızda dönüyor hissi veriyor. İlişkiye girmek istediğimiz erkeğin de hayatında başkalarına yer vereceğini görmek bizi iyi hissettirebilir. Keşke Yüzünü de Görsek Dedirten Erkek Modeli: Kendi fotoğrafınız hiç olmadığı zaman da kafamızda soru işaretleri oluşmuyor değil. Anlıyoruz kendinize düşkün değilsiniz ama profilinize baktığımızda sizi de bir görmek isteriz açıkçası. Hayat dengeden ibaret, biraz ondan, biraz bundan, biraz da kendinizden olursa tadından yenmez. Çok Aktif Olmamanız: Açıkçası sosyal medyada çok aktif olmamanız bizler tarafından pozitif algılanıyor. Sadece yakınlarınızı takip etmeniz, çok az fotoğraf paylaşmanız, hesabınızın gizli olması falan derken gösteriş meraklısı olmadığınızı ve gizliliğe önem verdiğinizi anlıyoruz. Dürüst olmak gerekirse sosyal medyadaki görüntünüzden çok hayatınızdaki anlara değer vermeniz bizce çok güzel. Sürekli Hikaye Paylaşmak: Yaptığınız şeyleri takipçilerinizle paylaşmak istemeniz gayet normal, fakat bunun da bir sınırı var. Her adımı, her öğünü, her tatili Instagram'dan paylaşınca bu da bize biraz itici geliyor. Sanki birilerinin hikayenize cevap vermesini bekliyormuşsunuz da çaresizce paylaşım yapıyormuşsunuz gibi oluyor. Her şeyde olduğu gibi, hikaye paylaşımında da aşırıdan kaçınmak lazım. Bu sayede daha öz güvenli ve daha gizemli görünürsünüz. Materyalist Fotoğraflar Paylaşmak: Lütfen bu görgüsüzlükten kaçınalım. Masanın üstünde son model araba anahtarı, belinizde marka marka bağıran kemerler, ayağınızda pahalı sneakerlar... Bunlar yanlışlıkla kadraja girmiş gibi yapsanız da bizi kandıramazsınız :) Biz bunları gördükçe sizi yanlış da olsa kompleksli gibi tanıyoruz. Siz kendiniz olun, bırakın biz öz halinizi beğenelim. Erkeklerin Yaptığı Hatalar 101: Ayrılık Sonrası Yapılmayacak 8 Şey'i de okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/internet-kurallariyla-sanat", "text": "Dünya'nın önde gelen galerilerinden David Zwirner'ın geçtiğimiz haftaki podcast konuğu, son birkaç haftadır ismi sürekli zikredilen, çiçeği burnunda milyoner NFT sanatçısı Mike Winkelmann nam-ı diğer Beeple'dı. Konuşmaya Herhalde bir sanatçıyım diyerek başlayan Beeple, bir buçuk saatlik söyleşi boyunca dijital sanatın geleneksel sanatla kıyaslanmasının yanlış olduğundan ve iki sanat dünyasının kuralları arasındaki farklardan bahsetti. Birkaç istisna dışında, ne akademisyenler, ne sanat eleştirmenleri, ne galericiler, ne de koleksiyonerler, dijital bir NFT sanat eserini kendi kuralları içinde değerlendirebilecek birikime sahip değil. Sanat tarihi dersleri doktora seviyesinde değilseniz genelde dijital sanata çok değinmiyor. Gerekli birikimi oluşturmak istenen sanatın kendisi zaten fazla yeni. İlkokul sanat dersinde hepimiz elimize kalem veya fırça aldığımızdan, geleneksel resim en azından kavram olarak daha yakın, daha anlaşılır. Kaçımız bilgisayarda sıfırdan üç boyutlu bir Star Wars karakteri çizmeyi biliyor? Gerçekçi olmak gerekirse, dijital sanata dair en güncel kıyaslama noktamız Pixar filmleri ve Windows 95 ekran koruyucuları. Geleneksel sanatla NFT üretilerinin ayrı tutulması gerektiği gerçeği de buradan doğuyor. Kaç kişi sizi takip ediyorsa, hatta sizi beğendiğini belirtiyorsa, o kadar kıymetlisiniz. Sosyokültürel değeriniz, takipçilerle büyüyüp, takipçilerle küçülüyor. Instagram şöhretinin en önemli kurallarından biriyse her gün içerik paylaşmak. Beeple söyleşisinin satır aralarını okuduğumuzda ortaya çıkan mesaj: yaşadığımız post-internet devrinde dijital sanatın ve sanatçının değeri kültürel etkisiyle değil, istatistiki başarısıyla ölçülüyor. Abidin Dino'ya duyduğunuz hayranlığın sergi açılışına 1 milyon kişi gelmediği için azaldığı, Fahrelnissa Zeid'in her gün bir resim bitirmediği için hor görüldüğü bir dünya hayal edin. Çağdaş sanat dünyasına girmek zordur, doğru insanları tanımak, doğru partilere gitmek, doğru küratörlerle doğru insanlar tarafından tanıştırılmak gerekir. Herkese eserlerini sergileme imkanı tanıdığı için NFT pazar yerlerinin varlığı heyecan verici bir gelişme bile diyebiliriz. Fakat anlaşılan o ki kendini söyleşide bilirkişi ilan eden, yaşayan en pahalı ve en zengin dijital sanatçı Beeple'ın saygı duyduğu koşullar ve dijital hiyerarşik düzen, geleneksel sanat dünyasınınkiler kadar acımasız. NFT teknolojisiyle sanatçılığa soyunan dijital yaratıcıların büyük bir bölümü, bir internet alışkanlığı olarak ilgi çekici içerik üretme yarışındalar. Onları geleneksel sanatçılardan ayıran en önemli farklardan biri de bu. Her sanatçının ilgiye ihtiyacı var ancak pek çok geleneksel sanatçının ana amacının tepki çektirmek veya beğeni toplamak olmadığını söyleyebiliriz. Daha adil sandığımız NFT pazar yeri size sadece bir TikTok fenomeni kadar ilgi topladığınız zaman değer veriyorsa, görünürlüğünüz aldığınız like'lar sayesinde artıyorsa, dijital devrim sandığımız kadar demokratik bir devrim midir? Galeriye eş dost çağırabilirsiniz, fakat gelen insanlara eserlerinizi zorla beğendiremezsiniz. NFT pazar yerindeki kıymetinizi belirleyen Instagram'da ise beğeni ve takipçi satın almak pizza sipariş etmek kadar kolay. Belki Beeple gibi konuya hakim sanatçılar üretilen sanatın teknik değerini biz ölümlülerden daha iyi tartabilir, fakat küresel anlamda bir dijital sanat birikimi eksikliği varken, hala neye baktığımızı ve ne satın aldığımızı tam olarak çözememişken herkes bir gecede veya bir satışta fenomen olabilir. İnternette popüler olan kişiler bu kurallar çerçevesinde her daim kazanacaktır. Henüz başlamamış olsa da, NFT pazar yerlerini önümüzdeki aylarda çok hızlı bir yozlaşma bekliyor. Ortada bu kadar açık bir gaye uçurumu ve şikeye bu kadar müsait bir pazar yeri varken sorulması gereken soru, en azından şimdilik, dijital sanatla geleneksel sanatı aynı şekilde değerlendirmeye devam etmenin doğru olup olmadığı."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/iyi-niyet-yeterli-degildir-roberta-annandan-iklim-degisikligi-aksiyonlarina-dair-bir-analiz", "text": "Bu sorunun kısa cevabı, çünkü böylesi daha kolay. Değişim zor ve rahatsız edici bir süreç. Bugün yapmamız gereken şeyleri hepimiz yarına ertelemeye eğilimliyiz. Karşılaşılması gereken sorun ne kadar büyükse, insanları yapmaları gereken şeyi yapmaya ikna etmek de bir o kadar zor. Ve bu sorun ise devasa. 1.5 Derece Yaşam Biçimleri: Yaşam biçimi karbon ayak izini azaltmak için hedef ve seçenekler raporu, ne kadar değişmemiz gerektiğini ve hangi değişimlerin daha etkili olacağını ölçüyor. İklim değişikliği üzerine yapılan çoğu yorum, bizi sihirli bir şekilde kendi davranışlarımızdan kurtaracak olan yeni teknolojilere dayanırken bu rapor, eğer küresel ısınmayı Paris'teki 2015 Birleşmiş Milletler İklim Konferansı'nda (COP 21) önerildiği üzere 1.5 derecenin altında tutmak istiyorsak birer birey, aile ve topluluk olarak hepimizin yapması gereken değişiklikleri ele alıyor. Rapor, gelişmiş ülkelerin 2030 (2050) için yapmaları gerekli olan karbon ayak izi azaltımı besinde en az %47 (%75), gayrimenkulde %68 (%93) ve taşınırlıkta %72 (%96) demektedir. Rapor aynı zamanda Gelişmekte olan ülkeler için Çin'deki güncel 4.2 tonluk karbon ayak izi, Brezilya'daki 2.8 ton ve Hindistan'daki 2.0 ton 2050'ye kadar ülkeye ve duruma bağlı olarak %23-84 azaltılmalıdır bilgisini veriyor. Bu azaltmalar nasıl yapılacak? Rapor en önemli alanları: Et ve süt ürünleri tüketimi, fosil yakıta dayanan enerji ve aynı zamanda araba kullanımı olarak tanımlamakta. Benim en aşina olduğum alan moda ve bu alan, teknoloji ve ekonomik gelişmenin mükemmel fırtınasına kapılmış bir endüstri. Tahminler değişebiliyor, fakat moda endüstrisinin küresel karbon emisyonlarının %10'undan sorumlu olduğuna inanılıyor. Endüstrideki birçok insan karbon ayak izlerini iyileştirmek için çok çalışıyor ve çok aşama kaydedilmiş durumda, fakat daha yapılacak şeyler var. Tekstil üretiminde kullanılan kimyasallar ve nihai ürün için harcanan enerjiye müdahale başta geliyor. En çok zarar veren endüstri listelerine baktığınızda moda endüstrisini enerji tüketimi, ulaşım ve tarımla beraber sıralamada ilk beşte görebilirsiniz. İnsanlar az miktarda kaliteli ürün almayı hedeflemekten, yüksek miktarda hızlı moda ürünü tüketmeye geçiş yapmış durumda. Şirketler istek arttıkça üretimi artırdı ve bu istek dünya çapındaki kültürel değişimlerle inanılmaz bir derecede çoğalmakta. Dünya nüfusunun %60'ının internete erişimi olduğu tahmin ediliyor. Artık kimsenin mağazalara gitmesine gerek yok, birkaç butona tıklayarak kendilerine yepyeni bir dolap satın alabilirler. Bu artan tüketim aynı zamanda küçük, oldukça zengin elit kesim dışında eskiden yoksulluğun evrensel olduğu piyasalarda filizlenen bir orta sınıfın gelişmesiyle de hızlanmıştır. İnsanlar kendi ve çocuklarının hayatlarındaki gelişimi güzel şeyler alabilme kapasitelerinin artması ile hesaplıyorlar. Bu kötü bir davranış değil, doğal bir istek. İnsanların kafasında hayatlarını iyileştirmekle, bu tüketimin verdiği zararı birleştirmek oldukça zor bir şey. Bu yeni piyasaların çoğu, insanların geleneksel olarak kendi çevrelerinden kıyafet alma ve yaratmaya odaklı oldukları ülkelerde. Şimdiyse birdenbire bunu yapmalarına gerek kalmadı. Problemler iki şekilde karşımıza çıkar: Elle tutulabilen ve uzak olan. Britanya'da yaşayan biri havanın normale göre daha ıslak, yazların daha sıcak ve kışların daha ılımlı olduğunu fark eder. Türkiye'de eskisine göre daha fazla kuraklık ve sıcak hava dalgaları var; kendi ülkem olan Gana'da yağışlar daha az öngörülebilir hale geldi ve deniz seviyeleri yükseldi. Bunların hepsine bakıp iklim değişikliğinin suçlu olduğunu söyleyebiliriz, fakat hepimiz sadece kendi hayatımızda oluşan küçük, bazen anlaşılamayan değişimleri tecrübe ederiz. Kaliforniya ve Bangladeş'teki trajedi ve felaketler birbirlerinden çok uzak. Ölümlerin yasını tutabiliriz, fakat bu olayları kendi hayatımıza bağlamak neredeyse imkansız. Başkalarının yaşadığı bir felaket, bizim kendi hayatımızı ölçümlememiz için yeterince teşvik edici değildir. Sadece kıyamet bizim kapımızı çaldığında harekete geçmeye karar veririz. Türkiye bunun için mükemmel bir örnek. Bu yıl İzmir, Şırnak, Burdur, Edirne, Antalya ve Muğla'da yaşanan kahredici ve trajik orman yangınları, hükümetin iklim krizi konusunda daha keskin bir şekilde hareket etmesi adına bir talep deryasının ortaya çıkmasını sağladı. Burada pandemiye verilen tepki ile çıkarılabilecek güzel bir paralellik var. Dünyanın her bir yanından ülkelerde hükümetler insanların hayatlarının oldukça kısıtlanması, özgürlüklerinin bastırılması ve COVID virüsünün bulaşmasının yavaşlatılması konusunda ne kadar işbirlikçi olduklarına hayret ettiler. Evde kalmak, derinden sevilen kültürel aktiviteleri kenara bırakmak, sevilenlerden uzun süre uzak düşmek; krizden önce bir çoğumuzun bu kuralları takip edeceğini düşünmek imkansızdı. Eğer bu kurallar iklim değişimi için konulsaydı, bu derece uyulur muydu? Esas olarak dünyanın ihtiyacı olan tepki bu, fakat COVID'in daha elle tutulabilir bir tehdit olduğu da söylenebilir. Bu hastalığa kapılmış, hastaneye kaldırılmış, hatta vefat etmiş insanlar tanıyoruz. Bu hastalık hayatlarımızda ve gözümüzün önünde. Ellerimizle kulaklarımızı kapamamız bir işe yaramayacak. Tehdit burada, ve buna göre hareket ediyoruz çünkü başka bir şansımız olduğunu düşünmüyoruz. Toplu taşımada maske takmak ile güvende kalmak arasındaki psikolojik ilişkiyi çizmek kolay. Klimayı veya ısıtıcıyı açmak ve küresel facia arasındakini çizmekse pek değil. Bu ilişkinin insanlara belli edilmesi, çözüm yolunda büyük bir engel. Kasım'da tüm dünya Glasgow, İskoçya'da 2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Konferansı, yani COP 26 için bir araya gelecek. Gezegendeki en güçlü insanlar korkularını, çözümlerini ve değişim için dileklerini paylaşacaklar. O toplantı ve konferans odalarında birçok konuda anlaşma olacak, özellikle bir şey yapılması gerektiği konusunda. Fakat geleceğimizi kontrol eden bu insanlar hep arkalarını kolluyor olacaklar, tıpkı politikacıların her zaman yapması gerektiği gibi. Onların en önemli seyircisi evdeki halk olacak. Uluslararası çözümleri üstlenmek başka, toplumunu kendi hayatlarını değiştirmeye ikna etmek ise başka. İngilizce bir kelime vardır, whataboutery. Bu kelimenin anlamı insanların bir zorlukla karşılaştıklarında konuyu değiştirmek amacıyla tamamıyla farklı bir yöne doğru yönelmeleridir. Bazıları Peki ya Çin? diyeceklerdir, Onlar en büyük çevre kirleticilerinden biri. Ah, diyecek Çinliler, peki ya Batı? Onlar hepimizden çok daha uzun süredir fosil yakıt yakıyor; değişim onların sorumluluğu. Bize bakmayın, diyecek gelişen ülkeler, biz daha yeni çıkan piyasalarımızla yolun çok başındayız. Problemi biz yaratmadık, yani bunu çözmek bizim sorunumuz değil. Parmakla başkalarını göstererek onları suçlamak bir politikacı için kendi toplumuna fedakarlık yapması gerektiğini söylemekten çok daha kolaydır. Her ülke bir başka ülkeyi suçlayabilir, bizler de bireyler olarak kurumsal düzeyde tıpatıp aynısını yapıyoruz. İklime zarar vermekten kar eden fosil yakıt şirketleri, yeryüzünde büyük yaralar açarak onu kirleten madencilik şirketleri, ve evet, savurgan üretimi ve çöpe atılan kıyafetleriyle moda endüstrisi -hepimiz gözlerimizi kısıp, söylenip, bunların gerçek kötüler olduğunu savunabiliriz. Ne de olsa durdurulabilirler, değil mi? Yine de... Hepimiz ışıkları ve ısıtıcıları açmak istiyoruz. Hepimiz arabalarımızı kullanıp eğer ödeyebilecek kadar şanslıysak tatiller için uçmak istiyoruz. Hepimiz son moda kıyafet istiyoruz. Günün sonunda bir tişört almak ne kadar zararlı olabilir ki? Kolaylıkla kalpsiz soyguncu olarak tanımlanan bu şirketler aslında sadece bizim ürünlerine ve servislerine olan isteklerimize cevap olarak hareket ediyorlar. Eğer ürettikleri şeyi istemeseydik, bu üretimi durdururlardı -tekrarlamak gerekir ki onların hareketleri ile bizimkiler arasındaki ilişki, bizim silkelenip durumun farkına varmamız için fazla soyut. Eğer iklim değişikliğine karşı savaşılacaksa ülkeler daha iyi hareket edebilmek adına büyük ittifaklar kurmalı, fakat bu savaş anca biz bireyler de tutum takınıp kişisel karbon ayak izimizi azaltınca kazanılacak. Count Us In Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen ve hepimizin yavaşlamak ve sonunda küresel ısınmanın en kötü etkilerini geri çevirmek için atabileceği 16 adımı çizen; bizi daha az et yemek, daha az uçmak, evlerimizi izole etmek gibi bariz adımları atma yönünde destekleyen bir proje. Bu adımlar yapmamız gerektiğini bildiğimiz halde yapmamayı tercih ettiğimiz şeyler. Proje, kayıt olanları tek bir hayat biçimi değişimiyle, insanların problemin gerçek ölçeğinden korkmaması adına, basit bir şeyle başlama konusunda destekliyor. Önerilen davranışsal değişimlerin hepsi küçük ve bir etkisi olmayacakmış gibi gözükebilir. Ve işte yolumuzdaki en son, en sinsi engel ile burada karşılaşıyoruz. Bu kadar büyük güçlerin içinde olduğu küresel bir problemin kişisel kontrolümüzden çıktığını düşünmek oldukça kolay. Mesela bazı ürünleri tekrar kullanmak veya geri dönüştürmek boş jestler gibi gözükebilir. Fakat eğer Count Us In bir milyar insanı hayatlarında küçük bir değişiklik yapmaya ikna etme hedefini yerine getirirse bunun etkisi inanılmaz belirgin olabilir. Artık yaptığım şeyler hiçbir işe yaramayacak demek kabul edilebilir bir şey değil. Bir gün çocuklarımız ve torunlarımız bize dönüp Gezegeni iklim değişikliğinden korumak için sen ne yaptın? diye soracaktır. Bu soruya iyi bir cevabımızın olmasını isteyeceğiz."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/james-baldwinin-guvenli-limani-istanbul", "text": "Haftalardır Amerika'yı kasıp kavuran 'Black Lives Matter' hareketi, yıllar içinde giderek biriken ve farklı formlar kazanarak kendini sürekli olarak yeniden üreten ırkçılığın pek de şaşırtıcı olmayan bir sonucu. Yasalarla on yıllar önce sağlanan eşitliğin günlük yaşamda pratiğe dönüşememesi yetmezmiş gibi siyahların hala sistematik olarak polis şiddetine maruz kalması, ırkçılık tartışmalarını Amerika'dan başlayarak tüm dünyada yeniden alevlendirdi. Minneapolis'te nefessiz kalarak öldürülen George Floyd'un görüntüleri hala hafızalarımızdayken, zihinlerimiz ister istemez bu topraklardan aşina olduğumuz başka bir 'siyah'a yöneldi. James Baldwin, 60'lı yıllarda şiddetini iyice artıran ırkçılığa karşı başlatılan sivil hak mücadelesinin ön saflardaki isimlerinden biriydi. Belki de yazar olmasının getirdiği empatiyle, mücadelede yer alan diğer arkadaşlarına göre Baldwin daha 'romantik' ve hassastı. ''Doğduğun ve kimliğini taşıdığın ülkede sana yer olmadığını öğrenmek, hele genç yaşlarda, insanda şok etkisi yapar. Ben büyürken bana Afrika'nın tarihi yoktur diye öğretildi''. Arkadaşı Zeynep Oral'ın deyimiyle, ''Baldwin siyahtı ve eşcinseldi; siyahların hakları için savaşırken aslında kendiyle de hesaplaşıyordu. Kendisiyle yüzleştikten sonra toplumsal mücadelesini sürdürmeye hız verdi''. ''Kişinin kim olduğu, ne olduğuyla ilgili imgesiyle gerçek kişiliği arasında hep bir çatışma vardır. Bu çatışmayı yok saymak sizi boğup yok edecek bir fantezidir. Çatışmayı göğüslemek sizi gerçek kimliğinize kavuşturabilir'' demişti Baldwin. Sürekli savaş halinde olmaktan yorgun düşer insan; ölen, yaralanan, savrulan yine kendisidir. Ara sıra durup dinlenmelidir ki güç toplayabilsin. 60'lar Baldwin için kolay geçmedi. Amerika'daki siyahi özgürlük hareketine yaklaşımları her ne kadar birbirinden farklı olsa da Martin Luther King, Medgar Evans ve Malcolm X gibi mücadelenin sembol isimlerinin arka arkaya hayatını kaybetmesi Baldwin'in hassas ruhunu iyice hırpalamıştı. Kimliğine karşı yapılan saldırılardan nefes alamaz hale geldiği dönemlerde İstanbul'a geldi Baldwin. Baldwin'in yarım kalan eseri ''Remember This House''tan uyarlanan ''I am not Your Negro'' belegeselinde de sıklıkla belirttiği gibi, ırkçılık öğrenilen bir şeydi ve 60'lı yılların Türkiyesi'nde yaşayan insanların büyük çoğunluğu için ne Amerika'daki sivil hareket ne de renge dayalı ırkçılık pek bir anlam ifade ediyordu. Belki de bu yüzden burası Baldwin için güvenli bir limandı. Baldwin, Actor's Studio'da beraber çalıştığı yakın arkadaşı Engin Cezzar ve eşi Gülriz Sururi sayesinde İstanbul'un entelektüel kalabalığının merkezinde kendine konforlu bir alan yarattı. En bilinen romanlarından biri olan 'Bir Başka Ülkede' dahil birden çok eserini İstanbul'da, Boğaziçi Üniversitesi'nin denize nazır özgür ortamında kaleme aldı. Baldwin kendini yalnız hissettiği zamanlarda ''Engin Cezzar'ın kan kardeşi, Yaşar Kemal'in 'Arap' Jimmy'si'' oldu."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/karalar-baglamaktan-hareli-beyaz-bir-sayfa-acmaya-kayiplarla-yasamak", "text": "Kayıplar karşısında elimizde kalan iki seçeneği konuşalım: Yas ve melankoli. Yıllarca emek verdiğimiz o işten çıkarılmak, uzun zamandır hayalini kurduğunuz, kredi alarak, borçlanarak açtığınız restoranın iflasını vermek, başka bir ülkeye taşınmaya cesaret edemediğinizden hayır dediğiniz teklifi, listedeki ikinci adayın hiç düşünmeden kabul ettiğini duymak, mahkeme salonu çıkışında o andan itibaren eski eşiniz olacak insanla vedalaşmak, doktorunuzun hastalığınızın kronikleştiğinin bilgisini vermesi, sudan nedenlerle görmeyi ötelediğiniz arkadaşınızın ölüm haberinin gelmesi, yediğimiz penaltının sonucunda takımımızın küme düşmesi, kısa vadede ödemeniz olanaklı görünmeyen borcunuz nedeniyle yurt dışı yasağı almak... Ortak noktaları hepsinin bir çeşit kayıp olması. İş, fırsat, özgürlük, itibar, sağlık kaybı, bir insanı, ilişkiyi kaybetmek. Avusturyalı psikanalist Sigmund Freud'a (1856-1939) göre kayıplar karşısında verdiğimiz iki tür tepki var: yas ya da melankoli. Yas, acımızı fark etmek, üzülmek, belki bir süre inkar etmek, öfkelemek ama zamanla kaybı kabul etmek. Yeni bir sayfa, bir başka deyişle, yeni fırsatlara, ilişkilere, ihtimallere alan açmak. Hatta kayıpla büyümek: İflas hikayemizi ve bu sürecin sonunda öğrendiklerimizi genç girişimci adayları ile paylaştığımız konuşmalar yapmak, o penaltıyı ve öncesinde yaşananları anlatan bir kitap yazmak, boşanma üzerine bir blog açmak, aynı kronik hastalığı yaşayanların hak savunuculuğunu yapacak bir dernek kurmak, yurt içinde hiç görmediğimiz şehirlerin listesini yapıp sırayla ziyaret etmek. Melankoli ise kaybı asla kabul etmemek, kendini, karşıdakini suçlamak; kayıp hissinin, üzüntünün hayatın diğer alanlarına siyaret etmesine izin vermek; kendini fırsatlara, yeni ilişkilere kapamak; o noktada takılıp kalmak. Burada küçük bir parantez açıp Yunanca kara safra anlamına gelen melankoli kelimesinin köklerine de değinmek istiyorum. Kara safranın hikayesi ise Hippokrates'in (M.Ö. 460-370) insan karakterini, ruh halini ve biyolojik yapısını belirleyen dört sıvı -kan, balgam, sarı safra ve kara safra - olduğunu iddia ettiği Sıvılar Teorisi'ne dayanıyor. Kara safranın yüksek olması aşırı üzüntü haline neden oluyor yine bu teoriye göre. Karalar bağlamak deyiminin hikayesi de de buradan geliyor aslında. Zaman içinde, tıpkı batı dillerinde olduğu gibi, Türkçe'de bu teoriden gelen melankoli kelimesini isteksizlik, çökkünlük, genel bir umut kaybı, kendini dış dünyaya, ilişkilere, insanlara kapama hali anlamında kullanmaya başlıyoruz. Kaybı kabullenmek kolay değil. Hepimiz zaman zaman kendimizi suçlayan - böyle değil şöyle yapsaydım, eğer o fırsatı geri çevirmeseydim..., eğer o hafta buluşmak için ısrarcı olsaydım..., eğer vergi borcumu önceliklendirseydim..., eğer çocuk yapmayı istediğini söylediğinde böyle tepki vermeseydim..., daha iyi konsantre olsaydım o penaltı kaçmazdı... -cümleleri kurarken buluyoruz elbette. Melankoliye düşmememin yolu ise zaman içinde bu çok da yapıcı olmayan ve sayfayı çevirmemizi engelleyen düşünceleri bunu fark edip, kaybı kabullenmek; kendi hatamızla barışmak, her ne yapmış olursak olalım, kendimizi affetmek ve devam etmekten geçiyor. İşte yas sürecini tamamladığımıza işaret eden bu aşamaya geldiğimizde açacağımız sayfanın renginin belki bembeyaz değil de hareli beyaz olmasını daha iyidir. Yaşanmışlıkların, hatıraların ve kayıplardan, hatalardan öğrediklerimizin izlerini taşıması için. Hippokrates, Hippokrates Külliyatı, çev. Nur Nirven, İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2018. Bu yazı GQ Bahar 2021'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/muzik-sismanlatici-bir-gidadir-velayet-rejimi", "text": "Hani yayla çalınan, çeneyle omuz arasına sıkıştırılan. Boş bakışlar... Halbuki kemanı biliyordu. -Kemanı hatırladın mı? -Evet, ama kocaman nasıl? -Benim boyumdan bile büyük! -Ama nasıl? Baba canavar saate bir kez daha göz attı. Gece yarısına yaklaşmaya devam ediyordu. Yataktan fırladı. Alelacele giyindi, sonra kızını giydirdi . Temmuz. Festival ayı, Taksim'de bir otelin altındaki kafe, festival süresince konser sonrası uğrayabileceklere geç saatte caz dinletisi sunuyordu. Kafenin önüne geldiklerinde, saat çok yakınlaşsa da henüz gece yarısı olmamıştı, arabaları balkabağına dönüşmeden yetişmişlerdi ve müzik devam ediyordu. Babanın içi çalan grubu görünce rahatladı. Bu tür gruplar ucuz olsun, bir kişi eksik olsun diye kontrbas almaz genellikle. Ama bu sefer nasıl olduysa vardı. Kızını kontrbas çalan sevimli gencin tam karşısına bir tabureye sığdırdı, İşte kontrbas dedi. Kendisi son boş yere, en arkada bir masaya geçti. Kızı iki avcunun arasında, şimdiye kadar babasının hiç görmediği bir konsantrasyonla müziğe daldı. Hala balkabağına dönüşmemiş arabalarına bindiklerinde saat en küçük olmuştu. Kzı arka koltuğa oturur oturmaz uyumuştu bile. Baba, henüz beş yaşına bile girmemiş minik kızının uyurken beşinci kata çıkarıldığında ne kadar ağır olabileceğini hatırladı, sağlamlığı tartışmaya açık belini yine zorlu bir sınav bekliyordu. Öte yandan, kendi hayatında çok önemli olan müziğin kızı için de önemli olması için gösterdiği çabaların karşılığı olarak görüyordu olan biteni. Bazen bu yüzden zor durumlarda kaldığı da oluyordu tabii. Uzun yıllardır tanıdığı arkadaşının, sadece kendisinin yerini bulabildiği milyonlarca plak ve kasetin içine nasıl sığdırıldığını muamma olan minnacık dükkanına uğramışlardı. Dükkana bir tek dükkancı sığdığı için kaset kolilerinden oluşan öbeklerden birinin üzerinde otururyordu. Dükkancı, sekiz numara miyop gözlüklerinin ardından babayla Sende şu var mı, şu da geldi, bunu dinledin mi, ikisi beraber ne acayip olmuş, herifler çalmıyor ayin yapıyor muhabbetine girmişti. Albüm albüm, grup grup, müzisyen müzisyen, ansiklopedi yazıyorlardı! Kolilerin üzerinde bacak bacak üstüne atmış, konuşmayı takip eder gibi yapan kız nihayet akıllarına geldi. Biraz da dükkandaki çeşit bolluğunu göstermek için adam Sana göre çok güzel şeyler geldi dedi. Ünlü televizyon spikerinin çıkardığı masal kasedi? Cevap omuz silkmeden ibaret. Çocuk şarkıları derlemesi? Cevap omuz silkme. Şu? Omuz silkme. Bu? Yine omuz silkme! Baba bu omuz silkmenin ne demek olduğunu iyi biliyordu. Sevilmeyen yemekler, gidilmek istenmeyen filmler, görülmek istenmeyen akrabalar, oynanmak istenmeyen oyunlar sayıldığında Yukarıdakilerden hiçbiri anlamına gelen, doğru soru bulunana kadar amuda kalkılsa başka cevap alınmayan klasik hareketti. Dükkan sahibinin miyobu bir milyona fırladı, dürbünleşti, dürbünün diğer tarafından kıza baktığını anladı. Dürbünü saygıyla düzeltti. Bayılmasına ramak kalmıştı."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/nbade-neler-oluyor", "text": "Ligin gelmiş geçmiş en iyi şutörlerinden Stephen Curry, Kevin Durant ve Kyrie Irving... Sayısız kez All-Star seçilmiş, 30 yaş üstü üç yıldız... Bir yıllık sakatlıklarının ardından lige döndüklerinde kimse ne yapacaklarını bilmiyordu. Sürpriz! Hiç sakatlanmamış gibiler. Toplamda altı şampiyonlukları bulunan üç yıldızın yakaladıkları istatistiklere bir bakın... Stephen Curry, 29.7 sayı, 6.3 asist, 5.5 ribaund. Kyrie Irving 27.2 sayı, 6 asist, 4.8 ribaund. Kevin Durant 29 sayı, 7.3 ribaund, 5.3 asist. Üstelik Durant ve Irving, bir başka süper star James Harden'la birlikte bu sezon şampiyonluğu kovalıyor. Curry ise 32 yaşında bir kez daha All Star üç sayı yarışmasının kazananı oldu! Peki ya 35 yaşındaki Chris Paul'e ne demeli? Phoenix Suns'ın diğer yıldızı Devin Booker'la birlikte Batı Konferansı'nda takımını zirveye oynatan tecrübeli oyuncu maç başına 16 sayı, 8.8 asist, 4.7 ribaund ortalamalarında... Muhteşem bir skorer olan Booker'ın ise NBA'in önümüzdeki 7-8 senesine damga vurmasına kesin gözüyle bakılıyor. Curry, Irving, Durant ve Paul kendilerine tertemiz birer sayfa açarken, Julius Randle kariyerinin zirvesine 26 yaşında çıktı. Sezon öncesi kimsenin beklentisi olmayan New York Knicks'i Doğu Konferansı'nda 5. sıraya taşıdı. 2012-2013 sezonunda bu yana ilk kez playoff potasına giren Knicks'in ana taşıyıcısı olan Randle, sayı, asist ve ribaund rakamlarında kariyerinin en tepe noktasında. Daha yeni 22 yaşına girdi ve şimdiden MVP adayı. Geçen yılki akıl almaz istatistiklerini daha da geliştiren, triple double'ı alışkanlık haline getiren Sloven yıldız Luka Doncic'ten bahsediyorum. Kariyerinde kaç şampiyonluk yüzüğü alacağı tartışılırken, o mutsuz. Takımı Dallas Mavericks kötü giderken MVP'yi hak etmediğini düşünüyor. 23 ve 24 yaşındaki Boston Celtics yıldızları Jason Tatum ve Jaylen Brown, şampiyonluğa ulaşmak için zamanlarının geldiğini düşünüyor. Birlikte ortalama 50 sayı, 13 ribaund ve 8.5 asist üretiyorlar. 36 yaşındaki LeBron James'li Los Angeles Lakers'dan tacı almak için en üst düzeyde basketbol oynasalar da Celtics istenen seviyeden uzak. NBA draft'ında 3. sıradan seçilen ve Michael Jordan'ın sahibi olduğu Charlotte Hornets'ın geleceğini üzerine inşa ettiği 2001 doğumlu LaMelo Ball da Sıra bizde diyenlerden. İnanılmaz asistler yapmasının yanında, ligin en çok top çalan oyuncularından ve daha da önemlisi 19 yaşında takıma liderlik ediyor. 22 yaşındaki Trae Young ise Atlanta Hawks'ın tartışmasız lideri. Sadece takımına değil, artık tüm sahaya hükmediyor. 9.4 asistle ligin en çok asist yapan 3. oyuncusu. Young ortalama 26.4 sayı ile ligin en çok sayı atan 11. oyuncusu. Ligin göze en çok hitap eden oyuncularının başında 21 yaşındaki Ja Morant geliyor. Morant'in driplingleri, havada süzülüşü ve atletik özellikleri benzersiz. Morant etrafında yeniden yapılanan Memphis Grizzlies'in ise başarı için tek ihtiyacı zaman. Ara jenerasyondan ligi domine etmeye devam eden yıldızları da atlamayalım... Ligin en iyi uzunlarından Joel Embiid 26, Denver Nuggets'ın 2.11 boyundaki pivot oyun kurucusu Nikola Jokic 25, All Star yetenek yarışmasını kazanan Domantas Sabonis 24, geçen sezonun şampiyonu, LeBron James'in taktığı isimle Anthony Jabbar Davis 27 yaşında. Geçtiğimiz sezonun MVP'si Giannis Antetokounmpo 26 yaşında uçmaya devam ediyor. Son olarak All Star maçının da MVP'si olmayı başardı. 29 yaşındaki Damian Lilliard ve 30 yaşındaki Kawhi Leonard'ın hızları ve istekleri hiç azalmıyor. Bu yazı NBA'de Benim Dönemim Düelloları başlığıyla #GQBahar21 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/ne-olursa-olsun-yasamaya-mecbursun", "text": "Bugün canın çok sıkkın, her şey sana zor geliyor olabilir... Bugün aşkın bitmiş, O seni terk edip gitmiş, olabilir... Hayatımın en uzun seyahatinden yeni geri döndüm, yorucu ama unutulmayacak bu yolculukta herşeyin yeşil, kahverengi, sarı ve kırmızı göründüğü yerleri gördüm. Daha önce hiç görmediğim bulutlarla karşılaştım. Adını bilmediğim, hiç görmediğim renkteki ve şekillerdeki bitkilerin arasında, isimlerini hatırlayamadığım dünyanın en güzel canlıları ile tanıştım. Taşların yapılarını, şelalelerin çığlıklarını, dağların kokusunu, canlıların seslerini beynime kaydettim. Güney Afrika seyahatimde sonunda farklı düşünen insanlarla vedalaştım ve güzel ülkeme geri geldim. Bilgisayar ekranının karşısına oturdum ve kaldığım yerden devam ediyorum. Aslında dedem söyler bu tarz şeyleri ama ben 14 yaşındayım. Pandemi öncesinde ne yaptığımı çok da net hatırlamıyorum. Şu andaki durumdan farklı olduğunu biliyorum. Bir dede yorgunluğum yok ama umutsuzluğu görebiliyorum. Hatta bazen her şey daha önce görmediğim kadar düzgün ve hayat her canlı için adil ve güzel olmayacak diye korkuyorum. Sonra korkum umutsuzlukla karışıyor ve yorgunluğumun üstüne dökülüyor. Afrika yolculuğum bana hiç bir şeyin sonsuza kadar hareketsiz kalamayacağını öğretti. Doğada sürekli bir hareket var. Gözümün gördüğü canlıların çoğu Güneş batarken sessizleşiyor ve doğuşuyla birlikte hareket başlıyor. Rüzgar yüzünden sürekli bir şeyler hareket ediyor. Bulutlar geçiyor, kayalar aşınıyor, canlılar uyuyor, uyanıyor, üretim başlıyor. Ben bir iklim aktivistiyim. Hareket etmek, ikilm değişikliğini insanlara anlatmak benim ürettiğim şey. Hareketsiz kaldığım zamanlarda Güneş'i, kayaları, canlıları ve rüzgarı hatırlamak işe yarıyor. Hava kapalı olsa da, dışarıda hiç rüzgar esmese de bazı şeylerin daha iyi olacağını biliyorum. Çünkü Dünya, içindeki diğer bütün canlılarla yaşamaya mecbur olduğumuz bir yer biliyorum. Bana bunu hatırlattığı için Güneş'e, rüzgara ve Afrika'ya, bu yazıya ilham verdiği için de Bulutsuzluk Özlemine teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/nerdesin-askim", "text": "Yirmili yaşlarını erkek dergileri okuyarak geçirmiş, erkek dergilerinde yazan kadınların siyah gözlük- kırmızı ruj-göğüs dekoltesi üçlemesi ile öğütler verdiğini görmüş ve erkek gibi kadın olmayı çok seksi, çok özgürlükçü, çok radikal bulup pembe giymeyi reddetmiş genç kadınlardandım ben. Erkeklerle kadınlardan daha rahat arkadaş olabilen, bunu da Kuzenlerimin hepsi erkek, onlarla büyüdüm diyerek açıklayan ama öte yandan kadın haklarını delice savunan bir ara nesil kadını. Çünkü Mad Men dünyasının ebeveynleri tarafından büyütülürken, Hem anne olacaksın hem de kariyer kadını, güç budur diye ezberletilmiş, ikisinden biri eksik olursa sen de eksik olursun zehri bilinç altına işlenmiş, öte yandan güçlü olmayı hep erkek gibi güçlü olmak şeklinde öğrenmiş bir kadın. 20'lerde en güçlü, en radikaldim; tam olarak It's A Man's World yani Bu dünya erkeklerin dünyası ve sen de bu dünyada ayakta kalacaksın fikri vücudumun her zerresine işlemişti. Ancak, dahil olduğum kuşağı bekleyenler başkaydı: Sürekli değişen kavramlara, tıpkı seksek oynar gibi sekerek uyum sağlamamız gerekliydi ve biz, geçmişte kalmamak için Counter Strike'da mermilerden saklanır gibi çevik olmalıydık. 30'larda kadınlığımı benimseme, pembe renkle barışma ve gücün erkek gibi olmakta değil; kadınlığın zevkine varmakta olduğunu fark ederken bir baktım ki, aslında Hepimiz yaşıyoruz, rahatsızız ama bu böyle normal dediğimiz durumlar hiç de normal değilmiş! Meğer çalıştığım gazetenin restoranında, kıdemli erkeklerin oturduğu masanın önünden geçerken o erkeklerin Yeni çıtır gelmiş demesi gerçek bir tacizmiş. Sus kızım, ayıp, karşına alma adamları diyen seslere inat, #metoo diye bağırabilmek mümkünmüş. Bir erkekle eve gidince sırf ayıp olmasın diye sevişmek gerekli değilmiş mesela, canımız istemiyorsa hayır diyebilirmişiz ve kimsenin o hayırı naz olarak algılamasına izin vermek mecburiyetinde değilmişiz. Eve gelen misafir gibi davranmamız gerekmiyormuş hayatımıza giren erkeklere. Küçük bir dipnot: 1966 tarihli şarkıyı seslendiren, dört kez evlenmiş, resmi olarak dokuz, rivayete göre 13 çocuğu olan siyahi efsanevi şarkıcı James Brown'dur. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/nft-firtinasinda-z-kusaginin-rolu", "text": "Geçtiğimiz yılbaşı, ünlü Amerikalı yazar ve konuşmacı Fran Lebowitz'in çağdaş yaşama dair gözlemlerinden oluşan, Martin Scorsese'nin yönettiği Netflix mini-belgesel serisi Pretend It's A City yayınlandı. Bu serinin 6. bölümünde aktris Olivia Colman ile konuşurken, Fran Lebowitz bir sanat galericisinin konuğu olduğu bir yemeği anlatıyor. Galerici bu yemekte internet üzerinden sanat almanın bir saçmalık olduğunu savunuyor. Ona göre bu alışverişi yapanlar sanatı gerçekten deneyimlemiyorlar. Lebowitz'in bölüm boyunca vurguladığı şey de bu yeni insanlar; kuşaklar arası farklar ve insanların sadece kendi kuşaklarını anlayabilecek kapasiteye sahip olmaları. Hiç unutmuyorum, bundan yaklaşık 10 yıl önce en iyi arkadaşımın küçük kardeşi Playstation'da bir oyun oynarken, gözümüzün önünde, oynadığı karakterin giydiği kıyafeti değiştirmek için $2.99 gibi bir miktar para harcamıştı. İnternete bağlanmayan konsollarla büyümüş olan biz, dehşet içinde bu alışverişe tanıklık ederken, oyunda kendiyle aynı ortamda olan ve okuldan tanıdığı arkadaşlarının da benzer şekilde, özel renkli veya desenli kıyafetler giydiklerini görmüştük. Daha sonra oyunun yenisi çıktı, derken o $2.99'luk kıyafet tarihe karıştı. Fakat o gün gördüm ki, Z kuşağı mensubu bir grup çocuk için geçer akçe, oyundaki karakterine yatırım yapmaktı, hele o karakter başkaları tarafından görülüyorsa. O kuşağın mensupları artık 18-20 yaşlarındalar, yakında kendi paralarını kendileri kazanmaya başlayacaklar, hatta bazıları başlamış bile olabilir. Yani internetle büyümüş ilk neslin, daha büyük ölçekte yatırımlara başlayacakları bir döneme giriyoruz. Bir alışkanlık olarak elle tutmadıkları, tutmayacakları şeyleri almaya hazır bir kitle geliyor. Ve belki de NFT dünyası bizlerden ziyade onların. Geçtiğimiz hafta David Zwirner galerisinin İçerik Direktörü olan Lucas Zwirner ile NFT piyasasını konuştuk. Kendisinden daha önce Beeple adlı dijital sanatçıyla yaptığı podcast vesilesiyle bahsetmiştim Lucas Zwirner'a göre NFT sanat piyasası sanat dünyasının yerine geçmeyecek. Daha ziyade, sanat dünyasına paralel olarak var olacak bir yapılaşma öngörüyor. Fiziksel olarak sanat deneyimlemenin kıymeti değişmese de, internetten satın almayı ana alışveriş biçimi olarak benimsemiş kuşağı hor görmemenin önemini vurgulayan Zwirner, bu doğrultuda bir dijital sanat platformu bile başlatmış. NFT olarak değil ama geleneksel internet alışveriş mekanizmalarıyla işleyen bu sitenin belki de en ilginç tarafı, tıpkı NFT gibi, bir ön sayımı takiben belli tarihlerde satışların başlatılması. Terminoloji olarak Nike'ın sınırlı sayıda üretilen özel ayakkabıları veya NFT eserler için kullanılan drop kelimesini kullanan bu site, eserlerin kültürel boyutundan ziyade, satın alınmasını vurgulayan, yeni kuşak internet alıcılarını hedefleyen bir yapı. Belki de çare bu mekanizmayı ve sevenlerini anlamaya çalışmak değil. Ancak, bu paralel dijital furya giderek büyürken, sanata sahip olmak yerine destekçi olmayı benimseyecek yeni kuşak mensuplarını bulup yetiştirmezsek, sanat dünyası hiç olmadığı kadar ürünleşebilir."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/nft-pazarindan-mona-lisa-alinir-mi", "text": "Amazon, 2013 yılında kitap, mobilya, diş macunu vb. içeren geniş envanterine ek olarak sanat eserleri satmaya başlayacağını anons etmişti. Aslında, 2000'lerin başından beri çevrim içi sanat eseri satışını tekelinde tutan ünlü İngiliz galeri Saatchi'nin internet sitesi Saatchi Online'a bir meydan okumaydı bu. Bugüne kadar Amazon'dan eser alan tek bir kişiyle tanışmadım. Saatchi gibi sanat dünyasından gelen platformlara kıyasla, Amazon'da satılan eserlerin çoğu zaten ucuz motel duvarlarını süsleyen suluboya gün batımlarından hallice. Bugün Amazon'da sanat eseri almak istediğinizde açılan sayfa önce içerik ve malzeme türü şeklinde kategoriler sunuyor, sonra da eserleri ebatlarına ve renklerine göre listeliyor. Kültürel anlamda sanata yatırımdan ziyade, bir dekorasyon hizmeti sunuyor aslında. Kurulduğu 2013 yılından beri Amazon'a rakip pek çok dijital sanat satış sitesi türemiş olsa da, çağdaş sanat dünyasına rakip veya paralel bir pazar yerinden söz etmiyoruz. Bu siteler daha çok üniversiteden yeni mezun, belki ilk defa maaş kazanmaya başlayan 20-25 yaş arası kitleye, poster almaktan bir tık daha ilginç ve bir lokma daha sanatsal bir alternatif sunuyor. Günümüzün NFT sanat pazar yerleri için de benzer bir yorum yapmak mümkün. Sonuçta haftanın en iyi basket smaçı türevi spor odaklı kısa videoları ve Pokemon misali oyun kartlarını da açık arttırmayla satan bir dijital pazara, sanat galerisi veya müze diyemeyiz. Aynı şekilde geçtiğimiz haftalarda bahsettiğim gibi, NFT olarak çok pahalıya 3-5 saniyelik animasyon satabileceklerini keşfeden dijital çizerler bu pazar yerlerine akın ettiğinden beri, baktığınız şey sanat mı, veya sanatsal mı, kestirmek çok güç. NFT siteleri halen kendilerini sanat odaklı göstermeye çabalıyorlar. Ancak sundukları ürün yelpazesine baktığımızda görülen o ki, bu sitelerin hepsi giderek dijital alışveriş merkezlerine, bilemediniz Kapalıçarşı'ya dönüyor. Bu kaosu ayıklamaya nereden başlarız diyemeden, NFT pazarına bir de rönesans tabloları girdi. The Art Newspaper'a göre 2019'da 4,4 milyon ziyaretçi ağırlamış olan Floransa'nın ünlü müzesi Uffizi Gallerie'yi pandemi esnasında sadece 1,2 milyon kişi ziyaret etti. Belki bu zararın açığını kapamak için, belki de NFT piyasasını bir fırsat olarak gördüklerinden, kendi koleksiyonlarındaki orijinal rönesans eserlerinin NFT kopyalarını yaptırıp satışa çıkarmaya karar verdiler. İlk satılan eser, Michelangelo'nun 1505 tarihli Doni Tondo adlı tablosuydu. $170,000'e satılan NFT kopyanın teknik adı NFT değil, DAW. Digital Art Work'ün kısaltması olan DAW, Cinello adlı bir şirket tarafından yapılıyor. Henüz sadece İtalyan müzelerle çalışıyor olsalar da, Cinello veya benzeri şirketlerin, 2021 bitmeden MoMA, Tate, veya Louvre ile proje anons etmeleri kimseyi şaşırtmayacaktır. Sonbahara kalmadan Mona Lisa'nın, Guernica'nın, Yıldızlı Gece'nin dijital kopyalarının satış haberlerini görebiliriz. Sanat tarihinin en çok konuşulan eserlerinden Mona Lisa'nın bire bir kopyasını satarlarsa, Louvre'a saygımız düşer mi? Teknik olarak satılan şeyin çok pahalı bir dijital poster olduğunu düşünürsek, belki de omuz silkmek daha doğru. Fakat gün gelir de gerçek dünyadaki Mona Lisa'ya bir şey olursa, tek dijital kopyasının, elinde kripto para birikmiş olan bir bilgisayar dehasının elinde olması, kültürel mirasımızın korunması açısından biraz olsun insanı ürkütüyor. Ortada, giderek büyüyen ve anonim bir dijital koleksiyoner kitlesi var."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/oglu-yasinda-bir-baba-velayet-rejimi", "text": "Oğlan rutin hafta sonu ziyaretine bir de arkadaş katmıştı. Çocukları kolay yoldan doyurmak için yasak yemekleri söylemekle başlayan kaçamak, sert bir savaşa dönüştü. Ama taraflar eşit, baba da en fazla oğlu yaşındaydı. Bombalar hafif sağa düştü. Bildiğimiz makineli tüfeğin yedi göbek torunu akıl dışı silah, ayrı namlulardan ateş kusuyor, bomba atıyor, ışık fışkırtıyordu. Zavallı baba kendini Irak-Suriye-Afganistan bir şeykıra konmuş, on doz gürültü, beş doz özel efektle iyice çalkalanmış da kulaklarından içeri sivri hunilerle dökülüyormuş gibi bir halde buldu. Ateş altında kalanların türlü çeşitli robot, humanoid yaratık olması durumu değiştirmiyor, baba her ateş sesinde kafasını eğiyor, gerçeklik hissine kendini kaptırıyordu. Oğlunun ve sınıf arkadaşının iki saattir kesintisiz süren oyunu hafta sonunu nasıl geçireceğinin özetiydi. Ara vermeleri için getirdiği her öneri senkronize baş sallayışlarıyla reddedildi. Yemek, onları durdurabilecek tek şey olabilirdi. Çünkü ikisi de tek elle joystick tutarken diğer elle ağzına bir şeyler atabiliyordu. Babanın canı yemek yapmak, sonra da bulaşık yıkamak istemiyordu. Daha hafta sonunun ilk akşamından! Bir şeyler yiyelim mi? dedi. Ne yaptın? diye sordu oğlu alışkanlıkla. Onun için baba dediğin yemek yapmalı. Hep, farklı farklı. Hadi! Bu sefer bir şeyler söyleyelim. Baba sanki sihirli kelimeler söylemişti. Oyun bir anda durdu, kendisine dönen kafa ve kocaman gözler Gerçekten mi? diye bağırdı. Hemen Her istediğimizi söyleyebilir miyiz? arkasından da Hem de istediğimiz yerden? soruları geldi. Gizli formülü bulmanın rahatlığıyla kabul edince iki hafta babanın bilgisayarına çöktü. Onlar oynarken yazmaya çalıştığı yazıyı save etmeden hedefe kilitlendiler. Nevzat'ın sitesinde Yeni Zelanda, Hawaii sahillerinde görülmemiş bir sörf başladı. Hamburger, pizza, suşi, etsiz çiğ köfte önerilerinde dolaşıldı. Birlikte ve ayrı ayrı tekrar sordular: Gerçekten istediğimizi yiyebilir miyiz?. İnanamamışlardı. Benim annem bunları yememe hiç izin vermiyor, O bir şey mi, benimki raftan hiçbir şey yememi istemiyor! Baba da istemiyor aslında ama raf neydi? Rafta satılan yani sanayi işi, yani doğadan olmayan, yani zararlı, yani kötü Aerobik, cim, pilates milates derken hatunlar GDO'lu beyinlerini organik gıdayla bozmuşlardı. Çocukların üzerinde de korku imparatorluklarını genişletecek meşru sebepler bulmuşlardı. Oğlu babaya göz kırptı. Arkadaşına da gururla Burada her şey serbest dedi. Oğlunun arkadaşı ona büyük tezahüratla sarılırken, baba içinden sınırların neler olabileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. Önce uzun uzun ne yiyeceklerini tartıştılar. Jargon babaya yabancıydı: Bildik şeylerin markalara göre farklı adları, büyük seçim, kombo, ring... Tabii ki veletler farklı markalardan acayip şeyler istediler. Tabii ki iki ayrı mekanın kural tanımaz motosikletçileri farklı zamanlarda geldi. Tabii ki ilk geleninki paylaşılırken ağır pazarlıklar yapıldı. Aranılan kapı ertesi gün ardına kadar açıldı. İki öğün daha sepet sitesinin altı üstüne getirilerek yine farklı şeyler istendi. Anneler yüzünden nelerden yoksun kaldıklarını düşündülerse ısmarladılar. Pazar günü geldi. Öğün aralarındaki çikolata, cips, ıvır zıvır bulamacına yasak teferruatla eklenince aldıkları milyon kaloriyle çocukların patlamamış bombalara dönüşmüş olması gerçeği babanı kafasına balyoz gibi indi. Veletleri televizyon, cep telefonu, konsol, bilgisayar ve diğer tüm ekranlardaki Lucas türevleri kesmiyordu. Fiziki azgınlık başlamış, koltuk tepesinden tavana el izi bırakmacalı atlamadan babanın çalışma masasını kale yapıp evdeki yastıklarla şut çekmeye, bu arada babanın vicdan azabı okunmamış kitaplar kulesini devirme, kediyi çift taraflı sıkıştırıp deliye döndürme gibi muzır faaliyetlere başlamışlardı."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/ruyanizin-senaryosunu-siz-yazin", "text": "Uyurken yatakla aranıza göbeğiniz girdiğinde rüyanın yönetmenlik koltuğuna Tinto Brass oturabiliyor. Hong Kong Shue Yan Üniversitesi'nin 2012'de yaptığı araştırmaya göre yüz üstü yatmak daha sık nefes almaya neden oluyor ve bu durum genelde maceralı ya da kırmızı noktalı rüyalarla sonuçlanıyor. Rüya hadisesinde genetiğin gücünü de atlamamak gerekiyor. Helsinki Üniversitesi'nin 1998'de yaptığı çalışma, tek yumurta ikizlerinin neredeyse aynı frekansta kabus gördüğünü söylüyor. Dundee Üniversitesi'nin 2008 tarihle araştırmasına göre çocukluk döneminde siyah-beyaz televizyon izleyenlerin hayatları boyunca gördükleri rüyaların yüzde 20'si siyah-beyaz olmakta. Bu araştırmalardan çocukken maruz kaldığımız TV programlarının ömür boyu uykumuzda bizi takip edeceği sonucunu çıkarmak da mümkün. İngiliz Peynir Üreticileri Birliği'nin 2005 yılında İngiltere'de yaptığı bir çalışma çedar peynir yiyenlerin rüyalarında daha çok ünlü kişi gördüğünü, küflü peynir yiyenlerin rüyalarının daha tuhaf olduğunu, kaşar peynirinin rüyasız uyku getirdiğini öne sürüyor. Bu araştırma da Türk bilim insanlarından. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nin 2004 tarihli çalışmasına göre sola dönerek uyuyanların kabus ve tuhaf rüya görme oranı daha fazla. Sağa dönerek uyuyanların sabahları genelde daha dinlenmiş uyandıklarını da ekleyelim."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/sinir-gokyuzu-velayet-rejimi", "text": "Baba üç buçuk yaşındaki kızının zor sorusuyla köşeye sıkıştı: Sonsuz nedir? Koca koca insanların bile anlamakta zorlandığı bir şeyi ona nasıl izah edecekti? Hafızasını yokladı, kızını onun silahıyla alt etme zamanı gelmişti. Baba başını gazetesinden kaldırmak zorunda kaldı. Babaaa sonsuz nedir?. Boş boş baktığı minicik kızı soruyu tekrarladı. Doğru duymuştu, üç buçuk yaşındaki kızı ona sonsuzun ne olduğunu soruyordu! Nereden çıkmıştı şimdi bu? Akşam akşam. Aslında olay basitti. Kızı ayağa kalkabildiği günden beri değebildiği her şeyi kurcalıyordu. Yüksek sehpanın üzerinde duran, henüz uzaktan kumanda yaratılmadığı için bol düğmesi olan televizyon, en önemli hedefti. Uzanamadığı için, açılma kapanma kararı kontrolünde değildi. O düğmeye uzanmak onun için sadece yeni bir hedefe ulaşmak değil, önemli ve kıt, dolayısıyla stratejik bir kaynağı ele geçirmekti. Ve o gün gelmişti. Bu operasyon derhal günlük spor haline geldi. Olur olmaz durum ve saatler çat! Bazen haber, belgesel, bazen de yüksek hışırtı eşliğinde milyonlarca nokta... Ama birkaç gün sonra, her açıldığında görüntü vardı. Televizyon her seviyede uzaktan eğitim aracı ilan edilmiş, Açıköğretim, açık dershane dönemi başlamıştı. Ufaklık ekran karşısına geçip, birkaç dakika için de olsa konuya kilitleniyordu. Seyretmese bile biri gelip bu gürültü kirliliğine son verene kadar iks, ye, logaritma, Dandanakan, ivme, bangır bangır kulak resmi geçidi yapıyordu. Bu sonsuz sorunsalı da o gün işlenen konudan kaynaklanıyordu. Baba minik kızının tüm sorunlarına, onun anlayacağını varsaydığı şekilde cevap vermeye kararlıydı. ne de olsa her fırsatta Babacıklar her şeyi bilir ödülü almaktan, kendine bile itiraf etmekte zorlandığı bir gurur duyuyordu. Ama bu sefer iş biraz yaştı. Sonsuzu kavram olarak kendi arkadaşlarına bile nasıl anlatabileceğini bilemezken, minik velete ne diyecekti? Biz her şeyin bir başı ve sonu olduğunu zannederiz ama olmayabilir. I-ıh. Boş gözler. Şimdiii, bir yol olsa, biz yürüsek, yürüsek ama bitmese... Cevap net: Nasıl yani? Baba onlarca tanım yaptı. İmkansız. Bugüne kadar babanın her açıklamasını kolayca anlayan kız, işin içinden çıkamadıkça bozuluyordu. Ona göre baba her şeyi bildiğine göre anlayamayan kendisiydi. Ama o gün kızı pek adeti olmadığı şekilde Babacık seni çok seviyorum yaaa! deyiverdi. Şımaran baba, pek değil, hiç adeti olmadığı şekilde, başkası söylese kızacağı soruyu soruverdi: Ne kadar? Genelde çocuklar bu soruya, iki kolunu açıp Bu kadaaar ya da Dünyalar kadar gibi standart cevaplar verirdi. Ama kızı standart değildi, cevabı tahmin edilir soru onu bayağı şaşırtmıştı. Ciddileşti, sessizleşti. Zor durumda olduğunu düşündüğü zamanlarda yaptığı gibi, kulağının üzerine düşen saçları avcunun içine alıp burnuna değdirdi. Avcunu önce kafasına, sonra yüzünde bastırdı. Hiç aklından çıkmayan bu cevap, işte şimdi kurtarıcısı oluyordu. O da cevabı uzun uzun düşünmüş, çok farklı şekillerde formüle etmiş ama başaramamıştı. Kızını onun silahıyla alt etme zamanı gelmişti. Durdu, muzip bir ifade takındı. Gözlerinin içine baktığı kızı, her şeyi bilen babasının cevabını bekliyordu. Pür dikkat. Baba patlattı: Sonsuz, sokağın tavanıdır! Kızı cıvıl cıvıl Hah, tamam anladım dedi. Anlamıştı. Gerçekten."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/test-lab-2021de-ipod-ne-alaka", "text": "Bundan tam 16 yıl önce, G.O.R.A. hala vizyondayken, birinin kulağında beyaz kulaklıklar gördüğünüzde bunun tek bir anlamı vardı. Bunların hepsi internette eski iPod'larını tamir eden, hatta modifiye eden bir grup hobi tutkununun olduğu forumları keşfetmem ile başladı. Zira benim iPod hikayem güzel anılarla dolu değildi, o dönemde ortaokuldaydım ve babam bir arkadaşına rica ederek bana ABD'den bir iPod Video getirtmişti. Ben kullanmaya başladıktan bir hafta sonra ise iPod'um bir anda bozulmuştu. O dönem Türkiye'de iPod Video bulunmadığı için bir teknik servis de yoktu. Bu nedenle o iPod'u hiçbir zaman kullanamadım. iPod'un ortalığı kasıp kavurduğu, sevgililerin birer kulaklık paylaşarak Feel Good Inc. dinlediği günleri ben o heves içimde kalmış bir şekilde izleyerek geçirdim. İşte o iPod son 16 senedir çekmecemde toz topluyor. Birkaç iPod tamiri videosu izledikten sonra kararı verdim. Öyle ya da böyle, ben bu iPod'u tamir edeceğim ve hevesimi alacağım. İşin ilginç kısmı, şu anda cep telefonumdan sonsuz şarkıya anında erişebilmeme rağmen, 2021'de iPod kullanmak hiç beklemediğim kadar nostaljik, keyifli ve tatmin edici bir deneyim çıktı. iPod'umun içini açıp inceledikten sonra üç parçanın değişmesi gerektiğine karar verdim. Hard disk, pil ve kulaklık girişi. 16 yıl önce iPod'um hard diskindeki bir hata yüzünden çalışmayı durdurmuştu, ancak pili ve kulaklık girişi de uzun yıllar çekmecede durmaktan sağ çıkamamışlardı. İnternette gerekli tüm parçaları kolayca buldum ve Çin'den sipariş ettim. Bir ay sonra parçalar elime ulaştı. Yeni parçaları takmam bir saatten az zamanımı aldı ve çok kolaydı. Bu minik ameliyattan sonra iPod'umu şarja taktım ve bam! iPod'um hayata döndü! iPod günlerini hatırlayanlar o dönem mp3 indirmek için ne hallere düştüğümüzü bilir. Spotify ve Apple Music'e alıştıktan sonra bu kısımdan biraz korkuyordum. Evdeki favori CD'lerimi tarayarak iPod'a yüklemeye başladım. Yavaş bir süreç olduğu için her albümü tek tek inceledim; o şarkıları dinlediğim yılları andım. Kendime koyduğum tek kural, bu iPod'a sadece kendi döneminden şarkılar yüklemek oldu. Böylece kendime bir zaman kapsülü yaratmak istedim. Öncelikle iPod'un orijinal pilinin üç katı gücünde bir pil ve hard disk yerine SSD depolama ile tamir ettim. Bunun anlamı, iPod'umun şarjı tamı tamına bir ay gidiyor. Günümüzde her şeyi her gün şarj etme döngüsünden çıkmak çok hoşuma gitti. Uygulamalar, bildirimler, dikkat dağıtıcı hiçbir şey yok. Sadece müzik. Açıkçası bunu çok özlemişim. Yanımda sadece iPod'um ile çıktığım yürüyüşlerde tekrar bir çocuk gibi kendimi şarkılarda kaybolurken, etrafı izleyip hayaller kurarken yakaladım. Telefonumun beni sürekli dürtmesi ve içine çekmesinden bir kaçış niteliğindeydi adeta. iPod'lar dönemin pahalı oyuncaklarıydı. Ben iPod'umun yerine yenisini koyamamıştım, birçok insan ise hiçbir zaman bir iPod edinememişti. 2021 yılında ise durum çok farklı. 100-300 arası iyi durumda bir ikinci el iPod bulmak mümkün. Benim gibi hevesini almak isteyenler için ideal. Elbette iPod'un tasarımına değinmeden edemeyeceğim. Teknoloji ürünlerine göre resmen bir dinozor yaşında olmasına rağmen iPod hala o ilk günkü sihrini koruyor. Resmen insanın sürekli müzik dinleyesi, eline alıp oynayası geliyor. 16 yıllık başka hangi teknoloji ürünü için bunu söyleyebiliriz gerçekten bilmiyorum. Tamir ve şarkı yükleme süreci 2021 yılında aklı ve mantığı olan birinin uğraşmak istemeyeceği kadar meşakkatli. Her zaman en son çıkan ve erişmesi çok kolay olmayan ürünlerden konuşuyoruz. Ancak ürün tasarımına olan aşkı yaşamak için bu şart değil. Bazen o heyecanı eski, kısmen unutulmuş bir üründe bulmak hepsinden daha keyifli olabiliyor. Umarım bu yazı sizi de geçmişinizde sevdiğiniz bir ürünü tekrar keşfetmeye, belki de tamir ederek yaşatmaya teşvik eder. Her zaman hayatımıza yeni şeyler eklemek, tüketmek zorunda değiliz. Bazen sadece ıvır zıvır çekmecemizi aralamak yeterli."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/turkiyenin-dunyaca-unlu-sanatcilari-var-mi", "text": "Çağdaş sanat dünyası hayal edemeyeceğiniz kadar ufaktır. Kendinizi Ekim ayında Londra'da tanıştığınız biriyle altı ay sonra Mexico City'de yemek yerken bulabilirsiniz. Göçmen kuşlar gibi, yıllık sanat takvimini takip eden bu kitlenin Türk mensupları, tahmin edebileceğiniz üzere sık sık birbirleriyle karşılaşırlar. Ne komiktir ki hayatımın yarısından çoğunu bu yıllık takvimin bir mensubu olarak geçirmeme rağmen Murat Pilevneli'yle yollarımız 2016 yılına kadar kesişmedi. Contemporary Istanbul'un İsviçre'de Art Basel vesilesiyle düzenlediği bir yemekteydik, o dönem ben Türk fuarın uluslarası sanat kurumlarıyla olan ilişkilerine ve özellikle de mezunu olduğum Art Institute of Chicago ile ortak bir eğitim programının yaratılmasına destek oluyordum. Fuarın kurucusu Ali Güreli beni Murat Pilevneli'ye tanıttığında sanatçı kimliğimin yanı sıra bu görevimden söz etmiş, Pilevneli de masanın karşısından elimi sıkarken Peki Ali sana para veriyor mu? demiş, şaşkınlığımı görünce de kahkaha atmıştı. Mesleğim ve bahsettiğim uluslararası parkur gereği çok insanla tanışırım, her zaman herkesle elektriğimiz uyuşmasa da hayatımda kimsenin bendeki kredisi Murat Pilevneli kadar hızlı tükenmedi. Türk kültürü çerçevesinde yeni tanıştığım kişilere para sormamayı geçtim, çağdaş sanat dünyasının nabzının attığı Basel kentinde, kendi ülkesinden gelen bir sanatçıyla tanışan bir galericinin memnun oldum diyemediği ve beni fuarın bütçesinin bir uzantısı olmaya indirgediği bir andı bu. Sanatı da aynı şekilde paraya indirgeyen bu zihniyet ne yazık ki haftalardır bahsettiğim NFT dünyasına egemen. O yüzden bir yazımda eserlere değil kültüre ve sanatçılara yatırım yapmanın ve bunu görev bilecek nesiller yetiştirmenin önemini vurgulamıştım. Belki de kimse ona 2017'de Tate Modern'de retrospektifi gerçekleşen Fahrelnissa Zeid'den, MoMA PS1'da sergilenmiş olan Nil Yalter'den, LACMA'da eserleri bulunan Hayal Pozantı'dan, 53. Venedik Bienali'nde gösterilen Ahmet Öğüt'ten, Sao Paulo Bienali'nde sergilenmiş olan Servet Koçyiğit'ten, Berlin Hamburger Bahnhof Müzesi'nde gösterilmiş olan Gülsün Karamustafa'dan ve dünyaya mal ettiğimiz daha nice sanatçıdan söz etmemiştir. Haluk Akakçe, Taner Ceylan, Abidin Dino gibi dünyanın her yerinde küratör ve koleksiyonerlerin saygıyla andığı diğer isimleri saymıyorum bile. Türkiye'nin dünyaca ünlü sanatçısı yok cümlesi, o emeğe hayranlıkla bakarak büyümüş ve kendi gözlemlerimce gümbür gümbür gelen yeni kuşaklar için de şevk & onur kırıcı bir cümledir. Tercümesi, Sizin büyürken gittiğiniz müze sergileri aslında birer kandırmaca, hatta Türk sanatçı gösteren müzeler de aslında müze değil anlamı taşır. Türkiye'yi hiç bir şekilde temsil etmeyen dev bir Kaws heykeli ve eleştirmenlerine çanak anten gönderen Refik Anadol animasyonları önünde böylesine acımasız ve üstten bakan bir röportaj vererek Pilevneli neyi amaçlıyor bilmiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/yangindan-iki-cift-laf-getirdim", "text": "Yalnızca ormanlar, bitkilerle hayvanlar değil biz de yanıyoruz. Bu yangın hepimizin yangını. Dünyada olan her şey bizde de olur, bizde olan da onda. O kadar derinden bağlıyız ki birbirimize. Kendi acımızı uyuşturmaya, duygularımızı bastırmaya devam ettiğimiz sürece, yangına körükle gidiyoruz. Biz kendi içimizdeki yangını söndürmeyi becerebildik mi ki, ormanlara uzansın kollarımız. Orman yangını kontrol altına alınıp söndürülse de, içindeki yangınla ne yapcaksın? Asıl o çoktan alıp başını gitmiş. Bütün yaşam alanın yanıp kavruluyor. Bu dünyadaki evin, benliğin sarsılıyor. Uzaklara değil, içine bak. Çevrene. Yaşadığın ortama. En yakınındaki kişilerin gözlerinde gör kendini. Ateş evine çağırıyor seni. Görevi arındırmak ve dönüştürmektir ateşin. Kendisi var olan en güçlü şifacılardan biridir. Denge dışı bir hareket gördü mü devreye giriverir. Her şeyin bir olduğu bilinciyle, bu yangının hepimizde bir şeyler dönüştüreceğine yürekten inanıyorum. Yanarız. Soğuruz. Yenileniriz. Aynı bizim gibi, tıpkı doğadaki gibi. Küçücük ellerimle değiştiremeyeceğim şeylere öfkelenmektense, elimin uzandıklarına bakarım. Çaresizliğimin içinde otururum. Yasımı tutarım. Ateşin dinginliğe, biraz serinliğe ihtiyacı olduğunu bilirim. Az demlenirim. Sonra gün gelir devran döner, ateş söner. Ve biz çok daha güçlü bir şekilde küllerimizden doğarız. Aynı doğadaki gibi."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/yapraklari-dokme-vakti", "text": "Tabii ki her mevsim güzel. Kış deyince insanın aklına battaniye altında izlenen filmler, ateş başında sohbetler geliyor. Hatta biraz şanslıysak balkondan baktığımızda sokağı kaplayan beyaz bir örtü, sessizleşen sokaklarda yere düşen kar tanelerinin sesleri, buharlanan camlar, demlenen çaylar, elini tutacak bir sevgili... Dur tamam betimlemeyi burada kestim. Olan var olmayan var. Geride bıraktığımız yazın da bambaşka bir tadı var. Evet, biraz sıcak biraz kurak ama güneşin parlak ışıkları, incecik kıyafetler, deniz, kum ve güneş, hafif yanık kokusu... Harekete geçen duygular, yaz aşkları, MFÖ'nün dediği gibi biraz duygu bütün isteğim buydu. Biraz deniz biraz uyku... Bu da tamam. İlkbahar zaten Geldi bahar ayları, gevşedi gönlümün yayları mevsimi. Kış geride kalmış. Çiçekler açmış. Her yer rengarenk. Güzel kokular, sokağa çıkmaya başlayan insanlar... Açık hava ve bolca kahkaha. Bir de Eylül var. Üstüne psikolojik roman bile yazılmış olan ay. Sonbahar... Benim en sevdiğim mevsimdir. Havası ne sıcaktan bunaltır, ne soğuktan üşütür. Ayrıca doğum günümdür :) Artık sıcaktan bunalmış insanlar, akşamları üstüne bir şeyler almaya başlar. Kurumuş, dallarında yük olmaya başlamış yapraklar dökülür. Yazın miskinliği geride kalır. Dinlenmiş olan doğa artık çalışmaya başlar. İnsanlar da öyle... Özetle her mevsim bir öncekinden dolayı vardır ve bir sonrakine hazırlıktır. Biri olmadan diğerinin anlamı yoktur. Bu yüzden mitolojide Horae isimli dört peri tarafından tasvir edilir ve bu periler her resimde bir arada, büyük bir uyum içinde dans ederler. Aynı mevsimler gibi. Mevsimlerin hikayesi bu coğrafyada yer alan her mitolojide benzer şekillerde tasvir edilir. Amaç, her dönemin, her güzelliğin geçici olduğunu anlatmaktır. Adonis, Aphrodite ve Persephone ile aşk yaşamış olağanüstü yakışıklı bir gençtir. Öldükten sonra yeniden doğar. Bugün karın bölgesini Dövüş Kulübü'ndeki Brad Pitt gibi gösteren ve ortaya çıkarması en zor olan yan karın kaslarının adı da Adonis kasıdır. Erkeksi güzelliğin vücut bulmuş hali olan Adonis'e Doğu Akdeniz bölgesinde tahıl tanrısı olarak da tapınılmıştır. Adonis, Yunan mitolojisine Fenike'den, bitkilerin filizlenmesi, mevsim ve hayat- ölüm döngülerinden sorumlu bereket tanrısından girmiştir. Sami dillerindeki Adonai, efendi, tanrı kökünden gelir. Adonis'in Sümer mitolojisindeki karşılığı Dumuzi veya sonraki adıyla Tammuz'dur. Temmuz ayına adını vermiştir. Sıcak yaz aylarında Tammuz'un öldüğüne, baharda gelen serinlikle birlikte de doğduğuna inanılır. Özetle her mitolojik anlatım, güzelliği ve mevsim geçişlerini vurgulamak için Adonis benzeri bir ölüp dirilen tanrı tasviri kullanır. Sadece en popüleri Adonis'tir. Gelelim Ado'nun hikayesine. Aşk tanrıçası Aphrodite'i görür görmez aşık olur. Çocuğu yetiştirmesi için yeraltının kraliçesi, Hades'in eşi Persephone'a verir. Ado büyüdükçe serpilir. Sırma gibi saçları, dilim dilim baklavaları iyice iştah açmaya başlar. İki tanrıça arasında delikanlı kimde kalacak diye kavga çıkar. Olay büyümeden kavgayı bitirmek isteyen Zeus sorunu çözmek için aracılık ederek Adonis'in yılın dört ayını Aphrodite, dört ayını Persephone, kalan dört ayı ise istediği yerde geçirmesine karar verir. Böylece Adonis her yeryüzüne çıktığında bahar gelir. Ölüler diyarına gidince kış gelir. Yaz aylarında da Çeşme'de filan takılıyordur herhalde orasını bilmiyoruz. Bahar döneminin Hıristiyanların Hz. İsa'nın öldükten sonra dirilişini kutladığı Paskalya ile aynı tarihlere denk gelmesi, Mısır'da Isis ve Osiris'in de benzer bir hikayesinin olması, her inanışın bir şekilde bahar aylarını tasvir ettiğini açıkça gösteriyor. Adonis'in bu hikayesi mevsimlerin mutlaka değişeceğini, güzelliğin de gelip geçici olduğunu aynı hikayede anlatır. Hazların hepsi gelip geçici. Eğer hazzın peşinde koşuyorsan yakaladığında o mutluluk geçecek. Çünkü biteceğini bilince her şey güzel. Bak hedonizmin kurucusu Aristippos ne diyor; Zevke esir olan değil, hakim olan mesuttur. Bugün sana satılan tüm zevkler geçecek, sen tadını çıkarmayı bilirsen yerine tatmin gelecek... Hayatında yaşadığın en ateşli zamanlar bir gün soğuyacak, en zorlu soğuklar da bir gün geride kalacak. Bugün dökülen yaprakların yerine yenileri çıkacak. Önemli olan kurumuş yaprakları inatla üstünde tutmaya çalışmamak. Her şeyin, yeni bir başlangıca yer açmak için bittiğini kabul edebilirsek geriye her mevsimin tadını çıkarmak kalır. Tek bir mevsimde, tek bir duyguda inat etmek, Don Kişot gibi değirmenlerle savaşmak demek. Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş! Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş! Şu durmadan kurulup dağılan evrende Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!"} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/yaz-2020-asla-unutulmayacaksin", "text": "Özellikle benim için yaz demek, zaten bir hayli hızlı yaşam stilime tam gaz vererek daha da yoğun bir programa balıklama atlamak demekti. 2020 yazı ise kelimenin tam anlamıyla zıttı oldu, tatile çıktık mı desek, bazı şanslılarımız çıktı. Denize de girdik ama her yerde, her şeyde olduğu gibi hep sosyal mesafe ile. Takvime bakıp ne ara Ağustos'un sonuna yaklaştık diye düşünürken belirli aklıma bir soru belirdi. İlk olarak yeni bir eve taşındım, hayatımda ilk kez evi sadece otel gibi sadece uyumak için değil, gün içinde de vakit geçirebildiğim bir konuma getirdim. Evde uzunca vakit geçirdim, ev kavramı ile ilgili içimde ilk kez bir bağlantı hissettim. İstanbul'da da yaz geçirilebildiğini öğrendim hatta hayatımda ilk kez İstanbul boğazında yüzdüm. Bazı şeylerin geçici olduğunu, sabretmeyi ve şükretmeyi tekrardan öğrendim. Artık gezemiyorum diye şikayet etmek yerine, zamanında ne kadar güzel gezmişim, güzel anılar biriktirmişim dedim. İyi ki hayallerimi ertelememişim dedim. Biz yine yurt dışı seyahatleri yapacağız ama etrafı denizlerle çevrili harika bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu yaz Güney'de daha önce hiç gitmediğim yerlere gitme şansım oldu. Örneğin Akyaka'da kitesurfing öğrenmek bu yazın en eğlenceli hareketiydi. Uzun sure boyunca da bu sporu yapacağım gibi duruyor. Gezerken bir o kadar yeni yerler deneyimlemeye çalışsam da İstanbul'da genelde daha önce gittiğim yerlere gider, yeni yerlere pek de uğramazdım. Bu yaz İstanbul'u tekrardan keşfettim. İstanbul'un kuzeyinde ormanlarda koştum, yeni keşfettiğim rooftoplarda yemekler yedim. Cihangir'deki Tanrı Misafiri, Galata'daki Mavra ve Kızıltoprak'taki Herise çok doğru keşiflerdi. Roadtrip! Her ne kadar yolda uzun zaman geçirmeyi seven biri olmasam da bu sene bol Ege ve Akdeniz yolları kat edildi!! Uzun playlistler, üçlü beşli arkadaş gruplarıyla bağıra bağıra şarkı söyleyerek yollara çıkmak çok güzel oldu. Bir de dura dura gidip, tostçusundan menemenine, portakalından karpuzuna adeta çocukluğuma dönmüş gibi dura dura gitmek çok güzeldi. Madem konferanslara gidemiyoruz o zaman farklı seçeneklere yöneleyim diyerek normalde pek yanaşmadığım podcast ve online eğitimlere başladım. Nilay Örnek'in Nasıl Olunur ve Fularsız Entellik podcastlerini bu yaz bol bol dinledim. Ayrıca Masterclass ile online eğitim macerasına başladım. Özellikle Bob Iger'ın Business Strategy and Leadership dersi bana baya farklı bakış açıları kattı. Disney gibi büyük firmanın, Pixar'ı satın alması ama Pixar'in kendi içindeki kültürünü aynı şekilde devam ettirmesini izin vermesi bana kendi hayatımda da kullanabileceğim birçok şey kattı. Bir diğer derste Anna Wintour'un Creative Leadershipti ve bir konuda benim fikrimi değiştirdi. Normalde çok fazla data odaklı birisiyimdir ama Anna'nın verdiği örnekler: datanın bizi kontrol etmemesi, sadece datanın bizi yönlendirmesi gerektiği, sezgileri ve duyguları da karar alırken hesaba katmamız gerektiğini söylemesi fikrimin değişmesine neden oldu. Sonunda 2 yıldır uzatmalı kitap maceramı bitirebildim. Yurt dışı seyahatleri olsaydı, yine zaman bulamayacak ya da odaklanamayıp bir türlü kitap için masa başına oturamayacaktım. Seyahatlerin azalması ile, kitabı bitirmek için gerekli vakti buldum ve bir süre eve kapanıp 250 sayfalık dokümanı bitirdim. Ekim'de geliyor! Kısacası hayatımın en tuhaf yazı bana beklemediğim bir şekilde iyi geldi! 2020 yazı bana durmayı, anda kalmayı ve yetinmeyi öğretti!"} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/yeni-nesil-erkek-evinin-adami-cocuklarinin-babasi-mi", "text": "Amerika seçim koşusunun başka sonuçları da oldu. Dünyanın en göz önünde ülkesinin başına bir kadının geçme olasılığı, her alandaki kadın-erkek rollerinin yeniden tartışılmasını sağladı. Mevzu bir süredir harlı zaten. Toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınlar nihayet bir noktaya geldikçe, cinsiyet rolleri yeniden tanımlanıyor; erkekler cephe kaybediyor. Dünyanın hemen her yerinde kadın aile reislerinin sayısı artarken, erkekler evlerine dönüyor. Erkek dünya giderek aşınıyor. Şu soru önemli. Eve ekmeği kim getiriyor? Konunun çok rağbet gördüğü ABD'de her on aileden dördünün reisi kadın (Türkiye'deyse Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi'nin araştırmasına göre aile reisinin kadın olduğu yaklaşık 4 milyon aile var, erkek reisli aile sayısı ise 17 milyon). Yine ABD'de kadınların yüzde 95'i ailelerin finansal durumu hakkında bir noktada esas karar verici olarak rol alıyor. Şimdi gelelim esas meseleye. Sizin aranızda da eşi, sevgilisi, partneri kendisinden daha fazla kazanan vardır . Sayınız giderek artacak. Bu uygunsuz bir durum mu? Ne münasebet! Ama zaten mesele o değil. Durum şu ki, bildiğimiz dünyanın sonuna geldik. İş orada kalmayacak tabii. Toplumsal roller de değişecek. Mundy'ye göre kadın iş yemeklerinde sosyalleşirken, erkek eve girecek, yemeğini yapacak; evinin adamı, çocuklarının babası olacak. Zaman hızlı akıyor. İnsanoğlu daha mağaralarda ağaç kovuklarında takılırken, rol dağılımını kabaca yapmıştı. Erkekler dışarı çıkıp geyik, domuz ne bulursa vurup getirecekti. Kadınlar da kenardaki çalılıktan böğürtlen toplayacaktı. Sonrasını uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Milyonlarca yıl, artı son yüzyıl diye düşünün yeter. Makasın nerede değiştiğini biliyorsunuz. Erkeğin kabaca hallettiği meseleyi, kadın uzun bir mücadele sonucu yeniden düzenlemeye çalışıyor. Mevcut duruma bir bakalım. Bu konunun en fazla gündemde olduğu Batılı ülkelerde kadınlar gitgide daha çok yönetim pozisyonuna sahip oluyor, üniversiteye gitme oranlarında erkekleri geçiyorlar. Sadece Batı'yla ilgili değil, küresel bir trend bu . The Atlantic Monthly'nin zamanında epey gürültü koparan Erkeklerin Sonu isimli makalesinde de ivmenin aynen bu şekilde devam edeceği haberi verilmişti zaten. Küreselleşme, dijital devrim ve verimlilik artışı, iş tanımlarını kadınların lehine değiştirdi diyordu makalenin yazarı Hanna Rosin. Bugün, hizmet ve bilgi sektörü esas işler haline geldi. Yani erkeğin gücüyle sağladığı katkıya artık eskisi kadar ihtiyaç yok. Kalan işlerde de kadınlar öne geçiyor. İşte sonuçlar: Kısa bir Google araştırması yapın; alfa kadın-beta erkek makalelerinin pıtrak gibi çoğaldığını göreceksiniz. Boşanma avukatlarına Gelirleri arttıkça, kadınlar erkekleri boşuyor mu diye soruluyor. Evlilik danışmanlarına Acaba kendini hakir gören erkek daha mı çok aldatıyor diye danışılıyor... İnsan kaynakları uzmanlarına Kadın patronla çalışan erkeklerin işyerindeki verimleri düşer mi, düşmez mi temalı yazılar yazdırılıyor. Erkeklerin kuruntuları hepsi de. Geçelim bir kalem. Kadınlar binlerce yıldır hak ettiklerini alacak, burası belli. Bize kalan, en fazla geleceğin nasıl şekilleneceği üzerine fikir yürütmek. Örneğin Mundy'nin kristal küresinde şu ayrıntılar vardı: Eve ekmeği getirenler daha çok kadın olunca erkeklerin yaşam tarzı ve seçim öncelikleri de değişecek. Yeni bir tür domestik erkek yetişecek. Bu erkek çocuk bakımı, temizlik, yemek yapma gibi ev içi görevlere daha çok katılacak. Kariyer planlarını karısına göre ayarlayacak. Hatta bazıları, benzer işi yapan eşleriyle gelir açısından kaybedeceği bir rekabete girmektense paşa paşa evinde oturmayı seçecek. Mundy, kitabı için konuştuğu birçok erkeğin bu durumdan memnun olduğunu söylüyor. Ofislerinden ayrılıp mutfağa giren mutlu erkekler bunlar. Yalnız bir noktada muhalefet şerhi düşeyim; gül gibi işini bırakıp ek gelir için Avon ürünleri pazarlamaya başlayan Juan örneği çok da inandırıcı değil. Dengeler değişiyor. Bu konuda kalem oynatanlara göre erkekler arasında rekabet arttı, artık kazanan kadınlarla birlikte olmayı daha çok istiyorlar. Güzellik ve hamaratlığın üstüne, yeni bir kriter olarak geliri de yazıyorlar. Kadınlarsa erkekte güzelliği daha çok aramaya başladı. Sonuç: Erkek dergileri, erkeklere yönelik kozmetik ürünleri daha çok satıyor. Kısacası erkek bundan böyle böğürtlen topluyor, kadın ava gidiyor. Karısı evde, yemeği tasta, erkek-erkeklerin dönemi geçti gitti. Yalnız durum şu ki, o dönem sadece ekonomik olarak geçip gitmedi. Erkeğin av ehliyeti zaten uzun zaman önce elinden alınmıştı. 2010'da New York'ta erkeğin toplumda giderek önemsizleşen rolü üzerine çalışan Erkek Araştırmaları Enstitüsü kurulduğunda, tabuta son çivi de çakılmış oldu. Yani erkek, kadına ekonomik olarak yenildiğinde bitmedi, zaten çoktan tedavülden kalkmıştı. Bundan sonrası nostalji... Nerede o eski adamlar sorusu, popüler kültür alanını son yıllarda yankılar vadisi haline getirdi. Yeni nesil erkeklerin nasıl bir türlü büyüyemediğinden, hedefsiz ve anlamsız bir kitle haline geldiğinden, kadınlar karşısında sürekli bir mağlubiyet hissi yaşadığından bahseden filmler çekildi, kitaplar yazıldı. Aranızda erkeklerin bu yeni hallerinden şikayetçi olanlar bulunuyorsa bu tür dertlere derman sunanların olduğunu da söyleyeyim. Gözde internet sitesi Art of Manliness, bu hissi ortadan kaldırmak için görev başında. Sitenin yazarları, geçmişin Beyoğlu'na kravatsız çıkmayan erkeğini alıp bugüne getiriyor. Getiriyorlar ki, bu eski tüfekler PlayStation'dan kafasını kaldırmayan üşengeç torunlarına biraz usul erkan öğretsin. Usturayı nasıl kullanacaklar, ayakkabılarını nasıl temizleyecekler, kravatlarını adam gibi nasıl bağlayacaklar, nasıl ıslık çalacaklar, alet kutularında neler olacak, vergi işlerini nasıl düzenleyecekler; kulaklar biraz bükülsün. Buna gelene kadar, rahatsız olmamız gereken çok şey var. İlk olarak da çifte standart... Hillary Clinton bahsine dönelim de standartların erkek-kadın rollerinde ne kadar aşındığına bir bakalım. Amerikan siyaset bilimci Dan Cassino'nun kendi üniversitesi Fairleigh Dickinson'da yürüttüğü bir anketin sonuçları epey rahatsız edici. Basit bir seçim anketi aslında bu. Benzerlerinden tek farkı, ankete katılanlara standart soruların yanı sıra Eşiniz mi daha çok kazanıyor, siz mi diye sorulmuş olması. Yöntem de önemli elbette. Cassino bu soruyu, katılımcıların yarısına anketin başında, yarısına da sonunda sorduklarını söylüyor. Sırf bu soru bile anketin sonuçlarını değiştirmeye yetmiş. Şöyle ki: Gelir sorusunun ardından Trump mı, Clinton mı sorusuna muhatap olanlar, çoğunlukla Trump'ı tercih ederken, gelir sorusunu en sonda duyanlar ezici biçimde Clinton'cı çıkmış. Bu işin bir de sağlaması var. Sorudan Clinton'ı çıkarıp Demokrat Parti'nin önseçimdeki diğer adayı Bernie Sanders'ı koyduklarında, sonuçlar, gelir sorusuna bağlı olmaksızın birbirine denk gelmiş. Sonuç maalesef riyakarlık. Rolünü tehlikede gören erkekler direksiyonu hemen riyakarlığa çevirmiş. İşte bu kadar kırılgan bir şey erkeklik. Ama zaman akıp gidiyor, hayat müşterek; çoluk çocuk, torun torba aileler büyürken, kırılgan şeyleri etrafta bırakmamak lazım."} {"url": "https://gq.com.tr/arguman/zamani-nasil-daha-iyi-yonetebiliriz-7-pratik-oneri", "text": "Tüketim çağında yaşayıp her şeyi tüketiyoruz ; en çok da zamanımızı. Bazen akışın içerisinde kayboluyoruz. Önceliklerimiz yer değiştiriyor ya da dikkatimizi dağıtan birçok unsura takılıyoruz. Bu tüketimi üretime geçirmek adına zaman yönetimi üstüne sıkça konuşulan bir konu. Sorumluluklarımızı yerine getirmemek her zaman bizi sıkıntıya sokar. İş/okul, ev, hele ki metropolde yolda harcadığımız vakitler, ekrana bakarak geçirdiğimiz saatler derken günün sonunda bazen kendimizi hiçbir şey yapmamış gibi bulabiliriz. Yapılan bir araştırmaya göre modern bir insan zamanını, iş dışında, günde 4 saat ekrana bakarak geçiyormuş. Yani 1 yılda neredeyse 2 ayımızı tablet, telefon ve bilgisayara bakarak geçiyoruz. Bu 2 ay belki de yetiştiremeyince kendimizi yetersiz ya da kötü hissettiğimiz durumları hafifletebilir. Telaşın ve sorumluluklar artıyor, zaman daralmış gibi geliyor. Belki bu pratik öneriler günü biraz ferahlatabilir. Sabah kalktığınızda ilk öncelik yapılacaklar listesi oluşturmak. O gün içinde yapacağınız şeyleri öncelik sırasına göre dizdiğinizde hem herhangi bir işinizi unutmaktan hem de 'ne yapacağım?' kararsızlığının getirdiği vakit kaybından kurtulursunuz. Liste hazırlamak organize olmanın kilit noktasıdır. En fazla değeri yaratan veya önemli ve acil olanı tanımlamak için Pareto prensibi veya Eisenhower yöntemi gibi yöntemleri uygulayabilirsiniz. Görsel düzen zihinsel düzeni sağlar. Zihinsel sakinlik ise motivasyonu artırır. Dağınık bir çalışma masası, karışık bir ajanda, bilgisayarınızın düzensizliği, karışık dosyalar sizin iş yapmanızı engelleyecektir. Bu kargaşa yapacağınız işi gözünüzde büyütmenize sebep olacak ve daha başlamadan sizi yoracaktır. İş yapmaya başladığınız zaman gereksiz e-postalardan ya da telefon bildirimlerinin dikkatinizi dağıtmasından kaçınmak için bu dikkat dağılmalarını ortadan kaldırmak önemlidir. İster bir cep ajandası ya da masanızda duracak bir not defteri, isterseniz de cep telefonunuza yüklediğiniz bir aplikasyon olsun, etkili ve doğru zaman yönetimi yapabilmek için mutlaka bir ajanda kullanın. Atacağınız her adımı önceden bu ajandaya not ederseniz hem unutma riskini ortadan kaldırırsınız hem de işlerinizi doğru sırayla yapabilirsiniz. Sık sık not alın. Ajandanıza veya not defterinize alacağınız notlar, fikirler, planlar zihninizi temiz tutar. Daha az şey düşünüp daha çok verimli olmanızı sağlar. Sınırlarımızı zorlamak, kapasitemizin hepsini kullanmak ne kadar önemli olsa da hedeflerimizi gerçekleştirememek motivasyonu düşürecek ve dikkatinizi dağıtacaktır. Önünüzdeki uğraşla ilgilenirken aklınız yapamadıklarınızla oyalanması uğraşınızda ki verimi azaltacaktır. İrademizi korumak için en çok motivasyona ihtiyaç duyarız. Bizi tetikleyen bir unsur olmadığında vazgeçmek, bırakmak daha kolaydır. Bu yüzden hedeflerinizin sonuna kendinize küçük ödüller koyabilirsiniz. Ve belki de en önemlisi kendinize vakit ayırmak. İş ve özel hayat arasında denge kurmak için de zaman yönetimini en doğru şekilde yapmalı. Sadece sorumluluklara adanmak oldukça sıkıcı ve südürülebilir değil. Hobilerimiz, sevdiklerimiz ve kendimizle ilgilenmek, gündelik stresi azaltıp daha huzurlu, dingin bir hayatı hem de sonrasında daha verimli çalışmayı sağlayacaktır. O yüzden zaman yönetimi yaparken en önemlisini, yani kendinizi atlamayın. Zamanın önemini daha iyi anlayabilmek için bir kitap önerisi: Çocuk kitabı olarak yazılan kitap aslında yetişkinlere de hitap eder. Zaman hırsızlarını ve zaman tasarrufunu imgesel bir dille anlatmıştır. 'Momo' zaman yönetiminde zorlananlara yaratıcı anlatımıyla rehber olabilir. Ekran karşısında geçirdiğin süreyi azaltmak için bu ipuçlarına göz atabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/balik-yagi-faydalari", "text": "Bu ayın başlarında Journal of the American Medical Association'da yayınlanan ve cinsellik içermeyen \"ABD'de Balık Yağı Takviyelerinin Sağlık İddiaları ve Dozları\" başlıklı kesitsel bir çalışma raporu, birçok kişinin zaten sezdiği bir şeyi ortaya çıkardı: balık yağı takviyeleri genellikle çeşitli organ sistemlerinde yaygın sağlık yararları öneren etiketlere sahip, ancak bunu destekleyecek deneysel verilerden yoksun. Rapor, balık yağı takviyelerindeki omega-3 yağ asitlerinin her takviye çeşidine göre farklılık gösterdiğini ve bunun da \"takviyeler arasında güvenlik ve etkinlik açısından potansiyel değişkenliği\" artırdığını belirtiyor. Balık yağı kullanımı, belki de bilimden çok pazarlama nedeniyle yaygın. Aslında, ABD'de 60 yaşın üzerindeki her beş yetişkinden biri, raporun da belirttiği gibi, \"takviye dozları için kardiyovasküler fayda sağlayan hiçbir veri göstermeyen çok sayıda rastgele klinik araştırmaya rağmen\", \"genellikle kalp sağlığı için\" balık yağı takviyesi alıyor. Takviyeler geçen yıl 163 milyar dolarlık bir endüstri haline geldi ve sosyal medya algoritmalarımız, takviyelerin çok fazla işe yarayıp yaramadığına bakmaksızın, düzenlenmemiş hap ve toz tavsiye motorları olarak hizmet vermeye devam ettikçe bu rakamın artmasını bekleyebiliriz. Elbette yazarlar, tüketicilerin yanlış bilgilendirilmesini önlemek için besin takviyesi etiketlemesinin, daha fazla düzenlenmesinin gerekli olabileceğini öne sürüyorlar ki bunun sağlık alanında özellikle zararlı olduğunu biliyoruz. Her nasılsa, JAMA çalışmasının yayınlandığı aynı gün, ResearchAndMarkets.com'un ilgisiz bir basın bülteninde riskler netleştirildi: küresel balık yağı pazarının 2030 yılına kadar 3,62 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Bu rakam geçen yıl 2,29 milyar dolardı. Bu içerik GQ US websitesinde yayınlanmıştır. Bu içerik tıbbi bir yönlendirme amacı taşımamaktadır. Herhangi bir takviye kullanımı için doktorunuza danışınız."} {"url": "https://gq.com.tr/ben-suradayim-demenin-6-yolu", "text": "Küçükken ağaçlara, banklara, sıralara, tuvalet duvarlarına ve hatta insanların üzerine orada olduğunu bilmemizi isteyenlerin ben buradaydım demek için bıraktıkları izleri büyük bir ilgiyle incelediğimi hatırlıyorum. A harfinin biçimine, tarihi atarken tire mi taksim mi kullandığına bakarak o güzelim ağacı nasıl bir kesici cisimle deşmiş olabileceğini düşünürdüm. Neden insanlar burada olduklarını bilmemizi istesin ki diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Sonra kendi cevabımı kendime büyük bir ukalalıkla zihinsel olarak yapıştırdığımı da hatırlıyorum. O sırada ne yapıyor bu gerizekalı çocuk dercesine bana bakan adam bunları bilmiyor tabii. Bu yazıyı okumadığından emin olduğum için, bugün de öğrenmiş değil. O zamanlardan bu yana, nerede olduğumuzu diğer insanlara ifade ediş biçimimiz çok değişti. Hele ki bugün, orada olduğumuzu sadece, oraya gelip de üzeri kapatılamayacak derinlikte kazıdığımız ismimiz ve o günün tarihi dışında başka yöntemlerle de belirtebiliyoruz. Yapabildiklerimiz bununla da kalmıyor aslında, işin daha önemli kısmı, artık oraya gelen insanlara orada bulunduğunuzda edindiğiniz tecrübeleri de paylaşabiliyorsunuz. Bunlar dışında o an orada gördüğünüz şeylerin resmini, videosunu veya sadece yazılı olarak bilgileri paylaşabiliyorsunuz. Buna konum bazlı içerik diyoruz ve toplumsal dönüşümümüzde çok önemli bir etkisi var. Fakat, biz bu yazıda işin bu kısmını değil, yine eski usul: ben buradayım kısmını inceleyeceğiz. Niye mi? Siz işin bu kısmıyla daha çok ilgileniyorsunuz da ondan. Ben gittim mi işte böyle giderim... Burada kullanıcı, sadece gittiği klas mekanlarda çekin yapar ve bu tarz yerlerle takipçilerinin onu bilmesini sağlamaya çalışır. Verilen mesaj: Ben kaliteli bir insanım. Ona göre davranılmayı beklerim. Güzel zaman geçirdiğimi bilmenizi isterim... Burada kullanıcı, kendini iyi hissettiği anları takipçileriyle paylaşarak onlarla daha çok mutlu anlarda nerede bulunduğunu göstermektedir. Güzel bir yerlere gidecek olursanız onu da davet edersiniz artık. Verilen mesaj: Ben yaşamdan zevk alıyorum. Ben bu gecelerin adamıyım... Burada kullanıcı, geceleri yaşayan bir tür olduğunu ve türünün avlanma rotasını bilim adamlarının öğrenebilmesi için av ortamlarında onların anlayabileceği sinyaller gönderir. Verilen mesaj: Yakalarsam, muck muck. Yenilik peşindeyim... Burada kullanıcı, sadece yeni yerlere gittiği zaman hiç çekinmeden çekin yapar. Yaptığı çekinleri bir kaşifin define haritası gibi kullanır ve takipçileri onun gittiği yerlere bakarak, yazdığı yorumlara bakarak yola çıkarlar. Verilen mesaj: Takıl bana, hayatını yaşa. Ayemet bir gün burada, iki hafta sonra alakasız bir yerde Arkadaşa bakıp çıkıyorum... Burada kullanıcı, aynı ortamda bir vesileyle hasbihal olmak istediği bir kişiye denk geldiği zaman, Bak ben buradayım, n'aber? demek için çekin yapar. Karşı taraftan ses gelmesini bekler. Baktı olmuyor, mesaj atar. Sonra birkaç hafta sonra tekrar başka yerde başka kişi ile aynı durum. Verilen mesaj: İletişim kurmayı beceremiyorum da. Bunun gibi başka, kişilik biçimleri daha var, ama şimdilik burada bırakalım. Belki daha sonra konum bazlı iletişim üzerine biraz daha derin, biraz daha detaylı bir inceleme yaparız. Şimdilik bu konuya eğlenceli bir girizgah olmuş olsun. Siz de kendi gördüğünüz ayemet kişilik biçimi analizlerini Twitter'dan #ayemet yazarak @paktin'e gönderebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/boran_kuzum_roportaji", "text": " Yaşadığın Anıların Kaldığı Bir Şehir Burası. Konservatuvardayken izlediği siyah-beyaz bir Agnes Varda klasiğini hatırlıyor: Cleo from 5 to 7'da açılış sekansında aktris takside ve kamera taksinin ön camından uzun bir süre Paris sokaklarını takip ediyor. İlk geldiğimde ben de onu hissetmiştim. Anılar yok edilmiyor burada. Bir kafede yaşadığını yıllar sonra tekrar hatırlıyorsun. Boran farklı rollere hayat verirken kendi hayatının başrolü olmaktan vazgeçmiyor. Kulağa bencilce gelebilir lakin konuşmamızın devamında bunun daha çok başkaları için olduğu fark ediliyor. Hiçbir zaman göz önünde olmayı seven biri olmadım. 'Maalesef' bu benim mesleğime alışma sürecimi de çok zorlaştırdı. Buraya geldiğim zaman sakin ve nefes aldığım hayatı oluşturup bir konfor alanı yaratabiliyorum. Bu konfor alanında beslendiği ne varsa performansında kendini gösteriyor. Buradaki arkadaşlarıyla günlük güzelliklerden bahsetmenin iyiliğini seviyor. Röportajı hemen her geldiğinde uğradığı otelin lobisinde yapıyoruz ve tümden siyah giyinen aşırı havalı otel ekibinden herkes Boran'ı gördüğünde eski bir dostlarını görmüşçesine yaklaşıyor. O esnada gelen bir mesajla günün kalanı için belli ki bir plan yapılıyor. Bileğindeki Cartier Tank Française'de zaman 'Parisien' akıyor. Şehirde uzun süre boş kaldığındaki dönemleri hatırlıyor; Burada uzun bir öğle yemeği için buluşulur, akşam yemeği öncesi aperativo ve akşam yemeği için buluşulur. İki şehir arasındaki dengeyi bulmak kolay olmadı ama bulabildiğim için seviniyorum diyor. Hayatını bu şekilde tasarlamış olması hem günlük hem de uzun vadede bir nevi motivasyonu. Tüm bu sosyal ortamlarda kreatif sektörlerden birileriyle tanıştığında tamamen birbirini daha fazla yükseltmek üstüne bir iletişimin başlamasını vurguluyor ve Türkiye'deki sektöre dair masum bir sitemi oluyor. Çok Fazla İşe 'Hayır' Diyorum. Çektiği ve vizyon tarihini bekleyen filmi, yeni dizi projeleri, Cartier'nin marka dostu olması derken Boran Kuzum için 2023/24 takvimi çok parlak görünüyor. Boran, Cartier'nin Türkiye'deki ilk marka dostlarından biri. Cartier 1800'lü yıllardan beri alanının öncü markası. Bu kadar uzun bir geçmişe ve güçlü bir mirasa dayanarak çağı yakalayan, yenilikçi, sınırları zorlayan bir marka. Bir iş birliği yaparken benim için en önemli noktalardan biri markanın vizyonu. Cartier ile bu vizyonda yeni sınırları aşacağımıza, stili olabildiğince iyiye taşıyacağımıza inanıyorum diyerek heyecanını dile getiriyor. Bir diğer yeni sezon işi 'Kimler Geldi Kimler Geçti' dizisi. Farklılaşan karakterler Boran'ı beklendik rollerden ve tahmin edilebilir oyuncu prototipinden ayırıyor. Üst üste butik işler yaptığım için oynadıklarımın farklı olmasını seviyorum. N'olursa olsun her karakter senin dünyaya bakışından çıkıyor. Bu karakter hayattaki tercihleri, arkadaşlıkları, ilişkileri, verdiğin kararların sonuçlarını nasıl yaşadığını anlatan bir iş. İzleyenlerde bir perspektif açacağını düşünüyorum. Günün sonunda 'sen yanındaki insanlarla da varsın ama asıl kendi kendine kaldığın zaman kendinden emin olabilirsen ayakta kalabilirsin' benim de ihtiyacım olan bir düşünce ve hikayeyi bir kadın bakış açısından anlatıyor. Lafı öyle bir yere getiriyor ki bu kez koltuğu terapi kanepesine ben çeviriyorum ve bu güncelleme sana ne zaman geldi diye soruyorum. İstanbul'da yalnız geçirdiğim bir yılın ardından 19 yaşında diyor. Yalnız başına bir hayat kurmaya çalışmak, yeni bir meslekte kendini var etmeye çalışmaktan, insan tanımaya çalışmaktan ötürü gün sonunda yalnızsın. İşleri halletmek için yanında bir aile yok, kendin halletmek zorundasın. O esnada kahveler bitiyor, tazelemek aklımıza gelmiyor. 'Le Marais'deki sokak hareketleniyor. Muhabbetin son bölümünde Boran'la mecburi ve tercih edilmiş yalnızlıklar konusunda uzlaşmaya çalışıyoruz. Kimseye Faydası Olmayacak İletişimlere Eforum Kalmadı. Tanımayanlar biraz soğuk olduğumu düşünüyor. Bu da tamamen insanın kendine geliştirdiği bir gard olabilir çünkü ben, sosyal ortamlarda özellikle sektör organizasyonlarında herkesle çok iletişim kurabilen biri olamadım. O yüzden tanıdığım insanlarla eğleniyorum ama biriyle daha tanışmıyorum. Gerçek bir şey olmuyor. Bu iletişim seni bir yere taşımıyor. Benim de gerçekten hayatımda 'yaşla, belki de deneyimle gelen bir şey sonrasında' fazladan ve kimseye faydası olmayacak iletişimlere eforum kalmadı. İstemiyorum. Bu yayından sonra sınırların daha da keskinleşeceği konusunda gülerek hemfikir oluyoruz. Neyse ki hayat 'küçük konuşmalardan' ibaret değil. Yakın çevresiyle birlikteyken nasıl kendi olabiliyor? Yakınımda olan insanlarla da şunu yaşıyorum: hayatta bazı kayıplar yaşamak, kendinle kalmak istediğin dönemlerin olması derken arkadaşlık iki taraflı verici olman gereken ve empati gerektiren bir durum haline geliyor. İstanbul'da sabit bir hayatım olmadığı için, sürekli mobil olmam bazı arkadaşlarım tarafından hoş karşılanmıyor. Her zaman burada değilsin sonra kopuyoruz gibi bir durum ortaya çıkıyor... Geldikçe görüşüyoruz diyorlar ama bu bir hayat yolculuğu; benim o an ona ihtiyacım varsa onu anlayabilen insanlar olsun istiyorum. Aslında karşısındakine gösterdiği empatiyi bekliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/burak_deniz_roportaji", "text": "Burak Deniz'le konuşurken onun da, Jesse Armstrong'un da, benim de, üretirken aslında aynı sularda yüzdüğümüz hissine kapılıyorum. Seviniyorum, aynı dalga boyunda olmak insana bir huzur hissi veriyor. Bu dalga bizi sohbet boyunca oradan oraya taşıyor, Burak Deniz asla rehavete kapılmadan kendini gerçekleştirmeyi ve keşfetmeyi sürdürüyor, uçlardan korkmadan ilerliyor. Dijital platformlar ve diziler demişken, yaklaşan Burak Deniz rüzgarını hatırlatmanın zamanı. Daha yakın zamanda televizyonda Maraşlı, dijitalde Yarım Kalan Aşklar'la izledik onu ama şu an takvimlerimizde üç büyük başlıkla yer alıyor: Disney Plus'ın İtalya'daki lansman projesi, Ferzan Özpetek'in Cahil Periler'i ile dijital platformlarda yayınlanacak Şahmaran'ı ve Gidenler'i. Birbiri ardına gelen bu süreçleri sorduğumda nasıl bir tempoda yaşadığını da az buçuk anlayabiliyorum. Burak Deniz, Maraşlı'nın bitişinden hemen sonra Cahil Periler'in çekimleri için Roma'ya gidiyor, ekiple tanışıp sete giriyor ve hiç bilmediği İtalyancayı konuşarak dört bölüm dizi çekiyor. Hemen kısmını açmak gerekirse, tüm bunlar bir hafta içinde oluyor. Kocaman bir sette, konuşulan hiçbir şeyi anlamadan oyunculuk yapmak... Burak'ın içinde, mesleğine duyduğu ve ilham almamanın mümkün olmadığı acayip tutkuyu ilk olarak böyle görmeye başladım. Ferzan Özpetek'le çok iyi anlaştıklarını, onun da çıkan işten çok memnun olduğunu ve günün sonunda Burak'ın karakteri Asaf için yeni sahnelerin yazılmaya karar verildiğini söylüyor. Durum tam olarak şöyle gelişiyor, o gün yazılan paragraf paragraf senaryolar okunuyor, inceleniyor, düzeltiliyor ve yarınki sete yetiştiriliyor. Burak bu noktada, Young Pope'un Cardinal Voiello'su Silvio Orlando'nun bir sözünü hatırlatıyor, İtalyan aktör Orlando'nun İngilizcesi yok ve ortaya çıkardığı işi Umarım onlarla aynı işte gibi görünmüşümdür diye anlatıyor. Burak'ın da Cahil Periler sürecine dair söylediği şey tam olarak bu. Ama yaptığı bir betimleme daha da hoşuma gidiyor, Araban kara saplanıyor ve o arabayı bir şekilde çıkarıyorsun. Hep arabam acaba kara saplansa ne olur? Diye düşünüyorsun ama saplandığı gün o arabayı kardan çıkarıyorsun. Günün sonunda, kardan çıkan arabayı merakla bekliyoruz. Üretmek, ürettiğinle görünmek, yaratıcılığını sergilemek hem bizim seçimimizken hem de artık sürdürmeye mecbur olduğumuz bir durum haline geldi. Oysa Adam Phillips Kaçırdıklarımız'da ne güzel bir alt başlık atmıştı: Yaşanmamış hayata övgü. Bu kitabı okumak ister miyiz acaba diye düşünürken Burak'ın aklına Why Are We Creative: The Centipede's Dilemma belgeseli geliyor; Bayılırsın. Hemen şu sohbetten sonra açman gereken şey o diye başlıyor. Belgesel özetle, Dalai Lama'dan Tarantino'ya kadar geniş bir kitleyi ele alarak, Biz neden yaratıcıyız? sorusuna aranan cevapları anlatıyor. Belgeseldeki onca cevabın içinde Burak'ın favorisi, bir oyuncunun yaratmaya bağımlıyım cevabı olmuş. Aynı kişi, en çok üzülünecek şeye dair konuşurlarken de, hepimizi derinden vuracağına inandığım şu cevabı vermiş: İyi anılar biriktirme olasılığım olan insanlarla iyi anılar biriktirememem. Evet A'yı seçince B'den vazgeçmek zorunda kalıyoruz ama yaptığımız işler, yaşadığımız hayat günün sonunda bizim gönüllü seçimlerimizden besleniyor. Burak Deniz'in enerjisi ve tutkusu bulaşıcı, yaptığı işle ve yaşadığı hayatla olan barışıklığı insanı etkiliyor. Uçlardaki karakterleriyle bolca Burak göreceğimiz günler yakın ve bunlar asla son değil, daha başlangıç."} {"url": "https://gq.com.tr/cekici-erkek-ozellikleri", "text": "Neredeyse herkes daha yakışıklı olmayı diler. \"Daha iyi\" görünmeyi dilemek, dünyadaki en yaygın isteklerden biri: Neden böyle? Çünkü kısmen hayat yakışıklılar için daha kolay görünüyor. Matthew McConaughey ve Michael B Jordan'ın bir karışımı gibi mükemmel vücut ölçüleri ve özelliklerine sahip olabilirsiniz, ancak kibirli ve benmerkezci biriyseniz, çekiciliğiniz kısa sürede sıfıra inebilir. Klasik playboy numarası olan \"kadınların dikkatini çekmek için onları çok önemsememe\" numarasını duymuş olabilirsiniz, ancak hiçbir şey bu saçma yaklaşım kadar gerçeklerden uzak olamaz. Olumlu bir duygu yaratmak, özellikle de çekici görünmek için çok önemli. Başka bir deyişle, pozitif duygu yaratmak samimiyet oluşturur ve bu da kişinin kendisi hakkında daha fazla şey paylaşmak istemesine yol açar. Dahası, pozitifliğin beynimizdeki dopaminerjik sistemi harekete geçirdiğini öne süren bir çalışma var; bu nedenle, birlikte olduğunuz herkesin kendini iyi hissetmesini sağlayacak kimyasalların salınımını da teşvik eder. Yani temelde bu kişilik özelliği o kadar güçlü ki, etrafınızdaki herkesin beyninde kimyasal süreçlere neden olur. \"Partinin neşesi\" ifadesinin genellikle herkesin birlikte olmaktan hoşlandığı, arzu edilen biriyle ilişkilendirilmesinin bir nedeni var; çünkü partinin neşesi olmak bir kişiyi diğer herkes için çekici kılar. Dışa dönük insanların daha iyi olduğu genel bir ifade olmasa da, insanlar nerede olurlarsa olsunlar iyi vakit geçirme eğiliminde olan insanlara cevap verirler. Bazı araştırmalar, insanları nasıl güldüreceğini bilen kişilerin, olumlu duygular yarattıkları için eş bulma konusunda daha başarılı olduklarını gösteriyor. Eğlenceli bir enerjiye sahip olmak aynı zamanda hafiflik ve iletişimde daha iyi olmakla da ilişkili; her ikisi de insanların hayatın daha zor olaylarını daha kolay atlatmalarına yardımcı olmak için partnerlerinde arama eğiliminde oldukları şeyler. Çekim yasası gerçekten de insanlar arasındaki çekicilik yasaları için geçerli. Psikologlar yıllardır, nasıl göründüğünüzden bağımsız olarak, arzu edilir olduğunuza inanmanın sizi diğer insanlar için daha arzu edilir kıldığını buldular. Yıllar boyunca özgüven inanılmaz derecede seksi kabul edildi, ancak bunun \"nedeni\" birinden hoşlanıp hoşlanmadığımızı hemen söyleyemememiz. Bir kişilik özelliği olarak diğer insanların onayına ihtiyaç duymamak, sizi imrenilebilir kılan bir kesinlik ve güvenlik duygusunu yansıtabilir. Bu İçerik İlk Olarak GQ India Web Sitesinde Yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/cene-kaslari-guclendirme", "text": "Kendimi bildim bileli çene hatlarım konusunda kendimi oldukça bilinçli hissetmişimdir. Hayatımın en fit döneminde bile , ne kadar uğraşırsam uğraşayım asla Robert Pattinson'ın o keskin görünümüne sahip olamadım. Genetiğin bu büyük piyangoda hesap vermesi gereken çok şey var. Ancak bir akşam TikTok'ta gezinirken Jawzrsize hakkında bir videoya rastladım. Güya aradığım mucizevi tedavi buydu. Klipteki adam , Jawzrsize ile nasıl yaşadığını anlatıp duruyordu. Esasen, bunlar ısırmanız gereken sert plastik parçalar. Zamanla, bu şeyi çiğnemek çenenizde ve boynunuzda 57'den fazla kası büyütüp şekillendirerek size \"Botoks ve yüz dolgusunun ancak sağlamayı umabileceği daha güçlü ve daha biçimli bir görünüm\" kazandırıyor. Şüpheciydim. Ama bu tam da istediğim türden bir şeye benziyordu. Bu yüzden sepete ekledim. Jawzrsize'ımı satın almak nispeten acısız bir süreçti. Silikon topakları ne kadar direnç istediğinize bağlı olarak üç farklı seviyede geliyordu. Yeni başlayanlar 9 kilo değerinde direnç sağlayan 'başlangıç' seviyesini tercih etti. Görünüşe göre saf titanyumdan yapılmış dişlere sahip olanlar için bu 22 kiloya kadar çıkıyor. Jawzrsize, Brandon Harris tarafından kuruldu. 2014 yılında Hawaii'de motosikletiyle kaza yapmış ve neredeyse iki hafta komada kalmıştır. O sırada, daha önce geçirdiği bir yaralanma nedeniyle çenesinin dört ay boyunca telle kapatılması sonucu iyileşme sürecindeydi ve bu nedenle yüzündeki ve boynundaki kasları yeniden güçlendirecek bir şeye ihtiyacı vardı. \"Jawzrsize sayesinde Brandon sadece tamamen iyileşmekle kalmadı, aynı zamanda çenesi her zamankinden daha güçlü ve daha keskindi, gıdısı azaldı ve kendine güveni yeniden geldi.\" En azından marka sözcüsüne göre öyle. Bu yüzden kendime bir meydan okuma belirledim: önümüzdeki iki hafta boyunca her gün yumurta büyüklüğündeki Pop'u çiğnedim. Alışkanlık edinmek oldukça zordu, ancak Henry Cavill'in kusursuz yüz yapısını zihnimde canlandırarak sebat ettim. Ayrıca, böyle bir şeyin gerçekten işe yarayıp yaramayacağını görmek için kişisel antrenör ve KMAK Fitness'ın kurucusu Kunal Makwana ile iletişime geçmek de mantıklı geldi. İşler oldukça iyi gidiyordu. Her gün beş dakika boyunca bu yumuşacık şeyi kemiriyordum ve bu da yaklaşık 150 ısırığa denk geliyordu. Ağzımın güçlendiğini hissediyordum. Ama dördüncü gün, Pop çenemi iyice... patlattı. Bu garip bir histi, bu yüzden gerçekte ne olduğunu anlamak için kozmetik diş hekimi ve uluslararası öğretim görevlisi Dr. Rhona Eskander ile görüştüm. Eskander, \"Çiğneme, çene kemiğinizi kafatasınıza bağlayan temporomandibular eklemin işlevinde önemli bir rol oynar\" dedi. \"Kağıt üzerinde Jawzrsize işe yarayabilir, ancak tekrarlayan hareket TME'yi birçok yönden etkileyebilir. TMD'ler genellikle kısa bir süre devam edip kendiliğinden geçse de, bazı durumlarda, özellikle de tedavi edilmezse kronik veya uzun süreli hale gelebilir. Ulusal Diş ve Kraniyofasiyal Araştırma Enstitüsü'ne göre, TMD'lerin \"baş ağrısı, sırt ağrısı, uyku sorunları, fibromiyalji ve irritabl bağırsak sendromu\" gibi diğer ciddi tıbbi durumlara yol açtığı bilinmektedir. Neyse ki 2023'teki Büyük Patlama Olayı'nın ardından başka bir sorun yaşamadım. Hatta ısırıklarımı 150'den 200'e çıkarmayı bile başardım. 14. gün nihayet yaklaştığında yataktan fırladım ve aynaya bakarak yansımamı iki hafta önce çektiğim bir fotoğrafla karşılaştırdım. İlk başta çene çizgimin Zac Efron'unki kadar sıkı olduğunu düşündüm. Ancak daha yakından incelediğimde bunun tek sebebinin tıraş olmayı unutmuş olmam ve sakalımın yüzümü olduğundan çok daha kare göstermesi olduğunu fark ettim. Aslında, tamamen aynı görünüyordum. Geçtiğimiz iki hafta kararlılık, sebat ve amaca tam bir bağlılık yolculuğu oldu. Botoks ve yüz dolgusunun sağlamayı umduğu \"daha güçlü ve daha zayıf bir görünüm\" elde edememiş olsam da, hayalimdeki çene çizgisine ulaşmanın günde beş dakika boyunca bir parça plastik çiğnemekten çok daha fazlasını gerektirdiğini öğrendim. Ayrıca artık som elması ısırabileceğimi hissediyorum, ancak nişanlım bu yeni yeteneğimi yüzüğünde test etmeme izin vermiyor. Jawline arayışım devam ediyor. Bu içerik British GQ websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/cheat-meal-onerileri", "text": "Nuffield Health'te kişisel eğitim lideri olan Sam Quinn, bu terimin vücut geliştirme camiasında ortaya çıktığını söylüyor. Estetik görünümü elde etmek için çok kalorili diyetler uygularlardı, ancak genel sağlık için ve rejimlerini sürdürülebilir kılmak adına kendilerine daha fazla karbonhidrata izin verecekleri günlere ihtiyaç duyarlar. Quinn, \"Çok kısıtlı bir diyette, bir süre sonra hormonlar düşecek - psikolojik olarak bocalayacaksınız\" diyor. \"Rejim ilerlerken vücudunuz yağ depolarına tutunmaya çalıştığı için yağ kaybı da yavaşlar. Bu nedenle artan karbonhidratlar yağ kaybı sürecini başlatabilir ve psikolojik olarak daha iyi uyum sağlayabilirsiniz.\" Vücut geliştiriciler ve atletler bu yöntemi kullanır ve teknik terime refeed denir Cheat days ve cheat meals bir anlamda refeed'in yanlış tercümesi de denebilir. Sosyal medyada gördüğümüz öğünlerin çoğu neredeyse kesinlikle dikkatle yönetilen öğünler ve göründükleri gibi spontane bir kalori cümbüşü değil. Kaslarıyla ünlü bir adam vanilyalı dondurma tepeciği üzerinde üç katlı çizburgerini sergilerken görmediğimiz şey, yediklerinin geri kalanı ve egzersiz programı. Quinn, \"The Rock gibi birine bakacak olursanız: o devasa bir adam ve egzersiz sonuçları çok büyük, bu nedenle haftanın geri kalanında ne yediği kontrol ediliyor\" diye ekliyor. \"Bir ünlü için buna ara vermek ve cheat meal yemek çok cazip ve kontrollü olur.\" Quinn, zorlu bir egzersiz rejimi olan biri için cheat meal'ın uzun vadede yolda kalmalarına yardımcı olabileceğini vurguluyor. Cheat meal kültünün tehlikesi de burada yatıyor. Planlı bir karbonhidrat 'yeniden beslenmesinden' farklı olarak, iyi ve kötü yiyecekler dünyasını ima ediyor, bu da beraberinde bütün bir suçluluk, hoşgörü, ödül ve ceza psikolojisini getiriyor - ve yeme şeklimizle çok sağlıksız bir ilişki geliştirmemize izin verebilir hale geliyor. Abigail Green, Nuffield'da Sam Quinn ile birlikte sağlık ve esenlik fizyoloğu olarak çalışıyor. Müşterilerinin çoğu, egzersiz yapmayan ancak kilolarını veya kolesterollerini yönetmek ya da daha iyi bir uyku elde etmek isteyen yoğun finans sektörü çalışanları. Yiyeceklerinizi bir hafta yerine 24 saatlik bir zaman dilimi içinde düşünmenizi ve aşırı uçlar arasında gidip gelmek yerine canınız çektiğinde daha az sağlıklı yiyecekleri artırmanızı tavsiye ediyor - hafta ortasında çok dikkatli yemek yemeye ve hafta sonları dağıtmaya gerek yok. Green, \"Canınız Oreo istiyorsa, Oreo yiyin - ama belki yoğurt, meyve ve fındık ekleyin, böylece sağlıklı yağlar, lif ve vitaminler de almış olursunuz\" diyor. Bu içerik BRITISH GQ websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dahasi/nasil-etkili-iletisim-kurulur-buyuk-liderler-tarafindan-kullanilan-4-strateji", "text": "Lider olmak çocuk oyuncağı değildir. Nasıl etkili iletişim kurulacağına dair ipuçlarını ve püf noktalarını öğrenmek liderliğin en önemli parçasıdır. Büyük liderlerin ekipleriyle nasıl iletişim kurdukları ve onları nasıl yönettiklerine dair anlaması zor görünen bir sanat vardır. Büyük bir lider olmak, iş dünyasında ya da kurumsal dünyada çalışan hemen herkes için arzu edilen bir yaşam hedefidir, ancak basit bir çalışan olmaktan tamamen farklı bir dizi zorlukla birlikte gelir. Oraya ulaşmak savaşın sadece yarısıdır; liderlik rolünüzle yaptıklarınız, hem şirketinizde hem de sektörünüzde tam olarak ne kadar ileri gideceğinizi belirler. İçgüdüleriniz ve rasyonel muhakemeniz bir lider olarak davranışlarınızda ve aldığınız kararlarda büyük rol oynayacak olsa da, harika bir ekip lideri olmanın üstesinden gelmek için benimsediğiniz bazı temel yöntemler ve yaklaşımlar da bir o kadar önemli diyebiliriz. Nasıl etkili iletişim kurulur? Büyük liderler tarafından kullanılan 4 stratejiyi öğrenin. Basitçe ifade etmek gerekirse, 'zor şeyler hakkında konuşmak için net kelimeler' kullanın. Hiçbir şey iletişim kurmaya çalıştığınız insanlara dilinizi jargonla doldurmaktan daha yabancılaştırıcı olamaz. Bir grupla konuşurken veya bir e-posta yazarken iş dünyasına özgü bazı terimlerin karşılığı yokmuş gibi hissedebilirsiniz, ancak durum pek de öyle değildir. Daha basit kelimeler bulmak bir sanattır; insanların kafasını karıştırmadan veya onlara yetişemeyeceklerini hissettirmeden tam olarak ihtiyacınız olanı ileten bir sanat. Bu beceriyi geliştirin - Jeff Bezos bunu açık bir şekilde yaptı, yedinci sınıf öğrencisinin anlayabileceği şekilde net yazana kadar iletişiminde giderek daha okunaklı ve doğrudan hale geldi. İlgili herkes tarafından doğru anlaşıldığınızdan emin olmak için iletişim kurmanın inanılmaz bir gücü vardır. Bazen, bir referans noktası olmadan bir kavramı anlamak zor olabilir. Bir lider olarak siz, geçmiş deneyimlerinize dayanarak tam olarak neye ulaşmaya çalıştığınızı biliyor olabilirsiniz; ancak ekibinizin henüz bu bilgi birikimine sahip olmama ihtimali yüksektir. Birçok büyük liderin bunun için bir çözümü vardır; bu da 'yapışkan metafor' fikridir. 'Yapışkan metafor', bir kişiye mevcut bilgi tabanını kullanarak, bir karşılaştırma noktası vermektir, konu açıklamak için mükemmel bir araçtır. Örneğin Warren Buffett \"hendekler ve kaleler\" metaforuyla ünlüdür. 1995 yılında Berkshire Hathaway'in düzenlediği bir toplantıda iş dünyasının ünlü ismi şöyle demiştir: \"Yaptığımız en önemli şey, etrafında geniş ve uzun ömürlü bir hendeği olan, müthiş, ekonomik bir kaleyi koruyan ve kalenin başında dürüst bir lordun bulunduğu bir iş bulmaktır.\" Bu söz, dinleyiciye aklında tutabileceği bir görsel sunarken kilit bir kavramı da aktarıyor. Bir şirketin ve çalışanlarının kendilerinden daha büyük bir şey için çalışma konusunda gerçekten ilham almaları için, bir misyon beyanı büyük fark yaratabilir. Örneğin Google'ınki \"Dünyadaki bilgileri düzenlemek ve evrensel olarak erişilebilir ve kullanışlı hale getirmektir.\" Böyle bir şey ateş gücüne sahiptir ve orada çalışan herkese tam olarak ne için çalıştıklarını hatırlatır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-changemakers-bir-ifade-yontemi-olarak-cizmek", "text": "Belki klişe olacak ama gerçekten kendimi bildim bileli gördüklerimi boyalarla mağara adamı gibi evin duvarlarına çiziyordum. Ailemin bu konuya rahat yaklaşması çizmeyi zamanla kendimi ifade yöntemim haline dönüştürdü. Güzel bir şarkıdan, iyi bir hikayeden, özgün sohbetlerden ve eski filmlerden bolca etkileniyorum. Önce kendi eleğimden geçirip görsel olarak nasıl anlatmam gerektiğine karar veriyorum. Çizerken normal rutinimde düşünemediğim ve çözmeye fırsat bulamadığım pek çok şeyi düşünürüm. Bu süreçte hem rahatlar hem de yeni bakış açıları kazanmaya çalışırım. Bir çeşit meditasyon diyebiliriz. Aslında bir fikir olarak ortaya çıkmadı. Müziğe olan derin merakımdan dolayı satın aldığım sanatçıların albümlerini dinlerken müziklerine ya da konseptlerine uygun olmadığını düşündüğüm kapakları kendimce yeniden yorumlayarak başladım bu işe. Albüm için hazırlanan sanat çalışmaları ve tasarımlarını müzikten bağımsız değerlendiremiyorum. O sebeple hoşuma giden işler hem işitsel hemde görsel olarak dengeli olmalı diye düşünüyorum. Pink Floyd'un kapak tasarımlarını yapan Storm Thorgerson, The Who'nun kapak tasarımcısı Sir Peter Blake, pek çok sanatçının ikonik kapaklarını tasarlayan Paula Scher ve punk rock müzik camiasının unutulmaz sanatçısı Raymond Pettibone çok sevdiğim tasarımcılardan bazıları. Çoğu zaman marka odaklı ticari işlerimde hissel güçlü bir bağ kuramasam da bireysel işlerimde genellikle o bağı duygusal veya ruhsal bir şekilde kurmaya çalışıyorum. Süreçlerimin belli iniş ve çıkışları oluyor her dönemimin hissiyatı ve bıraktığı izler bambaşka oluyor. Meraklı biri olarak hepsine karşı bir ilgim olmasının yanında aslında ağırlıkla esinlendiğim alanlar genellikle görsel ve işitsel sanatlar oluyor. Edebiyattan da oldukça besleniyorum. Pes etmeden konunun üzerine gidiyorum ve problemi doğru anlamaya çalışıyorum. Bununla birlikte alternatif çözüm yolları geliştirmeye çalışıyorum. Bence birbirine saygı duyan ve fikirlerini çekinmeden doğru şekilde aktarabilen sanatçıları barındırması oluşumumuzun uzun soluklu olmasını sağlıyor. David Smith, Stephen Powers, Shepard Fairey, Banksy, Raymond Pettibone, Ramon Maiden, Stefan Sagmeister, Paula Scher, Aaron Draplin, Alex Trochut gibi farklı alanlarda üreten güncel sanatçı ve tasarımcıları ilgiyle takip ediyorum. Ama yine de eski okulun Miro, Rothko, Stravinsky, Debussy, Coltrane gibi ustalarında keşfedilmeyi bekleyen olağanüstü bir zenginlik var."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-changemakers-moda-dunyasindaki-savasi-sokak-mi-yoksa-podyumlar-mi-kazandi", "text": "Aslında küçük yaşlarda başladı ancak bunun moda sektörünün bir parçası olduğundan haberim yoktu. Üniversitede endüstri ürünleri tasarımı okuduktan sonra bölümümle fazlasıyla ilgili olan Ar-Ge'yi, daha çok ilgili olduğum modayla birleştirme isteğiyle aksesuar tasarımına yöneldim. Başka markalarla çalışma ve kendi markamı kurma süreci eş zamanlı olarak ilerledi. Başka markalara danışmanlık vermek işimin bir parçası olsa da, bütün bir süreçle baştan sona benim ilgileniyor olmam ve bunun verdiği özgürlük hissi -her ne kadar çok yorucu olsa da- deneyimlemek istediğim bir şeydi. Bu yüzden Hiç vakit kaybetmeden, işi işin içinde öğrendim diyebilirim. High-end ve sokak giyimi arasındaki boşluğu nitelikli ürünlerle dolduran bir marka diyebilirim. Aslında çok organik bir süreç oldu bu. Wons Mous'u yurt dışında konumlandırmak istediğimiz için hedef kitlemiz en başta Asya ve Avrupa pazarındaydı. Paris'te katıldığımız ilk fuarda beklediğimizden hızlı geri dönüşler aldık ve devamı da bu şekilde gelişti. Her markanın tasarım konusunda kendi çizgisini bozmadan ilerlemeye çalışması ve değişime ayak uydurması gerekiyor. Bunu yaparken iletişim, sosyal medya, doğru hedef kitlesi ve doğru fiyatlandırmanın yanında tabii ki kalite ve işçiliğin de birbiriyle orantılı ilerlemesi lazım. En çok beğenildiğini düşündüğümüz markalar bile aynı şeyi iki sezon tekrar ettiğinde maalesef tüketici tarafından sıkıcı bulunabiliyor. Daha ilk sezonu tasarlarken gelecek sezonları da düşünüp, Var olan trendlerin ve yenilerin arasında kendime yer edinebilir miyim? başlangıçta sorulacak sorular arasında olmalı. Bu da sürekli değişecek konu başlıklarından biri bence. Şu an sokak stili bütün moda dünyasını ele geçirmiş gibi duruyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bütün trendlerin askeriyeye göz kırpması gibi, bunun da geçici olduğunu düşünüyorum. Ancak podyumların da podyum olarak kalmadığını ve artık performans sanatı sergilenen alanlara dönüştüğünü görmezden gelemem. Deri bence lüks tüketiciyi hedefliyor. Sürdürülebilirlik konusunda deriyi ne kadar ele alabiliriz, bu tartışmaya açık bir konu. Ancak lüks tüketim devam ettiği sürece -ki edecek, derinin moda dünyasındaki yerini her zaman koruyacağını düşünüyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-changemakers-seyirci-kisa-filmlere-karsi-hala-mesafeli-mi", "text": "Family Portrait aslında ilk bakıldığında bir aile hikayesi gibi görünse de temelinde yine kadın kavramını yakalamak mümkün. Family Portrait, fotoğraf ve video serilerinden oluşan bir proje. Bu projeyi aynı zamanda yakın arkadaşım olan Nazlı Erdemirel ile yürütüyoruz. Ortak bir kafanın doğurduğu bir iş oldu. Projenin kast direktörlüğünü de Eylem Başar Söğüt üstleniyor. Proje, isminden de anlaşıldığı gibi bir aile hikayesi üzerinden ilerliyor. Bir evin içinde dönen aile ilişkilerini, kadın-erkek kavramlarını, doğaüstü güçleri, büyücülük ve üreme gibi konuları ele alırken, 15'inci yüzyılda binlerce kadının ölmesine sebep olan iki Alman rahibin yazdığı ve o dönemin papası VIII. Innocentius'un da onayladığı Malleus Maleficarum kitabı bize ilham oldu. 1487 yılında yazılan bu kitap, cadı avında çok büyük rol oynuyor ve engizisyonun kanun ve metodoloji kitabı olarak da kabul ediliyor. Elbette sürekli okumak, izlemek, dinlemek bunların hepsi üretim sürecinin bir parçası. Örneğin son projem Family Portrait için birçok farklı kitaptan ve farklı sanatçılardan ilham alıyorum. Veya bazen çok sevdiğim filmlere küçük atıflarda bulunmak içeriğimin zenginleşmesine yol açabiliyor. Tıpkı Yorgos Lanthimos'un Dogtooth için Michael Haneke'ye göndermeler yapması ve 2014 yapımı bir festival korku filmi olan It Follows'un yönetmeni David Robert Mittchell'in 1980'ler Amerikan korku sinemasının kült filmlerine atıfta bulunması gibi. Bir senaryo yazarken veya bir video çekmeden önce yeni fikirlere ve bakış açılarına ihtiyaç duyuyorum. Ama genellikle halihazırda bir film, bir kitap, performans veya modern sanat eseri benim yeni bir şey üretme arzumu tetikleyen bir nesneye dönüşüyor. Her şeye karşı bakış açımızın değiştiği ve biçimlendiği gibi kısa film sektörüne de daha farklı bakabiliyoruz artık. Ama senin de dediğin gibi bu mesafenin tam anlamıyla kalktığını söylemek hala pek mümkün değil. Belki de bu alandaki üretimin yetersiz olması veya festivallerde yeterli ilgiyi sağlayamamaları neden olarak gösterilebilir. Birçok kurum düzenlediği festivallerle kısa filmleri desteklese de, kısa filmler hala uzun metraj filmlerin gölgesinde kalıyor. Ancak dijital platformlar sayesinde izleyici dünya sinemasında yer alan kısa filmleri artık görüyor ve büyük bir sektör olduğunu yavaşça kabul etmeye başlıyor. Festivallerde uzun metraj filmlere ayrılan sürenin dörtte biri kısa filmlere ayrılıyor, bu da izleyici için bir algı yönlendirme şekli aslında. Yani izleyicinin bugün hala kısa filme karşı bir mesafesi varsa bunda festivallerin de katkısı büyük. Kısa film ülkemizde genellikle düşük bütçeli ve biraz da yarı profesyonel bir çalışma olarak görüldüğünden dolayı 'öğrenci projesi' tanımından çok da öteye gidemiyor maalesef. Bir de bu işi genç yaşta yapıyorsanız, dezavantajlarını daha çok deneyimleyebiliyorsunuz. Festivalleri aslında bir sektör buluşması olarak da görebiliriz. Ülkendeki ve dünyadaki diğer sanatçıların nasıl bir üretim içerisinde olduklarına şahit olmana ve bu insanlarla etkileşime geçmene aracı oluyor. Özellikle kısa film için bu önemli bir faktör çünkü ülkemizde kısa filmleri gösterecek bir sinema salonu olmadığı için izleyicinin direkt tepkisini ve duygusunu öğrenmek çok zor. Bundan birkaç sene önce bile filmlerin online olarak yayınlanabileceği ortak bir platform yoktu. Yönetmenler genellikle kendi kişisel hesaplarından üretimlerini yayınlardı ve denk gelirsen veya yönetmeni tanıyorsan izleme şansın olabilirdi. Bu durumun sonucunda da aslında diğer sanatçıların neler yaptığını pek bilemiyordun. Bu bağlamda festivaller aslında üretici için birçok bağlayıcı faktörü de içinde barındırıyor. Benim için eğlenceli bir deneyim oldu. Bu sürecin bir parçası olmaktan son derece keyif aldım. Projede yer alan isimler sayesinde hiç bilmediğim alanların içinde olmak aynı zamanda besleyici oldu. Mesela Can Uzer'ın atölyesinde kişisel motor tasarımlarının yapılması ve başka sanatçılarla iş birliği içinde üretmeleri ilgi çekiciydi. Keza aynı şekilde daha önce su tadımcılığına dair pek bir bilgim yoktu, böyle bir mesleğin varlığından bile haberdar değildim. Farklı şeylerle karşılaşmak son derece keyifliydi benim için."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-changemakers-su-someliyesi-ne-is-yapar", "text": "Yiyecek ve içecek ürünleri üzerine etkinlikler düzenleyen, gastronomi deneyimi üzerine kurulu 'Yeme İçme İşleri' isimli bir şirketimiz var. Türkiye'deki birçok alkollü içecek firmasıyla çalışıyoruz. Su someliyesi olma fikri Türk Tuborg'da eğitim ve deneysel pazarlama müdürü olan bira someliyesi Çağdaş Öngen'in Sen neden su someliyesi olmuyorsun?'' demesiyle ve hepimizin o an, buna gülmesiyle ortaya çıktı. Yeme İçme İşleri'nin kendini sürekli geliştirmesi gereken dinamik bir yapısı var. Araştırmaya başlayınca Almanya'da bu eğitimi veren Doemens Akademisi'nden haberdar oldum ve eğitim almaya gittim. Şu an dünyada bu konuda en geçerli kurum burası. İnsanların ve hatta hayvanların içeceği suyun kalitesini anlamalarına önayak olur. Bir restorana gittiğin zaman hangi şarapla hangi suyu içmen gerektiğini veya hangi yemeğin içinde hangi suyun kullanılacağını belirler, yani gastronomik açıdan suyu inceler. Su someliyesi temelde 'iyi, kötü, kaliteli veya kalitesiz suyun ne olduğunu' insanlara anlatmayı ve onları eğitmeyi amaçlar. Su kültürü için elçilik yapıyoruz diyebiliriz. Önce insanları su içmeye teşvik etmek lazım, bunun için de suyu biraz daha 'seksi' kılabilmek gerekiyor; biraz daha havalı bir şekilde suyun kaybettiği imajını ona geri kazandırmaya çalışıyoruz. Çoğumuz gazlı içeceklerle büyüdük. Bu tür içeceklerin devamlı tüketilmesinin çok da sağlıklı olmadığı gerçeğini biliyoruz. Bu gerçekle karşı karşıya kalınca suyun farklı şekillerde, iyi bir kahvenin veya çayın içinde nasıl daha keyifli tüketilebileceğini insanlara anlatmak da amaçlarımız arasında. En temel gıda maddesi su, çünkü besleyici yönü çok fazla. Üç-dört gün su içmediğin zaman ölüyorsun, bu çok net. Vücudun büyük bir kısmı sudan oluşuyor. Su içmek zaten bir ihtiyaç olduğu için su içmeyi öğretmekten çok, asıl amacımız net olarak herkesin günde ortalama iki buçuk litre su içmesini sağlamak. İşin bir sağlık tarafı var öncelikle, bir de tat tarafı var. Biz sağlık tarafına çok girmemeye dikkat ediyoruz, orada doktorlarla beraber çalışmamız gerekiyor; biraz daha gastronomik tarafta yer alıyoruz. Bu, ülkeden ülkeye göre göre değişen bir şey aslında. Almanya'da veya İsveç'te yaşasak çeşme suyunu içebiliyor olurduk. Bunun en temel sebebi suyun kalitesi değil, Türkiye'deki şehirleşme ve devamında gelen altyapısal sorunlar. Türkiye'deki çoğu boru hattı ve sistemi eski, paslı; kesinlikle değiştirilmesi gereken altyapılar. Yeni yapılmış bir apartmanda yaşasanız bile şehirleşme kaynaklı sıkıntılar devam edebiliyor. Örneğin senin yeni apartmanına gelen su belki eski bir boru hattından geçerek geliyor. Bu durum mesela Çamlıhemşin'de veya Bursa'nın herhangi bir bölgesinde geçerli olmayabilir. Ancak özellikle İstanbul'da bu geçerli. Şehirleşmeden kaynaklanan bu tür sıkıntılar bir günde değişebilecek şeyler de değil."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-changemakers-turkiyedeki-motosiklet-kulturu-ne-durumda", "text": "Günümüz dünyasında hepimiz hem özgün hissetmek hem de yaratıcı olmak istiyoruz. Yönetmenlik yaparken yaratıcı olabiliyorduk ancak çalıştığımız ajansın bizi, onun çalıştığı markanın da bizden önce onu kısıtladığını hissettiğimiz için kendi markamızı kurmak istedik. Zevk aldığımız yaşam tarzını yansıtan ürün tasarımları yapan bir marka aracılığıyla daha yaratıcı olabileceğimizi düşündük. Müşterilerimizin zevk ve deneyimimize güvenerek bizimle çalışmak istediği bir düzen kurmak istedik. Motosikletle başlamamızın sebebi, karşı tarafa verdiği özgür ve farklı olma hissiydi. Çok fazla değiştirilebilir parçası olması, oyun oynayabileceğimiz farklı birçok alan sunduğu için bizi çok heyecanlandırdı. Bunker aslında bir life-style markası. Başlangıç noktamız motosiklet olsa da aslında kişiselleştirme yapan bir marka. Yani ürünün ne olduğu önemsiz; günlük hayatımızda kullandığımız her ürünü, aslında herkesin yaptığı gibi kişiselleştirmek istiyoruz. Türkiye'de bir motor kültürü var ama bence yurt dışında olduğu gibi değil. Maalesef Türkiye'de motosiklet kültürü gibi alt kültürler sosyal ve ekonomik düzen yüzünden daha zor ve daha yavaş gelişiyor. Müşterilimize sunduğumuz hizmet, bize getirdikleri üründen almak istedikleri kişisel duygularına göre şekilleniyor. Onların zevklerini ve bir motosikletten beklediklerini kendi yaratıcılığımızla birleştirip yeni tasarımlar çıkartıyoruz. Kişiye özel, tekrar etmediğimiz tasarımlar yapıyoruz. 2009'da evimizin salonunda bir motor yaparak bu işe başladığımızdan bu yana hayalimiz, dünya çapında ilgi görebilecek projeler yapıp, bu projelerin parçalarını ve genel olarak yaşam tarzını satan bir marka haline gelebilmek. Şu an gündemimizde dünya geneline sattığımız aksesuarlarımızın sayısını ve çeşidini artırmak var. Kendilerine zevk veren, tutkulu oldukları ve farklı hissettikleri alanlarda iş yapmalarını tavsiye ederim. Bir işten ne kadar para kazandığınız değil, o işin sizi ne kadar beslediği çok daha önemli bence. Ne kadar mutlu olursanız, işiniz de sizi hem manevi hem de maddi anlamda o kadar besler ve mutlu eder. Hepimiz başarıyı hissetmek için çok yoruluyoruz; ama bazen biraz geri çekilip Ne yapıyorum ben, ne hissediyorum diyebilmeli insan."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-gqyeninesil-akilli-saatler-zamanin-gelecegini-belirliyor", "text": "İsviçre'nin dev markası Tag Heuer'in genel müdürü Guy Semon'la sohbetimizden öğrendiğimize göre saat dünyasının 'akıllı' teknolojilerle işbirliği günümüzde her zamankinden de güçlü. Montblanc'ın 'Summit'i, Richemont'un ilk akıllı saati. Web sitesi üzerinden saat satan ilk marka olan Montblanc, müşterilerin artık internetten lüks alışveriş yapmaya tamamen alıştığına inanıyor. Öyle ki, 'Summit' Mayıs'ta ilk kez duyurulduktan sonra iki hafta boyunca yalnızca Mr. Porter'da satışa sunulmuş. Saat dört farklı kasa seçeneğine sahip: siyah PVD paslanmaz çelikten bir model, bezeli siyah PVD olan yine paslanmaz çelikten bir model, saten cilalı paslanmaz çelikten bir başka model ve beşinci sınıf titanyumdan bir diğer versiyon. Sekiz adet deri ve NATO kayış seçeneğinin yanı sıra bir dizi kadran alternatifiyle 300'den fazla kombinasyon yapmak mümkün. Teknolojik özelliklerine gelirsek 'Summit', Google'ın piyasaya yeni sürdüğü, mesajlaşma, fitness takibi, navigasyon ve bildirimleri optimize edilmiş AndroidWear 2.0 kullanıyor. Sık sık seyahate çıkanlar cümleleri 100'den fazla dile çeviren on numara bir ürün olan 'Global Translator'a ve 'Hands-free Boarding' uygulamasına bayılacaklar. Ayrıca Uber de 46x12,5 mm'lik bu cep Herkül'ünün içinde yüklü bulunuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-gqyeninesil-babalari-gibi-yetenekli-cocuklar", "text": "Yetenek aileden mi gelir, yoksa sonradan mı edinilir? Cevabı hangisi olursa olsun, bu çocukların babalarından aldıkları yeteneği tam yerinde kullandığı kesin. Müzikten spora, oyunculuktan sanata; hünerlerini farklı alanlarda sergileyerek ünlü babalarının izinden giden bu beş adamla tanışın. Eğer gün içinde yolunuz Teşvikiye Beşiktaş taraflarından geçiyorsa, Dilan ve kaykayıyla birlikte sanki Kaliforniya kıyılarından gelmişçesine salınan sarı saçlarına rastlamışsınızdır mutlaka. Sokak kültürünün her detayına sevdalı olan Dilan, babası Koray Erkaya'nın peşinden gidip fotoğrafçılığa henüz el atmamış olsa da grafitti konusundaki hünerlerini Doors of Perception adlı sergisinde göstermişti. Çok yönlü kişiliğine bakacak olursak yolumuz Dilan'la daha çok kesişecek. Kilyos'taki Motocross Park'ın sevimli kulübesinden içeri adım attığınızda yan yana dizilmiş motorların arasından geçiyorsunuz ve ortasında sobanın yükseldiği sevimli bir odaya giriyorsunuz. Odanın bir yanında Süleyman Memnun'un tüm kariyeri boyunca topladığı kupalar var. Kupaların arasında ise bir aile fotoğrafı... Süleyman Memnun, eşi ve henüz 5 beş yaşında bile olmayan iki oğlu, Deniz ve Sinan. Bunu sıradan bir aile fotoğrafı olmaktan çıkaran ise o minicik çocukların o yaşta bile motor üstünde olması. Hatta Deniz, 2 yaşlarında. Babasından gelen motorculuk yeteneğini nefes kesici bir şekilde pistlerde devam ettiren Deniz, şu an hem ders veriyor hem de yarışıyor. Evet, soyadına bakarak yürüttüğünüz tahminler doğru: Fırat, Türkçe müziğin en özgün seslerinden İzzet Altunmeşe'nin oğlu. Ama biz kendisini 'Vicdan', 'Kaçak Gelinler', 'Kehribar' ve son olarak da 'Cesur ve Güzel' dizilerindeki rollerinden tanıyoruz. Konuşmasa bile mimikleriyle çok şey anlatabilen yeteneklerden Fırat. Televizyonda gördüğünüz enerjisi gerçek. Genlerinden olsa gerek, müzikte de kabiliyeti var. Ama bu konuda babasından farklı bir yerde duruyor; onun kalbi rapten yana atıyor ve o bitmek bilmeyen enerjisiyle, türün o akıcı ritimlerini tam noktasından yakalıyor. Rap alemindeki projelerine adının FA kısaltmasıyla devam eden Fırat, yakın takibe alınması gereken isimlerden. Türkçe rock müzikle yakın ilişki kuranların iyi bildiği bir isim Kung Fu. Bir lise grubu olarak yola çıkan ama bundan çok daha ötesine geçerek İstanbul müzik sahnesinde adını duyuran Kung Fu, ilk albümü 'Tüm Bu Başlangıçlar'ı 2013 yılında yayınlamış ve hayran kitlesini daha da genişletmişti. Grubun solisti ve kurucularından Öykü Akgürgen'in müzikle olan ilişkisi küçüklük yıllarına dayanıyor. Zaten nasıl dayanmasın ki; 'Bir şarkısın sen/Ömür boyu sürecek' sözleriyle akıllara kazınan Samanyolu şarkısını seslendiren Berkant'ın oğlu olarak hayatı hep müzikle geçmiş. Müziğe olan sevgimi ve çalışma disiplinimi babamdan aldım diyor. Ama sözünü ettiği disiplin, öyle ilk çağrıştırdığı şekliyle 'soğuk' bir anlam taşımıyor; 'yaptığın işe saygı duymak, attığın her adımda aynı saygıyla ilerlemek' olarak kullanıyor bu sözcüğü. Öykü ve grubunun müzikten vazgeçmek gibi bir niyeti yok. Hatta şu aralar yeni bir albüm üzerine çalışan grup, yakın bir gelecekte yeni bir albümle karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Kendimi bildim bileli, müzik dinlemediğim bir gün olmadı diyor Emre. Zaten başka türlü olsa şaşırırdık; müzik sahnesinin en ünlü DJ'lerinden Memo Garan'ın oğlu olan Emre, bir tür aile mesleğine dönüşen DJ'likte tam gaz ilerliyor. Pozitif enerjisi ve sıcakkanlı gülümsemesiyle müzik tutkusu hakkında, dakikalarca yorulmadan konuşabilen Emre, 21 yaşında olsa da şimdiden pek çok kulüp ve festivalde seyirci karşısında çalma fırsatı yakaladı. Bir gün mutlaka denk getirip Emre'nin setini dinleyin, müziğe olan sevgisi size de bulaşacak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-pazarokumasi-eric-cantona-catilmis-kaslarinla-kime-dusman-gibisin", "text": "Zordur birini anlatmak. Esasen 'o'nu değil de en fazla 'senin tanıdığın o'nu anlatabilirsin. Bu nedenle zordur. Ve aynı zamanda birini anlatmaya çalışmak, onun üzerinden şu bin bir yüzlü dünyanın bir yüzünü de anlatmaya kalkışmaktır ki, bu daha zordur... Bahsimiz 'eski bir futbolcu'ya ait. Şimdilerde simasını çoğunlukla reklamlar ve filmlerde görsek de, artık oynayacağı bir takımı olmasa da çoğumuz için hala efsanesi dillerde dolaşan bir futbolcuya... Rakiplerine değilse bile, atamayacağını bile bile 'hayata çalım atma' cüretini sürdürmeye gayret eden bir futbolcuya... Oynadığı dönemde mühim futbolcu olan ve etkileri bugüne kadar ulaşan Eric Cantona'ya... Fransa'nın 'sert çocukları'nın kenti Marsilya'da doğup büyümesinin de etkisiyle grileri az, siyah ile beyazı net, hayli 'keskin' biri Eric Cantona. Emek yoğun bir kent olan Marsilya, işçi sınıfı ile kuzey Afrikalı göçmenlerin kaynaklık ettiği görkemli bir alt kültüre sahip olmasıyla bilinir. Mevzuya daha derinlemesine nüfus etmek isteyenlere, Kad Merah'ın eğlenceli filmi 'Marseille'i hararetle öneririm. Elbette Cantona'nın ruh halini besleyen ortama göz atmak için kamerasını Fransız kenar mahallelerindeki haletiruhiyeye odaklayan Mathiue Kassovitz'in bol ödüllü filmi 'La Haine'i de hatırlatmakta fayda var. Futbolcu olarak kendi yurdunda altı takım değiştirdiği halde dikiş tutturamamasının nedeni belki de içinden çıktığı çelişkilerle barışamayacak kadar keskin olmasıydı, kim bilir... Tolerans meselesini kendi toprağında çözememiş biri olarak İngiltere'de bambaşka bir kimliğe büründü Eric Cantona. Ya da diğer taraftan bakmak gerekirse, futbolun beşiği olarak adlandırılan İngiliz kültürü bu 'dikbaşlı adam'ın aksiliğini estetize etmesine olanak tanıdı! O nedenle Cantona kendini hala 'yarı İngiliz, yarı Fransız, yarı İrlandalı' gibi hissettiğini göğsünü gere gere dile getirir. O, İngiltere'de zuhur ettiğinde Ada futbolu ciddi manada tıkanıklık yaşıyordu. Fiziki açıdan güçlü oyuncuların uzun toplarla rakip kaleye gitmeye çalıştığı, bu nedenle maçın büyük bölümünü havada geçirmek zorunda kalan topun ve maçı izleyenlerin canının sıkıldığı arkaik bir düzen hakimdi İngiliz futboluna. Geldiği ilk yıl, 18 sezonun ardından şampiyon olan Leeds United'a meziyetiyle büyük katkı verdi. 'Sıkıcı futbol' diyarına eğlencenin, estetiğin ve tavrın önemini hatırlattı kısa sürede. Leeds'teki şampiyonluktan bir sezon sonra takımı yarıda bırakıp hayli makul bir bonservis karşılığı Manchester United'ın yolunu tuttu. Manu, uzun yıllar 'dünyanın bir numaralı kulübü' olarak anıldıysa bunda 'aslan payı'nı sadece iki kişi arasında bölüştürmek doğru değilse bile doğruya en yakın tutum olur. Bunlardan biri -ilki değil - bütün hadiseyi kurgulayan takım menajeri Alex Ferguson, diğeri bu kurgunun sahada ete kemiğe bürünmesini sağlayan 'özel yetenek' Eric Cantona'ydı. İkisi de birbirini tamamlarken birbirlerini yükselttiler. Birinin bilgisi, diğerinin becerisi... Eğer Ferguson bu dikbaşlı karaktere göğsünü siper edip, geniş hareket alanları sağlamasaydı ne ben bugün bu yazıyı yazardım, ne de bu yazı öncesi okuduğum onca yazı yazılabilirdi. Cantona da, 'becerili herhangi bir futbolcu' olarak sıradanlık kervanındaki yerini alırdı. Öyle goller, öyle paslar attı ki bugün arşivlerden yaptıklarını izlerken, \"Yok artık daha neler!\" demeyen birisi, benim için, futbol denen oyundan yeterince zevk almayan birisidir! Topa karşı, İngiliz futbolcuları çağrıştıran kalın cüssesinden umulmayacak derecede yumuşak davranırdı. Bu da onun en büyük avantajı oldu. Futbolun rakip için en tehlikeli yanı olan, 'tahmin edilemezlik' adeta Cantona'nın bedeninde vücut bulmuştu. Bunlar işin futbolculukla ilgili yanı... Söylemiştim ya, adamımız 'sert' biridir. Saha içinde de, dışında da... Onun sertliği bir gösteri unsuru değil, doğrudan uygulanır bir sertliktir. Sonucu neye mal olursa olsun! Charles Bukowski öykülerindeki Henry Chinaski'nin göze almaları misalindeki gibidir Eric Cantona. Alameti farikası haline gelen formanın yakasını, denizde ensesi yanmasın diye kaldıran 'para sahibi tekneci' gibi pratik bir nedenden değil, meydan okumanın bir nişanesi olarak dikerdi havaya. Ve biraz da bu 'yaka kaldırma'nın verdiği sertliğin doğal sonucu olarak futbol becerisinden çok saha içi ve dışı 'darbeleri'yle anıldı. Ve futbolculuğunun son düdüğüne yakın attığı bir 'uçan tekme' onca golünün, ince işçilik isteyen çoğu pasının önüne geçti. Neredeyse ismiyle önlü arkalı kullanılır oldu. Oysa futbolcu değil de 'tribüncü' olsa, -her maça erkenden gidip tezahürat yapan grubun içinde yer alan sıkı taraftara bu ad verilir- pekala o 'uçan tekme'yi yiyen Matthew Simmons'ın yerinde kendi de olabilirdi! Ama bir Marsilyalı olarak tekmeyi yeme gerekçesi asla 'ırkçı dil kullanmak' olmazdı. Cantona'nınkine benzer bir bitirişi, futbolculuğu döneminde hayli munis bir karakter olan bir başka Fransız Zinedine Zidane'dan hatırlıyoruz. Zidane da 2006 Dünya Kupası finalinde kendisine kız kardeşi için galiz ifadelerde bulunan İtalyan futbolcu Marco Materazzi'ye kafa attıktan sonra kapatmıştı perdeyi. O şimdi, Real Madrid Teknik Direktörü olarak bizi hala futbola bağlamaya uğraşıyor, o bildik efendiliği içinde... Doğaçlama dikbaşlı olan Cantona, tüm züppe ve kendini hayatın merkezine alır görüntüsüne rağmen sahada daha çok takımı için oynayan biriydi. Ken Loach'ın dilimize 'Hayata Çalım At' diye çevrilen filmi 'Looking for Eric'in o müthiş merdiven konuşmasında da söylediği gibi, 'en iyi iş'i bir gol değil 'ince ayar verdiği bir pas'tı... Bugün futbola hakim olan 'dekoder', 'kombine bilet', 'loca' gibi piyasa kavramlarına karşı bu güzel oyunun insana ait olduğu dönemlerin son temsilcilerindendir Eric Cantona. Futbolun izlenir değil, oynanır olduğu zamanlarına ait biridir. Futbolun sadece bir oyun değil, büyülü bir sanatsal etkinlik olduğunu duyumsamamızı sağlayan George Best ve Johan Cruijff'a olan hayranlığı bile bu köprü kaşlı aksi adamın dünyayı algılama biçimini göstermeye yeter de artar bile... Bunca çirkefliğe rağmen şu oyunu hala seviyor, nefesimizi tutarak izliyorsak Eric Cantona ve benzerlerinin yüzü suyu hürmetinedir..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-pazarokumasi-federer-bey-diyeceksiniz", "text": "Arşivler 1981 yılının, 8 Ağustos tarihine şu notları düşer: John Lennon'ın katili Don Chapman 20 yıl hapis cezasına çarptırılır, IBM o gün ilk kişisel bilgisayarı dünyaya tanıtır. Türk gazeteleri İstanbul'u istila eden 100 dilencinin kent dışına sürülüp, memleketlerine gönderildiğini yazar. Aynı haftanın Time dergisi, kapağını Prens Charles ve Lady Diana'ya ayırır; büyük düğüne günler kalmıştır. Her gün gökyüzüne bakıp da gördüklerini defterine not edenlerin sadece hava durumu analistleri olduğunu sananlar yanılır. Ay'ın Güneş'e yaptığı açıyı, Merkür'ün bitmez tükenmez ileri-geri triplerini, gezegenlikten atılıp atılıp geri gelen ve bir Adriano Celentano parçası kadar kıymetli Plüton gezegeni ile yıldızları asıl astrologlar kaydeder. 8 Ağustos bize Edip Cansever'i, onlara Emiliano Zapata, Isabel Allende ve Dustin Hoffman'ı verir, yanlarına da zamanın iki büyük tenis şampiyonu Helen Jacobs ve Matts Wielander'ı katar. Nüfus memurları 'Roger' diye yazar, annesi babası 'Roçi' der, milyonlarca insan ona 'Ekselansları'nı layık görür; 8 Ağustos'ta doğan şöhretler listesine terini sildiği havlularını bir kenara bırakarak eklenir. Toprak korta çıktığında dokuz yaşındadır. Annesi elinden tutup şehir kulübüne götürür, hocalarına teslim eder. İsviçre'de yoktur böyle laflar: Hocam eti senin, kemiği benim! Federer'i 'Federer' yapan, etini-kemiğini şekillendiren hocası Peter Carter'dır. Gencecik bir raket, fırlattığı toplar hep filenin üstünden geçecek, şans hep yanında olacak sanar, değil mi? O vakitler Federer kazanmayı çok iyi bilmediği gibi kaybetmeyi de bilmeyen, hırs küpü, kaybettiği zaman masaların altına saklanıp hüngür hüngür ağlayan bir gençtir. 17 yaşında babası, oğlu Rotschi'yi karşısına alır ve şöyle konuşur: Tenis kariyerin boyunca seni finanse edeceğimizi, 30'lu yaşlarında dünya sıralamasında 300. sıralarda rahatça duracağını düşünüyorsan yanılıyorsun. Bir an evvel yolunu çiz! Karşımızdaki, gerçekleştiremediği tüm hayallerini çocuğu üzerinden kurmak isteyen bir baba değildir. Sadece aşırı gerçekçidir; Rotschi'nin sınırları bilmesinde fayda var diye düşünür. Federer de o günleri anarken, Tenisçi olmasaydım büyük ihtimalle Basel'de yaşayan, sıradan bir insan olacaktım der. Federer bir günde tenisçi olmamıştır, bir günde bugünlere gelmediği gibi, bir günde de bitmeyecektir."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/-pazarokumasi-gunumuz-dunyasinda-ruhunu-doyurmak", "text": "Tüketmemek imkansız, hele büyük şehirde yaşıyorsanız... Ama artık mevzu, ihtiyacın çok ötesinde. O kadar çok tüketiyoruz ki dünyanın sunduğu bir yıllık doğal kaynak kapasitesini her sene Ağustos ayı itibariyle bitiriyoruz. Global Footprint Network adlı araştırma kuruluşunun belirlediği Limit Aşım Günü, bu yıl 2 Ağustos'u işaret ediyor; yani sene sonundan aylar önce kaynakları bitirip, bir sonraki senenin kredisinden yiyoruz. Her sene daha da erken başlayan limit aşımının faizini elbette doğa, ormanlar ve okyanuslar ödüyor. Hayvanlar, balıklar, bitkiler yok oluyor ve biz insanlar doğadan uzaklaştıkça bunun etkisini algılamamız da zorlaşıyor. Tüketim listesindeki en yüklü kalemlerden biri yemek. Yemek her yerde. Market raflarında hiç olmadığı kadar çok çeşit var. Yemek tabağı 60'lı yıllardan bu yana neredeyse iki kat genişlemiş, porsiyonlar da gittikçe büyüyor. Gerçek hayat kadar sosyal medyada da yemekle kafayı bozmuş durumdayız. Instagram'da 'food' etiketli yemek fotoğrafları 200 milyonun üzerinde! Seçim yapmak, doğru tüketmek gün geçtikçe zorlaşıyor. Gözümüz de, karnımız da ne yazık ki bir türlü doymak bilmiyor. Bir yandan da dünyanın en akıl almaz sorunlarından biri olan gıda israfıyla karşı karşıyayız. İstatistikler konunun 'arkamızdan ağlayan pilav'dan ibaret olmadığını net bir şekilde gösteriyor. Dünyada 1 milyar kişi aç ve onları doyurmak için gerekenin dört misli gıdayı, üretilenin üçte birini çöpe atıyoruz. Konu sadece açlık da değil; Çin ve ABD'den sonra küresel ısınmaya en çok sebep olan yine bu ziyan. Elbette üretim aşamasından market raflarına kadar uzanan zincirde kayıp çok. Burada devlet politikaları ile şirketlerin belli adımlar atması şart ama mutfakta kararan muz, markette tipine bakıp bıraktığımız yamuk yumuk havuç, lokantada bol kepçe alıp bitirmediğimiz tabak konusunda bir şeyleri değiştirmek bizim elimizde. Son yıllarda şeflerin bu konulara gittikçe daha çok önem verdiklerini görüyoruz. Danimarka'da Rene Redzepi, Amerika'da Dan Barber, İspanya'da Roca kardeşler, İtalya'da Massimo Bottura gibi şefler bilgi ve güçlerini bu konulara dikkat çekmek için kullanıyorlar. Yeme-içme dünyasını, yeni yetişen aşçıları, hatta devlet politikalarını birebir etkileyen projelere imza atıyorlar. Bizde bu bayrağı taşıyan şef kuşkusuz Mehmet Gürs. Yirmi yıldan fazla bir süredir yaptığı işlerle hep ilklere imza atan şef, yıllardır tarım, çiftçi, tohum ve doğa ile ilgili konuları düşündürtüyor. Mikla'da yürüttüğü Yeni Anadolu Mutfağı ile Anadolu'nun dört bir köşesinden yüzlerce üreticiyle çalışarak kaybolma tehlikesi altındaki malzeme, teknik ve tecrübeyi yeni bilgiler eşliğinde geleceğe taşıyor. Mehmet Gürs aynı zamanda, amacı farkındalık yaratmak, ilham vermek ve yeni projelere yol açmak olan YEDİ konferansını düzenleyenlerden biri. Mehmet Gürs'ün en yeni projesi 'Ruhun Doysun' yine bu konularla ilgili. 'Ruhun Doysun', dünya çapında 'Respect Food' kampanyasıyla tüketim bilincine dikkat çeken, ürünlerinde de bu bilinci vurgulayan Grundig'le birlikte tasarlanmış. Grundig, İtalyan şef Massimo Bottura'nın Milano, Rio ve Londra'da yürüttüğü gıda israfı projesi 'Food for Soul'un ve aynı zamanda YEDİ konferansının da destekçisi. 'Ruhun Doysun'un amacı yemeğe, insana ve doğaya saygı duyarak karnı, gözü ve de tabii ruhu doyurmak. Dokundukları arasında sadeye dönmek, az ve öz tüketmek, var olanı dönüştürmek, ziyan etmemek, doğayla daha uyumlu yaşamak gibi konular var. Önemli bir parçası, Mehmet Gürs'ü yıllar sonra ilk defa ekranda gördüğümüz bir yemek programı. İçinde bol doğa, tatlı ama dolu dolu sohbetlerin ve akıllı yemeklerin olduğu alışılagelmişin ötesinde bir program bu. Tarımdan teknolojiye bir çok farklı konu ele alınıyor. Bir yerinde çürümeye başlamış meyveleri nasıl değerlendireceğimizi, başka bir yerinde Anadolu'nun az bilinen peynirlerini görebiliriz. Ateşin yaşamımız üzerindeki etkisini dinlerken, bir yandan da tütsülemeyle ilgili ipuçları alabiliriz. Hem büyük konular hem de doğrudan uygulayabileceğimiz fikirlerle dolu bir proje. 'Ruhun Doysun'un en önemli etkisi ise altından kalkamayacağımızı hissettiğimiz evrensel sorunlar karşısında bireysel gücümüzü hatırlatması olacak. 'Ruhun Doysun' projesi kapsamında, kolayca uygulanabilecek ipuçları, fikirler ve düşündürücü yazılarla dolu bir web sitesi de var. Benim projeye dahil olmam da bu web sitesi üzerinden başladı. Hem proje danışmanı hem de web sitesinin editörü olarak yıllardır kafa patlattığım, yazılarımda yazdığım konulara derinden dalmak oldukça keyifli. Programın çekimlerinin sürdüğü bugünlerde ekipçe bir ormanın içinde, proje için özel tasarlanan konteyner evdeyiz. Bildiğimiz konteynerden mis gibi bir ev yapılabiliyor, hele duvarlarına bol pencere açarsanız iyice keyifli oluyor. Mehmet Gürs, mutfakta şef pratikliğiyle şahane yemekler yapıyor, eksik varsa McGyver gibi yaratıcı çözümler buluyor. Sabah erken saatlerde atmacaların, gece hava kararınca yaban domuzlarının cirit attığı bir bölge burası. İstanbul'a sadece bir kaç saat uzakta ama başka bir galaksi gibi. En önemli fark da telefonun hiç çekmemesi. Sadelik, basitlik ne güzel..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/10-iyi-gelen-ihtiyac-aninda-hatirlayip-uygulamak-icin", "text": "Yıllardır hayatımın da, salonumun da tam ortasında duruyorlar. Edebiyatın yeri kalbimde çok başkaysa da moda tarihi, psikoloji, fotoğraf gibi beni heyecanlandıran onca türde sayısız kitabın var olduğunu bilmek, bu hayatı benim için yaşanır kılan sebeplerin başında geliyor. Durum böyleyken dünya üzerindeki birçok kitapçı ve kütüphanenin de en iyi gelenlerim arasında olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Kendimi bildim bileli yanımdadır küçük defterlerim. Kafa karışıklıklarım, ayıkken sarhoş anlarım, kulak misafiri olduğum cümleler, ilham verici bulduğum sözler ve daha birçok şeyi sürekli not alırım. Biten defterlerimi ara ara çantama atar, kitap gibi okurum. Kendimi tanıma mesaimde yerleri büyüktür. El yazısının sihirli bir gücü olduğuna inanırım. Bu, bir dosta yazdığım mektup da olabilir, kitabımın ilk taslağı da, faydasına inandığım sabah sayfalarım da. Ya da bir sanatçının günlükleri de olabilir, sahafta görüp kime ait olduğunu bile bilmediğim bir kartpostal da. El yazısı kağıtla buluştuğundaki sahicilik, yaratıcılık, özen ve anlam benim için paha biçilmezdir. Çok sevdiğim dinginlik duygusunu vaat eden tek başınalık, adeta şarj olma kaynağım. Tek başıma sinemaya gitmek, parkta kitap okumak, sahilde yürüyüş yapmak... Kendimin eşliğinde zaman geçirmek, en iyi gelenlerimden. Şayet varsa sabah veya gece insanı olmak diye bir şey, ben kesinlikle bir sabah insanıyım. Bir üst maddede tek başıma yapmayı sevdiğim ne varsa özellikle sabahın erken saatlerinin sessizliğinde yapmak beni daha da mutlu eder. Şu an bu yazı da o erken sabahlardan birinde Ella Fitzgerald eşliğinde kahve keyfi yapıldıktan sonra yazılıyor. Hangi mevsimde olursak olalım, hava ne kadar karanlık olursa olsun, yeni bir güne başlamanın bende törensel bir duygusu vardır. İçinde bulunduğum ana farkındalık ve keyifle yaklaşabilmemi sağlayan meditasyon, son birkaç yıldır düzenli olarak hayatımda. Bu dünya üzerinde yaşayan herkesin meditasyonun faydasına inanabilmesini çok arzu ederdim. Eski fotoğraflar, el yazısı notlar, anısı olan eşyalar... Bu kendi yaşamıma ait de olabilir, bir başkasınınkine de. Her anlamda kişisel tarihe tanıklık etmiş nesneler kalbimi hızlı çarptırır. Anneannem ve dedeme henüz sekiz yaşındayken yazdığım bir mektupta Telefon konuşmaları bir hatıra olamaz, ama mektup bir yerde saklanabilir demiş bir çocuk olarak bugün de değişen pek bir şey olmadığını söyleyebilirim. Her gün, hayatımdan eksiltebileceğim ne var diye düşünmek, uzun yıllar önce başladığım sade yaşamak yolculuğunun tam da bir yolculuk olduğunun en iyi kanıtı belki de. Bazen artık kullanmak istemediğim bir eşya oluyor eksilttiğim, bazen de artık devam etmeyi tercih etmediğim bir iş. Her ne olursa olsun, bana iyi gelmeyen bir şeylerden kurtulmak özgürleştiren bir hafiflik hissi yaşatıyor. Artırmayı sevdiğim yegane şeylerden biri. Bilginin tattırdığı o muhteşem duygu, en keyifsiz anlarımı bile aydınlatmayı başarır. Bu, daha önce varlığından bile haberdar olmadığım bir ülke de olabilir, bir ağaç ismi de, bir kelimenin kökeni de. Herhangi bir alandaki yeni bir bilgi, zihnimde farklı odalar açtıkça enerjim yerine gelir. Gözümden yaş gelene kadar gülmek, tüm zamanlarımın en iyi gelenlerinden. Yakın çevremin ince mizah gücü sayesinde çokça tattığım bir lüks bu. İkili ilişkilerde, aynı yerden bakarak hayata gülebilmenin önemli olmaktan da çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Bir de, 'en çok kendimize gülmeye gayret edelim', derim ben! Belki de hiçbir şey zannettiğimiz kadar karanlık ve ciddi değildir. Bu yazı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında yayımlanmıştır. Begüm Başoğlu'nun Değişmek Zamanıdır Şimdi yazısını buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/106-bebege-nasil-sahip-olursunuz-ve-olmaya-devam-edersiniz", "text": "Ed Houben, Avrupa'nın en babayiğit adamı. Normal yollardan sperm bağışıyla geçen yılların ardından, Houben ve bedavaya hamile kalmak isteyen birtakım kadınlar, aracıyı kaldırıp işi doğal yoldan halletmeye başladı. Kısa bir süre önce, Almanya'dan kadın bir profesör, Hollanda'nın Maastricht kentine, Maas Nehri'nin öbür tarafında, şehir merkezinin biraz ötesinde bir mahalleye geliyor. Şehirde birkaç profesör tanıdığı olduğundan, tanınmamak için otomobilini varacağı yerin biraz gerisine park ediyor. Alacakaranlıkta oğluyla birlikte yürüyen bir adamı gördüğü sırada, Ed Houben'in evine doğru adımlarını sıklaştırıyor. Baba-oğul meydanı hızlıca geçiyorlar ama Ed'in apartmanını görünce adam parmağıyla, karanlığın ortasında bir yeri işaret ediyor. Çocuk, penceresinde yıldızlı akşam feneri yanan üçüncü kata bakıyor. Kadın, adamın Bebek yapıcı işte burada yaşıyor dediğini duyuyor. Yaptığı şeyi herkes onaylamadığı ve genellikle sarsıcı Hollandalı dürüstlüğüyle bu hobisinin nedenlerini ve nasıllarını açıklamak için uzun zamanlar harcadığı için, kadın profesör bunu ona anlattığında, Ed'in hoşuna gidiyor. Her şeye rağmen bu baba-oğul, Ed için küçük bir zafer: Bir sokak aşağıda bebek yapıcının yaşadığı ve kimsenin karışmadığı, yanaklarının kızarmadığı, bir kişinin bile ağzından kınayan tek kelime çıkmadığı bir dünya. 13 yıl önce... Ed Houben ilk defa Amsterdam'da başka bir adamın karısıyla yatıyor. O zamanlar 32 yaşında ve kendini çirkin hissediyor. Hiçbir kadının onunla seks yapmayı aklından bile geçirmeyeceğine kendini inandırmış. Bakir değil ama kırk yılda bir seks yapıyor. Özlemediğini iddia etse de son cinsel ilişkisinin üzerindense tam 10 yıl geçmiş. İşte bu esnada büyük bir karar veriyor. Ailesi olmayacağına ikna olunca Ed Houben, sperm donörü olmaya karar veriyor. Ayda iki kere kliniğe gidiyor, üretim odasında üretimini yapıyor, para için bir kabı dolduruyor. İlk kez gittiğinde adını bile sormuyorlar. Olay anonim, duygu yok. Sperm bağışladıkça, bu işlemden daha fazla yakınlık bekliyor. Çeşitli web sitelerinde evlere servise gitmek istediğine dair ilanlar vermeye başlıyor. Aşağı kattaki banyoda işi hallet, yukarıdaki yatak odasına çıkar, gerisini müşterilere bırak. Amsterdam'daki bu olayda da, durumun farklı olmayacağını tahmin etmiş ama... Kadın, Ed'le bisikletiyle trene bindiği sırada tanışıyor. Beraber evine gidiyorlar, onu kocasıyla tanıştırıyor. Kadın akşam yemek yapıyor. Ed, kadın ve kocası akşam 23.00'e kadar konuşuyorlar. Kadın biraz alkol alıp gergin bir halde yukarı çıkıyor. Ed, Maastricht'te bütün gün çalışmış, iki buçuk saat trenle kuzeye yol almış. Eve geri dönmek için son treni de kaçırmış. Ed, Bak, kısa kesmem gerekiyor diyene kadar, adam onunla gece yarısına dek konuşuyor. Yarın ilk trenle döneceğim... Vesaire, vesaire. Çiftin bebek sahibi olmayı ne kadar çok istediğini biliyor, onlara ne kadar çok yardım etmek istediğini de. Kulağa ne kadar garip gelse de sperm bağışı, onun hayatına anlam katan şey. Çifte gelince, onlarınki de Hollanda'da trafik ışığı diye adlandırdıkları bir ilişki: Bir bakmışsın kırmızı, bir bakmışsın yeşil. Işık şimdilik yeşil ama adam kısırlaştırılmış. İnce bir çizginin üzerinde kalakalmış tabii: Yapay döllenme için bir kadına donör olacak ya da onu doğal yollardan hamile bırakacak. 15 dakika düşünmüş, ki bu da bir kadını ve kocasını arafta bırakmak için uzun bir süre. Bunu yapmamak için herhangi bir etik neden var mı diye düşündüm. Kime zarar verirdim ki? Sonuçta, bu dünyadaki 7 milyar insan da böyle yaratılmış. Sonunda Ed olayı akışına bırakmaya karar veriyor..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/2019-yilinin-en-heyecanli-anlari", "text": "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Ulusça, son yıllarda vücudumuzla da sporla da ilgimiz değişti. Eskiden tartan pistlerdeki git-gellerden ibaret atletizm müsabakaları, şehrin dışına çıktı ve bir 'doğa' meselesi olarak yaşantımıza girdi. En yeni heyecanımız, yavaştan kitlesel nitelik kazanmaya başlayan bu yarışlar. Hepsi adrenalin yüklü de, sembolik olarak bunu en iyi gösteren 'Sky Erciyes'. 5-7 Temmuz'daki 'Ultra Sky Trail'de 12, 25, 64 ve 'Dikey Kilometre' koşuları yer alıyor. Hem yürek hem de ciğer isteyen bir koşu bu. 2336 metrede başlayıp, 4.5 kilometre boyunca yaklaşık 1000 metre daha yükseliyor. Avrupa'nın en yüksek irtifalı dikey kilometre koşusu. Bu alanda, dünyanın da iki numarası. Bu konuda son yıllarda çok yol aldık. Daha epey yarış mevcut. Mesela 7 Temmuz'da, bir triatlon yarışı, 'Ultimate Cunda' var. 15.5 kilometre pedal basılacak, 2 kilometre yüzülecek, 10,4 km koşulacak. 21 Temmuz'da bir klasik, 'Samsung Kıtalarası İstanbul Yüzme Yarışı' yapılacak. Binlerce yüzücünün kıyasıya mücadele edeceği yarışta, 1200 kişilik yabancı kotası sadece 28 dakikada doldu, gerisini siz hesap edin. Yarışmasanız bile müthiş bir seyirlik bu. Aslında vesileye de gerek yok, her fırsatta koşmaya başladık zaten. Hiç kötü değil. Bu hızlı gözden düşmenin sebepleri var. Birincisi ve en geçerli sebep, buralarda zorla çalıştırılan, numaralar öğretilen şov hayvanları için duyulan endişe. Hayvan hakları konusunda bilinç yükselirken, tek ayağı üzerinde durmaya zorlanılan bir file rağbet de düşüyor. İyi de oluyor. Ama 'show business'ın sirklerden vazgeçmesi o kadar kolay değil. Sirk dediğin, modernizmin yapıtaşlarından biri; epey köklü bir geleneği var. Peki ne olacak? Onlar da değişecek. Çağa ayak uyduracak. İşte nefis bir örnek: Hayvanları kademe kademe dışarıda bırakmasıyla tanınan 40 yıllık Alman performans grubu 'Circus Roncalli', günün gereğini işine tatbik etmiş, 'hologram' sirkini kurmuş bile. Lazer projektörler ve gelişmiş lensler yardımıyla, sirk çadırının içinde atlar koşuyor, filler dans ediyor. Biraz Harry Potter ya da 'Fantastik Canavarlar' filmleri gibi. Bambaşka bir büyü, farklı bir heyecan, insanın içi içine sığmıyor. Bu birçok işin önünü de açacaktır. Hayvanat bahçeleri, aqua park'lar, safariler... Hologram, hem hayvanların bakımı yönündeki endişeleri giderebilir hem de insanı birdenbire bir savananın, yağmur ormanının, uçurumların orta yerine bırakıp tıka basa adrenalin yükleyebilir. Roncalli'nin sahibi Bernhard Paul, hologram şovu için yaklaşık 500 bin euro harcamış. Karşılığını da yıl içinde misafir ettiği 600 bin seyirciyle almış. Yolunuz bu sıra Almanya'ya düşüyorsa bu deneyimi siz de yaşayın. Şu an bu keşfin tam eşiğinde duruyoruz. Ama önce hayal gücümüzü birazcık yoklayalım. Bilimkurgu edebiyatına ve sinemasına bakınca görüyoruz; 'paralel evren'le kafamızı fena halde bozmuş haldeyiz. Hemen hepsi bir başka boyutta, nasıl var oluyor olabileceğimize bakıyor... Örneğin, son saydığım 'Yüksek Şatodaki Adam'da 2. Dünya Savaşı'nı Nazilerin kazandığı bir dünya düzeni var ki, evlerden uzak. Kafa karıştırıcı mevzular bunlar. Neyse ki, bilginlerin kafası salim, daha derli toplu düşünebiliyorlar. New Scientist dergisinin bildirdiğine göre, bugünlerde yürütülen iki ayrı deney, en heyecan duyduğumuz meselelerden olan paralel evren konusunu yanıtlama potansiyeline sahip. İlk deney ABD'de, Tennessee'deki Oak Ridge Milli Laboratuvarı'nda yürütülüyor. Anlatılana göre, laboratuvardaki bilginler, her iki tarafında farklı manyetik alanlar olan bir duvara nötron ışını yansıtmadan ibaret bir yöntem kullanıyor. Bu nötronların duvarı aşamadığı varsayılıyor. Ya aşarlarsa? İşte deneyi yürüten ekip onların ayna nötron olduğunu ve paralel evreni kanıtlayabileceğini düşünüyor. İsviçre'de çalışan ikinci ekip de benzer bir yöntemle ilerliyor. Ayna manyetik alanları işaret edecek sinyalleri arıyorlar. Paralel alemleri bulma şansına az gözüyle bakılıyor. Ya bulunursa? Neyi öğrenmiş olacağız? Fizikçi Michio Kaku'nun, internet sitesi BigThink'e anlattığına göre gizemli 'karanlık madde'nin ne olduğuna dair bir açıklama edinebileceğiz. En heyecanlı seyahat, insanlığın uzaydaki evine, Uluslararası Uzay İstasyonu'na gitmek. Üstelik bu artık yıllarca okuyup, dünyanın en elit uzay bilimcileri arasına girerek astronot olmayanlar için bile mümkün. Çünkü NASA, yukarıdaki evimizin kapılarını herkese açmak üzere. Pardon, herkese değil... Çok çok parası olanlara. Önce bir ufak yakın geçmiş notu. İstasyonu halihazırda yedi turist ziyaret etti. Bu ziyaretler, ISS'nin işletmesinde payı olan Ruslar tarafından 2000'li yıllarda organize edilmişti. O gün bugündür, işi uzaya paralı turist götürmek olan birkaç firma da kuruldu. Meşhur girişimci Richard Branson'ın Virgin Galactic'i ya da Amazon'un sahibi Jeff Bezos'un 'Blue Origin'i, bu işlerin olmazsa olmazı Elon Musk'ın 'Space X'i ilk akla gelen örnekler. Yani uzaya gideyim diyene başvuracak adres hazır. Şimdi NASA da devrede. Yıllardır bu konuda gönülsüz olan havacılık ajansı, biraz da finansal güçlükler yüzünden Tamam dedi. Dünyadan başka, insanın yaşadığı tek yer olan Uluslararası Uzay İstasyonu'na , meraklı zenginleri taşıyacak seyahatler yakında başlayacak. Bu seyahatleri NASA organize etmeyecek. Az önce ismi geçen Bezos, Musk, Branson gibilerin roketine binenler hedefe kilitlenecek. NASA sadece konaklamayı sağlıyor. Yatak, hava, su, internet ve tuvalet imkanı... Eh, pek parlak görünmüyor ama elde şu an sadece bu var. Üstelik epey de pahalı. Belli ki bu seyahatler için hem büyük para dönecek. Ücret şu anda belli değil ama karşılığı belli. Paranın satın alabildiği en az lüks nerededir diye sorsanız, cevabı herhalde Uluslararası Uzay İstasyonu'nda olur. Bir zamanlar Hollywood'da... Quentin Tarantino, dokuzuncu filminde çoğu defa yaptığı işi bir daha yaptı ve etrafına rüya bir kadro topladı. Leonardo DiCaprio, Brad Pitt, Margot Robbie, Kurt Russell, Dakota Fanning, hatta Al Pacino... Hem gişe hem kaliteli oyunculuk garantisi. Bir oyun yıllarca beklenir mi? Cyberpunk 2077, tam yedi yıldır bekleniyordu. 'Cyberpunk 2020' ve 'The Witcher 3: Wild Hunt' gibi oyunların başarılı yapımcısı CD Projekt'in ürettiği 'Cyberpunk 2077'nin gelecek yılın Nisan'ında çıkacağı anonsu bile adrenaline tavan yaptırdı. Meraklıları, o tarihte geleceğin oyununun nasıl oynanacağını görecek. Beklemeye değer. Bu çocuklar resmen gözümüzün önünde büyüdü. Seksenlerin tatlılığı, metal okul dolabı, vatka, jimnastik falan derken 'Stranger Things' hayatımızda bir sabit olarak yerini aldı. Netflix dizisi, bu sene 4 Temmuz'da üçüncü sezonu ve yepyeni bir heyecan dalgası ile aramıza yeniden dönüyor. Cumhuriyetçiler, henüz Trump'ın karşısına, eski Massachusetts Valisi Bill Veld'ten başka aday çıkarmadı. Ama kazan kaynıyor. Arada bir gündeme geldiği üzere başkanlıktan azledilmezse bile Trump'ı içeriden devirmeyi isteyen Cumhuriyetçiler de çok. Dileyen sürecin nasıl işlediğini 'House of Cards'ı bir daha seyrederek çözebilir. Demokratlar geçen yıldan beri çok hareketli. Ortada şimdiden yirmiyi aşkın aday var. Obama'nın yardımcısı Joe Biden, Kaliforniya senatörü Kamala Harris ve bir önceki ön seçimi Hilary Clinton'a karşı kaybeden Vermont senatörü Bernie Sanders öne çıkıyor. Bunlardan biri Trump'ı deviren isim olabilir. Dünyada yılan hikayesine dönen iki inşaat var. Biri Berlin Havalimanı, diğeri 'Amerikan Rüyası'. İkincisi, on beş yıllık bir oyalanmadan sonra nihayet bitmek üzere. New Jersey'deki 'Amerikan Rüyası' yeni tür bir alışveriş merkezi. Yaklaşık 300 bin metrekarelik bir alanda 450 dükkan ve restoranla, kayak pisti, su parkı, dev bir dönmedolabı da içeren bir eğlence merkezi bulunuyor. Sanat galerileri iddialı. Restoranlar üst düzey. Dükkanlar hep büyük moda markalarının dükkanları... 20 metrelik bir 'moda çeşmesi', Instagram köşeleri de bonus! New York Times gazetesi, bu soruyu Columbia Üniversitesi Psikiyatri Bölümü'nden David Sulzer'a sormuş. Profesör, 'American Dream'in tam da bu amaçla tasarlanmış olabileceğini söylüyor. Heyecan ve tatmin, birbirini etkiliyor. Bu yüzden iyi yemekle moda, süratle sosyal medyada alınan beğeni birbirini tamamlayabiliyor. Yani Disneyland ile Champ-Elysees beraber iyi gidiyor. 'Amerikan Rüyası', önümüzdeki aylardan itibaren hepsini birden test edecek. Bisikletin ritmi her sene biraz daha hızlanıyor. Doping skandalları geride kaldı; sporcular artık sadece büyük performanslarla anılmak istiyor. En büyük sahne Tour de France. İşte onun günü de geldi çattı. 'Büyük Tur' bu sene, Brüksel'den başlayacak. Böylece sporun unutulmaz ismi Eddy Merckx'in kazandığı ilk yarış yadedilecek. Peki bu sene kim ne yapabilir? Son altı Fransa Turu'nun dördünü kazanan Britanyalı bisikletçi Chris Froome, Haziran ortasında yaşadığı şok sakatlık yüzünden, yarışa katılamıyor. Froome açısından müthiş bir hayal kırıklığı. Çünkü bu sene de birincilik kürsüsüne çıksa, ismini bu onuru beş defa yaşamış efsaneler Eddy Merckx, Bernard Hinault, Jacques Anquetil ve Miguel Indurain'in yanına yazdıracaktı; tarih yazma fırsatını kaçırdı. Gözler geçen senenin sürpriz şampiyonu ve Froome'un takım arkadaşı, Britanyalı Geraint Thomas'ın üzerinde olacak. Thomas'ın başarısı o kadar sürprizdi ki, son sarı mayo sahibi olmasına rağmen bu sene ona yeniden şans tanınmıyordu. Artık daha ön planda. Takım arkadaşı, yükselen yıldız, Kolombiyalı Egan Bernal ise sürpriz adayı. Geriye isimleri hep birincilik için geçen ama bir türlü bekleneni veremeyen bisikletçiler kalıyor: Kolombiyalı Nairo Quintana, Avustralyalı Richie Porte, Fransız Romain Bardet ve Thibaut Pinot, son İtalya Turu şampiyonu Hollandalı Tom Dumoulin, Britanyalı Adam Yates... Hepsi de aday... Yani bu sene, 'Büyük Tur' yepyeni bir şampiyonu selamlayabilir. Bunların yanında eski bir ismin yine parıldadığını da görebiliriz. Bisikletin en süratli isimlerinden Britanyalı Mark Cavendish'in, Fransa Turu'nda tam 30 etap galibiyeti var. Dört etap daha alırsa Eddy Merckx'in rekorunu egale edecek. Bu senenin büyük heyecanı biraz da onu seyretmek olacak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/2022de-zaman-nasil-akiyor", "text": "Saatçilik dünyası 2021'de oldukça hareketliydi. Yılın son aylarında yapılan müzayedelerden şüphesiz en önemlisi OnlyWatch hayır müzayedesiydi ancak ondan daha bile sürprizli olan bir başka müzayede sıra dışı bir sonuca sahne oldu. 64 yaşındaki bir Omega Speedmaster namıdiğer Tropical Broad Arrow bugüne dek bir müzayedede Omega bir saat için en yüksek fiyata alıcı buldu: tam 3,15 milyon İsviçre frankı. Omega'nın Speedmaster modelinin ikonik tarihi belli ancak böylesine bir sonucu inanın kimse beklemiyordu. Bu saati eşsiz kılan şey şüphesiz kahverengi kadranı ve kocaman bir ok şeklindeki akrebi. Oldukça güzel yaş almış bir Speedmaster. Hatta öyle ki, karanlıkta imlerin parlamasını sağlayan malzemenin zamanla aldığı altına yakın renk bile kadranla uyum içinde. Tropikal kadranlar özellikle son dönemde oldukça öne çıkıyor. Kadranlar saatlerin bize bakan yüzü ve tasarımlarında ne kadar emek verilmişse saat de o kadar değerli olabiliyor. En az Speedmaster kadar güzel bir kadranla güncel bir alternatif yine Omega'dan geldi. Firma yeni Seamaster 300 modelinde altı Alman çeliğinden, üstü de bronzdan yapılmış bir sandviç kadran sunuyor. İmlerinin sanki oyulmuş gibi bir efekte sahip olması için bu işlem özel olarak yapılıyor. Bu saatlerin de yakın zamanda arananlar listesinde olacağını tahmin etmek güç değil. Bronz demişken, IWC de Big Pilot's Watch 43 Spitfire isimli bronz kasa ve kurma kolu sunan yeni bir model çıkardı. Saatin kadranı askeri yeşil ve onunla uyumlu ancak daha çarpıcı bir yeşil renkte kayışla tamamlanmış. Malum yeşil yeni siyah olarak saatçilik dünyasında hızla yayılıyor. Bir diğer yeşil kadran yeşil kayış örneği de Panerai'den gelmişti: Luminor Chrono Flyback Verde Militare. Üstelik bu saatin yeşil deri kayışı yanında, kauçuk bir başka alternatif de sunuluyor. Bu yeni çelik kasalı Panerai saatten 110 örnek yapılacak ve daha enteresanı sadece firmanın websitesi panerai.com'dan satışa sunulacak. Saat firmalarının dijital için yatırımlarının büyüdüğü bir gerçek. Ve bunu hızlandırmak ve canlandırmak için bu tipte uygulamalar yapmaları boşuna değil. Ancak saat alıcıları için markayla kurdukları etkileşimin daha çok fiziki bir durum olması internetten satışları sınırlı kılıyor. Sınırlı ama yok değil. Güven problemi artık bir sorun olmaktan çıktığından beridir insanlar internetten saat alıyor. Evet, teknoloji ilerlese de henüz her şeyin internetten halledildiğini söylemek mümkün değil. Ancak yeni geliştirilen AR uygulamalar sayesinde, saatleri uzaktan deneyebilmenin satışların internetten yapılması konusunda umut verici bir adım olduğunu söyleyebiliriz. Sadece onlar da değil üstelik başkaları da var. Mesela, değerli eşyaların sahipliği ve orijinalliği konusunda kripto zincir üzerinde çalışan bir uygulama olan ORIGYN'in geçtiğimiz sonbaharda değeri 300 milyon ABD dolarına erişti. Bu değerlenme, yeni bir grup yatırımcıyla yapmış oldukları anlaşmalarından geliyor. Paris Hilton da bu yatırımcıların arasında. Bir eşyanın özellikle de saatlerin orijinal olup olmadığını anlamanız için bu uygulamaya saatin bir fotoğrafını çekip yükleyince size cevabı üç saniyede vereceğini taahhüt ediyor. ORIGYN hızlı bir başlangıç yapmış olsa da dünyadaki tüm saatleri veri tabanına kaydetmesine takdir edersiniz ki oldukça uzun bir süre var. Bunun gibi iddialı olan NFT çılgınlığına ne zaman saat dünyasından bir hamle yapılır diye bekliyorken, haber Orta Doğu'dan geldi. Artık bir Patek Philippe Nautilus saati dilerseniz NFT olarak alabileceksiniz. Yanlış duymadınız! SM-ART isimli platform tarafından Kasım ayında satışa çıkarılan saat, firmanın en değerli modelleri arasında. 120.000 ABD doları değer biçilen saat ise Orta Doğu'da yaşayan varlıklı birine ait ve Londra'da bir kasada saklanıyor. Sadece 1000 adet piyasaya sürülen NFT'lerden yani hisselerden birisini alırsanız, hiçbir zaman takamayacak da olsanız bu değerli saat bir parçanız olacak. Şüphesiz bu Patek'in tarihinde de büyük bir olay. Her ne kadar onların iradesi dışında gerçekleşiyor olsa da...nBir diğer dikkat çeken haber ise Patek Philippe, Nautilus isimli bu modelinin 2022'den itibaren üretilmeyeceğini duyurdu. Aslında sırf bu haber sebebiyle bile saatin ikinci el fiyatlarının tavan yapacağını düşünürseniz, akıllıca bir yatırım olabilir. SM-ART, tüm satışlardan belli bir payı küresel ağaçlandırma çalışmalarına harcayacağını taahhüt ediyor. Sürdürülebilirlik 2021'in köşe başını tutan konularından birisiydi ve belli ki 2022'de de öyle olacak. 2022'nin getireceklerinden bahsetmişken; eskiden SIHH şimdiki ismiyle Watches&Wonders, Nisan ayında Cenevre'de yapılacak. Bu yıl özellikle bütün büyük saat firmalarının bir arada bulunması ve de pandemi sonrası ilk fiziki etkinlik olması önemli. İsviçre saatçiliğinin köklü firmalarıyla, bağımsızların bir arada sergileneceği bu etkinlikte bir başka davetli ülke daha var: Japonya. Seiko markası da fuarda ve usta saat firmalarıyla aynı alanda yeni modellerini sergileyecek. Bu aslında İsviçre'nin klasik saatçilik konusunda oturduğu tahtta yalnız olmadığının da bir göstergesi. Üstelik tahtını da kendi arzusuyla paylaşıyor. Buna 2021'de yapılan saatçilik dünyasının Oscar ödülü sayılan GPHG ödülleri dağıtılırken de şahit olmuştuk. Firma, Grand Seiko Hi-Beat 36000 80 Hours isimli saatiyle, 2021 Erkek Saati Ödülü'nü kazandı. Grand Seiko'nun 1967 yılında 44GS ile belirlediği tasarım çizgisine sadık kalan model, bunu çağdaş ve güçlü özelliklerle birleştirerek yeni bir çağa işaret ediyor. Ve o yeni çağda İsviçre rakiplerine karşı daha ılımlı ve rekabete odaklanmaktan çok saat yapımı geleneklerinin sürdürülmesi konusuna ağırlık vermekte hemfikir."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/30-maddede-centilmenligin-alternatif-rehberi", "text": "Virgülü nereye koyarsanız koyun, bu cümledeki dedenin anlamı değiştiremezsiniz. Beysbol şapkaları, polo yakalar, tokalı kemer geçirilmiş chino pantolonlarla tipik baba tarzının hüküm sürmesinden anlamalıydık bugünlerin de geleceğini. Babalardan sonra sıra dedelerde. Şaka değil. Bu yıl ilk görüşte deseniyle size dede dedirten örgü kazakların devri, knitwear'da idol dedeler. Aslında severim diyorsanız, hikayesini de yanınızda taşıyın: Dünya üzerindeki en iyi dede kazakları koleksiyonu kimde biliyor musunuz? Ryan Gosling. Dede kazakları avı: Aradığınız hazine Galata'daki ikinci el dükkan GrandMa Vintage Shop'ta olabilir. Ve online alışverişçiyseniz tabii ki grailed.com. Erkek modasının en iddialı marka vitrini, dedenizi sık sık yadedeceğiniz yeni gizli zevkiniz olabilir. İsviçre'de farklı ülkelerin sorunları üzerine geceli gündüzlü çalışan bir avukat ile evden çalışan bir yazılımcının ortak noktası, bu iki profili buluşturan yumuşak karın ne olabilir? Kafalar yorgun. Bir Trump, bir Mars. Kaygılar baskın. Hız baskın. Aklımıza sahip çıkmalıyız ve bu ancak meditasyonla mümkün. Daha önce hiç denemediyseniz Headspace, bir yerden başlamak için harika bir uygulama. Gerektiğinde panik butonu gibi yanınızda. Ofiste çok zor ya da önemli bir anı atlatmak için açıp Instagram'a ya da aynada kendinize bakmak yerine, Headspace ile kendinize odaklanabilirsiniz. Kaygı, nefes, stres, uyku, pişmanlık, acı, ayrılık. Tüm bunlar için de size sunabilecekleri var. Kendisi hem iOS hem de Android evrenlerinde mevcut. Katıldığınız bir düğünde bu yaz somon rengi takımıyla dikkatleri üzerine çeken birine denk gelirseniz bilin ki o gelinin nedimesi değil, Supreme etkisi. Geçtiğimiz yıla Louis Vuitton işbirliğiyle damgasını vuran Supreme, 2018'de balta, kano, tilt oyunu gibi yeni ürünlerle logomanyada yeni level'a geçerken, takımlarıyla da adından söz ettirecek. Siyah, yeşil ve somon pembesiyle üç farklı renkte cesaretin yeni tonlarını belirliyor. Beyaz tişörtle takım giyenlerdenseniz, açık ara sizin oyun alanınızda. Centilmenlik size göre modern detaylarla zamansız bir zanaatın işlediği bir takım oyunuysa, uzaklarda aramaya gerek yok. Bahar Gözkün ve Kerem Küçükgürel'in kurduğu Civan genlerini İstanbul zevkinden alıyor, İstanbul centilmenleri için tasarlıyor. Özel dikim bir pantolon, takım ve çıkardıkları koleksiyonları detaylarıyla konuşuyor. Eski düğmeler, el işi dantel kravatlar, pelerin ve yaratıcı aksesuarlar da onların işi. Sıkı kahvecilerin şu sıralar gündeminde, farklı bölgelerden çekirdeklerle dünyanın kahve haritasını deneyimlemek var. El Salvador, Burundi, Nicaragua ve daha nicesi. Bunu aylık ya da haftalık bir rutinde deneyimlemek isterseniz İstanbul'da abone olabileceğiniz iki yer var. Galata'daki nitelikli kahvenin en eski adresi Kronotrop'un kurucusu, aynı zamanda kavurma şampiyonu Çağatay Gülabıoğlu'nun yeni girişimi Probador Colectiva ve Petra Coffee. Farklı çekirdekleri kavurdukları gün evinize/ofisinize gönderiyorlar, siz demliyorsunuz. Nitrojene gelirsek, cold-brew'dan sonraki yeni gözde nitro-coffee yazın muhtemel olayı. Buzlu kahvenin yerini alacak. Hem buzla değil kokusuz nitrojen gazıyla demleniyor. Meraklısına: Hugh Jackman'ın New York'ta açtığı Laughing Man Coffee, ilhamını 1999'da Etiyopya seyahatinde tanıştığı genç kahve çiftçisi Dukale'den alıyor; hatta Jackman, Dukale's Dream diye bir film çekti bu tanışma hikayesine. Gelişmekte olan ülkelerdeki bağımsız üreticilere ve etik kahve zincirine vakfıyla destek verirken, dükkanında ve rafında başka yerde bulunması zor çekirdekler sunuyor. Bisiklet, hız ve adrenalinin yanı sıra yüzünü doğaya dönenlerin de her zamankinden daha çok gündeminde. Çok farklı özellikleriyle kişilleştirilebilen, elektrikle çalışan bisikletlerle şehir hayatını deneyimlemek, İstanbul gibi bir şehir için belki zorlayıcı ama imkansız değil. Avrupa'daki kadar yaygın olmasa da bizde de bisiklet kiralayabilirsiniz, Anadolu Yakası sahil şeridinde bu anlamda hem çok bisiklet hem de güzel bir rota var. İki yaka arasında mekik dokuyorsanız bile en azından güzel havalarda vapurla karşıya geçip, yolunuza devam edebilirsiniz. Beşiktaş'ta vapur çıkışında bu yöntemle teker üstünde süzülenlerin sayısı gittikçe çoğalıyor. Elektrikli bisiklet dünyasındaki en yeni icat ise Smacircle S1. Çin'de üretildi. Dünyanın en kompakt ve hafif (6.8 kg) katlanıp sırt çantasına sığan elektrikli bisikleti. Indiegogo'da ön satışta. Motorsiklet sektöründe 100 yılı deviren, hız rekorlarının ikonik Amerikan motosiklet markası Indian, bir zamanların en büyük motorsiklet üreticisiydi. Bugün retro görünümlü Scout Bobber ile sert çocukların yeniden gönlünü fethetmeye hazır. Geçtiğimiz günlerde İsveçli motosiklet üreticisi CAKE de elektrikli araç devrinin yeni motorsikleti Kalk'ı tanıttı. Sınırlı sayıda, sadece 50 adet üretilen Kalk, formu tamamen kendine özgü bir elektrikli motorsiklet. Hafif off-road performansa, 80 kilometreye kadar şarj ömrüne sahip, sadece 70 kilogram ağırlığında. Haziran'da ilk modelini sahiplerine teslim edecek marka şimdiden serinin devamında yer alacak farklı modeller üzerinde çalışıyor. Moda dünyası 90'ların askeri olmayı hep sevdi ama şimdi sıra en sartoryal iş adamları için bile hiç beklenmedik çıkışlarda, geri dönüşlerde. Bel çantası, 90'lar için bile iddialı bir dönüş. Sahip olmanız gereken ayakkabılar listelerinde ise üst sıra tipik hand-made İngiliz ya da İtalyan ayakkabıların değil, 'çirkin'sneaker'lara ait. Sorumluları, günümüzün en 'asi' tasarımcıları ve bakmayın, tüm moda dünyasını bir şekilde 'kendi hizalarına' doğru çekiyorlar. Yeni erkeğin siluetininin şekillenmesinde, modanın kendi içinde centilmenliğinden ödün vermeden asileşmesinde proaktif rol alan üç marka var: Vetements, Balenciaga ve Mike Ross. Takım giymenin bile sınılarını genişlettiler. Omuzlar genişledi, pantolonlar değişti; deneme kabinlerinde askıda bir ceket ve eşofman altı bulmak sıradanlaştı. En sartoryal, en klasik iş adamlarının bile gardırobuna takım elbiselerin yanına hiç beklenmeyen aksesuarlar eklendi: en az bir 'çirkin' sneaker, kep ve bel çantası. Meraklısına: Bu rüzgarı bir yerinden yakalamak ya da oyun alanınızı genişletmek isterseniz ilham için John F. Kennedy Jr.'ın 90'larda çekilmiş fotoğraflarına bakın. Ters taktığı şapkaları ve saçları için bile değer. Manhattan'da MoMA'nın -gerçekten- iki blok yanında, casusluk tarihinin gerçek 'silahlarıyla' yer aldığı ve interaktif hikayelerle deneyimlenebildiği bir mekan var: Spyscape. Delilik! olduğu konuşuluyor. Nazi'lerden CIA'e, farklı zaman ve ülkelerden ajan hikayelerinin anlatıldığı bu müzede içinizdeki casus potansiyelini keşfedebiliyorsunuz. Ajan mı analist mi, hacker mı yoksa Le Casa de Papel'deki profesör müsünüz? Gözetleme yeteneklerinize yatırım yapmak ya da yalanı bir tık daha iyi kavrayabilmek için 39 Dolar bayılmaya değer. Kusursuz, cilalı fantezi dünyalarına bir ara vermek lazım. Meraklısına büyük ozandan bis: Leonard Cohen'in ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı kitabı The Flame, bu yıl satışa çıkacak. Son şiirlerinin yer aldığı kitap, kültürün varoluşumuzu nasıl tehdit ettiği üzerine. Jacquemus nasıl telaffuz edilir, bu yıl içinde öğrenmeye bakın çünkü kadınlar ondan söz etmeyi seviyor. Daha da iyi haber, kadınları naif ve sofistike tasarımlarıyla baştan çıkaran Simon Porte Jacquemus artık erkekler için de tasarlayacak. İlk erkek koleksiyonu için geri sayım başladı. Haziran'da Paris Moda Haftasında sahnede. Enerjisinden de ilham alabilirsiniz. Mottosu, keep the smile! Bir zamanların 'Ferrarisini satan bilge' devrinin kırmızı spor Tesla'sını uzaya gönderen Elon Musk ile kapandığına tanıklık ediyoruz. Bir yerinde 'made on Earth, by humans' ve iç ekranında 'don't panic' yazan Tesla'sı uzayda gezerken, Elon Musk ilk uzay ticareti başarısından çok başarısızlıklarını konuşmayı görev biliyor. Musk, başarılı olan son fırlatma için bile en kötüsünü düşünmüş: Kafamda büyük bir patlamayla tekerlerin zıplaya zıplaya yola saçıldığı, logonun da büyük bir gürültüyle başka bir yere düştüğü bir sahne oluşmuştu. Neyse ki böyle bir şey olmadı. Kendi kendine giden otomobiller kadar başarısızlıklar da ilham almak için gündemimizde. Jetgiller'in gelecek öngörüsündeki gibi henüz uçan otomobillerle olmasa da ev etrafındaki kavramların değişmesi normal, olağan. Anneler için alınması şart, barınma için elzem, mahrem, kolay taşınmaz görülen 'ev' artık daha farklı ihtiyaçlar etrafında şekilleniyor. Ev, dünyanın başka yerlerinde de süreli kalınacak bir yer olabilir fikrini AirBnB serbest dolaşıma açtı ve bu fikir artık sıradanlaştı. Şimdi sıra, ortak çalışma alanları gibi kurgulanan evleri deneyimlemekte. Tasarımcılar, başarılı bir şekilde yeniden keşfettikleri 'bir mekanda etkili bir şekilde çalışmak için ihtiyaç duyulanlar' listelerini ev ve yaşam alanı üzerinde de uygulamaya başladılar. Co-working yani ortak çalışma alanları yaratan WeMake, yıllık ya da isterseniz gecelik konaklayabildiğiniz WeLive projesini Washington ve New York'ta hayata geçirdi. Sosyal komşuluk anlayışıyla süresine sizin karar verebildiğiniz lokal aynı zamanda son dönemlerin favori tabiriyle 'rafine' bir deneyim sunuyor. Modanın yeni tutku adamı Charles Jeffrey. Ondan şöyle söz ediyorlar: Alexander McQueen kendi nesli için neyse, Charles Jeffrey de günümüzün İngiliz stili için o. çetenin pekiştirdiği bu tavır aynı zamanda koleksiyonlarının da en önemli ilham noktası. 2018 İlkbahar/Yaz çıkardığı ilk koleksiyonu. Dergi koleksiyonerlerinin gönlünde 032c'nin yeri ayrı. İki yılda bir çıkan Berlin merkezli moda, kültür ve sanat dergisi, bu yıl ilk koleksiyonunu multidisipliner bir performansla Pitti Uomo'da Palazzo Medici Ricardo'nun dudak uçuklatan altın varaklı ortamında sundu. What We Believe adını verdikleri koleksiyon cool, güçlü ve güncel; takibe alın. Anlattığı hikayeler ve karakterleri kadar simetri çılgınlığı, imzası haline gelen pastel paleti gibi estetik anlayışıyla da heyecanlandırıyor Wes Anderson. Beklenen son stop-motion filmi Isle of Dogs baharda vizyona giriyor. Sonbaharda ise kostüm tasarımcısı, illüstratör ve sevilen yazar Juman Malouf ile birlikte Viyana Kunsthistorisches Museum'da ilginç bir sergi açmaya hazırlanıyor. Greko-romen antikalar, müzik enstrümanları, silah ve zırhların yer aldığı müze arşivinden yapacakları seçkide imparatorluk araçları ve kızaklarını Wagenburg Museum'dan ödünç alacaklar. Bu Eylül'de açılacak serginin Viyana'dan sonraki adresi ise tabii ki Anderson'ın imzasını taşıyan Bar Luce'nin de bulunduğu Fondazione Prada. Meraklısına bir kitap, bir hesap: İllüstrasyon sanatçılarının Wes Anderson filmleri için hazırladığı harika işleri kapsayan bir kitap, The Wes Anderson Collection: Bad Dads. 'Accidentally Wes Anderson' adlı Instagram hesabı ise dünyaya Wes Anderson gözlükleriyle bakmayı sevenleri çağırıyor. Yorkshire doğumlu Paria Farzaneh, İranlı bir ailenin kızı, Londra Ravensbourne'da Erkek Modası okudu. İran'ı Londra'da gördüğü güncel siletlerle eşleştiren tasarımlar yapıyor. Kültürel yaftaları normalleştiren hatta heyecan veren tasarımlarda buluşturuyor. Geleneksel İran iş kıyafetlerindeki olmazsa olmaz detay ve desenleri, spor ve casual ceket, tişört ve kargo pantolonlarına işliyor. Les Benjamins seviyorsanız, Paria'yı da seveceksiniz. Son dönemlerin gözdesi SUV meraklıları için Lambhorgini sürüş modlarıyla bir spor arabadan farksız Urus'u geliştirdi. İtalyan tasarımcılar, lüks ve yepyeni bir SUV üzerine çalıştıklarını 2012'deki Beijing Motor Show'unda duyurmuştu. Lamborghini'nin ilk SUV modeli Urus, 0'dan 100'e 3.6 saniyede çıkabilen, 650 beygir gücünde, çift turbo şarjlı dört kapılı dev bir araç. Baharda satışa çıkması bekleniyor. Elon Musk'ın kırmızı Tesla'sının ilk uzay yolculuğu, spor otomobil tutkunları için satır aralarında önemliydi. Bir: kırmızı spor otomobil, statü olarak hala eski formunda. Musk'a göre önemli bir farkla, yeni çağda adı Tesla. İki: Tesla ile geleceğin otomobillerinin artık elektrikli olacağını kabullendik. BMW cephesinde ise spor otomobil konseptiyle heyecan verici yeni bir model var. Zamanın ruhunu hızlandıran otomobil olarak tanıtılan BMW i8 Roadster, geri dönüştürülebilir malzemeler sayesinde daha sürdürülebilir, yenilikçi elektrikli motor ve yanmalı motor teknolojisini bir araya getiren, yani plug-in hybrid bir otomobil. Güçlü, şık, seksi ve gerçekten çok sessiz. Üstü 14 saniyede tamamen açılabilen eco-cool bir araç. 'Niye biz hiç buralara gelmiyoruz'a ayan genç ve ufak bir kalabalığın neler yapabileceğini sınamak istemezsiniz. Sonuç: termali gençler devralıyor. Erken emeklilik hayallerini Budapeşte'deki efsane Gellert'te konuşuyorlar. Hamamlarda underground partiler yapılıyor. İşi o kadar tırmandırmaya da gerek yok, siz suyla temasınızı günde sekiz bardak'tan bir tık ileriye taşıyın yeter. Üşenmeyin, inin o kapalı havuza. Hazırladığınız her bavulda mayo olsun. Sualtında ömrünüzde en az bir şarkı dinleyin. Underwater music havuzları İstanbul'dan Phuket'e birçok otelde, Almanya'da ya da Viyana'daki bazı termallerde mevcut. . Chopin'e çoğunda ilk birkaç kulaçta rastlarsınız. Kendi şarkılarınızı dinlemek istiyorsanız eğer, sualtı kulaklık, alınacaklar listenizde olsun. Bu tutkunun peşinden gidenler için su geçirmez bir MP3 player piyasası var. Meraklısına: Bir kase suda nasıl şarkı söylenebileceğine kafayı takanlar da var. Sualtı dünyasının ilk müzik grubu, Danimarkalı Between Music beş kişiden oluşuyor. Sualtında bir orgdan nasıl ses çıkar? Bilim insanları, dalgıçlar, üniversiteler konu hakkında bilgisi olabilecek herkese danışarak bunu başardılar. Elektromanyetik arp ve perküsyon, sulatı orgu gibi kendilerine özel enstrümanlarıyla 'aquasonic' performanslarını gerçekleştiriyorlar. Modadaki birçok meseleyi altüst eden, çok yönlü bir kişiliğe sahip bir tasarımcıdan elindekilerle yetinmesini bekleyebilir misiniz? Off-white'ın kurucu tasarımcısı Virgil Abloh, bir süredir DJ yönüyle fazlaca gündemde olsa da Takashi Murakami ile sanatın geleceği üzerine de ciddi kafa yordu. Murakami'nin Tokyo'daki stüdyosunda beraber kotardıkları işler Future History adlı sergide, 7 Nisan'a dek Gagosian'da görebilirsiniz. Sergiye özel olarak 400 adet üretilmiş tişört serisi de ilk günde flaş hızında tükendi. Sıra dışı mekanlardaki heyecan verici buluşmalar sadece bilim kurgular özgü değil. Hatta bu mekanların çoğu Berlin ve Saraybosna'da mutlaka deneyimlemeniz gereken yerler arasında. Bir sanat alanına dönüştürülen ünlü sığınak, Berlin'deki Sammlung Boros'da sanat koleksiyoneri ve reklamcı Christian Boros'un koleksiyonu sergileniyor. Nazi döneminden kalma, bir döneminin gece kulübü olan sığınakta sergilenen eserler dört yılda bir değişiyor. İçeride fotoğraf çekmek yasak ve sadece 12 kişilik gruplarla rehberli turlar yapılıyor. Muhtemelen en erken Mayıs'a yer bulabilirsiniz. Bir diğeri ise Saraybosna'dan bir saat uzaklıkta, Soğuk Savaşın izlerini taşıyan bir sığınak. Yugoslavya başkanı Josip Broz Tito ve 350 elit Yugoslav askerini herhangi bir nükleer saldırıya karşı korumak üzere tasarlanmış. 26 yılda 4.6 milyon dolara... 2003'e kadar çevrede yaşayanların ruhu bile duymadı. Sadece üst askeri yönetimde 'İstanbul' kod adıyla bilinen top-secret bu yer, sanatla insan yüzü görüyor. Hatta geçtiğimiz yıl bienale ev sahipliği yaptı. Adı Ark. Atomska Ratna Komanda'nın kısaltması . Pantone, 2018'in rengini morötesi seçti. Morla ne durumdayız derseniz; Hermes ve Versace sahnelerinde bu sezon, koyu renk parçalarla eşleştirilen klas bir mor belirdi. Jeep, 2017 model Wangler için sınırlı sayıda Xtreme Purple'ı üretti. Stranger Things manyaklığının da morla bir ilgisi var. Dustin'in üzerinde dinozor olan mor hoodie'si bir müzeye ansızın 60 bin dolar kazandırdı. Morötesini konuşacak olursak en yakın çarpıcı örnek One Direction Harry Styles'ın geçtiğimiz yıl Alexander McQueen takımıyla yeni nesil bir Prince gibi belirmesiydi herhalde. Bir de Leonardo DiCaprio'nun başına bela olan morötesi plastik poşet. Mor zor renk ama merak uyandıran bir cazibesi de var. Mor New Balance'lar bunun en tipik örneği. Ceket ya da tişörtlerle şans verebilirsiniz yeni sezonda. Ya da evde. Mor kadife, ev için harika bir doku. Tanzanya efsane doğası dışında dünyanın en ilginç müzelerinden birine ev sahipliği yapıyor. MONA, Museum of Old and New Art, multimilyoner David Walsh'un 110 milyon dolarlık özel sanat ve antika koleksiyonuna ev sahipliği yapan, Hobart bölgesine hareketlilik getiren egzantrik bir alan. İçeride Tazmanya şaraplarını tadabileceğiniz bir imalathane, Moo Brew'ün ev yapımı biraları ve nefis bir restoran-bar var. Seksten ölüme farklı konulardaki eserlerin en ilginçlerinden biri, 29 Nisan'a kadar tanıklık edebileceğiniz, özellikle dövme meraklılarının ilgisini çekecek bir iş. Canlı model Tim her gün müzenin açılmasıyla bir kaidenin üzerine çıkıyor ve aslında hiçbir şey yapmadan oturuyor. Dünyanın tek canlı sanat eseri de diyebiliriz onun için. Bedeninde Belçikalı sanatçı Wim Delvoye'un dövmeyle yaptığı eseri taşıyor. İki de ilginç festival var MONA'nın kotardığı. Müzik ve sanatın eklektik bir buluşmasına sahne olan yaz festivali Mofo, Ocak'ta düzenleniyor. Haziran'da ise Dark Mofo var. Yüz yılı aşkın kış geleneklerini müzikten gastronomiye, sinemadan ışık ve sese 'karanlık' dünyalarda keşfedebileceğiniz bir festival. Televizyonlarda artık çözünürlükten fazlasını konuşuyoruz. LG bir ekranın rulo yapıp taşınabilme özelliğini hayata geçirirken, Samsung ekranlarla bir duvar örebileceği sinyallerini micro-led özellikteki yeni televizyonu The Wall ile verdi. Dolanan kablosuna çare bulunan hatta kablolarından bile kurtulan kulaklıklar ile artık müzik dinletmenin ötesine geçen teknolojileri arşınlıyoruz. Geleceğin kulaklıkları sayesinde imkanlar sonsuz. Mesela simültane çeviri özellikli kullaklıklar sayesinde dilini bilmediğiniz kişilerle de iletişim kurabilirsiniz. The Clova-AI destekli 'MARs' bunu en iyi başaranlardan. Diğer yandan Bang & Olufsen son çıkardığı kablosuz ve 18 saatlik pil ömrüne sahip Beoplay H9 ile etkileyici mobil ses deneyimi ve dışarıdan gelen sesi tamamen izole ederek ileri müzik keyfi sunuyor. Gökyüzünü izlemek hala pahalı bir zevk ama hiç bu kadar kolay ve taşınabilir olmamıştı. Vaonis marka Stellina, akıllı bir teknolojiyle tasarlandı. Bir tuşla telefonunuza gökyüzünden çok acayip fotoğraflar gönderiyor. Mobil uygulaması ile eşleştirdiğinizde ise GPS'te konumunuzu belirleyip Kuzey Yıldızı'nı, Ay'ı ya da seçeceğiniz yıldızların fotoğrafını çekebiliyorsunuz. 2018'in üçüncü çeyreğinde satışa çıkacak. Sadece yedi kilo ağırlığı ve 50 santimetre yüksekliğiyle taşınabilir. Telefonunuzu gökyüzüne çevirip artırılmış gerçeklikle yıldızları tanımlayabildiğiniz uygulamalar da var. Türkçe dil seçeneği bulunan Night Sky onlardan biri. Google tarafından yeni uzay fotoğraflarıyla sürekli güncellenen Sky Map, bulunduğunuz konuma göre gökyüzü haritasını çıkarıyor. Planets, gökyüzüne doğru telefonunuzu tuttuğunuzda size uzaydan gezegenlere dair bilgiler aktarıyor. Video konsol oyunu çılgınları büyük bir heyecanla 'birkaç karton parçası' için Nisan'ı bekliyor. Nintendo'nun oyun dünyasına yaptığı sıradışı salvo Nintendo Labo'dan söz ediyoruz. Kendinize bir piyano, motorsiklet, ev, yarış arabası için kartondan bir konsol ya da kartondan bir robot zırhı yapabildiğiniz bir seri. Oyuncaklar ve oyunlar teknolojiyle akıl almaz yerlere giderken, oyunun hala öğretici, cool ve analog bir deneyim olması gerektiği konusunda da birileri neyseki ısrarcı. Toy-Con 01 Variety ve Toy-Con 02 Robot 20 Nisan'da satışta. Değişim ile nostaljinin buluştuğu noktada da Nokia cephesinden yeni bir atak geliyor: 3310'dan sonra, Matrix'e damgasını vuran 8110 modelini çıkaran Nokia, efsanesiyle geri dönmeye hazırlanıyor. Yirmi yıl öncesinin nostaljik açma-kapama butonunu korusa da 4G gibi yeni donanımlarla gücüne güç katan Nokia 8110 modelini muz sarısı ve siyah renk seçenekleriyle piyasaya sürecek. Evet, kendi kuyruğu peşinde zamanımızı yiyen Yılan da olacak. Kış Olimpiyatları'nın açılışındaki olağanüstü şovdan Dolce&Gabbana defilelerine, drone altın çağını yaşıyor. Kameralar da. Artık 4K görüntü özelliğine sahip, saniyede 60 kare alan, slow-motion özellikli bir kamera için çok alternatifimiz var. GoPro bu ligde kendini görüntü kalitesiyle sıyırmaya çalışıyor. GoPro Hero 6'in sahip olduğu stabilizatör özelliği, bir Steadicam kadar iyi. Ve sesle kontrol edilebiliyor. CES 2018 fuarında tanıtılan GoPro Fusion ise raflarda yerini aldı. Beş metre derinliğe kadar suya dayanıklı 360 derece, 5.2K görüntü kaydeden bir kamera. Drone'larda GroPro modeli Karma hala makbul olsa da son teknoloji için DJI, Syma, Yuneec gibi markalara göz atabilirsiniz. Hobi amaçlı, ufak olsun diyorsanız Hubson'ın mini modelleri sizi başlangıç seviyesi için kesebilir. El yapımı deri atölyelerinin aksesuarlara getirdikleri zamansız yaklaşımı seviyoruz. The North Fox, laptop kılıflarından kamera kayışlarına, pasaport çantalarından üzerine baş harfleriniz işlenmiş defterlere yıllandıkça güzelleşen, yıprandıkça anı biriktiren deriyle dokunuyor. Kişiselleştirilebilen deri aksesuarlarıyla nam salan Türkiye çıkışlı bir diğer marka ise geleceğe miras bırakılacak değerde, anısı olan ürünler ortaya çıkaran Envanter Heritage Co. Renk ve işlemelerle kişiselleştirebileceğiniz aksesuarlar üreten Envanter Heritage Co.'nun kanvas ve deriden ürettiği önlükleri, özellikle mutfaktan çıkamayanlar için ideal. En yeni ürünleri deri taşımalı aparatlı yün battaniyeleri, bagajında kamp malzemeleri taşıyanların ilgisini çekebilir. Envanter'in tükenen deri tutacaklı emaye kamp kupalarının bu yıl tekrardan satışta olacağını da müjdeleyelim."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/agaclarin-dili-olsa", "text": "Bir bütünün küçücük parçası olduğunu hiç unutmadan bak onlara. Canın isterse git sarıl, canın isterse git bir arkadaşınla konuşur gibi dertleş. Ne derlerse desinler, aldırma! Dünyanın en eski ağaçlarından olan sığla ağacı, yeryüzünde sadece Güneybatı Anadolu'da ve Rodos adasında bulunur, salgısından 'sığla yağı' elde edilir. Ülkemizde 'günlük ağacı' olarak da bilinir. Sulak ortamları çok seven sığla ağacıözellikle ülkemizde Fethiye Marmaris arasında saf ve karışık ormanlar oluşturur. Sığla reçinesinin antik dönemden günümüze devam eden tıbbi ve aromatik bir kullanımı vardır. Güzellik kürleri için sık sık sığla ağacının olduğu bölgelere gelen Kleopatra'nın güzellik sırlarını bu ağaca borçlu olduğu söylenir. Tıbbi aromatik bir yağ olan sığla yağını Hipokrat ilaç olarak kullanırken eski Mısırlılar mumyalama işlemleri için kullanmışlardır. Batık Fenike gemilerinden çıkarılan ve içi sığla yağı dolu amforalar geçmişte sığla yağının Akdeniz ticaretinde önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Apollon, Daphne adında bir peri kızına aşık olur, kaçan kız toprak anaya onu saklaması için dua eder ve bir defne ağacına dönüşür. Apollon da solmayan ve dökülmeyen defne yapraklarını bu olaydan sonra başaranlar, büyük işler yapanlar, yaratıcı kişiler ve kahramanlar için çelenk olarak alınlarını süslemeye kullanılır. Bir tür başarı sınavı kabul edilen Bacaloria, adını Laurus'un yani defnenin hikayesinden alır. Mezopotamya mitolojisinin en önemli mitoslarından Gılgamış'ta Humbaba adındaki dev yaratık, Sümerlerin en büyük tanrılarından Enlil tarafından Sedir ormanlarını korumakla görevlendirilmiştir. Altaylarda sedir ağacı, Tanrı'ya dua edilecek yer olarak kabul edilir. Sedir ağacı tüm orman hayvanlarına ve insanlara hayat verir. Onun kozalakları olmasa ormanda yaşam olmaz. Torosların zirvelerinde yer alan sedir ağaçları Yörüklerin yağmur duası için seçtikleri Dua Gaba ağacı olarak isimlendirilir. Sedir ağaçları avcıların yuvası gibidir. Ağacın türlerinden biri olan Toros sediri tüm dünyada sadece Türkiye ve Lübnan dağlarında yaşam bulur. Dünyanın en büyük doğal sedir ormanı Antalya'nın Elmalı ilçesindedir. Kerestesinin dayanıklılığı nedeniyle tarih boyunca gemi yapımında kullanılmıştır. Marcus Antonius, Mısır donanmasını güçlendirebilsin diye sevgilisi Kleopatra'ya sedir ormanları yönünden oldukça zengin olan Olba Bölgesini hediye etmiştir. Sedir ağacının bu kadar kıymetli olması, onu dünyanın, hakkında ilk doğa koruma kanunu çıkarılan canlı türü yapmıştır. Batı'da ölüm ve yasın simgesel karşılığıdır. Bedeni koruduğuna inanılır. Doğuda ise fallik biçimiyle dayanıklılık ve ölümsüzlük sembolüdür. Çinli simyacı Ko Hung, servi ağacının özüyle ayaklarını ovan kişinin su üzerinde yürüyebileceğini, hatta tüm vücudunu servi özüyle ovan kişinin görünmez olacağını iddia eder. Servi meyvelerinin bir özelliği de onu yutan kişinin bin yıl yaşam kazanmasıdır. Servi, Türk kültüründe ebediyetin sembolüdür. Daima yeşil olan servi, ataların ruhlarının cenette olduğunun ve torunlarının mutlu yaşamının teminatı olarak görülür. İbrani mitlerinde Nuh'un gemisi, bir servi türü olan gofer ağacından yapılmıştır. Türk mitolojisinde yaygın bir motif olan kavak ağacı, direk anlamına gelen tirek ve terek adlarıyla da bilinir. Yeri ve göğü birleştiren bu ağacın hayat verdiğine inanılır. Bir evi direği gibi obayı birleştiren babadır kavak. Kavak ağacının üç dünyayı, cehennem , yaşadığımız dünya , cennet birleştirdiğine inanılır. Ünlü Manas destanında kavak ağacının hem ölümü hem dirilişi simgelediği görülür. Zeus ve Europe'un altında birleştiği kutsal çınar... Mısır'ın en büyük tanrıçalarından Hathor, evrenin yaratıcı ineğidir ve hep bir çınar ağacı üzerinden tasvir edilir. Tanrıçayla özdeşleşmiştir. Nuh'un gemisi çınar ağacından yapılmadır. Çınar kendi kendisiyle tutuşmasıyla ayrıcalıklı bir ağaçtır ve 'çınarın ateşi kendindendir' denir. Eski İran'da çınar zenginlik, bereket, bolluk, hükümdarlık simgesidir. Doğurganlık çağındaki kadınlara sağlık vereceğine inanılır. 100 yıllık çınarlar, murat ağacı olarak saygı görürler. Manası hüzün, utanç, güç ve kibir, naz ve niyaz, aşk ve işve, neşe ve de zarafetle tarumar... Mevsimi bahardır, kısadır. Acelecidir ve de nazlı. Seyrek görünse de ardından çok konuşulur. İstanbullu zannedilir. Çokça sevmiş olsa da ana yurdu değildir İstanbul. Efsaneler kökenlerini Kenan illerinde bulmuştur erguvanın. Erguvan ağacının isimlendirilmesinde genellikle büyüleyici rengine atıfta bulunuluyor. Kelimelerin kökenine baktığımızda hemen hepsi Akadça'da mor rengi ifade eden 'argamannu' sözcüğüne denk gelir. Aramiceye 'argvana' diye; Aramice'den Arapçaya 'ercuvani' ve oradan da Türkçeye 'argavan' diye gelmiştir. Günümüz Türkçesinde erguvan halini aldı. Bununla birlikte Kutadgu Bilig'de yer alan 17 çiçek isminden biridir. Bundan başka 'deliboynuz', 'selecek' ve 'zazalak' diye de bilinir. İngilizcede 'Judas Tree' yani 'Yahuda Ağacı' olarak geçer ve bu adı Yahuda'nın, Hz. İsa'yı tutuklattıktan sonra Hristiyan inancında kendini astığı ağaçtan ve aldığı erguvan renginde de kanından olduğu inancından alır. Lakin bu isimlendirmenin, erguvanların sıkça yetiştiği Fransa'daki 'Judea' isimli tepelik bölgenin bir ağacı olan 'Judea Ağacı' tamlamasının yanlış türemesi sonucu oluştuğu da söylenir. Yakup peygamberin ekmeği keçiboynuzu çekirdeği, doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur. Çekirdeklerin hepsi aynı ağırlıktadır ve her biri 0.2 gram ağırlığa sahiptir. Antik dönemde çok kıymetli şeyleri tartmak için keçiboynuzu çekirdeği kullanılmıştır. Günümüzde ağırlık ölçü birimi olarak kullanılan 'karat' kelimesi keçiboynuzunun Latince adı olan Ceratonia'dan gelir. Keçiboynuzu çekirdeği Osmanlı döneminde de ağırlık ölçü birimi olarak kullanılmıştır. Türkçedeki 'iki dirhem bir çekirdek' sözündeki çekirdek işte bu keçiboynuzu çekirdeğidir. Halk arasında keçiboynuzu meyvesinin cinsel gücü artırıcı, afrodizyak özelliğe sahip olduğuna inanılır. Yunan mitolojisinde de Zeus'un erken yaşta olgunluğa erişmesinin, çok çapkın olmasının nedeninin gençliğinde bu meyvelerle beslenmesinden kaynaklandığı söylenir. Batı kültüründe salkım söğüt şeytanla ilişkilendirilir ve yas sembolü olarak kabul edilir. Doğu kültüründe söğüt ağacı dişi zarafetini ve ilkbaharı temsil eder. Japon Ainular'ın inanışlarında ise ilk insanların belkemiği söğüt ağacındandır. Türk kültüründe yiğitlerin gölgesinde oturup çadır kurdukları kutlu ağaçlardan. Söğüdün kutu insana girdiğinde çocukları seven duygulu ve evcimen olur. Bir anne gibi koruyucudur. Saygın bir ağaçtır. Orta Asya'da sihirli bir gücü olduğu inancı yaygındır. Ateş yoluyla temizlenmeyi temsil eder. Kötü ruhların ardıçtan uzak durduğuna inanılır. Cin, şeytan kovmak için ardıçtan yardım alınır. Ev bahçe, beşik, ağıl gibi yerler ve hastalar ardıçla tütsülenir. Ardıç ağacı yanında gürültü yapanın, küfredenin hastalık veya ölümle cezalandırılacağı düşünülür. Yükseklerde, zorlu kış şartlarında yaşayabilen ardıç tarih boyunca kadim kültürlerce hep saygı görmüştür. Tarihin ilk yerleşim yerlerinden olan Çatalhöyük'te evlerin ortasından yükselen direğin ve çatı sisteminin ardıç ağacından yapıldığı biliniyor. Ardıç ağacının aynı zamanda tanrıyı temsil ettiği düşünülüyor. Bu tanrısal anlamlandırma tarih boyunca hep devam etmiş ve saygın kişilerin mezarları başında çoğu zaman ardıç ağacı olmuştur. Türk kültüründe kayın kutsaldır. İslamiyet öncesinden kayın ağacına tapan topluluklar olduğu bilinir. Hala da kutsiyeti devam eder. Şamanizm inancına göre kayın ağacı koruyucu ana Umay ile göksel ata Ülgen tarafından yere indirilmiş. Bu ağaca tanrıdan ayrılan kayın anlamında 'kudaydan ayrılan kayıng' deniyordu. Tanrısal özelliğinden ötürü yıldırımın tesir etmediğine inanılıyordu. Kayın ağacı evlilik törenlerinde de başrol oynar. Aileye mutluluk, iyilik ve sevgi getireceğine inanılır. 6 bin yıllık fosilleri bulunan sakız ağacı, ürettiği reçine sayesinde en kıymetli bitkilerden biri olarak tanınıyor. 'Mastik' de denen bu değerli reçine tarihte Yemen Sakızı ve Arap Sakızı olarak da biliniyor. Osmanlı kültüründe 'damla sakızı' olarak önemli yeri olan sakız ağacı reçinesinin şifalı özellikleri 2 bin 500 yılı aşkın süredir biliniyor. Damla sakızı, Hipokrat tarafından tedavi edici madde olarak tavsiye ediliyor. Osmanlı zamanında güzel kokusu ve lezzeti, ferahlatıcı ve nefes açıcı etkisiyle padişah gözdesi haline geliyor. Sakız Adası'ndaki tüm üretim ve dünya ticareti Osmanlı İmparatorluğu himayesinde gerçekleşen bu kıymetli ürün, Osmanlı kültüründe çok önemli yer tutuyor. Musevilerce kutsal kabul edilir. Yahudi-Hıristiyan inancında akasya ölümsüzlük sembolü olarak görülür. İslam öncesi anaerkil dönemde ise put kabul edilen Lat, Uzza ve Menat'a akasya ağaçlarının içinde tapınılırdı. Smyrna mitine göre, Kıbrıs kralı Kinyras'ın kızı olarak Myrike adı geçer. Myrike, Tamaris yani ılgın ağacı anlamına gelir. Ayrıca Mısır mitolojisinde tanır Osiris'in kutsal ağaçlarından birisi ılgın ağacıdır. İlk uyanan ve çiçeklenen badem ağacı uyanıklığı temsil eder. Perslerin cennet ağacıdır ve bekaretin sembolüdür. Çin'de dişi güzelliğini ve esnekliğini simgeler. Altay Türk mitolojisindeki tufan mitosları diğerlerine benzer. Tanrı Ülgen düzeni tekrar kurmak için yeryüzünde bir tufan kurgular. Bu kararını da meşhur bir adam olan Nama'ya açıklar ve ondan Sandal Ağacı'ndan bir gemi yapmasını ister. İnsan ve hayvanları bu gemiye toplarlar, afet sonrası yükselen sularla Nama'nın gemisi yüzmeye başlar. Bir vakit sonra karaya oturunca bir kuzgun yollanır, karga ve saksağan da geri gelmez. Güvercinler ise ağızlarında bir al parçası ile geri gelerek insanın yoldaşı olmuşlar. Diğer kuşlar ise leş yerken görüldükleri ve geri gelmedikleri için lanetlenir. Türk kültüründe Manihaist-Budist inanışın etkisiyle beyaz tekir renkli doğan kuşu kutsal kabul edilir. Bu kuşun sandal ağacı üzerinde oturduğuna inanılır. İslam ikonografyasında önemli bir yer tutan Simurg, Kaf Dağı'nda yaşadığına inanılan efsanevi bir kuştur. İnsanlar gibi düşünüp konuşabilen Simurg, hükümdarlara akıl verir, yaraları tüyleriyle iyileştirebilir. Kaf Dağı'na ulaşabilmek için Simurg'a binmek gerekir. Kaf dağındaki köşkü andıran yuvası ise öd, abanoz ve sandal ağacından yapılmıştır. Güneşle ilişkilendirilen nar meyvesi genel olarak bereket sembolüdür. Nar meyvesi doğurganlık ve kırmızı suyuyla yaşam kanını temsil eder. Türk kültüründe de nar kutsal kabul edilir ve cennet meyvesi olarak bilinir. Nar da tıpkı elma gibi zürriyetin simgesidir. Rüyada nur görmek neslin bereketli olacağına yorulur. İran mitolojisinde Adem ve Havva'nın karşılığı olan Meşy ve Meşyane'nin doğum gününde insanlar birbirlerine güzel hediyeler verir. Sultanlar bu bayramda üzerinde güneş resmi olan bir taç takar; çünkü Mihr günü güneşle yakından ilişkilendirilir. Hatta güneşin bu günde yaratıldığında inanılır. Daha sonra Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla Orta Avrupa'da bu gün İsa'nın doğum günü olarak kabul edilir ve sofra donatılır. Zerdüştlerin en güzel giysileriyle oturdukları bu sofrada şarap, ayna, gül suyu ve nar bulundurulması bir gelenektir. Dut ağacı Türk kültüründe evin saadeti, mutluluğu ve bereketinin sembolüdür.Evin ruhudur. Bir evin temelini atmadan evvel duygulu bir ağaç dikme geleneği vardır. Nar, incir, söğüt, turunç yanında dut da duygulu ağaçlar arasında sayılır. Akdeniz dünyasının yaşam kaynağı niteliği taşıyan ve çoğu mitosta 'ölmez ağaç' olarak adlandırılan zeytinin Tanrı tarafından insanlığa armağan edilişi çokça anlatılır. Adem ve Havva'nın cennetten kovulduktan sonraki hikayelerinde ise ölmeden önce af dileyen Adem'in öldüğünde boğazına konarak gömülmesini sağlayan 'Cennet Bahçesi Meleği'nin verdiği tohumlar zeytin, sedir ve servi ağacı olarak Adem'in mezarından ve bedeninden doğar. Evliya Çelebi, Çemberlitaş sütununun tılsımıyla ilgili ilginç bir efsane aktarmaktadır: Buna göre sütunun en tepesinden sığırcık kuşu biçiminde bir tılsım yerleştirilmiştir. Bu kuş senede bir kez kanat çırparak haykırır ve bunu işaret sayan diğer kuşlar, gagaları ve tırnaklarıyla zeytin getirirlermiş. Japonya'da 140 yıl hüküm sürmüş bir kral olan efsanevi Suinin bir gün büyük bir kahraman olan Tajima-mori'yi çağırır ve ondan ebedi hoş kokulu ağacı bulmasını ve meyvesini getirmesini ister. Kahraman hemen yola koyulur ancak döndüğünde Suinin ölmüştir. Taji-mori meyveyi ikiye böler, birini imparatoriçeye sunar, kalanı da kutsal kralın mezarına götürür. Bu ağaç, portakal ağacıdır. Neredeyse evrensel bir bereket sembolüdür ve yaprağı erkekliği, meyvesi ise dişiliği temsil eder. Budizm'de ise incir ağacına mistik bir güç atfedilmektedir. Buda banyan ağacının altında yedi hafta boyunca düşünmüş ve bu sayede Buda'lığa erişmiş. Ayrıca Brahman inancında incir tanrı Vişnu'nun ağacıdır. Ortadoğu mitolojisinde incir, sapından süt süzülmesinden yola çıkılarak doğurganlıkla ilişkilendirilir. Yahudi inancında incir, buğdayla birlikte Adem ve Havva'nın cennetten kovulmasına sebep olan yasak meyve olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Nuh peygamber tufandan sonra gemiden bir güvercini dışarıya göndermiş, güvercin bir zeytin dalıyla dönmüş. Bundan dolayı güvercin barış elçisi, zeytin dalı barış sembolü olarak kabul edilmiş. Kimi anlatımlarda güvercinin bir incir dalı, ayağında da yosunla döndüğü anlatılır. Ayrıca gemide 12 ay süren tufan boyunca tüm canlıların incir ekmeği yiyerek hayatta kaldığı söylenir. Kuran'ı Kerim'de incir bir sureye ismini vermiştir. 'Tin' sözcüğü incir anlamına gelmektedir. İkizler burcu ceviz ağacı olarak tasvir edilmiş (16'ıncı yüzyıldan bir minyatürde). Ölümsüzlük... İsveç'te yılana karşı koruyucu. Kelt inanışına göre bilgeliği, derin bilgiyi ifade ediyor. Hızlı hareket eden enerjiyle ilham akışımızı hızlandırıyor. Bir yemişte iki fındık bulmak şans getiriyor; birini ilham için ye, diğerini doğaya geri gönder! Fındık bize kreatif çözümler bulduran, ilham ve hızlı aksiyon aldıran, değişimlere uyum sağlatan bir ağaç. İslam inancında göğün yedinci katında yani sonunda Sidre adında bir ağaç olduğuna inanılır. Şifalı meyveleri vardır. Sidre, Arapçadaki hünnap ağacına karşılık gelir. Meyvesi İslam dünyasında çok sevilir. Kutsal kabul edilir. Meryem, İsa'yı doğururken bir hurma ağacının dalına tutunur. Üzerine hurma meyveleri düşer, bu bir ilahi işaret olarak görülür. İsa'nın isimlerinden biri Zu'n-nahle yani 'hurma ağacı sahibi'dir. Allah'ın, Adem'i yarattığı topraktan arta kalanla hurmayı yarattığı bildirilir. Hurma, Adem'in kız kardeşi olarak bilinir. Kuran'da zenginliğin ve bereketin işareti olarak görülür. Çin'de de bir asır açlık ve susuzluk giderdiği bir hikayeyle kutsal kabul edilir. Eski Türklerde ve Osmanlı'da düğünlerde büyük bir sopanın üstü çeşitli süslerle bezenmiş sembolik bir ağaç dolaştırılırdı. Bu ağaca nahıl ismi verilirdi. Nahılın süsleri düğün sahibinin zenginliğine göre çeşitlenirdi. Nahıl sanatı da buradan gelir, yuvanın bereketini simgeler. Gal mitolojsinde ölümsüzlük. Cennetten atılma mitosunun yasak meyvesi. Hıristiyan sanatında elma, anne karnındaki bakireyi simgeler. İskandinav mitolojisinde gençliğin sembolüdür. Türk kültüründe yazma diye de bilinen elma, zürriyetin sembolüdür. Halk kahramanları ana babası kutlu bir kişinin verdiği elmayı yemesi sonucunda dünyaya gelir. Bazı masallarda elma yeme sonucunda kız çocuğu doğduğu yazılmıştır. Düğünlerde düğün bayrağının tepesine elma saplanır, soyun devamı dileği tanrıya ulaştırılır. Yine damadın gelinin önüne elma atması bir oğul beklentisini temsil eder. Bolluk, cömertlik, minnet demektir. Kutsal ökse otunun çok bulunduğu elma ağacı Druidlerin önem verdiği ağaçlardandır. Ortadan ikiye kesince meyvede görülen yıldız şeklindeki çekirdek kısmı kutsal yıldız, koruma olarak görülür. Sorgulamadan körü körüne inanmamayı ve kabul etmemeyi, bilgiyi savunur. Verdikçe alabildiğimiz için cömertliği, bereketi, elde tutmaya çalışmanın aç gözlülüğü ifade ettiğini gösterir. Zeus ve Hermes'in Tanrı olduğunu bilmedikleri halde onlara misafirperverlik gösteren yaşlı çift, hikayeye göre ödüllendirilmiş ve yaşlandıklarında biri ıhlamura, biri meşeye dönüşmüş."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ah-o-dizide-o-muzikle-ben-de-olsaydim", "text": "Şimdiye kadar hiçbir dizinin yapmayı beceremediği sezon finalini yaşadığımız şu dönemde hepimizin iç dünyası normalde olması gerekenden çok daha karışık sanırım. Anksiyetenin, tedirginliğin ve endişenin kol gezdiği bugünlerde şahsen çok az şeye konsantre olabiliyorum ve yine çok az şeyi takip edebiliyorum. Çünkü net bir şekilde reddediyorum. Her ne kadar bunun eksikliğini çok fazla hissetsem de aksini yapmak için de çaba sarf etmiyorum. Akıştayım. Ne bir film izleyebiliyorum, ne yeni bir diziye başlayabiliyorum ne de bir satır kitap okuyabiliyorum. Duruyorum. Yardımıma koşan yine müzik. Madem normalde yapmaktan keyif aldığım şeyleri yapmayı beceremediğim bir dönemdeyim, o zaman neden eskiden yapmayı çok sevdiğim bir şey hakkında yazmayayım? dedim. Aklımda kalan, içime işleyen ve Ah keşke o sahnede ben oynasaydım da fonda o şarkı çalsaydı dediğim dizilerin müzikleriyle başlamak istedim. Zevklerin ve renklerin tartışılabilirliğine inanan biri olarak mesela Peaky Blinders'ın, Six Feet Under'ın, Fleabag'in, Glee'nin, Killing Eve'in, Stranger Things'in, Arrested Development'ın, Dark'ın, Mindhunter'ın, Twin Peaks'in, Mr. Robot'un, Breaking Bad'in, Angel's in America'nın, The Night Of'un, The End of the Fking World'un ve saymakla bitiremeyeceğim, salgın öncesi dünyaya ait insanların hikayelerinin ve hayatlarının anlatıldığı bu dizilerde çalan müziklerin en az ikisini hatırladığınıza inanmak istiyorum. Hatırlamadıysanız şu an her ne yapıyorsanız bırakın ve hafızanızı zorlayın, biliyorum ki derinlerde bir yerde hatırlanmayı bekliyorlar. Glee'de, Artie'nin tekerlekli sandalyesiyle ve gitarıyla 'Billie Idol- Dancing with Myself' cover'ıyla tiyatro sahnesinde yaptığı o dans... Fleabag'de, isimsiz muazzam kadın karakterimizin Alabama Shakes This Feeling'le yüzümüze tüm fütursuzluğuyla vurduğu hikayesi... Killing Eve'de, birinci sezon ikinci bölüm açılışında Cigarettes After Sex-K çalarken Sandra O'nun sadece sokakta karşıdan karşıya geçmesi, başka hiçbir aksiyonun olmaması benim için öldürücü bir darbedir ve hedefine ulaşmış bir çabadır. Stranger Things, dönemi itibariyle kostümlerinden, mekanlarına ve müziklerine kadar tamamen benim çocukluğuma ait bir dizi olsa da Cyndi Lauper-Time After Time, The Police-Every Breath You Take, Duran Duran- Girls On Film gibi 1980'lerin olmazsa olmazları, yine birçok hatırayı uyandıracaktır. Bu yazı GQ Türkiye Yaz 2020 Sayısında yayınlanmıştır. Serkan Altunorak'ın 'Sessiz Kaos' yazısını buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ahmet-onur-ofis-kulturumuzu-bastan-yazan-transformer", "text": "Çalışma hayatının önemli bir kısmını markalarla ve kimlik tasarımıyla geçiren bir iletişimci olarak, Ahmet Onur'un kurucu ortağı olduğu Kolektif House'un mottosunun farklı bir titreşimi olduğunu düşünüyorum. İçinde olduğumuz dönemde, Ahmet Onur'un hayat görüşünü ve markasının temel taşlarını oluşturan 'SEV. YARAT. İLHAM VER'i duymaya sadece Kolektifliler'in değil, hepimizin ihtiyacı var. Bu hayatta derdi olan bir insan olmayı seviyor ve kendi derdinin peşine düşen bir girişimci olarak ilk paylaşımlı ofis konseptini altı yıl önce, o dönemde henüz ilgi görmeyen Sanayi Mahallesi'nde açacak kadar insanları şaşırtmayı seviyor / Hem kendini hem çevresini dönüştürmeyi her şeyden daha çok sevdiği için, hayalini kurduğu dönüşümü gerçekleştirmek için her sabah seve seve 5:00'te kalkıyor / Benden ve çoğumuzdan farklı olarak yemek yemeyi bir hayatta kalma aracı olarak görüyor ve bu yüzden yemek için sadece gerektiği kadar zaman ve alan ayırmayı seviyor / Sürekli değişimi gerekli bulmadığı tek alan giyinmek olduğu için, çok sevdiği birtişörtten tek bir seferde 15 adet alabiliyor, çünkü neler onu içinde rahat hissettiriyorsa sadece onları giymeyi seviyor. İnovasyon kavramını İnsanın kendi penceresinden ve kendi kapasitesiyle, olmayanı yaratmaya çalışması olarak tanımlıyor ve yaptığı tanımla uyumlu olarak kuralları baştan yaratmadan rahat etmiyor / Dört jenerasyon boyunca girişimcilik yapan yaratıcı bir ailenin üyesi olmaktan gurur duyuyorve biraz da genlerinden aldığı güçle, her ne yaratıyorsa cesaretle yaratıyor / Hayatın önüne çıkardığı bazı duvarlara erken yaşta toslamış olmanın yaratıcılığını güçlendirdiğine inanıyor / Her sabah soğuk bir duşla başlayan özdisiplinin kendi yaratım sürecinin olmazsa olmazı olarak görüyor / Şimdi de pandemiyle dönüşümü hızlanan yeni dünyanın projelerini yaratmak için büyük bir heyecan duyuyor. Hayallerin büyük olanlarını ilhamverici buluyor ve teknolojinin çok yakında Mars'a insan götürecek düzeye gelecek olmasından kendisi de büyük ilhamalıyor / Pandemi döneminde tuğla üzerine tuğla koymanın en güzel örneklerini ortaya koyarak tüm iş dünyasına ilhamveriyor / Eğer sadece bir tuğlam kalsaydı onu da kendimi inşa etmek için kullanırdım diyerek bu sefer de kişisel gelişim dünyasına ilhamveriyor / Türkiye'de yeni nesil çalışma kültürü denince en çok ilhamveren kişi olarak gördüğüm Ahmet Onur, bitmek bilmeyen enerjisiyle, bana ve etrafındaki herkese sürekli olarak 'SEV. YARAT. İLHAM VER' sinyallerini yaymaya devam ediyor. Ahmet Onur'un inovasyona bakışını, değişim, vizyonerlik, ekip ve disiplin başlıklarıyla anlattığı GQ Master Class videolarını buradan izleyebilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/aklimizda-deli-sorular-var-han-solo", "text": "Fragmanda Maz Kanata, Başka başka insanlarda aynı gözleri görecek kadar uzun yaşadım derken kamera bir Rey'e gidiyor, bir de Han Solo'ya... Baba-kız olma ihtimalleri epey yüksek. Anne de bir zahmet Prenses Leia olsun ki, Anakin ve Luke'tan gelen soy da devam etsin. Yeni nesil kıymet bilmiyor. O kadar Jedi boşuna mı talan oldu? Death Star'da kavga bir hiç uğruna mı verildi? Güç, yok yere mi dalgalandı da duruldu? Anlaşılan öyleymiş. Aradan geçen zaman bir 20-25 sene gibi duruyor ama o kadarcık zaman bile her şeyin üzerinden silindir gibi geçmiş. Şimdi ortada Rey gibi, Finn gibi, kim kimin nesidir, hangisi kimin fesidir bilmeyen, cahil ve eğitimsiz bir kitle var. Han Solo'yu fragmanda, Evet, hepsi doğru, Jedi da var karanlık taraf da derken duyuyoruz. Anlaşılan bildiği ne varsa anlatacak, yeni nesle aktaracak. Eski tüfekler son defa işbaşında. Şu kişi Jedi'dır diye ortaya atılan bir resmi Star Wars bilgisi yok. Bir Jedi'ı oynadığını tahmin ettiğimiz aktör de yok. Koca bir gelenek yitip gitti mi? Jedi olmazsa fanlar arasında isyan çıkar, maceraya gerek yok, aman diyelim. Daha klas bir hareket var mı? Üstelik bu kadar da kolay görünen? Hele de bu kadar kötülük barındıran? Mevzu Darth Vader oldu mu, karışık duygular içindeyiz. Baş kötümüz, başparmağıyla işaret parmağını şöyle bir açtı mı, en gaddar silahına da başvurmuş oluyor. Seride bu parmak hareketiyle yani sırf düşünce gücüyle adam boğduğunu gördük. Bu, çoğunlukla Sith lordlarının Güç'e başvurarak kullandığı bir hareket. Bir de bunların daha masum versiyonları var. Jedi şövalyeleri, düşünce gücüyle rakiplerinin silahlarını etkisiz hale getiriyor, uzaktaki nesneyi yakına alıyor, yakındakini uzağa gönderiyor. Hepsi Güç sayesinde. Olmazları olur ediyorlar. Ama Jedi dediğin bunu goygoya vuracak, kendi hayrına kullanacak insan değil. Güç'ü boşa akıtmaz bir Jedi, onunkisi hizmet yarışı. Serinin bazı ince detaylarını dahi ses montajcısı Ben Burtt'ün buluşlarına borçluyuz. Chewbacca: Sesi dört tür ayı, bir porsuk, bir aslan, bir fok, bir de mors sesinin karışımından oluşuyor. Burtt, bunun için bir yıl dere tepe dolaştı. Bu kadar yorulmak istemeyenler için YouTube'da Chewbacca gibi konuşma rehberi mevcut. Chewbacca sound tutorial diye arayın, bir de n'olur insan içinde denemeyin. R2-D2: Elektronik ortama aktarılmış bebek sesleri. O masumiyetin başka bir izahı olamaz zaten. Işın kılıcı: Tamamen tesadüfi... Burtt sette dolaşırken, bir televizyonun yanından geçer ve elindeki mikrofon cızırdar. Bu sesin üzerine kaydedilen projektör sesi, işte o meşhur ışın kılıcı sesi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/alegria", "text": "Geçen gün bir arkadaşım muzip bir gülümsemeyle yanıma gelip sanırım kendini klonlattın; aynı anda üç yerde birden olman mümkün değil dedi. Henüz klonlatmadım ama hologram üzerinde çalışmaya başladık dedim ben de gülerek. Sen hiç uyumuyor musun? Ne alıyorsan biz de alalım gibi sorulara da alıştım artık. Soranın kim olduğuna göre verdiğim birtakım cevaplarım var: koşuyorum, doğada vakit geçiriyorum, gönüllülük yapıyorum, veganım, uçakta/metroda uyuyorum, insan sevdiği işi yapınca yorulmuyor sanırım... Eğer daha uzun zamanım varsa ilk kez Cirque du Soleil'in aynı adı taşıyan 1994 yapımı gösterisi ile duyduğum Portekizce neşe anlamına gelen alegria'dan ve Bergson'un elan vital kavramından bahsediyorum. Sondan, elan vital ile başlayalım isterseniz. Bergson'a göre tüm canlıların içinden geçen bir hayat atılımı/hamlesi, görünmez bir güç var. Bu güçle birlikte, insan da tüm canlılar gibi evriliyor. Ancak bu değişim ve dönüşüm, dışsal şartlara uyum sağlamamızı sağlayan mekanik bir süreçle sınırlı değil. Hayatımız önceden var olan bir plana göre değil, keşfettiklerimizle gelişiyor, zenginleşiyor. Bu nedenle her birimizin yolculuğu ve hayat hamlesinin bizi taşıyacağı yer biricik. Benim yolculuğumda hayatımda üniversite yıllarımdan beri yer alan gönüllülük var. Vaktimi, enerjimi, heyecanımı, bilgimi paylaşmak. Gönüllülük sayesinde binlerce insanla tanıştım, birlikte büyüme, birlikte öğrenme fırsatı yakaladım. Bir çocuk hastanesinin sanat terapisi biriminde marakas yaparken buldum kendimi, Gambiya'da bir köyde rengarenk elbiseli kadınlarla dans ederken, Tuz Gölü'nün orta yerinde koşarken... Üniversitede ders vermek var. Öğrencilerimle birlikte öğrenmenin dönüştürücü etkisi var. Sanat var. Neredeyse her akşam bir oyun, konser ya da dans gösterisi var. Tüm yaptığım işlere daha önce bakılmamış bir yerden bakmamı sağlayan sıradanın içindeki olağanüstülüğü görmemi sağlayan sanatsal bir bakış açısı var. Oyun var. Mavi peruk ve pembe tütüyle Uludağ'dan aşağı 42 km koşmak var. İçimden geldiği her an, her yerde oyuna dahil olmak, dans etmek var. Doğada vakit geçirmek, dağlara çıkmak, patikalarda kaybolmak, şehirde görme şansım olmayan çiçeklerle, kuşlarla, renklerle karşılaşmalar var. Bergson'u doğru yorumluyor muyum, inanın bilmiyorum ama bahsettiğini düşündüğüm gücü daha yoğun hissetmemi sağlayan tüm yeni keşiflerime alan açmaya çalışıyorum onu ilk kez okuduğum 20'li yaşlarımdan beri. Enerjimi, yaşama sevincimi artıran ne ve kim varsa onlara mutlaka zaman yaratıyorum. Enerjimi düşüren, yapamazsın, sana mı kaldı, böyle gelmiş, böyle gidecek... diyen kim varsa da uzaklaşmaya çalışıyorum. Ve Alegria... Neşe... Şartların, başkalarının onu benden almasına izin vermiyorum. Neşe bir duruş. Hayata karşı, bizi çevreleyen tüm koşulların karşısında bir duruş. Bir tercih. Zorlandığımda, haksızlığa uğradığımı düşündüğümde bir tavır olarak neşeyi seçiyorum çünkü neşeyi elimizden bırakmadığımız sürece hayat hamlemiz hep ileriye taşıyor bizi. Neşeyle kalın!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/alem-buysa-kral-onlar", "text": "O kaba saba, kara kuru çocuklar, itilip kakılmışlığın kitabını yazmak için çıktıkları yollara isimlerini pırlanta harflerle işleyip tabela diye çaktı. Ninelerine otobüs koltuğunu çok görenlerin torunlarına albüm satıp altın varaklı yataklarda yattı. Para artık rap'çilerde! Bu yıl meslek seçip üniversiteye girecek gençlere ve o gençlerin ebeveynine bir iyi, bir kötü haberim, bir de kahve yanı kurabiyesi misali minicik bir teselli notum var. Önce iyi: Geleceğin mesleğini buldum, açıklıyorum. Öğretmenlikti, mühendislikti, avukatlık ya da doktorluktu... Unutun. Para rap'çilikte! Yalnız para mı? İtibar da orada. Toplum içinde saydırıp sevdirme, bir eli yağda diğeri balda bir ömür sürdürme, faturaları gününde ödetip emeklilikte küçük ve sevimli bir kasabada balık tutturma garantisi kalan çok az meslekten biri. Gelelim kötü habere: Rap'çiliğin okulu yok. Ve şimdi de kurabiye: Okulu yok ama hocası var. Jay-Z, Dr. Dre, Rick Ross, Puff Daddy, Kanye West, ASAP Rocky... İşte hocalarınızdan bir kısmı. Kimi kendine tişört tasarlayacak kadar modadan anlıyor, kimi haleti ruhiyesini ayarlama amaçlı, kimyadan. Bazısı sinema biliyor, bazısı TV. Ama emin olmanız gereken bir şey var ki, hepsi pek tabii ki müzik ve ilginç bir şekilde ekonomi profesörü. En büyük zevkleri stüdyodaki düğmeler ve ceplerindeki parayla oynamak. Bundan 10 yıl evvel Amerika'da yaşanan Katrina Kasırgası'ndan sonra Kanye West, NBC'ye çıkıp takır takır konuşmuştu, hatırlar mısınız? O zamanki ABD Başkanı George W. Bush'a çatıp, Siyahlar Bush'un umrunda bile değil demişti. Tabii, Kanye West o zamanlar bugünkü Kanye West değildi. Bugünkü Kanye'nin yerinde 50 Cent vardı ve Katrina'yla filan ilgilenecek vakti yoktu. Çünkü yeni albümü The Massacre ile bizzat ortalığı kasıp kavurmakla meşguldü. 50 Cent, o vakitler, kelimenin tam anlamıyla para basıyor; etrafını, müziğini, geleceğini önemsemeden sadece küpünü doldurmaya odaklanıyordu. Sonu fena oldu. Rap'in Lehman Kardeşleri haline geldi. İflasını açıkladı. Bugün tabii ki hala çok parası var ama işte musluk damlamayı kesti. Rap; isyan etmenin, başkaldırmanın, genç olmanın diğer adı. Amerika'da hele, yerine başka bir tür koymanın imkanı yok. Rap'çiler de zeki insanlar. Bunu biliyor ve güçlerini akıllıca kullanmanın yollarını arıyorlar. Alem buysa madem, kral da biziz diyorlar. Ama artık bir şeyi akıllarında tutarak: Ne iş yaparlarsa yapsınlar, hangi modaevinin sırtı, hangi parfümün boynu, hangi saatin kolu olurlarsa olsunlar, özünde müzisyen olduklarını unutmayarak. 50 Cent'i akıllarında tutarak. Bulundukları yere kolay gelmediklerini her fırsatta hatırlayıp oradan kolay kolay inmeyeceklerini de hatırlatarak. Siyah rap'çiler zafere kolay ulaşmadı çünkü. Parlamaya başladıkları 2000'lerin başından bu yana çok çalıştılar. Çok da eleştirildiler. Her işe el atmaları, moda günlerinin, gizli partilerin, açılış ve kokteyllerin aranan isimleri haline gelmeleri alay konusu oldu. Onlara ilk taşı, hatta üçüncü ve beşinci taşı, içimizdeki günahsız, aktör, yapımcı, senarist, müzisyen, komedyen, ressam, yazar James Franco attı. Atmaya da devam ediyor. Sırfbu bile, yani Franco'nun ABDli rap'çilere kafayı takmış olması bile durumu özetliyor aslında. Adamlar şu an ülkenin en şöhretli insanları. Ve ülkenin en şöhretli insanı James Franco'nun dilindeler. Adamlar derken gerçekten adamlardan söz ediyoruz bu arada. Siyah rap'çi kadınlar ortada yok! Beğenelim ya da beğenmeyelim, durum bu. Para rap'çilerde, şan şöhret de öyle. Bir süre daha da böyle olacak gibi duruyor. Olsun da. Kaliforniyalı Sanayiciler Derneği'nden gelen portakal şeklindeki başarı ödülü ve Connecticut Belediyesi'nin gönderdiği Yılın En İyi Rap Sanatçısı plaketinin önünde, boynunda iki kilo çeken altın kolyesiyle deri koltuğuna gömülmüş iri yarı bir rap'çi düşünün. Diyor ki, hani bir zamanlar beğenmediğiniz, kokuyor dediğiniz, maymuna benzettiğiniz, otobüse almadığınız, en pis işlerde çalıştırdığınız fakir ama gururlu çocuk vardı ya, işte o benim! 50 Cent'in malikanesinde 52 oda, 25 banyo, bir dans kulübü ve bir kumarhane bulunuyor. Drake'in malikanesinde bir şelale, 24 koltuklu bir sinema salonu, beş ahır ve bir şarap mahzeni var. Kanye West'in geniş bir alana yayılan bağların içinde bulunan evinde, devasa bir kütüphane bulunuyor. Jay-Z kirada oturuyor. Karısı Beyonce'le oturdukları evin aylık kirası 150 bin dolar. Bahçelerinde de bir sonsuz havuz yer alıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ali-guclu-simsekle-muzikte-yeni-yonler-kesfetmeye-devam", "text": "Yazdığım her müzik, yayımlandığı an itibariyle dinleyen herkesle beraber dönüp hunharca baktığım bir ayna gibi gelir bana. Baktıkça iyi yanlarımı korumaya çalışır, yenilere yer açmak için kötülerine mobbing yaparım. Nostaljik referanslara bağlı olsam da her yeni parçada güncelden geleceğe bir tünel kazma amacındayım. Türkiye gibi halk genelinde sanat dallarının bir ihtiyaçtan ziyade lüks tüketim olarak kabul gördüğü bir ülkede, 20 senelik bir müzikal serüvende dört beş farklı proje değiştirmek pek de hayal ettiğim bir kariyer planlaması değildi 18 yaşımdayken. Sanki ilk grubum son grubum olurmuş gibiydi daha çok. Peki sürekli yeni bir proje olmak zorunda mıydı? Denk geldi herhalde. Bazen grup içindeki senkronizasyon zaman aşımına uğrar ve bazen başka bir şey. Yine de bazı dev figürleri düşündüğümde, Bowie gibi, içim rahatlıyor. Hep yeni bir versiyonuna dönüşmüş ve her birinde daha iyi. Şimdiye dek yaptığın müzikal üretimleri bir gözden geçirdiğimde, hep o zamanın ruhunu yansıtan bir şeylere rastlıyorum müziğinde. Klişe bir tabir olacak ama bir günlüğümsü tarafı da var sanırım. Benim açımdan günlük gibi bir şey oluyor tabii de dünyanın böyle bir günlüğe ihtiyacı var mı bilmiyorum. Yani eskileri açıp dinliyorum diyemem. Lalalar ve Gaye Su Akyol'u da gerekmedikçe dinlemiyorum sanırım. İçimdekileri ne kadar taze tutarsam konserlerde de o kadar saf bir şekilde fışkırdığını fark ediyorum. Onun yerine yeni yönler keşfetmek, daha derinlere kazmak isterim. Zaten gündemimde olmayan döngüleri hızla unutmaya yatkın bir zihin yapım var. Mesela geçenlerde Bubituzak'tan Harakiri dinledim. Tren geçerken yolcuları görmeye çalışır gibiydim. Sanki başka bir hayatımda çekilmiş vesikalık ama bakınca sadece dört sene geçmiş. Öncelikle bireysel bir müzisyenden ziyade grup adamı gibi hissetmişimdir kendimi. Çocukken sokakta top oynar gibi sahnede de benzer bir takım hissi olmasını, arkadaşımın gözünün içine bakıp paslaşmaya bayılırım. Yeri gelince utanmayı, beraber düşüp kalkmayı seviyorum. Takım sporlarında çok iyi oyuncular bir araya gelmesi çok iyi bir takıma dönüşeceklerini garanti etmez ve entegre parçaların uyumunu her daim tekil yeteneklerin ötesindedir. Bu bağlamda en güncel kaptan gemim Lalalar olduğu için çok şanslı hissediyorum. Rafine müzik adamlarının yan yana geldiği ve geçirgen arkadaşlıklar üzerine kurulu bir ekibiz. Riskli tarafı henüz iki yaşındaki kariyerinde, maddi manevi geri dönüş anlamında, 1 koyup 10 almaya alıştı. Bir tekli koyup beş konser çalmaya, bir tane daha koyup Avrupa turnesine çıkmaya falan... Motivasyon anlamında riskli dönemlerden geçsek de zamanın ruhuyla uyumumuzu koruduğumuzu düşünüyorum. Öte yandan etkileşim ve zamanlama konularına da eskisi kadar takılmıyorum sanırım. Yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışmış olmak rahat bir uyku için neredeyse yeterli. Eski hocam ve prodüktörüm sevgili Mike Nielsen bir keresinde albümün falanca zamana yetişmesi lazım yoksa geç kalacağız gibi bir homurdanmama cevaben, Tarih zamanında çıkan albümleri değil, en iyileri yazar demişti. Tokatta zerafet, tokatta kalite. Uzun ve derinden bir araştırma süreciydi. Çok fazla parametreyi gözetiyordum, baya scouting dünyası. Bir kere iki kişi olacaktı Lalalar. Birbirinin boşluğuna dolacak, ayağına dolanmayacak iki kişi. Kesinlikle akustik davul olmayacak. Yükte hafif pahada ağır olmalı. Ekip ve ekipmanla beraber bir arabaya sığmak lazım falan ve yüzlercesi. Neyse listemde birkaç isim olsa da eküri olmak için içimden geçen kişi, köklü dostluğumuz, hızlı paslarımız ve özel yetenekleriyle Barlas'tı . Tabii daha önceden büyük yükselişlerin düşüşlerinin ne kadar yıkıcı olabileceğini deneyimleme fırsatına da eriştiğimiz için bir yandan da bu ikili hakkında kafamdaki soru işaretleri cirit atıyordu. Tabii evdeki hesap çarşıya uymadı ve bir gün kendimizi İsyanlara girişken bulduk. Çok kısa bir süre sonra listede yine üst sıralarda yazan fakat yeterince iyi tanımadığım için adım atmaktan geri durduğum Kaan Düzarat bir şekilde Barlas'la denk gelip konuya yükseliyor ve gerisi çorap söküğü harmoni. Strateji mi? Strateji. Şans mı? Kesinlikle şans. İki plak olarak ekimde çıkacak ama kaç parça olacağı ve nasıl bir bütüne dönüşeceğiyle ilgili araştırmalar devam. Son ana kadar daha iyi sorular sorup daha iyi cevaplar bulmaya çalışıyoruz. ''Coğrafya kaderdir'' sözü her ne kadar sıklıkla kendini hatırlatmayı becerse de en büyük motivasyon her yeni adımda dünya müzik tarihine iyi izler bırakabilmek."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/alina-boz-yeni-nesil-bir-yildiz", "text": "Bize en iyi gelen şey samimiyet aslında. Zamanın popüler isimleriyle röportaj yaparken klişelerden kaçınmayı, karşımızdaki insanın en samimi ve dürüst yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Alina'yla konuşurken bunun için çok da efor sarf etmeme gerek kalmıyor. Karşımda ne istediğini bilen, son derece samimi, farkındalık seviyesi ortalamanın çok daha üzerinde biri var. Alina'nın televizyon ekranındaki ilk büyük çıkışı Paramparça dizisi ile oldu. Çoğu televizyon dizisinde hasret kaldığımız karakter dönüşümü, özenle yazılmış bir senaryo söz konusu olmadığı sürece, günümüzde ancak uzun soluklu bir dizide yer alarak mümkün. Nice yetenekli oyuncu rating uğruna canlandırdığı karakterle iyice bütünleşemeden ekrana veda etmek zorunda kalabiliyor. Alina şimdiye kadar bu erken vedalardan muaf olduğu için oldukça şanslı; ama hakkını da vermek gerekiyor: Paramparça dizisinde bu şansı son damlasına kadar değerlendirerek yüzünü ve oyunculuk becerisini zihinlerimize iyice yerleştirebildi. Netflix'in ilk yerli gençlik dizisi Aşk 101'de ise oyunculuğunun ve star ışığının iyice farkına varıyor izleyici. Babasının işi nedeniyle İstanbul'a taşındıklarında ailesi bu tutkusunda ona destek olmaya devam etmiş; erken yaşlarda resim, heykel, modern dans gibi farklı sanat dallarında eğitim almış. Bu günleri Haftanın en sevdiğim günleri bu kursların olduğu günlerdi. Çok şanslıyım ki babam ve annem her zaman yanımda oldu, attığım her adımda yardımcı oldular ve beni desteklediler diye hatırlıyor. Alina, iki farklı çocukluk yaşadığını söylüyor. Biri 6 yaşına kadar Rusya'da küçük bir kasabada, bahçelerden elma toplayıp sattığı, göle bisikletiyle girip ormanda saklambaç oynadığı bir çocukluk. Diğeri ise 6 yaşından sonra Türkiye'ye gelmesiyle başlayan, Avcılar'daki sokak kültürüyle içli dışlı geçen, yani büyük şehirde devam eden bir çocukluk. İki ülke arasındaki kültür farkı onu fazla zorlamamış. İstanbul değil de Rusya'da başka bir şehre taşınsaydı tecrübelerinin çok farklı olmayacağına inanıyor. Belki de çok küçük yaşta bu değişimi yaşamasının ve elbette Avrupa'nın iki 'yalnız' ülkesinin benzer kültürel kodlara sahip olmasının bunda etkisi var. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/allah-askina-diye-bagirdi-pilot-ac-su-kapiyi", "text": "Jean-Sebastien Beaud, helikopterden sarkan bir iple Fransız Alpleri'nin sarp yamaçlarına doğru alçalırken aşağıda ne bulacağını bilmiyordu. 20 dakika önce, Beaud ve jandarma teşkilatı kurtarma ekibinden üç meslektaşı, Lyon Hava Trafik Kontrol Merkezi'nden Massif des Trois-Eveches sıradağlarının üzerinde, Nice'in kuzeybatısında ve yaklaşık 3 bin metre yükseklikte, bir uçağın radar ekranından kaybolduğunu bildiren bir çağrı aldılar. 24 Mart 2015 Salı sabahı saat tam 11.00'de Beaud, dört kişilik bir Chopper helikopterden sallandırıldı ve bir kayanın üzerine yavaşça indirildi. Enkazdan yükselen duman bulutları, küçük alev kümeleri ve jet yakıtının kokusu etrafındaki havayı ağırlaştırıyordu. Belli belirsiz bıyığı ve top sakalıyla 30'lu yaşlarının başlarında, uzun boylu ve atletik yapılı olan Beaud ihtiyatlı adımlarla önünde yatan siyah enkaza doğru ilerlerken gördükleri aklına kazınıyordu: Kolsuz ve başsız bir insan vücudu, ayakkabılar, bavullar, yerinden fırlamış koltuklar, uçağın gövdesinin parçaları ve her yerde kopmuş eller ve ayaklar. Uçağın son hızla dağa çakıldığını ve parçalandığını hemen anladı. Sarsılmış bir şekilde, ancak elindeki göreve odaklanarak telsizinin düğmesine bastı ve ana merkezi bilgilendirdi: Burada sağ kalan kimse olamaz. Ancak 9525 sefer sayılı uçağın düşmesine sebep olan gizem, o dağda çözülmeyecekti. Beaud'un keşfinden 36 saat sonra Fransız yetkililer ses kayıt cihazını analiz edecekler ve kazanın ardındaki akıl almaz sebebin farkına varacaklardı. Beaud'nun yamaca indirilmesinden iki saat önce, Barselona El Prat Havaalanı'nda Germanwings yolcu giriş kapısı görevlileri, 2 numaralı terminalde 9525 sefer sayılı uçak için kalkış işlemlerine başladı. Büyük bir Alman araba parçaları markası olan Huf'un mühendisi, 50 yaşındaki Martyn Matthews uçağa binen 144 kişiden ilki olarak ön sıralardaki yerini aldı. Matthews bir futbol taraftarı, dağ gezileri yapmayı seven biri, iki yetişkin çocuğun babasıydı ve Düsseldorf aktarmalı olarak İngiltere'nin iç kısımlarında 25 yıllık eşinin bulunduğu bir şehir olan Wolverhampton'a doğru yola çıkıyordu. Barselona'da Richard Wagner'ın Siegfield'ini henüz sahneleyip uçağa binen, seçkin bir opera sanatçısı olan Maria Radner, bir sigorta komisyoncusu olan partneri Sascha Schenk ve küçük oğulları Felix'le birlikte 19'uncu sırada oturuyordu. Bir Alman şehri olan Haltern am See'den gelen ve bir hafta süren bir öğrenci değişim programından sonra yorgun olan 16 lise öğrencisi ve iki öğretmen, tamamen dolu uçağın arka sıralarını kaplıyorlardı. Profesyonel bir müzisyen ve sahne sanatçısı olmanın hayalini kuran konuşkan öğrenci Lea Drüppel ve kendisi de 15 yaşında olan en iyi arkadaşı, hatta kapı komşusu Caja Westermann da bu öğrencilere dahildi. Uçak, planlanan kalkış zamanı olan 09.35'ten 26 dakika gecikerek havaalanında bekledi ve daha sonra kalkış pistine gitti; şehrin üstünde yükselerek ve hafifçe Akdeniz'e doğru eğilerek kalkışı gerçekleştirdi. Kabinden, havada 6 bin saat geçirmiş olan kıdemli pilot Kaptan Patrick Sondenheimer'ın rötar için özür dileyen ve kaybedilen zamanı yolda kazanmaya çalışacağına söz veren sesi duyuldu. Bir noktada Sondenheimer, yardımcı pilotu Andreas Lubitz'e kalkıştan önce tuvalete gitmeyi unuttuğunu söyledi. İstediğiniz zaman gidebilirsiniz demişti ona Lubitz. Saat 10.27'de, uçak seyir yüksekliği olan 11 bin 500 metreye ulaştığında Sondenheimer, Lubitz'e yakıt seviyelerini ayarlamak, iniş takımlarını kontrol etmek, havaalanı ve hava koşullarını incelemekten oluşan bir rutin olan iniş için hazırlanmaya başlamasını söyledi . Lubitz'in yanıtı ise gizemliydi: Umarım demişti, Göreceğiz. Sondenheimer'ın yardımcı pilotunun tuhaf yanıtını fark edip etmediğini bilmiyoruz ancak bu cümleyi cevaplamadı. Bir dakika sonra Sondenheimer koltuğunu geri itti, kabin kapısını açtı, arkasından kapattı ve tuvalet kabinine girdi. Saat sabah 10.30'du. Andreas Günter Lubitz hep uçmak istemişti. Almanya'nın güneybatısının yeşil tepelerinde Düsseldorf'la Frankfurt arasında bir belde olan, 12 bin nüfuslu şehir Montabaur'da büyüdü. Bir bankacı olan Günter Lubitz'le kilisede org çalan piyano öğretmeni eşi Ursula'nın ilk çocukları olan Andy, asker tıraşı ve tatlı gülümsemesiyle sessiz bir çocuktu. Çocukluğundan beri pilot olmak için yanıp tutuşan Lubitz, odasının duvarlarını Airbus, Boeing ve Lufthansa posterleriyle kaplamıştı. Aynı zamanda birçok hafta sonunu Montabaur uçuş kulübünde geçirerek uzman bir planör pilotu olmuştu. Lise yıllığının arka kapağına Lufthansa tarafından yerleştirilmiş bir ilan Uçma hayalinizi gerçekleştirmek ister misiniz? diye soruyordu ve 2007'de mezun olan sınıfı tarafından en sistemli üçüncü öğrenci olarak oylanan Lubitz için cevap evetti. Lise biter bitmez şirketin uçuş akademisine başvurdu ve 2008'de programa kabul edilen yüzde 5'lik dilime girdi. O yılın eylül ayında Lubitz, Almanya'nın kuzeyinde, Bremen'de öğrencilerin Arizona'daki havacılık eğitimi okulunda uygulamaya geçmeden önce bir yıl boyunca havacılık teorisini öğrendikleri Lufthansa Havacılık Eğitimi Pilot Okulu'na giden 200 aday arasına katıldı. Ancak program başladıktan birkaç ay sonra, kasım ayında, her şeyi bırakıp eve döndü. Bundan iki ay sonra Montabaur'lu bir psikiyatr Lubitz'e intihar düşüncesinin bulunduğu ağır depresyon vakası tanısı koydu ve onu yoğun psikoterapi, ayrıca iki güçlü antidepresanla tedavi etti. Psikiyatr Lubitz'in çöküşünü değişen yaşam koşullarına dayandırıyor; Bremen'e taşınması ve erkek kardeşinden ayrılması gibi. Lubitz'in ailesi daha sonra dedektiflere, yeni çevresiyle birlikte ortaya çıkan temelsiz bir başarısızlık korkusundan bahsedeceklerdi. Düsseldorf'taki bir davacının oluşturduğu dava dosyalarına göre çöküş, sıklıkla depresyonla ilişkilendirilen sürekli kulak çınlamasıyla birlikte geliyordu. Lubitz dokuz ayını psikiyatrının bakımında geçirdi. Tedavinin yalnızca altıncı ayı olan Temmuz 2009'da, Lubitz ilaçları kullanmaya devam ederken, psikiyatrı hastalığın büyük ölçüde tersine çevrildiğini belirten mektubunda Alman uçuş yetkililerine Lubitz'in Bremen'deki eğitimine devam etmesine izin vermelerini önerdi: Hasta çevresinde olup bitenin farkında ve tamamen kendinde, hiçbir yan etki veya hafıza bozukluğu bulunmuyor. Tamamen iyileşti, hiçbir olumsuz etki kalmadı. Tedavi sonlandırıldı. Ancak doktor ağır ilaçlar yazarak Lubitz'i ekim ayına kadar tedavi etmeyi sürdürdü; yetkililere tamamen iyileştiğinin güvencesini verdikten üç ay sonrasına dek. Alman uçuş yetkilileri Lubitz'in öğrenci pilot lisansını ve uçuşa uygunluk sağlık raporunu yenilemeden önce birkaç ay beklediler ve düzenli olarak kontrolden geçmesi şartını ekleyerek yeniden düzenlediler. Bu not Lubitz'in sicilinde kalacaktı ve depresyon tedavisi için tekrar alacağı herhangi bir tedavi ya da daha fazla ilaç, direkt atılmasıyla sonuçlanacaktı. Lubitz'in de kesinlikle farkında olduğu üzere bu, uçuş kariyerinin sonu olurdu. Lubitz, Bremen'deki eğitimini 2010'un başlarında tamamladı ve Lufthansa tarafından işletilen Arizona uçuş okulundaki dört aylık eğitimi için Birleşmiş Milletler Federal Uçuş İdaresi tarafından istenilen öğrenci pilot formunu doldurdu. Formda kendisine hiç herhangi bir akıl hastalığı yahut depresyon, ruh bozukluğu vb tanısı konulup konulmadığı sorulduğunda ise yalan söyledi. Hayır seçeneğini işaretledi ve son üç sene içinde kullandığı tüm ilaçları detaylı olarak yazması gereken alttaki kısmı boş bıraktı. Ancak yalanı yakalanmıştı. Formu uçuş idaresine sunduktan dört gün sonra Birleşmiş Milletler Dairesi için belgeleri inceleyen Alman uçuş doktoru Lubitz'in yanlış beyanını fark etti ve bildirdi. Normalde bu formda yanlış beyanda bulunmak bir pilotun hapse girmesine ya da daimi olarak uçmaktan men edilmesine sebep olabilir. Ancak Lubitz'in durumunda bu yanlış beyan, kabul sürecini sona erdirmedi, yalnızca geciktirdi. Şu anda pilot sağlık raporunu elde etmek için yeterli olmadığınızdan sizi kabul edemiyoruz diye yanıtladı bir görevli: Tepkisel depresyon tanısı geçmişiniz sebebiyle, lütfen psikiyatrınızın güncel ve detaylı bir raporunu ibraz ediniz. Başka bir deyişle Lubitz'e bir şans daha verilmişti. Depresyon geçmişini doktor raporuyla uyumlu olarak teslim ettiğinde temize çıktı. Belli ki bu, Atlantik'in her iki yakasındaki yetkilileri de ikna etmek için yeterliydi. Haftalar sonra Arizona'ya gitmek için yola çıkmıştı. Phoenix'in dışında bulunan Goodyear'daki okulda Lubitz, bir kısmı altı kişilik bir uçak olan Beechcraft Bonanza'da, bir kısmı da uçuş simülatöründe olmak üzere 100 havacılık eğitimi saati elde etti. Daha sonra 2011 ilkbaharında jetler üzerindeki eğitimine Lufthansa'da bir uçuş görevlisi olarak devam etmek için Almanya'ya döndü. Sonralarında Lubitz için belgelenen bir ruhsal problem görünmüyordu. 2013 sonbaharında Germanwings'de kısa sürede ikinci kaptanlığa ve Almanya'yla Batı Avrupa arasındaki kısa seferlerde yardımcı pilotluğa yükselerek çalışmaya başladı. Tıbbi kayıtlarındaki bilimsel nota göre Lufthansa Aeromedikal Merkezi'nin Lubitz'i herhangi bir depresyon belirtisine karşı düzenli muayene etmesi gerekiyordu ancak Lubitz'in ne sıklıkla Lufthansa doktorlarına rapor vermesi gerektiği ve ne kadar derinlemesine muayene edildiği bilinmiyor. 2013'te kariyeri tırmanıştayken Lubitz, Düsseldorf'da, öğretmen olan kız arkadaşı Kathrin Goldbach'la lüks bir apartman dairesine taşındı. İleride Kathrin ilişkilerini istikrarlı ve huzurlu olarak tanımlayacaktı. Evlenip iki çocuk sahibi olma hayalleri kuruyorlardı. Lubitz nadiren hafta sonlarında, ailesiyle birlikte kaldığı ve bazen babasıyla olmak üzere yarı maraton koşularına çıktığı Montabaur'a gidiyordu. Meslektaşları ve arkadaşları onun bir ticari pilotun taşıması gereken tüm özellikleri taşıdığını düşünüyordu: Düsseldorf savcısının belgelerine göre sessiz, rekabetçi, kararlı ve gayretliydi. Ancak Lubitz'in tutarlılığı uzun sürmeyecekti. Yüksek depresif bozukluk yaklaşık olarak her altı erkekten birini etkiler ve iyileşenlerin yüzde 50'sinde bir ya da daha fazla kez yineler. Lubitz'in durumu da 2014 yılının Noel'inden hemen önce nüksetmiş gibi görünüyor. Depresif bozukluk başta psikosomatik semptomlar göstermişti: Lubitz körleşmeye başladığından emindi. Yıldızlar, haleler, ışık parlamaları, bulanıklıklar ve uçuşan noktalar görme şikayetiyle haftada üç-dört kez göz doktorlarına ve sinir hastalıkları uzmanlarına muayene olmaya başladı. Aynı zamanda ışık hassasiyeti ve çift görme sıkıntısı çekiyordu. Bir göz doktoru Korku içindeydi diye belirtmişti. Doktorlar birçok gelişmiş ekipman kullanarak gözlerini ve beynini inceledi ancak bir sorun bulamadı. Bir sinir hastalıkları uzmanı Lubitz'e hastalık hastası teşhisi koymuştu. Doktorun kayıtlarına göre Lubitz görüşünü etkileyen semptomların yapısını göze çarpacak kadar sık bir şekilde tekrar ediyor ve ihtimal dahilindeki alternatif tanıların hepsini reddediyordu; özellikle de psikolojik sebeplere dayandırılanları. Hatta bu noktada tedaviyi bıraktı. Aile doktoru psikoz başlangıcı tanısı koymuştu ve bir psikiyatri kliniğine danışması konusunda ısrar etmişti. Lubitz ise bunu görmezden geldi. Ancak sonraları kötüleşen görüşünün psikolojik sebepleri olabileceğini yavaş yavaş kabul etmeye başladı. Ocak ayında annesi birkaç yıl önce onu dokuz ay boyunca tedavi eden Montabaur'daki psikiyatrına ulaştı. O ay Lubitz, 2009'dan bu yana ilk kez doktorun kliniğine adımını attı. Savcının belgeleri psikiyatrının, Lubitz'in depresyonunun yinelediğini bildiğini belirtiyor. Lubitz psikoterapiye başladı , tekrar ağır ilaçlar kullandı. Doktorunun tavsiyesi üzerine olumlu düşüncelerini glückstagesbuch adını verdiği deftere yazmaya başladı. Lubitz uykusuzluk kurbanıydı ancak tedaviyle birlikte kaydettiği ilerlemeyi defterine yazmıştı. Üç buçuk saatlik derin uyku yazmıştı bir keresinde. Dört saat deliksiz uyudum demişti başka bir gün. Alman gizlilik ilkeleri genel olarak kısıtlayıcı, ancak psikiyatristlerin, bir hastanın diğer insanların canını tehdit edebileceklerini düşündükleri durumlarda, ilgili tarafları bilgilendirmeye hakları var. Buna rağmen korkunç sonuçları olabilecek bir kararı alırken Lubitz'in doktoru, hastalığın nüksetmesi konusunda Lufthansa ile temasa geçme girişiminde bulunmuşa benzemiyor. GQ tarafından Montabaur'daki kliniğinde ziyaret edilen psikiyatrist, Lubitz'in tedavisi hakkında konuşmayı reddetti. Mart ayının başlarında Lubitz'in düşünceleri ölüm etrafında dönmeye başladı. İnternette intihar etmenin en etkili yollarını araştırdı: Karbonmonoksit nasıl yapılır, benzin içmek, hangi zehir acı çektirmeden öldürür?.. 18 Mart'ta bir Düsseldorf hekimi Lubitz için bilinmeyen bir sebep nedeniyle inatçı görüş bozukluğu sebebiyle dört günlük bir istirahat raporu yazdı. Birkaç gün sonra evindeyken kendini yok etmenin yeni bir yolunu buldu. 20 Mart akşamı internette Airbus A320 uçuş kabini kapısının kilit mekanizmasını araştırdı. Pazartesi sabahı, ayın 23'ünde, Düsseldorf'la Berlin arasında gidiş dönüş çalıştı ve onunla birlikte yolculuk eden pilot, davranışlarını tamamen normal olarak hatırlıyordu. O gece, akli dengesinin bozulduğundan tamamen habersiz olduğunu iddia eden sevgilisi işten eve geç geldi ve çift birlikte markete gidip tüm hafta için alışveriş yaptılar. Ertesi sabah erken saatlerde Lubitz, Audi marka aracını Düsseldorf havaalanına park etti ve Barselona yönüne giden uçuş kabinine çıktı. Bu seferin kara kutusunun verilerine göre Sondenheimer uçuş kabininden bir dakika için ayrıldığı anda Lubitz uçağın otomatik pilotunu en alçak ayar olan 3 bin metreye ayarladı. Hiçbir hava trafik kontrol görevlisi fark etmeden de ayarı geri aldı. Uçuş kabininde yalnız kalan Lubitz, Sondenheimer tuvalete gittiğinde, hemen planını devreye soktu. Koltuğunun sol tarafında bulunan kabin kapısı düğmesini Sonderheimer'ın acil durum erişim kodunu etkisiz hale getirerek, normalden kilitli konumuna getirdi. Dakikalar sonra uzanıp uçağı 3 bin metreye düşürecek şekilde otomatik pilotu yeniden ayarladı. Fransa'daki Toulon'u geçtikten sonra, 10.31'den hemen önce. Uçak seyir yüksekliğinden çıkıp dakikada 1000 metre ya da saniyede 18 metre alçalmaya başladı. Bu noktada yolcular muhtemelen hafif bir düşüş ve endişe yarattığı kesin olmasa da basınçta değişiklik hissettiler. Ancak Fransız hava kontrol görevlileri yetkisiz yapılan değişikliği fark ettiler ve uçakla temasa geçtiler. Lubitz yanıt vermedi. Üç dakika sonra, saat 10.34'te Sondenheimer geri döndü. Kabinin dışındaki mini klavyeye kodunu girdi ve giriş düğmesine bastı. Erişim reddedildi. Benim! diye bağırdı kapıya vurarak. Uçağın seyir yüksekliğine ulaşmasıyla yiyecek-içecek arabasını koridora çıkarmaya hazırlanan uçuş personeli kargaşaya doğru yöneldi. Bir kapalı devre kamera, kaptanın görüntüsünü uçuş kabininin içindeki küçük televizyon ekranına aktarıyordu; Lubitz tepki vermedi. Sondenheimer kapıyı yumruklamaya başladı. Lubitz cevap vermiyordu. Allah aşkına diye bağırdı pilot, Aç şu kapıyı! Uçak artık 7 bin 500 metredeydi. Keskin alçalışı hisseden yolcular panik içinde koltuklarını terk ederek koridora doluşmaya başlamışlardı. 10.39'da Sondenheimer bir uçuş personelinden uçağın arkasında saklı duran levyeyi getirmesini istedi. Çelik çubuğu tutan pilot kapıya vurmaya başladı daha sonra kapıyı kanırtarak açmaya çalıştı. Uçak artık 3 bin metrenin altına düşmüştü ve karla kaplı Alpler gittikçe yakınlaşıyorlardı. Kabinin içinde Lubitz bir oksijen maskesi takmıştı. Yolcular korkuyla ve artan bir panikle izlerken Sondenheimer, Şu lanet olası kapıyı aç! diye bağırdı. Lubitz sakince nefes alıp verdi. 10.40'ta alarm çalıştı: İRTİFA KAYBEDİYORUZ! İRTİFA KAYBEDİYORUZ! YÜKSELİĞİ ARTIRIN! Uçak 2 bin metreye düştü. Alarm zemine yaklaşıldığını belirtilen tiz bir bip-bip-bip sesine dönüştü. 60 saniye sonra uçağın sağ kanadı 1500 metredeki dağ yamacına çarptı. Ses kayıt cihazı tarafından yakalanan diğer sesler yalnızca alarmlar ve çığlıklardı. Saniyeler sonra uçak saatte 650 km hızla dağa çarptı. Henrik karmakarışık düşünceler içinde koridorlarda dolaşıyordu. Gözyaşları içinde bir araya toplaşan öğretmenler gördü. Daha sonra bir arkadaşı onu kenara çekti ve Barselona'dan kalkan Germanwings uçağının düştüğünü uçakla birlikte kız kardeşi Lea'nın, sınıf arkadaşlarının ve iki öğretmenlerinin öldüğünü söyledi. Birkaç ay önce Drüppel ailesi üç farklı İspanyolca sınıfından bir haftalık değişim programına katılmak üzere kurayla seçilen 16 öğrenci için parti vermişti. Henrik dehşet içinde o çocukların her birinin öldüğünü fark etti. Henrik'in annesi Anne, oturma odasında bize katılıyor. 50'lerinde zayıf, yorgun görünüşlü bir kadın olan Anne oturma odasındaki kanepeye kuruluyor ve Lea'nın ölümünden sonra Barselona'daki ev sahibi ailesi tarafından gönderilen bir fotoğraf albümünü açıyor. Konuşmaksızın albümü bana uzatıyor. Şu anda ölü olan genç çocukların akşam yemeklerinde, partilerde, şehir gezmelerinde ve müzelerde çektiği düzinelerce fotoğrafa göz gezdiriyorum. Anne akıllı telefonundan Whatsapp uygulamasını açıyor ve Lea ile konuşmalarına bakıyor; Lea'nın uçuş kartının resmi, annesine düşük bütçeli bir hava şirketiyle uçtuğu için anlattığı kaygıları, arkadan parti seslerinin geldiği bir yerden birkaç kelime İspanyolca konuşmaya çalıştığı ses kaydı . Her sıradan mesaj şimdi kötü bir alamete işaret gibi görünüyor. Öyle umuyoruz ancak bunu bilemeyiz diye karışıyor Anne. Germanwings düşük bütçeli, tamamen Lufthansa'ya ait bir yan kuruluş, Avrupa'nın en büyük ve Almanya'nın en itibarlı hatta hatırı sayılır havayolu şirketlerinden biri. Weimar Cumhuriyeti zamanlarında kurulan havayolu şirketi Nazi Almanyası'nda Adolf Hitler'in resmi taşımacısıydı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra battı ve 1953'te Almanya'nın ulusal havayolu olarak tekrar kuruldu. 615 ticari hava aracı , altı kıta ve 101 ülkede 261 varış noktası, 2014 yılında yaklaşık 1 milyar euro karla günümüzde özelleştirilmiş olan Germanwings şirketi, Almanların savaş sonrası çalışkanlığının ve emniyetinin somut bir örneği durumuna geldi. Lufthansa'nın kaybettiği uçuş görevlileri için yas tutmaya hakkı var ancak hava şirketinin cevabında eksik olan, işlenen suç için alınması gereken sorumluluktu . Eğer ölen kişilerin sevenlerinin şirketin tutumu sebebiyle canları sıkıldıysa da, çok daha somut bir şey yüzünden öfkeleri daha da tetiklenecekti: Para. Kaza durumunda havayolu firmasının yükümlülüklerini sınırlandıran Avrupa kanun hükümlerine bağlı olarak ve Almancada restrisiko olarak bilinen bir prensibe başvurarak Lufthansa her aileye, kurbanların ıstırabı ve çektiği acı için, ayrıca cenaze ve seyahat masrafları için 25 bin euro (yaklaşık 80 bin 500 TL) ödemeyi teklif etti. Toplamda tüm ailelere ödenen miktar Spohr'un yıllık 2.74 milyon euro tazminatının 36'da 1'i ediyordu. Rencide olan ve öfkelenen aileler en kısa sürede karşı koymak için tekrar birleştiler. Mağdur olan 72 aileden 42'sini temsil eden Berlin havacılık avukatı Elmar Giemulla, Lufthansa'ya her yakın aile ferdi için ortalama 250 bin euro tazminat talebinde bulundu. Ancak Lufthansa reddetti ve ailelerin bu konuda yapabileceği pek az şey vardı. Almanya'nın kuvvetli sınırlandırmaları ve insafsız ölüm yasaları Lufthansa'nın Birleşmiş Milletler standartlarına göre şaşırtıcı derecede az bir miktar ödeyip kurtulmasını sağladı. Üstelik kurbanların eşlerine ve çocuklarına, eğer doğrudan bu kazada yaşadıkları kayıpla bağlantılı olarak zihinsel yahut fiziksel bir hastalığa yakalandıklarını tıbbi bir şekilde ispatlamazlarsa, Lufthansa hiçbir manevi tazminat ödemeye mecbur değildi. Birçok müzakereden sonra Giemulla, Lufthansa'dan aile üyesi başına ek olarak 10 bin euro daha almayı başardığını söylüyor. Bunun bir iyi niyet göstergesi olduğunu söylüyorlar dedi avukat ayıplayarak. Lufthansa, avukatları vasıtasıyla davalar hakkında bir yorum yapmayı reddetti ya da öykünün herhangi bir kısmı hakkında. Ancak havayolu bunun kontrol haricindeki trajik bir olay olduğu konusunda iddialı. Lufthansa bu kadar kolay kurtulamayabilir. Daha önce bahsettiğim New York avukatı Brian Alexander, ABD'de hava şirketine yüzlerce milyon dolara mal olabilecek bir hukuk davasına hazırlanıyor. Alexander, Lubitz'in hareketinin altında yatan sebebin Amerika'da havayolunun gözetiminde geçirdiği dört aya dayandığını öne sürmeyi planlıyor. Bu savın kanıtlanması mağdurların davalarını ABD mahkemelerinde devam ettirmelerine izin verecek ve Lufthansa'nın Lubitz'in işlediği suçta kendisinin de bir kurban olduğu yönündeki ısrarını ortadan kaldırabilecek. Ülkenin en büyük havacı hukuk bürosu olan Kreindler&Kreindler'ın Midtown Manhattan'daki merkezinde Alexander'le otururken bize Sekiz dakikalık bir dehşete nasıl parasal değer biçilebilir? diye soruyor. Önceden bir pilot olan Alexander geçen yaz, uzun süredir meslektaşı olan ve ona kurbanların ailelerinin haksız muamele gördüklerini söyleyen Berlinli avukat Giemulla'dan bir telefon aldı. Sence yardımcı olabileceğin bir konu var mı? diye sormuştu Giemulla. Eylül ayında Alexander, havacılık okulunu ve Lufthansa'nın, Lubitz'in bir risk olduğunu bilmesine rağmen bunu görmezden gelmesini hedef alan bir stratejide karar kılmıştı. Alexander'ın görebildiği gibi, eğitim merkezi bir dizi ihmalin kritik noktasıydı. Lufthansa yetkililerinin yalanları yüzünden cezalandırmak yerine bırakın çatlaktan yararlanıp geçsin tutumu ve sicilindeki bilimsel nota rağmen Lubitz'e yalnızca yüzeysel muayeneler yapan Lufthansa doktorları, ihmallerden birkaçıydı. Ancak Alexander'ın öne sürdüğü üzere havacılık okulu, öğrenci pilotları enine boyuna incelemeleri ve kendine veya başkalarına tehlike teşkil edenleri ayıklamaları gereken bir eşik bekçisi idi. Lisansındaki not bir kırmızı kart görevi görmeliydi diyor Alexander: Daha fazla soru sormak onların göreviydi. Depresyonunuz hafif miydi yoksa şiddetli mi, ne zaman meydana geldi, ilaç tedavisi gördünüz mü, hiç intihar etmeyi düşündünüz mü? Daha da kötüsü Alexander, havacılık okulunun, Lubitz'in formlarda sahtecilik yaptığını, ki bu ceza gerektiren bir suç, bildiğini söylüyor. Germanwings kazasından beri Lufthansa çalışanlarının bu konuda konuşmasını da engelleyerek okulun çevresine bir sessizlik duvarı çekti. Ancak Alexander, Lubitz'in personel siciline ve diğer hayati önem taşıyan belgelere, araştırma sürecinde ulaşmayı umuyor. Tüm bu işlemler Alexander, Arizona Eyalet Mahkemesi'nde davayı başlattığında gerçekleşecek ve bunu biran önce yapmayı düşünüyor. Geriye dönersek, ekim ayında Alexander, Düsseldorf'a gitti ve InterContinental Hotel'in bodrum katındaki balo salonunda 100'den fazla aileye teklifini yaptı. Bu ailelerden toplantıya gelenlerin arasında Lubitz'in suçu üzerine kendi araştırmasını yapan Maria Radner'ın babasını temsil eden avukatlar ve Haltern am See'den gelen aileler de vardı. Anne Drüppel balo salonunda diğer tüm ailelerle birlikte otururken bir karmaşık duygular dalgası hissettiğini hatırlıyor. Anne; Alman ailelerin, Amerikan tarzı milyonlarca dolar tazminatın peşinde koşturmayı görgüsüz ve açgözlü bulduklarının oldukça farkındaydı. Ancak o da, Henrik de, Lufthansa'nın işlediği cinayetin yanına kar kaldığını ve ancak yüksek meblağlarda tazminatın şirkete yaşattıkları acıyı ödetebileceğini düşünüyorlardı. Para yalnızca düşük meblağda kalırsa ne olduğunun pek de önemi yok diye düşünebilirler diye açıkladı Henrik: Ve belki de bir şeyleri değiştirmek zorunda bile kalmayacaklar. Büyük miktarda para trajedinin ne kadar büyük olduğunu görmelerini sağlayabilir. Alexander tek bir günde 85 mağdur aileyi davaya dahil etti. Ekimdeki toplantıdan beri, neredeyse Germanwings'de ölenlerin hepsinin ailesi ABD hukuk davasına katıldı; bazıları Alexander, diğerleri de Alexander'la birlikte çalışan uluslararası avukatlar tarafından temsil ediliyor. Ailelerden bir kısmı bu yasal sürecin zaman alacağını ya da güçlükle sonuç vereceğini kabullenmiş durumda, ancak sevdiklerinin yaşadığı akıldan çıkmayan dehşetin onları mümkün olabilecek her türlü yolda haklarını aramaya mecbur ettiğini söylüyorlar. Martyn Matthews'in dul eşi Sharon Matthews için bu görüş, geçen haziranda bir gün Paris'te bulunan Fransız Dışişleri Bakanlığı'nda bir konferans odasına polis memurları tarafından eşlik edildiğinde kesinleşti. Lufthansa görevlileri ve diğer aile üyeleriyle birlikte sessizlik içinde uçuş kabini kaydının elektronik ortama aktarılmış halinin son sekiz dakikasını ve ardından felakete uğrayan jetin uçuş rotasını gösteren bir videoyu izledi. Pilot tuvalet molasına gittiğinde kapının açılıp kapanma sesini duyduk... Daha sonra kapıyı yumruklama ve bağırma seslerini... Uçağın alarmının yüksekliği artırın deyişini dedi: Hayalimde canlandırabildiğim tek şey, Martyn'imin kabinden yalnızca biraz ötede oturup ne olup bittiğini izlerken uçağın penceresinden dağları görüşü oldu. Matthews, yetkililer kaydı durdurmadan yalnızca birkaç saniye önce dayanamayarak odadan fırladı. Gizemler mevcut ve böyle kalacak, çünkü kendisine Lubitz'in durumunu açıklığa kavuşturmak için bir teorisi olup olmadığı sorulduğunda psikiyatr Joel Dvoskin'in de soğuk bir şekilde belirttiği gibi, Şimdiye dek intihar eden hiçbir katil sorguya çekilmedi. Ancak Lubitz tarafından deneyimlenen, kişiyi güçten düşürecek kadar değersizlik ve başarısızlık hissine iten depresyon, tüm rasyonel düşünme yeteneğini ve karar alma mekanizmasını yok edebilir. Bir ceza adaleti uzmanı, aynı zamanda Bir Şehitlik Efsanesi: İntihar Bombacılarını Aslında Ne Teşvik Eder, Hücumcular ve Diğer Kendi Kendini İmha Eden Katiller adlı kitapların yazarı olan Adam Lankford, öncelikli amaçları kendilerini öldürmek olan birçok toplu katliamı inceledi. Masumların ölümü bu kişilerin zihninde çoğunlukla yalnızca rastlantısal. David Foster Wallace'ın psikotik depresyon olarak adlandırdığı depresyon, Lubitz'in dayanılmaz acının hüküm sürdüğü sapkın ruhuna en yakın tanım olabilir: Gözle görülmeyen ıstırabın katlanılamayacak hale ulaştığı kişi kendini öldürür; aynı alevler içinde çok katlı bir binada kapana kısılan kişinin eninde sonunda pencereden atlayacağı gibi diyor Wallace: Bu, düşmeyi istemek değildir; bu alevlerin korkusudur. Ancak bu bile pilotun korkunç bencilliğini açıklamıyor. Belli ki Lubitz kariyerine o kadar fazla odaklanmıştı ki, işe her gittiğinde yüzlerce kişinin hayatından sorumlu olan birinin depresyonunun olası sonuçlarını hiç düşünmeden, onu intihara eğilimli yapan sorununu gizledi. Almanya'nın katı gizlilik ilkeleri ve kendi psikiyatrının gözle görülebilir eylemsizliği ona cesaret vermiş olabilir ancak her şeyin sonunda sorumluluk Lubitz'e ait. Yağmurlu bir aralık akşamı, Lubitz'in Montabaur'daki ilk kez uçmanın zevkini tattığı planör okulundan çok da uzak olmayan, çocukluk evinin yanı başındaki, çam ağaçlarıyla çevrili kilise mezarlığındaki mezarına gittim. Kalıcı bir mezar taşı henüz yerleştirilmemiş, geçici bir ahşap haç yalnızca Andy adıyla işaretlenmişti. Siyah bir fener, oyuncak bir Noel baba ve taze çiçeklerden bir çelenk, ahşap haçın etrafını çevrelemişti. Aynı zamanda ahşabın ve taşın üzerine yarım düzine mesaj kazınmıştı. Uzaklarda, yıldızlarla birlikte ve kalplerimizin çok yakınında diyordu mesajlardan biri. Ancak burada, bu özel yas tutma yerinde bile görülüyor ki ailesi huzur bulamayacak. Mezarlıkta yürürken bekçiyle muhabbete daldım. Bana Lubitz'in cenazesinden günler sonra haçın üstünden sarkan bir işaret gördüğünü söyledi. Tek bir kelime yazıyordu: Katil."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/amerikalilar-avrupayi-yeniden-kesfediyor", "text": "Clint Dempsey ve Landon Donovan gibi kapağı Avrupa'ya atmış olanları zaten tanıyorduk. Pele, Beckenbauer, bizden Yasin Özdenak gibi efsanelerin bir dönem oynadığı New York Cosmos'a da aşinaydık. Sonra 2007'de David Beckham, Real Madrid'den kalktı, Los Angeles'a gitti, arada bir mevsimlik işçi gibi Milan'a, PSG'ye dönse de Amerika'da süper starlığı başarıyla sürdürdü. Bir barajın kapağını kaldırmıştı sanki Beckham. Oradan Thierry Henry de girdi, Kaka da... ABD'de bunlar yok. Ne fanlar tanıyor futbolcuları, ne gazeteciler peşlerine takılıyor. Thierry Henry gibi büyük yıldızlar kendilerine birer yaşam kuruyor ve belki gençliklerinde hiç tadamadıkları bilinmeme özgürlüğüne ilk defa orada sahip oluyorlar. Pirlo, Lampard, Drogba, Villa ve diğerleri hayatlarında ilk defa özgür... Düşünün, Bayern Münich'in teknik direktörü Pep Guardiola bile Barcelona'daki efsane kariyerini bir kenara bıraktığında inzivaya çekilmek için, deniz kenarındaki bir kasabayı ya da orman içindeki bir kulübeyi değil, dünyanın merkezindeki şehri, New York'u seçmişti kendine. Bugünlerde Doğu Konferansı'nın zirvesine kurulan New York Red Bulls'un internet sayfasına girin ve futbolcu listesine bir göz atın. Tecrübelisiyle, çaylağıyla birçok oyuncunun yanı sıra bir de tatlı sürprizle karşılaşacaksınız. 6 yaşındaki Irelyn Maloney... Küçük kız, Red Bulls'un sözleşmeli oyuncusu ve futbolcu listesinde gururla yer alıyor. Ya da şöyle söylemek lazım: Red Bulls, Maloney'ye takımda gururla yer veriyor. Dramatik ve göz yaşartan bir hikaye bu. New Jersey'li minik Irelyn, Ailevi Akdeniz Ateşi isimli, son derece nadir görülen ve başka sıkıntılar yanında onu spor yapmaktan da alıkoyan bir hastalıktan mustarip. Aynı zamanda bir futbol hastası. Neyse ki Red Bulls halden vazife çıkardı, geçen sene Irelyn'le bir sözleşme imzalayıp minik kızı oyuncuları arasına kattı. Şimdi onun kendi adını taşıyan 31 numaralı bir forması ve tesislerde kendi dolabı var. Kulüp sayfası, onun takımın forveti olduğu bilgisine yer veriyor. İyi bir forvet hem de. Çıktığı ilk idmanda, takımın tüm oyuncularını çalımlayıp attığı golle göz doldurdu. Gerekli kelimeleri yazıp Google'larsanız ilgili YouTube videosuna ulaşacaksınız. Irelyn'in sevincinin Red Bulls'un kazanıp kazanabileceği bütün şampiyonluklara değdiğini de göreceksiniz. Böylesini dünyanın hiçbir yerinde bulamazsınız. Sadece ABD'de var. Portland Timbers'ın maskotu, tüylü bir kostümden ibaret değil, kanlı canlı ve testereli bir insan. Timber Joey , takımın yıllardan beri sürdürdüğü eksantrik geleneğin bugünkü temsilcisi. Önce bir geçmişe bakalım. Timbers, 1970'lerde North American Soccer League'de oynarken, Jim Serrill isimli kereste bıçkıcısı, maç öncesi gösterilere damga vurarak takımın maskotu haline gelmişti. Elinde testeresiyle direklerden aşağı sallanmış, kendini kütüklere bağlamış, kerestelere acımasızca girişmişti. Taraftarlar Serrill'e bayılıyordu. Daha o yıllarda sadece Portland'a özgü bir gol kutlaması geliştirdi Timber Jim. Takım her gol attığında, maskot Jim, stadyumları Providence Park'ın kuzeydeki kalesinin arkasındaki zafer kütüğüne testeresiyle girişip bir dilim kesiyordu. O parça, maç sonunda, törenle golü atan oyuncuya hediye ediliyordu. Etrafı bir toz bulutuna bulayan bu kutlamaya bayılıyordu taraftarlar. Halen de bayılıyorlar. Ama artık Timber Jim yok; yerine onun bizzat el verdiği, okullu hızarcı ve gösteri adamı Timber Joey geçti. Kütüğü artık o kesiyor, oyunculara o hediye ediyor. Portland Timbers deyince, başkası değil önce o akla geliyor. Yazının tamamı dopdolu içeriğiyle GQ Türkiye Ekim sayısı ile bayinizde ve GQ Türkiye dijital edisyonu ile cebinizde!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/anadolunun-sesleri", "text": "Günümüz Türk Müziği'nde önemli bir yere sahip, başarılı klarnet sanatçısı Serkan Çağrı ile Diyarbakırlı bir aileden gelen Ermeni asıllı dünyaca ünlü besteci ve ud sanatçısı Ara Dinkjian aynı sahnede buluşmaya hazırlanıyor. Yaşamını Amerika'da sürdürmesine karşın, ülkemizde nesillerdir herkesçe bilinen ve sevilen \"Sarışınım\", \"Vazgeçtim\", \"Ağladıkça\" ve \"Yine mi Çiçek?\" gibi pek çok şarkının bestecisi olan Ara Dinkjian ile klarnet üstadı Serkan Çağrı, Anatolian Secret adlı konser projelerini 21 Şubat'da ilk kez CRR sahnesinde müzikseverlerin beğenisine sunuyor. İkili uzun zamandır üzerinde çalıştıkları bu önemli konserler serisi için Türk ve Ermeni kültürlerinin müzik paydasında buluşacağı bir repertuvar hazırladı. Bu eşine az rastlanır müzik ziyafeti için yerinizi şimdiden ayırtmanızda fayda var."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/artik-ozgursunuz", "text": "Her şey alıştığınız gibi; telefonla konuşurken yolda yürüyor, kafede kahvenizi yudumluyor veya otomobilinizi kullanıyorsunuz. Buna o kadar alışkınsınız ki bir sonraki teknoloji sizin için şimdiden vasat, her şeye açıksınız ve kabul ediyorsunuz. Bilmediğiniz tek bir şey var ama. Sizi bir çift göz izliyor. 44 yıl boyunca duvar izleyen bir çift göz. ABD'li Otis Johnson, 44 yıl sonra kavuştuğu özgürlüğünün keyfini süremeden şaşkınlığını yaşayan bir adam. 25 yaşında girdiği hapishaneden 69 yaşında çıkan Otis için dünyanın ne kadar değiştiğini tahmin edebiliriz ama kendimizi onun yerine koyabilmemiz, onun açısından dünyaya bakmamız çok zor. Times Meydanı'na gidip insanları izleyen Otis, kulaklıklarıyla gezen insanları önce kendi kendine konuşan deliler sanıyor. Sonra onun zamanında ajanlar böyle gezdiği için herkes ona ajanmış gibi geliyor. Reklam panoları ve kalabalığın verdiği şaşkınlıktan daha büyük bir şaşkınlık bu, çünkü Otis cezaevinde kaldığı sürece tüm ailesini de kaybetmiş. Yani onun için en basit iletişim bile en az şu anki teknoloji kadar uzak. 44 yıl sonra dünyaya dönen Otis'in şimdilik kulaklık takıp elini kolunu sallayarak sohbet edeceği bir yakını yok. Çocukları severdim diyor, şu an bir çocuk sevip sevemeyeceğini bilmiyor çünkü yıllarca bir çocukla konuşmamış bile. Ankesörlü telefonları görünce çok mutlu oluyor ve sonradan fark ediyor ki zaten onları kimse kullanmıyor. Sonuçta herkesin kendine ait bir telefonu, kendine ait bir yaşamı var. Teknoloji ve klişeler birbiriyle o kadar yarış içindeler ki hangisi daha ileride, saptamak imkansız. Teknolojinin durdurulamaz yaygınlığıyla birlikte insanların yakınmaları, memnuniyetleri de değişip duruyor. Mesela yakın bir zamana kadar insanların sürekli telefonlarıyla meşgul olmasına laf edilmesi çok popülerken, artık bu tip serzenişler çok banal ve faydasız geliyor. Teknolojinin insanları ne kadar yalnızlaştırdığı, iletişimi kopardığı, samimiyetsiz yaptığı gibi konular artık konuşulmaktan, yazılmaktan eskidi diyebiliriz. Telefonsuz da yaşarım diyen birçok insan var, buna şüphe yok ama bizi hep tekrar kendisine bağlayan teknolojinin en büyük kozu, acil bir durum olması. Normalde telefonsuz gezersiniz, evet ama ya acil bir şey olursa, biri size ulaşmak isterse? Spora giderken telefon gereksiz evet ama ya acilen bir yeri aramanız gerekirse? Bu acil durumlar sonsuza kadar gidiyor... Kendimizi kimi mantıklı, kimi mantıksız o kadar çok acil duruma bağlamış durumdayız ki, teknolojinin nimetlerinden uzak kalınca sinir krizi geçirmek bile göze alınan, gayet normal bir durum gibi gelebiliyor bize. En basitinden bahsedelim. Akıllı telefonunuzdan uzak kaldığınızda eliniz ayağınız titriyorsa bunun sebebi teknoloji değil, hayatınızın vasatlığı. Kendinize iyi bir hayat kuramazsanız teknolojinin esiri oluyorsunuz, bu kadar basit. 1970 yılında hapse atılan Otis'le günümüzde hapse girip yıllar sonra çıkacak insanlar arasında epey fark olacak, orası belli. Şu an ceza veya başka sebeplerden dolayı teknolojiden uzaklaştırılan bir kişinin kendisini öldürün beni daha iyi psikolojisine sokması kaçınılmaz olabilir. Bir şeylerin tadını almak, hiç bilmemekten daha kötüdür. Bilmediğiniz, görmediğiniz bir şeyin olup olmaması sizi üzmez ama ucundan kıyısından da olsa nasiplendiğiniz teknolojik kolaylıktan uzaklaşmak sarsıcı olabilir. Dış dünyaya doğal olarak şaşkınlık ve hüzünle bakan Otis için otobüs de özlenesi bir taşıt olmuş. Otobüste insanlarla sohbet edip daha rahat oturulduğunu düşündüğünden, sıkışık metrolar onu hiç memnun etmemiş. Kendini yapayalnız ve teknolojinin kucağına bırakılıp kaçılmış gibi hisseden adamın yüzünü güldüren tek yerse market olmuş. Her şeyin renkli renkli olması ve çeşit bolluğu onu çok mutlu etmiş. Hapishaneye düşmediği yıllarda var olan ve 44 yıl sonra yine raflarda karşılaştığı tek şey olan fıstık ezmesi markasını görünce resmen gözleri doluyor. Konuşacak tek bir dostu olmayan adam, bir kutu fıstık ezmesine, kaybolan yıllarını geri vermişler gibi bakıyor... Otis'in bizlere uzaktan baktığında gördüğü ajanlık ve delilik arasındaki şey, aslında bizi tutsak eden, onu özgürleştiren bir şey gibi gelebilir. Yıllarca duvarlar ardında kalıp tüm gelişmeleri kaçırmış bir insan olarak o, bunların hiçbirine muhtaç değil. Telefonsuz, kulaklıksız, Instagram'sız, Twitter'sız yaşayabilir çünkü bunlara ucundan kıyısından dahi yaklaşmadı. Ondan daha yaşlı olan anne-babalarımız Facebook'ta fotoğraflarımızın altına kalpler koyarken Otis markette bugün hangi renkli içeceği denesem diye heyecanlanıyor. Her sabah 06.00'da parka gidip meditasyon yapıyor ve kendini topluma kazandırmaya çalışıyor. İnsanlar onu metroda sıkıştırırken veya ajan gibi kulaklıklarıyla yanından hızla geçip giderken o, acaba bir ailem olsaydı nasıl olurdu diye düşünüyor. Bu haliyle hepimizden daha özgür gibi, bizim görmediğimizi görüp hissedemediklerimizi algılıyor. Yıllarca duvarları ve suçluları izleyen gözleri şimdi ona göre bir başka mahkumiyetin içinde olan bizleri izliyor... Bazen işimize geldiği gibi düşünmeyi seçeriz çünkü bu bizi en mutlu eden şeydir. Bir şeyleri bilmemek, birazcık bilip de ona ulaşamamaktan daha kötüdür ya, bunun aslında ne kadar doğru olduğu da tartışılır. Otis eğer hapishaneye düşmeseydi büyük ihtimalle o da Times Meydanı'nda gördüğü ajan veya delilerden biri olacaktı. Ailesiyle FaceTime yapacak veya WhatsApp grubu kuracaktı. Markete gittiğindeki bolluk onu mutlu etmeyip kafasını karıştıracaktı belki de, yıllardır gördüğü o fıstık ezmesi kavanozuna gözleri dolu dolu bakmayacaktı. İçinde bulunduğunuz ve yaşadığınız sürece bir şeylerden kaçınmanız zor ama kendinizi dışardan görebiliyorsanız ve özgür gezen mahkumlardan değilseniz, bu bir başarı. Geçmişe dönük olmak insana pek bir şey kazandırmıyor, bunun için geçmişinizde bir suç olmasına da gerek yok. Bir şeyleri hayatınızdan çıkarmakla kahrolmayacağınızı ve teknolojik nimetlerden faydalanmanın da saçma olmadığını bildiğiniz sürece sorun yok. Teknolojinin size sağladığı şeyleri kullanırken ona tamamen bağlı olmamayı başarabilirsiniz. Her şeyi dengeli yapmak, tahmin edilenden daha kolay."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/astromeditasyon-herkes-uykusunu-aldiysa-uyanmaya-hazir-mi", "text": "2021'in ilk üç ayı sıkıcı, bunaltıcı, nereye kadar bu daralma dedirten hislerle geçti. Gezegenler el ele verip; ekonomik ve toplumsal birçok olayda adeta bizi sınadı. Neyse ki, şükür diyebileceğimiz bahar ayları başlıyor. Bir nebze nefes alacağız. Normale dönüyoruz demek komik olur çünkü bildiğiniz üzere eski normal 2020 Mart ayında kaldı. Ancak özgürlüğün yeni bir tanımı tadında bu döneme uyanışlı normal diyebiliriz. Bu döneme dair ayrıntı vermek gerekirse, doğanın uyanışa geçtiği bahar aylarını biraz daha detaylı inceleyelim. Fazlasıyla hızlı bir ay. Kendi farkını, otantikliğini, özgünlüğünü daha fazla ortaya koymak isteyeceğin günler. Bu noktada yine sıkışıklık, sınırlandırmalarla tetiklenebilirsin. Odaklanılacak kısma; seni sen yapan olgularına daha fazla nasıl güvenebilirsin? Kendin için attığın adımların sorumluluğunu nasıl alabilirsin? Evet, mikrofonu yine kendine uzatma zamanı. 26 Mayıs'ta önemli bir güneş tutulması var. Özellikle Yay, İkizler, Başak, Balık bireyler fanatikçe inandığı düşünce ve hareket biçimlerini fazlasıyla sorgulamaya başlayabilirler. Tam bu noktada gerçek bilginin tekrar öğrenilmesi gerektiği durumlarla yüzleşebilirsin. 14 Mayıs'ta Jüpitercim Balık burcuna geçiyor. Özellikle 28 Temmuz'a kadar kolektif şifalanmalar, pandemi olaylarının hafifleme ihtimalini güçlendiriyor. Hele Balık burcu bireylerin genel anlamda fazla bereketli, şanslı, aşklı, şifalı hissedebileceği bir dönem zaman aralığı. 29 Mayıs'ta İkizler'de Merkür retrosu başlayacak. Bu dönem daha önce iletişim kurmayı hiç bilmiyormuşçasına hissettirebilecek güce sahip. Haziran ayı boyunca çok da zorlamamak lazım diyerek, akmayan iletişimi zorlamamak gerekiyor. Kafalar bulanık olabilir. Nitekim 2021 yılı uyanış yılı olarak adından söz ettiren bir yıl. Yeniyi, uyanmayı, tazelenmeyi hatırlamak / hatırlatmak, bilmiyorsan gidip sorup öğrenmek gerekiyor. Yazının tamamı GQ Bahar 2021 Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/astromeditasyon-yeni-bir-caga-girerken-hangi-koklerini-yanina-almak-istiyorsun", "text": "2018'in başından beri toprak elementini hayatımızın her anlamında daha fazla hissetmeye başlamıştık. Köklerden konuşacaksak, önce doğduğumuz topraklara bir dönmemiz gerekiyor. Dönmemiz dedim; ancak zaten geçen iki buçuk yıl bizi sık sık geldiğimiz yerlere döndürdü. Doğduğun aile / büyüdüğün çevresel koşullar / merkezini bilme ve orda köklenme bilgilerimizi sorgulattı / yeniden öğretti. Böyle tarihi süreçlerden geçerken, burç ayırmaksızın kendi ailenden taşıdığın ancak artık sana hizmet etmeyen hangi köklerini temizlemek ve yoluna devam etmek istersin? Bir çınar ağacının güçlü, upuzun, yeryüzünü sıkı sıkı kavrayan köklerini gözünün önüne getir. Çınar, o kökler sayesinde beslenip, güçlü fırtınalar karşısında sapasağlam sarsılmadan durabiliyor. Beslendiğin / ilham aldığın / güvendiğin adımlarını nasıl attığını düşünmeni rica edeceğim. Toprak çağının yaklaşık 200 yıldır sürdüğü düşünülürse ömrünün tamamının toprak çağına denk geldiği aşikar. Attığım adımların kökeni ailem. O yüzden olduğu gibi işlevine bakmadan kabul ediyorum diyenleri zaten bu son iki buçuk yıl yeterince yordu. Sorgusuzca kaçışların işlevini nasıl yitirdiğine hepimiz tanık olduk. Köklerini kontrol etmeyi ne kadar öğrenebildin? Yıl sonuna kadar bu ve benzeri sorulara cevaplar arayabilirsin. Verdiğin cevaplar, yepyeni bir çağa girerken bavulunda neleri taşımak istediğini çok net ortaya çıkaracaktır. Ne de olsa 'netlik', 2020'nin görev tanımları içinde ilk beşte yer alıyor. Bu yıl, 17 Aralık 2020'ye kadar hayatlarımıza netlik kazandırmak için elinden geleni yapacak. Bereket bilincinin gezegeni Jüpiter, karma ve kontrol merkezinin gezegeni Satürn, derin dönüşümlerin gezegeni Plüto toprağın en güçlülerinden biri olan Oğlak burcunda yolculuklarına devam ediyor. Aylardır retro durumundaydılar. Ancak Eylül itibarıyla sırasıyla retrolarını sonlandırıp, ileri hareketlerine başlıyorlar. Bu da demek oluyor ki içe dönüşten, geçmişle alakalı kapatılması gereken, yavaş akan konulardan geleceği şekillendirmeye doğru hızla döneceğiz. Gezegenlerin ileri hareketleri, hem global hem bireysel anlamda 2020'nin sonuna kadar damgasını vuracak farkındalıklara ve dönüşümlere neden olacak gibi görünüyor. Bu doğrultuda özellikle Ekim başı itibariyle aynı bir çınar ağacı gibi üzerinde durduğun köklerini hatırlayarak hayatında aldığın sorumluluk biçimlerine / göz ardı etmeyi seçtiğin durumlarına / kaçak oynamaya yatkın olduğun seçimlerine daha özenle bakmanı öneririm. Hayatın her yerinde ama'sız, neden'siz, niçin'siz netlikler zamanından geçerken, yeni sistemlerde en çok neye ihtiyacı olduğunu bedenine ve kalbine soranlar biraz daha avantajlı. Ve bunu denemesi bedava."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/auranin-kibri", "text": "Hem Yunan hem Roma metinlerinde hikayesine rastladığımız Aura, yumuşak rüzgarlar ve meltemler tanrıçası. Vazolarda rüzgarın bedeninin içinden geçtiği hissi yaratılacak şekilde, uçuşan kıyafetleriyle resmedilmiş hep. Atletik bedeni, avlanma becerileri ve bekareti ile gurur duyduğu söyleniyor. Gurur zamanla en büyük günahlardan biri kabul edilen hubris'e, yani kibre dönüşüyor. Böyle bir kibir anında kendi bedenini, tanrılar hiyerarşisinde kendisinden çok daha üstte bulunan, avcılık, ay ve iffet tanrıçası Artemis'inki ile karşılaştırıyor. Onun bedeninin gerçek bir bakireye yakışmayacak kadar kadınsı olduğunu söylüyor. Bunu duyan Artemis deliye dönüyor ve en büyük gurur kaynağı bekareti olan Aura'ya tecavüz etmesi için tanrı Dionysos'u görevlendiriyor. Aura tecavüz sonucu hamile kalıyor. Maruz kaldığı cinsel şiddetin intikamını bu iki tanrıdan alması mümkün olmadığı için önüne çıkan erkekleri katletmeye başlıyor. Bununla da kalmayıp, Dionysos'tan olan ikiz çocuklarından birini de efsane bu ya, yutuyor. Diğerini ise Artemis son anda elinden kurtarıyor. Aura'nın oğlunu öldürmesine çok öfkelenen Zeus onu aura'ya, yani melteme dönüştürerek cezalandırıyor. Bu sayımıza ilham veren aura kavramının mitolojik temellerine bakınca sizin de ilk dikkatinizi çeken normalize edilmiş şiddet davranışları oldu büyük ihtimalle. Aura'nın cinsel şiddetle cezalandırılan suçu kibir; kendini Artemis'ten üstün görmesi. Oysa, ona şiddet uygulayan Dionysos ve uygulatan Artemis için suç kavramı geçerli değil. Onlar ölümlülerden ve Aura gibi, ikinci sınıf tanrılardan tamamen farklı etik kodlara, standartlara tabiler. Resim sanatına büyük ilham kaynağı olan hikayelere bakalım: Zeus Leda'yı kuğu, Avrupa kıtasının adını aldığı Europa'yı da beyaz bir boğa kılığına girerek baştan çıkarır ve kendisi ile birlikte olmaya zorlar. Hades Persephone'ye, Poseidon Medusa'ya tecavüz eder. Ne Zeus, ne Hades ne Poseidon yargılanır, cezalandırılır. Onların davranışlarını doğru ya da yanlış olarak değerlendirebilme, onları cezalandırabilme yetkisine, gücüne sahip olan hiçbir merci yoktur çünkü. Antik Yunan'da tanrıların gücü sınırsızdır ve bu gücü istedikleri gibi kötüye kullanabilirler. Birlikte olmak ya da cezalandırmak istedikleri kadınlara cinsel şiddet uygulayabilirler, onları sonsuza dek yer altında yaşamaya mahkum edebilir ya da reddedildiklerinde lanetleyebilirler. Apollon ve Kassandra'nın hikayesini hatırlayalım: Apollon güzelliği dillere destan Truva prensesi Kassandra'ya aşık olur ve aşkının ifadesi olarak ona geleceği görebilme yeteneğini hediye eder. Ancak Kassandra kendisi ile birlikte olmayı reddedince çok öfkelenir. Hediyesini geri almak yerine onu lanete dönüştürür: Sevdiği kadın geleceği görmeye devam edecektir ama söylediklerine kimse inanmayacaktır. Kassandra Akha'lıların tahta atın içinde şehri Truva'ya gireceğini de görür ve dehşetle herkesi uyarır ama kimseyi ikna edemez. Çaresizce şehrinin istila edilişini, yakılışını izlemek zorunda kalır. Günümüzün değerleri ile baktığımızda tüm bu hikayelerin içinde çok sayıda yanlış , hak ihlali ve suç görebiliriz ancak bu anakronistik bir yaklaşım olur. Bu efsaneler dönemin geleneklerini, yazılı olan ve olmayan kurallarını, etik kodlarını, doğrularını, beklentilerini yansıtıyor, onlar için meşru zemin oluşturuyordu aslında. Tanrıların mutlak otoritesine, isteklerine boyun eğilmesi gerektiği bu kurallardan biriydi. Kadın cinselliğinin toplum düzenine tehdit oluşturduğu ve erkekler tarafından dizginlenmesi de gereklilik olarak görülüyordu. Aşağılamak, küçük düşürmek ve cezalandırmak, kabul gören en yaygın tahakküm biçimleriydi. Özellikle tanrılar ve ölümlüler arasındaki ilişkiler söz konusu olduğunda fiziksel ve cinsel şiddetin kullanılması da oldukça normaldi. Aura'nın, Kassandra'nın, Leda'nın hikayeleri anlatıldıkça, kulaktan kulağa yayıldıkça da bu doğrular, normlar yaygınlaşıyor, meşrulaşıyor, içselleşiyordu. Tıpkı bugün yazılan senaryoların, şarkı sözlerinin büyük çoğunluğunun ataerkil ve heteronormatif değerleri, cinsiyetçilik, türcülük gibi ideolojileri yeniden ürettiği, normalize ettiği, onlar için meşru zemin yarattığı gibi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bana-dogruyu-soyle-hala-oyunun-icinde-miyiz", "text": "Cronenberg'in ortaya attığı sorunsal aslında Descartes'ın rüyalara dair gözleminden çok farklı değil: Rüyanın içindeyken, çoğu zaman rüyada olduğumuzu fark edemiyoruz. Ya şu anda da bir rüyanın içindeysek ve bunun farkında değilsek? Ya gerçeklik sandığımız, şeytanın bize oynadığı kötü bir oyundan ibaretse? İlk \"Matrix\" filminde Morpheus da Descartes'e gönderme yaparak benzer bir soru soruyordu: \"Eğer rüyalarımızın farkında değilsek, şu anda da farkında olmadığımız başka bir rüyada olabilir miyiz?\" Senaristlerin Morpheus ismini seçmesi de tesadüf değil elbet. Yunan mitolojisinde Morpheus uyku tanrısıydı ve rüyalardaki biçimlerden sorumluydu. \"Matrix\" serisi bu soruyu sormaya devam ederken oyunun, kurgunun ve gerçekliğin karıştığı \"Vanilla Sky\" filmi de Böyle bir kurmacanın içinde olsaydık bunun farkında olamazdık diyerek izleyiciyi tedirgin etmeyi başarmıştı. Metaverse, bilgisayarlar tarafından yaratılmış bir dünyada, biz kullanıcılarına bildiğimiz dünyanın ötesinde, meta bir yerde, insanı içine alan, sürükleyici deneyimler sunuyor. Bu deneyimler, bir taraftan yepyeni heyecanlar tattıracak bir gelişmeyken, diğer taraftan tedirgin edici, korkutucu, hatta distopik bir yeni dünya. Distopya tedirginliğini yine bir film üzerinden anlatmak istersem, yönetmenliğini Steven Spielberg'in üstlendiği, Ernest Cline romanından uyarlanan \"Ready Player One\" filmini seçerim. Filmde insanlar oyuna dahil oldukları zaman gerçekliğin koyduğu sınırlardan koparak özgürleştiklerini düşünüyorlar. Ancak özgürlükleri, oyun, yaratıcılarının kurgusundan ve tercihlerinden öteye gidemiyor. Hatta Descartes'in şeytanı aratmayacak, kötü niyetli dediği insanlar tarafından bile kontrol ediliyor olabilir. Kendi tercihlerimizle ürettiğimiz içerikler bize sosyal medyada özgür olduğumuzu düşündürebilir ama aslında, sistemi inşa edenlerin yazdığı kod ve algoritmalarla sınırlıyız. Bu mecraları ücretsiz kullanmanın karşılığında durmak bilmeden içerik üretiyoruz. Metaverse bize sosyal medyadan fazlasını, ötesini sunuyor. Oluşturduğumuz bir avatar ile sanal bir dünyaya giriyoruz; mekanın, hatta bir bakıma zamanın ve bedenimizin sınırlarının ötesine geçiyor, özgürleşiyoruz. Dünyanın herhangi bir noktasıyla iletişime geçebiliyor, satış yapabiliyor, alışveriş yapabiliyoruz. Bu dijital özgürlük, reklam veren kişi veya kişilere bizim beden hareketlerimizi, beyin dalgalarımızı, fizyolojik tepkilerimizi ölçümleme fırsatı veriyor ve çok sayıda etik problemi beraberinde getiriyor. Ben dahil olmanın kendi içinde sorunlu olduğunu düşünenlerden değilim. Distopik senaryoları da ikna edici bulmuyorum. Ancak, kullandığımız tüm dijital araçlar gibi, tam olarak neye dahil olduğumuzu, hangi haklarımızdan vazgeçtiğimizi, aldığımız riskleri bilerek dahil olmak gerektiği kanısındayım. Ben bu hafta içinde avatar'ımı oluşturup meta dünyada dolaşmaya başlayacağım."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/banksy-degil-bizim-robin", "text": "14 Ocak'tan itibaren Global Karaköy'de sanatseverlerle buluşacak olan \"The Art of Banksy\", izleyiciyi Londra sokaklarında büyüleyici ve unutulmaz bir yolculuğa çıkartıyor. Dünyaca ünlü sokak sihirbazı Banksy'nin eserlerini incelemek için tıklayın. Gizemli mi? Oldukça. Bu eserleri nasıl ve niçin yapıyor? Cevabı aşağıda. Sokak sanatçısı Banksy'nin kim olduğu, memleketi Bristol'da herkesin bildiği bir sır. Arkadaşları orada, gençliğinden beri takıldığı mekanlar orada, her sene uğradığı Glastonbury Festivali orada, ilk işlerini yaptığı duvarlar orada, velhasıl anılarının çoğu orada... Bristol'da belediye çalışanları bile onu tanıyor. Arkadaşlarıyla beraber çektirdiği yüzlerce fotoğraf çekmeceler içinde ve bilgisayar arşivlerinde duruyor. Gazetelerden gelen ısrarlı tekliflere ve bol sıfırlı çeklere rağmen kimse sanatçının kimliğini ele vermiyor. Yine de birkaç hatıranın paylaşılmasına itiraz etmek olmaz. Banksy'nin bir elin parmaklarını geçmeyen yakın arkadaşları arasında yer alan hemşerisi Robert Clarke'ın anı kitabı Seven Years with Banksy tam da bu işe yarıyor. Gayet samimi bir dille yazılmış bu anılar, hayatı hakkında pek az şey bilinen sanatçıyı biraz olsun gölgelerden çıkarıyor. Clarke bize, New York'taki The Carlton Oteli'nin resepsiyonunda çalışırken karşılaştığı Robin isimli genç sanatçının, dünyaca ünlü Banksy'ye nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Yalan yok; anlatırken bu ünlü ve anonim arkadaşını çok sevdiğini, ondan çok etkilendiğini de gizlemiyor. Eleştiri falan hak getire, ortada sevecen bir yazar var. Yalnız, Clarke'ın Banksy hakkında anlamadığı, dolayısıyla anlatamadığı bir mesele de mevcut. Banksy işini nasıl beş dakikada bitiriyor, nasıl ortadan toz oluyor, nasıl birdenbire yeniden ortaya çıkıyor? Bütün bunlar gözü önünde yaşanmasına rağmen, yazar konuyu hala çözememiş. Demek ki biz de bilemeyeceğiz. Ama birkaç gündelik ayrıntıya artık hakimiz. Üstelik bunların bir kısmını Banksy'nin, yani Robin'in kendisinden dinliyoruz. New York sokaklarında kaykayla avare avare dolaşan, otel ücretini Carlton'da kaldığı odanın duvarlarına resimler çizerek karşılayan, gece vakti kafası iyiyken Londra Hayvanat Bahçesi'ne sızarak barınak duvarlarını boyayan, Bristol'da Massive Attack üyeleriyle takılan, egosu az, çevresine hayrı çok, tanımadıklarıyla mesafeli, kanlı canlı, herkes gibi bir adamla karşı karşıyayız. Kitaptan alıntılara buyurun... Hızlı bir tarif: Uzun sayılır ama öyle görünmüyor. Epey zayıf. Üstüne başına dikkat ettiği pek söylenemez. Belli bir modaya uygun giyinmiyor. Karga bir adam, dikkat çekmiyor. Fark etmeniz kolay değil. Üzerinde bir görünmezlik pelerini varmışçasına ortama uyuyor. Bunun için özellikle bir çaba sarf ettiğini zannetmiyorum. Doğuştan gelen bir özellik... Yıllarca kimseye yakalanmadan işini yapmasının sırrı da bu. Banksy işinde çok iyi çünkü orijinal fikirler buluyor. Bulmakla kalmıyor, hayata da geçiriyor. Herkesin görmesini, kabul etmesini, karşı çıkmasını, provoke olmasını, aydınlanmasını sağlıyor. Detaylara takılmadan süratle çalışıyor. Bir şeyin üzerinde çok fazla düşünmüyor. Şikayet ve kendini izah etme ihtiyacı duymuyor. Sadece işini yapıyor. İttifak kurmuyor, dolayısıyla ihanete de uğramıyor. Hep devam ediyor. Bir gün Broadway'i boydan boya yürüyüp, Soho'da Canal Street'e yakın bir galeriye uğradık. O gün orada işleri sergilenen sanatçının ismini bir şekilde duymuştuk . Ünü sokaklardan taşıp galerilere ulaşan bir grafiti sanatçısıydı. Gördüklerimizi bugün gibi hatırlıyorum. Çadır bezinden, kapı kadar kocaman tuvaller üzerinde, müthiş etkileyici birtakım şekiller ve harfler vardı. Renkler ve hatlar o kadar ince kurgulanmış ve uyumlulardı ki, hem harbi hem de çok yüce bir iş gibi geldi bize. Onların arasında dolaştıkça Robin Bunlar bana acayip iyi geldi, çok etkilendim deyip durdu. Kendine ve yaptığı işe güven duymaya başladığı günlerden birinde imza meselesini konuşuyorduk. Daha önce isminin Robin olduğunu söylemişti. Banks diye de bir soyadı uydurup Robin Banks imzasını kullanmak istiyordu. Bu isim bana çok uzun geldiğinden acaba kafasında grafitiden başka işler mi var, diye kuşkulandım. Neyse, sonra ilk fikrini değiştirip Banksy'de karar kıldı. Artık hikayeyi biliyorsunuz. Telecom Kulesi'nin duvarına şablon yapıyordum. Gece geç bir saatti. Birkaç arkadaş arabada bekliyordu. Boya da araba kapısının yanında, yerde duruyordu. Tam gidip alacakken birdenbire polisler çıkageldi. Bir tanesi hafif makineli tüfek taşıyordu, hani havaalanındaki polisler gibi... Beni baştan aşağı süzdüler. Sonra arabayı, arkadaşlarımı ve yerde duran boyayı gördüler. İçlerinden biri ne yaptığımı sordu. Yolda boya bulduğumuzu ve arabaya taşıdığımızı söyledim. Çok inanmış görünmedi. Duvara baksa şablonu fark edecekti. Ama bana bakmaya devam etti. Sonra da Ayağını denk alsan iyi edersin, bundan sonra önce ateş eder, sonra sorarım dedi. Uzun uzun süzdü beni. Saatler sürmüş gibi geldi. Duvarı görmemesi için içimden yalvarıyordum. Nihayet defolup gitmemizi söyledi. Birkaç gece sonra oraya dönüp şablonu bitirdim. Yazar Clarke, Banksy'nin evindeki bir küçük parti sırasında, onunla nasıl pazarlık ettiğini anlatıyor. Robin bir gün, Sana bir sorum var dedi. Ne soracağını tahmin ediyordum. Bir süredir ertelenen bir konuydu. Sence kendimi ifşa etmeli miyim? Yani basına kim olduğumu, ne yaptığımı söylemeli miyim? diye sordu. Sakın! dedim, Sen bizim Robin Hood'umuzsun dostum. Herkes zaten seni konuşuyor. Bundan sonra da konuşacak. Gazeteler sana bayılıyor. Seni tanımadıkları için ilgilenmeye hep devam edecekler. Kendisinin de aynen böyle düşündüğünü biliyordum. Ama insan bazen düşüncelerini onaylatmak ister. Muhtemelen başkalarına da sormuştu. Ben yine de kenara biraz para ayırmasını tavsiye ettim. Yani her ihtimale karşı... Sözümü kesti, Yok yahu, umrumda değil o mesele. Gider, daha önce yaptığım işe devam ederim dedi. Neydi ki işin? diye sordum. Mezbahada çalışıyordum diye yanıtladı. Bir gece geç vakit, ücradaki bir demiryolu köprüsünün üzerinde çalışıyordum. Koyu karanlıktı. Ben de baştan aşağı siyahlara bürünmüştüm. Kapüşonum başımdaydı. Bir arabanın çıkageldiğini görünce duvara yapıştım. Araba altımda durdu, pozisyon aldı, motoru çalıştırdı ve gidip doğruca karşıdaki beyaz eşya dükkanının vitrininden içeri daldı. Her taraf kırık camla dolmuştu. Arabadan çıkan üç kişi, dükkanın içinde yükte hafif, pahada ağır ne varsa beş dakikada, sakince topladı. Sonra başka bir araba geldi, adamları aldı. Gazlayıp gittiler. Dükkanın alarmı bütün mahalleyi uyandırdığından ben de tüydüm. Sonra kendi halime baktım, Adamlar gerçek devrimci diye düşündüm. Robin bir gün kamusal grafiti alanları kurmak istediğinden bahsetti. Hani inşaatların önüne koydukları o koca panolar var ya, 3 metre falan, beyaz oluyorlar genelde. İşte onları kamulaştıracağım grafiti için diyordu. Kafama pek yatmamıştı. Nasıl yapacaksın ki? diye sordum. Bir tane ciddi görünümlü amblem bulacağım. Tam da şu sigara paketindekiler gibi. Resmiymiş gibi tınlayan bir isim icat edeceğim. Panolardan birinin üzerine 'Burası grafiti için tahsis edilmiş kamusal alandır' diye yazacağım. Sonra da bekleyip göreceğim diye anlattı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bartu-o-olmadi-kacar", "text": "Sundance'te Büyük Jüri Ödülü'nü alan Kelebekler'de birlikte çalıştığı yönetmen Tolga Karaçelik'i tutup Galatasaray maçına götürdüğü bir röportaj-izlenim yazısını okumuşluğum var Bant Mag.'da, ki hakikaten iyi işti. İçine ne yapacağını bilemediği bir bilgenin olgunluğu kaçmış, hiperaktif, meraklı bir çocuk gibi ve çok komik. Ama öyle böyle değil, hakikaten çok komik. Vaktiyle müteahhitlikle iştigal eden, şimdilerde otel işleten bir anne-babanın mahsulü. İnternet bilgisine güven olmaz hesabına, teyit amaçlı, kardeşi olup olmadığını sorduğumda; Dünyadaki tek çocuğum ben, haberin yok mu? deyip gülüyor. 2010-2011 döneminde, Altın Portakal'dan SİYAD'a, ne kadar oyunculuk ödülü varsa topladığı, Seren Yüce filmi Çoğunluk'taki o canından bezmiş Mertkan karakterini oturtacak gözlemi, ADD'li birinin nasıl yapabildiğini soruyorum; şu marazı nasıl yaşadığını biraz açsın diye. Röportajın devamı GQ Yaz 2018 'Hız' özel sayısında."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bebek-fil-bondeninin-yeni-camurlu-sayfasi", "text": "4 Şubat 2019 sabahında, yeni doğmuş bir bebek fil, Chyulu Ovası eteklerindeki bir köyde tek başına dolaşıyordu. Bir yavrunun neden orada, bir başına olduğu ise bir sır ama zannediyoruz ki onun da bir parçası olduğu sürü, yakınlardaki bir topluluğun yaşadığı alana girince ortaya bir çatışma çıkmış ve sonunda sürü oradan kaçarken bu bebek geride kalmıştı. Bedeninin durumuna bakılırsa önce olduğu yerden kaçmak sonra da annesini bulmak için uzun bir yolculuk yapmıştı. Olayın yaşandığı bölgeden uzaklaşmış, ayakları, üzerinden geçtiği lav yatakları yüzünden kesilmişti. Kim olursa olsun, herkes için tehlikeli bu bölge yeni doğmuş bir bebeğin ayakları için iki kat daha fazla tehlike demekti. Lavların bebeğin ayağında bıraktığı izden başka bir ipucu yoktu; dolayısıyla bu bebeği annesiyle buluşturacak bir umut ya da işaret de yakınlarda gözükmüyordu. Kenya Doğal Yaşamı Koruma Derneği ve Kibwezi orman kurtarma ekipleri bu bebekten haberdar olur olmaz, Sheldrick Wildlife Trust hemen bir kurtarma operasyonu organize etti. Kurtarma ekipleri onu bulduğunda karşılarında korkmuş ve yaralı bir bebek vardı. Ona Bondeni ismini verdiler; bulundukları ve tam da onun kurtarıldığı bölgenin adını. Kurtarma operasyonu için ayarlanan uçak 20 dakikalık bir yolculukla Bondeni'yi Sheldrick Wildlife Trust Kaluku Bölge Ofisi'ne götürdü. Bölge, sessiz ve korunaklı yapısıyla Bondeni'nin bebekliğini geçirmesi için harika bir yerdi ama daha büyük fillerin de orada olması onun ihtiyaç duyduğu özel ilgiye engel olabilirdi. Bondeni'ye büyük fillerden uzak bir alan yaratıldı. İlk andan bütün bakıcılar anlamıştı; Bondeni'de farklı olan bir şey vardı. Onu özel bir karakter olarak tanımlıyorlardı. İlk günler Bondeni ayağındaki yaralardan yürüyemiyordu. Antibiyotik tedavisi onun hızlıca iyileşmesine yardımcı oldu. İlk günleri takip eden ilk bir yılı güvenli bir ortamda, Kenya'nın yemyeşil ağaçlarının gölgelerinde öğlen şekerlemeleri yaparak, nehirlerin kıyılarında suyla oynayarak geçti. Sıcak havalar yüzünden günde iki ya da üç çamur banyosu onun için normaldi ve buna bayılıyordu. Onun hayatında açılan bu yeni sayfa beyazdan çok kahverengi ve fazlasıyla çamurluydu ve bu ona keyif veriyordu. Oyun oynamayı çok seviyordu ve her an hareketliydi. Etrafında hareket eden bir şey varsa kimse Bondeni'yi tutamazdı. Bununla birlikte bütün bebekler gibi fazlaca da uykuya ihtiyacı vardı, çabucak yoruluyordu. Ve geceleri bakıcısıyla beraber uyuyorlardı. Bu ilişki gün içerisinde de oldukça kuvvetliydi. Gün içinde onu korkutan bir ses olduğunda bile hemen bakıcısına koşuyordu. İlk yılı Kaluku'da geçirdikten sonra Bondeni artık bütün fillerin mentorluğuna ihtiyaç duyacağı bir evreye giriyordu. Gerçek yaşamda karşılaşacağı senaryolarda nasıl davranması gerektiğini öğrenmesi gerekiyordu. Bu sebeple Bondeni Nairobi'deki merkez bakımevine getirildi. Bu yeni mekandaki ilk saatler Bondeni için pek de kolay geçmedi, bu değişimden rahatsız olmuştu ve sinirliydi. Bakımevindeki diğer filler onunla tanışmak için yanına gelince işler bir anda değişti. Sanki ilk görüşte aşk gibi büyük filler onun etrafında koşmaya ve onu okşamaya başladı. Onun yaptığı hareketleri taklit ediyor ona ihtiyaç duyduğu ilgiyi ve arkadaşlığı gösteriyorlardı. İşte burası bizim Bondeni ile tanıştığımız yer. Kenya, Nairobi'deyiz; Bondeni, Sheldrick Wildlife Trust'un kurtarılmış ve yeni bir hayata başlamış bebek fillerden bir tanesi. 1977'de Dr. Dame Daphne Sheldrik tarafından kurulan SWT fillerin ve gergedanların kurtarılması için çalışan bir yardım kuruluşu. Daphne'nin vefatının ardından kızı Angela yetim fil ve gergedanlar için mücadele vermeye devam ediyor. Ve bu mücadele ne yazık ki en çok da insanlar ve doğal yaşam arasındaki çatışmalardan ortaya çıkan durumlara karşı oluyor. Kurum, kurtarma, bakım ve entegrasyon çalışmaları yürütüyor ve isteyen herkes kurumun websitesi aracılığıyla bir bebek fil sahiplenip onların yeni bir hayata başlamalarına destek olabiliyor. Bondeni ile tanışmadan önce SWT ekibine, bakımevinde olacağım süre boyunca hangi bebek fil ile zaman geçirmemi tavsiye ettiklerini sormuştum. Bana gülümseyip bu sorunun kendiliğinden cevap bulacağını söylemişlerdi. 15 dakika sonra Bondeni peşimden koşuyor ve her durduğum an hortumunu elime doluyor ve beni kendine doğru çekiyordu. Harekete olan tutkusunda bir eksilme yoktu ve bugün iki yaşında olan Bondeni'nin en çok sevdiği şey hala oyun oynamak, hareket edeni kovalamak ve yeni insanlarla tanışmaktı. Onun kurtarıldığı gün orada olan köylülerden biri SWT ekibinden bir görevliye annesi artık onun için üzülmeyecek; o yeni bir hayata başlıyor demiş. Bondeni şimdi burada, yeni hayatında büyümeye devam edecek; hazır olduğunda entegrasyon ekiplerinin yönlendirmesiyle doğal yaşama geri dönecek. O gün geldiğinde de yine başka ve yeni bir hayat onu bekliyor olacak. Biz genelde yeniden başlamayı ve yeni başlangıç kararlarını kendimize atfederiz... Ama belki de bu süreçler her zaman bizim elimizde değildir. Hayatın bizim için bazı planları vardır ve biz bazen o planı yaratandan çok karşılayanızdır. Bazen de hiç beklemediğimiz anda biri gelir ve bizi kurtarır; işin garibi, çoğu zaman içinde bulunduğumuz durumun kurtarılmamız gereken bir durum olup olmadığını ayırt edemeyebiliriz. O yeni hayat belki de bize yeni bir sayfa açmanın ne kadar da gerekli olduğunu anlatıyordur. Bazen çok istesek de silmenin şart olmadığını o geride kalanları ve fazlasıyla zorlu olan geçmişi... Ve belki o yeni beyaz sayfanın biraz da çamurlu olunca anlam kazandığını..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/berkcan-guven-nedir-delirten", "text": "Dünyada olup biten tüm kasvetli şeye rağmen bu Berkcan'ın en iyi yılı olabilir. Aynı zamanda en çok yorulduğu hem durup sakinleşmek istediği, hem de en çok çalıştığı. Böyle de zamanın ruhuna uygun şizo bir dönem. Hepimiz gibi Berkcan'ın da global salgın, kolektif depresyon ve fişi çekilmiş dünyadan keyfi kaçık. Ama onun sadece Instagram hesabınızda mavi tık varsa anlayabileceğiniz şahsına münhasır dertleri de var. ''Geçen gün daha albüm 'merch'ü çıkardığım için linç yedim. 'Sen 2Pac mısın, Travis Scott mısın' diye'' diyor. Bu bir fenomenin hayatında rastgele bir gün. Yine birinin kırmızı çizgilerine dokundunuz diye, dijital suikast, toplu nefret hareketinin hedefi olmak. Trajik Scottlık bir durum Travis'ten ziyade. Berkcan Güven bu senenin başında ilk albümü Begefendiyi çıkardı. Bunu Müzik eğitimin var mı?, Nota biliyor musun, Ne haddine ve Ne alaka? diyenlere kulak asmadan yaptı. Çünkü bunları düşünerek ömür geçmeyeceğini ve zamanın böyle ilkel, Mankenden oyuncu olmaz gibi 90'lar retroluğunda itirazlara pabuç bırakılmayacak kadar hızlı olduğunu biliyor. Jenerasyonuna has, çevik bir önsezi, cesaret ve raslantısallıkla hareket ediyor. Ve karşılığında inanılmaz acımasızca eleştiriliyor. Sanki yalnızca gençliği ve parlak enerjisiyle konvansiyonel aklı zorladığı için aşağı çekiliyor. Küflü kalıpları sallamadığı için, kafamıza kakılan, bin numara küçük gelen kurallarla oynamadığı için ağzıyla kuş tutsa beğenmeyenlerle ve sonsuz önyargıyla karşılaşıyor. ''Dışarıdan görünen bir Berkcan Güven algısı var ama aslında asla öyle bir Berkcan Güven yok'' diye anlatıyor. ''Entertainment business yaptığında biraz sert bir karaktere sahip olman lazım, kendini koruman lazım. Kamera karşısına geçince güvenli olmak gerekiyor. Ama bunları yaparken hem akıl sağlığımı korumaya çalıştığımı, hem de duygusal tarafımı bastırdığımı fark ettim. Albümde de bu yönlerimi öne çıkarmak istedim. Çünkü hep mutlu değilim. Hep süper hissetmiyorum. Olabildiğince kendimi yansıttım. İlk albümüm olmasına rağmen, müzikal açıdan beni çok tatmin eden bir iş oldu. Kendimden böyle bir performans beklemiyordum'' diyor. Begefendi Spotify global dinlenme listesinde dördüncü sıraya kadar çıktı. Berkcan'ın ''Kendi karakterim gibi dengesiz biraz'' diye anlattığı 12 şarkı, emo trap'ten, drum n' bass'e geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Youtuber'dan müzisyen/rapper olmaz diye bir yargının neden hala beton gibi algıları işgal ettiğini yeniden sorgulamaya teşvik ediyor. Ve tüm Travis Scott göndermelerine rağmen aslında Kid Cudi'nin daha samimi dünyasına yakın duruyor. Begefendi, sektörün birçok başarılı isminin uğurlu dokunuşlarını da içinde barındırıyor. Bugy, Zeynep Bastık, Murda, Emir Taha gibi isimler Bege'ye eşlik ediyor. Fanların beklediği Ezhel ve Ben Fero feature'ları ise belki başka bahara. ''Onlar beni ciddiye alıyor, ben onları ciddiye alıyorum. Onun dışında arkada dönen çok tatlı bir arkadaş muhabbetimiz var. Kimsenin birbirinden fayda sağlama derdi yok. Hepsi organik bir şekilde gelişti'' diye anlatıyor bu arkadaşlıklarını. Aslında Berkcan bir senedir, zamanında çok ofansif bulunan, birilerine, bir şeylere laf çakmalı, sarkazma gömmeli mizah videolarını yapmıyor. Bunun sebebi hem müziğin ağır basması, hem de linç işinin bezdirici boyutlara gelmesi. Mesela artık hoşuna giden bir videoyu paylaşmak istediğinde bile kendini frenlediği oluyor. ''Kendimi sansürlemeyi engelleyemiyorum. Ofansif mizahtan filan da sıkıldım, yapmıyorum artık'' diyor. Berkcan'ı en başta bir YouTuber olarak tanıdık. Daha geniş kapsamıyla bir içerik üreticisi. ''İlk başta kendimi hep içerik üreticisi gibi gördüm. İlk Vine'la başladı, sonra Instagram, sonra YouTube'' diye anlatıyor. Berkcan'ın başarısının altında bu hafiflik yatıyor. O Türkiye'nin iyice içine kapandığı, bastırılan, gitgide muhafazakarlaşmaya zorlanan bir iklimde büyüyen neslin çocuğu. Aynı zamanda dünyanın dijital nimetlerle özgürlüğe açıldığı, bazı şeylerin neresinden sıkarsan sık durdurulamayacağını bilen büyük hayaller ve kolektif umut çağına ait. Şimdi hor görülen goygoyculuk, sadece ayılık yapan ergenlerden, Tide pos yiyen, kafasından aşağı buz kovası boca eden şapşallıklardan ibaret değil. Youtube, TikTok, Instagram yaşadığımız kültürü renklerine ayıran birer prizma gibiler. Neye güldüğümüzü, neyi merak ettiğimizi, neyin artık hiç ilgimizi çekmediğini ve nerede bir araya gelip, nerede bölündüğümüzü gökkuşağı gibi görüyoruz. Berkcan'ın da bu kültürün içinde yükselmesinin sebebi kendisi olması. Yeniyi, tazeyi, çok komik ve sıradan şeyleri aynı anda temsil edebilmesi. İdol olmaya, Uber star olmaya, kanaat önderliğine kasmaması. Hepimize uçarı gençliğin kaygısızlığını hatırlatması. ''Benim işim bu değil. Sonuçta ülkenin durumu çok açık ve görünen bir durum. Ben ses çıkardığımda hiçbir yere gideceğine inanmıyorum ki. İnansam bile bunun altını doldurabilecek kadar bu konuda bir şey düşünmüyorum. Ben Twitter'ı açtığımda hep üzülüyorum. Bunu değiştirebilmek benim elimde mi? Mesela bir şehit haberi olunca ben de yazıyorum, üzüldüğümü belli ediyorum ama yazmayınca da 'yazmadı' oluyor. O noktada düşündüğüm şey, her şeye ses çıkarmak mı, cidden üzüldüğün şeylere ses çıkarmak mı? Böyle bir paradoksun içinde kayboluyorum'' diyor. Ama o ne olursa olsun, bu derece kakafoninin içinde kendi olmayı seçiyor. Şu sıralar o kitleden biraz uzak kaldığını hissediyor. Hem pandemi, hem albüm çalışmasının öne çıkması, linçlere, laf çakmalara cevap vermekten yorulması biraz geri çekilmesine, bu sebeple de kendini anlatamadığını hissetmesine sebep olmuş. Bu durum onu bir podcast hazırlama fikrine yöneltmiş. Hem rahat rahat konuşacağı, hem sevdiği, hayranlık duyduğu, bir şeyler öğrenmek istediği insanları konuk alacağı bir proje bu. ''Türkiye'de kimse bu podcast işini de hakkıyla yapamıyor. Ben yapabileceğimi düşünüyorum'' diyor. Podcast'inde küfürün yasak olacağını, küfredene ceza verileceği esprili bir oyun düşündüklerini anlatıyor. Popüler YouTube videolarında küfürden pek de kaçınmadığı düşünülecek olursa, hızlı bir evrim bu. Ama 2018'le 2021 arasında üç yıl değil, sanki 300 yıl geçmiş gibi yaşadığımız için, eskiden AMK diye spor gazetesi çıkarıldığına inanmak bir Zaytung haberini ciddiye almak gibi. Dünyanın devinimine inanılmaz pratik uyum sağlayacak biri varsa, o da Berkcan olabilir. Dolayısıyla şimdi kendi eski YouTube videolarının bazılarını izlerken 'cringe' olması anlaşılır. Çok küfür ettiğim bazı videoları kolay izleyemiyorum. Tabii o zamanlar küfür bu kadar göze batan bir şey değildi. Şu anda seksist küfür etmemek için kendimi tutuyorum. Yazının tamamı GQ Bahar 2021 Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bes-destinasyon-bes-hayat-dersi", "text": "Japonya: Denge Dünyada karakterime en uygun lokasyonu seçmem gerekirse bu kesinlikle Tokyo olurdu. Bilinenin aksine aslında Tokyo tam bir tezatlar şehri. Batısı ne kadar kalabalık, rengarenk, deli dolu ise doğusu bir o kadar sade ve minimalist; hatta adımlarınızı duyabileceğiniz kadar sessiz. Seyahat ederken kendime dair keşfettiklerimden biri şu: Her ne kadar sosyal, enerjik renkli biri olsam da, kendimle başbaşa kalıp, sessiz sakin vakit geçirmek de benim için aynı derecede önemli. Tokyo da aynı benim bu iki zıt kutbun benim karakterimde harman olması gibi kendi içinde bir denge buluyor. Peru: İç ses Peru'da geçirdiğim iki aylık serüvenin başlangıcı hiç kolay olmadı. Kültürel bir seyahat için Peru dünyanın en iyi lokasyonu olabilir ama özellikle Cusco sizleri öyle kolay karşılamıyor. Yüksek rakım, benim gibi çok baş ağrısı yaşamayan biri için bile hayli zorlayıcı olabiliyor. Sadece baş ağrısı da değil; aslında vücudunuzda daha önce fark etmediğiniz yaraların acıları size kendini hissettirmeye başlıyor. İnka trail ile yaklaşık 10 gün boyunca yavaş yavaş Machu Picchu'ya ilerlediğiniz zaman vücudunuzu çok daha iyi anlıyorsunuz. Peru'nun bana öğrettiği en güzel ders, vücudumu dinlemenin ve sabrın ne kadar önemli olduğunu anlamak oldu. Brezilya: Küçük şeylerden mutluluk Brezilya'yı sevmek için pek çok neden sayabilirim, dünyanın en güzel şehri Rio, Amazon ormanları, binlerce çesit hayvan ve daha fazlası. Ama iki aylık Brezilya tecrübemin bana kattığı en büyük özellik, hayatta ne olursa olsun keyif almayı unutmamak oldu. Brezilyalılar hayatımda tanıştığım en neşeli millet. İşin ilginç tarafı, bizden çok daha fazla sorunları var. Ekonomi desen kötü, kredi kartı borcu içinde yüzüyorlar. Tehlike desen suç oranları inanılmaz yüksek, geceleri tek başına yürüyemiyorsun. Ama onları bizden ve diğerlerinden ayıran bir nokta var; bu olanları unutup, müzik açıp, dans etmeye başlayarak hayattan nasıl keyif alınacağını biliyorlar. Antarktika: Tek başına anda kalmanın değeri Antarktika benim için sadece fiziksel değil aynı zamanda da psikolojik bir deneyimdi. Dünyanın bir ucundan, Ushuaia'dan bindiğiniz geminin Antarktika'ya varması saatler değil günler sürüyor. Dünyanın en dalgalı denizinde seyrettiğiniz için de kitap okumak veya vakit geçirmek hayli zor olabiliyor, üstelik telefon ve internetin olmadığını da hesaba katarsak. Antarktika'dayken 20 saatlik gün ışığında sanki uzaydaymışsınız gibi zaman ve mekan kavramını yitirdikten sonra insan, geçmişte yaşadıklarını çok farklı şekillerde sorgulamaya başlıyor. Bu sorgulamalar devam ederken kendinizi 250 bin penguenin oluşturduğu devasa bir koloninin içinde buluyorsunuz. Güney Afrika: Doğa ile iç içe Güney Afrika gerçekten çok özel bir coğrafya. Bir yanınızda Hint, diğer yanınızda Atlas Okyanusu... Bir gün birine evlilik teklifi edersem, Cape Town, bu özel anın hayallerimdeki kadar büyülü olabileceği tek yer. Cape Town'un beni mutlu eden en büyük özelliği, kent yaşamı ile doğal hayatın iç içe olması. Cape Town'da çalışmak hayatınıza pek çok anlam katabilir. Çünkü kent insanının çoğu, iş çıkışında şu iki plandan birini hayata geçirmeye hazır: Arkadaşları ile kumsala gidip, güzel bir piknik yapmak ya da Signal Tepesi'ne hem spor hem de zevk için çıkarak, tepeden dünyanın en guzel gün batımlarını şarap eşliğinde seyretmek. Dünyada karakterime en uygun lokasyonu seçmem gerekirse bu kesinlikle Tokyo olurdu. Bilinenin aksine aslında Tokyo tam bir tezatlar şehri. Batısı ne kadar kalabalık, rengarenk, deli dolu ise doğusu bir o kadar sade ve minimalist; hatta adımlarınızı duyabileceğiniz kadar sessiz. Seyahat ederken kendime dair keşfettiklerimden biri şu: Her ne kadar sosyal, enerjik renkli biri olsam da, kendimle başbaşa kalıp, sessiz sakin vakit geçirmek de benim için aynı derecede önemli. Tokyo da aynı benim bu iki zıt kutbun benim karakterimde harman olması gibi kendi içinde bir denge buluyor. Peru'da geçirdiğim iki aylık serüvenin başlangıcı hiç kolay olmadı. Kültürel bir seyahat için Peru dünyanın en iyi lokasyonu olabilir ama özellikle Cusco sizleri öyle kolay karşılamıyor. Yüksek rakım, benim gibi çok baş ağrısı yaşamayan biri için bile hayli zorlayıcı olabiliyor. Sadece baş ağrısı da değil; aslında vücudunuzda daha önce fark etmediğiniz yaraların acıları size kendini hissettirmeye başlıyor. İnka trail ile yaklaşık 10 gün boyunca yavaş yavaş Machu Picchu'ya ilerlediğiniz zaman vücudunuzu çok daha iyi anlıyorsunuz. Peru'nun bana öğrettiği en güzel ders, vücudumu dinlemenin ve sabrın ne kadar önemli olduğunu anlamak oldu. Brezilya'yı sevmek için pek çok neden sayabilirim, dünyanın en güzel şehri Rio, Amazon ormanları, binlerce çesit hayvan ve daha fazlası. Ama iki aylık Brezilya tecrübemin bana kattığı en büyük özellik, hayatta ne olursa olsun keyif almayı unutmamak oldu. Brezilyalılar hayatımda tanıştığım en neşeli millet. İşin ilginç tarafı, bizden çok daha fazla sorunları var. Ekonomi desen kötü, kredi kartı borcu içinde yüzüyorlar. Tehlike desen suç oranları inanılmaz yüksek, geceleri tek başına yürüyemiyorsun. Ama onları bizden ve diğerlerinden ayıran bir nokta var; bu olanları unutup, müzik açıp, dans etmeye başlayarak hayattan nasıl keyif alınacağını biliyorlar. Antarktika benim için sadece fiziksel değil aynı zamanda da psikolojik bir deneyimdi. Dünyanın bir ucundan, Ushuaia'dan bindiğiniz geminin Antarktika'ya varması saatler değil günler sürüyor. Dünyanın en dalgalı denizinde seyrettiğiniz için de kitap okumak veya vakit geçirmek hayli zor olabiliyor, üstelik telefon ve internetin olmadığını da hesaba katarsak. Antarktika'dayken 20 saatlik gün ışığında sanki uzaydaymışsınız gibi zaman ve mekan kavramını yitirdikten sonra insan, geçmişte yaşadıklarını çok farklı şekillerde sorgulamaya başlıyor. Bu sorgulamalar devam ederken kendinizi 250 bin penguenin oluşturduğu devasa bir koloninin içinde buluyorsunuz. Güney Afrika gerçekten çok özel bir coğrafya. Bir yanınızda Hint, diğer yanınızda Atlas Okyanusu... Bir gün birine evlilik teklifi edersem, Cape Town, bu özel anın hayallerimdeki kadar büyülü olabileceği tek yer. Cape Town'un beni mutlu eden en büyük özelliği, kent yaşamı ile doğal hayatın iç içe olması. Cape Town'da çalışmak hayatınıza pek çok anlam katabilir. Çünkü kent insanının çoğu, iş çıkışında şu iki plandan birini hayata geçirmeye hazır: Arkadaşları ile kumsala gidip, güzel bir piknik yapmak ya da Signal Tepesi'ne hem spor hem de zevk için çıkarak, tepeden dünyanın en guzel gün batımlarını şarap eşliğinde seyretmek. Tamamı GQ Türkiye Yaz 2020 sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/beyazperdedeki-diktator", "text": "New York'ta Bronx'un kuzeyinde yer alan, şehirden uzak, gelişmemiş bir kasaba olan Yonkers'da vakit gece yarısını henüz geçmiş. Sokaklar boş. Five Guys Burgers and Fries'ın çalışanları kepenkleri kapatmış ve evlerine gitmişler. Kışın ortasında Boxing Day olarak bilinen Noel'in ertesi günü, hediyelerin açıldığı bir gün ve hava çok soğuk. Fakat küçük ve pis Alamo Drafthouse sineması hariç, diğer yerleri terk edilmiş gibi görünen alışveriş merkezinde ışıklar yanıyor. Hatta inanılmaz bir hareketlilik var. Müşteriler bilet almak için sırada ve komünist semboller, nükleer füzeler, italik Korece yazıların bulunduğu aydınlatılmış posterin önünde selfie pozları veriyorlar. Facebook profilleri güncelleniyor. Tweet'ler atılıyor. Sonra kararsız bir kalabalık, aralanmış bir kapının ardından, ceketinin altında bir şeyler olduğu belli bir güvenlik görevlisinin bakışlarını geçip, sert biralar ve yağlı yemeklerle dolu mönülerin durduğu sehpaların, sıra sıra yumuşak koltukların bulunduğu salona doğru ilerlemeye başlıyorlar. Bu bağımsız sinemada film seyrederken alkol almak normal bir şey. Bu akşam yaşananların geri kalanıysa normal değil. Gerçekten parıldayan beyazperdeye yakın koltuğuma yerleştiğimde, hiçbir fragmanın oynamadığını fark ediyorum. Sadece mavi gömlekli, yaklaşık bir düzine okul öncesi çağda çocuğun, sanki ülkelerinin kaderi çaldıkları her notanın kusursuz oluşuna bağlıymış gibi, boylarından büyük gitarlarla müzik yaptıkları bir video gösteriliyor. Sırada çizgi film var. Ya da Stalinist bir diktatörlükte böyle sayılan her neyse: Amerikan pilotlarının Kuzey Kore'nin kırsal kesimlerine, soykırım amaçlı hastalıklı böcekler fırlattığı çizgi filmler. Bir çizgi film olan Doogal'ın Sihirli Yolculuğu'nda böyle bir şey gördüğümü hatırlamıyorum. Sonunda, sinema salonu dolmaya başladığında, ekran kararıyor ve o tanıdık, kızıl sakallı Kanadalı oyuncu Seth Rogen beliriyor. Bu akşam bunu izliyorsanız, gerçek bir Amerikan kahramanısınız diyor gururla. Haberin tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonuda... Kalabalıktan gürültülü bir tezahürat yükseliyor. Bu akşam gösterimde, bugünlerde kötü şöhretiyle anılan, Amerika'da kısıtlı seanslarından birine bilet almanın onur verici bir şey olduğu, aksiyon-macera komedisi The Interview var. Kuzey Kore'nin diktatörü Kim Jong-un'a suikast düzenlemeyi konu alan komediyi izlemek, eleştirmenlerin önereceği türden bir şey değil. İki saat boyunca, yaklaşık 100 New York'lunun doldurduğu bu salon, garip Asyalı aksanlara, belden aşağı esprilere ve zekice basitleştirilmiş politik eleştirilere tezahüratlarla, sevinç naralarıyla ve kahkahalarla karşılık verecek. Sonrasında Katy Perry'nin Firework şarkısı eşliğinde, ağır çekimde Kim'in kafasını patlattıkları, kan, kafatası parçaları ve bol jöleli saç tellerinin uçuştuğu, en can alıcı sahnede, rahatsız edici bir sessizliğe düşecekler. Şunu diyebiliriz ki, The Interview, Charlie Chaplin'in 1940 yapımı Adolf Hitler parodisi Büyük Diktatör'e bakıldığında, daha yumuşak gibi . Rogen'in bu pişkin filminin sonuçlarına gelirsek... Tarihte bir örneği yok. Orson Welles'in Yurttaş Kane (1941) üzerine, gazete baronu William Randolph Hearst'le yaptığı kariyer bitirici tartışması, yanına yaklaşmıyor bile. Şimdilik Sony, iddiaya göre Kim'in elit siber savaş ajansı Bureau 121 tarafından ezici ve utanç verici bir şekilde bilgisayarlarının hack'lenmesinin ardından, milyonlarca dolarlık cezalarla karşı karşıya. Sony yöneticilerinin internete sızan e-postalarından birinde dalga geçilen ABD Başkanı Barack Obama da Kuzey Kore'yi orantılı bir karşı saldırıyla tehdit etti. Vatandaşları filmi illegal bir şekilde indirmekten keyif almalarına rağmen Çin, tüm bu olanlar yüzünden dehşete düşmüş durumda. Güney Kore'de bir politik aktivist, Hollywood komedisi The Interview'u 100 bin DVD ve USB bellek halinde, prezervatif şeklinde balonlara bağlayıp ironik bir isme sahip Askersiz Bölge'ye ve münzevi Kuzey Kore'ye uçurmayı planlıyor. Anlatılanlara göre Kuzey Kore'de yabancı bir dizi izlemenin cezasının ölüm olduğu göz önüne alındığında, kendi evinde büyük, baba problemleri olan, efemine bir psikopat olarak tasvir edilen yüce liderin gülünç manzaralarını seyreden birinin başına gelebilecek dehşet verici olayları ancak tahmin edebiliriz. Asıl şaşırtıcısı olansa şu: Bu film, Kuzey Kore'deki iktidar fanatiklerinin bile, 70 yıllık kontrolsüz deliliği ve saldırganlığının ardından, Kim'in rejiminin Hollywood'a yenik düşeceğini hissetmesine neden oluyor sanki. Haberin tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonuda... The Interview'u yayınlama kararı, Hollywood'da kiminle konuştuğunuza bağlı olarak ya muazzam bir cesaret örneği ya da muazzam bir aptallık olarak görülüyor. Kimse Kim Jong-un'un şaka malzemesi olmasına şaşırmıyor. Kim'in hükümeti şeytanca çılgın bir inanç sistemini destekliyor ve bu da L. Ron Hubbard'ın tüm yaptıklarını makul gösteriyor. Fakat aynı zamanda Kim sadece 32 yaşında, dünyanın en genç ve akla en son gelen lideri. Dahası, Aralık 2011'de babası Kim Jong-il'in ölümüyle ona nükleer cephaneliğin yanında Cennetten Gelen Kahraman, Gelmiş Geçmiş En Yüce Adam, Sonsuz Yaratıcılıkla Vücut Bulmuş Güç ve Gezegenin Koruyucu Tanrısı gibi unvanlar miras kaldı. Sony'nin, Kim Jong-un'un öldürülmesini eğlence malzemesi yapma kararından bile önce, Kuzey Kore diktatörünün davranışları her geçen gün daha da endişe verici bir hal alıyordu. Örneğin geçen yıl bu zamanlar, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nden iltica edenler, Kim'in hain astlarını alev makinesiyle idam ettiğini söylüyorlardı. Ve yumuşak suratlı zalim liderin, kendini yıllanmış konyağa, İsviçre peynirlerine, Yves Saint Laurent sigaralara ve babasının 2 bin kadınlık tatmin takımından seçmelere boğduğu anlatılıyordu. Öyle ki, ayak bilekleri, vücudunun ağırlığı altında kelimenin tam anlamıyla yıkılmaya başlamıştı. Sony Pictures Entertainment'ın Amerika'daki başkanları Amy Pascal ve Michael Lynton'ın , dünyanın öbür ucundaki obur ve narsisist bir adamın tuhaflıkları hakkında yeterince bilgiye sahip olmadıkları anlaşılabilir. Ancak Sony'nin Japonya'daki ana firması, merkezinin sadece 965 km ötesindeki bu kapalı devlet hakkında aldanıyor olamaz. İngiltere'nin önde gelen Kuzey Kore uzmanı ve Leeds Üniversitesi'nden onursal kıdemli araştırmacı Aidan Foster-Carter'ı aradığımda, bana Kim'le ve Japonya'nın ilişkilerinin uzun yıllardır berbat olduğunu söylüyor. Kim Jong-un'un dedesi ve Kuzey Kore'nin kurucusu Kim İl-sung'un, 1930'larda Japon istilasına karşı genç bir gerilla olarak savaşırken isim yaptığını da belirtiyor. Hem Kuzey hem de Güney Korelilerin çoğu, Japonya'nın yaptığı korkunç şeyler için hiçbir zaman doğru düzgün özür dilemediğini ya da bunların telafisinin olmadığını düşünüyor. Aynı zamanda Japonya'da tüm Korelilerin tembel olduğunu ve bütün medeniyetin kendilerinden çıktığını düşünen, içsel seviyede bir ırkçılık olduğundan da şüpheleniyorlar. Bunun sonucunda da Korelilerin çoğu The Interview'un Japonya'nın başının altından çıktığına ikna olmuş durumdalar diyor Foster-Carter. Birazdan göreceğimiz gibi, bu inanış aslında çok doğru değil ama ondan önce Kim rejiminin paranoyak ve tuhaf başlangıcını düşünelim... Haberin tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonuda..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bigenin-insanlari", "text": "Levent: Evet, Bige Hanım... Sizi görmenin mutluluğunu bize yaşattığınız için medyun-u şükranız! Bige: Ne diyeyim ben bu laflara şimdi ya, ne kadar güzel konuşuyorsun. Harikasın. L: Benim, seni ne kadar eski tanıdığımdan başlamalı belki de. Hep beraber büyüdük. Bizim yanımızda küçük, bebecik. B: Babam ve arkadaşlarının izlerinden gittim ben, Fatoş'tan1 daha farklı olarak. Onlar Edip Cansever, Turgut Uyar, Tomris hep beraber şadırvanda rakı içerlerdi. Ben de okulu kırıp yanlarına giderdim. Ondan sonra, işte, Alev Ebüzziyalar, Mehmet Ulusoylar2... Akşam sokağa çıkacağız, kulübe gideceğiz. Çok küçük başladım. Mehmet ve Alev beraber bize gelecek diye hiçbir yere gitmezdim, onlarla evde otururdum. L: 1980 öncesini söylüyorsun şu an... B: Tabii tabii. Ben daha yokum o zaman sana göre. L: Allah başka dert keder vermesin. B: Vermesin, amin! O sırada elimde küçük bir makineyle, gittiğimiz partileri çekiyoruz. Fatoş da daha Marie Claire'e yeni girmiş o zaman. O kadar güzel oluyor ki fotoğraflar; çünkü herkesle arkadaşız. Bugün 'selfie' denen o pozları yapıyoruz falan. Bunlar boşa gitmesin, bir yerde kullanalım dedi Fatoş ve ilk, Marie Claire'in arka sayfalarında yayınlanmaya başladı. L: Fazlasıyla hak ediyorsun, sapık! Asıl şunu konuşmalı: Bizde bilgi, belge hep siyaset veya çok renkli şeyler üzerinden yapılır. Senin yaptığı iş çok renkli şeyler üzerinden değil. Çok bilinen, sığ, en küçük ortak payda malzemeleri de değil. Benim sığ, ortak payda malzemesi dediğim, popüler olan her şey sığdır demeye gayret ediyorum. Sadece bir basit eğlence olarak almıyorum. Öbürlerinden çok var, bir türlü bulunuyor. Benim için, Bige dediğim insan, popüler hayatın içinde olup, popüler olmayan şeylerle uğraştı. En değerli tarafı budur. Çünkü popülerin sığlığı var. Halbuki o tabii ki popüler hayatın içiydi ama yaptığı iş, çabuk tüketilen bir iş değil. Zaten sana Kamil Şükun gibi acayip bir adam tarafından Yediğin bokun farkında mısın? gibi bir şeyler söylenmesinin sebebi de o. Yani gerçekten, pek o amaçla başlamamış dahi de olsa çok farklı bir belgeye sahip oldu. Burada asıl konuşmamız gereken bir konu daha var: Modern zamanların fotoğraf çekme ve çektirme merakı... İnsan hayatında bu işler hep olumsuzluk için yapılmış, yani hep bir tür 'ölümsüzlük aracı'. Önce duvara çizmişsin, sonra çamurdan heykel yapmışsın, sonra taştan heykel yapmışsın. Piramitler yapmışsın, mezarlar, lahitler yapmışsın taşlardan. Zaman içinde kalıcı boyaları bulmuşsun, o zaman hayvanı tablolar yapmışsın ki herifi ölüme kadar tutabilsin diye. İşte ta 20'nci yüzyılla beraber fotoğraf başlamış. Sonra her yere fotoğraf koymuşsun. Bunların hepsi aslında bir olumsuzluk arayışı... Bir ölümden sonra insanları yaşatabilme arayışı... İnsanların özellikle çocukları, bebekleri olduğunda sürekli fotoğraf çekmesinin sebebi ne? Çünkü zaman kaybolur. Bir hafta önceki çocuk bir hafta sonra büyür. Sürekli çekmek zorunda kalırsın. Şimdi, bu olumsuzluk yarışı var iken bir anda her şeyin 'ana' sıkıştırılması, yani 24 saate tıkıştırılması... Dolayısıyla bir story olması ve ertesi gün kaybolması... Hep söylerim: 'Güncellemek' aptal bir laf, 24 saat çok uzun, ben birisinin story'sine baktığımda 12-15 saat önce koymuşsa Boşver bunu, bu eski diyorum. Beş-altı saat öncesine bakıyorum. 'Ölümsüzlük' için yapılmış bir şeyken, beş-altı saat içinde eskiyen bir şeye dönüşmüş durumda. Çünkü an o kadar güçlü ki, anın çok güçlü olmasının sebebi de o an içinde yapılabilecek çok fazla şey var. Aynı anda şurada oturup, birbirimizle konuşuyorsak en az 15 tane şeyi yapmaktan vazgeçtik demektir. Dolayısıyla ana bu kadar çok şey sığdırınca o an içinde yapabileceğin şeylerin sayısı azalıyor ve kendi içinde bir hiyerarşi ve önceliklendirme yapıyorsun. Geçmişe ve geleceğe dair duyguların azalıyor, çünkü geçmişten sakladığın bir şeye bakabilecek vaktin yok ki. Zaten şu ana yetişmek için dilin dışarıda mal gibi koşuyorsun, geleceği de fazla planlamıyorsun zaten geleceğin içinde yaşıyorsun. Bu pek alışılmamış bir şey. Halbuki bu işin aslı, tamamıyla geçmişle gelecek arasında köprü olacak. Alıp, bakacaksın Aaa bu kimdi ya, neydi bu çocuğun adı, nerede içmiştik lan diyeceksin. Fakat yok böyle bir şey. Dolayısıyla 'belge' dediğimiz şeyin ne olduğu dahi tartışılır oldu. Hatta iş 'big data'ya bilmem nereye indirildikten sonra artık hiçbir belgenin olmadığı ve bir başka şehadetin karşılığıdır bence senin yaptığın. B: Çok kıskanıyorum bu kadar akıcı ve bu kadar güzel konuşmanı. L: Olur mu canım sabahtan beri çalışıyorum aman sorarlar diye. Hatta bilgisayarın altından okuyorum. Senin şehadetin bir dönem şehadeti değil, bir dönemin kıyısının şehadeti Allah'tan. Sahildekiler bir karışta anca boyda yüzerlerken, Bige maşallah lacivert sularda... Çünkü bir dönem şehadeti dediğiniz zaman, plajda, kıyıda suları anlatıyor herkes. Dize kadar sudan da bir şeyler olabilir elbet; derine gitmek için de dize kadar sudan geçildi sonuçta.. Bunları konuşurken 'aristokrasi' sözcüğünü de çok dikkatli kullanmak gerekir İstanbul çukurunda. Az önce adı geçen insanların bir kısmı aristokrasiden gelir ama İstanbul'da hiçbir zaman aristokrasi olmadı aslında. Çok çok az vardı, bunlar da daima ve daima gayrimüslimdir. 6-7 Eylül'de kovalandılar; biz, çocuklarıyla arkadaş kaldık ama onlar da kaçtı sonra. O yüzden 'kültürel elitleri' veya 'elitleri' demeyi tercih ederim. 'Elit' lafının en azından erkten gelmeyen, daha başka bir kültüre dayalı bir temeli var. Onun için 'İstanbul elitleri' diyebiliriz, hatta bir parasal elitten çok entelektüel elitlerden bahsediyoruz burada. 'Mehmet Ulusoy' dediğin adam bir başka iş yapsa çok daha zengin olabilirdi. 'Alev Ebüzziya' dediğin kadın benim için kesinlikle ve kesinlikle dünya çapındadır yani tartışmasız. Çok geç dünya çapında oldu, o da ona inananlar sayesinde oldu, kendisi uğraşmadı. Bige'nin insanları da benim için elitler, kültürel elitler. Hiçbir zaman savaş zenginlerinin çocukları, makine bayilerinin sahipleri değil. Onlar hiçbir zaman için ne o masadaydılar, ne o yemekleri yediler ne de bilmem ne... Bana sorarsan tam tabiri ile kentli elitten bahsediyoruz. Yani göçten daha az etkilenmiş, İstanbul dışından olsa bile yine bir kültürel elitten gelen insanlar ki senin hayatın da onların içinde geçti. Türkiye'nin bir sosyal-siyasal değerler 'roller coaster'ı var, senin gibi enayiler bu 'roller coaster'da düz çizgideki insanlarla beraberdir. Bu insanların daha doğrusal bir yaklaşımı vardır. Benim için Bige Yalın zaten bu oynamanın içinde bugün de korunabilmiş düzlüğün temsilcisi. Yani oynamalar ne olursa olsun, bu oynamaların gereğini yapan ama oynamalara uymayan insandır benim için. B: Ne kadar güzel konuşuyorsun benim için. L: Sabahleyin gönderdiğin hediyeleri aldım, sağ ol! B: Hani fotoğraf çekerken böylesin ya ve hep kamera arkasındasın ya, ben hep orada çok güzel sakladığımı hissettim kendimi. Ben hep kendi dünyamdaydım. Yani bir gece önce Mehmet Baydur'un5 babama düdüklü tencerede bamya anlatması heyecan içinde... Ben bilmem ne partisini çekerken yine kendi dünyamda, Mehmet Baydur'un düdüklü tenceredeki bamyasını hayal ederdim o heyecan içinde. Mehmet Baydur'un oğlu Yunus doğmuş; babam, Edip Cansever ve Mehmet Baydur aralarında mektuplaşıyor. Ben o mektubu okuyup, çekime geç kaldığımda, fotoğraf çekerken hala o satırların içinde yüzüyordum. Bilmem kimi çok güzel çekmeye uğraşmadım hiçbir zaman. Ama kendi içimde o kadar keyifli, mutlu ve bambaşka bir alemdeydim ki onlar güzel çıktılar. Beslenme şekli, bir sürüsünde hiç olmayan şeyi gösteriyor. Orayı yaşıyorum ben. Yani orada ne çaldığını biliyorum, 'Ankara'nın Bağları'nda halay çekildiğini görüyorum. Gelip bilgisayarda fotoğrafları editlerken bambaşka bir şey görüyorum. Hani ben nasıl çekerken kendi hayal dünyamda çekiyorsam, kendi hayal dünyam gibi görüyorum fotoğrafları bilgisayarda. Tüm çekimlere ilk defa sahneye çıkan assolist heyecanıyla gittim. Hala da öyle. Hala toplantılara giderken karnım ağrıyor heyecandan. B: Değil mi? Hepsine çok heyecanlandım. Hepsine... Gidip, böyle üç-beş tane güzel kare görmeden içim rahat etmedi hiçbir zaman. Dört-beş tane güzel kare görünce o iş zaten kendiliğinden güzel gidiyor zaten. L: 'Bige'nin mahalleleri' diye bir durum da var bence. Mesela ben seni hiçbir zaman karşıda düşünemedim. Benim için Bige karşıda yok. B: Herkesin İstanbul haritası başka tabii. Benim için İstanbul, Kapalıçarşı'yla başlar. İlkokul zamanlarımda, mesela, babam beni Kapalıçarşı'ya ve Mısır Çarşısı'ndan lakerda almaya götürürdü. Orada adam lakerdayı keserken, saat kaç olursa olsun bir çay bardağına rakı konulur, rakı içilir. Bu, 'gece hayatı' dediğin şeyin başı ve tatları oralardan başlar. L: 'Gece hayatı' lafı, genelde kullanılan şekliyle, sığ bir hayattır. Bu dediğin ise gerçekten gece geçen bir hayat ama gece hayatı değil o. Gece geçen bir hayat. B: Evet. Haftanın üç günü Kapalıçarşı'ya giderdik. Bazen hiçbir şey almazdık, oradaki kilimciyle oturulur, aşağı yürünür, lakerdacıya gidilir, üç parça lakerda alınır, çay bardağında rakı içilir. Adam lakerdanın siyah tarafını keser, bıçağın ucuyla atar, kedi havada yakalar filan... Sonra evet, kulüplere gitmeye başlayarak başka bir İstanbul ile de tanıştım ama esas hayat, o babayla geçen İstanbul'dur benim için. Babam öldükten sonra bize yazdığı mektupları bulduk. Birinde, İstanbullu olmak çok zordur diyor. Tarihi yarımadaları, sokakları çalışacaksınız. Bunları bilmeden İstanbullu olunmaz diye yazmış bir mektubunda. Ben kimleri çekiyorum biliyor musun? Babamın yanında büyüdüğüm Kapalıçarşı'da, geçenlerde bir kadınla karşılaşıyorum. Davetlerden tanıdığım bir yüz diyelim. Ayy diyor kadın, Ayy buralar ne güzel değil mi? Hindistan gibi! diyor. Hayatında ilk defa gitmiş Kapalıçarşı'ya. İşte, o kadınları güzel çekiyorum. L: Senin teslim edilmemiş fotoğraflarını merak ediyorum, bir seri de onlardan yapsan keşke... Bunu teslim edersem beni şaaparlar dediğin fotoğraflarda başlı başına bir hikaye var bence. B: Onları, sana ve Ali Tufan'a bırakayım bence. Ben ölürsem hepinizden önce, onu siz yapın. Şifreli bir dosya bırakayım. Tabii şimdi 10-15 sene öncesinin insanlarını görmüyorum, çekmiyorum artık. Yine de aynı heyecanla çekiyorum. Bu benimle ilgili bir şey. Tanıdığım tanımadığım, herkesi güzel çıkartmak istiyorum. Asıl, ne değişti biliyor musun? Eskiden, herkes elinde içki bardağıyla, en doğal ve o anlık haliyle fotoğraflanmaya bayılırdı. Şimdi, önce Bir dakika! deyip bardağını yana bırakıyor, kendine çeki düzen veriyor ve benim bütün havam bozuluyor orada. Kimse içkili görünmek istemiyor. L: İstanbul gece hayatının değişimi açısından kentin kayışlarını incelemek çok ilginçtir. Ben çocukken Galatasaray'dan aşağısı batakhaneydi. Akşam hava karardıktan sonra geçemezsin. Orada bir gece hayatı vardır. Çin Pavyon, Elize pavyon, bu pavyon... Hepsi de pavyondur. Bugünün çok modern ve beğenilen diskotekleri oldu oralar. Ondan sonra, Galatasaray'dan Taksim'e kadar uzanan yerler meşhur oldu. Bugün tekrar Taksim'den Tünel'e kadar olan meşhur oldu. Şimdi hepsi birden gittiler; bu sefer daha Cihangir'e, bilmem nereye kaydı. Yani bu kadar dar bir alanda bu kadar kayış, her bir şeyin değişmesi... Yani bu kadar kısa zaman içinde, 15-20 yıl içinde, bir şehrin 250'şer metre aralıkla yanıp sönmesi çok ilginç bir hikayedir. En acayibi budur. Daha da acayip bir hikayeyle bağlayalım: Tam bir Galatasaray hikayesidir bu. Nisan 1970 ve Kasım 1971'de Darülbedayi yanar. Darülbedayi'nin yandığı yer bugünkü TRT binasıdır. İstanbul'da olabilecek en kötü şey. Kallavi Sokak'ı biliyorsunuz. Kallavi Sokak'ın ucu bir yay yapar, dolayısıyla ucu görünmez. Şimdi Darülbedayi yandığında bir anda ucu açılır Kallavi Sokak'ın. Beyoğlu tarafından baktığında 23-25 Nisan ile 5 -7 Mayıs arası güneş saat 18.30'da batar. Güneş batarken kıpkırmızı bir top olur ve Beyoğlu'ndan baktığında kırmızı top haline geldiğinde, karşıdaki binanın eski çamaşırlık odası kirden simsiyah olduğundan ayna vazifesi görür. Kallavi Sokak'ı ışık almaz ama o güneş ışıklarından Kallavi Sokak'ta yerler kıpkırmızı olur. Dümdüz kıpkırmızıdır Beyoğlu'nun çizgisine kadar. Biz okuldan çıkıp oraya diziliriz saat 18.25'te. Kıpkırmızıdır orası. 18.30'da St. Antoine'ın canları çalmaya başlar. Beş dakika boyunca çalar. Çanlar çalarken güneş battığı için kırmızı gider gider ve çan bittiğinde kırmızı yok olur. Beyoğlu'nun müziğiyle beraber sokağın aydınlanması ve kalkması vardır. Ben beş sene boyunca bunu seyretmeye gittim. Şimdi şehirle öyle sevişmeye başladığında, şehir sana göstermeye başlar. Kimse kafayı kaldırıp bakmaz. Onun için şehirle sevişmek iyidir. Bana şehri anlattırma, çok acayip şeyler anlatırım. Sen şehri seversen o da seni sevmeye başlar. Sen okşadıkça o da seni okşar, öptükçe öper. Bir ilişkidir şehir. Oturur sevişirsin. Sevişmeyi bilmiyorsan orospu muhabbeti, verirsin parasını, yemeğini yer, sktirir gidersin. Şehirle orospu muhabbeti yapılmaz, oturur aşk yaşanır. B: Bundan sonra artık bir şey söylenmez. 1 Fatoş Yalın: Türkiye'de bir dergi künyesinde 'moda editörü' olarak yer alan ilk isim. 24 yıl Marie Claire dergisini yönettikten sonra kendi butiği FEY'i açtı. Bige Yalın'ın ablası. 2 Mehmet Ulusoy:(1942-2005) Yönetmen ve oyuncu. Yıldız Kenter'in öğrencisi oldu, Muhsin Ertuğrul ile çalıştı. 1963'te hayatını Avrupa'ya taşıdı. 1971'de Paris'e yerleşip, ölümüne kadar tiyatro hayatına orada devam etti. 3 Kamil Şükun: (1948 - 2005)Vizonshow ve İstanbul Resitalleri'nin kurucusu, moda yayıncısı ve müzik organizatörü. Türkiye'nin ilk erkek dergisi 'Adam'ın ve moda dergisi 'Vizon'un mimarı. 4 Interview:1969'da sanatçı Andy Warhol tarafından kurulan, ikonik kapaklarıyla ünlü popüler kültür dergisi. 5 Memet Baydur:(1951-2001) Oyun ve öykü yazarı. Bu yazı Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bilincsel-icerikleriyle-tasarimsal-yeme-icme", "text": "Tasarım kelimesi birçok insanda mimariyi ya da mühendisliği çevreleyen bir kelime olarak algılanır. Kültürümüz için ilk duyuşta ya da bakışta böyle algılamak normaldir, keza sanat ya da tasarım kavramları ülkemizde kendi alanlarının dışında farklı disiplinlere pek bir el veremedi. Ancak yeni yeni multi-disiplinli insanlar ortaya çıkarak hayatın birçok alan ve anlamını birbirine harmanlıyor. Pek tabii gastronomi ve tasarım da yıllardır -fark edilse de, edilmese de- kol kola çalışıyor. nasılı şöyle... Empatiyle başlıyor. Öncelikle nitelikli ve nicelik açısından doyurucu olması lazım. Fonksiyonel, basit, yalın ve gösterişten uzak durmalı. Kakao çekirdeği seçimi ile başlıyor her şey. Tedariğini tamamladıktan sonra aroma profiline uygun kavurma seçenekleri oluşturmak, çekirdeğin lezzetini tamamlayan ürünlerle buluşturmak. Hayal edebilmek için istek, bilgi, donanım, tecrübe ve kabiliyet gerekir. Oluşturacağınız lezzet tasarımında kullanacağınız ürünleri tanımak önemli. Hatta onların yetiştiği coğrafyaların iklimini, bitki örtüsünü, kültürel yapısını bilmek de. Bütün bunları birleştirecek damak derinliğine sahip olmaksa son ürünün lezzet açısından zengin olmasını sağlar. Çikolatayı yaptığımız kakao meyvesini çiçekler gibi bitki olarak görüyoruz. Doğada yetiştikleri bölgeler dahilinde yan yanalar, aromalarının bir bölümünü yakınlarındaki çiçeklerden alıyorlar. Kardeşim Berrin'le oluşturduğumuz çiçek-çikolata kutularında görsel tasarımın yanında, örneğin Burdur'da yetişen şakayık çiçeğinin bahar esintileri ile Kosta Rika kakao çekirdeğinin karamelize tatlarını bir araya getirmek çok severek yaptığımız işlerden. Özgür ve taze, ilaveten radikal ve aşırı. Kalıpları kırarak limitleri zorlamayı, oynamayı seviyorum. Eğlenmek ve şaşırtmaktan hoşlanıyorum. Sosyal medyada gördüğümüz pasta yapımları bizi çok heveslendirse de, ülkemizde henüz tasarımsal pastacılıkta orijinal adımlar görmemiştim, ta ki Mert şefe denk gelene kadar. İlk adım ürünün içeriğini oluşturmadan önce görselini tamamlamak. Kafamın içinde başlıyorum ve kağıt üzerinde bitiriyorum. Daha önce yaptığım tatlıların içeriklerinden farklı olmasına özen gösteriyorum. Reçetelerimde izlediğim yol genellikle Fransız ve İspanyol pastacılığı üzerinden oluyor. Şu isimlerin bana ilham kaynağı olduğunu söyleyebilirim; Cedric Grolet, Johan Martin, Joakim Prat, Yann Couvreur, Miquel Guarro, Christophe Adam, Frank Haasnoot, Vincent Vallee. Kesinlikle ressamlık ve tattoo sanatı diyebilirim. Yaptığım ürünlerin görsellerini ileride evimin duvarlarında kullanmak istiyorum ve bazı ürünlerin görsellerini dövme olarak tasarlıyoruz. Türkiye'de henüz gastronomi ve tasarımı bir araya getiren mutfak pek yok. Ancak yeni yeni tüketiciye de hitap etme şekliyle ilgi çekmeye başladı. Tasarımsal gastronomi doğru yapıldığında beyinde, ruhta ve duyularda doğru yere dokunmayı başarıyor. Şef Serkan Aksoy da ülkeye getirdiği ilk Michelin yıldızlarından birini alarak bu alana yeni içerikler taşıyor. Önce kafada başlar; hep gördüğünüz bir ürün olsa bile o gün size farklı şeyler söylüyordur. Ben ilk denemeyi hızlıca yapar, iyi olup olmadığına bakarım. Eğer ilham vermeye devam ediyorsa ince detayları ve görselini hayal eder, son haline gelene kadar dener ve servis etmeye başlarım. Aslında hiçbirini diğerinden ayırt edemem ama Açık Dolma diyebilirim çünkü bu tabak birçok farklı şef tarafından da beğenilip menülerine eklendi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-bakisi-yeter-timothee-chalamet", "text": "2016 yılının ilkbaharı. Kuzey İtalya'da bir yer. 20 yaşında bir New Yorklu, ilk aşkın rüzgarına kapılmış, zeki, üç dil bilen bir genci canlandıracağı rol için, iki enstrüman ve yeni bir dil öğrenmek amacıyla diğer oyunculardan altı hafta önce gelir. Aylar geçtikçe karakterini iyice benimseyen, diğer oyuncular ve yönetmenle derin bir gönül bağı kuran bu aktör, üzerinde jeneriğin akacağı, dakikalarca sürecek, tek plan bir yakın çekim için hazırdır artık. Çekimlerin sona ermesine üç gün kala, genç aktör acıyı gerçekten yüreğinin en derininde hissetmeye başlar. Bu his daha önce deneyimlediklerine hiç benzemiyordur. Darmaduman bir haldedir, öyle ki ondan daha uzun süre orada olanlar bile yalnızca onun böyle bir deneyim yaşadığını söyler. Her biri dört dakika uzunluğundaki üç çekim sırasında, aktör, kulaklıkla kapanış jeneriğindeki şarkıyı dinleyerek kalp acısının türlü ifadelerini yansıtmıştı yüzüne. Filmin yönetmeni daha sonraları, adı sanı duyulmamış bu New Yorklu gencin olağanüstü performansı için tutarlı ve sürekli bir şaşkınlık yaşattığını ama aslında bunu beklediğini söyleyecekti. Bu son plan öyle uzundu ki, filmi izleyenler şimdi bitecek diye düşünürken aktıkça akıyordu. Bu sahnede özlem de nostalji de öyle gerçekti ki aktörün tüm ruhunu ele geçirmişti. Ama o, o günün ve hatta tam olarak o sahnenin, yeni hayatının kırılma noktası olduğunun farkında bile değildi. Son sahnenin etkileyiciliği, yabancı bir yüze bu kadar yakından, içini görebilecek kadar yakından bakmakta gizli; gözlerin etrafındaki pembemsi halkalar, beyazlarındaki tatlılık... Ve tabii o sahnenin insanı böyle çarpmasının nedeni aktörün daha sonra söylediği gibi, sahnenin ve hatta filmin konusu, kaybedilen zaman, kaybedilen, dolu dolu yaşanmayan aşk. Ağır ağır ilerleyen sahne, izleyicileri koltuklarına çivilerken, zihinlerde şöyle güçlü bir fikir bırakıyor: 20 yaşındaki bu gençle, hiç hesapta yokken tanışmış olmak çok heyecan verici ve hayatımızın geri kalanında mutlaka tekrar göreceğimiz biri olacak. Önce Sundance'te gösterilen Call Me by Your Name, Berlin, Toronto, New York ve sonunda Amerika'nın çoğu şehrinde seyirciyle buluştu. İzleyen herkes bu genç aktörün çok iyi, belki de son zamanların en iyisi, hatta bir tür dahi olduğunu düşünüyor. Tesadüfe bakın ki, aynı anda aktörün daha küçük bir rolde oynadığı bir başka film, Lady Bird vizyona giriyor ve filmin yazarı-yönetmeni onunla ilgili başka bir noktaya işaret ediyor. Greta Gerwig onun için, O bir Christian Blake, Daniel Day-Lewis, Leonardo DiCaprio diyor. Yürekleri hoplatıyor ama gösterişli oyunculuk darbeleriyle. Onun nasıl bir deve dönüştüğünü gören herkes çok etkilenecek, ben hariç. Ben onun tek boynuzlu bir at olduğunun hep farkındaydım. Bale, Day-Lewis, DiCaprio. Gözlerimizin önünde, o kuşaktan bir oyuncunun doğduğunu söyleyebiliriz. Ve sonra, hiç kimsenin tanımadığı genç bir aktörden, başarısı tüm dünya tarafından alkışlanan bir film yıldızına dönüşme hikayesi, En İyi Aktör Oscar'ına aday gösterilmesiyle doruk noktasına ulaştı. Timothee Chalamet, bu kategoride aday gösterilen en genç üçüncü ve son 80 yılın en genç aktörü oldu. Chalamet, kendi kendini eleştirebilen, dikkatli biri. Genç aktörlerde rastlanan yapay olgunluğa şüpheyle yaklaşıyor. Erkek beyninin 25 yaşına kadar tam olarak gelişmediğini tekrarlıyor sürekli. Erken yaşta kazanılmış başarının tuzaklarından sakınıyor ve sürekli her şeyi berbat edebileceği düşüncesi aklını kurcalıyor. Ona göre Saman alevi gibi olmamak ya da sadece tek bir andan veya çeşniden ibaret kalmamak gerek. Genç aktörlerin yol haritasına bakıyorum ve açıkçası çok da sağlıklı durmuyor. Chalamet'nin kendisini koruma yollarından biri de bu sonbahar ve kış mevsiminde başına gelen her şey için ne kadar minnettar olduğunu net bir şekilde göstermek ama sonra çabucak işe, yeni bir projeye geri dönmek. Ve bir de eve mümkün olduğunca yakın kalmak. İşte bu yüzden, Ocak ayının başlarında, Golden Globe Ödülleri'nden birkaç gün sonra, kendimizi Hell's Kitchen'da, doğup büyüdüğü apartmanın girişinde buluyoruz. Girişteki masada oturan güvenlik görevlisi herkesin Timothee'yi tanıdığını söylüyor. Tüm hayatını o apartmanda, anneannesinin beş kat yukarısında annesi, babası ve kız kardeşiyle geçirmiş Timothee. Selam vermek için 91 yaşındaki anneannesinin evine uğruyoruz. Gelişimizi tam bir anneanne edasıyla karşılıyor. Tatlı tatlı, İnanmıyorum, sen mi geldin diye çığlığı koparıyor önce. Sonra sanki başından beri bizi bekliyormuş gibi konuşmaya devam ediyor. Timothee gülümseyerek, Yok yok, birkaç dakikalığına uğradık sadece, deyip anneannesine sarılıyor. Timothee oyunculuk kariyerine erken yaşta başladı. Reklamlarda, tiyatro oyunlarında, en sonunda da televizyonda ve beyazperdede boy gösterdi. Belirli aralıklarla Homeland dizisinde oynadı. Interstellar ve The Adderall Diaries filmlerinde Casey Affleck ve James Franco'nun gençliğini canlandırdı. Bir Disney reklamından aldığı, cebini dolduran ilk maaş çekini, LeBron'un New York'a geldiğinden emin olduğu yaz, sahaya en uzak Knicks sezon biletlerine yatırdı. Annesi ve kız kardeşinin izinden giderek ve tabii Al Pacino, Jennifer Aniston ve Nicki Minaj'ın da LaGuardia Müzik ve Sanat Lisesi'ne gitti. Bir keresinde Cadılar Bayramı'nda koltuk değnekleriyle yürüyen Örümcek Adam kılığına girdi. Madonna'nın kızı Lourdes'le bir yıla yakın sevgili oldu. Notları iyiydi ve oyunculuğu ciddiye alıyordu. Ama ilk yıllar okul müzikallerinde başrolü kapamadı çünkü gıpta edilen bu mevki kampüsün büyük adamına aitti: Ansel Elgort. Timothee'nin aklında hep oyunculuk olsa da menajeri ve özellikle de annesi Columbia'ya kayıt yaptırması için baskı yapmış. Birinci yılın sonunda, hayalinde tek bir şey varken, okulda kalıp yedek bir kariyer planı uğruna eğitim almayı mantığının almadığı bir noktaya gelmiş. Annesi kalması için yalvarmış ama o, ailesinin birkaç kuşak önce yaşadığı ve daha her şeyin çok başında olan bir aktör için kiraların uygun olduğu Bronx'a taşınmış. Rolünün biraz da büyük olabileceği ve bir şekilde çıkış yakalayabileceği düşüncesiyle Interstellar'ın galasını beklemiş. Ama işler düşündüğü gibi gitmeyince, kendini beş parasız, hiç tahmin etmediği bir mücadelenin içinde bulmuş. Seçmelere katılıp durmuş ve hep baştan savma Hayır cevaplarıyla karşılaşmış. Vakti bol olmasına rağmen, sinemada film izlemeye bile tahammül edemez bir hale gelmiş. Günümüz oyuncularının oynadığı filmleri ya da genel olarak filmleri izleyip sevebilen o ağırbaşlı insanlardan değildim, ben o filmlerin içinde olmak istiyordum diyor Timothee. Filmin diğer başrol oyuncusu Armie Hammer geldiğinde ise, Timothee çoktan yerleşmiş gibiydi. Birbirlerine çok çabuk yakınlaşmış, aralarındaki samimiyet kolay kurulmuştu. Armie iri, yüzde 110 ebadında biri. Aralarındaki boy farkı, olgunluk farkını da ifade ediyor Armie, Timothee'den on yaş, oynadığı karakter Oliver, Elio'dan yedi yaş büyük ve bu da filmdeki muzip bedensel iletişimde açıkça kendini gösteriyor. Bu tür doğaçlama anlar, özellikle romantizm ve samimiyetle ilgili olduğunda diyor Timothee, izleyici için çok heyecan verici oluyor. Bütün bir yazı beraber geçirdikten sonra film bitip de eve dönme vakti geldiğinde herkes içten bir kayıp hissi yaşıyor. Neredeyse iki sene boyunca projenin içinde olan Timothee ve Armie'nin aralarından su sızmamasına şaşmamak gerek. Timothee, Armie ve eşinden yakın ailesi olarak bahsediyor. Onun için Armie, tuhaf bir dünyada sırtını yaslayabileceği bir ağabey. Aynı şeyin Elio'nun babası rolündeki Michael Stuhlbarg için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. Çünkü o da Timothee'yle filmin belki de en unutulmaz sahnesini paylaşıyor. Bu sahnede Oliver İtalya'yı terk ettikten sonra, Mr. Perlman bu aşk ilişkisini bildiğini belli ediyor ve romandan kelimesi kelimesine alınan şefkatli bir konuşmayla oğlunu acıya izin vermesi, kaybını kucaklaması ve daha sağlam sevmesi yönünde teşvik ediyor ve aslında üstü kapalı bir biçimde Elio'nun homoseksüelliğini kabul ediyor. Bu, duygusal olarak yüklü bir sahne ve Elio tamamen tepkisel bir oyunculuk sergiliyor. Filmde neyin ona hayatıyla ilgili daha farklı düşünmesini sağladığını sorduğumda verdiği cevapsa, Timothee'nin oyunculuk hakkında ne düşündüğünü biraz daha iyi anlamamızı sağlıyor. Böyle bir performans sergilediğinizde, Toronto Uluslararası Film Festivali'yle başlayan ve Oscar'la biten, aylar süren bir yola çıkıyorsunuz. Timothee Chalamet, Call Me by Your Name, Lady Bird ve Hostiles filmlerini tanıtmak, En İyi Aktör adaylığı için duyduğu minnettarlığı göstermek ve zaman zaman farklı boyutlarda heykeller toplamak için Eylül'ün başından, Mart'ın ilk günlerine kadar toplamda yaklaşık 99 bin gösterime, akşam yemeğine, partiye, öğle yemeğine, TV şovuna ve ödül törenine katıldı ya da davet edildi. Bununla da bitmiyor, ülkenin bir ucundan diğer ucuna defalarca uçuyorsunuz, bu bazen gün aşırı olabiliyor, hatta bazı durumlarda, rüzgar veya yağmur fırtınasına rağmen devam edebiliyor. Ve eğer Timothee Chalamet iseniz, kat ettiğiniz onlarca mile rağmen, mil kartı çıkartmayı unutabiliyorsunuz. Timothee'nin hala öğrenecek çok şeyi var ve daha birçok alışkanlık geliştirecek. Şu anda 22 yaşında ve bankamatik kartıyla ödeme yapıyor. Ona bunlar hiç zahmetli gelmiyor, hiç bıkmıyor. Aklını ve bedenini dinlerse, ne olursa olsun yenilmeyeceğini biliyor. İdolleriyle tanışıyor, bir gecede binlerce kez teşekkür edip, samimi olması isteniyor. Öte yandan, her hafta, bazen bir gecede, alelacele, son derece içten, bir anda ilham bularak yazdığı iyi niyetli kabul konuşmalarıyla ilham kaynaklarına selam göndermesi, seyircilerin arasındaki yönetmenlere kendini satması gerekiyor. Lady Bird filmi ödül kazanıp, Call Me by Your Name kazanamadığında Lady Bird ekibiyle, tam tersi olduğunda diğer filmin ekibiyle birlikte takılıyor. Bir yılda birkaç favori filmde oynamanın faydalarından biri. Sezon boyunca Timothee, L.A.'deki Tower Hotel ile New York'taki Bowery Hotel arasında dört bavuluyla mekik dokudu. Ama fırsat buldukça ailesiyle birlikte evinde kaldı; çocukluk odasında oyuncak hayvanları ve diğer eşyaları aynen bıraktığı gibi duruyor. Otelde kalmadığım zaman başıma iş açılıyor diyor Timothee ve annesiyle babasının geçen gece gönderdiği fotoğrafı gösteriyor: Fotoğrafta otelin alt katındaki restoranda yemek yedikleri ve oğulları için ikram edilen şarabın keyfini çıkardıkları görülüyor. Bu konuşma yaşandığında, Critics' Choice Awards'un ertesi günüydü, Westwood'daydık. Timothee ödül töreninde yine bir Thom Browne takımı giymiş, Batı Yakası'nda herkes televizyon karşısında beklerken, o Los Angeles'a has loş beyaz ışık altında kırmızı halıda yürümüştü. Ödülü, Darkest Hour'daki rolüyle Gary Oldman'a 'kaptırdığı' ikinci ödül töreniydi. Los Angeles'a kuşkuyla yaklaştığını bildiğim için ona neden Westwood'da buluşmak istediğini soruyorum. İki senedir oraya taşınma fikri aklını kurcalasa da ayakları yere daha sağlam bastığı için her defasında evine geri dönüyormuş. Geriliyorum diyor. Yine de Westwood'da kendini rahat hissediyor. Orada akrabaları var. Özellikle UCLA'in kampüsünü çok seviyor. Bu okulun son başvuru tarihini kaçırmıştım, diyor farklı eyaletlerde yaptığı üniversite başvurularını kastederek. Eğer kaçırmasaydım, her şey çok daha farklı olacaktı. Janns Steps merdivenlerini çıktıktan sonra, Royce Hall'un oradaki öğrencilerle dolu avluya bakarken şaşkınlık içinde, Vay, demek böyle oluyor? Hiç böyle bir üniversite deneyimim olmadı diyor. Bir ara kampüsteyken, Kid Cudi'nin, GQ'dan söz ettiği bir dörtlükle rap yaptıktan sonra, geçen gece Hostiles filminin tanıtımı için Christian Bale'la birlikte katıldığı etkinliği anlatıyor. Onunla sette birçok kez konuştuğumu zannetmeyin ama bir keresinde, onu American Psycho ve The Dark Knight filmleriyle ilgili soru yağmuruna tuttum diyor Timothee. Ama bu kez bilhassa çok heyecanlıymış ve Bale'ı gördüğü için neredeyse rahatlamış çünkü bir sene önce, film çekilirken aklına bile gelmeyecek yeni sorular varmış kafasında artık. Timothee, Bale'ın çalışırken, hayatını bu denli gizemli tutmayı başarmasına hayrandı. O gece de Bale, Timothee'ye hayatının nasıl gittiğini sormuş. Her şey harika gitse de Timmy, kazandığı 'meşruiyetin' bundan sonra oyunculuğunu nasıl etkileyeceğini merak ettiğini ve bununla ilgili biraz da endişeli olduğunu söylemiş. Hak edilmiş veya edilmemiş diyor Timothee, insanlar artık bir şey bekliyor olacak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-dijital-matbaaci-orhun-canca", "text": "2019'dan beri aktif olan Aposto!, ''Gürültüden uzaklaş'' mottosuyla yeni bir gazete ve dergi deneyimi sunma amacıyla yola çıkmış bir medya ve teknoloji girişimi. Her sabah 07.30'da gönderdikleri bültenlerle gündemi özetlemenin yanında iş dünyası, politika, teknoloji, spor, gastronomi, kültür sanat, moda gibi temalara odaklanan haftalık yayınlarını e-posta bültenleri ve mobil-web uygulamalarıyla okuyucuya ulaştırıyor. Her ay 210 bin kişiye ulaşan Aposto!'nun şu an 125'in üzerinde farklı yayını var. Koç Üniversitesi'nde okurken aldığı medyaya giriş dersinin Aposto! fikrinin oluşmasında etkili olduğunu söylüyor Orhun, ''Medyaya giriş dersinde dergi ve gazetelerin nasıl ortaya çıktığını öğrenirken bir yandan da zaman içinde teknolojik gelişmelerin medyayı nasıl dönüştürdüğünü ve dönüştüremediğini fark ettim'' 2000'lerin başında İnternetin yaygınlaşmasıyla hayatımıza giren yasa dışı müzik indirme siteleri ve platformları müzik endüstrisinde nasıl bir tökezleme yaşattıysa medya da günümüzde benzer bir krizin içinde. Bugün gazete ve dergiler ölecek mi gibi bir soru varsa o zamanlar da müzik endüstrisi için benzer öngörüler vardı. \"Teknolojik devrimde belli endüstriler çok iyi dönüşüyor; sinema mesela Netflix gibi platformlarla dönüştü veya müzik benzer şekilde Spotify'la bunu sağladı. Ancak medya hala dönüşemedi. Bu yüzden biz Spotify gibi servisleri medyada da uygulayabilir miyiz sorusuyla yola çıktık\" diyor. Yeni nesil yayıncılıkta podcast'ler de yükselişte; Aposto!'nun podcast yayınları 10-15 dakikada günün kısaca bir özetini geçiyor ve aboneleri tarafından oldukça beğeniliyor. Orhun'a göre podcast'ler radyonun uzantısı olarak yorumlayabileceğimiz, sesli medya için alternatif bir mecra ve ciddi bir akıma dönüşmüş durumda. Benzer şekilde newsletter'ları ve e-bültenleri de gazete ve dergilerin uzantısı olarak görüyor. Yazının tamamı GQ Bahar 2021 Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-haftada-inanilmaz-degisim-dersem-inanmayin", "text": "Sanki dün gibiydi, hatta birkaç saat önce. Göz açıp kapayıncaya kadar gibiydi, hızlıca yara bandı çekmek gibiydi, üç deyince havuza atlamak gibiydi. Bir anda geliverir, içindeyken bir ömür gibi geçmiştir. Bir tabak iyi yemek yemek uğruna mutfakta harcadığın saatleri, başına gelen görünmez aksilikleri masaya oturduğun anda unutursun. Yemeğe başladığın vakit sanki 100 yıl önceymiş gibi. Sonra bu küçük detayların üzerinde pek durmazsın, önünde duran tabağa dahi bakmadan yemeğin keyfini çıkarırsın. Bir tarafın zorlukları başarmanın endorfinlerini hatırlamaya çekilirken, diğer tarafın kazancın dopaminini kökleyen serotoninine düşer. Adrenalin geçip gitmiştir, savaş ya da kaç komutu deliğine dönmüştür, sense zafer sarhoşusundur. Ancak değişimden daha enteresan olan bir şey varsa o da dönüşümdür. Değişim süregelen pratik halidir, adaptasyondur, durağan değildir, yer yer hızlı reflekslere ihtiyaç duyabilir ve mutlak bir farkındalık gerektirir. Bir kaleci gibi, algı hep açık olmalıdır. Dönüşümse bir olma halidir, duruş bildirgesidir, sağlamlık ve safi bir dinginlik üzerine kuruludur. Ancak her dönüşümün arkasında önce bir değişim vardır; bu değişim keyfi ya da zoraki fark etmeksizin, herhangi bir başka yere adım atmanın verdiği kısmi inançla birlikte gelir. Yeni sayfa açmak, bir kararın sonucudur, size bir süre veremesem de yeterince inanırsanız mutlaka bir önceki sayfadan daha iyi olacaktır. Yazıya pandemiyle başlamak istemedim. Biliyorum uzun sürüyor, hatta tahminimizden çok daha uzun ancak şunu unutmayalım bu dönem bir varoluş hali değil, bu bir süreç ve süreçler geçici. Bu nedenle evet pandemi var, evet duruma uyarlanmak zorundayız, ancak şöyle bir durum var; ya kurban rolüne alışmaya devam ederiz, ya da her başarılı canlı gibi krizde fırsat görerek gelişiriz. Hatta daha da iyisi, kendimize yatırım yaparız. Bu mantaliteye hazır olun çünkü aynen pandemi gibi değişim de bir anda kapıya dayanabilir. Düşünsenize, hiçbir zaman durmaz dedikleri yegane sektör, yeme-içme sektörü, bir anda paralize oluverdi. Özellikle son yılları düşündüğümde herkes buralara yatırım yapıyor, lokmacı üstüne lokmacı açılıyor, kilolarca etler tokatlanıyor, çikolata havuzları gırla sağa sola saçılıyor, fütursuzca harcamalar yapılıyordu. Zurnanın zırt dediği yere geldik. Sayfanın sonuna, ilkimin avucuna, pandeminin ortasına düşüverdik. Sadece seni, beni, onu değil, dünya bazında milyonlarca insanı etkileyen bir sektörden bahsediyoruz, şakası yok. Restoranlar battı, restoranlar kapanıp tekrar açıldı, bazıları hiç açamadı, hal ve halet-i ruhiyeleri değişti, işten çıkardılar, işten atıldılar, kısacası en bahtsız dönemlerini yaşadılar. İlk zamanlarda sektörün halini hatırlıyorum, birkaç aya düzelir heralde diye düşünüp bir süre restoranlarını kapamayı uygun gördüler, yardım kuruluşlarına destek olmaya çalıştılar, kapanıp yeni menüleri üzerine yoğunlaştılar derken ateş bacayı sardı. Geçecek geçecek dediğimiz dönem oldu bir küsur yıl. Adapte olabilen, ayakta kaldı, olamayan halen kara kara düşünüyor. Bir Portekiz atasözü şöyle buyurur: Sen değiştiğinde, talihin de değişir. Mesela Maksut Aşkar gibi şefler, MSA gibi okullar konuyla ilgili hızlı aksiyonlar aldı. Restoran kalitesinde yiyeceğiniz yemekler hemen kutulara konuldu, neredeyse ertesi gün kapınıza gelecek hıza ayarlandı. Bunun için sosyal medya uzantıları, website katalogları kuruldu. Değişimin atlı karıncasına atlayıp dönmeye başladılar. Pandeminin başından beri göz ucuyla takip ettiğim TRC American Diner hemen Moda'daki lokasyonunda açık barbekü başlattı. Keza yılların Fauna'sı ya da çiçeği burnunda Pinoli Italian Kitchen da paket safhasına geçişte çok başarılıydı. Özel kutular, kavanozda soslar, dijital ve baskılı talimatlar derken, gerçekten adapte oldular. Tabii bu ve bunun gibi birçok işletme daha. Öte yandan Buğday Derneği gibi kuruluşların önemini bir kez daha anladık, hem tarımı hem çiftçiyi desteklememizi sağladılar. Şehir içi bostan kurulumu, Doğa Dostu Kent Bahçeleri gibi birçok adaptasyon projesini üstlendiler. Muhteşem bir sürdürülebilirlik farkındalığı yarattılar. ABD'de durum daha sert geçti. Nitekim farklı eyaletlerde farklı kararlar alındığı için sektörün kafası iyice karıştı. Bu dönemde aldıkları kararlar için hükümeti sert bir dille eleştiren David Chang ve gibiler soluğu kitap ya da sosyal medya mecralarında yazarak ya da konuşarak almaya başladı. Mesela Chang'in Momofuku'da izlediği stratejiden bahsettiği ancak sonrasında anı kitabına dönüştürdüğü bir projesi var. Bunun yanında birçok podcast ve videoyla yeme-içme sektörüne çözüm aramaya devam ediyor. Jaques Torres'in en genç pastacı sous-chef'i olarak tanınan Paola Velez Time Out tarafından Yılın Kadınları arasına seçildi. Şef Velez pandemi döneminde kurduğu kar amacı gütmeyen bir kuruluşla mültecilere yardım kampanyasını üstlendi, hemen sonrasında Bakers Against Racisim'i kurarak Floyd olayları sonrası iki milyon Dolar bağış topladı. Thomas Keller gibi Michelin yıldız buketine sahip olan şeflerse kapanan işletmelere yardımda bulunmak için farklı organizasyonlarda yer almaya devam ediyor. Tabii konu Avrupa olunca Michelin'ler, 50 Best'ler ne olduğunu şaşırdı. Her sene büyük kutlamalar, rekabet ortamları, gergin konuşmalar derken hepsinin yerini sessizlik bürüdü. Ödüller bir yana, Michelin yıldızlı restoran şefleri paket servis yerine sosyal sorumluluk projeleri almaya başladılar. Mesela Michelin yıldızlı Şef David Gallienne çevredeki hastanelerin sağlık çalışanları için ekibiyle birlikte günde 160 tane tabak çıkardı. Top Chef'in Pierre Sang'ı Birleşmiş Milletler'in #UNitedWeEat'in açılış fazında katkıda bulundu. Diğer bir yanda büyük işletmeler hali hazırda paket servisten yeteri kadar para kazanamazken Lungile Mhlanga gibi genç girişimci şeflerden kar eden paket çözümler üretmeye devam etti. Mhalnga'nın Treats Club'ı pandemi döneminde satış rekorları kırdı, hem de sadece doughnut satarak. Ocak 2021'de ilk kez bir vegan restoran, ONA, Michelin'e layık görüldü. Ferran Adria'nın da yeni bir proje üzerinde çalışıldığı konuşuluyor. Öyle ya da böyle Kovid-19'la tanıştığımızdan beri sektör bir ileri bir geri gidiyor, ancak gittikçe daha fazla adapte olduğumuz da göz ardı edilmeyecek bir gerçek. Kimileri yenilenerek sayfayı çoktan çevirdi, kimileri kozasında dönüşüme hazırlanıyor, kimileri için değişim henüz ufuk çizgisinde beliriyor. Yapamam hatta daha da ilginci yapmam dediğimiz, dediğiniz, dedikleri her şeyi yapabilme kapasitemizle yüz yüze geliyoruz, kafayı oyalan dikkat dağıtıcılardan bağımsızlaştığımız için yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Ya kabul ediyoruz ya da direniyoruz. Ancak hadise suya düşmek ya da neden ben suya düştüm diye dertlenmek değil; boğulmamak için ne yapabilirim diyebilmek. Bu yılın başında kendime söz vermiştim, niyet etmiştim, bu sene çözüm odaklı olacağım diye. Hem güçsel hem erdemsel olarak. Nitekim dışarıda kendi ritminde savrulan doğadan feyz alıyorum, farkındayım, farkındalığım üzerine çalışıyorum. Onun istikrarına bayılıyorum, hiç küsmeden, yılmadan asırlardır yaşamasına büyük bir hayranlık besliyorum. Mesela hiç üşendiği için renk değiştirmeyen bir bukalemun görmedim. Hiç kışa alındığı için yeşermeyen bir ağaç da bilmiyorum. Keza nadasa bırakıldığı için trip atan bir toprak da yok. Korktuğu için dere olmaktan vazgeçen bir su yolu da."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-kariyer-adimi-olarak-psikopatlik", "text": "Sizce personel yeterince motive olmuş mudur? Bu adama her gün rapor vermek zorunda olduğunuzu bir düşünün. Ya da durun, önceden düşünülmüşü var. Aynı asansörde denk geldiğimiz zamanlar, binanın tepesine çıkana kadar yaşadığım strese dayanamıyordum; ölüm sessizliğiydi diyor eski bir banka çalışanı. Hızlıca hafıza tazeleyelim: Kötü yönetilen Lehman Brothers, 2008'de top attı. İflasını açıklamasının ardından gelen şok dalgaları, küresel ekonomiyi de beraberinde götürdü. Yani dört senedir telaffuz edilen kriz sözcüğünün arkasında işte aynı asansöre binmek istemeyeceğiniz bu adam duruyor. Tıbbi açıklamalarla sizi yormayayım. Özetle, beyindeki bazı aktivitelerin düzensizliğinin, bir kişilik bozukluğu olarak psikopatlığa yol açtığı düşünülüyor. Bu anormallik onları soğuk, hesapçı ve zalim kılıyor. Beri yandan da soğukkanlılık, kararlılık, karizma gibi her eve lazım özelliklerle donatıyor. Şimdi kötü haber: Bilim adamlarının tahminine göre toplumun yüzde 1'i psikopat. Fakat bu alanın en büyük ismi Kanadalı psikolog Robert Hare'in 2010'da yayınladığı raporda fazladan bir de sürpriz var: Büyük şirketlerin yöneticilerinin yüzde 4'ü psikopatlık eğilimi sergiliyor. Oran, yukarı çıktıkça artıyor. İyi de, oraya kadar nasıl tırmanıyorlar? Boddy, modern şirketin kaotik yapısının bunu mümkün kıldığını söylüyor. Bir psikopatın herhangi bir büyük şirkette yükselebilmesi için gereken üç altın koşul var: Hızlı değişim, sürekli yenilenme ve anahtar pozisyondaki elemanların görevlerinde uzun süre kalmaması. Psikopatlar bu çılgın değişim ortamında fark edilmiyorlar. Dahası, soğukkanlı, hesapçı, cazip ve parlak yapıları onları ideal eleman hatta lider adayı haline getiriyor. Şu tür bir şirket içi yazışması, kim bilir kaç defa önünüze geldi, hatırlayın: Sayın X arkadaşımız, Y pozisyonuna atanmıştır. Kendisine yeni görevinde başarılar dileriz. Boddy, bu tür mail'leri sıklıkla alıyorsanız, bir kere daha düşünmeniz gerektiğini iddia ediyor. Çünkü işyerinizdeki psikopat radarı muhtemelen çok da işlevsel değil. Sabıkalı psikopatlar işe alınsa, hasar aslında daha da az olabilir. Boddy'nin küresel kriz ve şirket psikopatları arasındaki bağlantı teorisinin sağlaması İsviçre'deki St. Gallen Üniversitesi'nden geldi. 2011'de yapılan karşılaştırmalı bir deney, şirket profesyonellerinin suça karışmış psikopatlardan daha acımasız olduğunu ortaya koyuyordu. Deneyde, borsa ve bankalardan gelen 28 finans profesyoneliyle cezaevlerindeki psikopatlar karşılaştırıldı. Sonuç şöyle: Profesyoneller psikopatlara göre hem daha egoistler hem de risk alırken daha keyfi davranıyorlar. Ama araştırmayı yürütenleri bile şaşırtan bir sonuç daha vardı. Denek profesyoneller, daha fazla kazanmayı değil, sadece karşısındakinden daha fazla kazanmayı arzuluyordu. Kar artırmak için makul ve işlerine yakışır stratejiler geliştirmemiş, sadece karşı tarafı geçmekle ilgilenmişlerdi. Bu yüzden de enerjilerinin çoğunu rakiplerine hasar vermek için harcadılar. Küresel krize ulaşmak için İsviçre'deki deneyin ölçeğini büyütmeniz yeter. Elbette bütün yöneticilerin psikopat olduğunu söylemiyorum. Yani durup dururken kimseye diş bilemeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-kelebek-gibi-bir-ari-gibi-gecti-bu-dunyadan", "text": "1970'lerin sonlarına doğru, gecenin bir yarısında uyandırılıp Muhammed Ali Clay maçı seyretmek için ailesine yalvaran çocuk ordusunun bir neferiydim. Niye iki ismini harmanlayıp Muhammed Ali Clay derdik bilemiyorum; bizim memlekete özgü öğretilmiş tuhaflıklardan biri olsa gerek. Ringe kiminle çıkarsa çıksın Ali'yi tutar, Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım. tarzı efsane sözlerini tekrarlamaya bayılırdık. Sadece büyüklerimiz, bütün dünya sevdiği için mi severdik? Bu yazı için en iyi Ali biyografileri arasında gösterilen Thomas Hauser'ın kitabını okuyup, ESPN Classic'ten efsane maçlarını seyrederken, bu sorunun cevabını bulmuş olabilirim. 20'nci yüzyılın tartışmasız en büyük sportif figürü olmasının yanı sıra politik ve sosyal bir ikon olarak da defalarca oylanmış ve onaylanmış Ali'yi hafıza koridorlarımızda kovalayalım bakalım. Yakalarsak yine o dövecek ama olsun... Muhammed Ali, 17 Ocak 1942'de, saat 18.35'te Kentucky, Louisville Hastanesi'nde Cassius Marcellus Clay Jr. olarak dünyaya geldi. Dönemin Afrikalı/Amerikalı standartlarına göre orta halli bir ailenin çocuğuydu. Büyükbabaları ve büyükanneleri de kayıtlarda free colored olarak geçiyordu. Fakat bir tık ötede, İrlandalı ve beyaz efendi izlerine rastlanıyordu. Çok başarılı bir öğrenci değildi, hatta dersleri berbattı. Hayatının hallaç pamuğu gibi atıldığı dönemde, 1966'da hazırlanan bir FBI raporunda, okul yılları da mercek altına alınıyordu: 1960'ta liseyi bitirirken 391 öğrenci arasında 376'ncı sıradaydı. IQ testinde aldığı puan sadece 83'tü. Yıllar sonra askerlik için yapılan testten çakınca kendisine yüklenen gazetecilere Dünyanın en büyüğüyüm dedim, en zekisiyim demedim diye cevap veren Ali, bana sorarsanız, müthiş zeki bir adamdır, o ayrı. Zaten tüm enerjisini 12 yaşından itibaren boksa verdiğini de biliyoruz. 18'ine geldiğinde bölgesel ve ulusal sayısız şampiyonluğu vardı, 100'den fazla amatör maça çıkmıştı ve 1960'ta Roma'daki Olimpiyat Oyunları'nda altın madalya kazanmıştı. Ali'yi seyreden herkes, müthiş bir dansçı olduğu konusunda hemfikirdir. Özellikle sürgün öncesi dönemde onu ringde yakalayıp da yumruk atabilmek neredeyse imkansızdır. Dans eder, rakibini kışkırtır, darbe almaz ve çoğunlukla randevu verdiği şekilde, yani maç öncesi söylediği raundda devirir. Profesyonel olarak çıktığı 56 maçtan sadece beşini kaybetmiştir ki, bunların üçü son dört maçındadır. En büyük rakipleri de er veya geç Ali'nin müthiş bir boksör olduğunu kabul etmiştir. Hemen her ankette, 20'nci yüzyılın tartışmasız bir numaralı ağır sıklet boksörü çıkmıştır. Denir ki, dünyada en fazla tanınan, ismi bilinen, onu hiç izlememiş kuşakların bile hem tanıdığı hem sevdiği ilk/tek isimdir. Bunda elbette muazzam karakteri ve sporun ötesine geçen faaliyetleri etkili olmuştur. Bir politik, kültürel ikondur Ali. 1960'larda dünyayı değiştirenler/etkileyenler sıralandığında adı muhakkak sayılır. Mesela John F. Kennedy, John Lennon, Marilyn Monroe, Bob Dylan gibi isimlerle birlikte aynı sırada, en önde oturur. Plak da doldurmuştur, kitap da yazmıştır, oyunculuk da yapmıştır. Özellikle kariyerinin ilk yıllarında, medyanın gücünü diğer sporculardan çok daha önce fark etmiş, yüksek tirajlı gazete ve dergilere, televizyon ve radyo röportajlarına çıkmak için gerekirse asparagas zemini hazırlamıştır. Mesela kendisini Sports Illustrated için çekmeye gelen fotoğrafçı Neil Leifer'ın, dönemin en büyük dergisi Life için de çalıştığını öğrenince Life'a çıkmak için asparagası bizzat şekillendirmiştir: Güçlenmek için havuzda çalışan boksör! Ali, yüzme bilmez... Çok yakışıklı bir adamdır Muhammed Ali. Bunu meşhur babalanma konuşmalarında da sıkça vurgular, şöhretinin bir kısmını Harika, çok güzel, süper yakışıklı olmasına bağlar. Ancak kadınlar konusunda pek girişken değildir, hatta çekingendir. Arkadaşlarına Haydi kızlara bakalım demişliği çoktur ve evet, gerçekten de çoğunlukla bakmakla yetinmiştir. Duvara yaslanıp önünden geçen güzel kadınlara bakmayı sever fakat yanlarına gidemeyecek kadar çekingen, utangaçtır. Dört kez evlenir. İlk karısı çok güzel bir kadındır: Sonji. İslam'ı seçtiği dönemde tanıştığı bu güzel kadını, yeni arkadaş çevresi hiç sevmez. Bir parti kızıdır Sonji, Ali'nin inançlarına ters bir yaşantısı vardır. İki yılı tamamlayamadan ayrılırlar. Daha sonra güçlü ve İslam konusunda bilgili, inançlı Belinda ile evlenir. Dört çocukları olur ve 10 yıl evli kalırlar. Belinda'yla evliliğinin son iki yılında oyuncu Veronica Porsche ile beraberdir. Nihayet 1977'de evlenirler, dokuz yıl evli kalırlar, iki çocukları olur. Son olarak halen evli olduğu ve 1964'ten beri tanıştığı komşu kızı Lonnie Williams gelir. Eşine dostuna sorarsanız, gerçek mutluluğu 1986'da evlendiği, mahalle arkadaşı Lonnie'de bulmuştur. Ali'nin farklı ilişkilerinden iki çocuğu daha olduğu notunu da düşmek gerekiyor. Ali'nin kariyeri, boks tarihinin unutulmaz maçlarıyla dolu. İlk unvan maçını yaptığı Sonny Liston'dan George Foreman'a, ezeli rakibi Joe Frazier'dan Karl Mildenberger'e kadar pek çok iyi boksörü devirmiştir. Dövüşlerden önce rakiplerinin sinirlerini tel tel dökecek konuşmaları ünlüdür. Çirkin ayı der, Sen boksör sayılmazsın der, Dünya şampiyonu olamayacak derecede çirkin bir insansın der, Tipini öyle bir kaydıracağım ki annen görse tanıyamayacak der... Der de der işte. Frazier'a stüdyoda girişmişliği, kilometrelerce yol kat ederek çok sakat bir insan kabul edilen Liston'ın evine kadar gidip hakaret etmişliği vardır. Mesela Liston'dan korktuğunu sonraları ifade eder ama karşı karşıya geldiklerinde bu korkusunu rakibine hiç belli etmez, üstüne gider, aşağılamayı sürdürür; önce sinir sistemini, sonra da bünyesinin kalan kısmını pataklar. Yakışıklı, esprili, renkli, fırlama bir siyah boksör, muhafazakar ABD'nin ve boks aleminin rahatsızlık duyacağı biri değildir, eğlencelidir. Ancak Cassius Clay'in Muhammed Ali'ye dönüşme sürecinde külahlar değişilir. Sürecin pek çok kahramanı vardır. Aslında Ali, konuya ezilen siyahlar kapısından giriş yapmıştır. ABD'de hiç sevilmeyen İslami lider Elijah Muhammed ve çevresinin radarına girmesi gecikmez. Ünlü boksör, handiyse beyazlara karşı ırkçı bir yaklaşıma sahip olan Elijah Muhammed için önceleri çok mühim bir tip değildir ancak çevresindekiler pek yakında dünya şampiyonu olacak genç adamın davaya büyük katkı sağlayacağını fısıldarlar. Ali bir süre şüphe çekecek yürüyüşlerde, toplantılarda boy gösterse de Liston'ı yenerek şampiyonluğunu ilan edeceği maçın ertesine kadar, İslam'ı seçtiğini net olarak duyurmaz. Bunu hem yakın çevresi hem de yenilirse The Nation of Islam hareketine zarar vereceğini düşünen Elijah Muhammed istemez. Ali'nin İslam'ı seçtiğini duyurması, ardından bizzat Elijah tarafından kendisine Muhammed Ali isminin verilmesi çarşıyı karıştırır. Ali'nin hem Müslümanlığı seçmesi hem de İnançlarıma karşı, Vietkong'u niye öldüreyim? diyerek askerlik görevini reddetmesi linç hareketini başlatır. Sempatik şampiyon gitmiş, yerine bir numaralı halk düşmanı gelmiştir. Yuhalanır, mahkeme mahkeme gezdirilir, medya tarafından lanetlenir, parasına göz koyanlar çıkar, aldatıldığını söyleyen babası tarafından bile hırpalanır, ringde kazandığı unvanı elinden alınır. En çok buna içerler. Dövüşerek kazandığı unvanını dövüşemeden kaybetmek çok ağırına gider. Mücadele eder, para kazanmak için konferanslar vermeye başlar vesaire... Üç yıl sonra yeniden boks kapılarını zorlayarak, kırarak girer ve tekrar şampiyon olur. Bugün 75 yaşında ve dünya çapında milyarlar tarafından sevilen, efsanesi dilden dile dolaşan, hayırseverliği ve özellikle Afrikalı/Amerikalı kitleye kazandırdıklarıyla yüceltilen bir sevgili insandı o. Gerçek bir şampiyondu ve bir şampiyon gibi veda etti hayata."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-kerem-bursin-ihtimali-daha-var-o-da-kerem", "text": "Bu kırılmaların belki de en şiddetlisi, 30'ların başına denk geliyor. Keskin bir yol ayrımında, üzerinde koca koca harflerle Kimsin, nesin, ne istiyorsun, nerede olmak istiyorsun yazan levhaları buluyorsun karşında. Kerem Bursin'in Türkiye'deki oyunculuk kariyerini başlatan, ekranın popüler yüzlerinden olmasını sağlayan ilk dizisi 'Güneş'i Beklerken'in ilk bölümünün üzerinden tam yedi yıl geçti. Hande Erçel ile başrolünü paylaştığı 'Sen Çal Kapımı', sezonun en popüler işlerinden. Dizi kısa sürede Türkiye sınırlarının dışına da uzandı; İtalya, İspanya, Brezilya, Arjantin, Şili gibi ülkelerde Twitter'da 'Trending Topic' listesine girdi. Hande Erçel ile Kerem Bürsin arasındaki uyum ve doğru ekip dizinin başarı formülü olarak gösteriliyor. Yönetmenliğini Cüneyt Karakuş'un yaptığı, İrem Helvacıoğlu'nun da başrolde olduğu 'Eflatun' ise Kerem'in çok sevdiği, ileride daha çok zaman ayırmak istediği bağımsız sinema türünün en modern örneklerinden. Under Armour reklam kampanyası ise bildiğimiz marka-celebrity birlikteliklerinden daha katmanlı. ABD'de Dwayne Johnson ve Stephen Curry gibi isimlerle iş birliğine giden marka Türkiye ayağında Kerem Bürsin ile buluştu. Kerem'in aynı zamanda yakın arkadaşı olan Mu Tunç'un yönetmenliğinde çekilen reklam filminde tek yolun ilerlemek olduğu, gerçek ilerlemenin de ancak 'ter, gözyaşı dökerek mümkün olduğu' mesajı hakim. Bugüne kadar tanıdığımız kadarıyla Kerem, ailenin yurt dışında büyümüş, serpildikçe üzerine daha da sorumluluk almış üyesi. Her daim jileti, muntazamı, saygıda kusur etmeyeni. Suratı da gömleği gibi asla buruşmayanı, hep jilet görüneni; Türk gencinin 'Amerikan' olabilme rüyası, Turkish Cowboy lakabıyla, Teksas'taki 4 bin kişilik Amerikan lisesinde 'herkesin sevgilisi', mezuniyet balosunun prensi olma ihtimali. Hayatta her ilişkisini nazikçe yürütebilen, sağlığına ve bedenine çok iyi bakan, ülkesinin diline, derdine ve kültürüne sahip çıkan, hayallerden fırlayıp gerçeğe dönüşmüş gibi duran ideal bir Türk erkeği. Kerem'e göre değişim, bir gece ansızın gelen, sabah kuşların cıvıltısıyla kutlanan, en çiçekli Instagram paylaşımlarıyla cümle aleme anons edilen ve bir GQ röportajıyla manşete taşınan bir başlık cümlesi değil. Farkında olmadan topladığın, biriktirdiğin ya da etrafa savurduğun, bazısının yanlışlıkla üzerine basıp ezdiğin tohumların bilinmez bir hikayesi aslında. Bahsettiğin poz Kerem bence hiç yoktu. Olmadı öyle biri diye cevap veriyor, sakin bir tonda. Yüzünün daha rahat göründüğü, biraz gevşeyip kendin olabildiğin anlardan bahsediyorum deyince, yüzü bu kez tutuk bir gülümseme eşliğinde gevşiyor. Yedi yıllık kırılma döngüsüne yaklaşırken, içinden geçtiği uzun tüneller, ilerledikçe karardığı anlar var. Tam da her şeyin uzaktan, dışarıdan, vitrinden en parlak, en kusursuz göründüğü anlar bunlar. Kerem'e göre mutluluk gibi, mutsuzluk da bir seçim. Bunu fark etmesiyle, yerinden oynatabiliyor satranç taşlarını. Çok okuduğu, yazdığı, bilgi topladığı, cümle aralarına bu bilgileri istemsizce serpiştirdiği, bol bol kitap tavsiyeleri paylaştığı bir dönemden geçişinin etkilerini hissediyorsunuz Kerem konuşurken. Joe Dispenza'nın 'Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak' kitabı listenin tepesinde. Kitapta geçen Her sabah 20 dakikanı kendine ayır tavsiyesini sabah rutinine dönüştürmüş, 20 dakikalığına hayatı çıkarıyor hayatından. Geriye kalan boşlukta kendisiyle baş başa kalıyor. Bazen yazıyor, bazen hiçbir şey yapmayıp sadece duruyor ya da aynanın karşısında kendisiyle konuşuyor. Kullandıkça rahatlamaya başladım. Olacağı varsa olur, olmazsa olmaz. Her şey hayırlısıyla, işte... Hayata buradan bakabilince, bir şeylerin olmasına ya da olmamasına takılıp, kendini yormuyorsun diyor. GQ Türkiye Sonbahar 2020 Koleksiyon Sayısı Köklerden Göklere, çıktı!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-modern-zaman-faciasi-batan-geminin-odlek-kaptani", "text": "Kazada 32 yolcu hayatını kaybetti. Gemi sorumlusu, hayatta kalanlardan gelen tazminat talepleriyle boğuşmakla uğraşırken, sadece bir kişi, Francesco Schettino, hapis cezasıyla ve vatandaşlardan gelen dur durak bilmeyen aşağılamalarla yüzleşmek zorunda kaldı. Peki adı bu denli kötüye çıkan ödlek kaptan, evrensel alay konusu ve İtalya'nın en nefret edilen adamı olmayı gerçekten hak ediyor mu? Yalnızca GQ'ya konuşan kaptanın düşünceleri karşınızda, karar sizin. Ocak 2012'de yaşanan trajedinin ilerleyen günlerinde, gemi enkazını terk ettikten sonra, sahil güvenlik memuru Gregorio De Falco'yla yaptığı konuşmanın gece görüşlü kamerayla çekilmiş, netliği düşük görüntüleri dünya çapında bir anda popüler oldu. Felakette 32 insan öldü. Kaptan ayağı takılıp can kurtaran botuna düştüğü zaman, gemide hala en az 300 yolcu yer alıyordu. Her yerde uydu televizyonu olması sayesinde, Schettino'nun son yolculuğunun görüntüleri, trajedinin gerçekleşmesinin ardından, birkaç gün içinde dünyanın tüm ülkelerinde milyonlarca izleyiciyle buluştu; öyle ki Apollo 11'in Ay'a inişi bile bu kadar izleyici bulmamıştı. Deniz kaptanı olmanın talihsiz gerçeklerinden biri de, ister gerçek hayatta olsun, ister kurgularda; belayla özdeşleştirilen bir itibarınız oluyor ve isminiz, geminiz gibi ölümsüz bir hale geliyor. Francesco Schettino'yu konu alan fıkra ve karikatürler dünyanın farklı yerlerinde Arapça, Danca gibi farklı dillerle anlatılıyor ve hayli yaygın kullanılıyor. Rusya'da talihsiz bir şekilde, adının aşağılık herif anlamına gelen kelimeyle kafiyeli olmasından doğan, oldukça bilinen ve itibarını beş paralık eden bir şiir bile var. Vatandaşları için Schettino, ulusal bir utanç kaynağı haline gelmiş durumda. Schettino, Concordia'yı cankurtaran botuyla terk ettikten sonra, De Falco'nun ona Get the f back on board! diye bağırdığının resmedildiği tişörtleri hala etrafta görebilirsiniz. Uluslararası Deniz Hukuku uyarınca kaptan, takip edilecek rotanın tehlikelerden uzak olmasından ve yolcularının güvenliğinden sorumludur. İtalya'da gelenekler, kaptanın teknesini en son terk edecek kişi olmasının kutsallığına o kadar önem veriyor ki, yolcuları orada bırakmaya bir sene hapis cezası veriliyor. Schettino, Şubat 2015'te, Grosseto'da 16 senelik hapis cezasına çarptırıldı; on senesi kasıtsız adam öldürmekten, beş senesi gemi kazasına sebebiyet vermekten, bir senesi de yolcuları terk etmekten ötürü. Eğer olayları ayrıntılı takip etme fırsatı bulamadıysanız, Schettino'nun şu an İtalya'da, büyük olasılıkla toplu kasıtsız adam öldürmekten ötürü cezalandırılmış meslektaşlarının da olduğu bir hapishane blokundaki hücresinin içinde volta attığını varsayabilirsiniz. Yolcuların da kazanın yarattığı travmanın ardından aldıkları cömert tazminatları harcadıklarını düşünebilirsiniz. Ama Costa Concordia olayında, maalesef çözüme bu şekilde ulaşılamadı. Bir temyiz davasının ortasında yer alan ve gerekirse bir taneyle daha uğraşmak zorunda kalacak olan Schettino, Amalfi kıyılarındaki Meta di Sorrento'ya yakın evinde özgürlüğünü yaşıyor . Şu ana kadar kaptanın çektiği en ağır ceza, birkaç ay süren ev hapsiydi. Amerikan devi Carnival Corporation'a bağlı bir alt kuruluş olarak karşımıza çıkan, aynı zamanda P&O şirketinin ve geminin sahibi Costa Cruises, bir anlaşmaya varabilmek için mahkemeye tam 1 milyon euro ceza ödedi. Sulh mahkemesi, mürettebatta yer alan beş kişiyle, daha az ceza alma karşılığında suçluluklarını kabul ettiklerini açıklayan anlaşma yoluna gitti; bunların bazıları gemi mürettebatı, bazılarıysa Costa'nın karada çalışan elemanlarıydı. Hayatta kalanlarınsa bir endişesi vardı; kimi şirket tarafından verilen tazminat olan maksimum 11 bin euro'yu gönülsüzce kabul etti. Şirket medyada iddia edilen mütevazı rakamlara itiraz etti ve yüzde 85 oranında anlaşmaya varıldığını ileri sürdü. Geri kalanlar çok kızgındı ve Costa'ya karşı açtıkları sivil davalar bu felaketin yarattığı sonuçları temsil etmeye devam ediyor. Costa Concordia'nın batması, bir raf dolusu anı kitabına ilham kaynağı oldu. Bunların çoğu yolcular tarafından yazıldı: Aralarından en zekice ve iyi kaleme alınmış olan, karısı Emily ile balayını geçirmek için gemiye binmiş olan genç Benji Smith'in 2013'te çıkardığı Abandoned Ship adlı kitaptı. Temmuz 2015'te İtalyanlar ilk edebi eserini ortaya koyan başka bir yazarla tanıştılar; 600 sayfalık Le Verita Sommerse kitabını çıkaran kişi, Schettino'nun ta kendisiydi. Onun ismi altında kitabı kaleme alan yazar, ulusal televizyon ağının bir parçası olan RAI'nin araştırmacı gazetecilerinden Vittoriana Abate'ydi. Kitap başka herhangi bir dilde daha yayımlanmadı ama yayıncı İngilizce versiyonunun çıkması konusunda ısrarcı. Eser İtalyan medyasında hatırı sayılır bir ilgiyle karşılandı, hatta bazı yazarlar Abate'yle Schettino arasındaki ilişkinin ortak yazarlar arasındaki normal samimiyet sınırlarını aştığını ileri sürdü . Schettino'nun bu yazıyı yazmamda bir katkısı olacağını düşünmememe rağmen, sonunda büyük tereddütlerle cevap verdi bana. Önce mail yoluyla, sonra mesajla, ardından telefonla iletişime geçti. İki-üç kere evine yakın bir yerlerde yemeğe çıkmayı kabul etti. Sesi, katkıda bulunmak için yanıp tutuşan bir adamın sesiydi ama haklı olarak sonuçlarından da çekindiği anlaşılıyordu. Sorularında etik ve güven gibi kelimeler durmaksızın yineleniyordu. Kaptan Schettino'nun talihsiz kurban olduğunu ileri sürdüğü düşünceleri, henüz İtalya'da geniş kitleler tarafından paylaşılmıyor. Bu olayı araştırırken Roma'da bir kafede oturuyordum; hemen yanımda, tezgahın üzerinde de telefonum duruyordu. Barmen hafifçe eğildiğinde telefon ekranında, hala bütün başlıklarda İtalya'daki en nefret edilen adam olarak anılan kişiden gelen mesajı gördü ve anlam veremeyen bir ses tonuyla Kaptan Schettino? diye sordu. Evet. Buraya geldiğinde nasıl bir hizmetle karşılaşır? dedim. Mekan sahibinin cevabı, acımasız jest ve mimiklerden ibaretti. Toskana takımadalarından Giglio Adası yakınlarındaki kayalara çarparak felakete sürüklenen Costa Concordia, batan en büyük yolcu gemisi olarak tarihe kazındı. Hayatta kalan yolcuların kaza sonrası yazdığı notlarda en çok dikkat çeken, batıl inanç yoğunluğu taşıyan bir düşünceydi: Gemi cuma gününe denk gelen 13 Ocak 2012'de yola çıkmıştı; 2012 aynı zamanda Titanik'in batışının 100'üncü yıldönümüydü. İki gemi de kutsanmamıştı, yani ilk kalkıştan önce yapılan seremoni esnasında, şampanya geminin burnunda parçalanmamıştı (Costa Concordia için seremoni 2005'te Cenova'da yapılmıştı). 390 milyon euro'luk gemi, trajedinin yaşandığı gece 4 bin 229 kişi taşıyordu; bunların 1023'ü deniz kuvvetlerine ait mürettebattı. 114 bin 500 ton ağırlığındaki gemi, 17 kat yüksekliğinde, 290 metre uzunluğundaydı. İçinde 1500 kamara, bir hamam ve solaryum, beş restoran, biri sadece brendi servisi yapan 13 bar ve dört yüzme havuzu yer alıyordu. Dairesel bir rota takip eden gemi, Roma yakınlarındaki Civitavecchia'dan kalkıp sırasıyla Palermo, Marsilya ve Barselona limanlarında demir attı. Napoli Körfezi'nde yaşayan ve denizcilikle uğraşan bir aileden gelen Schettino, 2002'de Costa ailesine katıldı ve dört sene içinde geminin kaptanı oldu. İlk mail'leşmelerimiz, tarihe adını kazımış gemi kazalarına ilgisini yansıtıyordu. Bunların içinde 1942'de batan Laconia (2010'da Alan Bleasdale tarafından çekilen bir filme de konu oldu), yine aynı yıl batan İngiliz tanker San Delfino ve Schettino için özel bir anlamı olduğu anlaşılan, 1915'te batan Lusitania yer alıyordu. Yolcu güvenliğiyle ilgili inovasyonlar beni hep çok heyecanlandırmıştır diyor Schettino: Buna ek olarak, Herald of Free Enterprise ve Achille Lauro gibi trajedilerde mürettebatın acil durumlarda nasıl davrandıkları oldum olası ilgimi çekmiştir. 13 Ocak 2012'de böyle bir felaketin içinde yer almanın yarattığı psikolojiyi birinci elden yaşama fırsatı buldu Schettino. Toskana sahiline doğru yolculuğuna başlamadan önce Concordia, varış noktasının 250 mil kuzeybatısında yer alan Savona şehrine yönelmişken, Schettino yay hareketi yapmaya karar verdi ve gemiyi Giglio Adası'na olması gerektiğinden çok daha fazla yaklaştırdı. Şu anda 55 yaşında olan kaptanın birini etkilemeye çalışıp çalışmadığı tartışmalara yol açan bir konu olarak karşımızda. Savcılar onun, bugün 29 yaşında olan, kaza esnasında kontrol odasında bulunan Moldovyalı dansçı sevgilisi Domnica Cemortan'a gösteriş yaptığını ileri sürdü. Trajedi yaşandıktan dört ay sonra, ne yolcu listesinde yer alan ne de bir bileti olan Cemortan, ısrarla kıyafetlerini kendi kamarasına koymasına izin verecek kadar düşünceli olan kaptanın yalnızca arkadaşı olduğunu dile getirdi. Dava sırasında tanıklık yaparkense sevgili olduklarını itiraf etti. Kaza anında kontrol odasındaki varlığının, felaketin gerçekleşmesinde önemli bir rolü olduğu düşünülmüyor. Schettino, planlanan yay hareketi inchinoyu, ailesi Giglio'da oturan baş yardımcısı Antonello Tievoli'ye ve akıl hocası olarak gördüğü emekli kaptan Mario Palombo'ya söyledi. Palombo niyetini anlatan bir telefon aldı Schettino'dan. Yaşlı kaptan, Schettino'nun hayli coşkulu olduğunu dile getirdi. Le Verita Sommerse, yazarının denizcilik yeteneğini anlatan pasajlardan oluşuyor. Çoğu kişinin ortak paydada buluştuğu bir düşünce ise kaptanın son gezintisinin en iyi manevralarından biri olmamasıydı. Bu, gemide balayını geçiren Londralı Ian Donoff için gözle görülür bir gerçekti. Saat 21.42'de gemi, Le Scole olarak bilinen sert kaya parçasına yandan çarparak zedelendi. Teknenin gövdesinde derin bir yarık oluşması sonucu motorlar suyla doldu ve elektriklerin kesilmesiyle acil durum ışıkları devreye girdi. Yeni evliler kaza gecesi yemekte kaptanın masasının yanındaki masada oturuyordu. Donoff'un gözlemlerine göre Schettino'nun hareketleri başkalarının iddia ettiği gibi alkol kaynaklı değildi çünkü sarhoş görünmüyordu; tavrı tümüyle bir gösteriydi. Giglio sakinlerinin söylediğine göre Concordia'nın inchino yaptığı esnadaki hızı yaklaşık 18 deniz mili civarındaydı; araştırmacılara göre bu, olması gerekenden fazlaydı. Geminin sahile yakınlığı yaklaşık 300 metreydi ve aslında suyun derinliği yeterli seviyedeydi. Geminin, haritalarda yer alan ve radarla rahatça fark edilen kayalara çarpması hala anlaşılması güç bir durum. Manevradan önce geminin çarpışma uyarı sistemini kapattığını inkar eden Schettino, yaşanması an meselesi olan tehlikeyi ilk fark eden kişi olduğnu söylüyor ama suyun üzerinde parlayan köpüklerin onu yanılttığını iddia ediyor. Radarları izliyor olmalarına rağmen, kontrol odasındaki öteki kaptanların hiçbirinin kayalara doğru ilerlediklerini söylememesinden yakınıyor. Cevabını kendi kendine veren kaptan, Bu senin gemin, eğer sen kaptansan senin sorumluluğunda her şey cümlesine, Böyle bir durumda kaptanını uyarmalısın sözünü de ekliyor. Ian Donoff'un hatırladığına göre çarpışma anından itibaren teknenin gövdesinin suyla dolmaya başlamasına rağmen, yolculara endişe edilecek hiçbir şey olmadığı söylenip duruldu ancak geminin yan yatmasıyla herkes çoktan panik olmuştu. Alarm ilk olarak saat 21.45'te yolcuların aramaları sonucu çalmaya başladı. Cankurtaran botlarına yönelen yolcular, mürettebattan dört kişinin bir sorun olmadığını söyleyerek onları kamaralara geri yönlendirdiğini kameraya çekti. Saat 22.06'da sahil güvenlik, kontrol odasını arayarak ne olduğunu sordu ancak Concordia'dan elektrik kesintisi yaşadıklarını söyleyen bir geri dönüş aldılar. Mahkeme için hazırlanan raporlarda sisteme ait birçok işlev bozukluğu görünüyor; hatalı yapılmış su geçirmez kapılar, bloke edilmiş asansörler ve acil durum enerji kaynağındaki arızalar... Saat 21.57'de kaptan, Costa'nın kriz merkezini yöneten Roberto Ferrarini'yi aradı. Ferrarini böyle bir felaketin boyutunu olması gerekenden daha geç duyurduğu için suçlu olduğunu kabul etti ve mahkemeyle anlaşma yoluna giderek 2 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. 22.00 ile 22.30 arasında taraflar birkaç kez daha telefonda görüştüler ancak bu konuşmaların ardından acil duruma yönelik hiçbir aksiyon alınmadı. Çarpışma olduktan 1 saat 16 dakika sonra Schettino, gemiyi terk edin anonsu yaptı. Bu zaman içinde gemi önce iskele tarafına doğru yatmaya, ardından Giglio'ya doğru sürüklenirken sert bir şekilde sancak tarafına doğru batmaya başladı. Kaptan gemiyi terk edin çağrısını, yolcuları telaşlandırmamak ve usta manevralarını yaparak gemiyi adaya yaklaştırıp tahliye işlemini daha güvenli hale getirmek için özellikle geciktirdiğini üstüne basa basa defalarca dile getirdi. Gemiyi sığ sulardayken terk ettim diyor Schettino: Eğer derin sularda olsaydık on dakika içinde batardı. Geminin kurtarılabilme ihtimalini uzattım. Objektif analistlerin çoğunun düşüncesi, kaptanın tümüyle kontrolü kaybedip el freniyle gemiyi karaya oturtmaya eşdeğer cesarette bir hareketle, elinden geleni yaptığına yönelikti. Yolcuların çektiği sayısız video kaydı, gemideki paniğin en üst noktalara çıktığını gösteriyor. Costa Concordia, Civitavecchia'dan yola çıkmadan önce cankurtaran bot eğitimi vermemesine rağmen aslında deniz hukuku yasalarını çiğnemedi çünkü eğitim ertesi gün için planlanmıştı. Ama yine de sonuca bakıldığında, yolcuların cankurtaran botlarının nerede olduğuna dair azıcık bile bilgileri yoktu. Schettino, Erik Larson'un 2015 yılında yayımladığı, Lusitania'nın batışını anlatan Dead Wake kitabını okumamı tavsiye etti. Kaptan Turner, cankurtaran botlarının denize inişlerinin güvenli olması için, benim gibi geminin sabitlenmesini bekledi. Sonuç olarak, Lusitania'nın batmasıyla 1198 kişi öldü, gemi tamı tamına 18 dakika içinde battı ve bu trajedi İrlanda sahiline sadece 10 bin 600 km uzaklıkta gerçekleşti. Concordia'nın tahliyesine baktığımızda sadece 32 kişinin hayatını kaybetmesi, ne kadar trajik olursa olsun, bir mucize olarak değerlendirilebilir. Sancak tarafına doğru yatan gemide, o tarafta yer alan cankurtaran botlarına ulaşım çok zor veya imkansızdı. O tarafta yer alan yolcular ya botlara doğru zıplamak, ya denize atlamak ya da her geçen dakika daha da dikleşen ve tutması imkansızlaşan güvertelere tutunmak zorundaydı. Konuştuğum yolcuların çoğu yaşadıkları travmayla ve kaptanla ilgili düşünceleriyle farklı şekillerle başa çıkmayı başarmış görünüyordu. Ian Donoff ve Benji Smith gibiler olayı kapatma ve unutma noktasına gelmişler. Geri kalanlarsa hala o noktaya gelmek için çabalıyor. Hayatta kalan İtalyanlardan biri bana genel olarak insanların kendilerini uçak kazasında gibi hayal ettiklerini söyledi. Çoğu neredeyse her uçağa binişinde bunu düşündüğünü dile getirdi. Sözlerine, uçak kazası ne kadar korkunç olursa olsun çabucak yaşanıp bittiğini ekledi ama gemi kazasında bu durum daha farklıydı. Kaza günü 22 yaşında olan Dorset'li dansçı Rose Metcalf, çarpışma anında barda kahvesini içiyordu. Karaya adım atması bundan yaklaşık altı saat sonra oldu. En çok acı çekenler, halatlarla veya uzun kablolarla su dolu tekne gövdesinin kenarına inmek zorunda kalanlardı. Bu deneyimi, soğuk ve karanlıkla mücadele ederken gökdelenin tepesinden aşağı inmek olarak tanımladılar. Donoff ve eşi, ip merdiven yardımıyla 7.5 kat aşağı inmek zorunda kaldılar: Kadınlar ve çocuklara öncelik verilsin diye bir kural söz konusu değildi. Eşimin önüne atlayan bir adam ayak parmaklarını ezdi. Eşim ayakkabılarını kaybetti. Kelimenin tam anlamıyla işkenceydi. Benji Smith ve yeni eşi Emily o sırada iskele tarafında buldukları en sağlam şeye tutunmuştu. Smith çifti doğaçlama bir şekilde düğümledikleri halatlar sayesinde kurtuldular. Felaketin sorumluluğunun tamamını üstlenmek zorunda kalan Schettino'nun özel olarak Lusitania'ya hayranlığını anlamak daha da kolay oluyor. O felaketin en şoke edici yanlarından biri, mahkeme kaptan Turner'ın gemiyi batmaktan kurtarmak için elinden geldiğini yaptığını dile getirmesine rağmen, otoritelerin bütün suçu Turner'a yıkmaktaki kararlılıklarıydı. Felakete neden olan sebep açıktı; savaş hali diye yazmıştı Erik Larson, Schettino'nun bana okumam için önerdiği kitabı Dead Wake'te. Ama buna rağmen deniz kuvvetleri bütün suçu Turner'a yıktı. Yine de söylemek gerekir ki, Francesco Schettino'yla William Turner arasında bir ya da iki tane çok önemli fark var. Lusitania'nın kaptanı gemi batana kadar kontrol odasından ayrılmadı. Turner'ın kendi hayatını kurtarmaya yönelik tek adımı, can yeleği giymekti ki o da başarılı oldu ve kazadan sağ çıktı. Aksine Schettino, gece yarısı olmadan kontrol odasını terk etti ve sancak tarafından dördüncü kata indi. İndiğinde fark etti ki hizmet verebilecek son cankurtaran botu sıkışmıştı ve içindekiler için tehlike oluşturuyordu. Concordia sonlara doğru öyle bir eğilme noktasına gelmişti ki insanlar güçlükle iskele trabzanlarına tutunabiliyordu; bunlardan biri de dördüncü kattan denize düşen ikinci kaptan Ciro Ambrosio'ydu . Schettino başta olayı anımsadığında, ayağının kaydığını ve bir anda cankurtaran botuna düştüğünü söyledi. Botta sıkışan yolculara yardım edecek bir yol arıyordu; kurtarabilmek için onlarla beraber bota binmesi gerektiğinde ısrar etti. Bana hatırlattığı üzere, bu duruma şahitlik edenler de olmuştu. O kişilerden biri de Romanyalı hemşire Raluca Soare'ydi. Soare, Cankurtaran botunu sıkıştığı yerden çekip serbest bırakan ve bizi güvenle suya indiren Schettino'ydu açıklamasını yaptı. Eğer Schettino'nun sözlerine güvenirsek ve iradesi dışında gelişen tahliyesine inanırsak, sonrasında cankurtaran botunda kalmaya karar vermesi, en yakın kara parçasında inmesi ve ordan Giglio merkez limanına geçmesi, en kibar şekliyle kayda değer bir yanlış hesaplamadan başka bir şey değil. Schettino'nun sahip olduğu zamanı göz önüne aldığımızda, başka bir girişimde bulunmayı düşünmemiş olmasına inanmak zor. Özellikle, 62 mil uzaklıkta Livorno şehrindeki kontrol merkezinde bulunan De Falco'yla olan konuşma kayıtları yayınlandıktan sonra, rezaleti kolay kolay telafi edilemeyecekti. Konuşma kayıtları insanı tekrar tekrar dinlemeye zorluyor. Alan Bleasdale bu konuşmaları olabilecek en ilgi uyandıran biçimde yazıya döktü. The Guardian gazetesinin Güney Avrupa editörü ve geminin batmasıyla ilgili bütün dillerde yazılan kitaplar arasındaki en başarılı kısa kitap Fatal Voyage'ın yazarı John Hooper, İtalyan halkının iki farklı karakterden oluştuğuna dair düşünceleri geliştirdi. İlk karakteri furbo olarak tanımlıyor; kuyruklara aradan giren, vergi kaçıran ve evli kadınları baştan çıkaran. İkinci karakter ise fesso; sırada bekleyen, vergilerini hep ödeyen ve furbo tarafından boynuzlanan. Sırası gelmişken Abate'ye, Schettino'nun karısını bu sebeple mi terk ettiğini sordum. Hayır dedi ve samimi bir ilişkileri olduğunu ekledi. Ona göre bu ayrılığın sebebi, genel olarak dansçıydı. Abate bana Schettino'nun başarısızlıkla sonuçlanan bir gemiye dönme çabası olduğunu söyledi ama onu kayaya çıktıktan sonra limana götürülürken gören tanıklar, kaptanın şoka girdiğini ve belli bir noktadan itibaren donup kaldığını dile getirdiler. Kaptan, gemiye dönmesini sağlayacak bir araç bulmak konusunda zorluk çekerken, geri kalanlar daha şanslıydı. Otel yöneticiliği yapan Giglio'nun Belediye Başkan Yardımcısı Mario Pellegrini, çarpışma olduğunda televizyon izliyordu. Hemen limana gidip cankurtaran botuyla Concordia'ya ulaştı. İp merdiven yardımıyla gemiye çıktı. Yolcuların güvenliği için altı saat boyunca çalıştı. Sabaha 05.00'e kadar karaya dönmedi. O gece yanlış yaptığınızı düşündüğünüz bir şey var mı? diye soruyorum Schettino'ya. Cezam için temyize başvurdum. Bu soruya henüz cevap veremem diyor. Benji Smith'in yazmış olduğu Abandoned Ship, yapılan birçok korkunç hatayı her açıdan gözler önüne serdi. Bunların başında, güvenlik sunumuna katılan Smith ve eşinin acil durumlar yerine çeşitli spa paketlerini dinlediği yer alıyor . 11 bin dolar tazminatı kabul etmeyip Costa'ya bireysel dava açanlardan biri Benji Smith . Concordia, 513 milyon dolara sigortalandı. Yitirilen hayatlar ve çekilen onca acı en az geminin değeri kadar ediyor. Yolcular ve gemiye ait olmayan mürettebat toplamda 500 milyon dolarlık bir tazminatı hak ediyor; kabaca kişi başı 120 bin dolar. Kazada hayatını kaybedenlerin aileleri daha fazlasını hak ediyor diyor Smith. Hayatta kalanlardan başka biri, Costa'nın o dönemdeki CEO'su Pier Luigi Foschi'nin Ocak 2014'te aile şirketi Carnival'ı bıraktığını ve 1.7 milyon dolar değerinde bir ikramiye aldığını açıkladı ama ne yazık ki, yolcuların çoğunun zararı hala tazmin edilmemişti. Bu makaleyi yazarken, Schettino'nun korkak, embesil, palyaço kılıklı olarak tasvir edildiğine şahit oldum. Onunla yaptığım görüşmelerin hiçbirinde bu özellikleri sergilemedi. Çaresiz, ıstıraplı ve çökmüş sıfatları onu anlatmaya daha uygun. Mahkemeden nasıl bir karar çıkmasını isterseniz isteyin, Şubat 2014'te Giglio'ya mahkemesiyle alakalı bir sebepten ötürü giden Schettino'nun geri dönüş sahnesinin görüntüleriyle ilgili anlatılamaz bir çirkinlik var; kalabalık bir gazeteci ve halk grubu, bırakın karaya adım atmasını, Schettino'yu zorla suya atmak üzereydi. Aşırı kızgın eleştirmenler, onun bunu hak ettiğini dile getiriyor. Schettino ölen kişilerin ailelerine mektuplar yazdığını veya rezilliğinin hala eğitimi devam eden kızının hayatına etkisinin onu endişelendirdiğini söylediğinde içimden gelen affetme ve empati duygularını bastırmak kolay değil. 2014 sonbaharında, ulusal kahramanlık dönemi yaşayan Gregorio De Falco'nun rütbesi indirildi ve masabaşı görevine verildi. De Falco, La Repubblica'ya bu onur kırıcı hareketin tümüyle Schettino'yla güçlü bir dille yaptığı konuşmayla bağlantılı olduğunu açıkladı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-sinema-efsanesinin-dogusu", "text": "Yıl 1978. George Lucas, Steven Spielberg ve Larry Kasdan buluşurlar. Star Wars'la dünyayı sallamaya başlamış George Lucas, aklındaki başka bir fikri paylaşmak üzeredir. Fikri anlatmaya başlar ve sinemanın en büyük markalarından biri doğar. Ama önce teybi biraz geri saralım. 70'ler, Hawaii'de Mauna Kea sahilleri. Lucas ve Spielberg, Star Wars galasından önce bir aradalar. Stresli ikili, sahile vuran dalgaları izlerken kumdan bir kale yapmaya karar verirler. Bir nevi totem. Eğer kale, dalgalara dayanabilirse Star Wars büyük bir hit olacaktır, dayanamazsa... Kaleyi yapıp beklemeye başlarken Spielberg bir gün bir James Bond filmi yapmak istediğinden bahseder. Lucas ilgiyle arkadaşını dinler, sonrasında daha iyi bir fikrinin olduğunu söyler: Indiana Smith. Lucas, Star Wars'u yazmaya devam ettiği yıllarda kafasında mağaralarda, yeraltında, mezarlarda doğaüstü nesneler arayan bir arkeoloğun hikayesi dönmeye başlıyor. 30'lu ve 40'lı yıllardaki çocukluğunda izlediği filmlerden ilham alan, adını da o dönemki köpeğinden esinlenerek koyduğu Indiana adlı karakteri anlatıyor. Hikaye kafasını o kadar meşgul ediyor ki, bazı sahneleri zihninde çekmiş bile. Örneğin Zorro'nun at üstünden giden bir araca atladığı gibi bir sahne, Lucas'ın henüz parçalarını bir araya getiremediği macera filminde aradığı görselliği tam olarak tarif ediyor. O gün Hawaii'de konuşulanlar Spielberg'in hafızasında yer ediyor ve aklına yatıyor. Bir detay dışında: Smith adı. Günün sonunda Jones'da karar kılıyorlar. Dalgalar sahile vuruyor, kale yıkılmıyor. Lucas'ın yükselişi henüz yeni başlıyor. Üstelik o günün ardından kumdan kale totemi iki arkadaş için bir geleceğe dönüşüyor. 1978'e geri dönüyoruz. Spielberg, Continental Divide'ı izledikten sonra hayran kaldığı Larry Kasdan adlı bir senaristi buluşmaya davet ediyor ve mikrofonu Lucas'a teslim ediyor. 1978'in Ocak ayında dört gün süren bu buluşmalar boyunca, Lucas ve Spielberg Hawaii günlerinde konuştuklarını Kasdan'a anlatıyorlar, Kasdan aklındakileri paylaşıyor, Ahit Sandığı, Naziler, aşk hikayeleri derken tüm konuşmaları kaydediyorlar. Belli mi olur, ileride lazım olabilir... Indiana karakteri ilk olarak bir anti kahraman olarak doğuyor. Hatta belki bir alkolik, bir playboy ya da bir kumarbaz olabileceğinden bahsediyorlar. Ama zaten işi gereği sık sık ortalığı birbirine katan bir kahramanın, bir de etik sınırları bu kadar zorlamasına gerek olmadığına karar veriyorlar. Bir diğer soru da, Indiana Jones'u kim oynayacak? Spielberg'ün kafası net, onun gönlü Harrison Ford'dan yana. Ama Lucas Ford'u düşünmüyor, hatta ilginç bir çekincesi var: Martin Scorsese'nin Robert De Niro'yla anıldığı gibi, kendisi de halihazırda uzak galaksilerde birlikte çalıştığı Ford'la anılmak istemiyor. Ayrıca Ford'un bir üçlemeyi daha kabul edeceğinden emin değil. Üçleme mi? Spielberg şaşkın, Lucas ona Indiana serisini üçleme olarak hayal ettiğini söylememişti. Lucas ve Spielberg, Ford'un ismini bir kenara koyup yeni isimler üzerine konuşuyorlar. Bill Murray? Steve Martin? Chevy Chase? Chevy Chase mi? Bugün Chase'in adını duyunca benim aklıma Cola Turca reklamları gelse de, Chase o günlerde SNL ile esip gürleyen bir komedyen. Neticede bu isimler eleniyor, ikili Tom Selleck'te karar kılıyor ama... Selleck'in de takvimi beklentilere uymuyor. Spielberg kenara koyduğu ismi alıyor, ne yapıp edip Lucas'ı ikna ediyor ve Ford, yeni bir üçlemenin yüzü oluyor. Dört gün boyunca kaydettikleri konuşmaları Larry Kasdan deşifre ediyor ve ortaya Raiders of the Lost Ark'ın senaryosu çıkıyor. Sonra... Sonrasında yeni bir dönemin kapıları aralanıyor. Elbette bütçe krizleri doğuyor, Paramount 85 günde çektiniz çektiniz, yoksa bu iş yaş diyor ve Spielberg 73 günde tamamlanacak bir çekim planı hazırlıyor. Her sahnenin storyboard'unun çizildiği, incelikli bir planla Fransa'dan Tunus'a uzanan bir sete giriyor. Harrison Ford'un doğaçlama oynadığı sahneler, John Williams'ın ikonik besteleriyle başkalaşan 115 dakikalık film, bugün bile sinemayı şekillendirmeye devam ediyor, kimileri için B-movie kategorisinde görülen bir türü yeniden tanımlıyor ve elbette Lucas, Spielberg ve Kasdan isimlerini kolay kolay silinmeyecek şekilde tarihe yazıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bir-tweet-de-sen-at", "text": "Barack Obama, 2008'de ABD Başkanı seçilmesini sağlayan kampanyasıyla, siyasi iletişimi ve beraberinde marka iletişim stratejilerini sonsuza kadar değiştirdi. Obama kampanyasının en yenilikçi ve özgün tarafı, dijital iletişim enstrümanlarından, özellikle de sosyal medyadan büyük bir maharetle yararlanmasıydı. Obama'yı başkanlık koltuğuna taşıyan en kritik kesimlerden biri, çoğu ilk kez oy veren gençlerdi. Seçimler konusunda genellikle umursamaz bir tutum sergileyen genç kesim, sosyal medyada yapılan bu yeni nesil iletişime büyük bir heyecanla karşılık vermişti. Bu yılın sonunda yapılacak ABD başkanlık seçimlerinde, sosyal medya yine kritik bir rol oynayacak. Konu hakkında The Huffington Post'ta yer alan bir tahmine göre bu seçim için sosyal medyada yapılacak siyasi iletişim yatırımlarının toplamı, 2012 seçimine oranla yüzde 20'lik bir artışla 11.4 milyar dolara çıkacak. Sosyal medyaya yönelik bu büyük iletişim yatırımları, etkiye ilişkin soruları da beraberinde getiriyor. Neyse ki elimizde bu sorulara kısmen de olsa yanıt vermeye imkan sağlayan birkaç araştırma mevcut. Bu araştırmalardan birine göre 2012 seçimlerinde Facebook paylaşımları en az 340 bin oyu doğrudan ya da dolaylı şekilde etkiledi. Amerikan seçmen sayısı dikkate alındığında bu rakam ilk bakışta küçük gelebilir belki ancak son birkaç başkanlık seçiminin ne kadar az farklarla kazanıldığını hatırladığımızda yaratılan etkinin değeri daha iyi anlaşılıyor. Adweek'in hazırladığı kapsamlı habere göre tüm adaylar arasında şimdiye kadarki en yüksek sosyal medya performansını Hillary Clinton sergiliyor. Twitter'da 5.3 milyon takipçisi olan Clinton, Snapchat'ten de, platformun ruhuna uygun bir şekilde yararlanıyor. Clinton'ın sosyal medya planlamasında özellikle önem verdiği platformlardan bir diğeri ise yüksek kadın kullanıcı oranıyla Pinterest... Sosyalist kimliğiyle dikkat çeken diğer Demokrat Parti adayı Bernie Sanders'in 1.4 milyon Twitter takipçisi var. Videolarıyla Facebook ve YouTube'da da iyi bir performans gösteren Sanders, verdiği mesajların ciddiyetinden olsa gerek, Tumblr'da da büyük bir takipçi kitlesine sahip. Sanders mini sohbetler ve kampanyasının arka plan görüntülerini paylaşarak Snapchat ahalisine de göz kırpıyor. Sosyal medyayı en yenilikçi kullanan, Cumhuriyetçi Parti adayı Marco Rubio. Bunun en büyük kanıtı ise Rubio'nun başkanlık kampanyasını Snapchat'ten başlatması. 1.1 milyon Twitter takipçisi olan Rubio, 1.2 milyon takipçili Facebook ve 65 bin takipçili Instagram hesaplarından da bol bol video ve fotoğraf paylaşıyor. Cumhuriyetçilerin en çok konuşulan adayı ise hiç kuşkusuz Donald Trump. Nevi şahsına münhasır saçları, kibri ve pervasız ırkçılığıyla küresel çapta infial yaratan Trump'ın çok incelikli bir sosyal medya stratejisine veya ekstra desteğe pek ihtiyacı yok çünkü bizzat kendisi bir sosyal medya fenomeni. Trump, 6.1 milyon kişilik Twitter hesabıyla diğer tüm adayların açık ara önünde yer alıyor. #Trump2016 etiketiyle şimdiye kadar 3 milyondan fazla tweet atılmış durumda. Snapchat gibi yeniyetme platformlara pek yüz vermeyen Trump, videolarıyla Facebook'ta büyük etki yaratıyor. Onun en sevdiği sosyal medya araçlarından biri ise 200 bine yakın takipçiye sahip olduğu Periscope. Bu yılki başkanlık seçimlerinde sosyal medya kullanımında 2012'ye göre en büyük farklılık, adayların yalnızca kendi takipçi kitleleriyle yetinmemesi. Olabildiğince çok seçmeni ikna etmek isteyen adaylar, çeşitli sosyal medya platformlarında etki yaratma potansiyeli yüksek ünlü isimlerle işbirliğine yöneliyorlar ya da bu tür isimlerden gönüllü destek alıyorlar. Hillary Clinton bu amaçla HBO'da yayınlanan Girls dizisinin yaratıcısı ve oyuncusu olan, Instagram'da 2.3 milyon takipçiye sahip Lena Dunham'la işbirliği yaptı örneğin. Geçen aralık ayında Clinton'a destek vermek için New Hampshire'da seçmenlerin karşısına çıkıp bir konuşma yapan ünlü oyuncu, bu sırada Instagram hesabından birkaç fotoğraf paylaşmayı da ihmal etmedi. Dunham'ın yaptığı paylaşımlar 125 bin kişi tarafından beğenilmekle kalmadı, 5 bine yakın yorum da aldı. Amerikalı muhalif kesimlerden ciddi bir destek gören diğer demokrat aday Bernie Sanders'a, sosyal medyadaki muhalif ünlüler büyük bir ihtimam gösteriyor. Killer Mike namıyla bilinen ünlü rap'çi Michael Render, senatör Sanders'la ekonomik özgürlükten sosyal adalete, kişisel silahlanmadan marihuananın serbest bırakılmasına kadar merak edilen pek çok konuda kapsamlı bir söyleşi yaptı, ardından bu söyleşiyi altı parça halinde #FeelTheBernie etiketiyle sosyal medya hesaplarında paylaştı. Videolar şimdiye kadar YouTube'da 1.8 milyon, Facebook'ta ise 275 bin kez izlendi. Dizi aleminden ihtimam gören tek aday Clinton değil. Cumhuriyetçi aday, senatör Ted Cruz da bu konudaki şanslı isimlerden biri. Birçok yorumcu tarafından Donald Trump'tan bile daha tehlikeli diye anılan Cruz'a destek, Duck Dynasty adlı reality show'la izleyicilerin karşısına çıkan hiper-muhafazakar, redneck ailenin reisi Phil Robertson'dan geldi. Roberts'ın Cruz için hazırladığı bir dakikalık kısa video, bir hafta içinde YouTube ve Facebook'ta 1.2 milyondan fazla kez izlendi. Sosyal medyada şimdiye kadarki en ilginç ünlü desteğine mazhar olan aday ise Marco Rubio. Bu tür bir desteğin Cumhuriyetçi bir adayın işine mi yarayacağı, yoksa ayağına mı dolanacağı bilinmez ama porno yıldızı Jenna Jameson, 660 bin takipçili hesabından bir destek tweet'i atarak seçmenleri Rubio'ya oy vermeye davet etti."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/birden-cok-kultur-birden-cok-disiplin-bahadir-gurceer", "text": "Bahadır'a sadece kurucu, işletmeci, yönetici ya da restoran sahibi demem pek mümkün değil. O, gastronomi sektöründe yaşayan, yaşatan, olan, olduran, sadece burada değil, orada olan, orada olanı buraya koyan, hızlı, sempatik, zeki bir mekanizmayı temsil ediyor. Keza bu sektör hem zaruri nedenlerden, hem Akdeniz tembelliğinden ötürü kendini son zamanlarda çokça tekrarlıyor. İyi şefler finansör bulamıyorken, iyi finanse edilenlerse inovatif bir vizyona cesaret edemiyor. Ortada kalanlarsa yeteri kalitede ürüne ulaşamıyor. E haliyle çiftçi destek bulamadığı için fahiş maliyetlerden ötürü tarlayı, çiftliği kapatıp şehre yerleşiyor. Tüm bunlar oldu desek artık İstanbul gibi metropolde bile tüketici yeteri kadar bilinçli değil, hem tatsal hem bilinçsel olarak yetersiz kalıyor. Böylece arz gidiyor Mersin'e talep gidiyor tersine. Parçası olduğum takımın anlamı, benim için bu sorunlara çare ararken başladı. Tez vakitte hatırı sayılır bir yol katettik ve henüz tohum da olsa yeme-içme sektörüne yeni mikroorganizmalar ektik. Bugün kalemimi Bahadır'a, kurucusu olduğu Beca'yı anlatması için değil, önce sizin onu tanımanızı istediğim için uzatıyorum. Keza holistik karakteri ve gastronomi penceresi arasındaki ince ilişkiyi, bu yazıyı okuyunca, sonrasında da topraklarına basınca daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/birkan-sokullunun-tamirhane-gunlugu", "text": "Kurt Seyit ve Şura'nın kötü adamı olarak akıllarda yer etti, şimdilerde Hayat Şarkısı'daki rolüyle hayallerin adamı. Uzun zamandır fotoğrafçılıkta özlediğimiz ve uzak kaldığımız bu polaroid çekimi için bizimle bir motosiklet tamirhanesinde buluştu. Dışarıdan baktığınızda, oldukça mesafeli biri gibi durabilir. Ama yanına yaklaşıp, sohbete başladığınızda kesinlikle içten ve mütevazı. İşinde fazlasıyla titiz olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Yaptığı şeyin hakkını vermek istediği her halinden belli. Kıyafetler konusunda oldukça seçici. Fakat giydiği her şeyi güzel taşıyor ve kimliğine bürünüyor. Kim olduğunu bilmesem, beni bir yarışçı olduğuna kolaylıkla ikna edebilir. Açıkçası, tamir anahtarları ve yağlı bez de eline fazlasıyla yakışıyor. Fotoğraflarda ciddi bir bakış atsa da çekim aralarında sürekli gülümsüyor. Rampalarda, zorluğa aldırmadan bir yandan motoru itiyor, bir yandan poz veriyor. Doğru pozu yakalayana kadar tekrar o rampada inip çıkmaya devam ediyor. Sıcağın altında, konsept gereği kazakla olmasına rağmen... Tamirhanede, çekim sırasında çalışmaya devam eden insanlar var. Yine bir duraksama anında, bir motosikletten gelen ani ve yüksek egzoz sesinden o hariç hepimiz ürküyoruz. Çekim aralarında herkesle sohbet ediyor, motosikletler hakkında konuşuyor. Ve herkese, sürekli teşekkür ediyor. Yazının tamamı ve tüm fotoğraflar #GQSonbahar2016'da."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bizim-neslimizin-siiri-kalben", "text": "Bazen balkona konan karga hep aynısı mı ya da Kediler bir baltaya sap olup olmayacaklarını düşünürüler mi diye geçiriyor içinden. Ağaçlara, kasımpatılara, boş İstanbul sokaklarına, vapurdan görünen Adalar'a, evinde nazik güneş hüzmeleriyle serpilen bitkilerine bakıyor. Sevgiyle, tüm canlılara müthiş bir empati ve misafirperver kabulle... Kalben'in hayatının her hücresini yöneten biyofili, bazen yaşamın yaralarla dolu olması engellenemediğinden onu tarifsizce üzüyor. Hepimiz yerine kederlenebilir, hepimizi düştüğümüz yerden ayağa kaldıracak kadar coşkuyla neşelenebilir gibi güçlü bir yaşam tutkusu bu. Dünya en tuhaf zamanlarından geçerken, Kalben de belki kendi sıra dışı dönemlerinden birini yaşıyor. Yoğun bir aydınlanmanın, dönüşümün içinde en üretken günlerini geçiriyor. Biri var, hastanede insanları iyileştirdi; biri var, eczanede ilaç, maske sattı; biri var, işadamıydı maskelerin üretiminden sorumlu oldu. Ben de bu dönemde sanat ürettim diye anlatıyor. Evlerimize kapandığımız bu dönemde romanını ve ona eşlik edecek soundtrack'i bitirmiş. Üstüne de 20 şarkı daha yazmış. Kedimle vakit geçirdim, çok fazla kitap okudum, çok fazla müzik dinledim, gizli gizli bomboş İstanbul sokaklarında yürüyüşler yaptım diyor. Bu sırada son albümü Kalp Hanım'dan Avrupa Var Amerika Var'a cep telefonuyla klip de çekti. 2014'te, o SoFar konserinde, kazağıyla, gözlükleriyle içli içli 'Sadece'yi söyleyen kız başka bir yerde şimdi. Bütün kızlara hep acımasız davranan dünyada kendine kabul görür bir yer oymak için hırpalandığı yılları biz onunla birlikte geçtik. Bu hikayeye ortak olduk. Kalben 'yalakanım bebeğim' demediği, yaranma çabasını üzerinden sıyırıp attığı bir yere yolculuk etmek istiyor. Bu sadece bana yapılan bir şey değil ama şunu fark ettim diye anlatmaya başlıyor: Ben zaten dişil kelimeleri olmayan bir dilde konuşuyorum. Her ay regl olduğum için utanmam gerekiyormuş gibi yaşıyorum. Memelerimi, tüylerimi saklamak zorunda kalıp, kendimi hep daha güzel hale, daha bakılır, daha kabul edilebilir hale getirmem gerekiyormuş gibi yaşıyorum yıllardır. Biz erkeklerin dünyasında yaşıyoruz. Ortak bir adaletsizliğin içindeyiz. Bu zamana kadar kimseden çıt çıkmayan sessizlik bugün Kalben'in sesini duymamıza yol açtı belki de. İşte tam da bu! diye içimize su serpen şeyin ne olduğunu o da çok gönülden hissediyor. Ben çok fazla insanla aynı yarayı paylaşıyorum. Mahremi, utancı, yükü paylaşıyorum. O yüzden bir yerde bir genç kız taciz edildiğinde, bir insan tecavüze uğradığında, bir kadın öldürüldüğünde, bunu hissetmiyor olmam, bunu bir parçası olmuyor olmam, bu konuda sessiz kalabilmem mümkün değil diyor. Kalben sekiz yaşından beri müzikle uğraşıyor. Ama çocukluğundan beri 'mutlaka çok ünlü bir şarkıcı olacağım' demediği, birçoğumuz gibi sabahlara kadar çalışarak üniversite sınavını kazandığı, sonra para kazanmak zorunda kaldığı, kimi zaman hiç sevmediği işleri yaptığı bir öyküsü var. 28 yaşında ilk defa büyük bir kitleye konser verdiğim anı hatırlıyorum. Yıllardır bir şey için o kadar sevgi ve aşk biriktirip, sonra onu icra edebildiğini görmek çok tuhaf. Hiç beklemiyordum böyle bir şeyi. Çünkü bazı insanlar vardır, yeteneklerini bilirler, o yeteneklere göre çeşitli eğitimler alırlar, derler ki ben bunu olacağım. Ben hiç öyle olmadım diye anlatıyor. Annesini kaybetmesi Bilkent Üniversitesi'ni kazanıp, Ankara'ya geldiği ilk gençlik yıllarına rastlıyor. Ankara'nın kederli ayazına yakışır biçimde Cure, David Bowie, Patti Smith ve Velvet Underground'a sığınan bu genç kız, özgür olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Güzel miyim? Ne olacağım? İyi bir öğrenci miyim? Ailemi hak ediyor muyum? Onlara layık bir evlat mıyım? Bir şey başarabilecek miyim hayatta, bir baltaya sap olabilecek miyim? diye sorarak kendine. Bir baltaya sap olmanın ne kadar da saçma sapan, tuhaf bir şey olduğunu da sorgulayarak bir yandan. Annemin rahmetli olmasıyla çok ciddi bir kırılma oldu hayatımda diye devam ediyor. 'O benim kontrol kulemdi. Hep onu mutlu etmek, gururlandırmak için çalışkan ve onun dediği her şeyi yapan bir insan oldum. Hatta genç bir kız olduğumu, hormonlarım olduğunu, benim de yükselen arzularım olduğunu, bir libidom olduğunu baya uzun yıllar reddettim. Annem daha ziyade benim cinsiyetsiz bir insan olarak var olmamı istedi. Çünkü cinsiyetimin başıma iş açacağını düşünüyordu ve haklıydı da. Bir kadındı ve kadın olmaya dair bir sürü acı çekmişti. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/blofcunun-matematik-rehberi", "text": "New York'un Staten Island semtinde, depodan bozma, loş bir mekan. Garsonlar etrafta vızır vızır dönüyor. İçki kadehleri sürekli boşalıyor, yeniden dolduruluyor. Masalar da dolu. Oturmanın bedeliyse 300 dolar. Bu mekanda sabaha kadar poker partileri sürüyor. Dünyanın son yıllardaki çılgınlığına uygun şekilde, Texas Hold'em usulü... Mekanın sahibi, kumar oynatmakla suçlanana kadar, Staten Island'daki o deponun manzarası böyleydi. Gerçekten de poker çılgınlığının başı sonu yok. Oyunda yukarıya çıktıkça oksijen azalıyor. Geçen sene 44'üncüsü düzenlenen, dünyanın en büyük poker organizasyonu World Series of Poker'a katılmak isteyenler sadece giriş için 10 bin dolar ödedi. 2013'te tam 6 bin 300 kişi bu rakamı gözden çıkardı. Peki ne uğruna? İki gün süren son etaba dokuz oyuncunun kaldığı ve tüm dünyada canlı yayınlanan turnuva bu sene, kazanana 8.3 milyon dolar verdi. Dünkü mesele değil. 2003'teki turnuvada, spor kanalı ESPN, hem de prime time'ındaki yedi saati, o dönem amatör bir pokerci olan Chris Moneymaker'ın zaferine ayırmıştı. Moneymaker, 2.5 milyon dolarla evine giderken, poker de bu şekilde dünyada yayıldı. En çok da, zamanın ruhuna uygun şekilde, internette. Son yıllarda birçok siteye yasak gelse de poker, dünyanın dört yanındaki insanların aklını kurcalamaya devam ediyor. Kafayı bu işe takanların başında da kafasını en iyi kullananlar, yani bilim insanları geliyor. Matematikçiler pokere el atıp stratejiler geliştiriyor. Oyun teorisi bu oyunun inceliklerine uyarlanıyor. Kendine yeni alan bulan psikologlar, davranış bilimciler ardı ardına makaleler yazıyor. Koca koca profesörlerin şeytana uyduğu filmler çekiliyor. Bir yandan da beden dili uzmanları mevzu hakkında sayfalarca kitaplar döktürüyor. Örneğin, ABD'deki Union College'da psikoloji profesörü olan Christopher Chabris bu sene ilk World Series'e katılanlardan. Invisible Gorilla: How Our Intuitions Deceive Us isimli kitabıyla tanınan Chabris, pokerde kazanmanın bilimi meselesiyle de epey ilgili. Önce biraz ara bilgi verelim: World Series'de oynanan limitsiz hold'em pokerde, her oyuncuya iki kart dağıtılıyor. Masadan alabilecekleri üç kartı da ekleyerek, beş kartlı en kuvvetli eli oluşturmaları bekleniyor. Bir not daha: Masadaki her oyuncuya gösterilen bu kartlar, ilk ikişer kart dağıtıldıktan sonra, üç aşamada (3+1+1) açılıyor. Örneğin ilk dağıtımdan sonra bir oyuncunun elinde bir çift 7 var, rakipteyse bir çift 6. 7'liler kazanır. Ama yeni gelen kartlara başvurulduğunda, masada 6'lı açılırsa, üç 6'lıyla rakip kazanıyor. Chabris'in Wall Street Journal'a yazdığı bir makaledeki sorusu şu: Elde iki 7'li varsa oyuna devam etmek doğru mu? Bilime göre evet. Çünkü bu kartların kazanma şansı yüzde 81. Chabris, burada ünlü poker stratejisti David Sklansky'nin meşhur örneğini hatırlatıyor: Yüzden daha yüksekse, eninde sonunda kazanırsın. Matematik bunu gerektiriyor. Zaten ünlü poker oyuncularının bir kısmı son yıllarda matematiğin kurallarına eskisine oranla daha çok kulak veriyor. Rakam konuşuyorsa blöfe de gerek yok diyorlar. Yok arkadaş, matematik iyi güzel de, olay bu kadar basit değil diyenler de var. Örneğin tanınmış profesyonel oyunculardan Phil Galfond, matematiğin şaşmaz oranlarına bir şerh düşüp, Esas mesele tahmin aralığıyla oynamak diyor. Şöyle düşünün: Hamle yapan oyuncunun elinde bir çift 7'li var ama rakip bu hamleyi gördüğü anda, elindeki kart kombinasyonu muhtemelen daha iyi olacaktır. Daha iyi ki oyuna devam etmeye karar veriyor (Bu yüzden de 7'lilerin kazanma oranı aslında yüzde 19'a düşüyor). Galfond'a göre bütün mesele 7'linin kazanma oranını artırmak. Poker iki tarafın sürekli birbirini tarttığı bir oyun, matematik her zaman işlemiyor. Yüzde 81'in yani bir çift 7'linin hakkını gerçekten verebilmek için belirsizlik yaratmak, karşıdakinin tahmin aralığını düşürmek gerekiyor. Profesyonellere göre bunun yolu bazen blöf yapmak, bazen iyi kartlara sahip olduğu halde her oyuna girmemek. Kimi zaman da kaybetmeyi göze alarak, iyi kartları açıp kaybetmek. Phil Galfond'un vardığı sonuç şu: Bahsi geçen elde bir çift 6'lıya sahip olan, bu şekilde devam eden bir oyunda, karşıdakinin elinde mesela en az bir çift 10 olduğunu varsayıyor. Matematikçiler de artık bu görüşe kolay kolay karşı çıkamıyor; yani iki kere iki pokerde her zaman dört etmiyor. Dahası var. Matematik de sezgiler de bir kenara, çaylak bir poker oyuncusu bazen profesyonelleri bile dize getirebiliyor. En azından Almanya'daki bir araştırma bunu söylüyor. Bu araştırmada yarısı uzman, yarısı vasat 300 oyuncuya birbirlerine karşı 60 el Texas Hold'em oynatıldı. Araştırmacılar dağıtılan kağıtları önceden biliyorlardı. Sonuç: Pokerde yetenekten ziyade şans geçerli. Daha iyi poker oyuncuları 60 elde çaylakları geçemedi. Yapabildikleri tek şey, kötü kartlara daha iyi adapte olup daha az kaybetmekti. Ellerine iyi kart geçtiğindeyse yine amatörlere göre daha az kazandılar. Yani ABD'deki yargıç Jack B. Weinstein, Almanya'da çıkan sonuçtan haberdar olsaydı, o kararı almayabilirdi. O da Amerikan poker oyuncuların şansı olsun. Şans herkese lazım... Siyasette, ikili ilişkilerde, işte güçte, kariyerde poker suratlı olmak iş görüyor. Düstur şöyle: İçinden geçen her neyse belli etmeyeceksin, kaşın gözün oynamayacak, açık vermeyeceksin. Yani biraz sinsilik 101, biraz da kapalı kutu olmak. Gerçek hayatta ne kadar örneğini görürsek görelim, mevzunun temeli yine gelip poker masasına dayanıyor. İyi oyuncular, adı üstünde, poker suratlı. Saatlerce süren ve dünyanın dört bir tarafında eşzamanlı yayınlanan turnuvalarda, kameralar burunların dibine girse de kartların üzerine bir tel saçları bile düşmüyor ustaların. Renk vermiyorlar. Ama buraya kadarmış. Psychological Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre pokerde insanların yüzünden başka bakılacak yerler de var: Kollar. Bir oyuncu ne denli poker suratlı, ne kadar tecrübeli olursa olsun, kolları onu ele verebiliyor. Yani artık dost başa, düşman kollara bakıyor. Mevzu basit. Stanford Üniversitesi'nden davranış bilimci Michael Slepian ve meslektaşları, dünyanın en önde gelen turnuvası World Series of Poker'dan 2'şer saniyelik video klipleri öğrencilerine seyrettirdi. Videolardaki açı üçe ayrılıyordu: Oyuncuların sadece yüzleri, kolları, ya da belden yukarıları... Katılımcılar bu 2 saniyelik sürede, oyuncuların çipleri masaya sürdüğü anı seyretti . Oyuncuların elindeki kartların niteliğiniyse asla bilmediler. Onlardan istenen, bu görüntüleri seyrederek, ilgili kartların muhtemel değerine 1'den 7'ye kadar not vermeleriydi. Oyuncuların sırf yüzüne bakanlar, gizli tutulan kart kombinasyonlarını tahmin etmekte çuvalladı, standart tahmin oranının bile altında kalıp 0.07'lik negatif bir korelasyon tutturdular (mükemmel korelasyon 1.0). Yani World Series of Poker'da oynayanların ne kadar poker suratlı olduğu resmen kanıtlandı. Oynayanların, tıpkı masada karşısında oturuyor gibi sadece belden yukarısını görenlerin tahmin tutturma oranları daha da düşüktü. Kısacası profesyonelleri karşıdan görmek de işe yaramadı. Ortaya çip süren oyuncuların sadece kollarını görenlerse tahminleri konusunda daha başarılıydı (0.07'lik pozitif korelasyon). Davranış bilimci Slepian, sonuçlardan emin olmak için grupları değiştirip deneyi tekrarladı. Sonuç aynıydı. Pokerden anlamayanlar bile, sadece kolların hareketine bakarak, oyuncunun elindeki kartların gücünü daha iyi anladı. Burada araya girelim: Bütün mesele boş atıp dolu tutmaktan ibaret değil. Eski deneyleri inceleyen Slepian, anksiyetenin en kararlı fiziksel ifadeleri bile değiştirdiğini biliyordu; bu yüzden poker masasında gördüklerinin de benzerlik taşıdığını düşündü. Kanıtlamak için 40 yeni katılımcı bulup videoları seyrettirdi. Ama bu defa soruyu değiştirmişti. Bu 40 kişiye, oyuncuların kollarına bakıp, onların ne kadar kendinden emin olup olmadıklarını ölçmelerini istedi. Cevapları eldeki kartlarla eşleştirdi. Yine uymuştu (Hareketlerdeki pürüzsüzlüğe bakıp karar verenler 0.29'luk korelasyon yakalamıştı). Elinde iyi kart olanın, masaya çiplerini sürerken, eli kolu titremiyordu. Blöf yapan veya kararsız davranınsa tam tersi. Yani şimdi en usta poker oyuncularının bile çalışacak yeni bir dersi var. Poker beceri işi mi, şans işi mi? sorusuna daha uzun zaman cevap aranacak. Esas cevap, her zaman tecrübeyle sabit. Poker ustaları meraklılara Zevkine oynayın, abartmayın, ocağınızı yıkmayın diyor. Poker ustaları en önemli kuralı en başta veriyor: Önemli olan katılmak değil kazanmaksa, her el oynanmaz. Pas geçmeyi öğrenmeli. Azıcık durup nefeslenmeli. İyi oyuncular etrafa bakıp insanları, reaksiyonları izler. Kartlara çalışır. Daha çok oynamak, daha çok kazanmak anlamına gelmiyor. Genellikle daha çok kaybedilir. Tabii oynayan kişi stajını şampiyonların masasında yapmadıysa. Ya da bizzat şampiyon değilse... Sarhoşken yapılmayacak ilk şey, eski sevgiliyi aramak. İkincisi de poker oynamak. Her şeyi unuttuysanız bile seyrettiğiniz onca casino'lu filmi hatırlayın. Kasa her zaman kazanır da oyuncu sarhoşken daha çok kazanır. İki kadeh bile gevşeyip bahisleri yok yere artırmaya yetiyor. Sözümüz tabii ki Arkadaşlar arasındayız, dostların sofrasındayız diyenlere değil. Oyuncunun içkiyle arası olmayabilir ama bu, her durumda masaya oturabilir demek anlamına da gelmiyor. Profesyonel oyuncular bu konuda biraz zorlayıcı ve sıkıcı kurallara sahip. Ne zaman poker oynanmaz? sorusuna verdikleri bir diğer cevap da şu: Sıkıntı tavan yapmışken... Sevgilisinden ayrılan, işe kafası takılan, hayatını hale yola koyamayan, bu mevzuları masada da çözemez. Kafada çözer. Gidişat buysa sinema, spor OK; masalara çökmekse ciddi hata. Türkçesi: Çoluğun çocuğun rızkını yemek ayıptır. Şampiyonlar der ki, birisini etkilemek için, sırf kazanacağına inandığı için ya da sabırsızlıktan yerinden duramadığından bahisleri yükseltenden adam olmuyor. Poker masasında da, hayatta da... Kart sayanların Hollywood filmlerinde işi zor. Eninde sonunda yakayı ele veriyor, o yakadan tutularak casino'dan dışarı atılıyorlar. İsimleri kara listeye bir daha silinmemek üzere yazılıyor. Kart okumak biraz daha farklı: Masada ne oluyor, şimdiye dek ne çıktı, ortada ne olabilir; yazlıkta okey oynamaktan hallice işte... Ama profesyonellere göre işin yarısı da bu. Diğer yarısı da insan okumak. Kimin ne tiki var, kaş göz ne zaman seyiriyor, kim ne zaman geriliyor... Şampiyonların ortak kanısı şu: En poker suratlı oyuncunun hareketleri bile uzun uzun incelenirse kendini tekrarladığı görülür. Pokerden dilimize geçen en işlevsel kelime: Blöf. Kullanım alanı sınırsız. İşin ehlinin anlattığına göre blöfle bir el kazanılır, hadi ikinci, üçüncü de belki ama masadan kazanarak kalkmak mümkün değil. Bedavadan klişe gibi olacak, yine de yazalım: Hayatta da öyle... Bilenlerden bir ders daha: Masaya para süren, sırf sürdü diye oyunda kalırsa kaybeder. Kabul etmek zor belki ama sürülen para artık masanın, oyuncunun değil. Sırf bu yüzden ocağı yıkılan çok adam gördük filmlerde, yalan değilmiş demek..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/boran-kuzum-ozgun-bir-hikaye-anlaticisi", "text": "Boran ile bundan tam üç sene önce o dönem yeni çıkarttığımız Miss Vogue'un ikinci sayısında yayımlanacak bir röportaj sayesinde tanışmıştık. Çekim boyunca tüm ekibin Boran'ın çalışılması ne kadar kolay ve mütevazı bir insan olduğundan bahsettiğini hatırlıyorum. Çekim bitip de röportaja oturduğumuzda, yıldızı yeni ama göz alıcı bir şekilde parlayan 25 yaşındaki bu oyuncunun sakin, olgun tavrının hepimizi ne kadar etkilediğini de. O günden bu güne kariyerine üç dizi ve bir film ekleyen Boran'ın, karakteriyle samimiyetinden hiç taviz vermediğini de bilgisayarının ekranını bu röportaj için bana Ankara'daki lise odasından kocaman bir gülümsemeyle açtığında anlıyorum. Üç sene önce yıldızı parlayanlar listesine üst sıradan giriş yapmış bu oyuncunun, bugün GQ Men Of The Year töreninde Eşitlik Özel Ödülü'nün sahibi olmasına ise hiç şaşırmıyorum. Henüz kariyerinin çok başlarında beğendiği rolleri seçip, peşlerinden koşup, kendini kanıtlayarak almakla kalmayıp, oynadığı her rolün sonuna kadar hakkını veren bir oyuncu o. Ne istediğini bilen, bu isteği gerçekleştirmek için sadece yeteceğine güvenmeyip çok çalışacak kadar yetkin ve azimli. \"Ben uzun bir süre, neyin içinde kendimi mutlu hissedeceğimi, neyle var olmak istediğimi aradıktan, yanlışları görerek deneyimledikten sonra kendim için doğru olan ve ilk günkü tutkuyla yapmaya devam ettiğim bu mesleğe başladım diyor. Hem özel hayatında hem de mesleğinde en çok beslendiği şeylerden olan samimiyet ve dürüstlüğü hemen seziyorsunuz. Genç yaşta Ankaralı bir çocuk olarak, oyunculuk hayaliyle İstanbul'a konservatuarda okumaya gelmiş. Yeni şehre ayak uydurmanın, okulda hayatta kalmanın, hakkındaki önyargıları kırmanın kolay olmadığını tahmin etmek zor değil. Tutkuyla bağlandığı mesleğin aslında beraberinde cesaret kırıcı pek çok küçük detay getirdiğini de zamanla deneyimlemiş Boran. Başlangıçta karşılaştığı bu zorlukları daha sonra 'oyunculuk sayesinde insanların kalplerinde ve zihinlerinde küçük de olsa bir kapı açabilmek' inancıyla aşmış. Dört sene boyunca Oyunculuk için tekrar tekrar inşa edildik diyerek bahsettiği konservatuardan çıktığında 'başkalarını kabullenmek' yerine, 'kendini olduğu gibi tanıyıp kabul etmenin' değerini anlamış. Sektöre attığı ilk adımlarda karşısına çıkan klişe beklentilere ayak uydurmayı reddedişi de bundan. Beklentileri karşılamak yerine kendi inandığı yolu seçip eleştirilme pahasına da olsa o yolda yürümesi şu an sahip olduğu başarıyı bir üst seviyeye taşıyor. Aslında hayran olduğu mesleği icra ettiği bu zaman boyunca dolaylı yoldan da olsa, insanlara farklılıkları benimsemeyi, eşitliği ve hoşgörüyü aşılayan bir karakter karşımdaki. Bizim işimizin doğasında; Antik Yunan döneminde ilk tiyatro kurulduğundan beri insanları anlamak, seyirciyle empati kurmak var. Türkiye gibi bir gözü batıya dönük ama kökleri doğuda uzayıp giden bir coğrafyada bu empatiyi kurabilmek için her daim gözlemlemeniz, önce kendinizi sonra etrafınızı çok iyi tanımanız gerekir diyor. Oyunculuğunu merkezine oturttuğu empati ve anlayış duygularının karakteriyle bu kadar iyi örtüşmesi, mesleğinde bu denli hızlı ve başarılı bir ilerleyiş yakalamasının tesadüf olmadığın kanıtı. Konu farklılıklardan açılmışken, Eşitlik Özel Ödülü'nü alırken kurduğu Bunu bir ödül değil, bir vesile olarak görüyorum cümlesini hatırlıyorum. Ben özgün olmanın, iyi bir hikaye anlatmanın gücüne inanıyorum. Ödül sayesinde bu konuların konuşulmasına olanak sağladığımızı düşünüyorum. Eşitlik sadece kadın erkek arasındaki bir mevzu değil artık. Ben her yerde eşitlik görüyorum. Bunu böyle görmeyen insanları da anlamakta zorlanıyorum diye devam ederken, gözlerinde, verdiği mesajın gücü var. İçindeki boşlukları, hoşgörü ya da empati yerine karşısındakini farklı görüp dışlayarak doldurmaya çalışan zihniyetten şikayetçi. Hepimizin hayatında var bazı kırılmalar, zorluklar. En klişe cümledir: Yargıladığın başına gelir. Gerçekten de öyledir. Sen başına geleni görebildiğin, kendi farkındalığına varabildiğinde içindeki eleştiriler herkese karşı bir farkındalığa dönüşür bence derken farklılıkların kabul görmesinin sadece kendi sektöründe değil, hayatın her alanında ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlatıyor. Derin mevzulara girdik! diye gülüşüyoruz. Tüm bunları büyük bir yerden söylemek gibi bir niyeti olmadığının, hem tecrübe hem de yaş olarak daha öğrenecek çok şeyi olduğunun altını çiziyor. Yaşıtlarına kıyasla sahip olduğu ağırbaşlılık ve konulara farklı açılardan bakabilme yeteneğinin kaynağını merak etmeden edemiyor insan. Yaptığım iş bana bu konuları derinlemesine düşünme imkanı verdi. Bu konuda da elimden geldiği kadar okuyorum. Bizim mesleğimizde öğrenip gelişmenin sınırı yok cümlesiyle, konuştuğumuz Zoom penceresinin ekranının kenarından gözüken 20 ciltlik Meydan Larousse serisi birleşince taşlar yerine oturuyor. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/botsvanada-sessizlik-bir-erdemdir", "text": "Botsvana'ya gitmeden önce, coğrafi zıtlıkların insan ruhunda dramatik etkiler yaratabileceğini aklımdan dahi geçiremezdim. Bir Afrika safarisinden beklentim, tutkuyla sevdiğim yaban hayatının başka kıtalarda göremeyeceğim zenginliğini yakından izleyip fotoğraflamaktan öte değildi. Beş yüz bin kilometrekareye yayılan bir ülkede önce kuraklığa mahkum tuz havzalarında, ardından su basması sonucu deltaya dönüşmüş çöl topraklarında kah ciplerle kah kanolarla bata çıka yaşadığım macera ise ancak filmlerde görebileceğim türdendi. İşte size bu yaşadıklarımın hikayesini anlatmak isterim. Botsvana, safari turizminde son yılların yükselen yıldızı... Afrika'nın güneyinde kalan elmas zengini topraklarda aynı zamanda kıtanın en yırtıcı hayvanları, en büyülü kuşları ve en zarif antilopları yaşar. Örneğin çoğunuzun mirket olarak hatırlayacağı kuyruksürenleri, belgeseller dışında sadece Kalahari Çölü'nde görebilirsiniz. Kızıl leçve olarak bilinen muhteşem zariflikteki ceylan türü dünyada sadece Okavango Deltası'nın sularında koşturur. Kıtanın en kalabalık fil sürülerine aynı zamanda eşsiz gün batımlarıyla tanınan Chobe Nehri'nde rastlanır. Tüm bunlar ve daha fazlasıyla misafirlerine elmastan daha değerli şeyler sunan bir Afrika ülkesidir Botsvana... Coğrafi olarak zorluklar diyarıdır. Denize kıyısı olmayan ülkenin bütününe baktığınızda, Kalahari'nin çorak topraklarına mahkum gibi görünür. Oysa ki her yaz komşu ülke Angola'nın haşmetli dağlarından eriyip gelen kar sularının adeta bir taşkın gibi çölü basması sonucu oluşan Okavango Deltası, ülke için hayat demektir. Taşkınla birlikte bir anda çöllük alan dört tarafı sularla çevrili adacıklarla kaplanır, bitkiler ve hayvanlar suya kavuşur, hayat adeta yeniden canlanır. UNESCO'nun dünyanın denize dökülmeyen bu en büyük iç deltasını doğa mirası ilan etmesi bu sıra dışı oluşumdandır. İdeal bir Botsvana safarisi, ülkenin kuzeydoğusunda, Kalahari Çölü ile çevrili Makgadikgadi tuz düzlüklerinden başlar. Kuş uçmaz kervan geçmez diyebileceğim bölgenin dünyayla tanışması, hüzünlü bir hikayeyi de içerisinde barındırır. Safarim sırasında birkaç gün geçirdiğim Jack's Camp'e adını veren Jack Bousfield, Afrika'nın en azılı timsah avcılarından ve en ünlü doğa rehberlerinden biridir. Uzun yıllar Zambiya'da av turizmiyle uğraşan, 50 binden fazla timsah öldürdüğü bilinen bu efsane adam, Sahraaltı Afrika'da 1980'lerde avcılığın yasaklanmasıyla fotoğraf safarilerine yönelmeye karar verir. Ancak oğlu Ralph ile Botsvana'ya kamp kurmak için arazi bakmaya gittiklerinde bindiği pırpır uçağın düşmesi sonucu hayatını kaybeder. Aynı kazadan yaralı kurtulan Ralph, babasından devraldığı mirası sürdürmekte kararlıdır. Uzun uğraşlar sonucu, Makgadikgadi'de ilk kampını açar. Jack's Camp, çoğu insan için, tıpkı Botsvana gibi, cesaretin öyküsüdür. Botsvana'ya safariye gelenler, kolayca ulaşabilecekleri ve sayısız hayvan türünü görebilecekleri Okavango Deltası'nda rahatlıkla bir hafta vakit geçirebilecekken, ufukta tek bir canlının gözükmediği Makgadikgadi'ye mutlaka vakit ayırır. Makgadikgadi'de günler Ralph'in bahsettiği sessizlikte geçerken etrafınızı çevreleyen sonsuzluğu iliklerinize kadar hissetmek tarifi zor bir mutluluktur... Bir efsanenin adını taşıyan Jack's Camp, uçsuz bucaksız tuz düzlüklerinde, adeta bir hiçliğin ortasında bir vaha gibi yükselir. Yeşil kanvas çadırlar, kırmızı müslin kumaşlardan duvar perdeleri, sayvanlı yataklar, vintage haritalar ve kıta tarihine ışık tutacak antika eşyalarla dekore edilen kamp, sadece Botsvana'nın değil, tüm Afrika'nın en ünlü çadır konaklamalarından biridir. Burada gündüzleri farklı aktivitelerle bölgeyi keşfedersiniz. Dileyen quad bisikletlerle çölde sırtlan peşine düşerken dileyen at sırtında ya da dört tarafı açık arazi araçlarıyla siyah yeleli aslanları kovalar. Geceleri kamp ateşinin etrafında diğer konuklarla sohbet etmek istersiniz, ama gözlerinizi sonsuz yıldızlı semadan alamadığınız için sessiz kalmak tercihiniz olur. Odanıza çekilip başınızı yastığa koyduğunuzda, çadıra vuran rüzgarın sesini bir yırtıcının hırıltıları zanneder, uykusuzluktan baygın düşene kadar Kalahari'den esen yelleri dinlersiniz... Makgadikgadi'ye veda etmek hiç kolay olmaz. Ancak ideal bir Botsvana safarisinin ikinci durağı mutlaka Okavango Deltası olmalıdır. Sudan hoşlanmadığı bilinen aslan ve leoparların bile tutunacak bir kara parçası bulmak için yüzmek zorunda kaldığı, fillerin sabahtan akşama sevinçle banyo yaptığı deltada yaşam; tüm yaz boyunca suya kavuşmanın getirdiği mutlulukla geçer. Kalahari'nin sessiz sonsuzluğu Okavango'nun kuş sesleriyle bölünür. Beş yüze yakın sıra dışı kuş türünün yaşadığı sulak alanda mokorolarla safariye çıkmak, maceranın diğer adıdır. Mokoro, Afrika sosis ağacı ya da abanoz ağacından elle oyularak yapılan geleneksel bir kano çeşididir. Okavango'nun sığ sularında yerli halkın ulaşımı sağlamak için kullandığı bu küçücük kanoyla sazlıklarla kaplı dar su kanallarının arasından ilerleyerek safari yapılır. Su kenarına serinlemeye gelen filler, zebralar, zürafalar, suda yüzen antiloplar derken az ötede, suyun biraz derinleştiği noktada bir timsah ya da suaygırının sizi bekliyor olabileceği gerçeği aklınızdan hiç çıkmaz. Okavango'da nadiren de olsa suaygırlarının kanoları devirdiği tatsız olaylar yaşanır. Korku, buraya gelmeden geride bırakmanız gereken tek duygudur. Yerine koymanız gereken ise, mokoroyu kürekle idare eden rehberinize güvenerek, UNESCO korumasındaki bu doğa harikası deltada saatlerce yol alabilmenin eşine az rastlanır bir deneyim olduğunu bilmenin verdiği şükür duygusu olmalıdır. Okavango'da tabii ki kara parçalarında 4 x 4 araçlarla klasik safarilerinize devam edebilirsiniz. Ancak mokoro deneyimi yaşamadan buradan ayrılmak büyük eksiklik olur. Deltada her kampta mokoro aktivitesi sunulmaz. Planlama yaparken bunu dikkate almanız, suya yakın konumlanan kamplardan birini seçmeniz elzemdir. Bousfield, bu yüzden hem Jack's Camp hem de Okavango'da yeni hizmete açtığı Duke's Camp için, safari turizminde doğal çevrenin korunmasını hedefleyen bir işletme anlayışı sunan Natural Selection Travel ile çalışmayı seçtiğini söylüyor. Natural Selection , Botsvana, Namibya ve Güney Afrika'da tamamen sürdürülebilir turizmi hedefleyen 22 sıra dışı kamp işletiyor. Bunların en yenisi olan Okavango'daki Duke's Camp, deltanın el değmemiş bölgelerinden biri olan kuzey topraklarında yer alıyor. Sadece sekiz çadırdan oluşan Duke's, Eskidünya safarilerini anımsatan dekoru ve bizzat Ralph tarafından eğitilen rehber kadrosuyla deltada otantik maceralar vaat ediyor. Ralph gibi son derece profesyonel bir ismin işbirliği yapmayı seçtiği Natural Selection Travel için safariye gelenlerin karbon ayak izinin sıfıra indirilmesi ve doğanın sonsuza dek korunması, ticaretten daha önemli. 2017 yılında bu bilinçle kurulan şirketin bana göre en büyük başarılarından biri, Okavango'nun tam ortasında, uzun yıllar av turizmine hizmet etmiş ve büyük ölçüde hayvan popülasyonunu kaybetmiş Khwai Concession'ı yok olmaktan kurtarması oldu. Son birkaç senede tekrar tekrar ziyaret ettiğim bu imtiyaz alanında nesli kritik derecede tehlike altındaki Afrika yaban köpeklerini gördüğüm safariler yaptım. Sayıları çok azaldığı için Afrika'da her yerde karşınıza çıkmayan bu türün yeni bir yaşam alanına kavuşmuş olması ve bu sayede nüfusunun artması, Okavango'da bugüne dek yaşadığım en değerli tecrübelerden biri oldu. Mutluluğumu Khwai'nin yeni safari kamplarından Sable Alley'de gün batımına karşı kadeh kaldırarak kutladım. Gezegenimizin büyük ölçüde tahrip olduğu bir tuhaf modern çağda, her şeye rağmen bir canlı türünün daha varlığını sürdürdüğünü görmek ve insanların yaban hayatıyla bir arada nasıl huzurla yaşayabileceğine şahit olmak, Botsvana'nın uzun yıllardır bana verdiği en değerli hatıralar arasında yer alacak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/bu-sonbaharda-tasarima-ai-damgasi", "text": "Refabric modacılar için Midjourney denebilir, istediğiniz detaylarla kıyafet tasarlayabiliyor, bunu fotorealistic bir şekilde gösterebiliyor, detaylarıyla oynayabiliyorsunuz. PRO versiyonunda ise artık tam bir deneyimli tasarımcı gibi çalışabiliyor, koleksiyon dataları kullanarak istediğinize daha yakın tasarımlar çıkartabiliyorsunuz. Londra'da yaşayan Alena Stepanova etnik stilleri yapay zeka ile birleştirerek, inanılmaz işler ortaya çıkartıyor. Etnik parçalarla yeni nesil dokuları birleştiren, daha sonra da bunları çok uyumlu mücevherle birleştiren Alena'nın işleri çok ilgi çekmeye başladı bile. Parisli IA Thinking'in popüler kültür ve birbirine zıt malzemeleri kullanarak yarattığı tasarımlar oldukça ilgi çekiyor, bazen çok kısıtlı renk seçimleriyle ortaya çıkarttığı tasarımlar sınırları zorluyor, kaçırmayın. Barbara İtalya'dan yarışmamıza katılıyor, tam da bir İtalyan ruhunu yansıtıyor. Canlı renkler, inanılmaz bir detaycılık, her koleksiyonda onlarca farklı tasarımla modaya katmak istediği enerjiyi canlı canlı size hissettiriyor. Katman katman giyinme konusuna da yeni bir bakış açısı getirdiğini söyleyebiliriz. Hippie Barbie serisini kaçırmayın! Şimdi modadan biraz daha farklı tasarım alanlarına girelim, Midjourney gibi araçları yeni hikayeler anlatmak, tasarlamak için kullanan yeni nesil hikaye anlatıcılarıyla tanışalım! Tüm görsel dünyanın bir başka evrene göre tasarlandığı, buradaki karakterlerin ve olayların detaylarına inildiği inanılmaz bir evren tasarlanmış, incelemenizi öneririm. Arca bambaşka bir dünya. Bu retro- masal diyarı, renkli karakterler ve vintage havasıyla dolup taşıyor. Onların ne yaptığını öğrenin ve bu eğlenceli hesabı takip edin! Eğer biraz tuhaflığa hazırsanız ve büyük tüylü hayvanları seviyorsanız, bu hesap yeni favoriniz olacak! @ryank. taylor tarafından tasarlanan, farklı bir geleceğe ait vintage fotoğraflar için takip edin! Bu büyüleyici Instagram hesabı Kowloon Surlu Şehri'nin harikalarını belgeliyor. Orada yaşayan ilginç insanlarla tanışın ve bu büyük şehrin nasıl işlediğini keşfedin! Mars'taki ilk koloni olan Midnite'ta yaşayan Synthografik Gazeteci Kooper ile tanışın ve maceralarını takip edin! Son olarak da yapay zekayı gerçek hayatta yakalayamayacakları anlar için kullanan fotoğrafçılar ve mimarlara geçelim ve bakalım ne gibi hayal ürünü tasarımlar ortaya çıkmış! Bu kategorinin ilk misafiri bir Türk, hem de dünyaca ünlü Alper Yeşiltaş! Ünlüleri yapay zeka sayesinde yaşlandırdığı fotoğraflarıyla daha da ünlü hale geldi, bu kategorideki en yeni kafada işleri çıkartmaya devam edeceğini umuyoruz! Jos Avery ismi belki yabancı gelmeyecektir, zira kendisi tüm sanat dünyasını fotoğraflarının gerçek olduğuna inandıran sonra da AI ile bunları ürettiğini açıklayınca oldukça fırtınalar estiren bir sanatçı. Fotoğraflarının kalitesi gerçekten yapay zekanın yeteneklerini sorgulatıyor! Joshua Vermillion, Nevada Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan inovatif bir mimar. Tasarımcı, mimarlık ve AI sanatı arasında bir bağlantı oluşturma üzerine odaklanıyor. Josh tarafından geliştirilen AI ile üretilen sanat, parametrik ve jeneratif mimari tasarımların keşfi olarak tanımlanmakta. Amerikalı Carlos Banon, Midjourney AI aracılığıyla dijital tasarımı araştıran ünlü bir AI sanatçısı ve mimar. Banon, STUD Singapur'da öğretim üyesi yardımcısı olarak çalışmakta, AIRLAB Singapur'un direktörü ve yapay zekayla yeni ürünler tasarlayarak mimaride çığır açma peşinde. Yazımızın sonuna geldik, umarım size tasarım anlayışınızı nerelere kadar geliştirebileceğinizi düşündürecek örnekler verebilmişimdir!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/cakal-icimden-oyle-geldi", "text": "Sizi biraz daha gereyim o zaman. Bu erken başarıya bir de GenZ'nin en çok şikayet edilen 'planlamamak', 'birçok şeyle aynı anda uğraşmak', 'hızlı sıkılmak', 'yerinde duramamak', 'kuralları kabul etmemek' gibi özelliklerini taşıyarak ve sahiplenerek ulaşmış. Onu dinlerken özgüvenine hayran kalıyorsunuz. Hedefi olan ama fazla plan yapmayan biri var karşınızda. Ona sorabileceğiniz birçok sorunun cevabı: içimden öyle geldi. Öyle mi? Evet güzeldi. Giyinmeyi seviyorum. Ama tek bir tarzda da kısıtlamıyorsun kendini, mesela seni bir klibinde smokin ile görebilirim gibi hissediyorum. Giymeyeceğim şeyler var ama ta ki kameradan kendimi görene kadar! Görmeden aklımdan şunu giymem diyemiyorum sana ama giymeyeceğim, üstüme yakıştırmadığım şeyler oluyor. Bugün çekimde de mesela önyargılı yaklaştığım şeyler vardı ama sonra kamerada görünce fikrim değişti. Prodüktörler öncelikle benim için en büyük etken. Los Angeles kariyerimi daha iyi ilerleteceğimi düşündüğüm bir yer. Aynı zamanda oranın kültürüne hakim olmak istedim biraz. Stüdyoların en gelişmişleri orada, kafalar açık, partiler geniş. Karşılaşabiliyorum evet. Mesela bir gün bir doğum günü partisinden stüdyoya geçildi, stüdyoda Future ve Metroboomin ile karşılaştım. Tahmin etmiyordum karşılaşacağımı. İçeri bir girdim yan yana oturuyorlar. Benim için acayip bir duygu böyle dev isimlerle aynı ortamda olmak. Şu an dünya çapında olan, çok başarılı bulduğum prodüktörlerden Metroboomin'ın tüm ekibini tanıyorum orada. Onlarla tanışmak bile büyük bir olaydı benim için. Ki insanlarla tanışmaya devam ettikçe kendi kişisel gelişimimi hızlandırıyormuş gibi hissetmek beni pozitif anlamda iyi etkiliyor. Daha iyi spor yapıyorum orada, oksijen daha iyi o yüzden fiziksel olarak da daha iyi etkiliyor. Benim değişmiyor, her yerde bir günde bitiririm ben şarkıyı. Şöyle başından anlatayım; benim mesela arabada giderken bir anda aklıma bir melodi geldiğinde önce bir dörtlük yazıp kaydettiğim oluyor notlarıma. Şarkıyı yapacağımız sırada beat dinlerken bütün notlarıma bakıyorum hangisi olabilir diye. Ondan sonra 2-3 tane verse seçiyorum önceden yazdıklarımın içinden ve devam ediyorum yazıp bitirmeye. Sonra hemen kayıt alıyorum. Kaydım zaten çok hızlı gerçekleşiyor. 1 olmadı, 2 olmadı, 3. kayıt garanti oluyor. Bırakmıyorum aslında. Ben her verse yazdığımda bütün verse'lerimi topluyorum. Kafamdaki arenje'yi prodüktöre aktarıyorum. Diyorum ki ben böyle duymak istiyorum, ona yönlendirmelerde bulunuyorum. Miks-mastering aşamasında tamamen onlarda ama benim 40. revizelere kadar çıkmışlığım oluyor, sürekli git gel şeklinde. Hemen yayınlayayım istiyorum ama çok yükselirsem. Yani enerjim çok uyuşuyorsa, şarkıyı çok sevmişsem o an hemen çıkartalım kafasına giriyorum. Ama bu beklesin biraz falan diyorsam bekliyor. Öyle şu an beklesin diyerek kenarda duran 60-70 şarkım olmuştur belki. Valla şu an ölsem önümdeki 10 seneyi doldururum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/cape-townda-buyuk-beyazla-randevu", "text": "Adrenalin, ya da Organize İşler'deki deyişiyle ardinal kimimiz için yüksek bir binanın tepesinden aşağıya bakmak kadar basit bir olayla hayat bulurken, kimilerimiz içinse bir tık daha uç durumlarda ortaya çıkabiliyor. Bu, hayat tarzınız ya da mesleğinizle de çok ilintili bir şey değil aslında. Tamamen yapı meselesi. Motosiklet kullanıcılarının oldukça haşır neşir olduğu bu hormonun belirleyici özelliklerinden biri de her zaman biraz daha fazlasının isteniyor oluşu. Çok arsız bir hormon, önce gözünüze hoş görünüyor, baktı ki siz de ona karşı boş değilsiniz hemen bir adım ötede buluşmayı teklif ediyor. İtiraf etmeliyim ki ben de bu tuzağa zaman zaman düşenlerdenim. Bir örnekle anlatmak isterim. Sene 2015, dostum ve bu maceradaki kurbanım Yalın Manço ile altı günlük Garden Route için Cape Town'a gittik. Senelerdir orada yaşayan Sarper Sesli'nin misafiri olarak altımızda BMW R 1200 GS'ler ile belki de dünyada görüp görülebilecek en heyecanlı virajları geçeceğiz. Gelin görün ki biz uçakta bambaşka yaramazlıklar planlamışız, ikinci gün kafes ile köpekbalığı dalışını nasıl araya sıkıştırırız, onu düşünüyorduk. Beş metrelik büyük beyazları teknenin yanından sarkıtılan bir kafesin içinden, birkaç metreden yemek yerken izlemeyi, mümkünse dürtmeyi planlıyorduk. Neyse ki Sarper'i ikna etmek hiç zor olmuyor ve hayatımızın the adrenalin anına geri saymaya başlamakta gecikmiyoruz. Önümüzde, her birinde farklı bir yerde uyanacağımız altı gün vardı. Her ne kadar otantik de olsa şehir havasından bir an önce çıkıp kendimizi Afrika doğasına bırakmak üzere yola koyulduk. İlk durağımız Western Cape. Buraya kadar gelmişken Afrika'nın en ucu diye tanınan Ümit Burnu'nu pas mı geçeceğiz? sorusuna Sarper'den cevap jet hızıyla geldi. Ümit Burnu Cape Yarımadası'nın en güney ucuymuş, yani Bartolomeu Dias'ın 1488 yılında yaptığı bir kelime cambazlığının yükünü yıllarca bizler taşımışız. Gerçek kahraman Cape Agulhas'ın da güzergahımızda olduğunu duyunca, bu seyahat boyunca ilkokuldan kalan tüm bilgilerimizi unutup, kendimizi tur rehberimizin planlarına bırakmaya karar verdik. Soldan akan trafiğe, trafik kurallarına harfiyen uyan sürücülere ve kaymak gibi asfalta alışmamız biraz zaman aldı. Müthiş bir doğanın içinde yapılan yaklaşık 140 kilometrelik seyahatin nasıl bittiğini ben tam olarak kestiremedim. Ülkemizde rastladığımız inek ve bilumum küçükbaş hayvanın aksine, yol kenarlarında duran devekuşlarını sayarken ilk durağa gelmiş bulunduk. Güney Afrika'da sıklıkla rastlayacağınız devekuşu, babun, sincap gibi hayvanlarla haşır neşir olmak iyi hoş da, bizim Van Dyks Bay'deki randevumuz biraz daha hareketli bir dostumuzla: Büyük Beyaz Köpekbalığı. Kısaca özetlemek gerekirse görevimiz, motor kıyafetlerinden ve kasktan kurtulup, dalış giysilerini giyip, bizimle aynı zamanlarda ve aynı coğrafi noktada aklını kaçıran yaklaşık 30 kişiyle birlikte, 1000 beygir gücündeki bir tekneyle yaklaşık bir saat boyunca kıyıdan açılıp, görevli ekibin teknenin yanına sarkıttığı bir kafese girip, bir müddet boyları 5-6 metreyi bulan büyük beyazlarla denizin altında haşır neşir olmak. Kendimizi bu kısa maceraya hazırlarken bize imzalatılan feragatnamelerin, duvarda asılı olan köpekbalıklarına dokunmayın uyarılarının ve önümüzde olan ve son dakikada vazgeçip kafese girmeyen ve bembeyaz bir yüzle geri dönmek isteyen kişilerin varlığının çok da yardımcı olduğunu söyleyemem. Halbuki bir önceki gün Cape Town'da Sarper'den aldığımız son dakika bilgisi sayesinde bizim içimiz son derece rahat! Kahveye arkadaş olsun diye açtığım sohbet şu diyalogla yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Hiç kaza oldu mu bu dalışlarda? sualine cevap her zamanki soğukkanlılığıyla Sarper'den geldi. İlkokul bilgilerimizi gereğinden erken terk etmiş olmanın pişmanlığıyla teknemize dönelim: Önümüzdekiler teker teker vazgeçedursunlar, Yalın ve ben kafesin içindeki yerlerimizi aldık. Ritüeli kısaca anlatmam gerekirse, mürettebat biz fanileri bu kafeslere doldurduktan sonra çeşitli balık ve et artıklarıyla zenginleştirilmiş bir nevi mayiyi suya döküp, teknenin orasına burasına vurarak ses çıkarmaya başlıyor. Büyük beyazları çekmek için sadece büyük ton balığı kafaları kullanılıyor. Bu yasal bir zorunlulukmuş, eskiden kullanılan balık kanı ve ton balığı etleri büyük beyazları agresifleştirdiği ve kolay beslenmeye alıştırdığı için yasaklanmış. Bu nedenle besin değeri taşımayan ancak sadece büyük beyazları çekecek kokuyu salgılayan bu kafalar kullanılıyor. Teknenin ön kısımlarından biri de iki boyutlu bir fok maketini suya atıp dolaştırmaya başlıyor. Teknenin üzerinde meraklı gözler büyük beyaz ararken, biz de kafesin içinde acaba şu anda herhangi bir yerim kafesin dışına çıkıyor mudur\" düşüncesiyle bekleşiyoruz. Şanssız olduğumuz bir durum var: sudaki görüş mesafesi beklentinin çok altında. Sonradan öğreniyoruz ki bu, sudaki plankton miktarının fazla olmasından kaynaklanıyormuş. Bu durumda kafesin içinde balina da mı beklemeliydik? Çok değil birkaç dakika içinde ilk beyaz kendini gösterdi. Suyun altından görmek çok zor olduğu için dostumuzla su yüzeyinden selamlaştık. Bir derken dört oldular. Kafesin dışında kan gövdeyi götürmeye başladı. İplerle atılan her et parçasının yok edilmesi saniyeler alıyor, açık bir köpekbalığı ağzını 20-30 santimetreden görme frekansımız gittikçe sıklaşıyordu. Hızını alamayan birisi iki boyutlu fok maketini de mideye indirince bizim yavaş yavaş çıkma zamanımızın geldiğini anladık. Kendini koyuvermemiş olanlarımızı da dev dalgalarla dolu geri dönüş yolu perişan ettikten sonra, biz bir grup boş bakan insan, kendimizi bir süre sonra yeniden karada bulduk. Yol değil, okyanus yorar diyen Sarper haklı çıkmıştı, kendimizi bir an önce sabit bir mekana çivilemek ve bir kadeh kırmızı şarap hayali gözümüzde canlanır olmuştu. Tur rehberimiz yedi farklı büyük beyaz gördüğümüzü anlatıyordu dönüş yolunda. Daldığımız bölgede sadece 3-4 gün kalıyorlarmış. Oradan Avustralya'ya doğru göçe devam ediyorlarmış. Bu nedenle dalışta denk geldikleri köpekbalıkları sürekli değişiyormuş. Aynı turda hipopotamların yaşadığı bir göletin hemen yanında çadırda kalarak ya da timsah havuzlarını bir hayli yakından ziyaret ederek ve doğal parkta bir çıtayı gidip okşayarak da adrenaline selam çakmıştık. Ama bir karış mesafeden parmağım büyüklüğündeki onlarca diş ile dakikalarca haşır neşir olmak şimdiye dek yaşadığım en uç anılardan biri olarak aklıma kazındı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/cerrahpasa-tip-fakultesi-calisanlari-kahramanlarimiz", "text": "Sıcak hem de çok sıcak, her geçen dakika attığı her adımda ısı biraz daha yükseliyor, aldığı ılık nefesler zihnini bulandırıyor yavaş yavaş. Çok susadım, bir bardak su içsem diye geçiriyor aklından sonra hemen kovalıyor bu düşünceyi. Çünkü su içerse tuvalete gitmesi gerekir. Üzerindeki kat kat giysileri çıkaramaz daha, henüz mola saatine zaman var. Cerrahpaşa'da Covid-19 hastalarına bakan ekibin üyeleri kat kat koruyucu giysilerinin altında virüsle başa çıkmaya, zamanla yarışmaya ve hayatta kalmaya çalışıyor. 20 yıldır böyle bir şey görmedim diyor Aycan hemşire, hastanenin yoğun bakım sorumlusu ve koordinatörü. Oysa daha önce bir sürü kriz, afet ve hatta terör eylemleri yaşamıştık diye devam ediyor Aycan Kenez Yayık, yüzüne uzak bir acı hatırayı zihninde tarayanların hüznü oturuyor. Yoğun bakım servisinde çeşit çeşit makinelerden sesler yükseliyor, mekanik uyarılar kurşuni duvarlara çarpıp servisteki ağır havaya telaş katıyor birden. Hızla sesin iyice yükseldiği yöne koşuyor herkes, kısa süre sonra ortalık sakinliyor. Korkulan olmuyor. Başlarda daha kötüymüş. Acil Tıp Anabilim Dalı uzmanı Dr. Yonca Akdeniz Amerikan yapımı bir filme benzetiyor yaşadıklarını ama bu herkesin izlemek isteyeceği türden bir film değil. Telefonun tiz alarmıyla sıçrıyor birden. Hiçbir mekanik sese tahammülü kalmadığını fark ediyor o an. Vücudu külçe gibi ağır. Evdekiler ne durumda acaba? Bunu düşünecek fazla vakti yok, hızla kalkıyor yataktan, birkaç saat önce biraz uyumak için bıraktığı görevinin başına yoğun bakıma dönmesi gerek. Giysilerini çıkarıyor, önce ameliyathane formasını geçiriyor üzerine, onun üzerine de koruyucu tulum giyiyor, maskesini yüzüne yerleştiriyor, siperlik, dezenfekte edilmiş terlikler derken en son gün içinde defalarca değiştireceği eldivenlerini takıyor, dakikalar sürüyor hazırlanması. Bu halde kim olduğunu anlamak mümkün değil, o yüzden sırtına adını yazıyorlar içeri girmeden. Ve Covid dünyasının kapısı açılıyor. İlk moladan önce en az dört belki altı saat kalacak içerde. Cerrahpaşa çalışanlarının çoğu, dokuz aydır ailelerini yakından göremiyor. Hayatları bu serviste bu seslerin arasında bu gri renkli gerilim filminin içinde geçiyor. Ailelerine, yakınlarına virüs bulaştırmaktan korkan 370'in üzerinde çalışan, kamu kuruluşlarına ait konuk evleri ve misafirhanelerde kalmayı tercih etmiş. Virüs, hayatımızı her şeyiyle değiştirdi diyen Özkan Karadede salgının başında 10 gün eşiyle ayrı evlerde kalmış, sonra işin uzayacağı anlaşılınca, evin girişinde önlemler almışlar. Kapının yanına bir çamaşır sepeti ve dezenfektan yerleştirmişler. Dışarda giyilen üst baş hemen bu sepete atılıyor sonra dezenfektanlar devreye giriyor sonra sıra banyoya geliyor. Acil Tıp Anabilim Dalı uzmanı Dr. Yonca Akdeniz, Belirsiz bir virüs, kat kat koruyucu kıyafet, yavaş yavaş artan hastalar... Konulan yasaklar, dünyanın her yerinden gelen karışık veriler, sürekli bir kaygı ve topyekun bir savaş. Umarım sonu da filmlerdeki gibi iyi biter diyor. Maskeler, siperlikler ve koruyucu kıyafetler... Hepsi dokuz aydır Cerrahpaşa'da gündelik hayatın parçası. Tıpkı kurtarılan hayatların sevinci ve ölümlerin üzüntüsü gibi. Tehlike daha bitmiş değil. Kış aylarının zor geçeceğinde herkes hemfikir. Yani sağlık çalışanlarının yorgunluğunun üstüne yorgunluk binecek. Marttan bu yana, izin almadan, yakınlarına sarılamadan, ölüm riskini göze alarak çalışıyorlar. Hastalanıp iyileşen doktorlar ve sağlık çalışanları hemen görevlerinin başına dönüyor. Bir de dönemeyip hayatını kaybedenler var. Bir yıla yakın süredir, acil durum sürüyor. Yoğun bakımlar, yatak kapasiteleri doluyor. 16 milyon nüfuslu İstanbul, Türkiye'de salgının başkenti. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, pandeminin yükünü sırtlanan kurumların başında geliyor. Cerrahpaşa'nın en büyük avantajlarından biri kurumsal hafızası. 1893 ve 1911 yıllarında yaşanan kolera salgınlarında tıp fakültesinin bulunduğu yerleşkedeki Takuyiddin Konağı İstanbul halkına büyük hizmetler vermiş. Konak dolunca, bahçede bir de sahra hastanesi kurulmuş. Burada, Türkiye'de ilk koronavirüs vakasının görüldüğü 10 Mart tarihinden Kasım sonuna kadar 500 bine yakın hastaya bakılmış. 142 bin test yapılmış, 18 bini pozitif çıkmış. 2 bin 560 Kovid-19 hastası yatarak tedavi görmüş. Süreçte 4 bin Cerrahpaşa çalışanından 410'u Kovid-19'a yakalanmış. En büyük mücadelenin verildiği bölümlerin başında gelen Yoğun Bakım Anabilim Dalı'ndan Profesör Yalım Dikmen, Belki hatıralarda taburcu olurken insanların yüzlerindeki o mutluluk kalacak. Ama sıra sıra dizilen cenazeler de ayrı bir görüntü. Tezatlar içinde yaşıyoruz diyor Suriyeli genç bir hastanın hikayesini anlatırken. Genç olduğu için bedeni virüsle kolay baş eder sanılan genç, akciğerleri çok hasar görmüş bir halde geliyor hastaneye, hemen yoğun bakıma alınıyor. Ateşlerle, sancılarla geçen gecelerin ardından iyileştiriyorlar onu. Taburcu olacağı gün geliyor ama gülen yüzler birden kararıyor yine, çünkü aynı gün annesinin koronavirüsten öldüğü haberi geliyor. Dekanından hemşiresine Cerrahpaşa Tıp Fakültesi çalışanları bugünleri Yıllar sonra huzurla ve gururla iyi ki oradaydık diyerek hatırlayacaklarını söylüyor. İyileşen çalışanların hepsi görevlerine geri dönüyor. \"Salgınla ölümüne mücadele ettik\" diyen Yoğun Bakım Anabilim Dalı Başkanı Prof. Fatiş Altındaş, 40 yıldır içinde bulunduğu Cerrahpaşa'ya aidiyet duygusunun ve fedakarlık bilincinin en çok bu salgında ortaya çıktığını söylüyor. Altındaş'ın henüz bir yıl önce evlenmiş iki aylık hamile asistanı, Hocam siz beni Covid hastalarımdan ayırmak istiyorsunuz ama ben de seve seve çalışırım diyerek görevinin başına geçmek için ısrar ediyor. Cerrahpaşa'dakilerin en büyük tesellisi aralarından hiç kayıp vermemiş olmaları ama Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne uzun yıllar hizmet etmiş enfeksiyon hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Murat Dilmener'i, yine Cerrahpaşa'dan emekli olmuş, Türkiye'de 'patoloji'alanında ilk akla gelen isimlerden Prof. Dr. Feriha Öz'ü kaybetmek onları sarsmış. Vefatlarının ardından her iki akademisyenin ismi de acil durum hastanelerine verildi. Sorunun cevabını Cerrahpaşa'nın dekanı Prof. Dr. Sait Gönen veriyor. Derhal, Covid19 hastaları için 17 servis açılmış. Her servise iki asistan, bir uzman doktor atanmış. Yoğun bakımın hızla dolması öngörüldüğü için ameliyathane yoğun bakım ünitesine çevrilmiş. Her ameliyathanede eskiden tek hasta ameliyat edilirken, üç yoğun bakım hasta yatağı ilave edilerek altyapı hazırlanmış. 12 yataklı yoğun bakım 35 hasta kapasitesine çıkarılmış ve 100 yatak hedefi konmuş. Tıbbi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Mert Ahmet Kuşkucu, semptomları olan arkadaşına yaptığı ilk testin pozitif çıkmasıyla sarsıldığını anlatıyor. İlk vakaların açıklanmasıyla Covid laboratuvarı kurulmasına karar verilince, Kuşkucu en büyük desteği yine meslektaşlarından görmüş. Mikrobiyolog olmayanlar dahi Laboratuvar için yapacağım bir şey olursa haberdar et, PCR'dan anlamasak bile mutlaka yardımcı olacağımız bir şey vardır diyerek yalnız bırakmamışlar. Aşı çalışmalarından müjdeli haberler geldi. Türk bilim insanları Dr. Özlem Türeci ve Prof. Dr. Uğur Şahin'in kurucusu oldukları BionTech şirketi ile Pfizer'ın ürettiği aşının etkinliği yüzde 90'ın üzerinde. Bu aşıyla ilgili faz 3 çalışmalarının bir bölümü de Cerrahpaşa'da yürütüldü. Yine Çin aşısının faz 3 çalışmaları da burada devam ediyor. Dekan Prof. Dr. Sait Gönen, Tünelin ucu göründü diyebiliriz dese de, bu aşıların dağıtılmasının zaman alacağını hatırlatıyor. Prof. Dr. Fehmi Tabak, toplumun belli bölümü aşılanabilirse 2021 sonlarında rahatlama olacağı kanısında. Covid-19 Yoğun Bakım Koordinatörü Aycan Kenez Yayık ise aşıya bel bağlayanlardan olmadığını söylüyor. Aşının bu krizi toptan önleyemeyebileceğini maske, mesafe, hijyen üçlüsünü elden bırakmamak gerektiğini düşünüyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi çalışanlarının hepsinin çağrısı toplumun kurallara uyması. Dilekleri, fedakarlıklarının boşa gitmemesi, sağlık çalışanlarının tükenmemesi. Yaşadıkları tüm güçlüklere, ağır günlere, zorlu gecelere, aylara rağmen umutlular. Bu badireyi atlatacağımıza inanıyorlar. Tünelin ucundaki ışığı büyütmek için herkesin yakabileceği bir fener mutlaka var. Onlar hiç yılmayıp bize güç, şifa verirken, umutlarını boşa çıkarmamak hepimizin görevi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/cesur-yeni-dunyalar", "text": "Hobilerini, yeteneklerini ve tutkularını harmanlayıp meslekleri haline getirmiş mutlu insanların nesilleri tükenmek üzereymiş gibi hissederken, yaptığı iş konusunda bitmek bilmez bir heyecan duyan genç birileriyle tanışmak büyük keyif. Ecem Dilan Köse bu heyecanı yaklaşık 10 senedir kendini geliştirdiği dijital sanatlar alanında hiç kaybetmemiş bir sanatçı. İç mimarlıktan mezun olduktan sonra içimdeki enerjiyi atmanın bir yolunu bulmam lazım düşüncesiyle dans etmeye başlıyor. Zamanla kafasında dans etmenin başka yolları da var mı? sorusu beliriyor. DJ'liğe merak sarıyor. O çalarken arkasına yansıtılan dijital görüntüler içine sinmeyince kendi görüntülerini yapmaya karar veriyor. Ebru desenlerini bilgisayarda hareket ettirmenin bir yolunu YouTube'da buluyor. DJ kabininden uluslararası sanat fuarlarına uzanan yolculuğu ise tam burada başlıyor. Komagene Bienali için yaptığı Spine- Omurga işinde hem bu arayışın izlerini hem de Ecem'in dijital kodları kadim gerçeklerle bağlama yeteneğini görmek mümkün. Spine; Nemrut Dağı'nın tepesine 12.000 yıllık kayaların karşısına dikilen 6 metreye 2 metre ölçülerinde bir video enstalasyon. Binlerce yıllık tarihin, o dönemin insanının kullandığı malzemelerin karşısına güncel malzemeler koyduk. İki zamanı birbiriyle tanıştırdık. Onlarla bizim bildiğimiz dilde konuşmanın bir yolunu aradık diye anlatırken bu projeye duyduğu heyecan sesinden belli. Onun eserlerini tasarlarken kullandığı kodların başka bir sanatçının boya ve fırçalarından farkı yok. Konvansiyonel sanatçılar nasıl malzemeleriyle saatlerce denemeler yapıyorsa Ecem de Ar-Ge kısmında bilgisayar başında kendi yarattığı yapbozlarla oynuyor. Tasarım sürecinin tam kalbinde merak ve sürekli araştırma var. Geçtiğimiz aylarda iş için yaptığı Kore seyahatinde Güney Kore - Kuzey Kore sınırını görünce kafasında Sınırlar sadece insan için. Bu sınırın altından balıklar, üzerinden kuşlar geçiyor. Biz neden duruyoruz? soruları belirince benim biraz tarih okumam lazım diyor kendine. Önündeki Rusya seyahatini ve Love Island'daki savaşı düşünürken bir yandan kuşlarla ilgili bir mapping planlıyor. Kodlarla geçirdiği zamanın bir bölümünü bu sıralar turna kuşları ve Leyla ile Mecnun hakkında okumaya adamış. İllüstrasyon ve müzik onu en çok besleyen şeylerden. Çılgın bir Radiohead fanı. Rengarenk halılara bakmayı, oyuncaklar ve figürler toplamayı seviyor. Kendini büyük bir keyifle maruz bıraktığı bu görsel ve işitsel dünyada onun deyimiyle ana akım estetiğin içinde kalmak istemediği, kendi estetik algılarını dürttüğü bir dünya tasarlıyor. Kendi dünyalarını tasarlarken hayranlıkla izlediği isimleri soruyorum. Arka arkaya Moonassi, Neri Oxman ve Olafur Eliasson cevaplarını alıyorum. O sırada röportajı deşifre etmeye başlamadan önceki birkaç saatimin Moonassi çizimlerine bakarak geçeceğimin farkında değilim. Her yaptığı işle geliştiğinin ve değiştiğinin farkında olmak Ecem'in adrenalini. Sohbetin sonuna gelirken, yargılarından arınmış, sabırlı, asla yorulmadan yürüyen, her geçen gün artan bir heyecan ve meraka sahip biriyle çok uzun zamandır karşılaşmadığımı fark ediyorum. İçinde mutlu olacağın hayatı kurgulamak için de bunlara ihtiyacın var. Kendini merak edip tanımalısın. İçinde sürekli arayışta olmalısın ki sana iyi gelen şeyleri bulabilesin cümlesi uzun bir süre benimle kalıyor. Bahar aynı zamanda yaklaşık yedi sene önce kurduğu Umutlar Yeşersin projesi ile; zor durumdaki çocuklar başta olmak üzere ihtiyacı olan pek çok kişiye yardım ulaştıran bir ekibi koordine ediyor. Kurulduğundan beri neredeyse seksen bin çocuğa dokunan bu projenin amacı; çocukları iyi hissettirmek ve onları sıkıştıkları, hayal kurmalarına izin vermeyen dünyalardan çıkartabilmek. İyilik algısı üzerinde bir araya gelen insanların oluşturduğu güce inanan Bahar için bu proje de daha iyi bir geleceğin tasarlanmasına yardım ediyor. Önemli olduğunu düşündüğü konularda uzaktan fikir beyan etmek yerine elini taşın altına koyuyor. Depremden bir gün sonra Umutlar Yeşersin'deki gönüllülerle birlikte bölgeye gidip günlerce yemek yapan ekipte yer alıyor. Kadın girişimcilerin kariyerlerine destek amaçlı ücretsiz koçluklar veriyor. Son dönemin en hype konusu sürdürülebilirlik hakkında tabiri caizse boş konuşmak yerine maddi risklerine rağmen aksiyon alıyor. Kumaşından, kargo sürecine, tasarım dilinden koleksiyon parçalarının kesimlerine kadar merkezine uzun ömürlü ve minimal olmayı yerleştirmiş bir marka Fine People Community. Benim kendi moda sevgim, sürdürülebilirlik, evladiyelik olmak, sadelik üzerine. Markam dışında yaptığım her iş de değer katmak amaçlı. Sana göre iyi ne demekse onun hayatının merkezinde olması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle tasarım dendiğinde de aklıma gelen ilk şey iyi hissettiren ürünler, fikirler, alanlar oluyor... dediğinde ben de aslında en sevdiğim tasarım objelerinin bana nasıl farklı şekillerde iyi hissettirdiklerini düşünüyorum. Mesela Fine People Community'den sipariş verdiğim elbisenin kutusundan çıkan ekolojik parazit tasmasının bir sokak hayvanına yardım edeceğini fark ettiğim anı. Başarılı tasarımın aslında bir üründen çok, samimi ve güçlü bir fikir olduğunu konuşuyoruz. Ben çok his odaklı bir insanım. Böyle insanlara kinestetik deniyor. Kinestetikler hareket seven ve oldukları çevreden çok etkilenen insanlar. Bu nedenle yarattığım tasarımın verdiği hisse çok odaklanıyorum ve tüm süreçte en önemli nokta bu oluyor. Bir tablo estetik olabilir ama bana bir şey hissettirebiliyorsa kıymetlidir benim için. Tekstilde de parçaların ve koleksiyonların üst üste eklendikçe uyumlu, tamamlayıcı olmaları gerekiyor. Bu nedenledir ki Bahar'a ilham aldığı tasarımcıları sorduğumda Martin Margiela, Slim Aarons, Ferran Adria, Philip Dixon, Ferzan Özpetek, gibi farklı disiplinlerin tutarlı isimlerini duyduğumda şaşırmıyorum. Okuduğum güzel bir şiir, yazlık evde yediğim bir yemek, Arter'in yanındaki bit pazarı... tüylerimi diken diken eden, iç çekmeme neden olan her şey ilham oluyor bana! derken gözleri parlıyor. Hemen ardından da Ferzan Özpetek'in Cahil Periler dizisini tavsiye ediyor. Bence hepimiz tutkuyu ve heyecanı arayan cahil perileriz derken gülüyoruz. Okumayanlar için Siddhartha'yı da anmadan geçmeyelim diyoruz birlikte. Alanı ne olursa olsun kök arayışında olan insanların çoğaldığını, tasarım dili dediğimiz şeyin giderek bu arayışın ve fonksiyonelliğin etrafında şekillendiğini konuşuyoruz. Hikayesi olmayan tasarım ve tasarımcıların nasıl tutunamadığından, kopyalama kültüründe iyi olanın kötü olandan nasıl ayrıştığından dem vuruyoruz. Hem kendisi hem de markası için hikayenin devamında neler tasarladığını merak ediyorum. Markanın oturduğu çizgi içime siniyor. Bu yüzden ömrünün uzun olacağını düşünüyorum. Zamanla başka ürünler belki konsept mağazalar eklenerek, kadın ve çocuk odaklı sosyal sorumluluk alanında gelişerek, lokal üretime destek vererek büyüyecek. Aynı doğrulara inandığınız insanlarla bir araya geldikçe, emeğiniz fark edildikçe devam etme gücü kazanıyorsunuz. Ben hem işimde hem diğer projelerimde bu insanlarla yan yana yürüyerek hikayeme devam edeceğim. Bahar'ın sadece markasında değil hayatında da sürdürülebilir bir mutluluk tasarladığını ve başaracağını fark etmek bana da iyi hissettiriyor. Geçtiğimiz sene Ekim ayında İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde kurulan Antik Gelecekler sergisinin ve günlerce kimsenin dilinden düşmeyen açılış gecesinin arkasındaki isim var karşımda. Kurucusu olduğu xtopia platformu ile Meta, Google ve Barbican Centre gibi global teknoloji devleriyle işbirliği yapıyor. Sanat ve teknoloji sektöründe 15 seneyi aşan deneyimini festivallerde, konferanslarda, sergilerde ve etkinliklerde kullanıyor. Alışılmadık ve şaşırtıcı öğeler Lalin'in hayatında her zaman var olmuş. Sanayici bir ailenin kızı olan annesinin hobileri arasında uçak kullanmak ve ralli yapmak var. Babası ise bilimkurgu ve müzik teorisi ile ilgilenmiş. Yurtdışında okumasına çok sıcak bakmayan annesi Lalin'i caydırmak için dünyadaki sayılı okullardan birini söylemiş. Ertesi yıl Lalin, Parsons School of Design'da okumak üzere New York'a doğru yola çıkmış. Tasarım yönetimi bölümüne girmek için bizden bir deneme yazısı istediler. Ben de prezervatif tasarımının sosyal sorumluluğu üzerine bir yazı hazırladım. Geldiğim coğrafyadan bir kadın olarak bu konuyu incelemeyi seçmem sanırım herkesi etkiledi diyor muzır bir gülümsemeyle. Amerika'da okurken sırf konuyu merak ettiği için aldığı ve kaldığı dersler var. Nanoteknoloji de bunlardan biri. İnat edip nanoteknolojinin ne olduğunu bilerek mezun olduğunun altını çizmekte de fayda var. Bu tutum Lalin'in karakteriyle ilgili çok şey anlatan bir detay. Amerika sonrası Londra macerasına atılıp Sotheby's + European Graduate School'da Çağdaş Sanat ve Felsefe yüksek lisansı yapıyor. 23 yaşında İstanbul'a döndüğünde başladığı ilk iş Contemporary İstanbul'da VIP ilişkiler yönetimi. Sürekli bir şeyler yaratmaya olan ilgisiyle 2009 yılında Galata'da tuttuğu bir binada İstanbul Bienali'ne paralel sergiler yapmaya başlıyor. Tam bir iş adamı olan dedem, virane bir bina tutup dünyanın farklı yerlerinden sanatçıları getireceğimi duyduğunda bana kesinlikle batacağımı söyledi. Bir yandan da batarsam çok şey öğreneceğim için beni destekledi. Haklı da çıktı. Bir sene sonra kendimi yine dedemin aile şirketine gel sanayide seri fiyatlandırma yap, biraz elle tutulur şeylerle uğraş sözüyle fabrikada buldum. Fiyatlandırma yaparken bile içerisinde Quartz kristalleri bulunduğu için diğer ürünlerden daha pahalı olan park sensörlerini fark etmeyi, bu sayede de yarattıkları alanlar protein atlayışlarını bile ölçebilecek kadar hassas olan kristalleri araştırmayı başarıyor. Bir buçuk sene süren bu iş deneyiminin hemen ardından bir dizi tesadüf, bolca bilgi birikimi ve tükenmeyen merakı ile 2011 yılında ne yapmak istediğime karar verdiğim dönüm noktası diyerek anlattığı Duygulanım Hali sergisini kurguluyor Tophane-i Amire'de. Her sarnıca başka bir sanatçının işini yerleştirdikleri, kubbenin içerisine gökkubbeyi yansıttıkları, ses tasarımıyla zamanı durdurdukları bir deneyim bu. Peki, Lalin için bir deneyim tasarımı süreci nasıl ilerliyor? Ben çok sezgisel ilerleyen biriyim. Uzun araştırmalar yapıyorum ama sezgilerime her zaman daha çok güveniyorum. Süreç boyunca kolum kime çarpıyor, kim kime bağlanıyor dikkatle izliyorum. Bir şekilde de hep doğru insanlara dokunmuş oluyorum. İnsanları duygulandırma gibi bir tutkum var. Hatırlatmakta fayda var; şu ana dek tasarladığı etkinliklerin sayısı neredeyse dokuz yüzü aşan biriyle konuşuyoruz. 2014 yılında Zorlu PSM'de Sonar Festivali'nin teknoloji küratörü olarak çalışmaya başladığında artık kariyerini ilerleteceği temellerden emin. Yedi sene geçirdiği Zorlu Holding'de Türkiye'nin dijital sanatla tanışmasında büyük rol oynayan Digilogue Sanat ve Teknoloji platformunun kuruluşunda yer alıyor. Tasarım bilim ve sanat arasında olmak istiyordum. Ar-Ge sürecini sanat ve kültürle birleştirebileceğimi biliyordum. Yaratıcı bir şekilde çözüm üretebilmeye tutkuyla bağlıydım diyerek anlatıyor xtopia projesinin tohumlarının atıldığı bu dönemi. Nedir bu her yerde karşıma çıkan xtopia? Lalin'in Yaratıcılık, sürükleyici deneyimler, teknoloji ve insanlıkla ilgili söylemlere odaklanan küresel bir dünya inşası girişimi olarak tanımladığı xtopia; sanat, kültür, eğlence ve teknoloji alanlarında faaliyet gösteren bir platform. Etkinlik serileri ve sergiler düzenleyen, görsel-işitsel sürükleyici deneyimlerin küratörlüğünü yapan bir çözüm ortağı. İşi sürekli olarak bir deneyim tasarlamak olan birinin tasarım ve sanat kelimelerinden ne anladığını merak ediyorum. Geçtiğimiz aylarda Öykü Özgencil'in bir video enstalasyonunda duyduğum İçimdeki bu derin ocağı kimin öfkesi yaktı? cümlesi beni çok uzun süre etkisinde bıraktı. Günlerce bu soruya bir cevap bulmaya çalıştım. Bakana bu şekilde nüfuz edebilen işlerin sanat olduğunu düşünüyorum. Tasarımda ise biraz daha fonksiyona inanmayı seçiyorum. Gerçek bir problem çözmek için yapılan tasarımları seviyorum. Bu nedenledir ki onun için özel olan tasarım ve tasarımcıları sorduğumda cevap; Alessi, Bertone ve Le Corbusier oluyor. Lalin için tasarımcının da sanatçının da iyi olmasını sağlayan ana unsurlardan biri bilgi birikimleri ve o birikimle ne yaptıkları. Türkiye'nin ilk immersive dijital tiyatrosu olacak bu yeni oyunun ve bundan sonra yapacağı tüm projelerin dahil olan herkeste yoğun duygular tetikleyeceğinden emin bir şekilde Lalin'in kurguladığı cesur yeni dünya için heyecanlanıyorum. Bugün EZRATUBA'dan aldığınız bir tişörtü yeni bir ürüne dönüşebilmesi için beş sene sonra markaya geri gönderebiliyorsunuz. Tarımda teknolojiyi kullanarak kurdukları takip edicilik adı verilen bir sistem sayesinde markadan alınan bir tişörtün hangi topraklarda, hangi enerji sistemleriyle tarım yapılarak üretildiğinin detaylı bilgisi tüketiciye ulaştırılabiliyor. Aldığımızı vermekle yükümlüyüz; verdikçe de büyüyen bir ağın parçası oluyoruz diyerek mütevazı bir şekilde özetliyorlar tüm yaptıklarının arkasındaki ana fikri. Tekstil sektöründe olduğu kadar teknoloji sektöründe de çığır açacak bir marka olduklarını düşünmeye başladığım anda Ar-Ge çalışmalarımızı daha kolay yürütmek için 2019 yılında kendi teknoloji şirketimizi, konusunda lider ortaklarımız ile beraber kurduk cümlesini duyuyorum. Online olarak satın alınan ürünlerin geri gönderimini minimuma indirmek amacıyla tasarladıkları avatar teknolojisi, vücudunuzun bire bir kalıbını alarak EZRATUBA'da üretilmiş her parçayı sanal ortamda sıfıra yakın hata oranıyla deneyebilmenizi sağlıyor. Kullandıkları Smart Yarn teknolojisi sayesinde sıcak havanın ısısını 12 dereceye kadar engelleyen tişörtler, askerlerin ayak ağrılarını azaltacak çoraplar ve kadınların regl ağrılarını hafifletecek iç çamaşırları tasarlıyorlar. Yakın gelecekte elma derisinden ayakkabı, hayvan atıklarından suni deri, zeytin çekirdeği atıklarından farklı ürünler yapmaktan, anneannemin torununa çorap örmesinden bahsetmesi kadar gündelik ve normal bir şeymiş gibi bahsediyorlar. Röportajın başından itibaren ağzım açık dinlediğim tüm bu projelerin tüketicisini nerede bulmayı amaçladıklarını merak ediyorum. Bizce kapitalizm son demlerini yaşıyor. Yaşasın entelektüel kapitalizm! Tasarımın bana ve gezegene ne faydası var diye soran tüketici artmaya başladı. Biz de bu entelektüel farkındalığı olan tüketicileri hedefliyoruz. Bahsettiğimiz ürünler sırayla Eylül ayı itibariyle online kanallarımızda satışa çıkacak. İnsanların yararlarını fark ettikçe markanın duruşunu da daha iyi anlayacağını düşünüyoruz diyorlar heyecanla. Bunlar henüz bebek adımları. Dünya çok değişecek ve biz o dünyayı izlemek için çok heyecanlıyız! Hem dünyanın geleceğini hep hayalperestler çizmiş! diye ekliyorlar. Anlattıkları her detayla benim gibi teknolojiye çok da yakın olmayan birini daha da meraklandıran Ezra ve Tuba'yı son dönemde nelerin heyecanlandırdığını merak ediyorum. Apple AI gözlüğü! Yarım milyon dolarlık yatırım yaptığımız bir projenin durmasına neden oldu ama bizi başka bir yapbozu çözmeye taşıdı. Bundan sonraki kazanımlarımızı düşünmek bizim için inanılmaz heyecan verici oldu diyor Ezra. Peki, bendeki giderek insan dokunuşundan uzaklaşıyormuşuz ve teknolojiye hapsolacakmışız düşüncesi yersiz mi sizce? Yüksek Teknoloji ile Yüksek Dokunuş arasında bitmek bilmeyen bir rekabet vardı. Sensörler ve akıllı iletken iplerden sekiz senede tasarlanan yüksek performans kalp ve kas ölçümü sağlayan SPIQ tişört ama pandemi ile el sıkıştılar. Halen homo saphiens davranışlarına sahip olduğumuz için dokunmanın bizim için vazgeçilmez olduğunu unutmamak gerek. Mektuptan mail'e, siyah-beyaz televizyondan Bluetooth'a geçtiğimizi unutmayalım. Şu an seni korkutan o gözlük, telefon, ceket ya da saatle ileride belki de daha rahat bir arada olmanın yollarını keşfedeceğiz cevabı beni konuya bambaşka bir yerden bakmaya itiyor. Gelecek planlarını duymak için inanılmaz heyecanlı olduğum ikiliden çok net üç cevap alıyorum. Tarım alanında ülkemize çok iyi bir pamuk markası bırakmak istiyoruz. Dijitalleşme tarafında yaptığımız iki projeyi exit ederek global alanda başarıya ulaştırmak istiyoruz. Yirmi yıllık hedeflerimizi belirleyecek şekilde; kadın ve çocukların okutulmasını amaç edinmiş, yapay zeka kullanan, tamamen inovasyon odaklı ama etik tasarımı da destekleyen bir EZRATUBA marka konumlandırması için çalışıyoruz. Tüm dinlediklerimden sonra onlara ne sadece tasarımcı ne de tek kelimeyle girişimci demenin haksızlık olacağını düşündüğüm, ancak hem tekstilin hem de teknolojinin bu ucunda duran başarılı ikili için doğru kelimeyi de bulamadığım bir yerdeyim. Ürünlerinin hayatımızda neleri değiştirebileceğini düşünürken hayal kurmaya başlıyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/cevap-pesinde", "text": "Thauma İngilizceye wonder olarak çevriliyor. İsim olan wonder şaşkınlık, hayret, fiil olan wonder ise merak etmek anlamında kullanılıyor. İki kavramın birbiriyle ilişkisini çok daha net görebiliyoruz. Şaşırtan, hayrete düşüren, büyüleyen her neyse bizi düşündürüyor, bizde merak duygusu uyandırıyor, bize sorular sorduruyor. Diğer taraftan bakacak olursak alelade, olağan, rutin olan merak uyandırmıyor ve dolayısıyla bizi harekete geçirmiyor. Şimdi tüm bunları cebimize koyup Antik Yunan'a dönelim. Büyük filozof Platon bile insanın, tüm soruların cevaplarına vakıf olmadığını söylüyordu. İnsanın görüşü sınırlıydı, geleceği göremiyordu. Fırtına dinecek mi?, Savaşa girelim mi?, Oğlum benden sonra kral olacak mı? gibi soruları diğer ölümlülerle tartışarak cevaplayamazdı. Bu nedenle, merak geleceğe dair ise cevapları tanrılarda ve onlarla ölümlüleri bağlayan kehanet merkezlerinde aramak gerekiyordu. Bu merkezlerin en ünlüsü de Delphi, 1000 yıl boyunca geleceği görmek isteyenlere hizmet vermiş Apollon Tapınağı'ydı. Krallar, filozoflar, sporcular meraklarını gidermek için bu tapınağın yolunu tutuyordu. Apollon'a kanallık eden Pythia'nın seans sırasında onun sesi ile konuştuğuna inanılıyordu. Pythia kadındı ve üç bacaklı bir sandalyenin üzerine oturup rahiplerin ziyaretçilerden topladığı, genellikle Ne yapmalıyım? şeklinde formüle edilmiş soruları cevaplıyordu. Pythia'nın bu seanslar sırasında transa geçtiği, sesinin değiştiği, zaman zaman titrediği, hatta bilincini kaybettiği aktarılıyordu. Önündeki yarıktan yükselen dumandan bahsediliyordu ve elinde tutup zaman zaman kokladığı defne yaprağından. Yıllar sonra toksikoloji uzmanları sahada yaptıkları çalışmalar sonunda Pythia'nın jeolojik çatlaktan sızan etan gazını soluduğu için zehirlendiğini ve seanslar sırasında halüsinasyonlarını aktardığını iddia edecekti. Şaşırmak, merak etmek, sorular sormak... Cevapları kimi zaman bir filozofun okulunda kimi zaman önünden yükselen dumanlardan yüzünü zor seçebildiğin kahinin karşısında ya da bir ömre sığmayan kazılarda, yüzlerce kez tekrarlanan deneylerde aramak..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/cristiano-ronaldonun-bir-ubermensch-olarak-portresi", "text": "Günümüzde endüstriyel futbol denen kavramı damıtsalar ortaya Cristiano Ronaldo çıkar herhalde. Daha önce oynamış ya da hala oynamakta olan hiçbir futbolcu, endüstriyel futbolun tecessüm etmiş hali etiketini CR7'den daha iyi taşıyamaz muhtemelen. Belli bir popülariteye erişmiş hemen her futbolcu, büyük pazarlama ekosistemine bir şekilde dahil edilir. Ancak bu kapıdan içeri girmeyi başaran oyuncuların çoğu birtakım insani özellikleriyle, özel hayatlarıyla ya da bazen zaaflarıyla bu ekosisteme tam uyum sağlayamazlar; şu veya bu ölçüde eğreti dururlar. Cristiano Ronaldo ise neredeyse bu ekosistem için tasarlanıp imal edilmiş bir figür. Sadece az bulunan üstün futbol yetenekleri değil, her şeyden önce bir takım sporu olan futbol mesleğini icra etmesine rağmen sahip olduğu tavizsiz bireyselliği, gem vurulmaz hırsı ve biyonik aurası da bu imajı besleyip kuvvetlendiriyor. CR7'nin özel hayatı bile, bu tasarlanmış kimliğin bir bileşeninden ibaret. Kim olduğu hala bilinmeyen bir anneden doğan tek çocuğuyla sürdürdüğü alışılmadık türden hayatı ya da ultra hızlı ilişki trafiği, bu tarifi zor kimliğin en kolay gözlemlenebilen emareleri. Türk Telekom'un geçen ay ekranları yüksek bir frekansla dolduran 4.5G reklamı, Cristiano Ronaldo'nun biyonik algısını, bir mecaz olmanın ötesine taşıdı: Reklamda oynadığı maçın ortasında o efsanevi hızını bir anda kaybeden Ronaldo, derdine çare bulmak için atlayıp Türkiye'ye geliyor. CR7, bundan önceki reklamlarında, özellikle de Nike imzasını taşıyan işlerde, bir robot olarak değil ama hep bir çeşit insanüstü varlık, bir übermensch olarak resmedildi. Söz konusu reklamlara yakından bakınca, Ronaldo'yu Türk Telekom reklamında robot olmaya kadar götüren biyonik kimliğin adım adım nasıl inşa edildiğini açıkça görüyoruz. Ronaldo'nun yıllardır ince ince işlenerek şekillendirilmiş kişisel marka algısının en belirgin alameti farikası hız ve bunu ilk keşfeden marka Türk Telekom değil. Daha önce Nike, Be fast. Be Mercurial sloganıyla hazırladığı ayakkabı reklamında bu inanılmaz süratin şiirini yazmıştı. Reklamda sakin bir İspanyol ezgisi eşliğinde futbol sahasında esen fırtınaya şahit oluyoruz. Teknik direktörden hakeme, seyircilerden polislere, bariyerlerden köpeklere kadar sahadaki her şey, Ronaldo'nun yarattığı rüzgarla havada uçuşuyor. Hız, Ronaldo'nun kişisel marka algısıyla o kadar bütünleşmiş bir özellik ki, oyuncu daha Manchester United'da oynadığı çaylak döneminde rol aldığı reklamda bile koşarak bir Bugatti Veyron'la kapışmış ve bu sürat harikası arabayı alt etmeyi başarmıştı. 2010 Dünya Kupası için hazırlanan ve Alejandro Gonzalez Inarritu imzasını taşıyan Write the Future reklamının bu soruya yanıtı çok netti. Bu uzun reklam boyunca söz konusu süper starlar tek tek arzı endam edip yeteneklerini sergiliyorlar ama nihayetinde heykeli dikilen ve son gol vuruşunu yapmaya layık görülen isim elbette Cristiano Ronaldo oluyor. Ronaldo çok sayıda futbol yıldızının bir arada rol aldığı başka reklamlarda da esas oğlan rolünü hiçbir zaman kaptırmadı. 2014 Dünya Kupası için hazırlanan The Last Game adlı animasyon harikası reklam da bu anlamda bir istisna değil. Reklamın kadrosu rüya takımından farksız. Takımın başında teknik direktör olarak Brezilya ve Real Madrid'in efsane santrforu gerçek Ronaldo bulunurken kalede Tim Howard, diğer mevkilerde Andres Iniesta, Franck Ribery, Neymar, Wayne Rooney gibi isimler mevcut. Kadroda egosuyla nam salmış, adı ukalalığın kelime anlamına denk gelen Zlatan Ibrahimovic bile var ama kusursuz klon futbolculardan oluşan rakip takıma karşı oynanan oyunda son çalımları atıp fileleri havalandıran isim yine Cristiano Ronaldo. Aynı kadronun anime değil gerçek hallerinin ve çok daha fazlasının rol aldığı bir başka reklamda da durum değişmiyor. Ronaldo yine başrolde, son noktayı yine o koyuyor. Bu üç reklam durumu açıkça ortaya koyuyor: CR7, sahip olduğu yeteneklerden bağımsız olarak, markalar dünyasının seçilmiş oyuncusu... CR7 personasının diğer dikkat çekici alameti farikası, gol vuruşlarındaki ustalık ve topu tam isabetle istenen yere gönderme kabiliyeti. Ronaldo'nun bu özelliğine en net vurgu yapan reklam ise Herbal Life'a ait. Söz konusu reklamda CR7, üzerinde yeşil bir Herbal Life tişörtüyle, etrafına yere yatırılmış çöp kovaları dizili bir futbol sahasının ortasında karşımıza çıkıyor. Amaç, bilek ustalığını sergilediği isabetli şutlarla kovaları tek tek dik duruma getirmek. Performans göz kamaştırıcı. CR7'nin bilek ustalığına vurgu yapan tek reklam bu değil. Samsung Galaxy 11 için hazırlanan ve uzaylıların dünyayı istila etmesine futbolla karşılık verilen uzun reklam serisinin başında Franz Beckenbauer, dünyanın en iyi futbolcularını seçip göreve çağırırken , Ronaldo bir kız takımına karşı tek başına ve ayaklarıyla voleybol oynarken bulunup davet ediliyor. Ayağını raket gibi kullanmak, bileklerinin maharetiyle temayüz etmiş futbolcular için başvurulan en klişe benzetmedir herhalde. Cristiano Ronaldo, bu konudaki yeteneğini sergilemek için bir Nike reklamında ayaklarıyla Rafael Nadal'a karşı tenis bile oynadı. Ronaldo'nun en büyük rakibi kabul edilen Messi, eşi görülmemiş üstün futbol yeteneklerine dikkat çekmek isteyenler tarafından çoğu zaman uzaylı diye anılır. Reklam dünyasının sınır tanımayan yaratıcı hayal gücüyle ince ince işlediği CR7 tablosuna baktığımızda ise Ronaldo'nun da öyle alelade bir fani olmadığını açıkça görüyoruz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/dans-fabrika-dansin-en-kapsayici-hali", "text": "Zihin ve beden arasında belirgin bir ayrım olduğuna inananlar hayatlarında hiç dans etmemiş olabilir. Beden, zihnin fiziksel dünyada kendini ifade edebilmesini sağlayan mükemmel bir araç ve bu ifade biçiminin en keyifli yollarından biri de dans etmek. Dans esnasında vücudun tüm hareketleri bir uyum içinde yapması, beynin ise dahil olan tüm hareketleri organize etmesi ve yönetmesi gerekir. Bilişsel anlamda hafıza, planlama, öğrenme gibi yetilerin bir arada çalışarak düşünce ve eylem arasında bir kestirme yol oluşturması olarak da özetlenebilir dans. Bu ifade biçimi, belki de insanların en eski egzersiz ve meditasyon yöntemlerinden biri. Dansın veya belli bir ritimde bedeni hareket ettirmenin dahil olmadığı herhangi bir pagan inancı yok. Dans etmenin kökenini, insanın bilincinin oluşmaya başladığı ilk zamanlara kadar bile götürebiliriz. Hareket kabiliyetimizin hiç olmadığı kadar kısıtlandığı pandemi sürecinde her birimiz bedenlerimizle yeni ilişkiler kurmak zorunda kaldık. Vücuda ihtiyaç duyduğu hareketi dans ederek de sağlayabileceğimizi ve herkesin her koşulda istediği yerde bunu yapabileceğini Dans Fabrika'nın eğlenceli ve enerji dolu videolarıyla gördük. 'High Heels Dance' gibi cinsiyet rolleriyle tümüyle çakışan bir dans türünü Türkiye'ye tanıtarak risk alan ancak bu sayede yenilikçi hareketlere öncülük eden bir dans okulu Dans Fabrika. Yıllardır geniş kitlelere dans etme tutkusunu aşılayan, ismiyle uyumlu bir şekilde adeta bir fabrika gibi dansçı ve dans eğitmeni çıkaran bu okul şüphesiz bu sene bize iyi gelenlerden."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/dapper-dan-yeniden-meydanda", "text": "Daniel Day'in, nam-ı diğer Dapper Dan'in babası 1910 yılında 12 yaşındayken Harlem'e geldi. Day, Afrika kökenli Amerikalıların ikamet ettiği, kültürel ve iş hayatlarının merkezi, kuzey Manhattan semti Harlem'de doğdu. Ailesi yoksuldu. Giysilerini hayır kurumlarından edindi. Delik ayakkabılarını çocukken deliklere kağıt tıkarak, gençliğinde linolyumla kapatarak giydi. Kıyafetler onun için değerliydi; çünkü kendi deyişiyle insana kendini önemli biriymiş gibi hissettirebilirdi. Yetişkinliğinde, kürk fabrikası olan Yahudilerden aldığı deri ve kürk ceketleri satmaya başladı. Harlem'deki popüler butikler de kürk ve deri ceketlerini bu fabrikadan alıp daha pahalıya sattıkları için Day'in yoluna taş koydular, o da birkaç terziyle anlaşarak kendi tasarımlarını yapıp satma kararı aldı. 1982'de 125. caddede kendi butiğini, Dapper Dan of Harlemi açtı. Volümlerle oynayan, deriyi kürkle kombine eden, giymesi karakter isteyen parçalar yapıyordu. Kendi tabiriyle sembolizme tutkundu, lüks markaların logolarının hikayesine meraklıydı, logoları tasarımlarında dilediği gibi kullanmaktan geri durmadı. İlk müşterileri gansterlerdi. Interview'e verdiği röportajda Orta sınıf siyahlar yaptığım şeyi kabullenemezdi demişti. Tasarımlarımı giymek için devrimci bir ruhun olmalıydı. Bu kitle gansterler olmayacaktı da kim olacaktı... Hem para da onlardaydı. Sporcular ve müzisyenler gansterleri takip etti. Basketbol oyuncuları Mark Jackson ve Walter Berry; boksçu Mike Tyson ve Floyd Mayweather; rap şarkıcıları LL Cool J ve Rakim... Dapper Dan, kıyafetten aksesuara hatta oto döşemesine farklı kategorilerde özel tasarımlar yapıyor, Harlemli couture tasarımcısı olarak tanınıyordu. Yedi gün 24 saat açık butiği 80'lerin sonunda ünlülerin uğrak durağı, semtin yıldızıydı. 1992 yılında, Fendi'yle mahkemelik oldu ve butiğini kapadı. Sadık birkaç müşterisi için tasarım yapmaya devam etse de zoraki kapanışın ardından Dan, 'yeraltına' girdi; bir-iki özel proje dışında ses vermedi. Ta ki geçtiğimiz yıl Mayıs ayında, Gucci'nin 2018 Resort koleksiyonu Floransa'da sahne alıncaya dek. Palatine Galerisi'nde sergilenen koleksiyondaki tasarımlardan biri Dapper Dan için fazlasıyla tanıdıktı. Artistik direktör Alessandro Michele, Dan'in 1989'da ünlü Amerikalı atlet Diane Dixon için tasarladığı, gövdesi kürkten, ultra hacimli kolları LV logolu deri ceketi, yaklaşık 30 yıl sonra GG logosuyla sahneye gönderdi. Defile sonrasında tasarımları karşılaştıran kareler sosyal medyadaydı. Michele'ye göre referans noktasının Dapper Dan olduğu ziyadesiyle ortadaydı; bu, onun tasarımını kendine mal etmek değil, Dan'e bir saygı duruşuydu. Ve yaşananlar, Gucci ve Daper Dan arasında yapılacak işbirliğinin köprüsü oldu. Geçtiğimiz sonbahar Gucci, kreatif direktörlüğünü Alessandro Michele'nin yaptığı, Glen Luchford'ın fotoğrafladığı Men's Tailoring kampanyasının yüzünün Dapper Dan olduğunu açıkladı. Dan, Harlem sokaklarında çocuklar arasında; bir zamanlar Duke Ellington, Aretha Franklin gibilerin performans sergilediği semtin tarihi venüsü Apollo Tiyatrosu'nda poz verdi. Kah mavi kareli takım ve papyonuyla renkli bir beyefendi; kah beyaz çorapları ve mokasenleriyle caz düşkünü, trendsetter bir Harlemli. Üstelik İtalyan modaevi ve Dapper birlikteliği bu karelerin de ötesine geçti ve Gucci, Dapper'ın butiğini yeniden açması için destek vereceğini açıkladı. GQ Style'dan Edwin Stats Houghton'a konuşan Dapper Dan, işbirliğinin doğuş hikayesini şöyle anlatıyor: Dürüst olmak gerekirse, o dönemde markanın benimle irtibata geçmeye fırsatı bile olmadı. Hip-hop'çılardan ve stilistlerden benimle ilgilendiklerini duymuş, oldukça da şaşırmıştım. Hatta başta şaka olduğunu sandım. Sonra oğlum Jelani Day'le konuyu düşündük ve bir görüşme ayarlamaya, ilk adımı atmaya karar verdik. O ilk görüşmeden sonrasıysa malum hikaye. Dapper Dan'in butiği 'Made in Harlem' damgasıyla yeniden faaliyette. Üstelik bu kez Gucci'nin rüya gibi kumaşları emrinde. Dapper Dan, bir güç birliği sayesinde yeniden Harlem'de."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/david-gandy-kusursuz-dnayi-tanimliyor", "text": "O şimdi 36 yaşında. Çoktan modelliğin ötesine geçti. GQ Men Of The Year tescilli bir İngiliz Stil ikonu. London Collections Men'in yüzü, British Vogue'a blog ve British GQ'ya otomobil makaleleri yazıyor. Bir iç çamaşırı markası var . Kendi sosyal sorumluluk projeleri var ve hepsinde aktif. Bir stil, bir de fitness uygulaması sahibi. Birçok otomobil ve tekstil markasının yüzü. 2012 Londra Olimpiyatları'nın kapanışında Kate Moss, Naomi Campbell gibi top modellerle podyuma çıkan tek erkek model. İngiltere'nin erkek modası otoritelerinden. Birçok araba markasının elçisi, en prestijli klasik otomobil yarışlarına katılıyor. Modanın, stil evreninin ve centilmenler dünyasının en popülerlerinden biriyken moda sektörüyle ilgili benimle aynı dertlere sahip olacağı aklıma gelmezdi, ama o da biraz dertliydi. Eski dergiciliği, eski haberciliği, eski çekimleri özlüyordu. Çekim sırasında, bir yandan sohbet ederken konu DNA'ya bağlanmıştı bile. Kalbimi Londra'nın doğusundaki sevimli, ufak tefek stüdyomuza yaptığı görkemli girişten çok, yaptığı yorumlarla çarptırdığını söyleyebilirim. Kalp çarpıntısı demişken... Stüdyonun içine kadar bir Jaguar F Type R'la geldi. Kapalı alanda zemini titreten motor hacmi midemde kendini hissettirdi. İçinden çıkan adam, tüm samimiyetimle söylüyorum, 15 yıllık editörlüğüm boyunca gördüğüm en yakışıklı adamdı. Gandy, farklı bir model. Yaşamı, aklı, fikri kadar görünümüyle de... Normal bir model gibi kılıktan kılığa giremeyecek kadar iddialı yüze, tavra sahip. Yapılı. Oldukça. Zaten hepiniz biliyorsunuz. Onun kıyafetlere uyum sağlaması değil, sanki kıyafetlerin ona uyum sağlaması gerekli gibi. Işık testi yaparken verdiği pozlar bir çekim için yeterli. 10 yıldır konuşulan delici bakışların, öldüren kasların etkisi de hala geçerli. Yazının tamamı ve tüm fotoğraflar #GQSonbahar2016'da."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/degisecek-sayfa-eline-yapismaz", "text": "Erkekler, içgüdüsel olarak yolunda giden şeyleri rahat bırakırlar. Bozulmadıysa onarma kafası... Kadınlarda durum tam tersidir. Biz, işleyen bir şeyin her zaman daha iyi işleyebileceğine inanırız. Bu yüzden de birlikte olduğumuz adamlarda, hemen nelerin düzeltilebileceğine dikkat çeker ve nasıl yapılacağıyla ilgili fikir veririz. Yapı bu şekilde olunca, erkekler, kadınlara nazaran değişime ve dolayısıyla kendini kurcalamaya daha kapalı diyebiliriz. Alışkanlıklarını ufaktan değiştirmeye başladın mı, başına gelecek mucizelere hazır ol. Mucize lafı kaşıntı yapıyorsa, güzellik diyerekten de okuyabilirsin. Sen kendine doğru bir adım attıkça, hayat sana koşmaya başlayacak. Zamanla mütemadiyen gelecek planları yapmanın, bir şeyleri kontrol etme halinin, hayatını güvenceye alma çabası olduğunu fark edeceksin. Ve güvence arayışının aslında bir illüzyon olduğunu. Bilinene olan bağımlılığımız savurdu bizi buralara. Oysa pandemi süreci bize hayatta belirli olan tek şeyin, koca bir belirsizlik olduğunu kanıtladı. Eğer bakış açımızı değiştirip, hayatın akışına biraz daha güvenebilirsek, bilinmezlik aynı zamanda sonsuz potansiyel demek. Keza kendisi tüm olanaklar alanıdır, daima taze, yeni ve yaratıcılığa açıktır. Diyeceğim o ki; değişim biz istesek de istemesek de her an yaşanıyor. Doğanın dengesi, insanın tasarımı böyle kurulu. Yeniye yer açabilmemiz için eskiden özgürleşmemiz gerekiyor. Ve sistem, cesaret edeni, adım atanı destekliyor. Hayatındaki her probleme, sana daha büyük fayda sağlayabilecek bir fırsat olarak bakabilirsin. Seçim senin. Bu yazı GQ Bahar 2021'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/degisim-ve-donusum-dostu-corap", "text": "Çorap, görünüm yaratırken size eşlik eden gizli bir kahraman, harika bir aksesuardır. Kılığınızı en beklenmedik yerden vezir de edebilir rezil de demiştim sanırım. Ayaklarınızı sıcak, kuru, rahat ve yumuşak da tutmaları da cabası. Bazen de başa bela olup, fazla sıcak tutar, terletir tüm rahatınızı kaçırabilirler. İçerik ve form/model konusunda kendinize has bir uzmanlık kazanmanız önemli. Sizin ayağınız, sizin stiliniz ve sizin rahatınız odak noktanız olmalı. Pamuk rahat ve emicidir, bu sayede cildinizdeki teri de sünger gibi içine çeker. Ancak pamuk, ıslaklığın hızla buharlaşmasına izin vermez. Pamuklu çorapları, özellikle spor zamanı, kısa süreli yoğun aktiviteler için tercih edin. Yün, pamuktan daha kolay nefes alır ve ıslaklığın buharlaşmasına izin verir. Ayrıca soğuk koşullarda bol miktarda ısı sunar. Ancak yün, hacimli bir yapıya sahiptir ve pamuk gibi nemi vücuttan hızla uzaklaştırmaz. Polyester ve akrilik gibi sentetik malzemeler - ve diğerleri - pamuk ve yünden daha incedir. Bu yüzden esneklik, dayanıklılık gibi kıymetli performansları teşvik etmek için genellikle doğal liflerle karıştırılırlar. İpek çoraplar, klasik kıyafetlere, takım elbiselere çok yakışır; özel günlere, nişan, düğün gibi süreçlere şıklıklarıyla iyi hizmet ederler. Ancak diğer çorap türlerinden daha pahalıdırlar; pamuklu veya yün çoraplar kadar uzun süre de dayanmazlar. Orta boy çoraplar : Ayak bileğinin bir karış yukarısı ya da dizinizin bir karış aşağısı gibi yerlere isabet eden boylarıyla biliriz kendilerini. Spor, makosen, klasik bağcıklı... Hemen her ayakkabıyla iyi görünürler. Yüzlerce renk, desen ve malzemeden üretilmiş çeşitlerine rastlayabilirsiniz. Diz üstü çoraplar: Bu modeller 'diz çorabı' olarak da bilinir, tüm alt bacağı kaplar ve dize kadar uzanırlar. Hem estetik hem de sağlık açısından çoğu zaman gözden kaçan faydaları vardır. Öncelikle, alt bacağı tamamen kapladıkları için bileğe doğru inme olasılıkları daha düşüktür. Yani pantolonla oturulduğunda, bacak bacak üstüne atınca çorapla pantolon arasından bir parça ten görünür ya... İşte bu model, o tatsız görüntüyü ortadan kaldırır. Atletik performans çorapları: Basit pamuklu çoraplar, ter tutmayan düşük kesimli koşu çorapları, nemi emen ve ısıyı hapseden kayak çorapları bu kategorinin üyeleri. Adı üzerinde, onları sadece atletik aktivitelerde kullanın. Takım elbise çorapları: Genelde koyu renklerde ve ince dokularda üretilirler. Takım elbise pantolonlarıyla aynı tonda kullanılmaları geleneksel bir öneridir. Ofis ya da iş hayatınızın resmiyetine göre bu geleneğe bağlı kalabilirsiniz. Kolaya kaçmak istediğinizde ya da vurdumduymazlık anlarınızda ne yaparsanız yapın, yeter ki bu çorapları denim pantolon ya da spor kıyafetlerinizle eşleştirmeyin. Mümkünse karıştırmamak için çorap çekmecenizi ikiye bölün. Bugün kuralların çoğu yıkılıyor olsa da hatırlatalım: Çorap resmileştikçe, dokusu da incelmelidir. Ayak bileği çorapları: Görünmeyen çoraplarla karıştırılmasın, ayak bileğine kadar ulaşan çoraplardan bahsediyorum. Bileğin hemen altında durdukları için topuklarınızı ve ayak bileklerinizi sürtünmeye ve olası zararlara karşı korurlar. Fakat bir uyarı: Paçanız ayağınızı örttüğünde sorun yok ancak dar paça pantolonlarla ayakkabınız arasından ortaya çıktıklarında korkunç bir manzara yaratırlar. Seçiminizi bu önemli noktaya göre yapın. İngilizler tüm kayıp tek çorapların şerefine, 1998 yılında 9 Mayıs'ı 'Kayıp Çorapları Anma Günü' olarak etmiş. Tüm kayıp tek çorapların onuruna, İngilizler 9 Mayıs'ta çift yerine iki farklı çorap giyiyor. Kalanlara yeni partnerle yeni birleşme umudu... ABD'de ise 4 Aralık 'Ulusal Çorap Günü' olarak kutlanıyor. 13'üncü yüzyılda akıllı terziler çorapları kalçaya kadar uzattı ve onları bir araya getirdi. İlk temel pantolon bu şekilde yapıldı diyebiliriz. Hani Robin Hood'un, Sherwood Ormanı'ndan geçerken giyebileceği cinsten çorap pantolondan söz ediyoruz. Çorap bağımlısı köpekler: Köpeklerin yollarına çıkan her şeyi yemeyi sevdiklerini biliyoruz. Portland'da genç yaşlarda bir Mastiff çorap düşkünlüğünde kendisini aşmış; 50'ye yakın çorabı mideye indirmiş. Eksik olan tek çoraplar gizemini sürekli olarak koruyor. Yoksa şu an köpeğinizle göz göze mi geldiniz? Çorap geri dönüşümü konusundaki yeni ortağınızla bakışıyor olabilirsiniz, bizden söylemesi. Bu tuhaf çorap geleneğini duymamış olabilirsiniz: Almanya'da 25 yaşına gelip de evlenmemiş olan erkeklere eski çorap gözüyle bakıldığından, doğum günlerinde çorap sepeti, çelengi, buketi gibi koca bir çorap paketi hediye ediliyor. Danimarka'da, düğünlerde bir çift çorap önemli rol oynuyor. Sağdıç, ya da damadın diğer arkadaşları, valsin ardından artık evli olan arkadaşlarının çoraplarını kesip birer parçasını alıyorlar. Uzun lafın kısası kimilerine göre şans, çoraptan geliyor. İmaj deyip geçmeyin. Çorap, zeka imajınızı da yükseklere çekebiliyor. Almanya'da IQ'nuzu 30 saniyeden daha kısa sürede çorabınızla artırmanız mümkün. Ofis hayatında renkli çoraplar, ortalama bir Alman'ın daha yaratıcı, zeki ve yetenekli olduğunuzu düşündürebiliyor. Ayaklardaki renkli stil, cesur, iddialı ve yaratıcı bir karakter algısı yaratıyor. Sıtmayla mücadelede çorap olur mu? İster inanın, ister inanmayın; Tanzanya'daki Ifakara Sağlık Enstitüsü'nden doktor Dr. Fredros Okumu, sıtma sivrisineklerinin insanlara saldırmasını önleyen bir çorap kapanı geliştirmiş. Makinede giyilen çorapların ter kokusu bir fan vasıtasıyla havaya üflenerek sivrisinekleri çekiyor. Sinekler böylece insanlara musallat olmak yerine, ter kokulu çoraplara yapışıp kalıyor. Av peşinde koşarken avlanmak tam da böyle bir şey."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/degisimi-fark-et", "text": "Çevrenize yaydığınız enerji, verdiğiniz izlenim hakkında yüksek olasılıkla hayatınız boyunca bazen iyi bazen kötü şeyler duymuşsunuzdur. O anki duygu ve düşüncelerinizin vücudunuzu tamamıyla sarmasının bir sonucu olarak bakışlarınız, fiziki görüntünüz, beden diliniz sizin hakkınızda -siz konuşmasanız bile- çok şey söyler. Radiant Human adlı Aura Fotoğrafçılığı odaklı çalışan bir sanat stüdyosunun direktörü Christina Londsale de bunu Hepimiz farkında olmadan tıpkı radyo istasyonları gibi yayın yapıyoruz şeklinde açıklıyor. Yüksek doğruluğa sahip bir bilimsel temeli olmasa da, sahip olduğumuz enerjiyi açıklayan bazı çalışmalar mevcut. 2018 yılına gidersek, Çin Geleneksel Tıp Bilimleri dergisinde yayınlanan makaleye göre, bedenimiz görünen ve görünmeyen kısımlardan oluşuyor. Ve bu iki kısım arasındaki bağlantı da anlayabileceğimiz üzere yüksek olarak ilintili. Bu nedenle, sadece duygu ve düşünceleriniz -ruh haliniz- yaydığınız enerjiye, aura'nıza etki etmiyor; fiziki ve fizyolojik özelliklerimizin de bunda büyük bir payı var. Fiziksel olarak bulunduğumuz aktiviteler, var olduğumuz alanlar, hatta etrafımızda konumlandırdığımız insanlar bile içinde bulunduğumuz düşünme biçimi üzerine duygularımıza ve sonucunda aura'mıza etki ediyor. Bu noktada, çevreye verdiğiniz izlenimin ve bir ortama girdiğinizde yarattığınız enerjinin o ortamdaki varlığınızın gidişatını belirliyor olması gerçeğini göz önüne alırsak bunu çeşitli yollardan iyileştirmek isteyebilirsiniz. Elbette önüne geçemeyeceğiniz dış kaynaklı sorunlar ve sıkıntıların da ruh sağlığınız ve dolayısıyla aura'nız üzerinde etkileri olacaktır. Ancak bunun dışında vücut biyokimyanız , beslenme düzeniniz, fiziksel aktiviteleriniz ve yaşam stilinizle yaydığınız enerjiye iyi yönde katkı sağlayabilirsiniz. Yani bedeninizin görünen kısmına yapabileceğiniz bazı iyileştirmeler, görünmeyen kısma da fark edebileceğiniz şekilde fayda sağlayacaktır. Vücudumuzun içinden dışına doğru bir yolculuk yaparsak, aslında vücudumuzun görünmeyen bölümü olan vücut biyokimya dengemiz modumuzu oluşturan en büyük etkenlerden biridir. Evet, durup baktığınızda vücudunuzdaki amino asit değerlerinin nasıl olur da psikolojik durumunuzla alakası olur diye düşünüyorsunuz, hemen açıklayayım; Sinir sisteminin tüm fonksiyonları sinir hücrelerinin kendi aralarında veya diğer hücrelerle iletişimi sayesinde yürür. Bu iletişim sinir sistemindeki nörotransmitter isimli biyokimyasal haberciler vasıtasıyla sağlanır. Nörotransmitter'ler; immün sistem, endokrin sistem, sindirim sistemi ve sinir sistemi arasındaki mesaj taşıyıcılarıdır ve nörotransmitter'lerin tamamı amino asitlerden veya amino asit aracılığıyla oluşur. Ruh hali ve davranışlar üzerinde belirleyici role sahip olan nörotransmitter'lerden serotonin triptofan; dopamin, norepinefrin ve adrenalin ise tirozin isimli amino asitten oluşur. Sinir sistemi sürekli olarak aktiftir ve sağlıklı ve dengede olması tüm nörotransmitter'lerin yeterli seviyede bulunmasına bağlıdır. Birçok etken bu kimyasalların kan ve dokulardaki seviyesine etki eder. Kötü beslenme özellikle stresle birlikteyse, sinir sisteminde sorun görülmesi kaçınılmazdır. Çünkü nörotransmitter'lerin tek kaynağı amino asitlerdir; dolayısıyla besinlerdir. Bu nedenle, amino asit seviyelerinde azalma, artma veya dengelerin değişmesi mevcut psikolojik durum ve ileride oluşabilecek riskler hakkında bilgi verir. En temelde de hep söylendiği gibi, kişinin kendisi için söyledikleri değil, düzenli alışkanlıkları ve yaptıkları onu oluşturur ve tanımlar. Siz Her sabah 06.00'da uyanıp ardından ufak bir koşu sonrasında kahvaltı bana çok iyi geliyor sözünü kendinize ve çevrenizdekilere söylediğinizde, sadece söylemiş oluyorsunuz. Hayata geçirmiş değil. Ancak bunu düzenli olarak uyguladığınız, sürdürülebilirliğini kanıtladığınız, bir alışkanlık haline getirdiğinizde bunun sizin bir yaşam tarzınız olduğunu göstermiş ve doğrudan enerjinizi etkilemiş oluyorsunuz. Dengeli bir beslenme alışkanlığı ve düzenli yapılan fiziksel aktivitelerin belirli hormonları harekete geçirip vücut biyokimyanızı nasıl etkilediğinden yukarıda bahsettik. Duygu ve düşünceleriniz ise tamamıyla bu hormonların bedeninizde yarattığı etkilerden oluşur; çevreye verdiğiniz aura da bunların birleşiminden. Bedeninizi pozitif etkileyecek aktivitelere ve alışkanlıklara yönelmeli, ardından yaydığınız enerjiyi izlemelisiniz. Örneğin, düzenli takip ettiğiniz bir egzersiz programının ve her sabah yaptığınız besleyici bir kahvaltının ruh sağlığınızı nasıl iyi yönde etkilediğini görmeli ve sizi nasıl iyi hissettirdiğini takip etmelisiniz. Ardından yaşanacak, çevrenizin gözlemleyeceği değişiklikler ise bunun sonucu olarak karşınıza çıkacak. İyi bir giyim stiline sahip olan insanların kıyafetlerini sıklıkla konuşuruz. Fakat çoğunlukla konuştuğumuz şey kıyafetin birine yakışmasıdır. Burada yakıştırdığımız şey ise o kıyafetle beraber bedenin bize yansıttığı enerji ve aura'dır. Tabii ki bazı kıyafetlerin kendi orijinalliğini yok saymıyoruz ama esasında onu taşıyan bedenin de kusursuz postürünü konuşuyoruz farkında olmadan. Bedeninizin ve düzenli alışkanlıklarınızın aura'nız üzerindeki etkisini fark edin ve bunu geliştirmeye odaklanın. Vücudunuza uygun bir egzersiz programı, dengeli ve düzenli bir beslenme reçetesi ya da alışkanlıkları ile birlikte karakterinize uygun bir stil ile aura'nızın görünen kısmına pozitif etki etmeye başladıktan sonra bunun görünmeyen fakat var olan enerjinizi de nasıl iyi yönde etkilediğini fark etmeye başlayacaksınız. Klişe ama büyük oranda doğru; her şey sizin elinizde."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/degisimin-anatomisi", "text": "Hepimizin hayatında bir sürü toksik ilişkisi olur. Hani vardır ya, Sürekli aynı insanları buluyorum. Hep aynı hataları yapıyorum dediğimiz anlar. Ararız ama doğru insanı bulamayız. Doğru insanı buluruz, doğru zamanı tutturamayız. Doğru zamanı buluruz, başımıza bir şeyler gelir, mücadeleden yoruluruz. Tam her şey yolunda gider, hop, bir bakarız biz değişiyoruz. Ne acayip şeydir şu ilişki. Mutlu olmak için ille de tüm gezegenlerin bir arada mı olması gerekir? Bak, ne güzel şikayet ettim. Kurbanı oynadım. Sanki konu benimle ilgili değil de hayat üstüme oynuyor gibi davrandım. Sanki aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar bekleyenlerden değilmişim gibi... Tanıdık geldi mi? Kafamın içindeki bu şikayet şarkılarını arka arkaya dinlemeye başladığımda aklıma bir şaman özdeyişi gelir. Hayat sen öğrenmediğin sürece, ders vermeye devam eder. Eğer nakarat takıldıysa bozuk olan plak mı yoksa çalan mı tekrar bakmak gerekiyordur belki de. Ne güzel başlık değil mi? Bunun tek bir kelime karşılığı var biliyor musun? Ataraksiya. Bizde tepki yokluğu şeklinde geçiyor olsa da aslında Antik Yunan'da kemer altı felsefesi stoacılığın temel taşıdır. Bize şunu söyler: Hayat, başına gelen olaylar değil, onlara nasıl tepkiler verdiğindir. Öyle rahatlatıyor ki insanı, bu isimde bir antidepresan ilacı bile var. Adamlar binlerce yıl önce zaten konuyu çözmüşler, ilaca filan gerek kalmadan. Hayalimizde gerçekte olduğundan daha fazla acı çekeriz diyor stoacılığın kurucularından Seneca. Bize sürekli sonsuza kadar sürecek aşklardan bahsediyorlar. Instagram'da insanların mükemmel ilişkilerinin anlık fotoğraflarına tanıklık ediyoruz. Sanıyoruz ki, herkes harika bir hayat yaşıyor ve hiç değişmeden, sarsılmadan, tökezlemeden kusursuz ilişkilerine devam ediyorlar. Böyle bir şey mümkün mü? Özendiğimiz yalan ilişkileri yaşayamamaktan, elimizdekileri kaybetmekten, hatta aradığımızı hiç bulamamaktan korkarız çoğu zaman. Bu korkuyu yenmenin tek bir yolu var. Her zaman kaybeden olduğumuzu bilmek. Doğduğumuz andan itibaren kaybediyoruz dostum. Geriye sayıyoruz. Bir başka stoacı Epiktetos öyle güzel söylüyor ki: Kaybetmek bizi özgürleştirir. Kaybeden olmaktan korkma. Bak bahar geldi yine. Eski yapraklar döküldü. Soğuk ve kuru kışı atlatan ağaçlar yeşerecekler şimdi. O ağaç, yaprağını kaybetmekten korksa dökebilir mi artık işe yaramayanları? Her seferinde yeniden başlayabilir mi bahara? Buna Autopoiesis deniyor Antik Yunan'da. Yaşamın kendi kendini her seferinde tekrar ve tekrar üretmesi. Hatta derginin de bu sayıdaki odak noktası... Bunların da her şeye bir cevabı var dediğini duyar gibiyim. Sadece onların değil, herkesin, her olaya kendi cevabı var aslında. Olay doğru soruları sormakta. Çiçek gibi açtığın, yeniden üretmeye başladığın bir bahar olsun. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/demir-leydinin-populer-kulture-mirasi", "text": "Bir zamanlar Britanya \"Beğenilmek istiyorsanız her an her şeyden taviz vermeye hazır olmalısınız, ve sonunda hiçbir şey kazanamayacaksınız.\" diyen bir kadın başbakanın demir yumruğunun altında yönetiliyordu. Aynen söylediği gibi birazcık sempati için bile hiçbir şeyden asla taviz vermedi ve sonunda hemen hemen herkesin nefretini kazandı. 1979 - 1990 yılları arasında ülkeyi katı politikaları ve sert tarzıyla yöneten Muhafazakar parti lideri Margaret Thatcher, 8 Nisan'da 87 yaşında dünyaya gözlerini kapadı. Thatcher, hiç kuşkusuz ki büyük sosyal sarsıntıların yaşadığı 11 yıllık iktidarıyla popüler kültüre yüklü bir miras bıraktı. Onu ve baskıcı politikalarını anlatan \"nefret marşları\" bugün hala kulaklarımızda... Demir Leydi'nin ölümünden sonra en sert açıklamaları yapan eski The Smiths solisti Morrissey; Thatcher'ın ardından \"Her hareketi olumsuzluk yüklüydü, İngiliz üretim sanayiini yok etti, madencilerden nefret ederdi, sanatçılardan nefret ederdi, İrlandalı özgürlük savaşçılarından nefret ederdi ve göz göre göre ölmelerine izin verdi, fakirlerden nefret ederdi ve onlara biraz olsun yardım etmek için kılını bile kıpırdatmadı, Greenpeace ve çevre örgütlerinden nefret ederdi, fildişi ticaretini yasaklayan uluslararası kanun için Avrupa'da tek ret oyunu o verdi, espriden ve samimiyetten yoksundu, zaten onu görevinden uzaklaştıran da kendi kabinesi oldu.\" diye konuştu. Morrissey 1998 tarihli Viva La Hate albümünde yer alan Margaret On The Guillotine şarkısında \"Ne zaman öleceksin, ne zaman?\" derken bunlardan daha azını söylemiyordu. Alt ve orta sınıf için işsizlik, açlık ve yoksullukla geçen Thatcher yıllarının milli marşı olarak anılan The Specials şarkısı Ghost Town, ağır protest tavrıyla kesinlikle bir \"pop\" şarkısı olmamasına rağmen İngiltere 45'likler listesinde 3 hafta bir numarada ve tam 10 hafta ilk kırkta kalmayı başardı. Hayalet şehrin şarkısının kaydedildiği 1981 yazında İngiltere'nin 35 şehrinde katı otoriteye karşı büyük çaplı isyanlar vardı. Haklı ve öfkeli Elvis Costello, 1989 çıkışlı Spike albümünde yer alan Tramp The Dirt Down şarkısını modern İngiliz toplumunda sınıflar arası kapanmaz uçurumlar açan Thatcher'a adadı. Costello, şarkısında \"Tek dileğim, seni gömdüklerine, mezarının üzerinde tepinmek.\" diyordu. Thatcher katı iç politikası kadar saldırgan dış politikasıyla da sert eleştirilerin hedefiydi. Anarşist punk grubu Crass, 1982 yılında 649 Arjantin askeri ve 255 İngiliz askerinin hayatını kaybettiği Falkland Adaları krizinin ardından Demir Leydi'ye \"Bin ölünün annesi olmak nasıl bir duygu?\" diye soruyordu. Britanya'nın belki de en büyük protest sesi Pink Floyd, 1983 tarihli The Fletcher Memorial Home şarkısında, Margaret Thatcher'ı o dönemin ve yakın geçmişin -çoktan huzurevine kaldırılmış olması gereken- \"iflah olmaz tiranları\" arasında sayıyordu. Demir Leydi 1990'da tahtından indi ama öldüğü güne kadar asla unutulmadı. Öyle ki 1939 yapımı Oz Büyücüsü filminin sonunda çalan ve gayriresmi olarak \"kötü kalpli cadı\" Thatcher'a ithaf edilen \"Ding Dong The Witch is Dead\" bu hafta İngiltere 45'likler listesinde 10 numarada yerini aldı; hatta iTunes İngiltere listesinde 1 numaraya fırladı. Thatcher, insanların nefret etmeye bayıldığı bir anti-pop ikonuydu. Ölümünden sonraysa bir pop ikonuna dönüşmesi kuvvetle muhtemel. Doğu Londra'da butiklerin Warhol tarzı Thatcher baskılı tişörtler satmaya başladığı da gelen haberler arasında. Pek yakında bunları Demir Leydi'nin hükümranlığını hiç yaşamamış 90 sonrası neslin üzerinde görmeye başlayacağız. Elbette bahsi geçen neslin, Twitter'da bir anda en çok konuşulanlar arasına giren #nowthatcherisdead etiketini şeklinde algılayacak kadar konudan uzak olduğunu hatırlamakta fayda var. Thatcher dönemini anlatan My Beautiful Laundrette , A Room With a View , Chariots of Fire ve High Hopes gibi filmlerin yanı sıra; Meryl Streep'in canlandırdığı biyografisiyle The Iron Lady , onun mutsuz anısını sonsuza dek yaşatacak görsel yapıtlar olarak kalacak. Bunları bizzat yaşayan 90'lar öncesi belki üç nesil Thatcher'ın mezarında tepinmek istese de, bir zaman sonra o toprakta yine çiçekler açacak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/deniz-tortumdan-belirsizlik-caginda-hayati-olumlama", "text": "Deniz Tortum'un son filmi Maddenin Halleri bu cümleyle ve ithafla başlıyor. Film böylece ilk dakikasından meramını açıkça belli ediyor: Hala vakit varken, babasının 1985'ten beri çalıştığı, Deniz'in de hayata gözlerini açtığı ve çocukluğundan gençliğine günlerini geçirdiği Cerrahpaşa'ya bir saygı duruşu. Saygı duruşu, kulağa fazla mesafeli duyulabilir. Oysaki durum tam tersi. Deniz'in yola çıkış sebeplerinden ve Maddenin Halleriyle belgelemek istediklerinden biri, hastanedeki pek de bahsedilmeyen mizah duygusu. Hastanede hem beraberce çalışmak hem de eğlenerek çalışma hali vardı. diyor ve gözlemlediği kolektif dayanışmadan çok etkilendiğini söylüyor. Deniz ve ekibi 2018'de dek çekmeye devam etmişler. Hastanede geçen üç yıl ve üstüne üç yıl süren kurgu süreci nihayetinde Maddenin Halleri, 2020'nin başında Uluslararası Rotterdam Film Festivali'nde dünya prömiyerini yaptı, seyircisiyle buluştu. Ancak Cerrahpaşa'nın akıbeti bugün hala belirsiz. Pandemiyi de düşününce, Maddenin Halleri'nin hem sağlık çalışanlarının gündelik hayatlarını belgelemesiyle çok güncel ve merak uyandırıcı bir yanı varken hem de hastane ve hastalık kavramlarını çok yoğun yaşadığımız şu günlerde, izlemesi zor bir yanı da var. Bu anlamda filmin tesirinin, her izleyende farklı olacağını ve nasıl tepkiler alacağını Deniz de kestiremiyor. Dediğine göre 15. dakikada filmi izlemeyi bırakan da olmuş, doktor ve hastane korkusunu film sayesinde yenen de. Ne zaman ve nasıl bir ruh haliyle izlendiğinin belirleyici olduğunu düşünüyor. Bazı kavramların, belki karakteriyle ilgili olarak belki de filmin ondaki etkisiyle, oldukça baskın bir yeri var Deniz'de. Hayatı olumlama bunlardan biri. Hekimlerde sürekli olarak hayatı olumlama hali var. Çünkü hayat bir anda bitebiliyor. Bir anda hasta olabiliyorsun ya da bir yakınını kaybedebiliyorsun. Ve bunu sana her gün hatırlatan bir meslek yaptığında, o zaman hayatın gerçekten geçiciliği ve hem ne kadar değerli hem de ne kadar da çabuk bitebileceğini öğreniyorsun. Ve bir diğeri, belirsizlik kavramı. Belirsizlikle barışık olmak, Deniz'e göre hekimlerin hayatlarının bir parçasına dönüşüyor. İyi bir tevekkül hali olarak adlandırıyor bu durumu. Deniz'in bir film ve belgesel yaparken temel motivasyonlarından biri, keşfetme hali. Bir film yapmak, bir belgesel yapmak bir şeyi hem öğrenmek hem de o dünyanın içine girmek için çok güzel bir bahane oluyor. Ben hastaneye kamerasız gitseydim mesela, o kadar uzun süre geçiremezdim. İnsanlar beni yadırgardı belki. Ama kamerayla gittiğinde o dünyanın parçası oluyorsun, aynı zamanda orayı araştırman ve keşfetmen için de sana bir araç oluyor. Çekimden sonra da, çektiğin ne varsa onları tekrar tekrar izleyerek anlamlandırıyorsun. Maddenin Hallerinin kurgusunun üç yıla yayılması da, Deniz'in çektiği görüntüleri sürekli olarak yeni bir gözle ve yeniden anlamlandırarak izlemek istemesinde yatıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/dizi-okyanusunun-siyah-kugulari-bunlar", "text": "Jerome, Brooklyn mıntıkasında, aşırı hassas, duygusal bir adam. Absürt hikayesi de, bu özelliğini törpüleyip, toplumun erkeklik beklentilerine uyma çabasıyla başlıyor. Gerçek bir çabadan bahsediyorum. Mesela ilk buluşmada 'seni seviyorum' dememek için terapiye gitmek gibi. Toplum beklentilerine farklı bir yerden bakmayı da tercih edersen, beğenirsin. Karantina dönemini evde yalnız geçirmek belki kolay değildi. Bir de evlerinde iki küçük çocukla olan ebeveynleri düşünün! FX yapımı Breeders, çocuk büyütürken yaşanabilecek kara mizahi anları, özellikle bir babanın duygusal gelişimi içinde çok iyi dengeleyen bir komedi. Aynısı bizim evde de oluyor deyip gülmek istersen, beğenirsin. Sadece mobil cihazlara yönelik içerik geliştiren/yayınlayan Quibi'nin dizilerinde bölümler yaklaşık 10 dakika. The Stranger çok farklı bir hikaye sunmamakla birlikte kısa sürede, küçük ekranda, makul seviyede gerilim sağlıyor. Yeni format bir yapımda artistik kalite bulmak istersen, beğenirsin. New Jersey'e, ailesiyle Mısır'dan göçmüş bir adam. Kültürü, ailesi ve içinde bulunduğu yaşam tarzı çatıştıkça Ramy iç yolculuğuna çıkıyor. Bir ait hissetmeme durumu, ama öyle çok da karanlık değil. Mizah tarafı iyi geliyor. Dizilerde çalan şarkıların da peşine düşüyorsan, beğenirsin. 2020'ye bakınca dünyanın gidişatına dair pek iyi şeyler düşünmek mümkün değil kabul edelim. Good Omens da Armageddon'dan önceki 11 günde yaşananları anlatan fantastik bir komedi.. Bir melek ile iblisin yüzyıllar süren dostluğunda çok absürt çok eğlenceli bir kurgu. Michael Sheen ve David Tennant, seviliyorsunuz! Dizinin uyarlandığı 1990 tarihli Kıyamet Gösterisi kitabı bu türe daha önce merak salmadıysan doğru ve tatmin edici bir başlangıç olabilir. Bu, bol ödüllü Donald Glover işini gözden kaçırdıysan, yakalamak için tam zamanı. Atlanta'da rap piyasasında kendine yer edinmek isteyen iki kuzenin macerası diye başlayan bir komedi/drama olarak tanımlanıyor ama tabii dizinin etkisi o kadar sınırlı değil. Türler arası hızlı geçişler söz konusu. Özellikle ikinci sezonu sosyal kültürel ekonomik meselelerde güçlü mesajlar barındırıyor. Üçüncü sezonu yayınlanmadan, dördüncü sezon onayı aldı. Drake, Dark Lane Demo Tapes: Kişisel arşivinden günlük denemeler gibi. Başı sonu içeriği konsepte oturtulmuş, ticari albüm kaygısından uzak bir keyif kaydı. Zengin ailenin miras kavgası deyince aklına gelebilecek tüm vasat hikayelerin, basit senaryoların tam tersini düşün. Çünkü Succession ekranların son yıllardaki en iyi dramasını vaat ediyor. Roy Ailesi'nin zenginlik, mevkii ve resputasyon odaklı meselelerde yaşadıkları ve yaşattıkları hem çok uzak hem çok yoğun. Sarkazmın doruklarındaki dizide ironi adeta bir aksesuar. 3. sezon pandemi sebebiyle biraz gecikecek. Zengin aile habitatına dair en doyurucu sanat yönetmenliği örneğini görmek istersen, beğenirsin. Dizi tüketimi için hızlıca öneriler istiyorsan Alper Etiş'in bu yazısına da bakabilirsin. Bu yazı GQ Türkiye Yaz 2020 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/dogru-kisiyi-bulmak-icin-kullandigin-eslesme-aplikasyonu-nasil-yaniliyor", "text": "Göbeklitepe'ye bakınca sevgili atalarımızın 14 bin yıldır bir arada yaşadığını görüyoruz. Yani açlığa, soğuğa, vahşi hayvanlara ve sürekli göç etme haline karşı hayatta kaldıktan hemen sonra birlikte hareket etme sürecini, birlikte medeniyet inşa etme sürecine taşıyorlar. Tarıma geçip besinlerini kendileri üretmeye başladıkları andan itibaren de artık çiftleşme konusuna sadece bireylerin değil, ailelerin karar verdiği bir döneme giriyoruz. Ne de olsa artık ömür uzamış; yiyecekler bir sonraki mevsime kalabiliyor. Artık, Buralar kurudu göçelim başka diyarlara süreci de bittiği için toprak mülkiyeti hızla önem kazanıyor. Dolayısıyla Antik Mısır itibarıyla toprak alışverişi, savaş, barış gibi nedenlerle yapılan eşleşmeler ortaya çıkıyor. İlk evlilik yüzüğünün ortaya çıkışı da bu döneme rastlıyor ve derebeyliklerle birlikte giderek önem kazanıyor. Yüzüğün amacı, Bu kişiler bir aile ve onlar da bizim aileden haberiniz olsun. Onlara yapılan yamuk, bizim aileye yapılmıştır demek. Yani doğaya karşı hayatta kalmayı çözdükten sonra artık başka insanlara, başka medeniyetlere karşı hayatta kalmak için eş seçilmeye başlanıyor. Çocuğun doğması için gerekli fizik koşullar değil de medeniyetin savaşsız, kazasız, belasız devamı için politik evlilikler trend oluyor. Derebeylikleri yıkılıp, imparatorlukların hükmettiği dünya düzenine geçilince, bizim dedeler de hem eşleşme kararını ailenin verdiği hem de kalçaların eski önemine kavuştuğu yeni bir ataerkil sistemi benimsiyor. Buna 'Gelin Hamamı' ya da 'Hamamda Doğal Seçilim' diyebiliriz. Osmanlı'da tüm sosyal hayatın merkezindeki hamamlarda düzenlenen, zaten evlenmiş olan gelinle, erkek ve kız tarafının kadınlarının cümbür cemaat katıldığı özel bir ritüel. Gelin Hamamı'nda gelin, kese ve masaj yapılarak, güzel kokular sürülerek evliliğin ilk gecesine hazırlanıyor. Gelin Hamamı'na kadınlar ve genç kızlar süslenerek, takılar takarak gidiyor. Çalgı çalınıp şarkı söylenen, dans edilen bu ortamda diğer anneler de bekar oğullarına kız beğeniyor. Bugünkü reality şovlar kıvamında bir adet aslında. Bir başka deyişle 'Hamamda Ne Giymesem' programı. Bugün gelinler hamamlarda seçilmese bile 'aileyle tanıştırma ritüeli' hala baki. Özellikle bizim gibi bir arada yaşamaya alışkın Orta Doğu ve Akdeniz toplumlarında aile onayı hala en önemli kıstaslardan biri. Dünyanın en büyük ciddi ilişki odaklı arkadaşlık uygulamalarından biri olan OKCupid'in Türkiye'deki kullanıcılarına yönelik Ailenizin onaylamadığı biriyle birlikte olmakta zorlanır mısınız? sorusuna kadınların yüzde 88'i, erkeklerin de yüzde 80'i Evet cevabını vermiş. Söz arkadaşlık uygulamalarına gelmişken, bugün seçilimin nasıl yapıldığından bahsedeyim. Kabile, hamam, okul, muhallebici, iş yeri, partiler derken artık yeni partner bulma mahallemiz online arkadaşlık uygulamaları haline geldi. Her şey, internetin hayatımıza girmesi ve mIRC'de attığımız Slm, nbr, asl mesajlarıyla başlıyor. O zamanlar profil resmi yok. Bir şarkı bile kimi zaman bir günde iniyor. Sadece chat odaları var. Orada rumuzlar var. Birini seçip mesajlaşıyorsun. Sadece rumuzunu beğenmen yeterli. Konuştuğun kişi 'kız mı erkek mi, kaç yaşında, nerede oturur' tamamen konuşanın beyanına bağlı. Yüzünü hiç görmediğin biriyle konuşuyorsun ve belki buluşuyorsun. Yani seçilim, yazı yazma kabiliyetine bağlı. Ardından kendimize profil açabildiğimiz Yonja, Zuka filan derken olay Facebook'a kadar geldi. Buralar artık yüzünü gördüğümüz ancak hala arada bir tanıdık referansına ihtiyaç duyduğumuz mecralar. Ortak bir arkadaş olması konuşmayı başlatmak için en önemli faktör. Zaten tek amaç da partner bulmak değil, daha çok ilkokul arkadaşlarını bulmak. Yani eşleşmeden çok köklere hizmet ediyor. Sonrasında Instagram'ın açtığı yoldan ilerleyen Tinder, Happn, Gleeden gibi uygulamalar gelince, sadece partner bulmak için kullandığımız uygulamalar hayatımızın merkezine oturdu. Stanford Üniversitesi'nde Michael Rosenfeld'ın yaptığı araştırmaya göre bugün dünyanın yüzde 39'u online mecralar üzerinden tanışıyor. Bu sefer doğru eşleştirmeyi hamamda anneler değil, algoritmayla yapay zekalar yapıyor. Artık OKCupid gibi arkadaşlık uygulamaları sana sorular soruyor, verdiğin cevaplara ve ilgilendiğin profillere göre sana en uygun kişiyi buluyor. Hatta daha da ileriye götüreyim: Şu anda demo olarak geliştirilen bazı yazılımlar, sosyal medyadaki etkileşimlerine göre kiminle sevgili olacağını bile tahmin edebiliyor. Yani artık dijital profilimiz, aile profilimizden daha önemli. Tabii bu sizi, köklerimizden koptuğumuz yanılgısına düşürmesin. Hala sosyal medyada biriyle tanışmanın ilk koşulu profil fotoğrafını beğenmiş olmamız. Gleeden araştırmasına göre biriyle buluşmak için önce profil fotoğrafına (yüzde 56) sonra da biyografide yazdığı ilk cümleye (yüzde 30) bakıyoruz. Yani aslında 200 bin yıl içinde yine önce fiziğe, sonra da zekaya bakar noktaya geri dönmüşüz. Sadece bir ek var. Bolca yalan. İngiltere'de yapılan bir araştırmaya katılanların yüzde 89'u profillerinde yalan söylediklerini itiraf ediyor. Erkeklerin yüzde 43'ü yaşam tarzları, kadınların yüzde 48'i fiziksel özellikleri yalan beyanda bulunduklarını söylüyor. Atalarımızın ciltlerini pürüzsüz yapan filtreleri yoktu. Hamamda fotoşopla bacak uzatmak mümkün değildi. Şimdi partner bulmak için sadece kalçalara değil, bel fotoğrafta inceltilmiş mi diye arkadaki duvarın kıvrımlarına da bakmamız gerekiyor. Seçilim şartları değişmedi ancak değişen araçları bizi biraz daha zorlu bir ortama soktu anlaşılan. Bir klişeyle kapatalım mı? Siz hamamı, kalçayı, algoritmayı boş verin, sezgilerinize güvenin. Genetik miras yanılmaz. Sevgiler. Özgür Uysal'ın 'Gökten Üç Elma Düşmüş' yazısını buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/droidler-canimiz-cigerimiz", "text": "Cinsine, donanımına göre size sağlayacağı her çeşit fayda mevcut. Mevzu ayakta kalmaksa, R2-D2'yu al, hem evladın gibi sev, hem hayata tutun. Açılmadık kapıyı o açar, uzay gemini o onarır, mesajını o getirip götürür. Her eve lazım. Benim macerada gözüm yok, barış elçisiyim diyorsanız, size bir protokol droid'i lazım. Onların da en güzeli C-3PO. Kendisi çağının Google'ı. Akıl alır gibi değil ama 6 milyon formun üzerinde iletişim kurma donanımına sahip. Hangi kültürde nasıl davranılması, nasıl oturup nasıl kalkması gerektiğini o biliyor. Tam bir diplomat. Bir nevi Batman'in Alfred'i gibi de görülebilir ama çelikten sinirler ve Michael Caine karizması yerine çelikten bir bünye ve doğal sempatikliği var. Sayesinde yıldızlar arası otobanda kaybolmazsınız. Tek kusuru: Çoğunlukla feci kafa ütülemesi. Ama ona da hak verin bir zahmet; kolay değil, 6 milyon dil diyoruz. Şimdi elimizde bir de BB-8 var; ne gibi cinliklere sahip henüz bilemiyoruz ama R2-D2'ya yakın duruyor. Yani bu, R2-D2'nun bizim dünyamızda 2000'li yılları görmüş modeli. Şirinlik de, yoldaşlık da on numara. Ateş altında hızlı davrandığını da tahmin ediyoruz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/dunya-degistikce-sen-de-donuseceksin", "text": "Yoga geleneği, yüzyıllardır doğudan batıya tüm dünyada birçok insana yol gösterdi ve zaman içerisinde ekonomik gereklilikler, insanların ihtiyaçlarının farklılaşması, yaşam koşullarının değişmesi gibi nedenlerle gelişmelerden kendine düşen payı aldı. Geleneksel yoga tarzları, farklı farklı ekollere, yeni bulunan gereçlerin pratiklere dahil edilmesiyle evrilmeye başladı. Bugün, yoga pratiğine, günümüz teknolojisinden faydalanarak katkıda bulunmanın yogayı daha ulaşılabilir, cazip ve güncel tuttuğuna inanıyorum. Buna verebileceğim güzel örneklerden biri ofis yogası. Bu yoga, fazla zamanı olmayan ofis çalışanlarının genellikle masa başından çok uzaklaşmadan, sandalyelerinde yapılabilecekleri, 15-20 dakikalık esneme ve nefes çalışmalarından oluşuyor. Farklı ışıklarla aydınlatılmış bir yoga stüdyosunda ışığın iyileştirici etkisinin dahil edildiği yoga seansları da düzenleniyor; turuncunun kaygıyı azalttığı, mavinin üretkenliği artırdığı, sarının uyku döngüsünü düzene soktuğu, arka planda çalan sakinleştirici veya enerji arttırıcı müzik ile günün ihtiyaçlarına özel seanslar hayal edin. Gelişmelere açık olmaya bir gereklilik, yoksa değişimin yarattığı enerji, biz pasif kaldıkça bizi yıpratır. Üretmeden ve yeni deneyimler edinmeden, dünyanın değişiminden şikayetçi olmak, enerjimizin akmasını engelleyip bizi köreltir. Asıl meziyet, gelenekler ve günün gereklilikleri arasında bir orta yol bulup, teknolojinin getirilerini değerlendirerek daha büyük kitlelere ulaşmak. Günün istediğin saatinde, Youtube gibi platformları kullanarak yoga yapabilmek, bu pratiğe başlayabilmek elimizde; dijital içerikler hayatımızı kolaylaştırmak için var. Hatta bizi tembelliğe sürüklemeden işimizi daha pratik kılmaya, yoga eğitmenlerinin işlerini kolaylaştırırken hak ettikleri ücretleri kazanmalarına, yoga pratiği yapanların günümüz pandemi koşullarında kalabalık stüdyo ortamlarına girmeden evlerinde şifa bulmalarına, elimizdeki imkanların üzerine bir fazlasını ekleyebilmek için var ve tam olarak da böyle kullanılmalı. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/dunyanin-en-iyi-insani", "text": "Daha mutlu olmanın 10 yolu, daha sıkı karın kasları için 7 ipucu, daha iyi bir seks için 25 tavsiye... Derginin son satırına kadar uzatabilirim bu başlıkları. Daha iyi bir vücut, daha huzurlu bir beyin, daha sağlıklı bağırsaklar... Daha iyi, daha daha da iyi! Üzgünüm ama ne karın kaslarınız ne bacak kaslarınız ne de Instagram takipçi sayınızın dünyaya bir faydası yok tabii bunlar dünyanın daha yaşanabilir bir yer olması için mücadele araçlarınız arasında değilse. 2023 hepimiz için önemli bir yıl. En azından Türkiye'de yaşayanlar için. Nereden nereye atladın demeyin. Bir yere bağlayacağım için yaptım bu atlamayı. Ayrıca tüm dünyada politika artık her yerde; kadın dergisi, müzik dergisi, diziler, pijama partileri, manikürcüler, hatta mumlu romantik yemek masalarında bile siyasete varıyor konu. Üstelik şu an hiç olmadığı kadar büyük bir iyilik/ kötülük karmaşasının ortasındayız. Kör karanlıkta umut arayan insanların daha iyiyi, daha doğruyu arayacak durumları olmaz, günü kurtarmaktır istek. Çünkü en basit, en sade iyiye bile ulaşmak çok zor hatta imkansız gibidir... Elimizde kalan tek çözüm, kendimizin en iyi versiyonu olmak. Şimdi KENDİNİZİN EN İYİ HALİ OLMANIN 10 YOLU başlıklı bir liste yapacak değilim tabii. Yapabileceğim tek şey, düşünürlerin, uzmanların görüşlerini aktarmak olabilir. Gelin görün ki onlar da iyi insan olmak konusunda tam bir fikir birliğine varamamışlar ama birbirlerine çok yakın yerlerde dolaşmışlar. Mesela Aristoteles eudaimonia kavramını anlatırken en iyi hayata ulaşmak için iki şey gerektiğini söyler: Erdem ve akıl. Ne yazık ki Milattan Önce 384 yılında doğan Yunan filozoftan yaklaşık 2500 yıl sonra, biz hala daha erdem ve akıl yoksunluğu nedeni ile acı çekiyor, fakirleşiyor, sevdiklerimizi kaybediyor, üstüne üstlük karanlık bir iklim krizinin getirdiği kuraklığa sürükleniyoruz. 1902-1987 arasında yaşamış, hümanizm fikrinin yaygınlaşmasını sağlayan Amerikalı psikolog Carl Rogers ise en iyi insanı kendini gerçekleştirebilen insan olarak tanımlar. Bunun yolunun ise, kendini olduğu gibi kabul etmek ve insan olmanın gereklerini yerine getirebilmekten geçtiğini anlatır. Temel ihtiyaçları karşılanan kişinin bunları yerine getirebilmesi mümkündür der psikolog. Ama bunun da yaptığımız her hareket için kişisel sorumluluk almamıza ve olabileceğimizin en iyisi olmak için çaba göstermemize bağlı olduğunu ekler. Kendimi olduğum gibi kabul ettiğimde değişebilirim diyen Rogers, bu sözüyle insanın en zorlu testi geçmeden en iyiye varmak için değişemeyeceğinin altını çizer. Yapılacaklar: Kendini olduğu gibi kabul etmek, kapasitenin farkında olmak. Aksini yapmanın yani kendi düşüncelerini, yaptıklarını en iyi görerek böbürlenmenin, süslü sözlerinle başkalarını kandırabildiğini düşünmenin benliğe saygısızlık olduğunu anlatır. Aslında kendini olduğu gibi kabul etmeyi en iyi doğadan öğrenebiliriz: Hiçbir ağaç kendini olduğu boydan 10 cm daha uzun göstermek için kasılarak durmaz. Hiçbir nehir soldan gidiyormuş gibi gösterip sağdan gitmez. Hümanizmin bir başka temsilcisi -Rogers'tan daha ünlü olanı- Abraham Maslow da Rogers'ı teyit eder ve kendini gerçekleştirebilen kişi piramidin en tepesine ulaşan kişidir der. Popüler isimlerden bir başkası, psikoanalist Erich Fromm, zenginlik ve statü gibi maddi yönelimler yerine sevgi, kişisel gelişim gibi manevi değerlere yönelmiş kişiyi en iyi insan olarak tanımlar. Biz bu konuda düşünmeye devam ederken kaç bin yıl daha geçecek acaba? Belki de en iyi insan, en iyi olmayı düşünmek ve konuşmaktan öteye geçip harekete geçen insandır. Ya da belki tek başına değil hep birlikte hareket etmeyi seçen kişidir. Hatta, bir topluluğun hiçbir bireyini ayırt etmeden en iyi haline gelmesi için uğraşabilmektir en iyi insan olmak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/dunyanin-en-riskli-isi-sezon-finali", "text": "Lost'un finalinde neredeydin? Breaking Bad'in son bölümünü kiminle izledin? Muhteşem Yüzyıl'da Pargalı'nın öldürüldüğünü, Kuzey Güney'de Kuzey'le Cemre'nin evlendiğini ilk kime anlattın? Kime sorsanız cevap verir. Bu dizileri neredeyse herkes izledi. İzlemeyen de birilerinden duydu, gazeteden okudu, izlemiş kadar oldu. Zaten haberdar olmamak mümkün mü? Tıkır tıkır işleyen senaryolar ve dev bütçeler müthiş bir medya desteğiyle birleşince, insanı girdap gibi içine çekiveren bir popüler kültür hadisesine dönüyor, akıllara yerleşiyor. Bu düzeye gelmek, zihinlere yerleşip nesiller boyu dönecek muhabbeti, çevrilecek geyiği garanti altına almak kolay değil. İşin ucunda ciddi para var. Televizyon dizilerine, hepiniz biliyorsunuz, kova kova para dökülüyor. En iyi oyuncuları kapmak, teklemeyen senaryo yazdırmak, düzgün bir yönetmenle çalışmak, reyting savaşlarında çuvallamayan göz alıcı bir prodüksiyon çıkarmak için derin cüzdan gerekiyor. Bu cüzdan çoğu zaman ardına kadar açılıyor da... Yalnız bir ufak sıkıntı mevcut. Bu paraları dökerken kimse kimseye hiçbir şey garanti etmiyor. Örneğin Lost, pilot bölümden sonrasını görmeyebilirdi. Breaking Bad iki sezonda bağlanıp bütün mevzu aceleye getirilebilirdi. Muhteşem Yüzyıl ve Kuzey Güney, bize uymadı diye yayından kaldırılabilirdi. Yani bütün bu diziler için yapılan harcanan para, buhar olup uçabilirdi. Diziler hepimizin gözünün önünde ama dünyanın en görkemli sektörü, aslında en riskli olanı. İş yapacak bir dizi çekmek için, yapımcıların güveneceği doğru dürüst bir pazar araştırması yok. Seyircinin hangi dönemde ne istediğini kimse, hiçbir zaman bilemiyor. Yapımcılar, oyuncular, senaristler, televizyoncular, geleceği kestirmek konusunda çaresiz. Milyonlarca dolar ödenen ve bir kanalı uçurmasına bel bağlanan bir dizinin yayın gününde, işleri kolaylaştırmak adına en fazla dua edilebiliyor. Her yıl, sezona damga vurması beklenen dizilere dökülen tonla para buhar olup gidiyor. Pazarlık, stres, panik atak gırla; yine de gideri var. Gelecek sezona aynı hesaplar baki... Bu hesapların niyesi, nasılı bizde biraz Kapalıçarşı usulü, spontane dönüyor ama en büyük dizi sektörüne sahip ABD'de matematik artık yerleşmiş. Bir dizinin sizin önünüze gelene kadar nasıl çetrefil bir süreçten geçtiğini görmek için buyurun. Önce işin sihirli kısmına bakalım. Bir dizinin gelebileceği en üst noktada duran ve dükkanı her ne kadar yıllar önce kapatsa da herkesin hafızasındaki tazeliğini koruyan Breaking Bad'in dudak uçuklatan rakamları gelsin... Altı sezona yayılan dizinin son iki bölümü, 10'ar dakika uzatılarak 54 dakika oynatıldı ve reklamlarla birlikte toplam 75 dakika sürdü. Her 30 saniye başına da 400 bin dolar reklam getirdi. Felina isimli son bölümdeki 21 dakikalık reklamın 7-8 milyon dolarlık getirisi olduğu tahmin ediliyor. Öte yandan, Breaking Bad'i çekmenin maliyeti çok yüksek: 2010 rakamlarıyla, bölüm başına 3 milyon dolar... Dizinin giderleri final sezonunda 3.5 milyon dolara yükseldi. Son 16 bölümün toplam masrafınınsa 56 milyon dolar olduğu söyleniyor. Gelir gider tablosunun en yüksekte durduğu nokta burası. Çünkü izleyici bu tadı sevmişti. Breaking Bad'in final bölümünde tam 10 milyon ABD'li ekrana kilitlendi. Pahalı bir anekdot: Dizinin müptelalarından, Dreamworks yapım şirketinin kurucusu Jeffrey Katzenberg, bitmesini kabullenemediği Breaking Bad'in en azından üç bölüm daha ekrana gelmesi için bölüm başına 25 milyon dolar ödemeyi teklif etti. Dakikaya vurulduğunda, 568 bin dolarlık bir hesap... Hollywood'un en iyi senaristlerinin çoğunun orijinal bir fikir üretmesine bile gerek yok. Senaryoları sipariş üzerine yazıyorlar. Bunun için de sektörde blind deal diye tabir edilen bir ön anlaşma imzalıyorlar. Tek yapmaları gereken, yapım şirketleri ya da televizyon yöneticilerinin kulaklarına üfleyecekleri fikirleri, ne kadar etsiz ve çapsız olursa olsunlar, senaryo haline getirmek. Önlerine gelen dosyadan çoğu kez şikayet etseler de bu anlaşmadan bir yılda milyonlarca dolar ücret alıyorlar. Şimdi biraz maliyet hesabına girelim. Amerikan televizyonlarında yarım saatlik bir sit-com'u çekme maliyeti 2 milyon dolar. Bir saatlik bir dramanın maliyetiyse 5.5 milyon dolara kadar çıkıyor. Senaryo ücretleri bu rakamlara dahil değil. Amerikan dizi ve film sektörünü inceleyen Hollywood Reporter isimli yayın, 2012-13 sezonunda tam 186 dizi projesi için pilot bölüm çekildiğini yazdı. Yine Hollywood Reporter'a göre bu bölümlerin toplam masrafı 712 milyon dolar. Sorun şu: Bu pilot bölümlerin çoğu, yayına bile verilmeden heba olup gidiyor. Örneğin Fox kanalı, 2013-14 sezonu için sekiz drama, sekiz de komedi dizisine pilot bölüm ürettirdi. Bu dizilerden dokuzu piyasaya sürülürken, kalanı rafa kalktı. Son yıllarda Mad Men, Breaking Bad ve Walking Dead'le dünyayı sallayan ABC kanalı için üretilen 24 pilot projeninse sadece sekizi yayınlandı. Hollywood ortalaması, çekilen her üç pilot bölümden ancak birinin yayına verileceğini gösteriyor. Bunlar buzdağının görünen yüzü. Yine ABD'nin sinema ve dizi sektöründen haber veren dergi Variety'ye göre yapımcılar satın aldıkları her beş senaryodan sadece biri için pilot bölüm çekiyor. Yani Amerika'da dizisini satan bir senaristin, onu televizyonda görebilme ihtimali ancak yüzde 6. Pilot bölümün başarılı bulunmasıyla yayınına başlanan dizilerin ancak yüzde 35'i bir sonraki sezonu görüyor. Şimdi tekrar matematiğe başvuralım. Umut veren bir senaryoyu satın alan bir televizyon kanalının o senaryoyla başarılı olma şansı sadece yüzde 2. Daha da dramatik biçimde söylersek, bir televizyonun bir senaryo satın alıp çuvallama oranı yüzde 98. Yani bütün o Mad Men'ler, Lost'lar, Boardwalk Empire'lar yüzde 2'lik bir oranın içinden süzülüp geliyor. Geriye kalan her şey çöpte. Bütün dünyanın izlediği Breaking Bad'e bölüm başına 3'le 3.5 milyon dolar arasında masraf yapılıyordu ama memleket dizileri de ucuza çıkıyor sayılmaz. Daha iki üç sene önce standart bir dizinin bölüm başına maliyeti en fazla 300 bin dolara çıkarken, bugün en masrafsızı 400 bin dolara çekiliyor. Ortalama rakam 500 bin. Çok para harcanan dönem dizilerinde rakam 1 milyon dolara kadar çıkabiliyor. Net bir istatistik olmamakla beraber, Türkiye'deki dizi pazarında yılda 2 milyar dolar civarı bir miktar harcanıyor. Türkiye'deki dizi sektöründen konuştuğumuz isimler, işin başındaki bir senaristin bölüm başına 5 bin TL aldığını söylüyor. Deneyimine ve portföyündeki garantili işlere göre 60 bine kadar çıkan da var. Yıldız oyuncuların kaşesi 45'le 100 bin TL arasıyken, tanınmamış bir başrol, bölüm başı 7 bin 500 TL civarına oynuyor. Diyaloglu bölüm oyuncularının kazancı 2 bin 500 TL, yan cast'taki tanınmış oyuncularsa 15-25 bin TL kazanıyor. Ama tüm bu rakamlar da hiçbir başarıyı garanti etmiyor. Dizi yapımcıları, tıpkı bugün olduğu gibi ileride de, önlerinde hiçbir veri olmadan sektöre tonla para dökmeye devam edecek. Ama halen herkesin güvenebileceği bir kahin ortalıkta görünmüyor. Bir istisna aradan sıyrılabilir. İnternetteki ABD merkezli, bağımsız dizi ve eğlence platformu Netflix, bütün hesapları değiştirebilir. Televizyon kanallarıyla anlaşma yaparak, dizileri internette yayınlayan Netflix tüketicinin bütün eğilimlerini biliyor. Hangi dizi kaç kişi tarafından, hangi saatler arasında izleniyor? Seyirci hangi sahnede diziyi durduruyor, hangi anlar geriye sarılıp yeniden izleniyor? Hangi tür diziler yılın hangi dönemlerinde daha çok gidiyor? Netflix şu anda bütün bu istatistiklere yakın. Biraz bu yüzden, biraz da birçok kanal dizilerinin artık orada yayınlanmasını istemediğinden platform, kendi dizilerini çekmeye başladı. Maliyet yine düşük değil. Örneğin Kevin Spacey'nin başrolünde oynadığı House of Cards'ın 13'er bölümlük iki sezonu için, Netflix'in ödediği rakam 100 milyon dolar. Avantajıysa bu paranın tam olarak neyi karşıladığının istatistiki olarak bilmek. Bugün dünyanın her yerindeki televizyon yöneticileri ve film yapımcıları Netflix'in başarıp başaramayacağını merak ediyor. Başarırsa, platform dünyasına hazırlanın."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/edis-yeni-hayat", "text": "O Türkiye'ye musallat olan çatık kaşlılığın, maçoseviciliğin panzehiri. Sektörün kurtlar sofrasındaki iyi çocuk. 30 yaşına henüz girerke Daha sakinim' dese de, gözleri ışıldayarak dev konserlerin geleceği, tüm enerjisiyle dans edip hepimizle şarkı söyleyeceği günleri bekliyor. Edis'le konfor alanından çıkmayı, pandemi depresyonunu, seksi şarkıları, toksik masküleniteyi nasıl aştığını ve 'çıtırlığın' bitişini konuştuk. Londra'ya gitmiştim, tam o sırada 'lockdown' başladı. Benim için büyük bir şoktu. Büyük bir konser geçirdik, onun filmini çektik. Turne finali yaptık. Ondan sonra Londra'da ciddi bir anlaşmaya girdik. Ciddi bir çalışma temposu başlıyordu ki, bir anda kendimi evimde buldum. Hiç beklemediğim bir yerde. O yüzden pandeminin ilk aylarında bayağı depresif haldeydim. Planlanan bütün konserlerim gitmişti ve konser yapmayı çok özlemiştim. Hareketsiz kaldım, sakatlıklarım arttı, hatta 15 kilo aldım. Garip bir süreçti. Şanslıyım ki, bir orman evinde yaşıyorum. En azından bir dairede kalmadım. Yanıma üç arkadaşımı aldım, bir DJ, biri müzisyen filan. Onlarla evde DJ Setup kurup kendi kendimize çala çala geçirdik. Hatta o sırada 'Perişanım' single'ı çıktı. Şarkıyı uzaktan bitirdik, videoyu uzaktan çektik. Sonra depresyon yavaş yavaş bitmeye başladı. Konser yapamamama rağmen işime devam ettim. Ben o zamanlar çok katıksız bir hayalin peşindeydim. Kimseden etkilenmeden yaptığım şarkılarım vardı. İzlenme kaygım yoktu. Çok yüksek bir özgüvenim vardı. Sektörün içinde yozlaşmamış, beklentisiz bir star imajı vardı kafamda. Doğal akışında oluşturulmuş bir altyapı da vardı . Benim o dönemde hatırladığım tek şey, başıma geleceklerden emin olduğum. Bu kendini beğenmişlik değil, tamamen diğer ihtimali düşünmemiş olmakla alakalı. Yaptığım klibin ve şarkının farklı olduğunu, iyi karşılanacağını biliyordum. Daha önce neden ilgi görmediğiyle alakalı bir derdim vardı sadece. Ama her seferinde daha da şaşkınlıkla izledim başıma gelenleri. Çünkü işin pratiği farklı. İş başınıza gelmeden kendinizi çok daha yükseklerde görüyorsunuz. Çok daha eminken iş pratiğe dökülünce yan etkiler başlıyor. 'O kişi' olmakla ilgili soru işaretleri başlıyor. Ben bu işi hangi minvalde yapmak istiyordum? Bu işten para kazanmak istiyor muydum? Ben bunu ne için yapıyordum? Beni sevenler gerçekten mi seviyor? Benim hayal ettiğim gibi mi seviyor? Üzerimde baskı var mı? Toplumsal olarak bir sorumluluğum mu var? Ünlü olmak böyle bir şey miymiş gibi binlerce soru. Müzik yapmak ayrı, 'star business' içinde bir ürün olmak ayrı, ünlü olmak ayrı, müzisyen olmak ayrı, herhangi bir insan olmak ayrı, sosyal medyada kimliği olan biri olmak ayrı. Bunların hepsi 'sen' olarak bir potada eriyor. Bu kimlikleri yavaş yavaş tanıdıkça kim olduğunu zaman gösteriyor, daha da gösterecektir. İlk çıktığında hesap ettiğinle şimdi olan biraz ayrı. Çünkü bu işin bizim hiç hesap etmediğimiz bir 'business' kısmı var. Yordu tabii. Çünkü bu işten para kazanılacağını çok fazla hayal etmemiştim ben. Daha çok, işime yatırım kısmına kafam gitmiş. Kendimi daha nasıl geliştirebilirim, ne giyebilirim, nasıl iyi klip çekebilirim? Oralarda suistimal edildiğim oldu. Hatta birkaç istemediğim davayla uğraşmak zorunda kaldım. Sonunda kazanmış olsam da o süreçler beni yordu. Kötü niyet beslememiş, ticaretin o kötü yüzünü görmemiş genç bir insan, sıradan bir öğrenciydim. Hangi işe girersem gireyim o yüzünü öğrenecektim. Burada ürünün kendisi de ben olduğum için biraz fazla yordu tabii. Çünkü yarattığınız ekonomi yaşınıza göre fazla oluyor ve o zaman, bu duruma çok fazla aymış biri olmayınca kolay faydalanılabiliyor sizden. Genç sanatçıların yaşadığı en büyük travmalar bunlar. Ben o süreçleri geçirdim. En son ailem geldi yanıma ve şu anda ailemle çalışıyorum. Sende sanki yırtma hırsları, kurnazlıkları olmayan, kurtlar sofrasına uymayan saf bir taraf var. Bende bir saflık var, evet. Çok şanslıyım adalet hep yerini buluyor hayatımda. İstediğim şey hep oluyor. Odaklandığım şey işlerin katakulli tarafları olmadığı için o saflık orada ortaya çıkıyor. Yoksa zeki bir adam olduğumu düşünüyorum! Sanırım işin business tarafında saf olmayı seçiyorum. İyi ki de öyle yapıyorum tabii ama çok zararını da gördüm. Artık görmemek dileğiyle! Şu anda önemli kararları birlikte verdiğim insanlar ailem ve çok yakınlarımdan oluşuyor. Artık o korumamızı oluşturduk sanırım. Koruma kalkanıyla ilerliyoruz. Öyle de yapmak zorundayız çünkü ben akıl sağlığımı yitirmemeliyim. Müziğimi yapabilmeliyim. Çocukluğumda çok sosyal biri olduğumu hatırlıyorum. Dört yaşımdan beri bir şekilde hep sahnedeydim. Anneannemle büyüdüm. Annemle babam çalışıyordu. Anneannem hafızamda daha fazla yer etmiş. Bazen Anne babamı abim, ablam gibi hissediyorum derdim. Onlara da sordum böyle bir travma olmuş olabilir mi diye. Çok eğlenceli bir oyun hayatım vardı. Çok tatlı bir mahallenin çocuğuydum. Sanat içinde olduğumu da hatırlıyorum, şarkı söylerken, piyano çalarken. Mutsuz olduğum, 'bully' edildiğim zamanları da hatırlıyorum ama onlar her çocuğun kafasında yer etmiştir zaten. Başarılı bir öğrencilik ve sosyal hayatım vardı. Biraz büyüdükçe ergenlikte daha yaramazlaştığım zamanlar oldu. Ama acıklı bir hikaye yaşadığımı düşünmüyorum çocukluğumda. Beni fark edin diyen bir çocuktum diyebilirim. Orta-üst ailenin, sosyal hayatı okulda geçen çocuğu... Çok ön planda olmayan ama sanat aracılığıyla ön planda olabileceğini bildiği için de çok fazla sanatın içinde olan bir çocuk. Evde çocukluğumla ilgili video kasetlere baktığımda, hepsinde bir etkinlikte olduğumu görüyorum. Buna uygun ortam sağlayan okullarda okuyabildiğim için şanslıyım. İstanbul bir amaç. Galatasaray Üniversitesi'ni kazanıp İstanbul'a geldim. Aslında konservatuvar okumak istiyordum. Beni Galatasaray'a ikna ettiler. Çünkü benim hedefim belliydi. Demolar yapmıştım, hemen yapımcılara götürecektim.Üniversitedeyken konservatuvarı da kazandım. Şimdi konservatuvardan haftada üç hocamla çalışıyorum. Müzik teorisi, solfej vs... Eğitim sürecim, öğrenmeye merakım hiç bitmiyor. 'Perişanım' biraz rap gibi duyulabiliyor ama ben 'RnB' demeyi tercih ediyorum. Rap değil aslında, çünkü melodik bir şarkı. Ama yeni nesil rap de artık pop müziğin içinde. Tabii eski klasik pop şarkılarından farklı. Yine de bir denemeydi bizim için o. Çok radyo dostu bir şarkı olmadığını biliyorduk. Ama zaten pandemi dönemiydi. Benim dans performansıma uyacak bu tür şarkılar seyirciyi yakalayacak mı diye merak ettiğimiz için, bir atımlık yaptık öyle bir şey. Dinlenme olarak çok yakaladı ama izlenme olarak istediğimizi elde edemedik pek. Ben, bu tarz güncellemesi konusunda hala cevabımı alabilmiş gibi hissedemiyorum dinleyiciden. Yurt dışında bütün pop yıldızları hip-hop prodüktörleriyle çalışıyor. Çünkü diğer müzikler de birbirine yakın. Türkiye'de bu böyle değildi ama şimdi bayağı iç içe geçmiş durumda. O yüzden ben de çok ayrı bir şey yapmıyorum. Bu albümümde daha çok hip-hop prodüktörüyle çalışıyorum. Müziğimi o şekilde renove etmeye çalışıyorum. Tutup da rapçi olmadım yani! İşte saçımı boyattım Eminem'e benzettiler, 'rap'e mi dönüyor' filan dediler. Bunlar çok pop magazin dili. Böyle bir şey yok. Ben aynı, konservatuvardan aldığım müzikal disiplin gibi hem dansçı, hem sahnede canlı şarkı söyleyebilen bir performans sanatçısı olarak görüyorum kendimi. Hep iddiam da o oldu zaten. En çok dinlenen, en çok izlenen değil ama en iyi sahne yapan olmak isterim. Benim bu isteğimi, ateşimi, enerjimi hangi tarz müzik karşılıyorsa onu yapacağım. Konfor alanımdan bilerek, isteyerek uzaklaştım. Tabii ki konfor alanımda kalmayı isterdim, çok da rahat yapardım onu. Eski şarkılarıma benzeyen çok şarkım var, yenilerini rahatça yapabilirim de. Ama karakter olarak çok özgürlükçü olduğum için, konfor alanımdan uzaklaşırsam işimi daha çok sevebileceğimi düşündüğüm için buralardayım. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/editorden", "text": "Bu, birlikte son sayımız. 2010 yılında henüz GQ Türkiye ortada yokken, ilk sayı lansmanından 5 ay önce, Mirgün ve Neyyire Özkan ile buluşmam sonrası başlayan; bir dönem uzaktan devam eden, son düzlüğü yayın yönetmenliği göreviyle geçen GQ Türkiye serüveni, benim için bu sayıyla birlikte noktalanıyor. Mutlu son! Bu bir. Ciddiyetin, kuşkunun ve önyargıların bizi topyekün içten içe kemirdiği bir dönemde; Türkiye'de neredeyse tabu olmuş maskülen erkek imajını ters yüz edebildik, erkek dünyasına asıl konuşulması gereken konuları getirdik. Etti iki. Elinizde tuttuğunuz sayı, çoğu açıdan bir ilk. Dünya yayıncılığında ilk kez bir erkek stil/moda dergisi, iklim konusunu derinlemesine işliyor; kapağında sadece sürdürülebilir moda ürünlerine yer veriyor; Birleşmiş Milletler'in Harekete Geç kampanyasının bir parçasına dönüşerek farklı alanlardaki iklim şampiyonlarına yer veriyor. Bu da üç. Yanında yetişmiş olmama rağmen, bu kez benim sağ kolum olma görevini tereddüt etmeden kabul ederek medyada nadir görülen bir örnek tutum sergileyen bir dönem Yazı İşleri Müdür'lüğümüzü yapmış Ayşegül'e ... GQ Türkiye'nin, benimle birlikte kurucu editör kadrosunda yer alan ve bir telefonla yuvaya dönen Güneş , Müge ve Ahmed 'ya... Takım ruhunun ve gücünün güzelliğini hissettiren başta Alara , Yavuz , Alper , Can Remzi olmak üzere tüm GQ kadrosuna; özellikle de asistan şapkası altında ürettikleriyle geleceğe dair umudunuzu artıran Mertcan , Nehir , Ceren ve Busenur 'a... Bu sene bizi Yılın Dergisi ödülüne layık gören Galatasaray Üniversitesi'ne... Bir kez de sizin huzurlarınızda teşekkür ederim.... serisi Garaj ve G.O.G.U sığdırdık. Önümüzdeki sayılardaysa, karışınıza daha global bir GQ çıkacak; 21 GQ edisyonunun yayın yönetmeni olarak bu sene başında temellerini birlikte kurduğumuz GQ Global markasını daha yakından hissedecek ve deneyimleyeceksiniz. Global Müzik Dosyası) Daha global bir markaya dönüşmenin verdiği güçle, GQ markası Türkiye'deki macerasına, Özgür 'ün öncülüğünde, her zamanki özgünlüğüyle devam edecek. Son edito yazısını ve fotoğraf çekimini, hepsinin büyük hayranı olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim GQ ekibiyle birlikte yazalım ve çekelim istedim. Yenilikçi eylemlerimiz yurtta ve cihanda devam edecek. Bir başka gökkuşağının altında görüşmek üzere diyor; edito yazısını tamamlamaları için yazıyı ekip içinde elden ele dolaştırıyorum.... Dara gözleri, Taze kahve kokusu, La vie en rose mırıltısı, Müge kahkahası, deniz teması ve Beny... Güneşin doğuşu, sevdiğimin kokusu, Deniz ve Rüzgar'ın sesleri, kendimi durduramadığım için dişlerimi sızlatan çikolatalı dondurma, kendimle yalnız kalabileceğim uçak bileti... Yelkene vuran rüzgar sesi, gece girilen deniz, yazılan şarkının tamamlandığı an, telefonu kapatıp 9 saatlik Godfather 1-2-3 terapisi, günbatımı ve Bossa Nova... Kontrol sende değilken üst üste çalan en sevdiğin üç şarkı. Şans yani, şans... Harika bir fikir, O fikri saatlerce dinleyen arkadaşlar, En heyecanlı yerinde ağaçların arasından oyunlar yaparak dikkatini gökyüzüne ve kendine çeken güneş... Yasak olan her şey; rüzgara karşı motorsiklet sürmek, yarın yokmuşçasına spor yapmak, beynimden uzak kendime yakın düşünebilmek, anın tadını değil pozunu çıkarmak, seyretmek, yardım etmek, başarmak... Yaz sabahı kokusu, anneanne yanağının dokusu, dörtnala giden atın sesi, audition çekmenin hevesi, onun gülmesi, ev yemeği... Çıplak deniz, topraklanmak, kucak, simit peynir.. Yumuşak kumaş, iyi kahve, yaz akşamı serinliği, soğuğu ciğerlerine giren dağ havası, yeni ayakkabılar. Beynin düşünceleri durduramadığı o an, bir de hız tutkusu.. Pinterest, zencefil, gül, her an her yerde gerçekleşen zoom toplantıları, uzun telefon konuşmaları, hümeyra, müjdeli haberler, soğuyan hava, kahve... Yeni bir içerik , sıcak duş sonrası bakımı, nefes meditasyonu, soyalı fıstık, yıllanmış dost sohbeti, edepsiz şakalar, kulaklıkla yürüyüş, anne yemeği, kedi, akşamüstü ışığı... Ege mavisi, tatil havası, teknede hissedilen esinti, eski Yunan şarkıları tadında geçen bir haftasonu... Bol güneşli tatil sabahı, analog fotoğraf, mum kokusu, kedi patisi, karnabahar graten.. Sofia Coppola, eski parke gıcırtısı, sonbahar, yemek sonrası kahve, galeride topuk sesi, Luca Guadagnino soundtrack'leri, kitaplık kurcalamak, patates kızartması... Eski dostlar, lezzetli yemek, yeni seyahat rotası, yanında uyanılan o güzel kadın... Alarmsız uyanmak, antrenmanda son set gururu, revizesiz yayın, az sözcükle anlaşmak, parfümün dip notası, yemeğin ilk lokması, dizinin sezon prömiyeri, iki düşünce arası... Evrene dair tüm olasılıkların kümülatif heyecanı, varoluşsal buhranların koyu kısa gölgeleri, kendini yeniden ayağa kaldırdığında hissettiğin güç, sıcak bir ağustos akşamı, burnuna dolan çam ve kekik, ateş böceklerinin gerçekliği... Güneş alan oda, kitapları renklerine göre dizilmiş kalabalık kütüphanem, Pala, bir sonraki seyahatin uçak bileti, önce başlığı yazılan yazılar, yeni tanıştığım sokaklar, İtalyan balkonları. Araştırmak istediğin spesifik bir konunun kitap formatında karşına çıkması, çok yorgun hissettiğinde çok iyi bir antrenman yapman, okumadığın bir kitabın ilk sayfasındaki bilinmezlik hissi, kendin icin koyduğun bir hedefin ötesine geçtiğin an... Kurşun kalem sesi, kağıt kesiği, havuç salatası, enginar salatası, semizotu salatası, her şeyin salatası..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/edward-makuka-nkolosonun-muhtesem-seyahati", "text": "Zambiya'dan Edward Makuka Nkoloso'yu tarih kitapları hiç yazmayacak. Gelecek nesiller onun başkent Lusaka'da kurduğu Zambiya Bilim, Uzay Araştırmaları ve Felsefe Akademisi'ni öğrenmeyecek. ABD'li Armstrong kendisi için küçük ama insanlık için büyük o adımını Ay'ın yüzeyinde henüz atmamışken, Zambiyalı Nkoloso'nun daha 1960'larda, Mars'a seyahat için kendi imkanlarıyla bir uzay programı hazırladığından ve bunun için Lusaka hükümetiyle Birleşmiş Milletler'in kapılarına dayandığından, muhtemelen kendi hemşehrileri bile haberdar olmayacak. Yine de yaşananları kimse silemez. Zambiyalı Edward Makuka Nkoloso gerçekten yaşadı, uzaya gitmeye ve ülkesinin adını bu şekilde dünyada yüceltmeye karar verdi. Bu uğurda astronotlar yetiştirmeye de başladı. Olduramadı. Hayal kırıklıklarıyla dolu, gerçeküstü bir ömür sürdü. Olaylar Zambiya'nın bağımsızlığını ilan ettiği 24 Ocak 1964 tarihinin hemen ertesinde geçiyor. Gerisi sis altında. Bağımsızlık projesine uzay hedefiyle katkıda bulunmaya çalışan Nkoloso'dan bugüne kalan çok fazla belge yok. Bir-iki gazete kupürü, kopuk kopuk televizyon ve radyo kayıtları, hepsi bu kadar. Yine de bir ilkokulda fen öğretmenliği yaptığını, uzaya çıkmayı kafasına taktığını ve Uzay Akademisi'ni Lusaka yakınlarında, terk edilmiş bir çiftlik evine kurduğunu biliyoruz. Nkoloso o çiftlikte 12 astronot adayı yetiştirdi . Hükümeti ve UNESCO ile sonuçsuz yazışmalar yaptı, vizyonunu merak eden Batılı gazetecilere röportajlar verdi. Gazeteciler, doğal olarak, eğitimin içeriğiyle ilgileniyor, Nkoloso da hevesle anlatıyordu. Antrenmanlar devam ederken, Nkoloso uzaya fırlatacağı roketi de hazırlamıştı. Prototip demek belki daha doğru; çünkü 3 metre uzunluğunda, alüminyum ve bakırdan mamul roket biraz daha geliştirilmeye muhtaçtı. Girişken Nkoloso, elbette bunun için de uğraştı. UNESCO'ya mektup yazarak uzay programından bahsetti ve çalışmalarını sürdürebilmek için 7 milyon sterlin talep etti. Yakıt meselesi ayrıca baş ağrıtıyordu. Bunu da ABD hükümetine yazarak çözmeye çalıştı. Oradan gelebilecek likit oksijen ve hidrojenin, sorunu halledebileceğini düşünüyordu. Gelelim astronot adaylarına. Biri hariç, onlara dair bilgimiz yok. O kişi, 17 yaşındaki genç kız Matha Mwamba. Nkoloso röportajlarda, Matha'nın uzaya gönderilecek ilk kişi olduğunu ısrarla tekrar ediyordu. Bu yüzden de en çok onun eğitimiyle ilgilendi. Genç kız beraberinde iki de kedi de götüreceğinden, tesisteki 10 kediyi besleme ve uzay ortamına alıştırma işi de onun eline bakıyordu. İşler planlandığı gibi yürümedi. Matha ve diğer astronotların eğitimi tamamlanmak üzereyken, Nkoloso'nun hiç hesaba katmadığı bir faktör uzay planlarına taş koydu. Antrenmanlarını eksiksiz yerine getirmelerine rağmen, astronot adayları kampta biraz laubali davranıyordu. Nkoloso, geleceğin astronotlarının işi gücü bırakıp kendilerini aşka verdiğinden şikayet ediyordu. Nitekim Matha hamile kalınca, ailesi onu kamptan aldı. Afrikalı ilk uzay yolcusunun kariyeri de bu şekilde sona erdi. Nkoloso'nun uzay hevesiyse bir süre daha devam etti ve nihayet akamete uğradı. Günümüze ulaşan demeçlerinde, bağımsızlığını henüz ilan eden Zambiya'nın taze hükümetinin destek vermek bir kenara, Akademi'yle hiç ilgilenmediği anlaşılıyor. UNESCO yardımınınsa ancak bir hayalden ibaret olduğu ortada. Yine de kimse denemediğini söyleyemez. Bizim memlekette yaşasaydı, uzay heveslisi fen öğretmeni Nkoloso'nun hayatı, iyi film olurdu. İstanbul Kanatlarımın Altında'daki bir yan karakteri, Okan Bayülgen'in canlandırdığı, roketin mucidi olduğu iddia edilen Lagari Hasan Çelebi'yi hatırlayın. Nkoloso'nunki, Hollywood'un da rahatlıkla el atabileceği bir hikaye. Ne var ki, bugüne dek kimsenin radarına takılmadı. Önyargıya lüzum yok. Elinde imkan olsa Nkoloso da uzaya çıkardı. Çıkmış kadar oldu, diyelim."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/efendilik-buyusu-nedir-nasil-yapilir", "text": "Daha onlarca farklı şekilde tanımlayabiliriz. Büyü diye tanımlamış olalım. Zihinlerin içindeki düşüncelerinize hükmederek hayatınızı ve kendinizi şekillendirmeniz mümkün. Bu köşeyi takip ediyor oluşunuz, bu konuyla ilgilendiğinizin yani tırnak içinde işin felsefesiyle ilgilendiğiniz ortada. Bu harika bir başlangıç noktası. Bu düşünce yapısını öğrenmeye devam etmek mümkün, ancak biraz başkalarını, başkalarının deneyimlerini dinlemekten geçiyor. Gerçek bir beyefendi olabilmek için gerçekten diğer beyleri dinlemek gerekiyor. Elbette kişinin kendini yetiştirmesi mümkün ancak üye olmaya çalıştığı veya üyesi olarak temsil ettiği düşünce kulübünün önceden tecrübe ettiği dersler var. Bu dersleri tekrar tekrar keşfetmeye gerek yok. Dersleri almak / öğrenmek yetiyor. Yaralarınızı saklamanıza gerek yok. Onlar sizsiniz. İnsana ne kadar özgüven kazandırabilir baksanıza? Peki ya şu dersin keskinliğine bakar mısınız: Bir beyefendi dünyaya aldığından fazlasını verir. Bunlar verilmiş dersler beyler. Öğrenilmesi ve özümsenmesi gerekiyor. Büyü ancak o zaman işe yarıyor: Bu ve bunun gibi öğütleri öğrenerek, hayata dahil ederek. Faydalı düşünceler, yararlı, yapıcı, onarıcı düşünceleri düşünerek. Hep bu sayfalarda konumuz olduğu gibi bunlar ancak düşündükçe gerçekleşiyor. Özen göstermek diye buna deniyor. Nasıl sohbetimize, tavrımıza, tartışmalarda safsata yapmamaya, diyaloglardaki sözlerimize, gerekli gördüğümüz kadarıyla giyimimize kuşamımıza dikkat ediyorsak düşüncelerimize de dikkat etmemiz gerekiyor. Daha sonra o düşünceler bizi şekillendirecek. Bırakalım şekillendirsin. Centilmenlik bir yetenek değil, bir tavırdır Ya da Erkeklik anne karnında belli olur. Adam olmak için yaş almak gerekir. Centilmenlik ise bir seçimdir. Ne kadar net anlatmışlar yine değil mi? O yüzden işin büyük bir kısmı kafanın içinde. Yani zihnin içinde. Büyü dediğimiz kısmı burada, elle tutulamıyor ama yapılabiliyor. Düşünceler davranışlarımızı, davranışlarımız hayatımızı etkiliyor, kader denilen şeye dönüşüyor. Mesela iyi giyinmenin değil ama iyi görünmenin sırrı hakkında kökten bir çözüm var. Kendinize ne kadar saygınız varsa o kadar iyi görünürsünüz. Tabii kendini aşırı ciddiye almakla, tadında kalmak arasında da fark var. Mesela: Centilmenlik çok önemlidir. Buna ilaveten iyi görünmek avantajdır. Mizahşörlük ise tek zorunluluktur. gibi dersler de var. Yani faydalı ve iyi biri olmaya çalışıyor olmalısınız, ama bu sizi sıkıcı ve yapmacık biri haline getirmemeli. Önce kendinizle sonra da başınıza gelen olaylarla dalga geçebilmeyi öğrenmelisiniz. Bu da sizi daha ekşi bir bey yerine daha tatlı bir beyefendi yapacaktır. Alınan her ders, sizin düşünerek var ettiğiniz, lezzetli bir geleceğe götürecek gemidir bir bakıma. Bu derslerin faydasını öngörebiliyorsunuz değil mi? Her anlaşılan ders, yararlı hayat pratiklerine dönüşme potansiyeli taşıyor. Ama bütün bu işe yararlılığına rağmen, ne yazık ki bir beyefendi gibi davranmak okulda ya da başka bir yerde öğretilen bir şey değil. Bu yüzden öğrenmek için çaba sarf etmek yani hem izlemek hem de dinlemek gerekiyor. Doğru beyleri örnek almak, hatta onlarla iletişim içinde olmak çok yararlı oluyor. Ya da örnekler veriyor olduğum gibi, sözcükler içine bağlanmış anlamları ve dersleri anlamaya çalışmak. Güç kazanmak değildir. Güç mücadele edebilmektir, Zekanın en önemli getirisi, kişinin kendini değiştirebilme becerisidir, İlgiyi değil, saygıyı hak et, Tutku, sahip olabileceğin daha güzel bir hayat için mücadele etmeye denir, Konuştuğunda zaten bildiğin bir şeyi tekrar edersin, dinlediğinde ise yeni bir şey öğrenebilirsin gibi gibi. Bunlar hep işlediğimiz konular beyler. Bir önceki aylarda ve GQ Online'da; iletişimi, kişisel becerilerin nasıl kullanılabileceğini, saygıyı, tavırları ve hatta kitap nedir ve nasıl okunur gibi konuları konuştuk. Ama bunların hepsinin ortak noktasının bu konular hakkında çaba sarf etmeyi, onları anlamayı gerektirdiğini söylemek gerekiyor. Büyü gibi gizemli, ama yapıldığında büyü gibi yararlı. Bu yüzden konu hakkında sadece bilgilenmek değil, aynı zamanda düşünmek gerekiyor beyler. Sevgiler."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/efsane-film-replikleri", "text": "Yeşilçam'ın bir numaralı loserı Ofsayt Osman mahkemede başına gelen talihsiz olaylar serisini, kendisinin bir can kurtarmaya çalışırken nasıl oyuna getirildiğini anlatıyor. Dünyanın en yanlış çalınan ofsaytını, en namussuzca çekilen bayrağını, iptal edilen en güzel golünü Türkiye sinemasının insanı en çok perişan eden sahnelerinden birinde anlatırken döktürüyor Alışık. Dilediğiniz kadar seyredin, erkekler ağlamaz klişesine ister inanın ister inanmayın; bu ofsayt ağlama garantili! Tek bir cümleye sıkıştırmayalım, Osman'ın konuşmasının finalini tekrar yaşayalım: Hepiniz hakem olun abiler. Ya bu maç be, tıpkı bir maç, hayat sahasında oynanıyor, oyuncusu da bizleriz, topumuz da namusumuz, vicdanımız, insanlığımız. Ben Osman. Ofsayt Osman. Söyleyin be, Allah rızası için söyleyin be, gene mi atamadım golü? Bu da mı gol değil be? Gol güzel kardeşim Osman, gol. Üstelik bu defa sadece hakem değil hakim bile veriyor golü! Eloğlunun insandan bozma, mutanttan olma süper kahramanları var; bizim Tatar Ramazan'ımız... Ama söyleyin, hangi süperin bu kadar süper repliği var? Adaletin olmadığı yerde, yani tüm dünyada, Tatar'ın, Kadir İnanır'ın ağzından cezaevi müdürüne karşı söylediği bu lafı ödünç alabilirsiniz: Ben bu oyunu bozarım! Harbiden bozuyor da üstelik. Adam kötü, adam zalim, tamam da... Yine de bir zalimin bu kadar içten haykırışı ancak Türkiye'de mümkün olabilirdi. Salkım Hanım'ın Taneleri filminin baş kötüsü Durmuş'a kendi zulmü bile ağır gelmiş, haykırıyor: Bu dünyanın bütün günahları bana mı yazılacak ulan! Karar seyircinin... Komik değil. Hiçbir zaman da komik olmayacak ama gerçek. Hem de bir komedi filminde, absürt sinemanın kralı Arabesk'te... Ertem Eğilmez'in son eserinde Müjde Ar'ın repliği, baştan sona dram. Kamyoncunun tecavüzünden kaçan Müjde Ar, üzerinde gelinliğiyle yol üstündeki bir kahveye girip sorar: Beyler ağalar, İstanbul ne tarafta? Erkekler arsız arsız hep birden hem de uçkurlarını çözerek ayaklanır: Gösterelim anam! Sahne biter. Bu sahnenin gerçekten de gerçek anı, bütün kafalar Müjde Ar'a dönmüşken, bir erkeğin düşünce balonunun sese kavuşmasıdır: Karı! Halen de aynı noktadayız maalesef. Sadece bir temenni değil, aynı zamanda bir intikam yemini. Bir yandan da kavuşma arzusu... Aynı kısacık cümleye bu kadar anlam sıkışır mı? Olacak şey değil. Hem de popüler bir bilimkurguda. Hem de bir robotun ağzından. Ama olmuş işte. Önce Terminator serisinin birincisinde, sonra ikincisinde, derken cılkını çıkarmak pahasına hepsinde kullanıldı. Ama afili olanı Arnold'ın söylediği tabii. Üstelik biliyorsunuz, sözünü tutuyor. Her defasında geri dönüyor. Don Corleone , oğlu Michael'a hayatının öğüdünü veriyor. Michael, babası öldükten sonra bu öğüt sayesinde hayatta kalıyor ve ailenin başına gerçekten geçebiliyor. Mesele şu: Bir adam düşünün, girdisine çıktısına aldanmadan bütün bir alemin fotoğrafını çekmiş, iki saniyede oğlunun önüne koymuş. Filmin isminin Baba olmasının birden çok anlamı var: Don Corleone öncelikle kendi oğlunun babası!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ekin-berille-ozgun-ve-ozgur-hayaller", "text": "Şarkılarını dinlerken bizim bildiğimiz anlamıyla acemiliğin yanından bile geçmeyen bu cesur müzisyenin yeteneğinin doğuştan olduğu besbelli. Peki ilhamının ikilemlerden başka kaynakları var mı? Benim için en etkileyici şey, kendin olmayı başarabilmek ve bunun arkasında sağlam durabilmek. Özgür olma cesaretini gösterebilen, farklı olmaktan korkmayan ve insanlara kendini olduğu gibi kabul ettirebilen herkesten ilham alıyorum. Farklı görünme cesareti der demez aklıma şimdiye kadar en az beş farklı renkte gördüğüm saçları geliyor. Özgün veya özgür müyüm bilmem ama bu uğurda sınırlarımı zorlamayı ve insanları şaşırtmayı seviyorum. Normalde renkli saçtan hazzetmeyen bir insanın sadece benim müziğimi sevdiği için renkli saça daha pozitif bakabileceğine inanıyorum. Bir taraftan insanların saygısını kazanırken diğer taraftan farklılıklara açık olabilecekleri bir örnek yaratmaya çalışıyorum. diyor uçları siyaha boyanmış beyaz saçlarıyla gülerek. Yazının tamamı GQ Bahar 2021 Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ekstrem-deney-colde-mac", "text": "Bir yıllık uzun bir çalışmanın sonunda Katar, Dünya Kupası'na bu yıl ev sahipliği yapacak. Daha önce Haziran ve Temmuz aylarında başlayan Dünya Kupası, Katar'ın hava koşullarından dolayı Kasım ayına ertelendi. Bununla beraber, Kasım aylarında bile 30 dereceye çıkabilen nemli çöl sıcaklarının, futbolculara ve iklim krizine yönelik etkisi tartışılıyor. Adana'da gençliğinde futbol oynayan biri olarak, sıcak üzerine yorum yapabilirim aslında ama ben lakabı Çevreci Geek olan biri olarak, Katar'ın sürdürülebilir bir Dünya Kupası yaratmak için uyguladığı teknolojileri masaya yatırmak için kolları sıvadım. Katar, gelen tepkilere yönelik, bu devasa organizasyonun en az ulaşım ayak izi ile tamamlanacağını, stadyumların ise en verimli şekilde tasarlanıp, tekrar tekrar kullanılacağını savunuyor. Stadyumlara ulaşım, diğer ülkelerdeki gibi uçaklarla değil, Doha Metrosu ve birkaçı elektrikli olacak özel otobüslerle sağlanabiliyor. Zira, birbirine en uzak iki stadyum arasında 75 km gibi kısa bir mesafe söz konusu. İnşa edilecek beş yeni stadyumun ise en verimli su ve elektrik teknolojileri ile donatıldığı, bir stadyumun kullanılmış yük konteynerleri ile inşa edildiği belirtiliyor. Bu stadyumların ise daha sonra yeniden kullanılması ya da stadyum alanının yeniden tasarlanarak halka açılması gibi planlar da var. Sıcaklara karşı ise Katar Üniversitesi özel bir çalışma yaparak, stadyumların içini 23-24 derece gibi bir sıcaklıkta tutacak klimalar üretti. Bu yeni teknik ile dışarıdaki hava fanlarla çekiliyor ve sistem içinde soğutulan bu hava, taraftarların bulunduğu bölgelere mazgallarla, stadyuma ise dev enjektörlerle dağıtılıyor. Buradaki yeni teknik ise vericilerle ısındığı görülen bölgelerdeki havanın çekilerek, soğutma sisteminde yeniden kullanılması. Yani klima sistemi dışarıdan hava almak yerine içerideki havayı döndürmekte. Bu klima sisteminin ve stadyumların enerjisi ise yeni kurulacak 800 MW'lık güneş enerjisi tarlası ile tamamen yenilenebilir enerjiden elde edilecek. Tüm turnuva boyunca ortaya çıkacak karbon emisyonu ise yeşil yatırımlar ile dengelenerek sıfırlanacak. Carbon Market Watch'un Dünya Kupası yatırımlarını incelediği bir rapor ise organizasyonda yaratıcı muhasebe tekniklerinin kullanıldığını ve net sıfıra ulaşmak için tam çözüm üretemeyen karbon dengeleme projeleri önerildiğini ortaya koydu. Raporda, tüm bu yeni teknik keşiflere ve yatırımlara rağmen organizasyonun 3,6 milyon ton karbondioksit salımı yapacağı öngörülüyor. Bu miktar Rusya'da düzenlenen 2018 Dünya Kupası'ndan, %70 yani, 1,5 milyon ton daha fazla. 28 gün sürecek kupanın 3,6 milyon tonluk ayak izi aynı zamanda tüm İzlanda'nın karbondioksit salımından da fazla. Uzmanlar organizasyonun, resmi hesaplamalarında inşaat sürecinden gelen karbondioksit emisyonlarını düzgün hesaplamadığını belirtiyor. Öyle ki, Carbon Market Watch'un hesaplamaları ile resmi hesaplamalar arasında sekiz kat fark var. Bu mevzunun altında Dünya Kupası sonrası için organizasyonun inşa edilen stadyumların sorumluluğunu kabul etmemesi yatıyor. Keza hesaplamalar, stadyumun ayakta kaldığı süre boyunca üreteceği değil sadece Dünya Kupası boyunca yaratacağı etkisini ele alıyor. Bu stadyumların sadece Dünya Kupası'na yönelik inşa ediliyor olması büyük bir sorun. Oldukça küçük bir bölgede bulunan ve daha önce sadece bir stadyumun yeterli olduğu ülkede, bu yeni komplekslerin atıl kalma ihtimali yüksek. Uzmanlar Yunanistan'da ve Brezilya'da Olimpiyatlar sonrası atıl kalan onlarca binayı örnek gösteriyor. Net sıfır kavramı zaten oldukça tartışmalı bir söylem. Bu hesaplamaları yapanlar ortaya çıkan karbondioksit emisyonlarının belirli sayıda ağaç dikilerek sıfırlandığını savunuyor. Bununla beraber, atıl kalma riski olan stadyumlar için kullanılan kaynaklar sadece karbon emisyonuna yol açmıyor. Kullanılan bu yeni kaynakların yok ettiği ekosistemlerin ne yazık ki dikilecek birkaç ağaç ile geri gelmesi mümkün değil. Şu an 1,2 dereceye yaklaşmış olan küresel ısınma, tehlikeli olarak kabul edilen 1,5 dereceye doğru yol aldıkça, Dünya Kupası gibi mega etkinliklerin harcadığı kaynakları da en verimli şekilde planlamamız lazım. Tüm stadı soğutan klima gibi keşifler etkileyici bir duruş sergilese de, önümüzde tüm gezegenin derecesini dengede tutmak gibi bir hedef var. Bu hedefi gerçekleştirmek için güncel tüketim odaklı kültürümüzden sıyrılmamız şart."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/emir-can-igrek-yeni-muzik", "text": "Nisan'dan itibaren yeni single'ı Memurla hayatımıza yeni duygu durumları katacak Emir Can'ın üretimi hız kesmiyor, Her şarkının farklı bir konusu ve hikayesi var. Yani her şarkının ayrı bir davası ve amacı var. 'Sapa' şarkısının farklı, 'Muhalif'in farklı, 'Saman Sarısı'nın farklı, 'Akşamcı'nın farklı bir amacı vardı. Her şarkı kendi üretim sürecinin içinde de bir mesele barındırıyor sözlerinden, aslında sürekli beslendiğinin ve beslendikçe de üreteceğinin sinyallerini alıyoruz. Ayrıca, sahnede bulunmaktan keyif almanın doğrudan karşı tarada geçen bir gücü olduğunun da farkında. Sonuçta, her performanstan önce ekibini yalnızca eğlenmeleri konusunda tembihleyen birinden bahsediyoruz; dolayısıyla biz de onun eğlenerek ve özgürce üretmesinin sonuçlarını bekliyoruz. 2020'de, pandemide hayal ettiğim düetleri yaptım aslında. Patron'la ve Zeyno'yla düet yaptım. Daha önceki yıllar ve zamanlarda da çok sevdiğim iki isimdi. 2020 pandemisi, o kötü süreç yani bana o güzelliği sundu. Sırada; öncelikle live sessionlar var. Nisan gibi 'Memur' çıkacak. Duyguların gücünün yani insanın içinde yarattığı dünyanın dışa vurumunun nerelere gidebileceği, kitleleri nasıl etkileyebileceği, farklı coğrafyalardaki insanlara nasıl ulaşıp onları nasıl etkileyeceği noktasında bana bir fikir verdi, bana bunu gösterdi. Onu tahmin edemezdim ama şarkı yazmak ve söylemek bu gücü gösterdi bana. Birçok yerde bu büyülü tarafı hissediyorum. Ama sahnede özellikle çok net hissediyorum. Şarkı söylerken insanlarla bir etkileşim anı var. Onun kelimeyle çok bir tarifi yok. Ve Türkçe'de de karşılığı yok. Oradaki bir duygu durumu var. Bu ismi olmayan duygu durumu aslında beni bu işe motive eden temel şeylerden biri. Yani kendi yazdığım sözün, kendi yarattığım dünyanın oradaki karşılığını görmek ve orada karşılıklı yaratılan duygu durumu o beni motive ediyor. Bir daha yaşamanın, daha fazlasını yaşamanın peşinde koşuyorum yani. Başka bir şarkıyla, şimdiki yeni şarkıyla aynı duygu durumunu yaşamak beni motive eden şey. Aslında hep bundan sonraki Emircan'a şöyle demek isterim: Çok fazla takılma, kafana çok takıyorsun, daha rahat ol. Ben 2020'de çok taktığımı fark ettim çünkü daha çok kendime, içe yöneldiğim bir yıl oldu. İçe yöneldikçe de daha çok anksiyete ile boğuştuğum, daha küçük ayrıntıları fark ettiğim bir yıl oldu. Seneye umarım pandemi biter ve bu kadar küçük ayrıntıları düşünecek vaktim olmaz. Konserden konsere koşuyor olurum ve bu bir mesele olmaktan çıkar. Müziğin geleceği/ şu anki müzik sahnesi için ne hissediyorsun, ne düşünüyorsun? İnsanların o cesareti gösterdiği bir dönemdeyiz sanki.. Yeni müzikte, müzik endüstrisinin daha demokratikleştiğini düşünüyorum. Yani o ticaret daha demokratikleşti ve yeni isimler artık daha rahat seslerini duyurabiliyorlar. Ve biraz da liyakat esasına dayanmaya başladı müzik Türkiye'de. Yani yeteneğin varsa, yazabiliyorsan, söyleyebiliyorsan hikayen devam ediyor. Yeteneğin bir yerde kesiliyorsa, artık yazamıyorsan hikayen aksıyor, duraksıyor. Belki daha sonra devam ediyor belki de orada bitiyor. Eskiden öyle değilmiş, 90'larda... Plak şirketiyle anlaşman, hoş görünmen, onların seni desteklemesi lazımmış. Başka bir yol yokmuş. Ama artık var. Yani bir şekilde sesini duyurabiliyorsun. İyi olan bir şekilde sesini duyurabiliyor, ona inanıyorum. Evet zaman alıyor.. Belki zaman konusunda hala adalet yok ama eninde sonunda iyi iş yapan, iyi söyleyen karşılığını büyük oranda alıyor. O yüzden ben yeni müziği, tabii yeni müziğin çıkardığı bir isim olarak da, çok faydalı buluyorum çünkü istediğimi yazabiliyorum. Sansürsüz, baskısız, istediğimi yazıyorum. Ben yazarım ve bedelini ben öderim. Bir yapımcı veya menajer baskısı, diktası altında üretmek çok zordur. Bunu yaşamıyorum, özgürce üretiyorum şuan. Bu röportajın bir bölümü GQ Bahar 2021'de müzikte yeni bir sayfa açanlar dosyasında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/enerjimiz-tuttu-ne-demek", "text": "Mitoloji insanlığın, duygularını ve etrafını hikayelerle açıklamaya ilk başladığı yerdir. Yani insanlık yazıyı bulmuş, hemen demiş ki, Bu benim hissettiğim şey nedir? Halbuki, bir bilse başına ne belalar açacak, hiç o toplara girmezdi ama ne yapsın merak işte. İnsanın başına ne gelirse meraktan... Dünyadaki bütün mitolojiler yaratılışın temeline her zaman aşkı koyar. Hepsi tek bir kaynağın farklı yorumlamaları mı? tartışmalarına girmeyeceğim. Genelde hepsi Önce kaos vardı diye başlar. Önce karanlık vardı ve Önce kara bir boşluk vardı ile de başlıyor olabilir. Burası tam bir bilinmezlik ve karanlık halidir. Hesiodos bu evreyi şöyle anlatır: Eros, Kaos ve Gaia birleşip gökyüzüne, yeryüzüne ve onun üstünde yaşayanlara can verirler. Gaia, ana toprak, bütün ölümsüzlerin sağlam tabanı; Eros ise elini ayağını çözer canlıların; insanların da tanrıların da ellerinden alır yüreklerini, akıl ve istem güçlerini. İşte aşkın ilk tanımı bu sevgili dostlar. Adamın aklını alır diyor bin yıllar öncesinden şair. Hayat aşkla, tutkuyla başlar diyor. Nitekim, doğadaki her şey bir aşkın, bir tutkunun, bir cinselliğin sonucudur. Burada aşkın enerjisi, yaratımın ateşleyicisidir. İlk Eros tasviri öyle kanatlı bir bebe değil. Yüce aşkın ta kendisi. Devasa bir şey yani. Yaratılışın başlangıcında ateşleyici görevi üstleniyor. Sonra yüzyıllar geçtikçe bizim Eros, Afrodit'in çocuğu oluyor birden. Yani aşk, kadının bedenindeki erotizme hapsediliyor. Hepsinin babası Kaos ve annesi Gaia'nın katından, Zeus'un kızı olan Afrodit'in çocuğu oluyor. Size hiyerarşiyi şöyle anlatayım. Kaos, Gaia, Uranos, Zeus, Afrodit... Statüsü beş kat düşüyor yani. Koca Eros kanat takıp, çıplak şekilde uçan, elindeki oku ona buna saplayan bir çocuğa dönüştürülüyor. Ne yaptın Eros? Twitter'da kafan güzelken muhalif şeyler mi yazdın? Buradan insanlığın aşk diye tasvir ettiği o yüce enerjinin nasıl hiç büyüyemeyen bir çocuğun içine hapsolduğuna tanıklık ediyoruz. Artık aşk, kutsal bir şey olmaktan çıkıyor. Tanrılar katından, insanların eline düşüyor. Bedensel hazla aynı kefeye konmaya başlıyor. İnsanlar aşık olmayı bedensel olarak birine çekilmek şeklinde tasvir etmeye başlıyor. Bizim Eros da, en yüce yaratıcılar katındaki görevinden alınıp bir haylaza dönüştürülüyor. Altın uçlu oku sapladığı kişi de gördüğüne ölesiye aşık oluyor. Kurşun uçlu oku sapladığı ise gördüğünden ölesiye nefret ediyor. Bence tüm basitleştirmeler içinde en güzel betimleme bu. Her aşk, içinde aynı tutkuda bir nefret de barındırır. Özetle bizim çekim ve itim dediğimiz şey en başta Eros'un oklarının ucunda. Arada Orta Çağ ile birlikte aşk, tutku falan ayıp şeylere dönüşüyor. Ona buna çekilirseniz kazığa oturtulabiliyorsunuz. Çekim, enerji bunların hepsi sadece yaradana ait. Ardından, insanlık Aydınlanma Çağı'yla birlikte artık bilimin etkisi altına giriyor. Gözle görmediği metafizik hikayelerin yerini deney ve pozitif bilimler alıyor. Burada artık tutku, Eros'un okundan ve kilisenin tekelinden çıkıp çekim yasası gibi daha fizik kanunlarına dayalı bir hale geliyor. Aşk dediğimiz şey hormonların bir kokteyli gibi görülmeye başlanıyor. Koca Eros bir dopamin, oksitosin, serotonin karışımı olarak açıklanmaya başlanıyor. Yani yaz tatilinde havuz kenarında içtiğimiz bir şemsiyeli kokteyle dönüşüyor. Eros'un oku unutuluyor ve bilim insanların feromon adını verdikleri, hormonları taşıyan gözle görmediğimiz kokulara dönüşüyor. Biz bugün buna ten uyumu adını veriyoruz. Bilim insanları, Bu bizim aklımızı başımızdan alan şey nedir? Neden bazı insanlara ilk görüşte aşık oluruz? diye yola çıkıp ipek böceklerini araştırıyorlar. Dişi ipek böcekleri çiftleşme döneminde salgıladıkları hormonla binlerce erkeği kendilerine çekiyor. Bunu gören bilim insanları dişi ipek böceğinin bunu bir kokuyla yaptığını keşfediyor. İnsanların da aynı şekilde kendilerine en uygun kişiyi bu yolla bulduğunu iddia ediyorlar. Ter bezlerimiz aracılığıyla feromonlar salgılıyoruz. Bu feromonlar burnumuzun derinliklerindeki Vomeronasal Organ tarafından algılanıyor. O kişiye çekiliyoruz ve sonucunda da buna ten uyumu diyoruz. Hatta bu feromondan salgılatan parfüm reklamları bile yapmışlar. Ben yemedim açıkçası. Yiyen varsa afiyet olsun. Neticede hissettiğimiz şu tutkuyu bugüne kadar yüzlerce farklı yoldan açıklamaya çalışmışlar. Astrolojiyle, mitolojiyle, hormon bilimiyle, çekim kuvvetiyle, önceki yaşamlarla, kaderle, büyüyle... Tam olarak ne hissettiğimizi, neden hissettiğimizi bulabilmişler mi? Hayır. Neden? Çünkü bugüne kadar enerjisi tutan ya da aşık olan kaç insan varsa o kadar farklı duygu var. Herkesin bu duyguyu hissedişi başka. Olay Eros'un oku mu, hormonlar mı yoksa birbirini bulmuş ruhlar mı net olarak bilemiyoruz. Ortada duygu var ama kaynak yok. Bana sorarsan gerek de yok. Belki de bu kadar gizemli olduğu için keyiflidir. Belki gerçekten aşık olmak var oluşun kendisidir. Kim bilir? Her seferinde aklımızı başımızdan almasının sebebi de budur. Aşkın gözü kördür gerçekten. Aşk hipo-kampüsü zayıflatır. Bizleri tehlikeleri ve kusurları göremez hale getirir. O yüzden ilk altı ay gözümüz hiçbir şey görmez. Kendinize kızmayın hep aynı hataları yapıyorsunuz diye. Binlerce yıldır insan aynı hataların peşinde. Siz suçu Eros'a atın bitsin. Madem açıklayamıyoruz, o zaman doya doya yaşayalım gitsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/engin-ozturk-centilmenlik-beyaz-bulut-gibi-gezmeli-uzerimizde", "text": "Öztürk, uluslararası bir izleyici kitlesi kazanan, 2012 yapımı Fatmagül'ün Suçu Ne?'nin kötü adamlarından Selim ve ikonik polisiye dizisi Behzat Ç.: Bir Ankara Polisiyesi'ndeki Komiser Emre rollerini takip eden sekiz yılda parçası olduğu her yeni projeyle 'genç ve yakışıklı aktör' stereotipinden beklenen duygusal dalga boyundan ötesini sunmayı başarmış bir oyuncu. Bu başarınınsa tesadüf olmadığı kesin. İlk rollerini takip eden teklifleri Bana tek tip roller geldiğinde, bu kurulmuş olan sistemin benden beklediği şeydi diye hatırlıyor. Sisteme lanet edip karanlık odalarda kafamı önüme eğip ağlamak benim yolum değil. Dış görünüşüyle, plastiğiyle tercih edilen adam olmadım, oyunculuğuyla tercih edilen adam olma yoluna girdim. Bak sistem, bende bu da var diyecek kadar çalışma yoluna gittim. Oyuncu, Behzat Ç'deki rolünü takip eden yıllarda dönem draması Muhteşem Yüzyıl'da Şehzade Selim'e (Instagram'daki 1.1 milyon takipçisinin büyük bir kısmının Öztürk'le bu proje aracılığıyla tanıştığını varsaymak mümkün), başrollerini Türkiye'nin yaşayan en yetenekli erkek oyuncularından Uğur Yücel'le paylaştığı Yüzleşme'deki rolüne, Netflix'in Türkiye'de çekilen ilk serisi Hakan: Muhafız'da ana karakterin abisi Levent'e ve Caner Özyurtlu'nun yönetmenliğini yaptığı Biz Böyleyiz'in Gökçe'sine hayat verirken, alışıldık 'iyi' ya da 'kötü' tasvirlerinin ötesinde, canlandırdığı karakterlerin en arada kaldığı anları, insanın neredeyse her zaman karşı karşıya olduğu seçimler arasındaki gelgitleri ve savrulabilirliği de ekrana taşıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/enis-kendi-yolunda-ilerliyor", "text": "Enis, yıllardır müzik ve yazılarını üreten bir şarkıcı ve söz yazarı. Genç yaşta müzisyen olmak için güçlü bir kararlılıkla kariyerine başladı ve hayatının doğru yerinde ve doğru zamanında kendini buldu. Enis, sadece şarkı söylemekle kalmıyor, aynı zamanda sanatına yaklaşımını sınırlandıracak herhangi bir patron olmadan bağımsız bir şekilde yaklaşıyor. Amsterdam'da Enis'le buluştuğumuzda, farklı ortamlar, mücevher markası, süreci, şarkıları ve yazma pratiği hakkında sorularım vardı. Güzel soru. Sürecin nasıl başladığının belirli bir yolu yok, ancak sürecin gelişimi bir moodboard oluşturmak gibi düşünülebilir. İlham aldığım anlarda not defterime veya telefonuma kelimeler, şiirler veya anekdotlar yazarım; genellikle duygusal boşalma yaşadığım anlarda veya kaosun veya tam sessizliğin ortasında, bu daha sonra melodiyi kafamda canlandırmaya başladığımda veya evrene uygun bir prodüksiyon duyduğumda kendini şekillendirir. Şarkıyı biçimlendirmeme ve onu resmetmeme yardımcı olduğu için, yazdığım kelimelerin yanına genellikle resimler eklemeyi seviyorum. Bazen 30 dakikamı, bazen aylarımı, hatta bazen yıllarımı alabiliyor. Elbette! Kesinlikle sanat ve sinema önemli bir rol oynuyor. Sesi görselleştirebilmek benim için önemli. Bu kulağa tuhaf gelebilir ama şarkının tadı, rengi ve dokusu bile... Bu noktaları ne kadar çok birleştirirsem, o kadar çok bağlılık hissediyorum. Her şarkının farklı bir uyuşturucu olduğunu düşünmeyi seviyorum. Her şarkının farklı bir amacı vardır. Ve bazen farklı alanlarla iç içe olabilir. En sevdiğim kısım da zaten, yan yana getirildiği zamandır. Kesinlikle var. Ve bundan çok mutluyum! Tanıştığım insanlar, edindiğim bilgiler ve yaptığım yansımalar, bir kişi olarak beni ve inançlarımı etkileyen ve sanatıma yansıyan deneyimlerdir. Deneysel müzikle daha fazla keşfetme arzum ve ilgim, tanıştığım birçok farklı ortamdan kaynaklanıyor. Çalma listelerime bakarsanız, her yerden her türden müzik bulabilirsiniz. Ve bu diğer ortamlar için de geçerli. Hemen hemen yemek yapmak gibi. Birçok farklı malzemeyi tadarsın ve sonra hepsini birleştirerek kendi yemeğini oluşturursun. 'Voila', kural yok. Şu anda bir sanatçı olarak özerklik senin için nasıl çalışıyor? ENISRECORDS adlı kendi plak şirketin altında kendi müziğini yayınladığını biliyorum. Yaratıcı özgürlük, benim için hem bütünlük hem de kendini ifade etmektir, bu yüzden kendi sanatım üzerinde bu kontrole sahip olabilmek, yapmaktan kesinlikle gurur duyduğum ve çok fazla güç bulduğum bir şey. Eğer hikayeler kalbinden ve emeğinden geliyorsa, hiç kimse senin için kalemi tutmamalı. Buraya gelmek için çok uzun ve renkli bir yolculuk oldu ve hala önümde uzun bir yol var, ancak her zaman kendime hatırlatıyorum ki şimdiye kadar ortaya koyduğum sanat, o zamanlarda ne kadar para ve bilgiye sahip olduğumun doğrudan bir yansımasıdır ve benim gerçek potansiyelim değil. Kişisel hayatım ve kariyerim, başkaları tarafından kontrol edilmek ve etkilenmekle şekillendi. Kendi sesim çoğu zaman gölgelendi ve sessiz kalmak benim doğamda olmadığı için bu durum hoşuma gitmedi. Daha önce de belirttiğim gibi, zanaatkarlığınızın ardında yatan hikaye anlatıcısı ve filozof olduğunuzda, kalemi sizin için başka kimsenin tutmasını istemezsiniz, bu yüzden yıllarca süren acılar beni kendi işimi kurma kararına itti. Bağımsız olarak nasıl gezineceğime dair tüm cevaplara sahip olmadığım için başlangıçta kesinlikle ürkütücüydü ve hala yolda öğreniyorum, ancak dünden daha akıllıyım ve bilinmeyene adım atmanın bir yolculuk olduğunu anladım. Nereye gitmek istediğinizi bilirseniz, hedefinize giden yolda ilerlerken varış noktanızı bulursunuz. Oraya kadar olan yolculuk tüm hikayeleri barındırır. Müziğim çok içe dönük ve genellikle düşüncelerime kanal olan anlarda ortaya çıkıyor. Kurgu eğlenceli olsa da, kendimi dile getiremediğim veya işlenmemiş duygularımı ifade etmek için yazarken buluyorum. Her şey doğal geliyor. Dürüst olmak gerekirse kural yok. Çok etkileyiciyim ve yaratıcılığımı duygularımı ifade etmek için bir çıkış noktası olarak kullanıyorum. İşlenmemiş duygularınızı insanlarla paylaşmak her zaman sinir bozucu olur, ancak savunmasızlıkta çok fazla güç buluyorum, bu yüzden aslında beni korkuttuğundan daha çok güçlendiriyor. Yakında çıkacak olan ilk EP çalışması hayatımın çok duygusal boşalma yaşadığım bir anındaydı, ama sadece melankolik tarafımı değil, duygularımla keşfetmeyi ve sanatımı daha fazla nüans ile ifade etmeyi dört gözle bekliyorum. Şu anda tasarım konseptim hakkında fazla bir şey söyleyemiyorum ama her zaman tasarımın içinde olduğumu söyleyebilirim. Birçok formda ve medyada. Aslında mimarlık okumaya yakındım ama bu, müzik benim için daha fazla yer kaplamaya başlamadan hemen önce sona erdi. Yaratıcı yönetmenliğim sağ elimse hikaye anlatımımın sol elim olduğunu söyleyebilirim, bu yüzden bu iki dünyayı tasarım ve müzik yoluyla birleştirmek her zaman benim bir parçam olmuştur. Moodboard yapmayı gerçekten çok seviyorum. Özüme yakın hissettiren fikirleri görselleştirmek, kavramsallaştırmak ve yenilemek. Bu yüzden bunun için bir alan yaratmam an meselesiydi. Kendi hayatımın mimarı olduğumu düşünmeyi seviyorum, bu yüzden onu hayal ettiğim gibi tasarlıyorum. İstediğim gibi. Benden çok daha fazla müzik gelecek. EP'ler. Albüm. İşbirlikleri. Bir sürü tasarım parçası da. Performanslar. Konserler. Festivaller. Turlar. Hepsini yapmak istiyorum. Belki film? Sadece yaparken eğlenmek istiyorum. Arşivimi büyütmek ve genişletmek istiyorum. Bunu yaparken bir iki dağı yerinden oynatmak istiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/entourage-onderliginde-mutlu-bir-bromance-yasadiginizi-anlamanin-yollari", "text": "Lynch erkeklere inancını kaybetmekte biraz haklı. Vince, Drama, Turtle, E. ve Ari, sekiz sezon boyunca ona mı çakarsın, buna mı muhabbetiyle 2000'lerin en yaygın, anaakım fenomenini daha da görünür kıldı: Hepimiz broların dünyasında yaşıyorduk. Kof, bilgisiz, ayrıcalıklı ve bu ayrıcalığı elde etmek için kıçını kaldırmamış beyaz oğlanların Maserati'lere binmesine hayret edecekken, o yapabiliyorsa ben de yapabilirim sendromuna tutulmuştuk. Entourage, HBO'nun en iyi yazılmış dizilerinden biri olsa da, olabildiğine ruhsuz, mizojen, homofobik ve ırkçıydı. Bunu hiciv diliyle de yapmıyordu üstelik. Tamamen ironiden arınmış, Hollywood tepelerindeki evlerin granit döşemeleri kadar pürüzsüz bir zeminde akıyordu. Ama ilk dört sezon boyunca diziye bu kadar bağlanmamızın nedeni, tam da bu vurdumduymaz şuursuzluktu. Hollywood'un ne kadar boş beleş bir yer olduğunu hissediyorduk; yine de dizinin yaratıcısı Doug Ellin'in kurguladığı ihtişamın kölesi olmaya teşneydik. Hepimiz Vince'in yanındaki tombik Turtle gibi birer yancıydık. Kulüp kapılarından yanımızda Vince'imiz olmadan giremezdik, kızlar yüzümüze bakmazdı, VIP köşelerinde Patron shot'ları hesapsızca çakamazdık, Kanye West'le fist bump, LeBron James'le iki pas büyük hayaldi. Leo'nun yatıyla Cannes sahillerine demirlemek, Scarlett Johansson'la güneşlenmek gibi olayların ihtişamı ancak dilimize vurabilirdi. Entourage neredeyse hiçbir şey olmayan sekiz sezon boyunca , yancılık müessesesinin tatlılığına bizi ikna etti. Güzel olan, beceriksiz baby bro Vinnie'nin ya da muazzam yeteneksiz Drama'nın hayatı değildi. İdeali Turtle gibi deri kanepeye gömülüp, ot içip GTA oynamaktı. Sonsuz Bud stokuyla, Jagermeister shot'la, eve girip çıkan bikini modellerinden payına düşenle geçinip gitmekti. Vince'in günde sadece 20 dakika çalışıp özel jet almasına acayip kıl oluyorduk ama ortamın da hastasıydık. Üstelik Ari Gold gibi, tüm sosyopatlığıyla sinirimizi alacak bir manyak vardı. Küçük yıldızların omuz silkmekten başka bir hayati duruşu olmayışı çileden çıkarıyordu. Neyse ki Ari yerimize çene kırıyordu. Entourage, 2008'e kadar kankilerle Las Vegas keyfinin çok uzak bir hayal olmadığına inandırmayı başardı. Fakat zamanın ruhu hızlı değişiyor. Tüm dünyayı sarsan ekonomik kriz, yazar grevleri, popüler kültürde yerinden oynayan taşlar, rüzgarın yönünü çevirdi. Hollywood maiyetinin jakuzilerinde olan bitene kayıtsız kalması iticiydi. Reytingler hızla düştü. Altıncı sezondan sonra pek çok prestijli yayın, dizinin bölüm yorumlarını yazmaya bile değer görmediğini açıkladı. Dünya bro'ların beer-pongundan hipster'ların artizan birasına evriliyordu. Entourage'ın aşırı hetero dünyasından gay kültürüne göçüyorduk. HBO, Vince ve ekibi yerine Looking'i, Girls'ü ısmarlıyordu. Los Angeles'ın retro ışıltısı sönerken San Francisco'nun yıldızı yükseliyordu. İşte tam bro'nun mezar taşına tarih atarken Doug Ellin, Entourage'ın film versiyonunun geleceğini açıkladı. Bustle.com haberi, Hiç istemediğimiz film gerçek oldu başlığıyla verdi. Film gerçekten de hiç istemediğimiz her şeyin zirvesi. İbiza'da elbette çok çılgın bir partide karşıladığımız ekip, 140 dakika boyunca dünyanın en uzun bira reklamında oynuyorlar. Tüm film, sonu gelmeyen ürün yerleştirmeleriyle para basıyor. Bu sırada Vince yine tüm vasatlığına rağmen şuursuzca yönetmenlik koltuğuna da göz dikmiş vaziyette. Olaylar ite kaka gelişirken cılkı çıkmış eski bir Maxim dergisi gibi buram buram yurt odası kokan karı kız muhabbeti dönüp duruyor. Bir anda bu Abercrombie&Fitch kataloğundan çıkmış, tribal dövmeli, beyzbol şapkalı oğlanları izlerken, nesli tükenmiş bir türün yeniden hayata dönüşünü izler gibi Jurassic Park'laşıyorsunuz. Bro'nun kaybettiği tahtına yeniden sahip çıkma çabası, bir dinozorun neslini sürdürmeye çalışmasından daha acıklı. Bugün HBO'da Entourage'ın yerini alan Silicon Valley tam da servet pornosuna dönüşen filmin anti tezi gibi. Hiçbir şey yapmadan zengin olan vasıfsız erkeklerin yerine, kıçını yırtarak para kazanmaya çalışan brogrammerları koyuyor. Silikon Vadisi'ndeki şişkin milyarderleri de hiç çekinmeden yerin dibine sokuyor. Bromance ararsanız tatminkar miktarda, hala yerli yerinde. Ama mesela Entourage'ın yaptığı gibi Hollywood'u fetişize etmektense, Silikon Vadisi'ni eleştirmeyi tercih ediyor. Her şey tatlıya bağlanmıyor, işler balla yürümüyor. Bir de tabii bu dünyada Victoria's Secret modelleri teklif etmiyor. Silicon Valley, karakterlerini Obama'nın başkan olduğu, Adam Sandler filmlerinin tutmadığı, Seth Rogen'ın bro kalesinde yalnız kaldığı bir dünyada konumluyor. Oysa Entourage'ın filmi, hala hiçbir şey yapmadan para kazanmanın cool bir şey olduğunu iddia ederek zamanı kaçırıyor. Öte yandan, Hollywood yıldızlarının hayatını da öyle iştahla merak etmiyoruz artık. Angelina Jolie-Brad Pitt'i altın çağın sonunda bıraktık. Artık tüm starlar küçük. Kırmızı halıdakilerin yüzde 70'inin hangi filmde oynadığını hatırlamıyoruz. Twitter'da atışmalarını, Instagram'da köpekleriyle uyumalarını, TMZ'de parti çıkışı sarhoş hallerini, polis tutanaklarını, çıplak selfie'lerine kadar her şeylerini gördük. Yani Vince'in Blurred Lines'ın klibinde oynayan kızı yatağa atma çabasında yeni hiçbir şey yok. Artık Turtle bile tombik yancılıktan tekila imparatorluğuna terfi olduğuna göre, devrin değiştiğini kabul etmek gerek. Bro, yerini uyuz küçük kardeşi hipster'a bıraktı. Vinnie'nin özel jetinden inip bir Prius'a binme vakti geldi belki de. Hollywood'un en tehlikeli maiyeti, şöhretine yaraşır biçimde Mickey Rourke'un etrafında toplanmıştı. Aktör, kariyerinin zirvesindeki 80'li-90'lı yıllarda, 15 kişilik bir ekibi yanından ayırmıyordu. Aralarında Hells Angels motosiklet çetesinin üyeleri de vardı. Bazen hep birlikte motorlarıyla sete geliyorlar, çekimin ortasında kalkıp gidiyorlar, mütemadiyen içiyorlardı. Angel Heart'ın yönetmeni Alan Parker, Mickey'nin yanında her zaman karanlık adamlar olurdu. Ne zaman ne yapacaklarını bilemezdiniz diye anlatıyor. Entourage'ın hikayesine ilham veren Wahlberg, Hollywood'un bro'luk hususunda poster çocuğu. Dizideki Turtle onun 2005'te hayatını kaybeden çocukluk arkadaşı Donnie Carroll, Drama kuzeni Johnny Alves, Kevin Connolly'nin oynadığı E. ise Wahlberg'in sağ kolu ve menajeri Eric Weinstein. Aynı zamanda kardeşi Donnie de sıkı maiyetin bir parçası. Wahlberg klanının Wahlburgers adlı bir reality şovu da var. Hollywood'un son yıllarda gördüğü en çılgın klan, gecelerin prensi Leo'ya ait. Aralarında Entourage oyuncusu Kevin Connolly'nin de olduğu 90'lı yıllarda, New York'ta bir araya gelen Pussy Posse, bir dönem gece kulüplerini ve kızların kalplerini paramparça etti. Ekip şimdi eski coşkusunda olmasa da bir dönem Tobey Maguire, David Blaine ve Leo, eğlencenin kitabını yeniden yazıyordu. Ve biriniz ilişkiye başladığında lise seviyesinde şakalara maruz kalacağınızdan eminseniz... Mutlu bir bromance yaşıyorsunuz. Şimdi bunu bir selfie'yle kutlayın."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/epizot-i-kozmik-ask", "text": "Gövdelerine kutsal semboller kazınmış, dört elementin simgesi deniz kabuklarıyla, kille, çiçeklerle ve ateşle süslenmiş el davullarıyla... Tokmakları ve marakaslarıyla sanki gürleyen ve tıslayan, ayaklarının altındaki közden çatırdayan kıvılcımlar gibi çıngıraklarıyla, maharetli elleriyle gizli ruhları dile getiren, insanın içini dışarı çıkaran davulcular. Ve hikayemiz onların ritimleriyle başlıyor... Yedi kıtadan, yedi bilgelikten gelen davulcuların ritimleri, titreşimleri yerle gök arasında yankılanıyordu. Ve kadın toprağa dokundu, onu doğuruyormuşçasına avuçladı kumları. Ayak tabanlarına değen taneciklerden bulutlara uzandı, nefes aldı, hayal kurdu. Suyun rüzgarla çırpınışına gözü çarptı. Dengi, birliği zihnindeydi... Kadın, topraktan suya yalvardı. Bilinmeyenini, dengini, birliğini, aşkını çağırdı. Uçsuz bucaksız ufuk çizgisiyle paralel bir sağa bir sola yol aldı. Ve kadın suya dokundu, okşuyormuşçasına kucağına aldı dalgaları. Soğuk çırpınışları ısıtmak için yuvasına, toprağa ateşini yakmak üzere geri döndü... Hiçbir şey durmaz, her şey hareket eder, her şey titreşir. Karanlıklarda asırlardır üzerine titrenen, aşkın saf hizmetkarlarınca beslenen alevi döne döne bir kıvılcım hortumu gibi büyüttü. Suya okunanların sonsuza kadar evrende saklı kaldığını bildiğinden ateşin sudaki şavkına fısıldadı. İzin vermedi sönmesine alevin! İstekleri karşılık buldu ve nefesleri tutuldu. Çağıranın elleri, çağrılanın elleriyle birleşti pırıl pırıl parıldayan denizin üstünde. Epizot II Çok Yakında yeni bir kahramanla GQ Türkiye Yaz 2023 sayısıyla raflarda..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/erkek-haklari-vardir", "text": "Önceki nesillerin stereotip erkeği, geleneksel masküleni bu. Ya da şöyle söyleyelim; şimdinin plaza insanı, sanatçısı, açık görüşlüsü, bu yüzyıla uygun insanına, GQ okuru dünyasına göre eskinin stereotipi -geri kalan dünya için bu erkeklik hala en gerçek olan. Bugünün stereotipi ise saçsız değil, saçsızsa bile bereli, sakallı çünkü bakımlı. PT'sine ya da kick boks hocasına hayran, karın kasları ve spor ayakkabıları en güçlü yanı. Yogayı ve meditasyonu denemiş, babalığı da deneyebilir zamanı gelince. Kendi zamanı kıymetli. Elbette feminist. Ve tabii ki duygularını açmayı sevmiyor, bir Ryan Gosling değil ama Don Draper olmaya da cesaret edemez, kadının karşısında artık o kadar güçlü değil. Ortak noktaları ise, klozet kapağını kapatmamaları. Kadınları, çocukları ve topraklarını korumak için çocuk yaşta savaşa gönderilen, hayatları vazgeçilebilir görülen sert erkeklerin oğulları, yeni dünya düzeninde babaları gibi rahat rahat erkek olamıyorlar artık. Kadınların kalçalarına, memelerine fütursuzca bakıp hepsi benim için yaratılmış gibi hissetmelerine bir saniye bile izin yok. Aksine, reklamlarda, filmlerde ve dizilerde babalarına, babalarının idollerine, hatta kendilerine hiç benzemeyen erkekler var ve kadınlar onlara hayran: Duygusal, karın kasları her birinin arasına birer çikolata barı yerleştirilebilecek gibi sağlam, geniş omuzları ile gülümseyerek cool olabilen, kravat takmayan, taktı mı da off çok yakışıklı olan, güzel dans eden, seyahat etmeyi seven, iyi yemekten haz duyan, teknolojiden anlayan, kadını dinleyen ve G noktasını bulabilen erkekler. Halbuki, eskiden erkeğin en önemli görevi ailesini geçindirmek ve korumaktı sadece... İsterse çapkın olurdu, sinirli olurdu, görevlerini yerine getiren bir erkeğin hakkıydı bunlar, onca yük vardı omuzlarında. Yakışıklıysa bir de ne ala, en şanslı oydu. Bu kadar net ve göreceli bir hayatları varken erkeklerin, ne zaman aynı anda hem bakımlı olmak, hem anlayışlı olmak, hem tacizci olmamak, hem destekleyici olmak, hem iyi sevişmeyi bilmek hem de partnerinin en iyi Instagram fotoğraflarını çeken kişi olmak zorunda kaldılar? Ha bir de klozet kapağı meselesi var... Sen yüzyıllarca savaşçı ol, güçlü ol, eve giren böcekleri at , hesabı öde, ilk hareketi yap, üstüne bir de centilmen ol, 2000'lerin başında bir de metropol erkeği ol ama bugün kadının kapısını açtığın zaman kadının gücünü küçümsüyor mu oldum şimdi? diye düşüncelere gark ol... ABD'li politika uzmanı, aktivist ve kadın/erkek hakları hakkında yedi kitabı bulunan Dr. Warren Farrell, günümüzün erkekler için en zor çağ olduğunu söylüyor. Kendisi konuşmayı, konuşulmayı ve popüler kültürden faydalanmayı iyi bilen biri olarak 60'larda kadın hareketinin en büyük destekçilerindenken, sonraları erkekler de yanar tarzı bir hareketin öncüsü oldu. Bu konuda söylediği çoğu doğru ve anlamsız söz arasında ilginç tespit ve araştırma sonuçları var. Mesela bir ayrılık ya da eşlerden birinin ölümü sonrasında erkeklerin kadınlara oranla 10 kat daha fazla intihara meyilli olduğunu görmüş araştırmalarında. Bunun sebebi, kadınların her zaman kendi içlerinde bir iletişimlerinin ve konuşma rahatlıklarının olması ama erkeklerin birbirleri ile bile duygularını paylaşamamalarıymış. Yani yüzyıllar geçse ve erkekler değişse de aslında erkekler hep duygusal anlamda yaşamlarını sürdürebilmek için kadınlara bağımlı oldular diyor. Kurduğu erkek destek gruplarında da konuşmayı, duyguları paylaşmayı önceliklendiriyor Farrell. Oysa şöyle bir gerçek var ki, kadın hareketi kadınlara iş hayatında yer almayı, ilerlemeyi, haklarını savunmayı öğretirken duygusal ve spiritüel anlamda nasılsın? diye sormadı, bu açıdan kadını erkekleştirdi, duygularını ikinci plana atmayı öğretti. Bu da iki cins arasında daha büyük ayrımlara yol açtı. Ama kadın, o noktadan da hızlıca sıyrıldı çünkü kadın olarak sadece güçlü olmak zorunda değilim, hormonlarım öyle çalışmıyor, istersem ağlarım deme hakkı vardı. Kadınlar normatif heteroseksüel sisteme mensup erkekler dışında kalan bireylerle de güçlü bağlar kurdu, kendi destek ağlarını genişletti. Sosyal medyada duygusal ve psikolojik anlamda kendini iyileştirme hareketlerine katıldı. Ama kimse erkeklere dönüp ya siz nasılsınız? demedi, ben güçlüyüm ve sana o klozet kapağını kapat diyorum demeye devam etti. Zamanında cadılaştırılan kadınların çocukları, şimdi erkekleri şeytanlaştırırken eşitlikten bahsetmek ikiyüzlülük kültürünü doğurdu. Neyse ki kadınlık, erkeklik ve dünya değişmeye devam ediyor. Nihayet olması gereken noktaya yaklaşıyoruz. X ve Y kromozomları ile oluşan farklar değil, insan olmanın ortak özellikleri öne çıkıyor. Şiddet uygulayanın cinsiyeti değil, şiddete uğrayanın haklarını hep birlikte savunmak, cinsiyetlerden bağımsız ister saçlı, ister saçsız, ister pembe-mavi saçlı olmak, karşımızdakine saygısızlık etmedikçe ister duygusal, ister duvar gibi olmak bugünün ruhu. Kendi seçimlerimizi, yönelimlerimizi sahiplenmek, birbirimiz üstünde her ne sebeple olursa olsun güç ve baskı oluşturmadan her cins ve her seçim ve her yaşam biçimi için eşitlikten söz etmek, bugün olması gereken. GQ'nun bir sonraki 10 senesinde kadın-erkek-LGBTIQ haklarından değil; birlikte neler yapabileceğimizden söz ederiz belki de. Hatta belki de ilk kez her birimiz, eşsiz birer kar tanesiyiz ve isteyenin eriyip denize karışmasını, isteyenin sertleşip buz olmasını, buharlaşıp atmosfere karışmasını yargılamadan, hayranlıkla izleyebilecek bilince ulaşıyoruz. Bu arada birisi de çıkıp artık miladı dolmuş klozet tasarımını değiştirse ve herkesin kullanımına uygun kimsenin açıp- kapatması, dokunması gerekmeyen bir forma getirse o zaman işte her şey eşit ve mükemmel olacak!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/erol-tabanca-zahmetsiz-rahmet-olmaz", "text": "Erol Tabanca, pandemi dönemini şehirden uzakta geçirmeyi tercih edenlerden. Eşi Rana Hanım'la Bodrum'daki çiftliklerinden çok gerekmedikçe çıkmıyorlar. GQ Türkiye Men of the Year / Yılın İş İnsanı seçilen Tabanca, üzerinde açık havada bol zaman geçirdiğini belli eden rahat gömleği ve anorak yeleğiyle Zoom'da buluşuyor bizimle. Kendisi mahcubiyetten söz etse de Polimeks çatısı altında onlarca yıla sığdırdığı başarılı inşaat projeleri,Odunpazarı Modern Müze , Çocukluk hayalimdi dediği Sezen Aksu şarkılarını Royal Filarmoni Orkestrası'nın seslendirmesi gibi kültür-sanat hayatına sağladığı katkılar ve bunları insani özelliklerini yitirmeden yapması sayesinde iş hayatının çok özel isimlerinden biri. Kimle konuşsanız, onun çalışkanlığına, disiplinine, 'olmaz' kelimesini kabul etmemesine, dostlarına vefasına, ailesine düşkünlüğüne vurgu yapıyor. Her vizyoner iş insanı gibi Tabanca da bu talihsiz dönemin hem iş hayatında hem de toplumsal olarak neleri dönüştürebileceğine kafa yoruyor. Bodrum'un şu anki nüfusu 750 bin, İstanbul'a dönmeyen o kadar çok insan var ki, özlenen yaşam bu diyor. Bir iki günlüğüne İstanbul'a gidip trafiğin ortasına düşünce Nereye geldik biz demiş. Tabanca, bir ayağı Türkmenistan'da geçen uzun yılların ardından, ailesine verdiği sözü yerine getiriyor. Hayatı artık şantiyelerden uzakta. Şanslı bir tesadüf eseri pandeminin başladığı sıralarda tüm taahhütlü işlerini bitirip teslim etmiş olmaları sayesinde de içi rahat. Şimdi yatırımcı şapkasıyla Londra'da, Amsterdam'da binalar alıyor, oteller yapıyor. Türkiye'deki ve Kazan'daki otelleri hizmetlerini sürdürüyor. İş arkadaşlarıyla konuştuğunuzda da en çok 'olmaz' kelimesini kabul etmemesi üzerinde duruyorlar. Üstelik de Zaman içinde biz de onun gibi düşünmeye alıştık, hayatımızın her alanında biri bize 'olmaz' deyince kabul etmiyoruz diyorlar. Vefakar kişiliğini ise her şeyin önünde tutuyorlar. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/esmiyorsa-bir-nedeni-var", "text": "Yaklaşık bir yıl önce, 2020 yılının Eylül ayında Esmiyor yolculuğuna çıktığımızda neyin içine girdiğimizi gerçekten çok da bilmiyorduk. Geçmişe baktığımızda bu çok ama çok net görülüyor. Profesyonel hayatları küresel iklim değişikliği ile uzaktan yakından alakalı olmayan iki kişiyiz. İkimiz de 10 küsür yıldır avukatız. Hem doğa ile iç içe olma sevgimiz, hem de küresel iklim değişikliği konusundaki kişisel merakımız bir kartopu etkisiyle Esmiyor'u yarattı. En başta her hafta, toplam 30 küsür dakika, bir uzmanı davet ederek iklim krizini çok farklı açılardan incelemek istiyorduk.Biz yıllarca iklim değişikliği üzerine yazılı kitapları, dersleri, videoları, haberleri, sosyal medya paylaşımlarını takip etmiş ve en azından doğru soruları sorabilecek kadar bilgilenmiştik. Biz sordukça hem kendimiz öğrenecektik, hem de dinleyiciler bilgilenecekti. Mükemmel plan. Küresel iklim değişikliği üzerine yayınlar yapmak, içerikler hazırlamak demek bu konuları çok yakından takip etmek demek. İklim göçleri üzerine bir podcast kaydı yapmak için günlerce konuyu araştırmak, doğru soruları bulmak gerekiyor. 30 dakikalık kaydın arka planında konunun uzmanıyla yaptığımız detaylı görüşmeler de var. Tabii akşam yatağınıza, tek başınıza kaldığınızda yattığınızda da bu konular sizi takip ediyor. Bu konuları konuşmanın insan psikolojisi üzerinde bir etkisi var. Dertleniyoruz, düşünüyoruz, kafa patlatıyoruz ve çözüme katkıda olmaya çalışıyoruz. Öğrendiğimiz üç şeyi özetleyelim: İklimimiz eşi benzerini görmediğimiz bir hızda değişiyor. Bu küresel iklim değişikliğinin temel sebebi insan faaliyetleri. Bunun önüne geçebilmek için ise sistemsel bir değişiklik yapmamız şart. Evdeki plan çarşıda hem uydu, hem de uymadı demiştik. İşte bu yüzden. Bunları öğrendiğimiz, bunlarla yüzleştiğimiz için. Esmiyor Podcast'e başladıktan sonra olanlara bir bakalım mı? Kuraklık, müsilaj, orman yangınları, sel felaketi, Paris Sözleşmesi tartışmaları, covid-19'in ekonomik etkilerinin azaltılması amacıyla sera gazı salımlarında 2021 yılında rekor artış beklentisi, küresel sıcak hava dalgaları, dünyanın dört bir yanında kaydedilen sıcaklık rekorları... Bunlarla yüzleştiğimizde elimizden tek gelen Esmiyor'a daha çok sarılmak, daha çok üretmek ve daha çok çabalamak oldu. Bugüne geldiğimizde bir bakıyoruz ki, artık işin çok içindeyiz. Belli bir noktadan sonra küresel iklim değişikliğinin gerçekliği ile bu kadar yüz yüze geldiğinizde, tek yön bir yolda ilerliyorsunuz. Böylece Esmiyor bir podcast'ten bir platforma dönüştü. İklim krizi hakkında farklı ve yenilikçi projelerin gerçekleşebileceği bir platform. Bitirmeden bir konuya da değinelim: Küresel iklim değişikliği ve onun etkilerini barındıran iklim krizi hakkında yayıncılık yapmak, içerik üretmek psikolojik bir yük oluşturuyor. Bu yükü, IPCC raporlarındaki gelecek projeksiyonlarına baktıklarına, kendi yaşayacakları dünyanın korkunçluğu ile yüzleşen genç iklim aktivistlerinden daha iyi kimse anlayamaz. Her mecrada söylediğimiz bir şey, Greta ile başlayan süreçte genç iklim aktivistlerinin bitmek tükenmez enerjisi olmasa, Esmiyor şu anda olmazdı, hatta düşüncesi bile ortada olmazdı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ev-dogdugun-yer-midir", "text": "Dünyanın neresinde olursanız olun, yeni tanıştığınız biri sohbetinizin yaklaşık 15'inci dakikasına doğru size bu soruyu yöneltir. Nerede doğduğunuz, hangi ülkenin pasaportunu taşıdığınız ya da hangi şehirde ne kadar yaşadığınız değildir size sorulan. Taşıdığınız ev hissinden bahsetmeniz istenir aslında. Birkaç dakikalığına bu dünya üzerinde şu ana kadar bıraktığınız köklerin toplamını size hatırlatan bu soruyu yanıtlamak, dünya dinamiklerinin yeniden değiştiği, politik çıkarların hiç olmadığı kadar çakıştığı bu dönemde hem duygusal hem fiziksel olarak ağır. ABD'de doğmama rağmen, aslında Filistinliyim. Annem ve babam doğma büyüme Filistinli. Nereli olduğum sorusuna çok düşünmeden hızlıca yanıt verdiğim zamanlarda ağzımdan hep Filistin çıktı. Dünyanın neresinde olursam olayım Filistin yemeği yediğinde, içimin ev ruhuyla dolduğunu hissettim, beni doyuran her zaman Filistin yemeği oldu. 17 yaşına kadar hayata gözümü açtığım ülkede tam zamanlı yaşamadım. Akademisyen babamın peşinde, hayatımın büyük bir bölümü Mısır'da geçti. Hayatın, insan karakterini hamur gibi yoğurup bir şekle soktuğu o ergenlik döneminde, liseyi Avusturya'da okudum. Evsizlik benim evim oldu. Aslen nerelisin? sorusuna verdiğim cevabı, karakterim gibi, hayat gibi yoğurdum durdum. Doğu-Batı kültürleri ve şehirleri arasında mekik dokumak, yüzü Batı'ya dönük yaşayan her Ortadoğulu gibi hayatımın özeti oldu. Mısır'da yaşarken her yaz ailece Amerika'ya, Avrupa'ya seyahat etmemiz, bir çoğuna göre ayrıcalıktı. Oysa benim için ev demek buydu. Mısır'da sokakta dolaşırken suratıma çarpan ev hissine başka hiçbir yerde tanık olmadım. Hafıza, insanı aynı zamanda hem rahatlatma hem korkutma özelliğine sahip nadir güçlü kaynaklardandır. Mısır sokaklarından yükselen ağır çöp kokularının evde olduğumu hatırlatırken bir yandan kayıp bir ruh gibi hissettirmesini ancak böyle açıklayabilirim. Avusturya'da geçen 3 yılın ardından üniversite eğitimi için Boston'a gittim. 11 Eylül sonrasıydı ve Amerikan pasaportuna rağmen bir yabancıdan daha yabancıydım. Kendimi hiç olmadığım kadar Avusturyalı hissederken, gözler Arap Müslüman kimliğimin üzerindeydi. Arap dünyası ve İslam kültürünün farkında olmak zorundaydım. Umurumda olmasa bile Bostan'dakiler beni bir bakıma bu şekilde algılıyordu. Gerçekliği belirleyen algıdır. Bir Avusturyalı gibi düşündüğümü, yaşadığımı ve hareket ettiğimi zannediyordum. Orada kendimi evimde hissetmiştim, her ne kadar yabancı olduğumu unutmasam da. Boston'daki o ilk senenin sonunda anlamıştım: Yaşadığımız şehirlerin toplamı kadarız bu hayatta. Sadece bizim değil, kanından bir parça taşıdığımız aile fertlerimizin doğup büyüdüğü, yaşadığı, aşık olduğu, hayal kırıklıkları topladığı o ülkeler de bizim hayatımıza dahil. İşim beni 60 ülkeye götürdü. Uzun süre New York'ta yaşadım. Kısa ya da uzun, yaşadığım her sokağı, mahalleyi evimin içine kattım. İşim gereği insanlara hayatlarıyla ilgili sorular soruyorum. Dünya liderleri, sokak kahramanları, ünlü düşünürler, sanatçılar, hayatın içinden 'sıradan' görünümlü insanlar... Sorularımla yüzlerini okumaya ve onları anlamaya çalışıyorum. Empati kurarak onlara yardım eli uzatır gibi yöneltiyorum sorularımı. Belki de kaderin cilvesi, hayatta soru sormaktan en çok çekindiğim, hikayelerini yeteri kadar deşemediğim ve bu yüzden yardım edemediğimi düşündüğüm iki insan var: Annem ve babam. Sebebi de, sanırım, yaşadıkları travma. Annem Filistin'i 1967'de terk etti, Akka'da doğdu ve daha sonra şu an İsrail'de olan Hayfa'nın dışında küçük bir köye taşındı. Lübnan'a yerleşti, orada üniversiteye gitti. Bir süre Ürdün'de yaşadı ve Kuveyt'e gitti, babamla da orada tanıştı. Babam ülkeyi 1948'de terk etti. İsrail kurulmadan önce doğmasına rağmen babası Kuveyt devlet olmadan önce eğitim sistemini kurmak için Kuveyt'e taşındı. Dedem buralarda daha devlet kurulmadan önce yaşadı. Filistin'de yaşarken ülke İngiliz mandasıydı. Dedemin izinden giden, akademiyi ve eğitim sistemlerini hayat yolu seçen babam, hayatı boyunca Filistin'den Mısır'a, Sina'dan Tel Aviv'e kadar birçok yerde yaşadı. Bilmiyorum, belki de nerelisin diye sorduğunda Bilmem, çölün orada ve daha sonra devlet olan bir yerde demeliyim bir dahakine... Ailemin bugüne kadarki yolculuğu, çoğu zaman gazeteciliğin önüne geçti; Filistin hikayesini farklı bir gözle görmemi ve başka bir misyon üstlenmemi sağladı. Şu an tüm kaynaklarımı, enerjimi ve mesaimi bölgede yaşanan insan hikayelerini, olabildiği kadar tarafsız ve objektif bir şekilde, tüm dünyayla paylaşmaya çalışıyorum. Her seferinde karmaşık duygu tünellerinin içinden geçiyorum. Bölgeyle ve insanlarla olan ilişkimden, aile bağlarımdan ve annem ile babama hala soramadığım sorulardan alıyorum gücümü. Bölgeye dair düzgün bir terminoloji kullanmayı bildiğimden, nüansları sezebildiğimden ve aslen Filistinli olmama rağmen ayrıcalıklı olduğumdan bir sorumluluk duygusu var üzerimde. Doğup büyüdüğü ve bugüne kadar yaşadığı ülke aynı olan bir insan bile kendisini kendi evinde oralı gibi hissetmiyor artık. Yaşanan iç savaşlar, politik çatışmalar, zorunlu göçler, evinden olan insanlar, olmayan evini yanında taşımaya çalışan toplumlar bize bir gerçeği hatırlatmalı: Dünya üzerindeki politik ve coğrafi çatışmalar hiç bitmedi, bitmeyecek. Ülkelerin adı değişti, değişmeye devam edecek. Bu esnada, ortak bir duygu, birbirimizi daha iyi anlamamız adına daha da önem kazanacak: Can evi duygusu. İsrail-Filistin bölgesinde yaşananları takip ederken can evinizden vurulmuş gibi hissetmek için nereli olduğunuzun ya da meselenin hangi tarafında durduğunuzun bir önemi yok. İnsanlık namına hepimizin çıkaracağı ders çok: Tarihin farklı dönemlerinde, özellikle dünya savaşları sırasında, evlerinden olan insanlar, o an yaşadığı acıyı ve kökünden koparılma hissini, belki farkında bile olmadan, başkalarına yaşatıyor. Acı çeken acıtıyor, canı yanan 'devam edebilmek' için tek çareyi başka canlar yakmakta buluyor, insanlığın karanlık tarihi çağlar boyunca böyle ilerliyor. Birisi bizim canımızı yaktığında eğer orayı iyileştiremezsek, içimizdeki o acıyı derinlemesine anlamazsak bazen ona benzer şeyleri başkalarına yaşatmamız da muhtemel hale geliyor. Bugün yaşanan çatışmalar da bununla alakalı. Bitmek tükenmek bilmeyen bir şiddet zincirinin içine girdiğimizi hissediyorum. Bu olaylar bana hem hüsrana uğramış hem de bir yandan da umutlu hissettiriyor. Politik analizlere ve ajandalara hiç başvurmadan insanı bir yerden, objektif bir açıdan şu cümleyi kurabiliriz: İsrail'de yapılan propaganda artık çalışmıyor. Evinden olan insanların yaşadığı zulüm karşısında herkes tek duyguda buluşabilir. İnsan, doğası gereği, en doğal ihtiyacını özgürlüğünü ve evini istiyor her şeyden önce. Doğdukları yerde olmanın hayalini kuruyor. Filistin'den daha sadece 7 günlükken ayrılmış annemin bir gün tekrar oraya dönme hayalini, evi olan her insan beraberinde yaşıyor aslında. Dünyada yaşanan karmaşayı buradan okumak gerekiyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ezgi-karayel-ile-minimal-avangarttan-serbest-dususe", "text": "21. Yüzyıl olarak çok geniş bir zaman aralığından bahsediyor olsak da sen aslında soruyu sorarken keşif zamanında yaşadığımıza inanmadığımı fark ettim. Son 10-20 senedir çok büyük bir keşif yapıldığını düşünmüyorum. Bence asıl keşif yapılan dönem 90'lardı. Hatta bence özellikle 90'ların o avangart tasarımcılarının verileri üzerinden hala bir şeyler üretiliyor. Keşfi yapan, yol gösteren asıl onlar. Bu bence kötü bir şey değil bu arada. Örneğin son dönem sevdiğim markaların başında Glenn Martens geliyor ve onun da çizgisine baktığımda başka bir hayranı olduğum Martin Margiela'nın vizyonunu görüyorum. Martens'in bu tutumunu, özellikle de şu sıralar yaptığı iş birliklerini görüyorum. Geçmişten alarak, kendinden bir şeyler katarak tekrar bizlere sunuyor. Hiç yalan söylemeyeceğim, ben hala kendimi keşif sürecindeyim. Mesela, bazen aklıma Türk bir tasarımcı olarak yerel motiflerle ilerleyerek o geleneksel yapıyı kullandığım tasarımlar yapma fikri geliyor. Ama sonra kendimle baş başa kaldığımda bunun aslında hiç benlik olmadığına karar veriyorum. Bu mesela okurken de karşıma çıkan bir zorluktu. St. Martins'de okurken hocalarımız sürekli Kendinizden, kültürünüzden bir şeyler verin derdi. Bense kendimi öyle otantik bir yerde, kültürel mirasını kullanan bir tasarımcı olarak göremiyorum. Bu yüzden de tasarımcı kimliğimi oluşturmak daha uzun süreli bir yolculuğa evriliyor. Kendimi ve tasarım dilimi tanımlamakta zorlanıyorum. Zaten bizi başkaları tanımlayınca bence bu süreç daha güzel şekilleniyor. Aslında spesifik bir planlamam yok. Dünya üzerindeki her şey, herhangi bir şey benim için ilham öznesi olabiliyor. Kaybolduğumu hissettiğimde, sıkıştığımda ise çok klasik bir yöntem izliyorum. Bana lham veren tasarımcıların tasarım süreçlerini izleyip araştırıyorum. Kendimi bir tasarımcı olarak fazlasıyla cesur buluyorum. Ama bu aslında benden bağımsız bir durum. Türkiye'de, zor şartlarda bu işi yapmaya çalışan herkesi cesur bulduğum için... Kendi isteğini takip eden herkes bence cesurdur. Bunun yanında trend ya da akım olarak cesaret kavramını düşündüğümde en cesur bulduğum insanlar sokağa çıkarken, günlük yaşantılarında farklı desenleri, farklı dokuları kombinlerinde birleştirmeyi başaranlar. Kimsenin giymeyeceği şeyler dediğimiz parçaları giyip sokakta dolaşan insanlara resmen imreniyorum. Ben mesela bu konuda fazlasıyla çekimserim. Modayı takip etmekle stil sahibi olmak tamamen farklı şeyler. Bu nedenle, cesur stil sahipleri aslında benim esas ilham kaynağım diyebiliriz. Aslında sorun tam olarak fikirlerime tercüman oldu. Bu akımın hem avantajları hem de dezavantajları var. Yeni bir çantayı baştan tasarlamak yerine 90'ların ünlü bir modelini güncelliyoruz. Bu tabii ki Yaratıcılığımız bitti mi? sorusunu beraberinde getiriyor. Ama bir yandan da 90'larda çıkan bir şeyi kurcalamaya başladığında, o parçanın en iyi haline ulaşabiliyor, revize etme şansını yakalayabiliyorsun. Bu nedenle Arkadaş herkes de 90'ları tekrarlıyor demiyorum. Ama şunu da kabul etmek lazım, ben de heyecan uyandıran yeni bir tasarım görmüyorum. Resmen büyük keşifler yerine genel bir revizyon süreci içerisindeyiz. Bence biraz hızlı modanın etkisi. Mesela Glenn Martens'den bahsettik; onun tasarımlarında da 90'lar 2000'ler esintilerini görebiliriz. Ama özellikle de kariyerinde bir istikrar yakaladıktan sonra bunun sadece bir esinti olarak kaldığını, tasarımlarının temelinde kendinden bir şeylerin olduğunu fark edebiliyoruz. Ama bu algıyı hissetmek elbette hızlı moda ürünleri için imkansız. Tam şu an bir beklentim olmamakla beraber eskiden bu soruyu kesinlikle viktoryan olan her şey şeklinde cevaplardım; kabarık etekler, korseler, fraglar... Yaşadığımız dönemin çeşitliliği beklentilere biraz engel oluyor. Şu an her akım aynı anda deneniyor. Bir mağazaya girdiğimizde birden çok dönemi bir arada görebiliyoruz. İsteyene 90'lar var, isteyene 60'lar isteyene 30'lar... Bu nedenle bir beklenti oluşamıyor, Aman şu gelsin hadi diyemiyoruz da. Hatta moda eğitimi alırken bir hocam bunun hakkında 2000'ler en karaktersiz yıl önermesinde bulunmuştu. Ama zamanla 2000'lerin de bir karakteri olduğunu görüyoruz. Bu yüzden şu an içinde olduğumuz dönemi de anlamamamız normal geliyor. Sadece ilerde bu zamanın karakterini tanımlayabilecekmişiz gibi geliyor. Burada elbette minik adımların yeterliliğini savunamam. Tam bir kelebek etkisi... Büyük markalar için bile yıllarca sürecek bir süreçten bahsediyoruz. Burada asıl olarak hükümetlerin ve endüstrinin yaptırım ve genel değişikliklere bir dönüşüm başlatması lazım. Yoksa tasarımcıların kendi başlarına Ben sürdürülebilir işler yapıyorum demesi çok zor. Sonuçta bu işin ucu tarlaya kadar uzanıyor. Bunu şu an tüm dünyada yapabilen tek bir isim var o da Stella McCartney. Düşün yani öyle bir bütçeden bahsediyorum. Böyle bir sürecin altına benim gibi tasarımcıların girmesi zor. Keşke gücüm yetse ve yapabilsem. Ama bu noktada da geri dönüşüm ile sürdürülebilirliği hedeflemek, ihtiyaca göre üretmek ve slow fashion moduna geçmek asla mantıksız değil, ki çoğumuz da öyle yapıyoruz aslında. Aslında bunun tam bir savunucusu olduğuma inanıyorum. En başta tasarımlarımı resmiyette kategorize etmek adına elbette cinsiyet rollerine göre etiketliyorum ama hepsi unisex. Kim neyi istiyorsa giyebilir, giyebilmeli de. Bu bence çeşitliliğin, yaratıcılığın temeli. Aynı ilk filozofların eşitlik, huzur ve refahtan dolayı Yunanistan'dan çıkması gibi bence bu temel bizi çok ilerilere götürecek. Kesinlikle Kimliğin, karakterin ne? olurdu. Zaten şu sıralar sürekli olarak kendime sorduğum soru bu... Bunun yanında klasik ama Kendini gelecekte nerede görüyorsun? sorusunun gücüne çok inanıyorum. Klişelerin doğru ve gerçek olduğu için klişe olduğuna inananlardanım. O yüzden bu iki sorudan birini sorardım büyük ihtimalle. Bir Türk markası olarak yurt dışında tasarım anlamında yenilikler yaratabileceğim bir alanda görüyorum kendimi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ferrari-kirmizisi", "text": "Gözlerden uzak İtalyan kasabası Maranello, yakınlardaki Bolonya kentinden, genellikle kamyonların geçtiği dar, güneşli bir otoyolla ayrılıyor. Ölümlü olduğunu hatırlayanlar için Bolonya havaalanından transit geçiş 50 dakika sürüyor; Maranello tarzında sollamak üzere şeritlerin üzerinde drift yaparsanız bu süre epeyi azalıyor. Maranello, 1940'lardan beri ünlü İtalyan otomobil firması Ferrari'ye ev sahipliği yapıyor. İnsanlar bu 17.000 nüfuslu kasabaya Ferrari Land diyor çünkü İtalya'da Maranello'dan bahsederseniz akla ilk olarak Ferrari geliyor. Buraya yapılan ilk ziyareti asla unutmadığınız söylenir; belki de bunun nedeni, yeni gelenlerin yolculuktan sağ çıkabilmelerine duyduğu minnetten kaynaklanıyordur. Ferrari'nin şu anki iki F1 pilotları, Charles Leclerc ve Carlos Sainz uzun yıllar süren pit molası sonrasında şampiyonluk unvanlarını Maranello'ya geri getirmek için son derece hırslılar. Ama ikisi de, bundan çok önce bu şehirde beklenmedik çıkışlar yaptıklarını itiraf ediyor. 24 yaşındaki Monakolu hünerli Leclerc, buraya ilk geldiğinde Ferrari kompleksinin girişlerinden ilkine kadar ilerleyebilmiş. O sırada 11 ya da 12 yaşında olan Leclerc'in yanında Ferrari için çalışan bir aile dostu varmış ancak yine de girememiş. Otoparkta oturduğum iki saat boyunca içerisinin nasıl bir yer olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Oompa Loompa'ların etrafta koşturduğu Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nı hayal ettim diye anımsıyor. Leclerc'in takım arkadaşı, Ferrari onu aradığında rakip bir takımla birlikte olan ılımlı ve kibar İspanyol Sainz ise Maranello ile gizli kapaklı tanışmış. 27 yaşındaki pilot, Gizli bir keşif gezisiydi çünkü başka bir takımla olan sözleşmemin bitmesini beklemem gerekiyordu diyor. Sainz her zaman Formula 1'in en eski ve en tanınmış takımının ana girişinden içeri girmek istiyordu, Ve ben arkadan girdim diyor, durumun beklediğinden farklı geliştiğinin altını çizerek. Leclerc ve Sainz ile tanışma öncesi bu eksantrik tek şirketlik kasabayı yürüyerek keşfetmek için birkaç saatim vardı: Burası gerçekten de Ferrari Land, haklılar. Kasabanın merkezindeki bir anıt, takımın maskotunu, 75 yıldır gösterişli spor arabalarında ve pilotların üniformasındaki logoda şahlanan malum atı canlandırıyor. Yakınlarda, yeni doğmuş bir bebeğin annesi, parlak kırmızı bir bebek arabasını itiyor; bebek bezi ve çantası da benzer renkte. Teknisyenler, uygun şekilde kırmızıya boyanmış tulumlarda işe geliyor. Ferrari ve Maranello'nun iç içe geçmiş kaderlerine dair -II. Dünya Savaşı'na kadar- bilgi veren panellerle süslenmiş bir kasaba tarihi yürüyüşü, rosso corsa asfaltı sayesinde sıradan kaldırımlardan ayrılıyor. San Biagio Kilisesi'ne vardığınızda, o kadar marka odaklı oluyorsunuz ki, vitray panellerden birinde İsa'nın Ferrari kırmızısı giydiğini hemen fark ediyorsunuz. Ferrari yerleşkesine vardığımda takımın son zamanlardaki başarısızlıklarının özgürce tartışıldığını duymak şok ediciydi. Geçmiş sezonlar içler acısıydı: Un disastro! Espresso içen beyaz gömlekli yöneticiler de böyle söylüyor. Laboratuvarların dışına çıkan beyaz önlüklü çalışanlar da aynı şekilde. Bu sadakatsizlik değil, işin gerçeği. Bu sezon olmasa da bir sonraki sezona, daha iyi günlerin olacağına dair mevcut güveni ifade ediyor. Koleksiyonluk Ferrari'lerin restorasyonuna ayrılmış, mükemmelliğinden ödün vermeyen bir hangarda, beyaz saçlı kıdemli bir teknisyen ekibi, mevcut durumdan memnuniyetini ifade etmek için ıslık çalıyor. Hızlı çocuk Leclerc favori. Yeni bir Ferrari moda koleksiyonundan kıyafetleri denemek için buradalar. Ayrıca hayran giysileri imzalayacak, çalışkan personelle fotoğraf çekecek ve bir simülatöre girdikten veya teknik meselelerle uğraştıktan saatler sonra gevşemek için koleksiyon arabaları arasında uzanacaklar. Kırmızı bir balaklava ve bir çift eldiven üzerinde çalışıyor Leclerc. Sainz, onun yanına gidiyor ve Çok güzel diye mırıldanıyor. Biraz birbirlerine laf atıyor, sonra yaklaşan bir yarışta zorlu bir dönüş hakkında acil, açgözlü bir tartışmaya giriyor, simülatördeki bir pürüzden bahsediyorlar. Yine de Sainz adına üzülüyorsun. Ferrari, F1 sürücüleri için ulaşılabilecek en yüksek mertebe. Leclerc ancak başarısız olur ve ona kapı gösterilirse buradan başka bir yere devam edecek. Sainz'in Ferrari ile şampiyonluk umutları beslemesi için arkadaşının batıracağına dair daha sessiz umutlar beslemesi gerekiyor. Sainz, herhangi bir nedenle canı sıkıldığında ya da kendi anlatımıyla Belirli bir günde kendimi yorgun veya üzgün hissedersem veya belki de içimde bir şeyler yolunda gitmiyorsa, kötü bir ruh halindeysem ve sebebini bilmiyorsam kendine mutlaka şunları söylüyor; Ben bir Ferrari sürücüsüyüm. Maranello'dayım. Bugün bir simülatör kullanacağım. Arabayı test edeceğim ve yakında yarışacağım. Leclerc'e göre yarış, zihni sıfırlıyor. Sevgili babası Herve vefat ettiğinde, henüz Formula 1'in feeder serisinde bir gençti. Leclerc, kaybının ardından birkaç gün sonra planlanan bir sonraki yarışa girdi ve kazandı. Bu sürücülerin, hafta sonu 300 km hızla hücum ettikleri sürece pazartesiden perşembeye kayıplara, hayal kırıklıklarına ve rezilliklere katlanacağını hissediyorsunuz. Sainz için, kafaya takarsa, küçük hakaretler her yerde bulunabiliyor. Garajda ona verilen bir dizi el değmemiş beyzbol şapkasının siperliklerinin arka genişliğine imzasını karalıyor ve otomatik olarak Leclerc'in adının kendisininkinden önce konumlandırılması için yer bırakıyor. Hemen hemen aynı boyda olmalarına rağmen Maranello'nun merkezinde bulunan iki sürücünün cut-out tablosunda Leclerc bir kafa boyu uzun resmediliyor. Netflix'in Sainz gibi, elit grubun dışındaki kısıtlı rakiplerin deneyimlerini meşrulaştırmak için çok şey başarmış dizisi Drive to Survive, F1 üzerinde büyük bir etki yarattı; yeni insanların ilgisini çekti, hayranların sürücülerle olan ilişki biçimini değiştirdi. Sainz, değişen havayı fark edecek kadar uzun süre yarıştı. Sokakta daha çok insan seni tanıyor diyor bana. Daha çok sponsor, daha çok etkinlik, daha çok fotoğraf. Bir sürücünün hayatı, sürüşten ziyade başka şeyler hakkında oldu demek istiyor. Müzenin başka bir yerinde ziyaretçiler, 1898 doğumlu, 1920 ve 30'larda hızlı arabaların tasarımcısı ve pilotu olarak gelişmeye başlayan şirket kurucusu Enzo Ferrari'nin korunmuş masasına ve favori küllüğüne hayranlık duymaya davet ediliyor. Biyografi yazarlarından biri olan ABD'li spor yazarı Brock Yates'e göre Enzo, kendini adını taşıyan arabalarla otomobil yarışlarını kazanmaya adamıştı. Yates, bunun bazen şirketinin ticari amaçlarına zarar veren bir adanmışlık olduğunu yazıyor. 1940'larda ve 50'lerde Maranello fabrikalarından çıkmaya başlayan o sevimli coupe ve cabriolet'ler, doğrudan efsane haline geldi... Her birini bir sonraki çocuğu olarak gördüğü, egosunun parça parça vücut bulduğu araçlarla kazanmaya takıntılı olduğu halde nadiren bir yarışa giderdi ve Maranello bölgesinden neredeyse hiç ayrılmadı. Her sezon yarış arabalarının hızlarını artırma işi, karşılığında can alıyordu. 1950'lerin sonlarında Vatikan, Ferrari sürücülerinin artan ölümleri konusunda o kadar endişeliydi ki, gazetesi Enzo'yu kendi oğullarını yiyip bitiren Kronos'a benzetti. Yates, Enzo Ferrari: The Man and the Machine adlı kitabında bahsettiği üzere, Ferrari patronunun 1988'de 90 yaşında ölmeden önce Papa II. John Paul'a son itirafını telefonla vermesi için yeterli samimiyeti kurmuştu. Yates, Enzo vefat ettiğinde, kasabada bilinmezlikten doğan bir düş kırıklığı duygusu olduğunu söylüyor. Maranello'da kuşlar ötmeye devam etti. Yerçekimi kuvvetini yitirmedi. Formula 1 yarışları da her zaman olduğu gibi devam etti; trajedi nedeniyle ara verildi ama hiç durmadı. 1990'lardan itibaren, Ferrari'siz Ferrari, birçok başarı ve başarısızlık gördü; en baş döndürücü olan, o muhteşem Alman sürücü Michael Schumacher'in arka arkaya beş şampiyonluk kazandığı 2000 ve 2004 yılları arasındaydı. Şirketin satış bölümü de daha bilinçli bir şekilde yönlendirildi ve 2010'lara gelindiğinde Ferrari, Gucci ve Hermes gibilerin yanında konumlandırıldı. Müzede, Pignatti Morano beni çoğunluğu zengin sahiplerinden ödünç alınan süper arabaların sergilendiği bir alana götürüyor. Gelecek nesillerin bu tür parçaları satın almaya gücünün yetme ihtimali çok düşük. Ferrari'nin yol arabaları incelikle hesaplanan verilere göre üretiliyor ve eski modellerin değerleri ikincil piyasada çok yukarılara çıkıyor. Yerden cep hizası kadar yüksekte olan 2013 model bir süper otomobilin yanında duran Pignatti Morano, genç bir ziyaretçinin gelmesini bekliyor ardından otomobilin kelebek kapısını dramatik bir şekilde açarak, bulunduğu yere inanamayan çocuğu içeri, yedi basamaklı lüksün tadını almaya davet ediyor. Çocuk bir dakika sonra arabadan iniyor: sersemlemiş ve gözleri kızarmış bir şekilde. Markalaşmanın olayı insanların aklını başından almaksa, Ferrari bunu gerçekten başardı. Pignatti Morano'nun sormayın cevabını verdiği meblağlarda fiyatlandırılan, özel yapım arabalara ayrılmış bir odada kendisine Ferrari'ler hiç komik oluyor mu? diye soruyorum. Cevap, Kişisel zevke, özellikle savurganlığa ve toleransa bağlıdır oluyor. İşin doğrusu, Ferrari gibi lüks ürünler pazarına sabitlenmiş bir marka, saçma veya komik duruma düşerse kaybedecek çok şeyi olur. Ferrari'nin, motor sporlarındaki rakiplerinden daha fazla koruması gereken kimliği var ve bu da laf atmalar ve şakalar ile gergin bir ilişkiyi beraberinde getiriyor. Hangara döndüğümüzde, klasik arabaların çekidüzen verilip yenilendiği sırada, Leclerc'e Ferrari kompleksiyle ilgili ilk çocukça düşüncesinin ne olduğunu soruyorum. Bir keresinde giriş kapısının ötesinde Wonka benzeri bir sihrin gerçekleştiğini, her yerde çalışkan Oompa Loompa'ların olduğunu hayal ettiğini söylüyor. Gerçekler, bir ergenin hayal gücüyle karşılaştırıldığında o kadar da etkileyici olmuyor değil mi? Leclerc, yanıt olarak, terzilerin eski deri koltukları yeniden diktiği ve sekiz milyon dolarlık bir üstü açılabilir arabanın tamirciler tarafından parçalara ayrıldığı, motorun sıfırdan dövüldüğü garaja işaret ediyor. Wonka'lar, Oompa Loompa'lar... Burada çalışanlar, olası olmayan fikirleri somut bir şeye dönüştürmeye yardımcı oluyor. Hayal ettiğimin çok ötesinde diyor. Maranello'yu ziyaretim sırasında, Ferrari halkla ilişkileri, sürücülerinin iş sırasında yaralanmaları veya ölmeleri konusunda sorgulanmasına müsamaha göstermeyeceklerini açıkça belirttiler. Şimdi, garajda, Leclerc yasak konuyu kendisi gündeme getiriyor burada olmaktan ne kadar keyif aldığını anlatmak daha iyi. Leclerc, annesinin bazen korkuyla telefon ettiğini söylüyor. Aile dostları Jules Bianchi adında genç bir pilottu. Bianchi daha sonrasında tam teşekküllü bir F1 sürücüsü olmak üzere yükseldi. 2014 yılında, henüz 25 yaşında, geçirdiği bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Leclerc'in küçük kardeşi Arthur da bir pilot. Aile riskle hep burun buruna. Seyircilerin F1 yarışlarına olan ilgisi yoğun olarak çarpışmaların daha yaygın olduğu başlangıç safhasına odaklanıyor gibi görünebilir; daha sonra ilgi, sosyal medyada kazalar bildirildiğinde, yukarı ve aşağı yönde değişiklik gösteriyor. Sürücülere gerçek aileleri olan gerçek insanlar gibi davranmaya meyilli olan Netflix, hala kazaları tekrar tekrar ve ağır çekimde ön plana çıkarıyor. Ferrari'ler hiç komik oluyor mu? Ebeveynler ve ortaklar için hiç olmuyor. Leclerc ve Sainz, ciaolarla, tokalaşmalarla evlerine doğru yola çıkıyor. Uyumakta güçlük çekerlerse, zihinlerinde hayali etaplar canlandırıp devir sayaçlarını görselleştirerek, kısaltılmış soyadları LEC ve SAI'nin kurgusal skor tablolarında yükselip düştüğünü görerek kendilerini sakinleştirmeye çalışabilirler. Sabah, özel bir jete binerek yarışmaya uçmak için Bolonya havaalanının yolunu tutacaklar."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/fitness-ve-teknolojinin-birlesim-yili-2021", "text": "Medya analiz şirketi Comscore'un Mart 2020 verilerine göre, pandemi döneminde fitness videolarına ve app'lerine talep yüzde 147 oranında arttı. YouTube'un Haziran ayında yaptığı açıklama da yine bu doğrultudaydı: Dünyanın en ünlü video platformu, 15 Mart tarihinden Haziran'a kadar geçen sürede 'home workout' başlığına sahip içeriklerin izlenme oranlarının yüzde 515 kadar arttığı açıklandı. Aşıların dağıtımına başlanmış olsa da, 2021 yılının en azından ilk yarısının da benzer şekilde geçeceğini öngörebiliriz. Fitness dünyasındaki trendlerin de bu duruma uygun şekilde ilerlediğini söylemek gerekiyor. Covid-19 patlak vermeden önce, insanların tercihi daha çok spor salonlarından ve antrenman stüdyolarından yanaydı. Ancak 2021'de dijital antrenmanların yeni bir norm halini alacağını, fitness markalarının omni-channel yaklaşımına daha çok yatırım yapacağını ve canlı yayın antrenmanlarının sayısının çok daha fazla artacağını söylersek yanılmış olmayız. Dünyaca ünlü platformu Mindbody'nin CEO'su Josh McCarter, 2020 yılında fitness şirketlerinin yüzde 91'i sanal servislere yatırım yaptı diyor ve bu yönelim, sizin de tahmin edeceğiniz gibi 2021 yılında da devam edecek. Spor tutkunlarının evinde görsel destekli antrenmanlar yapmasına olanak tanıyan Mirror isimli yeni nesil cihazı da bu noktada ele alabiliriz. Kişinin evinde, kişiye özel antrenman yapmaya ve özel derslere olanak veren Mirror, benzersiz tasarımıyla şu sıralar özellikle ABD ve İngiltere gibi ülkelerde büyük sükse yapmış durumda. Evin duvarına yerleştirebileceğiniz bu cihazla antrenmanlarınıza hiçbir sekteye uğramadan, uzmanlar eşliğinde ve verim alarak devam edebilirsiniz. Aynı zamanda benzer bir konseptte ancak ek bir aparata da sahip olan Tonal marka cihazla tüm vücut kuvvetinizi artırabilir ve oldukça verimli antrenmanlar yapabilirsiniz. Set ve tekrar sayınızı, hareket açıklığınızı ve kaslarınızın direnç gösterme süresini size özel ve uygun olarak ayarlayan Tonal ile 100 kiloya kadar dijital ağırlık kaldırma deneyimini 2021 yılında yaşayabilirsiniz. Üstelik bu cihaz ağırlığı sizin en verimli düzeyde çalışabileceğiniz seviyeye milisaniyeler içerisinde dönüştürecek. Bu iki yeni trendle evinizin salonunu terk etmenize bile gerek kalmadan antrenmanlarınıza devam etme olanağınız olabilir. Diğer taraftan bu tür dijital gelişmelerin cüzdanınızı boşaltacağı düşüncesine de kapılmayın. Zira 2021 trendleri arasında kaliteli antrenörlerin YouTube antrenman videoları üretmeye devam etmesini de var. Ayrıca şahsen çok beğendiğim, kullanıcılarına seçtiği hedeflere göre kişisel antrenman programı hazırlayan Nike Training Club da bu app'in daima ücretsiz olacağını duyurdu. Ayrıca Orangetheory At-Home ve HASfit gibi YouTube kanalları yeni yılda gerek abonelerine, gerekse abone olmayan kullanıcılara içerik üretmeye devam edecektir. Bunun dışında 2021 yılında akıllı cihaz uygulamalarında da bazı trendler göze çarpacak. Apple Fitness+'ın 2021 yılında aktive edeceği yeni özellik, son antrenmanınızın yoğunluğuna göre bir sonraki antrenman programınızı tasarlayacak. Apple Watch ile uzun süredir ortaklık yürüten Nike da Shalane Flanagan gibi elit eğitmenlerle sizi saatiniz vesilesiyle motive edecek, antrenman programları önerecek ve rehberli koşulara katılmanıza önayak olacak. Geride bıraktığımız yıl evden çalışma düzenine geçen şirketler, 2021 yılında temkinli çalışanlarını tekrar ofise çekmeye çalışacaktır. Bunu yaparken de 'şirket spor salonu' projelerini hayata geçirmeyi düşünebilirler. Böylelikle çalışanlarını ofise gelmeye motive etmenin haricinde çalışanlarının sağlığına da katkıda bulunup, onları salon üyeliği masrafından kurtarabilecekler. Ayrıca spor yapmanın yaratıcılığı ve üretkenliği artırdığı da yapılan araştırmalar doğrultusunda kanıtlanmıştır. Bu anlamda 2021'de karşılıklı bir kazan-kazan durumundan bahsedebiliriz. Ülkemizde de özellikle son iki yılda yükselişe geçen uzaktan eğitim furyasının 2021 yılında da yükselmeye devam edeceğini düşünüyorum. Online platformlar ve hatta sosyal medya üzerinden alınan uzman desteği, pandemi sürecinde çekingen davranan sporseverler için biçilmiş bir kaftan. Ayrıca hijyen düzeyi geleneksel spor salonlarından daha iyi olan kişisel antrenman stüdyoları da yükselişine devam edecek. Öte yandan kış ayının bitiminden bile önce koşu ve bisiklet gibi outdoor sporlarına talebin de 2021 yılında daha fazla olacağını düşünüyorum. 2021 yılında herhangi bir ekipman almayan ve bununla birlikte spor tesislerini ziyaret etmeyi düşünmeyen kişilerin 'tüm gün antrenman' prensibini benimseyebileceğini düşünüyorum. Yani günde bir antrenman yapmak yerine küçük parçalar halinde çok sayıda antrenman yapmak, yeni bir anlayış olarak karşımıza çıkabilir. Evden çalışma düzeninde devam eden spor tutkunları yataktan çıkar çıkmaz yoga yapmaya, öğlen arasında ev içi yürüyüşlere ve akşama doğru yüksek yoğunluklu interval antrenmanlara başlayabilir. CrossFit'ten sonra ABD'de yaygınlaşan Glide Fit akımı bu yıl bizim ülkemizde de trend olabilir. Bu antrenmanın özelliği yapılan hareket kalıplarında değil, bu hareketlerin yapıldığı yerde. Suyun üzerindeki özel bir board'da yapılan bu antrenmanda denge, yoga ve hatta yüksek yoğunluklu interval antrenmanlar yapılabiliyor. Yani fonksiyonel fitness antrenmanları, başarılı bir şekilde denge antrenmanı unsurlarıyla birleştirilebiliyor. Glide Fit konseptiyle suyun dengesiz yüzeyi sayesinde karada yapılan egzersizlerde yapılan egzersizlerden daha fazla kasınız çalışıyor ve bu da koordinasyon yeteneğinizin ve reflekslerinizin gelişmesini sağlayabiliyor. 2021'yi sağlıkla ve sporla iç içe geçirmeniz dileğiyle... Bu yazı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında yayımlanmıştır. Talha'nın 'Spor Salonlarından 5 Şehir Efsanesi' yazısını buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/futbolseverlikte-yeni-kurallar", "text": "Günümüzde iyi bir futbolsever, tabletine ve akıllı telefonuna en az bir adet futbol aplikasyonu indirmiştir. Her sabah güne başlamadan önce düzenli takip ettiği blog yazılarına göz atar, istatistikleri ve analizleri kendince yorumlar, gün içinde gelen anlık iletilerle takımı ve rakiplerle ilgili bilgi akışından mahrum kalmaz. Öyle uzaktan kuru kuruya sevmek olmaz, hayranı olduğu futbolcuların kendi adıyla piyasaya verdiği markaları kullanır, sosyal medya paylaşımlarını anında likelar. Dünyaca ünlü yıldızların özel hayatlarında olup bitenden de, futbol yayıncılığında kullanılan teknolojilerden de haberdardır. Cam çerçeveyi topla olmasa da fırlattığı konsolla indirmişliği vardır. Buraya kadar tarif ettiğimiz profilde kendinizden bir şeyler bulduysanız, bundan sonra yeni sezonda gözden kaçırmamanız gereken detayları bulacaksınız. Cristiano Ronaldo, 1.6 milyar kişinin görüş bildirdiği güncel bir araştırmanın sonuçlarına göre dünyanın en fazla pazarlanabilir sporcusu. Dünyanın yüzde 83'ü onu biliyor, dahası yüzde 79'u onu istiyor. Yıldız futbolcu geçen sene ünlü tenisçi Caroline Wozniacki'nin kendi iç çamaşırı koleksiyonunu tanıttığı pozları görünce hemen harekete geçmiş ve güzel raketin çalıştığı firmayla anlaşmıştı. Yaz başında, Türkiye'de üretilen ve dünyanın dört bir yanına ihraç edilen CR7 isimli iç çamaşırı markasının yeni sezon koleksiyonunu çıkardı. CR9 markasıyla sunduğu kıyafet, ayakkabı ve aksesuarların tasarımlarınıysa Armani Exchange, Donna Karan, Marc Jacobs gibi dünyaca ünlü markalar için yaptığı koleksiyonlarla adını duyuran Amerikalı modacı Richard Chai'ye emanet etti. Portekizli yıldız, kendi adını taşıyan ilk parfümü Ronaldo Legacy'yi geçen ay düzenlediği gösterişli lansman gecesinde tanıttı. Alternatifler çoğalsa da bu işin öncüsünün, bu konuda bir numara olmayı sürdürdüğüne şüphe yok. Servetinin hatırı sayılır bölümünü dünyaca ünlü markalarla yaptığı reklam anlaşmalarıyla kazanan David Beckham, futbolu bıraktıktan sonra ilk olarak H&M'le anlaşıp kendi adıyla bir iç giyim markası yaratmıştı. Yeni sezon katalog çekimlerine bakılırsa bu konuda en ikna edici isim hala kendisi. Sayısız markayla parfüm çıkaran ikon, son olarak kendi adını taşıyan kıyafet markasına da el attı. Koleksiyonun tamamında olmasa da jean pantolon ve takım elbise tasarımlarında imzası var. Bu konuda moda dünyasının saygınlığını kazanmış bir eşe sahip olmanın avantajını kullandığını ve sık sık ona danıştığını da inkar etmiyor. 40 yaşına giren ve yıllandıkça dünyanın en çekici erkekleri listesindeki yerini sağlamlaştıran efsane futbolcu, yeni yılda işi bir adım ileri götürüp kendi adını taşıyan bir kozmetik serisini piyasaya vermeye hazırlanıyor. Futbol kadar hakim olduğu bir konu, tavsiyelerini göz ardı etmemek lazım... Yazının tamamı dopdolu içeriğiyle GQ Türkiye Ekim sayısı ile bayinizde ve GQ Türkiye dijital edisyonu ile cebinizde!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/g-iyi-enerji", "text": "Kılık kıyafet, giyinmek, çıkış noktası korunmak, örtünmek, kimi zaman statü ifadesi. Kim olduğumuzu ifade yöntemi. Kimi zaman görev ve sorumluluklara ait algı yönetimi. Günümüzde kişisel tercihlerin bedendeki öznel kürasyonu. Zamansızlık, çeşitlilik ve kapsayıcılık etkisi altında giysilerimiz neye/kime hizmet edeceğini şaşırmış olabilir. Giyinmek eyleminin günümüzde sorumlulukları tekrar gözden geçiriliyor. Kendisinden beklentiler yüksek. Giydiklerimizin zihnimizi sakin kılmalarını, rahatlıkla hemen her ortama uyum sağlamalarını da ister olduk. Doğal enerjiyi verimli kılmak, çevresel duyarlılık, daha sürdürülebilir bir dünya için giysilerden yükselen beklentileri de sıraya alabiliriz. Giyinmek aynı zamanda hedonist bir eylem. Kişisel olduğu kadar küresel de... Zevk alarak, teknolojinin merceği altında, işlevsel, ekonomik, pragmatik, enerjik giyinmek... Enerji, son birkaç yıldır çok moda bir kelime... Hemen her alanda sıklıkla kullanılıyor. Birçoğumuz enerjimizi yükseltmek için alternatif yöntemler peşinde koşuyoruz. Çocuklardaki enerji fazlalığını dert edip dengelemeye çalışıyoruz. Eksiği fazlası olmadan ideal enerjiyi elde etme sevdasındayız. Ayrıca bu enerjiyi diğerlerinin enerjisini de verimli etkileyecek seviyede dengelemeye çabalıyoruz. Hem kendimizi hem diğerlerini ve çevremizi optimum düzeyde enerjik kılabilme hedefimiz var. Giysiler, giyindiğimiz andaki ruh halimizin, enerji durumumuzun bir yansıması olabilir. Farkındalığımızı artırırsak, kumaşlar, renkler, desenler konusundaki tercihlerimizi bilinçli yaparsak giydiklerimizle o an ve gün içerisindeki enerjimizi dengelemek ya da artırmak mümkün. Kişisel tarzın enerjimiz üzerinde nasıl pek çok olumlu etkisi olabileceğine bir göz atmaya ne dersiniz. Önceliği kendinizi ifade etme özgürlüğünüze ve yaratıcılığınıza verin. Bağımsız olma fırsatını yaşayın. Başkalarına benzemek için değil tam da olduğunuz kişi gibi giyinebilmenin özgürlüğünü deneyimleyin. Benzersizliğinize, kişisel tarzınıza alan açın. Olumlu bir imajın bir tür eğlence olduğunu hatırlayın. Aynada görmek istediğiniz kişiden önce gördüğünüz kişi ile güne başlıyorsunuz. Güne başladığınız ilk anlarda üzerinizde ne olduğuna özen gösterin. Sabah yüzünüzü yıkarken ilk karşılaştığınız kendiniz geceden kalan kendiniz olacağından, uyurken giydikleriniz sadece uykunuza değil, gün başlangıcındaki enerjinize de etki edecektir. Bu sebeple rahat formlar, iyi hissettiren kumaşlar kadar teninizle uyumlu renkleri tercih edin. Gri melanj, bej gibi bulanık renklerden kaçının. Pamuk, bambu gibi bitkisel ve doğal elyaflardan oluşan kumaşları tercih edin. Gardırobunuzu akıllı kılmak, zamansal verimlilik sağlayarak enerjinizi yükseltebilir. Bedeninizle uyumlu kalıp, kumaş tercihleri yaparak; bu tercihleri birbirleriyle eşleşebilecek bir sıralamada asarak gardırobunuzun pratik zekasını yükseltmeniz mümkün. Kimileri minimalizm akımının etkisiyle, kimileri hafif yaşam şekilleri ile daha küçük gardıroplara sahip. Kimileri işi gereği, kimileri çeşitlilik zevkine, kimileri ise işi ya da statüsünü bahane ederek kalabalık ve koskoca gardıroplara sahip. Peki akıllı gardırop ne demek? Siz gardırobunuzun içeriğinden ne kadar memnunsunuz? Akıllı gardırop büyük, küçük, az ya da çok sıfatlarına endeksli bir tanım değil. Akıllı gardırop kullanıcısına özel bir gardırop. Amacı kullanıcısının hayatını kolaylaştırmak. Kullanıcısına zaman kaybettirmeden, fazla düşündürmeden, hemen her gün tam da istediği gibi görünebileceği, istediği gibi hissedeceği öneriler sunabilen bir gardırop. Gardırobunuzun içeriğinin size özel olmaması mümkün mü? Ne de olsa her bir parçayı tercih ederek siz alıyorsunuz. Alırken yaptığınız tercihler tamamen size mi ait? Yoksa satış danışmanının, çevrenizin, trendlerin, sosyal medyanın etkisinde mi tercihler yapıyorsunuz? Satın aldığınız parçaları ne sıklıkla kullandığınız tercih motivasyonlarınıza ışık tutabilir. Almış ve giymiyor olduğunuz parçalar gardırobunuzun zekasından çalar, enerjisini düşürür. Önemli olan kendi bedeninizi ne kadar iyi tanıdığınız. Vücut yapınız, vücut şekliniz, saç renginiz, yüz şeklinizden bahsediyorum. Bedeninizi iyi tanımak görüntünüzü her daim iyi kılabilmenin ilk adımı. Bedeninizle uyumlu kalıp ve kumaşlara odaklanın. Bu kumaş ve kalıpların birbiri ile farklı şekillerde eşleşebilmelerine özen gösterin. Size uygun öyle bir tişört ya da gömlek seçin ki, her farklı pantolonunuzla eşleşerek farklı bir tavır yaratabilsin. Tercihlerinizi ve alışkanlıklarınızı tanımlayın, sıralayın. Sosyal yaşamınızda tercih ettiğiniz giysileri iş yaşamında da kullandığınız giysilerle eşleşebilir kılın. İş yaşamınızın olmazsa olmaz parçalarını özenle seçerek günlük hayatınızda da kullanmaya özen gösterin. Kalıbı size uygun lacivert bir pantolon, beyaz gömlek, nötr renklerde trikolar klasik gibi duyulsa da her ortama uyum sağlayabilir, cesur tüm parçalara kolaylıkla eşlik edebilirler. Farklı aksesuarlarla tamamlandıklarında daha iddialı ya da doğal görünebilirler. Son olarak bu parçaları gardırobunuzda kolay eşleşebilmeleri adına kullanım sırasına göre asmaya özen gösterin. Öyle ki, sizi çok düşündürmeden askı düzeninde farklı kombinasyon önerilerinde bulunabilsinler. Kendinizi gardırobunuzda güvende hissetmeniz ve her an en istediğiniz şekilde giyinme özgürlüğünüz enerjinizi dengeler. Cildinizi tanıyın. Cildinizle uyumlu iyi hissettiren ve uzun ömürlü kumaşları tercih edin. Pamuk, keten, yün gibi doğal elyaflı kumaşlar, sentetik olanlara göre daha yüksek titreşim taşır; bu nedenle enerji seviyenizi de yükselteceklerdir. Renklerin enerjisinden yararlanın. Giydiğimiz renkler, görünüşümüz üzerinde büyük bir etki yaratabilir, nötr renklerle güvenli bir şekilde oynamak kolaydır. Sadece giydiğiniz renkler üzerinde biraz düşünmek, kendinize bakış açınızı büyük ölçüde değiştirebilir ve zihinsel sağlığınızı iyileştirebilir. Nasıl hissetmek istediğinize veya neyi tasvir etmek istediğinize bağlı olarak renkleri kullanabilirsiniz. Beyaz enerji sisteminizi temizler, olumsuzluklardan arındırır. Turuncu yaratıcılık duygusunu ortaya çıkarır. Dışa dönük olmayı, neşeyi temsil eder. Kırmızı kadar olmasa da enerji veren sıcak bir renktir. Yeşil, sakinleştirici bir özelliğe sahiptir. Doğanın ve huzurun rengidir. Aynı zamanda güven duygusunu tetikler. Mavi, vücut enerjisini dengeler, rahatlatıcı bir etkiye sahiptir. Enerjinizi dengelemek, modunuzu değiştirmek için farklı renkler deneyebilir, farklı renkleri birleştirebilirsiniz. Kendiniz daha iyi hissettiğiniz renklere odaklanarak, kişisel renk paletinizi oluşturabilirsiniz. Giydikleriniz ve enerjiniz arasındaki stratejiyi siz belirleyin. Tercihlerinizi yaratıcılığınızla daha eğlenceli kılın, giyinmenin keyfini çıkarın."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/game-of-thrones-yeni-sezon-rehberi", "text": "Bekleyiş sona erdi. \"Kış\" bir türlü gelemese de Game of Thrones, ikinci sezonun başında olduğu gibi Nerede kalmıştık? konulu bir bölümle nihayet başladı. Zaten oldukça kalabalık olan karakterlere yenileri eklenince kafa karışıklığı da kaçınılmaz oldu. Ama üzülmeyin biz buradayız. Sizi üçüncü sezona hazırladığımız gibi kafanızı da karışmaktan kurtaracağız; artık beyaz saçlı, yaşlı, İskandinav metal gruplarının solistlerine benzeyen adamları daha kolay ayırt edebileceksiniz. Samwell Tarly: Gece Gözcüleri'nin al yanaklı, bol göbeklisi. Ak Yürüyenler: Beyazlar ve yürüyorlar. Zombilerle akraba olabilirler. Jeor Mormont: Gece Gözcüleri'nin kumandanı. 2 metre boyunda olmasa ak sakallı bir dede olabilirdi. Jon Snow: Dizinin emo'su. Babası Ned Stark. Annesini kimse bilmiyor. Sorunlu, yakışıklı... Ygritte: Duvar'ın kuzeyinde yaşayan \"yabaniler\"in kızıl saçlı güzeli. Garip aksanlı. Yabanilerin yaşamıyla ilgili Jon Snow'a dolayısıyla da bize rehberlik ediyor. Devler: Oldukça devler. Bir şeyleri toprağa kafasına vura vura çakmayı seviyorlar. Qhorin Yarımel: İkinci sezonun finalinde Jon Snow tarafından öldürülen gece gözcüsünün karizmatik üyesi. Tormund Giantsbane: \"Yabaniler\"in sözü geçen adamlarından biri. Jon Snow'un onların kralı sandığı adam. Mance Rayder: Duvar'ın ötesindeki kral. Eski bir gece gözcüsü. Rome dizisini izleyenler için Julius Caesar. Tyrion Lannister: Herkesin favori Lannister'ı. Eski kral yaveri. Karasu Savaşı'nı kazanan adam. Gelmiş geçmiş en müthiş dizi karakterlerinden biri. Podrick Payne: Tyrion'ın getir-götürcüsü. O da bir al yanaklı. O da çok sevimli. Sör Bronn: Tyrion'ın sağ kolu. Kiralık katil. Karasu Savaşı'ndan sonra şövalye ilan edildi, edilince fiyatı iki katına çıktı. Tyrion'la ağız dalaşına girebilen tek insan. Cersei Lannister: Suratında sürekli çok kötü bir şey koklamış ifadesi olan Yedi Krallık kraliçesi. Sör Meryn Trant ya da Teryn Mrant: Beyaz pelerinli yedi kral muhafızından biri. Bronn'un kılıç çektiği adam. Yanındakinin adını kimse bilmiyor. Tywin Lannister: Lannister hanedanının başı. Kral yaveri. İpleri elinde tutan adam. Margaery Tyrell: Tabir-i caizse kralın yavuklusu, yüksek Bahçe'nin gülü... Prenses Dianavari tavırlarla öksüzlere yardım eder. Eski kral Robert Baratheon'ın isyan eden kardeşi Renly Baratheon'la evliydi. Renly'nin ölümü sonrası saf değiştirdi. Joffrey: Dizinin en çok beddua alan karakteri, o da kral. Annesine atarlı, Margaery'ye meyilli ve 'fazlasıyla' sarı. Loras Tyrell: Margaery'nin abisi. Karasu Savaşı'ndan sonra kralın yedi muhafızından biri. Rahmetli Renly'nin sevgilisi. Renly'yi usturayla traş etmekten hoşlanırdı. Robb Stark: Gerçek kuzeyin oğlu, Kuzey'in kralı... Bütün umut onda. Catelyn Stark: Stark çocuklarının annesi. Kızlarını geri getirmesi umuduyla Kral katili Jamie Lannister'ı serbest bıraktı. Robb da çok kızdı, annesini hapse tıktı. Rickard Karstark: Robb'un yanındaki beyaz saçlı adam. Oğulları, Catelyn tarafından serbest bırakılan Kral katilince öldürüldüğü için o da anne Stark'a çok kızgın. Roose Bolton: Robb'un yanında kısık sesle konuşan kel adam. Adamları Jamie Lannister'ın peşinde. Dağ: İsmiyle müsemma, hem boy hem zeka olarak dağ gibi. Tywin Lannister'ın adamı. Sevenleri onu ilk sezonda atının boynunu tek kılıç darbesiyle kesmesinden hatırlayacaktır. Qyburn: Harrenhal harabelerinde ölmemiş olan tek kişi. İsmi üç sessiz harfle başladığı için okunması zor. Petyr Baelish : Neden Serçeparmak, belli değil. Sansa Stark'ı kaçırma planları yapan adam. Kral Konseyi üyesi, maliyeden sorumlu devlet bakanı. Sansa Stark: Esir tutulduğu Kral Şehri'nde saçma sapan oyunlar oynayan, Joffrey'nin eski nişanlısı. Ros: Serçeparmak'ın yanında dolaşan, hikayeye ne kattığı belli olmayan kızıl güzel. Sör Davos Seaworth: Karasu Savaşı'ndan sağ kurtulan Soğan Şövalyesi. Stannis Baratheon'ın sağ kolu. Salladhor Saan: Filosunu Stannis'in emrine veren Lys'li korsan. Hakkında bildiğimiz en önemli şeyler Cersei Lannister'a olan düşkünlüğü ve dört kez evlenmiş olması. Stannis Baratheon: Eski kralın ortanca kardeşi. Karasu Savaşı'nı kaybetmiş, fazla konuşmaz. Melisandre: İşi gücü Davos'la uğraşmak olan kızıl kadın. Stannis'in danışmanı, kimilerine göre Kızıl Büyücü. Davos'a göre; iblislerin annesi. Daenerys Targaryen : Ejderhaların annesi. Kocaman gözleriyle kameraya bakmayı sever. Uzun süre Yedi Krallığı yöneten Targaryen hanedanının yaşayan son üyesi. Essos'ta sürgün. Jorah Mormont: Dany'nin sağ kolu, eski köle ticaretçisi. Herkes gibi o da Dany'ye kesik. Lekesizler: Essos'un en iyi eğitilmiş hadım asker birliği. Meme uçları yok, satılıklar. Missandei: Mütercim tercüman, Ankara Üniversitesi Essos Dilleri ve Edebiyatı Mezunu. Cesur Barristan: O da bir ak saçlı. Dany'nin suikaste uğramasını engelleyen adam. Westeros'un gördüğü en büyük savaşçılardan. Dany'nin babasının kral muhafızları arasında yer aldı, Robert Baratheon'ın kral muhafızları başıydı. İlk sezonu izleyenler anımsar; Joffrey, Tazı'ya Kral Muhafızları'nda yer açmak için Barristan'ı erken emekliye ayırmış, Barristan da bu duruma çok öfkelenmişti."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/geeklik-marifet-degil", "text": "Bundan 20 yıl önce geek olarak tanımlanmak bilimkurgu, çizgi roman, fantastik edebiyat gibi anaakım kültür içinde çok da üst sıralarda yer almayan konulardan birine veya hepsine obsesifçe ilgi duyan insan olmak demekti. Zaman değişti. Mark Zuckerberg gibi milyarder geek'ler ortaya çıktı. Big Bang Theory, geek'leri konu alarak çok izlenen diziler arasına girmeyi başardı. Onun dışında zaten her kanalda vampirden, kurt adamdan, büyücüden geçilmiyor. Elinizi sallasanız geek'e çarpıyor. The Huffington Post'tan Paul Barter durumun adını Geek artık yeni cool diyerek koymuştu. Dünün altkültürü bugünün popüleri olunca, eleştirilerle karşılaşması da kaçınılmaz oldu. Zira her çıkışın bir inişi vardır. Kıssadan hisse, geek'lik artık öyle ahım şahım bir durum, bir marifet değil. Peki eskiden marifet miydi? Buna rahat rahat evet dememize engel olacak beş temel sıkıntı var. Doğru dozda, abartmadan alınan geek'lik, GQ erkeğini çok da bozmaz ama işbu sıkıntıları da göz önünde tutmanızda yarar var. Fantastik yapıtlarda mesele genel olarak evren yaratmaya dayanır. Varolmayan bir evrenin içinde kaybolmanın, hayal gücünüze iyi geleceği iddia edilebilir. Ancak geek kültürünün yaygınlaşması ve her karakter için ayrı ayrı uzun hikayeler hazırlanması işi biraz sıkıntıya sokuyor. Bir süreliğine başka bir evrene konuk olmak hoş olabilir ama gözü dönmüş yapımcıların her an daha fazla ürün ortaya koyma çabası, ziyaretinizin fazla uzamasına sebep olabiliyor. Etrafta kaç farklı Star Wars ürünü, kaç Forgotten Realms kitabı, kaç Marvel oyuncağı olduğuna bir dikkat ederseniz, sizin de gözünüz korkabilir. Çizgi roman fuarı olarak başlayıp geek kültürüne dair her şeyin satıldığı bir pazara dönüşen Comic-Con'a da yakından bakmayı deneyebilirsiniz. Bir videosunu bulup izlerseniz birbirini ezen kadınlar yüzünden girmekten imtina ettiğiniz Mango atmosferiyle ciddi benzerlikler taşıdığını dehşetle fark edebilirsiniz. 1970'teki ilk fuara 300, sonuncusuna ise yaklaşık 150 bin kişinin katılmış olması bu değişimi açıklayabilir. Diğer yandan bu aynı zamanda orada bulunmamanız için de iyi bir sebep demek. Ahlaki çıkarımlar yapar ve güncele atıfta bulunur ama bunu alabildiğine basitleştirip, indirgeyerek yapar. The Dark Knight'ın gemi sahnesini düşünün. İki gemi dolusu insandan herhangi biri bir düğmeye basarak diğer gemiyi batırabilecek durumdadır. Kimse kendi gemisini kurtaracak bu hareketi, ahlaki bulmadığı için yapmaz. Kör gözüm parmağına bir iyilik anlayışı mı dediniz? O zaman Star Wars'un dindar jedi'larının tamamen kendi belirledikleri iyilik kuralları dahilinde, kafalarına göre şiddete başvurabilmelerini de hoş karşılamayacaksınızdır. Film boyunca katı bir disiplin ve inanca dayalı değerlerle hareket eden jedi'lık müessesesi günümüze taşınsa büyük ihtimalle hepimiz bedelli jedi'lık çıksın diye dua etmeye başlarız. Geek'lerin büyük kısmı beğendikleri şeylerin eleştirilmesinden hoşlanmaz. Star Trek'in o kadar da iyi olmadığını düşündüğünüzü yüksek sesle söylerseniz karşısınızda bol bol sinirli hayran bulabilirsiniz. Onlara bu işten milyarlar kazanan adamların herhangi biri tarafından hararetle savunulmaya çok fazla ihtiyacı olmadığını anlatmanız zor olacaktır. Bu tutum geek'lik bir altkültürken anlaşılabilirdi ama hayli popüler bir ilgi alanı olduğu bu günlerde sadece muhafazakar görünüyor. Tamamen değilse de çoğunlukla öyledir. Geek kültüründe fetişin geniş bir yeri vardır. Çok az kadın çizgi roman ana karakteri olduğunun zaten farkındasınızdır. Kıyafetlerini de gözünüzün önüne getirirseniz, ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız. Yine Star Wars'dan örnekleyecek olursak, oğlu Luke'un varlığını galaksinin öbür ucundan sezen Darth Vader'ın kızı Leia ile burun buruna gelmesine rağmen onu tanıyamamasını ve aynı Leia'nın serideki temel görevinin Han Solo ile yaşadığı aşk olarak öne çıkmasını alabiliriz. Benzer bir durum Kutsal Hazine Avcıları'nda Indiana Jones ve Marion Ravenwood için de geçerlidir. James Cameron'ın orijinal Terminator'ı 6 milyon dolara mal olmuştu. Avatar ise 237 milyon dolara. Birincisinin çok iyi, ikincisininse alabildiğine kötü olduğu görüşüne itiraz edecek kimse yoktur herhalde. Bu örnekten sonra, uzadıkça uzayan serilerin ve katlanan bütçelerin daha iyi işler üretilmesi anlamına geldiğini savunan çıkmaz ama talebin artmasıyla kötü işleri parlatıp parlatıp cebini doldurmaya kalkan yapımcı çok çıkar. Sırf geek'lik olsun diye uyduruk film veya dizilerde boğulup vakit ve nakit kaybetmenin de marifet olarak görülecek bir yanı yok."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/geldi-degisimin-mevsimi-hayatimizda-neden-degisiklik-yapiyoruz", "text": "Meşhur dönüşüm, göç ve zevki sefa sezonumuz Haziran itibariyle açılır. Eylül itibariyle kapanır. Okullar tatile girer. İşler yavaşlar. Adliye, yani hukuk bile tatil yapar. Büyük şehirler seyrekleşir, kasabalar kalabalıklaşır. Bir nevi her yıl tüm dünyada düzenli göç yaşanır. Yaz, insanlar için bir hedonizm mevsimidir. Stresten, rutinlerden, bizi sıkan şeylerden kaçıp zevke sefaya, yan gelip yatmaya yöneliriz. Yapılan araştırmalar kötü giden ilişkilerin yaza başlarken bitmeye eğilimli olduğunu gösteriyor. Facebook verilerine göre de ilişki durumunun en çok değiştirildiği mevsim yine yaz başlangıcı. En çok istifa edilen aylar da yine yaz ayları. Sadece geçen yıl ABD'de yazın 30 milyon insan istifa etmiş. Bunda anlamayacak bir şey yok. İlişki kötü gidiyorsa hazır önümüz yaz, bir tatile giderim kafam rahat olur. Oradan da bir yaz aşkı kapatır konuyu mühürlerim diyoruz. İşten memnun değilsek istifayı basıp tatile, yazlığa, püfür püfür esen, hiçbir şey yapmadığımız günlere geçmek istiyoruz. Üstümüze bir özgüven geliyor neticede. Bunun oldukça bilimsel bir açıklaması var. Hormonlar... Yaz geldi mi güneşin ışınları vücudumuza cuk oturacak açıdan geliyor. Uzun günler bize kendimizi iyi hissettiren serotonin ve dopamin hormonlarını çatlatıyor. Aşık olduğumuzda da, bir topluluk tarafından alkışlandığımızda da veya bir ödül aldığımızda da salınan aynı hormonlar bunlar. Haliyle kafamız pırıl pırıl oluyor. Üstümüze bir enerji, bir mutluluk ve yeterlilik hissi, bir her şeyi yaparım'cılık geliyor. Bazılarımız imkanı varsa kararlarını verip hazzın peşinden koşuyor bazılarımızsa yapamıyor ve kendini mutsuzluğun kollarına bırakıyor. Bunun psikolojideki karşılığı Seasonal Affective Disorder yani kısaltması SAD. İngilizcede üzgün olma hali demek. Resmen mutsuzluğu bile mevsimlerdeki geçişlere bağlamışız. Bizim için o kadar önemli aslında içinde olduğumuz mevsim. Tüm eski sevgililerimize ve patronlarımıza buradan selam gönderelim. Suç bizde değil, mevsimde diyelim. Bu arada yazı araştırırken bir yeni bilgi öğrendim. 1816 yılı tarihte Yazsız Yıl olarak geçiyor. Bunun nedeni 1815 yılında Endonezya'da Tambora dağı adı verilen volkandaki devasa patlama. Yanardağ öyle bir patlıyor ki küller tüm atmosfere yayılıyor. Ardından bir yıl içinde stratosfere çıkıyor ve güneş ışınlarının girmesini engelliyor. Avrupa'da Haziran ayında kar yağıyor, Temmuz kış gibi üşütüyor, Ağustos'ta donlar yaşanıyor. Şimdi yazın bunaltıcı sıcaklarda kendini buzdolabına kapatan esnafı filan düşününce aslında fena değil gibi geliyor fakat tüm ekinleri mahvediyor. Uzun bir süre kıtlık, gıda eksikliği ve pahalılığı yaşanıyor. Sonuçta sıcaklar bunaltıyor, esmiyor, ilişki filan bitiriyor ama yazsız hiç olmuyor. Bu arada tarihte kaydedilmiş en sıcak yaz 1913 yılında. İklimi Türkiye'ye benzeyen Kaliforniya'da 57 derece sıcaklık ölçülmüş. Bu yaz çok sıcak geçti diye düşünüyorsanız bir daha düşünün. Bu yaz aşkı denen meret dondurma gibi ilk zamanlar tatlı ama çabucak eriyen bir şeydir. Sebebi yine güneşin ve sıcağın bünyemizde yarattığı hormonal sarhoşluk. Zaten dopaminler, serotoninler havalarda uçuşuyor, bir de karşımızdakinden etkilenir de ona temas filan edersek işin içine oksitosin de giriyor, koalisyonu kurup aşk partisi olarak seçime giriyorlar. Bize de sadece oy vermek kalıyor. Fakat hükümet burada kısa dönem seçiliyor. Yaz sonunda tatilin bitmesi, güneş ve D vitamini kafasının geçmesiyle erken seçime gidiliyor. Olan yaz aşkını bir ömür sürer zannedenlere oluyor. Olayı yazla sınırlayanlar, kışlık sevgilisini unutmak için ribaund ilişki arayanlar rahat. Onlar amacına ulaşır. Deniz, kum, güneş, biraz heyecan, biraz dans derken modunu yakalar. Diğeri de dağılmaz sonuçta. Biraz tırmalar, biraz ağlar sonra ghostingi kabul edip hayatına devam eder. İster araştırmalardan öğrenin, isterseniz yaşayarak tecrübe edin fark etmez, yaz tatilinde başlayan aşk tatille birlikte biter. Geriye tatlı hatıralar, yeni başlangıçlara açılmış yerler, yanık bir ten ve kışa girmenin hüznü kalır. Neticede mevsimler hormonlarımızı, hormonlar duygularımızı, duygularımız da kararlarımızı etkiliyor. Burada dümende kimin olduğu çok önemli. Evet, duyguların bazen bizi yönetmesine izin vermek önemli ancak son kararı verirken biraz durup, içinde bulunduğumuz durumu değerlendirip, üstüne bir dondurma yiyip karar vermek çok önemli. Sonra, Verdik bir karar. Yanlış olsa da çok yürüdük be hocam demeyin. Duygularınızı yaşayın, kendinizi de aklınıza emanet edin. Çapanız vicdanınız, yelkeninizde sezgileriniz dursun. Gördüğünüz gibi her kışın sonu bahardır. Hepimize kutlu olsun."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gelecegin-50-el-classicosu", "text": "'Suits' dizisi baştan sona bir yeni klasik. Üstelik yeni klasikler fikrine en yakın duran modern ürün o. Neden mi? Dizideki hemen herkes, yeri geldiğinde klasik gördüğü filmlerden alıntıyı patlatıyor. Replikler üzerinden bazen 'İskoçyalı'ya giriyoruz bazen 'Top Gun'a. İşin güzeli, herkes muhatabının neden bahsettiğini, hangi filmdeki hangi sahneyi taklit ettiğini şıp diye anlıyor. Klasikler, bizler arasında bir ortaklık üretebildiği için de klasiktir. İşte 'Suits'in bütün eğlenceli diyalogları o ortak yaşam ihtimalinden, o hepimizin zihnine nakşolmuş o popüler kültür anıtlarından türüyor. Konu yine 'Suits' ama bu defa mevzu başroldeki Gabriel Macht. Biraz 'Mavi Ay' daki, çarpık gülümsemeyi popüler kültür lügatına sokan erken dönem Bruce Willis, biraz sakınımsız eril enerjisiyle Mad Men'in Jon Hamm'i... Bu sayede komedi-dedektif-avukat-drama-gerilim-her şey, aklınıza ne gelirse, her zaman tutan jönprömiye formülünü ekranlara yeniden getirmiş oluyor: Yakışıklı olacaksın, iyi giyineceksin, hazırcevap olacaksın, egolu olacaksın ama her şeyden önemlisi başkalarının seninle dalga geçmelerine aldırmayacaksın. Hayatın doğal akışında, ilk dört madde varsa, beşincisi gelmiyor; geldi mi de tadından yenmiyor. İnsanlık dünyada doğdu. Bu, burada öleceği anlamına gelmiyor. . Büyük güç büyük sorumluluk getirir (Biraz eski bir replik ama belirleyici. Yıl 2002. Ben Amca, çok yakında Örümcek Adam olacak yeğenine öğüt veriyor. Son 15 yılda bin tanesini seyrettiğimiz süperkahraman filmleri çılgınlığına giriş niyetine bir replikti bu. Bir yandan da 11 Eylül sonrası Hollywood'un güç ve kontrol üstüne konuşma hevesinin bir ürünüydü). Yeni bir çağ, yeni bir isyan biçimi... Geçen sene Hollywood prodüktörü Harvey Weinstein'a yönelik taciz ve cinsel saldırı iddialarının ardından, küresel bir tepki çığ gibi büyüdü ve sosyal medyanın da yardımıyla ciddi bir hareket doğdu. Tacize, tecavüze, saldırıya uğrayan kadınlar, başlarına gelenleri #meToo etiketi altında paylaşmaya başladılar. O ana dek kamuoyu nezdinde saygın bir isme sahip olan bazı saldırganlar afişe edildi. Ashley Judd, Jennifer Lawrence, Gwyneth Paltrow gibi ünlü isimlerin açıklamaları da süreci hızlandırdı. Halen devam eden hareket ileride bir kırılma anı olarak hatırlanacak; sloganı da doğal olarak klasik hale gelecek. Son dönemin belki en iyi filmi değil ama kesinlikle çağın ruhunu belirleyen, tarif eden eseri 'Açlık Oyunları'. Kitabı da filmi de başarılı. İçinde distopya var, 'Survivor tipi bir yarış var, ayakta kalma mücadelesi var, eşitsizlik var, isyan var; daha ne olsun! Barack Obama da onu okudu, Mark Zuckerberg de, biz de. İsrailli yazar Yuval Noah Harari'nin insanlık tarihi üzerine eseri 'Sapiens', dünyadaki ve tarihteki yeri konusunda bir türlü emin olamayan toplumumuzu sarstı. İleride de sarsacak. Orhan Pamuk'un en 'klasik' romanı 'Masumiyet Müzesi' ama onu geleceğin klasiği yapacak olan, romanın bir de müzesinin kurulması. Hem de bizzat yazarı tarafından. Emsalsiz bir vaka. Muhakkak hatırlanacak. İleride televizyon dizilerine belki de kitap muamelesi yapacaklar. 'Savaş ve Barış' değil de onun dizisi ya da o dizinin bazı sezonları klasik olacak. Bu yüzden en iyi sezonların belirlenmesinin muhtemel klasikler listesine de hizmeti var. Eleştirileri havuz haline getirip puanlama yapan internet sitesi Metacritic'e göre, Breaking Bad'in beşinci sezonu 2010'ların en iyisi. Haksız değil. İçinde muazzam bölümler mevcuttu. En çok akla gelen de çöküş temalı 'Ozymandias' (Sezonun 14'üncü bölümü). Bu bölüm zaten birçok eleştirmene göre televizyon için üretilmiş en önemli eserler arasında. Biraz bilimkurgu, biraz romantizm... Sevgi, zamanda kaybolmayı bile engeller mi? Lost, bu gözyaşı yüklü bölümde kendi zirvesine çıkmıştı; bu listenin de tepesine çıkmış. İyi dizilerin en olgun dönemi dördüncü sezonları. Düşüş sonra başlıyor. Don ve Peggy karşı karşıya geçmiş, Muhammed Ali-Sonny Liston maçını izleyen dünyanın geri kalanından izole, eteklerindeki taşları döküyorlar. Gerçek bir 'El Clasico'. Bu bölümü herkes 'Red Wedding - Kızıl Düğün' olarak biliyor. Önemi: Bunu seyrettikten sonra bir dizide, hiçbir başrolün hayatının garantide olmadığını anlamamız. True Dedective, ringer.com'a göre Televizyon dizisinin sinema kıvamına geldiği yer idi. O kıvamın klasik örneği de işte bu bölüm. Led Zeppelin albümleri klasik midir? Tartışmaya bile gerek yok. İşte White Stripes albümleri de öyle klasik olacak. Çünkü rock'ta geleneği geleceğe taşıyan yol en çok Jack ve Meg White'ın müziğinin içinde genişliyordu. Bu yoldaki en önemli albüm de 'Elephant'. Bugün artık başat hale gelmiş rap, hiphop kültüründe çıtayı en yukarıya taşıyan, Raconu da bundan sonra biz keseceğiz diyen albüm buydu. Sene 2010'du; endüstriye de halen West'giller hakim. Tek bir şarkı bir döneme fon müziği olabilir mi? Daft Punk'ın Get Lucky'si böyle bir şarkı. İleride nostalji yaparlarken bol bol çalarlar artık. Bir Beyonce zirvesi... Aynı zamanda bir popüler kültür zirvesi. Alanının en iyileri kafa kafaya vererek yaptığı deneysel bir çalışma. Dinleyiciler tarafından da ödüllendirildi. Haber verilmeden yayımlanmasına rağmen, iTunes'ta o zamana (2013) dek en hızlı satan albüm oldu. Klasik olabilecek çok video klip var ama burada zarımızı umulmadık bir eser için atalım. Jack White'ın 'Would You Fight For Me, My Love'ı gelecekte 'retro' değeri görmek için gereken her şeye sahip: Dönemin rengi mavi, androjenliğe çeyrek kalmış insanlar, kontrolden çıkan dünyayı göstermek istercesine Vahşi Batı usulü bar... Westworld'den önce bu klip vardı! Kötülük her zaman çok sattı; ileride de satacaktır. Kolombiyalı uyuşturucu taciri Pablo Escobar'ın imajı başta Narcos dizisi, birçok popüler kültür ürünüyle müthiş bir popülariteye ulaştı. Escobar'ın, içinde bir zamanlar hayvanat bahçesi de barındıran evi Hacienda Napoles bugün turistlerin uğrak noktası haline geldi. Gelecekte de ziyaret edilecektir. En azından kötülüğün cisimleşmiş halini görmek için. Geçen yılın futboldaki en spektaküler hareketi, Ronaldo'nun Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde, yağmur altında Juventus'a attığı röveşata golüydü. Öyle üst düzey bir goldü ki bu, hevesleri kursağında kalan İtalyan taraftarlar bile üzüntülerini bir kenara bırakıp Ronaldo'yu ayakta alkışladılar. 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları... 100 metre finali. Usain Bolt, rakiplerini geçmekle kalmıyor. Son metrelerde sağa sola bakarak eğleniyor da. Seyredenler unutamıyor, gelecekte de unutulması mümkün değil. 2010'daki Wimbledon Tenis Turnuvası'nda tek erkekler birinci tur maçı. Amerikalı John Isner - Fransız Nicolas Mahut'la karşı karşıyaydı. Siz isterseniz, İki gladyatör karşı karşıyaydı deyin. Normalde kimsenin dönüp bakmayacağı karşılaşma bitmek bilmedi, epik bir hal aldı. Maçın final seti bile o ana dek kaydedilen en uzun maçtan daha uzun sürmüştü. Düşünün, kortun üzerinde iki defa gün battı. 11 saat beş dakikalık maçı Isner kazandı ama öyle muazzam mücadele edip yorulmuşlardı ki iki adam birbirine karışmıştı. Bu birinci tur maçı, o senenin finalinden daha çok hatırlanır. 50 yıl sonra da hatırlanacak. 2008 Avrupa Şampiyonası Çeyrek Finali... Türkiye - Hırvatistan A Milli futbol maçı... Türkler otobüse binmeden maç bitti sayılmaz lafı işte bu maçla yerine oturdu. Daha önce de 'geri dönüşlerin' kralı sayılıyorduk ama bu başka. Uzatmaların sonunda gol yiyip, uzatmanın uzatmasında tekrar atmayı futbol literatürü bu düzeyde bir daha yazmadı. İyi tasarım, doğru standartlar... İki teker bir sele. Klasik kelimesinin vücut bulmuş hali. Üstelik dünyanın şu an için belki de en 'pozitif' nesnesi... Bisikletin kendisi gelecekte de hem huzur hem ilham vermeye devam edecek. Bugünden geleceğe Trek Madone 9 serisi taşınabilir. Gelecekteki motorsiklet tutkunları bugünlerden nelerle ilgilenecek? Ducati Scrambler, 2010'larda 1970lerin çizgilerini taşıyarak öne fırlamıştı. 2070'lerde de adı 'retro motorsikletler' arasında anılabilir. Elon Musk'ın ürettiği Tesla Roadster marka elektrikli otomobiller zaten çağın simgelerindendi; bu araçlardan biri geçen sene uzaya gönderilip yörüngeye oturunca tam oldu! Musk bir çılgınlık daha yapmazsa dönem klasiği olarak bu araç hatırlanacak. Bugünlerimize hakim olan o kadar çok video oyunu var ki. Assassin's Creed, FIFA serisi, World of Warcraft... Ama günün ruhunu en iyi okuyan kuşkusuz Grand Theft Auto V oldu. Hukuk dedik, eşitlik dedik, insanlık dedik ama halen bir tür 'Vahşi Batı'da yaşıyoruz. GTA işte bunu bize en azından yalansız yaşattı. Amerikalı sanatçı Christian Marclay, imkansız denecek şeyi yaptı ve 'Elm Sokağı'nda Kabus'tan 'Pulp Fiction'a, içinde saat geçen kareleri kullanarak tam zamanlı bir film üretti. 'The Clock' isimli film aslında filmden ziyade akıl almaz bir delilik. Ama 'klasik' bir delilik olarak hatırlanacak. Çünkü tam 24 saat süren ve popüler kültürü fragmanlarla sunan 2010 yapımı film o kadar ilgi gördü ki halen dünya müzelerini dolaşıyor. Görmek isteyen varsa, şu an Londra'da Tate Modern'da. Çinli sanatçı Ai Weiwei'nin hemen tüm eserleri geleceğe kalacaklar listesine girer de, şu ara Berlin'de yaşayıp üreten sanatçının bizzat kendisi bir 'klasik'. Hayat öyküsü, kural tanımazlığı ve çağın gereklerini hem teknoloji hem iletişim anlamında kullanmasıyla sanatçının kendisi, gelecektekilerin üzerinde çok kafa patlatacağı bir eser. 2000'ler onunla başladı (Apple, ilk versiyonu 23 Ekim 2001'de piyasaya sürdü). Müzik tüketimi onunla değişti. Birçok yeniliğin yolunu o açtı. Gelecekte elbette iPod kullanmayacaklar ama müzelerde illa yer verecekler. Popüler kültürün zirve anlarından... 2003'teki MTV Müzik Ödülleri gecesindeki ortak performanslarında Madonna'nın Britney Spears'ı öpmesi öyle ses getirdi ki, Spears'ın tepetaklak giden kariyerini canlandı. Cemal Süreya'nın 'Beni öp sonra doğur beni' dediği kadar var. Bizim Britney Spears'ımız da Aleyna Tilki... 50 yıl sonra kariyeri nerede olacak bilinmez ama henüz 17'sindeyken geçen yazın hiti 'O Sen Olsan Bari'yle yaptığı çıkış, hep akıllarda kalacak. YouTube'a bakıp kaç versiyonu olduğunu sayın yeter. Ünlülerin hayatını merak ederiz. Peki ünlülerin her şeyini merak eder miyiz? Ünlüleri ünlü oldukları için mi merak ederiz? Yoksa biz onları merak ettiğimiz için mi ünlü olurlar? Geçen ağustos ayında 15'inci sezonuna başlayan 'Keeping Up With The Kardashians', hem asla tam olarak cevaplanamayan bu soruların yarattığı gri bölgede çalıştı hem de bir ailenin tüm fertlerini üne kavuşturdu. Geleceğin sosyoloji/antropoloji kitaplarında yeri olacaktır. O kadar Mad Men'i boşuna seyretmedik... Kısa bir zaman öncesine kadar ofiste iyi giyinmek bir klasikti. İsterseniz anne babalarınızın fotoğraflarına bir bakın. Sonra 'smart casual' çıktı mertlik bozuldu. Önce takım elbiseler kalesini kaybetti, sonra kravatlar çıkartıldı; nihayet takım elbise yerine geçen o bol kesim, rahat gömlekler de bir köşeye kondu. Bir kot-bir tişört, işe gelip gitmeye yeter oldu. Bizim kuşak, ofislerde çok rahat yaşadı. Peki ya gelecekte? Ciddi giyinme geri dönebilir. Ama herkes için değil. Evden çalışanların sayısı daha da artacak, ofiste kalanlarsa ofisin hakkını verecektir. Bir asır önceymiş gibi geliyor ama daha doksanlarda sadece müzik kaseti satan dükkanlar vardı. Biz daha ortaokula gidiyorduk, harçlığımız azdı, bütün müzikleri dinlemek istiyorduk, e ne yapacaktık? İmdadımıza 'karışık kaset' koşardı. Dükkana gider, listemizi verir, listedeki şarkılardan oluşan kaseti ertesi gün alırdık. Ya da orada çalışan abilerimiz bize uygun gördükleri kaseti, Bak bunu seveceksin diyerek bizzat kendileri hazırlardı. Şimdi karışık kaset uzak bir mazi; artık Spotify'ın, Apple Music'in 'karışık liste'leri var. Müziğe ulaşmak hiç sorun değil. Bir öğrenci, harçlığıyla bütün dünyayı dinleyebilir. Gelecekte böyle mi olacak? Karışık listeler 'klasik' mi kalacak? O da tarihe karışacaktır. Ama 'abiler' yine devreye girebilir. Çünkü müzik bolluğunda hepimize iyi küratör lazım. Muhtemelen o küratör bizi bizden iyi tanıyan AI olacaktır. Beyaz atlı prens bir zamanlar klasikti; erkekler, genç kızların onları hayaller kurarak beklediklerini düşünürdü. Bazıları gerçekten beklerdi belki de. Bugün kadınıyla erkeğiyle herkesin atı var. Her alanda olmasa da cinsiyetler arasındaki eşitlik meselesinde bir yerlere varıldı. Gelecekte ne olacak? Kimilerinin kesin gördüğü, kimilerinin ihtiyatlı davranarak sadece 'umduğu', dengenin daha da sağlamlaşacağı ve rollerin birbiri içine geçeceği. Beyaz atlı prensin geri dönmeyeceği kesin. Ancak yanında bir de beyaz atlı prenses olması şartıyla hayallerimize tekrar karışabilir. Eylül başında bir hafta sonu, Hamburg'da Emil isminde çocuk arkadaşlarını da toplayıp bir eylem yaptı: Anne babalarının kendileriyle ilgilenmeyip, vakitlerini cep telefonuyla geçirdiğinden şikayet ediyorlardı. Sloganları da çarpıcıydı: Telefonunla değil benimle oyna! Yazık. Hakikaten yazık. Çocuklara şunu söyletiyor olmamız esef verici. Klişe deyişle 'kaliteli zamanın' suyunu çıkarttığımız belli. Peki ne olacak? Örneğin baba-oğul maça gitme klasiği rafa mı kalkacak ileride? Hayır ama çok aşınacak belli ki. Şimdiden aşındı. Maça gidiliyor ama hem babanın hem oğlun elinde birer telefon, birbirleriyle pek konuşmuyorlar bile. Halbuki stadyum bir konuşma alanıdır. Bu bir işaret. Gelecekte telefonu ellerinden bırakabilen babalar, çocuklarıyla belli ki maça gitmeyecek; doğaya gidecek. Ormanda, derede, kurtla kuşla, baş başa ve konuşarak vakit geçirecekler. Sonra da en çok o anları hatırlayacaklar. Takdir edersiniz, hiçbir çocuk babasının cep telefonunu karıştırdığı anları anmaz. Koleksiyon yapmak her zaman klasiktir ve de klas bir harekettir ama neyin koleksiyonu yaptığımız zamanla değişiyor. Pul koleksiyonu yapan kalmamıştır örneğin; düşünün, bir zamanlar bu ciddi bir uğraştı. Ne var ki, iki-üç objenin koleksiyonunu yapmak halen birer klasik. İleride de öyle kalacak. Çünkü 'klas'ın standartları pek değişmedi. Örnekler: Plak, kalem ve adı üstünde 'klasik' otomobil koleksiyonları... Kimin neye gücü yetiyorsa artık. Eskiden sevgilinin bizden öncesini hiç bilmezdik ya da çok az bilirdik. Eskiden derken, 2000'li yıllardan bahsediyorum. Sonra hayatımıza sosyal medya girdi. Sosyal medyayla beraber de 'stalking'i öğrendik. Şimdi istediğimiz herkes hakkında, o daha ağzını açmadan, hatta bizim farkımızda bile değilken, az buçuk, bazen de epey malumat sahibi olabiliyoruz. Kiminle arkadaş, nerede ne okudu, nerede tatil yaptı, hangi yemekleri seviyor? 'Birbirini zamanla tanıma' klasiğinin son kullanma vakti geçti yani. İleride geri dönmesi de beklenmiyor. Hatta yakın gelecekte, ilişkiye başlamadan evvel, karşıdaki kişinin hayatının her alanına dair daha ayrıntılı bilgilere sahip olma beklentisi de hakim olabilir. Hayatın her alanı derken, evet, her alanı kast ediyorum. Eh, bu kadar açık olmanın handikapları var. Karizmanın yolu çünkü çoğu zaman gizlilikten geçer. Büyük harflerle yazılmış, altı çizilmiş 'özel hayat'tan geçer. Karşınızdaki insanın sizi merak etmesinden geçer. Birisine 'döküldüğünüzde' ve bunu sürekli yaptığınızda belki neşeniz artar ama ilişkideki denge de bozulur. Eskiden cool ve ihtiyatlı adam olmak bir sosyal statü klasiğiydi. Bkz. Mad Men'deki Don Draper. Şimdi toplum sizden her şey hakkında açık ve dışa dönük olmanızı bekliyor. Gelecekte hangisi kalacak? Etrafta o kadar çok gürültü var ki farkı yine Don Draper olmak yaratacak galiba. Spor salonuna gitmeyen var mı? En azından bir dönem? En fazla birkaç kişi bu soruya Hayır der. Onlar da yeminli değillerse, gideceklerdir. Bugünün klasiği, 'spor salonu üyeliği'. Bu konuda, mesela bir on yıl öncekinden farklı bir noktadayız. Eskiden, insanlar üye olur ama bir iki defa ter döktükten sonra spor salonlarına gitmezdi. Müdavimler için boş salonda çalışmak da, evet, bir klasikti. İşler değişti. Spor yükselen değer . Bir yandan da Survivor tipi programlar, düzgün fizikli insanların her koşulda öne geçeceğine dair bir algı yarattı. Gerçekten öyle mi? Gelecekte ne olacak? Tahminler var. Spor düşüşe geçmeyecek. Ama yine Survivor'ın imrendirdiği üzere, çıkabilenler daha çok doğaya çıkacak. Koşacak, yüzecek, atlayacak, zıplayacak. 'Spor salonu vs doğa' karşılaşmasında doğanın şansı giderek artıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gelecek-nesile-yon-veren-adamlar-1-elon-musk", "text": "1500'lü yıllarda, insanlığın bilgi birikimi karşısında, hezarfenliğin görece kolay olduğunu düşünmek mümkün. Sıkıysa gel de 2000'li yıllarda o konuların hepsinde uzman ol değil mi? Ama olunca da oluyor; Elon Musk belki de günümüzün en büyük hezarfeni. Elon Musk'u anlatmak çok zor çünkü el attığı alanların kapsamı onu belki de en büyük hezarfen yapıyor. Bugün itibariyle aktif olduğu alanlar otomotiv, jet ve roket sistemleri, uzay mühendisliği, yenilenebilir enerji üretimi, depolama ve aktarım sistemleri, yapay zeka, nöroteknoloji ve yüksek hızlı ulaşım sistemleriyle bitmiyor; insanlığın birden fazla gezegende var olan bir tür haline gelmesi için de çalışıyor. Üstelik Elon Musk bir alana el attığı zaman, tüm yerleşik anlayışları yerle bir edecek şekilde yenilikler de getiriyor. Ama o konuya girmeden önce, Elon'ın bugün bulunduğu noktaya gelmesini sağlayan yolculuğuna ayrıca bir saygı duruşunda bulunmak gerekir. Hayata Güney Afrika'da başlayan Musk, 17 yaşında Kanada'ya, buradan da üniversite eğitiminin peşinde kapağı ABD'ye atıyor. 1995 yılında, yenilenebilir enerji için kritik gördüğü enerji depolama sistemlerine dair bir doktora programına daha yeni başlamışken, bu yoldan vazgeçip internet girişimlerine atılıyor. Bir tür internet sarı sayfaları kabul edilebilecek Zip2'yu 1999 yılında Compaq'a 307 milyon dolara satıyor ve 27 yaşında cebine 22 milyon dolar kalıyor. Bir sonraki girişimi, hepimizin çok iyi bildiği Paypal'ı, 2002 yılında eBay'e 1.5 milyar dolara satıyor ve bu sefer de 31 yaşında banka hesabı 180 milyon doları görüyor. Musk ise roketlere sardı. 2002 yılında daha soluklanmadan, uzay yolculuğunun maliyetini dramatik şekilde düşürerek insanoğlunu birden fazla gezegende var olan bir tür haline getirmek amacıyla, cebindeki 100 milyon dolarıyla SpaceX şirketini kurdu. 2004 yılında da, bu kez elektrikli otomobil üretmek için, 70 milyon dolarıyla Tesla Motors için kolları sıvadı. Bugün, biraz da bu sayede, elektrikli otomobillerin kaçınılmaz bir gelecek olduğunu kabul ediyoruz ama o tarihte, son başarılı Amerikan otomotiv şirketinin 1925 yılında Chrysler olduğu ve hiçbir şirketin elektrikli otomotiv üretme konusunda başarıya ulaşamadığı düşünülürse, bunun da en az SpaceX kadar çılgın bir proje olduğu su götürmez. Yetmedi, 2006 yılında son kalan 10 milyon dolarıyla ev tipi güneş enerjisi paneli üretmek için SolarCity'i hayata geçirdi. Muhtemelen o dönemde etrafındakiler, bu genç milyonere acıyarak bakmış, bu hızlı girişimlerini deneyimsizliğine vermişlerdi. Zira 2008 yılında tablo hiç de iç açıcı değildi. SpaceX'in üçüncü roket fırlatma girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmış, Tesla Motors'un ilk modeli Roadster 2007 yılının en büyük başarısızlığı olarak damgalanmıştı. Bütün bunlara bir de evliliğinin oldukça kötü bir boşanmayla sona ermesini eklersek, Musk neredeyse bitmişti. Ama son anda, SpaceX'in son parasıyla yaptığı dördüncü deneme, 22 Eylül 2008'te başarıyla sonuçlandı ve NASA bu başarıyı takiben, SpaceX'le çalışmaya başladı. Sonrası... Sonrası tarih. Bugün ise Elon Musk'ın net değeri 12.9 milyar dolar civarında değerlendiriliyor. Ama önemli olan bu değil. Önemli olan, insanoğlunun geleceği ve Elon Musk'ın bu geleceği güvence altına almak için üstlendiği görev. 'Kitlesel yok oluş' diye bir mevzu var. Bir gezegendeki yaşamı tamamen bitme noktasına getiren olaylar... Yerküre, bugüne dek beş kez kitlesel yok oluş olayı yaşadı. İlki yaklaşık 443 milyon yıl önce, denizlerdeki canlı türlerinin yüzde 85'inin yok olmasıyla sonuçlandı. Sonuncusu ise yaklaşık 65 milyon yıl önce, dinozorları yeryüzünden silen meteor çarpmasıydı. O tarihten beri aşağı yukarı 'güvendeyiz'. Ama bu istatistik, önümüzdeki 50 milyon içinde yerkürede yeni bir kitlesel yok oluş olayı yaşanabileceğini gösteriyor. Bu en iyi ihtimalle 49.999.000 yıl sonra, ama en kötü ihtimalde de önümüzdeki 1000 yıl içinde yaşanacak demek. Bu kitlesel yok oluş, kontrol edilemez sebeplerle olabileceği gibi, insanoğlunun hali ve tavrına bakılınca, insan eliyle olması da mümkün gibi görünüyor. İşte Elon Musk'ın derdi kısaca, önleyebileceği kitlesel yok oluş olaylarını önlemeye çalışmak, önleyemeyecekleri konusunda ise enseyi karartmak yerine, insanoğlunun bir tür olarak devamını güvence altına almak için başka bir gezegende de var olmasını sağlamak. Yani bizim dertlerimizden çok, çok başka... İnsanoğlu, küresel ısınmanın geri dönülmez olarak bir kitlesel yok oluş olayına dönüşmesine yol açacak azami sıcaklık oranını aşmak için var gücüyle çalışıyor adeta. Bunun en büyük sebebi ise fosil bazlı yakıtları tüketmeye olan tutkusu. Fosil bazlı yakıt tüketiminin en önemli nedeni de, insanoğlunun diğer tutkusu olan otomobiller. Öyleyse, elektrikli otomobil üretilmesi lazım! Musk, elektrikli otomobil üretiyor. Ancak elektriği fosil bazlı yakıt santralleriyle üretirsek sonuç değişmeyecek. O zaman yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek gerek. Musk, yenilenebilir enerji üretimini genele yaymak ve her binanın çatısını işlevsiz kiremitlerle kaplamak yerine, güneş enerjisi santrallerine dönüştürmek için güneş enerjisi panelleri üretmeye başlıyor. Yenilenebilir enerji kaynakları var, ancak sürekli değil. Güneş batıyor, rüzgar duruyor. Öyleyse kaynaklar yetersiz kaldığında kullanmak için enerjiyi verimli bir şekilde depolamak lazım. Enerji depolama teknikleri yetersiz. Musk, bu alanda da çalışmaya başlıyor ve enerji depolama sistemlerini, yani devasa pilleri, birkaç adım öteye taşıyor. Diğer tarafta, insanoğlu yapay zekayla dans etmeye başladı. Yapay zeka henüz 'dar' tabir edilen aşamada. İnsan zekası ile karşılaştırılabilecek bir noktada değil. Ancak bu alan hızla gelişiyor. Musk, yapay zeka konusunda çalışan ve mümkün olduğunca açık ve şeffaf olan bir şirket kuruyor. Ama yapay zekayla ilgili problem şu: bir gün bir programcı, en az kendisi kadar zeki bir yapay zekayı oluşturacak. İşte o an, yine bir domino etkisine yol açacak. Çünkü en az programcısı kadar zeki olan bir yapay zeka, kendi programcısının hesaplama sınırlamalarına tabi olmadığı için, bir sonraki sürümünü çok hızlı bir şekilde yazabilecek. Ardından da bir sonrakini, bir sonrakini ve bir sonrakini... Her bir sürüm bir öncekinden daha zeki olacağından, işte o ilk domino taşı devrildikten sonra, insanoğlunun aradaki farkı kapatması ve yarattığı yapay zeka ile rekabet etmesi teorik olarak bir daha asla mümkün olmayacak ve insanoğlu bir anlamda 'gereksiz' kalacak. Zeki varlıklar olarak 'gereksiz' şeylere nasıl yaklaştığımız herkesin malumu. Bu tehlikeyi daha da dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Musk, bu sebeple, 'beyin-makine arayüzü' denilen entegre elektronik devrelerle insan beyninin kapasitesini artırmak için çalışmaya başlıyor. Elon bütün bu felaketleri engelleyebilse de, biraz önce bahsettiğimiz gibi, kontrol edemediği sebepler de insanoğlunun yok olmasına neden olabilir. Bu konuda da Elon'ın çözümü malum: Yumurtaları tek bir sepette taşımamak. İnsanoğlunun, öncelikle birden fazla gezegene, daha sonra da birden fazla sisteme yerleşmesi lazım. İlk adımda en makul gezegen Mars. Ama Musk'a göre hayatta kalabilecek bir koloni için en az 1 milyon kişiyi Mars'a taşımak lazım. Sorun ne? Uzay yolculuğu çok pahalı. Neden? Çünkü yer çekiminin etkisini yenip, yörüngeye çıkmak için kullanılan roketi üretmek çok pahalı. Tanesi 65 milyon dolar, öyle pahalı. Hem de sadece bir kez kullanılabiliyor, görevini tamamladıktan sonra atmosfere düşerek parçalanıyor. Öyleyse en mantıklı yol, tekrar kullanılabilir roketler üretmek ve roket maliyetini birden fazla yolculuğa yayarak gelecekte sıfırlamak. Elon Musk bunu da başarıyor. 22 Aralık 2015'te, SpaceX'in Falcon 9 modeli 20. kez uzaya fırlatılıyor ve tarihte ilk kez bir roket, yörüngeye çıktıktan sonra kontrollü bir şekilde tekrar atmosfere girerek başarıyla yeryüzüne iniş yapıyor. Bir sonraki yolculuğuna çıkmak üzere... Şimdi bunu biraz düşünün: O başarılı inişi, SpaceX'te heyecanla izleyenlerde yol açtığı sevinci, heyecanlı çığlıkları... Neyse ki hepsi YouTube'da var. En güzel bilim kurgudan daha güzel o anda, insanoğlunun geleceği şekilleniyor. Musk'ın engellemeye çalıştığı bütün bu tehlikeler elbette birer ihtimal. Bazıları çok olası, bazıları da belki asla olmayacak. Ancak Elon için bunları hiç düşünmemek; hep birlikte insanoğlunun geleceği için çalışmak yerine hayali sınırlar, anlamsız kavgalar ve hevesler içinde birbirini yok etmeye çalışmak oynanmaması gereken bir rulet. Kimileri için insanoğlunun bugün oynadığı tiyatro 'büyük resim'. Elon Musk'ın baktığı resim ise çok daha büyük. İşte, Elon Musk'ın dertleri bunlar. Sizin dertleriniz ne? Canınız sıkıldığında Elon olsa ne yapardı diye düşünün ve adama saygı duyun."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gelecek-nesile-yon-veren-adamlar-2-jeff-bezos", "text": "Jeff Bezos, kurduğu Amazon.com'la internet üzerinden kitap satmakla başlayıp uzun vadede, Amazon markasını e-ticaretin en başarılı platformuna dönüştürmüş isim, malum. Kindle'ı piyasaya sürdüğünde, bildiğimiz anlamda 'koklaya koklaya kitap okumanın sonunu getirme ihtimali olan adam' sıfatıyla, kimilerinin öcü gibi gördüğü bir müteşebbis. Bunun yanında 2013 yılında The Washington Post'u satın aldığından beri gazete patronu ve uzay araştırmaları yapan Blue Origin'in sahibi... Bezos, dünyaya gözünü 12 Ocak 1964'de, Albuquerque, New Mexico'da, Jeff Jorgensen ismiyle açtı. Annesi Jacklyn ve babası Ted, o henüz bir yaşına gelmeden ayrıldılar. Jeff, belli bir yaşa gelene kadar, Jacklyn'in o dört yaşındayken evlendiği ve kendisini yasal olarak evlat edinen Kübalı mülteci Mike Bezos'u öz babası sanıyordu, kendi babasının sirkte çalışan biri olduğundan tamamen bihaberdi. Ergenlik dönemine geçtiği yıllarda Mike Bezos'un biyolojik babası olmadığını öğrenmesi de durumda bir fark yaratmadı. Bir röportajında, babasının öz babası olmadığını öğrendiği dönemde aynı zamanda gözlük kullanması gerektiğinin fark edildiğini ve ikinci bilginin fena halde ağırına gittiğini söylemişliği var. Jeff Bezos'un üvey babası da dahil olmak üzere, aile bireyleriye bağları hep güçlü oldu, hala da öyle... Tarihi değiştiren teknoloji devlerinin çoğu gibi o da 'garajdan çıkma'. Küçük yaşlarından beri, aletlerin nasıl çalıştığını merak eden, kurcalayan bir çocuk. Ebeveyninin garajını laboratuvara çevirip, evin türlü yerlerine mekanizmalar kuran bir tip. Çocukken, okuldaki öğretmenlere, insanlığın geleceğinin bu gezegende olmadığını söyleyecek kadar öngörülü ve cüretkar. Bilgisayarlara olan ilgisi, Miami'ye taşındıkları ergenlik yıllarına tekabül ediyor. Dördüncü, beşinci ve altıncı sınıflar için bir eğitim kampı oluşturmak suretiyle ilk işini kurması lise yıllarına denk geliyor. Tolkien gibi yazarları okuttukları 10 günlük kampa, kişi başına 600 dolar fiyat biçmesine rağmen, altı öğrenciyi bağlamayı başarmak, öyle her benim diyen öğrencinin yapabileceği bir iş değil. Bilgisayar eğitimi aldığı Princeton'dan yüksek onur derecesiyle mezun olduğu yıl 1986. Mezun olduktan sonra Fitel, Bankers Trust gibi Wall Street'in prestijli firmalarında ve yatırım şirketi D.E. Shaw'da, yüksek mevkilerde ve iyi maaşlarla çalışabilmiş olması, onu kendi işini kurma düşüncesinden alıkoyabilmiş değil. Eşi Mackenzie'yle tanıştığı D.E. Shaw'da, 1990 yılında, şirketin en genç başkan yardımcısı olmayı başarmış biri oysa... Eşinin de onayı ve desteğiyle risk almayı tercih ederek, internet sektörünün gelişiminde rol oynamak planıyla Seattle'a taşınmak üzere, kalması için edilen onca ısrara rağmen çalıştığı şirketten istifa ettiği yıl 1994. Amazon.com'u kurmak üzere ofisini kurduğu garaj, bu kez kendi evine ait. Kaderin cilveli ve işin ironik yanı şu ki, Amazon.com'un kuruluşu için yaptığı toplantılar için seçtiği yer, sonraki yıllarda canına okuduğu kitapçı zinciri Barnes & Noble. İlk kurulduğunda internet üzerinden kitap satmayı hedefleyen Amazon.com'un tabiri caizse 'deneme sürüşünü' yapmak üzere 300 arkadaşını davet ettiği beta sürümünden aldığı sonuçtan memnun kalarak siteyi açtığı tarih ise16 Temmuz 1995. Bugün internetin hayatımızda yer almadığı bir zaman hiç olmamış gibi gelse de, amazon.com'un yaşı hepi topu 22... Amazon.com kısa zamanda, ismini aldığı nehir gibi çağlamaya başladı. İlk 30 gün içinde, ABD haricinde 45 ülkede daha satış yapmayı başardılar. İlk iki ayda, haftalık 20 bin dolarlık satış oranına ulaştılar. Şirket, 1997 yılında halka arz edildi. İki yıl içinde, internet üzerinden satış yapan rakiplerinin karşısında var olmayı başarmakla kalmayıp, sektörün lideri konumuna gelmişti. Amazon.com, 1998 yılında CD ve video satışına başladı; ardından giyim kuşam ünitesi, elektronik cihaz, oyuncak gibi farklı ürünler geldi. 2011 yılında, şirketin değeri 17 milyar doların üzerindeydi. Bugün plazma televizyondan köpek mamasına, ihtiyacınız olan hemen her şeyi satın alabileceğiniz bir platform. Geleneksel mağaza satışlarına ket vurduğu için herkes tarafından çok sevilmediği de muhakkak. Jeff Bezos, Forbes'un geçtiğimiz ay açıklanan listesine göre, Bill Gates'in ardından ikinci teknoloji zengini. Dolar milyarderleri arasında da durumunun acıklı olduğu söylenemez; 83.5 milyar dolarla, dünyanın üçüncü zengini olarak yer alıyor listede... Bunda, kendi şirketleri kadar, doğru şirketlere yaptığı yatırımların da payı var: Hisseleri bugün hala duruyor mu bilinmese de Google'ın ilk küçük yatırımcılarından biri. Sert bir patron olarak tanınması, çalışanlarına tadından yenmez bir çalışma ortamı hazırlamamakla nam salması gibi, imajını olumsuz etkileyen faktörler de mevcut. Gel gelelim, 2013 yılında, şirketin bütçesinden değil, kendi cebinden 250 milyon dolar nakit para bastırıp yan yayınlarla birlikte The Washington Post'u da ihtiva eden The Washington Post Co.'yu, dört kuşaktır gazetecilik yapan Graham ailesinden satın aldığından beri, bir nevi kahraman olarak da algılanıyor. Zira The Washington Post, Bezos'un iktidardansa müşteri memnuniyetine önem veren yaklaşımı sayesinde, mevcut ABD Başkanı Trump'ın tüm yüklenmelerine rağmen, doğru düzgün ve çatır çatır gazetecilik yapmaya devam ediyor. Medya patronu olur olmaz gazetenin çalışanlarına gönderdiği mesajda, gazetenin, tüm diğer medyumlar gibi, çağın gerektirdiği bir takım teknik değişiklikleri yaşayacağını, ancak gazetenin değerlerinin değişmesi hususunda herhangi ihtiyaç bulunmadığını belirtmişti nitekim. Aynı yıl, paket teslimatlarını beş yıl içinde drone'larla yapmayı hedefledikleri Amazon Prime Air fikrini açıkladı Bezos. İnsan gücüne ihtiyaç bırakmayan bu 'gelişme'nin çok sıcak karşılanmadığını ayrıca belirtmeye gerek yok. Ne zaman olumsuz tepki alsa, hemen akabinde olduğu üzere, bu kez yeni bir sektörün ve iş alanının müjdesi geldi; Amazon Stüdyoları, orijinal içerik üretmeye başladı. İlk büyük başarısını 2015 yılında 'Mozart in the Jungle'la elde eden yapım şirketi, ilk uzun metraj sinema filmi olarak da Sipke Lee'nin 'Chi-Raq'ını seçti. Bezos'un Hollywood'u sevdiği kadar, Hollywood da Bezos'u seviyor. 2016'da ömrü boyunca büyük hayranı olduğu 'Star Trek' serisinin 'Star Trek Beyond' filminde, uzaylı rolünde konuk oyuncu oldu. Zaten, artık 80'lerdeki, 90'lardaki 'geek' görünümünden hayli uzak. Geçtiğimiz haftalarda FBI ajanı rolündeki Van Diesel'ı andırdığı bir fotoğrafında kendini belli eden kasları, sanal alemde geyik malzemesi olmalara doyamadı. Artık fiziği de rekabetçi tabiatına ahenkle eşlik ediyor velhasıl. Rekabet, Bezos'un göbek adı gibi zira... Bloomberg'in verilerine göre, Temmuz ayında, sadece sekiz saatliğine de olsa Bill Gates'i zenginlik konusundaki tahtından indirmeyi başaran Bezos'un uzay araştırmaları konusundaki en büyük rakibi de Tesla'nın patronu Elon Musk. Uzay araştırmaları yapan şirketi Blue Origin'le, ileride uzay turizmine girmeyi planlıyor. Gözü hala yükseklerde anlayacağınız ve yüksek derken, stratosferden ötesini kast ediyoruz. Bir dağın içine 10 bin yıl boyunca durmadan çalışacak, mühendislik harikası bir saat yerleştirilmesi için, tuz serpiştirircesine para dökmeyi göze almış birinden söz ediyoruz neticede. Duyan da şansa inanan biri olduğunu sanır..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gercek-bir-hayat-tamircisi-hasan-kizil", "text": "Kendini bildi bileli hayvanlarla içi içe geçen bir hayatı olmuş. Hepimizin aklına gelen evde çok evcil hayvan besleniyormuş konseptini hemen aklımızdan silelim zira bu hikayenin başlangıcı bambaşka. Hasan altı aylıkken annesini kaybeden bir buzağının yolu Mardin'deki köylerine düşüyor. Hasan'ın annesi Baran adındaki bu yavruya bakmaya karar veriyor. Bu karardan kısa bir zaman sonra Hasan'ın ikinci annesi olarak görmeye başladığı, sütüyle beslendiği ve yanından neredeyse hiç ayrılmadığı bir ineği oluveriyor. Baran yavrularını sevmek için yalarken ben de aralarına kıvrılırdım derkenki ses tonu anlatılmaz yaşanır cinsten. Hasan 15 yaşına gelene kadar hiç ayrılmayan bu ikilinin sonu, Baran'ın hastalanması ve evden gönderilmesiyle gelmiş. Çok uzun süre bu travmayı atlatamayan Hasan'da hasta hayvanlara yardım etme isteğinin bu kadar güçlü olmasının etkisi büyük. Bir yanda da bu denklemde, kümesten yumurta alırken tavuklardan izin isteyecek kadar hayvan seven bir anne mevcut. İlk yürütecinden sonraki bir sene gizemli kalmayı seçmiş. Mardinli bir çocuk engelli hayvanlara yürüteçler yapıyordan öteye gitmemiş hikayesi. Hayvanseverlerin hesaplarına ulaşarak bedelsiz gönderdiği yürüteçlerin sayısı Mardin'deki bisikletçilerde ve hurdacılarda tekerlek bırakmayacak seviyeye ulaşınca malzeme sıkıntısı ciddi bir sorun haline gelmiş. Malzeme çağrısı yapmak için ufak bir gazeteye röportaj vermesiyle, tüm ulusal kanallarda ve gazetelerde ismini görmesi arasında geçen gün sayısı sadece bir. Hayat Tamircisi ismini de Hürriyet'in hikayesine koyduğu manşetten alıyor. Hızla gelen bu görünürlük beraberinde yürüteç ihtiyacı olan daha çok hayvan sahibini de getirince, talebe karşılık veremeyeceğinden duyduğu büyük endişeyi hala hatırlayan Hasan'ın yardımına büyük bir iletişim firmasının ve bir AVM'nin sponsorluğu yetişmiş. Bu sayede hem bir atölyesi hem de 3D bir yazıcısı olan Hayat Tamircisinin ilk işi kuşlar, kediler ve köpekler için protezler üretmeye başlamak olmuş. Devamı #GQİklimSayısı'nda. GQ Sonbahar 2021: İklim Sayısı, raflarda ve dijital platformlarda satışta."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gezegen-b-yok-biz-degilsek-kim-simdi-degilse-ne-zaman", "text": "Çook çook uzak olmayan zamanlarda, çook çook uzak olmayan gezegenlere ayak basacağız. Oralarda ne bulacağımızı bilmiyoruz. Ama iki seçenek var gibi:Ya yeni canlı türleri ile karşılaşacağız ya da başka gezegenler keşfetmek için yeni kaynaklar bulmanın yollarını arayacağız. Dünya genelindeki deniz kuşlarının yüzde 90'ının midesinde bizim ürettiğimiz plastikler var. Tatlı su canlılarının sayısı, bizim neden olduğumuz aşırı avlanma ve kirlilik yüzünden yüzde 76 oranında azaldı. Son 40 yılda, memeliler, kuşlar, sürüngenler, amfibiler ve balıkların nüfusu yaklaşık yüzde 52 oranında düştü. Gana'daki aslan nüfusu, son 40 yıl içinde yüzde 90 azaldı. Nepal'de 100 yıl önce 100 bin kaplan varken, yaşam alanlarının zarar görmesi ve avlanma nedeniyle bugün bu sayı 3 bine düştü. 'Mozaik kuyruklu fare' olarak anılan türü, iklim değişikliği nedeniyle, dünyanın herhangi bir yerinde yok olan ilk memeli olarak kayıtlara geçirdik. 1950'lerden bu yana tüm okyanus, deniz ve nehirlerde yaklaşık 6 milyar ton balığını ve diğer deniz canlılarını avladık. Palm yağı üretimi için yağmur ormanlarını korkunç bir hızla yok ettik, orangutanların yaşam alanlarını mahvettik. Kamboçya'nın simgelerinden biri kabul edilen Kamboçya aslanının neslini, aşırı avlanma nedeniyle tükettik. Yemek için hapsettiğimiz tavukların nüfusunu, insan nüfusunun tam üç katı artırdık. Bizim neden olduğumuz iklim krizi yüzünden çıkan yangınlarda her dakika, bir futbol sahası büyüklüğünde ormanlık alanı yok ediyoruz. Ormansızlaştırma yüzünden de her dakika 48 futbol sahası büyüklüğünde orman yok oluyor. Ben güvenmem, güvenmemeleri için de insanlara haber veririm. Kendi evinde bu kadar acımasızca komşularını yok eden uzaylıların sözlerine güvenmeyin derim. Samimi olabilmemiz için içten, candan ve açık yüreklilikle davranan kişiler olmamız lazım. Yani gerçeği söyleyen kişiler olmamız gerekiyor. Dünyanın bize sunduğu bir yıllık doğal kaynakları tükettiğimiz güne 'Küresel Limit Aşım Günü' diyoruz. Geçen sene Küresel Limit Aşım Günü, Türkiye için 27 Haziran, dünya geneli için ise 29 Temmuz olarak belirlenmişti. Bu yıl ise koronavirüs salgını yüzünden alınan tedbirler nedeniyle Dünya Limit Aşım Günü'nün 22 Ağustos'a ertelendiği açıklandı. Bu tarihi aşınca, dünyanın yıl içinde yenileyebileceği kaynaklardan fazlasını tüketmeye başlayacağız.Yani bilimsel olarak dünya üzerindeki ekolojik kaynakları aşırı tüketerek sınırı aşmaya devam edeceğiz. Birinci seçenek: Sonunu düşünmeden tüketmeye son vereceğiz. Dünyamızın sınırlarını bileceğiz. Oburluğu kesip, diğer türlere saygı duyacağız. İkinci seçenek: Azalan kaynaklarımızın yerine yeni gezegenler arayacağız. Bunu yaparken daha çok kaynak harcayacağız. Çünkü uzaya gitmek de daha fazla kaynak harcamak demek. Çook çook uzak olmayan zamanlarda, çook çook uzak olmayan gezegenlerin birinde yeni canlılar ile karşılaşabiliriz. Birinci seçenekten başka çaremiz yok! Dünya ile uyumlu, oburluğun ve aç gözlülüğün olmadığı bir yaşama ihtiyacımız var. Diğer türlere saygılı, limitlerimizi aşarak yıkımlar yapmadığımız bir yaşam. Çünkü 'şimdilik' gezegenimizde tükettiğimiz yaşamın devamı için bir B planı yok. Bir gezegen B Yok! 'B Gezegeni'ni bulsak bile, bu halde oraya gideceklerin içinde Atlas yok. Bu yazı Yaz 2020 sayısında yayınlanmıştır. Atlas Sarrafoğlu'nun, bir başka yazısı İklim Krizinin Aşısı'nı buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gezegen-b-yok-guney-afrikadan-merhabalar", "text": "İlk durağımız Afrika'ydı... Planlandığı gibi... Fakat vardığımızda test olan bir ekip arkadaşımın korona testi pozitif çıktı. Doğal olarak tüm planlar suya düştü ve hep birlikte karantina sürecimiz başladı. Halbuki İstanbul'un monotonluğundan sıkılmış büyük bir heyecanla dağlara çıkıp, geleneksel yemekler yemeyi, insanlarla tanışıp ilişkiler kurmayı bekliyordum... Kendimi ineklerin, koyunların, tavukların arasında bir çiftlikte buldum! Hikaye ise şöyle gelişti: Biz aslında Afrika'nın yakınlarında küçük bir ülke olan Esvatini'ye gitmeyi planlıyorduk. Fakat ülke değiştirmek için korona testinizin negatif olması gerekiyor. Hedefe ulaşmak için sınır yolunda giderken test sonuçlarımızı aldık ve işler bir anda sarpa sardı... Burada yollar ters. Yani bana göre ters en azından. En sonunda bir misafir evi bulduk. Oraya sığındık ve bir haftadır buradayız. Çiftlikteki sabah rutinimi sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk yaptığım şey çiftliğin yanındaki ormanda küçük bir gezintiye çıkmak. Sonrasında eve dönmeden hemen önce aşağıdaki derede yüzümü yıkayıp ayılmak. Sonrasında bir kahve ya da çay hiç fena olmuyor ve kahvaltı hazırlıyoruz. Sonra da artık ne istersek. Çok fazla kişiyle tanışamadık. Ama çiftlik sahibi Colette ve Gerard bana sorarsanız iyi insanlar. Bizlere burayı verdikleri ve yemek, kaynak, enerji sağladıkları için mutluyum. Enerji deyince de fosil yakıtların yakılmamasını savunan biri olarak enerjiyi solar panellerden üretiyoruz ama Afrika'nın geneline bakarsak çok fazla kömür ihracatı var. Aynı zamanda kömürden doğalgaz çıkarıp onu satan şirketler var. Sitelerine girdiğimde bir iklim değişikliği raporuyla karşılaştım. Girdim okudum. Demişler ki: Karbon emisyonlarımızı son yıllarda azaltmayı hedefliyoruz. Koydukları hedefler 2050 için ayrıca. Üzücü. Biraz da iyi şeylerden bahsedeyim sizlere. Bir sürü yeni bitki ve hayvan türüyle karşılaştım. Afrika'da karantinadayım ve İstanbul'dan daha rahat olduğunu söyleyebilirim. Aynı monotonluktan çıkıp bambaşka bir kıtada bambaşka bir ülkede bambaşka şeyler yapabiliyorum. Yediğim yemekler de biraz değişti. Yani kendi bahçemizden toplayıp yemek yapıyoruz. O yüzden daha da organik tabii ki. Bolca salata, balık, çeşitli meyveler. Doğayla yaşamayı karantina yüzünden sanırım biraz unutmuşum. Burada havalar da biraz değişik. Kimi zaman bütün gün sisli kimi zaman sıcak kimi zaman da soğuk geçiyor. Biraz düşündüm ve gün içinde en çok kullandığım aletlerin ne olduğuna karar verdim. İstanbul'a göre baya değiştiğini de fark ettim. Karantinadan sonraki hedefimiz test olduktan sonra eğer hepimiz negatif çıkarsak biraz daha burada kalıp yüksek ve büyük bir dağa çıkıp orada yaşamak ve buranın yerel insanlarıyla tanışmak istiyorum. Hayat devam ediyor. Burada durmazsam bu yazı da devam ediyor; ama yazı yazmak yerine biraz çıkıp dolaşmak istiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gezegen-benim-yuzumden-isiniyor-olamaz", "text": "Küresel ısınma kavramını ilk kez 2000'li yılların başında ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore'un bir konuşmasında duymuştum. Birtakım grafikler gösteriyor, gezegenin insanların üretim, tüketim ve yaşam tercihleri, alışkanlıkları ile doğal seyrinden daha hızlı ve fazla ısınmasına neden olduklarını anlatıyordu. Küresel ısınma pek çok canlı türünün yok olmasına neden olacak, kasırgalar, seller gibi ekstrem doğa olaylarını beraberinde getirecekti. En çok, sosyal dezavantajlı gruplar a etkilenecekti.. Gore yaptığı konuşmalarla, yazdığı kitaplarla ve Uygunsuz Gerçek (An Inconvenient Truth, 2007) belgeseli ile tüm dünyada farkındalık yarattı, çok sayıda siyasetçiyi, bilim insanını, gazeteciyi yanına alarak mesajını yaygınlaştırdı ancak onu suçlayanların, küresel ısınmanın bir yalan, aldatmaca olduğunu söyleyenlerin sayısı da az değildi. Türkiye'de de Ömer Madra her sabah Açık Gazete'de küresel ısınmanın neden olabileceği felaketleri anlatıyordu Gore ile eş zamanlı. Evet, yavaş yavaş sera gazlarının dünyayı sardığına ve ısınmasına neden olduğuna inanmaya başlayanların sayısı artıyordu. Gezegenin ve türümüzün sürdürülebilirliği için sorumlu davranmaya çağrılanlar arasında devletler, büyük petrol şirketleri, Amazon yağmur ormanlarını keserek tarım arazileri açanlar, karbon kirlenmesine neden olan fabrikalar vardı. Ancak henüz bireyleri ve tüketim alışkanlıklarını konuşmaya başlamamıştık. Küresel ısınmanın bizim yüzümüzden meydana gelmediğini ve sorunun çözümünün de bizde olmadığını düşünüyorduk. Bu bakış açısı 2007'de yayınlanan 20 dakikalık bir animasyonla değişmeye başladı. Annie Leonard'ın Şeylerin Hikayesinde bizlerin de mümkün olduğu kadar ucuza, daha fazla satın alma davranışlarımızla, tek kullanımlık ürünlere olan düşkünlüğümüzle, 20 liraya aldığımız tişörtü kimlerin, nerede, hangi şartlarda, ne pahasına ürettiğini, kapıya bıraktığımız çöplerin nereye gittiğini sorgulamayışımızla küresel ısınmaya katkı sağladığımızı fark ettik. Kendinize sorun: Karbon ve su ayak izimi azaltmak için neden en kolay vazgeçebilirim? Benim için tek kullanımlık plastikler ve kağıt bardaklardı bu sorunun cevabı. Su ve kahve için mataralar aldım ve yanımda taşımaya başladım. Bulaşık ve çamaşır makinelerini tam dolmadan çalıştırmamaya özen göstererek, meyve yıkadığım suyla çiçeklerimi sulayarak, duş süremi kısaltarak günlük su tüketimimi azaltmaya çalıştım sonra. Devamında araba kullanmayı, et tüketmeyi bıraktım. Atıklarımı ayrıştırmaya, gıda atıklarımla kompost yapmaya başladım. İklim krizi ve iklim adaleti üzerine daha çok okumaya, düşünmeye, öğrendiklerimi paylaşmaya çalıştım. Bireysel tercihlerimi gözden geçirip dönüştürmek çok zor olmadı. Zorluk davranışlarınızı yaygınlaştırmayı hedeflediğinizde başlıyor. Kendi doğrularınızı empoze etmeden, üstten bakan bir dil kullanmadan, ben doğrusunu biliyorum, size öğreteceğim demeden bireyleri ve içinde bulunduğunuz, temasta olduğunuz kurumları ikna etmek. Zamanla amacımın davranış dönüştürmek değil kendime uzun zamandır sorduğum soruları onların da sormaya başlamasına aracılık etmek olması gerektiğini fark ettim. Dönüşüm uzun soluklu bir yolculuktu ve ilk adım soru sormaktı. Tıpkı benim yolculuğumda olduğu gibi. Özellikle son aylarda yaşadığımız doğal afetler sonrasında umut kaybının yaygınlaştığını gözlemliyorum. İlkim krizinin neden olduğu kuraklık, orman yangınları, seller ve diğer ekstrem doğa olaylarına karşı çaresiz, etkisiz olduğumuzu hissediyoruz çoğumuz. Oysa değiliz. 1,5 derece ısınmanın önüne geçmek için çok geç belki ama satın alma ve tüketim davranışlarımızı, en kolayından başlayarak, dönüştürerek 2 dereceye ve üzerine çıkmasının önüne geçebiliriz. Dünya 2 derece ısınırsa ne olur ki? Domatesi biraz daha pahalıya satın alırız, klimaları daha uzun süre çalıştırırız, elektriğe daha çok para veririz, suyu tankerlerle satın alırız diyenler olabilir aramızda. Evet, belki bazılarımız için alışkanlıklarımızdan vazgeçmemizi gerektirecek kadar büyük bir kriz olarak görünmeyebilir. Biz klimaları yeniden ayarlarken, camlarımızı, fırtınadan etkilenmemek için, sıkı sıkı kapatırken sosyal ve ekonomik dezavantajlı gezegendaşlarımızın evlerinin çatılarının uçacağını, şehirleri yaşanamaz hale geldiği için göç etmek zorunda kalacaklarını, bir yıllık ürünleri sel sularına kapılınca derin yoksulluğa sürükleneceklerini görmezden gelme hakkımız olmadığını düşünüyorum. Elimizden gelenin, mümkün olanın en iyisini yapmak etik sorumluluğumuz. Ünlü Alman filozof Immanuel Kant bir davranışın doğru olup olmadığını anlamak için şu soruyu sormamızı öneriyor ''herkes benim davrandığım gibi davransaydı doğru olur muydu?. Bir an için düşünelim: herkes araba kullanmayı, et tüketmeyi, plastik şişeleri bırakıyor. Bunun sonucunda büyük şirketler iflas ediyor, fabrikalar kapanıyor, tedarikçiler işsiz kalıyor, yoksulluk derinleşyor, eşitsizlikler artıyor. Uzun vadeli düşündüğümüzde doğru görünen bu davranışlar kısa vadede çok sayıda insana zarar veriyor. Bu da bize iklim konusunda kitlesel dönüşüme yol açabilecek kararları verirken tüm değişkenleri, dinamikleri dikkate almamız gerektiğini hatırlatıyor aslında. Karar vericiler süreçleri doğru tanımlayıp yönetebilirlerse herkesin plastik tüketmeyi bırakmasının yaratabileceği potansiyel zararın önüne geçebiliriz. 25 Litre - Sanal su ayak izi kavramı ile bu belgesel sayesinde tanıştım. Satın aldığımız bir bardak kahvenin, bir tişörtün, bir hamburgerin üretim süreçlerinde harcanan su miktarlarının benim su ayak izime eklendiğini fark ettim. A Plastic Ocean - Plastik kirliliğinin boyutlarını hem ekosistem hem de insan sağlığı üzerindeki etkilerini öğrendim. Zehirsiz Sofralar - Tarımda kullanılan kimyasallara zehir olarak bakmaya başladım bu belgesel sayesinde. Gıda tercihlerimi tamamen dönüştürdü."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gmbh-ile-sinirlarin-otesinde", "text": "GmbH'in ilk koleksiyonlarını Paris'te sergilemelerinin üzerinden yalnızca dört sene geçti ama marka istikrarlı bir şekilde hayran kitle- sini büyütmeye devam ediyor. 2017'de prestijli LVMH ödülüne aday gösterilen Berlinli ikili, ilk günden beri içine doğdukları göçmen kültürünü anlatıyor ve kabullenilmiş cinsiyet bariyerlerini sorguluyor. Carl Rogers'ın ünlü sözü en kişisel olanın en evrensel olduğunu kanıtlarcasına, ana yurtlarından kıta Avrupa'sına taşıdıkları kırılgan aidiyetlikleri ve göçmen hikayeleri Paris'in prestijli moda sahnesinde büyük ses getiriyor. Sahici olan her yerde kabul görüyor. Markanın kurucuları Serhat Işık, Türk ve Almanya doğumlu, Benjamin Alexander Huseby ise Pakistan ve Norveç asıllı. Bu kalabalık ve çok kültürlü tasarım evliliğinin ilk olarak Berlin'in kulüp sahnelerinde yeşerdiğini de belirtmek gerek. Serhat ve Benjamin ile; limited şirketi anlamına gelen ve Alman kurumsallığıyla dalga geçen isimlerinden aktivizme, kulüp kültüründen David Attenborough hayranlıklarına ferah bir alanda sohbet ettik. Söz kulüplerin önündeki uzun kuyruklara ve aşılması imkansız gizemli kapısına gelince de Berlin'le ilgili özel olanın fotoğrafa izin verilmemesi olduğunu ve içeride ger- çek bir özgürlük deneyimleyebildiğinizi söylüyorlar. Yani, gerisini artık siz düşünün. Moda başkentlerinden görece uzak olmalarının işlerine nasıl yansıdığını merak ediyorum. Milano ve Paris'te yaşamak, ses getirebilmek için gerçekten şart mı? Berlin bize büyük bir özgürlük veriyor. Burada işlerin nasıl yapılması gerektiğini dikte eden bir sistem yok. Bazen bu kuralsızlık zor olsa da, bize sağladığı yaratıcı alan için değer. Her ne kadar yaşadıkları şehrin üretim süreçlerine katkısı muazzam olsa da hedefleri Berlinli bir marka olarak anılmanın çok ötesinde. İlk koleksiyonlarından beri Paris Moda Haftası resmi programının parçası olan GmbH, aynı zamanda Net-a-Porter, Ssense, Matches gibi süperstar online alışveriş sitelerinde boy gösteriyor ve kıtalararası cool avcılarının radarında. Yazının tamamı ''Sınırların Ötesinde'' başlığıyla GQ Bahar 2021 Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gokyuzunde-gezen-bir-yildiz-haaland", "text": "14 Mart 2023 Salı... O günün futbol ve bir futbolcu tarihi için tarihi bir maça sahne olacağını kimse bilmiyordu. Güçlü Manchester City, Şampiyonlar Ligi grup maçında Alman Leipzig'i ağırladı. Haaland, Haaland ve Haaland... Sezon başından bu yana olduğu gibi sunucu onun adını tekrarlıyordu. 2000 doğumlu Norveçli yıldız ilk yarıyı 3 golle tamamladı. Haaland'a bu da yetmedi. 2. yarıda da onu kimse durduramadı. 57. dakikada 5. golünü attı. Adını Messi ve Luiz Adriano'nun yanına yazdı. Şampiyonlar Ligi'nde bir maçta 5 gol atan 3. oyuncu oldu. Sanki Haaland daha da atabilirdi. İzleyenler bunu hissediyordu. İspanyol teknik adam Guardiola henüz 63. dakikada onu oyundan aldı. Belki de rekorun önüne geçti. Bunu hiç bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bir başka gerçek var. Futbol oyunu 38 yaşındaki Ronaldo ile bu yaz Arjantin'i Dünya Şampiyonluğu'na taşıyan Messi'nin oyunu olmaktan giderek çıkıyor. Yeni ezeli rekabet Fransız yıldız Mbappe ve Haaland arasında... Mbappe mi, Haaland mı? Haaland Şampiyonlar Ligi'nde 30 gole henüz 23 yaşında ulaştı. Unvanı Mbappe'nin elinden aldı. Katar Dünya Kupası'nda tüm spot ışıkları Messi, Mbappe ve Ronaldo'nun üzerindeyken... Norveçli Haaland turnuvayı evden izlemek zorunda kalmıştı. Kendisinin en iyi versiyonunu bulma uzmanı olan 1,95'lik dev, her zaman en iyi yaptığı şeyi yaptı. Çok sıkı çalıştı. Ve kupanın ardından sahalara müthiş formda döndü. Şimdi tüm gözler üzerinde... Bryne takımında yıldızı parlasa da... Onun kariyerinin gidişatını değiştiren adım, Molde'ye transferi... Orada Norveç futbolunun gelmiş geçmiş en büyük forvetlerinden biriyle, bir efsaneyle çalışma fırsatı buluyor. 2019'dan sonra Haaland hiç durmadı. Norveç 20 yaş altı milli takımında bir maçta Honduras'a 9 gol attı. 2019-2020 sezonunu 22 maçta 28 golle tamamladı. Manchester United'dan Juventus'a dünyanın en büyük kulüpleri peşine düştü. Onun tercihi ise gençlere yaptığı yatırımla bilinen Dortmund oldu. Augsburg karşısında 2. yarıda oyuna girdikten sonra 22 dakika hat- trick yapan Haaland tüm dünyaya geliyorum dedi. Tam bir gol makinesi. Kuvvetini ve hızını artırmak için saha dışında çok çalışan Norveçli, 2020- 2022 yılları arasında gerçek bir gol makinesine dönüştü. Dortmund formasıyla 89 maçta 86 gol attığında ayrılma zamanı gelmişti. Guardiola'nın çalıştırdığı Manchester City'ye de fırtına gibi başladı. Onun yeterliliğini sorgulayanlara çok erken cevap verdi. O kadar ki, hocası Guardiola ona şöyle takıldı: İlk 11 yılımda Barselona'da 11 gol attım. Sen sadece 4 günde 8 gol attın. Şimdi Haaland için tek sınır gökyüzü... Antrenörü Guardiola'ya göre önündeki engel ondan gerçek dışı beklentiler olabilir. Düzenli olarak meditasyon yapan Haaland tek derdinin anı yaşamak olduğunu söylüyor. Bu dünyadan hissetmiyorum diyor. Tüm hayalleriyle her şeyiyle mesleğine sarılıyor. Maça çıktığında da en iyisini veriyor. Manchester City, yıllardır aradığı eksik parçasıyla hayallerine her zamankinden daha yakın..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gq-gelecegin-tasarimcilarini-sunuyor", "text": "Sao Paulolu marka, modern sokak giyiminin lüks ve fütüristik yorumu için yeni kumaşlara dönüyor. ANDRADE: O.N. su geçirmez takım. Hem şık hem de maceraya hazır olacaksınız. Ryusuke Hamaguchi'nin filmi Drive My Car. Bu filmi tek kelimeyle özetleyecek olsaydım, incelik derdim. Tüm katmanların yoğunluğunu, neredeyse sessizce hissediyorsunuz. Bir müşterim bir keresinde şöyle demişti: Zaman makinesi gibisiniz. Piet'yi giydiğimde kendimi nostaljik bir yere götürüyorum ama P_Andrade'i giydiğimde kendimi gelecekte gibi hissediyorum. İşte moda budur; gerçek hisler yaşatmak. Bu yıl küresel genişleme projemize başladık. Kreasyonlarım aracılığıyla dünyaya, Brezilya'nın belki de farklı bir perspektiften görülen yeni bir vizyonunu sunabileceğimi hissediyorum. Beş yıl içinde teknoloji, inovasyon ve sürdürülebilirliği tasarımla birleştirerek, moda endüstrisine etkili bir şekilde katkıda bulunmuş olmak isterim. Berlin merkezli tasarımcılar moda, cinsiyet ve cinsel cazibeye dair köklü fikirleri altüst ederek,couture terziliğine punk bir yaklaşım getiriyor. GADIENT: Dünyanın şu anki durumu çok yoğun ve muğlak; bir değişim söz konusu ve kimse ne yönde olduğunu bilmiyor. Yaşam ve giyim tarzımız üzerine düşünmemiz gereken bir an olabilir bence. BÖSCH: Öte yandan, doğayı seviyoruz. Güzellik ve mükemmel kusurluluğa ev sahipliği yapması sebebiyle doğa daima bir ilham kaynağı. Amaç her zaman bu mükemmel kusurluluğu tercüme edebilecek bir koleksiyon elde etmek. GADIENT: Belki çanta ya da gözlük gibi bir aksesuar; genel çizgiyi korurken tek bir parça ile tarzı hemen değiştirmek için en etkili unsurlar bunlar. GADIENT: Desteklendiklerini ve duyulduklarını hissetmeleri; Ottolinger dünyasının bir parçası olmayı sevmeleri. BÖSCH: Kıyafetlerimizin onları daha güzel gösterdiği. Ottolinger evrenini genişletmek, herkesi daha güçlü ve daha özgüvenli kılan bir dünyayı paylaşmak. Yeni koleksiyonumuzu göstermek için sabırsızlanıyoruz. Cinsiyet değiştiren marka, İspanya'nın en şık erkeklerini fırfır ve tülden, uçuşan kıyafetlerle sarıyor. Annemin dolabını gizlice keşfettiğim ve battaniyeleri, havluları ve hatta topuklu ayakkabılarını kullanarak çeşitli giysileri oyun gibi denediğim çocukluğumu düşündüm. Bu, modayı cinsiyet veya sınırlarla ilgili herhangi bir önyargı olmadan keşfetmenin o samimi duygusuyla ilintiliydi; neşeli bir moda kutlaması. Parçalarımızı giydiklerinde kendilerini hiç bu kadar güzel hissetmediklerini söylüyorlar ve bu sadece tek bir müşterimiz de değil. Devamlı tekrarlanan bir tema: Palomo giymek kullanıcının tavrını ve özgüvenini dönüştürüyor. Madonna'nın Like a Virgin şarkısı. Şarkının masumiyet ve tazelik tasviri tasarım süreci boyunca bize ilham kaynağı oldu. Koleksiyonda bu naifliği ve saflığı yakalamayı amaçladım. Steve Lacy. Bence şu anda en şık ve güzel erkek o. Atılmış tişörtleri biricik ifadelere dönüştürerek isim yapan sanatsal geri dönüşümcüler. Kendi karakterlerini anlayan ve seçtikleri ürünlerde özel bir şeyler arayan, her bir vintage ürünün benzersizliğini takdir eden insanlar için kıyafet üretmek istiyoruz. Yarattığımız kıyafetlerin ebedi cazibesi buradan geliyor. Beach House'dan Myth, koleksiyonu geliştirirken stüdyoda sık çaldığımız bir şarkıydı. Pek açık sözlü değiller. Çeşitli şekillerde yorumlanabilecek bir gizemleri var. Mary-Kate ve Ashley Olsen. Eşsiz ve abartılı tarzlarıyla, normalde stilistlerin yardımı olmadan kendileri giyinirler. Dry Clean Only onlara stil danışmanlığı yapacak olsaydı, bu deneyim onları kesinlikle 90'ların nostaljik havasına geri götürürdü. Bolonyalı marka, İtalyan stilinin geleneksel dünyasında son teknoloji modaya, canlı ve yeni bir bakış açısı getiriyor. Hayata dair ritüelleri ve gizemli bir yaklaşımı olan insanlar. İtalyan taşrası. Ne şehir ne taşra olan o periferik bölgeler; çetin bir doğal peyzajın bir çimento atölyesine ev sahipliği yaptığı ama aynı zamanda halk kültürünün yeraltı kültürüyle buluştuğu, burjuva bayağılığının esamesinin okunmadığı bir çalışma yeri. Tasarımla ilgili ilk anım, ablamla birlikte yaptığımız krepon kağıdından denizkızı kuyruğu. Denizkızı olmayı çok istiyordum ve o da bu hayalimi gerçekleştirdi. Ona çok şey borçluyum. Her zaman her şeyi yanınızda taşıyabilmeniz için milyonlarca cebi olan bir yelek. Yuvadan daha iyi hissettiren bir giysi parçası. Mario Monicelli'nin 1960 tarihli Risate di Gioia filmi. Monicelli'nin dehasıyla anlatılmış, Toto ve Anna Magnani'nin yılbaşı gecesi için hazırlandıkları bir sahne var. Ben en az iki kişi seçerdim: Virginia Woolf ve eşcinsel aşktan bahseden en büyük İtalyan şairlerinden Sandro Penna. Über-şık New York ikilisi, 80'lerin Asya stilini şehirli sezgiyle harmanlayarak Amerikan spor giyiminde yeni bir vizyon yaratıyor. KAY: SS19 Fanny etek; pantolonlarımızın ve kotlarımızın ayrılmaz detayı haline gelmiş, bel bandı 80'lerde annelerimizin taktığı bel çantalarını andıran yün kalem etek. CAO: Gömlek. Klasik bir parça; aynı zamanda bir üniforma türü. Çok yönlü ve mevsimlerin ötesindedir. Kurumsal ve baştan çıkarıcı olabilir. Oldukça basit ama bir o kadar da zamansız. CAO: Pedro Almodovar'ın Talk to Her filmi. Kıyafetler dönemsel/geleneksel ile 90'ların sonu-2000'lerin başındaki homojenlik arasında çok iyi bir harman oluşturuyor ki bu da bizim Comission'daki yaklaşımımıza fazlasıyla benziyor. CAO: UVB'den Rebirth. Karanlık, hızlı tempolu ve biraz da terletici. Neredeyse çılgınlıktan çıkmış, hareket halindeyken üstünüzü değiştirmiş ve doğrudan işe koşuyormuşsunuz gibi hissettiriyor, ki bu bizim için New York'ta merkez ve orta kesimlerin enerjisi demek. Mexico City'nin son teknoloji ikilisi, klasik terzilik siluetlerini eğlenceli bir şekilde yeniden inşa ediyor. OLIN: Kendine güvenen erkekler. Kendi stil anlayışına sahip erkekler, kendilerini tek bir kategoriye veya türe tabi tutmayan açık fikirli erkekler. Gömleklerimizin tasarımını seviyoruz çünkü markaya özgü, üniseks ve zamansızlar. Günün her saatinde ve her durumda kullanılabilirler. Bu gömleğin bir tarzı ve ruhu var ve bunu giyen kişiye de yansıtıyor. OLIN: Ben 10 yaşındayken, 1993'te, pozcu lafı ortalıkta dolaşıyordu. Meksika'da cumbia ya da salsa severken aynı zamanda rock ya da metal sevemezdiniz. Ben bu türler arasında hep ikilemde kaldım; pozcu olarak görülmek istemedim. Yeni koleksiyon bunun bir yansıması; sonunda türleri birleştirdiğim bir şaka. Müzikler Appetite for Destruction'dan La Sonora Dinamita'nın klasiklerine kadar uzanıyor. Maria Felix, 40'lı yıllarda şöhretinin zirvesini yaşayan, muhafazakar Meksika'yı rahatsız etmesiyle tanınan Meksikalı bir aktör. Kendine güvenen, çılgın, zeki ve doğrudan bir öncüydü. Porto merkezli marka, klasik Amerikan takım elbiselerini ve eski dünya Avrupa'sı havasını bir araya getiriyor. BAKER: 2023 Sonbahar/Kış koleksiyonuna Grandma Chic adını verdik. Yaşlı kadınların estetik ve giyim kodlarının klasik erkek giyimine nasıl yansıtılabileceğine baktık. AMORIM: Babamın düğününde giydiği blazer ceketten esinlenilmiş kruvaze tepe yakalı bir blazer ceket. AMORIM: Geçenlerde bir müşterimiz markamıza hayran olduğunu çünkü hep kendimize sadık kaldığımız için kendisi olmaya dair daha güçlü hissettiğini söyledi. Bu çok güzel bir histi. AMORIM: Güçlü bir mirasa sahip, özgün ve sarsılmaz marka geni olan modaevleriyle işbirliği olabilir. Lübnanlı tasarımcı, toplum odaklı bir kimlik ve sağlıklı dozda isyankarlıkla Orta Doğu'nun en sevilen markalarından birini yarattı. Dikkatimi çeken absürd detaylar. Manşetler, haberler, yankılamak veya güçlendirmek istediğim tetikleyici herhangi bir şey. Birbiriyle çatışan desenler, baskılar ve dokular. Emergency Room için yaptığım ilk giysi, çocukluğumdan kalma baskılı bir çarşaftan kesilmiş bir gömlekti. Markayı; tüm dikişleri işlemeli, yama kot kesim ceketlerden bir seriyle başlattım. Bu ceketleri el işlemesi göz kamaştırıcı balaklavalarla eşleştirdim. Bu iki parçayı her sezon yeniden yorumlamayı hiç bırakmadım. Tasarımlarımı yakın arkadaşlarımın üstünde rastgele bir sokak başında görmek beni daima gülümsetiyor. İnsanların benden bir parçayı böylesine samimi bir şekilde benimsediğini görmenin hem size mutluluk veren hem de sizi alçakgönüllü kılan bir yanı var. Brighton merkezli marka yavaş modayı savunuyor, yerel kaynaklı kumaşlar kullanıyor ve sizden -açıkça- daha az kıyafet satın almanızı istiyor. SAEED: Diğer tasarımcıların ilham aldığı pek çok şeyden ilham alıyoruz; iş kıyafetleri, outdoor ve vintage kıyafetler. Bence farklılaştığımız nokta, naif sanatı, titrek detayları ve genellikle gizlenmiş el işçiliği izlerini sevmemiz. KATY: Bunu hangi gün sorduğunuza bağlı olarak, sanırım cevaplarımız farklı olacaktır! Bugün Lush pantolonlarımız mesela. Çok iyi oturuyor, altta ya da üstte giyilebiliyor. Saeed bahçe işlerinde giyiyor ama düğünlerde de giymişliği var. Basit ama ilginç siluetli bir kıyafet yaratmak için yeterli. Retro-fütüristik tasarımlarıyla 90'ların halka küpelerine ve balıkçı babalarının iş kıyafetlerine duydukları sevgiye selam gönderen Tayvanlı kardeşler. STEVE: Kıyafetlerimizi ileri görüşlü spor meraklıları için tasarlıyorum. Bir üniversite ceketi. Bir spor takımının en büyük onurudur; kendi versiyonuma sahip olmayı hep hayal etmişimdir. Bill eşofman üstümüz. Daha benzersiz desen kesimi ve işçilik ekleyerek bir eşofman üstünü geliştirmenin en mükemmel ve Namesake yolu. Kid Cudi'den Too Bad I Have to Destroy You Now. 2023 Sonbahar/Kış koleksiyonu korkunç bir çocukluk anımla ilgiliydi. Bu şarkı bana o deneyimleri geride bırakmak için savaşma gücü verdi. Ralph Lauren epik olurdu. Babamın en sevdiği marka. Kıyafetlerinden mobilyalarına kadar bu markayla yaşıyor. Kendi tarzımızı yansıtmayı çok isterim. Karayip couture ile sürdürülebilir tasarıma yeni bir vizyon getiren ikili, yosundan elbiseler ve okyanus atığı plastikten takımlar tasarlıyor. HERREBRUGH: Vodou'yu bir dünya görüşü olarak araştırdık. Yaşayanlar ve ruhlar; toprak, kara ve çeşitli su kütleleri arasındaki bağlantı; hepsinin denge aramak, uyum ve ritmi yeniden sağlamak için birlikte çalışması önem taşıyor. Sürekli bir enerji akışı koleksiyonun yaratılmasında kilit rol oynadı. Jakarlı palto. Kumaşın dokusuna bayılıyorum; üreticilerin ellerinin sıcaklığını hissedebiliyorsunuz. Malzemeler çok yenilikçi. İplikler yüzde 50 yosun ve yüzde 50 pamuktan üretiliyor. Bu kadar rahat olmasını hiç beklemiyordum! Yeni malzemelerin, teknolojinin ve zamansız düşüncenin modanın sınırlarını nasıl zorlayabileceğini tabii ki düşünüyoruz. Fakat giysinin vücuda oturması ve vücudunuzla birlikte nasıl hareket ettiği de bir o kadar önemli. Moda, insan ihtiyaçlarını karşılamak için var. Delhili tasarımcı geleneksel Hint işçiliğini modern ve küresel bir estetikle birleştiriyor. Pierce Brosnan'ın oynadığı The Thomas Crown Affair. Onu işlemeli astarlar, tonal kantha ceketler, pashmina örgüler ve shibori resort kıyafetlerle el yapımı takım elbise kurallarını alaşağı ederken görebiliyorum. Astarsız, elle dikilmiş, elle kapitone edilmiş bir ceket. Batı Bengal'de her annenin kızının düğünü için el dokuması bir şal yaptığı ve bu şalı iyi şans, uzun ömür ve zarafet ifade eden halk sanatıyla işlediği bir geleneğimiz var. Biz de bu ruhu yakalamak ve günümüz gardırobuna taşımak istiyoruz. Kısa süre önce resim, tekstil sanatı, film ve sanal gerçeklik gibi farklı disiplinlerde çalışan Londra merkezli sanatçı Shezad Dawood'un çalışmalarını keşfettim. Zanaatımızı, kültürümüzü ve zanaatkarlarımızın tarihini gösteren bir VR deneyimi üzerinde işbirliği yapmak harika olurdu. Vizyoner tasarımcı, vintage kot parçaları geri dönüştürerek kamyoncu ceketler ile kot pantolonların yanı sıra, hepsi birer sanat eseri olan vahşi maskeler üretiyor. Tüm parçalarım sipariş üzerine yapılıyor; yani siparişi veren kişi için tasarlıyorum. Vintage gibi kullanılmış ürünlerden ilham alıyorum. Kişiselleştirilmiş ve sahibinin kişiliğini yansıtan ürünler. Tasarladığım ilk kıyafet, sanat okulundayken bir uzay giysisinden esinlenmişti. Çocukluğumdan beri Amerikan kültüründen etkilendim: Marvel Comics ve Magic: The Gathering gibi alt kültürler, basketbol, hip-hop, Harley-Davidson, iş kıyafetleri, askeri kıyafetler vb. Gelecekte hem Japonya'da hem de ABD'de birer merkezimiz olsa ve Amerika'da bir şeyler yaratabilsek harika olurdu. Dökümlü siluetleri, dayanıklı kumaşları ve doğal paletiyle tasarımcı, yepyeni ve zamansız bir Türk stili yaratıyor. Koleksiyonun ruhu İstanbul sokaklarından geliyor. Orada günlerimi bir turist gibi geçiriyorum; insanların ne giydiklerini, ne tür kumaşlar kullandıklarını fotoğraflıyorum. Tarihi binaların, dokuların ve zamanın içinde kayboluyorum. Müşterilerimden biri kendisi için giyilebilir bir şaheser olan bir ceket tasarlamamı istedi; vücudunda bir sanat eseri yaratmamı istiyordu. Kalıbı 28 parçaya bölmeye ve hepsini birer santimetrelik kumaş çentikleriyle birleştirmeye karar verdim. Bir tür bulmaca gibiydi. Yüzde 100 yünle yaptım. İlk giydiğinde, Tanrım, bunu evde sergileyebilir ve akşamları bir kadeh viskiyle izleyebilirim. Bu tam anlamıyla bir şaheser dedi. Tasarımın evrensel bir dili var ve her tasarımcı buna bir renk ve tat katıyor. Ben de kattığım rengi dünyanın dört bir yanındaki insanlarla paylaşmak istiyorum. Büyük mağazalarda olmak, sürdürülebilir üreticilerle çalışmak, yetenekli insanlarla işbirliği yapmak, tasarım estetiğimi paylaşmak ve herkes için toplam bir deneyim yaratmak istiyorum. Pratiklik ve kalıcılık; endüstriyel tasarım ile Japon imalatına dayanan bu Perth merkezli markanın kalbinde yer alıyor. HARRY: Dayanıklı giysilere değer veren, sahip oldukları şeyler konusunda yapmacık olmayan ve onlara sürekli güvenen insanlar için. KIM: Yaptığımız ilk giysi, oluklu asker düğmeli mumlu pamuklu şamre kumaşımızdan Shirt-1 idi. KIM: Tüm farklı atölye çalışmalarımızın saha kayıtları. HARRY: Bu sezon deri dış giyim, kuş tüyü, nubi, mumlu şamre, el örgüsü üzerinde çalışan uzmanlarımız var. Onların fabrikadaki sesleri olurdu. HARRY: Kesinlikle Toyota. İnsanların Land Cruiser'a bağlılığını ve araçların nasıl ayakta kaldığını hep takdir etmişimdir. Bir LC76 üzerinde işbirliği yapmak benim için onur verici olurdu."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gq-turkiye-sonbahar-2016-dna-ozel-sayisi-ile-sizlerle", "text": "En zoru ilk edito, öncelikle bunu söylemeliyim. İnsan zamanlamasını bile kestiremiyor. Derginizle duygusal bağınızı en çok güçlendiren şey son düzlüğe girdiğiniz baskı günleri oluyor. Ancak o zaman da cümleleri yan yana getirme yeteneğiniz hasar görüyor. Yine de ilk GQ Türkiye editomu derginin tüm sayfaları karşımda diziliyken yapmak en doğrusu geldi. 9 yıl dünyanın en çok satan kadın dergisinde editörlük yaptıktan sonra, en çok okunan erkek dergisine adapte olmakta zorlanmamak adına sağlam ata oynadım; kapak çekimini David Gandy ile gerçekleştirdik. Başlangıç motivasyonu olarak gelmiş geçmiş en ünlü erkek 'top model'... DNA sayısında mükemmel yüzü, fiziği, tavrı, stili, zevki; kısacası Kusursuz DNA'yı temsil edecek bir başka isim gelmemişti aklımıza. Başlangıç demişken... Yeni GQ'dan bahsedeyim. 5. yılında dergiyi yenileme kararı aldık ve her şeye sıfırdan başladık. Yeni bir yayın anlayışı ve yeni bir tasarım için kolları sıvadık. Bu sayıdan itibaren yayın hayatımıza, GQ'nun açılımı olan 'Gentlemen's Quarterly' şeklinde, yani yılda 4 dergiyle devam edeceğiz. Şu an elinizde tuttuğunuz Sonbahar 2016 sayısı. Sonsuz hız kazanan popüler hayat, şehir ve tüketim ritüellerine karşı hızla tüketilecek değil; zamana karşı dayanıklı, koleksiyonu yapılacak, değerli bir yayın yapma heyecanı taşıyoruz. Her sayının kapak konularını ve ağır toplarını yalnızca trendler ve dönemin konuşulanları değil, o sayının konsepti belirleyecek. Sezonluk yayın periyodunun bize hayal ettiğimiz o koleksiyonluk sayıları yaratma fırsatı vereceğine inanıyoruz. Hızla değişen moda dünyasının, trendlerin ve şehrin nabzını tutmanın en hızlı yolunun gq.com.tr olduğuna karar verdik. Derginin raflarda yerini aldığı günlerde, web sitemiz de yeni tasarımına geçmiş olacak. Burada en büyük hevesim yaratıcı, eğlenceli ve bilgi veren videolar çekmeye başlayacak olmamız. İlk sayının konseptini düşünürken, önce GQ tarihine ve centilmenler dünyasının özüne inmeye karar verdik. DNA fikri de zaten ilk olarak biz kendi dersimize çalışırken ortaya çıktı. Tam da o günlerde fikirlerini ve yorumlarını almak için aklımdaki centilmenlerle buluştum. Üst düzey yöneticilerden yeni jenerasyon yaratıcılara yaklaşık 50 havalı erkek... O sohbetler sırasında herkesin öze dönüş ve DNA konusunda söyleyecek ne kadar çok sözü olduğunu gördüm. Birçoğu için öze dönüş aynı zamanda yeni bir gelecek modeliydi. Bu benim de bir dergici olarak hayalimdi. Eski, naif, derin değerleri de bugüne taşıyabileceğim, yenilikçi bir yayın... Arkadaşlarımla dirsek dirseğe vererek imkansızı başaracağım yaratıcı prodüksiyonlar, izlediğimiz bir filmin havasına girip gerçekleştireceğimiz çekimler. Bir odaya 10 kişi kapanıp derginin taşıyıcı konularını çıkaracağımız günler; sadece bakılacak değil, okunacak konular; ilk defa bizim dergide insanların karşısına çıkacak yüzler, bir yandan güçlü isimleri, bir yandan da yeni yetenekleri yanımıza alıp yaratacağımız işler... Tam da bu sebeple yenilenen GQ'da imzası olan herkesin benim için ayrı anlamı var. Okuduğunuz sayfalar ülkemiz tarihinin belki de en garip günlerini yaşarken meydana çıktı. Dergiciliğin tuhaf büyüsü ve biraz da kaderi bu. Bulunduğunuz yerde ne yaşanırsa yaşansın siz bir tez yetiştirir gibi her şeye rağmen onu bitirmeye çalışıyorsunuz. Bazen gerçeklerden koptuğunuz için kendinize kızıyorsunuz, sonra diyorsunuz ki Bu dergi insanlara ilham verecek, onlara hayal kurduracak, yeni hayatlarla tanıştıracak. Bir sürü yaratıcı insana, fikre platform olacak. Bir 'deadline'ınız var ve bir gün sonra ne yaşayacağınızı bilmeseniz de, derginiz sizin sesiniz, geleceğiniz gibi geliyor. Duygusallığınız iyice artıyor. Yenilenen tasarımımız, Ulaş Eryavuz imzası taşıyor. Bir gece çalışırken öğrendim ki, yıllar önce Lucca'nın kimliğini de o oluşturmuş. Mekanın sahibi Cem Mirap da bu sayıda. Ama yeme-içme sayfalarında değil, dünyanın üç köşesinde aldığı sörf derslerini yazdı. (Kapak çekimimiz ülkeye giriş-çıkışın en zor olduğu günlere denk geldi. Fotoğrafçı Koray Birand, sürekli değişen programımıza ayak uydurmak için en sonunda Paris'ten trene atlayıp Londra'ya ulaştı. O günden itibaren her şey güzelleşti. Mükemmel DNA için aklıma ilk gelen isim David Gandy, hakikaten kusursuzdu. Fotoğraflarına bakmanız kadar yazısını okumanızı da öneriyorum, ben yazdım diye değil; sözlerinden çıkacak dersler olduğu için. Bu sayıda özgün değerlerimizi hatırlamaya çalıştık. Geçmişimizi düşünürken aklımıza hep alt komşumuzun, sınıf arkadaşımızın paşa dedeleri geldi. Hepimizin yakınında vardı. Ya saray geçmişlerinden, ya askeri ya diplomatik kökenlerinden onlara 'paşa' deniyordu. Bu bizim DNA'mızda var, dergimizde de olmalı dedikten ve çekimlere başladıktan sonra, OHAL ilan edildi, o ayrı... Ekin Özbiçer'in fotoğrafladığı bu portre konusu da görmeye değer. Yenilenen GQ stil sahibi olmaya önem veriyor. Başta giyim-kuşam konusunda. Sonra, hayat biçimi olarak. Dergiyi açmamızla birlikte hem sosyal hayatınız hem de iş hayatınız için bolca stil önerisi bulacaksınız. Pratik ve yaratıcı fikre inanıyoruz. Onu da göreceğiniz sayfalar var. Yüksek modayı ve görsel şöleni ise derginin sonuna sakladık. Cesareti olan, dünya modasını oradan takip edebilir. Anadolu'nun pek çok medeniyetin, mitolojik hikayenin ve felsefenin doğduğu yer olduğunu DNA sayısında unutmadık; sezonun 'göçmen' trendini anlatan çekimini Kapadokya'da gerçekleştirdik."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gq-turkiyenin-yeni-yil-dilegi", "text": "Men Of The Year Ödülleri'ne adadığımız bu sayı aynı zamanda bizim, yani dergiyi meydana getiren ekibin, barış dolu yeni yıl dileğinden izler taşıyor. Bu sebeple bugüne kadar gerçekleşen tüm Yılın Adamları çekimleri siyah smokinle yapılırken bu seneki konseptimiz beyaz. Ama nasıl beyaz... Hakan Yıldırım, çekimler için Kıvanç Tatlıtuğ'a özel bir palto ve smokin ceket tasarladı. Hatice Gökçe de Taner Ceylan'ın kıyafetlerini hazırladı. Yıldızlarla yapılan çekimler ve röportajlar 48 sayfa kadar sürdü. Stüdyoda geçen günler ne yalan söyleyeyim eziyet değil, cennetti. Dergide gördüklerinizin daha fazlası ödül töreninin gerçekleşeceği güne kadar sosyal medyamızda ve gq.com.tr'de olacak. Kıvanç Tatlıtuğ'u, Barış Arduç'u, Wesley Sneijder'ı daha önce hiç görmediğiniz halleriyle, gq.com.tr için hazırladığımız Men of the Year videolarında göreceksiniz. Tabii Men Of The Year gibi büyük bir organizasyona hazırlanmak her yıl GQ editörlerinin iş yükünü birkaç kat artırıyor ama buna da değiyor açıkçası. Modadan sanata, popüler kültürden yükselen yeteneklere, en sevilen adamları size yaklaştırmak, onlara teşekkür etmek bizim için de bir fırsat oluyor. Samimiyetimiz onlara da geçiyor olacak ki hem çekimleri ve ödül törenini sahipleniyor hem de bize destek oluyorlar. En doğal hallerini bizimle paylaşmaktan çekinmiyor, 'hafif deli' çekim projelerimize ortak oluyorlar. Videolar sosyal medyada dönmeye başladığında ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Men Of The Year Ödülleri'inde bu yıl gözümüzü de kararttık ve başka bir derginin genel yayın yönetmenine ödül verdik; Socrates dergisinin yayın yönetmeni Caner Eler'e... Onun hikayesi bana kalırsa bu sayıdaki en ilham verici konulardan biri. Sporu öğreten , spora yatırım yapan bir adamın başına gelmesi gereken en son şeyi yaşadı ve müthiş bir mücadele örneği gösterdi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gqdan-hemington-seckisi", "text": "Dünyanın en özel coğrafyalarından özenle seçtiği iplik, kumaş ve materyallerle erkeklere özel bir kış gardırobu sunan Hemington, yoğun şehir koşuşturmasından uzaklaştırarak, içsel bir yolculuğa çıkarıyor. Doğallık ve sürdürülebilirlik değerlerini hem koleksiyonda, hem de bu sezonu yansıtan yavaşlama alt mesajında bulmak mümkün. Hemington, fiziksel yoğunluklardan uzaklaşıp, hayattan mola almak hedefiyle öze dönüş için cesaretlendiriyor. GQ editörleri tarafından seçilen koleksiyonun özgün parçalarında, temanın bu özelliklerinden ilhamla hazırlanmış, herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği eşsiz parçalar yer alıyor. Kış koleksiyonu doğanın eşsiz güzelliğini ve göz alıcı renklerini kalın kazaklarda, blazer ceketlerde, kadife pantolonlarda ve şık kabanlarda yakalarken, İtalyan kumaşlarla tasarlanan gömlekleriyle de dikkat çekiyor. Aspen koleksiyonu; içinde taşıdığı doğaya ve öze dönüş mesajları ile iç dünyanıza dönmenize yardımcı oluyor. Aynı zamanda kış ruhunu hissettiren Aspen Koleksiyonunda, tarzınıza ve stilinize uygun parçalar bulmak mümkün. Erkekler için yaratılan smart casual stilin detaylarında ise yalın çizgiler, zarif detaylar, doğal kumaşlar ve özgün tasarımlar gizli. Hemington tasarımları; İstanbul Akmerkez, Akasya AVM, City's AVM, Suadiye, Mall Of İstanbul AVM, Aqua Florya AVM, Ankara Armada AVM, Bursa Korupark AVM, İzmir Hilltown AVM mağazalarında ve hemington.com.tr online alışveriş sitesinde stil sahiplerini bekliyor. Ayrıca Hemington müşterilerine, Türkiye'de bir ilk olan Moda Kapıda servisi ile, hemington.com.tr'den alınan ürünleri farklı beden ve kombinleri ile ev ortamında deneme ayrıcalığı yaşatıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gri-tonlarinda-bir-ask-hikayesi", "text": "Zamanında aşık olduğu gibi sevgilisiyle izole bir eve çıkmış, aşkı ve evdeki partnerliği yetmeyince üzerine bir de iş kurmuş biri olarak 'denge bizim işimiz' manşetiyle yeri göğü sallayamıyorum maalesef. İlişkilerimde aşk ve tek başınalık arasındaki dengeyi oturtabilmek üzere ettiğim dualar, ilgili makama ulaşmış olacak ki hayat bana sevgiliyi kilometrelerce uzaktan verir oldu. Belli ki mesafeler girmeden, bir başıma kuramayacakmışım dengeyi. Dilerim tez zamanda cezam biter de sevgiliyle aynı şehre tayinim çıkar. Bu esnada ben de kendisine yakınken mesafe koyabilmeyi öğrenebileyim diye, tek başınalığımı sevme yolundan yürüyorum. Gündüz, gece. Sevgilisi olduğu zaman kendini 'tamamlanmış' gibi hissedenlerdendim. Hayat arkadaşımı buldum mu sokak programları yerini hızla konfor alanıma, yani ev oturmalarına bırakır. Arkadaş ortamları birleşir, değişir. 'Ben'li konuşmalar, yerini zamanla 'biz'e bırakır. Zevkler, hobiler, spor aktiviteleri derken gittikçe tek yürek olunur. Bir bütün elma olmanın önemini, biten ilişkilerim sonunda dımdızlak kalınca fark ettim. Meğer son nefesime kadar beni bırakmayacak yegane ilişki kendimle olanmış. Diyeceğim o ki; bir bütün olma niyetin ve kendinle baş başa kalmaya tahammülün varsa, tek başına vakit geçirme konusunda yüksek lisans yapman gerekiyor. Sevgiliden ayrı, hemcinslerinle yapılan programların yanı sıra, yalnızken yaptığın rutinler, aktiviteler ve hobilerin olursa kimselerin hayatından çıkması arızaya sebebiyet vermez. Sevgiliden ayrıldığın gibi de düşüncelerinden kaçabilmek için kendini başka kadınların kollarına atman ya da aşırı derecede spora vermen gerekmez. Kurulması gereken fiziksel dengenin bir de duygusal boyutu var. Alma-verme dengesi yani. Sevgiliye uyum sağlama, üzerine düşme, dediklerine boyun eğme gibi çabaların fazlası zarar. 'Kendimize daha çok bağlarız' sanırken, uzaklaşmasına sebebiyet verebiliriz. Bir süre sonra, ona bağımlı, onsuz mutlu olamaz hale geliriz. Ancak, aynı terazinin kefesi gibi, biz aşırıya kaçtıkça, ağırlaştıkça, o bizden çoktan uzaklaşmıştır bile. Bu satırları okuyan bazı erkekler kontrol edilemeyeceklerini, bir kadın tarafından asla değiştirilemeyeceklerini sanadursunlar. 'Kadın isterse şeytana pabucunu ters giydirir' gibi bayağı iddialarla gelecek kadar saf değilim. Kadını tanıyan şeytan çoktan istifasını bastı, tahtını devretti bile. Sen bir kadının evlilik projesinin derinliğini, ancak paçanı çok geçmeden kurtarabilir ve zamanla kendine gelebildikçe kavrayabilirsin. Hem fiziksel hem de duygusal ilişkimizde dengeyi bozduğumuz zaman, tıpkı tüm evrenin denge üzerine yaşamını sürdürmesi ve bu bozulduğu an yaşamın yok olacağı gibi, ilişkimiz de paralel evrenler arasında sıkışıp, zaman aşımına uğrayabilir. Hayatta her şeyin aşırı varlığı veya eksikliği zarar. Bir çiçeğe hiç su vermemek de, çok fazla su vermek de onu öldürür. Hiç ilgilenmeyerek de, çok fazla ilgilenip üzerine düşerek de, karşımızdakine ve ilişkimize zarar verebiliriz. Şahsen tek başınalığım ve bağımsızlığım üzerine fazlaca düşünce bu sefer de hiçbir adamda duramaz oldum. Yalnız takılmayı iki sevdi diye hemen şımarır insan evladı zaten. Siyahlar, beyazlar arasında gidip gelirken, kendime ve tüm sevenlere griler diliyorum. Mümkünse 50 tonundan. Bu yazı GQ Türkiye Denge lansman sayısında yayınlanmıştır. Yasemin, GQ Podcast serisi Bilinçli Geyik'te 'Kusurlarım, kırılganlıklarım ve korkularımla cıbıl cıbıl oturuyorum karşınızda.' diyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/gucte-bir-kipirdanma-seziyorum", "text": "Serinin yedi numaralı filmi the Force Awakens'ın direksiyonunda Lost'tan ve Star Trek'ten tanıdığımız yönetmen J.J. Abrams var. Kadro gösterişli, fragmanlar gaz verici, zemin müsait. Geriye tarihi yaşamak kaldı. Yepyeni bir seri, yeni bir zaman, yeni maceralar... tanımadığımız yüzler, maskeler, kostümler, tanıdıklarımızdan fazla. Kimdir, nedendir, bir bakalım. İlk Star Wars'ta çöl gezegeni Tatooine'de akrabaları tarafından büyütülen Luke Skywalker'ı görmüştük. Bu filmin ana kahramanı Rey, bir başka çöl gezegeni Jakku'da bir başına büyümüş; şimdi can yoldaşı, dünya tatlısı droid BB-8'le ekmeğini taştan topraktan çıkarıyor. Daisy Ridley'in kendi deyimiyle, Sıradışı şartlara savrulmuş sıradan bir kız, süper kahraman değil. Ama ona biz karar vereceğiz! Hem Star Wars'ta süper kahraman aranmaz, yeteneği için yıllarca eğitim görmüş Jedi'lar tanıyoruz biz. Alışıldık türde bir Star Wars karakteri değil Finn. Stormtrooper'ken tövbe edip kendini iyinin güzelin yoluna adıyor. Rotası Rey'le kesişince Direniş'in saflarına geçmesi de hızlanıyor. Zor yoldan gelen kahramana kapımız açık; hele şöyle bir geç, soluklan. Prenses geri döndü ama prensesliği rafa kalkmış. Şimdi kendisinden General diye bahsediliyor. Luke, babaları Anakin Skywalker-Darth Vader'ı ortadan kaldırınca başlayan karmakarışık dönemde, ikizi Leia'nın hayatı mücadeleyle geçmiş belli ki. Yavuklusu Han Solo'yla ne kadar zaman geçirdi peki? Ortak bir hayat kurabildiler mi? Yoksa Han Solo, evinin erkeği olamayıp Chewbacca'yla maceradan maceraya mı koştu? Onu da öğreneceğiz muhtemelen. O varsa Yıldız Savaşları da bir başka güzel. Daha esaslı, daha gözüpek, daha serseri bir pilot tanıyor musunuz? Uzak, yakın hiçbir galakside böylesini bulamazsınız. Kader ortağı Chewbacca ile filme dahil olduğu sahne fragmanın da en duygusal yeriydi. O ilk göz ağrımız, üstüne kimseyi tanımayız ama bu filmde onu nasıl tanıyacağız, henüz bilemiyoruz. Ne afişte yer aldı, ne fragmanda (gerçi fragmanda R2-D2'ya dokunan el onun olabilir). Yönetmen J.J. Abrams, Luke'un nedeni, nasılı hakkında sır vermiyor ama onun filmde çok önemli işlevi olacağını açıklıyor. Sızan bilgiler arasında bir de şu tuhaf not var: Luke Skywalker nerede diye sormayın, Luke Skywalker kim diye sorun. Yoda mı sızdırıyor kardeşim bu soruları! Oscar'lı oyuncu Nyong'o'nun nasıl bir karakter oynayacağı büyük merak konusuydu. Merak ettiğimize değdi. Kendisi bin küsur yaşında bir uzay korsanı. Fragmanlardan birinde Başka başka insanlarda aynı gözleri görecek kadar uzun yaşadım. Gözlerinizi görüyorum. Gözlerinizi biliyorum diye konuştuğunu duyuyoruz. Belli ki bilge bir karakter ve esas meselesi görmek üzerine. Zaten alameti farikası da gözlükleri. Star Wars serisini kusursuz yapan insanlar değil, robotlar. Ya da Lucas'ın evreninin dilinde droid'ler. Bugün bir C-3PO kolay yetişmiyor, R2-D2 halen en gözde sinema karakterlerinden. Ama çok uzak bir galakside de olsa her zaman yeniliğe ihtiyaç var. Yeniliğin adı BB-8... Kendisi gerek tadından yenmezliğiyle, gerek işbilirliğiyle, gerek arkadaşları için elinden geleni ardına koymamasıyla kalbimizin yeni sahibi. Üstelik 145 dolarlık, filmdekini aratmayan bir de oyuncağı var. Önce biraz tarih bilgisi. Galaktik İmparatorluk çöktükten sonra yerine First Order denilen bir askeri cunta geldi. İmparator Palpatine yok, Darth Vader yok, Death Star yok... Peki ne var? Örneğin, açıktan demeseler de, içten içe Darth Vader'ın askerleriyiz tadında takılan bir grup delikanlı var. Bunlardan biri Kylo Ren. O bir Sith falan değil, muhtemelen Darth Vader'ın hikayeleriyle büyümüş bir çocuk. Üstelik Luke-Leia-Han Solo hikayeleriyle büyüyen çocuklara da fena halde gıcık. Cunta lideri. Kendisini Yüzüklerin Efendisi'nde Gollum'u, Maymunlar Cehennemi'nde Caesar'ı oynarken hatırlarsınız. Burada ne tür bir manyağı oynayacağı henüz tam bilinmiyor. Bir tuhaf olacağı ve akılda kalacağıysa kesin. Stormtrooper'ların da özel kuvvetleri var. Başlarında da Game of Thrones çıkışlı bir savaşçı bulunuyor. Dizinin güçlü kuvvetli ve iyi yürekli kadını Brienne, burada karanlık taraftaki Yüzbaşı Phasma."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/haldun-dormen-enerjisi-mutlulugundan", "text": "90 yaşında sahnede olmasından başlayalım. Çevremdekiler bana hala nasıl bu kadar hareketli biri olabildiğimi, bu enerjiyi nereden bulduğumu sorar her zaman. Benim yanıtım da hep aynı olur, 'Ne yapayım yaşlanacak zaman bulamıyorum' diyor Haldun Dormen. Ne bu kadar senesini sahnede geçirmek, ne de onca insan yetiştirmek ondan gençliğini alabilmiş. Uzun ömrün iksiri üretime ara vermemek, ideallerinin peşini bırakmamak ve hep daha iyisini yapmak belki de dedirtiyor insana. 'Espriyle her şey daha kolay öğretilir' ve 'eğitimin kesinlikle sonu yoktur' bakış açısıyla dünyaya bakınca ne kendi gelişimi durmuş, ne de mizahıyla seyircisini yükseltmeyi durdurmuş. Lüküs Hayat, kırdığı tüm rekorlarla işte bu yüzden 17 yıldan fazla sahnelenmiş; Dormen Tiyatrosu, bu yüzden bir aileye dönmüş. Türkiye'deki seyircilere tiyatroyu sevilen, izlenen, merak edilen bir yer yapmak için yaşadığı zorlukları tahmin etmek için 1950'lerİ, 1960'ları, 1970'leri ve o zamanki dengeleri düşünmek yeterli. 1955 yılında 'Papaz Kaçtı' oyunuyla açılan ve bugüne kadar 120'den fazla oyunda farklı karakterler canlandırıp 140 oyunu da kendisinin yönettiği tiyatrosunu bu sene kapatıyor Dormen. Dünyada 46 yıllık geçmişi bulunan başka özel tiyatro yok. İşler ne kadar kötü giderse gitsin ufak da olsa bir teselli noktası bulurdum hep diyen tiyatrocunun bu meslek için verdiği savaşlar sonsuz. Kendine gülebilenlerin, dozunu kaçırmadan kendiyle alay edebilenlerin, rahat dost olunabilecek, sağlam ve güvenilir insanlar olduğunu düşünmüşümdür der Anılar kitabında. Bu cümle 'dön ve kendine bak' diyor insana: Yaptığımız hatalara, girdiğimiz çıkmaz sokaklara, çözemediğimiz düğümlere ve dönüştüremediğimiz yanlışlara ne kadar selam çaktığımızı, bunu yapmadığımız her an da kendimizle olan arkadaşlığımızı ne kadar aksattığımızı görüyoruz. Haldun Dormen olmak kolay değil. Yaşama mutluluğu olunca da insan enerjiyi nasılsa buluyor. Sözün bittiği yer tam da burası olsa gerek. Çünkü hayatta bazı şeyleri yapabilmek var ama onları yaparken mutluluğa odaklanmak, yapılanları mutluluktan doğarak yapmak Haldun Dormen'i olduğu noktaya getirmiş bize kalan tek şey ayakta alkışlamak. İyi ki varsınız Haldun Dormen, sizden öğrenilecek daha çok şey var!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/haluk-bilginer-hic-curumeyecek", "text": "En büyük sanatın, kişinin karakterine 'üslup kazandırması' olduğunu hatırlatacak bir kere. Nietzsche'ye 'O iş bende' diye göz kırpmış olacak. İnsanın daha katlanılabilir görünmesini ve kendinden memnun olmasını sağlayacak. Bunun için sadece sanatı kullanacak. Vicdanımızın rahatsız olmasını da isteyecek; Rahatsız olmak iyidir diyecek arada. Uykusunda Shakespeare ile yine laf dalaşına girecek, hızını alamayıp sabahında bilek güreşine çağıracak. Delilerin körlere yol gösterdiği bir düzende, Kral Lear'ın \"Sevgisini bağıra çağıra anlatmıyor diye, sevgisiz diyemezsiniz kimseye cümlesini hatırlatacak her defasında. Sevgiye inanacak. Sevgiden yürüyecek. Deliliğe övgüler yağdıracak Erasmus gibi. Yanılmanın pek kötü bir şey olduğundan dem vuranlara Hayır efendim, insanın başına gelebilecek en büyük kötülüktür hiç yanılmamak cümlesini, bürüneceği bir karakterin kulağına illa ki inceden fısıldayacak. Mutluluğun mücadeleyle eşit olduğunu ve ancak sürekli bir şeyleri alt etmeye çalışmaktan gelebileceğini hatırlatacak. Karşımıza çıkan engelleri, yeri geldiğinde ve gerekirse kafa atarak asma cesaretini verecek bize, ağzından tek kelime çıkmadan. Bunu yaparsan mutlu olursun diye bakacak. Hayata kafa atabilme hakkımız ve lüksümüz olduğunu hatırlatacak. Hangi yöne, nasıl bir adım atacağımızı bilemeden öylece yerimizde durakaldığımızda Hiçbir şey yapmadığınız ne mutlu olabilirsiniz ne de mutsuz, öyle ot gibi yaşarsınız cümlesi çınlayacak kulaklarda. İnsanlığın işlediği ve işlemeye devam ettiği tüm ayıpları, Bundan daha büyük bir karanlık olamaz dediği cehaleti, saf ve çocuksu bir çabayla örtmeye çalışmaya devam edecek. Oyunculuk aşağı yukarı böyle bir şey ona göre. Soranlaraysa Oyunculuk yapmaya çalışıyorum diyecek. Adalet ve bellek kaybı üzerine bir dizi olan Şahsiyet'teki performansı sayesinde kazandığı Emmy ödülü konuşmasına sıkıştırdığı Bireyin bellek kaybından daha tehlikeli olan şey, toplumsal bellek kaybıdır. Bu yüzden içinde yaşadığınız toplumun bellek kaybı yaşamadığından emin olun cümlesiyle uyandıracak bizi. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hayalet-sehir-pripyat", "text": "Saat 08.30'da Ukrayna'nın başkenti Kiev'in ünlü meydanı Nezalezhnosti'de beş ülkeden gelen 12 kişilik grupla buluşuyoruz. İngiliz ve Amerikalılar çoğunlukta. Pasaport kontrolünden sonra aracımıza binip rehberimizle beraber Çernobil'e doğru yola çıkıyoruz. Mesafe, Kiev'den 135 kilometre. Ek bilgi: 2002'den bu yana yapılan Pripyat turları sadece devlet izniyle mümkün oluyor. Bu nedenle, gerekli izinlerin alınması için evrakların yaklaşık 10 gün öncesinden tur yetkililerine iletilmesi şart! Pripyat'a doğru ilerlerken rehberimiz Yuri'nin söylediği ilk cümle şu oluyor: Çernobil'e gitmek insan sağlığı açısından risk teşkil etmiyor. Tabii belirtilen kurallara uymak koşuluyla! Yuri önce elindeki Geiger sayacıyla Kiev'deki radyasyon miktarını ölçerek bize gösteriyor. Dijital ekranda beliren rakam 0.13; makul bir değer. Fakat sonraki etaplarda sayaç bize hangi rakamları gösterecek, merak ediyoruz. Bu esnada rehberimiz, birtakım kuralların yazılı olduğu kağıdı okumamızı ve imzalamamızı istiyor. Özetle şunlar var: Her zaman asfalt yolda kalınmalı. Yere çanta ya da herhangi bir eşya bırakılmamalı. Toprakla, bitkilerle ve hayvanlarla kesinlikle temas edilmemeli. Şu cümleninse altının çizildiğini görüyoruz: Kontrol noktalarında askerlerin ve çevrenin fotoğrafını kesinlikle çekmeyin! Hayli teferruatlı bir açıklama metninden sonra, her türlü sorumluluğu üstlenerek belgeleri tek tek imzalıyoruz. Böylece macera tam anlamıyla başlıyor. Yol boyunca bir yandan etrafı incelerken, bir yandan da yaşanan felaketle ilgili belgeseller izliyoruz. Bahsi geçen ve fotoğraflarla felaket kelimesinin tam anlamıyla örtüştüğü hikaye trajik. Korkunç kaza, 26 Nisan 1986 Cuma günü Çernobil'de Reaktör 4'te yapılan güvenlik testiyle başlıyor. Testin amacı, düşman saldırısında ve güç kaynaklarının iptalinde neler olabileceğini görmek. Önce reaktörün gücü yarı yarıya düşürülüyor ve otomatik kapatma güvenlik mekanizmalarıyla kontrol sistemleri devre dışı bırakılıyor. Reaktör yaklaşık dokuz saat bu şekilde çalıştırıldıktan sonra gece 23.00 sularında teste başlanıyor ve reaktörün gücü düşürülüyor. Yönergelerde 700 megavatın altında çalıştırılması yasak olan reaktörün gücü 30 megavata kadar indiriliyor. O gece görev yapan başmühendis durumu bildiği halde, anlamsız bir ısrarla, yanındakilere aldırmadan teste devam ediyor. Reaktör, gücü sıfırlandıktan sonra tekrar çalıştırılıyor. Güç 200 megavata çıktıktan sonra sabitleniyor. Saat 01.00 civarında soğutucu suyun akışı yavaşlıyor ve güç tekrar yükselmeye başlıyor. 01.23'te reaktörü tamamen kapatmak için emir veriliyor fakat o ana kadar yapılan hatalar, kusurlu inşa edilen reaktörde çok ciddi bir güç yükselmesine yol açıyor. Ve yaklaşık 1000 tonluk reaktör kapağını havaya uçuran bir buhar patlamasıyla korkulan oluyor. Bu esnada, içlerinde uranyum olan çubukların büyük bölümü hızla erimeye başlıyor. Ardından ikinci bir patlama meydana geliyor ve içeri giren hava, tonlarca grafit izolasyon blokunu tutuşturuyor. Söndürme işlemi yaklaşık dokuz saat sürüyor ve bu işte görev alan pilotların çoğu hayatını kaybediyor. Bilanço ağır: 31 kişi ölüyor. Daha da ağırı, bu felaket, yıllar boyu etkisini sürdürecek ölümlerin de başlangıcı da oluyor. Patlamayla birlikte Pripyat'ın yaklaşık 100 yıl kullanılamayacak bir ölü şehir haline gelme süreci de başlıyor. Hayvanlar mutasyona uğruyor, doğa intikamını büyük bir ders verircesine alıyor. Tıpkı masallardaki gibi ağaçlar ve bitki örtüsü vahşice ortalığı sarıyor. Her yer harabeye dönerken hayalet bir şehir olup çıkıveriyor Pripyat. İzleri yıllar boyu izlenecek bu patlamanın ardından, öleceğini bilmeden çalışan 200 bini aşkın işçi ve asker, radyasyon atığını olanca gücüyle temizlemeye koyuluyor. SSCB hükümeti olayı örtbas etmeye çalışsa da, iki gün sonra Norveç'te havanın normalin 15 katı kirli olduğu tespit ediliyor. Yetkililer sebebin araştırılmasını istediğinde korkunç sonuç, verilerle karşılık buluyor. Çernobil'de reaktörün patladığı ve büyük bir tehdit içerdiği, tüm dünyaya anında duyuruluyor. Bu ana kadar geçen zaman zarfında herkes evlerinde, felaketin boyutundan habersiz dinlenmeye çekilmiş durumda. Bu haber üzerine Pripyat kasabasındaki insanlar, pazar günü öğleden sonra 1100 adet otobüsle Kiev'e transfer ediliyor. Kendilerine yalnızca birkaç gün için götürüldükleri söylendiğinden, herkes evinden fazla bir eşya almadan çıkıyor. Bir zamanlar neşe içinde vakit geçirdikleri hayatlarına asla dönemeyecekleri gerçeğinden habersizler elbette. Bu süreçte SSCB hükümetinin burada yaşayan halka Kiev'den evler verdiğini öğreniyoruz. Sabah saat 10.00'da Çernobil sınırına ulaşıyoruz ve ilk kontrol noktasında durup aracımızdan iniyoruz. Etrafta başka gruplar da var. Hızlıca sıraya girip pasaport kontrolünden geçtikten sonra tura dahil olan bölgelere gitmek için yeniden hareket ediyoruz. Yolda patlamanın gerçekleştiği yerdeki metruk binaları, sosyal tesisleri görüyoruz. Yarım kalmış yaşam izlerini aracımızın camından sessiz sedasız izlemekle yetiniyoruz. Saat 11.00'de ikinci kontrol noktasına geliyoruz. Rehberimizin sürekli yaptığı uyarı, burada da devam ediyor: Kameralarınız görünmesin ve sakın fotoğraf çekmeyin. Rehberimiz Yuri'nin söylediğine göre bu bölgeye gelen her yabancıya, potansiyel casus ve terörist gözüyle bakılıyor. Bir kontrol noktasına daha geliyoruz. Bu sefer araçtan inmeden, askerler tarafından göz temasıyla kontrol edilip evraklarımıza etraflıca bakıldıktan sonra tekrar yola koyuluyoruz. Kızıl ormandan geçiyoruz usul usul. Etrafta kurumuş, devasa ağaçlar... Sanki Pripyat, doğanın koruması altında. Yuri, otoyolda ilerlediğimizi söylüyor ama görüntü itibarıyla burası köy yolu gibi. Bölgedeki böcek popülasyonu radyasyondan etkilenip yok olduğundan, doğal çürüme eylemi gerçekleşemiyor burada, ağaçlar bile çürüyemiyor. Korku filmi platosu gibi devasa ağaçların, çevreyi ele geçirmiş bitkilerin içinde ilerlerken, bir yandan da araç içindeki televizyondan şehrin 30 yıl önceki halini izliyoruz. Saat 11.30'da, Çernobil çalışanları için 1970'te kurulan Pripyat şehrinin Kiril alfabesiyle yazılmış ünlü heykeli karşılıyor bizi. Bölgenin reaktöre uzaklığı 2 km. Aylarca belgesellerden izlediğim, her bir noktasını ezbere bildiğim alana varmak üzereyiz. Karmakarışık duygularla araçtan inerek fotoğraf çekmeye koyuluyorum. Bu arada, gözümüz ve kulağımız sürekli radyasyon ölçüm cihazında. Asfalt yolda değerler gayet normalken toprak zeminde sayaçtan cızırtı sesleri yükseliyor ve dijital gösterge birden 5'i, 6'yı gösteriyor. Yani tehlike hala mevcut. Ayrıca radyasyon toprağa dağınık düştüğünden adım attıkça farklı seviyelere şahit oluyoruz. Araca binerken zıplama ritüelini yerine getiriyoruz her defasında. Bu, olası radyasyon temasının üzerimizden düşmesine yarıyor. Şehir merkezine doğru ilerlerken ilk durağımız bir anaokulu. Sürekli uyarılıyoruz: Hiçbir şeye dokunmayın! İçerisi etrafı saran ağaçlardan ötürü karanlık. Duvar boyaları rutubetten dökülmüş, eşyalar yağmalanmış ve etraf darmadağınık. Oyuncak bebekler eşliğinde, kafamda tasarladığım kareleri fotoğraflamaya başlıyorum. Tura yürüyerek devam ediyoruz çünkü doğa araçlara müsaade etmiyor. Şehir merkezindeki oteller, marketler, stadyum; sanki bir ormanın içine sonradan yerleştirilmiş felaket senaryolu filmlerin bir parçası. Kendimi The Book of Eli ya da I'm Legend filmlerinin setinde gibi hissetmem bundan. Bir süre sonra karşımıza ünlü lunapark çıkıyor. 1 Mayıs 1986'da, İşçi Bayramı'nda açılması planlanan park da ne yazık ki diğer pek çok şey gibi hiç kullanılamadan oracıkta çürümeye terk edilmiş. Hiç dönemeyen dolap, hiç çarpışamayan araba, dev ağaçların yanında objektife poz veriyor. Parktaki demir oyun aletlerinin çoğu aşırı radyasyon emdiğinden toprak altına gömülü. Geiger cihazları, çıkarabilecekleri uyarı seslerinin tamamını çıkarıyor. Radyasyon, limitleri zorladıkça zorlamakta. Az sonra bir liseye giriyoruz. Havanın aydınlığı, yerini bina içinde korkutucu bir karanlığa bırakıyor. Etraf bir gaz maskesi dükkanı gibi; zemin, Rus ordu malı maskelerle kaplı. Öğrencilerin çizdiği resimler hala duvarları süslüyor. Yerde ve sıraların üstündeyse okul kitapları var. Oyuncaklar, defterler, okul araç-gereçleri ve yağmacılar tarafından değersiz görülen eşyalar her yerde geçmişin ve kazanın hikayesini anlatıyor. Zaman 26 Nisan 1986'da donup kalmış sanki. İşte, bir metruk bina daha. Sayısız maça ev sahipliği yapmış bir stadyum aslında burası. Rehberimiz, ağaçların futbol takımına dönüştüğünü söylüyor ve gördüklerimize şaşırıp kalıyoruz. Gerçekten doğa şehri ele geçirmiş. Tribünler, yeşil saha, artık ormana ait. Stadyumun ardından yüzme havuzuna doğru yola koyuluyoruz. Ağaçların arasından az da olsa ışık içeri girmeye çabalıyor. Duvardaki büyük saatle atlama rampası beni de çek dercesine poz veriyor. Soyunma odaları, jimnastik salonu zamana direnememiş; tam bir harabe. Uzun zamandır yaptığım urban exploring fotoğrafçılık için bulunmaz bir fırsat olarak görüyorum bu anları. Çektiğim her karenin, hayatını ve anılarını kaybeden insanların acılarından arta kalanlar olduğunu biliyor ve bir garip rahatsızlık hissiyle objektife basmaya devam ediyorum. Girilmesi hala sakıncalı ve tehlikeli olan onlarca ev var. Tabii kaçak girilebilir fakat sonuçlarını da göze almanız gerekiyor. Her adımda farklı bir radyasyon değeriyle karşı karşıya kalıyoruz. Biraz ilerledikten sonra karşımıza 800 m uzunluğunda devasa bir radar çıkıyor. SSCB tarafından inşa edilen yapının iklim silahı mı yoksa radar mı olduğu hala tartışma konusu. Mesele şu: 1982-1988 yıllarında Kaliforniya'da tarihin en büyük kuraklığı yaşanıyor ve Amerika bunun sorumlusu olarak bu radar cihazını işaret ediyor. SSCB ise radarın bir iklim silahı olduğunu reddediyor. Şimdilerde bazı amatör radyocular bu radarı, verici amaçlı kullanmaya devam ediyor. Gördüklerimizi sindirmek için yavaşça yürüyerek aracımıza ulaşıp dönüşe geçiyoruz. Saat 16.00'da ilk kontrol noktasına varıyoruz. Burada araçtan inerek, radyasyon kontrolüne girmek için inşa edilmiş binaya girmemiz gerek. Gruptaki herkes tek tek cihazdan geçiyor. Ellerimizi iki yana koyup, alt zemindeki plakaya basıyor, beşer saniye kadar duruyoruz. Cihazın üst kısmındaki ekranda yeşil ışığın yanmasını bekliyoruz. Yeşil renk radyasyon yüklü olmadığımızın, diğer bir deyişle temiz olduğumuzun ispatı niteliğinde. Neyse ki kırmızı ışık yanmıyor ve radyasyona maruz kalmadığımızı anlayarak alandan ayrılıyoruz. Aksi olsaydı bir gün daha konaklamamız gerektiğini söylüyor Yuri. Tekrar araca binip Çernobil'de küçük restorana geçiyoruz. Saat 17.00'de Kiev'e doğru yola çıkıyoruz. Disyatki kontrol noktasında tekrar radyasyon cihazından geçiyoruz. Biz temiz bir biçimde yolumuza devam ederken, yoğun radyasyona maruz kalmış ve ancak 70 yılda temizlenebilecek bu hayalet şehri, yani Pripyat'ı arkamızda bırakıyoruz. Saat 18.00'de tur görevlilerinin bizi bıraktığı meydana varıyoruz. Bu kısa ama etkileyici Çernobil turundan akılda kalanlar gezilen, görülen yerler değil de hissedilen duygular olarak anılarımıza yerleşiyor. Her biri kötü bir anıya dönüşmüş yaşam izleri, toprağın altına gömülmüş binlerce eşya, rahatsız edici ve korkutucu sessizlik, sürekli sizi izleyen binalar... Yine de, kulaklarımda Pink Floyd'un Marooned şarkısıyla, Bir daha ne zaman Pripyat'a gelirim acaba diye düşünmeye koyuluyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hayat-kerem-bursin-olsa", "text": "O, yaklaşık dört yıldır gündemimizde. Babasının işi sebebiyle Abu Dabi'den Teksas'a, Cakarta'dan Los Angeles'a dünyanın dört bir yanında geçen çocukluk yılları; yakışıklılığı, kasları, hafif Amerikan aksanı, Serenay Sarıkaya'yla olan ilişkisi ve yardımseverliğiyle gazete manşetlerinde, dergi kapaklarında, sosyal medya paylaşımda kendine genişçe yer buldu ve bulmaya da devam ediyor. Bu sebeple onu benim sorularımdan daha mutlu edecek bir yere davet ettik; Avrupa'nın en iddialı spor oteline, Iron Man organizasyonunuzu ülkemize kazandıran Gloria Sports Arena'ya... Etrafında dev futbol sahalarını, olimpik havuzları, koşu pistlerini, boks ringini, uzun atlama parkurunu görünce sanırım gerçekten mutlu oldu. En azından rahatlıkla söyleyebilirim ki çekim ile antrenman, röportaj ile oyun birbirine karıştı ve epey eğlendik. Genç adamların özeneceği, genç kadınlarınsa aşık olacağı kadar yakışıklı, pek 'Türk tipi' olmayan, sixpack sahibi; kusursuz İngilizce, hafif kusurlu Türkçe konuşan kızıl-sarışın bu genç adam, iltifatlardan ustaca sıyrılabiliyor. Mütevazı ve merkezde olmayı çok sevmiyor. Bu kadar gencin idolüsün. Senin idealindeki doğru adam olmaya yakın mısın diye sorduğumda verdiği cevapla etkilendiğimi itiraf ediyorum. İdeal adam olmak belki de sadece benimle, başarılarımla ilgili değildir. Hayat sadece benimle ilgili değil. Başkalarına yardım etmek, birilerinin mutluluğunun, sağlığının, başarısının yardımcısı olmaktır belki de beni ideal adam yapacak olan şey. Ben her zaman vermekten yanayım. Evrenin bana verdiklerini geri vermekten... Bu felsefe, yani 'geri vermek' Bürsin'in hayat gayesi. Hayat kolay değil, bunu hepimiz biliyoruz. Ama ben tek bir şey için spor yaptım ve yapmaya devam ediyorum: 'Başardım' demek için. Kaç şınav çektiğin, kaç baklavan olduğu önemli değil; başarma duygusu önemli. Ben bu yüzden sabah erken saatte antrenman yapmayı seviyorum. Güne başarmış bir tavırla başladığımda o gün karşıma ne çıkarsa çıksın bir şekilde halledebileceğimi hissediyorum. Çekimi gerçekleştirdiğimiz günlerde, başrolünde olduğu 'Bu Şehir Arkandan Gelecek' dizisinin final bölümü çekiliyordu. Bürsin bir süre televizyon dizilerine ara verecek. Yakında bir film projesi var; ayrıca Amerika'ya yoğunlaşmak istiyor. Benim zorlu basılı yayıncılık şartlarımın bir benzeri onun da televizyon kariyerinde geçerli. İnterneti daha özgür, daha yaratıcı ve daha yeni bir ortam olarak görüyor ve bu alanda bir şeyler yapabileceğini, yoksa bir süre bekleyeceğini söylüyor. Oyunculuk onu en çok değiştiren ve geliştiren işi olmuş. Deli gibi araştırma yapman lazım. Kendinden bir şey çıkarabilmek için, içine dönmen lazım. Sadece dizi ve film değil, bir tiyatro oyunu için de elbette... Kendine hakim olman çok önemli. Kendini ne kadar yakından tanırsan, kendinle ne kadar barışık olursan o kadar iyi. Müthiş bir kişisel gelişim aslında. Peki kendini rolüne çok kaptırır mı? Canlandırdığın karaktere bir şeyler katmaya çalışıyorsun, bunun pratiğini tabii kendi hayatında yapıyorsun ve rolün hayatına yansıyor. Ama kaptırmak ya da kapılmak meselesi başka bir şey. Güzel bir ilişki gibi. Bir kız arkadaşınız olur, mutlu olursunuz ama 'bir' olmak, akıp gitmek o kadar kolay değildir. Rol de öyle. Diziden çok, bir oyunda canlandırdığım karakterle bir oldum bugüne kadar; 'Mariner' diye bir oyun sahnelemiştik, oradaki rolüme çok kapılmıştım. Gelelim röportajın benim için en eğlenceli kısmına. Kayıt cihazı kapanıyor, sohbet başlıyor. Elbette 'off the record' şeyleri burada yazmayacağım, burası gözlemlerimin bir özeti. Bürsin eski arkadaşlarını etrafında tutuyor ve hatta onlarla çalışıyor. 'Entourage' dizisindeki gibiler. Bir yandan dayanışma halindeler diğer yandan da iş yapıyorlar ve hatta 'takılıyorlar'. Kerem'in şöhretinden yararlanıp havuz partileri yaptıklarını görmedim, o ayrı... Hep birlikte hem eğleniyor hem de günde 24 saat, 'Kerem Bürsin' markası için çalışıyorlar. Hepsi en az benim kadar eğlenerek Jimmy Fallon - Lip Sync Battle ve Jimmy Kimmel - Mean Tweets videolarını izliyor. Hatta Kerem'in Amerika'da yıllarca birlikte yaşadığı arkadaşı geçenlerde Lip Sync Battle'a katılmış, bize onun videolarını gösteriyor. Arkadaşı kim derseniz; 'Orange is The New Black' ve 'How to Get Away with Murder' dizilerinde izlediğimiz Matt McGorry. Bir yandan telefondan bu programları izlerken diğer yandan da biz neden böyle işler yapamıyoruz diye iç geçiriyoruz. Malum, biz ülkece jön seviyoruz. O hiç anlayamadığımız 'jön' tanımı bir kere kullanıldı mı artık ne açık ne de özgür olabilmek mümkün. Çünkü yeni jön çok dikkatli, çok sınırlı, çok efendi... Fazla konuşmayacak, komik olmayacak, kendiyle dalga geçmeyecek, politik fikrini söylemeyecek, zaten genel olarak pek fikri olmayacak. Ama en önemlisi keskin ve derin bakışlar atacak! Ama işte, Kerem Bürsin öyle biri değil. Bu yüzden insana umut veriyor. Bilgili, her anlamda donanımlı. Kendine, zihnine, bedenine, ruhuna yatırım yapıyor. Uluslararası programları, haberleri izliyor. Dünyada hangi yardım kuruluşu ne yapıyor, takip ediyor. Bir şeyler yapmak istiyor. Araştırıyor. Eminim hepimiz gibi onun da sisteme isyan ettiği oluyor. Ama Kerem Bürsin nesli bu şekilde devam ettiği sürece bizi ve sistemi değiştirecekler. O, zımba gibi karşınızda durdukça, kendinden önce çevresindekilerin huzuruna özen gösterdiğini gördükçe buna gerçekten inanıyorsunuz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hayata-sifirdan-baslamak-gercekten-mumkun-mudur-norobilim-cevapliyor", "text": "Mesela sen İngilizce biliyorsan beyninin İngilizceyi öğrenmiş olduğu gerçeğini geri alamazsın. Ama bir başka bir dil öğrenip beynindeki o bölgeyi İngilizcenin olduğu bölgeden daha güçlü yapabilirsin. O yeni bölge artık daha çok yer kaplar ve İngilizcenin alanı daralır, ama hiçbir zaman tamamen silinmez. Vücudundaki hücreler kendilerini sürekli yeniler, her an değişimdelerdir. Ama bu bilgi senin sorduğun soruya cevap vermiyor. Senin sorun daha çok nöroplastisitenin alanına giriyor. Yani bu konu beynin içinde olan, sen büyüdükçe, öğrendikçe ve geliştikçe değişen sistemle alakalı. Bu beynin yapısal ve fizyolojik değişikliklere uğrama yeteneğidir bir bakıma. Aslında her deneyimin beynini etkiler. Bir taraftan toksik bir ilişkinin sana getirdikleri ve vereceği zarar ya da öğrendiğin kişilerle geçirdiğin zamandan sana kalan güzel bilgiler. Nöroplastisite konu olunca olmuş bir şeyi geri alamazsın. Sıfırdan başlayamazsın ama taze bir başlangıç yapabilirsin. Geçmişi değiştiremezsin ama yeni bir gelecek yaratabilirsin. Olanları geri almak pek mümkün olmaz. Psikolojik bir bakış açısından da bakarsak travma yaşayan çocukları ele aldığımızda bazılarının suça itildiğini veya sağlıklı ilişkiler kuramadığını görebiliriz ama aynı travmayı yaşayan bir başka çocuk çok sağlıklı ilişkiler kurup hayatta ekonomik olarak çok başarılı olabilir örneğin. İnsanın hayatının her evresinde bazı dönüm ve seçim noktaları olduğundan bahsedebiliriz. Burada mesele bu süreçlerin ne kadar farkında olduğumuz ve onlarla ne yaptığımız. İşin akışını değiştiren şey tam da orası. Önemli olan o süreçlere otomatik cevaplar vermemek. Çoğu insan hayat zor, işler benim için öyle gitmiyor, iyi şeyler başka insanların başına gelir zaten bakışında oluyor. Bu sorumluluk almamaktır. Tabii ki kötü şeyler hepimizin başına gelebilir bu ayrı bir konu. Ben bunu denedim ama olmadı, ama bu süreçten şunu, şunu ve şunu öğrendim yaklaşımında olmak sorumluluk almaktır. Böylece başka fırsatlara kapı açan bir yaklaşımda olursun aynı zamanda. The Source da bununla alakalı. Çoğumuz nörobilimden habersiz, oto pilotta sürüyoruz hayatlarımızı, halbuki hayatlarımızın kontrolü tahmin ettiğimizden daha çok elimizde. Genelde kişisel veya profesyonel bir krizin yaşanması bunu anlamanın yollarından biri olabilir. Ama her zaman buna gerek yoktur. Ben istediğim hayatı mı yaşıyorum?, Yaptığım iş beni mutlu ediyor mu?, Burası benim yaşarken huzurlu olduğum yer mi? gibi soruları sormak bunu anlamanın yollarından biridir. Ve bu sorular herkese göre değişir. Sosyal ve ailesel beklentiler de bu konuya giriyor çünkü genç yaştan itibaren bunlara maruz kalıyoruz. Aileniz sizin ne yapmanız gerektiğine dair katı fikirlere sahip olabilir. Bu fikirle büyüyen birisi için başka türlüsünü yapmak veya düşünmek korkutucu olabilir. Beynin nasıl çalıştığını anlıyorsan ve kendine, kendince spiritüelliğe dair bir anlayış geliştirirsen nerede durduğunu da çok daha iyi anlarsın. Bu çok önemli bir soru. Ve bu soruya tek başına cevap aramaktansa ailen, arkadaşların, bir koç veya terapistin seninle bu süreçte olması önemli olabilir. Seni perspektifinden çıkarmak için. Seni yönlendiren birisi sana konunun başka yönlerini gösterebilir. Görselleştirme ve aksiyon panolarını bu yüzden çok önemli buluyorum. İnsanlar daha çok hayal panosu terimini kullanıyor ama bir şeyi hayata geçirmek için onu hayal etmekten fazlasını yapman gerekir. Becerilerini kullanman gerekir. İstediklerini görselleştirdiğinde, mantığın, içgüdün ve hislerinle o istediğin şeyin gerçekten istediğin şey olup olmadığını daha iyi anlarsın. Hele de yazmaya kıyasla bu görsellikle daha iyi çalışır ve sana durumu daha iyi anlatır. Bazen mantıkla düşünüyoruz ama hislerimiz veya içgüdümüz başka bir şey söyleyebiliyor. O şeyi panonun tam ortasına koy ve her gün onun için küçük de olsa bir adım atmaya başla ve bunun farkında ol. O şeye doğru kendini geliştir. Vücudunda da hissettiğin o şeye doğru ilerle. Çünkü zaten sen onun ne olduğunu ve senin istediğin şey olup olmadığını içten içe biliyorsun. Ve bir korku gelir de o düşünceden şüphe edersen hatırlamalısın bu beyninin sana bir oyunu olabilir. Aslında sadece korkuyorsundur. Bu söze bayılıyorum: En büyük korkun çuvallamak değildir, en büyük korkun en büyük hayallerinin de ötesine geçmendir. Bir kararının ve inandığın şeyin başka insanlara bir etkisi olabileceğinden korkuyor olabilirsin. Farklı düşünme yolları var. Altı farklı düşünme yolundan bahsedebiliriz. Bunlar, duygularının ustası olmak, beyin - beden bağlantısı, içgüdü, mantık, motivasyon ve dayanıklılık, ve son olarak da yaratıcılıktır. Kendine ben hayatımla ne yapmalıyım sorusunu bütün bu alanlarda sorup da benzer cevaplar alırsan kendin için doğru yolda olduğundan bahsedebilirsin. Nörobilim diyor ki bu farklı düşünme yolları hizalanmışsa daha başarılı olman için daha çok şansın var. Ama bu düşünce yollarında beyninin güvenle düşünmesine yardımcı olmalısın. Burada detaya girip glükoz ve oksijenden de bahsedebiliriz ama işin özeti şu ki beynin içinde gerekli sağlıklı ortamı sağlamalısın."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hayatinin-hangi-bolumde-takili-kaldin", "text": "M.Ö. 335'te ünlü filozof Aristo, beynin sadece kalbin aşırı ısınmasını önleyen bir radyatör olduğunu düşünüyordu. Ne biçim filozof bu? demeyin. Sonuçta daha beynin neden çalıştığını bir kenara bırakın, elektriğin varlığından haberdar olmadıkları için nasıl çalıştığını bile bilmiyorlar. O zaman kalp daha önemli. Zamanla dünya kalbin yerine beyni koymaya başladıysa demek... İyi mi oldu kötü mü oldu birazdan tartışacağız. Komedyen Emo Philips'in harika bir tespiti var. Eskiden vücudun en önemli organının beyin olduğunu düşünürdüm diyor ve devam ediyor: Sonra bunu bana kimin söylediğini fark ettim. Yani beyin aslında hem bizim karakterimizi, hareketlerimizi, özetle bizi biz yapan bilişsel ve davranışsal süreçlerin tamamını içeriyor olsa da aynı zamanda bizi biz olmaktan alıkoyan tüm süreçleri de içeriyor anlamına geliyor. Bizi vezir de ediyor rezil de. Hareket etmemizi de sağlıyor, kendimizi sabote edip hareketsiz kalmamızı da... Karmaşık mı geldi? Kemerlerinizi bağlayın; hızlanıyoruz. Beynimiz travmaların üstesinden çok basit bir metotla gelmeye çalışır: Kötü anıları unut, iyileri hatırla! Bizim unutmak dediğimiz şey tekrarlamamakla mümkün. Yani bir şeyi uzun süre tekrarlamazsak sinapslar arasında kurulan köprüler zayıflıyor ve bir süre sonra unutuyoruz ancak duygusal olarak çok etkilendiğimiz ve çoktan sinaps bağlarını dört şeritli otobanlara çevirdiğimiz bir durum söz konusuysa beyin; baş edemediklerini derinliklere at. İyi hatıraları hatırla, taktiğiyle oynamaya başlıyor. İşte sonlara doğru asla anlaşamadığımızı düşündüğümüz, sayısız kavga hatta saygısızlık boyutlarına geldiğimiz, belki aldattığımız ya da aldatıldığımız ve olmayacağına kesin kanaat getirip ayrılmaya karar verdiğimiz, tüm anları unutup bir romantik şarkıda ona mesaj attıran ikili deliliğe: Euphoric Recall adı veriliyor. Hazsal geri çağrışım. Hele ki mesaja olumlu yanıt gelirse ve o akşam da birlikte olursak sanki kötü olan hiçbir şey yaşanmamış gibi ilişkiye de başlayabiliyoruz. Eğlencemiz genelde burada bitiyor. Bu sefer daha hızlı bir şekilde anlaşamadığımızı anlıyor ve kötü anılarımızı geri çağırıp yine ayrılıyoruz. Sonuçta beyin bizim iyiliğimiz için iyi yönleri hatırlarken, aslında bizi yine aynı kısır döngüye de sokabiliyor. Beynimiz, aşk hayatımızın aksine basit komutlarla çalışır. Sinaps minaps deyince çok modern ve havalı gibi görünse de sonuçta atalarımızdan miras aldığımız, ortalama 300 bin yaşında ve gelişmeye çalışan bir organ. Son 35 bin yıldır da hiçbir değişim göstermediği söyleniyor. Bu, insandaki hali tabii... İşin içine sürüngen atalarımızı da sokarsak 500 milyon yaşında bir bunak aslında. Yöntemleri de aynı şekilde eski. Hayatta kalmak için riskleri gözden geçir; problem ara; problemle karşılaş. Kaç ya da savaş! Bugün robot yapan bireyle, mağaraya resim çizenin beyni aynı şekilde çalışıyor. Sadece zaman içerisinde ön korteksi büyütüp değer yargılarımızı artırmışız. Yani eskiden buzul çağı geliyor ne yapacağız? Çiftleşip hayatta kalmamız lazım derken bugün, uzun ilişki sonrası ayrılıktan sonra ben nasıl hayatta kalacağım? demeye başlamışız. Böyle söyleyince komik ve basit geliyor olabilir ama büyük resme bakınca daha rahat anlaşılıyor. O gün de problemlere karşı savaş açan ve kaçan insanlar varken bugün de problemlere karşı savaş açanlar ve kaçanlar var. Değişen tek şey problemler. Bir de zamanın akışı... Eğer o gün bir problemi çözemezsek anında ölüyorduk, bugün bir problemi çözemeyip orada takılı kalırsak yavaş yavaş ölüyoruz. Bir Homo-saphien beyni ortalama 1.4 kilogram. Peki, böylesi her şeye muhalefet, susmayan, dışarıda konuşmasa içeride gürültü yapan, çözemediği sorun olursa takılıp kalan, neyin doğru neyin yanlış olduğuna yine kendi koyduğu sınırlar içerisinde karar veren bir organı taşımanın sorumluluğu? Streslerimiz ve kaygılarımız? Bunların kilosu ölçülür mü? Bir yöntemi var. Stres ve kaygıların ağırlığı onları ne kadar süre taşıdığınızla ilgilidir. Aynı iki elinizle önünüzde, sayfayı çevirmeden tuttuğunuz bir defter gibi... Başta hiçbir şekilde ağırlığını hissetmezsiniz. Biraz daha tutarsanız elleriniz ve kollarınız uyuşmaya başlar. Daha da uzatırsanız omuzlarınız, boynunuz tutulur. En sonunda ağırlığı taşımaktan felç olursunuz ve hareket edemez hale gelirsiniz. Ne yapacaksınız? Defteri mi yakacaksınız yoksa kendinizi mi? Defteri yakarsanız sizi siz yapan deneyimleri de yakarsınız. Kendinizi yakarsanız o zaman yaşamayı bırakırsınız, yeni hatıralar yazamazsınız. Çok basit bir çözümü var. Defteri önünüze bırakıp, parmağınızı okkalı bir şekilde yalayıp, sayfayı çevirip yeniden tutmaya başlayabilirsiniz. Binlerce yıldır dünyadaki atalarımız gibi biz de şu hem uzun hem de kısacık hayatımızda hata yapmaya devam edeceğiz. Yaşamak demek yeni hatalar yapmak demek. Ben oradan bir porsiyon mutluluk alayım ama içinde korku, üzüntü, kaygı olmasın. Sade olsun diye bir sipariş yok. Ben oradan mutlu bir ilişki alayım ama içinde kavga, tartışma, eski yaralar, güvensizlikler olmasın diye bir sipariş yok. Menü belli. Biri olmadan diğeri de yok. O yüzden şimdi sayfayı çevir ve oyuna başla."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hem-centilmen-hem-hedonist-nasil-olunur", "text": "GQ Türkiye'ye ilk yazımda sıradan bir karantina gününü tekila, lime suyu, kale, birkaç disko kaydı biraz da hedonizm ile nasıl unutulmaz bir ev partisine dönüştürdüğümü anlatmıştım. Artık yavaş yavaş sosyalleşebildiğimize göre, hadi gelin bu kez de gece hayatında centilmenliğin değişen yeni kurallarını birlikte tanımlayalım. Yeni centilmen en az birkaç yemeği yapmayı çok iyi bilir, hatta öyle iyi bilir ki bu yemekler zamanla kendisiyle özdeşleşir. Ancak evde değil de dışarıda yemeğe karar verdiğinde de, bu dünyanın kurallarına göre oynamayı en iyi o bilir. İşletmeciyi tanıyorum, bana kafa masayı verin tavrından uzak, bir mekana gittiğinde gerektiğinde sırada beklemesi bilir, bekletilirken problem çıkarmak yerine, bara geçerek kendine güzel bir kokteyl ısmarlar ve date'ini o andan keyif alarak bekler. Date'i sonunda kapıdan girdiğinde, O aslında o mekanın çoktan bir parçası olmuş gibidir. Konu yemeğe geldiğinde menüdeki en pahalı tabağı değil, en lezzetli ve en uyumlu seçimi bilir. Yemek boyunca gerçek anlamda 'mindful'dur. Yani anda ve farkındadır. Olduğu yerde, olduğu ortama ve kişilere odaklıdır. Gözleri ve ruhu etrafta dolaşmaz. Cep telefonuyla ilgilenmez. 'After'a nereye gidiyoruz' diye kovalamaz. Gece boyu adeta bir 'mood maker'dır. Yarattığı ortamlara uygun insanları bir araya getirmeyi, onları bir arada tutmayı bilir ve herkesi rahat hissettirir. Çok iyi bir dinleyicidir. Herkesi sonuna kadar dinler, anlar ve anlatılanlara katılım gösterir. Ancak konu kendisine geldiğinde, kadınlarla yaşadığı özel anları kimseyle paylaşmaz. Özellikle de yaptığı sporu ve özel beslenme programını tüm gecenin ana sohbet konusu haline getirmez. Masada tanımadığı insanlar varsa, amacı, yaratacağı ilk izlenimin hatırlanır olmasıdır, kimseyi şok etmek istemez. Bir masaya sonradan dahil oluyorsa, kendini tanıtır ve masadaki sohbeti domine etmek yerine, eşlik eden olmayı seçer. Kız arkadaşının BFF'leri ile dışarı çıkıyorsa sadece kız arkadaşına değil yanındaki tüm kadınlara ne içtiklerini sorar. Hesabı öderken kimsenin gözüne sokmaz, ödediğini kimse fark etmez. Gece hayatında, her anında olduğu gibidir aslında, mükemmel olmaya değil, kendinin en iyi versiyonu olmaya çalışır. Hem kendinin hem de diğerlerinin her halini sever, farklılıkları kabullenir. Bu yazı GQ Türkiye Yaz 2020 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hep-daha-ileriye-george-clooney", "text": "Yıl, 2013. Henüz 52'sinde, bekar ve çocuksuz, biraz umutsuz, yaşının fazlasıyla farkında George Clooney, her tarafı kırık dökük bir çiçekçi karavanının direksiyonunda, Hollywood yıldızlarının pek işinin düşmediği, şehrin 'downtown' bölgesine doğru sürüyor. Bir aksiyon filmi seti ya da çekim sahnesi değil; normal, sıradan bir gün bu. O yıl rol aldığı 'Gravity' filminin gişe başarısından dolayı hala şaşkın. Filmin en fazla üç-beş milyon dolar gişe elde edeceğinden o kadar eminmiş ki, rolü için herhangi bir ücret dahi talep etmemiş, yapımcının gişeden belli bir yüzde teklifine tereddüt etmeden 'tamam' demiş. Gravity'nin dünya çapında 723 milyon dolar hasılatla tüm zamanların en çok izlenen bilimkurgu filmine dönüşeceği aklından geçmemiş. Eline, hiç beklemediği bir anda yüklü para geçmesiyle hayatını, başına gelenleri ve nereden nereye geldiğini sorguluyor karavanının direksiyonunda, tabelası olmayan bir hangarın kapısını ararken. Adresi buluyor, hangar kapısı açılıyor, karavanla içeri giriyor. Bir yandan burada olduğunu bilen tek kişi asistanı, heyecan ve korkudan altına yapmaması için telkin etmeye çalışıyor telefonda. Ön koltuktan iniyor, arka kapıyı açıyor. Asistanının satın aldığı 14 adet Tumi marka valizi tek tek çıkarıyor; her birine, birer milyon dolar nakit dolduruluyor. Clooney, çantaları karavana yerleştirdiği gibi olay mahallinden ayrılıyor. Clooney, o geceden tam bir yıl sonra, 27 Eylül 2014'te, Lübnan asıllı, insan hakları savunucusu avukat Amal Alamuddin ile evleniyor. Karşımdaki George Clooney ise 59'unda, evli, iki çocuklu ve fazlasıyla umutlu. Normal şartlarda Los Angeles'ta, bir basın buluşmasında, yüz yüze gerçekleşecek bu karşılaşma, hiçbir şeyin normal olmadığı 2020'de, Zoom üzerinden, gerçekleşiyor. Son dokuz ayını geçirdiği evindeki sinema odasında, koyu kahve renkteki kadife sinema perdesinin önüne geçmiş; elinde içkisi, hem yönetip, hem başrolünü üstlendiği bir Netflix orijinali olan son filmi 'The Midnight Sky'ı anlatmak ve 'uluslararası ikon' ödülünü 'elden' almak için karşımda. Film, küresel bir felaketin ardından Kuzey Kutbu'nda, tahliye edilmiş araştırma merkezinde tek başına yaşayan bir bilim insanının, bir astronot ekibiyle irtibat kurup Dünya'ya dönmemeleri için onları uyarmaya çalışmasını ve bu sürede merkezde unutulan bir kız çocuğuyla ilişkisini anlatıyor. Altta akan, aklımızı asıl gıdıklayan konusu ise insanın hayattaki pişmanlıkları ve yaşadıklarıyla yüzleşebilme beceresi. Malum, 'kendi kendine yalan söyleyebilen tek canlı türü' olarak bu konularda yetilerimiz biraz şaibeli. İç kazı yapmak için bulduğu alan ve seçtiği zaman, daha doğru olamazdı. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/her-mevsim-kis", "text": "Geminin ağır kapısını açıp dışarı, yan güverteye çıkıyorum. İlk anda bir şey hissedilmiyor ancak birkaç saniye sonrasında serin bir hava çevremi sarıyor. Kendini kışsever biri olarak nitelendiren birini bile titreten bir serinlikten bahsediyoruz. Yaklaşık -25 derece ile her nefes bir iç titremesine dönüyor. Sanki çevremde yeşil ekranda çekilmiş bir fantastik film seti var. Buzlarla kaplı denize inen dik yamaçlar, arada görüntüye giren ufak avcı kulübeleri, yamaçlardaki kar örtüsü içinde kemirecek ot bulmaya çalışan ren geyikleri, buz tutup tutmamakta kararsız deniz üstünde ilerleyen gemimiz ve hiç bilmediğin türde bir soğuk. Kuzey kutup dairesi içerisinde yer alan son büyük kara parçası olan Svalbard çevresinde, 77. boylamın da kuzeyinde yabancı bir ıssızlık içerisinde ilerliyoruz. Buradaki ıssızlık adeta zaman makinesiyle çağlar öncesine gitmiş bir insanın ıssızlığı. Ne yapacağımı bilmediğim bir gezegene düşmüş gibiyim. Güvertede biraz uzun vakit geçirince açıkta kalan tek yer olan yanaklarımda soğuk ısırığı başlıyor. Önce hafif bir yanma, ardından tüm sinir uçlarına batan ufak iğneler hissediliyor. O an anlıyorum ki, kılcal damarlarımdaki kan donma sinyalleri veriyor. Elimdeki çift eldivene rağmen parmak uçlarım, ayağımdaki dolgulu çizmeye rağmen ayak parmaklarım donma sinyalleri veriyor. Bu coğrafya hareketsizliği affetmiyor. Karaya çıkmış bir balık gibiyim. Çevreme dipsiz bir hayranlığın getirdiği şaşkınlıkla bakıyorum. Arktik'in aura'sının içinde yerçekimsiz bir halde sürüklenir gibiyim. Kaptan köşküne çıkmaya karar veriyorum. Orası hem sıcak hem de daha manzaralı. Elmacık kemiklerimdeki batma sona eriyor. Elim ayağım sadece soğuk artık. Daha tanıdığım bir üşüme bu. İçim rahatlıyor. Kaptan köşkünde herkes dev dürbünlerle ufuk çizgisini tarıyor. Şizofrenik bir hal var içeride. Kilometrelerce uzanan satıhta dünyanın en şahsına münhasır canlısını arıyoruz: Kutup ayısı. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde yaklaşık bir saatlik arama sonunda güverteden ayı! diye bir ses geliyor ve geminin her noktasında dev bir hareketlilik başlıyor. Bu unutulmuş coğrafyadaki en hareketli alan muhtemelen gemimiz Freya'ya dönüşüyor. Bir anda boş güverte elinde bazukalara benzeyen dev objektifleriyle gemi arkadaşlarımla doluyor. Ayı hala uzakta, bu telaşa düşmeyip gemideki hareketliliği izliyorum. Çok bin yıldır aynı gezegeni paylaştığımız bu özel canlıyı görmek için dünyanın çeşitli yerlerinden gelen bu insanların tutkularına şahitlik etmek çok keyifli. Bir yandan adeta yavaş çekimde batmaya başlayan güneşi izliyorum. Arktik baharının en güzel tarafı gün batımının saatler sürmesi. Çevreme bakıyorum ve o anlardan birinde olduğumu fark ediyorum. Daha ne isteyebilirim ki? anlarından biri bu. İnsanın her şey mükemmel gibi hissettiği belki hayatında birkaç kez yaşanabilecek anlardan. Sadece çevresel faktörlerin değil, gerçekten öyle olmasa da zihnen, manen, fiziken; her şeyin mükemmel hissettirdiği bir andan bahsediyorum. Alt güverteye inip ekibe karışıyorum. Temel kuralımız sessizlik. Freya ile sahile yaklaşıyoruz. Yaklaştıkça karşımızda bir sürpriz beliriyor ve yetişkin dişi kutup ayısının yanında, bir de bebek olduğunu fark ediyoruz. Çocukken misafirliğe gitmişsiniz ve en sevdiğiniz yemek önünüze gelmiş, tadına doyamamışsınız ve tabağınızı bitirince önünüze bir tabak daha koyuyorlar gibi bir his adeta. Güneşin açısıyla ışığın tonları akıl almaz bir hale bürünüyor. Bu bembeyaz dünya adeta renk zenginliği yaşıyor. Hayatımda görmediğim beyazlar ortaya çıkıyor bir anda. Sanki zihnimde yeni bir harita açılıyor. Kutup ayısı beyazıyla tanışıyorum mesela. Çok hafif sarı tonları barındıran, açık griye çalan bir beyaz. Kutup ayısı yavrusu beyazı ise daha saf bir beyaz. Kutup bölgesinde koyu lacivert sularda kendini gösteren dalga köpüğü beyazı var. Deniz buzu beyazı var; kepçeyle denizden alınca şeffaflaşan buz, denizde farklı bir beyaza dönüşüyor. Bir de kar beyazı var. Ama bu kar buzlaşmış, binlerce yıldır dünyanın kaydını tutan bir çetele olduğundan hafif kirli sarı bir beyaz. Bu minimalist renk zenginliğinin tadını çıkarırken karşımızda yavrusuyla anne kutup ayısı durmaksızın yürümeye devam ediyorlar. Anne ayının yarattığı müthiş enerjiyle sarmalanıyoruz. Sanki bir tarikat liderini izleyen müritler gibi ondan gözlerimizi alamıyoruz. Bizi yaşama ve yaşatma içgüdüsüyle adeta büyülüyor. Birkaç yüz metrede bir durup arkadan gelen yavruyu kolluyor. İnden yeni çıktığı belli olan birkaç haftalık yavru muhtemelen çevresinde ilk defa gördüğü bazı şeylere dikkatlice bakıp sürekli annesinin gerisinde kalıyor. Sonrasında ise koşturarak onu bekleyen annesine yetişmeye çalışıyor. İçgüdüler buluşması adeta bu. O hayatta kalma içgüdüsüyle bu acımasız ıssızlıkta kendine bir yol ararken bizler ise merak içgüdümüzü takip ederek ait olmadığımız denizlerde onunla karşılaşıyoruz. Bizimkisi onun yanında sadece bir basit insan eğlencesi. Bu nedenle ona hayranlık, saygı ve büyük bir sevgiyle bakıyoruz. Anne-çocuk sürekli yürüyorlar. Besin aramak için, güvenli bir yer aramak için, özetle yaşamak için. Karaya çıkan canlı türlerinin ilk yaptığı hareket olan yürümek hala yaşamın temelini oluşturuyor. Doğada keyfi yapılan bir şey yok. Her şey ihtiyaçtan. Keyif ne gariptir ki, dünyadaki en yok edici hayvan türüne tanınmış bir ayrıcalık. Saatlerdir batmayan güneş ufka kavuşmaya başlıyor. Hava sıcaklığı -35'lere yaklaşırken saatlerdir gemi güvertesinde olan bir grup zavallı insan titriyor. Ancak onları ayakta tutan merak ve tutkuları biraz daha dayanmalarını sağlıyor. Anne ve çocuk beyazdan kızıla dönen karlı bir yamaçtan tırmanmaya başlıyorlar. Usta dağcılar gibi en dik kısımları bile büyük bir başarıyla geçiyorlar. Uygun bir noktada anne bir in kazmaya başlıyor. Buzun içinde geceyi geçirecekleri başka bir yuva ortaya çıkıyor. Tek derdi yavrusunu ertesi güne sağlıklı şekilde ulaştırmak. Yarın yeni bir gün ve yürünecek daha çok yolları var."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/her-sey-birbiri-icin-yasar", "text": "Önce ideal olanla açalım. Biriyle tanışırsın. Seviyeli bir ilişki başlar. Aynı ortamda büyümüş, aynı kültürden geliyorsundur. Muhtemelen aynı okulda okuduğun ya da işte çalıştığın için tanışmışsındır. Çevreler hemen hemen ortaktır. İlişki başlar, nizami şekilde ilerler. Evlenirsiniz. Sonra ya sonsuza dek mutlu yaşar ya da hayatın zorluklarıyla başa çıkamayıp anlaşmalı olarak boşanırsınız. Buradan bir film çıkmaz ama huzurludur. Şimdi gelelim diğer senaryolara... Önce birine uyuz olursun. Her hareketi batar. Konuşması, tavrı, havası, civası... Sonra bir bakarsın o gıcık olma duygusu yavaş yavaş bir çekime dönüşmüş. Sonra bir bakmışsın, hop, sevgili olmuşsunuz. Başka bir senaryoda sevgilinle sık sık kavga ediyorsunuz, tartışıyorsunuz, birbirinize kıl oluyorsunuz ama aranızda inanılmaz bir çekim var. Tam ayrılacaksınız, sevişip barışıyorsunuz. Bir başka senaryoda, ilişkideki bu gerilime dayanamayıp ayrılmışsınız. Toksik bir ilişkiden kurtulduğunuz için çok sevinçlisiniz ama bir tarafınız da hep eksik. Ne zaman duygusallaşsanız, kendinizi yalnız hissetseniz ya da çok neşelenseniz aklınıza geliyor. Mesaj atıyorsunuz. Seni özledim filan yazıyorsunuz. Halbuki, ayrılmadan hemen önce birbirinize ne kötü şeyler söylemiştiniz. Sonra sevişmiştiniz ama biriniz artık bu döngüyü kırmak için çekip gitmişti. Hala ne zaman birbirinizi bir yerde görseniz kalbiniz hızlı çarpıyor. Hatta olayı biraz daha ileri götürüp belki de sevişiyorsunuz. Sonra pişman olup birbirinizden ve belki de o andaki sevgilinizi aldattığınız için kendinizden nefret etmeye devam ediyorsunuz. Suç sizin mi? Hayır. Birlikte suçu genlere atalım da rahatlayalım. Gen havuzu problemleri hayat sınavında milyon yıldır karşımıza çıkan bir durum. Şaşırtmalı sorulardan oluşuyor diyebiliriz. Birbirimize uyan kişilerle mi yoksa bizden farklı insanlarla mı birlikte olmaya daha yatkınız? Bu sorunun cevabını bulmak, herhangi bir matematik problemi kadar kolay değil. Bu konuda bir sürü iddia var. Mesela Biyolojik Antropolojist Dr. Helen Fisher yaptığı araştırmalar sonucunda tam tersimiz olan insanlara çekildiğimizi söylüyor. Fisher'a göre uzun boylular kısa boylularla, sarışınlar esmerlerle birlikte olmaya daha yatkın. Bunun nedeniyse gen havuzunu çeşitlendirme çabamız. Antropologlara göre atalarımız hayatta kalma kabiliyetleri en gelişkin olan çocuğu üretebilmek için mümkün olduğunca çok kişiyle birlikte olup gen havuzunu çeşitlendirmeye çalışırlardı. Evrimsel antropoloji akımına göre de bizler, kendimizde olmayan özelliklere sahip insanlarla birlikte oluruz. Böylece doğan çocuk en iyi özellikleri alarak dünyaya gelir. Mesela partnerlerden biri çok hasta oluyor, diğeri zor hastalanıyorsa çocuk bağışıklık sistemi güçlü olarak doğuyor. Dolayısıyla, kendimizden farklı kişilere çekiliyor olmamız bu akıma göre normal. Farklı kişilere mi çekiliriz, aynı kültürlerden mi etkileniriz, simetrik mi, asimetrik mi derken birden kendini çoktan seçmeli sınavlara hazırlanıyormuş gibi hissetmiş olabilirsin. Haklısın. Fazlasıyla karmaşık. Herkesin bir fikri var fakat herkesin formülü de kendine. Kimden etkilendiğinin cevabı sende gizli. Bir tane aleni şey var ki, o da birlikte yaşama zorunluluğumuz. Beynimiz bile yalnız hissettiğinde Anterior Cingulate Cortex denilen bölgeyi yakıp, Güvende değilsin diyor. İçten içe biliyoruz ki, bir arada olmak bize iyi geliyor. Her şeyi kendi kendimize yapabiliyor olmamız, birlikte var olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Marcus Aurelius'un dediği gibi, hepimiz birbirimize kutsal bir düğümle bağlıyız. Giderek bireyselleşen ve dijitalleşen dünyanın içerisinde ilişkilerimiz biraz bocalıyor olabilir. Bunun nedeni, kendimizle olan ilişkimizde de bocalıyor olmamız. Rahmetli Doğan Cüceloğlu, Sağlıklı ilişkiler kurmak isteyen biri önce kendisiyle olan ilişkisini sağlıklı kurmalıdır diyor. Ne de güzel söylüyor. İlişki dediğimiz şey bir Relation-ship. Denizcilikten ne kadar iyi anlarsak anlayalım bu geminin biri dümeniyle, diğeri yelkeniyle ilgilenmezse birlikte batarız. Ne kadar farklı olursak olalım, bir takım olabiliyorsak tüm sert rüzgarlar bizi güzel diyarlara götürür."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/her-sey-ve-herkes-yeniden-dogar-mi", "text": "Neden yeniden yapımlara bu kadar bağlıyız? Üretemiyor muyuz yoksa içimizdeki nostalji aşığına teslim mi oluyoruz? Sex and the City, Dexter, Gossip Girl, Matrix, Cowboy Bebop, Dune, The Many Saints of Newark... Bu listenin sonu yok. Tüm bu dizi ve filmleri bir arada görünce, başlangıçta akla pek de ortak özellikleri olduğu gelmiyor. Haklısınız. Türleri, hikayeleri, kadrolarıyla hepsi birbirinden apayrı yapımlar ama günümüz tüketim çağında hepsini aynı potada eriten birkaç kelime var. Remake, reboot, spinoff, sequel... Biz onlara kendi dilimizde kısaca yeniden yapım diyelim. De Montfort Üniversitesi'nden film çalışmaları profesörü Matthew Jones, yeniden yapımların hayatımızdaki yerinin çok da yeni olmadığını, bu durumun sinemanın ilk günlerinden beri bir döngü halinde var olduğunu söylüyor. Ancak özellikle günümüzde yoğun bir şekilde yeniden yapım bombardımana maruz kaldığımızı belirtiyor ve işin ekonomisinin altını çiziyor. Daha önce sattığını bildiğiniz bir ürünü yeniden paketleyip satmak, elbette birçok stüdyo için finansal olarak cazip bir seçenek. Yani bu bir nevi, riski minimuma indirmek. Olaya seyirci tarafından bakarsak, yeni bir hedef kitle belirlemeye gerek yok, mevcut bir kitle zaten orada. Örneğin Friends gibi yayın tarihinden bugüne güncelliğini hiç yitirmemiş, internet çağında platformdan platforma gezmiş, replikleri dilden dile dolaşan bir dizinin ekibinin yeniden bir araya geleceği bir yapım, zaten çok güçlü bir iddiayla doğuyor: Herkes yıllardır dile getirmese bile bugünü bekliyor. Günün sonunda Rachel'ından Chandler'ına, onları yeniden bir arada görmek bizdeki nostalji duygusunu tetikliyor, hepimizin içini ısıtıyor. Friends: The Reunion, dört Emmy adaylığı alarak hem yapımcısı hem de biz seyirciler için doğru bir iş olduğunu da ispatlıyor. İstatistiklere bakınca yeniden yapım kavramını yalnızca olumsuz bir yerden ele almamak gerek. Birçok muhteşem eserin yeniden yapım olduğu gerçeği ortada: David Cronenberg'in The Fly'ı, Bradley Cooper ve Lady Gaga'lı ödüle doymayan A Star is Born ya da Coen'lerin True Grit'i... Bir yeniden yapımın, orijinal eseri yükseltme potansiyeli her zaman mevcut. Tabii bu konuları konuşurken remake'in bile remake'ini yapmakta üstüne olmayan bir devden söz etmeden geçemeyiz: Disney. Elbette onların elini en güçlü kılan, uçsuz bucaksız arşivleri. Aslında Disney'in yıllar içinde geliştirdiği bir formülü bile var denebilir. 2021 yapımı Emma Stone'lu Cruella'yı ele alalım; bu film 1996 yapımı Glenn Close'lu 101 Dalmaçyalı'nın geçmiş hikayesi aslında, ki o film de aynı adlı çizgi filmin bir versiyonuydu. Bir tutam CGI, bir büyük yıldız isim ve günün sonunda Disney'in kasasına milyarlar getiren, tıkır tıkır çalışan bir formül. Ama bu öyle bir çağ ve yeniden yapımların cazibesi o denli büyük ki, Phoebe Waller-Bridge gibi yeni kelimesiyle, orijinal kavramıyla yan yana anmaktan kendimizi alıkoyamadığımız bir isim bile 2005 yapımı, Mr. & Mrs. Smith'i yeniden yaratma işine girişebiliyor. Ona kızamayız, neden kızalım ki? Marvel'ın onlarca devam filmi duyurduğu, X-Men'in sayısız versiyonunun çekildiği, Star Wars evreninin suyunun çeke çeke bitirilemediği günlerden geçiyoruz. Bu tabloya baktığımızda şunu düşünüyoruz, her geçen gün daha da belirsizleşen hayatlarımızda, sahip olduğumuz gelecek kaygısıyla, belki de aşina olduğumuzun hasretiyle yanıyoruz. Ve Phoebe de Disney de Friends ekibi de bunun farkında. Güvenli alan kavramı hepimiz için geçerli, yalnızca sinemada film ya da Netflix'te bir dizi izlerken değil, ilişkilerimizde, iş yaşamımızda, günlük rutinlerimizde... O zincirleri kırmak kolay değil. Tanıdık hissi, hemhal olmak bizi o alanda tutuyor. Nostalji ve aşinalık hissinin en güncel örneklerinden Spider-Man: No Way Home'u ele alalım. Milyonlarca kişi, belki filmin hikayesinden bile bağımsız şekilde sırf üç nesil Spider-Man'i bir arada görebilmenin heyecanıyla filmi izledi. Üçlünün set fotoğrafları, aylardır sosyal medyada dolaşıp muhtemelen her hayranın yüzünde bir tebessüm uyandırıyor, meşhur üçlü Spider-Man meme'ini yaratmaları haber konusu oluyor ve tüm bunlar basit heyecanlardan ibaret değil. Konu dönüp dolaşıp en başta değindiğimiz maddeye geliyor: Sonuç olarak Spider-Man: No Way Home, an itibariyle tüm zamanların en çok hasılat yapan altıncı filmi. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/her-zaman-her-istediginizi-elde-edemezsiniz", "text": "L'Wren Scott'u temsilen soluk pembe Amnesia gülleriyle bezenen küçül kilise, tasarımcının sevdiği gibi geçmiş dönemlere uygun şekilde yeniden düzenlenmişti. Scott'un ölüm ilanlarına baktığınızda adı, yaşı ve hatta hiç evlenip evlenmediği konusunda ortak bir dil bulamıyordunuz. Çünkü onun ortaya koyduğu hikaye, kendisinin titizlikle üzerinde çalıştığı ve gerçeklerin biraz saptırıldığı bir hikayeydi. Hollywood'un ilk kıdemli stilisti Scott'un en iyi yeteneği, birinin kendini dünyaya nasıl en iyi şekilde sunabileceğini bilebilmekti. Özenle korunan pek çok sırrı arasında ilk sırada ise 50'nci yaşını geçmek üzere oluşu yer alırdı. Fakat tüm bunlara rağmen onu asıl yaralayan, ismi anıldığında ilk akla gelen şeyin The Rolling Stones'un solisti Mick Jagger'ın sevgilisi olmasıydı. Oysa altı ayda bir düzenlenen moda şovları, kendi sosyal çevresinden gelen konuklarından ötürü her zaman merakla beklenirdi. Çünkü Scott, kendi servetini kurmaya giden trenin biletini elinde tutan bir marka sahibi olduğunu kanıtlama konusunda hep çok istekliydi. Tabii ki onunla evlenmeyi istiyordu. Ancak sık sık sahip olduğu ahlaktan ve dindar bir Mormon olarak yetiştirildiğinden bahsetmesi, 70 yaşındaki bohem sevgilisini pek de memnun etmiyordu. Tüm bunlar Mick Jagger'ı evliliğe mecbur etmezdi. Scott da bu nedenle, 10 yıldan uzun bir süre Mick Jagger'ın eşini en uygun şekilde oynadı. Tek sorun, ünlü modacının, aslında Jagger'ın tam anlamıyla eşi olmamasıydı. Tam olarak ne olduğu konusundaki sıkıntıları üstüne bir de evlatlık olmasının derdi eklenince ne yazık ki mezarındaki yeri de hazırlanmış oldu. Cenazesinde kameralardan ötürü, davetlilerden kapıya gelmeden beş dakika önce haber vermeleri istendi. Bu da Scott'un Jagger ile beraber olmaya başladıktan sonra fanatikçe özelini saklamak konusundaki hassasiyetinin bir başka açıklamasıydı belki de. Çok az insan gerçekten aralarında olan biteni biliyordu. Scott'un erkek arkadaşıyla olan sorunları yakın arkadaşlar arasında bile açığa vurulmadı. Her biri onun ölümünün bir avuç puzzle parçalarını tuttular ellerinde yalnızca. Jagger'ı sonunda küçük kiliseye getirense bir düğün değil, cenaze oldu. Damat rolü yerine, akrabaların yanındaki kişiyi oynuyordu şimdi. O, evlilik kadar burjuva bir olayı oynamak için uygun insan değildi ama şimdi piskoposluğa ait bir servise hazırlanmış gibi en uygun haliyle oradaydı. Jagger'ın da minnetle anlattığı gibi hayatlarının ayrıntılı kısımlarıyla ilgilenen kişi hep Scott'tı. Jagger'sa şimdi kendi görevini üstlenerek basın önünde saygılı bir sevgili rolü çiziyordu. Bu önceki ilişkileri için değil Scott için bir saygı duruşuydu ve bu da muhtemelen onun olgunlaşan yaşının bir açıklamasıydı. Scott, bir Mart günü pencereden dışarı bakarken hava aynı şekilde soğuk ve bulutluydu. New York'ta olduğunu sadece birkaç kişi biliyordu. Jagger'ın onunla asla evlenmeyeceğini artık anlamıştı. Bir kravata düğüm attı, yere diz çöktü ve kendini balkonun kapı tokmağına astı. Bu, böylesine gururlu bir kadın için ondan beklenmeyecek türden bir intihar şekliydi. Onun moda etiketinin kaymağını yemek isteyen gazeteler ise Scott'ın borç batağında olduğunu yazdı. Mesele kapanmıştı. L'Wren Scott'ın geride bıraktığı notta hiçbir duygusal ize de rastlanmadı. Ne de olsa o, işinin detayını herkese duyuracak cinsten biri değildi. Scott'ın yakılan bedeninden geriye kalan küllerin yarısı sevgilisine verildi, diğer yarısı ise ailesiyle beraber Utah'daki Wasatch Dağı'na gömüldü. Luann film karakterlerini çok severdi. Auntie Mame, Gilda, Queen Christina gibi... Ama onun asıl favorisi Breakfast at Tiffany's'in kadın kahramanı Lulamae Barnes olarak doğan Holly Golightly'di. Luann, idolü olarak işte bu ismi benimsemişti. Ailesi hakkında ise çok da bilgimiz yok. Ailenin Mormon yapısından ve soyundan dolayı üç kardeş de evlat edinilmişti. Luann gerçek ailesinin kökenini elbette merak etti. Yıllar sonra onları buldu da ancak haklarında hiçbir şey öğrenmeyi talep etmedi. Zaten onlarla arasında bir bağ da yakalayamamıştı. Aileme ve komşularımıza baktığımda inanın hiç birine benzemiyorum. demişti 2011 Şubat'ında Harper's Bazaar dergisine verdiği röportajda. Luann 16 yaşındayken, hemen arkalarındaki eve çarpıcı bir kızıl taşındı. Cindy Brimhall 1.77 cm boyundaydı. Luann ise 1.82 cm. Hem de 13 yaşından beri. Arkadaşı Julie Nichols Thompson'ın söylediğine göre o sıralar Luann oldukça popülerdi. Luann herkesi memnun etmeye çalışırdı. Bense bunun üzücü olduğunu düşünüyordum çünkü kimi zaman çocuklar ona zorbalık edebiliyordu. Yine de onu kaybederken görmenize asla izin vermezdi. diye anlatıyor Brimhall. Söz Luann'ın ailesinden açıldığında ise şöyle diyor: Hatırlıyorum da, bir gün onlardayken annesi Luann'ı kovalayıp duruyordu. Annesi, yapmak zorunda olduğu her şey hakkında dırdır ederdi. Ödevini en ince ayrıntısına kadar kontrol ederdi mesela. Scott banka memuru annesi Lula'nın gelip gidişlerini anahtarlarının çıkardığı çıngırdama sesinden ve çantasını tıkırdatmasından anlardı. Yıllar sonra, ilk çantasının adını da Lula koydu. Luann'in 1982 yılındaki mezuniyetinden sonra Los Angeles'a gelmesi bir buçuk sene sürdü. Brimhall zaten oradaydı, Gilda Marx Flexitard için modellik yapıyordu. David Lee Roth'un California Girls video klibinde de yer almıştı. O dönemde ise bu ikilinin koruyucu annelik görevini Patty Apollonia Kotero üstlenmişti. Ve 1985 yılının Ekim ayında Brimhall, Playboy dergisine konuk oldu. Derginin reklam videosu ise her ikisinin de yıldızını parlatmaya yetti. O kadar ki ikili, kutlamak için Park City'de şarkı söyleyip dans ettiler. Luann arkadaşı için mutluydu, Playboy köşkünde beraber partilere katılıyorlardı. Hayat umduğundan da güzel gidiyordu. Glamour ajansı ile ilk defa sözleşme imzaladığında, Scott, yakın zamanda Marilyn Gauthier'e sunulacağının güvencesini almıştı. Ve kısa süre sonra Scott'un uzun bacaklı tam boy bir posteri, başka bir kızınkine eşlik etmekteydi. Böylece fotoğrafçıların Scott için birbirleriyle yarışacakları dönem başladı. Helmut Newton, Paris Match için Scott'u botlarıyla plajda sendelerken ve mayosunu aşağı doğru sıyırırken çekti. Newton'un fotoğrafa koyduğu isim ise Dev oldu. Scott heykel gibi durarak işler yapmaktansa daha aktif çalışmak istiyordu. Thierry Mugler benim defile modeli olabileceğime karar verdi. Başka kimse beni bunun için uygun görmemişti. Bunun nedeni ise diğer kızlara göre fazla uzun olmasıydı. L'Wren çok çalışkan bir kızdı. Ayrıca fotoğraflamak için bu kadar muazzam bir vücut da bulamazdınız. diyor Russ ve birlikte gittikleri bir gece kulübünde Scott'ın tamamı Thierry Mugler işi olan, uzun ince botları ile kendi halinde kahkahalar atarken ne kadar dikkat çekici göründüğünü anlatıyor. Bir model olarak Mayıs 1987'de Keith Haring'le tanışması ise biraz olaylı oldu. Scott, İsviçre'de yayınlanan Schweizer Illustrierte dergisinin kapak çekimi için geldiğinde, hayal kırıklığına uğradığını anlatıyor Haring: Siyah bir kız getireceklerini sanıyordum. Onun yerine Utah'dan bir çiftlik kızı getirmişlerdi. Haring, bronzlaştırıcı kremleri Scott'ın vücuduna elleriyle sürdü, sonra da onu g-string'iyle Monte Carlo sokaklarına saldı. Scott da o çekimde sıradan bir taşralı olmadığını kanıtladı. 1980'lerin sonuna geldiğimizde ise Scott varlıklı bir gayrimenkul yatırımcısıyla tanıştı ve adamın Chelsea'deki dairesine taşındı. Scott'la çalışmışlığı olan şapkacı Stephen Jones, O dönem mankenliği bıraktı diye anlatıyor. Ekim 1991'de L'Wren Scott basın tarafından hiç yakalanamayan gizemli sevgilisi Andrew Ladsky ile evlendi. Ladsky 162 cm'di, Scott ise 193 cm'di. İlginç bir ikili. Diye anlatıyor çifti Mark Ryan. artık mağazanın halkla ilişkiler işleriyle ilgilenmeye başladı. Aynı zamanda Pretty Polly taytlarının bacak mankeni olmaya devam etti. Ta ki üç yıl sonra biri yerini alana kadar: Jagger'ın kızı Jade... O sıralarda işi gibi, evliliği de iyi gitmiyordu. Mike Russ, bu ikinci evlilik hakkında Aşıktı falan, her şey çok güzeldi ama Scott evlendikleri gün her şeyin 180 derece değiştiğini söylemişti diyor. 1997 yılında Brand'in bir temsilcisinin de söylediği gibi kısa sürmüş bir evlilikti bu, çok yıllar önce gerçekleşti ve aralarındaki mesele de çoktan çözüldü. Oldukça dostane bir boşanmaydı. Boşanmanın ardından L'Wren bağımsız olarak styling yapmaya başladı ve etrafından övgüler almaya devam etti. Rolling Stone dergisinin 1995 tarihli Jim Carrey çekiminde, fotoğrafçı Herb Ritts'le beraber çalıştılar. L'Wren'in fotoğraf çekimlerinde modeller üzerinde kullandığı dövmeler, ülke genelinde popüler olmaya başladı. Böylece Scott'ın yolu açıldı. Los Angeles'da sadece Armani'nin showroom'u olduğu günlerde, Hollywood'un stilisti haline geldi ve Nicole Kidman, Oprah Winfrey, Penelope Cruz, Julianne Moore, Demi Moore, Sarah Jessica Parker gibi sektördeki büyük isimlerle çalışmaya başladı. Dönüp bakınca çalıştığı herkesin şu an dünyaca ünlü olduklarını görüyoruz. Scott, Nicole Kidman ve Sharon Stone gibi yıldızlara filmlerde kostüm dizaynı gibi birkaç işin ardından, Mariah Carey ve Renee Zellweger gibi ünlülere 1999 Oscar ödülleri töreninde giymeleri için elbiseler de tasarladı. Ancak bu isimler balık etli görünümleri yüzünden eleştiriler alınca, oda David Naylor'ın ofisinin yolunu tuttu. Bir gün yapımcı David Naylor'ın ofisine gitti. O günden bahsederken Naylor, Scott'ın siyah deri pantolonu ve yüksek topuklularıyla meydan okur bir hali olduğunu ve bu durumdan hoşlanıyor gibi göründüğünü anlatıyor. Böylece Naylor, reklam ve müzik video yönetmenliğine talip olan Scott'ı kabul etti. 2002 sonbaharında ise Ritts ve Scott'ın arası çok ciddi şekilde bozuldu. Ritts'in ona çok fazla bağlı olmasından artık yorulmuştu.diyor bir arkadaşı. Bazı insanlar bir stiliste diğerlerinden daha fazla bel bağlarlar. Ancak Ritts durumu biraz abartmıştı. Scott Ritts'in ölümünden kısa bir süre önce, onu bir öğle yemeği esnasında terk etti ve bu olay Mick Jagger'la flörtünün de başlangıcı oldu. New York'taki anma töreninde Jagger, Scott'la Paris'teki Belle Epoque restoranı Le Train Bleu'deki tanışmalarını şöyle anlatıyor: O anda bu uzun, güzel ve gizemli kadının büyüsüne kapılmıştım. Jagger'ın söylediğine göre ilişkilerinin, üç yıldan uzun bir süre kadar gizli kalmasını isteyen Scott'tı. Dikkatleri üzerlerine çekmek istememiş ve zamanla onun yol arkadaşı olmuştu. O zamanlar yeni boşanmış rock yıldızı adeta bir biçerdöver gibi kadınları ezip geçiyordu. Şaşırtıcı olansa ilişkilerinin üç yıldan fazla bir süre boyunca sır olarak kalması konusunda ısrarcı olanın Jagger değil, Scott olmasıydı. Çünkü her hareketlerinin dikkatle incelenmesini istemiyordu. Ve Scott da gıpta edilecek biri olmaya karar verdi. Kimse Mick Jagger'dan daha havalı bir hayata ve arkadaşlara sahip değildi. Fakat Jagger dünyayı gezmekle meşguldü. Loire Vadisi'nde Scott ve Jagger, gösterişli evlerde kalıyor, en çok da alışverişe vakit harcıyorlardı. Scott Jagger'ı kesinlikle kovalayarak elde etmedi. New York'taki anma töreninde Jagger'ın söylediğine göre tüm arkadaşlarının bir müzik uzmanı olarak nitelendirdiği Scott, Jagger'a bir ünlü gibi davranmak yerine, Gimme Shelter'ı hiç duymadığını söyledi. Ve Jagger da ona inandı. Rolling Stones grubuna yakın biri Mick'in asla frenlenemediğini söylüyor. Özellikle de L'Wren etrafta olmadığı zamanlarda. Ve Jagger pervasızca Jerry Hall'u aldatırken bu ilişkiyi mümkün olduğunca gizli yaşayarak ona kendince saygılı da davranıyordu. Mesela personeline yanlış bilgiler verip ispiyonlamalarını söylüyordu. Yıllarca basını uzak tutmak için Londra'da evi olmasına rağmen Claridge's Hotel'i tuttu. Hatta arkasında gizli bir çıkış kapısı olan yeni bir ev bile aldı. Mick Jagger, Bali'de Jagger ile şüpheli bir yasallık çerçevesinde evlenen Hall ile 1999 yılında ayrıldıktan sonra, Londra'daki evlerinin hemen yanında bir daire satın aldı ve böylece duvardan açtığı bir hol sayesinde 4 çocuğunu görmeye devam etti. 2003 Haziran'ında ise Hall, Jagger'dan özel hayatına biraz saygı duymasını ve Scott'ı mirasından mahrum etmesini istedi. Bu durum da ünlü çiftin ilişkisinde kötü bir etki bıraktı. Scott bu zamanı referans göstererek Hayatımda uzun yıllar Claridge's de yaşadım diye anlatmıştı. Jagger ise İngiltere'de yılın 90 gününden fazla kalmıyordu; vergi işleriyle uğraşmak için zamanının çoğunu Paris'te maliye bakanının sahip olduğu Loire Valley'de geçiriyordu. Kimse Jagger'la birlikte olmasına rağmen onunla olamazdı.diyor Scott'un bir arkadaşı. Böyle bir kapasiteye sahip değildi. O biriyle olabilecek yapıda değildi. Fakat 2005 yılına geldiğimizde, Scott ve Jagger'ın ilişkilerinin kusursuz olduğunu görüyoruz. O kadar ki Nike giymeye başlayan Mick, Golden Globes'ta etrafındakilere Scott'ı ana ilgi alanı olarak göstermişti. Jagger, Cheyne Walk-Chelsea'de tarihi bir ev için 10 milyon pound ödediğinde ise evlilik iddiaları güçlendi. Mücevherlerin genelde bir telafi olduğunu bilen Jerry Hall ise Scott'ın sürekli mücevherlerle dolaşıyor olmasını imalı buluyordu. Nasıl bir insana dönüştüğüne bakılacak olursa Scott artık stilistliğe az zaman ayırıyor gibiydi. Stilistler muhtemelen en çok fazla mesai harcayan fakat aynı zamanda da moda dünyasında en az para kazananlardır. diyor Bruce Weber. Ancak bu durumun aksine Ekim 2006'da, Scott kendi parasıyla, kendi markasını kurduğunun duyurusunu yaptı. Victorian tarzı ceketler, pelerinler, diz üstünde ve vücudu saran elbiselerden oluşan 18 parçalık koleksiyonu, giymek için cüret isteyen bir koleksiyondu. Yine de bu bir bağış değildi, Jagger elbette bu yatırımdan bir geri dönüş bekliyordu. Geçmişi düşününce Scott aslında büyük bir risk almıştı. Rolling Stones'a yakın kaynaklar Jagger'ın bu işe 2 milyon dolar koyduğunu söyledi. Üstelik farklı konularda da Scott'a yardım etmişti. Mesela arkadaşı Bryan Adams'ın onun için Paris'teki showroom'unda yer ayırması ya da Tony Shafrazi'yle görüşüp Shafrazi'nin sanat galerisinde bir sunum ayarlaması gibi. Ve artık Scott, Jagger'ın çek defterini kullanarak ev bakınmaya başlamıştı bile. O, düzenlemeler yapmak, çiçekler, şaraplar ve yemekler, tren biletlerini ayarlamak ve hediye konusunda hep çok iyiydi. Mesela Jagger'a 70'inci doğum günü için aldığı Hogarth'ın A Roke's Progress'in eski bir baskısı ile ünlü müzisyeni büyülemişti. Scott sanat ve sanatçılarla tabiri caizse büyülenmişti.diyor Julia Peyton-Jones. Ve bu nedenle ona Serpentine Galleries'in yıllık yaz partilerinden birini düzenlemesi konusunda bir ortaklık teklif etti. Birlikte yaşadıkları hayat kusursuzdu ve Jagger alenen Scott'a tapıyordu. Ve bir gün Scott bir çocuk istedi. Oysa Jagger artık üremeyi bırakmıştı. Scott ise aslında birkaç vaftiz kıza sahipti ama bahsettiği gerçek bir aile olmaktı. Jagger bu durumu anma töreninde şöyle açıkladı: Biliyorsunuz yedi çocuğun da üvey annesi olmak kolay değil, Scott sürekli olarak aile tatilleri ve doğum günleri gibi konuları çok güzel organize eden biriydi. Ancak yine de zor. Bu vaftiz kızlardan en küçük olanı neredeyse Scott'ın elinde büyümüştü ve ona çok bağlıydı. Ancak Scott bazen onun kendi çocuğu olmadığını unutuyordu. Onu çok kırıcı bir şekilde yargıladı dedi bir arkadaşı. Jagger'sa hep arabuluculuk oynuyor, ortamı sakinleştirmeye çalışıyordu. Scott yalnızca bir başkasının çocuğunu eleştirmemesi gerektiğini anlayamıyordu. O zamanlar Scott tüm zamanını Londra'da çalışarak geçiriyordu. 2010 yılında ise Chelsea- Manhattan'da 5.6 milyon dolar nakit paraya başka bir ev alındı. Alıcı ismi şu şekilde görünüyordu: Scottland Managment LLC. Bu yeni marka, bina yatırımlarıyla ihalelere bahse giriyordu, takma adı ise Sky Garage. Jagger olaya yalnızca karar verme aşamasında ve bir de antika dükkanlarından alışveriş sırasında dahil olurdu diyor mimar Daniel Romualdez. Scott oy kullanmaya Linren Scott adı ile katıldı ve böylece rezidansını Jagger'ınkinden farklı kurabilecekti. Ama arayı bozmak isteyen muhabirler onun gerçek yaşını araştırıyorlardı. Sahiden Jagger Scott'a 5.6 milyon dolarlık bir daire hediye etti mi? Mick'in büyük hediyeler alacak biri olduğunu düşünmüyorum.diyor Scott'un yakın bir arkadaşı Ona onun seçtiği mücevherleri alırdı ve o gerçekten güzel parçalara sahipti ama bazen o bunun Mick'in ona aldığı tek şey olduğunu söylerdi. Stones'a yakın olan kaynaklar ise onun adına park etmiş vaziyette duran bir Jagger varlığı olduğuna inanıyorlardı. Her şeyi satın alabilirdi. L'Wren'in parlayan hayatını kabul etmişlerdi ama onun hayatı çok fazla Jagger'ın ödünç kredileri üstüne kuruluydu. Arkadaşları L'Wren Scott'ın parlak yaşam tarzına gıpta etseler de sahip olduğu muhteşem hayatına dair birçok şeyi Jagger'a borçlu olduğunu da biliyorlardı. Scott, Jagger'ın içinden çıkılmaz iş durumuyla uğraşırken bir yandan da bir başka vakayla, Madame du Barry ile uğraşıyordu. Bir keşiş ile bir dikişçi kadının gayrı meşru modern kızları du Barry'nin XV. Louis'den dört çocuğu vardı ancak XV. Louis onunla evlenmek yerine yalnızca mücevherlerle donatıyordu. Scott'ın hayal ettiği ev, Vogue'a böyle demişti, Loire Vadisi'ndeki Chenonceau Şatosu, yani II. Henry'nin karısı Catherine de Medici'nin engel olma çabalarına rağmen metresi Diane de Poitiers'i getirdiği yerdi. Kral öldüğünde de Poitiers, de Medici tarafından sürgün edildi. Belki de bu nedenle Scott, asla Jagger'ın akıcılığına erişemese de konuşurken Fransızca kelimeler kullanarak konuşmayı zenginleştirmeyi seviyor. Tanışmayı en çok istediği Madame Figaro sorulduğunda ise bu soruya du Barry, de Poitiers ve de Medici ile yanıt veriyor. Aşkın Alegorisi Scott'ın 2013 Şubat koleksiyonunun adı ve bu koleksiyon, Gustave Klimt'in üç yıldan fazla zaman ayırarak mükemmelleştirdiği Adele Bloch-Bauer eserinin etkisiyle geliştirilmiş. Scott da benzer şekilde Jagger'ın gelecek turnesi için Klimt'ten ilham alarak ışıldayan ceketler tasarlamış. Neue Galerie'de verdiği demecinde Klimt'i bir seks sembolü olarak gösteriyor ve sanatçının 14 yaşındaki gayrı meşru kızına atıfta bulunarak Oldukça öncü ve skandallarla dolu sözlerini kullanıyor. Onun gibi Klimte düşkün biri daha var; Anne Marie O'Connor, Klimt hakkındaki kitabı The Lady In Gold'da, Klimt, Mick Jagger'a çok benziyor. diyor. Ayrıca bence Scott da Emilie Flöge ile özdeşleşmiş. Çalı saçlı moda tasarımcısı Flöge, aynı zamanda Klimt'in aşkı ve onun tasarımcısı. İşini hayatta tutabilmek adına Scott, , yüksek riskli müşteri sınıfına alınarak Şubat 2012'de 1.25 milyon dolar tutarında Mortgage kredisi çekti. Mick'in bunlardan haberi olmadığını umarak... Öldüğünde, belgeler şirketinin 9.4 milyon dolar borcu olduğunu söylüyordu. Ancak hepsi bu değildi, alacaklı müşteriler ile mahkeme aşamasına gelinmişti. Christian Lacroix'nın ve Jimmy Choo'nun eski CEO'su, Scott ile yıllar evvel tanışmış bir girişim sermayesi yöneticisi olan Robert Bensoussan, Scott kendisinden yüksek oranda kısa vadeli kredi istediğinde daha düşüğünü önermiş. Hatta tek istediği para ise Jagger'dan da isteyebileceğini söylemiş. Scott ise Jagger'ın kendi payına düşeni fazlasıyla yaptığını belirtmiş. Bensoussan'a, bir Mormon topluluğuna mensup olarak Paris'te, gencecik, bir başına ve beş kuruşsuz bir halde yaşamanın ne kadar zor olduğunu söylemiş Scott. Zedelenmiş durumdaydı. diye açıklıyor Bensoussan. Çok hızlı bir şekilde nakit para harcadığını, satışlarının bu denli düşük olmasına şaşırdığını da ekliyor. Scott'ın gerçek bir yönetim danışmanına ihtiyacı vardı. Çünkü küçük çaplı tasarımcılar, Chanel gibi markalar ile fabrikalarını paylaşıyorlardı. Bu durumda da küçük çaplı markalar elbette makine kuyruğunda son sıradaydılar. Böylece üretim gecikti, tedarikçilerin ödemeleri ve elbette siparişlerin teslimatı da öyle. Eğer diğerlerine göre daha küçük bir markaysanız bu sektörde iki ay geriden geliyorsunuz demektir. Scott, asıl para kaynağı olan güneş gözlüğü, aksesuar, ayakkabı ve çanta üretmek için ruhsat sahibi olmak istiyordu. Bir plan yaptık ama aynı zamanda bu işten çok para kazanmanın kolay olmayacağını da biliyorduk. diyor Bensoussan. Nitekim sıkıntılar baş göstermeye başladı: Jagger, Scott'ın bir CEO'yu aklı havada masraflar sebebiyle suçlamasının ardından inancını yitirme noktasına geldi. Scott'ı bazı arkadaşlarıyla ve iş ortaklarıyla tanıştırdı - bu yükün altına girebilecek herkesle. Zira o para kaybetmeyi seven bir adam değildi. Scott'ın gerçekten istediği, diyor bu durum hakkında bir bilgi kaynağı, Jagger'ın doğrudan doğruya operasyonun başına dönmesiydi. Potansiyel yatırımcılar Bayan Jagger olmak ile çok vakit harcayarak işe odaklanmamasından endişeliydiler çünkü. Bu nedenle de ona güvenemiyorlardı. Tagasode, Scott'ın bol dökümlü kimonolar gösteren milyon dolarlık Japon türü ekranlardan esinlenerek gerçekleştirdiği ve New York'tan bir daire satın almasını sağlayan son defilesiydi. Arka planda, Scott son ABD Vogue eylül sayısında Hamish Bowles 'a koleksiyonundan bahsetmişti. Budist rahiplerin ilahileriyle açılan gösteri, Jagger'ın Scott'u almadan gittiği Laos için bir atıftı. Final ise \"Baby Did a Bad Bad Thing\" ile oldu. Bu defileden sonra ansızın Scott, bir nevi hakimiyetini ilan etti. AnOther dergisine verdiği bir röportajda Jagger için \"benim kocam\" dediği gibi Asya basınında da ondan Loire Vadisi'ndeki şatosunda büyüyen bir gül olarak bahsetti. 2013'ün ilkbaharında Scott, kişisel eğitim seansı sırasında dizinden yaralanıp ayaklarından olmuştu. Geçirdiği operasyondan sonra geriye bir koltuk değneği ile baştan başa değişen bir kişilik kalmıştı. Bana daha çok dayanıklılık egzersizine ihtiyacı olduğunu söylemişti. Ona uyku ve egzersiz arasında bir seçenek sunuldu ve o bu ikilemde egzersizi tercih etti. Scott artık vahşice bir depresyona ve aynı zamanda bir şeyler almayı niçin reddettiğini anlayamayan sayısız endişeli arkadaşa sahipti. Ekim ayında Jagger ile yaptıkları bir yolculuktan sonra biraz daha toparlandı ve Hindistan'da bir balkonda birbirlerine yakın çekilen, pek de bilinmeyen bir fotoğrafı paylaştı. Jagger daha önce böyle dramatik bir şekilde kapıyı çarpıp çıkmamıştı. O, sürüklenip gitmektense ilişkiler içerisinde sürüklenmek istiyordu. Fakat artık ikisi de birbirinden ayrı dünyalarda yaşamaya başladılar. Aralık'ta, Scott Doha'dan Roudha merkezine doğru yola çıktığında, Rolling Stones, Pan-Asya'ya bir turne düzenleyeceklerini duyurdu. Scott ise kadın rehberlik vakfı için çok zor şartlar altında yaptığı müze kalitesindeki gösterisi için son güne yetiştirilmesi imkansız olan podyum ve mankenleri bulmaya çalıştı. Ve çift, Mustique'de çocuklarıyla uzun bir Noel geçirdi. Stones'a yakın olan bir kaynak ise Scott'un Keith Richards'ın emriyle turdan uzaklaştırıldığını söylüyor, The Stones'un Amerika'daki sözcüsü ise bunu inkar etti. Açıkçası Scott, Richard'ın en sevdiği kişi değildi. Grubun görüşünde zayıflık ve güçlülük karmaşasını dengede tutan kişiydi. Ama Richards Scott'ın, ona herkesten uzun süre evli olan Jagger ile ilgili tavsiye vermeye çalıştığı zamandan beri korktuğu en kişiydi. Scott, gruba önceden var olan şartlarda giremedi. Kuliste iki kamp vardı: birinde Mick'in koşu bandı, nemlendiricisi ve vokal çalışmaları. Diğerinde Keith ve Ronnie Wood'un alkollü partisi. Ama Scott için Richard ile Wood'un yakınlarında olmak zordu; sigara içiyorlardı ve o, felce uğratan baş ağrısıyla sonuçlanan kronik sinüzit hastasıydı. Scott yine de tura uzun süre devam etmedi. Olmayacak sebeplerden dolayı dağılmış bir grup için turne yapmak önemli bir meseledir. Acısız olmak zorundadır. Ve grubun Paris'teki ilk haftasında şu kaza meydana geldi, The Sun, Scott'ın Cheyne Walk merdivenlerinde, sabahın erken saatlerinde baygın bulunduğu hakkındaki dedikoduyu yayımladı. The Stones'un sözcüsü Bernard Doherty'ye sorular yönelten gazeteye Doherty İntihar etmeye çalıştığını düşündük. demişti. Doherty bugün, merdiven hikayesinin pek de doğru olmadığını dile getiriyor, yalnızca o dönem sinüs yollarındaki rahatsızlık sebebiyle hastaneye kaldırıldığı doğrulandı. Jagger Paris'ten döndü, turne iptal edildi. Takip eden öğleden sonra, Scott ve Jagger, Chelsea Embankment'ta fotoğraflandılar. 11 Şubat'ta, gizemli kazadan hemen sonra, Scott, King Tut hakkındaki bir kitaptan esinlendiği programını iptal etti ve Paris'i Mart ayına erteledi. Scott aynı zamanda Oprah Winfrey'e Altın Küre için tasarladığı elbiseyi ulaştırmadı. Mükemmel olmayan hiçbir şey yapmak istemiyordu. diyor Stephen Jones Ve hasta olmuştu. Acınası halde ve çok zayıf, ilaçlar kullanıyor ve bazı arkadaşlarının söylemiyle, bir kadının kolayca itiraf etmeyi kabullenemeyeceği menopoz öncesi dönemi yaşıyordu. Jagger, turnede ona eşlik etmesini teklif etti ama o bunu reddetti. aldı: Buraya uğra. Scott'ın vücudunda hiçbir uyuşturucu yoktu, tıpkı Jagger gibi karaciğeri tertemizdi. Kısaca özetlemek gerekirse, aslında L'Wren Scott, kendini kabul ettirmek adına inanılmaz uzun bir merdivenden düştü. Uzun versiyonu ise şöyle: Menepoz öncesi dönemin güçlü fırtınasına kapılmış, çocuksuzluktan, sadakatsizliklerden ve terk edilmelerden bıkmıştı. King Tut'un laneti. İtalya'daki fabrika. Aralıksız hayal kırıklıkları. Doğum günü ve dinmek bilmeyen baş ağrıları. Belki de en başından beri kurtarılmak istiyordu. Ne de olsa bunu hayatı boyunca bir çok kez istemişti. Ölüme gitmeden saatler öncesinde, Scott arkadaşlarıyla bir akşam yemeği düzenliyordu. Belki de Sylvia Plath'e benziyordu, planlar ters gittiğinde işleri durduracak bir dadıya sahip gibi. Scott, 7 Şubat'taki kazadan arkadaşlarına asla bahsetmedi. 50 yaşını doldurunca insan \"Olmayı istediğim insan haline gelmeyi başarabildim mi?\" sorusunu cevaplandırmak için uğraşıyor. Scott'ın balkon manzarası, seslerin dokuzuncu kata kadar ulaştığı bir çocuk parkıydı. Bir aile istemişti. Bu nasıl yetiştirildiğiyle ilgiliydi. Ailesi, Mick Jagger'dan bir borç olsa bile bu böyleydi. Şubat 2013'te Scott, ayrıca borç yüklü bir şekilde vefat ettiği, New York'taki evinin kredisini yeniledi. Ancak iki yıl vadeli olan bu krediyi ödemek için o kadar da beklemek zorunda kalmadı. Mülk avukatı hızlı bir süreç olduğunu, fazla ayrıntıya girilmeden ana hatlarıyla işi hallettiklerini belirtti. İki ay sonra Scott'ın kredi borcunu ödemesi gereken zamana gelinmişti. Yardıma gelecek biri var mıydı? Belki bu kişinin iyi bir güvencesi olmalıydı. Ölüm haberiyle birlikte çokça borç içinde olduğu da yazılmaya başlamıştı. Ama Scott kişisel olarak bu borçlardan sorumlu değildi çünkü şirketi bir limitli yükümlülük kuruluşuydu ve anlaşılan Scott'ın sigortayla işi olmamıştı. L'Wren Scott saygı duyulan biriydi. Bir önceki sene eski bir marka için tasarımcılık yapması teklif edilmişti. Kendisinin ve Banana Republic kapsül koleksiyonunun yer aldığı reklam panoları dünyanın her yerindeydi. Maddi kazançlar ortadaydı ancak hangi koşullarda? Bunu kim sahiplenecekti? Ölümü bu soruları yersiz bıraktı. Mick Jagger'a gelince, geri döndüğü turnesinde Zürih'teki otel odasında, geçtiğimiz Şubat ayında Tokyo'da beraber vakit geçirdikleri iddia edilen balerinle objektiflere takıldılar. Anlayacağınız hayat devam ediyor. Nihayetinde, Scott'un ölümü, ölümünden önce Facebook'taki bir paylaşım kadar gizemli kalmaya devam ediyor. Moda fotoğrafçısı Tim Walker'ın bilindik bir fotoğrafı şunu yansıtıyor: Ağacın birinde asılı duran retro ve şık parti kıyafetlerinden modern bir tagasode."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hipnotik-koleksiyonlari-ile-baran-baran-murat-abbas-omer-atakan", "text": "Tasarım oyuncak koleksiyonu hakkında konuşmak için ofisinin adresini istediğimde WhatsApp'ımda beliren şeker pembesi müstakil bina fotoğrafından karşılaşacağım enerji ve manzaranın güçlü olacağını tahmin etmiştim. Ancak cephesi yekpare camlarla kaplı, her daim ışık alan rengarenk ofisine girdiğimde, bazıları neredeyse kendisinin yarı boyunda olan oyuncaklarının içinden telaşla bize gülümseyen Baran'ın enerjisi ve sohbeti beklentilerin çok üzerindeydi. Söz konusu tasarım oyuncak koleksiyonuna sahip biri olunca merakın tutkuya, tutkunun bağımlılığa ve oradan da renkli bir koleksiyona dönüşme hikayesinin yazıldığı satırlar da bir o kadar eğlenceli oldu. Peki, ilk adımı tasarımcı masasına imrenme olarak atılan bu macera, bizim şimdi hakkında röportaj yapacağımız bir koleksiyona nasıl dönüşmüş? e-Bay ve PayPal sistemlerinin hayatımızda olduğu, ah o eski güzel günler döneminde bu merakın bir bağımlılığa dönüştüğünü itiraf ediyor. Acı açık artırma maceraları yaşadıktan sonra açık artırma yöntemiyle almaktan vazgeçtim diyecek kadar kendini tanımış ve eğitmiş ancak o zamana kadar da koleksiyonu hatrı sayılır bir sayıya ulaşmış. Eşim Defne ile evde bir gün durup 'Biz bunları nereye koyacağız?!' dediğimiz an, bir koleksiyonum olduğunu fark ettim diyor muzip bir ifadeyle. Önce çalışma masamı, sonra rafları, ofisimi ve evimi işgal ettiler! PayPal'a veda etmek zorunda kalınca da eş dost yurt dışına gittikçe sipariş vererek ya da seyahatlerinde sevdiği oyuncakların peşine düşerek devam ettirmiş koleksiyonu büyütmeyi. Bu işin kalbi dediği Tokyo'ya iki kez gidip çok beğendiği mağazalardan alışveriş yapma şansını da yakalamış. Olması gereken şekilde ilk gelene öncelik verildiği, mağazadan satış yapıldığı ve meraklılarının saatlerce sırada beklediği bir versiyonda Paris'teki Colette'de sıra da beklemiş. Benim hep özendiğim şeylerden biri işin sosyal tarafıydı. Bu konuya benim kadar ilgi duyan insanlarla bir deneyim paylaşmanın, sırada sohbet etmenin, tanışmanın keyfinin peşindeydim. Son dönemde dünya çapında çok popüler olan Kaws markasının birçok parçasına sahip olmasına rağmen, koleksiyonun onun için en değerli parçaları arasında bu markadan sadece bir tane oyuncak seçmesi bu duygusal deneyimin Baran için ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Ben biraz eskiye dönmeyi seviyorum. Bir şey hızla popüler olup aynı hızla tüketildiğinde ve çok metalaştırıldığında ondan soğuyorum. O nedenle bu ara gözüm eski Japon oyuncaklarında! diyor heyecanla. Tüm bu süreçte ben de çok yer değiştirdiğim için benden çok çekti bu arkadaşlar ama üzerlerindeki her çiziğin ne zaman olduğunu da hatırlıyorum diye ekliyor arkamızda yüzlerce oyuncakla dolu olan rafları işaret ederek. Gerçekten de, oyuncaklara yaklaştığınızda çoğunda eskilik ya da kullanılmışlık değil, doğru kelimenin yaşanmışlık olduğunu fark ediyorsunuz. Bu denli kırılgan ve aynı zamanda pahalı olan koleksiyon objelerini çoğu insan kutusundan dahi çıkarmamayı tercih ederken Baran tam tersine; hepsini büyük bir aile gibi yan yana koymayı, gerektiğinde taşımayı, canı istediğinde duruşlarını değiştirmeyi seviyor. İsimlerine bayıldığım ama görme şansını yakalayamadığım çocukları Kiraz ve Memo'nun bu koleksiyonla ilişkisi de Baran'ı çok mutlu eden noktalardan biri. İkisinin de koleksiyonu ilk gördüklerindeki tepkileri çok komikti. Kiraz oyuncaklardan çok rafta gördüğü bir televizyon kumandasıyla ilgilendi mesela. Memo da bazılarına dokunulmaması gerektiğini biliyor ama incelemek istedikleri için izin alıyor. Ben de çocuk olduğum ve babamın yaptığı maketlere hayranlıkla baktığım anları hatırlıyorum. Çocukluğumda sahip olduğum kaykayla olan bağımı kelimelere dökmem bile zor mesela derken aslında bu koleksiyonda bile ne denli nostaljik duygularla hareket ettiğini yeniden fark ediyor. En çok sevdiklerim asla en pahalı olanlar değil. Maddi değerlerinden bağımsız benim onlara olan tutkum derken elinde tuttuğu James Jarvis God of Animation karakterinin, çizim yetiştirmeye çalışırken keşke bende de olsa dediği altı adet kola sahip olduğunu fark ediyorum. Bir diğer favori parçası Bigfoot'un doğanın ta kendisi gibi görünmesine hayran. Sahip olduğu her oyuncakta ya kendinden bir şey bulması ya da tasarımcının bir sonraki adımına olan merakı onu harekete geçiriyor. Konusu açılmışken merak duygusunun onun için ne ifade ettiğini soruyorum. Bendeki merak çok etkilendiğim oyuncakların tasarımcılarını kıskanarak, keşke ben de böyle yapabilsem diyerek başladı. Bir sonraki adımlarını merak ederek gelişti. Şimdilerde ise neden iyi oyuncak tasarımcıları giderek azalıyor sorusuyla devam ediyor. Çizmekten ve müzik yapmaktan beslenen bir adam olarak bu konulara sonsuz bir merak duyuyorum. Bu merak duygusuyla birbirimizi besleme yolculuğumuzdan da büyük keyif alıyorum. Merak benim için sadece koleksiyonu değil işimi ve kendimi de büyütürken istemsizce kullandığım bir araç haline geliyor derken yaşadığı heyecanı fark etmemek mümkün değil. Karakterini, evini, işini, insanlarla olan ilişkisini, biriktirdiği objeleri, hobilerini bu kadar net ve samimi değerler üzerine kuran, koleksiyonundan bizimki artık acısıyla tatlısıyla uzun süreli bir ilişki diyerek bahseden ve kendi yarattığı animasyon dünyasında izleyenleri hayran bırakan bu adamın bir sonraki adımını merak ederek sohbeti noktalıyorum. Üniversite yıllarımın çoğu akşamını Indigo'da iyi elektronik müziğin peşinde geçirirken tanışmıştım Murat Abbas'ın -nam-ı diğer Mabbas'ın- müzikleriyle. Daha sonra festivallerde, radyoda ve uzun bir süre genel müdürlüğünü yaptığı Zorlu PSM sahnesinde dinleme şansını yakaladım. O sahnedeyken etrafımda Shazam uygulamasında çaresizce şarkıların adını arayan bir yığın insan görüp DJ'in müzik arşivini merak ettiğimi hatırlıyorum. Ancak kendisinin Maçka Tesisleri adını verdiği evinin kapısından girdiğimde karşılaşacağım plak koleksiyonunun büyüklüğünden dilimin tutulacağını hiç tahmin etmemiştim. Maçka'da bulunan geniş salonu ve tüm pencerelerinden içeri ışık dolan aydınlık evin kapısı önünüzde aralandığında bir süre gördüğünüz manzara karşısında nutkunuz tutuluyor. Murat Abbas'ın 14 senedir birlikte yaşadığı müthiş tatlı kedisi Mr. Goldie ve neredeyse 30 senedir dünyanın farklı yerlerinden buraya taşınan sayısız plaktan oluşan bir karşılama komitesi. Gözünüzü plaklardan alabildiğiniz kısa anlarda, duvardaki birkaç rafa yerleştirilen 5000 kadar CD'nin ve evin tüm masa ve sehpalarında yer bulan yüzlerce dergi ve kitabın farkına varabiliyorsunuz. Yemek masasının üzerindeki kitap sayısını fark edip sesli düşündüğümün bilincinde olmadan Burada yemek yenebiliyor mu? cümlesiyle açıyorum konuşmayı. Büyükçe bir kahkaha ve Çoğu zaman hayır cevabıyla start alıyoruz. Tutkusunu çok başarılı olduğu bir mesleğe dönüştürdüğüne ve ülkedeki müzik/eğlence sektörüne katkıda bulunmayı amaç edindiğine emin olduğum İ.B.B Kültür A.Ş Genel Müdürü Murat Abbas'ın evindeyiz. Ancak bu röportajda DJ Mabbas'la dudak uçuklatan plak koleksiyonu ve müzik aşkı üzerine sohbet edeceğiz. Annesi ve ablalarının müziği eksik etmedikleri bir evde büyümüş. Türk sanat müziği ve yerli yabancı pop müziğin karıştığı bu ev ve zevkli kadınları, daha sonra tutkusu ve mesleği olacak müziğe ilk adımlarını sağlam atmasının nedenleri. TRT'de haftanın beş akşamı yayınlanan Sebla Özveren'in radyo programının başladığı saatin 17:12 olduğunu hatırlayacak kadar yoğun bir tempoda maruz kalmış ve ilgi duymuş bu dönem müziğe. Yabancı müzisyenlerle bu program vasıtasıyla tanıştım ve birçok şeyi oradan öğrendim dediği programa ilk defa Michael Jackson'ı duyduğu İzmir Radyosu'nu da ekliyor. Annem mutfakta kendi spesiyali olan kuru köfte ve patates yaparken hayatımda ilk defa Billy Jean'i dinlediğim anı ve heyecanımı asla unutamam! Pek tabii gençlikte toplamaya başladığı kasetler ve CD'ler hızla üst üste birikmeye başlamış. 60'lar, 70'ler ve 80'lerde yükselen ancak 90'larda CD'nin hayatımıza girişiyle gerileyen plak kültürü Murat Abbas'ın radarından hiç çıkmamış. Karışık kaset, korsan baskı, plak toplamaları dönemlerinin hepsine hakim. DJ'lik kariyerinin ilk tohumları o dönem çalıştığı finans şirketindeki ekip arkadaşlarıyla ofis partileri yapmaya başladıklarında atılmış. Ofisin en çok müzik dinleyen ve bilen adamı olarak CD'den müzik çalıp insanları dans ettirme görevi ona verilince bu deneyimden ne kadar zevk aldığını fark etmiş. Gerisi sırayla radyo programları, Taksim Talimhane'deki efsane gece kulübü 19'da DJ'lik, Babylon'un unutulmaz serisi Oldies but Goldies'in ekibinde yer almak ve Rock'n Coke gibi dev festivallerle gelmiş. DJ'lik macerası hız kazandıkça topladığı plak sayısı da artmış. O dönemde tekerlekli case'ler henüz piyasaya çıkmamıştı. Bir gecede beni idare edecek plak sayısı 60-70 adet kadardı ve ben her yere omzuma astığım çantalarla o plakları taşır olmuştum. Seneler sonra omuz ve bel ağrılarıyla doktora gittiğimde tenisçi olduğumu zannetmişlerdi diyor gülerek. Hayatımıza teknoloji ile birlikte farklı müzik platformlarının girmesi ve DJ'lerin buralardan çok daha hızlı bir şekilde müzik keşfetmeye başlaması aslında Murat'ın koleksiyonunu ivmelendiren mihenk taşlarından biri. Sadece çalmak için değil, dinlemek için de plak toplamaya başladım ve bir süre sonra bu önüne geçilemez bir tutkuya dönüştü. Plakçıları keşfetmek, plak için seyahatler organize etmek, fuarlara katılmak, nadir parçaların peşinden koşmak zamanla bir rutin hatta yer yer hastalık haline geldi itirafı gecikmiyor. Yaklaşık 7500 parçalık bu koleksiyonun detaylarını sahibinden dinlemek için heyecanlıyım. Müzik zevkim çok farklı janrlara dayandığı için hem avantajlı hem de dezavantajlıyım. Kabaca ayırmak gerekirse, yarısı elektronik müzik, diğer yarısı ise rock, hard-rock, heavy metal, post rock, post punk, jazz, klasik, neo-klasik, soul, funk ve 80'ler seçkisi. %80 yabancı, %20 yerli bir seçki. Dönem baskı yerli plaklar da bulunuyor. Bu kadar farklı türlerde müzik dinlemeyi sevdiğinizde sorun yok ancak bir koleksiyoner olarak plak toplamaya kalktığınızda büyük bir zaman ve efor sarfetmeniz gerekiyor. Bu nedenle de Murat Abbas dünyada hangi şehirlerin plak konusunda daha iyi olduğu, nereden nasıl satın alım yapılabileceği, kimsenin bilmediği sahafların yerleri, fuarlarda plak karıştırırken parmaklarınıza bant sarma gerekliliği gibi bilgilerin neredeyse hepsine fazlasıyla hakim. Söz konusu plak olduğunda onu en çok heyecanlandıran şehrin de Hamburg olduğunu meraklısına not düşelim. Aynı zamanda metrekare başına, en çok sanatçı düşen şehir olduğunu da ekleyelim. Plak toplamaya başladığımda bunun bir dipsiz kuyu olduğunu fark ettim. Kaç adet plak topladığında mutlu olursun sorusunun cevabı yok. Kalabalık bir koleksiyona sahibim ancak adet üzerinden ilerlemiyorum. Şu anki arşivimin içeriğine baktığımda 30-40 bin plağa tekabül edecek bir maddi değeri var. Beni tatmin eden şeylerden biri zaman içerisinde 'back catalogue' dediğimiz 'arşivimde olmasını istediğim' tüm plakları toplamayı başarmış olmam. The Cure, Nils Fhram, REM bu arşivin baş aktörlerinden. Bu denli hayranlık duyduğu plaklarının içerisinde mutlu bir koleksiyoner gibi göründüğünü söylüyorum. Yarı gururlu yarı düşünceli gülüyor. Yurt dışına taşınacak koleksiyoner bir arkadaşımın tüm arşivine talip olup olmamak konusunda kararsızım. Hepsini görmeden rahat edemediğim koleksiyonumun, daha büyük bir yere ihtiyaç duyduğunun da farkındayım. Neredeyse tüm hayatımı bu işe adamış olmama rağmen hala bilmediğim çok fazla müzik var. Ancak zaman içinde dünyada bu sayede pek çok dosta sahip oldum diyerek özetliyor durumu. Öyle ki, Amsterdam'daki ünlü plakçı Concerto'nun alt katındaki satış görevlisi Murat geldiğinde ona özel bir kürasyon yapıyor ve zevkini çok iyi tanıdığından emin olduğu için bu seçkiyi hiç sorgulamadan satın alıyor. Konusunda uzman plakçı çalışanlarının seçkilerini keşfetmeye bayılıyor. Dünyada sevdiği neredeyse yüzlerce, İstanbul'da kapısını aşındırdığı onlarca plakçı ismini ezbere sayıyor. Instagram paylaşımlarında evin ve koleksiyonun bir bölümünü görenlerden en çok gelen soru Bu kitapların hepsini okuyup plakların hepsini dinliyor musunuz? oluyormuş. Kulağa marifet gibi gelsin istemem ama ben az uyuyan bir insanım. Her gün yapmazsam rahat etmediğim bir okuma, dinleme ve seyretme takıntım var. Bunlardan herhangi bir tanesini yarım saat bile olsa yapmadığım zaman uyumakta zorlanıyorum. O nedenle, sorunun cevabı -koleksiyon için topladığım nadir eski kitaplar hariç- evet hepsini okuyor ve dinliyorum. Bu röportajın sayfalarına sığdıramayacağım kadar çok bilgi birikimi, müzik bağlantılı unutulmaz hikayesi ve önerisi olan biri Murat Abbas. Maddi ve manevi olarak kolay bir süreç olmadığının ama merak ve tutkusunun hiç azalmayacağının da bilincinde. Çoğu insana bir konuya bu kadar çılgınca tutkun olmak bir hastalık olarak gelse de, severek buna gönül veren biri için bu sürecin paylaşım, genel kültür, hayatın zorluklarından kendini koruyacak bir liman ve genç tutan bir uğraş olduğunu inkar etmek imkansız. Murat Abbas için tüm bunlar ve daha fazlası, dinledikçe her birinin hikayesini ayrı keşfetme hissi uyandıran plakları. Ömer Atakan'ın salonuna ilk adım attığınızda, tutkusunun dünyayı kasıp kavuran James Bond efsanesi olduğunu düşünmeniz normal. Ancak adımlarınızın yönünü evin koridorlarına ve diğer odalarına doğru çevirdiğinizde, Ömer Atakan'ın içindeki merak duygusunun James Bond'tan çok daha ileriye uzandığını anlamanız uzun sürmüyor. Duvarlarında Ömer Atakan'ın sevdiği sanatçıların tablolarının yanı sıra pek çok klasik filmin orijinal afişlerinin bulunduğu bu ev, hatırı sayılır bir figür koleksiyonunu, dedesinden kalma bir pul koleksiyonunu ve ziyaret amacımız olan 4000 küsur parçalık bir James Bond koleksiyonunu barındırıyor. Mini bir müzeye girmiş gibi hayranlık ve şaşkınlıkla baktığım objelerden dağılan dikkatimi topladığımda uzun uzun yazdığım sorularımı unutup sadece Neden ve Nasıl? diyebiliyorum. Gülerek 1923'te dedesinin toplamaya başladığı cumhuriyet pullarından açıyor lafı. İlk gördüğü koleksiyon olan bu pullar, hem tarihe merakını hem de toplamaya olan ilgisini keşfetmesini sağlamış. Seneler sonra, bu koleksiyonu tamamlamış olmanın haklı gururunu yaşıyor. Saint Joseph'te okurken neredeyse her sene sınıfta çizgi roman çizmekten ikmale kalırdım! Aslında ressam olmak istiyordum ama biraz mahalle baskısıyla mimarlığa yöneldim. Mimar Sinan'da İç Mimarlık üzerine, UCLA'de ise Sinema Televizyon ve Dijital Teknolojiler üzerine yüksek lisans yaptım diye devam ederken evdeki objelerin %90'ının sinema ve televizyon odaklı olduğunu fark ediyorum. UCLA'de okuduğu dönemde ilgisini çeken tüm filmlerin prömiyerlerine gitmeye çalışırmış. Pullardan sonraki ilk temeller de burada atılmış. O dönem koleksiyon olsun diye düşünerek almadığı sadece hobi olarak biriktirdiği film objeleri, limitli heykel ve replikaların sayısı, internetin çılgın gelişimi ve her şeyin oturduğumuz yerden satın alınabilir olmasıyla giderek artmaya başlamış. Arka odada duran Matrix filminde Morpheus'un kullandığı orijinal silah prop'u da bu erken dönem parçalarına dahil. Koleksiyonda VHS BETA MAX kasetler, Laser Disc'ler ve ünlü sanatçıların James Bond kitaplarını okudukları ses kayıtları olduğunu da duyunca merak ve tutku kelimelerinin altını biraz daha derin kazmam gerektiğini fark ediyorum. Gülerek Atasözü bile var; Curiosity Killed The Cat. İster istemez merak duyduğunuz şeyin peşinden gidiyorsunuz, unutamıyorsunuz. Ara bile verseniz, belirli bir zaman sonra yeniden aklınıza geliyor. Benim bu konuda bu kadar istikrarlı ve tutkulu olma sebeplerimden biri de sanıyorum gördüğüm ya da yaşadığım hiçbir şeyi unutmamam. Ortaokulda arkadaşımla gittiğim kafede giydiğim süveterin rengini de, desenini de hala hatırlarım. Eskiye ve biriktirmeye olan merakım da bu hatıralara olan düşkünlüğümden geliyor diye açıklıyor durumu. Hepimizin dikkat seviyesinin neredeyse saniyelere düştüğü bu sosyal medya çağında, bir temayı bu denli araştırmaya meraklı olmak, istikrarlı bir şekilde takip etmek, para ve en önemlisi de ciddi bir zaman ayırabilmenin ne denli zor ve az rastlanır bir şey olduğunu bilip böyle bir koleksiyonu takdir etmemek imkansız. Benim için bu koleksiyonun en güzel yanı da, benimle aynı tutkuyu paylaşan insanlarla tanışıp 'belli bir yaştan sonra olmaz' gözüyle baktığımız arkadaşlıklar kurmak oldu. Bu gibi meraklar tüm sosyal sınıfları ve önyargıları yıkarak sizi bambaşka insanlarla buluşturuyor ve paylaşmanın, sosyalleşmenin keyfini artırıyor diyen Ömer Atakan'ın aynı merakla objeleri toplamaya devam etmesini ve bize hiç unutmadığı pek çok anı anlatmasını dileyerek evden ayrılıyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hirs-merih-demiralla-yeniden-tanimlaniyor", "text": "Yönetmen Paul Thomas Anderson'ın Magnolia adlı unutulmaz filmi tamamen rastlantı diye niteleyebileceğiniz olayların birbirine bağlanabilmesini konu eder. Los Angeles'taki bazı insanların bir gün içinde yaşadığı kesişen olayları geçmişten gelen bağlantılarla beraber anlatır. Bir nevi hayatta tesadüf diye bir şey yoktur her şeyin bir sebebi ve anlamı vardır diye bir anlatıdan söz eder. Ondan öyküsünü dinlediğinizde, Türkiye Milli Takımı'nın parlak yeni jenerasyonunun en önemli sembollerinden biri olan Merih Demiral'ın da hayatının başından itibaren belli dönemeçlerde tesadüfler yaşadığını düşünebilirsiniz. Mesela doğup büyüdüğü Kocaeli'nin Karamürsel ilçesinde 9-10 yaşlarındayken belediyenin spor okullarına kayıt olduğu gün. Annesi ve babası çalıştıklarından dolayı evde olmadığı gündüz saatlerinde, o spor okullarında futbol oynayan komşunun oğlu Merih'in okul kaydına yardımcı olması bunlardan biri olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hit-makineleri-nasil-calisiyor-tutan-is-yapmanin-formulu", "text": "Ressam, müzisyen, yönetmen, senarist, oyuncu, reklamcı, zanaatkar... Herkes bir hit üretebilir mi? Elbette! İlham geldiğinde yakalayabilirse, fikrini bir ürüne dökmek için üşenmeden çalışırsa, milyonlarca hayalin ve hayal sahibinin aynı anda var olmaya çalıştığı bir dünyada gerekli yöntemleri kullanarak sesini duyurmayı becerebilirse, promosyonunu yaparsa, sonrasında da geri dönüşleri doğru değerlendirebilirse, evet, herkes bir hit, tutacak bir iş üretebilir! Ama her şeyden öte konuşurlar. Yayarlar. Size olan ilgiyi diri tutarlar. Size daha az bağlı insanlardan da para kazanmanızı sağlarlar . Yapmanız gereken hem üretmek hem de iletişimde kalmak. Zahmet olmadan hiçbir şey olmuyor. Kısacası, siz herkes için üretin ama sizi gerçekten seven o 1000 kişiye bağlı kalın. Kestirmeden bestseller yazmanın formülü var mı? Var! Amerikan yazar ve bilim insanı Clifford Alan Pickover öyle diyor en azından. Pickover'a kulak kabartmak lazım çünkü adam hem birçok dile çevrilmiş bir yazar (50'den fazla kitabı var, daha çok bilim alanında) hem de hayatı formüllerin gözüne gözüne vurarak geçiyor (bu arada 200'ü de aşkın patente sahip; yani sıfırdan bir şey yaratmak, ilham perisiyle alışverişe girmek konularında boş değil). Üstelik hayırsever de bir adam; Amerikan kitap endüstrisinde zirveye tırmanmış kitapları uzun uzun analiz etmiş, yetinmemiş, bunların başarılarının arkasında duran sırları formüle döküp bizlerle paylaşmış. Hızla Pickover'a bağlanıyoruz. Pickover'dan hakikaten işe yarar, kurnaz bir tavsiye: Önce gidip bir National Geographic dergisi satın alın. Aklınıza yatan herhangi bir konuyu seçin. Fotoğrafları, metni iyice içinize sindirin. Gördüğünüz yer her neresiyse, hikayeniz burada geçsin. Yeter de artar. Piyasada çok satan birçok romana göz atın; sadece şu dergi işini bile hakkıyla uygulasanız, mekan bilginiz o romanları yazanlardan daha sağlam olur. Flörtöz ortamı kurmak önemli. Varsa yoksa elektrik alışverişi. Hikayede biri erkek biri kadın iki temel karakter olsun ; baş kahramanlarınız birbirleriyle aşka düşsün diyor Pickover. Bu aşkı kitap boyunca geliştirin. Yetmez. Hikayenin anlatıcısı olan kahramanınızla yan karakterlerden biri arasında da aşk olabileceğine dair subliminal mesajınızı verin. Yalnız bir noktada da artık durun; çok usta değilseniz, bütün ipleri birbirine dolamayın. Gerçek hayatta ona buna yazmak sizi ilgilendirir de, insan okuyacaksa bunu, flörtözlüğü abartmayın. Başkahramanın özel bir becerisi olsun. Sorunları bu becerisiyle çözsün. Dedektiflik, biliyorsunuz zaten ideal ama Dan Brown'un Da Vinci'nin Şifresi'nde işe başlattığı, sonradan Tom Hanks'in canlandırdığı Robert Langdon da Harvard Üniversitesi'nde dini ikonoloji ve sembolbilim hocasıydı. Malzemeniz geliştikçe, kahramanınıza böyle CV'ler de gerekecektir. Unutmayın; bu yiğit kişi olayların akışını etkileyen sıkıntılı bir durumla boğuşmalı, sonra tabii ki bu kavgayı kazanmalı. Bir not: Tehlike önce geçti sanılsın, sonra geri dönsün. Çünkü bir bestseller yazmak istiyorsanız, bela sizin işiniz. Bir kitap yazdım ve bütün hayatım değişti demek istiyorsanız ilk cümleniz güçlü olmalı, diğerlerinin arasında parlamalı. Orhan Pamuk'a boşuna Nobel vermediler; adam olacak kitap en başından belli oluyor. Yani bakın ama bunu birer bölüm olarak yapmayın. Pickover'a göre flashback'ler olayın akışını, okurun da ritmini bozuyor. Sonuçta bu bir bestseller, Geleceğe Dönüş değil. Okuyacağız, unutacağız; yormayın bizi. Bir kitabı asla birkaç başka insana okutmadan yayımlamayın diyor Pickover. Siz de Yahu zaten bu iş böyle değil mi, birkaç kişi okumadan dosya yayınevine gönderilir mi diye soracaksınız haklı olarak. Aramızda kalsın, yayınevi editörlerinin dertlerini dinlemek istemezsiniz. Biz özetleyelim: İlkokul terk düzeyde kalemlerden çıkma eserler başyapıt diye sunuluyor; olmamış deyince de zaten siz ne anlarsınız diye yanıt geliyor. Herkes yazar değil, gerek de yok. Belki de en temizi bu. İngiltere'nin en iyi, en revaçta söz yazarlarından, Adele'e, Florence and the Machine'e ve daha birçok isme söz yazan, şarkılarını sıklıkla en iyi 10'a sokan Eg White anlatıyor: Hit şarkı yazmanın da kuralları vardır! Çok fazla yenilik getirmeyin, çok radikal olmayın diye anlatıyor The Independent'a White: Meseleyi zorladığımızda kimse anlamıyor. Tamam, duygularla ilgili sözcük dağarcığı biraz fakir, dışarıda daha geniş dağarcığa sahip bir dünya var ama bu ikisini birleştirmeyi denemeyin, birleşmiyor. Sözün özü, kuantum fiziğinden şarkı çıkmıyor. Çıksa da aşk şarkısı çıkmıyor. Onu da becerseniz, o şarkı kimsenin diline dolanmıyor. Şarkı sözü yazarı için altın değerinde bir tavsiye: Herkesin anlayacağı ama şimdiye kadar söylenmemiş bir şeyler söyleyin. Eg White, bu mevzunun çok faydasını görmüş: Hep bildiğiniz bir şeyin sizi şaşırtması olağanüstüdür ama tabii her zaman da olmaz bu. Bizde Nil Karaibrahimgil bu konuda tipik bir örnek, üstelik hemen her şarkısında 12'den vuruyor. Çocuk da yaparım, kariyer de slogan olmadı mı? Tektaşımı kendim aldım, tek başıma kendim taktımı bir düşünün. Ya da Bütün kızlar toplandıkı... Kadınlar cephesinden Nil çıktı; modern erkek dünyasını birkaç dizede bu kadar iyi anlatan hala kimse yok. Demek ki ihtiyaç var... Not edin bunu! White'tan bir başka tavsiye: Sonuçta aşk hakkında yazıyoruz, karbonun yapısı hakkında değil. Çoğu şarkı 18-25 yaş aralığındaki insanlar içindir. Onların da hayatta başlarına gelen en önemli olay ya aşktır ya da ayrılık... Popüler müzik de başka bir şey değil zaten. Yani demek istiyor ki; ekmeğinizi aşktan çıkarın, başka alanda iş yok. Haksız değil ama siz yine de baktınız olmuyor, başka alanları da keşfe çıkın. Çok iyi bir fikrinizin olması yetmez. Bunu yapımcıya doğru şekilde satmanız gerekir. Hollywood'da dikkat eşiği yarım saatle üç saniye arasında değişiyor . Mehlman'dan örnek fikir alalım: Hali vakti yerinde siyah bir çift, beyaz bir çocuk evlat edinmeye karar verir ve olaylar gelişir. Bu cümle tutacak bir dizi için yeterliymiş. Yalnız hatırlatalım; Türkiye açısından bu konular espriye değil, melodrama müsait. Erkan Petekkaya buradan kariyer yaptı, düşünün. Her neyse; fikriniz varsa kısa tutun, mevzu bu. Seinfeld, hiçbir şey hakkında bir dizi olmasıyla övülür. Mehlman'a göre buraya kadar iyi hoş ama çark herkes için aynı şekilde dönmüyor. Bu numara bir defa tutar. Demek ki, hit yakalamak için artık somut bir şeyler hakkında bir dizi yazmak gerekiyor. Bunun için de temel şart: Sevilesi karakterler yaratın! Yetmez. Çok sevilesi karakterler yaratın. Seinfeld örneğinde bu karakter elbette George Costanza. Friends'de Joey. Yenilerden Unbreakable Kimmy Schmidt'te Tituss. Yerlilere dönelim: Avrupa Yakası'nda Burhan Altıntop, Yalan Dünya'da Vasfiye Teyze, Tatlı Kaçıklar'da mafya babası Tarumar, Geniş Aile'de Ulvi, İşler Güçler'de yapımcı Hakkı... İşte böyle güldür güldür bir liste. Bu karakterleri çok sevmesek bu diziler de yaşamazdı. İyi bir komedide karakterlerin dağılımına bakalım. Sevilesi karakterler üretmek gerektiğini zaten söylemişti Mehlman. Sevmekten sevmeye fark var. Şimdi yeni unsurlar da ekliyor. İlk örnek: Erkek tiplerin arasına zeki, ahlakçı, güvensiz, kendine eziyet eden, hastalık hastası birini katmak gerekiyor çünkü izleyici kendini televizyonda gördüğü bir tipten daha üstün hissetmeyi seviyor. Sene olmuş 2016, izleyici olarak hala aynı çocukça hislerin peşindeyiz, o da ayrı. Bahsi geçen kişi, tahmin etmişsinizdir, yine George Costanza bu arada... Mehlman devam ediyor; bu sevimliliği dengelemek için bir karaktere daha ihtiyaç olduğunu söylüyor. Sınırlardan, ahlaktan, utanç duygusundan yoksun; sorumsuz, teklifsiz, ağzına geleni söyleyen bir soytarı lazım. Böylesi izleyene hem komik geliyor hem de herkesten saklanan konuları pimi çekilmiş bomba gibi ortaya bıraktığından hikayenin hızlı ilerleyip çözülmesini sağlıyor. Son olarak: Biraz çatlak ama kimseye gözdağı vermeyen bir kadın eklenmeli karışıma. Kim o? Hollywood'da bu işlerin bir prototipi var: Zooey Deschanel. Nihayet esas nokta. Ortada, bazısı evlat olsa sevilmez bir sürü marjinal tip var. Bunları bir grup olarak sevdirin diyor Mehlman. Yöntem: Hem erkeklerin hem de kadınların bayılacağı, hayran olacağı, güzel bir tip. Öyle güzel ki, çevresindeki uyumsuz tipleri nötralize ediyor. En iyi örnek Friends'de Jennifer Aniston. Mehlman izleyicinin bir tipe bayılırsa eninde sonunda diğerlerini de seveceğini iddia ediyor. Friends'in bir hit makinesi haline gelmesinde büyük pay sahibi olan Aniston işte bu yüzden çok özel. - İcat edilen isimler ve kelimeler uyumlu, kolay anlaşılır ve tutarlı olmalı. Bir sözcüğün sesi, belirttiği şeye uygun olmalı. Bu sesler hem estetik açıdan tatmin etmeli hem de onu konuşan topluluğun doğasına yakışmalı. - Öyle uydurup geçmek olmaz; icat edilen dilin gramer yapısını da düşünmeli. Sınavda soru olarak çıksa sırıtmamalı. - Dilin kurulumu bir mitolojiyi de beslemeli."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hit-makineleri-nasil-calisiyor-tutan-is-yapmanin-formulu-3377", "text": "Ressam, müzisyen, yönetmen, senarist, oyuncu, reklamcı, zanaatkar... Herkes bir hit üretebilir mi? Elbette! İlham geldiğinde yakalayabilirse, fikrini bir ürüne dökmek için üşenmeden çalışırsa, milyonlarca hayalin ve hayal sahibinin aynı anda var olmaya çalıştığı bir dünyada gerekli yöntemleri kullanarak sesini duyurmayı becerebilirse, promosyonunu yaparsa, sonrasında da geri dönüşleri doğru değerlendirebilirse, evet, herkes bir hit, tutacak bir iş üretebilir! Ama her şeyden öte konuşurlar. Yayarlar. Size olan ilgiyi diri tutarlar. Size daha az bağlı insanlardan da para kazanmanızı sağlarlar . Yapmanız gereken hem üretmek hem de iletişimde kalmak. Zahmet olmadan hiçbir şey olmuyor. Kısacası, siz herkes için üretin ama sizi gerçekten seven o 1000 kişiye bağlı kalın. Kestirmeden bestseller yazmanın formülü var mı? Var! Amerikan yazar ve bilim insanı Clifford Alan Pickover öyle diyor en azından. Pickover'a kulak kabartmak lazım çünkü adam hem birçok dile çevrilmiş bir yazar (50'den fazla kitabı var, daha çok bilim alanında) hem de hayatı formüllerin gözüne gözüne vurarak geçiyor (bu arada 200'ü de aşkın patente sahip; yani sıfırdan bir şey yaratmak, ilham perisiyle alışverişe girmek konularında boş değil). Üstelik hayırsever de bir adam; Amerikan kitap endüstrisinde zirveye tırmanmış kitapları uzun uzun analiz etmiş, yetinmemiş, bunların başarılarının arkasında duran sırları formüle döküp bizlerle paylaşmış. Hızla Pickover'a bağlanıyoruz. Pickover'dan hakikaten işe yarar, kurnaz bir tavsiye: Önce gidip bir National Geographic dergisi satın alın. Aklınıza yatan herhangi bir konuyu seçin. Fotoğrafları, metni iyice içinize sindirin. Gördüğünüz yer her neresiyse, hikayeniz burada geçsin. Yeter de artar. Piyasada çok satan birçok romana göz atın; sadece şu dergi işini bile hakkıyla uygulasanız, mekan bilginiz o romanları yazanlardan daha sağlam olur. Flörtöz ortamı kurmak önemli. Varsa yoksa elektrik alışverişi. Hikayede biri erkek biri kadın iki temel karakter olsun ; baş kahramanlarınız birbirleriyle aşka düşsün diyor Pickover. Bu aşkı kitap boyunca geliştirin. Yetmez. Hikayenin anlatıcısı olan kahramanınızla yan karakterlerden biri arasında da aşk olabileceğine dair subliminal mesajınızı verin. Yalnız bir noktada da artık durun; çok usta değilseniz, bütün ipleri birbirine dolamayın. Gerçek hayatta ona buna yazmak sizi ilgilendirir de, insan okuyacaksa bunu, flörtözlüğü abartmayın. Başkahramanın özel bir becerisi olsun. Sorunları bu becerisiyle çözsün. Dedektiflik, biliyorsunuz zaten ideal ama Dan Brown'un Da Vinci'nin Şifresi'nde işe başlattığı, sonradan Tom Hanks'in canlandırdığı Robert Langdon da Harvard Üniversitesi'nde dini ikonoloji ve sembolbilim hocasıydı. Malzemeniz geliştikçe, kahramanınıza böyle CV'ler de gerekecektir. Unutmayın; bu yiğit kişi olayların akışını etkileyen sıkıntılı bir durumla boğuşmalı, sonra tabii ki bu kavgayı kazanmalı. Bir not: Tehlike önce geçti sanılsın, sonra geri dönsün. Çünkü bir bestseller yazmak istiyorsanız, bela sizin işiniz. Bir kitap yazdım ve bütün hayatım değişti demek istiyorsanız ilk cümleniz güçlü olmalı, diğerlerinin arasında parlamalı. Orhan Pamuk'a boşuna Nobel vermediler; adam olacak kitap en başından belli oluyor. Yani bakın ama bunu birer bölüm olarak yapmayın. Pickover'a göre flashback'ler olayın akışını, okurun da ritmini bozuyor. Sonuçta bu bir bestseller, Geleceğe Dönüş değil. Okuyacağız, unutacağız; yormayın bizi. Bir kitabı asla birkaç başka insana okutmadan yayımlamayın diyor Pickover. Siz de Yahu zaten bu iş böyle değil mi, birkaç kişi okumadan dosya yayınevine gönderilir mi diye soracaksınız haklı olarak. Aramızda kalsın, yayınevi editörlerinin dertlerini dinlemek istemezsiniz. Biz özetleyelim: İlkokul terk düzeyde kalemlerden çıkma eserler başyapıt diye sunuluyor; olmamış deyince de zaten siz ne anlarsınız diye yanıt geliyor. Herkes yazar değil, gerek de yok. Belki de en temizi bu. İngiltere'nin en iyi, en revaçta söz yazarlarından, Adele'e, Florence and the Machine'e ve daha birçok isme söz yazan, şarkılarını sıklıkla en iyi 10'a sokan Eg White anlatıyor: Hit şarkı yazmanın da kuralları vardır! Çok fazla yenilik getirmeyin, çok radikal olmayın diye anlatıyor The Independent'a White: Meseleyi zorladığımızda kimse anlamıyor. Tamam, duygularla ilgili sözcük dağarcığı biraz fakir, dışarıda daha geniş dağarcığa sahip bir dünya var ama bu ikisini birleştirmeyi denemeyin, birleşmiyor. Sözün özü, kuantum fiziğinden şarkı çıkmıyor. Çıksa da aşk şarkısı çıkmıyor. Onu da becerseniz, o şarkı kimsenin diline dolanmıyor. Şarkı sözü yazarı için altın değerinde bir tavsiye: Herkesin anlayacağı ama şimdiye kadar söylenmemiş bir şeyler söyleyin. Eg White, bu mevzunun çok faydasını görmüş: Hep bildiğiniz bir şeyin sizi şaşırtması olağanüstüdür ama tabii her zaman da olmaz bu. Bizde Nil Karaibrahimgil bu konuda tipik bir örnek, üstelik hemen her şarkısında 12'den vuruyor. Çocuk da yaparım, kariyer de slogan olmadı mı? Tektaşımı kendim aldım, tek başıma kendim taktımı bir düşünün. Ya da Bütün kızlar toplandıkı... Kadınlar cephesinden Nil çıktı; modern erkek dünyasını birkaç dizede bu kadar iyi anlatan hala kimse yok. Demek ki ihtiyaç var... Not edin bunu! White'tan bir başka tavsiye: Sonuçta aşk hakkında yazıyoruz, karbonun yapısı hakkında değil. Çoğu şarkı 18-25 yaş aralığındaki insanlar içindir. Onların da hayatta başlarına gelen en önemli olay ya aşktır ya da ayrılık... Popüler müzik de başka bir şey değil zaten. Yani demek istiyor ki; ekmeğinizi aşktan çıkarın, başka alanda iş yok. Haksız değil ama siz yine de baktınız olmuyor, başka alanları da keşfe çıkın. Çok iyi bir fikrinizin olması yetmez. Bunu yapımcıya doğru şekilde satmanız gerekir. Hollywood'da dikkat eşiği yarım saatle üç saniye arasında değişiyor . Mehlman'dan örnek fikir alalım: Hali vakti yerinde siyah bir çift, beyaz bir çocuk evlat edinmeye karar verir ve olaylar gelişir. Bu cümle tutacak bir dizi için yeterliymiş. Yalnız hatırlatalım; Türkiye açısından bu konular espriye değil, melodrama müsait. Erkan Petekkaya buradan kariyer yaptı, düşünün. Her neyse; fikriniz varsa kısa tutun, mevzu bu. Seinfeld, hiçbir şey hakkında bir dizi olmasıyla övülür. Mehlman'a göre buraya kadar iyi hoş ama çark herkes için aynı şekilde dönmüyor. Bu numara bir defa tutar. Demek ki, hit yakalamak için artık somut bir şeyler hakkında bir dizi yazmak gerekiyor. Bunun için de temel şart: Sevilesi karakterler yaratın! Yetmez. Çok sevilesi karakterler yaratın. Seinfeld örneğinde bu karakter elbette George Costanza. Friends'de Joey. Yenilerden Unbreakable Kimmy Schmidt'te Tituss. Yerlilere dönelim: Avrupa Yakası'nda Burhan Altıntop, Yalan Dünya'da Vasfiye Teyze, Tatlı Kaçıklar'da mafya babası Tarumar, Geniş Aile'de Ulvi, İşler Güçler'de yapımcı Hakkı... İşte böyle güldür güldür bir liste. Bu karakterleri çok sevmesek bu diziler de yaşamazdı. İyi bir komedide karakterlerin dağılımına bakalım. Sevilesi karakterler üretmek gerektiğini zaten söylemişti Mehlman. Sevmekten sevmeye fark var. Şimdi yeni unsurlar da ekliyor. İlk örnek: Erkek tiplerin arasına zeki, ahlakçı, güvensiz, kendine eziyet eden, hastalık hastası birini katmak gerekiyor çünkü izleyici kendini televizyonda gördüğü bir tipten daha üstün hissetmeyi seviyor. Sene olmuş 2016, izleyici olarak hala aynı çocukça hislerin peşindeyiz, o da ayrı. Bahsi geçen kişi, tahmin etmişsinizdir, yine George Costanza bu arada... Mehlman devam ediyor; bu sevimliliği dengelemek için bir karaktere daha ihtiyaç olduğunu söylüyor. Sınırlardan, ahlaktan, utanç duygusundan yoksun; sorumsuz, teklifsiz, ağzına geleni söyleyen bir soytarı lazım. Böylesi izleyene hem komik geliyor hem de herkesten saklanan konuları pimi çekilmiş bomba gibi ortaya bıraktığından hikayenin hızlı ilerleyip çözülmesini sağlıyor. Son olarak: Biraz çatlak ama kimseye gözdağı vermeyen bir kadın eklenmeli karışıma. Kim o? Hollywood'da bu işlerin bir prototipi var: Zooey Deschanel. Nihayet esas nokta. Ortada, bazısı evlat olsa sevilmez bir sürü marjinal tip var. Bunları bir grup olarak sevdirin diyor Mehlman. Yöntem: Hem erkeklerin hem de kadınların bayılacağı, hayran olacağı, güzel bir tip. Öyle güzel ki, çevresindeki uyumsuz tipleri nötralize ediyor. En iyi örnek Friends'de Jennifer Aniston. Mehlman izleyicinin bir tipe bayılırsa eninde sonunda diğerlerini de seveceğini iddia ediyor. Friends'in bir hit makinesi haline gelmesinde büyük pay sahibi olan Aniston işte bu yüzden çok özel. - İcat edilen isimler ve kelimeler uyumlu, kolay anlaşılır ve tutarlı olmalı. Bir sözcüğün sesi, belirttiği şeye uygun olmalı. Bu sesler hem estetik açıdan tatmin etmeli hem de onu konuşan topluluğun doğasına yakışmalı. - Öyle uydurup geçmek olmaz; icat edilen dilin gramer yapısını da düşünmeli. Sınavda soru olarak çıksa sırıtmamalı. - Dilin kurulumu bir mitolojiyi de beslemeli."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hizli-yasayanlar-baris-erdogan", "text": "Bir günü bir gününe uymuyor sözü, genelde ruh hali sürekli değişen insanları tanımlamak için kullanılır, malum. Ancak Barış Erdoğan'ın ajandasını tarif etmeye de çok yakışacağını düşünüyorum, zira kendisine bir günün nasıl geçiyor diye sorarsanız, alacağınız cevap hangi gün, hangi ay oluyor! İstanbul'da yaşasa da birlikte çalıştığı insanların yarısından fazlası Türkiye'de değil. Dolayısıyla saate bakmadan çalışıyor; bazen sabah 5'te uyanıp akşam 9'a kadar çalışıp tekrar uyuyor, bazen uykusunu gün içindeki yarım saatlik şekerlemelerden alıyor. Cep telefonu ise zaten vücudunun bir uzvu gibi. O, ofisteki ekibimle toplantı yaparken aynı anda kulaklıkla başka bir toplantıya bağlandığım ve 'hangimizle konuşuyorsun' sorusunu duyduğum çok olmuştur diye anlatırken, konuşmasının hızından bile hayat temposunun ne denli yoğun olduğunu tahmin edebiliyorsunuz. Fakat tüm bunlara rağmen saatler cuma akşamını gösterdiğinde işle bağlantısını kesiyor, hayatını işten bağımsız yaşıyor ve hafta sonu yeniden işe bağlanmam için çok büyük bir kriz olması gerek diyor. Ne de olsa cinsellikle ilgili bir markayı yönetmek kolay değil. Her an her şey olabilir! Unilever'de dört yıl çalıştıktan sonra, aynı yerde olmaktan da sıkılan Barış, uzun süre çalıştığı deodorant kategorisini geride bırakıp, bu defa da saç bakım kategorisinde çalışmak üzere Henkel'e transfer olmuş. Fakat hepsinden hızlı uyum sağladığı işi kesinlikle bugün Benckiser'deki pozisyonu, yani Durex markasından sorumlu olmak. Barış'a göre, insanların açık yüreklilikle seks konuşmadığı bir ülkede cinsellik odaklı bir işte çalışıyor olmak çok zor. Yine de bu onu yıldırmıyor. Seks, kendini rahat olarak tanımlayan insanlar için bile, gerçekçi bir şekilde günlük konuşmaların parçası değil. En fazla yakın arkadaş grupları içinde konuşulan bir konu. Bu yüzden bazen iş toplantılarında bile enteresan bakışlara, saklanmaya çalışan gülüşlere maruz kaldığım oluyor. Hatta şöyle söyleyeyim, tüketici şikayetleriyle ilgilenirken şikayetçi tüketiciye bile ulaşamıyoruz. Çünkü kimse yaşadığıyla ilgili detaylı bilgi vermek istemiyor. İnsanları ürünleriniz hakkında konuşturamamak, bu yüzden de tüketici içgörüsüne ulaşamamak çok zor sözleriyle özetliyor durumu. Pazarlama sektöründe çalışan biri olarak, ona göre bir ürünü doğru anlatmak sanat. Hedefi ise yapılmamış olanı yapmak. Örneğin marka vesilesiyle Türkiye'deki insanlara yaşları ilerlediğinde de seksten zevk alabileceklerini ve bundan utanmamaları gerektiğini anlatmak. Tabu yıkmak kalıbını sevmiyor, bu yüzden tabuların etrafından dolaşmak demeyi tercih ediyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hizli-yasayanlar-birol-giray", "text": "Tam 36 sene önce başlayan bir kariyer, İstanbul, Çeşme ve Bodrum'da gerçekleştirilen toplam 27 festival, Türkiye'nin en çok dinlenen radyolarından ikisi, yüzlerce performans, on binlerce mil ve 365 günün yarısından fazlası seyahatlerde geçen bir hayat. Tüm bu rakamların, temponun ve hızın ortasındaki isim ise müzik ve eğlence sektörü denildiğinde akla ilk gelenlerden Birol Giray, namı diğer BeeGee. Birol Giray ile bundan üç sene önce Bodrum'da, deniz kenarında hem ruhumu dinlendiren hem de sonsuza kadar dans edebilecekmişim gibi hissettiren bir festivalde tanışmıştım. Hem festivali organize eden, hem DJ kabininin arkasına geçen, tüm gün insanlarla samimiyetle sohbet eden aynı zamanda da işi için toplantılar yapan bu adamı hayranlıkla dinlediğimi ve bu enerjiyi nereden bulduğunu düşündüğümü çok net hatırlıyorum. Otuz yıldan uzun süredir içinde olduğu müzik ve eğlence sektöründeki başarıları sürekli konuşulan, asla yerinde durmamasıyla bilinen, maceraya, hıza ve müziğe olan tutkusuyla etrafındakilere şapka çıkarttıran bu isim, o zamandan beri hiç yavaşlamadı; aksine hızına hız kattı. DJ'liğe çok genç yaşta arkadaşlarının partilerinde çalarak başlayan Giray, bu maceradan Çalmaya başladıktan kısa süre sonra müzik aşkı beni o kadar sarmıştı ki, başka bir şey düşünemez oldum. Henüz liseyi bitirmeden dönemin en iyi diskolarından birinde çalışma fırsatını yakalamıştım ve bunu bir daha hiç bırakmadım diyerek bahsediyor. DJ'lik, radyolar, festivaller, organizasyonlar... hepsinin ortak paydasında asla kopmadığı ve motivasyon kaynağı olarak bahsettiği müzik var. 1997 yılında ortaklarıyla kurduğu Production Department ile Türkiye'ye ilk defa Daft Punk, Jamiroquai ve The Prodigy gibi isimleri getirmiş. Global Gathering ve Godskitchen gibi dünyaca ünlü etkinlik markalarını da bizimle buluşturan isimlerden biri. FG ve Lounge FM radyolarını kurduktan sonra bu tecrübeyi Neden kendi festivalimizi yapmıyoruz? sorusuyla birleştirmiş ve ekibiyle birlikte, Electronica ve Chill-Out festivallerini hayata geçirmek için kolları sıvamış. Electronica bu sene 15, Chill-Out ise 13. yılını kutluyor. Söz konusu hız ve seyahat olduğunda Birol Giray için Temmuz ayından itibaren İstanbul, Çeşme ve Bodrum arası mekik dokuyan bu festivaller buzdağının çok ufak bir kısmı. Hayatımın her dönemi hareketliydi ama bir süredir iş ve seyahati birleştirdim. Hareket etmeyi, gezmeyi, görmeyi ve keşfetmeyi seviyorum diyen ünlü DJ söylediğinin hakkını vererek geçtiğimiz 365 günün sadece 100'ünü İstanbul'da geçirmiş. Bu kadar yoğun seyahat temposu sırasında işler nasıl aksamadan yürüyor diye sorduğumda ise teşekkürlerini senelerdir onunla olan tecrübeli ekibine ve teknolojinin nimetlerine gönderiyor. Bazen haftada altı kez uçağa bindiğini söyleyen, geçen sene tamı tamına dokuz ayı dünyanın farklı şehirlerinde geçiren Birol Giray için hız özgürlük demek. Çocukluğundan beri denize tutkun bir Ege aşığı. Instagram profilini takip edenler kendisini uçağa binmediği zamanlarda, yazın teknesinde, kışın dağlarda kayarken görebilirler. Doğada yaptığı hız ona dünyadan kopma hissi veriyor. Tüm bu adrenalinin içerisinde doğaya saygı duymayı, onunla birlikte hareket etmeyi ve kendini güvene almayı da ihmal etmiyor. Doğanın içinde olduğum sürece kendimi her zaman yeniledim ve geliştirmeye çalıştım diyen Birol Giray'a hiç durup dinlenmek isteyip istemediğini, nasıl olup da yorulmadığını soruyorum. Bu döngü içerisinde dinlenen biriyim, ben bunun dışında bir şey bilmiyorum cevabını almak beni şaşırtmıyor. Onu heyecanlandıran şeylerin başında yeni yerler görmek var. İlhamını ise hiçbir şey yapmadan, durup kendine döndüğü anlardan alıyor. Kafasını boşaltmak için müzik dinliyor, aktif spor yapıyor ve zaman bulabildiğinde fotoğraf çekiyor. Bu kadar çok gezen, gören ve hayatı dolu dolu yaşayan bu adamın en'lerini ve gelecek planlarını merak ediyorum. Japonya beni en çok etkileyen ülke oldu. Gelecek seyahat planlarımda kesinlikle tekrar Uzakdoğu'ya gitmek var diyerek cevaplıyor. Dünyanın birçok yerinde farklı festivallere katılan bu gezgin ruhu en çok etkileyen festivallerin başında ise Sonar Barcelona var. Söz konusu müzik olduğunda en iyi deneyimim ise 2000 yılına girerken Mısır, Giza Piramitleri'nde katıldığım etkinlikti. Dünyanın her tarafından gelen 50 bin kişi çölde, piramitlerin etrafında toplandı. Fonda piramitlerin olduğu bu gerçek dışı etkinlik benim için unutulmazdı dediğinde gözlerimi kapatıp o sahneyi hayal etmeye çalışıyorum. Bahsettiği etkinlikte efsane isim Jean Michel Jarre'ın sahne aldığını, Twelve Dreams of the Sun adı altında 1000 sanatçının dans ve müzik şovları sergilediğini, piramitlerin üzerinde lazer gösterileri yapıldığını idrak ettiğimde ise çenem hafif aşağı düşerek karşımda oturan insanın ne kadar şanslı olduğunu düşünüyorum. Şu anda okuduğumuz ve dışarıdan baktığınızda mükemmel görünen bu hayat tabii sadece şans eseri edinilmiş değil. Bulunduğu sektörde herkesin adını bildiği ve tecrübesine saygı duyduğu Birol Giray İşle alakalı, dolayısıyla kariyerimde olan hiçbir şey beni ne çok üzer ne de çok mutlu eder. Çok fazla iyi ve kötü anım oldu ve bunların hepsi geçmişte kaldı. Ben her zaman bugüne bakmayı tercih ediyorum dediğinde sesindeki cesaret ve kendine güven hemen hissediliyor. Türkiye'de elektronik müziğin ve DJ'liğin yaygınlaşmasına öncülük eden isimlerden biri olarak bu özelliklere sahip olmaya en çok hakkı olan isimlerden biri şüphesiz o. Röportajı bitirirken üç sene önce tanışma şansına eriştiğim Giray ile ilgili tekrar hayran kaldığım ve emin olduğum şey ise hızdan, sınırları zorlamaktan ve fark yaratmaktan asla vazgeçmeyecek olması."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hizli-yasayanlar-bulut-reyhanoglu", "text": "Kendimi bilgisayar başında peş peşe kısa film izlerken bulduğumda, bundan önce en son ne zaman kısa film izlediğimi hatırlamıyordum bile. Gümüşhane'de yaşayan görme engelli iki kardeşin hikayesini anlatan kısa belgeselin ardından, Can Evrenol'un uzun metrajlı versiyonunu da çektiği kısa filmi Baskın'a geçiyorum; bir yandan da animasyon kategorisi altındaki filmlere göz atmayı planlıyorum. Sinemayla arasını ezelden beri sıcak tutan biri olarak, kısa filmlerden neden bu zamana kadar uzak kaldığımı düşününce ilgimi çekebilecek yapımlarla kolayca buluşmamı sağlayacak bir platformun eksikliğini sorumlu tutuyorum. Bugünkü kısa film maratonumun sebebi ise Bulut Reyhanoğlu'nun kurduğu çevrimiçi kısa film platformu Short by Short. Short by Short, sadece kısa film üreten sinemacıları tek çatı altında toplayan bir yer işlevi görmüyor. Site aynı zamanda YouTube çukuruna düşmeyi hobi haline getirenleri, dizi maratoncularını ve her türlü sinefili mest edecek bir kütüphane. Sokaktaki insan kısa film seyretsin, o yönetmenlerin hayranları olsun diyerek hedefini özetliyor Reyhanoğlu. Kısa film yönetmenleri burada sadece izleyici bulmakla kalmıyor, kendilerini ve meziyetlerini gösterebilecekleri bir çeşit portfolyo yaratıyorlar. Bu da, amatör ve profesyonel ayrımı yapılmadığı anlamına geliyor. İlk kez kamerayı eline alanlara da, festivallerde boy gösteren sinemacılara da kapıları açık. Tek başınıza her şeyi yapabilirsiniz; cep telefonuyla da film çekebilirsiniz. Hiç olmadı evinizde annenize babanıza seyrettirirsiniz, onlar da seyircidir. Reyhanoğlu, her filmin mutlaka bir seyircisi olduğuna inanıyor. Short by Short da, doğru seyirciyle doğru kısa filmi buluşturan bir çöpçatan aslında. Nihai hedef, bir yönetmenin ikinci kısa filmini merakla bekleyecek kitleyi oluşturmak. Hevesli insanlar tarafından kuşatılmasına imrenerek Short by Short'un kendi hayatında nasıl değişikliklere yol açtığını soruyorum. Beni çok etkiledi diyerek özetliyor bu değişimi. Ben hayatımda hiç kendi yaş grubuma bakmadım, hep arkamdan gelen insanların fikirleriyle hareket etmeye çalıştım. Onlarla bir arada oldukça üretmeye başladım. Şimdi daha fazla ne üretebilirim derdine düştüm. Sürekli üretiyorum diyor. Belli ki üzerinde çalıştığı tek proje Short by Short değil."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hizli-yasayanlar-cemii-can-deliorman", "text": "Yaşamını, sanat ve edebiyatla yoğurmuş olan edebiyatçı, düşün insanı Ahmet Cemal, sanatın özünü, sanatçının içinde yaşadığı dünyayı ve bu dünyanın gerçekliğini kendine özgü yaratıcılığını seferber ederek sanatsal düzlemde yeniden üretmesi ve kurgulaması olarak nitelendirir. Yani sanatçı, eğitimle edindiği akademik ve teknik bilgilerin yanı sıra kendinden kattıklarıyla var eder sanatını. İnsanların duygu ve düşünce dünyasına boyut kazandırabilmesinin sırrı da burada saklıdır zaten. Türkiye'nin en genç orkestra şefi Cemi'i Cem Deliorman'a göre, bir orkestra şefinin bunu başarabilmesi, ancak orkestraya ve esere tam anlamıyla hakim olduktan sonra gerçekleşebilir. Bir eser, dönem ve stil özellikleri iyi incelendiğinde doğru olarak yorumlanabilir. Dolayısıyla bir şeyler katmak için çok ama çok uzun bir yol kat etmelisiniz. On yaşında ilk piyano derslerini alan Deliorman, 13 yaşında konservatuvarın keman bölümünde eğitim görmeye başlar. Anne karnında Mozart dinleyip, beş yaşında ilk bestelerini yapan dahilerden olmadığından söz ederken kendisini keşfedenin annesi olduğunu söylüyor. Duyduğu şarkıların melodilerini arkadaşının klavyesinde kusursuz olarak çalabildiğini gören annesi sayesinde piyanoya başlar. O günden sonra da müzik, hayatından hiç eksik olmaz. Viyana, insanı anlamamı, hayatı gerçek anlamda görebilmemi ve bir müzikal kimlik oluşturabilmemi oldukça hızlandırdı. İlk konserini, öğrencilik yıllarında eğitimini finanse eden Borusan Filarmoni Orkestrası'nın daveti üzerine İstanbul'da gerçekleştirdiğinde 20 yaşındadır. Avusturya ve Amerika'daki eğitimlerini tamamladıktan sonra İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'ndan Borusan Filarmoni Orkestrası'na, Almati Opera ve Balesi'nden Sicilya Senfoni Orkestrası'na çok sayıda orkestrayı yönetir. 2017'den bu yana Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası yardımcı şefi olan 34 yaşındaki Deliorman, orkestra şefliğinin gereğinden fazla anlam yüklenen bir meslek haline geldiğini paylaşırken, görüşünü, dünyanın en iyi kemancı ve müzisyenlerinden olan Nigel Kennedy'nin bir sözüyle destekliyor: Orkestra şefleri tamamen abartılıyor. Yine de yaptığının, dünyanın en zor mesleklerinden biri olduğunu söylemeden edemiyor. Çünkü müzik, bir insan ömrünün yetemeyeceği kadar sınırsız hazinelerle dolu. Elinizde ufak bir kapla, gürüldeyen bir nehirden ne kadar su alırsanız o kadar zenginleşiyorsunuz. Bu anlamda, orkestra şefinin görevi sopasını sallamaktan ziyade; öğrenmek, anlamak ve besteciyle orkestra, orkestrayla dinleyici arasında bir köprü olabilmek. Bunun yanında, beraber çalıştığı müzisyenleri nasıl bir ruh hali içinde olmaya teşvik ettiğini önemsiyor Deliorman. Podyumda benim nasıl hissettiğimin kimse için bir önemi yok ve olmamalı. Örnek vermem gerekirse, Mahler'in yazdığı bir adagio'yu yönetirken asla elde edemeyeceğinizi bildiğiniz bir mutluluğa özlem duyarak çalabilmelisiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hizli-yasayanlar-gokce-gurpinar", "text": "Gökçe'yle Galata'da buluşmak üzere sözleşirken, pek çok ünlü markanın iletişiminden sorumlu olduğu bilgisinden başka hiçbir veri yoktu elimde. Buluşacağımız kafeye girdiğimde gözlerim onu aradı; kafede tek başına oturan yalnızca bir kişi vardı; deri ceketi, tişörtü, yırtık jean pantolonu ve ayağında -tabii ki- Converse'leri olan genç bir adamdı bu. İçgüdülerim beni ona yöneltti; yanılmamıştım. Yönettiği markaların büyüklüğüyle ters orantılı bir ciddiyeti var Gökçe'nin. Ve bir de söylemeden es geçemeyeceğim rahatlatıcı bir enerjisi. Öyle ki röportaj kelimesinin ağırlığını hamburgerlerimizin eşliğinde yok edip tatlı bir sohbete başladık. Golfle de kalmamış, basketbol, voleybol, piyano, gitar, yan flüt... Değmediği spor, eline almadığı enstrüman kalmamış. Ama hiçbiri kalıcı olmamış Gökçe'nin hayatında. Gökçe'yle sohbetimiz derinleştikçe nedenini hemen anlıyorum; çünkü hiçbiri yeterince hızlı değil. Gökçe Koç Üniversitesi'nde Ekonomi okumuş, sonrasında da Uluslararası İşletme bölümde yüksek lisans yapmış ama gönlünde yatan aslan hep reklam ve pazarlama olmuş. Çünkü kendimde en güvendiğim şey empati yeteneğimdi sanırım. İnsanların bakış açılarını anlayabilmek, onların ne istediğini tespit etmek konusunda kendime güveniyordum diyor. Çift diplomalı bir yüksek lisans programında okuduğu için ikinci diplomasının peşinden yolu Viyana'ya düşmüş. Ve gönlünde yatan aslanı sonunda orada serbest bırakabilmiş. Viyana'da şarap alanında iş yapan bir aile şirketinde çalışmaya başlamış, burada pazarlama konusunda kendini kanıtlamış ve bugüne gelen yolun ilk adımını da böylece atmış. İstanbul'a döndükten sonra kısa bir süre bir bankada çalışmış ama Hiç bana göre değildi, diyor, her gün tıraş oluyordum. Sakalım bile yoktu halbuki. Zorla sakalımı çıkardılar. Kendini ait hissetmediği bir yerde çok durmamış tabii, fazlaca kurumsal bir iş deneyiminin ardından Converse, Lacoste, Burberry, Gant Nautica ve SuperStep gibi dünya markalarını yönettiği işine geçmiş. Ve işine bayılıyor. Sabah 06.00'da kalkmasına rağmen... Gün ışımadan başlayan temposu 17.00'ye kadar hız kesmeden devam ediyor. Ama buna rağmen gününü mutlaka sporla sonlandırıyor. Haftanın en az 4-5 günü ağır spor yaparım. Crossfit yapıyorum, koşuyorum. Geçenlerde Bozcaada'da koştum. Zaman buldukça maratonlara katılmaya çalışıyorum. Sabah 06.00'da kalkıp bu enerjiyi nasıl bulduğuna şaşırıyorum ama Gökçe enerji atmak için bunu yaptığını söylüyor. Tabii daha da şaşırıyorum. Bitmemiş enerjisini bitirmeye çalışan biri yani. Hayatı kaçırmamak isteği, yüksek bpm, sert antrenmanlar, bol seyahat..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hizli-yasayanlar-kerem-tanel", "text": "Sürpriz yapan şehirler güzeldir, o şehirleri tüketmek istesen de tüketemezsin. İstanbul da -şüphesiz- bu şehirlerden biri. Bebek'te bir binanın ikinci katında, işte bu sürprizlerden biri var: Angie. Mekana girer girmez David Lynch'in Mulholland Çıkmazı filminin meşhur Club Silencio'sunu andıran bir sahne çarpıyor göze. Turuncu kadife perdelerin önünde 60'lı yıllardan başka hiçbir şeyi düşünmenize olanak vermeyen bir bateri ve bir mikrofon duruyor. Sahne boş, kadife koltuklar boş, bordo abajurlar da henüz yanmamış. Angie'de çarşambadan pazar gününe kadar mekanı dolduran kalabalık o an orada değil, çünkü işletmecisi Kerem Tanel'le buluştuğumuzda saatler henüz 11.00'i gösteriyor. Kerem Tanel 27 yaşında. Ve bu işte deneyimli. 23 yaşında zor mu zor bir işle başlamış mekan işletmeciliğine. Boston'da işletme okuyup döndükten sonra ilk işi Çeşme'deki Madeo Beach olmuş. Üniversite yıllarında çeşitli etkinlikler düzenlediğini anlatsa da Çeşme'de bir plaj işletmesi almak sağlam cesaret gerektiriyor. Üstelik bir de 23 yaşındaysan. Cevabı kendi içinde gizli, diyor Tanel, gençlik ateşi. Ama hikayesini dinlemeye devam ederken bu ateşin hiç sönmediğini anlamak yalnızca birkaç dakika sürüyor. Çeşme'de Madeo Beach'te mükemmel bir sezondan alnının akıyla çıktıktan sonra, Arnavutköy'de Hudson, Çeşme'de Before Sunset Beach ve şimdi de Angie'yle anılıyor adı. Tanel'in işine ve yaşam ritmine olan tutkusunu görsem de tatil yapacağını var sayarak yaz planlarını soruyorum. Bu yaz Angie'yi Bodrum'da Palmarina'da açtık, gündüzleri denize girebilirim ama önceliğim Angie tabii ki diyor. Aradığım tatil cevabı bu değil. Ama aradığım hızlı yaşayan ta kendisi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hizli-yasayanlar-levent-calikoglu", "text": "Sanat, yetenek işi midir, yoksa meraktan mı beslenir? İstanbul Modern'in genel direktörü Levent Çalıkoğlu'na soracak olursanız sanatı doğuran meraktır. Yeteneğin nadir bulunduğuna ama merakın, kendisi de dahil olmak üzere sanatla haşır neşir olan pek çok insanı sanata bağladığına inanıyor. Aslına bakarsanız Çalıkoğlu'nun sanatla ilişkisini, haşır neşir olmak diye tanımlamak biraz hafif kalıyor. Karşımda, sanat dışında yaşamını dolduran bir şey olmadığını söyleyen, tutkusunu hayatına yedirmiş, kendi tabiriyle 1989'dan beri bu alana adanmışlıkla bağlı bir isim var. İstanbul Modern, açıldığı 2004 yılından bu yana Türkiye'nin kültür-sanat arenasına hatırı sayılır oranda bir canlılık kazandırdı. Çalıkoğlu, kuruluşundan itibaren müzenin bünyesinde yer aldığı için bu değişimi bizzat gözlemleyenlerden. İstanbul Modern açılmadan önce buranın ne kadar ziyaretçi çekebileceğine dair tahminler yürütürken, referansının 1999'daki Erol Akyavaş sergisi olduğundan söz ediyor. 15 bin kişinin ziyaret ettiği bu sergi, o güne kadar en çok gezilen sergi olarak gazete manşetlerine taşınmış. Geçen yıl İstanbul Modern'i gezenlerin sayısının 580 bine ulaşmış olmasıysa kendisini halen şaşırtıyor. Bir modern müzeyi 14 yılda, yedi milyonu aşkın kişinin ziyaret edeceği kimsenin aklına gelmezdi. Benim gelmemişti doğrusu diyor. Her şeye rağmen gerçekçiliği de elden bırakmıyor: Bizim coğrafyamızda kültür-sanatın önceliği yok. Yaptığı bir araştırmayla, Türkiye'de 1800'lerin ortalarından 2002'ye kadar resim sergisi açmış ya da karma sergiye katılmış 1250 civarında sanatçı olduğunu saptayan Çalıkoğlu, Polonya'da aynı tarihsel aralıkta bu sayının 15 bin civarında olduğunu anlatıyor ve ülkemizde üretimin hala çok az olduğunu söylüyor. Niceliksel anlamda üretim az olsa da sanata, sanat fuarlarına ve sergilere artan bir ilgi var. Bu bağlamda, teknolojinin hayatlarımıza kazandırdığı hızı bir avantaj olarak mı görmeliyiz acaba? Sergilerin her detayıyla Instagram'da paylaşılıyor olması sanatı daha cazip kılıyor olabilir mi? Ya da onu bir tüketim malzemesine mi dönüştürüyor? Çalıkoğlu, Avrupa'daki pek çok müzenin, sosyal medya üzerinden fotoğraf paylaşımları konusunu tartıştığını ifade ediyor. Aşırı paylaşım sergilerin ruhunu öldürmeye başladı. Bir serginin Instagram'da çok tüketilmesi, ziyaretçiye, ben bunu gördüm zaten hissi yaşatıyor. Bu yüzden, Londra'daki Tate Modern, belirli sergilerde fotoğraf çekimine izin vermiyor. Bunun çok yerinde bir karar olduğunu düşünüyorum. Çünkü serginin, ruhu ve kimliği fotoğrafa sığmaz. Bunu yapmaya çalışmak sergiye ihanettir. Çalıkoğlu son olarak, sosyal medyanın hız, tüketim ve görüntü takıntısının müze ziyaretinin doğasıyla tezat içinde olduğuna değiniyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hizli-yasayanlar-luigi-mariconda", "text": "Yüz kişiyi toplayıp hız kelimesi size hangi ülkenin insanlarını çağrıştırıyor diye sorsak, muhtemelen alacağımız en popüler cevaplardan biri İtalya olur. Evet, jestleri, konuşmaları, hareketleri baş döndüren bir hızla ilerliyor, minik otomobilleri, Vespa'larıyla dar sokaklarda fırtınalar estiriyor, hayatı hızla yaşıyorlar. Ama haksızlık etmeyelim, hayatın tadını aheste aheste çıkarmak ve kendilerine zaman tanımak konusunda da üstlerine yok. Yemek yerken, şarap içerken; Ay'ı, Güneş'i izlerken, hatta flört ederken bile hızlı olduklarını kim iddia edebilir? İşte, Luigi Mariconda, namı diğer Gigi de hız ve yavaşlık arasındaki bu dengeyi kusursuzca kuran İtalyanlardan. Örneğin ailesinin isteği üzerine üniversitede ekonomi okumasına rağmen müzik tutkusunun peşinden giderek, büyüdüğü şehir olan Napoli'de plak dükkanı açmış, ardından da bir diğer tutkusu olan yemeğin peşine düşmüş. Konuşurken şans, kader... gibi kelimeleri çok sık kullansa da tam olarak kaderci değil. Ya da, şansını, kaderini arkasına alıp istediğini yapan bir adam demek daha doğru olur. Luigi'nin, İstanbul'da damağına, özellikle de İtalyan mutfağına düşkün hemen hemen herkesin sevdiği Paps Italian için oluşturduğu menü, insana gerçekten de kendini İtalya'daymış gibi hissettiriyor. Samimi ama şık bir atmosfer, yalın ama iddialı ve lezzetli yemekler... Günde 50 kişi için mutfakta 17 kişinin çalıştığı Michelin yıldızlı restoranlarda çalışmak başka, öğle ve akşam servisleriyle bir günde belki de yüzlerce kişiye yemek hazırlamak başka diyor. Ama ben farklı teknikleri öğrenmeyi hep çok sevdim. Menüde Luigi'ye İtalya'daki çocukluk günlerini hatırlatan tatlar da var. Mesela annesinin tarifinin bire bir aynısı olan tiramisu ya da ona anneannesini anımsatan et tarifleri... İtalyan mutfağının en önemli özelliğinin malzemeler olduğunu düşünüyor, sağlıklı, güzel ve aşırı derecede lezzetli diye tanımladığı İtalyan mutfağını domatessiz hayal bile edemiyor. Türkiye'deki müşteriler ise ona göre biraz tutucu."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/hoyeon-yukseliyor", "text": "SON ZAMANLARDA Hoyeon bir şeylerin değiştiğini, yaşamın yepyeni bir vektörde hızla ilerlediğini ve belki de bir daha asla aynı olmayacağını görebiliyor. Sürekli büyüyen Instagram hesabına bakıp son üç haftada neredeyse 15 milyon yeni takipçisi olduğunu fark ettiğinde duyduğu his buydu mesela. Tam bu sırada, yani 2021 sonbaharında, Netflix'te yayınlanan Squid Game, platformun en fazla izlenen dizisi olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Kore dizisinin yeni yıldızı Hoyeon ise o dönemki adıyla Jung Ho-Yeon ancak tarihin bu tuhaf döneminde görülebilecek bir hızla şöhrete kavuşmanın getirdiği dönüşümü yaşıyordu. Squid Game'in kadrosuna dahil olana dek genç modelin oyunculuk deneyimi yoktu. Ve bir anda dünya çapında bir megastar olmuştu. Beklenen değişim dalgası geçtiğimiz yaz, yönetmen Alfonso Cuaron'un Apple TV+ için çektiği ve Cate Blanchett'ın rol aldığı yeni dizisi Disclaimer'ın setinin bulunduğu Kuzey Londra'ya vardığında hissedildi. Hoyeon son derece önemli bir yan rol için seçilmişti ve hala ustalaşmakta olduğu İngilizce dilinde ilk sahnelerini çekecekti. Bu taşıması zor bir yüktü. Devasa bir sesli çekim stüdyosunda, kovandaki arılar gibi her yöne koşuşturan çekim ekibiyle birlikte çalışıyordu. Kariyer anlamında artık büyük sularda yüzdüğünün ispatını baktığı her yerde görebiliyordu. Fakat Hoyeon'un dikkatini yakalayan ileriye doğru ciddi bir adım attığını hissettiren şey dışarıda park halindeydi. Oyuncu karavanları, diyor. Kore'de gördüğümüz bir şey değil. Ama İngiltere ve Amerika'da, oyuncuların hazırlanabilmesi için daha fazla kişisel alan sağlayan bu muhteşem sisteme sahipsiniz. Squid Game'in çıkışından bu yana Hoyeon için kişisel alan, neredeyse karşılaması imkansız bir değere sahip oldu. Dizinin kültürel bir fenomene dönüşmekte olduğu baş döndüren o ilk günlerde ilk 28 günde 1,65 milyar saatten fazla izlenme oranı yakaladı senaryolar kapısında birikmeye başlamıştı ve etki sahibi Hollywood menajerlerinden bir ordu, müşterisi olmaya ikna etmek için rekabet ediyordu. Bunları ödüller izledi: Screen Actors Guild Award'da Drama Dalında En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanarak İngilizce dilinde olmayan bir televizyon dizisinde bu ödülü kazanan ilk kadın oyuncu oldu. Ardından zamanını ayırması gereken birçok başka taleple birlikte, her hareketini yakından izleyen, dünyanın dört bir yanındaki hayran kitleleri geldi. Demem o ki, evet, çekimler arasında kullanabileceği sessiz bir karavan, dikkate değer bir lüks. YAKINLARDA BİR PAZAR günü West Hollywood'da öğle yemeği için buluştuğumuzda Hoyeon ile yanımıza, çoğunlukla pasif bir gözlemci olarak kalacak bir mütercim tercüman geldi: Hoyeon'un İngilizcesi, aldığı özel dersler ve Disclaimer çekimlerinde geçirdiği zaman sayesinde hızlı bir ivmeyle gelişiyor. Yorgun göründüğü için özür diledi. Jet lag yaşadığını söyledi. Üç gün evvel Los Angeles'a varmadan önce bir moda kampanyasının çekimleri için New York'taymış; ondan önce de doğduğu, büyüdüğü ve artık az biraz yaşadığı Seul'deymiş. Köklerimin nerede olduğunu söylemek zor, diyor iç çekerek. Uzun zamandır da böyle. Hoyeon mankenliğe 16 yaşında başladı ve anne-babası eczacı olması için ona yalvarsa da uzun bir süre bu yolda devam etti. Yaşamındaki birçok yetişkin teyzeler, amcalar, aile dostları 1,80 cm uzunluğundaki esnek vücudunun moda dünyası için biçilmiş kaftan olduğu yönünde ısrar etse de Hoyeon, aşırı rekabetçi ruhunun verdiği ivmenin yanı sıra finansal özgürlüğünü yakalama isteğiyle, mesleğine olağanüstü bir hızda alıştı. Bunu izleyen birkaç yıl boyunca dünyanın dört bir yanına gitti: 20'li yaşlarının başında bir süre New York'ta yaşadı; Londra, Paris ve Milano'da defilelerde boy gösterdi. Geçtiğimiz 18 ay boyunca Hoyeon'un takvimi giderek yoğunlaştı. Evvelsi yıl Los Angeles'ta çokça vakit geçirdi. Bir yandan Emmy, Globes ve birçok diğer önemli törende aday gösterilirken diğer yandan oyunculuk kariyerindeki gelecek hamlelerini planladı. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Hoyeon'un yeni işindeki başarısı ile birlikte, bir önceki mesleğinde verdiği hizmete gösterilen talep de iki katına çıktı. O artık Louis Vuitton, Adidas ve Lancome'un küresel elçisi. Profesyonel yükümlülüklerini düşününce insanın başı dönüyor. Birkaç oyunculuk dersine yazılmış ve Kore'deki mankenlik ajansıyla sözleşmesi 2020 Ocak'ta sona erdiğinde şans verip Seul'de bir oyunculuk ajansına yazılmış. Yalnızca iki hafta sonra menajeri, Hoyeon'a ilk seçmesini ayarlamış. Netflix'in geliştirmekte olduğu, Squid Game adında bir diziymiş. MESELE ŞU Kİ Squid Game söz konusu olduğunda Hoyeon'un anlattıklarına güvenmek zor. Bugün bile, tüm o altın heykelciklerden, eleştirmenlerin övgülerinden ve YouTube hayranlarının fotoğraflarını o korkunç Chainsmokers şarkısıyla kurguladığı videolara rağmen, donuk bir ifadeyle yüzünüze bakıp performansının ona göre ne kadar kötü olduğunu anlatabiliyor. Kendisini ekranda izlerken hala çok utanıyor. Dizinin yaratıcısı, yazarı ve yönetmeni Hwang Dong-hyuk'a zaman zaman mesaj atıp onu bu role kabul ederek hata yaptığını söylermiş. Hwang olan biteni monitörden izlerken yanında dizinin diğer bir yıldızı Lee Jung-jae varmış; özel bir şeye tanıklık ettikleri konusunda Hwang ile hemfikirdi. İlk andan itibaren Sae-byeok'tu diye yazıyor Lee bir e-postasında. Sae-byeok'un karakter gelişimi, Squid Game'in duygusal çekirdeğini oluşturarak diziyi şaşırtıcı dönemeçler ve çok şiddetli aksiyon sahnelerinin serbest bir kolajından ziyade etkileyici bir sanat eserine dönüştürüyor. Ve bu yolculuğa ruh katan şey de Hoyeon'un ölçülü, tesir bırakan performansı. Hoyeon'un Sae-byeok performansı olmadan Squid Game'in bu kadar büyük bir küresel fenomene dönüşmesinin mümkün olmadığını söylersek abartmış olmayız. ÖĞLE YEMEĞİNİN ARDINDAN arabayla birkaç dakika uzaklıktaki bir lisenin otoparkında kurulmuş bir bit pazarına gidiyoruz. Hoyeon bugünlerde pek kıyafet alışverişi yapmıyor ama stilisti bu pazarı ona çok önceden söylemiş ve bayağıdır gelmek istiyormuş. bazen, geceler hüzünlüyken, kedimin öldüğünde kaç yaşında olacağını düşünürüm. yıkılacağım ve kedimin haberi bile olmayacak. 2021 EYLÜL'DE Squid Game'in yayınlanmasından birkaç hafta sonra, bitmek bilmeyen Banana Republic indirim kodları gibi, Hoyeon'un gelen kutusu da senaryolarla dolup taşmaya başladı. Squid Game'in çekimleri ile prömiyeri arasındaki 10 aylık boşluk sırasında Hoyeon, Kore'de birkaç seçmeye katılmış ve ona göre, hepsinde başarısız olmuş. Şimdiyse, birdenbire, gerek kendi ülkesinden gerek yurt dışından çok büyük teklifler almaya başlamıştı. Kafam çok karışmıştı, diye kabul ediyor. O kadar çok senaryo okudum ve o kadar fazla yönetmenle tanıştım ki. Ama bir şeyleri seçecek bir standardım da yoktu; benim için hangi rollerin iyi, hangi karakterlerin ilginç olduğunu bilmiyordum. Her şey ilginçti. Özetlemek gerekirse, seçmeye katılmasını gerektiren iki projenin peşinden gitti; bu rolleri alırsa hak ettiği için almak istiyordu. İkisini de aldı: İlk olarak Disclaimer'daki rolü, ardından Lily-Rose Depp ile birlikte yer alacağı ve yapımı sürmekte olan A24 filmi The Governesses'dan bir rol."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ibrahim-colak-19-yil-ve-50-saniye", "text": "Yılmaz hocaya ise beş yaşında salona gelen bir çocukta 'ışığı' nasıl gördüğünü sordum ilk olarak: İbrahim'in amcası Erkan Çolak'ın bir oğlu, bir kızı var. Onları ve İbrahim'i beraber getirdi jimnastik salonuna. Belli bir süre üçü beraber devem ettiler. 'Sporcu olunmaz, doğulur', derler ya... Ufak testlere tabii tuttuktan sonra İbrahim'i ayırdık. Yeteneği, kas kuvveti, algılaması farklıydı diğerlerinden. Onu elit gruba aldık. Buradan nereye gidebileceğimizi tam olarak bilmiyorduk tabii. Yılmaz hoca da mottolarının 'çok tekrar, çabuk öğrenme' değil, 'ekstra tekrar ve en iyi öğrenme' olduğunu söyledi. Uluslararası arenaya çıktıklarında, oradaki tüm sporcuların aynı hareketi yapabildiğini ancak yalnızca en iyi yapanın, mükemmel yapanın en iyi puana, altına ulaştığını anlattı. Bunu çok küçük yaşlardan sporcularına anlatıyorlarmış. Ancak yeterli altyapı, kas kuvveti, koordinasyon, esneklik oluştuktan sonra, bazı haraketleri yapabileceklerini ve bir hareketi yapınca hemen arkasından daha zorunun geleceğini... Açık saltodan sonra, burgulu salto... Öğrenci bunu sorgulamıyormuş. Hocam diyorsa, yapmam gerekiyor diyormuş. Aralarında müthiş bir güven ilişkisi kuruluyor en başından. Sporcu, kendisini hocasına teslim ediyor. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/icat-cikaranlar", "text": "Sıradan bir yaz günü. Sakin bir plajda oturmuşsunuz. Dalgalar tembel tembel müzik yapıyor. Uzaktan çocuk çığlıkları ve kahkahalarla dolu plaj sesleri geliyor. Bir yerde güzel bir şarkı çalıyor. Patatesiniz gelmiş. Buz gibi içeceğiniz de servis edilmiş. Hemen Instagram'a bir story atmak istiyorsunuz. Keyfinizi bozmak istemem ama o biraz zor olacak çünkü bilgisayar programlama denen ve dünyayı değiştiren iş henüz hayata geçmemiş. Sabah uyandınız, ahhh ne güzel, alarm çalmadı, müthiş uyumuşsunuz. Pazar mı bugün? Hayır. Hemen telefonunuza uzandınız, Alarm çalmadı, geç kalıyorum diye haber vereceksiniz. Ama telefonunuz eski tip, çevirmeli telefonlardan. Yani akıllı telefonu geçtim, tuşlu telefonlardan bile değil. Thomas Edison'dan sonra kimse telefonu geliştirmekle uğraşmamış, üstelik geciktiğiniz toplantının yapılacağı yeri bilmiyorsunuz oysa telefonunuzda GPS olsa hemen Google Maps'i açardınız... Çok yağmurlu bir günde, Radyo Eksen'de Gülşah Güray'ın sesi, trafik yok, romantizm ve yağmur mutluluğu ile sürüyorsunuz otomobilinizi. Yağmurdan yolu görmemeye başladığınızda eliniz alışkanlıkla sağdaki silecek koluna gidiyor... Üzgünüm, silecekleriniz yok. Durup camı silip devam etmeli ya da yağmurun dinmesini beklemelisiniz. Zor mu geldi? O zaman bir de şöyle düşünün; aklınıza çok iyi bir fikir gelmiş, günlük hayatta çok ihtiyaç duyulan ama düşünülmeyen bir ürün bulmuşsunuz. Geliştirmişsiniz, bütün maddi olanaklarınızı bunun için harcamışsınız ama cinsiyetinizden ötürü yeterince destek bulamamışsınız ve sizin geliştirdiğiniz şey dünya tarihine karşı cinsten birinin buluşu olarak geçmiş... Nasıl olurdu? Sizi hayal ederken bile zorlayan bu durum, tarihte onlarca kadın mucidin hikayesi aslında. Ve evet, bulaşık makinesini bulan da bir kadın, ilk kodlamayı düşünen de, tuşlu telefonu geliştiren de, silecekleri bulan da... İlk bilgisayar bugını bulan da, ilk bilgisayar prototiplerini çizen de, bir bilgisayarın çalışmasını sağlayan ilk kişi de bir kadın. Cinsiyetlere dayalı klişeler içinde en klişesi, kadınların erkeklerden daha meraklı olduğudur. Erkek maceracı, kadın meraklı olarak tanımlanır. Çünkü kadınların maceraya atılmasına izin verilmemiş, erkeklerin ise meraklı yapısı ayıp/kadınsı bulunarak bastırılmış. Romantik komedilerde, güncelleme gelmemiş dizilerde hep bir meraklı kadın vardır mesela. Meraklı bir yan karakter erkek değil; bir başka iştekinin neredeyse aynısı, kalıptan çıkmış gibi meraklı bir kadındır. Aslında maceracı ve meraklı karakterlerin birleşimi muhteşem sonuçlar doğurabilirdi -birlikte hareket etselerdi. Ama merak duygusunu bastıran erkek, kadının pratik zekasına erişemeyince çareyi kadını da bastırmakta, hatta ve hatta kadının o pratik zeka ve böyle nasıl olur merakı ile yaptığı icatların da üstüne konmakta buluyor. Geçmiş zamanda hayattaki tek gayesinin iyi bir koca bulmak olduğu düşünülen kadınların, DNA'nın cinsiyeti belirlediğini bulabileceği, şişe açacağı geliştirebileceği, ilk bilgisayar bug'ını bulabileceği kabul edilmiyor. Şimdi Hollywood'taki ve Netflix'teki en büyük trend malumunuz, zamanında göz ardı edilmiş kadın kahramanların filmlerini yapmak. Meğer ne kadın hikayeleri varmış diye izliyoruz ama bir noktada II. Dünya Savaşı filmleri gibi artık gereğinden fazla olacaklar ve sırf kadın hikayesi olmalarından ötürü ödülleri toplayacaklar gibi bir endişe de yok değil... Siz iyisi mi Hollywood'un şişe açacağını geliştiren kadının filmini yapmasını beklemeden bu kadınları tanıyın. Hollywood'un II. Dünya Savaşı dönemindeki en güzel kadınlarından sayılan Hedy Lamarr, güzelliği kadar zekasıyla da öne çıkıyordu ve besteci George Antheill ile çalışarak askeri radyo sinyallerinin ele geçirilmesi ya da kesilmesini önleyecek yöntemi geliştirdi. Ancak Amerikan Deniz Kuvvetleri bu fikri saçma buldu, dosyayı çöpe attı. Ama bir kadından böyle bir şey beklemeyen subaylar tarafından fikir çöpe atılmadı ve üstünde çalışarak güzel oyuncuya hiçbir atıfta bulunmadan geliştirildi, kullanıldı. Neyse ki Lamarr, ölümünden hemen önce, 2000'de orijinal tasarımlarının bulunması sonucu ödüle layık görüldü ve gençliğinde hak ettiği itibarı kazandı. Bu arada geliştirdiği frekans sıçramasını önleme fikri sayesinde günümüzde GPS, Wi-Fi ve Bluetooth gibi teknolojileri kullanabiliyoruz. Ünlü şair Lord Byron'ın kızı olan Ada Lovelace, teknoloji tarihindeki en ünlü kadınlardan biri. Hem babası sayesinde hem de Tilda Swinton tarafından canlandırıldığı film sayesinde. Yine de hiç duymadıysanız; Ada Lovelace ilk kodlamayı yapan matematikçi, bilim insanı bir genç kadındı. 1843'te 27 yaşındayken, müzik yapabilecek, zor grafikleri çizebilecek, üstün matematik problemlerini hızla çözecek hem günlük hayatta hem de bilimde çok faydalı olacak bir makinenin dilini, kendi matematik yeteneği ile geliştirebileceğini söylemişti. 1979'da Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilen programa Ada adı verildi. İyi bir kahvenin tadı zincir kahvecilerde değil; evinizde yaptığınız kahve keyfinde alınır aslında. Eğer kahvenizi filtre ya da makineden tercih ediyorsanız bunu Alman bir ev hanımı olan Mellita Benz'e borçlusunuz. Kahvenin içindeki pütürlerden rahatsız olan Benz, yağlı kağıda minik delikler açıp kağıdı yuvarlayarak ilk filtre kahve yöntemini geliştiren kişi. 1908'de tescil edilen bu filtre kağıtları hala daha Mellita markası olarak satılıyor. Ancak ilk prototipler II. Dünya Savaşı'nda bombalamalarda yok olmuş. Monopoly oyunu ilk kez Elizabeth Magie Phillips tarafından geliştirildi ve adı Landlords' Game yani Ev Sahiplerinin Oyunu'ydu. 1903'te Phillips oyunun patentini almaya çalışırken oyunu çok severek oynayan ve kendi versiyonunu geliştirip buna Monopoly adını veren Charles Durow araya girdi, patenti kendi adına aldı. Oyunun hakları sonradan Parker Brothers'a satıldı. Bir kağıt çanta fabrikasında çalışan Margaret Knight, yaptıkları çantaların eğer düz bir tabanı olursa daha rahat kullanılacağını düşünerek bugün kullandığımız kağıt poşetleri tasarladı. Çantanın patentini almak için başvurduğunda tasarımı çalan Charles Annon ile mücadeleye girdi. Annon fikir için patenti alınca Margaret Knight dava açtı. Annon savunmasında Hiçbir kadın böyle yenilikçi bir şey geliştiremez dedi ama 1871'de dava Margaret Knight lehine sonuçlandı. Bulaşık makinesini bir kadının icat etmesine şaşırmazsınız muhtemelen. Ama şaşıracağınız şey, bu icadın çıkışında bulaşık yıkamaktan yorulan bir kadın yok. 1880'lerde yani mekanik icatların en yoğun geliştirildiği dönemde, bir mühendisin kızı olan Josephine Garis Cochrane, çalışanların porselen tabakları yıkarken kırmasından bıkarak bulaşık makinesini icat etti. 1903'te New York'ta motorlu tramvaylarla seyahat eden Mary Anderson, yoğun karda tramvayın durdurulup camlarının temizlenmesi üzerine silecekleri icat etti. Günümüzdeki sileceklerden çok farklı olmayan silecekler sonradan tüm araçlar için zorunlu hale gelecekti. Dr. Shirley Ann Jackson, 1973'te MIT'den doktora diploması alan ilk Afro- Amerikalı kadın; ABD'de fizik alanında doktora yapan ikinci kadındı. Uğradığı cinsiyetçiliğin yanında bir de ırkçılık sorunu vardı. Ama yılmadı. İyi ki de yılmamış! Telekomünikasyon alanında çoğu icadın önünü açtı. Hatta Steve Jobs her şeyini ona borçlu da diyebiliriz! Çünkü Jackson tuşlu telefonları, arayan numarayı gösterme teknolojisini, taşınabilir faks cihazlarını, fiber optik kabloyu ve telefonda aramayı bekletme teknolojisini bulan kişi. Ama adını ne Steve Jobs kadar duyduk, ne de o Jobs kadar zengin oldu... Sanmayın ki, bilim dünyasındaki tüm bu seksist durumlar geçmişte kaldı... Hala kadınların araştırmaları ikinci plana atılıyor. Kız çocuklar daha az eğitim aldıkları için erkekler daha fazla imkana erişiyor. Bunun sonucu olarak, özellikle tıbbi araştırmalar daha çok erkeklerin ihtiyaçları-sorunları hakkında oluyor. En yaygın kadın hastalıkları dahi, ancak yakın dönemde daha derin incelemeye alındı. Çünkü -doğal olarak- erkekler deneyimlemedikleri hastalıkların çözümü ile ilgilenmiyorlar. 2020'de ABD'de patenti alınan icatların sadece %12,8'i kadın bilim insanlarına ait. İçinde 441 bin 504 tıp makalesini barındıran Medical Text Indexer'da, Harvard Üniversitesi tarafından yapılan analize göre 1971-2010 arasında yazılan makaleler genellikle erkeklerin sağlık sorunları hakkında. Üstelik ezici çoğunluğu erkekler tarafından yapılan araştırmalar. Örneğin ereksiyon ve prostat konularına menopoz ve rahim konularından kat kat fazla yer verilmiş. Yine aynı şekilde daha fazla erkekleri etkileyen uyku apnesi ve Parkinson hastalıkları en çok araştırılan konular arasına girmiş. 2006-2010 arasında ise kadın girişimcilerin ve araştırmacıların sayısı artmaya başlamış. Özellikle 2010'da patlama yaşanmış. Kadınlara yönelik regl dönemi iç çamaşırları, akıllı süt pompaları gibi icatların patentleri 2010 ve sonrasına ait. Yani artık bir umut var ama hala yeterli değil. Yapılan bir araştırmaya göre, eğer bilimde kadın-erkek eşitliği olsaydı, var olana ek, kadınlar için faydalı 6500 adet daha icat-araştırma yapılmış olurdu. Şu an kadınların icatlarının, geliştirdikleri ve sattıkları ürünlerin daha fazla tanıtılması gerekli ki kadınların ihtiyaçları da daha fazla görünür olsun. Bunun için de görev erkeklere düşüyor biraz... #sorrynotsorry tüm piyasalar sizin kontrolünüzde!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/icgudusel-bir-yolculuk-olarak-kahve-hazirlamak", "text": "Hikaye, Patrik'in 2016 yazında eşyalarını toplayıp Berlin'den Kopenhag'a taşınmaya karar vermesiyle başlıyor. O kendine sıfırdan bir hayat kurmaktan korkmayanlardan. Aslında kahve sektöründe çalışmak istediğini yaklaşık sekiz yıl önce, Göteborg'da yerel bir kahve dükkanına danışmanlık verirken anlıyor. Henüz çok genç ama ne yapmak istediğini bilecek kadar olgun. Patrik büyük değişimlerden korkmuyor. Çantasını toplayıp bir anda yepyeni bir şehirde kendi kafesini açmaya karar verebiliyor mesela! Belki hayatıma yeniden yön vermem alışılmadık veya zorlayıcı. Ancak ben bunu bir risk olarak değerlendirmiyorum. Bence değişim ve bakış açımızı geliştirmek, hayatta bir zorunluluk. Hepimiz her gün değişiyoruz. Kahve dünyasına ait çoğu bilgiyi kendi çabalarıyla keşfediyor. Ben biraz daha April'den bahsetmek istiyorum. Uğruna tüm hayatını değiştirerek yeni bir sayfa açtığı kafesinden... April ismi aslında, Kahve dükkanına hangi ismi koymak istersin?\" sorusuna içgüdüsel bir hisle verdiği ilk cevap. April'i büyütmek, yeni şubeler açmak gibi bir derdi de yok. Onun için önemli olan kalite ve bu durum hiçbir zaman da değişmeyecek. Geleceğin bize neler getireceğini ise hep birlikte göreceğiz diyor. Kahveye; sadece çekirdek ya da sadece demlemek olarak bakmıyor. Bir kahvenin baştan aşağı tüm süreciyle ilgileniyor. Onun için kahvenin çekirdeğinin nereden geldiği, hangi makinede piştiği, hangi fincanda içildiği eşit derecede önemli. Bu sebeple şu anda tamamı Kopenhag'da yerel olarak üretilen yeni bir kahve ekipmanı serisi üzerinde çalışıyor. Kahveye kapsamlı bir bakış açısı var derken epey ciddiyim. Onu çok mutlu eden tutkulu olduğu bir giyim markası üzerinde de çalışıyor. Kafede ekipçe aynı kıyafetleri giymek istemeleriyle çıkıyor bu proje. Böylece Kopenhag'da iki yerel tasarımcı ile birlikte çalışarak kendi kıyafetlerini üretmeye başlıyorlar. Her şeyi Kopenhag'da kendileri tasarlıyor ve Seul'de ürettiriyorlar. Şu anda web sitelerinde satış mevut. Bildiğim kahve türlerinin bir listesini yapsam muhtemelen sayı 12-13 civarında olur diye düşünmeden edemiyorum. Kahve dünyası, hem tarım süreçlerinde hem de kahve demlemede birçok yeniliği görebildiğimiz ilginç bir yer. Üstelik giderek çeşitlenmeye ve daha dinamik hale gelmeye başladı. Çok yakında kahvenin dünyada belki yavaş yavaş ama sesini duyurarak en az yemek kültürleri kadar önemli bir kültür haline geleceğini iddia ediyorum! diyor. Bu yazı GQ Bahar 2021'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/iklim-krizine-karsi-umut-vaat-eden-z-kusagi", "text": "Ela Naz Birdal: Hayallerim ve hedeflerim kendimi geliştirdikçe değişiyor ama iklim krizini fark ettikten sonra aktivist oldum ve aslında günlük yaşantım, hayallerim, hedeflerim ve bakış açım da değişti. Benim hayalim, çocukların ve gençlerin yaşanabilir bir dünyada gelecek kaygısı taşımadığı bir gelecek. Yiğit Özer: İklim krizi farkında olandan olmayana herkesin hayatını bir şekilde etkiliyor. Benim iklim değişikliğini, yaşamımı değiştirecek bir sorun olarak algılamam yaklaşık üç sene önce oldu. Elbette kurduğum hayaller ve sahip olduğum hedefler farklıydı, tamamen farklılaşmadılarsa da rota kesinlikle değişti. İklim krizi farkındalığı, beraberinde bu krizi beslemeyen bir yaşam benimsemeyi de getiriyor. Hayalim insanların doğayı mahvetmeden hayatlarını en güzel şekilde yaşayabilecekleri, aldıkları her eylemin ekosistem üzerindeki etkisinden strese girmeyecekleri bir düzende yaşamaları. Yağmur Ocak: Maalesef biz bu yaşımızda bize bırakılan bu büyük sorunla uğraşmak zorunda kaldık. İklim krizi yüzünden her geçen gün dünyanın ve içinde yaşayan canlıların yok oluşunu izlemek istemiyorum. Bu yüzden benim en büyük hayalim iklim adaletinin olduğu, hayvanların katledilmediği, çocukların mutlu olduğu, sonraki kuşakların gelecek kaygısı olmadan yaşayabileceği, benim de sevdiklerimle birlikte huzurla yaşayabileceğim bir dünyanın olması. Hazal Kara: Kesinlikle. Tüm dünyayı düşündüğümüzde, özellikle hukuk alanında, doğru yolda giden adımları fark ediyoruz. Örneğin bu sene Almanya'nın anayasa mahkemesi ülkenin iklim krizini azaltmak ve krize uyum sağlamak için daha iddialı politikaların uygulanması gerektiğini açıkladı. Aynı zamanda, bu senenin ilk yarısında Brezilya'dan altı genç iklim aktivisti hükümetlerine dava açtıklarını belirttiler. Bu tür girişimlere katkı sağlayarak etrafındakilerini eğiterek ve hükümetleri sorumlu tutarak Z Kuşağı'nın içinde bulunduğumuz durumu değiştirebileceğine inanıyorum. Ela Naz Birdal: Z kuşağının iklim krizini dönüştüreceğine inanıyorum çünkü içinde bulunduğum kuşağın içinde harekete geçen, güçlü, ilham veren ve karşı tarafa taleplerini cesaretle ileten genç iklim aktivistleri var. Gün geçtikçe sayımız artıyor. Umutluyum ve üç yıl önce de değişim için umudum olduğu için harekete geçmiştim. Hayal ettiğimiz sürdürülebilir ve adaletli geleceği inşa etmek biz gençlere kaldı. Yiğit Özer: Z kuşağının diğer kuşaklardan oldukça farklı ve birçok konuda bilinçli olduğunu düşünüyorum. Bunun en temel nedenini de özellikle son yıllarda gelişen teknolojinin sınırları kaldırması ve bizleri yaşadığımız çemberin dışına çıkarması olarak görüyorum. Elinde en azından bir telefon, tablet veya bilgisayar olan bir genç dünyanın öbür ucundaki gelişmeleri sanki dibinde yaşanıyormuşçasına takip edebiliyor. Bunun etkisi iklim krizinin duyurulması ve gençlerin bu konuda bir olup örgütlenmesine yansıdı. Halihazırda Z kuşağı gençleri iklim kriziyle ilgili çalışmalara öncülük ederken aynı kuşağın değişimin önemli bir parçası olmayacağını düşünmek yersiz olurdu. Yağmur Ocak: Evet, ben iklim krizini geri dönülemez noktaya gelmeden önce değiştirebileceğimizi düşünüyorum. Biz bunu engelleyebilecek son kuşağız. Bu yüzden de karar alıcıları uyandırmak ve harekete geçirmek için iklim grevleri yapıyoruz. İsveçli 15 yaşındaki bir kızın tek başına başlattığı Fridays for Future şu an dünyadan milyonlarca insanın içinde olduğu bir hareket haline geldi ve bunu üç yıl içinde başardık. Sayımız arttıkça liderler bir şeyler yapmak zorunda kalacak. Bence biz gençler birlik olursak her şeyi başarabiliriz. Devamı #GQİklimSayısı'nda. GQ Sonbahar 2021: İklim Sayısı, raflarda ve dijital platformlarda satışta."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ilik-muzik", "text": "Sevdiği şeyi yaparak varolmak isteyen neslimizin musikiyle iştigal eden kesiminde acayip bir hal hasıl oldu son yıllarda, farkında mısınız? Bir çoğu şiirle meşgul, ilkel ve ham olmaktan mutlu, az ve öze takık, yeniden sadece tek birine aşık, tatlı, sakin ve ılık... Onun sesini ilk duyduğumda kim olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Sevdiği şeyi yaparak varolmak isteyen neslimin bir üyesi olarak bütün gün neredeyse hiçbir şey yapmamış, akşamüstü markete gidip çubuk makarna, çikolatalı gofret, bir elma ve bir şişe ucuz şarap alıp eve gelmiştim. İçine bol buz kattığım beyaz şarabımı içer, etamin işler, müzik dinler ve kafam iyice ağırlaşınca kanepeye uzanırdım. Poşetleri boşaltırken YouTube'a Sakin yazdım. Çünkü Bir şekilde bu aşkı içimde halledemiyor um. Sakin bitince YouTube, Gaye Su Akyol önerdi. Çünkü o uzaya gidilecekti. Sonra Mabel Matiz geldi. Anla dikenimden dedi. Ardından Büyük Ev Ablukada çıktı. Asansörün Türk'ünden, dolmanın normalinden dem vurdu. Böyle böyle ilerlerken ekranda küt saçlı bir kız belirdi. Gözlüklü. Çizgili tişörtlü. Tüm kalbi duygularıyla söylemeye başladı: Ben olsam bakmam bana / Bir çorba bile yapmam bana... Adı Kalben'di. Lafları çok tanıdıktı, aa, hakikatendi. Kalben, odasında kendi kendine şarkılar yapan bir müzisyenken, Sofar İstanbul'da çıkınca deyim yerindeyse patlamış. Benim de izleyip vurulduğum o konser kaydını bir anda binler izlemiş ve onun o çarpıcı, duru, tok sesinden mizah/romantizm ve tutku dolu şarkılar dinlemek için delirmiş. Kalben'in henüz bir albümü yok, internette dolanan çok güzel kayıtları var. Bir de canlı programlar yapıyor çeşitli sahnelerde. O sahneyi görmek için haftalar öncesinden heyecanlanan insanlar birikiyor şehrimizde. Yani galiba bir şeyler oluyor; içinden güzel sesler, sözler çıkan biri geliyor. Aslında bir süredir bir şeyler oluyor. 30'lu yaşlarında bir sürü müzisyen şiirden, ustalardan, doğadan ama en çok da kendi içlerinden beslenen şarkılar yapıyor. Büyük Ev Ablukada, Turgut Uyar seviyor; Mabel Matiz, Sezen Aksu'ya; Gaye Su Akyol, Selda Bağcan ve Müzeyyen Senar'a tutkun; Kalben şarkılarını kıyafet dolabında yazıyor. Müzik yapmak için öyle çok acayip ekipmana ihtiyaç duymuyor, pek çok şeyi el yordamıyla hallediyorlar. Arkadaş dayanışmasına, birlikte olmaya, üretmeye, kendilerini dinleyen insanlarla tanışıp konuşmaya inanıyorlar. Aşka fena takıklar. Aşkı çok düşünüyorlar. Sevmekten kim usanır diyorlar. Arabeske sahip çıkıp pop müziği başlarının üstünde taşıyorlar. Artistlik yapmayan bir nesil diyelim. Olduğu gibi. Okuyan, dinleyen, izleyen, düşünen, konuşan insanlar. Elektronik posta cevaplayan, vapura binen, bisikletinin lastiğini şişirten... Böyle söylemek nadir bir türü tanımlamak gibi oluyor ama aslında galiba hakikaten de öyle. Nadir bir tür geliyor. Kalben, yukarıda alıntıladığım lafları Bant Mag'e anlatmıştı. Aynı söyleşide kayıtlarını nasıl yaptığı sorusuna, Kayıt konusunda planlamadan, tasarlamadan acemi ve özensiz bir duruş sergiliyorum. Arkadaşların akıllı telefonları, ses kayıt cihazları, geçerken uğranmış stüdyolar, sokaklar, giyinme dolabımın içi gibi değişik araçlar, konumlar... Dinleyenin yanı başında, ona söylediğimi hissettiren doğal kayıtlar içime siniyor. Müzik nereye gider bilmesem de şu anda yaptığım ve yapmak istediğim kayıtlar, şarkıyı ilk kez söylerken hissettiğim heyecanı taşıyan kayıtlar demiş. Bu cevap; bu tane tane, hem aklı beş karış havada hem de ayakları fena halde yerde bu cevap, bir neslin şarkı yazma/kayıt yapma biçiminin tarifi olarak burada da dursun. Sevdiği işi yaparak varolmak isteyen neslimizin ürettiği tüm şarkılar herkese çok iyi gelsin. İyi şeyler olsun."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/insan-gercekten-fareden-daha-mi-degerli", "text": "Yaklaşık 20 yıldır ayrımcılık, kapsayıcılık, ötekileştirme üzerine dersler veriyorum; konuşmalar yapıyorum. Cinsiyetçilik, ırkçılık, heteronormativite, sağlamcılık gibi kavramları anlatıyorum, birlikte tartışıyoruz. Kimse elini kaldırıp Söylediklerine katılmıyorum! Beyazlar/engeli olmayan bireyler/ heteroseksüeller/erkekler tabii ki daha üstün canlılardır gibi tepkiler vermiyor. İçinden böyle düşünenler olsa bile bunu yüksek sesle ifade etmenin olumsuz sonuçları olacağının farkında. Konu türcülük tartışmasına geldiğindeyse işler değişiyor. Türcülük hayvan hakları ve uygulamalı etik alanlarında 1970'lerden beri tartışılan bir kavram olsa da günlük dile ve tartışmalara yeni yeni girmeye başladı. Bir türün diğer türlerden ahlaki olarak daha üstün olduğuna ve diğer türlere yönelik davranışlarının gerekçelendirilebileceğine dair bir inanç sistemi. Bu inanç, Aristo'ya (M.Ö. 384 322) kadar uzanıyor. Aristo doğanın tüm hayvanları insanlar için yarattığını söylüyor. Bu görüş zamanla, Tanrı'nın diğer canlıları insanın emrine verdiği, insanın tek rasyonel canlı olduğu gibi gerekçelerle yaygın olarak karşılık buluyor. Halen de oldukça kabul görüyor. Geçen ay katıldığım bir etkinlikte, konuşmacı yüzlerce davetlinin karşısında omurgası kontrollü olarak kırılmış bir farenin görüntülerini dev ekrana yansıtıp omurilik felcinin tedavisinde önemli bir adım atıldığını söyledi. Salondan neredeyse hiç tepki almadı. Çok sayıda restoranın vitrininde etler hala gururla sergileniyor. Süt kuzusu menülerde yer alıyor. Buzağıların annelerinden süt emmesini engelleyen aparatlar, hayvancılık fuarlarında rağbet görüyor. Türcülüğü sistematik olarak sorgulamaya başlayan ilk felsefeci Peter Singer. Singer 1975'te yayınladığı Animal Liberation adlı kitabında insan olmayan hayvanlarla insanların iyi olmasına eşit derecede önem verilmesi gerektiğini savunuyor. Gerekçesi çok net: Bir davranış acıyı azaltıp, mutluluğu artırdığı sürece etik açıdan doğrudur. İnsan olmayan hayvanlar da acıyı hissedebilirler. Bu durumda onların acı çekmesini önlemek, azaltmak insanın ahlaki sorumluluğudur. Şimdi bu prensibi cebimize koyarak düşünelim: Milyonlarca hayvan, deneylerde kullanılmak üzere üretiliyor, aç bırakılıyor, omurgaları kırılıyor, parçalanıyor, zehirleniyorlar. Her yıl milyarlarca hayvan, eti için öldürülüyor. Bunların büyük bir kısmı yaşamları boyunca acı çekiyor. Tavuklar hiç güneş görmeden, kanatlarını açamadan öldürülüyor. İpek böcekleri kozanın içine girdikten sonra canlı canlı haşlanıyor ve fırınlanıyorlar... Halen kürkleri ya da spor için avlanan hayvanlar var. Bizim ahlaki sorumluluğumuz acıyı azaltmaksa ve tüm canlıların refah içinde yaşamasına katkıda bulunmaksa türcü bakış açısından kaynaklı tüm bu sistemleri ortadan kaldırmak ve diğer canlılarla ilişkimizi yeniden tanımlamak. İnsanın kendisini hayvanat bahçelerine hapsettiği kutup ayılarından, kayalara vurarak öldürmeyi kendisine hak gördüğü ahtapotlardan, deneylerde kullandığı farelerden, tavşanlardan daha önemli, değerli, özel görmediği bir dünya mümkün mü? Bence mümkün. Ayrıntı Yayınları'ndan Türkçe olarak da çıktı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/insanin-basina-ne-gelirse-meraktan", "text": "Bugün varoluşa ışık tutan tüm bilgiler meraklı bir insanın ürünüdür. Coğrafi keşifler, bilimsel çalışmalar, teknoloji, kitaplar, kaynaklar hepsinin arkasında merakına yenik düşmüş insanlar var. İnsanın kendi vücudunu merak etmesi, karşısındakinin düşüncelerini merak etmesi, kediyi, köpeği, havayı, suyu merak etmesi aslında sadece basit bir dürtü değil, genetik olarak da haritamıza kadar işlemiş bir konu. Merak bilinen en temel dürtümüz. Bunun beynimizde bir yansıması da var. Bilmediğimiz bir konuyu öğrendiğimizde beynimiz bir ödül hormonu olan dopamin salgılamaya başlıyor. Yani yaptığımız her keşifte kafamız güzel oluyor. Özetle, merak etmek bizim için yemek gibi, su gibi bir ihtiyaç. En eski mitolojik hikayeler bile aslında insanın merakına nasıl yenik düştüğünü anlatır. Cennetteki ağaçta bir meyve sallanmaktadır. Hz. Adem'in sonsuza kadar yaşadığı, ırmaklarından ballar akan cennette tek yapması gereken şey meyveyi ısırmamaktır. Düşünsene. Mümkün mü böyle bir şey? Hayır ayrıca madem bu ısırılmayacak, neden dalında sallanıyor. Kesin ağacı bitsin. Ama yok. İlle karşımızda duracak. Tadı nasıl? Sulu mu? Tatlı mı? Ekşi mi? Yersem ne olur? Neler geçiyordur aklından. Hepimizde olduğu gibi. Oraya ne kadar insan koyarsan koy bir an gelir ve o elmayı ısırır. Bana yılan, Havva filan bahane üretmeyin. İnsan olmanın özü o ısırıktır işte. Benzer bir hikaye Yunan mitolojisinde de vardır. Zeus insanlara öfkelenir ve Hephaistos'a çamurdan, ilk kadın olan Pandora'yı yaptırır. Pandora tüm hediyeler demektir. Tanrılar ona cilve, işve, kemerler, takılar ne hediye bulurlarsa takarlar. Evet efendim, Afrodit'ten geline bir adet cilve! Alkışlıyoruz. Zeus da güzelim kızçeyi Prometheus'un kardeşi Epimetheus'la evlendirip yanına bir çömlek verip dünyaya gönderir. O çömlek, 16. yüzyılda kutuya dönüşür. Biz öyle biliyoruz diye kutu demeye devam edeyim. Zeus der ki, Pandora'cım bu kutuyu sakın açma. İçine de tüm kötülükleri, hastalıkları doldurur. Kendisi salmıyor onca kötülüğü de kızı aracı yapıyor bir de. Azmettirici resmen. Neyse Pandora bir gün tabii ki dayanamaz ve kutuyu açar. Tüm kötülük dışarı çıkar. Bir anda yaptığını fark edip kapatsa da içeride sadece umut kalır. Yani bir umuttur yaşamak Pandora'cım boşver sen üzülme. Kim olsa aynısını yapardı. Eskiden erişimi çok zor olan bilgi, bugün internette peynir ekmek gibi dağıtılıyor. Bugünün sorunu bilgiye erişim değil. Doğru bilgiye erişim... Dolayısıyla, merak ve her öğrenmenin bize sağladığı o dopaminli kafa biraz da düşmanımız haline geliyor. Araştırmalar, dünyanın giderek daha çok kutuplaştığını, dezenformasyonun çağımızın en büyük problemi olduğunu söylüyor. Yahu adamlar like butonu koydular belki dünya güzel bir yer olur diye, ortaya beğeni almak için sürekli kendimizi, yaptıklarımızı, özel hayatımızı paylaştığımız bir organizma çıktı. Beğeni alamadığı için depresyona girenler, filtrelerden dolayı gerçek kendini beğenmeyenler, bir yerdeyken başka bir yerde kaçırdıklarını düşünüp hiçbir yerde eğlenemeyenler... Bakalım merak bizi daha nerelere götürecek. Neyse, biz insanlığı meyvesiyle, kutusuyla, filtresiyle baş başa bırakalım da biraz da insanın ilk merak ettiği, Ben nasıl buradayımkonusunun temeli olan cinselliğe odaklanalım. Çocuklar özellikle 0-2 yaş arasında cinsel organlarını keşfetmeye başlar. Bu yaş itibariyle çocukları doğru yetiştirmek çok önemlidir. Dr. Laura Berman, Çocuklarınıza Seksten Bahsetmek isimli kitabında, Çocuklara cinsel organlardan bahsetmeye iki yaş civarında başlayabilirsiniz diyor. Organ isimleri yeterli. Penis, vulva, vajina, meme gibi... Bunlara garip isimler takmak, utanılacak şeyler gibi anlatmak, şakalar yapmak ya da bu merakı ayıplamak cinsel gelişimde sıkıntılara yol açabilir. Çok fazla detaya inmeye de gerek yok çünkü bu yaşlarda anlamlandıramıyoruz. Özellikle dört yaş ve üzeri çocuklarda cinsel organlar artık iyice keşfedilmiştir. Başkalarının cinsel organlarını da keşfetme merakı bu yaşlarda başladığından evcilik, doktorculuk tarzı partnerli oyunlar bu yaşlarda çok sık görülür. Böyle durumlarda, mahremiyet konusunu öğretmek ve önce kendi vücuduna, sonra da başkalarının vücuduna saygı gösterilmesi gerektiğinin farkındalığını anlatmak en sağlıklı yaklaşımdır. İzin verilmedikçe kimsenin vücuduna dokunamayacağını anlatmak buradaki en önemli husus. Altı, yedi yaş arasındaki çocuklar artık cinsel kimlik konusunda parçaları iyice birleştirmeye başlarlar. Kadın ve erkekte nasıl uzuv farklılıkları olduğunu bilir ve bebeklerin tam olarak nasıl yapıldığını idrak etmeye başlarlar. Bu yaşlarda çocukların vücut bütünlüğüne saygı göstermek, onu isteği dışında giydirmemek, gıdıklamamak, öpmemek önemli. Bir de tabii bu yaşlar artık aşk ve cinselliğin nasıl iç içe geçtiğinin de anlatılması gereken yaşlar. Özellikle sorulduğunda, Aşk, çok özel ve güçlü bir duygudur. Aşık oluruz, çünkü nihayetinde tek bir kişiyle ömrümüzü geçirmek ve onunla bebek yapmak, bizimki gibi bir aile kurmak isteriz, tıpkı babanla/annenle benim yaptığım gibi. Aşk, sağlıklı bir birlikteliğin de temelinde yatar'' gibi bilgilendirmeler faydalı olacaktır. 8-12 yaş aralığı ergenliktir. Hepimizin başına gelen en roller coaster hissi veren serüven. Hala girip de çıkamayanlar tanıyorum. Zorlu bir dönem. Özellikle utangaçlığın başladığı ve dolayısıyla fırtına öncesi sessizlik dediğimiz cinselliğin keşfinden hemen önceki cinselliğe olan yoğun ilgi dönemi. Bu yaşlarda çocuğunuza seks ile ilgili konuşmak isteyip istemediğini açıkça sorabilirsiniz. Bir sorusuna yanıt verdiğinizde, Soruna tam olarak cevap verebildim mi? diye sormayı unutmayın. Soru işaretlerinin kalması, o işaretlerin başkaları tarafından giderilmesi anlamına gelecektir. Bunu istemezsiniz. İstatistikler 16 yaşına geldiğinde insanların yüzde 80'lik kısmının bir şekilde mastürbasyonla tanıştıklarını gösteriyor. 14 yaşında tanışanların oranı yüzde 60'larda... Yani 14 yaşındakilerin yarısından fazlası en az bir kere mastürbasyon yaptığını söylüyor. Burası kritik bir bölge. Aslında mastürbasyon insanın kendi bedenini ve hazlarını keşfetmeye başlamasının ilk adımı ancak tarih boyunca bu konuda pek çok korkutma ve cezalar uygulanmış. Çocuğu, mastürbasyon kör yapar, spermin biter, pipin ya da kukun düşer gibi korkutmalarla engellemeye çalışmak gelişimsel sıkıntılara yol açar. Özellikle gizli gizli, hızla yapılan mastürbasyonların ileriki yaşlarda boşalma problemlerine, kötü bir şey yapıyorum diyerek psikolojik sorunlara yol açtığı da biliniyor. Burada da mastürbasyonun normal olduğunu ancak buna bağımlılığın getireceği psikolojik yüklerin olduğunu anlatmak, ayıplamadan konuşabilmek en sağlıklı iletişim. Eskiden dergiler, DVD'ler, gece 12 sonrası yayınlanan kırmızı noktalı programlarla sınırlıyken internetin gelişimiyle birlikte erotik içeriklere erişimin yaşı giderek küçülüyor. Tamam ebeveyn kontrolü var ama her savunmanın mutlaka bazı açıkları var ve bunu içerik üretenler çok iyi biliyor. Merakın önünde hiçbir şey duramaz. Önemli olan bunların ayıp şeyler olmadığını ama fazlasının, bağımlılığın sağlığa zararlı olduğunu, gerçek hayatın pornoyla alakasının olmadığını anlatmak. Sonra öğrendiklerini unutup baştan öğrenmeleri gerekiyor. Biliyorum da konuşuyorum. Bu konuda çok fazla tartışma mevcut. Yasal düzenlemeler var ama muğlak. Cinsel birliktelikten kastımız nedir? Mesela oral seks bir cinsel birliktelik aslında ama sayılıyor mu? Birbirinin cinsel organına dokunmak, birbirini cinsel birleşme olmadan tatmin etmek yine bir çeşit cinsel birliktelik. Yani bir toplumun cinsellik olarak gördükleri var; bir de gerçekte olan cinsellik kavramı var. Cinsellik bir suç değil. Öyle olsa hepimizin anası babası hapiste olurdu sonuçta. Burada önemli olan bireyin cinselliği kendisi istediğinde ve kendisini rahat hissettiğinde yaşaması gerektiğini bilmesi. Başkası istedi diye ya da baskıyla kurulan cinsel birliktelikler psikolojik kaynaklı cinsel sağlık problemlerine neden olabiliyor. Tek tip pozisyonda, belirli bir saatte, sanki bir görev gibi sevişmek yerine yeni fanteziler, yatakta kötü konuşmalar, farklı mekanlarda birlikte olmak özellikle uzun süren ilişkilerde sağlıklı bir cinsel yaşamın devam edebilmesi için faydalı araçlar. İlle de böyle olmalı demiyorum ama uzmanlar sex positive olmanın, yani yatakta yeniliklere açık olmanın pek çok faydasından bahsediyor. Tabii yine burada en önemli olan şey karşılıklı olarak bunun isteniyor olması. Rıza yoksa, keyif de yok. Hiç satın almamış ama bir şekilde internete girip araştırmış olanları da buraya dahil edebilirim. Önemli olan binlerce yıldır kullanılan bu yatak oyuncaklarına normal bir gözle bakıp merak ediyor olmak. Eğer bir adet göz bandı, nalburdan bir ip bile alıp denediysen o da kabulüm. Hatta daha da abartıyorum, jartiyer tarzı bir seksi iç çamaşırı bile kullandıysan o da olur. Sonuçta ille de aklınıza kocaman oyuncaklar, kelepçeler, kırbaçlar gelmesin... Herkesin keyif aldığı şeyler başka. İşte bunu en sona koydum çünkü aslında diğerlerinin hepsini bir kenara bırakalım, bu madde varsa o ilişkide tatmin ve heyecan vardır. En yakınındaki kişiye nelerden keyif aldığını ve hatta nelerden keyif almadığını söyleyebilmek bir çiftin kendisine yapabileceği en önemli iyilik. Sessiz bir şekilde keşfedilmesini beklemek sadece süreci uzatır ya da konudan uzaklaştırır. Bir gün şu şekilde sevişmek istiyorum. Burama dokunmak hoşuma gidiyor. Bugün ne güzel bir şey yaptın harikaydı gibi çok basit cümleler sihirli etkiler yaratır. Merak ancak keşifle giderilir. Bol sohbetler..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/insanlik-adina-kisisel-bir-yolculuk", "text": "Bu kuş bakışı görüntüden biraz daha uzaklaşalım, bu büyüleyici görüntüde belki birkaç sıralı büyük yapılanma, kümelenmiş birkaç ışık dışında gördüğümüz şey toprak, su ve buz parçalarından ibarettir. Biraz daha uzaklaşalım, insanların yeryüzünde bıraktığı tüm izler yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Belki yörüngedeki uzay istasyonu gözümüze takılır. Biraz daha uzaklaşmaya devam ederiz, sonsuz uzayda yolculuğumuza devam ederken gözümüzde canlanan görüntü, aslında hepimizin aşina olduğu 14 Şubat 1990'da yayınlanan o görüntü. Antik bilim adamları ve düşünürler Dünya'nın evrenin içinde bir toz tanesinden ibaret olduğunu kavramıştı. Bugün galaksilerin ötesini bize gösteren James Webb uzay teleskobunun zaferini kutlarken, o yıllarda elimizde kameraların bize doğrulduğu insanlığın uzaydaki geleceğine bakabileceğimiz kısa bir an vardı. Voyager 1 ve Voyager 2 uzay araçları insanlık tarihinin en önemli uzay zaferlerindendir. Gezegen kütle çekimini kullanarak bir gezegenin yakınından geçebilir ve onun çekim gücünün bizi bir sonraki destinasyonumuza fırlatmasını sağlayabiliriz. Voyager uzay araçlarının ikisi de bu yaratıcılık ve Jüpiter'in yerçekimi sayesinde saatte 40.000 millik bir ittirme hızına ulaştı. Voyager 2, Ağustos 2022 itibariyle evinden tam 23,5 milyar kilometre uzakta, insanlık tarihinin evrende bıraktığı en uzaktaki iz. Bize gönderdiği piksellerin arkasında büyük bir mücadele vardı. Carl Sagan, Voyager misyonundaki en önemli isimlerden biri olmasına rağmen, ondan daha önemli herkesi karşısına aldı. Bu bilim değil yargısı ona karşı kullanılan en büyük argümandı. Bu görüntüyü almak için 1981'de Satürn'den, Neptün ve Pluton yörüngelerini geçtiği 1989 senesine kadar beklediler. Çünkü kamerayı doğrudan güneşe çevirmek uzay gemisinin vidikon sistemini yakmak demek olabilirdi. Buna rağmen NASA ile yaşadıkları anlaşmazlıkların da katkısıyla bu kararı çok hızlıca verdiler. Bu bazılarına göre bilim değildi, Soğuk Savaş'ın aydınlattığı yıllarda başlayan uzay yarışı, daha işlevsel, daha askeri bir meseleydi. Merak duygusuyla evrendeki yerimizi anlamak, Carl Sagan'ın onlarca yıl süren kariyerinin ve onun gibi bu kariyere hayatlarını adamış bilim insanlarının tek motivasyonuydu. Evrendeki yerimizi, ışık huzmesinin mavi kürede bizim olduğumuz tarafa denk geldiği, evrendeki önemsiz an ve zaman parçacığı olan gün dediğimiz koşuşturmamızda unuttuğumuzun farkındalardı. Onlar sorgulamayı, insan olmanın en önemli felsefesini anlamayı, anlatmayı istiyorlardı. Çünkü medeniyet savaşlar, diktatörler, aşıklar, ülkeler, kaşifler, kardeşler, düşmanlar ve milyarlarca küçük canlı görmüştü ve milisaniyede hepsi yok olup gitmişti. Yerimizin kalıcı olmadığının çok önceleri farkına varmış olsak da içimizdeki kaşifin gelecekteki kaşiflere yol göstererek evrenin daha da uzak noktalarına bizi götüreceğini biliyorlardı. Voyager ile başlayan kişisel yolculuğumuz yoluna 23,5 milyar kilometreden daha da uzaklaşarak devam ederken, bugün James Webb teleskobu ile keşfettiğimiz galaksilerin sonsuzluğu ışığında, diğer dünyaların ve kendi Dünya'mızın benzersizliği, başlangıçlar ve sonlar hakkında bize önemli dersler veriyor. Bunu dijital ekranınıza yansıyan ufak birkaç piksel olmaktan öteye götürmek, bu felsefeyi her gün benimsemek ve var olduğumuz Dünya'ya da bu bilinçle yaklaşıp onu korumaksa bizim elimizde. Çünkü yeni dünyalar umudunda olsak da şimdilik tek evimiz burası. Bu minik bulanık mavi nokta. Kendi kişisel yolculuğumun kutsal kitabı olan Carl Sagan'ın Pale Blue Dot kitabındaki görüntü tanımlamalarıyla, Voyager'ın çektiği görüntüyü NFT sanatçısı arkadaşım CEST ile yapay zekanın yardımıyla insan olmayan bir yerden test etmek istedim. Voyager'in 1990'da çektiği, dünyamızın bir ışık huzmesinde asılı kaldığı o görüntü. AI Generator'ın bize verdiği görüntü bu. Oldukça etkileyici değil mi? Bu aletler için piksellerden ve dijital bir bilgiden ibaret bu tanım, insani yolculuğumuzda umuyorum ki daha felsefi bir anlam taşımaya devam eder."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/iskandinav-evi-yapalim-derken-ortam-bombos-kaldi-cozum-nedir", "text": "İskandinav tasarımı, Nordic akımın bir parçası olarak ortaya çıktı. Genel olarak İsveç, Danimarka, Finlandiya ve Norveç ile özdeşletirebileceğimiz İskandinav tasarımları fonksiyonel minimalistlik üzerine kurulu. Mimaride 'fonksiyonalizm' diye de tanımlanıyor. Bu stil için bir reçete arıyorsak, şöyle denebilir: Temiz çizgileri, net formları ve dayanıklı kullanışlılığı hafif bir estetikte oluşturmak. İkinci Dünya Savaşı sonrasında -1950'lerde- Avrupa ve Amerika'da modernizm almış başını gidiyordu. Bunun üzerine Nordic ülkelerin kışlarını, soğuğunu katınca insanların natürel bir dengede ev kurma isteğini anlayabiliriz. Alanlara baktığımızda hep açıklık ve çoklu kullanım potansiyeli görüyoruz. Ferah bir estetik sağlamanın garanti bir yolu yumuşak renk tonlarına yönelmekten, yalınlığı esas alıp gereksiz objelere yol vermekten geçiyor. Peki bu sadeleşme herkese uygun mu? Düzeni kurarken, ihtiyaçlarımızı ve neden tatmin olduğumuzu anlamak önemli. Sizi özgürleştirmekten çok taklit eder gibi uygulanırsa, İskandinav dekorasyonunun soğuk ve limitli bir ortam oluşturma ihtimali de var. Adlarından çok, tasarladıkları eşya ve alanlara aşina olduğumuz tasarımcı ve mimarları anmadan olmaz. Eero Saarinen desem çoğumuzun aklına JFK havalimanında bulunan TWA Hotel gelebilir. Kendisi Finlandiya/Amerika kökenli bir mimar ve endüstriyel tasarımcı. 'Tulip Chair' tasarımını orijinal Star Trek dizisinde, 'Womb Chair' tasarımını Down with Love filminde fark etmişiz olabilirsiniz. Bir diğer isim de Arne Jacobsen. Kendisinin sandalye tasarımlarından 'esinlenen, esinlenene' denebilir nazikçe. Kopenhag'daki Royal Hotel için tasarladığı beş parçalık çatal-kaşık-bıçak takımı çoğumuza bir şey ifade etmeyebilir ama fütüristik havasından ötürü Stanley Kubrick'in onları 2001:Space Odyssey filminde kullanıldığını söylersek, fikriniz değişecektir. Aynı otel projesi sayesinde 'Swan Chair' ve 'Egg Chair' da hayatımızda. Hans Wegner'in 'Ox Chair'ını Austen Powers'ta, CH07 Shell Lounge Chair'ını da The Incredibles'ta, Charles-Ray Eames'in çeşitli tasarımlarını Iron Man ve TRON: Legacy'de, Henrik Thor-Larsen'in 'Ovalia Egg Chair'ını Men in Black'te görüyoruz. Genelde fütürist yapımlarda karşımıza çıkıyor bu tasarımlar. Modern göründüklerine bakmayın, arkalarında ciddi bir tarihi barındırıyorlar aslında. Yıllar içinde revize edile edile basitleştikten sonra, yepyeni bir estetikle çıkıyorlar bugün karşımıza. Minimal alanların vazgeçilmezi 'lades kemiği' arkalı sandalyeler güncel bir örnek. Bu sandalyeler aslında Hans Wegner'in 'The Wishbone Chair / CH24 Chair' diye anılan, 1949'da Carl Hansen & Son için tasarlanmış bir ürünü. Borge Mogensen, Greta Magnusson, Alvar Aalto ve nicelerinin tasarımlarının izlerini bugün çeşitli markalarda ve IKEA mobilyalarında görmek mümkün. Gelelim İskandinav tarzı iç mimariyi evimize nasıl uygulayabileceğimize. Öncelikle hatırlanması gereken, İskandinav olmayan bir kültürde büyüyerek bunu yapmaya çalıştığımız. Yani denge bu noktada devreye giriyor. Hoşlandığınız; estetik veya özel anlamından dolayı evinizde bulunan obje ve ürünlerle, duru İskandinav algısını harmanlayınca ortaya bomboş değil de kişiselleştirilmiş bir mekan çıkar. Açık renkler, sıcak tahta tonları, sade metaller ve yoğunluğu fazla olmayan mermerler standart bir İskandinav materyal kombinasyonu oluşturur. Dip not olsun: Bu formülü koyu renkler ve az ışıkla uygularsanız daha çok 'mid-century' akımına kaymış olursunuz. Duvar ve yer malzemelerinde natürelliğe odaklanın. Çok sarıya kaçmayan ama floresan etkisi de yaratmayacak bejler, sıcaklaştırılmış açık gri tonlarını açık parkelerle birleştirerek uyumlu bir palet başlatabilirsiniz. Ferahlığı sağlamak için her ne kadar açık alan kullanımı ve yer yüzeyinin olabildiğince görünmesi esas alınsa da, mobilya yerleşimini dikte eden en önemli faktör, mekanınızın şekli ve müsait alanı. Büyük mobilyalarda önerim zevk ve kullanışlılık açısından kalıcı düşünülmesi. Kumaşından üç sene sonra da bıkmayacağınız renk ve desenlere odaklanın; hatta desenden çok, dokusu farklı kumaşlara. Estetik için rahatlıktan ödün vermenize gerek yok. Ne dedik; form ve fonksiyon.Rahat ve yüksekliği size uygun mobilyalar tercih edin. Mümkünse mobilya ayaklarının yerden belirli bir yükseklikte kalmasına dikkat edin. İskandinav disiplinini bu noktada devreye sokun ve aman o boşluğa bir şey tıkıştırmayın. Metal tonlarını ışıklarda ve mobilya ayaklarında kullanabilirsiniz. Bakır her ne kadar bolca görmeye başladığımız bir metal olsa da benim önerim siyah veya koyu bronz tonları. Bitki kullanın; saksı olarak yalın veya toprak tonlarında seramikleri tercih edin. Bir yandan da unutmamak lazım ki hayatınız bir Pinterest postu değil. Yani varsa içinizden geçen bir dominant ton, mesela mavi veya bordo, onu yastık, battaniye veya aksesuar seçimlerinizde mutlaka dahil edin. Daha küçük mobilyalarda da bu tonları içeren desenler kullanabilirsiniz. Perde gibi cam ve balkon alanlarını örten parçaları, olabildiğince ışık alan malzemelerden seçin. Işık, İskandinav tasarımında çok önemli. Hem doğal hem de yüzeyde kullanılan ışıklar için geçerli bu. Evin genel havasında maskulen ve modern bir duruş olacak , bu soğuklukla aynı şey değil. Pastel ve doğallık sıcaklığı getirecektir. Nordic ev de çok boş oluyormuş, şimdi ne yapacağız? dediğiniz noktada bir şeyi anlamak lazım: Siz Nordic tasarımdan yola çıkan bir ev mi istiyorsunuz, yoksa gördüğünüz fotoğrafın içindeki yaşamı mı idealize ediyorsunuz? Kıyafette nasılsa iç mimaride de önemli bir kural var: Modası, akımı ne olursa olsun, her eve uygun tek çözüm yoktur. Denkleme mutlaka kendinizi de katın. Bu yazı Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır. Gülev Bulut'un Barcelona'yı Bir Sandalye, İskemle ve Sedir Hafızaya Kazıyabilen Mimar: Mies Van Der Rohe yazsını buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/istanbul-nefes-aliyor", "text": "3 yıldır müzikseverler tarafından büyük bir ilgiyle takip edilen Uluslararası Klarnet Festivali bu sene de İstanbul'a nefes verecek. 10 -20 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek Uluslararası Klarnet Festivali dünyaca ünlü müzisyenleri buluşturacak. Festivalin sanat direktörlüğünü üstlenen başarılı klarnetçi Serkan Çağrı \"Bu yıl dördüncüsünü düzenleyeceğimiz Uluslararası Klarnet Festivali'ni dünyaya nefes veren bir festival olarak tasarladık. Klarnetin başrolde olduğu, fakat müziğin tüm renklerine açık olan bir festival düzenleyeceğiz. Festival coşkusu, konser salonlarından taşarak şehrin her yerine yayılacak. Vapurlardan meydanlara, metro istasyonlarından havalimanlarına kadar müzik şehre, İstanbullulara nefes verecek.\" açıklamalarıyla festivalin müjdesini müzikseverlere verdi. Festivalde bu yılın sürpriz isimleri arasında; Yunanistan'ın yaşayan efsanelerinden ünlü sanatçısı George Dalaras, Türk müziğinin dünyadaki temsilcisi klarnet sanatçısı Serkan Çağrı, jazz ve gypsy müziğinin karışımıyla damaklarda muhteşem bir lezzet bırakan NY Gypsy All Stars, Hindistan'ın canlı performanslarıyla tüm dünyada vazgeçilmez bir yere sahip olan perküsyon üstadı Trilok Gurtu, çağdaş Türk müziğinin önde gelen isimlerinden piyanist Tuluğ Tırpan, BBC tarafından verilen R3 Awards for World Music ödülüne sahip olan ve Bulgaristan'ın tanıtım yüzü olmaya layık görülen değerli isim Ivo Papazov ve Trakia Band, Klezmer müziğini caz motifleriyle yorumlayan The Dakota Jim Band, Arap dünyasının sevincini ve kederini İstanbul'a taşıyacak olan genç klarnetist Ghassan Abu Haltam ve Umman Roman Trio, klezmer ile gypsy jazz müziğinden etkilenerek yola çıkan ve altı farklı kültürü altı farklı ülkeden müzisyen ile bir araya getiren Barcelona Gipsy Klezmer Orchestra yer alıyor. Festivalin gelenekselleşen etkinliklerinde \"Ustaya Saygı\" bölümünde bu sene Türkiye'nin en önemli değerlerinden, 1999'da aramızdan ayrılan besteci, söz yazarı ve rock müziği sanatçısı, Barış Manço anılacak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/istanbulun-balik-haritasi", "text": "Boğaz'dan geçen gemileri, tekneleri, bakmaya doyamadığımız tasarım harikası yelkenlileri saymazsak Boğaz'ın altında dünyanın bütün olta balıkçılarını yutkunduracak nefasette bir balık trafiği var. Çünkü İstanbul ve çevresindeki sular yerleşik ve göçmen balık çeşitliliği açısından bir oltacı için açık büfe zenginliğinde. Bu sebepten İstanbul ve civarı, şuradan şu balık çıkar buradan bu balık çıkar gibi bir ayrımı pek kaldırmaz. Ama temel konum ayrımları vardır. Sanılanın aksine İstanbul civarında verimli ve keyifli avcılık kışın değil yazın yapılır. Yukarıda örneğini verdiğim mönü de Temmuz- Ağustos ayı için geçerlidir. Zira kışın yerleşik balıklar sahilden uzaklaşıp dibe çekilirler yerlerini göçmen balıklara bırakırlar. Kasım-ocak ayları arasında göçmen balıklar Karadeniz soğumaya başlayınca sıcak sulara inmek için Boğaz'dan geçer, palamut ve lüfer bu aylarda bize poz verir. Ama yazın da palamut ve lüfer tutulur. Çünkü balıkların Karadeniz'den aşağıya inmeleri için oraya çıkmaları lazım. Ha, yağsız olduğu için tadı kötü diyen çıkabilir. Bence tadı kötü balık yoktur, üstelik yakalayan siz olduktan sonra oltanın ucundaki lapin bile olsa tadı kalkan gibi gelecektir. Kumluk taşlık ayrımı Yazının başında bahsettiğim temel konum ayrımına gelirsek; kumluk yerde taşlık balığı, taşlık yerde kumluk balığı; yani zemini kum olan yerde iskorpit, zemini taş olan yerde de vatoz avlamaya kalkmak sizin için enteresan bir Godot'yu bekleme serüvenine dönüşebilir. Aynı şekilde dip oltasıyla zargana, yüzey oltasıyla da trakonya avlamaya çalışmak aynı tecrübeyi yaşatacaktır. Acemi/usta ayrımına bakmaksızın balıkçılığın değişmeyen dört temel düsturu vardır; doğru yer, doğru zaman, doğru olta takımı ve doğru yem. Bunlardan birinin eksik olması bir yanlışın üç doğruyu götürmesine eş değerdir. İlk defa oltayı elinize alacaksanız, sahilde avlanan balıkçılarla, tezgah açmış olan oltacılarla muhabbet edin. Oltacı gayet makul bir fiyata size oradan çıkan balığa göre bir takım hazırlayacaktır. Muhabbet sırasında bir şeyler öğrenebilirsiniz, öğrenemeyebiliriniz de, lakin balığın muhabbeti bile tek başına ayrı bir lezzettir. Rastgele! -Avrupa yakasında; Sarıyer, Arnavutköy akıntı burnu, Bebek, Emirgan, Hisarönü, Fındıklı parkı, Tarabya ve en klasik yer olan Galata ve Unkapanı köprü üstleri... -Anadolu yakasında; Beykoz fil burnu, Selvi burnu, Anadolu kavağı, Çubuklu, Küçüksu, Vaniköy, Kandilli, Paşalimanı, Çengelköy, Beylerbeyi, Kuzguncuk... -Boğaz hattında çoğunlukla kıraça, izmarit ve gümüş çıkar. Lakin kışın çinekop, palamut, lüfer oltaları yoklar. -Adalar civarı en güzelidir; zira vatoz, köpek balığı gibi seçenekleri de sunar."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/isyankar-ve-masalsi-bir-istanbul", "text": "Fikrini parlatmak... Formülü basit, fikri parlak insanlarla paylaşarak gerçekleştirmek. Uygulaması ise pek kolay olmuyor. Öncelikle çevrenizde paylaşımcı ve yaratıcı insanlar biriktirmiş olmanız gerek. Bu sayı için çekim senaryoları tasarlarken elimden telefon hiç düşmedi. Her aklıma gelen fikirle, birini aramam bir oldu. İstanbul'u, sevdiğim sanatçı ve tasarımcılarla anlatacağımız bir senaryo peşindeydim. Sanatçıların isimleri sanki cebimde hazır bekliyordu. Kendi köklerini dallandıran, yontan, budayan Ahmet Doğu İpek'i hemen aradım. Ona hayranlığımı her oturduğum masaya taşıyorum sanırım. Hemen ardından kadrajına ve bakış açısına hayran olduğum Yusuf Sevinçli'yi ve İstanbul'un en karmaşık halini bile rafine ve mimar gözünden resmeden Sinan Logie'yi aramaya koyuldum. Sonra heyecanıma mola verip, Murat Süter'i aradım. Onunla konuşurken Bora Akıncıtürk'ün bu hikayede mutlaka olması gerektiğine inandık. Yeni, dinamik ve sivri köşeleriyle Bora Akıncıtürk'ün İstanbul'u... Son beş aydır hemen her gece Ali Tufan ile konuşuyoruz. Bu çekim trafiği bizim telefon trafiğimizi de, birlikte iş yapmanın zevkini de ikiye, hatta üçe katladı. İstanbul'u tam da olduğu gibi, mevcut gerçekliğini örtmeyen kadrajlar ve yüzlerle göstermek istiyorduk. Türk moda tasarımcılarının giysileriyle sokaktan seçtiğimiz yüzleri giydirip, Ahmet'in, Bora'nın, Sinan'ın, Yusuf'un eserleriyle yepyeni İstanbul ortaya koyacak olmanın heyecanıyla birkaç hafta kalbim ağzımda yaşadım. En güzel malzemelerle en yalın ama zor motiflerle İstanbul dantelini ilmek ilmek örmek. Zor ve şahane bir deneyimdi. Peki kim çekecekti bu işi? Erkan'la konuşurken Furkan'a ulaştım. Furkan Temir sadece yaratıcı zekasıyla değil, çalışma ritmi ve planıyla da bu işi hayallerimin ötesine taşıdı. Furkan sayesinde Eylem'le çalıştık. Sokaktan gerçek yüzler seçtik. Furkan ve Eylem öncelikle sanatçıların işlerine ve mekana göre farklı yüzler belirledi. Bense bu kadrajlara hangi Türk tasarımcısının kıyafetlerini sokacağıma odaklandım. Tasarımcıların isimleri sırasıyla oluştu. Giray Sepin'in uzun gömlekleri, Ahmet Doğuipek'in Abdülmecid Efendi Köşkü'nde sergilenen işi 'Soupir' için tasarlanmıştı sanki. Ahmet'in işini dev bir kanvasa basıp, Galata Port'ta yenilenen tarihi Paket Postanesi'nin inşaatının içerisine astık. Efe ve Steven, Giray'ın uzun gömlek ceketlerini giyerek bu dev kanvasın önüne geçti. Yusuf Sevinçli'nin altı fotoğrafını mat dergi sayfalarına benzer kağıtlara bastık. Bunları dergiden yırtılmışlar gibi, İstanbul'un bitmeyen inşaatlarından birinin içerisine, inşaat işçilerinin çay içtikleri odada duvara tutturduk. Yusuf'un rock tavrını Türk arabeskiyle melezlediğimiz bu odada Hayrettin'i Hatice Gökçe, Doğa'yı Merve Ulu, Nico'yu da Arda Paris Akay'ın tasarımlarıyla fotoğrafladık. Furkan'ın gözünden yepyeni Yusuf Sevinçli fotoğrafları çıktı ortaya. Bora Akıncıtürk'ün resimlerindeki meydan okumasını İstanbul sokaklarına taşıdık. Tanyeli Erdem'in aynı tavırda tasarladığı kılığı Emenike giydi ve güneşin en çok yaktığı saatte Galata Köprüsü'nün çevresinde yürüdü. 'Ütopya' mı derseniz, 'distopya' mı bilmiyorum. Bence isyanını renk ve formlarla ortaya koyan, çok masalsı kadrajlar çıktı ortaya. Tam da İstanbul gibi. Sinan Logie'nin İstanbul'a bakışını yakalamak için bir sokak arası bulduk. Eski ama bitmemiş yapı önündeki kamyonet ve asılı çamaşırlar başka bir İstanbul kadrajı oluşturdu. Boks yapan Mısırlı ekonomist Mohamed, Selina'nın imkansıza yakın kumaşları bir araya getirerek tasarladığı hırka palto melezini giyiyor. İçindeyse gümüş rengi boksör şortu ve yeleği var. Sinan için tasarladığımız diğer kadrajda ise şehre yeni ayak basmış Ayemen, Seydullah'ın tasarımlarını giydi. Hayal ettiğimizden çok daha çarpıcı bir İstanbul çıktı karşımıza."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/izlemeyip-dinleseniz-de-olur-diyecegimiz-5-film", "text": "Müzikle sinemanın muhabbeti demlidir. Birbirlerini anlar, tamamlar, yükseltirler. Öyle filmler vardır ki, bir replik ya da sahneden ziyade müzikleriyle anılır: Pulp Fiction , Eternity and a Day , Le Fabuleux Destin d'Amelie Poulain ... Bazı filmler ise kendini tamamen müziğe adar; hikayesini de, görüntüsünü de müzikle kurar. Çok sevdiğiniz bir müzisyenin bilmediğiniz bir yanını görürsünüz bu sayede. Ya da hayatı zorluklarla geçen bir şarkıcının, bildiğini okuma konusundaki azmine tanıklık edersiniz. Dinlemelik filmlerden ortaya karışık tadımlık hazırladık, buyrun. Aslında, çıkacağı aynı adlı turnede çekilen görüntülerle yapılacaktı bu film. Popun Kralı Michael Jackson, 25 Haziran 2009'da hayatını kaybedince, Staples Center'daki konser provası görüntülerine, ardından yapılan övgüler ve biraz da çocukluk/gençlik videosu eklenip This Is It kotarıldı. Filmin tüm haklarını satın alan Sony, rekor izleyiciye ulaşan belgeselle milyon dolarlar kazanırken, MJ hayranları şirketi ve aileyi sanatçının ölümü pazarlamakla suçladı; mükemmel görünme takıntısı olan müzisyenin, asıl onu zaafları olan sıradan biri gibi gösteren bu ham görüntüleri izlese sinir krizinden öleceğini söyledi. Haksız da sayılmazlardı. Çünkü ne olursa olsun, MJ elleriyle ilmek ilmek ördüğü o gizemli halini son nefesine kadar korumayı başarmıştı. Kadeh tokuşturma sesine kedi miyavlaması, ezana dalga gürültüsü karışıyor. Baba Zula, Sezen Aksu, Mercan Dede, rahmetli Selim Sesler, Müzeyyen Senar, Duman, Erkin Koray, Orhan Gencebay, Aynur Doğan, Ceza, Siya Siyabend çalıp söylüyor. İstanbul'un tüm sesleri olmasa da bazı sesleri, Fatih Akın'ın yönettiği bu filmde buluşuyor. Alexander Hacke'nin sokak sokak dolaşıp nice ses bulması, Bizon Murat'ın Hayyam performansı, gün batarken Kadıköy Cem Sokak'tan görünen deniz, Selim Sesler'e eşlik eden Brenna MacCrimmon'ın tatlı aksanı, gösterildiği dönem biraz oryantalist bulunan bu belgesel filmin unutulmazları. 60'lı yılların ilk yarısında, ABD'nin Greenwich kentinde yaşayan; iyi müziğe, doğru icraya takıntılı; yeni moda işlerden, sıradan poptan, taklit folktan nefret eden bir folk müzisyeninin, Llewyn Davis'in, inandığı şeyleri yaparak ekmek parası kazanma hikayesi... Coen Biraderler imzalı, Cannes Film Festivali Jüri Özel ödüllü filmde, metroda kucakta kedi taşıma sahnesi unutulmaz. Sıradışı sesini, dik kafalı hallerini ve umutsuz melankolikliğini biliyorduk da; ne kadar komik bir kadın olduğunu, hayat hikayesini anlatan Asif Kapadia belgeseli Amy sayesinde öğrendik. Çıktığı TV programlarında sorulan aptalca sorulara zekice yanıtlar veren, eş dost arasındayken neşe saçan, en zor anında bile espri patlatan komik bir kadın... Amy'nin ölümünün ardından hazırlanan bu belgeselde, ha bire çıkıp gek gek konuşan eski koca Blake Fielder-Civil dışında her şey büyüleyici. Her görüntü, 23 Temmuz 2011'de Londra, Camden'daki evinde alkol zehirlenmesinden hayatını kaybeden Amy'yi çok özlettirici. Yetenek gördüğü öğrencisini, canını çıkarana dek çalıştıran konservatuvar hocası Fletcher ile hocasından aferin almak için ölesiye çalışmaya hazır genç ve azimli caz bateristi Andrew ... Whiplash, son zamanların, seyircisini en ikiye bölen filmlerinden biri oldu. Çocuğunu türlü sınava yarış atı misali hazırlayan ebeveynden bravolar kaptı; müziğin bir tutku olduğunu, hele cazın kalpten koptuğunu savunanları irkiltti. Yine de beş dalda Oscar adayı olmak dahil kazandığı türlü başarı ve Birine kötülük yapmak istersen ona aferin de gibi replikleriyle, unutulmazlar arasına girmeyi başardı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kaan-karahanla-muzige-sabretmeye-denemeye-ve-yeni-kalabilmeye-dair", "text": "Kendini bildi bileli şarkı sözleri yazsa da önceleri ABD'de bunu başkaları için yaparken başına gelen bir sağlık problemi sonrasında kendi için yapmaya karar vermiş. \"Tam kendime bir yol çizme aşamasındaydım\" diyen Kaan, pandemi patlak verince önce yine bir süre beklemek zorunda kalmış. Üniversiteden mezun olduğu günün ertesinde kanser olduğunu öğrenmesi hayata karşı duruşunu derinden etkilemiş. \"Hep başkalarına şarkı yazmıştım, keşke kendim için de bir şeyler yapsaydım düşüncesi ağır basmaya başladı o süreçte. Bu yüzden bu işin içinden çıkabilirsem beğensem de beğenmesem de şarkılarımı sunacağım insanlara dedim.\" Hastalık ve tedaviyle geçen yaklaşık bir senenin sonunda her açıdan hayatında yeni bir sayfa açtığını söylüyor. Bu savaştan daha da sağlam çıkan Kaan, doğru zamanı beklemekten vazgeçerek riskli de olsa pandeminin başında Morning Light isimli şarkısını piyasaya sürdü. Şimdi bekleme sırası bizde; ama Kaan'ın neler yapacağını görmek için! Bu yazı GQ Bahar 2021'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kadin-yazarlarin-gozunden-edebiyatin-kusurlu-mukemmel-erkekleri", "text": "Kusurlu mükemmeli ararken ve kendi kusurlarımızla barışırken, çıktığımız bu yolculukta bizi bazen rotada tutacak, bazense saptığımız yanlış patikadan döndürecek insanlara ihtiyacımız var. Belki bir yerde mola vereceğiz ve o bilge karakterin ettiği tek bir cümle yolumuzu sorgulamamıza neden olacak. Belki de bir anda çıktığımız bu yolculukta yalnız başımıza olmadığımızı anlayacağız. Bize bu yolculukta yönümüzü göstermeleri için edebiyattan kusurlu mükemmel erkekleri ödünç almaya karar verdik. Bunun için de son yıllarda kitaplarında kusurlu mükemmelliğe bolca yer veren kadın yazarlara danıştık. Bu yolculukta rehberlerimiz 'Hiçlikte İhtimal Var' kitabının yazarı Pelin Kıvrak, Kıymetli Şeylerin Tanzimi' kitabının yazarı Sezen Ünlüönen, 'Hayatta Kalma Rehberi' kitabının yazarı Zehra Çelenk ve 'Kabuk' kitabının yazarı Zeynep Kaçar. Don Kişot: Bir Tahta Kılıç, Bir Yarım Onur Zeynep Kaçar Bıkmadan usanmadan, çekinmeden, utanmadan, arsızca, oburca, karşısındakini duymaya tenezzül etmeden, hırçın bir küstahlıkla, susmadan, binlerce kelime israfıyla, upuzun bir masanın baş köşesinde, kan ter içinde bir çabayla kendinden bahsetmek. Sürekli sürekli. Böyle anlarda keşke bir kadının iç sesini duyabilse o erkek. Babasının evi olan bu dünyaya bir sıfır önde başlamanın rahatlığını, pek çok fırsatın kolayca karşısına çıkıvermesini olağan ve hakkı kabul etmek. Sırf erkek olduğu için saygıyı, dikkati, takdiri kendine layık bellemek, kendinden başka herkesi ama özellikle kadınları küçümsemek, bu küçümsemeyi aptal bir babacanlıkla örtbas edermiş gibi yapmak. Kendi fikri dışındaki tüm fikirlerden açık açık iğrenmek, kendine benzemeyen herkesi çekinmeden ezip geçmek. İşte bir erkekte ve bir roman karakterinde aramadığımız temel özellikler. Vronski: Aklımızda Şüpheye Yer Bırakmayan Kusurlar Sezen Ünlüönen Kusurlarına rağmen değil, kusuru nedeniyle çekici bulunan bir erkek karakter arıyoruz. Öbür türlüsü daha kolay haddini aşan ciddiyetine rağmen 'Aşk ve Gurur'un Bay Darcy'si, kadınlar hakkındaki saçma sapan fikirlerine rağmen 'Middlemarch'ın idealist doktoru Lydgate... Liste uzayabilir. Ama çekici kusur öyle mi? Hem 'en kötü özelliğim mükemmeliyetçiliğim ve herkesi kendim gibi temiz kalpli sanmam' türünden uyduruk bir kusur değil. Bu, hakiki bir eksiklik olacak, hem de çekici bulunan taraf tam da o kusur olacak. Bu nedenle ben de düşündüm taşındım ve 'Anna Karenina'nın Vronski'sinde karar kıldım. Kitapta evli barklı Anna'yı baştan çıkaran Vronski'nin kusurlu bir karakter olduğu aşikar. İnce Memed: Çukurova'nın En Adaletli, Mert ve Hür Eşkıyası Pelin Kıvrak Edebiyat dünyasının 'kusurlu mükemmel' erkek karakterlerini düşündüğümde aklıma iki kalıp geliyor. Bu kalıplardan biri kusurları ya da zaaflarıyla yüzleştikçe kendilerini daha iyi tanıyan, büyüyen ve mükemmelleşen karakterleri karşılıyor. Örneğin 'Savaş ve Barış'ta hapse girdiği dönemde cemiyet hayatında eksiklik olarak görülen yönlerinin aslında karakterinin en güçlü tarafları olduğunu keşfeden Pierre Bezukhov. Ya da Masumiyet Müzesi'nde ömrünün büyük bir bölümünü imkansız aşkının dokunduğu objeleri toplama gibi nafile bir dürtünün esaretinde geçirse de çok mutlu bir hayat yaşadım diyebilen Kemal Basmacı. Kanımca bu karakterlerin çekiciliği, kusurlarına rağmen değil de kusurları sayesinde kendilerini tam hissedebilmelerinde yatıyor. İkinci ve benim daha ilginç bulduğum 'kusurlu mükemmel' kategorisinde ise içinde bulundukları toplumsal veya siyasal şartlar onları bazı değerlerden vazgeçmek mecburiyetinde bıraksa da kalplerindeki iyilik baki kalan karakterler var. Bıkmadan usanmadan, çekinmeden, utanmadan, arsızca, oburca, karşısındakini duymaya tenezzül etmeden, hırçın bir küstahlıkla, susmadan, binlerce kelime israfıyla, upuzun bir masanın baş köşesinde, kan ter içinde bir çabayla kendinden bahsetmek. Sürekli sürekli. Böyle anlarda keşke bir kadının iç sesini duyabilse o erkek. Babasının evi olan bu dünyaya bir sıfır önde başlamanın rahatlığını, pek çok fırsatın kolayca karşısına çıkıvermesini olağan ve hakkı kabul etmek. Sırf erkek olduğu için saygıyı, dikkati, takdiri kendine layık bellemek, kendinden başka herkesi ama özellikle kadınları küçümsemek, bu küçümsemeyi aptal bir babacanlıkla örtbas edermiş gibi yapmak. Kendi fikri dışındaki tüm fikirlerden açık açık iğrenmek, kendine benzemeyen herkesi çekinmeden ezip geçmek. İşte bir erkekte ve bir roman karakterinde aramadığımız temel özellikler. Kusurlarına rağmen değil, kusuru nedeniyle çekici bulunan bir erkek karakter arıyoruz. Öbür türlüsü daha kolay haddini aşan ciddiyetine rağmen 'Aşk ve Gurur'un Bay Darcy'si, kadınlar hakkındaki saçma sapan fikirlerine rağmen 'Middlemarch'ın idealist doktoru Lydgate... Liste uzayabilir. Ama çekici kusur öyle mi? Hem 'en kötü özelliğim mükemmeliyetçiliğim ve herkesi kendim gibi temiz kalpli sanmam' türünden uyduruk bir kusur değil. Bu, hakiki bir eksiklik olacak, hem de çekici bulunan taraf tam da o kusur olacak. Bu nedenle ben de düşündüm taşındım ve 'Anna Karenina'nın Vronski'sinde karar kıldım. Kitapta evli barklı Anna'yı baştan çıkaran Vronski'nin kusurlu bir karakter olduğu aşikar. Edebiyat dünyasının 'kusurlu mükemmel' erkek karakterlerini düşündüğümde aklıma iki kalıp geliyor. Bu kalıplardan biri kusurları ya da zaaflarıyla yüzleştikçe kendilerini daha iyi tanıyan, büyüyen ve mükemmelleşen karakterleri karşılıyor. Örneğin 'Savaş ve Barış'ta hapse girdiği dönemde cemiyet hayatında eksiklik olarak görülen yönlerinin aslında karakterinin en güçlü tarafları olduğunu keşfeden Pierre Bezukhov. Ya da Masumiyet Müzesi'nde ömrünün büyük bir bölümünü imkansız aşkının dokunduğu objeleri toplama gibi nafile bir dürtünün esaretinde geçirse de çok mutlu bir hayat yaşadım diyebilen Kemal Basmacı. Kanımca bu karakterlerin çekiciliği, kusurlarına rağmen değil de kusurları sayesinde kendilerini tam hissedebilmelerinde yatıyor. İkinci ve benim daha ilginç bulduğum 'kusurlu mükemmel' kategorisinde ise içinde bulundukları toplumsal veya siyasal şartlar onları bazı değerlerden vazgeçmek mecburiyetinde bıraksa da kalplerindeki iyilik baki kalan karakterler var. Yazının tamamı GQ Türkiye Yaz 2020 sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kakimli-kadindan-kadinli-kakima-yeniden-yaratim", "text": "İsterseniz somut bir örnek üzerinden düşünelim: Leonardo da Vinci'nin dört kadın portresinden biri olan Kakımlı Kadın (1489-1490). Dönemin kaynaklarında tablodaki kadının Milano'da yaşayan Cecilia Gallerani olduğunu biliyoruz. Cecilia Leonardo da Vinci'nin 18 yıl boyunca hamilliğini yapan Milano Dükü Ludovico Sforza'nın sevgilisi. Kendisi 15 yaşında ve bu tablo için poz verdiği sırada hamile. Tabloyu, Prens Adam Jerzy Czartoryski 1800'lerde satın alıyor; önce annesine hediye ediyor sonra özel koleksiyonuna dahil ediyor. Portre şimdilerde Krakow Müzesi'nde, Polonya halkına ait. Kakımlı Kadın'ın bir sanat eseri olduğu konusunda şüphe yoktur sanırım. Dünyanın en ünlü, en yetenekli ressamlarından biri tarafından yapılmış, biricik ve çok güzel. Görkemli bir müzede sergileniyor. Ziyaretçiler müzeye biletle giriyor ve onunla fotoğraf çektirebilmek için birbirleri ile yarışıyor. Hiç Polonya'ya gitmedikleri halde bu tabloyu görenlere bir sorum var şimdi: Nerede gördüğünüzü hatırlıyor musunuz? Bir sanat tarihi kitabında, bir müze dükkanında kartpostala basılı halde, Da Vinci ile ilgili bir belgeselde, Instagram'da takip ettiğiniz bir arkadaşınızın profil resmi olarak? Ben Kakımlı Kadın'ı görmedim ama reprodüksiyonunu/fotoğrafını gördüm demek mi daha doğru olur bu durumda? Reprodüksiyon, yeniden-üretim bir eserin tıpatıp aynısını üretmek olarak düşünülür. Bu durumda Kakımlı Kadın'ının bu versiyonunu bir sayfada dolaşırken gördüyseniz, onu görmüş sayılır mıydınız? Teknikler farklı, sanatçılar farklı... Sergilenen eserler internet üzerinden satışa çıkmış ve yeni sahiplerini bekliyor. Peki ya karikatürize edilmiş versiyonunu görmüşseniz...Eser ünlü sanatçı Tony Fernandez'a ait; Cecilia'nın yerinde en bilinen Disney karakterlerinden biri olan Daisy oturuyor artık. Daisy'nın duruşu, kıyafeti, saçı, incileri ve kucağındaki kakım bize Leonardo'nun kompozisyonuna baktığımızı söylüyor hala. Gelelim benim onunla kısa bir süre önce gerçekleşen buluşmama. Polonya'daki ilk buluşmamızdan farklı olarak, bu sefer, görevliler tarafından uyarılmadan ona çok yakından baktım; yüzündeki belli belirsiz gülümsemeyi yaratan fırça darbelerini en ince detayına kadar inceledim, kucağındaki kakıma dokundum. Yine müzede buluşmuştuk ama bu müzenin içinde kalıcı eserler, hatta bildiğimiz anlamda eserler yoktu. Eserler yoktu ama Kakımlı Kadın, Kıyamet Günü, Mona Lisa ve Pieta oradaydı; Ludovico Einaudi ve Mercan Dede'nin müzikleri de. İzleyiciler de karşılarına geçip eserlere sessizce uzaktan bakmak yerine, müziğin de etkisiyle, onlarla birlikte akıyor, yepyeni bir estetik deneyim yaşıyordu. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kaldir-ellerini-2-3-2", "text": "Spor hayatım dün başlamadı. Hayatım boyunca önce ailemin ittirip kaktırmasıyla canım yaz tatillerimin kabusu tenis ve yüzme kampları, ardından uzun boylu olmam sebebiyle okulda katıldığım basketbol takımı, kışların vazgeçilmezi ve o zamanlar yegane sevdiğim spor olan kayak gibi birçok spor dalını denemişliğim var. Birçoğunu müthiş bir isteksizlikle yapmama rağmen son derece de başarılıydım; ancak o dönem hissettiğim tabirle 'lanet' bir fizik yapım ve buna bağlı bir beden zihin koordinasyonum vardı. Başarmak, becerebilmek elbette güzeldi fakat o yaşlarda disipline karşı müthiş bir alerji geliştirmiştim. Müsabık olacak kadar da hırslı biri değildim. En azından o topa girmek istemiyordum. Çocuktum işte, eğlenmek istiyordum. Bu yüzden de kayak, aralarında tek sevdiğim spor olarak senelerce benimle beraber geldi. Müsabık olmak zorunda değildim, tepeme gaddar eğitmenler dikmediler. Sağ olsunlar kayağı, kar ve doğayı bana bıraktılar. Gençlik, ergenlik, çılgın olma adına hayatımda korkunç değişiklikler yaptım. Bu noktaya 'yatay hayata geçiş' diyorum. Mesela asla spor yapmayıp, yürümeye bile üşenir hale gelmek gibi, televizyon karşısında saatlerce kıpırdamadan oturmak gibi, gençliğin faydalarından yararlanarak önüne gelen her tür sağlıksız besini tüketmek gibi. Sabah yatıp, öğleden sonra kalkmak gibi. Tanıdık geldi mi? Babamın anneme Bu kız hasta mı acaba, bir şeyi mi var? dediği günü bile hatırlıyorum; kendim de buna bir süre ikna olup tribe girmiştim. Tek aktivitem gece kulüplerinde gezmek ya da evde kendi kendime dans etmekti. O sayılır mı? Bu dönem birkaç sene sürdü. Üniversite dönüşü iş hayatım hakkında kararlar almak üzereyken pilates ve yogayla tanıştım. Pilatesi şaka maka 13 sene kadar devam ettirdim. Yoga ise arada daralıp kaçtığım, sonra tekrar heyecan duyduğum, ayrılamadığım tuhaf sevgilim gibi oldu. Aslına bakarsanız, nabzımı yükseltecek sporlardan kaçıyordum. Üşeniyordum, yorulmak istemiyordum, gereksiz buluyordum. Ben iyiydim, gençtim, bedenim iyi görünüyordu, neden ekstra çaba gösterecektim? Dikkat! Buraları iyi okuyun, bu bir boks yazısıdır! Tabii sonraları zaman benim aleyhime işlemeye başladı. Diriliğimi kaybetmeye, kendimi yorgun hissetmeye, her şeye daha da üşenmeye başladım. Sabaha karşı yatıp, bölük pörçük uykular uyuyup, garip saatlerde beslenmek bedenimin de zihnimin de ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi. Bu dönem, zihin konusunun henüz farkında değildim. O sıralarda önemsediğim tek şey bedenimin görüntüsüydü. Kendimi 'muhafaza' etmek ve eski formuma kavuşmak gibi aslında basit, fakat o zaman bana aşırı zor ve yorucu görünen bir denklemin içinde buldum kendimi. Ay ne yapayayım, bir spor hocasından haftada iki ders alayım bari! Ne zulüm ama. İlk 'trainerım' ders öncesinde benimle yürüyüş yapıp, sevip sevmediğim şeylerden konuşmayı teklif etti. Allah'ım şükürler olsun, ilk ders sadece yürüyeceğiz. Nereye kadar yürüyeceğiz? Kaç dakika yürüyeceğiz? Neyse, yürüyebilirim. Hem konuşursak vakit de çabuk geçer. Karşısına geçiyorum ve başlıyorum: Ben koşmayı sevmem, zıplamayı sevmem, öyle aşırı bir şey değil zaten istediğim. Beni bütün sabrıyla dinliyor. Yavaş yavaş başlarız, merak etme. Öyle de oluyor. Kendi bedenimin ağırlığıyla 'minnak minnak' ilerliyoruz. Ama ne ilerleme! Bir sene içerisinde ne bedenimi, ne kendimi tanıyabiliyorum. Koşmaya başlıyorum, yoga stüdyosunda herkesin kaçtığı eğitmenlerin derslerine giriyorum. Gün geçtikçe daha da kuvvetleniyorum. Sabaha karşı yatan ben, gün geçtikçe daha da erken kalkmaya başlıyorum. İlk derste sabah 10'da ancak gelebilirim diyen ben, Saat 8'de olur diyen benle yer değiştiriyor. Zamanla bu enerji, bedenimi yeni alanlarda keşfetme isteğiyle baş başa bırakıyor beni. Ne denesem, ne denesem? Thai Chi! Yok daha enerjik bir şey istiyorum. Jijitsu! Terli insanlarla yuvarlanmak istiyor muyum? Bilemedim. Sonra bir arkadaşım bana boksu öneriyor. Haydaaaa! Ben ne anlarım bokstan. Hayatımda bir yumruk atmışlığım yok. Hem o ne agresif şey öyle. Tamam Victoria's Secret mankenleri falan da yapıyor ama ne bileyim ben. Yok yahu atamam ben yumruk. Sinirlensem ancak şaç falan çeker, tırmık atarım. Maksimum tekme! Hayatımda hiç tekme attım mı? Hayır. Hem benim boksla alakalı bütün bilgim Rocky Balboa yahu! Tamam Muhammed Ali ve Mike Tyson kim biliyorum ama maç izlemişliğim yok. Rocky filminde de maç sahnelerinde gözlerimi falan kapatıyordum. Kan gövdeyi götürüyor, ne boksu! İçimden söylene söylene ilk dersime gidiyorum. İçimde garip bir heyecan var ama iyi mi kötü mü emin olamıyorum çünkü bir tarafım da 'rezil olacağım' gibi hissediyor. İlk derste rezil olacağını düşünen ilk ben değilimdir umarım. Stüdyodan içeri girdiğimde, beni eğitmenim Furkan Kayış karşılıyor. Ne kadar genç, ne kadar güler yüzlü, nazik. Milli boksörmüş, Allah Allah. Boksör deyince aklıma sinirli adamlar geliyor, tüylerim diken diken. İlk derse hemen başlıyoruz. Eldivenleri takıyorum ve bana en temel iki vuruşu gösteriyor. Ellerindeki lapaları havaya kaldırıp, Hadi Zeynep 1-2 diyor . Ne var canım alt tarafı yumruk yani, bir şeyler yapacağız elbet. Vurmaya çalışıyorum ama uyarı üzerine uyarı alıyorum. Niye? Çünkü lapaları adeta tırmalamaya başlıyorum. Dedim size tırmalamayı biliyorum diye! Tırmalama diyor Furkan hoca. Ve sonra ekliyor: Boks estetik bir spordur. Sokak magandası gibi vurma. Eline, bedenine yakışsın! Ne diyor ya? Estetik yumruk. Kaldır ellerini! Beni dinlerken bile düşürme! Gülmeye başlıyorum. Sinirsel. O 'vur' dedikçe, ben: Ay vuramam ben ehe ehe. Sinirli biri değilim, agresif değilim, öyle pat diye vuramam ki. Yani en azından şu an sinirli değilim! Boksun sinirle alakası yok diye ekliyor Furkan hoca. Zamanla en iyi ve sert attığım yumrukların muhteşem bir kontrol içinde gerçekleştiğini fark edeceğim ama bu an, o an değil. Bu sıralar duymak istediğim tek şey, Furkan hocanın ağzından çıkacak olan o 'aferin'. Ve ardından eklediği Böyle devam et, hadi biraz daha hızlı, hadi biraz daha mesafeden, biraz daha sert. Hadi Zeynep, sen yapabilirsin! Tabii bunlar ilk başta söylenen tatlı sözler. Şimdi eğitim, daha iyisini yapabilecekken yapmadığımda Bok gibi oldu cümlesine evrildi. Şimdi aldığım aferinlerin kıymetini siz düşünün. Gerçek yumruklarla böyle tanışıyorum. Devamı, erkek öğrencilerle antrenman maçı yaparak geliyor. Yumruk yemeden, atmayı öğrenemezsin Zeynep. Bu antrenmanlarda tabii ki maçlardaki gibi birbirimize hunharca girişmiyoruz. Birkaç tatsız yumruk yemişliğim var ama tatsız olmasının hoşuma gider hale geldiği bir evreye de geçmedim değil. İlk başta onların deyimiyle 'dokunsalar' bile tepki verecek moddan, aslında hiçbir şey olmadığını fark ettiğim bir moda geçtim. Bilgi için yazıyorum: Henüz sağlam bir yumruk yemedim. Bunu 'spor' adı altında yapan kimse yemedi. Bir de işin o boyutu var. Fakat bilinmeli ki boks, yumruk atmaktan ziyade yumruk yememe sporudur. Ve çok zeki olmayı gerektirir. Bizler maça çıkmaktan ziyade kendimizi geliştirmek adına bu antrenmanları yapıyoruz. Erkeklerle antrenman maçı yapma sebebim ise karşıma çıkacak yiğit bir kadın beklememden. Şaka! Belki de değildir. Bekliyorum sizi kızlar! İlk derslerde erkeklerden daha iyi yumruk atan kadınlar gördüm. Hatta boks torbasına vuramayan erkeklerle dolup taşıyor ortalık. Estetik yumruk meğer öğrendikçe ve en iyileri çokça izledikçe atılabilen bir şeymiş. Özellikle boksla keşfettiğim bu değişim, sadece bedenimde hissettiğim bir güç olmaktan çıkıp, hayatımın her yerinde kendini göstermeye başladı. Bir kere fiziksel kapasitemin maksimumunu yaşadığıma inanıyorum. Ama inanmamalıyım; çünkü bir çığ gibi katlanarak artan bir enerjiye sahip oldum. Yıllar geçtikçe bunun aksi olması gerekirken, benim için saat sanki tersine işler bir duruma geldi. 20'li yaşlarımdan çok daha fazla enerjiye ve yaşama gücüne sahip oldum. Kim bilir o zamandan bu zamana böyle gelseydim neler olurdu. Psikolojim hiç olmadığı kadar kuvvetlendi. Çünkü artık her şeyin altından kalkabileceğimi düşünüyorum. Herkesin her şeyin altından kalkabileceğine inanıyorum. İnsanların isterlerse değişebileceklerine inanıyorum ve biliyorum. Kendime bakmam yeterli oluyor. Ufak, dünyevi, hayatın her gün önümüze koyduğu boş üzüntülerim round arası kadar kısa sürüyor. Ne kadar düşersem düşeyim, ayağa çok hızlı bir şekilde kalkabiliyorum. En önemlisi kendime hiç inanmadığım kadar inanıyorum. Seneler de geçse her zaman daha iyiye gidebileceğimi biliyorum. En iyi versiyonuma ulaşmaya ölene kadar devam edeceğimden eminim. Pes etmemek hayatımda hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. Sabahları saat 5'de uyanmaya başladım. Bunun neyle alakası olduğundan emin olmamakla beraber bir fikrim var elbet. Sabah 8,7,6 derken son 2 senedir sabah 5'te sanki uykudan değil de koltuktan kalkıyormuşçasına bir enerjiyle uyanmaya başladım. Hatta sabah kalktığım an, üzerime koşu kıyafetlerimi giyip sokağa çıkıyorum. En azından bir saat yürümeden eve girmiyorum. Kendimi iyi ve kuvvetli hissettiren gıdaları zaman içinde keşfettim. Vegan değilim, herhangi bir diyet uyguluyorsam, buna sadece 'sağlıklı beslenme' demek haksızlık olur. Bu, makinaya doğru benzini doğru zamanda koymakla alakalı. Bunların hepsi hem birbirini çağırmaya, desteklemeye, pekiştirmeye; hem de fiziksel, psikolojik inanılmaz bir güç ve farkındalık vermeye başladı. Bunu aşırı disiplinli bir hayat gibi algılamak doğru olmaz. Hiçbir insan çok iyi hissedebileceği bir şeyi reddedemez. Yeter ki onunla tanışma fırsatı olsun; kendine bu şansı tanısın. Bu yazı GQ Türkiye Denge lansman sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kaliplara-sigmayanlar", "text": "İstanbul'dan New York'a Tokyo'ya yaratıcılık yeniden tasarlanıyor. Tasarımın evrimi, sadece estetik ve işlevsellikle sınırlı değil; aynı zamanda cesur ve yenilikçi düşünce biçimleriyle şekilleniyor. Bu değişimin özünde, özgür olabilme cesareti var. Konu tasarım olduğunda cesur olmak daha mı kolay? Belki de tasarım dünyası cesur yaklaşımları teşvik etmek için özel gayret gösteriyor. Tasarım endüstrisi, tasarım okulları, atölyeler ve etkinlikler aracılığıyla genç yetenekleri cesaretlendirerek, risk almayı ve yenilikçi fikirleri kucaklamayı teşvik ededursun; bağımsız tasarımcılar sıra dışı tasarımları ve radikal yaklaşımları ile bu değişimin başrol oyuncuları. Yaratıcılıklarını sınırların ötesine taşıyıp gelenekleri sorgulayarak ve beklenmedik malzemeleri bir araya getirerek, tasarımın sınırlarını genişletiyorlar. Tasarım dünyasına getirdikleri taze soluk, endüstri normlarını zorlayan ve dönüştüren bir dalga yaratıyor. Cesur tercihleri ve özgün projeleriyle sadece tasarım anlayışını değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bakış açılarını da zenginleştirerek, çeşitlilikten beslenen ekosisteme de öncülük ediyorlar. Bu evrimin öncülerine, bu dönüşüme katkı sağlayanlara daha yakından bakmak isterseniz, buyurun birlikte göz atalım: Aslı Filinta, Ali Gökay Gündüz, Atilla Gündüz, Brock, Mehmet Demir, Merve Ulu, Senem Kula. Ersan ve Dadaşlar, Barış Manço kimseye daha onun kadar ilham vermemiş olabilir. Türk Psychedelic Rock kültürünü ceketlere, çantalara aktarabilen bir arabulucu. Ritim ve melodileri kostümlere dönüştürebilen bir hedonist. Kendi dokuma tekniklerini geliştirmiş, sürdürülebilir, alaycı ve neşeli tasarımlar yapan Kuela Stüdyo'nun da kurucularından biri. Ortaokulda resim dersi ödevlerimin yanında giysi tasarımları da yapıp okula götürüyordum. Yazın dışarıda oynamaktan çok evde resim yapan, bebeklerin kıyafetlerine ve evdeki objelere kafayı takan biriydim. Bu ilgi ve merak beni üniversitede tasarım okumaya yönlendirdi. Lise mezuniyet balosu için, bir terziye çizimimi götürüp kumaş seçmiştim. Hayata geçen ilk tasarımım o olsa gerek. Fakat okul dönemine ait ilk dokuma, tasarımlarımdan birini paylaşacağım. En büyük engel zihnimizde sanırım, varsayımları bıraktım. Estetik ve işlevselliğin önem sırası, hedef kitlenin bu tasarıma sahip olma tutkusuna göre değişebilir. Jacquemus'nün yalnızca rujunuzu koyabileceğiniz boyutta çantalar üretmesi örneği gibi. Kendi markam dışında, desen/yüzey tasarımları da yapıyorum. Designmixer'ın projesi ile Monk Restaurant için yaptığım çalışma bunlardan biri. El yapımı kağıt üzerine baskı yapılarak lightbox'lara yerleştirildi. Uzakdoğu mutfağına sahip bir restoranda yer alması beni mutlu ediyor. Kült tasarımları sanatsal parçalara dönüştüren, malzemeyi, kullanım amacını değiştiren sıra dışı bir sanatçı, sıra dışı bir tasarımcı. Sanata başlamam, lise birinci sınıftan lise ikinci sınıfa kadar olan yaz okulunun sonucuydu. Resim dersinde, kil ile tanıştım. Gerçekten özgürce çalışmak zorunda olduğum ilk fırsattı. Temel teknikleri öğrenmeye başladıktan hemen sonra malzemenin getirdiği zorluklara ve sonsuz olasılıklara doyamadım. Beni etkileyen ve içine alan motivasyon, kendimi kaykayda olduğu gibi zorlamaktı. Daha iyi olmak ve çamura meydan okumak. O dersten sonra hemen bağlandım ve lise son sınıfa geldiğimde bir üniversite stüdyosu kursundaydım. O stüdyoda elimden gelen her dakikayı geçirdim. Profesör, kil ile çalışmaya gerçekten tutkulu olduğumu gördü ve aklıma gelen her şeyi yapmama izin verdi. Fırınlar inşa ettik, sırlar geliştirdim ve hatta diğer güzel sanat dalları için eleştirilerde bulundum. Bu heves ve yolculuk beni Kansas Şehri Sanat Enstitüsü'nde okumaya ve şimdi Los Angeles ve Joshua Tree'de yaşayıp eserler üretmeye getirdi. Gerçekten gurur duyduğum ilk tasarımım, Michelangelo'nun Davut büstünden yaptığım ve ters yerleştirdiğim, vazo olarak kullanılmak üzere tasarladığım bir objeydi. Vazonun sunumundaki sadelik ile mizah ve şöhretin yarattığı tezatı gerçekten çok beğendim. Bu nesne aynı zamanda çok yönlüydü ve onu aydınlatma bileşenlerinin yanı sıra işlevsel ve işlevsel olmayan heykel bileşenleri için kullanmaya devam ettim. Alçı, porselen ve fırın. Bu üç araçla her şeyi yaratabilirim. Kendi alanımda karşılaştığım en büyük sınırlardan biri, tüm süreç boyunca son derece kırılgan nitelikleri nedeniyle porselen. Bu malzemeyi kullanmanın sınırlamaları her daim olacak. Ama incelikler ve ezici güzellikle dans, doğru yapıldığında beni her zaman malzemenin sınırlarını ve olasılıklarını zorlamaya devam ettirecek. Sahaya özel kurulumlarda ve daha küçük duvar parçalarında kullanılmak üzere boyutlu duvar karoları tasarlıyorum. Bunlarla ilgili yavaş yavaş çalışıyorum. Bu yıllardır peşinden gitmek istediğim bir şeydi ve sonunda yaklaşıyorum. Son zamanlarda cam döküm tekniğini öğreniyorum. Hassas döküm/Kayıp mum tekniğini kullanarak sürecin tüm olasılıklarını ve mevcut stüdyo pratiğimle nasıl bağlanabileceğini öğrenmek ve araştırmak için daha fazla zaman harcamak için sabırsızlanıyorum. Yerel kültür ve zanaata gelecekten bakan bir çift göz. Gördüğü her şeyi kendi kara deliklerinde zamansızlaştıran bir göçebe. Yer ve mekan algısının tüm izlerini taşırken eritebilen bir simyacı. Alber Elbaz'ın bir sözü beni çok etkilemişti Saf, yoğun duygular. Olay tasarım değil duygularla alakalı. Bu söz, tasarım anlayışımı ve bakış açımı özetliyor diyebilirim. Küçük yaşlarda bir hisle başlamıştı, tasarımın kelime anlamını bilmiyordum. İlkokul yıllarında büyüyünce ne olmak istiyorsun sorusuna: 'icat yapmak istiyorum' diye cevap veriyordum. Resim çizerken zamanın durduğunu hissediyordum, hislerimi, duygularımı ve merakımı küçük yaşlarda resimle çok rahat ifade ediyordum. Dergilerle tanıştıktan sonra ve dünyaca ünlü tasarımcıları keşfettiğimde içimde büyük bir heyecan ve uyum yakaladım. Tasarım benim hayatımın bir parçası olmalı dediğimde 18 yaşındaydım. Bu sihirli cümleyi kurduktan sonra benim serüvenim başladı. Tasarım alanında kapılarım açıldı... Kendimi çok şanslı hissediyorum, bu sürece başlarken beni nelerin beklediğini bilmiyordum ama içimde büyük bir heyecanla ben bu yolda ilerleyeceğim dedim. Tasarımcı olmaya hislerimin kelime anlamlarını bulup öğrendiğim zaman karar verdim. Tasarım alanında eğitim sürecine başlamadan önce her gün tasarım yapıyordum, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bilmeden koleksiyonlar hazırlamışım... İlk çizimlerim benim için çok değerli. Eğitim öncesi acemice yapılmış çizimlerle dolu olan iki bavulum bile var. Üniversitede ilk projemiz olan çadır elbise benim dikiş makinesinin başına geçip süreci acemice de olsa iyi bir şekilde yönettiğim, kalıbını çıkarıp kumaşlarını seçtiğim sonra dikip tasarladığım ilk tasarımım oldu. Seyahat etmeyi, farklı ülkelerde yaşamayı ve bir şeyler keşfetmeyi çok seviyorum. Dijital çizim tabletim, eskiz defterlerimin yerini tutmasa da pratiklik açısından tercihim oluyor. Seyahatlerimde çektiğim fotoğraflar, moda kitapları ve dergileri bana her zaman ilham veriyor. Değerli profesörümün dünya seyahatinden topladığı otuz yıllık moda dergileri ve kitapları; benim içinde kaybolduğum, modanın geçmiş sürecini ve yorumlarını görüp hissettiğim moda kütüphanem haline geldi. Cesurca fikirlerimi savunmaktı. Görüşlerimi savunurken insanların fikirlerini fazla düşünüyordum. Yapıcı olmayan ve kırıcı eleştirilerden çekiniyordum. Herkesin kendine ait bir fikri olduğu düşüncesini benimsedim. Şimdi ise kendimi daha rahat ifade edebiliyorum ve düşüncelerim artık daha özgür. İnovasyon, sürdürülebilirlik, estetik, işlevsellik ve kimlik. Bu sıralamada birinci sıraya hikayeyi koymayı tercih ederim. Benim için tasarımda en önemli unsurdur. Baktığımda agresif ve isyankar mesajı olan, paylaşmaktan çekindiğim bir parçam vardı. Beni yansıttığını düşünmediğim, sadece mesaj odaklı olan bu parçayı artık paylaşabilirim. Bu tasarımın arkasında agresif mesajlar vardı. Beni rahatsız eden kısmı ise bir canlının derisinin baskısını yapmak oldu ve bu benim hiç tarzım değildi. Tasarım sürecinin başlarında olduğum zamanlar kendimi keşfederken tasarladığım bir parçaydı. Geleneksel dokuları kendi bakış açımla yorumlayıp modern formlar keşfetmek beni her zaman daha doğru ifade etmiştir. Bir canlıyı; insan duygularını özellikle öfke ve nefretini simgelemesi adına kullanmayı doğru bulmuyorum. Hayvan baskısı desenleri yerine kendime ait olan desen çizimlerim hikayemi ve vermek istediğim mesajı en doğru şekilde yansıttığından her zaman ilk tercihim olmuştur. Bundan dolayı bu tasarımımı daha öncesinde paylaşmamıştım. Dijital ortamda 3 boyutlu tasarım yapmayı öğrendim. Süreç benim için devam ediyor. Tasarım için dijital atölye yeni bir boyut. Bu konuda profesyonel bir şekilde eğitimime devam etmeyi planlıyorum. Kendimi geliştirdikten sonra 3 boyutlu tasarım hakkında eğitim vermeyi hedefliyorum. Bu ay, zamanımın büyük bir çoğunluğunu kitap okuyarak geçirdim. Şu an Joshua Fields Milburn ve Ryan Nicodemus'un kitabı olan Minimalizm'i okuyorum. Hayatımda eşya biriktirmekten ziyade anı biriktirmeyi tercih ettiğimden bu tarz kitaplar hep ilgimi çekiyor. Japon minimalizm yaşam tarzı hakkında kitaplar okuduktan sonra bu tarz kitaplara daha çok yöneldim. Böylece benimsemek istediğim yaşam tarzı hakkında daha fazla bilgiye sahip olmuş oluyorum. Sahneden kağıda, ekrandan kumaşa, her alan ve malzemeye kural dışı yaklaşan bir oyun kurucu. Atilla İstanbul merkezli çok yönlü tasarım stüdyosu olan Piknik'in kurucularından biri. İKSV'den Apple'a, Anadolu Efes'ten Nike'a tasarım desteği veren, sanat, mimari ve grafik alanlarının sınırları arasında tasarım akrobasisi yapabilen sınırsız bir tasarımcı. Bir an veya zaman diliminden öte, çok bulanık bir süreci tanımlamak istiyorum şöyle bir cümle ile: Aslında her zaman farkında olduğum, çok küçük yaşlardan beri bir temel yaşam rutinine, alışkanlığına dönen bir hayal etme/üretme halinin bilinçdışı bir şekilde kendi kendini inşa edip, bir meslek pratiğine dönüşmesiyle olageldi, diyebilirim. Tamamen bana ait olan ilk tasarımım, defterim, defterlerim diyebilirim. Kendimi bildim bileli defterlerimi kendim yapıyorum, sayfaları dikiyorum, kaplıyorum. Artık 50'ye yakın defterim var tüm serüvenimi sayfa sayfa gözden geçirebildiğim. Kağıtsız kalemsiz yapamam, yapamıyorum, başlayamıyorum maalesef. Çizerek düşünmeye çok alıştım defterlerim sayesinde, öyle de kaldı. Disiplin tanımları. Alışılageldik, risksiz, hatta önceden dikilmiş bir ceket giymeyi gerektiren ve 21. yüzyılda silinmeye yüz tutmuş meslek/disiplin tanımlarıylaydı benim en büyük savaşım. Bir şey olmak, o şey olma yolunda ilerlerken daha önceki yolları takip etmeye zorlanmak ve takip etmiyorsan maalesef ciddiye alınmamak, en büyük sınavımdı. Çok iç içe girmiş süreçler bunlar benim için. Özellikle disiplinlerarası veya multidisipliner çalışan bir sanatçı/ tasarımcı için her işte, her adımda, her yeni konuda bambaşka sıralamalar oluşmak zorunda kalıyor. Bu kaos da hoşuma gitmiyor diyemem tabii. Tabii. Henüz kimsenin görmediği ama aslında yeryüzündeki herkesin gördüğü belki de tek ortak şey, doğanın kendisinin bir imitasyonunu, reprodüksiyonunu paylaşabilirim sizinle. Benim için yeniden keşif süreci diyebilirim. Yorucu gündüzler ve geceler nedeniyle öğrenmeyi atladığım, ertelediğim şeyleri öğreniyorum. Örneğin, 31 yaşında araba kullanmayı öğrendim en son. Güzel yeni yemekler yapmayı öğrendim son zamanlarda, Bulaşık makinesine bulaşıklar en doğru şekilde nasıl yerleştirilir içeriğini izledim birkaç gün önce, onu öğrendim. Soetsu Yanagi'den The Beauty of Everyday Things okuyorum. Daha doğrusu, ikinci kez okuyorum. İlk okuduğumda sanırım görev gibi algılamıştım biraz okumayı, ancak az önce dediğim gibi, hayat kalitemi artırmaya yönelik yeni bir sürece girmişken gündelik yaşamın sıkıcı ama bir yandan da keyifli küçük detaylarıyla ilgilenmeye başladım. Beğeni ve değer yargılarını ne kadar sorguladıklarını merak ediyorum. Kendilerini en son ne zaman şaşırttılar, en son ne zaman Ben de değişmişim veya değişiyorum galiba dediler, duymak isterdim bu cevapları. Evren ve insanlığa daha güzel bir yaşam mümkün elçisi. Atıksız, katkısız, tasasız yaşam için alternatif tasarımlar yapan bir hippi. Tasarımladığı her parça ile atık eksilten, nezakete ve neşeye davet eden 2023 model Pollyanna. Tasarımcı olmaya aslında sanat, tasarım ve zanaatın farkını ve ilişkisini henüz anlamlandıramayacak kadar küçük yaşlarda karar verdim. İlkokulda okulun sanat ekibine seçilip ilk sergimizi Ayasofya Müzesi'nde gerçekleştirdikten sonra ben hep böyle şeyler yapmak istiyorum demiştim. Sanırım geriye dönüp bakınca mekansal olarak zirveden başlamışım diyebilirim! Tasarımcı kimliğimin bir parçası olarak kendi oluşturduğum doku ve yüzeylere tasarımlarımda yer vermeye çalışıyorum. Dolayısıyla tasarımlar mutlaka el dokunuşumla başlıyor diyebilirim. Prova mankeni üzerinde oluşturduğum malzemenin dilini, hacmini anlamaya çalışıyorum ve en doğru kullanım alanını yakalamaya çalışıyorum. Koleksiyon, giysi tasarımlarında ise dijital araçlara geçerek Illustrator, photoshop ve 3 boyutlu tasarım programlarından faydalanıyorum. 2016 yılında, Cycle isimli döngüsel bir kilim tasarlamıştım. Kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerden biri olan antika kilim tamircileriyle projeyi yürütmüş ve mesleğin ölmemesi için döngüsellik yaratmayı hedeflemiştim. Projenin Türkiye'de maalesef anlaşılıp ilgi gördüğünü söyleyemem fakat Avrupa sergisinde oldukça ilgi görmüştü. O zaman ilk kez bir şeyleri aşabileceğimi anlamıştım. Benzer anlaşılamama durumlarını sonrasında birçok kez yaşadım farklı projelerde, fakat artık üzerime alınmamayı öğrendim. Tasarım bir elyaf projesi için hazırlandı. Amacım elyafı ipliğe dönüştürmeden elyaf haliyle kullanabilmekti. Gördüğünüz yeşil alanlar aslında fitil elyaf. Elyafı tamamen el işçiliği olan kendi imza tekniğimle yeniden yorumlayarak, bugüne ait giyilebilir bir ürün haline dönüştürdüm. Benim için en büyük öğretici doğa. Her sorumda ya da sorunumda mutlaka ilk doğaya bakıyorum. En son bir şeyin ne kadar imkansız olduğunu düşünürken, çok yüksekte imkansız bir yerde, etrafında hiç ağaç yokken hatta, dikey bir duvarda yetişen bir incir ağacı gördüm ve meyvesi yenilebilir olan ilk öğretmenimle tanıştım. Hayal ve gerçeği kendi hızında ve kıvamında çırpabilen sanat ve tasarım melezi. Yarattığı her kadrajda izleyen herkesi sadece kendi hayal dünyasına değil hayal kurmaya da davet edebilen uluslararası bir yetenek. Kimilerine göre Bob Ross'dan ilham alan Paint filminin afişleri de onun tasarımı. 11-12 yaşlarında ama daha bilincim yerine gelmeden dahi elime ilk aldığım alet bir camcı çekiciydi. İnanılmaz bir çekim gücü vardı tüm el aletlerinin. Bir şeyler yapabilmek, tasarıları canlandırmak, boyut kazandırmak ve bu yolla insanlara bir şeyleri anlatma ve iletişim kurma hissi kendimi bildim bileli var. Amatör marangozluk geçmişimi bir kenara bırakıyorum. Bu noktada fotoğraftan örnek vermek daha doğru. Teyzemlerin Mudanya'daki yazlık evinin balkonunda gökyüzünde bir askeri helikopter görmüştüm, elimde snapshot bir fotoğraf makinesi vardı, objeme doğrulttum, kadrajın tam ortasına yerleştirip çektim fotoğrafı. Daha sonra tab ettirilen fotoğrafların arasında o baskıyı ve masmavi gökyüzündeki bit kadar helikopterin fotoğrafını bulduğum anı hiç unutmuyorum. Hayal kırıklığı olmamıştı. Merkezi kompozisyon dersinden çıkmış gibi hissetmiştim. Büyük format ve diğer uçta da 35mm snapshot (35mm fix lens idea pek tabii ki!) fotoğraf makineleri bana en çok haz veren araçlar. Ama pek tabii ki kameralar arası ayrımcılık yapmıyorum fakat kaliteli alet edevatlar her zaman tercihim. Kendim! Mükemmeliyetçilik ile bahane bularak işi uzatma arasındaki çizgiyi netleştirmek büyük bir sınırdı. Ortaokul sonrası Güzel Sanatlar lisesine hazırlanırken abim ve üniversite arkadaşlarının verdikleri zorlu çizim derslerinde kendime gelmeye başlamıştım. Bu soruyu tamamen fotoğraf sanat tasarısı açısından cevaplıyorum. Kimlik, inovasyon, estetik, işlevsellik ve sürdürülebilirlik. Zevkle. Benim için işin en keyifli tarafı da bu zaten. 2021 yılında Los Angeles'ın beni en çok çeken ve merak ettiğim eski bazı semtlerinde yaptığım uzun sabah turlarında çektiğim ve daha hala yayınlamadığım Vigorous Elements - Arsız Elementler serisinden bir kare. Fotoğrafta ve birçok tasarım dalında katman oluşturmak ve izleyici/kullanıcıda merak uyandırmak ve ilgiyi istediğiniz yere çekmek anlamında iyi bir örnek. Bir yandan çok sıradan, banal bir an ve mekan, diğer yandan ise arsız bir bitkinin tohumunun kök bulduğu yerde bir anıt edası ile var olması ve etrafındaki irili ufaklı tüm kültürel öğelerle birlikte bir merkez oluşturmasından aldığım hazzı paylaşma isteği. Ona her yer Anadolu. Doğduğu toprağı gittiği her yere taşıyan aykırı bir kimlik. Yaşamı Aslı'ca dönüştüren, kumaşa, ipliğe, desene Anadolu'nun izlerini işleyen bir çılgın. Merakını yaşamın her anına katan, her yaratımını paylaşan, paylaştığı her an fark yaratan kabına sığamayan bir tasarımcı. Moda endüstrisinin hızlı temposuna inat, daha sürdürülebilir bir çözüm için adeta dur düğmesine basan bir aktivist. Daha az üreterek, daha fazla geri dönüşüm yaparak ve diğerlerini güçlendirerek tasarlamanın peşinde. Bilkent ekonomi bölümünde okurken üçüncü sınıfta bir Ekonometri dersimiz vardı. O derste bir arkadaşım ne yapacaksın mezun olunca? diye sormuştu. Herhalde uluslararası çalıştığım bir markam olur demiştim, tasarımcı olurum dememiştim ve moda tasarım eğitimi de almadım. Ortaokulda anneanneme bir kazak ördürmüştüm. Üzerinde yıldızlar, semboller, renk cümbüşü el örgüsü bir kazaktı. Anneannem böyle tasarım mı olur demişti ama yine de örmüştü benim için. Yıllar sonra Stella McCartney benzer renklerde ve sembollerde bir kazak yapınca anneanneme yolladım, bak 20 sene sonra moda oldu diye. Bizimki daha güzeldi demişti! Anadolu hikayelerini okuyabileceğim tüm kaynaklar, toprağın mutlulukla geri kabul edebileceği malzemelerle el emeğini keşfedebileceğim kadın kooperatifleri. Aştığım en büyük engel; bütün engelleri kendi zihnimin koymuş olduğu gerçekliğiydi. Özgünlük bir, kolektif çalışma iki, toprağın kolaylıkla geri alacağı malzeme üç ama hepsini bir potaya koy dersen; Anadolu'daki kadim hikayeleri keşfetmek basket! Sivas'ta elleri ile çiçek yapan Nuran Hanım ile yollarımız kesişti. O bana çiçek yaptı ben Denze'ye Aslı Filinta Rüyalarda performansı için elbise yaptım. Anadolu'nun uyanışının; kadınların gerçek güçlerine uyanışları ile mümkün olacağına inandığım için. Ergün Arıkdal'ın Anadolu Misyonu adında bir kitabı olduğunu! Şu an ve muhtemelen önümüzdeki altı ay boyunca daha, Osman Nuri Küçük'ün Mevlana'ya Göre Manevi Gelişim kitabını okuyor olacağım. Bu içerik GQ Türkiye Sonbahar 2023 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/katar-ufuk-cizgisinde-gunes-ve-kum", "text": "Pritzker Ödüllü mimar Jean Nouvel tarafından tasarlanan Katar Ulusal Müzesi ilhamını, doğal olarak meydana gelen ve çöl gülü olarak da bilinen kristal oluşumlardan alıyor. Sheikh Abdullah bin Jassim Al-Thani'nin orijinal sarayının etrafına inşa edilen ve 25 yıldır hükümet merkezi olarak kullanılan Katar Ulusal Müzesi, geleceği kutlarken Katar'ın mirasını temsil ediyor. Katar halkının hikayesini bütünsel bir biçimde anlatan müze, üç bölüm ve 11 galeriden oluşuyor. Dünyanın en eksiksiz İslami eser koleksiyonlarının sergilendiği müzede 7. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uzanan seçki arasında metal, seramik, mücevher, ahşap işi, tekstil ve cam eserler bulunuyor. Mimar Ieoh Ming Pei'nin imzasını taşıyan yapı, Doha Limanı kıyısında kendisine ait yapay bir adada konumlanıyor. Antik dönem İslam mimarisinden ve Kahire'deki Tolunoğulları Camii avlusunda bulunan yapıdan 13. yüzyıldan kalma izler taşıyan müzenin içerisindeyse üç kıtadan toplanmış koleksiyonlar sergileniyor. Körfez ülkeleri denince akla ilk gelenlerden biri olan çöl, Katar kültürü açısından da en önemli unsurlardan biri. Bu deneyimi tüm yönleriyle yaşamak ve zihninize kazımak için yapabileceğiniz birçok aktivite mevcut. Katar çölünün dalgalı kum tepeleri yalın bir güzellik sunuyor. Eğlence amaçlı safari yapabilir veya muhteşem manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Çölün yarattığı sonsuzluk hissiyle doğanın bambaşka bir yönünü keşfedebilirsiniz. Richard Serra'nın çöldeki East-West / West-East isimli çalışması, uzunluğu giderek artan dikey yerleştirilmiş dört adet çelik plakadan oluşuyor. Bir kilometreden daha uzun bir alana yayılan 14 metreden uzun olan dört plaka, doğu-batı arasında bir çizgi oluşturarak adeta bir sınır hissi veriyor. Çölün ve güneşin yarattığı sıcaklık algısı çeliğin yarattığı serinlik algısıyla kontrast oluştururken, ortaya eşsiz bir görüntü çıkıyor. Katar'ın Ekvador ile karşılaşacağı açılış maçına ev sahipliği yapacak olan stadyum, mimari yapısını Katar ve Körfez bölgesindeki göçebe insanlar tarafından kullanılan Bayt Al Sha'ar adlı çadırlardan alıyor. Çöldeki sıcak havadan korunmak için yüzyıllardır kullanılan çadırlara atıfta bulunan bir mimariye sahip olan stadyum, geri çekilebilir çatı sistemi, soğutma ve havalandırma teknolojileri ve sürdürülebilir tasarım detaylarıyla ideal sıcaklık koşullarının korunmasına yardımcı oluyor. Cephesi nedeniyle Çöldeki Elmas olarak adlandırılan Education City Stadyumu, Qatar Foundation Education City kompleksindeki üniversite kampüslerinin ortasında yer alıyor. İslam mimarisini modernize edilmiş bir şekilde yansıtan stadyumun elmasa benzer üçgenlerden oluşan cephesi güneşin hareketleriyle renk değiştirdiği izlenimini veriyor. Sürdürülebilir tasarım detaylarına sahip olan stadyum, gerçek zamanlı tüketimi yönetmek için entegre bir su ve enerji kontrol sistemi gibi akıllı bina sistemlerinden faydalanarak bu büyük organizasyonun doğadaki etkilerini azaltmayı hedefliyor. Doha'nın doğu kıyısında yer alan Stadyum 974, adını Katar'ın uluslararası telefon kodundan alıyor. Katar'ın dünya çapındaki ticaret ve denizcilik faaliyetlerine atıfta bulunan stad, prefabrik ve modüler unsurlarla tasarlanmış. FIFA Dünya Kupası tarihindeki ilk tamamen demonte edilebilen turnuva mekanı unvanına sahip olacak Stadyum 974, geleneksel stadyum yapılarına göre daha az inşaat malzemesine ihtiyaç duyuyor. Deniz kıyısındaki konumu ise sağladığı doğal esinti avantajıyla stadyumun soğutma sistemindeki yükü de hafifletiyor. Açılış gününde Suriye ile BAE maçının gerçekleşeceği stadyum, turnuva boyunca altı maça ev sahipliği yapacak. 80 bin kişilik kapasitesiyle FIFA Dünya Kupası Katar 2022'ye ev sahipliği yapacak sekiz stadyumun en büyüğü olan Lusail Stadyumu ilhamını, Doha'nın siluetinde görülen ışık ve gölge etkileşimlerinden alıyor. Final maçına da ev sahipliği yapacak olan stadyum, Arap ve İslam dünyasının erken medeniyetlerinde bulunan sanat ve mobilya motiflerini yansıtırken, özel bir şekilde tasarlanmış çatısı ve kavisli kenarlarıyla da yapılan tezahüratların yankılanmasını sağlıyor. Lusail'de yaşayan halkı daha aktif olmaya teşvik etmek amacıyla turnuva sonrasında okullar, mağazalar, kafeler, spor tesisleri ve sağlık klinikleri ile çok amaçlı bir topluluk merkezine dönüştürülecek stadyumun 80 bin koltuğunun çoğu sökülerek spor projelerine bağışlanacak. Katar'ın en eski yerleşim yerlerinden biri olan ve uzun zamandır inci dalışı ve balıkçılık merkezi olan Al Wakrah şehrinde yer alan Al Janoub Stadyumu, ilhamını Körfez'in akıntılarından geçen geleneksel Arap yelkenlilerinden alıyor. Katar kıyılarının ötesine geçme çabasının görsel bir temsili olarak tasarlanan stadyum, eski ve yeni arasında bir köprü kuruyor. 800'den fazla yeni ağacın bulunduğu etkileyici bir park alanına da sahip olan stadyum, turnuvanın ardından Katar'a spor ve eğlence merkezi sağlayacak 20 bin koltuklu bir kompleks haline gelecek. Stattan sökülecek olan 20 bin koltuk ise futbol altyapısına ihtiyaç duyan ülkelere katkı sağlamak üzere bağışlanacak. Al Thumama Stadyumu adını bulunduğu bölgeden ve bu bölgede yerel olarak yetişen bir ağaçtan alıyor. Stadyumun dairesel formu, ilhamını Orta Doğu'da erkekler tarafından kullanılan geleneksel bir şapka olan Gahfiya'nın desenlerinden alıyor. Katar'ın gençliğini simgeleyen tasarım, ülkenin bu turnuva ile küresel spor sahnesinde önemli bir oyuncu olarak ortaya çıkmasına vurgu yapıyor. Etkinliğin ardından yerel ihtiyaçları karşılamak amacıyla kapasitesi azaltılacak olan stadyum, futbol ve diğer spor etkinlikleri için kullanılacak, üst tribünlerinin yerini ise bir butik otel alacak. Spor ve spor hekimliği tesislerine, araştırma ve eğitim merkezlerine ev sahipliği yapan Doha Sports City Home'da yer alan bu çok amaçlı stadyum, Katar'ın spora olan bağlılığını, son teknoloji altyapı ve tesislerle sergiliyor. Modern formu ve dikkat çeken kemerleri ile stadyum, FIFA 2022 Dünya Kupası için 40 bin taraftarı ağırlayacak şekilde genişletilerek oyuncuların rahat bir ortamda rekabet etmelerini sağlamak amacıyla yenilikçi soğutma teknolojisi ile donatıldı. Katar, Orta Doğu'nun gastronomi sahnesinde en heyecan verici uluslararası reçetelerini sunan ülkelerinden. Restoranlar Japonya, Meksika ve İtalya gibi dünyaca ünlü mutfakların en güzel örneklerini ziyaretçilerine sunarken, lüks dekorasyonları, manzaraları ve müziğin yemekle harmanlandığı deneyimleriyle de dikkat çekiyor. Çağdaş Japon mutfağının önde gelen destinasyonlarından biri olan Nazomi Doha, misafirlerine eşsiz bir İspanyol mutfağı deneyimi sunan El Faro, Yunan müziklerinin eşlik ettiği bir Ege ziyafeti için Mykonos ve Parisli gece kulübü Raspoutine ziyaret edebileceğiniz dikkat çeken noktalar. Katar seyahatlerinizi Ceres Organization ile planlayabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kenan-imirzalioglu-bir-kuyruklu-yildiz", "text": "Türkiye'de 1990'ların sonunda ekran başına oturanlar, delikanlı karakterlerle tanışmaya hazırlanıyordu. 1999'da Osman Sınav, türünün ilk örneği olacak ve televizyonlarda yeni bir dönem başlatacak Deli Yürek adlı diziye imza attı, başrolü de Kenan İmirzalıoğlu'na verdi. Böylece Yusuf Miroğlu efsanesi başladı. Türkiye'nin yeni yıldızı doğmuştu. O yıllarda Türkiye'yi peşinden sürükleyen Miroğlu karakterinden çok da kopuk sayılmazdı gerçek hayattaki İmirzalıoğlu. Ankara Bala'nın Üçem köyünde büyüyen, tarla bahçe işini bilen, büyüğüne saygısında kusur etmeyen bir Anadolu genciydi. Her hali parlak bu gencin yıldızlar ligine girmesi uzun sürmedi. Önce, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde matematik mühendisliğini kazanarak elini uzattı yıldızlara sonra 1997'de 'Best Model Of The World'e katılarak. Yarışmanın sadece Türkiye'den çıkan ilk erkek birincisi için artık hiç bir şey eskisi gibi olamazdı, olmadı da. Uğur Yücel imzalı Yazı-Tura; Yavuz Turgul, Ömer Vargı, Mine Vargı, Şener Şen, Rasim Öztekin gibi ustaların bir araya geldiği Kabadayı; yine Uğur Yücel'le yer aldığı Ejder Kapanı; Tuncel Kurtiz'le oynadığı Ezel geniş kitleleri peşinden sürüklerken, İmirzalıoğlu'nun oyunculuğunu ustaların el vermesiyle pekiştirdi, yıldızını iyice parlattı. Rüzgar hala dinmiş değil. Türkiye onu izlemeyi seviyor. Bugün ATV'de yayınlanan bilgi yarışması Kim Milyoner Olmak İster'de samimi ve güven veren tarzıyla yine milyonların evine giriyor, pozitif enerjisini yaymayı sürdürüyor. Artık daha olgun, daha sakin, hayatta durduğu yer; 25 yıl önceki delikanlıdan daha farklı. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kenarinda-yazanlar-da-kitaba-dahil-be-guzelim", "text": "Abrams bundan 15 sene evvel bir havaalanı lounge'unda otururken bir kitap buluyor. İç sayfasında Bunu bulan kişi lütfen okusun ve bitirince de bir yere bıraksın yazan bir kitap bu. Abrams böylece yalnızca roman ve yazarıyla değil, notu yazan kişiyle de bir ilişki kurduğunu hissediyor. Düşündükçe hoşuna gidiyor bu fikir. Bünyesinde Lost'tan Alias'a pek çok diziyi yarattığı şirketi Bad Robot'taki proje ekibine konuyu açıp Haydi bundan bir kitap yapalım diyor. Bad Robot'çular Amerikan edebiyatının yükselen yıldızlarından Doug Dorst'u ekibe dahil ediyorlar. Teksas Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık dersleri de veren Dorst, kendini alışılmadık bir projenin içinde buluyor. S'nin kutusunu açtığımızda karşımıza çıkan, kütüphaneden yürütülmüş görüntüsündeki kitabın adı Ship of Theseus. Güya V.M. Straka adlı biri tarafından yazılmış. Sapsarı, lekeli sayfaları var, bir kenarına bir çıkartma yapıştırılmış, içinde güya kütüphanecinin bastığı bir de damga var... Bildiğiniz vintage kitap bu. Kahramanımız amnezi hastası Straka'dan kitap boyunca S. olarak bahsediliyor. Kimilerinin ajan-provokatör dediği, kimilerinin devrimci olduğunu söylediği bir tip bu. Herkes gerçek kişiliğini merak ettiğinden Ship of Theseus fenomen bir kitap şeklinde elden ele dolaşıyor. Sonra bir gün kahramanlarımız önce kitabı, ardından sayfa kenarlarına aldıkları notlar sayesinde de birbirlerini keşfediyorlar."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kendime-yeni-tavsiyem-kucuk-dusun", "text": "İlk etapta olumsuz bir cümle gibi geliyor benim de kulağıma. Hatta umutsuz belki de. Bir dış etkenden dolayı büyük düşünemediğim için küçük düşünmek zorundaymışım gibi bir his kaplıyor içimi. Ama sonra kendime tekrar ediyorum: Hayır, öyle düşünme, bu bir metot. Bu yazıda neden kendimi küçük düşünmek için telkin ettiğimi adım adım anlatacağım. Belki siz de kendi kendinize bu konuyu değerlendirir, küçük düşünmenin dönüştürücü faydasını hissedersiniz. Yaşadığın şehirde popüler olmak için oyunculuk okumak, tiyatro veya TV dizilerinde rol almak zorunda değilsin. Telefonundaki uygulamayla basitleştirilmiş formatlarda içerik üretirsen artık bu fırsat cebinde. Albüm çıkarmak için kapısında yatacağın bir Unkapanı kalmadı, alacağın üç-dört ev tipi kayıt cihazıyla, ürettiğin müziği müzik dağıtım siteleriyle tüm dünyaya yayabilirsin. Örnekler bitmez. Burada ister daha 'az'la 'çok'a ulaşan ol, ister bu cihazı veya platformu üreten şirket, özünde dünya ekonomisinde büyümeyi yaratanlar temelde işi küçültenler. Krizlerle boğuştuğumuz ortamda fiziksel olarak büyük işler hayal etmek zaten gerçekliğini büyük ölçüde yitirdi. Büyük şirketler hızla küçülmeye çalışırken, sınırlı kaynakla en iyisini yapanın kazanacağı bir rekabet ortamına doğru ilerliyoruz. Öte yandan yeni nesiller, bir işin ne kadar büyük göründüğüyle ilgilenmiyor. Onlar, samimi şekilde yönetilen küçük işletmeleri destekleyip, sempati duyuyor; şirketleri kişilere indirgediklerinde daha kolay bağ kuruyorlar. İnsani olarak yapılan hatalar göz ardı edilebiliyor. Bunu yapabildim, daha iyisini yapmak için çalışıyorum açıklamaları takdir görüyor. Hatta bu sempati eksenine girmek için sermaye ve güce sahip şirketler bile PR çalışmalarıyla kendilerini naif amaçları olan, samimi, 'küçük' şirketler gibi gösterip, neredeyse şirkette hissesi kalmamış genç kurucularını şirketin yüzü olarak halkın önüne çıkarıyor. Bu tablo da bizi köklerimizdeki çok tanıdık bir kültüre geri götürüyor: Esnaflık. Şu an yeni neslin esnaf kültürü oluşuyor aslında. Dürüst ve şeffaf olarak işini / sanatını daha iyi yapmak için çalışanlar bir şekilde destek görüyor. İnsanların birbirine ulaşması veya istediği üretimi kendi imkanlarıyla yapabilmesi eskisine göre çok daha kolay. Böylece yeni kavramımızın anlamı yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. 'Küçük düşün' çünkü çözüm senin küçük adımlarına bağlı. Küçük gördüğün adımları nasıl attığınla, bir işle ilgili küçük yüzlerce ayrıntıyı nasıl yönettiğinle, yani ne kadar iyi 'micro management' yaptığınla ilgili. Bir örnekle tavsiyemi daha somut hale getireyim. Bu hafta ailem Bursa'dan beni ziyarete geldi. Yemekte sohbet ederken, çok sevdiğim Bursa'nın köklü yerel bir köftecisinin iflasını açıkladığını anlattılar. Bu habere üzülürken fark ettim ki masadaki yiyeceklerin bir kısmı, önceki gün tesadüfen bir influencer'dan görüp birçok ürün sipariş ettiğimiz, yine Bursa'nın köklü köftecilerinden birine aitti. Yani aslında benzer pozisyondaki köftecilerden biri farklı ürünlere genişleyip, şubeleşmeyi seçerken, diğeri var olan işindeki 'gönderim detayı'nın üzerine daha iyi çalışmış, ürününü bize kadar ulaştırmıştı. Dün olduğu gibi bugün de başarının yolu gelişen rekabet ortamı, dijitalleşme, toplumsal dönüşümler ve birçok farklı parametreyle değişmeye devam ediyor. Kendime güncel tavsiyem, küçük veya başka bir tabirle küçülterek düşünmek. İşini, fikrini, sanatını, sana başarıyı getirecek onlarca hatta yüzlerce küçük parçaya böler, hepsiyle ilgili ayrı ayrı yol kat etmeye çalışırsan, bugünün ortamında başarı ihtimalini artırabilirsin. Ekseni çok büyük tutmazsan da dağılmaz, odaklı şekilde sonuç yaratabilirsin. Bu yazı Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kendimizi-nasil-delirtecegiz", "text": "Bugün download rakamlarına bakarak oyalanan bir nesiliz. 10 sene sonra bambaşka bir yere gideceğiz. Şimdiden hazırlanın. Gelecekteki kendinize yakından bakın. Çok değil, sadece birkaç yıl sonrasına... Sağ bileğinize yumuşak, kauçuk bir bant sarılı. Üzerinde Fitbit yazıyor. Bilekliğin arada bir göz attığınız, küçük, ışıl ışıl bir LED ekranı var. Sıra sıra rakamlar... Ne kadar yürüdüğünüzü ölçüyor; kaç basamak tırmandığınızı, ne mesafe koştuğunuzu, kaç kalori yaktığınızı, kilonuzun ne denli eksilip arttığını... Bu bilgiler siz hareket ettikçe yenileniyor, sonra kablosuz bağlantı üzerinden cep telefonunuza ya da bilgisayarınıza aktarılıyor. Bilgileriniz orada taze, dumanı tüten bir grafik olarak sizi bekliyor. Sol bileğinizdeki bant biraz daha farklı. Onun üzerinde ekran yok; biraz daha yumuşak, daha sıkı sarıyor. Dikkatli baktığınızda Jawbone Up kelimelerini okuyabiliyorsunuz. İşlevi Fitbit'ten çok farklı değil ama adımlarınızı, harcadığınız kaloriyi sayarken onun da kendine has yöntemleri var. Üstelik ne kadar uyuduğunuzu, bunun ne kadarının top atsanız uyanmayacak denli ağır ve derin, ne kadarının tavşan modundaki gibi hafif olduğunu da ölçüyor, uyku kalitenizi bir grafik haline getiriyor. Kaç defa uyandığınızı, ne kadar dönüp durduğunuzu not ettiği gibi, sizi en uygun zamanda uyandırarak, tazelenmiş hissetmenizi sağlayan da o . Hemen yanıtlıyorsunuz. Ertesi gün de. Ertesi hafta da... Anlamlı bir bütüne ulaşınca AskMeEvery size grafiklerle geliyor. Verileriniz tane tane anlatıyor. Yetinmiyorsunuz. Gündelik keyif/keyifsizlik durumunuz için Happiness, kalp ritminiz için emWave2, kan basıncı için Blipcare, kan testi için InsideTracker, DNA diziliminiz için 23andMe, bağışıklık düzeniniz için uBiome, kan şekeri ölçümü için Dexcom, beyin dalgası verileriniz için Muse, yeme alışkanlıklarında denge için Hapilabs, besin testleri için SpectraCell, bilinç düzeyi takibi için Quantified Mind, size en uygun diyet için MyFitnessPal ve nihayet bu kadar veriyi nasıl en verimli şekilde düzenleyeceğinizi bilebilmek için de RescueTime kullanıyorsunuz. Ne eksik ne fazla... Birkaç sene sonraki haliniz işte bu. Yukarıda saydıklarımdan bazılarını halihazırda kullananlar var aranızda. Ama bu kadarına da pes mi diyorsunuz? Son tatilinizde çektiğiniz 857 fotoğrafı Facebook'ta layklatan; değil insanoğlu, kendiniz için bile küçük sayılacak ıvır zıvır bilgiyi Twitter'a giren; Instagram'da, Pinterest'te, AskMe'de, FriendFeed'de gün aşırı fink atan da sizsiniz. Birkaç sene önce, işten güçten artırdığınız vaktinizi bunlar arasında böleceğinizi söylesek ona da inanmazdınız. Ama yapıyorsunuz. İşaretleri okuyun. Hiçbir şey boşuna değil. Şimdi bütün bunların ötesine geçtiğimizi, yeni bir döneme girdiğimizi söyleyenler var. Self-quantifiers isimli bir akım, yeni teknolojiler sayesinde, bir devrimin eşiğinde bulunduğumuza inanıyor. Attıkları adımları, tırmandıkları basamakları, uyku düzenlerini, beyin dalgalarını, kan şekeri oranlarını, vücutlarındaki mikropları, çişe çıkma sıklıklarını, hacet giderme sürelerini, tükettikleri ve yaktıkları her bir kaloriyi, her şınav ve mekiği, kardiyo performanslarını, nabız değişikliklerini ve aklınıza gelen gelmeyen her şeyi ölçüyorlar. Elde ettikleri bilgiyle kişisel veritabanlarını kuruyorlar. İşliyor, karşılaştırıyor, bir performans haritası çıkarıyorlar. Kendi izlerini takip ettikçe vücutlarını hack'lediklerini, vücutlarını hack'ledikçe de kendi kendilerinin gurusu haline geldiklerini savunuyorlar. Bir bilimkurgu filmine benziyor ama değil. Olaylar günümüzde geçiyor. Eskiden kendimizi doktorlara sorardık, devir değişti diyorlar. Artık kendilerini, bizzat kendilerinin topladığı, kendi verilerine emanet ediyorlar. İddia şu: Bu sayede tıbbi gereksinimlerin çoğu azalacak, fiziksel ve mental kapasitenin zirvesine çıkılacak, daha iyi ve kaliteli bir hayat sürülecek. Şu aşağıdakiler gibi çoğu soruya da doğrudan cevap verilecek: Neden şişmanım? Neden her sabah kendimi berbat hissediyorum? Her tarafım niye ağrıyor? Hastalıklarımın sebebi ne? Yolla verini, aç uygulamayı, gir grafiğe, öğren... Kendini ölçenler işte böyle hareket ediyor. Derdi tasası az, vakti bol birkaç gencin karıştırdığı işler bunlar da diyemiyoruz. Self-quantifiers akımının fikir önderleri, bugünkü hayatımızı nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen insanlar. Wired dergisinin kurucuları Kevin Kelly ve Gary Wolf, beş yıl önce self-hack terimiyle geldikten sonra iş aldı yürüdü. Wolf'un üç yıl evvel The New York Times'a yazdığı The Data-Driven Life makalesiyse bir manifesto olarak kabul gördü. Bugün bu manifestoya yürekten bağlı, Say de sayalım, ölç de ölçelim diyerek Wolf'un yolundan yürüyen binlerce kişi var. Çoğunluğu erkek. ABD'de, özellikle de Silikon Vadisi'nin ovası, nerd'lerin yuvası San Fransisco'da yaşıyorlar. Ayrıca Avrupa'da, Avustralya'da, kısmen de Japonya'da hatırı sayılır self-quantifier ikamet ediyor. Tek tek her ülkede bu gruptan birkaç kişi bulmak mümkün ama en anlamlı çoğunluğa, elbette ki düzenli bir şekilde katıldıkları toplantılarda ulaşılıyor. Örneğin San Fransisco'da epey hararetli geçen buluşmalardan birine uğrarsanız, katılımcıların smart casual giyinen orta-üst sınıf, beyaz yakalı insanlar olduğunu görürsünüz. Takım elbise, tayyör yok. Genç nerd'ler, çok hafif göbek salmış daha yaşlı adamlar ama en çok da yağ oranı tek hanelerde dolaşan, incecik, derileri sağlıktan ışıl ışıl parlayan erkek ve kadınlar etrafınızda dolaşıyor. Çeşit niyetine, askeri botları, kapüşonlu sweatshirt'leri ve buradayım diye bağıran dövmeleriyle hipster'lar da mevcut. İçlerinden bazıları henüz amatör, kendilerini ölçüp biçme konusunda yeterince yetkin değiller. Mesela henüz düzenli şekilde şekerini ölçüp app vasıtasıyla bilgisayara yükleme aşamasında olanlar var. Günlük tereyağı tüketimiyle zihinsel kapasitesi arasında bir ilişki arayarak küçük uzmanlıklar peşinde koşanlar da bulunuyor. Daha gelişmiş modeller, vücut-kütle oranından coğrafi lokasyona, gen diziliminden psikolojik hallere her ölçüyü özenle giriyor. İşe giderken bisikletle kat ettikleri yoldaki günlük, haftalık, aylık performanslarına bakarak bir doygunluk/memnuniyet endeksi yaratmaya çalışıyorlar. Bazıları kendilerini ölçmekle de yetinmiyor , işe evcil hayvanlarının verilerini de karıştırıyorlar. Her ortamda illa ki bulunan aşırı insan kontenjanından, düzenli olarak dışkısını analiz edenler de mevcut, bebeğinin zihin dalgalarını ölçen de. Yani sonu yok bu işin... Abartı değil, insanlık tarihi adına yeni bir eşikteyiz. Bu düzeyde, bu denli ayrıntılı bilgi ilk defa toparlanıyor. Adına big data denilen sistemde artık nabız oranlarından solunum kapasitesine, gayet kişisel veriler bulunuyor. Üstelik bu işe kalkışanlar öyle haber alma teşkilatları falan da değil, sen-ben-bizim oğlan. Tabii bir de işin gizlilik boyutu var. Yani gizli servislerden sigorta şirketlerine, bu verilerden yararlanabilecek herkese, bile isteye yapılan bir servis söz konusu. Bu konu hakkında tonlarca söz söylenir, makaleler/kitaplar yazılır da, hayatını online çalışarak kazanan, mevzu hakkında bütün külliyatı yutmuş Wired editörü Gary Wolf gibi adamlara da Ama kardeşim, büyük birader seni izliyor haberin olsun demek abes. Ne yapalım, vardır bir bildikleri. Çişini ölçmek isteyene biz nasıl karışalım... Michael Galpert, 30 yaşında, ABD'li bir internet ve mobil teknolojiler yatırımcısı. Twitter bio'sunda İnsanlara süper-insan olsunlar diye yardım eder yazıyor. Kendisi de bir süper insan olmaya çalışıyor. Sabahları uyandığında, beyin dalgaları çoktan ölçülmüş; derin uyku, hafif uyku süreleri bir grafiğe işlenmiş oluyor. Banyodaki dijital tartısına basar basmaz, oradaki veriler bilgisayarına gidiyor. Kahvaltısını etmeden evvel tabağındaki ıspanaklı omletin fotoğrafını çekince, o öğündeki kaloriler, sistemdeki veritabanına kaydoluyor. İşe gitmek üzere bisikletine atladığında, hız ve mesafesini ölçen bir başka sistem devreye giriyor. Kendini ölçme sektöründe ürün geliştirenler, kendi izini takip etmenin 10 sene içinde sağlıktaki en büyük reform haline geleceğini söylüyor. İddialarına göre en azından hafif vakalarda, doktorlar ve sigorta şirketleri baypas edilecek. Bu ürün uzmanlarını böyle iddialı konuşturan şey tabii ki muazzam büyüklükteki rakamlar. Küresel self-help ve rejim işinde yüz milyarlarca dolar yatıyor. Pew Research Center'ın ABD ölçeğinde yürüttüğü araştırmaya göre her 10 kişiden 7'si en az bir şeyi zaten ölçüyor. Bu kişilerin üçte biri de kan şekerinden uyku kalitesine, rejim ve kilo kadar popüler olmayan rakamların peşinde. Kendi vücudunu hack'leme işinin pirlerinden, The 4-Hour Body kitabının yazarı Timothy Ferriss, üst düzey egzersiz yapmadan nasıl kilo verileceğini, sadece iki saatlik uykuyla zihinsel zirveye nasıl çıkılacağını, 15 dakikalık orgazma nasıl ulaşılacağını anlatıyor. Dinleyicileri başta Google ve Facebook, Silikon Vadisi çalışanları. Bu da işin bonusu olsun. Gün içinde kalp ritmindeki dalgalanmaları ölçmek, işin uzmanlarına göre bambaşka bir bilgiyi ortaya çıkarabilir. Saat kaçta, kimle birlikteyken nabız yükseldi? İşe yararsa, ayıklayın bakalım pirincin taşını..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kim-bu-23", "text": "90'ların Michael Jackson ve Madonna ile birlikte en ünlü fenomenlerinden biriydi o; Michael Jordan NBA'i uluslararası bir markaya dönüştürdü. Lige ilk girdiğinde hedefi Chicago Bulls'u saygı duyulan bir takım haline getirmekti. Los Angeles Lakers, Philadelphia 76'ers veya Boston Celtics gibi. Her şeyi kazanmak istedi, kazandı da... 1984'den 1998'e basketbolu güzelleştirdi. Tam altı şampiyonluk kazandı. Kendi deyimiyle 1993-1995 yılları arasında 18 ay tatil yaptı. Jordan, henüz lisedeyken herkes potansiyelini çoktan fark etmişti. Eksiklerini kapatırsa hedeflerini ulaşacağını söyleyen koçuna Kimse benim kadar çok çalışamaz dedi. Ve herkesten çok çalıştı da. Jordan, NBA'e adım attığı ilk yılını şöyle anlatıyor: Tek istediğim dinlenmek, sahaya çıkmak ve oynamaktı. O zamanlar, NBA uzunların ligiydi. 1.98 boyunda bir oyuncunun bir takımı sırtlayıp şampiyon yapıp yapamayacağı tartışma konusuydu. Henüz çaylak sezonunda farkını ortaya koydu, takımı domine etti. Spor yazarları oyununu şiir gibi diyerek tarif etti. Air Jordan uçuyordu. İkinci sezonunda 1980'lerin en iyi takımı Boston Celtics'e playoff'larda 63 sayı atabilecek kadar sıra dışıydı. Ligin en değerli oyuncusu oldu, smaç şampiyonu oldu, sayı rekorları kırdı. Ama konferans finalinden ileri gidemiyordu. Koç Phil Jackson Chicago Bulls'un başına şampiyonluk hedefiyle geldi ve takımın mentalitesini değiştireceğini söyledi. Jordan artık her maç 50-60 sayı atmayacaktı. Hücum paylaşılacak ama o finaller kazanılacaktı. Başlarda ikna olmasa da Jordan, koç Jackson'a inandı ve başarı için kendini dönüştürdü. Her şey yolunda giderken ezeli rakipleri Detroit Pistons'a yenildiklerinde ağladığını anlatıyor Jordan. Hep yanında olan babası onu zor teselli etmişti. Medyada onun için Çok iyi oyuncu ama bir galip değil yazıları çıktı. O yaz kampa ekipçe çok erken girdiler. Jordan hiç çalışmadığı kadar fazla ağırlık çalıştı, fiziken de gelişti. Sadece kendini değil, takımını da zorladı. Bully Jordan orada ortaya çıktı. Hata yapan takım arkadaşlarına bağırıyor, onları küçük düşürüyordu. Şampiyonluk için mükemmeli istiyordu. Takım arkadaşları onunla çalışmayı şöyle anlatıyor: Bazen insan olup olmadığını sorgulardık. Hisleri olup olmadığını... Sadece tek bir şeye odaklanmış biriydi. Odaklandığı o tek şeyi üç kez art arda kazandı. Başarmıştı. Büyük bedellerle... Şampiyonlukların yanında NBA'e girdiğinden bu yana stil ikonu da oldu. Birçok markanın yüzüydü, hep şık ve havalıydı. O yaz babası James Jordan ortadan kayboldu ve bir süre sonra cesedi ormanlık alanda bir derede bulundu. Medya olayın Michael Jordan'ın kumar sorunuyla ilgili olduğunu yazdı. Ve daha henüz 30 yaşındaki süperstar, koç Phil Jackson'ın karşısına geçti; Ben bittim. Meydan okuyacak bir şeyim kalmadı. Motivasyonum yok dedi; Jackson'ın cevabı, İnsanları bir yetenekten yoksun bırakıyorsun ama anlıyorum oldu. Medya, yılın haberini verdi: NBA'in 1 numaralı oyuncusu basketbolu bırakıyor. Jordan, Chicago'nun beyzbol takımı White Sox'ın alt lig takımında forma giydi. 1995 yılında Chicago Bulls'la antrenmanlara çıktığı haberi son dakika geçildi. İki kelimeyle basketbola döndüğünü duyurdu: Geri döndüm. 1996, 1997 ve 1998 yılları arasında Chicago Bulls'u üç kez daha art arda şampiyonluğa taşıyacak ve toplamda altı şampiyonluk yüzüğünün sahibi olacaktı. Ondan iyisi -henüz- gelmedi. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kim-kazanacak-insan-mi-yapay-zeka-mi", "text": "Ne olacak gelecekte? Önde gelen düşünürlere göre tehlike çanları türümüz için çalıyor. Uyarılar bir süredir devam ediyordu ama bu sene katlanarak arttı. Fizikçi Stephen Hawking örneğin, yapay zekanın ortaya çıkışının insanlık tarihinin en kötü gelişmesi olabileceğini öne sürüyor. Hawking'e göre bizler, yapay zeka tarafından çöpe atılabilir ya da dünya üzerinden silinebiliriz. Hawking, bir şey söylüyorsa dikkate almak lazım. İşaret fişeklerini atan sadece İngiliz bilim adamı değil. Gelecek üzerine en çok düşünen insanlardan, Tesla Motors ve SpaceX'in kurucusu, mühendis, mucit ve yatırımcı Elon Musk geçen ayki Türkiye ziyareti esnasında bizim memlekette de epey bir hayran kitlesi edindi kendine Ağustos sonunda, robotbilim ve yapay zeka alanın önde gelen 116 ismiyle birlikte Birleşmiş Milletler'e hitaben bir açık mektup kaleme aldı. Putin, hırslı açıklamalarında yalnız değil. Çin, yapay zekada 2030 itibariyle küresel lider olmayı hedeflediğini çoktan açıklamıştı. Mevcut lider ABD'nin, rekabette geride kalmamak için elinden geleni ardına koymayacağı aşikar. Bunlar işin devlet kısmı... Bir de tek amacı 'kar etmek' olan uluslararası şirketleri düşünün. Pasta büyük, iştah kabartıyor ve belli ki masaya oturan en büyük dilimi yiyecek. 2049 GQ Yılın Yazarı Ödülü: Yapay zeka! Eh, genel kabul bellidir; dünya değişecek ve biz de değişen dünyada yerimizi alacağız... Yoksa alamayacak mıyız? Kazın ayağı öyle değil mi? Sonuçta esas mesele yaşam kavgasıysa, artık 'ekmek robotun ağzında' mı? Herkesin ilk sorduğu soruya, 'kimin işi ne zaman robotlara geçecek' meselesine bir açıklık getirelim. İşte en net cevap... Oxford Üniversitesi'ndeki 'Future of Humanity Institute' dünyanın dört bir tarafındaki 'yapay zeka ile öğrenme' uzmanlarına, yapay zekanın kendi çalıştıkları alanda insanlığı ne zaman aşacağını sordu. Bu tahminlerden de dev bir veritabanı oluşturdu. Birkaç sonuç: Yapay zeka, 2024 itibariyle insanlardan daha iyi tercüme yapacak; 2026'da 'benim' diyen lise öğrencisine taş çıkartan kompozisyonlar kaleme alabilecek, 2031'de satışta, herhangi bir dükkanın herhangi bir tezgahtarından daha becerikli olacak, 2049'da Stephen King ya da Malcolm Gladwell gibileri aşarak New York Times'ın 'en iyiler' listesine girecek bir kitap yazacak, 2053'te cerrahlığı, en iyi 'insan' cerrahtan daha iyi kıvıracak. Sonuç: Bunu da yapamaz yahu dediğimiz her bir işte, uğraşta bizi ardında bırakacak. Siz onu bir de savaşta görün! Her ne kadar herkesin ciddi ciddi kafa yorması gereken sonuçlar üretecek olsa da bunlar tartışması tatlı konular sayılır. Gazetelerde, dergilerde okuması zevkli; Ohooo daha çok var, nasıl olsa ucu bize dokunmaz dediğimiz işler... Tadınızı kaçırmak gibi olacak ama, biraz daha dikenli mevzulara girelim öyleyse. Devam edelim. Bir Amerikan araştırma ekibi tarafından geliştirilmiş 'Alpha' isimli yapay zeka savaş pilotu sisteminin, çatışma durumunda tam olarak ne yapacağından kesin emin olabilecek miyiz? Bu sistem, geçen sene bir çatışma senaryosunda, mevzisini korumak için iki savaş uçağına karşı dört sanal jet kullanmış ve hiçbir kayba uğramamıştı. Üstelik senaryo gereği saldıran taraf, askeri kapasite bakımından yapay zekanın savunmasından çok daha üstündü! Benzer bir simülasyonda, Amerikan Hava Kuvvetleri'nden emekli bir albayın kullandığı bir sanal jeti de dize getirmişti yapay zekalı Alpha. Yani beceri açısından hiçbir noksanı yok; belli ki gelecek birkaç sene içinde çok daha yetkin bir konuma ulaşıp, büyük ülkelerin savaş envanterinde yerini alacak bu sistemler. Peki en kritik anda hangi kararları nasıl vereceğini kim garanti edecek? Örneğin gerekli gördüğü takdirde sivil bir hedefi vuramaz mı Alpha? Etik sorular hala doyurucu biçimde cevaplanmış değil. An itibariyle Alpha gibi sistemler 'fuzzy logic' adı verilen bir kavramla iş görüyor. Bir karara varmadan evvel birçok seçeneği değerlendiriyorlar. Hangi manevra yapılacak, hangi silah ateşlenecek; bu değerlendirmeden sonra karar veriyorlar. İşte tam bu noktada makinaperverler ile yapay zekanın karşıtları tartışmaya giriyor. Vicdan yok, empati yok, sivil hedefi niye gözetsin yapay zeka diyor itiraz edenler... Savunucularsa İnsan zaten yanlış değerlendirmeler yüzünden her ortamda daha çok zarar veriyor diye yanıtlıyor. Hangi kampta duracağınız artık size kalmış. Savunma tarafı, işi yine de şansa bırakmak istemiyor. Örneğin bir başka ekip, sistemini geliştirmek için Flickr'in iki milyon videosundan yararlanıyor. Sahillerde, golf sahalarında, tren istasyonlarında, hastanelerde geçen görüntülerle besliyorlar yapay zekayı. Hiçbir videonun etiketi yok. Yani kopya çekmek yasak. Yapay zeka kullanan model, videolara bakıyor ve sonra ne olacağına dair tahminini kendi görüntülerini üreterek gösteriyor. Bu konuda işin özü hakikaten de 'sonra ne olacağı'. Bir adım sonrasını tahmin ederek karara varmak, hayatın da özü değil mi zaten? Bebeklikten itibaren adım adım öğrendiğimiz tam da bu değil mi? Kısacası sonrasını bilmek, robotların insanlaşmaya başlaması anlamına geliyor. Ama büyük bir farkla: Onlar bir nevi süper insan olacak! Hawking, bu sözleri iki sene önceki bir konferansta söylemişti. Ünlü fizikçi o zamanlarda yapay zekanın 'kötü niyetle' hareket edebileceğine pek ihtimal vermiyor, sadece insana üstünlüğünün sorun yaratabileceğinin altını çiziyordu. Hawking konuya dikkat çeken birçok bilim insanı gibi bir 'zeka patlaması' meselesi üzerinde duruyor ve bu patlamadan korkuyor. Nedir zeka patlaması? Bir-iki örnek açıklamaya yeter: İnsanlar nasıl maymunlardan daha zeki bir canlıya evrildiyse, Albert Einstein nasıl anne-babasından daha zekiyse, insanlığın ürettiği yapay zeka da anne-babalarını, yani bizleri geçecek. Daha akıllı makineler, sonuçta kendilerinden de akıllı modeller üretecek. Sonuç? Salyangoz aklının bizim aklımıza göre konumunu düşünün, makinelere karşı biz de işte böyle kalabiliriz. Böyle diyor Hawking. Karıncalar, salyangozlar... Hawking daha ne söylesin diyeceksiniz belki ama zaman içinde fazlasını da anlattı. İşte o tik-taklardan biri: 'Google Brain', kendi kripto algoritmasını geliştirebilen iki ayrı yapay zeka sistemi üretmeyi becerdi. Bir üçüncü sistem bu şifrelemeyi yine kendi geliştirdiği metotlarla kırmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. İlk iki sistem, kendi aralarında güvenli bir şekilde mesajlaşmayı becermişti. Kimse bu kadar parayı, insanlık ziyan olacak diye, kaçırmak istemez. Maalesef hayat böyle. Belli ki yapay zekaya da bu hırsı öğreteceğiz. Derslerine iyi çalışırlarsa halimiz duman! Yapay zekanın gücü gerçekte ne kadar? İnsanlık, bunu sınamak için elindeki en iyi kaynakları, yani en zeki insanları kullandı. Cevabını da aldı: Bizden fazla! New Scientist, bu sene yapay zekanın insanla beş büyük mücadelesini haberleştirmişti. Rus satranç şampiyonu Garry Kasparov'un karşısında hiçbir rakip tutunamıyordu. Ta ki yapay zekayla karşılaşana kadar. Aslında işler Kasparov için önceleri yolunda gitmişti. 1996'daki altı maçlık seride şampiyon satranç oyuncusu, IBM'in 'Deep Blue' isimli bilgisayarını dize getirmişti. Ama çok değil, sadece bir sene sonraki rövanşı 'Deep Blue' aldı ve hesabı görünen o ki sonsuza dek kapattı. Azizim Watson, biz biliyoruz da mı oynuyoruz! Bir zamanlar bizim televizyonlarda 'Riziko' diye yayımlanmış olan bilgi yarışması 'Jeopardy!' de yapay zekanın kurbanlarından. İki eski şampiyon, iki bilgi küpü Brad Rutter ve Ken Jennings, 2011'de yine televizyonda yayımlanan üç bölümlük seride, IBM'in 'Watson' isimli bilgisayarının yanına yaklaşamadılar bile. İşin enteresan kısmı, buna kimsenin şaşırmamış olmasıydı. Çin'den 2500 yıl önce çıkan Go, bugüne ulaşan en eski oyun. Go'cular, satranççılara yukarıdan bakmayı sever. Düşünün, yazar Trevanian, 'Şibumi'de, Satranç, tüccarların ve muhasebecilerin oyunudur, Go ise filozofların ve savaşçıların demişti. Go'cuların artık o kadar böbürlenmesine gerek yok. Zira, yapay zeka bu kaleyi de düşürdü. Alanında dünyanın en büyüğü Güney Koreli Lee Sedol, geçen seneki beş maçlık seride yapay zekalı 'AlphaGo'un tüm olasılıkları tarayıp karar verme yeteneği karşısında tutunamadı bile. Yine de Sedol'un bu seride kazandığı tek karşılaşma, insanlığın umudu olmaya devam edecek. Bir insanı bir makineden ayırabilecek oyunlardan birinin poker olduğu kabul ediliyor. Çünkü pokerde blöf var. Çünkü bir miktar delilik ve mantıksızlık var. Bu da pokeri 'insancıl' yapıyor. Bu seneye kadarmış! Carnegie Mellon Üniversitesi'nden bir ekibin geliştirdiği 'Libratus' dört büyük poker oyuncusunu dümdüz edince, pokerin insancıllığı da tartışmaya açılmış oldu. Ayrıca robotlar bizden daha 'poker suratlı'; bu kısım tartışmaya kapalı. Yapay zeka için yeni hedef, şaşıracaksınız belki ama bir strateji oyunu: Starcraft 2. Çünkü oyunda pek kural yok; bunun yerine insanın içinde debelenmeye doyamadığı kaos var. Yapay zeka kaosu da dize getirirse, sırada pek bir şey kalmayacak!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kitap-nedir-neden-iyi-gelir", "text": "Öncelikle 'kitap nedir' gibi basit bir soru sormak isterim. Cevap vermek için de 'acele etmeyin' derim. Çünkü cevap vermek için acele etmek isterseniz, yapacağınız şey kitabı bir nesneye indirgemek olabilir. Kitap sözlükte 'ciltli ya da ciltsiz olarak bir araya getirilmiş yazılar ve sayfalar' olarak geçer. Hiç olur mu öyle şey efendi beyciğim? Kitaplar birazdan anlatacağım üzere dil bilimle kodlanmış yaşamlardır. Hatta yaşam biliminin kendisidir, hayatın ta kendisinin tezahürüdür. Kitap türlerinin arasındaki farklar, diğer üretilmiş zanaatlara / sanat dallarına kıyasla çok daha büyük mesafeler içerebilir. Bu yüzden 'kitap nedir' sorusuna geri dönmek istiyorum. Sadece basılı yayınlar olmadıkları konusunda hemfikir olduğumuza eminim. Bir zaman geçirme aracı mıdır? Bir kişisel gelişim rehberi midir? Bir hikaye anlatıcısı mıdır? Biriktirilmiş deneyimler midir? Başkasının günlüğü müdür? Anıları mıdır? Otobiyografisi midir? Tarih midir? Fizik midir? Metafizik midir? Nedir? Tabii ki hepsi ve hatta daha fazlasıdır. Kitabın ne olduğu okuyan kişiden kişiye göre değişeceği gibi, yazan kişiden kişiye göre de değişecektir. Kitaplar sadece klasikler değildir; ama yayınevlerinin basmayı sevdiği '30 Maddede Mutlu İlişkinin Sırrı', 'Başarıya Giden Yol', 'Evet Demenin Mucizesi', 'Hayır Demeyi Öğrenin' gibi para kazanmak için yayınlanan ticari projeler de değildir. Bunları okumayı denemiş, kitaplardan ve hayattan soğumuş olabilirsiniz. Haklısınız. Kimse kimseye kitap okumayı sevdirecek kitaplar öneremiyor. Kimsenin amacı şahsınıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmak olmuyor. Bunu deneyen hocaların, ebeveynlerimizin, ağabeylerimizin - ablalarımızın belki de iyi niyetli girişimleri hep ters tepiyor. Geri teptiren kişiler olarak bizleri çok haklı buluyorum. Kitap bir mecradır dersek, kitabın tanımını biraz daha genişletebiliriz. Çünkü aslında kitaplar gerçekten bilgilerin ve tecrübelerin paketlenmiş halidir. Doğru kitap, istediğiniz konuda size tecrübe kazandırabilecek yegane şeydir. İnsan tanıtır, deneyim yaşatır, bilgi verir, eğitir, öğretir, geliştirir, düşündürür. Kitaplarda başka hiçbir yerde olamayacak şeyler yer alabilir. İsimler vererek konuyu bulandırmak istemiyorum ama İshak Alaton'un yazdığı 'Lüzumlu Adam' ve 'Lüzumsuz Adam' kitaplarındaki 60 yıllık tecrübeyi başka nereden öğrenebiliriz? Ya da Sun Tzu 'Savaş Sanatı' kitabında bahsedilen derslere vakıf olmak için illa büyük Çin ordularına mı generallik yapmamız gerekirdi? Ya da Niccolo Machiavelli'nin 'Prens' kitabında önerdiği gibi şeytanca fikirlere sahip olmanın kalbimizi kurutmaktan başka bir yolu olabilir miydi? Bugün bir kitaple 40 yılık bir generalin savaş deneyimlerine ya da 60 yıllık iş insanı deneyimlerine ulaşmak mümkün. Kitap okuyamaya zaman ayıramamak, bütün bunlardan; insanlığın kolektif bilgisinden muaf olmayı beraberinde getiriyor. Peki romanlarda başka hiçbir yerde olamayacak ne var? İşte önemli soru. Romanlarda bugüne kadar insanlık olarak becerebildiğimiz en detaylı insan portreleri ve onların duygu durumlarının analizleri var. Roman okuyarak LGBT birinin hayatına, şehirden memleketine dönmüş birinin arayışına, bir alkoliğin evine, bir çocuğun zincirlerini koparmasına, ya da son kez aşık olan yaşlı bir delikanlının maceralarına tanık olabilirsiniz. Dolayısıyla kitap ya da roman okumadığınız zaman ne kaçırdığınızı tam olarak bilemezsiniz. Bir Romen aşçının lezzet tavsiyelerini mi, 50 yıllık bir iletişim uzmanının ikna yöntemlerini mi, yoksa bir yüzüğü dövüldüğü dağın lavlarına atmazsa dünyanın sonunu getirecek bir macerayı mı kaçırdığınızı bilemezsiniz. Kitaplar, her biri birbirinden farklı önermeler içeren şeylerdir. Kitap okumuyorum diyerek çok büyük bir genelleme yaparsınız, okumadığınız kitapların, doğmamış çocuklarınızın hakkını yersiniz. Sevmediğiniz kitapları okumayabilirsiniz ama aynı şekilde canınızın isteyeceği kitabı da bulabilirsiniz. İnanın her doğru kitabın içinde, hayatınızı değiştirecek yaşanmışlıklarla karşılaşacaksınız. Kitap okumuyorum önermeniz, okumadığınız kitaplar için hala geçerli olsun. Ama siz okuyabileceğiniz kitapları bulabilirseniz bunun size ne kadar iyi geleceğini fark edeceksiniz. Bu yazı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında yayımlanmıştır. Ozan Ertürk'ün 'Özür Nedir, Nasıl Dilenir? yazısını buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kivanc-talu-iyi-ki-onun-gibi-bir-tip-var", "text": "Reklamcılık sektöründe geçen yıllar sonrası kamerayı kendine çeviren Kıvanç Talu'nun 'Var Böyle Tipler' ile yeteneğini paylaşma kararındaki ilk avantajı iddiasızlığı. Ve muhtemelen 'bir hesap açarım, zaten sektöre hakimim çok iyi kazanırım' bakış açısından fersah fersah uzakta olması. Aslında sistemin pek çok değişkenine profesyonel olarak hakim biri bunu tamamen kendi çıkarına kullanabilir. Belki bir değil, üç milyon takipçiye ulaşıp, tanıtım kaşesini katlayabilir. Lakin onun bakış açısı, 'komedi hayratı' diye tanımladığı çıkış noktasını ''Kendi eğlencem için yaptığım şeylerin başkalarını da bu denli eğlendirebildiğini görmek çok güzel hissettirdi. Belki hepimizin hayatının içindeki kahkaha ve eğlenebilme eksikliğindendir'' standardında korumak. Kıvanç'ın kendinde bulduğu başkalarını canlandırdığı performansları birer dakikalık videolara sığmayınca başlayan stand-up gösterisindeki başarısı, geleneksel 'ünlü ve başarılı' olma yöntemlerinin yıkılan kalesine bir örnek daha teşkil ediyor. Lakin bu birikimin yansıdığı her mecra izleyene, takipçiye iyi geliyor. Yazan, çeken, oynayan, yayınlayan tek kişilik yeni nesil 'entertainer' şablonu dışına taşıp daha çoklu ekranlarda, başlattığı 'hayratı' kuvvetlendirmesi tüm tarafların avantajına olacaktır. Sosyal medya ünlüsüyle, kaliteli içerik üreticisinin ayrılması gerektiğini düşünen Kıvanç, sadece rakamların kazandığı bir denize açıldığını biliyor. Ama çıkış noktası zaten 'arkadaşlarının, çektiği videolara daha kolay ulaşabilmesi'. Kendini bu hesapla tanımlayıp kısıtlamadığı ve tek işini bu görmediği için oluşumun kreatif tarafı zayıflamıyor. Olumsuz geri dönüşlere karşı da şevkini ve dengesini nasıl koruduğunu sorduğumda da gülerek ''Binbir çeşit insan, binbir çeşit beyin var. Herkese göre, herkesin istediğini yapma amacım olsaydı bakkal açardım. Dengemi ve şevkimi kendimle koruyorum. Altı üstü bir Instagram sayfası çok da şeetmemek lazım diye düşünüyorum'' diyebiliyor. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kiyamet-simdi-kopacak-batman-v-superman-geliyor", "text": "Peki bir tarafta Superman, diğer tarafta Batman olunca böyle ufak tefek kelime oyunlarına ihtiyaç var mı? Pek yok. İsterse versus değil de en klişe başlıklardan biri kullanılsın, kimse bildik bir süper kahraman macerası izleyeceğini düşünmez. Snyder'ın da dediği gibi, Şunu baştan kabul edelim, dünyanın en büyük iki süper gücünden bahsediyoruz. Yani egolar fora, güç çatışması kapıda. Rakip grubun, Marvel'ın süper kahramanlarından Örümcek Adam'ın nasihatini ödünç alalım: Büyük güç, büyük sorumluluk getirir. Batman v Superman: Dawn of Justice için de durum tam olarak bundan ibaret. Söz konusu kahramanları pamuklara sarıp sarmalayan hayranları düşünüldüğünde, hakkında yazı yazanı bile tir tir titreten böyle bir projenin bir de arkasında olmanın nasıl ağır bir sorumluluğu vardır; düşünmesi uykuları kaçırır. Hele bir de Zack Snyder gibi DC dünyasına bir önceki katkınız tartışmalara yol açtıysa... Sosyal medyaya ara ara servis edilen fragmanları gereğinden çok spoiler içerdiği için eleştiri yağmuruna tutulan, orta yaşının eşiğindeki Ben Affleck'in ilk defa Batman'i oynayacağı Batman v Superman: Dawn of Justice, 25 Mart'ta gösterime girdiğinde, DC evrenine ne kadar yakışıp yakışmadığı görülecek. Ancak uzun zamandır hiçbir süper kahraman filminin yaratmadığı bir heyecanın müsebbibi olan film için bir rehber de elzem. Takdimimizdir... Yıldız süper kahramanlar karması... DC'nin 1960'ta çıkardığı ve Batman v Superman: Dawn of Justice'de sinemadaki ilk adımlarına tanık olacağımız insanüstü ekip Justice League, yıllar içinde, süper kahraman evreninde adet olduğu üzere, takibi epey zor, dolambaçlı bir yolda ilerledi. Yardımcı karakterlerinin baş düşmanlarıyla yakınlaşmasına tanık oldu, grubun üyeleri değişti de değişti, üsleri bir şehirden diğerine taşındı. Hatta bir ara ABD vurgusunu biraz olsun azaltmak için Justice League of America'nın yerine Justice League International adını bile aldı. Batman, Superman, Green Lantern, Wonder Woman gibi çizgi roman efsanelerinin bir araya geldiği bu adalet çetesinin bundan sonraki sinema maceraları şimdiden yolda. Kuvvetle muhtemel yine Zack Snyder'ın yöneteceği iki yeni Justice League macerası çekim sırasını bekliyor. Dünyanın bir yerinde, değil filmi izlemeyi, şimdiden bilet kuyruğuna girmenin hayallerini kuran hayranlar olduğu muhakkak. Sinema uyarlaması için neden on yıllar boyunca beklendi diye soracakların da sayısı epey kabarık muhtemelen. Ancak belki böylesi daha iyi... Zira bu ekibi perdeye getirmek için süper kahramanların sinema maceralarının da olgunlaşması gerekliydi. Umarız, Snyder yüzümüzü kara çıkarmaz. Biri her yaşayanın süper insan olduğu yeşil gezegen Kripton'dan, diğeri New York'un en karanlık hallerini yansıtan hayali kent Gotham'ın zengin mahallelerinden. İlk defa perdede birbirleriyle aşık atmaya çalışacak Superman'le Batman'i perdeden önce karşı karşıya getirdik. Superman: En temel farkları maddi güçleri kuşkusuz. Farklı mecralarda ve maceralarda ayrı versiyonlar söz konusu ama Kripton asili Superman, dünyada bir taşra çocuğu. Onu dünyaya taşıyan aracın küçük kent Smallville'e düşmesi üzerine çiftçi bir aile tarafından evlat ediniliyor. Yetişkin yaşına kadar da mütevazı yaşam tarzını sürdürüyor. Batman: Aileden zengin... Eski paranın getirdiği bir görmüş geçirmişliği, Britanyalı bir kahyası, şatomsu bir malikanesi ve elinin altında şehri Gotham'ın altını üstüne getirebileceği maddi imkanları var. Suçlularla savaşındaki başarısını da adalet duygusu kadar bu söz konusu imkanlarla edindiği Batmobile'a, teknoloji harikası yıldızlara ve her macerada daha da uçuklaşan zırhına borçlu. Superman: Doğuştan güçlü. Hatta 1978 tarihli ilk filmde ebedi aşkı Louis Lane'i tekrar hayata getirmek için dünyanın etrafında ters yönde turlayarak zamanı geri döndürmüşlüğü bile var. Süper kahraman evreninde bundan daha büyük bir kudrete pek rastlanmadı. Batman: Gücü tekniğinde. Daha doğrusu milyarder bir playboy olduğu için erişebildiği yüksek teknolojide... Gösterişli alet edevatın öte dünyalardan gelen güç karşısında nasıl bir cevabı olabilir ki diye soracak olursanız, ikisinin karşı karşıya geldiği teaser'a bir göz atmanızı öneririz. Batman'in teknoloji harikası zırhı, Superman'i epey terletiyor zira. Superman: Superman'in kırmızı pelerinini, mavi taytını giyen herkesin önünde zorlu bir sınav var: Süper kahramanı sinemada 1978'den 1987'ye kadar canlandıran merhum yıldız Christopher Reeve'in bıraktığı mirasa layık olabilmek. Dolayısıyla bu zorlu işe kalkışan sayısı da çok kabarık değil. Kahramanı, sinemada 2006'da Superman Returns'te canlandıran Brandon Routh, biraz da filmin aldığı olumsuz eleştirilerin de etkisiyle bu alanda pek başarılı olamadı. Batman v. Superman: Dawn of Justice'in de başrolündeki Britanyalı Henry Cavill ise biraz daha dirayetli. Bu, oyuncunun ikinci Superman deneyimi. Çok daha öncesine gidersek sinemada ilk canlandıran Kirk Alyn. 1950'lerin TV dizisinde karaktere hayat veren ve esrarengiz bir şekilde ölen oyuncu George Reeves ise kaderin cilvesine bakın ki, bu ölümü konu alan 2004 yapımı Hollywoodland'de Ben Affleck tarafından canlandırılmıştı. Batman: Superman'i oynayanlara göre çok daha kabarık bir liste... Hatta Ben Affleck'e gelene kadar Hollywood'da yarasa maskesini takmayan kalmadı dense yeri. 1940'lara ait seri avantürlerde Lewis Wilson ve Robert Lowery tarafından canlandırılan maskeli kahraman, 1966 yapımı filmde biraz daha tanınan Adam West'e emanet ediliyor. 1989'da süper kahraman furyasını yeniden başlatan Batman'de yönetmen Tim Burton tüm eleştirilere rağmen rolü bir kas torbasına değil, Michael Keaton'a veriyor. Sonrasında Joel Schumacher'in kitsch ötesi Batman serisi belki de karaktere en uymayacak aktörleri role uygun görüyor: Val Kilmer ve George Clooney! Christopher Nolan tarafından yeniden karanlık tarafa sürüklendiğinde Christian Bale'in hırıltılı sesinde hayat buluyor. Superman: Superman'in habitatı Metropolis, kuşkusuz Gotham'a göre çok daha aydınlık bir şehir. İnsanlar daha kibar, Gotham gibi neredeyse her köşe başında suç işlenmiyor. İkilinin bir araya geldiği maceralarda Gotham'a birkaç saatlik araba seyahati uzaklığında resmedilen Metropolis'in ilk esin kaynağı, yaratıcılarından Joe Shuster'ın doğup büyüdüğü Toronto. Ancak zaman geçtikçe dünyanın en zengin kentlerinden biri olarak tasvir edilen şehir, bu unvanın gerçek dünyadaki sahibi New York'a daha çok benzemeye başladı. Batman: Aslında noktayı her iki kahramanı da çizgi roman sayfalarında başka bir boyuta taşımış efsane yazar/çizer Frank Miller koymuş: Gotham gecenin, Metropolis ise gündüzün New York'u. Ancak yine de Batman'in kurgusal kenti Gotham'ın tek esin kaynağı New York değil. İlk yayımlandığı 1939'da dönemin ucuz polisiyelerinin yoğun etkisini taşıyan çizgi seride, gangster şehri Chicago'ya da referans veriliyor. Superman: Yunan heykelleri kadar biçimli bir vücuda ve köşeli bir surata sahip Superman'in kemik çerçeveli gözlüklerini takıp sırtına da bir takım elbise geçirdiğinde kimse tarafından tanınmamasını Metropolis ahalisinin ve Louis Lane'in saflığına bağlayabilirdik. Tabii eğer kahramanımız alter-egosunun kılığına büründüğünde bir de ölümüne sakar bir mizaca bürünmeseydi... Superman'in alter-egosu gazeteci Clark Kent'in en ayırt edici özelliği çekingenliği ve beceriksizliği... Başka bir deyişle Batman'in alter-egosu playboy Bruce Wayne'in 180 derece zıttı. Batman: Hangisi alter-ego, orası biraz muamma... Bruce Wayne mi gerçek, yoksa adaleti sağlamak için pelerini kuşanarak dönüştüğü Batman mi? Ne de olsa Batman'den önce Bruce Wayne vardı. Ancak akıldan çıkmaması gereken bir nokta var: Bruce Wayne'in tüm o çapkınlıkları, aileden kalma servetinin kefaretini yardım faaliyetleriyle ödemeye çalışır halleri, aslında kahramanımızın kimliğinin ortaya çıkmaması için oynadığı bir oyundan ibaret. Filmde Superman'i oynayan 33 yaşındaki Henry Cavill'in karşısına Batman rolünde, onun 11 yaş büyüğü Ben Affleck'in getirilmesine bakmayın. Zira hikaye çoktan emekliliğe ayrılmış Batman'in, Kriptonik genetiğinden dolayı hiç yaşlanmayan Superman'le karşı karşıya gelmesi üzerine. Ne var ki iki kahraman da birbirinin akranı sayılır. 1938'de Jerry Siegel ve Joe Shuster'ın yarattığı Superman inanılması güç bir başarı elde edince Bob Kane ve Bill Finger da ertesi sene daha karanlık bir süper kahramanı, yani Yarasa Adam'ı yaratarak karşılık veriyor. Çizgi roman tarihinin en güçlü iki figürü yan yana gelince büyük patlamadan hallice bir çatışmanın yaşanması kaçınılmaz. Ne de olsa her seferinde dünyayı bir musibetten kurtarmanın iki tarafın egosuna da yansımaları söz konusu. Superman'le Batman'in çizgi roman sayfalarındaki birliktelikleri de, bu egosal hezeyanlarla doğru orantılı, çalkantılı bir gidişata sahip. Bir bakıyorsunuz neredeyse kardeş kadar yakınlar, bir bakıyorsunuz birbirlerine dayanamıyorlar. İkilinin el ele verişi aslında Justice League şemsiyesi altındaki beraberliklerinden çok daha öncesine, 1940'a dayanıyor. Superman'i yayımlayan Detective Comics ile Batman'i yayımlayan Action Comics güçlerini birleştirince, ikili de New York Dünya Fuarı için hazırlanan özel sayının kapağında yer alıyor. Ancak dergi içinde yine farklı maceralarda görünüyorlar. Sonrasında bu sayıyla tetiklenen World's Finest Comics serisi, iki kahramanı sık sık aynı kapakta, ender durumlarda da aynı macerada bir araya getiriyor. Bu ender durumların miladı, 1952 tarihli The Mightiest Team in the World. İşin ilginci, bu macerada biraz da dönemin romantik komedilerini bir olay örgüsünün söz konusu olması. Suçla savaşmaktan iyice bunalan kahramanlarımız pelerinlerini, başlıklarını bir kenara bırakıp Clark Kent ve Bruce Wayne kimlikleriyle bir kruvaziyer yolculuğuna çıkıyorlar. Louis Lane'in de hazır bulunduğu bu macerada ikisi de birbirlerinin alter-egosundan haberdar oluyor. Ve sonrasında yıllar sürecek ikili maceraların temelleri de böyle atılıyor. Neredeyse hepsi World's Finest Comics serisinden yayımlanan ortak maceralarda ikiliyi bir araya getirmek için bulunan bahanelerin uçukluğunda sınır yok. Suçluları şaşırtmak için birbirlerinin yerine geçtikleri Batman-Double for Superman!, ikisinin güçlerinin bir temizlik işçisinde birleştiği The Composite Superman!, evrim çizgisinin karışması sonucu Süper Mağara Adamı ve M.S. 80000 yılının Batman'i olarak karşı karşıya geldikleri The Infinite Evolutions of Batman and Superman... Yani lafın kısası, paralel evrenler bu kadar popülerleşmelerinin çok öncesinden, 1950'lerden beri süper kahramanların radarında. İlk duyurulduğundan bu yana Batman v. Superman: Dawn of Justice'in neredeyse iki ana kahramanı kadar heyecan uyandıran başka bir karakteri daha var. Süper kahraman evreninin ender kadınlarından Wonder Woman. 1940'ta zuhur eden bu Amazon savaşçısı, o yıldan bu yana popüler kültürün en güçlü kadın figürlerinden biri oldu. Adalet ligine ilk katıldığında grubun sekreterliğine getirilmesi biraz nahoş bir durumsa da, yaratıcısı William Moulton Marston'ın inisiyatifiyle erkekleşmeden gücünü ortaya koyabilen bir kadın olması, onu daha da ayrıcalıklı kıldı. Ancak erkek dünya sağ olsun, en muzibinden en sertine her süper kahraman perde yüzü görse de Wonder Woman'a sıra ancak şimdi gelebildi. Haliyle beklenti de yükseldikçe yükseldi. 1970'lerin kült dizisinde Lynda Carter tarafından canlandırıldıktan sonra ilk kez büyük bütçeli bir yapımda kanlı canlı karşımıza çıkacak kahramanımız, Batman v Superman: Dawn of Justice'te türlü spekülasyon sonrasında İsrailli oyuncu Gal Gadot'ya emanet. Üstelik DC: Extended Universe'ün sonraki projeleri arasında tek başına suçlularla savaşacağı bir macera da şimdiden onaylandı. Kathryn Bigelow'dan Mimi Leder'a sektörde güç sahibi ne kadar kadın yönetmen varsa hepsinin adının geçtiği solo Wonder Woman projesi için daha bekleyeceğiz. Olsun, o zamana kadar Justice League'de suçlularla savaşa, nasıl erkek süper kahramanlardan farklı bir yorum getireceğini izleyecek olmak da yeterince heyecan verici."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kizilcamlarin-golgesinde-dengeyi-bulalim", "text": "20 milyon yıl öncesini hayal edebilir misiniz? İnsanlığın, hatta dünyanın bile daha şimdiki şeklini almadığı bir zamandan... İnsan odaklı tarihimizde, genellikle hiç konuşmadığımız, tarih öncesi bir dönemden bahsediyorum. Ama Anadolu'nun bir sakini, 20 milyon yıl öncesinden beridir bu topraklarda, yaşamın ve doğanın döngüsü içerisinde kendini geliştiriyor, değişen dünyaya, habitata uyum sağlıyor. Anadolu Kızılçamı milyonlarca yıldır, geçirdiği değişimler ile bu toprakların en eski ve coğrafyaya en fazla uyum sağlamış canlılarından biri. Öyle ki, kızılçamlar Anadolu'da 5,6 milyon hektarlık bir alanı kaplıyor, yani İstanbul'un 10 katı daha büyük bir alana yayılmış durumdalar. Kızılçam, kurak koşullara son derece dayanıklı; çok farklı toprak koşullarında yetişebiliyor ve 1650 metre kadar yükseğe yayılabiliyor. Sadece kendi için değil, arılarında güvenli bir şekilde bal üretmeleri için bir alan sağlıyor, öyle ki dünyadaki çam balının yüzde 90'ı kızılçam ormanlarında üretiliyor. Yani, milyonlarca yıl içerisinde, kendini mükemmelleştiren bir canlı Kızılçam. Öyle ki, bu kurak bölgede sürekli yaşanan orman yangınları için bile bir çözüm yaratmış. Bir orman yangını olduğunda, kızılçamın yangını hasarsız atlatan kozalakları açılıyor ve içindeki tohumlar küle düşüyor. Ardından, baharda yağmurlarla beraber tohumlar çimleniyor; kısa süre içinde de yangın yerinde kızılçam fidanları gözükmeye başlıyor. Tam da bu nedenle, geçtiğimiz yaz yaşanan orman yangınları sonrası, bilim insanları kızılçam ormanlarının kendi haline, kendi döngüsüne bırakılması çağrısı yaptılar. Zira, Akdeniz'in yangın rejimi, yani yangınların kendisine özgü sıkılığı, mevsimi ve tipi var; kızılçam ise bu koşullara uyum sağlamış ve kendini koruyabilen bir canlı. Aslında kulağa biraz garip geliyor, hepimizin bir felaket olarak gördüğü yangınların bir döngü ve rejiminin olması şaşırtıyor. Bununla beraber, elimizdeki veriler artık doğal döngünün bozulduğunu söylüyor. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nde Yangın Ekolojisi ve Modelleme üzerine doktora çalışmalarına devam eden ve bu yaz yangın ekoloğu terimini çoğumuzun ilk defa duymasnı sağlayan İsmail Bekar, artık yangın rejimlerinin bozulduğunu belirtiyor. Milyonlarca yıllık bu döngünün bozulmasının ise iki sebebi var diyebiliriz. Birinci sebep, dolaylı bir şekilde iklim krizi. İklim değişikliği; sıcaklıkları arttırarak, yağış örüntülerini değiştirerek, havanın sıcak olduğu günleri artırarak, yangın rejimini değiştiriyor. Bununla beraber, İsmail Bekar, iklim değişikliğinin yangının çıkış sebebi olarak kabul edilmesinin genel bir yanılgı olduğunu belirtiyor. İklim değişikliğinin sebep olduğu değişiklikler bunun sorumlusu. Bu değişiklikler bölgeleri yangına elverişli hale getirerek, doğal ve insan kaynaklı sebepler ile yangının daha kolay çıkmasına sebep oluyor. İkincisi ise insan kaynaklı sebepler. Bekar, yangınları özellikle yangına eğilimli ekosistemlerden tamamen çıkarmanın, hem ekonomik hem de ekolojik olarak mümkün olmadığını, aslında agresif yangın söndürme politikalarıyla her yangının hızlı bir şekilde söndürülmesi ile, doğal dengenin kendi içinde kurduğu yangınları büyüttüğümüzü belirtiyor. Zira, farklı zamanlarda çıkan küçük yangınlar, büyük yangınların çıkma riskini azaltıyor çünkü çıkan küçük yangınlar orman tabakasında biriken yanıcı ölü bitki ve odun parçalarını yok ediyor. Agresif yangın söndürme politikaları uygulayarak yangınları engellemek ve çıkan yangınları hızlıca söndürmek yangın rejimi içerisindeki doğal yangınların sıklığını azaltıyor. Böylece orman tabakasında biriken odun ve bitki parçaları uzun yıllar boyunca yanmamış geniş alanlara hızlıca yayılarak daha büyük ve daha geniş çaplı yangınlara zemin hazırlıyor. Buna ek olarak, özellikle Türkiye'de ormanlarda son dönemde artan insan aktivitesi, yangın riskini artıran bir başka insan kaynaklı sebep. Turistik aktiviteler, ormanların içine yapılan yollar veya elektrik tellerinden ortaya çıkan kazalar yangına sebep olan nedenlerin başında. Bu iki sebebin çözümü ise daha çok uçak, daha çok teçhizat alınması değil. Bekar, yangın ile mücadeleye, yangından önce başlanması gerektiğini belirtiyor. Akdeniz'in yangın rejiminin belirlenerek, bu döngünün bize sağladığı veriler ile uygun yerleşim planları ve orman ve hata yangın yönetim planları yapılması gerekmekte. Yani geçen yıla kadar ciddi bir şekilde kabul etmediğimiz, Türkiye'nin orman yangını gerçeğini kabul etmemiz lazım. Bekar, yangın ekolojisi ve iklim değişikliği çalışmalarının bir araya gelmesi ile elde edilecek verilerin, hem ekonomik hem de ekolojik zararı azaltacağının altını çiziyor. Çünkü her ne kadar sürdürülebilirlik son dönemde popüler olsa da, şu anki gidişata göre, küresel ısınma üç derecelik seviyeye varacak. Buna ek olarak, insanlığın sürekli tüketime yönelik ve yeni kaynağa bağımlı lineer ekonomik sisteminde de ciddi bir değişiklik yaşanmazsa, özellikle yeni maden kaynakları için daha fazla ormanlık alanın insan faaliyetine açılacağı da bir gerçek. Orman yangınları Akdeniz Havzası için bir döngü. Yangınlar ile toprağın ve ağaçların yeniden canlanması sağlanmakta. Bu belki insan gözü ile baktığımız zaman, uzun bir sürede gerçekleşiyor gibi gelebilir ama kızılçamların gözünden baktığımızda kısa bir sürede yeni bir habitatın oluşmasını sağlıyor yangınlar. Kızılçamlar yanıcı diyerek, milyonlarca yılda oluşmuş dengeyi bozmak ve buraya başka bir ağaç dikmek çözüm değil. Bekar'a göre bu şekilde ağaç dikmek bütün bölgenin ekosistemini bozarken, sürdürülebilir bir çözüm de sunmuş olmuyor. Üstelik, ağaç dikimi aslında çok maliyetli bir operasyon. Hele ki, geçtiğimiz yaz yanan on binlerce hektarlık alana tek tek ağaç dikmenin, neredeyse imkansız olduğuna dikkat çekiyor Bekar. İnsanların burada yapması gereken, ağaçların yangın rejimi içerisinde kendi döngüsünü yaşamasını, tohumlarını saçma şansını artırmasını ve bunu yaparken verileri iyi okuyarak, can ve mal kaybını en aza indirilmesini sağlamak. Ancak bu şekilde biz de doğanın döngülerinin çalışmasına yardımcı olmuş oluruz. Buna ek olarak, ormanların insan kaynaklı sebepler yüzünden yanma riskini azaltabilir, insan kaynaklı faaliyetleri kontrol altında alabiliriz.Doğada çöp diye bir kavramın olmadığı, bir türün atığının, diğer bir türün besini olduğu, bu şekilde türlerin büyüdüğü ve yeniden döngünün içerisine girerek milyonlarca yıllık düzene ayak uydurduğu döngüsel bir sistem var. Buna karşılık, insanlığın elinde ise genellikle topraktan kaynak çıkardığı, bu kaynak ile üretim yaptığı ve ortaya çıkan ürün harici atığı başka bir köşeye atıp orada bıraktığı bir sistem de var. Yani doğa elmanın atıklarından kompost yapıp yeniden toprak ve ağaç yaparken, biz elmayı bir köşede çürümeye bırakıp, doğayı değiştiriyoruz.Bunu her yaptığımızda ise aslında sınırlı ve sonu yakın olan kaynaklardan bir parça daha koparıp onu döngü dışında bırakıyor, bir nevi yok ediyoruz. Yani, döngüsel bir sistemi olan bir dünyada yaşayıp ona doğrusal bir sistem yüklemeye çalışıyoruz. Ama insanlık her ne kadar kendi sorunlarını yaratsa da, çözümünü de yine kendisi buluyor. Özellikle Avrupa Birliği içinde kendine adım adım yer bulan Döngüsel Ekonomi Sistemi, doğa ile aramızdaki sistem kavgasını bitirmeye çalışıyor. Tek yapmamız gereken, doğanın atık diye bir kavramı olmadığını hatırlamamız. Bu yüzden gıda atığı gibi atıkların kompost ile toprağa besin ya da biyogaz ile enerji kaynağı olarak yeniden kullanılması, tek kullanımlık plastik ambalajlar yerine sonsuz kere geri dönüşebilen cam ve metal ambalajlara geçilmesi atılacak adımlara örnek olarak gösterilebilir. Peki elektronik aletlerimiz? Bu ürünlerin içindeki polimerlerleri, metalleri ve alaşımları yeniden kullanmak üzerine odaklanan bir tüketim döngüsü kurmak mümkün. Döngüsel ekonomi içerisinde, teknolojik aletlerimize sahip olmayıp onları bir sözleşme ile kiralayıp, yeni bir teknolojik gelişme çıktığında ya da belli bir kullanım süresi sonrasında ürünleri üreticiye iade edip yenisi ile değiştirmeyi içeren bir alt sistem öneriliyor. Zira bu ürünlerin içerisinde bulunan metaller ve alaşımlar, bağlı oldukları ürünlerin raf ömründen daha uzun bir ömre sahip. Bu yüzden kalite kaybı olmadan kullanılması mümkün. Neden bugünün ürünleri, yarının kaynakları olmasın ki? Şu andaki at ve yenisini al kültürü yerine geri ver ve yenile kültürü ile ürünler ve parçalar basitçe sökülebilir ve geliştirilebilir bir şekilde tasarlanabilir. Bu ekonomik sistemi konuşurken bu ürünlerin üretiminin de yenilenebilir enerji ile sağlandığını belirtelim. Tek seferde yakılarak verimsiz bir şekilde enerji üreten fosil yakıtlar yerine, kaynağı sınırsız, rüzgar, güneş, dalga, jeotermal veya atıklardan üretilen biyogaz enerjisi tercih edilmekte. Küresel sera gazı emisyonlarının % 62'sinin toplumun ihtiyaçlarına yönelik malzemelerin çıkarılması, işlenmesi ve üretimi sırasında ortaya çıktığını düşünürsek bu döngüsel ekonomik sistemdeki her bir değişimin etkisi ve önemi oldukça fazla. Küresel malzeme kullanımı 1970'den bu yana üç kattan fazla arttı ve 2050'de her şey böyle giderse tekrar ikiye katlanma riski var. Bugün yılda 100 milyar ton malzeme tüketiyoruz ve bunun ancak %8,6'sını döngüsel bir sistem içerisinde kullanıyoruz. Bu veriler Circle Economy'nin Döngüsellik Açığı Raporlaması Girişimi tarafından her yıl dünyanın döngüsellik durumunu oransal olarak ifade eden raporundan alınma. Rapor 2018'de ilk yayınlandığında döngüsellik oranı %9,1 iken, 2019'da herhangi bir gelişme olmamış. 2020'de ise dünyanın döngüsellik oranı %8,6'ya düşmüş. 2021 yılı için veri eksikliğinden dolayı, döngüsellik oranının aynı kaldığı, yani, %8,6 olduğu düşünülüyor. Yani dünya daha döngüsel bir sistem kuracağına, tam tersi yönde ilerliyor. Eğer küresel ısınmayı 2032'ye kadar 2 derecenin altında tutmak istiyorsak, döngüsellik oranının en az iki katına yani %17 seviyelerine çıkması lazım. Bu konuda örnek alabileceğimiz bir ülke ise Hollanda. Hollanda %24,5'luk oranıyla döngüsellik konusunda lider konumda. Circle Economy'nin Hollanda için hazırladığı rapor ise, daha iyi bir inşaat sistemi, komposta verilen önemin artması, toplumu bitkisel ağırlıklı bir diyete davet eden ve yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandıran küçüklü büyüklü değişiklikler ile Hollanda'nın %70 oranında döngüsel olabileceği belirtiyor. Yakın zamanda tüm dünyanın bir Hollanda kadar olabileceği konusunda rüyalar kursak da, küresel olarak döngüsel ekonomiye yönelik atılan her adımı bir kazanç olarak görmek mümkün. Bununla beraber, elimizdeki veriler küresel ısınmayı sınırlamak ve insan etkisi ile değişen habitatların miktarını azaltmak için daha çok çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Bunun ilk adımı ise gerçekleri kabul etmek. Şu anki ekonomik sistemimiz ile doğanın ulaştığı döngüsel sisteme ulaşmamızın mümkün olmadığı ilk gerçek. Üretilen kaynaktan ve o kaynaktan çıkan ürünlere yönelik her adımda sorumluluk kabul ettiğimiz ve en iyi verimi kazandığımız bir sistem ile doğaya olan etkimizi azaltabiliriz. Doğanın bize etkisini ise, onun döngülerini ve hatta felaketlerini kabul ederek, onları çalışarak, veriler toplayarak ve bu verilerden yola çıkarak hayatımızı şekillendirerek azaltabiliriz. Bizden daha uzun süredir burada olan doğanın döngüsüne saygı duymamız gerektiğini kendimize sürekli hatırlatmakta fayda var. Dengeye ancak bu şekilde ulaşabiliriz. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kokteylinizi-nerede-alirdiniz", "text": "2010'lu yıllardan itibaren kokteyllerin tekrar popülerleşmeye başlamasıyla birlikte, etrafımızda her yer kokteyl bar oldu desek abartmış sayılmayız. New York'un ikonik kokteyl barları, Milk and Honey ya da PDT bizim en sevdiğimiz sadece iki örnek. Londra'dan Singapur'a dünyanın her yanına sıçrayan bu akım, haliyle İstanbul'da etkili olmuştu; son on yılda iddialı kokteyl barlar kapılarını açtı. Gizli şifreleri olan barlar, sadece mum ışığıyla aydınlatılan mekanlar; telaffuzu zor, havalı kokteyller... Bir mekana girmek ne kadar güçse, o kadar çok insan oranın kokteyllerini tüketmek istiyordu. Derken, pandemiyle gelen karantina ve kısıtlamalar müşteri davranışını o kadar hızlı bir şekilde değiştirdi ki, kokteyl endüstrisindeki son on yıllık büyümeyi gören hiç kimse sektörün sonunun bu kadar hızlı gelebileceğini tahmin edemezdi. Bunun iki temel nedeni var. İlki; her şeyden önce, pandemi birçok insanı gerçekten sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemeye itti; kokteylleri kombucha ile, iş sonrası happy hour'ları yoga dersleriyle değiştirdik. İnsanlar sağlıklarına daha fazla önem vermeye ve vücutlarına neler girdiğiyle ilgili daha bilinçli davranmaya başladı. Tabii ki, herkes kokteylleri tamamen bıraktı diyemeyiz ama pandemi, hayatı dengede yaşamak, zinde olmak, vücudumuza iyi davranmakla ilgili genel olarak farkındalığımızın artmasını sağladı. İkincisi ise, pandemi finansal olarak çok sayıda insanı etkiledi, insanlar işlerini kaybetti. Kokteyllerin aşırı popülerleşmesiyle artan fiyatlar, insanların eskisi gibi kokteyl tüketmesine engel oldu ya da zaten en sevdikleri kokteyl barlar pandemiden sağ çıkamadı. Kokteyl barlar, genelde karanlık ve gizemli mekanlar. Şu an ise insanlar çoğunlukla bunun tam tersini istiyor. Aylarca evde kapalı kaldıktan sonra hepimiz temiz havanın olduğu açık, ferah, aydınlık ve en önemlisi neşeli mekanları tercih eder hale geldik. Kokteyl barlar artık önceki hayatımızdan hatırladığımız eski birer tanıdık sadece... Pandemi iyi ya da kötü her şeyi değiştirdi. Peki kokteyl barların sonu geldiyse, yerini ne alacak? Sonuçta insanların hala kokteyl içmeye, sosyalleşmeye ve iyi bir first date mekanına ihtiyacı var. Bu süreçte, kokteyllerin artan popülaritesi restoranlara da sıçramış durumda. Kaliteli kokteyller artık her yerde bir beklenti haline geldi. Kafelerden otellere, çoğu mekan artık menüsünde kokteyl seçenekleri bulundurmaya başladı. Otellerin dış mekanları kokteyl içmek için ideal yerler oldu, kafeler gelirlerini artırmak için menülerine kokteyl ve şarapları ekledi. Dolayısıyla kokteyl barlar hayatımızdan çıksa bile, iyi bir kokteyl bulmanın çok zor olmayacağından emin olabilirsiniz. Bu kültür hayatımızdan kesinlikle tamamen çıkmıyor. Pandeminin hayatımıza kattığı diğer şeylerden biri olan şişelenmiş kokteyller veya genel olarak hazır içecekler bir süre daha ortalarda dolaşacak gibi görünüyor. Barmenlerin yerini alan hazır, şişelenmiş, klasik kokteyl karışımları insanların evlerinin balkonuna, bir parka ya da uygun gördükleri herhangi bir yere götürmelerine olanak tanıyor. Bu doğrultuda, yakında açık havada yemek yenen, kokteyl içilen mekanların daha fazla popülerleşeceğini düşünüyorum. Bir tabure alıp barda oturmayı, bütün gece bir barmenle sohbet etmeyi çok sevsem de, üzülerek söylemeliyim ki, kokteyl dünyasının gizli cemiyeti için sonun başlangıcı geliyor olabilir. Kokteyller daha yaygın olarak tüketildikçe, insanlar onları daha rahat ettikleri yerlerde tüketmeye başlayacak; kokteyllerini ister koltuklarında yudumlayacaklar, ister havada 10.000 fit uçarken... Bildiğimiz kokteyl barların sonu geliyor olabilir ancak sektörün pandemi sonrasında tüketicinin taleplerini karşılamak için nereye doğru evrileceğini de merak içerisinde izliyoruz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/kontrol-ettigini-mi-saniyorsun", "text": "Eğer gerçekten insanın bin yıllardır neden yaratıcı inancı etrafında toplandığını, tanrılara güçler atfettiğini ve öteki dünyayla kendini terbiye ettiğini merak ediyorsan sana iki tane kitap önereyim. Birincisi antropolog Bronislaw Malinowski'den Büyü, Bilim ve Din. Malinowski, kabileler üzerinde yaptığı incelemelerde insanın bilinmezliğe, büyü kavramıyla başlayan ve daha sonra din, bilim şeklinde devam eden açıklama girişimlerini anlatıyor. Yıllar içinde ilerliyor gibi görünsek de aslında bilinmezliğe olan korkumuzun hiç değişmediğini anlatıyor. Diğeri Sigmund Freud'dan Totem ve Tabu. Burada da Freud, kutsallık ve ilahi adalet kavramının insan psikolojisindeki yerini anlatıyor. Kendinden daha üstün bir yaratıcıya, o yaratıcının kendisini cezalandıracağına ya da iyi bir çocuk olursa ödüllendireceğine olan inancının kökeninde önemli hissetme ihtiyacı olduğunu söylüyor. 'Büyük güç tarafından izleniyorum. Bu ve öteki dünyada yaptıklarımdan dolayı başıma iyi ve kötü şeyler geliyor. Dolayısıyla ben önemliyim. Umursanıyorum. Varım!' deme biçimimiz. Biz insanlar, bilinç adı verilen tatlı bir lanetle doğuyoruz. Geçmişi görebiliyor ama değiştiremiyoruz. Geleceğiyse göremiyor ama şekillendirebiliyoruz. Orada öyle bir bilinmezlik var ki buraya takılı kalanlar da yerinden kımıldayamıyor. Beynimiz bize, 'kontrol' adında çok havalı bir oyun oynuyor. Çoğu zaman bir şeyleri kontrol edebildiğimiz hissine kapılıyoruz. Geleceğimizi, kariyerimizi, ilişkilerimizi, kararlarımızı... Seçim diye bir piyon var ama koca satranç tahtasında en fazla bir kare ilerleyebiliyor. Sonsuz olasılığın içerisinde asılı durduğumuzu fark ettiğimizde büyüklükten korkuyoruz ve korkumuzu dindirmek için sarılmalık peluş oyuncaklar buluyoruz. Evrene mesajlar yolluyoruz. Gezegenlerin konumlarından medet umuyoruz. Fallarla gelecekten onay alıyoruz. Kimimiz de kariyerimizi planlıyoruz. 'To do list'ler yapıp geleceğimizi planlıyoruz. Kaosla pazarlık ederek güvende hissetmeye çalışıyoruz. Bak sana kontrolle ilgili bir hikaye anlatayım. İngilizler Hindistan'ı işgal ettiklerinde bir bölgede askerleri sık sık kobralar sokuyor. İngiliz hükümeti de oradaki kobraların temizlenmesini emrediyor. Fakat bunu kendi askerlerine yaptıracağına, bölgedeki Hintlilerin bunu yapmasının daha mantıklı olacağını düşünerek getirilen kobra başına belirli bir para ödemeye karar veriyor. Hintliler de bakıyorlar ki kur farkından filan baya iyi para ödeniyor. Başlıyorlar kobra çiftlikleri kurup bunlara sepet sepet kobra satmaya. İngilizler bir süre paraları ödüyor ama dolandırıldıklarını anlayınca para vermeyi bırakıyorlar. Hintliler de musluğun suyu kesilince çiftliklerdeki kobraları salıveriyorlar. Neticede bölgedeki İngiliz askerleri kat kat daha fazla kobrayla baş başa kalıyorlar. İşte o gün bugündür, bir şeyi kontrol etmeye çalıştığımızda daha kötü hale gelmesine psikolojide 'Kobra etkisi' denir. Hepimiz aynı hataya düşüyoruz. Kimimiz hayali gerçekleşsin diye sabırsızlanıyor, kimimiz istediklerimiz olsun diye çırpınıyoruz. Çırpındıkça batıyoruz. Bizi sevsin istedikçe uzaklaştığını görüyoruz. Mutlu olmak istedikçe huzursuzlaşıyoruz. Teslim olamıyoruz. Güvenemiyoruz. Hem kendimize hem de bilinmezliğe... Halbuki tüm bilimsel, dinsel, metafiziksel, psikolojik, sosyolojik, antropolojik ve diğer 'lolojik' teorilerin birleştiği bir nokta vardır. 'Her şey hareket halindedir.' Düzensizlikten düzene, düzenden tekrar düzensizliğe doğru değişir. Özetle evrendeki her şey kaosa doğru koşar, kozmosta, yani mükemmel bir dengede buluşur. Ta ki yeniden bozulana kadar. Dolayısıyla her bozulmanın içinde düzene doğru hareket eden bir devinim vardır. Yeterince beklersen, kendini teslim edersen, sabredip yürümeye devam edersen göreceksin ki her şey çok güzel olacak. Kendine iyi bak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/krali-olse-de-wakanda-forever", "text": "28 Ağustos tarihine kadar Twitter tarihinde en çok beğeniyi (4.3 milyon), Barack Obama'nın 13 Ağustos 2017'de Nelson Mandela'nın Kimse ten rengi, geçmişi ya da dini nedeniyle bir başkasından nefret ederek doğmamıştır mesajıyla paylaştığı tweet almıştı. Bu rekor, Black Panther filminin başrol oyuncusu Chadwick Boseman'ın 43 yaşında kolon kanserinden öldüğünü 29 Ağustos'ta kendi hesabından duyuran haberle kırılmış oldu. Sadece iki hafta içinde 7.7 milyon kişinin bir tweetle etkileşime geçmesinin en temel nedenini, Türk izleyiciler çok iyi tanımasa da, Chadwick Boseman'ın herkes tarafından sevilen ve saygı gören kişiliği oluşturuyor. Aynı zamanda bu kadar yetenekli bir oyuncuyu çok erken bir yaşta ve aniden kaybetmenin yarattığı şaşkınlığı ve hayal kırıklığını da unutmamamız gerekiyor. Black Panther'deki rolüyle sinema tarihinin ilk siyah kahramanını oynayarak kendi köklerini onurlandıran Boseman, epey kısa hayatının en önemli rolü sayesinde yeni bir kahramanlık anlayışına da öncülük yapmış oldu. Chadwick Boseman'ın, ilk siyah kahraman olması kadar önemli bir özelliği daha var: O bir kral. Hem de Afro-fütürist bir kurguyla tasarlanmış bir ütopya olarak Afrika'da gizli şekilde varlığını sürdüren Wakanda'nın kralı. Bu yüzden Boseman'ın kaybıyla dünya, sadece Afrika kökenliler için değil, aynı zamanda yeryüzündeki herkes için geleceğe yönelik umut veren Wakanda'nın kralı T'Challa'yı da kaybetmiş oldu. 1966 yılında Fantastic Four çizgi romanıyla başlayan Black Panther ve Wakanda hikayesinin yarattığı umut ve verdiği ilham öyle bir noktaya geldi ki, R&B yıldızı Akon bu sene 2 Eylül'de, Senegal'de 6 milyar dolarlık bir yatırımla Wakanda'dan esinlenen, güneş enerjisiyle çalışan Akon City isimli fütüristik bir şehir kurmak için harekete geçtiğini açıkladı. Wakanda'nın bir hayal ürünü olmanın ötesine geçerek, gerçek bir deneyime dönüşmesi için ilk adımı Akon bugünden atmış oldu. Kurgusal bir yaratımın bu kadar büyük çaplı bir yatırıma ilham vermesini yaratıcılığın etki alanının genişliğinin en iyi örneklerinden biri olarak görebiliriz. Pazarlama dünyasında ikonik bir söz, jest ya da hareket yaratarak geniş kitlelere yaymak, markaların en büyük hayallerindendir. O kelimeleri duyduğumuzda ya da o hareketi gördüğümüzde zihnimizde doğrudan oluşan marka eşleşmesi bir marka için gelinen çok değerli bir noktadır. Markaların bu yöndeki çabaları büyük reklam yatırımlarıyla desteklenmeden kendiliğinden viral olarak yayıldığında etkisi daha büyük ve daha uzun soluklu hale geliyor. Marka olmanın ötesinde bir ütopyayı temsil eden Wakanda'nın selamı işte bu çabanın en başarılı örneklerinden. NBA tarihini en önemli oyuncuklarından LeBron James ile dünyanın en başarılı Formula One sürücülerinden Lewis Hamilton'ın, Chadwick Boseman'ı Wakanda selamıyla uğurlaması kral ölse bile mirasının yaşamaya devam edeceğini gösteriyor. Bu yazı Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/limon-sikacagi-olmayan-bir-limon-sikacagi-juicy-salif", "text": "Bugün kullandığımız anlamda tasarım kavramını ilk kez ne zaman duyduğumu hatırlamaya çalıştım. Yıl 1999. Cambridge Üniversitesi'nde felsefe yüksek lisansı yapıyorum. Üzerine çalıştığım konular oldukça teknik: iki farklı objenin aynı anda aynı fiziksel mekanı kaplamasının mümkün olup olmadığı ve müziğin hüzün, neşe gibi duyguları barındırıp barındırmadığı. Partnerim ise soyut matematiksel yapılar üzerine doktora yapıyor. Hafta sonları Londra'ya gidip yeni sergileri geziyoruz, konserler izliyoruz. Sanat, sohbet konularımızın başında geliyor. Bir akşamüzeri Cambridge'den Grantchester'e doğru yürürken bana Philippe Starck'ın Juicy Salif Limon Sıkacağı (1990) hakkında ne düşündüğümü soruyor. O güne kadar ne Starck'ın adını ne de söz ettiği objeyi hiç duymamışım. Önce belli etmemeye çalışıyorum ama alüminyum kullanması bana biraz tuhaf geldi gibi yorumlar başlayınca neden söz ettiği konusunda en küçük bir fikrim olmadığını itiraf ediyorum. Nasıl yani? diyor. Kalamardan ilham aldığı tasarım... Uzun uzun bana objeyi tasvir etmeye çalışıyor ama gözümün önünde bir türlü canlanmıyor. Eve varız varmaz, o zaman görsellerde ara gibi bir opsiyonumuz olmadığı için, kurşun kalemle beyaz bir kağıda limon sıkacağını çiziyor. Bunun alüminyumdan yapıldığını ve (elini masadan yaklaşık 30 cm kaldırarak) yaklaşık şu yükseklikte olduğunu hayal et. Yine aynı heyecanla hikayesini anlatıyor: Philippe Starck Amalfi Sahili'nde yemeğe oturmuş. Önündeki kalamar ve limona bakarken bir obje hayal etmiş ve peçeteye çizmeye başlamış. İşte bu ürün o karalamalardan çıkmış. Limon sıkacağı... İşi biter bitmez yıkayıp çekmeceye attığımız, mutfağımızdaki en sıkıcı, en sıradan objelerden biri. Aklımda şu soru beliriyor: Saatlerdir üzerinde konuştuğumuz bu tasarım ürününü bir sanat eserinden ayıran nedir? Biricik olmaması? Baskılar da biricik değil. Alessi'nin siparişi üzerine yaratılmış olması? Çok sayıda resim, mimari eser ve beste de sipariş üzerine ortaya çıkıyor. Satılacak olması? Galerilerde gördüğümüz tabloların da üzerinde fiyat etiketleri var. Cevabını bulamadığımız bu sorular üzerine uzun uzun tartıştığımız o günden sonra tasarım, sanat, endüstriyel sanat kavramları üzerine yoğun okumalar yapmaya başladım. Aradan neredeyse 25 yıl geçmesine, müzelerde, tasarım bienallerinde, günlük yaşamın içinde çok sayıda benzer ürünle karşılaşmama rağmen Juicy Salif benim için halen özel ve gizemli bir yerde duruyor. Nedenine gelince: Dikkat çeken, estetik bir ürün. Aralarında MoMa'nın, Victoria & Albert Museum'un da olduğu çok sayıda müzede sergileniyor. Üzerinde bir fiyat etiketi de var. Satın almak isterseniz İstanbul Modern Mağaza'da ya da Amazon.com'da bulabilirsiniz Çoğu endüstriyel tasarım ürününün aksine pek de işlevsel değil. Kullanıcı yorumlarına bakacak olursak, ağırlıklı olarak heykel görevi görüyor. Hatta satın alanların büyük bir kısmı bu üründen limon sıkacağı olarak faydalanmayı hiç düşünmüyor bile. Bu ikonik objeyi ilk kez görenlere sizce nedir? diye sorduğunuzda limon sıkacağı yanıtını neredeyse hiç alamıyorsunuz. O arafta bir obje. Starck'a göre limon sıkmaktan çok konuşma başlatmaya yarayan kalamar formunda bir mutfak malzemesi. Benim için tasarım kavramına giriş aracı; ders içinde ve dışında dahil olduğum sayısız, yer yer hararetlenen tartışmanın objesi. Limon sıkacağı olmayan bir limon sıkacağı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mabel-matiz-cagin-mutsuzluk-sebebine-isaret-ediyor", "text": "Bir limon bahçesinde, toprağı, suyu, hayvanları kendinden ayırmadan büyüdüğünü anlatırken şaşırmıyorum. Güneş burcunun toprak, ay burcunun su grubu olmasına da... '' Toprak benim evim. Bunu biliyorum'' diyerek yazdığı bir cümlelik romanın kapağında Nemrut Dağı, Anadolu Ovaları, giderek azalan suyun acı çığlığı ve her şeye rağmen başımızdan eksik olmayan bir güneş var. Katılırım. Bunun görülür, hissedilir olması hoşuma gidiyor. Dikte etmeden farkındalık yaratmaya, ortak bir his ve bilinçte buluşturmaya çalışıyorum bizi. Dayatmamak, insanlara alan bırakmak, bir şeyleri farklı açılardan gösterebilmek ya da başka bir şekilde söylemek, çok önemli benim için. Kekeme bir çocuk olduğum için, bu başka şekilde söyleme konusu hep çok önemliydi. Kafayı takmıştım. Nasıl başka türlü söyleyebilirim, nasıl değiştirebilirim algılarını, nasıl daha etkileyici olur bu kelimeler veya kelimeler tam olarak ne işe yarar? Bunlar hep meselemdi. Müziğimde ve görsel dünyamda kodları var. Bunlar tesadüfi değil. Nemrut dağı hep çok değerliydi, ancak onu özenle çekilmiş bir müzik videosu içerisinde, popüler bir müzik kanalında gösterdiğiniz zaman, kolektifteki etkisi bambaşka olabiliyor. Yeni bir bilinç yaratımı söz konusu olabiliyor. Bizler çok değerli topraklara doğduk. Havası, suyu, toprağı, tarihi ile bambaşka bir yer burası. Bu değerleri tam olarak anlayıp sindirip el üstünde tutmamız gerekiyor. Hepimizin yapabilecekleri var. Ufak ufak, bir yerden başlayabiliriz düşünmeye, değiştirmeye. Değişim bireysel hayatlarımızdan başlamalı. 2- Toprak ve su, anlattığın hikayelerin ana elementleri gibi. Bir müzisyen olarak toprak ve suyla kurduğun ilişkiyi merak ediyorum. Toprağın, suyun ve ağacın içine doğdum. Erdemli'nin Tömük kasabasında, bir deniz kıyısında doğdum, büyüdüm. 18 yaşıma kadar toprakla, Akdeniz manzarasıyla yaşadım. Tarım ve narenciye üretiminin yoğun olarak yapıldığı yerler oralar. Mevsim dönüşlerinde filizin çiçeğe, çiçeğin meyveye dönüşümünü, bahçe sulamalarını, hasat ve toplama zamanlarını yıllar ve yıllarca takip ettim, daha doğrusu ben bizzat bunun içindeydim hep. Dedem çiftçiydi, onun narenciye bahçelerini sulardık büyüklerimle. O yüzden toprağı, suyu, hayvanları kendimden ayırmadan büyüdüm, büyütüldüm. Bu bağ müziğime, müzikle kurduğum ilişkiye de yansıyor elbette. Anlattığım hikayelere ve anlatma biçimime yansıyor. Bizler doğadan, bu kaynaklardan ayrı değiliz. En basitinden, vücudumuzun büyük bir bölümü sudan yapılmışken, nasıl ayrı olabiliriz zaten? Bugün bu kaynakları kirlettiğimiz, sonuna kadar suiistimal ettiğimiz için, kolektif olarak mutsuzuz. Çağın mutsuzluğunu ilk olarak buralarda aramalı. Bu arada güneş burcum toprak, ay burcum su grubu. Ek bilgi haha! Devamı #GQİklimSayısı'nda. GQ Sonbahar 2021: İklim Sayısı, raflarda ve dijital platformlarda satışta."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/magaradan-uzakta-cemberin-disinda", "text": "Platon'un mağara alegorisine göre, bir grup insan doğdukları andan itibaren boyunlarından ve bacaklarından zincirlere bağlanmış halde yer altında bulunan bir mağaranın içinde yaşamaktadır. Zincirler yüzünden kafalarını dahi başka bir yöne oynatamadıkları bu karanlık mağarada deneyimledikleri tek şey, arkalarında bulunan ateş aracılığıyla duvara yansıyan gölgeler ve bazen de seslerdir. Mağara duvarına dışarıdan yansıyan gölgeler, tutsak insanların tüm gerçekliğini oluşturur. Günün birinde bir Galileo ortaya çıkar ve bu zincirlerden kurtularak mağaradan dışarı adım atmaya cesaret eder. Başta gözü ışıktan kamaşsa da, o vakte kadar sadece yansımasını gördüğü her şeyin gerçek olanıyla karşılaşır. Doğdukları andan itibaren izledikleri mağara duvarında beliren gölgelerin gerçek olmadığını hala içeride tutsak olan arkadaşlarına anlatmak ister. Yeniden mağaranın derinliklerine indikçe, görme yetisi iyice azalır ve gölgelerden başka hiçbir şey görmemiş olan arkadaşlarını bu dış dünyanın varlığına bir türlü inandıramaz. Hatta mağara ahalisi, bu kaçış macerasının mevcut görme yetilerine daha da zarar verebileceğini düşünerek bu tür bir 'kaçış' girişimini sonsuza dek yasaklar. Başka gerçekliklere bakış açımız, değişmeye karşı direncimiz, farklı olana karşı tahammülsüzlüğümüz aslında hep bu mağaradan çıkmaya cesaret edemememizle ilişkili. Karanlıktan ayrılmak kolay değil, ışık en başta gözlerinizi acıtacak ve sizi korkutacak. Sadece gölgelere bakmanın çok daha kolay olduğunu düşüneceksiniz. Bu yolda size inanmayan ve sizi gölgelere geri çekmek isteyen insanlarla da karşılaşacaksınız. Ancak mağaranın dışında sizi bekleyen şey zaten var olan hakikat, evrenin en bariz gerçeği de değişim. Mağaradan çıkmaya henüz cesaretiniz yoksa da, en azından çıkanlara kulak vermeyi deneyin. Kendi mağaralarından çıkabilmeyi bir şekilde becermiş erkeklerle konuştuk. Günümüz dünyasında hepimiz hem özgün hissetmek hem de yaratıcı olmak istiyoruz. Yönetmenlik yaparken yaratıcı olabiliyorduk ancak çalıştığımız ajansın bizi, onun çalıştığı markanın da bizden önce onu kısıtladığını hissettiğimiz için kendi markamızı kurmak istedik. Zevk aldığımız yaşam tarzını yansıtan ürün tasarımları yapan bir marka aracılığıyla daha yaratıcı olabileceğimizi düşündük. Müşterilerimizin zevk ve deneyimimize güvenerek bizimle çalışmak istediği bir düzen kurmak istedik. Motosikletle başlamamızın sebebi, karşı tarafa verdiği özgür ve farklı olma hissiydi. Çok fazla değiştirilebilir parçası olması, oyun oynayabileceğimiz farklı birçok alan sunduğu için bizi çok heyecanlandırdı. Bunker aslında bir life-style markası. Başlangıç noktamız motosiklet olsa da aslında kişiselleştirme yapan bir marka. Yani ürünün ne olduğu önemsiz; günlük hayatımızda kullandığımız her ürünü, aslında herkesin yaptığı gibi kişiselleştirmek istiyoruz. Türkiye'de bir motor kültürü var ama bence yurt dışında olduğu gibi değil. Maalesef Türkiye'de motosiklet kültürü gibi alt kültürler sosyal ve ekonomik düzen yüzünden daha zor ve daha yavaş gelişiyor. Müşterilimize sunduğumuz hizmet, bize getirdikleri üründen almak istedikleri kişisel duygularına göre şekilleniyor. Onların zevklerini ve bir motosikletten beklediklerini kendi yaratıcılığımızla birleştirip yeni tasarımlar çıkartıyoruz. Kişiye özel, tekrar etmediğimiz tasarımlar yapıyoruz. 2009'da evimizin salonunda bir motor yaparak bu işe başladığımızdan bu yana hayalimiz, dünya çapında ilgi görebilecek projeler yapıp, bu projelerin parçalarını ve genel olarak yaşam tarzını satan bir marka haline gelebilmek. Şu an gündemimizde dünya geneline sattığımız aksesuarlarımızın sayısını ve çeşidini artırmak var. Kendilerine zevk veren, tutkulu oldukları ve farklı hissettikleri alanlarda iş yapmalarını tavsiye ederim. Bir işten ne kadar para kazandığınız değil, o işin sizi ne kadar beslediği çok daha önemli bence. Ne kadar mutlu olursanız, işiniz de sizi hem manevi hem de maddi anlamda o kadar besler ve mutlu eder. Hepimiz başarıyı hissetmek için çok yoruluyoruz; ama bazen biraz geri çekilip Ne yapıyorum ben, ne hissediyorum diyebilmeli insan. Family Portrait aslında ilk bakıldığında bir aile hikayesi gibi görünse de temelinde yine kadın kavramını yakalamak mümkün. Family Portrait, fotoğraf ve video serilerinden oluşan bir proje. Bu projeyi aynı zamanda yakın arkadaşım olan Nazlı Erdemirel ile yürütüyoruz. Ortak bir kafanın doğurduğu bir iş oldu. Projenin kast direktörlüğünü de Eylem Başar Söğüt üstleniyor. Proje, isminden de anlaşıldığı gibi bir aile hikayesi üzerinden ilerliyor. Bir evin içinde dönen aile ilişkilerini, kadın-erkek kavramlarını, doğaüstü güçleri, büyücülük ve üreme gibi konuları ele alırken, 15'inci yüzyılda binlerce kadının ölmesine sebep olan iki Alman rahibin yazdığı ve o dönemin papası VIII. Innocentius'un da onayladığı Malleus Maleficarum kitabı bize ilham oldu. 1487 yılında yazılan bu kitap, cadı avında çok büyük rol oynuyor ve engizisyonun kanun ve metodoloji kitabı olarak da kabul ediliyor. Elbette sürekli okumak, izlemek, dinlemek bunların hepsi üretim sürecinin bir parçası. Örneğin son projem Family Portrait için birçok farklı kitaptan ve farklı sanatçılardan ilham alıyorum. Veya bazen çok sevdiğim filmlere küçük atıflarda bulunmak içeriğimin zenginleşmesine yol açabiliyor. Tıpkı Yorgos Lanthimos'un Dogtooth için Michael Haneke'ye göndermeler yapması ve 2014 yapımı bir festival korku filmi olan It Follows'un yönetmeni David Robert Mittchell'in 1980'ler Amerikan korku sinemasının kült filmlerine atıfta bulunması gibi. Bir senaryo yazarken veya bir video çekmeden önce yeni fikirlere ve bakış açılarına ihtiyaç duyuyorum. Ama genellikle halihazırda bir film, bir kitap, performans veya modern sanat eseri benim yeni bir şey üretme arzumu tetikleyen bir nesneye dönüşüyor. Her şeye karşı bakış açımızın değiştiği ve biçimlendiği gibi kısa film sektörüne de daha farklı bakabiliyoruz artık. Ama senin de dediğin gibi bu mesafenin tam anlamıyla kalktığını söylemek hala pek mümkün değil. Belki de bu alandaki üretimin yetersiz olması veya festivallerde yeterli ilgiyi sağlayamamaları neden olarak gösterilebilir. Birçok kurum düzenlediği festivallerle kısa filmleri desteklese de, kısa filmler hala uzun metraj filmlerin gölgesinde kalıyor. Ancak dijital platformlar sayesinde izleyici dünya sinemasında yer alan kısa filmleri artık görüyor ve büyük bir sektör olduğunu yavaşça kabul etmeye başlıyor. Festivallerde uzun metraj filmlere ayrılan sürenin dörtte biri kısa filmlere ayrılıyor, bu da izleyici için bir algı yönlendirme şekli aslında. Yani izleyicinin bugün hala kısa filme karşı bir mesafesi varsa bunda festivallerin de katkısı büyük. Kısa film ülkemizde genellikle düşük bütçeli ve biraz da yarı profesyonel bir çalışma olarak görüldüğünden dolayı 'öğrenci projesi' tanımından çok da öteye gidemiyor maalesef. Bir de bu işi genç yaşta yapıyorsanız, dezavantajlarını daha çok deneyimleyebiliyorsunuz. Festivalleri aslında bir sektör buluşması olarak da görebiliriz. Ülkendeki ve dünyadaki diğer sanatçıların nasıl bir üretim içerisinde olduklarına şahit olmana ve bu insanlarla etkileşime geçmene aracı oluyor. Özellikle kısa film için bu önemli bir faktör çünkü ülkemizde kısa filmleri gösterecek bir sinema salonu olmadığı için izleyicinin direkt tepkisini ve duygusunu öğrenmek çok zor. Bundan birkaç sene önce bile filmlerin online olarak yayınlanabileceği ortak bir platform yoktu. Yönetmenler genellikle kendi kişisel hesaplarından üretimlerini yayınlardı ve denk gelirsen veya yönetmeni tanıyorsan izleme şansın olabilirdi. Bu durumun sonucunda da aslında diğer sanatçıların neler yaptığını pek bilemiyordun. Bu bağlamda festivaller aslında üretici için birçok bağlayıcı faktörü de içinde barındırıyor. Benim için eğlenceli bir deneyim oldu. Bu sürecin bir parçası olmaktan son derece keyif aldım. Projede yer alan isimler sayesinde hiç bilmediğim alanların içinde olmak aynı zamanda besleyici oldu. Mesela Can Uzer'ın atölyesinde kişisel motor tasarımlarının yapılması ve başka sanatçılarla iş birliği içinde üretmeleri ilgi çekiciydi. Keza aynı şekilde daha önce su tadımcılığına dair pek bir bilgim yoktu, böyle bir mesleğin varlığından bile haberdar değildim. Farklı şeylerle karşılaşmak son derece keyifliydi benim için. Aslında küçük yaşlarda başladı ancak bunun moda sektörünün bir parçası olduğundan haberim yoktu. Üniversitede endüstri ürünleri tasarımı okuduktan sonra bölümümle fazlasıyla ilgili olan Ar-Ge'yi, daha çok ilgili olduğum modayla birleştirme isteğiyle aksesuar tasarımına yöneldim. Başka markalarla çalışma ve kendi markamı kurma süreci eş zamanlı olarak ilerledi. Başka markalara danışmanlık vermek işimin bir parçası olsa da, bütün bir süreçle baştan sona benim ilgileniyor olmam ve bunun verdiği özgürlük hissi -her ne kadar çok yorucu olsa da- deneyimlemek istediğim bir şeydi. Bu yüzden Hiç vakit kaybetmeden, işi işin içinde öğrendim diyebilirim. High-end ve sokak giyimi arasındaki boşluğu nitelikli ürünlerle dolduran bir marka diyebilirim. Aslında çok organik bir süreç oldu bu. Wons Mous'u yurt dışında konumlandırmak istediğimiz için hedef kitlemiz en başta Asya ve Avrupa pazarındaydı. Paris'te katıldığımız ilk fuarda beklediğimizden hızlı geri dönüşler aldık ve devamı da bu şekilde gelişti. Her markanın tasarım konusunda kendi çizgisini bozmadan ilerlemeye çalışması ve değişime ayak uydurması gerekiyor. Bunu yaparken iletişim, sosyal medya, doğru hedef kitlesi ve doğru fiyatlandırmanın yanında tabii ki kalite ve işçiliğin de birbiriyle orantılı ilerlemesi lazım. En çok beğenildiğini düşündüğümüz markalar bile aynı şeyi iki sezon tekrar ettiğinde maalesef tüketici tarafından sıkıcı bulunabiliyor. Daha ilk sezonu tasarlarken gelecek sezonları da düşünüp, Var olan trendlerin ve yenilerin arasında kendime yer edinebilir miyim? başlangıçta sorulacak sorular arasında olmalı. Bu da sürekli değişecek konu başlıklarından biri bence. Şu an sokak stili bütün moda dünyasını ele geçirmiş gibi duruyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bütün trendlerin askeriyeye göz kırpması gibi, bunun da geçici olduğunu düşünüyorum. Ancak podyumların da podyum olarak kalmadığını ve artık performans sanatı sergilenen alanlara dönüştüğünü görmezden gelemem. Deri bence lüks tüketiciyi hedefliyor. Sürdürülebilirlik konusunda deriyi ne kadar ele alabiliriz, bu tartışmaya açık bir konu. Ancak lüks tüketim devam ettiği sürece -ki edecek, derinin moda dünyasındaki yerini her zaman koruyacağını düşünüyorum. İlkokulda kendi Power Rangers çizgi romanını yapan ve izlediği çizgi film karakterlerini resmeden Can Dağlı uzun yıllar Alametifarika, Rafineri gibi reklam ajanslarında sanat yönetmeni olarak çalıştı. Doğal süreçlerden geçen, içinde emek barındıran, kendisi olan veya olmaya çabalayan her şeyden ilham aldığını söyleyen illüstratör, sanat yönetmenliği, el yapımı markalaşma ve tasarım stratejisi gibi geniş bir yaratıcı alan içinde çalışmalarını İstanbul'da sürdürüyor. Yiyecek ve içecek ürünleri üzerine etkinlikler düzenleyen, gastronomi deneyimi üzerine kurulu 'Yeme İçme İşleri' isimli bir şirketimiz var. Türkiye'deki birçok alkollü içecek firmasıyla çalışıyoruz. Su someliyesi olma fikri Türk Tuborg'da eğitim ve deneysel pazarlama müdürü olan bira someliyesi Çağdaş Öngen'in Sen neden su someliyesi olmuyorsun?'' demesiyle ve hepimizin o an, buna gülmesiyle ortaya çıktı. Yeme İçme İşleri'nin kendini sürekli geliştirmesi gereken dinamik bir yapısı var. Araştırmaya başlayınca Almanya'da bu eğitimi veren Doemens Akademisi'nden haberdar oldum ve eğitim almaya gittim. Şu an dünyada bu konuda en geçerli kurum burası. İnsanların ve hatta hayvanların içeceği suyun kalitesini anlamalarına önayak olur. Bir restorana gittiğin zaman hangi şarapla hangi suyu içmen gerektiğini veya hangi yemeğin içinde hangi suyun kullanılacağını belirler, yani gastronomik açıdan suyu inceler. Su someliyesi temelde 'iyi, kötü, kaliteli veya kalitesiz suyun ne olduğunu' insanlara anlatmayı ve onları eğitmeyi amaçlar. Su kültürü için elçilik yapıyoruz diyebiliriz. Önce insanları su içmeye teşvik etmek lazım, bunun için de suyu biraz daha 'seksi' kılabilmek gerekiyor; biraz daha havalı bir şekilde suyun kaybettiği imajını ona geri kazandırmaya çalışıyoruz. Çoğumuz gazlı içeceklerle büyüdük. Bu tür içeceklerin devamlı tüketilmesinin çok da sağlıklı olmadığı gerçeğini biliyoruz. Bu gerçekle karşı karşıya kalınca suyun farklı şekillerde, iyi bir kahvenin veya çayın içinde nasıl daha keyifli tüketilebileceğini insanlara anlatmak da amaçlarımız arasında. En temel gıda maddesi su, çünkü besleyici yönü çok fazla. Üç-dört gün su içmediğin zaman ölüyorsun, bu çok net. Vücudun büyük bir kısmı sudan oluşuyor. Su içmek zaten bir ihtiyaç olduğu için su içmeyi öğretmekten çok, asıl amacımız net olarak herkesin günde ortalama iki buçuk litre su içmesini sağlamak. İşin bir sağlık tarafı var öncelikle, bir de tat tarafı var. Biz sağlık tarafına çok girmemeye dikkat ediyoruz, orada doktorlarla beraber çalışmamız gerekiyor; biraz daha gastronomik tarafta yer alıyoruz. Bu, ülkeden ülkeye göre göre değişen bir şey aslında. Almanya'da veya İsveç'te yaşasak çeşme suyunu içebiliyor olurduk. Bunun en temel sebebi suyun kalitesi değil, Türkiye'deki şehirleşme ve devamında gelen altyapısal sorunlar. Türkiye'deki çoğu boru hattı ve sistemi eski, paslı; kesinlikle değiştirilmesi gereken altyapılar. Yeni yapılmış bir apartmanda yaşasanız bile şehirleşme kaynaklı sıkıntılar devam edebiliyor. Örneğin senin yeni apartmanına gelen su belki eski bir boru hattından geçerek geliyor. Bu durum mesela Çamlıhemşin'de veya Bursa'nın herhangi bir bölgesinde geçerli olmayabilir. Ancak özellikle İstanbul'da bu geçerli. Şehirleşmeden kaynaklanan bu tür sıkıntılar bir günde değişebilecek şeyler de değil."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/maksut-askar-ozgur-irade-gezegeninde-bir-sef", "text": "Pandeminin ne başı ne sonu, tam ortaları. Mayısın bir perşembesi, eve Neolokal'in evdeneolokal'lerinden söylemişim, sürpriz olsun diye menüye dahi bakmıyorum, kendimce ve kendimle keyif yapıyorum. Siparişimin sisteme düştüğünü görünce Maksut şef arıyor, adresi teyit etmek için, ekibe iletecek. Biraz konuşuyoruz, 'yorumlarını ilet' diyor, kapatıyoruz. Yemekler birkaç gün sonra bana ulaştığında Hafta sonuna kadar bekleyeyim diyorum. Aylardır evde dahi olsam beynim, ödül ve iş yapılmayan günler arasında otomatik bir korelasyon kuruyor. Enfes bir ziyafet çekmek için tatil sayılan cumartesi gününü uygun görüyorum. Kendimi ikna ediyorum da, bekleyeceğim. Malzemelerle dolu çanta elime ulaşıyor. Ekmeği ve tereyağını sabah kahvaltısına saklarım diye düşünüyorum. 'Ekmek ve tereyağı' deyip geçtiğime bakmayın, aman diyeyim. Ekmek 22 Haziran 2014 doğumlu bir mayanın evladı, ismiyse Neylan Ekşi. Tereyağı ve mantarsa Karadeniz bölgesinden kol kola gelen Trabzon tereyağı ve Bolet, namı-diğer ayı mantarı. Evdeneolokal kutusunu, daha doğrusu çantasını karıştırmaya devam ediyorum. Ayrı ayrı poşetlenmiş dört renkte sos buluyorum; pembe, daha koyu pembe, yeşil ve kırık beyaz. Sonrasında 'tirit' dedikleri tiftik etini, babaannemin çok güzel yaptığı katmeri, az biraz toz Antep fıstığını görüyorum. Çantanın en altlarında tahminen tüm hikayeyi bağlayacak turuncu bir kremaya rastlıyorum, tarhanadan olduğunu tahmin ediyorum. Ancak az önce söylediğim gibi, kendime mükemmel çalışacağını umduğum bir ödül sistemi koyduğum için yemekleri hafta sonuna kadar bekletmeyi hedefliyorum. Aradan birkaç uzun dakika geçiyor. Rengarenk soslara bir kez daha kaçamak bakışlar atıyorum. Yılbaşından bir gün önce hediyeleri açmak için yalvarma derecesine gelen çocuklar gibiyim. Beklemek falan hikaye oluyor, dayanamıyorum. Bir an önce düz, geniş, açık renk bir tabak bulup Alfie'deki Sienna Miller ya da Vicky Cristina Barcelona'daki Penelope Cruz gibi ağzıma yarım bir sigara tutuşturup gömleğime boyalar bulaşana dek boyamak istiyorum. Belki de o an anlıyorum. Ya da anlamış bulunuyorum Maksut'un sadece bir şef olmadığını. Özgün hissediyorum. Özgün hissettiriyor. Özgür hissediyorum. Maksut Aşkar, Aralık 2020'de iki elinin arasına 'MOTY 2020 Özgünlük' ödülünü aldığında şaşırmıyorum. Onu bir süredir tanırım, enerjisine de aşinayım. Zira bir insanın nevi şahsına münhasır yani özgün oluşunu önce rahatlamış duran yüz kaslarından, sonra kendiyle barışık ses tonundan anlayabiliyorum. O güler yüzlü, güzel sözlü, kendini ölçen tartan özgün bir şef, daha doğrusu bir insan. Aklım yemekten, gastronomiden, topraktan, tabaktan tamamen çıkmıştı. Saniyenin binde birinde korkulardan, kafa karışıklığından, evimde hissetme duygusundan, 'sufizm'den ve diğer tüm felsefelerden, evrimden, yabancılaşma hissinden, kök ve taç çakra senkronizasyonlarından geçivermiştim. Karşımda bir şef değil, bir insan vardı. Sanırım bir şefi, bir müzisyeni, bir gazeteciyi, ebeyi, mühendisi ya da bir milletvekilini özel kılan bir şey varsa şayet, bu önce onun yolculuğuydu. Özgün olmak meslekten önce insana mahsustu. Bunları bildiğiniz için de, onu daha iyi anlıyor, özgün olma yolcuğunda bir bilet alıyor ve bir sonraki adımda ne olacağını bilmeden koltuklardan birine oturuyorsunuz. Ve Maksut Aşkar kendini her gerçekleştirdiğinde, siz de onun özgünlüğün bir tadına bakmış oluyorsunuz. Tıpkı benim katmer ve tirit yiyecekken dört beş farklı renkte sosla dünyamı boyamak istemem gibi. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mehmet-tanyeli-modaya-taze-ve-faydali-bir-soluk", "text": "Yetenek kimilerine göre bireyin anlama, yapabilme niteliği kimilerine göre de bir duruma uyma konusunda doğuştan gelen gücü. Bana sorarsanız 'doğuştan mı gelir, sonradan mı edinilir konusu' yaşayan ve yaşayacak olan bir soru. Benim için yetenek vecd anı. Her yetenek karşısında kendimi kaybettiğimi zevkle itiraf ediyorum. Mehmet Demir ve Tanyeli Erdem tasarımlarını ilk kez, yarışma platformu olarak kurulan bir podyumda izledim. Yaşadığım heyecanı, hayranlığı ve ikisinden sadece bir 'birinci' seçme stresini kelimelerle tarif etmem güç. Genç yaşlarında tasarımlarına kendi dünyalarını sığdırmış, fark ve farkındalıklarını dokuya, kumaşa, renge aktarmış bu iki isimle tanışmak için çılgınca heyecanlanmış bir halde etkinliğin bitmesini bekledim. Daha sonrasında da onları dünya moda basınına anlatmak, farklı etkinliklerde onlara alan tasarlamak gibi süreçlerde yanlarında olup heyecanlarını paylaşabildim. Mehmet ve Tanyeli'nin ortak noktası, çok sevdikleri şeyin farkına varmış olmaları. Her ikisi de tasarımı kendilerini en iyi ifade edebildikleri alan olarak tanımlıyor. Her ikisi de, ortak tutkuları olan giysi tasarımını yeteneğe dönüştürmek için ısrarcı davranıp, çok sıkı çalışmaya devam ediyor. Bu iki tasarımcı da sürdürülebilir, uzun ömürlü, renkli, kapsayıcı, pozitif yaklaşımlarıyla moda endüstrisine taptaze ve faydalı önerilerde bulunup, bize iyi gelmek için sınırlarını zorluyor. Türk desen ve dokularını modern ve evrensel bir tasarım diline aktaran Mehmet Demir dünya basının radarına girdi bile. Renkleri özgün desenlere ve farklı dokulara dönüştürerek kurguladığı koleksiyonlarının masalsı bir anlatımı var. Onun için en zevkli kısım; tasarımlarının karşısına geçip hikayesini kitap gibi okumak. Analog fotoğraf makinesiyle çekilen bir fotoğraf gibi tasarımlarına bakıldığında tüm hikayenin zihinlerde canlanmasını, duyguları harekete geçirmesini, unutulan, kaybedilen, kimi zaman üstü örtülen olayları hatırlatmasını hayal ediyor. Tasarladığı kıyafetlerin kumaş ve çalışma gücü olarak sürdürülebilir olması kadar, nesilden nesile aktarılabilmesi ve kullanılabilmesini hedefleyen Mehmet, tüm hayallerini gerçekleştirmek konusunda kararlı; Pablo Picasso'nun 'Everything you can imagine is real' cümlesi bana hep cesaret vermiştir, soyut fikirlerimi somutlaştırırken korkusuzca adım atabiliyorum diyor. Tanyeli Erdem için ise tasarım bir yansıma yöntemi: Tasarım aracılığıyla iletişimde olmak kendimi ifade etmenin en iyi yollarından biri; hayatımın her noktasında kullandığım, birlikte yaşadığım bir olgu. Tasarladığı koleksiyonlarda ayrımcılık karşıtı yaklaşımıyla hemen her yaştan, cinsten, kökenden bireyin hevesini kabartacak parçalar oluşturuyor. Hızlı moda algısını yavaşlatmak, değişimi, giysilerin niteliğini ve kalıcılığını vurgulamak onun için önemli. Tasarım ve üretim süreçlerinde giysilere harcanan kıymetli emek ve kaynakların kullanımına özen gösteren Tanyeli Erdem, naif ve pozitif renklerle cinsiyetsiz giysi kavramını geliştirmeye çalışıyor. Bana sorarsanız ikisinin iyi gelme sınırları ülke coğrafyasını aşarak, dünyanın farklı noktalarına da ulaşacak. Çeşitliliği, kapsayıcılığı, sürdürülebilirliği pozitif bir tasarım diliyle belki de tüm dünyaya aktaracaklar."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/merak-emek-ve-hayal-aykut-doganok", "text": "İşten geriye kalan vakitlerde diye bir zaman diliminde asla yaşamadım. İşim ve hayatım diye ayrımlarım da hiç olmadı. Mutfak benim hayatım ve kendi sınırlarım içindeki özgürlüğümde yaşıyorum. Beni her zaman diri tutacak motivasyonlara ve inançlara sahibim elbette. Bu sebeple; bir mutfak tanrısı tarafından izlendiğimi ve ondan hiçbir şey saklayamayacağımı düşünürüm. Bu, bir anlamda vicdanımı da temsil eden bir anlayış. O sebeple ne diliyor ve arzuluyorsam her daim kendi içime dönüyorum. İçinde yaşadığımız zaman, öncesi ve sonraki tüm zamanlarda duam mükemmeli yakalamak... Böylece yolculuğum asla son bulmayacak. Farklılıkları bir araya getiren ve bundan beslenen bir yapıdan bahsediyorum. Farklı milletler, bölgeler ya da yöreler... Bu nedenle füzyon mutfaktan ziyade melez bir mutfak kültürü anlayışını benimsiyorum. Ayrı kültürlerin, lezzetlerin, pişirme tekniklerinin ve malzemelerin bir arada kullanılmasını arzulayan bir mutfak yapısını var ediyoruz. Böylece; aslında bilinen ve sıradanlaşanın dışında daha eğlenceli ve yenilikçi tatlar ortaya çıkıyor. İlk anda aklıma gelen birkaç örnek vereceğim. Vietnam mutfağından Pho; et suyu, pirinç eriştesi, otlar ve et, bazen tavuktan oluşan bir çorba. Hindistan mutfağından Naan; tandırda yapılan mayalı yassı ekmek. Çin mutfağından Banmian; erişte yemeği. Çin mutfağından Dumpling; Çin mantısı kırmızı etli, deniz mahsullü ya da sebzeli yapılabilir. Bu kadar çeşitlilikte arkadaş grubuna sahip olmak her zaman avantajlı olmuştur. Şimdi bir sürü farklı lezzeti tadabilecek çeşitlilikte sipariş verebilirim. Öncelikle kokteylleri söylerim... Yemek olarak başlangıçlardan Çeşme orkinos sırt, Balık pazarı Thai ceviche, Akya tataki, Frankie yeşil isterim. Sonrasında sıcaklardan: Karnabahar tempura, Kabak tempura, Mersin karides tempura, Kızarmış sebzeli siyah pirinç ve Kale salatası sipariş ederim. Ana yemekler için eşleşeceğini düşündüğüm içecekler arasında Mystic bourbon, Gin-iouspassion, Mezcal&rice ve Manhattasian var. Bunların yanında Izgara ahtapot kol, Izgara bebek kalamar, Dana ciğer, Kum midye yahnisi, Kuzu kol tandır, Mersin Jumbo karides, Porçini mantarlı spagetti, Izgara istiridye mantarı ve Izgara kuşkonmaz gelir. En son tatlı olaraksa yine ortaya Çikolata mousse, Yeşil çaylı parfe, Yuzu cheesecake ve Frankie baklava sipariş ederim. - Çeşme orkinos sırt haşlanmış pirinç, sarımsak ve nori cips, bal glaze. - Balık pazarı Thai ceviche Hindistan cevizi, avakoda, jalepeno, kişniş. - Porçini mantarlı spagetti miso kreması, katsuobushi. - Izgara bebek kalamar - fasulye piyazı, tahi, miso, kimyon. - Dana ciğer - glaze patlıcan, patlıcan mayonez, kavrulmuş çekirdekler, katsuobushi. - Kuzu brisket - cibes, köz soğan, nar ekşisi, patates ekmeği. - Kum midye yahnisi - köri, Hindistan cevizi sütü, mısır ekmeği, kişniş. - Karnabahar tempura - tahin sos, soka kreması. - Kuzu kol tandır - limon kabuğu, öz kemik suyu, tane kimyon. Bilbao' ya yarım saat uzaklıktaki Atxondo Yaylası'nda bulunan Asador Extebarri restoranına giderim. Şef kendi dizayn ettiği mangallarda, her yemeği pişirmek için farklı odunlar kullanıyor. Kesinlikle tadım menüsü tercih ederdim. Özellikle mevsimi takip ederek plan yapar, oğlak sezonunu kaçırmak istemezdim."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/merih-demiral-korkusuz-mucadeleci-inatci", "text": "Yoğun şekilde kahramanlar çıkaran ya da başarılı insanlar yetiştiren bir spor kültürümüz yok maalesef. Envanterimizin geniş olduğu da söylenemez. Hele söz konusu futbol olunca durum diğer sporlara göre daha da düşük yoğunlukta seyrediyor. Genelde çalışan bir sistemin sonucu olarak değil, bireysel çabalarla iyileşen, üst noktaya taşınan sporcular görüyoruz bu topraklarda. Ama işte bireysel hikayelerin verdiği ilham ileride bu sporlarda mücadele etme hayali kuran çocuklara önemli bir rehber oluyor. Bu istek de sistemli başarı getirecek çalışmaların, yapılanmaların önünü açıyor. İşin özeti: Ülke olarak yolun başında, bireysel olarak ise başarı hikayeleri günden güne artan bir durumdayız. Türk sporunun son kahramanlarından biri Milli Yıldızımız, 22 yaşında Juventus formasıyla mücadele eden Merih Demiral. Hikayeyi biraz geriye saralım. 17 Eylül 2018'e gidelim. O gün sizin için ne kadar önemli bilmiyorum, spor ya da futbola ilginiz var mı onu da bilmiyorum. Ama o gün Türkiye'de futbol namına önemli bir şey olduğunu biliyorum. Trabzonspor, deplasmanda Alanyaspor'la karşılaşıyordu. Önce dördüncü dakikada 1-0 mağlup duruma düştüler, arından maçın kalan süresinde buldukları gol fırsatlarında hep aynı oyuncuya takıldılar. 90 dakikada göz kamaştıran performans gösteren Alanyaspor'un 20 yaşındaki stoperi hem takımını galibiyete taşıdı, hem de ismini duymayanlara da duyurmuş oldu. Bugün Juventus'ta forma giyen Merih Demiral'ın, Türkiye'de tüm dikkatleri üzerine çektiği tarih için o günü söylememiz mümkün. Ama evveliyatı var. 5 Mart 1998'de Kocaeli'de doğdu, dokuz yaşında futbolla tanıştı. Futbola başladığı yer Karamürsel İdman Yurdu. Burada Türkiye şampiyonalarına katılıp önemli başarılar kazanıyorlar. Yeteneği dikkat çekiyor. Fenerbahçe, Galatasaray, Bursaspor gibi kulüpler onu izliyor ve en ciddi teklifi yapan Fenerbahçe'ye gidiyor. Sarı-Lacivertli kulüpte U14'ten U19 yaş grubuna kadar beş sene oynuyor. U16, U17 ve U19 Milli Takımlarında forma giyiyor. Bu noktada farklı bir seviyeye geçiyor artık. Kendi kırılma anı tespitimle Merih Demiral'ınki tutuyor mu acaba diye düşündüm ve yıldız oyuncuya sordum. Aynı dönemde farklı olayları seçmişiz. Her maçtan önce kendisine Asla pes etme diyen, maç sırasında motivasyonunu Ben vazgeçersem karşı takım yani başkası kazanacak, buna izin vermeyelim diyerek üst seviyede tutan Merih, bugün artık gençlerin idolü. Saha içindeki futbol aklı ve olgunluğu, mücadeleci karakteri, saha dışında da ağırbaşlılığı ve profesyonelliğiyle devam ediyor. Saha dışında kendisini geliştirme konusunda yaptığı çalışmaları da ayrıca verdiği demeçlerde görüyoruz. Kuzey Işıkları'nı görmek istediğini söyleyen, boş zamanlarında mutfağa girip yemek yapan,Interstellar, I'm Legend, Marslı gibi filmler izleyen, sporcuların hayatını merak eden, Kobe Bryant'ın Mamba Mentality kitabını tavsiye eden, Michael Jordan'ın The Last Dance belgeselini öneren bir sporcuyla karşı karşıyayız. En büyük öğüdü, Hayal kur, çok çalış, elinden gelenin en iyisini yap olan Merih, ilgi alanlarıyla da çıtayı ne kadar yükseğe koyduğunu gösteriyor. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/michelin-yildizli-sef-ahmet-dedeyle-tanisin", "text": "Adını duymuştum tabii, kendi sosyal medyam üzerinden de paylaşmıştım ödülü kazandığını, ancak ilk tanışmamızda görüntülü arama üzerinden karşılıklı ağlayacağımızı hiç tahmin etmemiştim. Belli ki Ahmet Dede'yi henüz tanımıyordum ve fakat tanımama çok az kalmıştı. Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere Ahmet Dede, Ocak 2021'de Baltimore, İrlanda'daki restoranıyla bir Michelin yıldızı kazandı. Aralık 2019'dan -ya da virüs bacayı sarmadan- önce, Michelin yıldızları magnum şampanyalar ve şefler arasındaki rekabeti harlayan övgülerle kutlanırdı. Fakat gündem değişti; şampanyalar kahve fincanlarına, rekabet laflarıysa insanlık namına döndü. Yapayalnız ve aynı zamanda hep birlikte kalıverdik. Televizyonun önünde yerde bağdaş kurarak oturduğum 20:00 haberleri geldi gözümün önüne. Her ülkede her gün, her gün aynı adam, aynı hüzünleri evde bırakmış profesyonel sesi, aynı korku, aynı telaş. Kendimi düşünemeden edemedim, anılarım sinaptik iletimini gerçekleştirdi ve ben eve kapandığımız günlere geri döndüm. Aylarca evin içerisinde yapayalnız hafta içlerimi ve hafta sonlarımı geçireceğimden bir haber, haberlere bakıp bakıp yıkılıyordum. Kimi arasam aynı şeyleri defalarca konuşuyor, televizyondan geriye kalan enerjimin yarısını da telefon konuşmalarındaki vah vah, ah ahlara harcıyordum. Günlerden bir gün artık daha fazla kötü haber izleyemeyeceğimize, ailelerimiz ve arkadaşlarımız için bu halde endişelenmeye devam edemeyeceğimize karar verdik. Zihinsel ve fiziksel olarak pozitif ve zinde kalmak zorunda olduğumuzu biliyorduk ancak geceleri yalnızca birkaç saat dışında uyku uyumuyorduk. Üreticilerimle, sektördeki şef dostlarımla ve tedarikçilerimizle konuşuyordum. Herkes aynı gemideydi. Birbirimize destek olmamız ve nasıl hissettiğimizi paylaşmamız gerekiyordu. Diğer tüm sanatçılar gibi şefler olarak bizim de sürekli yaratmamız gerekiyordu. diye araya girdi şef Dede, odağımın umutsuzluğa kaydığını görünce. Ben de tıpkı onun epifanisi gibi, takım pijamalarımla salon-yatak odası arası attığım voltaların birinde tekrar meditasyona başlamaya karar vermiştim. Salt bir aydınlıkla göz göze geldiğimi hatırlıyorum. Biraz Amerikan usulü pazarlama gibi olacak ama harekete geçmenin zamanıydı. Bunu anlatırken Dede'yle bakışlarımız kilitlendi, söyleyecekleri olduğunu anladım. Ancak henüz 20 dakikadır tanısam da, azmine ve safi iyi niyetine güvenerek bunun da üstesinden geldiğini tahmin edebiliyorum. Karşımdaki insanın yolunu, yola çıkışından itibaren yaşamak zorunda kaldığı değişimlerini ve dolayı yollarla sonunda ulaştığı muhteşem dönüşümünü dinlemeye devam ediyorum. Heyecanla artık sorman gereken sorunun oraya geldiğini hissediyor, benim için saat Michelin'i yıldız geçiyor, sabırsızlığıma yenik düşerek onu asıl konuya yönlendiriyorum. Anlıyor ve lafı oraya getiriyor. Noel zamanında kapamaya karar verdik. Türkiye'ye, ailemin yanına gittim. Yeni yıl arifesini seyahat ederek geçirdim, ailemi ve kardeşimi gördüm. Tüm sene içinden geçtiğimiz duyguları beraber yaşadık; beraber güldük, ağladık, yemek pişirdik ve halimiz için şükrettik. Hikayeye ben devam edeyim. Yeni yıla yakın bir gün pandemiyle ve bu seneyle nasıl başa çıktıklarına dair konuşmak için Michelin'den bir e-posta alıyor. İş ortağı Maria'yla soruların cevaplarını prova ediyorlar. O gün tam dersine çalışmış bir öğrenci gibi sorulacak sorulara cevap vermek için hazırlanırken bir anda yıldızı kazandığını söylüyorlar! Telefon üzerinden yaptıkları görüntülü konuşmaya hemen ailesini de dahil ederek kutlamaya başlıyorlar. Ve takdir edersiniz ki bunu dinlerken benim yine gözlerim dolu dolu oluyor. Bu yazı \"Ahmet Dede'nin Kültürel Mirası Ve Küresel Deneyimiyle Elde Ettiği Michelin Başarısı\" başlığıyla #GQBahar21 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mistik-evren-anil-erdem-cevizci", "text": "Evde, bilgisayar üzerinde besteleri yaptım, yani sound'u genel olarak evde çıkardım. Daha sonra grubun diğer üyeleri de kendi enstrümanlarıyla eklemeler yaptılar ve ortaya bir Madrigal sound'u çıktı. Dolayısıyla var olan bir şeyi hep birlikte besliyoruz diyor Anıl. Bunun yanında, Madrigal'in şarkı sözleri de kesinlikle üstüne konuşmaya değer ve Anıl'ın kaleminden çıkanlar, sesi ve yorumu kadar etkileyici. Ben söz olayının üzerine çok düşünüyorum. Beste yapmaktan çok daha fazla zamanımı alıyor. Kendimi motive etmeye çalışıyorum her seferinde. Bir de genelde şöyle oluyor, ilk yazdığımdan bir an önce kurtulmak için onu atıyorum grup arkadaşlarıma. Ve genelde olumsuz dönüş alıyorum, sonra onu silip baştan yazıyorum. Aslında ben hep iki kere yazıyorum. Söz yazarken çok fazla şiir okuduğunu, kitap karıştırdığını ve aslında oralarda duygu aradığını, yazarların bir duyguyu nasıl aktardığına baktığını söylüyor. İşin müzik kısmında ise dinlemekten ve keşfetmekten hiç geri durmuyor. Kendi çalma listelerini her gün dolduran, oradan beslenen bir müzisyen Anıl ve o beslendikçe üretmeye de devam ediyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mistik-evren-bugra-buyuksimsek", "text": "Aura dosyasının çekiminin yapılacağı stüdyonun kapısının önünde Derya'yla yoğun bir çekim gününün planlamasını yapıyoruz. Yokuşun hemen aşağısında bir anda Buğra beliriyor ve bize doğru yaklaştıkça sesler, gökyüzünün henüz yazı hissettirmeyen gümüş rengi, olumlu veya olumsuz o ana dair diğer birçok detay hızlıca başkalaşıyor. O an dikkatimi bütünüyle Buğra'ya vermek istediğimi fark ediyorum. Buğra kendini bildi bileli dans ediyor. Yedi yaşında bale yapmaya, 14 yaşına basmadan da Adana merkezli bir sirk ekibiyle çalışmaya başlamış. Hayatıyla ilgili önemli kararları erken yaşta verip bununla birlikte gelen sorumlulukları da üzerine alabilmesinin bu sirk deneyimiyle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Baleyi pek de istemeden bıraktıktan sonra sahneyle ilişkisini bir süre tiyatro ile sürdürmeye devam etmiş ancak bedeniyle daha fazla hareket etme ihtiyacı, onu tekrar dans etmenin peşine düşürmüş. Ekibin en küçük üyesi olarak sirkte çalışırken ne gibi sorumlulukları olduğunu merak ediyorum. Sirkte herkesin uzman olduğu bir alan oluyor ancak Cirque du Soleil gibi bütçeler olmadığı için herkes kendi makyajını yapıp gerekirse kostümünü bile kendi onarıyordu diye yanıtlıyor. Sirkte çalıştığı süre boyunca pandomimden tahta bacak performansına ve erken yaşta kazandığı esnekliği ve denge becerisi sayesinde aerial hoop'a kadar farklı disiplinlerde seyirci karşısında kendini ifade etme şansı yakalamış. Sirk macerası, lisede bir değişim programıyla bir seneliğine Slovakya'ya taşınmasına kadar devam etmiş. Bilgi Üniversitesi İletişim Tasarımı ve Yönetimi bölümüne birincilikle girmesi ile de İstanbul serüveni başlamış. İstanbul'a geldiğim zaman girebildiğim kadar seçmelere girmeye çalıştım. Dans tekniğim bu kadar iyi değildi o zamanlar. Evet esnektim, altyapım da vardı ama beden kontrolüm şu anki gibi değildi ve doğru yönlendirilmediğim için birçoğunda rezil olduğumu hatırlıyorum. Ancak pes etmeden girebildiği tüm elemelerde insanların onu bir şekilde tanımasını sağlamış. İstanbul Moda Haftası'nda Deniz Berdan defilesinde topuklu ayakkabı ile podyumda gerçekleştirdiği performansının geniş kitleler tarafından fark edilmesi açısından bir kırılma noktası olduğunu söylüyor. Viral olan bu performansı ile fotoğrafçıların, reklamcıların, yönetmenlerin ve genel olarak yaratıcı sektörün radarına girmeye başlamış. Buğra o zamandan beri içinde dans ve performans olan; müzikal, tiyatro ve videolar dahil birçok yaratıcı ve özellikle avangard projelerde karşımıza çıkıyor. Buğra Türkiye'de yapabileceklerinin bir sınırı olduğunun farkında; burada erken yaşta tanınmasına rağmen bir şeylere sıfırdan başlayabilecek cesarete ve vizyona sahip. Rotasını kendini daha özgür ifade edebileceği yerlere çoktan çevirmiş ve bu sebeple şu sıralar hayallerini global bir arenada gerçekleştirebilmek için Berlin'e taşınmaya hazırlanıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mistik-evren-gunes", "text": "Aslında Güneş bu tanımlamayla sohbetimizin ilk dakikasında, stüdyoya geldiğinden ve fotoğraf çekiminden beri olan hislerimi bana anlatıyor. Benim Güneş'le tanışmama YouTube vesile oldu ama bugün burada onunla konuşmamızın tek sebebi, Güneş'in ta kendisi ve rap dünyasındaki önlenemez yükselişi. Suçlarımdan Biri klibini arka arkaya kaç kez izlediğimi hatırlamıyorum, yalnızca müziğiyle değil sözleri ve görüntüleriyle de sizi detayları yakalamaya zorlayan, hipnotize edici bir atmosfere davet ediyor. Güneş henüz 20'lerinin başında, söz ve müziği büyüleyici ve bu durum son derece heyecan verici. Çok hızlı söz yazdığını söylüyor Güneş, bir melodi ya da bir beat duyduktan ve üstüne bir şeyler karaladıktan sonra ses kaydını açıyor. Böylece şarkının çoğunluğu oluşuyor. Aynı kelimeleri tekrar ettiyse onları düzenliyor, tınının nasıl duyulduğunu önemsiyor. Şu günlerde ise onun tınılarını en çok Atlantis albümüyle duyuyoruz. Kayıp kıta Atlantis'in hikayesi onu hep çok etkilemiş. Atlantis'i üç sene oluyor yapalı. Bazen bazı şeyleri yapıyorsun, zamanı gelince anlaşılıyor, bazen de hiç yapamıyorsun, zamanı geçmiş bile olabiliyor. O yüzden Atlantis'i hiçbir beklentim olmadan yayınladım çünkü onu, Güneş'i tanımlayacak şey olarak görüyorum. Atlantis, Güneş'in gideceği tarafı belli ediyor bence. Atlantis'in Güneş için, yıllardır duyduğumuz find your voice tanımının tam karşılığı olduğunu konuşuyoruz. Rihanna, aura'sıyla Güneş'i en çok etkileyen isimlerden biri. Ondan neden etkilendiğimi hiç bilmiyorum ve o yüzden aura'sından etkilendiğimi tahmin ediyorum. Burada olsa, arkam dönük olsa ve içeri girse hissederdim bence. Sadece enerjisi bile seni doyuruyor. Bugünün ardından eve gidiyorum, yol boyunca evde geçen saatlerde de Atlantis albümünü birkaç kere dinliyorum ve Güneş'in gideceği yeri anlamaya çalışıyorum. Onun dinlediği müziklere yapmaya çalıştığı gibi, hangi şarkısının en popüler olacağını tahmin etmeye çabalamam boşa, Atlantis yayınlandığı ilk günden beri zirveye oynuyor. Ben de Güneş'i dinlemeye devam ediyorum ve onun enerjisiyle doyuyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mistik-evren-mina-dilber-temo", "text": "Mina, renkten, desenden çekinmeyen, hayatın neşesini, doğanın yadsınamaz sükunetini sığdırdığı Anim koleksiyonları ile kalbi ve evi aynı anda giydiren birisi. O da Anim'i bir markadan ziyade bir yolculuk olarak görüyor; hareketli, renkli, heyecan verici bir yolculuk. Tüm bu havai fişek parıltısının ardında da, köklerine sahip çıkan, lokale, emeğe değer veren, şeffaf, sürdürülebilir bir anlayış var. Onda hayattan keyif alan, yeni tatları keşfeden, her daim meraklı, heyecanlı, göçebe bir ruh var. Sürekli keşfeden, gelişen, gelişirken değişen ve dönüşen... Bana kalırsa her bir tasarımı bu kadar çekici kılan da bu. Kurucusunun sıcaklığı ve samimiyetini rafine bir tavırda veren parçalar, hiçbir tesir altında kalmaksızın kendi hikayelerini anlatıyorlar. Mina son zamanlarda var olmayı, dönüşümü, tekstilde sürdürülebilirliğin mümkünlüğünü, 70'li yıllarda yaşamanın nasıl bir şey olabileceğini düşünüyor. İstanbul ve Los Angeles arası yarattığı bu hikayeye devam ederken o, Joan Didion'dan What I Mean'i okuduğu şu günlerde anda olmanın ne demek olabileceğini keşfe çıkıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mistik-evren-yasemin-szawlowski", "text": "Günlük hayatta çok kullanıp anlamını pek de sorgulamadığımız kelimelerden biri aura. Şahsen sezgisel olarak hissettiğim, üstüne çok da düşünme gereği duymadığım bir kavram. Ekiple bu dosya özelinde bizi aura'sıyla çarpan isimleri bir bir aramızda konuşurken Yasemin'in adı kaçınılmaz olarak anıldı. Onu Vatanım Sensin'den ya da Pera Palas'ta Gece Yarısı'ndan hatırlarsınız. Bir kere gördükten sonra aklınızın bir köşesinde yer eden, merak uyandıran biri o. Daha önceki sohbetlerimizden bildiklerim ve bugün merak ettiklerimle karşısına oturuyorum, güneş gözlüklerimizi takıyoruz ve enerji akışını başlatıyoruz. Yasemin'in geçmişinde uzun bir bale dönemi var. Belki de sınırlarını kırmaya başladığı ilk dönemlerden. O zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlıyor. Devam edemeyeceği bir noktada, lisede tiyatro bölümüyle daha çok takılmaya ve arkadaş edinmeye başlıyor. Film izlemeyi çok seviyordum, tiyatrolara gitmeye, tiyatro konuşulan masalarda onlardan biri gibi yorumlar yapmaya başladım. Bir anlamda böylece kendini yeni geleceğine hazırlamaya başlıyor. Ve ardından beklendik şekilde, sınavlar, kabuller ve oyunculuk eğitimi geliyor. O anlatırken beynimin bir köşesinde Yasemin üzerinden bir aura tanımı yapma isteği sürüyor. Sonunda buluyorum: Eforsuzca parlamak bendeki tam karşılığını ifade ediyor. Aradığım tanımı bulduğum için rahatlıyorum, o sırada Yasemin Szawlowski karşımda eforsuzca parlamayı sürdürüyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/moda-politik-olarak-dogru-olabilir-mi", "text": "Sanatın sayısız medyumda ve formda karşımıza çıktığını modern dünyada kabullendik. Peki ya moda; toplum için olabilir mi? Bu soruyu sormadan önce sanırım bir konuda daha hemfikir olduğumuza emin olmam gerekiyor. Modayı bir sanat formu olarak kabul ediyor olmalıyız. Yoksa herhangi bir küratöre neden kostümlerin sanat kurumlarına ait olduğunu sorabiliriz. Cevabı çok basit; bir toplumun belli bir dönemini yansıtan tarihi bir kayıt niteliğinde olmaları. Politik ve sosyal bir konuya değinen çoğu manifestonun olumlu ya da olumsuz tepkileri sosyal medyada hızlıca karşılık buluyor. Geleneksel markalar ve tasarımcılar bir iletişim stratejisi olarak genellikle sosyo-politik konulara değinmekten kaçınıyor. Marketing bütçesi altında gerçekleşen sosyal sorumluluk projeleri ya da sürdürülebilirlikle ilgili konular dışında neredeyse sessizliklerini koruyorlar. Doğrunun ve yanlışın keskin bir çizgi ile ayrıldığı noktalarda bile, potansiyel müşterilerini kaybetmemek, bir tepkinin odağı olmamak, lokal ya da uluslararası bağlantılarını korumak adına ses çıkartmaktan korkuyorlar. Kar amacı güden şirketlere bu konuda hak verebiliriz ama yine de çözüm susmak mı olmalı? Jean Paul Gaultier'in 1993 Hasidic defilesi, Hussein Chalayan'ın ikonik 1997 koleksiyonu ve John Galliano'nun 2000'ler Dior Couture evsiz şovu, hepsi modayı kendi düşünsel politik ve cüretkar sınırları içinde dışavurumcu bir tavırda sergiledi. Vivienne Westwood, Katherine Hamnett gibi isimlerin imzası tam olarak bu bakış açısıydı.Ancak sosyal medyada işinizin bir gecede dibe vurabileceği bu yeni dünyada, yeni nesilin bu konudaki tutumu çok daha sert. Ya da belki de böyle olmak zorunda. Markalar artık estetik bir illüzyon satmaktansa, bir platform olmayı hedefliyor. Herkesin kendi politik görüşünü rahatlıkla dışa vurabileceği bir oyun alanı. Balenciaga'nın CEO'su Cedric Charbit, yeni nesil marka stratejilerinin tüketiciyi müşteri olarak görmektense, kullanıcı olarak gördüklerini, bu geçişin kullanıcı deneyiminde her bir kullanıcıyı aslında bir katılımcı olarak markanın platformuna dahil etmenin kendi vizyonlarına daha yakın bir tutum olduğunu söylüyor. Tüketici artık bilinçli tüketimle bir bağlantı kurmuş durumda. Susmanız bu çağda konuşmanızdan çok daha sert bir reaksiyon buluyor. Tasarımcıların kendi yetenek araçlarını kullanarak gerçek dünya problemlerine eğilmeleri endüstriyel olarak akla yatkın olmakla birlikte, her sanat formu gibi moda da savunduğu doğrular sınırlarında bir propaganda aracı olarak kullanılabilmeli. Her ne kadar sosyal ve politik sonuçlar yaratsa da yaratıcılık politik sebeplerle yönetilmemeli; yaratıcılar bize yeni yollar, yeni anlamlar göstermeli. Bizi üzmeli, öfkelendirmeli, bir şeyler hissettirmeli ve skandal yaratmalı. Bu yüzden onlara izin vermeliyiz; dokunulmayan yerlere dokunmalı, söylenmemesi gerekeni bağırmalı, yeniden yorumlamalı, bazen çalmalı, ödünç almalı... Bunların sonucunda, hepimizin yoluna ışık olabilecek ilerici, yeni bir anlayış ortaya çıkarabilir. Global bir krizin eşiğinde, anlamını ilk yitiren sektör kreatif sektör oluyor. İnsanlık yaşamı için mücadele verirken, moda ya da sanat kendi varlığını sil baştan sorguluyor. Ancak sanatın global gücünü göz ardı etmektense, bir platform olarak kendini tanımlayan oluşumların gerçekten bir platform işlevi görme şansını iyi kullanabilmesi gerekiyor. Çünkü ses getirmek, tüm spot ışıkları size dönükken daha kolay. Yeterki sesinizi çıkartmanın bir yolunu bulun. Bu noktada, moda ve sanat varlığını sorgularken daha da güçleniyor, asıl işlevini hatırlatmaya başlıyor. Balenciaga'nın 2022 Sonbahar/Kış koleksiyonu tam olarak bu işlevi yerine getirdi. Herkesin nefesini keserken barış dayanışmasını tüm dünyaya kendi yeteneğinin sınırları içinde duyurdu. Demna'nın Balenciaga koltuklarına Ukrayna bayrağı renginde tişörtlerle birlikte bıraktığı not gibi; Savaş 1993'ten beri taşıdığım geçmişimdeki tramvamı tetiklerdi, benim ülkeme aynısı olduğunda sonsuza kadar bir mülteci olmuştum, Sonsuza kadar çünkü bir şeyler sizinle kalıyor. Korku, çaresizlik, sizi kimsenin istemediği farkındalığı... ve devam ediyor Defileyi iptal etmek, vazgeçmek, beni 30 yıldan fazladır yaralayan bir şeye teslim olmak demekti. Bu şov korkusuzluğa, direnişe ve sevgi ve barışın zaferine adandı. Bu yazıyı konuşacak kadar cesur olanlara adıyorum. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/modada-pharrell-devri", "text": "Williams, 50 yaşına yeni girdi; cildi ise iyi beslenmiş ve nemlendirilmiş 22 yaşında birinin cildinin dokusuna ve tonuna sahip. Yara bandını görünce, dört çocuğundan birinin ona kafa atmış olabileceğini düşündüm. Belki de kaykay yaparken düşmüştür. Bin yıl geçse de bandajın altında bir sivilce sakladığını söylemesini beklemiyordum. Ve buna dikkat çektiğim için de kendimi pislik gibi hissettim. Ancak Pharrell ne benim yorumumdan ne lekeden ne de yara bandından rahatsız olmuş görünüyor. Alçakgönüllü biri. Açık, dürüst, kendini -ve kusurlarını- dünyayla paylaşmaya hazır. Pharrell'in memleketi Virginia Beach'teydik. Geniş bir otoparkta, kumların üzerinde düzenlediği Something in the Water adlı üç günlük müzik festivalinin sahne arkası olarak hizmet veren karavan ve kamyonlardan oluşan bir karnavalın ortasındaydık. Nisan sonlarıydı; Pharrell için mühim bir zamandı zira Louis Vuitton'un erkek giyim kreatif direktörü olarak yeni işine başlayalı sadece iki ay olmuştu. Süperstar bir prodüktör olarak, küresel bir lüks süper markanın anahtarlarıyla ne yapacağına dair muazzam soru işaretleri vardı. Williams'ın bu role atanması, Virgil Abloh'nun 2021'deki ölümünün ardından boşalan rolü kimin doldurabileceğine dair bir yıldır süren dedikodu ve spekülasyonları sona erdirdi. Kimileri bu pozisyonun, kendi markasında başarıya ulaşmış genç ve başarılı moda okulu mezunlarından birini yükseltmek için kullanılmasını bekliyordu. Kimileri ise işin tanınmış bir tasarımcıya gideceğini tahmin ediyordu. Fakat kimse Pharrell'in adını telaffuz etmiyor gibiydi. Haber Sevgililer Günü'nde duyulduğunda sismik bir olaya dönüştü. Dünyanın en ünlü insanlarından biri, dünyanın en büyük markalarından biri tarafından, lüks moda sektörünü yeniden şekillendirmeye davet ediliyordu. Daha önce hiç bu kadar ünlü bir sanatçı ya da müzisyen -veya herhangi bir ünlü- lüks sektöründe böylesine ayrıcalıklı bir pozisyona atanmamıştı. Yine de bu, tamamen sürpriz olmamalıydı. Son 10 yıldır modanın ünlüler çağında yaşıyoruz denebilir. Markalar müşteri tabanından daha büyük ve daha sadık bir şey inşa etmek için çalışıyorlar; bir hayran kitlesi istiyorlar. Sattıkları çantaya paralarının yetip yetmediğine bakmaksızın, Hollywood'u ya da spor takımlarını takip ettiği gibi onların işlerini takip eden bir dünya insan. Bu arada, yıldızlar defilelerde alıcıları ve basını ön sıralardan uzaklaştırıp kampanyalarda süper modellerin yerini aldı. Lüks markalar ve pop yıldızları arasındaki işbirliklerini her yerde görüyoruz. Öncelikler söz konusu olduğunda, sosyal medyada ilgi çekmek de en az kıyafetlerin kesimi ve kalitesi kadar önemli. Bu gelişmeler ışığında, Pharrell'in söz konusu pozisyona atanması moda ve ünlü kültürü arasındaki hızlanan birlikteliğin mantıklı bir sonraki adımı gibi görünüyordu. Bu, işin Pharrell için bir tür gösteriş rolü, marka içinse pazarlama hilesi olduğunu öne süren şüphecilerin o günlerde değindiği bir noktaydı. Ancak Louis Vuitton'un Pharrell üzerine oynadığı bahsin gerçek kapsamı, karar ilk açıklandığında fark edebileceğimizden çok daha büyük. Virginia'da geçirdiğimiz o öğleden sonra boyunca, Pharrell'in yeni işinin beklentileri ışığında nasıl ilerlediğini öğrenmek istedim. Daha sonra, haziran ayında Paris'te etkileyici bir biçimde tanıtacağı ilk koleksiyonu üzerinde çalışıyordu; aradan geçen aylar boyunca Pharrell ile bir tür yolculuğa çıktım diyebilirim. Gerek memleketi Virginia Beach'te gerekse Paris'teki yeni evinde, stüdyosunda ve sergi salonunda gerçekleştirdiğim samimi sohbetlerde neler hazırladığını görmeme izin verdi. Ancak bundan da öte, Pharrell'in sadece lüks ürünler tasarlama ve satma işinde değil, pop kültürü ve modanın tüm vahşi ve simbiyotik girdabında nasıl bir paradigma değişikliğine yol açtığını da anlamaya başladım. Bu yüzden Pharrell'in çenesindeki sivilce -özellikle de bu konudaki direkt açıklığı ve dürüstlüğü- cesaret verici bir alamet gibi göründü. Yara bandı olayını geride bıraktıktan sonra Pharrell ile birlikte, iki karavan arasına kurulmuş bir tentenin gölgesi altındaki taburelere oturduk. Pharrell ve ailesi, yeni görevinden bu yana zamanlarının çoğunu Paris'te geçiriyorlardı ama festivale hep birlikte gelmişlerdi; eşi Helen, 14 yaşındaki oğulları Rocket ve Helen ile 2017'de dünyaya gelen üçüzleri. Biz sohbet ederken hepsi yakınlardaki sanatçı yerleşkesinde takılıyordu; birkaç saat sonra Pharrell, Pharrell's Phriends ile sahneye çıkacak ve Diddy, M.I.A., De La Soul, Busta Rhymes ve A$AP Rocky gibi sanatçıların da yer aldığı iki saatlik bir yıldız performans sergileyecekti. Something in the Water sırasında Virginia Beach'te geçirdiğim birkaç gün boyunca Pharrell'in tek işinin yalnızca uzaktan LV projeleri üzerinde çalışmak olmadığını fark ettim. Marka için yaptığı çalışmalar her yerdeydi. İlk varsayımım -yani eski işinin yarım kalan kısımlarını tamamlamak için yeni işinden izin aldığı- burada olup bitenlere dair bir yanlış anlamadan ibaretti. Moda dünyası Pharrell'in marka vizyonunu görmek için haziran ayındaki ilk defilesini beklerken, Virginia Beach yerlileri nisan ayında bunu deneyimlemeye başlamıştı bile. Sadece orada bulunarak bile Pharrell'in ilk defilesi için aklında neler olduğuna dair izlenim edinebiliyorlardı: Paris'te sunacağı koleksiyonun adı LVERS, yani Virginia is for.... Buraya sadece müziği için gelen binlerce hayranını memnun etmeye değil; onları Louis Vuitton'la, Pharrell'in Louis Vuitton'uyla tanıştırmaya -ya da duruma göre, onları yeniden tanıştırmaya- gelmişti. Ve ona göre görev açıktı: Paris'ten VA'ya, VA'dan Paris'e, diyor, hikaye tam anlamıyla böyle. Tüm bunlar bunun tohumlarını atıyor. Kendisi ve hayranları için müzik ve kıyafetler tek bir çalışmanın parçası. Bu benim hikayemin bir parçası diyor. Sohbet ettiğimiz yerden pek de uzak olmayan bir yerde, Louis Vuitton pop-up mağazasının kurulduğu sahnenin yanındaki VIP çadırında hareketli işler yapılıyor. Burada festival ürünleri yerine, Pharrell'in ilk LV koleksiyonunun ilk parçaları satılıyor: Virginia is for LVovers ve I LV VA grafikli tişörtler, kapüşonlular ve jean ceketler... Küçük ve geçici dükkanda sürekli hareket halindeki hayranlar, 860 dolarlık tişörtleri ve 1310 dolarlık kapüşonluları kapışıyor. Pharrell, yolculuğunun öğretici olduğunun; bu yeni rolüyle sanatın ve yaratıcı ifadenin özgürleştirici, taşıyıcı gücü hakkında güçlü bir mesaj verdiğinin farkında. Piramit Hemen gidip bir Louis Vuitton sandık çantası alın demeye getirmiyor. Pharrell'in bana söylediği gibi, Büyük hayaller kurun anlamına geliyor. Pharrell'in markayla ilk tanışması yaklaşık 20 yıl önce, Manhattan 57. Cadde'deki Louis Vuitton mağazasının açılışında Marc Jacobs ile tesadüfen karşılaşmasının ardından gerçekleşti. O dönemde kreatif direktör olan Jacobs, Pharrell'in taktığı ve Nigo'nun tasarladığı güneş gözlüğüne iltifat etti. Bu konuşma, Pharrell ve Nigo'nun 2004 yılında piyasaya sürülen bir LV güneş gözlüğü koleksiyonu üzerinde çalışmaları için davet edilmelerine yol açtı. Yarattıkları yaklaşık on stilden biri olan Millionaires, LV'de çalıştığı süre boyunca Abloh tarafından yeniden yorumlanmakla kalmadı, Pharrell'in yeni koleksiyonunda yeniden ortaya çıktı. Jacobs ve Pharrell, 2006'da modaevi için bir kampanya ile 2008'de Pharrell'le birlikte tasarladıkları bir mücevher koleksiyonu üzerinde çalışmaya devam ettiler. Pek de uzun olmayan bir süre önce dünyaca ünlü bir başka Siyahi Amerikalı sanatçı ve süper prodüktör için de işler bu yönde ilerliyor gibi görünmüyordu. Artık Ye olarak bilinen Kanye West'in gözünü lüks modanın zirvelerine diktiği bir sır değildi. Ve en azından bir süreliğine, büyük lüks modaevleri de onunla ilgileniyor gibi görünüyordu. Ama bu birliktelik gerçekleşmedi. Bunun yerine, Ye'nin çırağı ve sağ kolu Abloh, Louis Vuitton'da modaya yeni bir kültürel ve ünlü bağlantısallık, kaşe ve varlık düzeyi getirerek uyumlu bir işbirlikçi olduğunu kanıtladı. Ölümünden bu yana, çoğu resmi moda eğitimi almamış olan kendi kulvarındaki diğer yaratıcılara sektörün kapılarını açtığı için sıklıkla yüceltildi; öyle görünüyor ki Pharrell'in adım atması için aslında hepsinden büyük bir kapıyı açtı. Bir zamanlar Ye'nin de rüyalarını süsleyen, modern müzik yıldızlarının kültürel becerileri ile lüks endüstrisinin ticari gücünün muazzam yakınlaşması hayali, gerçekleşmeye hazır oldu. Haziran ayında Pharrell ile Paris'te, 1. mahalledeki Pont Neuf'un hemen karşısında yer alan LV merkezinde yeniden bir araya geldik. Onu son gördüğümden bu yana geçen haftalarda Pharrell ve ekibi ilk koleksiyonlarını bitirmek için çalışıyorlardı. Stüdyo alanına vardığımda, son tasarımların çoğunun fotoğrafları beyaz bir tahta üzerinde düzenlenmişti. Pharrell, kariyerinin bu yeni dönemi için imzası haline gelen stilini taşıyordu. LV snowboard çizmesi tipi spor ayakkabıları üzerine bot kesim LV jean pantolon, Nigo'nun markası Human Made'den beyaz bir tişört ve Human Made beyzbol şapkası; boynunda ve bileklerinde çok sayıda altın ve elmas zincir ile altın takma diş. Pharrell'in taktığı altın ve değerli taşların miktarı onu her gördüğümde artıyor gibi. Taktığı mücevherler Gremlinler gibi çoğalıyor. Dikkate şayan bir huy. Pharrell ve ben stüdyonun bir köşesindeki yumuşacık ama pahalı hissi veren C şeklindeki kıvrımlı kanepeye oturduk. Odanın ortasında birkaç küçük konferans masası var; her birinde Pharrell'in ve LV'nin yaratıcı ekiplerinin birkaç üyesi toplanmış, yaklaşan defilenin çeşitli yönlerini finalize ediyorlar. Bu yaklaşımıyla Pharrell, işi ilk kabul ettiğinde, Beccari ve LVMH'deki diğer üst düzey yöneticiler için bir sunum hazırladı. Şirketten gerçek anlamda bir brief almadığını, ancak Beccari'nin kendisini o anın özelliklerini göz önünde bulundurması için teşvik ettiğini söylüyor Pharrell: COVID sonrası dönemde insanlar biraz daha şık giyiniyor; bu yüzden belki de Vuitton'un terzilikte usta olduğu fikrini aşılamak gerekiyor. Beccari, Pharrell'in zarif, daha az bol ve vücuda daha iyi oturan bir siluete sahip, bir tür dandy erkeği fikirlerine ilgi duyduğunu söylüyor. Bu sunumun özünün, Pharrell'in şöhretiyle ya da yanında getirdiği ünlü arkadaşlarıyla hiçbir ilgisi yoktu. Beş kategoriye ayırdığı eksiksiz bir erkek gardırobu konseptini içeriyordu: şık terzi işçiliği, rahatlık için tasarlanmış giysiler, tatil ve konaklamaya uygun tatil kıyafetleri, hem meraklılar hem de atletler için spor kıyafetleri ve çok yıllık temellerden oluşan bir çekirdek koleksiyon. Bunları da çantalar, ayakkabılar, güneş gözlükleri, şortlar, oyuncaklar ve modern lüks bir markanın tüm aksesuarları izleyecekti. Üstelik son derece üretken. Haziran ayında ziyaret ettiğimde, bana Paris'e geldiğinden beri üç albümlük müzik yaptığını ve bunların tamamını LV'de ürettiğini söyledi. Pharrell'in şu anda müzik kaydı yapmak için kullandığı alan, Virgil Abloh'nun DJ kabini kurduğu yerle aynı. Pharrell için bu büyük fırsatın ancak Abloh'nun zamansız ölümü sayesinde mümkün olmasıysa trajik bir gerçek. Virgil'in özel olduğunu hep biliyordum diyen Pharrell, Louis Vuitton aracılığıyla Abloh ile olan bağını sürdürdüğünü söyledi ve Abloh tasarımı bazı parçaların seride yer almaya devam ettiğini ekledi. Pharrell, Sanki ruhen işbirliği yapıyor gibiyiz diyor. Modaevi ile kaykay arasında Abloh'nun kurduğu ilişkiyi geliştirmek de planları arasında. Pharrell ilk defilesini Abloh'a ithaf etti. Pharrell, diğer sanatçı ve tasarımcıların gerek kendi çalışmaları gerek mevcut kültür açısından önemini unutturacak biri değil. Pharrell, Abloh'dan söz ederken Ona her zaman şapka çıkaracağım diyor. Pharrell ile Abloh arasındaki en belirgin bağlantı, her ikisinin de moda, müzik ve başka birçok sektörü kapsayan projeler için sonsuz bir enerji ve yaratıcılık rezervine sahipmiş izlenimi vermeleri. Abloh; Ikea, Mercedes-Benz ve Nike ile işbirliğinin yanı sıra dünyanın dört bir yanındaki kulüplerde ve festivallerde DJ'lik yaptı. Görünen o ki hep bir jet üzerindeymiş. Pharrell de onun izinden giderek çeşitli tasarım projeleri, işletmeler, hayır kurumları ve elbette müzikle uğraşmaya devam edecek. Pek çok büyük sanatçı birden fazla alana ilgi duysa da bunların ancak birkaçı, birden fazla mecrada başarıyı yakalıyor. Müzik ile moda arasındaki benzersiz ilişkide Pharrell'i, bu bir avuç sanatçıdan biri yapan nedir, merak ediyorum; en sevdiğiniz jean pantolon, en favori şarkınız olması gibi ya da ticari başarı yakalamış bir şarkının geniş bir cazibe ile özgünlüğe sahip olmasına rağmen, insanlarda tanıdık ya da nostaljik bir duyguyu da tetiklemesi gibi... Albümler bunu başarır. Markalar da öyle. İyi üretilmiş bir çanta, iyi bestelenmiş bir şarkı gibi, onlarca yıl dayanır ve ilk çıktığı günkü kadar iyi durumdadır. Ancak daha da güçlü olansa, her ikisinin de, kendi hayran kitlesi içerisinde, kişisel ifade biçimleri olarak kabul görmesidir. Kişilikler müzik ve giysiler etrafında inşa edilir. Pharrell, en başından beri, buna dair doğaüstü bir anlayışa sahip oldu ve sürekli olarak kişiliğinin yeni boyutlarını ortaya çıkaran işler yaptı; bunu rap-rock grubu N.E.R.D. ile müzik yoluyla, Nigo ve şeker renkli sokak giyiminin dünyayı radikal biçimde ele geçirilmesi ile moda yoluyla yaptı. Yolculuğu boyunca hip-hop-moda-tarih kitaplarına bazı radikal yenilikler kazandırdı: sarı N.E.R.D. kamyoncu şapkası, altın kaplama BlackBerry, Jacob & Co kolyeler, özel tasarım mor timsah derisinden Birkin çanta. Elbette Pharrell yeni pozisyonunda, disiplinleri birleştirip daha büyük kitlelere ulaşmanın yeni yollarını keşfederken, kreatif direktörlük işini yeniden tanımlamaya da hazır görünüyor. Kendisine sadece modanın değil, kültürün de gidiş yönünü şekillendirebileceğini ima ediyorum. Stilist Matthew Henson ve zanaatkar sokak giyim markası Cactus Plant Flea Market'in arkasındaki tasarımcı Cynthia Lu gibi çekirdek yaratıcı ekibiyle işe koyuldu; LV atölyesiyle koleksiyon üzerinde birlikte çalışmaya başladılar. Serideki tek gerçek işbirliği için Amerikalı ressam Henry Taylor'dan faydalandı ve Taylor'ın gevşek, figüratif resimlerini takım elbiseleri süsleyen nakışlar ve broşlar olarak hayal etti. Speedy çantayı (bilhassa 1965 yılında Audrey Hepburn için tasarlanan mini spor çanta Speedy 25'i) koleksiyonun ve kampanyanın kahramanı olarak belirledi ve onu, tıpkı bir Canal Street kalpazanı gibi, ana renklerde ama kolunuza taktığınızda eriyecek kadar yumuşak bir deriyle yeniden tasarladı. Ardından, Pharrell'in artık imzası haline gelen Damoflage baskısını geliştirdi. Hepimizin Louis'in kahverengi ve kömür rengi çantalarında milyonlarca kez gördüğü, ikonik dama tahtası baskısı Damier'nin yeni bir yorumuydu bu. Pharrel bu baskıyı, pikselli grafiklere ya da dijital kamuflajın şişirilmiş versiyonlarına benzeyecek şekilde manipüle etti. Koleksiyon, tıpkı Pharrell'in kendisi gibi, eklektik ve zarif. Servis işçisi üniformaları, Amerikan spor kıyafetleri ve çocuksu terzilik gibi mecazlarla oynuyor. Beklenmedik konseptler ile siluetlerle dolu; deri chino pantolonlar, rugby gömlekleri ve mohawk gibi başın üstünden geçen, inci işlemeli tek saplı güneş gözlükleri gibi, bugün modada gördüğümüz her şey kadar orijinal ve ikna edici parçalar içeriyor. Koleksiyon devasa ölçekte; Louis Vuitton'un bugüne kadar ürettiği ve sergilediği en büyük erkek giyim koleksiyonlarından biri. Erkek modası hakkında tutarlı bir ifadeden ziyade, sonsuz kaynaklara sahip bir modaevinin sunabileceği tüm olasılıklar arasında çılgın bir gezintiyi andırıyor. Stüdyosunda buluşmamızdan günler sonra, Pharrell'in ilk defilesini izlemek üzere moda sektöründen birkaç bin meslektaşım ve ben, Paris'te Seine Nehri üzerindeki en eski köprü olan Pont Neuf'e doğru bir tekne gezintisine çıktık. Konum, tarihi açıdan önem taşıyan bir etkinliğe doğru gittiğimizin ilk göstergesiydi. Bu kapsamlı hedefler Paris'te zaten gözler önünde. Pharrell'in defilesini izlemek için Pont Neuf'da durduğum yerden, LVMH genel merkezini ve caddenin karşısında -19. yüzyıl eski bavullarından Abloh'nun en iyi parçalarına dek- modaevinin tarihini Disney tarzı bir sergide sunan LV Dreami görebiliyordum. Üst kattaki hediyelik eşya mağazasında ziyaretçiler yeni bir LV el çantası ya da LV çikolatası alabiliyor. Tüm bunları yapmak için en iyi konaklama alternatifi ise hemen yandaki, LVMH'nin oteli Cheval Blanc. Keyfin önemli bir diğer parçası da eğlence ki bu, Pharrell'in iyi bildiği ve dünyadaki herkes kadar iyi üretebildiği bir şey. Katılımcılardan biri Pont Neuf'de bana, Pharrell'in bar mitzvah törenindeymişiz gibi hissettiğini söyledi. Bu bir tür kabul töreniydi ama Pharrell'in kendisinden çok, moda dünyasının kabul törenine benziyordu. Katılımcılar arasında ünlü kadınların kutsal üçlüsü de vardı: Kim Kardashian, Rihanna ve Beyonce. LeBron James, Millionaires gözlüğü ile oradaydı. Rap babaları Jay-Z ve A$AP Rocky de geldi. Ayrıca Jared Leto, Zendaya ve Jaden Smith gibi modaya sadık bir grup da vardı. Pharrell defileden sonra gülümsedi ve bu kadar çok yıldızın bir araya geldiği tarihi buluşmaya atıfta bulunarak Çim hiç görünmüyordu dedi. Rihanna defileye kılık değiştirerek gelmeden önce bile varlığı hissediliyordu. Bir hafta önce, Orsay Müzesi'nin nehir tarafındaki yüksek reklam panosunda bir Louis Vuitton reklamında görünmüştü. Pharrell'in ilk yüzü. Onun için bile büyük bir başarı. Bana kendinden emin bir şekilde, Ben onunla geldim diyor. İlk kampanyası için istediği yüz oydu; dolayısıyla elde ettiği yüz de onunki oldu. Defile, destansı bir gösterinin tüm tuzaklarına sahipti. Canlı bir orkestra, amcası Ezekiel'in yönettiği Voices of Fire gospel korosu ve ana uygun kıyafetler giyen bir dizi manken vardı: hareketli, havalı, gösterişli. Bu, Virginia'ya övgüden çok; sevgiye, neşeye ve bir tür kendinden geçmiş, açık yürekli iyimserliğe övgü niteliğindeydi. Gösteri notlarına göre LVERS, bir ruh hali: sıcaklık, esenlik ve kucak açma. Pharrell'in Virginia'dan dünyaya sunduğu armağanı budur: ruh cömertliği, insanlığa ve yaratıcılığa saygı, sevgi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Pharrell müziğin gecenin ayrılmaz bir parçası olmasını sağladı. Defilede birlikte yürüyen Pusha T ve No Malice'ten oluşan, sevilen rap ikilisi Clipse'in Pharrell'in prodüktörlüğünü üstlendiği yeni bir şarkısı da yer aldı. Bazı rap hayranları için Clipse'in yeni şarkısını dinlemek; yeni Speedy çantalar veya Damoflage inovasyonu kadar büyük bir haber anıydı. Diğer tasarımcılar da podyumu yeni müziklerini tanıtmak için kullandılar; Ye, Yeezy koleksiyonu sunumunun bir parçası olarak bütün bir albümü tanıttı. Ancak Yeezy izleyicileri hep Ye hayranlarından ibaretti. Pharrell, lüks kıyafetleri yeni bir kitleye taşımakla kalmıyor, memleketi Virginia çıkışlı müziği yeni dinleyicilere ulaştırıyor. Pharrell defilenin sonunda Damoflage baskı takım elbisesi ve elmas Tiffany & Co. güneş gözlükleriyle ortaya çıktı. Podyumda son turlarını atmak üzere beliren mankenleri takip etti ve köprünün ortasında, dizlerinin üzerine çökerek şükran duası etti. Ardından Arnault'lar ve Carter-Knowles'lar ile birlikte ön sırada oturan eşini ve çocuklarını kucakladı. Son olarak onu, Louis Vuitton'da koleksiyonu hazırlayan erkek tasarım ekibinin diğer üyeleri izledi. İki gün sonra stüdyosuna döndüğünde Pharrell sersemlemiş gibiydi. Yemin ederim mücevherler yine çoğalmıştı. Sarı Speedy çantası bile yeni, elmas kaplı altın bir kayışla filizlenmişti. O ana dek defilesi, YouTube tarihinde en çok izlenen moda defilelerinden biri haline gelmişti ve söylendiğine göre dünya çapında 1 milyardan fazla kişi tarafından izlenmişti. Ortam kutlama havasındaydı ama yine de odaklanmışlardı. Henüz kimse tatile çıkacak gibi görünmüyordu. Pharrell, sabahı stüdyoda yeni bir şarkı kaydederek geçirmişti. Ben geldiğimde dizüstü bilgisayarı açıktı, bana ekranını gösterdi. Ona podyumda selam vermek için çıktığı o son anı sordum. Pharrell'in çıkış defilesinin belki de en somut neticesi, bizi daha fazlasını beklemeye hazırlaması oldu; gelecekte lüks modaya dönüp baktığımızda Pharrell öncesi ve sonrası dönemler arasında net bir ayrım göreceğimizi hayal etmek mümkün. Derin bir olgunun başlangıcı gibiydi. GQ Global kapak hikayesi, GQ Türkiye Sonbahar 2023 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/modanin-kalbinde-yaratici-bir-zihin-yigit-turhan", "text": "Her ne kadar Yiğit bunun eskimiş bir hikaye olduğunu düşünse de yüksek lisans yapmak için gittiği Milano'da, moda kariyerinin başlamasına vesile olan yaratıcı iş başvurusu, hayalleri imkanlarından büyük olanlar için her açıdan ilham verici. Henüz master eğitimi devam ederken gözüne kestirdiği markanın dikkatini çekebilmek için Facebook'ta Yiğit Frankie Morello'nun yeni stajyeri olmayı hak ediyor isimli bir grup kurar. Kısa süre içinde hem basının hem de markanın dikkatini çeker ve işe alınır. 2010'ların başı sosyal medyanın ve blogger'ların hayatımıza yeni girdiği yıllarda, haliyle markalar da bu dijital dünyada kendilerine yer bulma telaşındaydı. Frankie Morello'nun o sıralar açılması planlanan blog'una dikkat çekebilmek için defilede ön sırada oturan birkaç kişinin kafasına, üzerinde blogger\" ve blogger'ın arkadaşı yazan kese kağıdı geçirir. Yiğit 10 yıl önce gerçekleşen bu olayı Dolce & Gabbana bu olaydan, bir veya iki sezon önce Bryanboy'u, Anna Wintour ve Tommy Ton'un yanına oturtup, \"modanın dijitalleşmesi\" olarak tanımladıkları fotoğraf karesinin yakalanmasını sağlamıştı. Bu fotoğraftan sonra biz de ne yapsak diye düşünmeye başladık. Çünkü yabancı blogger'lar gelmiyordu Frankie'ye. Bugünün sosyal ortamında o proje işe yarar mıydı emin değilim. Sosyal medyanın gücü yüzünden herkes artık gerçek bir iletişimin peşinde. Fantezidense gerçek insanların öne çıktığı bir pazarlamadan söz ediyoruz diye açıklıyor. Üniversitede aldığı mühendislik dersleri burada işine yarar ve markanın o dönemki dijital evriminde internet sitesi kurmaktan e-ticaret alt yapısı hazırlamaya birçok önemli projede çalışır. Kese kağıdı projesinin yarattığı sükseden sonra Yiğit eşzamanlı olarak Dolce & Gabbana'nın bir projesinde de çalışmaya başlar. Çalıştığı lüks İtalyan markalarını arka arkaya sıralarken ister istemez madalyonun diğer yüzünü merak ediyorum. İtalya gibi bir ülkede bu kadar katı kuralları ve duvarları olan bir sektörün içinde dışarıdan gelen biri olarak, kendini göstermen zor olmadı mı diye soruyorum. İş kontratına ulaşana kadar iki sene boyunca stajyerlik yaptım. Benim birçok arkadaşım burada aldıkları eğitimden sonra Türkiye'de daha iyi bir iş bulacaklarını düşündükleri için döndüler, zaten kalmakla ilgili çok çabaları da yoktu. Mesela benim gibi kalmak isteyen bir arkadaşım daha vardı, şu an burada ünlü bir içki markasının pazarlama direktörü. Moda dünyasında iş bulmak belki diğer sektörlere göre daha zor ama kalmak isteyenler için de birçok opsiyon var. Bunların başında da dil öğrenmek geliyor diye yanıtlıyor. Konusu açılmışken son yıllarda özellikle moda dünyasında daha çok karşımıza çıkan kapsayıcılık ve çeşitlilik trendlerinin gerçek anlamda ne kadar karşılık bulduğunu içeriden biri olduğu için Yiğit'ten dinlemek istiyorum. Modanın 10 yıl öncesine göre kesinlikle çok daha kapsayıcı olduğunu söylüyor; ancak sadece kapsayıcı ve çeşitli olmak adına atılan adımların tokenizm tehlikesini de beraberinde getirebileceğinin üzerinde duruyor. İşe almak istediğin herkese kapıyı açmalısın ancak işi gerçekten hak eden kişi o kapıdan geçmeli. Eğer kese kağıdı projemi yaptığımda beni Gucci'den arasalardı ve marka stratejisti olarak çalışmamı söyleselerdi büyük ihtimal ben bile şoke olurdum. Çünkü o zamanlar öyle bir deneyimim yoktu ve o pozisyona girebilmem için iş tecrübesi anlamında belli aşamalardan geçmem gerekiyordu. Şirketlerinde sadece bir Türk'e ihtiyaçları olduğu için markaların beni işe almalarını beklemem gerçekçi olmazdı diyor. Dolce & Gabbana'da çalıştığı sırada bir yandan da yüksek lisansını tamamlayan Yiğit, o zamanlar Asya pazarına yatırım yapan Ermenegildo Zegna'dan aldığı teklifle dijital pazarlama stratejisti olarak işe başlar. Aslında Dolce & Gabbana'nın en güzel günleriydi; Kylie Minogue, Justin Bieber, Bruno Mars gibi isimleri giydiriyorlardı ve sürekli partiler yapıyorlardı. Belki de mühendislikten gelen biri olmanın etkisiyle çalışırken bu kadar eğlenmek beni bir noktada tatmin etmemeye başladı ve yeni arayışlara girdim. Zegna'daki pozisyonu da bu şekilde kabul ettim diye ekliyor. Ancak İtalya'ya geldiğinden beri sürekli CV'sini attığı tek marka olan Gucci'den gelen teklif 11 aylık Zegna macerasını bitirmesine neden olur ve birçok başarılı projeye imza attığı altı senelik Gucci macerası da bu şekilde başlar. Tüm bu meziyetlerinin yanında edebiyatın, özellikle de korku türünün önemli bir yeri var Yiğit'in hayatında. Yıllar önce yazdığı ancak bir köşede bekleyen korku romanının, konuşmacı olarak katıldığı bir dijital pazarlama konferansında tesadüfen Yiğit'i dinleyen birinin vesile olmasıyla yayınevi ile buluşması Yiğit'in hayal ve düşünce dünyasıyla doğrudan tanışmamızı sağlamış. Yiğit bu durumu Yazdıktan sonra hiç düşünme, doğru zamanı gelince o basılır. İnsanlar seni merak etmeye başladıklarında senin yazdığın kitabı da merak ediyorlar çünkü diye açıklıyor. Son olarak geçtiğimiz yılın moda sektörünü nasıl etkilediğini merak ediyorum. Yiğit'e göre pandemi boyunca sektörün uzun süreli bir mola alması, tasarımcılardan pazarlama ve iletişim stratejisiyle uğraşan herkesin bir süreliğine dinlenip çok daha yaratıcı olmasını sağlamış. Zaman en büyük lüks ve bu süreç sayesinde moda sektöründeki herkes daha önce yaptıklarını nasıl daha iyi yapabileceğini sorgulama şansına sahip oldu diyor. Yiğit Turhan Valentino'daki kariyerine Temmuz 2023'ten itibaren Chief Marketing Officer olarak devam ediyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/modern-kasifler-tolga-pamir-tunc-findik-cengiz-kocak", "text": "Keşfin verdiği hazla çıktığı engin yolculukta, kendini tahmin ettiğinin çok üzerinde bir merak etme ve öğrenme hali içerisinde bulan açık deniz yelken yarışçısı Tolga Pamir ile denizlerin güzelliği ve sert çehresini seyre dalıyoruz. Keşfetmeyi, inşa etmeyi, üretmeyi seven bir çocuk, fakat doğduğu günden bu yana kimi zaman balık tutarak, kimi zaman tüm vaktini tekne üzerinde geçirerek ama hep denizin kıyısında yaşıyor. Ailesiyle Tuzla'da geçirdiği yaz aylarında tanışıyor yelkenle. Yelkenlilerle, kayıklarıyla açıldıkça, o saf merakı doğanın keşfine dair duyduğu merakı besliyor. Okulların başlamasıyla birlikte onu denizden uzaklaştıran her adımda ise pek bir huzursuz. 30 yaşına geldiğinde tutkusunu, solo açık deniz yarışçılığı ile birleştirme kararı alıyor ve yeniliklere gebe yeni bir hikayeyi yazmaya başlıyor... Sadece bedenimizin değil, evrende salınan gezegenimizin yadsınamayacak bir yüzdesi sudan ibaret. Bu sebepten denizi bir heykeltıraşa benzetiyor. Onun ise engin sularla tanışıklıktan öte bir bağı, suyun kendisiyle simbiyotik bir ilişkisi var. Birbirini tamamlayan, birbirine destekçi... Sanıyorum, gücüne karşı çıkmaya çalışmak anlamsız'' diyor. Birlikte yaşayabilmen ancak ona adapte olmayı öğrendiğin an mümkün... Denizin her zaman temkinli olunması gereken ve korkulacak bir yer olduğunun bilincinde olduğunu kendisine hatırlatmadan geçmeyeceğini de ekliyor. Bu tutkunun yol alabilmesi ancak oyunu, denizin koyduğu kurallar ile oynamaktan geçiyor. Denizi çok iyi tanımak, hava gibi farklı parametrelerle birlikte çalıştığında gücüne güç kattığını bilmek de gerekiyor. İşin doğrusu, prensibi açıklıyor gibi görünen bu formül dahi denizlerin karakterini çözmek için yeterli değil. Tolga yedi yaşından bu yana içinde büyüdüğü ortamı hala okumaya devam ediyor. Her geçen gün yaşadığım tecrübelerle beni şekillendirmeye; pürüzlerimi dalgalarıyla, tuzuyla aşındırmaya devam ediyor'' diyor. Modern dönemler öncesinde tabiat, her ne kadar bedenimiz ve zihnimiz ona göre şekillenmiş olsa da insan için tehlike anlamına gelirdi. Bu daimi tehditle mücadele ettik ve galip geldik. Zamanla doğanın kaderini belirleyen, insanın ihtiyaçları olmaya başladı. Bugün doğa dediğimiz, bir anlamda olmayan bir varlığa seslenmek gibi ama özümüzün bir parçası oluşu, kopması mümkün olmayan o yakınlığı duymamıza yol açıyor. Ne çelişkidir ki, özümüzü aramanın yollarını doğada keşfe çıkar olduk. Tolga için doğanın enerjisi yine onun döngü ve harmonisinde yatıyor. Ve yakınlaştıkça bu harmoninin bir parçası olduğumuzu, o enerjinin bizi de beslediğini fark ettiğimizi düşünüyor. Kabaca 'büyük banyonun içerisine atlamak' olarak çevrilebilecek bir Fransız deyimi var. Burada banyo, engin okyanusların ta kendisi. Hayallerinizi veya yapmak istediklerinizi anlatmaya çalışarak yol almak pek kolay değil. Bir şekilde hayalinizin içine atlamanız gerekiyor.'' O da hayalinin içerisine atlayarak başlamış tüm bunlara. İnsan geliştikçe yaşadığı kaba sığamaz; büyür ve taşmak ister. İnsanlık boyunca kaşiflerin uzun ve tehlikeli yolculuklara çıkmasına vesile olan da bu olmuştur. Tolga'nın motivasyon kaynağı da bitmek bilmeyen macera ve keşif duygusu. 17 yılı aşkın süredir dünya denizlerinde eşsiz yolculuklara çıkan sporcu macerayı tatların, seslerin, kokuların ve duyguların keşfini içeren bir deneyim olarak tanımlıyor. Ve başkalaşıyor her yeni limanda... Vardığı limanların başka bir coğrafya ile kıyaslanamayacak dokusu, gölgeleri, renkleri, mimari silueti, birbirine karışan kokuları... Böyle söylendiğinde benzersiz peyzajları deneyimlemenin eşsiz duygular yaratıyor olması hissini daha iyi anlıyorum. Limana vardığında bir nebze sönmemiş merakı ve heyecanına, teknesini bağladığı an yeni bir duygu ekleniyor, başarı hazzı. Bu duygu seremonisi yolculuğun zorluklarını birer birer siliyor; maksadını yerine getiren korkuları heyecana evriliyor. Teknesinden toprağa doğru attığı tek bir adımla o coğrafyayı keşfeden insanların adımlarını takip ediyor adeta... Duymaya alıştığımız uğraşların aksine, o bir yelken sporcusu olarak duymaya alışık olmadığımız farklı endişeler taşıyor. Yelken özveri isteyen, zaman, enerji ve parayla beslenen bir branş, diyor. O denizde, eşi ve oğlu evdeyken birbirine bağlı farklı tasalar büyütebiliyorlar. Yine o süreçte yaratılabilecek ortak anıları da kaçırdıkları gibi bir gerçek var. Bu gibi zamanlarda iletişim kuramıyor olmak mesafeyi ve endişeleri derinleştirebiliyor ama eşinin de yelkenci olması, aynı zamanda deniz kültürünü yaşayan ailelerden geliyor olmaları onları avantajlı kılıyor. Doğanın kendi olmasına izin vermek, müteşekkir olmak, beraberce büyümek... Onunla olan bağının, bir bakıma kendin ile olan bağının keşfini ilerletmek, derinleştirmek... Bu sonu görünmeyen merak vahasında ise herkesin yolu, yöntemi farklı. Yelken sporunda da teknik ekipmanlar rotaya ulaşmayı sağlayan yegane araçlar. Eksikliği veya doğru çalışmaması halinde büyük bir düş kırıklığı yaratabiliyor. Durumun okyanusta biraz başkalaştığını söylüyor Tolga. Okyanus, kadim kaşiflerin yöntemlerini talep ediyor, diyor. Yönü gösteren güneş ve yıldızlar oluyor; düşüncelerin derinleşiyor. Okyanusta bir başına ilerlerken geçmişin, modern keşfine yön verişine şahit oluyorsun. Her yolculuğun en uzun hissettiren tarafıysa son düzlükleri, diyor. Kıyıya yanaşmak üzere hazırlıklara başlamışken, yaşadıkları geçiyor gözlerinin önünden. Uzun zamandır kendine yer edinememiş bir dinginlik teknede yerini alıyor. O, dümenin başında, vardığı coğrafyayı gözlemlerken içi heyecanla doluyor. Önüne serilen medeniyetin sinyalleri gerçek hayata dönüşün kapısından içeri girmek üzeresin der gibi... İnsanoğlu, ben yoldayken hiç değişmedi dedirtecek kadar. Kara göründüğünde gözleri limanda görmek istediği yüzleri arıyor. Ardından kaç zamandır beklediği o kavuşma anı: Sadece sevdikleriyle değil, aynı zamanda soğuk bir içecek, sıcak bir tabakla; toprak üzerinde tekrar yürüyebilmenin tuhaf ama beklendik acemiliği ile yeniden bir araya gelmekle. Sonrasında da biriktirdiği anların paylaşımıyla başlayacak olan koca bir adaptasyon süreci... Su yakınında olmak, hatta suyun yegane varlığı Tolga'nın manevi yapılanmasında büyük rol oynamış. Gerek PenMarc'H bölgesinde bir türlü sağlayamadığı koşullar, gerek İspanya'nın kuzey kıyılarında, Karadeniz'in hırçın çehresinde hissettiği mutluluk... Bağ geliştirdiği onca su kütlesi olsa da onun daha samimi bir diyalog içerisine girmek istediği bir yer daha var. Tolga, bir nevi bir iletişim platformu olarak gördüğü bir mücadeleyi 2021 yılında Türkiye'nin denizlerine kattı. Yelkenli teknesiyle, dışarıdan yardım almaksızın sırasıyla Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz'i duraklamadan geçerek bir rekor kırdığı, Türkiye'nin dört denizini rotasına katan solo yolculuğu Challenge4SEAS projesi, bu yaz yeni kimliği DUO Challenge4SEAS olarak bizi karşıladı. Türkiye turu rekoruna bu defa yelkenci Sevda Ersezer ile birlikte baş koyan Tolga için açık deniz yarışçılığının algısını ve katılımını artırmak, deniz tutkunlarını sıra dışı hayaller kurmaya özendirmek amacıyla başlattığı girişim, merkezinde daha da ulvi bir niyet barındırıyor: Bizi sarmalayan denizlerimizi sevmeyi, korumayı, kullanmayı göstermeye davet etmek ve dört kıyının sahip olduğu nice zenginliği korumak konusunda hassasiyete çağırmak... O, çağın prangalarından sıyrılmış, sistemik konforun hissizleştiren varlığını kabul etmeyen ve bunların yerine ancak doğanın çağrısına kulak veren birisinin kuşanabileceği dinginlik ve mütevazılık ile kuşanmış. Yeryüzünde 8.000 metre yüksekliği aşan 14 dağ var. Her biri bambaşka nitelik ve güzelliklerle bezeli bu dağlar Nepal, Tibet ve Pakistan üzerinde yayılıyor. Kulağa tanıdık gelecek Everest, K2, Annapurna dağlarını da içinde barındıran bu yükseklikler Project Base8000 adıyla bir dağcılık maratonuna dönüşmüş. 2019 yılı itibariyle yalnızca 40 dağcının tamamladığı bilinen bu projede, Tunç bu denli yol alan ilk Türk: 2019 yılı itibariyle 14x8000 listesinden 13 farklı dağa tırmanan Tunç finale hiç olmadığı kadar yakın. Sırada zorlayıcı havası ve koşullarıyla ün salan Nanga Parbat var. Üçüncü gidişi Nanga Parbat'a. Çığ riski, vize problemleri ve acı verici bir terör olayının müsaade etmediği önceki denemelerini Hayatın kendisi gibi, akış içinde gerçekleşeceği belli olup olmayan bir deneyim olarak anlatıyor. Kimileri bir dizi zirveye çıkmayı bir tür koleksiyonerlik olarak görse de onun bakış açısında daha doğal bir yaklaşım var. Kendi gücüyle, yapabildiği ölçüde tırmanmayı seçtiği bir stili tercih ediyor. Yani oksijen kullanmadan, lüks ve pahalı keşif gezilerine katılmadan, minimal düzeyde dış destek kullanarak. Tabii tüm bu 'fırtına'nın orta yerinde ışıldayan bir cevher var: tek başına bir şeyler yapıyor olmanın kıyaslanamaz öğretisi. Bugün çoğu insanın sahip olmadığı bir şey tek başına harekete geçmek. Kendini, düşüncelerini dinlemenin ya da hiç düşünmemenin, aklına tek bir anın veya kaygının uğramaması haline aşina değiliz, belki de ihtiyacımız yoktur. Tunç için bu 'dağ, taş gibi olmak' hali ise tırmanışları keyifli yapan onlarca şeyden biri. Rutinlerimden sıyrılmak, bildiklerimden uzaklaşmak, sessizliği başka seslerle bozmadan kendimle kalabilmeyi denediğim ufak Sarıyer maceralarımda gördüğüm manzaralar geliyor aklıma; betonun kadraja girmediği gün batımları... Ve nasıl büyülediği... Sekiz bin metre irtifada görülebilecek ve hissedilebilecek şeyleri canlandıramıyorum. Çok görkemli'' diyor Tunç ve devam ediyor, ''Perspektif çok değişiyor. Ne kadar ufak bir yer kapladığının farkına varıyorsun.'' Dünyadaki, evrendeki yerini algılamak, kendini doğru konumlamak için inanılmaz bir fırsat sunduğundan bahsediyor. Aynı zamanda bulunduğumuz noktada herkesin çok büyük hissettiğinden... Yıllar boyu itinayla örülen bir sistemin içindeki gündelik telaşlarımızı ve bu gerçeklik içerisinde büyüyen kaygılarımızı düşündüğümde Tunç Fındık'ın başka bir çağın insanı olduğu kanaatine varıyorum. O da bunu seviyor; insan ve doğanın kimimize antik gelen iç içe geçmişliğini, değere mücadele ile sahip olmayı ve özünde dağı, taşı, toprağı... Keşfedilmeyi bekleyen şeylerin, bir an önce atlanacak daha çok yer bulmanın peşinde giden Base Jump sporcusu Cengiz Koçak ile insan merakını, atlanabilir yüksekliklerin tükendiği bir dünyayı ve hazzı konuşuyoruz. Yedi yaşındaki Cengiz için hayatının rotasını çizmesine olanak verecek ilk ilham, babasının götürdüğü bir 19 Mayıs gösterisindeydi. O ilham, gökyüzünde salınan küçücük noktalardı. Merak etti o noktaların ne olduğunu. Biraz daha merak ve gözlemle uçağın arkasından dökülen noktalar olduğunu kavradı. Noktaların indiğini, yerde yürüdüklerini gördü. Bu noktalar insan mıydı? Babasına sordu; o da bilmiyordu. Kalabalığın içerisinden biri Onlar paraşütçü' dedi ve Cengiz babasına dönüp Ben paraşütçü olacağım'' dedi. İlerleyen yıllarda nasıl paraşütçü olabileceğinin yollarını araştırmaya koyuldu ama aldığı cevaplarla çok da mümkün olamayacağı kanaatine vardı. Bu derin isteği gerçekleştirmenin arzusuyla askeri okula gitmeye karar verdi. Evet, içeride onu türlü başka zorlukların beklediğini biliyordu ama önemi yoktu; askerler atlıyordu. Mark Twain'in Hayatınızdaki en önemli iki gün; doğduğunuz gün ve neden doğduğunuzu anladığınız gündür'' sözünden hareketle Cengiz, o 19 Mayıs'ın niçin doğduğunu anladığı gün olduğunu söylüyor. Türk Ordusu'nda 20 yılını tamamladıktan sonra emeklilik kararı alıyor. Ben bu emeklilik kararı sonrasında kendini artık safi atlayışlara adayacağını düşünürken, o bunun tam olarak böyle gerçekleşmediğinden bahsediyor. Zihninde bir yerlerde savaş fotoğrafçısı olmak da varmış fakat bir Hindistan seyahati esnasında yaşadığı olay onu gerçek elementinin gökyüzü olduğuna ikna etmiş olacak ki, yapması gereken şeyin paraşüt olduğu fikrine varmış. İşte base jump da bu noktada hayatının odağı olmuş. Base jump'a iki yılını verdikten sonra kendini profesyonel base jumper olarak tanımlamaya başladığını söylüyor. Bir araba satın alıyor, arkasını yaşanabilir hale getiriyor ve ülke ülke dolaşmaya başlıyor. Önüne çıkan her şeyden atlıyor; sayısız atlayış, binlerce macera... Gittiğim her yeri atlayarak keşfetmeye, onun üzerinden bir bağ kurarak anlamlandırmaya çalıştım'' diyor. Şahinkaya Kanyonu, Erzurum Uzundere, Kemaliye Karanlık Kanyon... Bu doğal mimarilerin onun kalbinde yeri çok ayrı. Bir de insanlık tarihinde kimsenin ondan önce inmediği bir yer var: Cennet ve Cehennem Obrukları. Silifke'de yer alan bu çukuru inilmez yapan, içbükey kenarları ve bir atlayış gerçekleştireceksiniz de bir iniş alanı olmayışı. Cengiz uçurumun ucunda atlayışına konsantre olmaya çalışırken, korkudan, saatler boyunca binlerce senaryoyu kafasından geçirdiğini anlatıyor. Kafasında kurduğu denklemin doğru sonuç vermesinin kattığı bir haz var başarılı tırmanışı sonrası. Onu da işin en can alıcı tarafı olarak yorumluyor: O haz kendini sana hayatta kaldığın için gösteriyor.'' Kimdir yani en iyi paraşütçü? Bir sonraki atlayışını yapabilen paraşütçüdür'' diyor. Atlamazken ne yapıyor Cengiz? Onu takip edenlerin de bildiği üzere yüksek şeyleri arıyor. Ama atlamak yok demiştik? Onun yüksek şeyler dediği de zaten insan boyunu aşan yükseklikler değil. Bir anlamda değil... Aradığı, düşüncede yüksek olan şeyler. Uçurumdan atlamak kendi başına onu yükselten, yücelten bir uğraş. Öğrendiği ve başkalaştığı bir uğraş... Paraşüt olmadığında ise okuyor. Herhangi bir şey öğrenmeden geçen bir gün hatırlamıyorum'' diyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/muhtesem-senaryolar", "text": "Fatih Sultan Mehmet'in çocukları bir cihana sığmıyor. Fatih'in ölümünden sonra iki kardeş taht kavgasına tutuşur. Cem Sultan kaybeder. Sonrası upuzun bir macera... Dış mekan: Suriye, Mısır, Rodos, Fransa, İtalya. Yardımcı oyuncular: Rodos şövalyeleri ve Papa; 2. Bayezid cephesindeyse nispeten barış içinde bir harem, ibadete düşkün, sofu bir padişah. Sefer pek yok. Konuk oyuncular: Kristof Kolomb, Leonardo da Vinci. Pahalı prodüksiyon ama beş sezonu garanti. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır valisiyken Osmanlı'ya isyan edip başarılı oluyor. Gerisi büyük mücadele. İngiliz ve Fransız ajanların cirit attığı egzotik bir Kahire'deyiz. Balkan çocuğu Kavalalı, uzak topraklarda reform peşinde. O Batı'nın teknolojisini alalım, ahlakı kalsın diye kafa patlatırken, Osmanlı'nın kaderi masanın üzerinde. Son bölümlerde Ruslar devreye giriyor. Olay örgüsü karmaşık ama seyirciyi bağlar. Osmanlı'dan bugünlere uzanan siyasi bir prodüksiyon. Nereye çeksen geliyor. Askeri darbeyle padişah değiştiren ve sadrazamlığa gelen Alemdar Mustafa Paşa, siyasi hesaplar içinde. Senaryo Kabakçı Mustafa isyanından başlar. Final bölümü bir cephanelikte bağlanır. Spoiler gibi olacak ama finalde Alemdar Mustafa Paşa kendini de, kendisine saldıran yeniçerileri de havaya uçuruyor. Uzatmaya gerek yok; devir, Lale Devri. Her karede şuh bir İstanbul, başrolde Divan şiirinin kare asına rahatlıkla girecek bir adam... Yalnız senaryo riskli. Şiiri bu dünyaya indiren Nedim, çapkınlığıyla da meşhur. +13'e razı olacak kanal alsın çeksin, Osmanlı bohemi efsane olur. Elimizdekiler şunlar: Prut Savaşı, Rus Çarı Deli Petro, Çariçe Katerina... Malum soru: Rus ordusu dize geldikten sonra Katerina'nın girdiği karargah çadırında neler oldu? Her şey bir dedikodudan ibaret de olabilir ama tek sezonun memleketi sallaması garanti. Baltacı-Katerina buluşmasına kadar nefesler tutulur. Son iki bölümle final yapılıp, zirvede bırakılır. Efe dizisi her zaman tutar. Atçalı Kel Mehmet, II. Mahmut'un yönettiği devlete isyan etmekle yetinmedi, Aydın'da hakimiyeti ele geçirdi, vergileri kaldırdı. Fermanlarını Vali-i vilayet, hademe-i devlet, Atçalı Kel Mehmet diye imzalayınca bardak taştı. Açık arazi, Ege şivesi, kötü kaymakam, türküler, zeybek... Garantili formül."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mukemmel-karisim-kofn", "text": "Ben Tolga. Grubun yapımcı aynı zamanda menajeriyim. Bir GQ yazarı olarak da röportajı yapmak bana düştü. Şimdi biraz benim, biraz sizin, biraz da onların gözünden KÖFN hikayesine tanık olacağız. Belki klasik olacak ama isminden başlayalım. Ne demek diye sormayacağım. İsteyen Google'a sorabilir. Benim merak ettiğim bu ismi koyarken hiç Bunu zor okurlar, daha kolay bir şey olsun millete eziyet olmayalım demediniz mi? Herkes bir telaffuz sınavından geçiyor, stresteyiz. Ben KÖFÜN diyorum mesela. SALMAN: Aslında evet, kendimize çok riskli bir isim bulmuş olabiliriz ama baktığımızda bizim adımız da, tarzımız da, müziğimiz de; sonuç olarak ya da en baştan ismimiz de riskli bence. BİLGE: Hayır demedik. Tek derdimiz güzel olsun, farklı olsun gibi bir şeydi. SALMAN: Sanırım evet, katılırım buna. Hatta bence alıştığımız dediğimizi de yine yaparken kendimizce yapıyoruz gibi. BİLGE: Nokta atışı bir tespit diyebiliriz. İkimiz de masaya çok şey koyuyoruz; gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz şeylerden. SALMAN: Bence kolaydı. Kendi alanını evde birileri bile olsa yaratabilen ikiliyiz. İçerde ben arkadaşlarımla otururken Bilge'nin odasında takıldığı çok olmuştur. BİLGE: Yaklaşık dört sene sürdü ev arkadaşlığımız. Ciddi üretme süreçlerimiz, bolca keşfetme üzerine düşünme gibi eylemleri yaptığımız bir dönem olduğu için iyi geçti. Bu günlerin temelini atmış olduk. Sarkastik klipler, ilk dinlediğinde tam adını koyamadığın iç coşkuya sebep olan şarkılar birbirini izliyor. Bu dönemdeki şarkılardan favorileriniz hangileri? Benim El ve Tenine Alıştım Ben. SALMAN: Ben Olan Olmuş ve Uzun Geceyi çok severim. BİLGE: El ve Olan Olmuş diyebilirim ben de. SALMAN: Bizim Köfn kuruluşunda hep konuştuğumuz ; sahnede olmamız lazım gibi bir fikrimiz ortaktı. Cidden bir de eğlenmek istiyoruz ya, dans etmek için sahne istiyoruz gibi bir şey. En azından kendi tarafımda. BİLGE: Kesinlikle! Gün geçtikçe daha da geliştirmek istiyoruz sahne performansımızı. İnsanlara eğlence vadeden bir grup olmak amaçlarımız arasında. SALMAN: Valla senin sevgini durduramıyoruz. :) Ama biz de içimizde hep bunu düşünüyoruz. Köfn ne yapardı? diye başlıyoruz genelde. BİLGE: Bu albüme ben de kalbimi bırakırım net! SALMAN: Sanırım biz sonradan eskiyi düşünüyoruz. İlk olarak yeni şeylerden etkilenip bir şeyler yapalım diyoruz, sonra şuna benziyor gibi bir şeye dönüyor. BİLGE: Bence etkileşimi çok büyük. Salman da ben de öyleyiz. Hepsinden besleniyoruz; tamamı ile anlamaya, onlarla pişmeye çalışıyoruz diyelim. SALMAN: Sanırım herkesin bir rolü var ve diğerleri sadece beğendim ya da beğenmedim diyor. En çok ben beğenmedim diyen tarafım. Onda da oturup beni ikna ediyorlar, sağ olsunlar. BİLGE: Sadece görsel dünyamızı oluşturmaları değil genel olarak müziğimize bile yorum yaparak katkıda bulunuyorlar! Ekip olarak çalışmak harika! Birbirimizi destekliyor ve birlikte üretmenin keyfini yaşıyoruz. Çok şanslıyız! ÜMİT: Kesinlikle. Sosyal medyayı o kadar iyi kullanan biri değilim aslında ama o gün şansım yaver gitmiş. Astroloğumun da dediği gibi doğru zamanda doğru kişiye yazmışım. SAMET: Benim de terapistim 'herkesle iyi anlaşmak zorunda değilsin, gerçekten iyi anlaşabildiğin ve beraber iş yapabileceğin insanlar karşına çıkacak' demişti. Tam olarak da böyle oldu. Terapistimden ve Ümit'in astrologundan yeni bir haber gelene kadar sonuçtan gayet memnunuz. ÜMİT: Mühendisler odası beni linçlemeyecek ise çok doğru bir karar verdiğimi söylemeliyim. Mesleğimin bana kazandırdığı analitik düşünme ve planlı programlı olmak kesinlikle yönetmenlik yaparken işime yarıyor. Yaratıcılık kısmında gül gibi travmalarımdan faydalanırken, projenin ön hazırlık kısmında mühendis olmam kesinlikle çalışma şeklime etki ediyor. Gruptaki herkesin içi rahat çünkü sıkıcı detayları düşünen biri var. SAMET: Marmara'da sinema okumaya başlamamla sürekli bir şeyler çekmeye başladım zaten. Birçok alanda çalıştım görsel dünya ile ilgili bu da beni geliştirdi. Ümit'le ve onun aracılığıyla Köfn ile tanıştıktan sonra süreç yönetmenlik olarak yerini buldu diyebilirim. ÜMİT: Biz bu süreçte Samet ile ev arkadaşı olduk. O yüzden zamanımızın çoğu birlikte geçiyor. Yaratıcı süreçteki fikirlerimiz bu zamanda ortaya çıkıyor ve notlar alıyoruz. Yani fikir ve yaratıcı süreçte birlikteyiz aslında. Onun dışında teknik konularla daha çok Samet ilgilenirken, ön hazırlık ve reji işleriyle de ben ilgileniyorum. Ama her iki kısımda da son kararı birlikte alıyoruz. Her şeyi söyledim, Samet ne cevap verecek acaba. SAMET: Ümit'in söylediklerine ilave olarak; Ümit çekim planı hazırlarken ben internetten yemek söylüyorum. Ben referans videolar araştırırken o da Uslu'yu dışarı çıkarıyor. Sette de uyumlu biçimde iki koldan işin işleyişini yönetiyor oluyoruz. Bu da bize hız ve kolaylık kazandırıyor. ÜMİT: Yaptığımız işin karşılığını böyle almak çok güzel. Köfn'le birlikte olmak, dört yakın arkadaşın arasındaki saçma muhabbetlerden çıkan işleri, fikirleri insanların sevmesi çok güzel. Aksi olsaydı belki de şu an mühendistim ve kimse saçma fikirlerime gülmüyordu. SAMET: Herkesin sevdiği şarkıyı dinlerken kafasında canlanan bir klip var. Biz de Köfn'ün şarkılarını çok severek dinliyoruz ve dinlerken kafamızın içinde dönen klibi gerçeğe dönüştürme şansı buluyoruz. Bu da milyonlara ulaşıyor. Bu çok kıymetli bir his. ÜMİT: İyi bir Köfn belgeseli çekip sırf o belgesel farklı ülkelerde gösterime giriyor bahanesiyle birlikte o ülkeleri gezmek. Ya da sadece iyi bir belgesel, bazen hiç evden çıkmak istemiyorum... SAMET: Klibinin yönetmenliğini Salman ve Bilge'nin yaptığı, klipte Ümit'in dansçı olduğu benim de solist olduğum bir şarkı çıkaralım isterdim."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mutfakta-danilo-saati", "text": "Benim profesyonel mutfak hikayem sanılandan biraz daha farklı. İtalyan Dili Edebiyatı mezunu olmama rağmen mutfağa pek uzak değildim. Benim ailemde pek çok şef var ve profesyonel mutfak hikayem, amcamın beni Londra'da ona yardım etmem için çağırması ile başladı. Londra'ya gittiğimde farklı bir mutfak hikayesi gördüm, bu konunun biraz daha derinine inebilme fırsatım oldu. O dönemlerde (2000'li yıllardan bahsediyorum) özellikle İspanya'dan gelen moleküler mutfak, fine-dining gibi terimler ile karşılaşarak bu esintiye kapıldım ve aşık oldum. Yıllar geçtikçe ve kendi restoranlarımı kurmaya başlayınca bu fikirlerden biraz uzaklaştım. Bu dönemde ise daha farklı düşünceleri, vizyonları kendime hedef aldım. Her ürünün lokal olması, taze ve güvenilir yemek sunmak gibi... Kısacası bir mutfağın fine olması yerine keyifli olması taraftarıyım. Yemek sektörü günümüzde sadece yemek eylemini gerçekleştirmek için değil. İnsanların daha çok değer verdiği, vakitlerini ayırdığı bir deneyim haline geldi. Müşterilerimize bir lezzet sunmamızın yanı sıra onların restoranımızda geçirdiği süre boyunca her lokmalarında bir duygu taşımamız gerekiyor. Yılların içerisinde edindiğim deneyimler sonucunda amcamın yanında Londra'da başlayan profesyonel mutfak hayatıma bakış açım bu şekilde yenilendi. İtalyan mutfağı gelişmeye ve yenilikleri kucaklamaya devam ederken mutfak geleneklerinin korunmasına büyük değer veriyor. İtalyan mutfağı ülkenin kültürünü, mirasını ve yaşam biçimini yansıtan güçlü bir elçi. Mutfak geleneği İtalyanlar için toprağın altında kökleri uzanan bir ağaç gibi. Tüm yenilikleri bu geleneksel tarifler ve tekniklerin üzerine katarak ileriye adım atar. İtalyan gastronomisi dünya mutfak manzarasında silinemez iz bırakan tabaklarından çok daha fazlası. Servis ettiğimiz yemekler, hazırladığımız tariflere pek fazla övünerek bakmıyoruz. Tabii bazı tarifler çok daha fazla emek ve hazırlık istiyor. Mesela restoranlarımızda servis ettiğimiz Tiramisu çok özel bir tarif. Bu tarifi hazırlamanın yanı sıra geliştirmesi 1,5 sene sürdü. Bazen tabakların hazırlanması basit olarak yorumlanabilir ama en ciddi olan kısmı o tarifi geliştirebilmek ve restoran mutfağına uygun hale getirmekte. Restoran mutfağını düşündüğümüzde her gün ağırladığımız misafir yoğunluğunu düşünerek yani arka plandaki prosedür ve işleyişi göz önüne alarak tabaklar hazırlamak durumunda kalıyoruz. İtalyan mutfağının ikonik tabaklarını restoranımda yorumlamayı ayrıca seviyorum. Vitello Tonnato, sous vide tekniği ile pişirilen özel bir sos ile hazırlanan Piemonte bölgesine ait çok geleneksel ve özel bir tabak. Restoranımda yorumlayarak servis etmek de benim için çok özel. Aslında ben her zaman olduğum yerden dışarıda olmayı hedefleyen birisi oldum. Hayatım boyunca pek çok ülkede yaşama fırsatımı yarattım. Bu sebeple hiçbir zaman yurtdışında yaşama kararını verdiğim tek bir an olmadı. Biraz gezgin bir ruhum olduğunu söyleyebilirim. Tabii Türkiye'de kalmamın daha özel bir sebebi oldu. O dönem ben Çin'e gitmeyi hedeflerken baba olacağımı öğrendim. Ailemden uzakta kalmak istemediğim için Türkiye'de kalmaya karar verdim. Ben bu konuya biraz daha duygusal bakıyorum. Benim üzerimdeki aksesuarların bir ruhu olmalı, ben buna göre taşıyorum. Eğer bir aksesuarın ruhu nasıl olur diye düşünürseniz, cevabı benim için çok basit. Onu giydiğinizde hissedersiniz. Zaman sadece şu dönemlerde değil benim için hep hızlı geçiyor. Bir gün 24 saatten fazla olsaydı belki bizim için daha rahat olabilirdi. Geleceğimi planlıyorum dersem benim için basit olabilir. Kişisel ve iş hayatımda bir şeyleri planlamadan adım atmak benim için düşünülemez bir konu. Kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapar, hedefler koyarım. Bittikçe bir yeni hedef koyarak kendimi ileriye taşırım. Gerçekten giyinmeyi, hazırlanmayı çok seviyorum. Aksesuar konusunda klasik olarak ayrılamayacağım üç parça var. Her erkeğin sahip olması gereken saat, gözlük, kemer. Bunların dışında yüzük ve bileklik takmayı çok seviyorum. İtalya'da birçok arkadaşım var ki tasarım yüzük ve bileklik yapıyorlar. Onların yanına gitmekten çok keyif alıyorum ve benim için tasarladıkları yüzükleri kullanmak çok özel. Kişisel ve iş hayatım sayesinde bir gün içerisinde çeşitli yerlerde olmam gerekebiliyor. Çekimler, toplantılar, restoran gibi... Bu sebeple benim her zaman yanımda yedek birkaç kombinim bulunur. Tabii ki ayrılmaz parçam saatim de kombinlerime göre değişiklik gösteriyor. Çünkü saat sadece size zamanı göstermez karşıdaki kişiye kim olduğunuzu da anlatır. Hublot'nun Original Big Bang'lerini seviyorum mesela. Son dönemlerde ailelerin çocukları için en kaygılandığı konu çocuklarının nasıl birisi olacağı. Ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Zeno, çocukluğundan itibaren kim olmak istediğine kendi karar vermeli. Benim baba olarak görevim onun kendini geliştirme yolculuğunda seçtiği yolu biraz da olsa ışıklandırmaktır. Hiçbir zaman onun seçeceği yola karar vermeyi düşünmedim. Sadece bir isteğim var ki Zeno her ne olmak isterse hangi yolu seçerse seçsin, babası olarak her zaman onun arkasında olup desteklemek. Ünlü bir şef olmadan bile önce hayran olduğum kişi Massimo Bottura. Aslında kendisi bu kadar meşhur olmadan önce onu ziyaret etme fırsatım olmuştu ve şefliğini çok beğenmiştim. Modern İtalyan mutfağının öncülerinden sayılıyor ve sadece ben değil çoğu İtalyan şef kendisinden ilham alıyor. Bana kendinle ilgili yanlış bilinen bir şey söyle! Aslında Danilo...."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mutfakta-donusumun-oncu-seflerinden-mustafa-otar", "text": "Menü buraya geldiğimde kendiliğinden gelişti, burası zaten size nasıl pişireceğinizi söylüyor gibi; hafif, taze, basit. Bu sene bol bol çiğ balık yaptık, taze ne bulabildiysek önce çiğ servis ettik. Önümüzdeki sene haftalık değişen menüler deneyeceğiz, balığı daha bol, sebzesi daha bol, eti daha az. Tam da almak istediğim cevabı alıyorum. Ve onun gastronomi yakalarından ellerimi biraz olsun çekmeye karar veriyorum. O halde tüm yemekler, süspansiyonlar ve kiler hazırlıklarının dışında, kafayı dinlendirmek uğruna bir bardak kahveni koyduğunda arka planda ne çalıyor? diyorum, sesim de dinginleşiyor. Soğanları ve havuçları tavla zarı büyüklüğünde doğrayın. Firik bulgurunu yıkayın ve suda 10 dakika kadar bekletin. Bir yanda kemik suyunu kaynamaya alın. 2 yemek kaşığı tereyağını tencereye alın ve hızlı ateşte ısıtın. Yağ ısındığında önce soğanı 2-3 dakika sonra da havucu atın. Tereyağı çok hızlı yanar o yüzden dikkatli olun. Soğanlar saydamlaşıp renk almaya yakınken havuçlar da hafiften yumuşamaya başlamış olmalı, bu aşamada firik bulgurunu süzün ve tencereye ekleyin. Yaklaşık 3-4 dakika hızlı ateşte, daha sonra kısık ateşte tahminen 20 dakika kadar kavurun. Bir yandan 2 elmanın kabuklarını soyup tavla zarı büyüklüğünde doğrayın. Elmaları da tencereye ekleyip ezmeden karıştırın. 1-2 dakika sonra sıcak kemik suyundan göz kararı ekleyin. 2-3 dakika hızlı 5 dakika kısık ateşte bırakıp sonrasında demlenmeye bırakın. Mantarları yarı ıslak/nemli bir bezle silip temizleyin. Borazan ve Şantarelleri doğramanıza gerek yok, sadece Melkileri dörde bölün. Tarhun ve kekikleri ayıklayın ama doğramayın, son saniyede doğrayacaksınız. Taze soğanları ayıklayın, çok ince doğrayın. Yeşil kısımlarını ezmemeye çalışın. Mümkünse döküm bir tavayı ocağa koyup en yüksek ateşe alın. Tavanın iyice kızdığından emin olun ve sadeyağı ekleyin. Yağın hızlıca erimiş olması gerekiyor. Unutmayın mantarlar yüksek ateşte hızlı şekilde pişmeli, yani bu yemekte mantarların toplam pişme zamanı 4-5 dakika kadar olacak. Eriyen kızgın yağa önce Melkileri ekleyin. 15-20 saniye kızarttıktan sonra hafifçe karıştırın ve Şantereli ekleyin. Aynı işlemi yaparak en son Borazan mantarlarını ekleyin. Karıştırdıktan hemen sonra sarımsakları ilave edin. 30 saniye daha pişirip tereyağını ekleyin. Tereyağı eridiği anda tarhun ve kekikleri tavaya alıp çevirip tavadan alın. Malzemeleri döküm tavada kesinlikle bırakmayın yoksa pişmeye devam ederler. Tavadan başka bir yere aldıktan sonra tuzunu ve karabiberini ekleyin. Demlenen firik pilavınızı iki porsiyon haline getirip tabaklara alın. Tabağa koyduğunuz firik pilavının tam ortasına bir çorba kepçesiyle bastırıp yuvarlak boşluk oluşturun, o boşluğun etrafına pişirdiğiniz mantarları dizin ve üstlerine doğradığınız taze soğanları ekleyin. Ortadaki boşluğa yumurtanın sadece sarısını koyun. Pecorino peynirini hem mantarların hem de yumurtanın üzerine gelecek şekilde ince rendeyle rendeleyin. Pilavın ve mantarın sıcaklığıyla hem yumurta pişecek hem de peynir eriyecektir. Bu yazının bir versiyonu GQ Sonbahar 21'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mutlulugun-formulu-cok-acik", "text": "Nasıl olmasın ki? Bu his, bağışıklık sistemini harekete geçiriyor ve kan dolaşımını iyileştiriyor. Eğer mutluysak daha yaratıcı, enerjik ve yardımseveriz. O halde artık işin formülünü paylaşmanın zamanı geldi. Bakacak bir bitkinizin olması mucizeler yaratabilir. Exeter Üniversitesi'ndeki son araştırmalar ofislerinde bitki bulunan çalışanların daha verimli olduğunu ortaya koydu. Bu konuda Amerika'da yürütülen başka bir araştırma da huzurevlerinde bitki yetiştirenlerin sadece daha mutlu değil, aynı zamanda daha sağlıklı ve aktif olduğunu da ortaya çıkardı. Belirli renkleri görmek, beynin çeşitli kimyasallar salgılamasını ve hislerin değişmesini sağlıyor. Kırmızı nabzı hızlandırıp kişiyi daha enerjik ve iştahlı yaparken, mavi huzurlu hissettiriyor. Lila ve mor yaratıcılığı artırıyor, yeşil rahatlatıyor, pembe sakinleştiriyor. Turuncu sıcaklık anlamına geliyor ve insanlarla iletişime teşvik ediyor. Fakat araştırmacılar optimistik, umutlu ve neşeli hissettiren rengin, bize güneşi hatırlatan sarı olduğunda hemfikir. Kanepeye yapışmış, saatlerce dizi izlerken mutlu olduğunuzu düşünebilirsiniz ama beyniniz sizden daha fazlasını istiyor. Egzersiz modumuzu yükseltir ve özgüvenimizi artırır; kaslarımız hareket ederken, vücut tarafından serotonin hormonu salgılar ve bu da mutlu olmamızı sağlar. The Science of Happiness'ın yazarı Stefan Klein, Egzersiz adeta doğal Prozac diyor. Dokunmak gerçek anlamda daha iyi hissettiriyor. Seks de bu işlemin şahı olduğu için, bulutların üstüne çıkarması şaşırtıcı değil. Seks esnasında salgılanan oksitosin ve endorfin de çok yararlı. Mutluluk derginizde! Yazının tamamı dopdolu içeriğiyle GQ Türkiye Ekim sayısı ile bayinizde ve GQ Türkiye dijital edisyonu ile cebinizde!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/mutlulugun-formulu-cok-acik-lagom-hygge", "text": "Amsterdam'da tasarım üzerine kitaplar satan bir kitapçıda raflara bakına bakına dolaşıyorum. İlginç bir başlığın öne çıktığını görmek zor değil: Kitaplar İskandinavya'nın güzellikleriyle dolu... İskandinav mobilyası, mimarisi, modası, şehirleri, ışıkları, tasarımı, ağaç evleri, kentleri, kırsalı, sokakları, ormanları, yaşam tarzı, yani neredeyse her şeyi... Elinizi attığınız hemen her kitabın kapağında İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya, İzlanda boy gösteriyor Bizim işimiz de Nordik halklarla zaten. Ne zengin görün, ne de fakirlik çek! Önce 'lagom'dan başlayalım. İsveçlilerin tüm dünyaya yaymaya kararlı olduğu ve sadece onları değil, tüm Nordik halkları temsil ettiği kabul edilen bu kavram, 'ne az ne de çok' demek. Biraz bizdeki 'azı karar çoğu zarar'a benziyor. Eh, Bunda ne var canım diyebilirsiniz. Ama var bir şeyler işte! Herkesin dilinde olan, bu standart aile terbiyesini İsveçliler gerçekten uyguluyor; hem de hayatın her alanında. Nedir bu 'çok' olmayan ama 'az' da sayılmayan yani tam kararında bulunan şey? Cevap: Her şey... Her gün içtikleri kahve de öyle, tükettikleri tatlı da, kullandıkları araba da... Belki 'hesapçılık' da diyebilirsiniz ama Kuzeyliler bunu 'denge' olarak görüyor. Doğal yaşayış tarzı... Bir orman kuşunun doyunca yemeyi bırakması, bir çiçeğin ancak vakti geldiğinde açması gibi. Yaptıklarını, abartmadan yapmayı seviyorlar. Toplumsal hayatlarına da yansıtıyorlar bunu. Kuzeyli halkların on yıllardır sosyalist ve sosyal demokrat hükümetlere sahip olması boşuna değil. Bir arada durmayı, birbirlerine güvenmeyi seviyorlar. Cevabı tahmin ederim ama Kuzeyliler genelde işte o dev masaya oturuyor; bizse birbirilerinden ayrı görünen ama çoğunlukla yine de dip dibe duran ufak, kişisel masalara geçiyoruz. Karların kürenmesi, çocukların okula götürülmesi, sokakların temizlenmesi lazım. Tüm bunları herkesin tek başına yapması kolay değil. İşte, böyle böyle okulda hayat bilgisi kitaplarında gördüğümüz 'imece' kavramına geliyoruz. Beraberlik duygusuna geliyoruz. 'Güven'e geliyoruz. Kısacası, o büyük masada yan yana oturmaya geliyoruz. Bizde de 'Komşu komşunun külüne muhtaçtır derler ama en son ne zaman bir komşunuzdan yardım istediniz ya da ona yardım ettiniz, bir düşünün. Peki birbirlerine karşı duydukları hisler gerçek mi? Niki Brantmark'ın kitabı, bu hislerin de 'lagom' yani 'orta karar' olduğunu söylüyor. Samimiler ama yapmacık değiller. Sıcaklıklarıyla sizi boğmuyor; alan bırakıyorlar. Öncelikleri toplumsal yaşam ama bireyin gelişimine, ifade ve karar özgürlüğüne saygı duyuyorlar. Kendilerinden fena halde memnunlar. Onu yapamadım, bunu yapamadım diye dertlenip durmuyorlar. Yaptıklarına bakıyorlar. Kafalarını yastığa koyduklarında rahat uyuyorlar. Vücutlarıyla barışıklar. Bir gün bir Fin hamamına, bir saunaya ya da bir göle onlarla beraber girerseniz ne dediğimi anlarsınız. Teklifsizce soyunup suya girmelerinin arka planında terbiye eksikliği yok. Bunu doğal görüyorlar. Oram kötü, buram sarkmış diye de dertlenmiyorlar. Aslında dünyanın geri kalan halklarına kıyasla bu konuda pek de dertlenmeleri gerekmiyor. Çünkü oraları buraları pek sarkmıyor. 'Sağlık' birinci öncelikleri. Doğru yemek, doğru dinlenmek, doğru uyumak, doğru çalışmak, olmazsa olmazları. Spor, hayatlarının her zaman içinde. Nordik halkların hepsi bu konuda birbirinin aynısı sayılmaz. Nüans var. İsveç'te bir ofiste çalışmaya başlarsanız yerel çalışma arkadaşlarınızın kask ve özel kıyafetlerini kuşanıp, işe hem de biraz tempo yaparak bisikletleriyle geldiğini, sonra işyerinde duş alıp, kirlilerini çamaşır makinesine atarak masa başına geçtiklerini görebilirsiniz. Abartı gelecek ama durum bu. Bir küçük not: Bir Norveçli ise, İsveçlinin tempolu bisikleti yerine, snowboard'la güne start verebilir ama çamaşırlarını evinde bırakır. Nordikler nerede buluşuyor, nerede ayrışıyor merak edenler, bir kenara yazsın. Sporu salonda değil, doğanın içinde yapmayı sevdiklerini tahmin etmişsinizdir. Başka bir şansları da yok aslında. Kuzey ülkelerini tarif eden en önemli unsurlardan biri doğa. Çocukluklarından beri onunla beraber var olmayı öğreniyorlar. Yüzmeyi, balık tutmayı, yıldızlar altında uyumayı, yönlerini bulmayı biliyorlar. Tüm bunların hakkını verebilmek için doğanın 'sürdürülebilir' olması gerektiğinin de farkındalar. Ormana yaptıkları kulübenin sırıtmaması, şehirlerin sahaya dengeli yayılması, toprağın ve suyun bereketinin korunması, beraber yaşadıkları canlı türlerinin soyunun devam etmesi lazım. Kısacası, her şeyin dengede yaşaması lazım. Bunun için kendilerinin de 'dengeli' olması lazım. 'Lagom'u korumak lazım. Dengeyi tek başına sağlamaları yetmiyor. Toplumsal olarak da 'lagom'a ulaşmak gerekli. Nordik halklarının, dünyanın en yüksek vergilerini verdiğini biliyorsunuzdur. Saf oldukları, devletten fena halde korktukları için falan değil. Her insanın temel ihtiyaçlarına sorunsuz bir şekilde ulaşmak istedikleri için yüksek vergiye razı geliyorlar. Biz de soralım kendimize: Ne ister aslında her insan? Çalışma saatleri düzgün ayarlansın, tatili makul uzunlukta olsun, iyi bir eğitime ulaşabilsin, çocuğu olduğunda onunla ilgilenebilsin, hastalandığında düzgün bir hizmet alsın, yaşlandığında kimseye muhtaç olmasın... Sizin hayattan toplumsal yaşama dair başka bir talebiniz var mı? Kuzeyliler, kazançlarının önemli bir bölümünü paylaşarak bu taleplerini büyük ölçüde garanti altına almış durumda. Mutluluk Endeksi'nde en yüksekte çıkmalarının sebebi bu. Geriye keyifle yaşamak kalıyor. İşte burada, Danimarkalıların o meşhur 'hygge'sine geliyoruz. Bu tuhaf sözcük, samimi, sıcak ve rahat olanı tarif etmeye yarıyor. 'Hygge', bizde son yılların popüler tabiriyle 'çabasız şıklığı', 'teklifsiz samimiyeti', kendini çok dağıtmadan, çok da zahmete girmeden iyi vakit geçirmeyi anlatıyor. Bizim o herkese önermeye bayıldığımız, bazen arayıp bulmak için bin ayrı yere uğradığımız, bulduğumuzda da 'salaş işte' diye tarif ettiğimiz mekanlara, Danimarkalılar 'hygge' diyorlar örneğin. Ama mutlaka bir mekana girmeniz gerekmez; evinizde verdiğiniz ve arkadaşlarınızın samimiyetinden gözlerinizin yaşardığı o parti de fena halde 'hygge'. Arkadaşınızın, Ayağımı yerden kesse yeter diyerek yıllardır kullandığı ve iyi baktığı arabaysa 'hygge'nin hası zaten. Bize bağımlı yaşayanlarla devam edelim. Köpeğimle girebilir miyim dediğinizde, garsonların suratını bin bir şekle sokmadığı ya da size dipte ücra bir masa göstermediği, bunun yerine Bu da sorulur mu canım der gibi dostlukla içeri alındığınız her kafe on numara beş yıldızlı 'hygge'. Çocuğunuzun bağrış çağırışını dert etmeyen, yanınızda yörenizde oturanların sizin dünya tatlısı afacanınızı bir 'canavar' olarak görmediği her yer de öyle. Kısacası 'hygge', esasında bir ruh hali. Kimseyi açıkta bırakmayan, herkesin her şeyden beraberce keyif aldığı, tek başına olsanız da bir şekilde sarılıp sarmalandığınızı hissettiğiniz bir ferahlık, bir açıklık duygusu. Peki İzlandalıların kısa zaman öncesinde, hiç de öyle 'azı karar çoğu zarar' falan demeyip, bankacılık sistemini kötü yola düşürmesine, sonuç olarak da koca ülkenin batmasına izin vermelerini nereye koyacağız? Finlandiya eğitimde zirveye ulaşmaktan haklı olarak gurur duyuyor, peki toplumun dünyanın geri kalanına göre epey homojen görünmesi? Buralarda sıkıntı var. Yazar Michael Booth, 'İskandinav mucizesini' işlediği 'Almost Nearly Perfect People' isimli kitabında, İsveçlilerin fakirleri sosyal konutlara ittiğini, 'suç'u buralarda izole etmek istediğini, Norveçlilerin en basit, kendilerinin uğraşmak istemedikleri işleri hep göçmenlere yaptırdığını, 'mutlu' Danimarkalıların ise dünya kadar borcu olduğundan bahsediyor. Her mutlu ailenin gözlerden uzak bir iç yaşantısı vardır. Bizim de bunu bilerek, bir ikiyüzlülük payını hiç unutmadan, kendi yaşamlarımıza devam etmemiz gerekiyor. Ama tüm bunlarda 'lagom' ve 'hygge'nin suçu yok elbette. İyileri bir kenara ayıralım. Evet, 'lagom' düz aile terbiyesinden bahsediyor aslında. 'Hygge' ise dostluktan, samimiyetten, misafirperverlikten... Hepimizin kendimizi tanımlarken kullanmayı sevdiğimiz kelimeler bunlar. Ama işte Kuzeyli toplumlar açık ara fark attı herkese. O yüzden başka bir halkı değil, onları konuşuyoruz. İngiltere'de 'Lagom' diye bir dergi çıkmaya başladı bile. İsveçli Ikea, 'Live Lagom Project'i başlattı. Herkes 'hygge'nin ve 'lagom'un bahsedildiği kitapları okumayı seviyor. Çünkü herkes dengeyi arıyor. Şartlarımızı öne sürüp itiraz etmeye elbette hakkınız var: Her gün bizim gibi bir başka olayla sarsılsalar, gündemleri sürekli değişse, belki Kuzeyliler de bu dengeyi tutturamazdı. Ama sonuçta tutturdular. Bu yüzden bir süredir kazanıyor İskandinavya. Bu yüzden 2017, 'lagom'un ve 'hygge'nin yılı oldu. Bundan sonrası bize kalmış. İster sadece imreniriz ister örnek alırız."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/muzigin-yeni-dunyalisi-kit-sebastian", "text": "Kit: Londra ve Fransa arasında yaşayan multi-enstrümantalist bir Londralıyım. Türkiye etkili bir proje için iş birliği yapmak üzere, Londra'da yaşayan Türklere ait bir Facebook grubunda tanıştık. Selda'ya olan sevgimiz bizi birbirimize bağladı. Merve: İstanbulluyum, Boğaziçi Üniversitesi'nde sosyoloji okuduktan sonra film eğitimi almak için bir süreliğine İtalya'ya taşındım. Sonrasında bir süre Amerika'da kaldım ve nihayetinde şu an yaşadığım şehre, Londra'ya yerleştim. Birkaç film ve video prodüksiyon şirketinde çalıştım. Kit ve ben sinemaya, müziğe yönelik ortak bir saplantıyı paylaşıyoruz ve yaratma arzusu içindeyiz. Beraberken genelde durdurulamaz oluyoruz ve hep yeni bir müzik, film, video veya fotoğraf üzerinde çalışıyoruz. Çok farklı türlerden etkilenen Kit Sebastian, ilham aldığı şarkıları Mood Board çalma listesinde topladı. Yaptığımız müzik her şeyden önce funk pop ancak bu sadece kendimizi uluslararası alanda anlatmak için kullandığımız bir tanım. Dünyanın her yanından müziği seviyoruz ve bunu göstermeye çalışıyoruz. Ancak Türkiye ve Azerbaycan, Özbekistan gibi diğer Türki ülkelerin müzikal zenginliğinin üzerimizdeki etkisi çok büyük. Brezilya'dan, Caetano Veloso; Azerbaycan'dan, Vagif Mustafazadeh; Türkiye'den, Sezen Aksu; İtalya'dan, Mina; Fransa'dan, Jacques Dutronc; İngiltere'den Jake Thackray; Guadeloupe'tan, Camille Soprann; Lübnan'dan, Fairuz; İran'dan, Googoosh; Etiyopya'dan, Alemayehu Eshete dünyanın dört bir yanından ilham aldığımız isimler arasında. Bunu duymamıştık ama çok etkileyici bir tanım ve bize hitap ediyor. Brexit sonrası İngiltere ve ABD'de Trump dönemi şüphesiz müziğimizi etkiliyor. Buralar, diğer kültürlerin kucaklanmak yerine korkulduğu yerler. Bütün kültürlerin bazı ortak özellikleri var ve tüm kültürler yeni düşünme şekillerine kapı açarak diğer bütün ilham kaynaklarından daha büyük bir potansiyele sahip."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/muzik-mutfagi-hepimiz-devam-eden-bir-calisma-icindeyiz", "text": "Kişisel hayatımda kendimi yaratım süreciyle ilgili çok fazla konuşurken buluyorum. Bu biraz kreatif endüstrinin içinde büyümekten geliyor, elimin çarptığı herkesin bu konuyla ilgili fikrini, çalışma yöntemlerini ve bu süreci nasıl yönettiklerini merak edip bu soruyu herkese soruyorum. Farklı kreatif medyumlarda çalışan tüm arkadaşlarımdan bir şekilde kendi yöntemlerini öğrenmeye çalışıyorum. Sebebini bilmediğim bu sorgulama bizi her zaman farklı bir düşünceye ve bakış açısına yönlendiriyor. Örneğin bu yazıyı hazırlarken aylardır yaratım sürecimde zorluk çektiğimi daha doğrusu kendi yöntemim olduğunu yıllar sonra fark ettiğim son dakika yaratımını aynı sorgulamayı yaparken kendi albümünü kaydetmekte olan müzisyen arkadaşım Matyas Moricz'den de farklı bir şekilde duyuyorum. Çünkü 1 yıldır kaydetmekte olduğu albümün şarkı sözlerini o da stüdyo kaydına bir gün kala yazmaya başlıyor. Bunun kötü bir alışkanlıktan çok bir üretme şekli olduğunu görmek, basitçe tembellikle yargılamaktan ziyade bir stil olduğunu görmek kendi sürecimle barışmamı sağlıyor. Şayet bugüne kadar yazdığım tüm yazıları, yaptığım tüm çekimlerin hazırlıklarını hep son dakikada yaptım. Ama bunun yaptığım işi zayıflattığını değil güçlendirdiğini farklı insanlar üzerinden görmek bakış açımı ve konuya olan yaklaşımımı değiştirdi. Daralan süre daha fazla zorluk, daha fazla meydan okuyuş anlamına gelebiliyor. Bu sayı OPS içindeki progress kelimesini müzik üzerinden değerlendirmek adına farklı medyumlarda ve seviyelerde üç isimle müzik dünyasının sahne arkasını, son ürünün süreçten ibaret olduğu müzik mutfağını konu alıyoruz. Eğer müzikle biraz ilgiliyseniz, Rick Rubin'i size tanıtmama gerek yok, ancak biraz daha mutfağın gerisinde biriyseniz, sizin için yine de onun kim olduğunu keyifle anlatabilirim. Müziği doğası gereği hangi janrada olursa olsun bir orkestra gibi anlatabiliriz. Her iş bir süreç ve bir ekip işi, ancak konu müzik olduğunda mutfak kısmında bizim tanrısallaştırdığımız her sanatçının tanrısı olan bazı isimler var. Bu isimlerden en büyüğü kim diye sorulacak olursa endüstriden çıkacak tek bir isim var; Rick Rubin ve Shangri- La Malibu Stüdyoları. Beastie Boys'dan Adele'e, Jay Z'den Jhonny Cash'e, Red Hot Chili Peppers'dan Neil Young'a, hatta bu sayı konuğumuz Miles Kane'in The Last Shadow Puppets'ının son albumüne kadar aklınıza gelecek tüm büyük müzik albümlerinde Rick Rubin'in ve Shangri La Malibu'nun imzası var. Kendisi yalnızca bir müzik dehası değil, müzik felsefesinin ve kreatif sürecin üzerine oldukça fazla kafa patlatmış yalın ayaklı bir guru. Kendisini tanıyan herkes ağzından dökülen bilge birkaç cümleye bile razıyken o bize yeni kitabı Creative Acti verdi. Rubin'in nükteli bir dilde yazılmış yaratıcı sürece ilişkin olan tavsiyeleri yer yer çelişkili görünse de, sanatçıya sınırlamaları zorlayan bir hayat yaşamasını öğütlüyor. Aynı çelişkinin içinde bazen bu sınırlamaları aktif olarak benimsemeninse yardımcı olabileceğini söylüyor. Pratik yapmak her zaman iyi bir fikir, aynı şekilde rutinleri terk etmek de öyle. İşin daha eksiksiz bir şekilde gelişiminde egonun bir kenara bırakılmasının büyük öneminin olduğu ise artık su geçirmez bir gerçek. Sanatçı silahlarına ne kadar bağlı ya da ne kadar ödün veriyor? Tüm bu sorgulamaları kurnaz bir dille ve yılların verdiği tecrübe ile anlatan Rubin'in bu kitabı bazılarına göre Kaliforniya'nın yeni çağ Nostradamus'u. Kreatif sancılarınıza iyi gelecek bu kitap mutlaka okunmalı. Carlos ile Nick Cave, The Prodigy, Spice Girls gibi efsane isimlerin kayıt yaptığı Shoreditch'deki bağımsız stüdyo Strongroom'da tanışıyorum. Gecenin ikisinde Roger Waters'ın hepimizin merakla beklediği, Pink Floyd'un yeni Darkside of the Moon yorumunun kaydını bizden yaklaşık bir saat önce bitirdiklerini söylüyor. Kendimi adını daha önce duymadığım bu sessiz, dahi görünümlü adama bir anda yaptığı iş için ne kadar takdir aldığını sorarken buluyorum. Tüm dünya onu tanısın istiyorum. Ama o sadece işini yapıyor, müzik mutfağının görünmez kahramanlarından yalnızca biri. Mas, Caracas Venezuela'da doğmuş dört yaşında konservatuara başlamış, kendini 7 yaşında ilk mixtape kasetini yaparken bulmuş. 14 yaşında kendi şarkılarını kaydetmeye başlamış. Dizgili synth'lere ve davul makinelerine olan ilgisi sonrası o dönem kendi müziğini yapmaktansa başkalarının kayıtlarına yardımcı olmaya daha çok heyecanlanmış. 19 yaşından beri kayıt stüdyolarında çalışmaya devam ediyor. 23 yaşında Buenos Aires'e taşınıp 2015 yılında henüz 25 yaşında Famasloop'un alli estas parçasıyla ilk Latin Grammy adaylığını alıyor. Tam bir yıl sonra ikinci adaylığını alıyor. 2017'de ise Londra'ya taşınıp Strongroom'da kendi stüdyosu için çalışmaya başlıyor. Jessie Reyez, Yungblud, MGK, Tems, Summer Walker, Brent Faiyaz, Roger Waters, Chase & Status, Names, Flash Amazonas, Khartoum, Gran Radio Riviera, Ulde High, son zamanlarda birlikte çalıştığı isimlerden yalnızca bazıları. Son işi ise az önce de bahsettiğim Roger Waters'ın Dark Side of the Moonu. Mutfağın en önemli kollarından birinde olan bu isimlere sanatçılar kadar takdir gösteriyor muyuz? Bu bir soru işareti. Eminzada, kendine has stili ve güçlü düşünce sistemiyle kendini boyutlar arası bir sanatçı olarak tanımlıyor. Bakü Azerbaycan'lı yeni nesil yetenek, yaşadığı İstanbul, Los Angeles ve Londra gibi farklı şehirler dolayısıyla kazandığı farklı kültürler arası bakış açısını müziğine yansıtıyor. Müzik kompozisyonunda, klasik müzik arka planını, kaçış, kamp kavramı, tutku ve sanattaki özgürlüğü ile yeniden yorumlarken yarattığı yeni stil kendi kültürüne de bir saygı duruşu niteliğinde."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/neciydin-sen-filmci-mi-bir-tolga-karacelik-roportaji", "text": "Tolga Karaçelik'in inanca dair ilk ve en önemli anısı, 'çok çocukluğuna' tekabül ediyor. Belleğine mıh gibi çakılan o hatıranın ömründeki izi öyle belirgin ki kariyerinin ilk uzun metrajı Gişe Memuru'nun ilham kaynağı. Hikaye ayniyle vaki: Beş yaşındaki Tolga, hayalgücü geniş ve fena halde şövalye olmak isteyen bir çocuk. Bir gün, anne ve babasıyla Bodrum Kalesi'ne gidiyor. Annesi Hale Hanım, ressam olduğu kadar realist bir hanımefendi ve oğluna şövalyelerin yüzyıllar önce tarihten silindiğini tane tane anlatmaktan imtina etmiyor. Gelin görün ki Tolga, kendini şövalyelerle özdeşleştirmiş bir kez; aksine ikna olması mümkün değil. Kaleye girdiğinde karşılaştığı manzara, suratına gerçeği, tokat olup aşkediyor: Her yeri otlar bürümüş, sağda solda paslı zincirler mincirler... Şövalyeler şöyle dursun, ortada hiçbir şey yok. Ağlaya ağlaya dolanırken İngiliz Kulesi'ne adım attığında bir nevi mucizeye şahit oluyor: Milyonlarca pırıltının altında şövalyeler, ellerinde kılıçlarla çarpışıyor! Bunun üzerine fırlayıp alt kattaki annesine havadisi veriyor. Veriyor vermesine ya, Tolga, hayalgücü geniş bir çocuk demiştik değil mi? E, haliyle bu kez de annesi ikna olmakta zorlanıyor. O hayalgücü geniş, mutlu çocuğun üniversite tahsili, hukuka yazılıyor. Marmara Üniversitesi'nde İbrahim Kaboğlu'nun asistanlığını yapmış, 90'lık kağıtları örnek olarak sınıfa gösterilmiş, hepsinden önemlisi, avukat olmayacağını bal gibi bildiği halde, bile isteye ve çok severek hukuk okumuş bir öğrenci üstelik. Bunu diyen adam, yabancı basında 'Takip edilmesi gereken 35 yaş altı beş yönetmen' başlığı altında haber olmuş biri. New York'a sinema eğitimi almaya gittiği ilk hafta, okulda, eline 16 milimetrelik Arriflex bir kamera verirler. 1940'lardan kalmış, Berlin Olimpiyatları'nı çekmek için tasarlanmış, 'makine gibi makine' yani... Onunla ilk kısa filmi Güdü'yü çeker. Öğrencilerin filmleri, yine öğrencilerin değerlendirmesine sunuluyordur. Kaybettiği çocuğunu yeniden doğurmak için çabalayan bir adamın hikayesini anlattığı film, 320 civarında öğrenciden 280'inin oyunu alır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/nefesi-kesilenlere-nefes-olanlar-blacklivesmatter", "text": "İlk insanların Afrika'dan dünyaya yayıldığını unutan dünya insanı, bu sefer Afrika kökenlilerle tüm dünyaya yayılmaya başlayan dev bir harekete tanık olmaya başladı. 2013'te başlayan #BlackLivesMatter hareketi 2020'de hızlanarak ilerlerken, siyahlarla sınırlı kalmayarak farklı ten renklerini de içine alan dev bir isyana dönüştü. Bu süreçte sadece George Floyd'a değil, nefes alamayan herkese üzüldük ve üzülmeye devam ediyoruz. Diğer taraftan nefesi kesilenlere üzüldüğümüz kadar nefes alma hakkımız için dünyaya nefes verenlerin var oluşlarına sevinmemiz de mümkün. Bunun için önce dünyaya nefes verenlerin kim olduklarını bilmemiz ve yarattıkları değerin farkına varmamız gerekiyor. --Irkçı söylemleri desteklemese bile var olmalarına göz yuman dünyanın en büyük sosyal medya platformundaki tüm reklam yatırımını durdurarak, nefret söylemine tepki veren reklamverenler arasında başı çeken The North Face. --Sadece ABD'de değil, her kültürde koyu tenlilerin neden daha çok acı çektiğini sorgulayan rapçi Andre 3000. --Markalar dünyasının en efsane sloganlarından biri olan 'Just Do It''i bir seferlik de olsa 'Don't Do It'e çevirecek kadar özgür düşünebilen Nike. --Ezeli rakibi Nike'ın 'For Once. Don't Do It' tweet'ini, 'Together is how we move forward diyerek paylaşma jestini gösteren adidas. --Fransa'da polis tarafından öldürülen erkek kardeşi Adama için adaletin peşini bırakmayan ve George Floyd'un başlattığı dalgayla, ABD dışındaki en büyük siyah hareketinin öncülüğünü yapan Assa Traore. --Ambalaj metinlerinde yer alan 'beyazlatma' kelimesini artık kullanmayacağını resmi olarak açıklayacak kadar konuya hassasiyetle yaklaşan L'Oreal. --Ünlü moda evleri #blacklivesmatter akımına mesajlarıyla destek verirken, bunlar arasındaki bazı markaların, beyaz stilistlerle çalışmayan siyah ünlüleri giydirmediklerini açıklama cesaretini gösteren moda stilisti Jason Bolden. --Kendini çektiği fotoğrafları, görsel aktivizm amaçlı kullanan ve yarattığı çarpıcı etkiyle dikkatleri üzerine Güney Afrikalı sanatçı Zanele Muholi. --Yara bantlarını sadece beyazların tenine uygun renkte üretmekten vazgeçerek Band-Aid markasıyla her ten rengine göre yara bandı üreteceğini açıklayan Johnson & Johnson. --Dondurma dünyası keyifli ve eğlenceli olmalıdır genellemesini reddederek, en politik konularda bile yumruğunu masaya vuran Ben & Jerry's. --Süper kahramanlar sadece beyaz olur kuralını yıkarak ilk siyahi süper kahraman T'Challa'yı ete kemiğe büründüren ve onu Afrofuturist bir ülke olan Wakanda'nın kralı ilan eden Black Panther ekibi. --Hiçbir yere ait olmadığı için değil, her yere ait olduğu için Ben her zaman bir mülteci olacağım diyen, Valentino'nun yüzü siyah top model Adut Akech. Yukarıda bir kısmını andığımız kişi ve kurumları ne kadar iyi tanırsak, içimizde uykuya yatmış olan aktivisti o kadar hızlı uyandırabiliriz; belki de uyandırmanın da ötesinde, sağduyuyla harekete geçirebiliriz. İşte bunun için, GQ Türkiye'nin yeni manifestosunda da söylediği gibi '#kolektifbak' davetine kulak vermenin ve 'ben bilincinden çıkarak biz bilincine geçmenin' tam zamanı. Günün sonunda karanlığı yaratan biziz; aydınlığa doğru ilk adımı atanın da biz olacağımız gibi. Bu yazı GQ Türkiye Yaz 2020 sayısında yayınlanmıştır. Ahmet Akın'ın 'Markalardan Yeni Beklentimiz: AKtivizm' yazısını buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/nerede-bu-ozbenlik", "text": "İnsanların Instagram'da 'mükemmel fotoğraf'ı paylaşmak arzusuyla -kelimenin gerçek anlamıyla- can verdiği bir çağdayız. Geçtiğimiz aylarda, Kaliforniya'daki bir ulusal parkta sosyal medyada gördükleri evlilik teklifi fotoğrafının aynısını çektirmek isteyen çift, 900 metre yükseklikten düşüp öldü. Bu yılın başında bir adam, sosyal medyada popüler olan 'zıplayarak atlama pozu' için Urfa Kalesi'nde bir kayanın üzerine çıktı. Kayanın üzerinden zıplayarak küçük alana düştükten sonra dengesini kaybederek 40 metreden kayalıklara yuvarlandı. Dünyanın dört bir yanında fotoğraf uğruna ölümler arttı. Ölüm nedenleri arasında yüksekten düşmek ilk sırayı alıyor, suda boğulmak, kurşun yarası, tren çarpması peşi sıra geliyor. Birkaç ay önce, Hindistan'da bir adam rayların üzerinde selfie çekmeye çalışırken trenin altında kaldı. Yeni Zelanda'daki Waikato nehrinde bir kayanın üzerinde poz veren 21 yaşındaki genç kadın suya düşüp boğuldu. 17 yaşındaki çocuk St. Petersburg'da 9 bin metre yüksekliğindeki köprüye tırmanıp arkadaşlarını etkilemek için çektiği selfie'nin ardından dengesini kaybedip düştü. Meksika'da 21 yaşındaki genç, Facebook sayfasına koymak için elindeki silahla selfie çekmeye çalışırken kurşun yanlışlıkla başına isabet etti. İran'da iki kadın kullandıkları arabanın içinde karaoke yaparken video çekmeye başladılar. Yoldan gözlerini kaçırınca da kaza yaptılar. Ambulansta bile selfie çektiler. Sadece ölümler, kazalar da değil... Olağandışı pek çok sahne yaşanıyor. Ünlü kimsenin cenazesinde musalla taşındaki tabutla poz verenden tutun da, birkaç dakika önce ölen babasının fotoğrafını çekip Facebook'ta paylaşan, hastanede solunum cihazıyla ya da serum takılı halde fotoğraf çektiren, ne ararsanız var. 2016'da Psychological Science dergisinde yayımlanan bir araştırma, sosyal medyada 'like' almanın insan beyninde çikolata ve para ile aynı doyum merkezlerini tetiklediğini ortaya koydu. Yani 'like'ların verdiği tatmin, çikolatanın veya para kazanmanın verdiği zevkle çok benzer. Bu araştırma 13 ila 18 yaşları arasında gençlerin Instagram gönderilerine bakarken beyin aktiviteleri incelenerek yürütülse de, yetişkinlerin bu meselede ergenlerden pek de farklı olmadığını rahatlıkla gözlemliyoruz. Sosyal medyada beğenilme, onaylanma ve popülerlik arzusu öyle bir noktada ki artık, bunun yanında çikolata krizi hafif kalıyor. 'Sosyal medyada ünlü olmanın yolları' başlıklı tonla makale yazılıyor; 'internet yıldızı' olma yolunda sosyal medya profilinizi nasıl oluşturacağınız ve takipçi toplayacağınız anlatılıyor; takipçilerinizi tanımanız, çevrimiçi oldukları saatleri bilmeniz ve o saatlerde paylaşım yapmanız tavsiye ediliyor. Onlarla diyalog kurmanızın önemi vurgulanıyor. Sosyal medyada şöhretin yolu pek çokları için OOTD etiketinden geçiyor. Bu etikete katılımın, kişiyi özellikle Instagram'da şöhret basamaklarına yönlendirdiği söyleniyor. Sosyal medyada bu etiketin eşlik ettiği 2 milyondan fazla gönderi var. Samimiyetin takipçi toplamak için elzem olduğu belirtilse de, sosyal medya samimi olanlardan çok samimi taklidi yapanların ağırlığını koyduğu bir dünya. Büyük ölçüde OOTD etiketinin tetiklediği bu eğilim aslında samimiyetten ziyade, sahtelik göstergesi. Bu sahte olma hali bir yandan yeni bir kültür yaratırken, bazen de popüler kültürün alay konusu olabiliyor. Gülse Birsel'in yazdığı Jet Sosyete dizisinde örneğin, Sarp Apak'ın canlandırdığı Ozan karakteri, ekonomik krizin ailesini vurmadığını dünya aleme göstermek için 7 bin TL'lik bir parfüm alıyor, onunla fotoğraf çektirdikten sonra parfümü iade ediyor. Böylelikle, Biz aile olarak krizin farkında bile değiliz, kriz bize uğramadı mesajını veriyor. 'Abartılı paylaşım'la inşa edilen bu sahtelik içinde, gerçek olsun olmasın, gidilen her yer, yenen her yemek, giyilen her kıyafet ve yapılan her aktivite, yani hayatın kendisi bir gösteriye dönüşüyor. Pek çoklarını takipçi 'satın almaya' bile iten bir sahtelik söz konusu. İnsan hem kendine hem de hayatına yabancılaşıyor. Davranışlar sanal davranışa, duygular sanal duygulara dönüşüyor. Kişi artık kendi değerini kendisi belirleyemezken, bu değer başkalarının ona biçtiği 'like'larla, övgü dolu yorumlarla, kalp gözlü emojilerle belirleniyor. Sosyal medyada kendine bir kimlik yaratmaya çalışan kişi, gerçekte kim olduğunu unutabiliyor. Korkarım, teknolojyi icat eden toplumda birey, gerçek ve sahte kimlikleri arasında sıkışmış, kendi gerçekliğine tahammül edemeyen, tüketimin esiri, hayatını bile tüketime sunmuş halde. Yani, örümcek olarak çıktığımız bu yolda, maalesef çoktan sineğe dönüştük bile."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/obi-wan-olunmaz-dogulur-mu", "text": "Star Wars'u hayatınızın hangi döneminde izlerseniz izleyin veya hangi üçlemenin hayranı olursanız olun, Ewan McGregor her zaman o evreni tanımlayan parçalardan biriydi. Haziran başı itibariyle IMDb kredilerine baktığımızda 95 oyunculuk kredisi var, dile kolay. Çoğumuzun hayatına Trainspotting ile girdi belki ya da diğer filmlerini ve dizilerini onu Obi-Wan olarak tanıdıktan sonra keşfettik. Günün sonunda Star Wars evreninde yer almak bile bir oyuncuyu ölümsüz kılmaya yeterken, McGregor filmografisine Moulin Rouge!'u, Black Hawk Down'ı, Beginners'ı ya da Fargo'yu da ustalıkla ekledi ve bugün geldiğimiz noktada, bir efsanenin yeniden doğuşunun zamanı geldi. 2005'te Revenge of the Sith, The saga is complete cümlesiyle çıkmıştı. Mesajını açıkça ifade ediyordu. McGregor da üçleme sonlandığında, kendi üstüne düşeni yaptığının farkında olduğunu söylüyor. Ancak George Lucas'ın dokuz orijinal hikayesi olduğunu o zamanlar da bildiğini, dolayısıyla yeni bir üçlemenin geleceğinin de farkında olduğunu anlatıyor. Söz konusu Star Wars gibi bir evren olduğunda, iş elbette sinema salonlarının dışına taşıyor. Star Wars, orijinal üçlemenin yayınlandığı yıllardan beri dünyanın en büyük markalarından ve bu markanın devam filmleri, animasyon serileri ve dizilerle genişlememesi pek mümkün değildi. Nitekim öyle de oldu. Obi-Wan Kenobi'nin kendi adını taşıyan ve karakterin derinliklerine inen, Ewan McGregor'u evrene yeniden davet eden dizi. Evet, pratikte Ewan seriyi yıllar önce terk etti ama Star Wars onu terk etti mi? Aslında geçen yıllar içinde yapılan işleri izlemekten vazgeçemediğini söylüyor. Yalnızca bir aktör olarak değil, bir hayran olarak da sinema salonunda perdeye ya da kendi salonunda ekrana kendini kaptırıyor. Aslında neredeyse McGregor'un yaşıyla eşdeğer bir hikayeden bahsediyoruz. Küçük bir çocukken sinemada izlediği, yıllar sonra ana karakterine hayat verdiği ve bugün, uzun bir aranın sonunda hem onu hem de karakterini yeniden şekillendiren bir hikaye. Elbette iki üçleme de kendi zamanlarının ruhunu yansıttığı gibi, işin bir de hem üçlemeler hem de bugünkü dizi için geçerli olan teknoloji boyutu var. Daha açık bir ifadeyle, teknolojinin film yapım süreçlerine nasıl dahil olup hikayeyi nasıl etkilediği konuları. George Lucas'ın ilk filmleri çekerken ve CGI dünyaları henüz hayatımızın vazgeçilmezi olmadığı zamanlarda karşılaşılan zorlukların paralel evrendeki benzerleri, Ewan McGregor'un set anıları arşivinde yerini alıyor. Yeşil ekran önünde, mavi setlerde tek başıma çok zaman geçirdim. Hiçbiri gerçekten orada yer almayan uzaylılarla bir arada, mavi fonların önünde uzun yürüyüşler ve uzun çubuklarla konuşarak geçen zamanlarım oldu. Bunlar alışkın olduğum şeyler değildi ama umuyorum ki gerçekçi bir şekilde hayata geçirmeyi başardık. Ewan'ın bu sözleri, Obi- Wan Kenobi dizisini kapsamıyor. O yeşil ekranları kastederken kendi yer aldığı üçlemeden bahsediyor ancak özellikle The Mandalorian'la birlikte hayatımıza giren ve film endüstrisini baştan yaratan başka bir teknoloji var: Stagecraft. Aktörü çepeçevre saran devasa bir LED ekran. Üzerinde Obi-Wan Kenobi'de izlediğimiz arka planın gerçekten yer aldığı, örneğin bir çöl sahnesi çekilirken Ewan'ın baktığı her yerde çölü gördüğü, kafasını kaldırdığında gökyüzünü görebildiği, uzay gemilerinin gerçekten vızır vızır uçuştuğu yapay bir set. Bir nevi bir zaman kapsülü, bir simülatör. Tüm bu deneyimi, her boyutuyla tatmin edici olarak hatırlıyor. Obi-Wan Kenobi ilk sezonuyla yayında, eleştiriler görünen o ki bu defa Ewan'ın duyduğu tek ses değil; bütün dünya bu diziyi uzunca bir süre bekledi ve bana kalırsa yazının başında kurduğum cümlelerin doğruluk payı gitgide güçleniyor. Ewan McGregor, bugün bir aktörün kariyeri içinde bulunmak isteyeceği ayrıcalıklı konumlardan birine sahip; Obi-Wan'a dönüşüyor ve farklı jenerasyonlar için onu yaşatmayı ustalıkla sürdürüyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/odama-sinif-diyebilir-miyim-amca", "text": "Bu sene liseye başladım. Durumum hakkında özet geçiyorum: Sıram yatağımın dibinde, arkadaşlarım ekranda , teneffüs de olmadığına göre para harcamama gerek yok. Mouse artık bir parçam gibi, klavyenin her tuşuyla aram iyi değil. Okulda son zil çalınca, biraz yorulmak için bisiklete atlıyorum. Geçen seneye kıyasla biraz karışık, biraz pixel pixel, az hareketli bir okul hayatı bu. Lisenin böyle olacağını tahmin etmezdim. Ama yeni normaller böyleymiş. Maskeymiş... Dezenfektanmış... Sosyal mesafeymiş... Çadır tatilleri, Zoom görüşmeleri, dijital iklim grevleriymiş. İşin kötüsü düşüp yaralanmak gibi de bir şey de değil bu yaşadıklarımız. Yaramız iyileşecek mi, her şey eskisi gibi iyi olacak mı emin değilim. Ne etrafımdaki insanlar bu durumun geçeceğini söylüyor, ne de haberler. Olan, benim lisenin ilk gününe oluyor sayın seyirciler. Artistlik yapmıyorum. Hepimiz resmen seyirciyiz olan bitene. Dünya Doğayı Koruma Vakfı Yaşayan Gezegen Raporu'nda yeni açıkladı: Yaban hayvanları nüfusu son 50 yılda üçte iki oranından daha fazla azalmış. 63 yıl önce doğsaydım, şimdikinden üç kat daha fazla aslan, zebra, köpekbalığı, fil ya da gorilin olduğu bir dünyada yaşayabilirdim. Ama şimdi ekran başında David Attenborough belgesellerini izliyorum. 63 yaşıma geldiğimde artık fil diye bir canlının kalmama ihtimalini düşünüyorum. Kökten bir değişim yaşanıyor sanki. Yıllardır ormanlarda avlanırken, şimdi insanlara av olan yarasa... İstanbul'un tam ortasından yapay bir kanal geçecek olması... Amerika'daki orman yangınları ve Sudan'daki seller. Hepsi birbirinden farklı ama sert değişimler. Bu yazı Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır. Atlas Sarrafoğlu'nun 'Okulu Kırma 2.0' yazısını buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/odevini-yap-sonra-oynarsin", "text": "Uluslararası seviyedeki profesyonel sporcuların ortak özelliği spora 3-4 yaşlarında başlamış olmaları. Babası Kanadalı bir milyarder olan Stroll için de böyle bu, Slovenya'nın mütevazı bir köyünde büyüyen, babası da motokros yarışçısı olan Dünya Motokros Şampiyonu Tim Gajser için de. Bu elbette, o yaşlardaki yavru insanın özgür iradesiyle alınan bir karar değil. Demek ki, 'hedef, ödev ve oyun'dan oluşan bir denklem kurarsak ve bu denklemi bir tahterevalliye benzetirsek, rahatlıkla söyleyebiliriz ki ebeveynler bu kaldıracın altındaki denge merkezini oluşturan yerde duruyor. Denklem dengede ise başarı beraberinde geliyor. Süreç değişiyor, hedefe giden yolda başlangıçla varış noktası arasında yaşananlar ve aileden gelen imkanlar değişiklik gösterebiliyor; sporda başarıya ulaşmak için yola çok erken yaşlarda koyulma ve yıllarını bu hedefe adama gerekliliği pek değişmiyor. Yaptığım hiçbir sporda profesyonel olamadım. Sporculuğum da tartışılır. Kendi denge merkezimi kendim oluşturduğumda ise profesyonel olmak için çok geçti. Buna rağmen tüm süreçte yaşadıklarımın hayatıma katkılarını 'kek kalıbı değil, kekin kendisi' diye özetleyebilirim. Her anına, her başarısızlığa, her yenilgiye değer. Ve farkında olmadan bu denklem, kendi dengemi bulmama, anlamama ve uygulamama yardımcı oldu. Kendimi bildim bileli dengemle sık sık oynuyorum. 'Sevdiğim şeyi, sevdiğim şekilde yapmak' beni dengede tutuyor. Bunu yeni keşfetmedim. Ama bu formülü nasıl kullanacağımı fark ettikten sonra bilgisayar oyunundaki tüm özellikleri açan şifreyi bulmuş gibi oldu hayat. Bazen önce denge merkezimi oluşturacak hedefi koyuyorum, bazen de önce oyunu koyup onu nasıl dengeye alabileceğime bakıyorum. İkisini ayrı ayrı ele almak ya da karşı karşıya yazmak çok doğru gelmiyor. Aslında iç içeler, birbirlerinin yerine de geçiyorlar. Şu an profesyonel olan futbolcu için geçmişte futbol oynadığı her an aslında ödevdi. Ama o an oyun oynuyor gibi algılanıyordu. Şimdi çok iyi yönetici olan biri için çocukken arkadaşlarıyla oynadıkları oyunu organize etmek aslında ödevdi. Ama o da oyunda görünüyordu. Odağınızı ödevden alıp, oyuna verdiğinizde başarı geliyor. Hedefiniz bir bilim insanı olmak ise o hedefin oyunlarını oynayın; bir yarışçı olmak ise o hedefin oyunlarını. Yeter ki oynamaya gönlünüz olsun! Bu yazı GQ Türkiye Denge sayısında yayınlanmıştır. Sezer Savaşlı'nın Garaj'ın Genre'ı Olur Mu? yazısını da buradan okuyabilirsin. Bir GQ Türkiye Orijinali GQ Garaj, ilk sezonu ile YouTube kanalımızda."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/okan-oflaz-mutlu-hayvanlar-ciftligi", "text": "Telefon çaldığında irkildi, saat gece yarısına yaklaşıyordu, kötü bir haber mi diye düşünerek endişeyle açtı telefonu. Telaş içindeki ses hızlı hızlı bir şeyler anlatıyordu, Bir at, bacağı kırılmış, günlerdir... Bölük pörçük kelimeler yavaş yavaş zihninde yerine oturdu. Edirne'nin Enez ilçesinde, Yunanistan sınırına yakın bir noktada bacağı kırılmış bir at günlerdir sokakta kıvranıyordu. Okan Oflaz'a bu haberi veren arkadaşı Ege Sakin'di. Oflaz Seni birazdan arayacağım deyip kapadı telefonu, kafasını toplamaya çalıştı önce. Hızla köpeklerini bahçeye çıkardı, onları uzun uzun dolaştıracak vakti yoktu. Sonra hemen arabasına atladı, yarım saat içinde arkadaşının kapısındaydı. Arabayı ilaçla doldurup tanıdık bir veteriner hekimi de gece vakti yanlarına katıp yola çıktılar. Sabaha karşı, hava iyice soğumuşken vardılar atın yanına. Okan Oflaz'ın hayatının dönüm noktalarından biri bu hikaye. O atı, o sabah kaybetti Oflaz ama kendi deyişiyle 'bir aydınlanma' yaşadı. Yaklaşık dokuz yıl uğraştı ve sonunda Türkiye'deki ilk ve tek 'Yük Hayvanlarını Koruma ve Kurtarma Derneği'ni 2018'de kurdu. 20 kişilik bir ekipler, derneğin başkan yardımcısı da atı kaybettikleri gece Oflaz'ı arayan Ege Sakin. Hepsi kendi alanında başarılı isimler. Aralarında veteriner hekimler, medya dünyasından isimler var. 15 yıldır hayvan hakları aktivisti olan Oflaz bir halkla ilişkiler uzmanı ve aynı zamanda proje danışmanlığı yapıyor. Bu başarılı isimlerin hepsinin amacı ortak: Kimsenin umursamadığı yük hayvanlarına sahip çıkmak. Zira onlar sakatlandığında ya da hastalık geçirdiğinde tedavileri çok masraflı olduğu için bir kenara bırakılıyor. Sahipleri çoğunlukla bir atın ya da eşeğin ayağı kırıldı mı kurtarılamayacağına, Oflaz ve yanındakiler ise tam tersine inanıyor. Resmi bir kuruluş olmadan önce de gönüllü kurdukları istasyon çiftliklerinde, yine gönüllü veteriner hekimlerle bakmışlar bu hayvanlara. Şimdi engelli, yaşlı ve sahiplenilmeyen hayvanların rahat ve huzurlu yaşadığı kurtarma çiftliklerinde inekler, atlar, eşekler hatta bir de deve yaşıyor. Toplamda 400 kişiler. Çoğu iri cüsseli hayvanlar olduğu için giderleri de epey fazla. Derneğin temel amaçlarından biri yük hayvanlarıyla ilgili farkındalık yaratmak. Hayvanların tedavilerini yaptırmaya ve tedaviden sonra sahiplendirilebilecek olanları doğru ailelerle buluşturmaya çabalıyorlar. Hırpalanan canların sığındığı bir huzurevi diye tanımlıyor burayı Oflaz, yüzüne yumuşak çizgiler yayılıyor bu kez. Hayat boyu hiç sevgi görmeyen, sakatlanıp hastalanınca da ölüme terk edilen hayvanların artık doyasıya sevildiğini anlatıyor. Adalar'dan yaralı gelen çok sayıda atı kurtardıklarını söylüyor gururla. Bu süreçte Sezen Aksu, Özge Özpirinçci gibi ünlü isimlerden büyük destek görmüşler. Sezen Aksu'nun dernek aracılığıyla sahiplendiği Boza isimli bir sıpası var. Boza, Kayseri'nin Tomarza ilçesinde, bir tarlada prematüre doğmuş. O dünyaya geldiği an annesi hayata veda etmiş. Ölen annesini emmeye çalışırken bulunan küçük sıpa önce Kayseri Hayvanları Koruma Derneği'ne teslim edilmiş ama onlar bu prematüre bebeğe bakmakta zorlanmışlar. Devreye önce Oflaz'ın derneği sonra da Sezen Aksu girmiş ve Boza'yı sahiplenmiş. Her saat başı yurt dışından getirilen özel bir karışımla beslenmesi gereken Boza'yı hayata bağlamışlar. Oyuncu Özge Özpirinçci de Diyarbakır'da küçük yaşta üzerine çok fazla yük bindirildiği için derisi yara olup kurtlanan altı aylık Zilli'yi ailesinin Gebze'deki çiftliğine almış. Gördüğü sevgi ve ilgiyle kısa sürede toparlanmış. Çiftliktekiler dışında Oflaz'ın evinde de yanından ayrılmayan iki köpeği var. Birinin adı Lucky. Benim için dünya demek. Dünyanın en zor ama bir o kadar da muhteşem köpeği. Onun için sanki sadece ben varım dünyada. Odadan odaya geçtiğimde bile ağlar arkamdan'' diye anlatıyor Lucky'le aralarındaki bağı. Diğerinin adı Fıtıt. Eşine doğum günü hediyesi olarak gelmiş. Biraz sıkıntı çekmiş bir köpek. İdrar kesesinde taş olduğu için önceki sahipleri terk etmiş, masrafa girmek istememişler. O da gölge gibi peşinden hiç ayrılmıyor. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/okumadan-kitap-kurdu-olma-sanati", "text": "Kitaplardan bahsetmenin en iyi yolu, onları hiç okumamaktır bazen. Açın Google'ı veya Wikipedia'yı, size istediğiniz kitabın anlam ve önemini anlatsınlar. Ayrıntılara, hikayenin tamamına neden ihtiyacınız olsun ki? Gereken tek şey, anahtar sözcükler. Mesela Ulysses adlı kitaptan bahsetmek için kilit isim ve ifadeler şunlar: James Joyce, modernizm, bilinç akışı, Dublin, Leopold Bloom, Stephen Dedalus. Ulysses'in, Homeros'un Odysseia destanının modern bir yeniden anlatımı olduğunu, kitabın müstehcenlik yüzünden yasaklandığını ve tüm zamanların en karmaşık romanı olarak görüldüğünü de bir kenara not edin. Partiye gitmeye hazırsınız. Dürüstlük, gerçekler, hakikat nerede kaldı, diyeceksiniz. Medeniyet ve sofistikasyon, bazen bunları reddetmek anlamına gelebiliyor. Katıldığınız partide kravatınız veya saç şekliniz yüzünden alay konusu olabilirsiniz. Ama kimsenin sizi okuduğunuz kitaplarla ilgili sorguya çekeceğini düşünmeyin. Fransız Prof. Pierre Bayard'a göre, kültürlü olmanın bütün kitapları okumakla alakası yok. Tam tersine. Okumasanız daha iyi. Bayard, How to Talk About Books You Haven't Read isimli kitabında kültürlü olmanın, ayrıntılarda kaybolmak yerine büyük resmi görmek anlamına geldiğini söylüyor. O kadar doğru bir gözlem ki bu, insan daha önce dile getirilmemesine şaşırıyor. Kültürlü insanın odaklandığı yer, herhangi bir kitap değil, kitaplar arasındaki bu bağlantılar ve ilişkiler olmalıdır diyor Bayard. Hepimiz kendi kütüphanelerimizin kütüphanecileriyiz. Musil'in romanındaki karakter gibi biz de tek bir kitapta kaybolmak yerine, ziyaretçimize büyük manzarayı göstermekle yükümlüyüz. Lisedeki edebiyat öğretmenim bu cümleyi okuyunca benden nefret edecek. Lakin kitapların okumak için değil, onlardan bahsetmek için var oldukları yönünde güçlü deliller var. Bu acı gerçeği Balzac'ın en ünlü kahramanlarından Lucien Chardon da keşfetmiş zamanında. Paris, seni fethedeceğim! diyerek yola çıkan Lucien, burada yayıncılık ve gazetecilik alemlerini yöneten küçük çevrenin içine giriyor. Tanıştığı gazeteci Etienne Lousteau, parasızlık yüzünden, zamanında hakkında yazı yazdığı kitapları satıyor. Lucien bir de bakıyor ki sayfalar hiç açılmamış. Şöyle bir karıştırdım yalnızca diyor bunun üzerine Lousteau. Ama Balzac'ın okumamak hakkındaki öyküsü burada bitmiyor. Şiir yazan, büyük bir şair olmayı isteyen ve bir yayıncıya şiirlerini göndermeye hazırlanan Lucien, Lousteau'yla birlikte şiirlerinin el yazması sayfalarını mürekkeple işaretliyor. Yayıncının şiirleri okuyup okumadıklarını böylece anlayacaklar. Yayıncı Dauirat, Lucien'e şiirlerini çok beğendiğini ama iyi satmayacakları için yayınlanamayacağını söylüyor. Lucien dikkatle baktığında, şiirlerinin okunmamış olduğunu fark ediyor. Sonra da Dauirat'ın okumadığı halde şiirleri hakkında konuşabildiğini. Bayard, kitapların içinin değil, kitaplar hakkında yaratılmış fikirlerin egemenliğinde olduğumuz bir çağı tarif ediyor. Dauirat, Hugo'nun kitaplarını basmadan önce okumadığı gibi, Lucien'inkileri basmayı reddederken de buna gerek duymuyor. Çünkü yazarlar ve kitapların kültürel değerlerine ulaştıkları düzlemde okumak istisnai bir eylem. Valery, Proust hakkında Andre Gide ve Leon Daudet'nin ne kadar övgü dolu satırlar yazdığını okumuş. Bu iki yazar bu konuda anlaşabiliyorsa, kendisinin de Proust'un büyük yazar olduğuna kefil olacağını söylüyor. Zaten Valery, çok az okuduğunu söylediği Proust romanlarının da okumamak ve unutmak üzerine oldukları görüşünde: Onun kitaplarının tek bir sayfasını açıp şöyle bir bakarak tamamı hakkında bir fikre sahip olabilirsiniz. Kitabın her sayfası, merkeze eşit uzaklıkta. Hepsini okumanıza gerek yok. Pek çok konuda olduğu gibi, burada da en veciz sözü Oscar Wilde söylemiş: Eleştireceğim kitapları hiç okumam, onlar hakkında önyargıya kapılmamak için. Bir kitaba 10 dakika ayırmanın yeterli olduğunu, dikkatli bir gözün ilk birkaç sayfaya bakarak bütün anlamını çıkarsayabileceğini belirtmiş. Kitaplara kölece bir bağlılık, onları okumayı her şeyin önüne koyan bir dünya görüşü, ona kalırsa insanın kendini gerçekleştirmesine de engel. Ne de olsa kitapları okuma külfeti ortadan kalktığında, okurlar özgürlüklerine kavuşuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/olimpiyat-sehri-olmak-ya-da-olmamak", "text": "Olimpiyat komitesinin tam olarak altı yıl önce resmi olimpiyat logosunun duyurusunu yaptığı gün, farkında olmadan aynı zamanda ilk krizine merhaba dediği gündü. Basınla paylaşılan yaratıcı çalışmanın Belçika'daki bir tiyatronun logo tasarımından esinlenilmiş olmasının ortaya çıkması ve Belçikalı tasarımcının yasal süreci başlatacağını açıklamasıyla, Tokyo Olimpiyat Komitesi olimpiyat logosunu değiştirmek durumunda kaldı. Daha sonra pandemi nedeniyle olimpiyatların 2020'de yapılamayacağı kesinleşince, 124 yıllık olimpiyat tarihinde ilk kez alınan bir kararla Tokyo 2020 ismini değiştirmeden bir yıl ileriye ötelendi. Şubat 2021'e geldiğimizde ise Olimpiyat Komitesi Başkanı Yoshi Mori'nin, uzun konuştukları için kadınların katıldıkları kurulların da uzun sürdüğünü açıklaması ve konuşma sürelerinin kısaltılmasından bahsetmesi, sponsorların olumsuz görüş bildirmesiyle, kendisinin istifasına neden oldu. Dünyada bilinen en yaşlı insan olan 118 yaşındaki Japon Kane Tanaka'nın Olimpiyat meşalesini tutması fikri ise, çok beğenilmesine rağmen yine pandemi nedeniyle programdan çıkarıldı. Tokyo halkının önemli bir bölümü, aşılanma sürecinin yavaş ilerlemesi nedeniyle, Olimpiyatların başlamasına çok az süre kalmış olmasına rağmen organizasyonun tekrar ötelenmesini istedi ve bu amaçla imza topladı. 2016 Rio Olimpiyatları'nı 5 milyar kişinin izlediğini düşünürsek, ülkelerin şehir markalarını güçlendirme hedefiyle bu kadar çok kişiye ulaşabilen bir etkinliğe ev sahipliği yapmak için gösterdikleri ısrarlı çabayı anlayışla karşılayabiliriz. Ülke markası kavramını ilk olarak 1996 yılında kullanan Simon Anholt, en başarılı 50 ülke markasının değerini ölçümlediği Anholt-GfK Roper Nation Brands Index ile bu alanda dünyada en çok güvenilen isim olarak görülüyor. Ülkeleri markalamanın bir pazarlama etkinliği olmadığını söyleyen Simon Anholt'a göre ülkeler ve şehirler doğru stratejilerle doğru projeleri hayata geçirdiklerinde ve tüm dünya için fayda yarattıklarında, doğal olarak marka değerlerini artırmış oluyorlar. Olimpiyatları gerçek anlamda şehir ve ülke markasını güçlendirmek için kullanma stratejisinin ilk örneği olarak Hitler dönemi Almanya'sının 1936'da Berlin Olimpiyatları'nı düzenlemesini gösterebiliriz. Daha güzel bir örnek vermek istersek, Asya kıtasının ilk organizasyonu olan 1964 Tokyo Olimpiyatları, Japonya'nın modernleşme sürecinin ilk projelerinden birini oluşturmuştur. Tokyo 1964, 2. Dünya Savaşı sonrasında Japonya'nın dünya sahnesine tekrar çıkmasının sembolü olarak Japonya markasının parlamasına hizmet eden önemli bir etkinlik olarak tarihte yerini almıştır. Bugüne kadar şehir markasına en çok değer katan olimpiyatlar arasında iki şehrin ismi geçiyor: Los Angeles ve Barselona. 1984 Los Angeles Olimpiyatları'nın başarılı görülmesinin arkasında, şehrin kendisini olimpiyatlar sayesinde bir Hollywood şehri olmanın ötesine taşıması ve yeni stadyumlar inşa etmek zorunda kalmadan tüm organizasyonu akıllı bir şehir markası yatırımına dönüştürmesi yatıyor. 1992 Barselona Olimpiyatları ise o zamana kadar sıkıcı bir endüstriyel şehir olarak görülen Barselona'nın yeniden doğuşu için bir sıçrama tahtası oluşturması nedeniyle başarılı bulunuyor. 2012 Londra Olimpiyatları'nın sadece şehir markasına değil ülke markasına katkısı da yüksek olmuştur ve spor ile sınırlı kalmadan müzik, yaratıcılık ve köklü bir geçmişi olmak gibi kriterlerde de İngiltere'nin imajını yükseltmiştir. Diğer taraftan talihsiz bir saldırının gerçekleştiği 1972 Münih Olimpiyatları sporcu görüntülerinden çok kayak maskeli terörist resmiyle anılmaktadır. 2004 Atina Olimpiyatları sonrasında terk edilerek eskiyen yapılar ise Yunanistan'ın kamu borçlarını artırarak ekonomik krize girmesine neden olan dev semboller olarak yerlerinde duruyorlar. Olimpiyatlara ev sahipliği yapmanın bir şehire ne kazandırdığı ve ne kaybettirdiği her zaman tartışılan bir konu olmuştur. Olimpiyatlar bir taraftan bütün dünyadan spor izleyicilerinin olimpiyat şehrine akın etmesini sağlarken, diğer taraftan normalde her koşulda gelecek olan diğer ziyaretçilerin gelmesine engel olabiliyor. Özellikle Londra gibi çok sayıda turist çeken şehirlerde, oyunların gerçekleştiği yaz o ülkeye gelen toplam ziyaretçi sayısında düşme yaşandığı görülebiliyor. Birçok olimpiyat şehrini pişman olma noktasına getiren toplam bütçe konusunda, Oxford Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre 1960'dan bugüne bütçesini aşmayan bir olimpiyat olmamış ve oluşan bütçe aşımı oranı ortalamada %172 olarak hesaplanmış. İlk olarak 7.5 milyar Dolar olarak açıklanan Tokyo 2020'nin bütçesi ise henüz oyunlar başlamadan en son revizyonlarla 15.4 milyar Dolar'a çıkmış. Dünyanın geldiği noktada şehir markasını güçlendirmek için oyunlara ev sahipliği yapmak yetmiyor; dünya vatandaşlarının gönlünü kazanacak projeleri hayata geçirmek gerekiyor. Geri dönüşüm bilinci ve talebi hızla yükselen bir dünyada, Tokyo Olimpiyat Komitesi 2017 yılında açıkladığı bir kampanya ile Japonya halkından topladığı kullanılmış cep telefonları ve küçük elektronik aletleri geri dönüştürerek oluşturduğu %100 sürdürülebilir madalyalarla zihinlerde yer almak istiyor. Krizi fırsata çevirmenin önemini duymaktan çok sıkılmış olsak da, krizli başlayan resmi olimpiyat logosu konusunda iyi bir noktaya gelindiğini söyleyebiliriz. Japon sanatçı Asao Tokolo, Tokyo 2020'nin yeni logosunu tasarlarken 400 yıllık Ichimatsu Moyo tekniğini kullanmış. Üç farklı dörtgen formunun çoklu kullanımıyla oluşturulan damalı tasarım, çeşitliliğin içinde yaratılan birlik duygusunu temsil ediyor. Olimpiyatlar ve Paralimpik Oyunlar için aynı sayıda dörtgenin kullanıldığı logosuyla Tokyo 2020, 1.5 yıldır evlerine ve yakın çevrelerine çekilen dünya vatandaşlarını olimpiyat ruhu etrafında bir araya getirmek için hazırlandı. 2013 yılında Uluslararası Olimpiyat Komitesi, 2020 için İstanbul ve Madrid'i değil Tokyo'yu seçtiğinde dönemin başbakanı Shinzo Abe Başbakanlığa seçildiğimde yaşadığımdan daha büyük bir sevinç yaşadım demiş. 206 ülkeden 11.000 sporcunun yarışacağı Tokyo 2020'nin bittiği gün olan 8 Ağustos akşamı, bu sefer daha büyük bir sevinç yaşaması için Japonya'ya bol şans diliyoruz. Bu yazının bir versiyonu GQyaz21 Summer of Sports sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/one-man-band-miles-kane", "text": "Miles Kane ile Londra'nın doğusunda bize bin bir yüzünden yalnızca birkaçını gösterdiği bir yolculuğa çıkıyoruz. The Rascals ile başladığı müzik grubu yolculuğuna Arctic Monkeys'in Alex Turner'ı ile sahneyi paylaştığı The Last Shadow Puppets ile iki efsanevi albüme imza attıktan sonra solo olarak devam eden Miles Kane, bize yeni albümüyle tek başına dev kadro nasıl olunur anlatıyor, biz de onu Ali Kalyoncu ile birlikte East London sokaklarında takip ediyoruz. Bence sözler beni ben yapan şey. Evet geçmişe ait şeyleri çok seviyorum, yer yer T-Rex'i duyabilirsiniz, yer yer biraz oradan biraz buradan bazı ilhamları, ama bence her şey sözlerde bitiyor. Çünkü aslında çok bencil bir söz yazarıyım. Söz yazmak benim için bir terapi. O anda benim hayatımda olanlar önemli. Bu yüzden senin gibi insanlar o an ne yaşadığımı anlayabiliyor, ya bir ilişki hakkında ya bağımlılık her ne hakkında olursa olsun bir nevi bir yankılanma. Bence müziğin farklı stillerinde, ister glam rock olsun, ister soul ister biraz daha soundtrack tadında, ne olursa olsun bence beni duyabilirsiniz. Müziğimi bana ait yapan en temel şey bence sözlerim ve gitar çalma stilim. Bu aynı zamanda şu an yaptığım yeni albümün de ana fikri. Öyle bir evredesiniz ki farklı birçok şeyi iki katına çıkartıyorsunuz. Belki bazı evrelerde çok ileri gidiyorsunuz belki diğer evrelerde daha geride kalıyorsunuz. Bazen bir adama dönüşüyorsunuz bazen öbür adama. Benim için o an bana ne iyi hissettiriyor, nelerden etkileniyorum, en iyi özelliğim ne, bu benim için söz yazarlığım ve gitarım. Teller değil, brass değil, kilise korosu değil, yalnızca ben One Man Band'i en iyi bu şekilde izah edebilirim. Ben 11-12 yaşlarındayken benden yaşça büyük ve bir müzik grubu olan kuzenlerim James ve Ian sayesinde diyebilirim. Kendileri aynı zamanda şu anda yaptığım yeni albümün de prodüktörlüğünü yapıyor. Küçükken hep onların evindeydim ve onlarda olan ve bugün hala bende olan bir İspanyol gitarına takıntılıydım, sürekli çalardım. Ve bir Noel teyzem bana da bu gitardan aldı. Ian ve James beni her zaman müziğe başlatmaya çalışırlardı, okulda Ian'ın davul çalmasını izleyip vay canına, bu inanılmaz dediğimi hatırlıyorum. Onlar beni karşılarına oturttular ve ilk akorlarımı gösterdiler. Kuzenlerimin yapabildiklerini görmek öyle heyecan vericiydi ki ben de yapmak istedim. Okuldayken müzik gruplarında bulundum ama kimse gerçekten müziği benim kadar ciddiye almıyordu. O zamanlarda bir müzik grubunda olmak, uzun saçlarınızın olması yadırganırdı. Hala tam olarak kabul edilmiş bir durum değildi. Eğer uzun saçlarınız varsa insanların size bazı isimler takacağını bilirdiniz. O zaman gittiğim her yere annem beni bırakırdı. Küçük müzik aletleriyle dolu odalar tutardık, annemi her seferinde arayıp buraya gelip odaları tutmasını sağlardım. Beş pound gibi ücretlerdi; bilirsiniz kötü müzik aletleriyle dolu ucuz stüdyolar. Muhtemelen 12-13 yaşlarında Oasis'in erken dönemlerini izlemenin bende bıraktığı etki büyüktü. Ama ilk olarak 10 yaşımda kendimi müziğin içinde olma hayalini kurarken buldum. Mi Minör ! Bitter Sweet Symphony'nin akoruydu sanırım. Muhtemelen orada bahsettiğin çoğu grup için bu yaygındı. 60'lar mod olayını kilitlemiş gibiydi, beni heyecanlandıran şey de mod tarzıydı. İlk kez takım elbiseler büyük beden görünmüyordu. Çocukken takım elbise 9-5 çalışan bir ofis çalışanı için gibiydi, büyümeye başlayıp The Beatles'ı görünce takım elbisenin dar ve havalı bir şey olabileceğini anladım. Paul McCartney gibi insanları bu stille çalarken çelişkili bir şekilde öfkeli bir tavırları olduğunu fark etmek. Müzikteki öfke bir nevi öfkeli ol ama bunu yaparken havalı görün. Bunu görmek sana farklı bir his geçiriyor. Dürüst olmam gerekirse şu an bundan bahsetmek bile bana bu hissi veriyor. Ve garip olan bu stil üzerinde kostüm gibi durmuyordu. Eminim bazıları öyle görünmüştür, ama o zamana kadar kesinlikle sahip olduğum ince bir çizgi ve denge vardı; bu şekilde giyinip zaman makinesinden çıkmış gibi görünmemenin havalı bir duruşu var. Evet, kesinlikle; küçükken Liam Gallagher'ı görüp saçımı uzatırdım, John Lennon'ın denim-on-denim görünümlerini veya The Beatles kravatlarını görüp çok havalı göründüklerini düşünürdüm ve onlar gibi görünmek isterdim. Aslında bu kadar basitti. Pek çok kişi ama öncelikle sayacak olsam muhtemelen Oasis ve The The Beatles olurdu, ama en uzun süre dinlediğim T-Rex, sanırım bu da benim tarzımı oldukça iyi gösteriyor. Çok doğru. İnsanları da seviyorum, yalnız kalmaya ihtiyacım olduğu zamanları da. İnsanların etrafında olmayı ve onlarla birlikte yaratmayı seviyorum; bazen bir grupta olmam gerektiğini düşünüyorum, insanlarla bir odada olma, beraber müzik yapma fikri hoşuma gidiyor, aynı zamanda yalnız olmak daha stresli, daha fazla baskı oluşturuyor. Rascals'tan ve Last Shadow Puppets'ın ilk albümünden sonra solo devam etmeye karar verdiğimde, çok zor bir karardı çünkü konfor alanımdan ve arkadaşlarımdan ayrılıyor gibiydim, dürüst olmak gerekirse o dönem kendimi çok kötü bir adam gibi hissettim. İçimde bir parçam şansını denemek istedi, ama bence bu şimdiye kadar yaptığım en iyi şeydi. Biraz bencilce ama bazen bencil olmak zorundasın. Bilmiyorum, sanırım karşıt bir kutup yaratmak istedim. Gerçek bir solo albüm yapmak istedim; daha az ağır, daha çok dans pisti modunda, brass harmonilerinin yer aldığı ve küçükken dinlediğim Diana Ross tarzı, gerçek bir oldschool müzik. Bu albümle ilgili yapmak istediklerim çok netti. Arkamdaki kanepe! Şarkı yazmayı çok seviyorum, kanepede, stüdyoda, evde ya da herhangi bir yerde olabilir. Şarkı yazmak benim için yemek yemek gibi bir şey ve bunu yapmadığım zaman kendimi kötü ve tembel hissediyorum. Yazma sürecim her an olabilir; akşam yemeğinden sonra telefonda başlayabilir, koltukta televizyon izlerken olabilir; sen bir cümle söylersin ve bundan harika şarkı sözü olur diyebilirim. Küçük bir not defterim var, bazen ona, bazen de telefonuma not alıyorum. Açıkçası bu konuda çok açığım. Son zamanlarda yaptığım her şey, oldukça rahat ve kolay. Biraz özgür olmaya izin vermeye çalışıyorum. Kimsenin beni kontrol ettiğine dair bir hissiyatım yok. Biriyle çalışıyor olsan bile biraz arkana yaslanıp onları serbest bırakmalı, ortak bir yol bulabilmelisin; bence bu çok önemli. Birinin bir sözü yeniden yazalım demesine veya bunu farklı sözlerle deneyebilir miyiz demesine her zaman açığım; ve eğer önerisi daha iyiyse bu benim için hiç sorun değil. Eğer mutsuz olup kendi bildiğini yapacaksan işbirliği yapmakta bir amaç göremiyorum. Muhtemelen beni en çok gülümseten tulum giyip makyaj yaptığım en çılgın göründüğüm halimdi; glam rock çok severim, güreşe bayılırım, oldukça camp şeyleri seviyorum, garip bir şekilde benim drag versiyonum gibi. Ne zaman kendimi o makyaj ve tulum içinde görsem gülümsüyorum. Coup de Grace albümünde LA Five Four klibi için maske şeklinde bir göz makyajı ile tam bir süper kahraman gibiydim. Oldukça çılgın bir dönemdi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/osman-sezener-basrolde-ates", "text": "Şansı, ihtimali bol bir gezegenin parçasıyız, bereketi hudutsuz bir yaşam devridaiminin de. Doğaya 'ana' diyoruz; bundan güzeli olabilir mi? O da sağ olsun bir anne gibi bize bakıyor, akıyor, vaat ediyor ve temin ediyor. Yediğimiz, içtiğimiz, beslediğimiz her canlının şükrünü önce toprağa, sonra hava ve suya takdim ediyoruz. Ancak ben bugün atom altı taneciklerimin bana verdiği yetkiye dayanak, biraz da astrolojiye olan ilgimin müsaadesiyle, suretimi toprak, hava ve su dışındaki diğer yaşatıcı elemente çeviriyorum; ateşe. Zira ateşin de beni çağırdığını biliyorum, biraz da latifesiyle. Yıllardır ya da asırlardır üretmekten, büyütmekten aldığımız keyfe kendimizi o denli kaptırmışız ki, işin en can alıcı diğer kısmını hızlıca geçip gidiyoruz: Pişirmek! Neyse ki; Ateş hep buradaydı; fakat her şey onu nasıl kontrol ettiğimizle başladı. Ateşin başında toplanmak, bize bir arada olmayı; ondan korkmamak ise bize 'pişirmeyi' öğretti. En sade haliyle yaşam, ateş sayesinde artık daha uzundu. Bizden çok önceye uzanan bu hikayeler, bizi bir araya getiren kıvılcımlar oldu. OD; ismini de ilhamını da ateşe borçlu diyerek, iki kaşımızın ortasındaki üçüncü gözü açan birileri, daha açık ifadeyle Osman Sezener ve ekibi karşımıza çıkıveriyor. Bir zeytin bahçesinin içinde tarladan sofraya taşıdıkları ve odun ateşinde pişirdikleri lezzetleriyle OD Urla'ya hayat veren Osman Sezener son zamanlarda bize çok çok iyi gelenlerden. Odu zihnime çağırdığım anda sabırsız bir heyecan, ilgi alanıma iniş yapıveriyor. Önce zifiri bir odun kütlesinin görüntüsü geliyor gözümün önüne. Akabinde korun akıllara sığmayan renk seçkisi vuruyor üzerine; sarılar, kırmızılar, turuncular... Görüntüye meditasyonu girip çıkıyor, hani şu mum alevine bakarak yapılan. Birkaç milisaniye sonra ateşin kokusu süzülüyor burnuma. Odunu yaktığında aldığın ilk koku bu; anlatmak pek mümkün değil, ancak bildiğinize eminim. Ardından üç beş çıtırtı sesi tınlıyor ve ateşe atılan yemeğin şarkısı başlıyor. Marcel Proust gibiyim; tek bir ısırıkta milyonlarca sahneye gidiyorum. Camdan dışarı yönelttiğim düşüncelerimi Osman Sezener'e çeviriyorum, OD'a hayranlığımın kökeni belli; bir ateş hikayesinin nelere kadir olacağını görmek heyecan verici. OD Urla'nın ana karakteri adından da anlaşılacağı üzere ateş. Şef Osman Sezener'in uzun süren restoran işletmeciliği ve aktif şeflik döneminden sonra OD Urla, İzmir civarında bu tür restoranların eksikliğinden dolayı bir gereksinim olarak hayata geçmiş. Ege'nin zengin toprağından çıkan enfes malzemenin dört mevsim boyunca fine casual konseptinde ziyaretçilerle buluştuğu rüya gibi bir sığınak. Osman Sezener'i biraz tanıyınca OD Urla'nın konseptinin neden fine casual olduğunu anlıyorsunuz. Teknik ve performans bakımından 'yüksek', ancak hissiyat ve fiyat bakımından 'uygun'. Kısacası kimsenin korkmaması gereken bir konsept... İçinde fine-dining izlerini barındırsa da; bir Michelin kibirliliğinde değil. Zaten bana sorarsanız, dünya da artık öyle bir yer değil. Özellikle Akdeniz mutfağını temsil eden samimiyet olgusunda, Türkiye olarak sahip çıkmamız gereken değerlerin de bu minvalde olmasını düşünüyorum. Tam da bunun üzerine Osman Sezener'in bir röportajında mutfağı yıkarak tamamen açık hale getirdiklerini anımsıyorum. Sahneye sadece tek bir şef değil, tüm şefler çıkacaktı. Kim ne pişiriyorsa yaptığını anlatacak, müşterisini değil, misafirini ağırlayacaktı. Hatta öyle bir performanstı ki bu tabağın içinde sadece şef olmayacak, aynı zamanda iyi bir üretici de olacaktı. Hal böyle olunca çıktı mı ortaya iki mutlu kişi? Bir şef, bir üretici. Nitekim bu iki meslek arasında simbiyotik ilişki kurulduğu zaman, süreç hem daha etik, hem de daha tatmin edici ilerliyor. Aşçı üreticiyi besliyor, üretici aşçıyı besliyor. Muhteşem bir iyilik hareketi başlıyor bu aşamada. Her ne kadar şef ve üretici toprağın, tohumun, ziraatin, ekonominin ihtiyaçlarını bilse de; tüketen olarak bizler de bu işin sürdürebilirlik tekerini çeviriyoruz. Tabii gastronomi döngüsündeki en büyük tercümanımız, orta adamımızsa restoranlar oluyor. Bu nedenle bilge, doğasıyla barışık, hem kariyerinde, hem kişisel hayatında elini korkmadan vicdanına koyabilen, ahlakı bol, zihni açık şeflere çok ihtiyaç duyuyoruz. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/oyun-sektoru-nereye-gidiyor", "text": "Bugünü anlamak için eskiye gitmek gerek. İnsanların Homo Sapiens nitelemesini hak edecek kadar akıllı olmadığı bir süredir konuşuluyor. Birçok hayvanın alet yapabildiği düşünülecek olursa, insanlara Homo Faber demenin de anlamsız olduğu ortada. Peki o zaman biz kimiz? İnsana özgü, üçüncü bir özellik olarak Homo Ludens yani oyun oynayanlarız. Özellikle teknolojinin bu denli geliştiği bir zamanda oyun dinamikleriyle insanlara çok farklı deneyimler sunmak mümkün. Oyun endüstrisi bugün dünya çapında üç milyar oyuncuya sahip. Öyle bir endüstri düşünün ki, tüm sinema ve müzik endüstrisini topladığımızda dahi yarattığı değere ulaşılamıyor. Tam da bu nedenle, dijital oyunları yaratıcı endüstrilerin bir parçası, 21. yüzyılın kültür ve sanat eserleri olarak görmekte fayda var. Teknoloji ve sanatın yaratıcı formu olan bu dünyada, oyunun birleştirici gücüyle motive olan sanatçı, mühendis, hukukçu, ekonomist gibi farklı farklı disiplinlerden gelmiş, kolektif bir çabayla artı değer yaratan insanlar var. Bu doğrultuda, oyun dinamikleri sadece vakit geçirmek için bir alternatif sunmaktan da öte birçok sektörün vazgeçilmez parçası haline gelmiş bulunuyor. İnsan kaynakları, otomotiv, sağlık, tekstil ve daha birbirinden farklı birçok alanda yer alan şirket ve markalar insanlarla oyunlar aracılığıyla daha yakın bağlar kurmayı hedefliyor. Bu bağlar kurulurken özellikle yeni dönem oyun kreasyonları, insan-mobil etkileşiminin değişimiyle farklılaşıyor. AR , VR , MR , XR ve son olarak, adını daha sık duymaya başladığınız Metaverse dijital dünyada tüm tüketim alışkanlıklarımızı değiştirme yolunda. Bir oyun yapımcısı ve Recontact Games'in kurucu ortağı olarak, biz de bu değişimin içinde güncel ve vizyoner projeleri hayata geçirme arzusuyla hareket ediyoruz. Oynanabilir sanat üretmek mottosuyla sanatçı, yönetmen ve akademisyen kardeşim Dr. Eray Dinç ile kurduğumuz Recontact Games'de teknolojik gelişmeleri yeni sanatsal biçimler yaratmak üzere devreye sokmak en büyük tutkumuz. Sinema, müzik, edebiyat, fotoğraf gibi sanatın farklı disiplinlerini video oyunlarına entegre ediyoruz. Sektörde bulunduğum sekiz yıl boyunca en çok karşılaştığım soru, oyun dünyasında kadın olmanın nasıl bir duygu olduğu; Recontact Games ile oyun endüstrisine giriş yaptığımdan bu yana hiçbir zaman kadın-erkek ayrımcılığını hissetmedim. Aksine evrensel gücünü hissettiğim bu sektörü kadınların henüz fark etmemiş olduğunu gözlemledim. Bu nedenle, altı yıl önce Women in Games Türkiye'yi kurarak oyun sektöründe yer almak isteyen kadınlar için Türkiye'nin dört bir yanında ücretsiz eğitimler, konferanslar, hackathon'lar düzenledik ve \"Müzede Hackathon\", \"Hacking the Future\" gibi uluslararası projelere imza attık. En son düzenlediğimiz oyun sektörünü odağına alan kariyer panelinde, hayatımın kırılma noktasıyla ilgili bir soru gelmişti; tam sekiz yıl önce New York, Museum of Modern Arts'da video oyunları sergisini ziyaret etmem hayatımın dönüm noktası oldu. Oyunun sekizinci sanat olduğunu fark ettim ve endüstrisinin büyüklüğünden ve çeşitliliğinden çok etkilendim. Yapabileceklerinin sınırının olmaması çok heyecan vericiydi; bilgisayar oyunu senaristliği, kurgu uzmanlığı, tasarımı, geliştirilmesi, programlaması, kodlama uzmanlığı, yapımcılığı, yayıncılığı ve daha birçok alt kategoriyi içeren yaratıcılık temelli çok disiplinli bir çalışma sahasıyla tanıştım. Bu çeşitliliği fırsat olarak gören herkesin, farklı alanlardaki tecrübelerini, entelektüel birikimini ve tabii yerel değerleri oyuna aktararak fark yaratan dijital eserler ortaya koyması mümkün. Bu yazı GQ MOTY 2021 Özel Sayısı'nda Önce Oyun Vardı başlığıyla yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/oyunbozanlar-can-evrenol", "text": "The Witch'in yapımcılarının yeni filmi Hereditary, Lars von Trier'in yönetmen koltuğunda oturduğu The House That Jack Built'in yanı sıra Hollywood'u da etkisi altına alan korku rüzgarıyla perdede korkulu geçeceği konuşulan 2018'den özellikle beklediği bir film yok. \"Korku rüzgarı hiç bitmez. Bu yıl bence Haluk Bilginer'in yeni Halloween filminde oynayacak olması bomba diyor. Bir ara bir furyaya dönüşen kaçış/korku evlerine de bir kez gitmiş. Geçen sene Kadıköy'de Halka 2 temalı bir oyuna gitmiştik gece. Bayağı iyiydi! Verilen emeğe şaşırmıştım. Emek demişken, Evrenol bir odayı tıka basa dolduracak parçaya sahip film ve oyuncak koleksiyonlarıyla birlikte yaşıyor. Çok sevdiğim manyak bir vintage action figure koleksiyonum var; He-Man, Star Wars, GI Joe gibi eskiler... Hatta bu oyuncaklarına bazen story'lerinde klipler çekiyor. Meraklısını beyninden vurulmuşa çevirecek kadar geniş bir film koleksiyonu da var . Bir film karakterinin heykelini yaptıracak olsa Bora Akıncıtürk'ten dev bir Jabba the Hutt heykeli isterdim. Bora'nın gökdelen boyutunda bir şişman adam yapma hayali vardı eskiden. diyor. Bora bu teklifi ciddiye alsın almasın, Evrenol'un sahip olduğu koleksiyonlar eBay'i tek tuşla karıştırabilecek cinsten, müzelik. O konuşulan, idol babalardan olacak, orası kesin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/oyunbozanlar-efe-cetiz", "text": "Cool'luk sadece buz üzerindeki Efe'ye ait bir tavır değil üstelik. Kendini ifade ederken, karşısındakini dinlerken de çok kibar ve ölçülü. Fakat buradan büyümüş de küçülmüş bir hali olduğu anlamı çıkmasın. Evet, üzerinde 26'sı altın olmak üzerinde 31 madalya kazanmış, uluslararası turnuvalarda yarışmış, televizyon programlarına katılmış bir rekortmenin ağırlığı var. Fakat aynı zamanda da en sevdiği bilgisayar oyunu olan League of Legends'ı diğer tüm konulardan daha büyük hevesle anlatan, arkadaşlarıyla yapmayı en sevdiği şeyin sinemaya gitmek ve bir AVM'deki dönen oyuncağa binmek olduğunu, Nickelodeon'a bayıldığını söyleyen 12 yaşında bir çocuk o. İzmir'de yaşayan Efe hafta içi sabahları yedi buçukta kalkıyor, okula gidiyor, okuldan dönüp, yemek yiyip, antrenman için buz pistine koşuyor. Dokuz buçukta eve dönüş, biraz televizyon ve uyku. Neredeyse spora adadığı hayatı çok yoğun olmasına rağmen okulda da sürekli takdir alan, oldukça başarılı bir öğrenci. Hatta en düşük notu 70. Annesi İngilizce öğretmeni olmasına rağmen İngilizce dersiyle pek arası yok. Konusuna göre fen ya da matematiği seviyorum diyor, 26-27 yaşında kaymayı bırakmam gerekecek muhtemelen. O zaman ya buz pateni antrenörü olmak istiyorum ya da pilot. Buz pateni dışında bir kere yarışma için gittiği Avusturya'da snowboard yapma fırsatı da bulmuş ve hemen alışmış. Arkadaşlarıyla basketbol oynamayı, NBA izlemeyi de seviyor. Söz konusu basketbol olunca LeBron James, buz pateninde ise Nathan Chen hayranı. Çünkü dünyada dörtlü dönüşler dediğimiz hareketleri en iyi yapanlardan biri o. Çoğu patencinin yapamadığı atlayışları yapabiliyor ve kendi kategorisinde dünya rekoru kırdı. Bizlerin 80'li ve 90'lı yıllarda TRT'de hayranlıkla izlediği artistik buz pateni yıldızlarının YouTube videoları Efe için biraz sıkıcı. O zamandan bu yana kurallar değiştiği için, nostalji yapmak ona pek çekici gelmiyor. O daha çok yapabileceği, meydan okuyabileceği çağdaş hareketlerin peşinde. Gamze Güner, diğer çocuklara yeni hareketler gösteren hep kendisi olduğu halde, Efe'nin ona gelip öğretmenim yeni bir şey gördüm, deneyelim mi dediğini anlatıyor. Yani analiz yeteneği çok kuvvetli. Ve tabii hazırım demeye duyduğu istek de."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/oyunbozanlar-eren-noyan", "text": "-Yeldeğirmeni, Kadıköy- afallayanlar ya da vale var mı soranlar arada çıksa da Badau'da kadro da belli, müdavimler de: Halinden, yerinden memnun cazseverler. Gelecekte neler olsun? Eren Noyan'a göre daha çok müzik, daha çok sanat için zengin olalım. Çünkü bu işler ancak birtakım filantroplarla yürüyor. Başka bir deyişle buna destek olacak insanlar olmadığı sürece bu çarpışma çok yıpratıcı. O yüzden en büyük hayalim zengin olmak. Bir köfteci de açabilirim. Oradan kazandığım parayla bir tane daha caz kulübü açalım, bir opera binası yapalım, Yeldeğirmeni'nde üç oda tiyatrosu kuralım. Bir de iyi yemek olsun. Badau'nun mutfağından da belli ettiği üzere Noyan gastronomiye meraklı ama Michelin yıldızları için değil. İtalyanların bir sözü var, 'En lezzetli yemek babaannenin yaptığı yemektir' diye. Bambaşka bir yemek kültüründen gelen, örneğin Çek birine mutfağındaki kokuyla 'Burası pazar günü anneannemin evi gibi kokuyor' dedirtebiliyorsan bence çok acayip bir şey başarıyorsundur diyor. Badau'da ortam soylu değil doyurucu, samimi ve merak uyandırıcı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/oyunbozanlar-hakan-ozan", "text": "Biz kalın çoraplar, bilekli spor ayakkabılar ve montlarla kuma girip çıkarken Hakan elinde sörf tahtası, tişörtü ve çıplak ayaklarıyla süzülüyor. Kai benden de genç adım atmış olabilir deniz macerasına. Yanında oğlu Kai, eşi Seda. Kai'nin Hawaii dilindeki karşılığı 'deniz'. Ondan bekleneceği kadar 'cool', elbette uzun saçlı, etrafta dev bir gülümsemeyle gezen, uğraşları olan bir çocuk. Surf School Istanbul'un en küçük sörfçüsü. Henüz dört yaşında, muhtemelen geleceğin uluslararası rider'ı. Birkaç gün önce ailecek sudalarmış. Tüm bu hikayeye başladığımız yerde, Kilyos'ta. Hakan'ın eşi Seda ile beş yıl önce kurduğu Surf School Istanbul'un üssü, Suma'nın hemen yanında. Minik, geri dönüşüm bir kulübe. Yolculuğa emanet bir sörf tahtasıyla başlamış olsalar da şimdi raflarında dünyanın en iyi kite markaları var. İçinde oldukları her an müzik çalan bir kulübe bu. Kalabalık olduğunda herkesi etrafına toplayan büyük bir masaları ve bolca minderleri var. Beş yıldır bu sahilde sörf, dalga sörfü ve stand up paddle dersleri veriyor, geri kalan zamanda kendileri çıkıyor, arkadaşlarıyla laflıyor. Kumsal hayatı yaşıyorlar. Bir de Bali ayağı var bu hayatın; ilk giden Hakan. Sörfe orada vurulmuş. Öyle kolay değil tabii Türkiye'de sörf tahtanı alıp açılmak. Burası Los Angeles'a benzemez. İlk başlarda polis, jandarma sıkıntı yaşıyorduk. Kelepçelendiğimiz oldu. Şikayet geldi. Hemen boşaltın. Öleceksiniz, boğulacaksınız diye. Deniz kültürü yok. Biz biraz da profesyonel deniz sporcuları yetiştirirken buna yoğunlaşıyoruz. Okyanus ülkelerinde deniz eğitimine anaokulunda başlanıyor. Bizdeki algı 'Denize girersen boğulursun'dan ibaret. Öğretmek yerine anlaşılması güç grafiklerde uyarı tabelaları dikiliyor bu ülkede. Peki sörf alışkanlıklarında bizi farklı kılan bir şey var mı? Bir şekilde öne geçmek. Trafikte, banka sırasında. Her yerde görüyorsun. Elbette sularımızda da var diyor Hakan gülerek. Sörfün iyi hissetmekle, mutlulukla bağları çok güçlü. Ve Kilyos'ta, bir taraftan ciğerlerimizi deniz havasıyla doldururken Hakan'ın yüzündeki dinginliği görmek bu fikrimizi daha da sağlamlaştırıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/oyunbozanlar-hatice-gokce", "text": "Tüm dünyada erkek giyiminin farklı noktalara taşınıyor olmasını toplumsal cinsiyet rollerinin değişimine bağlayan tasarımcı, moda dünyasında erkeklerin alım gücünün daha iyi fark edildiği bu dönemi kendi açısından da ektiklerini biçme zamanı olarak değerlendiriyor, artık bir hareketlilik var ve bu onu çok mutlu ediyor. Hatırlarsınız, bir aralar en çok tartıştığımız konuların başında 'kim metroseksüel, kim uberseksüel, kim retroseksüel' meseleleri geliyordu ve erkeklerin kendi içinde ayrışmasını sağlayan kavramlar çok önemliydi. Kadınların iş dünyasındaki yerinin değişmesi, erkeklerin rollerinin azalması ve özgürleşmesi onlara farklı alanlarla ilgilenmek, kendilerine bakmakla ilgili zaman tanıdı. Bir zamanlar ne giyeceğine anneleri, eşleri, sevgilileri tarafından karar verilen erkekler artık tek başlarına alışverişe çıkıyor, estetik yaptırıyor, cilt bakımına özen gösteriyor. Spor salonlarının sayısı arttı, vücutlar daha fit hale geldi. Tabii reklam ve pazarlama dünyası da bu yeni 'talepkar' erkeği fark etmekte gecikmedi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/oyunbozanlar-hayata-saril", "text": "Dilara Moran ve Ayşe Tükrükçü, Hayata Sarıl Lokantası'yla önyargıları ve toplumsal kalıpları yıkmaya niyetli. Toplum, dayattığı normlara uymayan, kimliğine sıkı sıkıya tutunan bireyi, kitlenin içinde öğütüp uyumlu hale getirmenin türlü türlü yollarını arar. Baktı ki yola getiremiyor, yapıştırıverir yaftayı: Öteki. Bu öteki, tüm kötülüklerin anasıdır. Tıkır tıkır işleyen düzeni aksatır, sisteme çomak sokar, huzuru bozar. Bunlara mahal vermemek için, itinayla toplumun dışına itilmelidir. Her ötekinde, kendi suretimizden, bastırdığımız ve görmek istemediğimiz taraflarımızdan bir parça bulunduğunun bilincine varmadan ötekileştirmeye girişerek biz de üzerimize düşeni yerine getiririz. Ne de olsa hayata 'biz' ve 'onlar' ayrımı üzerinden bakmanın sunduğu bir kolaylık vardır: Konfor alanlarımızın bir adım ötesine gitmeden yaşamak. İnsanlar rahat ve huzurlu dünyalarının dışına çıkıp bizi görmek istemiyorlar ama ben onlara var olduğumuzu gösteriyorum. Ayşe Tükrükçü, gözümün içine bakarak sarf ediyor bu cümleyi. Bu onu, röportajımızın ilk bölümünü gerçekleştirdikten ve lokantada evsizlere hizmet ettikten sonraki ikinci görüşüm olduğu için biz derken kimleri kast ettiğini anlıyorum. Evsizler, cinsel istismar mağdurları, farklı cinsel yönelimi olanlar, seks işçileri ve toplumun bünyesine kabul edilmeyen niceleri... Ayşe Tükrükçü ve Dilara Moran'ın el ele vererek yarattıkları Hayata Sarıl Lokantası, ötekileştirilen insanların varlığını kabul etmekle kalmıyor, onların insanca yaşam hakkı için çalışıyor. Tükrükçü, dışlanmanın, yargılanmanın ve yaftalanmanın ne demek olduğunu iyi biliyor. Dokuz yaşında amcasının tecavüzüne uğradığında, ilk başta ailesi tarafından suçlanması ve yargılanması ona sahipsizliğin acısını tattırmış. Yitip giden çocukluğunda, kendisine değerini öğreten ilk ve tek yer, beş buçuk sene boyunca kaldığı Almanya'daki yetiştirme yurdu olmuş. Göçmen bir ailenin çocuğu olarak maruz kaldığı aile içi şiddet okuldaki öğretmenlerinin dikkatini çektiğinde buraya yerleştirilmesini büyük bir şans olarak görüyor. Sevgiyi, saygıyı, insanın saçının telinin bile değerli olduğunu orada öğrendiğini söylüyor. Kötü şeyler yaşasam da ölene kadar bunlarla yaşamak zorunda olmadığıma, ne olursa olsun kendim kalabileceğime, kendi doğrularıma sahip çıkabileceğime dair bilincim orada oluştu. En dibe vurduğum zaman, o yurtta bana verilen güzel değerleri düşünerek tırmanışa geçip mücadele verdim. Sözünü ettiği dipte, seks işçiliği yapmak da, evsiz kalmak da var. Acı çekmiş olmasına rağmen acılaşmamış bir kadın o. Aksine, acı ona hayatını dönüştürme ve yeni şeyler yaratma gücü vermiş. Bugün, dönüşümün çeperini genişletmek, yaşamına sahip çıkmanın önemini insanlara göstermek için uğraşıyor. Bu uğraşında yalnız değil. Moran başta olmak üzere Hayata Sarıl Derneği'nin üyeleri ve gönüllüleri sayesinde halka her geçen gün genişliyor. Moran ve Tükrükçü, farklı yetilere ve becerilere sahip oldukları için Hayata Sarıl'da tam anlamıyla birbirlerini tamamlıyorlar. 14 yıllık reklamcılık kariyerini noktaladıktan sonra sosyal sorumluluk projeleri üzerinde çalışmaya başlayan Moran, dört yıl önce Çorbada Tuzun Olsun Derneği'nde gönüllü olarak çorba dağıtırken Tükrükçü'yle tanıştı ve gerisi çorap söküğü gibi geldi. Tükrükçü'nün fikir annesi olduğu projeyi hayata geçirmek için ikisi de çok emek verdi. Çünkü bu alanda bir farkındalık yaratılması gerektiğine inanıyorlar. Moran, Hayata Sarıl'da kimsenin kurtarıcısı olmak gibi bir iddiaları olmadığını özellikle vurguluyor. Ancak toplumun farklı kesimlerini karşılaştırmayı ve böylece önyargıları kırmayı önemsiyorlar. Çalışanlara psikolojik destek ve eğitimler verilmesi, gönüllülerin evsizlere servis yapmaları, aralarında Mehmet Gürs, Şemsa Denizel, Civan Er, Maksut Aşkar ve Didem Şenol'un bulunduğu ünlü şeflerin lokanta için yemek pişirmeleri bu doğrultuda atılan adımlardan sadece bazıları. Hem Moran hem de Tükrükçü, değişime inanma hevesini etraflarına aşıladıkça adımların daha da büyüyeceğine şüphe yok."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/oyunbozanlar-metin-akdulger", "text": "Tıpkı idealize edilen güzellik kavramları gibi, mülkiyet kavramları da anlamsız genç oyuncu için. Fotoğraf saklamıyor, bozulan bilgisayarlarının içinde kalanları kurtarmak için çaba harcamıyor. Ablası fotoğrafçı olduğu halde. Ya da belki de tam da bu yüzden. Nasılsa fotoğraf işiyle ilgilenen biri var hep etrafımda. Hayalleri arasında ev almak, otomobil almak yok. Maddelerle bağ kurmak ona kendini yalnız hissettiriyor, mülkiyetsizliği seviyor. Belki bir gün, büyük bir arazide, annesiyle babasıyla vakit geçirebileceği ekolojik, konteyner ev, o kadar. Bursa'da büyürken, dedesinin çiftliğinde devekuşundan ata, eşekten tavşana kadar pek çok hayvanla vakit geçirmiş. Bu yüzden doğa onun için çok önemli. Baldan Karanlık'a hazırlanırken de Kemal Hamamcıoğlu ona doğa için bir şeyler yapalım dediğinde daha ulvi bir amaç olamaz benim için diye düşünmüş ve yaklaşık dört ay çalışmışlar oyunun üzerine. Tıpkı onunla röportaj yaptığım ilk gün söylediği gibi, Metin'in en büyük hayallerinden biri yine kendi yazdıklarını sahnelemek. Ama şu an bu konuyla ilgili çok daha takıntılı olduğunu, mükemmele ulaşmak için daha çok çabaladığını söylüyor. Yani bir yandan giderek zorlaşıyor işi ama hayatını bunu gerçekleştirmeye çalışarak geçirmekte beis görmüyor. Beş yıl sonra yine görüşsek, karşımda kendisi olmaktan ödün vermeden büyüyebilen bir adam göreceğimden hiç şüphem yok neredeyse."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ozan-dolunayin-hissizlesmekten-kontrollu-hissetmeye-oyunculuk-yolculugu", "text": "Neden hikaye anlatıyoruz? Aristo'dan Joseph Campbell'e insanlar bu hikayelerin gücüne kafa yormuş. Biz şu an, bu soruya verilebilecek sonsuz cevap içinden, en sadelerinden birini seçelim ve diyelim ki her hikaye, karşı tarafta bir duygu yaratmak için anlatılır. Buradaki anahtar kelimemiz duygu, bir diğer deyişle hissetmek. Karakter üzerine bolca kafa yoran bir yapısı var, bir projede yer almadığı zamanlarda da buna kafa yormayı seviyor gibi... Karakter dendiğinde ise son yıllarda benim aklıma her seferinde tek bir uç örnek geliyor, kendime engel olamıyorum: Jim Carrey. Ve Ozan'a bahsettiğimde anlıyoruz ki ikimizin bir ortak özelliği, Jim Carrey'e olan hayranlığımız. Carrey'den konuşuyoruz; onun oyunculukta yaşadığı doruklar, son yıllarda yaşadığı dönüşüm, oyunculuğa ve karaktere dair düşünceleri... Ozan ise durumu tek bir alıntıyla özetliyor: Find what you love and let it kill you. Bu sözün, oyunculuk mefhumunun varabileceği uç noktaları çok isabetli tarif ettiğine katılmamak elde değil. Yazının tamamı \"Hissetmekle Başlar Yolculuk\" başlığıyla #GQyaz21'de."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/pandemide-takimlarindan-ayri-kalan-mahzun-taraftarlar", "text": "Pandemi başladığından bu yana hepimiz sevdiklerimizden, alışkanlıklarımızdan, sosyal aktivitelerden uzak kaldık. Canımız sıkıldı, birçok şeye olan özlemimiz arttı. Bu süre takımlarını her koşulda desteklemeye çalışan, maç kaçırmayan futbolseverlerde de ayrı bir hüzün yarattı. 13 Mart 2020 itibariyle maçlar seyircisiz oynandı ve taraftarlar çok sevdikleri takımlarını ekranları başında izlemekle yetindiler. Bu süreçte Mabetlerinden uzak kalan Beşiktaşlı, Altaylı ve Sakaryalı taraftarla takımlarına olan bağlılıklarının nasıl başladığını, maç izleme ritüellerini ve tribünlerde olmanın onlar için ne ifade ettiğini sorduk. Ligi sezon boyu domine etmesine rağmen son haftalarda aranın kapanmasıyla büyük heyecan yaratan Süper Lig'in şampiyonu Beşiktaş oldu. Altay, normal sezonun son iki haftasına teknik direktör değiştirerek Mustafa Denizli'yle girdi ve play-off finalinde Altınordu'yu yenerek 18 yıl sonra Süper Lig'e döndü. 2. Lig'i ikinci sırada tamamlayan Sakaryaspor, play-off finalinde rakibine mağlup olarak 1. Lig'e çıkma şansını kaçırdı. Önemli olan futbol değil Beşiktaş. Futbol bir metafor. 40-50 bin kişinin bir araya gelip tezahürat etmesi çok kolay bir şey değil ama tribünlerde bunu yapabilirsiniz. Pandemide maçları yalnız ve mahzun bir şekilde izledim. Biz üç kuşak kongre üyesiyiz. Ben Beşiktaşlı doğdum. Kardeşimin de benim de ikinci isimlerimiz Kartal. Kombinelerimiz yan yana, maçları birlikte izliyoruz. 2018'den beri doktora eğitimim için Çanakkale'deyim. En son Çanakkale'den İstanbul'a maçlara gidiyordum. Geçen sene Antep, Malatya, Kayseri ve Trabzon'daki deplasmanlara da gittim. Ben genelde münferit gitmeyi tercih ediyorum. Var olmak, biz buradayız demek, tezahürat yapmak önemli oluyor. Orada var olmanın hazzını, sevdiğimi yalnız bırakmama hissini yaşıyorum. Bu her takım için böyle tabii bu arada. Sadece Beşiktaş için geçerli değil. Profesör de olsan ekonomist de olsan, işçi de olsan aynı kimliğe bürünüyorsun. Duygusal olarak boşalma yeri orası. Maça gitmek hacca gitmek gibi. Ben semti ve takımı çok seviyorum. Maç haftasonuna denk geliyorsa sabah ayrı bir heyecanla kalkarım. Maçtan 4-5 saat önce Beşiktaş'a giderim. Otobüsten erken inerim, Barbaros Bulvarı'ndan aşağı yürürüm. Genelde pide ya da döner atıştırırım. Külüstür Pub'da vakit geçiririz. Arkadaşlar gelir, masa büyür. Ağaçlı yolda cila çekilir ve maça beraber yürünür. Hacca gitmek gibi. Ben semti ve takımı çok seviyorum. Voleybol maçına da satranç takımına da heyecanlanıyorum. Benim için Beşiktaşlılık önemli. Futbol dışında Beşiktaş'ın diğer takımlarının karşılaşmalarına da gidiyordum. İstanbul'da yaşarken ajandamı fikstüre göre ayarlıyordum. İşimi gücümü maç gününe göre önceden tamamlıyordum. Mesela bir sunumum ya da makale teslimim varsa maçtan önceki 1-2 gün sabahlarım. Sezonun çoğu maçını yalnız izledim. İstanbul'da olsaydım mutlaka semte giderdim. Ya da evde arkadaşlarımla izlerdim. Tribünde olmayınca çok heyecanlanmıyorum. Pandemi dönemi çok zordu. Hele şampiyon olduğumuz böyle bir yılda! Göztepe maçında gözlerimden yaşlar aktı. Ben evde maç izlerken çok mahzunlaşıyorum. Çocuksu bir duyguyla bir başarıdan sonra birine sarılmak istersin ya, onu yapamadığım için bir hüzne kapılıyorum. Takımdan uzakta olmak beni çok üzdü. Tribüncüler anlayacaktır beni... Tribünde ve televizyonda maç izlemek çok farklı. Takım kötü gittiğinde o an desteğe ihtiyacı olduğunu hissediyorsun. Tribündeyken en azından tezahüratla destek veriyorsun. Televizyonda izlerken bunu yapamıyorsun. 4-3 kazandığımız Fenerbahçe maçında mesela kesinlikle tribünde olmalıydım. Bir de iç sahada kaybettiğimiz Karagümrük maçında statta olmayı çok isterdim. Şampiyonluk maçını saymıyorum bile! Maçları tezahüratsız izledim. Senkronu çok tutturamadılar. Komik geliyordu. Gol oluyor alakasız bir ses... Tezahüratlar birbirine uymuyor. İlk iki maçı babamla birlikte tezahüratla izledik. Ben sonrasında tezahüratsız devam ettim. Hiç kusura bakmasınlar ama çok kötüydü. Tezahüratsız daha rahat izledim. Çanakkale'de yalnız yaşıyorum, genel olarak maçları evde tek başıma izledim. Ara sıra ailem geldiğinde birlikte izledik. Türkiye'de dört nesildir hem futbol oynayan hem başkanlık yapan başka bir aile var mıdır bilmiyorum. Yani bizim için taraftar olmaktan öte aile gibi bir şey Altay... Benim soyadım Erboy'u taşıyan babamın dedesi Talat Erboy, 1914 yılında Altay kurulurken ilk 11'de sahaya çıkan futbolculardan biridir. Takımın o kadar içindeyiz. İngiltere'de okurken ilk formasını getirip Altay'a renklerini veren adamdır. Şükrü Saraçoğlu'yla beraber futbol tüzüğünü yabancı dilden Türkçeye çeviren kişilerden biridir. Ayrıca Altay'ın ilk başkanıdır. Kuzeni de başkanlık yaptı, babam da 20 yıl kadar altyapı başkanlığı yaptı. Ben de liseye kadar kulübün içinde futbol oynadım. Yani bizim için taraftar olmaktan öte aile gibi bir şey Altay. Aileyle özdeşleşmiş bir şey. Türkiye'de dört nesildir hem futbol oynayan hem başkanlık yapan başka bir aile var mıdır bilmiyorum. Dört nesildir Altaylıyız. Şampiyonluk maçına gidemedim. Hıçkıra hıçkıra ağladım o gün. Sezon boyunca buruk geçti, maçları televizyondan takip ettik tabii. Bir de ben çalışıyordum şampiyonluk maçına gidemedim. Hıçkıra hıçkıra ağladım o gün. Hafta sonları genelde birinin evinde toplanıp maçları aile arasında birlikte izledik. Urla'da 6 ailenin bir arada olduğu bir sitede yaşıyoruz. Bahçeli evler tabii, öyle bir şansımız vardı. Pandemi olsa da hep beraber bir evde toplanıp 8-10 kişi maçları izleyebildik. Pandemiden dolayı kutlama yapamadık. Bizim Urla'da bir restoranımız var. 30 kişilik bir kutlama yapacağız. Şampiyonluk mangalı yapacağız beraber. Futbolculara bu kadar yakın olmak, takımla birlikte olmak, maçtan önce birlikte başlayıp sonrasında kutlama yapmak en çok o duyguyu özledim. Yoksa televizyondan da izliyoruz maçları hatta daha kaliteli görüntüden ama onlarla birlikte olmak onlara dokunabilmek esas mesele. Yaklaşık yedi yaşımdan beri televizyondan futbol izliyorum. Aslında Sakaryaspor'u geç keşfettim. Barcelona taraftarıydım. Şampiyonlar Ligi, İspanya ligi, kupa maçları vs... Barcelona'nın maçlarını kaçırmıyordum. Messi'yle ilgili 2010'dan beri bulabildiğim tüm haberleri biriktirdiğim bir dosyam var. 2015'te Twitter'da Sakaryaspor'la ilgili #HenüzÖlmedik başlığı altında tweetlere rastlayınca çok şaşırdım. Şehrin takımı olduğunu bilmiyordum ve zor durumda olduğunu öğrendim. Takımı desteklemek için önce tweetler atmaya başladım sonra da stada gitmeye... Bir daha da Sakaryaspor'un kendi evindeki maçlarını hiç kaçırmadım. Keşke Sakaryaspor'u daha erken keşfetseydim. Stada çoğunlukla yalnız gidiyordum, bazen de arkadaşlarımı götürüyordum. Tribünlerde yağmurda, çamurda, karda, kışta maç izleyeceğim günleri iple çekiyorum. Münferit taraftarım diyebilirim. Maça tek başıma gidip tek başıma izliyorum. Tatangalar dediğimiz grup toplanıp stada gidiyor ve aynı yerde oturuyorlar. Herkesin maç öncesi ve sonrası için köftecisi vardır. Ama ben bir münferit olduğum için böyle aktivitelerim yok. Ben oyunu izlemeyi seviyorum. Stat benim ikinci evim. Tribünden maç izlemek çok farklı, çok başka bir şey! Bir kere her yere hakimsiniz. Tribünlere, insanlara, futbolculara, teknik heyete... Pozisyonları daha geniş açıdan takip ediyorsunuz. Saha evime çok yakın, ben antrenmanlara da gidiyordum, hatta yöneticilerle de antrenmanlara gittikçe tanıştım. Pandemide maçları internette bir site üzerinden tek başıma izledim ama hiç aynı tadı vermedi. Tribünlerde yağmurda, çamurda, karda, kışta maç izleyeceğim günleri iple çekiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/plak-toplayiciligi-uzerine-notlar-sevdalilar-bizi-anlar", "text": "Plak nereden alınır, alırken neye dikkat edilir, en az bulunanlar hangileridir, internetten almak güvenli midir yoksa makbulu uzmanıyla sohbet edilerek seçileni midir? Plak dünyasına hoş geldiniz. hazırsanız başlayalım. Kasetleri çok severim. Onları elimde tutmayı, yan yana dizmeyi, biriktirmeyi, içlerini açıp okumayı, sanatçının fotoğraflarına bakmayı, o kokuyu içime çekmeyi... Çocukken yaşadığım en büyük hayal kırıklığı türlerinden birinin kısa kartonetler olduğunu, bugün bile, üzülerek anımsarım. Dijital müziğin en kötü yanı, sıkıştırılmış sesin kulakta yarattığı ciyak ciyak tahribatsa bir diğerinin de bu kartonetsizlik olduğunu düşünürüm. Müziği sadece işitsel değil görsel de bir şey olarak seven, icracısının saçı başı ve güftenin gücüyle de ilgilenen pek çok müzikseverin de böyle düşündüğünü, içlerindeki bu oyuğu doldurmak için de pikap dünyasına giriş yapmaya niyetlendiklerini biliyorum. Ama çoğu pikap sevdası, daha niyet aşamasında kalıp güdükleşiyor çünkü sevdalılar bu işe nereden başlayacaklarını, hadi başladılar diyelim, nasıl devam ettireceklerini bilmiyor. Plak toplayıcılığının ise özel bir zümreye ait, yatçılık yahut binicilik gibi pahalı bir uğraş olduğu düşünülüyor. Halbuki o iş öyle değil. Eğer müzik dinlemeyi seviyorsanız, müziğe özel bir ilginiz varsa dijital sesle analog ses arasındaki farkı muhakkak anlarsınız. Şöyle söyleyelim. Dijital ses merdiven inmek gibidir, analog ses ise kaydıraktan kaymak gibi... Bu soruyu sorduğunuza göre halihazırda bir pikabınız olduğunu varsayıyoruz. Eğer siz de pek çok plak meraklısı gibi önden plak toplayıp pikabı daha sonra almayı düşünüyorsanız tavsiyemiz daha fazla beklememeniz yönünde. D&R ve Tchibo gibi mağazalarda bile uygun fiyatlı yeni nesil pikaplar bulmak mümkün. İkinci el düşünüyorsanız Sahibinden.com, GittiGidiyor ve Hepsiburada gibi internet satış sitelerine göz atabilirsiniz. Tonla seçenek var, aralarında kaybolurum diye düşünüyorsanız sakın üzülmeyin. Unutmamanız gereken tek şey şu: Pikabın yanlışı olmaz, başkalarının ne kullandığını boşverin, iç sesinizi dinleyin. Bütçenizi en iyi siz bilirsiniz. İsterseniz Kadıköy Tellalzade Sokak'ta bulunan antikacılara ve Karaköy Tünel'deki elektronikçilere de bakabilirsiniz. Pikap işini hallettiyseniz şimdi de plak nereden alınır, ona bakalım. Birinci yol Amazon, eBay, Hepsiburada gibi internet satış kanalları üzerinden satın almak. Ki bu kanallara sık sık bakarsanız indirime giren ürünleri kaçırmaz, kampanyalardan yararlanabilirsiniz. Amazon, şaşırtıcı olmadığı üzere, güvenli ve hızlı. Olası bir sorunla karşılaşırsanız anında yeni ürün gönderiyorlar. Yok ben elimle seçerek alayım derseniz Kontra Plak, Vintage Records, Lale Plak, Opus3A, Deform, Hammer Müzik önerebileceğimiz adresler. Caz arşivi için Cihangir'deki Opus3A'ya, Türk pop müziğinin en popüler kayıtlarından en kıyıda köşede kalmışlarına ulaşmak için Kadıköy'deki Vintage Records'a, metal ve rock albümleri toplamak için Kadıköy Hammer Müzik'e uğrayın. Ama unutmayın; iyi plak, nadir plak, temiz plak nerede karşınıza çıkar hiç belli olmaz; gözünüzü dört açarsanız hiç ummadığınız yerlerde hiç ummadığınız parçalara ulaşırsınız. Ayrıca Kadıköy Tepe Nautilus AVM'de kurulan plak pazarlarını ve Beyoğlu Sahaf Festivali zamanı açılan tezgahlarını da takip edin. En güzeli ise sadece bu alışverişi yapacağınız seyahatler planlamak. Yurtdışında çok ucuza, çok çeşitli plak bulmak mümkün. Talep arttıkça fiyatlar şişiyor, malum. Plak fiyatları 49'la 350 TL arasında değişse de nadir bulunan parçaların 1500 TL'ye kadar çıktığı oluyor. Türkçe pop, saykodelik ve rock albümleri epey pahalı. Orhan Gencebay ve Selda Bağcan, 150 ile 400 TL arasında gidiyor. Ferdi Özbeğen 80-150, Ümit Besen 50-100 TL... Türkçe albümlerin bu kadar pahalı olmasının sebebi Issız Adam'dan sonra artan talebe bağlanıyor ama ben emin değilim, onun üstünden geçeli çok oluyor. Asıl sebep yurtdışında Türkçe saykodelik, funk, pop müziğin delice alkışlanması olabilir. Yeni baskı yabancı plaklar 89'la 120 TL arasında seyrediyor. Yurtdışı seyahatlerinizde plak pazarlarını ya da sahafları ziyaret ederek 1-2 euro'ya parçalar bulabilirsiniz. Butik plakçılıkta öncülerden biri olan Kontra Plak, Galatasaray Lisesi'nin hemen yanından Tophane'ye inen Yeniçarşı Caddesi üzerinde. Özel dinletileri ve ünlü müzisyenlerin DJ performanslarıyla ünlenen dükkanın sahibi Okan Aydın'ın burayı sadece plak satmak için açmadığı belli. Müzikseverler için bir nevi buluşma mekanı olarak tasarlanan ve kırmızı koltuklu, posterli, sehpalı dekoruyla ev sıcaklığı sunan Kontra Plak, Türkiye müziğini merak eden yabancıların da gözdesi. İstanbul'a konser vermeye gelen pek çok müzisyeni ertesi gün burada yakalamak işten bile değil. Akmar Pasajı'nın en eskilerinden Zihni'nin havası yeter. 90'lı yıllarda yolu Kadıköy'e düşmüş herkes Zihni'nin ne kadar geniş bir arşive sahip olduğunu, ayrıca bu arşivi ne kadar temiz ve düzenli tuttuğunu bilir. O zamanlar aradığınız tüm kaset ve CD'leri bulduğunuz Zihni Müzik, şimdi de plak arşiviyle müzikseverleri ihya ediyor. Kapı önündeki ucuz tezgah, karıştırmaya zamanı olana küçük sürprizler vaat ediyor. Nadir bulunan her şey gibi ilk baskılar, özel baskılar tabii ki önemlidir ama bunu takıntı yapmaya gerek yok. Eski plak değil, temiz plak iyidir. Amfiniz ve hoparlörleriniz iyi değilse temiz ses için pikap tek başına yeterli olmaz. Bütçenizi ona göre bölün. Evinize uygun ses sistemi kurun. Bir de pikabın iğnesinin yeni ve temiz olmasına çok dikkat edin. Pikabınızın kafasını/iğnesini eskiyince değiştirin. Kuru bezin yaratacağı elektriklenme plak üstünde geri dönüşü olmayan tahribat yaratır. Plak temizlemek için üretilen fırçalardan ve temizleme sularından alın. Plağınız çok kirliyse üstündeki tozları elektrik süpürgesiyle çekebilirsiniz. Ancak süpürgenin plağa değmemesi gerek. Plaklarınızı asla üst üste dizmeyin, dik koyun. Sıcakta ve açıkta bırakmayın. Dinledikten sonra muhakkak sarıp sarmalayıp yerine kaldırın. İğnenin okuduğu yüzeye elinizi sürmeyin. Plak pikabın içinde çalma halindeyken sarsmayın, plağınız çizilir. Amfinizi ve pikabınızı üst üste koymayın ve diğer elektronik aletlerden uzakta tutmaya özen gösterin. Arkadaşlarınızı davet edin, evi dolduran muhteşem sesin keyfini çıkarın."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/prince-kopekler-hayat-ve-olum", "text": "2016 Nisan sonuydu. Bu her anı kahkaha ile yaşayan şehre New Orleans Caz Festivali için gitmiştik. Hep gitmek istediğim bir festivaldi ve bana doğum günü hediyesi olmuştu. Şehre varışımızın ertesi sabahı, sokaklarında bireysel silahsızlandırmayı özendiren afişlerle, muazzam renklerde murallerle dolu sokaklarda geziyorduk. Bütün evlerin önünde genişçe bir teras ve istisnasız hepsinde en az iki tane sallanan koltuk vardı. Çiçekler taşıyordu bahçelerden sokaklara. Her yerden ama her yerden çok güzel müzik sesleri geliyordu. Sıradan bir New Orleans günüydü. Öğrendik ki ertesi gün bir geçit töreni düzenlenecekmiş. Jenerasyonunun en muhteşem müzisyenlerinden biri olan Prince'i kaybettiğimiz haftaydı ve tören de onun anısına yapılacaktı. Mor renklerde giyinin dediler. Valizimde mor renkli kıyafet yoktu ama yüzüme Prince'in simgesi olan işareti göz kalemi ile çizerek gittim, sessiz bir anma olacağını düşündüğüm bu geçide. Toplanma alanına vardığımızda bizi mor ağırlıklı rengarenk bir ortam bekliyordu. İnanılmaz bir kalabalık, herkes dans ediyor, eğleniyor, şarkılar söyleniyordu. Geçit töreni başladı, isteyen herkes konvoya dahil oluyordu, en önde bando takımı, geçtiğimiz her evin önündeki o tatlı verandalarda dans eden yaşlı siyahiler, kahkahalar... Bir noktada yanımdaki oldukça yaşlı ve NOLA'nın en ileri gelen yaşlılarından sayılan kadına dönüp sorma ihtiyacı duydum: Ölümü mü kutluyoruz şu an? Hayır dedi. Yaşamı kutluyoruz. Prince yaşamasaydı bize bu şarkıları bırakamazdı. Onun yaşamını kutluyoruz. Bunu sadece ünlü isimler için yapmıyoruz, komünitede ölen, ileri gelen herkes için bir geçit düzenlenir ama genel olarak ölümlerin ardından yaşamları kutluyoruz dedi. Bu yazıyı yazmak için Aslı'dan ekstra süre istedikten sonra aslında yazmaya çalıştığım yazının boyumu aştığını düşünmeye başladım. Klişelere kaçmadan yazabilmek, kendimi tekrar etmemek ve hepsinden önemlisi inanacağım bir yazı yazmak için başka bir başlık seçmeliydim belki de... Sevdiklerinizi görünce sevincinizi belli edin! Delicesine havlayıp insanın üstüne atlayan köpekler gibi olmanız gerekmez -ya da başkasını rahatsız etmedikçe olun, ne fark eder- ama sevincinizi gösterin, bir daha görüşemeyebilirsiniz ya da bir daha aynı şartlarda görüşemeyebilirsiniz. Üstelik bu kişiyi her gün, her sabah ve akşam görüyor olsanız da bir şey fark etmez. Hatta daha bile şanslısınız, daha çok sevinin! Aylaklık yapmak, çimlere ya da kumlara yatmak için en ufak bir fırsatı bile kaçırmayın. Kim ne derse desin çimlere basın, kumlarda uzanın ve bunu yapabildiğiniz için çok şanslı olduğunuzu bilin. Sevmediğiniz kişilerle vakit harcamanıza gerek yok. Kibar olun ama kibarlıktan ötürü zamanınızı harcamayın. Köpekler birbirlerinin popolarını koklar ve eğer diğer köpek ilgilerini çekmiyorsa yollarına devam ederler. Ghostlamadan, kaçmadan, egoları için diğer kişiyi el altında tutmadan. Ha, eğer diğer köpek hoşlarına gittiyse oynamak için her yolu denerler, havlama, bağırma, ağlama, sıçrama, kendini yerlere atma dahil. Kartlarınız açık olursa kafanız da rahat olur. Köpekler kin tutmazlar - Mutluluğun Yolu 101. Koşan bir kediyi kovalayıp sonra yollarına hiçbir şey olmamış gibi devam ederler, topun peşinden hayattaki en önemli şeymiş gibi koşarlar yani o an ellerinde ne varsa onun tadını çıkartırlar, anı kutsarlar bilinçsizce olsa da. - Köpek gibi çalışmak deyimi vardır ya; hep çok yanlış anlaşılır! Köpek bir objeyi bir yerden çıkarmaya çalışırken, görevi olduğu için koyunları güderken, toprağı kazarken, avını yakalarken hep çok mutlu, odaklanmış ve heveslidir. Öyle olmasa zaten yapmaz. Tüm bu bilgeliklerine rağmen kibirli davranmazlar. İnsanların onları aşağılayan söylemlerini de hiç umursamazlar. Oldukları gibi olur ve insanları da göründükleri gibi değil oldukları en gerçek halleriyle görürler. Olabilmek -kendin olabilmek, anda olabilmek, istediğin an istediğin gibi olabilmek insanların kolay başaramadığı ve köpeklerin içgüdüsel olarak yaptıkları hayat kutlamalarıdır. Müsaadenizle şimdi Tobiko'yu öpücüğe boğmaya gidiyorum. Bir dahaki sefere şişko poposunu sallayarak beni oyuna çağırdığında üşenmeden onunla oynayabilmemi kutlayacağım. Gittiği zaman onu çok özleyeceğimi bilerek ve o hala bu dünyada benimleyken, iyi ki yaşıyoruz diyerek."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/prof-dr-ugur-sahin-dr-ozlem-tureci-bilim-kahinleri", "text": "Berlin'de bir konferans salonu, bir oda dolusu bilim insanı, meslektaşlarının kürsüye çıkmasını bekliyor. Hepsi salgın hastalık uzmanı, önemli isimler. Beklenen isim, Prof. Uğur Şahin podyumdaki yerini alıyor. Söyledikleri çok çarpıcı hatta cüretkar. New York Times gazetesi, şu sıralarda dünyanın en çok konuştuğu bilim insanı Şahin'i anlatmaya, böyle başlamış. Prof. Şahin bu iddialı açıklamayı yaptığında henüz ne BioNTech'in ne de koronavirüsün adını duyan vardı. O sıralarda Şahin ve eşi Dr. Özlem Türeci kanser araştırmalarına yoğunlaşmıştı. Ocak ayında henüz hepimiz için sıradan olan bir günde, Prof. Şahin her zaman olduğu gibi büyük bir keyifle tıp dergisi Lancet'i okumaya başladı. Bilim dergilerini hep tutkuyla okurdu. Hatta bu yüzden zaman zaman meslektaşları tarafından inceden alaya alınırdı. Ama Şahin'in o gün okuduğu makalenin, bilim tarihinin akışında bir dönüm noktası olacağını hiçbiri henüz bilmiyordu. Yazı, Çin'de yayılmaya başlayan koronavirüsü anlatıyordu. O an bir kırılma noktasıydı. Şahin yazıyı okumayı bitirdiğinde, bunun dünyayı saracak bir salgına döneceğinden emindi. Kovid çağının sonunun başlangıcı olabilir dediği aşının bulunmasına gidecek yola çıkmaya karar verdi. Eşi Dr. Özlem Türeci'yi ve ekibini haklı olduğuna ikna etmesi de uzun sürmedi. BioNTech'teki bilim insanları her şeyi bırakıp 'Işık hızı Projesi'ne yani koronavirüse karşı aşı bulmaya giriştiler. Dünya Sağlık Örgütü, Mart başında küresel pandemi ilan ettiğinde, adı sanı duyulmamış, Almanya'nın Mainz kentinde sadece bin 300 çalışanı olan BioNTech'te 20 aşı adayı üzerinde çalışılıyordu. O günlerde, henüz yolun başında olmalarına rağmen Amerikan ilaç devi Pfizer ile klinik çalışmalarda ve başarılı olursa aşının dağıtımında yardımcı olması için bir anlaşma imzaladılar. Bu aşılar önce farelerle maymunlarda denendi. İlk sonuçlar Nisan'da klinik çalışmalara başlama izni almalarına yetecek kadar ikna ediciydi. Bu aşamada BioNTech, üzerinde çalışılan aşı sayısını eleyerek dörde indirdi. Alman halkı sabırsızlıkla aşının çıkmasını bekliyordu. Sadece bir günde bin kişi gönüllü olmak için başvuru yaptı. 43 bin 500 kişi katıldı. Artık sabırla beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Bir pazar akşamı Şahin ve Türeci, Mainz şehrindeki evlerinde evrak işleriyle ilgileniyordu. Telefon çaldı. Arayan Pfizer'in CEO'su Albert Bourla'ydı. Şahin'e Sonucu bilmek istiyor musun? diye sordu. Şahin'in soruya ilk tepkisi Hayır! oldu. Aylardır gece gündüz çalıştıkları aşı başarılı olmuş muydu, yoksa sonuç tam bir hayal kırıklığı mıydı? Haber beklediklerinden de iyiydi; sonuçlar, aşının yüzde 90'nın üzerinde başarılı olduğunu gösteriyordu, oysa Şahin'in tahmini yüzde 80'di. Ne şahane bir yanılgı! Prof. Şahin 11 Kasım akşamı haberi aldığı o anı Muhteşem bir rahatlamaydı. Aşının bağışıklık sağladığına dair pek çok gösterge vardı ama kesin kanıt yoktu diye anlatıyor verdiği röportajlarda. Şahin ve Türeci haberi alınca hemen bir çay demleyip, mütevazı evlerinde mütevazı bir kutlama yapmış. Prof. Uğur Şahin'in bütün öngörüleri gerçekleşti. Salgın dünyayı sardı ve tam da dediği gibi aşıyı bugüne dek görülmemiş biçimde, en hızlı bulan ekip oldular. BioNTech ekibinin bütün çalışmalarını kenara koyup, hayatlarını askıya almasına değdi. Ama henüz Prof. Şahin ve Dr. Türeci dahil, BioNTech ekibinden kimse bu aşıyı olamadı. Çünkü Almanya'da yasal düzenlemeler aşının sadece klinik deneme aşamasında kullanılmasına izin veriyor ve aşıyı geliştiren şirketin çalışanlarının klinik denemelere katılmasını da yasaklıyor. Dolayısıyla BioNTech ekibi kendi buldukları aşıyı olabilmek için onay bekliyor. BioNTech aşılamada öncelikli kuruluşlar arasına girdiğinde aşı olabilecekler. Onlar Almanya'nın yeşil ışığını beklerken İngiltere aşıya acil kullanım onayı veren ilk ülke oldu. Şimdi sıra geldi aşının kitlelere ulaştırılmasına. Sorunun cevabını anlamlandırmak için önce biraz bu aşının özelliklerini anlatalım. BioNTech, salgından önce genetik talimatları taşıyan moleküllere atıfla 'messenger RNA' yani 'kurye RNA' diye adlandırılan teknolojiyle kanser tedavisi çalışmalarına odaklanmıştı. Şahin ve Türeci zaten 25 yıldır bu teknoloji üzerine çalışıyordu. Özellikle Dr. Türeci'nin bu teknolojiye dayanan melanoma aşısı çalışmaları biliniyor. BioNTech ekibinin farklı türlerde kişiselleştirilmiş kanser aşısı üzerine edindikleri bilgiler çok işlerine yaradı. Salgın çıkınca bu bilimsel birikimlerini koronavirüs aşısı için kullandılar. BioNTech'in RNA tabanlı aşısı, geleneksel aşılardan farklı. Geleneksel aşılarda enfeksiyona sebep olan virüsler, zayıflatılarak ya da etkisizleştirilerek vücuda enjekte ediliyor, böylelikle vücut kendisine zarar veremeyecek hale gelen virüse karşı bağışıklık kazanmayı öğreniyor. BioNTEch'in aşısındaysa virüsün tamamı yerine, genetik bilgisini taşıyan RNA zincirinden kritik bir kısım vücuda enjekte ediliyor. Yani bedene genetik talimatlar veriliyor. Amerikan Moderna'nın ürettiği aşı da bu gruptan. İlk kez lisanslı bir ilaç için kullanılan yönteme bilim dünyası yıllardır şüpheyle yaklaşıyordu. Financial Times bu durum için, Koronavirüs krizi Dr. Şahin ve Dr. Türeci'ye bu teknolojinin benzersizliğini yani bağışıklık sisteminin farklı güçlerini tam hedefe karşı hızla harekete geçirme özelliğini, kanıtlama şansı verdi ve bu da onlara 25 yıldır öngördükleri devrimi müjdeleyebilir diyor. Bu aşının iki doz halinde uygulanması gerek. RNA aşılarının avantajı kısa zamanda daha fazla üretim yapılabilmesi. Dezavantajıysa saklanma koşulları. Aşı -70 derecenin üstüne en fazla dört kere 10 derece kadar çıkabiliyor, aksi takdirde bozuluyor. Bu sıcaklıkta korunması gereken pek fazla aşı olmadığı için buna dair yaygın bir altyapı da yok. ısı sensörleri olan ve GPS ile takip edilecek termal kargo kutuları dizayn etti. Alman lojistik firması DHL'in öngörüsüne göre, aşının bütün dünyaya dağıtılabilmesi için 15 bin uçak gerekecek. Önümüzdeki yol çok kısa ve kolay değil. Prof. Şahin de bu kışın zor geçeceğini maske, mesafe ve izolasyona devam etmek gerektiğini, rahatlamanın 2021 Mart'ında başlayabileceğini söylüyor. Gelecek kış, hayatın bildiğimiz normale dönebileceğini öngörüyor. Bahar şimdi herkes için daha yakın, zira aylardır süren belirsizliğin ardından tünelin ucundaki ışık göründü. Bu müthiş başarı herkese umut oldu, iyi geldi. Bütün bunlar bir tesadüfler zincirinin eseri değildi elbette. Yakalanan başarının ardında yıllar süren uzun, zorlu, büyük adanmışlıkla, fedakarlıklarla kat edilen, Türkiye'den başlayıp Almanya'da devam eden bir yol var. Zaten bu bilimsel başarı kadar o yolun başladığı adres de duyduğumuz heyecanı katlıyor. Bundan 18 yıl önce, serin bir Mainz sabahında Şahin ve Türeci yetişmeleri gereken önemli bir törenin telaşı içinde hazırlandı. Dışarı çıktılar, saatlerine baktılar, hala vakit vardı. Önce hızlıca laboratuvarlarına uğramaya karar verdiler, gözden geçirmek istedikleri veriler vardı. Sonra tören yerine doğru yola çıktılar. Çift kendi nikahlarına gidiyordu. Tören bittikten yarım saat sonra yeniden işlerinin başına döndüler. Böylesine çalışmaya adanmış bir hayatı paylayan Şahin ve Türeci çifti, farkında olmadan yıllarca paralel hayatlar yaşamış. Birbirinden yaklaşık 250 kilometre uzakta iki laboratuvarda, aynı tutkuyla, ortak sorunlara çözüm bulmak için günler, geceler geçirmişler. Sonunda 1990'ların başında o yollar Saarland Üniversitesi'nde kesişmiş. Uğur Şahin Saarland'da asistan doktorken, aynı üniversitede kan kanseri üzerine çalışan Özlem Türeci'nin danışmanıymış. Türeci buradan evliliğe varan ilişkilerini Financial Times'a Fark ettik ki akademik alanlarımız birbirini tamamlıyor, biz de onları ve böylece kendimizi de evlendirdik diye espriyle anlatıyor. İnsan bedenindeki bağışıklık sistemine duydukları hayranlığı ve merakı ise kendilerine Bağışıklık sistemine fısıldayanlar diyerek yine mizahla tarif ediyor. Başlık, yaşı yetenlere çok büyük ihtimalle 1980'lerde TRT'de yayınlanan 'Mardin Münih Hattı' adlı diziyi hatırlatmıştır. Bu hikayenin kahramanlarının öyküsü daha farklı ama onlar da dizidekiler gibi 1970'lerde gurbete giden 100 binlerin parçası. Bugün dünyada ve Türkiye'de medya iki bilim insanının başarısını anlatırken hikayenin başladığı noktaya da sık sık atıf yapılıyor. Uğur Şahin'in henüz dört yaşındayken annesiyle Almanya'ya babasının yanına gittiği, babasının da Köln'deki Ford fabrikasında çalışan Türk işçilerden olduğu her yerde yazılıp çizildi. Anlatılanlar arasında dikkat çeken bir Alman komşu hikayesi de var. Anne babası, Uğur Şahin okul çağına geldiğinde hala Almancayı geliştirememiş olduğu için o da ilkokula başladığında dil becerisi yaşıtlarından epey gerideymiş. Öğretmenleri onu düşük seviyeli çocukların olduğu bir sınıfa koymak istemiş. Ailenin Alman komşusunun dirayeti, Uğur Şahin'in de kaderini değiştirmiş. Okulu, aslında zeki bir çocuk olduğuna, sadece kendisini ifade edemediğine ikna etmiş. Bu engel aşılınca gerisi gelmiş. Liseden sonra Köln Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde lisans eğitimi, ardından yine aynı üniversitede 'tümör hücrelerinde imünoterapi' üzerine yaptığı çalışmayla doktora derecesi almış.1992'den 2000'e kadar dahiliye uzmanı olarak çalıştığı Saarland Üniversitesi'nde ise 1999'da moleküler tıp ve imünoloji alanında profesörlük ünvanı kazanmış. Özlem Türeci de Almanya'nın en deneyimli kanser araştırmacılarından biri ve 'Kanser İmünoterapi Derneği'nin başkanı. O da Rize'den giden bir ailenin Almanya'da doğan kızı. Babası bir cerrah ve yıllarca bir Katolik hastanesinde çalışmış. Türeci, Alman basınına verdiği röportajlarda meslek seçiminde babasına duyduğu hayranlığın büyük etkisi olduğunu söylüyor. Henüz altı yaşındayken babasının yaptığı bir apandisit ameliyatını izlemiş. Saarland Üniversitesi'nde tıp eğitimi aldıktan sonra eşi gibi Mainz Üniversite Hastanesi'nde önemli kanser çalışmaları yapmış. Şahin ve Türeci korona aşısını bulunca, Alman basınında Bu çift Almanya'nın başarılı entegrasyon politikasının parlak bir örneği yorumları yer aldı. Oysa övgüyü asıl hak eden, Şahin'in Alman komşusu ve onun temsil ettiği yaklaşım. Çift bugün, o sayede bugün yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalan milyonlar için ilham kaynağı olabiliyor. Göçmen sorununun Avrupa'da en yakıcı haliyle gündeme geldiği bir süreçten geçilirken, yine çok yakıcı başka bir sorunun dört gözle beklenen çözümü göçmen bir çiftten gelince başlıkların, öne çıkan yorumların tonu da farklılaştı haliyle. Ancak Şahin göçmen olmalarıyla ilgili yapılan haberlere karşı temkinli. Yine Financial Times'taki röportajında Elbette bizim hikayemizden etkilenen göçmen kökenli insanlar var. Bizi göçle ilgili argümanlarda kullanabilirsiniz ama bir şeyler en ideal haliyle gitmezse o zaman da bunu göç aleyhinde kullanabilirsiniz diyerek endişesini aktarıyor. Ama medya şu an uzun uzun onların başarısını, şirketleri BioNTech'i anlatma safhasında. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/rafael-cemo-cetinden-antik-caglarin-ebedi-hikayeleri", "text": "Temelinde Yunan mitolojisi ve antik tasarım var; Roma İmparatorluğu, Bizans dönemi, Helenistik Grek, Urartu, Pers... Hepsi bana ilham veriyor. Bu kültürlerden izler taşıyan estetik değerleri modern bir üslupla ele alıyorum; farklılıkları harmanlayarak dengeliyorum. Rafael Indiana'dan önce kendim için bir şeyler üretiyordum. Kendime bir yüzük yaptım, sonra kız arkadaşıma derken altının büyüleyici enerjisine kapıldığımı fark ettim. Ben üretip, üzerimde taşıdıkça insanlar sormaya başlar oldu: Bana da bir yüzük yapar mısın? İlgi arttıkça bunu bir markaya dönüştürmem gerektiğine kanaat getirdim. Sonra başladım okumaya, araştırmaya. Eskicilerden taşlar, antika yüzükler almaya başladım. Kapalıçarşı'nın arka sokaklarını gezdim, bu işin tarihini, tekniklerini öğrendim. İşinin ehli ustalarla tanıştım, onlardan ilham aldım. Bir, iki yıl böyle geçti; hazır hissettiğimde de, markamı kurmaya karar verdim. Binlerce yıldır anlatılan, artık klasikleşmiş mitolojik hikayeler; sonsuza kadar da var olacaklar. Mitolojik hikayelerin ardında çok zengin bir felsefe yatıyor. İnsanlığın, hayal dünyasının limitlerini zorlayan bu hikayelere karşı dizginleyemediği bir açlığı var. Kimi zaman kendimi görüyorum bazı karakterlerde; Perseus, Herakles, Adonis, İkarus'da... Bana kalırsa, hepimiz mitolojik anlatılarda kendimizden bir parça bulabiliriz. Kapalıçarşı'da çok zaman geçirdim. İlk başta gözümde büyümedi desem yalan olur, o kadar devasa bir yer ki... Ziyaretlerim sıklaşınca, gördüm ki burası aslında herkesin birbirini tanıdığı ufak bir yer. Doğru zanaatkarlarla tanıştım, esnafla aramızda bir güven oluştu. Evet, kesinlikle. Genellikle kişiye özel tasarım siparişler burçlar üzerine oluyor. Tabii, bazı burç sembolleri diğerlerine kıyasla görsel olarak daha estetik; akrep, aslan ve yay burcu en sık tasarladıklarımız arasında. Tasarımlarımda çoğunlukla simetriye karşı duruyorum. Rafael Indiana'da her parçadan bir tane var. Onu özel yapan oradaki el işçiliği, amorf dokular. Geçtiğimiz günlerde bir çift küpe yaptık; taşlar birbiriyle eş değil. Normalde markalar böyle çalışmaz ama benim parçalarım böyle. İki farklı renk ayakkabı giymek gibi bir şey aslında. Sağ kulakta mavi, sol kulakta beyaz taş görmek benim çok hoşuma gidiyor. Benim ceplerim her zaman taş doludur. Favorilerim de yakut ve zümrüt. Sürekli Kapalıçarşı'dan taş alışverişi yapıyorum ve milyonlarcası arasından o taşları seçerken enerjinin farkına varıyorum. Bazen yoruyor vücudu... O filmin ana fikri, herkesin bir prens veya prenses gibi hissetme hakkı olduğu üzerine kuruluydu. Maddi bir şey değil bu; ruhun zenginse asil biri gibi hissetmemek için hiçbir neden yok. Filmin baş karakteri bir temizlik görevlisi; yüzüğü parmağına geçirdiğinde bir Adonis prensine dönüşüyor. Erkekler, altından ve takı takmaktan korkmamalı diye düşünüyorum. Hele ki, Türk erkekleri... Şu son yüzyılda feminen bir aksesuar olarak görülüyor ama eskiden kontlar, prensler, şövalyeler hep yüzük takarmış. Ben kimliğimi, işimi, tarzımı takılara borçluyum. Büyük bir gururla takıyorum her birini. Yüzüksüz dışarı çıkmıyorum, onlarsız çıplak hissediyorum. Bir yemek masasında da, kaykay üstündeyken de yüzüklerim her zaman benimledir. Takıya duyduğum tutkuyu başlatan yüzük; dedemin şövalye yüzüğü. 300 yıldır ailemizde ve ben de bir gün onu oğluma hediye edeceğim. Üzerinde Almanya kraliyet sembolü yer alıyor. Truva, Gladyatör gibi dönem filmlerinde görebiliyorum. Barry Lyndon'un üzerinde mesela... Casino, Yaralı Yüz, Sıkı Dostlar gibi bir Martin Scorcese filmi de olabilir. Aslında düşününce Daniel Day Lewis'e çok yakışacağını görebiliyorum. Aynı şekilde Brad Pitt, Jeremy Irons, Michael Fassbender'a da. Erkekleri takıya yeniden alıştıran kişi olarak hatırlanmak isterim. Çoğu müşterim Eskiden ben hayatta yüzük takmazdım. Altın bana göre değil, belki gümüş olabilir... diyordu. Ben o maço, kabadayı erkek bakışını kırdığımı düşünüyorum. Mücevher aslında maskülen bir aksesuar. İnsanların bunu anlamasında bana düşen rolü oynuyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/reklamda-taht-oyunlari", "text": "Şahsi isyanımızı bir kenara bırakıp hakkını teslim edelim: Game of Thrones büyük, çok büyük bir yapım! Bir popüler kültür ürününün büyük bir iş olduğunu anlamak kolaydır. Etkisi diğer işlere, onun da ötesinde diğer popüler kültür alanlarına yayılıyorsa o büyük bir iştir. Game of Thrones bunun mükemmel bir örneği. Bu nefes kesen ortaçağ sagası, dördüncü sezonunun henüz ilk bölümlerinin yayınlandığı bugünlerde, benzer yapımlara yönelik arz ve talep artışı yaratmakla kalmıyor, televizyon programlarından video oyunlarına, açıkhava aktivitelerinden reklamlara kadar birçok popüler kültür ürününe de ilham veriyor. Game of Thrones'un konu edildiği reklamlar bir yana, dizinin kendi reklamları da yaratıcılıktan yıkılıyor. Bunun en nefis örneği geçen yıl yayınlanan bir The New York Times ilanı. Gazetenin iki tam sayfasını kaplayan ilanın sağ alt köşesinde, küçük bir alanda, yeni sezonun 31 Mart'ta başlayacağı duyuruluyor, karşılıklı iki sayfanın geri kalan bölümünü dolduran haberlerin üstündeyse bir ejderha gölgesi dikkat çekiyordu. Aynı gölge çok geçmeden dizinin yayıncısı HBO'nun Los Angeles'ta bulunan merkez binasının üstünde de belirdi. Ejderhaya çok geçmeden dünyanın farklı yerlerinde de rastlanmaya başlandı. İngiltere'de diziyi yayınlayan film izleme portalı Blinkbox, ülkenin gündeyinde bulunan Dorset'teki Charmouth sahiline devasa bir ejderha kafatası yerleştirdi. Üç sanatçı tarafından iki ayda bitirilebilen kafatası, sahilden gelip geçenlerin gözünde hayal ve gerçek arasındaki sınırları belirsizleştiriyordu. Türkiye'ye de uğradı ejderha ve gölgesi akla hayale gelmeyecek bir yerde, diziyi yayınlayan CNBC-e'nin web sitesinin kaynak kodlarında karşımıza çıktı. Tekin diyarlarda bile bunlar olurken Duvar'ın öte tarafından gelen tehlikelere en açık durumdaki Kuzeyliler boş duramazdı, nitekim durmadılar. Stockholm'de Ak Gezenler tehdidine karşı tedbir olarak şehrin muhtelif yerlerine acil durum noktaları kuruldu. Warner Home Entertainment şirketinin Game of Thrones'un üçüncü sezon DVD satışlarını desteklemek için yaptığı açık hava çalışmasında, cam muhafazalar içine Valyria çeliğinin bile işlemediği Ak Gezenler'in hakkından gelecek eski zaman hançerleri kondu. Muhafazanın altında Ak Gezen tehlikesi durumunda camı kırınız! uyarısı yer alıyordu. Game of Thrones yaratıcılığı kendi reklamlarıyla sınırlı değil, başka markaların reklamlarına da ilham veriyor. Sosyal medya yönetim platformu HootSuite geçen günlerde, dizinin muhteşem jeneriğini kendi işine uyarladı. Game of Social Thrones adlı reklamı izlerken haritada bu sefer şehirler ve hanedanlarla değil Facebook, Twitter, Google+, LinkedIn, YouTube, Instagram, Pinterest, WhatsApp, Foursquare gibi sosyal hükümranlıklarla karşılaşıyoruz. Bunların hepsini birbirine bağlayan ada ülkenin üstündeyse HootSuite baykuşu yükseliyor. Game of Thrones diyarına uğrayan bir diğer marka, Amerikalı fast food zinciri Quiznos. House of Thrones adını taşıyan parodi videoda işin içine House of Cards'ın çakal siyasetçisi Frank Underwood da dahil olmuş. Bu eğlenceli viral video, Game of Thrones'un kalan karakterlerini en az dizinin yaratıcıları kadar acımazısca harcıyor ve bir çeşit spoiler tehlikesi barındırıyor olsa da siz izlemekten geri durmayın."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ruh-ve-beden-sagliginiz-icin-haftada-2-x-tok-karnina-enduro", "text": "Size enduronun doktoru olarak değil, tam karşıt cepheden yani enduronun hastası olarak sesleniyorum! Benim psikolojime ve bedenime nasıl iyi geldiğinin sırlarını tüm şeffaflığıyla sansürsüz olarak paylaşmaya hazırım. Ve bunu yaptığım için pişmanlık bir yana dursun, bu gece daha da rahat uyuyacağım. Karantina, pandemi, Covid kelimeleri hayatımıza girdiği günden beri enduro ile ya da enduro için yapabildiklerim konusunda köşeye sıkışmış boksör gibiyim. Tam kafayı kaldıracakken bir darbe daha... Biliyorum sen de öylesin. Herkes öyle. Haliyle psikolojimle ilgili reçetemde enduro ile ilgili bilgi paylaşmak da fena bir seçenek değil! Romantik bir ilişkiden bahsetmiyorum. Ormanda motora binerken hissettiğim gerçeklik, anda olma hali belli ki insan ruhunun ihtiyacı. Kimi bunu yogada buluyor kimi benim gibi enduroda. Hayal edin; ağaçların arasında hızla süzülüyorsunuz. Gözleriniz yalnızca 10 ila 20 metre uzaklıktaki mesafeyi tarıyor ve beyniniz yalnızca görebildiğiniz alandaki verileri işliyor. 'Yalnızca' kısmı önemli! Çünkü o esnada sivil hayatınızdaki dertleriniz orada değil. Tek derdiniz düşmemek, hızlı ve eğlenerek devam etmek. Ormanda sınır yok. Bedenim için fizik kuralları söz konusu olsa da ruhum için tamamen özgürlük hazır kıta! Her şeyi, herkesi oyunun dışında bırakıp sadece Sezer'le takılabildiğim yalıtılmış bir an. Ruhuma yazdığım tedavi reçetesiyle aramıza Covid girdi. Ama her şey normalleştiğinde ruhumun derinliklerine yolculuk için kendimi enduro kampına alacağım kesin. Klasik bir açıdan yaklaşırsak; fiziksel olarak insanı oldukça aktif tutan, yoran ve gün sonunda sinirleri alınmış ve saatlerce tezgahta dövülmüş biftek haline getirip, suratta şapşal bir tebessümle koltukta uyuya kalmasını sağlayan bir spor. Yetmez! Bu öyle bir yorgunluk hali ki, uzun ve güzel bir enduro gününün ardından sizi deli gibi sinirlendiren bir olay karşısında sinirlenecek enerjiyi bile kendinizde bulamazsınız. Ben bulamadım. Fakat bedene iyi gelmesinin esas nedeni başka! Özellikle trafikte motosiklet kullanıyorsanız ve bu motosikletin, minik olduğunu iddia ettiğiniz scooter ya da her an dünya turuna çıkacakmışcasına gezdiğiniz büyük adventure motosiklet olması fark-et-mez. Günün sonunda yerle temas önde 2, arkada 2, toplam 4 santimetre. Ve olağanüstü durumlarda üzerindeki sürücünün vereceği tepkiler kaza önleyici ve hatta çoğu zaman hayat kurtarıcı olabiliyor. Bu durumların simüle edildiği, reflekslerin eğitildiği ileri sürüş eğitimleri var. Ancak enduro bunları çok daha sık tecrübe edebileceğiniz tamamen güvenli ortamı sunuyor. Ormanda yapacağınız enduro sürüşünde yerdeki çukurdan, çamurdan, daldan, taştan birçok engel sizin dengenizi bozmak için ellerinden geleni yapacak. Zaman zaman düşürecekler de... Güvenli ortamda, tam korumalı ve en önemlisi tarifsiz şekilde eğlenerek öğrenecekleriniz; trafikte olağanüstü bir durumla karşılaştığınızda ani şekilde karar vermeye ihtiyaç duyduğunuzda sizin için orada olacaklar. O tehlikeyi atlattığınızda enduronun bedene faydasını daha iyi kavrayacaksınız. Enduro bir ilaç değil, multivitamin. Herkese bir faydası var. Bu yazı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ryan-gosling-yeniden-hollywoodda", "text": "Gosling, zaman içerisinde, bu yaklaşımın oyunculuk dışında başka alanlarda da faydalı olabileceğini keşfetmiş. Belki, bulunmak istemediği bir şehirde büyüyen bir çocuksunuz ve çıkış bulmaya çalışıyorsunuz. Belki, kelimelere dökemediğiniz bir şeyi arıyor, aradığınız şeyin ismini koyabilmek adına filmler çekiyorsunuz. Belki, aile sahibi olmayı hiç düşünmeyen birisiniz ve gerek kendinize gerek geleceğinize dair bakışınızı radikal biçimde değiştiren biriyle tanıştınız. Hayat, en beklenmedik ve şaşırtıcı detaylarıyla başınıza geliyor; sizi sanatçı yapansa olan bitene nasıl yanıt verdiğiniz. Beklenmediğe açık olmak Gosling'e cömert davranmış. Gençliğinde, ilk büyük başarısını, New Yorklu Yahudi bir çocuğun neo-Nazi oluşunu anlatan 2001 tarihli The Believer filmiyle yakalıyor. Gosling bu kimliklerden hiçbirini taşımıyordu; yönetmen Henry Bean ise bu durumdan memnundu. Rol için tam anlamıyla uygun olmamam, onun gözünde beni bu role uygun kılıyordu, diyor Gosling. Birkaç yıl sonra, The Notebook için seçmelere katıldığında, yönetmen Nick Cassavetes çıkıp doğrudan şöyle dedi: 'Doğal başrol karakteristiklerine sahip olmamandan ötürü başrolüm olmanı istiyorum.' Gosling rolü aldı; o günden bu yana da başrol. Gençliğinde, Gosling oyunculuğa nispeten terapi, kendime kendimi öğretmek için bir fırsat olarak yaklaşıyordu. Farklı deneyimlerin, bir ruh halini ya da bir duyguyu yakalayan filmlerin peşindeydi. Zaman zamansa yaptığı şey pek de oyunculuğa benzemiyordu. Bence Ryan çok sayıda film izlemiş ama o kadar da film izlememiş gibi rol yapıyor, diyor Emily Blunt; Gosling'le David Leitch'in önümüzdeki yıl vizyona girecek filmi The Fall Guy'ın setinde tanışmış. 2010 tarihli Blue Valentine için Gosling, filmi çektikleri evde, rol arkadaşı Michelle Williams ve kızlarını oynayan genç oyuncu ile birlikte bir süre yaşamış. 2011'de yayımlanan Drive için Gosling ve filmin yönetmeni Nicolas Winding Refn, Los Angeles'ta günlerce arabayla gezip müzik dinlemiş, senaryodan bazı replikleri yontmuşlar - ta ki film, ikisinin arabada paylaştığı, tasvir edilemez hissi tam anlamıyla yakalayana dek. Başıma gelen şeyleri koyabileceğim bir yer arıyordum, diyor Gosling. Bu filmler bu anlamda işime yaradı; tıpkı zaman kapsülü gibi. Refn'in bir sonraki filmi Only God Forgives içinse Gosling dövüşmeyi öğrenebilmek için Muay Thai kamplarında eğitim görmüş. O filmde bir kere bile Muay Thai yapıyor muyum bilmiyorum, diyor. Refn planı değiştirmiş. Gosling de kabul etmiş. Muay Thai yapmak için çekmedim o filmi, diyor. Ardından ilginç bir şey oluyor ya da belki de hayatın cilvesiyle birkaç şey oluyor ve Gosling'in çalışma üslubu değişiyor. Gosling ile The Place Beyond The Pines filminde birlikte rol aldığı partneri Eva Mendes'in ilk çocukları 2014'te, ikinci çocukları ise 2016'da doğunca iki kızları oluyor. Gosling bağımsız filmlerde daha az, La La Land ve Blade Runner 2049 gibi stüdyo filmlerinde daha fazla rol almaya başlıyor. Gosling'in tabiriyle izleyiciye yönelik filmler bunlar. Sonrasında, dört yıl boyunca, hiçbir yapımda yer almıyor. GOSLING'in büyüdüğü Cornwall, Ontario'dan çocuk oyuncu olarak seçmelere katıldığı Toronto'ya uzanan süreç beş saatlik bir tren yolculuğu gibiydi, diyor. Bunu söylemesinin bir nedeniyse söyleşi sırasında birlikte tren yolculuğu yapmamız. Los Angeles'tan yola çıkıp kıyı boyunca ilerleyen Pacific Surfliner hattındayız. Hiç yapmadığı ve hep yapmak istediği bir şeymiş. Birlikte Union Station'dan geçip platforma doğru ilerliyoruz; öğle vaktinde çalışanların, etrafı bavullarla sarılı ailelerin, gidecek bir yeri olmayıp yalnızca vakit öldürenlerin ve La La Land'deki figüranları andıran şık giysiler giymiş çocukların çizgi filmlerdeki gibi dönüp bakındığını görüyorum - üstelik Gosling'in beyaz şapkası yüzüne doğru çekilmiş olmasına rağmen. Sanatın gerek onu icra edenleri gerekse gözlemleyenleri nasıl dönüştürebileceğine dair ilk kavrayışının amcasından geldiğini söylüyor. Gosling hem gösterilerinde amcasına yardım eder hem de performans sırasında başka birisine, bambaşka ve hayat dolu birisine dönüşmesini izlermiş. A&P'de kasada ürün poşetleyen adam 'Black Velvet'in ortalığı inleten bir versiyonunu söylerdi. Sonra fark ederdiniz ki gerçekten oydu; performans olansa A&P'de ürün poşetleyen adam rolüydü. Gosling kendisine şu soruyu sormaya başlamış: Benim yeteneğim ne? Seçmelere katılmış ve gittiği seçmeler, neticesinde 12 yaşında, Disney'in The All-New Mickey Mouse Club'ına Justin Timberlake, Christina Aguilera ve Britney Spears ile birlikte katılmasını sağlamış. Yani... Gidip konuşmamı istediğin bu çocuk var ya? diyor Gosling, Barbie'yi The Believer'dan daha çok severdi. Filmde canlandırdığı aklı bir karış havada, yalnızca eğlencesine bakan Ken içinse şunu söylüyor: Bu Ken karakterinde, o benliğime dokunan bir şey var. Bir baba olarak, ne zaman ne yapacağını bilemese de - ki bunu zaman zaman yaşıyormuş - sırtımı Eva'ya yaslıyorum. Neyin önemli olduğunu biliyor, hem de daima. Bir şekilde biliyor işte. Bir şeyden emin olmadığımda hep ona sorarım. Geçmişte yaşamın ve kreatif ilhamın peşine ekstrem yerlerde düşmüş. 2014'te Lost River adında bir film yazıp yönetmiş; film, çürüyen binaları çekmek için Detroit'te bir kamerayla çıktığı düzenli yolculuktan doğmuş. Neticeyse ateşliyken görülen rüyaları andırıyor: şiddet dolu, paranoyak ve sürreal. Gosling, Lost River'la gurur duymaya devam ediyor. Sebebiyse bugünlerde evde olan biten her şeyi, terk edilmiş binalardaki arayışımda karşıma çıkan her şeyden çok daha komik ve ilham verici bulması. 2018'den bu yana pek bir işte yer almadığından toplumun gözünden çoğunlukla uzaktaydı fakat bu durum, Barbie ile birlikte, yakın zamanda değişecek. Gosling'i bir söyleşi programında izlemiş olan herkes, yer aldığı proje her ne olursa olsun karizmatik ve güleç bir elçi olduğunu biliyordur. Fakat kendisinden bahsetmekten pek hoşlanmıyor; bunu bilmemin nedeni ise trenimiz kıyı boyunca ilerlerken sohbetimiz sırasında birkaç defa söylemesi. Kariyerinin erken döneminde, Gosling güzel ve bekar bir anne tarafından yetiştirilmekten, karşılaştıkları erkeklerin yırtıcı enerjisini ne kadar korkutucu bulduğundan, insanların annesine bakışından ne kadar rahatsız hissettiğinden bahsediyor. Bugünse annesi, kendisi ile ün kazandıkça görünüşünün topladığı ilgi arasındaki bağı hiç kurmadığından söz ediyor. Şimdiyse, bir dereceye kadar, aynı şeyi tekrar yaşıyor. Barbie'nin tanıtım filmi yayınlandıktan sonra, sosyal medyadaki hayranları Gosling'in Ken'i canlandırmak için fazla olgun ya da büyük olup olmadığı konusunda tartışmaya başladı; zamanla bu tartışma New York Post'un sayfalarına ve birkaç magazin bültenine de taşındı. Gosling - en azından başlangıçta - buna diplomatik ve biraz da neşeli bir yanıt verdi: İnsanlar benim Ken'imle oynamak istemiyorlarsa oynayabilecekleri başka birçok Ken var. Fakat daha sonra, konuyu kendiliğinden tekrar açıyor. Çok tuhaf, diyor, #notmyken gibi bir tavırla, şaşkına dönmesi yani. Bu film çıkana dek Ken'i mi düşünüyordunuz? Daha önce de söylediği gibi, bu adamın işi sahil. İstasyona nispeten yakın bir restorana giriyoruz; içerideki oturma kabinleri rahat görünüyor ve pek insan yok. Dışarıda güneş batmaya başlarken birkaç yiyeceği bölüşüyoruz. Trene kıyasla burası daha sessiz ve sakin. Yemeklerimiz geliyor ve servis görevlisi bir isteği olup olmadığını sormak için birkaç kez daha masamıza uğrarken Gosling terapiye yaklaşan ve anlaşılır sebeplerden ötürü iyi olmayan bu sohbetlere neden ihtiyatla yaklaştığından biraz daha söz ediyor. Yine gülüyorum; bu kez röportajdan çıkarken giyeceği metaforik kotun uzunluğu konusunda pazarlığa tutuşuyoruz. Gülüp - içimden gelmese de - anlaştığımızı söylüyorum ve tuvalete gidebilmek için müsaade istiyorum. Döndüğümdeyse kaçmak için hazırlıklarını çoktan tamamlamış. Artık boş olan kabinimize oturduğumda görevli tekrar geliyor ve özür dileyen bir tavırla menüdeki her tatlıdan ve hatta menüde olmayanlardan da birer tane, Gosling'in ikramı olarak getiriyor. O, hepsinin yanına tek, tek, tek, tek, tek bir top dondurma koyarken ben de oyuncunun ön kapıdan çıkışını izliyorum. Bugünse arabasına binip Barbie'nin erken gösterimlerinden birine gidecek ve filmi ilk kez izleyicilerle birlikte görmek üzere gizlice arka kapıdan girecek. Ama öncesinde, ilk düşüncelerine dair bazı fikirleri var."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sahneye-cikmadan-dinlemeniz-gereken-5-sarki", "text": "Duyar duymaz insanda şınav çekme, kum torbası yumruklama ya da sokağa fırlayıp koşma isteği uyandıran bu şarkı, kırmızı halıya hazırlanırken dinlemeniz gerekenlerde ilk sırada. Ülkemizde Rocky'nin müziği diye de bilinen Eye of the Tiger'ı uygun dozda almanızı tavsiye ederiz. Bir Rus halk ezgisi olan Kalinka, yavaş başlayıp hızlanması, ardından coşup taşmasıyla insana, en az adını aldığı kalinka meyvesi kadar güç ve enerji verir. Kalinka bulamıyorsanız şarkısını dinleyin. Duyduğumuza göre, James Brown'un hayatını anlatan film Get on Up'ın çekimlerinde sette ha bire bu şarkı dönmüş. Filmde Brown'u canlandıran oyuncu Chadwick Boseman; ne saç ne makyaj, onu en çok ünlü şarkıcının o gevrek ve güçlü sesinin havaya soktuğunu söylüyormuş. Bir bildiği olmalı diyor ve bu efsane şarkıyı listemize ekliyoruz. Saçımı böyle taramasa mıydım, saatim smokinime uygun mu, kaşkolum nerede benim? Durun, sakinleşin. En iyi haliniz doğal, samimi ve rahat haliniz; unutmayın. Yakın vakitte yapılan bir araştırma, kalabalık davetlerde insanların birbirleri hakkında en çok akıllarında kalan şeyin, konuşma biçimleri olduğunu söylüyordu. Kimse saatinizi hatırlamayacak, emin olun ama gülüşünüz hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. En iyisi Athena'dan Ben Böyleyim'i dinleyin, kendiniz olun, gülümseyin. Oturmaya mı gidiyoruz? Kalkıp ısınmaya başlayın. Kendinizi dans pistine atmadan evvel evde ufak ufak alıştırma yapmak için disko ritimleri ideal. Gerisi zaten gecenin sonundaki partide kendiliğinden gelecek."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/seattledaki-evi-aciyoruz", "text": "Bu ayın döndüre döndüre eskiteceğimiz albümü, grunge efsanesi Pearl Jam'den geldi. Çıkış tarihi sürekli ertelenen ve nihayet 15 Ekim'de yayınlanan, dumanı üstünde albüm Lightning Bolt için eve dönüş tadında desek başımız ağrımaz. Ama şöyle yağmurlu bir günde, Seattle'daki bir eve... Eddie Vedder'ın dumanlı sesi bu kez, yer yer punk tonları da duyulan gitar rifleriyle harmanlanmış. Yani ekibin, 90'lı yıllar sonundaki sound'unu, Vitalogy ya da No Code albümü dönemlerini sevenler bu albümü de sevecektir. Sözleri Vedder tarafından yazılan 12 nefis rock baladından oluşan Lightning Bolt'tan favori şarkımız Sleeping By Myself. Sırtınıza bir hırka, elinize bir fincan kahve alın. Şimdi Seattle sound vakti. Lightning Bolt şerefine Pearl Jam sayfası bu ay GQ Türkiye Kasım sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sedef-adasi-aka-acid-ayse", "text": "Sedef'le bir araya gelmemiz için yıldızların hizalandığını düşünüyorum. Berghain'ın resident DJ'lerinden biri seçildiği günden itibaren Sedef aklımın bir köşesinde ve hep radarımdaydı. Ancak her ne kadar Berghain'da çalsa da Bavyera Eyaleti'nin küçük şehri Augsburg'da yaşayan bu genç kadını hangi ekiple nasıl çekeceğimize karar vermemiz biraz zaman aldı. Sedef'in yakın zamanda Berlin'de olacağını öğrendiğimiz an kolları sıvadık ve Berlin'in kreatif sahnesinin de bu işe resmen kalbini koymasıyla hızlıca çekimi planladık. Sedef'i Berghain'la birlikte tanımış olsam da yazıyı tamamen bunun üzerine kurmam kendisine büyük bir haksızlık olur. Evet, Berghain gece hayatının mabedi ve muhakkak ki Sedef'in kariyeri için de önemli bir dönüm noktası. Ancak Sedef'i buraya getiren süreç ve Augsburg'lu bu Türk kızının global arenada gece hayatına getirmek istediği soluk çok daha fazla ilgimi çekiyor. Sedef sandığımın aksine işçi göçüyle Almanya'ya gelmiş bir ailenin kızı değil; ailesinin kökleri Makedonya'ya dayanıyor. Ailenin en küçük çocuğu olarak hala yaşamaya devam ettiği Augsburg'da dünyaya gelmiş. Muhafazakar bir ailede, Balkan müzikleri ve Türk sanat müziği dinleyerek büyümüş. Kendi müziğini üretmeye çok erken yaşta başlamış. Kendi kültürümü çok sevsem de aslında muhafazakar bir aileden geliyorum. Erken yaşlarda o kafesin içinde kendime bir oyun alanı yarattım. Müzik, yaratıcılığımı sergileyebildiğim bir kaçış oldu benim için diye özetliyor. DJ olmak Sedef'in erken yaşlardan itibaren hayalini kurduğu, planladığı bir şey olmamış. Müzikle mümkün kıldığı bu bahsettiği kaçış hikayesi farklı şarkıları tek CD'de birleştirmesi, mixtape'ler yapmasıyla başlamış. DJ'liğin bir meslek olabileceğini kavramasıyla mixing'e yönelmiş ve o andan itibaren, bu alanda kendini eğitmeye başlamış. Kariyerinin bu noktaya gelmesinin epey bir zaman aldığını söylüyor Sedef, Maalesef her şey bir anda ve çok hızlı bir biçimde olmadı. Neredeyse 10 sene boyunca yaşadığım şehirde küçük kitlelerle müziğimi buluşturma imkanım oldu. Berghain'a giden yolda AVM etkinliklerinden arkadaş partilerine ve hatta sünnet düğünlerine kadar enteresan ve bir o kadar birbirinden farklı kalabalıkları eğlendirme fırsatına sahip olmuş. Sünnet düğünü kısmını anlatırken kendi de ister istemez gülümsüyor ancak üstüne basarak her birinin müthiş deneyimler olduğunu vurguluyor. Aslında Sedef geniş kitleler tarafından geç fark edilmesinin olumlu bir tarafı olduğunu da düşünüyor. Tüm bu süreç, onu şu anki duruma hazırlamış ve kendine daha çok inanıp güvendiği bir zamanda bu fırsatlar karşısına çıkmış. İstanbul'daki gece hayatına çok fazla hakim olmadığını ancak tüm dünya gibi burada da erkek egemen bir yaklaşımın olduğunu fark ettiğini söylüyor. Hem cinsiyet rolleri hem de dans pistine hakim olan müzik türleri bakımından daha sınırlı bir underground yapısı olduğunu düşünüyor. Kulüp kültürü Sedef için bir şeyi harekete geçirmek, farklı olmak, göstermek, hem vermek hem de almak demek. Sedef'e göre iyi bir parti o alana girdiğinde aldığın enerjiyle ilgili. Öncelikle orada kendini özgür ve güvende hissetmelisin. O kalabalığın içinde başkalarıyla etkileşim ve bağlantı içinde olan bir figür olmalısın. İşte o zaman hepimiz 'bir' olabiliyoruz diye de ekliyor. Son olarak, Sedef'e Berghain'da çaldığı en ters köşe parçayı soruyorum. Bir pazar akşamı Berghain'da kapanışı Jennifer Lopez Waiting for Tonight'la yaptığını ve gördüğü bütün bedenlerin sırılsıklam trans halinde dans ettiğini söylüyor. Sedef'in ait olduğu bir janr yok; kendini asla techno veya bir house DJ olarak tanımlamıyor. Hepsinin arasında bir yerdeyim; techno, acid, house, pop... Sen nasıl tanımlamak istersen. Çünkü beğendiğim müziği çalmaktan korkmuyorum. AVM'lerde ve düğünlerde çaldığım o yıllarda o kadar çok şey öğrendim ki, bu bana bir yandan da güven verdi. Her şeyi yapmış oldum aslında. Bu nedenle, farklı janrları karıştırmaktan hiç çekinmiyorum. İster istemez bir gün Berghain Panaroma Bar'da dans ederken Sedef'in bir anda Kır Zincirleri'ni çaldığı o anı düşlüyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/seks-doping-ve-markalar", "text": "Herkes Michael Jordan değil. Sadece saha içinde değil, saha dışındaki başarısıyla da majestelerinin bir benzeri gelmedi henüz. Birçok spor otoritesi tarafından gelmiş geçmiş en büyük sporcu kabul edilen Jordan, parkedeki eşsiz performansıyla Chicago Bulls'a şampiyonluklar kazandırmakla yetinmedi. Başta Nike olmak üzere işbirliği yaptığı sponsorlarına da çok şey verdi. Sadece NBA'in değil, Nike'ın da bugün bulunduğu noktaya gelmesinde Jordan'ın hayati ve tartışılmaz bir rolü var. Nike'la basketbol efsanesi arasında 1984 yılında başlayan ve halen devam eden Air Jordan işbirliği, şu anda bile yılda 2.5 milyar doları aşan bir satış hacmi yaratıyor. Bu büyük ekonomiden Jordan'a da yılda 100 milyon dolara yakın bir pay düşüyor. Bu etkileyici ve sürdürülebilir başarı, sadece Jordan'ın büyük bir sporcu olmasıyla elde edilmiş bir şey değil. Majestelerinin popüler bir figür, bir rol model olarak örnek alınacak türden bir hayat sürmesi, skandallara karışmaması gibi faktörler, başarıya istikrar kazandıran temel itici güç. Çok büyük sporcular olmalarına rağmen saha içindeki başarılarına saha dışında yaptıklarıyla gölge düşüren, sportif ve seksüel skandallara karışan, bu yüzden sponsor markaları kendilerinden kaçıran yıldızlara bakınca, Jordan'ın başardığı işin büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor. Bu yıldızlardan akla gelen ilk isim, bir zamanların bisiklet efsanesi Lance Armstrong. Uzun ve zorlu bir mücadeleden sonra lösemiyi atlatıp yeniden pedal basmaya başlayan, bisiklet dünyasında on yılı aşkın bir süre boyunca karşı konulmaz bir hakimiyet kuran, yedi kez Tour de France şampiyonluğuna erişen Armstrong, lösemi konusunda farkındalık yaratmak için kurduğu vakıf ve yürüttüğü diğer faaliyetlerle göz kamaştırıyor, bu ilham verici ikonla işbirliği yapmak isteyen markalar sıraya giriyordu. 2011 yılının mayıs ayında rüzgar dönmeye başladı. Armstrong'un eski takım arkadaşı Tyler Hamilton, ikisinin birlikte Tour de France'da doping yaptıklarını iddia etti. Hamilton, 2012 yılının şubat ayında BBC'de katıldığı Hardtalk programında bu iddiasını yeniden gündeme getirdi. Bu süre boyunca Nike, bisiklet sporundaki yüzü olan Armstrong'la ilişkisini kesmedi. 10 Ekim 2012'de Amerikan Anti-Doping Ajansı yayınladığı 1000 sayfalık raporda, Armstrong'un spor tarihinin gördüğü en sofistike, en profesyonel ve en başarılı doping programını yürüttüğünü açıkladığında ise iş değişti. Nike, bu tevil götürmez delil karşısında Armstrong'la tüm bağlarını kesti, kanser vakfına verdiği desteği bile sona erdirdi. Marka bu konuda yalnız da değildi. Ünlü bisikletçinin RadioShack, Anheuser-Busch gibi büyük sponsorları da desteklerini hemen geri çektiler... Yazının devamı dopdolu içeriğiyle GQ Türkiye Ekim sayısı ile bayinizde ve GQ Türkiye dijital edisyonu ile cebinizde!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/selin-atlas-iklim-krizinin-yilmaz-savascilari", "text": "Selin Gören bir ilkim aktivisti. Onu kendisi gibi liseli arkadaşlarına yaptığı \"Eğer siz de bu çağ yangının üzerine bir damla su koymak istiyorsanız bize katılın!\" çağrısı ve elindeki Ben bir sinekkuşuyum yazılı döviz ile tanıdık çoğumuz. Diğer tüm toplumsal sorunlar gibi, iklim krizini de çözecek tek bir sihirli değnek olmadığını biliyor Selin. Bir araya gelirsek, birbirimize ilham verirsek, bir başka deyişle, tüm değneklerden çıkan sihirli tozları birleştirirsek yarının bugünden çok daha güzel olacağına inancı tam. Atlas Sarrafoğlu ile tanışmamızı hatrlıyorum. Festtogether'da panellistlerimizden biriydi. Ben bir gece önce neredeyse sabaha kadar kurulumda durmuş, birkaç saat uyuduktan sonra günün ilk ışıklarıyla kalkıp canlı yayına gitmiştim. Festival alanına vardığımda uykusuzluk, etkilerini hissetirmeye başlamıştı. Atlas'la karşılaştık. Merhaba ben Itır, sizi sahneye ben davet edeceğim. Biraz uykusuzum. Dilim sürçer yanlış bir şey söylersem kusura bakma lütfen dedim. Hiç sorun değil. Ben de uykusuzum. Gece bu konuşmayı yazdım diye cevap verdi. İkimiz de güldük. İzleyiciler pür dikkat dinledi Atlas'ı. Sahneden indiğinde etrafını çocuklar ve gençler sardı. Hepsi nasıl destek verebileceklerini, hareketin nasıl parçası olabileceklerini soruyordu. Öyle mutlu etmişti ki bu manzara beni uykusuzluğumu bile unutmuştum. İklim krizini Atlas'ın anlatmasının etkisi bizimkinden çok farklıydı. Biz, çocuklar için hiç de iç açıcı olmayan konulardan bahseden sıkıcı yetişkinlerdik büyük ihtimalle. O ise onlardan biriydi ve ortak gelecekleri için mücadele veriyordu. 2020'de WWF'in Küresel Gençlik Ödülleri'ni kazanan dört gençten biri oldu Atlas. Umarım Gençlik Ödülü, ülkemizde daha çok gencin iklim krizi konusunda farkındalık yaratmak ve somut adımlar atılması için sürdürdüğümüz çalışmaları anlayıp destek olmasına katkı sağlar. dedi törende."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sertab-x-gazapizm-kusurun-alternatifli-yollarinda", "text": "Sertab: Bu 'mükemmel kusurlu' meselesi benimle paylaşıldığından beri etrafıma bakıyorum; anlamaya çalışıyorum. Doğada karşılığı yok kusurun. Her şey mükemmel ve olması gerektiği gibi. O yüzden 'kusur'a biraz şüpheyle yaklaşıyorum. Kusur olarak kabul ettiğimiz özelliklerimiz acaba bizim yaralarımız mı? diye sorarak başlayayım. Gazapizm: 'Kusur' gibi gördüklerimiz, insanın karakterini yaratıyor, farklılaşmasını sağlıyor aslında. Öteki türlü zaten herkes tekdüze olurdu. Ne fiziksel ne de ruhsal açıdan kusur diye bir şey yok; olmamalı bence. Bu yüzden bu kadar farklı şiirler, farklı sözler ortaya çıkıyor. Çünkü duygularımız farklı. 'Anormal' diye kodladığımız duygularımız veya yara gibi gördüklerimiz olmayınca sanatın da doğamayacağını düşünüyorum. Zaten sanat, farklılıklarımızı dile getirdiğimiz ve Hayır, böyle de olabilir. dediğimiz noktaların toplamı aslında. Sertab: Katılıyorum sana. Sevmediğimiz yönlerimize kusur gibi bakıyoruz ama bunlar bizi birbirimizden ayırıyor. O yüzden aslında ortada kusur yok, farklılaşmak var, farklılaşmak da güzel. Yani seni benden, ondan ayıran, o farklılık ve o özgünlük zaten. Gazapizm: Sen kusurlusun., Sen şurada hatalısın. derken de içimizdeki 'survivor' dürtüsü devreye giriyor aslında. Birbirimize baltalarla saldıramıyoruz ya artık, Sen şişmansın. ya da Senin psikolojin bozuk. diyoruz onun yerine. Bu da bir savaş; psikolojik bir savaş. Balta kadar yaralayıcı. Ama ben yine de bu savaşın aslında olması gerektiğine inanıyorum. Evet, insanlar hayatta bir yarışa sokulmuş durumda, bu yüzden sürekli ve farkında olmadan pasif saldırı halindeyiz. Hayatta kalabilmek için ortaya çıkan bu saldırgan ruh, doğada da farklı biçimlerde var. Bu hissi dengelemeye çalışıyorum hep kendi içimde. Mesela birine Sen şişmansın. diyorsun. Hayır o şişman değil, o öyle. Beden olumlama da böyle bir şey aslında: Sen şişman değilsin. dediğinde iyi bir şey söylediğini sanıyorsun ama yine onun şişmanlığı gelmiyor mu akla? Bu da bir sorun. Sertab: Yeni albümden bir şarkımın klibi yayınlandı geçenlerde. İzleyenlerin çoğu videonun altındaki yorumlarda 'insanın farklılıkları bizi bölmesin' teması için tebrik etti; bazı yorumlara ise inanamadım. Her farklılığı kusur gibi gören, herkese, her şeye düşman insanlar... 'Bu Dünya' şarkısının sözleri bu soruları kurcalarken çıktı ortaya mesela: Ben birinin kızı, sen birinin oğlu, ben birinin düşmanı, sen birinin dostu... 'Ben' dediğin anda bir 'sen' yaratıyorsun. Ego, Bir ben var; bir de başkaları diyor veya benim gibi olanlar diyor ve diğerlerini hemen dışlıyor. Aslında sen, o, onlar demeden farklılıklarımızın, çeşitliliğimiz kusurumuz olmadığı anlayışıyla baksak hayata bambaşka bir dünya yaratacağız ama insanlık galiba oralarda değil daha. Yazının tamamı GQ Türkiye Yaz 2020 sayısında."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sezon-look-dizi-rehberi-bir-sonbahar-aksami-ekranimda-rastladim-size", "text": "Ryan Murphy, sihirli kadrosunu bu kez Guguk Kuşu'nun ikonik hemşiresi Ratched için bir araya getirdi. Sarah Paulson başrolde. Bu yapımcı ve başrol eşleşmesinin büyüsü tartışılmaz. Oyuncu kadrosuna Cynthia Nixon, Judy Davis, Sharon Stone da dahil. Dizinin konusuyla gerilim dozu, rahatsız ediciliği ve görselliği, hayranlık uyandıracak şekilde birbirine hizmet ediyor. -Meşhur antagonist Mildred Ratched'ın bir hemşireden tam teşekküllü bir canavara nasıl dönüştüğünü merak ediyorsan, -Sarah Paulson'ın sakin ve yoğun performansını özlediysen, -American Horror Story: Asylum, antolojideki favori sezonunsa çok seversin. Ken Kesey'nin Guguk Kuşu'nu diziyle eş zamanlı okumak biraz fazla gelebilir lakin, Ryan Murphy dehası hep ayrıntılarda gizlidir. Ve referansları, orijinal kaynaktan yakalamak hep büyük keyiftir. İki sezon arasına üç yıl girince diziyle ilgili en çok merak edilen, iptal olup olmadığıydı. Hayranları eski sezonları izlerken, Fargo, düzenini değiştirmedi; yeni oyuncu kadrosu, yeni zaman dilimi ve farklı bir konuyla geri döndü. Chris Rock'ın başrolde olduğu dördüncü sezon, 1950'ler Orta Amerika'sında bir Afro-Amerikan suç örgütünün lideriyle İtalyan mafyası arasındaki mücadeleyi işliyor. Ve bu sezon, yaratıcısı Noah Hawley'e göre iki kat daha fazla hikaye anlatıyor. -Mafya işlerine Fargo perspektifiyle bakmak istersen, -Önceki bölümleri izlemediysen ve ekran süresi açısından 'film gibi bir dizi olsa da izlesem' diye düşünüyorsan, -Chris Rock ve Jason Scwartzman'ın her an bıyık altından güldürecekmiş gibi gizliden sosladıkları performanslarını merak ediyorsan izleyebilirsin. Altı bölümlük gizemli bir mini drama. İlk kısmında Jude Law, ikinci kısmında Naomie Harris'in karakteri ön planda. Aradaki geçiş sonbahar ise canlı çekilecek ve 'teatral yayın deneyimi' olarak yayınlanacak. Dizi, Osea adasındaki yerliler ve ritüelleriyle, bu adadan çıkamayan modern zaman karakterlerinin kendileriyle mücadelesine kilitleniyor. -Aile travmalarının doğa üstü olaylarla kısıtlı alanda işlendiği bir hikaye ilginç geliyorsa, -Bir dizide önce gizemli ve sağlam bir akış, sonra da sıkı başrol performansları beklentin varsa, -Dizi çekim yerlerini araştırıp, kısmen gerçek hikayelerle karşılaşınca izleme deneyimini pekiştiriyorsan hoşuna gidebilir. Platformun çok duyulmayanlarından Criminal'ın dört ülkede anlattığı farklı vakalar, suç ve suçlu kavramlarını işleyişi, bu türün izleyicilerine bakış açısı kazandırabilecek bir seçki sunmuş oluyor. Birleşik Krallık ayağının ikinci sezonu, yıldız gücünü Kit Harrington'dan alıyor. -Her bölüm kafayı yeni şeylerle meşgul ederek bir şeyler izlemeyi tercih ediyorsan, -Kit Harrington'ı sırtında siyah postuyla değil, modern zaman imajıyla izlemeyi düşünürsen, -'Bir diziye çok bağlanmadan, uzun bir akşamı veya günü keyifli kurtarayım' dersen, beğenirsin. Yayınlandığına çok da gürültü koparmayan Mrs. America, Emmy adaylıkları açıklanıp 10 kategoride birden yer alınca, hak ettiği spot ışıklarını üzerine döndürdü. Cate Blanchett hem yapımcılardan biri hem de başrolde. 70'ler Amerika'sında feminizm yükselirken, Eşit Haklar Yasası için mücadele verilirken, cinsiyet eşitliği karşısındaki ünlü aktivist Phyllis Schlafly'nin hikayesini anlatan 9 bölümlük özenli bir mini dizi. -Mad Men'in yapımcılarından Dahvi Waller'ın imza olabilecek işini merak edersen, -Eşitliğin önemini ve günlük hayatta kanıksanan durumların aslında nasıl mücadele ve hamleler gerektirdiği konusunda fikir edinmeli dersen, -'Cate Blanchett'lı bir dizi izleme fırsatını kaçırmamalı' diye düşünürsen, Mrs. America'yı mutlaka listene ekle. Çünkü Dünya ırkçı bir yer! cümlesini günlük diyalog dahilinde kullanabilecek kadar güncel bir komedi. Keen, polisin sert müdahelesiyle bir travma geçiriyor ve etrafındaki nesneleri canlanmış olarak, konuşur halde görmeye başlıyor. Fakat o bir karikatürist! Bu yüzden olaylar onun için çok daha farklı gelişiyor. -'Gerçek bir hikayeden esinlenilmiştir' ibaresi bir diziye başlarkenki ilk kriterinse, -Ciddi meseleleri daha az ciddi şekilde yakalamak istersen bu diziyle iyi vakit geçirebilirsin. Bol süper kahramanlı, absürt ve biraz da sisteme dair mesajlı dizi The Boys, ikinci sezonuyla geri dönerken yeni sezon onayını da aldı. Süper kahramanlar düşünün; hem ünlüler ve güçlüler, hem de bunu içindeki bulundukları ortamda insan hayatına saygısız, çok yozlaşmış şekilde kullanıyorlar. Bu bir garip 'süperlerin' karşılarındaki ekip: The Boys. -Süper kahramanlığa ters köşe bir bakış ilgini çekerse, -Çizgi roman uyarlamalarını seviyorsan, -Küresel sisteme umulmadık yerde eleştiri arayıp bulmak istersen, beğenebilirsin. Call me By Your Name'in yönetmeni Luca Guadagnino'nun beklenen işi. Kendini keşfetme hikayesinin baş kahramanları gençler İtalya'da bir Amerikan üssünde. Duygular, ilk gençlik yıllarının coşkusuyla yüksek. Dizinin atmosferi yönetmenin yeteneğiyle ekrandan taşıyor. -Gençlik dizisi ilgi alanım dışında derken bile anlatım ve artistiğe takılıyorsan, -Hayatının bir döneminde benzeri bir kısıtlı yaşam alanı deneyimlediysen, farklı yerlerden diziye tutulup izleyebilirsin. Bu yazı Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır. Daha fazla dizi önerisi için, Alper'in Yaz 2020 sayısından 'Dizi Okyanusu'nun Siyah Kuğuları Bunlar' yazısını buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sezon-look-mutfak-goc-mevsimle-gelir-mevsim-degismeden-goc-baslamaz", "text": "Anamurluyum ben. Hem anne, hem baba tarafından. Aslında sadece 'Anamurlu' demek olmaz, benim ailem aynı zamanda yörük. 1980'lerin başına kadar her kış sahile yakın bir yerlere, her yaz Anamur'un tepesindeki Kayagöl'e göçerlermiş. Hayat mevsimlerin elinde tabii; doğa onlara ne veriyorsa, onlardan faydalanıp yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Hikayenin bana anlatılan bu kısmına fiziksel olarak hiç katılmasam da, ailede mutlaka hissedilir mevsim geçişi. Böylece benim de içimde bir göç hikayesi başlar. Mersin'de okuduğum dönemde babamın çocukken deveyle göç ettikleri köye, yani yaylaya giderdik. 'Dağın başında ne işimiz var' diye düşünürdüm. Çocuk aklı işte. O zamanlar üç günde çıktıkları bu yaylaya şimdilerde arabayla birkaç saat içinde çıkmanın heyecanı sarardı onu, bense kaçırdığım oyunları düşünürdüm. Çıktıkça çıkardık. Dağın alt eteklerine vardığımızda taş bir evin içine sokardı bizi, develeri bağladıkları yeri gösterir, sabahları kuş avlamaya gittikleri gölü anlatırdı. Ben yine oyunları düşünürdüm. O zamanlar aklımda aşçı olmak yoktu tabii. Ta ki bir gün köyün yanında yapılan deri peyniriyle tanışıncaya dek. Ne yayla, ne kasaba... O peyniri görünce dünyam değişmişti adeta. 12 yaşımda aşçı olacağımı beyan ettim bizimkilere. O zamanlar 'Issız Adam' filmi henüz çekilmemiş, aşçılık o kadar havalı değil. Bunu duyan babam, okul müdürü, eğitimci, kantinci, kim varsa şaşırıp kaldı. Ama sağ olsunlar benim bir yerlere girmem için uğraşıp durdular. Meslek lisesine girdiğimde -ki ben buna tam olarak 'içeride olduğum zaman' diyorum-, ailemin yeme içmeyle ilişkisini gözlemlemeye başladım. Şimdi düşünüyorum da 'gözlemlemek' kelimesi hafif kalıyor; hissetmeye başlıyormuşum aslında. Ben kafama koyduğum liseye başladım, o zamanlar öğretmenlik yapan babamsa ekip dikmekle kafasını bozmuştu. 1950'lere kadar hiç bilinmeyen avokadonun temellerini attı bahçesine. Büyük hevesi vardı bu konuya. Tabii o yıllarda avokado mutfaklarda ne gezer? Pek oralı olmadım. Lise geçip giderken o ağaçlar teker teker toprağa dikilmeye başladı. 17-18 yaşlarındaydım, mesleğin çok başındaydım, bu yüzden sebze mi meyve mi belli olmayan bu malzemeyi pek ciddiye almadım. Ta ki 30 yaşında kendi restoranımı açana kadar. Şimdi her mevsimi geldiğinde babam oralardan avokado yolluyor bize. Hatta birçoğunuz bilmez, her mevsim avokado bulunabiliyor var ama asıl hasadı ekim gibi başlar. Fıstık vardır bir de. Taze fıstık zamanı sonbaharın girişiyle başlar. Fıstık taze taze topraktan çıkarılır, yıkanır ve bir gün boyunca haşlanır. Ertesi gün eş dost, konu komşu kim varsa toplanır çuvalın başına, sohbet edip fıstıkları tırtıklar. Tabii komşuda pişer, babam sağ olsun, bize de düşer yine servis ederiz buralarda. Seneler önce yaşayamadığım göç heyecanını, şimdilerde mevsim geçişlerinde Kuruçeşme'de yaşıyorum. Alaf'ta o gün, o mevsim kim varsa onlarla. Malum yine önümüz sonbahar. Bizim oralarda toparlanma ve hazırlık mevsimi başlamıştır. Hazırlıktan kastım öyle sadece turşu, salça değil, ekim dikim mevsimi de başlar yakında. Yaylada olan Akdeniz'e iner. Tek günlük bir iniş değil bu. İç Akdeniz soğumaya başladıkça yavaş yavaş inerler aşağıdaki obalara. Bizeyse mahsulü mevsiminde yemenin zevki kalır. Bir de annemin gölevezinin tadı gelir ağzıma. Tabii biz böyle mevsimsel göçten konuştuk ama bir yerlere gitmesek de tezgahlardaki mevsim mutfaklarımızı değiştirmeye hazırlanıyor. Siz bu hazırlık dönemine hazır mısınız? Ne kullanılacaksa mevsimindeyken şimdiden taze alıp öyle kurutmak, reçelini yapmak, turşulamak en doğrusu. Kışın yenecek olsa da, işin sırrı sebzeyi de meyveyi de tazeyken işlemden geçirmek. Sonbahar gelirken benim aklıma salçadan, reçelden ziyade balık geliyor. Çünkü balık mevsimi başladı. Kendi turşu balıklarınızı kurmak için havalar az daha soğusun; lakerdanızı, çirozunuzu öyle kurmaya başlayın. Ben turşulayacağım balıklar için balık mezatına gidiyorum. Tamam, kabul ediyorum biraz uzak ama mevsimin balığını kış masasına taşımanın en kıymetli yolu dediğim gibi tazeliğinden geçiyor. 'Tazesi makbul' anlayacağınız. Uskumrular biraz daha yağlanıp büyüyünce, gözünüzü balıkçınızdan ayırmayın. İçinize en çok sinenleri kapıp eve getirin. Önce fileto halleriyle tuzlayıp bir iki gün dolapta bekletin. Sonra kurun mangalı, içini ıslak çam meşeyle doldurun. Yanına da bir iki kömür yakıp bırakın. Mangalın en yüksek yerine uskumruları serin, bırakın nazlı nazlı islensinler. Sonra değmesin kimse keyfinize. Arada sırada balıkların tatlarına bakın, isi tadı tuzu ağzınıza layıksa basın zeytinyağına, olsun bitsin. Tabii tüm bunlar için güvenilir bir balıkçınız olsun. Gerekirse teknolojiye ağ atsın, size balıklarınızın fotoğraflarını göndersin, güzel ürün geldiğinde kendisi sizden daha fazla heyecanlansın. Daha da derine ineyim istiyorum bazen. Mesela kefallerin bottarga zamanı, Dalyan'daki kooperatiften taze mumsuz balık yumurtası isteyin. Balık yumurtalarına doyamıyorsanız Ortaca'daki Dalko'dan da hayatınızın en iyi bottargasını alabilirsiniz. Halen burun okşayan bir deniz kokusu, güz rüzgarlarının Ege masumiyeti, kızarmış ekmek, az tereyağı ve dilim dilim bottarga. Az da lime suyu tabii, biraz yağını keser. Ege'ye girmişken Tire'deki kooperatifin karadutlarından çılgın bir sorbe çıkıyor, benden söylemesi. Yenilen içilen tüm o yemeklerin üstüne tertemiz, taze tadıyla damağı ferahlatıyor. En iyi domatesin ve biberin tam zamanı. Öyle haziranda domates kovalamak yok. En iyi domates ağustos sonu, eylül başı olur. İyileri eylülün sonuna kadar devam eder. Bizim oraların salçasının olayı nedir bilir misiniz? Fermantasyon. Salça yaparken farkında olmadan 'lakto-fermente' dediğimiz işlemi gerçekleştiriyoruz. Bu durum şans eseri başlamış olsa da, umami kaynağının daha çok ortaya çıkmasını sağlıyoruz. Önce domatesleri ezip tuza atıyoruz. Sonra üzerlerini bezle kapatıp güneşte bekletiyoruz. Domates köpürmeye başladıktan sonra ateşe koyup çektiriyoruz. Taze ateş tabii, mis gibi. Aynı güneşte çektirilirse o salça olmaz, hatta umami de olmaz. Asya'nın misosundan daha ateşli olur. Oraya da başka bir gün geliriz. Şimdilik çocukluğunuzdaki salçaları içinize çekiverin. Sonbahar bitmesin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sinirda-yasayanlar", "text": "Instagram'da 5.2 milyon takipçisi ve yüzlerce araba fotoğrafı olan bir hesap. Hesabın başında ise dünyanın en ünlü drift ustalarından Ken Block. Hızlı ve Öfkeli'nin sadece bir Hollywood kurgusu olduğunu zannedenler bir kez daha düşünebilir. Zira bu hesaptaki görüntüler filmdeki sert ve hızlı adam Vin Diesel'i bir kaplumbağa gibi göstermeye yetecek nitelikte. Dünyanın en yüksek ve dik zirvelerinden ipsiz, korumasız ve çıplak elle inmek mi dediniz? Hakkında National Geographic'in bir belgesel çektiği ve sayısız dergiye kapak olan Amerikalı dağcı Alex Honnold ile tanışarak hayatınızdaki adrenalin seviyesini minimumda ikiye katlayabilirsiniz. Free Solo olarak da bilinen Honnold'ın çıplak elleriyle tutunabildiği yerlere ve çıkabildiği yüksekliklere inanamayarak bakacağınızdan ve bağımlısı olacağınızdan ise hiç şüphe yok. Stunt riding nedir? Nasıl yapılır? Bu soruların cevaplarını tek bir link altında görsellerle desteklenmiş şekilde almak isterseniz sizi böyle alalım. Performans ve şov odaklı motosiklet sürüşlerine verilen genel isim olan bu terim, ölüme kafa tutan sürücülerin motorlarıyla en tehlikeli parkurlarda gösterdikleri maharetleri göz kırpmadan izlememizi sağlıyor. Aynı anda hem motor hem adrenalin meraklısıysanız bu sporun ustalarından Aras'ı takip edilenler listenize eklemeden geçmeyin. Jason'un buraya koyduğum fotoğrafı aslında ona biraz haksızlık. Yaklaşık 10 yıldır serbest koşu adı verilen bir adrenalin çılgınlığına sarmış olan Jason, herhangi bir kalıcı adresi olmaksızın dünyayı dolaşıyor ve Giza Piramitleri'nden Çin'e aklınıza gelebilecek en uçuk destinasyonlarda inanılmaz parkurlar yapıyor. İzlerken nefesinizi tutacağınız bir hesap arıyorsanız kendisini YouTube ya da Instagram hesabındaki videolardan takip etmenizi öneririm. Dünyada insanların çoğu karlı dağlara gittiğinde ayağına ya kayak ya da snowboard takmaya alışıktır. Söz konusu Vincent Tupin olduğunda kayak ve board yerini elektrikli bisiklete bırakıyor ve ortaya inanılmaz görüntüler çıkıyor. Dağ eteklerinde, sık ormanlarda, vadilerde ve kanyonlarda bisikletinin tepesinde olan Vincent, iki tekerlekle ulaşılabilecek her adrenalin dozunun sınırlarını zorluyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sinirlari-asanlar", "text": "Yeniliğin kucaklayıcı soluğunu ürettikleri işlerde hissettirmeyi özellikle tercih ediyorlar. Kökenleri, yaşadıkları çevre ve kişisel deneyimler de tasarımlarını şekillendiren faktörler arasında. Tüm bu önemli unsurların etkisini çalışma metotlarından malzeme ve alan seçimlerine kadar geniş bir yelpazede yaratıcı isimlerin işlerinde görmek mümkün. Graffiti, heykel ve mural yapan bir heykeltıraş ve sokak sanatçısı. Mural eastin kurucusu. Bir yüzeyde çeşitli boyalarla resim yapmak, bu resimleri yaparkenki duygudurumları, yüklenen veya aranan anlamlar, bunların toplamındaki ifade iki boyutta kalıyor. Uzayda, çeşitli malzemeleri belirli bir duygular üzerinden yontarak, keserek, birleştirerek formlar üzerinde aradığınız anlamlar ya da ifade ise artık var oluyor. Benim ilgimi çeken, üretimlerimi birleştirebileceğim nokta burası. Graffitilerin sonuca ulaştığı yerden, boyutlanan biçemlerimin form bularak gerçekleşiyor olması. Graffitilerimin heykel olarak dünyada var olan bir kütleye dönüşmesi ana ilhamlarımdan. Kafamdakileri içeride ya da sokaklarda duvarlara boyamak, duvarlardaki resimlerimin rölyeflere, heykellere dönüşerek, boyut bularak, açık & kapalı mekanlarda var olma yolculuğu beni heyecanlandırıyor. Bahsettiğim bu duyguyu koruyan, besleyen bu yolculuk. İlhan Berk'in dediği gibi ' Varlık biliminin bir nesnesi olarak Duvar'. Antik ya da çağdaş bütün 'şehir'leri en ufak biriminden, büyük kent manzaralarına kadar ilgi çekici ve insan yaşamının önemli ve etkin bir parçası olarak görüyorum. 'Duvar' kavramını daha önemli ele alıyorum. Kentin hücresi olarak, mekana anlam katan ve herhangi bir mekana yön veren önemli öğe, graffiti ve benim için büyük ölçüde var olma sebebi, rölyef için mekana yapısal da dahil olma, içeri-dışarı ilişkisi durumu üzerinden birçok konuya temel oluyor. Ana malzemem metal, sonrasında taş, beton, ahşap ve çeşitli komponentlerden oluşan birçok farklı malzeme hatta bazı hazır nesneler heykellerimi oluşturdu. Çocukken marangoz artıkları, metal artıkları ile oynayarak binalar şehirler yapıyordum. Şehrin, gemi endüstrisinin olduğu tarafında büyüdüm: dev vinçler, paslı metal plakalar ve yapılar. Ailem ise makine ve mekanik işi yapıyordu. Üniversite öncesi gemi modelciliği sürecimde teknik resim ve projeler. Buradan gelen göz aşinalıklarım üzerinden geometrik bir ilgiyle graffitilerimde de daha boyutlu ve soyut bir yön oluştu. Önce İlhan Koman heykelleri sonra heykel bölümü okurken MSGSÜ kütüphanesi aslında heykellerimi, graffitilerimdeki ilham kaynaklarım gibi malzemelerden yapabileceğimi gösterdi. Çok eğlenerek ve kendimden geçerek aşılıyorum sanırım! İBB Konuşan Duvarlar Projesi, ülkemizdeki en büyük mural-graffiti çalışması, uzunluğu 220 metre, 11 metre yüksekliği olan bir duvar. Genel işlerimden referans alarak çok basite indirgenmiş formlarla oluşturduğum basit soyut harfler ve çok renkli bir palet. Sokak, kadın, hayvan, hoşgörü, genç, birlik gibi 20 kelime. Lokal parçalar ile renklere ayrılmış, aslında var olan ama okunmayacak kadar iç içe geçmiş, üst üste binmiş ve anlaşılamıyor. Tıpkı sürekli hepimizin metrobüs gibi, İstanbul gibi bu kelimeleri bir şekilde üst üste iç içe kullanıyor olmamız gibi. Var ama anlaşılmıyor. Herkes kelimeyi kendi renklerine göre söylüyor. Tıpkı renkli renkli patenlerden oluşan yara bantları gibi. Duvarın fotoğrafında üstü onlarca katlık yeni yapılar, altında kalan kısımda ise eski binalar. Tam da binlerce kişinin geçtiği otoyol üzerinde, Kadıköy girişi - Köprü bağlantısı yolunda iki metrobüs durağı arasında. Mekan ve izleyicinin işe doğrudan etki ettiği birçok işim var. Ama bu durumu ben daha kendime doğru pozitif olarak yönlendiriyorum. Güzel bir örnekle anlatabilirim bunu. B3 Evi'nde Selman Bilal Koleksiyonu kapsamında yaptığım çalışma tamamen mekan ile alakalı. B3 Evi'nden ilhamla soyut bir metal rölyefi merkezine alan helezonik bir Tohum oluşturdum. Bunun tam tersi, mekandan bağımsız işe odaklandığım, mekanı ikinci plana attığım çalışmalarım oluyor. Sanırım graffitiden gelen bir refleks, özellikle boyarken uyum sağlıyorum. Oradan mekanda kendime yer ediniyorum. Çokça ve büyük keyif alarak dijital ve teknolojik araçları kullanıyorum. iPad ile modelleme programları, 3D yazıcı ile çıktılar, plazma ve lazerler, kesiciler, yeni teknolojik kaynaklar. Artık herkesin sanat ve tasarıma daha yatkın olması, teknolojinin imkanlarıyla üretici de olarak konumlanmaları sonucunda bu değerlere ve eserlere hassas olmaları heyecanlandırıyor. Birçok heyecanlı proje hayata geçmeyi bekliyor. Mural ve graffiti dünyasında kurucu ortağı olduğum ajansımız Mural East ile umarım birçok kamusal proje gerçekleştireceğiz. Solo mural projeleri ise önümüzdeki günlerde yine sokaklarda hayat bulacak. Son zamanlarda antik şehirlere odaklandım. Heykel ve graffiti olarak çağlar boyunca kesişim noktaları olmuş. Bu iki disipline artı dijital olarak da üretebileceğim kendi coğrafyamıza basan projeler üzerine çalışıyorum. Heykellerimde ise yeni bir seriye başlamanın hazırlığını yapıyorum. Çalışmalarını İstanbul ile Londra arasında sürdüren, yaratıcı ifadeyi dans ve performans sanatıyla birleştiren bir sanatçı. Büyürken de bedenim hep hareketle kendini anlatma isteği içindeydi. Bedensel ifade, alan kaplamak, gücünü çok erken keşfettiğim şeyler oldu. Yıllar geçip derinleştikçe, yaşadıklarımı ve yaşamı sorguladıkça anlam peşinde dansın ötesine geçebildim. Aslında dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya bir yolculuk yaşadım. Performans sanatçısı olmak gibi bir niyet koymadan hep yeni kapı aça aça kendimi burada buldum. Dans Terapisi yüksek lisans eğitimimin ve yaklaşık 10 senelik klinik çalışma deneyimimin de etkisi var. Bir de tam ben bu dilde ilerlemek istediğim zaman Simge Burhanoğlu Performistanbul'u kurmak istediğini anlattı. Birlikte kurmuş olduk, o benim ilk küratörüm oldu, ben onun ilk sanatçısı. Bu alanda birlikte büyüyoruz. Alan en önemli şeylerden biri benim için. Performans nefes almak için yepyeni kurallar arıyor her seferinde. Öyle bir gerçeklik yaratılmalı ki her detayıyla anlamlı olmalı. Ben düzen seviyorum, o düzeni kurduktan sonra onu doğru tutmak adına biraz sert kurallarım oluyor. Bir kablo yanlış yerde olmamalı mesela ya da eğer sarhi bezlerimi dizdiysem en doğru şekilde dizilmeli. Bunlar, tamamen benim hislerimin gösterdiği bir karar mekanizmasından geçiyor. Bunun ötesinde ise bedeni alanda her açıdan düşünmek önemli: Havada mı asılı olmalı, yoksa bu mümkün değilse gölgesi ile mi tavana kadar uzayabilmeli? Bazen de çok çıplak küçük bir alanda sert bir ışık altında herkesle iç içe iki saat geçirilebiliyor. Bir noktada sanki ben değil o canlı iş karar veriyor kurallara diyebilirim. Performansta bunların hepsi bir organizma gibi oluyor. Yani tek bir canı var o eserin, o bize anlatıyor yol gösteriyor. Çoğu zaman bu unsurlardan bağımsız gözümün önünde canlanmıyor zaten. Kostüm benim için hep önemli ve zorlandığım bir konu . Ben çok sıkça kendimi çıplak hayal ediyorum ve en son üzerime giyeceğim şeyi vizyonumda görebiliyorum. Bir yandan da önemli bir başka konu şu ki; ben bu performansların ve genel olarak gerçek sanatın, bir kanala bağlanma ile bir download olduğunu düşünüyorum. Bana ait değil yaptıklarım. Ben güvendiğim insanlarla birlikte üretmeyi seviyorum. Tek başıma belirli bir yöne derinleşiyorum, oysa başkalarıyla üretirken hiç düşünmediğim bir yerde buluyorum kendimi. Bu da bana iyi geliyor. Mesela alan üzerinde yerleştirme konusunda derinleşmiş bir insanla birlikte üretirken iş sanki daha büyük bir ifade şekline dönüşüyor. Üniversitede İletişim ve Tasarım okudum. Bu da düşünce şeklimde etkili olmuş olabilir. Yaşım ilerledikçe çok meraklı birine dönüştüm. Bir konuya takılıp arkasından kaybolmaktan, bir sorunun beni sürüklemesinden keyif alıyorum. Anlamak için de hem kalbimle hem de düşünsel olarak zaman ayırabiliyorum. İlk yüksek lisansımı London College of Fashion'da Tasarım Yönetimi üzerine yapmıştım. Bu süreçte en çok ilgimi çeken şey kütüphane arşivindeki defilelerdi. Saatlerce defile izlerdim, ama koleksiyona bakmak için değil, onu nasıl paylaştıklarıyla ilgilendiğim için. Daha sonra bitirme projem için yakın dostum Murathan Özbek ile Türkiye tasarım hafızası için önemli bir çalışma niteliğinde olan Moda Alaturka isimli belgeseli çektik. Beden, üzerine giydiğini canlandıran ve anlamlandıran şey. Akımların ve akıntının ötesinde yaşama dair birçok gizem canlı sanatın nefesinde. Gündemim yoğun. Bir giyim markası ile işbirliğim olacak yakın zamanda. Ekim sonu yeni video işim O.P.Y.U.M festivalinde Paris'te gösterilecek. Ayrıca Ekim'de devam eden bir belgesel projemizin ikinci ayağı için doğuya gideceğiz. Bir tasarım stüdyosu. Yenilikçi, akıllı ve cesur. Global ödüllerle başarılarını perçinliyorlar. Ara Güler Müzesi + Leica + Monochrome projesi, şehrin yeni kültür sanat destinasyonlarından biri olan Galataport'un önemli projelerinden. Bir sergileme alanı-müze mağazası, bir brasserie ve bir fotoğraf makinesi mağazasının tek bir çatı altında birlikte çalışması gibi zorlu bir tasarım ihtiyacına yanıt aradığımız bu projedeki en önemli tasarım kararlarımızdan biri kuşkusuz ki, birbirlerinden tamamen farklı kullanım fonksiyonlarına sahip bu üç markayı ayrı ayrı ele almak yerine, deneyim hikayesini markaların ortak noktaları üzerine kurgulamak oldu. Mekanın ortasına üç boyutlu ahşap bir desenle kaplanarak yerleştirilen ve Monochrome'un mutfak alanını içinde barındıran ana kütlenin yüzeyleri üç markanın ortak noktası olan fotoğrafçılığın ve fotoğraf makinesinin temel öğelerinden olan diyafram açıklığının geleneksel formundan esinlenilerek tasarlandı. Yüzeylerinde Leica'nın vitrin ünitelerinin, Ara Güler Müzesi'ne ait sergileme yüzeylerinin ve Monochrome'un barının yer aldığı bu kütle, üç boyutlu yapısı sayesinde üzerinde oluşan ışık-gölge oyunlarıyla mekanın içinde olduğu kadar dışından da dikkat çekerek tasarımın en baskın öğelerinden biri haline gelmiş oldu. Red Dot Awards'un en üst seviyedeki ödülü olan 'Red Dot: Best of the Best'e layık görülen bu projemiz, mimari / iç mimari bir proje ile Türkiye'de ilk defa 'Red Dot: Best of the Best Interior Design' ödülüne layık görülen proje olması ile de bizim için anlamlı bir yere sahip. Wangan Studio olarak her tasarımımızda, son kullanıcıyı hikayenin merkezine alan, mevcut normların ötesinde, süzgecimizden geçmiş rafine bir yenilikçilik anlayışı ile uzun ve yoğun bir yaratım sürecinin ürünü olan, ezber bozan işler ortaya çıkarmanın hedefi ile yola çıkıyoruz. Wangan tasarımlarını incelediğinizde işlerin çoğunlukla insanların sosyal bir ortamda bir araya geldiği mekanlar olduğunu görürsünüz. Yola çıktığımız ilk günlerden beri bir tasarım ofisi olmanın ötesinde özellikle yeme- içme ve konaklama sektörleri için bir danışmanlık markası olmayı hedefledik. Tasarımdaki önceliklerimizin başında ise kullanıcı odaklı olmak ve yarattığımız yapı, mekan, ürün, marka her ne olursa olsun son kullanıcının tasarımımızı yaşarkenki hislerine ve duygularına odaklanmak geliyor diyebiliriz. Dünyada değişen çalışma alışkanlıkları, her geçen gün sınırları ve mesafelerin yarattığı engelleri daha da ortadan kaldıran bir hale geliyor. Bu dönüşüm, biz tasarımcılar için de farklı coğrafyalarda hayata geçirdiğimiz projelerde bize büyük çalışma kolaylıkları sağlıyor. İlk günden beri hep hedefleri olan ve bu doğrultuda ilerlemeye özen gösteren bir tasarım ofisi olarak, önümüzdeki yıllarda, Wangan Studio'yu global tasarım dünyasında daha önemli bir oyuncu haline getirmek en önemli projemiz diyebiliriz. Estetik ve fonksiyonelliği teknoloji ve sanatla birleştiren ikili geleceğe yön veren projeler üretiyorlar. A.R.E.: Yaklaşık yedi yıldır beraber yaşıyoruz ve üretiyoruz. Ben Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre tasarımı mezuniyetinin ardından TV Set stüdyo tasarımı konusunda uzmanlaştım, Hakan ise Makine Mühendisliği mezunu ve bizi buluşturan şey fotoğraf oldu. Ardından sürekli diyalog içerisinde olduğumuz dijital teknolojiler ve sanal kameralarla üretimlerimizi destekleyerek hikayelerimizi anlatabileceğimiz konumların sayısını çoğalttık. Ben daha çok cinsiyet ve mimari üzerine çalışıyordum, beden ve deneyim ile şekillenen yapılara odaklanıyordum. Gynaeceum, Hamam Sauna ve Islak Hacim sergileri Hakan ile beraber çalıştığımız süreçte bireysel olarak çıkmıştı. Hakan daha çok beden, deri, doku ve kente odaklanıyordu. Recolor ve Through The skin gibi sergiler ile fotoğrafı hack'lemenin peşine düşmüştü. İkimizi buluşturan ilk sergi Gary Sangster ve Fırat Arapoğlu eş küratörlüğünde Aşıklı Höyük / Kazı İzleri sergisi oldu. Bu sergide arkeolojiye yeniden kuir bir bakışla çalışmalarımızı ürettik. Sonrasında beraber üretim sürecimiz başlamış oldu. A.R.E.: Kendimizi, çalışmalarımızı oluştururken dijitalin bütün potansiyelini açığa çıkarmaya çalışan deneyciler olarak konumlandırıyoruz. Sergilerimize hazırlanırken uzun metin okumaları ve araştırmalar ile başlayıp ardından kavram ve üretim süzgecine giriyoruz. Markalar ile kurduğumuz sanatsal işbirliklerinde bu çalışma disiplinine çok dikkat ediyoruz. Markanın veya tasarım sürecinin özüne inmekle başlıyor her şey. Ardından araçlarımızı ve kavramlarımızı en iyi çarpıştıracağımız fikirlere yöneliyoruz. H.S.: Sanırım tutarlı olduğumuz tek şey üzerine çalıştığımız, geleceğe aktarmak istediğimiz kavramlar. Ancak estetik ve çizgi olarak sürekli kavramla en çok örtüşecek aracın ve çizginin peşindeyiz. Hayat beden, mimari ve deneyime dair kavramlar üzerine çalışmak için oldukça geniş bir yelpaze sunuyor ama sürekli aynı formlarla çalışma üretmek bizim olmak istediğimiz şeyin çok dışında. Bu nedenle kavramlara, projelere göre kullandığımız yenilikçi araçlarla şekilleniyoruz. H.S.: İyi bir gözlemciyiz. Örneğin Through The Skin Türkiye'nin öncü 3D VR sergilerinden biriydi. Burada bir tasarım hatası, kullanıcı deneyimi fark ettik. Ortalama 100 metrekare olarak tasarlanmış alanımız içerisinde bir oda daha vardı. Serginin ilk hafta ziyaretçi sayısı 16.000 olmuştu ama odaya giren insan sayısında inanılmaz bir düşüş vardı. Bunun nedenini çok sorguladık. Bu nedenle insanların VR mekanları deneyimlemelerinde ses, ışık ve yönlendirme tasarımının önemini hissettik. Sauna bu nedenle izleyiciyi hikaye içerisine daha sıkı alan bir deneyime dönüştü çünkü ben bir sauna hayaletini seslendirerek deneyimciye rehberlik etmiştim. A.R.E.: Deneyimlerde ise maalesef günümüzde telefon/tablet uygulamalarına ihtiyacımız var. Burada da sergi deneyimcisini olabildiğince bilgilendirerek eserler üzerine katman olarak inşa edilmiş Artırılmış Gerçeklik deneyimine davet ediyoruz. Zamanla QR kodlarda olduğu gibi deneyimledikçe alışacağımız şeyler. A.R.E.: Seçildiğim American Arts Incubator programından bu yana gelişmeleri oldukça yakından takip ettiğimiz, beta kullanıcı olduğumuz ağlar oluştu. Bu sayede yeni araçlara erken erişiyor, denemeler yaparak potansiyellerini açığa çıkartıyoruz. Bu sene dahil olduğum Meta Creators of Tomorrow programı da buna en güzel örneklerden biri. H.S.: Sanatçı işbirliklerini de çok seviyoruz. Geleneksel sanatlarda çok karşılaşmadığımız kolektif çalışma biçimleri dijital sahada üreten sanatçılar için oldukça değerli. Hız dünyası içerisinde sürekli gelişen araçlara adapte olmakta zorlanırsak birbirimizden destek alıyoruz. A.R.E.: Dijital deneyimler, dijital sanat eserlerini oluşturmak oldukça bütçe gerektiren süreçlerle karşılaşmamıza neden oluyor. Bu noktada en değerli şey kurum, marka işbirlikleri. Bakü YARAT Contemporary desteği ile ürettiğimiz Theatrum Mundi projesinin başarısı geçtiğimiz CI Bloom'da Brothers ile işbirliği kurmamızı sağladı. H.S.: Pandemi dönemi bir gün atölyemizde Desen Halıçınarlı önderliğinde bir linol baskı çalışması içerisinde Kalben dinliyorduk. Kalben, Teoman ile çıkaracağı yeni teklisi Robot Kozmonot için bir müzik videosu istediğini söyledi. Berlin'de yaşadığımızı düşünüyormuş, oysa biz İstanbul'daydık. Bu vesileyle tanıştık ve hala Kalben ve müziği için görüntüler oluşturmaya devam ediyoruz. H.S.: Ahmet Rüstem de, ben de görselleştirme programlarına oldukça hakimiz. Projelerimizi yazarken ChatGPT4, Midjourney gibi metin ve görselleştirme AI araçlarından faydalanarak daha verimli ve hızlı çalışabiliyoruz. A.R.E.: Beni en çok heyecanlandıran şey oyunlaşma, oyunlaştırma ve Artırılmış Gerçeklik teknolojileri. Verileri her an her yerde deneyimleyebileceğimiz, fiziksel dünyamıza sanal nesneleri yerleştireceğimiz bu süreç, çevre deneyimimizi dönüştürmeye çoktan başladı. Bu araçların gelişimini deneyimlemek heyecan verici. H.S.: Beni de en çok kişiselleştirme noktasındaki araçların gelişimi etkiliyor. Lazer, print teknolojileri ile gündelik nesnelere inen araçların çoğalması daha verimli çalışmamızı sağlayacak. AI araçlarının gelişimi ile potansiyellerini önceden sorgulamak, deneyler yapmak ondan korkmamızı değil heyecanla işbirliği kurmamızı sağlıyor. Forbes tarafından kendini ifade etmenin yükselişiyle erkek giyimini yeni yüzyıla taşıyan tasarımcı olarak tanımlandı. Bu üç coğrafyada da birbirinden farklı kültürlerden ilham alıyorum ve bunun hem kişisel olarak beni zenginleştirdiğini hem de profesyonel anlamda tasarımlarıma şekil verdiğini düşünüyorum. Zamanımı bu lokasyonlarda geçiriyorum ve dil, din, geçmiş, yaşam tarzı gibi birbirinden çok farklı dinamiklerin olduğu bu kültürlerde yaşarken üç farklı insanmışım gibi hissediyorum. Bu farklı coğrafyalarda hem insan hem de marka olarak var olabilmek bunu gerektiriyor sanırım. Hayatta değişmeyen tek şey değişimin ta kendisi. Bu anlamda, dönüştüğüm bu üç farklı insanın üç ülke için tasarladığı koleksiyonlar markamın kimliğini zenginleştirdiği gibi benim de kreatif direktör olarak tasarım estetiğime farklı seviyeler katıyor. Farklı kültürlere hitap etmek için tasarım estetiğiniz de bu farklı kültürlere adapte edilmeli. Farklı kültürlerde yankı yaratabilmek ve aynı zamanda marka kimliğini korumak kolay değil. Bu anlamda, birbirinden farklı görünen bu üç koleksiyon aslında aynı tasarım köklerinden geliyor yani her ürünü ana bazda birleştiren bir yapı mevcut. Bazı aynı bir gömlek diğer bir coğrafyada farklı tasarım detayları ile bambaşka görünebiliyor. Bohem ve çöl hislerinin etkilediği Tulum koleksiyonu, Amerika'da klasik bir stile bürünürken, Türkiye'de şehre uygun avangard bir yapıya bürünüyor. Empire State Binası hayatımda önemli yere sahip bir yapı. New York'u ilk ziyaretimde çektiğim birinci fotoğraf, sadece filmlerde izleyerek hayran olduğum bu binaydı. Amerika'da yaşadığım on beş sene içinde çektiğim ESB binası fotoğraf ve videolarından oluşan kişisel arşivim var. Üç yıl önce New York'u ziyaret eden babama ESB'yi gezdirirken aklımda yeşeren bir proje aslında bu. Gezi esnasında mevcut üniformaların böylesine ikonik geçmişi olan bir binanın karakterini tam anlamıyla yansıtmadığını hissettim. Üç senelik etkileyici ve yoğun bir yolculuğun sonrasında da bu proje hayata geçti. Empire State çalışanları için tasarladığım üniformalar ile ESB'nin köklü kimliğini öne çıkarıp, binanın gerçek ruhunu yansıtmaya odaklandık. Bunu da iki marka arasındaki tamamen organik gelişen uyum sayesinde başardığımıza inanıyorum. Bu proje, profesyonel kariyerimin en önemli mihenk taşlarından biri. Tasarım sürecinde, bina ruhunu görsel anlamda yansıtan modern detayların yanı sıra bina çalışanlarının gündelik ihtiyaçlarını karşılayacak fonksiyonel detaylara da odaklandık. Daha önce denenmemiş, üretimi çok zor detaylar tasarladım. Kumaşlar ve renkleri ESB'ye özel tasarlanıp dokundu. Ceketlerin yakaları çıkarılıp değiştirilebiliyor. Asimetrik cep kapakları bulunan dört parçalı üniformalar, ESB çalışanlarının dahil edildiği bir oylama ile seçildi. Binanın orijinal mimari formunu bire bir yansıtan ve yaklaşık 11.900 adet iğne vuruşundan oluşan nakış armaları, bina baskılı kravatlar ve lazerle işlenmiş metal düğmeler, binanın köklü mirasını ve art deco mimarisini yansıtıyor. Binanın yeni restore edilen lobisindeki 22 ayar altın tavanına selam veren çarkların illüstrasyonlarının da bulunduğu özel astarlarla süslenmiş ceketler ve yelekler de üniformanın dikkat çeken diğer detayları. Gözlemevi şapkaları ise yine üniformanın renkleri olan Empire Steel ve City View Blue ile yapılan nakış ve düğme detaylarıyla tasarlandı. Bence yeni ESB üniformaları, binanın ikonik geçmişi ile fütüristik bir vizyonun zamansız bir birleşimi ve aynı zamanda ne geleceğe ne de geçmişe ait olmayan, zamansız, bu ANa ait bir tasarım. ESB üniforma projesi PEYMAN UMAY markasının kimliğine başka bir seviye kattı. Ben tesadüflere inanmıyorum. ESB 15 yıldır ilk defa üniforma değiştiriyor ve ben de New York'a tam 15 yıl önce taşındım. Kendim ve markam için çok özel bir yere sahip olan bu işbirliği; hem beni hem de tüm ekibimi daha iyiye iten inanılmaz bir motivasyon kaynağı, itici bir güç haline geldi. Böylesine büyük bir projenin bizi rahatlatmasına asla izin vermeden global anlamda daha da büyük markalarla çalışma arzumuzu gerçekleştirmek de kaçınılmaz bir hedef oldu. Şu an ismini paylaşamayacağım bazı markalarla görüşmeler yapmaya başladık. PEYMAN UMAY markası Amerika'da doğdu ama Peyman Umay, yani ben Türkiye doğumluyum. Köklerimi ve nereden geldiğimi çok iyi bilen bir tasarımcı olarak amacım hep daha iyi olmak ve daha güzel işlere imza atmak. Markamızı bir dünya markası haline getirme yolunda attığımız bu güzel adımların devamını getirmek. Öncelikle kendime, aileme, beni ve markamı seven, destekleyen herkese, ekibime, doğduğum topraklara adeta görevim ve hediyemmiş gibi hissediyorum. Beni her sabah yatağımdan heyecanla kaldıran şey bu, daha iyi bir insan ve daha iyi bir tasarımcı olabilmek."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/skandallar-albumu", "text": "Bir albümün çıkış tarihinden bahsetmek; ayın 14'ünde, bu bahar, gelecek kış demek, hiç bu kadar manasız olmamıştı. Madonna'nın 10 Mart'ta piyasada olacak 13'üncü albümü Rebel Heart'taki şarkıların yarısı, çıkış tarihinden iki ay evvel piyasaya sızdırıldı. Madonna çıldırdı. Artık kimseye güvenim kalmadı. Acaba yanımda çalışanlar mı yaptı bunu? dedi. Halbuki şarkı bu, burma bilezik değil; çalmak için koçbaşına ihtiyaç yok. Dijital ortamda süzülen birtakım rakamlardan söz ediyoruz. Çok rahat götürülür. Yani, sanıyorum öyledir. Madonna da durup düşünüp, pardon meditasyon yapıp, madem sızdı bedavaya gitmesin bari diyerek altı şarkıyı kendi elleriyle erkenden iTunes üzerinden satışa çıkardı. Şarkılar pek o kadar kıyamet koparmadı. Efsanenin 13'üncü albümüne yakışacak denli güçlü bulunmadı. İçinde Rihanna, Oprah Winfrey ve Justin Bieber gibi ünlülerin isimlerinin geçtiği Illuminati adlı şarkı hiç anlaşılmadı; Mike Tyson'la düet yaptığı Iconic o kadar da iyi değildi. En fenası da albüm böyle fos olduğuna göre, bu şarkıların çalınması işini Madonna'nın bizzat kendisi tezgahlamış, bu sayede bedavaya reklam yapmış olabilirdi. Bir süre sonra, hacker'ın tahmin edildiği gibi Meksikalı ya da Brezilyalı değil Tel Avivli olduğu ve yakalandığı öğrenildi. Madonna, Twitter hesabından FBI'a ve İsrail polisine teşekkür etti. Bunu terörün bir çeşidi olarak nitelendirdi, kendisini tecavüze uğramış gibi hissettiğini söyledi, Hiçbirimiz gizliliğin sonuna hazır değiliz dedi. Instagram hesabına tecavüze uğramış hissini temsilen bir fotoğraf koydu, kısa süre sonra kaldırdı. Yani Rebel Heart, bin tane tantananın ardından, geldi. Albümün en ses getirecek şarkılarından biri de Madonna'nın aynada kendini öper gibi söylediği Bitch, I'm Madonna. Nicki Minaj düeti ve DJ Drop'un setiyle hazırlanan şarkı, Madonna'nın shot'ları götürüp masaya yumruk vuracağı bir klibi çok hak ediyor. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısın da ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sneakerlarin-surdurulebilirlik-devri", "text": "Bir zamanların asi çocuğu, sokakların olmazsa olmazı sneaker'ların özellikle son beş yıldaki yükselişi yadsınamaz bir gerçek. 2021 trendlerine bakacak olursak bu yükselişin yavaşlayacağı da yok. Fakat bütün bu moda girdabının bir de çok söz edilmeyen bir yüzü var. Sneaker tüketiminin bu denli artmasının üzerinde yaşadığımız dünyaya etkileri yadsınamayacak derecede büyük. Matt Powell'in 2016'da atmış olduğu bir tweet'e göre sektörün en güçlü markalarından Nike saniyede 25 sneaker satıyor. Bir diğer data ise yılda 27 milyar ayakkabı üretildiğini gösteriyor. Bu rakamlar dünyadaki karbon salınımına her yıl %1.4 etki yapıyor. 1.4 ufak bir oranmış gibi gözükse de çok büyük sonuçlardan bahsediyoruz. Benzer ve korktucu bir diğer rakam bir sneaker'ın üretiminde kullanılan gaz tüketimi: Yaklaşık 15 kilo. Bunun büyük bir kısmı üretim aşamasının uzun ve meşakkatli olmasından kaynaklı. Sneaker'lar üretilirken kullanılan malzeme 26 farklı materyale kadar çıkabiliyor ve üretim 360'a yakın adımdan oluşabiliyor. Karbon ayak izi sadece üretim ve satış aşamasıyla sınırlı değil; sneaker'ın ömrü boyunca dolaşımı da bıraktığı ize dahil, fakat bu izi hesaplara katma imkanı ne yazık ki yok. Güzel haberler de yok değil. Özellikle son yıllarda başlayan bilinçli tüketim hareketine sneaker üreticileri de dahil olmaya başladı. Bunların başında adidas geliyor. Parley iş birliğinde okyanuslardan toplanarak geri dönüşüme kazandırılan malzemeler ile üretim yapmaya başlayan adidas'ın bu anlamda bir öncü olduğunu söylemek mümkün. Markanın 2024 yılında sadece geri dönüştürülmüş malzeme kullanacağını açıklaması da dikkat çekici. Şayet başlattığı üretim trendi diğer markalara da ilham verdi ve sürdürülebilirlik bir üretim stratejisi olarak programlara girmeye başladı. Allbirds, Rothy's, Cariuma gibi firmalar bunu başından beri yapıyor, dediğinizi duyar gibiyim ama dürüst olalım; Nike, adidas, New Balance, Reebok gibi markaların üretim kapasitesi ile kıyaslandığında bu durum pek bir şey ifade etmiyor. Bu nedenle büyük firmaların geri dönüştürülmüş materyaller kullanmaya başlamalarının yaratacağı etki ve her adımda değişim kaçınılmaz olacak gibi gözüküyor. Bu yazı Bastığın Yeri Dönüştür başlığıyla #GQBahar21 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sokagin-sesleri", "text": "Birçok fotoğrafta gördünüz onları. Bazen kızgın bir panda olarak, bazen rengarenk bir duvarda dünyalarını ve hayallerini haykırırken... Leo Lunatic, Mr. Hure, Met ve Repus'un, polis kovalamacalarından büyük markaların toplantı salonlarına uzanan başarı öyküsü bu. Konuşmayı hiç sevmiyor. Kelimelerin anlamlarından çok, harflerin yan yana geldiğinde nasıl göründüğüyle ilgilenecek kadar farklı bir kafada yaşıyor Leo. Adını sırf görsel olarak güzel göründüğü için seçmiş. Lunatic ise sonradan Leo'ya eklenmiş. Çünkü konuşmayı sevmeyen bu adam eline sprey boyaları aldığı zaman deliriyor ve lunatic, deli anlamına geliyor. The Guardian'ın dünyanın en iyi 15 graffitisinden biri seçtiği kızgın panda karakteri, artık onunla özdeşleşmiş durumda. Leo'nun pandayı tercih etme sebeplerinden biri de utangaç bir hayvan olması. Kendisi de öyle. Arabistan'da doğmuş ve babasının işi gereği 12 yaşına kadar orada yaşamış. Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti diyen Orhan Pamuk misali, bir film izlemiş ve hayatı değişmiş. Çocukluğunda izlediği filmde gördüğü graffitici adamı kazımış aklına. 11 yaşında başladığı graffiti macerasında, boyaları biriktirdiği harçlıklarıyla güç bela alırmış. Boş duvarları ve muhtelif alanları gece yarıları el ayak çekildikten sonra boyama işine illegal deniyor graffiti jargonunda. Çünkü gerçekten de yasadışı. Polis tarafından çok kovalanmış Leo, hatta mahkemelere kadar taşınmış meseleler. Asmalımescit'te yine bir gece boyaması esnasında, tam toparlanıp gidecekken Gel buraya! ihtarıyla polisin yanına gitmek zorunda kalmış. Tamam memur bey, bir daha olmaz demeye kalmadan polis Leo'nun telefon numarasını isteyip evine graffiti yaptırmak istediğini söylemiş. Durun, nereden nereye demek için daha erken. Şimdilerde önemli bir moda markası için tasarımlar yapıyor, jet sosyeteden isimler işyerlerinde ilham almak, ya da evlerine renk katmak için onu arıyor, büyük toplantı salonlarında Leo bey gibi tebessüm ettiren hitaplara bile maruz kalıyor. İyi insanlar zorlu günlerin intikamını başarılarıyla alıyor. Eğlenceli kişiliğinin altında, pesimist bir ruh haline sahip MET. İçinde çok kavgası var. İnatçı ve hırslı. O da çocuk yaşlarda bu işe başlayanlardan. Çok sancılı dönemler yaşamış. En büyük tepki ailesinden gelmiş. Kuzenleri ODTÜ senin, Boğaziçi benim akademik şov yaparken, o elinde kutu, duvar boyuyormuş. Ailede kimsenin umudu yokmuş kendisinden. Fark edilmeye başlayıp da büyük markalar için duvar boyayan başarılı biri haline geldiğinde işler değişmiş tabii. O da başarıyla intikam alanlardan. Sadece babası her zaman destekçisi olmuş. Ailesinde tanıdığımız isimler de var. Twitter'daki Beyinsiz Adam karakteriyle tanınan, üç yıl önce GQ Men of the Year Ödülleri'nden Yılın İnternet Fenomeni seçilen Hakim Türkmen, kuzenlerinden biri. Röportajı Karaköy'de yaptık. Onlar için Karaköy'ü Karaköy yapan adamlar tanımlamasını çok duydum. Sırf onların duvarları önünde fotoğraf çektirmek için bu semte gelen gençler var. Yeni boyadıkları duvarlardan fotoğraf paylaştıklarında Orası neresi? Herkes keşfetmeden ilk ben fotoğraf çektirmeliyim diye mesaj atanlar oluyormuş. Rekabete bakar mısınız? Tam karşımda MET'le özdeşleşmiş; sağ kanadı melek, sol kanadı şeytan kanadı olan Choose your side çalışması var. Röportaj boyunca bir sürü insan gelip önünde fotoğraf çektiriyor. İç dünyasına çok önem veriyor MET. İyiyi, kötüyü, vicdanı, yaşamı, ölümü çok sorguluyor. Çalışmalarında da bunu çok rahat görüyorsunuz. 2008'den beri dünyaca ünlü isimlerin de katıldığı uluslararası graffiti festivali Meeting of All Stars'ı organize eden isimlerden biri MET. Boyamadığı zamanlarda giyim markaları için tasarım yapıyor. İnsanların üstünde hayallerimi görmek hoşuma gidiyor diyor. Bu arada hepsinde bir motor tutkusu var. Demek ki sokak sanatı beraberinde başka ortak zevkler de getiriyor diye düşündürüyor insana. Graffitinin renkli dünyasının devamı dopdolu içeriğiyle GQ Türkiye Ekim sayısı ile bayinizde ve GQ Türkiye dijital edisyonu ile cebinizde!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/son-kalem-ustasi", "text": "Gözlükler tamam, kar beyaz önlük tamam, kurşunkalemler ve çakı tamam... David Rees masasının başında. Saatlerce uğraşıp kalemleri yontacak, uçlarını sivriltecek. Haybeci, dandik kalemtıraşlarımızla, bizim asla ulaşamadığımız bir zarafete ve keskinliğe ulaşacak. Sonra da bu kalemleri satacak. Hayrına çalışmıyor elbette. Rees geçimini kalem yontarak kazanıyor ve ben şaka yapmıyorum. - Fazla okumuş her insanın içindeki kırtasiye aşkı onda marazi boyutlarda. - Kalem sivriltmenin hem bir zanaat hem de felsefi bir duruş olduğuna inanıyor. - Bunun saçmalığının farkında olduğundan, kendisiyle de dalga geçiyor. - Felsefe ve dalga geçmeyi doğru oranlarda karıştıran herkesin yapabileceği şeyi yapıyor, boşluğu görüyor ve o boşluk hakkında kitap yazıyor: How to Sharpen Pencils? - Bir yandan da kalem ucu sivrilterek para kazanmaya devam ediyor. Rees'in CV'sindeki güncel madde, böyle denilebilirse, kalemtıraşlık. 2001-2009 yılları arasındaki notlardaysa, kalemle başka bir tür ilişki kurduğu, karikatüristlik yaptığı bilgisi var. Bush dönemine saran çizgi dizisi Get Your War On, epey rağbet görmüş. Ne var ki, Bush zihniyeti Obama'ya yenilince, Rees kendini de yenik sayıp karikatüristlikten emekliye ayrılmış. Bir sonraki durağı, ABD Nüfus İdaresi'nde geçici ve sıkıcı bir iş. Rees, bu görevi sırasında kendisine bir sürü kalem ve kalemtıraş verildiğini anlatıyor. O da sıkıntıdan kendini yontma ve sivriltme işine adıyor. Giderek de ustalaşıyor. Sonrasını tahmin edersiniz. Herkesin kafası farklı çalışıyor. Rees hiç yoktan bir iş kolu tanımlayıp, onu ilkin zanaata, sonra da ticarete döktü. Kazancının fena olmadığını söylüyor. Neil Gaiman ve Spike Jonze gibi eksantrik her işe bulaşmayı görev bilen hatırlı müşterileri var. Çocuğuna uğur kalemi arayan ebeveynler ona geliyor. ABD'yi baştan başa dolaşıp kalem sivriltme gösterileri yapıyor. İşini icra etmesi için onun şerefine özel partiler düzenleniyor. Kim seyreder böyle bir şeyi diye sorma hakkınız tabii ki saklı ama bunu bana değil, Karayipler'de her limanda ayrı parti yapan bir yatın ehlikeyif müşterilerine sorsanız daha iyi. Çünkü yanlarına Rees'i de katıp kalem sivriltmenin inceliklerini öğrenenler onlar. - Tek bıçaklı kalemtıraş aleminin kralı Alvin Brass Bullet, en zarif markaysa Almanya'dan çıkma Bethge. - En iyi kurşunkalemler ABD ve Japonya'da üretiliyor. - ABD ile Avrupa arasındaki kültür farkı çocukluktan başlıyor. Amerikan çocukları sınıflarda duvara monte edilmiş çevirmeli modelleri kullanırken, Avrupalı her çocuğun cebinde kendi kalemtıraşı var. - Şarapta kurşunkalem tadı arayacak kadar kırtasiye manyağıysanız gönül rahatlığıyla 2006 Chateau Saint Julian Bordeaux Superieur'ü deneyebilirsiniz. - Her kurşunkalem üstadının bildiği sır: Kalemi en güzel çakı sivriltir. Bunlar, bir sonraki hedefi mutlak karanlıkta çalışmak olan bir adamın sözleri. İyi kalem iyi ağaçtan yapılır, benim favorim kırmızı ardıç. Gövde düz durur, eğilmez. Grafit gövdenin tam ortasına yerleştirilmiştir. Kalemin tıraşlanmamış ucu boyasız ve lekesizdir. Her kalem sivriltilmeye değmez. Zira bir yıldızlı restorandan dört yıldızlı yemek beklenemez. Ben ne kadar güzel sivriltirsem sivrilteyim, vasat bir kalemden zevk alamazsınız. Altın kuralım da şudur: Elini sabit, bıçağını temiz, zihnini hazır tut."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/spice-girlsu-birakin-daginik-kalsin", "text": "Spice Girls bu yaz 20'nci yaşını kutlayacak. 1996 yılında çıkardıkları ilk 45likleri Wannabe'nin üstünden tam 20 yaz geçmiş, vay be! Ben ilk yaşlandık valla şokumu Nirvana'nın Nevermind'ı 20 yaşına girince yaşamış ve yaşlandığını saçına düşen ak, gözüne inen kırışıkla değil, albümlerin çıkış tarihiyle ölçen bir neslin ferdi olarak gurur bile duymuştum. O yüzden Spice Girls, 20 yaşında haberine hiç takılmadım. Takıldığım başka. Ölüsü bile birkaç milyoncuk eden bu tür gruplar için yeniden bir araya gelmeler, yardım konserinden hallice organizasyonlarda artık çıkmayan sesleriyle sözlerini unuttukları şarkıları icraya kalkışmalar, hatır gönül röportajları, şampuan reklamları filan normal, anlıyorum ama lisedeki sınıf arkadaşlarımla yarım saatçik kahve toplaşması yahut ortaokul tayfasıyla pilav günü coşkusu gibi şeylere dahi katlanamadığım için bir yandan da asla anlamıyorum. Zaten nerede bir yeniden bir araya gelme, orada kavga gürültü, pisleşme. Spice Girls, 20'nci yıl konserini duyurduğundan beri grup üyeleri arasındaki ağız dalaşı, laf sokma, kameralar aracılığıyla selam gönderme bitmiyor, tükenmiyor. Çünkü bir kere Posh , Arkadaşlar size çok kolay gelsin deyip konsere katılmayacağını açıkladığından beri diğerleri sinir krizinde. Bunu bize yapamazsın, bu bir görevden başlayıp Geldiğin yeri unutmaya varan parmak sallamalar, sonra artık 40'ları süren grup üyelerine provaların ağır gelmesi, paranın paylaşılamaması, organizasyonun süfliliği... İnsan derin bir nefes alıp Rica ederim toplanmayın demek istiyor. Fakat sonradan anlıyor ki, pisleşme meselesi Rolling Stones da olsan, İzel-Çelik-Ercan da, galiba kaçışı olmayan bir son. Çünkü beşer şaşar. Şöhret ve para bozar. The Rolling Stones'un gitaristi Keith Richards, otobiyografisinde Mick Jagger'a almış vermiş, Egosu yetti demişti. Paul McCartney, John Lennon'ın şarkıları yazma konusundaki ısrarından nasıl bıktığını yıllar sonra anlatmıştı. Axl Rose ve Slash o kadar büyük kavgalar ederek grubu dağıttılar ki Slash, konserlerine Guns N' Roses tişörtüyle gelinmesini yasakladı. Gıcıklık yapanı ağır küfürler eşliğinde konserden attırıyor. Çelik'in grup dağıldıktan 25 yıl sonra televizyona çıkıp İzel'den bir cacık olmaz sözü ise efsaneydi. Yüzüne niye söylemedin be adam, insan şişer 25 yılda... Neyse, hayat eski ekibi toplamak için fazla kısa, önümüze bakalım; bir de rica ederim pisleşmeyelim."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/star-wars-ukalalik-bilgisi", "text": "Ancak çok dikkatli bakanlar görebilir. İlk Indiana Jones filmi Kutsal Hazine Avcıları'nda, R2-D2 ile C-3PO hiyeroglif olarak arzı endam ediyordu. Bu hadise, Steven Spielperg'den kankası George Lucas' a kıymetli bir hediye... Üstelik hem Indiana Jones, hem Han Solo olan Harrison Ford'un kuryeliğiyle. Yine kankalık müessesesi, yine Spielberg ve Lucas... Halloween'de sevimli uzaylımız E.T.'nin yanına yaklaşan çocuk, tabii ki Yoda kostümündeydi. Obi Wan-Kenobi ile Qui-Gon Jinn'in amansız rakibi Darth Maul'u oynayan Ray Park, aslında bir yakın dövüş ustası. Film için McGregor ve Neeson'ı eğiten de bizzat kendisi. Hesap kitap işlerinden anlayan delilerin olması ne güzel. Fizik profesörü Rhett Allain'e göre Lego kullanarak gerçek boyutlu bir Death Star üretmenin maliyeti 10 trilyon dolar. Bu arada Lego dünyası, Star Wars konusunda epey faal. Bugüne kadar Lego'yla yapılmış en büyük tasarım, seride kullanılan X-Wing savaş uçağına ait. Çek Cumhuriyeti'ndeki bir Lego model dükkanında monte edilen uçak, daha sonra 34 parçaya bölünerek New York'a gönderildi ve Times Meydanı'nda sergilendi. Ağırlığı, dile kolay, 23 tondu. Yani öyle çocuk oyuncağı değil! Bir gün gelir sorarlar, Luke Skywalker'ı Tatooine isimli çöl gezegeninde Darth Vader'dan saklayan akrabalarının mesleği neydi diye. Gururla cevap verin: Onlar rutubet çiftçisiydi! Açık söyleyelim, serinin Star Wars'dan önce düşünülen ismi biraz cazibe yoksunuydu: Adventures of Luke Starkiller . Her şeyin bir yolu yöntemi var. Droid kullanmanın da... Örneğin C-3PO'u bir hafta götürmek için gereken AA kalem pil sayısı 3 bin. Star Wars evreninin taşı toprağı altın. Setleri de buna dahil. Örneğin tutkulu bir koleksiyoner, ilk filmlerden kalan bir Chewbacca kostümüne tam 172 bin dolar ödedi. Disney'in, George Lucas'ın film şirketini, Star Wars'un hakları ve mülkiyetiyle satın alırken ödediği bedel ise 4 milyar dolar. İnsan gibi hisseden bir robot üretmek bir gün mümkün olacak mı? Protokol droid'i C-3PO, daha beyazperdede göründüğü ilk Star Wars filminden itibaren bu soruyu bir popüler kültür malzemesi haline getirdi. O gün bugün, bu işlerde epey yol alınmış durumda. Örneğin geçen yıl piyasaya sunulan Japon robotu Pepper, insan ruhundan biraz olsun anlamakla kalmıyor, kendisi de az buçuk insanlık gösteriyor. Şaka maka, karanlıktan korkuyor Pepper. Karanlık tarafla işi olmaz yani; genç Jedi'lar için mükemmel bir robot. Günahı 1600 dolar."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sukru-ozyildiz-huzurun-huzurunda", "text": "Anlayışlı bir enerjisi ve dinleyen gözleri vardır. Onunlayken sakin ve seni anladığını hissedersin. Şükrü'yle uzun süre konuşmasan da bilirsin: bir şeye ihtiyacın olursa o orada, sıcacık bir şekilde senin için bekliyordur, diyor telefondaki ses. Bu, Şükrü Özyıldız'ın gizlice aradığım çocukluk arkadaşı, E. Daha sonra, çevresindekilere Şükrü'de neyin iyi geldiğini sorduğumda bir an bile düşünmeden onu benzer sözlerle tanımlıyorlar. İzleyicilerin ilk defa 2011'de, Derin Sular'daki rolüyle tanıştığı Şükrü, oyunculukla Erasmus programıyla gittiği Portekiz'de ilgilenmeye başlamış. İlerleyen yıllarda Şeref Meselesi ve Çoban Yıldızı dizilerindeki rolleriyle beğeni toplayan oyuncu, kariyerine çoğu oyuncunun hayali olan bir müzikali , ve farklı janralarda beyazperde rollerini sığdırdı bile. Şükrü ile yaptığımız konuşmadan bir gün önce MOTY'nin hazırlıkları için toplantı yaptığımız House of Brothers'da bir büyük masanın üzerinde MOTY çekiminin fotoğrafları yığılı duruyor. Heyecanla Şükrü nerede, onun karesini gördünüz mü derken masanın sağ üst köşesinde, hemen Haluk Bilginer'in yanında, Kalben'in üstünde Şükrü'nün A3 kağıda basılı fotoğrafını görüyorum. Altında bir motor, üzerinde iki dakika sonra arıcılık yapmasına izin verecek o kıyafet ve elinde portakallar. Nerede o? Tamam MOTY çekimi için doğanın içinde ama zihninde, o an o fotoğraf çekilirken nerede? Bir dağın zirvesindeyim. Orası öyle bir yer ki sadece huzuru ve güveni hissedenler gelebiliyor. Etrafta çeşitli hayvanlar var, onların seslerini duyuyorum, keyifleri yerinde. Ağaçlar, çicekler o kadar güzel ki, kokuları meltem ile geliyor diyor. Etrafımda portakal ağacı kokusunu duyuyorum ama ellerimdeki portakallardan mı geliyor yoksa ağaçtan mı? Ne önemi var diye düşünüp arıların seslerini duyuyorum. Nasıl da kendilerinden emin, bilgelikle ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. O kadar özgür ve coşkulu ki her şey, herkes. Çekime gidemediğime üzülüyordum ama Şükrü böyle anlatınca pek üzüntüm kalmadı, gitmiş gibi oldum. Zaten bir yerde olmak için illa fiziksel olarak orada olmak mı gerekir? Bana iyi gelen şey doğa mesela, o yüzden benim evimin terasına çıktığında orası bir orman. Benim yeşili görmem, toprağa basmam lazım. Belgrad Ormanı'nda çekim varsa ormanda biraz daha zaman geçirmek için beni alacak kişiye 'Beni bir saat önce alır mısınız, orada vakit geçirmek istiyorum' diyorum. Ama galiba önemli olan hiçbir şey olmadan da huzura erişebilmek diye devam ediyor Şükrü. Yazının tamamı GQ MOTY 2020 Özel Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/super-babalar", "text": "Çok uzaklara gitmeye gerek yok; bir gün Maçka Parkı'na gidin mesela, biraz oturun ve izleyin. Sizin parklarda, bahçelerde ilginizi neler çekiyor bilmiyorum ama ben son zamanlarda çok bariz bir şeyi fark ettim; artık çocukları daha çok babalar gezdiriyor. Belki bunu tüm ülke olarak düşününce çok ufak bir topluluk olarak kalacaktır ama bir yerden başlaması demek, gerçekten ümit var demektir. Kendisine başarılı bir futbolcuyu, oyuncuyu veya müzisyeni, yani ünlü birini örnek alan erkekler artık sadece onların tarzının peşinden gitmiyor, hayatlarını da o şekilde yaşıyor. Kızı Harper'ı doğduğu günden beri kucağından indirmeyen David Beckham'ın bu örneklerin en başarılısı olduğunu söyleyebiliriz. Zaten sportmenliği ve tarzıyla kitleleri peşinden sürükleyen Beckham, belki de farkına varmadan birçok babaya örnek oluyor. Sokaklarda eşinden çok kızıyla fotoğrafları çekiliyor, kızının yüzünü çekiştirmesini veya oyuncaklarını ona taşıtmasını bir yük değil mutluluk kaynağı olarak görüyor. Bu da onu çocuklarıyla böyle gören herkesin bu mükemmel aile babasına hayran kalmasını kaçınılmaz kılıyor. Oğullarıyla geçirdiği zamanı da özellikle Instagram'da sık sık paylaşan Beckham'ın babalığı çok sevdiği aşikar. Tüm bunları poz için değil, gerçekten çocuklarıyla vakit geçirmek için yaptığını tek bir fotoğraf karesiyle bile anlayabiliyoruz. Futbolcular diğer ünlü insanlara göre daha genç yaşta baba olduğu için basında da daha çok yer alabiliyor. Brad Pitt de göze çarpan babalardan. Gerek evlat edindiği, gerek de biyolojik çocuklarıyla sürekli beraber gezmesi gözlerden kaçmıyor. Ailesi epey kalabalık olmasına rağmen çocuklarının hepsiyle tek tek ilgilenen, dünya için ideal bir baba figürü çiziyor Pitt... Yazının tamamı dopdolu içeriğiyle GQ Türkiye Ekim sayısı ile bayinizde ve GQ Türkiye dijital edisyonu ile cebinizde!"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sziget-bir-hafta-tam-pansiyon-festival", "text": "2011 yılında Sziget Festivali'ne gittiğimde, sekiz gün boyunca birkaç sefer hariç hiç festival alanından çıkmamıştım. Her gecenin sonunda hep birlikte çadırlarımıza dağılıyorduk; güneş aydınlandıktan birkaç saat sonrasına kadar müzik devam ediyordu. Sessizliğin hakim olduğu bir ya da iki saat ancak vardı. Yeni güne uyanıp da kafanızı dışarı uzattığınızda her şey çoktan başlamış oluyordu. İşin güzel yanı, bizim 10.000 kişiyle yaptığımız bir festivalde yaşadığımız onca sorunu göz önüne alırsanız, yarım milyon insan neredeyse hiç sorun yaşamadan bir hafta boyunca gül gibi yaşıyor. Toplamda 55 sahneden yüzlerce grup ve müzisyen geçti. O sahneden bu sahneye koşarken bazen konseri kaçırdık, bazen ise, başımıza öyle olaylar geldi ki... Konsere hiç gidemedik. Bir hafta boyunca yaklaşık yarım milyon insanın girip çıktığı, şehrin orta yerinde, fakat şehirden ayrı bir adacık, Sziget. Siz onu Osmanlı Dönemi'nde Macaristan'ın ele geçirildiği Zigetvar Seferi'nden biliyor olabilirsiniz. O topraklar üzerinde 22 yıldır Avrupa'nın en büyük müzik festivali düzenleniyor. Sziget Festivali, sadece müzik ve eğlence anlamında değil, kültür turizmi ve sosyal anlamda da çok önemli bir festival. Festival süresince, festival alanında düzenlenen onlarca atölye çalışması ve eğitim, sivil toplum kuruluşlarının açtıkları çadırlarda yaptıkları bilinçlendirme toplantıları ve öğretici faaliyetler de var. Bunların üzerine, hayatımda gördüğüm en güzel uygulamalardan bir tanesi olan bir bileklik var. Bu bilekliği satın aldığınız zaman, iki hafta boyunca tüm toplu taşıma araçlarına ücretsiz binersiniz, şehirdeki anlaşmalı havuz, banyo ve hamamlara ücretsiz veya indirimli girersiniz , dahası onlarca müze, galeri ve kuruma yine ücretsiz veya indirimli girebilirsiniz. Budapeşte Belediyesi şehirlerine Avrupa'nın her yanından gelen insanları festival alanına hapsetmek yerine, her fırsatta çıkıp şehri gezsinler, kültür turizmine katkı sağlasınlar diye onlara böyle güzel imkanlar sunuyor. Gelelim bu senenin festivaline, duyduğuma göre festival her geçen yıl çok daha gelişmiş ve her yıl yeni şeyler eklemiş. Bu sene neler yaşanacağını ve sosyal etkinliklerin hayatımıza neler katacağını çok merak ediyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/sziget-kullanma-kilavuzu", "text": "Bu yıl dünya için yirmi bir, benim içinse ikinci kez gerçekleşen Sziget Festivali'nde, ucu bucağı olmayan bir eğlence ve özgürlük hissiyle kutsandım. Yine tek bir aksaklık ya da tatsızlık çıkmamasına şaşırıp, geçen sene festival alanında 5 gün boyunca keşfedemediğim alanlara bu kez ulaşabilmenin mağrur sevincini tattım. Bazen bir çadırın dibinde Macar gençlerle ülkelerimiz arasındaki benzerlikleri konuştum, bazen bir grup İngiliz kızla bacaklarımıza şekiller çizip bara dans etmeye çıktım. Velhasıl ben Sziget'ten azami oranda verim aldım. Gelecek senelerde o verimi siz de bolca tadın diye, buyrun en meşakkatlisinden Sziget Festivali'ni Kullanma Kılavuzu. Festivale Ulaşmak: Her sene Ağustos ayının ikinci haftasında, Budapeşte'de gerçekleşen Sziget Festivali'ne erken davranıp THY'den indirimli bilet alabilir ya da turunuzu ayarlama işini Sziget Türkiye ekibine bırakabilirsiniz. Şayet tüm programı kendiniz yapmaya gönüllüyseniz, ekonomik tarifeleriyle Macar Wizz Air'ın İstanbu l- Budapeşte uçuşlarına bakmanızda fayda var. Wizz Air'ın ters köşesi ise bavul için ektsra ücret alıyor olması. Yine de toplamda yarı yarıya bir fiyat yakalamak olası. Bir diğer seçenek ise Avrupa'nın İstanbul'dan daha çok uçuş alan bir şehrini geziye dahil edip, oradan Budapeşte'ye tren ile ulaşmak. En yakın adres Viyana, Budapeşte'ye 4 saat uzaklıkta. Tren bileti fiyatları ise ortalama 50 Euro. Kalma Opsiyonları: Sziget Festival'i şehre araçla 15-20 dakika uzaklıkta, Tuna üzerinde bir adada gerçekleşiyor. Şehir merkezindeki herhangi bir otelden adaya taksi ile 3000-4000 HUF'a (20-30 TL) ulaşmak mümkün. Ben festivalin her saatini dolu dolu yaşayacak kadar genç ve dinamiğim diyorsanız, adadaki VIP kampını tercih edebilirsiniz. Öte yandan festivalin gerçekleştiği Obuda Adası'nda ve tüm Budapeşte'de, festival zamanı kiralık ev seçenekleri de gündeme geliyor. Grup halde geldiyseniz Airbnb.com'dan çok uygun fiyatlara ev kiralayabilir ve gerekirse eğlenceye evde devam edebilirsiniz. Konaklamanın en esaslı seçeneği ise, şehre biraz daha yakın olan Magrit Adası'ndaki termal havuzlu otellerden birine yerleşmek. Böylece çılgın geçen gecenin yorgunluğunu, otelinizdeki ücretsiz spa ve termal havuzda çıkartabilirsiniz. Bir de bisiklet edinirseniz, Magrit'ten festival adasına 10 dakika pedal basmanız işten bile değil. Giyim Kuşam Raconu: Orta Avrupa Ağustos'u bizimkine pek benzemiyor. Gündüzleri 30'lu dereceleri bulan hava, akşam 12 dereceye kadar düşüp, içkiyle dansla ısınılamaz noktalara geliyor. Yahut ıstakoz gibi yandığınız güneşli bir günün ertesinde, sağanak yağmurlu fırtına kopabiliyor. İş bu sebepten bolca çamura, yoğun toza ve Tuna kıyısında mini Sziget Plajı'na hazırlıklı olmalısınız. Yağmurluk, terlik, mayo, kalın sweatshirt ve bir adet ayı/sincap/Roma'lı Lejyoner kostümü hep birlikte yanınızda bulunmalı. İşin aslı, gündüz sadece şortla dolaşıp, gece de üstüne ayıcık tulumu giymek, en doğru kıyafet tercihi gibi duruyor. Sziget festivali'nin genç kızları ise, açıkçası pek kıyafet tercih etmiyor. Yedik içtik hoş geçtik: Alkollü içkiler dünyanın değişik festivallerinde hala ve şaşırtıcı bir biçimde bol, ucuz, çeşitli şekilde kullanılmaya devam ediyor. Velhasıl Sziget Festivali'ne giderken, memlekette alıştığımız drink alma cinliklerine başvurmanıza hiç gerek yok. Alanın her yerinde, kendi konsepti ve müziği olan barlar sabaha kadar hizmetinizde. Alkollü içki fiyatları ise 900- 2500 HUF (8-15 tl) arasında değişiyor. Kalabalık ekipler ise kovalarda bol pipetle servis edilen kokteylleri tercih ediyor ki, o naneler hep, su damlası gibi güzel macar kızlar tarafından eziliyor. Yiyecek konusu ise başlı başına bir eğlence; alanda dünya ve Macar mutfağından, genelde et ağırlıklı çok değişik yiyecekler bulmanız mümkün. Karınızı doyurmakla ilgili yegane sorununuz, şöyle oturacak adam gibi bir sandalye bulamamak olabilir. Onu da VIP girişi ayarlayarak, ya da festival ortamındayız olur böyle diyerek çözebilirsiniz. Özgülükler adaısında zor ulaşılan yegane şey sigara, onu da freeshoptan çözüp yanınızda getirebilirsiniz. Güvenil alana yalnızca iki dolu paket sigara sokmanıza izin veriyor. Alan ve etkinlik takvimi çıkmazı: Sziget festival alanını baştan başa, hiç bir şeye takılmadan yürümek yaklaşık 50 dakika sürüyor. Tabi bu ütopik rakam çünkü alanda bir şeylere takılmamak olası değil. Ne tuvaletlerde, ne barlarda ve büfelerde kuyruk olmaması bile, kişinin sağa sola takılma eşiğini düşürmüyor. Her köşeden güzel bir insan, manzara ya da etkinlik çıkması mümkün. Kah deklanşöre basarak, kah bir an bile boşalmayan bundeejumpingleri izleyerek, ya da belki sırtında dev hoparlörüyle gezen fareli köyün kavalcısı ve onun peşine takılmış dans eden kalabalığa dahil olarak, zamanın hesabını tutmayı bırakıyorsunuz. Aha şuradan güzel bi şarkı çalıyor diyerek kendinizi asıl gitmeniz gereken sahneden epey uzakta, reggea ile dans ederken, ya da bir şamanı dinlerken bulmanız is,e zaten festival ruhunu yakaladığınızı gösteriyor. Özetle 20'den fazla sahnenin, rocktan elektroniğe pek çok tarzda müziğin iç içe olduğu bir yerde, genelde kaybolmanız ve istediğiniz konserlere yetişememeniz olası. Canınızı sıkmayın. Sziget'te ne kadar geç kalırsanız kalın, sevdiğiniz grubu en önden izleyebilme lüksünüz var. Önlere doğru akarken biraz atik ve kibar davransanız yeter. Öte yandan her grubun, headliner olsa bile sahnede 50 dakika kaldığını ve bis yapmadığını da akılda tutmakta fayda var. Hülasa alanda kaybolmaları en aza indirmek ve konserlerden maksimum verim almak için, festivale gitmeden 1-2 hafta önce alanın haritasının çıktısını alıp göz önünde bulundurun, sık sık bakın. yazarınızın bu yolla kalabalık ekiplere yön gösteren adeta bir yön bulma ataşesi olarak hizmet verdiğini bilin. Ve son olarak, festival alanına gündüzden giderek Party Arena, A38 gibi temel bir iki sahnenin yerini iyice belleyin. Sosyallik İmkanları: Sziget Festivali'ne yılda ortalama 400 bin kişi katılıyor ve bu katılımcılar içinde tipini beğenmeyecekleriniz 10 bin kişiyi geçmez. Çoğunluğunu Hollandalı, İngiliz, Rus, Alman ve bir kısım Macar gençlerinin oluşturduğu bu kalabalık, özellikle gece belli saatten sonra iyice güleryüzlü ve cana yakın hale geliyor. Chuck Norris barda tezgaha sütyen ile dizilip danslar eden genç kızlar peydah oluyor. En kalabalık ekip olan Dutch'lar zaten ortalama aylık geliri 400 Euro olan Budapeşte'yi, Amerika'nın Meksika'yı bellediği gibi, dev bir eğlence tesisi olarak bellemiş. Budapeşte'li çocukların çoğu ise, kendi adalarında gerçekleşen festivale çalışmak vasıtasıyla katılabiliyorlar. Festivalde sosyalleşmek gerçekten çok kolay. Millet veya cins ayırdetmeksizin festivaldeki herhangi bir insanla içecek ikram ederek, dans ederek, yol ya da saat sorarak, havalı tüfekten su sıkarak ya da sadece Hi! diyerek sosyalleşmeye başlayabilirsiniz. Ben kendi hesabıma bir kez, piknik masası üzerinde dururken, iki delikanlı tarafından havada taşınarak kaçırılmak suretiyle sosyalleştim. Tabi işlerin bu noktaya gelmesi için gece yarısını bir iki saat geçirmeyi göze almanız gerekiyor. Gündüz arkadaşlıkları içinse A38 isimli parti çadırının karşısındaki hobi alanından ya da girişin sağındaki chillout mekanlarından, olmadı opera veya modern dans şovlarının sergilendiği gay sahnesi Mirror'dan ve önündeki insan tepinme gücüyle çalışan tahta lunparktan medet umabilirsiniz. Özetle Sziget Festivali'nde ne yöne adım atarsanız atın, umduğunuzdan çok daha fazlasıyla karşılaşacağınızdan, hiç şüpheniz olmasın."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/takim-oyunu-sahane-bir-sey-ve-ufuk-sarica-buyuk-oyuncu", "text": "Çekime az biraz geç kalmışım. Maslak'taki P Blok'tan içeri dalınca, çekimin ardından monitördeki fotoğraflara göz atan Beşiktaş Sompo Japan Baş Antrenörü ve Türkiye A Milli Erkek Basketbol Takımı Baş Antrenörü Ufuk Sarıca'yı görüyorum. Titr buradan Mars'ı turlar gelir ama kafamdaki tribün canavarı A-ha Ufuk! diye höykürüyor. Aklımdan geçen nida, ağzımdan da çıkmamıştır diye umuyorum. Çıkmamış, şükür. Ufuk Sarıca, 13 Haziran 1972 doğumlu bir Nişantaşı çocuğu. Çocukluğuna dair hatıraları hep Maçka civarına dair: İkiz kız kardeşi Özlem'le Nişantaşı'ndan çıkıp Maçka'ya kadar dolandıklarında tüm esnafın ilgisine mazhar oldukları, sevgi gördükleri bir resim... O zamanın İstanbul'u şimdiki gibi değil elbet; o zamanın Nişantaşı'sı bildiğin mahalle..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/tarihin-en-sansli-sporseverleri-miyiz", "text": "Avrupa Futbol Şampiyonası'ndan Olimpiyatlar'a, Roland Garros'tan NBA Playoff'larına 2021 yazında her gün başka bir keyifle geçiyor. Hayat normalleşirken, tribünlerde seyircilerin de olduğu karşılaşmaları izleyerek biz de normalleşiyoruz. Türkiye, Avrupa Şampiyonası'nda İtalya karşısına çıkarken, Roland Garros'ta Rafael Nadal ve Novak Djokoviç 4 saat 11 dakikalık unutulmaz bir yarı final oynuyor. Bir yanda İngiltere-Hırvatistan maçı varken, diğer tarafta Paris'te Roland Garros finalinde 2-0'dan geri gelen Djokoviç, Stefanos Tsitsipas'ı 3-2 mağlup ediyor ve 19. Grand Slam şampiyonluğuna uzanıyor. Birçoklarına göre tarihin en iyi iki futbolcusundan biri sayılan 36 yaşındaki Cristiano Ronaldo'yu Portekiz formasıyla Euro 2020'de izlerken, belki de gelmiş geçmiş en yetenekli oyuncu olan 34 yaşındaki Lionel Messi tarafından büyülenmeye devam ediyoruz. NBA'de geçen yılın şampiyon olan ve tam 18 yıldır izleyecek kadar şanslı olduğumuz LeBron James bu sezon beklentilerin altında kalırken, yeni neslin tırmanışına tanık oluyoruz. Federer'in en büyük özelliklerinden biri sürekliliği. Ekselanslarının ilk zaferiyle son zaferi arasında tam 15 yıl var. Son Grand Slam şampiyonluğunu 31 yaşında kazanan Pete Sampras ve son Grand Slam'ini 32 yaşında kazanan Andre Agassi'nin aksine, Federer son Avustralya Açık'ını kazandığında 36 yaşındaydı. Üstelik geçirdiği ciddi diz sakatlığı nedeniyle hiç Grand Slam kazanamadığı 2012-2017 döneminin ardından... Federer sakatlığının ardından üst düzey tenis oynayabildiği her günü bonus olarak görmeye devam ediyor. Peki, tenis tarihinin GOAT'u kim olacak? Sadece istatistiklere bakacak olursak, 36 yaşındaki Nadal'ın 39 yaşındaki toplam şampiyonlukta Federer'i geçmesi neredeyse kesin... 2000'lerin ortalarında Nadal ortaya çıktığında, Federer erkekler tenisinde en dominant isimdi. Mallorca'dan gelen, kolsuz tişörtlü ve uzun şortlu, sahada enerji patlaması yaşayan gencin Ekselanslarıyla yaşadığı rekabetin Federer'i daha iyi olmaya zorlayacağı düşünülmüştü. Ama çok az insan Nadal'ın bu denli büyük bir efsaneye dönüşeceğini tahmin etti. İkili rekabette açık ara, 24'e 16'yla İspanyol raket önde. Toprak sahanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu olduğu şimdiden kabul edilen Nadal'ı toplam şampiyonlukta geçebilecek aday ise 34 yaşında kariyerinin zirvesini yaşayan Djokoviç. Yakın zamanda Federer bir söyleşisinde, hem Nadal, hem de Djokoviç'in kendisinden daha fazla kupa kazanmasını beklediğini söyledi. Federer, Sampras'ın rekorlarını kırarken kendimi rahatsız hissettiğim oldu. Bu, her zaman istediğim bir şey değildi. Böyle gelişti. Bunun tenis için büyük bir an olduğunu biliyordum. Şimdi de, biri beni geçerse bunu sorun etmem. Spor böyle bir şey diyor. Bu yazı Peki ya tarihin en şanslı çocuklarıysak? başlığıyla #GQyaz21 Summer of Sports sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/tavus-kusunun-tuylerini-duyuyor-musunuz", "text": "Mimaride, tasarımda, teknolojide sıkça duymaya başladığımız bir kavram biyomimikri. Yunanca iki kelimeden geliyor: bois ve mimesis . Diğer yaşam formlarını gözlemek, anlamak ve onlardan öğrendiklerimizi taklit eden tasarımlar, ürünler, sistemler, teknolojiler geliştirmek. Yerine yenisini koyamadığımız durumlarda ise elimizdekileri bu bakış açısı ile iyileştirmek. Biyomimikri, doğayı taklit edelim diğer yaşam formlarını taklit edelim deyip kaldığımız yerden, bildiğimiz yöntemleri doğa ile biraz uyumlayarak çalışmaya başlamanın ötesinde bir zihniyet dönüşümü. Diğer yaşamlardan çok farklı, üstün ya da değerli olmadığımızı, uyum içinde yaşayan bütünün, görece çok yeni parçaları olduğumuzu kabul etmek. Biyomimikri: Balıklar bir şekilde tuzlu suyu arıtmayı ve kullanmayı başarıyor. Deniz suyu zardan bedenlerine geçerken tuz dışarıda kalıyor. Balıklardan ders alıp tuzu arıtan zarlarını inceleyelim ve taklit edelim. Biyomimikri: Suyun çok az olduğu coğrafyalardaki yaşam formlarına bakalım. Sisten su kapan böcekler nasıl yapıyorsa biz de onları taklit edelim. Sorun: Çok sayıda ünite/araç arasında iletişim sağlamak istiyoruz. Biyomimikri: Karıncaların aralarında nasıl iletişim kurduğuna odaklanalım. Algoritmasını çıkaralım ve kendi araçlarımıza uygulayalım. Sert materyaller üretmek amacıyla laboratuvarlara kapanmadan sedefin nasıl oluştuğuna, susuz tarım teknolojileri geliştirirken ekstrem şartlarda büyüyen bitkilere, renkleri yaratmaya çalışırken toksik kimyasallar kullanmak yerine tavus kuşlarının ışıkla, dokuyla dansına, sağlam kumaş üretmeye çalışırken mikroplastik kirliliğine yol açan sentetiklerden vazgeçip örümcek ağlarından ilham alan biyomalzemeler üzerinde çalışalım. Doğanın kimyasına geri dönelim. Periyodik tablodaki tüm elementleri kullanmak yerine diğer yaşam formlarının kullandığı bir avuç kimyasala odaklanalım. Balkon masanıza bıraktığınızda havadaki suyu kullanarak kendini dolduran mataralar, evapotranspirasyonu taklit ederek suya, kanalizasyona, enerjiye ihtiyaç duymadan çalışan mobil tuvaletler gördüğümüzde mucize diyoruz. Doğada bu ürünlere ilham veren sayısız mucize var. Yeter ki ona saygıyla yaklaşalım; bakmayı, görmeyi, dinlemeyi bilelim. Eğer bunu başaramazsak diğer kiracılar toplanıp bizi göndermenin bir yolunu bulacak. Benden söylemesi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/tek-secenek-mavi", "text": "Hiçbir odadan diğerine geçtiğinizde, neden girdiğiniz odada olduğunuzu unuttuğunuz oldu mu? Odaya anlamsız gözlerle bakıp, yapacağınız işi hatırlamaya çalıştığınız? Kapı eşiği etkisi denilen bu durum, kapı veya dolap gibi engellerin beynimiz için ayraç rolü üstlenmesinden dolayı oluşuyor. Beynimiz olayları ve düşüncelerimizi ayrı ayrı sınıflandırmayı tercih ettiğinden, olaylar ile meydana geldikleri çevre arasındaki bağlantıyı kurmakta daha başarılı. Eğer biz bir çevreyi terk edersek, beynimiz terk ettiğimiz çevreyle ilgili olan bağlantıları rafa kaldırıyor, önümüze yeni çevreyle ilgili olan dosyayı koyuyor ve bu da bizim geç açılan bir bilgisayar gibi teklememize neden oluyor. Uzmanlar hala bu etkiden kurtulmanın çözümlerini arıyor; bununla beraber bu etkiyi daha büyük çevrelerde de yaşadığımızı söyleyebiliriz. Giderek şehirleşen dünyamızda, doğa ile bağımız da yavaş yavaş kopuyor, kendimizi hayallerin doğduğu beton cangıllarda buluyoruz. İnsan eli ile yaratılmış parklardaki doğayı gerçek olarak kabul ettikçe, şehirlerin dışındaki doğayı da benzer durumda zannediyoruz. Halbuki, kendi dengesini kuran doğada gübre, sulama sistemleri veya bahçıvanlık gibi dış etkenler yok ve insan etkileri doğanın dengesi ile oynadıkça, ortaya çıkan yeni denge insanlığın zararına doğru ilerliyor. İnsan etkisi ile ortaya çıkan iklim değişikliğinden dolayı bozulan doğal dengeyi farklı şekillerde okumak mümkün. Ama bize bu değişimi en açık şekilde gösteren iki kaynak var; buzullardaki sera gazı ölçümleri ve küresel ortalama sıcaklık kayıtları. Atmosferde bulunan sera gazları, insanlığın endüstriyel devrimi ile beraber hızla artmaya başladı. Başta karbondioksit olmak üzere, nitröz oksit, metan, perfloro karbonlar, hidroflorür karbonlar gibi gazlardan oluşan sera gazlarının artma sebebinin arkasında fosil yakıtların, özellikle kömür ve doğalgazın enerji kaynağı olarak kullanılması var. Sera gazlarını ve özellikle karbondioksit artışını, kutuplardaki buzullarda sıkışarak donan gazların yoğunluğuna bakarak görmek mümkün. Belirli dönemlerde donan buzul parçacıklarını, tarihler ile eşleştirmeyi başaran bilim insanları, 1750 öncesindeki karbondioksit oranını bir milyon parçacıkta 280 olarak ölçüyor, yani 280ppm. 1900'lere geldiğimizde ise 300ppm'e çıkan atmosferdeki karbondioksit oranı, elektrik, cep telefonu ve arabaların olduğu tüketici odaklı modern dünyamızda, şu an 420ppm'i aşmış durumda. Ölçümler havaya karışan karbondioksitin 56 milyon yıl önceye göre iki katına ulaştığını göstermekte. Karbondioksitin ve sera gazlarının artması ile ortalama sıcaklıkların 1,2 derece arttığını da görüyoruz. Bunu eriyen buzullarda, deniz seviyesi artışlarında, bozulan yağmur dengelerinde veya giderek daha soğuk bölgelere göç eden canlılar ile görmek mümkün. Doğada bunun gibi onlarca örneğini görebileceğimiz bu küresel ortalama sıcaklık değişimlerini tarihsel kaynaklardan takip edip, grafikleştirerek değişimin hızına şahit olmak mümkün. Her ne kadar elimizde sera gazları ve ısı değişimi gibi güçlü kanıtlar olsa da, matematik dersinden çıkmış bu grafikler, genel toplumun ilgisini çekmemekte. Bununla beraber, bilim insanı Ed Hawkins, son beş yılın arka arkaya tarihteki en yüksek ortalama sıcaklık rekoru kırmasını bir şekilde herkese duyurmak zorunda hissediyordu. Birleşik Krallık'ta Reading Üniversitesi'nde Ulusal Atmosfer Bilimi Merkezi'nde görevli Hawkins, aynı zamanda görsel içerikler yaratmaya da düşkün olduğundan, bu dramatik olayı, dramatik ama çekici bir görsel ile birlikte tasarladı. Göze hoş gelse de, gök mavisinden kızıla giden bu renk çizelgesi, geçtiğimiz yüzyılda değişen küresel ortalama sıcaklığı bize göstermekte. 1850'den 2021'e kadar olan bu çizelgede, giderek kızıllaşan yani sıcaklığı giderek artan gezegenimizdeki değişim tam anlamıyla görülebiliyor. Bu görselin başarısı, elinde uzun dönemli veri olan ülkeler ve şehirler için de benzer grafik tasarımların yapılmasına yol açtı. 20. yüzyıl başından bu yana Türkiye'deki küresel ortalama sıcaklık değişimini gösteren bir grafik de mevcut hatta. Açıkçası bu görseller, renkleri ile hoş duygulara ama anlamları ile varoluşsal krize yol açan bir güce sahip. Buna rağmen Hawkins'in tasarımları şu anda iklim krizi hakkında farkındalık yaratmak için, kravatlarda, taytlarda, fincanlarda hatta bir Tesla'nın üzerinde kendine yer bulmuş durumda. Hawkins ise bu durumdan memnun görünüyor. Hawkins, dikkati değişime çeken bu grafiklerin belki de en anlamlı güncellemesini geçtiğimiz günlerde paylaştı. 1,2 derece ısınmış gezegenimiz için gelecek senaryolarını paylaşan Ed Hawkins, bundan sonraki seçimin bize ait olduğunu bir kez daha hatırlatıyor: Sebebini bildiğimiz bir felakete doğru ilerlemeyi mi tercih edeceğiz, yoksa doğanın kaydını tuttuğu değişimlere kulak verip, iklimden önce biz mi değişeceğiz? Grafikte beş adet gelecek senaryosunu görmek mümkün. En üstteki en kızıla giden seçimi yaparsak bizi yaşanamaz bir gezegen beklemekte. Orta seçenekler ise şu andaki seçimlerden ortaya çıkan sonuçlar ama maalesef en altta bulunan ve en az kızıla çalan gelecek haricinde başka seçeneğimiz yok gibi. Bunun için yapmamız gerekenler belli ve artık minik bireysel değişiklikler tek başına yeterli değil. Tabii ki daha az tüketerek, özellikle cam ve alüminyumu geri dönüşüme kazandırarak, doğalgazı bir derece az açarak bile büyük bir etki yaratmak mümkün. Ancak, bilim insanları sera gazı salımlarımızın %34'ünün enerji tedarik sektöründen, %24'ünün sanayiden geldiğini bize gösteriyor. Bunu değiştirmek için en önemli adım ise başta kömür olmak üzere fosil yakıtları yerin altında bırakmak ve enerji için güneş, rüzgar ile batarya ve verimli kullanım teknolojilerine güvenmek. Bu değişimi ise şirketlerden ve hükümetlerden başkasının yapması zor. Biz bireyler olarak ise bu konuda adım atan siyasi partileri destekleyerek tüketim seçimlerimizi çevreyi ön plana koyan şirketlerden, yerel markalardan yana kullanarak bu değişime katılabiliriz. İnsanlığın yaptığı seçimlerin kaydını doğada görmemiz mümkün. Ama artık öyle bir dönemeçteyiz ki, doğal elementlerin gözlemci rolünden çıkıp, cezalandırıcı rolüne geçmesi an meselesi. Artık doğanın sesine kulak verip, ortak hikayemizde yeni bir bölüme geçmenin zamanı geldi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/test-lab-laboratuvar-titizliginde-urun-incelemesi", "text": "Ev terliği denince aklına neler geliyor? Zevksiz, sıkıcı, çirkin? Haklısın, şimdiye kadar terlik hep ikinci sınıf bir ürün oldu. Ancak Mahabis bize daha iyisinin olabileceğini göstermek istiyor. İskandinav tasarım ilkelerini baz alan Mahabis, dışarıda bile giymek isteyebileceğin şık bir terlikle piyasaya girdi. Özellikle evde daha çok zaman geçirdiğimiz 2020 yılında iç alanlarda mutluluk getirebilecek her detay gerçekten çok değerli. Evde keyif çatarken bile stilinden ödün vermek istemeyenler veya her yerde evde hissetmek isteyenler için ideal. Topuğa oturan neopren kısım sayesinde yürürken ayaktan kaymıyor. Bu yüzden bahçede giymek veya markete gidip gelmek için ideal. Aynı zamanda yumuşak neoprenin üzerine basıp, klasik bir terlik olarak kullanmaya da müsait. Mahabis'in ilk ürünleri, dışarıda da giyilebilmesi için takılıp, çıkarılabilir ikinci bir tabanla geliyordu ancak bu mekanizma zamanla yerinden oynuyor ve yürümeyi zorlaştırmaya başlıyordu. Bu nedenle yeni Mahabis'ler altına yapışık, tek bir tabana sahip. Yani dışarısı veya ev arasında bir seçim yapmaya zorluyor. Her ne kadar Flow serisi yaz için nefes alabilir şekilde üretilmiş olsa da sıcak havalarda çok uzun süre giyerseniz, ayağı terletebiliyor. Çorap giymeme rahatlığının bedeli de bu. Ben Mahabis'lerimi 'ev ayakkabısı' gibi kullanıyorum. Arkadaşlarımı ağırlarken veya evden çalışırken giymek için ideal. Mahabis, Marie Kondo gibi evdeki her detaydan mutluluk elde etmenin peşindekiler için tasarlanmış bir ürün. Aynı fiyat skalasında Mahabis'ten önce tercih edilecek birçok keyifli ürün var. Hepsine zaten sahip olanlar için Mahabis bir sonraki adım. Efsanevi Avustralyalı berber Rob Mason'a göre cevap kil. Sabun bazlı şampuanlar saçlarımızın doğal yapısını bozduğu için yağlanma gibi kronik problemlere neden olabiliyor. Doğal kil ise saçların doğal yapısını bozmadan nazikçe temizliyor. Çamurla saç temizlemek mi? İşte ben buna 'kategoriye meydan okumak' derim. Asi saçlara sahip biri olarak hayatım boyunca saçlarımın kabarıklığı ve şekil almamasıyla uğraştım. CCS saçımı bir anda söz dinler hale getirdi. Kendim deneyimlemesem inanmazdım. Sanki tüm şampuanlar yanlış yapıyormuş ve Rob doğru yolu bulmuş. Doğal kil ve esansların karışımı gerçekten mükemmel kokuyor. Köpürmeden saçların etrafını sarıyor ve keyifli bir deneyim sunuyor. Hem temizlik hem de bakım rolünü üstlendiği için silikon bazlı conditioner gibi ürünlerden uzak durmama yardımcı oldu. Özellikle kısa saçlarda azıcık kil yeterli oluyor. Yedi ayda şişenin yarısına ancak gelebildim. Bu da fiyatlandırmayı daha mantıklı hale getiriyor. Morris Motley ekibi formüllerini Melbourne'daki laboratuvarlarında üretiyor. Butik bir üretim yaptıklarından stoklar tükendiğinde ürünlerin yeniden satışa açılması zaman alabiliyor. Eğer şu anki saç bakım ritüelinden memnun değilsen, iyi saç günlerinden çok kötü saç günleri yaşıyorsan denemeye değer. Bu yazı GQ Türkiye Yaz 2020 sayısında yayınlanmıştır. Yeni Test Lab deneyimleri Sonbahar 2020'de."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/test-lab-oas-banana-leaf-terry-shirt-nomad-goods-base-station-laboratuvar-titizliginde-urun-incelemesi", "text": "OAS 'The Swedish Resort Brand' olarak biliniyor. Kendilerini İsveç'in soğuk kışlarına bir reaksiyon olarak tanımlıyorlar. Evet yılda üç sıcak günümüz olabilir, ancak biz bunun keyfini sonuna kadar çıkarmasını biliriz diyor ve sadece yazlık, tatil kıyafetleri üretiyorlar. Yüzmeden hemen sonra kullanılmak üzere tasarlanan bu gömlek, yumuşacık bir havlu kumaştan üretilmiş. Sudan çıkınca kurumayı beklemeden bara geçiş yapmak isteyenler için birebir. Sosyal mesafeye uygun su sporları için ideal, neon renklerdeki havlu pançolardan daha klas bir çözüm. Orijinal bir ürün. Şimdiye kadar her girdiğimde iltifat aldım, gömleği nereden bulduğuma dair sorguya çekildim. En büyük artısı: Her giydiğimde kendimi bir tatil köyündeymiş gibi hissetmem. Kuruduktan sonra sıcak basabiliyor, o nedenle sıcak havalarda saatlerce bu gömlekle dolaşmak mümkün değil. Su sonrası havlu yerine geçmekten ileri gitmiyor. Ütülemek ve formda tutmak kalın havlu kumaşı nedeniyle normal bir yaz gömleğine göre daha zor. 2020'nin moralini kırmasına izin vermeyenler, tatile gidemeyip kendini tatilde hissetmek isteyenler, su sporlarıyla ilgilenen ancak neon renk pançolardan bıkanlar için mükemmel bir ürün. PS: Fotoğraflarda evimin önündeki gölden yararlanıyorum. Bu yaz ben de bulunduğum yerden ayrılmadım, kapalı alanlarda maskemi taktım ve sosyal mesafeye uygun sportif aktiviteler yaptım. Birçok firma son yıllarda başucumuzu istila eden tüm cihazları aynı anda zarifçe şarj etmemizi sağlamak için çabalıyor. Akla ilk, Apple'ın çıkışını aylarca erteledikten sonra havlu attığı AirPower projesi geliyor. Nomad ise elimizdeki teknolojiyi akıllı bir tasarımla birleştirerek şimdiye kadar bu kategoride başka kimsenin yakalayamadığı form/fonksiyon dengesini tutturuyor. Cihazlarımızla hiç olmadığı kadar zaman geçirdiğimiz bu dönemde, günlük rutinlerimizi ne kadar iyileştirebilirsek yanımıza kar kalır. Şarj rutinimiz dahil. Base Station elektronik bir zımbırtıdan çok cihazlarımız için tasarlanmış kaliteli bir kanepeye benziyor. Birer iPhone, AirPods ve Apple Watch'u aynı anda kablosuz ve hızlı şarj etme imkanı sunuyor. Nomad'in üç adet şarj alanı sayesinde telefonu yatay yerleştirdiğim sürece şarj alanını ilk seferde tutturamadığım neredeyse hiç olmadı. Cihazların şarj olduğundan emin olmamızı sağlayan LED ışıklar, ortamın aydınlık seviyesine göre otomatik kısılıyor, böylece gözleriniz geceleri rahatsız olmuyor. Nomad'in detaylara verdiği önemin en net göstergesi belki de bu. Şarj matına hayat veren kumaş örgü kablo ne yazık ki Nomad'in özel üretimi. USB gibi bir standarda bağlı olmadığından, bozulduğu takdirde herhangi bir kabloyla değiştirmek mümkün değil. Test sürecinin üçüncü ayında saatim arada şarj olmamaya başladı. Yeni Apple Watch modelleri daha büyük olduğundan bir temassızlık yaşandığını söylediler. Saati yerine oturtan parçanın yeni versiyonunu ücretsiz gönderdiler ve sorununun çözülmemesi halinde yeni bir ürün yollayacaklarının sözünü verdiler. Yolladıkları parça sorunu çözdü. Her ne kadar kaliteli bir ürün olursa olsun, Base Station Apple'ın kullandığı şarj standartlarıyla limitli. Ancak elektronik dünyasında bu, hayatın bir gerçeği. Zamanında tüm eski adaptörlerimiz nasıl çöp olduysa, Base Station'ı da bir gün aynı kader bekliyor. Eğer başucunun düzenini önemsiyorsan ve buna ayıracak bütçen varsa Base Station önerdiğim bir ürün. Yatmadan önce karanlıkta şarj kablosu aramayı özlemedim. Bu yazı Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır. Bir diğer Test Lab İncelemesi: Mahabis Terlik ve Morris Motley Clay Shampoo' için buraya tıklayabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/the-artisan-istanbul-hoteldeki-direnis-sergisi-ile-dogaya-kulak-ver", "text": "İklim, ekosistem, atık, çevre, doğa konuları günümüzde hepimizin önceliği. Direniş sergisi de bu kavramlar üzerine oluşturuldu. Bünyesinde olduğumuz Accor Hotels, çevreyle ilgili konular üzerinde yıllardır çalışmakta. 2022 yılının sonuna kadar tek kullanımlık plastik oranını sıfırlama hedefimiz var. Dolayısıyla, bizi çok heyecanlandıran bir sürece başlamış olduk. The Artisan İstanbul Hotel zaten M Gallery zincirinde bir sanat oteli. Çok özel daimi bir sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapıyoruz. Otelimizin koleksiyon küratörü Yasemin Vargı Emirdağ ve sanat yöneticisi Meriç Aktaş Ateş tarafından tüm eserler özenle seçilerek otel içerisinde özel ayrılan yerlerine yerleştirilmiş. Bu sergide de gene aynı özenli süreç devam ediyor. Sergiye özel hazırlanan eserler için önceden keşif yapılmakta. Eserlerin yerleri belirlendikten sonra otelden atık malzeme verdiğimiz sanatçılarımız da oldu. Yani otelin vizyonundaki dönüşüm bu sergideki sanat eserleri ile ileri dönüşüm olarak karşımıza çıkacak. Bir otelin geniş kitleleri ilgilendiren hassas konularda farkındalık yaratabiliyor olması bizim için çok değerli. Bu çerçevede otelde ev sahipliği yaptığımız sosyal sorumluluk projeleri sesini geniş kitlelere duyuruyor. Çöpüne Sahip Çık Vakfı ile ortak misyon uğruna yıllardır hizmet sağlamaktayız. Temiz bir çevre için çöpün azaltılması ve değerlendirilmesi gibi konularda toplumun doğaya hassasiyet ile yaklaştığı sürdürülebilir bir dünya yaratma hedefi olan Çöpüne Sahip Çık Vakfı, Direniş'te The Artisan İstanbul'un çözüm ortaklarından biri. Otel olarak yürüttüğümüz projeler vakıf amaçları ile örtüştüğünden ortaya güçlü bir iş birliği doğuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/the-godfather-ve-geride-biraktiklari", "text": "Roger Moore ve Liv Ullman, 27 Mart 1973 gecesi Akademi ya da bilinen ismiyle Oscar Ödülleri'nin dağıtım töreninde sunucudurlar. En İyi Erkek Oyuncu'yu açıkladıklarında, ödülü kazanan Marlon Brando, alışık olunduğu gibi izleyenlerin arasından mutluluk içinde ayağa fırlayıp sahneye gelmez. Çünkü salonda değildir. Ama yerine vekaleten bir arkadaşını göndermiştir. Geleneksel Apaçi kıyafetleri içinde bir kadın ağır ağır sahneye yürür. Salonda şaşkınlığın yarattığı bir sessizlik vardır. Roger Moore, Oscar heykelciğini kadına uzatır. Ama karşılığında beklenmedik bir tepki alır. Az sonra adının Sacheen Littlefeather olduğunu söyleyecek olan Apaçi kadın, eliyle ödülü reddettiğini belirten sakin ama kesin bir hareket yapar. Sacheen Littlefeather, Marlon Brando tarafından gönderildiğini, kendisinin ödülü almaya gelemediğini, onun yerine uzun bir açıklama gönderdiğini fakat zaman darlığı sebebiyle hepsini okuyamayacağını belirtir. Ama meselenin özünü ortaya koyar: Brando, Amerikan yerlilerine beyazlar tarafından tarihte uygulanan şiddet ve soykırımla birlikte Hollywood'un ürettiği dizi ve filmlerde Kızılderililere yönelik ayrımcılığın devamını protesto için Oscar ödülünü reddetmektedir. Oscar tarihinin bu en ünlü sahnelerinden birinin kahramanı olan Sacheen Littlefeather'ın Maria Cruz adlı, Apaçi kökenli Meksikalı bir oyuncu olduğu anlaşılacak ve 1973 81 yıllarında yedi filmde rol alsa da kariyerinin en büyük rolü bu konuşma olarak kalacaktır. Marlon Brando, ödülü The Godfather'daki Vito Corleone rolüyle kazanmıştı ve kendisine reddedemeyeceği bir teklifte bulunduğunu zanneden Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi'nin teklifini reddetmişti. Filmde olsa bu reddetmenin karşılığı kurşundu ama salonu dolduranlar Brando'yu ıslık ve alkışlarla protesto etmeyi tercih ettiler! Bundan tam 43 yıl önce, 1972 yılının Mart ayında gösterime giren The Godfather filmi, tüm zamanların gişe rekorlarını altüst edip ilk haftasında 5.3 milyon dolar hasılat elde ettiğinde, filmin yapımcı şirketi Paramount Pictures yöneticileri bile şaşkındı. Çünkü Mario Puzo adlı İtalyan kökenli bir yazarın 1969 yılında tüm dünyada bestseller olan aynı adlı romanını sinemaya uyarlarken, başarıdan tam emin olamadıklarından, filmin yönetmeni Francis Ford Coppola'yla çatışarak bütçeyi kısıtlı tutmuşlardı. Filmde çocuk yaşta Amerika'ya göç etmiş, mafya lideri Vito Corleone'yi efsanevi bir oyunculukla canlandıran Marlon Brando, o sıralarda çoktan kariyerinin zirvesindeydi. Vito'nun oğulları Michael ve Sunny'yi canlandıran Al Pacino ve James Caan başta olmak üzere diğer oyuncularsa oyunculuk hayatlarının dönüm noktasına bu filmle gelmişlerdi. Filmin büyük başarısının ardından 1974'te çekilecek devam filmi The Godfather II'de Vito Corleone'nin gençliğini ve sıradan bir İtalyan göçmenin mafya lideri konumuna yükselişini canlandıran Robert De Niro da aynı şekilde ışıltılı kariyerinin kapısını yine The Godfather sayesinde aralayacaktı. Ama film, en başta romanın yazarı Mario Puzo'nun hayatını değiştirecekti. Aslında, 1920 yılında dünyaya gelen Mario Puzo'nun, romanlarında anlattığı İtalyan mafyası karakterlerinden biri olması için bütün şartlar mevcuttu. İtalyan göçmeni fakir bir ailenin çocuğuydu. Yarattığı ünlü karakter Vito Corleone'den farklı olarak anne ve babası Sicilya usulü bir kan davasına kurban gitmemişti. Hatta annesi biraz fazla otoriterdi. Çocukluğu İtalyan mahallesinde geçti. Büyük Bunalım'a, içki yasağı günlerine, İtalyan mafyasının yükselişine, mahallesinden tanıdığı beş parasız tiplerin güzel otomobillere binip şık kıyafetler giyen insanlara dönüşmesine bizzat tanıklık etmişti. Ancak onlardan biri olmak için bazı şeyler eksikti onda. Her şeyden önce gözleri ileri derece miyoptu ve pek de cesaretli bir çocuk değildi. Ama Tanrı vergisi bir yeteneği vardı: Hikaye anlatmayı çok iyi beceriyordu ve kalemi kuvvetliydi. Genç yaşta evlendi ve tipik bir Sicilyalı olarak beş çocuk yaptı. Bu aynı zamanda para sıkıntısı demekti. En iyi bildiği iş yazmaktı ama 1955 65 arası yazdığı ilk üç romanı bir parça tanınmasını sağlasa da hiç para kazandırmadı. 1965'te son kozunu oynamaya karar verdi. İlk üç romanda kendisinden ve ailesinden yola çıkmıştı. Bu defa başka bir yol denemeye karar verdi; İtalyan mafyasını anlatacaktı. The Godfather adlı romanı 1969'da yayınlandığında kısa sürede dünya çapında çok satanlar listelerine kuruldu. Puzo artık zengindi. Roman için, itirafçı olan mafya tetikçilerinin verdiği, sayfalarca tutan ifadeleri okumuştu. Ama ana esin kaynağı ünlü mafya babası Vito Genovese'ydi. 1897'de Napoli'de doğmuştu Genovese. Ve tıpkı Vito Corleone gibi küçük yaşta, 1913 yılında ve 16 yaşındayken ABD'ye göç etti. 1917 yılında ilk sabıkasını kazandı, silah taşımaktan 60 gün hapis cezası aldı. Amerikan mafya tarihinin ünlü isimleri Şanslı Luciano, Frank Castello gibi isimlerle çalıştı ve meşhur içki yasağının hüküm sürdüğü 20'li yıllarda alkollü içki kaçakçılığından büyük paralar kazanarak güçlendi. İçki yasağı 1933'te kaldırılsa da Genovese bu kez de uyuşturucunun yanı sıra sarı sendikacılık faaliyetleriyle servetini daha da büyüttü. 1929'da ölen ilk karısının ardından 1931'de yeniden aşık oldu. Ama küçük bir pürüz vardı. Aşkı Anna Petillo, zaten evliydi. Sonra birdenbire kocası yüksek bir binanın çatısından düşüverdi ve Petillo iki hafta sonra Genovese ile nikah masasına oturdu! Mafya içi hesaplaşmalar devam ederken tetikçilerinden biri yakayı ele vermekle kalmayıp polise patronu hakkında itiraflarda bulundu. Bunun üzerine Genovese, 1937 yılında İtalya'ya kaçtı ve burada kendisine çok iyi bir arkadaş buldu: Benito Mussolini. İtalya yıllarını Mussolini ailesinin önde gelenleriyle uyuşturucu trafiğini yönetmekle değerlendiren Genovese, Sicilya'nın biraz mafya, biraz Robin Hood tabiatlı tanınmış karakteri Salvatore Giuliano'yla da ortak işler yaptı. Giuliano da aynı Genovese gibi Mario Puzo'ya ilham kaynağı olacak ve Puzo, 1984 yılında sinemaya da uyarlanan Sicilyalı adlı romanında ondan yola çıkacaktı. 1. Dünya Savaşı'nın bitiminde Genovese, ABD'ye döndü. Hakkında tanıklık edebilecek sağ kimse kalmamış ve davalar düşmüştü. 1946 yılında The Godfather II'de önemli yer tutan Havana'daki ünlü mafya buluşmasına katıldı. Kanlı hesaplaşmalarla Babaların Babası konumuna kadar yükselmişken, 1957'de bir mafya buluşmasında beklenmedik bir şekilde yakayı ele verince hikayenin sonu birdenbire değişecekti. Genovese, The Godfather'daki Vito Corleone gibi kalp krizinden öldü ama küçük bir farkla. Corleone gibi evinin bahçesinde torunuyla oynarken değil, 15 yıllık cezasının 10'uncu yılında, hapishanede... Ve öldüğü 1969 yılı, aynı zamanda Mario Puzo'nun romanını yayımladığı yıldı. The Godfather romanının büyük başarısı üzerine Hollywood, sinema hakları için Puzo'nun peşine düşmüştü. Sonunda Paramount Pictures ile el sıkışıldı. Yapımcılar, filmin yönetmenliğini Sergio Leone'ye vermek istemişti. Ancak Leone, Bir Zamanlar Amerika'da adlı bir proje üzerinde çalıştığını söylerek teklifi reddetti. Sonunda Francis Ford Coppola'da karar kılındı. Coppola, ismi bilinen bir yönetmen olsa da henüz çok büyük bir başarıya da imza atmış değildi. Oyuncu seçimine sıra geldiğinde yapımcılarla Coppola ve Puzo arasında hararetli tartışmalar geçti. Puzo, Vito Corleone rolü için Marlon Brando'da ısrarcıydı. Paramount yetkilileri istemeye istemeye kabul ettiler. Akabinde ikinci sorun baş gösterdi. Michael Corleone'yi kim canlandıracaktı? Yapım şirketi Robert Redford dedi ama bu kez Coppola başka bir isimde ısrarcı oldu. Rolü, o sırada adı sanı pek duyulmamış Al Pacino'ya vermekte direndi. Kariyerlerinin ilk büyük rollerini alan James Caan, Robert Duvall, Diane Keaton, John Cazale'nin katılımıyla kadro tamamlanmıştı. Aynı durum The Godfather II'de de yaşanacak, yine Puzo-Coppola ikilisinin ısrarıyla bu kez Robert De Niro, Vito Corleone'nin gençliğini oynayarak kariyerinde büyük bir sıçrama yapacaktı. Filmin büyük başarısı, aslında yapımcıların da, Puzo'nun da, Coppola'nın da beklemediği bir şeydi. 1973 yılında En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En iyi Senaryo Oscar'ları The Godfather'a gitti. Puzo, aynı Brando gibi ödül salonunda yoktu. Ama onunki bir protesto değildi, sadece ödül alacağına ihtimal vermemişti! Mario Puzo, sinema tarihinin en kült karakterlerini yaratarak bir servete sahip olsa da kötü bir huyu vardı: Kumara düşkündü. Uzun fakirlik yıllarının ardından kazandığı büyük paraları kumar masalarında kaybetmeyi adet haline getirmişti. Ve bu yüzden onca servetine karşın 2 Temmuz 1999'da hayata veda edişine dek zaman zaman büyük para sıkıntısına düşmekten geri durmadı. Hatta 1990 yılında gösterime giren The Godfather III'ün senaryosunu, çok da gönüllü olmadığı halde, kumar borçları yüzünden yazdığı söylenir. İşin ilginç tarafı, bu kadar güçlü karakterler ve konu örgüsü yaratabilen yetenekli bir yazar olmasına karşın hiçbir zaman kendisini bir edebiyatçı olarak görmemiş, para için yazdığını söylemekte de ısrarcı olmuştu. Puzo ve Brando, bugün aramızda değiller. Ama sizin aklınızda bulunsun. En başta onların anısına olmak üzere, sinema tarihinin en önemli filmi kabul edilen bu yapımı, hatta üçlemenin tamamını peş peşe izlemenin tam sırası. Çünkü The Godfather sinema adına bize hala reddedemeyeceğimiz bir teklif sunuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/the-weeknd-vs-abel-tesfaye", "text": "YETİŞKİN FİLMLERİ. RENKLİ TELEVİZYON. SU YATAĞI. Bu saydıklarım, Hollywood Bulvarı'nda gizlenmiş saatlik kiralanan bir motel olan Harvard House'un 2021'de hala gururla reklamını yaptığı üç özelliği. Bir Yelp kullanıcısı, Bu boktan yerden kesinlikle KAÇININ başlıklı yorumuyla tek yıldızlı bir değerlendirme bıraktığında, buranın zamanımızın en büyük küresel pop yıldızlarından birinin geçici sığınağı olacağını öngörebildiğini sanmıyorum. O ise üzerinde ince çizgili Louis Vuitton takım elbisesi ve giymek için güvenlik iznine ihtiyacınız varmış gibi görünen Celine Cuban topuklu ayakkabılarıyla bir duvara yaslanmış halde duruyor. Stil asistanları ve kuaförler etrafında vızır vızır dolaşıyor, hazırlıklar yapıyor ve tüm detayları hesaplıyor. Bugün başlı başına kendine ait bir şöhreti olan saçları, duvara yaslanmış Afro'dan minik bukleler halinde mükemmel bir şekilde aşağı dökülüyor. Her haydut bobin güneşten gelen ışığı çekerek hale gibi bir şey yaratıyor. Los Angeles'taki yüksek sıcaklık uyarısına rağmen alnında tek bir ter damlası veya parlama yok. Monitörün etrafında toplanan ve beliren fotoğraflara bakan herkes aynı şeyi düşünüyor: Bu o. Yıldız çocuk. Listelerdeki en seksi müziğin mimarı. 55. Super Bowl'un tek kazananı. Dünyada en çok arzu edilen kadınlardan bazılarının sevgilisi. Yüzünü göstermeden R&B müziği, üç gizemli mixtape ile değiştiren Etiyopyalı çocuk. Falsetto'suna rakip çıkabilecek tek kişi GOAT olan bir isim. Çocuklar tarafından aday gösterildiği bir ödül töreninde uyuşturucu temalı şarkısıyla ismi geçen bir pop yıldızı. Harvard House'da daha önce garip şeyler yaşanmış olabilir ama Abel Tesfaye, namıdiğer The Weeknd'in burada olması hiç de fena sayılmaz. Fotoğraf çekiminden bir gün önce, Century City'de aynı adamla buluştum. Giydiği siyah Online Ceramics kapüşonlu üst ve eşofman altı, modadan çok fonksiyona hizmet ediyor. Ayakkabılarını hatırlamıyorum ama Küba tarzı topuklular da değildi. Sağ omzundan bir sırt çantası sarkıyordu; tüm gün Uber'le oradan oraya gidecekmişçesine doluydu. Disko tarzı pilot gözlükleri yoktu. Afro saçları havalandırılmamıştı. 18.00'de buluşmamız gerekiyordu. Tekrar tekrar geç kaldığı için özür diledi. 18.07'de gelmişti. Dedikoduların gerçekliği bariz: Abel ve The Weeknd birbirinden çok farklı iki kişilik. The Weeknd, tarihte bir solo sanatçının en uzun süre listelerde kalmış şarkısını yapmış olma unvanına ve dünya çapında milyarlarca tıklanmaya sahip. The Weeknd pandemiyi kırmızı bir blazer ceketle LSD'ye batırılmış kurbağaları yalayarak geçirdi. Bu sırada Abel, art arda The X-Files izliyordu . Abel, bir başkası MDMA'den nasıl bahsedebilirse iyi bir gece uykusu almakla ilgili de öyle konuşuyordu. Los Angeles'ı yeniden keşfediyordu. Geçen yıl caddeler boşaldığında uzun yürüyüşler yapmaya başladı. İnceliğin başkentinde, sadece orada bulunabilecek bir nezaketi yayıyordu. The Weeknd, The Hangover filmindeymişçesine Caesars Palace otelinin suitini darmaduman eden kişiyken Abel filmin ilk 30 dakikasında kaybedilen ve devamında aranan tatlı karakterdi. Başlangıçta sınırlar belirsizdi. Kariyerimde ilerledikçe bir erkek olarak geliştiğimde her gece eve döndüğümdeki kişinin Abel olduğu daha da netleşti. The Weeknd ise işe gittiğim kişi. Bence şu an Jekyll ve Hyde durumu yaşıyorsun. Bilmiyorum. Abel bazen bir baş belası olabiliyor. Ama sanırım The Weeknd Hyde; Abel ise Dr. Jekyll. Karanlık değilim. Sanatım karanlık ve karanlık zamanlardan geçtim. O karanlık dönemleri sanatım için ilham olarak kullandım. Ama şöyle hissediyorum; karanlık olmadığım için bunu bir kanala dönüştürebildim, müziğime ve sanatıma katabildim. Bilmiyorum. Belki de bu konuyla ilgili daha derin bir mesele var. Ama benimle ilgili olan kısım hiçbir zaman sanatçıyla veya sanatçının imajıyla ilgili değildi. House of Balloons albümüm çıktığında kimse neye benzediğimi bilmiyordu ve bence bu en önyargısız tepkiyi alabileceğiniz durum. Çünkü işin içinde yüzünüz yok. Özellikle ağırlıklı olarak sanatçının nasıl göründüğünden etkilenen bir janr olan R&B'de durum böyle. Küçükken şarkı söylediğim için cezalandırılırdım çünkü hep şarkı söylemek isterdim. Sesim iyi mi kötü mü bilmiyordum. Sadece hep şarkı söylemek isterdim. Sınıfta şarkı söylerdim. Yemek masasında şarkı söylerdim. Ve bu uygunsuz olduğu için de başım belaya girerdi. En iyi arkadaşım La Mar ile tanışana kadar sesimin nasıl olduğunu fark etmedim. Şarkı söylerken beni duydu ve Canadian Idol'da şarkı söylemelisin dedi. Hayır! Ama sonrasında kızlara şarkı söylemeye başladım ve harika geri dönüşler aldım. Bu dediğine ikinci örnek What You Need çıktığında gerçekleşti. The Weeknd'den çıkan ilk şarkıydı. Kimse nasıl göründüğümü bilmiyordu. Henüz popüler değildim ve hayatımda sıkıntılar yaşıyordum. Yakın bir arkadaşım bana American Apparel'da bir iş bulmuştu. Bir gün mağazada kıyafet katlarken biri şarkıyı çaldı. Tabii o sırada kimse The Weeknd'in kim olduğunu bilmiyordu. Açıkçası hayır. Dinlemeye ve insanların ne düşündüğünü anlamaya çalıştım. Önyargısız tepkiden kastettiğim bu. Herkesin Bu şarkı çok iyi dediğini gördüğümde Oh! diyebildim. House of Balloons albümünün ismi The Weeknd'di. O zamanlar hala Abel'dim. İsmimi sevmiyordum. Bu yüzden kendime The Weeknd ismini taktım. Hayır; hala seviyorum ama bence şu an üzerimdeki The Weeknd ceketini çıkarmak daha kolay. Abel'den biraz olsun kaçmak için böyle bir seçeneğimin olmasını seviyorum. Kesinlikle eskiden şu an olduğundan daha çok seviyordum. Ancak şu an kendi adımı, Abel'i de seviyorum. Zaten yapıyorum gibi hissediyorum. Hayranlarım bana The Weeknd demiyor. Bana Abel diyorlar. Biraz kafa karıştırıcı ancak şu an The Weeknd büyük bir mirasa sahip. Ve bu ismin hikayesi henüz bitmedi. Çılgınca değil mi? Bence The Weeknd'i, Abel'den ayırmaya çalışıyorum. Galiba birçok kişi Bu çocuk intihara meyilli diyor ancak gerçek bu değil. Bence The Weeknd'i dünyadan ayırmaya çalışıyorum ama o yine de geri dönmenin bir yolunu buluyor. Ortaya çıkmaya devam ediyor. Belli ki Blinding Lights onun yakın zamanda ortadan kaybolmasına izin vermeyecek. Elbette suçlu hissediyorum. Bu yüzden dikkatleri üzerime çok çekmemeye gayret ediyorum. Ve açıkçası daha normal şartların içinde olmayı ben de seviyorum. Lüks, spor bir arabada olmaktansa basit bir yürüyüşe çıkabilmek harika bir his. İnternette dolaşan söylentiler şu sıralar ayık veya ayığa yakın olduğun yönünde. Ara sıra içiyorum. Eskiden olduğum kadar alkolik/sıkı bir içici değilim. Alkolün romantik cazibesi artık yok. Hayır, kullanmıyorum. Uyuşturucu bir koltuk değneğiydi. Buna ihtiyacım olduğunu düşünen bendim ve buna nasıl ihtiyaç duymadan yaşayacağımı bulmak için çaba sarf etmiyordum. Ve son birkaç yılımı bunun farkına vararak ve uyuşturucuya ihtiyacım olmadığı için Tanrı'ya şükrederek geçirdim. Çünkü birçok insan için bundan kurtulmak çok zor. Ama ben istemediğimi biliyordum. Bu oyunu uzun vadede uyuşturucularla sürdürmek zor. Doğru. Ve nihayetinde bir ailem olsun istiyorum. İstemediğimi söylemiştim ama istediğimi biliyorum; çocuk sahibi olmak istiyorum. Muhtemelen. İstemediğimi söylüyorum çünkü kariyerimin gidişatını seviyorum. Ama aynı zamanda çocuk sahibi olmanın beni etkileyeceğini ve bana daha çok ilham vereceğini de hissediyorum. Tehlikeliymiş! Yalan mı söylediklerim? Bundan daha gerçek olamaz. Kesinlikle. Ve bunun için hazırım. Günün sonunda bu benim sanatım ve babaları bu insan. The Weeknd'in stüdyoda belirdiği ilk ve tek an, Abel bana gelecek albümünden birkaç şarkı çalmasından hemen önceydi. Bana doğru döndü, gülümsedi ve Hazır mısın? dedi. Belki elime bir not defteri alıp not almaya hazırlanmalıyım ya da bir su şişesini elimde tutmalıyım gibi doğal bir kaygıdan kaynaklanan bir şey değildi bu. Kaygı, Abel ile alakalı bir şeydi. Buradaki Hazır mısın? küçümseyiciydi. Bilirkişi edasıylaydı. Kendine yüzde 100 güveni olan birinin küstahlığıyla söylenen bir şeydi. Haklıydı da. Hazır değildim. Müzik stüdyoyu traktör gibi vurdu. Yeni projesi parti şarkılarıyla dolu. Hani çılgın aydınlatmaların, yerlerde beyaz kaplamaların olduğu cinstekilerden. Quincy Jones ve Giorgio Moroder'in arasında bir yerde, hayatınızın en güzel gecesini geçirdiğiniz tarzda bir müzik. Öyle çağdışı disko falan yok. O tarz müzik şu anda bu sektörde yine tavan yapıyor ama bunlar yeni şarkılar. Terleten cinsten, güçlü. Takım elbisenin içinde kan ter içerisinde kalmışken rüyalarının kadını/adamıyla dans ettiren tarzda bir müzik. Hep yapmak istediğim albüm dedi Abel. Bu cümle günlerce aklımda kaldı. Müziğin kendisi de. Dinleyecek başka bir şey bulmak neredeyse imkansız oldu. Geri kalan her şey kulağa yumuşak gelmeye başladı. Ya da yeterince havalı değildi. Ya da fazlasıyla mutluydu. Ya da çok üzgün. Anladım ki bu sadece The Weeknd'in yapmak istediği albüm değil, bizim de şu an onun yapmasını istediğimiz albüm. Hayır. Tam tersi. Özellikle de ilk albüm olduğu için. Bir çıkış şarkısı olarak belli bir beklenti vardı. Sanırım bu benim için dördüncü albümdü. Trilogyde söylemem gereken her şeyi söylemişim gibi hissediyorum; evrene yaymak istediğim her şeyi. Bu şekilde tür ortaya çıktı ve o lanet şarkılardan 30 tane yaptım. Sanırım Kiss Land'e geldiğimde kesinlikle duygusal olarak tükenmiştim. Bir yılda üç albüm yapmıştım. Ayrıca Take Care üzerinde de çalışıyordum. Ve bunların hepsi 2011'de oldu. Sonrasında tura çıktım. Jimmy Iovine'nin bana söylediği bir şey var, asla unutmayacağım. Bırak bir albüm bitirmeyi, bir albüme başlamak turdayken en son yapmak isteyeceğin şey. Kiss Land daha çok tur odaklı bir albümdü. Ve şunu anlamalısın, o noktaya kadar Toronto'yu asla terk etmemiştim. Hayatım boyunca Toronto'daydım. 21 yaşıma kadar hiç uçağa bile binmemiştim. Evet! Uçağa ikinci binişim Coachella performansı içindi. Ondan önce bir uçak yolculuğuna çıktım; tatil için Kosta Rika'ya gittim. Tura çıkmak, dünyayı görmek... Tokyo'ya, Amerika'ya gittim. Ve bir de üstüne müzik yapmaya devam etmek istedim. Henüz tam bir pop yıldızına dönüşememiştim, bir nevi orta yoldaydım. Ve Kiss Landin de öyle olduğunu hissediyorum. Çok dürüst bir albümdü. İnatçı olmak, çok fazla girdiye izin vermemek benim için çok önemliydi. Bir noktada yazma konusunda tıkanıklık yaşadım ve arkadaşım Belly bundan kurtulmama yardım etti. Ve Kiss Land bu şekilde ortaya çıktı. Bana şansımı denemekten asla vazgeçmeyeceğimi hatırlattı. Kiss Land olmasaydı, bu yeni albümü yapamazdım. Az önce duyduğun şarkı mesela? Bu Kiss Land, dostum. Sadece ben Kiss Landi nasıl kullanacağımı şimdi anlayabiliyorum. Ama kesinlikle bu en dürüst kaydım. En çıplak halimleydim, en savunmasız şekilde. Yani olan bu. Evet. Sanırım insanların kafası karıştı. Kötü müzik olduğu için değil. Sanırım benim kadar insanların da kafası karıştı. Ve bu hoşuma gidiyor. Hayır hayır. Hatta beni cesaretlendirdi. İşimle ilgili her yazılanı, her yorumu okuyorum. Her şeyi. Ve yorumları seviyorum. Eleştirmenleri seviyorum. Bana karşı önyargılı olanları bile severek okuyorum. İlgi çekici buluyorum. Sizi daha alçakgönüllü yapıyor, ki bu her zaman harika bir şey. Artık bir şeyleri okuduğumda anlayabiliyorum. Gerçekleri idrak edebiliyorum. Satır aralarını anlayabiliyorum. Peki o zaman neden okuyorsun? Senin pozisyonundaki biri yorumları ve eleştirileri asla okumazmış gibi geliyor. Kalp kırıklığı iyi bir deneyim olmayabilir ancak iyi müzik yapmak için ilham veriyor. Dürüst olmak gerekirse, sanmıyorum. Dışlandım, dostum. Otantik gelmiyordu. Mesela Kiss Land bana çok daha otantik hissettirdi. En azından Kiss Land gerçek bir şeydi. İnsanların beklediği gibi olmayabilirdi. O zaman için harika olmayabilirdi. Ama ben o kişiydim. Ve tüm albümler için de durum aslında bu: şarkılarımı yaptığım sıradaki halimi yansıtıyorlar. Altı şarkıdan oluşan Melancholy albümü... Tüm sahip olduğum buydu. Nasıl oluyor da dokuz şarkı değil? Çünkü söyleyecek başka bir şeyim yoktu. Bu albümü terapi olarak kullandım. Üç hafta gibi bir sürede yaptım. Ne söylemek istediğimi tam olarak biliyordum. Kulağa nasıl gelmesini istediğimi biliyordum, o kadar. Ve sonra onu Coachella'da çaldım ve o kadar tedavi ediciydi ki! Çünkü insanların çığlık attığını ve Call Out My Name şarkısını söylediğini duyuyordum. Sadece ben ve bir gitar. Sonra Brezilya'ya ve o festivallere gittim ve kelimenin tam anlamıyla 80 bin, 90 bin insanın Call Out My Name diye çığlık attığını duydum; bu iyi hissettirdi. Bilmiyorum. Sadece paylaşmak daha iyi hissettiriyor. Çünkü paylaştığında artık gerçek oluyor. Ölümsüzleştiriyorsun. Mesela terapideyken de konuşurken birilerine bir şeyler aktarıyorsun. Çünkü neyse derdin bunu göğsünden tek başına çıkaramazsın. Buna inanmıyorum ama onların standartlarına göre durum bu. Yeterince iyi değildim ve işin gerçeği bu. Bu olay olduğunda tüm bu fikirler ve düşünceler geçti aklımdan. Kızgındım, kafam karışıktı ve üzüldüm. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda gerçekte ne olduğunu asla bilmek istemiyorum. Umurumda değil çünkü yaptığım şeyi yapmamın nedeni asla bu olmayacak. Gerçekten daha önce de hiç bu yüzden olmamıştı. Müzik yapabildiğim ve bunu düşünmek zorunda olmadığım için mutluyum. Bir daha asla o konuşmaya dahil olmayacağım. Hayır. Yani bu konuya dair hiçbir ilgim yok. Herkes Hayır, bir dahaki sefere daha iyisini yap diyor. Daha iyisini yapacağım ama onlar için değil. Kendim için daha iyisini yapacağım. Albümlerimden herhangi birini, özellikle de bu bahsettiğimiz albümü başarılı yapan şey, onu ortaya çıkarmam ve bir sonrakini yapmak için heyecan duymam. Yani bir sonraki projeyi yapma heyecanı, bunun benim için başarılı olduğu anlamına geliyor. Bunu sonsuza kadar yapmak istiyorum. Ve farklı ortamlara ve farklı ifade türlerine girmeye başlasam bile müzik hep orada olacak. Ondan uzaklaşmayacağım. Abel Tesfaye ile ilgili takdire şayan bir şey, The Weeknd ile dalga geçmekte sorun yaşamaması. Diğer tüm büyük pop yıldızları gibi, kendini asla fazla ciddiye almıyor. 2020'de, The Weeknd'in aslında gizli bir bakire olduğu bir American Dad bölümünde senaryoya ortak oldu ve oynadı. Gece geç saatlerde yapılan talk show'larda hiç röportaj vermemiş olsa da , Super Bowl'a hazırlanırken James Corden ile çok saçma ve çok uzun bir konuşma yaptı. Dans, engelli parkur ve diğer James Corden şakaları vardı. The Weeknd'in Adam Sandler'ın kız arkadaşıyla 1 Oak'un banyosunda takılmaya çalıştığı Uncut Gemsdeki rolü bile The Weeknd'in bir parodisiydi. Eski, asi saçlarına benzer bir peruk takmıştı. After Hours için tüm yıl boyunca devam eden tanıtım filmi için The Weeknd, kırmızı ceketli ve siyah kravatlı, yüzünde bandajlarla ve kan izleriyle isimsiz bir adam olarak göründü. 20 diyebilirim... Ve bir de Super Bowl'daki blazer'ım var. Yani 21. Evet. Yeni bir projeye başladığım için özellikle mutluyum. Super Bowl'da bitirmek duygusaldı ama bence olabilecek en güzel vedaydı. Sanırım bu kasabanın ne kadar karanlık olabileceğini sembolize etmeye çalışıyordum. Ve o karanlığın sonucu olarak kişi kendine zarar veriyor. Albümün konusu buydu. Ve sanırım akıldan çıkmayan, izleyiciyi yakalayan bir şey yaratmak istedim. Abel'ın değil, The Weeknd'in Hollywood tasviri neydi onu anlatmaya çalıştım. Ancak dışarıdan bakan biri The Weeknd'in Hollywood'un bu zehirli halinden beslendiğini hissedebilir. Bu harika. Bence Abel kendini sıyırıp The Weeknd'den ayrılmayı çok isterdi. Venom olayı gibi. Henüz bunu nasıl yapacağını bilmiyor, anlıyor musunuz? Kendimi de benzer bir yolculukta hissediyorum. Onun gibi, henüz nasıl yapacağımı bilmiyorum. Doğru zaman geldiğinde kesinlikle istiyorum. Sinema her zaman ilk/en büyük tutkularımdan oldu. Yani 2009, bir düşüneyim. Muhtemelen Takashi Miike'nin Auditionı. Bu konuda dürüst olacağım. Matrixteki Neo'yu oynamak isterdim. Kim Neo olmak istemez ki? Bu film kesinlikle hayatımı değiştirdi. Carrie-Anne Moss. Yine o oynasın isterdim. Muhteşemdi! Arca ile çalışmayı çok isterim. Arca harika. Kanye ile tekrar çalışmayı çok isterim. Özellikle üretim konusunda. Tyler'a yani the Creator'a ve şu anda yaptığı şeye deli gibi aşık oldum. Tyler komik, dostum. Konserlerimden birine geldiğini hatırlıyorum; sanırım bir festival performansı gibi bir şeydi. Ve o zamanlar Starboyun en sevdiği şarkı olduğu konusunda çok netti. O şarkının çalmasını bekliyordu, görebiliyordum. Şarkıyı söyler söylemez Tamam, harika. Teşekkürler gibi bir durum oldu ve gitti. Oldukça komikti. Ama o gerçekten hayran olduğum biri çünkü duygularını açıkça belli eden bir insan. Televizyondaki bir gece show'unda Tom Cruise Can't Feel My Facei söylemişti. O an hayatımda neler olduğunu sorguladım. Bu olay gerçekten çılgıncaydı; sadece gerçek bir insan olduğu için değil. O aynı zamanda çocukluğumun bir hayal ürünüydü. Hayatımda mı? Eksik olan hiçbir şey yok. Aklıma gelen bir şey yok. Şu an 31 yaşındayken yok en azından. Doğum günüm pandemiden hemen önceydi. Büyük bir parti değildi. Küçük bir mekandı. Doğu Yakası'nda, aydınlatılmış katları olan bir yer. Arkadaşlarla DJ'lik yaptım. 100 kişi kadar vardı. Yeterince eğlendik ve özensizdik. Sanırım o binadaki herkesi tek tek kucakladım. Harika bir andı. Ve Jim Carrey ile tanıştım. Hayır. Bu olaydan önce yazışıyorduk. Sonrasında, 30. yaş günümde bana sürpriz yaptı, bulunduğum yere geldi ve beni kahvaltıya götürdü. Kelimenin tam anlamıyla benden iki bina aşağıda yaşıyordu. İkimizin de teleskobu vardı. O, Nerede yaşıyorsun? Hangi katta oturuyorsun? diye sordu. Ben de nerede olduğumu söyledim. Teleskoplarımızla pencerelerden dışarı baktık ve birbirimizi görebiliyorduk. 30'lu yaşlarımın başı... Hayatımda neler oluyor böyle dedim. İnsanların mutsuzken daha iyi müzik yapacağını düşünüyorum. Üzgün insanlar daha duygusal, daha dürüst müzik üretiyor. Duygusal, tedavi edici bir müzik. Ve kesinlikle bu dediğimi başarabilmek için üzülmek istemenin kurbanı oldum; çünkü bu durumun farkındayım. Kendimi kesinlikle psikolojik olarak zarar görebileceğim durumlara sokuyorum. Çünkü iyi müzik yapmak uyuşturucu gibi. Bu bir bağımlılık ve her zaman buna sahip olmak istiyorsunuz. Neyse ki, bunu yaşadım ve nasıl kanalize edeceğimi öğrendim. Ve hayatımda bir ömür boyu yetecek kadar karanlık bir şekilde yaşadım. Müziğe sahip olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Muhtemelen bu yüzden çok fazla terapiye gitmedim çünkü müziğin benim terapim olduğunu hissediyorum. Bu bir roller coaster gibi çünkü Michael Jackson takdir ettiğim biri. Gerçek bir insan gibi değil. Müzik yapmaya başladığımda diğer müzisyenler gibi onun gibi olmak en çok arzu ettiğim şeydi. Bu yüzden bu tür kıyaslamalara maruz kaldığımda bunu kabul ettim. Çünkü kim bunu istemez ki? Ama yaşlandıkça ve kim olduğumu anladıkça şunu idrak etmem önemliydi: Bir başkası için nasıl böyle olabilirim? Çünkü James Brown'ın Michael için öyle olduğunu biliyorum. Ve ben Michael'ın halefiyim ya da değilim demeye çalışmıyorum. Ama ilk The Weeknd olduğum için heyecanlıyım. Mark Anthony Green, GQ'nun özel projeler editörü. #GQGlobal'ın ilk kapak yıldızı The Weeknd röportajı Eylül'de #GQSonbahar21 sayısında, raflarda."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/tim-cook-farkli-dusunur", "text": "SAAT SABAH dokuz civarı; Apple Park'tayız. Çoktan kalkmış ve modern CEO'nun sabah ritüeli başlamış: e-postalar ve spor. Tim Cook, dilediğiniz arama motoruyla ulaşabileceğiniz e-posta adresini saklamamakla gurur duyuyor. Hatta, Cook'un dediğine göre, bu istenmeyen e-posta yığını ona fayda sağlıyormuş. Sabah beş gibi uyanıp hepsini okuyormuş. Müşteriler Apple ürünleri hakkındaki düşüncelerini ve hislerini yazıyorlar, bazen kendi hayatlarından hikayeler anlatıyorlar ve bu bilgi ilham kaynağı oluveriyor. Cook için çalışıyorsanız, nerede olursanız olun, bir gün bu e-postalardan birini size iletmesi kaçınılmaz. Ardından, genelde gün ağarmadan evvel, biri gelip Cook'a yapmayı tercih etmediği, kendisini yapmamak için muhtemelen ikna edebileceği şeyleri yaptırıyor. Ardından buraya, Cook'un 2011 yılından beri liderlik ettiği şirketin ana merkezine doğru yola çıkıyor. Krize ya da çatışmaya kapılan bir lider değil Cook; selefi Steve Jobs'ın zaman zaman bu iki iklimde parlamışlığı vardır. Acele işlerin günü ele geçirmemesine gayret ediyorum, diyor Cook. Düzenli toplantılar, şirketin farklı bölümleriyle yürütülen farklı sabit yükümlülükler. Soru sormayı seviyor. Ben meraklı biriyim. Bir şeylerin nasıl çalıştığını merak ederim, diyor. Bunu gözdağı vermek için yapmasa da onun için çalışan insanların tabi olduğu ve varlığı daima hissedilen bir standart, bir beklenti seviyesi söz konusu. Bir şey gerçekten sığsa insanların onu pek de iyi açıklayamadığını görürsünüz. Bir zamanlar Jobs'ın yaptığı gibi, toplantılarını hareket halinde, kampüs etrafında dolanarak yapıyor. Çoğu günlerde ofisten akşam altı buçuk-yedi gibi çıkıyor. Bu durum Cook'un işine geliyor: İnsanlığın kolektif geleceğine dair her gün uzun ahkamlar kesen patolojik teknoloji kurucuları açısından yokluk yaşanmayan şu günlerde, Cook o kadar sık çevrimiçi olmuyor. Hızlı hareket edip bir şeyleri devirmiyor. Ülkede teknolojinin giderek belirsizleşen durumunu tartışmak üzere Cook'la birlikte sıklıkla Kongre'de tanıklık etmeye çağrılan kaos amilleri Elon Musk, Mark Zuckerberg vb. karşısında Cook'un dalgalanmayan sükuneti imalı bir paylama konumunda kalıyor. HARİKULADE bir hikaye bu. O kadar harikulade ki, genç Tim Cook'u karşınıza alıp anlatsanız size inanmazdı. Şüphe içinde bakardı, diyor. 1960 yılında Alabama, Mobile'da doğmuş ve babasının tersanede çalıştığı Robertsdale'de büyümüş. Robertsdale diğer her şeyden çok uzaktaymış. Cook'un mevcut yaşamı, bugünkü konumuna benzer akla hayale sığacak bir şey değildi diyor Cook. Robertsdale, Cook'un kendisini hala gördüğü ve özünde bambaşka olan şablona şekil veren yer. Ben büyürken, diyor, internet yoktu; dolayısıyla çevrenizde sizin gibi insanlar pek olmazdı. Auburn'e gidip endüstri mühendisliği okumuş; futbol takımına ve Rolling Stones'a aşık olmuş. Ardından IBM'e gitmiş ve zaman içerisinde, ileride Intelligent Electronics adlı bir şirkette, ardından Compaq'te ve nihayet Apple'da yaptığına benzer şekilde, tedarik zincirinde devrim yarattı; dünyanın dört bir yanından kaynak malzemelerin toplanmasına destek olup her bir şirketin, parçaları bilgisayar olarak birleştirmeden önce elinde tutma süresini kısalttı. Teknoloji şirketlerinin liderlerinin indirimli yatak süngeri satmak gibi son derece sıkıcı hizmetler sunanların bile sürekli dünyayı kurtarmaktan bahsetmesi artık görgü icabı zorunlu olsa da bir bilgisayar şirketinin böyle bir şey yapabilmesi fikri 1998'de radikal kalıyordu ve Cook ikna olmuştu. Şeker renkli ilk iMac'lerin dönemiydi; Cook'a teklif edilen iş, Apple ürünlerini daha hızlı ve etkili bir şekilde dağıtıp Michael Dell'in şirketi yok paraya satmasını önlemek, dünyayı değiştirecek o hayalleri uygulama anlamında anlamlı kılmaktı. Ekibe katıldıktan sonraki iki yıl içerisinde Cook, Apple'ın satılmamış mevcut envanterini bir aylıktan iki günlük bedele indirdi ve onu nihayetinde en tepedeki işe taşıyacak başarı merdivenini tırmanmaya başladı. Cook'un genel tedbirliliğinin, durağanlığının aslında görebildiğim kadarıyla tek bir istisnası var; bu da genel anlamda teknolojinin zararları olarak özetlenebilecek bir konu. Apple'ın CEO'sunun bu konuyu dert edinmiş olması tuhaf görünse de Cook bu meseleyle yıllardır çarpışıyor. 2019 yılında, Silikon Vadisi'nin kalbinde; gelecek vadeden yüzlerce kuluçkacı, risk sermayedarı ve Steve Jobs'ın önünde yaptığı Stanford mezuniyet konuşmasında Cook şunları söylemişti: Siniklik çağında bu bulunduğumuz yer, insanların sorun çözme kapasitesinin sınırsız olduğuna hala inanıyor. Ama görünen o ki sorun yaratma kapasitemiz de aynı şekilde sınırsız. CEO olduğu süre boyunca Cook, veri-sanayi kompleksi olarak tanımladığı tüketicinin kişisel bilgilerini ve verilerini kullanarak ve satarak kar eden şirketlerden oluşan kompleks olguyu, genelde sesinde hafif bir hararetle, kötülemek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Halka açık bir başka açıklamasında Cook bu pratiğin ilk olarak temel mahremiyet hakkımızı, bunun neticesinde sosyal dokumuzu değersizleştirdiğini ve algoritmaların beslediği yaygın bilgi kirliliği ve komplo teorileriyle dolu bir ekosistem yarattığını söylüyor. Mahremiyetine fazlasıyla düşkün olduğu bilinen Cook'a bu konuya neden bu kadar önem verdiğini soracak olursanız, konuyu tekrar Apple'a getirecektir. Apple için bu, şirketin kuruluşundan bu yana odaklandığımız, kişisel bir mesele, diyor. APPLE GİBİ bir şirkete liderlik ettiğinizde, neredeyse her birkaç yılda bir, basit yaşam biçimlerimizi altüst etmesini beklemek tuhaf bir koşul. Cook bunu gizliden gizliye, şirketin hizmet işlerini büyüterek yapmış; bu kategori Apple News, Apple Pay, Apple Music ve Apple TV+'ı kapsıyor. Bu departman yakın zamanda Apple'da yeni bir gelir rekoru kırdı ve Aralık ayında biten son raporlanan çeyrekte 20,8 milyar dolar kazandı. Geriye dönüp baktığınızda, 10 yıl önce, servisler şirketin çok küçük bir kısmını oluşturuyordu, diyor Cook. Bugünse Apple'ın işlerinin yüzde 20'den biraz azını temsil ediyor. Geçtiğimiz yıl Apple'ın Sundance'te 25 milyon dolara satın aldığı CODA adlı film Oscar ödülü kazandı. Çaylak sezonumuzdayız, diyor Cook. Ve en iyi film için Akademi Ödülü kazandık bile. Kısa bir süre önce şirket, Timothee Chalamet'yle Apple TV+'da yayınlanacak bir dizi reklam için iş birliği yaptı; şirketin tomurcuklanan ekran evreninde oynamak istediği çeşitli rollerden bahsediyor. Cook projeyi bizzat onaylamış. O reklamı çok seviyorum, diyor Cook sırıtarak. Çok yakın bir zamanda, Apple'ın artırılmış ve sanal gerçeklik alanında ve belki de ileride otomotiv sektöründe bir şey duyuracağı beklentisini doğuruyor. Apple'ın sadık takipçileri Cook'un bu teorik ürünlerden hiçbirini benim yanımda duyurmayı seçmemesine şaşırmayacaktır. Fakat Apple'ın varsayımsal olarak AG/ SG alanında bir şeye neden ilgi duyabileceğini açıklamaya gönüllüydü. Uzun vade bu şirkete yaradı: Bunu görmek için tek yapmanız gereken dışarı bakmak. Cook kampüste yürümeyi teklif ediyor. İçeri girerken verdikleri karta işaretim olup olmayacağını soruyorum. Gülüyor İkimizi de durdurabilirler, diyor tek kaşını kaldırarak. İki kat aşağıda ve dışarıda, kibar iletişim çalışanlarından ibaret bir dalga önümüzde ilerlerken, Cook yanından geçtiğimiz herkese sade bir selam veriyor. Bu yürüyüşü aşağı yukarı her gün yaptığını söylüyor Elinizde böyle bir imkan varsa ve bir yandan yürüyüp bir yandan konuşabiliyorsanız, devamsızlık yapıyor sayılmazsınız. Apple kampüsünde golf arabaları da mevcut. Ben hep yürümeyi tercih ediyorum, diyor açıkça. Araba insanı değilim. Güneş doğmuş. Camın ardında, bu iç avluyu çevreleyen binanın içinde, ikili üçlü grupların beyaz tahtalara Apple-vari kıvrımlar çizdiğini görebiliyorsunuz. Göletin kenarında Cook nazikçe yanımdan alıkonuluyor ve bir sonraki toplantısına götürülüyor. Giderken el sallıyor ve beni mükemmel bir günle baş başa bırakıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/tirat-rapte-kolektif-donusum", "text": "Kelime anlamına bakınca Tirat, tiyatroda bir aktörün bir defada söylediği parça demek. Bu yazının konusu olan tirada gelirsek de, uzun süre pek de detaylarına hakim olmadığımız ama zamanla kulaktan kulağa yayılan, yayıldıkça da bizi heyecanlandıran bir... Ona yalnızca bir albüm demek yetmiyor, doğru sıfat ne acaba? Rap müzik için bir olay, bir kilometre taşı diyebiliriz belki. Günün sonunda Tirat, Türkiye'deki Rap sahnesinin yedi büyük isminin bir araya geldiği; merakla, heyecanla, karışık duygularla beklediğimiz bir albüm. Albüme bu ismin verilmesinin altında ise tiyatrodaki Tirat ile Rap müzikteki Flowların arasındaki benzerlik. Kalemi kuvvetli yeni nesil şairler; No.1, Şanışer, Şehinşah, Cash Flow, Motive, Allame ve Ahiyan da bu sayede bir araya geliyor. Tiratlarını dinlememiz için şimdi mikrofon onlarda. No. 1'in tanımlamasıyla, ekip de konsept de fikirler de kıyak. Onun Tirat'a dahil olmasının altında hem bu hem de neredeyse son 10 senedir böylesi bir toplama albümün olmayışı yatıyor. Türkçe rap için yapılan kıymetli işlerden biri olarak hafızalarda kalacak bence diyor. İyi yazmak için çok okumak, çok izlemek gerek derler. Müzikte de aynısı geçerli mi, insan kendi müziğini geliştirmek için sürekli dinlemeli mi, merak ediyoruz. Her şeyden önce bir dinleyiciyim ve iyi de bir dinleyici olduğumu düşünüyorum. Okumak, izlemek ve tabii ki gezmek, yaşamak; iyi bir gözlem yeteneği gerekiyor iyi yazmak için. Çoğuna sahip olduğumu düşünüyorum. Bazıları eksildikçe zorlanıyorum ya da belki bilmediğimiz bir şey daha var iyi yazmak için. Belki de bilmediğimiz bir şey daha var iyi yazmak için... Tirat'ın da kuvvetle muhtemel ortaya koyacağı gibi rap'te ekip çalışmalarının gücü yadsınamaz. No.1 bu durumu; Hip-hop tam bir çete işi, herkesin enerjisi birbirini tetikliyor, buna göre daha ateşli işler çıkıyor diye anlatsa da yalnız kalarak müzik üretmenin de çok zevkli ve verimli olduğunun altını çiziyor. Onunla sohbet sırasında söylediği an not ettiğimiz, çok çarpıcı bir cümle var ve muhtemelen kısa ve öz şekilde rap kültürünü de anlatmaya yetiyor. Müzik serüvenini konuşurken Dünya görüşümü hiçbir nota değiştirmez sanırım diyor Cash Flow. Onun rap ile tanışması ilkokul yıllarında, Almanya'ya dönüş yapan bir komşularının ona bıraktığı rap albümleri ile oluyor. Ardından 1995'te, Cartel geliyor ve her şey değişiyor. 1998'de ilk kaydı Kol Gezer Asayişi kaydediyor ve hikayenin devamına hala bizzat tanık oluyoruz. Rap müziğin hayatın kendisinden beslendiğini düşünüyor, onun merkez noktası sokaklar. Hayatı dolu dolu yaşıyor ve üretmeye devam ediyor. Motive'ye göre Tirat, farklı renkleri ve sesleri temsil ediyor. Çok fazla kalabalık projede yer almasa da Tirat'taki farklılığı Sadece kendi içimizde değil, dış dünyada da görüş ayrılıklarını temsil ediyor veya farklı pencerelerden bakabilmemizi sağlıyor diyerek anlatıyor. Üstelik bu tarz projelerde daha alışılageldik, daha klasik ve anlaşılabilecek basitlikte sound'lar yaptıklarını, Tirat'ın bu anlamda Türkçe rap müziğin de ötesinde, bir sanata hizmet edeceğini düşünüyor. Albüme dair hiçbir şey bilmeyen bir dinleyicinin gözünden bakmaya çalışıyoruz, Tirat'tan ne beklenmeli diye düşünüyoruz. Dinleyici beklentiye girse de girmese de albüm, etrafındaki herkese ilham olacak. Albümü hiç dinlemeyen biri olarak, ilk defa karşıma çıktığında, albümün ismi aklımda ne canlandırıyorsa, o çizgide düşleyebilirdim diyerek soyut ve güçlü bir şekilde açıklıyor albümü. Müzik, Motive için bir nevi öğretmen. Müzik yaptıkça karşısındakine duyduğu empati duygusunu zamansız bir şekilde geliştirebildiğini söylüyor. Eskiden kendini daha tekil ve sınırlı düşüncelere sahip biri olarak değerlendirse de, artık öyle olmadığını ona müzik öğretmiş. Bu anlamda müziğe onun kahramanı diyebilir miyiz, bilemeyiz ama Motive kahramanlara inanıyor. Benim de herkesin olduğu gibi inandığım isimler olmuştu. İlham ve örnek olan çoğu kişi, zincirleme olarak başka bir kahramana şekil vermiş oluyor derken, kendisinin de birçoklarının kahramanı olduğuna eminiz. Tirat, felsefesi olan, anlatmak istediği bir derdi olan, görsel dünyasından müzik prodüksiyonuna bütünüyle derli toplu bir proje. Şanışer'ın tabiriyle bağlamı güçlü, eli yüzü düzgün bir iş. İnsan kendini notalarla, kelimelerle, görsellerle ya da elle şekillendirdiği objelerle ifade edebiliyor, Önemli olan ifade etme biçiminden ziyade ifade ettiğin şey bence. Senden farklı insanların anlattıkları hikayeleri ve onları anlatış biçimini görmek kendi yolunda sana en büyük yol gösterici oluyor. Sanat da bilim gibi kümülatif çünkü bence diyerek kendini beslemek için yeni çıkan tüm müzikleri ve filmleri takip ettiğini, resimle ilgilendiğini belirtiyor. Albümde yer alan yedi ismin de kendi özgün tarzında müzik yapması ve bu farklılıkların kattıkları konusunu konuşurken, renk cevabını ikinci kez duyuyoruz. Şehinşah albümü güzel tanımlamalarla anlatıyor, Beklentilerin farklı formlarda gerçekleşeceği, tabuları yıkan, yeni lezzetler keşfedilebilecek bir albüm olacağa benziyor Tirat. Rap müziğin son yıllarda geldiği nokta, ulaştığı kitle ve hepimizin hayatlarına dokunabilme gücü Ahiyan'a göre de Tirat'ın en büyük avantajlarından. Kendi adına ise Tirat'ın doğrudan isminin motivasyonuyla projeye dahil olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/tuba-unsal-iklim-konusunda-sozunu-ve-hareketlerini-bir-kilmaya-calisiyor", "text": "10 seneye yakındır tanırım Tuba'yı. Dünyanın ücra köşelerine baş başa tatillerle pekişti dostluğumuz. Bol kahkahalı, derin sohbetli, doğa içindeki kamplara, mütevazi kaçamaklarımız oldu. Bu kızın ayakları yere sağlam basar.. Öyle ki, altından halısını da alsanız bir yolunu bulur ve uçmaya devam eder. Kalbi pır pır atar, kırılır. Kırıldığı yerden kuvvetlenir. Kendi kalbine bakma ve kendini derinine tanıma cesareti gösterir benim arkadaşım. Kendi içine dönerken, dışarıyı da unutmaz. Çevresi kalabalık olsa da bazılarının elini sıkı sıkı tutar. Dertleriyle dertlenir, kol kanat gerer. Dostlarına ve ailesine gösterdiği şefkatin yarısıyla bile doğaya, insanlığa dokunsa harikalar yaratır. Yaratıyor da. WWF'in iyi niyet elçisi sıfatı, meleksi tanımlarından yalnızca biri. Ben WWF ekibine katıldıktan altı ay sonra pandemi başladığı için henüz kısıtlı saha çalışmasına katılabildim. Dolayısıyla sosyal medyadan desteklemeye devam etmem gerekti bir müddet. Gönüllü saha ekiplerine ulaşmak, maddi yardım toplamak ve WWF Market'e destek vermek gibi konularda elimin uzandığı, nefesimin yettiği her an destek oluyorum. Bugüne kadar; Adana'daki Karataş bölgesindeki yeşil deniz kaplumbağalarını kurtarma çalışmalarına ve Alaçatı Azmağı'ndaki kuş gözlemi platformunun açılışına katıldım. Bu vesileyle de Türkiye'de 500 küsür kuş türü olduğunu öğrenmiş oldum. Bende en çok iz bırakan yeşil kaplumbağaların yumurtalarını kurtarma çalışmaları oldu. Düşünsenize 1000 tane yumurtadan ancak bir tanesi yetişkin olabiliyor. Ve 1000'de bir ihtimal için canla başla çalışan, çoğu doğa bilimiyle uğraşan pırıl pırıl üniversite öğrencilerinin arasında olmak beni çok mutlu etti. Kamptaki gönüllülerin mücadeleleri, o zorlu kamp şartlarında, 50 derece sıcağın altındaki inanmışlıkları bana hayata dair o kadar ilham oldu ki. Herkes bir binanın çatısında yatıyor, sabahın köründe kalkılıyor, günün ilk ışıkları kaplumbağa yuvalarını tespit ediliyor ve denize ulaşmaları sağlanıyor. Hayvan ve doğa sevgisini bu kadar beklentisiz, bu kadar kalpten yaşayan ve yaşatan gençlerle birlikte olmak beni öyle tatmin etti ki, daha günlerce kalabilirdim aralarında. Şart ve koşulları, azimleriyle güzelleştiriyorlar resmen. Ve hepsi 1000'de bir ihtimal için. Sonuca değil, sürece odaklanan gençlerle olunca bir başka parlıyor insanın gözleri. Türkiye'de çalışmalarına en çok güvendiğim sivil toplum örgütü; WWF. Markanın başındaki Aslı Pasinli zaten çok sevdiğim bir arkadaşım. Aslı'nın başarılı iş hayatını bırakıp, kendini WWF'e adaması, birikimini topluma ve doğaya fayda sağlayacak bir yöne akıtması bana ilham oldu. Ve Aslı'ya ekibine dahil olmak istediğimi söyleyerek teklifi ben yaptım. Enerjim yettiği, kollarım uzandığı sürece de gönüllü olmaya devam edeceğim. Sahada gördüğüm birlik beraberlik hissi, adanmışlık, azim, şefkat, paylaşım, tutku o kadar etkileyici ki. Gençlerin arasında olmak ve bizim jenerasyona nazaran yardım, hayır işlerine kendilerini bu denli adamalarını görmek bana geleceğe dair umut verdi. Bu yeni nesillerin ileride başaracakları, yaratacakları yeni meslek alanları için heyecan doluyum. Bana öyle geliyor ki, 'ne kadar para kazanabilirim?' sorusundan ziyade 'topluma fayda sağlayabileceğim neler yapabilirim?' sorusunu sorarak iş fırsatları kovalayan gençlerin sayısı gün geçtikçe artacak. Öğrendiğim ilk bilgi iklim krizinin sanıldığından çok daha yakın gelecekte büyük bir problem teşkil edeceğini fark etmek oldu. Dünya atmosferinin iklimini koruyan karbondioksit, metan ve azot gazlarının dengesi çok daha yakın zamanda şaşacak. Bununla ilgili bir şeyler yapmam gerektiğinin bir tercih değil, zorunluluk olduğunu fark ettim. Bu vesileyle kendi evimde ve tüketim alışkanlıklarımda minik adımlar atmaya başladım. Ve zamanla bu adımlar daha büyük adımlara dönmeye başladı. Şehirlerde serinlik sağlayan yeşil alanların azalmasıyla binaların çatılarına yeşil alanlar yapılma işi yaygınlaşacak. Böylelikle yazın serinlik sağlarken, kışın da izolasyon sayesinde daha az ısı kaybı olabilecekmiş. Benim işim görsel dünyayla. Bu yüzden de ''giyim kuşam benim işimin bir parçası olduğu için alışverişten vazgeçemem'' diye kendimi kandırırken yakaladım. İnsan kendine söylediği yalanları yakaladıkça kendi içinde bir farkındalık olmaya başlıyor. Farkındalıkta dönüşümü getiriyor. Bu bahanenin altına sığınmak yerine bir formül bulmaya baktım. En azından elimdeki fazla kıyafetleri satabilirdim. Ve kendime bir koşul koydum: Yeni aldığım her ikinci el eşyayla birlikte elimdeki bir diğer eşyayı da satacaktım. Senelerdir uyguluyorum bunu ve gidişatından çok da memnunum. Bu süreçte sıfırdan üretilmiş bir ürünü almışlığım gerçekten epey azdır. Bunun dışında yeni kıyafet almak yerine yakın kız arkadaşlarımla birbirimizin dolaplarından giyinir olduk. Daha az hayvan ürünü tüketmeye dikkat ediyorum. Dünya çapındaki ciddi iklim aktivistleri, duşu bile haftada bir alıyor artık. Bu benim yapabileceğim bir şey değil ama ben de kendimce gerek sifon, gerek duş kullanımlarında dikkat ediyorum. Bulaşık makinasının, durulama suyunun fazlasını biriktiriyorum ve bitkileri onunla suluyorum. Böylelikle su tüketimini epey bir azaltmış oldum. Türkiye, dünyada en fazla yemek israfı yapan ülkeler sıralamasında ilk sıralarda yer alıyor. Ben de bir süredir haftalık alışveriş yerine, 2-3 günlük yapmaya bakıyorum. Bunun dışında, filanca bölgeden gelen meyve ve sebzelerdense yerel tüketmeye bakıyorum. Hem böylelikle kendi ülkemin üretenine daha fazla destek olabiliyorum. Hem de karbon ayak izimi azaltmış oluyorum. Plastik tüketimi hatırı sayılır seviyelerde azalttım. Bunun için ilk adım güzel bir termos edinmek olabilir. Çünkü marifet çöplerimizi ayırmaktan çok çöp çıkarmamakta. İş birliği yaptığım markaların çevreciliğini sorguluyorum. Temeline geri dönüşümü koyan, doğayla uyumlu olan markalarla işbirliği yapmaya bakıyorum. Kayıtsız kalan markalar ne kadar büyük bütçeler teklif etseler de önceliğimi doğaya çevirdim. Sosyal medyadan link verme olaylarına 2.5 senedir hiç yapmıyorum. WWF'le çalışmaya başladıktan sonra hayatımdan tamamen çıktı, bilinçsiz tüketimi fark etmeden destekleme halim. Anlayacağın sözümü ve hareketlerimi bir kılmaya çalışıyorum. İki buçuk sene önce Avrupa Birliği Delegasyonu'yla birlikte, Türkiye'de plastik poşetlerinin yasaklanması konusunun yüzü oldum. Basın toplantısını yazar Christine Berger'le birlikte yaptık. İlk saha çalışmasındaki hedefimiz plastik torbaların yasaklanması ve gerektiği takdirde parayla satın alınmasını sağlamaktı. Sonrasında bir bez çanta tasarımı yaptık ve marketlerde insanlara ücretsiz olarak dağıttık. Evimin, arabamın, çantamın içinde bez çantalar var. Çocuklarımı bu konuyla ilgili bilinçlendirmekle kalmayıp onların da kendi arkadaşlarına bunun önemini aktarmasını sağlıyorum. Çocukken Kırklareli'nde oturuyorduk, doğayla iç içe olduğum bir hayatım vardı. Anlayacağın kaynak sularından su içerek, ağaç dallarından meyve yiyerek büyüdüm. Ben şanslıydım çünkü materyal dünyadan kopuk bir çocukluk geçirdim, çünkü paramız yoktu. Tatillerimizde yıldızlı otellerde kalamadığımız için çadır tatilleri yapardık. Babam askerdi ve biz de askeri bölgelerde kamplara giderdik. İnsanoğlunun en zalim olduğu dönemlerde yani 15-18 yaş arasındayken yoksulluğumuzdan ötürü ailemi suçluyordum. Rahat bir hayat sunamadıkları için içten içe kızıyordum onlara. Regresyon terapileriyle çocukluğuma baktığımda başıma gelen her şeyin koca bir iyi ki olduğunu, bugünkü Tuba'da büyük etkileri olduğunu fark ettim. Zamanında paramızın olmamasını bir dezavantaj olarak görsem de bugün geri dönüp baktığımda şans olarak tanımlayabiliyorum. Ve insan zorlukların içindeyken üzülebiliyor ama geri dönüp baktığında bugünkü Tuba olabilmemdeki rollerinin ne kadar büyük olduğunu görüyorum. Zamanında çektiğim bu yokluk bugün bana hayat bilgisi olarak geri dönüş sağlıyor. İnsanlık hali gençliğimizde bir dönem doğadan kopabiliyoruz. Topluma ayak uyduracağız diye aslında özümüzde olmadığımız bir insan haline bürünebiliyoruz. Ben de gençliğimde materyal dünyanın epey bir içindeydim. Henüz daha 16 yaşındayken çalışmaya başladım. Hayattaki varlık anlayışım daha büyük arabalara binmek, daha büyük dairelerde oturmak, daha gösterişli kıyafetler giymekti. Bir yerden sonra çan eğrisi tersine döndü. Egom da kariyerimle aynı oranda büyürken, artık ben büyüdükçe egomu küçültmeye başladım. Ve gün geçtikçe daha da sadeleşmeye bakıyorum. Bizim kültürümüzde; 'komşun açken, tok yatılmaz' diye müthiş bir deyim vardır. Çocuklarımı da elimden geldiğince bu kültürle büyütmeye çalışıyorum. Benim kendi hayatımda uygulamaya çalıştığım birçok şeyi çocuklarım da benden görerek kendi hayatına uygulamaya bakıyor. Kompost yapmayı bile biliyor her ikisi de. Sare, elindeki eski eşyalarını satmadan yerine yenisini almıyor. Geçenlerde babası ona okul açılıyor diye ihtiyacı olmadığı halde yeni bir spor ayakkabı almış. Çok beğendiği her halinden belli olduğu halde, çekinerek gösterdi bana. Resmen başka bir ayakkabısını satmadan aldığı için minik bir utanç içindeydi. O rahatsızlığını görmek bile mutlu etti beni. Demek ki zamanında ektiğimiz tohumlar şu an karşılığını bulmaya başladı. İkinci el kıyafetlerini, arkadaşlarının annelerinin eski kıyafetlerini bile satıyor ve para biriktiriyor. Parasının bir kısmıyla hayvanlara destek oluyor. WWF'in çalışmalarına Sare de gönüllü olarak katılıyor. Özellikle hayvanlarla olan ilişkisi benden çok daha iyi. Hayvanlara olan zaafından ve ilişkisinden çok fazla şey öğreniyorum. Ben bazen hayvan yardımını yapmış olmak için yapabiliyorum ama Sare öyle değil. İçgüdüsel olarak yapıyor. Harçlıklarının bir bölümüyle mamalar alıyor. Her gördüğü sokak kedisine bir şekilde eli dokunuyor. Ben hayvan sevgisini resmen Sare'den öğreniyorum. Civan, pandemi dönemindeyken ''bizden sonraki çocuklar çok şanssız. Baksana evden çıkamayacaklar'' gibi bir cümle kurdu. Ben de bu sürecin sonsuza kadar sürmeyeceğini açıklarken, bakış açısını olumluya çevirmeye çalıştım. Doğanın temizlenmesi, Boğaz'ın renginin düzelmesi, yunusların gelmesinden konuştuk. Beni dinlerken kurduğu cümlelerle bir noktadan sonra o benim içimi rahatlatmaya başladı. Gelecek nesillerle ilgili umut doluyum. Kesinlikle bizden çok daha farkında ve bilinçli bir nesil geliyor. İşin biraz daha tarım tarafına odaklanacağım. Dünyayı en çok kirleten unsurlar; tekstil ve tarım. Biz bu hızla suyu tüketmeye devam edersek, yiyeceğe de ulaşamayacağız. Bu yüzden de dikey tarım yapabilmek için bir proje hazırlıyorum. Yiyecek ve içeceğimizi üretirken dünyaya bu kadar zarar vermeden yapabiliriz, dünyada bunun çok güzel örnekleri var. Bu projeyi önce Avrupa Birliği Delegasyonu'na sunacağım sonrasında da Türkiye'deki hem içine kadın istihdamını da ekleyeceğim ve dikey tarım alanları yaratacağız."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/uber-bir-yol-hikayesi", "text": "Aceleniz var, bir yere gideceksiniz ancak yolda hiçbir şekilde taksi bulamıyorsunuz, civardaki duraklarda da yok. Çok önemli bir toplantıya yetişmesi gereken bir dijitalcisiniz. Sonra ortada ne kadar da önemli bir eksik olduğunu düşünüp, küçük bir fikri cebinize atıyorsunuz. 50 milyar dolar... Yeni bir yatırım turunun ardından, Wall Street Journal'ın kaynaklarına göre Uber'in değeri 50 milyarı bulacak. İşte Travis Kalanick ve Garrett Camp'in yaptığı şey buydu. Küçük bir fikri dijital tarlaya ekip bu tohumun 50 milyar dolarlık dev bir orman oluşunu izlemek. Dijital tarım, gerçek hayattaki tarımdan biraz farklıdır! Fikir tohumu iyiyse dijitalin bereketli toprakları size bire on, bire yüz değil, bire milyonla karşılık verebiliyor. Bunun benzer örneğini yakın zamanda milli gururumuz Yemeksepeti'nde de yaşadık. Uber, yukarıda da bahsettiğimiz gibi Travis Kalanick ve StumbleUpon'un da kurucularından olan Garrett Camp tarafından Haziran 2009'da, San Francisco'da kuruldu. İstenilen zaman, istenilen yerde konforlu araç sağlama sloganıyla yola çıkan şirket, Ekim 2010'da melek yatırımcılardan 1.25 milyon dolar topladıktan sonra Şubat 2011'de Benchmark Capital'dan 11 milyon dolarlık bir yatırım daha alarak hızla büyüdü. Verdiği hizmeti düşündüğünüzde dünya çapında milyonlarca aracın bulunduğu dev bir filoya sahip olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak ortada böyle bir durum yok. En azından şimdilik. Uber'in yaptığı iş, araç sahipleri ve araç filosu şirketleriyle yolcular arasında aracılık hizmeti vermekten öte değil. Amerika'dan yola çıkan hizmetin Avrupa macerası Londra'yla başladı. Tahmin edeceğiniz gibi bu gelişme, olaylı oldu. Uber'in kentte hızla büyümesi, taksicileri bir hayli huzursuz etti. Londra taksiciler birliği Licensed Taxi Drivers Association , TfL'e şikayette bulunup Uber'in hizmet vermesini engellemek için eylemlere başladı. Onlara göre taksimetresi olmayan Uber araçları, taksi gibi hizmet veremezdi çünkü bu haksız rekabet demekti. TfL, Uber'in çalışmasında hiçbir sakınca görmedi. Ancak LTDA bununla da kalmayıp yüksek mahkemeye suç duyurusunda bulundu. Londra taksicileri şimdi Uber için çıkacak yüksek mahkeme kararını bekliyor. Bu dava örnek teşkil edeceği için, Berlin ve Lüksemburg gibi şehirler açısından da çok önemli. Zira daha önce oralarda da Uber'e karşı benzer davalar açılmış, mahkemeler hizmeti durdurmasa da Uber'i kısıtlayıcı kararlara hükmetmişti. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Eylül sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ufuk-acan-25-durak", "text": "2014 yılında moda girişimcisi, Reni Folawiyo tarafından kurulan ve dünyaca ünlü Ganalı İngiliz mimar David Adjaye tarafından tasarlanan bir binada yer alan marka, Batı Afrika'nın modayı odağına alan ilk konsept mağazası. Pan-Afrika zarafetiyle donanmış bir Dover Street Market veya 10 Corso Como gibi düşünebilirsiniz. Lagos'un lüks Victoria Island bölgesinde yer alan Alara, Afrika tasarımının büyüyen, canlı dünyasının tadına varmak isteyenler için küresel moda treninde önemli bir durak. Belçikalı tasarımcı Jan-Jan Van Essche'nin parçaları ve bu koleksiyonlara ek olarak dünyada farklı bit pazarlarından toplanmış diğer bağımsız markalar ve antikalar. Antwerp'in çeşitlilik yönünde en zengin semtinin merkezinde yer alan Solarshop, zaman ve mekan hissini bulanıklaştırıyor; küresel kültürlerin birbirine geçtiği vaha sunuyor. Vintage kapitone ceketler, elle çizilmiş tasarım tişörtler, dantel gömlekler ve zanaati modadaki en havalı şey yapan tasarımcıların zihninden çıkan diğer hazineler. Green River Project'in iç tasarım uzmanları tarafından özenle tasarlanan bu rahat ve sıcak enerjili Chinatown mekanına komple taşınmak isteyeceksiniz. Aydınlatma sıcak ve davetkar, duvarlar kahve lekeli ahşapla kaplanmış, tik ağacından yapılan mobilyaların döşemesi ise Bode'den. Buradan daha fazlasını isteyerek ve merak ederek ayrılacağınız kesin ve belki bir de eşi benzeri olmayan bir patchwork gömlek ile. Kore'nin önde gelen perakendecisi Boon, Celine, Bottega Veneta, Vetements gibi lüks markaların yanı sıra 99%IS and Post Archive Faction gibi yerel tasarımcıların ürünlerine yer veriyor. Lüks mağaza mimarisi dendiğinde akla gelen Peter Marino tarafından tasarlanan Boontheshop'un Cheongdam bölgesinde yer alan 55.000 metrekarelik karargahı, modern bir mimari şaheser. Dünyanın en havalı moda şehrinde en iyi alışveriş deneyimini yaşamak ve en sevdiğiniz K-pop grubu stilistlerinin müşterileri için oradan oraya koşturduğunu görmek için. Futbol forması. Çok fazla futbol forması. Dünyanın her yerinden yeni ve vintage binlerce forma... Kurucusu Carlos Caloghero, 2007 yılında yola kişisel koleksiyonuyla çıktı, şimdi dükkanı 14.000'den fazla parçaya ev sahipliği yapıyor. Kısmen ikinci el mağaza, kısmen özel arşiv sayılabilecek Brecho do Futebol, eski bir kitap veya bir plak dükkanının atmosferine sahip. Bir futbol aşığıysanız, en ikonik formalardan oluşan bir koleksiyona sahip olmanın zamanı geldi. Maison Margiela, Raf Simons gibi iddialı markaların ve Kiko Kostadinov, Arnar Mar Jonsson gibi adını yakın gelecekte sıkça duyacağımız tasarımcıların en özel parçaları ve hemen bitişiğindeki kafede de mükemmel bir ton balıklı sandviç. Marais'in kalbinde, sakin bir sokakta konumlanan mağazanın moda aşığı kurucuları Guillaume Steinmetz, Anais Lafarge ve Romain Joste tarafından tasarlanan şık mobilyalarla donatılmış mağaza, sanat ve tasarımı ayıran çizginin üzerine konumlanmış gizli bir tapınak gibi. O Prada'yı satın almak ve Parisli seçkin moda tutkunlarının hangi muhteşem kıyafetlerin peşinde olduğunu görmek için. Chenjingkai, sert tabanlı makosenlerden şık Mary Jane stiline ve aslına uygun olarak yeniden üretilmiş Alman ordusu eğitim sneaker'larına kadar ihtiyaç duyacağınız her tür ayakkabının birebir versiyonlarını üretir. Prensipleri olan bir tasarım stüdyosundan bekleyeceğiniz gibi, açık meşe ahşap armatürler, iMac'ler ve Dieter Rams'in kulaklarını çınlatacak elementler. Chenjingkai, popüler modellerinin çoğunu online olarak satıyor ancak mağazayı ziyarete gelenler, onlarca saya, deri ve taban arasından seçim yaparak kendi modellerini tasarlama şansına sahip oluyor. Comme des Garçons, Junya Watanabe, Issey Miyake ve diğer avangart moda efsanelerinin nadir bulunan koleksiyonluk parçaları. Buranın bir sanat galerisi olduğunu düşünebilirsiniz ancak Memphis Milano ve Gaetano Pesce'nin radikal mobilyalarıyla donatılmış, arka planda Japon elektronik müziği çalan bu çılgın modaevini kibirli ve mesafeli kılan hiçbir şey yok. 90'ların Yohji Yamamoto parçalarını denediğinizden emin olun. Bir bakmışsınız, tarzınızda bir uyanış yaşamışsınız. Tüm Comme des Garçons ürünleri. Artı olarak Rick Owens, Marni ve Gucci'nin en iddialı parçalarına ev sahipliği yapıyor. Tüm DSM mağazaları Comme des Garçons'un vizyoner kurucusu Rei Kawakubo tarafından tasarlandı. Bu yüzden onun zihninden sekiz kata yayılan ve yüksek moda konseptinin ruhunu yansıtan enstalasyonların bahçesinde kaybolmaya hazır olun. Yeni CdG Homme Plus Nike'leri almak, zemin kattaki Rose Bakery'de omlet ve somon fümenin tadına bakmak ya da New York'un en iyi giyinen insanlarından bazıları olan satış personellerinin tarzı hakkında notlar almak için. Kinori'nin elle numaralandırılmış en güncel kıyafetleri, Kopenhag tasarım ekibi Frama'dan mobilyalar, vintage lambalar, ahşap tabureler ve sanatçı Marina Contro'nun mağazanın hemen arkasındaki stüdyoda dokuduğu battaniyeler. Kinori, uzun yıllar boyunca koleksiyonunu online ve stüdyosuna özel randevularla aldığı müşterilere satarak geçirdi. Şimdi birebir karşılaşmanın baskısı olmadan, deneyimi tüm yönleriyle ele almanın tam zamanı. Avrupa'nın en şaşaalı kayak merkezinin içinde yer alan butik, bir peri masalından fırlamış gibi görünen kuleli bir dağ evinde yer alıyor. Hermes uzun zamandır Alpleri seven jet sosyete ile ilişkilendirildi. St. Moritz mağazası onların genel merkezi diyebiliriz. İçerisi sofistike bir sanat simsarının dairesi gibi. Gio Ponti ve Giovanni Tommaso Garattoni sandalyeler, Muller Van Severen lambalar ve Palais Royal'dekileri anımsatan pirinç armatürlerle dolu. Husbands'ın geniş yün kartelasındaki zarif kumaşlardan birini seçip ölçülerinizi aldırmak için. Kapital'in Soho mağazası, tüm kıyafetlerin tasarlandığı, birkaç kilometre uzakta da üretildiği markanın ana merkezinde yer alıyor. Dolayısıyla, fırından taze çıkan Kapital ürünleri burada sizi bekliyor. Bir grup başına buyruk hippi tasarımcı, terk edilmiş bir belediye binasını devralmış ve onu bir moda atölyesine dönüştürmüş gibi. Alçakgönüllü zanaat ürünleriyle dolu kasaları karıştırmak ve hemen yandaki bandana müzesine ve nadir baskılarla dolu kitapçıya göz atmak için. 1997'de açıldığında Doğu Avrupa'nın modayı odağına alan ilk konsept mağazası olan Leform, bölgeyi Dries Van Noten, Maison Margiela, Comme des Garçons ve Helmut Lang gibi bugün hala son derece prestijli birçok markayla tanıştırdı. Harika bir antika dükkanı gibi bir sürü özel parçayla dolup taşan, birinci sınıf bir moda butiği. Leform'un Moskova merkezindeki üç lokasyonu, çağdaş modanın en iyilerini temsil eden 200'den fazla markayı barındırıyor. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tek bağımsız LV erkek mağazası, Virgil Abloh'un son koleksiyonlarında yer alan nadir parçalara ulaşmak için gidilecek en iyi yer. 3.500 metrekarelik alanın içinde, Abloh'un kapsayıcı kreatif vizyonunun bir uzantısı olarak, Kai-Isaiah Jamal'ın 27 metrelik bir heykeli var. Aldığı mimarlık eğitimi ile de tanınan Abloh, vefatından önce mağazanın tasarımına katkıda bulundu. Burası onun bilge zihnine açılan zengin bir pencere olmaya devam ediyor. Nepenthes marka evrenindeki her şey Needles, Engineered Garments, South2 West8 ve Hoka, Sebago ve Tricker's iş birliği ile yapılan ayakkabılar. Nepenthes'in Japonya'daki Awaji Adası'nda yapılan Purple Haze tütsüsü kokusunun sindiği Fransız antika aydınlatma ve dolaplarla dolu, 1800'lerden kalma tarihi bir bina. En yeni Nepenthes mağazası, Japon işçiliği ve eski dünya cazibesi severler için mutlak bir durak. Paul Harnden ve John Alexander Skelton gibi kült moda kahramanları, Yohji Yamamoto ve Issey Miyake gibi avangart harikalar. Benzersiz tarzlara sahip bir ekibin yarattığı, çılgın kıyafetlerden oluşan keyifli bir harikalar diyarı. Persuade, radikal modanın elitliğini erişilebilir ve eğlenceli hale getiriyor. Bilbao, Frank Gehry tasarımı Guggenheim Müzesi ve sayısız Michelin yıldızlı restoranı ile haritada yer alıyor ancak Persuade, Bask Bölgesi'ndeki en şaşırtıcı ve ilham verici nokta olabilir. Bu altı katlı büyüleyici cam sarayın içinde, Prada'nın bereketini gösteren son işi, Miuccia Prada ile beraber yaratıcı yönetmeni olduğu Raf Simons ortaklığının meyveleri var. Bir müzeye gittiğinizi hayal edin, ancak eserlere bakmak, etrafta dolaşmak yerine, doğrudan sanatın içine giriyorsunuz ve içeride kusursuz bir Prada seçkisi buluyorsunuz. Aklınızı başınızdan alacak alışveriş deneyimleriyle dolu bir şehirde, İsviçreli mimarlar Herzog & de Meuron tarafından tasarlanan Prada'nın özgün mimari duruşu kesinlikle göze çarpıyor. Ralph için sürükleyici alışveriş kavramını icat etti desek pek yanlış olmaz. Aspen mağazası, kasabanın madencilik tarihini anlatısına dahil eden antik armatürlere ve lüks apres-ski yaşam tarzına en güzel örnek. Ralph'in RRL Ranch'ine davet edilmekten sonra yapılacak en iyi şey, onun Mountain West'e karşı saplantısını deneyimleyebileceğiniz bu mağaza. Tasarımcı Sabyasachi Mukherjee, Hindistan'ın Ralph Lauren'i sayılır. Yeni Delhi karargahının bir katını, gösterişli Hint erkek giyim koleksiyonuna adadı. Burada, bir dizi farklı renkte, yoğun işlemeli sherwani ve bundi'ler ve Sabyasachi Calcutta imzası taşıyan özel yapım ayakkabılar bulacaksınız. Yüzlerce dekoratif tabak, kristal avize, geyik başları ve baş döndürücü tütsü bulutları... Sabyasachi'nin dünyası zengin ve sarhoş edici. Ralph gibi, Sabyasachi de ilham verici dünyalar kurar. New York'ta bulduğu vintage Levi's ve kovboy çizmelerini giymeyi tercih eder: Kıyafetleri bu kadar büyütmeyi sevmiyorum.'' Krallığına adım atın ve stili yeniden tanımlayacağınız bir dünyaya girin. Ziyaretler sadece randevu ile mümkün, böylelikle tüm mekanı tek bir kişiye ayırabiliyorlar. Bir bira içerken Merle Haggard'ı dinleyin ve gezegendeki en iyi organize edilmiş bit pazarı gibi görünen dükkanda ilginizi çeken şeyleri inceleyin. Artık vintage tam anlamıyla bir trend halini aldığına göre, bir hikaye anlatabilecek parçaları nasıl seçeceğini bilenlerin peşine takılın. Sokak giyiminin birçok muhteşem yansıması. Alyx ve Needles'dan, Dickies ve Patagonya'ya. İtalya ve Avrupa'nın önde gelen sokak giyim destinasyonu endüstriyel bir sığınağın içinde bulunuyor. Zarif Brera semti, mağazanın cesur tavrıyla mükemmel bir zıtlık yakalıyor. Luca Benini, 1989 yılında Stüssy gibi o zamanlar pek bilinmeyen markaların ilk distribütörü olarak işe başladı. Bugün, Slam Jam'in sunduğu markaların birçoğu adından sıkça söz ettiren markalar. Herhangi bir ziyaretinizde yeni bir keşif yapmanız ya da sadece Kuumba tütsü stoğunu yenilemeniz muhtemel. Uluslararası modanın yıldızları: Japonya'dan Auralee, ABD'den 4S Designs, Fransa'dan Lemaire, İngiltere'den Margaret Howell ve tabii ki Tres Bien'in kendi koleksiyonu. Sonuna kadar İskandinav: Ses sisteminde drill ve ABBA, zeminde Alvar Aalto mobilya ve Stockholm merkezli MP12 tarafından yapılan şık bir iç mekan tasarımı. Mağazayı 2006 yılında kuran Simon ve Hannes Hogeman kardeşler, spor giyimi yüksek konseptli moda ve ince terzilikle bir araya getiren erkek giyim öncüleriydi. Burada geniş bir marka yelpazesi yok, ancak her parçanın dikkatle ele alındığına ve raftaki yerini hak ettiğine emin olabilirsiniz. Berlin'in kaotik Kreuzberg semtinden sıyrılıp soluk aldıran, sakin bir avluda yer alan Voo, giysilerle dolu mütevazı bir endüstriyel alanda yer alıyor. Kendi kahve dükkanı ve bağımsız moda dergileriyle dolu rakipsiz standı ile Voo, Berlin'in kült moda kabileleri için bir butik olduğu kadar bir kulüptür de. Çin'in en ilgi çekici tasarımcılarından birinin zihninden çıkan, karanlık enerjisi olan el yapımı parçalar. Sıcacık bir tavan penceresinin altında, antika mobilyalar, retro caz müziği ve elle boyanmış beton duvarlar, sizi en az kıyafetlerin kendisi kadar dönüştürücü bir moda sokacak. Ziggy Chen'i dünya çapında ağırlayan 40'tan fazla mağaza var, ancak kendinizi onun taviz vermeyen zanaatkar vizyonuna tamamen teslim edebileceğiniz tek bir yer var. Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ufuk-saricanin-hedefi-hep-daha-ilerisi", "text": "Benim 2012-2016 dönemi, senin de söylediğin gibi orta uzun vadede planlanmış, hatta iki sene olarak başlamış fakat dört seneye uzanmış, dördüncü senesinde Euroleague'e varmış büyük bir başarı hikayesi. Dolayısıyla iki sene önce, tek liglerde ikinci defa Karşıyaka ile bir araya geldiğimizde beklentilerin hemen hemen aynı seviyede olacağı beklediğim bir durumdu. Ama tabii dönüp bakınca da, verdiğimiz üç senelik bi ara var. O üç senede Pınar Karşıyaka maalesef ki play-off'lara girememiş. Ortada bir takım yok, yeni bir yapılanma var ve bu her ne kadar sıkıntılı bir süreç olsa da, beklentiler çok. Önümüzdeki en büyük imtihan buydu ama bunun doğrultusunda da ben hep şunu söyledim: Meydan okumak, bir hedef koymak, o hedefe ulaşmak için etrafındaki insanları kenetlemek veya takımı hazırlamak bizim işimizin bir parçası. Belki herkes bunu düşünmüyor ama bu baskıyı en başta ben kendime yapıyorum. Senin söylediğin gibi çok daha mütevazı bütçelerle, çok daha büyük bütçelere deyim yerindeyse saldırıyoruz, yenmeye çalışıyoruz. Zaten spordaki en büyük hadise sürdürülebilir başarıdır. Geçen seneye baktığımızda yepyeni bir takım görüyoruz: 11-12 oyuncu asistan koç ile beraber geldi ve uzun süre bizi ligde lider götürdü. Pandemi dolayısıyla yarıda kaldığı dönemde lig ikincisiyiz ve Avrupa'da yarı finaldeyiz. Açıkçası kupayı domine ettiğimiz bir dönemde bir şanssızlık yaşadık. Biz büyük ihtimalle geçen sene bir Avrupa kupası sahibi olacaktık. Pınar Karşıyaka tarihinde bir ilke daha imza atacaktık ancak olmadı. Fakat benim sporculuğumda da böyle oldu. Ben sporculuk hayatımda ilk defa 1992 senesinde final oynadım. Henüz 20 yaşındaydım. Bugün şampiyonluklardan, finallerden konuşuyoruz, kelimeler ağzımızdan kolay dökülüyor ama 1992 senesinde böyle bir şey dediğinizde size tereddütle bakılırdı, inandırıcı duyulmazdı. Oyunculuğumda da hep bu hayalleri kurdum, koçluğumda da işime tutkuyla sarıldım. Koçluk çok zor, çok meşakkatli ama bunların birleşiminden de bu tip planlar, hedefler ve başarılar çıkıyor. Vardığınızda ise kendinizi yenileyip, besliyorsunuz. Öncelikli olarak başarının kendisinden besleniyorum, verdiği hazdan. İkincisi Karşıyaka semtiyle, taraftarıyla çok uyuşan tutkularım, hırslarım, hayallerim... Ben 2012 senesinde Karşıyaka'ya gelmeden önce de Karşıyaka'da basketbol vardı. Seyircisi zor bir deplasman. Bir iki sene içerisinde üç galibiyet alıyor, play-off'u belli bir yerde bitiriyor fakat ondan sonrası yok. Sezon içinde Fenerbahçe'den Anadolu Efes'ten bir iki galibiyet alabiliyor ama sürdürülebilir değildi. Bana kalırsa ben ve ekibim bunu değiştirdik, sürdürülebilir başarıyı mümkün kıldık. Herkesin bir hayali vardır fakat herkes bu hayale ortak olamaz. Bunun için inandırıcılık, sürdürülebilirlik gerekir. Türkiye Kupası, Cumhurbaşkanlığı Kupası... İlk turda Banvit'i eledik, daha sonra Fenerbahçe ve Anadolu Efes... Oluşturduğumuz sinerji beni besledi. Ben o semtte dolaşırken, bu salonda maç yönetirken de bu sinerjiden besleniyorum. Çok büyük bir sevgi ve saygı var. Bu sevgi ve saygı karşılıklı olduğunda birbirimize daha sıkı kenetlendik. Beklentileri biz yarattık ve bu beklentileri karşılayan bir yolda yürümem gerekir. Pınar Karşıyaka ile en büyük hayalim bir Avrupa Kupası kazanmak. İlk olarak spor kültürünü okullara tanıtmak ve bunu yaparken küçük yaşlara kadar inebilmek. Kültürün bir parçası olabilmek için çocukların branş hocaları olmalı. Salonların ve dolayısıyla imkanların çoğalması gerekir. Var olan yerlerde eksikliklerin giderilmesi gerekir. Herkes A Takım antrenörü olmak istiyor ama bir altyapı antrenörünün önemi yadsınamaz. Beni teknik anlamda yetiştiren çok değerli insanlarla tanıştım ve bunun artısını hala hissediyorum. Sporculukta forma nasıl sırılsıklam oluyorsa, benim de sahada gömleğim öyle oluyor. O tutku her an benimle. Bu enerjiyi, tutkuyu Karşıyaka semtine, taraftarına geçirebildiğimi düşünüyorum. Bununla birlikte gelen başarılar hepimizi heyecanlandırıyor. 2012-2016 yılları arasında, mücadelelerimiz haricinde arka arkaya gelen finaller, kupalar ve başkanlarımız sayesinde coşkulu Karşıyaka karakterini canlandırma fırsatımız oldu. Birçok şampiyonluk, kupa, madalya kazandım ama günün sonunda en büyük kazanımlarıma baktığımda ismimin verildiği Karşıyaka Kulübü'nün altyapı salonu ve park akla ilk gelenler oluyor. Hala bu meslekteyken, takımın başındayken böyle değerlere sahip olabilmek benim en büyük kazanımım. Üniversite çağına dek zaten mutlaka eğitim alınmalı. Artık becerileri ve yeteneği haricinde kendini doğru ifade edebilen, iletişim kurabilen, bilgi sahibi olan insanlar aranıyor. Onun ötesine gittiğimizde bana göre tıkandığımız yer yine sistemin kendisi oluyor. Spor ağırlıklı okullarımız olmalı. Ailelerin de rolü büyük. Karar dönemlerinde aileler de biraz soğukkanlı davranmalı diye düşünüyorum. Yeterli olmadığını düşünüyorum. Altyapı olarak, Banvit'in yaptığı bir organizasyon vardı. Aslında bugün hala Beşiktaş'ta konuştuğumuz Alperen'ler, Şehmuz'lar... Bu kişiler sonuçta Beşiktaş'a Banvit'in altyapısından alındılar. Fakat bu organizasyon yaşayamadı, devam ettiremedi kendini çünkü şartlar kolay değil. Sistemin kendisine dikkat etmeli; oyuncuları al, lojmana yerleştir, salonun olsun... Bu sistemin iyi bir oyuncu verme garantisi yok. Görgünün, kültürün, arkadaşlıkların içinde olduğu bir sistem düşünmemiz gerekiyor. Bu değerler de en az dersler kadar önemli. Radikal bir karar alıp bu sistemi başlatmalıyız, gelecek kuşaklara bu kültürü aşılamamız lazım. Aileden aldığım görgünün stilimde büyük bir yeri var. Özellikle rahmetli babam giyimine çok dikkat ederdi. Nihayetinde içimden gelen bir şey. Sonuçta bir salon sporu yapıyoruz. Birçok izleyenimiz var. Sadece salonda bulunan taraftarlar değil, televizyon başında izleyen bir sürü genç arkadaşımız oluyor. Oraya eşofmanla çıksam bambaşka bir duruşu olacak ama takım elbise giymek, o dikkati vermek benim hoşuma gidiyor. Olmazsa olmazlarım arasında yüzük ve saati sayabilirim. Artık mavi gömlek de girdi gardrobuma. Onu kimi zaman zırh gibi kullanıyorum. Bir taraftan da pandeminin bize hatırlattığı salaş eşofmanlar, şalvar pantolonlar var fakat jean her zaman vazgeçilmez bir parça. Bu röportaj Hedef Hep Daha İlerisi: Ufuk Sarıca başlığıyla #GQYaz21 Summer of Sports sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/umit-unaldan-yasanamayan-tum-asklara-yazilmis-bir-mektup-ask-buyu-vs", "text": "Pandemi koşullarının normalleştirdiklerinden biri, online buluşmalar. Biz de Ümit Ünal'la, onun için Aşk, Büyü, vs. maratonuna denk düşen geçtiğimiz bir bir buçuk yıl boyunca verdiği röportajları takip edenlerin aşina olduğu bir fon önünde, Glasgow'daki evinin yemyeşil ağaçlara bakan pencere manzarasına nazır buluşuyoruz. Hepimizin İstanbul'da, zamanında keşfettiği ve gidip vakit geçirdiğinde iyi hissettiği yerler vardır; bir dükkan, bir yokuş, bir park... Ümit Ünal için orası, Büyükada olabilir. Her ne kadar 2020'nin başında, bir ayağı İstanbul'da olmak niyetiyle adayı bırakıp gitse de, malum şartlar sebebiyle Glasgow, yıl boyunca Ünal'ın yeni ve mecburi evi olmuş. Hayatın planladığımız gibi gitmeyeceğinin en büyük ve ne yazık ki en sevimsiz örneklerinden birini, tüm dünya olarak geçen yıl tecrübe ettik, hala da ediyoruz. Ancak değişen koşulların getirdiği belirsizlikler insanı düşünmeye, düşünce de üretmeye itiyor. Ümit Ünal'ın İstanbul'da olduğundan daha üretken bir döneme girmesi de bundan belki... Üst üste gelen teklifler, çalıştığı birbirinden farklı hikayeler arasında beni en çok heyecanlandıran, oradayken İngilizce olarak yazdığı ve Glasgow'da hayata geçimeyi planladığı projesi. Henüz ortada belirgin detaylar olmasa da yakın zamanda gelişmeleri duymamız an meselesi. Film yapmanın, kendi hikayelerini bu yolla anlatabilen insanda yarattığı alışkanlık, özellikle hissettiklerini izleyicisine geçirmeyi başarmış yönetmenlerin yaşadığı haz, bambaşka. Ümit Ünal film yapmanın bir diğer boyutuna da işaret ediyor, Film yapmak, günümüzde hikaye anlatıcılığının en popüler yolu. 100 yıldır böyle aslında. Dolayısıyla eğer hikaye anlatmak istiyorsan, sinema bambaşka bir erişim sağlıyor insana. Ben Aşk, Büyü, vs.yi bir hikaye olarak yazmış olsaydım belki şimdiye kadar çoktan yayınlanmış olacaktı, çoktan okuyucuya ulaşmış olacaktı ama çok sınırlı bir okuyucuyla buluşacaktı ve burada yarattığı etkiyi yaratamayacaktı. Ellerinde kamerayla kalabalığın içine girip, kimseyi film çektiklerine dair uyarmadan sahneleri çeken; vapurlarda, sokaklarda, lokantalarda görüntü toplayan bir ekibin ürünü Aşk, Büyü, vs. Yakaladıkları doğallık ve gerçeklik duygusu biraz da bundan kaynaklı. Ümit Ünal bu duyguyu, Filmin belgesel gibi çekilmiş inandırıcı bir tarafı var diyerek anlatıyor. Sinemadan konuşurken lafın yaşadığımız dijital değişime gelmemesi kaçınılmaz. Sinema salonlarının geçirdiği zor günler ve bu esnada hem film üreticilerinin hem de seyircilerin yeni adresinin dijital platformlar olması, belki de sinemanın en önemli gücünü elinden alıyor. Tabii ki bir yönetmen her zaman filminin büyük perdeden izlenmesini ister. Büyük perdeyi hayal ederek yapıyoruz çünkü filmlerimizi ve sinema salonuna gelmiş birisi, oturduğu zaman tamamen filme teslim oluyor. Tamamen senin elinde ve ona hikaye anlatmakla bilgisayar başında, her an kapatabilecek birisine hikaye anlatmak bambaşka işler. diyen Ümit Ünal, bu kaygısına rağmen gidişatın, dijitalin egemenliğine ve sinema salonlarının azalacağına işaret ettiğini görebiliyor. Sinema salonlarının yakın bir gelecekte özel bir eğlence alanı olma ihtimali hiç de uzak görünmüyor. Ümit Ünal, Aşk, Büyü, vs. ile uzun süredir ayrı kaldığı adanın sakin havasını bize taşıyor, bundan sonra yapacaklarını beklerken kendimize sık sık hatırlatacağımız bir şiir okuyor. Bu yazı \"Yaşanamayan Tüm Aşklara Yazılmış Bir Mektup\" başlığıyla #GQyaz21'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ustat-yohji-yamamoto", "text": "YAMAMOTO'NUN PARİS'TEKİ ana merkezi, Le Marais'nin hareketli doğu ucunda, daracık bir sokakta yükselen, altı katlı, prestijli görünen taş bir binada yer alıyor. Camlar buzlu ve dışarıda buranın neresi olduğunu gösteren bir işaret yok. Ama büyük kapıyı itip içeri girdiğinizde, kendine has bir Yohji enerjisi alıyorsunuz; en sade donatılmış, çoğunluğu beton fuaye alanında bile. 1920'lerde Paris'te bir salon'a ya da '80'lerde Amerika'da bir bowling salonuna girmiş gibi hissediyorsunuz. Gerçekten de oradaydı. Zemin kattaki geniş sergi alanının arka köşelerinden birinde; avangard modanın atası Tokyo ofisinden birkaç kişiyle birlikte küçük, yuvarlak bir masanın etrafında oturmuş, sessizce duruyordu. Askılara dizilmiş giysiler çoğunlukla imzası olan siyah renginde satıcı ve alıcılarla dolup taşan masalar alanı dolduruyordu. İki gün önce bu oda, Yamamoto'nun en yeni koleksiyonunu (2023 Sonbahar- Kış Erkek) sunduğu bir podyuma dönüştürüldü. Her zamanki gibi, defile hıncahınç doluydu. Yalnızca sıradan endüstri yetkililerini değil, siyaha bürünmüş sadık bir hayran kitlesini de çekmeyi başaran birkaç tasarımcıdan biri. Bunlar Yamamoto'nun kuzgun sürüsü veya tasarımcının ününün ve nüfuzunun ilk zirvesini yakaladığı 1980'lerde bu hayranlara Japoncada karasu-zoku adı veriliyordu. 79 yaşındaki Yamamoto özünde daima asi, sıra dışı ve tavizsiz bir tavır benimsese de küresel bir moda markasının arkasındaki kreatif gücü temsil etmeye devam ediyor. Paris Moda Haftası defilesinde ve arkasından after-party'de çalışmaya devam etti. Sergi alanı 1980'lerde veya 1990'lardaki kadar kalabalıktı. Hareketli odaya dönük oturan Yamamoto, elindeki batonuyla, bir ticaret orkestrası yönetiyor gibi görünüyordu. Selamlaşmadan ve hoşbeşten sonra, asansörü işaret ediyor. Fransa'daki asansörler ufacık ve sık sık bozuluyor. Bunun da her defasında, varmak istediğimiz durak olan en üst kata ulaşamadığını söylediğinde, ikimiz de içindeyken geçici bir süreliğine bozulsa da hayli gergin bir ortamda onu saatlerce sorguya çekebilsem diye gizliden gizliye ümit etmeye başladım. Yamamoto muhteşem hayatına dair düşüncelerini paylaşırken pek de tevazu gösteren biri olmadı hiçbir zaman. İki anı kitabı yazdı, Wim Wenders'in çektiği bir belgesele konu oldu ve yaşam öyküsünü, geçtiğimiz yıl ilk defa İngilizce yayımlanan Japon dergisi Nikkei Asia'daki röportaj dizisinde anlattı. Fakat bildiğim kadarıyla, bugüne dek kendisiyle küçük bir asansörde kalan gazeteci olmadı. Asansör kararlıydı ve bizi, Yamamoto'nun ofisinin bulunduğu en üst kata ite kaka ama başarıyla götürdü. Fırsattan istifade, kusursuz kıyafetini hakkını vererek takdir edebildim. Ne de olsa yaptığı kıyafetler kadar kişisel stiliyle de ünlü. Önce şapka gözüme çarpıyor. Siyah fötr şapkası Keith Richards'ın şalları veya David Hockney'nin gözlükleri gibi imgesinin esas bir parçasını oluşturuyordu. Bir arkeolog tarafından bulunmuş ya da tarih öncesi, kağıdımsı bir deriden üretilmiş gibi, nadir ve önemli görünüyordu. Paris'te buz gibi bir öğlen vaktiydi ve Yamamoto her türlü gabardinin hem imza rengi olan mürekkep siyahı hem de, şaşırtıcıdır ki, gece yarısı mavisi yanı sıra ince pamuklu ve fitilli katlar giymişti. Her biri, çeşitli tutkuları sayesinde biriktirdiği rahat özgüvenle derlenmiş ve katlanmıştı siyah kuşak karateci, rock müzisyeni, iyi bir bilardocu ve tabii ki moda dünyasının büyük kahinlerinden biri gibi görünüyordu. Çalınamayan veya kopyalanamayan unsur Yamamoto'nun geçmişi; yani onu, babası II. Dünya Savaşı'nda öldürüldükten sonra annesinin terzi dükkanı açtığı, Tokyo'nun kırmızı ışıklı semtinden Le Marais'ye götüren yolculuk. Kadınları giydirmek, onları kumaşla korumak onu en başından bu yana motive eden şey. Hayatım kadınları düşünmek üzerine kurulu, diyor moda eleştirmeni Suzy Menkes'e 2000'de. İlk olarak annemdi, sonuncusu da kızım. Aralarında da bilinmeyenler var. Hırsları ve benlik kavramı hep alçakgönüllü kaldı. Fakat fikirleri ölüm-kalım noktasında peyda oluyor. Japonya'da çok kötü bir dönemde doğdum, diye yazıyor Victoria & Albert retrospektifinin kataloğunda. Bebekler için yiyecek bulunamadığından benim jenerasyonumdaki insanlar çok küçük kaldı. Doğal olarak, büyüklüğüme öfke duyduğumdan büyük giysiler tasarlıyorum. Bu çıkış hikayesi gösteriyor ki Yamamoto'nun işlerinin dünyanın dört bir yanında bu kadar yankı uyandırması, zamanın ruhunda kalmaya dair açıklanamaz becerisinin çok ötesine geçiyor. Asıl cazibesi, tehlikede olanın katı gerçekliğinde yatıyor. İngiliz moda fotoğrafçısı Nick Knight, 1986'da Yamamoto'yla tanıştıklarında ona dair ilgisini ilk neyin çektiğini anımsıyor. Onun kıyafetleri kadınların omuzlarına, göğüslerine, poposuna veya bacaklarına değil; duygularına, zekasına, düşüncelerine odaklanması bakımından devrimseldi, diyor. Yohji'nin modası son derece şiirsel; bir kadının güzelliğinin ve gücünün cinselliğinden değil, zihninden geldiğini söyleyen ilk giysiler ona aitti. Bu, benim için yeni ve çok tazeleyici bir şeydi. Yamamoto bu hassasiyeti, annesinin terzi dükkanında çalışarak geliştirmiş; annesi bu dükkanı, Yamamoto çocukken, babası II. Dünya Savaşı'nda öldürüldükten sonra açmıştı. Mahalleleri suç çeteleri ve hayat kadınlarıyla doluydu ve her gün şiddetle karşı karşıyaydı bir defasında, Nikkei Asia'daki köşesinde anlatıyor bunu, sokakta oyun oynarken topu arabaya çarptığı için bir yakuza patronunun şoföründen yumruk yemiş. Judo öğrenmeye başlamış. Çoğu diğer çocuktan daha atletik ve çevik olduğunu fark edince dövüş becerileri de gelişmiş. Nihayetinde karatede siyah kuşak almış. Ortaokul çağında, sanatçı olarak da geleceğinin parlak olduğunun emarelerini göstermeye başlamış. Resim yetenekleriyle övgü almış ve ev ekonomisi dersi için yaptığı pamuklu külot ile bir sergide ödül kazanmış. Kesip dikmeye yönelik doğal bir yatkınlığım vardı sanırım, diyor. Yamamoto'nun stil becerisine rağmen annesi, iş dünyasında başarılı olmasını istiyormuş. 1962 yılında hukuk okumak için Keio Üniversitesi'ne girmiş, savcı olmayı umuyormuş. Fakat vaktinin çoğunu bir arkadaşından ödünç aldığı İngiliz yapımı Austin'le yarışarak ve Ventures ile Peter, Paul and Mary gibi Amerikalı grupların şarkılarını yorumlayan rock grubu 4 Beat'te solo gitar çalarak geçiriyormuş. Yamamoto, koleksiyonunu ilk defa sunmak üzere Paris'e geldiğinde, yaklaşık 10 yıldır hazır giyim tasarlıyordu. Belirli bir vizyona sahip, usta bir terziydi. Bu vizyon eleştirmenler tarafından sınandı fakat onu durduramadılar. Çok fena eleştiriler aldım, diyor Yamamoto. Dolayısıyla güçlendim. Ertesi yıl Yamamoto, koleksiyonunu New York'ta sunuyor. O dönemde de nispeten tanınmıyor ama Paris'teki ilk defilesinden bir tanınırlığa sahip ve büyük bir kitleyi çekmeyi başarıyor. The New York Times'ın o günkü stil muhabiri John Duka defile için bir tür aydınlanma, diyor. Y's'in lansmanından sonra Yamamoto çeşitli alt markaların bünyesinde tasarım yaparak birçok işe imza attı; kadın giyimde Yohji Yamamoto, erkek giyimdeyse Yohji Yamamoto Pour Homme ile amiral markalarını kurdu. 2002'de adidas'la çığır açan iş birliği Y-3'yi gerçekleştirdi; ofise vardıklarında resmi ayakkabılarını giyen, yanından hızla yürüyüp geçen New Yorklu iş adamları ona ilham vermiş. Spor ayakkabı çevresine dahil olmak istedim, diyor. Adidas ortaklığıyla birlikte ki buna daha sonra performans ayakkabıları ve spor giyim de dahil oldu Yamamoto yeni bir kıyafet kategorisinin şafağını gördü. Fakat bunun olması, hatta adidas'la olması, tamamen kaderin bir cilvesiydi. Spor ayakkabı yapmak istediğimde önce Nike'ı aradım, diyor Yamamoto. Şirketiniz benimle çalışmak ister mi? Cevap gayet öz ve nazikti. Hayır, teşekkür ederiz Yamamoto Bey, biz yalnızca spor için ayakkabı üretiyoruz. Çok ama çok güzel bir cevaptı. Ben de adidas'a gittim. Yamamoto kahkaha atıyor; o dönem radikal olan bu fikrin cüretkarlığını kavramış gibi. adidas'ı aradım ve bir anda 'Evet! Sizinle çalışmak isteriz,' dediler. Y-3 koleksiyonu, geçtiğimiz yıl 20'nci yıl dönümünü kutladı. Y-3 modanın sporla buluştuğu sokak giyim bileşimleri için yepyeni bir pazarın oluşumunu hızlandırmakla kalmamış, Yamamoto'nun imparatorluğunda süren iş birliklerine de kapı açmıştı . Tasarımları giderek büyüyen bir kitleye ulaştığında bile, gerçek bir müşterisi olduğuna inanmadığını söylüyor; giysileri ile tesadüfen veya yanlış anlaşılma sonucu onu satın almış bulunan kişi arasında bir bağ olduğuna inanıyor. Ancak bu yalnızlık onu yavaşlatamadı. Yamamoto, koleksiyonlarının üretiminin her aşamasıyla hala bizzat ilgileniyor. Tüm hayatı boyunca mücadeleci biri olmuş; 50 yılda inşa ettiği dünya için savaşmaya devam etme konusunda hiç olmadığı kadar kararlı görünüyor. Güzel şeyler her gün yok oluyor, diyor bir keresinde. Şayet bu doğruysa, elimizden gelen her güzelliği korumakla yükümlüyüz. Yamamoto da üzerine düşeni yapıyor. Gerçek moda yok oluyor, diyor. Ama ben yaşadığım sürece buna engel olacağım."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/uzun-ama-cok-uzun-reklamlar", "text": "Reklam, bir kısa süre işidir. Derdini daha az zamanda anlatanlar da var ama reklamcılığın test edilip milyon kere onaylanmış altın standardı, 30 saniyedir. Bunu mümkünse aşmamak, reklam kuşaklarında yer almanın yüksek maliyetlerinden kaçınmanın yanı sıra izleyiciyi sıkıp dikkatini dağıtma riskini bertaraf etmek açısından da elzemdir. On yıllardır vazgeçilmez sayılan bu kural, son zamanlarda çeşitli reklamlarla zorlanmaya ve ihlal edilmeye başlandı. Bunun en ilginç örneklerinden birine, geçen yılın 21 Aralık gecesi şahit olduk. Nescafe, 3'ü 1 Arada'nın Extra versiyonu için hazırlanan reklam için, bu tarih özellikle seçildi. Uykusuz gecelerin en iyi eşlikçisi olan kahve için, senenin en uzun gecesi tercih edildi ve #SabahlarOlmasın etiketiyle gündem yaratılmaya çalışıldı. Punch isimli ajans tarafından hayata geçirilen reklam, tam 5 dakika 14 saniye sürdü. Böylece Türk reklam tarihinde süre rekoru kırılmış oldu. DJ Zeki Kayahan Coşkun'la işbirliği yapılan reklamda, süre bol bulununca, markanın eski reklamlarını hatırlatmaktan sevimli kedi videosu izlettirmeye, WhatsApp kampanyası başlatmaktan abaküsle sayı saymaya, yaklaşan yeni yılı havai fişeklerle kutlamaktan bu uzun yapımda emeği geçenleri tek tek saymaya kadar her şey yapıldı. Süre rekorunu şimdiye kadar elinde bulunduran reklama isim vermeden atıfta bile bulunuldu. Günün, yani 21 Aralık'ın anlam ve önemini çok iyi yansıtan ve sosyal medyada çok konuşulan reklam, uzunluğu açısından bir ilk değil, aslında pek çok öncüsü olan bir çalışma. Akla hemen Cem Yılmaz'ın çeşitli markalar için yaptığı birbirinden uzun reklamlar geliyor. Telsim'den Doritos'a, Opet'ten Türk Telekom'a ve en son Türkiye İş Bankası'na kadar muhtelif markalar için yapılan söz konusu reklamların çoğu, neredeyse birer mini film. Doritos, Opet ve Türk Telekom için yapılan reklamları dizi film olarak anmak bile mümkün. Cem Yılmaz en uzun reklamlarından birini yıllar önce Telsim için yaptı. Bugün artık az bilinen efsane reklamlar arasında sayılması gereken bu çalışma, tam 3 dakika 11 saniye sürüyor. Bu basit ama ilginç iş, Cem Yılmaz'ın diğer reklamları gibi güçlü bir hikayeye veya büyük bir prodüksiyona dayanmıyor. Aslında bir masaüstü reklamı. Ekranda peş peşe Telsim ve MyCep logoları beliriyor, ardından Cem Yılmaz imleci logolar üzerinde gezdirerek daldan dala konuşuyor. Reklam bundan ibaret ama kendini defalarca izlettirecek kadar da komik ve eğlenceli bir iş. Cem Yılmaz, bu nevi şahsına münhasır reklamda derdini uzun uzun anlatırken bir ara reklamcılıkla bile dalgasını geçiyor. Uzun reklamlardan söz ederken, internet çağında olduğumuzu unutmamız gerekiyor. Bir zamanlar reklam filmleri yayınlamak için elde yalnızca televizyon vardı ve televizyondaki kanal sayısı şimdikinden çok daha azdı. Bu durum televizyon reklam kuşaklarını çok pahalı bir seçeneğe dönüştürüyor ve 30 saniyeyi aşmayan reklamlar yapmayı bir anlamda mecburi kılıyordu. İnternet bu zorunluluğu ortadan kaldırdı. Mecra bedeli ödemeden reklam yayınlama imkanı, markaların ve reklam yaratıcılarının işini inanılmaz derecede kolaylaştırdı. Bu avantaj, tersine bir gelişmeyi de beraberinde getirdi. İnternet demek aynı zamanda reklamdan kaçmak için her türlü imkana sahip olmak demek çünkü. Reklamı geç deyip geçersiniz, televizyonda olduğu gibi kuşak bitene kadar reklam seyretmeye mahkum değilsiniz. Bu paradoks, internet için uzun ama gerçekten ilginç ve özellikle aranıp bulunacak türden reklamlar yapma eğilimini doğurdu. YouTube'u biraz karıştırın; şarkılardan kamera şakalarına, kısa filmlerden sosyal deneylere kadar gözlerinizi ayıramayacağınız sayısız markalı içerikle karşılaşabilirsiniz. Tabii bunlar klasik reklamın ötesine geçen, daha çok içerik olarak anılması gereken işler. Bu açıdan bakınca, internetle elde edilen mecra bedelsiz iletişim yapma avantajının, klasik reklamları uzatmaya imkan tanımadığını, uzun reklamları gören kullanıcıların kaçacağını düşünebilirsiniz. Oysa gerçek çok farklı. En azından Chipotle için yapılan reklamlar bu iddiayı anında çürütecek cinsten. Doğal tarımdan elde edilmiş sağlıklı ürünler sunmakla övünen yeni nesil fast food zinciri, bu alameti farikasına vurgu yapmak üzere hazırladığı iki animasyon reklamıyla, hem izleyici ve kullanıcılardan büyük bir ilgi gördü hem de reklam yarışmalarından peş peşe iki yıl büyük ödüllerle döndü. Chipotle'ın, Coldplay'in muhteşem şarkısından da yararlandığı Back to the Start reklamı 2 dakika 19 saniye, bir bostan korkuluğunun modern gıda tedarik zincirlerindeki korkunç uygulamalara şahit olup dünyayı değiştirmeye kalktığı Scarecrow reklamı ise tam 3 dakika 22 saniye sürüyor. İkisi de tam anlamıyla birer sanat eseri ve kendilerini defalarca izletmeyi başarıyorlar. İşin sırrı çok basit aslında: İyi bir hikayeniz veya büyük yıldızlarınız varsa sürenin uzun olması hiç mesele olmuyor. İnsanlar daha uzun versiyonları bile talep edebiliyor. 2010 Dünya Kupası öncesinde hazırlanıp yayınlanan ve Wayne Rooney, Ronaldinho, Cristiano Ronaldo, Didier Drogba gibi süper yıldızların rol aldığı Nike'ın Write the Future reklamı da bu cinsten bir iş. Süresi 3 dakikayı aşan reklamın yönetmen koltuğunda da bir yıldız var: Geçen yıl Oscar alan ve bu yıl da adı yeniden en büyük adaylar arasında sayılan Alejandro Gonzalez Inarritu."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/uzun-ince-yollar", "text": "Dünyanın en yüksek noktasına çıkmak için ciddi bir antrenman, teknik bilgi ve teknik malzeme gereksinimi olabilir. Ancak Himalayaların görkemini keşfetmek için illa zirveyi hedeflemeye gerek yok. Nepal'deki Lukla'dan başlayarak yaklaşık bir haftalık bir yürüyüşle Everest Ana Kampı'na ulaşabilirsiniz. Ancak burada amaç sadece ana kampa varmak olmayacak. Yol boyunca gördüğünüz köyler, kasabalar, tapınaklar ruhunuzu besleyecek. Tanıştığınız insanlarla derin bağlar kuracak ve muhtemelen onları hayatınız boyunca unutmayacaksınız. Her gece konakladığınız pansiyonlarda tanışacağınız yol arkadaşlarınızla ne kadar zorlandığınızı konuşup güleceksiniz. En önemlisi 5364 metredeki ana kampa ulaştığınızda vücudunuzun limitleriyle tanışacaksınız. Güney Amerika kıtasının en büyük imparatorluğu olan İnkaların başkent Cusco'dan kutsal şehir Machu Picchu'ya oluşturdukları yol her yıl Peru'ya gelen yüzlerce turist tarafından yürünüyor. Dört gün süren bu yolculukta vadilerden, dağlardan, nehirlerden geçiyorsunuz. Bölgenin yerel halkı Quechua'larla tanışıyorsunuz. Machu Picchu'nun ünlü güneş kapısına vardığınızda ise günlerin yorgunluğu o muazzam manzarayla kayboluyor. Bir anda kendinizi İndiana Jones gibi hissetmeye başlıyor ve bulutların üstündeki kent Machu Picchu'da bir zaman tüneline giriyorsunuz. Kentin taşlarla örülü sokaklarında dolaşıyor, tarım teraslarını inceliyor, sıradışı taş işçiliğini inceliyor ve İnkalara yeniden hayran oluyorsunuz. Peru şamanlarının kutsal kabul ettiği bu bölgede yürüyerek yüklerinizden arınıyorsunuz. Şili Patagonyası'nın yıldızı Torres del Paine Ulusal Parkı dünyanın en özel coğrafi alanlarından biri olarak kabul ediliyor. Belgesellere konu olan, puma ve guanaco'ların en önemli yaşam alanlarından biri olarak görülen, rüzgarıyla ve asla tahmin edilemeyen havasıyla ünlü parkta yürüyerek huzur bulmak isteyenler için birçok parkur seçeneği var. Ancak bu rotalardan en ünlüsü W adı verilen ve yaklaşık 4-5 günde yürüyebileceğiniz rota. Yol boyunca size eşlik edecek olan granit dev kuleler, turkuaz renkli göller, endemik canlı türleri, rüzgarla şekillenen fauna ve en önemlisi Patagonya'nın o vahşi dünyası dünyaya bakışınızı değiştirip, sizi başka bir insan haline dönüştürecektir. Rotanın sonunda ise parka adını veren Paine Kuleleri'ni görmeyi sakın unutmayın. Kökleri İstanbul'a kadar dayanan denizci Juan de Fuca'nın adını alan yürüyüş parkuru Kanada'nın batısındaki bir ada olan Vancouver Island'da bulunuyor. Pasifik kıyısı boyunca uzanan bu rotada Kuzey Amerika'nın vahşi doğasının her yüzüyle karşılaşmak mümkün. 4-5 gün sürecek bu yürüyüş için tüm eşyalarınızı yanınızda taşımak zorundasınız. Çünkü rota boyunca hizmet verecek herhangi bir tesis bulunmuyor. Rota insanın kendine dönmesi adına çok önemli bir avantaja da sahip. Yürüyüş boyunca cep telefonu sinyaliniz olmuyor. Bu nedenle bir kara ayıyla veya dağ aslanıyla karşılaştığınızda ne yapacağınızı anlatan yönlendirme tabelalarını dikkatli okumanız iyi olacaktır. Göreceğiniz manzaralar ve gece konaklayacağınız plajlardaki ıssızlık hissi tüm zorlukları unutturacak. 1000 yılı aşkın süredir Japon Budistlerin hac rotası olan Kumano Kodo dünyadaki en önemli ruhani yürüyüşlerden biri olarak kabul ediliyor. Kii Yarımadası'nın bakir ve sarp doğasından geçen farklı hatlardan oluşan bu rotayı yürümek için birkaç gün ayırmak kendinizle tanışmak adına iyi olacaktır. UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alan Kumano Kodo rotasını yürürken onlarca tapınakla karşılaşacaksınız. Yüzlerce yıldır sayısız insanın sizinle aynı yerleri adımladığını düşünerek bu yapıların önünden geçeceksiniz. Rotalarınızı belirlerken Koyasan, Omine ve Ise gibi önemli noktaları görecek şekilde planlama yapmanız iyi olacaktır. Dağlardan denize doğru gelirken Japonya'nın en yüksek şelalesi olan Nachi Şelalesi'ni de ziyaret etmeyi unutmayın. Bunca güzellik sonrası Japonya'nın ruhani merkezi size hayatınızla ilgili yeni yollar açacak ve ilham olacaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/uzun-zaman-once-cok-cok-uzak-bir-film-setinde", "text": "Bir yerden tanıdık geliyor ama nereden? Dilimin ucunda dediğiniz isim Albert Einstein. Pek kıymetli Yoda'mız, bilim insanı Einstein'dan esinlenerek tasarlanmış. Anadan babadan kuklacı Frank Oz, o kadar usta iş çıkarmış ki, film setinde Yoda'nın bazen canlı olduğu sanılıyormuş. George Lucas, Return of the Jedi'ı kimin yöneteceği mevzusuna çok kafa yordu. Nihayet birine teklif götürdü: Steven Spielberg. Olmadı. İkili yıllar sonra bir araya gelecekti. Lucas, Spielberg'den Revenge of the Sith'in düello sahnelerinde yardım istedi. Spielberg eski dostunu kırmadı, elini taşın altına koydu. Çocuk çocuktur ama bir yetişkine ışın kılıcı göster, o da anında çocuk olur. Nokta. Obi-Wan Kenobi ustamızın gençliğini oynayan Ewan McGregor da bu hevesten azade değil. Işın kılıcıyla çekilen sahnelerde sürekli ağzıyla fuuuvvvv fuvvvvv yaptığından, bu sesler postprodüksiyonda çıkarılmak zorunda kaldı. Lucas'ın aklı biraz tuhaf çalışıyor. Öyle olmasa Star Wars evreni de olmazdı zaten. Karakterlerin tuhaf halleri bunun tipik örneği. Jabba'nın devasa cüssesi unutulur mu örneğin? Ya da Darth Maul'un ürkütücülüğü? Peki ya altın madalyalık garabet, General Grievous? Kendisi droid değil. Sith değil. Nedir hakikaten Grievous? Öncül üçlemede karşımıza çıkan mükemmel kötü karakterin aslında kim olduğu hususunda çok kafa patlatılmış; kesin olan Lucas'ın onu ilkin bildiğimiz şekliyle tasarlamadığı. İlk fikir, onun yüzergezer bir koltukta oturan bir çocuk olmasıymış. E bu korkutmaz ki denince geri dönülmüş fikirden. Belki de esas o korkuturdu! Anakin Skywalker'ı karanlık tarafa kim geçirecek? Ya da birinin onu oraya geçirmesi mi gerekir? Zamanının bir dedikodusu, bir dönemin güzellerinden Sybil Danning'in The Phantom Menace'da, seksapelini kullanarak onu karanlıklara sürükleyeceği yönündeymiş. Olmamış tabii bu fikir. Darth Vader'a yakışmazdı zaten böyle bir karanlık. Kimi temizlik düşkünüdür, kimi de George Lucas gibidir. Yönetmen ilk filmden beri Star Wars'ın setindeki temizlikçilere gıcık; ortalığın temizlenmemesini, her şeye biraz yaşanmışlık sinmesini istiyor. R2-D2'nun sürekli kir pas içinde olması, biraz da bu yüzden."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/vahsi-dogada-kralliginizi-nasil-ilan-edersiniz", "text": "25 Kasım günü TLC kanalında yepyeni bir program başlıyor: Bear Grylls ile Yabanda. Ünlü maceraperest, vahşi doğada hayatta kalma formülünü bizlerle paylaştı. Şunu söylemek lazım, hayatta kalmayı sağlayan yiyeceklerden hiçbiri lezzetli olmuyor. Bu nedenle doğada bir lezzet şöleni beklemeyin. Ben zor durumda kalanlara közlenmiş akrep yemelerini öneririm ama közde simsiyah olana kadar pişirmek önemli. Sadece önyargılarınızdan kurtulup yaşamak için yemelisiniz. YouTube'da uç noktalarda çekilen macera kliplerini paylaşan bir hesap yönetiyoruz ve bu hesapta paylaşmamız için her gün pek çok video alıyoruz. Onları izlemek bana ilham veriyor. Kahraman listem epey uzun ama bana inanılmaz bir baba figürü olan Sir Ranulph Fiennes'ı söylemeden geçemem. O her zaman beni cesaretlendirmiş, destek olmuş ve ilham vermiştir. Yaş zihinsel bir konu. Bazen yaşlı dağcılardan ve maceraperest insanlardan inanılmaz hikayeler duyuyorum ve bayılıyorum. Aynı şekilde hayli genç insanlardan da inanılmaz hikayeler dinleyebiliyorum. Geçenlerde dağlardayken çok yakın, eski bir arkadaşımla sohbet ettim. Kendisi şimdi 30'larında ve bence gelmiş geçmiş en iyi serbest stil kayakçılardan. Kupalar kazanmaya başladığında 24 yaşındaydı, şimdi bu sporu 14 yaşındaki çocukların yaptığını söyledi. 20 sene önce bu mümkün değildi. Çok genç yaşta, son derece yetenekli insanlar var. Bugünlerde internet sayesinde bilgilere ulaşmak daha kolay, bu da önemli bir faktör tabii. Yapabileceğiniz güzel numaraları, parkurlarla ilgili bilgileri internetten çabucak öğrenip kendinizi geliştirmeniz mümkün. Şimdi sırada Bear Grylls'in sizin için hazırladığı testi geçmek var. Vahşi doğanın kralı olmak için en az altı soruya doğru yanıt verdiğinizden emin olun. Hazırsanız kanyonlarda, çöllerde ve ormanlarda gezintiye çıkıyoruz. Ateş ve yemek önemli olsa da listenizdeki ilk şey geceye uygun bir barınak olmalı. İhtiyaçlarınızı öncelik sıralamasına sokmak için Grylls'in kısaltmasını unutmayın: KKSY . Olabildiğince kalın ve beyaz bir duman oluşturun. Eğer bulabilirseniz ıslak odun işinize yarayacaktır. Ardından standart üç duman kümesiyle kurtarılmaya ihtiyacınız olduğunu belli edin. Çöldeki kuru hava, güneş battıktan sonra çok az ısı tutar. Bu nedenle gün içinde ne kadar sıcak olursa olsun, gece hipotermi gerçek bir tehlike olarak karşımıza çıkar. İçeri taş atın ki mağarayı barınak olarak kullanan bir canlı varsa dışarı çıksın. Mağaralar açık havadan çok daha serindir ve gerçekten hayatınızı kurtarabilir. Girmeden evvel yapmanız gereken tek şey, içini iyice keşfetmek. Sürüngenler suyun göstergesi değildir çünkü onlar suyu avlarından sağlarlar. Bu yüzden de çok uzun zaman sudan uzak kalabilirler. Ormanın her yerinde böcek vardır. Ama çürüyen ağacın içi, genelde protein dolu böcek larvalarıyla doludur. Eğer başarılı olur ve çürümüş bir kütükte kurtçuk zulası bulursanız bir kısmını yiyin, sonrası için de alabildiğiniz kadarını yanınıza alın. Palmiyenin kalbi mükemmel bir karbonhidrat kaynağıdır. Dıştaki sert yaprakları yemek istemezsiniz, onları kesip içerideki yumuşak kısma ulaşın. 2 bin 400 metrenin üzerine çıktığınızda akut dağ hastalığı yaşayabilirsiniz. Hastalığın şiddetli seyrinde belirtiler akıl karışıklığı, kan öksürme, mavi cilt ve düz çizgi üzerinde ya da hiç yürüyememektir. Vücut ısınızın çoğu kafanızdan çıkar. Bu yüzden bere, listenin en tepesindedir. Aslında kazağınızı kafanızın etrafına sararsanız giymekten daha iyi bir şey yapmış olursunuz. Barınak yapabileceğiniz yaprak ya da dal olmadığında, rüzgarın tersine eğimli şekilde, vücudunuzun üç katı büyüklüğünde bir kar mağarası kazın ve içinde uyuyabilmek için bir düzlük yapın."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ve-karsinizda-milli-takimin-yeni-formasi", "text": "Her yeni sayımızın çıkmasıyla birlikte GQ Türkiye ekibi olarak ayrı bir heyecan yaşıyoruz. GQ İlkbahar 2018 sayısıyla bu heyecan hissimize bir de gurur ekleniyor. Nike tarafından tasarlanan ve performansta yeniliğin ve ince ayrıntıların dikkat çektiği formalar, Türk kültürünün benzersiz tarzı ve milli gururunun zarif bir yansıması olarak tasarlandı. Geleneksel kırmızı göğüs bantlı tasarıma sahip formalarda hızı simgeleyen gölgeli tasarım unsurları yer alırken, Türk Milli Takımı'nın en önemli simgesi olan Ay-Yıldızlı arma, kalbin tam üstünde büyütülerek yer aldı. Ayrıca formanın yaka arkasına da ay-yıldız detayı eklendi. Tamamen kırmızı renkten oluşan iç saha forması ve beyaz renkteki deplasman formasının göğüs kısmından geçen bant, formaya göz alıcı bir estetik kazandırırken Milli Takım ruhunu da zirveye çıkartıyor. Türk Milli Takımı'nın 95 yıllık tarihinden izler taşıyan formalar, oyuncuları sahada baskı altında kuru ve serin tutmaya yardımcı olmak için teri vücuttan arındıran teknolojiyle üretildi. Forma numaraları formanın sağ göğüs kısmına indirilerek, formanın üzerinde hava geçirgenliği yüksek bir alan yaratıldı. Ayrıca önceki formalarda hava sıcaklığı yüksek olduğunda numaraların formayı sırta yapıştırdığını belirten futbolcuların geribildirimleri ışığında, yeni formada numaraların iç kısmında yapışmayı önleyici Vaporknit teknolojisi kullanıldı. İç saha formasının şortları kırmızı renkte tasarlanırken, deplasman şortlarında beyaz tercih edildi. Şortların dar kesimi, hareket kabiliyetini ve konforu artırmak için Vaporknit teknolojisiyle özel tasarlandı. Türkiye A Milli Futbol Takımı için tasarlanan iç saha ve deplasman formaları eshop.tff.org/ ve 29 Mart tarihinden itibaren bütün Nike mağazalarında ve nike.com üzerinden satışa olacak."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/voices-of-the-future-gunumuzun-heyecan-verici-21-muzisyeni", "text": "Emir Taha geçtiğimiz yılda geçirdiği en iyi gecelerinden birinin, bir Airbnb'ye kapanarak, Kendine Gel adlı parçasına son rötuşları yapması olduğunu söylüyor. Synth'ler ve Doğu melismaları ile katmanlı R&B şarkısı, evrensel bir meydan okumayı da yanında getiriyor: Zor zamanlarda kendinize yeniden ulaşmak. Geçen yıl Taha'nın Hoppa pt. 1 EP'si öne çıkanlardan biri olarak listelere giriş yaptı. \"Tıpkı herkes gibi kafamda çok şey biriktirdim, bu da düşünme, yaşama ve müzik yaratma şeklimi gösteriyor\" diyor. Taha'nın Hoppa pt. 1 EP'si bu yıl ikinci bir seriyle devam etti. Bu seri R&B'ye daha da karamsar bir bakış getirdiğini gösterdi. EP, Taha'nın sesinin sınır tanımayan doğasını da özetliyor. Onun müziklerinde Kid Cudi'nin tonlarını, Noah 40 Shebib'in Drake ve Majid Jordan ile iş birliklerini ve onlarca yıl öncesinden Türk pop şarkıcılarının tınılarını duyabilirsiniz. Türkiye'nin Akdeniz kıyısında Antalya'da doğan ve şimdi Londra'da yaşayan Taha, farklı yaşam tecrübelerini stüdyosunda bir araya getirerek kariyerini ilerletiyor. Ortaya çıkan şarkılarda herhangi bir bağlantı yok, sadece usta sanatçı Rosalia'nın yaptığı gibi gelenek ve modernliğin ustaca bir birleşimi. Fedez'in ayrımcılık, kapsayıcılık ve İtalyan toplumunun geleceği hakkında ulusal bir tartışma başlatması yaklaşık beş dakika sürüyor. Fedez Mayıs ayında bir konserde yaptığı konuşmada, aşırı sağcı politikacıların bir kısmını İtalyan parlamentosunda homofobi karşıtı bir yasa tasarısını geciktirmekle suçladı ve bunu ulusal televizyonda canlı yayında yaptı. Yorumların İtalya'nın en ünlü rap'çilerinden birinden ve dünyaca tanınan influencer Chiara Ferragni'nin eşinden gelmiş olması, Donatella Versace dahil olmak üzere hem çok kişiden övgü aldı hem de büyük şaşkınlık yarattı. Fedez, Politikacılarımızın gençlerin duyarlılıklarının önünde engel olduğunu düşünüyorum. Herkesi temsil etmesi gereken insanlar, toplumumuzda yaşayan belirli insan tiplerine karşıt şeyler söylediğinde çok sinirleniyorum diyor. Fedez'in bu konuşması onun etki yaratan değişim öncüsü bir yıldıza dönüşmesinde dönüm noktası oldu. Bu yaz, J. Cole ve Migos gibi ağır abi rap'çiler, verdikleri aradan döndüklerinde karşılarında listeleri alt üst eden yeni bir isim buldular. Bu isim 22 yaşındaki utangaç çocuk Taurus Tremani Bartlett -kendi deyimiyle en sevdiği moda markasından ve 16 yaşında ölen Gucci adındaki bir arkadaşından esinlenerek kullandığı adıyla Polo G. 19 yaşımdan beri rap tutkum var ve hep çok eğlendim. Ancak son zamanlarda bu işe daha derin bir tutkuyla bağlı olduğumu keşfettim. Manhattan'daki Dream Downtown'ın lobisinde otururken Billboard 200'de bir numara, yeni nesil bir yeteneği keşfetmemizi sağlayan yeni albümü Hall of Fame'i düşünüyoruz. Kanye'nin Graduation veya J. Cole'un 2014 Forest Hills Driveını anımsatıyor bu an bize. Polo, Fame'de kendini melodik sokak rap'çisinden megastara dönüştürerek idolleriyle yarışabileceğini, hit pop şarkılar yapabileceğini ve listelerde zirveye yerleşebileceğini kanıtlıyor. Kapıdan girdiği andan itibaren Israel Fernandez'in ruhuyla baştan aşağı flamenkoyu anımsattığını fark ediyorsunuz. Fernandez'in olağanüstü yeteneği, son single'ı La Inocencia'nın yapımcılığını yapan Rosalia, C. Tangana ve El Guincho gibi yeni nesil İspanyol sanatçılarının da dikkatini çekiyor. Bu şarkı için perküsyon, alkış veya akustik bir bitiş istemedim. Daha elektronik bir şey arıyordum ve bunu yapan oydu diyor. Groove, altını ısrarla çizerek Brezilya pop müziğinde büyük bir devrime öncülük ediyoruz diyor. Sao Paulo'da doğan 26 yaşındaki şarkıcı Daniel Garcia; adeta Süpermen gibi bir dönüşüm geçirerek Gloria Groove olarak karşımıza çıkıyor. Gloria'nın sürükleyici ve güçlü koreografisi, Garcia'nın utangaç tavrına tamamen zıt. Bahsettiğimiz gerçekten dans adımlarından çok daha fazlası. Gloria Groove için tüm bunlar bir savaş çağrısı. Focalistic, diğer adıyla Pitori Maradona, diğer adıyla Lethabo Sebetso, 2016'da, kariyerim yükselmeden önce, 2020'de 1 numara olacağımı Twitter'da yazmıştım diyor. Oldum da diye ekliyor. Focalistic; deep house, rap ve cazı harmanlayan bir dizi şarkıyla Güney Afrika Amapiano sahnesinde adeta patladı. Gençliğe ayna tutarak hepimize zorlayıcı bir deneyim yaşattı. Müziğim şu anda Güney Afrika ve Afrika'da olanlarla ilgili diyor. Kültürümüzdeki büyümeyi ve Afrika müziğinin ne kadar etkili olmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu yüzden müziğimi dinleyen ve seven insanlar şarkılarımla kendileri arasında bağ kurabilir, kendilerini temsil ettiğini düşünebilir. diyor. YouTube'da yıldızı parlayan Japonya'nın yeni nesil pop starlarından biri olan Fujii Kaze, \"Müzik her şeyden önce gelir\" diyor. \"En sevdiğim Michelangelo alıntısını paylaşmama izin verin: 'Mermerdeki meleği gördüm ve onu özgür bırakana kadar oydum.' Bu benim felsefem. Çok fazla ismin olduğu J-pop alanında, Kaze, oymaya değer mermer bulma\" yeteneğiyle kendisini farklılaştırdığını düşünüyor. Başlangıçta, Carpenters'ten Ariana Grande'nin, Frederic Chopin'in cover'larını yaparak takipçi sayısını arttırdığını söylüyor. Sınırsız merakı, Kaze'in 2020'deki Help Ever Hurt Never'la çıkışını yapmasını sağlıyor. Help Ever Hurt Never heyecan verici ve taze hissettiren müzik türlerinin karmaşasından oluşuyor. Tudor kraliçesine yakışır inci gibi bir Richard Quinn elbisesi giymiş Griff, GQ ekibi ile tanıştığında çok seviniyor. Yağmurlu bir Haziran sabahı, One Foot in Front of the Other adlı ilk şarkısı çıkıyor ve Taylor Swift evet bildiğimiz Taylor Swift şarkıyı 166 milyon Instagram takipçisine öneriyor. Londra'nın hemen kuzeyinde, Hertfordshire'da doğan ve Çin-Jamaika kökenlerine sahip Sarah Griffiths, yani Griff, Gerçekten ama gerçekten inanılmaz diye itiraf ediyor. Aslında Swift'in ondan neden etkilendiğini anlamak kolay. Sosyal medyada tamamen özgün ve benzersiz, synth pop'unu canlandırmak için vokalleri kullanırken korkusuz olan Griff, mükemmel bir modern bedroom pop yıldızı patlaması yaşıyor. Büyürken pop müziğin birçok sahte şeyle ilişkilendirildiğini hissettiğini söylüyor. Griff YouTube'da online eğitimler aracılığıyla kardeşinin dizüstü bilgisayarında Apple'ın Logic Pro yazılımını kullanmayı kendi kendine öğrendiğini söylüyor. Bu DIY anlayışı, Mayıs'taki Brit Ödülleri'nde giydiği elbiseye kadar uzanıyor. Kumaşı asimetrik bir elbiseye çevirebilmek için bütün gece uyanık kalarak elleriyle dikiş yaptığını söylüyor. Ziggy Ramo, Babam tüy ve balyoz hakkında sıklıkla konuşur. 'Birinin kafasına ne zaman vuracağınızı ya da ne zaman nazik olmanız gerektiğini bilmeniz gerekir' der. Benim için sanatım balyozumdur diyor. Bellingen'de Wik ve Solomon adalı bir baba ile İskoç asıllı bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ramo, genç yaşta müzik yapmaya başladığını söylüyor. İlk albümü Black Thoughts da geçen yıl tam da Black Lives Matter hareketinin zirvesine ulaştığında, Avustralya müzik sahnesine sadece bir balyoz gibi değil, bir meteor gibi çarpıyor. Albümün başlığı konusuyla aynı diyor: Black Lives Matter - Siyahilerin Yaşamları da Değerlidir. \"Sana tırmanmanı söylerler, sonra da merdivenini yakarlar diyor. Albüm, hem Avustralyalı aborjinlerin nesiller boyu karşılaştığı sistematik ırkçılığa yönelik tutkulu bir saldırı hem de dünyadaki en eski uygarlığın bir kutlamasından oluşuyor. Albüm Uluslararası Yerli Hip-Hop ödülünü kazandı ve Sidney Opera Binası'nda yapılan konserde büyük beğeni topladı. Ramo ise bunun sadece başlangıç olduğunu biliyor. Natalia Lafourcade, şarkıcılık kariyerine ek, başka bir işi de çok ciddiye alıyor: Meksika halkının geçmiş geleneklerini yaşatmak. İki Grammy kazanan şarkıcı, Nueva Cancion ve Ranchera gibi tarihi türlerin unsurlarını yeniden canlandırmak için çalışıyor, eski notaları tozlu rafların arasından tekrar çıkarmak için uğraşıyor ve onları kendine özgü puslu sesiyle yaşatıyor. Yürüdüğüm yol beni geçmişimize yaklaştırdı ve aynı yolda yürüyen birçok müzisyenin de yardımıyla onu yeniden yorumlamamı sağladı. Benim için bu birçok Meksikalıyı keşfettiğim, onların farklı sevme ve acı çekme biçimlerini öğrendiğim tutkulu bir yolculuk diyor. Lafourcade, yirmi yılı aşkın bir süredir Meksika pop sahnesinin etrafında dönüyor olsa da, kariyerinin bu aşaması bir dönüm noktası. Şu an köklerinin çoğunu ve eski şarkılarını geride bırakmış gibi görünen bir ülke için geçmişle bugün arasında bir köprü kuruyor. Mumbai'nin ışıltılı uluslararası havaalanı terminalinin hemen arkasında, Andheri East adlı kalabalık bir ilçe var. Andheri East, teneke, branda ve camdan oluşan, gecekonduların bulunduğu, çoğunlukla işçi sınıfı mahallelerinin bir karışımına ev sahipliği yapıyor. Bu ilçe aynı zamanda Vivian Fernandes adında genç bir çocuğun da hip-hop'u keşfettiği yer. Hip-hop kültürüyle ilk olarak bir arkadaşının 50 Cent'in yüzüyle süslenmiş tişörtünde ve Tupac, Biggie ve Wu-Tang Clan'dan şarkılarla doldurulmuş ödünç bir CD'de tanıştığını söylüyor. 2015 yılında, yükselişte olan bir başka genç rapçi Naezy ile online yaptığı şarkı Mere Gully Mein, YouTube'da viral oluyor ve Gully rap'in alt türünü ortaya çıkarıyor. Divine'ın yerel Bonbay Hintçe lehçesinde aktardığı ufuk açıcı dizeleri küstah ve asi olduğu kadar dürüst ve temiz de. 2019'da Nas, ortaklarından biri olduğu Mass Appeal'ın Divine'ın uluslararası dağıtımını yapması için onunla anlaşmasını sağlıyor. Aralık ayında, yüzü Times Meydanı'ndaki devasa Spotify reklam panosunda beliriyor. Bu yılın başlarında, Pusha T ve Vince Staples'la şarkılar yapıyor. Sesler birleştiğinde sihir yaratılıyor. diyerek bu iş birliğini özetliyor. Divine, yeterince temsil edilmeyen gruplardan yeteneklerin yükselmesine yardımcı olan Gully Gang Entertainment adlı bir girişim başlatarak sokaklara bağlı kalmaya devam ediyor. \"Beni halk yarattı. Bunu asla unutamam diyor hala aynı posta koduyla -59- oturduğu ev stüdyosundan. Porto Riko bundan 20 yıl sonra müzik tarihinde nasıl bir yerde olacak? İki Latin Grammy kazanan Reggaeton şarkıcısı Juan Carlos Ozuna Rosado soru üzerine gülümseyerek düşünüyor. Boricua olmanın gururu gülümsemesinden belli oluyor. Bu ada bence her sesten insana yeter ancak gerçek mirasını birkaç yıl sonra daha net göreceğimizi düşünüyorum diyor. Ozuna da bu mirasın bir parçası olmak istiyor. Geçen yıl, geleneksel reggaeton'un köklerine döndüğünü gösteren dördüncü albümü ENOC'yi çıkardı. Üç yıl önce, Eddy de Pretto aniden birkaç hafta içinde ulusal bir pop ikonu haline geldi. Paris'in birkaç kilometre dışında bir banliyöde, sürekli hip-hop ve Jacques Brel dinleyerek büyüdü. Müziği şarkı, rap ve konuşma dili arasında bir yerde. De Pretto, Okulda tuhaf biri olarak görülüyordum ve şimdi şarkılarımın ve röportajlarımın merkezine bu tuhaf insanı ve ruhunu koyuyorum. Bu tuhaflıktan faydalanmayı öğrendim diyor. Sahne yetenğiyle müzik endüstrisinin hızlı bir şekilde dikkatini çekti ve 2018'de ilk albümü Cure'u çıkardığında herkes hemfikirdi: Albüm Fransız listelerini alt üst etti. Cinsel kimliğini açık bir şekilde yaşayan Pretto, toksik maskülinite üzerine de kafa yoruyor, kendisine Frank Ocean'ı rol model aldığını söylüyor ancak Fransız LGBTQ+ hareketinin ikon ismi olmak gibi bir derdi de yok. Bunun yerine kendi deyimiyle şarkılarını \"Ucubeler, tuhaflar ve piçler için söylüyor. Çin müzik sahnesine adım attıktan yıllar sonra, Akini Jing imajını baştan aşağı değiştiriyor - buna aygıt güncellemesi diyor. Zoe Wees, Hamburg'daki Elbphilharmonie sahnesine bakıyor ve kendi geleceğini sorguluyor: \"Ne zaman başlayacağım? Orada ne zaman yer alacağım? 2017 yılında açılan Elbe Nehri üzerindeki konser salonu, dünyanın en önemli performans alanlarından biri haline geldi ve GQ, Wees'i çatıda fotoğraflarken bu sahnede şovlar başlıyor. Böylesine büyük bir sahnede yer almak, pandemi döneminde hızla yükselen bir genç için önemli bir deneyim. İlk single'ı \"Control\", uğultu tonlarıyla da dikkat çeken bir pop parçası, karantina döneminde Almanya dışında milyonlarca dinleyiciye ulaştı. Wees, Corden ve Kimmel'ın programlarına katıldı, hiç konser vermemiş olmasına rağmen, pop'un güçlü bir ismi olarak tanınmaya başladı. Mayıs ayında, dahil etme, görünürlük, kaygı ve kendini sevme hakkında şarkıların yer aldığı Golden Wings'i çıkardı. Control şarkısında, epilepsi deneyiminden duygular da oldukça belirgin. Tayvan'ın önemli rapçilerinden E.SO'nun sesi karantina döneminde çok çıkmıyor. Çoğunlukla evde kalıyor, oyun oynuyor hatta kripto para işine giriyor. E.SO hip-hop'a yakın Tayvanlı rap grubu MJ116'dan ayrılarak ilk solo albümü Outta Body üzerine çalışıyor. Ancak E.SO'nun bir LP'yi tamamlamak için acelesi yok, ilham konusunda oldukça açık fikirli. Müzik için günlük yaşamınızda duygu biriktirmeniz gerekiyor. Bu düşünceler o anda hiçbir şeyi tetiklemeyebilir. Ama bir süre sonra aniden tetikleyebilir, bu da benim için ilham kaynağı diyor. Danupha Kanateerakul olarak da bilinen yeni lise mezunu Milli Sudpang!i çıkardığında, geçen Ağustos'ta günlerden bir Cuma'ydı. Öğrenci konseyi başkanından bir gecede hitleriyle tanınan ulusal bir yıldıza dönüştü. Bu sayede yeni nesil Tay hip-hop'unun doğuşuna tanık olduğumuz da çok geçmeden anlaşıldı. Viral olan şarkısı Pakkorn ile Milli'nin verdiği mesaj açıktı: Şarkı sözleri, 90'ların başında LGBTQ+ topluluğu tarafından kullanılan şifreli bir kelime grubu olan Lu da dahil olmak üzere farklı Tay lehçeleri içeriyordu. Henüz 21 yaşındaki Sibiryalı Slava Marlow, \"Üretim, %50 müzik yapma bilgisi, %50 an ve ruh hali\" diye açıklıyor. Müzik yapmanın çok sihirli bir hali var diyor. Piyano ve saksafon dersleri aldığı eski tarz müzik eğitimini çocukluk aşkıyla EDM ile birleştiren Marlow, milyonlarca Rus için kendi rap türünü de yaratmış oluyor. Eurovision'da dünya sahnesine ilk kez çıktığında, Portekiz Claudia Pascoal'ın tuhaf pop tarzının çoktan etkisi altına girmişti. Ancak onun yeteneği sadece havalı kelime oyunlarından ibaret değil. Jose Saramago'dan başka bir deyişle, Pascoal adeta sanatsal bir tsunami gibi: Resim, stand-up, yönetmenlik, dövmeye kadar sanatın her alanıyla ilgileniyor. Bu uğraşları kimse çeşitli zevkleri, kendilerini tek bir şeye adama yetersizliği ile karıştırmamalı diyor. Pascoal, sanatının onunla birlikte geliştiğini ve değiştiğini kabul ediyor. Başlangıçta müzik sadece bir eğlence ve insanlarla iletişim kurmanın bir yoluydu, yıllar içinde çok daha ciddi bir şey haline geldi. Göğsümden bir şey çıkarmak gibi neredeyse terapi etkisine sahip diyor. İskenderiye'de doğup büyüyen Wegz Mısır'da hayat zaman zaman kaotik olabiliyor ve çılgın bir hızla hareket edebiliyor. Her zaman bir şeyler oluyor. Hikayelerle dolu ve bu da ciddi bir ilham kaynağı diyor. Müziğim dinleyicilere şafağı hatırlatıyor. diyor Colde. Ben de onlara katılıyorum. R&B'den ilham alan solo performansı ve indie ikilisi Offonoff ile yaptığı çalışma ile, şarkıcı K-pop'ta hakim olan vahşi ve hiperaktif sahneye yeni bir element ekliyor: chill. Bu yıl, üçüncü albümü olan Idealismi çıkararak son derece sakin parçalardan oluşan bir üçlüyü tamamladı. Enerjik bir başlangıçtan sonra, albüm daha sıcak ve yumuşak bir geçiş yapıyor. Genelde Colde'nin kendi şarkıları heyecanlandırmaktan çok düşündürmeyi içeriyor. Nisan ayında yayınlanan Light için \"bana güç veren, güçlü enerjisi olan bir şarkı. Karanlıkta rüyaya doğru ilk adımımı attığım bir anda yazdım diyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/ya-dunyayi-oyuncular-yonetseydi", "text": "Dünyayı genç liderler yönetiyor. Onlar da dijitalleşen bir evrende büyüdüler ancak oyunlar artık Pac-Man ve Tetris'in çok ötesinde bir sanal gerçekliği ifade ediyor. Futboldan stratejiye, FPS'lerden mobile kadar, hem yapay zeka hem de grafikler gerçek hayata her geçen gün daha fazla benziyor. Gamer'lar da kararlar alırken giderek daha çok sorumluluk hissediyor. Artık hangi oyunun tiryakisinin nasıl bir yönetim tarzı geliştireceğini düşünmeye başlayabiliriz. Hayatının merkezine oyunu koyanlar, keyif için arada sırada konsolun başına geçenler, sadece bir oyun için gamer haline gelenler... Artık nesillerin video oyunlarıyla büyüyeceği gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. Yarının dünyasını yönetecek kişiler, bu fazlasıyla gerçekçi oyunların çemberinden geçen gençler olacak. Bu dünyanın onlara kattığı hızlı karar verme, etik düşünme yetisi, modern ve dijital alemi kavrama becerisi; yöneticilik başarısını ve dünyanın kaderini doğrudan etkileyecek. Zor kararların eşiğindeyken ne kadar mantıklı ya da duygusal davranmaları gerektiğini de gerçek hayattan çok oyunlarda yaşayarak öğrenmekte olduklarını unutmayalım. Civilization: Gerçek bir video oyunu efsanesi. Askeri ve ekonomik strateji uzmanı olmadan başarı sağlamak imkansız. Farklı kültür ve ırkların nasıl bu gezegende var olabilecekleri, ülkelerin hangi koşullarda ayakta kalabileceği, tarihin akışı içinde insanoğlunun sosyolojik, siyasi, ekonomik ve psikolojik evrimini anlamak, Civilization gibi oyunlarla mümkün (Crusader Kings 2, Europa Universalis gibi daha da detaylı benzerleri de mevcut). Civilization oyuncusu ülkeyi yönetmek için doğmuştur. Kendi halkının refahı için komşularıyla sıfır sorun politikasını bir kenara koyabilir. Milliyetçilik anlayışı kendi vatandaşlarına sahip çıkma değil, kendisinden olmayanlar üstünden yükselme şeklindedir. Yeni adımlarını tarihte yaşananlardan çıkardığı derslerle planlar. StarCraft, Command&Conquer gibi anlık acil kararlar vermeniz gereken real time stratejiler bir yana, Civilization serisi gibi turn based oyunlarda, üzerine iyice düşünülmüş kararlar vermeniz gerekiyor. Bu da dünyayı yönetecek Civilization oyuncusunu önemli hamleler için acele etmeyen sabırlı bir karakter haline getiriyor. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yahu-ileride-bir-de-cin-kulubu-tutar-miyiz", "text": "Sadece iş güç ve ekonomi değil, futbolun geleceği de Asya'da deniyordu. Öyleymiş. Şubat'ta, transferin son günlerinde 300 milyon dolar civarında para harcadı Çin kulüpleri. Burak Yılmaz üzerinden Galatasaray'ın , Ersan Gülüm üzerinden Beşiktaş'ın da kasasına giren milyon dolarlar... Öyle emekli olmaya giden isimler değil, nereye koysan oynayacak futbolcular seçiyor artık Çin'i. Sadece onlar da değil! Ya şu teknik direktör nerede acaba dediğinizde, Çin'de çıkıyor mesela. Çin Süper Ligi, mart ayında başlıyor. Doğu'nun adını yeni yeni ezberlediğimiz kulüpleri 26 Şubat'a dek süren transfer sezonunda, kendi ülkelerinin rekorlarını kırarak bir anda 300 milyon dolarlık harcama yaptı. Atletico Madrid'den Jackson Martinez, Chelsea'den Ramires, Shakhtar Donetsk'ten Alex Teixeira'nın üst üste fahiş transfer bedelleriyle Çin'e gitmesi, birçok başka futbolcu hakkında da Çin kulüpleriyle flört ettikleri yönünde dedikodu çıkması, herkesin ilgisini Doğu'nun dev ülkesine yöneltti. Bu trend yeni değil. Daha önce de Didier Drogba, Nicolas Anelka, Robinho gibi ünlü futbolcular kısa süreliğine de olsa Çin'de top koşturmuştu. Daha geçen sene Demba Ba, Beşiktaş'tan Shanghai Shenhua'ya transfer olduğunda Çin, bizim de gündemimize girmişti. Bu futbolcular orada boş tribünlere oynamıyor. 50-60 binlik stadyumları hıncahınç dolduran seyircilerin önündeler. Ortalama seyirci sayısı 22 bin (geçen sezona göre yüzde 17 artmış; Avrupa ligleri sayısına çok yakın, İtalya ve Fransa'dan sadece birkaç yüz daha az). Bu rakamın bu sene 25 bini aşması bekleniyor. Esas hedefse yakın zamanda Almanya'nın Bundesliga'sı ve İngiltere'nin Premier League'inden sonra dünyanın en çok izlenen üçüncü ligi olmak. 1.4 milyarlık ülke; potansiyeli düşünün artık! Ülkedeki futbol motivasyonunun nedenleri sadece ekonomik değil; ardında siyasi irade de var. Çin'in lideri Xi Jinping'in futbola düşkünlüğü, milli takımın aldığı başarısız sonuçlara canının sıkıldığı biliniyor. Bu yüzden 2025'te Çin'i dünyanın en büyük spor ekonomisi yapacağı yönündeki bildirisine futbolu da eklemesi sürpriz değil. Bir başka istediği de, Çin'de düzenlenecek bir dünya kupasında ülkesinin şampiyon olması. Bu hedef, bir günde gerçekleşecek gibi değil. Çin, 2008 Beijing Olimpiyat Oyunları öncesinde atletizme, yüzmeye ciddi yatırım yapmış, bunun meyvelerini de toplamıştı. En son Houston Rockets'ta oynayan dev Çinli basketbolcu Yao Ming de NBA üzerinden basketbolun popülerleşmesine büyük katkı sundu. Sırada futbol var. Ülkenin handikapı bu alanda geniş nüfusa hizmet verecek altyapının henüz mevcut olmaması. Büyük şehirlerde yaşayanlar dışındaki Çinliler de futbola pek aşina değil. Ünlü futbolcuların, hem altyapı hem de popülerlik açısından motivasyon sağlaması bekleniyor. Bu iş ters yönlü de işliyor. Ülkeye dışarıdan futbolcuların gelmesi işin bir yönü; Çinli iş insanlarının dışarıya açılması da bir başka boyut. Çin sermayesi geçen sene Hollanda'nın ADO Den Haag, İspanya'nın Espanyol, Fransa'nın Sochaux kulüplerini satın aldı. Çin'in en zengin insanlarından Wang Jianlin Atletico Madrid'in yüzde 20'sini satın alırken, China Media Capital grubu ise Manchester City'nin hisselerinin yüzde 13'ünü ele geçirdi. Ülkedeki kulüplere de yatırımcı eli değiyor. Alibaba'nın kurucusu Jack Ma, son şampiyon Guangzhou Evergrande'nin ortaklarından. Ersan Gülüm'ün gittiği, aynı zamanda Gervinho ve Lavezzi transferlerine de imza atan Hebei China Fortune, bir emlak grubunun eliyle daha bu sene Süper Lig'e çıkan, beş senelik bir kulüp. Transferler sıklıkla ABD'nin futbol ligi MLS'tekilerle karşılaştırılıyor. Doğru bir yöntem sayılmaz. ABD'ye genelde Henry, Drogba ya da Pirlo gibi ununu elemiş, eleğini asmış futbolcular gidiyor. Sayıları da çok fazla değil. Takımın esas yükünü ABD'nin eğitim kurumlarından bursla gelen genç futbolcular çekiyor. Bu sene Çin'e transferleriyle gündeme gelen futbolcular, dünyanın her kulübünde hemen oynayacak derecede genç ve nitelikli isimler. Çin'de futbolun gelişimi, Asya'daki genel futbol kalitesini de önemli ölçüde etkileyecek. Bugüne dek Güney Kore Ligi iyi futboluyla, Japonya da zenginliği ve yine Batı'dan spektaküler transferleriyle dikkat çekiyordu. Katar gibi Körfez ülkeleri ise harcadıkları paralarla biliniyordu ama ülke çapında bir futbol hamlesi gerçekleştirmemişti. Çin, dengeleri değiştirecek. Ülke futbolunun önünde duran en büyük problem şike. Asya futbolunda kangren gibi yayılan bu bela henüz önlenebilmiş değil. En büyük takımların bile geçmişleri şikecilikle kirli. Üstelik şimdi, kara para aklamaya çalışacak yeni zenginlerin futbola da el atacağı düşünülüyor. Çin sermayesi, şüpheli yollardan kazanılan parayı transferler ve kulüp satın alma yoluyla dışarıya çıkarabilir. Bizde Beijing, Şanghay, Hong Kong bilinir de, Guangzhou'yu haritada gösterecek kişi pek azdır . Her neyse, bu dev ülkenin güneyinde, Hong Kong'a, Makao'ya yakın, İnci Irmağı üzerinde, Guangdong Eyaleti'nin merkezi bu şehir; inşaat, teknoloji ve ticaret hamleleriyle yeni Çinin simgelerinden. Nüfusu 13 milyon civarı. Nüfus açısından bilmek gereken bir başka unsur daha var: Bu metropol alanı içinde Hong Kong'un da dahil olduğu altı şehir bulunuyor. Hepsi beraber yaklaşık 55 milyonluk bir nüfusa ulaşarak dünyanın en kalabalık şehrini oluşturuyorlar. İşte Guangzhou Evergrande'ye ev sahipliği yapan şehir böyle bir yer. Son şampiyon Evergrande, transfere en çok parayı harcayan kulüplerden. Geçen sezon Brezilyalı efsane teknik adam Scolari'nin yönetiminde, dört Brezilyalı Robinho, Elkeson, Paulinho ve Goulart'lı kadrosuyla ipi göğüslemişlerdi. Başarıya abone kurt hoca Scolari'nin varlığı önemli; 2002'de yarı finalde Türkiye'yi eleyerek Japonya'da Dünya Şampiyonu olan Brezilya'nın hocası, öğrencilerine o zaman Çinli yazar Sun Tzu'nun Savaş Sanatı'nı okutmuştu; şimdi meseleyi kaynağında gördü; ülkedeki ilk senesinde de belki bu aşinalık sayesinde zirveye çıktı. Sadece altı aylık kontrat imzalayan Robinho, zafer kazandıktan sonra ülkesine dönerek Atletico Mineiro'ya imza attı. Elkeson, geçen seneki en büyük rakipleri Shanghai SIPG'ye gitti. Ama artık bu senenin flaş transferi, Atletico Madrid'den gelen Kolombiyalı Jackson Martinez var. Asya'nın en iyi defans oyuncusu olarak lanse edilen Güney Koreli Kim Young-gwon da kadroda. Yani takım hala iyi. Böyle kalmaya da muhtemelen devam edecek. Çünkü internet dünyasının en büyük, en karlı şirketlerinden Alibaba'nın sahibi Jack Ma, Evergrande'nin ortaklarından biri. Paraya acımayacağı ortada! Eylülde Evergrande ile başa baş giderlerken favorilerdi ama Scolari ne yaptı etti, İsveçli teknik adam Sven-Göran Eriksson'un elinden kupayı kaptı. Bu sene Eriksson işi daha sıkı tutmak istiyor. Geçen sezonun en önemli golcülerinden Elkeson artık onlarda (Shangai'ya 20 milyon dolara patlayan transfer, ülkede kaşların kalkmasına yol açtı, Evergrande'nin en iyi oyuncularından birini neden rakibine kaptırdığını anlamak güç ama devletin yukarılarından birilerinin işe karıştığı tahmin ediliyor). Ganalı forvet Asamoah Gyan, Arjantinli oyun kurucu Dario Conca ve ülkenin en iyi hücumcularından Wu Lei de halihazırda kadroda. Rekabet kızışacak. Bu sene transfer piyasasında esas gürültüyü koparan takım, ne başkentten ne de Hong Kong civarından geldi. Yıllardır orta sıralarda mücadele eden Jiangsu Suning, Jiangsu eyaletinin başkenti Nanjing'in ev sahipliği yaptığı bir ekip. Bugüne dek, en çok coğrafi açıdan yakın oldukları Şanghay'ın takımlarıyla oynarken heyecan yaratıyorlardı; bu sene gündemleri değişti. Rumen teknik adam Dan Petrescu tarafından yönetilen Jiangsu Suning, önce tam 36 milyon dolara Chelsea'nin orta sahadaki dinamosu Ramires'i transfer etti. Bu bile yetmedi! Paraya para demeyen kulüp, Evergrande'nin Jackson Martinez transferiyle gölgede kaldı. Ama son gülen yine Jiangsu oldu. Liverpool'un da uzun süredir peşinde koştuğu, Shakhtar Donetsk'in orta saha oyuncusu Brezilyalı Alex Teixeira'yı 50 milyon dolara bağlayınca, dünya transfer piyasasının tavanı çatladı. Bu gidişle gelecek sene yerinde yeller esecek Çin rekoru da böylece kırılmış oldu. Bu rekorların ardında perakende mağazalar grubu Suning duruyor. Grup takımı güçlendirip Nanjing'e üç sene içinde Çin Süper Ligi şampiyonluğunu, beş sene içinde de Asya Şampiyonlar Ligi kupasını getirmeyi kafaya koymuş. Bunun için yapmayacakları şey yok gibi görünüyor. Örnekse örnek: Ramires'le Teixeira'yı alan Suning, esasen Zlatan Ibrahimoviç'in peşinde koşmuştu. Para pul mesele değil ama anlaşılan Çin piyasası henüz o kadar etmiyor! Henüz Zlatan'ı getirecek seviyede değiller. Zaten bu seviyeye gelirlerse Messi'lerin, Ronaldo'ların'da yolu açılır; dünya futbolu iyice karışır! Başkentin takımını şimdi biz de yakından takip ediyoruz. Burak Yılmaz'ın Galatasaray'dan ta oralara gitmesi sürpriz belki ama Çinliler ona çok güveniyor. Forvet ve orta saha hattında genellikle Güney Amerikalı yabancı oyuncu tercih eden bir takımın bu seneyi bir Türkiye'den bir oyuncuyla kapatması, işte bu güvenin ifadesi. Karşılığında da şampiyonluğa giden yolu golleriyle açmasını bekliyorlar. Hanesine 2009'da şampiyonluk yazan Guoan, o gün bugün zirvenin civarında dolaşıyor. Dördüncülük, üçüncülük, ikincilik, o sene bu sene derken bir türlü olduramıyorlar. İşte Burak, bu stresle de mücadele edecek. Takımda Burak'tan başka, bir dönem Bayer Leverkusen'de izleyenleri büyüleyen Brezilyalı orta saha Renato Augusto'nun da ter döktüğünü not edelim. Oyuncuların başındaysa ünlü İtalyan hoca Alberto Zaccheroni bulunuyor. Başkent takımı, bu aralar Guangzhou Evergrande'yle yoğun mücadele halinde ama geleneksel rakipleri bir başkası; Beşiktaş'tan geçen sene Demba Ba'yı alan Shanghai Shenhua. Guoan ile Shenhua arasındaki maç Çin'in büyük derbilerinden biri. Ba ile Burak yine bir derbide karşılaşıyor yani! Demba Ba orada. Nijerya'nın en hızlı forvetlerinden Obafemi Martins orada. Yolu Porto'dan ve Inter'den geçmiş Kolombiyalı Fredy Guarin orada. Onların varlığı önemli ama Şanghay'ın çiçeği her zaman popülerdi... Drogba ve Anelka orada oynamıştı. Tigana orada hocalık yapmıştı. Yine de şampiyonluk ihtimali zorda. Yıllardır arıyorlar, deniyorlar, olmuyor. 2003'teki son şampiyonluklarının da şike yüzünden ellerinden alındığını not edelim. Çin Süper Ligi'nin gerçek sürprizi, Beşiktaş'tan bu sene giden Ersan Gülüm'ün takımı. 2010'da kuruldu, büyük bir emlak şirketi tarafından alındıktan sonra bu sene Çin Süper Ligi'ne yükseldi. Roma'dan Fildişi Sahilli Gervinho'yu, Paris Saint-Germain'den Arjantinli Ezequiel Lavezzi'yi transfer ettiler. Avustralya vatandaşlığı sayesinde Asyalı pasaportuyla oynayan Ersan'dan başka, Trabzonspor'dan tanıdığımız Stephane Mbia da orada. Bu iddialı kadroyla bu sene ne yapar, bir iddia ortaya koyar mı bilinmez ama Ersan hiçbir şey yapamazsa gittiği şehri biraz gezsin. Hebei China Fortune'a ev sahipliği yapan Çin'in kuzeydoğusundaki Qinhuangdao, dünyanın bilinen en eski yerleşimlerine yakın. Hebei eyaleti, ülkenin tarihi merkezlerinden biri. Biz Ortadoğu, Afrika versiyonlarına daha aşinayız ama en eski atalarımız oralarda da boy gösteriyordu. Ersan'a naçizane tavsiye: Futbolu bıraktığında Çin'de ya Bear Grylls tarzı hayatta kalma belgeseli çeksin ya da kültür insanı olsun, başına Indiana Jones şapkası geçirip etrafta rahat rahat dolaşsın; bize Doğu'nun kültürünü getirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yapan-yapti-abdulhalim-demir-x-bego-jeans", "text": "15 yaşımda kot kumlama işçisi olarak başladım ve yıllar sonra ölümcül silikozis teşhisi aldım. Akciğerlerimin %46,2'si çalışmaz hale geldi. Benim ve diğer bütün işçiler için bu bir tramvaydı. İnsanlar bir bir hayatlarını kaybediyorlardı. Hepsi tanıdığım, akrabam, arkadaşlarımdı. Düşünün, insanlar iyi bir gelecek için, ailelerine bakmak için çalışıyorlardı ve adını hiç duymadıkları ölümcül bir hastalığın pençesine düşmüşlerdi. Bizler ölüyorken aynı iş devam ediyordu ve yeni insanları hasta ediyordu. Hem işi durdurmak hem de adalet mücadelesi vermek için başladım aslında. Ama şunun farkındaydım, bu mücadele ettiğimiz tekstil sektöründeki bir problem; bunun mücadelesini verirken sektöre zarar vermemeliyiz. Yani 10 bin kot işçisinin mücadelesini verirken diğer alanlarda çalışan 90 bin kot işçisini mağdur etmemeliyiz. O yüzden hedefimiz kot kumlama tekniğini yasaklatmaktı kotu değil. O dönem belki sürdürülebilirlik gibi terimler henüz yoktu veya çok yeniydi ama insanların hayatlarını kaybettikleri hassas bir konu vardı ortada. Bu konuyu insanlara duyurmak gerekiyordu. 2008 yılında sağlık durumum travma ile beraber ciddiyetini korurken bu yaşadıklarımızı başkaları da duymalı diye Leyleğin Atılmış Yavruları adlı bir mektup yazmıştım. Mektubum o dönem çok popüler olan bir gazetenin ilk sayfasında yayınlandı. Bu mektup ekseninde birçok insan bizimle bir araya geldi ve Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesini kurduk. Komitede doktorlar, sanatçılar, gazeteciler, avukatlar, aktivistler ve daha nice meslekten insan vardı. Kot kumlama mücadelesi yerelde bir başarıya ulaştığında birçok markanın kot kumlama için bu kez başka ülkelere gitmesiyle tekstilin global olduğunu fark etmiş oldum. Uluslararası Temiz Giysi Kampanyası'nın davetiyle birlikte global bir kot kumlama kampanyası için İngiltere'deki bütün moda okullarında sunumlar yaptım. İngiltere'deki sivil toplum kuruluşları ve öğrencilerin önderliğinde Killer Jeans diye bir kampanya başladı. Bu Avrupa'da Deadly Denim olarak devam etti. Sonunda, dünyada 100'den fazla marka ikna olarak tedarik zincirinde kot kumlamaya son vereceğini açıkladı. 2012'de Amerikalı bir gazeteci Bangladeş'te kot kumlama atölyelerini çekmişti. Durum aynıydı. Oradaki bir STK ile iletişime geçerek işçilere ulaştım. İsviçre'deki Berne Declaration'ın desteği ile bir grup işçiyi Cenevre'ye davet ettik. Hem buradan bir doktor götürüp teşhis için kontrol edelim hem de Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya İşçi Örgütü'nü de toplantıya çağırıp dikkatlerini çekelim istiyorduk. Oraya gelen bütün işçilerde silikozis hastalığı çıktı. Bunun üzerine Bangladeş'e gidip bir kot kumlama kampanyası başlatma kararı aldım. Tam gidiyorken o yıl Bangladeş'te Rana Plaza yıkıldı ve maalesef içinde 1138 işçi can verdi. Tekstildeki kırılgan gurubun sadece kot kumlama işçileri olmadığı ve bütün tekstil işçilerinin kötü koşullarda çalıştığını fark etmiş oldum. Ve Temiz Giysi Kampanyası Türkiye'yi kurarak bütün tekstil işçilerin haklarını korumak, çalışma koşularını iyileştirmek ve tekstil sektörünü sürdürülebilir hale getirmek için çalışmaya başladım. En önemlisi 2009'da kot kumlama yasaklandı. Devamında, silikozis için yardımcı tedaviler ücretsiz hale geldi. 2011 yılında bütün silikozis hastalarına emeklilik hakkı verildi. 2017'de Türkiye'de iflas eden bir fabrikadaki çalışanların alacakları için üretim yaptıkları Zara, Mango ve Next markalarından alacaklarını istedik. Bir buçuk yıllık bir diyalog çözüm olmayınca işçileri örgütleyip ürünlere tükecileri harekete geçirmek için etiket koydurduk. Ve dünyada bir ilk olarak tedarik zincirinde yasal olarak sorumlu olmayan ama etik olarak sorumlu olan markalar, işçilerin alacaklarını ödemiş oldu. Yine önemli bir konu olan şeffaflık kampanyamıza 200'den fazla marka katıldı. Son olarak da, ayda 450.000 işçinin ziyaret edip bilgi aldığı www.meslekhastaligi.org platformunu kurduk. Bego Jeans, bu bütün yukarıda konuştuklarımızın bir çıktısı. Tekstildeki bütün sorunların, bir ürünün adil üretilmemesinden kaynaklandığını görünce bir örnek yapmak istedik. Bego Jeans çevreye-doğaya-insana saygılı geri dönüştürülebilir ürünler üreterek Temiz Moda Hareketi'nin öncü markası oluyor. Var oluş amacı toplumsal bir sorunu çözmek ve zarar veren bir düzene alternatif yaratmak. Jean insana fayda sağlamak üzere üretilen bir ürünken, hızlı moda ve taşlama metotları onu zarar veren bir hale getirmiş. Bego Jeans, bir ürünün bütün süreçlerini başından sonuna takip ediyor ve her adımın adil ve dönüştürülebilir olduğunun garantisini verir. Bego Jeans, kurduğu tedarik zincirinde kendi temel prensipleri olan; İşçi Sağlığı İş Güvenliği önlemlerinin alınıp iş kazaları ve meslek hastalığı riskinin sıfıra indiğinden emin oluyor. Asla çocuk işçi emeğinin sömürülmesini kabul etmiyor ve tedarik zincirinde çalışan her işçinin geçinebilir bir ücret almasını şart koşuyor. Bego Jeans ürünlerinde su tüketimi minimize edilerek asla bir kimyasal veya kanserojen maddenin kullanılmasına izin verilmiyor. Kullandığımız düğmeyi dahi %100 pirinçten üretiyoruz. Bego Jeans'in kurulum amacındaki prensiplerden biri de şeffaflık ilkesi. İpliğinden, tedarikçisine, üretim aşamaları ve dağıtımına kadar olan tüm süreçleri hem resmi kanallarımızda, hem de birçok platformda açıkça anlatıyoruz. Kenevir en sürdürülebilir hammaddelerden biri. Geçmiş tarihimizde kullanımı yaygınken son 80-90 yıl kullanımı yok denecek raddeye gelmiş. Sürdürülebilirliğe ilgisi olanların yaklaşımı çok sevindirici. Sürdürülebilir bir materyal olduğunun farkındalar. İlk kez duyanlar biraz duraksıyor sonra detayı okuyunca hoşuna gidiyor; tabii söz konusu kenevir olunca bazı muzip mesajlar da almıyor değiliz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yapan-yapti-gizem-gezenoglu-x-bozcaada-caz-festivali", "text": "Çok büyüdü. Ama bu festival aşırı popüler oldu anlamında bir büyüme değil, kendi büyümemiz gibi yaş aldı. Yaş aldıkça bir şekilde deneyim kazandı. Aslında biraz bizimle büyüdü festival. O anlamda onun serüvenini yaşayan bir organizma olarak görüyorum. O yüzden festivalin kendi serüvenini de gözlemleyebiliyorum. Biraz yaş aldı ilk gününden bugüne ama o yaş alırken ve tecrübelenirken de enerjisini ve o genç, dinamik halini de kaybetmedi. Yolculuğunda hiçbir zaman bırakmadığı bazı konular vardı. Bunlardan bir tanesi de kendi enerjisini bırakması. Festivalin ilk gününden bugüne daha somut bir cevap vermem gerekirse, soyut ve romantik bir yerden çıkıp, programında çok fazla katlanarak büyüme olduğunu söyleyebilirim; müzikal programından bu sene artık iyice genişlettiğimiz keşif programındaki içeriklere kadar. Orada kendi halinin dışına katlana katlana giden bir form içinde. Bu sene bayağı bir kabuğu zorladı ama zorlamaya da devam edecek. O ilk günden bugüne oluşan farklarından bir tanesi, giderek büyüyor, çoğalıyor olması. Çoğalma halini sayısal olarak şöyle ifade edebilirim: Keşif programında ilk sene üç tane olan etkinlikler, bu sene elli sekiz taneydi. Ağırladığımız konuklar, söylemlerimiz... Bir topluluk oluşturdu festival. Zaten bir cazibe merkezi vardı. Bizim kişisel network'ler de öyle oluyor ya, sadece yarattığın değil biraz kişisel olan taraftan da geliyor. Ama o kişisel network festivalle de birleşiyor ve bu sene onu iyice gözlemleme fırsatım oldu. Gerçekten orada üç yıldır olan seyirciden, tanışmadığımız insanlardan sektörde birlikte çalıştığımız ya da direkt çalışmasak da bir ilişkimiz olan ya da bunların dışında kendisini bir topluluk gibi orada konumlandıran çok fazla insan vardı bu sene. İlk seneden bugüne bir topluluk oluşturdu diyebilirim artık. Bir de aslında bu bir fark ya da gelişim gibi bir şey değil, kendimi kurcalama ve merak etme halini sürekli pekiştirdi festival. Bir de öyle bir dönüşümü ve yolculuğu var. Ototelik ve akış kavramını bu sene festivale tema olarak belirlememizin sebebi, adanın kendisi. Ben yaklaşık 3.5 sene yaz-kış Bozcaada'da yaşadım. Ve Bozcaada çok zamansız bir yer. Bir gün zamanın çok hızlı geçtiğini hissediyorsunuz, ertesi gün ne kadar yavaş diyorsunuz. Böyle sizi kendisi içine alıyor ve biraz kendisi yönetiyor oradaki sürece. Burada telepatik biraz gerçeklikten bir kara parçasında olma hali gibi bir tanımlı ama tanımsız bir zamansızlık hali var. Ototelik de biraz oradan bize geliyor. Kişisel olarak yaşadığın o akışı bulunduğun kara parçasının kendisi de destekliyor ve hatta oraya doğru götürüyor. Aslında benim hayatımda ototelik kavramını bilmeden de bir ototeliklik hali vardı. Ama bunu tanımladığınız zaman tema olarak kendime durup benim ototelik olduğum anlar, yani içerisinde olduğum, odaklandığımda geri kalan her şeyi unuttuğum ve bir akış halinde olduğum anlar var mı, ben ototelik biri miyim diye kendime sorduğumda cevap bulamadım. O da çok ilginçti. Yemek yapmak, yemek yemek gibi tutkulu cevaplar verebilirsin ama tam o değil. Ototelik, tıpkı bir caz müzisyenin doğaçlama bir şey çalmasından, bir dağcının dağa tırmandığı andaki girdiği konsantrasyon anı gibi bir şey. Sonra fark ettim ki ben çalışırken böyle oluyorum. Aslında dışarıya açık ama bir andan da çok orada bir halde. Tamamını oluşturuyor diyebilirim. Çünkü biraz ada dolayısıyla festival fikri bizim hayatımıza girdi. Biz zaten festivaller yapan bir ekibiz. Ortaklarım şu an Almanya'da ve İstanbul'da da yaşıyorlar. Üniversiteden arkadaşız. Büyük festivaller, Rock'n Coke'lar, One Love'lar, böyle projelerle birlikte çalıştık, başka festivalleri hayata geçirdik derken benim adaya taşınmamla birlikte neden burada kendimizin olan bir festivali hayata geçirmiyoruz gibi bir fikir oluştu. Hadi bir festival yapalım neresi olsun? gibi bir yolculukta değil, Bozcaada'dayız, burada ne yapalım? gibi bir temelden doğduğu için zaten çok büyük bir kısmını oluşturuyor, bütün kimyasını oluşturuyor. Bu sene belirlediğimiz savunuculuk alanlarını da tasarlarken, ada bunun çok büyük bir yerindeydi. Onlardan bir tanesi iklim krizi ve ekolojik dönüşümdü ve ada bizim çok büyük bir odağımızdı. Aynı zamanda programı tasarlarken içeriklerinde de yine çok büyük bir kısmını oluşturuyordu. Bu sadece mistik olarak oradaki güzel anların değil, orada kurcalanması gereken, oranın ekolojisiyle ilgili, kültürüyle ilgili çeşitli sorgulamalar yaptığımız, festivalin bu alandaki etki alanını kurcaladığımız bir temele dayanıyor. Bu sene biz üç tane savunuculuk alanı belirledik. Bunu belirlememizdeki sebep şu, Bozcaada Caz Festivali popüler bir festival ve biz de derdi olan ve popüler bir festivali olan insanlarız. Bu noktada Elimizdekileri buna dair nasıl faydalı bir yere çekebiliriz? sorusunu sormaya ve bunu kurcalamaya başladık son iki senedir. Festivali neden yaptığımızı ortaya çıkardık. Bir neden bulmaya çalıştık. Evet yapıyoruz, her şey çok güzel, güzel bir program, katlanarak giden bir iletişim alanı var ama biz bunu neden yapıyoruz diye kurcaladığımızda, bu savunuculuk alanlarını bulduk. Direkt savunuculuk alanlarını bulmadık, savunuculuk alanlarımız değişebilir. Ama dedik ki Biz elimizdekilerle, farkındalık yaratmak istediğimiz konulara bir platform oluşturmak ve bu etki alanıyla bir şekilde o tarafa döndürmek istiyoruz. Bu yolculukta da bu sene için belirlediğimiz savunuculuk alanlarından ilki ekolojik dönüşüm ve iklim krizi, ikincisi toplumsal cinsiyet eşitliği, üçüncüsüyse erişebilirlik. İlkinin ekolojik dönüşüm ve iklim krizi olmasının sebebi aslında yine adayla alakalı. Çünkü bir sürü yer çok biricik ama Bozcaada, bir ada olması sebebiyle çok kapalı bir sisteme sahip. Çok biricik iklimli bir coğrafyada. Bizim esasen nasıl müzik programını genişletiyor, gastronomiyi işin içine katıyor, başka disiplinleri koyuyor ve eğlence dünyasında bir etki yaratıyorsa ve bunun aslında hem finansal olarak hem kültürel olarak devamlılığı üzerinde kafa yoruyorsak, bunu hayata geçireceğimiz o kara parçasının da bundan altmış sene sonra hayatta olmasını istiyoruz ki bu festivali yapmaya devam edelim. Beşinci senemizde bizim kendimize söylediğimiz şey şu oldu, eğer yaşlılığımız yeterse festivalin ellinci senesini görmek istiyoruz. Bizim için böyle bir hedef var ama festivalin ellinci senesini görmek için oturup konuşmamız gereken bir sürü başka şeyden çok daha önemli bir konu olan iklim krizi var. Bundan altmış yıl sonra yenilebilecek hasat olmamasına giden bir dünyadan bahsediyorsak, hangi müzik, hangi gastronomi, hangi konuları konuşuyoruz ciddiyetinden hareketle temele iklimi koyduk. Ama bu da şu demek değil, orada kendimizi de kandırmıyoruz: Kuzey Ege'nin tatlı bir adasında yapılan güzel bir festivalin iklim krizini durdurması tabii ki söz konusu değil. Bozcaada Caz Festivali'ni yaparken karbon ayak izine tabii ki sebep oluyoruz. Bunu düşürmek için adımlar atıyoruz. Çok ciddi uygulamalar yapıyoruz. Temel konu şu, festivali hayata geçirirken karbon ayak izine sebep oluyor ve iklim krizini besliyor olsak dahi yapmaya çalıştığımız, panellerden bir tanesi veya kullanıcı pratiklerini değiştirecek adımlardan bir tanesi ya da söylediğimiz bir cümle, etki alanına sahip olduğumuz insanlara sirayet edebilmesini sağlayalım. Olabildiğince hem kendimizi hem de dokunabildiğimiz insanları manipüle edelim. Belki bir şeylere sebep oluruz ve bu toplama baktığında oradaki tahribatı daha olumlu bir şeye döndürebilmeye doğru gider. Aslında söylemek istediğim şeyleri festivalde söylüyorum ama çok büyük adımlar atılması gerekiyor. Çok fazla problem var dünyada, insan gerçekten çok tahribat yaratan ve çoğu zaman tatsız bir varlık. Değişik duygular hissediyorum bizimle ilgili bazen. Ama bu iklim konusu, evini tahrip etme anlamında çok ciddi. İçinde bulunduğun koltuğu yırtıyorsun, duvarlarını kazıyorsun, masanı deviriyorsun ve onun içinde yaşamaya devam etmek zorundasın. Masa örtünü çırpıp temizleyerek düzenleyemezsin, çok büyük adımlar atman lazım. O tahribattan daha büyük adımlar atılmalı ki yavaş yavaş toparlanmaya başlansın. Çok benciliz ve bu yüzden içten içe belki de iklim krizi ile ilgili nasılsa bize denk gelmez diye düşünüyoruz. Altmış sene sonra hasat olmayacakmış, yiyecek yemek bulamayacakmışız. Altmış sene sonra muhtemelen bu dünyada olmayacağım, çocuk yapmam gibi düşünüyorsun. Kimse de Ben bunu düşünmüyorum demesin. Sanayiyle yıllarını geçirmiş ve dünyanın bütün kaynağını yemiş topluluklar Afrika'ya Senin de iklim kriziyle ilgili büyük adımlar atman lazım diyor. Orası da Ben daha gözümü yeni açtım, ben bu dünyanın kaymağını yemedim, sen tükettin diyor. Bunları düşündüğün zaman Ben bu dünyanın kaymağını yemeye devam edeyim diyorsun. Bunu çözmek lazım, ben de çözemedim. O bencil güdünü nasıl körelteceksin çözmek gerekiyor. Belki bu sene yaşadığımız bir sürü şey, anlık iklim değişiklikleri, krizler bize Bu altmış sene sonra olmayacak, şu an oluyor ve sen bunun içindesin diyor. Ağlamak artık bana bu seçenek gibi gelmiyor. Bir şeyler yapmak zorundayız."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yapan-yapti-idil-tabanca-x-omm", "text": "Desantralizasyon fikri benim çok hoşuma gidiyor. Her şey fazla merkezi gibi geliyor ancak merkezde olmayan insanlar var; bu insanlar bazı şeylerin dışında kalıyor. Anadolu zaten çok zor bir durumda uzun süredir. Çünkü modern sanata, eğitime erişim biraz zorlaşmaya başladı. Baksı Müzesi var Bayburt'ta, bir de biz varız. Çok fazla kültürel etkinlik olmuyor Anadolu'da. Burada yapmaya çalıştığımız biraz Bilbao etkisi gibi. Çok fazla gencin olduğu çok dinamik, çok açık kafalı, entel bir şehir Eskişehir. Her yere de yakın; Ankara'dan, Bursa'dan insanlar gelebiliyor. O yüzden dediğim gibi desantralizasyon hep bizim kafamızda. Bizim için sürdürülebilirlik çok önemli bir konu çünkü ben hep şöyle açıklıyorum; insan yoksa hiçbir şey yok. Benim için öncelik, yaşayabileceğimiz nefes alabileceğimiz bir dünyanın var olması. Çok uzun süredir para, yaşamın önüne geçiyor ama aslında yaşam yoksa para da yok. O yüzden bana çok saçma geliyor bu öncelik sırası; yani paranın yaşamdan önce geliyor olması. Çok uzun bir süre dergide çalıştım. O dünyadan çıktığım zaman çok büyük bir arayış içine girdim. Bu dünyaya ne katmak istediğimi, her gün efor sarf ettiğim şey dünyaya bir şey kazandırıyor mu yoksa aksine kaybettiriyor mu, öğrenmek istedim. Bu sorgulama sürecinden sonra OMM'da bu konuda sergiler yapabileceğimizi, insanlara ilham olup daha iyi hissettirecek alanlar yaratabileceğimizi fark ettim. Vaaz vermek yerine iyi bir örnek sergilemenin her zaman daha doğru olduğunu düşünüyorum. Önce bu konuyla ilgili bir grup sergisi yapalım dedik. Çünkü Türkiye'de yeterince bu konu konuşulmuyor. Bu konuda çalışmalar yapan sanatçılarla konuştuk. Sonra bunun da yeterli olmadığını düşündüm çünkü bir sergi yaptığın zaman güzel bir mesaj veriyorsun ama günlük operasyonların sürdürülebilir olması en önemlisi. Broşür basmak dijitalleşmiş dünyada çok büyük bir atık, gereksiz bir masraf. Broşürleri QR kodla değiştirdik. Şu an hiçbir şekilde katalog basmıyoruz. Oradan artan paramızı sürdürülebilirlik konusundaki giderler için harcayabiliyoruz. Artık herkesin telefonu var çok rahat bir şekilde telefonlarından broşürdeki bilgiye ulaşabiliyorlar. Podcast yaptık mesela, insanlar sergiyi gezerken podcast'imizi dinleyebiliyor kataloğu okumak yerine. Bütün kafelerimiz vegan artık. Hiçbir şekilde hayvansal ürün kullanmıyoruz. Bu çok büyük bir adım bizim için çünkü vegan olmak çok şeytanlaştırılan bir konu burada. İlk başta nasıl reaksiyonlar alacağımızı bilemeyerek başladık. Vegan kelimesini kullanmamızın insanları rahatsız etme, uzaklaştırma ihtimalini bile düşündük. Bence daha sürdürülebilir olmak isteyen çok fazla insan var ama erişimleri az. Mesela ben veganım, şu anda vegan kahvaltısı söyleyebileceğim sadece bir yer var Kadıköy'de. Aynen öyle çünkü insanlarda bu konuda çok istek var. Bana sürekli soruyorlar ben ne yapabilirim diye. Benim en çok verdiğim cevap et yemeyi azaltarak başlayabilirsin oluyor. Sürdürülebilirlik hakkında çocuklarla çalışıyorum. Birlikte belgeseller izleyip sürdürülebilirlik hakkında tartışmalar yapıyoruz. Bu seanslarda yer alan bir çocuk günlük hayatta yapılabilecek küçük ve basit şeylerle ilgili bir uygulama yaptı. Aslında benim için en önemli şey, müze olarak bunu bir diyalog haline getirmek; bu şekilde genç insanların kafasının daha alternatif yollara çalışmasını sağlamak. Çünkü o kadar çok alternatif var ki etrafımızda. Ama şöyle de bir gerçek var; asıl bu değişiklikleri yapması gereken kişiler şirketler. Çünkü bu atığın çoğunu yaratan onlar. Bu yüzden müzeyi ve içinde yer alan diğer mekanları daha sürdürülebilir, sertifikalı bir oluşuma dönüştürmemiz bence başka müesseseler için örnek teşkil ediyor. İnsanlara daha yeşil olmanın yollarını göstermiş oluyoruz. Mesela Contemporary İstanbul beni aradı. Contemporary İstanbul'u daha sürdürülebilir yapmak istediklerini söylediler. Biz de onları sürdürülebilirlik danışmanımızla buluşturduk. Biz çok yeni bir müze olduğumuz için şanslıydık. Hollandalı bir danışmanla çalıştık. Başka sertifikalara başvurmamız için hem yol gösteriyor hem de dediğin gibi önce bir rapor çıkartıyor nerelerde değişiklikler yapabiliriz, neler fazla diye. Enerji, atık, tüketim gibi kriterler var. Mesela sensörlü aydınlatmalara geçtik önce. Sürdürülebilir yaşama geçebilmek için bir yatırım yapıyorsun ama o yatırım çok kısa sürede sana geri dönüş yapıyor zaten. Müzenin mağazasında mikroplastik kullanılan bütün ürünleri çıkarttık. Daha sürdürülebilir paketlere geçtik. 80 tane tasarımcı var mağazamızda. 80 tasarımcıya e-mail atıp artık ürün ve paketi sürdürülebilir değilse biz mağazamızda bunu satamıyoruz dedik. Sırf bizimle devam edebilmek için insanlar bunları değiştirdi. Bu da bir domino efekti sağlıyor. Hiç düşünmeyen insanları düşündürmeye başlıyorsun. Su konusu beni çok zorladı çünkü Türkiye'de su depoziti yapan hiçbir şirket yok ve ben bunu öğrendiğimde şok oldum. Yani şişe su kullanıyorsan şişeleri geri alan hiçbir yer yok. Bunu otel ve müze bazında düşündüğün zaman, yüzlerce hatta binlerce su şişesi çıkıyor her gün. Bu durum beni ciddi anlamda uğraştırdı. İlk başta şişeleri alan bir su markasıyla çalışıyorduk ama onlar da geçen sana kapattılar. Eskişehir'deki bütün şirketlerle konuştuk ancak bir tane bile bulamadık. Her şirket ortaya çıkardığı çöpten sorumlu olmalı. Ya çıkardığın çöpü geri toplayacaksın ya da çıkardığın çöp kadar dünyayı temizleyecek aktivitede bulunacaksın. Bu bir kural olmak zorunda. Ben bir politikacı olsam bunu yasalaştırırdım. Problem o zaman kendiliğinden çözülür. Bu konuyu belediye başkanına kadar götürdüm, şu an hala konuşuyoruz. Elbette sanatçının düşünce şekli, bu konulara karşı yaklaşımı çok önemli. Düşünce yapısı olarak bütün sanatçılar genel olarak bu konulara karşı çok hassas. İleri dönüşüm yapan sanatçılarla çok fazla atölye yapıyoruz; çünkü şu anda atıkları kullanarak başka şeyler yaratmak insanların radarında olan bir aktivite. Bu konuda çocuklarla atölye çalışmaları da yapıyoruz. Sanatçılar zaten herkesin önünden gittiği için iklim konusunda ciddi bir uyanış var o tarafta. Bizim için ekstra zorunlu. Çünkü bizim otellerimiz de var. Müze, oteller kadar atık üretmiyor. Otelle müze kardeş gibi, ortak bir toprak alandalar. O yüzden bizim işimiz biraz daha büyük. Sadece müze olsaydı iki senedir danışmanlık alıyor olmazdık. Bunların yanında üç tane de mağazamız var. Şu an online satışa geçiyoruz. Artık kargolamayı İstanbul üzerinden yapıyoruz. Restorandaki vegan yemekleri paket servise açmak için elektrikli araçlar alıyoruz. Çünkü erişilebilirlik gerçekten çok önemli. Hangi müze restoranının dışarıya servisi var? Ben bunu yaparak bu tip yemekler yemek isteyen insanlara erişim sağlamak istiyorum. Evinden de sipariş verebilsin ama bunu da yine sürdürülebilir bir metotla yapabilmenin yollarını araştırıyorum. Elektrikli scooter'lar seçeneklerimiz arasında. Ne kadar atık, çöp çıkardığıma kendi hayatımda da dikkat ediyorum. Kendi hayatımda bu kadar dikkat ettiğim için bu işe atılınca çok daha fazla stres yaşamaya başladım. Ben bir tane şişeyi nereye atacağım diye düşünürken şimdi elimde 100 bin şişe var. Ancak çok kolay kararlarla çok ciddi farklılıklar yaratabiliyorsunuz. Mesela oteldeki havlularımızın boyutunu küçülttük ve çok ciddi bir deterjan ve su masrafından kurtulmuş olduk. Odalara çamaşır sepeti koyuyorsun, insanları artık çamaşırları yerlere atmıyorlar. Odalara askı koymak bile mesela seni bir çamaşırdan kurtarıyor. Çok ufak ancak işe yarayan adımların yanında bu su mevzusu gibi çok daha fazla uğraştıran kısımları da oluyor. Sürdürülebilirlik kılavuzu hazırlarken bir bölümü İnsan Hakları'na ayrılıyor her zaman. Onda da işe alma kriterleri var. Bahsettiğin tuvalet durumu da dahil. Bu konu ile ilgili bayadır savaş veriyorum. Bunu da hayata geçireceğiz, çünkü burada bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Mesela erkeklerin makyaj yapmasıyla ilgili bir bölüm bu kılavuzda yer alıyor. Bunu rehber kılavuzuna koyuyoruz ki biri gelip o kişiye: sen neden makyaj yaptın demesin diye. Çünkü insanın konforu ve sürdürülebilirliği hem psikolojik hem de fiziksel. Bir yandan da konuşmamız gereken şeylerden biri dediğin gibi cinsel yönelimler olabilir; kişinin birlikte çalıştığı insanla ilgili nasıl hissetti çok önemli. Bunun üzerine çalışmalar yapan bir takım kuruyoruz. Bu konuları devamlı tartışan ufak bir takımımız zaten var. Bizim takımdan insanlar ne kadar değişti görsen çok şaşırırsın. Çünkü biz bu konuları çok sık konuşuyoruz ve insanlar haydi müzeye gitsek de yemek yesek diyor heyecanla. Herkes kendini bazı konularda kötü hissediyor artık. Erişilebilirlik çok önemli; mesela evlerine gidiyorlar ve et yemek zorunda kalıyorlar. Sonra beni arayıp: bu hafta çok kötü yemek yedim diyorlar. Genelde insanlar üç belgeselde değişiyor. Benim babam çok et yerdi, ben babamı bile değiştirdim. Babam değiştiyse herkes değişir. Bir sergi üzerinde çalışıyorum, 2023 yılında gerçekleşecek bir tasarım sergisi. Tasarım Bienali ile aynı anda açmayı planlıyoruz. Türkiye'de bugüne kadar tasarım üzerine bu kadar uluslararası, kapsamlı ve eğlenceli bir sergi yapılmadı. Farklı bir şey olacağı için çok heyecanlıyım. Dünyanın en iyi tasarımcılarını bir araya getireceğiz. Kendimize çok vakit verdik, bir sürü yerden bir sürü şey gelecek. Bu sergi burayla kalmasın, bizden sonra İstanbul Modern'e gitsin, Orta Doğu'da başka yerleri gezsin ve insanlar bu sergiden keyif alsın diye araştırmalar yapıyorum şu an. Bizim radarımızdaki büyük olaylardan bir tanesi de sertifikalar konusu. Bu ayın sonunda bir sertifikamızı alıyoruz, üç tane daha alacağız. Bir de Climate Clock'u getirmeye çalışıyoruz. Biraz pahalı ama şu an her yerde var. Bu saat geri sayım yapıyor. Geri dönüşü olmayan bir değişime girmemize ne kadar vakit olduğunu sayıyor. Çok güzel bir sanat eseri aslında. Dünyanın her yerine koyuyorlar bu saati. Biz de bu saati müzenin girişine koymaya çalışıyoruz. Bu benim için heyecan verici bir gelişme ancak sponsor bulmaya çalışıyoruz çünkü ucuz bir şey değil. Belki meteor düşüyormuş gibi gelmiyor insanlara ama Climate Clock insanlara o acil durumu hatırlatıyor. Dünyada her gün yaptığımız her aktivite bu geri sayıma katkıda bulunuyor. Şu an bu saat New York'ta ve Londra'da var."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yapan-yapti-irem-cagil-x-sinek-sekiz", "text": "Bir işi hem kendine hem de başkalarına iyi gelecek şekilde yapmaya çalışan herkes, yalnız kara odaklanmış günümüz düzeni içinde farkında olarak ya da olmayarak direniyordur. İşlere ayırdığımız vakitler, bu muazzam dünya üzerinde bize ayrılan kıymetli sürenin bayağı bir kısmını kaplıyor. Neden bu zaman heba edilmiş gibi geçsin ki? Yayıncılık işinde, onun nasıl yapılacağını belirleyen onlarca şeyin para odaklı olmamasına, işle kurduğumuz kişisel ilişkimizi beni ya da çalışma arkadaşlarımı ya da yaptığımız ürünleri verdiğimiz hizmetleri talep eden birini tüketen bir biçimde/içerikte olmamasına direniyorum. Çünkü yaşayan şeyleri seviyor ve onlardan besleniyorum; onlara iyi gelmek beni iyi yapıyor, başka şekilde yaklaşamıyorum. Zihnim ve bedenim, dinlenebilirse kendini yeniliyor. Sessizlik, uyarana maruz kalmamak, derin uyku, karanlık, uyum içindeki bir doğanın içine olmak, onu dinlemek iyi geliyor. Durmak, ara vermek bazen bırakmak denen basit eylemlerin önemini yıllar içinde öğrendim. Bu konuda yayıncılık yapma gereği, doğanın bir parçası olan biz insanların, aramızdaki ilişkiyi, onu ayrı bir şey gibi ele alacak kadar yanlış yorumlamasıyla başladı. Kitapların bir tür sessiz terapi yapıp, onları okurken arkada çalışan zihnimize, nerede yanlış yaptığımızı farkettirmesini diliyorum. Yayıncılığı böyle bir amaçla kullanıyorum, doğayla bağlantılı kitaplar, onları okuyan kişilerin içine nüfuz etsin ve o kopuklukları göstersin, onarılabileceğini hissettirsin, bu işi yapıyor olmamın merkezinde duran cümle işte bu. Sinek Sekiz bir makina değil yaşayan insanlarla varolan bir şey olduğundan, o insanlar başkalarına bir şey veremeyecek bir durumdayken, örneğin yorulduklarında, çok üzgün ya da kaybolmuş hissettiklerinde bunun sonucu olarak duruyor. Hepimizin hayatında mevsimler var. Zorlu bir kış gelince yaprakları döküp, tüm gücümüzü içimizde topluyoruz. Soğanlı bitkiler toprağın altında zamanlarını bekliyor. Koşullar meyve verecek kadar iyi olduğunda hareket başlıyor. Sinek Sekiz'de de böyle oldu, oluyor. Bu coğrafyada yaşayan, duyumsayan ve anladıklarını paylaşılabilir bir metin olarak ortaya koyan insana aracılık etmek benim için bir gurur. Bu aracılığı hakkını vererek yapmak için bazı koşulların oluşması gerekiyor. Bunun için çalışıyorum. Süreç hem bizden hem de yazarlardan belli bir pişme süreci talep ediyor. Umutluyum ama ufak ufak ilerliyoruz karşılıklı. 22 farklı kitap yayınladım, toplamda 100 bine yakın adette baskı yapmışız. Maliyet konusu ise bir sürü şeyin bir toplamı: Hammadde yani kağıda, kartona, üretim yani baskı öncesi ve baskı süreçlerinin gerekliliklerine, ulaştırma işinin merkezindeki petrole göre çok değişkenlik gösteriyor. Ama tek bir değişmez var; üretimde dışarı bağımlılığımız yıldan yıla katlanarak artıyor, kitapla bağlantılı neredeyse her şeyi Euro ile dışarıdan almak zorunda bırakılıyoruz ve son 10 yılın yönetiminin Türk Lirası'na kaybettirdiği değer artık kompanse edilemez noktada. 2011 yılında yayınevinin kurduğum, ilk çalışmaya başladığımız zamanlar Dolar 1,5 tl idi. İki yıldır neredeyse bunun sekiz katı. Hayatımı çok az giderim, harcamam olacak şekilde düzenlememiş, çok sade bir yaşam biçiminde olmamış olsam bu farklarla işi devam ettirmem mümkün olmazdı. Yaşadığım yerde bir antik kent var, buranın da bir tanrıçası. Adı İris. Paraların üzerine figürünü basmışlar yüzyıllar boyu. Onu araştırıyorum bir süredir. Mitolojideki her tanrı/tanrıça gibi İris de insanların önem verdiği konuların sembolleşmiş hali. Denmiş ki İris aracıdır, ulaktır, sembolü gökyüzüyle yeryüzünü birleştiren gökkuşağıdır, su döngüsünü temsil eder. Akışkan su da aslında bilgidir, İris de kafamızın üzerinden ve ayaklarımızın altına kadarki alemlerdeki bilgiyi insanlara taşır. Elinde şifalı bitkilerden yapılmış bir taç ve uzlaştırmaya yarayan bir sopa tutar. Bendeki yayıncılığın karşılığını, yaşadığım köyde binlerce yıl önce yaşayanlar çok iyi bir şekilde tanımlamış. Yayıncılık aracılık etmek üst başlığının altında özel bir tür. Bilginin paylaşılmasına, dolaşmasına aracılık etmeye yarayan bir iş. Dolayısıyla bilgiyi ayırt etmeyi, iyi tanımayı, paylaşmanın, dolaştırmanın da nasıl olacağıyla ilgili bir yapı kurmayı gerektiriyor. Öncelikle hayatın içinde bu alanlarda yetkin olmaya dair marifetler edinerek sonra da yaparak öğrenilir bu iş. Binayı, öncelikle bir çalışma alanına ihtiyacımız olduğu için istemiştik. Ama farklı alanlardan beslenemeden, arada dinlenemeden sürekli çalıştığınızda, işlerin sorumluluk kısmı da çoksa, ne kadar severek de yapsanız bir noktadan sonra çok yıpratıcı oluyor. Bu yüzden çalışırken bizi ruhen hafifletecek, başkalarıyla bir araya gelmemizi sağlayacak ve binanın giderlerine destek olabilecek faaliyetleri mekana dahil etmek istedim. Şehirde yaşayanlar için çok olağan gelebilir ama kırsal diyebileceğimiz bir noktada sosyalleşme ve kültür sanat üretme çok kısır. Bunlar sadece bizim değil burada yaşayan birçok kişi için eksikliği duyulan güzellikler. Sağlıklı yiyecek ve içecekler sunan bir mutfak, hem bizim hem bölgedeki küçük üretici dostlarımızın ürünleri sergileyebildiğimiz bir dükkan ve üst katta da ofis faaliyetleri yoğun olmadığında kullanabileceğimiz bir etkinlik alanı. Bu etkinlikler film gösterimlerinden, beden pratiklerine, yazar, çizerlerle atölyelere kadar çok çeşitlenebiliyor. Kış sezonunda bina ayda bir özel bir atölyeye, hafta iki gün yoga çalışmalarına, bir gün küçük çiftçilerin zehirsiz besin tezgahına, bir gün de çocuklar için film gösterimlerine evsahipliği yapıyor. Uzun yolda bisiklet sürmek gibi, her gün biraz biraz giderek oluyor. Üzerinde durmaktan hoşlandığınız bir nokta buluyorsunuz. Bunu bulmak sizi köklendiriyor, güven duygunuzu çok derinden besliyor. Sonra sevdiğiniz şeyin içinde dura dura dolup biriken yaşam enerjinizin akmasına izin veriyorsunuz. O zaman bir meyve oluşuyor. Sonra o meyveye çekilenler oluyor, onlarla yeni maceralar başlıyor. Özümsediğim şeyi ortaya iyi bir şekilde koymaya çalışıyorum, böyle bir gayretim var. Reseptörlük, aracılık, dünyadan emip ondan bir şey ortaya çıkarmak... Misyonum, marifetim, becerim bu. Bir de içine birikeni kendinden çıkarmak rahatlıyor, boşluğun artıyor, boşluk açıldıkça yeni şeyler doldurabiliyorsun. Bazı tür çiçekleri kopardığında yeni çiçekler açar ya, mevcudiyeti zora girince tohum saçma hikayesi işte."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yapan-yapti-nil-erturk-x-lokal-magaza", "text": "Reklam panolarından çok farklı, gerçek hayatın içinden kişisel stil ve tercihleri paylaşabiliyor olmak heyecanlandırıyordu beni. Markaların içinde olmadığı sadece tüketiciye ait bir platformdu o zamanlar moda blog'ları, mağazadan alınan ürünün sokakta gerçekten nasıl giyildiğini gösterebiliyorduk. Şov amacı olmaması, blogların o ham ve dokunulmamış hali benim için kesinlikle heyecan vericiydi. Üretim deneyimi ve satış amacı güden bir tasarım oluşturmak bambaşka. Kendi terziliğini yapan bir ailede büyüdüğümden benim için kıyafet üretmek büyülü bir şey iken, fabrikasyon bir üretimle tanışmak hızlı moda markalarının bu üretim şeklini kar için nasıl sömürdüğünü öğrenmemi sağladı. Benim için insanların ihtiyaçları kadar üründen tatmin olmaları da bir o kadar önemli; bu sebeple kendimizi bunu gözeten bir üretim yapmaya adadık ama iş böyle olunca maliyet de artıyor tabii. Daha fazla satış yapmak için markaların nelere baş vurduğunu detaylıca öğrenmiş oldum işin bu tarafına da geçince, bu sebeple nelerden uzak durmam gerektiğini de biliyorum. Kendi açımdan temel olarak sürdürülebilir alışveriş mantığı, içinde büyüdüğüm kültürün adı konmamış haliydi zaten. Ama herkes gibi ben de hızlı modanın büyüsüne -arka planında olan bitenin farkına varmadan- kapıldım. Blog yazdığım zamanlarda takip ettiğim yayınlarda üretim fabrikalarında yaşanan trajedileri ya da parasını alamayan işçileri duymaya başladıkça bakış açım da değişmeye başladı. Ayrıca aldığım ürünlerin kalitesinin gittikçe düşmeye başlaması, 1-2 yıkamadan sonra giyilmez hale gelmesi de beni rahatsız etti ve böylece hızlı üretim yapan mağazalardan alışveriş yapmayı bıraktım. Radarımı yerel markalara döndürdüm. Pandemi sırasında insanların kendilerini normal ve güvende hissetmek için tutunduğu dalın alışveriş olduğunu fark edince işlerin artık çığrından çıktığını fark ettim. Herkes korkularını bastırmak, yaşananlar olmuyormuş gibi yapmaya odaklanmış gibiydi. Bunun üzerine içimize bakmak ve bizi buna iten asıl problemi bulmaya çalışmakla ilgili paylaşımlar yapmaya başladım. Ben kendi içimde bu yoldan geçmiş olduğum ve kendi sessizliğimde yaşadığım için sadece tüketim için kullanılan bir platformda bunlardan bahsetmek ne kadar gerçekçiydi bilemiyordum bir yandan da. Ama çok fazla sayıda kişiden aynı konudan şikayetçi olduklarını söyleyen mesajlar aldım. Takipçilerime hızlı moda markaları yerine bu zor zamanlarda ülkemizde bolca bulunan lokal markalardan alışveriş yapmalarını önerdim ama bu markalarla ilgili çok fazla soru geldi, hepsini bir hesapta toplayarak insanlara seçenek sunmak istedim. Kısıtlamalar bitince de seçili bazı markalara yer verdiğimiz mağazayı Karaköy Fransız Geçidi'nde hayata geçirdik. Bir kere üretim sürecinde malzeme tedariği, işçiliği, satış kanalları ve benzeri konular ele alındığında karbon ayak izi global markalara göre çok daha az. Okyanusları geçip, uçak yakıtları kullanıp, uzun zaman dayanması için kimyasallara maruz kalmış ürünler çevre için çok zararlı. Sizin o ürünü kullanmanız için ne kadar az doğal kaynak kullanılıyorsa, ürün o kadar çevre dostu oluyor diyebiliriz. Lokal Mağaza'nın 7 maddelik bir alışveriş manifestosu var. Herkesin sadece bizim mağazamızda değil her yerde alışveriş yapmadan önce aldıkları ürünle ilgili kendilerine belirleyici sorular sormayı alışkanlık haline getirmelerini istiyoruz. Biz mağazamıza doğal ve temiz içerikli, yavaş ve etik üretilen, geri dönüştürülebilir ya da geri dönüştürülerek yapılmış ürünler seçmeye özen gösteriyoruz. Kısa ömürlü ürünlere yer vermiyoruz ya da ürün kalitesi çok iyi olsa da marka çekimlerinde çalışan emekçilere -model/fotoğrafçı gibi kişilere- ödemelerini yapmadığını öğrendiğimiz markalarla da çalışmıyoruz. Markanın ulaşabildiğimiz kadarıyla her aşamasında etik tercihler yapmasına önem veriyoruz. Öncelikle, üretim konusunun başlı başına çevreye zarar veren bir şey olduğunu kabul etmek gerek. Bu sebeple en iyi üretim az ya da var olan malzemeleri değerlendirerek yapılan üretimlerdir. Markalarımızın hepsi çok az üretim yapan, üretim aşamalarında yaptıkları adil ödemeler sebebiyle çok fazla indirim yapmayı göze alamayan etik markalar. Daha fazla satış yapmak için bakış açılarından taviz vermek istemeyen, tüketicisini eğitmeye çalışan, atıksız üretim yapma çabasında olan markaları destekliyoruz. Şu anda kesinlikle tüketicinin işine geliyor diyebilirim. Özellikle bu durum bir trend olduktan sonra hızlı moda markaları sadece bu etiketi takıp daha yüksek fiyata ürün satabildiklerini fark etti. Öncelikle bir hızlı moda markasının, -istediği kadar doğal materyal kullansın- sürdürülebilir olmasının imkanı yok. Çok sayıda üretim yapan hiçbir marka sürdürülebilir olamaz ve pamuklu bir tişört sadece içinde polyester yok diye çevreci değildir. İnsanlar vicdanlarını rahatlatmak istiyorlarsa sürdürülebilir alışverişe odaklanmak yerine hiç alışveriş yapmamayı denemeliler. Ben bu konuda paylaşım yaparken insanları alışverişe yönlendirmemek için kendi hesabımdan yaptığım paylaşımları da durdurdum. Bana gelen çevreci koleksiyonlarının tanıtımını dahi yapmıyorum. Çünkü insanlar ne olursa olsun gördükleri her şeye sahip olma güdüsü içindeler. Oysa bir şeye gerçekten ihtiyacınız varsa o size hayatınız içinde bir ihtiyaç olarak belirir, birinin sizi kendi ihtiyacınızdan haberdar etmesi gerekmez. Ve ancak o zaman yapacağınız tercihin sürdürülebilir olmasını istiyorsanız, büyük reklam bütçeleri olmayan, az ve öz insana satış yapma kapasitesi bulunan markaların takipçisi olup onların üretmeye devam etmeleri için onlara destek olun derim. Lokal Hareket manifestosunu kaydedip her alışveriş yapma dürtüsünde okumalarını öneririm. Bunun dışında gerçekten ilgili olanlar @thesustainablefashionforum ya da @unwrinkling gibi hesapları takip edip moda markalarının gerçek yüzü hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilirler."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yaptigi-ise-minnettar-jon-bernthal", "text": "Friends'in yapımcıları uzun zaman sonra yeniden kalabalık bir arkadaş grubunu merkez alan ve The Class adını taşıyan iddialı bir sitcom hazırlamıştı ve heyecanla yayın gününün gelmesini bekliyordum. Daha önce çeşitli işlerde irili ufaklı rollerde izlediğimiz sekiz oyuncu dizinin başrollerinde yer alıyordu ve aralarında daha sonradan çok büyüyecek isimler de vardı. Yıllar sonra yolları yeniden kesişen bir grup okul arkadaşının günümüzde geçen hikayesini anlatan dizide, başrollerden bir tanesi, bölümler ilerledikçe hem komedi yeteneği, hem cazibesi, hem de rolündeki ikircikli durumla benim için diğerlerinden daha çok parlamaya başladı. Dizinin reytingleri başladığı kadar iyi gitmeyip ilk sezonunun 19. bölümünde bu çok sevdiğim diziye veda etmek zorunda kaldım ama ışıltısı ve yeteneğiyle bu genç oyuncunun bundan sonraki işlerini takip etmek ve adını aklıma kazık farz oldu. Sonradan fark ettim ki bu benim Jon Bernthal ile ilk maceram değilmiş. Daha önce How I Met Your Motherdan Boston Legala, Law & Orderdan CSI: Miamiye pek çok ünlü dizide konuk oyuncu olarak karşımıza çıkmış aslında beyefendi. Ve sonraki televizyon maceraları da kendisini yıldız mertebesine ulaştıran The Walking Deadden, Marvel'ın efsane karakterine hayat verdiği Punishera kadar epey büyük işlerle dolup taştı. Beyaz perdedeki ilk büyük rolü bir Oliver Stone filmiyle gerçekleşti ve kısa süre sonra Martin Scorsese'den Denis Villeneuve'e, Edgar Wright'tan Steve McQueen'e pek çok usta yönetmenin filminde önemli rollerde yer aldı. Şu sıralar hem The Sopranosun öncesini anlatan heyecan verici Many Saints of Newark filmindeki başrolüyle, hem de yakında izleyeceğimiz American Gigolo'nun televizyon dizisi uyarlamasıyla gündemde olan Jon Bernthal'i bu yıl King Richard, Sharp Stick, The Unforgivable gibi iddialı filmlerde de izleme şansına erişeceğiz. Uzun zamandır zevkle takip ettiğim bu oyuncuya merak ettiğim soruları sorunca kendisinin tüm bu kariyerin yanında bir de pırlanta gibi bir kalbe de sahip olduğunu öğrenmiş olmak benim bu hikayeden en büyük kazancım oldu. Sizi de işine ve ailesine aşık bu tutkulu adamı biraz daha yakından tanımanız adına bu sorulara verdiği içten yanıtlarla baş başa bırakıyorum şimdi. Yaptığım seçimler üzerinde ciddi bir neden olduğunu düşünmüyorum. Eğer elimdeki materyal beni etkiliyorsa, beni korkutuyorsa, bana meydan okuyorsa ve beni daha önce bulunmadığım yerlere götürüyorsa projede bulunmak için karar veriyorum. Bana ilham veren, beni mutlu eden ve çalışmayı çok istediğim insanlar ile bir arada olmayı seviyorum. Benim için iyi adam-kötü adam ayrımından öte olarak hepsine aynı olarak yaklaşıyorum. Bana göre hepimiz karmaşık ve kusurlu, çok katmanlı kişilikleriz ve bu derinliği çevremizdeki insanlardan, sevdiklerimizden ve ailemizden de bekliyoruz. Bazı karakterler daha sert ve güçlü karakterler olabiliyor - bana göre herkesin vahşi veya kendini yeterince güçlü hissetmedikleri zayıf anlar olabiliyor. Onlara meydan okunan ve onları korkutan anlar. Bana göre bir aktörün işi bir karakteri tüm yönleriyle öne çıkarmak ve olabildiğince ince ayrıntıyı karaktere sığdırabilmek. Hiç kimsenin sabah uyandığında Bugün sert bir karakter olacağım, bugün kötü adam olacağım diye düşündüğünü sanmıyorum, herkes kendi elinden geleni ortaya koyuyor. İyi yazılmış ve üzerine çalışılmış bir karakter ile bu derin, karmaşık karakterleri karmaşık durumlara sokarak bu çok katmanlılığın ortaya çıkabildiğini düşünüyorum. Çalıştığım projelerde aradığım derinlik ve bu projeler ile ortaya çıkarmaya çalıştığım iş buradan geçiyor. Kesinlikle büyük bir onur! Aktörlüğe yeni başladığımda The Sopranosun kesinlikle bir parçası olmak istemiştim, dünyada eşi benzeri olmadığını düşündüğüm bir hikaye anlatımını ve oyunculuğu barındırıyor. Bu seviyede bir işin yerini doldurmak imkansız. Many Saints Of Newark aslında The Sopranosa bir övgü niteliğinde, dizinin bir parçası değil ve dizi ile aynı şekilde ilerlemiyor. Tamamıyla tevazu ve saygı ile yaklaştık ve böyle ilerledik. Bu evrene adım atmak ilk andan bu yana sıkı sıkı sarıldığım ve büyük bir onur duyduğum bir olay. Bu işi yaptığım için inanılmaz derecede minnettarım, yaptığım işi çok seviyorum. Sahnede, bir okulda veya tek başıma bir odada dahi oyunculuğu çok severdim. Sevdiğim işi yaparak para kazandığımı ve aileme geçim sağladığımı, onlara destek olduğumu hissediyorum, gönül verdiğim sanat ile hayatımı kazanabiliyorum. Bu benim için gerçeğe dönüşen bir hayal. Bunların hepsi için minnettarım. Hiçbir zaman kesinlikle favorim olan bir rol seçemedim, bulunduğum yerde olmayı ve sevdiğim işi yapmayı, sevdiğim karakterleri sevdiğim insanlar ile hayata geçirmeyi seviyorum. Her şeyin herkes için düzgün bir şekilde ilerleyeceği bir yol bulmaya çalışıyorum ve bunun için kendime ve çevremdeki herkese meydan okuyorum; daha sıkı çalışmak ve daha derine inmek için. The Class benim için adeta sihirli bir dönemdi. Düzenli bir rol aldığım ilk TV dizisiydi. 20li yaşlarında 6 genç insandık ve çoğumuz New York'ta tiyatrolardan gelmişti, oyun sergilemeye alışıktık. Dizinin kültürü etkileyiciydi. Sitcom tarzında, stüdyoda seyirci önünde çekildiği için anında geri bildirim alabiliyorduk, hepimiz orada oturup birbirimizi güldürmeye ve birbirimize fikirler vermeye çalışıyorduk. Gerçek bir özgürlük hakimdi. Bazen, bazı setlere girersiniz ve insanların çok değerli egoları, fikirleri, önyargıları ve düşünceleri önünüze çıkar; dikkatli olmanız gerekir. Bunların hepsini dışarıya atabildiğimiz bir ekip ile çalışmak beni heyecanlandırıyor. Şimdiye kadar çalıştığım tüm projelerde her zaman bunu deneyelim / böyle bir fikrim var / bence burada yanlış yapıyoruz denebilecek ortam vardı. The Class setinde de herkes bu tarz fikirlere çok aç ve açıktı, ve bunun bir parçası olmak çok keyifliydi. Bana göre The Walking Dead de tam olarak bu şekildeydi. Birbirine çok yakın bir grup insandık. The Walking Dead mütevazı bir şekilde başladı - hiç kimse dizinin bu kadar büyük olacağını düşünmüyordu. Hepimiz senaryoya, dizinin yaratıcısı Frank Darabont'a ve birbirimize, birbirimizin ortaya koyduğu işe inanmıştık. Birlikte yemek yerdik, sette ve set dışında hep bir arada olurduk ve hep iş üzerine bunu yapsak ne oluru konuşurduk. Herhangi bir toplulukta - sanatta, sporda, iş hayatında ve ailede - egonu bırakıp serbest bir tartışmaya girebildiğin ve karşındakine gücenmediğin noktada ekip olarak optimize olduğunu hissediyorsun. Bana göre hepimiz; bir grup, bir takım, bir aile ve bir ülke olarak davranışlarımız ve işlerimiz hakkında bu seviyede bir iletişimin peşinde olmalıyız. Bir ekibin içindeki cevheri çıkarmanın en iyi yolu budur. Bu işi bu kadar uzun bir süre boyunca yaptığım için hem hala şaşkın hem de minnettarım. Bir aktör olarak alacağın en iyi hediye yaptığın işi bir daha, başka yerlerde yapmaya davet edilmek ve bu işi yapmayı sürdürebilmektir. Ve benim de tek isteğim bu. Yıllar boyunca bu işi yapmak dışında bir isteğim yok. Bir insan olarak, bir baba olarak, bir eş olarak, bir sanatçı olarak büyüdükçe her rolüme yeni bir perspektif katabiliyorum. Bu dünyadaki günlerim bitinceye kadar bu işi yapmak istiyorum. Buna minnettarım. Bir yapımcı olmak bu işin içinde ayrıca büyük bir onur. Bir aktör olarak anlatılan hikayenin bir askeri olduğunuza inanırım. Eğitimimi aldığım Moskova Sanat Tiyatrosu bir yönetmen ortamıydı. Bir aktör yönetmenin tam olarak istediğini vermek ile sorumludur. Bu şekilde eğitim gördüm ve kendime hep bu gözle baktım. Bununla birlikte hikaye anlatmayı - kendi hikayelerimi anlatmayı çok seviyorum. Diğer hikaye anlatıcıları ile aynı masada bulunmaktan keyif alıyorum. Martin Scorsese gibi yönetmenlerle çalışırken onlar sizi de bir hikaye anlatıcısı yapar, kendi hikaye anlatımınızı role katmanızı isterler. Denis Villeneuve de böyledir. Sadece bir oyuncu olmanızı değil bir hikaye anlatıcısı olmanızı isterler. Sanırım hikaye anlatımı beni kendine aşık etti. Anlatmak istediğim çok fazla hikaye var. İnsanların anlatmalarına yardımcı olmak istediğim çok fazla hikaye var. İnandığım çok fazla hikaye anlatıcısı var. Bir yapımcı olarak bunun bir parçası oldukça, yapımcı olarak insanlara ulaşıp başarıyı yakaladıkça bunu yapmaya devam edebileceğim ve bunun için minnettarım. Devamı #GQStyle'da. GQ Sonbahar 2021: İklim Sayısıyla birlikte ücretsiz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yarattigimiz-markalar-bizlerin-yansimasi", "text": "Bu hafta, ilk GQ yazım için planlayıp ertelediğim bir konu hakkında karalamak istiyorum. Enteresan bir konu çünkü, herkesi bir yerden yakalıyor. Dünya, yerel küçük işletmeler düzeyinde ilerleyen ticaretin ardından sanayi devrimi ile birlikte, tüm dünyaya yayılan kurumsal markalarla tanıştı. Adım adım neredeyse tüm ülkelere erişen dev markalar, sokak afişinden gazeteye, tv'den internet devrimini takiben cep telefonumuza kadar uzayan reklam ve pazarlama aksiyonlarıyla her eve girmeyi başardı. Bunu yaparken de on binlerce çalışanı, yüz binlerce paydaşı olan dev organizmalara dönüştüler. Markadan markaya insan kaynakları stratejileri değişse de tüm kurumsal markalar haliyle bireysellikten çok takım oyununa odaklandılar. Bu anlayış Amerikan kültürünün hakim olduğu şirketlerde biraz daha esnek olsa da bireylerin kurumun önüne çıkması çok da hoş karşılanan bir durum değildi, aslında hala değil. Fakat dünyada değişmeyen tek şey değişimin kendisi. Şu an sosyal medyanın körüklediği bireysellik, takım oyununun kurallarını tekrar yazıyor. Artık insanların büyük markalara ve kurumlara saygısı sorgulanabilir düzeyde. Kişisel markalara, yerel organizmalara her geçen gün yenisi eklenirken, yerele olan güven de her geçen gün artıyor. Bu yerelliğe ve bireyselliğe teknoloji, alan, pazar yeri, medya sağlayan kurumlar ise, şu an dünyanın en büyük markaları haline geldi. 100 yılı aşkın bir sürede kurumsal markalar güveni domine etse de günümüzde kanlı canlı insanlara olan güvenimiz kurumsal markalara olan güvenimizle yarışır durumda. Bu değişimi sosyal medyanın yarattığını söylemeye dahi gerek yok. Markalar net ve eğlenceli olmaktan ne kadar uzaksa bireyler o kadar güvenilir ve eğlenceli hale geldi. Günümüzde bir ürününün yarattığı farktan çok, onu kimlerin tavsiye ettiğini konuşuyoruz ve buna göre satın alma kararı veriyoruz. Bu eskisi gibi sadece bir ünlünün tv reklamında yer alması ile de olmuyor. Takip ettiğimiz kişilerden de teyit almak istiyoruz. Bu süreçte bazı dinamikler temelinden sarsıldı. Önce büyük markalar, kategorisinde ilham verme gücü yüksek influencerlarla çalıştı. Daha sonra influencer'lar güçlerinin farkına varıp kendi markalarını kurmaya başladı. Şimdi ise dünyada influencer markalarının payı her geçen gün artıyor. Global hale gelen influencer markaları olduğu gibi collablerle de kişiler tüm dünyaya yayılıyor. Hal böyle olunca markalar artık kurumsal duruştan adım adım uzaklaşarak yarattıkları persona gibi gözükme eğilimindeler. Burada şirketlerin kurucuları veya CEO'ları PR çalışmalarının merkezinde. Hem de sadece iş kararlarıyla değil çok daha fazlası kendi kişisel yaşantılarıyla. Kaç yaşında, evli mi, nasıl bir evliliği var, çocuğu var mı, onlarla arası nasıl, spor yapıyor mu, hayvan besliyor mu, arabası ne marka, nasıl giyiniyor, tatile nereye gidiyor, siyasetle ilişkisi ne, +lgbt haklarıyla ilgili ne düşünüyor, evi nerede, nasıl bir ev.... Kişinin bu konulardaki tercihleri şirketin hisse değerini bile belirler durumda. Günümüzün En Etkili İmaj Yönetimi: Liderler. Dev şirketler artık en hızlı yayılımı, verdikleri reklamlarla değil, liderlerinin sosyal medya hesaplarındaki iş ve kişisel paylaşımlarıyla sağlayabiliyor. Bunun en kötü örneğini yakın zamanda Trump ve Elon Musk'la, yerel örneğini ise Nusret'le yaşadık. Facebook, Mark Zuckerberg sayesinde hala insanların gözündeki sırt çantasıyla gezen, minimal hayatlı, nerd bir teknoloji meraklısı imajını korumaya çalışıyor. Milyar dolarlık dev krizlerde bile mahkeme salonlarında Mark'ı masumca tüm dünya kamuoyundan özür dilerken görüyoruz. İki önemli değişimden bahsettik. Yerel markaların güveni ve ekonomiyi geri kazanma yolunun açılması, ikincisi lider iletişiminin ne kadar hızlı ve etkili olduğu. Bu iki şey birleştiğinde konu hepimizin masasına geliyor. Biz ailelerimizden geride kalmanın bir tevazu göstergesi olduğunu öğrendik. Fakat çağ, görünür olma ve yarattığın markayı bir lider olarak yaşama çağı. Markan seninle birlikte eskisinden çok daha hızlı ilerleyebilir. Ve sen aslında kendi markanın aynasısın. İkiniz de tek başına eksiksiniz ama birlikte tüm dünyaya kafa tutmamanız için sebep yok. Özetle kendime ve ekibime tavsiyem daha fazla görünür olmayı tercih etmek ve içinde olduğumuz markanın aslında biz olduğumuz gerçeğini unutmayarak çalışmak. Gerisi bir olmak ve daha ileri gitmek! Bu yazı \"Görünür Olmak\" başlığıyla #GQyaz21'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yasam-enerjine-temas-et", "text": "Aura yaşayan varlıkları çevreleyen, zihinsel, fiziksel, duygusal durumu ve genel yaşam deneyimini etkileyen ve bunlardan etkilenen, içerden dışarı yayılan akışkan elektromanyetik bilgi alanıdır. Aura veya enerji alanı kelimeleri, zihni enerji, titreşim ve frekans alemini algılamaya yönlendirmek için kullandığım bir dilin parçası. Evrende her şeyin diğer her şeyle nasıl bağlantılı olduğunu görebilmek için gereken açık görüşlülüğü temsil ediyor. Bu benim yaptığım işte çok önemli çünkü benim işim özünde bireyleri ve kurumları mümkün olan en ileri denge, sağlık ve refah seviyelerine doğru güçlendirmek. Bireylerin iyi oluş ve iyi hissediş hali enerjinin vücudun farklı merkezlerine ve sistemlerine ne kadar iyi aktığıyla doğrudan bağlantılıdır. Daha önce göremediklerimizi gördüğümüzde, daha önce yapamadıklarımızı yapmaya başlayabiliriz. Bu nedenle Youniversity ve AwareHouse'da birlikte çalıştığım kişilerin uyanış süreci daha önce farkında olmadıkları şeylerin farkına varmalarına rehberlik etmekle başlar. Ancak o zaman daha önce değiştiremediklerini değiştirebilirler. Newton fiziği yaklaşımı görülmeyeni yok saydığı için Aura kelimesinin bazı kişilerde negatif bir çağrışımı olabileceğini bilmek gerek. Bu yüzden danışanlarımla enerji alanı hakkında konuşurken sözcüklerin ve çağrışımlarının sürecin önüne geçmemesi ve sınırlama yaratmaması adına aura kelimesini çok kullanmamayı tercih ediyorum. Artık enerji alanının farklı katmanlarını ve bunun duygusal ve fiziksel sağlığı nasıl etkilediğini ölçecek farklı teknolojilere sahibiz. Artık bu veriler sayesinde enerji sistemimizi nasıl yöneteceğimizi ve destekleyeceğimizi biliyoruz. AwareHouse, bireylere enerji alanlarıyla bağlantı kurabilmeleri, hayatın içinde daha fazla mevcut kalabilmeleri, davranış kalıplarını daha iyi fark edebilmeleri, titreşimlerini yükseltebilmeleri için kaynak sağlamak amacıyla Enerji Tıbbı, Nörobilim, Bilişsel ve Davranış Bilimlerini bir araya getiren travma bilgisi içeren metodlara yer veren yeni fonksiyonel wellbeing merkezi. AwareHouse'da Bio-feedback, Neuro- feedback, Biofotonik ölçüm, HeartMath HRV monitörü gibi Aura üzerinde çalışan, duygusal, fiziksel ve zihinsel alanı düzenleyen inovatif teknolojileri kullanıyoruz. Bağlantı şu ki, travma ve stresin zihinsel, duygusal ve fiziksel durumlarımızı nasıl etkilediğinin bireysel olarak farkına vardıkça, bu durumları nasıl düzenleyeceğimizi anlamaya başlıyoruz, Aura'mızı destekleyip güçlendiren enerji akışını artırıyoruz. Dr. Joe'dan öğrendiğim en büyük ders, geçmişlerimizin üstesinden gelebilmemiz için gelecekte olmak istediğimiz halimizle tutkulu bir ilişkiye başlamak gerektiği. Kime dönüşmek, ileride hangi versiyonumuz olmak istiyoruz? Nasıl bir hayat yaşamak istediğimiz konusunda ne kadar netiz? Geleceğimiz ile ilgili net bir niyetimiz olmadığında bilinçaltımız otomatik olarak geçmişimizin travmalarıyla bağlantılı tanıdık eski kalıpları, alışkanlıkları, zihniyetleri ve tüketen duyguları arayacaktır. Tüm dönüşüm farkındalıkla başlar, farkındalığın olmadığı yerde değişim olmaz. O halde kendimize soracağımız soru şudur: Farkında olmadığınız şeyin farkına nasıl varırsınız? Son 25 yıldır sürekli sorduğum bir soru bu. İnsanlığın genel refahı üzerinde en büyük etkiye sahip olacağını düşündüğüm şey, insan duygularına ilişkin farkındalığımızı ve anlayışımızı artırmak olacaktır. Duygularınızı tanıyın, isimlerini öğrenin, onları tüketene kadar hissedin! Doktor ziyaretlerinin %99 sebebi bastırdığımız ve hissetmeye izin vermediğimiz duyguların yarattığı enerjetik blokajlardır. Bir dakikalık konuşmama, Aristo'nun bir sözüyle başlardım: Kalbi eğitmeden aklı eğitmek eğitim değildir! Kalp ve zihin arasındaki bağlantı insanlığın takip edebileceği en kadim yolculuktur. Aslında direkt olarak hayatı tecrübe etmiyoruz, zihnimizde hayat hakkında oluşan düşüncelerimizi tecrübe ediyoruz. Kalbimize girmeyi öğrendiğimizde, yaşam enerjisine temas etmeyi yani hayatı direkt olarak deneyimlemeyi öğreniriz. Kalbimize girmeyi de ancak duygularımızı hissederek başarabiliriz. Duygular kalbin lisanıdır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yasasalardi-ne-yazarlardi", "text": "ÖMER SEYFETTİN: Dizi senaryosu yazar ve müthiş başarılı olurdu. Televizyon trendlerini onun belirleyeceği kesin. Yeri geldiğinde Yüksek Ökçeler hattından melodrama, yeri geldiğinde Pembe İncili Kaftan üzerinden kahramanlık hikayelerine girerdi. AB grubunu sallamaz, işi direkt totalde bitirirdi. Kendi yapım şirketini kurar, paraya para demezdi. REŞAT NURİ GÜNTEKİN-HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR-HALİT ZİYA UŞAKLIGİL: Üçü de televizyonda Ömer Seyfettin'e sağlam rakip olurdu. Eserleri halihazırda senaryolaştırılıyor, şimdi doğrudan kendileri oturup yazardı. Ek olarak, Reşat Nuri sinemaya, Hüseyin Rahmi şarkı sözü işine bulaşırdı. Halit Ziya ise önce politikaya girer, sonra ondan da sıkılıp küçük bir Batı kasabasında inzivaya çekilirdi. AHMET HAMDİ TANPINAR: En büyük hayallerinden biri Paris'i görmekti. Çok geç gidebildi. Bugünün imkanlarıyla çok gezer, gördüklerini kaleme alırdı. Yedi kıtadan seçkilerle gezi kitapları yazardı. Huzur yine Emirgan'da geçerdi ama Mümtaz'ın muhtemel Paris günleri uzun uzun anlatılırdı. YAHYA KEMAL: Yemeğe düşkünlüğü dillere destan. Bugün olsa, iki-üç kitabın belini kırmadan bırakmazdı. Modern şiirler bir kenara, Michelin yıldızlarını da ondan sorardık. Televizyon programının tutması garanti. Günümüzde yaşamaması Vedat Milor'un şansına. SAİT FAİK ABASIYANIK: Yaşadığı dönemde koşulları gözeterek biraz ürkek davrandı; bugün olsa eşcinselliğini daha açık yazar, hatta bir eşcinsel edebiyatı hattı üretirdi. Cüretkarlığı nedeniyle muhtemelen okul kitaplarına giremezdi. Türkiye'den bıkıp dünyayı dolaşmaya çıkar, her defasında yeni bir kitapla dönerdi. Vereceği röportajlarda edebiyat dünyasında taş üstünde taş bırakmayacağı kesin. CEMAL SÜREYA: Son dönemi gördü sayılır ama 2000'lerde yaşasaydı Twitter'a girdiği an sansasyon yaratırdı. Şairliği bir yana, düz yazıda kısa cümlelerle meseleleri onun kadar isabetli tarif eden yok. Twitter mesajları, okurlar için günün tatlısı olurdu. Siyaseti düşünür müydü bilinmez ama milletvekilliği teklifi alacağı kesin. ABDÜLHAK HAMİT TARHAN: Makber şairinin herhangi bir şey yazmasına bile gerek yok, fırtınalı hayatının ağırlığı yeterdi. Hem cemiyet hayatı, hem politika hem de kültür sanat sayfalarında habire ismine rastlar, bir süre sonra onunla aşk-nefret ilişkisi yaşamaya başlardık. O da bizi pek sevmezdi aslında. New York'taki evinde vereceği geniş röportajlarda, aklı fikri futbolda olan ve çok muhafazakar bulduğu topluma çatardı. NAZIM HİKMET: Kendi ifadesiyle, vatan hainliğine devam ederdi hala... Sistemle barışması mümkün değil. Yakası mahkemelerden kurtulmaz, üstüne bir de ölüm tehditleri alırdı. Kazandığı Nobel yüzünden Orhan Pamuk gibi eleştirilir ama çapkınlıkları hoş görülürdü. Peki ne yazardı? Eskiden ne yazdıysa, aynısını."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yaz-2022de-bir-kaan-yildirim-kitabi", "text": "Karşınızda... Kaan Yıldırım! Benim karşımda ise önyargılarım. Tüm acımasızlıklarıyla ve hadsizlikleriyle hem de. Yani bütün o Lady Gaga övgüleri için sizi cesaretlendirmem boşuna değil. Ama işte bazı sohbetlerde karşınızdaki kişi ile ilgili yeni şeyler öğrenirsiniz, bazılarında kendinizle ilgili. Bu sohbet ikisini birden sağladı: Kaan Yıldırım'ın medyaya yansıdığından ne kadar farklı olduğunu ve benim de ne kadar önyargılı olduğumu öğrendim. Konuşmamız biter bitmez gidip arkadaşlarıma hakkında nasıl da yanıldığımı anlatacağım diyorum, anlayışla gülüyor. Halbuki Acaba önyargılı olabilir misin? demişlerdi ben Kaan Yıldırım'la anlaşabilecek miyiz diye endişelenirken... Acaba! Ama belli ki Kaan bu duruma alışkın. Çok hoşnut değil tabii ama kabul etmiş. Belki özel hayatının çok konuşulması, belki canlandırdığı karakterler, belki de sadece tesadüf eseriyle olduğundan bambaşka biri izlenimi var. Şimdi evinde oldukça basit ve cool antrasit renkli bir tişört, gözlerini ortaya çıkartan dağınık saçları ve gülümsemesiyle otururken o da kabul ediyor farklı bir portre çizdiğini/çizildiğini ve uzun sohbetimiz boyunca ilk kez yüzü biraz asılıyor. Aslında daha çok sinema, tiyatro, diziler ve oyunculuk hakkında konuşmak istiyordum Kaan'la. Yapımcı ve yönetmenlerin stereotip olarak gördüğü yağız esmer erkek rollerinin dışına çıktığı kara komedilerde izlemesi en keyifli isimlerden biri sonuçta. Televizyonun kültlerinden olan Ulan İstanbul dizisi ile aklımızda yer edinen Kaan, aslında genel izleyici kitlesi ve yapımcıların dizileri Orta Doğu'ya satma gayesi olmasa, kara komedi mizahtaki gücünü çok daha iyi gösterebilirdi. Nitekim Klavye Delikanlıları ile bunu fazlasıyla vadetmişti. Dizi dünyasında her şey ne kadar belli formüllerle işlense de sinemada neyse ki daha farklı işlere yer var. Beş arkadaşım ile bir yapım şirketi kurduk, şimdi sürekli onun toplantıları, projeleri ile ilgileniyorum diyerek kendi ruhunu daha fazla katabileceği işlerin sinyalini veriyor. Yapımcılarından olduğu Yok Artık serisi ve Gelincik filmi de sadece bir başlangıç anlaşılan. Asıl konumuz modaydı ve işin kötüsü, ikimiz de modaya çok hakim değiliz. Ama bu tabii ki alışveriş ve giyim hakkında konuşmamıza da engel değil. Gerçi Kaan'ın alışverişle pek arası yok. Tarzının çok değişken olmadığını anlatırken belli ki birbirine çok benzeyen rahat ama kaliteli markalardan alışveriş yapmayı seviyor, hafızamı biraz zorladığımda ise gece gezmelerinde onu hep aynı tarz, slim fit siyah veya beyaz gömlekler, dar kesim rahat ama şık kumaş pantolonlarla gördüğümü hatırlıyorum. Oysa şimdi evinde günlük haliyle ya da Instagram'da gördüğümüz köpeğiyle oynayan, dayı olmanın keyfini süren hallerindeki rahatlığı ona çok daha fazla yakışıyor. Şimdi atmayı öğrenmeye çalışıyorum. Dolap temizliği yaparken atmaya kıyamadığım şeyleri vermeye çalışıyorum artık. Taktik şu: Bir şeyi 15 ay giymediysen ondan kurtul. Peki, hayat koçu Kaan'dan Marie Kondo'ya geçiş hızlı oldu ve şaşırttı! Dolabımızda bir sürü şey var ama hep en sevdiklerini giyiyorsun, bir yere gideceksin, o en sevdiğin şey kirli derken çoğumuzun durumunu özetliyor. Ama bir şeyi atınca da bir ay sonra tam da o şeye ihtiyacın oluyor dediğimde O tamamen senin problemin diyerek bir Oğlak erkeği olmasının gerekliliği ile mantığı önüme atıyor sakınmadan. Çekimde ilk kez deneyeceği tarzda kıyafetler olduğu için heyecanlı, İpek gömlekler falan çok güzel, bir de kısa pantolonlar var, yakışacak mı bilmiyorum diyor sanki doğru bir styling ile ona herhangi bir şeyin yakışmaması mümkünmüş gibi! Bu ara kendime özen gösterdiğim dönemdeyim diyor, en son oynadığı dizi için daha çok spor yapınca bunu devam ettirmiş, diyet de yapıyor. Kolundaki minik yara bandı dikkatimi çekiyor; Glutatyon aldım, bayağıdır almak istiyordum. Modaya uydum! Modayla ilişkisi ise daha fazla Dükkan gezmeyi sevmiyorum, bana jean denetemezsin mesela noktasında. Daha çok online mağazalardan 10 tane büyük beden tişört alıp alışverişi bitiriyorum dediğinde çekim boyunca değişecek tarzların tamamını sonradan günlük hayatına nasıl aktaracak merak ediyorum. Bütün sınırlar kalksın çok idealist bir cümle. O zaman ne olacak? Bu bana çok ütopik geliyor. Bazı sınırlar vardır elbette hayatta, biz ilkelken de vardı bence... Cümlelerini anlıyor musun diye bitiren insanlarla anlatabiliyor muyum diye bitiren insan arasında çok büyük fark vardır. Kaan ikinci gruptan. O yüzden söylediklerini daha dikkatli dinleme ihtiyacı duyuyorum. Çekip gitme imkanı varken burada kalmayı seçenlerden biri ve evini seviyor. Beatnik kuşağının seçilmiş evsizliği ona göre değil. Evsiz olamam, muhakkak bir evim, yurdum olmalı. Olduğum yere kök salmayı severim, evimi özlerim. Tatile gidip gezip tozup sonra eve gelince 'Oh be, insanın evi gibisi yok' cümlesini kuranlar var ya, ben onlardanım diye anlatıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yaz-mutfaginin-konuk-sefi-fatih-tutakla-yepyeni-kesiflere", "text": "Hafızamı uyandıran bir şeyi tattığım zaman tat reseptörlerimden salgılanan dalgalar bedenimin içine dağılıp kalbimle hemen bir bağ kuruyor. Bu tat, bu his saniyenin belki de onda birinin altında bana ulaşıyor ve beni aniden anılarıma ışınlıyor. Aslına bakarsanız beni geçmişe götüren her tatla aramda çok özel bir bağ var. Yeni bir yemeği ortaya çıkarırken izlediğim en önemli adımların başında bu geliyor. Bir şeyleri tadarken ve aktarırken kullandığım farklı metotlarım, özellikle dikkat ettiğim hususlar var. O ürünü işledikten sonra tadına bakan misafirlerimin hatıralarına dokunabilmek, geçmişte mutlu olduğumuz o anlara geri götürmek istiyorum. Bu seneki yaz menüsünde öne çıkaracağım patlıcanın hikayesi de böyle bir yerden geliyor.Yıllar önce Çanakkale'nin tarihi ilçesi Biga'da babaannemin evinde yaşadığım tatil anılarım, bugün bambaşka bir formda hayatımdaki yerini korumaya devam ediyor. Patlıcan, domates, biber ve nicesini pazar filesine doldurup heyecanla dönüş yoluna geçiyoruz. Yolculuk boyunca en büyük motivasyonum babaannemin elinden muhteşem bir patlıcan kızartması yiyecek olmam aslında... Meşe közlerinin üzerinde pişmiş bostan patlıcanı, üzerine dökülen şeker gibi Ayvalık zeytinyağını ve sahneyi kapatan bir tutam tuzu düşünmeden duramıyorum. Tam bu anda gözlerimi açıp bugüne, TURK'e geri dönüyorum. Bu ve bunun gibi lezzetlerin peşinden o gün hissettiğim motivasyonla gitmek ve yeri dolmayan yemeklerin lezzetini yeniden yaşamak ve yaşatmak istiyorum. Bunun için ilk hedefimiz mikro sezonsallığa bakmak oluyor, zira mutfağımıza giren her ürün mevsiminde ve lokal üreticiden temin ediliyor. Yerel, artizan ve işini tutkuyla yapan üreticilerle çok yakın çalışarak, sadece doğa ananın zamanı geldiğinde bize sunduğu ürünleri işleyebilmek; çiftçinin, balıkçının, şefin arasında bu mükemmel sürdürülebilir döngüyü kuruyor. Bu habitat kendini sürekli yeniliyor ve yepyeni ürünlerin çıkmasına neden oluyor. Mevsimi en yakından takip ederek menüyü buna göre kurgulamak da bize düşüyor çünkü her şey olması gereken zamanda değerli. Yoksa 12 ay boyunca bütün sebze ve meyveleri kesintisiz tüketme arzumuz; gerçek olan, sezonunda değer görmeyi hak eden ürünlerle aramıza farkına varmadığımız bir duvar örüyor. Ve haliyle doğallığını, samimiyetini kaybetmiş besinlerle bizi baş başa bırakıyor. Dünyanın olağan akışına müdahale ederek, çeşitli kimyasallar eşliğinde ortaya çıkarılan meyve ve sebzelerle doyup duruyoruz. Bilinçsiz tüketim alışkanlığına devam ettikçe ekosisteme verdiğimiz zarar da aynı oranda artış gösteriyor. Bunun yerine sabretmeli, ihtiyacımız olan her şeyin sezonunu olabildiğince takip etmeli ve doğanın akışına uygun zamanda tüketmeyi öğrenmeliyiz. Bir süredir TURK'te yeni bir tarif üzerinde çalışıyorum. Türk mutfağında en çok öne çıkan sebzelerden biri olan patlıcanın yeniden kendini bulduğu bir tarif bu. Geleneksel mutfak literatüründe; hünkar beğendi, karnıyarık, imam bayıldı, babagannuş gibi birçok farklı çeşitle damaklarımıza kazınan bu sebzeyi en yüksek seviyede yorumlamak istiyorum. Ve tabii bununla beraber patlıcanı kullanarak o üründen yepyeni bir şey yaratmayı hedefliyorum. Yazın kavurmaya henüz başladığı patlıcanları alıyorum ve mutfağa giriyorum. Ekibimle birlikte patlıcandaki umamiyi doruğa çıkarmak için hazırız. Bunun için aklımızda iyi bir fikir var. Önce elimizdeki patlıcanları közlüyoruz, sonra kabuklarını soyup fermente ederek patlıcan tarhanası haline getiriyoruz. Toz haline gelmiş tarhanayı yosun suyu kombuyla demleyip, süzüyoruz ve likit bir forma dönüştürüyoruz. Akabinde düşük derecede yavaş yavaş çektirerek pekmez kıvamına getiriyoruz. Diğer tarafta Adana'nın bostan patlıcanlarını soyup doğrayıp tuz ve şekerle ovuyoruz. Patlıcanları bir gece boyunca Himalaya tuzuyla press'leyerek içindeki fazla suyu ve acılığı alıyoruz. Pişirmek için kuru reyhanla tatlandırılmış zeytinyağında kızartmaya başlıyoruz, daha sonra önceden hazırlanan pekmezi üzerine sürüp 170 derecede 5 dakika fırınlıyoruz. Bitti sanmayın. Sonrasında bu patlıcanları kiraz talaşı ve kömürle tütsülüyoruz. İslendikten sonra üzerine pudra şekeri dökerek üzerini dağlıyoruz, Sichuan biberi ve kapariyle koyarak son dokunuşu yapıyoruz. Manda sütü, manda yoğurdu, sarımsak suyu ve tuzu sifonun içine koyup tabakta patlıcanla beraber sunuyoruz. Şimdi sırada küçük ve önemli bir detay var; sebzeden arta kalanları atmadan doğru noktada değerlendirmenin yollarını bulmak... Tabakta yerini alamayan fazlalıkları kibrit kutusu haline getirerek fırınlıyoruz. Slow juicerla sıkıp su haline getiriyoruz ve ardından tuzla birlikte pekmez kıvamına ulaştırıyoruz. Tabağın altına bu pekmezi çekiyoruz ve yanında bir parça kurutulmuş domates suyu ve tütsülenmiş domates sosuyla karıştırılarak ikinci bir sos olarak kullanıyoruz. Böylece sade patlıcanı, yaz günlerinizin yorumlanmış patlıcanı yaparak hafızlarımızı tazeliyoruz. Anlatmak istediğim o ki geleneksel lezzetleri ve özümüzü barındıran içerikleri yeni bir perspektifle sunma arzum TURK'ün DNA'sı haline geldi. Elbette 16 yıl boyunca birçok ülkede çalışmamın da bunda büyük payı var. Her bir yerin eşsiz kültürel zenginliklerle beraber özlerini, karakterlerini tabaklarına yansıtma teknikleri birbirinden farklı oluyor. Ben de büyük bir heyecanla deneyimlediğim bu çeşitliliğin ardından kendi kabuğuma çekilerek, doğduğum, büyüdüğüm bu toprakların kültürünü ve damak tatlarını ön plana çıkarabilecek bir şeyler üretme isteğiyle dolup taşıyorum. Tanıdığımız, bildiğimiz tatları çok daha yoğun haliyle tatmak ve geçmişine sadık kalan yeni bir hikaye paylaşmak istiyorum. Bu yol bugün halen kendi içinde çok önemli detayları barındırıyor; doğru malzemeleri bulmak, hakkıyla pişirmek, emek vermek, doğru tekniği uygulamak ve ne olursa olsun her şeyi, her zaman layıkıyla yapmaya çalışmak değişmez kurallarım arasında. Bu yazı \"Bir Anının Peşinden Yepyeni Keşiflere\" başlığıyla #GQyaz21'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yemekte-kusur-estetikli-ve-kisiliksiz", "text": "Yan yana dizili domateslere bakıyorum. Hepsi aynı boy, aynı ton kırmızı, aynı şekil. Hangisini alsam diye düşünmeye gerek yok, hepsinin dışı da içi de tıpatıp aynı. Görüşüne bakılırsa bazılarına göre 'kusursuzlar'. Bana göreyse kötü bir estetik cerrahın elinden çıkmış gibiler. Kıvrımları yusyuvarlak, yanakları dolgun, tepeleriyse o kadar muntazam ki, adeta kuaförlü. İçlerine gelince, sürekli mükemmel görünme derdinde olan insanlar gibi tatsız, keyifsiz ve kişiliksizler. Bugüne kadar gördüğüm en güzel yemeklerden birini Kopenhag'daki Geranium'da yedim. Yer elması püresinden yapılmış şeffaf, yenebilir yapraklar, mürekkep balığının kurşuni salgısıyla boyanmış incecik hamurdan midye kabukları... Lezzet müthiş ama 'güzel' derken daha ziyade görüntüden bahsediyorum. Restoranın şefi Rasmus Kofoed defalarca Bocuse d'Or yarışmasını kazanmış, mükemmeliyetçiliğiyle bilinen biri. Tabakları tablo gibi dikkatlice düşünülmüş ve yerleştirilmiş fırça vuruşlarından oluşuyor sanki. Restoranın açık mutfağında, ellerinde cımbızlarla tabakların üzerine titreyen aşçıları, her bir tabağı yenebilir sanat eserine çevirirken izliyorum. Yemekte estetik, marketteki parlak domatesten, elmadan, armuttan fine-dining restoranların tabaklarına, Instagram'daki sonsuz yemek pozlarından yol üstü göze çarpan hamburger afişlerine kadar her yerde. Ve elbette yeni bir durum değil. Her şeyden önce gözlerimizle yiyoruz sözünün 1. yüzyılda yaşayan Romalı gastronom Apicius'a ait olduğu söylenir. Bunun doğruluğundan bilimsel olarak da eminiz artık. Birçok araştırma, görselliğin tat, hatta koku duyularımızı etkilediğini gösteriyor. Yeşil boyalı vanilyalı dondurmada nane tadı arayabiliyor; bir araştırmanın savunduğu gibi, kırmızı boyayla renklendirilmiş beyaz şarabı kırmızı şarap sanabiliyoruz. Aynı yemeğin sunumu güzel olanı ve olmayanı arasında seçim yapmamız gerektiğinde 'güzel' olanı tercih ediyoruz ve dahası, onun daha lezzetli olduğunu düşünüyoruz. Güzel sunum ise kişiden kişiye, kültürden kültüre ve tabii zamana göre değişebiliyor. Uzakdoğu'da heykeltıraş ustalığıyla çiçek şekline sokulan karpuz, Amerika'da dantel gibi işlenen 'pie' hamuru, bizde serçe parmağı kadar sarılıp inci gibi dizilen yaprak sarmalar... Gözünüzün önüne geldi, hatta iştahınız kabardı mı? İşte yemeği önce gözümüzle, hatta daha görmeden, görsel hayaliyle yediğimizin ispatı! Yazının tamamı GQ Türkiye Yaz 2020 sayısında."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-albumunu-yayinlayan-solomun-muzik-herkesi-sever", "text": "Her şey birkaç yıl önce Londra'da bir evin duvarında gördüğüm grafitiyle başladı. Graffitide Nobody Is Not Loved yazıyordu. Bu cümle aklımdan hiç çıkmadı ve içten içe ve gelecek albümümün isminin bu olmasını istediğimi biliyordum. İlginçtir ki yıllar içerisinde bu cümle hakkında düşünmeye hep devam ettim ve bir süre sonra bu cümle benim için gerçek anlamını buldu: müzik herkesi sever. Çeşitliliğe ve topluluğa her zaman ihtiyacımız var, bizi her zaman insan yapan şey de buydu zaten. Çünkü bunu ezelden beri yapıyoruz: farklı insanlar olarak toplanıp enstrümanların ritmi eşliğinde dans ediyoruz ve dans ederken beraber bir şeyler içiyoruz. İnsanlık tarihi açısından da her zaman var olan bir şeyden bahsediyorum. Ben müziği kutsal bir düzeye koyuyorum. Biz insanların müziğe ihtiyacı var. Koronavirüs bitecek ve insanlar kulüplere veya festivallere geri dönecek. Ama bu dijital izolasyon, insanlarla beraber olmadığınız ve yerine sadece kendinizle ve kendi çözüm yolunuzla deneyimlediğiniz senaryolar hakkında dikkatli de olmak gerekiyor. Bu tehlikeli bir durum haline gelebilir. Çünkü insan olarak her ne kadar tekrar beraber olabilsek de beraberken de hala yalnız olup olmadığımıza bakmak lazım. Müziğin insanların sadece bedenine değil ruhlarına da dokunmak ve onları uyandırmak gibi kutsal bir gücü var. Müziğin bu gücü var çünkü müzik karşısındaki kişileri ayırmaz ve bir ayrım yapmaz. Bu durum onu her zaman daha da güçlü kılmıştır. Müzik kötü ya da iyi demez, herkesi sever. Yani burada tüm insanların deneyimleyebileceği ve hissedebileceği karşılıksız bir sevgiden bahsediyoruz. Bu karşılıksızlık prensibi benim için de sevginin tanımıyla alakalı. Evet ama bunu açıklamak için konuyu biraz daha detaylandırmak lazım. Uzun süredir müzik sektöründeyim. Bir DJ olarak dünyayı geziyorum ve insanları müzik aracılığıyla birleştiriyorum ki bu da hayal edebileceğim en tatmin edici işlerden biri. Müzik bir anahtar çünkü müziğin her şeyi aşma gücü var. Üçüncü single'ım olan Tuk Tukun klibinde de anlatmaya çalışmıştım: müziğin insanları uyandırma, canlandırma gücü var. Bunu herkes bilir. Çocukluğunuzdan kalma bir melodi duyarsınız ve o an bir anda eskiye ışınlanırsınız. Küçük bir parça bunun için yeterlidir ve geçmişiniz bir anda gözünüzde tekrar belirir. O zamanki hissinize dönersiniz. Örneğin ilk aşkınızla bağdaşan bir şarkıyı süpermarkette duyarsınız ve bam! Bir anda 15 yaşınızdaki aşık halinize geri dönersiniz. Müziğin insanları gerçekten iyileştirebileceği artık bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Birkaç yıl önce müziğin ağır Alzheimer hastalarını kısa bir süreliğine bu hastalıktan uzaklaştırabildiğini okuduğumda şaşırmıştım. Çünkü insanlar müzikal anıları tekrar gündeme getirerek hafızaları tarafından yeniden uyandırılırlar. Çünkü müziğin anı bir bakıma dondurma gücü vardır, bu yüzden de kıymetli anıların bir soundtrack'i var çoğu zaman. İşte bu yüzden partilerde veya konserlerde anılar yaratmak ve yaşanmasına izin vermek önemli. Çünkü bu anlar daha sonra sizi hayata döndürebilir. Bu albümün müzik kavramının kendisiyle alakalı olduğunu anlatmak istedim. Müzik benim hayatımdaki tartışmasız en büyük kahraman. Bununla birlikte yıllardır gözlemlediğim ve insanla müzik arasındaki bağı tehlikeye atan ve benim için önemli olan bir konu var: Büyüyen dijitalleşme. Bu albüm biraz da bu konuyu konuşuyor. Büyüyen dijitalleşme derken de en çok konunun dijital izolasyon noktasına dikkat çekmek istiyorum. Görünüşe göre tercihe dayalı bu izolasyonda, çoğu zaman aynı şeyi duyuyoruz ve algoritma sizin duymanızı istediğiniz şeyi size söylemekten çekinmiyor. Çeşitliliğinizi azaltıyorsunuz ve hissizleşiyorsunuz çünkü artık bir bakıma her an ilham alamıyorsunuz. Ya da sen de Discover Weeklynin senin ilgilerini her yönde temsil ettiğinin etkisinde oluyorsun, ne dersin? Müzisyen David Byrne bu durumu entelektüel bir ucuza satma savaşı olarak adlandırmış. Çoğumuzun kendi yarattığımız dijital yankı odalarımızda hareket ettiğimizi hissediyorum bazen. Buna karşın bir DJ olarak olayın diğer yüzünü de iyi biliyorum. Bir sesi az çok çalmaya başlarsınız ve birden başka bir parça aklınıza gelir, o anda size bir rahatlama gelir ve BAM! Her şey bir bomba gibi oracıkta patlar ve bir bakıma o duygu her şeyin üstesinden gelir. Dünyadaki hiçbir algoritmanın bize bu tür önermeler yapamayacağını düşünüyorum. Beni harekete geçiren şey, bu tür deneyimlere duyulan arzu. Jamie Foxx, Anne Clark, Atna ve diğer isimlerden bahsediyoruz dostum! Jamie Foxx sadece bir oyuncu değil, aynı zamanda bir şarkıcı. Ortak bir arkadaşımız olan film yönetmeni Ariel Vromen aracılığıyla tanıştık ve her şey böyle gelişti. Anne Clark'ın çok uzun süredir hayranıyım, özellikle şiiri ve eşsiz sesinin birleşiminin. Bu yüzden onunla birlikte bir şeyler yapabilmek uzun zamandır kalbimde bir arzuydu. Söylemem lazım ki çok uzun süredir onlara hayranlık duyuyordum ve şimdi onlarla çalışmak çok güzel bir his. İkinci single Kreatur der Nacht ses olarak biraz sıra dışıydı. Indie grubu ve tabii ki sesin ilham kaynağı 80'lerin New Wave'in birlikte çalışması. En çok hakkını vermem ve takdir etmem gereken kişi ise 20 yıldan fazladır en yakın ve eski arkadaşlarımdan biri. Bu albüm serüvenimde beni çok destekledi ve bana ilham verdi: Jakob Grunert'e milyon kere teşekkürler. Jakob'tan bahsediyorsam beni bu projeye dahil eden ve destekleyen birinden de bahsetmeliyim. Jakob'ın uzun süredir arkadaşı ama benim için elektronik müzikte tanıdığım en iyi yapımcılardan biri olan ve yıllardır hayranı olduğum Moritz Friedrich yani namı diğer Siriusmo. Onunla albüm süreci boyunca fikir alışverişi ve ilham için fikirleri defalarca değiş tokuş edebildim. Bu yüzden çok teşekkür ederim sevgili Moritz. Kreatur der Nacht'ın klibini Fatih Akın yönetti. Fatih'le Hamburg-Altona'da aynı mahallede beraber büyüdük. Ve o da benim gibi 80'ler çocuğu olduğundan Kreatur der Nacht'ı sevebileceğini umdum. Ve tam olarak öyle oldu: gerçekten sevdi ve hemen bunun için bir video yapmak istedi. Aslında klibin daha asi ve illegal gotik-punk partisi olması niyetlenilmişti ama Koronavirüs yazı sırasında aklımızda olan hikayeyi anlatmak o kadar kolay değildi."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-bir-macera-icin-garajda-bir-sayfa-ac", "text": "Pek çok sektör pandemi nedeni ile çok ciddi zorluklar yaşarken, hobi diye tanımlanan sektörlerde ise çılgınca hareketlilik var. Sanırım Bi' daha mı gelicez dünyaya! hissi yapılan harcamalara yön veriyor. Ekonomik zorluklara rağmen stoklarda kalmayan enduro motosikletler de bu tezi doğruluyor. Özellikle doğada ve az nüfus ile yapılan aktiviteler kesinlikle trend oldu! Gözlemlerim sadece topluma dışarıdan bakan bir dış göz olarak değil. Bilakis kendimden de tespitler içeriyor. Yıllardır içimde bir köşede sessiz sessiz beslediğim, büyüttüğüm UTV araç ilgimi sonunda gerçekleştirmenin adımını attım. Bi' daha mı gelicez dünyaya! UTV araçlar adını hizmet görevi aracı anlamına gelen Utility Task Vehicle'dan alıyor. Zamanla işin hizmet amacı dışında eğlenceye de kaydığını görünce üretici firmalar da ürün isimlerine performans vurgusu yapan farklı kısaltmalar de ekleyerek yeni alanlar açıyorlar. Yani bu tür araçlar ile ilgili bir marka sitesine girdiğinizde UTV menüsü altında bulabileceğiniz gibi SSV ve SxS kısaltmaları altında da görebilirsiniz. Tamamen arazi koşullarında kullanılmak için üretilen bu güçlü araçların sınırsız aksesuar dünyası ile dönüşebildikleri şeyleri görünce insanda hayranlık yaratıyor. Meksikalılar en güçlü ses sistemleri ve en renkli aydınlatmaları kullanıp yüksek ses müzik ile gezerken, Amerikalılar kum tepelerinden metrelerce uçacak şekilde, dev süspansiyon sistemleri, güçlendirilmiş motorlar, kocaman paletli lastikler ve kulaklara zarar verecek seviyelerde ses çıkaran egzozlar ile modifiye ediyorlar. Kuzeyde ise karlı dağlarda paletleri ile gezen bir araca dönüştürülmüş günlük hayata karışmış araçlar görmek mümkün. Bir bölümünün eğlencesi de 1.5 metre derinlikli çamur deryasında bile gidebilecek bir canavara dönüşmüş araçları ile grup sürüşleri. Hepsinin ortak özelliği ise sizi sıra dışı yerlere götürebiliyorlar ve çok eğlenceliler! Türkiye tam anlamıyla bir doğa cenneti! Bu klişe bir söylem gibi gelse de sizi şaşırtmayacak, hayranlıktan bakakalmayacağınız tek bir köşesi olmayan bir ülkede yaşıyoruz. Ve bunu görmek ve hatta ülke turizmine kazandırmak için bile harika bir seçenek UTV araçlar. Üstelik sportif alanda sürmek istediğinizde önünüzde 13-21 Ağustos'ta Eskişehir'den start alarak Kars'ta finiş görecek olan uluslararası yarış Transanatolia var. Aracın limitlerini zorlamak için harika ve güvenli bir fırsat! Eğer yarışmak istemez ama yine de Transanatolia'nın rotasını geçmek ve doğa harikası manzaraları keşfetmek isterseniz o zaman da RAID kategorisine kayıt yaptırarak serüvenin tadını çıkarabilirsiniz! UTV'nin bonusu ise; yanınızda macerayı paylaşacağınız, O viraja nasıl girdik ama! sohbetlerini edebileceğiniz kişi için bir adet daha yer olması. Araç konusunda Türkiye pazarında çok seçenek olduğunu söyleyemem. Ve fiyat farklılıkları çok fazla. İyi bir araştırma sonucunda bütçenize ve planlarınıza en uygun aracı bulacağınıza eminim. Kimi araç çok özellikli ve güçlü fakat trafik tescili yapılamadığı için yalnızca trafiğe kapalı alanlarda kullanılabilirken, kimi araç ise trafik tescili mümkün ve otoyol hariç olmak üzere trafiğe de katılabiliyor. Pandeminin öğrettiği şeylerden biri de; önemli olan hangi oyuncaklara sahip olduğun değil. Oyun arkadaşların. Bu yazı Garajda Biri Var! başlığıyla #GQBahar21 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-cagin-kotuleri-basrollerde-trump-putin-blatter", "text": "Bad Blood adlı şarkısının video klibini izlediniz mi? Karşınızda T-Swift ve savaşmaya dünden hazır ordusu. Önünde eğilin ya da kaderinize razı olun. Öldürme içgüdüsüyle hareket eden rekabetçi bir Voldemort. Harry Potter'ın büyülü dünyasına bayıldığını söylemeden geçmeyelim! Amazon zaten işyeri olarak feci bir yer. Ama çölün ortasında 10 bin yıl kalacak bir saat yapmak, kötü adamlıkta dahi olmayı gerektirir. Bu ürünün şeytani bir akılla yaratılmış olduğunu reddetmek imkansız. Herhangi bir kediyi alın ve onu tüysüz bir kedi haline getirin. Görür görmez satın alma isteği: Bütün ailenizden kurtulmadan hemen önce. Siz kötü adamsınız çünkü babanız sizinle hiç oynamamış. Ya da size sevdiğini bir kere bile olsun söylememiş. Cehennemin dibine kadar yolun var baba! Donald Trump tam olarak ne zaman pis bir adamdan suratına bakmaya bile korkulacak bir canavara dönüştü? Bu soruya kesin bir cevap vermemiz gerekirse Meksikalı iyi insanlara tecavüzcüler dedikten sonra, Müslümanların hepsini uzaklaştırmak için çağrı yapmasından bile önce derdik. Trump'ın kötülükle dolu karakteriyle ilgili en güzel şey, ne kadar tembel olduğu. En iyi ve en klas kampanyanın kendisininki olduğunu ortalıkta bağırıp çağırma evresinden bir anda ırkçılığa ve kadın düşmanlığına döndü. Donald Trump kadınlardan, Müslümanlardan ve sosyalist Kenyalı ABD Başkanı'ndan nefret ediyor. Ama onu kötü karakterler listesinin başına yerleştiren asıl önemli nokta, işin içine politika girene kadar bunların hiçbirinden nefret etmiyor olması. Kanser hastalarının tedavisi için yüzlerce milyon dolar topladı! Ama 10 yıl boyunca bir o kadar da yalan söyledi. Dennis Rodman'in kankasının nükleer silahları var, baskıcı yönetimi benimsiyor ve daha da kötüsü kendine taktığı bir lakabı bulunuyor. Canavar! 15 yıl boyunca Subway'in sözcülüğünü yaptıktan sonra reşit olmayan kızlarla cinsel ilişki skandalına imza attı."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-kokler-efes-muzik-ve-estetik-dolu-bir-hayalin-pesinde", "text": "Anıtsal sütunlar, muazzam kemerler, her yere yayılmış kalıntılar bana bakıyor. Roma, Yunan ve Türk olmak üzere üç farklı medeniyetin izleri ruhumu, zihnimi ele geçiriyor. Gözlerim aynı anda Prehistorik, Arkaik, Helenistik dönemler, Roma ve Bizans, Selçuk, Aydınoğulları ve Osmanlı dönemleriyle, çağdaş zamanlarda insanlık tarihini aydınlatan önemli görüntüleri izliyor. Anıtlar, taşlar, kalıntılar, sütunlar eşliğinde kusursuz insan sanatının havasını soluyorum.Efes, tarih öncesi dönemden başlayarak 9 bin yıl kesintisiz yerleşim görmüş ve tarihinin tüm aşamalarında önemli bir liman kenti ve kültür ve ticaret merkezi olmuş. Kuretler Caddesi'nde, Herakles kapısından Celsus kütüphanesine kadar uzanan şehri geziyorum. Trainus Çeşmesi, Hadrianus Tapınağı ve Skolastika hamamlarının bulunduğu bu caddede dağ kekiğinin taptaze kokusu eşliğinde, Efes'in bu sessiz masal aleminin gerisindeki uygarlıkların yaşamını hissediyorum. Doğa, tarih ve sanat bir araya gelip böylesine olağanüstü bir yer yaratmış. Çok gerilerde kalmış çağların, köklerimizin havasını içime çekiyorum. Kadim zamanlardan günümüze gelen mermer taşların hala döşeli olduğu yollardan baktığımda, uzaktaki sütunları, yere konmuş bir güvercin sürüsü sanıyorum. Köklerimizi yeniden keşfetmek için çıktığımız bu yolculukta tablo değişiyor, ufuk dönüşüyor. Göz alıcı beyazlıktaki bu tarihi kenti yeniden keşfetmek istiyor, sayısız çehreye sahip bu büyülü kentte kendi zenginliğimizi, kendi modern çehremizle ve müzisyenlerimizle hayal ediyorum. Günümüz müzisyenleriyle el ele vererek, Efes'te bu hayalin peşine düşüyoruz. Onlar bu çok şey görmüş geçirmiş antik kentte kendi köklerinin ruhlarında ve zihinlerinde bıraktığı etkileri farklı bir şekilde duyumsarken, Dünyanın en büyük antik tiyatrolarından biri olan Efes Antik Tiyatrosu'nun M.Ö 2'nci yüzyılda inşa edilmesi ve Roma İmparatorluğu zamanında genişletilerek, sahne gösterileri, konserler, sanatsal ve atletik gösterilere ev sahipliği yapması tarihi kentin zenginliğini, kültürünü ve mirasını gözler önüne seriyor. Müziğin ve duyguların kendi doğamız, kültürümüz ve köklerimizle kurduğu ilişkiyi duygular ve düşüncelerin atmosferinde hissedersek... Mermer bir yol ... Celsus... Hamamlar... Sütunların sadeliği ve ihtişamı... Serhan Erkol: Kökler dediğimizde etkileyebilecek unsurlar olarak büyüdüğüm toprakları ve kültürü anlıyorum. Soy ağacına girersek bizde çok net olmadığı için işler karışıyor. Ben İzmir'de büyüdüm bu coğrafyadaki yaşam tarzı sıcaklık ve samimiyet büyük ihtimalle yaratım sürecinde beni etkiliyor Efes büyüdüğüm coğrafyanın tarihsel köklerini yansıtan önemli bir yer. Tarihi bir mekana gittiğimde hep o çağda yaşayan insanların yaşamlarını gündelik hayatlarını düşünürüm. O çağda yaşayan bir müzisyen olsaydım mesela. Enstrümanım ile orada bulunmak çok etkileyici bir deneyimdi. Can Güngör: Kök deyince aklıma çok fazla şey geliyor. Kendi köklerim, ailem, büyüdüğüm çevre, genetik mirasım vesair bir yana; gök gürültüsü sesinden korkan, yıldızlara bakıp hayatı anlamlandırmaya çalışan onbinlerce yıl öncesindeki atalarım da köklerim. Müzik olanca soyutluğuyla hepsini kapsıyor benim için. Bazı hislerin ve eğilimlerin referanslarını net bir şekilde adlandırmak çok zor. Bu ülkeden, buradaki yaşantılardan; burada olan ve olamayan her şeyden de köklerimi alıyorum. Bütün bu adresi net olmayan şeyler benim köklerimi oluşturuyor sanırım. Yaklaşık 1-2 saatlik bir zaman diliminde antik kentin yalnızca bize ayrılmış olması beni çok heyecanlandırdı. Bu bambaşka bir deneyimmiş. Tek başıma bir kalıntının başında durup, o zamanda orada yaşayan insanların hayatlarını hayal etmek, şehri kafamda canlandırmak çok zevkliydi. 10-12 kişilik bir ekiple koca antik kenti kapatmışız ve sakin bir sabah partisi veriyormuşuz gibiydi. Bu müthiş ayrıcalık için çok minnettarım. VEYasin: Performansı yaratım sürecinin bir parçası olarak düşünürüm. Kökler senin hislerini düşüncelerini davranışlarını çerçeveleyen manevi birikimdir. Yani senin terbiyendir. Senin ölçüden, dengeden, kıvamdan, letafetten anladığın şeyin kaynağıdır. Ondan ne anlıyorsan ona kaynaklık eden birikime kültür deniyor. Valsten anlaman senin kültüründür, dartla fare avlamakta Ahmet Ali Arslan: Çağımızın şehirli kopukluğundan sıyrılıp gözümü kendi coğrafyama dikmem uzun süre aldı ama ona dokunduğumdan beri hikayemde bir başka tılsım var. Bir ağacın dalı yaprağı olmak hissi kıymetli. Benden çok daha büyük, yer yer büyüyen, yer yer çürüyüp kuruyan organik bir şeyin parçasıyım ne mutlu. Issızlıkta Efes'te olmak bir acayipti. O şehri dolduran sanatçı, siyasetçi, esnaf insanların yaşadıkları yere ve zamana olan inanmışlıklarını hayal etmek insanın tüylerini ürpertiyor. Biz de zamanımıza, kendimize ne kadar sarılsak da bir günün şimdisinden o kadar uzak olacağız. Esra Kayıkçı: Anadolu insanı çok uzun zamandan beri karma bir kültürün içinde. Arkeoloji okuduğum yıllardan beri bu durum beni çok etkilemiştir. Kendimi kültürün geleneksel bir temsilcisi olarak görmesem de her zaman bir parçası, bir uzantısı olarak hissettim. Bu hissim doğrultusunda 2016 yılında Montrö Caz Vokal Yarışması'nda Aşık Veysel'in Uzun İnce Bir Yoldayım koşmasını seslendirmekten kendimi alamadım. O sahnede herhangi başka bir eseri seslendirebilecekken içimdeki his beni bunu yapmaya yönlendirdi. Üretimimde ve kendimi bulma yolumda bu topraklarda yaşamış ozanlar, şairler, yazarlar, birçok sanatçı ve eserleri benim beslendiğim ana kaynaklar olmuşlardır. Bu çekimi, devrin imparatorlarına, düşünürlerine, sanatçılarına ev sahipliği yapmış büyük ve görkemli Efes Antik Kenti'nde gerçekleştirmek geçmiş ile bugün arasındaki bağı kalbimde ve zihnimde kuvvetlendirmemi sağladı ve bir kez daha doğanın kültürün ve sanatın bir parçası olduğumu hatırlattı. Berke Can Özcan Köklerim beni derinden etkiliyormuş, ancak ben uzun zaman onları görmezden gelmişim, ne zaman ki onları merak etmeye, sorgulamaya ve araştırmaya başladım, o zaman daha bütün bir birey oldum, bu araştırmanın işimi doğrudan etkilemesi kaçınılmaz. Efes çekimi beni çocukluğuma götürdü, son senelerde onlarca Antik Kent gezmiş olmama rağmen, Efes'i çok silik çocukluk hatıralarında bırakmış ve ona geri dönememiştim, bu yüzden yeniden Efes'i ziyaret etmek heyecan vericiydi, ben değişmiştim ama o da değişmişti. Hakan Bahar İstanbul 'da doğup büyümüş biri olarak İstanbul'un bu şehrin harmanı kendi özümle buluşunca Alaturka ve Alafranga tınlıyor. Kusursuz insan sanatının havasını solumak çok gerilerde kalmış çağların köklerini yeniden keşfermek için çıktığım bu yolda bana eşlik eden müzisyen dostlarım ile bu hayalin izini sürdük. Tek başına zamanda yolculuk sıkıcı olurdu. Birbirinden yetenekli müzisyen arkadaşımla beraber, şahane deneyimler yaşadık. Yaptığımız gözlemler ve sohbetler deneyim repertuarımıza yeni malzemeler ekledi. Emeği geçenlere teşekkür ederim. Bu kültürün , çok sesliliğinin özüme yansımaları , nostaljiyi , kentliliği , şehrin estetik kültürünü ve müziğini benimle buluşturuyor . İşte bu ilhamın eseri benim için İstanbul , müzik ve moda. Efes 'in müzik ve estetik dolu hayaline müzikal kodlarımız eşlik etti . Gözlerimiz gördüklerimizi önyargısız bir göz ve kalple seyretti . Efes büyüdüğüm coğrafyanın tarihsel köklerini yansıtan önemli bir yer. Tarihi bir mekana gittiğimde hep o çağda yaşayan insanların yaşamlarını gündelik hayatlarını düşünürüm. O çağda yaşayan bir müzisyen olsaydım mesela. Enstrümanım ile orada bulunmak çok etkileyici bir deneyimdi. Kök deyince aklıma çok fazla şey geliyor. Kendi köklerim, ailem, büyüdüğüm çevre, genetik mirasım vesair bir yana; gök gürültüsü sesinden korkan, yıldızlara bakıp hayatı anlamlandırmaya çalışan onbinlerce yıl öncesindeki atalarım da köklerim. Müzik olanca soyutluğuyla hepsini kapsıyor benim için. Bazı hislerin ve eğilimlerin referanslarını net bir şekilde adlandırmak çok zor. Bu ülkeden, buradaki yaşantılardan; burada olan ve olamayan her şeyden de köklerimi alıyorum. Bütün bu adresi net olmayan şeyler benim köklerimi oluşturuyor sanırım. Yaklaşık 1-2 saatlik bir zaman diliminde antik kentin yalnızca bize ayrılmış olması beni çok heyecanlandırdı. Bu bambaşka bir deneyimmiş. Tek başıma bir kalıntının başında durup, o zamanda orada yaşayan insanların hayatlarını hayal etmek, şehri kafamda canlandırmak çok zevkliydi. 10-12 kişilik bir ekiple koca antik kenti kapatmışız ve sakin bir sabah partisi veriyormuşuz gibiydi. Bu müthiş ayrıcalık için çok minnettarım. Çağımızın şehirli kopukluğundan sıyrılıp gözümü kendi coğrafyama dikmem uzun süre aldı ama ona dokunduğumdan beri hikayemde bir başka tılsım var. Bir ağacın dalı yaprağı olmak hissi kıymetli. Benden çok daha büyük, yer yer büyüyen, yer yer çürüyüp kuruyan organik bir şeyin parçasıyım ne mutlu. Issızlıkta Efes'te olmak bir acayipti. O şehri dolduran sanatçı, siyasetçi, esnaf insanların yaşadıkları yere ve zamana olan inanmışlıklarını hayal etmek insanın tüylerini ürpertiyor. Biz de zamanımıza, kendimize ne kadar sarılsak da bir günün şimdisinden o kadar uzak olacağız. Anadolu insanı çok uzun zamandan beri karma bir kültürün içinde. Arkeoloji okuduğum yıllardan beri bu durum beni çok etkilemiştir. Kendimi kültürün geleneksel bir temsilcisi olarak görmesem de her zaman bir parçası, bir uzantısı olarak hissettim. Bu hissim doğrultusunda 2016 yılında Montrö Caz Vokal Yarışması'nda Aşık Veysel'in Uzun İnce Bir Yoldayım koşmasını seslendirmekten kendimi alamadım. O sahnede herhangi başka bir eseri seslendirebilecekken içimdeki his beni bunu yapmaya yönlendirdi. Üretimimde ve kendimi bulma yolumda bu topraklarda yaşamış ozanlar, şairler, yazarlar, birçok sanatçı ve eserleri benim beslendiğim ana kaynaklar olmuşlardır. Bu çekimi, devrin imparatorlarına, düşünürlerine, sanatçılarına ev sahipliği yapmış büyük ve görkemli Efes Antik Kenti'nde gerçekleştirmek geçmiş ile bugün arasındaki bağı kalbimde ve zihnimde kuvvetlendirmemi sağladı ve bir kez daha doğanın kültürün ve sanatın bir parçası olduğumu hatırlattı. Köklerim beni derinden etkiliyormuş, ancak ben uzun zaman onları görmezden gelmişim, ne zaman ki onları merak etmeye, sorgulamaya ve araştırmaya başladım, o zaman daha bütün bir birey oldum, bu araştırmanın işimi doğrudan etkilemesi kaçınılmaz. Efes çekimi beni çocukluğuma götürdü, son senelerde onlarca Antik Kent gezmiş olmama rağmen, Efes'i çok silik çocukluk hatıralarında bırakmış ve ona geri dönememiştim, bu yüzden yeniden Efes'i ziyaret etmek heyecan vericiydi, ben değişmiştim ama o da değişmişti. İstanbul 'da doğup büyümüş biri olarak İstanbul'un bu şehrin harmanı kendi özümle buluşunca Alaturka ve Alafranga tınlıyor. Kusursuz insan sanatının havasını solumak çok gerilerde kalmış çağların köklerini yeniden keşfermek için çıktığım bu yolda bana eşlik eden müzisyen dostlarım ile bu hayalin izini sürdük. Müzisyenler: Ahmet Ali Arslan, Berke Can Özcan, Can Güngör, Esra Kayıkçı, Hakan Bahar, Serhan Erkol, VEYasin,"} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-kokler-evin-halleri-dort-disiplinde-koklere-bakis-14", "text": "'Ev'in Türk Dil Kurumu sözlüğünde yer alan tanımları oldukça basit. Ancak elbette ev bunun çok daha fazlasını kapsıyor; hem yaşamımızdaki yeri hem de temsil ettikleri anlamında. Ve bu temsillerin içinde 'kök'lerimizle bağ da var. Pandemi döneminde pek çoğumuz 'ev'e daha yakın mesafeden ve farklı şekilde baktık, üzerine düşündük ve belki içinde daha önce yapmadığımız şeyleri denedik. Bu vesileyle, Ağustos ayında 15 farklı grubun çalıştığı 'Evin Halleri Atölye Dizisi'ni ortaya çıkaran mimar Nevzat Sayın ile, evin hallerini ve köklerimizle ilişkisini konuştuk. Bence kök salmakla evin hala bir ilgisi var. Geçici evler, tüp evler, bir rezidansta yaşamak veya hayatın belli bir döneminde bir lojmanda yaşamak gibi ihtimaller de var. Ama 'ev' bana göre öncelikle, uzun bir zamanı orada geçireceğimizi, oraya yerleşeceğimizi anlatıyor. Ev ile yerleşmek arasında çok önemli bir bağ var. Dolayısıyla ev konusu gündeme geldiğinde, onun kalıcılığı, geçiciliğinden daha önemli bir kriter. O yüzden kısa süreliğine dahi olsa hemen kendimize ait objeleri oraya yerleştirmeye başlıyoruz ve o mekanı kendimize benzetiyoruz. Yani ev, kalıcılıkla ve yerleşmekle çok ilgili. Hala öyle... Bu yerleşmekle ilgili değil, yerinden edilmekle ilgili aslında. Bu durumda ortada ev kalmıyor ki... Ev yerleşmekle ilgiliyse, yerinden edilmek de evinden uzaklaşmakla ilgili. Dolayısıyla burada konuşulan bir yoksunluk hali oluyor. Evin varlığından değil, yokluğundan bahsediyoruz. Bence bu tip evleri belirli bir süre için kullanışlı mekansal organizasyonlar gibi düşünmekte yarar var. Orada da belli türdeki insanlar için ortalama bir beğeni üzerinden belirlenmiş birtakım nesneler ve mekan kurguları var. 'Stüdyo ev' bizim ev anlayışımızda hiç yoktu. Ancak hayatlar değişince, yanı sıra Türkiye'nin ekonomisinin çok önemli bir bölümü inşaat sektöründen sürmeye başlayınca ve inşaat sektörü daha çok alıcıya ulaşmak isteyince küçük evler ortaya çıktı. Örneğin bir firmada yöneticilik yapan, 30'lu yaşlarında, henüz evlenmemiş, tek başına yaşayan birinin bir yere 'yerleşme'sinden bahsedemeyiz, eğer evi ve mekanı kullanmak konusunda çok özel hassasiyetleri yoksa. Bu durumda onun sığınacak bir yere ihtiyacı var. Dolayısıyla ilk sorundaki cevaba dönüyorum. Ev, en geniş anlamda bir sığınak haline geliyor. O kişinin gittiği ve nasıl bir hayatı varsa, onu yaşadığı yer oluyor. Bundan bir zaman önce 'stüdyo ev' bulmak diye bir konu yokken, şimdi de bulamamak gibi bir durum söz konusu. Bir yandan da bu tip evler, etik olarak bazı problemlere sebep olduğu için hiç odası olmayan değil, 1+1 gibi bir statüye oturtulmaya çalışılıyor. Dolayısıyla ülkenin ekonomik koşulları, o ekonomik koşulların uzantısı olarak gelişen inşaat, tekstil, kaplama, mobilya, yapı malzemeleri gibi sektörlere bağlı gelişiyor tüm bunlar. Mesela, bir anda taş, ahşap, çini gibi görünen seramikler beliriyor ve her şey 'mış gibi' oluyor. Bunların toplamından oluşan şey de sonuçta 'ev'miş gibi oluyor. Yoksa bunların 'ev' olduğunu söylemek bence kolay değil. Az önce konuştuğumuz gibi, 'ev'in uzun süreli ve kalıcı olma özelliği bence zamanla değişen değil, daha da güçlenen bir şey. Bugün bunların yaşanıyor olması, diğerini ortadan kaldırmıyor, aksine daha kıymetli hale getiriyor. Bunun için de insanlar ellerine geçen ilk fırsatta tekrar onu gerçekleştirmek istiyorlar. Mimarlar iyi bir ev yapıyorlarsa eğer, o evin ne kadar başkasının, ne kadar o mimarın olduğu birbirine karışır. Benim için de bu böyle, yakın arkadaşlarımdan bildiğim kadarıyla da... Ev o kadar özel ki... Bir fabrikayı bu şekilde üretemezsin. Ama bir evi böyle üretebilirsin. Bir mimarın, zihnini değil, bizzat kendi kendini en çok var ettiği konulardan biridir ev üretimi. Mimarlar yaşama anlayışını, beğenilerini, kendi evinde görmek isteyeceği şeyleri başka insanların evine doğrusunun o olduğunu bildiği için koyar ve bence mimarlar başkalarına olsa da kendileri için gibi yaparlar. Bazen bunu bırakmak çok zor olur. Bunun altında yaşadığımız yerlerin 'ev'e benzememesi yatıyor. Pandemi sırasında da fark ettiğimiz gibi; bu yerlerde balkon yok, asansörden çıkıyorsun ve bir tarafta bir dairenin, diğer tarafta öbür dairenin kapısı bulunuyor. Karşıdaki merdiven yangın çıkışı olarak kullanılmıyorsa onun da bir kapısı var. Doğru dürüst gün ışığı almayan, gün ortasında bile karanlık, berbat yerler... İnsan evine böyle gelmemeli bence. Kapıyı açtıktan sonra dünyanın en harika mekanına gelecek olsan da, bu bence kötü bir eve giriş şekli. Bu süreç insanları fark etseler de etmeseler de, bulundukları yerden uzaklaştırıyor. İnsanların bir bölümü bunu anlıyor, bir bölümü de anlamasa dahi hissediyor. Ve bu büyük bir algı. Girdiğin evde balkonun ve terasın da yoksa, balkonlar kapatılmışsa, birdenbire kapıyı açtığında gördüğün karşı apartmandaki diğer ev çok da iç açıcı bir manzara değil. Tüm bunları üst üste koyduğunda buradan bir 'ev' üretemiyoruz. Bir yandan da herkes daha sessiz, sakin, kalıplara girmeden kendisiyle kaldıkça, geriye doğru düşünmeye başladı. Sonuçta ileri doğru yaşasak da, geriye doğru anlarız ne yaptığımızı. Dolayısıyla bu, insanlara 'biraz saçmaladık galiba' diye durup düşünmek için gerekli arayı verdi. Asıl zor olan, bundan sonraki cümleyi kurmak. Bir şekilde uyanma ve yanlış bir şeylerin peşinde olduğunu fark etmek kolay. Sonra yapacağın ise tuhaf bir şekilde o yanlış olan şeyi kendine, bildiğin şeye benzetmek oluyor. Umarım biraz daha sessiz, sakin, telaşsız bir biçimde düşünebiliriz. Diğer yandan inşaat sektörü bence bu konuda bizi rahat bırakmayacak, kendine yeni kazanma yollarını yine bulacak. Sonuçta ülkenin ekonomisi buradan ilerliyor. Bunun sonucu da tuhaf bir kısır döngü başlayacak gibi geliyor bana. Dolayısıyla çok iyi bir şey görmüyorum burada. O nedenle de 'Evin Halleri'ni ortaya attıktan sonra, bunun ve bunun düşüncesinin peşinden gitmek iyi olur mu, söyleyecek bir lafımız var mı diye merak ediyorum doğrusu. 'Evin Halleri' atölye serisi üzerine konuşmaya başlamışken, atölyelerde nelerin ortaya çıktığını, tartışıldığını merak ediyorum. Az önce değindiğimiz gibi 'ev', pandemi döneminde yeniden ve daha farklı açılardan düşündüğümüz, uzun zamandır görmediğimiz şekilde baktığımız bir yer oldu çoğumuz için. 'Evin Halleri' de buradan çıktı sanırım. Çalışmada sona geldik. Aslında yapılana, 'burada konuştuğumuz şeylerin biraz daha kapsamlı ve başka düşünceler içinden geçirilmiş hali' denilebilir. Çalışan toplam 15 grup var ve bizim grupta mesela, az önce söylediğim gibi balkonların, terasların, verandaların olmadığı hallerden hareketle, 'evin ara yüzleri' diye bir şey tanımladık. 'Ara yüzler antikitede neydi, ne tam içeride ne tam dışarıda olan yarı açık mekanlar nasıldı, etnisite tüm bunları nasıl etkiliyor?' gibi konularla ilgili çalışıyoruz. Örneğin 'Mardin gibi bir yerde, Müslümanlarla Süryanilerin evleri iklimle mi değişiyor, yoksa inançla mı? İklim kabuğunu, kütlesini değiştiriyor, inanç içini mi düzenliyor?' gibi sorular üzerine tartıştık. Üçüncü mesele de evin modernize edilmesi. Modern yapılar diye adlandırdığımız balkonsuz apartmanlardan daha önce, erken modern sayılabilecek dönemde nasıl bir yapı olduğuna baktık. Akdeniz ikliminde yarı açık bir mekanı olmayan bir evde yaşamak çok anlamlı değil. Dolayısıyla 'Neyi, nerede bıraktık?' sorusu geldi aklımıza. Diğer atölyelerin tartıştığı, çalıştığı konularla birlikte, çalışmanın bütünü çok geniş spektrumlu oldu. 'Ev' aslında bir kavram değil, bir 'şey'. 'Evde yaşamak' bir kavram. 'Evde olmak', 'evde olamamak', bunların hepsi birer mesele. Evin kendisi ise bir 'şey'. O nedenle üzerine konuşmak bana çok cazip geliyor. Kendisi orada duruyor çünkü. Gelecek neye benzeyecekse, evler de ona benzeyecek. Çünkü evler hemen değişiyor. Kimin aklına gelirdi bir alışveriş merkezinde oturmanın enteresan olacağı. Pek çok kişi buralarda yaşamayı seçiyor. Orada olmak bir prestij, güvenlik konusu haline geliyor. Bu güvenlik meselesi işin tadını kaçırmış durumda. İnsanlar kendilerine benzeyenlerle ve başkalarının onları koruduğu mekanlarda yaşamak istiyorlar. Bunun nereye kadar gideceğini, salgının bu anlamda bize bir şeyler öğretme ihtimali olup olmadığını kestirmek gerçekten çok güç. Şu anda İstanbul'da satılmayı bekleyen iki milyon konut olduğunu biliyoruz. Bu kadar konuta ihtiyacımız var mı gerçekten? Sonuçta inşaat sektörünün yüzde 90'ı 'ev', daha doğrusu 'konut' yapıyor. Ev olabilmesi için bir aşama daha kaydetmesi gerekiyor. Aslında bu açıdan senin biraz önce sorduğuna dönersek, tam bu noktada 'ev' nesneden çıkıp bir kavrama dönüşebilir. 'Konut' olduğunda nesne halini alıyor. Yeni Kökler 'Fashion Editorial' serisinden Efes sayfalarına buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-kokler-gocebe-oznel-ismail-gezgin-dort-disiplinde-koklere-bakis-34", "text": "Sosyolojiden coğrafyaya, tarihten etimoloji ve filolojiye varana kadar birçok bilim dalından beslenen arkeolojiden yola çıkarak sorduğumuz sorular ve sorguladığımız 'kök' kavramını şu sıralarda yeni kitabı 'Homo narrans ' raflarda olan arkeolog ve yazar İsmail Gezgin ile konuştuk. İnsanlığın kültürel geçmişini, kültürlerin değişimini ve birbirleriyle ilişkilerini incelerken, köklerimizi sorgulamak ve köklerimizden yola çıkarak mitler, masallar ve hikayeler arasında kaybolmaya karar verdik. İsmail Gezgin'in arkeolojiyle ilgisi, ilkokulda, Köy Enstitüsü mezunu öğretmeni sayesinde çevre köylere yaptığı gezilerle başladı. Bu gezilerden aklında kalan Hitit metinleri, kabartmalı taşlar ve heykel parçaları, onu kökleriyle ilgili düşünmeye ve araştırmaya -veya diğer bir deyişle köklenmeye dair sorunlarını deşmeye- itti. Kendisi bu durumu Belki de o yüzden köklerle bunca ilgili ama kendisi hayli seyyar olan arkeolojiye ilgi duydum cümlesiyle açıklıyor. Köklerinden ayrı düşme arzusu, köklenmenin kendisini ve kimliğini sabitleme duygusu, İsmail Gezgin'i göçebeliğe yakınlaştırdı. Gezgin, özellikle son yıllarda bütün çabasının köksüzlüğe ulaşmak olduğunu söylüyor ve son iki yıldır da kelimenin tam anlamıyla 'göçebe' yaşıyor. Farklı coğrafyalarda köklenmemeye gayret ederek kısa süreli yaşamlar kurarken, pandemiye toslayanlardan o da. Hareketsizliği zorunlu kılmaya başlayan pandemideki tercihi, bu yazıya da adını veren nev-i şahsına münhasır yaşam biçimi 'göçebe öznelik'ten yana olmuş. Gezgin'e göre bireyler olarak kendi hayatlarımızı yaşamıyoruz. 'Yaşam' dediğimiz büyük sarmal, içerdiği tüm değerler, kurallar ve kimliklerle geçmişin ürünü. Bireyler kendi kararlarıyla tercih ettikleri anlam evreni içinde yaşamıyorlar. Kendi hayatlarına tasarrufları yok denecek kadar az. Köklenmiş olan kültür, kimseye sormaksızın içine doğan her bireye kendi uygun gördüğü yaşam biçimlerini dikte ediyor. Bireyler çoktan seçmeli bir tercihle, daha önce deneyimlenmiş olanlar arasından kendilerine en uygun olanları seçebiliyor. İçinde bulunduğumuz yaşam evreninin, ahlak anlayışı, inançları, geleneksel ve toplumsal değerleri bizim karar vererek oluşturduğumuz bir dünya sunmuyor. Her birey bu değerler dünyasını uygulamakla yükümlü olunca hayat yaşayanın olmaktan çıkıyor. Her şeyi büyük ölçüde kökler belirliyor. Bu da bizi, köklerimizin şekillendirmekte çok da etkili olmadığı; ritüeller ve alışkanlıklar etrafında akan günlük hayatımızı sorgulamaya getiriyor. Tür olarak insana baktığımızda en büyük köken kırılmasının; tarım, evcilleştirme, yerleşik hayat ve inancın oluşturduğu ve halen içinde yaşadığımız 'uygarlık' olduğunu söyleyebiliriz. Atalarımız, milyonlarca yıllık 'homo' yaşam deneyimini radikal biçimde değiştirmişler. Bu değişim, yeni bir kültür ve yaşam biçimi de dayatmış. Sürekli yer değiştiren insan türü, sabitlenmiş, yer tutmuş, yerlileşmiş. Başka bir deyişle insan, kök salmış. Bu stabil yaşam, insanların hem fizyolojisini ve düşünsel yapısını hem de yaşam biçimini değiştirdi. Başta iktidar ve ideoloji gibi kavramlar olmak üzere pek çok şey bu değişimin bir sonucu olarak yaşamımıza girdi. Ahlak, mülkiyet, mahremiyet, aile, hukuk, savaş, sınıflı toplum bunlardan sadece bazıları ve biz büyük ölçüde bu değişimin getirdiği değerlerin içinde hayatı yaşamaya çalışıyoruz. Gezgin'in yaşamı da işte bu 10 bin yıllık tarım geleneğinin en radikal değerlerinin bulunduğu bir coğrafyada başladı ve sürekli yer değiştirmenin onu özgürleştireceği düşüncesi daha çocukken aklına düştü. Farklı coğrafyaların zihinsel topografyayı da değiştireceği ve farklı düşünmeye iteceğine inancı halen devam ediyor. Mümkün olduğunca kendi sözünü söyleyebileceği, kendi kararlarını yaşayabileceği bir hayat fikri onu cezbediyor. Gezgin'e göre arkeoloji de, benzer diğer bilimler gibi İnsan nedir? sorusuna yanıt arıyor. İnsanın hangi kökten geldiği, uzun zamandır dünyanın tümünü ele geçiren bir tartışma yaratıyor. Hem biyolojik hem de kültürel olarak kaynağını nereden aldığı ve hangi süreçlerden geçtiği bilgisi arkeolojinin temel meselelerinden biri. Kutsal metinlerden arkeolojik çalışmaların ortaya koyduğu maddi kültür kalıntılarına kadar hemen her türlü argüman bu tartışmanın içinde yer alıyor. 19'uncu yüzyıldan 20'nci yüzyıl ortalarına kadar egemen olan arkeoloji anlayışı, etnik kimlikleri araştırma konusu haline getirmiş, insanları renklerine veya yaşam biçimlerine göre sınıflandırmış, hiyerarşik bir sıralama sunmuş. Başta Avrupa felsefesi olmak üzere düşünsel yapı da bu ırkçı yaklaşımı desteklemiş ve hatta körüklemişti. Ardından gelen I. ve II. Dünya Savaşları bu 'bilimsel' düşüncenin ürünleri olarak insan davranış repertuarı içine dahil olmuştu. Milyonlarca kişinin aşağılanmasının ve hatta öldürülmesinin 'bilimsel verileri' arkeoloji gibi bilimler tarafından üretilmiş ve bu bilgiler insanların düşünsel ve algısal yapılarını da etkileyerek yaşamlarını bunlar üzerine kurmalarına yol açmıştı. Ancak özellikle 1960'lı yıllardaki radikal itirazlar ve '68 kuşağının eylemleri, ilerleyen yıllarda arkeolojinin de dahil olduğu bütün bilimleri etkisi altına almış, eleştirel çalışmaların çıkmasına vesile olmuş. Bugün çok daha eleştirel ve çoklu yaklaşımlar, bu ırkçı akımları büyük ölçüde geride bıraktı ve hatta insanı merkeze alan 'türcü' bilimsel düşünceleri de kendine getirme mücadelesi veriyor. Evrimsel yapı içerisinde, diğer canlılarla birlikte harmonik bir yaşam kurma amacı bilimsel yaklaşımları da etkisi altına alıyor. 19'uncu ve 20'nci yüzyıllarda 'devrim' olarak olumlu etiketlenen tarım, hayvancılık, yerleşik yaşam gibi değişimler, bugün içinde yaşadığımız problemli dünyanın sorunlarının kaynağı olarak görülmeye başlandı. İnsan türünün açgözlülüğünü tetikleyen tarım ve hayvancılığın, günümüz problemlerinin pek çoğunun başlangıç noktası olduğunu ileri süren çalışmaların sayısı hızla artıyor. İşte tüm bunlar, Gezgin'e göre arkeoloji sayesinde hayatımıza giren yeni bulguların bizimle ve kökenimizle ilgili söyledikleri. Ortaya çıkan yeni bulgular, kökenimizi ve köke bakış açımızı değiştiriyor. Bugün anlattığımız mit, masal ve hikayelerin önemli bir bölümünün de geçmişte köklendiğini ve uzun bir zaman yolculuğuyla günümüze kadar ulaştığını tespit etmek artık zor değil. İnsan, konuşmaya başladığından itibaren anlatmaya koyulmuş ve hatta bu tür sözlü öyküleri aktarabilmek için dilini şekillendirmiş. Tüm bu dilsel ürünler, insanın kim olduğu üzerine kurulu; tek dertleri bu temel sorunu tanımlamak ve bu tanımı hem zamansal hem de mekansal olarak yaymak. Özellikle mitler de arkeoloji gibi İnsan nedir? sorusuna yanıt bulmaya çalışılan anlatılar. Bunların iddiası evren kurmak ve bu evren içinde insanın yerini belirlemek, diğer canlılar arasındaki kimliğini, konumunu inşa etmek. O yüzden her şeyi içine alacak dilden bir evren, mitlerin en temel ve doğal içeriği. Dünyanın, tanrıların, insanların ve diğer şeylerin nasıl var olduklarıyla başlayarak insanı çevreleyen anlam dünyasını kelime kelime örer. Bu büyük mistik evren anlatısı bir dolu küçük ve birbirleriyle bağlantılı mitten ibarettir ve bir külliyat oluşturur. Masal ve benzeri anlatılar ise kültürü taşıma görevi üstlenmişlerdir. Daha bebekken kendilerini dinleyen miniklerin kulaklarından girerek, onların zihinlerinin temel yapılarını inşa ederler, hem de hiç kimse bunun farkında değilken. Kökenden, kaynaktan gelen tüm veriler bu dilsel ürünler sayesinde bireylerin algılarını etkileyerek yaşamını işgal ederler. Bu yüzden Gezgin'e göre Bildiğimiz, düşündüğümüz, inandığımız, yaşadığımız bizim midir? sorusu önemli. Çünkü insanlığın oluşturduğu bu uygarlık aktarım üzerine kurulu ve binlerce yıllık deneyim, mitler ve masallar yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılarak, herkesin benzer bir yaşamı deneyimlemesini sağlıyor. Gezgin'in ' ' başlıklı yeni kitabı, tümüyle bu soru üzerine kurulu. İnsan konuşarak kendine, kimliğine, evrim ağacındaki yerine yabancılaşmış, evrenden ve diğer canlılardan ayrışmış. Ancak aynı dil yetisi ona kendi özlemini duyduğu, ontolojik ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir olanaklar dünyası sunmuş. İnsanlar daha en başından itibaren kendi kimliğini kurgulayabilmek için mitler, masallar, hikayeler anlatmaya başlamış. Kimliğini kendi iradesi ve diliyle inşa eden yegane canlı haline dönüşmüş. Doğanın ona verdiği kimlikten uzaklaşıp doğayı ve doğasını 'ötekileştirmiş', ondan kurtulmanın mücadelesini vermeye başlamış. Fakat en ilginç olanı -kitapta detaylarıyla okuyabileceğiniz üzere- neredeyse hep aynı şeyleri anlatmış. Gezgin, bu kitabıyla sorduğu İnsan ne zaman mit anlatmaya başladı ve ne anlatarak başladı? sorusuyla da bir noktada kökeni sorguluyor. İnsanın ne olduğu ve dünyadaki konumu üzerinden mitler, masallar ve hikayelerin bize köklerle ilgili ne söylediğini keşfetmek için İsmail Gezgin'i okumanızı tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-kokler-istanbul-aynilasmanin-cazibesine-karsi-koklerden-goklere", "text": "Yaratırken köklerinde keşfe çıkan İstanbul merkezli sanatçılar ve tasarımcılar, geniş kadrajda, aynı ormanda kusursuz ahenkte, birbirlerinden habersiz, kendi aralarında sessiz bir uyum içinde. Cilalanırken aşınan kavram globalizm, bazen tek ses yoğunluğunu artırıp, köklerden koparma riskini taşıyor. İşte o zaman heyecan vermesi gereken ne varsa öz ritmini kaybediyor, aynı gibi oluyor. İlhamının geniş bir yelpazeye tekabül ettiğini söyleyen mimar, akademisyen ve sanatçı Sinan Logie (47) son yıllarda sürekli İstanbul'un çeperlerinde uzun yürüyü ler gerçekle tiriyor ve gözlemlerini hem akademik çalışmalarını yönlendirirken hem de sanat üretiminin kaidesini oluştururken kullanıyor. Sinan, resimden, heykele ve yerleştirmeye kadar geniş bir alanda üretiyor. 'Akışkan Yapılar' başlığı altında yeni fazlarla 2014'ten bu yana ürettiği tüm işleri hayatının zihinsel durumlarıyla bağlamaya çalıştığını söylüyor: Bu üretim, İstanbul'da deneyimlenen kentsel durumların, bir dı a vurumu. İmgeler ve deneyimler çok farklı ölçeklerde. Bir mimari detaydan, bir gecekondu mahallesinin ara sokaklarına uzanan mekanlar... Her zaman bir gerilim, bir sürtünme hissi ortak nokta diyor. Sanatçı, Bu yolculuk esnasında, malzemenin üretim sürecindeki bozulmalarına izin verilir. Bu noktada, eylemlerimizin bıraktığı izler, yani kişisel sorumluluklarımız sorgulanır diye ekliyor. Bu kişisel sorgulama, tek sesin içinde fark yaratabiliyor. Süreçler hep birbirini besliyor. Sorguluyoruz, düşünüyoruz, konuşuyoruz. Bütün olurken tek kök yok, zenginlik de buradan geliyor. Mesela 24 yaşındaki moda tasarımcısı Arda Paris Akay'ın ikinci ismi, Anadolu coğrafyasındaki en önemli mitolojik karakterlerden biri olan Truva Prensi'nden geliyor. Ailesinin her kolu, farklı bir Doğu Avrupa ve Balkan ülkesinden. Adını, Balkanlarda bir nehirden alan 'Drina' (Kış, 2019) koleksiyonunda farklılıklar ve benzerlikler bir arada. Ama Arda, İstanbul'da doğmanın şansını hissediyor. Doğu ve Batı olarak sentezlediğim köklerim, ürettiğim her şeyin nedenselliğinin içselleştiği büyülü ve Doğu mistisizmi zenginlikleriyle bezeli geleneklerimin bir kabuğudur. Anadolu ve Balkan kültürünün gelenekleri sürprizlerle dolu bir kapan gibidir. Bu haliyle sizi uçan halıyla Binbir Gece Masalları'ndan günümüze getiren büyülü bir yolculuk yaparsınız. Benim yetiştiğim coğrafya, antropolojik bir başlangıcın mihengidir. Göbeklitepe'den Zeugma'ya uzanan surlar ve sırlarla dolu bir habitat... İznik çinilerinden, Selçuklulara, Hititlerden Asur'a sonsuz bir arşivin içinde yaşamanın yaratıcı sürece yaptığı doping açısından çok şanslı olduğumun da farkındayım diyor. Yaratıcı çıkış noktası, okurken de duyulara hitap ediyor: Doğu baharatlarını Balkanlardan gelen soğuk hava dalgasıyla birleştirirken, Batı gelenekleriyle füzyonlamak! Bir diğer moda tasarımcısı Tanyeli Erdem (28) koleksiyonunda 'Akdeniz kültürünün duygularıyla hareket eden, rahat ve her koşulda mutluluğu yakalayabilen insanlar' ile buluşuyor. Ve Her ne kadar tek sesi dinliyor gibi görünsek de bu coğrafyadan çıkan gerçek işler köklerimizden gelen bilginin yoğrulmasıyla ortaya konuyor derken, The Kid koleksiyonundaki kırkyama kullanımını, şalvar pantolonlarını ve köklerinden gelen renkleri örnek gösteriyor. Genç tasarımcılardan Selina Alp (25) ise beş etnik karakteristiği miras aldığı ailesinin kökleriyle tasarım sürecinde kendine meydan okuyor. Köklerimden bağımsız bir şey tasarlayabilir miyim? deyip, köklerini ilk bakışta görünür kılmadığı koleksiyonunun baş kahramanını anne tarafından gelen kökleriyle Rus bir boksör olarak seçiyor. Köklerimiz farkında olmasak da orada, vurgulamasak da bir yerde hissediliyor, keşfettikçe şaşırtıyor ve belki de en zorlu kısımda, yani yaratımda sahneye çıkıyor. Bir başka moda tasarımcısı Merve Ulu (29) kökleri veya bir başka kültürden etkilendiği süreçleri, globali takip etse de ona tam anlamıyla sadık kalmayıp, etkilendiği detayları hayal ettiği karakterlere dönüştürüyor. Kökler öyle işlevsel öyle zengin bir vizyon sunuyor ki; Merve onlara tutunmak yerine, 'onlardan ne öğrenebilirim veya neye dönüştürebilirim' konusuyla ilgileniyor. Mesela koleksiyonunun ilhamı Barış Manço'nun 'Kul Ahmet'in Ceketi' adlı şarkısı. Merve, ceketini sırtına gömlekle takım olsun diye değil, kefen vazifesi görmesi için giyen, mahalleli kahvede muhabbet peşindeyken işinin başında olan 'Kul Ahmet'i betimlerken, çalışmanın ve emeğin değerinin büyüklüğünü vurguluyor. Zamansız dinlenen bir şarkı ya da anneanne evinde geçirilmiş birkaç gün onun için sağlam ilham kaynakları. Hayatın arşivi, modern zamanlarda yankılanıyor; ortaya çıkanlar İşte ben!\" diyor. Fotoğraf sanatçısı Yusuf Sevinçli (40), foto grafik estetiğini 'hijyenik, cilalanmış, stüdyoda yapılmış pop müzik gibi' değil tam tersine 'hayatın içinden, organik, direkt ve canlı dinlendiğinde gerçek etkisini hissedebileceğiniz punk rock gibi' diye tanımlıyor. Siyah beyaz, yüksek kontrastlı, bol grenli fotoğraflar, hala analog makinelerle film çekip, karanlık odada baskı yapan bir fotoğrafçı olarak bunların karşılığını da çiğ, ham ve gürültülü gitar-bas-davul power üçlüsünde görüyor. Wim Wendersin bir röportajında \"Rock olmasaydı, yönetmen değil kravat takan bir avukat olabilirdim'' demiş; Yusuf ise Rock köklerim olmasaydı, fotoğrafçı olamazdım diyecek kadar etkiyi benliğinde hissediyor. Sanatçı Bora Akıncıtürk'ün (38) çizimleri ergenliği, çocukluğuyla ilişkili. Yaşı ilerledikçe hatıralarının rolünün arttığını söylüyor. Bu da belki tek seslilik yoğunluğunda kendi olabilmesine imkan veriyor. Kökleri sadece ırk, memleket olarak değil, cinsel kimlik, genetik özellikler, kültür, aile gibi kimliğini oluşturan her şey olarak düşünenlerden olduğu için, ilham ve üretimde köklerin öneminin farkında. Bir tuval üstünde veya yeni koleksiyonda bir cekette, belki genlerden, belki de deneyimlerden bir çağrı yaratım sürecinde gizli bir başrol oynuyor. Nihai eserin kapılarından biri köklere açılıyor. Onun bile Dünya'da bir kökü, toprağı var."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-kokler-koklerini-yaninda-tasiyan-adam-dort-disiplinde-koklere-bakis-24", "text": "Kök ve insan kelimeleri beraber kullanıldığında aslında bir analoji yapıyoruz. İnsanın ağaç gibi fiziksel bir kökü yok belki. Ama bununla birlikte kendisini, yerlere, insanlara, olaylara bağlayan, bir yere bağlanmasa da kendisinden dışarı taşan, bazen de kendi içine doğru büyüyen görünmez bir yapı var sanki. Belki de bu kök konusu, doğduğumuz yerde oluşmaya başlayan veya genlerimizle gelen ve alegorisini yapmayı sevdiğimiz bir güzelleme. Bahsettiğimiz bu kavram belki aidiyet duygumuzla alakalı, belki de her insana göre değişen ve insanın karakterinin aynası olan bir sistem. Herkesin kökü dünyanın başka bir coğrafyasında atılıyor, orada veya başka yerlerde büyüyor. Bazı insanların yaşamı, dünyanın bir köyünde başlayıp yine orada son buluyor. Bazı insanlar ise dünyayı kendi köyleri yapıp, her yeri karış karış geziyor; her toprağa kök salıp, her topraktan farklı vitaminler alıyorlar. Ama unutmayalım ki bazı ağaçlar da bazı topraklarda büyümüyor. Kenya, Amazonlar, Brezilya, Peru, Türkiye, Irak, Kongo, Madagaskar, Amerika, Benin, Sri Lanka, Mısır. Ve bir ay sonra da Yemen. Bunlar, Philippe'in iş nedeniyle en çok yaşadığı yerler, yaşamakla gezmeyi birbirinden şöyle ayırıyor: Bir uçak bileti alıp bütün dünyayı gezebilirsiniz. Bu, bir şeydir ama gezmekle bir ülkede yaşamak arasında fark vardır. Bir yerde yaşadığında o kökler gelişir. Peki yeni bir yere gittiğinde ne oluyor diye soruyorum. Yaşadığım ülkelerde gelişmeye devam etti bu kökler. O ülkelerden geçmek değil orada yaşamak. Kültürü anlamak, ilişkiler kurmak seni beslemeye devam ediyor; sana, hayata dair bir enerji veriyor. Kişiliğin devamlı gelişiyor. Her canlı evrilir, aksi halde yok olur. Bu önerme insan için daha az dramatik ama yine de geçerli. Bu bir zenginleşme süreci, hayata başka perspektiflerden bakıyorsun ve o başka perspektifleri başka köklerde büyütmüş insanlarla karşılaşıyorsun diye yanıtlıyor. Ve Philippe bu farklı kökleri görebilmenin insanların çektiği acılara dair merhamet duygusu geliştirdiğini, iş hayatında insani durumları, savaş ve acı gören insanları bu sayede daha iyi anladığına inanıyor. Belki duymuşsunuzdur, birbirine yakın yerde duran ağaçlar birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılarlarmış. Ağaçlar birbirleriyle konuşup, kimin daha çok suya ihtiyacı olduğunu anlarmış. Yeterli suya sahip ağaçların kökleri tasarruf yapıp, ihtiyacı olan ağaca verirmiş o suyu. Pek çok farklı ülkede yaşasan, her seferinde yeniden başlasan, köklerin nerede olurdu? Bu belki de öyle bir kök ki artık toprakta değil de kendi üzerinde büyüyordur. Dallanıp budaklandığı spesifik bir yer yoktur ve her yerden, her şeyden besleniyor, her yerde büyümeye devam ediyordur. Ama insanın bir parçası da hep bir yerlerde kalıyor çünkü işin içinde başkaları var. Karşılaştığın insanlar o farkı yaratıyor, harika yerler görebilirsin. Bunlar önemli ama unutulmaz anları yaratanlar, insanlarla yarattığın o bağlantı. 'En büyük zenginlik tanıştığım o harika insanlar' derim hiç düşünmeden diyor Philippe. Kendi kendime köklerimi yanında taşıma cesaretini ne ölçüde gösterebilirim diye sorarken düşünüyorum da kökler gerçekten gitmiyordur belki. Kökleri, insanın üzerindedir ama bir yandan da onları bırakıyorsundur bazı insanlara ve yerlere. Mesela Philippe ile çalıştığım beş yıllık süreçte bana öğrettikleri ve gösterdiklerinin üzerimde bıraktığı kökler, hayatımın sonuna kadar benimle gelecek. O, dünyanın neresine giderse gitsin, aslında aramızda uzanan görünmez pasajlar olacak, ben de onlardan yenilerini çıkaracağım. Ve o kökler aracılığıyla onunla iletişim kurmaya devam edeceğim. Yemen'e veya Mars'a da gitse. Birimiz, kendi suyu azaldığında diğerinin suyundan tasarruf etmeye devam eder. Ve belki de bu insan olarak bizim şansımız şu: Evet ağaçlar gibi köklerimiz var ve bu köklerin bir kısmını yanımızda götürebilir, gittiğimiz her yerde büyütmeye devam edebiliriz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-kokler-saat-evreninde-1970ler-ve-otesi", "text": "1970'ler modern saatçiliğin ikinci Rönesans'ını işaret etmesi açısından önemli. Köklü olmalarıyla övünen saat firmaları demiştik hatırlayacaksınız, işte onları o yıllara hiçbir şey yıkamamıştı ta ki Japonlar pilli saat teknolojisiyle çıkagelene dek. Buharla gelen endüstri devriminin 'Kükreyen 20'ler' isimli bir döneme damgasını vurması -üstelik de her alanda- boşuna değil. Üretimin adeta zirve yaptığı bu dönem boyunca ve ertesinde tasarım, teknoloji, üretim gittikçe demokratikleşti. Bu durum geçtiğimiz yüzyılın sonlarına yaklaştıkça başka türden ihtiyaçlara yol açtı. Biz zenginleştikçe sunulan ürün ve hizmetler çeşitlendi. Teknoloji ise onları daha geniş kitlelere yaydı. Bundan belki de nasibini almayan tek alan olan saat yapımı, hala el emeğine tabiydi ve satın almak biraz masraflıydı. İsviçreliler tarafından geliştirilmiş olsalar da, Japonların mükemmel hale getirdiği Quartz mekanizmalar sayesinde tüm dünyayı ucuz ve neredeyse kesin bir şekilde şaşmaz saatler kapladı. Haliyle bu dönemde emektar İsviçreli ustaların kapısına kilit vurulan atölyelerine, zamanla büyük saat firmaları da katıldı. Tarihleriyle ve kökenleriyle gurur duyan İsviçre saat endüstrisi yetkinliğini o güne dek hep kronolojiyle ölçüyordu. İşte bu dönemde silkelenen markalar için saat yapımının kuralları değişti ve bir devrime eşlik eden sessiz bir isyan düzeni kurulmaya başladı. Soğuk Savaş dönemini oldukça yaratıcı bulanlar arasındayım. Teknoloji ve geride kalma korkusu insana neler yaptırıyor değil mi? Özellikle tasarımın teknolojiyle dansı ağzımızı açıkta bırakacak ürünlere ve hayallere dönüştü ki bugün bile hayranlık duymamak zor. 1960'larda bizi uzaya götürecek araçların tasarımlarında uzmanlaştık ve uçuk kaçık fikirler ürettik.1970'lerde ve sonrasında ise bunları daha ileri götürdük. Uzayda ve diğer gezegenlerde yaşamayı mümkün kılacak habitatlar düşündük. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin kişisel bilgisayarlara giden yolu açmasıyla bugünlerde hepimizi ve dünyayı dönüştürmeye tam gaz devam eden Dördüncü Endüstri Devrimi'nin tohumlarını bu dönemde attık. Ekonomik darboğazlar, politik kararsızlıklar ve değişimler, iktidar ve istikrar sıkıntıları, kişisel buhranlar ve bunlara eşlik her türden depresyon sonucu çıkan isyanlar bu dönemi kabaca anlatmaya yeterli. Ve tüm bunlar günümüzle ne kadar benzer değil mi? Böyle bakınca disko topu ve İspanyol paça pantolonlar, iki dönemi birbirinden ayırt eden 'neşeli ve naif' unsurlar olmaktan öteye geçemiyor. Bu dönem Quartz mekanizmalar yüzünden sarsılmaz tahtlarından yere düşen İsviçreli markaların çoğu bir daha adları anılmamak üzere yok olmuştu. Kalanlar ise adaptasyon ve regüle ettikleri pazar koşullarıyla bugüne dek gelmiş ve tüketimi belli bir seviyede tutabilmişti. Peki onları o dönem kurtaran ne olmuştu? Cevabı çok basit: Tasarım. O güne dek 'sportif ve lüks' kelimeleri saat tasarımında pek bir araya gelmemişti. Modern hayat hızlansa da saat tasarımları hantaldı ve yanınızda gezdirmekten utandığınız sevgiliniz veya arkadaşınız gibi hissettiriyordu. İşte bu durumu gören akıllı tasarımcıların cesur yöneticilerle işbirlikleri sonucu bugün dünyanın en çok beğenilen, uğruna yıllarca sıra beklenen bazı saat modelleri doğdu. 1970'lere epey benzeyen bu dönemde de akıllı saatler yüzünden aynı kabusu tekrar görmeye başlayan saat firmaları, bu kez duruma hazırlıklı. Firmaların bu yıl sunduğu bazı saatler, ön saflarda endüstriyi savunan şövalyeler. Bu saatlere yakından bakın, çünkü tarih onları yazacak. Bugün tüm dünyada 'spor saat' denince hatta 'saat' denince çoğumuzun aklında beliren marka Rolex; saat de kesinlikle Submariner Date. Her ne kadar bu modelin temelindeki Oyster kasa 1970'lerden çok öncesine tarihlense de, Rolex'in adı ve şanıyla yan yana akla gelen su geçirmezlik özelliğinin perçinlenmesi 1970'lerin başında oldu. Sızdırmaz ilave bir kısım içeren Triplock kurma kolu, 1953'te patenti alınan Twinlock kurma kolunu bir adım daha öteye taşımıştı. Mercekle büyütülmüş tarih göstergeli Submariner Date 1969'da piyasaya çıktığında, insanlar spor bir saatin de gündelik hayatın içerisinde yeri olduğuna karar verdi. Bu anlayış bugün daha kuvvetli şekilde büyüyor ve gelişiyor. O sebeple Rolex, 2020 yılında bu saati tekrar keşfetmek isteyecekler için 41 mm kasa çapına sahip üç farklı model hazırladı. Siyah kadran ve mavi bezellli beyaz altın versiyonla, mavi kadranlı sarı altın ve çelik birlikteliği kasa ve bilezikli olan muhtemelen daha yüksek fiyatlarıyla öne çıkacak. Ama o dönemin ruhunu en iyi yansıtan yeşil bezelli ve siyah kadranlı çelik kasa ve bilezikli model muhtemelen yine yok satacaktır. Hepsi de 300 metreye dek su geçirmezlik özelliğine sahip ve enerjilerini her şeyiyle Rolex'in kendi üretimi olan yeni kalibre 3235 isimli otomatik mekanizmadan alıyorlar. Yaklaşık 70 saatlik güç rezervi sunan bu mekanizma, şoklara ve manyetik alanlara karşı da korunaklı. Bugüne dek Breitling hep pilotlarla yaptığı işbirliği sayesinde bildiğimiz bir markaydı belki. Değişen bir şey olmasa da şunu unutmamalı: Firma, makul fiyat politikası ve orta segment konumlandırması sayesinde birçok kişiye daha ulaştı. Chronomat sportif, aktif bir yaşam stiline sahip olmasının yanı sıra kariyerinde zirveye koşan bir erkek düşünülerek tasarlanmış olacak ki, birçok farklı versiyona sahip. Dönemin sportif çelik saatlerini 1984 yılında ancak yakalayarak mükemmel tasarıma ulaşan ve satışa çıkan Chronomat, o yıldan bu yana birçok farklı tasarım detayıyla karşımıza çıktı. Bu seferki daha zarif bir profille, yine 200 metre su geçirmezlik özelliğine sahip sağlam bir sportif model. 'Şehirli, şık ve güçlü' diye tanıtılması boşuna değil. Bu sözün arkasında duran 42 mm kasa çaplı çelik modellerin bazılarına altın detaylar eşlik ediyor. Eskiden gururlu bir Rus saat markası olan Moser, bugün İsviçre'deki Schaffhausen kasabasında ürettiği sıra dışı modellerle yeniden hayat bulduğu ailenin ellerinde adeta altın çağını yaşıyor. Bu altın çağa damga vuracak modeli ise bu yıl önce bir otomatik Flyback Chronograph mekanizma sonrasında ise bir başkası Centre Seconds ile sundu. Çelik kasa ve bileziğin mükemmel bir harmonisi olan bu model pekala ilhamını spor saatlerin yükselişte olduğu bahsettiğimiz dönemden alıyor. Tasarımcı Marcus Eilinger'ın ilhamını, dönemin en büyük mimari eserlerine imza atmaya yeni başlamış olan Santiago Calatrava'nın hız, zeka ve pratik düşüncenin bir birleşimi olan Zürih Tren İstasyonu'ndan alması boşuna değil. 1983'te biten bu istasyon, içinde bulunduğu dönemin ruhunu gerçekten çok iyi anlatmasının yanında bu harika saate de ilham kaynağı olacak kadar çok yönlü ve estetik. Streamliner, entegre bileziğinin kıvrımlarını el işçiliğine borçlu. Ustalar elleriyle, bileğe tam oturacak bir bilezik yaratmak için sert metali şekillendirirken kasaya herhangi bir kulakla bağlantı yapmamış. Bu da saatin akışkan tasarımını perçinliyor. Sade kadranı çevreleyen yastık şekilli 40 mm çapa sahip kasası, arkasını çevirdiğinizde sofistike mekanizmasını gözler önüne seriyor. Çekici, seksi, hızlı, sofistike ve güçlü... İşte modern bir erkeği tanımlarken anılmasını isteyeceğiniz sıfatların hepsini bünyesinde barındıran bir yeni saat modeli. Tebrikler H. Moser & Cie. Şüphesiz bu yılın en önemli saat modellerinden. Bay Muhteşem Laurent Ferrier, bu yıl Nisan ayının sonunda öyle bir modelle karşımıza çıktı ki sadece şunu söyleyebilirdiniz: Tam zamanında! Markayı ve ardındaki büyük saat ustasını tanımayanlar için kısaca 'yaşayan bir efsane' demek yeterli. Abraham Louis Breguet modern saat yapımının kurallarını yazdıysa Ferrier de onları bir adım daha öteye taşıdı. Grand Sport Tourbillon isimli bu paslanmaz çelik model, firma ve usta için bir ilki teşkil ediyor. Ancak bir ilk olmasına rağmen kesinlikle Ferrier'nin tarzı bir spor model. 44 mm.lik kasa çapını biraz büyük bulacak olanlara hemen hatırlatmak gerek ki bu model hızlı yarışçılara adanmış. Dolayısıyla eldivenli bir elin bileğinde duracak diye düşünebilirsiniz. Bu nereden mi çıktı? Laurent Ferrier 1970'ler boyunca meşhur 24 Hours of Le Mans otomobil yarışlarında tam yedi kez yarışmış. Ve nihayetinde 1977 yılı ona zafer getirmiş. İşte o zaman yanında olan arkadaşı François Severin, bugün ustasının adıyla anılan bu butik şirketin yöneticisi ve marka, yılda sadece birkaç tane saat üreten bir saat atölyesine sahip. Saat ustası yarışlarda hissettiklerini saatlerine de yansıtmaya çalışmış. Bu model 'hissetmek' kelimesinin karşılığı. Porsche 935T üzerindeyken yolu hissettiğini hatırlıyormuş Ferrier. Bu duyguyu, Grand Sport Tourbillon isimli bu paslanmaz çelik modelin bilekte bırakacağı hisle eş tutmak istemiş. Ferrier'nin bu harika ve atölyesi için sıra dışı çizgideki spor aynı zamanda seçkin saatten sadece 12 adet üretecek olması bile onu efsanevi yapmaya yeter. Bu yeni paslanmaz çelik bilezikle beraber 41 mm çaplı çelik kasa, gümüş kaplama kadran ve mavileştirilmiş saat kolları ve imleriyle öne çıkan bu kronograf, 46 saatlik güç rezervi sunuyor. Bu da çoğu şehirli erkeğin macera anlayışına uygun bir süre boyunca dayanacağı anlamına geliyor. Çoğumuz yeryüzünde yokken Vacheron Constantin Cenevre'deydi ve yine en iyi bildiği şeyi yapıyordu: Saat. Yaşayan en eski saat yapım evlerinden olan firma, kim bilir bugüne dek kaç sportif saat akımına şahit oldu. Ancak 1970'lerdeki akıma kayıtsız kalması düşünülemezdi ve ondan bekleneceği üzere mükemmel formda bir modeli 1977 yılında 222'nci yaşını kutlamak üzere piyasaya sundu. Reference 222 isimli bu modelini 2016'da elden geçirip yeni detaylar ve kalibrelerle çıkaran firma, bu yıl herkesi şaşırtarak çelik yerine altın bir bilezikli modelle deyim yerindeyse herkesi ters köşeye yatırdı. Kadranın muhteşem mavisi, 41 mm çapa sahip son derece zarif pembe altın kasa ve bileziğe şiirsel bir güzellik katmış. Şimdiden arzu nesnesi olan model ve otomatik mekanizması, firmanın diğer saatlerinde de olduğu üzere mükemmellik garantisi Poinçon de Geneve mührüne sahip. Bu yazı GQ Türkiye Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır. \"Akıllı Saatler mi Klasik Saatler mi? yazısını buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yeni-ritimler-pesinde-oscar-anton", "text": "Birlikte çalıştığım plak şirketinden ayrıldıktan sonra bağımsız bir yola girmeye, müziğimin üretiminden dağıtımına kadar olan sürecin merkezinde ben olmaya karar verdim. Bu sürecin başında annemden ve kardeşimden de destek aldım. Kız kardeşim Clementine ile kaydettiğimiz Nuits D'ete şarkısının klibini annem çekti. Şarkının bu kadar fazla dinlenmesi, her şeyi kendi başıma yapmak için harcadığım tüm çabaların büyük bir ödülüydü. Bu yıldan itibaren ise bana fotoğraf ve video konusunda arkadaşım Lucas yardımcı oluyor. Büyük ekiplerle çalışmak yerine benim vizyonumu ve estetik anlayışımı paylaşan birkaç kişi ile birlikte hareket etmek istiyorum. Yeteneğin bizleri belirli bir noktaya kadar getirdiğini düşünüyorum. En azından kendim için bunun bir çalışma ve kararlılık meselesi olduğunu söylemeyi tercih ederim. Müzik hep hayatımdaydı. Küçük yaşlarda piyano çalmayı öğrendikten sonra lisede birkaç rock grubuna katıldım. Bu konuda çok zorlandığım dönemler oldu ama her zaman müziğimi insanlarla paylaşmak için elimden gelen her şeyi yapma kararlılığına sahiptim. Postcards serisini başlatmadan önce 2020 yılının tamamını her ay yatak odamdan müzik yayınlamak için harcadım. Bu meydan okumadan çok şey öğrendim. Odamda tek başıma çalışarak, yeni fikirleri keşfetmek ve denemek için ihtiyacım olan zamanı yaratmakta zorlanıyordum. Yıl sonunda, son şarkımı yayınladığımda bir sonraki adımda ne olacağını düşünmek için kendime biraz zaman ayırdım. Bu meydan okuma işini sürdürmek istedim çünkü yaratıcılık duygum açısından gerçekten ilginç olduğunu ve yeni şeyler deneme isteğim için iyi olacağını düşündüm. Herkes gibi ben de pandemi süresince yalnız bir şekilde evde kalmak zorunda olmanın acısını yaşadım, bu yüzden sonraki meydan okumada tam tersini yapmaya karar verip yatak odamdan çıkmayı tercih ettim. Yeni insanlarla tanışmayı, seyahat etmeyi ve vizyonumu diğer sanatçılar ve kültürlerle etkileşim içinde deneyimleyebileceğim bir ortam yaratmayı hedefledim. Postcards serisine başladığımda yurt dışından bazı sanatçılarla zaten bağlantılarım vardı. Bir sonraki destinasyonları kovalarken, açıkçası görmek istediğim yerleri, orada tanışmak istediğim sanatçıları düşünüyorum. Müziğimi dinleyen insanların olduğu yakın gelecekte bazı konserler verebileceğim yerleri de hesaba katıyorum. Ama bazen, Türkiye'de de olduğu gibi işlerin beklenmedik bir şekilde geliştiği de oluyor. Mart ayında Zorlu PSM'de verdiğim konserin ardından Nilipek'le tanıştım, postcards serisine İstanbul'dan devam etmeyi planlamamıştım ama çok güzel vakit geçirdik ve yaptığımız şarkıyı o kadar sevdim ki, planları değiştirip yayınlamaya karar verdim. Hayatımın en zengin yıllarından biri olduğunu düşünüyorum. Dünyayı dolaşabildiğim ve tüm bu inanılmaz yerleri, insanları, kültürleri keşfedebildiğim için çok şanslı hissediyorum. Bu sürecin en büyük zorluğu ise gittiğim ülkede istediğim kadar kalamamam. Geri adım atmak zor çünkü gerçekten yoğun bir programın içindeyim. Şarkıyı bitirir bitirmez farklı bir ülkeye geçmem gerekiyor. Ancak bu süreci farklı ülkelerde hayatın nasıl olduğuna dair bir fikir edinmek için inanılmaz bir fırsat olarak görüyorum. Çalışma tarzından müziğinize ne kattığına kadar, her kültürün kendine has özellikleri var ve nereden geldiğinizin, kültürünüzün ne olduğunun ötesinde herkesin yaratmaya dair farklı bir yaklaşımı var. Bu zorluğun en iyi yanlarından biri, stüdyoya neler yaşanacağına dair hiçbir fikrim olmadan girmem. Sanırım temel farklılıklar hepimizin sahip olduğu müzikal arka plan ve mirasta. Birlikte çalışabileceğim müzisyenleri araştırırken birçok şarkı keşfediyorum, bu gerçekten inanılmaz bir deneyime dönüştürüyor işimi. Müziğimi dinleyen ve hayallerime ulaşmama yardımcı olan insanlarla yakın ilişki kurma fikrini gerçekten seviyorum. O insanlar beni desteklemeseydi burada olmayacağımı biliyorum, bu yüzden onlara teşekkür etmek için zaman ayırmak benim için çok kıymetli."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yillar-ziyan-olmadan-fatih-yilmaz", "text": "13 yaşından beri elinde kamera ayağında kaykay olan bir adam var karşımda. Her ikisine de özgürleşmek ve kendini ifade etmek için başladığı bu hobiler zamanla hayatının en anlamlı iki noktası haline gelmiş. Nasıl gelişti olaylar? diye soruyorum. Kaykaya İsviçre'deyken başladım. 87'de İstanbul'a gelince buradaki sokak kültürüne adapte olup devam ettim. Kendi kaykay çeteme logo çiziyor, kayarken elimde kamerayla yeni şeyler deniyordum. Aslında 2001'den beri hem video ve fotoğraf çekiyor hem de grafik tasarım yapıyorum. diyor gülerek. Askerlik kağıdını görene kadar üniversite okumayı düşünmeyen haylaz çocuktum ben. açıklaması beni şaşırtmadığı gibi hikayenin devamını dinleyince o askerlik kağıdını alnından öpesim geliyor. Bölüm tercihini de risk alarak o dönem çok yeni olan bir alan üzerine yapıyor Fatih. Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarım. 2007'de mezun olduğu okulundan, eğitim sisteminden ve hocalarından kıymetli insanlardan çok kıymetli şeyler öğrendim. diyerek bahsediyor. İşin sadece uygulama kısmını değil, sosyolojik tarafını da düşünmesine yarayacak alt yapıyı burada aldığı için kendini şanslı görüyor. Çoğu mezun gibi okul bitince sudan çıkmış balık dönemi yaşadığını itiraf ederek başlıyor kariyerinin ilk adımlarını anlatmaya. Kaykay çetesi için tasarladığı logolar üniversite eğitimiyle birleşince kendini grafik tasarım yaparken ve büyük otellerin görsellerini hazırlarken buluyor. Bir süre çok severek yaptığı bu işin hayatını kazanmak için maddi yeterliliğe sahip olmadığını fark edince reklam ajansı macerasına yatay geçiyor. Tam bu dönemde daha sonra uzun yıllar birlikte çalışıp üreteceği arkadaşı Uçman Balaban'la tanışıyor. Bu tanışıklığın ajans toplantılarında olduğunu zannedenler varsa bir daha düşünsün. Zira ikili halen devam eden dostluklarının temellerini Ataköy Yedinci Kısım Köprü altı Skatepark'ta atıyorlar. Fatih'in Biz hep proje insanıydık. Bir şeyler üretelim ve orijinal olsun heyecanından hiç vazgeçmedik. diyerek özetlediği bu ekip hemen akabinde Türkiye'nin en büyük ajanslarından olan Rafineri'de çalışmaya başlıyor. Dönemin ajans anlayışına ters köşe fikirleri ve risk alan sunumlarıyla patronları Ayşe Bali ve Aslı Yorgancıoğlu'nun dikkatini çeken Fatih ve Uçman'ın en büyük şansı yöneticilerinin de en az onlar kadar açık fikirli olması. Bu iş müthiş gözüküyor yönetmeni kimmiş acaba? sorusunu büyük kitlelere ilk sordurduğu işi Büyük Ev Ablukada'nın Hepsine Ne Fena klibi de bu dönemlere denk geliyor. Biz birbirini internette ilk bulan Punk alt kültürüne meraklı arkadaş grubuyuz diye bahsettiği isimlerden biri olan Bartu'nun klipteki animasyon görüntülerini elleriyle çizmesi Fatih'in tam sekiz ayını almış. 27 bin karelik rotoskop tekniğiyle çizilmiş görüntüden bahsettiğimizi meraklısı için buraya iliştireyim... Tek kişilik dev kadro gibisin! Bu iş senin için bir mihenk taşıdır. diyorum. Bu tamamen bir ekip işi! Güvendiğin ekip olmadan adım atman mümkün değil. Cevabı hiç gecikmiyor. Klip yayınlandıktan sonra Türkiye'deki hatrı sayılır birçok ünlü müzisyenden telefon aldığını da ekliyor gülerek. Bu sektörde başarının sırrını çözüp çözemediğine gelince: Orijinal bir fikrin olmalı ve çok insan tanımalısın. İyi bir fikrin ve onu sunabileceğin mecran yoksa adını duyurman çok zor. Çok çalışmak ve devamlı olarak araştırmak klişelerinin altını uzun uzun çizmeye gerek duymadan devam ediyoruz. kaykay yaparken aynı zamanda anlaşmalı oldukları markalara içerik çıkartıyor ve hayatlarını kazanabiliyorlar. Alışık olduğumuz influencer sisteminin mahallede oluşan özgün ve kolektif bir modeli gibi. Dinlerken kulağa kurması ve sürdürmesi oldukça meşakkatli gelen bu sistemin sırrını merak ediyorum. Türkiye'de insanlar bir sistemin içinde yok olmak zorunda bırakılıyorlar. Ben de bunu kırmayı deniyorum. Bu yüzden Yıllar Ziyanda konumuz hiçbir zaman para değil. Artık sekizinci nesil kaykaycıyı gördüğüm ve senelerdir bu kültürün içinde olduğum için insanlar bana güveniyor. Güven olunca da gerisi geliyor. Kurduğumuz ekip sayesinde daha fazla üretmeye ve görünür olmaya başlıyoruz dediğinde aslında senelerce peşinde koştuğu tutkuları sayesinde ne kadar zor bir şeyi başardığını fark ediyorum. Şehri bomboş bir kanvas, kaykayları rengarenk fırçalar ve Yıllar Ziyan üyelerinin her birini bir sanatçı olarak gören Fatih Yılmaz'ın her daim sınırları zorlayan yaratıcılığı insanı büyüleyen cinsten. Yetenekli ve üretken beyinlerin ayrışarak toplumda kendilerine yer bulmalarına destek veren yönetmenin, Yıllar Ziyanın hikayesini bir dijital platformda anlatacağını duyunca çok heyecanlanıyorum. Fatih sohbetimizin sonuna Her ne yapıyorsan istikrarlı bir şekilde yapmalı, yaptığını çok sevmeli ve cesaret etmelisin. diyerek gelirken ben de kurduğu bu ekibin imza atacağı başarıları daha kimlerin yazacağını merak etmeye dalıyorum. Bu yazı GQ Bahar 2021'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yolculuk-baslasin-ibrahim-selim", "text": "OTOMOBİLE ATLADIĞIMIZ GİBİ CANIMIZ NEREDE İSTERSE ORADA BULDUK KENDİMİZİ. Bir yer hayal edelim, orada yapalım bu röportajı istedim, sağolsun kırmadı beni. Dolayısıyla Allah sağlık versin ya deyip gülüyor. İbrahim Selim'in her zaman gülümseyen ve gülümseten bir tarafı var, belki bu yüzden konukları çağrıldığında koşarak programına gidiyor, ben bu röportajı yaparken bitmesin istiyorum. Dizilerinde reklam araları daha çekilmez oluyor. Bu arada bu sahildeki sohbete ara versem herhalde yapmak istediğim şey kitap okumak olurdu. Hayattaki duruşlarını beğendiğim insanların etkilendiği kitapları bilmek çok kıymetli benim için. İbrahim Selim'den de üç yazar ve kitap ismi aldım. Sanırım okumak için ilk tercihim Naomi Klein olacak; Şok Doktrini. Diğer iki kitabın ismini sonra paylaşacağım sizinle. Oyunculuğa devam ediyordum zaten. O sırada Onedio geldi, beraber bir applikasyon yarışması çalışmak istediler benimle, tamam dedim. Onların istediği aslında kamerayı koy Vlog çek gibi bir şeyken, ben dedim ki talk-show yapıcam. Hiç böyle bir hayalim yoktu bu arada. Zannetmeyin ki, 'abi zaten şakalar yapıyorum, insanlarla da aram iyi, gideyim de talk show yapayım' falan gibi bir şey düşünmemiştim. Arkadaşlarımla beraber bir ekonomik model yaratmak istedim. O zaman kurduğum cümle şuydu; ben hayal gücünden emin olmadığım birçok insan tarafından karar verilen işlerde yer almaya çalışıyorum, onları kısacık odisyon metinleriyle ikna etmeye çalışıyorum. Bu biraz şans, biraz odisyonlara adaptasyon. Fena değilimdir odisyonlarda da, yaptığım en iyi şey sunuculuk değil, oyunculuğu daha iyi yaparım, daha sevdiğim, eğitimini aldığım şey zaten. Kendimi de oyuncu olarak tanımlarım. Profesyonel mesleğim oyunculuk. Program yapımcılığı da yapıyorum. Program da yapıyorum. Seslendirme de yapıyorum, seslendirmeden de para kazanıyorum onlar da benim mesleklerim. Fakat içerik üreticiliği diye tarif edebileceğim şeyler benim olmaya mecbur kaldığım şeyler. Arkadaşlarımla beraber başladık. Herhangi bir insanın yaptığı iş konusunda geride durmasını ya da az para kazanmasını geçinememesini anlayamıyorum. O dönem de öyleydi, sonra dedim ki böyle bir şey yapacağım hadi siz de gelin, sonra gelen parayı paylaşacağız. Böyle başladı. O dönemden sonra programı yapmaya başladım. Ondan sonraki kısımda şöyle bir şey oldu, ben yaptığım işi sürdürme konusunda ısrarcıyımdır. Çünkü hayattaki başarının en önemli nedenlerinden birinin sürdürülebilirlik olduğunu düşünüyorum. Bu sadece iklim krizi, doğa ile ilgili bir şey değil, hayatta kalmak için bütün dünya sürdürülebilirliği konuşuyor. Mesleki anlamda bir yerde kariyer yapmak istiyorsanız, mesleğinizin ve yaptığınız işin sürdürülebilir olması gerekiyor. ALİCE'DE KRAL OLMAK nasıldı diyorum, kral adam olduğunu söyleyerek yine gülümsetiyor. Burada çok kaldık, hadi şimdi bambaşka bir yere gidelim, mesela Arjantin'de devam edelim sohbete. Ülkenin kuzeybatısındaki Salta Bölgesine gidelim. Orada Tilcara adındaki küçük bir köyde Empanada pazarında önce yorulana kadar gezelim. Yeterince acıkınca plastik bir masada oturarak ortak sosları ve baharatları paylaşalım diyorum, hayır demiyor. Yan masadaki dilini bilmediğimiz bir çiftin heyecanlı konuşması dikkatimizi çekiyor, ne konuştuklarını tahmin etmeye çalışıyoruz. Bu tahminleri okuyucunun hayal dünyasına bırakıyorum. Dünyada milyon tane felaket olduğundan, en son yaşadığımız deprem felaketinden bahsediyor. İnsanın kendi içinden çıkıp, başka şeylerle ilgilenmesi gerektiğini hatırlatıyor; hayatı sürdürebilmesi için. Ve oyunculuk mesleğinin, zorlukların üstesinden gelmesini nasıl kolaylaştırdığını anlatıyor. Tatlı bir çocukluktu benimki diyor. Öyle olduğunu büyüyünce anladım. Tatsızlık yaşamadık çünkü iyi insanlardı benim ailem; annem, babam. Rahmetli babanem çok enteresan ve güçlü bir kadındı. Ağırlıklı olarak babanemle vakit geçiriyorduk biz iki kardeş. Bir de erkek kardeşim var benim. Öğrendiğimiz zarafetle ilgili herşeyi, bir Karadenizli kadın olan rahmetli babanemden öğrenmiş olduğumu söyleyebilirim. Mizah duygusu ise ailemde herkeste var, biz Arhavili'yiz. Artvin'in bir sahil kasabası. Oradaki çoğu insanda var. İnsanlar birbirine ironi ile şaka yapma üzerine çok profesyonelleşmiş orada. Toprakla ilgili bir şeydir belki. Herkes birbirine şaka yapar herkes birbiriyle dalga geçer. Şaka yapmak bizim için o kadar enterasan bir şey değildir kendi aramızda. O yüzden ben gerçekten çok komik olan insanları çok etkileyici bulurum. Programda konuklarına sorduğu sorulardan bazılarını şimdi kendisinin cevaplamasını istiyorum. Beraber yaşadığımız bir tecrübe varsa, mesela bir konserde yan yana o konserle ilgili konu açarım. Benim en güvenilir yönlerimden biri hafızamdır. Yani o konserde üç sıra yanımızdaki insanın kıyafetinden karşı duvarda köşede bekleyen adamın saçının rengine kadar birçok şeyi hatırlarım. Dolayısıyla oradan konu açarım. Etkilemek için konuşuyorsam zaten özen gösterdiğim biridir O. Özen gösterdiğim birinin çevresinde ne olduğuna da çok dikkat ederim. Yargılamaması herhangi bir şeyi, özen göstermesi ve kimseye bilinçli olarak kötülük yapmaması. İnsan başına geleceğini biliyor soruları hazırlarken. Düşünüyorum; ben üç cümleyle kendimi nasıl tanımlarım? Bilmem... Herhalde yaptığım işlerle tanımlarım. Oyuncu, program yapımcısı, seslendirmen diyerek yırtarım buradan. Yüreğim sıkışır yanımda olmadığında, sürekli gülümsüyorum yanındaken O'na. Son dönemde keşfettiğim bir şey; ben biriyle ilgilenmenin karşı tarafa da yük olabileceğini düşündüğüm zamanlar yaşadım. Ne bileyim biri hasta olur, ona yardım ister mi diye sorarım, yoo dedikten sonra ihtiyacı var mı diye uzaktan seyrederim ama ona böyle bir bakma hissi yaşamak istemezdim, karşı tarafa da rahatsız edici bir şey olarak gelir gibi gelirdi. Meğer iş öyle değilmiş, onunla alakası yokmuş, bunu konu bile etmiyormuşsunuz. Öyle bir his geliyormuş, aşık olduğunuz kimse, onu sarıp sarmalamak istiyormuşsunuz gerçekten. Başına bir şey gelirse tamamen onunla ilgilenmek istiyormuşsunuz. Onu düşünüyormuşsunuz. Size gelen bir hismiş yani. Okurum. Kesinlikle okurum. Hatta derim ki; ben bunu okurum. Okumamı istemiyorsan bunu sakla. Ama diyorsan ki İbrahim senin de bir fikrin olsun, ortaya bırak derim, demişliğim var. Sevdiğin bir söz söyler misin, öyle bitirelim diyorum, Balık denizi hatırlamaz, sadece yaşar diyor."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/yuklerimiz-bizi-terk-etti", "text": "Her şeyin eskisi gibi olacağını düşünmek. Dünyanın yeni dijital zenginleri öyle düşünmüyor ve planlamıyor belli ki. Paranın değeri azalıyor, eskisi gibi kazansan da önceki standartlarına sahip olma ihtimalin çok düşük. Çalıştığın şirket artık ofis ortamını finanse etmek istemiyor olabilir. Önceki nesiller gibi kolayca iyi işler bulmak veya bulduğun işte çok uzun süre çalışma ihtimalin de az görünüyor. En sıkıntılı konu bu sanırım; yakında o alanı su basabilir ve küçük balığın okyanuslara açılması gerekebilir. Pozitif bakalım: Yüklerimiz bizi terk etti. Hem de biz onlardan yakınırken ama terk etmeye de cesaretimiz yokken. Hafifledik! Rutinlerin faydası da yok; artık daha özgürüz. Kötü tarafından bakarsak yarattıkları konfor da gitti. Hepimiz bir şeyleri oldurmaya çalışıyoruz. En büyük stres de bu oldurmak istemelerin yarattığı baskıdan ortaya çıkıyor. Gelişen dünya o kadar krize açık ki oldurmaya çalışmanın stresi bu dünya için çok fazla. Artık benim için hedeflerden çok, ayakları yere basan hayaller var. Sürekli değişen konjonktürde, net hedeflerle kendimi baskı altına almak yerine ulaşmak istediğim yeri hayal etmek ve elimden geleni yapıp zamana bırakmak en doğrusu. Paradan çok, kendimi gerçekleştirmek için çalışmak, Kişisel kutsallar yerine ortak değerleri yüceltmek, Birden fazla iş ve yetenek sahibi olmak, Müşterimle, arkadaşımla, iş arkadaşlarımla şeffaf bir ilişki kurmak zorunda olduğumu biliyorum. Verdiğim hizmete dünyanın neresinde ihtiyaç varsa orada olmam gerektiğini anladım. Başkasını veya kendimi gerçek olmayan şeylere motive edemeyeceğimi biliyorum. Esneklik dışında bir seçenek de yok aslında. Duruma göre hareket etmek günün zorunluluğu."} {"url": "https://gq.com.tr/dergi-konulari/zaman-dost-mu-dusman-mi", "text": "İnsanlık tarih boyunca yaşlanma süreci karşısında amansız bir savaş vermiş. Kazananı baştan belli olan bu savaşın bahtsız yenileni olmaktan öteye geçemeyen bizler, bugün bile her an genç ve güzel görünmenin öneminin vurgulandığı bir toplum ve medya baskısı altında çareyi kozmetik ürünlerde arıyor ve özgüvensizlik ekseninde oluşan bu pazarın günbegün büyümesine katkıda bulunuyoruz. Özgüvensizlik diyoruz çünkü kozmetik sektöründeki birçok marka, yakın zamana kadar kullandığı dil ve söylemlerle dış görünüş ekseninde bir özgüvensizlik yaratıyor ve bunun çıkış yolu olarak yine kendi ürettiği ürünlerin düzenli kullanımını işaret ediyordu. Üretilen yaşlanma karşıtı ürünler, cildinde neredeyse en ufak bir kırışıklık bile olmayan genç modellerin yer aldığı kampanya görselleri eşliğinde satışa sunuluyordu. Bu durumun en temel nedeniyse koskoca güzellik endüstrisinin bütün tezini 'yaşlanmak eşittir güzelliğin elden gitmesi' şeklinde oluşturmuş olmasıydı. Tüm bu yaşlanma sürecinde en acımasız muameleyi gören tahmin edebileceğiniz gibi kadınlar olsa da erkekler de belirli oranda bu ayrımcı dil ve tavırdan nasibini alıyor. Özellikle de iş hayatında... Ataerkil toplum yapısının sağladığı avantajlar sayesinde kadınlarla kıyaslandığında çok daha fazla sayıda erkek yönetici pozisyonuna gelebiliyor. Tabii onlar da bu aşamada yaş ayrımcılığının yani ageism'in karanlık yüzüyle tanışıyor. Artık 'kenara çekilmeleri ve kendilerinden sonrakilere yer açmaları' için baskı görüyor. Bu yüzden her geçen gün daha fazla erkeğin hayattan elini çekerek kendi köşesine geçme baskısı karşısında kişisel bakım rutinine yaşlanma karşıtı bakım ürünlerini eklemesi şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Yapılan çalışmalar, ileri yaş grubunda bulunan bireylerin her geçen gün daha fazla yaşlanma karşıtı kozmetik ürünlerine yöneldiğini gösteriyor. Bu ürünlere olan talebin artması da doğal olarak pazarın genişlemesi anlamına geliyor. Araştırma şirketi Mintel tarafından yapılan bir çalışma, Y kuşağı erkeklerinin bu noktada öncü olduğu sonucuna ulaşıyor. Kendinden önceki kuşakların basmakalıp yargılarından uzaklaşmayı büyük ölçüde başarabilen Y kuşağı, kişisel bakım ve kozmetik gibi konularda çok daha bilinçli davranarak genel tüketici kitlenin değişimine öncülük ediyor. Bu kitlenin değişimiyse pazar trendlerindeki değişimi de beraberinde getiriyor. Bugüne dek ağırlıklı olarak kitleleri yönetme, tüketim alışkanlıklarını şekillendirme gibi görevler üstlenen markalar, değişen iletişim yöntemleri nedeniyle tüketiciyle birebir etkileşime giriyor ve markalar tüketici taleplerinin doğrudan muhatabı oluyor. Kozmetik dünyası, anti-aging ürünler özelinde yakın zamana dek bütün iletişimini 'yaşlanmanın etkilerini yok etmek' söylemi üzerinden oluşturuyordu ve doğal yaşlanma sürecinin bir parçası olarak yaşanan değişimler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Tabii ki bu bakış açısının komple rafa kaldırıldığını iddia etmiyoruz; ancak bariz şekilde gözlemlenebilen gerçek şu ki, günümüzde güzellik ve kişisel bakım dünyasında ana trend 'yaşlanma karşıtı' kalıbından uzaklaşarak 'iyi yaş almak' kavramına doğru evriliyor. Zamanın önlenemez ilerleyişi karşısında boşuna kürek çekmek yerine, bununla uyum içinde kaliteli şekilde yaş almak söylemi üretiliyor. Pandemi süreciyle birlikte sürdürülebilirlik ve temiz içerik gibi konularda farkındalık geliştiren genç tüketiciler, gerçekdışı 'yılların etkilerini silme' söylemi yerine 'hasarı minimuma indirme' ve 'önleyici tedbirler alma' yaklaşımını benimseyen markalara yönelerek kozmetik dünyasının yeniden şekillenmesinin önünü açıyor. Tabii değişen söylemle birlikte ürün içerikleri de bu gidişattan nasibini almış durumda. Belirli yaş gruplarını hedef alan ürünlerdense yaşa bağlı olarak ortaya çıkan cilt kalitesinde azalma, doku bozukluğu ve parlaklık kaybı gibi problemlere odaklanan ürünler ön plana çıkıyor. Yani artık markalar, doğrudan kendilerine yöneltilen tüketici taleplerini göz ardı edemiyor; hatta bu talepler doğrultusunda çağın ruhuna uygun şekilde evriliyor. Yaşanan bu değişimin ve 'yaşlanma karşıtı' jargonundan uzaklaşılmasının temelinde ayrıca belirli yaşı geçmiş nüfusun daha geniş ve kapsamlı temsil talebinde bulunması yer alıyor. Böylece kozmetik firmaları yakın zamana dek görmezden geldikleri yaş gruplarına hitap etmek, bunu yaparken de kapsayıcı bir dil kullanmak durumunda kalıyor. Bu noktada uzayan yaşam süresini de göz önünde bulundurmakta fayda var. Markalar için daha önce hedef kitlesi tanımında yer almayan, alım gücü yüksek olan bu yaş segmenti yepyeni bir pazar anlamına geliyor. Özellikle içinde bulunduğumuz bu 10 yıl içinde hem söylem hem de içerik açısından daha etik pozisyonda bulunan markaların yükselişte olması bekleniyor. Çünkü Baby Boomer kuşağı olarak tanımlanan 1946 - 1964 yılları arasında doğanların tamamı 60'lı yaşlarına giriş yapıyor. Rakamlarla anlatacak olursak, P&S Intelligence tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 2020'de 194,4 milyar dolar olan küresel pazarın 2030'a kadar 422,8 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor. Günün sonunda, belirli bir yaşın üzerindeki kadınların ve erkeklerin kendilerini medyada özgün bir şekilde temsil edildiğini görebilmeleri ve bu dünyadaki diğer herkes gibi markalar tarafından saygıyla ele alınmaları önem taşıyor. Ayrıca, genç nesillerin kendinden önceki kuşakların olumlu şekilde temsil edildiğini görmesi de toplum sağlığı ve yaşlanma kavramının ele alınışı açısından oldukça kritik. Kişisel bakım dünyasında geldiğimiz noktada geçmiş yıllara kıyasla işler biraz daha rayına oturmuş gibi görünüyor. Henüz başlangıç noktasında olsak da en azından yolun bu noktasında dönülen sapağın bizi çok daha kapsayıcı bir yola soktuğunu ve önümüzdeki yıllarda güzellik sektöründeki ileri yaşlı kadın ve erkek temsiliyetinin artacağını söylemek mümkün."} {"url": "https://gq.com.tr/dunyanin-en-zengin-kadini-bettencourt", "text": "Bettencourt davası, Succession dizisinden fırlamış gibi görünebilir ama aslında dünyanın en nüfuzlu ailelerinden birinin ve şu anda dünyanın en zengini olarak kabul edilen kadının tarihine damga vuran skandalın gerçek hikayesini anlatan bir belgesel. Belgesel dizi, Liliane Bettencourt ve şu anda Forbes verilerine göre kendisine 70 milyar dolardan fazla bir servet kazandıran L'Oreal markasının başında bulunan kızı Françoise Bettencourt-Meyers'ı inceliyor. Ancak bu sadece bir iş başarısı ve ayrıcalıklı zenginlerin hikayesi değil, anne ve kızı arasında uluslararası bir skandala dönüşen ve Fransız hükümetini bile etkileyen bir hukuk savaşının hikayesi. Netflix belgeseli, röportajlar, tanıklıklar, araştırmalar ve raporlar aracılığıyla Bettencourt ailesinin dünyasına dalıyor ve Françoise'ın şirketin kontrolünü ele geçirmek için mahkemeye giderek, o sırada çoğunluk ortağı olan annesinin aile şirketini yönetmeye uygun olmadığını iddia ettiği ana odaklanıyor. Eugene Schueller, L'Oreal'in kurucusuydu ve Liliane Bettencourt, bugün dünyanın en güçlülerinden biri olan ünlü güzellik şirketinin varisi ve çoğunluk ortağı oldu. Liliane'in Françoise Bettencourt-Meyers adında tek bir kızı vardı ve kendisi lüks, seyahat, pahalı markalar, pastoral tatiller ve daha fazlasıyla dolu bir dünyada büyüdü ve bir noktada kızı Françoise Bettencourt-Meyers'in halefi olacağını ve bunun onu etkileyici bir servetle şirketin en önemli kişisi yapacağını biliyordu. Ancak 2007 yılında her şey değişti. Liliane artık yaşlı bir kadındı ve kızı, şirketin parasının büyük bir kısmını kendisiyle arkadaş olan François-Marie Banier adlı bir fotoğrafçıya hediye almak için harcadığını keşfetti; bu arada Liliane'e yakın olan diğer kişilerin de onu manipüle etmek ve parasını almak için kırılganlığından faydalandığından şüpheleniyordu. Liliane, Picasso ve Matisse'in tablolarını fotoğrafçıya verecek kadar ileri gitmişti. New York Times'a göre aile, kendisinden 25 yaş küçük olan fotoğrafçının \"Bayan Bettencourt'un rujunu ve kıyafetlerini seçtiğini, randevularını denetlediğini ve bir keresinde kendisini evlat edinmesini önerdiğini\" iddia etti. Bunu öğrenen Françoise bir dava açmaya karar verdi ve bu davada sadece annesinin şirketin başında kalmaya devam edecek akli melekelere sahip olmadığını değil, aynı zamanda annesinin yerini almasına yol açacağını da iddia etti. Dahası, Times'a göre, ailenin uşağının Bettencourt'un İsviçre'de gizli hesapları olduğunu ve vergi kaçırdığını ortaya koyan gizli kayıtları olduğu ortaya çıkınca olay büyüdü. Tüm bunlar, Liliane'nin sadece arkadaşlarına pahalı hediyeler almakla kalmayıp aynı zamanda Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'ye de para verdiği iddiasının ortaya çıktığı bir soruşturmaya yol açtı ve bu, yasadışı finansman ve olası seçim sahtekarlığı şüphelerini artırmaya başladı. Sonunda, 92 yaşında olan ve demans ve Alzheimer hastası olan Liliane Bettencourt'u dolandırmaktan 8 kişi suçlu bulundu ve BBC'nin aktardığına göre aralarında 3 yıl hapis ve 170 milyon dolar para cezasına çarptırılan Francois-Marie Barney de vardı. Sarkozy beraat etti ancak diğer 7 kişi iş insanını dolandırmaktan suçlu bulundu. Liliane, kızına yetki veren ve kendisini şirket ve serveti hakkında karar veremez hale getiren bir belgeyi imzalamayı kabul ettiğinde mücadele sona erdi ve birkaç yıl sonra 94 yaşında Paris'te hayatını kaybetti. Bu içerik GQ MEXICO Y LATINOAMERICA websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/elma-sirkesi-faydalari", "text": "Karşınıza çok fazla ilginç besin tavsiyesi çıkıyor. Nefesiniz kokuyorsa elma yiyin. Dişlerinizin daha beyaz olmasını istiyorsanız dişlerinize çilek sürün. Donuk saçlara hızlı bir çözüm için saçınızı limon suyu ile durulayın. Ya da daha iyi bir cilt ve daha iyi bir sağlık için elma sirkesi için. Bu heyecanlı önermlerin birçoğunun 'sözde' sağlıklı yaşam tavsiyelerinde başka bir şey olmadığı hızla çürütülürken, elma sirkesi içmeyi de kınamak kolay olacaktır. TikTok'a girdiğinizde, muhtemelen kendini sağlık gurusu ilan eden bir kişinin elma sirkesini bir kadeh sambuca gibi içmenin faydalarını övdüğü kısa bir video ile karşılaşacaksınız. Peki elma sirkesi içmek gerçekten işe yarıyor mu? Biz de işin özüne inmeye karar verdik. 1980'lerden bu yana her gün elma sirkesi içen İngiliz Beslenme ve Yaşam Tarzı Tıbbı Derneği üyesi ve beslenme terapisi uygulayıcısı Andy Daly, \"En önemli şey asit reflüsüne yardımcı olması\" diyor. Aslında cehennem azabı 'mide ekşimesi' durumundan bahsediyor. Sirkenin yüksek pH yoğunluğu, mide asidini nötralize ederek asit seviyelerine denge getirebilir ve asit reflüsünün temel yolu olan geri akmasını önleyebilir. Tahran Shahid Beheshti Üniversitesi tarafından yürütülen 12 haftalık bir klinik çalışma, düzenli olarak elma sirkesi kullananların vücut ağırlığı, BMI ve visseral adipozite indeksinin önemli ölçüde azaldığını ortaya koymuştur. Ayrıca, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol konsantrasyonu - kalp krizi riskini azaltan iyi kolesterol - önemli ölçüde artmıştır. \"Ayrıca, benim evimde, herhangi biri kendini hasta hissettiği ya da boğaz ağrısı hissettiği anda bunu yaparız. Günde üç kez bir çorba kaşığı elma sirkesini suyla seyrelterek içiyoruz ve bu genellikle her türlü rahatsızlığı gideriyor\" diyor Daley. 2020 yılında ABD'de yapılan bir çalışma, elma sirkesinin kan şekeri konsantrasyonlarını düzenlemeye yardımcı olabileceğini ve tip iki diyabet hastalarına yardımcı olabileceğini ortaya koymuştur. Ve daha ileri araştırmalar elma sirkesi alımı ile düşük kolesterol arasında bağlantılar buldu - ancak not alın: bu sadece küçük bir çalışmaydı ve yapılacak daha çok test var. \"Diğer çalışmalar elma sirkesinin öznel tokluk derecesini artırdığını göstermiştir; yani yemekten önce sirke içen katılımcılar yemekten sonra kendilerini daha tatmin olmuş ve 'daha tok' hissettiklerini bildirmişlerdir. Ayrıca sindirime de yardımcı olduğu düşünülmektedir, ACV sindirimin önemli bir yönü olan mide lümenini asitlendirmeye yardımcı olacaktır.\" Atina Üniversitesi tarafından 2014 yılında yapılan bir araştırma, yemekten önce sirke tüketenlerin yemekten sonra insülin ve trigliserit seviyelerinin tüketmeyenlere göre daha düşük olduğunu ortaya koymuştur. Bağırsak ve cilt sağlığı bir nevi el ele yürür. Araştırmacılar ve dermatologlar bağırsak sağlığınız bozulduğunda mikrobiyomunuzun dengesinin de bozulduğunu ve bunun da ciltte çatlaklara ve ton eşitsizliğine yol açtığını bulmuşlardır. Bununla birlikte, bazı TikTok'çuların inandığı gibi, sadece elma sirkesi içmek aslında cildiniz için pek bir şey yapmayabilir. Pek tabii mutfak dolabınızda bulunan ve sıkıcı bir salatanın üzerine gezdirmeye hazır olan şey olduğunu düşünmekte haklısınız. Elma sirkesi basit bir fermantasyon süreciyle elde edilir ve TikTok ve Gwyneth Paltrow tarafından son beş yıl içinde keşfedilmiş olsa bile, hiçbir şekilde yeni bir şey değil. Aslında Mısır, Babil, Yunanistan ve Roma İmparatorluğu gibi eski uygarlıklardan beri uzun zamandır kullanılıyor ve Yunan tıbbının kurucusu Hipokrat hastalarına daha hızlı iyileşmeleri için içmelerini tavsiye ediyordu. Fermantasyon süreci, maya ve bakterileri kullanarak elma suyunu asetik aside dönüştürür. Ve bu, insanların her sabah shot bardaklarında içtiği şeydir. Aslında aralarından seçim yapabileceğiniz pek çok farklı elma sirkesi karışımı var ve bazıları zencefil, pancar, zerdeçal ve bal gibi diğer bileşenlerle karıştırılır. Stephenson, \"Kan şekerini ve iştahını kontrol etmekte zorlananların yanı sıra yemeklerle birlikte şişkinlikten muzdarip bireyler için tavsiye etme eğilimindeyim\" diyor. \"Bazı insanlar, özellikle diyabet tedavisinde kullanılanlar olmak üzere bazı ilaçlarla etkileşime girebileceğini söylüyor. Özellikle de tip iki diyabet tedavisinde kullanılan Metformin ilacıyla.\" diyor Daly. \"Eğer biri bana gelirse, her zaman hangi ilaçları kullandığını bilmek isterim. Sonra da ilaç-besin etkileşimlerine bakarım. Dolayısıyla, ilaç kullanan biri varsa, elma sirkesi almaya başlamadan önce resmi bir sağlık uzmanına danışmasını öneririm. Stephenson, \"Şeker ve koruyucu madde eklenmiş bir jelibonun aynı etkiye sahip olacağına dair herhangi bir gösterge görmedim\" diyor. \"Ayrıca, kan şekeri ile ilgili bariz bir bağlantı var; istek, kan şekeri kontrolü ve iştahla mücadele ediyorsanız, şekerli bir jelibon yemenin destekleyici olması pek olası değil, tatlı zevkinizi ve isteğinizi de pekiştirebilir. Bu içerik British GQ websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/en_dikkat_ceken_otomobil_tasarimlari", "text": "Otomobil tasarımına biraz olsun tutkusu olan biri için, 650 otomobilin profilini çıkaran 568 sayfayı karıştırmak kulağa nasıl geliyor? Daha spesifik olarak, 1893'ten günümüze otomotiv tasarımının eksiksiz bir genel görünümü? Otomobil dünyasının Carl Benz ve Henry Ford'un öncü günlerinden bu yana en büyük dönüşümünü yaşadığı bir dönemde Otomobil Tasarım Atlası'nın sunduğu şey tam da bu. Yazarlar Jason Barlow, Guy Bird ve Brett Berk uzmanlara - tasarımcılar, koleksiyoncular, gazeteciler - değerlendirilmek üzere 1100 otomobilden oluşan uzun bir liste hazırlamaları için çağrıda bulundu. Bu sayı 750'ye indirildi. Daha sonra 650 kişilik nihai liste seçilene kadar tartışmalar ve tıslama nöbetleri yaşandı. Sonuç ne oldu? Beklediğiniz tüm ağır topların yanı sıra, tam maaşlı otomobil meraklılarının bile aşina olmayacağı pek çok marka - hepsi de harika hikayelerle birlikte. İlginizi çekmesi için, GQ için seçilmiş ve özel olarak düzenlenmiş en iyi, en önemli ve en tartışmalı 20 eseri aşağıda bulabilirsiniz. Cisitalia'yı hiç duydunuz mu? 30'lu yıllarda girişimci ve eski Juventus oyuncusu Piero Dusio tarafından kuruldu ve 202'yi tasarlaması için Battista Pinin Farina'yı işe aldı. Savaş öncesi otomobiller hala ayrı gövdelere sahipti; 202 'kapalı' görünümün öncülerinden biriydi ve her şeyi değiştirdi. Sadece 170 adet üretilmiş ve ismi unutulmaya yüz tutmuş olsa da, New York Modern Sanat Müzesi 1951 yılındaki bir sergi için Cisitalia'yı 'Sekiz Otomobil'den biri olarak seçti. MoMA'nın kalıcı koleksiyonundaki çok az sayıdaki otomobilden biri olmaya devam etmekte. Değişken Alec Issigonis tarafından tasarlanan bu araçta, biçim işlevi takip ediyordu. Orijinal prototipler oldukça sade bulunduğundan BMC'nin stil departmanı araca daha fazla kişilik kazandırmakla görevlendirildi. Dick Burzi liderliğindeki ekip, otomotiv dünyasının belki de en ünlü ızgarası haline gelecek olan ızgarayı ekledi. Her köşede bir tekerleği olan duruşu ve minimal çıkıntılarıyla Mini sadece bir alan verimliliği mucizesi değil, aynı zamanda bakması kesinlikle karşı konulmaz. Şu anda bir geri dönüşün tadını çıkarıyor, iyi olanlar çok cazip hale geldi. Enzo Ferrari 30'lu yıllarda Alfa Romeo'nun yarış departmanını yönetti ve 8C tartışmasız OG 'süper otomobil'di. Ayrıca, başta mühendislik dehası Vittorio Jano ve tasarım ustası ve Carrozzeria Touring'in kurucusu Felice Bianchi Anderloni olmak üzere dönemin diğer büyük İtalyan isimlerini de bir araya getirdi. 2900B, Touring'in patentli 'Superleggera' hafif tekniği kullanılarak yapılan hafif gövdesiyle yarışma makinesinin daha medeni bir yol versiyonuydu. Sadece 32 adet üretildi ve dünyanın en büyük koleksiyon otomobillerinden biri olarak statüsü sağlam. Şu anda tam bir servet değerinde. Bugüne kadar yapılmış en çirkin otomobillerden biri olduğu düşünülen Multipla, otomobil tasarımının temel ilkelerini kasıtlı olarak reddediyor: umutsuz oranlara ve korkunç bir duruşa sahip. Yine de zekice paketlenmiş ve yaratıcı bir şekilde uygulanmış. Orijinal versiyon artık oldukça nadir ve aranır hale gelecek. İlk olarak burada okudunuz. Öte yandan, belki de bu tüm zamanların en güzel arabası. TZ2 gibi bu da genç İtalyan dahi Ercole Spada tarafından diğer ünlü otomobil üreticilerinden biri olan Zagato için tasarlandı. Yarışlara katılmak üzere tasarlanan aracın gövde panelleri o kadar hafifti ki, otomobilin yanında hapşırdığınızda panelleri göçertebilirdiniz. Çift balonlu tavanı ve akıcı formuyla bu otomobil de artık çok aranan bir koleksiyoner otomobili. Sadece 19 adet üretildi ve orijinallerinin değeri 15 milyon sterlinden fazla. Bentley savaş öncesi dönemde Le Mans 24 Saat yarışını kazandı, ancak bu makine şirketin beklenmedik tasarım liderliğini doğruladı. John Blatchley tarafından yaratılan ve Ivan Everden tarafından tasarlanan bu otomobil, aerodinamik araştırmalarda öncü bir rol oynadı. Saatte 100 mil hızla gün boyu yol alabiliyordu ve daha da hızlanabilirdi, ancak Everden'in belirttiğine göre \"amaç bir astronot için uzay kapsülü yapmak değildi\". Yedi nesil Mercedes SL'in en güzeli olan bu otomobil, pek tanınmayan Fransız Paul Bracq tarafından tasarlandı. Coco Chanel'in küçük siyah elbisesine eşdeğer, zamansız zarif bir görünüme ve felsefeye sahip bir otomobil. Belki de otomotiv dünyasının gerçek bir sanat eseri yaratmaya en çok yaklaştığı model. Şirketin kurucusu Ettore'nin gösterişli oğlu Jean Bugatti'nin vizyonunu yansıtan otomobilin öne çıkan özellikleri arasında perçinli sırt dikişi ve havacılık sınıfı Elecktron gövde panelleri yer alıyor. Sadece dört adet üretildi ve bunlardan biri çoktan ortadan kayboldu. Ralph Lauren diğer üçünden birine sahip. Dünyanın en değerli arabası olabilir ve kesinlikle en güzellerinden biri. Amerikan otomobil endüstrisi bir zamanlar yaratıcı ve tasarımcı bir güç merkeziydi, ta ki 1973 enerji krizinden sonra hepsini çöpe atana kadar. Eldorado Biarritz ya otomobil tasarımının özeti ya da kutsal olan her şeye karşı bir hakaret. Temel özellikleri arasında devasa kuyruk yüzgeçleri ve roket güçlendiricisinden esinlenen arka lambalar yer alır. Bulabileceğiniz en aşırı ürün tasarımı. Kitap için danışılan her tasarımcının listesinde bir Porsche 911 var. Mevcut yineleme, hemen hemen her şeyi değiştirirken bir şekilde orijinaline mükemmel bir şekilde sadık kalıyor. Kesin spor otomobil. Soluduğumuz hava ya da içtiğimiz su yaşamın kendisi için ne kadar önemliyse, DS de otomobil tasarımı dünyası için o kadar önemli. Ama daha da ilginç. Bir İtalyan olan Flaminio Bertoni tarafından tasarlanan DS, Citroen patronu Pierre Boulanger'in talimatıyla tasarlanan ve ekibinden \"imkansız da dahil olmak üzere tüm olasılıkları incelemelerini\" isteyen arketipik Fransız otomobili olmaya devam ediyor. DS, 1955 yılında gelecekten gelen bir elçi gibi indi ve neredeyse 70 yıl sonra şok etme gücünü koruyor. Şirketin o zamanki ve şimdiki isabet oranı gibi 100 veya daha fazla Ferrari listesinden seçim yapabilirdik. Pininfarina, büyük Ferrari'lerin çoğunun gövdelerini tasarladı ancak bu otomobil Enzo Ferrari'nin arkadaşı, gövde imalatçısı Sergio Scaglietti'ye ait. Şirketin 50'li yıllardaki konumunu sağlamlaştıran ünlü 250 GT V12 serisinin bir parçası olan California Spider, Hollywood'un yeni gösteri dünyası elitini hedefliyordu. Kısa aks mesafeli versiyonu, neredeyse la dolce vita'yı öngören klasik İtalyan tasarımının milimetrik mükemmel bir çağrışımı olarak tercih edilmeli. İçki servetinin varisi olan Andre Dubonnet, Birinci Dünya Savaşı'nda uçan bir pilottu ve daha sonra otomobil yarışlarına katıldı ve 1929 Kış Olimpiyatları'nda Fransız kızak takımının bir parçası oldu. 1932'de ünlü otomobil üreticisi Jacques Saoutchik'i bir Hispano Suiza H6B'yi yeniden şekillendirmesi için görevlendirdi ve bu harika görünümlü aracı yarattı. Continental, otomotiv tasarım dünyasında süssüz yüzeyleri ve yatay çizgilerinin cesurluğu ile saygı görür. Sözde indirgemecilik şu anda popüler bir felsefe: tasarım patronu Elwood Engel ve ekibi 60 yıldan fazla bir süre önce bunu hayata geçiriyordu. Bu, Citroen DS gibi, şimdi bile hala fütüristik bir nota vuran başka bir otomobil. Film prodüksiyon tasarımcıları, bilimkurgu filmlerinde düzenli bir varlık olduğu konusunda hemfikir. Çalkantılı geçmişine rağmen bunca yıl sonra Alfa Romeo'yu hala sevmemizin bir nedeni var. Tasarım ve güzelliğe olan bağlılığı mutlaktı. TZ2 mükemmel bir örnek ve eski Ferrari figürü Carlo Chiti'nin mühendislik zekasını, bunu çizdiğinde henüz 25 yaşında olan Ercole Spada'nın yeteneğiyle birleştirdi. Alçak, hızlı ve hafif olan bu otomobil, eğer gerçekten bilgili görünmek istiyorsanız, şimdiye kadar yapılmış en iyi görünümlü otomobil olarak gösterilebilir. Muhtemelen tüm zamanların en odaklanmış ve tekil süper otomobili olan F1, mühendislik vizyoneri Gordon Murray'in eseri. Formula 1'in en büyük teknik direktörlerinden biri olan Murray, monomanisi konusunda açıktı ve McLaren 80'lerin sonunda bir spor otomobil geliştirmeyi seçtiğinde, dizginler onun elindeydi. Ancak ortaya çıkışı Peter Stevens'ın eseriydi. Karbon fiber şasiye sahip ilk yol otomobili olan ve kompakt boyutlarına rağmen üç yolcu sığdıracak şekilde ustaca paketlenen F1, yarış için üretilmiş bir BMW V12 motordan güç alıyordu. Son derece hızlı olan ve korkaklara göre olmayan F1 ticari olarak başarısız oldu ama son gülen iyi güler: Sadece 64 adet yol otomobili üretildi ve şu anda bir tanesini 15 milyon sterlinden daha ucuza bulamazsınız. Her açıdan bir başyapıt. Chicago'da 1999 yılında düzenlenen otomobil fuarında çekici bir konsept versiyonla tanıtılan otomobilin tam üretimine giden yolda bir şeyler feci şekilde ters gitti. Bu bazen olur, özellikle de tasarım ve mühendislik departmanları iki farklı siloda çalıştığında ve görünüşe göre birbirleriyle hiç konuşmadıklarında. Breaking Bad'deki başrolüyle kendini affettiren Aztek, yine de son derece itici. Kod adı 'Rustica' olan Panda'nın mütevazı niyetlerinin, tasarımındaki parlaklığı gölgelemesine izin vermeyin. Fiat, kendi 'Centro Stile'sini kullanmak yerine, yeni şehir otomobilini hayal etmesi için Italdesign'ı görevlendirdi. Bu şirket, tüm zamanların tartışmasız en büyük ve kesinlikle en etkili otomobil tasarımcısı olan Giorgetto Giugiaro tarafından 1968 yılında kuruldu. Giugiaro'nun muazzam sanatçılığının olduğu kadar problem çözme yeteneklerinin de bir kanıtı olan bu otomobil basit ve işlevsel. Ayrıca şimdi tüm doğru çevrelerde çok moda. Bu içerik British GQ websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/guncel/adidas-yeezyyi-iptal-etmemeyi-nasil-basardi", "text": "Çarşamba günü, yedi aydan uzun bir süredir ilk kez, spor ayakkabı tutkunları daha önce Kanye West olarak bilinen sanatçı Ye ile aralarındaki aşk-nefret ilişkisini bir kenara bırakıp bu sefer Yeezy spor ayakkabılarıyla yeni bir ilişki başlattı. Adidas, Ye ile geçtiğimiz Ekim ayında sona eren ortaklığından arta kalan Yeezy ayakkabılarının bir kısmını satarken, hayranları sosyal medyada sevinç ve hayal kırıklıklarının paylaşıldığı beklendik bir ritüele yöneldi. Twitter'da bazıları bir çift Yeezy satın alma şansını kimin elde edeceğini belirleyen çekilişleri kaybetmekten şikayet etti. Diğerleri ise girdikleri her çekilişi kazanmanın kendilerine ne kadara mal olabileceği konusunda endişeliydi: \"Yeezys için dört farklı çekilişe katıldım,\" diye tweet attı @theregoesrhodes. \"Eğer dördünü de kazanırsam, arka arkaya 24 saatlik dört vardiya çalışmam gerekecek.\" Spor ayakkabı tutkunlarının çoğu bu indirimi her zamanki gibi apolitik bir dönüş olarak görse de, bazı Ye hayranları bunu zor durumdaki rap yıldızı ve moda patronu için bir tür haklı çıkma olarak gördü. Hatta birkaçı Ye'yi \"reddedenlere\" bir çift Yeezys almayı kolaylaştırdıkları için teşekkür etti. Ancak Yeezy hayranları için umut arttıysa, bunun muhtemelen sözde iptal kültüründen ziyade sunulan cömert arzla ilgisi var. İlk birkaç stil ve renk çeşidini sabah 5 civarında piyasaya sürdükten sonra Adidas gün boyunca yeni siluetler ve renk çeşitleri sunmaya devam etti. Doğrudan tüketiciye yönelik mega-drop, Yeezy 350 v2 için en az dört farklı renk çeşidi, 380, 450, 500, 700 v1, 700 v2 için birer veya daha fazla renk çeşidi, ayrıca Yeezy köpük koşucular ve kaydıraklar içeriyordu. Bu sabah uygulama üzerinden en az bir yeni stil sunuldu, diğerlerinde ise yarın yeniden stok sunulacağını gösteren geri sayım saatleri var. Ocak ayında Bjorn Gulden Adidas'ın CEO'su olarak göreve başladığında, dünyanın en büyük ikinci spor giyim markası için işler iyi görünmüyordu. Şirket, Ukrayna'da savaşın başlamasından kısa bir süre sonra Rusya'daki faaliyetlerini askıya almıştı. Adidas, Temmuz 2022'de yaptığı bir basın açıklamasında, Şangay ve Pekin gibi büyük şehirlerde normalde güçlü olan talebi boğan COVID-19 ile ilgili kısıtlamalar nedeniyle Çin'deki karının o yıl \"çift haneli oranda düşmesini\" beklediğini söyledi. Ardından, Kasım 2022'de Bloomberg tarafından alıntılanan bir Morgan Stanley analizine göre, Yeezy ürünleriyle ilgili Adidas'ın toplam gelirinin tahmini yüzde sekizini ve karının yüzde 40'ından fazlasını oluşturan bir ayrılık meselesi vardı. Ye, Adidas ile ilk olarak 2013 yılında anlaşmış ve ortaklıkları haftalar sürmüştü. Ye'nin Alex Jones'un Infowars podcast'inde Hitler'e olan hayranlığını dile getirmesiyle devam eden provokasyonların ardından geçtiğimiz Ekim ayında sona erdi. Twitter'da \"YAHUDİ İNSANLAR ÜZERİNDE 3. ölüm\" yemini eden Ye, ortaklarının, işbirlikçilerinin ve arkadaşlarının Ye ile aralarına mesafe koymalarına neden oldu. Bu arada, Adidas'ın Ye ile olan ortaklığını gözden geçirmeye başlamasının ardından, Ye'nin \"Drink Champs\" podcast'inde yer aldığı bir klip ortaya çıktı: Ye podcast'te \"Antisemitik şeyler söyleyebilirim ve Adidas beni bırakamaz\" dedi. Onu bıraktılar, ancak Adidas'ın bu karara varmak için harcadığı süre içinde şirket, sonunda perakende fiyatlarla yaklaşık 1,3 milyar dolar değerinde bir stok fazlası bırakacak Yeezy ürünleri üretmeye devam etti. Bu envanterin ne olacağına dair aylarca süren spekülasyonların ardından dün, bu ayakkabıların bir kısmı nihayet satışa sunuldu. İnsanların bu ayakkabıları satın almak istemesi hiçbir zaman söz konusu olmadı; StockX ve diğer yeniden satış pazarlarında birçok Yeezy silueti perakende satış fiyatlarının çok üzerinde fiyatlara satılıyor. Ancak Gulden Mart ayındaki bir yatırımcı görüşmesinde analistlere bu talebi karşılamanın potansiyel olarak önemli bir \"itibar riski\" taşıdığını söyledi. CEO o sırada \"Bu konuda bir karar vermedik çünkü bu çok karmaşık bir konu\" dedi ve stokların bir kısmının hala şirketin tedarik zincirinde yol aldığını belirtti. Bu arada, Los Angeles'taki Yeezy ofisinde ve Adidas'ın Portland, Oregon'daki ABD merkezinde, Gulden'in aylar önce resmen sona eren bir ortaklığı tanımlamak için şimdiki zaman \"parçalanıyor\" ifadesini kullandığını duysa şaşırmayacak çalışanlar vardı. Ancak kalan Yeezy envanteriyle ne yapılacağı sorusu hala bir çözüme ihtiyaç duyuyordu. Adidas sözcüsü Stefan Pursche, durum sorulduğunda GQ'ya Adidas'ın Ye ile \"bu duyurudan önce ürünleri piyasaya sürmeyi\" görüşmek üzere temas halinde olduğunu doğruladı ve bunun \"bir Adidas kararı\" olduğunu vurguladı. Adidas'taki tasarım kariyerinin tamamı boyunca -ve benzer şekilde Eylül 2022'de sona eren Gap ile ortaklığında- Ye, görünüşe göre başka hiçbir markanın yapamayacağı ürünler üretebildi. Yeezy Boosts ve Foam Runner spor ayakkabıları, tüketicilere başka hiçbir markanın satmadığı bir şey sunan formun yeniden keşfiydi. Sınırlı sayıda üretim ve güçlü bir doğrudan tüketiciye iş modeli ise talebin artmasına yardımcı oldu. Bu talebin Ye'nin tartışmalı yorumlarından sonra bile devam etmesi, Adidas'a kalan envanteriyle ne yapacağına karar verirken göz önünde bulundurması gereken başka bir sorun sundu. Yeniden satış piyasasında, birçok Yeezy siluetinin perakende satış fiyatlarının üzerinde satılmaya devam ettiği görülüyor. Geçtiğimiz Mayıs ayında Bloomberg'de yayınlanan bir makaleye göre Adidas, bu siluetleri denizaşırı bir pazarda maliyetine elden çıkarma ihtimalini göz ardı etti - sonuçta satıcılar bu durumdan kar elde etmek için uygunsuz bir yol bulabilirlerdi. Adidas'ın Ye ile bağlarını koparmasının ardından aylar boyunca, daha önce görülmemiş Yeezy siluetlerinin fotoğrafları, 3 milyondan fazla takipçisi olan Yeezy Mafia gibi sosyal medya hesaplarında rutin olarak ortaya çıktı. Ye de sık sık ortaya çıkarak moda dünyasına ve Adidas'a hiçbir yere gitmediğini hatırlattı. Mart sonunda sosyal medyada, 21 Jump Street filminde aktör Jonah Hill'i izlemenin \"Yahudileri yeniden sevmesini\" sağladığını paylaştı. Ertesi ay Ye, Jerry Lorenzo'nun Fear of God defilesi için 19 Nisan'da Hollywood Bowl'da boy gösterdi. İki yıldan fazla süren geliştirme sürecinin ardından Lorenzo, Adidas ile ilk Fear of God Athletics işbirliğini tanıtmak için defileyi kullandı ve Ye de buna tanıklık etmek için oradaydı. Konuştuğum eski bir çalışan için bu, \"yumuşak bir geçişi\" ve meşalenin çığır açan bir Adidas işbirlikçisinden diğerine geçişini sembolize ediyordu. Bir başka eski Yeezy çalışanına göre ise durum farklıydı: Adidas'a Ye'nin gözden çıkarılamayacağını göstermeyi amaçlayan bir güç hamlesi. Bu yorum bana daha az mantıklı geldi, en azından 3 Mayıs'ta birisi Yeezy'nin ofisini bir kez daha taşıdığını söyleyene kadar. Melrose Ave. üzerindeki yeni yeri Los Angeles'taki Adidas mağazasının bitişiğinde. Geçtiğimiz Mart ayındaki çağrısında Gulden, \"başka Yeezy yok\" demişti ve Adidas'ın kaybedilen bir ortaklığının yerine geçecek bir şey yoktu. Önümüzdeki yılın kar değil geçiş yılı olacağını belirtmişti. Ancak Mayıs ayı başlarında, kısmen Çin'de genel olarak toparlanan tüketici talebi nedeniyle görünüm aydınlanmaya başladı. Bir de Lorenzo'nun Fear of God Athletics koleksiyonunun yarattığı heyecan vardı ki Gulden bu koleksiyonun \"2024 yılına kadar Adidas için oyunun kurallarını değiştirecek\" kadar ticari bir ürün olabileceğini söyledi. Kendi serisini ve Adidas'la yaptığı Fear of God Athletics işbirliğini büyütürken, bu durum kısa süre önce Louis Vuitton'da Erkek Kreatif Direktörü olarak atanan, uzun süredir Adidas'la işbirliği yapan Pharrell Williams'a yönelik beklentileri de değiştirebilir. Mart ayında yatırımcılarla yaptığı görüşmede Gulden, Williams'ı \"muhtemelen piyasadaki en ateşli tasarımcı\" olarak nitelendirdi ve LVMH'deki çalışmaları nedeniyle Paris'te daha fazla zaman geçirecek olmasının Adidas için \"çok önemli\" olduğunu söyledi. Nike Air Force 1'in yeniden canlandırılmasına yardımcı olan öncüsü Virgil Abloh gibi, Williams'ın da Avrupalı rakibiyle büyük işler yapmak için yeni pozisyonundan yararlanması mümkün. Son zamanlarda Ye ve Adidas arasında Yeezy envanterini serbest bırakma konusunda yapılan görüşmeler nihayet meyvesini verdi: Mayıs ayında, Ye'nin Yeezy Sezon 10 moda koleksiyonu ile ilerlemesinin ardından, Gulden analistlere ve yatırımcılara şirketin kalan Yeezy envanterinin en azından bir kısmını satacağını ve gelirin bir kısmını \"Kanye'nin açıklamalarından zarar gören\" grupları temsil eden kuruluşlara bağışlayarak olası itibar riskini dengeleyeceğini söyledi. Bloomberg'in yakın tarihli bir haberine göre, 31 Mayıs'ta satışa çıkan Yeezy stoklarından kalan ilk parti ile Ye'nin satılan her ürün için yüzde 11 telif ücreti alması gerekiyor ki bu da Adidas'ın Ye'ye yaklaşık 150 milyon dolar borçlanması anlamına gelebilir. Tabii bir de Ye'nin devam eden siyasi provokasyonları meselesi var: Mayıs ayında The Daily Beast'te yayınlanan bir haberde Ye'nin aşırı sağcı olan yorumcu Milo Yiannopoulos'u bir kez daha \"siyasi operasyonlar direktörü\" olarak işe aldığı bildirilmişti."} {"url": "https://gq.com.tr/guncel/harry-styles-david-hockneynin-efsane-portre-serisine-dahil-oldu", "text": "İki olağanüstü yetenek buluşuyor: Harry Styles, David Hockney'in portresinde. Elbette inci kolye de orada. Harry Styles Mayıs 2022'nin sonunda David Hockney tarafından resmedilmek üzere Normandiya'ya gitmişti. Ünlü İngiliz ressam iki gününü Styles'ı tuval üzerine akrilikle ölümsüzleştirmek için ayırdı. Pop yıldızının ve sanatçının hayranları yakında sonucu kendileri görebilecekler. Resim, Londra'daki Ulusal Portre Galerisi'nde sergilenen Hockney sergisinin bir parçası. David Hockney Harry Styles'ı hiç tanımıyordu. Ressam için bu karşılaşma çok da büyük bir olay değildi. Hockney, \"Vogue \"a verdiği bir röportajda omuz silkerek Styles'ın kim olduğunu önceden bilmediğini itiraf etti. Moda konusunda son derece bilinçli olan Styles'ın bu buluşma için kıyafetini özenle seçtiği varsayılabilir. Hockney'nin karşısına koyu mavi bir kot pantolon ve kırmızı-sarı çizgili bir hırkayla çıktı. Hırkanın V yakası Styles'ın taktığı büyük inci kolye için mükemmel bir fon oluşturdu. Hockney şarkıcıyı rattan bir sandalyede otururken resmetti. En azından Instagram'da, sanat eserine duyulan ilgi başlangıçta sınırlıydı. Bazı kullanıcılar Styles'a olan benzerliği gözden kaçırdı ya da resmin sanatsal değerini sorguladı. Ulusal Portre Galerisi portreyi \"David Hockney: Yaşamdan Çizimler\" sergisinin duyurusunda önceden yapıyor. Sergi, Mart 2020'de Korona pandemisi nedeniyle sadece 20 gün sonra kapanmak zorunda kalan serginin devamı niteliğinde. O tarihten bu yana Hockney'nin akraba, arkadaş ve tanıdıklarının portrelerinden oluşan serisine 33 resim daha eklendi. Sergi 2 Kasım 2023 tarihinde kapılarını açacak ve 21 Ocak 2024 tarihine kadar İngiltere'nin başkentinde sergilenecek. Styles'ın portresine daha sonra ne olacağı ise şimdilik belirsizliğini koruyor."} {"url": "https://gq.com.tr/guncel/martin-scorsesenin-en-iyi-filmleri", "text": "Martin Scorsese, Francis Ford Coppola'nın sözleriyle, \"yaşayan en büyük yönetmen\" mi? Filmografisine bakılırsa, bu niteliklere sahip ve son filmi de bunu doğruluyor. Amerikalı yönetmen, The Irishman'den dört yıl sonra, 2023 yılında, en sevdiği iki oyuncu olan Robert De Niro ve Leonardo DiCaprio'yu bir araya getiren etkileyici bir tarihi fresk olan Killers of the Flower Moon ile geri dönüyor. Bu yeni uzun metrajlı film, Martin Scorsese'nin filmografisinde önemli bir an olmasını sağlayan tüm özellikleri bir araya getiriyor: birinci sınıf oyunculuk, Amerika tarihine keskin ve acımasız bir bakış ve 80 yaşındaki yönetmenin her zamanki zarif yönetimi. Filmin 18 Ekim'de sinemalarda gösterime girmiş olması nedeniyle GQ, Mean Streets'ten The Wolf of Wall Street'e Martin Scorsese'nin en iyi 15 filmine bir göz atmaya karar verdi. Martin Scorsese, Mean Streets'in başarısından bir yıl sonra Alice Doesn't Live Here Anymore ile 5. uzun metrajlı filmini çekti. Ellen Burstyn'in canlandırdığı mutsuz bir ev kadınının, kocasının bir trafik kazasında ölmesiyle alt üst olan hayatını anlatan bir aile dramı. Oğluyla birlikte Kaliforniya'da şarkıcı olma hayalini gerçekleştirmek için yollara koyulur. Önüne birçok engel çıkar. Amerika Birleşik Devletleri'nde gösterime girmesinden neredeyse 50 yıl sonra, Martin Scorsese'nin kariyerindeki en etkileyici filmlerden biri olmaya devam ediyor. 3D dünyasına yapılan ilk giriş niteliğindeki Hugo Cabret, Asa Butterfield tarafından canlandırılan ve 1930'ların Paris'inde, tren istasyonunda yaşayan bir yetimin hikayesini anlatıyor. Babasının trajik ölümünden sonra tek başına yaşamaya mahkum edilen çocuk, babasının ölmeden önce onarmak istediği mekanik otomatı tamir etmeye çalışır. Aynı zamanda savaş koridorlarından geçen tüm yetimlerin izini sürmeyi kendine görev edinmiş savaş gazisi bir müfettişin dikkatinden kaçmak zorunda. Devamında, oyuncak dükkanı işleten ve gizli bir geçmişi olan yaşlı bir adamla tanışır. Hugo Cabret, filmin teknik hünerlerinin ardında, Martin Scorsese'nin sessiz sinemaya ve yedinci sanatın ilk büyük mucitlerinden Georges Melies'in öncü eserlerine dokunaklı bir saygı duruşu niteliği de taşıyor. Geçmişin umutlarının hikayesini anlatmak için geleceğin araçlarını kullanan büyüleyici bir macera filmi. Martin Scorsese'nin kaderinde sinemacı olmadan önce tarikatlara katılmak vardı. Katolik inancı eserlerine sık sık nüfuz etmiş ve Silence bunun en bariz örneklerinden biri. Shusaku Endo'nun romanından uyarlanan Silence, 17. yüzyıl Japonya'sında Cizvitlere yapılan zulmü anlatıyor. Andrew Garfield ve Adam Driver tarafından canlandırılan iki Portekizli rahip, Japon hükümetinin baskısı altında inancından vazgeçtiğinden şüphelenilen akıl hocalarını kurtarmak için ülkeye gönderilir. Bu, Martin Scorsese'nin kariyerinin en zorlu ve sürükleyici filmlerinden biri. Yönetmen, bu tarihsel anlatının ardında inanç kavramını, onun maddeselliğini ve şiddet dolu bir dünyadaki karmaşıklığını sorguluyor. Oyuncular göz kamaştırıcı, film tek kelimeyle muhteşem. Tuhaf Budist gişe rekortmeni Kundun'dan iki yıl sonra Scorsese, kaçınılmaz olarak Taxi Driver'ı hatırlatan bir sağlık görevlisinin gece vakti, halüsinatif portresini çizmek için evine dönüyor. Film ılımlı bir şekilde karşılanmış olabilir, ancak filmin hayali kitsch'iyle ilgili bir şeyler bizi rahatsız etmeye devam ediyor. Ya da belki de Nicolas Cage'e olan yasaklı aşkımız. Ama hepsi aynı kapıya çıkıyor. Martin Scorsese kariyeri boyunca çok az komedi filmi çekti. Ancak bu türü ele aldığında bile, bunu her zamanki titizliğiyle yaptı. 1985 yılında gösterime giren ve Cannes Film Festivali'nde Prix de la Mise en Scene ödülüne layık görülen After Hours, romantik bir randevu için Soho'ya giden bir bilgisayar mühendisinin kabus dolu öyküsünü anlatıyor. Öngörülemeyen bir dizi olay, adamın bu cehennem gecesinden sağ çıkamayabileceğine inanmasına yol açar. Martin Scorsese, çok sevdiği New York'u çoğu zaman beklenmedik slapstick tarzı komedide yüceltiyor. Hong Kong yapımı suç gerilimi Infernal Affairs'in yeniden çevrimi olan Köstebek, Martin Scorsese'nin Oscar kazanamayan birkaç filmiden sonra ilham kaynağına dönüşüne işaret ediyor. Boston'un yeraltı dünyasındaki DiCaprio/Matt Damon tarzı karşıtlığı yücelten Scorsese, en eğlenceli filmine imza atarak En İyi Yönetmen ve En İyi Film Oscar'ını cebe indirdi. Bir zamanlar en iyi rock filmi olarak selamlanan The Last Waltz, konusu kadar - bazen perdede görünmese de - biraz paranoyak bir dönemin uyuşturucu aşırılıklarını yansıtma biçimiyle de önemli. Killers of the Flower Moon, Martin Scorsese'nin en sevdiği iki oyuncu olan Leonardo DiCaprio ve Robert De Niro ile yeniden bir araya gelişine işaret ediyor. David Grann'ın kitabından uyarlanan bu üç buçuk saatlik fresk, 20. yüzyılın başında Amerika Birleşik Devletleri'nde meydana gelen bir dizi olayı anlatıyor. Osage halkı servetini topraklarındaki petrol yataklarından elde etmiş. Zenginliklerine göz diken beyazlar, miraslarını çalmak için harekete geçerler. Acımasız ve mükemmel bir şekilde yönetilmiş olan Killers of the Flower Moon, Martin Scorsese'nin bugün ne kadar büyük bir sinemacı olduğunu hatırlatıyor. Film yapımcısının Hıristiyan takıntılarını yansıttığı orta sıklet Jake La Motta'nın bu trajikomik biyografisi, elbette De Niro'nun Dante benzeri performansıyla ünlü. Ama film aynı zamanda, siyah beyaz göndermelerinin doruğunda, açılış jeneriğinden itibaren gerçek bir grafik başarı. Raoul Walsh'un Gentleman Jim'i ile birlikte en iyi boks filmi. Scorsese'nin üçüncü uzun metrajlı filmi en az iki açıdan tarihi önem taşıyor. Bu, onun efsanesi haline gelecek bir tür olan ilk gangster filmiydi ve Robert De Niro ile ilk iş birliğiydi. Scorsese'nin en sevdiği rock melodileri eşliğinde Harvey Keitel, New York'un yeraltı dünyasında kendine bir yol çizmeye çalışıyor, ancak kalp kırıcı olduğu kadar asabi de olan arkadaşı Johnny Boy ile mücadele etmek zorunda kalır. Genellikle ustanın başyapıtı olarak kabul edilen Goodfellas, anlatı ustalığı ve harika dramatik performansların mükemmel bir kokteyli gibi. Mafyatik yaşam tarzlarının bu büyüleyici özeti, David Chase'in Sopranos'u yaratmasının yolunu açtı. Finans dünyasında Goodfellas. The Wolf of Wall Street 2013'te gösterime girdiğinde, Scorsese üretiminin eşi benzeri görülmemişti. Zarafetin dokunduğu bir çift oyuncu tarafından taşınan müstehcen finans üzerine benzersiz bir kapsam komedisi olan film, yazarının açık ara en komik filmi. ABD'nin Vietnam'daki trajik bataklığını simgeleyen kanlı bir tıraşın yer aldığı kısa film The Big Shave'den 10 yıl sonra Scorsese, bir ABD askerinin eve dönüşünü hayal ediyor. Karmakarışık bir New York'ta şizofren bir taksi şoförüne dönüşen Travis Bickle, şehri günahlarından arındırmak için yola koyulur. Yetmişli yılların Amerika'sının en öfkeli portresi. Güldürmekten çok tedirgin eden bu komedi, Scorsese'nin filmleri arasında en sevimli olanı değil ama yine de gerçekçi. Bir TV yıldızını kendisini programına davet etmesi için taciz eden genç adam Pupkin , komedide başarılı olma arzusundan çok, Big Brother ve aptallar komplosu çağının habercisi olan anlık şöhret açlığıyla hareket etmekte. Bazen bir devam filmi de olabilecek Goodfellas'ın soluk bir kopyası statüsüne düşürülen Casino, selefiyle aynı ustalık derecesini göstermese de belki biraz daha ruh kazanıyor. Scorsese, Vegas'ın yapaylığını hafif gösterişli virtüözlüğüyle birleştiriyor. Gangsterlerin kurbanlarını gömmek için çölde çukurlar kazması gibi, kumar şehrini dev bir mafya mezarına dönüştürüyor. Bu yazı ilk olarak GQ FRANCE web sitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/guncel/yenilik-ve-modanin-bulusmasi-haze-of-monkun-ozgun-cizgileri", "text": "Marka, şık tasarımlarının yanı sıra çevreci ve sürdürülebilir materyal seçimiyle de dikkat çekiyor. AW 22-23 Koleksiyonu, çapraz bağlama detaylı bomber ceketlerden uzun deri trençkotlara, afgan detaylı kol ve yakalardan etek ve crop deri takımlara kadar uzun yıllar dolabınızda yer edinecek zamansız parçalardan oluşuyor. Salamon Biker ceket, herkesin dolabında olması gereken klasik biker cekete işçilik ve bilinçli deri kullanımı farklı bir yorum katarken, Kimobo multi-way ceket, çapraz bağlama şekliyle bomber anlayışını tamamen baştan sorguluyor. Bu markanın arkasındaki Jennifer Ruppen, Vera Mitrani Kazancı ve Kar Aslan gibi genç ve yetenekli tasarımcılar, markanın yenilikçi ve özgün yaklaşımını yansıtıyor. Markanın sürdürülebilirlik vizyonu da dikkat çekici. Deri koleksiyonları, gıda endüstrisinin atık ürünlerinden oluşturulurken, deri malzemeleri %100 doğal, aynı zamanda otantik ve nesli tükenmekte olan hiçbir türü içermiyor. Tekstil ürünlerinde ise %100 organik pamuk ve geri dönüştürülmüş PES kullanılıyor. Haze of Monk'un yerel atölyelerde ve çevre dostu üretimhanelerde el işçiliği ile üretilen her bir parçası, sürdürülebilirlik anlayışını en iyi şekilde yansıtıyor. Ayrıca, markanın sürdürülebilir tedarikçilerle yaptığı işbirlikleri ve geri dönüştürülmüş ambalajlar gibi uygulamaları, çevreye verdiği etkiyi en aza indirmeye özen gösteriyor. Ayrıca, Haze of Monk 2022'de Londra'daki önemli satış noktalarına girmeyi başararak odağını küresel alanda genişlemeye çevirdi . Bu adım, markanın uluslararası alanda daha geniş bir varlık göstermesine olanak tanıyacak ve Türk el işçiliğini ve deri işçiliğini dünyaya tanıtmak için önemli bir fırsat sunacak."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/-gqaciksalon-levent-erden-ile-15-dakikada-15-fikir", "text": "Artık işten insan çıkarmak yerine mekanların işten çıkarıldığı bir çağdayız. İnsanları işte tutup mekanları işten çıkarabiliriz. Bugün artık insanların daha fazla parası değil daha fazla zamanı olduğunda neler yapabileceğini tartabilmesi, araştırması lazım. Dönüşüme dönüşerek cevap verilir, karşı çıkmak yerine, olan bitenle yol almaya bakmak lazım. Aracısızlaştırma bugünün gerçeği. Her şeyin aracısızlaştığı bir süreçteyiz, insanlara ve ürünlere doğrudan ulaşabiliyoruz, ara önleyiciler ve sağlayıcılar daha az. İçinden geçtiğimiz süreç insan olduğumuzu ve değerli olduğumuzu bize bir daha hatırlatttı. Sahip olmanın pek de matah bir şey olmadığını, insanların evlerine koydukları duvarların işe yaramadığını gördük, ,insanın kendine yatırım yapması gerektiği görüldü. Bir davranış üç türlü değişir; ya kafana odunu yersin ve bu sopa zoruyla olur, ya kendi içindeki disiplinle fayda ve zarar analizi ile yaparak ya da döner ve oradan uzaklaşırsın. Birilerine bir şey öğretmeyi değil de bir şeyleri paylaşma kültürünü öğrenmemiz gerek. Hayatta 'ne yaparsak kafayı kullanıp köşeyi döneriz' anlayışını bırakırsak, nasıl yeniye adapte olacağımıza bakıp kendimizi nasıl yenileyeceğimizi anlarsak kazanırız. İnsan olarak merak edip meraklarımızın peşinden koşmalıyız. Merak etmezsen olduğun yerde kalıyorsun. Kimseyi beğenmiyorsunuz, kendinizi hep herkese beğendirmek istiyorsunuz.. Sıkıyorsa kendinizi kendinize beğendirin..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/-gqevde-zamanini-evde-gecireceklere-en-iyi-8-tavsiye", "text": "Koronavirüs salgını artık dünya çapında bir tehdit. Fakat biz bu dönemi kendimizi ve çevremizdekileri koruyarak geçirmeye başladık bile. Bunun için ilk yapacağımız şey evimizde daha yaşanabilir, eğlenceli ve sağlıklı bir ortam yaratmak. İşte bunun için yapmanız gerekenleri sizin için açıklıyoruz! GIDA Televizyonlarda ya da sosyal medya da gıda alışverişlerinin rekor düzeye ulaştığını fark etmişsinizdir. Panik yapmadan siz de yavaşça bu hazırlıklarınıza başlayabilirsiniz. Öncelikle bozulmayan ve uzun süre dayanabilen gıdaları tercih edin. Bunlara örnek olarak, konserve ürünler, kuru meyveler ve donmuş sebzeler yararlı olabilir. Sebzelerin ve meyvelerin raf ömrü sınırlıdır, ancak havuç, soğan, lahana ve patates gibi sebzeler doğru saklandığında 3 aya kadar dayanabilir. RUTİNLERİNİZİ BOZMAYIN Bazı şirketler ve iş yerleri bir süre evden çalışmaya başladı bile. Siz de bu durumun içerisindeyseniz, rutinlerinizi sakın bozmayın! Alarmınızı iş saatinde kalktığınız saate ayarlayın, duşunuzu alın, kahvaltınızı edin ve ev içerisinde rahat ama kullanışlı kıyafetleri tercih edin. POZİTİF KALIN Panik ve korku en büyük düşmanınız olmalı. Sosyal izolasyonun içerisinde paniğe kapılmak ve korkmak oldukça kolaydır. Bu yüzden sosyal iletişim sakinleşmenin en iyi yollarından biridir. Arkadaşlarınızla Skype, Whatsapp, Facebook ve Instagram üzerinden iletişim kurmaya devam edin. Güvenilir kaynaklardan yapmanız gerekenleri birbirinizle paylaşın ve birbirinize her zaman destek olun! EĞLENCE Uzun Netflix gecelerine hazır mısınız? Muhtemelen iş hayatı yüzünden Netflix, HBO ve diğer platformlara ancak hafta sonu bakabiliyordunuz. Şimdi ise durum değişti. Bir süre hem kafanızı dağıtacak hem de sizi eğlendirecek bir şeyler izleyebilirsiniz. Aynı zamanda PlayStation gibi oyun konsollarını da tercih edebilirsiniz. Emin olun bu yaptıklarınızın ruhsal sağlınıza çok ama çok iyi gelecek. STERİL OLUN Tehlikeli bir salgın döneminde olduğumuzu biliyorsunuz. Bunun için gerçekçi ve doğru yöntemleri takip etmelisiniz. Bir şeyi kaynar suda yıkamak yapılacak en doğru şey olmayacak. Siz kendi kişisel bakımıza özen göstermeye devam edin ve evinizi gün içerisinde havalandırmaya çalışın. EGZERSİZ Evde spor yapabileceğiniz bir ekipman yok mu? Boşverin zaten ihtiyacınız yok. Vücut ağırlığınızla yapabileceğiniz bir sürü antrenman çeşiti var. Sizin için hazırladığımız antrenman programı için tıklayın. İŞ PLANI YAPIN Evde olmak iş yapamayacağınız anlamına gelmiyor. Dijital bir çağda yaşıyoruz. Her gün iş planınızı yapın ve ona göre çalışmaya hazırlanın. Hem evde çalışmanın sandığınızdan çok daha güzel bir avantajı daha var. Sıkıcı iş arkadaşlarınıza elveda diyebilirsiniz! BANKA HESAPLARINIZI DÜZENLEYİN Bir süre sadece gıda ve gerekli masraflara harcama yapacaksınız. Bu hem avantajlı hem de sıkıcı bir durum. İşin iyi tarafı bunları düzenlemeye şimdiden başlayabilirsiniz. Online bankacılık hesabınızdan düzenlemelerinizi yapın ve ev faturanızın her ay düzenli ödendiğinden emin olun. Sonrasında bu durumu avantaj haline çevirip belki de iyi bir para bile biriktirebilirsiniz. Televizyonlarda ya da sosyal medya da gıda alışverişlerinin rekor düzeye ulaştığını fark etmişsinizdir. Panik yapmadan siz de yavaşça bu hazırlıklarınıza başlayabilirsiniz. Öncelikle bozulmayan ve uzun süre dayanabilen gıdaları tercih edin. Bunlara örnek olarak, konserve ürünler, kuru meyveler ve donmuş sebzeler yararlı olabilir. Sebzelerin ve meyvelerin raf ömrü sınırlıdır, ancak havuç, soğan, lahana ve patates gibi sebzeler doğru saklandığında 3 aya kadar dayanabilir. Bazı şirketler ve iş yerleri bir süre evden çalışmaya başladı bile. Siz de bu durumun içerisindeyseniz, rutinlerinizi sakın bozmayın! Alarmınızı iş saatinde kalktığınız saate ayarlayın, duşunuzu alın, kahvaltınızı edin ve ev içerisinde rahat ama kullanışlı kıyafetleri tercih edin. Panik ve korku en büyük düşmanınız olmalı. Sosyal izolasyonun içerisinde paniğe kapılmak ve korkmak oldukça kolaydır. Bu yüzden sosyal iletişim sakinleşmenin en iyi yollarından biridir. Arkadaşlarınızla Skype, Whatsapp, Facebook ve Instagram üzerinden iletişim kurmaya devam edin. Güvenilir kaynaklardan yapmanız gerekenleri birbirinizle paylaşın ve birbirinize her zaman destek olun! Uzun Netflix gecelerine hazır mısınız? Muhtemelen iş hayatı yüzünden Netflix, HBO ve diğer platformlara ancak hafta sonu bakabiliyordunuz. Şimdi ise durum değişti. Bir süre hem kafanızı dağıtacak hem de sizi eğlendirecek bir şeyler izleyebilirsiniz. Aynı zamanda PlayStation gibi oyun konsollarını da tercih edebilirsiniz. Emin olun bu yaptıklarınızın ruhsal sağlınıza çok ama çok iyi gelecek. Tehlikeli bir salgın döneminde olduğumuzu biliyorsunuz. Bunun için gerçekçi ve doğru yöntemleri takip etmelisiniz. Bir şeyi kaynar suda yıkamak yapılacak en doğru şey olmayacak. Siz kendi kişisel bakımıza özen göstermeye devam edin ve evinizi gün içerisinde havalandırmaya çalışın. Evde spor yapabileceğiniz bir ekipman yok mu? Boşverin zaten ihtiyacınız yok. Vücut ağırlığınızla yapabileceğiniz bir sürü antrenman çeşiti var. Sizin için hazırladığımız antrenman programı için tıklayın. Evde olmak iş yapamayacağınız anlamına gelmiyor. Dijital bir çağda yaşıyoruz. Her gün iş planınızı yapın ve ona göre çalışmaya hazırlanın. Hem evde çalışmanın sandığınızdan çok daha güzel bir avantajı daha var. Sıkıcı iş arkadaşlarınıza elveda diyebilirsiniz! Bir süre sadece gıda ve gerekli masraflara harcama yapacaksınız. Bu hem avantajlı hem de sıkıcı bir durum. İşin iyi tarafı bunları düzenlemeye şimdiden başlayabilirsiniz. Online bankacılık hesabınızdan düzenlemelerinizi yapın ve ev faturanızın her ay düzenli ödendiğinden emin olun. Sonrasında bu durumu avantaj haline çevirip belki de iyi bir para bile biriktirebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/-siz-yapmayasiniz-diye-erkegin-yatakta-yaptigi-8-olumcul-hata", "text": "Bisiklete başladığımız dönemlerde yetenek addedilen el bırakma, yatağa geçtiğimizde şımarıklığa dönüşür. Hele belli pozisyonlarda elini beline koyan beyler var, yapmayın etmeyin. Hepimiz Rocco Siffredi olmadığınızı biliyoruz ve bunun için sizi suçlayacak değiliz. Lakin yatakta eliniz, ağzınız, hatta varsa kuyruğunuz bile boş durmamalı. Boş durmayan uzuvlar, kadının tüm bedenine nazik hamleler yapmalı. Kadınlar yatakta arzulandığını bilmek ister. Şüphesiz ki yorgan altında yapılan türlü çeşitli iltifatlar, arzuyu aktarmanın en şık yoludur. Yeter ki tatlım yerine şekerim demeyin. Hatta mümkünse, çıplak bir kadına kilo hatırlatan hiçbir şey demeyin. Kız arkadaşının göbeğine sütlaç adını takan, yatakta Bel çantanı çıkarmadın mı hayatım? diye soran beyler, sözüm size: Yolunuz yol değil. Hele şiir niyetine vatan-bayrak temalı epik bir eser seçen arkadaş, senin GQ okumadığını ümit ediyorum. Ecel derken ilişkinizden bahsediyorum. Erken boşalmayı konu dışı bırakarak şöyle izah etmek isteriz. Efendim, senkron aşk sanatında en önemli hususlardan biridir. Diyelim ki yatak bir havuz, sizse su balesi yapan bir çiftsiniz. Eşiniz henüz havuza girmemişken siz sekiz takla atıp, dipten saç tokası çıkarsanız ne fayda, değil mi? Evet, bizce öyle. Hayrolsun, sizi çok BEDAŞ gördüm bu başlıkta. Yılların eskitemediği bu deyim, gerçek dünyada aymazlıktır, emeğe saygısızlıktır. Hem kendi hazzınıza odaklanarak kız arkadaşınızı mağdur durumda bırakmak, siz centilmen GQ beylerine yakışır mı? Tek gecelik ilişkide bile, nıçk, yakışmaz. Bir süre aynı rakiple grekoromence hareketlerde bulunulduğunda, rakibin girdi çıktısını, açıklarını öğreniriz. Aynı şey uzun ilişkiler için de geçerlidir ve bu, ilişkinin cinsi münasebet bölümünü monotonluğa iter. Tembelleşmeyin. Sevgilinizin tembelleşmesine de müsaade etmeyin. Artık çamaşır mı alırsınız, pozisyon mu denersiniz, orasını ben bilemem. Müraacat: Yan sayfadan Merve Hanım. Yok öyle yağma. Ev ılıman mı soğuk mu, mevsim bahar mı kış mı bakmadan kız arkadaşı soyup, kendiniz Boğaz'da kahvaltıya çıkacakmışçasına grand tuvalet takılamazsınız. Hayır, sevgilinizin striptiz ihtiyacı vardır, canı soyunma çekmiştir, ona karışamayız. Harici tüm durumlarda; o çoraplar çıkacak. Çok erken, çok geç, yahut haber vermeden, bilirsiniz, modern hayatta bir yere gidilmez. Gittiğiniz yerden Neden geldiniz? diye sorarlar. Aynı şey yatak için de geçerli. Erken gelişleriniz geride tatmin olmamış, geç gelişlerinizse tahriş olmuş bir partner bırakabilir. Ne zaman ve hangi istikamete doğru geleceğinizi basit bir cümleyle anlatmanız da, ayrıca önem taşımaktadır. Bir erkeğe ergenliğin başından itibaren ısrarla anlatılması gereken şeylerden biri, pornoların hayat değil, sinema olduğudur. Gerçi şimdi internetin nimetleri amatör yapımlara ulaşılmasını sağladı da, iki cins olarak da rahat ettik. Yine de aklınızda bulunsun; kamera açısı ve akrobatik pozisyonlar esas alınarak hazırlanmış yapımları, yatakta taklit etmeye kalkmayınız."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/10-maddede-hemsire-fantezisi", "text": "İsteyen erkek istediği konuda hayal kurabilir. Ama hemşireler hakkındakilerin gerçeklikle bağlantısı öylesine komik düzeydedir ki, libidosuna saygısı olan bir erkek o esnada kasıklarını tutuyorsa büyük ihtimalle katıla katıla gülmek içindir. 1. Hemşireler görev sırasında stiletto ile dolaşmaz. İşleri sürekli ayakta durmalarını ve sessiz olmalarını gerektirdiğinden yüksek ve ince topuklu ayakkabılar onlara göre değildir. Tam tersine genellikle ortopedik terlikler giyerler ve o şeyleri seksi kelimesiyle aynı cümlede kullanmak bile özel bir maharet ister. 2. Hemşireler süper mini etekler giymez, yere düşen yara bandını almak için işveli bir gülümsemeyle eğilmez ve bu sırada erkek hastaların kalp monitörünü yüksek perdeden öttüren frikikler vermez. Üstelik çoğunlukla etek bile giymezler, iş giysilerinin alt bölümünü pantolonları oluşturur. 3. Hemşire okuluna kabul edilecek adaylarda ölçülerinin 90-60-90 olması özelliği aranmaz. Dolgun ve sıkı vücutlu hemşireler toplam popülasyon içinde küçük bir azınlığı oluşturur. Buradaki sorun, marazi hayal gücüne sahip erkeklerin toplam erkek nüfusu içindeki oranıdır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/14-maddede-yeni-seks", "text": "Bir zamanlar hakkında konuşulması bile zor olan fetiş, sado-mazo ilişkiler, sert oyunlar artık normal kabul ediliyor. Bunda dijital çağın büyük rolü var. Kink.com sitesinin kurucusu Mike Stabile, normalleşmenin insanların seks sırasında bağlanmak istemenin tuhaf olup olmadığını internetten sorgulamalarıyla başladığını söylüyor. Görünüşe göre acayip bir şey değilmiş. Gizemli yolları tercih etmenize gerek yok, isteklerinizi partnerinizle paylaşabileceğiniz bir dönemdeyiz artık diyor Stabile. Rihanna'nın S&M şarkısının dillere dolaştığı günümüzde bu gerçeğe şaşırmamak gerekiyor. BDSM dünyasını kapsamlı şekilde anlatan, Christina Voros'un yönettiği, yapımcı koltuğundaysa James Franco'nun oturduğu Kink belgeseliyse ilk kez 2013 Sundance Film Festivali'nde gösterildi. Her gün yaklaşık 260 adet yeni seks içerikli site açılıyor. Ancak sürekli hardcore porno izlemenin, var olan seks hayatına zarar verdiği de bilinen bir gerçek. Wanting Sex Again kitabının yazarı ve seks terapisti Laurie Watson, porno bağımlısı erkeklerin tensel temastan çok pozisyon ve hareketlere takıldığını anlatıyor. Watson, porno videolara ulaşılan internet sitelerinin fantezi dünyasının kapıları kadar, erkeklerin kolaya kaçarak ilişki stresinden uzak ve kendi işlerini görebilecekleri bir dünyanın kapılarını da açtığının altını çiziyor. 20'lerinin ortasında ve 30'lu yaşlardaki erkeklerde testosteron azlığı son yıllarda sık karşılaşılan bir problem haline geldi. Bunun başlıca sebepleri arasında depresyon ve düşük libido başı çekiyor. Stres, obezite ve BPA adı verilen çevresel östrojenler bu sonuca giden yolun taşlarını döşüyor. Çözüm arayışı, bu konuda uzman küçük kliniklerin açılmasına bile neden oldu. Amerika, Las Vegas'taki Vita Heaven ve Arizona'daki Phoenix Men's Health Center, erkeklik hormonu terapilerinde ilaç tedavisi ve enjeksiyon uygulamaları gibi hizmetler sunuyor. Sekste bitmek tükenmek bilmeyen macera arayışında olanlar alfa erkeğine benzer. Bir de aldatan erkek tarifine uymayan, silik görünen ve kendini hiç belli etmeyen bir profil var. Indiana Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, sekste baskın olmak isteyen erkeklerin çoğunun ereksiyon sorunu yaşadığını ortaya koydu. Bunu ortadan kaldırmak isteyenlerse çareyi dışarıda arıyor. İlişkinin getirdiği sorumlulukların baskısını hissetmeden seks yapma özgürlüğü, erkeğin var olan partneriyle cinsel yaşamını da zedelemeye başlıyor. Seks uzmanları bu konuyu farklı bir yaklaşımla masaya yatırıyor. Beta aldatıcılar, aynı zamanda aktif ve tatmin edici cinsel hayatı olan ama partnerine fantezilerini açamayan erkekler arasından çıkabiliyor. Bu tür partnerinin reddetme ya da kavga çıkarma gibi reaksiyonlarıyla karşılaşmak istemiyor. Ama atladıkları bir şey var; artık kadınlar da kendisiyle fantezilerini paylaşan erkekler istiyor. Grinin Elli Tonu kitabının aylarca tüm dünyada liste başı olduğunu unutmayın lütfen."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/30-yasinda-kendi-isinin-patronu-olmak-mumkun-mu", "text": "Bu tavsiye, bir iş insanı, yatırımcı ve Dallas Mavericks'in sahibi olan birçok değerli titre sahip Mark Cuban'dan geliyor. Verdiği bir demeçte Cuban, Bir noktada işini sevmiyorsan, kovulursan ya da bir şeylerin yanlış gittiğini düşünüyorsan, biliyorsun, en az altı aylık bir gelire ihtiyacın olacak. Bu tavsiye yeni başlangıçlar yapacağınız bir dönemde işinize yarayacaktır, göz ardı etmeyin. Çoğu durumda, net servetiniz, en yakın arkadaşlarınızın seviyesini yansıtır diyor How Rich People Think kitabının yazarı Steve Siebold ve ekliyor Sizden daha başarılı olan insanlarla birlikte olmak, düşüncenizi genişletme ve gelirinizi artırma potansiyeline sahip. Birlikte çalıştığımız insanlar gibi oluyoruz ve bu nedenle kazananlar kazananları çekiyor. Ve bizce haksız sayılmaz. Her zaman yaptığınız şeyi yaparsanız, her zaman kazandığınız şeyi elde edersiniz. Elinizde hali hazırda bulunan finansal gelirin yanı sıra, birkaç farklı yoldan elde edebileceğiniz ek gelir arayışlarına girin. İçinde yer alacağınız her proje size yeni beceriler kazandırırken aynı zamanda yetenekleriniz ortaya çıkarma fırsatı da sunacaktır. Yeni insanlarla tanışma fırsatı yakalamanızsa ek puan. Zirveye çıkanlar tarafından tekrarlanan bir başka tavsiye ise okumaya devam etmektir. Yapılan bir araştırmaya göre, milyonerlerin yüzde 85'i ayda iki veya daha fazla kitap okuyor. Kitapçıların arasında dolaşın. İşinize yarayacağını düşündüğünüz bir kitap varsa, tereddüt etmeden alın. Okuduğunuz şeyler size yeni perspektifler kazandırarak ilerlemenizi sağlar. Bu fikirler işletmenizi daha iyi hale getirecektir, bu yüzden kitaplar her zaman bir yatırım parçası."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/5-maddede-dunyayi-degistirecek-fikir", "text": "Şanslıyız, bu soruları ilk kez biz sormuyoruz. Daha önce de yaratıcılığın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışmış, iyi fikirlerin ne tür bir zihinsel işleyişle ortaya çıktığını merak etmiş insanlar var. Bunlardan biri de, reklam dünyasının gelmiş geçmiş en yaratıcı isimleri arasında sayılan James Webb Young. Young'a göre Bir fikir, eski unsurların yeni bir kombinasyonundan başka bir şey değildir. Başka bir deyişle yaratıcılık dediğimiz şey, kelimenin kendisinin akla getirdiği gibi, bir şeyi yoktan var etmek değildir. Yaratıcı düşünce süreci sonunda ortaya çıkan fikirler, aslında daha önce de mevcut olan şeyler arasında yeni bağlantılar kurmaktan ibarettir. Young, yaratıcılık sürecinin bu temel dinamiğini ortaya koyduktan sonra, bir de beş aşamalı bir fikir üretme yöntemi sunuyor. Fikirleri ilham perileri getirmez. Fikir bulmak için öncelikle aralarında yeni kombinasyonlar kuracağınız ham materyaller bulmanız gerekir. Bu materyaller çözüm aradığınız sorunla doğrudan ilişkili olabileceği gibi, genel veya söz konusu sorunla tümüyle ilişkisiz gibi görünen konularla ilgili de olabilir. Ham materyal edinmenin en iyi yolu ise ilgi alanlarımızın sayısını artırmaktır. Ne kadar çok alanla ilgili ham materyal sahibi olursak, aralarında yeni kombinasyonlar kuracak o kadar çok malzememiz olur. Yaratıcı sürecin ikinci aşaması, ilk aşamada elde edilen malzemeleri zihnimizde çiğnemeye başlamaktır. Böylece farklı alanlardan elde edilen malzemeler arasında yeni zihinsel ilişkiler kurulmaya başlanır. Bu aşamada akla primitif ve belki biraz komik fikirler de gelecektir. Onları tümüyle unutulmaya terk etmeyin, bir kenara not edin. Unutmayın, bu ham fikirler büyük fikirlere ebelik yapabilir. Üçüncü aşamada hiçbir şey yapmanız gerekmiyor. Aksine çözüm bulmaya çalıştığınız sorunu zihninizden ya da en azından zihninizin yüzeyinden olabildiğince uzaklaştırmanızda fayda var. Bu aşamada yapılan şey, yeni kombinasyonlar yaratma işini bilinçaltına havale etmektir. Sherlock Holmes'un bir vakayı çözmenin tam ortasındayken kalkıp konser dinlemeye gitmesinin ardındaki neden de budur. Yeterince zaman varsa soruna çözüm bulmayı ertesi güne bırakmak da çok işinize yarayacaktır. Uykudayken bilinçaltınız yeni kombinasyonlar kurmak üzere çok daha aktif olacaktır. Önemli kararlar vermeden önce bir gece üzerine uyuyun diye boşa söylemiyorlar. İlk üç aşamanın hakkını verdiyseniz, dördüncü aşama bir anda ve neredeyse kendiliğinden gelecektir. Aradığınız fikir gökten düşercesine zihninizde belirecektir. Bu her an, hiç beklemediğiniz bir zamanda da olabilir. Banyo yaparken, tıraş olurken, sabah yarı uyanık haldeyken veya bir ağacın altında oturup düşünürken... Fikriniz zihninizde bir kez belirdikten sonra iş bitmiyor. Esas zor süreç şimdi başlıyor. Bu noktadan itibaren fikrinizi gerçek hayatın soğuğuna çıkarmanız, eksik gediklerini tespit etmeniz ve mümkünse bunları düzeltmeniz gerekiyor. James Webb Young, bu acılı aşamaya yarının soğuk ve gri şafağı diyor. Bu aşamada pek çok fikrin hayatın gerek ve gerçeklerine dayanamayıp uçup gitmesi de kuvvetle muhtemeldir ama siz yine de endişe etmeyin: Ne de olsa artık elinizde bir fikir bulma tekniği mevcut. Yazının başında sorduğumuz soruyu şimdi yanıtlayalım: Bazı insanların doğuştan daha yaratıcı olmalarının sebebi, zihinlerini şekillendiren fizyolojik ve psikolojik faktörlerin, onlar farkında olmadan, beyinlerinin farklı ilgi alanlarına ait bilgileri depolayan bölgeleri arasında daha kolay ilişki kurmasından, başka bir deyişle eldeki eski malzemeler arasında yeni kombinasyonlar kurmaya daha yatkın olmasından kaynaklanıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/8-adimda-sizden-sene-nasil-gecilir-resmiyetten-kurtulma-rehberiniz", "text": "Bahar Kerimoğlu: Genellikle bunun bir öğreti olduğuna inanıyorum. Saygı da sevgi de kazanılan, tanıdıkça edinilen şeyler bence. Babandır say, büyüdüğündür elini öp gibi kavramları, dayatmaca saygı yüklemeleri olarak görüyorum. İçten ve samimi değil, 'usulen' buluyorum. Arzu Demirer: Sosyal yaşamda ve iş ortamında protokol gereği; üstlere, yaşça büyüklere, resmi görüşme yapılan kişilere daima siz diye hitap edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu hitap şekli direkt olarak saygıyı ve nezaketi çağrıştırıyor. Bazı yaratıcı mesleklerde bu durum daha esnek olabiliyor. Güneş Güner: Mesafe yaratmakla saygı duymayı aynı teraziye koyamam hiç. Bu üç kelime de mesafe yaratmaktan öteye gidemiyor. Metin Gürsoy: Hemen hemen hiçbir orantısı yok. Çünkü saygı kodu olarak öğretilmiş bir şey olarak gorüyorum. Elbette bunu saygı göstergesi olarak kalpten ve samimi bir şekilde yapanlar da vardır ama genelde zorunlu hissedildiği için böyle hitap ediliyor. Zerrin Ersü: Yaşça büyük, samimi olunmamış kişilerle ilişki kurarken ve bazı resmi iletişim kanallarında kullanılması saygı ifade eder. Alanor Olalı: Bence orantı sıfırdır. 'Siz' xyz Bey ya da xyz Hanım deyip arkadan olmayacak laflar ederler. Matthew Brian: . Tabii İngilizce'de bu durum farklı ama aynı konu Fransızca konuşurken de var. Fransızca'da sadece ismini söyleyip yanına bey bayan demeden de 'siz'li konuşuyorsun. Ben bu detayın altını çizmek istiyorum. Bu bize bir şeyler söylüyor bence. Bahar Kerimoğlu: Tanımadığımız bir kişiyle ilk başta kurulan siz, benim açımdan bir mesafe koyar araya. Bunu tercih ederim çünkü bazen bu mesafeyi korumak isterim, kendime yakınlaştırmak istemem ve sen'e hiç geçmem. Bazen de tanıdıkça gerçekten saygı ve hayranlık duymaya başlarım, genellikle de yaşça benden büyüklerse o zaman siz'i sahiplenirim ve en samimi yerden, karşımdakini yüceltir bi yerden siz'i kullanırım. Yaşıtlarım veya benden küçüklerle ise tanıştıkça, seversem ve sayarsam aradaki mesafeyi kaldırmak için, karşı tarafa bana yakınlaşması için alan açmak istersem, giderek kalbime yakınlaştırır ve sen'e geçerim. Arzu Demirer: İlişkilerde her şeyden önce içtenlik ve saygı olması gerekiyor. Bu durum zaman içinde yerini samimi duygulara ve sen'e bırakacaktır. Güneş Güner: Samimi olduğun kişilere de saygı duyduğumuzu hatırlamakta fayda var. Sen'i saygıyla kullanabilenin siz'e giriş kısmında ne derece ihtiyacı olabilir ki ? Bana sorarsan 21. yy. saygı sever sen'lerle dolu olacak. Metin Gürsoy: Bence rakı masasında veya hoş bir sohbetin tam ortasında. Bunun zamanı yok aslında. Sen diye hitap edecek kadar yakın ve samimi hissedince cesareti fazla olan taraf atağa geçmeli.. Zerrin Ersü: Karşılıklı iki tarafın bunu hissettiği zaman, duruma göre kendiliğinden yada karşı taraftan onay alarak.. Alanor Olalı: Doğru zaman, kişinin içinden geldiği zamandır. Zorla olmaz. Matthew Brian: Bu çok bilinmeyenli bir denklem, sen,- veya siz mi demeliyim - bu konuda nerede duruyorsun, karşıdaki insan bu konuya nasıl yaklaşıyor, hassasiyetleri neler bunları tahlil etmek lazım. Doğru zaman diye de bir şey yok bence. Bu iki kişinin hissedeceği veya konuşarak karar vereceği bir an. Bahar Kerimoğlu: Yüzeysel bir ilişkiden, sahici derin bir iletişime geçince veya geçmek isteyince, iki taraf için de yeteri kadar güvenli ve samimi bir iletişim yakalanmışsa sen'e geçilebilir. Ama çok sevdiğim, kendimi çok yakın hissettiğim, bazı büyüklerimle sen'e geçmeden sizde kaldığım, onları biraz mesafede tuttuğum durumlar benim için de söz konusu. Genellikle sevgi alışverişinin yanı sıra, bilgi birikim eğitim tecrübe olarak beslendiğim, yücelttiğim kişilerde durum böyle sanırım. Arzu Demirer: Özellikle iş hayatında uzun dönemli işbirlikleri bir dönem sonra arkadaşlığa dönüyor. sizden sene geçme konusunu da yine karşılıklı nezaket kuralları çerçevesinde birlikte karar verilebilir. Metin Gürsoy: Hiç düşünmeden ve karşı tarafın da samimiyetinden emin olunca ilk adımı atan taraf olup sen'e geçilebilir. Zerrin Ersü: Aramızdaki bu resmi formaliteyi kaldıralımmı diye karşı tarafa teklif ederek geçiş yapılabilir. Bazı ilişkilerde bu, süreç içinde kendiliğinden olur.. Alanor Olalı: Bazen çok kolay doğal olarak geçilir, bazen de bir türlü mümkün olmaz. Zorlamamak lazım. Matthew Brian: İlişkinizde bu konu sizi düşündürüyorsa bu kişi ile belli bir seviyede olan bir ilişkiniz vardır büyük ihimalle, dolayısıyla da bu size bu kişi ile bu konuyu konuşma şansını vermeli bence. İletişimde açıklık en güzel şey. Burada romantik bir ilişkiden bahsetmiyoruz, dolayısıyla doğal dönüşüm anı gelmiyorsa 'o anın büyüsünü bozmamak' ve o anı beklemeye gerek yok. Saygı çerçeversinde bir sohbet bunun yoludur bence. --- Milena'nın olmayan mektupları Bülent Yıldız tarafından Kafka'nın ona yazdıklarından hareketle hiç okuyamadığımız satırları yazıldı. Ben 'Sevgili Milena' tiyatro oyunu'nda neden Sen? neden Siz? cevapları mevcut. Eğer dil Türkçe olsaydı da Sen'ler Siz, Siz'ler Sen olabilirdi. İngilizce için böyle bir durum söz konusu değil mesela. Sevgili Milena Hanım diye başlayan mektuplar 'Kafka'nın aşık olduğu kadın ' izlenimi veriyor. Kitabı okumanızı tavsiye ederim. --- Bitirmeden önce iki şey: bu içerik de bana yardımcı olamadı, bu değerli insanların çoğu uzun zamandır bana bunu söylese de veya bu içeriği hazırlarken attıkları mesajlarda tekrar 'Can niye Sen demiyorsun' yazsalar da. Bazen nasıl başlarsan öyle gidiyor. Bu içerik fikri bir GQ toplantısında Nehir Şahinoğlu, Ali Tufan Koç'a, Ali Bey deyip, Tufan da ona 'Nehir, ne Bey'i' dediğinde ve hep beraber gülümsediğimizde aklıma gelmişti ama Nehir biraz haklı, yukarıdaki yorumların hepsine katılsam da bazen nasıl başlarsan öyle gidiyor. Ve benim için mesela, bu durum o insanlara duyduğum saygı ile orantılı. E peki yeni tanıştığım insanlara neden sen demeye çalışıyorum bugün? Veya o zaman sen dediklerime saygı duymuyor muyum? Yalan söylemeyeceğim yeni tanıştığım birisiyle 'Sen' diye başlayınca konuşmaya hala bir içim gidiyor. Veya hemen 'Siz' diye başlıyorum. Duruma, kişiye ve ana göre değişiyor sanırım. Ama bunlardan daha önemli bir şey var. His her zamanki gibi kelimelerin önüne geçiyor. Kendinizden pay biçin, size 'Siz' demiş 'Sen' demiş çok fark etmiyor, hitap ederken kullandığınız sözcükler kalbinizdeki hissi çoğu zaman geçemiyor. Romantik ilişkilerde hitap konusuna girmeden burada durayım. Bir de içeriğin adında da geçtiği üzere - 8 Adım demiştik- adım dediğimizde adımların illa birbirini takip etmesi gerekmiyor öyle değil mi? Sadece birer adım olmaları yeterli. Sen onları nasıl birbiri arkasına koyarsan."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/8-altin-kuralla-uc-gunluk-stres-detoksu", "text": "Elimizde olsa sizi güzel bir tatile yollardık ama biliyoruz ki herkes çok yoğun ve yorucu tempo asla bitmiyor. Bitmek şöyle dursun yavaşlamıyor bile. O halde birinci önerimiz iş saatleri dışında şu yorucu teknolojiden uzak durmak. Cep telefonu, bilgisayar, televizyon dolayısıyla da mailler, çağrılar, Instagram, Twitter hiçbiri ama hiçbiri yok. Stresten uzak durmak için midemizin de daha kolay sindirilen, kendini yormayacak taze ve yararlı besinlere ihtiyacı var. Tamam, küçük protein kaçışları serbest ama abartmamakta fayda var. Su dünyanın en faydalı şeyi olabilir mi? Faydalarını saymakla bitiremeyiz elbette ama vücudumuzdaki toksinleri atarak bizi sakinleştirdiğini söyleyerek işe başlayabiliriz. Bitki çayı içmeyi bir alışkanlık haline getirirseniz hem ruhen hem bedenen daha pozitif olacaksınız, bize güvenin. Bitkilerin mucizesinden yararlanmayı ihmal etmeyin. Alkol, birkaç gün üst üste aldığınızda vücudunuzu yorarak, kendinizi kötü hissetmenize neden olabilir. Alkolden uzak durmak en azından bir süreliğine size iyi gelecektir. Spor hayatımızın hemen hemen her anında olan bir aktivite. Her gün yürüyoruz, belki bir yerlere yetişmek için koşuyoruz, merdiven çıkıyoruz ama düzenli olarak yapıldığında spor hem vücudu dinçleştiren hem de huzur veren bir aktiviteye dönüşüyor. Kahve için, kitap okuyun, sinemaya gidin, müzik dinleyin ya da hiçbir şey yapmadan pencereden dışarıya boş boş bakın. Ama kendinizle kalın. Kendinizi dinleyin. Ne istediğinizi, neyi istediğinizi sorgulayın. Uzun süredir yapmadığınız bir şeyi yapın ve kendinizle konuşun, dertleşin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/8-unutulmaz-seks-deneyimi", "text": "Her an ve her yerde olabilir ama onu diğerlerinden ayırt eden şey bu sene yaşadığınız 135 sekse hiç benzemeyişidir. İşte bir erkeğin hayatında unutulmaz olabilecek seks deneyimlerinden bazıları. Size düşen ise ateşi harlamak... Düşünün bir kere; bağırış, çağırış, kırılan bardaklar, fırlatılan telefonlar... Onca tansiyonun ardından gelen ateşli bir seks ve vücudunuzda biriken testesteronun boşalma anı... Kavga etmek hem kadında hem erkekte testesteronu arttıran bir etken ve şiddetli bir kavganın ardından, yatağa girmek ise seks güdüsünün her zamandan fazla olmasına sebep. Bazı çiftlerin sürekli tartışması boşuna değil. Kavga bu çiftler arasındaki tutkuyu ateşleyen benzin gibidir. Bu akşam siz de tatlı kavganızı başlatabilirsiniz. Rekabet içeren bir oyun, biraz bedensel bir itişme bunun için birebir. Kıyasıya bir tavla rekabeti sonrası yastık savaşı işi tatlı bir kavgaya, hemen ardından da ateşli bir seks macerasına çevirebilir. Onun hayatı boyunca beklediği, mükemmel gece. Mükemmel görünüyor, mükemmel hissediyor ve en az 300 defa ne kadar güzel olduğu söylendi. Kendini bundan daha özgüvenli hissedebileceği başka bir akşam olamaz. Sonuç; kadın beyninin ödül mekanizması çalışır, salgılanan hormonlar da bunu destekler. Yani mutlu olduğu kadar mutluluk vermeye hazır. Tabi gerdek gecesi her gün yaşanabilecek bir fantezi değil ama neden simülasyonunu yapmayasınız ki? Evlendiğiniz gecenin üzerinden yıllar geçmiş olsa da yeni numaralar denemekten zarar gelmez. Kadınlar kelimelere çok düşkündür. Vücudunda iş arkadaşlarının göremeyeceği, gizli saklı bir yerini seç ve sabah çıplak tenine, tükenmez kalemle seksi bir not yaz. Notunu görmek, gözünde canlandırmak, gün boyunca algısını yoğunlaştıracaktır. Eve geldiğinde onu her zaman öptüğün ve beklediği noktalar yerine, daha akla gelmeyen yerlerden öp. Mesela bilek içi, ensesi, kalça kemiği... Gerisi size kalmış. Ayrılık seksi unutulmazdır. Çünkü diyete başlamadan önce yenilen son ve en sevilen yemek gibidir. Sebep her ne olursa olsun ayrılmaya karar verdiniz ama son bir seksin kimseye zararı yok. Üstelik de aylardır yaşadığınız en güzel seks olacağını garanti ederim. Bir zamanlar çok şey paylaştığın bir insanı bir daha görmeyeceğini bilmek psikolojik olarak unutulmamak için elinden geleni yapmayı gerektirir. Her iki taraf da hatırlanacak son anının unutulmaz olması için elinden geleni yapacak, tüm sınırlar yıkılacak ve tüm bariyerler kalkacak. O an öyle unutulmaz olacaktır ki, gerçekten tüm ilişki boyunca yaşanan tüm seks bir yana son seks başka bir yana konacaktır. Eğer partneriniz kariyer sahibi bir iş kadınıysa hayatındaki başarılar terfi, doktora, transfer gibi başarı adımları adrenalini yükseltecek, endorfin oranını arttıracak ve o gün/gece yaşadığınız seksi unutulmaz kılacaktır. Hatta eğer işin içine biraz da fantezi katıp o gece için biraz efendi köle ilişkisi simülasyonu yaparsan çok enteresan deneyimler yaşayabilirsiniz. Mesela ellerini kelepçe ile yatağa sabitlemesine izin ver. Bırak insiyatifi ele alsın ve sana her ne yapmak istiyorsa sabaha kadar yapsın. Bu tarz bir baş eğişten senin de çok memnun kalacağından eminim. Tabi şehirde yaşayan ve deli bir tempoda çalışan insanlar için tatil, yılın kısıtlı zamanlarında beklenen bir rüya gibi. İzniniz olmasa da arada bir, canınız çok çektiğinde hayattan 1 günlük izin alıp şehirde bile olsa, bir spa veya otele kaçmamanız için bir sebep yok. Üstelik bunun için Sevgililer Günü gibi özel bir günü beklemenize de gerek yok. Kaçamaklar monotonlaşmış ilişkileri canlandırmak için birebirdir. İş çıkışında şehrin en gözde pick-up barında akşam içkisi için sözleşin ama birbirinizi tanımıyor gibi davranın. Farz et ki onu barda ilk defa görüyorsun ve onu baştan çıkarabilmek için elinizden geleni yap. Uzun flörtöz diyaloglar ve 1-2 içki sonrasında, etraftakilerin şaşkın bakışları arasında gayet samimi bir halde barı terk edin. En yakın otele gidip geceyi orada geçirin. Hatta rolünüzü daha da uzatıp, ikiniz de başkaları ile evli olduğunuzu ve bir daha birbirinizi göremeyeceğinizi, bu gecenin yaşayabileceğiniz tek kaçamak olduğunu hayal edin. İsterseniz farklı isimler bile kullanabilirsiniz. Rolünüzü ne kadar ileri götüreceğiniz tamamen size kalmış. Yasakların getirdiği heyecan gecenizi çok farklı kılacaktır. Hatta eğer bu hikayeden çok hoşlandınızsa gizli sevgilinizle arada sırada buluşup bu kaçamaklara devam edersiniz. Yeniler ve ilkler her zaman heyecan vericidir. Daha önce binlerce defa seks yapmış olabilirsin ama yeni bir insanla ilk kez yapılan seks her zaman farklıdır, heyecan vericidir. Uzun süreli bir ilişki içinde olan erkekler, bir süre sonra seksi rutine oturtur ve aynı sürede aynı hareketleri tekrarlamaya başlar. Oysa yeni bir kadın, muhtemel yeni bir ilişki de demektir ve yaşanan değişiklik seks heyecanını da arttırır. İlle de yeni bir deneyim olması için güzel giden bir ilişkiyi sabote etmen gerekmiyor tabi. Onunla beş yüzüncü sevişmeniz de olsa rutin dışına çıkıp, farklı şeyler deneyebilirsin. Mesela ufak bir saklambaç oyununa ne dersin. Gözlerini bağlasın, vücudunun herhangi bir yerine bal sürsün ve sen sadece dilini kullanarak onu bul. Bu küçük oyunla yepyeni alanlar ve hisler keşfedebilirsiniz. Kaçamak oyununda oynadığınız gibi farklı kişiliklere bürünüp, farklı isimlerle, farklı mekanlarda sevişmek de her defasında ilk kez heyecanını yaşamanızı sağlayacaktır. Pek çok çift bebek yapma amaçlı seks denemelerinin diğerlerinden farklı bir duygusallık taşıdığını kabul eder. Hayatınız boyunca korunmak için uğraştığınız hamilelik, artık amaç haline gelmiştir. İki insanın bu noktaya gelmesi ve bu amaçla birleşmesi çok özeldir. Bir çiftin hayatında olabilecek en romantik atmosferlerden biridir. Romantizm demişken, her ikiniz için de anlamlı şarkılarla fon müziği oluşturmak, mum ışığı, tütsü gibi klişe ama romantizmin anası sayılabilecek her türlü desteği bu özel durumda kullanmanızda hiçbir sakınca yok."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/a4e-cv-devrinin-sonu", "text": "Artık şirketler, markalar Facebook, Twitter sayfaları kullanarak anlık iletişim kuruyor. İşveren CV kontrolünü sosyal paylaşım siteleri uzerinden yapabiliyor. Bir kaç yıl öncesine kadar imaj yönetiminde e-mail adresinin seçimine, postaların yazım formatına dair hatırlatmalar yaparken şimdi neyi tweet'lediğinizi konuşuyoruz. Twitter'a girdiğiniz bilgi LinkedIn sayfanızda da çıkıyor, yeni açılan restoranda akşam yemeği yediğinizi müşteriniz de biliyor. Bütün dijital hayatınıza hakim olmak için yalnızca isminiz yeterli. İş görüşmeleri de eskisi gibi değil. Şimdi şirketler özgeçmişi beğenseler bile adayın sosyal medya duruşunu beğenmeyebiliyor. İnsan kaynakları artık adayla ilgili ilk izlenimleri özgeçmişten, el sıkma şeklinden, kılık kıyafetten değil, dijital paylaşım alanlarından ediniyor. Amerika'da yapılan araştırmalarda İK uzmanlarının yüzde 78'i, yani her beş kişiden dördü, adayın sosyal ağ hesabı yoksa işe alımlarda eksi puan veriyor. Özellikle bazı mesleklerde sosyal medyada bulunmak daha da kritik. Ancak bilinçli kullanımın altı çizilmeli. Bunun en basit tarifi şu; sayfalarınız paylaşıma açıksa dikkatli kullanacaksınız, sizi tanımayanlar yanlış izlenimlere kapılmayacak ya da paylaşımları sınırlayacaksınız. Sizin yazdıklarınız, ekledikleriniz kadar başkalarının hakkınızda yazdıkları, ekledikleri fotoğraflar da pek çok kazaya sebep olabiliyor. Kısaca sosyal medyada imajınızı yönetmeniz gerekiyor. Reppler adında bir sosyal medya görüntüleme şirketinin 300'den fazla işe alım uzmanıyla yaptığı görüşmeleri yayınladığı araştırmanın sonuçları net: İşe alım uzmanlarının yüzde 90'dan fazlası adayları sosyal ağlarda inceliyor. Bu araştırmalar için en çok takip edilen ağ Facebook iken onu sırasıyla Twitter ve LinkedIn izliyor. Ama işverenlerin kendileri yüzde 86 ile en çok LinkedIn'i aktif kullanıyor, sonra Facebook, sonra yüzde 50 ile Twitter geliyor. İşe alım uzmanlarının yüzde 47'si bir başvuruyu aldıktan sonra bu incelemeyi yaptığını belirtirken yüzde 27'si de ilk tanışmadan sonra baktığını belirtiyor. Şimdi esas çarpıcı olan, görüşme yapan uzmanlardan yüzde 69'u adayla ilgili olumsuz verilere ulaştığı için onu işe almaktan vazgeçtiğini söylüyor. Örneğin, aday sigara içmediğini söylüyor ama fotoğraflarda sigara içtigi görülüyor ya da adayın politik görüşleri fazla agresif bulunabiliyor. Marka duruşu ile çelişen bir imajı olabiliyor veya profilindeki resimler ya da paylaşımlardan adayın dışa dönük, eğlenceli, hayvansever olduğu izlenimi bir avantaja dönüşebiliyor. Uzmanların yüzde 68'inin söylediği gibi, burada gördüklerini beğendikleri için bir adayı işe almaya karar verielbiliyorlar. Bu arada hic özgeçmis göndermeseniz de sosyal medya üzerinden işe alım yapma konusunda firmalar yeni stratejiler geliştiriyor, adayı doğrudan kendi arıyor, buluyor. İş arıyorsanız paylaştığınız fotoğrafta, kurduğunuz cümlede sizi tanımayanlar ne düşünecek? Sayfanızı müşteriniz, yöneticiniz ziyaret etse neleri görecek, neler paylaşılabilir halde? Sosyal medya paylaşımlarınız kariyerinize nasıl hizmet edebilir? Artık bütün bu sorulara doğru yanıt bulmak parlak bir CV hazırlamaktan daha önemli."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/acaba-sabahlara-fazla-mi-yukleniyoruz", "text": "Saat 08.00 olmadan tüm bunları tamamlayın. Hem de her gün. Bu noktada devreye ultradian ritim kavramı giriyor. Gün içerisinde birden fazla kez döngü halinde süren ve bir çeşit biyolojik ritim olan ultradian ritmin birkaç örneği kalp atış hızımızdaki artış, solunum sayımız, mide aktivitemiz vb. 24 saatlik dilimde sürekli bir değişim söz konusu. Sıradan bir günde bizi ve çalışma biçimimizi etkileyen de işte bu ritmin ta kendisi, onun inişleri ve çıkışları. Ortalama 90-120 dakika süren bu ritim aslında neden bir işe başladıktan yaklaşık iki saat sonra elinizin telefona gittiği ve kendinizi Instagram'da bulduğunuzu da açıklıyor. Yazar Yulia Yaganova, kendi sihirli saatlerinizi bulmanız için üç haftalık bir deney öneriyor. Farklı rutinler benimseyerek kendinizi gözlemleyin, hangi saatlerde daha motive, enerjik ve istekli olduğunuza bakın. Bir haftaki sabah rutininiz, diğer hafta akşama dönüşsün. Sporla meditasyonun yerini değiştirin, rutine ekleme ve çıkarmalar yapın. Kendi oyun alanınızı siz belirleyin ve sonucunda bir \"verimlilik haritası\" çıkarmaya çabalayın. En ideal uyku sürenizi, kalkış saatinizi, spor yapma zamanınızı ve diğerlerini bulun. Uzun lafın kısası, sizin vücudunuz sabah 05.00'te kalkmak için tasarlanmamış olabilir ancak bunu bir bahane olarak kullanmak da vücudunuza haksızlık. Kendi en verimli saatinizi bulun ve rutininizi onun üzerine kurun çünkü o saat fark edilmeyi bekliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/acil-durum-ev-temizligi-nasil-yapilmali", "text": "Her insanın hayatında en az bir kez acil temizlik paniği yaşanır. Bir temizliğin acil olması için olmazsa olmaz kural konuğunuzun gelmesine 1 saatten daha az zaman kalmış olmasıdır. Gerçekten derinlemesine temizlik yapamayacağınız bir gerçek olsa da, günü kurtarmanızı sağlayacak altın kurallarla yanınızdayız. En önemli ayrıntıyı hatırlatarak yazıya geçiyoruz. Bir kadın sehpa üzerindeki dağınık kitaplara aldırmasa da, lavaboda göreceği 2-3 kıl sizden soğumasına neden olur. Temizliğe mutlaka ama mutlaka banyodan başlayın. Tek başına yaşayan insanların maalesef en çok ihmal ettikleri yerler tuvaletlerin içi, duş ve lavabonun içi. Bu konuda yeterince titiz olduğunuzu düşünseniz bile en azından mutlaka kontrol edin. Bu stepi atlamanız geri dönülemez durumlara sebebiyet verebilir, aman diyelim. Etrafı temizlemiş olmanız ne yazıkki yeterli değil. Tuvalet kağıdınızın olduğundan, hatta en az bir yedeğinizin de görünen bir yerde olduğundan emin olun. Çoğu erkek dikkat etmez ama klozetin hemen yanında temiz bir çöp kutunuzun olması da bir kadının ilk dikkat edeceği şeylerden biri. Temiz bir havlu koymayı atlamayın, bu stepi kağıt havluyla da geçiştirebilirsiniz. Duş, belki o gün kullanmayacak olsanız da temiz gözükmesi gereken yerlerden biri. İz yapmış sabun ve şampuan artıkları gözünüze ilişiyorsa, temizlediğinizden emin olmadan banyonuzu terketmeyin. Eğer mutfak lavabosunun içinde bulaşık için biriktirdikleriniz varsa onları hemen bulaşık makinesine kaldırın, eğer bulaşık makineniz yoksa elde bulaşık yıkamanın en pratik ve hızlı yolu bir leğenden yardım almaktır. İhtiyacınız olan tek şey içi sıcak suyla ve bulaşık deterjanıyla dolu bir leğen ve bir bulaşık süngeri. Eğer kız arkadaşınızın gönlünü fethetmek istiyorsanız buzdolabınız olabildiğince yararlı gıdalarla dolu olsun. Pratik yapılmış yiyecekleri de saklama kabına doldurursanız buzdolabında dolu bir görüntü elde edebilirsiniz. Aynı zamanda hamarat bir erkek her zaman ilgi çeker. Yatak odanızın düzenli ve temiz olması çok önemli. Eğer olur da kız arkadaşınız yatak odanızı görmek ister ya da siz onu nazikçe davet ederseniz, hiçbir kadının pis bir yatak odasından keyif almayacağını özellikle belirtmek lazım. Yatağınız mutlaka toplu olsun. Etrafta tehlike! arz edebilecek ne varsa, bir dolaba tıkın. Yatak altını kontrol etmeyi unutmayın. Eğer bir şekilde yatağınız kirliyse ve vaktiniz olmadığı için nevresim değiştiremeyecekseniz mutlaka bir yatak örtüsüyle yatağı kamufle edin. Kimse sizden askeri bir düzen beklemiyor ama düzenli gözükmek size artı puan sağlar. Son ve en önemli nokta: Evinizde ne kadar çöp varsa atın! Buna son kullanma tarihi geçmiş deodorantlar, şampuanlar ve yiyecekler de dahil. Çoğu bekar erkek evinde sıkça gördüğümüz o yarısı boş pet şişelerin neden var olduğu gizemini korusa da, onlarla yaşamanın doğru bir yol olmadığını söyleyebiliriz. Son kontrol için tüm odalara girip koklayabilirsiniz. Eğer evde kaynağını o anda belirleyemediğiniz bir koku varsa, kokulu bir mum yakmak işinizi görecektir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/akil-sagliginizi-korumak-icin-20-oneri", "text": "ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün yaptığı bir araştırma, sosyal medyanın depresyona ve kaygıya yol açtığını ortaya çıkarmış. Sosyal medyada sizin bizzat seçtiğiniz, bol rötuşlu görseller özgüvende tahribata neden oluyor. Eğer Facebook'taki arkadaş listenizi gözden çıkarmakta zorlanıyor, Instagram hesabınızı telefonunuzdan silemiyorsanız günde en fazla yarım saatinizi sosyal medya hesaplarınızı kontrol etmeye ayırın. Ne kadar az, o kadar iyi. Breathe2Relax stres yönetimi aplikasyonu, kullanıcılarına nefes egzersizleri yaptırarak ruh hallerini dengelemeyi, öfkelerini kontrol altına almayı ve kaygılarını yönetmelerini sağlıyor. Özellikle 'diyafram nefesi' öğretisinde uzmanlaşan aplikasyon, stresi yenerek gevşemeniz için birebir. Olumsuz duyguları ve kaygıları yazmak arındırıcı bir deneyim olabiliyor. Ya sizi rahatsız eden duyguların listesini çıkarın ya da duygusal kaçış ve kendinizi iyi hissetmek için bir günlük tutun. Programlı olmak ve rutin önemli olsa da bu şekilde kendini sürekli tekrarlayan sıkıcı bir düzene hapsolmanız olası. Yeni biriyle konuşmak, ciddi bir toplantıda söz alarak sesinizi duyurmak veya çok yakın olmadığınız birine güvenip önemli bir sırrınızı paylaşmak kişisel gelişimi tetikleyebiliyor. Kendinize her hafta yönetilebilir bir risk tanımlayın ve görevi tamamlandığında kendinizi ödüllendirin. Tom Rath'in çok satan kitabı 'StrengthsFinder', güçlü yönlerinizi ortaya çıkarmak için faydalı analizlerin yanı sıra bunları stratejik bir şekilde uygulamaya koyabilmek için öneriler içeriyor. Hemen okuyun ve varlığından haberdar olmadığınız becerilerle verimliliğinizin nasıl arttığına tanık olun. E-postalar bağımlılık yaratabiliyor. İşte devamlı mail kutunuzu kontrol etmek verimsizliğe yol açarken, gerçek işlerinizden de sizi alı koyabiliyor. Ayrıca ofis dışındayken maillerinizi kontrol etmek de kaygıya sebep olur. Maillerinizi önem sırasına göre dizmeyi ve mesai saatleri haricinde devre dışı kalmayı öğrenmek kaygılarınızı dindirip bu işi daha 'sağlıklı' bir rutine koymanızı sağlayacaktır. 'Nöroekonomi' kavramının öncülerinden Paul Zak, günde sekiz defa sarılmanın insanı daha mutlu ettiği sonucuna varmış. Hatta 2011'de yaptığı bir TED konuşmasında, romantik eşinize sarılmanın oksitosin seviyesini artırarak kan basıncını düşürdüğünü, kalp atışlarını yavaşlattığını ve stresi azalttığını söylemişti. Muz kabuğu, serotonini artıran ve stresi azaltan amino asitler ile B6 vitamini açısından oldukça zengin. Güne pozitif başlamak için sabah kahvesi yerine muz çayı tüketin. Sürekli şikayet etmek sizi yanında durulmayacak biri haline getirmekle kalmıyor; negatif düşünceler beslemek, mutluluğunuza leke düşürerek problemlere olan yaklaşımınızı da etkiliyor. Ufak tefek olumsuzluklar hakkında şikayet etmek üzere olduğunuzda, kendinize Değer mi? diye sorun. Sonra da olumsuz düşünceyi, olumlu veya eğlenceli bir düşünceyle değiştirin. 11 Antrenman programınıza 30 dakikalık hızlı koşu ekleyin. Essex Üniversitesi'ndeki psikologlara göre antrenman programınızı koşuyla hızlandırmak, endorfin seviyesini iki katına çıkarıp noradrenalin seviyesini artırarak, ruh halinizin antrenmandan 90 dakika sonrasında bile yüksek olmasını sağlıyor. Size rahatsızlık veren durumlardan kaçtığınız sürece kaygılarınız artar. Kendinize zorlayıcı bir ortam oluşturun ve düşüncelerinizi kayıt altına alın. Böylece kaygılarınızı mantık çerçevesine oturtabilecek, düşündüğünüz kadar kötü olmadıklarını anlayacaksınız. Danny Penman ve Mark Williams'ın 'Mindfulness: A Practical Guide To Finding Peace In a Frantic World' adlı kitabında tavsiye edildiği üzere, basit bir aktiviteye yoğunlaşmak anın tadını çıkarmanızı ve kafanızı boşaltmanızı sağlıyor. Dişlerinizi fırçaladığınız iki dakika boyunca elinizin hareketlerine ve ağzınızda oluşan hisse odaklanmaya çalışın. Pozitif anılarla ilişkilendirdiğiniz, rahatlatıcı kişisel eşyalarınızdan oluşan özel bir kutu hazırlayın. Sevdiğiniz fotoğraflar, güzel bir müzik veya kendinize yazdığınız ilham verici bir mektup kaygı anlarında sizi rahatlatacaktır. Umutsuzluk hissettiğiniz anlarda ilacınızı almayı unutabilir veya ilaç almayı gereksiz görebilirsiniz. Dolayısıyla ilaçlarınızı unutmayacağınız bir yere; mesela her sabah kullandığınız bakım ürünlerinin yanına koymak, size sağladıkları faydaları hatırlatacaktır. İlaçları aniden bırakmak kötü sonuçlara yol açabiliyor. Omega 3 yağları sadece bilişsel düşüşü engellemiyor, aynı zamanda dokosaheksaenoik asit içeriğiyle serotonin seviyesini artırıyor. Düşük DHA seviyesi depresyon, bipolar bozukluğu, şizofreni, hafıza kaybı ve Alzheimer ile ilişkilendiriliyor. Dolayısıyla haftada üç kez olmak üzere yağlı balıkları ve Krill yağı takviyelerini diyetinize dahil etmeyi unutmayın. Kötü ve iyi ruh halinde olduğunuz zamanları takip edip kayıt altına almak davranışsal trendleri tespit edebilmenizi sağlıyor. Mesela ruhsal çöküş bir sosyal aktiviteyle, sorumlulukla veya haftanın belirli bir günüyle bağlantılı olabilir. Bunun gibi davranışsal trendlerin farkına vararak hazırlıklı olabilirsiniz. Sık gördüğünüz bir yere asacağınız takvime haftalık programınızı yazın. Sonra iki farklı renkle iyi ve kötü hissettiğiniz anları işaretleyin. Toplu bir ev toplu bir zihin yaratır. Duvarlara 'anı' yaşamanızı sağlayacak resimler asın. Görsel olarak rahatlatıcı tasarımlardan seçmeye özen gösterin. Yemyeşil bir orman manzarası veya uçsuz bucaksız bir okyanus görüntüsü içsel huzura ihtiyaç duyduğunuz yatak odanızda veya çalışma masanızın üzerinde yer bulacaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/aldatmanin-8-isareti", "text": "1. Ofiste konuşacak başka kimse yok mu? Arkadaşınızı her gün görüyordunuz zaten. Onunla kahve içiyor, sıradan günlük soruları soruyor ve onu her zaman olduğundan daha fazla düşünmüyordunuz ama son günlerde işler değişmeye başladı ve artık siz onunla daha fazla vakit geçirmek istiyor, onu gördüğünüz zaman anlamsızca heyecanlanıyorsunuz. 2. Ani imaj değişikliği: Sizi farketmesi ümidiyle görünüşünüze eskisine kıyasla daha fazla özen gösteriyorsunuz. 3. En iyi arkadaşım, bir şey olmaz yalanı: Bu yalanı kendinize söylemeye başladınız ve sevgilinizle/eşinizle yaşadığınız sorunlar artık her gün arkadaşınızla fazlasıyla detaylı paylaştığınız bir konu haline geldi. Evde basit bir sebepten çıkan kavganın tüm detayları ve diğerleri artık onun da sizin kadar hakim olduğu bir durum. 4. Mahremiyet bölgesi ihlali: Sosyal ilişkilerde esas olan ve vücudunuzun etrafında bulunan 30 cm çapındaki çemberin yerle bir olduğu durum. Onunla farkından olmadan sürekli bir flört halindesiniz. Konuşurken aslında hiç de komik olmayan bir duruma manasızca gülmeye başladınız. O da yetmezmiş gibi nedensiz yere ona dokunuyorsunuz. 5. Sevgiliniz artık en iyi dostunuz değil: Günlük hayatta yaşadığınız sorunları paylaştığınız ilk kişi artık sevgiliniz ya da eşiniz değil; arkadaşınız. 6. Acaba nasıl olurdu? sorusu: İkinizi bir arada düşünmeye, nasıl bir çift olacağınızı hayal etmeye, hatta onunla ilgili fanteziler üretmeye başladınız. 7. O artık herkese bahsettiğiniz biri ya da büyük sırrınız: Günlük hayatınızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Tüm diğer arkadaşlarınız onun adını boyunu, göz rengini ne kadar iyi anlaştığınızı öğrendi. Ya da tam tersi. Ağzınızdan onunla ilgili bir şey duymak mümkün değil. Birisi adını söyleyecek olsa aşırı tepki veriyor ve hemen konuyu kapatıyorsunuz. O artık sizin büyük sırrınız. 8. Onun bilmesine gerek yok: Daha önce sevgilinize/eşinize o arkadaşınızla olan biten her şeyi anlatıyordunuz çünkü günlük hayatınızda yer alan herhangi biriydi. Ama artık içinizde onunla olan ilişkinizle ilgili sizi rahatsız eden bir şeyler var ve arkadaşınızın adı sohbetlerde geçmiyor. Eğer yukarıdakiler size tanıdık geliyorsa büyük ihtimalle aldatmak üzeresiniz. Bu işaretleri fark ettiğinizde \"arkadaşınızla\" görüşmeleri sınırlayabilir, ilişkinizi kurtarmak için eşinizi romantik bir tatile çıkarmaya karar verebilirsiniz. Ya da onunla ilgili hayal kurmamak için zihninizi zorlarsınız. Ama siz de biliyorsunuz ki, bazen tüm öneriler sadece kağıt üzerinde geçerlidir. Aldatmak üzereysiniz, yapabileceğiniz en iyi şey bu sinsi ruh halini en az hasarla atlatmak."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/alzheimer-olmamak-icin", "text": "Hollanda'da yapılan bir araştırmada 1900 ile 1920 yılları arasında doğan 676 sağlıklı erkeğin zihinsel performansları 10 yıl 1boyunca periyodik olarak izlendi ve düzenli kahve tüketen katılımcıların zihinsel performanslarının kahve içmeyenlere göre daha iyi durumda olduğu tespit edildi. Bunun gibi pek çok araştırma da kafeinin alzehimerın kafein ile ters orantılı olduğunu kanıtlar şekilde. Bordeaux Üniversitesinin 68 yaş ve üzeri sağlıklı 1674 kişi ile 7 yıl boyunca yaptığı ve 7. Mayıs 2002 tarihinde British5 Medical Journal dergisi yayınladığı büyük bir araştırmanın sonuçları haftada en az bir kez balık yiyenlerde Alzheimer riskinin üçte bir oranında düştüğü görüldü. Kırmızı şarap ve siyah çikolata içerisinde bulunan ve antioksidan özelliği olan Resveratrol bilişsel gerilemeyi geciktiryor. Birçok yapılan araştırmaya göre de bu görüş kanıtlanmış durumda. Haftada toplam en az 3 saat spor yapmak yüzme, yürüyüş, futbol vs. hareket edilmesi gerekiyor. Burada kilit nokta ise sporun düzenli yapılması. Spor hayatımızın her alanında uzun ve sağlıklı bir yaşamın anahtarı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/aramazsan-arama-yar", "text": "Bir kadını 217 kez aradıysanız ve o sizi sadece üç kere, o da sizin cevapsız çağrılarınızı görüp aradıysa, sizin hala umutlu olmanız, istatistik biliminin bir konusu olmaktan çıkıyor aslında. Tabii hormonlarınız sizi Bu ay tam 220 kere konuştunuz, sanırım senden hoşlanıyor şeklinde gaza getiriyor ama emin olun, o hormonlar arkanızdan adrenalinlerle Ya kızın gözü başkasında, ben muhabbet olsun diye bu garibi fişekliyorum gibi çirkin çirkin muhabbet ediyorlar. Böyle durumlarda sayılar bizi çok doğru bir yöne götürmesine rağmen çoğunlukla o götürecekleri yerden birkaç durak önce iniyoruz. İşin kötü yanı, Ya hep ben arıyorum derseniz de pinti gibi algılanma korkusu var. Ya arayıp Ne oldu, hiç aramıyorsun derse? En iyisi ben bir arayayım. Bazen düşünüyorum da, insanların da kuyruğu olsaymış hiç şu durumlara düşmeyip böyle sorunlar yaşamazmışız. Salla kuyruğu, kız da sallarsa hop oldu işte. Ama bu yapısal eksiklik yüzünden birer dedektif gibi araştırmalar ve ipuçlarına boğuluyoruz, bizden hoşlanıp hoşlanmadıklarını anlamak için. Karşı tarafın onu üzmek istemiyorum endişesi yüzünden nice insanlar aylarca hatta yıllarca birer hayalin peşinde koşup durdular. Elbette yıllarca beklemesinin karşılığını alan Forrest Gump'lar da vardır aramızda ama çoğunluk öyle değil. Modern zamanlarda ne bir erkek Jenny'yi o kadar bekler, ne de bir kadın Forrest'a yaptığı gibi bu bekleyişi değerli bulup en azından hayatının sonunu ona verir. Kuyruksuz insancıklar olarak , dünyanın sonuna kadar bu dengesizliği yaşamak zorundayız. Aslında bu tek taraflı duygu karmaşasından arınmamız, genelde öyle büyük trajedilerle veya patlamalarla olmuyor. Bir sabah kalkıyorsunuz ve günlerdir sizi yatay eksene paralel tutan gribal bir hastalıktan kurtulmuş gibi sağlıklı ve dinlenmiş hissediyorsunuz. Belki de bu, biri için yapılabilecek her şeyi yapmış olmanın verdiği bir yeterlilik hissidir. Bu tükenmişlik birden hiç ummadığınız bir boşvermişliğe dönüşüyor. Siz diyemeseniz de bedeniniz ve ruhunuz o kadar da değil diyor. Bu saatten sonra onunla aynı isimde bir kadınla karşılaştığınızda veya her çalışında onu hatırlamaya şartlandığınız, o hiç de duygusal olmayan şarkıda aklınıza gelecek ve siz bir süre buna şaşıracaksınız. Elinizde kalan ona ait son duygunun şaşkınlık olması da ayrıca şaşırtıcı bir unsur. Düzenli olarak aradığınız bir kadını artık aramadığınızda, bunun karşı tarafta iki farklı reaksiyonu oluyor. Birincisi, kadının o ilgi tümseğinden aniden yuvarlanıp Yahu bu beni niye aramıyor? diyerek araması. Bu durumda erkekler genelde çok kötü bir oyunculuk sergiler. Zaten mutsuzken mutlu görünmeyi başarabilen bir adamsan en azından bir yardımcı oyuncu Oscar'ının potansiyel adayısın demektir. İşte, iyi ya, iş güç gibi en fazla iki heceli cümlelerimizle kadını iyice sıkıp aylardır beklediğimiz bu aramayı çarçur etmemiz kaçınılmaz. İkinci reaksiyon ise daha fena; Oh be artık aramıyor şeklinde bir rahatlama tabii ki bu tarafta çok daha kırıcı oluyor. İşin ilginç yanı bu cümleyi duymasak da biliyor olmak insana çok daha büyük bir ağırlık yüklüyor. Bu sessizlik uzarsa ve hayatımıza yeni biri girmezse olabilecek en kötü şey oluyor; devam filmi! Bu kadar berbat bir filme yatırım yapan kalbinize laf geçiremiyorsunuz ister istemez. Ben ondan vazgeçemiyorum geri dönüşü ve kaybolacak yeni haftalar, aylar... Forrest Gump'ın hiçbir mektubuna cevap yazmayan Jenny'yi yıllarca beklemesinin aslında tek bir sebebi var; hayır aşk değil, o bir film..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/arkadas-grubundaki-son-bekar-erkek-olmak-mi", "text": "Evli olmayı kötüleyecek değiliz ancak bekar olmanın da tadı bir başka. Hala yanına sadece sırt çantanı alarak gidebileceğin yerler varken bu özgürlüğü kullanmanın nesi kötü olabilir ki? Bazı aktiviteler için arkadaşlarına bile gerek olmayacağı gibi arkadaşlarının eşlerine hiç ihtiyacın yok. Çantanı omzuna tak ve gözden kaybol. Kendi başına yapabileceğin aktiviteler sadece tatiller değil elbette. Evde geçirdiğin vaktin zevkine de en iyi yalnızken varırsın. Hesap vermen gereken kimse yokken dilediğince uyu, kitap oku, kendi başına dans et ve canın ne istiyorsa onu ye. Kimseye karşı bir sorumluluğun olmadığında neler yapabileceğinin sınırsız hayalini sana bırakıyoruz. Geçmişini, şimdini, geleceğini, kariyerini, sağlığını, evini, düzenini, aileni, kazandığın parayı ölçüp tartabileceğin daha iyi bir zaman dilimi yok. Her şey tek kişilikken planlarını yap, önündeki her türlü örneği değerlendir ve nasıl yaşamak istediğini seç. Artık sen sadece bekar kalarak aslında o grubun en popülerisin. Artık evliler kervanına katılanlar senin en yakın arkadaşların, yanında bir kavalyen yok diye onlarla takılmayacak değilsin. Belirli bir sistem içinde yaşayan insanlar olarak, sürekli bize benzemeyenleri kendimize benzetmeye çalışırız. Evli arkadaşların da bu durumda senin evlenmen için ellerinden geleni yapacaklardır. Seni çok iyi tanıdıkları için de, daha nokta atışı insanlarla tanıştırılacak, böylelikle çaba sarfetmeden belki de aradığın insanı bulacaksın. Bingo! Arkadaşlarınızın çocuklarının favori insanı olma potansiyeliniz çok yüksek, bunu kullanın. Onun için baba rolünde olmak zorunda değilsiniz. Anne ve babasının ona almadığı oyuncaklarla kalbini çalabilir, bir aradayken şımardığı, gördüğünde 'X Amca' diye çığlık attığı insan olabilirsiniz. Ortamda daha keyifli vakit geçireceksiniz, bize güvenin. Zaten kocaman bir masada herkes çift çift otururken, o çocuk sizin kısmetiniz, iyi geçinmeniz şart."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/artik-sahne-sizden-korksun", "text": "Saat sabah 09.15. Son yarım saattir burada, London Excel'in ambar benzeri IOC Oditoryumu'nda, Batı dünyasının insanı en harekete geçiren ve cesaret veren bazı hit parçaları çalıyor: Black Eyed Peas'ten I Gotta Feeling, U2'dan Vertigo, Katy Perry'den Roar... Ve beklenen an geliyor. 20'li yaşlarında takım elbiseli bir grup yerine geçerken, Jordan Belfort tüm servetini nasıl kazandığı hakkında konuşmak, konuşmak, konuşmak ve eğer çok çalışıp kendinize inanırsanız sizin de bunu nasıl yapabileceğinizi anlatmak için burada. Kalabalığın alkışlaması için Bon Jovi'den It's My Life şarkısı eşliğinde sahnede koşuyor, gülümsüyor, çığlıklar atıyor ve havayı yumrukluyor. Aşırıya kaçmış Bronx aksanıyla Belfort, kendini beğenmiş ama becerikli bir konuşmacı; diliyse gelişigüzel ve müstehcen. Yedi yıldır topluluk önünde konuşmasına rağmen Martin Scorsese'nin The Wolf of Wall Street filmindeki rolüyle kazandığı ilgi sayesinde o artık bir rock yıldızından farksız. Belfort karşısındakini ikna etme konusunda, çizginin ötesinde kabiliyetli biri. Motivasyon içeren konuşması da, tam da bundan bahsediyor. Topluluk önünde yaptığınız etkili bir konuşma size bir iş, bir anlaşma, bir seçim kazandırabilir. Aynı zamanda karşınızdakine ilham verebilir ya da insanları güldürüp ağlatabilir. Bazı insanlarda bu yetenek doğuştan vardır, diğerleri tarafından ise öğrenilebilir. Topluluk önünde konuşmak denince akla gelen John F. Kennedy, Abraham Lincoln ve Martin Luther King gibi isimler son derece özgüven sahibiydiler; İngiltere Kralı VI. George ise onlar gibi doğuştan şanslı değildi, mikrofon önünde en iyisini yapabilmek için ciddi çalışırdı. Bu tür çalışmalar için bu sanatta uzmanlaşmak isteyenler hedeflenerek açılan kulüp ve kursların yanı sıra topluluk önünde konuşma sektörü de son 10 yılda ciddi bir atılım yaptı. Sanayici ve politik danışman Alan Sugar'dan İngiliz aktör ve maceracı Brian Blessed'e kadar herkes, bu işin içinde. Görünüşe bakılırsa boş konuşan eski politikacılar için de sektörde bolca yer var. İngiltere'nin en büyük konuşmacı ajansı JLA'dan Jeremy Lee Durum kesinlikle böyle diyor: Onları cesaretlendiriyoruz. Kabinenin en azından üçte birinden, yeni bir seçim öncesi, dersler konusunda talep alıyoruz. Lee'nin kadrosunda her yıl 2 bin etkinliğin ihtiyacını karşılayabilecek 9 bin konuşmacı bulunuyor. Günden güne daha fazla insan, 20 dakikalığına mikrofondan çekilip yerlerini bu konuda ünlü bir isme bırakmak için para ödemekten çekinmeyecekmiş gibi görünüyor. Ücretler mi? Felix Baumgartner ve Usain Bolt, 25 bin sterlinden kapıyı açıyor. Anlayacağınız etkili konuşmak, para da eden bir şey. Belfort sahneden inince yerine Andy Harrington isimli bir İngiliz çıkıyor. Dünyanın En İyi Topluluk Önü Konuşması Uzmanı lakaplı, Gerard Butler gibi Hollywood aktörlerine ve Nadja Swarovski gibi güçlü CEO'lara, daha etkili konuşma dersleri vermiş biri. Bugün burada, topluluk önünde nasıl konuşulur, anlatmak için bulunuyor. Dinleyicilere kendini nasıl burada bulduğunu anlatıyor. Yıllar önce, Andy'nin eşi zor bir depresyon dönemi geçirmiş. Amerika'da buldukları Tony Robbins adlı doktordan randevu almışlar. Robbins, Andy'nin eşine, hiç çok etkili bir orgazm yaşayıp yaşamadığını sorarak onu depresyondan çıkarmayı başarmış. Kadın önce neye uğradığını şaşırmış ancak Robbins tatlı dille bir hikaye anlatmaya başlayınca eşinin tedirginliğinin azaldığını anlatıyor Harrington. Böylece o da Robbins'in yaptığını yapmaya karar vermiş: İnsanların karşısına çıkıp onlara yardım etmek. Kalabalığı mest eden konuşma sonunda pek çok insan Harrington'ın kurslarına kaydolmak için harekete geçiyor. Günümüz medya kültüründe, topluluk önünde konuşmak her zamankinden daha yaygın. Özellikle de politikada. Parti liderleri televizyonda birbirleriyle sanki bir yarışmadaymış gibi tartışırlarken kullandıkları cümleleri özenle seçiyorlar. Yeterlilik ve özgüven önemli diyor Harrington: Bazen insanlar bir seçimi, karşı tarafa yansıttıkları özgüven sayesinde kazanırlar. Bu, onların yeterli oldukları anlamına gelmez. Yalnızca bir hikayeyi satma konusunda yetkinlik gösterdiklerine işaret eder. Harrington'ın kursları sayesinde herkesin güçlü birer konuşmacıya dönüştüğünü görebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ayrildiktan-sonra-yapilmamasi-gerekenler", "text": "Güzel bir birlikteliğin ardından işler yolunda gitmemeye başladı. Heyecanı kaybettik. Ve ayrılık çanları çalmaya başladı. İlişkimiz kadar ayrılığımızda medeni oldu. Ancak burada daha da önemli olan bir nokta geçiyor. Ayrılığı hem en az hasarla atlatmamız gerekiyor. Hem de karşı tarafa saygıda kusur etmememiz. Sosyal Medya üzerinden duygusal mesajlar atmak, depresif sözler, müzikler paylaşmak. Beyler hayır. Medeni bir karar verdik. Buna uymalıyız. Sosyal Medya üzerinden playboy olmak; ayrıldım mutluyum tavırları ile atılan instastoryler, tweetler karşı tarafın ve diğer insanların bize olan bakışını değiştirir. Bu yapılan en saçma hareketlerden biri. Sosyal Medyada yeni kişiler ekleme; önünüze gelen her kadını eklemek, her fotoğrafı beğenmek, her önünüze gelen kadının dm kutusunu doldurmak... Hayır tabi ki bunu yapmayacaksınız. Aşırı alkol ve gece hayatı; ayrılık sonrasında bu tarz aktivitelerde yer almak sizi bir süre rahatlatacaktır, kabul. Ancak uzun vadede iyi bir plan değil. Kendinizi kalabalıklara atmak kadar tek de bırakmalısınız. Ayrılık süresinde kendinizi dinlemek önemli. Kendini Playstationa vermek; Beyler öyle kendinizle kalın dediysek kendisini pizza kola oyun bermuda şeytan üçgenine de alın demedik. Sosyal hayat iyidir; abartmadığınız sürece!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ayriligi-dunyanin-sonu-sananlara-sesleniyoruz", "text": "Her son bir başlangıç ya da her son sadece bir son; artık siz olaya nasıl bakarsanız. Bizce ilkini seçin çünkü bir ilişkinin bitmesi demek onlarca yeni ilişki ihtimalinin doğması anlamına geliyor. Geriye iyi anıları tutmaya çalışın, unutmayı her şey geçip gidiyor, hatırlamak istediklerimizi hatırlıyoruz. Bu farkındalıkla kendinizi başka bir ilişkiyle avutmaktansa, her zaman biraz olsun özlemini çektiğiniz bencilliğin, yalnızlığın, boşluğun tadını çıkarın. Güzel, önce kendinizi sonra da tüm çevrenizi kandırdığınız evre neredeyse geçti gidiyor. Şimdi mutsuzluğun üstündeki maskeyi kenara kaldırın ve bu süreçte aslında kendinize yeni bir yol haritası çizip yeni rutinler ve alışkanlıklar kazandığınızı görün. Yeniden gerçekten mutlu olmaya yaklaştınız, sıra bu zamanları nasıl değerlendireceğinizi bulmakta. Kabul etmek gerekir ki eski davranışlar, eski ortamlar, eski sözler hep eskiyi çağırır. Ve dolu dolu yaşanan bir ilişkiyi geride bırakmışsanız hemen her hareketinizde eski sevgiliye dair bir anı vardır. O yüzden de mutluluğu eskide bulamazsınız, yeniliklere kapınızı açmalısınız. Daha önce denemediklerinizi, ertelediklerinizi deneyin; kariyerden çalışma masanızın düzenine kadar farklı alanlarda kendinize yeni rotalar çizin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ayrilik-acisindan-kurtulmanin-bilimsel-yollari", "text": "Neurofeedback kelimesini hiç duydunuz mu? Kelimeyi ortadan ikiye ayıralım: neuro ve feedback. Aslında gündelik hayatımızda her ikisine de aşinayız. Neuro, yani nöron ya da nevroz, sinirlerle alakalı anlamına geliyor. Feedback ise en kaba ama anlamlı çevirisiyle geri besleme demek. Yani neurofeedback dediğimizde sinir sistemimiz ile ilgili bir geri beslemeden söz ediyoruz. Bilim dünyasında bu adı taşıyan metot, EEG kullanılarak beyin dalgalarının ölçülmesi ve onların görsel ya da işitsel hale dönüştürülmesi temeline dayanıyor. Ana fikir ise beyninizin içinde olan biteni görerek ya da dinleyerek, düşüncelerinizi yeniden düşünmeniz, bir anlamda onları değiştirmek. Dünyada bazı klinikler, son birkaç yıldır bu yöntemi kullanarak anksiyete, uykusuzluk, baş ağrısı gibi sorunları tedavi ediyor. Ve ilginç bir şekilde günümüzde bu durum kalp kırıklığı durumunda da başvurulur hale geldi. Yöntemin nasıl işe yaradığını anlamamız için ilk olarak sevgi dolu bir beynin nasıl işlediğini anlamamız gerek. Journal of Comparative Neurology'de yayınlanmış bir araştırmaya katılan 32 kişiden 17'si yeni bir ilişkiye başlamış, 15'i ise henüz bir ilişkiyi sonlandırmıştı. Biyolojik antropolog Helen Fisher, araştırmanın sonucuna işaret ederek, Katılımcılara sevdikleri birinin fotoğrafını gösterdiğimizde, hipotalamuslarının beynin her bölgesine dopamin salgıladığını gördük. diyor. Dopamin duygularla ilgilidir. Birinden hoşlanmaya başladığınızda onunla ilgili her şey size özelmiş gibi gelir: Yaşadıkları ev, her gün yürüdükleri sokak, giydikleri... Hepsi dopamin uyarıcılarıdır. Ancak ilişki sonlandığında da aynı hatırlatıcıların birer dopamin uyarıcısı olarak kalması, karşı tarafı aklınızdan çıkarmanızı zorlaştırır. İşte neurofeedback burada devreye giriyor. Fisher'ın araştırmasını kendi kendinize de uygulayabilirsiniz. Faturalarınızı ödeyin, bilgisayar oyunu oynayın, bir şeyler ezberleyin... Yeter ki beyninizi meşgul edin, zaman size de beyninize de yardımcı olacak."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/baharda-romantik-serseriyi-oynamanin-yollari", "text": "Edebiyat türleri içinde en keyifle burun kıvrılan mecra olmayı başaran şiir, zihinlerimizde neden yahut ne ara lame olarak etiketlendi acaba? Ergenlikte bir ara deneyip, sonra kötü ifade edilmiş duygularımızdan utandığımızda mı? Duygusuz olmadığınızı biliyorum, bundan çok fazla bahsetmek istemediğinizi de. Sorun değil, insana ait pek çok duygu; aşk, ihtiras, ihanet, ölüm arzusu, yaşam sevinci, yalnızlık ve hüzün, pek çok şair tarafından son derece güzel bir şekilde anlatıldı. Hazırda anlatılmışlara azıcık bakabilir, hatta altını çizdiğiniz yerleri vatzapa mesaj, instagrama kapak olarak döşeyebilirsiniz. Mutlaka öğrenmeniz ve toplu eserlerini almanız gereken üç kişi Cemal Süreya, İlhan Berk ve Turgut Uyar, kolaylık olsun diye YKY'de kol kola bulunabiliyor. Tabii şiir kitabı almanın romantik serseri raconu, sahaf gezmektir. O durumda Kadıköy'ü tavsiye ediyoruz. Size romantizmi sini siviyirım diyen kadife gül, ayıcık ve tek taş birlikteliği, yahut şömine önü hayvan postu olarak öğrettilerse bu gerçekten hepimizin sorunu. Zira romantizm bile bu kadar kiçliği kaldıramaz; bir parça nostalji, biraz hüzün, bolca orijinal hoşluk ister. Misal, hazır sahaflara akmışken bir Kaybedenler Kulübü tribi çekebilir, pikap ve 60'ların unutulayazmış kadın vokal plaklarını alarak, kendinize onulmaz bir romans katabilirsiniz. Yanı sıra sigara kutunuz antika ve metal olmalı, evinizin en manzaralı köşesine de eski sevgiliyi anımsatan bitki ve sallanan koltuk atmalısınız. Film olaraksa Betty Blue ve Paris Teksas olmazsa olmazlarınız. Bana kimse adamakıllı kahvaltı hazırlamadı. Bu itirafla birlikte bir GQ okurunun omzunda ağlamayı hedeflemiyorum; size doğru kahvaltı sofrasının inceliklerini anlatacağım. Eğitim şart. Bir kadına kahvaltı hazırladığınızı hatırlayarak alışverişe çıkın; maydanoz , çeri domates, iki-üç çeşit zeytin ve kaliteli peynir, ceviz, sezon meyvesi, yoğurt-buğday gevreği-sevdiği çeşit tatlandırıcı , ayrıca Nutella ve tam buğday/kepekli/tahıllı ekmek alın. Mutfakta çalışmayı bilmiyorsanız yumurta yapmaya kasmayın, lütfen ortalığı batırmayın. Hafif bir kahvaltı, ona güne kendinden emin başlama fırsatını verecek. Bir kadının kendine olan güvenini baltalamak yerine destekleyerek, ne kadar mutlu kadınlarla beraber olabileceğinizi, biliyor muydunuz? (Bu yazıyı yazarken günlerden 8 Mart idi)... Kimse sizden Marquez romanlarından fırlamış, ateşli bir Latin aşığı olmanızı, sevdiğinize hediye olarak keman konçertosu bestelemenizi yahut gardenya çiçeklerine şiir yazmanızı beklemiyor. Niye? Çünkü bu kadarı manyaklık. Lakin her kadın ona seksi çamaşır aldığınızda, aslında kendinize hediye almış olduğunuzu biliyor. Halbuki o çamaşırın yanına bir mix CD koysanız, el yazınızla tatlı bir kart yazsanız, bilmiyorum bir yeteneğiniz, yaratıcılığınız var mı ama varsa işin içine katsanız, hiç fena olmaz. Yaratıcılığı bazen hediye seçerken kullanabilir, çok seveceği bir konsere bilet, orijinal bir resim, ya da ilk baskı bir kitap, kısacası AVM'den çıkmamış bir şeyler bulabilirsiniz. O çılgın sözlerin ne olduğunu 90'lardan beri düşündünüz ve bir sonuca ulaşamadıysanız, sorun değil. Dişi Q, bu günler için var. Öncelikle söyleyeyim, bazı tahminleriniz yanlıştı; Otoparkta sevişelim mi? kadınların çok hoşuna giden çılgın tekliflerden birine tekabül etmiyor. Pek çok erkek gibi mizansende patlıyorsunuz. Şık düşünün; havadar, ruh okşayan, ulaşması biraz daha zor olan seçenekleri tartın. Onu adalarda tarihi bir otelin, bakır yatak başlığına bağlamaktan bahsedin. Tamam biraz abartmış olabilirim, maksat siz de arada bunu yapmaktan çekinmeyin. Birlikte olduğunuz kadına goygoy yaparken abartın. Şöyle giyin dışarı çıkalım da, İstanbul güzel kız görsün, Senin için arkadaşları geçtim, atamı geçtim, takımı satarım benim aklıma gelen en makul çılgın seçenekler. Ne yaparsanız yapın, baharda doğanın ve güneşin ilk dokunuşlarının tadını çıkarabileceğiniz ortamlara koşun. Birilerini date'e çıkaracaksanız böyle yerlere götürün çünkü şu ara organik adamlar çok moda. Piknik sepeti hazırlayamayacağınızı biliyorum ama temelde yukarıda saydığım kahvaltı alışverişine meyve suyu yerine şarap eklerseniz oluyor. Bir-iki de örtü; çime sermelik olabilir, üste atmalık olabilir. Riva, Polonezköy, Kemerburgaz ya da Belgrad... Hatta belki de ufak bir güney kaçamağı; sezon başlamadan, kimsesiz ve sakin bir sahil kasabasında bir hafta sonu... 80'ler romantizmi için o balıkçı kahvesine girip adaçayı içmeyi ihmal etmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/basarinin-sirri-5-maddede-ofiste-akil-oyunlari", "text": "İş hayatında her mülakat sessiz sinema oynamak gibidir. Taraflar karşılıklı olarak birbirlerine sezdirmemeye çalıştıkları bir oyunun içindedirler. İki taraf da alacağı cevabı beklemekten ziyade diğerinin beklentilerini ne kadar karşılayabileceğine odaklanmış durumdadır. Karşınızdaki şirket ya da organizasyon hakkında olabildiğince çok bilgiye sahip olduğunuz zamansa bireysel mülakatınız kritik ve zorlu bir sunuma dönüşebilir. Ne kadar daha zorunu denerseniz o kadar daha az başarılı olursunuz. Çıtayı sürekli biraz daha yukarı taşımak, kendini pazarlamaya çalışan narsisist bir imaj çizmenize ve bu da beklediğinizin aksine itici görünmenize yol açabilir. Birçok insan kendisiyle alakalı bir dizi yalan söyler ve karşısındaki yöneticiye resmen eziyet eder. Bugünlerde sayıları giderek artan bu insanlar bir süre sonra bir arabanın egzozunun patlaması gibi yanar ve yok olurlar. Bırakın, iyi olduğunuzu onlar keşfetsin, siz bunu anlatıp durmayın. Kendinizi yeterli buluyor olabilirsiniz ancak bu öngörüyü dikte etmenin yönteminde de, insan karakterinde olması gereken belli nüanslar vardır. Bu noktada düşünebileceğiniz çıkış noktası şu olabilir: Öncelikle yaptığım işte nasıl bir uzman olduğumu insanlara göstermeliyim çünkü böylece gerçekten ne konuda iyi olduğumu görebilirler, daha sonra terfi alırım. Çoğu insan sizi en iyi olduğunuz işle tanır ve daha sonra da çok iyi olduğunuz için sizi orada tutar. Terfi almak ya da maaşınıza zam yapılmasını sağlamak için yapmanız gereken şey, risk alma kapasiteniz olduğunu önce kendinize göstermeniz, kendinizi tanımanızdır. Bir sonraki aşamada, diğer birçok insanın sizin yeni bir pozisyona geçmeye hazır olduğunuzu görmesine ihtiyacınız var. Fakat müdürünüz, sizin böyle düşündüğünüzü düşünmemeli. Yöneticilerle alakalı, onların sizin her yaptığınızı gördükleri ve otomatik olarak size terfi ya da zam teklifiyle kendi kendilerine geldiklerine dair bir inanış vardır. Oysa gerçek şudur; onlar çoğu zaman kendi işleriyle çok meşguldürler ve sizin bir sonraki adım için hazır olduğunuzu görmezler. İşte böyle bir durumda hatırlatmak gerekebilir. Bu hedefiniz için derin bir psikoloji bilgisine de ihtiyacınız yok; meseleye insanlara neyi bilmediklerini anlatacağınız, basit bir eylem olarak bakabilirsiniz. Lider olabilmenin yolu, çalıştığınız ekibin buna izin vermesinden geçiyor. Çünkü liderlik aslında kişiden çok, onun lideri olacağı toplumun gücünde gizlidir. Eğer karşı taraf sizden etkilenmiyor ya da sizin yolunuzu takip etmiyorsa, bir lider gibi davransanız da maalesef böyle sayılmazsınız. Bu kimliğin anahtarlarından biri, başkalarının size inanmasını sağlayabilecek özellikte biri olduğunuza, öncelikle sizin inanmanızdır. 1990'lı yılların lider algısı özgüvenden geçiyordu ama daha sonra bu algı karizma olarak değişti. Ardından farklı bir tür ortaya çıktı: İnsanların inanmadığı, karizmatik liderlik! Liderlik aslında içsel kimliğinizin, dışa vurduğunuz davranışlarınızla örtüşmesidir ve bunun güvenle alakası yoktur. Mesele sadece, söylediğiniz şeye önce sizin inanmanızdır. Kısacası, ahlak anlayışınızla değer yargılarınızı göz önünde bulundurarak güçlü hislerinizle hareket etmenizdir. Bu ahlak anlayışı muhafazakar olmak zorunda değil tabii ki, sadece inandığınız şeylerle ilgili net olmanız gerek. Temiz ve çıplak bir düzen, herhangi bir insanı içine oturtabileceğiniz en kötü alan olabilir. Eğer tüm yapabildiğiniz resimler, bitkiler olmadan bir bilgisayar ekranına odaklanmaksa, teoriniz sırf bunu sağlamak için etrafınızda hiçbir şeyin olmaması demektir. Fakat dünyanın hiçbir yerinde bu teoriyi haklı çıkaracak bir bilim dalı yok. Hayvanat bahçesine bir ayı koyduğunuzu düşünün, yapabileceği tek şey pencereden etrafa bakabilmek olur ve iyi zaman geçiremez. İşte sizin de böyle bir alanda çalışırken ondan farkınız yok gibi görünüyor. Unutmayın; bir alanı zenginleştirirseniz yaratıcılığı ve verimliliği öldürmez, aksine yüzde 15 oranında artırmış olursunuz. Eğer uzun dönem hayatta kalmanızı gerektirecek bir oyunun içindeyseniz, mücadele edeceğiniz savaşları seçmelisiniz. Bütünlük sağlamak ve prensipli olmak önemlidir. Değerli bir adam olduğunuzu insanlara anımsatmak da öyle. Fakat bu esnada her zaman diğer insanların nereden geldiğiyle alakalı olarak da farkındalığınızı korumalısınız. Uzun süreli oyunlar duygusal yapınızın kuvvetli olmasını gerektirir: Başkalarının hislerini ve fikirlerini anlamak, kendi sahip olduklarının bilincinde olmak ve ne şekilde tepki vereceğini kestirebilmek. Olayları başka insanların gözünden analiz edebilmek, kısacası empati kurabilmek önemlidir çünkü böylelikle onların bu noktaya nasıl geldiğini daha kolay anlayıp yorumlayabilirsiniz. Uzun vadeli amaçlarınızı da her zaman aklınızın bir köşesinde tutun. Sonuçta hedefleriniz, kısa vadedeki davranışlarınıza rehber olacaktır. İleriki yıllara yaydığınız varış noktaları, iyi referansa ihtiyacı olan ve kendi içinde daha kısa vadeli hedefleri de içerebilir. Birçoğumuz aslında kariyerimizden ne beklediğimizi tam olarak bilmiyoruz. Kendiniz için bu alanda başarının ne anlama geldiğini iyi bilin. İnsanlar bu konularda çok farklı ve birbirinden ayrılmış bir dizi kıstaslara sahip olabiliyor. Ne istediğimizi aslında henüz elde etmediğimizi fark edene kadar, bunlar üzerinde düşünmeye eğilimli olmalıyız. - Toplantı için en iyi zaman: 10.00 Gün içinde en uyanık olduğunuz zaman saat sabah 10.00'dur. Sabahlarınızı hafife almayın ve erken bir başlangıç yapın. - İş mülakatı için en iyi zaman: Salı günü 10.30 Her iki taraf için de, hem saat hem de haftanın günü açısından erken bir vakit olduğu için avantajlı. Bu zaman aralığı ayrıca öğle yemeğinin, hafta sonunun ya da eve gitme zamanının yaklaşmakta olmasının görüşmeyi etkilemesini de önler. - Maaş artışını sormak için en iyi zaman: 14.10 Vücudumuzdaki glikoz oranı yüksek olduğu zaman daha kolay risk alabiliyoruz. O sebeple patronunuzu öğle arasından sonra yakalayın. Gün içinde enerjisi düşebilir ve bu tür kararlar almaktan uzak durabilir. - Toplantı için en kötü zaman: 16.02 Öğleden sonraki bir toplantıda katılımcılar çıkış saati yaklaştığı ve günün yorgunluğu kendini iyice gösterdiği için iyi performans sergileyemez."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/basarinin-yolu-daha-az-uyumak-mi", "text": "Ünlü sanatçı da şekerlemeleri derin bir uykuya tercih edenlerdendi. Saatte bir, 20 dakikalık şekerlemeler yapıyordu. Sadece 4 saat uyumasıyla meşhurdu ve bu durum, arkasından gelen John Major için sorun oldu. Zira tüm çalışanlar ve yetkililer hiç uyumayan bir başbakana alışıktı. Freud'un gece boyunca yalnızca 6 saat uyuduğu biliniyor. Edison uykuyu vakit kaybı olarak nitelendirdiğinden mümkün olduğunca az uyumaya çalışırdı. Uyku sürecini çok safhalı bir hale dönüştüren Edison, aralıklarla şekerlemeler yaparak gün içinde ortalama 3 saat uyuyordu. Şekerlemeler Churchill için çok önemliydi, gün içinde iki kez uykuya dalan ve toplamda ortalama 7 saat uyuyan başkan, başarısında bunun etkili olduğunu düşünüyordu. Mozart sık sık gece 01.00'e kadar beste yapmakla uğraşırdı. Sonra 5 saat uyuyup sabah 06.00'da uyanır, geceye kadar beste yapmaya devam ederdi. Günde sadece ve sadece 2 saat uyurdu. Gününü geçirmesi için sadece 3 saatlik uykuya ihtiyaç duyuyor. Eski Amerika Başkanı da günde 6 saat uyuyanlardan."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bear-gryllsten-tuyolar-ekibinize-nasil-onderlik-edersiniz", "text": "O eski bir SAS üyesi, hayatta kalma konusunda uzman ve gerçek bir maceracı. Hiç kimse güçlükler, baskı ve mücadeleyle başa çıkma konusunda Bear Grylls'ten daha iyi olamaz. Ancak kendisi bu sayfalarda, bilgi birikimini daha profesyonel çevrelere uyarlayacak. Tartışmalardan galip çıkmaktan eleştirinin altından kalkmaya, duruşunu korumaktan liderlik becerilerini mükemmelleştirmeye kadar her konuda, askerlik birikimini ve stratejilerini modern hayata uyarlayarak, işyerinde hayatta kalmak için doğru sezgileri geliştirmeniz ve kişisel gelişiminiz için sizlerle paylaşacak. Anlayacağınız burası modern bir orman, hoş geldiniz... Askerlik yıllarımda, bir defasında takımımla çöldeydik. Birkaç gün gecikmiş bir helikopterin gelmesini bekliyorduk ve suyumuz tükenmişti. Buluşma noktasına hala 15 kilometrelik yolumuz vardı. Susuzluktan daha kötü bir şey yoktur. Gerçekten kötü durumdaydım ve çavuşum bunu görebiliyordu. Elinde yalnızca kendine yetecek kadar suyu kalmıştı ancak kendi bitkinliğine ve yaşadığı su kaybına rağmen onu bana verdi. Bu nezaketi asla unutmadım. Beni kendime getiren, içtiğim sudan ziyade karşılaştığım nezaketti. Bu noktadan sonra, dünyanın her yerine, o adamın peşinde, sırtımda kilolarca teçhizatla giderdim. İşte bu, motivasyondur. Bunun aksine, günümüzde hepimiz takımını motive etme yolunun onlara bağırmak ve güzel sözle aldatmak olduğunu sanan, patronun kendileri olduğunu herkesin bilmesini ve eğer çalışmazlarsa herkesin başının belaya gireceğini düşünen insanlarla karşılaşıyoruz. Ancak korku, asla güçlü bir motivasyon kaynağı değildir. Devam etmenizi sağlayan ancak kalıcı değil, geçici bir etki yaratır. Tarihteki en başarılı liderler daima davranışlarıyla örnek gösterilen kişilerdir. Çevrelerindeki kadın ve erkeklere gösterdikleri alçakgönüllülük, nezaket ve saygı onları diğerlerinden ayıran özellikleridir. Ernest Shackleton'ı düşünün mesela. Güney Atlantik keşfi sırasında buzların arasında sıkıştıklarında, mürettebatından tek bir kişiyi bile kaybetmemek için, taşıyabileceğinden fazla adamını sırtına alıp onları kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye atarak kararlılığını kanıtladı. Ya da Winston Churchill'i düşünün. Dünya karanlığa büründüğünde, tüm ülkeyi Asla pes etmeyin; asla, asla, asla, asla diyerek motive edişini ve yoğun baskılara bile boyun eğmeyişini. Çünkü işler gittikçe zorlaşırken ve yanınızda tüm takımınıza ihtiyacınız olduğunda, size güvenmiyor ve saygı duymuyorlarsa onlara hakim olamazsınız. Eğer takımınızı motive etmek istiyorsanız, her üyeyi ellerinden gelenin en iyisini yapmaları konusunda cesaretlendirmeli ve onlara güç vermelisiniz. Yani onlara inandığınızı göstermelisiniz. Bu, onlara ne yapabildiklerini ortaya koyma imkanı sunduğunuzu gösterir. Bırakın başarılarıyla parlasınlar ve diğerleri de onları takip etmek istesin. Hepimiz başarılı olmak istiyoruz. Her birimiz kendi Everest'imizin doruğuna çıkmanın peşindeyiz. Ancak herkes başarının en yakın arkadaşıyla yani başarısızlıkla geçinmeye alışık değil. İyi bir lider, size başarısız olma özgürlüğü tanır. Onlar, bu hayatta herkesin, uğrunda çaba göstermeye değer şeylere erişmek için, önce başarısızlığa uğraması gerektiğini bilir çünkü. Başarısızlık, bizi öğrenmeye ve gelişmeye zorlar. Eğer takımınız başarısızlığın, başarıya ulaşmak için gerekli olduğunun farkına varırsa, hata yapmaktan korkmayacaktır. Ve takımınız başarısızlıkla başa çıkmaya alıştığında, onun sayesinde gelişme gösterdiğinde, siz de kesin olarak mükemmel bir lider olma yoluna girersiniz. Son olarak, onların lideri olabilirsiniz ancak hala takımın da bir parçasısınız. Unutmayın; örnek olmak her zaman önemli! İşte mükemmel liderler bu şekilde ilham verir ve insanlar sizden ilham aldılar mı, ellerinden gelenin en iyisini ortaya çıkarırlar."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/becerikli-bir-adamin-bilmesi-gereken-3-sey", "text": "O kediyi kurtarmak için hayatınızı tehlikeye atar mıydınız? Ağaçtaki kediyi, merdiveni ağaca dayayıp onu kurtardığınızda size sonsuza dek minnettar kalacak olan Pirelli Takvimi'nden fırlamış bir kadınınmış gibi düşünmek, ihtiyacınız olan cesareti kazanmanıza yardımcı olacaktır. Hala kararsızsanız itfaiye ekibini arayın ve en azından o kediyi sahiplenin. Kravatınızı geniş ucu sağ tarafınıza gelecek şekilde yakanıza yerleştirin. Geniş uç, dar uçtan yaklaşık 30 cm daha aşağıda durmalı. Geniş ucu sağ elinizle tutarak dar ucun üstünden sol tarafa geçirin, daha sonra dar ucun arkasından dolaştırarak öteki tarafa alın. Bu kez kravatınızın geniş ucunu, oluşan düğümün arkasından yukarıya doğru alın ve önde oluşan ilmekten geçirerek aşağıya çekin. Son adım olarak düğümünüzü hafifçe sıkın. Mükemmel biftek ve mükemmel seks birbirine benzer; ikisi de hıza, ısıya ve yüksek hassasiyete bağlıdır. İlk adım olarak kasabınızla konuşun ve en iyi eti sizin için ayırmasını isteyin. Eti oda sıcaklığında beklettikten sonra tuz, karabiber, baharat ve zeytinyağından oluşan sosla harmanlayın. Tavanız yeterince ısındığında etinizi tavaya atın, bir maşa yardımıyla yalnızca bir kez çevirin ve kontrol edin; yumuşaksa az, orta sertlikteyse orta, fazlaca sertse çok pişmiş demektir. Tercihinize göre eti ateşte tutup pişince tavadan alın, ahşap bir altlıkta yaklaşık bir dakika dinlendirin. Artık servise hazır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bekledim-de-gelmedin", "text": "Sevgi kısmını hemen geçtiğimi fark etmişsinizdir. Bu, herhangi bir işlem yaptığımızda istenen kimlik fotokopisi gibi bir şey. Ha istiyoruz da veriyorlar mı, onu şimdi tartışmayacağım ama böyle bir talep olması kaçınılmaz. Saygı ise o kadar uçsuz bucaksız bir kavram ki, en büyük sıkıntı buradan çıkıyor. Bazen bu söylem o kadar coşuyor ki, saygı olarak beklenen şey, bir tarafın köleliğine doğru ilerleyebiliyor. Erkeğin saygı beklentisi ayak yıkatmaktan hafta sonu arkadaşlarla dışarı çıkmaya uzanan belli kültürel ve yöresel farklılıklar gösteriyor. Kadının saygı beklentisi ise daha fikirsel konularda yoğunlaşıyor. Fikirlerinin sırf kadın oldukları için erkekler tarafından ilgi görmemesi, onları en çıldırtan şey olabilir. Anlatmak istiyorlar ve bunu gerçekten dinleyen birisi olması önemli. O kadar güzelsin ki, sana bakmaktan söylediklerini anlamadım gibi çakallıklarımızı da yemiyorlar artık, uyarayım. Geçmişsiz derken tabii ki kötü Amerikan filmlerindeki gibi o ilişkiden önceki tüm hayata re-start atalım, hükümet görevlileri gelene kadar da sırrımızı profesyonelce saklayalım demiyorum ama şöyle haftada bir geri dönüşüm kutusunu boşaltmak da faydalı. Flört sırasında ağızdan çıkan bir eski sevgili ismi yıllar sonra çok uzağa atılmış bir bumerang gibi arkanız dönükken gelip sizi yere serebilir. Bu yüzden -yine siyasi bir söylemle - dün dündür, bugün bugündür tarzında yaşayabilen çiftlerin daha başarılı ilişkiler yürüttüğünü görüyoruz. Temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze getirilen isim veya isimler bir süre sonra o kadar büyüyor ki, bir süre sonra zatenle başlayan cümlelerle kavgalar çıkıyor. Zaten sen eski sevgilini unutamadına hiç aklında yokken hak verip soluğu eski sevgilisinin kapısının önünde alan insanlar tanıyorum. Bu opsiyon büyük kavgayla bitti yalnız, gürültü çıkar. Bütün beklentilerimizi bir arzuhalci edasıyla ilettiğimiz karşı cinsten gelebilecek en net ve en şiddete yönelten yanıttır kendisi. Ben böyleyim diyen birine söyleyeceğiniz her şey, bir ses duvarına çarpıp geri dönecektir, çünkü o öyle işte. İlkokulda kasadan takla atamamasından tutun da bu ay alamadığı terfiye kadar her şeyi bu duvarda sektirebilir insanoğlu. İşin kötü yanı illa ki bir sinir harbi başlangıcıdır bu cümle. Ben de böyleyim, ne olacak? paradoksuna sokmak dışında söylenebilecek pek bir şey de yok açıkçası. Fakat O da böyle işte diye kabullenmek insanların yıllarına mal olabiliyor. Ve bir gün Eh tamam bu böyle de artık böyle olmasın diyene kadar geçen süre için Sezen Aksu'dan Kaybolan Yıllarım'dan tutun da Sertab Erener'den Yanarım'a kadar geniş bir playlist'iniz olabilir bu işin sonunda. Ben böyleyim demeyelim, diyenlerden de koşarak uzaklaşalım diyorum. İki insanın birbirine yüzlerce farklı yoldan ulaşabildiği, her duyguyu bu kadar hızlı tüketebildiği modern zamanlarda ideal ilişkiyi bulmak bence büyük şans meselesi. Mutlaka size uygun biri var, belki bugün yaya geçidinde yanınızdan geçti, belki her gün gittiğiniz restoranın sürekli selamlaştığınız fakat hiç uzun uzun konuşmadığınız müdavimlerinden biri, belki de yeni taşındığınız ofisin üst katında oturan ve daha önceden aşina olduğunuz güzel bir kadın. Ve bunu yaşamak için artık iki kere şansa ihtiyacınız var. Birincisi onunla tanışmak, ikincisi de doğru zamanda ve doğru ortamda birbirinizi keşfetmek. Bir check-in yapın, bazen bu yolla bile her şey değişebiliyor artık. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Haziran sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/benimle-hic-ilgilenmiyorsun", "text": "O bahsettiğim Daha ne yapayım yahu? cümlesinin sonrasını yazmaya gerek yok. Özellikle yeni başlayan bir ilişkinin ilk zamanlarındaysanız hemen flört döneminde yaptığınız komplimanlar, yazışmalar önünüze bir slayt gösterisi olarak getirilecektir. Muhtemelen başlıktaki cümle kurulduğunda sizin çok sevdiğiniz ve onun hiç sevmediği bir şeyi yapıyor olduğunuzdan belgesellerde gördüğümüz, iki gözüyle iki farklı yere bakan kuşlar gibi, iki tarafla da bağı koparmamaya çalışırsınız. Ve son darbe de gelir: Bak hala beni dinlemiyorsun! Peki kadınlarla ne zaman ve ne kadar ilgilenmeliyiz? Şahsen bunu bilseydim sizinle paylaşmaktan gurur duyardım ama söyleyebileceğim tek şey; istedikleri zaman ve istedikleri kadar olabilir. Sizinle flörtleşirken anlattığı, bir önceki sevgilisi Teoman'ın aşırı ilgisinden sıkılmasını sakın dillendirmeyin, Sen Teoman mısın? kontrasını yer ve başınız öne eğik bir biçimde santra yaparsınız. Bir başka akla gelen ama söylenmemesi gereken şey de Canım şu an seninle ilgilenmek istemiyordur. Tam olarak bunu düşündüğünüz halde, söylemeniz durumunda yeni bir ilişki için evlilik programlarına muhtaç olacağınız bu cümleyi, kadınlar sadece single olduklarında çok doğal bulurlar. Sevgilim sıkıldığında bana söyleyebilmeli, arada ayrı takılmamız lazım, ben yapamam öyle diyen o Nil Karaibrahimgil gibi kız, sevgilisi olduğunda standart bir politikacı gibi tüm vaatlerini unutacaktır. İşin ilginç yanı, bu pazar seçim olsa yine ona oy verirsiniz. Bir başka değinilmemesi gereken konu da kadının kendine özel yapısal değişikliklerine gönderme yapmaktır. Her kadın ortada bir sorun yokken ve kendi aralarında konuşurken regl olmanın ruhlarında yarattığı sarsıcı durumdan ve büyük değişimlerden bahsedebilir ama sizinle ettiği kavgada bunu gündeme getirirseniz karşılaşacağınız şey NE ALAKASI VAR! olacaktır. Bakın büyük yazdım, dikkatinizi çekiyorum, bu konu önemli ve kesin sınavda çıkar. Sonuç olarak bir şey söylememiz gerekirse, sevgilinizle ilgilenin derim. Gördüğünüz gibi ne kadar ve ne zaman sorularının cevabı henüz İsviçreli bilim adamları tarafından da bilinmiyor ve henüz ilgilenmemeniz durumunda oluşan reaksiyonun panzehiri de yok. Ya kadınlar erkeklerin flört sırasındaki istikrarlarını sürdürememelerini kanıksayacaklar ya da biz düzenli olarak azarımızı işiteceğiz. Hayır, ilgilenmediğimiz zamanlarda da birilerini sevebildiğimizi anlatmamızın bir yolu yok maalesef. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ağustos sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/berbat-bir-is-gununden-nasil-sag-cikilir", "text": "Uyku düzeninizi sadece bir günlüğüne bile bozmak sonraki birkaç gününüzü mahvetmek için yeterli. Dün geceki partide ne kadar çok eğlenmiş olursanız olun, bunun ne yazık ki ertesi sabahki performansınıza hiçbir katkısı olmayacak. Bu iş gününü sağ salim bitirmek niyetindeyseniz kendinizi toplayın, ayağa kalkın ve mesainizi hasarsız bitirmek için mücadeleye başlayın. Evet, ne yaparsanız yapın harika bir gün geçirmeyeceksiniz ama en azından mesai saatinin bitişini görebileceksiniz. Muhtemelen karnınız aç ama canınız hiçbir şey istemiyor. Güzel, çünkü az yemek yapmanız gereken en doğru hareket. İşe sağlıklı bir kahvaltıyla başlayın. Ardından hafif birşeyler yemeyi deneyin ve gün boyunca bol bol su için. Şekerden ve karbonhidrattan uzak durmaya çalışın, proteinli ve lifli yiyecekleri tercih edin. Doğru miktarda kafein sizi bütün gün ayakta tutabilir fazlasıyla baş ağrınızı tetikleyip gününüzü mahvedebilir. Güne sade bir fincan kahveyle başlayın ve gerekiyorsa öğle saatlerinde bu dozu tekrarlayın. Kafein, beyninizin çalışmasıyla sürekli artan adenozin seviyesini düzenleyerek sizi ayakta tutacak. Boşuna dememişler sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diye... Gün içinde uygulayacağınız hafif bir egzersiz programı kan dolaşımınızı düzenleyecek ve kafanızı dik tutmanızı sağlayacak.En basitinden, 30 saniye aralıklarla 3 set şınav çekin. Her setteki şınav sayısını performansınıza göre belirleyin. Fazla coşkulu davranmayın ve toplamda 5 dakikayı geçmemeye özen gösterin. Masa başında, bilgisayar karşısında yapacak çok işiniz olabilir. Ama kabul edin, oturmak demek uyumak demek. Mümkün olduğunca ayakta kalmaya çalışın, yürüyerek düşünün, kısa yazışmalarınızı ayakta yapın. Ne önce, ne de sonra; öğleden sonra saat 1 ve 3 arası 20 dakikalık bir uyku molası verin. Vücut saatinizin şaşmaması ve kısa uykunun ters etki yaratmaması için bu zamanı seçin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/beyler-bayanlar-iste-ulasmaya-deger-20-iliski-hedefi", "text": "Uyumlu kıyafetler giyen çiftlerin gıcıklığına kapılmayın. Daha ziyade birbirinin cümlelerini tamamlayan, düşünceleri uyumlu bir çift olmaya gayret edin. Beraber hiçbir şey yapmamanın, karşılıklı susup bir fincan kahvenin ya da kitaplarınızın keyfini çıkarmanın değerli olduğunu bilin. Birbirinizi güldürmeyi, kendi aranızda yalnız sizin anladığınız şakalar üretmeyi ihmal etmeyin. Bu şakalarınıza başkalarının gülmemesi umurunuzda olmasın. İnsan en çok yakınlarından gelen eleştirilerde incinir. Ve insan yine ancak en yakınlarının yaptığı eleştirilerle kendindeki hataları düzeltebilir. Birbirinizi açık yüreklilikle eleştirirken, asla rencide etmemeyi öğrenin. Sevgilinizin ardından, onun arkadaşlarıyla, hatta kendi arkadaşlarınızla bile gıybetini yapmayın. Daha da iyisi, ardından gıybet edeceğiniz bir kadınla hiç beraber olmayın, ilişki hedefinizi ayrılık olarak belirleyin. Güven verin ve güvenmeyi bilin. Masada bırakılan cep telefonlarının karıştırılmadığı, kimsenin stalklanmadığı, sosyal medya şifrelerinin kurcalanmadığı bir birliktelik kurun. Hastalıkta ve sağlıkta yan yana durmaya gayret edin. Karşınızdakinin çorba yapanı, ateşine bakanı olun ve aynı özeni göremediğiniz ilişkiye soru işareti koymaktan çekinmeyin. Beraber uzun seyahatlere çıkın. İnsan dostunu yolculukta tanır derler. Ortak deneyimleriniz geliştikçe, dünyaya aynı pencereden beraber bakmaya başlayacaksınız. Karşılıklı fedakarlık prensibiniz olsun. Her akşam eve gelip yemek bekleyen bir adam değil, yemeğe kıyısından da olsa yardım eden adam olun. Sevgiliniz de otomobilin yağını değiştirmeyi öğrensin ama. Birbirinizden bir şeyler öğrenin. En olmadı beraber bir şeyler öğrenin. O sizinle dalgıçlık kursuna geldiyse, siz de onunla iki ders de olsa tango kursuna gidiverin. Beraber olmak kadar, ayrı kalmayı da bilin. Sevgiliniz ya da siz bir gece başkalarıyla dışarı çıktığınızda, sabaha kadar elden düşmeyen telefonlar, ardı arkası kesilmeyen mesajlaşmalar olmasın. Kıskançlığın makul, dozunda yaşandığı bir ilişki kurun. Zira birlikteliğinizin temeli sağlamsa, etrafınızı saran taliplerin zaten şansı yok. Bunu arada sırada çevrenize hissettirmekten çekinmeyin. Beraberliğinizi kutlamak hakkınız. Fakat her adımlarını sosyal medya hesabına post eden o ciciş çift olmayın. Onların ardından kötü konuşuluyor, üstelik ayrılıkları da utanç verici şekilde uluorta oluyor. Sizi bilen bilsin yeter. Birbirinizin ailelerini tanıyıp sevmeye çalışın. Günün sonunda onlar, hayatta en yakın olduğunuz insanın varlık sebepleri. Biraz şefkat, biraz da baş sallamayla neler başarabileceğinizi görünce şaşıracaksınız. Gelecekle ilgili planlardan korkmamayı ama plan yaparken asla fazladan vaatlerde bulunmamayı öğrenin. O seçime giren parti edasıyla bol keseden dağıttığınız vaatler, sonra başınıza çok çoraplar örüyor zira. Yapmayın bunu. Hayal kırıklığı yaratmaktansa basit sözlerinizin ardında sonuna kadar durmayı seçin. Acil durumda aranacak insan olun. Hiçbir şey, bir ilişkinin akıbetini, aniden ortaya çıkan can sıkıcı bir durum kadar iyi tayin edemez. Her daim onun tarafını tutun. Unutmayın, siz bir takımsınız. Takım arkadaşınız faul yaptı diye onun yanında oynamayı bırakacak değilsiniz. Haa, soyunma odasında tartışma çıkar, orası ayrı. Ama sahada daima takım oyunu sergilemelisiniz. Sessiz iletişimi öğrenin. Bir partide odanın öteki ucundan size Artık eve gidelim ve o konuştuğun kızın dekoltesine bakmayı kes! der gibi bakan sevgilinizi anlayın. Ve derhal pozisyonunuzu terk edin. Tekrarlıyoruz. Bulunduğunuz pozisyonu derhal terk edin. Nişan, evlilik, ev, mortgage, araba bir ilişkinin hedefleri değil, konu başlıklarıdır. Siz maddi değil, manevi hedefler belirleyin. Çünkü bir ilişkiyi ancak beraber çalışmak, beraber öğrenmek, birlikte hayatla mücadele etmek yaşanabilir kılar."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/beyler-dikkat-beden-dilimiz-bizi-ele-veriyor", "text": "- Kafamızı kaldırıp bir şeyler söylememiz inancımız ne olursa olsun dua edip bir varlıktan ya da evrenden yardım ettiğimizin bir göstergesi. - Dudak Isırmak ise hayatının büyük bir bölümünü öfkeli geçiren insanların yapmış olduğu bir hareket. - Ağzını Kapatmak yalan söyleme eğilimli insanların yaptığı bir hareket. - Burnunu Kaşımak ise ağzını kapatmak ile aynı anlama geliyor. - Boyun Bükmek flört anlamı taşıyor. - Kulak Memesi ile oynamak ise korku ve panik anının belli edilmemesi için dizayn edilmiş türden. - Bacaklarını Açıp Oturmak meydan okumak isteyen ve agresif yapıdaki insanların bir hareketi. - Saçlarıyla Oynamak da tıpkı boyun bükmek gibi bir flört işareti."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bilim-konusuyor-cekiciligin-5-evrensel-kurali", "text": "Elbette iç güzellik çok önemli... Elbette... Ancak hepimize olmuştur, bazen hakkında hiçbir şey bilmediğimiz birini, belki sadece kısacık bir süre görmüşüzdür ancak görüntüsünü aklımızdan çıkaramayız. Hatta bir şekilde onun çekiciliğine kapılmışızdır, bir kez daha görsek belki daha da etkilenmeye açığızdır. İşte bu noktada, Nasıl olabiliyor? sorumuza bilimin 5 maddeli bir yanıtı var. Çekiciliğin evrensel kuralları din, dil, etnik kimlik dinlemeden işliyor ve bir insanın yüzünü niçin aklımızdan çıkaramadığımızı söylüyor. Simetriyle aranız iyi değilse hemen üzülmeyin çünkü asimetrinin de kendince bir büyüsü var. Birçok ünlü ismin yüzüne dikkat edin, kiminin orantısız bir burnu, kiminin kaymış bir gülümsemesi var ama yine de bu onlara bir çekicilik katabiliyor. Yine de simetrinin bir adım önde olduğunu söylemek gerek. Kısaca George Clooney Etkisi. GCE de diyebiliriz. Journal of Evolutionary Psychology'nin 2012 yılındaki araştırmasına göre kadınlar olgun görünen erkekleri daha çekici buluyor. Yaşınız kaç olursa olsun eğer imkanının varsa sakal bırakmayı, bebek poposu bir yüzle gezmeye tercih etmenizi öneriyoruz. Buna da Harry Potter Etkisi derdik ama durum biraz daha farklı. Kadınlar erkeklerin yüzlerindeki yara izlerini çekici bulabilirken erkekler için durum tam tersi. Ancak bir de detay var; yara izi taşıyan erkekler heyecan ve macerayı çağrıştırdıkları için kısa süreli ilişki partnerleri olmaya daha uygun bir izlenim veriyorlar. Siz siz olun, eğer pürüzsüz bir yüzünüz varsa onu koruyun, değmez. Natalie Portman Etkisi? Belki de. Fransız araştırmacılar 169 erkekle yaptıkları çalışma sonucunda, erkeklerin bir kadının yüzünde göz veya burun gibi özel bir nokta yerine genel görünüşe daha çok önem verdiği çıkarımını yaptılar."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-basari-bagimlisi", "text": "Bedenen karşımda ama ruhu burada değil: Oltayı atıp beklemek... Suyun sesi dışında hiçbir sesin duyulmadığı huzurlu bir ortam... Hafiften güneş yüzünüze vuruyor ve siz balığı düşünüyorsunuz. Burası doğru yer mi diye aklınızdan geçiriyorsunuz, balık gelecek mi? Bu fikir mükemmel. Balık için değil, o süreci çok seviyorum derken Yasin Kavşak, oltasını bir süreliğine Adrasan'da bırakıp tekrar aramıza dönüyor. Hayattan beklentisi de senede en az 10-15 gün zaman ayırmaya çalıştığını söylediği balık zevkinden pek farklı değil. Kaç balık tuttuğuna önem vermeyen bu genç işadamı için para hiçbir zaman hedef olmamış. Başarının getirdiği parayla bindiğim tekne, sürdüğüm araba, oturduğum ev, kullandığım saat, tattığım yemek değil, başarının kendisi beni besliyor diyor. Ama elindekiyle yetinen biri de değil, daha fazla ne yapabilirim diye soruyor hep. Neticede balık gelmeye başladıysa oltayı neden toplayalım ki? Başarı keyif veren bir ilaç gibi. Bir süre sonra aynı doz yeterli gelmemeye başlıyor diyor. Siz de onun gibi başarı bağımlısıysanız dozu yükseltmeniz gerekiyor. Bunun için de çalışmayı çok sevmelisiniz. İş hayatında idealist biri Yasin Kavşak. Spor kökenli bir insan olarak, kariyer planını da bu yönde çizmeye karar verdiğinde, bu işin eğitimini alması gerektiğine inanmış. Fikrini ailesine açtığında aldığı tepki, Oğlumuz topçu mu olacak? olsa da, Marmara Üniversitesi Spor Yöneticiliği bölümüne girmesiyle yüreklere su serpilmiş. Sporun spesifik eğitimler alınması gereken çok büyük bir endüstri olduğunu ancak insanların bunun pek farkında olmadığını düşünüyor. Okul bitince, bir kulüpte çalışmak ya da basında ilerlemek yerine spor perakende sektöründe çalışmaya kafa yormuş. Boyner grubu spor bölümünde 21 yaşında başladığı kariyerini büyük bir şans olarak görüyor. Teoriyi pratiğe döktüğü bir dönem bu: 10 yıl boyunca bu sektörde spor ürünlerinin en çok alındığı, satıldığı, ticaretinin ve tüketiminin en fazla yapıldığı platformda çalışma şansım oldu. Sevdiğiniz işi yapınca kariyerinizde de hızlı hareket ediyorsunuz. Ciddi anlamda know-how ediniyor, vizyonunuzu geliştiriyorsunuz diye özetliyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-bilimsel-kanit-eksikti", "text": "Pek yakın geçmişte hayatınızı mahveden kadınla yeniden birlikte olma fikri cazip gelmeye mi başladı? Frenleri patlak bir arabaya tekrar tekrar binmenin kazayla sonuçlanacağını bilmek için alim olmaya gerek yok. Ama artık bilimsel verilere göre de eski sevgiliye dönüp durmak berbat bir fikir. Ayrılık sonrası rakı masasında devrilen kadehler eşliğinde edilen yeminler hızla unutulabilir. Eski günlerin hatrına Facebook'tan bol kalpli bir mesaj sallayıp, bir cicim haftasının ardından aynı kahır dolu günlere geri dönebilirsiniz. Üstelik bugüne kadar asla tutulmayan karşılıklı sözlerle dolu, daha güvensiz daha sağlıksız bir ilişkinin içinde olmak, çok da uzak olmayan bir sonraki ayrılığınızda size daha fazla zarar verecek; ve bir sonrakinde daha da fazla. Ama bunlar daha önceki sekiz barışmanızda da herkesin söyleyip durduğu boş laflar gibi gelyorsa, belki koskoca beyaz önlüklü doktorların araştırmasının fikrinizi değiştirmeye gücü yeter. Kansas State University'den Yrd. Doç. Amber Vennum'a göre eski sevgiliyle yeni bir başlangıç yapmak felaketin habercisi. Vennum ve ekibi farklı ilişki tiplerini 14 hafta boyunca izledi. Sonuç: uzatmalı ilişki içindeki çiftler birlikte yaşamak, bir çocuk ya da evcil hayvan sahibi olmak gibi ilişkide büyük önem taşıyan kararları düşüncesizce ve aniden alma eğilimindeler. Uzatmalı ilişkilerde partnerler, birbirinden daha az tatmin oluyor, daha kötü iletişim kuruyor ve ilişkiyi daha kötüye götürecek daha fazla karar alıyor. Bu da bir süre sonra bitmeyen aşkı kısır döngüye dönüştürüyor. Özgüven yıkımı ve ilişkinin geleceğine olan inancın sarsılması da sözkonusu. Daha kötüsüyse bunun sürekli ve göz göre göre tekrarlanacak olması. Artık arkasında yüce bilimin de imzası olduğuna göre, eski sevgiliye \"nasılsın\"la başlayıp, \"seni özledim\"le devam eden mesajlar atmadan önce aklınızı başınıza toplayın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-brotheri-brother-yapanlar-nelerdir", "text": "Cömerttir. Ailesi, dostları, yakın çevresi ve ihtiyacı olan herkesle elindekileri paylaşır. Hayatın bu şekilde anlamlı olacağını bilir. Vakti değerlidir ama mutlaka dostlarına ayıracak zamanı vardır. İhtiyaç duyulduğu zaman sevdiklerinin yanındadır. Cömertlik algısı maddiyatla sınırlı değildir. Onun için dostluk ve adından mütevellit yoldaşlık paylaşılması gereken değerlerdir. Başarılıdır. Ancak bir Brother için başarıya giden her yol mübah değildir. Rekabet, kurallara uyulduğu zaman değerlidir. Kazanma hırsı kuralları çiğnemek için bir bahane olamaz. Bir başkasının hakkını yemektense kaybetmeyi tercih eder. Kısacası etik kurallara uymadan gelen başarı, başarısızlıktır. Bir Brother stil sahibidir. Kendine yakışanı bilir, buna göre güncel moda akımlarını takip eder. Doğru renkler ve kesimler tercihlerini belirler. Bir erkeğin sahip olması gereken aksesuarlar onun için olmazsa olmazdır. Farkındadır, Bir Brother'ı Brother yapan kıyafetleri değildir ama bu dış görünüşünü umursamayacağı anlamına gelmez. Detaylar önemlidir. Kendine bakar. Egzersize, spora her zaman vakit ayırır. Yoğun iş temposu spor yapmamak için bahane değildir. Zira bilir ki vücut ve zihin bir bütünlük içerisinde çalışır. Egzersiz gibi kişisel bakım da bir Brother'ın vazgeçilmezidir. Gereğinden fazla çabalamaz ama sabah bakımı için geçirdiği zaman hem değerli hem de gereklidir.Dostlarının yanında eğlencelidir. Anlatacak hikayeleri vardır. Ancak karşısındakini de her zaman dinler. Zekidir. Olduğu gibi davranır. Dostlarıyla dalga geçmez. Lafı uzatmaz. Komik olmaya çalışmaz. İyimserdir. Kendisini motive ettiği gibi dostlarına da destek olur. Bulunduğu ortamlarda çevresindeki insanların ortak noktalarını bulur, herkesi sohbetin içine çeker. Bir Brother tartışmalardan uzak durur. Kısacası bir Brother cömertliği ile tanınır. Elinde ne varsa paylaşır. Sevdiklerine zaman ayırır, dostlarının her zaman yanındadır. Başarılı olmak için elinde geleni yapar ama kuralları çiğnemez. Adil ve dürüsttür. Bir Brother zekidir. Dostlarıyla iyi vakit geçirmeyi sever. Kendine bakar. Egzersiz yapmadan güne başlamaz. Stiline dikkat eder. Ancak ne olursa olsun önce dürüstlüğü ve cömertliği ile tanınmak ister. Brothers hikayesi devam edecek. Daha fazlası için tıklayın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-erkegin-en-iyi-dostu-kopegi-midir", "text": "Bisiklet sürerken, araba kullanırken, bazen sette, bazen de yatakta. Orlando Bloom neredeyse köpeği Mighty de orada. Birlikte geçirmedikleri tek an yok. Katy Perry ile akşam yemeğine çıktıklarında bile Mighty yanlarında. Çoğu zaman içimizi ısıtan, yüzümüzde bir tebessümü yol açan kareler bunlar. Özellikle sosyal medyada paylaşım rekorları kırıyor ama tatsız anlar da yaşanmıyor değil. Geçtiğimiz günlerde Bloom'un Mighty'yi sırt çantasının içine koyup motosiklet sürmesi başta hayvan hakları dernekleri olmak üzere, yakışıklı aktörün takipçileri tarafından da eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Aşırı sevgiden mi yoksa dikkatsizlikten mi bilinmez fakat Bloom ve Mighty arasında çok güçlü bir bağ olduğu kesin. Asıl konumuz da bu bağ."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-erkegin-titanic-filminden-cikarmasi-gereken-25-ders", "text": "Sonunu dünyada herkesin bildiği bir film yapacaksınız. Yönetmeni, stüdyoyu kafalarken projeye 200 milyon dolar yatırmalarını isteyecek. Üstelik öyle bir hikaye ki, bir devam filmi ihtimali yok. Yani bu dev bütçeye rağmen tek atış yapacaksınız. 2 bin 200 yolcusuyla okyanus ortasında denk geldiği bir buzdağına çarpıp 1500 yolcunun ölümüyle sonuçlanan bu meşhur deniz kazasının ilk sinema macerası değildi 1997'deki. Ama neredeyse her hikayenin en büyüğünü çekmeyi, film kariyerinin bir gereği olarak gören James Cameron, okyanus dibindeki gerçek Titanic'in kalıntılarını bulup özel kameralarla çekim yapmayı bile kafasına koymuştu. Bununla da kalmayıp tarihin bu en büyük deniz faciasının içine, sinemada her zaman tutan klişe aşk üçgeni hikayesini yerleştirince sihirli formül tamamlanmış oluyordu. Gemide yaşanan bir Romeo ve Juliet hikayesini anlatan filmin batmasına imkan yoktu tabii ki. Çünkü Cameron, bilinen sonu bir dezavantaj olmaktan çıkarıp avantaja çevirmeyi başarmıştı. #1. Şanssızsan hep şanssızsındır. Jack yanlış gemiye bindiği yetmezmiş gibi bir de yanlış kıza aşık oluyor. #2. Kumar oynayacaksan para yerine, ilk kez denenecek bir ulaşım aracının biletini sakın kabul etme. #3. Gerçekleşmesi çok zor görünen şeyler için bile Asla olamaz deyip sırıtma. #4. Jack'in yaptığı resimleri Rose'a gösterirken söylediğine göre, Paris'te hemen soyunuveren bir sürü kız varmış. Unutma! #5. Nişanlısı etrafta dolaşırken, tavlamaya çalıştığın kızın çıplak resmini çizme. #6. Filmde zenginler geminin balo salonunda snob ve sıkıcı bir gece geçirirken, üçüncü mevki yolcuları alt katta bol öpüşmeli, danslı müzikli, şen şakrak partilemektedirler. Demek ki parası az olanlar, yeri geldiğinde zenginlerden daha güzel eğlenebilirler. #7. Batan bir gemiden kurtulmak için illa daha önce batan bir gemiden kurtulmuş olmanız gerekmez. #8. Zengin ve kötü kalpli koca namzeti, o tarihlerde yeni duyulmaya başlayan Picasso için Picasso'dan bir halt olmaz! diyor. Tamam, müstakbel koca zengin olsun da en azından sanattan az buçuk anlasın. #9. Titanic'in en önü ve en arkası birbirine sarılmak isteyen gençlere ayrılmış. Geminin en ucuna bizim şehir hatlarında bile gitmemiz yasakken Titanic'te bu mümkünmüş. Titanic bir Türk gemisi olsaydı eğer, mutlaka bir görevli Jack ve Rose'un yanına gelip Jack'i dürterek İn lan ordan aşağı, gidin evinizde yapın ne yapıyorsanız! derdi. #10. Jack, Rose'u ilk kez gördüğünde Rose da ona gayri ihtiyari bir bakış atıyor. Gözlerini başka bir yere çevirdikten sonra Jack'e kısa bir süre tekrar bakıyor. Demek ki gerçekten işe yarıyor: İki kere bakan kadının peşinden git. #11. Hayatta, iki gün sonra batacak bir gemide intihar etmek istemek gibi durumlar olabiliyor. Düşünsenize, Rose intihar etmeyi başarmış olsa Jack ölmeyecek ve belki de çok ünlü bir ressam olacaktı. #12. Zengin bir kızı etkilemek isteyen fakir bir oğlansanız, sokak çocuğu gibi davranmak bazen işe yarayabilir. Nitekim Jack, Rose'u tükürük yarışı yapmayı öğreterek etkiliyor en başta. #13. Dünyanın her yerinde dobra kadınlar biraz şişman olmak zorunda galiba. Bakınız; lafını hiç esirgememesiyle dikkat çeken Molly Brown . #14. Geminin gözetleme kulesindekiler aşağıda güvertede oynaşan Jack ve Rose'a baktıkları için bir-iki dakika geç görüyorlar buzdağını. Yani ateşli sevgililer olmasa belki o kadar insan ölmeyebilirdi. #15. Hadi başkasıyla nişanlı kız arkadaşının nü resmini çizdin; bari bu resmi ona verirken nişanlısına göstermemesini de tembihle. #16. İçinde bulunduğun gemi batmakta olsa da uyanık olacaksın, kızı başka bir adama kaptırmayacaksın. #17. Aşk, daha önce eline balta almamış sevgiline baltayı verip, nişanlının metal boruya bağladığı kelepçeyi gözlerin kapalıyken kırmasına izin vermektir! #18. O kadar yanıcı ekipmanla dolu bir geminin makine dairesinde en ufak bir yangın dahi çıkmaması sinematografik bir tercih. Çünkü donarak ölmek, yanarak ölmekten daha romantiktir. #19. Filmin başında ve sonunda izlediğimiz dalış ekibi üyeleri çizgi roman tişörtleri giyen, hippi kılıklı, elinden kahve fincanı düşmeyen, saçı sakalı dağınık ama çok zeki insanlar. Aradıkları o muhteşem pahalı kolyeye rağmen bu kılık kıyafet ve ekip şeflerinin yumuşak/duygusal bakışlarından dolayı mezar soyguncusu gibi değil de korkusuz bilim adamları gibi görünüyorlar. #20. Yüksek bütçeli felaket filmlerinde ısrarla uçaklardan, bomba- lardan, fırtınalardan, dalgalardan, göktaşlarından kısacası dünyanın bin türlü musibetinden dişi olarak bahsedilmesi geleneği bu filmde de bozulmuyor. Tüm mühendisler, kaptan ve şirket yetkilileri de Titanic'ten dişiymiş gibi bahsediyorlar. Ne kadar Freudyen bir kadın korkusudur bu... #21. İçinde sürekli Bu öyle bir gemiymiş ki, hiç batmazmış diyen bir sürü insanın olduğu bir gemi batmaya mahkumdur. #22. Rose gibi akıllı, herkeslerden önce Picasso'yu tanıyıp takip eden, Freud okuyan , gemideki filika kapasitesinin yolcu sayısından aşağı olduğunu kavra- yabilen zengin ama mutsuz bir kız, bohem ve çulsuz ressam Jack'ten hoşlanacak tabii. Smokinle dolaşıp sürekli öküzlük yapan kötü bakışlı Cal'dan değil! #23. Dobra ve hafif dolgun hanı- mefendi Molly, kendi poposunu sağlama aldıktan sonra bindiği filikadan geminin batışına ve in- sanların çığlık çığlığa oradan oraya koşturmasına dalmışken şöyle bir cümle kurar: İşte bunu her gün göremezsiniz. Bazen çok büyük bir filmde bile gözden kaçan bir adet aptal cümle, filme büyük zarar verebilir. #24. Celine Dion'un şarkısı My Heart Will Go Onu filmde her yerde, hatta hala 14 Şubat'larda, asansörlerde, telefon beklemelerinde, radyolarda dinlemek zorunda kalmamıza rağmen müzik zevkimizi yitirmeyebiliyoruz. #25. Yaklaşık üç buçuk saat süren bir filmin son 80 dakikasının hayranı olan ve durup durup sadece o bölümü izleyen insanlar olabileceğini de Titanic sayesinde öğrenmiş bulunuyoruz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-hangover-gecesi-hikayesi", "text": "Tamam sakin olun; o korkunç sabahlar için hızlandırılmış kurs programı tadında yapılması gerekenleri söylüyoruz. Fazla direnmeyin ve bir ağrı kesici alın. Özellikle de Alka Seltzer gibi hem baş ağrısını hem de mideyi yatıştıran ilaçlar bir bakıma kesin çözüm ve hatta sihirli iksir kadar etkili! Alkol sonrasında midemiz fazlasıyla yorulmuş durumda. Bu nedenle hafif yiyecekleri tercih etmeli ve yağlılardan uzak durmalısınız. Midenizin de tıpkı sizin gibi dinlenmeye ihtiyacı olduğunu unutmayın. Çarenize ise bol karbonhidratlı besinler yetişecek. Alkol sonrası zor günlerin en büyük yardımcısı kan şekerini dengeleyen karbonhidratlı yiyecekler. Fizyolojik kısmı geçtik. Şimdi size daha acı bir gerçeği söyleyelim mi? Hatırlamadığınız 'şeyler' yapmış olabilirsiniz. Endişelenmeyin 'onu' kastetmedik. Attığınız mesajlardan bahsediyoruz... O kadar da hatırlamıyor olamazsınız, değil mi? Umarız. Önce Twitter'dan başlayalım. Saçma sapan tweet'ler atıp bir nevi ergen konumuna düşmüşseniz onları hemen yok edin. Umarız peş peşe onlarca InstaStory paylaşmamışsınızdır? Güzel... Peki fotoğraflar? Tamam her şey yolunda. Eğer bu iki ölümcül hatadan birini yaptıysanız onları da hızlıca silmeye çalışın. Eski sevgiliyi, o an aranızın bozuk olduğu flörtünüzü ya da her kimse işte onu arayıp saçmalamak sarhoş olan her türün hazin hikayesi olabilir. Böyle bir şey yaptıysanız hafızanızı zorlayarak neler konuştuğunuzu hatırlayın. Önünüzde iki seçenek var: Ya hiçbir şey olmamış gibi yola devam edin ya da arayıp kusura bakma temalı bir konuşma yapın. Hatta durumu abartmışsanız özür dileyin. En azından kanıt var, ne yazdığınızı görebilirsiniz. Tabii ki snsi özlessmdm gibi bir yazım katliamı ortada yoksa."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-hediye-olarak-seks", "text": "Askherfriends.com'un yaptığı bir araştırmaya göre her altı kadından biri, aldığı mükemmel hediyeyi mükemmel seksle ödüllendirme eğiliminde. Rakam düşük gibi gelmesin. Erkeklerin pek çoğunun yaptığı hatadan sizleri kurtarmak için buradayız. Pek çok erkek eşine, kız arkadaşına hediye aldığında mükemmel hediyeyi aldığını zanneder. Oysa araştırmaya katılan kadınların yarısı (tam olarak yüzde 49.9'u) Sevgililer Günü'nde açacağı paketin hayal kırıklığı olacağından emin. #1. Kaşındıran ve ucuz iç çamaşırları: Kadınlar iç çamaşırı sever ama ucuz bir web sitesinden alınma, muhtemelen sentetik ağırlıklı bir iç çamaşırı hiçbir kadına kendini özel hissettirmez. Kaliteye dikkat edin, doğru bedeni bilmeniz de çok önemli. #2. Mikrokini: Brezilyalı mankenlerde güzel duran mikrokinileri giymek için mükemmel fiziğe sahip olmak gerekir ve her kadın vücudunun bir yerlerinde mutlaka kusur bulur. O mikrokiniyi giyememek bile sinir bozucu gelecektir. Tabii istisnalar kaideyi bozmaz. #4. Küçük gelen sutyenler: Bedenini hala bilmiyor musunuz? Ne ayıp... #5. Anal boncuklar: İnanın hiçbir kadın sevgilisini memnun etme motivasyonu yokken poposunun yakınında yabancı cisimlerden hoşlanmaz. O yüzden bu, olabilecek en yanlış hediye. #6. Tehlikeli ölçülerdeki vibratörler: Boyut önemli değil diye boşuna denmiyor. Kimse silah olarak kullanılabilecek büyüklükte bir cismi içinde istemez. Evli kadınlar hediye konusunda bekarlar kadar şanslı görünmüyor. Yüzde 16.9'u bu konuda kocalarının kendilerini hiç tanımadığını söylüyor. Yanlışlıkla metresine aldığı hediyeyi karısına veren erkeklerin de olduğunu düşünürseniz haksız sayılmazlar... Evli çiftlerdeki uyum pek iç açıcı görünmüyor ama evlenmeden birlikte yaşayan kadınların neredeyse yarısı (yüzde 49.2) sevgililerinin her zaman mükemmel hediyeyi aldığını düşünüyor. İronik değil mi? Bu sene de bekar çiftlerin geceleri daha hararetli geçeceğe benziyor. Pek romantik olmasa da, kadınların %43'ü eşlerinin kendilerine ne hediye istediklerini sorduğunu söylüyor. Biliyoruz, erkekler için hediye alma işi kabus ve gerçekten güzel ve özel bir şey seçebilen erkek çok az. Biraz özen ve sevgilinizin en yakın kız arkadaşından gelecek ufak bir yardımla, özel günleri unutulmaz gecelerle taçlandırmak elinizde."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-hipster-nasil-emekli-olur", "text": "Dünya eskisi gibi bir yer değil artık. 30 sene aynı yerde çalışan sadık çalışanlar, devlete sırtını dayadıktan sonra başını sallayıp maaşını alan Namussuz Namuslu nesli ve hırsla kendini 24 saat işe adayan, işkolik, başarı için babasını bile satmaya göze alan American Psycho nesli geride kaldı. İş dünyasına yeni bir nesil dahil oldu ve algıları çok farklı işliyor. Bu algı sistemi içerisinde, eski nesillere kıyasla unutulan önemli bir kavram da var: Emeklilik. Gerçekten emeklilik kavramı sona mı eriyor? Galiba evet... Etrafınıza bir bakın X nesli (1960-80 arası doğanlar) ve ondan sonra gelen Y neslinin (1980-90 arası doğanlar) çalışma dinamikleri ve iş anlayışlarına baktığımızda alıştığımız anlamda belli bir çalışma süresini ve memuriyette 30 yıl geçirdikten sonra emekli olabileceğimiz bir dünya artık yok. X neslinden biraz daha farklı olarak Y nesli, çalışacağı işin onların hayatına nasıl bir katma değer katacağını daha çok göz önünde bulunduruyor. Yani, önce maaşı sormak yerine, bir işin kendi sosyal hayatlarını ve yaşayışlarını nasıl etkileyeceğine bakıyorlar ve bu konuda o işten kazanacakları para ikinci planda olmasa bile tek belirleyici etken değil. X nesli para için sevmeyeceği, istemediği ve hatta nefret ettiği işlerde çalıştı, çalışıyor. Y nesli mutlu olmayacağı veya bir yerlerde ne iş yaptığını söylemekten gurur duymayacağı ve işiyle karakterini, sosyal profilini eşleştirmeyeceği bir işte çalışmıyor. Ve elindekinden daha iyisini bulduğu anda eskisini terk ediyor . Kobifinans'ta yayınlanan ve Referans Gazetesi'nde çıkan bir haberde, İnsan Kaynakları Uzmanı Pembe Candaner'in Türkiye'nin yanı sıra Amerika ve Avrupa'yı da dahil ederek hazırladığı İş dünyasında dört ayrı jenerasyon konulu araştırma raporunda diğer nesillere kıyasla Y neslinde daha fazla gönüllü çalışıldığını, çünkü bu çalışmalarda sosyal ve kültürel olarak daha çok beslendikleri ve eğlendikleri için ücretsiz çalışmaya sıcak bakabildiklerini söylüyor. X neslinde ise bu daha çok: Ne çalışacağım be, bana para mı veriyorlar sanki! şekline tezahür ediyor. Dolayısıyla bizim nesil SSK primlerini, maaşını, aidatlarını ve ödemelerini en az babalarımız kadar önemsiyor, ama bizden sonraki nesil işin daha çok sosyal ve kişisel tatmin boyutunda oldukları için hiç düşünmeden altı ayda bir iş değiştirebiliyorlar , SSK primleri ödenmemesi pahasına freelance işlerde çalışıyorlar, evden çalışıyorlar veya herhangi bir resmi belge üzerinde geçmeyen işler yapıyorlar. Dolayısıyla, SSK primi, Bağ-kur, vb. kavramlara da yabancı kalıyorlar. Bu kavramlara yabancı kalmak beraberinde emeklilik mefhumunun gelişmemesine ve geleceklerine dair Emekli olayım; emekli ikramiyemle TOKI'den bir ev alırım, emekli maaşımla da hanımla beraber gül gibi geçinir gideriz. Hasta olunca da devlet hastanelerinde krallar gibi bakımımızı yaparlar gibi bir hayalleri de olmuyor. Dolayısıyla, Y neslinin kafasında bir Steve Jobs veya Mark Zuckerberg olma ya da bir Instagram veya Facebook yaratma hayali var. Sonra, yırtmak ve hayallere sığmayacak bir yaşam sürme fikri ile yatıp kalkıyorlar. Eğer öyle değilse de, yaşamın bundan daha ötesinin olmayacağına dair varoluşçu bir inanış içerisinde yaşadıkları hayattan, video oyunlarından ve sosyal medya profillerinden elde ettikleri tatmin ile yaşamlarının keyfini çıkarıyorlar. Sosyal Güvenlik Kurumu'nun mevcut mevzuatı da Y neslinin bu davranış ve düşünce sistemine göre kendini güncelleyememiş olmasından ötürü bu nesil yaşlandığı zaman kayıp nesil olarak karşımıza çıkacak veya bireysel emeklilik sistemleri gelecekteki bu durumu öngörerek bu insanları bünyelerine katmak için daha etkin stratejiler geliştirerek geleceklerini güvence altına almanın önemini bu nesle anlayacakları dilden anlatmayı başaracaklar. Aksi takdirde 2050 yılında, artık hipster olarak değil ama gerçekten berduş gibi giyinen kişiler sokaklarda dolaşacak; ve PlayStation oynayarak veya Instagram'dan fotoğraf çekip yayınlayarak dilenen bu New Age dilenciler nüfusun yarısından fazlasını oluşturacak."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-ihracat-kalemi-olarak-arda-turan", "text": "Arda Turan, Barcelona'ya transfer olmasıyla, neredeyse hiç katkımız olmadan gurur duymaya bayıldığımız kişisel uluslararası başarılara bir yenisini ekledi. Anlatmaya bayıldığımız hikayelerden bir yenisi oluverdi. Bu milli olay, ilk 20 gün yalnızca bu muazzam başarının, eski kız arkadaşının sosyal medya hesaplarına yansıma şekli üzerinden takip edilse de, sular duruldukça olayın önemi nihayet idrak sınırlarımıza girdi. Altıntepsi Spor Kulübü'nden ancak iki futbol topu alabilecek bir fiyata, 12 yaşında Galatasaray'a transfer olan Arda Turan, dünyanın en büyük futbol takımlarından Barcelona'ya 34 milyon euro'ya transfer olmuştu. Arda, gelmiş geçmiş en pahalı Türk futbolcu unvanını da kazanmış oldu. Mevzunun buradan sonrası biraz tartışmaya açık. Öncelikle bazı tanımları bilmekte fayda var; milli gururumuz Arda Turan'ın bir İspanyol kulübü olan Barcelona'ya transfer olması tam olarak Ekonomi Bakanlığı'mızın belirlemiş olduğu hizmet ihracatı tanımları içinde. Daha detaylı haliyle tam olarak Mod 4, yani Gerçek kişilerin varlığı ile hizmet ihracatı tanımına denk geliyor. Bu, şu demek; bir kişi yurtdışına çıkıp bir bilgi, beceri ya da yeteneğiyle para kazanırsa ülkeye döviz getirdiği için ihracat yapmış olur. Hatta Arda'nın örneğinde olduğu gibi bizzat kendisi, başlı başına tek kalemde 40 milyon avroluk bir ihracat kalemi olur. Kağıt üzerinde bu söylem romantik derecede keyif verici. Ama madalyonun başka yönleri de var elbette. Birincisi; bu transferden özellikle Arda'nın altyapısından yetişmiş olması dolayısıyla yetiştirme bedeliyle ciddi bir fayda sağlaması beklenen Galatasaray'ın, transferin iki İspanyol kulübü arasında gerçekleşmiş olması nedeniyle bu ücreti alamaması ihtimali bir hayli yüksek. Bu, maalesef bu güzelim haberde burukluk yaratan ilk bilgi. İkinci olarak, Arda'nın krampon zoruyla, formasının teriyle ülkeye kazandırmaya çalıştığı dövizler, aslında hesabın toplamına bakıldığında ülkeye artı mı kalıyor, tartışılır. Zira Barcelona'nın sponsorluk anlaşmalarının 61 milyon euro'su Türk şirketleriyle! İşte bu noktada tam olarak marka olmanın önemi ortaya çıkıyor. Ülkeden çıkan en önemli markalarımızdan biri oldu Arda Turan, maddi ve manevi. Fakat elbette daha büyük bir marka Barcelona. Hesap toplamında büyük markayı çıkarak ekonomi elbette her zaman küçük markayı çıkarandan daha avantajlı kalkıyor masadan. İşte bu yüzden Galatasaray, 2000 yılındaki muazzam başarısından pek az karla çıkabildi ve işte bu yüzden basketbolu senelerce önce bırakmış Michael Jordan hala basketboldan yılda 80 milyon dolar kazanabiliyor. Bu işin çok önemli bir ekonomisi olduğunu, burada söz söyleyebilmek için de mutlaka gerçek markalarımız olması gerektiğini unutmamak lazım. Ve Arda Turan elbette 20 sene sonra da bahsedeceğimiz bu markalarımızdan biri olmayı şu ana kadar gittiği yolla fazlasıyla hak ediyor. Yolun açık olsun Arda, çenemizi bundan 20 sene sonra da yorman dileği ve duasıyla... Arda'nın transferi sadece spor ekonomisinde harekete yol açmadı. Başka sektörleri de şimdiden hareketlendirmiş görünüyor. Turizm sektörünün önemli oyuncularının verdiği bilgilere göre transferden sonra İspanya'ya Türkiye'den seyahat talebinde hemen ve ciddi bir artış gözlemlenmiş. Fırsatı hiç kaçırmayan turizmci dostlar, Barcelona'ya uçak, geziler ve maç biletini kapsayan paket turlar düzenlemeye başlamış bile. Dünya üzerindeki pek çok örneği gibi global bir marka olmasını canı gönülden arzu ettiğimiz Arda Turan için spor dışı gelirler de önemli birer kalem olacak gibi görünüyor. Şimdiye kadar Barcelona, Manchester United gibi kulüplere sponsor olmuş ve reklamlarında Messi, Kobe Bryant gibi dünyaca ünlü isimlere yer vermiş olan THY'nin yeni dönem reklamlarında Arda'nın yer alabileceği konuşuluyor. Bu konuda, yani sporcuların reklam gelirlerinde, dünya üzerindeki en mühim örneklerden biri elbette David Beckham. 40 yaşına girmiş Beckham'ın 2013'te spor dışı faaliyetlerden kazandığı para 24 milyon dolar! E, Arda'mız ondan daha az sempatik değil ne de olsa, darısı başına!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-kadina-nasil-ic-camasiri-alirsiniz", "text": "Klasik hataya sakın düşmeyin. Seksi iç çamaşırı gündüz giyilmez diye bir kural yok. Akıllıca seçim yaparsanız, sevgilinizin günlük de giyeceği rahat bir ürün alabilirsiniz. Madde 1: Siyah ve beyazdan şaşmayın. Partnerinizin bedeninin ne olduğunu bilmiyorsanız , külot seçimi yaparken mutlaka medium bedeni tercih edin. Kararsız kaldığınız diğer durumlarda tek beden, ipek babydoll'lerden şaşmayın. Kim görüyor ki! diyerek kadınları sinir etmeyin. İç çamaşırı onun için sandığınızdan daha önemli. Biraz dikkatli olun. Günlük ne giyiyor, özel durumlarda ne tercih ediyor, gözden kaçırmayın. Partnerinizin göğüsleri büyükse balenli modeller iyi seçim. Büyük göğüslü kadınlar özel markalarda beden bulmakta zorlanabilir. Elle Macpherson, Stella McCartney gibi markalarda E, F, ve G gibi geniş kupları bulabilirsiniz. Soft cup adı verilen içi süngerli modellerse küçük göğüslü kadınlar için. Beğendiğiniz iç çamaşırı takımında ipler, bağlamalar, kopçalar nereye takılıyor ya da geçiriliyor diye aklınız karışıyorsa hemen vazgeçin. Çıkarmayı beceremeyeceğiniz modeller o anda sizi sadece rezil eder. La Perla, Stella McCartney, Kiki de Montparnasse, Agent Provocateur, Elle Macpherson, Marlies Dekkers, Atsuko Kudo."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-kafada-kac-sapka", "text": "Babası ve annesi Alman ve Avusturya Lisesi kökenli. O ise Fransızca okuyarak sürüden ayrıldığını ifade ediyor. St. Benoit'dan mezun olduktan sonra, Bilgi Üniversitesi'nin sunduğu şansı kullanarak İşletme ve Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi bölümlerinde çift ana dal yapar. Hep özel okullarda okumuş, aileden zengin tek çocuk figürü canlandırmayın kafanızda hemen. Arda'yla konuştukça şanslı bir adam değil, kendi şansını yaratan bir inatçı olduğunu anlıyorsunuz. Yazıyı bitirdiğinizde siz de benim gibi düşünmeye başlayacaksınız. Çok meraklı ve hevesli olması, ailesine Onu oku, bunu yap, şurada çalış deme fırsatı bırakmaz. 15 yaşında babasına gidip Çalışmak istiyorum dediğinde, Seni steward yapalım cevabını alır. Aaa! dedim, Steward çok havalı, söylemesi de güzel ama öğrendim ki bulaşıkçı demek. Kendi hevesini kabul eder ama ailesinin de hakkını verir: Sen çocuğa hanlar hamamlar sunarsan onun hayat görüşü de o şekilde şekillenir. 12 yaşındayken ailesi onu servisten alır. Servise vereceğimiz parayı sana vereceğiz, biriktirir bisiklet alırsın derler. O bisikleti almak için Sarıyer'den Karaköy'deki okuluna otobüsle gitmesi gerekir. 1998 yılında, öğrencilik hayatı devam ederken Alkoçlar Hotel'e ait A Bar, işletmesini yaptığı ilk mekan olur. 2001 yılında birkaç ortak, aromalı kahve modasına uyup Antalya'da Chino isimli bir kafe açarlar. İşletme batar ve üniversite yıllarında biriktirdiği paranın yüzde 80'ini kaybeder. Bu olaydan ciddi bir hayat dersi alarak askere gider. Döndüğünde cebinde kalan son 10 bin lirayla catering şirketi Roka'yı kurar: Dört kişi başladık. Dört sene nefes almadan çalıştım. 2003'te 160 metrekareyle girdiğim işyeri, 2008'de 1200 metrekarelik bir yere dönüştü. 2012 yılında diğer işlerine de vakit ayırabilmek için satar. Brezilya'ya tatile gittiği bölgenin adını, İstanbul'da açacağı ilk mekanın adı olarak seçer. 2008'de Asmalımescit'te açtığı mekan, barıyla gece hayatı, restoranıyla aşçılık tecrübelerini pekiştirmek için biçilmiş kaftandır. Tünel'de mekan açıp ayakta kalmak için biraz da şansa ihtiyacı vardır: İyi karmaya çok inanırım. Roka'yla Most Production'ın ne kadar zor işi varsa yaptık. Bir gün bu iş çok angarya, para kazanmıyoruz demedim. Ve bir gün Çağan Irmak, yapımcısı Most Production olan filmi için bu mekanı seçer: Issız Adam filmi acayip patladı. Burası da... Leblon'un telefonları filmin de etkisiyle aylarca kilitlenir. Issız Adam fırtınası patlamış, Leblon da rüzgarı arkasına almıştır. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bir-teselli-yeter-mi", "text": "Olayı bir futbol maçı gibi görmek her iki cinsin de ilk sarılacağı çözüm oluyor genelde. Tabii ki arkadaşımızı yenik gösteremeyiz. Onu yapabileceği her şeyi yaptığına fakat top gibi kalbin de bazen yuvarlak olabildiğine ve onu kesecek olan komşunun balkonuna düştüğüne inandırmak gerekiyor. Biraz What can i do sometimes?, biraz da Aşk süresi belli olmayan ve sonunda kadınların kazandığı bir oyundurla süsleriz çaresizliğimizi. Durum daha da vahimse bırakın galibiyeti, gol bile atamadığımız İngiltere yaparız belki ex-yengemizi. Sonuçta berabere bitmiyor hiçbir aşk; bazen uzatmalarda, bazen de penaltılarla dramatik bir son buluyor kendine. Eskiden yazı-tura atarlarmış, düşünsenize... Bir kere şunda anlaşalım: Teselli vermeye çalışan her insan bir süre sonra kendi yaşadıklarını anlatan sıkıcı birine dönüşecektir. Eğer kendisi de bir ilişkiden çıktıysa zaten veryansının dibini göreceğiz ama halihazırda bir ilişkisi varsa veya aşıksa teselli yerine acı verecektir. O sabah yanında uyandığı kadınla kahve içerken dokunduğu ellerini bırakmak istemediğini anlatan birinin sizi teselli ettiğini düşünsenize... Veya sizi anladığını anlatmak için ilkokulda kafasına silgi fırlatan kızdan başlayıp en son bir Facebook mesajıyla onu terk eden kadına kadar tüm acılarını döken birini... Çıldırırsınız. O yüzden teselli adamını iyi seçemezseniz sabaha kadar kıyaslanır, sonunda da yaşlanırsınız. Sana kız mı yok ve Çivi çiviyi söker teselli adamlarının en önemli kozlarıdır. Bu tipler, o zamana kadar hayatında tek bir kadın olmuş adama bile bir Kazanova'ymış gibi yükleme yaparlar. İtiraz ettiğinde de İstesen olurdu kardeşim, sende o potansiyel var ama sen istemedin... gibi asla itiraz edemeyeceğin çıkarımlarla gelirler. Birden, geçen hafta banka kuyruğunda bakıştığın kadından üniversite ilk sınıfta sana notlarını veren ve yıllardır senden hoşlandığını düşündüğün kıza kadar bazı isimler belirir kafanda ve ikna olursun. Bu da seni bir anlık, başka birileriyle de olabileceğine dair motive eder. Ta ki giden kadını özleyene kadar. Çünkü ileride başka biriyle ilgili bir umudun olabilir ama henüz tanımadığın birini özleyemezsin. Ayrılığın sebebi bilinmiyorsa ve terk edilen konumundaysanız, birkaç saat içinde, yün yumağıyla oynayan bir yavru kedi gibi, her yanınız şüphe ipleriyle sarmalanıyor. Bu durumda teselli adamının vereceği en küçük bir gaz, sürecin direksiyon hakimiyetini kaybetmenize yol açabilir. Zaten zemin kayganken yapılabilecek en kötü şey, uç uca eklediğiniz bir sürü şüphecikten dev bir ŞÜPHE yaratmak olacaktır. Yanınızda Aşk-ı Memnu'daki Firdevs Yöreoğlu tadında sizi sürekli fişekleyen bir arkadaşınız varsa teselli döneminde uzak durun ondan. Çünkü bir süre sonra kendinizi Adnan Ziyagil gibi hissetmeniz kaçınılmaz. Eğer evinizin arka bahçesinde sanatınızı icra edip stres attığınız bir bölüm de yoksa Adnan bey gibi sinirinizi atma şansınız da yok; içinizde dev patlamalar yaşanmasın. Aslında hiçbir şeyi. Ama ilginç bir şekilde ayrılık durumlarında bir taraftan Kimsenin akıl vermesine ihtiyacım yok! triplerinin yanında, en samimi arkadaşlarımızın tümü yanımızda olsunlar istiyoruz. Kesin bir dille reddedecek olsak da, bir yandan da o teselli adamlarının bir posta güvercini gibi gidip ayrıldığımız insana ne kadar berbat durumda olduğumuzu söylemesini de bekliyoruz çaktırmadan. Bir yandan da teselli adamına sinirleniyoruz onu görebildiği veya arayabildiği için. Zira zamanında adam sevmenin aramak ve özlemek olduğunu söylemişti. Ayrılınca da Ahmet gidiyor belki ama Kaya kalıyor bizde. Tam da göğsümüzün üzerinde... Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/birini-secin-eyvah-yasasin-nasil-yani", "text": "Henüz soyadını bile doğru telaffuz edemediğiniz bir kadın, karşınızda durmuş, baba olma fikrine hayatınızda yer açmanız gerekebileceğini söylüyor. Sizinse kafanızın içi pişmanlıklarla dolu. Hayatınızın tepetaklak olduğunu düşünüyorsunuz. Sakin olun, bırakın düşünceler orada kalsın. Yapmanız gereken şey, hayıflanmak yerine karşınızdaki kadına ne düşündüğünü sormak. Sonrasında soluğu yakın bir erkek arkadaşınızın ya da erkek kardeşinizin yanında alın. Ve ne olursa olsun, onu korunmamakla suçlamayın. Elini tutun ve yanında olduğunuzu belirtin. Şu yasaklı cümleyi de asla kurmayın: SEN ne yapmayı düşünüyorsun? Bu tek başına yüklenilmiş sorumluluk hissi, onda büyük bir baskı oluşturacaktır. Böyle bir durumda yapmanız gereken en önemli şey, kesinlikle onun konuşmasına izin vermek. Bırakın içini döksün. Bu konuşmaları da BİZ ne yapmalıyız, BİZ ne düşünüyoruz ekseni etrafında tutmaya özen gösterin. İşe onu dinleyerek başlayın. Eğer aldırma konusunda istekliyse aklına koyduğunu muhtemelen yapacaktır. Onu aksi için ikna etmeye çalışmayın. Aynı zamanda ona tavsiyelerde bulunmaya da kalkışmayın. Çünkü büyük ihtimalle o, bu durumla ilgili daha çok söz hakkına sahip olduğunu düşünüyor. Yapmanız gereken şey, operasyonun maddi yükümlülüğünü üstlenmeyi teklif etmek. Kabul etmezse en azından kısmen katkıda bulunacağınızı belirtin. Hastaneye gidileceği gün ona eşlik etmeyi teklif edin. Eğer birbirinizi yeterince tanımıyorsanız, buna sıcak bakmayabilir. Ama en azından bunu sorma nezaketini göstermiş olun. Baktınız, bu başına buyruk kadın, sizi bu olaydan olabildiğince uzakta tutmaya çalışıyor, yine de bir-iki gün sonra onu aramayı unutmayın. Bir erkeğin karşılaşabileceği en zor anlardan biri budur. Böyle bir durumda, onun kararını eleştirmekten ya da korkulu gözlerle, panik halde etrafta dolanmaktan vazgeçin. Hiçbir durumda onu kürtaj konusunda ikna etmeye ve üstünde baskı kurmaya çalışmayın. Yapmanız gereken tek şey, gerçekle sonuna kadar yüzleşmek. Evet, bir bebeğiniz olacak ve bu hayatınızı değiştirecek, tabii onunkini de. Hepsi bu. Uzun zamandır beraber olduğunuz sevgiliniz size bir sürpriz yaptı ve hamile olduğunu açıkladı. Ve siz hiçbir tepki veremediniz. Çünkü karşı olduğunuz şey o bebek değil, onun geliş zamanı... Biraz daha seyahat ettikten, yiyip içip dağıttıktan sonra evet ama şimdi değil. Karşınızdaki kadını gerçekten seviyorsunuz. Ancak ilişkinizde bir bebek hayal etmediğinizi bilmiyor olabilir. Bu nedenle muhtemelen sizin bu haberi heyecanla karşılayacağınızı umacaktır. Böyle bir durumda en doğru çözüm, size psikolojik destek verebilecek, olaya daha rahat ve net bakabilmenizi sağlayabilecek bir terapiste birlikte gitmeniz. Hem sevgilinizle hem de terapistinizle konuşmak, hissettiğiniz bu panik halinin baskısından kurtaracaktır. Çift olarak birbirinizi incitmeden konuşabilmenin en iyi yolu bu. Aksi halde her iki tarafın da ağzından çıkacak sözler, ilişkinizde onarılmaz yaralar açabilir. Böyle bir durumda yapmanız gereken tek şey var: Kutlama! Hala aklınızı kurcalayan sorular olabilir. Evet, konuya yabancısınız ve bu süreci beraber keşfedeceksiniz. Canı gecenin bir yarısı en alakasız yemeği isteyen bir kadın gibi nazlı olmasanız da, sizin de çocuklaştığınız zamanlar yaşanacaktır. Ama sonuçta bunların hepsi tecrübe edebileceğiniz en eğlenceli zamanlar olacak, tadını çıkarın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/biz-niye-hic-gorusmuyoruz-yahu", "text": "Bu mesajı yollayan arkadaşımız, genelde önceden bizim görüşmek istediğimiz, fakat bir anda ilişki durumu değişmiş ve radarımızdan çıkmış biridir. Sevgilisiyle daha ikinci paylaşımında Facebook duvarınızda Bana bununla ilgili şeyleri gösterme opsiyonunu kullanarak irtibatı kestiğinizden, ayrılıktan da haberiniz olmuyor tabii. Bu tip değişimlerin en büyük göstergeleri, profil fotoğrafının tekrar single zamanındakine dönmesi, birdenbire artan paylaşım yoğunluğu ve timeline'da gördüğü hemen her şeyi beğenerek veya yorum yaparak hayata döndüğünü göstermeye çalışmasıdır. Bu yazdıklarım erkekler için de geçerli ama yazıda bizdeki farkları da anlatacağım. O an yaşadığınız flashback, sizi direkt çemkirmeye, yalnız kaldığı için sizinle iletişime geçtiğini yüzüne söylemeye itecektir fakat kadın zaten bu durumda sadece Evet? diyebileceği için duruyoruz. Sakince görüşmediğimiz zamanda olan biten her şeyi arada iğneleyerek anlattıktan sonra, artık asıl merakımızı gidermenin zamanı geldi. İlk andan beri hep aklımızda olmasına rağmen yeni aklımıza gelmiş gibi Ya senin sevgilin vardı, ne oldu o? veya Sevgilinle nasıl gidiyor? gibi bir girişle kadını o kötü hissiyata itmek istiyoruz içgüdüsel olarak. Kadınların bu durumu yaşaması halinde bu saydığım prosedürün hiçbiri gerçekleşmiyor genelde. İlk mesaj geldiği anda Ne oldu? Hatun şutladı galiba! tadında bir mesaj gönderip bizim yaşadığımız o stresi hissetmiyorlar genelde. Erkek böyle durumlarda hep daha temkinlidir çünkü şansını asla tamamen yok etmek istemez. Eski sevgilisiyle ilgili soruyu çok yumuşak bir tonda sorarsanız kadının sizi en az bir saat sürecek bir zaman diliminde Güzin Abla tadında bir konuma sokup tüketmesi gibi bir tehlike var. Bir süre sonra kendinizi normalden uzun kollu pijamalarınızı giymiş halde, en yakın kız arkadaşını teskin etmeye çalışan bir buddy konumuna sokabilirsiniz. Bu durumdan kurtulmanın yolu da biraz acıtıcı davranmak olur genelde. Sanki o adamla değil de sizinle birlikte olsaydı, şimdi ikinci çocuğunuzun adı için tartışacakmışsınız gibi bir tonda ve iş işten geçmiş gibi bir elektrikle sorulacak bu soru, kadın için çok basit bir işlemken bizim için zor ve oldukça stresli. Tabii tüm bunları kurgularken karşı tarafın Typing... şeklinde bir ileti görüyor olması ve bu iletiye yedi dakika baktıktan sonra sizin sadece dört kelimeden oluşan cümlenizi görmesi sorunu var. Neden bu kadar geç yazdığınızı, arada gelen bir telefon yalanıyla çözüp cevabınızı da aldıktan sonra artık bir rahatlama gelmeli bünyeye, değil mi? Ayrılık dönemini henüz atlatmış veya atlatmaya çalışan kadın, olayın vahametiyle sizin adeta bir teletabi olmanızı bekleyecektir. Bu saatten sonra gelsin komik kedi videoları, gitsin gülücüklü sarı kafalar. Eski Türk filmlerinde ağaçların arkalarına saklana saklana koşuşturan kadın-erkeğin sosyal medya versiyonu döner durur. Görüşme için uygun bir zamanda uzlaşılır, silindiyse telefonlar alınır. Son serzeniş de Bende senin numaran duruyor olur ama sonunda sarı kafalı gülücük hafifletici bir unsur olarak sırıtır. Yazının ilk paragrafından sonrasını hiç yaşamayanlarımız da var tabii. O mesajı okuduktan sonra hiç cevap vermeyen, geçmişteki unutulmuşluğunu bir kez daha yaşamak istemeyen insanların sayısı da oldukça fazla. Kendini tutmakla merak arasında sıkışan zihnimiz karar verecek yoluna ve biz ya lunapark sahibi eğlenceli bir adam olacağız ya da birilerinin paylaşımlarımıza sinirlenip bildirimlerimizi engellediği o ilişki adamı... Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bu-kisi-sapasaglam-atlatin", "text": "Tuzlu burun spreyi genzinizi ıslatarak doluluğu ve tıkanıklığı giderir. Aynı zamanda burnunuzdaki bakterileri ortadan kaldırır. Sıcak sıvılar her zaman boğazı rahatlatır ancak meyan kökü çayında ağrıyı yumuşatan tedavi edici bileşikler bulunur. Aynı zamanda, vücuttaki su kaybını da önlemeye yardımcı olur. Adaçayı özünün balgam söktürücü özelliği sayesinde vücudunuz, solunum sisteminizden mukusları atar ve öksürüğünüz azalır. Balgam söktürücü bir ilaç yerine çaya veya sıcak suya bir damla adaçayı özü katmayı deneyin. Mürver soğuk algınlığına iyi gelen bir bitkidir. İçinde bağışıklık sistemini güçlendirmeye yarayan C vitamini bulunur. - Ellerinizi sık sık yıkayın. - Ellerinizi ılık sabunlu suyla en az 20 saniye ovalayarak yıkayın. - Alkollü dezenfektan da kullanabilirsiniz. - Hapşırdığınızda veya öksürdüğünüzde ağzınızı hemen çöpe atılacak bir mendille kapatın. - Gözlerinizi ovuşturmayın, elinizi ağzınıza ve burnunuza götürmeyin. Mikroplar mukoza zarlarından geçerek vücudunuza girerler. - Burnunuzun kenarlarına vazelin sürerek bir bariyer oluşturun. Bu, burnunuzun kenarları kuruduğunda, özellikle de uçak yolculuklarında işe yarar. - Hastayken evden çıkmayarak arkadaşlarınıza iyilik yapın. Kereviz, ağız kokusuyla baş etmede çok başarılıdır çünkü çok fazla lif içerir. Lif zengini besinler, tükürük oluşumuna yardımcı olur ve bu da ağız kokusuna neden olan plakları yok etmeye yarar. Havuç ve elma da lif zengini besin seçenekleri arasındadır. Sodyum gerekli bir besin olabilir ancak fazla alındığında zararlıdır. Tuz kullanımınızı azaltarak tansiyonunuzu doğal yoldan kontrol altına alın. Tuz yerine sarımsak ve baharat karışımları kullanabilirsiniz. 1/4 çay kaşığı tuzda 600 mg'dan fazla sodyum vardır (Günlük önerilen doz 2 bin 300 mg'dır). Bunun yerine sarımsak ve bitkileri kullanırsanız aynı ölçüde bulunan sodyum miktarı 0 mg'dır. HDL yani iyi kolesterol değerlerinizin en az 40 olması gerekir. Zeytinyağı , balık (günde 113 gram) ve cevizde (günde 12 adet) bulunan sağlıklı yağları tüketerek ve her gün 30 dakika yürüyüp fiziksel aktivitede bulunarak HDL'nizi yükseltebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/bugun-ne-kadar-su-ictiniz", "text": "Gün içinde su içmeyi unutuyorsanız çalışma masanıza ve yatakta başucunuza bir şişe su koyun. Şişeyi gördükçe su içmeniz gerektiğini hatırlayacak ve yavaş yavaş su içme alışkanlığı kazanacaksınız. Stilinizi tasarım su şişeleriyle tamamlamaya ne dersiniz? Bir su şişesi ne kadar ilginç olabilir demeyin, göz atın. Böylelikle şişenizi yanınızdan ayırmak istemeyecek, her fırsatta da içemeye devam edeceksiniz. A4, A5 gibi kağıt boylarına göre tasarlanmış şişeler çantanızı şişirmeyecek kadar ince ve zarif. %100 geri dönüşümlü çevre dostu karton su şişesi sıra dışı tasarımıyla oldukça pratik. 45 derecelik bir eğimle su içmek çok daha kolay. Gün içinde ne kadar sıklıkta su içmeniz gerektiğini veya içeceğiniz su miktarını bırakın sizin için telefonlarınız hesaplasın. Su içmeyi hatırlatan aşağıdaki uygulamaları telefonunuza indirin ve gelen bildirimleri takip edin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/burcsuzluk-ozlemi", "text": "Kendinizi o anda her hafta evin şeklini değiştiren bir kadınla evli gibi hissediyor olsanız da, burcunuzla ilgili ortalama seviyede bilgi sahibi olmak bile kadınları şaşırtmaya yeter. Zaten tüm burçların ortak özelliği olan, olmasa da söylediğinizde kimsenin reddedemeyeceği şeyler var. Duygusallık, bunlardan en önemlisi. Hangi burçtan olursanız olun duygusallık jokerini öne sürdüğünüzde bir kadın buna asla itiraz etmeyecektir. Hiç duygusal olmayan bir burcun bu balta girmemiş versiyonunu mutlulukla karşılar çünkü elinde bir kozu daha vardır: Yükselen burç! - Burcun ne? - Yay. - Ooo, Yay'ları zaptedemezsin, bırakır gider. - Haydaa, ne oldu ki şimdi? Böyle bir istatistik mi var? Alcatraz'dan kaçan tüm mahkumlar Yay mıymış? Neye dayanacak; tabii ki eski sevgilisine! Bu andan itibaren hiç tanımadığın, tanımak da istemediğin bir adamın, sırf seninle aynı dizilişe sahip bir yıldız kümesi sahibi olması yüzünden olası flörtünü birkaç milyon ışık yılı uzağa ötelemesini dinlersin. Adamın saç ve ten renginden tut da iş ve aile durumuna kadar, seninle hiçbir ortak özelliği olmaması hiç önemli değil. İkinizin de burcu aynı ve dolayısıyla siz aynı adamlarsınız. Diyalog zaten bundan sonra burç eksenine asla dönmeyecek ve konuşmanın sonuna kadar o iğrenç adamın maceralarını dinlemek zorunda kalacaksın. Burç muhabbetinin en tehlikeli yan etkisi, fal kavramıdır. Falcıya gitmek de en az burçların özelliklerini öğrenmek kadar ilgisiz kaldığımız bir sportif aktivite olduğundan, konu buraya gelirse kadına anlamsız bakış süremiz daha da artacak ve ideal botoks kıvamına ulaşmış olacağız. Ben bir kere kız kardeşim vesilesiyle gitmek gafletinde bulundum, falcı o aralar birlikte olduğum kadının vücudundaki benlerin yerlerini bile bildi. İleride kendisiyle evleneceğimi de iddia ettiği kadın şu an başka biriyle evli ve çocuğunun adı da Güray değil. Evet, Yay burcuyum ve beni zaptedemezler! Yazının tamamı GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/buyuk-boy-prezervatif-kandirmacasi", "text": "Her pazarlamacı ne kadar ürünü kaça satacağını hesaplamak zorundadır ancak çok azının müşterisi daha iyi ve daha büyük olmayan bir ürüne daha fazla para vermeye gönüllü prezervatif üreticileri kadar şanslı olabilir. 11 kitabı en çok satanlar arasına giren 'Priceless: the Myth of Fair Value ' adlı kitabının da yazarı William Poundstone da blogunda bu pazarlama sahtekarlığına değiniyor. Neredeyse aynı ürün erkek egosuna hitap ederek farklı marka ve pazarlama stratejisiyle daha pahalıya satılıyor. Magnum, internet sitesinde şöyle tarif ediliyor: \"Magnum XL'tan biraz daha dar ve kısa\" Evet, büyük boy prezervatif markası Magnum'un bir de XL'i var... Buradaysa amaç klasik Trojan kullanıcısını Magnum'a, Magnum'unkini Magnum XL'e çekmek. Erkeklerin bu tuzağa nasıl düştüğünü tahmin etmek zor değil, prezervatif üreticisinin bu stratejisinin arkasındaki sebebi de... Standart bir kutu prezervatif 6 dolardan satılırken XL kutu 8 dolardan satılıyor. Trojan, Magnum ve Magnum XL'in üçü de 5,08 santimetre genişliğinde ağza sahip. Boyda ise sadece 8 milimetrelik bir fark var, üstelik Magnum ve Magnum XL arasında boy farkı yok her ikisi de 20,62 santimetre uzunluğunda. Gözle görülür fark ise sadece prezervatiflerin gövdesinde, Trojan gövdede 5,08 santimetre genişliğe sahipken Magnum ondan 1,27 santimetre, Magnum XL ise 1,90 santimetre daha geniş. Firmanın rakiplerinden LifeStyles adlı markanın King XL adlı ürünü ise standart boy Trojanlarla aynı ölçülere sahip. Büyük boy prezervatiflerin asıl sakıncası ise sağlık sorunlarına sebep olabilmesi. Yanlış boyda prezervatif kullanımı cinsel yolla bulaşan hastalıkları tetikliyor ve istenmeyen hamilelik oranını artırabiliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/buyuk-kaptan", "text": "Birçoklarına göre 9 Kasım 1988, Türk futbolunun tırmanışa geçtiği gündür. O gün, Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Galatasaray, Neuchatel Xamax'ı 3-0'ın rövanşında 5-0'lık skorla eleyerek çeyrek finale kalır. Efsane takımın kaptanı Cüneyt Tanman mucizenin şifresini verirken, Maça öyle bir şartlanmıştık ki rakip futbolcular, skor ne olursa olsun maç bitse de şu sahadan çıkıp gitsek dedi diyor. O günleri yaşamış bir kahraman olarak sizin için en zor maç, sahadan geri dönmemek üzere çıktığınız jübileniz olmuştur diyorum. Bende mesleki bir yorgunluk olmuştu ve futbolun içine dönmek istemiyordum. Takımın 14 yıl şampiyon olamadığı dönem, basın ve seyirci baskısı, para sıkıntısı çok yıpratmıştı. Kaptan olarak hem oyunculara destek olacaksınız hem de yönetimle ilişkileri yöneteceksiniz. Cüneyt, topa basma sırası geldi dedim cevabıyla ters ayakta yakalanıyorum. Hayatının en zor maçını Türk futbolunun Büyük Kaptan'ından dinleyelim... Subay bir babanın çocuğudur Cüneyt Tanman. Doğduğu Isparta'da altı ay kalırlar. Babasının görevi dolayısıyla hayal meyal Ankara ve Erzurum'u hatırlasa da çocukluğunun çoğu İstanbul, Bakırköy'de geçer. Taş Mektep'te başladığı ilkokula Ataköy İlkokulu'nda devam eder. Teneffüs zili çaldığında yemek bile yemeyen, hep topla haşır neşir olan bir çocuktur. Voleybol, basketbol oynar. O zamanki adıyla Yeşilyurt Deniz Kulübü'nde, yüzme dışında Galatasaray Sutopu Takımı'na karşı kalecilik de yaparak, tesisin bugünkü spor kulübü adının hakkını sonuna kadar verir. Ortaokuldan beri gözü hep futboldır. İkisini bir arada yürütebilirsen seve seve ama okulunu aksatırsan futbolu unutdiyen babasının şartıyla, liseyi futbol ağırlıklı bir okul olan Zeytinburnu İhsan Mermerci Lisesi'nde okur. Türkiye şampiyonu olurlar: Babama söz verdiğim için antrenmandan 19.00'da gelip yatar, 02.00'de kalkıp ders çalışırdım. Neticede nadir üniversite mezunu futbolculardan biri olarak Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden çıkar. Genç takımdan 150 lira aylık maaşla başlar kariyeri. Onu okul harçlığı yapıp Fitaş Pasajı'ndan aldığı Lacoste tişört önemlidir onun için. A takıma çıktığında maaşı 900 liraya yükselse de, Bir ev bile alamazdın transfer paranla. Nerde bugünkü tesisler, nerde önünde bekleyen takım otobüsü? Minibüse binerdik. Gökmen abi Zeki Müren'in eski şoförüne, sen kenarda otur der, minibüsü o kullanırdı. Öylesi daha amatör ruhla yapılan bir spordu diye anıyor endüstriyel futbol öncesi dönemi. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/buzdolabinda-ne-nereye-konur", "text": "Şeftali, elma, armut, kavun, mango ve muz türü meyveler ister ağaçta olsun, ister manavda dursun, fark etmez; olgunlaşmaya devam ederler. Einstein Ahçısına Ne Dedi kitabının yazarı Robert L. Wolke, manavdan alıp eve getirdiğimiz bu ürünlerin tam olgunlaşmadığını söylüyor. Daha hızlı olgunlaşmaları için onları 2-5 gün tezgahınızın üstünde tutun, yumuşamaya başladıklarında buzdolabına aktarın. Çünkü buzdolabının ısısı çürümeyi erteler. Turunçgiller, ananas, ahududu, çilek, üzüm, karpuz ve vişne ise yetiştikleri yerden alındıklarında olgunlaşmaya devam etmezler, çürümeye başlarlar. Bu süreci yavaşlatmak için onları hemen buzdolabına yerleştirin. Eğer taş gibi sert bir avokadonuz varsa, bir kesekağıdına ya da kağıttan bir torbaya koyup tezgahın üstüne bırakın; 2-5 gün içinde yenmeye hazır hale gelecektir. Olgunlaştığı anda ise buzdolabında 3 güne kadar muhafaza edebilirsiniz. Beyaz, kepekli ya da çavdar; ekmeğin hangisini severseniz sevin, neme bağlı olarak oda sıcaklığında yalnızca 4 gün taze kalacaklardır. Tabii eğer orijinal kese kağıdında, kapalı bir şekilde tutuluyorsa. Bunun yanında ekmekler buzlukta 3 aya kadar tutulabiliyor ancak buzdolabı bu iş için uygun değil. Çünkü soğukluk, ekmeğin kurumasına ve dolayısıyla daha da çabuk bayatlamasına yol açıyor. Kahvenizi buzdolabında muhafaza etmek, onun değişen sıcaklıklara maruz kalmasına ve bu yüzden yoğunlaşmasına sebep olur. Bu da aromayı iyice azaltır. Daha iyi bir dem için, kahvenizi hava geçirmez bir kapta, mutfak dolabında tutun. Soğuk ve kara topraktan toplandıktan sonra bu sebzeler, evinizde de benzer bir ortamda tutulmalı, ama bir arada değil. Sarımsak, kokusunun başka gıdalara sinmemesi için hepsinden ayrı muhafaza edilmeli. Patates ise içerdiği nem soğanların daha çabuk çürümesine sebep olduğundan, mutlaka ayrı saklanmalı. Zeytinyağının ışıktan uzakta tutulması gerektiğini zaten biliyorsunuz. Peki ama buzdolabının tam da buna uygun karanlık bir alan sunduğunu biliyor muydunuz? Buzdolabı yağı, bozulmayı hızlandıran sıcaktan ve oksijenden korur. Her ne kadar soğuk, yağı katılaştırabilse de bu, onun kalitesini etkilemeyecektir. Eğer mutfak dolaplarınız serinse yağınızı burada da tutabilirsiniz. Serin bir dolapta veya buzdolabında zeytinyağınızı açıldıktan sonra 1, kapalıyken 2 sene kadar muhafaza edebilirsiniz. Hava geçirmeyen bir kap alın ve ununuzu bunun içinde buzdolabına yerleştirin. Soğukluk, beyaz unu 2 yıla kadar taze tutarken, tam tahıllı un yaklaşık 6 ay dayanacaktır. Eğer beyaz ununuzu 1 yıl içinde tüketmeyi planlıyorsanız onu gönül rahatlığıyla tezgahta, hava geçirmeyen bir kavanozda ya da teneke bir kutuda saklayabilirsiniz. Ama tahıllı ve kepekli unları ne kadar sürede tüketirseniz tüketin; buzdolabında saklamaya özen gösterin. Zira içlerinde barındırdığı yağlar, unu bozulmaya meyilli hale getirir. Hiçbir gıdayı buzdolabının üstünde tutmayın. Burası sıcaktır ve neredeyse her gıdayı bozulur hale getirir. Artık neyin buzdolabına konması gerektiğini biliyorsunuz. Size buzdolabında nereleri kullanmanız gerektiğini de gösterelim. İşe gitmeden aceleyle kaptığınız atıştırmalıkları buraya koyun. En üstteki sıcaklık, bu gıdalar için ideal. Tereyağı için buzdolabı kapısını unutun, bu kısım bunun için fazla sıcak. Tereyağınızı orta ya da üst rafta tutun. Bu bölge, sıkıca folyoya ya da streç filme sarılmış peynirler için de uygun. Bir kaç gün içinde kullanacağınız bütün etleri burada saklayın, zira dolabınızdaki en soğuk bölge burası. Yumurtaları daha uzun süre taze tutmak için, kendi kartonları içinde, alt katlara yerleştirin. Çoğu erkeğin yiyecekleri kaptan kaba aktarmayı sevmediğini ve bu işi gereksiz bulduğunu biliyoruz. Ancak önceki günden kalmış yemekler için küçük, sığ kaplar kullanmalısınız. Her birinde ne kadar az yemek olursa, yemekler o kadar çabuk soğur, bu da zararlı mikropların üremesini engeller. Süt kutuları, buzdolabının kapı kısmına tam sığsa da, burası onları tutmak için ideal yer değil. Süt sıcaklık değişimlerine çok duyarlıdır, bu yüzden mümkün olduğunca alt raflara yakın yerleştirmeye özen gösterin. Yapraklı sebzeler, brokoli ve kereviz nemini çabuk kaybetmeye meyillidir. Çekmece formatındaki sebzelik, su buharını içinde tutup, bunu engeller. Bu nedenle bu tür sebzeleri buraya yerleştirin. Oda sıcaklığında muhafaza edilen elmalar, buzdolabında tutuldukları zamana göre çürümeye 10 kat daha meyillidir. En iyi saklama yeri ise yeterli nem oranına sahip sebzeliktir. Yalnız elma, etilen adı verilen, doğal, diğer gıdaların çürümesini ya da lekelenmesini sağlayan bir gaz salgılar; bu yüzden sebzelik kısmındaki ayrı bir bölmeye yerleştirin ve yanına başka meyve ya da sebze koymamaya özen gösterin. Baharatlar ve çeşniler doğal koruyucular açısından zengin oldukları için, buzdolabının kapısında durmalarında bir sakınca yok. Portakal suyunun içerdiği sitrik asit bakteri oluşumunu engellediği için, buzdolabının kapısı bu ürün için doğru bir seçim. Açılmış beyaz şarap, buzdolabı kapısında 3-5 gün taze kalacaktır. Açılmamış şaraplarıysa tıpanın nemli kalması için yatay şekilde yerleştirin. Gıdalarınızı daha uzun süre mi saklamak istiyorsunuz? O halde istikamet buzluk! Yıkanmış meyveleri süzgeçte 10 dakika kadar tutup, mümkün olduğunca kurumalarına izin verin. Meyveleri bir fırın kağıdının ya da tepsinin üzerine dizin. Donmuş meyveleri buzluk poşetlerine transfer edin, poşetlerin hava almamasına dikkat edin ve buzlukta saklayın. Kullanmak için: Meyveleri gece buzdolabında bekleterek çözün ya da 1 saat oda sıcaklığında bekletin. Maydanoz, defne, fesleğen gibi otları yıkayın ve küçük küçük doğrayın. Buz kalıplarının içini yarısına kadar otlarla doldurun. Buz küplerini kalıptan çıkarın, hava geçirmeyen bir kaba koyup buzlukta muhafaza edin. Kullanmak için: Küpleri sıcak çorbalar, güveç ve sos gibi sulu yemekler yaparken kullanabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/capkinligin-engeli-bulundu", "text": "Ona boşu boşuna aşk hormonu denmiyor. Oksitosin çiftleri birbirine daha fazla yakınlaştıran; öpüştüğümüz, sarıldığımız zaman ve özellikle seks sırasında ortaya çıkan bir hormon. Fakat pek bilinmedik başka görevleri de var. İddiaya göre oksitosin tek eşli ve uzun süreli ilişki içinde olan çiftlerden birinin diğerini aldatmasına engel oluyor, kısacası sizi sevgilisinin dizinin dibinden ayrılmayan sadık bir partner haline getiriyor. Bonn Üniversitesi'nde bir grup erkek üzerinde yapılan araştırmada oksitosinin tek eşlilik hissini güçlendiren bir hormon olup olmadığı sorusuna cevap aranıyor. Aralarında evli olanların da bulunduğu 57 erkekten içinde oksitosin bulunan bir burun spreyini kullanmaları isteniyor. Daha sonra bir odada çekici ve seksi bir kadınla karşılaşıyorlar ve erkeklerden ona ideal olarak kabul edebilecekleri bir mesafede durmaları isteniyor. Bilim adamları oksitosini yani aşk hormonunu alanların seksi bir kadına karşı tepkilerinin almayanlara göre daha rahat olup olmadığını sorguluyorlar. Ulaştıkları sonuç enteresan. Hormonu kullanan bekar erkekler seksi bir kadın karşılarındayken onunla daha rahat konuşuyor, ona daha fazla yaklaşabiliyorlar. Oysa ki; hormonu kullanan evli erkeklerin stres düzeyleri yükseliyor. Karşı cinse yaklaşmaya çekiniyor, hatta bu hissi itici buluyorlar. Peki bu araştırma bize ne söylüyor? Acaba çapkınlığın ilacı mı bulunuyor? Oksitosin evli veya birisiyle beraber olan erkeklerin sevgilileri ya da eşleri dışında bir kadınla karşılaştıklarında sevgilimi/eşimi seviyorum, ona karşı duyduğum yakınlığı başka bir kadında aramamın ne anlamı var? sorusunu kendisine sormasını sağlıyor ve tehlikeli sularda yüzmesine engel oluyor. Çapkınlık ölmeye yüz mü tutuyor bilinmez ama kafalarda evlilik, tek eşlilik ve ilişkiler üzerine daha da fazla sorunun çözüm beklediği kesin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/cekici-erkek-olmanin-yeni-formulu", "text": "Gerçekten ne zor cevaplaması: Bir kadın, bir erkekte ne arar? Yıllardır nice yağız delikanlıların, delidolu çapkınların, halk ozanlarının kafasını kurcaladı... Öyle ki, Worcester Üniversitesi'nden Daniel Farrelly, Paul Clemson ve Melissa Guthrie adlı üç araştırmacı da bir türlü bu sorunun cevabını verememekten muzdaripmiş ve bu konuyu derinleştirmeye karar vermişler. Evolutionary Psychology'de yayınladıkları makaleleri erkeklere yeni bir umut ışığı olabilir: Fiziksel çekicilik elbette kadınlar için oldukça önemli ancak eğer fedakar bir beyefendiyseniz, açık ara farkla öndesiniz. Özellikle altı çizilen bir madde açıkça şunu söylüyor: Şayet bencillik bir karakter özelliğiniz değilse, kadınların uzun süreli partner tercihlerinde sizi seçmelerine şaşırmayız. Çoğu 20'li yaşlarının başlarında olan 202 kadınla yapılan araştırmanın bir yerinde her kadına 24 farklı erkek fotoğrafı gösterildi, erkeklerin biri oldukça yakışıklı , diğeri ise görece daha 'az' yakışıklıydı. Oluşturulan senaryo ise şöyleydi: Yolda yürüyen iki erkek var ve karşılarına bir evsiz çıkıyor. Bir tanesi yakınlardaki bir büfeye gidip adama yiyecek alıp getiriyor, diğeri ise cep telefonundan kafasını kaldırmadan yürümeye devam ediyor. Bu senaryoların yarısında fedakar rolü yakışıklı erkeğe, diğer yarısında ise diğer erkeğe atfediliyordu. Sonuçlara bakıldığında ise kadınların neredeyse tamamı - erkeğin dış görünüşünden bağımsız bir şekilde - fedakar olan adamı uzun süreli bir partner olarak seçti. Dipnot olarak vermekte fayda var, fedakar olmayan erkeğin ise daha çok tek gecelik ilişki için tercih edileceği ortaya çıktı. Daniel Farrelly'ye göre eğer bir erkek yalnızca bir karakteristik özelliğe sahip olacaksa bu kesinlikle fedakarlık olmalı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/centilmenligin-el-kitabi", "text": "Metroda bile güneş gözlüğünü takan birkaç kişiye rastlamış olabilirsiniz. Akşam 8'de güneş batmışken caddede güneş gözlüğü takıp yürüyen birini de... Ya da bunlara benzer bir şeyler. Bu durum komik olmakla beraber yapılmaması gereken de bir hareket. Bir centilmen böyle komik durumlara düşmez. Sandalye çekip oturmasını sağlamak bu devirde her ortamda yapılabilecek bir naziklik örneği değil. Ancak karşınızdakini beklemeden oturmamak her an her ortamda yapılabilecek bir incelik. Bir centilmen her daim bu inceliği gösterir. Bir ortama girerken kapıyı sizin açıp partnerinizin geçmesini sağlamak da yine bir centilmenin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Esprileriniz naif ve zekice olmalıdır. Bir centilmen her zaman kaba mizahtan uzak durur. Bir centilmen sürekli mesaj atmaz, emojilere boğmaz. Telefonla arar. Bir centilmen karşısındakinin erkek arkadaşı olmadığını bilir ve uslubunu da buna göre ayarlar. Güzel bir yemekte tam da sohbetin en iyi gittiği yerde çalan gereksiz bir telefon tüm atmosferi alır götürür. Bir centilmen yemeğe çıktığı zaman telefonunu ya iç cebine koyar ya da masanın üstüne ters şekilde koyar. Bir centilmen günlük hayatta ne giyer bilemeyiz ama her ana hazırlıklı olmak için gardrobunda bir tane şık takım elbise bulundurur. Bir kadın asla bekletilmemelidir, bunu öğreneli hayli oldu. Bir centilmen buluşma yerine beş on dakika önce gelir. Bir kadını asla bekletmez. Bir centilmen bir kadını nasıl öpmesi gerektiğini bilir. Şimdi de çok eskilerden bildiğimiz hesap ödeme konusuna geldik. Bir centilmen hesap öderken cüzdanından çıkardığı tutarı karşısındakine göstemez. Mesaj ile iki haftalık ilişkinin bile bitirilmemesi gerekir. Bir centilmen eğer bir ilişkiyi bitirecekse yüzyüze bitirir. Doğaya saygılı insanlar her zaman naiftir. Bir centilmen doğayı sever. Hayvanları, bitkileri, her şeyiyle..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/cimbomlu-degil-galatasarayli-spor-yazani", "text": "İyi de, penceredeki amca olmayı hepimiz çok seviyoruz. Öyle ki bugün kahvelerde, ofislerde, yemek sofralarında onun mesleğine talip milyonları zor tutuyoruz. Futbol eleştirmenliğini iş olarak yapmak nasıl bir şey? Demirkol kendi üslubuyla, Eleştirmenler hatırlanmaz. Çünkü eleştirmen olmasa da sinemanın, resmin, sporun eserinde hiçbir eksilme olmaz. Ama çirkinleştirmiyor, zenginleştiriyor derken, bazı şeyleri çok büyütmüyor muyuz ifadesi beliriyor yüzünde. İstanbullu terzi bir anneyle Hataylı bir devlet memurunun oğlu olan Mehmet Demirkol'un doğduğu Beyazıt'taki Adapalas Apartmanı şimdi otopark olmuş. Ondan sonra hiçbir evde kendini yuvasında hissetmediğinden mi bilinmez, tam 16 ev değiştirir. Yatılı okuduğu Galatasaray Lisesi'nde yeni bir yuva keşfettiğini hissediyorsunuz. O kadar ki, üniversitede okuduğu Marmara Fransızca Kamu Yönetimi bölümünü, O zamanlar Galatasaray Üniversitesi yoktu. Onun şimdiki karşılığı diyebiliriz. Liseden çıkanlar oraya devam ederdi diye anlatıyor. 1997 yılında şirkette beraber çalıştığı bir abisi, Sen anlıyorsun bu futbol işlerinden. Bir yazı yazsana Gazete Pazar'a der. Aslında arada sırada yazacakken, bu ilk yazısı spor bölümünün kapağında çıkınca, oradan yürür iş. Ne yazdığınızı hatırlıyor musunuz? diyorum. Önce Lazaroni gidecek başlıklı, Ali Şen'in gitmesi gerektiği üzerine bir yazıydı diyor. Metin yazarlığının yanında, her hafta spor yazılarına da devam eder. 1999 yılında askere gider. Zor bir askerlikti, cesetlerle falan uğraştık diye anlatıyor. Malum, Gölcük'teki deprem dengesini bir hayli sarsmış, kafasındaki taşları yerinden oynatmıştır bir kere. Dönüşte, 9-5 bir işte çalışmak istemiyorum der. Ne yapacağını düşünmeye gittiği Amerika dönüşünde yazılarını bilen bir başka arkadaşından cüzi ücretli bir iş teklifi alır. Sadece bir maça gidip yazacağı için hayatına zaman kalacağını düşünür. Bir başlayalım diye düşünür. Bugün Doğan Grubu'nda 14. senem. Bir daha durmadım derken gülümsüyor. Kariyerine Gazete Pazar, Yeni Binyıl, Radikal, Milliyet, Fanatik gazetelerinde spor yazarı olarak devam eder. Bir dönem Hıncal Uluç'tan, sayfasının bir kısmını yazacağı lifestyle yazma teklifi gelse de kabul etmez. Spor sana dar geliyor diye önerilen köşeleri reddedişini, Lifestyle yazman için çok gezmek lazım. O özgürlük bırakacak bir şey değildi. Fikirlerim olmasına rağmen siyaset de yazmak hiç istemedim. Bugün de baktığımda pişman değilim. Siyaset yazılabilir bir şey değil diyerek gerekçelendiriyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mayıs sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/cinselligin-gelecegi-dijitalde", "text": "Dünyanın 1 numaralı cinsel sağlık markası Durex, devrim niteliğindeki yepyeni ürününüyle dijital teknoloji alanına adım atıyor. Gerçekleştirilen bir dizi araştırma doğrultusunda, değişmekte olan sosyal davranışlar ile mobil teknolojilerin özel hayat üzerindeki etkilerini ele almak üzere kurulan Durexlabs ünitesi, markanın dijital pazara yönelik attığı ilk önemli adım olma özelliği taşıyor. Durexlabs, 2015 itibariyle, dijital teknolojiyi kullanarak geliştireceği ürünlerle, markanın geleneksel portföyündeki ürünlerde olduğu gibi çiftlerin cinsel hayatlarını güzelleştirmeye odaklanacak. Siren Mobile CEO'su, girişimci Susie Lee ile ortak geliştirilen, cinsel hayatlara damga vuracak ilk ürünün yakın bir tarihte pazara sunulacağını açıklayan Durexlabs, yeni buluşuyla kullanıcılara gerçek bir orgazm yaşattırmayı hedefliyor. Mobil teknoloji dünyasının önde gelen isimleri arasında yer alan Lee'nin biyokimya, biyofizik ve görsel sanatlar alanlarındaki uzmanlığı, mobil teknoloji dünyasına adım atan Durex'e yepyeni bir soluk kazandırıyor. Dünyanın 1 numaralı cinsel sağlık markası Durex'in, cinsel uyarı ve dürtüler hakkındaki derin bilgisini dijital teknoloji ile buluşturmasının doğal bir süreç olduğunu vurgulayan Durex AR-GE Müdürü Richard Arnold; Modern alışkanlıklar ve günlük hayatta bağımlısı olduğumuz taşınabilir cihazlardan esinlenen pazar araştırmamız, teknolojinin cinsel yaşamda yer edinmesi konusunda derin bir merak olduğunu ortaya koyuyor dedi. Durexlabs ile çalışmaktan duyduğu heyecanı vurgulayan, ilişki uygulaması Siren'in CEO'su Susie Lee ise; Akıllı telefonlar, sosyal medya ve ilişki uygulamalarının kullanımlarının artması ile beraber teknolojinin insanları bir araya getirme ve yakın ilişkiler kurma açısından oldukça başarılı bir araç olduğu kanıtlanmış bir gerçek. Durexlabs ile beraber biz de, teknolojiyi sahiplenerek, çiftlerin yatak odalarındaki ilişkilerini güçlendirmek ve cinsel yaşamlarını iyileştirmek adına bir sonraki can alıcı adımı atmaya hazırlanıyoruz şeklinde konuştu. Durexlabs web sitesine kayıt yaptıranlar, mobil dünyaya damga vuracak bu sürpriz buluşu deneyimleyecek kullanıcılar arasında yer alma fırsatı yakalayacak."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/civi-civiyi-soker-mi-soker", "text": "Ara sıra, içkiyi biraz kaçırınca, ertesi sabah akşamdan kalma durumu yaşanır. Birçok kültürde ertesi gün içilen bir içkinin, bir önceki akşamın ağırlığını hafiflettiğine inanılır. Bloody Mary, Screwdriver, bira ve şampanya en bilindik çeşitlerdir. Bu nedenle birçok brunch büfesinde şampanya bulunur, bazen durumu vahim olanlar için bir küçük bardak Bloody Mary ikram edilir. Geleneksel akşamdan kalmalığın nedenlerini, önlemlerini ve ilaçlarını bilirseniz, bundan böyle ertesi sabahları daha hasarsız atlatırsınız. Adaptasyon: İçki içilirken beyin alkole adapte olup, damarlarını daraltır. Alkol bir anda kesilince beyin tekrar adaptasyon sorunu yaşar. Sonuç baş ağrısı olarak ortaya çıkar. Ağrıyı yok etmenin bir yolu da az miktarda alkol almaktır. Bizim çok isabetli bir şekilde Çivi çiviyi söker dediğimiz bu durumu anlatmak için İngilizler de Hair of the dog terimini kullanır. Çünkü İskoçlar zamanında köpek ısırığını tedavi etmek için hazırlanan merheme, ısıran köpeğin birkaç kılını ilave edince yaranın daha hızlı iyileşeceğine inanırmış. Dehidrasyon : Alkol vücutta su kaybına neden olur. En iyi çözüm, içki içerken ve yatmadan önce su içmektir. Toksik etki: Alkollü içecekler çok hafif derecede toksiktir. Akşamdan kalmak bir anlamda alkolün bu çok küçük toksik etkisine maruz kalmaktır. Besinler: Çok fazla alkol vücutta kan şekeri, vitamin ve mineraller de dahil olmak üzere, birçok gerekli maddeyi tüketir. Bu da halsizlik, baş ağrısı gibi sonuçlar doğurur. En iyi çözüm sabah meyve suyu gibi şekerli, vitaminli içecekler içmektir. Sakin gidin: Akşamdan kalmayı önlemek için en garantili ve en güvenli yol elbette kendinizi bir-iki kadehle sınırlamanız olacaktır. Yavaş için: Bu tavsiyenin nedeni vücudun alkolü yakma hızının sabit olmasıdır. Bu oran yaşa, cinsiyete ve ırka göre değişiklik gösterse de yaklaşık saatte 30 g civarındadır. Vücudunuza alkolü yakmak için zaman verin. Böylece daha az alkol beyne ulaşacaktır. Tok olun: Gıda alkol emilimini yavaşlatır ve beyne daha az alkol ulaşır. Alkol tüketimi öncesinde, sırasında ve sonrasında bir şeyler yemek faydalı olacaktır. Yemeğin türü çok önemli değil ama özellikle ekmek, makarna ve süt ürünleri alkol emilimini yavaşlatabilir. C vitamini alın: Yatmadan önce ekstra C vitamini ve suya atınca köpüren o malum haptan alın. En çoktan en aza: En çok burbon viski, en az da votka baş ağrısı yapar. Burbon viskiden sonra konyak ve diğer brendiler, single malt viskiler ve İskoç viskileri sırasıyla çoktan aza doğru, sabahı zor olan içkilerdir. Ardından rom, şampanya ve köpüklü şaraplarla kırmızı şarap gelir. Cin, beyaz şarap ve votkaysa en iyi huylu içkilerdir; tabii makul miktarda tüketmek kaydıyla. Şekerli kokteyllerden ve içkiyle tüketilen şekerli yiyeceklerden kaçının çünkü şeker ne kadar alkol tükettiğinizi algılamanızı zorlaştırır. O balon patlarsa: Kabarcıklı, baloncuklu içkilerden kaçının. Sadece şampanya değil, Cuba Libre gibi kolalı ve sodalı kokteyller de bu kategoriye girer. Bu tip içkilerdeki alkol çok daha hızlı kana karışır. Meyve suyu: Portakal veya domates suyu sistemde kalan alkolün bertaraf edilmesine yardımcı olacaktır. Özellikle meyve şekeri früktoz alkolün yakılmasında çok yardımcı olur. İşkembenin sırrı: Bulyon yani et suyu çorbası için. Bu vücudunuzun alkol nedeniyle kaybettiği tuz ve potasyumu geri kazanmasını sağlayacaktır. Belki de bizim işkembe çorbasının sırrı da bir çeşit et suyu çorbası olmasıdır. Su, su, su: Vücudunuzun kaybını gidermek için bolca su için. B kompleks vitaminleri: Bu vitaminler akşamdan kalmalığın hızlıca ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır. Kahveye dikkat: Kahve de vücutta alkol gibi su kaybına neden olduğundan akşamdan kalma haline faydalı değildir. Azı karar, fazlası zarar. İyi bir yemek: Vücutta alkolden kaynaklanan besin kaybını karşılayın. Buzla dolu bir long drink bardağında 3 ölçek votka, 6 ölçek domates suyu ve 1 ölçek limon suyunu karıştırın. Üzerine tercihiniz doğrultusunda birkaç damla Worcestershire ve Tabasco veya oyster sos ekleyin. Gene isteğe göre tuz ve karabiber koyup ucunu hafifçe ezdiğiniz bir kereviz sapıyla karıştırın. Buzla dolu bir long drink bardağında 1 ölçek votkayla 2 ölçek portakal suyunu karıştırın. Bir dilim portakalla süsleyin. Bir bira bardağında eşit miktarda soğuk şampanyayla stout birayı yavaşça karıştırın. Buz dolu bir shaker'a 3 ölçek cin, 1/4 ölçek limon suyu ve birkaç damla Tabasco koyup iyice çalkalayın. Karışımı bir long drink bardağına dökün."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/civi-civiyi-soker-mi-soker-hangover-ile-basa-cikma-rehberiniz", "text": "Geleneksel akşamdan kalmalığın nedenlerini, önlemlerini ve ilaçlarını bilirseniz, bundan böyle ertesi sabahları daha hasarsız atlatırsınız. İçki içilirken beyin alkole adapte olup, damarlarını daraltır. Alkol bir anda kesilince beyin tekrar adaptasyon sorunu yaşar. Sonuç baş ağrısı olarak ortaya çıkar. Ağrıyı yok etmenin bir yolu da az miktarda alkol almaktır. Bizim çok isabetli bir şekilde Çivi çiviyi söker dediğimiz bu durumu anlatmak için İngilizler de Hair of the dog terimini kullanır. Çünkü İskoçlar zamanında köpek ısırığını tedavi etmek için hazırlanan merheme, ısıran köpeğin birkaç kılını ilave edince yaranın daha hızlı iyileşeceğine inanırmış. Alkol vücutta su kaybına neden olur. En iyi çözüm, içki içerken ve yatmadan önce su içmektir. Alkollü içecekler çok hafif derecede toksiktir. Akşamdan kalmak bir anlamda alkolün bu çok küçük toksik etkisine maruz kalmaktır. Çok fazla alkol vücutta kan şekeri, vitamin ve mineraller de dahil olmak üzere, birçok gerekli maddeyi tüketir. Bu da halsizlik, baş ağrısı gibi sonuçlar doğurur. En iyi çözüm sabah meyve suyu gibi şekerli, vitaminli içecekler içmektir. Akşamdan kalmayı önlemek için en garantili ve en güvenli yol elbette kendinizi bir-iki kadehle sınırlamanız olacaktır. Bu tavsiyenin nedeni vücudun alkolü yakma hızının sabit olmasıdır. Bu oran yaşa, cinsiyete ve ırka göre değişiklik gösterse de yaklaşık saatte 30 g civarındadır. Vücudunuza alkolü yakmak için zaman verin. Böylece daha az alkol beyne ulaşacaktır. Gıda alkol emilimini yavaşlatır ve beyne daha az alkol ulaşır. Alkol tüketimi öncesinde, sırasında ve sonrasında bir şeyler yemek faydalı olacaktır. Yemeğin türü çok önemli değil ama özellikle ekmek, makarna ve süt ürünleri alkol emilimini yavaşlatabilir. Yatmadan önce ekstra C vitamini ve suya atınca köpüren o malum haptan alın. En çok burbon viski, en az da votka baş ağrısı yapar. Burbon viskiden sonra konyak ve diğer brendiler, single malt viskiler ve İskoç viskileri sırasıyla çoktan aza doğru, sabahı zor olan içkilerdir. Ardından rom, şampanya ve köpüklü şaraplarla kırmızı şarap gelir. Cin, beyaz şarap ve votkaysa en iyi huylu içkilerdir; tabii makul miktarda tüketmek kaydıyla. Şekerli kokteyllerden ve içkiyle tüketilen şekerli yiyeceklerden kaçının çünkü şeker ne kadar alkol tükettiğinizi algılamanızı zorlaştırır. Kabarcıklı, baloncuklu içkilerden kaçının. Sadece şampanya değil, Cuba Libre gibi kolalı ve sodalı kokteyller de bu kategoriye girer. Bu tip içkilerdeki alkol çok daha hızlı kana karışır. Portakal veya domates suyu sistemde kalan alkolün bertaraf edilmesine yardımcı olacaktır. Özellikle meyve şekeri früktoz alkolün yakılmasında çok yardımcı olur. Bulyon yani et suyu çorbası için. Bu vücudunuzun alkol nedeniyle kaybettiği tuz ve potasyumu geri kazanmasını sağlayacaktır. Belki de bizim işkembe çorbasının sırrı da bir çeşit et suyu çorbası olmasıdır. Vücudunuzun kaybını gidermek için bolca su için. Bu vitaminler akşamdan kalmalığın hızlıca ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır. Kahve de vücutta alkol gibi su kaybına neden olduğundan akşamdan kalma haline faydalı değildir. Azı karar, fazlası zarar. Vücutta alkolden kaynaklanan besin kaybını karşılayın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/cok-uzgunum-istemeden-seni-on-sene-aldattim", "text": "Erkek aldatır, kadın yakalar. Sonra kıyamet kopar. Derken çift boşanır. Çocukların kimde kalacağına karar verilir. Herkes yoluna gittikten sonra hayat başka mecralarda, başka maceralarla akmaya devam eder... Hikaye böyle. Tanıdık, bildik, hep aynı... Değilmiş meğer. Yok işte, siz her şeyi yanlış anlamışsınız, o işler öyle olmuyor diyen var. Dahası, İtalya'da hiç öyle olmuyor, başka türlü yürüyor da deniyor. Guia Soncini'yle tanışın. La Repubblica, Gioia! ve İtalyan Vanity Fair'inde de kalem oynatan sivri dilli yazar, kitabıyla öyle bir kroşe çıkardı ki, İtalyan basınında küçük çaplı bir deprem yaşandı. I Mariti Delle Altrede yazar, İtalyan toplumunun yatak odasına palas pandıras dalıyor. Ve ortamı epey kalabalık buluyor! Yatakta evli çift, dolapta bir adam, yatağın altında bir başka adam, banyoda bir kadın... Kitap, bir nevi İtalyan usulü aldatma rehberi. Aldatma bizim ata sporumuz diyor Soncini. Biz zina üzerine kurulmuş bir cumhuriyetiz de diyor. Ama bunları ahlakçı bir tavırla söylemiyor, ayıplamıyor. Bilakis Böyle güzel, böyle iyi diye tavır koyuyor. İtalyan evliliklerinde erkek de aldatır, kadın da, taraflar bunu bilir, ona göre yaşar, deniyor kitapta. Herkesin bildiği sırlar bunlar yani. Yine de yazmak yürek ister. Hele 20 yıl boyunca süren evlilikte bir kere bile aldatma olmadıysa, bu çift zaten ölüdür demek... İtalya'da kim ölü, kim diri; beraberce görelim. Erkekler kadınları anlamıyor, tamam. Ama Soncini daha da fazlasını söylüyor. Erkekler ne resmi eşlerini ne de metreslerini anlıyor. Örnek de veriyor: Bir metres, evli sevgilisinin bir gün elinde bavullarıyla çıkıp gelmesini asla istemez. Bir metrese yapılacak en büyük saygısızlık budur. Neden? İtalya'da kadınların önemli bir kısmı zaten özgür olmayı seçtikleri, rahat rahat takılmak istedikleri için evli erkeklerle olur diyor Soncini. En iyi örneği de kendi ailesinden. Kitap babasıyla başlayıp babasıyla bitiyor. Babası, çoğu İtalyan erkeği gibi karısına pek az sadık kalabilmiş. Çocukken onun uzun süren seyahatlerini, birdenbire evden yok oluşlarını anlamıyormuş ama bir gün olan biten annesinin canına tak edince, işler onun için de açıklık kazanmış. Seç demiş annesi, Ya ben, ya o! Doktor babası da onu seçmiş. Yani uzun süre beraber çalıştığı ve beraber olduğu hemşireyi. Gidiyorum demiş, bavulunu toplayıp çekip gitmiş. Sonra da... Başka Kadınların Kocaları, yayımlandığı günden itibaren İtalya'da epey yankı uyandırdı. İki sebebi var. Birincisi, İtalyanlar, özellikle de erkekler, kitabın içeriğinden rahatsız olmak bir yana, zaten çok iyi bildikleri gerçeğin sivri dilli bir kadın yazar tarafından ayrıntılara girilerek anlatılmasını sevdi. İkincisi, kitap ünlü sadakatsiz İtalyanları tatlı tatlı listeledi. Listenin orta yerinde, büyük oyuncu Marcello Mastroianni duruyor. Aktör, İtalyan usulü yasak ilişkinin vücuda gelmiş hali. Karısı Flora'yla evliyken Fransız oyuncu Catherine Deneuve'le çocuk yapan ve büyüten o. Ardından, halen aynı kadınla evliyken Amerikalı oyuncu Faye Dunaway'le tutkulu bir aşk yaşayan da o. Son olarak, belirtmeye bilmem gerek var mı, söz konusu evlilik her şeye rağmen devam ederken İtalyan yönetmen Anna Maria Tato ile beraber olan da o. Bu sonuncusunun, Mastroianni'nin ömrünün son 22 yılında yaşandığını da ekleyelim. Efsane yönetmen Vittorio De Sica'dan da sağlam bahis var kitapta. Bisiklet Hırsızları'nın yönetmeni bir evde çocuklarını yatırır, kendi de yatağa girer, gece yarısı uyanır, başka bir evdeki bir yatağa koşar ve orada bir başka kadınla, metresiyle sabahı edermiş. Soncini'ye göre İtalya'da çok sık görülen bu tip uzun metres hayatı, zaten artık ikinci evlilik, bir tür poligami anlamına geliyor. Herkes de her şeyi biliyor. Yazar Guia Soncini hiç evlenmemiş. Ama evlilikten anladığı konusunda iddialı. En azından bazı evli erkekleri yakından tanıdığını söylüyor. Meselesi şu: Bir insan hem evli, hem sadıksa ölü demektir. En azından İtalya'da öyleymiş! Konu hem İtalya hem sadakatsizlikse akla gelen ilk örnek belli: Eski İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi. Son günlerde sosyal hizmet cezasıyla konuştuğumuz Berlusconi'nin yasak aşkları tam da bu kitabın konusu. Siyaset adamının bazen herkesin gözü önünde, bazen gizliden gizliye yaşadığı yasak aşkların dökümü buraya sığmaz ama yine de bir-ikisine göz atalım: Berlusconi, ilk karısı Carla Dall'Oglio ile evliyken (1965-1985 yıllarında evli kaldılar) sonradan evleneceği aktris Veronica Lario'dan bir çocuğu oldu (Bu ikinci evlilik de 1990-2010 yıllarında, demek ki Silvio'ya ancak 20 sene sabrediliyor ki, epey uzun bir süre). Lario, selefinin aksine kocasının ilişkilerini açıktan protesto ediyordu. Soncini'ye göre bunun sebebi, Berlusconi'nin artık gemi azıya alıp her şeyi çok açık yaşamaya başlamasıydı. Tabii bu söz konusu aşkların yaşının epey küçük olması da baş ağrıtıyordu. Şöyle söyleyelim; siyaset bilimciler Berlusconi'nin kazandığı oyları, bugüne dek, hepsi topluma ve siyasete ilişkin birçok faktöre bağladı. Bu faktörlerin içinde yasak aşk hiç yok. Araştırması yapılsa belki bulunur ama en azından şimdilik bilinen, Berlusconi'nin çapkınlık yüzünden hiç oy kaybetmediği. Orası İtalya... İtalya'da insanlar daha mı sadakatsiz? Kitabın cevabı, hayır. İnsanlar dünyanın her yerinde aynı, diyor kitap. Ama İtalyanlar mesele etmiyor. Vurucu ifadelerle derinleştiriyor meseleyi: Evleniyoruz, çocuk sahibi oluyor ve birbirimizi aldatıyoruz. Anglosaksonlar bunu bir problem olarak görüyor ve hemen boşanmaya çalışıyor. İtalyanlarsa evliliğin romantik temeller üzerine kurulmadığının farkında. Yani bu sadece toplumsal bir sözleşme. Kiminle çocuk yapacağını, hayatını kiminle paylaşacağına dair bir sözleşme. Daha da fazla bir şey değil evlilik, diyor kitap. En azından İtalya'da. Örneği bu defa İngiltere'den veriyor Soncini. Prenses Diana'nın Evliliğim çok kalabalık dediğinden bahsediyor. Böyle hissediyordu çünkü hakikaten kalabalıktı evliliği; zira üç kişi vardı. Halbuki bu rakam dört olmalı. Bir evlilik için mükemmel rakam dörttür. Bu kadar sadakatsizlik varsa neden eşler birbirinden ayrılmıyor? Kitaba göre bunun cevabı basit: Boşanmıyorlar çünkü ihtiyaç duymuyorlar. Tabii bir de koyu Katolik İtalya'da boşanma sürecinin yıllar aldığını hesaba katmak gerek. Soncini'nin babasıyla anılarına geri dönelim. Doktor babası, hatırlayın, annesini terk edip uzun süredir beraber yaşadığı hemşire sevgilisinin evine gitmişti. Sevgili de onu evinde istemediğini, onunla sadece seks için birlikte olduğunu söyleyerek babayı sepetlemişti. Hikayenin devamında, Soncini'nin annesinin babayı geri eve aldığını okuyoruz. Dünya değişmedi, sadakatsizlik oranları aynı. Erkek de, kadın da aldatıyor. Değişen, toplumun erkek ve kadına bakışı. Kitap, eski İtalyan filmlerinde eşini aldatan kadının hep cezalandırıldığını, özellikle de öldürüldüğünü yazıyor. 1970'lerde çekilen filmlerde bile durum bu. 1990 yapımı Turne'de kadına bakışın değiştiğini görüyoruz. O filmde genç kadın, idare ettiği iki ayrı erkeğe bakıp şu cümleyi kuruyor: İkinizi de seviyorum ama 'il fatto e che voi due, insieme, fate un uomo perfetto'; yani ancak ikiniz birleşince mükemmel erkek oluyorsunuz. Bunu diyor ve öldürülmüyor. Soncini'ye göre gerçek değişim bu. İtalyan usulü aldatmanın travmatik örnekleri de var. Örneğin efsane film Roma, Açık Şehirin yönetmeni Roberto Rossellini ve karısı Marcella De Marchis'in yaşadıkları. Daha iyisi, Rossellini'nin Marchis'e çektirdikleri diyelim. De Marchis, Rossellini'yi o kadar seviyordu ki, kocası bir başka kadına, İsveçli oyuncu Ingrid Bergman'a gönlünü kaptırdığında bile ona yardımcı oldu. Hem de epey dramatik şekilde. İtalya'da o dönem bir boşanma yasası olmadığından De Marchis, Avusturya vatandaşlığı aldı. Bu sayede, biri kocası olan iki aşık evlenebildi . İşleri daha da enteresan hale sokan, De Marchis'in yıllar sonra bir otobiyografi yazması ve kitaba Başarılı Bir Evlilik adını vermesiydi. Roma'da yaşanan Roma'da kalır ama Paris'te yaşanan kapı kapı dolaşıyor. Çapkınlık hayatı, seks kaçamakları, metresler ve pervasızlık söz konusu olduğunda Fransızlar, her fırsatta bu alanda dünyada üstlerine olmadığını iddia ediyor! Örneğin o meşhur cinq a sept geleneği... Türkçesi beşten yediye. Orijinal anlamı işten sonra dostlarla takılma. Halk arasında evrilmiş hali: Yasak aşk zamanı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/daha-fazla-seks-icin-10-ipucu", "text": "#1. İsmini söyleyin. Sık sık onun ismini kullanmanız, hem tüm dikkatini ona verdiğiniz hem de aklınızdan hiç çıkmadığı izlenimi verir. Her fırsatta yapmaktan çekinmeyin ama isim karıştırma huyunuz varsa kaş yapayım derken göz çıkarmayın. #2. Cömert olun. Onunla gittiğiniz yerlerde elini cebinize atmasına fırsat bırakmayın. Özellikle bahşiş konusunda cömert davranmanız, yatakta da bonkör bir aşık olduğunuz izlenimi verecektir. #3. Elinizi üstünde hissettirin. Konuşurken ara sıra dokun. Yanında duruyorsan beline, arkasındaysan kalçasına, ona eşlik ederken hafifçe dirseğine temas etmen hem onu sahiplendiğin hem de gerçekten ilgilendiğin hissini pekiştirir. #4. Klasikler asla eskimez. Kadınların çoğu sinema sahnelerine konu olan klasik centilmenlik hareketlerinin hala iş yaptığında hemfikir. Soğuk bir akşamda beni ceketiyle sarıp alnıma öpücük kondurması ve göğsüne bastırması, dizlerimin bağının çözülmesine yeterli diyor bir okurumuz. #5. Tüm vücudunu etkileyin. Saçlarını ensesinden kaldırıp boynuna bir öpücük kondurun. Vücudu, gönderdiğiniz sinyali kesinlikle alacaktır. #6. Nazik olun. Hassas bölgelerine dokunurken erkeksi bedeninizden umulmayacak kadar nazik olun. Kadının erojen bölgeleri hassastır. Klitorisine dokunurken nazik davranmazsanız zevkten çok acı verebilirsin. Daha fazla baskı istediği zaman o kendisini size doğru bastırarak gerekli izni verecektir zaten. #7. Kulağına fısıldayın. Sevişirken teninin ne kadar güzel olduğunu, ne kadar seksi, ne kadar dayanılmaz göründüğünü, içinde olmanın ne kadar muhteşem hissettirdiğini onun kulağına fısıldayın. Sevişme sırasında övgü almak her kadının kendine güvenini artırır, hoşuna gider. İçinizden geçen, yakası açılmadık lafları kendinize saklayın ve söylediklerinize biraz özen gösterin. #8. Tatlı sert olun. Nazik olmanıız öneriyoruz ama dozunu kaçırmadan ara sıra sertleşmeniz de son derece heyecan vericidir. Tatlı tatlı dişlemeniz veya saçlarından yakalayıp sertçe öpmeniz, onun dizlerini titretebilir. #9. Çalar saati olun. Sabahın erken saatlerinde yavaş yavaş ekvatorun aşağısına inerek dudaklarınızın marifetini konuşturun. Başta afyonu patlamasa da az sonra yüzünüze istemsiz bir gülümseme yerleşecektir. #10. Arayın. Ertesi gün ararsanız şımaracağını sanmayın. Aramadan önce üç gün bekleme kuralı, filmlerin bir uydurmasıdır. Eğer güzel bir gün/gece geçirdiyseniz ertesi gün arayın. Bir çift tatlı sözün kimseye bir zararı dokunmaz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/daha-iyi-gorunmek-ve-hissetmek-icin-24-yeni-kural", "text": "Kendinize verdiğiniz günlük egzersiz rutinine başlamak ya da bir spor aleti almak gibi sözleri unutun. Yağlarınızı yağmak ve güçlenmek için ihtiyacınız olan şey, haftada 5 gün, 20 dakikalık bir egzersiz rutini. DailyBurn Black Fire adlı yeni fitness programının yaratıcısı Bob Harper'a göre vücudun alt bölgesini yani en büyük kas grubunu çalıştırmak, metabolizmayı yağ yakma durumuna getirir. Bacak hareketleri de, 20 dakikadan çok daha uzun süre sizi bu durumda tutar. Bu hareketler daha çok kas kütlesi oluşturur ki, bu da vücudunuzdaki yağların eritilmesi demektir. Uzun atlama gibi bütün vücut için yapılan kardio egzersizinin bir turunda, değişimli olarak deadlift ve duvara top dayayarak yapılan squat gibi, yoğunluğu yüksek güç ve direnç hareketleri çalışın. Çünkü Harper'a göre bu hareketleri karıştırmak, kalp atış hızını yüksek tutar. Daha da önemlisi, spor salonundan daha erken çıkarsınız. Antrenör Patrick Murphy'ye göre uğraşıp durduğunuz burpee, triceps dips ve eller yakın şınav hareketleri, yarardan çok zarar veriyor. Düzenli yapıldığında bu hareketler boynunuzun öne uzamasına, omuzlarınızın yuvarlaklaşmasına ve kamburlaşmanıza neden olabiliyor. Eklemlerde yanma ve sakatlanma döngülerini tetiklemesinden bahsetmiyorum bile diyor Murphy. Peki hangi hareketler işe yarıyor? Bu sayfalar boyunca, farklı alternatiflerle karşınızda olacağız. Beslenme programınıza daha fazla sağlıklı yağ eklemenin en iyi, hızlı ve kolay yollarından biri, yine doğal yollardan alınan besin takviyeleri. Omega 3 yönünden zengin olan keten tohumu yağını tercih edin. Günde bir ya da iki yemek kaşığı tüketebilirsiniz. Sony Mobile, Lifelog uygulamasının yeni üyesi SmartBand Talk ile kullanıcıların uyku süresi, yürüyüş mesafesi, bisiklet veya arabada geçen zaman, adım sayısı, nabız gibi verileri kayıt altında tutabilmelerini sağlarken, ürüne yeni eklenen 1.4 inç e-ink ekran sayesinde bileklikten kısa konuşmalar yapılmasını da mümkün kılıyor. Suya dayanıklı tasarımıyla her türlü hava koşulunda tek dokunuşla ulaşılabilir olma imkanı da cabası. Bir tane edinin. Ünlülerin eğitmeni Tracy Anderson'a göre gerçek bir antrenman şart. Golf ya da halı sahada oynanan futbol gerçek bir egzersiz değil. Çünkü antrenman denilen şey, kaslarınızı güçlendirirken ve vücudunuzla bir bağ kurarken, gerçekten odaklanarak geçirmeniz gereken bir zaman dilimi. Leonardo DiCaprio, Chrissy Teigen ve Beyonce, spor salonlarında ve hatta içkilere tat katmak için gece kulüplerinde karşımıza çıkıp duran bu pembe mucizenin hayranlarından. Bu bol posalı iksirin, elektrolit ve aminoasit dolu olduğunu , ayrıca antienflamatuar ve antioksidan açısından zengin yapısını düşünürsek bunda şaşılacak bir şey yok. Ayrıca bazı araştırmalar, karpuzun doğal Viagra etkisi olduğunu da gösteriyor. İnsanların sağlıklı beslenmemek için birbiri ardına sıraladıkları bahanelerin başında Vaktim yok geliyor. Oysa meyveler, sebzeler, fıstık ezmesi tozu, organik peynir altı suyu tozu ve badem sütüyle bir smoothie hazırlamak, uygun bir blender sayesinde yalnızca 30-60 saniyenizi alacak. Her gün en az bir öğün için bir bardak hazırlayın. Özellikle diğerlerine kıyasla daha sağlıksız beslendiğiniz öğününüz için tercih edin. Araştırmalar meditasyonun, görünümünüzü ve kendinizi nasıl hissettiğinizi etkileyen hücre ölümünü yavaşlattığını ve biyolojik yaşınızı küçülttüğünü gösteriyor. Vücudun kendi kendini iyileştirmesine olanak sağlayan meditasyon için işe her sabah beş dakikanızı ayırarak başlayın. William Paterson Üniversitesi'nin araştırma sonuçlarına dayanarak, sebze ve meyveleri besin değerlerine göre sıraladığı listede karalahana ilk 10'a bile girememiş. 1 numaradaysa su teresi var. Lif, kalsiyum ve hatta protein açısından hayli zengin bu sebze, hafif acı ve çok az biberimsi tadıyla salataların ideal malzemesi. Limon, salatalık ve kerevizle tüketin. Her sabah ve akşam cildinizi nemlendirmeyi ihmal etmeyin. Özellikle de kış aylarında cildinizin her zamankinden çok daha fazla neme ihtiyacı olduğu düşünüldüğünde, tıraş esnasında da nemlendirici etkili ürünler kullanmalısınız. Amway'in HYMM tıraş köpüğü ve tıraş sonrası bakım kremiyle daha yumuşak bir cilde sahip olabilirsiniz. Uyandıktan sonraki yarım saat içinde kahvaltı yapmalısınız. Çünkü uyku sırasında vücut kortizol salgılar. Kahvaltı yaptığınızda ise vücut insülin salgılar ve bu da kortizol seviyesini düşürür. Eğer kortizol seviyeniz düşmezse vücudunuz göbek yapma moduna geçer. Bu yöntemin sumo güreşçilerinin kilo alma taktiği olduğunu söylememiz yeterli olacaktır. Ofis çekmecenizde, otomobilinizin torpido gözünde ya da ceketinizin cebinde masum atıştırmalıklara daha çok yer açın. Bunlar ihtiyaç anında en önemli kurtarıcılarınız olabilir. Ünlü doktor Pierre Dukan'ın yulaf kepekli kırmızı meyveli gevrek, bar ve bisküvilerinden yararlanabilirsiniz. Tüm bu ürünlerin hem lif oranı yüksek hem de beyaz un, şeker ve yağ içermiyor. Spinning, hızla yükselen bir sağlıklı yaşam trendi. Türkiye'nin ilk spinning stüdyosu UrbanSpinners, Maslak'ta açıldı. 2011'de alanında ilk 5 master trainer arasında gösterilen Levin Tahmaz, baş eğitmen. Özel tasarlanmış sabit bir bisiklet yardımıyla yapılan aerobik bir egzersiz spinning. Hızlı temposu sayesinde vücuttaki yağ oranı eğlenceli bir şekilde yakılıyor. 45 dakikalık özel derslerin fiyatı 30 TL. Bu işi layıkıyla yapmak şart. Kendinize hem tasarımda hem de nitelikte etkili bir çanta seçin. Adidas'ın ClimaCool teknolojili çantası, suya ve kirlenmeye dayanıklı materyale sahip. Alt bölümdeki lazer kesim deliklerse ayakkabı bölümünün hava almasını sağlıyor. Kestanenin, yüksek dozda antrenmanın vücudunuzda yarattığı kas ağrılarına iyi geldiğini biliyor muydunuz? Yoğun egzersiz sonrası tüketeceğiniz bir avuç kestane sayesinde ertesi günkü antrenmanda ağrılar içinde kıvranmazsınız. Kilo vermek için karbonhidrat tüketimini azaltmak şart. Ancak bir anda kesmek yerine, dozu yavaş yavaş düşürmelisiniz. Bunun için karbonhidratlar arasında bir hiyerarşi oluşturun. Öncelikli olarak şekerli gıdaları ve rafine tahılları hayatınızdan çıkarın. Sonra üç hafta bekleyin. Kilo kaybetme hızınız azalırsa bu kez üç haftada bir sırasıyla tam tahıllar, nişastalı ürünler, meyveler, yeşil olmayan sebzeler ve yeşil sebzeleri hayatınızdan çıkarın. Bu yıl, sahildeki parkurda koşmak yerine şehrin çevresindeki ormanlara gidip patikalara sapın. Çünkü patika koşularında zemin çok daha zorludur ve adapte olabilmeniz için kaslarınız daha fazla zorlanır. Hem daha fazla kalori yakar hem de merkez bölge ve bacak kuvvetinizi daha çok artırırsınız. Sohbet sırasında, konuşma süresinin yüzde 60-70'i boyunca göz kontağı kurmak ideal. Oysa araştırmalar akıllı telefon takıntımızın yetişkinlerde bu sürenin yüzde 30'lara kadar düşmesine neden olduğunu gösteriyor. Bu nedenle işle ilgili ortamlarda 6 saniye, diğer ortamlarda en az 3 saniye boyunca aralıksız göz teması kurmayı unutmayın. Size her zamankinden daha çok artı puan kazandıracağını göreceksiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/daha-saglikli-bir-yasam-icin-neler-yapmalisiniz", "text": "Pek çok insan, telefonunu sabahları alarm olarak kullandığı gerekçesiyle, telefonunu başucundaki komidine koymayı tercih ediyor. Çalar saat alarak işinizi çözebilirsiniz, tabii eğer tek sorun sabahları uyanmak. Yüzyıllar boyunca insanlar Instagram adlı bir platformun yardımı olmadan zamanda hayatlarını sürdürmeyi başardılar. Siz de yapabilirsiniz. Telefonunuzu yatağınıza bu kadar yakın tutmak, uyku başlangıcında gecikmeye neden olabilir ve aldığınız toplam uyku miktarını da azaltabilir. Gözlerinizi kapatmadan 10-15 dakika önce telefonu kapatsanız bile, telefonun ekranından gelen mavi ışık hasara yol açar. Çalışmalar maruz kalmanın ertesi gün daha az efektif uykuya ve daha fazla uyuşukluğa yol açtığını göstermiştir. Gözlerinizi yuvarlamayın. Muhtemelen şu anda rahat bir şekilde nefes alıp vermiyorsunuz ve bunun farkında değilsiniz. Konu vücudumuza nasıl daha iyi bakacağımız ise, bu iş gerçekten nefesimizle başlıyor. Nefesinize odaklanmak için zaman ayırmak sadece zihniniz için değil vücudunuz için de büyük bir fark yaratabilir. Şu ana kadar yoga yapmadıysanız, nefes almayı yardımcı bir faaliyet yerine kritik bir egzersiz bileşeni olarak görüyorsanız, şimdi başlamanın tam zamanı. 2012 yılında Notre Dame Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, uyumadan hemen önce öğrendiğiniz bir şey, hatırlamak için hiç güçlük çekmediğiniz ve kolaylıkla öğrenebildiğiniz bir şeydir. Sadece birkaç sayfa okuyarak gün boyu kendinize yatırım yapabilirsiniz. Sabahları yataktan kalkarken yaptığınız esneme hareketinden bahsetmiyoruz. Ancak birkaç dakikalık esneme hareketleri bile tüm vücudunuzdaki kan akışını artırabilir. Esnemek kaslarınızı güçlü, sağlıklı ve hareketli tutar. Esneme yapmazsanız, kaslarınız zamanla kısalır ve daralır, bu da yaralanmaya yol açabilir. Lahana, marul, pazı ve roka gibi sebzeleri diyetinize dahil ettiğinizde göreceğiniz faydaların listesi, standart pazartesi sabah yapılacaklar listeniz kadar uzundur. Amerika Birleşik Devletleri Ziraat Dairesi'ne göre, A, C, E ve K vitaminlerinin büyük bir kaynağı olmasının yanı sıra, yeşil yapraklılar bakımından zengin bir diyetin; kalp hastalığı, meme ve mide kanseri riskini azalttığı gösterilmiştir. Meditasyon yapmak kazanması en zor alışkanlıklardan biridir. Uzun zamana ihtiyaç vardır. Ancak kendinize birkaç hafta verin; bu küçük taahhüdün stres, endişe, kan basıncı ve yorgunluk üzerinde önemli bir etkisi olacağını fark edeceksiniz. Ayrıca araştırmalar, 10 dakikalık bir meditasyon oturumunun, problem çözme yeteneğinde gözle görülür gelişmelere yol açabileceğini göstermektedir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/daha-uzun-yasamanin-formulu-ne", "text": "Daha uzun yaşamak istediğinizi tabii ki de tahmin ediyoruz. Ancak bunun için herhangi bir şey yapıyor musunuz? İşte biz de tam olarak o konuya odaklanmak istiyoruz. Amerikan Tıp Birliği'nin yaptığı açıklamaya göre daha uzun yaşamak isteyen insanlar bazı adımlara dikkat etmeli ve zaman kaybetmeksizin hayatını düzene koymaya çalışmalı. İşte o adımlardan bazılarını sizin için açıklıyoruz. Amerikan Tıp Birliği'nin sekiz yıl boyunca 130 bine yakın kişi üzerinde gerçekleştirdiği çalışmaya göre kardiyo yapan kişiler en uzun yaşama ihtimalinde en üst sırada yer alıyorlar. Kardiyo yapan kişiler ve yapmayan kişiler arasındaki istatistik ise gerçekten şaşırtıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Kardiyo yapan 70 yaşın üzerindeki kişiler, yapmayan kişilere oranla yüzde 30 daha fazla yaşama oranına sahip. Düzenli olarak yapılan kardiyonun metabolizmaya iyi geldiği gibi aynı zamanda dinç ve kuvvetli olmanızı sağlayacak. O yüzden zaman kaybetmeksizin en kısa zamanda kardiyo çalışmalarına başlayın. Belki bu okuduklarınız her zaman bildiğiniz şeyler gibi geliyor olabilir. Ancak biz biraz daha detaya inmeye çalışıyoruz. Daha sağlıklı olmak için ne yapmamız gerekir diye sorsanız, çoğu insanın vereceği yanıt büyük ihtimalle düzenli beslenmek olacaktır. Hayatın en önemli noktası olan beslenme neredeyse hayatımızın ne yöne doğru gittiğinin bir habercisi olarak karşımıza çıkıyor. Yapılan araştırmalara göre obezite problemi olanların hayatını daha erken kaybettiğini gözlemleniyor. Daha az ve sık yemek hayatınızı düzenleyeceği gibi ilerleyen yıllar için attığını en önemli adım olacak. Günde ne kadar sık uyuyorsunuz? Eğer bir uyku düzeniniz yoksa kötü günlere karşı hazırlıklı olun. Yapılan araştırmalara göre sağlıklı bir birey her gün yaklaşık 7 saatlik bir uyku almalı. Yoğun çalışma temposu ya da geç saatlere kadar uyku problemleriniz varsa size tavsiye edeceğimiz en iyi şey meditasyon olacak. Düzenli olarak yaptığınız meditasyon uyku probleminizi çözeceği gibi hayatınızı daha sağlıklı yaşamanıza da olanak verecek."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/degisimin-donum-noktasi", "text": "Hollywood filmlerinde dillerden düşmeyen Ryan Gosling'in vücudunu, televizyonda Spartacus'ün iri kıyım fit erkeklerini, kliplerde tişörtsüz şarkı söyleyen erkekleri gördüğümüzde artık garipsemiyoruz. Moda, politika, spor, yazılı basın ve reklam kampanyalarındaki kusursuz erkek figürü ve onu mükemmelleştirme çabası da cabası. Erkek vücudu yıllar içinde satış stratejilerini belirler oldu. Hatta vücut ithal ederek Biscolata erkeği diye bir kavramla bile tanıştık. Doğal bir sonuç olarak bu durum günlük hayatta da yaşam tarzlarına, beslenmeye olan yaklaşımlarına ve tabii kıyafet seçimlerindeki titizliğe yansımaya başladı. Kusursuz bir fiziksel görüntüye sahip olmak uğruna bıçak altına yatmak ya da yatmamak için spora ciddi vakit ayırmak artık rutin. Amaç, en düz tarifiyle David Beckham'ın iç çamaşırı reklamındaki hali gibi görünmek. Peki bu kişisel gelişmenin bir parçası mı yoksa narsisizm veya homoerotizm mi? Cevabı, mükemmel vücuda giden yolda yaşanan değişimlerde arayalım. Yıl 1992. Times Meydanı'nda, 21 yaşında bir rap'çinin, Calvin Klein iç çamaşırı reklamı için verdiği etkileyici pozu duruyor. Herb Ritts'in fotoğrafladığı ve trafiğin durmasına neden olan bu modeli hepimiz tanıyoruz: Mark Wahlberg. Kusursuz vücudu, sempatik gülüşüyle aktörün verdiği poz, moda ve reklam dünyasının unutulmaz çalışmalarından biri. Sadece iç çamaşırı tanıtmak amaçlı bir işi insanların bilinçaltına kazıyan bir çalışmaya dönüştürmek, başarısının boyutunu gösteriyor. Nitekim Siz de böyle olabilirsiniz mesajıyla yola çıkıp erotizm kokan erkek iç çamaşırı reklamları yapmak, Wahlberg'den sonra trend haline geldi. David Beckham, Cristiano Ronaldo, Rafael Nadal gibi ünlü sporcular bu furyadan nasibini alan isimler arasında. Bu yöntem zamanla iç çamaşırından çıkıp parfüm reklamları başta olmak üzere her yere sıçradı. 90'lı yılların sonu bile olsa Amerika, Abercrombie&Fitch reklamına hazır değildi. Tahrik mi, porno mu tartışmalarının ve büyük bir hukuki savaşın başlamasına neden olan Bruce Weber imzalı fotoğraf, billboard'ların yanı sıra dergi ve gazetelerde de herkesin gözüne sokulmuştu. Geniş göğüs, düzgün bacaklar, baklavalı karın bölgesi ve masum bakışlara sahip bir modelin homoerotik görüntüsü o zamanlar herkesi şoke etmişti. Oysa günümüzde 12-17 yaş gençlerin benzemeye çalıştığı Justin Bieber gibi, müzik dünyasının genç isimleri de bu kusursuz dünyanın bir parçası olarak kullanılıyor. Bunu şimdilerde yadırgıyor muyuz? Tabii ki hayır. 2009 yılında Güney Florida Üniversitesi'nde 360 erkekle yapılan araştırmaya katılanların yüzde 80'inden fazlasının vücut kıllarını aldığı belirlendi. Aynı yıl, Braun ve Remington markaları vücut kıllarına yönelik yeni ürünlerini tanıttı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/dikkat-yoksa-seks-bagimlisi-misiniz", "text": "Seks ve bağımlılık mı? \"İkisi yan yana bile gelemez! Seksin fazlası mı olur!\" diyorsanız baştan söyleyelim: Yanılıyorsunuz! Evet, kendimizi iyi hissettiriyor, sağlığımıza iyi geliyor, özel hayatımızı da canlandırıyor ama her şeyde olduğu gibi fazlası zarar. Öyle ki ipin ucunu kaçırdığınızda zevk aldığınız o haz duygusu yerini başa çıkamayacağınız bir tatminsizliğe bırakabiliyor. Biz demiyoruz, uzmanlar diyor. Bu durumda tek çare psikolojik terapi. Tanıyı koymadan önce seks bağımlılığı, yani hiperseksüalite nedir sorusunun peşine düşelim. Bu sendromu 'dürtü kontrolsüzlüğü' olarak özetleyebiliriz. Temelinde sekse artık tensel bir yakınlık, duygysal bir paylaşım gibi bakamamaktan ortaya çıkıyor. Sonucunda partnerinizle değil sadece yaşayacağınız orgazmla ilgilenir hale geliyorsunuz. Psikologlar neden olarak duygusal boşluğu adres gösteriyor. Zamanla bahsedilen içsel boşluğu doldurmak için sekse sığınıyorsunuz ve her boşalma bir kaçışı, gerçekten kaçışı temsil ediyor. Durum fark edildiğindeyse çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor. Şimdi aşağıdaki maddeleri bir gözden geçirin. Üzerinde düşünün ve kendinize dürüstçe cevap verin. Maddelerden çoğunu yapıyorsanız, seks bağımlılığı kapıda veya çoktan bağımlısınız demektir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/dunyanin-butun-kufurleri-birlesin", "text": "Jason Sacher'in dünyanın dört bir yanından küfürleri derlediği 'How to Swear Around the World' isimli kitabının rehberliğinde, yakası açılmadık lafları bir turlayalım. Yolunuz Finlandiya'ya düşer de ağız dolusu sövmek isterseniz perkeleye başvurun. Sözcük, Hıristiyanlık öncesi dönemde yıldırım tanrısı anlamına geliyormuş. Zamanla tanrıdan şeytana, oradan da küfre dönmüş. Neşeli, kızgın, depresif; her anınızda kullanabilirsiniz. R'nin üzerinde Seda Sayan vurgusunu unutmayın: Perrrrrkele! Con sözcüğü ve çeşitlemelerini Paris'te ilk önce taksi şoföründen duyacaksınız. Orijinali, kadın cinsel organından biraz seksist biçimde bahsettiğinden pek kibar sayılmaz. Bugünkü versiyonları gündelik kullanıma daha uygun. Gayrimeşru bir ilişkiden doğduğunu düşündüğünüz hasmınız için tekrarlayın: Quel conard! Yeşil şapka takıyorsa bile, bir Çinli'ye Yeşil şapka takmışsın demeyin. İlla diyecekseniz, o Çinli'nin boynuzlandığını ima ettiğinizi de bilin. Latincede küfür etmek bile havalı: Nullius filius! Mealen, piç. Tam tercümesi: Hiç kimsenin çocuğu! İranlılar sakalı sever. Sakallarına doğru yellenilmesindense elbette hazzetmezler. Hasmınızın yüzüne Guuz be rişet! derseniz, kendisi için bu eylemi uygun gördüğünüzü ifade etmiş olursunuz. Kimi hakaret olarak ayak yalatır, kimi daha kuzeyde bir yerleri. Arjantinliler hem kibar hem absürt. Biri size chupamedias dediyse, bu seni çorap yalayıcı anlamına gelir. İster kızın, ister gülüp geçin; size kalmış. İtalyanca'da cazzo dediniz mi akan sular duruyor. En yakın tercümesi, evet o, yani ilk aklınıza gelen şey. Bu kelimeyle bütün bir günü geçirebilirsiniz. Sadece küfür değil; yeri geldi mi bahtsızlığı, yeri geldi mi aptallığı anlatmaya yarıyor. Cümle içinde kullanalım: Frego un cazzo! Yani, Umurumda değil. Daha rahat tercümeler mümkün de şimdi burada uygun düşmez. Siz aklınızı korkak alıştırmayın tabii. İki kelime, yabancı! Niu be Çince'de pek ayıp. Bizim bir ana ve onun argodaki cinsel organından türettiğimiz küfrü, Çinliler danadan türetiyor. Aklınıza getirdiniz mi? Yalnız sizin içiniz fena, Çinliler bu ifadeyle bir şeyin ne muhteşem olduğunu tasvir ediyormuş. Laf sokma konusunda bir İrlandalı'yı geçeceğinizi sanmayın. Harbiden zor. Şöyle bir bedduayı üreten akıldan bahsediyoruz: Go n-ithe an cat thu is go n-ithe an diabhal an cat. Diliniz yoksa çevirelim: Seni kedi yesin, kediyi de şeytan yesin. Hadi buyur! Japonlarda küfür kelimesi pek yok ama gündelik kelimelerle ince ince giydiriyorlar, aman dikkat! Yüzünüze Ki sama diye söylendiklerinde Aman efendim dediklerini düşünebilirsiniz. Kullanılan tona göre annenizin babanıza sadakatini sorguluyor da olabilirler. Küfretmek kolay, hatayı affettirmek zor. Centilmenlikse hiçbir zaman geçilmez. Kusur sizdeyse insan gibi özür dileyin. Dancadaki özür sözcüğünde biz yardımcı olalım: Undskyld. Bugünden çalışırsanız gelecek yılki Kopenhag yolculuğunuza yetişir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/durexten-askiniza-uygun-parca", "text": "Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer derler. Ya hem erkekler hem de sevgililerinin karlı çıkacağı bir uygulama olsa? Durex şu ana kadar Amerika'da yapılmış reklam kampanyaları arasında en büyüklerinden birine imza atmış durumda. Tam 15 milyon dolar yatırarak başlanan kampanyadaki amaç daha genç bir kitleye hitap ederek gençlerin seks konusunda bilinçlenmesini sağlamak. Peki Durex In Sync Song Generator ne? Aslen bir Facebook uygulaması olan sistemin işleyiş şekli basit: Sevgilinizle uygulamanın anasayfasına tıkladığınızda her ikinize seksle hiçbir ilgisi olmayan birtakım sorular soruluyor. Örneğin; \"Nasıl bir kararktersiniz?\" ya da \"Sizin için günün keyifli vakti ne zaman?\" gibi. Uygulama verdiğiniz cevaplara göre her ikinizi de karşılaştırıyor ve sizin için en uygun parçayı seçerek çalmaya başlıyor. Işıklar, güzel bir yemek, hafif bir içki ise sizin göreviniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/durun-her-ise-kosmak-zorunda-degilsiniz", "text": "Bu başlığı okuduktan sonra eminim ki bazılarınız benimle aynı şeyi düşündü: Bu hissi biliyorum. Aynı dert bende de var. Bu hissi biraz açacak olursak, şöyle örnekler verebiliriz: Sürekli aktif olmak, sosyal kalmak, bir işin ucundan tutmak, her çorbada tuzumuzun olmasını istemek... Kısacası her işte parmağımızın olmasını istemek. Üstelik işin garip tarafı, tüm bunları kimse bizi zorlamazken; kendi kendimizi mecbur bırakarak yapmamız. Aslında söz konusu her işi veya görevi veya eylemi yapmayı istiyoruz, hiçbirine hayır demeyi beceremediğimiz içinse her birine kenarından köşesinden bulaşıyoruz ve netice maalesef her zaman parlak olmuyor. Günün sonunda karşımızda yarım kalmış işler buluyoruz. - Yapmak İstediklerim - Yapmayı Daha Çok İstediklerim - Yapmayı Seçtikleri - Yapmamaya Başlayacaklarım"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/dusuncesi-bile-aptallastiriyor", "text": "Hollanda'daki Radboud Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmaya göre erkekler kadınlarla karşılaşmaları ve konuşmaları gereken durumlarda bocalıyor ve bilişsel yetenekleri azalıyor, yani nasıl davranacaklarından emin olamıyorlar. Hatta bir kadının yakında olduğunu düşünmek bile en basit tanımıyla erkeği aptallaştırıyor. Araştırmacılar kadın erkek karışık iki grup üzerinde iki deney uyguluyor. Deneye katılanlardan bir webcam karşısında çeşitli kelimeler söylemeleri isteniyor ve bu sırada karşı cinsten birinin onları test ettiği bilgisi veriliyor. Deney öncesinde ve sonrasında uyguladıkları Stroop Test denen bir yöntemle bilgiyi nasıl işledikleri ölçülüyor. Deney sonunda kadınların karşı cinsle karşılaşmaları söz konusu olduğunda iletişim yeteneklerinde herhangi bir değişiklik olmadığını görüyorlar. Oysa ki erkekler \"testten kalıyor. Araştırmacılar bunun nedenini erkeklerin kadınları etkileme isteğinin kadınların onları etkileme isteğinden daha fazla olmasına bağlıyorlar. Onlarla bir araya gelmeniz gereken her durumda içinizden bir ses iyi görün, doğru kelimeleri kullan, o kadını kazanmalısın diyor, siz de ne yapacağınızı bilemeyip soğuk terler dökmeye başlıyorsunuz. Fakat bu dünyanın sonu değil. Bilim insanları erkeklerin kadınlar karşısındaki davranışlarının onları tanıdıkça ve görmeye alıştıkça değiştiğini ve her şeyin normale döneceğini söylüyorlar. Tabii bunu hoşlandığınız kadının karşısında saçmalarken nasıl anlatırsınız ya da kadınların önünde kılı bile kıpırdamayan adam genetik mucize midir, eminiz bilim bir gün buna da çok ikna edici bir yanıt bulacak."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/efendi-efendi-sohbette-gorgu-ve-kalite-kurallari", "text": "Düşündüğümüzde hemfikir olabiliriz: Sözlü sohbetler gerçekten çok büyük alan kaplıyor, önemliler ve neredeyse kimse nasıl yapılması gerektiğini bilmiyor. Aslında birçok sonradan kazanılan sosyal beceriler gibi küçükken sohbet hakkında hiçbirimiz eğitim almadık. Çevremizi taklit ettik ve gördüğümüzü uygular hale geldik. Bu da sohbetlerin belli kalıplar ve düşünce balonları içine hapsolmasına neden oldu. Üstelik sohbet etmenin artık birçok alternatifi var. Sosyal medyadaki her içeriğimiz, aslında internet arkadaşlarımız ile başlattığımız küçük bir dijital sohbet girişimi. Ya da aynı şekilde mesajlaşmalar ve e-postalar. Bunların iletişim biçimleri, -doğası gereği aslında kafamızdaki sohbet mekaniklerini değiştiren, farklılaştıran alışkanlıklar. Hatta açıkça bozan alışkanlıklar. Sohbet artık eskiden olduğu gibi ya da kitaplarda anlatıldığı gibi değil. Farklı bir hal aldı. Bu yüzden yüz yüze sohbet hakkında unutulmaya başlayan bazı görgü kurallarını hatırlamak iyi olacak. Çünkü gerçekten tatmin edici bir sohbet içinde bulunmak, ucuza kaliteli bir otomobil almak kadar zorlaştı. Çoğu zaman konuşuyoruz, dinliyoruz, böylece gidiyor, sonra da bitiyor. Çünkü içgüdüsel olarak ödün vermeye zaten eğilimli değiliz ve artık birbirimizi olması gerektiği gibi dinleyemediğimiz gibi, doğru konular hakkında sohbet etmeye de istekli ya da zihnen hazır değiliz. Kaliteli ve tatmin eden bir sohbet dengeli bir şekilde konuşmaktan ve dinlemekten ibaret olmalıydı ancak bir şekilde günümüzde bu denge arayışı kayboldu. Üstelik unutulan şeylerin yerini aksi gibi yalan yanlış bilgiler aldı. Konuşurken göz kontağı kurun, konuşmak istediğiniz konuları not edin, vücut dilinizle orada olduğunuzu hissettirin; gülümseyin ve kafa sallayın, konuşmayı devam ettirmek için duyduklarınızı tekrarlayın ya da daha fenası konuşulanları özetleyip soru sorun. Bunların hepsini tamamen unutmak gerekiyor. Hepsi rastgele, yersiz hatta kişisel fikrimce terbiyesiz öneriler. Sohbete dahil olduğunuzu kafa sallayarak, dinliyor olduğunuzu göz kontağı kurarak belirtmekten çok daha sahici bir yol var. İnsan gibi dinlemek ve efendi gibi konuşmak. Eğer gerçekten sohbetin içindeyseniz, anlamsız yöntemlerle sohbetin kalitesini yükseltmeye ihtiyaç hissetmemelisiniz. Zaten oradasınızdır. Genel olarak o an konuştuğumuz kişi en yakınlarımızdan biri değilse ve biz de o an en olmak istediğimiz yerde değilsek, sohbetler genellikle çok yüzeysel kalıyor. Ama yapabileceğimiz şeyler var. Bir diğeri fikirler hakkında konuşmaktır, -ki genel olarak bittiğinde kalıcı faydalara dönüşen ya da başka güzel şeylere vesile olan konular bunlardır. Sohbetten bir yarar elde edilebilecekse bu başlık o yararlı konuları içeren bir başlıktır. Bir diğer konu başlığı ise paylaşım başlığı altına girebilir. Bahsetmekte istekli olduğumuz konuyu, kendimizi ya da deneyimimizi karşı tarafımızdaki kişiye aktardığımız konulardır. Arkadaşlık ilişkilerini derinleştirebileceği gibi, karşınızdakini ölümüne sıkma ihtimali de vardır. Ve bu iki ihtimal eşit olasılıktadır. O yüzden belki de konuşurken en dikkat edilmesi gereken konu başlıklarından biridir. Çok basitleştirerek bir örnek verecek olursam: Bir yemek yedim, o kadar güzeldi ki parmaklarımı yedim normalde zararsız bir cümle gibi görünebilir ama aslında karşınızdakine sizi pasif bir şekilde dinlemekten başka bir çare bırakmadığı için aslında rahatlıkla rahatsızlık da yaratabilir. Eğer karşınızda sizin sohbetin kalitesini yükseltmenizi bekleyen ya da bizzat sohbetin kalitesini yükseltmek isteyen biri varsa, sizin kendi duygularınızı amansızca tarif etmeniz, onu sadece sıkacaktır. Karşınızdaki size değer veriyorsa, yapabileceği en iyi şey susmaktır. Tabii ki hepimizin dinlenmeye ve anlaşılmaya ihtiyacı var ama karşınızdakini sadece sizin hislerinizin tarifini dinlemeye mecbur bırakmak biraz yetersiz bir girişimdir. Sohbet iki taraflı olması gereken, mümkünse iki tarafı da tatmin edecek, yeni bir değer oluşmasına aracı olacak bir olgu olabilir, olsa iyi olur. Sohbet ederken bunun en az iki kişilik bir uğraş olduğunu unutmayın ve karşınızdakine sizi dinleyip kafa sallamaktan başka bir şans daha tanıyın. Bu sizi daha yakından tanımak olabilir, hayatınızdaki olaylara daha fazla dahil olmak olabilir. Ya da onunla bir derdinizi paylaşıyorsanız, artık ona dert ortağı muamelesi yaptığınızı bilin ve buna göre davranmaya hazır olun. Yani özetle, sohbet ederken yaptığınız sözlü ve sözsüz iletişimin farkında olun. Rastgele yapmayın. Efendi efendi sohbet ederken hem kendinize hem de karşınızdakine değer katmak bu adımların ve konuların farkında olmaktan geçer. Burada karşınızdakine de bir rol düşeceğini unutmayın. Hatta dilerseniz örneği pekiştirmek için masanın karşısındaki tarafın siz olduğunu düşünelim. Birisi karşınızda konuşuyor ve konuyu biraz uzatmaya başladı. Yani sohbetin girizgah kısmı biraz uzadı. Havadan sudan biraz uzun bahsediyor. Ya da yaşadığı olaylarda kendi perspektifini değil, başkalarının da adına konuşmaya başladı. Görüyorsunuz ki sohbet kan kaybediyor. Burada çok önemli bir kısım başlıyor. Sohbete yön verebilirsiniz. Unutmayın. Doğru sorularla karşınızdakinin zihnini ve düşüncelerini daha anlamlı yerlere çekebilirsiniz. Bunu bir manipülasyon gibi düşünmeyin çünkü değil. Diyaloglar sırasında aslında PEK ÇOK yol ayrımı var. Ya da kesişen patikalar diyelim. Yani başka konulara açılan ufak anlar. Bunların değeri aslında ancak o sohbet yollarında yürüyenlerin ortaya çıkarabileceği ufak yollar. Ya konu daha derine inebilir, ya da yüzeyselleşerek devam edebilir. Yine örnek verebilirim: - Yarın çocukluk arkadaşlarımla buluşacağım. Çoğunu 10 -12 senedir görmedim. A) Vay ilginç olacağa benziyor. Onları bir kenara bırak, sen de çok değişmişsindir. Kim bilir seni ne kadar hatırlıyorlar ve yeni sen hakkında ne düşünecekler?B) Saat kaçta buluşacaksınız? İlk şık ikincisine göre çok daha lezzetli değil mi? Bunu herkes ayırt edebilir. Sizin için tatminkar bir sohbet örnek vermemiş olabilirim, ama yol ayrımlarından bahsetmek için yerinde bir örnek olduğunu söyleyebilirim. Böyle seçenek ayrımları, aslında sohbetlerin kalite kazandığı ya da kaybettiği anlardır. Dinlerken yol ayrımlarının farkında olursanız, siz de sohbete bir dinleyici olarak yön verebilir, efendi efendi sohbetin önünü açabilirsiniz. Yani eğer dinleyen taraftaysanız bu yol ayrımları sizin seçim şansınızdır. İyi bir dinleyici olmanın karşılığını sinemada kurgucu, edebiyatta editör olarak düşünebiliriz. Diğer konuların ve anların arasından, önemli olana, daha değerli ve gerçek olana doğru seçim yaparsınız. Yapabilirsiniz. Yapmalısınız. Konuşan taraftaysanız da yapabileceğiniz bir sürü şey var. Bir de yapmamanız gerekenler. Mesela ne kadar başarılı, ya da güçlü olduğunuzu paylaşırken arkadaşlık bağlarını bu değerlerin değil, daha hassas noktalarımızın oluşturduğunu unutmayın. Eğlenceli ve paylaşmak istediğiniz bir durumsa buna itiraz yok ancak genellikle sohbet konuları iki tarafı da ilgilendiren, derinleştiren veya geliştiren konular olursa daha makbul oluyor. Kötü şeylerden bahsettim gibi oldu ama aslında değil. Öğrenilebilir ya da dikkat edilebilir şeyler olması sevindirici haber aslında. Kesinlikle hepimizin kendisini geliştirebileceği bir konu bu. Üstelik ucu açık ve ağır bir antrenman gerektirmiyor. Sadece biraz daha duyarlı, anlayışlı ve gerçek olmayı gerektiriyor. İyi bir beyefendi, sohbet etmesini bilendir, unutmayın. Bu yazı Efendi Efendi Sohbet: Görgü ve Kalite başlığıyla #GQyaz21 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/emilia-clarke-ve-turk-kasi-sevgisi", "text": "Game of Thrones'un güzel oyuncusu Emilia Clarke ne tarz erkeklerden hoşlandığını açıkladı. Daha çok sarılabileceği tarzda bir erkek arayan Clarke, People dergisine beraber olduğu erkeğin geniş göğüs kaslarının olmasındansa orta yaşlı sıradan ve hafif yağlı olmasını tercih ettiğini itiraf etti. Bunun yanında hayalindeki erkeğin zeki ve komik olması gerektiğini söyleyen Clarke Karın kaslı erkeklere tamamı ile hayır demiyorum. Sadece birlikte rol aldığım ve beraber olduğum karakterlerin hepsinin fiziği fazla iyiydi. diye ekledi. Jason Momoa ve Michiel Huisman gibi yapılı aktörlerin yanında yer alan Clarke çalıştığı insanların yakışıklı olduğunu söylese de kendi tipi olmadıklarını açıkladı. En önemli şeyin espri anlayışı ve zekilik olduğunu tekrar altını çizen Clarke bize göre 'Türk kası' dediğimiz olayla tanışmalı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/en-cool-belediye-baskani", "text": "Jon Gnarr'ın ofisi, suya indirilmiş bir Viking gemisi gibi duran Reykjavik Belediye Binası'nın içinde. Duvarda bir Banksy asılı. Hem de en bilineni. Kırmızı fularlı bir direnişçinin, bir buket çiçeği, molotof kokteylmişçesine savurduğu eser... Tahmin edildiğinin aksine bir replika da değil üstelik; gölgelerdeki sokak sanatçısı Banksy bunu Jon Gnarr için yeniden çizmiş. İzlanda'nın gizemli başkenti Reykjavik'in emsalsiz belediye başkanını tanıyıp önemseyen binlerce insandan biri de o. Jon Gnarr açık ara dünyanın en ilginç, en kendine özgü, en tuhaf, en uçuk, en bitirim politikacısı... Sakın bir ikinci isim söyleyip kimseyle iddialaşmayın, kaybedersiniz. Gnarr bambaşka bir insan. 2008'deki ekonomik krizle darmadağın olmuş İzlanda için önce bir şakaydı, sonra umut oldu. Şimdi bir efsane olma yolunda ilerliyor. Eski bir komedyenin birdenbire ülkenin en popüler politikacısı olduğunu düşünün. Görev başına geçtiğinde devletin ciddiyetine kendini kaptırmadığını, daha önce neyse o olduğunu da bu düşünceye ekleyin. Gnarr, devlet yöneticiliğinin insanın boğazını tıkayan griliğine de İzlanda Devlet Malzeme Ofisi türü ofis mobilyalarının ruh emiciliğine de yenilmedi. Her Allah'ın günü rakamlarla, bütçelerle falan da çıkmadı halkının karşısına. Seçimden önceki adam hep aynı kaldı. Yeri geldi Darth Vader kılığına girip, ışın kılıcını kuşanıp fotoğraflar çektirdi; yeri geldi gay yürüyüşüne transseksüel kıyafetleriyle en önde katıldı. Jon Gnarr partisini de, şehrini de bir parti verir gibi yönetti. Bütün halka açık bir parti... Üstelik Siz de mi partiden sıkıldınız diye ortalarda dolanan kimse yok. Çünkü yeni belediye başkanı şehrini kurtardı. Şimdi çıkan kısmın özetine bakalım: İzlanda krizle resmen çökmüş, vatandaşlar önüne gelen politikacıya ilk seçimde tekmeyi basmaya yemin etmişken, ülkenin en tanınmış komedyeni, biraz da protest bir hareket niyetine ortaya çıktı ve adaylığını ilan etti . Bir parti kurdu. İsmini de duruşuna gayet yakışır şekilde Best Party koydu. Şimdi bugüne dönelim. Gnarr, an itibarıyla dört senedir görevde. Reykjavik'te çoktan beridir belediye başkanlığında bu denli uzun kalan tek kişi o. Halk onu seviyor, görev süresinin dolduğu mayıs ayında bir daha aday olması için destekliyor. Ama yeni dönemde başkanlık yapmayacak. Bunu açıkladığında, şehirde ciddi bir hayal kırıklığı yaşandı. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp. Ama gel de bunu seçimden sonraki ilk konuşmada anlat. Gnarr, bir televizyon röportajında Bu şehri nasıl yöneteceksiniz? sorusuna Hiçbir fikrim yok, bir bilene danışırım herhalde deyip insanoğlunun siyaset tarihinde bir ilke imza atınca ipler gerildi. Yerel basın eski komedyeni hala komedyenliğe devam ettiğini gerekçe göstererek yerden yere vurdu. Ama öğrendi Gnarr. Hem de olabilecek en berbat şekilde. Kelimenin her anlamıyla enkaz devralmıştı. Önce bilenlere, sonra vicdanına danıştı ve ekonomisi yerlerde sürünen İzlanda'da, neredeyse sıfır bütçeli belediyesinin yoluna devam edebilmesi için, yüzde 10'luk küçülmeye giderek 70 kişiyi işten çıkardı. Otobüs servislerini sınırladı. Çocukların ücretsiz katıldığı müzik kurslarını budadı. Daha bir sürü sevimsiz şey... Durumun garabetinin, kendi hayatıyla çelişkisinin fena halde farkında olduğundan, sosyal hizmetler görevlileri için düzenlenen bir belediye töreninde hıçkıra hıçkıra ağladı. Kesintilerin sosyal hizmetleri aksatacağından endişe ediyordu. Ne de olsa bir zamanlar kendisi de okulu bırakmış, tinerciliğe başlamış, düştüğü çukurdan da bu kurum sayesinde kurtulmuştu. Üstelik orası Reykjavik'ti; işini kaybeden herkesi, aileleri bir yana, uzak kuzenlerine varana dek tanıyordu. Gnarr'ın nereyi yönettiğini tarif edebilmek için bir İzlanda molası verelim. Ülkenin, arada bir üstündeki zor isimli volkanlar patlasa da rüya gibi bir ada olduğunu, Kuzey Işıkları'nı seyretmek, sıcak su havuzlarında gününü gün etmek, hatta her şeyi arkada bırakarak uzaklaşmak isteyen herkesi kendine çağırdığını zaten biliyorsunuz. Bir de nüfus meselesi var. İzlanda dediğin yer, sen-ben-bizim oğlan... Sağda solda kayığını gezdiren Vikingler dahil toplam nüfus 320 bin. Bunun 120 bini de Gnarr'ın başkentinde yaşıyor. Yani orada azıcık zaman geçiren herkes birbirinden haberli. Hatta o kadar haberli ki flört eden çiftler, işler ciddileşmeden evvel kara kaplı koca İzlandalılar kitabını açıp akraba olup olmadıklarını kaydediyor. Hadi, İzlanda'dan bahis açmışken bir defa bile Björk demeden kapatmış olmayalım; bizzat anlattığı leziz bir anısını nakledelim. Sanatçımız bir gün, artık nereden döndüyse uçaktan iner, eve gitmek üzere taksiye biner; taksici de dönüp Ama canım, anneanneni hiç aramıyorsun, canı çok sıkılıyor diye bir sitem iletir. İzlanda hiçbir sırrın, sitemin, şikayetin açıkta kalmayacağı kadar küçük bir yer. Bugün belediye bütçesi düzde. Üstelik bunu kaosa ve anarşizme inandığını söyleyen, mektuplarını Beni öyle görüyorlarmış, bir web sitesinde okudum diyerek Anarşist, ateist ve palyaço notuyla imzalayan biri başardı. Palyaçonun kolunda, dövme niyetine 15 cm'lik bir Reykjavik arması duruyor. Bu dövmenin sahibi yakında halka rağmen belediye başkanlığını bıracak. Eksantrik, sürrealist bir yaşlı adam olarak yaşayıp gitmek istiyorum artık diyor. Ama kolay değil. Madem bırakıyorsun, başbakan ol diye yüklenenler var. Olur mu? Anketlerde mevcut başbakandan önde çıkıyor Gnarr. Ama olmayacak. İstemiyor. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/en-guzel-kadin-kim", "text": "Benim hayran olduğum kadın Heather Locklear'dı mesela. Şu an 52 yaşında olduğundan, sadece belli bir yaşın üstünde olanların belki Melrose Place dizisinden hatırlayacağı güzel sarışınla ilgili hayalim de şöyleydi: Heather, Türkiye'ye gelecekti, beni görüp aşık olacaktı ve evlenecektik. Kurgu basitçe böyleyken, tanışma hayallerim o gün yaşadığım olaylara göre değişiyordu. Okulun masatenisi takımında olduğum için Heather'ın bu oyunu müthiş oynadığına dair bir kurgum bile vardı. Forehand'lerime vurulacaktı tabii ki, ellerimizde raketlerle evlenecektik ve dünya şampiyonu çocuklarımız olacaktı. Heather Locklear'la hiç tanışamadık. Tıpkı bu yazıyı okuyan senin, yaşına göre Brooke Shields, Pamela Anderson, Samantha Fox'la tanışamadığın veya Rihanna ve Miranda Kerr'le tanışamayacağın gibi. Belki Twitter sayesinde bir mention iletişiminiz olabilir en fazla ama itiraf edelim; bu kadınlar güzellikleriyle doğru orantıda uzaklar bize. Artık posterler yok ama o fotoğraf galerilerine bakarken iç geçiren nice koç yiğidin de duvarları var Facebook'ta, asıyorlar posterlerini bazen. Bu hayranlığı abartıp gerçek hayatınızda o kadını bir idol haline getirirseniz, bir süre yalnız kalmayı göze almışsınız demektir. Oğlum ne güzel kız, sana karşı da boş değil diye kafanızı didikleyen arkadaşlarınızın bir süre sonra Sen hiç aynaya bakıyor musun? şeklindeki tokat gibi sorusuna maruz kaldığınızda, artık o posteri duvardan olmasa da kafanızdan kaldırmanız gerektiğini anlıyorsunuz. Bu evrede en çok yaşanan sıkıntı şu: Ayağınızı debriyajdan hızlı çektiğinizde otomobilin verdiği tepki gibi, standartlarınızı birden çok düşürürseniz biraz sarsılabilirsiniz. O anda yaşayacağınız acemilik, otomobilde olduğu gibi sinirle agresif bir ilişkiye doğru gidebilir. İşte doğru yola geldiğimiz safha bu. Venezuela'nın her yıl dünya güzeli çıkarmasına sinirlenmek, en sevmediğiniz aktörün güzeller güzeli kızlarla takılması veya aşık olmanız vesilesiyle bitecek bu süreç, size bu kadının posterdeki hemcinsinden iki fazla hissiyat vermesi nedeniyle onu her türlü yenecek. O iki his: Koku ve dokunmak. Bunlar muhtemelen posterde veya ekranda gördüğünüz o kadında denemediğiniz, denediyseniz de karşılık alamadığınız iki duygu olduğundan sizi başka bir diyara götürecektir. Zaten kadın da Bu ne be! diyerek evinize geldiği ilk gün o posteri en iyi ihtimalle kağıt atıkların bulunduğu bölüme yönelteceğinden, size düşecek şey en fazla Ama... diyerek Küçük Emrah gibi bakmak olacaktır. En güzel kadın, dokunabildiğiniz kadınların en güzelidir. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ocak sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/en-iyi-profil-fotografi-nasil-secilir-4623", "text": "Instagram'ımızı geçtiğimiz haftalarda nasıl daha iyi hale getirebileceğimizden bahsetmiştik. Bir yığın önemli detay vardı. Profil fotoğrafının önemini de bunlardan biriydi. Öncelikle selfieden uzak duruyoruz. Selfie pişmanlıktır! Selfienin trend oluşu kalabalık keyifli arkadaş grupları arasında yapılınca yakalanabiliyor. Söz konusu profil fotoğrafı olunca aman diyelim uzak durun. Profil fotoğrafı öyle Snapchat filtreli, köpek kulaklı falan da olmasın rica ediyoruz. Aynalardan çekilen o fotoğrafların asırlar önce rafa kalktığını söylememize gerek var mı? Bizce yok. İki ya da daha fazla olan kişilerin olduğu fotoğrafları koyup hedef şaşırtma yok. Bu profil size ait ve en azından profil fotoğrafı da siz olmalısınız. Profil fotoğrafınızı üçüncü bir kişi çekmeli ve bu doğal bir poz olmalı. Cool, sevimli ne isterseniz öyle poz olsun; atış serbest. İlginç bir istatistiki bilgiye göre de renkli fotoğraflar siyah beyaz fotoğraflardan daha çok ilgi görüyor. Son olarak profil fotoğrafınızda kullandığınız efektlere dikkat etmek lazım bir de üstüne photoshop yapıyorsanız aman diyelim gerçeklerden uzaklaşmayın. Artık gerçekten çok çok uzak sayılabilecek düzenlemeler komik duruma düşmenize sebep olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/enerjinizi-dusurenleri-bulduk", "text": "Bu ihtimalde vücut, şekeri üretim fabrikalarımıza ulaştırmada yetersiz kalır. Şekeri kas hücreleri gibi enerji üretmek için kullanacak hücrelere taşımak yerine, yağ depolarına dağıtır. Akut veya kronik fark etmez, düşük dereceli enfeksiyonlar şalterlerin atmasına neden olabilir. Şöyle düşünün: Bazı faktörlerin sigorta kutumuzdaki kabloları aşındırarak, sağlanan enerji miktarını azalttığına şahit olmuşsunuzdur. Veya kablolar, onları işler şekilde tutmaya yarayan maddelerin eksikliğinden dolayı aşınır. İşte vücudumuzda bu maddelerin görevini besinler görür. Örneğin, sağlıklı bir yağ asidi olan DHA. Bu maddelerin vücudumuzda eksik olması, bağışıklık sisteminin hassaslaştığı bir hastalık sonrası enerji kaybı sürecini başlatır. Bir bölge daha az enerjik hissettiğinde diğer bölgeye daha çok yüklenerek bu süreci hızlandırırsınız. Böylece virüslerin yol açtığı küçük bir kablo aşınması, çoğu zaman yorgun hissetmenize neden olur. Birçok insan istediği an uykuya dalma sorunu yaşar. Ayrıca çoğumuz iyi bir uyku çekmemizi kısıtlayan olumsuz alışkanlıklar geliştiririz ve böylece bir kısırdöngüyle mücadele etmek zorunda kalırız. Bağışıklık sistemi, ihtiyacı olan bütün enerjiyi istediğinde, mevcut olan enerji yeteri kadar dinlenmezse, kabloların aşırı ısınmasına neden olur ve problemin daha da kötüye gitmesine yol açar. Bu durum, bağışıklık sisteminizin diğer stoklarınızdan alabileceği enerjiyi azaltır. Böylece daha yorgun hissedersiniz. Yeterli miktarda veya kaliteli bir uyku uyumadığınızda, ağrıya daha yatkın hale gelirsiniz. Bu ekstra ağrı da enerji hattını boşaltır. Böylece, günün başında bile yorgun hissedersiniz. Yemeklerden önce doğru yağ içeren besinleri tüketirseniz beyninize tok olduğunuz sinyalini göndererek, hormonal sisteminizi şaşırtabilirsiniz. Yemekten 20 dakika önce bir miktar yağ içeren yiyecekler tüketirseniz (6 ceviz, 12 badem veya 20 fıstıkta yaklaşık 70 kalori bulunmakta) beyniniz ve midenizle iletişime geçerek tokluk hissi sağlama sinyalleri gönderen kolesistokinin üretimini teşvik etmiş olursunuz. Böylece yemeğe aç olduğunuz için değil, keyif için oturursunuz. Bu da az yemenizi garanti eder. Normali, yemeği tokluk hissi gelmeden bitirmektir; böylece hormonların devreye girmesine engel olursunuz. Aynı sebeple, yemeği yavaş yemelisiniz. Önünüzdekileri bir elektrik süpürgesi hızıyla mideye indirirseniz, tokluk hormonlarınızın doymasına izin vermemiş olursunuz. Muz, pirinç, elma püresi ve kızarmış ekmek, mide bozulmasına en iyi gelen besinlerdir. Bu düşük lifli besinler kusma veya ishale bağlı olarak kaybedilen maddeleri geri kazandırırken, sindirim sistemini de rahatlatır. Bir-iki gün içinde mideniz rahatladıktan sonra beslenme rutininize dönebilirsiniz. Kuruyemiş tüketmek, sandığınız kadar kalori alımına neden olmaz çünkü içindeki kalori, sindirim sistemi tarafından yüzde 5- 15 oranında emilmez. Bağırsaklardaki dış yüzeyin varlığı ve ne kadar iyi çiğnediğimiz, sindirimimizi etkiler. Bir küçük not: Mide-bağırsak sistemindeki yavaş kalori salınımı, daha uzun tokluk hissi sağlar. Potasyum, hücresel fonksiyon için gerekli olan elektrik yüklü bir molekül, bir elektrolittir. Özellikle sinir veya kasların kasılmasına yardımcı olmak için elektrik yükünü taşımada, tansiyonu düzenlemede, kalp ve böbreklerin düzgün çalışmasında önemli rol oynar. Araştırmalar potasyum alımının artırılmasıyla damar yaşlanmasının azaltılabileceğini gösteriyor. Ayrıca günde üç muz tüketmek, gerçek yaşınızdan altı yaş daha genç görünmenize yardımcı olabilir. Günlük önerilen doz 3000 mg'dır . Bir muz yaklaşık 450 mg, avokado ise 1000 mg potasyum içerir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/erkegin-bastan-cikarma-rehberi", "text": "Kafasını skorla bozmuş bar çapkınlarının cevabı buydu en azından. Tuhaf bir hikaye bu. Tha New York Times'ta, Rolling Stone'da çalışan gazeteci-yazar Neil Strauss, gönül ilişkilerinde başarısız olunca, kendini düze çıkaracak bir formül arayıp bulmuştu. Önce internet ortamında tanıştığı baştan çıkarma sanatçılarının arasına karıştı, sonra onlardan biri oldu ve nihayet bu alanda dünyanın en iyisi, en hızlısı haline geldi. Anılarını yazdığı kitap şimdi on yaşında. Ama değişen bir şeyler var: yazarı tövbe etti, okurlar suça karıştı... The Game'in sıradışı hikayesine buyurun. Yani herkes birbiriyle yetinmek zorunda. Aradıkları her neyse, onun için birbirlerine muhtaçlar. Sadece network, sadece ilişki, sadece seks... Ya da hepsi birden. Prototipler en çok kimsenin kimseyi tanımadığı bu gibi yerlerde kendini gösteriyor. Eski şöhretler, güzel buldukları genç kadınların masasına yanaşmaya başladı bile. Ya da tam tersi; kadınlar gözlerine kestirdiği adamlara yaklaşıyor. Çinliler cesaret edemiyor, içkilerine odaklanıyor. Ruslar zaten çoktan içmiş. Para babaları kokteyller ısmarlayarak, kaba saba espriler yaparak girişimlerde bulunuyor. Kendilerine BÇS adını veren insanlar bunlar. Yani baştan çıkarma sanatçıları. Gözlerine kestirdikleri herkesi istedikleri an baştan çıkaracaklarını, elde edebileceklerini iddia ediyorlar. Bunu da kimseyi zorlamadan, sadece konuşarak, anlaşarak, eğlenceli davranarak yaptıklarını... Hepsi erkek. Heteroseksüeller; sadece kadınlarla ilgileniyorlar. Bu işe bir oyun olarak yaklaşıyorlar. Her oyunun olduğu gibi bunun da kuralları var. Bir kadına nasıl, ne zaman yaklaşmalı? Onu ne şekilde, ne söyleyerek etkilemeli? Ortamdaki diğer erkekleri, hele alpha maleleri nasıl sindirmeli? Ne zaman pas geçmeli? Ne zaman ısrar etmeli? . Bu oyunun oyuncusu çok. Bir yeraltı topluluğu gibiler. Değillerse de kendilerini böyle nitelemeyi seviyorlar. Mystery, Juggler gibi lakaplar kullanıyorlar. ABD'de, Avrupa'da, Avustralya'da, hatta Türkiye'de iş tutuyorlar . Bazen buluşup, bazen tek başına gecelere akıyorlar. Önceden ezberledikleri sözlerle, davranış kalıplarıyla, eğitildikleri biçimde kadınlara yaklaşıyorlar. Gurularının sözünden çıkmıyorlar. Bir yerde motivasyon varsa, hemen yakınında bir guru da vardır. Elbette barlarda da var. Karşı cinsin nasıl tavlanacağını, dikey pozisyondan yataya nasıl geçileceğini çok iyi, en iyi bildiğini iddia eden gurular bunlar. Bu tip laflar çok kişi için söylendi. Oyuncular, bankerler, modeller...Neil Strauss, bu tür bir övgüyü alan ilk ve son gazeteci muhtemelen. Üstelik bu sözlere neden muhatap olduğu da 2005'te yayımlandığında sansasyon yaratan, uzun süre çoksatan listelerinin bir numarasından inmeyen, Türkçe dahil onlarca dile çevrilen kitabı The Game: Penetrating the Secret Society of Pickup Artists kayıt altına alınmıştı. Geçen günlerde onuncu yaşını kutlayan kitap, yazarının yaşamı bugün çok farklı bir noktada seyretse de, hala çok etkili. Üstelik sadece kafelerde, barlarda değil. Suç ortamlarında da... Hem de bu konunun kıyısından köşesinden geçeceğini düşünmeyeceğiniz suç ortamlarında. Paralel okuyunca, sıkıntı var gibi geliyor ama Strauss'un kitabı erkek ve kadın arasında mesafeyi kısaltmayı amaçladığını, bunu yaparken bir insanın birçok başka alanda da gelişim gösterebileceğini söylüyordu. Kitabın, bu tür bir suç için kullanılması sürpriz. Ama yayımlandıktan on yıl sonra bile hala dünyanın dört yanından insanları etkilemesi sürpriz değil. Çünkü en temel meseleden, kadınlara ulaşamayan erkeklerden bahsediyor. Yazarın kitaptaki sözleriyle: Yetişkinliğinin ilk yıllarında, bir erkeğin iki temel güdüsü vardır. Biri güç, başarı ve yetenek üzerinedir, diğeri de aşk, dostluk ve seks üzerine. Strauss'un kitabı da zaten, en ilkel biçimiyle, bu güdülerin üzerine. Doğrusu, biraz da ilkel bir kitap bu. Belki de sırrı budur. Yani en ilkel mesajları doğrudan vermek işe yarıyordur. Bu mesajlara Strauss'un kendisi de ihtiyaç duymuş. Baştan çıkarma sanatında ustalaştıkça özgüven kazandığını, insanlarla daha kolay iletişim kurduğunu, duruşunun değiştiğini, daha rahat ve akıcı hareket ettiğini hem kitabında hem de daha sonra verdiği onlarca röportajda anlatıyor. Bunlar normal belki; tuhaf olan, onun gibi birinin bu tür bir motivasyona ihtiyaç duyması. Nedenini anlamak için biraz Strauss'un kariyerinden bahsedelim: Genç yaşında The New York Times'ta müzik yazarlığı yapan Strauss, oradan Rolling Stone dergisine geçti ve Kurt Cobain, Madonna, Tom Cruise gibi yıldızlarla kapak röportajları yapmaya, dosyalar hazırlamaya başladı. Yazdı, çizdi, ödüller kazandı. Gün geçtikçe çevresi genişliyor, sinema ve müzik dünyasından kendine yeni ve ünlü arkadaşlar ediniyordu. O kadar ki, müzik videolarında, dizilerde bile konuk oyuncu olarak yer almıştı. Gurusu Mystery'den ilk öğrendiği, kendi gibi olmamaktı. Eski Neil Strauss renksiz, kokusuz, pek ilgi çekmeyen, hatta bir ortamda olduğu bile fark edilmeyen bir adamdı. Mystery ise tam aksine tavuskuşu gibiydi. Bir ortama girdiğinde, topuklu çizmeleri, siyah ojeli tırnakları ve renkli fularları kendini hemen gösteriyor, tüm gözler hemen ona çevriliyordu. Guru, eski Strauss-yeni Style'ı da bu yönde değiştirecekti. Renkli giyinmesini ve kafasını kazıtmasını salık verecekti. Style bu tavsiyeye uydu. Sonra açılış cümlelerine çalıştılar. İncitmeyen, rahatsız etmeyen, hatta eğlendiren, düşündüren cümleler... Örneğin: Arkadaşım iki köpek aldı; onlara 80'lerden popçu ismi koymak istiyor, ne koysun? Bir zaman kısıtlamasıyla hareket etmesini gerektiğini de öğrendi Style: Beş dakika sonra, arkadaşıma katılmam gerekiyor, o arada size şunu sorabilir miyim? Eh, beş dakika... Bir barda herkese bu kadar katlanılabilir. Sonrası bir sızma harekatı... Bunun için insanların gerçekten ilgisini çekebilecek, onları eğlendirebilecek şeyler bilmek gerekiyordu. Örneğin küçük ilüzyon numaraları, el falı, burçlar, el yazısı okuma sanatı; bunun gibi ıvır zıvır... Her şeyden önemlisi de vücut dili. Style'ın bir numaralı uzmanlık alanı, iki insan arasında yaptığı küçük testlerdi . Bunlar ufak tefek manevralarla geçiştirilebilen şeyler değildi, gerçekten bilmek gerekiyordu. Style günlerce, aylarca uğraşarak öğrendiğini anlatıyor . Neil Strauss'un hayatı ne hale geldi peki? O da bu kasımda çıkardığı son kitabının konusuydu. The Truth: An Uncomfortable Book About Relationships isimli eserinde, yıllarca ekmeğini yediği bu alanda iş tutmaya nasıl tövbe ettiğini anlatıyor. Nedamet getirip uzun ilişki adamı olmaya nasıl çalıştığını, model eşi Ingrid De La O'yla nasıl evlendiğini, çocuk sahibi olmanın neden en önemli amaçlarından olduğunu ve nihayet hayatına o çocuk girince neler hissettiğini... Bu kitap da bestseller. Yalnız, öyle görünüyor ki, Neil Strauss her türlü kazanıyor... Gerçek taktik bu olmalı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/erkegin-her-durumda-hayatta-kalma-rehberi", "text": "Yanınıza takım elbisesi üstünde mükemmel duran bir adamın fotoğrafını alın. Çünkü sık sık kıyafet değiştirdiğinizde, kendi bedeninizle ilgili algınızı kaybedebilirsiniz. Her değiştirmede fotoğrafa bakarak sonuca ne kadar yaklaştığınızı görebilir, muhakeme gücünüzü yenilersiniz. Ceketi önce en sevdiğiniz jean pantolonla deneyin. Jean'in üstünde iyi duruyorsa doğru yolda olduğunuzu anlarsınız. Eğer iyi görünmüyorsa kesimi modern değil demektir. Ceketi kumaş pantolonla denediğinizde bu durumu kolaylıkla gözden kaçırabilirsiniz. Sonbahar, kış ve ilkbaharda giyeceğiniz takımların kumaşı yün olmalı. Ama yaz için hafif pamuklular ve ipek kumaşlar daha iyidir. Hiçbir renk, koyu lacivert gibi her türlü kombinasyona uyum gösteremiyor. Ceket, kalçanızın üçte ikisini kapatmalı; daha uzun ya da daha kısa olmamalı. İki düğmeli modeller iyi bir seçim olabilir. Pantolon da pilisiz ve dar paçalı olsun mümkünse; duble paça da şık bir tercih. Hadi gel, CFNM yapalım: Clothed female, naked malein kısaltması. Şu anlama geliyor: Kadın giyinik , erkek de çıplak olarak ona hizmet ediyor. Bu ilişkide aşağılamanın getirdiği bir uyarılma söz konusu. Ne zamandır sploshing yapmadım: Ön sevişmenin bir türü olan sploshing'de uyarılma ıslak, kaygan ya da yapışkan şeylerle sağlanıyor. Mesela fıstık ezmesi, bal, krema ya da dondurma gibi... Afiyet olsun. Teabagging ister misin?: Partneriniz testislerinize çay poşeti muamelesi çekiyor. Sabah uyandınız ve hala başınızı kaldıramıyor musunuz? Tekrar yatın ve 10 saat daha uyuyun. Sonra da kovulun. İkincisini önermediğimiz için ilk durumla hiç karşılaşmamanızı diliyoruz. Mangal başındaki kişi sizseniz, üç şeyi kontrol altında tutmalısınız: Misafirleri, ateşi ve eti. Bunu başarırsanız gerisi kolay; inanın bir sonraki partide o kadar çok terlemeyeceksiniz. Her şey zaman ister. Mangalı zamanında yakın ki ateş iyice harlansın, kömürler için için yanarak sağlam bir kor oluştursun. Bunun için kendinize en az yarım saat süre tanıyın. Geç kaldığınızda misafirleriniz sabırsızlıkla mangalın etrafında birikmeye başlar. Ama sakın ateşi hızlandırmak için elinize bir saç kurutma makinesi ya da yelpaze almaya kalkmayın. Bu, külün kalkmasına neden olarak ateşi çabuk soğutur ve sizin çaresiz görünmenize yol açar. Gazlı, elektrikli ya da kömürlü... Her mangalın kendine has avantajları ve dezavantajları var. Eğer başında fazla vakit geçirmek istemiyorsanız, elektrikli olanları tercih edin. Zira aradaki tat farkı o kadar da büyük değil. Tadı etkileyen en önemli faktörler, mangalın temiz olması ve ısının doğru ayarlanması. En iyi mangal bile kötü etin tadını değiştirmez. Et satın alırken kalitesine önem verin ve ruhunu teslim edene kadar marine edilmiş olanları tercih etmeyin. Etin üzerine bir fırça yardımıyla azıcık zeytinyağı sürün, bu yeter de artar bile. Bir de eti sık sık çevirmeyin. Mümkünse önce bir tarafını pişirin, sonra diğer tarafını. Böylece etinizin içi sulu kalacak ve üstünde şık bir mangal izi olacak. Çevirirken asla çatal kullanmayın. Çünkü açtığınız her delikten suyu akacağı için, et kuruyacaktır. Hava nasıl olacaksa, öyle olacak. Güneş açarsa herkes mutlu, yağmur yağarsa da komik bir anınız olur. Müstakbel eşiniz o gün sizin tahmin ettiğinizden daha cool olacaktır. Sizse düşündüğünüzün aksine, daha az cool olacaksınız. Sorun yok yani... Nikah şahidinizi seçerken duygusal davranmayın. O gün onun görevi stresi sizden uzak tutmak olmalı. Bu nedenle organizasyon yeteneği olan ve güvenilir birini tercih edin. Takı töreni gibi geleneksel ritüeller istemiyorsanız, nikah şahidinize söyleyin. Sizi bunlardan korusun. İçki, yemek ve müzik harcamalarında cimri olmayın. Bırakın insanlar coşsun. Sakın pazartesi günü işe gitmeye kalkmayın. Dünyanın en harika kadınıyla, dünyanın en harika yerine balayına gidin. Bütün büyük binalarda pek kimsenin bilmediği, gitmediği bir tuvalet vardır. Ara katlarda olabilir, kapısında işaret olmayabilir, onu bulun. Her zaman girişten en uzak mesafedeki kabine girin. Genelde insanlar dışarıdayken tuvalete çok sıkıştıkları anda gittikleri için, en yakın kabini tercih ederler ve uzaktakiler temiz kalır. Mümkünse diğer insanlarla aranızda bir kabin mesafe olmasına dikkat edin. Yandaki tanıdığınız biri bile olsa konuşmayın, işinize bakın. Sokakta sıkışınca tercihinizi pahalı otel tuvaletlerinden yana kullanın. Kendinize güvenen bir ifadeyle içeri girin ve lobi katındaki tuvalete kaçın. Vücudunuzun sindirime harcayacağı enerjiyi eğlenmeye ayırın. Her yere girebilmek ve gerektiğinde kaçabilmek için. İlk içkinizin ne olacağına karar verirken, barmenin tavsiyesini dikkate alın. Geceye her zaman gittiğiniz mekandan başlamanız ve kendinizi tanıdığınız bir barmene emanet etmeniz daha iyi olur. Mekan ve barmen tanıdık değilse, adını hiç duymadığınız kokteyllere bulaşmayın. Onun yerine şampanya için. İnsanı hemen parti havasına sokar. Hem arkadaşlarınızı çağırmak hem de ne kadar eğlendiğinizin reklamını yapmak istiyorsanız, sosyal medya mesajlarına erken saatlerde başlayın. Gece yarısında enerji toplamak için bir şeyler atıştırın ve bir sonraki mekana devam edin. Akıllı telefon; mümkünse sadece interneti kullanmak için, aramalara cevap vermek için değil. Sakız ve prezervatif, ihtiyaca ve zevke göre... Bu saatten sonra içmeye mi devam, dansa mı? En iyisi ikisini de yapmamak ama illa bir seçim yapmanız gerekiyorsa, içmeye devam edin. İyi bir ev partisi daha keyifli olabilir ancak bu nadir rastlanan bir şey. Özellikle evin ayakkabılarınızı çıkarmanızı istiyorlarsa, hemen oradan kaçın. Zaten gecenin belli bir saatinden sonra her şey kendiliğinden oluyor. Para sorununuz mu var? Metamfetaminin kimyasal formülüyle nasıl suç şebekesi lideri olunuru Breaking Bad dizisinden öğrenebilirsiniz. Dizide bir kimya öğretmeni, ailesinin geleceğini garanti altına almak için bir suçluya dönüşüyor. Yalnız bu yöntemle başınız derde girebilir, demedi demeyin! Yüzde 0-25: Kaçın ve bir daha dönmeyin! Yüzde 25-50: Gözlerinizi kapatın, vazifenizi yapın. Hepi topu 10 gün kalacaklar. Yüzde 50-75: Arada size destek atmayı seviyorlar. Yüzde 75-100: Sizi kendi oğullarından ayırmıyorlar. Sıvı beslenmeye ağırlık verin. Günde 3-4 litre su içmeye özen gösterin. Ana yemek olarak hafif çorbaları tercih edin. Şeker ve karbonhidratı hayatınızdan çıkarın. 2-3 kilo vermek istiyorsanız, sıkı spor da yapmalısınız; her gün bir saat... Karbonhidratı unutun! Onun yerine sebze, sebze, sebze ve balık. Bunun yanı sıra haftada 3-4 kere koşun ya da ağırlık kaldırın. Açlık krizlerini dindirmek için bir bardak ılık su için. Yemek yeme alışkanlıklarınızı değiştirin. Şekeri, zararlı yağları ve hazır gıdaları mutfağınızdan atın. Daha çok protein ağırlıklı beslenin. Spor disiplini oluşturmaya çalışın ve düzenli olarak egzersiz yapın. Zamanla vücudunuz istediğiniz forma kavuşacak. Kendinize kişisel spor koçu tutun. İyi bir ücret karşılığında size beslenme alışkanlıklarınızdan yapmanız gereken spora kadar her konuda destek verecektir. Tebrikler! Ama ilk haftalar çok kolay geçmeyecek, şimdiden bilginiz olsun... İlk kakada! Yapış yapış, acayip bir rengi var ve çok kötü kokuyor. Ama alışsanız iyi olur, artık sık sık karşılaşacaksınız. Daha çekici bulunabilirler ama bir erkek olarak görülmedikleri de bir gerçek! Şimdi değilse ne zaman? Hiç tereddüt etmeyin... Kıyametin yaklaştığını görüyorsanız hemen küvetinizi doldurun. Hayatta kalmak için içme suyuna ihtiyacınız olacak. Evinizin çevresine barikatlar kurarak, kendinizi izole etmeyin. Göreviniz kaçmak, evinizde rahat rahat oturmak değil! Bir hedef belirlemeden kaçmaya çalışmayın. Önce en fazla insanın ve en az zombinin nerede olduğunu tespit edin ve oraya ulaşmaya çalışın. İlk kıyamet alametleriyle yoğun bir spor programına başlayın. Vücut yapmak için yeterli zamanınız kalmadıysa, fiziksel kondisyonunuzun yettiği yere kadar kaçın. Küçük bir grupla birlikte hareket edin. Zombilere karşı savaşmak için büyük gruplar iyi ancak kaçarken dikkat çekmemek için az kişi olmanızda fayda var. Hep hareket halinde olun. Bir zombi tarafından fark edildiğinizde hemen kaçmak için hazır olursunuz. Şehirlerden uzak durun. Küçük bir hesap yapın: Eskiden nerede çok insan varsa, şu an orada çok ceset vardır. Yolculuğa idmanlı olmak gerekiyor. İdmandan kasıt, yanına en çok işlev görecek yeterli sayıda kıyafet, kitap, CD, DVD almak. Aksi takdirde her şey çok dağınık ve karmaşık hale gelebiliyor. Bunun dışında, içkiye ve yemeğe çok dikkat etmeniz lazım. Ağır bir yemek veya dozu kaçmış bir içki tüm turneyi mahvedebilir. Ayrıca sabahları biraz spor yapabiliyorsan, o zaman her şey daha rahat. Tüm ekipman, tüm ekip ve biz aynı minibüste yolculuk ediyorduk. Kafan düşse uyurken, birine çarpabilirdi. Ama bize çok şey öğretti ve çok eğlendirdi o turne. Son turnemizdeki otobüs çift katlıydı. Üst katta oturma odası ve yataklar vardı. Büyük bir televizyon, mini bar, altta mutfak ve tuvalet. En güzeli de tuvalet çünkü yolda sürekli durmak zorunda kalmıyorsun. Benzinlik tuvaletlerinin kokusuna maruz kalmamak harika bir şey. Ayrıca oturma odasında müzik de yapabiliyorduk ki bu en büyük lüks bizim için. Biz yolculuğu daha sakin ve kendi aramızda yaşamayı tercih ediyoruz. Zaten her yolculuk bir parti bizim için. Oyun oynayarak, müzik yaparak, sohbet ederek geçiyor. İlk turnemizde aralıksız 13 konser vermiştik, hem de o şartlarda... Pek limitimiz yok açıkçası. Bize konfor verin, çıkıp art arda çalarız durmadan. Tam odaya çıkacakken organizatörden o an gelen angarya bir rica. Ayrıca banyo ve tuvaletlerin kulise uzak olması. Aslında Türkiye'deki en büyük problem bu. İçeri kuruyemiş koyacaklarına, kulisi banyonun yanında yapıp hiçbir şey vermeseler daha iyi."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/erkegin-yataktaki-8-olumcul-hatasi", "text": "1. Anne bak, ellerimi bırakabiliyorum: Bisiklete başladığımız dönemlerde yetenek addedilen el bırakma, yatağa geçtiğimizde şımarıklığa dönüşür. Hele belli pozisyonlarda elini beline koyan beyler var, yapmayın etmeyin. Hepimiz Rocco Siffredi olmadığınızı biliyoruz ve bunun için sizi suçlayacak değiliz. Lakin yatakta eliniz, ağzınız, hatta varsa kuyruğunuz bile boş durmamalı. Boş durmayan uzuvlar, kadının tüm bedenine nazik hamleler yapmalı. 2. Tatlı konuşma sanatı: Kadınlar yatakta arzulandığını bilmek ister. Şüphesiz ki yorgan altında yapılan türlü çeşitli iltifatlar, arzuyu aktarmanın en şık yoludur. Yeter ki tatlım yerine şekerim demeyin. Hatta mümkünse, çıplak bir kadına kilo hatırlatan hiçbir şey demeyin. Kız arkadaşının göbeğine sütlaç adını takan, yatakta Bel çantanı çıkarmadın mı hayatım? diye soran beyler, sözüm size: Yolunuz yol değil. Hele şiir niyetine vatan-bayrak temalı epik bir eser seçen arkadaş, senin GQ okumadığını ümit ediyorum. 3. Acele giden ecele gider: Ecel derken ilişkinizden bahsediyorum. Erken boşalmayı konu dışı bırakarak şöyle izah etmek isteriz. Efendim, senkron aşk sanatında en önemli hususlardan biridir. Diyelim ki yatak bir havuz, sizse su balesi yapan bir çiftsiniz. Eşiniz henüz havuza girmemişken siz sekiz takla atıp, dipten saç tokası çıkarsanız ne fayda, değil mi? Evet, bizce öyle. 4. Tak fişi, bitir işi: Hayrolsun, sizi çok BEDAŞ gördüm bu başlıkta. Yılların eskitemediği bu deyim, gerçek dünyada aymazlıktır, emeğe saygısızlıktır. Hem kendi hazzınıza odaklanarak kız arkadaşınızı mağdur durumda bırakmak, siz centilmen GQ beylerine yakışır mı? Tek gecelik ilişkide bile, nıçk, yakışmaz. 5. Rutine saplanmak: Bir süre aynı rakiple grekoromence hareketlerde bulunulduğunda, rakibin girdi çıktısını, açıklarını öğreniriz. Aynı şey uzun ilişkiler için de geçerlidir ve bu, ilişkinin cinsi münasebet bölümünü monotonluğa iter. Tembelleşmeyin. Sevgilinizin tembelleşmesine de müsaade etmeyin. Artık çamaşır mı alırsınız, pozisyon mu denersiniz, orasını ben bilemem. Müraacat: Yan sayfadan Merve Hanım. 6. Sen soyun, ben kazakla duracağım: Yok öyle yağma. Ev ılıman mı soğuk mu, mevsim bahar mı kış mı bakmadan kız arkadaşı soyup, kendiniz Boğaz'da kahvaltıya çıkacakmışçasına grand tuvalet takılamazsınız. Hayır, sevgilinizin striptiz ihtiyacı vardır, canı soyunma çekmiştir, ona karışamayız. Harici tüm durumlarda; o çoraplar çıkacak. 7. Hani o habersiz gelişlerin: Çok erken, çok geç, yahut haber vermeden, bilirsiniz, modern hayatta bir yere gidilmez. Gittiğiniz yerden Neden geldiniz? diye sorarlar. Aynı şey yatak için de geçerli. Erken gelişleriniz geride tatmin olmamış, geç gelişlerinizse tahriş olmuş bir partner bırakabilir. Ne zaman ve hangi istikamete doğru geleceğinizi basit bir cümleyle anlatmanız da, ayrıca önem taşımaktadır. 8. Porno tarzını benimsemek: Bir erkeğe ergenliğin başından itibaren ısrarla anlatılması gereken şeylerden biri, pornoların hayat değil, sinema olduğudur. Gerçi şimdi internetin nimetleri amatör yapımlara ulaşılmasını sağladı da, iki cins olarak da rahat ettik. Yine de aklınızda bulunsun; kamera açısı ve akrobatik pozisyonlar esas alınarak hazırlanmış yapımları, yatakta taklit etmeye kalkmayınız."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/erkek-adamin-dans-rehberi", "text": "Konu hakkında hala hiçbir fikriniz yoksa pistte en azından bir şeyler biliyormuşsunuz gibi görünmenizi sağlayabiliriz. Etkileyici adımlar atmak zorunda değilsiniz. İzin verin, müzik rehberiniz olsun. Vücudunuzu ritme bırakın ve o şekilde hareket edin. Eğer gerçekten ne yapacağınızı bilmiyorsanız, vücudunuzu bir o yana bir bu yana sallarken parmaklarınızı şıklatın ya da ellerinizi çırpın. Öylece dikilmekten iyidir. Şarkının sözlerini biliyorsanız eşlik edebilirsiniz. Bu size ritme ayak uydurma konusunda yardımcı olabilir ve pistte gerçekten eğleniyormuş gibi görünürsünüz. Gözlerinizi yere dikmeyin. Bu, insanların hareketlerinize konsantre olmaya çalıştığınızı ve danstan pek anlamadığınızı düşünmelerine neden olur. Bunun yerine çalan gruba, DJ'e ya da etrafınızdaki insanlara bakın. 1989 yılından bu yana MTV Video Müzik Ödülleri'nde, yılın en iyi dans videosu da seçiliyor. Ödülü kucaklayanlardan bir seçki size yol gösterebilir. Her yaşın dansı ayrıdır. Tuhaf bakışlara maruz kalmamak için pistte yaşınızın adamı olun. Kendinizi piste çıkacak kadar cesur bulmuyorsanız sizi biraz cesaretlendirelim. Ufak hareketler bile hiç yoktan iyidir. Çok büyük ya da fazladan adım atmayın, gerektiği kadar hamle yapın. Parmak uçlarınızda hareket etmeyin ve ayaklarınızı çok bitişik tutmayın. Çoğu müzikle iyi gidebilecek çok basit beş adım vardır; bir geriye, bir ileriye ve yana doğru üç küçük adım. Bu iddiasız figürlerle sahneyi doldurabilirsiniz. Partnerinizi hafifçe ileri doğru iterek döndürmeye ne dersiniz? Sadece yapmaya çalıştığınız harekete odaklanın, kontrol sizde olsun ve en basit haliyle işi tamamlayın. Bir R&B şarkısıyla dans ediyorsanız bütün numaranın bacaklarda bittiğini unutmayın. Dizleriniz kırık, bedeniniz dik olsun. Müziği hissedin. Rio'da veya Bodrum'da olmadığınız sürece, kollarınızı kaldırıp sallamak, sizi sadece gülünç gösterir. Çok sarhoş değilseniz, dans ederken çığlık atmayın. Sarhoşsanız da atmayın. En büyük suç, yanlış tempoda dans etmektir; kulağınıza küpe olsun. Eğer bir rock konserindeyseniz zıplamanız makul karşılanabilir. Ancak bunun dışında, havalara sıçramanın bir manası yok. Dans ederken çok çeşitli şekillerde hareket edersiniz, bu da vücuttaki tüm önemli kas gruplarının çalışıp güçlenmesini sağlar. Kalbi ve akciğerleri çalıştırarak kalp damar sağlığını iyileştirir. Kalçalardan omuzlara kadar hareket sağladığı için kardiyovasküler sistemi geliştirir. Çevikliği, gücü, dengeyi ve duruşu geliştirir. Etkinlik ve partilerde daha çok katılım göstererek sosyalleşirsiniz. Ne kadar zor olabilir ki dediğinizi duyar gibiyiz. Herkes çok iyi bildiğini zannetse de bu dansın da incelikleri var. Önce bir-iki kadeh bir şey içip rahatlayın. Elinizi ya da büktüğünüz kolunuzu uzatarak, partnerinizi piste davet edin. Partnerinizin göğüs kafesiyle sizin sağ omzunuzun iç kısmı arasında hayali bir çizgi olduğunu düşünün ve o çizgiyi aşmamaya çalışın. Aranızda oluşacak yeterli mesafe sayesinde hata riski azalacak. Sağ elinizi partnerinizin beline değil, sırt bölgesinin biraz aşağısına getirin. Sol elinizi çenenizin hizasına gelecek biçimde sağa doğru kaldırın. Parmaklarınızın tamamen kapalı olmamasına da dikkat edin. Her iki dirseğinizin de kasılmamasına ve rahat durmasına dikkat edin. Aranızdaki mesafe önemli bir nokta. 15 cm idealdir. Burada amaç, partnerinize yeterince hareket özgürlüğü tanımak. Saat yönünde hareket edin ve sağ ayağınızın sizi yönetmesine izin verin. Tüm ağırlığınızı tek ayağa verin. Saat yönünde ilerlediğiniz her harekette ağırlığı yüklediğiniz ayağınızı değiştirin. Partnerinizi dans sırasında yatırmadan önce, onun esnekliğinden ve sizin kollarınızın gücünden emin olun. Yavaşlayın. Dalıp gitmeyin çünkü bu kazaya davetiye çıkarmaktır. Göz kontağını ihmal etmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/erkek-erkege-tatile-cikmaniz-icin-3-etkili-bahane", "text": "Erkek erkeğe tatil, kadınların bahsinden, hatta nostaljisinden bile hoşlanmadığı, tiksinti duyduğu kavramlar ve ekipleşmeler klasmanına giriyor. Çünkü, şimdi dürüst olalım, Türk erkeğine böyle ortamlarda güven olmaz. Kiev'e giden tur otobüsündeki Türk rehberin konuşması temalı videoyu izlemiş yahut duymuş kadınlar, kendi aralarında Bizimki asla o otobüse binmez! şekilinde hava atsalar da, bunun koca bir yalan olduğunu DNA kodlarına dek bilmektedirler. Lakin merak etmeyin, bu kadınlarımızı da ikna etmenin, ilişkinizi yok etmeden kankalarınızla keyifli vakit geçirmenin yolları var. Biraz sinemadan, biraz da kapitalizmin tüketime yönlendirmelerinden feyz alacağız. En az bekarlığa veda kadar gerekçeli bir tatil organizasyonu için, bir arkadaşınızın krizinden faydalanabilirsiniz. Kadınlar, özellikle sıkı arkadaşları olan kadınlar, böyle günlerde arkadaşlarının yanında olmak konusunda hassaslardır. Bunu adeta bir sosyal sorumluluk olarak görürler. Hele ki mevzu bahis ayrılan arkadaş bir de aldatıldıysa, onu neşelendirmek için her türlü kaçamak mübah olur. Fakat bu durumda dikkat edilecek iki önemli husus var, Arkadaşımızı neşelendiricez bahanesiyle Moskova'ya gidilmez. Bunu kimse yemez. Berlin, Londra gibi sanat sepet ortamları hareketli, üstüne bir de kızların teklif ettiği bir muhite gitmenizi öneririz. Öte yandan bu tatile çıktığınızda, eşinizin de aynı konseptte bir kız grubu tatiline sıcak bakmalı, bu konuda demokratik olmalısınız. Bu bilince sahip çıkmazsanız, ben gelip manitanız adına sizi terk ederim, baştan anlaşalım. Uzatılmış bir iş seyahatiniz olduğunu düşünün. Ve farz edin ki bu zorunlu, bu sıkcı seyahat, şans bu ya, gideceğiniz yörenin en ünlü festivaliyle aynı zamana denk gelmiş. Şimdi siz ve iş arkadaşlarınız, o yoğun ve sıkıcı toplantılardan sonra biraz kafa dağıtmak için bir-iki konsere gitseniz, buna erkek erkeğe tatil diyebilir miyiz? Size bunun hesabını sorabilir miyiz? Hiç sanmıyorum. 1 metreden uzun bacağa doymak için Budapeşte Sziget'e, rock'çı bünyelerseniz Belçika'da Rockwerchter'e, Benim olayım plaj-dans diyenlerdenseniz, Exit Festival'in Montenegro plaj partisi kısmına katılabilirsiniz. Biz kadınları erkek erkeğe tatile ikna etmenin bir yolu da, rüşvetin tatlı kollarından geçiyor desem, eminim çok şaşırmazsınız. Ben şaşırıyorum çünkü hayatım boyunca rüşvet kabilinden bir hediye almış değilim. Lakin alanlar olduğunu biliyor, bunu için dışın kıskanıyorum. Velhasıl siz siz olun, ne kadar bahanesini hazırlamış olsanız da, gittiğiniz erkek erkeğe tatilden eliniz boş dönmeyin. Mücevher, çanta, küçük siyah ve marka elbise gibi yükte hafif, pahada ağır hediyeler tercihimizdir. Bunları seçerken Ayol kim anlayacak? düsturuyla çakmasını getirmeyin, eşiniz modaya meraklı bir çevredense sizi ölene dek affetmez. Son olarak, Bir kadından ayrılmaya hazır değilseniz, onu aldatmayın özlü sözünü de paylaşmayı görev biliyorum. Çünkü bizler, siz duştayken cep telefonuzu kurcalıyor, e-postalarınızı okuyor ve yıkamaya attığınız gömlekleri koklayarak CSI-Bağcılar titizliğinde incelemelerden geçiriyoruz. Gözünüzü korkutmak gibi olmasın da..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/eski-kiz-arkadastan-korunma-kilavuzu", "text": "- Eski kız arkadaş sizi geri kazanma planları kuran kadındır. Onu en çok mutlu edecek şey, halihazırdaki sevgilinizi eski kız arkadaş pozisyonuna kaydırmak ve onun boşalttığı mevkiye yeniden oturmaktır. - Eski kız arkadaşların en nadir, en makbul ve en masum olanları, tüm hayatınızı değil, sadece bedeninizi geri isteyenlerdir. Unutulmaz periyodik yatak arkadaşları onlar arasından çıkar. - Şu andaki kız arkadaşınız gelecekteki eski kız arkadaşınızdır ama bu, ona kötü davranmanızı gerektirmez. Her şeyin bir zamanı vardır. - Kendinizi eski kız arkadaşınızın defterinden sonsuza kadar sildirmek istiyorsanız, ondan önce siz harekete geçin. Bunun için en kötü ayrılık deneyimlerinizi ilham kaynağı olarak kullanın. Ona geri dönmek için ayaklarına kapanarak ağlayıp sızlamak, onu kıskandırmak için önünüze gelenle birlikte olmak, onun bulunduğu mekanlarda sarhoş olup olay çıkarmak, onu kendinize zarar vermekle tehdit etmek en incelikli yöntemler değildir ama eski kız arkadaşı mahşere kadar uzak tutma konusunda tarışmasız en etkilileridir. - Eski kız arkadaşlar ayrılık acısıyla başa çıkabilmek için farklı davranış modelleri sergileyebilir. Çılgın bir iştahla görüş alanlarına giren her şeyi yiyerek hızla kilo alanlarla yoga ve meditasyona yönelerek iç dünyalarını keşfe çıkanları kendi hallerine bırakmakta sakınca yoktur. Fitness merkezlerinden güzellik salonlarına, diyetisyenlerden estetik cerrahlara koşarak size ne kaçırdığınızı ispatlamak isteyen eski sevgiliyse en tehlikelisidir. Nefsinize güven olmayacağını siz de biliyorsunuz, onunla karşılaşmaktan kaçınmak en iyisidir. - Eski kız arkadaşın başvurabileceği en yaygın yöntemlerden biri de eski sevgiliyi geri kazanma büyüsüdür. Böyle bir ihtimale karşı eski sevgiliden korunma muskası yazdırmaya kalkışmak gereksizdir. Bu sadece onun sizin gözünüzü hala ne kadar korkuttuğunu gösterir. Başınıza gelen bütün talihsizlikleri eski sevgilinin ahını almaya bağlarsanız, kolay bir ava dönüşürsünüz. - Yeni ayrıldığınız eski kız arkadaşınıza, bir kitapçının çok satanlar bölümünden kolaylıkla temin edebileceğiniz Eski Sevgiliyi Garantili Geri Kazanma Rehberi türünden bir kitap göndermek iyi bir fikirdir. Ex'iniz kitaptaki yararsız bilgilerle vakit kaybederken, siz yeni hayatınızı kuracak zamanı bulursunuz. - Eski kız arkadaşın Facebook sayfasını ziyaret etmek risklidir. Onun yeni imajını sergilediği fotoğraflar sizi yoldan çıkarabilir. Sayfasına eklediği müzik ve şiirlerle yollayacağı dolaylı Seni hala unutamadım mesajları yüreğinizi yumuşatabilir. Daha da kötüsü, sizi arkadaş listesinden silmiş olduğunu görmenizdir. Bir anda kendinizi onu fena halde arzularken bulabilirsiniz. - Twitter'da onun takipçisi olmaktan vazgeçmek, yerinde bir davranıştır. Bu sizi Hiç aşk yarası 140 karaktere sığar mı? ya da Ohh, kendimi hiiç bu kadar özgür hissetmemiştim veya Woow, Joseph ile Çeşme geceleri çok daha ateşli gibi tweet'lere maruz kalmaktan kurtarır. - Eski kız arkadaşın numarasını cep telefonunun rehberinden silmek önemli bir hatadır. Bir süre sonra sizi aradığında numarayı tanıyamaz ve cevap verirsiniz, o da sizi ne kadar özlediğini söyleme fırsatını bulur. - Tıpkı katillerin cinayet mahalline geri dönmesi gibi, sizden bir türlü vazgeçmeyen eski kız arkadaş da aşk mahallinize geri döner. Favori restoranlarınıza ve mekanlarınıza uzunca bir süre uğramamanız, menfaatiniz icabıdır. - Size geri dönmek isteyen eski kız arkadaşın akıllısı, son derece sabırlıdır. Bir süre sonra, ayrıldığınızdan beri sizi hiç aramamış olduğunu ve ondan hiç haber alamadığınızı fark edersiniz. O anda sizi önemsemediğini, aslında hiç önemsememiş olduğunu düşünüp sarsılmayın. Yoksa hemen telefona sarılır ve özenle kurduğu ağına düşüverirsiniz. - Eski kız arkadaşın gözü kara olanı, sizi kıskandırmak için elinden geleni ardına koymayacak, büyük ihtimalle yakın çevrenizden biriyle çıkmayı deneyecektir. Bu durumda üzülmüş ya da kıskanmış gibi yapın ve içinizden ilişkilerinin sürmesi için dua edin. En uygar halinize bürünerek, her ikisine de mutluluklar dilemekten kesinlikle kaçının. Çünkü bu tutumunuz, temel motivasyonu sizi yaralamak olan ilişkilerini bitirecek ve eski kız arkadaşınızın sizi daha tutkulu bir şekilde geri istemesine neden olacaktır. - Birkaç eski kız arkadaşınızın, sizin yokluğunuzda bir araya gelerek hakkınızda sohbet etmesi, en mahrem bilgilerinizi paylaşarak çılgınlar gibi eğlenmesi, gizli kamerayla kaydedilmesini ve YouTube'a yüklenmesini isteyeceğiniz şeylerden değildir. Günün birinde böyle bir faciayla karşı karşıya kalmak istemiyorsanız, bütün kız arkadaşların bir gün eski kız arkadaş olacağını unutmayın ve bir kızlar çetesinin bütün üyeleriyle sırayla çıkmayacak kadar ileri görüşlü olun."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/eski-koye-yeni-adet-bitcoin", "text": "Ekonomiyle ilgilenin ya da ilgilenmeyin, bilgi sahibi olunması şart bir yeni durum var global ekonomide. Dünya daha ne kadar küreselleşebilir diye düşünürken, görüyoruz ki artık fiziksel sınırların da dışında bir büyüme söz konusu. Sanal kelimesi bu gelişmeyi anlatmak için yeterli değil çünkü sanal değil, son derece somut bir sonuç var karşımızda: Yeni global bir para birimi. Aslında her şey, 2008 krizi sonrasında başladı. Hatırlarsınız, dünya ekonomisinin amiral gemisi Amerikan ekonomisinin darbe üstüne darbe alması ve doların tahtının iyiden iyiye sallanması üzerine Acaba yeni küresel para birimi ne olacak? tartışmaları gecikmeden başlamıştı. Tahtın adayı çoktu; krizde kötü sınav vermiş olsa da euro ve yeni yıldızlardan yen, adı geçenler arasındaydı. Ama hiç kimse, henüz ortalarda olmayan hem de birçokları tarafından, çok yanlış bir şekilde, sanal olarak ifade edilen bir para biriminin sıfırdan bu noktalara gelebileceğine ihtimal vermiyordu. Kimsenin şans vermediği, gerilerden gelen sürpriz at Bitcoin'di ve ayağının tozuyla mahallenin ağır abilerini zorlamaya başlamıştı bile. Bitcoin'i yeni ve cazip bir para birimi haline getiren özelliklerinden bahsedelim. Öncelikle hiçbir ülkeye ve otoriteye bağlı değil, yani gelecekte belli bir bölgeden çok yoğun bir talep ve sahiplenme isteği gelmezse, herhangi bir ülke ya da bölge krizinden etkilenmesi pek kolay değil. Yapılan işlemlerde kimlik açıklamak zorunda değilsiniz ki bu, esasen mevcut ekonomik sistemler tarafından en kuşkuyla yaklaşılan özelliği. Zira birtakım kanun dışı işlemlerin de gerçekleşmeye başladığı, iddialar arasında. Aslında dijital ortamda üretilip reel dünyada değere dönen ilk oluşum Bitcoin değil. Angry Bird'leri borçluların üstüne salamamış ya da Farmville'de ürettiğimiz salatalıkları gerçek dünyada satamamış olsak da, bazı FRP oyunlarında oluşturulmuş oyun karakterleri, yüz binlerce dolar karşılığında alınıp satılıyordu. Hatta hayatını kaybeden, oyun camiasında çok ünlü bir gencin oyun karakterinin, ailesine miras olarak geçip geçmeyeceği bile uzun zaman tartışılmıştı. Yani bu aleme, hatta bu piyasaya sanal demek, büyük haksızlık olur. Tüm bunlara alternatif dünyanın üretip gerçek dünyaya ihraç ettiği, ekonomik değeri olan ürünler diyebiliriz belki de. Bitcoin, 2008 krizi sonrası ortaya çıkmış olsa da, ilk gerçek Bitcoin transferi 2010 yılında Floridalı bir programcı olan Laszlo Hanyecz'in karnının acıkmasıyla gerçekleşti. Hanyecz, 10 bin Bitcoin harcayarak midesi için küçük ama insanlık için büyük iki pizza siparişi verdi! Devamındaki süreçte toplam 21 milyon adet BTC'nin tedavüle girme planı açıklandı ve şu anda 10 milyona yakın BTC dolaşımda. Başlangıçta çok kısıtlı alışveriş ve harcama imkanı olsa da, gelinen noktada Bitcoin'le işlem yapmak, milyonlarca marka ve mağazanın olduğu internet pazarında kısa yoldan reklam yapmak ve parlamak için bir yöntem olarak bile kullanılıyor. Beraberinde elbette pek çok şüpheyi de doğuran Bitcoin sistemi, biz son kullanıcıları, internetten kolay ve masrafsız alışveriş sağlamak gibi basit yöntemlerle tavlamaya çalışıyor. Ancak işin uzmanı olan yazılımcılar için bu havuçlar tabii ki yeterli değil. Sistem onlara da Güvenilirliğimiz konusunda şüpheniz varsa gelip kodlarımıza bakın şeklinde bir imkan sağlıyor. Açık kaynaklı kodlar işin teknik kısmında böyle bir güven tesis etmeye çalışsa da, birkaç kez kötüye kullanıldığı oldu. Sistem birkaç defa kırıldı, bazı dijital Robin Hood'lar tarafından etrafa paralar saçıldı ancak açık çok hızlı bir şekilde kapatılıp dağıtılan paralar ortadan kaldırıldı. Devamında özellikle Bill Gates gibi konunun ağır abilerinin sistemi öven konuşmalarıyla Bitcoin sistemi yeniden güç kazandı. Bu güç kazanımları sadece duygusal değil tabii ki, BTC hisseleri herhangi bir ülke ekonomisiyle ilgilenmese de kendi sistemiyle ilgili en ufak gelişmede ciddi hareketleniyor. 200'le 1200 dolar arası sert hareketler yapan BTC, şu sıralar 600-800 bandında bir ortalamaya oturmuş görünüyor. Her ne kadar gerçek dünyadaki ağabeyleri gibi ciddi analizlere konu olsa ve piyasalarda heyecan uyandırsa da, merkezi otoriteler hala ufak kardeşe karşı buzdolabı soğukluğunda. Çin'de ve Rusya'da sistem yasaklandı. Konuyla ilgilenen okuyucular, tahmin ediyorum, bizim BDDK'nın sayfasındaki Cıs olursa karışmayız! mealindeki babacan uyarıyı da görmüşlerdir. Ona göre yani... Bu yazı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/etiketler-bize-neler-anlatir", "text": "Bakmanız gereken ilk şey, elinizdeki ürünün hacmi. Paketin kaç porsiyonluk ürün içerdiğine dikkat edin; değerler bir pakete göre mi, yoksa 100 grama göre mi? Etikete bakarken tabloda 100 gram için 150 kalori yazdığını görünce bunun iyi bir rakam olduğunu düşünebilirsiniz ama paketin tamamı 450 kaloriyse toplamını hesaplamayı unutmamak gerekiyor. Saklanma yeri de son kullanma tarihi kadar önemli. Etiketlerde yer alan SKT, o gıdanın muhafaza edilmesi gereken sıcaklık koşullarında belirleniyor. Dolayısıyla hem satış ortamına dikkat etmeli hem de aldıktan sonra aynı koşullarda saklamalısıınz. Bir ürün düşük kalorili olabilir ancak bu, sağlığınız için faydalı olduğu anlamına gelmez. Mutlaka yağ oranına da bakmalısınız. Elinizdeki kalorisi az fakat yağı çok bir ürün olabilir. Yüksek kolesterolünüz varsa ve düşük kolesterollü ürünlere yöneliyorsanız, etikete bakarken, tuz miktarını da göz ardı etmemelisiniz. Çünkü kolesterolsüz bir ürün, aynı zamanda çok tuzlu ya da çok şekerli olabilir. Sodyum seviyesi yüksek paketlerden uzak durun. Eğer diyet yapıyorsanız ya da bağırsak tembelliği probleminiz varsa muhtemelen yüksek lifli ürünler tercih ediyorsunuzdur. Bu durumda sadece lif kaynağı yazanı değil, yüksek lif ibaresi yer alan ürünü aramalısınız. Çünkü 100 gram için 3 gram lif içeren ürünler, üreticiler tarafından lif kaynağı sayılıyor. Oysa yüksek lifli ürünler bunun iki katı life sahip. Diyabetik, diyetetik, diyet, enerjisi azaltılmış, düşük enerjili... Gıda terimleri genelde birbiriyle karıştırılıyor. Diyabetik gıdalar, diyabet tedavisine yardımcı olmak amacıyla hazırlanmış, şeker yerine tatlandırıcı eklenmiş özel içerikli besinler. Dolayısıyla diyabetik bir ürün mutlaka düşük kalorili olmayabiliyor. Şeker yerine tatlandırıcı ilave edilerek hazırlansa da, bu ürünlerde yağ ve diğer karbonhidrat bileşenleri genelde aynı kalıyor. Şeker ilavesizdir ifadesi, üründe sofra şekeri bulunmadığını ifade eder. Fakat diğer taraftan şeker kadar enerji içeren ya da kan şekerini etkileyen şeker türleri vardır. Fruktoz, glukoz şurubu, fruktoz şurubu, malt ektresi, mısır şurubu gibi... Şeker ilavesizdir ibaresini gördüğünüzde bunların varlığını kontrol etmeyi ihmal etmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/eyvah-en-iyi-arkadasim-gay", "text": "Rahmetli Emek Sineması sokağında bir Pendor vardı, bilmem bilir misiniz? 2000'li yılların başında, tüm Taksim hardcore tayfasının takıldığı, müdavimlerinin barın arkasına fotoğraflarını astığı ve her gece 02.00'de, Just A Perfect Day ile kepenkleri indiren bir mekandı. Ben de o vakitler bol pantolonlu, turuncu saçları iki yandan örgülü bir kızdım ve Bakırköy Tren Garı çay bahçesi taifesinden, birbirinden şekil ve sert, dövmeli ve zincirli 15 oğlanla, Pendor'a takılırdım. Neden bu çeşit bir arkadaş grubum olduğu şaibeli, lakin haklarını da yemeyelim, son derece delikanlı çocuklardı. Mekanda çalan her şarkıya eşlik eder, sünger gibi bira içer ve pogo yapmadıkları zamanlar, kaşı gözü ayrı oynayanı, köşedeki bilardocunun kepenklerine vurdurarak uyarırlardı. Onlarla gezmeye tapardım çünkü gecenin en korkusuz, en pervasız ekibi biz olurduk. Yalnız ve yalnız, iş arka sokaktaki travestilere, onların laflı şovlu davetlerine gelince, ekipçe bir durulurduk. Kimi gay sevmez, kimi transtan korkar ve kimi de lezbiyenliğin harika bir şey olduğunu düşünürdü. Şahsen hiçbirinin gay'lerle alıp veremediği yoktu. Bize uzak olsunlar da... denirdi tartıştığımızda, sonra konu hemen geyiğe vurulurdu. Aradan 10 yıldan fazla geçti, şimdi söylemesi tuhaf geliyor ama o sert çocuklar, 40'larına merdiven dayadılar. Bazıları baba oldu, işlere girdi. Zincirleri, bereleri, tek düğmesi boğazda ilikli oduncu gömlekleri çıkarıp kravatlar, ceketler giydiler. İçlerinden biri, Kerem, evlenip boşandı. Sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla, bir Galatasaraylı olarak, Fener başta olmak üzere hemen hemen her şeye atar yaparak, hayatını yaşamaktaydı. Sonra, mayısı hazirana, baharı yaza, sıkıntıyı umuda bağlayan bir gece, memlekette epey kalabalık bir grup insanın, sokaklara döküleceği tuttu. Eski altıpatlar Kerem durur mu Bakırköy'de? Atladı dolmuşa, Taksim'de aldı soluğu. En ön saflarda ve günlerce gazlara, Toma'lara direndi durdu. Bakırköy delikanlısı Kerem'de şu sıra birtakım değişiklikler var. Bir kere günlerdir sokakta olmasına rağmen keyfi çok yerinde, hiç eve gidesi yok. Sonra, çok daha ilginci, cümleleri ayol diye bitirmeye başladı. Çünkü Kerem'in bu günlerde Taksim'de beraber gazlandığı kankaları, bizzat LGBT'nin çapulcuları. Çok delikanlı çocuklarmış, aman ne mert lubunlarmış! diye diye, yeni en yakın arkadaşlarını tweet'lerinden düşürmüyor Kerem. Ben tamamen, onun yalancısıyım. Bedava moda danışmanlığı: Bunun, biliyorsunuz TV formatını bile yaptılar, gayet de tuttu. Sonra o program South Park bölümü oldu, gay meykovırcıların içinden uzaylı çıktı. Demem o ki, kıyafet seçimlerinizi arkadaşınıza danışabilirsiniz . Sosyalleşme imkanı: Bilmem fark ettiniz mi, barlık kulüplük ortamlarda kadınlarla ilk dansa başlayan, kahkahası bol muhabbetlere giren hep o malum gay arkadaşınız. Çok da tatlı biri, ben de takılıyorum hep. Direnişçilikte deneyim: Kimseye meydanlara çıkın, parklarda direnin diyemem. Hatta demem, dedirttiremezler! Ama belli mi olur, yarın öbür gün isyankar olacağınız, daha çok özgürlük isteyeceğiniz tutar. Yahut faiz lobisi oyunuyla kendinizi sokakta buluverirsiniz, insanlık hali. İşte o zaman zannederim, yanınızda direnmekte deneyimli birini istersiniz. Zira ben o Toma'ları felan yakından gördüm. Karşısında durmak, hakikaten cesaret istiyor. Yazının devamı GQ Türkiye Temmuz sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/feministle-karsilasan-masum-turk-erkegi", "text": "Bir ülke düşünün ki, bu ülkede kadına karşı işlenen suçlar gündelik, sıradan bir meseledir. Bu canice suçların üstelik komik denilebilecek cezai yaptırımları vardır. Haliyle ne olur? O toplumun feministleri giderek asabileşir, hatta radikalleşir. Kendi cezalarını kendileri kesmeye ya da en azından adalet için seslerini yükseltmeye başlar. İşte güzide ülkemiz, günümüzde feminizim konusunda böylesi bir sınavdan geçiyor. Pek çok genç kadın hakkını arayan birer pantere dönüşürken, pek çok erkek haklı yahut haksız yere bu feministlerin açık hedefi haline geliyor. Ama korkmayın. Asabi feministlerle karşı karşıya kalındığında, yapılacak ve asla yapılmayacak hayati hareketleri bir bir listeledik. Nihai amacımız, feminist harekete ısınmanızı sağlamak. Feminist, erkek cinsinden değil, en fazla erkek egemen toplumun baskısından nefret eden kadındır. Ki çoğunlukla, bu nefreti haklı çıkaracak sebepleri vardır. Yani özetle hayır; iletişim kurduğunuz feminist tüm erkeklerin yok olmasını istemiyor. Lakin sizden ufaktan nefret etmeye başlamış olabilir. #2. Sadece çirkin lezbiyenler feminist olur. Erkek ve kadının eşit haklara sahip olması gerektiğine, dünya toplumunun ancak bu şekilde gerçek ilerlemeyi sağlayabileceğine inanan, kadın-erkek herkes feminist olabilir. Ayrıca hem feminizmin cinsel yönelimle alakalı bir kavram olmadığını, hem de radikal feminist grup Femen'in güzelliğini hatırlatırız. Kadınlar erkeklerle iş ve sosyal hayatta eşitler mi? Yoksa hala paranın ve özgürlüklerin çoğu, sadece erkekler tarafından mı kontrol ediliyor? Bu soruyu şöyle de sorabiliriz gerçi; siz bu satırları okuduğunuz gün, bu ülkede kaç kadın öldürüldü ya da cinsel saldırıya uğradı? Bu sorulara vereceğiniz cevaplar, bir kadının neden hala feminist olması gerektiğini, dahası feministlerin neden bu kadar sinirli olduklarını açıklamaya yetecektir. #4. Feminizm kocayı, komünizm parayı bulana kadardır. Komünizmi ve parayı tam bilemiyorum. Lakin bir üst maddede bahsettiğimiz, cinayete kurban giden o kadınların çoğunun kocaları tarafından öldürüldüğünü biliyorum. Velhasıl bu argüman geçersiz işlem yürüttü, kapatılacak. Zira feminizmin evlilik hayatında da, kimi hayatların devam etmesi açısından büyük önem taşıdığı aşikar. Bu açıklamayı yapacağınız bir feminist, çatalla kalbinizi çıkarıp yiyebilir ve evlatlarınız gidip kendisine Bubamı niye yidin? şekli sitem etse bile, bundan zerre pişmanlık duymaz. Şaka şaka... Öte yandan Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'ne birazcık aykırı bu fikri, öyle uluorta seslendirmemenizi öneririz. Suudi Arabistan'da kadınların otomobil kullanması yasak mesela, oraya taşınmaya ne dersiniz? Hayır, elbette taşınmayacaksınız. Her 10 kadın sürücüden 9'unun düzenli olarak trafikte taciz edildiğini, lakin her 10 ölümlü kazadan 9'una da erkek sürücülerin sebep olduğunu bilmek, belki bu konudaki fikrinizi biraz değiştirir. Herhangi bir kadına söyleyebileceğiniz en acımasız söz budur. Şayet bir cinsel saldırı sonrası mağdurenin durumunu sorguluyor ve onun bu saldırıyı hak etmiş olabileceğini ima ediyorsanız, bilin ki sadece ve sadece yeni suçlara çanak tutuyorsunuz. Genel olarak, sinirli hiçbir kadına temas etmeyin. Hoş karşılanmayacaktır. Gerek havaya kalkmış elini tutmak, gerek kendinizden uzaklaştırmak için omuzunu dürtmek, hatta saçını okşamak için bile olsa, bağırmakta olan bir kadına dokunmanız, ona bedensel üstünlüğünüzü hatırlatma çabası olarak görünür. Tartışma esnasında, ellerinizi göğsünüzde kavuşturup gerekirse biriyle çenenizi tutun. İşte müdahale eden değil, dinleyen bir görüntü. Dinleyen bir görüntü vermek durumun çoğunu kurtarsa da, karşınızdaki kadını biraz olsun gerçekten dinlemeye gayret edin. Emin olun, karşınıza çıkacak her feministin çirkin ve evde kalmış olmak dışında çok fazla derdi bulunmakta. Ayrıca sözlü münakaşa sırasında karşınızdakiyle kuracağınız en ufak empati ve göstereceğiniz şefkat, sizi tartışmayı izleyenlerin gözünde haklı konuma getirecektir. Centilmenliğin gereklerinden biri de duruşunuz. Karşınızdaki kişi size laf anlatırken, mümkün mertebe lakayt görünmemeye özen gösterin. Mesela ayaklarınız, affedersiniz ördek gibi yanlara açık durmasın. Oturmaktaysanız koltuğunuzun hudutlarını aşacak şekilde dizlerinizi ayırmayın, hele ki zinhar kaykılmayın. Bu pozisyonlar sadece feministlerin değil, teyzelerin de tepkisini yoğuşturmaktadır. Kadınları gözünüzü gönlünüzü açan, duygularınızı kabartan değişik canlılar olarak değil, insan olarak sevin. Onların yaptıkları işleri, hayatınıza kattıkları değeri, fikirlerini sevin. Sadece anne, bacı ve sevgilinizi değil, komik arkadaşlarınızı, çalışkan meslektaşlarınızı, cefakar ve işini iyi yapan emekçi kadınları, heyecanlı genç kızları sevin. Bilginizi paylaşın. Bir kadını gerçekten sevip anladığınızda, diğerlerini de anlayabildiğinizi ve hayatın çok daha kolay olduğunu göreceksiniz. Feminist mücadele erkekleri de özgür kılacak diyerekten, bu yazının son noktasını da koyuyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/filmlerden-capkinlik-dersleri-2482", "text": "Kim demiş hayat filmlerden öğrenilmez diye... Filmler hayatın ta kendisinden çıkan öykü parçacıkları değil midir yeri geldiğinde? Özellikle de kadın-erkek ilişkileri üzerine cevher değerinde tespitleri, tavsiyeleri ve ders alınacak bir dolu örnek barındırır filmler... Bu hafta vizyona giren Fransız romantik komedisi Aşk Sanatında da olduğu gibi... Filmde seksi komşusunu baştan çıkarmak için her türlü cambazlığı yapmaya çalışan Achille adlı adam belki biraz daha film izlemiş olsaydı içine düştüğü bu çaresiz durumdan çok daha kolay çıkabilirdi... James Bond filmlerinde Bond kızları daha görünür görünmez onların Bond'a ait oldukları bellidir. Bellidir ama Bond da öyle bir özgüvenle yaklaşır ki onlara; gerçek hayatta onun kadar abartılı bir özgüven bazı kadınlar için çok itici gelebilir. Özgüven meselesinde ince bir denge kurmak lazım... Hem Bond kadar mağrur ve soğukkanlı olmak hem de açıktan bir womanizer gibi görünmemek gerekiyor... Çapkınların oyun sahası barlardır ya hani, dolayısıyla bar sahalarının kendi kuralları da oluşmuş durumda... Özellikle Hollywood yapımı romantik komedilerin en çok kullandığı mekanlardan biridir barlar... Geçen aylarda vizyonda izlediğimiz Çılgın Aptal Aşk bu konuda çok doğru tespitler yapan bir filmdi doğrusu. Filmin usta çapkını Jacob'ın mutsuz evli adam Cal'dan bir çapkın yaratmaya çalıştığı sahnelerden bahsediyoruz... Mutlaka ona içki ısmarlamalısın... O istemese bile ısrar etmelisin... \"Utanç\"ta Brandon ve arkadaşı bara gittiğinde güzel sarışını Brandon'ın kapma sebebi Jacob'ın da dikkat çektiği tüm gerekleri hakkıyla yerine getirmesi... Ceketin altına kapişonlu tişört giyen ve de berbat dans eden arkadaşın tabii ki hiç şansı olmayacaktır! Sıkıysa Yakala filminde Leonardo DiCaprio kendisini pilot olarak gösterip dünyalar güzeli bir sürü kadın arkadaş ediniyordu kendisine. Kadınların sevdiği meslekler vardır. Kız arkadaşlarının yeni tanışılan adama dair ilk iki sorusundan biridir Ne iş yapıyor? sorusu... Dolayısıyla havalı bir mesleğe sahip bir erkek oyuna avantajlı başlar. Nip/Tuck dizisini hatırlayın, plastik cerrahların da şansı çok yüksektir... Eğer kadınların cazip bulabilecekleri bir mesleğe sahip değilseniz mesleğinizden çok fazla söz etmeyip, geçiştirmeniz en doğrusu... Sakın mesleğiniz konusunda yalan söylemeyin! Filmlerde bile bunun eninde sonunda terse çalıştığının örneklerini çokça gördük... Eskiden insanlar beğendikleri insanlar hakkında bilgi toplamak için tanıdıkları devreye sokar, yalan yanlış bilgiler edinirlerdi. Ama şimdi herkes her şeyini gönüllü olarak sosyal paylaşım sitelerinde paylaştığı için bu konuda ciddi avantajlara sahipsiniz. En sevdiği filmi, şarkıyı, kitabı bilmek faydalı olabiliyor. Eğer profilini kilitli yapmamışsa isim-soyadı bilgisiyle Facebook ve Twitter hesaplarını bulup şöyle bir ön inceleme yapabilirsiniz... Artık ondan sonrası size kalmış... Bir kadının ilgi duyduğu kitabı, filmi bilmek oldukça avantajlı durumlar yaratabiliyor. Çılgın Aptal Aşıkta Jacob bir çok kadının İlk Dans, İlk Aşk filmine karşı hassas duygular beslediğini biliyor ve bunu kullanıyor. Ah Mary Vah Maryde Mary'nin en sevdiği filmi söyleyen erkek ondan güçlü bir puan alıyor. Bizim Issız Adam filmin esas kızıyla bir kitapçıda tanışıp onun aradığı bir kitabı ona hediye ediyor... Sensiz Olmaz filminde Rob Laura'ya güzel bir müzik kasedi hazırlayıp veriyordu. Beni Unutmada da Sinan görür görmez etkilendiği Olcay'a ertesi gün bir müzik CD'si hazırlayıp yolluyordu... Zengin olunca egzotik hediye bulmak kolay tabi. Akşam yemeğini ülke dışında bir yerde ısmarlamaktan başlayabilirsiniz . Ama hediye deyince hemen akla gelen şeylerden kaçınarak farklı ve değişik şeyler bulmak bazen çok pahalı bir hediyeden bile daha etkilidir. Beni Unutmada Sinan'ın Olcay'a getirdiği Unutmabeni çiçeği mesela... Güzel ve romantik bir hikayesi olan bir çiçek türüdür. Ender bulunan her türlü şey makbuldür ne de olsa... Bir kadının şefkat duygularını çalıştırmak her zaman işe yaramaz. Mazlum olmak politikada işe yarayabilir ama kadınlara sökmez. Ah Mary Vah Marynin Mary'e aşık kahramanlarından biri bu uğurda kendisini Mary'e 'geçici' özürlü olarak bile tanıtacak kadar ileri gidiyordu... Ayrıca eğer İhtiras Rüzgarlarındaki Brad Pitt kadar güzel ağlayamıyorsanız, geçmişte bir kadın yüzünden kalbi kırılmış erkek pozlarına hiç girmeyin. Koleksiyon yapılacak şeyler de bu konuda belirleyici... 40 Yıllık Bekarın (The 40 Year Old Virgin) zavallı Andy'sinin oyuncak figürleri koleksiyonu pek işe yaramaz mesela..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/finansal-kararlarinizi-mutsuzken-almayin", "text": "Eskilerin dediği gibi \"para parayı çeker\" mi ya da \"parayla saadet olmaz\" mı bilmiyoruz ama mutluluk ve para arasında kuvvetli bir bağ olduğu bilimsel olarak kanıtlandı. İnsanların halet-i ruhiyesi ve finansal kararlarının başarısı arasındaki ilişkiyi ölçmek üzere çalışan Harvard, Columbia ve California Riverside üniversitelerinden bilim adamları, araştırmalar sonucunda mutsuzluğun maddi başarısızlığa sebebiyet verdiğini ortaya koydular. Araştırma kapsamında 600 denek nötr, mutsuz, berbat olarak gruplandırıldı; her birine, şimdi alabilecekleri düşük miktarda ve üç ay sonra alabilecekleri daha yüksek miktarda para teklif edildi. Mutsuz denekler üç ay beklemek yerine hemen yüzde 13 ve yüzde 34 arası daha az para almaya razı oldular. Ruhsal bunalımın insanlara kısa vadeli, ani ve verimsiz kararlar aldırdığını öneren myopic misery fenomenini kanıtlayan mutsuz denekler gelecekte 85 dolar yerine bugün 37 doları kabul ederken, nötr denekler beklentilerini düşürmeyerek hemen 56 dolar talep ettiler. Araştırma raporunun yazarlarından, California Riverside Üneversitesi profesörü Ye Li bu durumu \"insanlar mutsuzken tüketimlerini artırmaya yöneliyor ve bu yüzden az miktarda da olsa parayı hemen talep ediyorlar.\" açıklamasını yaptı. Şöyle bir düşününce, depresyon terapisi olarak alışverişe saldırmak etrafımıza sıkça rastladığımız bir eylem değil mi? Yine de siz siz olun kendinizi mutsuz hissediyorsanız para işlerinden uzak durun. Çünkü son pişmanlık, yeni mutsuzlukların öncüsü olarak yeni finansal yıkımları ve mutsuz sonları hazırlayabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/fincandaki-dusman-kafein", "text": "Günde iki fincandan fazla kahve, stres hormonlarının aşırı salgılanmasına neden olur; bu da uyku problemlerine ve ne yazık ki şişmanlamaya sebebiyet verir. Kahvenizi öğleden sonra veya akşam içmeyi tercih ediyorsanız ya siz farkında değilsiniz ama aslında çok ciddi uyku sorunlarıyla baş başasınız ya da bu şekilde devam ederseniz bu problemin farkına varmanızı sağlayacak uyku düzeni bozuklukları kapınızı çalmak üzere. Akşam saatlerinde kahve içip rahat uyuduğunu iddia edenler olabilir. Ama maalesef onlar, vücudun dinlenmesi ve hücrelerin, organların kendisini yenilemesi için gerekli olan derin uykudan yoksun kalıyorlar. Belki yine 7-8 saat uyuyorlar ancak bu, iyileştirici etkileri olan bir uyku olmaktan ziyade yüzeysel bir uyku. Kaliteli uyku uyuyamayan kişiler, ertesi gün daha çok yemek yiyorlar ve tercihleri atıştırmalıktan yana oluyor. Kahve içecekseniz seçiminiz kesinlikle kremasız ve şekersiz çeşitlerden yana olsun. Bu haliyle size çok acı geliyorsa tatlandırmak için tarçın kullanmayı deneyebilirsiniz. Çikolatada, siyah çayda ve tüm enerji içeceklerinde kafein vardır. Asla enerji içeceği tüketmem ve kimseye de tavsiye etmem. Kafeinin idrar söktürücü etkisi vardır yani dehidrasyona sebebiyet verir diyebiliriz. Kahve ve su tüketimini daima dengelemek gerekir. İdeal formül, bir fincan kahveye bir bardak sudur. Zararlı olduğunu söyleyemeyiz ama manasız olduğu kesin. Kafeinsiz kahve çok fazla işleme tabi tutuluyor. Eğer sıcak bir içecek tüketmek istiyorsanız bitki çaylarını tercih etmeniz daha yararlı olacaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/flortu-bulmanin-ve-korumanin-yollari", "text": "ABD üniversiteleri hakkındaki bir rehber, Stanford Üniversitesi'ni şöyle tanımlıyor: Bir manastırda bile daha çok flört yaşanır. Tamam, liseyi yeni bitirmiş bir genç, üniversiteye adım attığında biraz bocalar ama toyluk, artık bir Stanford standardına dönmüş durumda. Neyse ki olaya kampüsten bir profesör, Philip Zimbardo el atmış, öğrencilere Hadi gençler, oturmaya mı geldik diye sesleniyor. Zimbardo'yu o ünlü hapishane deneyinden hatırlarsınız. Profesör, gücünü bazen daha ulvi amaçlar için de kullanıyor.Yüksek lisans öğrencilerine hazırlattığı kalp çalma yöntemleri rehberi , Stanford'lı gençleri hayata hazırlıyor. 1. Çıkma teklifinizin reddedilmesiyle, bizzat sizin reddedilmeniz arasındaki ayrımı anlayın. 2. Ret oranı tahmin ettiğinizden çok daha az ama siz aksini düşünüp baştan kaybediyorsunuz, sonra da oran gerçekten artıyor. Kendine güven ve kendini beğenmişlik arasındaki çizgi, evet, çok ince. Üstelik ilki kadar çekici, ikincisi kadar itici bir hal daha yok. İnsanlar üç şeyden her zaman hoşlanır: Övgü duymak, kendinden bahsetmek, sahip olduklarını sergilemek. Stanford'daki bir araştırma, insanın hakiki övgüye de, yalan olduğunu bildiği övgüye de eşit derecede memnun olduğunu ortaya çıkardı. Yani övmekten kaçınmayın. Ama doğru dürüst cümle kurun: Ne güzel etek olmaz. Bu etek sana ne kadar yakışmış tamamdır. Abartmayın. Hele ilk randevuda hiç. Centilmen olun. Sarhoşluktan da, kalp kırıklığından da yararlanmayın. Sakız çiğnemeyin. Sakız çiğnemeyin. Sakız çiğ-ne-me-yin! Bu yöntemleri insanlarla bağ kurmak için kullanın, onların duygularını sömürmek için değil. 1. Oraya her Allah'ın günü gitmeyin. 2. Göz kontağı kurun; bir yerde çalışanlar, emin olun, çok az müşteriyle göz göze geliyor. Yakın arkadaşınıza yönelik bir ilginiz varsa, iki şeyden kaçın. O kişinin eski ya da mevcut sevgilisini kötüleyip durmayın ve diğer arkadaşlarından koparmaya çalışmayın. Sen bana kardeş de, ben sana bacı yönüne giden bir ilişkiden çıkmaya çalışıyorsanız, her zamanki ortamınızdan da çıkın. Daha önce birlikte yapmadığınız bir şey yapın ya da beraberce hiç gitmediğiniz bir yere gidin. Gönlünüzü kaptırdığınız kişi bir üniversite görevlisiyse karşılaştırmalı edebiyat, yabancı diller, psikoloji bölümlerindekiler için imalı sözler işe yarar. Felsefe ve mühendislik bölümlerindekilere doğrudan söylemelisiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/freelancerin-yirtma-rehberi", "text": "Bir zamanlar tüm yerli dizilerde en az bir serbest meslek sahibi karakter vardı. Mesela, Bizimkiler zamanında meşhur Katil vardı ama onun durumu iyiydi. Sonra Ferhan Şensoy, Boşgezen ve Kalfası ile durumu iyice uçlara taşıdı. 2000'lere geldiğimizde Gurbetçiler'de Kemal Kuruçay ve En Son Babalar Duyar'da Levent Ülgen hiçbir şey yapmamalarının kılıfını serbest meslek erbabı olmak hasebiyle uydurmuşlardı. O zamanlar tüm işsizler ve haytalar kendilerine ne iş yaptıkları sorulduğunda hiç tereddütsüz serbest meslek yanıtını yapıştırıyordu. Sonra zaman geçti, internet iyice hayatımızın içine girdi ve yaratıcı işlerde çalışan yeni nesil ofislerden sıkılmaya, otoriteden bezmeye ve mesai saatlerini yaratıcılıklarına bir engel olarak görmeye başladılar. Böylece, ofislerden ev-ofislere doğru bir kavimler göçü başladı. Ofislerden ayrılanlar, haliyle emeklilik hayallerini de geride bırakmış oldular. Tabii, bunda Amerika'dan esen farklılaştırıcı hipster rüzgarlarının da etkisi yok değil. Çünkü hipsterlığın birinci kuralı hiçbir şeyden memnun olmamaktır. Unutmayın ki bir hipster asla alışılmış bir işte çalışmaz. Çalışıyorsa da çaktırmaz. - Freelancer işsiz değildir, onun için iş çoktur. Ama o, istediği işi yapar.Serbest meslek sahibi işsiz değildir, onun için iş imkanı çoktur. Ama o, kendisine uygun iş beğenemez. - Freelancer yaratıcıdır, özgürlüğe ve \"speys\"e ihtiyacı vardır. Serbest meslek yapıcıdır, sermayeye ve fırsatlara ihtiyacı vardır. - Freelancer \"chai latte\" içer, \"coffee shop\"ta \"dedlayn\"ına yetişmeye çalışır. Serbest meslek çay, kahve içer, kahvehanede iş bekler. - Boş vakitlerinde freelancer Angry Birds oynar, serbest meslek tavla veya okey oynar. Ciddi olmak gerekirse, freelancer'ları farklılaştıran en temel unsur, onların elinden gerçekten bir iş geliyor olması ve gerçekten biraz para kazanıyor olmaları. Yani, hiçbir freelancer eğer zaruri ihtiyaçlarını giderecek kadar para kazanmasa bu işe devam etmez. Hemen gider, çok eleştirdiği o çok uluslu büyük şirketlerden birinin kendisine uygun olan departmanında masasının başına geçer ve Facebook'ta durum güncellemesi yapmaya kaldığı yerden devam eder: Ofis çok sıkıcı yaeğ! Freelance kavramının beşiği olan A.B.D.'ye baktığımızda, 2005 yılında bile 10.3 milyondan fazla kişinin (o yılki Amerika işgücünün %7,4'ü) bu şekilde çalıştığını görüyoruz. Yıllar içinde bu rakamın arttığını göz önünde bulundurursak freelance'in şimdiki zamanın çalışma biçimi olduğunu ve çalışanların halinden memnun olduğunu düşünebiliriz. - Kendisine daha fazla zaman ayırabilir. - Seyahat edebilir, işini istediği yerden yapabilir. - Yaptığı işin çerçevesini ve şartlarını kendisi belirleyebildiği için daha çok kazanarak daha kaliteli işler çıkarabilir. - Uzman olduğu alanda daha fazla iş yaparak etkinlik alanını genişletebilir ve kişisel olarak markalaşarak şirketleşebilir. Patron olabilir. - Ofis ile yatak arasında 5 metre mesafe olabilir. - Kılık kıyafet serbestliği son noktasındadır. İşe çıplak gitmek serbest. - Öğle yemeği masrafları azalabilir. Sefer tasına bile gerek yok. Freelancer bir işi almak için on takla atar: Rakipler firma olduğu için onlardan daha az ücret vermesi beklenir. Çoğu zaman bu ücret talebinin sıfıra yakın ($~0) veya sıfıra denk ($ 0) olmasını isterler. Aynası iştir kişinin, kaç saat çalıştığına bakılmaz: Freelancer'ın bir işi yapmak için kaç saat emek harcadığı önemli değildir. Önemli olan o işin raicidir. Freelance çalışan tek, siz hepiniz: Freelancer çay, kahve servisinden ofisboyluğa, müşteri temsilciliğinden muhasebeciliğe kadar her şeyi tek başına yapmak zorunda kalabilir. Bu da freelancer'ın kendine kalacağını umduğu boş vaktin bir hayal olmasına neden olur. Bir ay bütün müşterilerin sözleşmişçesine aynı anda bir şeyler istediği ve sonraki ay kimsenin hiçbir şey istemediği bir çalışma evreni oluşabilir. Bir ay boyunca bir saat uyuyarak çalışıp diğer ay boş boş duvarlara bakarak psikoloji sözlüğünden kendisine psikotik durumlardan durum beğenecek bol vakti olur. Evde yalnız oturmaktan bir süre sonra toplumsal iletişim yetilerini kaybetmeye başlar: Bakkaldan ekmek almak isterken eczanede gözüne pansuman yapılırken kendine gelebilir. Freelance çalışarak hayallerini gerçekleştirmek için zaman ayıracağım: Sonra işten ve bilgisayarından başını kaldırmaya vakti kalmaz hayallerini düşünecek kadar vakti bile olmaz. Freelance çalışmanın en önemli unsurlarından bir tanesi de yırtmaya inanmaktır. Yırtmaya inanmak, daha önce emeklilik konusunda da belirttiğim gibi, yeni neslin en önemli varoluş durumlarından birisidir. Yırtmaya inanmak, bir gün gelip de freelance olarak yaptıkları şeyin çok değer kazanacağına ve istedikleri müşterileri ve projeleri seçip sadece kendi istedikleri -az sayıdaki- işleri yaparak çok para kazanarak mutluluk ve refah içinde yaşayacaklarına dair olan inançtır. Freelance çalışmak, yırtmaya inanmaktır. Ama aslında yırtılacak şeyin kendi ümitleri olduğunu bilmeyen çok kişi var. Gerçekten yırtan -Lady Gaga dahil- çok az insan var. Ama biz yine de inancımızı yitirmeyelim: Her Pazartesi öğleden sonrası Wayfarer'larımızı takalım, Chai Latte'lerimizi alıp kahve butiklerindeki laptoplarımızın başındaki yerimizi alalım. Belli mi olur, belki bugün çok önemli bir e-posta alırız..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/gercek-kadinlardan-gercekci-erkek-beklentileri", "text": "Tüm kadınların erkeklerden aynı şeyleri mi beklediğini düşünüyorsunuz? Sizi ciddiyete davet ediyorum. Elbette hayatın farklı evrelerindeki kadınlar, erkeklerden farklı varoluş biçimleri içinde bulunmalarını bekliyor. Misal, 18 yaşında bir genç kız, bir miktar uzun saç ve ateş başında çalınabilen 3-5 akora tav olabilirken, 35 yaşında bir kadını etkileyebilmek için çok daha ciddi yatırımlar gerekiyor. Erkeğin bir yeteneği ya da bir hedefi olmalı. İkisi birden olursa tadından yenmemeli. Dünyaya karşı ilgi dolu olmalı; festivallere, uzak ülkelere, paraşütle atlamaya ya da kamp yapmaya gitmeyi sevmeli, en azından merak etmeli. İnsanlarla kolay iletişime geçebilmeli fakat işi yılışıklığa dökmemeli. Annesiyle iyi geçinmeyi ve ona saygı duymayı öğrenmiş olmalı. İyi bir müzik arşivi ve bunları dinleteceği kendine ait bir mekanı olmalı. Güvenilir ve iletişim kurulabilir olmalı. Mesaj atmayı bir kur çeşidi olarak kullansa da, ilişkide sorun çözerken mesaja başvurmamalı. Kendine ait bir tarzı olmalı, bu tarzı arada konuşturabilmeli. Herkese her daim ayak uydurmanın pısırıklık olarak algılandığını anlamalı. Kendi kendine yaşamayı yavaştan da olsa öğreniyor olmalı; öğrenci evinden, temizlikçi gelen bekar evine geçiş yapmalı. Poltik bir bakış açısı, fikirlerini ifade edecek dil kabiliyeti, iyi bir film arşivi ve kendine özgü bir kütüphanesi olmalı. Biradan farklı içkilere merak sarmalı; arada kaliteli bir şarap yahut buzlu viski ikram ederek insanı şaşırtmalı. Spor yapmayı alışkanlık haline getirmeli, Göbeğim var ve mutluyum tribine henüz girmemeli. Ailesiyle sorunlarını, aşırı para harcamalarını ve mesleğinde çaylaklık çağını geride bırakmalı. Arada sırada şık bir yerde yemek yemeyi ya da tatile uzak bir şehre kaçmayı, üstelik bu şehirlerde neler yapılacağını bilmeli. Diyaloğa kız tavlama cümlelerinden ziyade, karşısındakini gerçekten tanımaya yönelik sorularla başlamalı. Victoria's Secret kızlarını hayal etmekten sıkılmış olmalı, gerçek kadınların kusurlu olduklarını bilmeli. Bir kadına bu kusurlarla aşık olabilmeli. Bir noktada eğlenceyi bitirip evin yolunu tutmayı, ne içiyorsa onu abartmamayı, her partiden centilmen gibi ayrılmayı becermeli. Hayat arkadaşı olmayı arzulamalı, dahası çocuklara karşı da sempatik yaklaşmalı. Çocuğu varsa, babalık kavramını çözmüş olmalı. Çöpü sorulmadan çıkarmayı, tuvalet fırçasını insanı çıldırtmadan kullanmayı bilmeli. Yatakta öğrenmeye, tanımaya ve yeni şeyler denemeye açık olmalı. Mümkünse bu yenilikleri genç metresiyle değil, eşiyle deneme arzusu taşımalı. Parasının hesabını bilmeli ama bu, özellikle konu çocukların okulu ya da sağlık olduğunda asla cimriliğe dönüşmemeli. Andropoz dönemini en azından kendisini öldürmeyecek bir uğraşla atlatmalı . Arada sırada hatalarını kabul etmeyi ya da arabayı kenara çekip yolu sormayı bilmeli. Politikadan, güzel sanatlardan, tarihten, şarabın ya da balığın iyisinden anlamalı, önüne konulan yemeği övmeli. Eski şarkılarda eşini dansa kaldırmaktan imtina etmemeli. Yazlığın çatısı onarılırken ya da senelik vergiler hesaplanırken ortadan kaybolmamalı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/gercek-survivor-olma-rehberi", "text": "Geceli gündüzlü uzun bir trekking planı yaptıysanız aşağıdakileri öğrenmeden yola çıkmayın. Yanınızda illa ki çakmak ya da kibrit bulunuyordur. Temel prensibin, ateşi oluşturan üç unsurun bir araya getirilmesi olduğunu da bildiğinizden şüphemiz yok. Ancak hızlıca ateş yakabilmek için bazı püf noktalarını da bilmelisiniz. Mesela ağaçların kuru dallarını ya da yapraklarını toplamanız gerektiğini. Bu dal ya da yaprakları, bıçağınız yardımıyla küçük parçalara ayırmanızın işinizi kolaylaştıracağını da... Unutmadan hatırlatalım; kuru bir zemin de dikkat etmeniz gerekenlerden. Yanınızda kibrit veya çakmak yoksa o zaman detaylı videomuzu izlemenizi tavsiye ediyoruz. Ek tüyo: Etrafınızda kayın ağacı varsa ateş için bu ağacın kabuklarını kullanabilirsiniz. Bu kabuklar çok çabuk yanar. Trekking için yola çıkmış bir adamın bunu anlaması ne yazık ki mümkün değil. Doğadaki besinlerin yazılı bir kuralı zaten olamaz. Çünkü bir yerde yenilebilen bir bitki, farklı bir iklimde yenilemeyebilir. Ya da ilkbaharda yenilebilen bir tür, sonbaharda toksik etki gösterebilir. Bu nedenle bilmediğiniz tüm bitkilerden uzak durun. Ek tüyo: Böğürtlenler hem lezzetli, hem şifalı hem de doyurucudur. Ancak bazıları da zehirli olur. Beyaz ve sarı renkteki böğürtlenlerden uzak durup daha koyu renktekilere yönelebilirsiniz. Kırmızılarsa yüzde 50 oranında risk içerir. Eğer havanın kararmasına az bir süre kaldıysa, yönünüzü bulmaktan ziyade, karanlık çöktükten sonra güvende olacağınız bir yer arayın. Bulunduğunuz yerde beklemeli ve kendinize barınacak bir yer bulmalısınız. Tabii bir de mutlaka ateş yakmalısınız. Sizi mutlaka bulacaklardır. Yine de eğer umut giderek azalıyorsa, başlangıç yerine işaretler koyarak, varsa dere yolunu takip etmeniz de işe yarar. Serdar Kılıç'ın detaylı açıklaması, yön bulma konusundaki tüm tereddütlerinizi giderecek, tıklayın ve videoyu izleyin. Ek tüyo: Doğaya çıkmadan önce bir yakınınıza nereye gittiğinizi ve ne zaman döneceğinizi belirten bir pusula bırakmanızda fayda var. İnsan korktuğu zaman bir salgı salar. Hayvanların algıları çok gelişmiştir ve karşılarındaki insanın kendilerinden korktuğunu kolaylıkla hisseder. Bu da sizin, onlar için kolay bir av olduğunuzu anlamalarına neden olur. Bu yüzden, yapabileceğiniz tek şey sakin olmak ve görmezden gelip oradan uzaklaşmak. Ek tüyo: Uzaklaşırken sakın ola koşmayın. Sessiz ve sakin adımlarla alanı terk etmelisiniz. Kamp kuracağınız yerin iyi drene edilmiş olması lazım. Selde, suyun altında kalmayacak bir yer seçmelisiniz. Mesela ormanın derinliklerinde ya da bir sırtın hemen altında, korunaklı, her yere hakim bir alan olabilir. Kesinlikle bir vadinin ya da çukurun içinde olmamalı. Ayrıca daha çok güneşi gören alanları tercih edin. Ek tüyo: Çadırınızın hafif bir malzemeden üretilmiş, su geçirmez özelliğe sahip olmasına dikkat edin. Trekking kimi zaman canınızı yakacak kazalara da sebebiyet verebilir. Aşağıdaki önerilerimizi göz ardı etmeyin. Sık dalların arasında yürürken, önünüzdeki kişiyle aranızda 1 metrelik bir mesafe bırakın. Çünkü arkadaşınızın yolunu açmak için tuttuğu dal serbest kalınca, sert bir şekilde size çarpabilir. Dereleri geçerken üstüne basacağınız taşları kontrol ederek hamlenizi yapın. Bu taşlar, yerinden oynayabileceği gibi çok kaygan da olabilir. Herhangi bir ayakkabıyla değil, doğru ekipmanla yola çıkmanız çok önemli. Ancak aldığınız ayakkabıyı ilk defa trekking sırasında kullanmayın. Şehir hayatında birkaç kez giydikten sonra doğaya çıkmanız, olası vurmaları ya da rahatsızlıkları önleyecektir. Yürüyüş sırasında otların rengi, size suya ne kadar yakın olduğunuzu anlatır. Otlar ne kadar yeşilse bir dere ya da göle o kadar yakınsınız demektir. Bulunduğunuz yerde çok fazla arı varsa bu da yakın bir mesafede su kaynağı bulunduğunu gösteren işaretlerden."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/goktasinin-ertesi-gunu-ayakta-kalma-rehberi", "text": "En büyük felaket henüz yaşanmamış olandır... Hepiniz farkındasınız ve itiraf edin, arada bir düşünüp korkuyorsunuz; bir virüs salgını insanlığın köküne kibrit suyu ekebilir. Geçen sene Rusya'ya düşen göktaşının büyüğü dünyayı geri dönüşsüz şekilde mahvedebilir . Nükleer savaş çıkabilir; az biraz deli birkaç yönetici, ellerinin altında bekleyip duran o kan kırmızısı düğmelere nihayet basabilir. Finito... Çoğu kişi için böyle en azından. Peki ölmez de sağ kalırsak ne yapacağız? Giden gitti kalan sağlar bizimdir deyip devam etmek mümkün mü? Düşünün bir; tarım yapmaktan, toprağı ekip biçmekten haberimiz yok, iki kök domatesi yetiştirmekten aciziz. Siyasilerimizin sık sık hatırlattığı üzere elimize gütmek için iki koyun verseler kaybederiz. Tamam, çalıdaki böğürtleni toplamayı aklımız keser ama o koca dişli yaban domuzlarını nasıl vuracağız? Yani herhangi bir felaket senaryosundan yırtsak dahi, Ulan keşke ölseydik arkadaş demek de ihtimal dahilinde. Neyse ki, İngiliz bilim adamı Lewis Dartnell yüreklerimize biraz olsun su serpmek için devrede. Leicester Üniversitesi'nde ve İngiliz Uzay Ajansı'nda görev yapan, çoksatar kitapların yanı sıra saygın yayınlarda popüler bilim makaleleri kaleme alan Dartnell'in son kitabı, felaket kaynaklı dertlere deva. Yazar, The Knowledge: How to Rebuild Our World from Scratch isimli kitabında herhangi bir felaket sonrası ne yapmamız gerektiğini adım adım anlatıyor. İlk günler ne yapacağız, gerekli suyu/ilacı/elektriği nereden bulacağız, ardından bugünkü medeniyetimizi yeniden nasıl kuracağız? Dartnell hepsi için tek tek formülleri sıralamış. Çoğu burada yer veremeyecek kadar uzun ve detaylı ama başlangıç için birkaç survival yöntemi aşağıda. Geriye kalanlarsa kitapta. Felakete uğramazsanız da bütün bir ömür boyu arkadaşlarınızla gevezelik edip böbürlenmek için malzemeniz olur. İlk haftaların en önemli mevzusu: Kim gitti, kim kaldı? Kurtulabilenler küçük topluluklar halinde bir araya gelmeyi deneyecek. Kendilerini ve sağdan soldan toplayıp biriktirdileri yaşamsal malzemeyi koruyabilecekleri güvenli bir yer arayacaklar. Lewis Dartnell'in tahminlerine göre, bu topluluklar nöbet tutmak ve sınırlarını korumak zorunda. Tam da bugünkü ulus-devletlerin yaptığı gibi... Çünkü her Hollywood filmi seyreden kişi bilir ki; birtakım iktidar heveslisi, nispeten güçlü ve kötü niyetli insanlar kaynakları ele geçirip düzene hükmetmeye çalışacak. İnsanoğlunu az buçuk tanıyorsak, olaylar sahiden de bu şekilde yaşanacaktır. Cevaplar için biraz uzak bölgelere gidelim. Mesela bugün Yeni Zelanda'da yaşayan Maorilerin atalarına... Doğu Polinezya'daki bakir adalara ilk ulaşıp orada bir toplum kuran öncülerin arasında 70 civarı doğurgan kadın bulunduğu tahmin ediliyor. Yani o adaların sakinleri yaklaşık 150 kişilik bir toplulukla bugünlere dek gelebilmiş. Kuzey Kutbu'na yakın Bering Boğazı'nı geçen Amerikan yerlilerinin de benzer nüfusa sahip oldukları hesaplanıyor. Yani 150 hiç fena rakam değil; yeterli genetik genişliğe sahip, hastalığa/salgına karşı dayanıklı, yıllara yenilmeden yürüyüp giden insan sayısı bu. Yine de yetmiyor. 150 dediğin medeniyetin dişinin kovuğuna dahi gitmiyor. Cep telefonu, renkli televizyon, Dünya Kupası organizasyonu, buzdolabında buz gibi soğuk bira istiyorsan biraz daha kalabalık olmalısın. Yani 150'lik nüfusla az biraz tarım yaparsın, ununu eler, eleğini de duvara asarsın... Zaman içinde birkaç kabile kavgasına karışıp telef olup gitmezsen diş ağrısından, bel soğukluğundan 30'larında terk-i diyar eylersin, hepsi o. Her işe hazır, anlamlı bir medeniyet kurmak için fazlası gerek. Sağlıklı işbölümü, yetişmiş beyin, tarlalarda at gibi çalışacak kol gücü, çalışmayıp hayal kuracak ama fikir de bulacak hayta, ara ara keyifle küfredeceğimiz yönetici, kadınıyla erkeğiyle dengeli bir toplum yapısı lazım. Rakam ver kardeşim rakam, bizi oyalama daha medeniyet kuracağız diyorsanız, alın işte: Herhangi bir bölgede, bugünkü ölçülerde anlamlı, uygarlığı uzun vadede eski seviyelerine çekecek bir toplulukta en az 10 bin kişi olması lazım. Aşağısı yine kurtarır da, avcı toplayıcı olarak... Biraz Revolution hatta Lost seyrettiyseniz, bir felaket sonrası size en sıkıntı verecek mevzunun diğer insanlar olduğunu varsayabilirsiniz. Yanılıyorsunuz. Şehirlerin kendisi çok daha tehlikeli. Tamam, caddelerde dolanan on binlerce insanın, trafiğin, gürültünün, sirenlerin yokluğunda belki Kafa dinlerim hiç değilse; hem istemediğim kadar malzeme, kaynak, AVM'lerde, süpermarketlerde, başkalarının evlerinde beni bekliyor, oh ne rahat diye düşünüyorsunuzdur ama maalesef yok böyle bir dünya. Birincisi, tamam siz kurtuldunuz ama etraf sizin kadar şanslı olmayan insanların cesetleriyle dolu olacak. Onları kaldırıp gömecek organize bir insan gücünün yokluğunda, şehirlerde ilk birkaç ay dayanılmaz bir kokuyla geçecek. Çürüme evresinde sağlık sorunları da baş gösterecek elbette. Her şeyden önce temiz su bulmak zorlaşacak, hiçbir kaynaktan emin olamayacaksınız. O gösterişli, camdan gökdelenler, akıllı binalar falan, felaket sonrasında tıraş; hiçbir işe yaramıyor. Elektrik ya da doğalgaz desteğinin yokluğunda, mevsime göre ya çok soğuk ya çok sıcak olacaklar. Eh sular kesik zaten; her gün bir kaynakta su arayıp elinizde bidonlarla bir binanın bilmem kaçıncı katına tırmanmak da iflahınızı keser. Yani deniz manzaralı çatı katı daireler falan güzel de, beşinci gün yorgunluktan ölürsünüz, bizden söylemesi. Su kaynaklarının yetersiz olduğu çorak topraklara inşa edilmiş şehirler zaten hemen gümleyecek. Bir de eski bataklıklara ya da kısmen denizin üzerine inşa edilenler var . Siz iyisi mi, ilk günlerde en yakın parka gidin, hem toprağı işler hem de muhtemelen su kaynağına yakın olursunuz. Ardından da ufak ufak, zaten bin yıldır hayalini kurduğunuz o kır evine yerleşin. İçinde ateş yakılabilen, çevresinde birkaç dönüm toprak bulunan, mümkünse balık tutmak için denize , odun kesmek için ormana yakın, arada bir şehre gidip birkaç malzeme toplayabilecek mesafede, temiz, derli toplu bir yer seçin kendinize. Birkaç arkadaşınız da varsa, dayanırsınız. Felaketten sonraki ilk yıllarda kıyafet bulmak için bakacağınız ilk yerler dev AVM'ler olacak. Buralar derinliklerinden dolayı her yeri istila eden böceklerin erişiminden uzakta. Rutubet de diğer mekanlara göre oralara daha zor işliyor. Bakalım bu kadar filmden, kitaptan, geyik muhabbetinden şimdiye dek ne öğrendiniz? GQ erkeği şüphesiz doğada ateş de yakabilendir. Biz yine de felaket sonrası şoktan kurtulamayacaklara, kibrit de bulamayacaklarını göz önüne alarak bir-iki basit tarif verelim: Hava güneşliyse gözlük ya da büyüteç iş görür. Hatta içecek şişelerinin dibini, diş macunu ya da çikolatayla sıvarsanız onlar da iyi ateş yakar. Terk edilmiş araçların akülerindeki takviye kablolarını birbirine çarptırmak da yeterli. Daha da kolayı, harap bitap halde olsa da herhangi bir evin mutfağında bulacağınız bulaşık telini, mesela bir duman dedektöründeki yuvasından çıkaracağınız dokuz voltluk bir pilin ucuna sürmeniz. Yeterli kıvılcımı bu şekilde elde edersiniz. Yakmak içinse, evlerin içinde yeterince mobilya bulacaksınız. Tasarım masarım, Ikea demeyin, artık idare edin. Zaten esas mevzu nasıl yakacağınız değil, nerede yakacağınız. Yeni tür evlerde artık şömine, ocak falan yok . Bu yüzden şehir yakınlarında bir kır evi daha çok işinize yarar. Hayatta kalan her kişi günde en az 3 litre temiz suya ihtiyaç duyar . Bu sadece dehidrasyonun önüne geçmek için. Yemek ve yıkanma için gereken suyu ayrıca hesaplıyorsunuz. Esas mevzu, göllerden veya ırmaklardan toplayacağınız suyu filtreleyip dezenfekte etmek. Kaynatmak en kolayı ama bu işlem yakıt stoklarınızı bitirebilir. Daha iyisi, ilkel filtreleme sistemi. Kovaya benzer bir kap bulun, dibine ufak delikler açın ve alt kısmını kömürle doldurun . Kömürün üzerine, farklı tabakalar oluşturacak şekilde kum ve çakıl yerleştirin. Suyu bu karışıma döktüğünüzde, etkili biçimde filtrelenip delikten süzülecektir. Sıra dezenfekte etmekte... Civarınızda bir kampçılık dükkanı varsa raflarda bu işi halledecek iyot tabletlerini kolaylıkla bulursunuz. Kıyamet kopmuş, halen kampçılık dükkanı diyorsun diyerek sızlananlara da kendi evlerindeki parfümsüz, renklendiricisiz çamaşır sularını öneriyoruz. İçinde sodyum hipoklorit varsa, basit bir çamaşır suyu şişesi 2 ton suyu dezenfekte eder. Daha da mı basiti lazım? Peki, bir pet şişe bulun o halde. Üzerindeki kağıdı çıkarın. İçine su doldurup güneşe bırakın. Ultraviyole ışınlar sudaki mikroorganizmaların canına okuyor. Epey güneşli bir günde altı saatte sular temizlenir, hava bulutluysa birkaç gün gerekecek (yalnız unutmayın, şişe 2 litreden büyük olmasın; aksi takdirde güneş ışınları yeterince işleyemiyor). Bir şehirde mahsur kaldınız. Süpermarketler de ağzına kadar dolu ama onlardan ne kadar yararlanabileceksiniz? En iyi strateji, çabuk bozulan yiyecekleri ilk birkaç haftada tüketmek, ardından da makarna, pirinç ve kök/yumru bitkilere geçmek. En nihayetinde de konserveleri tüketeceksiniz. Salgınlar, felaketler sonrası dahi vitamininden lifine dengeli beslenmeye dikkat eden biriyseniz vücut ölçüleri, yaş ve cinsiyete göre değişen, günlük 2-3 bin kaloriye ihtiyacınız olduğunu biliyorsunuz. Bu durumda, standart bir süpermarket sizi 55 yıl besler. Ben yemek ayırmam, konserve kedi-köpek mamalarını da getirin kardeşim diyorsanız 63 yıla ferah ferah ulaşırsınız. Eh, hiç fena değil. Tabii Wall-E gibi kendi kendinize yaşıyorsanız . Yanıbaşınızda bir sürü aç boğaz varsa hazıra dağ dayanmaz; karasabanıyla, orağıyla eski usul tarıma geçin. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, bir felaket sonrası 10 bin kişilik bir toplumu 40-50 yıl götürecek konserve stoku var. Tabii dağınık durumda, çok da güvenmeyin. Petrolü bulmak zor değil. Terk edilmiş arabaların yakıt depolarına bir tornavida saplarsanız bidonunuzu doldurursunuz. Tabii esas maden, benzin istasyonlarının altındaki rezervler. Elektrik umut etmeyin elbette ama basit bir pompa ve 5 metrelik bir boru uydurursanız hayatınız kolaylaşır. Her bir istasyonda 130-140 bin litrelik petrol var. Yani tek bir istasyon size 1.5 milyon km yol yaptırıyor. Şöyle basit, elektronik aksamsız, eski tip bir araba edinmenizi söylemeye gerek var mı? Ama yok, Ben Mad Max ortamlarına navigatörle dalarım diyorsanız siz bilirsiniz. İki kişi girer, bir kişi çıkar deniyordu filmde, çıkan siz olmayabilirsiniz. Mevzu acilse kocakarı ilaçlarına geçeceksiniz, yaranızın üstüne ne bulduysanız süreceksiniz, orası kesin ama yakında bir ilaç rafı varsa bazı pratik bilgileri edinin: Tahminlere göre çoğu ilaç, son kullanma tarihinin üzerinden birkaç yıl geçse, hatta kutusu açılsa dahi bozulmadan hayatına devam ediyor. Modern paketleme sistemleri nem ve oksitlenmeye karşı daha da etkili. Yani hayatınız tehlikedeyse, başka da umudunuz yoksa paketi açıp şansınızı deneyebilirsiniz. Etkisi azalmış olsa da iş görebilir. Yiyecek ve yakıta benzemez, elektrik stoklanabilen bir şey değil, akışla sağlanıyor. Bu yüzden ayakta kalanlar kendi elektriğini üretmek zorunda. İlk yöntem, şantiyelerden mobil dizel jeneratörleri yürütmek . Yüreğiniz yetiyorsa halihazırda mevcut, rüzgardan enerji üreten yeldeğirmenlerinin sistemine de girebilirsiniz (bozulana kadar her biri 1000 ev için elektrik sağlar). Yine de bu kadarına gerek yok; bir miktar çelik panel, fan, bisiklet tekeri ve zincir yardımıyla basit bir rüzgar düzeneği yapabilirsiniz. Bu sistemi herhangi bir arabanın şarj dinamosuna bağlayıp tekeri her çevirdiğinizde 12 voltluk bir düz akım elde edeceksiniz. İnsan zor koşullar altında çokça yaratıcı oluyor; Boşnak şehri Gorazde'dekiler üç sene Sırp kuşatması altında yaşadıklarında, Drina Nehri'nde kendi derme çatma hidroelektrik santrallerini yapabildiler. Köprüye bağlı çarklı platformların üstüne araba dinamoları yerleştirmişlerdi. İşe yaradı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/googlelarsan-bulursun", "text": "Amerika'daki eğitiminin son dönemlerinde tamamen akademik dünyaya endekslenirse eksik kalacağını hisseder. İş dünyasını anlamak, nasıl para kazanacağını da bilmek ister. Bir işi eğitimiyle var edebilirsiniz. Temelini almazsanız üzerine bir şey kurmak çok daha zor. Ben hep alaylı değil, mektepli olmak istedim diyor o dönemi anlatırken. Bu düşüncelerle Imperial College Management School'da işletme üzerine master yapar. Herkesin çalışma hayali kurduğu Google'da yazılı kuralları olmayan, yaşanarak ortaya çıkan bir kültür olduğundan bahsediyor. Görünen yüzü, çalışanları için lüks şartlar sunan ofisleri: Muhteşem kafeteryaları, masaj ve uyuma salonları, yüksekliği ayarlanan masalar... Bir teknoloji şirketi için inovasyon çok önemlidir ve fikrin kimden, nerede geleceği belli olmaz. Bizim yaptığımız, insanların paylaşımlarını artıracak, keyifle yemek yiyebilecekleri, fikirlerin yeşereceği bir ortam sağlamak. Yoksa çalışana maaş+yemek fişi+kent kart mantığında değiliz diye anlatıyor Hiçsönmez. Görünmeyen ve asıl başarıyı getirense, insanların beraber çalışarak, fikirlerini paylaşarak ortak işlere imza atabilecekleri bir ortamın sağlanmış olması. Hiyerarşik bir ortam. Bu senin işin değil lafı yoktur; konuşabilir, tartışabilir, korkmadan fikrinizi söyleyebilirsiniz, herkes birbirini gözünün içine bakarak dinler açıklaması, bir yönetici olarak bu uyumu korumanın zorluğunu da düşündürüyor insana. Peki bu ortamda bir yönetici ego kontrolünü nasıl sağlar? Bunu egomdan özveri olarak görmüyorum. Zaten çok kalifiye insanlarla çalışıyorsunuz. Onları bastırırsam başarılı olmam ki. Onlar ne kadar güçlüyse ben de o kadar güçlüyüm. O gücü ortaya çıkarabilmek, biz demek önemli diyor Hiçsönmez. Bu çok kıymetli Googlerlardan biri olmak istiyorsanız yapmanız gerekenlerse basit: Çok seksi ve popüler diye değil, o işi kalben isteyerek gidin. Akademik geçmişiniz, kariyerinizdeki deneyimleriniz tabii ki önemli ama tutkunuz yoksa size iş de yok! Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ocak sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/gq-hayat-okulu", "text": "Öncelikle şunu bilmelisiniz; köpekler cana yakın hayvanlardır ve sadece kendilerini sevdirmek için bile havlayarak yanınıza yaklaşabilirler. Eğer size saldıracağını düşünerek koşmaya başlarsanız, bunun onu daha da heyecanlandıracağını ve hatta kızdıracağını unutmayın. Sakin olun ve kıpırdamadan bekleyin. Unutmayın, bir köpek her zaman sizden daha hızlı koşar! Köpeğin iyi niyetli olup olmadığını anlamanın yolu, kuyruğunu ve ağzını kontrol etmekten geçiyor. Eğer size doğru havlarken kuyruğu dikse ve dudaklarını yukarı doğru kıvırıp dişlerini gösteriyorsa ortada son derece ciddiye alınması gereken bir durum var demektir. Ayakta, dik bir şekilde durun. Sakın çömelmeyin. Yere devrildiğiniz anda, bir köpeğe karşı koymanız zorlaşır. Ayaklarınız yere sağlam bassın. Tek laf etmeyin, burnunuzu çekmeyin ve köpeğe sırtınızı dönmeyin. Bu esnada göz göze gelmekten de kaçının. Köpekler bunu bir saldırı işareti olarak görür. Eğer elinizde bir şemsiye ya da buna benzer bir şey varsa, nesneyi hemen önünüze doğru tutun. Bu, köpeğin sizi daha büyük görmesini sağlar. Ona sizin dışınızda ısırabileceği bir şey sunmalısınız. Eğer yanınızda hiçbir şey yoksa yavaş hareketlerle üstüzdeki ceket, palto ya da hırka gibi kalın bir giysiyi çıkarıp yavaşça kolunuza sarın. Köpekler genelde dişlerini geçirdikleri bölgenin haricinde bir yeri ısırmazlar. Bu nedenle ona sarılı kolunuzu uzatıp giysiyi ısırmasını sağlayarak vücudunuzdaki hayati önem taşıyan bölgeler için riski düşürebilirsiniz. Kuvvetlendirdiğiniz bölgeyi ısıran köpek bir miktar sakinleşecektir. Siz de o sırada çevredekilerden yardım isteyip sonrasında da belediyeye haber verebilirsiniz. Geniş camları olan bir salonunuz varsa kusursuz bir akustik için mutlaka yere kadar uzanan, ağır kumaştan perdeler kullanmalısınız. Ayrıca ses sisteminizi yerleştirirken camlı bölgenin ve hoparlörlerin sizin arkanızda kalmamasına dikkat edin. Yerleşim düzeninin fazla asimetrik olması da ideal akustiğin oluşmasını engeller. Örneğin bir yan duvarda kitap dolu bir kütüphane, diğer duvardaysa sadece boy aynası varsa akustik sahne altüst olabilir. Mümkünse eşyaların yoğunluğu her bölgede aynı olsun. Hoparlörlerinizi arka ve yan duvarlara fazla yakın koymaktan kaçının. Uygun mesafe her hoparlör ve oda için farklı elbette ancak yan duvarlardan en az 40-50, arka duvarlardansa 60-70 cm uzaklık bırakmak yeterli olacaktır. İdeali denemeler yaparak ve sonuçları sabırla dinleyerek de bulabilirsiniz. Subwoofer'ınızın yeri, ekrana yakın bir düzlemde, sağ veya sol tarafta olmalı ve cihaz mutlaka doğrudan zemine temas etmeli. Yani onu kesinlikle gövdesi doğrudan halının üzerine gelecek biçimde yerleştirmemelisiniz. Mobilyaların üstüne ya da içine yerleştirilen subwoofer'lar da çok düşük performans gösterir, haberiniz olsun. Oda zemini çıplak ve özellikle de cilalıysa mutlaka kalın tüylü bir halı kullanarak yerden kaynaklanacak yansımaları azaltın. Hoparlörlerinizle arka ve yanlarındaki duvarlar arasına yerleştireceğiniz sık yapraklı bitkiler, istenmeyen yansımaları emerek sesin odaklanmasına yardımcı olur. Blogunuzun gerçekten özgün ve insanların ilgisini çekecek yazı ya da görsellerle dolu olmasına dikkat edin. Her gün olmasa bile en azından gün aşırı güncelleyin. Unutmayın, blogunuzdan para kazanmanızın ilk şartı, onu çok fazla kişi tarafından takip edilen bir yer haline getirmektir. Bu da ancak yukarıda saydıklarımızla mümkün olur. Takipçi sayısını artırmak için diğer blogları ziyaret edin, onların gönderilerine yorumlar bırakın ve sizi tanımalarını sağlayın. Ben yazımı yazayım, gören görür mantığına, bu dünyada ne yazık ki yer yok. Blogunuz için Facebook hesabı açarak ve paylaşımlarınızı Twitter, MySpace gibi sosyal ağlardan paylaşarak, blogunuzun bilinirliğini ve takipçi sayısını artırmayı unutmayın. Eğer yeteri kadar takipçi sayısına ulaştıysanız artık markalarla iletişime geçebilirsiniz. Örneğin bir spor blogunuz varsa bu alandaki markalar için projeler üretebilirsiniz. Eğer sosyal medyada yeterince nam salmaya başlamışsanız teklifiniz markaların ilgisini çekecektir. Google Adsense ya da Affiliate Marketing gibi uygulamalar sayesinde, blogunuza reklam alabilirsiniz. Fakat bu, size bir önceki yönteme göre daha az para kazandıracaktır. İlk izlenim düşündüğünüzden çok daha önemli. Her insan kendini gergin hissettiğinde içgüdüsel olarak ellerini saklamaya çalışır. Ellerinizin ve avuçlarınızın görünür ve rahat durmasıysa kendinize olan güveninizi yansıtır. Ellerinizi cebinize sokmayın. Olduğu yerde sürekli kıpırdayan insanlar, gergin ve kendine güvensiz bir imaj çizer. Aynı şekilde otururken de ayaklarınızı ya da bacaklarınızı sallamamaya dikkat edin. Tüm bunlar, dışarıdan sakin ve kontrollü görünmenizi sağlayacaktır. Tek başınıza yürürken, doğal bir içgüdüyle başınızı hafifçe eğer, önünüze bakarsınız. Ancak bu şekilde çevrenize, kimseyle iletişime geçmek istemediğiniz mesajı verirsiniz. Bu nedenle yürürken, bakışlarınızı yukarıya ve ileriye doğru yönlendirin. Ayaktayken ya da yürürken omuzlarınızı geriye atmaya gayret edin. Unutmayın; dik bir duruş, kendine güvenin en önemli göstergelerindendir. Kendine güvenen biri yavaş, hantal bir şekilde yürümez. Her zaman uzun ve seri adımlar atmaya çalışın. Böylece kendinden emin ve nereye gittiğini çok iyi bilen bir adam gibi görüneceksiniz. Kendinize güvendiğinizi çok net bir şekilde gösteren, güçlü bir tokalaşma üzerinde çalışın. Yalnız karşınızdaki kişinin elini çok güçlü sıkmamaya, göz teması kurmaya ve gereğinden uzun süre el sıkışmamaya dikkat edin. Kendinden emin insanlar daha az somurtur, daha çok gülümser. Ancak gülümsemenizin sıcak olmasına, meydan okur bir hava taşımamasına dikkat etmelisiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/gunde-kac-fincan-kahve-tuketebiliriz", "text": "Çoğumuz güne onunla başlıyoruz. Bir fincan kahve içmeden ayılamıyoruz, kendimize gelemiyoruz. Bunun bilimsel bir nedeni var: Kafein enerji veriyor ve kalbe iyi geliyor. Biz demiyoruz, Düsseldorf Üniversitesi'nde kahve üzerine çalışan uzmanlar söylüyor. Yaptıkları araştırmanın sonucunda kahvenin kalp damarları için birebir olduğunu, hatta bu kasların onarımında büyük fayda sağlayabileceğini not düşüyorlar. Kilo sorunu yaşayanlar ve diyabet ile mücadele edenlere de kahve içmelerini öneriyorlar. Peki kahveyi ne kadar tüketmeliyiz? Uzmanların bu soruya da net bir cevabı var: Dört ile altı fincan arası ideal. Bu sayının altında kalıyorsanız kahve tüketiminizi artırmanın tam zamanı. Sabah uyandığınızda, ofiste, toplantı arasında veya akşam yemeğinden sonra bulduğunuz her fırsatta kahve incanlarınıza sarılabilirsiniz. Kahveyle aranız pek iyi değilse, o zaman çare yeşil çay. Uzmanlara göre yeşil çay da içerdiği kafeinden dolayı 'kahve görevi' görebilir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/haberin-yok-ben-stalkluyorum", "text": "Stalk yani belli birini sosyal medya hesapları üzerinden gizlice takip etmek, bu araçları kullanan hemen hemen herkesin hem yaptığı hem de maruz kaldığı bir durum. Türkçeye henüz tam geçemeyen kelime, fiil olarak kullanıldığında 70'li yıllarda size hapse götürecek olan stoklamak gibi tınlasa da sosyal medyada herkesin kullandığı bir terim oldu. Stalk'ladığınız veya sizi stalk'layan kişiye göre tepkiler değişiyor tabii. Karşılıklı olduğunda birden o sapkınlığa gidebilecek durumdan birbirine gülen suratlar gönderen sempatik bir flörte dönebilirken, platonik olduğunda dertler dilbilgisini aşıyor. Uykular kaçıyor, elinde büyüteçle kanıt arayan bir dedektif gibi geceler boyu süren araştırmalara sürükleyebiliyor insanı. Bir kadınla tanıştığınızda ekran romantik komedilerdeki gibi ikiye ayrılıyor. Yanınızdan ayrıldığı an hemen girip Twitter'da ne yazmış, Instagram'da ne paylaşmış diye kontrol ederken stalk başlamış oluyor bile. Burcunu, siyasi görüşünü, tuttuğu takımı ve ilişki durumunu öğrenmeniz 10 saniye sürebilir. Tabii eğer bir sonraki buluşma olacaksa bunların hiçbirini bilmiyormuş gibi yapmanız lazım. Burada iki taraf da anlamsız derecede iyi oyunculuk sergiliyor genelde. Aslında herkes her şeyi biliyor ama prosedürü aşmadan kızın elini tutup yürümenize imkan vermiyor hala hayat. Muhtemelen ikinci veya üçüncü buluşmada Sen benim portakal reçeli sevdiğimi nerden biliyosun be? gibi bir soruda sukoyuvereceksiniz ama oradan sonra, önemi yok. Eğer kadınla tanışmıyorsanız bu sefer stalk, tam bir heyecan kasırgasıdır. Beğendiğiniz birinin sadece ayak fotoğraflarını paylaşması bile sizin için çok önemli bir ipucu olabilir. Instagram'da bir surat fotoğrafı görebilmek için kadının yıllar önce koyduğu karelere kadar giderken yolda adeta bir yakın tarih belgeseli izler gibi olur insan. Bu noktada stalk ikiye ayrılır: Hiç çaktırmamak veya merak uyandırıcı izler bırakmak. Hazır gitmişken, onun yıllar önce koyduğu bir fotoğrafı beğenmek en çok kullanılan yöntemdir ve çoğunlukla kadının bir arkadaşını arayıp Serhan benim üç yıl önceki fotoğrafımı beğenmiş! demesiyle sonuçlanır. Arada fotoğraflarını gördüğünüz adamların profillerine girip ne ayak olduklarını anlamaya çalışacağınız için saatler sürebilir. Gelelim en zorlusuna: Eski sevgiliyi stalk'lamak! Bu gerçekten titizlikle yapılması gereken bir durum. Çünkü artık sizin kıta sahanlığınız dışındaki bir gemiye müdahale etmek üzeresiniz ve merakınız da başka bir ülkenin sınırlarına girdi mi şeklinde oluyor genelde. Dünyadaki savaşların çoğunun kaynağı olan bu durum yakalanmanız veya kendinize hakim olamayıp Kim ulan o? diye kükremeniz halinde hem geminin hem de diğer ülkenin saldırısı kaçınılmaz olacaktır. Gemi başka bir ülkeye yaklaşmamışsa bile arıza çıkma olasılığı oldukça yüksektir. Genelde kullanılan yöntem, bir müttefik alıp Ya beni engellemiş, bi Facebook'tan girip baksana kanka, bir şey var mı? demektir ama kankanızı iyi seçmeniz gerekir. Öterse bitersiniz. Bu yazıda oluşan muhtemel bir merakı da gidereyim: Evet, sizi de stalk'layan en az bir kişi vardır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/harvarda-gore-daha-uretken-olmak-icin-sabahlari-yapilmasi-gereken-3-sey", "text": "Daha üretken olmak için akıllıca kararlar vermeyi, zamanınızı en iyi şekilde değerlendirmeyi ve bazı şeylerin öncelikli olduğunu, bazılarının ise olmadığını kabul etmelisiniz. Ayrıca güne doğru adımlarla başlamalısınız! En azından Harvard Üniversitesi profesyonel gelişim web sitesinde böyle diyor. Uzmanlara göre, daha iyi sonuçlar elde etmek için ele alınması gereken üretkenliği baltalayan davranışlar veya alışkanlıklar var. Mesele sadece hata yapmayı bırakmak değil, çalışmaya daha fazla zaman ayırmak zorunda kalmadan daha fazla iş yapmanıza yardımcı olabilecek pratikleri uygulamaktır. Harvard'a göre, en başarılı ve üretken insanlar, gün boyunca üretkenliği artırmak için tasarlanmış belirli adımları içeren iyi bir sabah rutini ile başlıyor. Düzgün çalışabilmek için hepimizin dinlenmeye ihtiyacı olduğunu bilmek önemlidir, aksi takdirde dikkat süresi, motivasyon ve iş performansı olumsuz etkilenir ve bu da başarının önünde büyük bir engel olabilir. Üretkenlik, yorgunluk, bitkinlik ve stresten kaçınırken iyi performans göstererek, işleri halletmek ve verimli çalışmakla ilgili. Harvard'a göre, güne doğru başlamak size sadece iyi bir enerji dozu ve iyi bir tutum kazandırmakla kalmayacak, aynı zamanda çalışma saatlerinizi en iyi şekilde değerlendirmenize ve acele etmemenize de yardımcı olacaktır. Erken kalkmak çok önemlidir. Önemli olan sabahın köründe kalkmak değil, sadece en üretken olduğunuz süre zarfını değerlendirmek ve alarmınızı, yapmanız gereken her şeyi acele etmek zorunda kalmadan yapabileceğiniz bir programla yürütmektir. Sabahları bu ekstra zaman, gününüzün geri kalanına hazırlanmanıza ve işe rahatlamış, zamanında ve hazır bir şekilde başlamanıza olanak tanır. Spor, özellikle biraz daha yaşlanmaya başladığınızda zinde ve sağlıklı kalmak için çok önemlidir. Ancak bu sadece kas, güç veya dayanıklılık geliştirmekle ilgili değildir: faydaları aynı zamanda psikolojiktir ve üretkenliğinizi büyük ölçüde artırabilir. Sabahları egzersiz yaptığınızda, daha iyi bir ruh halinde olursunuz ve bu nedenle gün boyunca daha fazla enerjiye sahip olursunuz. Ayrıca beynin rahatlamasını sağlar ve bazı araştırmalara göre yaşam sürenizi ve yaşam kalitenizi uzatır. Ve eğer bunu açık havada yaparsanız, daha da iyidir, çünkü güneş ışığına maruz kalmak sizi daha uyanık hale getirir. Harvard'a göre, dünyanın en başarılı insanlarından bazıları, ister kitap okumak, ister haberleri takip etmek ya da bir günlüğe yazmak olsun, beyinlerini beslemek için sabahları zaman ayırıyor ve bu sırada günlerini ve neyi başarmak istediklerini düşünüyorlar. Bu sadece bir eylem planı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda beynin öğrenmesini ve aktif olmasını sağlar, ayrıca öncelikleri belirlemenin ve daha iyi kararlar almanın iyi bir yoludur."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/hayatimin-kadini-mi", "text": "Ondan ayrıldığın anda onu özlemeye başlıyor musun? Gerçekten bütün bir günü onunla geçirip, evine bıraktığın anda onu özlemeye başlıyorsan o hayatını birlikte geçirebileceğin bir kadındır. Arkadaşlarınla iyi geçiniyor mu? Bir erkeğin hayatında 3 kutup vardır: Ailesi, arkadaşları ve kadını. Eğer kalbini hızla çarptıran kadın, arkadaşlarınla da iyi geçiniyorsa ve karşılıklı birbirlerini seviyorsa zaten kaleyi içten fethetmiş demektir. Peki ya ailen? Bir de işin diğer boyutu var. Onu ailenle tanıştırdığına içten ve doğal bir ilgi gösteriyorsa, büyük dedenin askerlik anılarını bile gerçek bir ilgiyle dinliyor ve aile anılarınız onu eğlendiriyorsa gerçekten \"o kadın\" olabilir. Onunla ilgili hangi detayları biliyorsun ve hatırlıyorsun? Yıl dönümünüzü veya şarkınızı hatırlamak marifet değil. Eğer onunla ilgili küçük şeyler, minicik detayları hatırlıyorsan o zaman o senin için sandığından da önemlidir. Mesela ilk randevunuzda yediği dondurma, küçük bir kızken sevdiği kedisinin ismi, onu ilk öptüğünde radyoda çalan şarkı, onu ilk gördüğün gün giydiği bluzun rengi, lisedeyken en sevdiği arkadaşının adı gibi... Onu arkadaşlarına tercih ediyor musun? Bir erkek için erkek arkadaşları çoğu zaman kız arkadaşından bile önde gelir. Onunla daha fazla zaman geçirebilmek için erkek arkadaşlarını ekiyorsan, hafta sonları erkek erkeğe dışarı çıkmak yerine, onunla ne yapacağını planlıyorsan o hayatındaki en önemli kişi olmaya adaydır. Sana eskileri unutturuyor mu? Herkesin kalbini kırmış eski bir sevgilisi vardır. Artık onu düşündüğünde için burkulmuyorsa, hatta günden güne daha az düşünüyorsan yanındaki doğru kişidir. Kendini ona sürekli güzel bir şeyler yapmak isterken mi buluyorsun? Normalde bir yumurta bile kıramazken ona gurme menüler hazırlamak ve sunmak istiyorsan, her alışverişe çıktığında ona da bir şeyler almak seni mutlu ediyorsa o, hayatının kadını olabilir. Gün içinde, yoldayken veya işteyken konsantre olmakta zorlanıyor musun? O aklına her geldiğinde yüzünde önleyemediğin bir gülümseme oluşuyorsa aradığın aşkı ve muhtemelen \"o kadın\"ı bulmuşsun demektir. 2- Bir ilişkide uzun vadeli hedeflerin nelerdir? Harika bir seks hayatı mı istiyorsun, beş tane çocuk mu? Evlenmeyi istiyor musun? Belki de çocuk istemiyorsun. Karşındaki kadının gelecekte seninle paralel hedefleri olması çok önemli. Yoksa zaten ikiniz için gelecek diye bir şey olmaz. 3- Asla kabul edemeyeceğin şeyler nelerdir? Hayatta bazı değerler vardır ki en büyük aşkları bile bitirebilir: Dinsel farklılık, politik görüşler, aileye karşı olan tutumu, birinizin çocuk isteyip, diğerinin istememesi, annenler anlaşması, farklı takımı tutmak ya da bekaret bile kimisi için ilişki bitirici sebep olabilir. Hayatta kabul edemeyeceğin şey nedir ve o buna sahip mi? İlişkiyi uzatmadan önce mutlaka listeni bir gözden geçir. Bütün bu maddelerden sonra hala bir sorun bulamadıysan hiç durma, derhal kuyumcuya koş. Herkesin arayıp da bulamadığını bulmuş şanlı bir erkeksin. Hayatının geri kalanını, birlikte başlatmak için bir gün bile kaybetme."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/hayvansever-erkek-seksapeli", "text": "Kedi sahibi erkekler kadınlar tarafından sevimli, sıcak ve şefkatli bulunsalar da, kadınların zihninde temelde dörde ayrılırlar: Enteller, asosyaller, sanatçılar ve gay'ler. Bir kadın kediniz olduğunu öğrendiğinde size gözlerini kısarak bir daha bakacaktır. O esnada tırnaklarınızı veya kullanmakta olduğunuz losyonun kokusunu analiz etmekle meşgul olduğundan, onu fazla yormayın. Entelseniz kitaplarınızdan, sanatçıysanız eserlerinizden, asosyalseniz uzmanı olduğunuz bilgisayar oyunundan bahis açın. Gay'seniz lütfen beraber alışverişe gitmeyi önerin. Bu, en azından yaşattığınız hayal kırıklığını bir nebze olsun hafifletecektir. Üstelik kedi ev, ev ise bağlılık ve süreklilik demektir. İşbu sebeple, kadınların kedisi olan erkekleri ilişkiye daha açık bulmaları gayet normaldir. Öte yandan şayet kedilerden nefret eden veya korkan bir erkekseniz, asla kedici bir kadınla ilişki yaşayabileceğinizi düşünmeyin derim. Zira biricik yavrucağını koynuna alıp yatmaya alışmış bir kadının yatağında yeni bir hakimiyet kurmak için, çok muazzam birtakım özellikleriniz olmalı. Ki şahsen ben kedi sevgisini yenecek muazzamlıkta bir özelliği ne duydum, ne de gördüm. Maalesef. Evet, amca. Kuşçuluk; ister gözlemcilik, ister evde bakma, ister çatıya güvercinlik kurup kanaryaya kuş sesi plağı dinletme boyutunda olsun, kadınlara tek bir şey ifade eder: Yaşlılık. Bu yaşlılık hali sizin bünyenizde kendini olgunluk olarak gösteriyor olabilir. Bu olgunluğunuz baba problemleri olan genç kızlara, fırtınada yanıp sönen deniz feneri kadar çekici de gelebilir. Lakin genelde kuş sevgisini abartan adamların yaydığı çekicilik, emekli astsubay/apartman yöneticisinin yaydığı seksapele denktir. Ha derseniz ki, Ben evde taze yılanla şahin besliyorum; işte o zaman tırsarım ve Eviniz nerede? diye sorarım. Çünkü yanılıp da gelmeyelim. Bir sürünün alfa erkeği olmak, yahut eli silahlı bir adamı tek ısırıkta yere indirebilecek kuvvette bir hayvana komut vermek, size kendinizi güçlü hissettiriyor olabilir. Fakat şayet köpeğiniz saldırgan ve asabiyse maalesef kadınların gözünde şansınız epey düşük. Devasa köpeğinizle beraber havaya yaydığınız testosteron ve egoyu derhal koklayacak kadın, vakit kaybetmeden kaba bir adam olduğunuzu düşünecektir. Oysa tam tersi; dev bir köpekle yaşadığınız munis ilişki, hayvanın huzurlu ve sevecen hali, köpekten korksa bile kadına güven verir. Köpeğine iyi bakan, onunla güzel geçinen bir adam ne kadar çocuksu ve özgürlüğüne düşkün olursa olsun, iyi bir baba adayıdır. Dağ bayır gezmesinden, kayağından ve motorundan feragat edebilirse ona iki oğlan doğurmak farzdır . Aranızda şaibeli olmayan bireyleri tenzih ederek söylüyorum; biz kadınlar özellikle fino gibi, adını bilmediğim diğer mini tüylüler gibi ufak köpek bakan adamlara karşı biraz mesafeli hissederiz. Bu tercihin sebebini, köpeğin aslında annenizin olup olmadığını, onun köpeğine baktığınıza göre annenizi haftada kaç gün gördüğünüzü, hatta Allah muhafaza annenizle beraber yaşayıp yaşamadığınızı sorgularız. Şayet bu konuda akla yatkın açıklamalarınız varsa bunu karşınızdaki kadına yapmaktan çekinmeyin. Tam bir vahşi olan Jack Russell türünü ve sahiplerini bu genellemenin dışında tutuyorum. Büyük ihtimalle içinizdeki durmak bilmeyen enerjiye, mutluluğa ve çıldırıya uygun bir köpek seçtiniz. Üzülmeyin, sizin de meraklınız var. Atlara olan tutkunuzu açacağınız kadınlar, sizin hakkınızda daha detaylı bir araştırma yapmak isteyecektir. Çünkü ya aileden zengin ve soylusunuz ya da aileden ganyan bayii gediklisi ve faytoncu. Çünkü at sevgisi, muhteşem hayvanlar oldukları gerçeğini bir kenara bırakırsak, son derece masraflı ve enteresan bir uğraş. Öyle her babayiğidin altından kalkabileceği bir hobi değil. İşte bu sebeple, şayet atlarınızı orman içindeki çiftliğinizde seviyorsanız, mutlaka karşınızdaki kadını oraya bir pazar brunch'ına davet edin. Başım bağlı olmasına rağmen ben bile bu teklifinizi geri çevirmeyeceğim. Öte yandan atın sadece yarışan türüne düşkünseniz bu ufak merakınızı sonsuza kadar saklamanızı öneririm. Elbette Bukowski iseniz ve dünya edebiyatına adınızı malt viski dökerek yazdırdıysanız orası başka. Hımm... Hangi kadın yatağın başucunda, cam fanusu içinde kıpır kıpır olan bir tarantulaya, yahut beyaz fareciğe hayır diyebilir ki? Ahahah. Şaka yapıyorum. Hemen hemen hepsi. Beslediğiniz hayvandan korkmasa ve konuya mantıklı yaklaşsa bile, evde beslenen bu tip hayvanlar kadınlara neden diye sordurtur. Çünkü takdir edersiniz ki Neden tarantula?, o kadar da acayip bir soru değildir. Ayrıca kuzum, o tarantulayı nereden buldunuz? Arada kafesinden kaçıyor mu? Kaçınca ne oluyor? Adını biliyor mu? Çağırılınca gelir mi? Ay lütfen çağırmayın tabii. Kemirgen türlerine gelince, onların bir günahı yok. Sadece yüzyıllardır hastalık bulaştırdıklarına inanıldığı için genetiğimize işlemiş ufak bir korku ve tiksinti var. İşin tuhafı, bu tiksintinin çoğu kuyrukla beraber sona eriyor. Yani hamster ve tavşanda sıkıntı yok. Yine de daha zeki, anlaşması daha kolay bir canlıyla yaşayabilirdiniz. Neyse... Bari dikkat edin de tavşancık kızın marka çantasını kemirmesin. Olay çıkar. Balık sevmek günümüzde balık tabakta ve rakı da yanındaysa makul görülen bir eylem. Halbuki sualtındaki balığın güzelliğini ancak dalan bilir. O sebeple, şayet balığı suyun altında seven bir insansanız, kendiniz gibi dalmaktan hoşlanan kadınlarla takılmanız en doğru seçim olacaktır. Balığı akvaryumda sevmekse ya İtalyan mafya babası olduğunuzun, ya da kronik asosyallikten mustarip olduğunuzun bir göstergesi. Yine de çok sevimli. Pirana bakmadığınız sürece sizi destekliyorum ve hemcinslerime övmeden geçmiyorum. Özetle, hayvan bakan bir adamsanız, hayvan seven kadınlarla iyi geçinin. İşi pişiremeseniz bile, tatildeyken mahlukatı baktıracak biri olur. Öte yandan, ne kadar seksi ve güzel olursa olsun, bence hayvan sevmeyen bir kadına asla tamah etmeyin. Nedenini siz de çok iyi biliyorsunuz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/hedefi-12den-vurun", "text": "Kadının cinsel olarak hassas veya diğer deyimle erotik bölgeleri arasında zirve klitorisindir. O adeta erojen bölge skalasının merkezidir. Aynı zamanda insan vücudundaki en hassas nokta olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Dahası kadın orgazmının ana kaynağı, 8 bin sinirin birleşme noktasıdır. Eğer bir nokta üzerinde uzmanlaşacaksan klitoris, o noktanın ta kendisidir. Ana kraliçenin tanıtımını yaptık. Google'da arattın, yerini de az çok öğrendin. Ama karşına gerçek bir kadın geldiğinde ne yapacaksın? İşte bilmen gereken koordinat: Kadın vajina iç dudaklarının üstte birleştiği noktada, iç dudaklar deriden bir başlığa dönüşerek klitoris başı denilen ufacık, sert bir düğmeciği kaplar. Eğer parmağını veya dilini üst dudakların tepe noktasında hafifçe gezdirirsen direk ona ulaşırsın. Hemen onu koruyan başlığı aşıp direk temasa geçmek isteyebilirsin ki bu da seni ikinci adıma yönlendirir. Kadın vücuduna erkek dokunuşunun sertliği biraz fazla gelebilir. Özellikle de o başlığın altındaki düğmeciğe. Çünkü klitoris inanılmaz derecede hassastır. Barındırdığı 8 bin sinir ucu senin penisteki tüm sinirlerin toplamının iki katı. Direkt temas, hele biraz da sertse, aşırı uyarılmadan dolayı uyuşmaya sebep olabilir ve pek çok kadın bunu söylemez. O yüzden ona olabildiğince hassas davran. Şöyle tarif edeyim. Baş ve işaret parmağını birbirine sürterek parmak izlerini hissetmeye çalış. Hissedene kadar dene. İşte o andaki dokunuşunun ayarı, klitorise direkt dokunma hassasiyetinle aynıdır. Bir ipucu daha... Filmlerde gördüğün o sert dokunuşların çoğu klitoris başlığı üzerindendir. Eğer başlığın üzerinden dokunuyorsan bu kadar hassas davranmayabilirsin. Zaten pek çok kadın direkt dokunuştan ziyade, klitoris başlığı açılmadan, üzerinden dokunulmasını tercih eder. Çünkü direkt temastaki hassasiyet elektrik çarpması kadar sarsıcı ve can acıtıcı olabilir. Bu inanılmaz organ konusunda uzmanlaştıkça ne kadar değişken olabileceğini de göreceksin. Yüzeyden yapacağın hafif ovmalar bir şekilde zevk verirken, hafif hafif yapacağın ritmik baskı başka bir his tattıracak. Ve dahası, klitoris başının içinde, daha derinde bir merkez daha var. O küçük tepeciğin tam içine çok hafifçe dokunarak klitorisin en hassas yerine ulaşabilirsin. Ama çok dikkat et! Burası o kadar hassas ki, doğru dokunuş bayıltacak kadar zevk, yanlış dokunuş cam kırıklarının batması kadar acı verebilir. Şaşıracaksın ama bu noktada parmağının nazik dokunuşu, dilinden daha iyi iş görebilir. Çünkü sonuçta parmağını daha ustaca kullanabilirsin. Sekste zirveye giden yolu, sürekli artarak ivme kazanan bir zevk akışı gibi tahmin ederiz. Keşke gerçek de öyle olsa. Oysa doruğa giden yolu kıvrımlı ve dolambaçlı, yoğunluk ve hassasiyetin değiştiği, her biri diğerinden farklı bir macera olarak görmek daha doğru. Senin uzmanlığın bu dolambaçları doğru yorumlayıp kaybolmadan seni hedefe götüren en kısa yolu bulmaktan geçiyor. Kimileri gelen işaretleri anlamaktan yoksundur. Sürekli aynı şeyi yaparak çabalayıp durur. Ama bir dakika önce işe yarayan şey, o an hiçbir şey hissettirmiyor olabilir. İşte bu noktada kadın sıkılır ve bu rutinden kurtulmak için zevk alıyormuş numarası yapmaya başlar. Kimileri de bir şeylerin yanlış gittiğini fark eder ve panikleyerek doğru yolu bulmaya çalışır. Bu noktada işin keyfi iki taraf için de kaçmıştır. Oysa sen işaretleri doğru yorumlayıp bir sonraki çıkışın nereden geleceğini deneyiminle bulacak ve panik yapmadan o noktaya erişene kadar yavaş yavaş yorumları okuyacaksın. Bu da bizi bilgeliğin bir sonraki aşamasına getiriyor. Beyninle değil bedeninle gerçekleştirdiğin bir seks deneyimi daha var. Bir hedef gözetmeksizin bedenini serbest bırak ve sonunda belli bir şey olmasını bekleme. Bu deneyim herkesin alıştığından çok daha üstün olacaktır. Çünkü söz konusu seks olunca bedenin beyninden daha akıllıdır. Geçmişe bakınca en unutulmaz deneyimlerin hep önceden planlanmadan, düşünülmeden ve çok çaba harcanmadan yaşananlar olduğunu görebilirsin. Seks Editörü her ay GQ Türkiye ve GQ Türkiye Dijital'de..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/hep-okumak-istediginiz-iliskiler", "text": "Bu söz annemin bana hayat hakkında verdiği, en önemli tavsiyelerinden biridir. Gerçi ben bir türlü bu üçlü kombinasyonu kurmayı başaramadım ama sizin muvaffak olacağınızdan şüphem yok. Şöyle ki; yabancı kadınlarla tanışmak için gitmeniz gereken yerleri, Tripadvisor gibi uluslararası seyahat tüyosu veren siteler size şak diye söyleyecektir. Yapmanız gereken, bulunduğunuz semtte önerilen mekanlara bakmak ve ona değil ama onun sokağında açılmış, aynı kalitede ve fiyatları henüz önerilen mekan kadar uçmamış olan yere oturmak. Çünkü yurdumuz dışından insanlar, sırf adı var diye bir mekana çılgınlarca para bayılmaktan pek hoşlanmıyor ve her nasılsa, kaliteli ve makul yerleri bizden önce keşfediyorlar. Sonra tabii yediğinize, içtiğinize dikkat etmeniz de çok önemli. Glutensiz ve vegan yemenizi öneriyorum. Çünkü şu ara çok moda. Bira yerine şarap tercih etmeniz, yanınızda gazete/kitap bulundurup en azından okuyormuş gibi yapmanızsa artı puandır. Peki ya muhabbeti nasıl başlatacağız derseniz, bence hanımefendinin siparişini çok beğendiğinizi/merak ettiğinizi, aynısından söylemek istediğinizi belirtin. Gerisi yabancı dillerdeki hakimiyetinize kalmış. Şimdi aile sırlarını deşifre etmek gibi olmasın ama turist bireyleri mutlu etmenin sırrı, onlara hem evinde hissettirmek hem de otantik deneyimler sunabilmektir. İşte bu sebeple yabancı bir kadınla buluşacaksanız, mümkünse gündüz, şehrinizin tarihi mekanlarını, hatta müze ve ören yerlerini kapsayan bir program tasarlayın. Buluşmaya gitmeden önce bu mekanlar hakkında internetten biraz bilgi edinmenizse açıkçası çok hoş olur. Yahut hanımefendiye sizin katılamayacağınız, lakin çıkışta buluşacağınız bir hamam sefası ısmarlayabilirsiniz. Yabancılar bu hamamın nesini seviyor bu kadar diye sormayın. Ben de anlam veremiyorum ama seviyorlar. Tabii işiniz sadece tarih ve kültürle sınırlı değil. Evde 20-25 kişilik niş bir Erasmus partisi verebilmeli, yahut ince pazarlıklarla bir tekne kapatıp ada turu yapmayı başarabilmelisiniz. Endişelenmeyin, teknenin ücretini paylaşmaktan hiç de gocunmayacaklar. İnsanlar en çok, tanıdıklarını düşündükleri kişilerin yanında rahat hissederler. Sosyal medya da insanlığa kendinizi tanıtmak için en temel fırsatlardan biri. İşte bu yüzden sadece arabanızın ve/veya motosikletinizin ve Gym fotolarınızın olduğu Instagram hesabınıza derhal çekidüzen vermeli, hatta olmadı kökünden silmelisiniz. Bu ilk olumlu çabanın ardından, yaşam stilinizi ve en asil kültürün insanı olduğunuzu kanıtlayan, info'sunda samimi bir cümle yazan bir hesap oluşturmaya başlayın. Fotoğraflarınızı İstanbul'un özel yerlerinden çekip, bol bol # ile tag'leyin. Son adımda İstanbul ve Türkiye'yle ilişiği olan kişileri aratıp bulmalı , onları beğenmeli ve Be my guest @ my beautiful country-Turkey mesajlarıyla sevgiye çağırmalısınız. Özetle uluslararası ilişkilerde sosyal medyanın gücüne inanmak, en temel motivasyonlarınızdan olmalı. Tebrikler, uluslararası sıcak temaslar yaparak hayatınıza renk kattınız. Peki bu rengi pembeden kırmızıya, hatta mor ve fuşyaya nasıl döndüreceğiz? Elbette Türk erkeği yazısız kodunda yer alan ve ancak Türk kadınına sökecek kimi davranışlarınızdan sıyrılarak. Kıskançlık, sen bunu neden giydin, olmamışçılık ve hoşlandığınız insanın egosuyla oynayarak onu kendine aşık etme metodu gözlemlediğimiz kadarıyla yabancı kadınlarda yüzde 90 oranında başarısızlıkla sonuçlanıyor. Özellikle Batı medeniyetinin yetiştirdiği kadınlar, ilk birkaç kıskançlığınızı/egoistliğinizi çocukluğunuza yorsalar da, üçüncüden sonra derhal Ayol bu manyak, kaç kaç! moduna geçiyorlar. Özetle maçoluklarınızı gerekirse antidepresan yardımıyla modere etmeye çalışın. Zor biliyorum ama işte uluslararası ilişkilerde mecburi birtakım ödünler veriliyor, malum. Bu ilişkide bize hiç mi mutluluk yok diye soracaksınız; aşk olsun, elbette var. Öncelikle Batılı kadın arkadaşınız mutlaka her gün bir spor icra ediyor olacak. Onunla beraber çalışarak formda kalma artısını doyasıya yaşayın. Son olarak elbette, daha özgür, daha nitelikli cinsellik . İlişkiyi sadece tatil amaçlı ve tatil süresince kurmuş olsanız bile bazen gönül ferman ve uzun mesafe dinlemiyor. Ya da tanıştığınız bu yabancı kadınla evlenip yurtdışına kaçma planınız vardır, onu da anlarım. Peki bu ilişki nasıl sürecek? Elbette kolay olmayacak, günlük rutininize bir de Skype görüşmesi ve ufak sevimli mail'ler katmanız gerekecek. Her gün olmasa bile haftada iki kez videolu görüşme yapmayı ihmal etmeyin. Telefon çok zorda kalmadıkça ve çok net haberler verilmeyecekse, kullanılmasa da olur. Hem karşınızdaki insana sesinizle duygu aktarmanız çok zor hem de para yazıyor. Mail yazarken eminim çok sıkılacak, her gün aynı şeylerden bahsetmeyi anlamsız bulacaksınız. Kolayı var: Hanımefendiye baktığınız internet içeriğinden onun hoşuna gidebilecek, komik, ilginç, sevimli görsellerin, haberlerin, gif'lerin adreslerini atın. Hem arkadaşlığınız pekişir hem de muhabbete zemin olur. Ben aşkın olduğu yerde, tüm engellerin görmezden gelinebileceğine inanan bir insanım. Ama bir de şuna inanıyorum: Aşkın bittiği yer. Böyle bir yer var ve genelde ilişkinin 2.5'uncu yılına filan tekabül edebiliyor (6'ncı ayı da olabilir, optimist olmaya çalışıyorum). İşte o yerden sonra ilişkiyi götüren genelde muhabbet, arkadaşlık, karşılıklı destek ve hayattan ortak beklentiler oluyor. Kendi ülkenizden olmayan biriyle evlendiğinizde, aileler ne kadar açık fikirli ya da sevecen olurlarsa olsunlar, birbirlerine ısınmaları, gerçek bir aile formu almaları daha uzun sürecek. Sizi görümcenizin dedikodularını dinleyip fikir sahibi olmaktan kurtaran bu form tutmama hali, başta mükemmel görünebilir. Fakat zamanla çift olarak yalnızlaşmanıza, doğacak çocuklara kimin bakacağını bilememenize ve tatillerde beraber gideceğiniz memleketi kavgalar eşliğinde seçmenize neden olacaktır. Dil sorunu uzun, içten, gündelik muhabbetler etmenizi zorlaştırıp, aranızdaki kültür farkı sizi tahammül edemediğiniz yemek veya müziklerle sınayabilir. Tabii bunların hiçbiri çözülemeyecek sorunlar değil. Mesela yabancı eşiniz, her gün en az bir kadının cinsel saldırıya uğradığı ve/veya öldürüldüğü cennet ülkemizde yaşamak istemezse, bunu bence anlayışla karşılamalısınız. Yani çare, karşılıklı anlayış; kime sorsanız gösterir. Son olarak yaşasın halkların aşkı diyor, saadetler diliyorum. Çünkü daha ne yapabilirim gerçekten? Yuva bile kurdum size..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/her-bahar-asik-olma-sorunsali", "text": "Bahar aylarına böyle bir misyon verilmesi kaçıncı yüzyıla dayanıyor bilmiyorum ama o tüm kafiyeli laf salataları gibi 80'lerin başında duymaya başladığımız Nisan-mayıs ayları, gevşer gönül yayları deyişinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı bence. Her yıl konu hakkında bir sürü insan; hormonları, güneşin konumunu, polenleri ve modayı kullanarak böyle bir algı yaratmaya başladı. Bütün kış ayılar gibi uykuya yatıyormuşuz da, kalkar kalkmaz çiftleşmemiz gerekiyormuş gibi bir belgesel kurgusunun içinde buluyoruz kendimizi; Bahar geldi, birini bulursun artık... İnsanlar yaklaşık bir ay boyunca her gün etrafınıza bir kamyon karşı cins bırakılıyormuş gibi bir moda sokuyorlar sizi. Oysa şehre hala güzel film gelmiyorsa ve bir kediniz bile yoksa iklimin değişip Akdeniz olması, sizin için pek bir şey değiştirmiyor. Teorinin başka bir dayanağı da gardırobumuzda yaşadığımız değişim. Kış boyunca çıplak gözle izlenebilen sıkıcı renklerdeki giyim kuşamdan kurtulmanın, insanların hissiyatını körüklediği anlatılır hep. Kış boyunca boğazlı kazağın üzerinde iki adet göz şeklinde gördüğünüz bir kadını birdenbire badi giymiş halde görünce tanımamak, tanısan da davranış bozukluğu sergilemek doğal tabii. Ama sırf tekstil algısı değişti diye de kimseye aşık olunmaz gibi geliyor bana. Ha, tetikliyor mudur? Tetiklemese bu kadar değişim yaşanmazdı herhalde koca moda sektöründe. Her yıl dua ediyorum o değişim bize garip garip şeyleri moda diye göstermez inşallah diye ama illa kötü bir akıma denk geliyoruz. Bu yıl da terlik mevzusu var, epey tartışılır bence. Öyle bir portre çizdin ki, baharda asla aşık olmamak lazım adeta diyenler olacaktır; son bölümü de onları rahatlatmak amacıyla yazıyorum. Karşınıza uygun birinin çıkması için herhangi bir tarihe saplanmamak lazım diyorum ben. Beklentiyi belli bir döneme yoğunlaştırmak, insanların diğer dönemlerde kişisel bakımından tutun da psikolojik durumlarına kadar birçok farklılık yaşamasına neden oluyor. Bütün kış Kaptan Mağara Adamı gibi gezip, baharda Hababam Sınıfı'ndaki Ferit gibi olup yazın da üç aydır adada yaşayan bir Survivor yarışmacısı gibi dağılan insanlar var. Benim derdim bunlarla sevgili okur. Sonuçta seni Ferit'ken görse çocuklarına isim düşünecek kadın, Kaptan Mağara Adamı'yken gördüğü için aranızda hiçbir şey olmayabiliyor. İnsan dört mevsim umutlu olmalı. Hatta belki bahar şenliğindeki kız sevgilisinden ayrılmıştır, git yanına otur bence..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/her-tartismayi-kazanmanin-6-yolu", "text": "Büyük ve önemli konuları tartışıyorsanız, bunu kıpkırmızı bir suratla ve hırsla sürdürmek hiç de şık değil. Örneğin politika veya din hakkında tartışırken her zaman konuyu normalde olduğundan daha az önemsiyor gibi yapmalısınız ancak tamamen kayıtsız görünmeniz de samimiyetsizdir. Ama en kötüsü, mizahtan yoksun bir tutkuyla konuşmaktır. Eğer karşınızdaki sizden daha iyi bir tartışmacı çıkarsa ne yapacaksınız? Konuya kafadan girerseniz, sıkıştığınızda kaçacak yeriniz kalmaz. Ama mizahi ve eğlenceli bir tonu korumayı başarırsanız kurduğunuz mantık çöktüğünde utanmazsınız. Başınıza gelmiştir, bir taksidesiniz, yolunuz uzun ve iyi niyetli taksi şoförü sohbet etmek istiyor. Aynadan size bakışından bile anlaşılır bu masum isteği. İlk adımı atmaya karar veriyor ama söylediği şey sizin görüşlerinize o kadar zıt ki... Bu noktada büyük çıkmazımız kendini gösteriyor: Muhtemelen bir daha hiç görmeyeceğiniz biriyle tartışmaya girmek mi katılmadığınız bir konuyu kafa sallayarak geçiştirmek mi? Bir üçüncü opsiyonu da biz sunalım: Şok tedavisi uygulayın ve o fikre coşkuyla destek verin. Onun fikrini katlayın ve üstüne çıkın. Yarattığını kafa karışıklığı hemen etkisini gösterecek ve evinize daha hızlı varacaksınız. Küçük İskender ne güzel der bir şiirinde: Bir insan bir insanı sıkamaz, bir insan canı isterse sıkılır. Tartışmalar da böyledir işte, kendiliğinden ortaya çıkan tartışma görülmemiştir. Süregelen bir tartışmada atınızı sağlam oynamanın bir yolu da kelimelerinizi uzun uzadıya düşünerek seçebileceğiniz ve düşüncelerinizi daha mantıklı ifade edebileceğiniz bir mail yazmaktır. Yüz yüze konuşurken veya telefondayken bu imkandan yoksunsunuzdur; sözünüz kesilebilir ya da aklınızdakileri unutabilirsiniz. Bu dediklerimiz elbette omzunuzdan atıp kurtulmak istediğiniz bir yük varsa etkili olacaktır. O yüzden yazın, silin, yazın, silin, yatıp uyuyun, sabah tekrar okuyun ve fazla da geciktirmeden Göndere basın. İş dünyasındaki tartışmalar ikiye ayrılır: Savaşmaya değer zaferler ve sonu hüsran kavgalar. Dolayısıyla stratejinizi kurmalısınız. Fitiliniz daima ateşlenmeye hazırsa, saygınızı çok çabuk kaybedersiniz fakat azar azar ama sık sık tartışmalarda boy gösterirseniz küçük zaferlerinizin anlamı büyük olur. Sağlıklı beslenme gibi düşünün; az az ve sık sık. Aklın yolu bir. Ayrıca kurumsal hayatta sihirli bir etki doğurabilen cümleyi de belirtmeden olmaz: Bu fikir nedense benim içime hiç sinmedi ama senin genelde bir bildiğin vardır, o yüzden kararı sana bırakıyorum. Aynen dediğin gibi yapalım. Karşı tarafın içine kurt düştü bile. Bu madde bir öneriden ziyade genel geçer bir kuraldır ve beyler, sizi ilgilendiriyor: Bir kavgada her zaman kız arkadaşınızın tarafını tutun. Gergin olmak, bir tartışmaya 1-0 geride başlamak demektir. Karşınızdakiyle iğneleyici bir ses tonuyla konuşmak, durup dururken heyheylenmek veya koridorda volta atmak başarılı bir tartışmacının lügatında yoktur. İdeali, her zaman sakin ve soğukkanlı kalmanızdır. Eğer bunu başaramıyorsanız çıldırın ve sanki hayatınız buna bağlıymışçasına ağzınıza gelen tüm küfürleri sıralayın. İçinizde hiçbir şey kalmasın. Çok yüksek ihtimalle bunun sonu iyi bitmeyecektir ama risk yoksa ödül de yoktur, değil mi? En azından stres atmış olacaksınız."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/hic-vaktim-yok-diyenlere-ilacimiz-var", "text": "İnsanlar ikiye ayrılır: Vakti olanlar ve vakti olmayanlar değil elbette. Ancak şöyle bir ayrım, bilim insanları nezdinde mevcut: Zaman-bazlı olanlar ve etkinlik-bazlı olanlar. Biz onları daha samimi olan dakikler ve zamansızlar olarak adlandıralım. Kısaca açıklamak gerekirse içimizdeki dakikler her sabah aynı saatte kalkıyor, evden aynı saatte çıkıyor, akşam yemeğini mümkün olduğunca aynı saatte yiyor ve hayatlarını bu şekilde, saatin akrep ve yelkovanına bağlı yaşıyorlar. Kendi düzenlerini bu sayede kuruyorlar. Zamansız dostlarımız için zamanlama değil, eylem ya da görev ön planda. Ele aldıkları iş her ne ise, öncelikleri o işi tamamlamak; ne zaman veya ne kadar süre aldığı önem arz etmiyor. Anne-Laure Sellier ve Tamar Avnet'nin insanların takvim oluşturma alışkanlıklarına yönelik yaptıkları bir araştırma, dakik ve zamansızları terazinin iki kefesine koyuyor ve aslında ilk bulgular her iki tip kişiliğin de kendince artıları olduğunu söylüyor. Dakikler, örneğin, büyük resmi görme ve odaklanma yetenekleri sayesinde daha yaratıcı olurlarken, zamansızların güdüleriyle hareket etmesi onların verimini yükseltiyor. Ancak genel tabloda bir adım öne çıkanlar zamansızlar. Hatta onların en büyük artısı diyebileceğimiz nokta, özellikle gittikçe hızlanan gündelik yaşamlarımızda her birimizin dertli olduğu anda kalamama sorununun üstesinden gelebilmeleri. Araştırma bize söylüyor ki zamansızlar, yedikleri yemeklerin tadını dakiklerden daha fazla alıyorlar. Pozitif duyguları daha çok deneyimliyorlar. Yeni sosyal ortamlara daha kolay adapte oluyorlar. Eğer anda kalma problemi sizin hayatınızda da baskınsa küçücük değişikliklerle büyük farklar yaratabilirsiniz. Örneğin bugün öğle yemeğini kaçta yediğinize bakmayın, sadece yediğiniz her neyse onu hayatınızda ilk ve son defa yiyormuşsunuz gibi tadını almaya bakın. Ya da gün içinde yorulduğunuzda elinizde ne varsa bırakın, önünüzdeki 1 saati Ne olursa olsun bu işi bitireceğim diye geçirmek yerine Bu işi gün içinde tamamlayacağım diye geçirin, mola verin, başka bir işle uğraşın. Unutmayın, vakitsizlik diye bir şey yok, sadece bazen vaktin üzerine fazla gidiyoruz, o kadar. Onu rahat bıraktığımızda o da bizi rahat bırakıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/hicbir-seye-onem-vermemenin-buyuk-onemi", "text": "Fark ettiniz mi, bazen çok zorluyoruz. Şansımızı, ihtimalleri, insanları... Olmasını istediğimiz ne varsa onu oldurmak için işi sıklıkla inada bindiriyoruz ve yine sıklıkla elimizde bir hiç kalıyor. Hayatın temposu yaş ilerledikçe artıyor, buna kimsenin itirazı yok. Üniversite zamanımdan bir anektod hatırlıyorum. Bir gün algoritma sınavını beklerken hocamız geldi, sınıftan bir çocuk biraz da tiye alarak Hocam sınav zor mu? diye sordu. Herkes biraz gülüp sınava girmeyi beklerken, hocamızdan beklenmedik derecede derin bir cevap aldık: Aslında bu sorunun iki yanıtı var; ilki, bundan sonra hayatta karşılaşacağınız engellerle kıyaslarsak, hiç zor değil. İkincisi, zor olsa da önemli değil. Zor olsa da önemli değil... Bu cümle hiç ummadığım anda bende yersiz şekilde derin bir etki bıraktı. Hem rahatlamış hem de allak bullak olmuştum. Nereye koşuyoruz böyle? diye düşündüm sınava 5 dakika kala. Sonra sınav geçti, üniversite geçti, hocamın da bahsettiği o hayattaki zorluklar kısmına geldik. Zaman geçtikçe kendimle ilgili şunu fark ettim, karşıma ne çıkarsa çıksın, onları aşmanın yolunu plan yapmakta buluyordum. Saat saat, adım adım planlayıp her görevi yerine getirmeye çalışıyordum. İş güç koşuşturmasından tutun alışverişe, hatta ikili ilişkilere kadar. Ama bir türlü her şey istediğim gibi gitmiyordu. Hep bir eksik çıkıyordu. Sonra karşıma wu wei çıktı. İşin anahtarı kafayı rahatlatmakta ama elbette bu sadece sözlü telkinle olmuyor. Aslına bakarsanız, sözlü telkinle hiç mi hiç olmuyor. Wu wei'de de bu temel kural geçerli: Kendinize sürekli rahatlamanız gerektiğini söyleyerek rahatlayamazsınız. Akışına bırakmak önemli. Slingerland bu noktada iki stratejiden bahsediyor. İlki, zaman zaman fazla zorlamamamız gerektiğini kabullenmemiz. Karşımızdaki engeller belki de orada olmaları gerektiği için oradadırlar ve onları aşmak yerine farklı bir yol izlemeliyizdir. İkinci ve belki de hayatımızı ufak ufak değiştirmeye başlayacak asıl stratejisinde ise bize, hayatımızda spontane davranabileceğimiz alanlar yaratmamızı söylüyor. Örneğin bir akşam eve geldiğinizde telefonunuzu ortadan kaldırın, kendinizle baş başa kalın ve içinizden ne geliyorsa onu yapın; daha önce hiç denemediğiniz bir yemek yapmak da mümkün, dışarı çıkıp şehrin akşamında kaybolmanız da. Başlık şimdi daha anlaşılır. Hiçbir şeye önem vermemek demek, esasında her şeye fazlaca önem vermemek demek. Ve unutmayalım, bu hayatta birçok şey zor da olsa önemli değil."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ikinci-bulusmayi-garantilemenin-5-yolu", "text": "İlk buluşmanın önemini tartışamayız ama esas olay, ikinci buluşmayı garantileyebilmekte. Potansiyel flörtünüzü ilk buluşmaya davet etmek kolay, peki ya ikinciye? 5 kolay adımla, ikinci buluşmayı garanti ediyoruz. Kesinlikle kararsız gözükmemelisiniz. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Gideceğiniz mekanları önceden ayarlayın ve son dakika değişikliklerine mahal vermeyin. Unutmayın ki, kadınlar kararsız erkeklerden pek de hoşlanmazlar. Basit ama etkili bir madde. Gece boyu kendiniz hakkında bir şeyler anlatmak yerine, soru sormak; onu daha fazla tanımak istediğiniz anlamına gelir. Soru sormaktan kastımız, tabii ki tarih, genel kültür gibi karşınızdakinin altyapısını sorgulayan sorular değil. İkinci bir randevu istiyorsanız kibirli görünmeyin. Karşınızdaki kadına iltifat etmek istiyorsanız, bunun için kendinizi kısıtlamayın. İltifat edin ama kafanızdaki cümlelerin yarısını kendinize saklayın. Çünkü herkes ilk buluşmada biraz abartılı davranmayı sever. Temkinli olun. Belki de bir çok kişinin bocaladığı bir konu bu. Centilmen bir erkek olarak ilk buluşmada hesabı ödemeyi teklif edeceğinizi biliyoruz. Ama bun işi hesap masaya gelmeden, garsonu bulup halletmeniz daha şık bir hareket olacaktır. Karşı taraf olumsuz bir tepki gösterirse de 'İkinci buluşmamızda da sen ödersin' şeklinde bir mesaj verebilirsiniz. Bu maddede aklınız karışmasın. 'Madem soracağız, önceki adımları neden uyguluyoruz?' da demeyin. Bu bir nezakettir. Önceki tüm adımları eksiksiz uygulayın ve sonunda ikinci buluşmayı isteyip istemediğini sorun."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ilgililer-gunu", "text": "Yolda karşılaşacağınız zevzek arkadaşınızın sırıtarak sorduğu bu soru yüzünden bir anda beynimizden binlerce hücre yok olmasın diye bir yol bulunmalı. Henüz sevgili değiliz ama ilgiliyiz denebilmeli bence. Kulübünde mutlu olduğunu ama gideceği büyük takıma da saygı gösterdiğini belirtip açık kapı bırakan futbolcu stratejisi diyebiliriz buna. Tabii sevgili olduktan sonra, Ben çocukken de bu takımı tutuyordum zaten tadında, onu çok önceden beğendiğimizi söyleyeceğiz yeni sevgilimize. Prosedür böyle... İlgililer gününün en iyi özelliği, Sevgililer Günü haricinde kalan 364 günün herhangi birinde veya tümünde yaşayabilecek olmanızın yanı sıra ne hediye alacağınıza dair stres yaşatmaması olacaktır. Tabii hediye de bir ilgi göstergesidir fakat bunun sizin insiyatifinize bırakılması şahane bir şey değil mi? Birkaç ilgililer gününü bir demet papatyayla kurtarabilir, maddi anlamda uygun bir gününüze denk getireceğiniz ilgililer gününde size gözünde kalpler olan bir smiley gibi bakacağı bir hediye alabilirsiniz. Derginin bundan önceki sayfaları bu konuda size yardımcı olacaktır zaten. İlgiliniz, baştan çok kıskanç olduğu izlenimi vermemek için, yemek yerken telefonunuzda beliren aramayı kimin yaptığıyla asla ilgilenmeyip Lütfen aç konuş, belki önemli bir şeydir diyecek sempatideyken, sevgili olduğunuzda arayanın cinsiyet veya yaşından bağımsız arıza çıkarma ihtimali hiç de azımsanacak bir oranda olmuyor. Tabii bunun arıza olarak nitelendirilmesi daha büyük bir arızaya yol açıyor ve dev bir arızaceptiona dönüşüyor sonunda. Sonra mecburen Selvi Boylum Al Yazmalım geliyor aklına; Sevgi neydi? Sevgi emekti diyor, emek vermeye devam ediyorsun. Sevgili yerine ilgili olmanın belki de tek kötü yanı, fiziksel temasın minimum, hatta neredeyse sıfır olması. Yanaktan veya dudağa yakın bir yerden koparılan küçük bir buseyle saatlerce mutluluk sarhoşu olarak gezmeniz gerekebilir. Olay sevgili boyutuna gelmeyip ilgilide kaldıysa, genelde bir tarafın sponsoru Seni kimler aldı, kimler öpüyor seni? adlı şarkıdır. İlgili olmanın en iyi yönüyse sevgiliye göre daha çabuk unutabilmektir. Acısız çiğ köfte gibi, tam tadını alamasanız da ertesi gününüz acılı versiyonu yemiş birine göre daha az olur. Tercih sizin... Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/iliski-istemeyen-adam-olmak-dedikleri", "text": "Vapurdayız. Uzun süredir görüşmediğimizden, hararetli bir sohbet içindeyiz. İnce bıyıkları, degaje yakalı tişörtünün üzerine giydiği spor ceketleriyle, 35'ini geçmiş olmasına rağmen hala delikanlı gösteren arkadaşım, yeni keşfini anlatıyor. - Valla Denizcim, elimde 50 kadar henüz hiç aramadığım kadının telefonu var. Geçen biriyle buluştum. Tam öpüşmek için uzanmıştı ki, durdurdum. Bak tatlım dedim, Benim şu aralar bir ilişki için ne enerjim var, ne hevesim. Bir eteçmınt olmadan takılmak istiyorsan, ne ala. Sonra da öptüm. - E n'aptı kız? Ben olsam kafa atardım. - Hiç de öyle olmadı. Aksine acayip yükseldi. Çıldırdı, çıldırdı. - Anlamadım! - Ben ilişki istemiyorum diye henüz başında tavrımı koyduğum için, hırs yaptı sanırım. Şu an bir yere gittiğimi tweet'lemeye korkuyorum. Böyle peşimden koşan dört tane daha var. - Ne diyosun! - Gerçekleri söylüyorum güzelim. 1. Karşımızdaki kadını gerek sosyal medyada, gerekse ortak yaşam alanlarındaki karşılaşmalarda iltifatlara, canımlara, güzelimlere boğuyoruz. 2. Kadının numarasını alıp bir süre aramıyor, fakat bir sonraki gece yarısı, çok alkollü karşılaşmada ondan hoşlandığımızı kulağa, enseye fısıldayışlarla söylemeyi ihmal etmiyoruz. 3. İlk resmi buluşmada ve mutlaka henüz sevişilmemişken, Şu sıralar bir ilişki istemiyorum bombasını patlatıyor, fakat öpüşmeye kaldığımız yerden tutkuyla devam ediyoruz. 4. Afallayan kadının gelecek günlerde fikrimizi değiştirmek uğruna vereceği tavizleri, Herhalde öyle demek istemedi. Dur ben şunla bir kere daha kıyasıya sevişeyim de, benim ne esaslı bir kadın olduğumu anlasın türü çabalarını, keyifle izlemeye alıyoruz. Formülün işleme sebebi basit: Pek çok kadın, romantik bir ilişmenin başında yapılan Şu an ilişki istemiyorum açıklamasını, çelınc olarak algılıyor. Beni tanıyınca bana aşık olacak! ya da Benimle nasıl sevgili olmak istemez, o kendini ne sanıyor! hırsıyla titremeye başlıyor. Sizinle herhangi bir ilişkiye gireceği yoksa bile, aklına karpuz kabuğu, yüreğine hayırın ateşi düşmüş oluyor. Bu noktadan sonra, fabrika ayarlarıyla oynadığınız kadınla görüşmeye devam edebilir ve onu ara ara reddederek ilişkinizi bir süre ateşli tutabilirsiniz. Fakat nereye kadar? İşte burası çok önemli saygıdeğer GQ beyleri. İlişki istemiyorum, yan cebime koy diyerek ilişki yaşamayı uzatmayın ve abartmayın. Gururu kırılan bir kadından korkmayı da ihmal etmeyin, kendisi her an size güdümlü bir füzeye dönüşebilir. Sonra kendinizi O son reddedişi yapmayacaktık! derken bulursunuz, bizden söylemesi."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/iliski-kurtarma-kilavuzu", "text": "Kendinize bir sorun: Aşkta hep kaybeden taraf mısınız? İlişkileriniz daima aynı sebeplerle bitiyor ya da istediğiniz sonuca ulaşamıyor mu? Kendinizi biriyle flört ya da evlilik ilişkisi içerisindeyken bile kurban gibi mi hissediyorsunuz? Bilinçaltınızı ve egonuzu yönetemiyor, daima incinen, kırılan siz mi oluyorsunuz? Dert etmeyin; artık tüm bu duygu durumlarının ve gerçekliğin değişmesini sağlayacak bir başucu rehberiniz var: İlişkini Kurtar! Soyadım Mutluluk ve Aşkı Bize Yanlış Öğrettiler kitabının yazarı Psikolog-Holoterapist Işıl Evrim Akgün'ün yeni kitabı İlişkini Kurtar kitapevlerinde yerini aldı. Psikolog gözüyle kaleme alınan kitapta; aşk ve ilişkilerde bilinçaltı ve egonun rolleri, ilişkilerin hangi süreçlerden geçtiği, sağlıklı bir ilişki oluşturabilmenin altın tüyoları yer alıyor. Danışanlarının hikayelerine de kitabında yer veren yazar, ego ve bilinçaltının bir uzman yardımı olmaksızın nasıl kendi hayrımıza dönüştürülebileceğini de madde madde, bilimsel açıklamalarla anlatıyor. Bugüne kadar pek çok kitapta yazılan çizilen aşk ve ilişki taktiklerinin hepsinin insanı uzun vadede mutsuzluğa götürdüğünü söyleyen; Işıl Evrim Akgün kitabında sık sık yapılan aşk taktiklerinin hangi olumsuz sonuçlara sebep olduğuna da değiniyor. Aşkın ve ideal ilişkinin yaratılabilir ve tasarlanabilir bir süreç olduğunu ifade eden Işıl Evrim Akgün, kitabını bir taktik kılavuzu değil, mutluluk rehberi olarak tanımlıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ilk-bulusmada-kilit-nokta-hesap-odeme", "text": "Öncelikle hesap geldiğinde hızlıca o siyah kutuya doğru hızlıca atlamayın. Nazik bir şekilde sakince kutuyu garsondan alın. Sizin nezaketiniz karşı tarafında paniklememesini sağlar. Karşı taraftan hesabın bölünme teklifi geldiğinde de aynı nezaketle ona lütfen diyin. Sakinliğiniz de karşı tarafın hoşuna gidecektir. Aman diyelim bölüşmeyi ne önerin ne de kabul edin. Fatura bölüşmek arkadaşlar arasında hoş karşılanır. Gelen hesabın yanlış olduğunu arkadaşlarınızın yanında düşündüğünde göz geçirip garsonla dakikalarca konuşabilirsiniz. Ama şu durumda karşınızdaki arkadaşınız değil beyler, flört ettiğiniz kadın. Sizinle ilk kez yemeğe çıkan bir kadın. Hesapta yanlışlık olduğunu düşünüyorsanız kısaca göz gezdirin ve emin olursanız masadan kalkarak olaya müdehale edin, anlamamasını sağlayın. Tam tersi durumda hesap beklediğiniz tutarda geldiyse, olabilecek en hızlı şekilde ücrete bakıp kartınızı uzatın. Unutmayın kadınlar nezaketten ve paraya önem vermeyen erkeklerden hoşlanır. Karşınızda gerçekten hesap ödemek isteyen bir kadın varsa ve zorlu bir mücadele sizi bekliyorsa kanınızın son damlasına kadar nezaketle savaşın. Bazı kadınların gururlarını aşmak atomu parçalamaktan zordur. Elbette istisnalara dikkat edin; mekan seçimini yapmak hem gastronomik bilgilerle karşısınızdakini etkilemenizi hem de hesabın ortalama ne kadar geleceğini bilmenizi sağlayacaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ilkel-yasayin-saglikli-kalin", "text": "Teknoloji ve bilim açısından ne kadar ilerleyip zekileşsek de, ne yazık ki beden sağlığı açısından daha zayıf ve tembel bir hale geldik. Eskiye oranla daha uzun yaşıyoruz ama eskisi kadar kaliteli yaşayamıyoruz. Sabah yataktan kalkabilmek için büyük savaşlar veriyor, en büyük teşekkürü kahveye ediyoruz. Bütün gün ofiste oturuyor, yemeklerde besin değeri olmayan gıdalar tüketiyor, sonra eve gidip yine farklı olmayan şeyler yapıyoruz. Vücudumuzun dizayn edildiği şekilde davranmıyor, bol oksijen almıyor, yeteri kadar hareket etmiyoruz. Bir zaman sonra vücudumuz bu anlamsız, kötü zaman tüketmeyi öyle bir alışkanlık ediniyor ki, tek yaptığımız televizyon karşısındaki bir koltukta pinekleyip telefonlarımıza, iPad'lerimize, laptoplarımıza gömülmek oluyor. Bu sen misin? Eğer öyleysen lütfen dinle beni. Kendi spor salonumda ve sokaklarda, bu tarzda yaşayan insanların ne hale geldiklerini çok gördüm. Bu modern hayata kendini kaptırmış olan insanlar göbekli, memeli, ince kollu, bacaklı ve gri yüzlü. Bu, bizim hak ettiğimiz hayat olmamalı! Modern hayatta yaşayan bizlerle eski zamanda yaşayan atalarımızı karşılaştıralım. Sürekli çevrelerini keşifte olan, yemek bulabilmek için belki saatlerce bir hayvanı kovalamak zorunda kalan, toprakla uğraşıp ekip biçen ve ailelerine ev yapabilen erkeklerden bahsediyoruz. Ailelerini korumak zorunda kalan bu erkekler, her daim zinde, sağlıklı, güçlü olmak zorundalardı. Ölümleri bir yırtıcı hayvan tarafından ya da savaşlar esnasında oldu ama modern insanlarda görülen obeziteden ölme haline onlarda hiç rastlanmadı. Bedenlerimiz ilk zamanlarda olduğu gibi hala etrafta dolaşıp keşif yapmak, sağlıklı yemekler tüketmek ve kendimizi güçlü tutmak için dizayn edildi. İşte bu sebeplerle ben jiu-jitsu ve boks gibi sporların en büyük destekçilerinden biriyim. İleriki aylarda nasıl savaşmamız, uyumamız, nefes almamız gerektiği konularına bolca değineceğiz ama her şeyin başı ne yediğimiz. O nedenle sizinle en çok tükettiğim 10 yiyeceği paylaşmak istiyorum. 1. Yabanmersini: Antioksidan özelliğiyle vücudun stresle başa çıkmasına yardımcı olur. Ben genellikle kahvaltıda, bir avuç tüketiyorum. 2. Kaba yonca : Salata ve çorbalarınızı süslemekte de kullanabileceğiniz, besin değeri ve lif oranı yüksek bir bitki. Sindirim açısından da son derece faydalı. 3. Organik somon:Fazlaca Omega 3 yağ asidi barındırır, bu da kalbi korumaya yardımcı olur. Aynı zamanda içerdiği kolin, hafızanızı ve konsantrasyonunuzu artırmanızı sağlar. 5. Lahana ve kuşkonmaz: İkisi de güçlü antioksidan etkilere sahip. Kuşkonmazın besleyiciliği de yüksek. 6. Ev yapımı humus: Taze ve çiğ sebzelere sos yapılarak tüketildiğinde harika bir atıştırmalıktır. Aynı zamanda lif, vitamin ve mineral açısından çok zengindir. 7. Avokado: Muzdan daha fazla potasyum içerir. Kremamsı iç kısmı tatlı ihtiyacını giderdiğinizi hissettirir, kan şekerinizi dengeler, vücudunuza gerekli ve iyi yağlardan birini almanızı sağlar. 8. Domates: Kalp krizi riskini azaltır. C vitamini yönünden zengindir. 9. Kırmızı biber: Baharat karışımınıza bir tutam ekleyin, metabolizmanızın ne kadar hızlı çalıştığını siz de fark edeceksiniz. 10. Kinoa: Kasları beslemek, kan basıncını düşürmek, sindirimi kolaylaştırmak için tercih edilmesi gereken bir numaralı gıda. Ayrıca çok iyi bir antioksidan."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ilklerin-ustesinden-gelme-rehberi-aileyle-tanisma", "text": "İş bu kısma geldiğinde kurallar her çift için farklıdır. Ama bilmelisiniz ki, ilişkinizin ne kadar ciddi olduğu, ailesinin ne kadar uzakta oturduğu ya da sevgilinizin onlarla ne kadar yakın olduğu gibi faktörleri göz önüne alarak, biraz sevimlilik gösterisi yapmanız gerekebilir. Sevgilinizin annesine saçı, takıları ya da kıyafeti hakkında övgüde bulunun. Fakat abartmayın. Partnerinizden ailesiyle ilgili bilgi alın ki, sohbette açmanız ya da kaçınmanız gereken konuları bilin. Hobiler, kariyer, sevgilinizin en son erkek arkadaşıyla ilgili hoşlanmadıkları şeyler gibi... Akşam yemeğine mi gidiyorsunuz? Restoranın mönüsüne önceden bakın ki gafil avlanmayın. Hatta en iyisi, tanıdık bir yere gidin. Böylece aileye hangi yemeklerin iyi olduğu konusunda önerilerde bulunabilirsiniz. İçecek listesinde öncülüğü ele alıp tavsiyelerde bulunun ama sipariş vermeden önce herkesin gönlüne göre bir karara vardığınızdan emin olun. Ailenin yanında sevgilinizle yakınlaşmanıza sınır koyun. Kimse daha yeni elini sıktıkları birinin, kızını dudaklarından öptüğünü görmek istemez. Çaba gösterip şık giyinin. Ancak çok da resmi olmamaya dikkat edin. Tişört, listenizde olmasın. Gömlek deneyin. Telefonunuzu kontrol etmeyin. Instagram takipçileriniz biraz daha bekleyebilir. Yemesi zahmetli şeyler sipariş etmeyin. Hiçbir şey yetişkin bir adamın peçetesini gömleğine takıp bir çift ıstakoz pençesiyle boğuşması kadar itici görünemez. Tartışmalı konular açmayın; din, siyaset ya da izlemeye bayıldığınız yabancı diziler gibi... İlgi alanlarınız, işiniz ya da herhangi bir konu hakkında yalan söylemeyin. Bu sadece, gelecekte gafil avlanmanıza yol açacaktır. Ailenin evine gidiyorsanız hediye almayı unutmayın. Bir demet çiçek, en iyi yol."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/is-hayatinda-basarili-olmanin-yollari", "text": "İş hayatında başarılı olmak herkesin en büyük beklentilerinden bir tanesi. Ancak zamanla stres ya da bazı belirsiz durumlarla karşılaşıp beklentilerimizi gerçekleştiremiyoruz. Buna bağlı olarak en büyük korkularımızdan biri oraya çıkıyor. Başarısız olma korkusu. Yine de ister kendi işimizde, isterse çalıştığımız kurumda fark yaratmak için izlememiz gereken bazı temel yollar var. Sizin için başarılı olmanın temel yollarını mercek altına alıyoruz. İlk bakışta bu sözü binlerce kez duydunuz gibi geliyor öyle değil mi? Ancak bu sefer gerçekten dikkatlice takip etmelisiniz. Zamanla ekonomik ya da motivasyon yönünden zor durumlarla karşılaşabilirsiniz. Her noktada iyi gitseniz bile bir gün yolunda gitmeyen şeyler yaşanacak. Bu durumlarda gardınızı bırakmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Ekonomik durumunuz için biraz birikim yapmayı, motivasyon için de her zaman moralinizi yüksek tutmaya çalışın. Bu durumlar sizin iş hayatınızı derinden etkileyen şeylerin başında gelir. Ancak üstesinden gelebilirseniz iş hayatında başarılı olmanın yolunu bulmuşsunuzdur demektir. Belirli zamanlarla yaptığınız iş sıkıcı ve monoton bir hale gelebilir. Ancak ipleri sakın bırakmayın. Yaptığınız işte tembelliğe kapılmayın. Zor durumlarda bile olsanız, hem kendiniz hem de çalıştığınız kurum için en iyisini yapmaya özen gösterin. İşinizde başarılı olmanın bir yoldu da engelleri ortadan kaldırmak. Sizi zorlayacak ya da engel olacak şeyleri belirleyin ve zaman kaybetmeksizin bu konuları düzeltmeye çalışın. Bu şekilde yaparak hem daha rahat bir çalışma ortamı hem de daha düzenli bir iş hayatına kavuşacaksınız. Ne olursa olsun engellere yenilmeyin. Eğer ki sizden kaynaklanan bir engelle karşılaşırsanız, yapmanız gereken ilk şeyin kendinizi gözden geçirmek olduğunu unutmayın. Zamanın geçip giden bir şey olduğunu hepimiz biliyoruz. İş hayatında bu zaman bazı durumlarda geçmek bilmeyebilir. Ancak siz işinize odaklanın. Yaptığınız çalışmaları gözden geçirin. Teslim tarihlerinizi ertelemeyin. Her işi dakikası dakikasına yapmak zorunda değilsiniz. Ancak zamanında yetiştirmeye ve zamanı doğru kullanmaya dikkat edin. İş hayatınızda birçok kişiyle tanışacaksınız, görüşeceksiniz. Bu insanlara karşı güvenilir olmaya özen gösterin. Gerçekleştiremeyeceğiz sözler vermemeye çalışmayın. Eğer bu şekilde yaparsanız insanların gözünde iyi bir konumda olamayacağınızı ve iyi anımsanmayacağınızı hatırlayın. Her zaman dürüst olmaya özen gösterin. Kendi işinizle ilgili her şekilde gündemi takip etmeye çalışın. Yenilikleri ve zamanla gelişen teknolojik durumları takip edin. Sakın ama sakın zamanınızın gerisinde kalmayın. Sosyal medya ve dijital platformları her gün göz gezdirin ve dikkatinizi çeken noktaları not alın. Bu şekilde yaparak yenilikçi hem işinizde hem de kendi kişisel hayatınızda başarılı olacaksınız. Vereceğiniz kararlar iş hayatınızdaki durumları belirleyebilir. Yapacağız projeler ya da çalışmalara hazırlıklı olun. Yine de bazı zamanlarda iç sesinize güvenmeyi ihmal etmeyin. Bu sesler kimi zaman gerçekten mantıklı olup hem işinizde hem de hayatınızda başarıya ulaşmanıza yardımcı olabilir. Hatalar bir işin olmazsa olmazlarıdır. Kimse dört dörtlük bir hayata sahip olamaz. Yaptığımız hatalar bazen edindiğimiz en önemli tecrübelerden bir tanesi olabilir. İş hayatınızda hata yapmaktan korkmayın. Yaptığınız hatayı iyi analiz edin ve daha sonraki durumlara karşı hazırlıklı olun. Herkes bir şekilde para kazanabilir. Ancak herkes sevdiği işe sahip olamayabilir. Eğer sevdiğiniz bir işte çalışıyorsanız işinizin kıymetini bilin. Daha sıkı ve tüm emeğinizle işinize sarılın. Bu şekilde işinizde başarıya ulaşmanız kendiliğinden gelişen bir duruma dönüşecek. Daha önce sizin konumuzda çalışan ve yaptığı işlerle kendini gösteren insanların dediklerine kulak verin. Onların edindiği tecrübeler sizin kendi iş hayatınız için yol gösterici bir nitelik. Bunu düşünerek o insanlardan öğreneceğiniz çok şey olabilir. Bunu unutmadan devam etmeyi bir alışkanlık haline getirin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/iste-bu-kadar-basit-azizim-watson-sherlock-gibi-dusunme-yollari", "text": "Sherlock'a göre insanın kendi düşüncelerini bizzat kendinden dinlemesi iyidir. Ukala dedektifimiz, kankası Watson'a bütün meseleyi uzun uzun anlatırken, arkadaşı da feyz alsın, ilminden irfanından nasiplensin diye uğraşmıyor. Aradaki boşlukları, tutarsızlıkları, ancak seslendirince fark ediyor. Yalnız bunun için kimseyi esir almayın. Bir-iki defa tamam da, cinayet çözmüyorsanız, evde yalnızken deneyin. Üzülerek söylüyorum ama mesele şu: Beynimiz çoklu göreve müsait değil. Kim Ben bu işi kıvırıyorum diyorsa yalan söylüyor. Ya da Sherlock yalancı. Dedektifimiz herhangi bir anda asla tek bir düşünceden başkasına odaklanmıyor, diğerlerini de eliyor. Watson'ı sürekli duymazdan geldiğini aklınıza getirin mesela. Sizin de, bir diğer işi, posta kutusuna düşen mail'i, molaya çağıran arkadaşı duymazdan gelmeniz gerekiyor. Tam rakam verelim, sefaletimiz iyice görünür olsun. Konnikova'nın aktardığına göre, uğraşıp didindiğiniz toplam zamanın yüzde 46.9'unda başka bir şey düşünüyorsunuz. Sırf odaklanmak yetmez, Holmes gibi sonuç almak istiyorsanız, neye bakmanız gerektiğini de bileceksiniz. Konnikova bunu siz yapmazsanız beyninizin yaptığını, onun da keyfine göre davrandığını söylüyor. Kısacası aklınızın kahyası olmanız; ne zaman, neye, nasıl bakacağını ona dayatmanız gerekiyor. Ne kadar Ben öyle değilim derseniz deyin, beyin kalıplarla, stereotiplerle düşünüyor, çevreden etkileniyor. Yağmurlu günde düşünmekle güneş açtığında düşünmek arasında fark var. Bunu önlemek zor; çaresi, yok saymamak. Sherlock ile Watson arasındaki fark: Dedektif ilk izlenime prim vermiyor. Biz de Watson'dan farklı sayılmayız. Bir kadının önce ellerine bakarım safsatası bir yana, iş görüşmelerinde kararın ilk beş dakikadaki izlenimle verildiği biliniyor. Sonuç ortada. Kafayı toplamak, uzaklaşmakla mümkün. Nasıl uzaklaşılacağı da duruma göre değişir. Zamandan, mekandan, insanlardan... Bilinçaltının, problemle araya mesafe konulduğunda daha rahat devreye girdiği biliniyor. Yani gitmek iyidir. Ama illa Sherlock üstat gibi davranacağım diyorsanız listenin ilk iki maddesi: Keman çal, opera seyret."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/istifa-tek-cozum-mu", "text": "Mesleğinizi seviyorsunuz ama her gün gitmek zorunda olduğunuz ofiste yaşadığınız o küçük ve önemsiz gibi görünen problemler dağ gibi büyüyerek katlanılamaz bir durum artık. Maaşınızı yeterli bulmuyorsunuz, birlikte çalıştığınız iş arkadaşlarınız da ofisinize dalıp sizi saatlerce bir önceki gecenin dedikodularıyla meşgul etmekten ve her konuyu bilen tavırlarıyla ahkam kesmekten başka bir şey yapmıyorlar. Yaşadığınız günlük stres yetmezmiş gibi bir de durmadan ültimatom veren patronunuzla uğraşıyorsunuz. Uzun süredir ayrılacağınız gün patronun masasına koymayı planladığınız o istifa mektubunu çekmecenizin en derin noktasına kaldırın. İlk önce problemi anlamalısınız. Kendinizi tüketmekten vazgeçin: İş hayatında her gün karşı karşıya geldiğiniz problemleri belki engelleyemezsiniz ama onların motivasyonunuzu bozmasına engel olabilirsiniz. Sigara ya da kahve molalarında etraftakilerle dedikodu yapmaktan vazgeçin. Ofiste kimin maaşı daha fazla, kim terfi edecek sizin probleminiz değil. Kendinize odaklanın. Etrafınızda sürekli şikayet ederek dolaşan insanlar sizin de psikolojinizi etkiler. Herşeye negatif bakmaktan vazgeçin. Olayları olduğu gibi görmeye, anlamaya ve çözümlemeye çalışın. Esnek çalışma saatleri, rahat bir iş çevresi gibi işinizin size sunduğu avantajları aklınızda listeleyin ve bunlarla mutlu olmaya çalışın. Stressiz bir iş hayatı bugün kolay kolay bulabileceğiniz bir çalışma şekli değil. O zaman stresle başa çıkmayı öğrenin. Şirkete yeni gelen ve adaptasyon zorluğu çeken birine yardımcı olmak, şirketin teşvik ettiği bir aktivitede yer almak gibi sizi gün içerisinde pozitif kalmaya teşvik edecek uğraşlar edinin. Perspektifinizi değiştirin: Her işin içinde size göre olmadığını ya da o iş için fazla iyi olduğunuzu düşündüğünüz görevler olacak, bunlardan kaçamazsınız. O halde onları bir an önce ve en iyi şekilde yapıp bitirin. Böylece sürekli kafanızda sizi meşgul eden bir düşünce olmaktan çıkar. İşiniz için değil, kendiniz için yaşayın: İzniniz el verdiği sürece kısa tatillere çıkın. Kendinize zaman ayırmak stresle başa çıkmanın en iyi yolu. Hasta olduğunuz zaman ısrarla işe gitmekten vazgeçin. İlk sorumluluğunuz iyileşmek. Yaptığınız işi en iyi şekilde yaptığınızdan emin olun. Size bir görev verildiğinde ve bitirdiğinizde mutlaka kontrol edin, sağlamasını yapın. Fazla mesai sizi tüketir ve strese sürükler. Kısa aralar vererek biraz kafa dağıtın; bir fincan kahve sizin bu konuda en iyi yardımcınız olabilir. Ofisinizde masanızın üstü bir evrak ve öte beri yığını haline gelmemeli. Masanızı daima temiz tutun. Hatta mümkünse ufak değişiklikler yapın. Mesela fazla yer kaplamayan bir bitki, sizi gülümsetecek bir iki fotoğraf veya yeni bir bilgisayar içinde olduğunuz ruh halini hemen değiştirir. Her gün belli bir saatte ofisten ayrılın ve işinizi orada bırakın. Saat gece dokuza kadar çalışarak belli bir işi yetiştirebilirsiniz ama farkında olmadan kendinizi inanılmaz bir stresin altına sokuyorsunuz. İşi evinize götürmeyin. Haftanın beş günü aynı saatte işe gelmeyi ve aynı saatte işten ayrılmayı bir alışkanlık haline getirin. Eğer bütün bunları yerine getirdiğiniz halde işinizden halen mutsuzsanız o zaman alternatiflere bakmaya başlayabilirsiniz. Burada önemli olan problemin kaynağını tespit etmek. Günlük iş stresi gibi görünen bir problem aslında içinde olduğunuz genel psikoloji ile ilgili olabilir. Kendinize iyi bakmak sizin bir numaralı göreviniz. Eğer ofiste bulunmadığınız saatlerde de kendinizi sürekli mutsuz, endişeli ve isteksiz hissediyorsanız, o zaman bir profesyonelle konuşmak da fayda olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kadinlar-ne-ister", "text": "Yeni gittiğiniz şehirde pano üzerindeki o koca haritalarda işaretlidir ya: Şu an bu noktadasınız... Freud'un bile yamulduğu o mühim noktada. Bir bulunduğunuz yeri biliyorsunuz yani, gerisi sır. Neyse, enseyi karartmayalım; Freud kadın bahsinden çaktı diye bilim durmuş değil. Ağır aksak da olsa ilerliyor, ilerlerken kadın ruhundan da azıcık anlamaya başlıyor. Şimdi durum şu: Cinselliğe dair araştırmalarıyla tanınan gazeteci Daniel Bergner, 2009'da New York Times Magazine'de yayınlandığında epey gürültü kopartan Kadınlar Ne İster? başlıklı makalesinin üstüne seneler boyunca epey malzeme koydu ve son dönem araştırmaların ışığında bir kitap yazdı: What Do Women Want?: Adventures in the Science of Female Desire . Bergner'in kitabı, meseleyi makalenin bıraktığı yerden alıp gürültü koparmaya devam ediyor. Zaten nasıl koparmasın, Bildiğiniz her şeyi unutun diyor. Neyi unutalım mesela? Erkek cinselliğinin kadına göre daha hayvansı bir alanda yaşandığını unutun. Kadın arzusu öyle sandığınız gibi medeni, kontrollü ve bilinçli değil. Ayrıca kadın libidosu erkeğinkini ezip geçiyor. Öte yandan tekeşlilik konusunda sosyal kuralların biçtiği gömlek kadına dar geliyor. Daha bir sürü mesele... Şimdi uyarılar: Kitabı okuyan erkeklerin, yazarın deyimiyle, hafiften korktuğunu bilin. Bahsi geçen araştırmaların da henüz buzdağının görünen kısmı olduğunu, genel kabul görene kadar daha çok deneyle desteklenmesi gerektiğini not edin. Bilgilerinizi sınayacak sorular aşağıda. Macera başlasın... Cevap çok kısa: Değil. Hatta son dönem araştırmalara bakılırsa daha da yüksek. Hayvanlar alemindeki hemen her türden dişi, sekste öyle pasif takılmıyor; üstelik arayan, arzulayan, gözüne kestirdiğinin peşini bırakmayan, en nihayetinde ardından koştuğunu yatağa atan taraf da o. Mevzunun inceliklerini gözler önüne sermek için yazarımız Daniel Bergner, Atlanta Emory Üniversitesi'nde 2 bin primata ev sahipliği yapan bir araştırma merkezinde günler geçirdi. Psikolog ve nöroendokrinolog Kim Wallen, burada bulunan 75 resusun seks faaliyetlerini yakından izliyor. Bilim adına resuslar mühim. Onları 1960'larda insanoğluna en çok benzeyen tür diye uzaya göndermiştik, gerisini hesap edin. Yazar Bergner'in psikolog Wallen'dan öğrendiği ilk bilgiyi de ayrıca not edin: Bilim bugüne dek hayvanların cinsel faaliyetlerini inceleyip durdu ama en önemli bulguyu gözden kaçırdı. İnsana en yakın primatlar söz konusu olduğunda, karşı cinsi nesneleştiren de, taciz eden de, sekse zorlayan da hep dişiler. Psikolog Wallen, sekste işin doğası gereği erkeğin agresif göründüğünü, bilim insanlarının da bugüne dek bu bakış açısına saplandığını anlatıyor. Fareler, köpekler ve bilumum hayvanda da vaziyet aynı. Son durum: Dişilerin seks dürtüsü erkeklere göre daha yüksek. Nokta. Psikoloji profesörü Meredith Chivers'ın meslek hayatı, kadın ve erkeklerin seks dürtülerini araştırarak geçti. Mesele cinsellikse neye reaksiyon gösterdiğimiz yönünde, elinde nihayet sağlam kanıtlar var. Yöntemi şu: Kadınları vajinal kan akışı ve ıslanmayı ölçen, pletismograf adı verilen aletlere bağlıyor ve onlara pornografik videolar izletiyor . Gösterilen videolarda yok yok. Heteroseksüel seks, erkek erkeğe, kadın kadına ve hatta bonobo bonoboya seks... Şimdi sonuçlar: Heteroseksüel erkekler sadece heteroseksüel seksle, eşcinsel erkeklerse sadece erkek erkeğe eşcinsel seksle uyarılıyor. Kadınlarsa ister heteroseksüel, ister gay olsunlar, bütün görüntülerde heyecanlanıyor. Nazik bir nokta: Bu deney, bir de kadınların izlediği görüntülere heyecan skoru vermesiyle tekrarlandığında, heteroseksüel kadınlar sadece heteroseksüel seksten, eşcinsellerse eşcinsel seksten zevk aldıklarını belirtti. Erkeklerde bu çelişki yok. Psikologların yorumu: Kadınlar sekse daha açık ama kültürel kodlar cinselliklerini baskı altında tutuyor. Kitapta defalarca tekrarlanan cümle: Bugüne dek kabul edilenin aksine, seks arzusu hissetmek için, kadınların ne duygusal bağlanmaya ne de bilimin bugüne dek iddia ettiği üzere doğru adamı kafesleyerek bebek yapma motivasyonuna ihtiyaçları var. Kitaba konu olan 10'u aşkın deneyde ortaya çıkanlarla bu deneylere gönüllü katılan kadınların, yazar Daniel Bergner'e anlattıkları ortak: Duygusal bağa gerek yok, mesele tutkuysa kadınlar erkeklere göre çok daha çabuk tahrik oluyor. Bergner, örnek için bizi Meredith Chivers'ın bir başka araştırmasına götürüyor. Bu deneyde yine pletismograflara bağlanan heteroseksüel kadınlara, erkek-kadın ve kadın-kadın ile yabancılar arasında geçen seks senaryoları okundu, ardından da ne hissettikleri soruldu. Denekler çoğunlukla uzun dönemli ilişkilerdeki seksten etkilendikleri yönünde cevap verdiler. Pletismograflarsa tam aksini gösteriyordu: Denekler, yabancılar arasında geçen seks sahnelerinde daha çok uyarılmışlardı. Wendy, 40'larında, evli bir kadın. İleride kadın Viagra'sına döneceği tahmin edilen Lybrido ve Lybridos'un gönüllü deneklerinden. İki çocuğunun da babası olan kocasıyla yatakta işler iyi gitmiyor. Düzeltip söyleyelim, faaliyet sıfır noktasında. Evliliği sıkıntıya giren Wendy, skoru biraz olsun yükseltmek amacıyla doktor gözetiminde aldığı kimyasallardan umutlu ama yoğun Amerikan muhafazakarlığından azıcık taviz verip, geçen sene hem edebiyat hem sinema dünyasını kasıp kavuran Fifty Shades of Grey bahsine de gözünü karartıp dalmış. Anlattığına göre kitabı okuduktan sonra gözü gerçekten de kararmış. Hayatında o güne dek tokatlı/kırbaçlı cinsel fantezilere yer olmayan Wendy'nin seks iştahı önce hafiften, sonra epey bir süratle yükselmeye başlamış. Yalnız sayılmaz. Montreal'deki Concordia Üniversitesi'nden nörobilimci Jim Pfaus, sadece ABD'de 20 milyon satan kitabın dünyayı kasıp kavuran etkisi için dopamin dopamin dopamin diyor: Grinin Elli Tonu, arzunun tüm nörokimyasal karışımını aktive ediyor. Pfaus, sinir sistemizdeki kabloları birbirine bağlayan dokunaçların, deneyimlerle gelişip serpildiğini, geliştikçe de daha iyi çalıştığını anlatıyor. Hepimizin anlayacağı tercümesi şu: Fantezilere kapalı bir beyne her gün saatlerce bir ilaç şırınga ediyorsunuz. Sonra da seks aksesuarları satan bir mağazaya gidiyorsunuz. Herkes onun peşinde. Sadece ABD'de 4 milyar dolarlık bir pazar oluşturacağı tahmin ediliyor. İlaç firmaları tarihlerinde görmedikleri karı onunla sağlayabilir. Yıllardır az sonra, az sonra diye pompalanan kadın Viagra'sı bu defa gerçekten az sonra piyasaya çıkabilir. Kısacası, Washington merkezli ilaç firması Emotional Brain çalışmalarını tamamlamak üzere. Şirketin kurucusu fizyofarmakolog Hollandalı Adriaan Tuiten, kadınlarda tutkuyu artıran Lybrido ve Lybridos isimli iki ayrı ilacın son rötuşlarını yapıyor. Bu da onu ticaretin en sert rekabetinin yaşandığı ilaç sektörünün ilgi odağı haline getirmiş. Bergner, uluslararası firma ajanlarının Dr. Tuiten'in evinden çıkan çöpü bile karıştırdığını söylüyor. Ne var ki, ajanlar biraz daha derine inerlerse sadece kalbi kırık bir adam bulacaklar. Onlar yerine size biz iletelim: Yakında dergi kapaklarını süsleyecek Tuiten'in bu maceraya atılmasının tek nedeni, zamanında onu terk eden kız arkadaşı. Birbirlerini deli gibi seviyorlarmış, derken olanlar olmuş; genç kızın Adriaan'a karşı cinsel ilgisi birden kaybolmuş. Ayrılmışlar. Geri kalanını doktor anlatsın: Acı çekiyordum ama bir şey beni daha da üzdü. Bana tekrar adet görmeye başladığını söyledi. Yani o kadar rahatlamış. Sonrası, meseleyi anlamaya adanmış bir ömür ve obsesif bir doktor... Kadın Viagra'sının kısa tarihi budur. 90'ların sonunda piyasaya sürülen Viagra birçok erkeğin yarasına merhem oldu ama dünyada benzer bir dert çeken halihazırda yüz milyonlarca kadın var. 20'yle 60 yaş arası kadınların yüzde 30'unun HSDD'den mustarip olduğu tahmin ediliyor. Tuiten'in Lybrido ve Lybridos'u işte bu mevzuyu çözmeyi hedefliyor. Kolay iş değil. Erkeklerin meselesi fiziksel; Viagra, kan akışı ve basıncını düzenleyip sorunu çözüyor. Kadınların arzusunu yükseltecek ilaçsa bambaşka diye anlatıyor Bergner: Bu ilacın beynin yönetici bölgelerini düzenlemesi hedefleniyor. Yani akla hitap edecek. Tuiten'in ilaçları iki aşamada iş görüyor. Önce testosteronla vücudun dopamin üretmesine, böylece de arzunun artmasına yardım ediliyor. Ardından da cinsel bölgeye kan akışı hızlandırılıyor. Erkekleri kayıran bakış açısısıyla yetiştiyseniz ya da o bakışı ilelebet korumaya ant içenlerdenseniz, asabınızı birazcık bozacak bir gelişmeden bahsedelim. Kadınlar Ne İster?'in yer verdiği yeni araştırmalar kadınların, bugüne kadar zannedilenin aksine, monogami için biçilmiş kaftan olmadığını söylüyor. Bilim insanları doğanın onları çokeşliliğe çağırdığını anlatıyor. Fare ve maymun gibi hayvanlar üzerinde yapılan gözlemler, dişilerin gerek daha iyi sperme ulaşmak, gerekse çocuklarını korumak için çokeşliliğe yöneldiğini gösteriyor. İnsanoğlu hakkında da yeni bulgular var. Mesela, klitorisin derinin altında kalan parçasıyla birlikte penisten daha büyük olduğu ve üzerinde yine penisin neredeyse iki katı kadar uyaran olduğu son zamanlarda anlaşıldı. Yani kadınlar sekse erkeklerden daha çok yatkın. Yine bazı bilim insanları kadınların çoklu orgazm olabilmesinin daha iyi sperm bulabilmek için evrimleşmiş bir yöntem olduğunu düşünmeye başladı. Psikolog Kim Wallen, Monogami kadınların doğasıdır diyen kuramın artık çatırdadığını, tekeşliliğin kadınların libidosunu sınırlayan kültürel bir kafesten başka bir şey olmadığını söylüyor. Psikoloji profesörü Marta Meana, klasik yöntemlerle çalışmayı sevmeyen bir kadın. Arzunun ne mene bir şey olduğunu açıklamak için yazar Daniel Bergner'i Las Vegas'taki bir striptiz şovuna götürüyor. Seyirciler arasında kadın ve erkeklerin oranı birbirine eşit ama sahnede daha çok kadın var. Hulahop çeviren, direklerden kayan, bacaklarını imkansız açılara getiren kadınların yanında takım taklavatı ve baklavaları yerli yerinde tek bir adam duruyor. Kadınlar adamın üstüne çıkıyor, geriniyor, sürtünüyorlar. Kadın seyirciler çığlık çığlığa... Neden? Kadınlar neden diğer kadınları seyretmekten zevk alıyor? Meana açıklasın: Kadın bedeni uyarılsa da, uyarılmasa da aynı görünür. Ama ereksiyon halinde olmayan bir erkeğin uyarılmadığı açıktır. Kadın bedeni bu yüzden hep bir taahhüdü, seks vaadini barındırır. Meana'ya göre işte bu vaat, striptiz şovundaki kadınların ilgisini diri tutuyor. Sahnedeki erkeklerin o kadınlara ilgisi, arzusu ve nihayet ereksiyonu, kadınların da arzusunu yükseltiyor: Kadında arzu edilme bilinci, orgazmın kendisidir. Sahneye bakan kadınlar, oradaki kadınları beğendikleri için bakmıyorlar; kendi bedenlerinin öylesine arzu edildiğini hayal ediyorlar. Meana'nın fikirlerine destek bir öğrencisinden, Amy Lykins'ten geliyor. Lykins'in Archives of Sexual Behavior'da yayınlanan araştırması, bakışların yöneldiği alanları izleyebilen özel gözlükler yardımıyla, heteroseksüel erkek ve kadınların görsel dikkatini ölçtü. Heteroseksüel bir çiftin pornografik fotoğraflarının gösterildiği erkekler, ekrandaki kadınlara odaklandı. Kadınlarsa erkek ve kadınlara eşit oranda baktı . Kadının seks arzusuyla erkeğinki arasında temel bir fark var. Kadınınki gitti mi, yerine gelmesi çok zor. Bergner'in konuştuğu, arzu yoksunluğu çeken ve üstesinden gelmek için araştırmalara gönüllü katılan kadınlara kulak verin. Kağıt-kalem çıkarın, dert sahiplerinin ortak tavsiyelerini yazacaksınız. Sen beni tamamlıyorsun cümlesi yasak. Yatakta Bu tamam mı, şöyle yapsam olur mu, buna ne dersin ifadeleri libidoyu düşürüyor. Hayatın her anını dip dibe yaşamak da ilişkiye iyi gelen bir şey değil. Birbirlerini ruh eşim diye tanımlayan çiftler bile cinsel arzu yitimi tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Bergner'in konuştuğu psikologlar duygusal mesafenin öneminden bahsediyor. İlişkinin Bu kadın acaba benimle sevişir mi döneminde yaşanan gerilimin işe yaradığını söylüyorlar. Yani durum şu: Her şeyi bilmeyin, her şeyi kurcalamayın, her şeyi öğrenmeyin; ilişkideki gizem baki kalsın. Daniel Bergner, seksoloji alanının önde gelen isimlerinden Meredith Chivers'a soruyor: Ben bu konuda araştırma yaparken neden Harvard, Yale ya da Princeton gibi seçkin üniversitelerde uzman bulamıyorum? Chivers cevap veriyor: Çünkü seks onlar için de halen tabu. Tabular artık kırılıyor. Özellikle kadın araştırmacılar, erkek egemen seksolojiye yavaş yavaş hakim olmaya başladı. Bu yüzden son 10 senedir kadın cinselliğini yeniden tanımlayan deneyler, araştırmalar boy göstermeye başladı. Kadın Viagra'sı deneylerini toplumun huzuru bozulmasın diye engellemeye çalışan bilim insanları olduğunu söyleyelim, meselenin hararetini siz düşünün."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kadinlar-ne-ister-171239", "text": "Yeni gittiğiniz şehirde pano üzerindeki o koca haritalarda işaretlidir ya: Şu an bu noktadasınız... Freud'un bile yamulduğu o mühim noktada. Bir bulunduğunuz yeri biliyorsunuz yani, gerisi sır. Neyse, enseyi karartmayalım; Freud kadın bahsinden çaktı diye bilim durmuş değil. Ağır aksak da olsa ilerliyor, ilerlerken kadın ruhundan da azıcık anlamaya başlıyor. Şimdi durum şu: Cinselliğe dair araştırmalarıyla tanınan gazeteci Daniel Bergner, 2009'da New York Times Magazine'de yayınlandığında epey gürültü kopartan Kadınlar Ne İster? başlıklı makalesinin üstüne dört sene boyunca epey malzeme koydu ve son dönem araştırmaların ışığında yeni bir kitap yazdı: What Do Women Want?: Adventures in the Science of Female Desire . Bergner'in kitabı, meseleyi makalenin bıraktığı yerden alıp gürültü koparmaya devam ediyor. Zaten nasıl koparmasın, Bildiğiniz her şeyi unutun diyor. Neyi unutalım mesela? Erkek cinselliğinin kadına göre daha hayvansı bir alanda yaşandığını unutun. Kadın arzusu öyle sandığınız gibi medeni, kontrollü ve bilinçli değil. Ayrıca kadın libidosu erkeğinkini ezip geçiyor. Öte yandan tekeşlilik konusunda sosyal kuralların biçtiği gömlek kadına dar geliyor. Daha bir sürü mesele... Şimdi uyarılar: Kitabı okuyan erkeklerin, yazarın deyimiyle, hafiften korktuğunu bilin. Bahsi geçen araştırmaların da henüz buzdağının görünen kısmı olduğunu, genel kabul görene kadar daha çok deneyle desteklenmesi gerektiğini not edin. Bilgilerinizi sınayacak sorular hemen sonraki sayfalarda. Macera başlasın... Cevap çok kısa: Değil. Hatta son dönem araştırmalara bakılırsa daha da yüksek. Hayvanlar alemindeki hemen her türden dişi, sekste öyle pasif takılmıyor; üstelik arayan, arzulayan, gözüne kestirdiğinin peşini bırakmayan, en nihayetinde ardından koştuğunu yatağa atan taraf da o. Mevzunun inceliklerini gözler önüne sermek için yazarımız Daniel Bergner, Atlanta Emory Üniversitesi'nde 2 bin primata ev sahipliği yapan bir araştırma merkezinde günler geçirdi. Psikolog ve nöroendokrinolog Kim Wallen, burada bulunan 75 resusun seks faaliyetlerini yakından izliyor. Bilim adına resuslar mühim. Onları 1960'larda insanoğluna en çok benzeyen tür diye uzaya göndermiştik, gerisini hesap edin. Yazar Bergner'in psikolog Wallen'dan öğrendiği ilk bilgiyi de ayrıca not edin: Bilim bugüne dek hayvanların cinsel faaliyetlerini inceleyip durdu ama en önemli bulguyu gözden kaçırdı. İnsana en yakın primatlar söz konusu olduğunda, karşı cinsi nesneleştiren de, taciz eden de, sekse zorlayan da hep dişiler. Psikolog Wallen, sekste işin doğası gereği erkeğin agresif göründüğünü, bilim insanlarının da bugüne dek bu bakış açısına saplandığını anlatıyor. Fareler, köpekler ve bilumum hayvanda da vaziyet aynı. Son durum: Dişilerin seks dürtüsü erkeklere göre daha yüksek. Nokta. Psikoloji profesörü Meredith Chivers'ın meslek hayatı, kadın ve erkeklerin seks dürtülerini araştırarak geçti. Mesele cinsellikse neye reaksiyon gösterdiğimiz yönünde, elinde nihayet sağlam kanıtlar var. Yöntemi şu: Kadınları vajinal kan akışı ve ıslanmayı ölçen, pletismograf adı verilen aletlere bağlıyor ve onlara pornografik videolar izletiyor . Gösterilen videolarda yok yok. Heteroseksüel seks, erkek erkeğe, kadın kadına ve hatta bonobo bonoboya seks... Şimdi sonuçlar: Heteroseksüel erkekler sadece heteroseksüel seksle, eşcinsel erkeklerse sadece erkek erkeğe eşcinsel seksle uyarılıyor. Kadınlarsa ister heteroseksüel, ister gay olsunlar, bütün görüntülerde heyecanlanıyor. Nazik bir nokta: Bu deney, bir de kadınların izlediği görüntülere heyecan skoru vermesiyle tekrarlandığında, heteroseksüel kadınlar sadece heteroseksüel seksten, eşcinsellerse eşcinsel seksten zevk aldıklarını belirtti. Erkeklerde bu çelişki yok. Psikologların yorumu: Kadınlar sekse daha açık ama kültürel kodlar cinselliklerini baskı altında tutuyor. Kitapta defalarca tekrarlanan cümle: Bugüne dek kabul edilenin aksine, seks arzusu hissetmek için, kadınların ne duygusal bağlanmaya ne de bilimin bugüne dek iddia ettiği üzere doğru adamı kafesleyerek bebek yapma motivasyonuna ihtiyaçları var. Kitaba konu olan 10'u aşkın deneyde ortaya çıkanlarla bu deneylere gönüllü katılan kadınların, yazar Daniel Bergner'e anlattıkları ortak: Duygusal bağa gerek yok, mesele tutkuysa kadınlar erkeklere göre çok daha çabuk tahrik oluyor. Bergner, örnek için bizi Meredith Chivers'ın bir başka araştırmasına götürüyor. Bu deneyde yine pletismograflara bağlanan heteroseksüel kadınlara, erkek-kadın ve kadın-kadın ile yabancılar arasında geçen seks senaryoları okundu, ardından da ne hissettikleri soruldu. Denekler çoğunlukla uzun dönemli ilişkilerdeki seksten etkilendikleri yönünde cevap verdiler. Pletismograflarsa tam aksini gösteriyordu: Denekler, yabancılar arasında geçen seks sahnelerinde daha çok uyarılmışlardı. Wendy, 40'larında, evli bir kadın. İleride kadın Viagra'sına döneceği tahmin edilen Lybrido ve Lybridos'un gönüllü deneklerinden. İki çocuğunun da babası olan kocasıyla yatakta işler iyi gitmiyor. Düzeltip söyleyelim, faaliyet sıfır noktasında. Evliliği sıkıntıya giren Wendy, skoru biraz olsun yükseltmek amacıyla doktor gözetiminde aldığı kimyasallardan umutlu ama yoğun Amerikan muhafazakarlığından azıcık taviz verip, geçen sene edebiyat dünyasını kasıp kavuran Fifty Shades of Grey bahsine de gözünü karartıp dalmış. Anlattığına göre kitabı okuduktan sonra gözü gerçekten de kararmış. Hayatında o güne dek tokatlı/kırbaçlı cinsel fantezilere yer olmayan Wendy'nin seks iştahı önce hafiften, sonra epey bir süratle yükselmeye başlamış. Yalnız sayılmaz. Montreal'deki Concordia Üniversitesi'nden nörobilimci Jim Pfaus, sadece ABD'de 20 milyon satan kitabın dünyayı kasıp kavuran etkisi için dopamin dopamin dopamin diyor: Grinin Elli Tonu, arzunun tüm nörokimyasal karışımını aktive ediyor. Pfaus, sinir sistemizdeki kabloları birbirine bağlayan dokunaçların, deneyimlerle gelişip serpildiğini, geliştikçe de daha iyi çalıştığını anlatıyor. Hepimizin anlayacağı tercümesi şu: Fantezilere kapalı bir beyne her gün saatlerce bir ilaç şırınga ediyorsunuz. Sonra da seks aksesuarları satan bir mağazaya gidiyorsunuz. Yazının devamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kadinlardan-ne-ogrendim-cagdas-onur-ozturk", "text": "Kadınları anlamıyorum, gibi bir durum yok. Bunun altmetni, anlıyorum ama işime gelmiyor! Düz bir herifim, kadınlar bir üst teknoloji demek en kolay kaçış yolu. Kaçmayın, gerek yok. O kadınlık cilvesi denen şey seni savurur, bir kenara fırlatır, neye uğradığını şaşırırsın. O savrulma sonrası bir daha aynı tuzağa düşmemen gerektiğini öğreniyorsun. Uygulamaya dökemiyorsun, orası ayrı. Bir daha yapmayacağım, dememeyi öğrendim ben. Evet, her ilişkiden ders çıkarıyorsun. Evet, bir sonraki ilişkide yapmaman gerekenleri sıralıyorsun. Ama hiçbir zaman hesap kitap tutmuyor. Tıpkı, Artık bu kadar kıskanç biri olmayacağım dediğin zaman karşına seni kıskançlıktan çıldırtacak birinin çıkması gibi. Karşında dünyanın en güzel kadını da olsa muhtemel bir ilişkinin yürüyüp yürümeyeceği ilk elektrikten anlaşılır. Bazı kadınlar sana göre olmayabilir. Her kadın seni sevmek zorunda değil, sen de her kadını sevmek zorunda değilsin. Sihirli kural, olduğu gibi kabul etmek. Kadın-erkek ilişkilerinde dozunda geleneksellikten şaşmamalı. Kadının evde yemek yapması, erkeğin de tamir işlerine yardımcı olması, her iki tarafa da iyi gelen bir süreç. İşten geldiğimde evde bir kadeh yorgunluk içkisi, yanında da atıştırmalık bir şeyler bulmak kadar mutlu edici bir şey olamaz. Tpkı bir Cem Yılmaz esprisi gibi, o da elinde kumandayla sana gelip tamir etmeni istediğinde, onu düzeltmeye bak. Kumanda deyip geçme, Bozulduysa yenisini alırız deme. İlişkilerin temel taşlarından biri de bu davranışlardır. İlk Alacakaranlık filminin kadınlar tarafından bu kadar sevilmesinin nedeni şu: Oradaki adam maçodur, Kadir İnanır'dır. Yeri geldiğinde Sen orada bekle ya da Arabadan çıkma der, kızı kollar. Her kadının hayalindeki erkek tipidir bu. Her kadın sahiplenilmek ister çünkü. Tutkunun peşinden gitmek lazım. Ve onu yeri geldiğinde tüketmeyi bilmek. Kafama esti, tam 14 yıl aradan sonra ilkokul aşkımı gittim, buldum. Buluştuk, eğlendik ama aramızda hiçbir şey olmadı. Onu görmem gerekiyormuş meğer. Bazen kafanda büyüttüğün şeyi bizzat görmen, yaşaman ve tüketmen gerekir. Kadınlara göre hayır belkidir, belki de evettir. O yüzden ne kadar hayır, olmaz deseniz de olabileceği ihtimaline inanırlar. Belki dediğinizde de o işin kesin olacağı fikrine varır. Bu iki anahtar kelime, yerinde ve dozunda kullanılmalı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kadinlarin-en-cok-soyledigi-yalanlar", "text": "Dünyada kaç milyar erkek olduğundan kadınlar da haberdar. Kadınlar her geçen gün o beş dakikanın ne kadar uzatılabileceği konusunda rekora koşuyor, aldanmayın. Bir kadının ruj sürmesi bile beş dakika sürmüyor. Bu devirde? Herkes herkese yalan söylüyor. Beyler artık kadınlar da tatildeyken bu cümleyi kullanıyorsa ya da saatler sonra bunu söylüyorsa. Uyumuşum, duştaydım falan diyorlarsa bir düşünelim deriz. Kadınlar erkekler kadar mantıklı düşünememe durumları ile ünlü biliyoruz değil mi? En güçlü kadın bile deli gibi sevdiği adamdan ortada çok büyük bir neden yoksa ayrılmaz. Eveeeeeet en tehlikelilerinden biri bu. Şu an konuşmak istemiyorum diyen kadın tam da o an konuşmak ve ilgi görmek istiyordur. Kesin öyledir beyler. Taksit falan da yapmışlardır 97 ay gibi. Aman diyelim siz siz olun o konuyu kapamayın. Gönlünü alın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kahvesiz-uyanamayanlara-alternatif-cozumler", "text": "Meyvelerin içinde bulunan fruktoz enerjiyi yükseltiyor ve uyanmak bir nebze daha kolay oluyor. Kahvenin içinde olan kafein az da olsa çikolata da var bu nedenle çikolatayı da olabildiğince az tüketiyoruz. Tempolu ve hareketli müzikler dinlemek hatta olabiliyorsa sesli şekilde eşlik etmek de uykuyu açıyor. Gün içerisinde bol bol su tüketimi ne kadar fazlaysa güne su içerek başlamak da yine metobolizmayı hareketlendiren ve uykunun minimum sürede geçmesini sağlayan bir yöntem. Suyun içerisine katılan bir parça taze nane bu durumu daha da etkili kılıyor. Her sabah 5-10 dakika yapılan egzersizin dahi vücudu harekete geçirdiği ve uykudan eser bırakmadığı bilimsel açıdan da kanıtlanmış bir gerçek."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kapitalizm-bekar-kalmanizi-istiyor", "text": "60'lara, hatta belki de bir 10 yıl daha öncesine, 50'lere geri dönüp şöyle bir bakarsak; fikrin çıkış noktasını daha iyi anlayabiliriz. 50'ler çoğunlukla çekirdek ailenin ön plana çıktığı, topluluk halinde hareketin esas alındığı, nereye dönüp baksanız çiftler halinde dolaşan insanları gözlemlediğimiz bir dönemdi. Ta ki 60'lara kadar... O yıllardan itibaren bekar olmak popüler hale geldi. Başka bir deyişle bekarlık sultanlıktır dedik ve bu şekilde yaşamaya başladık. Bu fikir yani herkesin toplumdan önce kendisine yöneldiği yaşam şekli kimilerine göre kapitalist konformizme bir tepki olarak doğdu. Artık kadın ya da erkek herkes özgür olmalı; bir aile kurmak, evde koca beklemek, kadının ev işlerinden sorumlu olması ve erkeğin evi geçindirmek için çalışması gibi konvansiyonel alışkanlıklardan vazgeçilmeliydi. Bu ani ve kökten değişikliğin etkisini bugün halen yaşıyoruz. Rakamlar bunun en iyi kanıtı: Modern ekonomilerde bekarların oluşturduğu piyasa giderek kendi başına bir sektöre dönüşüyor. Bekar bir erkek dört kişilik bir aileye kıyasla bugün yüzde 42 daha fazla paketlenmiş yiyecek ve içecek, yüzde 55 daha fazla elektrik ve yüzde 61 daha fazla doğalgaz tüketiyor. 25 34 yaşları arasındaki bekarların sayısı, evli çiftlere kıyasla yüzde 46 daha fazla. Ve tabii ki boşanma davaları ve yalnız yaşamaya başlayan insanlar; onlar bu koca canavarı besleyen can damarları. Ne de olsa iki ayrı ev demek; iki ayrı çamaşır makinesi, iki televizyon ve hatta iki araba demek. Reklam piyasası da bekarları ve yanlız yaşayan boşanmış bireyleri hedef tüketici grubu olarak kabul ediyor. Hamburgerden, spor otomobillere, tek başına çıkılan tatillerden spa seanslarına kadar her şey tek kişinin kullanması için var. Kısacası tüketimcilik sizi bekarken daha çok seviyor; o yüzden bekar olmak özgürlüğün bir ifadesi olarak yansıtılıyor. Burdaki ironi ise şu: 50'lerde konvansiyonel olarak değerlendirilen aile hayatı bugünün radikal hareketleri arasında yer almaya başladı. Herkes o kadar yanlızlaştı, o kadar çok tüketir hale geldi ki sırtını birine yaslamak, geleceğe dair planlar yapmak ve hatta çocuk sahibi olmak bize bir çözüm gibi görünüyor. Bir çift olmak bize izole edilmiş, yalnız yaşayan, bütün gün televizyona bakan birbirinin aynı kopyalar olmaktan daha fazlasını sunuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kirmizi-giyen-kadinlar-daha-seksi", "text": "Hepimiz bazı erkekler hakkında \"azgın boğa\" denildiğini de, boğaların kırmızı pelerini görünce son hızla koşmaya başladığını da duyduk. Bilimsel gerçekler bu iki teoriden ilkini genel anlamda doğrularken ikincisini net bir biçimde yalanlıyor. Teknik olarak tüm boğalar renk körü ama biz erkeklerin kırmızı renge karşı gerçekten bir zaafı bulunuyor. İster dünyanın en seksi elbisesi ister sadece dümdüz bir t-shirt... Kırmızı renkteki herhangi bir giysi, erkeklerin dikkatini çekmek için yeterli. Rochester Üniversitesi Sosyal Psikoloji Bölümü'nden bir ekibin araştırmasına göre erkekler, kırmızı giyen kadınların sekse daha meyilli olduklarını düşünüyor. Kırmızı ve beyaz renkte t-shirtler giyen birçok farklı kadın fotoğrafı gösterilen deneklerden, sözkonusu kadınların sekse ilgili olup olmadıklarını 1 ile 9 arasında derecelendirmeleri istenmiş. Deney sonucunda kırmızı giyen kadınlara ait fotoğraflar, genel toplamda 1.5 puan daha yüksek derecelendirilmişler. Araştırmacılara göre erkek beyni kırmızı rengi doğurganlıkla bağdaştırıyor ve bu yüzden kırmızı giyen kadınları cinsel anlamda daha yakın buluyor. Yani Matrix'in ünlü sahnesinde kırmızı giyen kadına takılıp kalan Neo'nun tek kabahati erkek olmak. Başka bir deyişle, bir sonraki partnerizi seçerken, renklerin oyununa gelmeyin; içgüdülerinizin değil, mantığınızın sesine kulak verin. Böylece hem yanlış hedefe yönelmekten sakınıp hem de diğer erkekler için ikinci planda kalan daha iyi alternatifleri değerlendirebilirsiniz. İyi şanslar."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kis-bunalimi-varsa-ondan-kurtulma-yollari-da-var", "text": "Sabah uyanınca perdelerinizi açarak, gündüz dışarda vakit geçirerek, öğle yemeklerinizi pencere kenarında veya en çok ışık alan yerlerde yiyerek doğal güneş ışığından faydalanın. Fiziksel egzersiz yapmak stres ve gerginliği azaltır. Arkadaşlarınızla birlikte yapabileceğiniz bir grup aktivitesi belirleyin. Jogging gibi açık hava sporlarını tercih ederek gün ışığından daha çok faydalanabilirsiniz. Bunu yapmak hem ruh halinizi düzeltecek hem de sosyalleşmenize yardımcı olacak. Kış bunalımı, kilo alımına neden olabilir bu yüzden sürekli el altında sağlıklı atıştırmalıklar bulundurmanızda fayda var. Fındık, ceviz, badem gibi sağlıklı kuruyemişlerden sevdiklerinizi, kurutulmuş meyveleri ve bitter çikolata parçalarını karıştırıp kendi karışık çerezinizi hazırlayarak tatlı veya açlık krizlerinizi doğru şekilde frenleyebilirsiniz. Eğer beyaz çarşaflar üzerinde uyuyorsanız, uykunuzu sabote ediyor olabilirsiniz. Beyaz renk ışığı yansıtarak uyku düzeninden sorumlu olan melatonin hormonu üretimini engeller. Turuncu, sarı, kırmızı ve siyah çarşafları tercih edin. Mavi, yeşil ve beyaz renkten uzak durun. Bel bölgesi geniş kişilerin, vücudun temel stres hormonu olan kortizol seviyesi daha yüksektir. Çok fazla kortizol, metabolizmayı yavaşlatır ve aynı zamanda kasları güçsüzleştirerek sizi yağ depolamaya daha yatkın hale getirir. C vitamini, kortizol seviyesini düşürmeye yardımcı olur. Portakalın yanı sıra inflamasyonu ve göbek bölgesindeki yağ depolanmasını azalttığı bilinen, tekli doymamış yağlar bakımından zengin avokado tüketin. Meyve, sebze, balık ve tam tahıllı gıdalar bakımından zengin bir beslenme programı, kronik akciğer hastalığı ve yaşlanmaya bağlı diğer birçok hastalığa karşı koruma sağlar. Ancak diğer birçok örneğin aksine, bunun nedeninden tam olarak emin değiliz. Yine de şunu söyleyebiliriz ki, düşük kalitede beslenenlerde akciğer hastalığı, yüksek kalitede beslenen kişilere oranla neredeyse beş kat daha fazla. Yani sadece nefes darlığı çekiyorsanız bile, besin değeri yüksek gıdalara yönelin. Sık idrara çıkma, yüksek kan şekeri seviyesi nedeniyle tanı konulmamış diyabette görülür. Böbrekleriniz fazla şekeri temizleme amacıyla vücuttan su atmak için fazla mesai yapar. Bu süreç ayrıca çok susamış hissetmenize neden olur. Eğer diyabetli olabileceğinizden şüpheleniyorsanız idrar tahlili ve parmak ucundan kan alınarak yapılan kan şekeri testi uygulaması için doktorunuza başvurun."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kiyak-emeklilik-kurallari", "text": "Kulağa bir televizyon programı sloganı gibi geliyor olabilir; ama yaşam standardınızı düşünmeden para biriktirmek mümkün. Bu projede anahtar kelime bütçe analizi. Gelir ve giderlerinizi not ettiğiniz bir tablo oluşturun, neyi nereye harcadığınızı not alın. İlk ayın sonunda tüm ödemelerinizi yaptıktan sonra ne kadar para artırabildiğinizi hesaplayın. Daha fazla taksit alışverişi ucuza getirmek değil, önümüzdeki aylara devreden daha fazla borç demek. Bu da bugün daha az tasarruf edebilecekseniz anlamına geliyor. Gereksiz kredi kartı kullanmaktan kaçındığınız anda biriktirmek istediğiniz miktarın büyük bir kısmını elde ettiğinizi göreceksiniz. Kullanmadığınız kartları kapatın. Aynı eylemi hiç gitmediğiniz spor salonu üyeliğiniz için de uygulayın. Yapmadığınız sporun vücudunuza bir faydası yok. Risk ile kumar arasındaki ince çizgiyi görmeden hareket etmeyin. Borsa spekülasyonları hakkında derin bilgi sahibi olmadan, yüksek miktarda kağıt alıp satarak kazanç elde etmeye çalışmak ikincisine girer. Borsaya yatırım yapacaksanız hedeflerinizi iyi seçin. Kendinize devlet tahvili, güvenilir, köklü firmaların fonları ve diğer hisse senetlerinden oluşan bir havuz belirleyin. Devlet tahvili en güvenilir kağıtlardandır ve kaybetme riskiniz azdır. Bankanız size bireysel emeklilikten bahsettiğinde kestirip atıyorsunuz değil mi? İşte onu yapmayın. Bireysel emeklilik, bankalar ve özel fon yönetim şirketleri tarafından yönetilen ve size bugünden tasarruf imkanı sağlayan bir sistem. Emeklilik fon hesabı olanlara devletin vergi indirimi uyguladığına da dikkatinizi çekeriz. Erken yaşta tasarruf etmek istediğinize karar verdiniz ama hangi yöntemi izleyeceğiniz konusunda aklınızda hala sorular var. Bir bilene sormaktan çekinmeyin. Finansal danışmanlık şirketleri gerçekten işinize yarayabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kolaysa-buralara-gidin-asla-goremeyeceginiz-100-yer", "text": "Kaderinizde varsa, ıssız adaya razı olun ama Kuzey Sentinel Adası'na gönül düşürmeyin. Zaten sakinleri de sizi istemiyor. Hint Okyanusu'nda, Bengal Körfezi açıklarında, 72 kilometrekarelik ufacık bir yer burası. Nüfusun en fazla 400 olduğu tahmin ediliyor. Evet, elde sadece tahmin var. Adanın avcı-toplayıcı halkı tarihin hiçbir döneminde dışarıyla temas kurmadı, ileride de kuracak gibi değil. Onları tanıyabilmek için bugüne dek zora da başvuruldu, güzelliğe de ama ada sakinlerinin tavrı değişmedi. Ziyaretçilerin payına sadece ok yağmuru düştü. Harita üzerinde adanın sahibi görünen Hindistan hükümeti bile denemekten usandığını ve vazgeçtiğini açıkladı. Modern dünyadan uzaklar diye sıkıntı yaşadıklarını da zannetmeyin. Hint Okyanusu'nu 2004'te vuran tsunamiden sonra Kuzey Sentinel'e de bir göz atan helikopterler, adalıların herhangi bir zarar görmediğini tespit etti. Teksas'ın ıssızında 10 hektarlık bir çiftlik. Ama ortada bir çiftçilik faaliyeti yok. Araziye yayılmış bataklık, çalılık ve göletlerin kıyısında köşesinde görülebilen tek şey, çürümeye yüz tutmuş insan cesetleri. İşte bu yüzden, bilenler mekana gayet soğuk bir şekilde insan çiftliği diyor. Benzerlerinin içinde en büyüğü olan Adli Antropoloji Araştırma Tesisleri'nin resmi amacı, insan bedeninin nasıl çürüdüğünü incelemek, bu sayede bilime katkı sağlamak. Çok sıkı korunan tesiste, etrafa ölüm sonrasının farklı aşamalarında bulunan cesetler bırakılıyor ve doğanın etkisi araştırılıyor. Yanından dahi geçmek istemeyeceğinizi tahmin ediyoruz ama içeri girmekte ısrarcıysanız maalesef tek yol, cesedinizi bağışlamanız. Her zaman yapabileceğiniz iki şey: Gizemli kardeşlik cemiyeti Skull and Bones'un New Haven, Connecticut'taki binasının girişinin fotoğrafını çekmek ve cemiyet hakkında sayısız komplo teorisi okumak. Yapamayacağınız tek şey: Bu binanın içine girmek. Yale Üniversitesi'nden öğrencilerin tuhaf bir seremoni sonrasında adım attıkları esrarlı yuvanın ismi Mezar . Kumtaşından, penceresiz binanın içinde neler olabileceğine dair varsayımlarsa sınırsız. Apaçi şefi Geronimo'nun iskeleti, gizli bir tapınak, Yale'in kurucularından Elihu Yale'in mezartaşı, dünyanın geri kalanından beş dakika ilerideki bir saat... ABD'nin yönetici elitinin yolu bu binadan geçti ama neler gördüklerini anlatan henüz çıkmadı. Düşünün, amblemindeki 322'nin ne anlama geldiği bile halen bilinmiyor. Somali'nin doğu kıyılarında bir liman kasabası. Nüfus yaklaşık 12 bin. Ama su sınırlı. Hastane veya okul yok. Tarım faaliyeti mevzubahis değil. Burası Hint Okyanusu'nu haraca kesen Somalili korsanların ana barınağı Hobyo. Ganimet tenha sokak aralarında el değiştiriyor, rehineler derme çatma kulübelerde tutuluyor, sokaklarda Kalaşnikoflu çocuklar devriye atıyor. NATO kuvvetlerinin bile hale yola sokamadığı bir destinasyon, bir nevi modern Define Adası. Yok, ben giderim diyecek kadar gözü karaysanız, önden bir elveda notu yazın. Bugüne dek James Bond filmlerine konu olmadıysa sebebi Soğuk Savaş'ın bitmiş olması. Moskova'da gizli, ikinci bir metro olduğu yönündeki iddialar ilkin 1992'de araştırmacı yazar Vladimir Gonik tarafından Preispodnyaya ortaya atıldı. Buna göre Josef Stalin, 1947'de, bir nükleer savaş durumunda devletin önemli organlarını hem birbirine bağlayacak hem de gerekirse şehir dışındaki güvenli bir sığınağa ulaştıracak bir metro inşa ettirdi. 50-200 metre derinliğinde işleyen ve en uzunu 60 km'lik dört hattan ibaret bu metro sistemi Kremlin, KGB , Vnukovo Havaalanı ve Ramenki Sığınağı arasında gizli bir ulaşımı mümkün kılıyor. Sığınak dediysek yabana atmayın; Ramenki, 15 bin kişinin 30 yıl boyunca gün ışığı görmeden yaşayabileceği bir yeraltı kasabası. Rus yetkililerin bu iddiaları bugüne kadar doğrulamadığını not edelim. Yalanlamadıklarını da... Atlantik Okyanusu'nda, Sao Paulo eyaleti açıklarındaki bir adanın görkemli bir ismi var: Ilha da Queimada Grande. Ama bilenler kısaca Yılan Adası deyip geçiyor. Ada, tahmin etmişsinizdir, yılanların istilası altında. Mızrakbaşlı çıngıraklı yılan ya da daha havalı ismiyle Bothrops insularis, yakaladı mı acımıyor. Güney Amerika'da en çok ölüme sebep olan kuzeni Fer-de-Lance'dan beş kat daha zehirli. Adaya sadece yoğun güvenlik önlemleri altındaki akademisyenlerin girmesine izin veriliyor. Maceracıları götürmeye razı olabilecek tekne kaptanları da mevcut ama okyanus dalgalarıyla boğuşmayı göze almalısınız. Ayrıca herhangi bir liman yok, Allah ne verdiyse yüzüp kayalıklardan yukarı tırmanmak gerekiyor. İyi haber: Kayalıklardan denize düşerseniz neye sarılacağınız belli. Ayrıca düşmeseniz de durum değişmiyor. Sağlam anteniniz varsa siz de yakalarsınız. Rusya'nın kuzeybatısında, Pskov kasabası yakınlarında bir radyo, 1982'den beri kesintisiz yayın yapıyor. Yalnız istek parça falan yok. Aslında yayında herhangi bir şarkı, türkü, muhabbet de yok. Sadece kesintisiz bir vızıltı. Bir de gizemli bir mikrofon. Birkaç ısrarlı dinleyici, 2010'da, bir erkek sesinin tekdüze bir tonla okuduğu birkaç Rus ismini yayında yakalayabildi. Bazen arka planda fısıltıyla konuşanları duymak da mümkün. Yayının tam olarak nereden geldiği kestirilemiyor. Niyesi, nasılı da bugüne dek açıklanmadı. En yakın tahmin, Soğuk Savaş mirası bir casusluk aracı olduğu yönünde. Bugünkü işlevi? Dinleyip karar verin. Dünyanın en meşhur şirket sırrı. Üstelik şehir efsanesi de değil. Özet geçelim: John Pemberton isimli kimyager 19'uncu yüzyılın sonunda, içinde biraz şarap, biraz da kokain bulunan içecek French Wine Coca'yı ürettiğinde ticari şansının yüksek olacağını tahmin ediyordu ama esas başarı, şarap ve kokaini sağlık nedenleriyle karışımın dışına çıkardığında geldi. Bu defaki ürününe, yani Coca-Cola'ya, ayırıcı tadını veren yepyeni bir malzeme katmıştı ve bunun ne olduğunu kimseye söylemedi. Coca-Cola'yı ondan satın alan firmalar da bu sırrı muhafaza etti. O kadar ki, mahkemede formülü açıklamaya zorlanmamak için, ürünü taklit edenlere dava bile açılmıyor. Bilinenler çok az: Karışımın ancak yüzde 1'ine tekabül eden söz konusu malzemenin ismi Merchandise 7x ve neyin neyle ne kadar karıştığına ilişkin formül bugün firmanın Atlanda'daki sergi salonunda duruyor. 2 metrelik ve hiç açılmayan bir özel kasada... Belki orada bile değildir, bilemiyoruz. Söylenen tek şey, formülü bilen az sayıda kişinin beraber seyahat etmediği. Gerçekten. Bu çağda radyo mu olur, deyip geçmeyin. Eski usul halen iş görmeseydi, Radio Liberty Binası bugün dünyanın en sıkı korunan yerlerinden biri olmazdı. Prag'daki binadan, haber alma özgürlüğü kısıtlı 20 ayrı ülkenin vatandaşlarına, 28 dilde yayın yapılıyor. 70'inci yaşına yaklaşan ve kardeşi Radio Free Europe ile birlikte Soğuk Savaş'ta Doğu Bloku'na demokrasi anlatmak için kurulan Radio Liberty'nin en büyük destekçisi, ilk zamanlarında olduğu gibi bugün de Amerikan Kongresi. Bir zamanlar Münih'teydi, şimdi Prag'da, Komünist Parti'nin eski binasında. Orada çalışmıyorsanız girmeniz mümkün değil. Hem sırada yıllardır bekleyen bir sürü kızgın lider var. Uyuşturucu savaşları, Meksika'da son beş yılda 40 binden fazla insanın canına mal oldu. Öyle akıl almaz miktarların döndüğü bir sektör ki, uyuşturucu baronları bu uğurda ne cana ne de mala acıyor. Son 10 yılda, iki ülke arasında açığa çıkan tünel sayısı 150'den fazla. Aklınıza The Shawshank Redemption'ın kaşıkla açılan çukurları gelmesin; malzeme gayet sağlam, ışıklandırma yerinde. Bazıları 800 metreyi buluyor. Ortalama bir tüneli kazmak için altı ayla bir yıl arası çalışılıyor. Girişler sınırın Meksika tarafındaki Tijuana kasabasındaki özel mülklerden, çıkışlar ABD'nin San Diego'sundan. Daha ortaya çıkarılamayan yüzlerce tünel olduğundan tüm yetkililer emin. Görmeniz ne kelime, bulmanız bile mümkün değil. Rusya o kadar geniş ki, gitmek görmek bir yana, neresinde ne olduğu bile halen belli değil. Issızdaki faaliyetler dış dünyanın ruhu bile duymadan devam edebiliyor. Bir örnek, Yamantau Dağı. ABD'nin 1990'larda gündeme getirdiği uydu fotoğrafları Güney Urallar hattındaki dağda bir inşaat faaliyeti olduğunu açıkça gösteriyordu. Mesele biraz eşelenince bölgeye ilk kamyonların Brejnev'in Sovyet Rusya'sı döneminde gelip gitmeye başladığı öğrenildi. Arazide şu an birçok Rus askeri üssü mevcut ama Yamantau'da ne bulunduğu halen sır. Favori iddia: Burası nükleer, biyolojik ve kimyasal saldırılara dirençli, 60 bin kişilik bir sığınak. Plase: Rusya'nın olası nükleer karşı saldırıyı yürüteceği tesis. Dünyanın sayılı müzelerine gitseniz de bazı eserleri asla göremeyeceksiniz. Bunların çoğu koleksiyonerlerin elinde ama sayıca en fazlası tek bir ailede. Parisli Wildenstein ailesinin yaklaşık 10 bin parçalık bir koleksiyona sahip olduğu varsayılıyor. Bir kısmı New York, Buenos Aires, Londra, Tokyo'daki galerilerde sergilense de gün yüzü görmeyen birçok eser var. Nereden mi biliyoruz? Aile son yıllarda miras anlaşmazlığına düşünce, Paris'teki Wildenstein Enstitüsü'ne yapılan baskında bugüne dek kayıp veya çalıntı olarak listelenen çok sayıda esere rastlandı. Memleket basınının sevdiği bir meseledir. Etkili işadamları ve siyasetçilerden müteşekkil Bilderberg Grubu her sene bir defa farklı bir ülkede, yoğun güvenlik önlemleri altında toplanır. Kendileri fikir alışverişi olarak değerlendirse de, komplo teorisyenleri dünya meselelerine bu toplantılarda yön verildiğini savunuyor. Siz de merak ediyorsanız, grubun web sitesine göz atıp türlü bilgiyi birinci elden okuyabilirsiniz. Örneğin bu toplantıların Hollanda Prensi Bernhard, ünlü banker David Rockefeller, Polonyalı diplomat Joseph Retinger ve İngiliz politikacı Denis Healey'in inisiyatifiyle başladığını, ilk buluşmanın da 1954'te Hollanda'nın Arnhem kentindeki Bilderberg Oteli'nde gerçekleştiğini öğrenebilirsiniz. Sitede bulamayacağınız tek şey, yönetim merkezinin adresi. Halen de kimse bilmiyor. En yakın tahmin Hollanda'nın Leiden şehri. 9/11 sonrasının en çok konuşulan mekanı. Afganistan'ın doğusundaki dağlarda, 4 bin metre yükseklikte, Pakistan sınırına yakın bu mağaralar, El Kaide ve Usame bin Ladin'in bir numaralı sığınağıydı. Suyun binlerce yıllık aşındırması sonucu oluşan Tora Bora, Afgan-Rus Savaşı'nda CIA'in desteği, ardından da Bin Ladin'in kişisel servetiyle bir şebeke haline getirildi. ABD ve NATO'nun müdahalesi sırasında dünya basını, mağaraları yüksek teknolojiyle donatılmış bir askeri merkez olarak sunduysa da, gerçeğin böyle olmadığı sonradan ortaya çıktı. El Kaide sadece coğrafi bir avantaj kullanıyordu. Mağaralar bugün NATO'nun askeri denetimi altında. Yakından geçebilme ihtimaliniz yok. Google Earth bile kurtarmaz. Bangkok Hilton diye de adlandırılan Bang Kwang, dünyanın en zorlu hapishanelerinden. Tayland hükümeti özellikle uyuşturucu kaçakçılarını (genelde idam mahkumlarıyla 25 yıldan fazlasına hüküm giymiş olanları) burada misafir ediyor. Koşullar şunlar: 30 kişilik hücreler, yatak niyetine beton zemin, günde bir kase kuru pilav. Sadece erkekler için. İdam mahkumlarına infaz iki saat önceden bildiriliyor. Ancak giren görebiliyor. Çıkış garanti edilmiyor. Beyaz, zengin, siyaseten etkili, işadamı olarak başarılı ve cumhuriyetçiyseniz San Francisco yakınlarındaki Bohemian Korusu'nda seçkinlere özel bir yaz kampına, bir ihtimal katılabilirsiniz. Ama önce 15 yıllık bir bekleme listesine adınızı yazdırmanız gerekiyor. Sıra nihayet size geldiyse, kampın ilk gününde düzenlenen pagan seremonisine katılacaksınız. Ondan sonrası muhabbet. Kamptaki arkadaşlarınız Clint Eastwood, George W. Bush ve benzerleri... Artık gönlünüze göre dünyalar yıkıp dünyalar kurabilirsiniz, yeni haritalar üzerinde kafa patlatabilirsiniz. Katılımcılar Yok, öyle olmuyor, sadece çene çalıyoruz dese de yüksek profil insana başka şeyler düşündürüyor. Siz de o profile uygunsanız, yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, konuştuklarınızı anlatırsınız artık. Bir başka deyişle, Hitler'in sığınağı. Hava taarruzlarına karşı geçici bir korunma mekanı olarak planlandıysa da, savaşın son yıllarında Hitler'le yakın adamlarının devamlı ikametgahı haline geldi. Yerin 15 metre altında, bir koridor etrafındaki 18 odadan ibaret ve son derece sağlam. Hitler, karısı Eva Braun ve Propaganda Bakanı Goebbels burada intihar etti. Berlin'i ele geçiren Ruslar intikam hissiyle yerle bir etmeye çalıştı ama tamamen yıkamadılar. Doğu Alman yönetimi de, kendi bölgesinde kalan sığınağı dümdüz etmek için elinden geleni esirgemedi. Yine de bazı kısımların ayakta kaldığı, Pink Floyd'dan Roger Waters'ın iki Almanya'nın birleşmesi şerefine verdiği konserin hazırlıkları sırasında ortaya çıktı. Hasar görmemiş kısımları şu an gayet sıradan bir otoparkın altında. Herhangi bir giriş yok. Girmek isteyen de yok. Yüksek riskli mahkumların tutulduğu cezaevi. 2003'e kadar varlığı bilinmiyordu. Gad Kroizer isimli tarihçi 1930'lar ve 40'larla ilgili haritalarla günümüzdekileri karşılaştırırken açığa çıkardı. Tel Aviv'e bir saat uzaklıktaki Camp 1391'in mevcudiyetini İsrail devleti halen kabul etmiyor. Serbest bırakılan tutsakların tanıklığına göre hücreler 2 metrekare ve hiç doğal ışık yok. Birleşmiş Miletler'in ısrarlı ziyaret talepleri defalarca reddedildi. İsviçre Alpleri sadece kayak yapmaya yaramıyor, dünyanın bilgisi de orada saklı. Dağlarda 26 binden fazla sığınak mevcut. En donanımlıları olarak kabul edilen Swiss Fort Knox isimli iki sığınak, Gstaad kayak merkezinin yamacında. İşletmeci firma MOUNT10, her türlü askeri ve sivil tehdide karşı garanti veriyor. Girmesi, girilse dahi içeride kalması çok zor. Retina tarama, güvenlik kameraları bir yana, kapılar 3.5 ton. Her adımda yanınızda görevliler bulunuyor. İçeride bulunanlara bir örnek: İnsanoğlunun bilgisini gelecek kuşaklara aktaracak Digital Genome projesi burada muhafaza altında. Avustralya dendi mi ilk çağrışım kanguru, sonra Sydney Opera Binası, sonra Aborijinler için özel önemi bulunan Ayers Rock. Çağrışımlar bittiyse, gizli saklı meselelere geçelim. Avustralya'nın ortasında, İngiltere'nin yüzölçümünden daha büyük bir arazi, 65 yıldır füze test sahası olarak kullanılıyor. Uzay programları, casusluk faaliyetleri ve mülteci toplama kampları da burada. Araziyi kullanmak isteyen hükümetler 2020'ye kadar giden bir bekleme listesi oluşturdu. Başkasının yaklaşması pek hoş karşılanmıyor. Dedikodu çoktu ama uydu fotoğrafları Çin donanmasının, Güney Çin Denizi çıkışındaki Hainan Adası'nda bir askeri üs inşa ettiğini ancak 2008'de ortaya çıkardı. Donanma yetkilileri üssün amacını açıklamadıysa da güvenlik uzmanlarına göre tesis nükleer denizaltılarla uçak gemilerini ağırlayacak. Tahminler buraya kadar. Adadaki tepelerin içine kazılan 20 metre girişli 11 tünel, geri kalan faaliyeti uydulardan gizlemeye yetiyor. Her şey 1970'lerde, teknoloji alanında yatırımları olan işadamı Paul Bennewitz'in gökyüzünde tuhaf ışıklar gördüğünü iddia etmesiyle başladı. Yetkililerle de temasa geçen Bennewitz, gördüklerinin dünya dışı varlıklardan kaynaklandığından emindi. Diğer UFO takipçilerinden de destek bulunca araştırmalarını da, iddialarını da yoğunlaştırdı. Teorisi, kötü niyetli uzaylıların New Mexico eyaletindeki Dulce kasabası yakınlarında bir dağın altında üslendiği ve ABD hükümetinin de izniyle dünyalılar üzerinde deneyler yaptığıydı. İnanan çok kişi çıkmasa da, yetkililer bu iddiaları yalanlamak için yoğun çaba gösterdi. İkinci ve daha çok desteklenen iddia da zaten bu çabalardan kaynaklandı. Dulce Üssü, ABD'nin nükleer yığınağını barındırıyor olabilir miydi? Üssü ısrarla arayanlar halen mevcut."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/konusma-sirasi-sizde", "text": "Saat sabah 09.15. Son yarım saattir burada, London Excel'in ambar benzeri IOC Oditoryumu'nda, Batı dünyasının insanı en harekete geçiren ve cesaret veren bazı hit parçaları çalıyor: Black Eyed Peas'ten I Gotta Feeling, U2'dan Vertigo, Katy Perry'den Roar... Ve beklenen an geliyor. 20'li yaşlarında takım elbiseli bir grup yerine geçerken, Jordan Belfort tüm servetini nasıl kazandığı hakkında konuşmak, konuşmak, konuşmak ve eğer çok çalışıp kendinize inanırsanız sizin de bunu nasıl yapabileceğinizi anlatmak için burada. Kalabalığın alkışlaması için Bon Jovi'den It's My Life şarkısı eşliğinde sahnede koşuyor, gülümsüyor, çığlıklar atıyor ve havayı yumrukluyor. Aşırıya kaçmış Bronx aksanıyla Belfort, kendini beğenmiş ama becerikli bir konuşmacı; diliyse gelişigüzel ve müstehcen. Yedi yıldır topluluk önünde konuşmasına rağmen Martin Scorsese'nin The Wolf of Wall Street filmindeki rolüyle kazandığı ilgi sayesinde o artık bir rock yıldızından farksız. Belfort karşısındakini ikna etme konusunda, çizginin ötesinde kabiliyetli biri. Motivasyon içeren konuşması da, tam da bundan bahsediyor. Topluluk önünde yaptığınız etkili bir konuşma size bir iş, bir anlaşma, bir seçim kazandırabilir. Aynı zamanda karşınızdakine ilham verebilir ya da insanları güldürüp ağlatabilir. Bazı insanlarda bu yetenek doğuştan vardır, diğerleri tarafından ise öğrenilebilir. Topluluk önünde konuşmak denince akla gelen John F. Kennedy, Abraham Lincoln ve Martin Luther King gibi isimler son derece özgüven sahibiydiler; İngiltere Kralı VI. George ise onlar gibi doğuştan şanslı değildi, mikrofon önünde en iyisini yapabilmek için ciddi çalışırdı. Bu tür çalışmalar için bu sanatta uzmanlaşmak isteyenler hedeflenerek açılan kulüp ve kursların yanı sıra topluluk önünde konuşma sektörü de son 10 yılda ciddi bir atılım yaptı. Sanayici ve politik danışman Alan Sugar'dan İngiliz aktör ve maceracı Brian Blessed'e kadar herkes, bu işin içinde. Görünüşe bakılırsa boş konuşan eski politikacılar için de sektörde bolca yer var. İngiltere'nin en büyük konuşmacı ajansı JLA'dan Jeremy Lee Durum kesinlikle böyle diyor: Onları cesaretlendiriyoruz. Kabinenin en azından üçte birinden, yeni bir seçim öncesi, dersler konusunda talep alıyoruz. Lee'nin kadrosunda her yıl 2 bin etkinliğin ihtiyacını karşılayabilecek 9 bin konuşmacı bulunuyor. Günden güne daha fazla insan, 20 dakikalığına mikrofondan çekilip yerlerini bu konuda ünlü bir isme bırakmak için para ödemekten çekinmeyecekmiş gibi görünüyor. Ücretler mi? Felix Baumgartner ve Usain Bolt, 25 bin sterlinden kapıyı açıyor. Anlayacağınız etkili konuşmak, para da eden bir şey. Belfort sahneden inince yerine Andy Harrington isimli bir İngiliz çıkıyor. Dünyanın En İyi Topluluk Önü Konuşması Uzmanı lakaplı, Gerard Butler gibi Hollywood aktörlerine ve Nadja Swarovski gibi güçlü CEO'lara, daha etkili konuşma dersleri vermiş biri. Bugün burada, topluluk önünde nasıl konuşulur, anlatmak için bulunuyor. Dinleyicilere kendini nasıl burada bulduğunu anlatıyor. Yıllar önce, Andy'nin eşi zor bir depresyon dönemi geçirmiş. Amerika'da buldukları Tony Robbins adlı doktordan randevu almışlar. Robbins, Andy'nin eşine, hiç çok etkili bir orgazm yaşayıp yaşamadığını sorarak onu depresyondan çıkarmayı başarmış. Kadın önce neye uğradığını şaşırmış ancak Robbins tatlı dille bir hikaye anlatmaya başlayınca eşinin tedirginliğinin azaldığını anlatıyor Harrington. Böylece o da Robbins'in yaptığını yapmaya karar vermiş: İnsanların karşısına çıkıp onlara yardım etmek. Kalabalığı mest eden konuşma sonunda pek çok insan Harrington'ın kurslarına kaydolmak için harekete geçiyor. Günümüz medya kültüründe, topluluk önünde konuşmak her zamankinden daha yaygın. Özellikle de politikada. Parti liderleri televizyonda birbirleriyle sanki bir yarışmadaymış gibi tartışırlarken kullandıkları cümleleri özenle seçiyorlar. Yeterlilik ve özgüven önemli diyor Harrington: Bazen insanlar bir seçimi, karşı tarafa yansıttıkları özgüven sayesinde kazanırlar. Bu, onların yeterli oldukları anlamına gelmez. Yalnızca bir hikayeyi satma konusunda yetkinlik gösterdiklerine işaret eder. Harrington'ın kursları sayesinde herkesin güçlü birer konuşmacıya dönüştüğünü görebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/konusmamiz-lazim-erken-bosalma-sorunsali", "text": "Hepimizin konuşmaktan kaçındığı, gizlemenin daha kıymetli olduğunu düşündüğü konular var. Konu da değil aslında, doğrudan tabular! İçerisinde yaşadığımız ataerkil toplumun 'erkekliği' yüceltmesinden ve erkekliğe zeval gelmesin diye konuşamadığımız, yıkamadığımız tabular. Erken boşalma, tıbbi dilde 'prematür ejakülasyon' denilen cinsel fonksiyon bozukluğu bunlardan biri. Hemen yüzünüz kızarmasın, kendinizi suçluymuş gibi hissetmeyin. Önce derin bir nefes alın çünkü dünyada yaşayan erkek nüfusunun yüzde 20 ile 40'ının bu sorunu yaşadığı ön görülüyor. International Society of Sexual Medicine'ın elinde bulunan çeşitli veriler de bu oranları kanıtlar nitelikte. Ülkeler arasında değişiklik gösteren yalnızca yaş aralıkları oluyor. Örneğin, İtalya'da erken boşalma sorunu yaşayan erkeklerin yaş aralığı 26-35 iken, Kanada'da bu aralık 31-40 yaşı bulabiliyor. Erken boşalmanın neye göre tanımlandığını merak ediyorsunuzdur. 1980'lerde The American Psychiatric Association'ın hazırladığı bir şema var. Zaman içerisinde birçok kez güncellenip değiştirilse de, genel bir fikir vermesi açısından ele almak faydalı. 1. Kişinin kendi iradesi dışında, kontrolsüz bir şekilde boşalması. 2. Kişinin bilinçli bir şekilde boşalmayı geciktirememesi. 3. Yukarıdaki faktörlere bağlı olarak stres, depresyon ve benzeri psikolojik sorunlara dayalı cinsellikten uzaklaşma. İtiraf ettiniz ve rahatladınız. Şimdi tedavi yöntemlerini araştırma aşamasına geldik. Psikolojik tedaviyi birinci basamak olarak değerlendirebilirsiniz. Çoğu psikolog bu tedavinin farmakoterapi ve seksüel danışmanlıkla bir arada yürütülmesi gerektiğini öneriyor. Psikolojik tedavinin dışında Semans tarafından 1956 yılında tarif edilen 'Dur-Başla' programı ve Masters ve Johnson tarafından geliştirilen 'Sıkma' tekniğini de uygulayabilirsiniz. Bunun için ejakülasyondan hemen önce penetrasyonu sonlandırıp, kendi kontrolünüz ile boşalmayı erteliyorsunuz. Cinsel ilişki ya da mastürbasyon sırasında, bu tekniği defalarca tekrarlamanız önemli. Detayları Google'layarak araştırabilirsiniz. Geciktirici kremler veya geciktirici prezervatifler de alternatif olarak düşünülebilir ama kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm değil. Son çare ise cerrahi tedavi. Tabii, tedavi aşamasından önce erken boşalmanızın asıl nedenini öğrenmeniz önemli. Geçici bir sorun olabilir, nörolojik bir problem olabilir, fiziksel bir rahatsızlıktan ötürü de kaynaklanabilir. Fiziksel rahatsızlığı ihtimal dışı bırakmak adına, önce bir üroloji kliniğine danışmanızda fayda var. Tüm bu aşamalara gelmeden önce ise soruna konuşarak, açılarak başlamaya ne dersiniz? Unutmayın, bu meselenin en zor kısmı konuşmak!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/konusmamiz-lazim-sisen-kaslariniz-mi-yoksa-sagliginiz-mi", "text": "Yaklaşık 1 buçuk yıl boyunca özel bir spor hocasıyla çalıştım. Hedefim hayalimdeki fit fiziğe kavuşmaktı. Biraz irileşmek, belirgin karın kaslarına, o meşhur six-pack'lere sahip olmak ve sağlıklı bir hayat tarzı benimsemek. Motivasyonumu bu üç amaç üzerine kurduğumu söyleyebilirim. Haftada üç kez düzenli olarak antrenman yaptım. TRX'den CrossFit'e, direnç egzersizlerinden vücut geliştirmeye, birçok farklı egzersiz modellerini uyguladım. Ölçüsünü asla kaçırmadığım, bir sevgili gibi bağlı olduğum beslenme programım da vardı. Beklediğim hızda ilerleyemesem de, başlarda güzel sonuçlar elde ettim. Ne protein tozu kullandım, ne de içeriğini bilmediğim başka bir supplement. Organik ve doğal bir kas büyümesi elde etmek istiyordum. Bu süreci hızlandırabileceğini bildiğim her türlü maddeden uzak durmaya çalıştım. Ta ki aynı zamanda başlamamıza rağmen, benden daha çok yol alan arkadaşlarımı görene dek. Ben protein tozundan başka bir takviye kullanmadım ama onlar sonuç odaklıydı. Vitaminler, hormon hapları ve iğneler... İçindekileri, etkilerini sorgulamaksızın her türlü kas geliştirici maddeyi kullandılar. Anabolik steroid bile! Steroid çocukluğumda heyecanla izlediğim Tour de France yarışında, sporcuların diskalifiye edilmelerine neden olan 'ilaç' olarak kalmış aklımda. 2006 yılında gerçekleşen yarışı hiç unutmuyorum. Yarıştan üç gün sonra yapılan açıklamada, o yılın kazananı eski sporcu Floyd Landis'in ürininde bulunan yüksek doz testosteron hormonu şüphe uyandırmıştı. Yapılan tıbbi araştırmalar sonucunda, testosteron fazlalığının nedeni anabolik steroid olarak belirlendi. Landis'in zaferi kısa sürdü tabii. Başarısına gölge düşüren steroid kullanımı imajını zedelediği gibi kariyerini de bitirdi. Düşünün profesyonel sporcuların bile kariyerine sekte vuran steroid'ler artık spor salonlarına inmiş durumda. Vücut geliştirmeyle uğraşan kişilerin günlük vitaminleri gibi. Baştan netleştirelim. Anabolik steroid kesinlikle kas oluşumunu hızlandıran bir vitamin değil, testosteron hormonunun bünyede yarattığı etkiyi taklit etmek amacıyla üretilen sentetik bir ilaçtır. Geçmiş yıllarda streoid'in etkileri konusunda tıp dünyası fikir çatışması yaşasa da, uzmanların uzlaştığı bir nokta var: Steroid'in uzun vadede yan etkileri. \"Tüm yan etkilerinden net bir şekilde bahsetmek için kişilere 20 yıl boyunca steroid kullandırtıp, sonuçları öyle değerlendirmek gerekir. Buna ne tıp müsaade eder, ne de etik değerlerimiz. Bu yüzden elimizde olan verileri analiz ederek, objektif değerlendirmeler yapılması mühim\" diyor, Harvard Medical School, Psikiyatri Profesörü Harrison Pope. Orange County Heart Institue'da çalışan ünlü kardiyolog Lawrence J. Santora da, anabolik steroid'lerin genç yaşta damar sertliğine neden olduğunu söylüyor. Hastalarından Danny McDermott şimdi finans danışmanı olarak çalışsa da, gençliğinde uluslarası vücut geliştirme yarışmalarında boy göstermiş. 29 yaşında steroid kullanımını bırakıyor. 36 yaşına geldiğinde ise ilk kalp krizini geçiriyor. Nedeni şaşırtmıyor, steroid'e kullanımına bağlı damar sertliği. McDermott'ın dışında zamanında steroid kullanmış hastalarını da yakından inceleyen J. Santora, neredeyse hepsinin kalbiyle alalakalı bir rahatsızlığı olduğundan bahsediyor. Böbrek, karaciğer, prostat ve psikolojiye olan yan etkilerinden söz etmiyoruz bile! Aynada kendinizi gördükçe, daha fazlasını istiyorsunuz. Bir dünya yıldızının gözü, kendi ışığından nasıl kamaşıyorsa; giderek büyüyen kaslarınız da muhtemelen bilincinizi kör ediyor. \"Kullanıyorum, bir şey olmuyor!\" demeyin. Yan etkileri ortada. Şişen kaslarınız mı yoksa sağlığınız mı? Karar sizin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/kor-olmazsiniz-ama-dikkatiniz-fena-dagilabilir", "text": " Ereksiyonu sürdürmekte zorluk yaşıyorsunuz: Diyelim ki yatakta her şey iyi gidiyor ve kendinize güveniniz tam. Eğer olayların en sıcak anında daha fazla devam edemez hale gelirseniz aklınıza önce fizyolojik değil, psikolojik sebepleri getirin. Cinsel Dikkat Dağınıklığı ilk şüphelilerden. Orgazm yaşamak zorlaşıyor: Fiziksel bir probleminiz olmadığı sürece hiçbir zaman orgazma ulaşmakta sorun yaşamazsınız. Fakat artık durum eskisi gibi değilse ve cinsel ilişkiyi tamamlamakta güçlük çekiyorsanız bu da bir işaret olabilir. Bu sorunu yaşayan birçok erkek eşinin ya da sevgilisinin yardımcı olmasını bekliyor. Hiçbiri de bir porno yıldızı olmadığı için hayal kırıklığı derinleşebiliyor. Cinsel ilişki sırasında sürekli dikkatiniz dağılıyor: Diyelim ki bugüne kadar yatakta hiç hayalkırıklığı yaşamadınız ve yaşatmadınız ama artık kendinizi adeta istemediğiniz bir işe gidiyormuş gibi hissediyorsunuz.. Ya da yalnızca gündüz izlediğiniz görüntülerin yardımıyla tahrik oluyorsunuz ve sevişmenizi tamamlayabiliyorsunuz... Artık rahatsızlığınızın adını biliyorsunuz... Eğer Cinsel Dikkat Bozukluğu yaşıyorsanız telaşlanıp soğuk terler dökmenize gerek yok. Bir iki küçük değişiklik ile bu durumdan kurtulmak mümkün. Pornoyu azaltın. Pornografi sizi gerçek hayatta sabırsız ve tatminsiz bir erkek haline getirebilir. Vazgeçmeye başladığınızda beyniniz normal düzenine döner. Haftada bir ya da iki kereden fazla mastürbasyon yapmayın. Böylece partneriniz size eskisi kadar çekici görünür. Aynı zamanda tüm cinsel gücünüzü ve ilginizi de ona saklamış olursunuz. Bir cinsel terapistle probleminizi paylaşın. Sorun ne olursa olsun, profesyonel yardım almak hem sizin hem de partnerinizin hayatını kolaylaştırır. Hem kızlar birlikte bir şeyler yapmaya bayılırlar. Sevgiliyle birlikte doktora gitmeniz ise size, evlilik teklifine yakın kredi kazandırır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/krallik-kurayla-degil-kuralla-gelir", "text": "Mümkünse yangının geliş yönüne doğru bir kaçış ateşi yakılır. Ateşin size nerede vuracağını seçmesine izin verilmez. Ekstrem durumlarda hayatta kalmak, bazı kuralları önceden bilmeye ve sindirmeye bağlı. Hayat kurtarmak da öyle. Örneğin savaş koşullarında sağlık ekiplerinin hangi yaralıya öncelikle müdahale etmesi gerektiği, binlerce asker yaşamını yitirdikten sonra öğrenilebildi. Bugün ekipler sırayla üç faktörü kontrol ediyor: Nefes alıyor mu (ve dakikada 30 nefesten fazla mı, az mı)? Nabız var mı, varsa düzenli mi? Bilinci yerinde mi, komutları takip edebiliyor mu? Olabilecek en kaotik yerde ve anda düzen böyle sağlanıyor. Sadece hayat memat meselelerinde değil, insanlık hem kişiyi, hem toplumu etkileyen hemen her konuda kurallar geliştirdi. Kışın aldığı kiloları yazın vermek isteyenler, şöyle iyi bir uyku çekerek huzura ermek isteyenler, o patlama albümünü yapmak isteyenler, doğru kalem oynatarak doğru kitabı yazmak isteyenler... Hepsinin yolu bugüne dek incele incele gelen, rafineleşen basit kuralları uygulamaktan, kendine uydurmaktan geçiyor. İş stratejisi uzmanı ve MIT'de öğretim üyesi Donald Sull ile Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Kathleen M. Eisenhardt'ın iddiası böyle. Yeni yayımlanan kitapları, Simple Rules: How to Thrive in a Complex World'de her nabza göre şerbet veriyor, iş dünyasından ünlülerin yaşamına, bugüne dek tutmuş kuralların neden tuttuğuna, çuvallayanların nerede hata yaptığına ışık tutuyorlar. Örnek gırla... BBC'de spor yorumculuğu zamanında çok kuvvetliydi çünkü adayları yayın kuruluşunun binasının yedinci katına çıkarıp sokakta gördüklerini, hatta iki çalışan arasındaki alelade bir masa tenisi maçını yorumlatan bir işe alma süreci vardı. Claude Monet ve Piet Mondrian çok iyi ressamlardı; araştırmalar onların neyi çizip neyi çizmemeye, kendilerine nasıl sınırlar koymaları gerektiğine çok önce karar verdiklerini ortaya koydu. Apple'ın iPod'u çok başarılı oldu çünkü çok basit bir kurala dayanıyordu: Her şeyi basitleştir... Sull ve Eisenhardt'a göre basit kurallar neyi, nasıl, ne zaman yapmak gerektiğini, ne zaman vazgeçmek, ne zaman başlamak, ne zaman akıntının tersine yüzmek gerektiğini gösteriyor. Ama en önemlisi, onları saptayıp kişiselleştirmek ve koşullar değişmedikçe de onlardan vazgeçmemek. Örneğin Everest'e çıkmanın tek bir kuralı var: Saat 14.00 itibarıyla zirveye ulaşmadıysanız geri dönün. Buna kulak asmayanlar bedelini canlarıyla ödedi! Usta yazar, daha 18'indeyken iyi bir yaşam sürmenin kurallarını kaleme almış. Dikkat edin, askeri disiplin içerir. Her şeyi kendi başına halletmeye çalış. Tüm yaşamın için bir hedefin olsun, yaşamının bir bölümü için de. Her yıl, her ay, her hafta, her gün, her saat, her dakika için bir hedefin olsun. Küçük hedefleri, büyük olanlar için feda et. İyi ol ama kimsenin bilmesine izin verme. Her zaman harcayabildiğinden daha azını harca. On kat zengin olsan da, hayat biçimini asla değiştirme. Sana yeme demiyorum, insan gibi ye! Yemek kültürü üzerine eserler kaleme alan , akademisyen-yazar Michael Pollan'ın üç kuralı, birçok buzdolabının üzerinde kısa ve etkili bir manifesto olarak duruyor. Sadece bunları uygulamak bile basit ve sağlıklı bir yaşamın yolunu açar. Kural dediğin de böyle olur zaten. Gerçek yemekler yiyin. İçindeki malzemeyi büyükanneniz de tanıyabilsin. Simple Rules kitabının yazarları, bilim insanlarının son araştırmaları çerçevesinde uykusuzluk çekenlerin ne yapması gerektiğini anlatıyor. Her şey dört basit kuraldan ibaret! Hollywood'un birçok eserini filme uyarladığı Amerikan romancı Elmore Leonard, iki sene evvel aramızdan ayrılana kadar onlarca roman yazdı. Hızlı yazdı, iyi yazdı, kısa yazdı. Oturup bir de romanların nasıl yazılması gerektiğini yazdı! Yeni başlayanlar ders çıkarsın. Bir diyalogu sürdürmek için dediden başka bir yüklem kullanma. Birdenbire veya kıyamet koptu gibi şeyler yazma. Mekanları ve nesneleri anlatırken fazla ayrıntıya girme. Drone saldırısını yönetmek, dünyanın en tepki toplayan işlerinden biri. Afganistan ve Irak'ta, kimisi sivillerin de canına mal olan drone operasyonları uluslararası gündem haline gelince, ABD Başkanı Barack Obama, bir konuşmasında drone'ların düğmesine basmak için bir kurallar manzumesi belirledi. Ne kadar doğru ya da onlara ne kadar uyuluyor, halen tartışılıyor. Biz bu kanunları üç kelimeyle tanıdık: Öpüşmem, soyunmam, sevişmem. Ama gerçekte çok daha fazla kuralı vardı Türkan Şoray'ın. Yapımcılara bildirdiği bu kurallar ne kadar gerekli tartışılır ama sonuç ortada; o dün de Sultan'dı; bugün de Sultan! Üstelik kendisinin bizzat anlattığı üzere, yapımcılar ona çok kızsa da yine de onsuz yapamıyordu: Prodüktörler bir araya gelerek toplantı yapıyorlar. Ben bu şartları kaldırmadığım sürece bana film teklif etmemeyi kararlaştırıyorlar. Bu karardan bir gün sonra çok sayıda prodüktör birbirinden habersiz ve gizlice, bana sadece kendi firmasına film çekmem için sözleşme imzalatmaya geldi. Hatta iki tanesi istemeden birbiriyle karşılaşmıştı. Sonuçta yapımcının hayatı çok zorlaştı ama Şoray'ınki kolaylaştı. Türkan Şoray film senaryolarını film çekim tarihinden en az bir ay önce beğenir. Türkan Şoray senaryoyu beğenmezse yeni senaryo verilir. Çekilecek filmin yönetmeni ve başrol erkek oyuncusu için Türkan Şoray'ın onayı şarttır. Türkan Şoray adı jenerik, afiş, ilan ve sinema fenerlerinde başta ve tek olarak yazılacaktır. Filmde öpüşme ve açık sahne olmayacaktır. Filmlerdeki tarihsel giysiler şirkete, modern giysiler ise Türkan Şoray'a aittir. Film çekimi yalnızca İstanbul'da olur; Şoray, İstanbul dışına çıkamaz. Çalışma saatleri sabah 08.00'le akşam 19.00 arasındadır. Türkan Şoray mecburi gecikmeleri 10 günden fazla beklemez. Filmlerin seslendirilmesinde Türkan Şoray'ın onayı şarttır. Film renkliyse Türkan Şoray'ın onayıyla çekim saatleri uzayabilir. Seveni de var, sevmeyeni de... Ama en çok kuralları var. Fatih Terim'i bugüne kadar, işte bu kurallarla kurduğu oyun felsefesi getirdi.Fizik her zaman yerinde olacak. Top rakipteyken, takım olarak savunma yapılır. Top bizdeyken, bizde kalır. Zevk almak için. Chuck Palahniuk yazdı, hafızamızda Brad Pitt'in anlattığı haliyle kaldı. Bu kurallar hayatımızı nasıl kolaylaştıracak demeyin. Dövüş Kulübü başlı başına hayatın gereksiz yönlerinden kendini kurtarma manifestosuydu. Birisi dur derse, gevşerse ya da ölürse dövüş biter. Dövüş Kulübü'ndeki ilk gecenizse dövüşmek zorundasınız. Seinfeld'in bıraktığı yerden, bir başka dizi bizi teslim aldı; hem güldürdü, hem kendi kurallarını benimsetti. How I Met Your Mother, 2000'lerin ilk 10 yılında başımızdan aşağı bir kova kural boca etmişti. Şimdi sağlamasını yapmış bir şekilde bakınca, Hiç de fena değilmiş diyoruz. En azından bazıları için. İhtiyacı olan buyursun, alsın. Gece saat 02.00'den sonra hayırlı hiçbir şey olmaz. Brunch çiftler içindir, tek başına gidilmez. Potansiyel sevgili adayı, tanışmanın ardından üç gün içinde aranmaz. Eski kız/erkek arkadaşını düğününe asla davet etme! Bir kızın ancak çekici olduğu kadar deli olmaya hakkı vardır. Tek gecelik ilişkinin uzun süreliye dönüşmesini engellemek için uyman gereken kurallar, Gremlinler'le baş etme kurallarıyla aynı: Asla ıslanmalarına izin verme yani evinde duş almasınlar. Gün ışığıyla temas etmelerini engelle yani onlarla gündüz görüşme. Gece yarısından sonra onları besleme yani gece sende kalmalarına ve sabah kahvaltı yapmalarına izin verme. Günahı Barney'nin boynuna diyelim! Jerry Seinfeld dedin mi, önce düğmeleri bir ilikleyeceksin! Adam öyle bir dizi yazdı ki hem kahkaha tufanı hem de insan ilişkileri hakkında kurallar silsilesi olarak hizmet verdi. Kendi ismini verdiği televizyon dizisi, 1990'larda daha elimizi ayağımızı nereye koyacağımızı bilmiyorken, neyin ne olduğunu fişek gibi anlattı. Seinfeld'den hayat kolaylaştıran üç basit kuralı buraya alalım. Sekiz Emmy, iki Golden Globe, dört Oyuncular Sendikası ödülü... Son dönemlerin en gözde komedyeni Tina Fey'i, başardıkları yeterince anlatıyor zaten. Şikago'da bir komedi kulübünde başladığı kariyerine metin yazarlığı, oyunculuk ve prodüktörlük ekledi. Hollywood'un erkekleri kayıran komedyenlik dünyasında dişini tırnağına takarak sivrildi. Hiçbir şey yapmadıysa, bu dünyayla ağır dalga geçtiği 30 Rock'ı yarattı. Fey'in bizzat kaleme aldığı kurallara bakınca anlarsınız: Roma bir günde kurulmamış. Feyz alalım. Bir şov hazır olduğu için başlamaz, saat 11.30 olduğu için başlar. Birini işe alırken, Harvard'daki nerd'lerle Şikago'daki doğaçlamacıları karıştır ve çalkala. Harvard'lılar her bir esprinin mantığını ve gramer yapısını kontrol ederken, doğaçlamacılar onlara insan olmanın inceliklerini öğretir. Sakın sezon sona erdikten hemen sonra büyük bir karar alma. Rehabilitasyondan yeni çıkanlara da aynı tavsiyeyi veriyorlar. Sakın kapalı bir kapıyı filme alma. Sabahın saat 3'ünde koridorda karşılaşmak istemediğin birini asla işe alma. Animasyon üretmek zor. Pixar gibi dev bir stüdyoya sahip olsanız bile. Kendine her yıl bir film hedefi koyan şirket, Toy Story zirvesinden sonra bu hedefe ulaşmakta zorlanınca, çareyi aynı anda dört film üzerinde çalışmakta bulmuş. Her biri farklı bir aşamada olan dört film... Rotasyonla vizyona giriyorlar... Simple Rules kitabının yazarları, Pixar'ın bu metodunun deadline'la çalışan her şirket için bir motivasyon olabileceğini söylüyor. Herkes her an meşgul, kimse bir sonraki iş için oturup beklemiyor. O filmi Şükran Günü'nde duygular şelaleyken piyasaya sür. Her yıl bir film üretebilmek için aynı anda ama hepsi farklı safhada dört proje üzerinde çalış. Bu projeleri bir rotasyonla gösterime sok. Vedat Milor'a yemek beğendirmenin de kuralları var. Basit, o yemeği iyi yapacaksın. Eleştiri yazmak da kurallara bağlı. Yemek eleştirmeni Milor, iyi yemekte neye baktığını öncelik sırasıyla anlatıyor. Şefler bunları önceden bilirse bizim de işimize gelir. İlk kıstas kullanılan malzemelerin kalitesi. Her malzeme taze ve doğal olmanın ötesinde az bulunur cinsten ve türünün en iyisi olmalı. Farklı malzemeler bir araya geldiğinde bileşimin dengesi yanında her malzemenin kendini iyi ifade etmesi, lezzetinin maskelenmemesi ve bileşim sonunda o malzemenin potansiyelinin tam olarak ortaya çıkması lazım. Şefin dokunuşu adeta sihirli olmalı, farklı malzemelerin miktarı doğru kalibre edilmeli, öğün doğru ısıda servis edilmeli, terbiyesi ve baharat kullanımı optimum olmalı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/krallik-kurayla-degil-kuralla-gelir-3257", "text": "Ekstrem durumlarda hayatta kalmak, bazı kuralları önceden bilmeye ve sindirmeye bağlı. Hayat kurtarmak da öyle. Örneğin savaş koşullarında sağlık ekiplerinin hangi yaralıya öncelikle müdahale etmesi gerektiği, binlerce asker yaşamını yitirdikten sonra öğrenilebildi. Bugün ekipler sırayla üç faktörü kontrol ediyor: Nefes alıyor mu (ve dakikada 30 nefesten fazla mı, az mı)? Nabız var mı, varsa düzenli mi? Bilinci yerinde mi, komutları takip edebiliyor mu? Olabilecek en kaotik yerde ve anda düzen böyle sağlanıyor. Sadece hayat memat meselelerinde değil, insanlık hem kişiyi, hem toplumu etkileyen hemen her konuda kurallar geliştirdi. Kışın aldığı kiloları yazın vermek isteyenler, şöyle iyi bir uyku çekerek huzura ermek isteyenler, o patlama albümünü yapmak isteyenler, doğru kalem oynatarak doğru kitabı yazmak isteyenler... Hepsinin yolu bugüne dek incele incele gelen, rafineleşen basit kuralları uygulamaktan, kendine uydurmaktan geçiyor. İş stratejisi uzmanı ve MIT'de öğretim üyesi Donald Sull ile Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Kathleen M. Eisenhardt'ın iddiası böyle. Yeni yayımlanan kitapları, Simple Rules: How to Thrive in a Complex World'de her nabza göre şerbet veriyor, iş dünyasından ünlülerin yaşamına, bugüne dek tutmuş kuralların neden tuttuğuna, çuvallayanların nerede hata yaptığına ışık tutuyorlar. Örnek gırla... BBC'de spor yorumculuğu zamanında çok kuvvetliydi çünkü adayları yayın kuruluşunun binasının yedinci katına çıkarıp sokakta gördüklerini, hatta iki çalışan arasındaki alelade bir masa tenisi maçını yorumlatan bir işe alma süreci vardı. Claude Monet ve Piet Mondrian çok iyi ressamlardı; araştırmalar onların neyi çizip neyi çizmemeye, kendilerine nasıl sınırlar koymaları gerektiğine çok önce karar verdiklerini ortaya koydu. Apple'ın iPod'u çok başarılı oldu çünkü çok basit bir kurala dayanıyordu: Her şeyi basitleştir... Sull ve Eisenhardt'a göre basit kurallar neyi, nasıl, ne zaman yapmak gerektiğini, ne zaman vazgeçmek, ne zaman başlamak, ne zaman akıntının tersine yüzmek gerektiğini gösteriyor. Ama en önemlisi, onları saptayıp kişiselleştirmek ve koşullar değişmedikçe de onlardan vazgeçmemek. Örneğin Everest'e çıkmanın tek bir kuralı var: Saat 14.00 itibarıyla zirveye ulaşmadıysanız geri dönün. Buna kulak asmayanlar bedelini canlarıyla ödedi! Yemek kültürü üzerine eserler kaleme alan , akademisyen-yazar Michael Pollan'ın üç kuralı, birçok buzdolabının üzerinde kısa ve etkili bir manifesto olarak duruyor. Sadece bunları uygulamak bile basit ve sağlıklı bir yaşamın yolunu açar. Kural dediğin de böyle olur zaten. Usta yazar, daha 18'indeyken iyi bir yaşam sürmenin kurallarını kaleme almış. Dikkat edin, askeri disiplin içerir. Simple Rules kitabının yazarları, bilim insanlarının son araştırmaları çerçevesinde uykusuzluk çekenlerin ne yapması gerektiğini anlatıyor. Her şey dört basit kuraldan ibaret! Hollywood'un birçok eserini filme uyarladığı Amerikan romancı Elmore Leonard, iki sene evvel aramızdan ayrılana kadar onlarca roman yazdı. Hızlı yazdı, iyi yazdı, kısa yazdı. Oturup bir de romanların nasıl yazılması gerektiğini yazdı! Yeni başlayanlar ders çıkarsın. Drone saldırısını yönetmek, dünyanın en tepki toplayan işlerinden biri. Afganistan ve Irak'ta, kimisi sivillerin de canına mal olan drone operasyonları uluslararası gündem haline gelince, ABD Başkanı Barack Obama, bir konuşmasında drone'ların düğmesine basmak için bir kurallar manzumesi belirledi. Ne kadar doğru ya da onlara ne kadar uyuluyor, halen tartışılıyor. Biz bu kanunları üç kelimeyle tanıdık: Öpüşmem, soyunmam, sevişmem. Ama gerçekte çok daha fazla kuralı vardı Türkan Şoray'ın. Yapımcılara bildirdiği bu kurallar ne kadar gerekli tartışılır ama sonuç ortada; o dün de Sultan'dı; bugün de Sultan! Üstelik kendisinin bizzat anlattığı üzere, yapımcılar ona çok kızsa da yine de onsuz yapamıyordu: Prodüktörler bir araya gelerek toplantı yapıyorlar. Ben bu şartları kaldırmadığım sürece bana film teklif etmemeyi kararlaştırıyorlar. Bu karardan bir gün sonra çok sayıda prodüktör birbirinden habersiz ve gizlice, bana sadece kendi firmasına film çekmem için sözleşme imzalatmaya geldi. Hatta iki tanesi istemeden birbiriyle karşılaşmıştı. Sonuçta yapımcının hayatı çok zorlaştı ama Şoray'ınki kolaylaştı. Seveni de var, sevmeyeni de... Ama en çok kuralları var. Fatih Terim'i bugüne kadar, işte bu kurallarla kurduğu oyun felsefesi getirdi. Chuck Palahniuk yazdı, hafızamızda Brad Pitt'in anlattığı haliyle kaldı. Bu kurallar hayatımızı nasıl kolaylaştıracak demeyin. Dövüş Kulübü başlı başına hayatın gereksiz yönlerinden kendini kurtarma manifestosuydu. Seinfeld'in bıraktığı yerden, bir başka dizi bizi teslim aldı; hem güldürdü, hem kendi kurallarını benimsetti. How I Met Your Mother, 2000'lerin ilk 10 yılında başımızdan aşağı bir kova kural boca etmişti. Şimdi sağlamasını yapmış bir şekilde bakınca, Hiç de fena değilmiş diyoruz. En azından bazıları için. İhtiyacı olan buyursun, alsın. Jerry Seinfeld dedin mi, önce düğmeleri bir ilikleyeceksin! Adam öyle bir dizi yazdı ki hem kahkaha tufanı hem de insan ilişkileri hakkında kurallar silsilesi olarak hizmet verdi. Kendi ismini verdiği televizyon dizisi, 1990'larda daha elimizi ayağımızı nereye koyacağımızı bilmiyorken, neyin ne olduğunu fişek gibi anlattı. Seinfeld'den hayat kolaylaştıran üç basit kuralı buraya alalım. Sekiz Emmy, iki Golden Globe, dört Oyuncular Sendikası ödülü... Son dönemlerin en gözde komedyeni Tina Fey'i, başardıkları yeterince anlatıyor zaten. Şikago'da bir komedi kulübünde başladığı kariyerine metin yazarlığı, oyunculuk ve prodüktörlük ekledi. Hollywood'un erkekleri kayıran komedyenlik dünyasında dişini tırnağına takarak sivrildi. Hiçbir şey yapmadıysa, bu dünyayla ağır dalga geçtiği 30 Rock'ı yarattı. Fey'in bizzat kaleme aldığı kurallara bakınca anlarsınız: Roma bir günde kurulmamış. Feyz alalım. Animasyon üretmek zor. Pixar gibi dev bir stüdyoya sahip olsanız bile. Kendine her yıl bir film hedefi koyan şirket, Toy Story zirvesinden sonra bu hedefe ulaşmakta zorlanınca, çareyi aynı anda dört film üzerinde çalışmakta bulmuş. Her biri farklı bir aşamada olan dört film... Rotasyonla vizyona giriyorlar... Simple Rules kitabının yazarları, Pixar'ın bu metodunun deadline'la çalışan her şirket için bir motivasyon olabileceğini söylüyor. Herkes her an meşgul, kimse bir sonraki iş için oturup beklemiyor. Vedat Milor'a yemek beğendirmenin de kuralları var. Basit, o yemeği iyi yapacaksın. Eleştiri yazmak da kurallara bağlı. Yemek eleştirmeni Milor, iyi yemekte neye baktığını öncelik sırasıyla anlatıyor. Şefler bunları önceden bilirse bizim de işimize gelir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/linkedin-ustasi-olmanin-yollari", "text": "Eğitim durumunuz , En az dört ya da beş yan özelliğiniz, LinkedIn diğer tüm sosyal medya araçlarında olduğu gibi size arkadaş listenizi oluşturmanızda yardımcı oluyor. Doğru insanlarla kontak kurduğunuzdan emin olmak için yapabileceğiniz en kolay şey hali hazırda tanıdığınız kişileri eklemek. Örneğin, şu an çalıştığınız şirketteki patronunuz, çalışma arkadaşlarınız vb. Daha sonraki adım her sayfanın sağ üst köşesinde göreceğiniz Tanıyabileceğiniz kişiler linkini tıklamak. Site sizinle ortak yönleri olan kişileri size eklemenizi önerir. Kontak listenizle daha fazla insana erişmek istiyorsanız Kişiler başlığı altında ye ralan bağlantı ekle özellliği ile email adresinizdeki kontakları da ekleyebilirsiniz. LinkedIn'deki gruplar diğer sosyal iletişim platformlarından farklı olarak daha profesyonel bir içeriğe sahip. Yani belli bir konunun uzmanları ya da bellibir sektörde çalışan kişiler gibi birçok seçenek bulmak mümkün. Fakat gruplara üye olabilmeniz için öncelikle moderatörün onayını almanız gerekebilir. En azından LinkedIn'de yer alan grupların üçte ikisi bu yöntemi kullanıyor. Veritabanı sadece özel kişileri içermiyor. Bugün adını sıkça duyduğunuz birçok büyük şirket sitede özel bir sayfaya sahip. Hatta zaman zaman onları takip eden kullanıcılarına duyuru yaparak işe alım olanağı sağladıkları bile oluyor. Bunun için yapmanız gereken takip etmek istediğiniz şirketi anasayfada yeralan Şirketler başlığı altında bulmak ve yakından izlemek. İş arıyorsanız ya da iş değiştirmek istiyorsanız oturup birinin sizi bulmasını beklemenize gerek yok. Ne de olsa kariyer odaklı bir sosyal paylaşım sitesindesiniz, sunduğu kolaylıklardan faydalanın. Anasayfada iş ilanları sekmesine tıklayın. Gelişmiş arama seçeneğini kullanarak özel bir şirket ismi, pozisyon ya da sektör arayabilir, size uygun olan iş ilanına başvurabilirsiniz. Bulduğunuz ilanı daha sonra değerlendirmek için kaydetme imkanınız da var. Bir başka seçeneğiniz de iş ilanları sayfasındaki ilgilenebileceğiniz işler başlığı altındaki açık pozisyonlara başvurmak olabilir. Kendi hesabınızla giriş yaptığınız anda karşınıza ilk çıkacak sayfada bir güncellemeler bölümü göreceksiniz. Burada listenizdeki kişi ve şirketlerin statü değişiklikleri, açtıkları ilanlar, yaptıkları duyurular ve bunun gibi bilgiler yer alır. Siz de daha çok farkedilmek istiyorsanız ister LinkedIn web sitesinde yaptığınız güncellemelerle ister Twitter üzerinden attığınız tweetlerle gündemde kalabilirsiniz. Fakat dikkat etmeniz gereken önemli ve yaygın bir hata konusunda sizi uyaralım: Twitter hesabınız kariyerinizden ziyade özel hayatınız hakkında mesaj veriyorsa mesela o gün izlediğiniz film, içtiğiniz içkinin lezzeti vb. o hesapla LinkedIn hesabınız arasında ortak bir bağlantı oluşturmayın. Ayrıca çok yoğun tweet atmayın ve statü güncellemeyin. Bilgi kalabalığı diğer kullanıcıları rahatsız ederse, sizin güncellemelerinizi sessize alabilirler. Siz de aynı imkana sahipsiniz. Eğer sizi statü güncellemeleri ile yoran biri ya da bir şirket varsa onun kullanıcı anasayfasına giderek sessize alabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/marsta-seks-basiniza-buyuk-dertler-acabilir", "text": "Normalde insanların kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen konularla ilgilenmeyi pek tercih etmediklerini biliyorum . Ve kabul ediyorum ki yukarıdaki konu, en azından şu anda, hiçbirimiz için acil bir tehlike gibi görünmüyor. Ancak, sayın okur, bugünkü durumumuz bunun hep öyle kalacağı anlamına gelmiyor. Üstüne üstlük, tarihte çeşitli defalar görüldüğü üzere önceden tedbir almanın kimseye zarar verdiği de görülmüş değil... Tam tersine fayda sağlıyor. Hala bu konuda zırvaladığımı düşünüyorsanız, en azından bu durumu gündeme taşıma noktasında yalnız olmadığımı bilmenizi isterim. Hatta, Journal of Cosmology isimli bilimsel ya da en azından öyle olduğunu iddia eden bir yayında bu konuda kapsamlı bir makale dahi yayınlandığını duyunca, içinizdeki en pişkinlerin bile şaşırdıklarını itiraf etmelerini beklerim. Etmeyenleri de şiddetle kınarım. İsmini \"Mars'ta Seks: Uzayda Hamilelik, Cenin Gelişimi ve Cinsiyet\" olarak çevirebileceğimiz bu makalenin en başında yer alan Özet kısmında neler yazdığını merak ediyorsanız, ki bu kadar laftan sonra etmiyorsanız diyecek bir şeyim kalmadı, aşağıda bulabilirsiniz. Üstelik, linkine yazının en sonunda yer vereceğim bu çalışmanın vardığı sonuçlardan biri, sizi oldukça şaşırtacak, bekleyin!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/masturbasyonu-sekse-tercih-etmek-icin-14-neden", "text": "2. Solo orgazmlar daha güçlü olur. İşin içinde iki kişi oldu mu en uyumlu çiftler bile zaman zaman senkronu kaçırabilir.Bir düşünsene, seni senden iyi kim tanıyabilir ki? Hangi anda ne hızda, ne yoğunlukta ve en önemlisi tam olarak nereden uyarılmak istediğini ancak sen bilebilir ve kontrol edebilirsin. 3. Korunmak zorunda değilsin. Mastürbasyon yaparken hamile bırakma endişesi, dışarı boşalma stresi veya prezervatiflerin sebep olduğu duyarsızlık yok. Herhangi bir hastalık kapma riskin de yok. Bundan iyisi Şam'da kayısı. 4. Elin sana ne yapacağını söylemez: Bu en klişe sebeplerden biridir. Ben üstte olacağım diye tutturmaz, ne tarafa gideceğine dair komutlar vermez, neyi nasıl yaptığına karışmaz. O, sessiz ve derinden işinin ehlidir ve tam doğru noktaya ne şekilde dokunacağını bilir. 5. Kendi başına seks bedavadır. Maddiyattan bahsedilince hemen aklın işin profesyonellerine gitmesin. Bir partnerle seks en azından düzgün kıyafetlere, öncesinde bir yemeğe, sabahın köründe taksi masrafına mal olur. Oysa kendi kendine romantizm yaşamak istediğinde hiçbir masrafa girmene gerek yoktur, hatta bunun için giyinmen bile gerekmez. 6. Solo performans sırasında hayal gücünün sınırı yoktur. Elbette kafa dengi bir partnerla pek çok fantezi denenebilir ama yine de karşındaki insanın kaldıramayacağı, kimseyle paylaşamayacağın gizli fanteziler için mastürbasyon biçilmiş kaftandır. 7. Hayal kırıklığına uğrama, reddedilme, yarıda kalma gibi bir ihtimal yoktur. Sonuçtan memnun kalmadığın durumlarda kendinden başka kimseyi suçlayamazsın. 9. Bugüne kadar yaşadığın en güzel seksi özlüyor musun? Gözlerini kapa ve bırak ellerin yolunu bulsun. İşte yeniden o anda, o kişiylesin. 10. Gerçekte yaşayamayacağın seks deneyimlerini kendi kendine yaşayabilir, istediğin kişiyle sevişebilirsin. Bir düşünsene Monica Belluci'yle sevişme ihtimalin var mı? Eğer güçlü bir hayal gücün ve becerikli bir elin varsa, var. 11. Eğer zirveye ulaşamayacağını hissedersen durabilirsin. Sonuçta hesap vermen gereken, sana bozuk bir ifadeyle bakacak kimse yok. Canın kendini ne kadar sevmek isterse o kadar seversin. 12. İşin bittikten sonra hemen uykuya dalabilirsin ve kimseye de sarılmak zorunda eğilsin. 13. Mastürbasyon yalnızca kendine odaklanacağın, zevki tamamen sana ait olan zamanlardır. Üstelik kaç defa yapacağın da tamamen sana kalmış. 14. Boşalmanın rahatlatıcı özelliğini bilmeyen yoktur herhalde. Gerçek seks, ön sevişmesi, birleşmesi, boşalması derken nereden baksan minimum 20 dakikanı alacak bir egzersiz. Oysa mastürbasyon ile birkaç dakikada kendini rahatlatabilirsin. Üstelik de nerede ve ne zaman istersen. 5 dakika yalnız kalmana bakar."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/mesleginizden-sikildiniz-mi-yenisini-verelim", "text": "Günümüzde özellikle bloglar sayesinde bir ürünü deneyimlemek ve ardından görüşlerini yazmak oldukça yaygınlaştı. Zaten çoğu insan bir ürünü satın almadan önce mutlaka bloglara göz gezdirerek yazarların görüşlerine başvuruyor. Yakında yaygın bir meslek halini alacak bu iş, markalarla anlaşarak ürünlerin denenmesinden ve gerçeği yansıtan yorumlarla tüketicileri bilgilendirmekten ibaret. Yani hem zahmetsiz hem de keyifli. AR-GE ve İş geliştirme pozisyonlarının yeni versiyonu diyebileceğimiz bir meslek bu. Kurumların gelecek hedeflerini oluşturmak ana prensip. İş tanımı gelecek planlama sürecinde insan, ürün, hizmet, süreç, paydaş, iletişim gibi değiştirilmesi gereken alanları saptamak, iletişimini ve hazırlıklarını yapmak, teknolojik gereksinimlerini tespit edip, tedarik etmek olarak açıklanıyor. Bu pozisyonun en zorlayıcı yönü ise önce kurum içindeki insanları değişime ikna etmek! Aramızda internetten alışveriş yapmayan kaldı mı? Muhtemelen hayır. Gelecekte de her türlü alışverişin çoğu internet üzerinden yapılacak. Perakende satış noktalarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurgulanmış tüm diğer servis sağlayıcı kişi ve kurumlar, sanal sistemlerle yer değiştirecek. Tüm bu sistemlerin yöneticiliği ve yaratıcı uygulamalar geliştirilmesinden sorumlu pozisyonun adı ise Sanal Market İşletmeciliği. Daha uzak geleceğin sıradışı meslekleri için GQ Türkiye Mart sayısına ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonuna göz atın..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/modern-kiroluklar-rehberi", "text": "Gerçekten ayakta alkışlanası, çok modern bir davranış. İlişkinin karşı tarafı anlamak ve onunla empati kurmak gibi yükümlülüklerini outsource etmek, hem sizi zengin gösterecek hem de aşkınızı tazeleyecek. Hı hı, nefis bir fikir. ne demek istedin? Yoksa beni mi kastettin? şeklinde sorular yöneltmemektir. Birini seviyor olmak, onun halihazırda sevilebilir biri olduğunu kabul etmek değil midir? Bu halinizle 1 yıllık mevduata en çok faizi ben veriyorum açıklaması yapıp, üç aya kalmadan batacak bankaları andırıyor, haliyle güven veremiyorsunuz. Bakın bu konuda son derece ciddiyim. Beni tek tek evlerinizi dolaşıp o coffee table'ları kontrol etmek zorunda bırakmayın. Lütfen kapağı güzel diye kitap koymayın oralara, beni utandırıyorsunuz. Beraber olduğunuz kadından bir ikoncan yaratmak ve onu her daim bir femme fatal gibi yanınızda gezdirmek istiyor olabilirsiniz. Fakat içinizdeki Hakan Akkaya'nın sizi ele geçirmesine izin vermeyin. Her gün stiletto giymek, inanın çekilecek dert değil. Hakan bile giymiyor farkındaysanız. Çevreyi düşünmüyorsanız, bari cebinizi düşünün. Dünyada en pahalı benzini kullanan ülkelerden birinde yaşıyoruz. Atmosferde zaten iki nefeslik oksijenimiz kalmış. Gösterişli Amerikan arabaları kullanmak Merhaba andropoz, ben geldim! demekle aynı şey. Şimdi terim olur, nükte olur anlarım. Fakat kullandığınız o İngilizce kelimeleri cover edecek bir Türkçe karşılığı varsa, yaptığınız possibly yanlış. Yapacağınız konuşmanın en fazla, yüzde 24'ünde İngilizce kelimeler kullanın. İspanyolca, Fransızca ve İtalyanca içinse Mon amourdan, Ti amodan, hadi bilemedin Mi corazondan ötesini zaten önermiyoruz. Özellikle ünlü beylerimizde nükseden bu talihsiz illet, eşinden bir metre uzakta ve hatta tur rehberi gibi önden önden yürümek şeklinde kendini gösteriyor. Tamam, siyamgiller gibi gezin, sevgilinin eline yapışın demiyoruz. Lakin en azından bir ortama girerken, yanınızdaki kadını buyur edercesine belinden tutmalı, insanı hasta etmemelisiniz. Duyduğumuza göre Mark sırf sizi attırmak için Instagram'ı satın almış. Ayrıca gut olduğunuzu dünya alem anladı. Medeniyet, yemeğin fotoğrafını değil, kendisini paylaşmaktır üstelik. Bana oralarda bi yemek ısmarlayın, puanınız yükselsin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/mutlu-insanlarin-takmadigi-9-sey", "text": "Eninde sonunda hayatınızın bir noktasında kalp atışlarınız ve gözyaşlarınızla yalnız kalacaksınız. O vakit geldiğinde kendinizi dinlemeyi öğrenmiş olmanız önemli. Başkalarının kendilerini başarılı hissedeceği doğrulara göre yaşamak, sizi gerçek sizden uzaklaştırır. Onları duyun, vardıkları yargılardan beslenin ama korkmayın. İnsanları etkilemek için başkası gibi davranmanıza gerek olmadığını unutmayın. Değiştirebileceğiniz şeylere odaklanın. Geçmişte yaptığınız hatalar size rehberlik etsin, sizi tanımlamasın. Kendi zaaflarınızı bildiğiniz kadar güçlüsünüz. Saçmalamayan insanlar kolay kolay bilgeleşemez. Üzüntü yaşamayanların kahkahası hep biraz eksik olur. Günlük rutin içinde birçok terslik yaşayacaksınız. Bazı günler daha fazla. Onları olduğundan daha ağır bir sorun gibi algılayacaksınız. Ama genelde değiller. Öyle olsalar bile her zaman elimizde ikinci madde var. İstediğiniz hedefe ulaşmak için çok çalışmanız gerekebilir. Ve bu acı dolu bir deneyimdir. İnsanlar gücünü, yetenekleri dışındaki alanlarda başarılı olarak geliştirir. Bu yolda çekilen acıyı görmezden gelmeye değer. Hedeflerinizi anlamak için bol evetli bir yolculuk başlatırsınız. Ancak yolculuğun başarıyla bitmesi bol hayırlı bir zihinsel dönüşümü gerçekleştirmenize bağlıdır. Aynı anda birden fazla işi yapmaya çalışmak sizi hedefinizden saptırır. Tutamayacağınız sözler vermeyin. Daha fazla hayır demek, inanın daha hayırlı. Önceliklerinizi belirlerken acil değil, önemli olanlara odaklanın. Sabretmek kelimesi genelde olumsuz tarafıyla algılanır. Negatif gelişmelere karşı örülen ve kaçınılmaz sonunu bekleyen beton bir duvar... Ancak sonucu değiştirmeyen bu sabır şeklinin insanoğluna hiçbir faydası yoktur. Sabretmenin insana katkısı, hedef koyduğunuzda başlar. Çok inandığınız bir amaç için çalışırken sabırlı olup, her minik bebek adımının bir gelişme olduğunu görerek ilerlediğinizde... Çünkü gerçek değişimler zaman alır. Kontrolünüz dışındaki gelişmeler için motivasyonunuzu düşürmeyin. Soruna değil çözüme odaklanıp elinizden gelenin en iyisini yapmanız yeterli. Kontrol edemediğiniz problemlerin kapıyı çalmasını fırsat olarak görün. İşleri yolunda giden kişilere özgü rehavetten uzak olacağınız için sevinin hatta. Herkes korkar. Ancak risk almamak, alabileceğiniz en büyük risktir. Yalnızca, kendi konforlu alanından çıkıp korkusuyla yüzleşenler mutlu ve başarılı olabilir. Zor zamanlarda kendinize inanın. Başarılı olacağınıza, ilişkinizin mücadele etmeye değdiğine, harika bir sonuca giderken hataların yapılacağına inanın. Aynı insanların hem aptal hem de zeki, hem bencil hem de cömert, hem stresli hem de mutlu olabileceğine inanın. Unutmayın; hayat sizi sürekli, tekrar ve tekrar şaşırtmaya devam edecek."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/mutsuz-olmanin-5-yolu", "text": "Ulaşmak istediğimiz hedefe varmak için hangi yolu kullanmak gerektiği konusunda her zaman başarılı seçimler yapamıyoruz ancak genellikle aklımızdan çıkan bir husus var: Hedefe varmanın bir stratejisi de, hangi yolları kullanmamak gerektiğini anlamak. Hepimizin mutlu olmak, fayda sağlamak ve değer üretmek istediğini varsayarak, aşağıdaki maddelerden kaçındığımızda istediğimizi elde edeceğimizi düşünüyoruz. En azından önce 'Nasıl mutsuz olunur' konusunda uzmanlaşalım, sonraki seçimler bize kalmış. Bizler sosyal varlıklarız. İletişime geçme, paylaşma, kendimiz anlatma ihtiyaçlarımız var. Bunlarda eksiklikler olunca ise ortaya depresyon ve bunalım halleri çıkıveriyor. Dolayısıyla kendinizi yapayalnız bırakmak size %100 mutsuzluk getirecektir. Hayatın her alanında, içinde bulunduğunuz her şeyi ciddiye ama çok ciddiye alın. İşler kontrolünüzden çıktığında ise şikayetçi olun. Mutsuzluğa giden en hızlı yollardan biri. Yapılacaklar listenizi doldurun ve her bir maddeyi aynı anda, sanki hepsi aynı derecede önemli ve acilmişler gibi yapmaya girişin. Günün sonunda elinizde listeniz kadar yarım kalmış iş ve artmış bir mutsuzluk katsayınız olacak. Değişim, yenilik, riskler... Bunların sonunda mutlu olma ihtimaliniz olduğunu aklınızdan çıkarmayın ve elinizde ne varsa onunla yetinmeye, her gününüzü dünün aynısı şekilde yaşamaya devam edin. Bir sonraki hayatınıza kadar böyle gidin, sonrasını vakit gelince düşünürüz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/nasil-etkili-bir-sunum-hazirlarsiniz", "text": "Hazırlık: İşe bir taslakla başlayın. Bu, hem düşündüklerinizi toparlamanıza hem de hangi konuların bir slayta ihtiyacı olup olmadığını belirlemenize olanak sağlayacak. Ayrıca sunumunuz boyunca, dinleyicilerinize yalnızca gerçekten gerekli bilgileri aktardığınıza emin olun. Slayt gösterisi: Bir sunum hem görsel hem de sözlü iletişim sağlamalı. Dolayısıyla slaytlar önemli. Ama bahsedeceğiniz her konu için bir tane hazırlamak yerine, gerçekten önemli noktalara odaklanın. Etkili bir sunum, aynı zamanda merak uyandırandır. Fotoğraflar: Fotoğraflar konuşmanızı daha eğlenceli bir hale getirebilir, bu nedenle sunumunuzda mümkün olduğunca bol görsel kullanmaya çalışın. Ancak yaratıcılığı da elden bırakmayın. Örneğin rakiplerinizden mi bahsedeceksiniz? O halde bir aslan fotoğrafı paylaşın. Ya da müşteri bulmaktan mı söz ediyorsunuz? Balık tutan bir adam fotoğrafına ne dersiniz? Bu tarz esprili yardımcılar, dinleyicilerinizin ilgisinin farklı yönlere dağılmasını da engeller, onları uyanık tutar. Yazılar: Sunumunuzda yer alan yazılar için mümkün olduğunca basit, anlaşılır bir font kullanın. Mesela Helvetica uygun olabilir. Ayrıca yazıların okunamayacak kadar küçük olmamasına da dikkat edin. Ses tonu: Tek düze ve sıkıcı bir ses tonuyla konuşmayın. Mümkün olduğunca neşeli ve yüksek sesle sunumuzu devam ettirmeniz lehinize. Arada sırada sesinizi alçaltıp yükselterek dikkat çekmeye ve karşınızdakilere soru sorarak onları da sunuma katmaya çalışın. Boşluklar: Slaytlarda bazı noktaları boş bırakıp sözlü olarak doldurmak da dinleyicileri etkisi altına alan yöntemlerden. Aklınızda olsun. Renkler: Biliyorsunuz, projeksiyon duvara yansıtılırken odanın ışıkları azaltılır. Bu nedenle slaytlarınızda kullandığınız renklere de dikkat edin. Fon ve metin renklerinin kontrast yapması daha net bir görünüm sağlar. Pratik yapın: Eğer sunumu nerede yapacağınız belliyse benzer bir düzen kurarak alıştırma yapın. Öncesinde bazı arkadaşlarınız ve aile üyelerinizle prova yaparak onlardan geri bildirim alıp düzenlemeler yapabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/nazar-etme-nolur-calis-senin-de-olur", "text": "Özel bir sıfat yok. Onlara da zengin diyoruz. Ama isimlerini tek tek biliyoruz. Dünyada 1826 adet dolar milyarderi mevcut. Yine de nasıl yaşadıkları, neler yaptıkları dünyanın geri kalanının ezici çoğunluğu için meçhul. Fil yüküyle parayı nasıl yaptıkları da... Neyse ki bir kılavuzumuz var. En azından bu kadar para nasıl kazanılır mevzusunu aydınlatmak için. Dünyanın önde gelen danışmanlık şirketlerinden Oxford Economics'te görev alan İngiliz ekonomist Sam Wilkin, Wealth Secrets of the 1%: How the Super Rich Made Their Way to the Top (Yüzde 1'in Servet Sırları: Süper Zenginler Zirveye Nasıl Tırmandı) isimli kitabında, bazılarına bizzat danışmanlık hizmeti de verdiği milyarderlerin sırlarını sayıp döküyor. Dünyanın gelmiş geçmiş en varlıklı adamı sayılan, emlak ve maden zengini Romalı Marcus Crassus da sırları ifşa edilen bu listede; Bill Gates, Warren Buffett, Roman Abramoviç de. Bu tavsiyeleri nasıl kullanırsınız biz karışmayız ama Wilkin, Siz de yükselebilirsiniz diyor şakayla karışık. Ben hırslıyım, yaparım diyorsanız ilk öneriden başlayalım. Paranız varsa ilaç sektörüne yatırın, Warren Buffett'ın parası orada. Nasıl yapacağınız konusundaysa sizi aşağıya alalım; işi madde madde netleştirmiş Wilkin. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Eylül sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... Thurn ve Taxis ailesi, 17'nci yüzyılda Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nun posta işini elinde tutuyordu. Tutmak ne kelime; işin kendisini de zaten onlar icat etmişti. Avrupa'nın neredeyse tümünde kuryelik yaparak, bugüne dek gelen tarife sığmaz bir servet elde ettiler. Onlar balya balya para yaparken tekerlerine çomak sokmaya çalışan olmamış mıydı? Elbette oldu. 1659'da Antwerp şehri kendi posta servisini kurmaya çalıştı. Rekabet belki ortamı şenlendirecek, fiyatları düşürecekti ama bunu hiçbir zaman öğrenemedik. Çünkü imparatorluk orduları Antwerp'in üzerine yürüdü. Postacılığa niyetlenen beş kişi asıldı. Büyük zenginliğin birinci kuralı işte bu: Parayı kamyonla kazanmak için tekel olmak gerekiyor. Eski dönemin imparatorluk orduları emre amade olmadığı için bugünün en iyi tekelleri modern devletlerin kaba kuvvete başvurmadan, yasayla desteklediği tekeller. Bunların da en güzelleri ya yeni gelişmekte olan ülkelerde ya da Rusya'da mevcut. Meksika'da Carlos Slim böyle büyüdü mesela. Rusya'nın telefon tekeli Svyazinvest'in sahibi Vladimir Potanin bu şekilde dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi. Yeni nesil teknoloji firmaları da farklı değil. Çünkü icatların, buluşların, inovasyonun belirlediği sektörde her bir patent mini bir tekel anlamına geliyor. İnternetin kitleselleşmesi, sosyal medyanın şahlanışı, tabletlerin ve akıllı telefonların alıp başını gitmesine, bunların hepsinde geriden gelen ya da hiç rolü olmayan Microsoft nasıl karşı koyabildi, nasıl kendini koruyabildi mesela? Çoktan sağlama aldığı patentlerinin yarattığı tekel etkisi sayesinde. Bill Gates boşuna kalmıyor dünyanın en zenginleri listesinin tepesinde. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Eylül sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... Sadece o değil. Bunu yapabiliyor çünkü bunu yapacak kadar büyük. Rekabet yok denecek kadar az, herkesin eli ona mahkum. Amazon dev ölçekli bir şirket. Eskiden ölçek her şeydi. 1970'lerin sonuna doğru çıkan yönetim kitapları, trendin sonuna gelindiğini yazdılar, Artık başka değerler var dediler; yapı-beceri-stil-paylaşılan değerler-üretkenlik-müşteriye yakınlık konularında iyiysen iyisindir. Büyük olmanın tu kaka edildiği yıllardı. Bu tür görüşleri, Sam Wilkin'e göre ancak en büyük firmaların sahipleri destekler. Forbes'un en zenginler listesine baktığınızda dev ölçekli şirketler göreceksiniz. Orada mikro çalışan, müşteri odaklı, hızlı, efektif firmalara yer yok. Eski usul, bildiğin hantal şirketler kral. Çünkü yatırım yapıyorlar; bu yatırımlar öyle boyutlara geliyor ki, pazara girmek isteyenin gözü korkuyor. Kısacası, küçük güzeldir ama büyük her zaman daha güzel. Zengin insan bunu bilen insandır. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Eylül sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/nazar-etme-nolur-calis-senin-de-olur-olamadi", "text": "Özel bir sıfat yok. Onlara da zengin diyoruz. Ama isimlerini tek tek biliyoruz. Dünyada 1826 adet dolar milyarderi mevcut. Yine de nasıl yaşadıkları, neler yaptıkları dünyanın geri kalanının ezici çoğunluğu için meçhul. Fil yüküyle parayı nasıl yaptıkları da... Neyse ki bir kılavuzumuz var. En azından bu kadar para nasıl kazanılır mevzusunu aydınlatmak için. Dünyanın önde gelen danışmanlık şirketlerinden Oxford Economics'te görev alan İngiliz ekonomist Sam Wilkin, Wealth Secrets of the 1%: How the Super Rich Made Their Way to the Top (Yüzde 1'in Servet Sırları: Süper Zenginler Zirveye Nasıl Tırmandı) isimli kitabında, bazılarına bizzat danışmanlık hizmeti de verdiği milyarderlerin sırlarını sayıp döküyor. Dünyanın gelmiş geçmiş en varlıklı adamı sayılan, emlak ve maden zengini Romalı Marcus Crassus da sırları ifşa edilen bu listede; Bill Gates, Warren Buffett, Roman Abramoviç de. Bu tavsiyeleri nasıl kullanırsınız biz karışmayız ama Wilkin, Siz de yükselebilirsiniz diyor şakayla karışık. Ben hırslıyım, yaparım diyorsanız ilk öneriden başlayalım. Paranız varsa ilaç sektörüne yatırın, Warren Buffett'ın parası orada. Nasıl yapacağınız konusundaysa sizi aşağıya alalım; işi madde madde netleştirmiş Wilkin. Thurn ve Taxis ailesi, 17'nci yüzyılda Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nun posta işini elinde tutuyordu. Tutmak ne kelime; işin kendisini de zaten onlar icat etmişti. Avrupa'nın neredeyse tümünde kuryelik yaparak, bugüne dek gelen tarife sığmaz bir servet elde ettiler. Onlar balya balya para yaparken tekerlerine çomak sokmaya çalışan olmamış mıydı? Elbette oldu. 1659'da Antwerp şehri kendi posta servisini kurmaya çalıştı. Rekabet belki ortamı şenlendirecek, fiyatları düşürecekti ama bunu hiçbir zaman öğrenemedik. Çünkü imparatorluk orduları Antwerp'in üzerine yürüdü. Postacılığa niyetlenen beş kişi asıldı. Büyük zenginliğin birinci kuralı işte bu: Parayı kamyonla kazanmak için tekel olmak gerekiyor. Eski dönemin imparatorluk orduları emre amade olmadığı için bugünün en iyi tekelleri modern devletlerin kaba kuvvete başvurmadan, yasayla desteklediği tekeller. Bunların da en güzelleri ya yeni gelişmekte olan ülkelerde ya da Rusya'da mevcut. Meksika'da Carlos Slim böyle büyüdü mesela. Rusya'nın telefon tekeli Svyazinvest'in sahibi Vladimir Potanin bu şekilde dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi. Yeni nesil teknoloji firmaları da farklı değil. Çünkü icatların, buluşların, inovasyonun belirlediği sektörde her bir patent mini bir tekel anlamına geliyor. İnternetin kitleselleşmesi, sosyal medyanın şahlanışı, tabletlerin ve akıllı telefonların alıp başını gitmesine, bunların hepsinde geriden gelen ya da hiç rolü olmayan Microsoft nasıl karşı koyabildi, nasıl kendini koruyabildi mesela? Çoktan sağlama aldığı patentlerinin yarattığı tekel etkisi sayesinde. Bill Gates boşuna kalmıyor dünyanın en zenginleri listesinin tepesinde. Sadece o değil. Bunu yapabiliyor çünkü bunu yapacak kadar büyük. Rekabet yok denecek kadar az, herkesin eli ona mahkum. Amazon dev ölçekli bir şirket. Eskiden ölçek her şeydi. 1970'lerin sonuna doğru çıkan yönetim kitapları, trendin sonuna gelindiğini yazdılar, Artık başka değerler var dediler; yapı-beceri-stil-paylaşılan değerler-üretkenlik-müşteriye yakınlık konularında iyiysen iyisindir. Büyük olmanın tu kaka edildiği yıllardı. Bu tür görüşleri, Sam Wilkin'e göre ancak en büyük firmaların sahipleri destekler. Forbes'un en zenginler listesine baktığınızda dev ölçekli şirketler göreceksiniz. Orada mikro çalışan, müşteri odaklı, hızlı, efektif firmalara yer yok. Eski usul, bildiğin hantal şirketler kral. Çünkü yatırım yapıyorlar; bu yatırımlar öyle boyutlara geliyor ki, pazara girmek isteyenin gözü korkuyor. Kısacası, küçük güzeldir ama büyük her zaman daha güzel. Zengin insan bunu bilen insandır. Sovyetler Birliği çöktükten sonra Rus ekonomisi hızla küçüldü, refah seviyesi düştü, ortalama ömür bile kısaldı. Artan iki şey vardı: Mafyanın gücü, bir de milyarderlerin sayısı. Sırtlarını imtiyazlara dayayan bu milyarderler kabaca şöyle çalışıyorlardı: Devlet kontrolündeki firmalardan tonu 30 rubleden yani bir paket sigara fiyatına petrol al, yurtdışında piyasa fiyatına sat, karı cebine indir. 2000'lerin ilk yıllarına dek bu sistem tüm hızıyla devam etti, o arada atı alan Moskova'yı geçti, Kremlin'in civarı milyarderlerle doldu. Rusya'da çalışmak her zaman zordu ancak oyunun kurallarını hemen kavrayanlar ayakta kaldı. Diğer herkes yok oldu gitti. Örneğin birazcık baş kaldıran, palazlanmaya başlayan, ben de varım diyen yeni aktörlerin işyerlerini polis bastı, mühürleyip kapattı. Bir sebep her zaman bulunuyordu. Sadece petrol değil, bankacılık sektörü de böyle, kimyasal endüstri de, gübre üretimi de. Bugün Forbes 100 listesinde hangi Rus'u görürseniz, bilin ki zamanında devletten imtiyaz sağlayabilmiş olduğundan orada duruyordur. Sadece Ruslar değil. Meksika, Hindistan, Filipinler, Mısır... İş yapması zor coğrafyalar buralar ama büyük zenginler de yeni kurulmakta olan, oturmamış sistemlerin boşluklarına sığına sığına buralarda serpildi. Yanlış anlaşılmasın, öyle hevesli girişimcilerin yeri değil bu ülkeler, sadece en güçlülerin av alanı. Dünya artık küresel bir köy, İngiltere'de de iş yaparım, Hindistan'da da diyenler de avucunu yalıyor yazar Sam Wilkin'e göre. Çünkü buralarda küresel fiyatlar, arz-talep dengesi geçmiyor. Ya sadece bu tekinsiz bölgelere gidip en büyük olmaya çalışacaksın ya da uzak duracaksın. Arası yok. Wilkin, Wall Street Journal'da afili fotoğrafın çıkar ama bilanço sürekli zarar yazar diyor bu hevesli küresel operasyonlar için. Halbuki polyester kralı Dhirubhai Ambani öyle mi? Hindistan'ın en zor bölgelerinde iş yaptı, büyüdü, adapte oldu, devlet desteğini aldı, sonra kuralları kendi saptadı ve iş yapmak için Hindistan'dan çıkmadı. Sonuç: Öyle zengin oldu ki, ölümüne dek kendine ait bir gökdelende yaşadı. Bir oğlu ülkenin en ünlü aktrislerinden biriyle evli, diğerinin gökdeleniyse babasınınkinden büyük. Siz bunu evde denemeyin ama kimi zaman sistem, borçlunun lehine çalışıyor. Ne zaman? Borçlunun sistemden çıkması haddinden fazla tehlike içeriyorsa. Borçlu çökemeyecek kadar büyükse. Yani über-hiper-süper zenginse... Bu bir sır ve dünyanın en zenginleri bu sırrı biliyor. Hep de kullanıyorlar. Harı rahatça vurup harmanı daha da rahat savuruyorlar. Çünkü zararları bir anlamda devlet garantisinde. ABD'de riskleri devlet güvencesinde iki ipotek kuruluşu Fannie Mae ve Freddie Mac'i hatırlayın; 2008 krizinin ateşini onlar körüklemişti. Neden? Nasıl olsa kaybetmiyoruz, devlet eninde sonunda borcumuzu öder diye riske abandılar. Ve kaybettiler. Bu arada abandıkları ve abarttıkları bir şey daha vardı: Yönetici primleri... Ortalığı yangın yerine çeviren yöneticiler her sene katlana katlana artan primlerini kriz ortamında da almayı bildiler. Başka bir deyişle ABD devleti kriz çıkaran her yöneticiye yılda 10 milyon dolar civarı ödemiş oldu. Fena para değil... Google'ın patronları Sergey Brin ve Larry Page deli değil. Ellerinde Google gibi altın yumurtlayan bir tavuk varken gidip hala sağa sola saldırıyorlar; şirketler alıyor, Google'a bağlıyor, tek potada eritiyorlar. Kimi rakip şirket, kiminin rekabet potansiyeli var, kimi de ürettiği teknolojiyle gelecek vaat ediyor (Google bu konuda başı çekiyor ama Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'ün de Instagram'ı bir çırpıda 1 milyar dolar sayarak aldığını düşünün; ayrıca buna değdiği de hemen ortaya çıktı). Çok büyük zengin, mala mülke önem verendir diyor Wilkin. Yani elinin altında bir deste tapu olacak! Bu mal mülkü sadece ev-arsa diye düşünmeyin; teknoloji sektöründe esas koşan mevzu patentler. Geniş Forbes listesine bakın; emlak sahiplerini de bol miktarda göreceksiniz, patent sahiplerini de. Tarifsizce zengin bu insanların bir numaralı ortak özelliği matematiğe düşkünlükleri. Ya da birazcık daraltalım: Rakamları deli gibi sevmeleri; hayatı rakamlar, istatistikler, veriler, grafikler üzerinden düşünmeleri. Tamam, çok zenginler, kafaları zehir gibi hepsinin ama çoğu, Sam Wilkin'in anlattığına göre iki lafı bir araya getirmekten aciz. Bakmayın siz çoğunun hayat hikayelerini kitaplaştırmasına; bu eserlerin çoğu gölge yazarların elinden çıkma. Büyük zenginler arasında Andrew Carnegie haricinde konuşmada, yazmada iddia göstermiş kimse yok. O bile Benim tüm yolumu sadece rakamlar belirledi demişti. Kısacası irsaliyeye bakıp orada şiir görüyorsanız, sadece gönül zenginliğiyle yetinmeyebilirsiniz demektir. Bir ortak özelliği kolayca tahmin edebilirsiniz: Kasalara sığdıramayacak kadar çok kazandıkları paraları epey seviyor büyük zenginler. Daha kısa pantolonla oynadıkları zamanlarda bile bunu sıklıkla ifade etmişler. Bill Gates'in çocukken kendine 1 milyon dolar kazanma hedefi koyduğu biliniyor (Zaman içinde değişmiş hedef, Bana 1.5 demişti diyen de var, Kafasında 2 milyon vardı diye tanıklık eden de). Hindistanlı polyester kralı Dhirubhai Ambani, yeniyetmeliğinde düşünde petrol rafinerisi görüyormuş. John D. Rockefeller da Bir 100 bin dolarınız varsa alırım demiş çocukken (Bugünün kuruyla 3 milyon dolar ediyor). Yine Rockefeller, ilk kazandığı büyük banknotu kasadan çıkarıp çıkarıp, öpüp kokluyormuş. Yani sevmişler adamlar parayı. Varyemez Amca'nın havuzu gibi içine atlayıp yüzmüşler mi, orası meçhul. Siz yine de bu adamların hayal gücünü hafife almayın. Bundan sonrası ya filmlerin ya da davaların konusu. Zalim bir özellik... En büyükler bir eşiği geçtikten sonra yola birlikte çıktıkları ortaklarını şutluyor. David Fincher'ın Social Network'ünde, Mark Zuckerberg'ün Facebook'la zirveye ulaştıktan sonra neler yaptığını görmüştük. Rockefeller da ortaklarını silkeledi, Ambani de. Paylarını ödediler, hisselerini aldılar, sistemler kurdular; sonunda zirvede yalnız kaldılar. Bill Gates, Microsoft'u birlikte kurdukları Paul Allen'den çok çabuk kurtuldu mesela. Kısacası, hepsi tek bir gerçeğe vakıftı: Çok çok çok çok para kazanmak istiyorsan, geliri bölmeyeceksin! Kardeşlik hukuku, iyi günde kötü günde laflarına geçiniz dediler: Zenginlik paylaşılmaz, paylaşılsa zenginlik olmaz. Şimdi sayacağımız ortak nokta pek hoş değil ama bunun geleceğini zaten tahmin ediyordunuz: Bu insanlar biraz acımasız. Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin insanı, maden zengini Romalı general Marcus Crassus, bütün rakiplerini öldürtmüştü mesela! Tamam bu biraz uç bir örnek oldu ama medeni sınırlar içinde yapılabilecekler de var. Yazar Sam Wilkin, Hint bir sanayicinin kendisine Ambani hakkında Onun karşısına çıkmak istemezsiniz, yöntemleri çok zalim dediğini aktarıyor. Yine yazar, kimin hangi şirkette ne kadar hissesi var, virgülüne kadar bilen Gates'in bu bilgileri zihnine spor olsun diye kaydetmediğini, bunun işadamının rekabetçi içgüdüsünün her an uyanık olduğunu gösterdiğini anlatıyor. Wilkin, çok büyük zenginler içinde en merhametli olanlarının, inanması zor ama finans sektöründen geldiğini de söylüyor. Onlar işin dalgasındaymış; rakiplerini ezip geçmek gibi huyları yokmuş; en büyük insafsızlıkları kriz sırasında bile halen şatafatlı partiler organize etmeye, devlet yardımıyla kurtulduktan sonra dönüp devletle dalga geçmeye meyilli olmalarıymış . İşin özü; tepe oyuncuları, yükseklerde yeterli oksijen olmadığının farkında. O seviyedeyken, rakip ne kadar azalırsa nefes almak o kadar kolaylaşır. Nefes alamayanlar mı var? O da onların sorunu."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ne-tarz-bir-adamsiniz", "text": "Hayatını spordan ibaret tutanlar, 24 saat kulaklıkla dolaşan müzik meraklıları, televizyonun karşısından ayrılmayan dizi fanları, stilini her şeyin üstünde tutan trend tutkunları, yemekten de pişirmekten de anlayan gurmeler ve elbette teknoloji guruları... Game of Thrones'tan Emilia Clarke ve Reign'den Caitlin Stasey. Kasım kasım kasılırlar. Salonun müdavimleridir. Uzun süredir emek harcadıkları her hallerinden belli olan bu adamlar, vücutlarını gururla sergiler. Salonda geçirdikleri zamanın çoğunda aynada kendilerine bakarlar. Spor ayakkabı vazgeçilmezleridir. Her şeyin, hatta bir takım elbisenin bile altına giyebilirler. Onları daha çok jean ve ne çok dar ne de çok bol tişörtlerle görürsünüz. Takım elbise ise ancak düğünlerde... Herkesin vücutlarıyla ilgili olumlu, övgü dolu yorumlarda bulunmasını beklerler. Bu nedenle de dün iki saat spor mu yapmış, ertesi gün öğrenirsiniz. O gün yediği bir parça tatlı, hafifçe incinen bileği, mesai uzadığı için spora gidememesi... İşte kadınların en beğendiği erkek tipi! Yemeklere ve aşçılığa tutkuyla bağlıdır, hayatının odak noktası pişirmektir. Mutlaka bir kitap yazmayı hayal eder. Mutfakta yaratıcı ve yenilikçi olmaya çalışır, deneysel takılmaktan hoşlanır; kuru fasulye pişirmek yerine İtalyan mutfağından bir şeyler dener. Bu konudaki yeteneğini ve azmini kadınların kalbini çalmak için de kullanabilir, kendi hayatını kolaylaştırmak için de. Sosyal medya hesaplarının tamamı yemeğe ayrılmıştır. Enginar püresi üstünde bonfile, patlıcan yatağında kuskus, fındıklı soğuk latte... Bir manzara ya da güzel bir kadın görmeyi bekliyorsanız takibi bırakabilirsiniz. Sarımsak, balzamik sirke, Ayvalık'tan gelmiş zeytinyağı, mümkün olan en büyük ve kalın ahşap kesme tahtası, mermer havan seti. Genellikle üreticisi değil tüketicisi olsa da teknolojik ürünler karşısında büyük heyecan duyar ve mümkün olduğunca bu dünyaya dahil olmaya çalışır. Yazılım ve donanımları en ince ayrıntısına kadar bilir ve gelişmeleri takip eder, yeni ürünler konusunda kendisi kadar coşmayanlara hayretle bakar. Her türlü aletin en yenisini alır veya almayı hayal eder. Bu alandaki engin bilgisi ve sahip olduğu ürünler dışında, kadınları etkileyecek pek bir kozu yoktur. Havası erkeklere geçer. Dışarıdan söylenmesi ve elbette oyun esnasında yenmesi kolay olduğu için pizza. Bir kadınla tanıştığında önce cep telefonuna bakar. Hafta sonlarını sevgilisiyle değil, erkek arkadaşlarıyla PlayStation oynayarak geçirmeyi tercih eder. Romantizm pek ona göre değildir. Yeni çıkan bir oyun, Teknosa'dan hediye çeki, hard disk, AR.Drone 2.0, kablosuz cep telefonu şarjı. Girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çekmeyi seven adamdır. Onun için renklerde sınır yoktur; pembe de giyer, sarı da, beyaz da... Salaş giyindiği de olur ancak her zaman temizdir. Şık saatler tutkusudur ancak tek aksesuarı asla değildir, aksesuarlardan korkmaz. Parfümünü değiştirmeye pek yanaşmaz. Favori markaları vardır, hatta kimi zaman baştan aşağı onu giyer. İmzası haline gelmiş birkaç stil tüyosu vardır: Polo yakanın bütün düğmelerini kapamak, renkli çoraplar tercih etmek ya da tişörtü şortunun içine sokmak gibi... Tarzına dair detaylar, yakın plan ayakkabı görseli, erkek dergilerinin stil sayfaları, bileğindeki saat. Onu yaz-kış, güneş gözlüğü olmadan göremezsiniz. Öğle yemeklerini Kanyon'da yer, alışverişini İstinyePark'tan yapar, geceleriyse Karaköy taraflarındadır. Genelde pop müzik sevmediğini iddia eden, Spotify'da saatler geçiren, radyoda çalan şarkıları beğenmeyen ve radyo dinlemekten hoşlanmadığını söyleyen adamdır. Etrafındaki insanlara sürekli tür önerileri sunar. Çoğu popüler müziği eleştirir, yeni çıkan alternatif gruplara destek verir. Müziği kısık sesle dinlemekten hoşlanmaz, mümkünse o ses kulaklıktan dışarı taşar. Festivaller! Onu Harbiye Açıkhava konserlerinde göremezsiniz. Milyon dolarlık sanatçıların yine milyon dolarlar harcanarak düzenlenen konserlerindense kendi tabiriyle gerçek şovlar izlemek için festivallere gider. En sevdiği müzik grubu fotoğrafının basılı olduğu tişörtler, rahat kesim jean'ler ve espadriller... Görüp görebileceğiniz en büyük kulaklıkla dolaşır. Yolda, toplu taşımada, ofiste, her yerde kulaklığı ya boynunda ya da kafasındadır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/neden-her-gun-yatak-topluyoruz", "text": "Modern yaşamda gereksiz bulduğum bir şey varsa o da kesinlikle her gün yatak toplamaktı. Yatak odamı kimse görmüyor ve her aksam bozulacağını bile bile her sabah toplamak gerçekten çok anlamsız geliyordu. Dürüst olursak, olayların yatak düzenlemeye doğru gideceğini hiç beklemiyordum, amacım sadece iyi bir sabah rutini nasıl yapılır onunla alakalı birkaç makale okumaktı. İlk olarak, uyanış anımızı düşünelim. Yaptığımız ilk aksiyon nedir? Sanırım buna ben de dahil olmak üzere %99'umuzun cevabı telefona bakmak olur. Telefona bakmak basit bir aksiyon gibi görünsede aslında beyine, daha yeni bir güne başlarken uyurken neler kaçırdım mesajını veriyor. Kısacası yeni bir sayfa açmak yerine o bir önceki derste neler kaçırmış diye bakıyoruz. Ünlü bir Google tasarımcısı bu durumu aslında söyle açıklıyor: Sabah ilk uyandığınızda telefonumuzu ters çevirdiğimiz o ilk anda bildirimlerin bir listesini görmek için, dünden beri kaçırdığımız tüm şeylerin oluşturduğu bir menü ile uyanma deneyimini çerçeveler. Bir düşünelim, sabah ilk kalktığında sosyal medyada kalp kırıcı bir yorum, kızgın bir iş maili ve beynine kan fışkırtacak kadar sinir edebilecek bir açıklama görebilirsin. Benjamin Hardy'nin ideal gelecek diye çok sevdiğim bir kitabi var ve kitapta ki en sevdiğim söz ise, Hayatta daha hızlı yol almak daha fazla iş yapmak değildir, seni geriye çeken şeyleri durdurmaktır. Güne ilk olarak pozitif momentumlardan, küçük başarılardan başla. Yani yatağını toplamaktan. Amerikalı Donanma Amirali, dünyayı değiştirmek istiyorsan, önce yatağını toplamakla başla diyor. Küçük şeyleri başarmadan büyük şeylere ulaşamayız. Ayrıca o gün başına kötü bir şey geldiğinde bile eve dönüp toplanmış yatağını gördüğünde kendi başına yaptığın bir başarıyı göreceksin ve bu seni rahatlatacak. Ertesi günün daha iyi bir gün olacağını belirten bir mesaj verecek. Yatağın öyle mükemmel olmasına da gerek yok, 6 saniye bir yatağa toplamak için yeterli. Birkaç hafta kendini denemeye al ve yatağını her sabah topla. Sonucu hızlıca fark edeceksin. Bu sabah rutinine sadece yatağı değil, gardırobunu ve kirli sepetini düzenlemeyi de dahil et. Sözün kısası, 6 saniyelik yatak toplamak aslında o günün nasıl olacağa karsı önemli sinyaller veriyor. Atalarımızın dediği gibi, bir şey nasıl baslarsa öyle devam eder."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/neyi-ne-zaman-almali", "text": "Bisiklet: Karda kışta pedal çevirmek pek akıllıca olmasa da baharda dere tepe gezmek için, bisikletinizi kış aylarında alabilirsiniz. Yeni sezonda artacak fiyatlardan etkilenmemek için aralık ve ocak ayları doğru zaman. Tekne: Avrasya Boat Show uluslararası yat fuarının düzenlendiği şubat ayı tekne almak için iyi bir zaman. Markalar fuara özel kampanyalar düzenliyorlar ve birebir pazarlık şansınız var. şubatta sipariş verip tekneninizi yaza teslim alabilirsiniz. Fotoğraf makinesi ve kamera: Dünya çapında yeni modellerin lansmanı ocak ortasında yapılıyor. şubattan itibaren eski modellerin fiyatları düşmeye başlıyor. martta markalar stoklarını eritmeye yönelik kampanyalar yapıyorlar. Tatil: Yaz planlarınızı tatile gitmeden önceki hafta yapmaktansa şubat ve mart aylarında ön rezervasyon fırsatlarından yararlanabilirsiniz. Kış tatili içinse eylül ve ekim aylarını ajandanıza işaretlemeyi unutmayın. Otomobil: Yeni yasal düzenlemeye göre ağustos ayından sonra üretilen otomobiller bir sonrakı yılın modeli olarak kabul ediliyor. Yani yeni modeller eylülden itibaren bayilerde yerlerini alıyorlar. Bir an önce gitmesi gereken bu yılın modellerinden bir tane edinmek isterseniz eylül ayında avantajlı fiyatlardan yararlanabilirsiniz. Şarap: Bağbozumu, yani eylül ve ekim ayları senenin mahsulünü en ucuza alabileceğiniz zamanlar. Taze şişelerinizi uygun koşullarda saklayarak birkaç yıl sonra kendi yıllanmış şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Çikolata: Yılbaşı ve ardından Sevgililer Günü de geçtikten sonra mart ayında çikolata fiyatları düşüşe geçer. Ayrıca bayramlardan sonra da çok ucuza çikolata alabilirsiniz. Giyim: Kış indirimleri hemen ocak ayı başında, yaz indirimleriyse temmuz ortasında başlar. Gardrobunuz için klasik parçaları bu zamanlarda toplayabilirsiniz. Bilgisayar ve konsol oyunları: Genel hedef kitle yarıyıl tatiline girdiğinden ocak ayı sonunda oyunlarda kampanya ve indirimler başlıyor. Aynı kural yaz tatili için de geçerli. Yazın oynayacağınız oyunları haziranda kampanyalı olarak satın alabilirsiniz. TV ve ev sineması sistemleri: En büyük teknoloji üreticisi Japonya'nın mali yılı martta sona eriyor. Yeni modeller nisanda piyasaya çıkıyor. Bu yüzden nisandan itibaren tüm dünyada mevcut stokları eritmek için kampanyalar başlıyor. Klima: Herkesin havaların asla ısınmayacağını düşündüğü kış ayları, klima almak için en uygun zamanlar. Yeni yıl fiyat artışlarından etkilenmemek için aralık ayını tercih edebilirsiniz. Mangal ve bahçe mobilyaları: İlk yağmurlar başladığında mağazalar mangalları ya depolara kaldırırlar ya da çok ucuza satarlar. Bu ucuz parçalardan birini satın almak için eylülü bekleyin. Bahçe mobilyaları için de aynı kural geçerli. Ayrıca biraz şanslıysanız, nisan ayında eski stoklardan da birkaç parçayı ucuza bulabilirsiniz. Parfüm: Yılbaşı için hazırlanan setler, eğer Sevgililer Günü'nde de satılmadılarsa çok ucuza sizin olabilirler. Mart başında fiyat etiketlerini konrtol etmeye başlayın. Spor malzemeleri: Sezon araları spor malzemelerini en ucuza alabileceğiniz zamanlar. Yaz sporları için ekim-kasım, kış sporları için mart-nisan aylarında uygun fiyatlı spor malzemeleri bulabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/niye-aramiyoruz", "text": "Sorunun cevabını bulmak için önce bir dedektif gibi kendimi suçlunun yerine koymam gerektiğini fark ettim. Evet bazen beni arasın, hadi aramasa da bir Instagram paylaşımımı beğensin, ne bileyim Twitter'dan mesaj yollasın istediğim insanlar oluyor. Ama bunları benden bekleyen birileri de oluyor ve bunu bildiğim halde yapmadıklarım da var. Peki neden yapmıyorum? Neden o kadını Hakan Altun çaldığında beni düşünecek bir hale sokuyorum? Buradan sonuca ulaşabilirim. Tabii bu empati zor bir iş. İnsanların birini istememelerinin binlerce sebebi olabilir, ki en az Niye aramıyor? kadar söylenmiş bir cümledir; Ben seni yanlış tanımışım. Birini aramamak, tanışma anınızda oluşan ve bir daha bünyenizde kırk yıl sonra tekrarlanabilecek bir gerginlik, birinden çok hoşlanmanın verdiği davranış bozukluğu, eski sevgilisiyle aynı burçtan olmanız gibi psikolojik sebeplere dayanabilir. Arada bir kıvılcım varsa veya bir yemek, evlilik programı gibi gelişen arkadaş tanıştırma organizasyonu aktivitesinden sonra aramamaksa genelde fiziksel durumlara bağlıdır. Çok da dert etmemek lazım, herkes bir gün beğenilmemeyi tadacaktır. Bu olayın en gerilimli kısmı; kadının artık son çare olarak gördüğü şey, yani alacağı herhangi bir yanıtta gururunun artık daha fazla kırılamayacağını düşünerek size soruyu direkt yönlendirmesidir. Niye aramadığı sorulan erkek, mektupla iletişimi de sayarsak muhtemelen en az 2 bin yıldır bu soruya bir cevap geliştirememiştir. Ne kadar eğlenceli bir tip olursa olsun, boş gözlerle bir kül tablasına bakan nevrotik bir vaka haline gelir. Bu durum devam ederse genelde kadının uzatarak avuçlarının içine aldığı kazağıyla adama başarısız birkaç yumruk girişimi olacaktır. Erkek bu durumda da bir değişim gösteremez. Bence 2 bin yıl daha böyle gidecektir fakat çember bir yandan daralırken, bir yandan da genişliyor. Birini aramamanın sebebi olarak gösterebileceğimiz birçok yeni şey etrafımızda belirirken, birine ulaşmanın yolları da aynı hızla artıyor. Seni arayamadım ama o arada Facebook profil fotoğrafımı değiştirip eski sevgilimin Instagram fotoğrafını beğenebildim, çünkü... Cümleyi bitirebilecek kadar güçlü bir koz bulamayacaksak zamanla Aramak istemedim demeyi tercih edeceğiz gibi. Evet, hala kabullenememiş olabilirsiniz ama aramıyorsa sizi aramak istemiyordur. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/o-gercekten-dogru-kadin-mi", "text": "Bir araştırmaya göre kadınların erkekler üzerinde etkili olmasının ilk sebebi zekasıymış. Yani yine sonuca bakarsak erkekler hayran oldukları kadın. İtiraf edelim kadınların şapşallıkları hoşumuza gider bazen güleriz... E sonra? O kadar. Ama zekasına hayran olmak bambaşka bir dünya. Sevgisini her size baktığınızda hissedebiliyorsanız, bu da bulunmaz ve olmazsa olmaz bir histir. Kimileri için saygı sevgiden daha da önemlidir, bilirsiniz. Bir evde yaşayabilmek için, beraber tatile çıkmak için yani kısaca bir kahve içebilmek için size saygı duyması gerekir. Hayata bakışınızdan, inandığınız her şeye, yaptığınız işten, gelecek planlarınıza her şeye... Elbette sizin de onu her şeyiyle kabul edip saygı duymanız gerek. Erkekler ağlamaz klişesini bile yıktığımıza göre bir kadının hem deliler gibi güçlü olabildiğini hem de bazen bir kız çocuğuna dönüşerek sizden şefkat ve yardım beklediğine şahit olmuşuzdur diye düşünüyorum. Burada olay denge . Çok güçlü bir kadın zordur. Hep zayıf olan bir kadın ise bazen tahammül edilemez bile olabilir. Sürekli hayatından şikayet eden biri sizin tüm hayat enerjinizi de alır götürür. Güçlü kadının ise olmaması gereken şey erkek arkadaşınız tadında olması. İlişkinizi iki erkek karakter gibi sürdüremezsiniz değil mi? Kadınsılığını da en az ara ara görebileceğiniz bir kadınla devam edilebilir diye düşünüyoruz. Hırslı, işinde ya da hayatta bir şeyleri başarmak, gelecek planları yapmak ve bunlarda da basamak basamak bir şeyleri istediği gibi başarabilmek gibi düşünceleri varsa, hayattaki tek amacı evlenmek çocuk yapmak ilişkim olsun değilse o kadın dolu bir kadındır. Size her daim bir şeyler katabilen, birlikteyken ilişkiniz hariç bir şeylerden bahsedebilmek de yine kadın erkek ilişkilerinde olmazsa olmazdır aslında. İş hayatı, stres, trafik,toplantılar, aile ile fikir ayrılıkları yaşamak her ne yaşıyorsanız yaşayın onun yanına gittiğinizde dünyadan uzaklaşmış hissi sizi sarıyorsa evet, o kadın, doğru kadın!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ofiste-bir-yaz-gunu", "text": "Hayal aleminde yaşamayı bir kenara bırakalım. \"Hayalinizdeki iş\" sadece bir hayal. Bunu gerçek hayatta elde ettiğini iddia edenlerdenseniz de kesinlikle şanslı azınlıktansınız. Yılın büyük bir kısmını dört duvar arasında bir ofiste, yapmanız gereken işin peşinde koştururken geçiriyor ve yıl boyunca harcadığınız yüz binlerce saatin hiç bitmeyeceğini düşünüyorsanız yalnız değilsiniz. Özellikle mevsim yaz ve güneş dışarıda sizin omuzlarınızın üzerindeki tonlarca işe inat pırıl pırıl parlıyorsa yükünüz bir kat daha fazla... Evet, aklınızı okuyor olabiliriz ama bir de çözüm önerimiz var. Önünüzdeki bilgisayarın ekranına bakar gibi yapıp hayal kurmayı, işten kaytarmak için sigara molası vermeyi bir kenara bırakın. İçinde bulunduğunuz durumla baş etmenin basit yolları var. Belli aralıklarla düzenli spor yapmanın yararları aşikar. Bir yandan fiziğinizi korurken bir yandan da sağlıklı, stresten tamamen arınmasa da bir nebze rahatlamış bir psikolojiye sahip olmanın en kolay yolu spor. Beyinde salgılanan ve kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan endorfin en fazla spor sonrası etkisini gösteriyor. Fakat bugünün ofis saatleri ve yoğun iş temposunu hepimiz biliyoruz. Özellikle yaz rehavetine yenik düştüğünüz bugünlerde sevdiğiniz spora bir şekilde zaman ayırmanın bir yolunu bulmalısınız. Bu salon sporlarından açık havada yapabileceğiniz sporlara kadar her tür egzersiz cinsi olabilir. Önemli olan disiplini elden bırakmadan sadık kalmanız. Kısa süre içinde kendinizi daha rahat, dinç ve en önemlisi stresle daha kolay baş edebilen bir ruh hali içinde bulacaksınız. Ofiste geçirdiğiniz saatler boyunca duvar saatinin yelkovan ve akrebini izlemek ve içinizden \"hadi bitsin artık\" demek zamanın sizin kontrolünüz dışında akıp gitmesine bir engel değil. Zamanı bu şekilde boş geçirmek yerine önceliklerinizi daha iyi belirler ve sorumluluklarınızı bir an önce yerine getirip kendinize zaman ayırabilirseniz ofis sizin için yarı açık cezaevi olmaktan çıkar. Ofis saatleriniz önemli işlerin halledildiği bir zaman dilimi haline gelirse kendinize ayıracak daha fazla zamanınız olur. Burada kastedilen yan ofiste sizinle benzer pozisyonda çalışan arkadaşınızın sizden önce terfi alması üzerine hissettiğiniz kıskançlıkla ofiste ne kadar iş varsa hepsini sizin üstlenmeniz değil tabii. Kastedilen bulunduğunuz durumdan şikayetçi olmayı bırakıp, onunla yaşamayı, onu kabul etmeyi öğrenmek. Başkalarının başarılarından kendinize örnekler çıkarmanız ve onları takdir etmeyi öğrenmeniz sizi de bir süre sonra kendisiyle barışık hale getirir, motivasyonunuzu yükseltir. Evet, ofis kapalı bir alan. Evet, iş hayatı çok sıkıcı. Aynı iş yerine uzunca bir süredir gidip geliyor ve halen de aynı pozisyonda aynı işi yapıyorsanız belki de kendinize yeni hedefler koymanızın zamanı gelmiştir. Örneğin kariyerinizde sizi daha ileriye götürecek bir eğitim ya da araştırma programı hem kendinizi geliştirmenizi hem de başarabildikleriniz sayesinde mutlu olmanızı sağlar. Sadece işinin başında bir çalışan olmaktan vazgeçin. İşkoliklik günümüzde yaşanan en büyük rahatsızlıklardan bir tanesi. Bunu yenin. İş dışında bir kimliğiniz olsun. Sizi temsilen yaptığınız herhangi bir şey. Örneğin bu internet üzerinde küçük ölçekli bir iş başlatmak olabilir. Bu tip yan projeler bir süre sonra ofisteki problemlerin o kadar da önemli olmadığını hatırlatır. Günlük hayatınızda sizi gülümsetecek bir şeyler bulun. Gülümsemek beyninizdeki nörotransmitörleri bir anlamda kandırarak mutlu hissetmenize neden olur. 10 saniye kadar gülümseyebilirseniz sonrasında stres seviyenizin aşağıya doğru çekildiğini hissedeceksiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ofiste-esas-adam-olmaniz-icin-5-tuyo", "text": "Meşhur genç büyücüden 50 yıl önce, başka bir Potter, kitap dünyasını sallıyordu. Stephen Potter'ın, kişisel gelişim üzerine yazılmış, ince espriler de içeren ilginç kitabı tüm dünyada yok sattı. Kitap, savaş sonrasında erkeklere hayatta başarı için bir şablon; sporda, işte ya da aşkta daha iyi olmak için bir yol sundu. O zamana geri dönersek, ofiste rakiplerinizi alt etmeye odaklı bu kitapların artık bir işe yaramayacağını söyleyebiliriz çünkü zaman değişti. İşte günümüz için hazırlanmış bir güncel ofis tüyoları rehberi... Ofiste üstünlük sağlama işi, aslında tamamen rakibinizi hazırlıksız yakalamak ve karşınızdakinin kafasını karıştırmakla ilgili. Bu noktada cep telefonu seçimi, en önemli kalemlerden biri. Çünkü genelde bu cihazlar gücünüzün bir göstergesi. Tek cep telefonuyla dolaşırsanız, Ben herhangi birinin her arzusunu yerine getirecek biri değilim imajı çizersiniz. İki telefon taşıyorsanız iş telefonunuzu çok basit tutun ki, fazla akıllı bir cihazınız olduğunu bilen müdürleriniz sizden, evden de yapabileceğiniz yüklü işler istemesinler. Ayrıca iş telefonunuzu sadece acil durumlar için yanınızda taşımayı ilke edinin. Ne işe yarar? Rakiplerinizin kendilerinden şüphe duymalarını garantiler. Hepimiz öğle saatlerine kadar e-postalarımıza bakmayı atlayabiliyoruz. Ancak çoğu insan ilk 60 dakikada ne kadar verimli olabileceği gerçeğini ıskalıyor. Oysa ofise geldiğinizde önce işe odaklanıp sonrasında kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Ayrıca öğlene kadar tüm iş arkadaşlarınızla iletişiminizi kesin. Bu onları çılgına çevirmenin yanında etkileyecektir de. Günün geri kalanını da kendi sorumluluklarınızın kontrol altında olduğunu bilerek, onların dedikodu yapma çabalarını bozmak için kullanın. Ne işe yarar? İşleri önem sırasına sokma yeteneğinizi vurgular. Kendini geliştirmiş bir adam çok iyi bilir ki, sekiz saat hayli uzun bir süredir ve bu süre boyunca bir masada kesintisiz oturup üretken olmak imkansızdır. Bu nedenle ofis dışında 20'şer dakikalık yürüyüşler yapın. Eğer biri çıkar da sizi sorgularsa ona, bunun sizin farkındalık metodunuz olduğunu söyleyin. Farklı bir alanda zaman geçirmek kişinin zihnini temizler ve önündeki işe yeniden odaklanmasını sağlar. Farkındalık, Bill Ford Jr.'dan Rupert Murdoch'a kadar, ünlü kariyer insanlarının moda terimidir. Ne işe yarar? Bağımsız ruhunuzu öne çıkarır. Prestijinizi yükseltir. Sağlıklı düşünmeye yardım eder. Ünlü İngiliz gazeteci William Rees-Mogg, gelecekte olacak bazı olayları yanlış okuduğu hatırlatıldığında şöyle cevap vermişti: Benim işim doğru olmak değil, ilginç olmak. Herhangi bir toplantıya girerken bu cümleyi hatırlamalısınız. Toplantılarınıza renk katın, klişelerden kaçın, belli kalıplar yerine daha az kullanılan kelimeleri tercih edin. Ne işe yarar? Kararlı olduğunuzu gösterir. Bu da iyi bir yönetimin mihenk taşıdır. Çünkü kimse can çekişenleri sevmez ve kabiliyetsizliği, geç saatlere çalışmaktan daha iyi anlatan hiçbir şey yoktur. Özgüveni tam bir işadamı, ofisten vaktinde ayrılmanın ve aynı şekilde işyerine zamanında varmanın, etrafındakilere işinin öneminin farkında olduğunu hissettireceğini bilir. Unutmayın; Google'ın işe alım programlarını yürütürken Goldman Sachs da, genç adayları, hafta sonları gelip uzun saatler çalışmamaları konusunda cesaretlendiriyor. Ne işe yarar? Zamanınızı yönetebileceğinizi gösterir. Diğerleri yapamıyorsa bu, onların sorunudur."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ofiste-kadin-var", "text": "Etkileyici bir kıyafete ya da gülüşe iltifatta bulunmanın yanlış tarafı yok. Bir kadına güzel olduğunu söylemek de hiçbir zaman hata olmadı zaten. Ancak iltifatın dozunu iyi ayarlamakta fayda var. Uzun bir ıslık çalıp Bu ne güzellik! demeyin. Yüzünüze sevimli bir gülümseme yerleştirip içten bir ses tonuyla Bugün iyi görünüyorsun diyebilirsiniz. Kadınlar ayarı iyi yapılmış ilgiden hoşlanır. Onları görmezden gelir, erkek arkadaşlarınıza olduğu gibi davranırsanız her zaman kaybedersiniz. Bağırmamalı ya da şu anda ağlamasının ne kadar saçma olduğunu belirten bir cümle kurmamalısınız. PMS döneminde olup olmadığını sormayı ise sakın denemeyin. Neden ağladığını sormayın. Bu sizi ilgilendirmez. Sizi asıl ilgilendiren şey, iyi olup olmadığı. Bir mendil uzatarak yalnızca İyi misin? diye sormanız yeterli. Gözyaşlarını tamamen görmezden gelip odanıza çekilmeyin. Bir döner kapı önündeyseniz, yanınızdaki kadını önden buyur edip hemen arkasından aynı aralığa girmeyin. Bu esnada, o daracık alanda boğazınızda gıcık varmış gibi öksürmeniz de kabul edilemez. Döner kapı aralığı yeterince genişse, aynı anda fakat yan yana girin. Ancak dar bir kapıyla karşı karşıyaysanız izin verin, o önden geçsin. Siz bir sonraki aralığı bekleyin. İster sabit, ister döner olsun, kapıdan yanınızdaki kadınla aynı anda bodoslama geçmek ve onun elindeki ağır kutuları görmezden gelmek yapacağınız en yanlış hareket. İş arkadaşınızın önündeki tabağa bakıp karbonhidrat, şeker ve alınan kalorilerle ilgili yorum yapmayın. Hiçbir şey söylemeyin, kısa bir Afiyet olsun yeterlidir. Nefsinize hakim olmanız gereken anlardan biri. Mmm, nefis görünüyor. Tadına bakabilir miyim? gibi bir cümle kurmayın. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mayıs sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/okumus-cocuklar-rahatsiz", "text": "Gezi direnişinin başında Y kuşağı ve orantısız mizah kavramından sıklıkla dem vuruldu. Sonrasında beyaz yakalılar vurgusu yapıldı. Şu sıralarda da tespitten çok küçümseme amacıyla Beyaz Türkler kavramı kullanılıyor. Son kısmı bilemeyeceğiz ama alanlarda gençlerin ve beyaz yakalıların kalabalık olarak bulundukları açık. Karşıt görüşlüler tarafından Türkiye'nin AB sürecine zarar vermek, barışı baltalamak, polise karşı şiddet uygulamak, haddi olmadığı halde taleplerde bulunmak, trafiği aksatmak gibi başlıklarla eleştirilen kitlenin baş aktörlerinden beyaz yakalılar kim? Nereden çıktılar? Neye itiraz ediyorlar? Cevabı Tanıl Bora'dan almak en mantıklısıydı. Biz de öyle yaptık. Radikal bir muhalefetin pek görülmediği, iş ve çalışma manyağı imajıyla bilinen Japonya'da, 2003'te Irak Savaşı'na karşı beklenmedik bir protesto dalgası koptu. Esas şaşırtıcı olan, protestocuların toplumsal profiliydi. Freeter denen tiplerdi bunlar. Kendilerini tanımlamak için uydurdukları bu kelime, İngilizce freelance ve Almanca arbeiter sözcüklerinden türetilmişti. 80'lerin sonlarında ortaya çıkmışlardı. Üniversite mezunu, meslek sahibi fakat tam zamanlı ve düzenli çalışmayan, kimisi zaten bunu tercih etmeyen gençlerdi freeter'lar. Kariyer hırsı taşımıyor, hayatlarının anlamını işten çok eğlencede arıyorlardı. 2003'teki Irak Savaşı protestolarını da böyle geliştirdiler zaten: Cool ve mizahi sloganlarla, medya araçlarını zekice kullanarak, müzikli/danslı/performatif gösterilerle... İdeolojik önderlik girişimlerine soğuktular. Eğlence havasında, şaka maka, polisin sıkı denetimi altında neredeyse siyaseten tabu olan Japon sokaklarında kendilerine alan açmayı başardılar. Gerçi tamamen barışçı, şiddetten uzak tavırlarına rağmen polis bir noktada bahane üretip şiddete başvurdukları iddiasıyla gözaltılara girişmekten geri kalmadı. Polisin evrensel numarası! Ne olursa olsun, freeter'lar bu eylemleriyle, iş manyağı Japon toplumunu şoke eden bir iz bıraktılar neticede. Japon freeter'lardan sekiz sene sonra ABD'de, aşağı yukarı aynı toplumsal profil sokaklara döküldü: Üniversite öğrencileri, diplomalı işsizler ve medya, finans vs. entelektüel emek sektörünün kalifiye çalışanları. Kısacası beyaz yakalılar. 2003 Japonya'sıyla arada bir fark vardı ama. Bizzat Japonya örneğinde değişim görülebilirdi: Orada 2001'de yaklaşık 4 milyon olan freeter sayısı şimdi 10 milyona yükselmişti ve bu artış içinde büyük çoğunluk, keyfinden az çalışanlarda değil, geçim güvencesi sağlayacak iş bulamayanlardaydı. ABD'de de üniversiteliler ve yeni mezunlar, işsizlik tehdidiyle karşı karşıyaydı. Beş gençten biri işsizdi. Sıkı bir CV yapmak için yıllarını vermiş, kurslarla burslarla bir yığın borca girmişlerdi ve gelecek tümüyle belirsiz görünüyordu. 2008'deki büyük krizin ardından ekonomik kaynakların büyük ölçüde finans sisteminin tamiratına yığılmasına feci öfkeliydiler. Toplumun ortak serveti üzerinde, kamu kaynakları üzerinde söz hakkı talebiyle sokağa çıktılar, Ekim 2011'de New York'un ünlü finans merkezi Wall Street'i işgal ettiler. Sosyal medya üzerinden müthiş esnek örgütlenen, merkezsiz Occupy Hareketi böyle doğdu. Hemen hemen bütün dünyada, Batı'daki '68 gençlik hareketine benzeyen alametler belirdi. Okumuş çocuklar sokaklarda, gözü kara bir şekilde polisle karşı karşıya geliyor, eğlenceli sloganlarla protesto eylemleri yapıyorlar. Bugünün '68'den farkı, politik-ideolojik rehberlere pek ilgi gösterilmemesi. Bir de, üniversite öğrencileri yanında, diplomalı işsizlerin ve aynı zamanda iş güç sahibi tahsillilerin de sokaklara dökülmesi. Bugünkü beyaz yakalılar, '68'in öğrencilerinin henüz sezmekte olduğu bir tehdidi, açık ve yakın tehlike olarak yaşıyorlar: Entelektüel emeğin proleterleşmesi. Entelektüel emeğinden başka bir varlığı olmayan yeni kuşaklar, bu emeğin sıradanlaştığını ve arzının olağanüstü çoğaldığını da görüyorlar. Emeğin ucuzlaması ve işsizlik riskinin olağanlaşması demek bu. Teknolojik gelişme ve otomatizasyon, birçok üretim alanında eskiden vasıflı olan işleri vasıfsız hale getiriyor. Kalan vasıflı işlerde de yeni teknolojilere ve bilgilere ayak uydurmak için sürekli eğitimden geçmek, yani o beyaz yakaları sürekli kolalamak, daha beyaz yapmak gerekiyor! Kendi kendinin menajeri olması bekleniyor beyaz yakalılardan; kendileriyle ilgili riskleri ve fırsatları bir girişimci gibi idare etmeleri bekleniyor. Proleterleşme ve işsizliğin yeni kavramı prekarizasyondur. Düz anlamıyla müşkülleşme, nahoşlaşmadır; aşırı esnek ve güvencesiz istihdam anlamına gelen bir kavram. 1970'lerde Batı Avrupa ülkelerinde ücretli çalışanların yaklaşık yüzde 80'i süresiz iş sözleşmesine tabi idi. Yani kural olan, kalıcı istihdamdı. Bugünse iş sözleşmelerinin üçte ikiden fazlası geçici olarak düzenleniyor. Özellikle kadınlar ve gençler, iyice kısa süreli sözleşmelerle çalıştırılıyorlar. Uzun süreli stajlar kurumlaşıyor, üç otuz paraya yıllarca denenmek, diplomalı çalışanların alıştığı bir kader oldu. Kullan-at istihdamı da deniyor buna. Bir sosyolog, bu devirde yüceltilen beyaz yakalı tipolojisini şöyle tarif ediyor: Her yerinden bükülebilecek kadar esnek, kendi kendini sömürecek kadar performans delisi... Her an işe koşulabilir, her an erişilebilir... Her an erişilebilirlik üzerinde duralım biraz: İletişim teknolojileri, özellikle medya, bilişim, finans gibi alanlarda, çalışanların 7/24 el altında olmasını sağlıyor. Statü sembolü olarak bayıldıkları teknolojik oyuncaklar, mesailerinin sonsuza uzamasını sağlıyor. Bu da prekarizasyonun gizli bir cephesidir. Beyaz yakalı çalışanların sıtkının sıyrılmasına yol açan, sadece işsizlik tehdidi ve geçim değil zaten; belki en az onlar kadar, işte bu anlamsızlık duygusu... Köpürtülen arzularla kendi günlük rutinleri arasındaki uçurum; aynı zamanda köpürtülen o arzuların ucundan tattıkça fark edilen yavanlığı... Kışkırtılan başarı hırsı ve rekabetin beraberinde getirdiği arkadaşsızlık, asosyalleşme... Bol yaratıcılık lakırdısı altında ruh ezici bir rutin... İş ortamının farfaralı manzarasının arkasında, büyük bir özsaygı kaybı... Okumuş çocukları isyan ettiren, sokaklara uğratan, işsizlik tehdidi kadar, bu tazyikler aynı zamanda. Tabii, her ne kadar ancak tahsille mümkün bir cehalet türü de varolmakla birlikte, okumuş olunca, enayi yerine konmaya, hiçe sayılmaya itiraz etme ihtimali de mevcuttur! Küçük ama kararlı bir grup: Plaza Eylem Platformu, bir zamandır işte o hoşnutsuzluğu gizlendiği yerden çıkartmaya çalışıyor. Platform 2008 sonbaharında, Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği'nin yanı sıra bankacılık ve sigortacılık şirketleriyle telekomünikasyon, bilişim ve medya sektöründe çalışan birkaç genç tarafından oluşturuldu. Maaşlarını kredi kartına gömerek kılık kıyafetleri ve edalarıyla kendilerine işadamı süsü veren iş arkadaşlarına, işadamı falan değil neticede işçi olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Şık büroların şık çalışanlarına sosyal haklarını hatırlatmaya, işyerlerinde gördükleri muamelenin hiç de şık olmadığını anlatmaya çalışıyorlar. \"Okumuş çocuklar rahatsız\" ve diğer Gezi Parkı yazıları GQ Türkiye Temmuz sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/olmak-ya-da-olmamak", "text": "Beyler haberler kötü. Hemcinslerim ipliklerini pazara çıkardığımiçin kızacak ama araştırmalar kadınların yüzde 48'inin çoğu zaman orgazm taklidi yaptığını doğruluyor. Değişik zaman ve ülkelerde yapılan araştırmalarda bu oran yüzde 78'e kadar yükseliyor. Daha vahimi ise; kadınların 80'inin seks sırasında çıkardıkları şehvetli sesleri, orgazma ulaşmak bir yana, sadece bir an önce bitsin diye çıkarıyor olmaları. Aynı araştırmada yer alan kadınların yüzde 95'i hayatlarında en az bir kere, yüzde 25'i ise her 10 sevişmeden 9'unda orgazm taklidi yaptığını belirtiyor. MSNBC'nin haberine göre, kadınlar yüzde 82 gibi büyük bir oranla klitoral uyarı olmadan, sadece vajinal sekse maruz kaldıklarında her iki seferden birinde orgazm taklidi yapmak zorunda kalıyor. Ortaya çıkan şoke edici bir sonuç ise; kadınların oral seks ve ön sevişme gibi en çok zevk aldıkları zamanlarda seslerini en az çıkarıyor olması. En fazla ses çıkarıp, rol yaptıkları zamanlar ise rahatsızlık hissettikleri veya sıkıldıkları zaman! Buraya kadar çıkan sonuç hayal kırıklığı gibi görünse de, partnerlerinin doyuma ulaşmaya yakın olduğunu hissettiklerinde onlara verdikleri zevki arttırmak için seslerini yükselttikleri de bir gerçek. Orgazm taklidi yapma konusunda sürekli kadınların üzerinde gidilse de erkekler de az numaracı değil. Yüzde 18 gibi azımsanmayacak bir kesim orgazm taklidi yaptığını belirtiyor. Tabii olmayan delili çaktırmadan yok etmek için prezervatif kullanan erkeklerin rol yapmaya daha müsait oldukları kesin. Erkekle kadının numara yapma oranları arasındaki bu açık fark erkeğin kadına göre daha kolay orgazm olabilmesinden, kadının ise orgazm taklidini daha kolay yapabilmesinden kaynaklanıyor. Her iki cins de gerektiğinde taklit yaptığına göre gelelim sebeplerine. Kadınların genelde partnerlerinin kötü hissetmesini istemedikleri veya sadece yorgun oldukları ve o sırada uyumayı tercih ettikleri için rol yapıyor. 39 yaşındaki T.Z. 20 dakikadan sonra sıkılıyorum, basıyorum çığlığı ve olayı bitiriyorum. Şimdiye kadar gerçek orgazmlarım parmakla sayılacak kadar azdır diyor. Başka bir sebep ise, kadınların ille de orgazma ihtiyaç duymamaları. Birçok kadın yakınlaşma ihtiyaçlarını gidermek için cinsel ilişkiye giriyor. Bunun karşılığını da ufak bir taklitle ödemeyi yeğliyor. Bazı kadınlar ise orgazma ulaşmalarının uzun sürmesi, çeşitli yöntemler gerektirmesi yüzünden partnerini çok zorlamamak için olmuş numarası yapmayı tercih ediyor. Böylece hem partnerinin tatmin olduğuna, hem de kendini arzulu göstererek, daha çekici olduğuna inanıyor. Erkekler seks sırasında kadınlara zevk vermeyi hedefler. Bazen ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar kadın orgazm olamayacağını anlarsa, onca eforun boşa gitmemesi ve erkeğini ödüllendirmek için rol yapmaktan başka çaresi kalmaz. Çünkü kadının orgazm olamaması kimsenin suçu değildir. 33 yaşındaki B.H. erkek arkadaşının çok uzun sevişmesinden yakınarak 1 saati bulan sevişmelerin sonunda baktım canım yanıyor, tahriş oluyorum ve bizimkinin ben doyuma ulaşmadan durmaya niyeti yok mecburen orgazm taklidi yapıp bitmesini sağlıyorum diyor. Zamanla arzunun azalması, ilişkinin rutine bağlanması, sadece eşi istiyor diye seks yapılması gibi nedenler de özellikle evli veya uzun süredir ilişki yürüten kadınların, ilişkilerini sürdürmek için seçtikleri sebep. Sonuç olarak kadınların en az yüzde 50'si sık sık orgazm taklidi yapıyor. Bu oran erkeklerde yüzde 18 civarında. Her iki taraf da partneri için böylesinin daha iyi olduğunu düşünerek rol yapıyor. Sebep ne olursa olsun, orgazm taklidi genel olarak karşıdakini incitmemek ve onun kendini iyi hissetmesi için yapılan bir eylem. Niyet iyi de olsa kimse kendine rol yapılmasını istemediğine göre ne yapmak lazım? Açık olmak en iyisi ama kızmaya gerek yok. Belki sizin bilmediğiniz bir pozisyon veya bir hareket orgazma giden en kısa yoldur. Değilse de her iki taraf da her sevişmede orgazm olmak zorunda olmadığını bilmeli. Aslında gerçekler sizin zannettiğiniz gibi olmasa bile üzerinizdeki baskı azaldığı için sevinmelisiniz. Bunca iyi niyetli aldatmacadan çıkan sonuç, her sevişmenin orgazmla sonuçlanmasına gerek ve ihtiyaç olmadığı. GQ Seks Editörü'ne sorularınızı merve.baran@gq.com.tr adresine gönderebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/orgazm-sahte-mi-degil-mi", "text": "Moralinizi bozmak gibi olmasın ama hiçbir zaman yüzde 100 emin olamayacağınız bir alandasınız. Kadınların yüzde 70'i mutlaka ve çeşitli sıklıkta orgazm taklidi yapar. Ama endişeye mahal yok: Seviştiğiniz kadının taklit yapması, yatakta kötü olduğunuz anlamına gelmez. O an konsantre olmakta zorlanabilir, yorgundur veya uykusu gelmiştir. Şunu unutmayın; kadın vücudu erkeğinkinden çok daha karmaşık ve bir düğmeye basarak orgazm olamıyor. Bazen aynı formülü uygulasanız bile sonuç farklı olabiliyor. Bu denklemi daha kadın bile çözememişken siz nasıl çözeceksiniz ki... Gerçeğini sahtesinden ayırt etmek için öncelikle, orgazmın kadın için ne anlama geldiğini anlamanız gerek. Çünkü kadın orgazmını tanıdıkça gerçeğine şahit olma şansınız da artar. Orgazmın en az iki çeşidi olduğunu, bir kadının yalnız cinsel birleşme yöntemiyle yüzde 80 oranında orgazma ulaşamayacağını, belli bir süre sonunda orgazm taklidi yapma nedenlerinin kendilerinden bu beklendiği için olduğunu biliyorsunuz değil mi? Ne yazık ki pek çok kadın da porno filmlerden beslenen erkeklerle beraber olduğu için, birkaç dakikalık vajinal birleşmenin ardından orgazma ulaşması gerektiğini, eğer bunu başaramıyorsa kendisinde bir eksiklik olduğunu zannediyor. Oysa kadının orgazma ulaşması için 10'la 30 dakika arasında bir zaman gerekli. Bu yüzden yatak da kadınlar önden kuralının uygulanması gerektiği yerlerden. Eğer kendinizi tutamayıp mutlu sona ondan önce ulaşıyorsanız, kadın sizin işiniz bittiği için kendini suçlu hissediyor ve size daha fazla zahmet vermemek için de olaya dramatik bir son veriyor. Kadınlar sırlarını açığa çıkardığım için kızabilir ama bu ipuçlarından sonra eminim seks hayatınız başka bir boyuta geçecek. 1- Nefes alıp verme ve kalp atışı hızlanır: Bu mutlaka gerçekleşen bir reaksiyon ama o esnada kalp atışını kim ölçebilir ki? Hızlı nefes alıp veriyor gibi göstermekse çok kolay. 2- Gözbebekleri büyür: İşiniz gücünüz yoksa ve başlangıçtaki gözbebekleriyle orgazm öncesindekini karşılaştıracak yeteneğe sahipseniz ne ala ama bence çok göreceli bir ipucu. 3- Hafif de olsa terleme görülür: Eğer vücut ısısını ölçecek kapasiteye sahipseniz, evet, gerçek bir orgazmda vücut ısısı artar, yüz ve göğüs bölgesine kan hücum eder. Göğüs bölgesi ve sırt nemlenir. 4. Tüm vücut kasılır ve titrer: İşte en belirgin işaret. Orgazm sırasında kasıklardan başlamak üzere kadının tüm vücudu kasılır ve titrer. Hatta ayak parmaklarının bile içe döndüğünü görebilirsiniz. Kegel egzersizi yapan kadınlar bunu pelvik kaslarını sıkıp bırakarak yapabilir ama karşınızdaki kadın 20 saniye boyunca arka arkaya 10-15 tane kasılmayı diğer fiziksel belirtilerle birlikte taklit edebiliyorsa zaten Oscar'ı hak ediyor demektir. Çoğu kadın bu kadar gerçekçi bir taklide gerek duymaz çünkü pornografik çığlıklar yeterli olur. Kadın orgazmının en taklit edilemez belirtisi bu kasılmalardır. Hatta eğer orgazm sırasında içerideyseniz bu kasılmaları vajina duvarlardan kolayca hissedebilirsiniz. 5- Uçlar sertleşir: Kasılmaları takiben pek çok kadının meme uçları sertleşir. Bu da taklit edilmesi imkansız bir belirtidir. 6- İnlemeler duyulur: Gerçekten orgazm olan bir kadın, rol yapanlar kadar çok ve yüksek sesle çığlık atmaz. Normalde sessiz olan bir kadın bile orgazm sırasında inler çünkü o anda tamamen sessiz kalmak imkansızdır. Eğer karşınızda aşırı tepki veren, pornoları aratmayan bir performans varsa bilin ki rol yapıyordur. 7- Hak edilmiş başarı mı?: Son olarak, orgazm bir anda çıkıp gelmez. O daha çok uzun bir eserin sonundaki ünlem işareti gibidir. Dolayısıyla partnerinizdeki ani performans size hak edilmemiş bir başarı gibi geliyorsa, büyük ihtimalle hak edilmemiştir! Seks Editörü her ay GQ Türkiye'de ve GQ Türkiye iPad'de..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ozel-gun-ve-haftalari-unutmak", "text": "Şu an en azından bir akıllı telefonunuz varsa, herhangi bir tarihi unutmamak yolunda dev bir adım atmış sayabiliriz sizi. Zira halkımızın çoğunun bir fotoğraf, daha doğrusu selfie makinesi olarak kullandığı bu aygıtlar, aslında unutmamamız gereken bir tarihi kolayca kaydetmemizi sağladığı gibi, önümüzdeki yıllarda da olayın yıldönümünü gözümüze sokabiliyor. Daha bunun bulutu var; bilgileri oraya girerseniz cihaz değişikliğinde bile kaybetmiyorsunuz. Hadi tüm bunları geçtim, akıllı telefonunuz yoksa Facebook hesabınız da mı yok? Yukarı-aşağı yönlü kafa sallıyorsanız en azından doğum günlerini unutma olasılığınız çok az. Hediyelik eşya dükkanlarıyla ortak çalışıyormuş gibi, her sabah o gün doğan arkadaşlarınızı listeliyor Facebook. Kaçış yok. Evet, hala hediye aldıklarında gözlerinde kalpler olan o smayli gibi oluyorlar ama artık hatırlanmak istiyorlar. Unutma ve unutulma sürelerinin giderek azaldığı modern zamanlarda, bu kadar olan biten arasında kendisiyle ilgili bir ayrıntının hatırlanması yetiyor çoğu kadının mutluluğuna. Şimdi aklınıza en sert örneğin geldiğini ve bana O hiç öyle değildi birader! diye itiraz ettiğinizi biliyorum ama bu da bir arz-talep dengesinde ilerliyor. Kabul edelim ki biz de flört sırasında aşırı ilgi gösterip beklentiyi büyüttüğümüz kadınlar için ilişki sırasında aynı istikrarı sağla mıyoruz. Sonra gelsin, Sen eskiden bunları hiç unutmazdınlara karşılık, Ya ne alakası varlar. Evet, bunların hiçbiri olmadan, yapısal olarak ilgi anlamında delirmiş kadınlar da var ama onları konuşmayalım, çok konuşursak gelebilirler. Duyarlı olmamanın artık bizim tarafımızda pek de prim yapmadığını fark etmeye başladık sanırım. Zaten ilk koşulda anlattığım teknolojik gelişmeler bire bir eşleşmeyi ve sadakati epey zorluyor, bulmuşken kaybetmemek için artık daha da dikkatli davranıyoruz sanki. Gerçi bazı hemcinslerimiz bunun da suyunu çıkarıp tabiri caizse like almak için komik durumlara düşse de, etrafımdaki çoğu adam ilişkisine daha fazla özen gösteriyor ve asla unutmaması gereken şeyler konusunda daha duyarlı. Buna rağmen sanırım bir arkadaş sohbetinde bizim için bir kadının söylediği Nerede bizimkinde o incelik... serzenişine birkaç yüzyıl daha gevrek gevrek sırıtacağız. Evet, nedenini bilmiyorum ama bu gerçekten çok eğlenceli. Çünkü her yıl 14 Şubat'ta Bence Sevgililer Günü çok saçma diyen insan sayısı artıyor. Çoğu insan artık birlikte olduklarında diğerini esir almadığının veya alamadığının farkında. Sadakat en kolay kaybedilebilir kavramlardan biri olmuşken, belirli gün ve haftalar için birini yormayı veya kaybetmeyi göze almayı pek seçen yok. Kavgalar genelde sosyal medya paylaşımları ya da paslaşmaları üzerine kurulurken sizin tanışma yıldönümünü unutmanız o kadar da büyük sorun yaratmıyor aslında. Tabii karşı cinsin, sorun büyük olmasa da büyük gösterme tuzağı birkaç milyon yıl daha kurulacak, o ayrı. Bu konuda çok fazla atıp tutmaya gerek yok; tüm bu yaşananlara rağmen insanın ilişki yaşama isteği değişmiyor. İster yukarıda yoğunlukla bahsettiğim gibi iki farklı cins arasında, isterse aynı cins arasında olsun; ilişki en çok konuşulan şeyler listesinin başındaki yerini asla kaybetmeyecek. Ve sanırım erkeklerin özel günleri unutması geyiği de ilişkiler sürdükçe konuşulacak. Yani dünyanın sonuna kadar... Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ozguveninizin-yuksek-oldugunu-nasil-kanitlarsiniz", "text": "Eller dışarıda olsun: Her insan kendini gergin hissettiğinde içgüdüsel olarak ellerini saklamaya çalışır. Ellerinizin ve avuçlarınızın görünür ve rahat durmasıysa kendinize olan güveninizi yansıtır. Ellerinizi cebinize sokmayın. Kıpırdamadan durun: Olduğu yerde sürekli kıpırdayan insanlar, gergin ve kendine güvensiz bir imaj çizer. Aynı şekilde otururken de ayaklarınızı ya da bacaklarınızı sallamamaya dikkat edin. Tüm bunlar, dışarıdan sakin ve kontrollü görünmenizi sağlayacaktır. Bakışlarınız ileride olsun: Tek başınıza yürürken, doğal bir içgüdüyle başınızı hafifçe eğer, önünüze bakarsınız. Ancak bu şekilde çevrenize, kimseyle iletişime geçmek istemediğiniz mesajı verirsiniz. Bu nedenle yürürken, bakışlarınızı yukarıya ve ileriye doğru yönlendirin.Dik durmaya çalışın: Ayaktayken ya da yürürken omuzlarınızı geriye atmaya gayret edin. Unutmayın; dik bir duruş, kendine güvenin en önemli göstergelerindendir. Gülümseyin: Kendinden emin insanlar daha az somurtur, daha çok gülümser. Ancak gülümsemenizin sıcak olmasına, meydan okur bir hava taşımamasına dikkat etmelisiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/patronunuzu-anlama-ve-onunla-basa-cikma-sanati", "text": "Muhtemelen fark etmişsinizdir; eğitim, zeka, kapasite ve yetenek konusunda sizden çok daha geride olduğunu düşündüğünüz insanlar, iş dünyasında bir adım önünüze geçebiliyor. Nedeni basit: Çünkü bu adamlar ofis politikasını kusursuz yönetiyor. Daha açık konuşalım; mesela patronunuz, gün içinde imza attığınız işlerin ne kadarını fark ediyor? Asıl önemli olan, şirkete gerçekten iş anlamında ne kadar katkıda bulunduğunuz değil, patronunuzun bu katkının ne kadarını fark ettiğidir. İşte sizden bir adım önde olanlar, bu ayrımın son derece farkında. Tüm bunlara ek olarak, aşağıdaki özelliklere de sahipler. Bizden söylemesi; ofis ortamının gerektirdiği yeteneklere sahip olmadan iş dünyası denen vahşi ormanda hayatta kalamazsınız. Ortalıkta kurnaz çok, bu güçsüz görünümünüzden derhal kurtulun ve bir an önce işe koyulun. İstediğiniz zamma ulaşmak ya da terfi almak için çok çalışmaktansa patronunuzla iyi geçinmenin bir yolunu bulun. Performans hiçbir şeydir, ilişkiler her şey! En etkili yol, patronunuz hakkında dizdiğiniz övgüleri ona yetiştirecek, ağzı pek sıkı olmayan bir iş arkadaşı bulmak ve onunla konuşmak, konuşmak, konuşmak... Kurnazlığı öğrenin ve patronunuzun gözünde daha etkili bir adam olabilmek için bu özelliği kullanın. Bu yetenek, size doğru yerde doğru cümleler kurmayı öğretecek. Patronunuz sizi herhangi bir organizasyona gönderdiğinde işinizi tamamlayıp ofise dönmek yerine, orada önemli bağlantılar kurmaya çalışın. Döndüğünüzde bu bağlantılardan ve şirketinize sağlayacağı faydalardan bahsedin. İzin verin, patronunuz fikirlerinizin aslında kendine ait olduğunu hissetsin. Bu çok ince bir çizgi. Bazen yöneticiler yaratıcı adamlara değil de yalnızca kendisinin düşündüğünü uygulayan insanlara prim verir. Elbette performansınızı adilane değerlendiren patronlar da vardır. Ancak iş dünyasında bunların izine ne yazık ki pek sık rastlanmaz. İşte karşılaşabileceğiniz üç farklı patron karakteri. Ve merak etmeyin, her biriyle nasıl başa çıkacağınızdan da bahsedeceğiz. Böylesine ağır bir ithamla yargıladığımız bu patron türü kaba ve patlamaya hazır bir bomba gibidir. Tek iyi yanı, tarafsız olmasıdır. Yani huysuzluğu herkesedir, ayrım yapmaz. Yine de bu tür, iş dünyasında hayli etkilidir çünkü neye mal olursa olsun, istediği sonucu elde eder. Eğer kendisinin ve şirketinin bir çıkarı varsa çalışanlarını kurban etmekten de çekinmez. Kalpsizdir. Çalışanlarının duygusal ihtiyaçlarını umursamaz. Bir yakınınızı kaybedip de cenaze için izin istemeye gittiğinizde alacağınız muhtemel yanıt sıradan bir tamamdır. Acınızı paylaşmaz. Ayrıca bir anı, bir anını tutmaz. Bu kadar değişken birine de kendinizi sevdirmeniz zordur. Hesap kitap yapmadan yaşar ve hayatı bir oyun olarak görürler. Çalışanlarını da piyon olarak kullanmaktan çekinmezler. Onlar için kendi çıkarları, her şey demektir. Makyavelist patronlar, eğer ilgi alanınız kendi çıkarına uyuyorsa size çok iyi davranır. Akıl oyunları oynamaya bayılırlar. Ayrıca çalışanlarının duygularıyla da oynamayı severler. Mesela bir buluşmanız olduğunu bildikleri halde, sırf nasıl tepki vereceğinizi görmek için, sizi o akşam mesaiye bırakırlar. Kibirli, yetki verme konusunda güçlü hislere sahip patronlardır. Yine de sıkı bir işbirliği ve pozitif bir çalışma ortamı yaratma konusunda uzmandırlar. Havalı kişilikleri sayesinde edindikleri sayısız bağlantı, onlara başarı yolunu açar. Patronunuzun narsisist olduğunu anlamanız çok kolay. İlginin merkezinde olmamaya asla katlanamazlar. Sizi bazen çok sever, bazense sizden fazlasıyla nefret ederler. Aşağıdaki üç hatanın üstesinden geldiğiniz takdirde ekibinizi etkili şekilde yönetebilir, aptalca durumlara düşmekten kurtulabilirsiniz. Güçlü erkekler, başkalarına iş verme konusunda zorluk çekerler. Çünkü onlar, her şeyi yalnızca kendilerinin en iyi şekilde yapabildiğini düşünür. Bu doğru olsa bile tehlikeli bir rota. Üstelik size pahalıya mal olabilir. Eğer takımınıza sorumluluk vermezseniz, yapacağınız en ufak hatada, yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle çöküşünüzü izleyeceklerdir. Çözüm: Küçük işlerle başlayın. Farklı insanlara, onların yetenek ve güçlerini kullanabilecekleri projeler verin ve böylece neler yapabildiklerini görme fırsatı yakalayın. Yalnız verdiğiniz işlerin ölçülebilir olmasına ve teslim tarihi için bir zaman belirlemeye dikkat edin. Bu işin sonunda, takımınızdaki bireylerin çok daha istekli çalıştıklarını göreceksiniz. Pek çok başarılı insan hatasını kabul etmekte zorlanır ve teslim bayrağı çekmenin zayıflık olduğunu düşünür. Oysa iş dünyasında en kötü kararlar, birilerinin hatasını kabul edip farklı bir yol denemek yerine kendi yanlışlıklarını örtbas etmeye çalışması sonucu alınır. Özel ilişkilerini iş hayatına karıştıran şirket liderleri eninde sonunda çöküşe mahkumdur. Hoşlandığınız insanlarla çalışmak harika bir duygu olabilir ama unutmayın, bir gün onları kovmanız gerekebilir. Sir Alex Ferguson'ın da dediği gibi; oyuncuları nasıl yönetmeniz gerektiğini öğrenmeli, onların güvenini ve saygısını kazanmalısınız. Fakat onlarla asla arkadaş olmamalısınız. Çözüm: Eğer tüm arkadaş çevreniz çalışanlarınızdan oluşuyorsa yenilerini edinme vakti gelmiş demektir. Bir spor salonuna yazılmaya, yeni birkaç etkinlik grubuna üye olmaya ne dersiniz? Ne yaparsanız yapın, kendinize ofis duvarlarınızın dışında başka bir hayat ve güzel kadınlar olduğunu hatırlatın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-bilincalti", "text": "Neyse ki, özellikle bu konuyu sorgulayınca altından farklı bir yorum çıktı. Tek tek girip bu sanat filmlerinin içeriklerini istatistiksel olarak inceleyemeyeceğim için bir bilene sormakta fayda vardı. Ben de konuya yorum katarken, tıbbın da ışığından faydalanmak amacıyla, CETAD kurucularından Psikiyatr Doç. Dr. Cem İncesu'dan fikir alınca içime biraz olsun su serpildi. Söz konusu porno olunca aranan anne kelimesinin hemen her zaman başkasının annesini temsil ettiğini Cem İncesu'dan öğrendim. Yani senaryoların çoğu komşunun annesi, en yakın arkadaşının annesi veya mahalledeki genç güzel anne üzerine kurulu. Söz konusu başkasının annesi olunca işin mahremliği biraz daha masumiyet kazanıyor tabii. Arama listelerinde karşımıza çıkan teyze ve kız kardeş için de benzer bir durum söz konusu. Konu porno bağımlılığı olunca esas tehlike aile fertlerinin sıkça aranmasından öte, internetin bu kadar yaygınlaşmasıyla yükselişe geçen psikolojik hastalıklar. Hiperseksüalite, cinselliği bağımlılık düzeyinde yaşamak, cinsellik yüzünden yaşamın diğer alanlarını ihmal etmek, cinselliği azaltmak istese bile bunu yapamamak anlamına geliyor ve aşırı porno izlemenin olası sonuçlarından biri olarak görülüyor. Porno filmlerin sınırsız çeşitliliği ve ulaşmanın bu kadar kolay olduğu günümüzde, erkekler kendini gittikçe gerçek dünyadan ve tek eşli ilişkilerden soyutlayarak, sanal sekse ve çok eşliliğe yöneliyor. Belki de teknolojinin getirdiği kaçınılmaz bir sonuç olarak insanlar birbirleriyle ilişki kurmak yerine gittikçe yalnızlaşıyor. İnsanın aklına ister istemez gelecek yüzyıllarda, insanlar arası cinselliğin minimuma indiği ve nüfus artışının durduğu bir dünya geliyor. Geçen ayki yazımda dikkatinizi çekti mi bilmem ama, hemen hemen her ülkede ilk on arama içinde mutlaka bir veya daha fazla gay/eşcinsel kelimesi karşımıza çıkıyor. Toplumda eşcinsel oranının azınlık olduğu düşünülürse, porno aramalarında bunca gay olması akıllara \"Acaba aramızda tahmin edilenden daha mı fazla eşcinsel var?\" sorusunu getiriyor. Hayır, değil. Eşcinsellik, hala çoğu toplumda gizli yaşanması gereken ve kabul edilmeyen bir durum. İnternette herkes özel hayatını gözler önüne sermeden yaşayabildiği için, eşcinseller hiç değilse burada özgürce dolaşmanın tadını çıkarıyor. Bu da doğal olarak arama sonuçlarına yansıyor. Kısacası internet onların en özgür, gizli ve kendileri gibi olabildikleri alan. Hatta dikkat edilirse toplumsal baskının daha fazla olduğu bölgelerde ilk 10'a giren gay içerikli kelimelerde bir artış oluyor. Mesela Güney Amerika ülkelerinin pek çoğunda gay kelimesi listede hatırlı sayıda yer alıyor. Sebebini sorguladığımda Katolik ülkelerin, aynı Müslüman ülkelerde olduğu gibi daha baskıcı yapısı yüzünden yasaklanan veya hoş görülmeyen konular, hemen gizli kapılar ardında açığa çıkıyor. Özgürlükler ülkesi kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri'nde ilk 10'da bir tek gay içerikli arama dahi bulunmayışı oldukça anlamlı. Demek ki neymiş, yasaklar yasaklanan şeyi önlemek yerine, daha fazla merak edilmesinden veya yaygınlaşmasından başka bir işe yaramıyor. Fantezilerin kraliçesi tecavüz, Türk Top 10 listesinde yedinci sırada yerini alıyor. Toplumda suç sayılan bir eylemin hem kadın hem erkek fantezilerini bu kadar süslemesi de ilginçtir. Tabii sebep yine toplumsal baskı. Kadın kendi rızasıyla cinselliğe razı olup hafif görünmemeye, erkek de kadının naz yapması gerektiğine şartlandığında cinselliği meşrulaştırmanın en uygun yolu tecavüz fantezisi oluyor. Üstelik ne yazık ki, erkeklerin çoğu, tecavüz mağduru kadınların rızası olduğunu zanneder. Tabii bizim burada bahsettiğimiz işin fantezi boyutu. Tecavüz fantezisi, cinsel anlamda arzulu görünmeye çekinen kadının çıkış yollarından biridir. Tabii bu açıdan erkek üstünlüğünü belirgin bir şekilde öne çıkaran, tecavüz temalı pornoların tüm dünyada sıkaranması da şaşırtıcı bir sonuç değil. Sekse dair sorularınız için Sex Editörü sayfalarımızı okuyabilir ve sorularınızı yazabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari", "text": "Kameranın karşısında Cio Cio San yani Madam Butterfly ve sadık hizmetkarı Suzuki var. Puccini'nin ilk kez 1904'te sahnelenen ve 20'li yıllarda hala yüz binlerce Avrupalıyı ağlatmakta olan operasından iki karakter. Çok bilinen hikaye: 15 yaşındaki geyşa Butterfly, Amerikalı deniz subayı Pinkerton'a aşık olur, hatta aşkından dinini bile değiştirip ailesi tarafından dışlanır, üstüne bir de hamile kalır. Pinkerton Amerika'ya gider, orada evlenir; Butterfly oğlunu büyütüp derin bir sadakat ve hüzünle Pinkerton'ın Japonya'ya dönmesini bekler vs. Lakin 1920'de Paris'teki kameranın görüntülediği Butterfly, operanın mazbut, masum ve hüzünlü kadınından pek beklenmeyecek hareketler yapmaktadır. Anlatması çok kolay değil. Bugünlerin magazin diliyle Sevenlerini hayal kırıklığına uğratmakta mı desek? Başka bir taraftan bakıp özgürce yaşamakta mı desek? Dümdüz söyleyelim: Sadık hizmetkarı Suzuki'yle ateşli bir şekilde sevişmektedir. İsimden anlaşılmayabilir, Suzuki kadındır... Sonraki plana geçilir. Bu kez Pinkerton'ı görürüz. Üzerinde üniforması, yanında çok genç bir Japon erkeği. Yoksa siz de mi! diyecek zaman bile yoktur, hemen sevişmeye başlarlar. Fazla ayrıntıya girmeden, Amerikalı subayın hayli aktif göründüğünü not etmek yeterli... Bunların üzerine, üçüncü plan şaşırtıcı gelmez artık. Butterfly, Pinkerton ve Suzuki aynı yataktadır. Sevişirken bol bol kahkaha attıkları görülür. Dördüncü şahıs, yani Japon erkeği ise onları uzaktan seyrederek mastürbasyon yapmaktadır. Peki o gariban niçin yatağa alınmamıştır? Belki yönetmen, bir sanatçı duyarlılığıyla, Madam Butterfly'ın masum imajını korumak istemiştir. Bilemeyiz. Yine de, 91 yıl sonra Le Songe de Butterfly'ı seyrederken, O Japon çocuğa ayıp olmuş! duygusuna kapılmamak kolay değil... İster istemez hayıflanmaya yol açan bir şey daha var: Eserin sessiz film döneminde çekilmiş olması. Bu muhteşem senaryonun olası diyaloglarını hayal etmek bile... Neyse, sessiz bile olsa, çok şey anlatan bir film gerçekten. Meçhul yönetmenin Motor! dediği an da porno tarihi açısından önemli bir an. Çünkü sinema salonlarında değil lüks randevuevlerinde gösterilmek üzere çekilen Le Songe de Butterfly, popüler filmlere, kitaplara, şarkılara gönderme yapacak yüzlerce porno filmin ilk örneklerinden birisi. Irklararası diye mi çevirsek, İngilizce mi söylesek, interracial gay pornun da ilk örneklerinden birisini içeriyor. Ayrıca, bazı cinsel pozisyonları beyazperdeye taşıyan ilk eserler arasında. Ayrıca... Bu kadarı yetsin, daha ne olsun? Yalnız o Japon çocuğa... Stuttgart'ın arka sokaklarına akşam erken inmişti. Rüzgarla savrulan yağmur damlaları, büro olarak kullanılan küçük apartman dairesinin camlarını döverken, büroda tek başına oturan genç adam, aynı soruyu kimbilir kaçıncı kez soruyordu kendisine: Niçin bizim filmlerimiz kötü, niçin erkek oyuncu bulamıyoruz? Niçin, niçin, niçin? Uzaklardan bir gökgürültüsü duyuldu, genç adam aniden ayağa kalktı ve kendisini bile şaşırtan bir kararlılıkla bağırdı: Ben oynarım, kimse oynamıyorsa ben oynarım! Sonra yürüdü, buğulu cama işaret parmağıyla altı harf yazdı: Şahin K! Tamam, fazla dramatize etmiş olabiliriz, yağmurlu gece, buğulu cam filan. Ama işin özü, yani Almanya'da Türklere porno film pazarlama işinde çalışan Şahin K'nın Kimse oynamıyorsa ben oynarım diyerek kamera karşısına geçtiği doğru. En azından, kendisi öyle anlatıyor. İşte o an, o karar anı, on yılı aşkın süredir yerli porno alemimizi besliyor. Burada aktaramayacağımız meşhur diyaloglarla ve repliklerle süslenmiş Şahin K filmleri, cinsel dürtülme talep eden klasik porno izleyicilerinden çok internet gençliğine, geyik alemlerine, renk arayan televizyonculara malzeme sağlıyor. Eğlendiriyor. Dahası, yoğun tüketime rağmen ciddi üretim sıkıntısı çeken bir ülkenin son 20 yılda çıkarabildiği tek porno fenomeni olarak... Alkışı hak ediyor demeyelim tabii... İlgiyi hak ediyor! Üstelik o karar anı, milyonlarca küçük o an üzerinden tüm dünyaya yansıyor. İnternette gördükleri Turkish porn etiketini merakla tıklayan milyonlarca dünyalının karşılarında Şahin K'yı bulma anları... Turkish porn'un altından İskandinav sarışınlığı çıkmasını beklemeyeceklerine göre çok şaşırmıyorlardır belki de. Aslında diyalogları bir anlasalar, var ya..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-10-bolum", "text": "Adam anahtar deliğinden yatak odasını dikizlemektedir. Odadaki kadın, yatağın üzerinde mastürbasyon yapmaktadır. Sonra adam odaya girer, hızla soyunur, ikili sevişmeye başlar, aralarında doggy style ve oral seks gibi klasiklerin de bulunduğu çeşitli pozisyonlar denenir vs. İnanması hem zor, hem kolay; bir zamanlar bu senaryo da yeniydi, ilginçti. 100 yıl önce filan. Mesela, Am Abend adlı film çekildiğinde, 1910'da. Am Abend, adından da anlaşılacağı üzere, Alman filmi. Zaten lafı getirmeye çalıştığımız yer de orası. İlk Alman pornosundan bahsediyoruz. O muhteşem geleneğin başlangıcından. 80'li yıllarda milyonlarca Türk insanını da kucaklayan bir dalganın ilk kıpırtılarından. Video kasetlerle evlerimize kadar girip adeta ailemizin birer parçası olan o muhteşem insanların aleminden... Fazla ileri gitmiş olabiliriz, son cümleyi kayıtlardan çıkaralım hadi. Ama öncesi gerçek. Alman pornosunun hem dünya tarihinde hem de Türkiye'nin sosyal tarihinde yeri var. Video kaset dönemi diyorduk işte. Dublajlı Alman pornoları vardı, oyuncuların turist ağzıyla Türkçe konuştuğu filmler. Oh, ben var böylesini hiç yememek filan. Bir de orijinal seslendirmeli eserler vardı. Meşhur Oh, ja, schön, weiter,weiter! filmleri... Sessiz film döneminde, Am Abend'in ilk sahnesi için motor dendiği an, çok önemli bir andı, orası kesin. Fakat sessiz bir Alman pornosu... Bir şeyler fazlasıyla eksik kalmış olabilir mi? Sessiz Fransız ya da Amerikan pornolarından daha eksik? Rivayet edilir ki, ışıklar sönüp de 1910 model kömürlü sinema makinesi çalıştığında, makaralar weiter, ja schön, weiter diye dönermiş. Ya da biz çok duyarlı bir dönemden geçiyoruz. Ücretsiz abone olunan bir kablo-televizyon platformu düşünün. Giderlerin büyük bölümünü merkezi hükümet ve yerel yönetimler karşılasın. Başvuran kişi ve gruplara, seslerini duyurmaları için yayın saatleri verilsin. İsteyen herkes tek tuş hareketiyle bu kanalları izleyebilsin. Şahane bir kamu hizmeti. Fakat... O tek tuşa basın ve karşınıza üç lafının ikisi ağır küfür olan, şişman, sakallı bir adam çıksın; adamın yanında çoğunlukla çırılçıplak porno yıldızları bulunsun, muhabbet cinsel pozisyonlar üzerinden dönsün, skeç niyetine sevişme sahneleri yayınlansın, penetrasyon dışında her şey gösterilebilsin... Rüya gibi ya da kabus gibi gelebilir. Ama gerçek. Gerçekti daha doğrusu. Hem de gelişmiş ülkeler ligi muhafazakarlık grubu lideri Amerika Birleşik Devletleri'nde. Küfürcü şişman adam, erotik yayıncılıkta adilik-bayağılık eşiğiyle oynayarak çığır açan Screw dergisinin kurucusu Al Goldstein'dı. Derginin ticari başarısı, pornoyu televizyona taşıma fikrini doğurmuş, Midnight Blue adlı programın ilk bölümü 1974'te yayınlanmıştı. Goldstein'ın girişimi başkalarını da harekete geçirecek, özellikle New York kentindeki yayınlarda saat 22.00'den sonrası erotik-porno şovlarla dolacak, muhafazakarların isyanı sürerken muhabbet vajinaya sebze sokma sınırını bile aşacaktı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-11-bolum", "text": "Japon işi çizgi romanların, animasyonların yani manganın ne olduğunu bilen yok denecek kadar azdı ama Şeker Kız Candy'yi Türkiye iyi tanıyordu. Tanışıklık 1979'da, siyah-beyaz TRT ekranında başlamıştı. Yetimhaneden getirildiği evde acılar çeken, aşık olduğu Anthony ölünce yasa giren, sonra yine aşık olan temiz kalpli, masum bir kızdı Candy. Koskocaman gözleri, ince yüz hatları vardı. Görünüş itibarıyla tipik manga karakteri; çocuk desen çocuk değil, yetişkin desen yetişkin değil... Başta söylediğimiz gibi, o zamanlar biz mangayı değil, masum Candy'yi biliyorduk. Bilmediğimiz başka şeyler de vardı. Varmış, daha doğrusu. Candy ve arkadaşlarının, masum yüzlü, koca gözlü çizgi karakterlerin yıllardır Japon çizgi roman dergilerinin sayfalarında, afedersiniz takır... Hemen akla gelen deyimleri kullanmayalım, şöyle diyelim: Japon çizgi roman dergilerinin sayfalarında hayli aktif bir seks hayatı sürdürdüklerini bilmiyorduk. Manga dalgasıyla porno dalgası buluşalı yılar olmuştu. Porno-manga okurları arasında küçümsenmeyecek oranda kadın bulunması bir yana, çizerler arasında da kadınlar vardı. Sektör genişliyor ve 1984 yani asıl devrimin yılı yaklaşıyordu. Lolita Anime'nin üretilip gösterime girdiği yıl. Lolita Anime, porno-manga'nın hareket kazandığı, animasyona dönüştüğü ilk filmdi. Hentai denen akımın en önemli adımı. Artık iş çizgi romandan çıkmış çizgi filme dönmüştü. Candy, TRT ekranında masum yüzünden süzülen gözyaşlarını siliyor ama hentai'lerde grup sekse yeni boyutlar kazandırırken, sado-mazo yakınlaşmalara, bugünün deyimiyle level atlatıyordu. 1984'teki prodüksiyona başlama anı, gerçekten müthiş bir o an oldu; Lolita Anime'den bugüne, hentai üretimi hızını hiç kaybetmedi. Hentai, meraklıları için, pornodan ayrı, bağımsız, bambaşka bir dünya haline geldi. Çok farklı bir grafik dünya... İzleyen biliyordur, izlememiş olana tavsiye edilir. Hentai izlemenizi yadırgayanlar çıkacaktır. Mesele porno değil, grafik açıdan çok enteresan diyebilirsiniz. Büyük ihtimalle inanmazlar. Oysa gerçeği söylüyorsunuzdur. Daha doğrusu, söylediğinizde biraz gerçeklik payı olacaktır. Belki birazdan da fazla... Hayli entelektüel ve dil kullanımı konusunda hassas insanlardan oluşan porno alemi, yıllardır şu soruya cevap arıyor: Bitişik mi yazılır ayrı mı; gangbang mi, gang bang mi? Biz bu tartışmada taraf değiliz, ikisi de uyar, bugünlük bitişik yazalım. Bu sayfayı okuyup da bilmeyen yoktur herhalde; gangbang, bir kişinin tek bir seansta çok sayıda insanla cinsel ilişkiye girmesi hadisesi. Belli bir sayı yok ama şu kadarını söyleyebiliriz ki, öyle iki-üç kişi filan kurtarmaz. Gangbang sahneleri, porno filmlerde 70'lerin ortasından itibaren yaygınlaştı ama rekabetin sertleşmesi mi dersiniz, işin çığrından çıkması mı, işte o hadise 1995'te yönetmen John T. Bone'un motor demesiyle başlayacaktı. Bone'un yanındaki yatakta Annabel Chong yatıyordu ve erkeklerin birisi gidip birisi, üçü gidip beşi geliyordu. Sonuçta ortaya 251 kişilik dünya rekoru ve World's Biggest Ganbang filmi çıktı. İşin ucunda rekor, şöhret ve para olunca, o gün bugündür büyük gangbang prodüksiyonları birbirini izledi. Mevcut dünya rekoru 919 erkekle Lisa Sparks'ta. 1000 erkek eşiğini aşma iddiasında bulunanlar, hatta 2 bin erkeklik rekor ilan edenler çıktı ama o rekorlar, kurallara uyulmadığı gerekçesiyle iptal edildi. Eee, öyle her isteyenin istediği gibi rekor ilan ettiği işler değil bu işler. Kuralı var, raconu var. Ayrıca anal gangbang, canlı yayında ganbang gibi alt ya da yan kategoriler var, kadınlarla yatarak rekor kıran erkekler var."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-12-bolum", "text": "Ve Olimpiyat oyunları şerefine sportif porno! Porno tarih boyunca hep sporun ve sporcunun dostu olmuştur diye başlamak var ama o kadarını yapmayalım. Her şeyin bir sınırı var neticede. Pornonun yaklaşık 100 yıldır sportif faaliyetleri hiç ihmal etmediğini söylersek, makul bir noktada kalmış oluruz herhalde. Lezbiyen sevişmesine dönüşen boks maçları, grup sekse dönüşen güreş maçları, yarış sırasında ormana kaçıp sevişen gay bisikletçiler, kadın hakemle havuzda sevişen yüzücüler, tenis kortunda seks, spor salonunda seks, tribünde seks, soyunma odasında envai çeşit seks... Mesela soyunma odasında seksin 40 yıl öncesinden kalma, İngiliz yapımı, Almanca dublajlı Fussball Porno adında bir örneği vardır ki... Vardır! Fakat sportif ya da Olimpik pornonun tarihinden bir o an arayacaksak, Porn Olympics Javelin Dildo başlıklı çalışmayla, o filmi çekme fikrinin doğduğu anla yarışacak başka bir an zor buluruz. Filmin konusu: Olimpiyat oyunlarında sıra cirit atma yarışlarına gelmiştir. Organizasyon porno olimpiyatı olduğu için, cirit yerine dev dildolar kullanılmaktadır. Yarışmacıların amacı, çırılçıplak biçimde sahaya uzanmış hedeflere isabetli atışlar yapmaktır. Ancak bu, göründüğü kadar kolay olmayacaktır... Evet, nasıl film ama? Bir Olimpiyat açılış töreninde bu filmi izleyebileceğimiz günleri görecek mi dünya? Yoksa hep pop şarkıcılarına, mecburen çok güzel dediğimiz sıkıcı dans gösterilerine mahkum mu kalacağız? Veya şöyle soralım: Pornonun Olimpiyat'a gösterdiği ilginin onda birini Olimpiyat pornoya gösterecek mi bir gün? Çok mantıklı soru oldu, tartışmaya değer bizce. Hadi Olimpiyat oyunları şerefine, sporla bağlantılı bir mevzuya daha girelim. Uyarı: Spordan gireceğiz ama çıkacağımız yer aynı güzellikte, aynı klasta olmayabilir... Binicilik camiasında olsun, at yarışları aleminde olsun, şu cümle sık sık kullanılır: İki farklı canlı türünün birlikte yaptığı tek spor. Dostluk, ulaşım, spor... İnsanla atın ilişkisi binyıllar boyunca böyle gitmişti. Arada başka şeyler yaşanmış, iki farklı canlı türünün birlikte yaptıkları işler listesine başka maddeler eklenmiş miydi? Bazı antik figürler, hatta mitoloji şüpheler uyandırmıyor değil. Tahminen, gündelik hayat efsaneleri de insan-at ilişkisine dair malzeme üretmişti. Her neyse, oyuncu kadrosunun bir at ve bir kadından, hatta bazen iki kadından oluştuğu hard porno fotoğraflar ve filmler, bilmediğimiz daha eski örnekleri yoksa, yaklaşık 50 yıldır var. Var da, Hey, iyi ki varsın at pornosu! diyor muyuz? Tercihe kalmış bir şey. Biz pek diyemiyoruz ve mevzuyu kapatmak gibi olmasın, işi yine dil tartışmasına çekiyoruz: At pornosu mu, atlı porno mu? Hadi bakalım..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-2-bolum", "text": "Cinsellikten zevk alamayan, asla orgazm olamayan Linda'nın hayatı bir doktorun teşhisiyle değişir: Sizin klitorisiniz gırtlağınızda! Linda için çok farklı dünyalara yelken açma zamanı gelmiştir... O farklı dünyaların ayrıntılarına girmeyeceğiz elbette. Evet, toplum buna hazır değil ama biz de hazır değiliz zaten. Ayrıca daha önemli şeyler var. Gerçekten! Bu tuhaf hikaye üzerine kurulu Deep Throat filmi, 1972'nin haziran ayında New York'taki bir salonda gösterime girdi. Sonra bir salon daha, bir şehir daha, bir eyalet daha... Salonlar dolar boşalır, filmin gösterim alanı hızla genişlerken yasaklar, soruşturmalar, baskınlar da aynı hızla geldi. Devlet Deep Throat rüzgarını dindirene kadar milyonlarca Amerikalı filmi izledi ki, içlerinde porno izleyicisi olmaları hiç beklenmeyecek gruplar da vardı. Mesela, orta sınıf ev kadınları. Azınlıktaydılar ama bazı salonlarda onlar da görülüyordu. Mutfak alışverişinden önce bir salonda romantik komedi izlemeye, sonra evde yemek pişirip eşlerini beklemeye alışmış kadınların bu pek romantik sayılamayacak film için hafiften utanarak bilet aldıkları anlar, doktorun Linda'ya koyduğu teşhisi anlamaya çalıştıkları anlar, teşhis sahnesini izleyen bol efektli anlar... O anlar yalnızca porno tarihini değil çok daha fazla şeyi değiştirmiş olmalı. Pornonun yepyeni alanlara doğru akma tarihinin Deep Throat'tan öncesi de var aslında. Yine 70'lerin başında, doktorun gırtlak teşhisinden az önce. Ama hiçbirisi bu kadar büyük bir kalabalığa, kadınlı-erkekli böylesine büyük bir kitleye Deep Throat kadar bereketli o an yaşatamamıştı. Tarihin ilk web sitesi 6 Ağustos 1991'de yayına geçti. CERN'in, bildiğimiz hadron çarpıştıran CERN'in sitesiydi. Web tarihinin ilk fotoğrafını da yine CERN'ciler yükledi. Kendi çalışanları tarafından kurulmuş bir kadınlar orkestrasının, Les Horribles Cernettes'nin fotoğrafı. Lafın nereye geleceği anlaşıldı tabii: İlk porno sitesi, ilk porno fotoğraf, ilk porno video... İlk porno fotoğraf yukarıda. Yüz milyonlarca insandan oluşan bir kitleyi, milyarlarca dolara uzanan bir piyasayı taşıyacak büyük yoldaki ilk adım, 18 Haziran 1992 tarihinde, James Black isimli 19 yaşındaki bir bisiklet tamircisinin seçtiği bu fotoğrafla... Atılmadı, işin doğrusunu söylemek gerekirse. Yalanımızı sürdürsek, inanan çok olur. Yalanımız internette yayılır, bir bakarız ki tarih yazmışız. Ama bize yakışmaz! İlk porno sitesini, ilk porno fotoğrafı, videoyu merak eden çok ama cevap bulunamıyor. Web tarihinin çok erken bir noktasında olduğu kesin. Mümkün olan ilk gün, diyelim. Teknoloji izin verseydi, ilk porno sitesi de 6 Ağustos 1991'de yayına geçerdi herhalde. CERN'inki 16.23'teyse porno sitesi 16.24'te mesela. Web'deki porno aleminin açılış kurdelesini kimin kestiğini bilmesek de o anın porno tarihindeki en önemli anlardan birisi, belki en önemlisi olduğu kesin. Çünkü, 10 Amerikan belgeselinin dokuzunda kullanılan cümleyle: Nothing would ever be the same again; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı... Abi ne oldu ki, ne değişti yani? diye soran varsa... Ona söyleyecek hiçbir şeyimiz yok!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-3-bolum", "text": "Sarışın, genç ve güzel kız, ıssız bölgedeki motelden kaçırılır, kendisini bir seks kulübünün sahnesinde bulur. İzleyiciler şık giyimli ve maskeli erkeklerdir. Sahnede siyahlara bürünmüş kadınlar vardır. Siyahlı kadınlar genç kızı sakinleştirirler, okşarlar, yavaş yavaş işi erotik oyunlara dökerler. Derken sahneye açılan yeşil kapı aralanır, iriyarı bir adam görünür. İriyarı adam, maskeli izleyicilerin tezahüratları eşliğinde genç kıza yaklaşacak ve uzun, çok uzun bir cinsel birleşme sahnesi başlayacaktır. Pornografi tarihine geçecek 45 dakika... Ama değil 45 dakika, 45 saniye bile sürse, 1972'de izleyicilerle buluşan o sahne yine tarihe geçecekti. İki nedenle: Sarışın kız, Marilyn Chambers'tı; Amerika'nın en beyaz, en saf sabunu olarak pazarlanan, en aile sabunu olarak bilinen Ivory Snow'un reklamlarındaki kız. Böylece porno alemi ilk kez saf ve temiz aile salonundan bir transfer yapmış oluyordu. Ancak malum sahneyi, dolayısıyla adını henüz söylemediğimiz filmi, yani Behind the Green Door'u tarihe geçiren ikinci nokta daha da önemliydi. İriyarı adam, Johnny Keyes'ti. Keyes, eski bir boksördü ve Afrika kökenliydi. Böylece porno tarihinde ilk kez, uzun metrajlı ve konulu bir filmde beyaz kadın, siyah adamla sevişiyordu. 1930'lardan kalma bir kısa film. Fransa yapımı. O an adayı. Genç kadın yatakta bir yandan kitap okuyor, bir yandan mastürbasyon yapıyor. Başka bir tür için absürd görünebilir, porno için sıradan sahne. Kadının yalnızlığı uzun sürmüyor, odaya bir adam giriyor. Anlıyoruz ki kadın kitap okuyup mastürbasyon yaparken tesisatçı da mutfakta veya banyoda tamiratla meşgulmüş, Abla parça tutmaz, komple değiştirmek lazım gibi bir şey söylemeye gelmiş. Bekleneceği üzere, tesisatçı yatak odasına girdikten birkaç saniye sonra sevişme sahnesi başlıyor ve olaylar gelişiyor. Bu film ve o an, belki türünün ilk örneği, belki ilk birkaç örnek arasında. Eğer ilkse, porno filmlerin tarihinde köklü bir geleneğin başlangıcı: Yalnız kadın ve tesisatçı! O günden bugüne, binlerce tesisatçı binlerce yalnız kadınla sevişti. Konu bulamayan porno yönetmenlerinin imdadına hep bu ikili yetişti. Onunki porno değil erotik filmdi diyelim hadi, Aydemir Akbaş'a bile kısmet oldu tesisatçı rolü. Tabii bunun sütçüsü, tüpçüsü filan da var. Ama 1930'lardan bu yana, porno dünyasında tesisatçıların yeri bir başka."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-4-bolum", "text": "Porno filmlerden önce pornografik kartpostallar vardı. 19'uncu yüzyıl 20'nci yüzyıla dönerken, özellikle Avrupa'da kartpostal pazarı genişledikçe genişliyordu. Aslında açılış çıplak kadın fotoğraflarıyla yapılmıştı ama... İşin çığrından çıkması mı dersiniz ya da tam tersine işlerin rayına oturması mı; büyük değişimin yaşanması fazla zaman almadı. Birkaç yıl içinde, bugün internette bulabileceğiniz pornografik fantezilerin büyük bölümü, siyah-beyaz baskılı kartpostalların üzerini kaplamıştı. Her türlü cinsel birleşme pozisyonu, eşcinsellik deneyimi, grup seks sahneleri, üniformalılar, etnik kıyafetliler, maskeliler, kırbaçlılar... Bazıları tutuyor, bazıları tutmuyor, kartpostalcılar deneme-yanılma yöntemiyle çalışıyordu. 1910'a doğru, iki kartpostalla bir deneme daha yaptılar: Yaşlıca bir adam, genç kızı kucağına yatırmış, kıçını tokatlıyor; yarı çıplak bir kadın, bir adamı kucağına yatırmış aynı işlemden geçiriyor. Bu deneme, yanılmayla değil turnanın gözünden vurulmasıyla sonuçlandı. 100 küsur yıl önce Paris'te o iki kartpostalın piyasaya verildiği an, porno üreticileri için tam bir uyanma anı oldu. O gün bugündür kadınlar erkekleri, erkekler kadınları, kadınlar kadınları, erkekler erkekleri, yaşlılar gençleri, öğretmenler öğrencileri kucağına yatırıp, İngilizce ve pornoca dillerinde spanking denen şekilde... Meşhur seks filmleri furyamızın 1974'te başladığı kabul edilir. Porno sınıfına girmek bir yana, erotikliği bile tartışılacak komedi filmleri ağırlıktadır ilk dönemde. Tamam; Arzu Okay, Mine Mutlu, Figen Han ve arkadaşları hem seksi hem çıplaktır ama yataktaki diğer oyuncu Bülent Kayabaş, Mete İnselel, puantiye donuyla Aydemir Akbaş filan olunca... Bilinen hikayeyi uzatmayalım; sonra yerli seks filmlerinin arasına yabancı hardcore filmlerden alınmış birkaç dakikalık parçalar yerleştirilir, sinema salonlarının kapısında Devamlı ilaveli, devamlı ilaveli! diye bağırılır, salonlar bu parçalara göre dolar boşalır ve bu arada da yerli seks filmlerinde oyuncu kuşağı değişir. 70'lerin sonunda daha cesur oyuncular vardır. Artık Türkiye, yabancı porno filmlere bağımlı olmayacak, kendi pornosunu kendisi yapacaktır. 1979'da, Öyle Bir Kadın ki filminin iki başrol oyuncusu Zerrin Doğan ile Levent Gürsel, tarihi sahneyi başarıyla tamamlar. İlk kez bir Türk filminde tam ve gerçek cinsel birleşme sahnesi yer alacaktır. Zerrin Doğan kadar cesur olan bir başka isim, Dilber Ay'dır. Flash TV'de Kadere Mahkumlar programını sunan ve televizyon reklamlarına çıkan Dilber Ay değil, karışmasın. Zerrin Doğan ve Dilber Ay'ın özel katkılarıyla Yeşilçam, 1980'e kendi pornosunu üretebilmenin güveniyle girer ama 12 Eylül darbesi, pek çok şey gibi, bu üretimi de kökünden kesip kurutur. O anın devamı gelmez! Zerrin Doğan ile Levent Gürsel'in imza attığı o an, yerli porno filmlerin Amerikan pornosuna baskın çıkması, 12 Eylül darbesi ve Our boys have done it! Şimdi sormaz mıyız, bütün bunlar tesadüf müdür diye? Sormayız tabii. Türkiye'de daha saçma şeyler soruluyor olabilir ama biz yapmayalım."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-5-bolum", "text": "John Wayne Bobbitt-Lorena Bobbitt çiftini hatırlıyor musunuz? 1990 Dünya Artistik Patinaj Şampiyonası'nda çiftlerde altın madalya... Öyle bir çift değil maalesef. Yine de hatırlayanlar çıkabilir, hafiften iç kaldırıcı bir olayın kahramanları: 1993'te ABD'de bir kadın eşinin penisini kesmiş, evden kaçarken kestiği şeyi yol kenarına atmış, polislerin bulduğu organ 10 saatlik bir ameliyatla yerine dikilmiş, vakanın duyulmasıyla birlikte dünyanın çeşitli yerlerinden benzer kesme haberleri gelmeye başlamış, hatta bunlardan bir tanesi de Antalya'da yaşanmıştı. John Wayne-Lorena davasına ilişkin haberler Amerikan kamuoyunun yüzde 60'ı tarafından izlendi ve bu çok yüksek bir orandı. Davanın sonunda Lorena beraat etti, boşanan adam ve kadın kendi yollarına gitti. Zaten bizi ilgilendiren de John Wayne Bobbitt'in gittiği yol. Çokça sözü edilen bir penis ve hayli popüler olmuş bir adam var. Üstelik olay ABD'de geçiyor. Devreye kimler girer? Evet, tabii ki onlar. John Wayne Bobbitt, gelen teklifleri kabul etti ve dava sonuçlandıktan kısa süre sonra bir porno filmde oynadı. Bobbitt'in kamera karşısında malum görüntüyü verdiği an, porno tarihi açısından önemli bir o andı kuşkusuz. Ancak medeniyet tarihi açısından çok gurur verici bir an olduğunu söylemek kolay değil. Yoruma kalmış bir şey. Yine de filmin ismini bulan şahsiyete hakkını teslim etmek lazım: John Wayne Bobbitt-Uncut! Sene 1981. Otomatik Portakal gösterime gireli 10 yıl olmuş. Metropolis 54 yaşında. Alphaville 16 yıl önce, Fahrenheit 451 filmi 15 yıl önce çekilmiş. Ama yıllar bu distopik filmlerin, yani karanlık gelecek filmlerinin saygınlığından hiçbir şey götürmüyor. Ve bir porno film yönetmeni, meşhur Deep Throat'un da yaratıcısı olan Gerard Damiano, kendi sektörünün saygınlığını kurtarmaya niyetleniyor. Kubrick yapar, Fritz Lang yapar, Damiano yapamaz mı? Herhalde Pornocuyuz ama odun değiliz! gibi bir şeyler geçiriyor kafasından ve The Satisfiers of Alfa Blue'nun çekimleri başlıyor. Distopik filmlerin tüm klasik öğeleri var. İnsanlığın ağır baskı altında olduğu bir dönem, teknoloji fazlasıyla gelişmiş. Her şey haplarla hallediliyor. Cinsellik bile. İnsanlar bir hapla bir saniyede orgazm oluyor, sonra işlerinin başına dönüyorlar. Sevişme hadisesi yeryüzünden silinmek üzere. Yalnızca bir ayrıcalıklılar grubu sevişebiliyor. Özel kartlarıyla Alfa Blue'ya giriyorlar, servis yapan kızlara seçtikleri seks mönüsünün numarasını söylüyorlar ve o büyük ayrıcalığı yaşıyorlar. Kızlar çok güzel, teknik olarak iyi hizmet veriyorlar fakat ana karakter Algon mutlu değil. Bir şeyler eksik. Ve... Olur ya, kazara seyredersiniz filmi, onun için sonunu söylemeyelim ama bilin ki, porno filmlerde pek rastlanmayacak türden dramatik bir sonu bile var. Bir yanlış anlamaya karşı da tedbir alalım: Bizim anlattığımız hikaye, filmin çok kısa bir bölümünü, mönüden seçilmiş sevişme sahneleri ise çok büyük bölümünü kaplıyor. Olsun... O kadarı bile, Damiano'nun The Satisfiers of Alfa Blue için motor! dediği anı, pornonun o anları arasına yerleştiriyor. Uzun metrajlı, distopik porno film! Ben pozisyona bakarım, bana ne mesajdan, ütopyadan, distopyadan? diyorsanız... Siz bilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-6-bolum", "text": "Sinema, video kasetler, internet... İnsanlığın her teknoloji eşiğini kucağında pornografiyle atlama başarısından parça parça söz ettik daha önce. Fakat matbaa teknolojisi eşiğini bugüne kadar ıskaladık ki, onun için neredeyse 500 yıl önceye, 1524'e, İtalya'ya gitmemiz gerekiyor. İki kahramanımız var. Birisi Pietro Aretino. Yazar, şair ve mizahçı. Pornografik öyküleri, oyunları, şiirleri, taşlamalarıyla ünlü. Kendi dönemi için çok da iyi bir ün değil aslında. Oradan oraya sürülüyor, kovuluyor ama müstehcen neşriyattan vazgeçmiyor. Diğer kahramanımız ise Aretino'nun yakın arkadaşı, ressam Giuliano Romano. Daha sakin, sessiz, kendi halinde biri. Ama iş sanata gelince, Aretino'dan geri kalmıyor. Tablolarında çok gerçekçi sevişme anları çiziyor. Derken bir gün... Tahmin edileceği üzere, muzır fikir Aretino'dan çıkıyor. Romano'ya, Senin resimleri matbaada bastırıp çoğaltalım. Ben de altlarına erotik şiirler, kısa öyküler yazarım. İyi para kazanırız diyor. Romano kabul ediyor. Bir matbaa buluyorlar, tarihe geçiyorlar. Matbaanın yaygınlaşmasına İncil'i çoğaltmak kolaylaştı diye sevinen kilisede bir şok dalgası hissedilse de, Aretino-Romano ikilisinin hamlesi yeni teknolojinin kullanım alanları konusunda ufuk açıyor. Matbaadan çıkmış ilk pornografik yayın, 16 resimlik bir seri. Burada bir mürekkep kokusu romantizmine, matbaadan yeni çıkmış eser duygusallığına dalmak da vardı ama dalmayalım şimdi. Tam yeri olmayabilir. Türkiye, 90'lı yılların başında bir Kral dergisi dönemi yaşadı. Öncü ve simge dergiydi. Yeni bir yerli porno dergicilik dalgasının simgesi. Kral'ın peşinden giden çok oldu. Birkaç yıl içinde, çoğu üç-beş sayı çıkan yüzlerce, gerçekten yüzlerce dergi yayınlandı. Küçücük bürolarda bir sürü haftalık ve aylık dergi üretiliyor, her derginin her sayısı için dava açılıyor, genellikle temizlik görevlileri ya da çaycılar arasından seçilen yazıişleri müdürleri, sayı başına iki-üç yıldan, bin yılı bulabilen hapis cezaları alıyordu. Enteresan bir dönemdi. O yayın bolluğu içinde çoğu dergi unutuldu gitti, çok azı iz bırakabildi ki, bunların arasında O'nun Hikayesi bambaşka bir yere sahipti: 15 günlük erotik fotoroman dergisi O'nun Hikayesi / 18 yaşından küçüklere satılamaz... Daha önce Türkiye'de gerçek cinsel birleşme anlarını aktaran yerli fotoğraflar yayınlanmıştı, yabancı fotoromanlar da vardı ama yerli pornografik fotoroman dergisi yayınlanmamıştı. Hem de ne fotoromanlar: Aşk Labirenti, Sevgi Çemberi, Sevgili Arkadaşım, Azgın Kolejli gibi unutulmaz maceralar. Maalesef fotoğraflarını burada yayımlayamadığımız dev oyuncu kadroları. Fikir verebilmek için şöyle diyelim: Flash TV'nin kült dizisi Gerçek Kesit var ya, onun porno versiyonunu düşünün, öyle bir şey. O'nun Hikayesi her sayıda vites artırdı. İlk sayılardaki diyaloglarda sevişme, alet, orası gibi kelimeler kullanılırken zamanla yine burada aktaramayacağımız kelimelere dönüldü. Ve kaçınılmaz son geldi. Kısa ama dolu dolu yaşamıştı O'nun Hikayesi. Tayfun-Aysel çiftinin grup seks sırasında başkalarıyla sevişirken girdikleri diyaloğu unutmak mümkün mü? Ohh! Ayselcim karıcım, gel bak gel, şu muhteşem... Neyse..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-7-bolum", "text": "Gizli arşivlerden daha eski bir film çıkmazsa eğer, 1920'lerin ortalarında Fransa'da yaşamış bir köpek kendisi. Porno tarihinin o anlarından birine, hayvanlarla seks kulvarının açılışına imza atan beyaz köpek. Rol arkadaşları, üç rahibe ve bir adam! Zor bir rol tabii. 1928'in sonu, 1929'un başı. ABD'de ve Avrupa'da animasyon teknikleri yavaş yavaş gelişiyor. Çıraklar var, ustalar var, üstatlar var. Bir grup Amerikalı usta, üstat Winsor McCay için bir sürpriz, bir hediye hazırlamaya karar veriyor. Üç ayrı stüdyoda işe koyuluyorlar, sonra parçalar birleşiyor, Amerika'daki laboratuvarlar işi reddettiği için film Küba'ya gidip geliyor ve nihayet, New York'taki bir otelde o an yaşanıyor: Tarihin ilk porno anime gösterimi. Ya da ilk porno çizgi film diyelim. Eveready Harton in Buried Treasure... Altı dakikaya neler neler sığdırmış bir film. Cinsel organı fazlasıyla büyük bir karakter, bir kadın, adamlar, ana karakterle bir çiftçi arasındaki penis düellosu, mastürbasyon çeşitleri, hayvanların seks dünyası, insanlarla hayvanların yakınlaşması, çok yakınlaşması, fazla yakınlaşması... Miki filmi deyimi, çok yıllar sonra çok uzak bir ülkeden çıkacak; bunu biliyoruz. Ama Eveready Harton da, çizgiler ve üslup itibarıyla hafiften Miki filmi. Özellikle hayvan çizimleri. Çünkü McCay'e verilen hediye, üstadın çizgileri taklit edilerek hazırlanmış ve McCay, Walt Disney'in örnek aldığı tek isim. Zaten Miki'nin doğum tarihi de 1928'in sonu. Aynı ekolden hem Miki'nin, Mini'nin, Vakvak Amca'nın çıkması, hem porno anime geleneğinin doğması... Bereketli bir dönemmiş diyelim, daha fazla uzatmayalım."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-8-bolum", "text": "Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında'yı yazalı neredeyse 150 yıl oldu. Bir tavşan deliğinden fantastik hatta fantastik ötesi aleme düşen küçük kızın maceraları... Küçük kız, 150 yılda sinemadan tiyatroya, müzikallerden rock şarkılarına gezip durdu. Uyarlamalar yapıldı, göndermeler yapıldı, hikaye değiştikçe değişti. Ama Alice, Alice olalı, 1976'daki gibi tavşan deliği görmedi! Lewis Carroll'un unutulmaz eseriyle aynı adı taşıyan film diye başlayalım. Bu sayfada mevzu edildiğine göre, bekleneceği gibi, bir porno film. Yine bekleneceği gibi, Alice küçük bir kız değil seksi bir yetişkin. Kütüphanede çalışıyor. Sevgilisi ne kadar azgınsa Alice de o kadar iffetine düşkün. Birisi ısrar ediyor, birisi Olmaz! diyor. Gerilim, o ana yani Alice tavşan deliğine düşene kadar sürüyor. Zaten asıl film, Alice deliğe düştükten sonra başlıyor: Harikalar Diyarı namus, iffet, Hazır değilim! filan dinlemiyor, Alice de artık bunları pek iplemiyor, o dönem için porno sektörünün el kitabında yazan bütün fanteziler deneniyor. Fakat maalesef ki, filmi izleyen herkes bunları göremiyor. ABD'de hiç kesilmemiş versiyon XX, bayağı kesilmiş versiyon X, kuşa çevrilmiş versiyon R ratingi alıyor. Yapımcıların makası işlek tutmalarına da kızmamak lazım aslında. Koreografi ekibi, dans ekibi, özel dekorlar ve efektler derken, 1976 model Alice Harikalar Diyarında, diğer porno filmlerin çok çok üzerinde bir maliyetle çekilmişti ve filmin olabildiğince geniş bir kitleye ulaşması gerekiyordu. Ha, hiç öyle aile versiyonu denemelerine filan girilmese, film kafadan XXX'lik olsa, porno izleyicisi bunu karşılıksız bırakır mıydı? Tartışalım! Artık belli bir noktaya geldik, bazı şeyleri çok daha rahat tartışıyoruz, bunu da tartışabiliriz. Köyün güzeli Halime'yi kötü kalpli ağayla evlendirmek isterler. Oysa genç kızın gönlü, yoksul çoban Ömer'dedir. Halime kalbinin sesini dinler, Ömer'e kaçar. Artık iki aşık dağları mesken tutacaktır. O dağlar, Kazdağları'dır. Ömer yalnızca kaval çalıp türkü söylese, Halime bir yandan kıkırdayıp bir yandan kuzuları okşasa problem çıkmayacaktı; yönetmenliğini Kadir Akgün'ün yaptığı Köylü Kızı, vasat bir toplumcu-gerçekçi film olarak kaynayıp gidecekti. Ama iki aşık, hazır baş başa kalmışken, herhalde çoğumuzun yapacağını yapınca, üstelik işi uzatınca, bir de pozisyon zenginliği yaratınca, yani Köylü Kızı erotik filmle porno arasında bir yere kayınca... Ve yönetmen Kadir Akgün, filmin jeneriğinde Güre Belediye Başkanı'na, bölgedeki otel işletmecilerine, filmin çekildiği Karalar Köyü sakinlerine teşekkür edince, kıyamet kopmuştu. Üzerinden yalnızca 12 yıl geçti, hatırlayan çoktur. Sonradan, Akgün ve ekibinin Kazdağları'nda altı film çektiği, hepsinin jeneriğinde aynı isimlere teşekkür edildiği ortaya çıkacaktı ama skandalın adı değişmeyecekti: Köylü Kızı skandalı... Yerli porno tarihimiz açısından önemli bir olaydı, bir filmin jeneriğinde teşekkür notları vardı. İlkti, büyük ihtimalle de son oldu. Peki kim haklıydı? Desek ki, Şimdi burada empati yapalım, kendimizi belediye başkanının ve yönetmenin yerine koyalım... Ya da demesek mi? Efendim, bir filmin jeneriğinde size teşekkür etmişler sözüyle başlayan diyaloğun Ama porno film! diye devam ettiğini hayal etsek mi, etmesek mi? Bilemedik..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/pornonun-o-anlari-9", "text": "Dikkatli olmak lazım, mesele hassas. Ama hiç bahsetmemek de olmaz. Mevzu ilk Kürtçe porno film, Xaşhiki Kaliki. Türkçesiyle Dedenin Fantezileri. Porno mu, hayli erotik mi, tartışılır. 2003'te çekilen filmin sinemayı ve cinselliği aşan sembolik önemi ise tartışılmaz. Zaten tartışmaya kalksak, bu sayfaya uymaz. Biz film hakkında kısa bilgi vermekle yetinelim. Olay İstanbul'da geçiyor. Yalnız yaşayan yaşlı bir adamın, yani dedenin çok boyutlu cinsel fantezileri anlatılıyor. Başrol oyuncularından biri, geçen sayıda sözünü ettiğimiz Köylü Kızı filminin yıldızı Yasemin Ünlü. Dedeyi canlandıran Nizam Çelik ve diğer erkek oyuncular Kürt oldukları için, onların uzunca diyalogları, tiratları var. Lakin karşı cinsten oyuncular Kürtçe bilmiyor, kadınların sesi yalnızca birer-ikişer kelimeliğine duyuluyor. Bir de Türkçesi-Kürtçesi çok fark etmeyen doğal sesler var tabii. Mevzu pornoysa aslolan o doğal sesler belki. Değil mi diye soralım, fazla da uzatmayalım. Dedik ya, konu hassas. Biz vazifemizi yapıp bir o anın daha altını çizmiş oluyoruz, merak edenlere iyi seyirler diliyoruz. Sene 1983. Dönemin porno yıldızlarından Veronica Hart hamile kalmış. Arkadaşları baby shower yani doğmamış bebeğe hediye alma organizasyonu için bir araya geliyor. Arkadaş yerine meslektaş ya da sektördaş demek daha doğru belki. Ekip çok sıkı. İşte bir Annie Sprinkle olsun, bir Candida Royalle olsun, Veronica Vera, Gloria Leonard olsun; Amerikan pornosunun birçok yıldızı orada. Laf dönüp dolaşıp ya da hiç dönmeden dolaşmadan mesleki sorunlara geliyor. Muhabbet derinleştikçe derinleşiyor ve bebeğin hediyeleri için toplanan kadınlar, Club 90'ı kuruyor. Bugünün diliyle anlatırsak, kadın porno oyuncularının ilk mesleki farkındalık örgütü. Club 90'cılar kısa sürede işi Sevişen biziz, yöneten de biz olacağıza taşıyor, kadınlar kameranın arkasına geçiyor. Pornoda ilk kadın yönetmenler kuşağı doğuyor. Kuşağın simge ismi, teoriye de kafa yoran Candida Royalle. Filmi biz yöneteceksek, erkeklerin değil kadınların beklentilerini karşılamalıyız diyen yönetmen. Femme Productions'ın kurucusu. İlla ki erkeğin boşalması görülecek! kuralının yıkıcısı. Club 90'cıların filmleri, hasılat rekorları kırmasa da, ticari açıdan başarılı olacak. Ama en önemlisi, tekrar edelim, erkeklerin kamera arkasındaki saltanatını yıkmasa bile hafiften sallayacak. Baby shower'da sohbetin zıbından, patikten işe döndüğü an var ya... O anın gerçekten önemli bir an olduğunu vurgularken, seviyeli duruşumuzun da takdir görmesini bekliyoruz. Pornoda kadın yönetmenler kuşağına ölçülü bir dille destek vermek filan..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/rakamlarla-seks", "text": "Spora gitmeyi boşverin, onun yerine seks yapın. Koşu bantlarında bir yerlere ulaşamadan koşmaktan bıkmadınız mı? Seks bira göbeğinizi yok edemeyebilir ama yarım saat kardiyodan daha eğlenceli olduğu kesin. Birçok çift horlayan bir eş veya yatakta ekstra bir çocuk gibi farklı sebeplerden yalnız uyumayı seçiyor. Günümüzün yoğun şehir hayatı düşünülürse uzun vadede kesintisiz ve verimli bir uyku her şeyin önüne geçebilir. Bazı durumlarda tek başına uyumak daha sağlıklı olsa da kendinize seks için gerekli zamanı ayırdığınızdan emin olun. Çünkü isteseniz de istemeseniz de gözden uzak, libidodan uzak durumu doğabilir. Erkeklerin çoğu penis boyunu ortalamanın altında zanneder. 9-9.5 santim ereksiyon olmamış normal bir penis boyu, 12.5-15 cm ise ereksiyon halindeki ortalama boyu olarak kabul ediliyor. 15 cm'in üzerindeyse kendinizi uzun boylu kategorisine dahil edebilirsiniz. Tabii kadın orgazmını sağlayan sinir uçlarının çoğu vajinanın dış yüzeyinde ve bir kısmı da vajina kanalının ilk 5-6 santimlik bölümünde yer aldığına göre ortalama bir penis yeter de artar bile. Zaten kadınlar için Boyut önemli değil klişesi bir efsane değil. Araştırmalar destekliyor. Kadınlar penisin ebadından çok temizliğini önemsiyor. Yani beyler, bırakın elinizdeki cetvelleri, hapları, duşa koşun! İnsanlar çoğu zaman ne sıklıkta seks yapmaları gerektiğini merak eder. Oysa doğru ya da yanlış bir rakam yok. Seks oranları ülkeden ülkeye değişse de dünya ortalaması yılda 103. Uzmanlar seksin seksi çektiğini doğruluyor. Hani işleyen demir ışıldar misali, ne kadar çok seks yaparsanız libidonuz da o kadar yükseliyor. Haftada en az 1 kez seks yapan kadınların libidosunda artış görülüyor. Erken boşalma erkeklerde en sık rastlanan rahatsızlık. Uzmanlar her 3 erkekten 1'inin başına gelen bir problem olduğunu söylüyor. Erken boşalma kesinlikle erkeğin tembel, bencil veya tecrübesiz olduğunun göstergesi değildir. Anın şartlarına bağlı olabileceği gibi genetik de olabilir. Erken boşalma sorunu yaşayan erkeklerin çoğu bırakın 2 dakikalık birleşme yaşamayı, henüz ön sevişme aşamasındayken boşalıyor. Ama işin iyi yanı, mavi hapa bile gerek kalmadan bazı davranışsal terapiler ile çözülebilecek bir sorun. Uzmanlar durum ve yer itibarıyla zaman zaman orgazm taklidi gerekse bile çok da tercih edilecek bir çözüm olmadığını belirtiyor. Taklit kaygan bir zemin. Biri diğerini tetikleyerek kadını dönülmez bir yola sokabilir. Herkes arada bir yorgun olabilir, konsantrasyonunu kaybedebilir, uykusu gelebilir. Ama hanımlar dikkat! Eğer taklidi alışkanlık haline getirirseniz kendi bindiğiniz dalı kesebilirsiniz. Şaşırdınız değil mi? Sağlıklı seks uzmanları küçük seksüel rüşvetlerin sağlıklı bir seks hayatı için yararlı olduğunu söylüyor. Ev işlerinin kadınlar üzerindeki ağırlığı düşünülürse, birlikte yapılan ev işlerini ön sevişmeye çevirmek parlak bir fikir. Beyler aklınızda bulunsun. Araştırmalar kadınların ev temiz ve düzenliyken sekse daha meyilli olduklarını gösteriyor. Bu ipucu sanırım yemeklerden sonra tabağınızı bardağınızı bulaşık makinesine yerleştirmeniz için yeterli motivasyonu sağlamıştır. Diyelim ki iş yerinizde çalışan birinden hoşlanıyorsunuz. Onunla bir şey yaşamalı mı yoksa uzak mı durmalı? Günümüzde modern kadınların çoğu artık iş hayatında oldukları için işyerleri de günden güne seks aktivitelerinin kaynağı oluyor. İş hayatı günden güne yoğunlaşıyor ve bekar çalışanlar hayatlarının uyumadıkları kısmının çoğunu ofiste geçiriyor. Sosyal hayata ayrılan zaman azalıp, aday havuzu küçüldükçe ofis aşklarının da çoğalması son derece mantıklı. Tabii dikkat edilmesi gereken noktalar var. Evliyseniz seksüel ihanetin duygusal ihanete dönüşmesi an meselesi. Bekarsanız şeytana uyacağınız iş arkadaşınızın ayrı bir departmanda olmasına, astınız veya üstünüz olmamasına dikkat! Sonuç olarak iş-seks sınırını dikkatli ve kalın bir çizgiyle çizmekte fayda var."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/rast-gelince-gelir", "text": "Stüdyo çekimi için randevulaştığımız saatin 45 dakika evvelinde Mustafa Taviloğlu'yla telefondayız. Eyvah ki eyvah! An itibarıyla karadan Maslak yolunda olması gereken Taviloğlu, Kilyos civarlarında, tekneden bildiriyor! Anlayış göstereceğimizi umarak meramını dile getiriyor: İki gün sonra üç ayrı ülkede tekstil fuarlarını dolaşacağı bir seyahate çıkacak. Türkiye'de geçireceği hepsi hepsi şu üç günü var veee: Sezon açılmış vaziyette! Sezon derken, sonbahar-kış koleksiyonlarının piyasaya sürülmesinden dolayı Mudo'da işlerin yoğun olmasından filan değil, balık avı sezonunun açılmış olmasından bahsediyoruz: Palamuttan, lüferden... Telefondaki uzun pazarlığımız boyunca, onu stüdyo konusunda iknaya yönelik birkaç cümle kurmaya gayret ediyorum. Neredeyse yarım saate varan diyaloğun yüzde 90'ında, o konuşuyor. Biraz benimle, biraz teknesinin kaptanıyla, biraz Kilyos'ta yanından geçtikleri sırada hava ve balık durumunu sorduğu tanıdık balıkçılarla, hatta biraz da balıklarla! Hep birlikte Taviloğlu'nun yönettiği bir telefon konferansındayız mübarek! Biz telefonu kapatana kadar, Kilyos'ta balıktan yana durumun kesat olduğunu fark etmiş, dümeni çoktan Rumeli Feneri'ne kırmış vaziyette. Bizi de oraya beklediğini, hem balık tutup hem konuşabileceğimizi, üzerine de tuttuğu balıkları afiyetle yiyeceğimizi söylüyor. Rumeli Feneri'ne doğru ilerlerken, birkaç kez yoldan arıyor: Varmamıza ne kadar kalmış, şu anda neredeymişiz, tam olarak kaç kişiymişiz, ah o kadar kalabalık mıymışız, onca kişiye yetecek balığı pişirecek büyüklükte tava da yokmuş ki teknede, neyseymiş, n'apalımmış, madem öyle, biz de balıkları limandaki lokantada pişirtirmişiz. Nitekim öyle oluyor. Izgaraya atılan palamutları kendisi tutmuş ve pişirebiliyor olmayı tercih edermiş elbet fakat yapacak bir şey yok, sabah nasipsiz geçmiş. Akşamüstünden umutlu. Palamut ve salatanın başına çöktüğümüz masada sağ kulağı çok iyi duymadığı için beni soluna oturtuyor. Gelin görün ki nasıl bir işitme kaybıysa bu, yan masada dönen fısıltılara bile hakim; bir yandan e-mail'lerine bakarken, bir yandan bizim kendi aramızda, onun dikkatini dağıtmamak için alçak sesle konuştuğumuz şeylere cevaben yorum getiriyor. Bir yandan bizlere iPad'inden dostu Arap'ın gönderdiği balık fotoğraflarını gösteriyor, bir yandan o sırada pancar motorlu teknesiyle Boğaz'dan geçmekte olan bir diğer arkadaşı Fenerci'yi telefonla, az sonra onun tuttuğu balıkları yiyeceğimiz konusunda bilgilendiriyor, bir yandan da lokantanın sahibi kız kardeşlerle palamutun ızgarasının mı kızartmasının mı makbul olduğu konusunda fikir teatisinde bulunuyor. Bu arada yüzü daima Marmara'yı Karadeniz'e bağlayan noktaya dönük, mütemadiyen balıkçıları kolluyor. Mustafa Taviloğlu'nun konsantrasyon bozukluğu da bir başka alem yani: Aynı anda, bir başına, beş ayrı medyum üzerinden 10 ayrı insanla konuşuyor olsa da esasında konusuna yüzde yüz konsantre olmuş vaziyette: Cümleten gözüne balık suretinde görünüyor olmamız mümkün! Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/red-light-2050", "text": "Amsterdamlılar, 2040'ların başını pek hatırlamak istemez. Cinsel yollarla bulaşan, ilaçlara dayanıklı virüsler, o yıllarda binlerce ölüme yol açtı. Genetik mutasyona uğrayan HIV iyice güçlenmişti. Yine o yıllarda, fuhuş ve yetişkin eğlencesinin dünyadaki bir numaralı adresi olarak gösterilen meşhur Red Light bölgesi bir korku bataklığı haline geldi. İnsan kaçakçılığı vakaları üst üste patlıyordu. Dünyanın uzak köşelerinden kaçırılıp, Red Light'ta zorla çalıştırılan genç kız ve erkeklerin sayısı katlanarak artmıştı. Ekonomik bekasını seksle beslenen turizm endüstrisine bağlayan Amsterdam'ın şehir konseyi gidişattan hoşnut değildi. Konsey şehrin iyiden iyiye yıpranan şöhretini düzeltmek için çareler aramaya başladı ve buldu. Çözümün adı Yub-Yum. Şehrin güzide kanallarından Singel üzerinde, 17. yüzyıldan kalma bir evde hizmet veren Yub-Yum, 2045'te açılmasıyla birlikte Amsterdam'a uğrayan işadamlarının gözdesi haline geldi. Geçen beş senede şöhreti bütün dünyayı saran kulübe herhangi bir gece damlayan bir müşteri, üzerine hemen hiçbir şey giymemiş, sarışın, kumral, kızıl ve hepsi olağanüstü güzel, 100'e yakın kadının masalar arasında koşturduğunu görebilir. O masalarda oturmanın tek kuralı bonkör olmak. Çünkü Amsterdam Şehir Konseyi'nden ruhsatlı Yub-Yum'ın eşiğinden içeri adım atmak 10 bin dolara patlıyor. Bu bedeli ödeyene her şey serbest. Masaj, kucak dansı, cinsel ilişki... Kulübün dünyanın herhangi bir yerindeki benzer bir mekanla arasında sadece bir fark var: Orada çalışan kadınların hiçbiri insan değil. Yub-Yum'da seks, masaj ve striptizi androidler yapıyor. Yeni Zelandalı iki akademisyenin elinden çıkma bu gelecek senaryosu, ciddiyetiyle tanınan bilim-kültür dergisi Futures'ın mayıs sayısında yayınlandı. Wellington Üniversitesi'nden Ian Yeoman ve Massey Üniversitesi'den Michelle Mars, beraber kaleme aldıkları Robotlar, İnsanlar ve Seks Turizmi başlıklı makalede, 40 yıl sonrasının dünyasına yarım saatliğine bir bakıp çıkıyor. Amaçları gitgide gelişen robot teknolojisinin umulmadık bir alanda hayırlara vesile olup olmayacağı hakkında fikir yürütmek. Mesele şu: Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi'nin verilerine göre, an itibarıyla 2.5 milyon insan fuhuş sektöründe zorla çalıştırılıyor. Yeoman ve Mars ise Ticari seks robotları, insan kaçakçılığını azaltacak diyor. Yazarlara göre mekanize seks sayesinde cinsel yolla bulaşan hastalıkların oranı da düşecek. Yazarlarımız kafaları hızlı çalışan, pragmatik kişiler olduğundan, kuru kuru rakam vermek yerine, hikayeyi Amsterdam'a taşıdı. Yukarıda okuduğunuz hayali gece kulübü Yub-Yum'ı kurup, robotları sermaye yaptılar. Epey de ilgi topladılar. Şimdi ortada gayet hassas bir konu duruyor. Robotların halihazırda birçok işe el attığını biliyoruz. Tuvalet temizleyen de var, yaşlılara göz kulak olan da. Yatak odalarına girmesi zaten an meselesiydi. Yeoman ile Mars, bu iş ticarete döküldüğünde ne olacağını soruyor. İnsan kaçakçılığı ve cinsel hastalıklara karşı paratoner vazifesi tamam ama robot genelevlerinin akla düşürdüğü başka sorular da var. İnsanlar robotlarla seks yapmayı benimseyecek mi? Ya da bu yeniliği kabullenip insan partnerlerini boşlayacaklar mı? Robotlarla seks, aldatma sınıfına mı girecek, mastürbasyondan hallice mi görülecek? Robot genelevleri hem kadınlara hem erkeklere mi hizmet verecek? Robotlar insan seks işçilerinin yerini alacak mı? Böyle civcivli bir konuda zihin cimnastiğine girildiğinde, soruların sonu gelmez. Neyse ki cevap var. İlkinden başlayalım. Makalenin yazarları, robotlarla seksin 2050 yılı gelip çattığında bugünkü kadar tuhaf tınlamayacağını öne sürüyor. Söylediklerine göre ne robotlar şimdiki robotlara benzeyecek, ne biz şimdiki bize benzeyeceğiz. Hadi robotlar bir kenara da, bizi ilgilendiren kısmı şu: Makale geleceğin toplumunda cinsellikteki sınırlarımızın daha belirsiz olacağını öne sürüyor. Yazarlardan, isminin önünde seksolog titri de bulunan Dr. Michelle Mars, İnsanlar bu sınır deneyimleri gitgide daha çok talep edecekler, hatta bunlara bağımlı hale gelecekler diyor: Bizi zorlayan ve yeni kişisel alanlara taşıyan deneyimler yaşamak isteyeceğiz. Deneyim, lüksün yeni tanımı olacak ve seks robotları da onu elde etmeye yarayan araçlar haline gelecek. Lafı uzatmaya gerek yok. Mars, robotların sekste becerikli olacağını, hatta insanın aklını başından alacaklarını söylüyor. Teknoloji, seks endüstrisi ve estetik cerrahideki gelişmeler bugünkü hızıyla devam ettiği takdirde, robotlar hem teknik, hem artistik puanları fazla fazla toplayacak. Makalenin gece kulübü-randevuevi kırması Yub-Yum'da çalışan robotları Farklı etnik köken, vücut tipi, yaş, lisan ve cinsel özelliklere sahip ilah ve ilaheler diye tarif etmenin amacı da bu zaten. Bahsedilen, erkeğiyle kadınıyla güzel, becerikli ve sağlıklı bir fahişe prototipi... Yazarlar bakteriye dirençli dokudan mamul, teni insana yakın seks robotlarının her ilişkiden sonra dezenfekte edildiğini söylüyor. Ya da buna benzer bir şey. Artık işlemi kafanızda nasıl kurarsanız... Sonuçta olaylar 2050'de yaşanıyor. \"Robotlarla seks caiz mi?\" ve devamı bu ayki GQ'da!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/reddedilmeyle-nasil-basa-cikilir", "text": "İster inanın ister inanmayın, bir gün siz de ortada bırakılacaksınız. Kısacası reddedileceksiniz. O kaçınılmaz gün gelecek. Ve daha da acısı ne biliyor musunuz? Bakmayın bu yazıyı yazdığımıza, o gün geldiğinde hepimiz hazırlıksız olacağız. Her şeye rağmen, birkaç öneriden zarar gelmez. Terzi kendi söküğünü dikemez misali, işinize yaramasa bile belki birilerine anlatırsınız. Hoşlanmak, ilgi duymak ya da sevmek önemlidir ve sırf devamı gelmedi diye bu duygularınızı gözünüzde değersizleştirmeyin. Sizin tarafınızda her şey tamamdı ancak karşılığını bulamadı. Bu doğal. Bazen olmaz. Bazen olmaz ve bu durum ne sizin yetersiz olduğunuzu ne de karşınızdakinin gaddarlığını gösterir. Üzülmek mi istiyorsunuz? Spotify melankolik çalma listeleriyle dolu, her yanımız üzgün filmlerle dolu. Elinizdeki sanat ürünlerini istediğiniz gibi sömürün. Hatta o kadar abartın ki, onlardan sıkılın. Sıkılın ve normal hayatınıza dönmek için bir sebebiniz daha olsun. Denemek veya zorlamak istiyorsanız size dur diyen yok, en kötü ihtimalle karşınızdakiyle bir daha görüşmez ve konuşmazsınız ama eğer işi kısa yoldan çözmek ve uzatmamak taraftarıysanız, ne diyorlarsa ona inanın. Altta bir anlam aramayın, umut parçalarına tutunmayın. Bugüne kadar yaşadıklarınız size olumlu bir gelecek hayali kurdurmuş olabilir ancak çoğumuzun aynı eylemleri yaparken farklı düşünebildiğini anlamaya çalışın. Sonuçta hepimiz spor yaparız ama herkesin ulaşmak istediği hedef farklıdır. Yani siz de birilerini reddettiniz. Belki o an farkında bile değildiniz ya da bugün üstüne düşünmeseniz aklınıza bile gelmeyecek ilişkilerdi fakat hepimizin bu hayatın farklı dönemlerinde iki rolü de üstleniyoruz. Yaşadığınız her şeye özel bir deneyim, sizi reddedenlere de size bundan sonraki hayatınız için bir şeyler katan insanlar olarak bakmaya çalışın. Çünkü nihayetinde insan her şeye alışıyor. Her şeye."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/romantik-film-tercihlerine-gore-kadinlar", "text": "Favori filmi Amelie olan kadından kimseye zarar gelmez diye düşünebilir ve pekala yanılırsınız. Bu kadın içi ciciş, dışı bidiş bir varoluşa tutunsa da, ruhundaki o iyilik yapma arzusu bir türlü susmak bilmeyecektir. İlişkiniz boyunca sizin kankalarınızla kendi kankalarını çift formuna sokmaya çalışması, abla ve annenizi hediyeciklere boğması neredeyse kaçınılmazdır. O herkesin mutlu olmasını ister. Size de aileyi toplayıp verdiği pazar kahvaltılarına peynir ve salam yetiştirerek bu mutluluğa katkı sağlamak düşer. Ha unutmadan; ilişkinizin hafta, ay ve yıl dönümlerinde hediye konseptleri bulmaya ve beraber çektirdiğiniz resimlerden minik mood boardlar oluşturmaya hazır olun. Lunapark tadında ve bizzat lunapark köşelerinde bir aşk sizi bekliyor. Aslında deneklerimizden hiçbiri Issız Adam'ı favori filmi olarak göstermiş değil. Çünkü şimdi doğruya doğru; kimse hayatının aşkı olarak bir ıssız adam istemiyor. Mümkünse o adam gidip askerliğini yapsın, aklını başına devşirsin, sonra da Kapalıçarşı'dan kelepir bir tek taş kapsın istiyor. Issız adam, konsepti gereği, kadınların beklentilerinin karşılıksız kaldığı, rezil bir Ortadoğu çölü gibi; bizleri fast forward izlerken bile ağlatması bundan. Peki hoşlandığınız kadın beraber bu filmi izlemeyi önerdi, üstüne bir de ağladıysa ne yapmalısınız? Ona, onu öyle pat diye bırakmayacağınıza dair yemin billah etmekle işe başlayabilirsiniz. İnanmazsa hemen Fedon'laşın ve evde birkaç plak kırın . Her plağı yere çalışınızda da Senin için bi'tanem! bağırmayı ihmal etmeyin. İtiraf ediyorum, o kadın benim. Daha doğrusu kendisini çok entel ve enteresan hisseden bilinçaltım. Betty Blue'nun akıl hastası lakin aşırı seksi Betty'sinden ve Paris, Teksas'ın aşkından çöllere düşen deli dayısından ilham alıyorum yaşarken. O yüzden işte metrobüse binmeye filan gelemiyorum. Vapur-tünel dışı ulaşım sağlayamıyorum. Mecidiyeköy'den geçerken ellerimi kulaklarıma tıkayıp, Lalala bu çirkinlik aslında yok ki... yapıyorum. Fazlasını bünyem almıyor. Siz de bu tip kızları almayın bence, İstanbul'da bakamazsınız. Cins Husky'ler gibi perişan olurlar. Popüler kültürün en yoğuşkan olduğu yerden bir kadın beğenmişsiniz, tebrikler. Bu genç kadın bir de Murat Boz ve Nil Karaibrahimgil dinliyorsa, belediyeden izin alıp üstüne iki kat daha çıkmamanız için hiçbir sebep yok. Belli ki temel sağlam. Çünkü her şeyden önce, bir kadın tarafından yazılmış filmi beğeniyor; bu da bize hanımefendinin hem feminist hem de modernist olduğunu anlatıyor. Haa bu feminist ve modern kızımız aynı zamanda hayatta her şeye temiz kalbini bozmayıp, çok da fazla hırsla çalışmayıp yine de ulaşacağına inanan, bunu hakkı bilen bir prenses olabilir. Ajanstaki ilk haftasında ödüllük fikir bulup istifa etmeyi, sonra ilk kitabıyla en çok okunanlar listesini kırıp geçmeyi umabilir. Gençtir, kırmayın hevesini. Bırakın hakkından bizzat hayat gelsin. Nedir, kimlerdendir tam bilemeyeceğim ama bu hanımefendi size yaşını doğru söylemiyor, orası kesin. Zira Meg Ryan, 60 yaşını çoktan gördü. Onun tazecik bir aşk böceği olduğu, kafeterya ortasında orgazm taklidi yaptığı yıllar, 80'lerin tozlu hatıralarına karıştı. Öte yandan bu kadınlar hakkındaki en temel gözlemimiz, olduğu gibi kabul edilmek aşkıyla yanıp tutuşmaları. Özetle şayet niyetiniz bu hanımefendinin kanına girmekse, onun ufak tefek sinir bozucu taraflarını sevmeyi ve övmeyi öğrenin ... Kimbilir geçmişten ne yaralar biriktirmiş bir kadınla berabersiniz. Öyle yaralar ki, hayatının bir noktasında eski sevgililerinden en az birini unutmak, onu hafızasından kazıyıp atmak istemiş. Belki bunu başarmış, belki de hala buna uğraştığı için acı çekiyor. Şimdi diyeceksiniz ki, Eski sevgilisini unutamamış biriyle benim ne işim olabilir? İşte orada soluklanın ve bence o kuyuyu pek deşmeyin. Ne de olsa burası Türkiye; kadınların başına felaket getirmede dünya lideri bir ülke. Ve o eski sevgililer genelde, lanetlendikleri için unutulmuyorlar. Duygusal bir şey değil yani. Fransız ekolünden kopup gelen bu kadının ne kadar üstüne titreseniz yeri. Zira o çekirdekten yetişme bir asi ve üstelik tam bir çılgın aşık. Size bir kere kaynadıktan sonra sonsuza dek hayatınızda olacağından, bayram seyran bahanesiyle karşınıza çıkacağından, gerekirse düğününüzü basıp geline sağlı sollu dalacağından şüpheniz olmasın. Ya da olsun, çünkü biraz abarttım. Öte yandan, filmin nüvesi gereği, kadınımız aşkın sonsuzluğuna, bittikten sonra bile bitmediğine ve ikinizin eninde sonunda beraber öleceğinize inanıyor olabilir. Ben olsam eve almadan önce üstünü başını çaktırmadan bi arardım. Neme lazım..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sacmalama-sen-benim-arkadasimsin", "text": "- Arkadaş gibi de olsanız grupla beraber takılmayınız, baş başa görüşünüz. - Ona diğerlerinden özel olduğunu gösteriniz. Doğum tarihini, sevdiği kafeyi hatırladığınızı belli ediniz. - Her gün konuşmaya çalışınız. Günaydın, iyi geceler mesajlarını bolca kullanınız. - Sizin için önemli olan yerlere onunla gidiniz. - Onun için özel olan günlerde ona romantik sürprizler yapınız. - Öyle her şeyinizi anlatmayınız; gizemli olunuz. O aradaki mesafe sizi daha çekici kılar. - Ona karşı centilmen davranışlarda bulununuz. Örneğin normal bir arkadaşınızın sandalyesini çekmezsiniz ama onunkini çekiniz. - Onunla ilgilendiğinizi ona gösteriniz. - Ona bugün çok güzel olduğunu söyleyiniz. İltifatları ederken de yine esprili bir dil kullanmayınız, çok itici. - Hoşlanabileceğiniz kadınlardan bahsederken onunla bağdaşan özellikleri de kısa bir mesaj olarak belirtiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/salonunuzun-akustigini-nasil-gelistirirsiniz", "text": "İşe mobilyalardan başlayın: Geniş camları olan bir salonunuz varsa kusursuz bir akustik için mutlaka yere kadar uzanan, ağır kumaştan perdeler kullanmalısınız. Ayrıca ses sisteminizi yerleştirirken camlı bölgenin ve hoparlörlerin sizin arkanızda kalmamasına dikkat edin. Yerleşim düzeninin fazla asimetrik olması da ideal akustiğin oluşmasını engeller. Örneğin bir yan duvarda kitap dolu bir kütüphane, diğer duvardaysa sadece boy aynası varsa akustik sahne altüst olabilir. Mümkünse eşyaların yoğunluğu her bölgede aynı olsun. Hoparlörler uzağa: Hoparlörlerinizi arka ve yan duvarlara fazla yakın koymaktan kaçının. Uygun mesafe her hoparlör ve oda için farklı elbette ancak yan duvarlardan en az 40-50, arka duvarlardansa 60-70 cm uzaklık bırakmak yeterli olacaktır. İdeali denemeler yaparak ve sonuçları sabırla dinleyerek de bulabilirsiniz. Subwoofer nereye?: Subwoofer'ınızın yeri, ekrana yakın bir düzlemde, sağ veya sol tarafta olmalı ve cihaz mutlaka doğrudan zemine temas etmeli. Yani onu kesinlikle gövdesi doğrudan halının üzerine gelecek biçimde yerleştirmemelisiniz. Mobilyaların üstüne ya da içine yerleştirilen subwoofer'lar da çok düşük performans gösterir, haberiniz olsun. Zemine dikkat: Oda zemini çıplak ve özellikle de cilalıysa mutlaka kalın tüylü bir halı kullanarak yerden kaynaklanacak yansımaları azaltın. Bitkilerden yardım alın: Hoparlörlerinizle arka ve yanlarındaki duvarlar arasına yerleştireceğiniz sık yapraklı bitkiler, istenmeyen yansımaları emerek sesin odaklanmasına yardımcı olur."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sarp-apak-kadinlardan-ne-ogrendi", "text": "Baştan anlaşalım. Ne kadar uyumlu olsan da kadınların huyuna, suyuna gitmek zor. Açlıkları olay, toklukları ayrı bir olay. Onun istediğini yapmak için ne kadar kassan da hiç beklemediğin bir yerden gol yiyebiliyorsun. Hazırlıklı ol. Her kadının katlanamadığı tek şey var, o da ilgisizlik. Ne yaparsan yap, bir kıza Aşkım, baş başa hiçbir şey yapmıyoruz, hayatımızı hiç birbirimizle paylaşmıyoruz artık dedirtme. Böyle bir lafın, sonun başlangıcından farkı yoktur. İçine bir kere ilgisizlik kurdu düştüyse topu çizgiden çevirmek artık zor. Dertli günler yakındır. Erkek arkadaşlarınla sevgilin arasındaki uyum, en az sevgilinle senin arandaki uyum kadar önemli. Ne yapıp edip önce tarafların birbirini sevmesini sağlamak lazım. Erkek tayfasına ayak uydurma durumu sevgili için mühim bir kriter. Zamanında bu huzursuzluğu çok yaşadığım için iyi bilirim, elemanlar kızdan hoşlanmazsa o ilişkinin hiç şansı yok. Tanışma anı çok önemli. Önden iki tarafın da gazını almak lazım. Fakat Oğlum, kıza bayılacaksınız, çok kafa gibi lafları da dozunda kullanmalı. Kapalı devre ilişkiler pek sağlıklı değil. En azından benlik değil. Kişiler bir süre sonra kendi kendini yiyor. Kız seni mesleği haline getirmemeli. Senden daha önemli işleri de olmalı. Tek hobisi, uğraşı sen olmamalısın. Cicim aylarında kendi yaşam alanından çok ödün vermemek lazım. İpin ucu kaçarsa yandın. Bir ilişki nasıl başlarsa öyle devam eder. Başkası için bir şey yapmak sana zor geliyorsa bil ki yalnız kalman gereken bir döneme girmişsindir. Varsa bir ilişkin, tekrar gözden geçirmeli, yeni kararlar almalısın. Sevgilinle dedikodu yapmak iyidir, hoştur da ilişkide bunun da bir dozu olmalı. Bir noktadan sonra kendini sevgilinin karşısında bacak bacak üstüne atmış, Türk kahveni hüpleterek Eee, Ayşe ne demiş sonra? derken buluyorsan önce biraderlerle acil bir rakı seansı düzenlemeli, sonra da o kızdan uzaklaşmalısın. Biz illa rakı sofrasına oturacağız ki çenemiz açılacak da dertlerimizi arkadaşlarımıza anlatabileceğimiz noktaya geleceğiz. Kızlardan henüz öğrenmediğim ama öğrenmek istediğim şey de bu: Ruh halini yerinde yaşamayı becerebilmek, arkadaşlarınla her an, her saniye her konuyu eksiksiz konuşabilmek. Sevgililerinden en sık duyduğun laf, tıpkı benim gibi, Otur, yoruldum ya, Bi sakin sakin oturamadık seninle ve türevleriyse, evcimen biriyle birlikte olma şansın yok. Geçmiş olsun. Temkinli yaklaşmak çok önemli. Bir erkeğin 32 yıllık ömrünün sadece son iki-üç ayına tanıklık etmiş bir kadın Şu duvarları yıksak mı? Mutfağını yeniden mi dekore etsek? gibi cümleler kurmamalı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/seks-hakkinda-10-gercek", "text": "1. Dünyada günde her şekilde ve çeşitte ortalama 100 milyon seksüel birleşme yaşanıyor. 2. Durex Dünya seks raporu bir yılda yapılan seks konusunda global ortalamayı açıklıyor. Dünyada yılda ortalama 103, haftada 1.98 ve günde 0.28 defa seks yapılıyor. Eğer Amerika'lıların skor yapmaya en meraklı millet olduğunu zannediyorsanız çok yanılıyorsunuz. Durex'in 2005'te yaptığı seks araştırma sonuçlarına göre, Amerikalılar ömür boyu ortalama 10.7 partner ile dünya ortalamasının sadece 1.7 puan ilerisindeyken, bu konuda dünyanın en aktif ülkesi neresi çıktı dersiniz? Türkiye! Hayat boyu ortalama 14.5 seks partneri ile Türkiye dünya birincisi. 3. Artık Ege denizinin havasından suyundan mıdır bilmem ama yine aynı araştırma sonucuna göre Yunanlılar 138 defalık ortalamalarıyla yıl boyunca en fazla seks yapan millet. 117 ile Amerikalılar onları izliyor. Türkler de 111'lik ortalamalarıyla, 103 olan dünya ortalamasının üstünde. 41 ülke arasında sekse en ilgisiz millet yıllık 45 ortalama ile Japonlar. 4. 58 kiloluk bir kadın bir saat seks ile ortalama 70-120 kalori arası enerji yakarken, 77 kiloluk bir erkek aynı sürede 77-155 kalori yakabilir. Eğer sporu angarya olarak bulanlardansanız enerji yakmanın çok daha keyifli ve fark edilmeyen yolları da var. 5. Uyku araştırmaları erkeklerin uyurken gecede ortalama dokuz defa ereksiyon yaşadıklarını ortaya koyuyor. Üstelik rüyalarında ne gördükleri de fark etmiyor. Eminim bu performansı gündüz de gösterebilmeyi dileyenler vardır. 6. Guiness'e girebilmek için türlü çılgınlıklar yapanlar olduğu malum. Porno yıldızı Lisa Sparxxx 2004 yılında, 24 saat içinde tam 919 erkekle birlikte olarak kırılması zor bir rekora imza atmış. 7. Dünyada her geçen gün milyonlarca film eklenen 4.2 milyonun üzerinde porno sitesi var. 8. Seksin kutsal kitabı sayılan Kama Sutra sevişme ve cinsel birleşmenin 64 pozisyonunu tanımlar. Bu pozisyonlar Khajuraho ve Konark tapınaklarında detaylı heykeller ile tarif edilmektedir. Kama Sutra'ya göre sevişme kutsal birleşmedir. 9. Afrika'da yaygın bir efsaneye göre bakire bir kızla birlikte olmanın AIDS'i tedavi ettiğine inanılıyor. Eskiden beri bakire kızların birçok hastalıkta iyi edici gücü olduğuna inanılması sonucu 17. Yüzyılda Tonga kralı Fatafehi Paulah hayatı boyunca günde 10 bakire kızla birlikte olarak 37 bin 800 bakirenin bekaretine son verdi! 10. Bazı yiyeceklerin afrodizyak etkisi olduğunu biliyoruz. İstiridye, çikolata, havyar, krem şanti, çilek, şampanya en bilinenleri. Libidoyu artırmada fazla tanınmayan bu yiyecekleri de mönünüze eklemek isteyebilirsiniz: Yağsız et, tahıllar, karpuz, kabak çekirdeği, badem, muz, mango, avokado, fesleğen, kakule, incir, biber."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/seks-hakkinda-7-yanlis-efsane", "text": "Bu kuralı hemen unutun. Gündüz saatlerinde nazik ve düşünceli davranmak güzel. Ama yatak odasında saygılı davranmaktan daha sıkıcı bir şey olamaz. Sonuçta bu seks, resmi resepsiyon değil. Sevişmenin daha ateşli olması için, güç dengesiyle oynamalı, potansiyelini sonuna kadar sömürmelisiniz. Siz tamamen giyinikken ona önünüzde durup giysilerini çıkarmasını emredin. Fermuarınızı açıp devamını ona bırakın. Eğer kıkırdamaya başlarsa ciddiye almayın ve talimatlara devam edin. Kadınlar yatakta ne yapacaklarının söylenmesine bayılır. Emirlere uymak bizi hanımefendi gibi davranma baskısından kurtarır. Seks sırasında açık ve küçümseyici olabilecekken sakın şirinlik yapmayın. Tabii bu Hemen yatağa geç, sen de istiyorsun ya da Sanırım şuranda bir sivilce çıkıyor türü bir küçümseme değil. En seksi zıtlık için, gününüzü bütün nezaketinizle şövalye gibi geçirdikten sonra, gece yatakta tam aksi bir insana dönüşün. Nedense kadınlar yatakta güç oyunlarından sadece gece sevişmelerinde hoşlanır. Gece daha gizemli olduğundan değil, loş ışık daha güzel gösterdiğinden. Burada yatak lafın gelişi. Tabii ki ona kanepede, banyoda, mutfak tezgahında, indirimde almak için tutturduğu çirkin yemek masasında öne eğilmesini emredebilirsiniz. Burada biraz insani ayar gerekiyor. Karşınızdaki gerçek bir sado-mazo fetişisti değilse saygısızlığınızı kontrol altında tutmalısınız. Kararlı, tutkulu ve sosyal nezaketten arınmış davranışlarınız sırasında, ona güvende olduğunu hissettirin. Poposuna şaplak attığınızda şaşkınlık, tahrik ve hafif endişeyle, sizi tutuklatmak için polisi aramaya koşmak arasındaki farkı anlasanız iyi olur. Bunları normal bir ilişkiyi referans alarak söylüyorum. 32 yaşında bir bakireyle yalnızsanız durum farklı. Ayrıca kadınların yüzde 100'ünü temsil etmiyorum. Ama bir gün kendinizi benimle yatakta bulursanız, sakın Sakıncası yoksa dokunabilir miyim? türü konuşmalar yapmayı aklınızın ucundan geçirmeyin. Tabii hemen bir mide bulantısı ilacı alıp size bir taksi çağırmamı istemiyorsanız. Hayır, hayır, hayır. Erkeklerin aşırı derecede kafasını karıştıran bu mevzuyu açıklığa kavuşturalım. Kadınlar için komik erkek sadece iki durumda makbuldür. İlk buluşmada ve ilişkinin anlamını sorgulamada . Fakat seks sırası ve sonrasında tüm espriler bir sonraki emre kadar derhal iptal edilmeli. Sadece memeleri sıkıştırıp korna efekti yapmaktan kaçının demiyorum. Aklınıza gelen her türlü komikliği unutun. Gerçekten çok komik bir espri yapmak arzusu duysanız da çenenizi tutun. Beyninizin espri üreten kısmını bir süreliğine devre dışı bırakın. Seks esnasında espri yapmak fazla sofistike bir durum. Zihninizi bir yandan espri üretmekle meşgul etmeniz karşıdakine, elinizdeki bu en doğal, mühim ve müstehcen işe odaklanmıyorsunuz gibi hissettirir. Ön sevişmede ağzınızdan seks dışında laf çıkmamalı. Yersiz bir şakayla Ne olacak bu ekonomik krizin hali? demeniz arasında hiçbir fark yok. Tabii sıcak kıkırdamalar çok tatlı olabilir. O kişi yataktaki sevgiliniz olduğu sürece. Post-feminizm ve cüretkar kadın köşe yazarları sayesinde bu efsanenin popülaritesi çok arttı ama inanmayın. Kadın genelde erkek kadar seks istemez. Erkeklerdeki, bir meyve soyma eyleminden sekse zıplayan çağrışım kabiliyeti kadınlarda yok. Bazen kadınlar gerçekten de havasında olmayabiliyor. Ama havasındayken, sizin böyle olduğunuz anlardan çok daha hevesli, arzulu ve heyecanlıdır. Ayın belli günlerinde onu tatmin etmek için kutu kutu enerji içeceğine, avuç avuç vitamin hapına ihtiyacınız olabilir. Fakat iki gün sonra, omzuna konduracağınız ufak bir öpücük bile ona fazla gelecek, bağıra çağıra battaniyesini kapıp dizisinin karşısına geçecektir. Kadın için partnerini reddetmekte hiçbir zaman sorun yok, erkek bu durumu asla ciddiye almamalı. Asla misilleme niyetine Bugün de ben havamda değilim demeyin, kaybeden siz olursunuz. Güzel bulmadığınız bir kadını baştan çıkarmaya çalışmayın. Beğenmediğiniz bir kadınla sırf minnettar olacağını düşündüğünüz için yatağa girerseniz sonunda kaybeden siz olursunuz. Uyandığınızda kendinizi iyi hissetseniz bile, sosyopat olduğunuzu öğrendiniz demektir. O düzgün dişli, muhteşem saçlı, büyüleyici, fazla uğraştıracağı için hep uzak durduğunuz kadınların, elinde kokteyl bardağıyla pis pis sırıtan milyonerlerin hakkı olduğunu düşünüyorsunuz. Ama size söyleyeyim, o adam bir salak. Kadın onunla tanışmak istemiyor. Milyonerlerin güzel kadınları kolayca tavlayabilmesinin parayla ilgisi yok. Başarı, egolarını şişirdiği için o kadınlarla konuşmaktan çekinmiyorlar. Siz de öyle gibi yapabilirsiniz. Ona takılın, onu güldürün. Sanki 15 yaşında, okulun arkasında buluşmuş yeniyetmelermişiniz gibi muhabbet edin. O, flörte cesaret edemeyen normal erkeklere ya da söylediklerini ciddiye almayan kibirli yılanlara alışkın. Siz bu ikisinin ortası olun, bir anda her şey seksi bir havaya bürünecek. Çek elini saçlarımdan. Çok ciddiyim. Çek elini saçlarımdan. Bir yatak üreticisi tarafından yapılmış son araştırmaya göre, seks sonrası sıkı sıkı sarılmalara daha meyilli olan kadın değil erkek. Araştırmada kadının ne İstediğinden bahsedilmiyor ama güven veren bir okşama yeterli olabilir. Doğru değil. Yabancıyla seks, sadece seks hayatınıza renk katmak, rutini kırmak açısından heyecan verici gelebilir. Ölmeden önce yapmanız gerekenler listesinde tutmanızın bir mahzuru yok. Fakat bunu yaşadığınız en heyecan verici seks diye tanımlayıp defalarca tekrarlamanın manası yok. Çünkü değil. Partnerinizi bir süredir tanıyorsanız ilk sevişme her zaman daha erotiktir. Ama illk seks, hiçbir zaman en iyisi değildir. En iyi sekse, uzun süredir birlikte olduğunuz sevgilinizle zaman içinde ulaşabilirsiniz. Ama şu hayatta yaşayacağınız en kışkırtıcı ilişki, çok yakından tanıdığınız biriyle, sınırı olmayan edepsiz seks. Ertesi sabah, aklınızda hala geçen gece birbirinize yaptığınız seksi hareketler olduğu halde alakanız yokmuş gibi davranmalar, başkalarıyla nezaketen sosyalleşmeler gayet seksi bir durum. Üzerine aynı şeylerin birkaç dakika içinde tekrar yaşanma ihtimalinin yarattığı heyecanı ekleyin. İnsanın derininde saklı hayvani dürtülerden zevk almanın belki de en eğlenceli yolu, bu çok yakından tanıdığınız kişiyle yapacağınız tamamen içgüdülerden ibaret seks. Tıpkı sadece ikinizin girebildiği, gizli bir kuytuyu keşfetmek gibi."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/seks-hayatinizin-ilaci-cebinizde", "text": "Her erkek çocukluğunda sarışın, gençliğinde çok zayıftır, lisanslı futbol oynamış, askerde kapısını tekmeleyerek çavuşun odasına girmiştir. Ve tabii ki erkeklerin hepsi yatakta çok iyidir. Bugüne kadar kaç arkadaşınız size cinsel sorunlarını anlatmaya çabaladı? Kaç tanesi beceriksizce zaferlerinden bahsetme girişiminde bulundu? Ben de öyle tahmin etmiştim . Yatakta bazen işler istendiği gibi gitmeyebilir. Yeni bir ilişki paniği, eskimiş bir birlikteliğin yorgunluğu, yatak IQ'sunun dengesizliği, ten uyuşmazlığı, alkol alırken heyecanı geçirme/ayak parmaklarını hissetmeme dengesinin yitirilmesi, kadınlara yaklaşamama, yaklaşınca uzaklaşamama gibi sayısız potansiyel sorun, erkeğin cinsel mutluluğunun önünde Alamıyoruz arkadaşım diyen gece kulübü fedaisi misali dikilir. Dolayısıyla çiftler kriz zamanlarında cinsel hayatı renklendirecek, farklılaştıracak arayışlara yönelebilir. Titreşim özelliğini genelde telefonun melodisinden rahatsız olanlar kullanır. Ancak titreşimin yeteneklerinin bununla sınırlı olmadığını biliyoruz. Sexy Vibes da bu fikirden yola çıkarak akıllı telefonları çok gelişmiş bir vibratör haline getiriyor. Uygulamada birçok farklı titreşim çeşidi mevcut: Daha yumuşak olanlar veya yoğunlar. Birinin adının çamaşır makinesi olduğunu söylersek, sanırım kafanızda bir resim canlanır. Çok beğendiğiniz bir titreşimi sevdiklerinize gönderebilir, başkalarının titremesine vesile de olabilirsiniz. Eğer yalnız bir insansanız Sexy Vibes'ı birileriyle tanışmak için de kullanmanız mümkün. Uygulamanın kullanıcı yorumlarında Sexy Vibes'ı kullanırken telefon kılıfını çıkarmak ve çıplak vücut yerine kıyafet üzerinden tatbik etmek öneriliyor . Uygulama, Android dükkanı Google Play'de ücretsiz olarak sunuluyor. İlaç endüstrisi, erkeğin sertleşme sorunuyla ilgili, gecesini gündüzüne katıp çalışmaya devam ediyor. Ancak bu problemi kendisine dert edenler sadece kimyagerler değil. Farklı tekniklerin de erkekleri çözüme götürdüğü öne sürülüyor. Sex Drive uygulamasının kullandığı yöntem bunlardan biri. İki farklı kulağa farklı frekansta müzikler dinleten uygulama 10-20 dakika içinde sonuç alınacağını iddia ediyor. Kullanıcıların kulaklık kullanmak zorunda olduğunu belirtmek gerek. Binaural tonların beynin cinsel bir bölgesini uyardığına tam ikna olamasam da bazı kullanıcılar sonuçtan memnun olduklarında ısrarcı. 1.99 dolarlık bir riske girmek isteyenleri App Store'a alalım."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sekse-giden-yol-beyinden-gecer", "text": "Cinsellik üzerine yazılan onlarca konu, dönüp dolaşıp hep bildiğimiz noktalara takılır. Zira bilim dünyası son zamanlarda cinsellik ve beyin üzerine hummalı bir çalışma içinde. Bunlardan ilki, haftada dört saat pornografik içerik izleyen 21-45 yaş aralığındaki 64 erkeğin incelenmesine dayalı bir çalışma. Araştırmacılar, hem porno hem de cinsel içerikli olmayan görüntüler izlettikten sonra katılımcıların MR filmini çekmiş. Beynin istek, motivasyon ve cinsel arayışla ilgili bölümündeki gri madde hacminin, fazla porno izleyenlerde daha düşük olduğu görülmüş. Ayrıca fazla porno izleyenlerde; karar verme, eylem seçme ve ödüle dayalı öğrenmede etkin bölüm striatum ile beynin en gelişmiş bölümü alın korteksi arasındaki bağın daha zayıf olduğu gözlemlenmiş. Dürtü kontrolü, karar verme ve seks bağımlılığıyla ilgili problemler bu alanı ilgilendiriyor. Özetle, kusursuz bir cinsel hayata giden yol, kesinlikle beyinden geçiyor. Bu konuda önerilerimize kulak verdiğiniz takdirde sizi haz dolu bir cinsel yaşam bekliyor. Çok porno izlemek beyni uyuşturarak, zevke karşı daha az hassas hale getiriyor. Diğer bir deyişle beyniniz bu yoğun cinsel görsellik tarafından öyle bir saldırıya uğruyor ki, nöronlar buna karşı korumaya geçip kendilerini yeniden yapılandırıyor. Gerçek seksle karşılaşıldığındaysa beyin daha yoğun uyarılma açlığına giriyor ve mutlu sona bir türlü ulaşılamıyor. Bu konuda araştırmacıların tavsiyesi pornoyu bir anda bırakarak beyni tabiri caizse sıfırlamak. İzlemeyi bıraktıktan bir süre sonra yaşayacağınız seks deneyimi daha kusursuz olacak. Yine araştırmacılara göre dikkat dağıtan etkenleri azaltarak daha iyi seks yapabilirsiniz. Burada doğru kelime odaklanmak. Partnerinizle göz teması kurarken derin nefesler alarak yüz yüze gelin ve bu şekilde sekse odaklanın. Nefes alıp vermeyi ve göz temasını bozmadan devam edin. Araştırmacılara göre tantrik seks doğru tercih. 5 bin yıllık Hint ruhsal uygulaması olan tantrik sekste esas olan, teknikten çok zihinsel odaklanma. Bu seks yöntemi vücudun daha çok büyüme hormonu, serotonin , DHEA , testosteron ve oksitosin üretmesini sağlayarak beyin kimyasını etkiliyor. Tüm bu kimyasallar kendinizi daha iyi hissetmenize yol açacak şeyler. Unutmayın; ne kadar rahatlarsanız cinsel heyecanı da o kadar artırırsınız ve bu tantrik seksle mümkün. Bilimsel verilere göre nöroplastisite sayesinde, farklı duyumlar, yeni nöronlar yaratıyor. Beyin geliştirilebilir olduğundan mastürbasyon; el, pozisyon ya da mekan değiştirdiğinizde yeni beyin hücreleri üretmenize yardımcı oluyor. Beyninizi olumlu yönde değiştirmek istiyorsanız, daha önce denemediğiniz yeni bir cinsel aktivite edinin. Tantrik seksle nasıl birden fazla orgazm yaşayabileceğinizi öğrenin ya da Kama Sutra'nın 64 pozisyonuna çalışın. Düzenli bir şekilde uygularsanız kısa sürede bir seks dehası olabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sekse-giden-yol-karanliktan-gecer", "text": "Tüm dünyada çiftlerin yüzde 56'sı karanlıkta sevişiyor. İspanyollar karanlıkta epeyce ateşliler. İspanyolların yüzde 75'i karanlıkla seksi bağdaştırırken İsveçlilerin yüzde 55'i ve Almanların yüzde 61 karanlıkta televizyon izlemekten bahsetmiş. Kadınlar seksin karanlık tarafında duruyorlar. Erkeklerin üçte ikisi aydınlıkta, kadınların üçte ikisiyse karanlıkta sevişmeyi tercih ediyor. Amerikalılar, Almanlar ve İsveçlilerin yüzde 20'si kendi görüntülerinden memnun olmadıkları için ışığı kapattıklarını söylüyorlar. Çinliler ise eşlerinin görünümünden en memnuniyetsiz olanlar. Dahası fazlası? Çinlileriin yüzde 58'i ve Hollandalıların yüzde 54'ü romantik müziğin afrodizyak etkisine inanıyorlar. Amerikalıların müzikal tercihi R&B. Almanlar yüzde 44 üstünlükle oyuncaklar konusunda rakipsizler. İspanyolların dörtte biri ayna karşısında sevişmekten memnun. Gelelim en önemli sonuca: Ankete katılan çiftlerin dörtte biri karanlıkta parlayan iç çamaşırlarının seks hayatlarını renklendireceği konusunda hemfikir. Hatta Çinliler, Fransızlar ve Amerikalılarda bu oran üçte bire kadar yükseliyor. Toplumdaki bu açlığı bilimsel olarak tespit eden Björn Borg tabii ki üzerine düşeni yapmış ve yeni koleksiyonunda karanlıkta parlayan detaylara sahip iç çamaşırlarına yer vermiş. Evet, dünyanın en seksi iç çamaşırı değil ama komik olmadığını da kabul ermek gerek. Özellikle eğer partnerinizin karanlıkta sevişme gibi bir huyu varsa, aradığını kolayca bulması için bunlardan birini giymek iyi bir fikir olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/seksms-gonderme-sanati", "text": "Kural 1: SeksMS göndermek belden aşağı kelimeleri aka arkaya sıralayarak, gönder tuşuna basmak değil. Zekice davranmakta, aynı zamanda duyguları kullanmakta ve yazma işine her zaman biraz şairane yaklaşmakta fayda var. Kural 2: Eğer çok meşgulseniz, uygun bir ortamda değilseniz, ve en önemlisi çok içtiyseniz SeksMS göndermeyin. Hep bir sonraki adımı düşünün, çünkü kadınlar bunu mutlaka hesaplar. Kıural 4: Cesur olun ama aynı zamanda da temkinli davranın. Aniden çok ahlaksız tekliflere girişmeyin. Bu eğlenceli bir oyun; doğru zamanda, doğru hamlelerle oynayın. Aperitiflerin, ana yemeğin ve üzerine tatlının keyfini çıkarın. Kural 5: Başlangıç için fotoğrafları değil, kelimeleri kullanın. Erkekler için görsellik daha ön plandayken kadınlar dilin erotizmine daha çok önem verir. Görsellik bir çok dengeyi hızla değiştirir ama amatör çıplak fotoğraflar her zaman başrolünde olmak istemeyeceğiniz skandalların habercisidir. Kural 6: Deneyerek öğrenin. SeksMS gönderirken yaptığınız hamlelerin sonuçlarını dikkatle izleyin. Bir sonraki seferde doğru adımları atın, aynı hataları yapmayın. Unutmayın, kimse SeksMS üstadı olarak doğmadı."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sen-beni-terk-etmedin-ben-istifa-ediyorum", "text": "21. yüzyılın ortasına gelinmiş ama ayrılık sonrası çekilen fuzuli acıları, tatsızlıkları, kramp ve depresyonları atlatmak için antidepresandan öteye gidilememiş. Bilim insanları, size sesleniyorum; laboratuvar yan gelip yatma yeri değil. Biliyorum GQ beyleri, o karizmatik ve buzlu dış görünüşünüzün altında, pamuk gibi kalpler yatıyor. Ve bu kalpler, bazı bazı kırılıp incinebiliyor. Neyse ki halinizden anlayan ben varım ve sevdiğinizden onurlu şekilde ayrılmanızı sağlamak için, elimden gelen en beylik önerilerle karşınızdayım. İlk adım, kankalarla alkol alımı: İçince açılırsınız. Duygularla ve pişmanlıklarla yüzleşmek gibi kadınsı işlerinizi o arada toparlayıverin de hele, sonra ayak bağı olmasınlar. Korkmayın, bu süre zarfında ağlak müziklere meyliniz, toplum tarafından anlayışla karşılanacaktır. Anılardan arınmak: Ondan kalan eşyaları sadece atmakla kalmayın, atmadan önce giyin ve kendinize aynada bir bakın, hiç olmuş mu? Olmaz. Ona da olmuyordu zaten. Parfümü biraz ucuz, dırdırı su arıtma tesisi tonunda ve kahkahası biraz kümes terk değil miydi? İlla ki sayın beyler, bir yanlışı vardı hanımefendinin. Onu hafızanızda en kötü anlarıyla kurgulayıp, bir canavar yaratın. Kraliçe Elizabeth'in dönüşü: Boşalma sonrası gelen 15-20 dakikalık yabancılaşma hissiyle Eski sevgili de kimmiş? Bırak yeaa! denir. İş, bu noktadan sonra olayı başka bayanlara yönlendirmekte. Tabii bunun için sosyal hayata karışmalı, en çok da sizin gibi İlişki sonrası hezeyanı yaşayan kadınlar peşinde koşmaya, ilişki arayanlarıysa kandırıp yok yere üzmemeye özen göstermelisiniz. Bu dönemde lütfen, ücretli arkadaşlara itibar etmeyiniz. Hobilere el atın: Blog açın, kursa yazılın, at binin, maket ya da yemek yapın. Varsa köpeğinizle, yoksa çocuğunuzla, tamam, gerekirse ikisiyle birden ilgilenin. En olmadı motor alıp Neremi kırsam? heyecanını başlatabilirsiniz . Kendini işe güce vermek: Özel hayatınızın mayası tutmamış, kimin umrunda? İş yaşantınızda bir şahin olmak, ofisteki kadınlara her toplantıda Oh, yes! dedirtmek sizi dinçleştirecek. Kazanacağınız paralar da cabası. Unutmayın, tatilde bir Brezilya yapan her erkek toplar. Doğa kanunudur, uğraşılmaz. Alkollü alo: Artık akıllı telefonlarda sarhoşken aramama aplikasyonu var. Yükleyin ve modern dünyayı kucaklayın. Eski sevgilinizi asla sarhoşken aramayın ve özellikle üç noktayla biten mesajlar atmayın. Sosyal medyada feryat ve figan: Kızlar yapınca Kezban, erkekler yapınca Ayyy yazzııık! olmuyor. Kitlelerin Facebook'a tiksin butonu istemesine sebebiyet vermeyin. Erkeklikten terk olmayın: Terk edilmiş olmanız, erkeklikten terk olmanızı gerektirmez. Eski sevgilinizi sapık gibi izlemeyi, evinin önünde sabahlamayı, onun yeni sevgilisiyle yumruklaşmayı aklınızdan çıkarın ."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/seni-gormem-imkansiz", "text": "Kadınla erkek arasındaki ilişki ve bu ilişkinin sınırlarının ne olduğu aklınıza gelebilecek her parçada, her filmde, her kitapta ezelden beri tartışılan yegane soru. Bu sorular kafanızı kurcalarken bilim boş durmuyor; konuyu mercek altına alıyor. Bilim insanları çok önceden kadınla erkek arasındaki ilişkinin aslında göründüğü kadar masumane olmadığına kanaat getirmişti. Erkekler genelde karşı cinse yaklaşırken cinsel çekiciliğe göre hareket ediyorlar ve karşılarındaki kadının bekar olup olmaması onları pek de ilgilendirmiyor. Oysaki kadınların erkeklerle arkadaşlık ilişkileri daha çok platonik düzeyde kalıyor ve sadece hali hazırda içinde bulundukları ilişki yürümüyor ise başka bir erkekle beraber olmayı düşünüyorlar. Bir başka deyişle kadınlar işleri biraz daha ağırdan almayı seviyor. Bilim insanlarına göre bir kadınla erkek arasındaki arkadaşlık birlikte zaman geçirilen durum ve yere göre de farklılık gösteriyor. Fakat asıl tehlike şu: Yüzlerce binlerce senelik cinsel dürtülerimiz araya girebiliyor. Yapılan bir araştırma da bunu kanıtlar cinsten. Araştırmada kadın ve erkeklerin birarada bulunduğu 88 genç çifte birbirlerinden habersiz sorulan sorulara cevap vererek karşılarındaki kişiyle ilgilenip ilgilenmedikleri soruluyor. Sonuçlar bekleneni kanıtlıyor: Erkekler karşılarındaki kadın arkadaşları da olsa; bekar olsa da olmasa da onunla birlikte olmayı istiyor. Oysaki; hem bekar hem de bir birlikteliği olan kadınlar karşılarındaki erkeğe karşı farklı bir dürtüyle hareket etmiyor. Aynı şekilde karşılarındaki erkek arkadaşları başka bir kadınla beraber olan kadınlar o erkeğe ilgi duymuyor. Yapılan araştırmada arkadaşlıklarının sonunda bir problemle karşılaşacaklarına inanan erkeklerin sayısı kadınlara göre beş kat fazla. Araştırmanın sonuçlarına inanmayın demiyoruz ama panikle telefona sarılıp en yakın erkek ya da kadın arkadaşınızla ilişkinizi bitiren bir konuşma yapmayın ya da ofiste karşılaşmamak için kaçacak köşe aramayın. Doğal olun. Evet karşı karşıya olduğunuz bir tehlike var ama olayları ölüm kalım meselesine dönüştürmeye gerek yok."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sevgililer-gununu-renklendirecek-5-ipucu", "text": "Ön sevişmeye hazırlamak için ona gül yaprakları ve güzel kokulu banyo köpükleriyle hazırladığınız sıcak bir banyodan daha keyifli ne olabilir? Ortamı mumlarla aydınlatın. Işık gayet hafif ve romantik olsun, bu ortama gidecek bir müzik seçin. Mesela Barry White'ın genizden gelen kısık sesi onu eritmeye yetecektir. Hatta köpükler arasına yerleştikten sonra eline buz gibi bir kadeh şampanya da verirseniz sizin için her şeyi yapabilir. Banyodan sonra sıra geldi aromatik yağlarla taçlandırılmış yumuşak bir masaja. Hiçbir kadın masaja hayır diyemez. Hele ki teninin ipeksi yumuşaklığı, saçtığı güzel kokularla birleşince. Burada zaten ön sevişme başlar. Biliyorsunuz, kadınların ısınması uzun sürüyor. Ona olan aşkınızı en son ne zaman uzun bir ön sevişmeyle taçlandırmıştınız? İşte Sevgililer Günü bunun tam zamanı. Şuna inanın; bazen yolculuk, varış noktasından daha keyifli olabilir. Bu gece onu öpün, okşayın, dokunun, dudaklarınızı her yerde gezdirin, hafif ısırıklarla hislerini canlandırın ve bunu tüm gece, sadede gelmeden, sürdürebildiğince sürdürün. Sonunda üstünüze atlayan o olsun. Her ne kadar klişe desek de çikolatasız bir Sevgililer Günü düşünülemez. Hem kadınların en iyi arkadaşı hem de çikolatayla yapabilecekleriniz sınırsız. Bu dayanılmaz lezzeti birbirinizin ağzında, onun vücudunda eriterek tadabilirsiniz. Sevgililer Günü'nde seks! Ne kadar orijinal değil mi? Ama bir dış mekanda yaparsanız unutulmaz bir deneyim olabilir. Kimsenin geçmediği o çıkmaz sokakta, ağaçlar arasındaki bir yürüyüş sırasında, bir limuzinin arka koltuğunda ya da belden aşağınızı gizleyen bir balkonda sokaktan gelen geçene karşı yapacağınız seks ertesi gün işe gittiğinde onun da yüzünde müstehzi bir gülümsemeye sebep olacaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sevgilinizden-bu-yaz-bir-cuma-gunu-ayrilacaksiniz", "text": "Ne kahinler, ne papatya falları, ne de tarot kartları; ilişkinizin geleceğiyle ilgili en güvenilir bilgiyi alabileceğiniz yer, yine ilişkinizin her detayını can-ı gönülden paylaştığınız Facebook sayfaları. Facebook -henüz- sizin ilişkiniz özelinde bir kehanet hizmeti vermiyor ama ilişkilerin geneli hakkında, ilişki durumu değişikiği verilerine dayalı bir istatistiği geçtiğimiz günlerde paylaştı. Amerika'da, 2010 - 2011 yıllarını kapsayan verilere dayalı olarak; yeni başlangıçlarının en yoğun yaşandığı zamanların Sevgililer Günü ve Noel günleri olduğu ortaya çıktı. Günlere göre bakıldığındaysa herkesin nefret ettiği Pazartesi günü yeni ilişkinizin şanslı günü olabilir. İlişkiler açısından kötü günlerin habercisi yaz ayları. Sıcaklardan mıdır bilinmez, özellikle Haziran ve Temmuz ayrılıkların en yoğun yaşandığı aylar. Cuma ve Cumartesi günleriyse ilişkilerin katili iki gün. Kaderin önüne geçilmez ama ilişkinizden memnunsanız yaz aylarında ve hafta sonlarında daha dikkatli olmanızda fayda var, yoksa hüzünlü bir istatistik olmak alınyazınız. Biz de Facebook'un yalancısıyız."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sevgilinizle-ayni-eve-tasinmadan-bilmeniz-gerekenler", "text": "Beraber yaşama fikrinin ortaya atıldığı dönemler birçok çift için evlenmeyi planlama öncesi deneme süreçleri oluyor. Evlendikten sonra acaba aynı evde yaşayabilecek miyiz düşüncesi ile girdiğiniz bu yolda korkarız ki çok geç kaldınız. Çünkü beraber yaşamak bir nevi evlenmek demek! Evet yapamazsanız dünyanın sonu değil, sonuçta boşanma gibi prosedürlerle de uğraşmayacaksınız ama içinde bulunduğunuz sürecin evlilikten hiçbir farkı olmadığının net farkında olun. Artık ayrı evlerde yaşarken kavga ettiğinizde günlerce konuşmama hakkınız elinizden alındı. Kavga da etseniz o eve geri dönecek ve birbirinizin suratına bakacaksınız. Artık sizin o evde tek özel alanınız banyo! Tartışma sonrası duş alma numarasıyla kendinizi kitlediğiniz banyo belki de alışma evresinde en yakın arkadaşınız olacak, kim bilir. Ya da bekarken yatağınızda mastürbasyon keyfi de sizi çok mutlu ediyordu, şimdi o kendinizle yaşadığınız romantik anlarınızdan da eser kalmayacak ve bu iş için de hedefiniz banyo, ileri! Artık mutfak lavabonuzda kirlenmiş tabakları bırakmaya da veda edebilirsiniz, çünkü birisiyle aynı evi paylaşmak demek, yarın hallederim düşüncesiyle de vedalaşmanız demek. Bu aynı zamanda evin geri kalan alanlarında da artık tek başınıza olmadığınız gerçeğiyle yüzleşmeniz de demek olduğundan, kendinize sınırlar oluşturmayı öğrenmeniz gerekecek anlamına geliyor. Birlikte yaşarken bir ilişki sürdürmek, normalde ilişkinizi ayrı evlerde sürdüğünüzden çok farklıdır. Bunu en çok bir konu hakkında farklı fikirlere sahip olduğunuz zaman hissedersiniz. Özellikle ilk aylar denilen sancılı dönemlerde birçok konuda normalde olduğunuzdan daha farklı düşündüğünüzü farkedeceksiniz. Normal şartlarda üzerinde bile durmayacağınız durumları bir konu haline getirecek ve tahammül seviyenizin azalmasından dolayı boyutları yükselterek kavga etme yoluna gideceksiniz. Her zaman böyle olur demiyoruz elbette ama olma ihtimaline karşı sizi uyarmak bizim görevimiz. İlişkilerin genelinde olduğu gibi en büyük sorunlar karşımızdaki insanı dinlememekten ya da onun bizi dinlememesinden kaynaklanır. '' Tamam tamam, tabii ki öyle, sen hep haklısın zaten '' şeklinde verilen cevaplar genellikle gerçekten sorunu çözmeye yönelik attığımız adımlar olmaktan ziyade, o anda konuyu geçiştirmek için başvurduğumuz kelimelerdir. Yapmayın. Özellikle kadınların en nefret ettikleri şeylerin bu gibi baştan savma kelimeler olduğundan emin olabilirsiniz. Hangi konuda tartışıyor olursanız olun yapmanız gereken karşınızdakini dinlemek ve dinlediğinizi göstermek. Sevgilinizle aynı eve taşınmaya karar verdiğinize göre belirli bir yaşta olduğunuzu varsayıyoruz. Artık karakteriniz oturdu ve değiştirmek hiç de kolay değil. Peki kendinizden, karakterinizden taviz vermeli misiniz? Bu soru içinde birçok cevap barındıran bir soru aslında. Bazı durumlarda evet bazı durumlarda ise kocaman bir HAYIR! Yalnız yaşamaya alıştığınızda tekrardan hayatınıza bir insan sokmak çok zor bir durum olabiliyor. Çünkü yalnız yaşamaya alışan insanlar bir noktada bencilleşiyorlar, daha kuralcı oluyorlar ve kendilerine ait sınırları daha keskin oluyor. Bu yaşantıya yeni bir insan dahil etmek ise büyük bir risk. Evin içinde bir denge sağlamak ve bunun için yapacağınız fedakarlıklar ilişkinizin yürümesi için çok önemli. Siz dağınık bir insanken, sevgiliniz çok titizse, o biraz daha rahat olmayı siz de biraz daha toplu olmayı öğreneceksiniz. Ortak bir köpeğiniz varsa, dışarı çıkarma işlemini bir gün o bir gün siz yapacaksınız, yemeği o pişiriyorsa, bulaşığa siz yardım edeceksiniz. Bu ve çoğaltılabilir bunun gibi örnekler ortak bir hayat paylaşırken sizi rahatlatacak fedakarlıklar. Ortak bir yaşamda sizi daha huzurlu kılacak unsurlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli konu, sizden beklenenin direkt kişiliğinize yönelik olup olmaması. Sadece karşınızdaki istiyor diye kendinizden ödün vermek, karakterinizi değiştirmeye çalışmak sadece anınızı kurtaracaktır. Bundan emin olabilirsiniz. Siz değişmeyecek, değişmiş gibi görünecek, en ufak bir patlama halinde ise kendi özünüze dönmeye çalışacaksınız. Bu durumda yapacağınız en mantıklı hareket; sevgilinizle bu durumu konuşmak ve sizi değiştirmemeye çalışmasını anlatmaktır. Eğer ısrarcıysa geçmiş olsundur, zararın neresinden dönülse kardır. Bu madde size çok gerekli gibi gelmeyebilir, ama yapılan araştırmalarda evliliklerin yada uzun süreli ilişkilerin bitme nedenlerinden biri de yatak paylaşımı! Evet yanlış okumadınız. Her insanın çocukluğundan bu yana edindiği bazı uyku alışkanlıkları vardır. Kimisi çok sıcak ortamlarda uyumayı sever, kimisi soğuk, kimisi yaz kış yorgan kullanır kimisi pike, kimisi 2 yastıkla yatar kimisi yastıksız. Kimisi 8 saat uyumazsa gözünü açamaz, kimisine 5 saat uyku yeter de artar. Bunlar değişebilir dinamiklerdir, ama fedakarlığın da en zor yapıldığı alandır. Uyku bir ihtiyaçtır ve başta sinir sistemimiz olmak üzere vücudumuz için çok önemlidir. Bir insanla aynı evi paylaştığınızda yatak odası paylaşmak zorunda kaldığınız en dramatik yerlerden biri olacaktır, hiç kuşkusuz. Birbirinizden çok farklı uyku dinamikleriniz varsa, aynı evde yaşamaya taşındığınız andan itibaren ufak ufak değişimlere gitmeniz gerekir. Eğer az uykunun yettiği şanslı insanlardansanız ve sevgiliniz sizin aksinize uyumayı çok seviyorsa gün içinde kendinizi daha fazla yorarak uyku saatlerini sevgilinize yaklaştırmanız mantıklı olacaktır. Ya da tam tersi bir davranışı sevgilinizden bekleyerek, daha az uyumaya alışmasını rica edebilirsiniz. Eğer horlama gibi alışkanlıklarınız varsa, aynı evde yaşamaya başlamadan bir uyku terapi merkezine gitmenizi tavsiye ederiz. Arada sırada birlikte kaldığınızda sevgilinizi rahatsız etmeyen bu durum, aynı evi paylaştığınızda onu çileden çıkarabilecek bir hale gelebilir. Aman diyelim! Eğer sıcakta uyumayı seviyorsanız, üzerinize daha kalın bir şeyler giymeyi deneyebilir, soğukta uyumayı seviyorsanız ise üzerinizi örtmemeyi deneyebilirsiniz. Yukarıda saydıklarımız size gereksiz detaylar gibi gelebilir. Belki ilişkinin başında öyledir de ama birlikte yaşamaya devam ettiğinizde başlarda göze batmayan şeylerin batmaya başladığını farkedecek ve kulaklarımızı çınlatacaksınız. Hemen hemen herkesin kendini en rahat hissettiği yer banyodur. Saatlerce tuvalette oturup bir şeyler okumak, sıcak suyun altında kendini kaybetmek, kişisel bakım için harcanan mutlu dakikalar. Bunlar iyi hoş ancak bir insanla aynı evi paylaştığınızda sandığınız kadar da özgür değilsiniz. Banyoda geçirdiğiniz zamana ister istemez dikkat etmek zorundasınız. Evinizde iki banyo varsa ne güzel ancak yoksa zaten artık eski alışkanlıklarınıza veda edeceksiniz demektir. Süreleri minimumda tutmak, banyodan çıktıktan sonra eski halinde bırakmak, kötü kokulara karşı mutlaka bir mum bulundurmak bu konuda size verebileceğimiz en basit tavsiyeler. Şu görünmez bir kuraldır; bir evde bir kişi diyetteyse diğer kişinin de diyette olan kişinin yanında yediklerine dikkat etmesi gerekir. Eğer kız arkadaşınız diyetteyse fast food yeme konusuna biraz daha dikkat ederseniz, ruh sağlığınız için iyi olabilir. Beraber yemek hazırlamak ve tepside televizyon karşısında değil de bir masada sakince, muhabbet eşliğinde yemek yemek ilişkiniz için iyidir. Birbirinize zaman ayırmanız açısından önemli olduğu kadar, aynı zamanda ortak bir aktivitede bulunmanın ilişkiyi zinde tutması açısından da değerlidir. İş koşturmalarından tüm gün göremediğiniz sevgilinizle akşamları beraber emek verip hazırladığınız yemeği paylaşın. Tekrar belirtelim, masada, tepside ve televizyon karşısında değil. Unutmayın artık ortak bir hayatı paylaşıyorsunuz. Aman diyelim sır saklamayın. Evet kabul ediyoruz, herkesin kendine ait gizli bir hayatı var ve olmalı da. Ama bu size partnerinize yalan söyleme, ya da arkasından iş çevirme hakkını ne yazıkki vermez. Ayrı evlerde yaşadığınız zamanlarda saklamakta zorluk çekmediğiniz minik sırlarınız, aynı evde başınıza dert olabilir. Bir ilişkinin en temel noktası güvendir. Bunu yıkmamak için elinizden geleni yapmalısınız. Herhangi bir konuda güven kırıcı bir husus yaşarsanız da dürüst olma yoluna gidin. Yalanı yalanla kapatmak yapabileceğiniz en yanlış hareket olacaktır. Unutmayın artık aynı evde yaşıyorsunuz, gece yatarken yanına kıvrılacağınız insana yalan söylemiş olmanın vicdanıyla o yatağa girmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sevgiliyle-kesinlikle-gidilmemesi-gereken-tatil-yoreleri", "text": "Arkadaşlarınız eminim uyarmıştır: Aman abi, sakın ha Prag'a sevgilinle gitme; kızlar çok güzel, tatsızlık çıkar! Elbette ilişkinizin tatsızlık eşiğini bilemiyorum ama bence Çeklerde öyle aşırı kıskançlık yaratacak bir durum yok. Ayrıca Prag çok romantik olduğundan, sevgili o kadar da boğmayabilir. Tyn Katedrali önünde el ele oturursunuz, Charles Bridge'e aşkınızın sembolü kilit asarsınız... Olur yani. Ama elbette hiç olmayacak yerler de var. Mümkünse kesinlikle sevgilisiz çıkmanız gereken tatiller için seçenekler aşağıda. Umarım tadından yenmez bir tatil yaşarsınız. Aslında Avrupa il sınırlarında gerçekleşen pek çok festival, çok aşırı/gereksiz güzellikte insan barındırdığından, çiftler için yorucu ve hatta sarsıcı olabiliyor. Misal, iki sene önce bir festivalde, bendeniz de fotoğraf çektirme bahanesiyle, tamamı bornozlu bir One Direction çetesine dahil olmuştum. Bizim bey beni aralarından zor aldıydı. Ukrayna/Kırım Adası'nda düzenlenen Kazantip Festivali'ne dönersek, videolarından anladığım kadarıyla, etkinlikte orantısız bir seksapel var. Batum sahillerinde gerçekleşen ve Slav halklarının koptuğu bu ortamda, Rus erkekleri zaten Bize her yer Moskova, her şey normal edasında. Kadınlar bu serbestliğe dünden teşne. Siz Ben önüme bakarım, kimsenin eşinde, bacısında gözüm yok deseniz de, bana sorarsanız Kazantip gibi bir yere bir Türk kızını götürmek, her şeyden önce günah. İnsan kıskançlıktan 8 saniye içinde kuru erik gibi içine çöker. Yapmayın... Şayet ilişkide olduğunuz kadın gerçek bir doğa tutkunu ve kamp sevdalısı değilse, kısacık tatilini ona Kabak, Kelebekler vb. hippi hezeyanlı bir vadide geçirtmeyin; başınıza iş alırsınız. Her şeyden önce odadaki dev örümcek ve hanımefendinin vücudunda tabiat tarafından açılan her bir sıyrık/ısırık sizin suçunuz olacak. Sonra geceleri ateş başında dans, yerli halka uyup ay ışığında çıplak yüzme gibi aktivitelere katılmak isteyeceksiniz. Başka kızlar çıplak yüzsün, tabii, zaten... Ama ya sevgiliniz de bir çılgınlığa kapılır Hayır Feridun, ben de doğanın kollarında anadan doğma kalmak istiyorum! derse ne yapacaksınız? Aman evlerden uzak... Dünyanın en tehlikeli ve kadınlar için taciz seçenekleri sunan tatil yörelerine baktığımızda, araştırmalar bize New Mexico'da, Kolombiya'nın başkenti Bogota'da, Fas'ta ve şaşırmayın, Türkiye'de dikkatli olmamız gerektiğini söylüyor. Bu listede Hindistan , Endonezya , Malezya gibi pek fazla gelişememiş ülkelerle birlikte anılmak, elbet bizim güzelliğimiz. İyi tarafından bakacak olursak, Biz zaten şerbetliyiz, Mecidiyeköy'den her gün sağ çıkıyoruz diyerek, bu tehlikeleri ihtiyacınız olan günlük hayatta kalma dozu içinde değerlendirebilir, sevgilinizle birlikte survayvıl tekniklerinizi, tatilde de geliştirebilirsiniz. Konuyu nereye getireceğimi anladınız. Bazı yerlerde yaşananların, oralarda kalması gerekir. Elbette bu lüksü, yanınızda her bakışınızı ve her kadeh içkinizi kontrol eden biri varken yaşamak o kadar kolay değil. Kumarhaneye gidip birkaç slot makinesine para attıktan sonra Ankastre mutfağın parasını sana rulette yedirtmem! isyanını duymak istemiyorsanız, Kıbrıs ya da Las Vegas'a sevdiceğinizle gitmeyiniz. Amsterdam konusu ise biraz şaibeli; tanıdığım pek çok erkek için Red Light'ın camekanları pek bir şey ifade etmiyor ve deneyenler de, bu erotik seçenekleri mekanik ve endüstriyel buluyor. Fakat Ben Amsterdam'da çeşitli maddelerle beynimi eritmek istiyorum, sevgilim beni böyle görmesin derseniz de anlarım. Ben Moskova'nın gece hayatını orada bir sene yaşayan abimin aktardıklarından biliyorum. Kendisi tüm klişeleri bünyesinde barındıran bir makine mühendisi ve kadınlarla ilişkisi Moskova'ya gidene kadar varla yok arasıydı. Fakat Moskova böylesi el değmemiş erkeklerimiz için bile maalesef vaatler, hatta açık tekliflerle dolu bir eğlence anlayışı sunuyor. Öte yandan bu eğlenceler epey pahalı ve Rusların şakaya gelir tarafları yok. Güvenlikten ödün vermeden çok güzel kızların dans şovlarını izlemek isterseniz, uzmanlar Rasputin veya Egoistka Nochnoy Klub gibi yerleri öneriyor. Kavgalı olduğumuz için hakkında çok az şey bildiğimiz Erivan ise kız arkadaşsız gitmek için hayli enteresan bir seçenek. Şehrin taş binalarının bodrum katlarında, sayısız strip club var ve girişleri 6-10 euro gibi komik fiyatlarda. Şehrin dışında çok tekinsiz kumarhaneler de bulunuyor ama sırf sevgilisiz tatil yapıyorsunuz diye tek böbreğinizi kaptırmayın derim. Finlandiya'da her sene temmuz ayında gerçekleşen bu modern festivale, sadece Finlilerin ne kadar içten ve bir o kadar da çılgın olabileceğine şaşırmak için bile gidilebilir. Seksi şovların, konserlerin, kimi zaman çıplak da katılabilinen seks derslerinin ve envai çeşit seksi oyuncağın bulunabileceği festivale, kafası çok açık bir partnerle gitmek eğlenceli olabilir. Daha eğlencelisiyse partneri o topraklarda bulmak olacaktır. Zira ne de olsa kültür, onların kültürü. Ve her şeyden önce, kültüre saygı..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/seytanin-bacagini-kir", "text": "Bir iş görüşmesine gitmeden önce yeterince hazırlanmak diye bir şey olmadığı fikrine kendinizi alıştırın. Öncelikle görüşmeye gittiğiniz firmayı çok iyi araştırın. Organizasyon yapısı, çalıştığı sektör, nasıl bir işleyişi olduğu gibi konular sizin için çok önemli. Sizinle görüşme yapan kişinin karşısına oturmadan birkaç soruyu kendinize sormuş ve onlara geçerli cevaplar bulmuş olmalısınız. Örneğin bugüne kadar kariyeriniz adına neler başardınız, sektörü ne kadar iyi tanıyorsunuz ve neden özellikle bu işi istiyorsunuz cevaplarını teker teker bilmelisiniz. Anlatımı kuvvetli ve dili akıcı şekilde kullanan biriyseniz sizin iş daha da kolay. İş görüşmelerinde tecrübelerinizi ilginç ve geçerli bir anlatımla sunarsanız her zaman kazanırsınız. Özgeçmişinizin yeterli olmadığı noktada aynı cümlelerin etrafında dolaşıp durmayın. Eğer çalışmak istediğniz sektörde yeterince tecrübeniz yoksa \"ne söyleyeceğim\" diye telaşlanmayın. Onun yerine potansiyelinizi ortaya çıkartan özelliklere eğilin. Mesela konsantrasyon ve organizasyon yeteneği gerektiren bir iş için görüşmede iseniz, kolay ve hızlı öğrenebilen birisi olduğunuzu ispatlayın. Bir görüşme başladıktan sonra ilk 30 saniye içinde ne dediğiniz sizin hakkınızda önemli mesajlar içerir. Ne kadar rahat olduğunuz, kendinize ne kadar güvendiğiniz, konuşurken kullandığınız tonlama ve seçtiğiniz kelimeler kim olduğunuzu kısa sürede ele verir. Bu yüz yüze görüşmelerde olduğu gibi telefonda yapılan iş görüşmelerinde de geçerlidir. Sakin bir tavır, iyi bir diksiyon ve güçlü kelimeler size hemen birkaç puan kazandırır. İş görüşmeleri kendinizin en versiyonunu ortaya koyduğunuz görüşmelerdir. Zayıf olduğunuz noktaları belli etmemeye çalışın. Onlar şimdilik size kalsın. Ne kadar hevesli ve enerjik olduğunuzu gösterin. Ama bunu yaparken de kendinizle böbürlenmeyin. Unutmayın, megalomanları kimse sevmez. Özgeçmişiniz kısa süreli iş tecrübeleri, uzun süre işsizlik emareleri ve yarıda bırakılmış bir üniversite eğitiminin resmi belgesi gibi iş verenin önünde duruyorsa çaresiz değilsiniz. Bunlarla ilgili size neden, ne zaman, nasıl gibi zorlu sorular gelebilir. Bunlara akılcı cevaplar vermeniz ve tabii ki bu cevapları görüşmeden önce zihninizde hazırlamanız çok önemli. Bazı iş görüşmeleri siz ne yaparsanız yapın, yolunda gitmez. İş görüşmesini yapan kişi söylediklerinizi takip edememiş olabilir ya da siz birkaç önemli soruda sessiz kalmış veya yanlış cevaplar vermiş olabilirsiniz. Böyle hissettiğinizde olumsuz düşünmek yerine ana konsantre olun. Görüşmeyi yapan kişiye duymak istediğini söylemeye gayret edin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sinirsiz-dunyanin-adami", "text": "Kainatta dünyanın tek yaşanabilir gezegen olduğunu zannederiz. Yahut ülkemiz dışında başka bir yerde hayat yokmuş gibi gelir sınırlardan dışarı çıkana kadar. İnsanoğlu sınırları ne kadar aşarsa daha iyi görür büyük resmi. Hayata bakış açısı değişir. Ali Aslan dediğimde birçoğunuz kim ki bu adam? diyecek kuvvetle muhtemel. Türk ismi var ama ünlü olsak bilirdik herhalde? diyeceksiniz. Ve ne kadar sınırlarla dolu bir dünyada yaşadığınızı onu tanıdığınızda daha iyi anlayacaksınız. Ve karşınızdaki bu adam dünya üzerindeki sınırları çoktan kaldırmış. Nefeslerinizi tutun, birazdan okuyacağınız kariyer karşısında o nefesiniz kesilebilir çünkü. Babam doktor, Hataylı; Annem avukat, Mersinli; kardeşim İlknur ise İstanbul'da yaşıyor. Ben Türkiye'de doğdum. Babamın Almanya'da ihtisas yapmak istemesiyle, daha 9 aylık iken Almanya'ya göç ettik. Hamburg şehrinde büyüdüm. Almanya'nın eski birinci lig takimi FC St. Pauli'nin paf takımında oynadım. Galatasaraylıyım, zaten Aslan soyadiyla başka bir takım tutmam imkansız. Almanya'da liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi okumak icin ABD'ye gittim: İlk önce Boston sonra Washington DC . Televizyonculuğa CNN'in Washington bürosunda başladım. Sonra ABC News için çalışmak üzere New York'a taşındım. Orada eski anchorman Peter Jennings'in yanında muhabir olarak çalıştım. BM bürolarını yönettim. Bu sırada yüksek lisans için Columbia Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler ve Gazetecilik bölümlerini tamamladım. 2006 yılında Almanya'ya dönüp siyasete atıldım. Berlin'de Siyaset ve basın danışmanı olarak Angela Merkel'in kabinesinde görev aldım. 2012'de televizyonculuğa geri döndüm. Almanya'nın önde gelen kanalı Deutsche Welle TV'de \"Quadriga\" isimli talk show programın sunuculuğunu yaptım. Berlin'de çekilen bu program 200 ülkede, 100 milyonun üzerinde izleyiciye ulaşıyor. Onun dışında bütün dünyada sayısız konferanslarda konuşmacı ve moderatör olarak görev yapıyorum Birleşmiş Milletler başta olmak üzere pek çok organizasyon tarafından \"Genç Lider\" sıfatıyla onurlandırıldım. Doğruyu söylemek gerekiyorsa ben artık insanların beni nasıl gördükleri konusunda pek fazla kafa yormuyorum. Sıfatların benim için pek bir önemi yok. İnsanlar beni Türk, Alman veya Amerikalı olarak görmek istiyorlarsa, hepsine razıyım. Çünkü içimde üç kültürü de barındırıyorum. Dünyayı gezmeyi ve yeni tanımadığım ülkeleri keşfetmeyi çok seviyorum. Futbolu hem seyirci olarak, hem oynamayı çok seviyorum. Onun dışında Berlin'in kültür faaliyetlerinden mümkün olduğunca fazla faydalanmaya çalışıyorum. Vaktim olursa beğendigim Amerikan dizilerini izliyorum. Favorilerim arasında Sopranos, Breaking Bad ve House of Cards var. Bu bilgiyi de esirgemek istemem: Bir Hataylı için affedilmez olsa da et yemem, yani vejeteryenim. İstanbul'a geldiğimde genelde annem ve kardeşimle zaman geçiririm. Caddebostan ve Bebek'te yürüyüş yaparım. Akrabalarımı ziyaret ederim. ABD'de yaşadığım sürede, üniversitede edindiğim Türk arkadaşlarımla buluşurum. Varsa Galatasaray maçına giderim. Ayrıca kardeşimin düzenlediği \"AlumniTürk\" etkinliklerine katılırım. Şimdiki TV programımı yaklaşık üç yıldır sunuyorum. Ondan önce uzun yıllar siyasette bulundum. Ondan önce de uzun yıllar ABD'de muhabir olarak çalıştım. Kendimi kısıtlamak istemiyorum. Ama tabiki bundan sonra da bana zevk veren televizyon programları sunmak isterim. Ama bunun illaki Almanya'da olması şart değil. Almanya, ABD, Türkiye... Her şey mümkün. Nerede olursa olsun şimdiki işimi en üst düzeyde ve en üst seviyede yapmak istiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/siz-erkekler-neden-boylesiniz", "text": "Şunu en baştan belirteyim ki; başlıktaki soruya muhatap olan erkeklerin çoğu, soru içerisinde asıl merak edilen kişi değil, kadının yakın bir arkadaşı, bir barda sigara molasında yakalanmış bir yabancı ya da flört ihtimali olan ve baştan gözdağı verilmek istenen masum bir adamdır. Başına hafif bir açı vererek bize neden böyle olduğumuzu soran kadına Ne bileyim, git canını yakan adama sor diyemediğimiz için çeşitli yöntemler geliştirmek zorunda kalıyoruz zamanla. Romantik komedi filmlerinde böyle kilitleyici sorulardan sonra giren o müziği ve hemen ertesi güne geçmeyi istiyor insan ama olmuyor. Daha önce görmediğiniz boyutta açarak gözlerini, o sorunun cevabını hayatın tek sırrını bekler gibi bekliyor kadın. Soru sahibi eğer arkadaşımız veya yeni tanışıp ilgimizi çekmeyen biriyse zaten öyle çok büyük strese gerek yok. Valla erkekleri siz böyle yapıyorsunuz veya Ya sen akıllanmayacaksın tadında cümleler en azından birkaç yüzyıl daha bizi bu sıkıcı muhabbetten uzak tutacaktır. Fakat işin ucunda bir flört varsa bu soru sizin için hayati bir cevaba sahip olabilir. Olayın flört olup olmadığını, kadının başına gelen olayı geçenlerde başka bir kadınla yaşadığınızı söyleyerek anlayabilirsiniz. Bunu yeterince hızlı ve önemsiz gibi söylediğinizde ilgilenirse, bu muhtemelen bir flörttür. Ama sizin yaşadığınızın önemli olmadığını, asıl onu konuşmanız gerektiğini söyleyin. Bu girişte çuvallamamak çok önemli. Bir spikerin Aynı güzellikte bir kurtarış nidasını duyabilmek için böyle durumlarda asla ters ayakta yakalanmamak lazım. Yoksa eve tek başınıza dönerken bariz hatalı gol yemiş bir kaleci gibi, suçsuz defans oyuncularına bağırmaktan başka şansınız yok. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/siz-siz-olun-bu-sicaklarda-fazla-miiting-set-etmeyin", "text": "Haziran geçti, Temmuz neredeyse bitecek, şöyle bir geriye dönüp bakınca son iki aydır işlerin yılın geri kalan kısmına oranlar durgun olduğunu görmek sizi üzüyor olabilir. Ama üzülmeyin çünkü gerçekten sorun sizde değil, havalarda. Bilim dünyası da bu duruma sessiz kalmadı ve yapılan Boston merkezli bir araştırma, hepimizin içine bir nebze su serpti. Çalışma ortamında havalandırma bulunan ve bulunmayan iki denek grubunun katıldığı araştırma boyunca her iki gruba da algılama gücü ve hafızayla ilgili farklı testler uygulandı. Sonuçlara bakıldığında ise havalandırma sahibi grubun her alanda %10-12 oranında daha başarılı performans sergilediği görüldü. Kıssadan hisse, eğer siz de saat 15.00 oldu mu bunalıp bir kahve molasına kaçmak istiyorsanız, yalnız değilsiniz. Çıkıp o kahveyi için."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/size-brothers-degerlerini-anlatalim", "text": "Oyunu kurallarına göre oynar. Başarı onun için her ne pahasına olursa olsun elde edilecek bir şey değildir. Bir Brother için değerler her şeyden önce gelir. Gerçek zenginliğin dürüstlük ve onur sahibi olmaktan geçtiğini bilir. Karşısına çıkan engelleri, sahip olduğu değerleri kaybetmeden aşacaktır. Stil önemlidir. Ancak stili üzerindeki kıyafetlerle sınırlı değildir. Hayatın içinde, her an, tarzını yansıtır. Aldığı kararlar, yaptığı seyahatler, yediği yemek sahip olduğu görgünün süzgecinden geçer. Bir Brother'ın aldığı kararlar bilgelikle harmanlanır. Lüksü olgunluk içinde deneyimler. İyi giyinmek, güzel yerlere seyahat etmek onun için bir statü sembolü değildir. Hayatın doğal parçasıdır. Ayakları yere basar. Sahip olduklarının değerini bilir. Karakteri ile ayrışır, harcamalarıyla değil. Kuşkusuz, bir Brother için başarı ölçütü sahip olduğu karizma, karakterinin sağlamlığı ve çevresine verdiği güvendir. Cömertlik ve dürüstlük onu tanımlar. İnsan ilişkilerini bu temeller üzerine kurar. Hayatı, çevresi ve işi için emek verir, zaman ayırır. Hayatı ve insanları ciddiye alır. Herkesten öğreneceği bir şey olduğunu bilir. Cömerttir. Başarısını, dostluğunu, sevgisini paylaşır. Paylaşmak fiilinin maddiyatla sınırlı olmadığını bilir. Hayatı, kendisi ve etrafındakiler için daha güzel hale getirmeyi amaçlar. Ufak bir jest ya da büyük bir hediyenin arkasında hep aynı düşünce yatar. Dostlarını dinler. Dikkatini verir ve karşısındakini içtenlikle dinler. Dürüsttür, aklındakini söyler. Bir Brother zekidir. Olayları ve insanları doğru analiz eder. Kendini anlatmak için fırsat kovalamaz. Anlatacak hikayeleri vardır. Bir brother'ı tanımlayan tek şey sahip olduğu hikayeler değildir ama deneyimlerin değerini de iyi anlamıştır. Anılarını başkalarını etkilemek için değil, dostluk bağlarını kuvvetlendirmek için muhafaza eder. İyimserdir. Olumsuzluklar karşısında pes etmez, morali bozulmaz. Hayatın düz bir çizgi olmadığını bilir. Dostlarını motive eder. Hayatlarının zor anlarında sevdiklerini yalnız bırakmaz. Gerektiğinde her zaman oradadır. Ancak yeri geldiğinde geriye çekilmesini de bilir. Bulunduğu ortamlarda çevresindekileri bir araya getirir. Ortak noktaları bulur, ayrıştırmaz. Karşısındakini değerli yapan şeyin karakteri olduğu bilinciyle hareket eder. Sakindir. Kavgaya karışmaz. Ve önemlisi bir Brother bağışlayıcıdır. Kısaca cömerttir. Paylaşmayı bilir. Bir Brother dürüsttür. Adil rekabet eder, başarısının anahtarı tam da budur. Deneyimleri ile olgunlaşır. Lüks onun için erişilmesi gereken bir hedef değildir, hayatın doğal parçasıdır. Dostlukları ömür boyu sürer. Stil sahibidir. Kendine değer verir. Ona ait ne varsa, aynı zamanda sevdiklerinindir. Brothers hikayesi devam edecek. Daha fazlası için tıklayın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sosyal-medyada-onun-dikkatini-cekmek-icin-5-oneri", "text": "Sosyal medya hesapları günümüzde, hoşlandığınız kişiye çok daha hızlıca ulaşmanın kapılarını aralıyor. Eğer diyaloğunuz olan birini ekliyorsanız şanslısınız; o da sizi takip etmeye başlayacaktır. Ancak tanışmıyorsanız, ekledikten sonra kendinizi fark ettirmeniz gerekebilir. Burada iki önemli tavsiyemiz var. Birincisi, eklemeden önce InstaStory'lerini izlemeye başlayın. 'Bakanlar' arasında sizin de adınızı göreceği için ilk aşamada ilgisini çekebilir. İkincisi ise ekledikten sonra size takip atmadıysa direkt mesaj üzerinden ona kendinizi hatırlatmak. Yine de sık cevaplar vermiyorsa ısrarcı olmamakta fayda var. Cool davranmak, karizmayı çizdirmemek en önemlisi. 'Sıkı bir araştırma' ya da sosyal medyadaki adıyla 'stalk' artık neredeyse günlük işlerimiz arasında. Kulağa sevimsiz geliyor biliyoruz ama onunla ilk konuşmanızda size konu açmak için kolaylık sağlayacaktır. Neleri sevdiğini, nerelere gittiğini, nelerden nefret ettiğinin ipuçları burada. Hem ortak arkadaşlarınız ve paylaştığınız zevkleriniz sizi daha da yakınlaştıracak. Rahatsızlık veren uzun sessizliklerden kaçınmak için müthiş bir kaynak sosyal medya. Yaptığınız 'stalk'a paralel olarak; diyelim ki sıkı bir caz müzik hayranı olduğunu keşfettiniz. Ne tesadüf, siz de caz seviyorsunuz ama paylaşmıyorsunuz! Göze batmadan ve fazla yapaylaşmadan bunu ona gösterin. Ya konuşmanız sırasında ya da paylaşımlarınızla çaktırmadan konuyu açıverin. Beyler, siz bu taktiklerle uğraşırken birileri gelip sizin kurmadığınız o cümleyi söyleyerek onu etkileyebilir. Arayı açmayın. Onunla yüz yüze daha fazla iletişime geçmek için elinizden geleni yapın. Yüz yüze iletişim her daim daha etkilidir. Son olarak; kendinize güvenin. görelim sizi!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sosyal-medyanin-en-sevilen-cifti-olmaniz-icin-6-kural", "text": "Vaktimizin hatrı sayılır bir bölümünü sosyal medyada geçiriyoruz. Facebook, Instagram gibi fotoğraf paylaştığımız ve sürekli yenileyerek neler olup bittiğini öğrenmek istediğimiz mecralarda birbirimizi takip ediyoruz. Hepimiz, bizi mutlu eden veya takipçilerimizin görmesini istediğimiz fotoğrafları yüklerken \"beğen\" tuşuna basılmasını ümit ediyoruz. Hele yeni bir ilişkiye başladıysak veya hali hazırda bir ilişkimiz varsa mutluluk paylaşarak çoğalır diyerek daha çok paylaşıyoruz. İşte tam bu noktada okumanız gereken 6 kuralı sizlerle paylaşıyoruz. Fotoğrafta gördüğünüz Alexis Ren ve Jay Alvarrez çiftinin de bu kurallara uyduğuna iddiaya girebiliriz. Beyler, bu altı kurala dikkat edin çünkü aksi halde takipçileriniz bırakın \"beğen\" tuşuna basmayı, \"beğenme\" tuşunu aramaya bile girişebilir. Bir ilişkin olduğu için senin adına çok mutlu olduk. Mutlu olduk diye sürekli 'sizi' görmek istediğimizi nereden çıkarttın? Sürekli bir ilişkin olduğunu göstereceğin fotoğraflar paylaşacaksan ortak bir profil açın biz de rahatlayalım. Yeni başlayan veya mutlu bir ilişkiye sahip olduğunuz partnerinizle geçirdiğiniz bütün güzel anları bizimle paylaşmayın. Çünkü sizin o anın verdiği yetkiye dayanarak yüklediğiniz fotoğraflar maalesef bizim için pek bir anlam ifade etmiyor. Anlıyoruz, onu çok seviyorsun... Bunu ona söylemen çok daha iyi olmaz mı? Sen, beraber çekildiğiniz fotoğrafın altına onlarca etiket koyduğunda belki partnerinin hoşuna gidebilir ama biz onları okumaya çalışırken can çekişiyoruz. Yıl dönümünüz, birinizin doğum günü veya romantik bir planınız olabilir ve özel anlar geçirebilirsiniz. Zaten yaşanan an yeterince özel, neden yaptığınız sürprizleri bir de gözümüze sokarak bizi kıskandırmaya çalışıyorsunuz? Bırakın özel anlarınız size özel olsun, biz görmesek de olur. Unutmadan, beyler özel günleri unutmamaya çalışın. Çünkü unuttuğunuz anda bu kuralları uygulayacağınız bir ilişkiniz olmayabilir. Partnerinize 'prensesim', 'aşkitom', 'bal böceğim' gibi lakaplar takmış olabilirsiniz ama hepimiz böyle şeylerden anlamıyor olabiliriz. Bu lakaplar maalesef sizin için bir anlam ifade ediyor, sizi kara listeye almak istemeyiz. Tatilde, sinemada, okulda, ofiste sürekli selfie çekiyor ve bunları paylaşıyorsunuz değil mi? Tamam birbirinize çok yakışıyorsunuz ikna olduk. Şimdi biraz ara vermeni istiyoruz, sakin ol ve kamerayı diğer tarafa çevir... Biraz da senin çektiğin fotoğrafları görsek hiç fena olmaz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sosyallesemeyen-bunyelerin-yanindayiz", "text": "İlk adım elbette kaliteli ve yeterli bir uyku oluyor. Bu kuralı zaten artık ezberledik ve düzenli uyusanız dahi erken gelen bitkinlikten kurtulamıyor olabilirsiniz. Fakat uykuya ek olarak bir önerimiz daha var: Kestirmek. Uzmanların önerdiği haliyle, kestirmenin dikkat edilmesi gereken iki hususu var, hatta buna Üçler Kuralı bile deniyor: En fazla 30 dakika ve en geç 15.00'e kadar. Yani eğer akşam bir planınız varsa ve güneşi batırıp yeniden doğurana kadar ayakta kalmanız gerekiyorsa, o gün içinde 30 dakikayı geçmeyecek şekilde ve mutlaka 15.00'ten önceki bir saat diliminde kendinize zaman ayırıp kestirin. Daha azı veya fazlası, size faydadan çok zarar getirecektir. Atlamamamız gereken bir problem de esnemek. Yıllardır esnemenin sebeplerinin yorgunluk ve sıkkınlık olduğunu duysak da aslında bilim, bu hadiseye net bir cevap vermiş değil. Günümüzde esnemenin bir refleks olduğu kabul görüyor. Tıpkı hıçkırık gibi. Ancak bu onu biraz da olsa kontrol edemeyeceğimizi göstermiyor. Yapılacak şey basit. Esneyeceğinizi hissettiğiniz an öksürüyormuş numarası yapın ve birkaç derin nefes alın. Elbette bunu yaparken ağzınızı da kapayın. Son önerimiz de alkolle ilgili. Alkol tüketiminin başlardaki uyarıcı etkisiyle farkındalığı ve konuşkanlığı artırdığı doğru. Ancak hepimiz için bir eşik var ki o noktadan sonra eğri hızla aşağı inmeye başlıyor ve alkolün vücuda tek etkisi bitkinlik ve yorgunluk oluyor. Dolayısıyla kendi eşiğinizi fark edin ve idareli ilerleyin. Hepsi bir yana, tekrarlıyoruz, eğer kanepe ve kahve hala daha cazipse, dediklerimizi unutun ve tadını çıkarın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/sozcukler-yetmediginde-bilmek-gerek-dokunmanin-anatomisi", "text": "Burada kısa bir not: Tek gecelik ilişkiler, duygudan yoksun 'hareketlerden' bahsetmiyoruz, durum bu kez ciddi! Peki sevgilinize, partnerinize dokunduğunuzda ne hissettiğinizi anlamıyor ve bir anlam veremiyorsanız bakın kim burada? Biz! Beden diliniz dokunduğunuz kişiye göre bir armoni içerisinde kalıyorsa önemli bir durumla karşı karşıyayız demek. Hatta bu devirde yaşanması zor bir durum... 'Ten uyumu' deyip geçmeyin; burada en az onun kadar önemli bir konu daha söz konusu: İ-LE-Tİ-ŞİM. Onu sıkıca tutma isteği duyuyorsanız bu onun her daim yanınızda yanınızda olmasını istediğiniz anlamına geliyor. Yani biraz dominant olduğunuz bir ilişki var aklınızda. Aman dikkat edin! Eğer onun omuzlarından tutup onunla konuşmak istiyorsanız burada ciddi bir hoşlanma ve sevgi söz konusu, bizden söylemesi! Yüz okşamak en masum sevgi gösterilerinden biri. Yüzünü okşadığınız insana ciddi ciddi sevgi besliyorsunuz demektir. Korkmayınız, seviniz. Ona dokunduğunuzda kendinizde ve vücudunuzda kas gevşemesi, kendinizi tamamen bırakma isteği duyuyorsanız bu karşınızdaki insana güvenmek istediğinizin bir göstergesi. Eğer karşınızdaki insan bu güvene değiyorsa kendinizi sakince bırakın kollarına. O size dokunduğunda kendinizi hemen ondan uzaklaştırmak istiyorsanız da bu ona güvenmediğiniz ve kontrolünüzü kaybetmekten korktuğunuz anlamına geliyor. Elleriniz bacağına doğru gidiyor ise söylememize gerek yok herhalde: ona karşı cinsel dürtülerinizin ne kadar yoğun olduğu ortada. Kendinizi frenleyip frenlemeyeceğiniz tamamen onun izin vermesine bağlı, unutmayın. Size yeterli tüyoyu verdik, sözcüklerin duyguları anlatmada yeterli olmadığı anlarda dokunuşlara ve vücut diline öncelik verin. Kim bilir, belki onlar daha çok şey anlatır."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/spor-salonuna-donus-motivasyonunuz", "text": "Belki tatildeydiniz, belki de sadece birkaç ay için spor yapmaya üşendiniz. İyi haber, geri dönüş için hiçbir zaman geç değildir. Ağırdan alın. Kimseyi etkilemeniz gerekmiyor. Uzun bir aradan sonra ilk sefer, bir rutin belirlemeniz amacınıza hizmet eder. Vücudunuza fazla yüklenmeniz, spor salonuna dönmenizi zorlaştırır. Düzenli olarak spora gitmenin sizin için bir ritüel haline geldiğinden emin olun. Eğer sadece canınız istediğinde çalışıyorsanız, başınıza bela arıyorsunuz demektir. Bu size vücut ve kas ağrısından başka bir şey getirmez. Önceden bir şeyler yiyin ki, boş mideyle çalışmayın. Salonun en dolu zamanlarında gitmekten kaçının. Az insanın bulunduğu ve dolayısıyla kendinize güveninizin daha fazla olduğu bir zamanda gitmeyi tercih edin. Sabah ya da öğleden sonra, en iyi zamanlar. Gelişiminizi takip edin. İlk elden fit olduğunuzu görmek kadar iyi bir motivasyon kaynağı olamaz. Yanlarına tik atmak için kendinize hedefler koyun. Bir arkadaşınızla beraber gidip birbirinizi gerektiğinde motive etmek için söz verin. Sizi motive eden favori şarkılarınızdan ya da yüksek tempolu şarkılardan oluşan bir liste hazırlayın. Aynı hatayı yapmaktan kaçınmak için, geçen sefer sizi spor salonundan neyin uzaklaştırdığına karar verin. Hoşlandığınız egzersizlerle başlayın. Ağırlıklardan nefret mi ediyorsunuz? Alışmak için kardiyo uygundur."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/suha-derbent-yedi-buyuk-kediyi-ceken-fotografci", "text": "Yüzünü güneşe dönen bir bahar gününde yollarımız kesişiyor Süha Derbent'le. Elinde kocaman kamerası ve biz şehirlilerin ömrü hayatında görmediği büyükçe bir ahşap cisimle birlikte... Bunu üfleyerek çıkardığım seslerle hayvanların bana doğru bakmasını sağlıyorum diye açıklayıveriyor; bakışlarımızdaki merakı anlamış olsa gerek. Aslında kendisi hakkında merak ettiğimiz o kadar çok konu var ki! Neticede her üç kişiden birinin yaptığı bir meslek değil onunki. Aslına bakarsanız fotoğrafçılık, her daim doğaya sevdalı olan Derbent için uzak diyarları keşfe çıkmaya yarayan bir aracı gibi. Onun için önemli olan, sanatsal kaygıdan ziyade seyahat edebilmek, gönlünden geldiği gibi doğanın ortasında olabilmek... Seyahat fotoğrafçılığı yaptığı yıllarda fotoğraf çekmek için gezse de artık seyahat etmek için fotoğraf çekiyor. Doğaya ve kedilere hayranlığı çocukluktan gelse de Derbent, fotoğrafçılığa 20'li yaşlarında başlamış. Eğitim konusundan uzak, öğretilmiş bütün bilgileri yok sayarak onlar yokmuş gibi yaşamaya çalışan biriyim diye anlatıyor. Hayatta tüm bildiklerini doğadaki tecrübelerine borçlu. Hayvanları avlanırken izlemek, strateji geliştirmek konusunda büyük dersler edinmesini sağlamış. Liderliği leoparlardan; güç, hız ve performansı doğru kullanmayı ise çitalardan öğrenmiş. Geçen yıl Ruanda hükümeti, ülkenin görsel arşivini oluşturmak üzere başlattığı projeye onu da dahil etmiş ve kendisini devlet fotoğrafçısı olarak atamış. Bu özel projenin parçası olmak bir yana, Derbent'i en çok heyecanlandıran, bu fırsattan istifade, normalde günde sadece bir saat ziyaret edilmesine izin verilen dağ goriliyle toplam on gün geçirme imkanını elde etmiş olması. Doğaya böylesine tutkun birinin bunu Hayatımda yaptığım en değerli işti diye anması kimseyi şaşırtmasa gerek. Çoğu kişi, insanın vahşi doğayla bu kadar iç içe olmasını ekolojik sisteme zararlı bulsa da, düzenlenen turların aslında burayı koruduğunu anlatıyor Derbent: Yaşadığımız dünyada paraya dönüşmeyen hiçbir şeyin korunması mümkün değil. 1900'lü yılların başında av turizmi satılırken ekoturizmin popülerleşmesiyle insanlar buralara hayvanları ve eşsiz bitki örtüsünü görmek için gelir olmuş. Tesislerin çoğu buradaki doğal yaşantıya uygun olarak yapılmış. Eğer bunlar olmasaydı ve turlar düzenlenmeseydi, yani başka bir deyişle buradan bir kazanç elde edilmeseydi, buralara çoktan fabrikalar inşa edilir, maden aranmaya başlanırdı. Safarilerden elde edilen gelirlerin hayvanların bakımına ve bölgede sürdürülen araştırmalara aktarılıyor olması da işin diğer pozitif tarafları. Süha Derbent, tutkusunun peşinde dünyayı dolaşsa da yolu en çok hem yaşamın hem de seyahatin en zorlu olduğu ülkelerden geçiyor. Yine de en zorlandığı kısım eve dönüş anı: 20 küsur yıldır bu işi yapıyorum, bir kere bile hayvan saldırısına uğramadık. Hatta o kadar ki, belirli bir yaştan sonra çocukları bile gezilerimize götürüyoruz. Oysa buraya gelirken yolda yaşadığım zorluğun tarifi yok. Dünyanın en büyük kedileriyle göz göze gelmiş, özgürlüğü en saf haliyle tatmış bir adamın, trafikte egzoz dumanlarının arasında yaşadığı işkenceyi tahmin etmek güç değil."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/survivorda-alfa-erkek-olmak", "text": "Fit olmayan birinin Survivor adasında hayatta kalma şansı neredeyse yok. Fakat konu fitlikle de kapanmıyor maalesef. Şekil itibarıyla geometrik ve kabartmalı olmalı, en az üç Yunan tanrısını boyun ve diz arasındaki uzuvlarınız üzerinde takdim edebilmelisiniz. Başlarda tanrılarınızın bir kısmı çıplak gözle seçilemez olabilir. 20 günün sonunda sizi izleyenlere Say my name! diye haykıracaklarından şüpheniz olmasın. Elbette bugün bir Acun değilseniz, dev kedilerin örttüğü göbeğinizle adaya ayak basmayı beklemeyeceksiniz. Adadaki en büyük dert, açlık biliyorsunuz. Her yer balıkken ne açlığı? diye soranlarınızı sağa alıyorum, demek ki bir su sporu geçmişiniz var. O ünlülerin yakaladığı kilo kilo balığa baktıkça aklınız gitti, benim de gidiyor. Balıktan anlamayanlara, zıpkına/oltaya gelemeyenlere ise tek bir sorum var: Lise, üniversite çağlarından dişi bir grup hayrana sahip misiniz? Cevabınız evetse, sizi bir sonraki maddeye alıyorum. Diğerleriniz lütfen dağılın, adanın önünü meşgul etmeyin tatlım. Zamanında Murat'ın tersten piyano çalıp doğaçlama şarkı söyleyebildiği, Hilmi Cem'in canı sıkıldıkça Latin figürleri yapıp elleri üstünde yürüdüğü, Doğukan'ın ya tahta oyduğu, ya ev inşa ettiği ya da DJ'lik yaptığı, büst gibi adam Cengiz'in bile Ajdar taklidiyle aklımızı aldığı ada ortamında, kuul takılarak puan toplamanız biraz zor görünüyor. En azından bir Cem Yılmaz taklidi yapmaya çalışın. Biliyorum çok 90'lar ama Atalay Demirci bile yüksünmeden yapıyor, bence denemeye değer. Aranızda vaktiyle adanın dibinden kum çıkarmış olanlarınız, delikanlılığına laf gelince Hulk'a dönenleriniz elbet vardır. Saygı duyuyorum. Survivor adasındaysa delikanlılık seviyeniz, kulak memesi kıvamında olmalı. Misal, akşamları ateş başında duygulanıp şarkı söyleyen, oyun kaybedince Zen eğitimi almış Brus Vilis edasıyla gülümseyebilen, oyun kazanınca önce Allah'a, sonra annelere rispek yollayan bir varoluş içinde bulunmalısınız. Kadın takım arkadaşlarınıza bolca sahil pozu verecek zamanı yaratmak, onlara şiddet içeren cümleler zinhar yöneltmemek ve Türk Survivor'ında olduğumuz için hiçbirine hallenmemek, sorumluluklarınız arasında. Geçen yıllarda üniversite öğrencileriyle yapılan anketler gösterdi ki, gençlerimiz yüzde 70 oranında Acun olmak istiyor. Büyük ihtimalle zat-ı şahanelerinin ne kadar yoğun çalıştığından habersizler. Fakat o sürat teknesini, o serveti düşündükçe benim de Acun olasım geliyor. Çünkü günün sonunda kastır, sevimliliktir, yan gülüştür, adada insan doyurmaktır; bunların hepsi yalan. Alfa erkek dediğin deneyimli psikologlar eşliğinde cümle alemin psikolojisiyle oynayabilecek ve bunu günlük TV akışının üçte birinde yayınlayabilecek gücü kendinde bulandır. İşte ben öyle Alfa'ya Beta olurum oh bebek, Beta olurum."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/tatil-donusu-dibe-vurmayin", "text": "- İşlerinizden kurtulun. Elinizdeki işleri bitirin, uzun süreceğini düşündüklerinizi devredin. Fazla iyi niyetli davranıp son birkaç iş gününüzü deliler gibi çalışarak mahvetmenize gerek yok. Ne de olsa başkaları da tatile gitmeden önce mutlaka size aynısını yapacaktır. Sadece sürecek işler için doğru bilgileri doğru kişiye vermeyi ihmal etmeyin. - Tatilinizi afişe edin. Gittiğinizi ve aradıklarında sizi bulamayacaklarını ve bundan hiçbir şekilde sorumlu olmayacağınızı birlikte çalıştığınız herkese duyurun. \"Gittiğinden haberim yoktu\" bahanesiyle üzerinize yıkılabilecek işlerden sıyrılmanın tek yolu bu. - Posta kutunuzu temizleyin. Takip etmeniz gereken e-postaları mutlaka cevaplayın. Yeni işler konusunda bilgilendirmeniz gereken şirket dışındaki kişileri de haberdar etmeyi unutmayın. Bitmiş işleri arşivleyin ve \"Tatildeyim\" otomatik cevap mesajınızı ayarlayın. İşlerinize tatildeyken değil döndüğünüzde devam edeceğinizi ısrarla belirtin. Elinizde telefonla, güneşin altında ve çıplakken, insanları buna ikna etmek daha zor olacaktır. - Ufak çaplı bir temizlik yapın. Bulaşıkları yıkayın, çöpleri çıkarın, ortalığı toplayın. Çarşaflarınızı değiştirmeyi unutmayın. Tatilden temiz ve düzenli bir eve dönmek, ilk uykunuzu temiz bir yatakta uyumak çok şeyi değiştirecek. Ayrıca düzenli olmak tatil dönüşü bavuldan çıkan eşyalarınızı daha rahat organize etmenize yardımcı olacak. - Dönüş kıyafetlerinizi seçin. Dönüş yolunun yorgunluğuyla kıyafetler arasında kaybolmaktansa, ilk iş gününde giyeceklerinizi gitmeden ayarlayın, kafanız rahat olsun. - Ve mümkünse öyle kalın. Çalışma arakdaşlarınızın mutlaka her zaman soracak bir şeyleri vardır. Onların daha sıkı çalışma motivasyonunu artımak ve araştırmacı kişiliklerini geliştirmek için telefonunuzu kapalı tutmaya, e-postalarınızı almamaya ve başka herhangi bir yoldan iletişim kurmamaya çalışın. Kesintisiz kafa dinlemek de yanınıza kar kalsın. - Acı ama gerçek: Tüm sene boyunca kısacık bir tatil için çalışıyorsunuz. Tatil boyunca kendinizi yıpratmayın. 90 derece kaya tırmanışı, paraşütsüz atlama ya da türlü ekstrem su sporları gerçekten istediğiniz şey olmayabilir. Tatil boyunca güzelce dinlenin, uyku düzeninizi çok esnetmeyin, güne çok geç başlamayın, zengin kahvaltılar edin. Pişman olmayacaksınız. - Geri dönüşünüzü kutlayın. Şampanya patlatmanıza gerek yok ama döndüğünüzü çalışma arkadaşlarınıza haber verin ve bilmeniz gerekenler için bir toplantı yapın. Bunu bir öğle yemeğine taşıyabilirsiniz. - Tatil anılarınızı yaşatın. Mesela geçirdiğiniz güzel zamanların fotoğraflarını masanıza koyabilirsiniz. Mutlu kareler, iyi bir tatil geçirdiğinizi size hatırlatacak ve daha sonrakiler için sizi motive edecek. İşe dönmek kesinlikle eğlenceli değil ama keyfinizi kaçırmayın. Zaten çalışma hayatı, en son tatilden bir sonrakine kadar geçen sıradan bir süreçten daha başka nedir ki?"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/tatil-rastlasmalari", "text": "Evet, artık pek yazlık kalmadı ama yine de çoğumuzun her tatilde karşılaşmak isteyeceği en az bir eski sevgili, içimizde kalmış ve hiç açılamadığımız biri veya açıldığımız ama açılmaz olaydım dediğimiz bir kadın vardır. Şimdilerde akılda böyle biri varsa Instagram veya Swarm gibi konum belirtilen mecralarda aramalar başlıyor tatile gidilirken. Eğer grup halinde gidilen bir tatilse, bir gece önce aniden telefonunuza Oğlum, Sinem de Alaçatı'daymış mesajının düşme olasılığı çok yüksek. Siz ayrıldıktan sonra Sinem'le tüm mecralarda da koptuğunuz için tüm tatiliniz, elinizde arkadaşınızın telefonu, Sinem'in gittiği barları kovalamakla geçecektir. Şöyle bir ihtimali de unutmayalım; ilk karşılaşmadan sonra arkadaşlarınız sizi Sinem'in yeni sevgilisinden daha yakışıklı ve zeki olduğunuza ikna etmeye çalışırken siz kaybolan tatil günlerinize üzülebilirsiniz. Neyse, biz olayın iyi taraflarına bakalım. Sinem eğer eski sevgiliniz değilse, hatta hiç tanışmadığınız ama yaşadığınız şehirde sürekli gördüğünüz biriyse tatilde rastlaşmak, dünyada olabilecek en iyi şeylerden biridir. Adeta yurtdışında karşılaşmış iki Türk gibi birbirinize kısık gözlerle baktıktan sonra hiç sorun yaşamadan Sen Arif'in arkadaşısın değil mi? gibi bir cümle bile o gurbet psikolojisi içinde sizi muhabbete sokacaktır. Beraber tatile gittiğiniz arkadaşınızın canı sıkılana kadar diyaloğu ilerletmeye bakın, yoksa Sinem sonsuza kadar sizin için Arif'in bir arkadaşı olarak kalabilir. Bu canı sıkılıp muhabbeti bozan arkadaşı nasıl döveceğimiz ise başka bir yazının konusu olsun. Yazının başında bahsettiğim Instagram veya Swarm gibi mecralar da bazen yanıltıcı olabiliyor. Sinem eğer internet paketi konusunda cimri bir hanım kızımızsa fotoğraflarını tatil bittikten hemen sonra evinin wireless ağından atmak isteyebilir ve bu da sizin için büyük bir hayal kırıklığına yol açabilir. Siz kadehlerdeki dudak izlerinde onu ararken kendisi çoktan iş hayatına dönmüş ve arkadaşlarına hangi kremle bu kadar bronzlaştığını anlatıyor olabilir. Bu yüzden bu tip yerlere çok güvenmeyip sağlam duyumlar, hatta mümkünse birkaç yerden teyit edilmiş bilgiler üzerinden gidelim. Bu arada eğer stalk'u fazla abartırsanız Sinem'in yakın arkadaşlarının profillerinde öyle bir kaybolursunuz ki tatil zehir olur. Tatil rastlaşmalarının en sevimsizi ise tüm senenin yorgunluğunu atmak için üç günlüğüne geldiğiniz şirin tatil beldesinde, asla karşılaşmak istemediğiniz biriyle kıç kıça kaldığınız durumlardır. Aylar öncesinden yaptığınız o rezervasyonu yaktırabilecek bu rastlaşma, koskoca evrende aynı periyot içinde o insana denk gelmek kaderin bir oyunu mu, yaşamanın kanunu mu diye düşünürken tatil bitiverir. Ve yine bir yanda rastlamak istediği insan için o kadar prodüksiyon yapanlar dünyanın neden bu kadar büyük olduğunu sorgularken, başka bir tarafta başkaları dünyanın küçüklüğüne hayretlerini ve nefretlerini dile getirerek bitirirler tatillerini. Biz de artık gökten üç elma düşmediği için fotoğraflarını beğeneceğiz, ne yaşadıklarını bilmeden... Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ağustos sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/tehlike-canlari", "text": "Eğer çok meşgul bir işadamı ya da popüler günlerini yaşayan bir yıldız değilseniz, telefonunuzun çok fazla çalmaması lazım. Özellikle telefonun ucundaki kız arkadaşınızsa. Sevgilinizin 7/24 araması pek iyiye işaret değil. Ya da telefonunuzu sessize alıp uyumayı tercih ettiğiniz bir gecenin sabahında uyanıp 52 cevapsız aramayla karşılaşıyorsanız. İlk başlarda \"başına bir şey mi geldi\" diye endişelenip geri arayacaksınz ama genellikle panik atak geçiren sevgilinizin, \"Neden açmıyorsun?! Ya başıma bir şey gelmiş olsaydı? neredeydin? Daha önemli işlerin var herhalde!\" gibi çığlıkları bir süre sonra 52 cevapsız aramanın aciliyet sinyalini zayıflatacak. Çoğunlukla da başına bir şey geldiği için aramadığını da kısa sürede öğreneceksiniz. İlişkinizin başlarında bütün arkadaşlarınızla iyi anlaşan bir sevgiliniz vardı. Küçük kıskançlıklar küçük esprilerle geçip gidiyordu. Hayat şahane, huzur dolu, çiçek gibiydi. Sonra yavaş yavaş Starbukcs sırasında önünüzde bekleyen kız güzel bir poposu var diye düşman olmaya, bütün Victoria's Secret kızları travma yaratmaya, çocukluk arkadaşınız Aslı hayali seks kankasına dönüşmeye başladı. Gittiğiniz her yerde gözü üstünüzde, karşı cinsten birine merhaba deyişiniz bile evde ve hatta daha korkutucusu gittiğiniz yerde çıkacak azılı bir kavganın habercisi. Onsuz gittiğiniz her yemekte hiç sektirmeden arkada şuh kahkahalar duyuyor. Üzgünüz ama, bu yolun dönüşü yok. Ya psikopat sevgilinizi her manyaklığıyla kabul edeceksiniz ya da doğrusunu yapıp onu bir kliniğe kendinizi özgürlüğün kollarına bırakacaksınız. Oturduğunuz restoranın bahçesindeki kedi kız arkadaşınızda sempati duyguları uyandırıyorsa sorun yok ama kediyi gördüğünde içinden bir Elmayra çıkıyorsa tehlike çanları çalıyor demektir. Aynı durum pusette bir çocuk gördüğünde de geçerli. Hiçbir aklı başında kadın bebek gördüğünde çığlık atarak ağlama krizine girmez. Her ilişkide tartışmalar yaşanır. Karşınızdaki insanın her zaman sizinle aynı fikirde olmasını bekleyemezsiniz. Ama kız arkadaşınız karşı karşıya geldiğiniz her an sizi olur olmadık hatalar yapmakla suçluyor ve sonunda sinir krizinin eşiğine gelip tabak çanak fırlatma ya da bardak kırma noktasına geliyorsa bu uyandırma servisinin size çağrısı olabilir. Bunun bir ileri noktası tabak çanağı kafanıza atması. Ya da Fatal Attraction'daki Glenn Close'a bağlayıp kendine zarar vermesi. Aman dikkat. Bu durum için farklı örnekler verebiliriz. Örneğin; görüşmeye başlayalı iki hafta oldu ve tesadüfen banyodaki ilaç dolabınızın kız arkadaşınızın saç fırçası, parfümü ve diğer bütün makyaj malzemeleriyle dolu olduğunu görürsünüz. Ya da annenizle bir kez bile tanışmadığı halde ona anneler gününde bir mutfak robotuyla beş sayfalık bir mektup gönderiyor olabilir. En trajik ve korkutucu an ise kendinizi ve kız arkadaşınızı nikah masası şablonlu bir fotoğrafta yanyana gördüğünüz andır. Bir Pinterest hesabı varsa, sayfasını gelecekteki gelinliği, yüzüğü, masa süslemeleri ve buketlerle doldurmuş olabilir. Evlilik takıntısı psikoza dönüşmeden ufak adımlarla uzaklaşın. Birlikte olduğunuz kişinin sizinle ortak zevkleri paylaşması hem ilişkinizi daha zevkli hale getirir hem de sizi anlayan birisiyle beraber olduğunuzu hissettiğiniz için rahat edersiniz. Fakat kız arkadaşınız göz açıp kapayana kadar sizinle aynı kazağı giymeye başlamış, jest ve mimikleri sizin başka bir bedende varolmuş halinizi andırmaya başlamışsa gözden geçirmeniz gereken şeyler var demektir. Bir süre sonra aynı sizin gibi konuşan, tuttuğunuz takıma bir anda aşkla bağlanan, bütün ilgi alanlarınıza sıkı sıkı çalışmış bir klonla birlikte olduğunuzu fark edebilirsiniz. Kendinizin dişi versiyonuyla sevişmek pek seksi bir şey değil."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/tektas-yuzuk-almadan-once-bilmeniz-gerekenler", "text": "Öncelikle genel bir fikir vermesi açısından The Knot'un 2017 yılında, Amerika'da yaptığı evlilik ve düğün araştırmasını yeniden gündeme getirelim. Yaklaşık 14 bin nişanlı ve yeni evli çiftin yer aldığı araştırmada tektaş yüzük için harcanan ortalama rakam 6 bin 351 dolar. Bu rakam gözünüzü korkutmasın. Sadece tek taş yüzüğün hem maddi, hem de manevi olarak ne kadar önemli bir yüzük olduğunu hatırlatsın yeter. Şimdilik bütçeyi, kişisel zevkleri ve aranan özellikleri bir kenara bırakalım. Elmas dünyasına adım atmadan önce '4c' kuralına hakim olmak şart: Cut , color , clarity ve carat . Bir elmasın kıymeti ve değeri bu dört faktör ile anlaşılır. Kesim konusunda basit bir kural var: Bir pırlanta ne kadar incelikli ve teknik olarak kusursuz kesilirse, değeri o kadar artar. En popüler formlar yuvarlak, prenses ve yastık kesim. Sormaktan, araştırmaktan çekinmeyin çünkü kesim hakkındaki teknik detayları yalnızca iyi bir pırlanta ustası söyleyebilir. Renk için de benzer bir formül geçerli: Bir elmasın rengi ne kadar açık olursa, o kadar değerlidir. 20 adet renk sınıflandırması bulunan elmasların en kıymetlisi D. Berraklık hakkında da benzer şeyler söylemek mümkün. Elmasların tabiatı gereği içlerinde farklı minerallerin izleri bulunur. Bu izlerin minimum seviyede olması pırlantanın daha çok parlamasını sağlar. Ve gelelim karata. Karat pırlantanın ağırlığını ölçmek için geliştirilmiş bir birimdir.Bu bağlamda pırlantanın karatına göre fiyatı yükselir yükselmesine ama yukarıda saydığımız diğer üç özellik sayesinde karatı düşük bir pırlanta karatı daha yüksek bir pırlantaya kıyasla daha pahalı olabilir. Son olarak tektaş yüzüğe iyi bir yatırım yapıp büyük bir rakamı gözden çıkarmak istiyorsanız, yüzüğü mutlaka sigortalatmanızı öneririz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/tembellik-diye-bir-sey-olmadiginin-kanitlari", "text": "Erika Price bir sosyal psikolog, 2012'den bu yana psikoloji profesörü ve o, tembelliğin varlığını reddediyor. Durumların ve bu durumlardaki değişikliklerin insan davranışı üzerindeki etkisi onun uzmanlık alanı. Çalışmaları Price'a gösteriyor ki insanların davranışlarını tahmin etmede, içinde bulundukları durumlara göre yorum yapmak, o insanların karakterlerine göre yorum yapmaktan çok daha etkili sonuçlar veriyor. Yani herkesten her şey beklenir. Kendi öğrencilerinden yola çıkarak da tembellik dediğim durumu analiz etmeye başlamış. Teslim tarihini geçiren öğrencilerini asla suçlamayan bir öğretmen olarak, öğrencilerinin neden ödevleri ve projeleri yetiştiremedikleri üstüne kafa yoruyor. Price'ın bu konudaki ilk sözü kulağa küpe olur nitelikte: Kişilerin olumsuz davranışlara yargılamak yerine merakla yaklaşmak, çözüme ulaşmakta her zaman daha yardımcı olur. Aslında bu cümlenin altında bir başka cümle gizli, o da her şeyden önce insanları anlamaya çalışmamız gerektiği. Birinin, bir şeyi, neden yaptığın anlayabiliyorsak, çözüm çok daha hızlı geliyor. Erika Price dümeni yeniden tembellik konusuna, oradan da daha özele inerek erteleme hususuna çeviriyor. Bugüne kadar psikologların ertelemeyi, bir tür fonksiyonel sorun olarak ele almaya çalıştıklarını, tembelliğin sonuçlarından biri olarak kabul etmediklerini söyleyen Price'a göre esasen erteleme, söz konusu işin, kişide uyandırdığı anlam ve kişinin verdiği önemle ilgili. Bizi bir işi ertelemeye iten engeller söz konusu. Örneğin kaygı bunlardan biri, nereden başlayacağını bilmemek ise bir diğeri. Bu gibi durumlarda durmak, bir yürüyüşe çıkmak ve sıfırlanıp yeniden başlamak en iyisi. Eğer birisi yatağından çıkamıyorsa, bir şeyler onu bıktırmıştır. Eğer bir öğrenci projesini tarihinde yetiştiremiyorsa, arkasında onu geri çeken bir sebep vardır. Kimse bilinçli olarak başarısızlığı seçmez. Dolayısıyla bazı eylemlerimizi doğrudan tembellik olarak nitelemek yerine, artlarındaki detaylara eğilmeliyiz. Şunu da unutmamak gerek, Erika'nın tembel öğrencilerini karşısına alıp nedenlerini sorması ve bu sayede çözüme ulaşması, bu devirde bir lüks olarak algılanabilir. O yüzden iş başa düşüyor. Bir işi erteliyorsanız kendinizi durdurun ve Ben tembelim cümlesinden çok daha iyi bir yanıtınızın olduğunu düşünerek kendi kendinize nedenlerini sorun. Denemekten zarar gelmez, belki de o işi gerçekten ertelemeniz gerekiyordur."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/terk-edilen-erkegin-rehberi", "text": "Bazı kadınlara Oprah Winfrey'nin programında koltuktan koltuğa atlayarak ilan-ı aşk etmek de yetmiyor. Bu konu geçtiğimiz yaz olimpiyatlardan bile daha çokgündemdeydi; sonunda Tom Cruise da terkedildi. Peki bir erkek terkedildikten sonra ne yapmalı, ne yapmamalı? İşte bu süreci en az hasarla atlatmak için GQ erkeklerine bazı ipuçları... Paniğinizi partnerinize yansıtırsanız bu onu sizden daha da uzaklaştıracaktır. Ayrılık fikrine saygı duyun, onu abartılı sözler ile tekrar kendinize bağlamaya çalışmayın. Bir diğer önemli nokta da, kendinizi acındırmamanız. Çünkü bu durumda sevgilinizin gözünde bir erkekten, sevgiye muhtaç bir çocuğa dönüşebilirsiniz. Ayrıca kendinizi acındırmak ilişkinizi en fazla bir ay daha uzatacaktır. Ayrılmış olabilirsiniz ama bu onunla son bir kez sevişemeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Partneriniz sizden tamamiyle soğumamışsa ve aranızda halen ufak da olsa bir cinsel çekim varsa, bu fikir onun da hoşuna gidecektir. Eğer tereddüt ediyorsa onu bu sevişme sonrası için bir beklentiniz olmadığına ikna edin. Sevişme anında hüzünlenmeyin, bardağa dolu tarafından bakın, en azından onunla son bir kez daha sevişme hakkına sahip oldunuz, bu hazza odaklanın. İsterseniz her zaman denemek istediğiniz ama çekindiğiniz bir hareketi deneyebilirsiniz. Artık kaybedecek çok da bir şeyiniz olmadığını unutmayın ve bunun rahatlığı ile sevişin. Bu ayrılık ile sevdiğiniz kadını kaybetmiş olmakla beraber özgürlüğünüzü tekrar kazandınız. Eski sevgilinizin evinden çıkıp yürürken hafiflediğinizi hissedeceksiniz. Tabii bu duygu bir süre sonra kendisini hüzne bırakacaktır. Bu fazda kendinizi başka bir ilişkiyle avutmaktansa, her zaman biraz olsun özlemini çektiğiniz bencilliğin, yalnızlığın, boşluğun tadını çıkarın. Issızlığın erkeğin doğasında olduğunu unutmayın. Şu an mutsuz olabilirsiniz ama öyle görünmek zorunda değilsiniz. Depresyonda olduğunuz bu dönemde keyif vereceğine inandığınız aktivitelere katılın ve eski sevgilinizi bundan bir şekilde haberdar edin. Sosyal paylaşımın tavan yaptığı günümüzde bu o kadar da zor olmayacaktır. Fakat işin dozunu kaçırmayın. Bungie jumping ya da rafting yaparken ardarda çekilmiş fotoğraflarınızı Instagram'lamanız, Bangkok'a FourSquare ya da Facebook'tan check-in yapmanız abes olur. Unutmayın, kadınlar intikam konusunda her zaman daha öndeler. Bu taktiği azıcık abartsanız bile bunu sadece onun için yaptığınızı anlarlar ki bu durum kadın gözünde mutsuz bir adamdan kat ve kat daha iticidir. Bu aşamada bir başka yol da mutluymuş gibi görünmeye çalışmaktansa gerçekten mutlu olmaya çabalamaktır. Ego tatmininin getirdiği mutluluğun kısa süreli olduğunu unutmayın. Sizin gerçekten ne hissettiğinizin, eski sevgilinizin size karşı hissettiklerinden daha önemli olduğunu kafanıza koyun. Hem kendinize hem de sevgilinize karşı dürüst olmak uzun vadede en doğru yol olucaktır. Kendinizi bir şekilde meşgul edin. Evde oturmaktan kaçının. TV karşısındaki kanepeyi kaldırmak iyi bir başlangıç olabilir. Kilo almamaya dikkat edin, ortalama duş alma sayınızı düşürmeyin. Bol bol arkadaşlarınızla buluşun ama onlarla sürekli ayrılık konusunu konuşmayın. Bu durum erkek arkadaşlarınızı sizden uzaklaştırabilir. Erkeklerin karşı cins ile olan ilişkilerini, kadınlara göre birbirleriyle daha az konuştuğunu unutmayın. Konuşamadan duramıyorsanız da içinizi kız arkadaşlarınıza dökün, onlar size ihtiyacınız olan şefkati gösterecektir. Sevgilinizi hayatınızdan tamamıyla çıkarmaya kararlıysanız, onu Facebook gibi sosyal paylaşım ağlarınızdan silebilirsiniz. Bu durumu drama haline getirmeyin, unutmayın ki o insanı Facebook'tan ya da Twitter dan silmeniz onun artık yaşamadığı anlamına gelmiyor. Bu sayede kendinizi iyi hissettiğiniz nadir anlarda, onunla ilgili göreceğiniz iç gıdıklayıcı bir haberin modunuzu düşürmesine engel olmuş olursunuz. Eski sevgilinizin bunu nispet olarak algılamasından çekinmeyin, bırakın öyle düşünsün. Nasıl olsa artık hayatınızda değil. Kendinizi bir an önce yeni hayatınızın akışına bırakın. Çok beklemeyin çünkü beklemek her şeyi daha da zorlaştıracaktır. Tembellik de depresyon gibi kronikleşebilir. Uzun zamandır yapmak istediğiniz ama yapmaya üşendiğiniz projelerin bir an önce temelini atın. Hiçbir projeniz yoksa Tom Cruise'un yolundan giderek Scientology'ye katılabilirsiniz. Ne demişler: Tedbil-i mekan da ferahlık vardır! Sevgilinizden ayrıldıktan sonra mutsuz olmanızın sebebi sadece onu değil, aynı zamanda onun sahip olduğu dünyayı yitirmiş olmak. Bu yüzden kendinize yeni bir dünya kurun, bu şekilde mutluluğu başka yerlerde aramaktan vazgeçeceksiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/terminator-dusunmeden-hareket-etmenin-faydalarini-anlatiyor", "text": "Ne zaman önemli biriyle tanışsam, onu soru yağmuruna tutarak bulunduğu noktaya nasıl geldiğini anlamaya çalışırım. Bunda utanılacak bir şey görmüyorum. Muhammed Ali, ona yumruk atmamı isteyerek bana meydan okuduğunda, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi boksörünü duvara yapıştırdım. Benden nefret etmedi, aksine bana saygı duydu. O günden sonra vücut geliştirme sporuna merak sardı ve daha iyi bir fiziğe sahip olabilmek için benden ipuçları aldı. Hayatta herkesten öğrenebileceğiniz bir şeyler olduğunu unutmayın. Önünüze gelen fırsatlar karşısında fazla düşünmeyin. Twins filminin senaryosu önüme geldiğinde yapımcılar karar vermem için çok kısa bir zaman tanıdılar. Teklif edilen rol şimdiye kadar hiç deneyimlemediğim tarzda bir yetenek gerektiriyordu ama menajerime bile danışacak vaktim yoktu. İki gün içinde yapım ekibi ve rol arkadaşım Danny DeVito'yla bir akşam yemeğinde buluşmayı kabul ettim. Danny'nin sıcakkanlı oluşu hoşuma gitti, şartlarımı tabağımın yanındaki peçeteye yazıp yapımcıya uzattım. Onlar altına bir rakam yazdılar. Ben de peçeteyi imzaladım. Sonrasında resmi bir sözleşme imzalamadık bile. Filmin başarısından sonra Danny o peçeteyi çerçeveletip astı. Eğer düşünecek vaktim olsaydı büyük ihtimalle bu kadar büyük riske atılmaz ve karşıma çıkan bu fırsatı kaçırırdım. Gerçek kapasiteniz ancak başarmaktan başka çarenizin olmadığı koşullarda ortaya çıkar. Eğer B planınız yoksa, A planınız işe yaramak zorundadır. Alternatiflere kafa yormak yerine yaptığınız işin üzerinizde baskı yaratmasına izin verin. Vücut geliştirme şampiyonu oldum çünkü bunu bir spor olarak yapmıyordum, hayatta kalmak için başka çarem yoktu. Çaresizlik iyidir. Kimsenin kuralları umursamadığı bir dünyada, kuralına göre oynadığınız hiçbir oyunu kazanamazsınız. Yeri geldiğinde ağzını bozmaktan korkmayın. Ama yeri geldiğinde. Ve zekice. Gerekirse de sonradan inkar edebileceğiniz şekilde. Başarıya giden kestirme bir yol yok. Terminatör filminde kullandığımız I'll be back aslında ne kadar sıradan bir cümle değil mi? Peki nasıl oldu da sıradan bir cümleyi efsane bir repliğe dönüştürdük dersiniz? Ses tonumu, vurgularımı, telaffuzumu, mimiklerimi yüzlerce defa ayna karşısında çalışmak zorunda kaldım. Çünkü spor salonlarında kaldırdığım tonlarca ağırlık, bana her zaman ne kadar iyi yaptığımın ne kadar çok tekrar yaptığıma bağlı olduğunu öğretti. Başarılı olmak için sürekli sırtınızı sıvazlayan sevgi dolu bir ebeveyne ihtiyacınız olduğu tam bir palavra. Babamla aram hiçbir zaman iyi olmadı. Bana hiç inanmadı. Hayallerimi aşağıladı, tercihlerimi onaylamadı, beni başkalarının önünde defalarca küçük düşürdü. Şimdi düşünüyorum da iyi ki öyle yapmış. Ona olan hırsımı kendime vurduğum bir kırbaç gibi kullandım. Vazgeçmeyi düşündüğüm zamanlarda o kırbacı belime vurdum ve savaşmak için yeniden ayağa kalktım. Elimden tutsaydı muhtemelen sıradan biri olurdum. Eski Rusya Başkanı Mikail Gorbaçov'a Sovyetler Birliği'ni nasıl bu kadar değiştirdiğini sormuştum. Bana iş yapabilmenin tek yolunun rüşvet vermekten geçtiği bir ülkeye dönüştükleri gerçeğiyle yüzleştiğinde devrimsel bir değişikliğin şart olduğunu fark ettiğini, bunu yapabilmenin tek yolunun da her şeyi alaşağı etmek olduğunu söylemişti. Köklü bir değişime ihtiyacınız varsa, önce bulunduğunuz ortama korku salmanız gerekiyor. Sporcuyken vücut sağlığımın her şeyden önemli olduğuna inanırdım. Zamanla vücudumdaki kasları çalıştırarak geliştirebiliyorsam, aynı şey kafatasımın içindeki kas için de geçerli olmalı diye düşünmeye başladım. Daha çok okuyarak, daha çok araştırarak beynimi daha çok kullanmaya başladım. Çünkü hangi sporu yaparsanız yapın, kaslarınız kadar aklınıza da hükmetmeyi başarmalısınız. Bunun tam tersi de aklıyla iş yapan insanlar için geçerli. Fark ettim ki onlar da vücutlarına ne kadar önem verirlerse, kafaları o kadar iyi çalışıyor. Mesela Clint Eastwood yönetmenliğini yapacağı filmlerden önce kampa giriyor, çekimler süresince de ağır tempoda antrenman yapıyor. Bir konuda belirli bir başarı seviyesine ulaştığınızda başka alanlarda şansınızı denemekten korkmayın. Başarısı gölgelenecek diye kendi küçük dünyasına hapsolmuş bir sürü insan tanıdım. Sahip olduğunuz potansiyeli ortaya çıkarmak için iyi yaptığınız değil, yapamayacağınıza inandığınız şeylere asılmalısınız. Kusura bakmayın ama risk almaktan çekinen birini asla ciddiye almam."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/turkiyeden-yemeksepeti-hikayeleri", "text": "Nevzat Aydın, hayatındaki dönüm noktasını, 2000 yılında Amerika'dan Türkiye'ye dönüşü olarak anlatıyor: Hayatımda ilk defa aileme yük olduğum bir dönemdi. Önce Anadolu lisesini, sonra da Boğaziçi Üniversitesi'ni kazandığı için, ailesinin elini cebine atmasını bir hayli erteletmeyi başarmış. Silikon Vadisi'ni görme hayaliyle yola çıkıp San Francisco Üniversitesi'nde MBA yapmaya karar verince, aile elde avuçta ne varsa yollamış. Hikayenin bu kısmını düşündüğünüzde, okulu bitirmesine sadece bir dönem kalmışken Türkiye'ye dönme kararının yarattığı olumsuz etkiyi anlamak daha kolay oluyor. Zaten kendisi de, O dönemde bu fedakarlığı yapan ben olsam ve çocuğum bir dönemi kalmışken gelip internetten yemek satacağını söylese, 'Çek git, dalga mı geçiyorsun, saçmalama!' derdim diyor. Bu sene çocuk sahibi olmasınıysa hayatının en önemli olayı olarak özetliyor: Hayatımın dönüm noktası diyemem çünkü o başka bir dünya. Şimdi bir baba olarak aynı olay kendi başına gelse kesinlikle çocuğuyla empati kurarmış. Bu zor kararı veren adamın çalışma odasının duvarını Nietzsche'den bir alıntı süslüyor: Was mich nicht umbringt, macht mich starker. Seni öldürmeyen şey güçlü kılar diye tercüme edilen bu sözü açıklamak için, Hata yapmamışsan hiçbir şey öğrenememişsindir diyor. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonuda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/turlerin-kokeni", "text": "İnsanları genellemenin en kötü tarafı, söylenenlerin gerçeklik oranının, söyletenleri incitecek kadar yüksek seviyelerde seyretmesidir. Ya da şöyle izah edeyim: Bütün genellemeler bir tutam doğruluk payı barındırır ve bu, insanın canını sıkar. Hırçın iş kadını: Erkeklerin dünyasında başarılı olmak istiyor. Ona bileğinin hakkıyla kazanma şansını verin; iş bağlayın ama bunu bilmesin. En zayıf noktası, zafer sarhoşluğu. Başarılı olduğunda, ayıptır demesi, bir seksileşir ki sanırsınız kaplan. Gecelerin kadını: Adını mekana gelen her faking kişinin bilmesini istiyor. Ona jest yapacaksanız, mutlaka görünür bir yer seçin. Cemiyette onu konuşturun, o da sizi özelde konuştursun. Dünyanın hali böyle; al gülüm, ver gülüm. Zengin kızı: Kalitesinden kimsenin şüphe duymadığı barış dolu bir dünya istiyor. Ona prenses gibi davranıp arkasından yediğiniz öğle yemeğinin fiyatı konusunda yakınmak dışında yapacak fazla bir şeyiniz yok. Yemeğe giderken onun arabasını kullanmış olmanın neşesi yetecek. Sanatçı bohem kadın: Birisi neden anlaşılamadığını çok iyi anlasın istiyor. Sürekli hayran olunmak gibi takıntıları var. Regl dönemindeki donunu duvara sıvayıp Nasıl olmuş? diye sorsa bile etkilenip alkışlamalısınız. Sonra da kaçın ayol, kız bildiğin deli. Hippi kız: Özgürlüğünü kısıtlamayacak ve onu besleyecek kozmik eşini istiyor. Bunun için özgürlüğü kısıtlanamaz ve sürekli beslenmesi gereken kozmik bir eş olmalı, onun yanında ve ateş başında, başka kızlarla kucak kucağa oturmalısınız. Tam bu esnada da gözleriniz, onun gözlerine mıhlanmış olmalı. Kucaktaki diğer kızı nasıl temin edeceğinizi tam bilemiyorum. Kedili kadın: İşinizi halledip bir an önce onu ve kedilerini yalnız bırakmanızı istiyor. O evde size yer yok, duydunuz mu, yok! Elbette şaka yapıyorum; kedileriyle birlikte onu da yumuşacık sevecek birini istiyor. Takımınızdaki tüyleri temizlerken ve ayaklarınız tırmalanırken çok şikayet etmeyin yeter. Blogger ikoncan: Öncelikle ikoncan tanımının çoook 2010 kaldığını bilmenizi istiyor. Onun ayakkabılarıyla uyumsuz ev almamanız ve onu her ışıkta 25 yaşına sabitleyecek fotoğraflar çekebilen ekipmana sahip olmanız da, beklentileri arasında. Ha bir de, muhtaç değil ama laykınızı RT'nizi de eksik etmeyin bir zahmet."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/ulasilmaz-kadina-ulasmanin-yollari", "text": "Yıllar önce bir erkek kankam iç geçirerek, Her erkeğin bir ulaşılmaz kadını vardır demişti. Deniz kenarındaydık, ortam romansa davet ediyordu. Ben balık-ekmek arzusuyla adamı susturup bir takaya sürükledim; konu orada kapandı. Meğer o ulaşılmaz kadın ben miymişim, neymiş. Şimdi düşünüyorum, ne kadar yanlış oynanmış bir oyun. Benim ulaşılmaz olduğum toplamda iki zaman var, o da metro ve şarj bitimi. Yoksa o arkadaşın ulaşılmaz saydığını , air gitar çalarak tavlayan var. Konuyu kendi üzerimden dağıtmış gibi oldum ama derhal topluyorum. O ulaşılmaz sandığınız kadın var ya, önce bu ayakları bi bıraksın. Siz de hazırlanın, vuslatlı bir randevunuz var. Değiliz, olmamalıyız. Hele ki onun özgüveninin tam olduğu bir noktada, yaptığı işle ilgili bik bik ettiğiniz takdirde, ulaşılmaz kadın Ay beni herkesten başka gözle görüyor, ne ilginç! diye düşünmez. Size temizinden bir Hade len! çeker ama içinden. Çünkü aynı numaradan 10 yüz milyon kere görmüştür. Etrafındaki herkese mavi boncuk dağıtırken, ona mesafeli centilmenlik uygun görün. Sizin bir aziz olduğunuzu, gözünüzün aşırı tok olduğunu da düşünmeli. Yazdığınız kız arakadaşları kolay diye yemeğe çıkarmak var ama yemeye çalışmak yok. Zira ulaşılmaz kadın, başka kızların çok rahat ulaştığı adamı kendine layık görmeyecektir. Ulaşılmaz kadına CV'nizi bıraktınız, o ise Biz sizi arıycaz çekti, olabilir. O çekmeyecek de ben mi çekeceğim? Sinsi gibi kararlı olmalısınız. Onun gittiği yerlerde boy göstermeli ama gözünüzü ona dikmemelisiniz. Bu arada ona bayramda, kandilde veya gece üçte sarhoşken değil, misal güneşli bir öğle üstü, motorla gezmeyi, Kavak'ta Boğaz havası almayı önerebilirsiniz. Ulaşılmaz kadın, etrafında pervane olan pek çok rakiple gelecektir. Bu rakiplerin bir kısmı sizin gibi kararlı ve kadını şımartmaya gönüllü olacaktır. Ona yepyeni, heyecan verici bir şeye başlıyormuş hissi vermek çok önemli. Daha önce hiç görmediği, öğrenip kendini geliştirebileceği, en önemlisi ona öğretebileceğiniz bir şey buldunuz mu, sırtınız yere gelmez . Anadan babadan olabilir, eski eşinden kalabilir, kendi işi iyi kazandırıyordur. Ulaşılmaz kadınlar varlıklıdır. En azından, sizin affedersiniz bir kulüpte sabaha karşı açtıracağınız içkiye, masaya koyacağınız meyveye muhtaç değildir. O şampanya tepsisine narin eli niye uzanmadı diye hayıflanmayın. Onu etkilemek için paranın satın alırken düşündürdüğü şeyler yapmanız lazım. Ulaşılmaz hanım kızımızı doğum gününde, en sevdiği grubun back stage'ine sokabiliyor musun? Onlarla after party'ye akabiliyor musun? Bunlar hep puan. Sekreteriniz iyi eğitimli mi? Çeşitli klasik kitaplarla, onların geçtiği şehirler, oteller, kafelerle ilgili bilgisi ne durumda? Size içinde sevişilebilir Wes Anderson mizansenleri ayarlayabilir mi? Sekreteriniz yoksa iş başa düşüyor. İsviçre'de falancanın da kaldığı, pazar kahvaltısı dillere destan o art nouveau otele götüreceğiniz ulaşılmaz kadının, ulaşılmaz bir yanı kaldıysa beni çaldırın. Kendisiyle şahsen görüşmek istiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/unal-baskan-belli-unal-basgan-kim", "text": "Twitter kullananlar bilir, takipçi hızına erişemediğiniz bazı hesaplar vardır. Ünal Başgan'a birkaç defa denk gelmeme rağmen elim follow tuşuna gitmemişti. Kişisel bir şey değil, Twitter'da futbol sevmem çünkü. Ama takipçi artışına kayıtsız kalamayıp pes ettim uzun zaman önce. Baktım, futboldan anlamayanlar için bile gayet takip edilebilir bir hesap. Keskin bir mizahı var ve başarısının sırlarından biri de bence zamanlama ustası oluşu. Kendi de kabul ediyor bunu. Twitter'ın böyle bir olayı vardır çünkü. O 140 karakterle ölümsüzlük iksirinin formülünü bile yazsanız, tweet'i doğru zamanda atmazsanız kimse umursamaz. Muhammed'in en şaşırtıcı özelliklerinden biri de Twitter hayatının direkt Ünal Başgan hesabıyla başlamış olması. Çünkü bugün severek takip ettiğiniz neredeyse bütün parodi hesaplarının Twitter'ın gediklileri tarafından açılmış olduğunu, hatta hepsinin bu türden birden fazla parodi hesabı olduğunu söylesem hata etmiş olmam sanırım. Bunu sadece sizi güldürebilmek için yapmıyorlar tabii. Bu aynı zamanda bir iş, bir reklam mecrası. Ünal Başgan'dan para kazanıyor musun? diye sorduğumda Muhammed hiç kıvırmadı. Kazanıyorum dedi net bir ifadeyle. İnşaat mühendisi olması da enteresan bir özelliği. Mühendisin şakasına yine mühendisler güler diyenlereyse 345 bin takipçisiyle tokat gibi bir yanıt veriyor. Mesleğini yapmıyor, Bundan sonra da yapmayacağım galiba diyor. Şirketlere, markalara sosyal medya danışmanlığı veriyor. Çeşitli reklam projeleri hazırlayıp, bazı hazır projelerin içinde yer alıyor. Ünal Başgan, kariyerini şekillendirmesinde de etkili olmuş anlaşılan. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Haziran sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/unlu-bir-kadinla-beraber-olmak-mi-her-sohretin-bir-bedeli-var", "text": "Ünlü bir kadınla beraber olmak, elinize 24 saat içinde bozdurmanız gereken, yüklü bir çek geçmesine benzer. Aksi gibi, o çek elinize geçtiğinde günlerden Pazar, her yer kapı duvardır. Belki de hiç sahip olamayacağınız bir servete sevinmek gibidir biraz, ünlü birini sevmek. O dillere pelesenk olan şöhretle yaşamanın bedelini yalnız şöhretliler değil, etrafındaki insanlar da öder. Oysa siz hesabını bilen bir beyefendiye benziyorsunuz; iyisi mi bu konuda derlediğimiz püf noktalarına bir göz atın. Bir şöhretle tanışıklık kurmanın en iyi yollarından biri, ona istihdam sağlamaktır. Aynı arkadaş grubu içinde olmak ya da VIP bir etkinliğe beraber katılmak da uygun bir temas zemini olabilir. Lakin akılda tutulması gereken bir nokta var. Şayet ünlümüz bir performans sanatçısıysa zinhar onu çalıştığı ortamdan kaldırmaya çalışmayın. Her şeyden önce şansınız çok düşük. Bir konserin ya da tiyatro oyununun sonunda, sanatçı dediğin sadece tebrik ve sevgi kabul eder. Ama gerçekten sizinle tanışmaz ve onu gerçekten sarsacak bir şey yapmadığınız sürece sizi hatırlamaz. Aynı şey özel günler, açılışlar, defileler için de geçerlidir. Gözünüze kestirdiğiniz kadın çalışıyorsa bilin ki bunu azim içinde yapıyor. Azmi olmasaydı zaten ünlü olmazdı. İşte bu sebeple ünlümüzü dinlendiği, kendine ayırdığı günlerden birinde yakalamalısınız. Sahilde şık bir iş yemeği yedikten sonra, yediklerinizi hazmetmek amaçlı bir-iki adım yürüseniz, üstüne şakalarınızla primadonnamızın gününü şenlendirseniz, çok daha akılda kalıcı bir figür olursunuz. Ünlü kadınlar da tıpkı ünlü olmayanlar gibi, iltifat duymak isterler. Onların farkı, belli başlı iltifatların tümünü aşırı derece duymuş olmalarıdır. Onunla sohbet ederken yağcılıktan ve aşırı iltifattan; doymamış yağlar, niteliksiz karbonhidrat misali kaçının. Hatta arada, ona tatlı ve akılcı eleştiriler getirmekten de çekinmeyin. Eleştirileriniz can yakıcı değil, mutlaka kibar ve onun mesleğinde kendini geliştirmesi yönünde olsun. Ona sevgi sözcükleri edecekseniz de, içinizden geldiği gibi ama gerçekten içinizin en derininden, en yakın arkadaşlarınızın bile bilmesini istemediğiniz o yumuşak karnınızdan konuşun. Dünyası ve çevresi ne kadar sahtelikle dolu olursa olsun, her insan gibi ünlüler de güvenilecek, gerçek, harbi dostlara ihtiyaç duyarlar. Bu sebeple ona önce sağlam bir dostluk teklifi götürmenizde bir sakınca yok. İş ki, tam vaktinde o arkadaş alanı denilen cinselliksiz bölgeden çıkmayı bilin. Müzisyenlerin en değerli varlığı olan müzik aletleri ve ses sistemlerini taşıyan, kuran, akortlu bir şekilde sahneye yerleştiren insanlara roadie denmektedir. Bu insanı belki albüm kapağında göremezsiniz ama aslında grubun belkemiğidir. O olmasa, o aletler konser sonrası kaybolur; gitarı, trompeti kaybolan müzisyen kesin derdinden ölür. Çantacıya gelirsek, kendisi kimi divaların etrafında bol bulunan, bir tür şöhret aşığına verilen addır. O olmasa divanın yeni bir çantası, o yeni çantayı taşımakla kendini görevlendirmiş yeni bir çantacısı olur. Dünya dönmeye, diva çantacıya çanta asmaya devam eder. Özetle ünlümüzün vazgeçemeyeceği, onsuz mutsuz olacağı ihtiyacını karşılamak ve hayatını kolaylaştırmak, kalbine gidecek en kısa yoldur . Pek çok erkeğin şöhret sahibi ve güzel kadınlardan korkmasının temel bir sebebi var; bu kız benim gururumla oynar mı endişesi. Nedir gururla oynamak? Onun her daim hazırda bekleyen talipleri vardır. Şöhretinin rütbesine göre bu talipler zengin, havalı, yakışıklı hatta göz koyduğunuz kadın gibi ünlü bile olabilirler. Onun sizi aldatmasından ya da en ufak hatanızda sepetleyip yeni bir aşka koşmasından korkarsınız. Yahut geçmiş sevgilileriyle kendinizi kıyaslayıp kankalarınıza Abi benden önceki adamın 19 metre teknesi varmış yaa :( yaparsınız. Haksız da değilsiniz, haklısınız. Talibi çok olan, hele ekonomik bağımsızlığı olan bir kadın, üst üste yapacağınız hataları çekmez ve gidip kendine akacak yeni bir mecra bulur. Fakat sırf şöhret sahibi diye beraber olduğunuz kadının size sadık kalamayacağını asla düşünmeyin. Ya da düşünüp kendinizi hasta edin ama yanlış, bizden söylemesi. Çünkü elbette ünlü insanlar da istediklerinde, gayet düzgün ilişkiler yürütebilirler. Önce kendinize, sonra karşınızdaki kadına güvenmek yapabileceğiniz en doğru şey."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/valiz-hazirlama-sanati", "text": "Kalacağınız gün ile doğru orantılı bir valiz seçimi yapmalısınız. Uçakla gidiyorsanız belirli bagaj sınırlamalarına uymak gereksiz şeyleri yanınıza almamanıza ve yanınıza alacaklarınızı filtrelemenize neden olacak. Bu iyi bir şey. Kıyafetlerinizi rulo şeklinde yapıp yerleştirmeniz valizde daha az yer kaplamalarının bir yöntemidir. Buruşma ihtimalini de es geçememek lazım elbette. Bu noktada sizin için öncelik kavramı öne çıkıyor. Ayakkabılarınızı ve iç çamaşırlarınızı toz torbalarına koyup valize kaldırmanız faydalı olacaktır. Eğer özel olarak kullanmak istediğiniz bir bakım ya da kozmetik ürünü varsa seyahat boyu almanız valizde daha az yer kaplamasını sağlayacaktır. Bu tarz ürünler günümüzde çok yaygın. Bu arada aman diyelim beyler; güneş kremleri, losyonları vb. akışkan ürünleri de fermuarlı bir çantaya koymadan valize koymayın. Valizdeki her türlü cep fermuar vs. kullanılması valizin daha kullanışlı kullanılmasını sağlar. Örneğin buraya ağrı kesici ya da herhangi rutin kullandığınız bir ilacınızı koyabilirsiniz. Yanınıza alacağınız elektronik ürünleri ve bunlara ait şarj cihazlarını da valize almayı unutmayın. Telefon şarjı bu kategorinin birinci maddesi! Ve son olarak kıyafetleri nasıl daha planlı ve az yanıma alabilirim derseniz; kombin yaparak her gün ne giyeceğinizi bilerek tatile çıkmak çok daha iyi olacaktır. Bileklik, saat gibi aksesuarlarınızı da yine farklı bir yerde tutmanız kaybolmamaları için iyi bir yöntem."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/vip-etkinligine-katilmak-icin-neler-gerekir", "text": "Kim bedava içki içerken omuzlarını zenginlerin ve ünlülerin omuzlarına sürtmek istemez ki? Bu, herkesin rüyası. Yardımımızla, en kısa sürede gerçek olabilir. Kıyafet koduna dikkat edin. Smokin takımlı insanlarla dolu bir alanda jean giyen tek kişi olmayın. Etkinliğe varmadan önce bir şeyler yiyin; küçük bir atıştırmalık bile olsa. Böylece asıl yemeğin gelmesi için beklerken, mutfaktan çıkan ilk kanepelerle kendinizi doyurmak zorunda kalmazsınız. Erken ya da çok geç gitmeyin. Bir etkinlik 18.00-20.00 saatlerindeyse herhangi bir konuşma olması ihtimaline karşı 18.30'da gidin. Eğer parti geç saatlere kadar devam edecekse, ilk bir saat içinde orada olun. Fotoğrafınızın çekilmesi konusunda garip davranmayın. Organizatörler atmosferin yakalanması için fotoğrafçılara para ödüyor, bu yüzden eğer bir fotoğraf isterlerse bunu bir iltifat kabul edin ve gülümseyerek poz verin. Kaynaşın ve insanlarla tanışın. Bu, sosyal bağlantılar yapmak için bir fırsat, kaçırmayın. Partiden ayrılan son insan olmak cool değil. Doğru vaktin ne zaman olduğunu fark edin ve çıkarken ev sahiplerine teşekkür edin. Sizi kimin davet ettiğini not alın ve kapıda herhangi bir karışıklık olma ihtimaline karşı bu kişinin numarasını yanınızda tutun. Ünlülerin yanında cool olun. En büyük hayranları bile olsanız, kendinizi kaybedip onlara suratlarının sırtınızdaki dövmesini göstermeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/whatsappta-hayatta-kalma-sanati", "text": "Aile grupları bir yana, ofis arkadaşlarınınki diğer yana; cevap bekleyen bir dolu arkadaş, numaranızı nereden bulduğunu bilmediğiniz kişilerden gelen mesajlar, mavi tik hala açıksa artan stres... WhatsApp bugün, birincil ve kesinlikle en hızlı sonuç alabildiğimiz iletişim kanalımız. Ancak bazen ona haddinden fazla yükleniyoruz ve iş çığırından çıkabiliyor. Şimdi bu zorlu arenada işinizi kolaylaştıracak önerileri sıralayalım. Genellikle gruplara gelen fotoğraflar, üstelik altında açıklayıcı bir metinden yoksunsa, tek bir soru anlamı taşır: Ne düşünüyorsun? O yüzden hem nezaketten hem de biraz iyi niyetle düşüncenizi yazın, sevdiklerinizi yanıtsız bırakmayın. Bazı WhatsApp gruplarının hacmi öyle seviyelere çıkabiliyor ki zaman zaman gelen mesajların kime ait olduğunu çıkaramayabiliyor, kendimizi Bunun bu grupta işi ne..? sorusunu sorarken bulabiliyoruz. Bu durumlarda en iyisi konudan sapmamak. Ekstra sorulara ihtiyacınız yok, eğer ortada doğrudan size yöneltilen bir soru ya da çağırıldığınız bir davet yoksa bir süre bekleyin, fırtına dindiğinde okuyun ve konuyla ilgili olduğu müddetçe cevabınızı yazın. Şöyle düşünün, yan yana sekiz tane gözünden yaş gelen emoji yollamanın sanal dünya dışındaki eşi, birkaç dakika kahkahalarla gülmek. Gerçekten de karşınızdaki sekiz emojiyi hak edecek bir mesaj mı? Emojileri tadında kullanmak en iyisi. Bir de söz konusu grupta onlarca kişi varsa, sizinle belki sadece birkaç kez yüz yüze görüşmüş kişiler üzerinde doğru izlenim bırakmanız önemli."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/woody-allen-tarzi-bastan-cikarma-yontemleri", "text": "Sapyoseksüellik, entelektüel birikim ve zekadan cinsel olarak etkilenmeye verilen isim. Ben onun beynini seviyorum; özellikle zeytinyağı ve limon sosuyla... şeklinde özetlenebilecek bu eğilim, ülkemiz için yeni olsa da, Batı dünyasının hayli ekmeğini yediği bir kavram. Hele ki, Diane Keaton ve Mia Farrow gibi efsane kadınları en taze deminde hayatına katmış Woody Allen tarafından... İşbu sebeple yazımızın amacı, Woody Allen'ın tıfıl fakat karşı konulmaz sapyoseksüel cazibesini deşmek. Ve dahası kendisinden bu yönde alınabilecek feyzleri listelemek... Şiirler, şarkılar, romanlar... Hangi kadın bunlardan birinin ilhamı olmaya karşı koyabilir ki? Yaratıcı süreçlerinizi sorgulamak bizim işimiz değil, siz de hangi yaratıcı konuya eğileceğinizi gönlünüzce seçin. Fakat bir dahaki kur yapma deneyiminizde, karşınızdaki kadına yeni ilham periniz olmasını teklif edin. En ağırbaşlı hanımefendinin bile ağzının kulaklarına doğru gevşediğini gözlemleyeceksiniz. Every One Says I Love You filminde cin fikirli Woody, Julia Roberts'ın oynadığı hoş kadını baştan çıkarmak için şeytanın aklına gelmeyecek bir yol keşfetmişti. Yan dairesindeki psikiyatri ofisini dinlemeye alan Woody, Julia'nın psikoloğuna açtığı tüm cinsel sırlarını ve fantezilerini bu vesileyle öğrendi. Kah kızın sırtına üflemek, kah en sevdiği şarkıları ve pozisyonları bilmek gibi artılarla, hiç dengi olmayan bu kadını tavladı. Elbette Bir psikoloğa komşu olup tüm kadın hastaları dinleyin, haklarında bilgi toplayın demiyoruz. Bu hem kanuni olarak suç hem de bizzat yapanı psikoloğa götürmesi gereken bir davranış. Öte yandan bilinçli bir Google aramasıyla elde edeceğiniz bilgileri yerinde kullanmak da, mantıksız sayılmaz. Size önce Ay çok saçmasın Rıfat! diyecekler. Yılmayın. Rıfat kim? diye sorun. Rıfat ölümle oynadığı satranç maçını kaybedince aramızdan ayrıldı. Ben ölüm, eki eki. Gülümseyin. Kadınları azıcık tanıyorsak zamanla bu saçmalığın müptelası olacaklar. Seksin sizin için gizemlerle dolu, endişe verici bir deneyim oluşunu sık sık vurgulayın. Seksten çekinen, süreci sorgulayan, doğrudan olaya atlamaya çalışmayan, sanki biraz ayak direten adamlar, nedense kadınlar üstünde afrodizyak etkisi yaratıyor. Bir kadında güzelliğe değil zekaya önem verdiğinizi ısrarla dile getirin. Böylelikle ilgilendiğiniz kadınlar, bu teveccühünüzü bir iltifat alarak algılayacaklar. Elbette karşınızdaki kadına güzel değilsin ama muhabbetin iyi hissi verecek bir ilgiden bahsetmiyoruz. Güzelliğine de değinen ama zekasının altını çizen cümlelerle iltifat etmelisiniz. Zor biliyorum, o sebeple örnek veriyorum: Gözlerin cin fikirlerle ışıl ışıl parlıyor... Çok Dostoyevski okumuş gibi bir zarafetin var gibi. Arabanızın geciken kaskosu, sporda karşılaştığınız kıl tipler ya da tuttuğunuz takımın gidemediği UEFA Kupası... En büyük dertleriniz, kesinlikle bunlar olmamalı. Varoluşun temeline, nüvesine dair sorular sormalısınız. İnsanoğlu o ağaçtan asla inmemeli, o muzu elinden kesinlikle bırakmamalıydı! gibi tespitlerle evrimi sorgulayın. Yaşamın manasızlığı ve evrenin sonsuzluğu karşısında ara ara düşeceğiniz dehşetler de, ince ruhunuzun birer nişanesi sayılsın. Tanrı, seks, din, ölüm... Bunlarla dalga geçmeden, kendinizi günü tamamladım saymamalısınız. Öte yandan entelektüel saplantılarınıza laf söyleyenleri de vurma eğiliminde olun. Misal Bergman'a sıkıcı diyenle kavgaya tutuşmaktan çekinmeyin. Kendi iç çelişkilerinde tutarlı kişiliğiniz, kadınlara parmak ısırttıracak. Kariyer yapmanın bir erkeğin hayatındaki önemi tartışılmaz. Ama Woody Allen tarzında kariyer için Akademi'ye boyun eğmek ya da Neden Oscar alamadım? diye DiCaprio'nun yaptığı gibi senelerce perişan olmak yok! En son Blue Jasmine'le aldığı Oscar'a gitmeyip, Los Angeles beni basıyor, biliyon mu annem? Ben Manhattan'dan fazla uzaklaşamıyorum demişti hatırlanacak olursa kendisi. Buradan alınacak feyze gelecek olursak; başarılarınızı doğal karşılayın ve kimseye hava atmak için kullanma ihtiyacında olmayın. Mütevazılığınızın altındaki kendinden eminlik, her kadına İşte aradığım dik duruş! dedirtecek. Sapyoseksüel biri, mutlaka bir miktar nostaljiktir de. Zira onun hastası ve hatta ustası olduğu müzikler, klasik müzik ve cazdır. Woody Allen saksofoncu olarak her pazartesi New York'ta ufak bir caz kulübünde sahne almaktadır üstelik. Evindeki plak koleksiyonunu, yahut tarih fonlu filmlerinde geçmişin zarafetini nasıl ustalıkla yansıttığını da dikkate alacak olursak, Woody'nin bu nostalji sevdasını daha iyi anlarız. Evet, sizin umutsuzca özleyeceğiniz radyo günleriniz ya da yoksul ama sevimli bir Brooklyn'iniz olmayabilir. Yine de bu, çocukken yediğiniz keten helvanın tadından, yahut yazları su sattığınız günlerden bahsetmenize engel değil. Geçmişe duyduğunuz özlem sizi kadınların gözünde daha romantik, daha hülyalı biri yapacak. Ki plak koleksiyonunun kadınlar üzerindeki müspet etkileri, hali hazırda iki Türk yapımında da irdelendi. Bkz: Issız Adam ve Kaybedenler Kulübü. Hayatı kontrol edemezsiniz. Hayatta ise ancak iki şeyi kontrol edebilirsiniz; sanat ve mastürbasyon. Uzman olduğum iki temel konu... Bu açıklamanın sahibi Woody Allen, elbette pek çok filmindeki değişik eğilimleriyle tanınıyor. Özetle, işin mizah dozunu tutturmak kaydıyla, kendi üzerinizden seks şakaları yapmaktan çekinmeyin. Bu, karşınızdaki kadınlara aslında ne kadar sınır tanımayan bir aşık olabileceğinizin sinyallerini verecek. Bir kadını tavlarken ne kadar entelektüel ve çarpıcıysanız, ezoterik bilgilerinizi tohum gibi ekip hasat için bekliyorsanız, ayrılırken de aynı bekleyişi korumalısınız. Çünkü bir sapyoseksüel, şüphesiz ayrılık konuşmasını da kadın tarafına yaptıracak kadar zekidir. Başlarda kadını etkilemek için kullandığınız keskin gözlem kabiliyetinizi, bu kez karşınızdaki kadını eleştirmek için kullanın. Yetersizlik duygusu ve ilgisizlikle soğuttuğunuz kişi, bir de sizin konuya pragmatik yaklaşımlarınızı görünce, emin olun sekerek kaçacak. Başka bir alternatif de, ayrılmak istediğiniz kadını duygusal olarak yakınlaşabileceği diğer adamlarla tanıştırmak, fakat sonra vazgeçip kadını kıskanmak. Biraz karmaşık ama ancak deneyerek bazı duyguları net görebilirsiniz. Ayrıca tebrikler, tam bir sapyoseksüel gibi terk edildiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yalniz-degilsin", "text": "Her erkeğin başına gelebilir. Diyelim, çok hoşlandığın bir kadınlasın, her şey mükemmel, onu çok çekici buluyorsun, belki de fazla çekici... Saatin saniye sayacı bir turu bile tamamlamamışken, bir bakmışsın sen tamamlamışsın. Gözlerinde soru dolu bakışlarla sana bakıyor. Durumu kurtarmak için bir saniyen var. İşi şakaya vurup ortamı yumuşatacak mısın, yoksa özür dileyerek açıklamalara mı başlayacaksın? Kadınlara hoş ve nahoş gelen birkaç ipucu işine yarayabilir. Kendinle dalga geçebilmen aslında kendine olan güvenini vurgular. Rahat bir şekilde, işi espriye vurarak durumu geçiştirmende hiçbir sakınca yok. Zaten biraz ortamı yumuşatıp güldükten sonra her zaman yeni bir deneme yapabilirsiniz. Eğer o böyle bir insan değilse ya dikkatini dağıtmayı dene ya da daha az kasan bir partner bul. Erken boşalmayı telafi etmenin en iyi yolu onun zevkine odaklanmandır. Böylece dikkatini sana veya tepkine yöneltemeden kendine konsantre olacaktır. Elin, ağzın veya seks oyuncakları yoluyla onu tatmin ettiğin sürece, ne zaman boşaldığın onu ilgilendirmeyecektir. Orgazm taklidi yapmak ayrı bir performans gerektirir ama olmamış taklidi yapmak tamamıyla ayrı bir konu. Bir kere ortada deliller var. Demek ki olmamış numarası yapmak yerine, olmamış gibi davranmalısın. Duraksayarak içine düştüğün durumu daha tuhaf bir hale getireceğine, hiç ara vermeden zevk vermeye devam et. Malum, sekste penisin olmadan da zevk verebilirsin. Beklenmeyen bir erken boşalma için özür dileyebilirsin tabii ama kısa bir pardon yeterli olacaktır. Sonuçta başına gelen, gerçek bir pişmanlık gerektiren bir olay olmadığına göre fazla üzülmene ya da uzatmana gerek yok. Eğer onu tatmin etmeden bırakırsan, işte o zaman üzülecek bir sebebin olur. Yetişkin erkekler sebep ne olursa olsun surat asmamalıdır. Erken boşalmanın sonucu kesinlikle somurtmak olmamalı. Kendini hemen toparla ve yeniden dene. Çok nahoş bir deneyim olabilir ama iki yaşında gibi surat asmanın sana ikinci bir şans getirmeyeceği de kesin. Erken boşalma sonrasında utanarak odadan bir an önce kaçma isteği duyabilirsin. Sakin kalmaya çalış ve hiç önemli bir şey değilmiş gibi davran. Hem düşünsene, sen banyoya kaçtıktan sonra sevgilin hala odada seni bekliyor olacak ve sakinleşip geri döndüğünde çok daha tuhaf bir ortamla karşılaşacaksın. Ağzından asla kaçırmaman gereken cümle, Başıma ilk kez böyle bir şey geldi!olmalı. Olayın seyrekliği konusundaki ısrarın arttıkça, inandırıcılığın da o kadar azalacaktır. Tam tersi, sen bu konunun üzerine gittikçe, partnerinde sık sık tekrarlandığına dair inanç pekişir. İster inan, ister inanma; kadınlar böyle bir şeyin ara sıra olduğunun ve herkesin başına gelebileceğinin farkında. Açıklamana gerek yok. Zamansız bir orgazm sonrasında hangi tepkiyi gösterirsen göster, her zaman kendini toparlayıp baştan başlayarak durumu düzeltebilirsin. Eğer ikinci defa ayaklanacak durumda değilsen, onu tatmin edebilecek pek çok uzvun olduğunu unutma. Hem zaten sabah ne güne duruyor? İyi bir uykudan sonra, geceki performansı unutturacak bir sabah zevki hazırlayacağından eminim."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yaraticiligin-yeni-kurallari", "text": "Birkaç yıl önce, British Columbia Üniversitesi psikiyatrlarından bir ekip, farklı renklerin insanların düşünceleri üzerindeki etkilerini inceledi. Çoğu henüz mezun olmamış 600 kişiden oluşan bir gruba kırmızı, mavi ve nötr renklerdeki fonlara ne tür tepkiler verdiklerini anlamak için bilişsel testler uygulandı. Ortaya çıkan farklılıklar çarpıcıydı. Kırmızı fon testine tabi tutulanların, imla hatalarını fark etme gibi fazla dikkat isteyen konularda çok daha başarılı oldukları gözlendi. Bilim insanlarına göre, bunun nedeni insanların kırmızıyı otomatik olarak tehlikeyle özdeşleştirmeleri ve bu nedenle de bu renk karşısında daha tetikte olmalarıydı. Oysa mavi renk, kişiler üstünde tamamen farklı psikolojik etkilere sahip. Her ne kadar, mavi fon testi uygulanan kişiler, kısa dönemli hafıza görevlerinde diğerlerine nazaran daha kötü performans sergilemiş olsa da, basit geometrik şekillerden oyuncaklar yaratmak gibi hayal gücü gerektiren konularda kesinlikle çok daha başarılıydılar. Bilim insanları bunun nedenini mavinin, insanlara gökyüzünü ve okyanusu çağrıştırmasına bağlıyor. Çünkü mavi rengin hakim olduğu bir ortamda insan deniz, kum ve güneşi, yani tembel yaz günlerini düşünüp rahatlıyor. Bunun sonucunda da stres altındayken olduğundan çok daha yaratıcı olabiliyor. Buradan çıkarılacak sonuç belli: Yeni bir fikre ihtiyaç duyduğunuzda pencereye çıkıp birkaç dakika gökyüzüne odaklanın. Ya da olayı kökten çözüp ofisinizin duvarlarını açık maviye boyatın. Yaratıcılık, yalnızca yeni fikirlerle ilgili bir kavram olamaz. Ortaya çıkanları bir süzgeçten geçirmek, hangilerinin işe yaradığını keşfetmek de bu işin bir parçası. Radboud Üniversitesi doktora öğrencisi Simone Ritter tarafından yürütülen bir çalışma, bu tür değerlendirmelerde nasıl daha etkili olunabileceğini gösteriyor. Ritter bu çalışma için, 112 öğrenciden, süpermarkette oluşan ve zamandan çalan kasa kuyruğu gibi gündelik problemleri hafifletebilecek fikirler üretmelerini istedi. Bunun için öğrencileri iki gruba ayırdı ve ilk ekibe direkt olarak çözüm bulmaya başlamaları, diğerlerineyse öncelikle iki dakika boyunca ilgisiz bir hedefe yönelmeleri talimatını verdi. İkinci grup önce iki dakikalık bir video oyunu oynadı, sonra çalışmaya başladı. İki grubun da ortaya attığı fikirlere bakıldığında, başta oyun oynayan ekipten çok daha yaratıcı fikirler çıktığı görüldü. İyisi mi siz, önemli toplantılar öncesi birkaç dakikalığına iPad'inizi oyun oynamak için kullanın. Faydasını toplantı esnasında göreceksiniz. Keith Richards'a Satisfaction şarkısı için ilham, derin uykudayken gelmiş. - Zihinsel antrenmanlar, beyninizi daha kolay kontrol altına almanızı sağlayacaktır. Ne de olsa kullanılmayan organ körelir. Bu nedenle sürekli televizyon seyrederek beyninizi düşük viteste çalıştırmak yerine scrabble, sudoku veya satranç gibi onu gerçekten uğraştıracak oyunlara yönelin. - Beyin açık havadayken ve ayaktayken daha iyi çalışır. İnsan beyninin ayaktayken yaklaşık yüzde 10 daha fazla çalıştığı düşünülüyor. Önemli kararlarınızı alırken kapalı alandaysanız, volta atmaya ne dersiniz? - İyi bir uyku, kaliteli bir beynin olmazsa olmazıdır. 24 saati geçen uykusuzluğun, beyinde sarhoşluğa benzer bir etki yaptığını hatırlatalım. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yaraticiliginizi-arttiracak-5-oneri", "text": "Patronlar çalışanlarından istedikleri şeylerin hemen o anda olmasını isterler. Bu her zaman böyledir. Ancak bir işi çabuk yapmak değil, doğru yapmak marifettir, aklınızdan çıkarmayın. Küçük molalar vererek çalıştığınızda hem daha keyifli, hem de daha yaratıcı ve isteyerek çalışacaksınız, bizden söylemesi. Bahsettiğimiz molalar yarım saatlik molalar değil elbette. İhtiyacınız olan süre maksimum 10 dakika. Yaratıcılığınızı arttırmak istiyorsanız, yürüyeceksiniz. Sürekli oturarak çalışmak beyninizi daha çok yormanıza sebep oluyor. Vücudunuzun oturmanın etkisiyle ağrıdığını ve size sinyal verdiğini hissettiğiniz anda yapacağınız 6 dakikalık ofis içi bir yürüyüş sizi bütün dertlerden kurtaracak, garanti ediyoruz. Doğada olmak, hatta doğa fotoğraflarına bakmak bile sizi stresten uzaklaştırır. Yaratıcılığınızı ve beyin gücünüzü arttırmak istiyorsanız etrafınızı yeşille donatın. Belki iş yeriniz binalar arasında ya da home office çalışıyorsunuz, o zaman da yapmanız gereken masanızı küçük çiçeklerle donatmak. Kısa uykular, beynimizin uyanıkken sürekli açık tuttuğu bölümlere mola verdirtiyor. Aslında uykuya dalma hissini tam olarak yaşamasanız bile, gözlerinizi kapatıp beyninizi dinlendirmeniz yeterli olacak. Bunu yaptığınızda daha da sersemlemiş hissetmemek için 30 dakika ile sınırlı tutmalısınız. Uzun ve yorucu ya da okul günlerinden sonra hemen koşa koşa eve dönmek doğru bir yol değil. Günümüzün koşturmalı hayatında bir noktadan sonra hayatınızın sadece okul-ev ya da iş-ev olduğunu farkedersiniz. Bu durumu engellemek için mümkün olduğunca arkadaşlarınızla zaman geçirin. Havadan sudan konuşun, olabildiğince muhabbet edin ama asla iş konuşmayın."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yaraticilik-ozlemi-cekenlere-birtakim-devalar", "text": "En sevdiğiniz renk hangisi? Bu soruya istediğiniz cevabı verebilirsiniz ancak söz konusu yaratıcılıksa, bizim önerimiz cevabın maviden yana olması gerektiği yönünde. Mavi ile kırmızının temel bir farkına dikkat çekelim. Kırmızı rengin tutkunun rengi olduğunu söyleyebilirsiniz. Doğru fakat kırmızı aynı zamanda tehlikeyi de çağrıştırıyor. Bu rengin bizdeki doğrudan etkisi farkındalığımızı ve dikkatimizi artırması. Buraya kadar her şey yolunda. Bir de maviyi ele alalım. Mavi rengin rahatlatıcı özelliği olduğunu çoğumuz duymuşuzdur. Peki bu rahatlamanın devamında ne geliyor dersiniz? Daha orijinal fikirler, daha yaratıcı sonuçlar. Çözümü sunuyoruz: Yaratıcılık sorunu yaşadığınız an bulduğunu ilk mavi manzaraya yönelin ve beyninize rahatlaması için biraz zaman tanıyın. Elbette düzen önemli, rutinler belirleyip onlara uymak da. Ancak saatlerce, günlerce ve haftalarca bunalma pahasına çalışmak sizin zamanınız dışında yaratıcılığınızı da öldürüyor. Olmadığında bazen fazla zorlamamak, ilerisi için daha parlak fikirlerin ortaya çıkmasının önünü açar. Olduğu kadar olmadığı kader mottosu aklınızın bir kenarında hep dursun, her şeyin zamanı gelir. Zihin aktiviteleri, kaliteli bir uyku ve açık hava. Bu üçlüyü hayatınızın temposuna yedirdiğinizde standartlarınızın her geçen gün biraz daha yukarı çıktığını göreceksiniz. Önümüz yaz, güzel havaların tadını çıkarın, yaratıcılığınız pekişsin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yasasin-bagzi-seyler", "text": "Geçen sabah masamda bir kitapçık buldum. Üstünde Plaza ve Büro Çalışanları İçin Hayatta Kalma Rehberi yazıyor. Pazartesiden nefret ediyorsan, serviste uyumaktan boynun tutulmuşsa, cumartesiler bana kalsın diyorsan, çalışırken çocuğun için endişelenmek istemiyorsan, canın sıkılıyorsa ve kendini yalnız hissediyorsan, hayatını değiştirmek için bir kitap okumayı bekleme: Kaç Bize Gel diyen bir oluşum tarafından basılmış. İş güvencesi, toplu sözleşmeli sendika hattı, kadın çalışanlar için ayrımcılığın engellenmesi, çalışan ücretlerinden kesilen vergiler gibi konu başlıkları var. Ve benim, daha önce böyle şeyler durmayan masamda duruyor. Dürüstçesi, bizim buralara pek böyle şeyler girmezdi. Bu kadar değil. Kitapçıktan kafamı kaldırıp bilgisayarıma baktığımda bu taraklarda hiç bezi olmayan bir çalışma arkadaşımın Plaza Eylem Platformu'nun bir duyurusunu retweet ettiğini görüyorum. Önceleri binada ne platform ne de muadili bir yapının esamisi okunurdu. Kapı önü sigarasına giderken daha önce katıldığı bir panelde Tanıl Bora'dan duyduğu prekarizasyon kavramını arkadaşlarına anlatan birinin yanından geçiyorum. Daha önceleri kapı önünde Tanıl Başgan'ın spor yazılarından gayrısı pek mevzu edilmezdi. Öğle arasını, komşumuz olan bir kısım medya plazasının önünde duran insan olmak için feda edenler saatlerini ona göre ayarlıyor. Food court'lara insan taşıyan servisler hiç böyle boş kalmazdı. Bir ara evden işe, işten parka, parktan barikata, barikattan eve, evden yine işe şeklinde dönen bir çembere kapıldıydık bu ay. Şu anda da çoğumuz evden işe, işten foruma, forumdan eve, evden işe halindeyiz. Açık konuşalım; buradakilerin çoğu sosyal medyada hashtag kullanmaktan öte bir protestoya bugüne kadar pek kalkışmazdı. Her şey başladığında, bir gece yarısı köprüde İK'dan bir elemanı, Akaretler'de gazdan kaçarken de yıllarca beraber çalıştığımız sürede söylediği tek politik cümle Turgut Özal çok tontondu olan eski iş arkadaşımı az ötede koşarken görmüştüm. Üniversiteden o zamanlar sadece Galatasaray konuştuğumuz bir arkadaşla hırdavatçılar çarşısında maske ararken karşılaştık. Hiçbiriyle dışarıda görüşmek, beraber bir şeyler yapmak gibi bir alışkanlığımız pek yoktu. Hasılı, bizim buralarda acayip işler oluyor. Ve açıkçası, bizim buralarda böyle şeyler pek olmazdı. Bu ay GQ Türkiye'de ve GQ Türkiye iPad edisyonunda."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yatakta-yapilan-7-faul", "text": "Pek çok erkek partnerinden gelen imaları, işaretleri ya anlamıyor, ya yanlış yorumluyor ya da yapmamayı tercih ediyor. Pek çok kadının fikrini aldım. Birlikte oldukları erkeklerin egoları o kadar yüksek ki, yatakta yetersiz olduğunu düşünen biriyle karşılaşan yok. Kız arkadaşlarınız, eşleriniz sizi egonuzu incitmek istemeyecek kadar seviyor ve bu yüzden bir şey söyleyemiyor beyler. İşte ben bu yüzden varım, ben söyleyebiliyorum. Eğer yanlış giden bir şey varsa, bir kadın tatmin olamamışsa sorun kesin ondadır sanıyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Ne kadar mükemmel olursanız olun, bazı şeyleri yanlış yapıyorsunuz; bunu kabullenirseniz her şey daha güzel olacak. Kadınlar dizel motor gibidir. Isınmaları daha uzun zaman alır. Arabanızı ısıtmadan gaza köküne kadar basmaya kıyabiliyor musunuz? O zaman birlikte olduğunuz kadına da otomobilinize gösterdiğiniz özeni gösterin. Dördüncü vitese geçmeden önce motoru en az 20 dakika kadar ısıtırsanız çok daha iyi bir performans alırsınız. Tüm kadınların en çok takıldıkları nokta, erkeğin bakımlı ve temiz olması. Burada bir metroseksüel kadar bakımlı olmaktan bahsetmiyorum ama tüm kadınlar, erkeğin temiz kokmasını ve gerekli miktarda vücut kıl/tüyüne sahip olmasını ister. Özellikle bazı bölgelerdeki fazla kıl miktarı oranın görebileceğinden daha az ilgi görmesinin sebebi olabilir. Sürekli söylüyorum ama tekrarlamaktan zarar gelmez. Bana derdini söyleyen evli ya da bekar kadınların hepsi, istisnasız, erkeklerin anal seks tutturmalarından şikayetçi. Her iki taraf da bundan zevk alıyorsa sorun değil ama kadınların çoğu bundan nefret ediyor ve hayır gerçekten hayır demektir. Israr etmek bu kararı değiştirmez. Bir kadında deneyip de başarılı olduğunuz bir hareket, her kadında olumlu sonuç vermeyebilir. Hatta aynı kadın bile aynı harekete her zaman aynı tepkiyi vermez. Kabul ediyoruz, kadınlar kompleks yaratıklar ama bir şey işe yaramıyorsa ısrar etmeyin. Bu öneri herkes için geçerli olmayabilir ama eğer Barry White gibi bir sesiniz varsa bol bol kullanın. Kalın, kısık ve genizden gelen bir sesin kadınlar üzerindeki etkisine inanamazsınız. Özellikle de en mahrem anında, ona neler yapacağını söylüyorsa... Bunu bildiğinize eminim ama duyduğuma göre hala dinlemeyenler var. Kadınlara sevişirken ayağında çorapları duran erkek kadar itici gelen bir görüntü daha yok. Hani kadınların da sizde olduğu gibi kan gitmesi gereken bir organları olsa, işte o, öldüğü andır. Fiziğiniz nasıl olursa olsun, yatakta gereksiz aksesuarlardan kaçınmanız yararınıza. Keli üşümesin diye takke giyenler, terini alsın diye ipek fular bağlayanlar da ayrı bir kategori. İnanın durduk yere yazmam. Giyen var ki söylüyorum. Aman diyeyim, soyunun!"} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yaz-tamam-peki-ask", "text": "Zamanında Ege ve Bora Öztoprak'ın katkıları olmasa, bazı Cihan Ünal-Türkan Şoray filmleri dışında pek işlenmeyen bir konuydu yaz aşkı. Tabii bunda tatil kültürünün değişmesinin de payı büyük. Halanın yazlığına gittiğinde yaşayabileceğin en büyük ilişki, okeyde yaşları toplamı 200 olan üç kişiye dördüncü olmak olabiliyordu o zamanlar. Sonra tatil köyleri, oteller ve yollar çoğaldı. Steyşın arabanın arkasına atılan çadır ve küçük tüple gidilen tatiller yok artık ama özleyeni çok. O zamanlar hiç yaz aşkı yaşanmıyor muydu? Tabii ki evet ama ne hayat ne de aşk bu kadar hızlıydı. Belki de insanlar bunu anlatmaya, bestelemeye veya yorumlamaya değer görmüyorlardı. Sonra bir gün biri Kafama güneş geçeceğine gidip şu kızla tanışayım mı dedi bilmiyorum ama 90'larda başlayan bu furya yüzünden, nice yiğitler tatil köylerinde, animatörlerin elinde heba oldu. Bir başka önemli kriter de kadının bikini veya mayo seçimidir. Yıllardır yaptığım değerlendirmelere göre bir kadının bikini veya mayosu onun stili hakkında en önemli işaretlerden biridir. Temmuz ayında beş gün giyeceği küçücük parçayı ta bir önceki yılın kasım ayında aramaya başlayan kadın eğer fiyasko bir bikiniyle karşımızdaysa estetik kaygılarımızı bir kenara bırakabiliriz. Bu konuda da az önceki gibi bir değerlendirme yapabiliriz zira Nuri Alço mayosu giyiyorsanız bu paragrafı boşuna okuduğunuz söylenebilir. Aslında ilkokulda bize üç ay olarak anlatılan yaz, türlü bahanelerle kısaltılabilen ve tatilde olmadığınız sürece size azap olabilecek bir mevsim olduğundan, yaz aşkı da bazı yan etkiler taşır. Yaz aşkı yaşadığınız kadınla aynı şehirdeyseniz bu ilişkinin artık meteorolojiyle bir alakasının kalmama riski yüksektir. Bu yüzden şehre dönüşte o Yazın tanıştık, çok tatlı çocuk, bence bayağı aşk, sizse Takıldık yaa diyecekseniz bence flörtün başında lokasyon bilgisini alın mutlaka. Farklı şehirlerde hatta farklı ülkelerdeyseniz ise sıkıntı, bir tarafın olaya diğerinden fazla bağlanması olabilir. Sonra Vizontele'deki Deli Emin gibi yıllarca Danimarkalı bir kızdan mektup bekleyebilirsiniz. Mektup mu kaldı demeyin, Facebook chat'te cevapsız kalan soruları görüyoruz zaman zaman. Yaz aşklarındaki en kötü senaryo ise periyot uyumsuzluğudur. Şezlongları birleştirdiğiniz, animasyon saatinde kucağınızdaki balonu patlatan kız, sizin daha beş gün tatiliniz varken dönerse yaşayacağınız çöküntü tarif edilemez. Tekrar flörtleşeyim desen herkesin gözünde kucakta patlayan balonlar var, yalnız takılayım desen sıcak havada çekilmez bir tek başınalıkla elde telefon, gelsin keşkeler, gitsin unutmayacağımlar. Bu yüzden lokasyondan sonra öğrenilmesi gereken en önemli şey, Daha ne kadar buradasın?dır genelde. Çünkü kış dediğin battaniyedir, filmdir, tek başına çekilir ama yaz öyle değil... Evet, ben de yazıyı yazarken sizin gibi son yaz aşkımı düşündüm ve evet, o da bir daha aramadı. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Temmuz sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yazin-ask-baskadir", "text": "Havalar yavaş yavaş ısınıp, yaz yüzünü göstermeye başlamak üzereyken etrafınızdaki kadınlar gözünüze daha bir güzel görünüyorsa ya da çapkın tarafınız daha fazla ön plana çıkmaya başladıysa endişelenmenize gerek olmadığını söyleyelim. Zira araştırmacılar kanıtladı; yaz herkese \"flört edin\" mesajı veriyor. Yapılan araştırmada 2 bin kişiye yılın hangi ayında seks hayatlarının daha fazla hareketlendiği soruluyor ve Ağustos yüzde 18 oyla başı çekiyor. Oysaki Sevgililer Günü gibi her çifti aşka getiren Şubat sadece yüzde 2 oyla sonda kalıyor. Araştırmanın sonuçlarına göre yaz sıcağının en fazla hissedildiği Ağustos'un hemen arkasından sırasıyla Temmuz, Haziran ve Mayıs geliyor. Sonuçlar arasında tek dikkat çeken ve şaşırtıcı şekilde ilk beşe giren ay Aralık. Bu da muhtemelen yeni yılın gelişinin verdiği heyecandan kaynaklanıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi sonbahar ve kış ayları libidonun son derece düşük olduğu aylar olarak kayda geçiyor. Sebep ise beyindeki melatonin salgısının çok yüksek olması. Bir başka deyişle kışın kat kat kıyafetlerin altında yanınızdan geçen güzel kadınları baksanız da görmüyorsanız ve bir şeyler ters gidiyor gibiyse problem sizde değil. Araştırma derinleştikçe daha da ilginç rakamlar ortaya çıkıyor. Örneğin sağlıklı bir erkeğin vücudundaki sperm oranı Haziran ayında Ocak ayına kıyasla yüzde 33 daha fazla. Bu tek bir anlama geliyor: Daha fazla testesteron daha fazla orgazm dolayısıyla daha fazla güneş daha fazla seks. Havalar ısındıkça değişim yaşayan sadece erkekler değil kuşkusuz. Kadınlar da yaz aylarında ve ilkbaharda, beğendikleri ama tanımadıkları bir erkek yanlarına yaklaşıp onlarla tanışmak istediğinde numaralarını vermeye daha kolay ikna oluyor. Araştırmadan çıkan sonuç açık. Yaz genç yaşlı, kadın erkek ayırt etmiyor. Tüm bonkörlüğüyle ve enerjisiyle sizi daha fazla flört etmeye, daha enerjik ve daha cesur olmaya davet ediyor."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yemek-yapan-erkek-karizmasi", "text": "Onunla birkaç yıl önce arkadaşlarımız vasıtasıyla tanıştıydık. Bana karşı her zaman kibar, hatta epey ilgili görünse de, açıkçası pek tipim olmadığı için kendisine yüz vermedim, veremedim. Fakat ortak tanıdığımız bir çiftin düğününde artık nasıl duygu patlamaları yaşadıysam, ipler birden kopuverdi. İçkiler aktı, halayda serçe parmaklar birleşti derken, ne olduğunu anlamadan kendimi onun dairesinde buldum. İşin aslı, o geceyi çok net hatırlamıyorum ama gecenin sabahı daha dün gibi aklımda. Hala bazen içimde ufak bir umutla o sabaha uyandığımı hayal ediyorum. Zira o sabah gözümü sıradan bir bekar evine açmayı, koridorda topak edilip maç yapılmış kirli çoraplarla karşılaşmayı bekliyordum. Mutfakta en fazla bir kuru kahve bulur, onu da kendi kendime pişirmek zorunda kalırım diyordum. Oysa hayatımın en iştah kabartan sürprizi, bir erkeğin hazırlamakta olduğu, Allah'ım sana geliyorum, o muazzam kahvaltıydı beni bekleyen. İtalya ve Anadolu'nun köylerinden getirilmiş peynirler, organik domateslerin naneyle buluşup sızma zeytinyağıyla coştuğu salatayla adeta düet yapıyordu. Üstlerine ev yapımı marmelatlar döşenecek pancake'ler, vanilya kokuları saçarak somon, rokfor ve rokayla hazırlanmış mini kanepelerin yanına serilmişti. Hele o bebek havuçları ince ince doğradığı bıçak seti, sarımsaklı ekmekleri dizdiği tahta servisler aklımı başımdan aldı. Utanmasam adama oracıkta evlenme teklif edecektim, ki utanmadım. Şaka yollu sordum da bunu. Velhasıl sanırım bu soruları ilk gecenin sabahında sormamak ve arkadaşınız da olsa, sorularınızı hep yemek eksenli tekrarlamamak gerekiyor. Zira bahsettiğim adam bir de akşam yemeği hazırladı bana, sonra kafayı koca bulmakla bozduğuma ikna olup yemekleri başka kadınlara yapmaya başladı. Hani insan eski sevgilisini başkalarıyla öpüşürken hayal edince, bi fena olur ya; işte ben benzer duyguları, o adamı başkalarına pancake çevirirken düşününce yaşıyorum. İnanın içim acıyor, kahroluyorum. Zor olduğunu, hatta çoğunuza imkansız gibi göründüğünü biliyorum. Lakin geniş omuzları ve karın baklavalarını bir kenara koyarsak, bir erkeği yemek yapmak kadar seksi gösteren az şey vardır. Siz kadınların Ben zaten çok yemiyorum, hep diyetteyim açıklamalarına zerrece aldanmayın. Hatta bilin ki o açıklamayı yapanlar, kendini yıllardır frenleyenler, mutluluğu sizin sofranızda ve elbette hemen akabinde, sizin kollarınızda bulacaklar. İşte bu sebeple sizleri, adım adım aşağıdaki püf noktalarını uygulayarak, mutfakta kendinizi geliştirmeye davet ediyoruz. - Mutfak malzemesi alırken paraya acımayın; iyi bir bıçak seti, az sayıda ama kaliteli tabak, doğru mini fırın, fırına girebilir borcam seti, seramik/ızgara tava, kesme/peynir tahtası ve şık kadehler edinin. - Tedarik konusu çok önemli zira iyi yemeğin sırrı, iyi malzemedir. Alacağınız her şeyin tarihine bakın, sebze ve meyvelerin en taze görünenine yönelin . - Fırın poşeti ve fırın çok kolay kullanılan iki üründür ve sizi olduğunuzdan iki kat deneyimli bir aşçı gibi gösterir. - Önce en basit tarifleri yapmaya başlayın. Sandığınızın aksine tencere yemekleri daha zor hazırlanır ve uzun zaman alırken, şık bir restoranda yiyebileceğiniz ızgara somon üstü Hollandez sos, sekiz yaşında bir çocuğa yaptırılabilecek denli basittir. - İmkanınız varsa bir-iki ders alıp ya da workshop'a katılıp orada öğretilen tarifleri ezberleyin. - En sevdiğiniz anne yemeğini, tatlısını ve hastayken içmeniz gereken çorbaları yapmayı öğrenin. Bunları kendinize arada yapın . - Peynir, şarap, zeytinyağı, kahve ve bitter çikolata tatmaya kendinizi alıştırın. Damak zevkiniz hızla gelişir. - Mangal başında et çevirmek, yemek yapmaktan sayılmaz. Lütfen bahsini bile açmayalım. Hiçbir şey pişiremiyorsanız, en azından kahvaltı hazırlamayı öğrenin. - Son olarak; aktarları, balıkçıları, kuruyemişçileri es geçmeyin. Detoks sağlayan ya da bağışıklığı artıran baharatları, mevsim balıklarını, yeşil çayın yanında ceviz ve kuru üzüm/kayısı/dut servis etmeyi bilin. Hmmmmm... Daha şimdiden mutfaklarınızdan yükselen yanık kokularını alabiliyorum. Yanık mı dedim? Yemek olacaktı o! Şaka bir yana, biraz gayretle yemek yapan erkek karizmasına erişmeniz gerçekten çok kolay. Bakın benim babam 65 yaşında etli bamya yapmayı, fava tutturmayı öğrendi. Her fırsatta eşe dosta havasını atar oldu. Gerçi onun havası annemi sinir etmekten öte bir işe yaramıyor ama siz mesajı aldınız sayıyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yeni-mezunlara-is-bulma-taktikleri", "text": "- Acele etmeyin ve paniğe kapılmayın; yeni mezun bir bireyin ortalama iş bulma süresi altı ila sekiz ay arasında değişiyor. - Bu süreyi kısaltmak mümkün; tabii ki doğru bağlantılarınız varsa. Özgeçmişinizi her yere rastgele göndermeden önce, size yardımı dokunabilecek kişilerle görüşmeyi ihmal etmeyin. - Erken kalkan yol alır. İş aramaya mezun olmadan altı ay önce başlayın, bu süreçte yeni fırsatları kollarken geçmişte staj yaptığınız yerlere kendinizi hatırlatın. - Özgeçmişinizi eksiksiz doldurun ama kendiniz hakkında her şeyi yazmayın. Fantezi futbol takımınızın ya da tekir kedinizin adını müstakbel işvereninize yazılı olarak vermenin kariyerinize bir katkısı olmayacak. - İşverenin bakış açısını yakalamaya çalışın. Ben olsam beni neden işe alırdım ya da almazdım? sorularına cevap arayın. Kendinizi bu yönde geliştirmeye çalışın. - Sosyal medyadaki varlık gösterebilmeniz artık kariyeriniz açısından da çok önemli; tabii ki öğle yemeğinde yediklerinizden daha önemli şeyler paylaşıyorsanız. - Hala yoksa kendinize mutlaka bir LinkedIn hesabı açın ve bu dünya çapında başarısı kanıtlanmış platformu etkin olarak kullanmaya başlayın. - Profesyonel düşünün. Unutmayın, kolayca erişilebilen Facebook'taki çılgın parti fotoğraflarınız ya da Twitter'daki imlası bozuk, anlamsız paylaşımlarınız işvereniniz açısından bakıldığında geçerli eleme sebepleri. - Moralinizi asla bozmayın, her gün yeni fırsatlar karşınıza çıkacak. Önemli olan kariyeriniz için doğru tercihleri yaprak gelen fırsatları en iyi şekilde değerlendirebilmeniz. Bol şans..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yeni-sevgilinizi-koklayarak-bulacaksiniz", "text": "İçgüdülerinize ne kadar güvenirsiniz? Bilim insanlarına soracak olursanız; sözkonusu ideal partneri bulmak olduğunda onlara sonuna kadar güvenebilirsiniz. Feromonlar, yani canlılarda aynı türün bireyleri arasında sosyal düzeni ve eşleşmeyi sağlayan doğal kimyasallar, insanlarda da cinsel çekimin düzenleyicileri. Başka bir deyişle karşı cinsin kokusunda algıladığımız feromonlar ondan hoşlanıp hoşlanmadığımızı beynimize söylüyor. Uzmanlara göre kokusundan hoşlanmadığınız biriyle çiftleşmeniz genetik olarak uygunsuz. Bu yüzden ideal eşi seçmenin en güvenli yolu onu koklamaktan geçiyor. Tabii medeniyet çerçevesinden bakıldığında bir kadını durup duruken koklamak pek hoş bir manzara değil. Telaşa mahal yok; müstakbel sevgilinizi kokusundan tanıyabileceğiniz Amerika'nın yeni \"çiftleşme\" trendi feromon partileri gitgide yaygınlaşıyor. İlk kez sanatçı Judith Prays liderliğinde düzenlenmeye başlayan feromon partilerinde insanlar bir araya gelip birbirini koklamıyor. Aslında bu biraz daha karmaşık bir süreç. Çünkü feromonlar bir anda salgılanan ve karşı cins tarafından algılanan izler değiller. Bir feromon partisine katılmadan önceki üç gece boyunca aynı t-shirt ile yatmalı ve gündüzleri onu kilitli bir poşet içinde buzdolabında saklamalısınız. Böylece feromon izinizi sabitlemiş oluyorsunuz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yeni-yilda-yaraticiligin-yeni-kurallari", "text": "Birkaç yıl önce, British Columbia Üniversitesi psikiyatrlarından bir ekip, farklı renklerin insanların düşünceleri üzerindeki etkilerini inceledi. Çoğu henüz mezun olmamış 600 kişiden oluşan bir gruba kırmızı, mavi ve nötr renklerdeki fonlara ne tür tepkiler verdiklerini anlamak için bilişsel testler uygulandı. Ortaya çıkan farklılıklar çarpıcıydı. Kırmızı fon testine tabi tutulanların, imla hatalarını fark etme gibi fazla dikkat isteyen konularda çok daha başarılı oldukları gözlendi. Bilim insanlarına göre, bunun nedeni insanların kırmızıyı otomatik olarak tehlikeyle özdeşleştirmeleri ve bu nedenle de bu renk karşısında daha tetikte olmalarıydı. Oysa mavi renk, kişiler üstünde tamamen farklı psikolojik etkilere sahip. Her ne kadar, mavi fon testi uygulanan kişiler, kısa dönemli hafıza görevlerinde diğerlerine nazaran daha kötü performans sergilemiş olsa da, basit geometrik şekillerden oyuncaklar yaratmak gibi hayal gücü gerektiren konularda kesinlikle çok daha başarılıydılar. Bilim insanları bunun nedenini mavinin, insanlara gökyüzünü ve okyanusu çağrıştırmasına bağlıyor. Çünkü mavi rengin hakim olduğu bir ortamda insan deniz, kum ve güneşi, yani tembel yaz günlerini düşünüp rahatlıyor. Bunun sonucunda da stres altındayken olduğundan çok daha yaratıcı olabiliyor. Buradan çıkarılacak sonuç belli: Yeni bir fikre ihtiyaç duyduğunuzda pencereye çıkıp birkaç dakika gökyüzüne odaklanın. Ya da olayı kökten çözüp ofisinizin duvarlarını açık maviye boyatın. Yaratıcılık, yalnızca yeni fikirlerle ilgili bir kavram olamaz. Ortaya çıkanları bir süzgeçten geçirmek, hangilerinin işe yaradığını keşfetmek de bu işin bir parçası. Radboud Üniversitesi doktora öğrencisi Simone Ritter tarafından yürütülen bir çalışma, bu tür değerlendirmelerde nasıl daha etkili olunabileceğini gösteriyor. Ritter bu çalışma için, 112 öğrenciden, süpermarkette oluşan ve zamandan çalan kasa kuyruğu gibi gündelik problemleri hafifletebilecek fikirler üretmelerini istedi. Bunun için öğrencileri iki gruba ayırdı ve ilk ekibe direkt olarak çözüm bulmaya başlamaları, diğerlerineyse öncelikle iki dakika boyunca ilgisiz bir hedefe yönelmeleri talimatını verdi. İkinci grup önce iki dakikalık bir video oyunu oynadı, sonra çalışmaya başladı. İki grubun da ortaya attığı fikirlere bakıldığında, başta oyun oynayan ekipten çok daha yaratıcı fikirler çıktığı görüldü. İyisi mi siz, önemli toplantılar öncesi birkaç dakikalığına iPad'inizi oyun oynamak için kullanın. Faydasını toplantı esnasında göreceksiniz. BİR BİLGİ: Keith Richards'a Satisfaction şarkısı için ilham, derin uykudayken gelmiş. İkinci ekibe de aynı talimat verildi ancak bu kez, ilk cümle silindi. Her iki ekip de 10 dakika boyunca düşünüp fikirler ürettikten sonra bir de yaratıcılık testleriyle sınandı. Kendilerinden istenen şey, yine günlük hayatı kolaylaştıracak yaratıcı fikirler üretmeleriydi. İlk etapta 10 dakika boyunca bir çocuk gibi düşünmeye odaklanmış ekipten, diğer grubun tam iki katı kadar yaratıcı fikir ortaya çıktı. Picasso duysaydı, eminiz çok gururlanırdı... Mutluluğun yaratıcılıkla bir ilgisi olduğunu duymuş muydunuz? Northwestern Üniversitesi'nden Mark Beeman ve Drexel Üniversitesi'nden John Kounios tarafından yürütülen bir araştırma gösterdi ki, mutlu insanlar kesinlikle daha yaratıcı. Belli bir gruba çeşitli sorunları çözdürmeye yönelik yapılan araştırmada, ortalama mutluluğa sahip kişiler, kızgın ya da üzgün insanlara nazaran yüzde 25 oranında daha yaratıcı çözümler buldular. Kısa süreli keyif anları dahi, yaratıcılık konusunda, insanlara yardımcı oldu. Mesela bu iki bilimcinin Robin Williams'ın kısa bir stand-up gösterisini izlettiği kişiler, sorunlara yüzde 20 oranında daha fazla yaratıcı çözümler sundular. En azından gerilim dolu ya da sıkıcı videolar izleyenlere nazaran... 1. Size bulduğunuz fikirlerin bir kaynağı yokmuş gibi geliyor olabilir. Sanki hepsinin birdenbire ortaya çıktığını düşünüyor olabilirsiniz. Oysa bu iş göründüğü kadar basit değil. Beyniniz, bulduğunuz tüm fikirleri bir süreliğine masaya yatırıyor. Örneğin, zor bir sorunla karşılaştığınızı düşünelim. Böyle anlarda beynin sol lobunda yer alan sinir hücreleri yanmaya başlıyor ve tüm ihtimaller bir elekten geçiriliyor. Sonuçta elekten geçen hiçbir çözüm işe yaramıyorsa, bu kez beyniniz yeni bir çözüme ihtiyaç duyulduğuna dair ikinci bir sinyal alıyor. 2. Bu sinyalle birlikte, beyin bu kez sağ lobu devreye sokuyor. Nörolog Mark Beeman'a göre, bu bölüm, resmi büyük görmekten sorumlu. Bu nedenle bu kez, soruna daha farklı bir açıdan bakıyor ve daha fazla detay fark ediyorsunuz. 3. A-ha! anından 30 saniye önce, gama dalgaları baş gösteriyor. Beynin sağ yarım küresinden yayılan bu frekans, size çok daha parlak fikirler bulmanız için yardımcı oluyor. 4. Bu noktada, o soruna dair tecrübe eksikliği sorun oluşturabilir, evet. Ancak taze bir bakış açısı da çok işe yarar. California Davis Üniversitesi'nden psikolog Dean Simonton'a göre pek çok fizikçi ve şair, en yaratıcı işlerine, kariyerlerinin erken dönemlerinde, henüz çok tecrübesizken imza atmışlar. Yani bir soruna çözüm ararken tecrübelerinizden yararlanmak kadar, o sorunla sanki ilk defa karşılaşıyormuşçasına konuya odaklanın. Beyin fırtınası en popüler yaratıcılık tekniğidir, kabul. Toplantı odalarında, reklam ofislerinde ve tasarım firmalarında yani yaratıcılık gerektiren her ortamda bu yönteme başvurulur. Bugün bile insanlar dahiyane fikirlere ihtiyaç duyduklarında bir araya gelip beyin fırtınasının en basit kurallarını uygularlar. Elbette en çok bilinen ilk kural şudur: Karşındakini eleştirme, yalnızca kendi fikrini söyle... Oysa yalnızca kendi fikrini söyleyip susmak, bir yerden sonra fayda sağlamıyor. Bu noktada, takımlar için rastgele üç farklı durum belirlendi. İlk grup bireysel çalışacaktı. İkinci grup standart bir beyin fırtınası çalışması gerçekleştirmeleri konusunda talimat aldılar. Üçüncü grupsa birbirlerini eleştirme ve birbirleriyle tartışma konusunda serbest bırakıldı. Sonuçlar birbirine yaklaşamadı bile. İkinci ekip, ilk ekibe açık ara fark attı. Tartışmaları istenen grupsa hepsinden çok daha yaratıcıydı. Hepsi bu değil. Gruplar dağıldıktan sonra 265 kadının her birine başka bir fikri olup olmadığı soruldu. Geneli ikişer fikir daha üretirken, bir önceki aktivitede birbirlerinin görüşlerini eleştirenler yediden fazla fikir ortaya attı. Hep hatırlamakta fayda var: Hayal gücü korkak değildir. Karşıt bir görüşle karşılaştığında güçten düşmez. Aksine, saklandığı yerden çıkar. Aklınızda olsun... BİR BİLGİ DAHA: Pixar Animasyon Stüdyoları çalışanları, her sabah kendi aralarında bir önceki günün işlerini tartışıyorlar. En zor problemlerin çoğu işbirliğiyle çözülür. Kimi sorunlar, bireysel hayal gücünün yapabileceklerini aşar çünkü. Diğer bir deyişle, ya birlikte çalışırız ya da tek başımıza başarısız oluruz. Peki ama grup yaratıcılığı için ideal strateji nedir? Northwestern Üniversitesi sosyologlarından Brian Uzzi, bu sorunun yanıtını bulmak için Broadway müzikallerinden yola çıktı ve bir işbirliği modeli olarak gördüğü bu sanat dalını incelemeye aldı. 1945'le 1989 yılları arasında sahneye konan 474 farklı prodüksiyonu inceledikten sonra Uzzi'nin keşfettiği ilk şey, Broadway'de çalışan insanların birbirini çok iyi tanımaları oldu. Daha önce pek çok kez birlikte çalışmış olan ekiplerin diğerlerinden daha başarılı olması da ayrıca dikkatini çekti. Bu noktada Uzzi, kişiler arasındaki bu yakın ilişkilere kendince bir değer biçti: Q. Buna göre, bir müzikalde Q yoğunluğu varsa, yani ekibin bir kısmı birbirini çok iyi tanıyorsa bu, o müzikale başarı getiriyor. Ancak fazla Q da iyi değil. Çünkü sanatçıların hepsi daha önce pek çok kez bir arada çalışmışsa, aynı şekilde düşünüp aynı şekilde hareket etmeye başlıyorlar ve müzikalde yeni bir enerji oluşamıyor. Siz de yeni bir fikre ihtiyaç duyduğunuzda her zaman birlikte çalıştığınız insanların yanına yeni isimler ekleyin. Etkisini fazlasıyla göreceksiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yeni-yilda-yeni-kadinlarla-tanisin-2016nin-flort-trendleri", "text": "Yine seçkin hanım arkadaşlarıma yaptığım bir anketten elde ettiğim verilerle karşınızdayım sayın GQ okurları. Çapraz sorgu tekniğiyle ağızlarından aldığım cevaplara göre hanım kızlarımız bu yıl da doğru düzgün flörtleşebileceklerinden şüphe duyuyorlar. Etrafta aşk yaşayacak erkek var da biz mi göremiyoruz? açıklamalarıysa flörtte bu yıl romans arayışının ağır basacağını, cinselliğin üçüncü yahut dördüncü plana itileceğini gösterir nitelikte. Velhasıl bu senenin flört konsepti ilahi aşk yahut ilahi komedya olacak gibi görünüyor. Haydi hayırlısı diyor ve 2016 flört ilerleme raporunu açıklıyoruz. İstanbul'da ikamet ediyor ve yeni insanlarla yahut eski insanların yenilenmiş halleriyle tanışmak istiyorsanız, karşılıklı iki İstanbul semti şu sıralar cayır cayır yanmakta: Kadıköy ve Karaköy. Gün geçmiyor ki her iki köyümüzde de buram buram elitlik, efil efil modernizm ama bir yandan da nostalji kokan bir mekan açılmasın. Kafeler mi istersiniz; şık, enteresan mönülü restoranlar, hatta fasıllar, rakı-balıklar mı? Yanı sıra galeriler, sergiler, konserler ve hatta tiyatrolar her iki yakanın da nabzının küt küt atmasını sağlıyor. İsterseniz 2016 yılında bir çılgınlık edip kadınlarla barda, kulüpte, kulakların sağır, ağızların alkolden çaput gibi olduğu ortamlarda değil, nezih sanat lemlerinde tanışabilirsiniz. Bunun için Kadıköy'de Moda Sahne'yi, Karaköy'de Külah'ı, buralarda gerçekleşen sergi, konser, kermes gibi etkinlikleri takip edebilirsiniz. Ben gidiyorum diye demiyorum ama tanışabileceğiniz kadınlar bayağı sağlam... Olur ya bir Türk dizisine zaplarken gözünüz takılmış, ekranda yüksek ihtimalle ağlayan, o an ağlamasa da iki plan sonra mutlaka ağlayacak kızı hayallerinizin kadını olarak bellemişsinizidir. Kendilerini Moda Van Kahvaltı'da yahut Moda Yer'de göremezseniz, bir de İstiklal Caddesi, İş Bankası'nın sokağındaki yerine taşınan Beyoğlu Hayal'e ve Mis Sokak'taki Leyla'ya bakın. Umduğunuz kişiyi görürseniz lütfen doğrudan gidip sizi benim gönderdiğimi söyleyin. Hanfendi şayet beni tanıyorsa (yüzde 8 ihtimal) süper bir muhabbete girersiniz. İnternetin muhtelif tehlikeleri nedeniyle eski cazibesini yitiren dijital flört, 2016'da yeniden yükselişe geçecek gibi görünüyor . Zaten Facebook, Instagram ve Twitter'ın insanların birbirine yürümesini yeterince kolaylaştırmadığını gören yazılım uzmanları, 2013 yılında Tinder uygulmasını faaliyete soktular. O günden beri hızla popülerleşen Tinder, temelde birbirini fotoğraftan beğenen kimselerin yazışabilmesine olanak tanıyan bir uygulama. Niyet ve maksadın ortada olduğu app ile ilgili geri dönüşlerse genelde pozitif. Lakin maksatlı arayışlar içindeki bünyelerin mevcut sevgilisini uygulamada görmesiyle, bazı ayrılıklara da sebebiyet verebiliyor. Öte yandan dijital flörtün bir diğer ayağında, Whatsapp'ta beliren çift mavi tik, umduğundan fazla ilgi görerek bir ilişki yozlaştırıcı olarak lanetlendi. Mavi tikten korkan app yüklemesin diyor ve eğer yeterince sevimli bir emotikon bulabilirseniz, o tikleri unutturursunuz diye de ekliyorum. Retronun hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olması durumunu 2016'da da yaşamalara doyamayacağız anlaşılan. İşin tuhafı, ikili ilişkilerde de bu konsepte doğru sürükleniyoruz. 2016 flört mönümüzde eski aşklar, yarım kalmış hoşlanmalar ve hiç el sürmeden lakin ara ara akıl kayarak uzun yıllar sürmüş arkadaşlıklar var. Yani belki de o sıcak merhabayı söyleyeceğiniz kadını uzun süredir tanıyor, hayatınızın bu döneminde belki kilo verdiğinden, belki saçını uzattığından daha çok beğeniyorsunuz. O zaman tutmayın kendinizi, yürüyün beyefendi."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yeniden-donusum-icin-4-basit-adim", "text": "Bir yıldan beri hayatımın dağınık olduğunu ve bazı konularda verimli olmadığımı düşünüyordum. En güçlü olduğumu düşündüğüm tarafım zaman yönetimi olduğunu düşünsem de verimlilik kısmında zayıf hissediyordum. ABD Hükümetinin bursunu kazanmam sonucu 2 aylığına ABD'ye taşındım ve kafamı kurcalayan bu verimlilik sorununa çözüm olacak fikirlerin pilot denemesini yapmaya karar verdim. Bu makaleyi de pilot süreçten tam 6 ay sonra, kısmi ilk sonuçları aldıktan sonra yazmaya karar verdim. Spor konusundaki ciddi tembelliğim en zor olanıydı. Boston'da daha önce hiç tanışmadığım 15 kişilik ekiple her salı ve cuma hangi program olursa olsun koşmaya başladım. 2- Bir kişi ile en fazla 2 saat vakit geçirmeye çalıştım. Muhabbet etmekten zevk alsam da 2 saat sonrasında iş arkadaşı / dost fark etmeksizin, o ortamdan ayrılmaya çalıştım. 3- Hafta sonu, sadece bir günü eğlenmeye ayırdım. Gece hayatını çok seven ve her zaman bir parti kaçıracağı hissine kapılan birisi olarak, kendime 'haftada bir gün' sınırlandırması getirdim. Her hafta, başımdan geçen olumlu-olumsuz ne varsa yazmaya başladım. Ay sonu geldiğinde grafiğe döküp bunlardan kendime geri bildirimler çıkarmaya başladım. Bu 2 aylık süreç sonunda bazılarında hızlı, bazılarında yavaş sonuçlar elde etmeye başladım. Aslında yaptığım şeyler basitti ama, genelde günlük hayatımızda hep atladığımız şeylerdi. İlk olarak koşuya gelelim, Boston'da tesadüfen bir koşu grubuyla tanıştım. Sadece birlikte koşmuyor; koşu sonrası birlikte sohbet ediyor, yemek yiyorduk; gerçek bir takım ruhu vardı. Herkes birbirini cok guzel motive ediyordu. Eminim, onlar olmasaydı bol bol kaytarırdım. İkinci olarak, kafası pek çok düşünceyle dolu biri olarak meditasyon yapmayı başaramıyordum. Kafamı boşaltmam gerektiğini biliyordum ama bir türlü olmuyordu. Yoga gibi aktiviteler de bana göre değildi. Belli bir süre sonra koşmanın aslında kafamı boşalttığını fark ettim. Vücudumu ne kadar zorlasam da kendimi aslında uzun zamandır ilk kez hedefe odaklanmış ve bunun dışında bir şey düşünmezken buldum. İstanbul'a döndüğümde yeniden koşu grubu aramaya başladım ve tesadüfen Instagram'da Sweatherhub ile karşılaştım. Rundiamo ekibi ile koşmaya başladım. İlk zamanlarda nefes nefese 4 km ile başladığım Rumeli Hisarı - Bebek Boğaz yolunda, hedeflerime ulaşmak için çalıştığımda gerçekten başarılı olabileceğimi tekrar görmeye başladım. Şuan 10 km'yi rahat koşuyorum ve geçtiğim her kırmızı ışıkta \"Bak eskiden buradan dönüyordun, şimdi bunun 2.5 katını koşuyorsun!\" diye başarılarımı tekrardan hatırlıyorum ve daha iyisini hedefliyorum. Artık Rundiamo ile her çarşamba ve cuma günleri yataktan zar zor da olsa sabah 6:30'da kalkıp 1 saat koşuyorum ve bittiğinde sohbet ettiğimiz keyifli bir ortamda olmak da ayrı bir mutluluk veriyor. \"Sadede gel\" lafı, sanırım bu ikinci madde için çok güzel oldu, aslında boş muhabbetleri filtrelediğim, daha çok öğrenmek veya daha verimli buluşmalar tasarladığım bir plan oldu. Ayrıca insanları dinlerken ne kadar az kelime ile kendilerini veya olayları anlatabildiklerini incelemeye başladım. Bu insanlara daha az zaman ayırmaktan öte, onlarla kaliteli zaman geçirmeye yönelik bir plandı. Arada istisnalar yapsam da bu kuralımdan çok memnunum. Az çık, çok eğlen! Hafta sonu gece dışarı çık eğlen mantığını git gide sevmemeye başladım. Özellikle kronik yorgunluğu ciddi hissettiğimden ve gece dışarı çıkmanın ertesi günümü öldürdüğünü bildiğimden bu aktivitemi ciddi derecede azalttım. O hafta sonu olan etkinliklere göre bir seçim yapıp, genelde cuma akşamlarını hafif sakin geçirip, cumartesi dışarı çıkmaya çalışıyorum. Pazar günlerini de cumartesi akşamından öldürmeyip, yeni keşiflere ayırıyorum. Ve son olarak: Yaşadıklarını not tutma mevzusu... Aslında bu kısım bana biraz Facebook veya Instagram'da otomatik karşımıza çıkan ne gezmişim be\" dedirten \"Geçen sene buradaydın bildirimleri anımsatıyor. Bu liste negatif olarak anlaşılmasın, iyi şeyleri de not aldığınızda ve başınıza gelen olayları unuttuğunuzda bu tabloya bakıp, şükretmeyi öğrenebiliyorsun. Beyin geçmişteki kötü olayları unutmaya meyilli olduğundan geçmiş çoğu zaman bize daha güzel gelir, şu anda memnun olmak veya hayatımda verdiğim kararların sonuçlarını birebir kendi analizlerimle görmek gerçekten hayatımı düzene koymamda ve daha güvenli adımlar atmamda büyük fayda sağladı. Özellikle de başta kötü olarak görünen olayların belli bir süre sonra iyi ki başıma gelmiş diyebilmeyi bu tablo sayesinde pek çok kez fark etme şansım oldu."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yilin-girisimci-isadami-mubariz-mansimov", "text": "Bakü'de bir restoranda servisten o kadar memnun kalmış ki çıkarken bıraktığı bahşişle garson kendine restoran açmış. Aynen böyle demişti, yaklaşık iki yıl önce Bakü'de sohbet ettiğim bir Azeri. Başlığa bakıp aldanmayın; ne gizemli ne de Azeri. Her fırsatta Türk vatandaşı olduğunu söylüyor övgüyle. Ama tüm dünyada hakkında anlatılan efsaneleri duyabilirsiniz. Kapıdaki vale, onun verdiği bahşişle kendine araba aldı gibi. Bu kadar eli açık mı bilmiyorum ama yakın arkadaşları, görülmemiş bir misafirperverlikten söz ediyorlar her seferinde. Bir şekilde iki adıyla hafızalarda yerini aldı ama tam adı aslında Mübariz Mansimov Gurbanoğlu. Yakın çevresindeki herkes ama herkes ne kadar zeki ve titiz olduğunu anlatıyor. Bu böyle olmaz diyenlere en sonunda öyle olabildiğini mutlaka gösteren biri. Bu noktada son devrimci modacı Pierre Cardin'e benziyor. Cardin bir sohbetimizde, Hayatım camcıyla, duvarcıyla, mobilyacıyla, mimarla kavga etmekle geçti. Onlar hep olmaz der, ben oldururdum demişti. Mansimov da öyle, olduran bir adam. Bodrum'daki marinasını deyim yerindeyse birkaç kez yaptırıp bozdurmuş. Maliyetin birkaç katına çıkmasına aldırış etmemiş. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Aralık sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yol-yakinken-bu-hatalardan-geri-donun", "text": "İlişkiler bir erkeğin korkulu rüyasıdır. Hele ki işler ciddiye binmeye başladıysa ilk akla gelen arkada iz bırakmadan kaçmaktır, strese girer hata yapmaya başlarız. Oysa ki bu hatalar temelinde ilişki olgusunun doğurduğu sorumluluğa karşı basit bir direniş ve biraz da tembellikten başka bir şey değil ve telafisi mümkün. Tabii siz telafi etmek istiyorsanız... Bir düşünün; sizce de eninde sonunda kim olduğunuzu öğrenmeyecek mi? Tabii ki öğrenecek. Eğer kendinizi bir başkası gibi tanıtırsanız o zaman karşınızda bırakacağınız tek izlenim ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemeyen bir kaybedenler kulübü üyesi olduğunuzdur. Onun olmanızı istediği tipi oynamak daha işin başında onun sizden nefret etmesine neden olur. Kendiniz olun. Bu hataya sakın ama sakın düşmeyin. Hiçbir olgun kadın babası rolünü oynayacak erkeği sevgilisi olarak kabul etmez. Fikrin kendisi bile korkutucu iken bir de sizin sürekli akıl veren, üstünlük taslayan tavır ve tutum içinde olmanız sadece itici görünmenize neden olur. Onun babası değil, arkadaşı, dostu olun. Ve tabii unutmadan; eğer bir ilişkide baba rolünü oynayacak erkeği arayan bir kadınla beraberseniz ufak adımlarla uzaklaşmanızda yarar var. Erkek erkeğe eğlenirken kız arkadaşınız da yanınızda olabilir. Gece hep beraber dışarı çıkıldığında aşırıya kaçan içkili aktiviteler sonunda, sırf falanca arkadaşınız son shot için size meydan okudu diye, küfelik olmayın. Neden mi? Çünkü 18 yaşındayken yapılan bu tip derebeylik faaliyetler olgun erkeklerin geride bıraktığı ve gülümseyerek andığı anılardır. Erkek arkadaşını aynı bir anne gibi eve götürmek her kadın için utanç vericidir. Aynı durum bilgisayar oyunları için de geçerli. Konsol oyunlarını seven kızlar da vardır ve oyunu adeta kendi yazmış gibi oynayanlarıyla her an tanışabilirsiniz. Fakat ekranın karşısında dokuz saat boyunca takılı kalırsanız ya da kız arkadaşınız orada değilmişçesine sağa sola öfkelenerek hararetli bir ergen gibi davranırsanız bir gün arkanızı döndüğünüzde onun orada olmadığını görebilirsiniz. Bizden söylemesi... Bu durum güçlü kol kaslarından, dün arabayla nasıl kaza geçirdiğinize kadar her konuda geçerli olabilir. Kabarık cüzdanlar, tişörtten fırlayan pazular ya da geçen gün o adama nasıl ağzının payını verdiğiniz konusundaki yersiz hikayeler kız arkadaşınızı bir buzdolabına dönüştürür. Kadınlar kendine güvenen, sakin, ağırbaşlı erkekleri severler. Ne yaptığını ve ne istediğini bilen tavırlar size her zaman kazandırır. Abartıdan her zaman uzak durun. İşte erkeklerin düştüğü en büyük hatalardan biri. \"İlk hamle benden gelmesin, sonra fiyakayı çizdirmeyelim\" derken karşınızdaki kadın muhtemelen şunu düşünüyor olacak: Ya o gün keyfiniz yok ve yanlız kalmak istiyorsunuz ya da kendinizi ağırdan satmaya çalışan budalanın birisiniz. Güler yüz ve samimiyet her zaman benimsemeniz gereken tavırlar olmalı. Kendi köşesinde surat asan cool erkeği oynamak ilişkinize yabancılaşmanıza neden olur. Çocuksu tavırlar da aynı sonucu doğuracaktır. Bir ilişki 7/24 gülümseyerek geçmez tabii ki ama orta yolu bulmalısınız. Bunlar genç ya da olgun her erkeğin zaman zaman düştüğü hatalar ama paniğe gerek yok. Çözüm aslında hatanın içinde gizli ve emin adımlarla ilerlenirse bulmak o kadar da zor değil."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/yolluyorum-ama-hemen-sil", "text": "Şu an ortalama seviyede internet kullanan herhangi bir erkeğin, beğendiği kadınlardan en az birini isteği dışında çırılçıplak görmesini sağlayan bu güvenlik açığı, hayli zor olsa da, beni farklı bir şey düşünmeye itti. Hayranlıkla izlediğimiz, güldüğü zaman içimizin eridiği bu güzel hanımların yelkenleri fora edip türlü şekillere girmelerini sağlayan adamlar kimlerdi? Hafif bir kıskançlıkla beraber bu adamları gerçekten bilmek isteyip istemediğimi düşündüm. Karşıma çıkacak adam bir Nikolaj Coster-Waldau değilse hayata kahredebilirdim ve riski göze alamadım. Sonra fark ettim ki 38 yaşındaydım ve şu ana kadar hiçbir kadın bana en doğal halini fotoğraflayıp yollamamıştı. Bir süre Acaba güvenilmez biri miyim?, Böyle şeyler yapan kadınlar benden hoşlanmıyordur belki, Şans işte gibi şeyler düşündükten sonra işin içinden çıkamayıp bu sefer ihtimaller üzerine düşünmeye başladım: Yollasa ne yapardım? Tanıdığın birinin çıplak fotoğrafını görmekle erotik bir dergiye bakmanın ne farkı olabilir? Tanıdığımız bir kadını çıplak görmeyi neden istiyoruz? Yollanan fotoğrafı nerede saklayacağım? Bir sürü soruyla dolduktan sonra olayın iki boyutu olduğuna karar verdim. Bu az sonra bahsedeceğim B şıkkından daha garip bir durum. Zira öptüğünüz, dokunduğunuz vücudun evde spor programı izlerken birden o küçücük telefon ekranında belirmesine heyecanlanmak çok açıklanabilir bir durum değil. Sanırım burada size özel içerik duygusu ön plana çıkıyor. Birlikteyken yaşadığı hazzın küçük bir teaser'ını izlemek, birlikteliğinin gururunu okşaması erkeğin hoşuna gidiyor. Kadınların romantizm ve erotizmi bize göre çok daha yakın koşturduklarını düşünürsek onlar için bu, aynı zamanda romantik bir eylem. Bu şıkta bizim için önemli bir durum da fotoğrafın başka biriyle paylaşımının genelde olasılık dışı olması. Sonuçta çoğumuzda bir helalim tavrı var, bu kadar ağır olmasa da. A şıkkında kullandığım romantizm kelimesi burada ancak bir film türü olabilir. Onun için tamamen elin oğlu olduğunuz bir durumda kadın size iç dünyasını açıyorsa odaklanacak fazla bir şey kalmıyor. Burada erkek tarafının kaygılarını tamamen copyright kaygısı ile açıklayabiliriz. Bu gerçekten o mu? sorusu içinizi kemirirken muhtemelen bunu ona asla soramayacaksınız. Geçen günlerde Twitter'daki bir kadın hesabının, kirasını ve faturalarını flörtleştiği adamlara ödetip, daha sonra erkek olduğunun ortaya çıkması aklınızdan çıkmayacak muhtemelen. Şüpheyle karışık bir aman canım, bana ne! kaplayacak belki içinizi ve belki elinizdeki materyali eşle dostla paylaşma yoluna gideceksiniz. Sonuçta biz hala kızın anneannesi için elin oğluyuz. Bence o fotoğrafı geldiği anda silin... Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Aralık sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/zamandan-faydalanmanin-yollari", "text": "Zaman kıymetli. Günümüz teknolojisiyle -en azından evimize giren teknolojiyle- ne yazık ki zamanı hala geri alamıyoruz. En sevdiğimiz dizileri bile kayda alıp sonra izleyebiliyoruz ama zamanı sonradan kullanmak için biriktiremiyoruz. Dolayısıyla, uzun lafın kısası: Zamanın bize gelişi bu, aşağısı kurtarmıyor. Ama daha esnek yaşanan bir dünya mümkün. Zamanı gerdire gerdire yaşamaktan bahsetmiyoruz, aslında zaman mefhumunun en önemli -hadi ona alt başlığı diyelim- alt başlığı yaratıcı evreden bahsediyorum. Yaratıcı zamanımızdan verim aldığımızda, elimizde kalan tüm zaman da aynı oranda verimli geçiyor. Ancak üretemediğimiz, bilgisayarın ekranına saatlerce boş boş baktığımız veya arkamıza yaslanıp masadaki kalemle oynadığımız vakitlerde, bir günün tümünü heba etmemiz olası. İlk iş olarak Antik Yunan'a gidelim, orada fazla kalmayacağız ancak zamanı anlamak için oldukça önemli iki terimi hatırlamalıyız. Dediğimiz gibi zaman kıymetli. Ancak yalnızca niceliği ile değil, niteliğiyle de öyle. Günümüzde çok uzun yıllar önce insanlar zamanı iki şekilde algılıyorlardı: Kronos ve Kairos. Mitolojiye az buçuk ilgili olanlar bu iki isme de aşinadır. Doğru, her iki ismi taşıyan tanrı da mitolojide kendine yer buluyor ancak şimdi zaman hususunda ne anlama geldiklerini konuşalım. Kronos, zamanın nicelik kısmını temsil ediyor. Günler, haftalar, yıllar onun kapsamında. Bize yetmeyen, yetmediğini söylediğimiz ve biriktirilesi zaman. Kairos ise biraz daha soyut ama son derece elzem bir anlam taşıyor: O saatleri değil anları ölçüyor. Modern çağda anda olmak denilen kavramın kökeni, algımızla oynayan ve zamanı nitelik kısmı. Bu yönden bakınca kairos daha da kıymetleniyor çünkü o her zaman mevcut ancak çoğumuz ona sahip değiliz. Verimli bir yaratıcı süreçte ihtiyacımız olan da işte kairos zamanında yaşamak. İngilizcede serendipity diye çok anlamlı bir kelime vardır. Farklı sözlüklerde çevirisini aradım, sanki hiçbiri tam olarak anlamını karşılamıyor ancak bazı güzel tanımlar var: Mutlu kaza, aramazken bulunan ya da mutlu tesadüf. Kelimenin şans ile karıştırılmaması gerekli çünkü anlamışsınızdır, serendipity daha farklı bir sonuca yakın. Yaratıcı süreçte kairos zamanına girebildiğimizde de günün sonunda varacağımız sonuç işte bu, yani aramazken bulunan. Demek istediğim, yaratıcı süreç kağıt kalemle ve kronos zamanında pek de işlemiyor, açık bir formülü ya da öncesinde yetiştirmemiz gereken bir son tarihi yok. Yine de bu süreci tetiklemek için 3 adımlı bir yol sayabiliriz. Çalışma ile dinlenmenin zıt anlamlı oldukları fikrini unutun, ikisinin birbirlerinin tamlayanı olduğuna inanın. Hiçbir şey yapmayarak geçirilen zaman, birçok kitapta kuluçka dönemi olarak da nitelenir. Bir işe, bir projeye ya da bir sunuma hazırlanırken buna ihtiyacımız var. Çalışmayı aralarda kesmeli ve hiçbir şey yapmayarak bir şeyler yapmanın hazzını tatmalıyız. Yürüyüşler, bir köpeği sevmek ya da duş almak, hepsi işe yarar. Şimdi ajandanızı ya da takviminizi açarsanız, yüksek ihtimalle kronos hakimiyetinde bir programla karşılaşacaksınız. Bu o kadar normal ki. Kafanıza takmanız gereken bu değil çünkü zamanın niceliğini inkar edemeyiz ve hayatımızı ona göre sıraya koymalıyız. Ancak şu an bahsettiğimiz nicelik değil nitelik, hatırlayın. Dolayısıyla size sadece takviminizden çalacağınız bir saat lazım. İstediğiniz bir zaman diliminde kendinize bu vakti yaratın. Kendi kendinize yönelteceğiniz İlham alıyor muyum? ya da Bugün bir şeyleri diğer günlerden farklı yaptım mı? soruları, nadasa bıraktığınız fikirlerinizin olgunlaşmasına yardımcı olacaktır. Bir adım geri çıkın, kendinize uzaktan bakın ve sizin için aramazken bulunan her neyse, ona izin verin."} {"url": "https://gq.com.tr/hayat-rehberi/zihniniz-sizi-yaniltiyor-olabilir", "text": "Yolda yanınızdan geçen o güzel kadının bir dakika sonra yüzünü hatırlıyor musunuz? Ya ellerini veya kulağındaki küpeleri? Kendimize karşı dürüst olalım. Aslında tüm hatırladığınız dolgun göğüsleri, incecik beli ve sıkı kalçaları değil mi? Sizi suça teşvik eden aslında zihninizin ta kendisi. Aslında aynı objeyi farklı perspektiflerden görmemizi sağlayan iki farklı zihinsel fonksiyon var. Yapılan son bilimsel çalışmalardan bir tanesi bahsi geçen fonksiyonların günlük hayatta karşımıza çıkan kadın ve erkekleri tanımlamada önemli rolü olduğunu kanıtlıyor. Daha da önemlisi kadınların neden cinselliği temsil eden bir figür olduğuna açıklık getiriyor. Yapılan bir araştırmada kadınların ve erkeklerin beraber bulunduğu bir test topluluğuna önce erkek daha sonra kadın fotoğrafları gösteriliyor. Fotoğraflardaki insanların tümü giyinik, günlük hayatta sokakta karşınıza çıkabiliecek kişiler. Daha sonra bu fotoğraflar üzerlerinde ufak değişiklikler yapılarak gruba tekrar gösteriliyor. Araştırmanın sonunda erkek fotoğrafları bir bütün olarak algılanırken; kadın fotoğrafları beli, kalçaları, göğsü gibi belli bölgeleriyle anımsanıyor. Araştırmacılar bu fenomeni şöyle açıklıyorlar: Günlük hayatta objeleri belli hatlarıyla hatırlıyoruz fakat insanları bir bütün olarak kabul ediyoruz; tabii kadınlar hariç. Bunun en kolay örneği; billboardlardaki parfüm reklamlarında, film afişlerinde gördüğümüz kadın ve erkek imajları. Cinsellik içersin ya da içermesin hem kadınlar hem erkekler bu imajları gördüklerinde erkekleri bir bütün olarak kadınları ise cinsel bir sembol olarak görmeye meyilliler. Bu aslında zihninizin size oynadığı bir oyun. Peki bu derde bir deva var mı? Bilim insanları çözüm var diyor ama zihni şekillendirmek, yontmak ve kadınları bir seks sembolü olarak görmeyecek şekilde eğitmek kolay iş değil. Siz bugünden başlayın; sokakta yanlışlıkla çarptığınız birine daha dikkatli bakın, ya da barda yanınızda oturan kadının yüzü kalçalarından daha önemli hale gelsin sizin için."} {"url": "https://gq.com.tr/hublot-deep-green", "text": "İnce bir işçiliğe ve eşsiz bir tasarıma sahip Hublot Deep Green limitli edisyon saat, Hublot'nun farklılıkların kreatif birlikteliğini kutlayan mottosu Art of Fusiondan ilham alınarak sadece 35 adet üretildi. Normal şartlarda bir araya gelmeyecek unsurların füzyon sanatı yapabilmek amacıyla buluşturulmasına odaklanan The Art of Fusion kavramı, Deep Green modeli ile Hublot imzalı arzu nesnelerinin en yenisini hayata geçirdi. Hublot'nun mevcut renk skalasındaki yeşil, ilk kez bu modelde siyah seramik kasaya entegre edildi. Üzerine göz alıcı altın dokunuşlar eklenmesi ile Deep Green, yüksek saatçiliğe özgü estetik algısını bir üst seviyeye taşıdı. Türkiye'de D Saat portföyünde bulunan Hublot'nun Bölge Direktörü Augusto Capitanucci, Türkiye'ye özel olarak tasarlanmış Deep Green ile ilgili, Doğuş Grubu markası D Saat ile uzun yıllardır harika bir iş birliği içindeyiz. 10 seneyi aşkın sürede, sadece Türkiye için limitli sayıda üretilmiş birçok özel saat projesini geride bıraktık. En özellerinden biri de şüphesiz, füzyon sanatına övgü niteliğindeki Deep Green modeli oldu, dedi. Yalnızca 35 adet üretilen 45 mm.'lik Deep Green; yeşil kadranı, yeşil krokodil kayışı, saten bitişli, cilalı siyah seramik kasası ve altın tepesi, butonları ve indeksleri ile saat tutkunlarının dikkatini çekti. İstanbul, 23 Kasım 2023 Füzyon sanatı felsefesini benimseyen İsviçreli yüksek saat markası Hublot, Türkiye için özel olarak limitli sayıda ürettiği Deep Green modelini 70'ler temalı bir partide saat tutkunlarına lanse etti. İnce bir işçiliğe ve eşsiz bir tasarıma sahip Hublot Deep Green limitli edisyon saat, Hublot'nun farklılıkların kreatif birlikteliğini kutlayan mottosu Art of Fusiondan ilham alınarak sadece 35 adet üretildi. Normal şartlarda bir araya gelmeyecek unsurların füzyon sanatı yapabilmek amacıyla buluşturulmasına odaklanan The Art of Fusion kavramı, Deep Green modeli ile Hublot imzalı arzu nesnelerinin en yenisini hayata geçirdi. Hublot'nun mevcut renk skalasındaki yeşil, ilk kez bu modelde siyah seramik kasaya entegre edildi. Üzerine göz alıcı altın dokunuşlar eklenmesi ile Deep Green, yüksek saatçiliğe özgü estetik algısını bir üst seviyeye taşıdı. Dj Can Hatioğlu'nun performansı ile renklenen lansman partisinin konsepti de Deep Green'in benzersiz özelliğine uygun biçimde; yeşil tonlarının hakimiyetinde, 70'lerin disko ruhuyla günümüzün led dünyası harmanlanarak oluşturuldu. The Art of Fusion disiplinini üretim ve iletişim süreçlerinin tamamına yansıtarak, marka dostlarını farklı sektörlerin başarılı isimleri arasından seçmek üzere adımlar atan Hublot, söz konusu yolculuğa gastronomi alanından başladığını ve Hublot Türkiye ailesinin ilk üyelerinin başarılı şefler Danilo Zanna ile Ömür Akkor olduğunu da keyifli etkinlikte duyurdu. Dekoratif detayları ve misafirlerin kostümleri ile temaya mükemmel biçimde uyum sağlayan eğlenceli gecede; Bige Önal, Hatice Şendil-Burak Sağyaşar, Raisa-Vanessa Sason, Seyhan Özdemir, Deren Talu, Asena Sarıbatur, Arzu Kunt, Şahika Ercümen, Pınar Hacıraifoğlu, Merve Oflaz, Ceylan Atınç Berk Tanrıverdi ve Tamer Yılmaz gibi isimler yer aldı. Türkiye'de D Saat portföyünde bulunan Hublot'nun Bölge Direktörü Augusto Capitanucci, Türkiye'ye özel olarak tasarlanmış Deep Green ile ilgili, Doğuş Grubu markası D Saat ile uzun yıllardır harika bir iş birliği içindeyiz. 10 seneyi aşkın sürede, sadece Türkiye için limitli sayıda üretilmiş birçok özel saat projesini geride bıraktık. En özellerinden biri de şüphesiz, füzyon sanatına övgü niteliğindeki Deep Green modeli oldu, dedi."} {"url": "https://gq.com.tr/hype/brezilya-mirasi", "text": "Benim için miras, eylemlerimiz ve dünyayı görme biçimimiz aracılığıyla insanları etkileme becerisine sahip değerler inşa etmektir. Ben hikayemi her gün inşa ediyorum. Bulunduğum yere gelmek için çok çaba sarf etmem gerekti ve tüm başarılarım Ritim, Rutin ve Ritüel dediğim şeyden geldi. Her gün uyanıyorum ve elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Bu davranışı ailemden öğrendim ve çocuklarıma ve yeğenlerime de aktarıyorum. Elli yılı aşkın bir süredir ilaç sektöründe olan bir ailenin parçasıyım. Marques'ler Brezilya'da bu sektörün güçlenmesine yardımcı oldu ve bu ancak çok köklü değerlere sahip olduğumuz ve bizden öncekilerin hayat hikayelerini referans aldığımız için mümkün oldu. Ben babamın değerlerinin bir uzantısıyım, o da babasının değerlerinin bir uzantısıydı. Ekip çalışması olmadan bir hiç oluruz, bu nedenle CIMED'de odak noktamız insanlardır. Bu odak müşterilerimize, hizmet sağlayıcılarımıza ve CIMED'i her gün gerçekleştiren, dünyanın her yerinde daha fazla insana sağlık götürme hayalini benimle doğrudan paylaşan insanlara yöneliktir. Onların tüm taleplerini, ihtiyaçlarının neler olduğunu dinliyor ve buna dayanarak eylem stratejimizi oluşturuyoruz. Bizimki gibi kıtasal bir ülkede her yere ulaşmak için kararlı olmamız gerekiyor. Bağlılık esastır ve bu teşvikin her gün gerçekleşmesi gerekir. CIMED'de mirasçılarımız değil haleflerimiz var. Ben 26 yaşındayken baba oldum ve ilk oğlum Adibe doğduğunda onun gelişini bir başarı, bir hayalin gerçekleşmesi olarak hissettim. Baba olmaktan gerçekten keyif alıyorum ve beş çocuğumun her biriyle son derece gurur duyuyorum. Onların arkadaşı olmaya çalışıyorum, ancak babalık yükümlülüklerimi, onlara değerlerimi aktarma ihtiyacımı ve amaçlarımız doğrultusunda birleşmiş bir ailenin önemini unutmadan. Kendimi yüzde yüz bu göreve adadım ve bu işi yaptığım için hayatım daha anlamlı. Hatta onların bana bu kadar yakın olmalarının sırlarından biri de bu. Onlar 24 saat hayatımdalar ve benim görevlerimden biri de onların şirketimize dahil olmak istemelerini sağlamak. CIMED bir inovasyon ve yaratım alanıdır. Büyük bir esneklik ve taleplere uyum sağlama gücüne sahibiz. Bu özellikler, bir şirket olarak amacımızı gerçekleştirebilmemiz için pazardaki performansımızı ve uzun ömürlülüğümüzü garanti eder: Brezilyalılara sağlık ve kaliteli yaşam sağlamak. Biz sağlığı önleyici bir şey olarak görüyoruz. Bireyler olarak, daha sağlıklı ve daha tatmin edici bir yaşam sağlamak için her gün kendimize dikkat etmeliyiz. Odak noktamız hastalık değil, tam tersine yaşam ve olasılıklarla dolu bir yaşam. Hayalim, sadece bir girişimci olarak değil, her zaman daha fazlasını ve daha iyisini yapmak. Hayatımı etik davranışlarla, başkalarına ve onların ihtiyaçlarına saygı duyarak yönlendirmek. Bunlar, bir girişimci olarak günlük hayatımda benimsediğim ve CIMED kültürünün bir parçası olan kişisel değerlerimden bazıları. Biz Brezilyalı bir şirketiz ve bununla gurur duyuyoruz. Bu özellikler Brezilya gerçekliğini çok iyi bilmemizi sağlıyor, böylece ülkemizin bölgesel farklılıklarını tanımladığımız bir yol olan 10 Brezilya'nın Brezilya'sı olarak hareket edebiliyoruz. 100 Brezilyalı olmamız da insanlara daha fazla gelişim sunmamızı sağlıyor. Kesinlikle! Profesyonellik her türlü iş ilişkisinde son derece önemlidir. Bilgimizi derinleştirmek, iş süreçlerini genişletmek, fırsatların farkında olmak ve satışa odaklanmak zorundayız. Satışlar olmadan hiçbir şirketin ayakta kalamayacağını hatırlamak her zaman iyidir, çünkü satışlar her şirket ve profesyonel için belirleyicidir. Gerçek bir miras bırakmak için yaptığınız işe yüreğinizi koymalısınız. Hayallerinizi gerçekleştirin. Sadece hayal kurmak ve plan yapmak yeterli değildir; bu yolda hatalar yapabileceğinizi ama bunların sizi felç edemeyeceğini anlamanız ve idrak etmeniz gerekir. Beklenmedik bir şey olduğunda veya planlarınız beklediğiniz gibi gitmediğinde sayfayı çevirmeli ve yolunuza devam etmelisiniz. Hayat varken , daha fazlasını ve daha iyisini yapmak için olanaklar vardır. For me, legacy is about building values capable of influencing people through our actions and our perception of the world. I had to put in a lot of effort to get where I am and all my achievements came from what I call Rhythm, Routine and Ritual. Every day I wake up and try to do my best. I learned this behavior from my parents and I pass it on to my children and nephews. I am part of a family that has been in the pharmaceutical industry for over five decades. The Marques helped to consolidate this sector in Brazil and this was only possible because we had very established values and had as reference the life story of those who preceded us. I am an extension of my father's values, which in turn was an extension of his father's values. Without teamwork we would be nothing, that is why people are our focus at CIMED. This focus is directed to our customers, service providers and to the people who make CIMED happen everyday, directly sharing the dream of bringing health to more and more people anywhere in the world with me. We listen to all of their demands, what their needs are and, based on that, we establish our action strategy. To reach all places in a continental country like ours , we need to be committed. Commitment is essential and this incentive needs to happen every day. At CIMED, we have successors not heirs. I became a father when I was 26 years old and when my first son, Adibe, was born, I felt his arrival as an achievement, the realization of a dream. I really enjoy being a father and I am immensely proud of each one of my five children . I try to be their friend, but without forgetting my paternal obligations, the need to convey to them my values and the importance of the family being united by our purposes.I dedicated 100% of myself to this task and my life is more meaningful for because of it. It's also the secret to why they're so close to me. They're a part of my life 24 hours a day and one of my missions is to make them want to be involved with our company. Many people ask me how I involve them in CIMED and one of my simplest answers to this question is: trust in their ability, create space for them to learn about your company, provide real opportunities for demonstrating their skills and remunerate them well. It is also important to have in mind that this remuneration must be equal to the other professionals in functions similar to theirs. There is no point in overprotecting or creating privileges. Family businesses that want to see the continuity of their business in the hands of their children must treat them professionally as the market treats any professional. CIMED is a space for innovation and creation. We have a great power of resilience and adaptation to demands. These characteristics guarantee our performance and longevity in the market so that we can deliver our purpose as a company: provide health and quality life to Brazilians.We consider health as something preventive. As individuals, we have to take care of ourselves every day to ensure a healthier and more fulfilling life. Our focus is not on illness, on the contrary, our focus is on life and on a life full of possibilities. My dream, not just as an entrepreneur, is to always do more and do better. To live my life ethically, with respect towards others and their needs. These are some of the values that I embrace in my daily life as an entrepreneur and that are part of CIMED's culture. We are a Brazilian company and we are very proud it. This allows us to know the realities of Brazil very well; thus, we can act as the Brazil of 10 Brazils, a method with which we identify the regional differences of our country. Being 100% Brazilian also allows us to bring more development to people. For sure! Professionalism is extremely important in any work relationship. We have to deepen our knowledge, expand work processes, be aware of opportunities and focus on sales. It's always good to remember that without sales no company can remain in business; they are decisive for any company and professional. To leave a true legacy You have to put your heart into what you are doing. Fulfill your dreams. Just dreaming and planning is not enough you have to realize and understand that mistakes will happen on this path, but they can't paralyze you. When something unexpected happens or your plans don't go as expected you must turn the page and move on. While there is life there are possibilities to do more and better. Bu yıl oluşturduğumuz dijital platformu genişletmeyi amaçlıyoruz. Gastronomi kursları, ürün satışı ve lisanslama, başarılı etkinlikleri tanıtmak ve çok daha fazlasını yapmak istiyoruz. Her zaman insanların hayatlarını bir şekilde iyileştirmeyi düşünüyorum; ister kendilerini sunma biçimlerinde olsun, ister öz güvenlerini geliştirmek ve hayal kurabilecekleri veya eğlenebilecekleri senaryolar yaratmak olsun. Bir iletişim ağı sahibi olarak ana mirasımın toplumu olumlu yönde etkilemek olduğuna inanıyorum. Harika bir şey. Birlikte olduğumuzda kişiliklerimizin birbirimize katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Bir çift olarak ve ailemizle mutlu olmak. Tüm bunları projelerimizin başarısı için çok çalışarak yapmak ve topluma olumlu bir katkıda bulunmayı hayal etmek. Gerçek bir miras bırakmak için kendinizi ama esas olarak başkalarını düşünmeniz gerekir. This year we intend to expand the digital platform we created. We want to launch gastronomy courses, product sales and licensing, promote successful events and much more. I always think of improving people's lives in some way, whether it's about how they present themselves or increasing their self-esteem and creating scenarios where people can dream or have fun. I believe that my main legacy as a communication network owner is to have a positive impact on the community. It's fantastic. I think our personalities complement each other when we work together. To be happy as a couple and with our family. Doing all that with a lot of work for the success of our projects and dreaming about making a positive contribution to the community. Doing all this by working hard for the success of our projects and with the intention of making a positive contribution to society. To leave a true legacy it is necessary to think about yourself but essentially about others. Güçlü değerlere, öğrenmeye ve başarılara dayalı bir yaşam öyküsü inşa etmek, bu sizin yeryüzündeki mirasınız olacak, biz gittiğimizde kalacak ve kalanları olumlu yönde etkileyecek. İnsan ilişkilerinin önemi, dinlemeyi öğrenmek ve zamanın nabzını hissetmek, organizasyon, ekip çalışması ve stratejinin değeri. Esas olarak iyi yapılmış iletişimin işleri, markaları ve değerli ve yetenekli insanları dönüştürmedeki gücü. Yeni yollar açmak, fırsatlar ve olasılıklar yaratmak. Değer üretin! Gerçek bir miras bırakmak için zamanı aşan bir değer yaratmaktır. Building a life story based on strong values, learning and achievements. This will be your legacy on earth, it's what we'll leave behind when we are gone and what'll positively impact those who remain. The importance of human relations, of learning to listen and feel the pulse of time, organization, teamwork and the value of strategy. Essentially, the power of good communication on transforming business, brands and people of value and talent. Pave new paths, create opportunities and possibilities. Generate value! Respect and empathy are always on the agenda. To leave a true legacy to create value that transcends time. Gerçek bir miras, birinin mesleğine ve deneyimlerine duyduğu bağlılığın, saygının ve her şeyden önce sevginin aktarılmasıdır. Başlıca öğrendiklerim şunlardı: sebat ve tevazu birlikte yürür; her şeyden önce insan olmak ve kendi içsel mutluluğunuz olmadan mutlu bir profesyonellik mümkün değildir. Bir farklılık yaratmak için çalışmanın, sıkı çalışmanın ve yeniye duyulan merakın temel unsurlar olduğuna inanıyorum. Zamanımı Avrupa ve Brezilya arasında giderek daha fazla bölüştürmeyi umuyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, antika dünyasında bile yeniye açık gözler. Her zaman keşfedilmemiş, henüz görülmemiş bir şey vardır. Kendi yolunuzu, imzanızı yaratın. Ondan sonra, sadece devam edin ve sebat edin. Oğlumun kariyerimi takip ettiğini görmek büyük bir gurur. Mesleğimle uğraşmaktan keyif aldığımı gösteren bir işaret. Ve oğlum Andre fark yaratıyor, kendini aşıyor, hikayemize şimdiden yeni bir şeyler ekliyor. Gerçek bir miras bırakmak için seçtiğiniz yolda çok doğru, iddialı ve ısrarcı olmanız gerekir. A true legacy is the conveyance of the devotion, respect and above all love one has for his profession and experience. My main learnings were: persistence and humility walk together; to be human above all and that there is no happy professional who hasn't found their own inner happiness. I believe that working to make a difference, working hard and curiosity for the new are essential elements. As I mentioned above: with eyes open for the new, even in the world of antiques. There is always something that hasn't been explored, not yet seen. Create your own path, your signature. After that, just continue and persevere. I enjoy doing my job. And my son Andre is making a difference, he goes beyond himself, he's already contributing something new to our story. I hope to split my time more and more between Europe and Brazil. To leave a true legacy you need to be very true, assertive and persistent in the path you chose. Gerçek bir miras oluşturmak için fırsatları görebilme yeteneğine sahip olmanın yanı sıra çevik, azimli ve alçakgönüllü olmak gerekir. Her zaman anlık tepkiler vermemek ve objektif olmak önemli. Stratejik olabilirsiniz ve çoğu zaman harekete geçmeniz gerekecektir, ancak bu planlamayı bırakmanız gerektiği anlamına gelmez. Süreçte esnek olun ama aynı zamanda sabit de olun. Ne istediğimize odaklanmalıyız. Bu, mirasınıza bakmanızı ve kendinize 'bunu ben yaptım' demenize sebep olacak. Creating a true legacy requires being agile, driven and humble as well as having the ability to see opportunities. It is important not to react impulsively and remain objective all the time. You can be strategic and will often need to act, but that doesn't mean you have to stop planning. Be flexible in the process, but also be steady. We have to focus on what we want. It's a lifetime commitment that will make you look at your legacy and say to yourself: I did that. Spor insanların hayatında dönüştürücü bir rol oynuyor. Bu hareketin bir parçası olmak hayatımdaki en güzel şeylerden biri. Hiçbir şey insanları spor kadar tek bir amaç etrafında birleştiremez ve maratonlar ve amatör yarışmalar gibi etkinlikler de bunun en net anıdır. Bunun bir parçası olmaktan ve bir şekilde her bir katılımcının ve takipçinin deneyiminde yer almaktan çok mutluyum. Spor insanları bir araya getirir. Buradaki fikir, spor, eğitim ve yaşam tarzı kategorilerini birleştiren içerikler sunmaktır. Spor çok güçlüdür ve bir iletişimci olarak sağladığı fırsatları göz ardı edemeyiz. Futbol ve spor bana çok şey kazandırdı, ancak en büyük dersleri görünmeyen kısımlardan çıkardım. Zaferler ve yenilgilerle ilgili pek çok hikaye var. Gülümsemeler, gözyaşları ve üstesinden gelebiliyor olmak. Spor hayatı taklit eder ve bize her gün örnekler sunar. Her sporcunun ve her müşterinin arkasında anlatılmayı hak eden bir hikaye vardır ve bu hikaye çoğu zaman spot ışıklarından ve şöhretten uzaktır. Ne de olsa sadece spor sosyal, ekonomik ve kültürel tarafları bir araya getirir."} {"url": "https://gq.com.tr/hype/hasan-can-kaya-guldurmek-en-buyuk-bagimliligim", "text": "Yüzün kiminle gülüyorsa, yüreğin ona aittir demiş Charlie Chaplin. Her ne varsa sizi bundan alıkoyan yok edin. Hasan Can sete geldiği gün, çekimde, kuliste, asansörde, yemek yediğimiz masada, her yerde, herkese neşesini bulaştırdı. Üstelik yorgun ve uykusuzdu. Tam olarak bizde yarattığı etkiyi bilimsel olarak açıklamak isterim; o kadar çok güldük ki; stres hormonu olan kortizol seviyelerimiz azaldı, endorfin salınımımız ve bağışıklık fonksiyonunda önemli bir rol oynayan antikorlarımız arttı. Hasan Can beynimizin dopamin dağıtıcı ödül sisteminin aktivasyonunu artıran çoklu fizyolojik sistemlerini tek tek uyardı. O gün hepimize enerji tüketimini ve kalp atış hızını ölçen birer 'kalorimetre' bağlı olsaydı gülmeyenlere kıyasla ne kadar fazla yağ yaktığımızı bile ispatlayabilirdik. İnsanları güldürdüğünde, kendisinin ne hissettiğini sordum. Huzur hissediyormuş. Zaman hızlanıyor, yaşam enerjisi doluyormuş. Güldürmek en büyük bağımlılığım dedi. Bakın Hasan Can Kaya daha başka neler dedi. Romantik komedi... Genç bir insanın, takıntı derecesinde sevmesinin etkisiyle bir yola girmesi ve fonda değişen Türkiye'yi anlatıyor. Çok Aşk bir tutku hikayesi. Çocukluğumdan beri filmciyim. Lisede setlerde çalışmaya başladım. Yıllar sonra senarist oldum. Sonra uzun yıllar senaristlikten geçimimi sağlayıp, eş zamanlı stand-up yapmaya başladım ve stand-up yıllar içinde gelişip çok iyi gidince, komedyenlik ana mesleğim oldu. Yani kameranın en arkasından başlayarak, sindire sindire en önüne geldim. Çok hakim olduğum bir iş olduğundan, opsiyon da çok. Böyle de devam eder. Şekil de değiştirebilir projeye bağlı olarak. Sabit bir sistemim yok. Yapım şirketimizde 50'den fazla ekip arkadaşımız bulunuyor. Aralarında sektörden arkadaşlarım, yolda ekibimize katılan profesyoneller, kuzenlerim ve hatta en yakın arkadaşlarım da var. Çok hikaye var. Konulara bağlı olarak değişirdi anlatacağım hikaye. Yazdırırdı. Zaten ben o tahtanın en tepesindeki daimi isim olduğum için böyle bir format yazdım. İstiyorum! Çocukları çok seviyorum. Ama henüz bir girişimim yok bu konuda. Bakalım zaman neyi gösterecek. Yani gönül işlerinde kriter belirlemek biraz anlamsız geliyor bana ama geçmiş ilişkilerimde ortak özellikler genelde güzel gülen, iyi kalpli insanlar olmasıydı. Nerede ve nasıl olduğuna bağlı ama genel olarak yine farkındalığı yüksek, iddialı birisi olurdum. Bu özellikler beni ihya mı ederdi yoksa perişan mı ederdi bilmiyorum ama. Hayatı daha anlamlı kılıyor. O an beni veya yardım eden seyirciyi çok yormayacak bir özveri, başka bir insanın veya hayvanın hayatını kurtarabiliyor. Bunlar güzel şeyler... Bir nevi başarıyı, tanımadıklarınla birlikte kutlamak gibi. Dilerim hep gücümüz olur da devam edebiliriz. Tamamen tesadüf. Daha sonradan izlenme raporlarına, istatistiklerine baktığımızda izleyenlerin videoları sonuna kadar izlemesinden kaynaklı, algoritmanın izlemeyenlere de bizi çok sık önerdiğini tahmin ediyoruz. Genelde ya sevdiğim bir arkadaşımla sohbet ederim. Ya tatlı yerim. Ya da ikisi birden. Güzel bir iş ürettiysem çok mutlu oluyorum. Üretmenin zevkini almaya başladıysanız, başka hiçbir şeyde aynı motivasyonu bulamıyorsunuz. Neyi kaybetmekten korkarsın? Eşya, duygu, yetenek, insan... farklı örnekler verebilirsin. Genel olarak korku duygusu bende pek yok. Ama bir tane seçmem gerekirse, en korkuncu bilinci kaybetmek olurdu herhalde. Beyin gittiğinde geriye kalanların bir anlamı olmuyor. Her tür müzik dinlerim ruh halime göre. Playlist'im bir bipoların playlist'i gibi! Bir şarkı çok neşeli, bir şarkı çok depresif... Üstelik beş benzemez türden. Klasikten arabeske uzanan farklı tarzların olduğu bir listem var. Çok var... Hayatta olanlardan Martin Scorsese, Yavuz Turgul, Steven Spielberg, Zeki Demirkubuz ilk aklıma gelenler. Seray Şahiner'in Ülker Abla kitabını... Şu anda da Roberto Bolano'dan 2666'yı okuyorum. Enteresan gidiyor. Aşırı enerjik... Neşeli, kolay mutlu olan bir çocuktum. Çünkü normali bu. Eğer büyük kitlelerin izlediği biriyseniz, mutlaka haterlarınız da oluyor. Zaten beni herkesin sevmesini istemiyorum da. Hiçbir zaman da istemedim. Sevenlerimin sevgisini gösterme şeklindeki sahiciliği seviyorum. Bu sahicilik onlarla paylaştığımız ve buluştuğumuz ortak noktamız. Hep birlikte gülüyoruz ve güldükçe çoğalıyoruz. Genel olarak hiçbir şeyin 'en'i olmakla ilgilenmiyorum. Çünkü başkalarını ölçü alarak oluşan motivasyon, üretmenin ruhuna ters. Bu tip şeyleri düşünmeden çalışırsanız, saydığınız sıfatları insanlar o zaman size yakıştırmaya başlıyor. İdolüm yok. Ama ilham aldığım insanlar var tabii ki. Her meslekten var. Bilmiyorum! Daha ortada öyle bir koşul, ihtimal vs olmamasına rağmen biraz panik oluyorum bu konu geçince. Baba olacak mıyım o bile belli değil halbuki. Ben konuşmaları küfürlü veya küfürsüz diye ayırmam. Anlatmak istediğimi en estetik haliyle anlatmaya çabalarım. Bu da bazen küfürlü konuşarak olur. Mesela içinde küfür geçen binlerce başyapıt film var. Muhteşem kitaplar var. Kısacası 'söz'ün olduğu her yerde küfürün de olma ihtimali var. Dolayısıyla cevabım muhtemelen evet. O başarı geldiğindeki ruh halime ve koşullara bağlı ama genelde dururum! O başarının geldiği konu her ne ise başladığı noktadan vardığı noktayı, aldığı mesafeyi düşünüp kendimi iyi hissederek ödüllendiririm. Genelde sır taşımam, aşırı açık sözlüyümdür. Başkalarının sırrını taşırım bir tek. Felaketlerden uzak bir yıl olmasını diliyorum. Son yıllarda salgın hastalık, deprem, savaşlar... İnsanlık olarak gerilim filminde gibiyiz."} {"url": "https://gq.com.tr/iliskiler/harvarda-gore-yalnizligi-yenmenin-3-yolu", "text": "Akon yıllar önce yalnızlık hakkında şarkı söylediğinde, yalnızlığı yenmenin yolları hakkında ipuçları vermiyordu. Daha çok, partneri terk edip gittikten sonra \"tüm hayatı yerle bir olan\" bir adamla ilgiliydi ve bu sadece onun başına gelmedi. Ebeveynlerinizin size hatırlatmaktan mutluluk duyacağı gibi: yalnızlık ilişki durumunuzla doğru orantılıdır. Ama aynı zamanda öyle değildir de. Harvard'a bağlı McLean Hastanesi'nde psikiyatrist ve yazar olan Dr. Jacqueline Olds'a göre, bir oda dolusu insan içinde olsanız da kendinizi yalnız hissedebilirsiniz. Böyle bir durumda, duygularınızı daha iyi anlamak için bir terapistle konuşmak her zaman faydalı olacaktır. Ancak, arkadaşlıkların eksikliği nedeniyle kendinizi yalnız hissediyorsanız, Olds'a göre, bu daha çok \"yeni arkadaşlar edinmek için dışa doğru bir yolculuk\" ile ilgilidir. Bu amaçla, işte yalnızlığı yenmenin bilim destekli birkaç yolu. Kendinizi sizinle benzer düşünen insanlarla çevrelemeniz için pek çok neden vardır. Bu kişiler yalnızca ilgi alanlarınızı paylaşmakla kalmaz, aynı zamanda en içten düşüncelerinizi ve arzularınızı paylaşacak kadar rahat hissetmenizi sağlarlar. Olds'a göre, kendinize benzer bir ruh bulmak yalnızlığı yenmenin en etkili yollarından biridir. Bunu yapmanın en iyi yolu, öncelikle ilgi alanlarınızı listelemektir. Eğer bir kitap kurduysanız, bir kitap kulübüne katılın. Tarih meraklıları en sevdikleri müzedeki bir sonraki sergiye gidebilir ya da şehirdeki yeni kafeleri ziyaret edebilirler. Sinema meraklıları her zaman film gösterimlerine ve interaktif deneyimleri teşvik eden buluşmalara gidebilirler. Bunun arkasında bilimsel bir neden de var. \"Beynimizin sosyal bağlantıyla ilgili bölümü beş duyu tarafından da uyarılır. Biriyle aynı odada olduğunuzda, onu elektronik bir ekranda izlediğinizden çok daha güçlü bir dizi uyaran alırsınız,\" diyor Old. Eğer size hitap eden belirli bir grup etkinliği bulamıyorsanız, o zaman farklı bir şekilde devam edin ve kendiniz bir tane oluşturun. Kendi bilgi yarışması gecelerinizi, grup yürüyüşlerinizi, şehrinizi yürüyerek keşfetme gezilerinizi ve ilginizi çeken, başkalarının da ilgisini çekecek herhangi bir aktivite başlatabilirsiniz. Ancak, bu konuda proaktif olmanız gerekecektir. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek belirsiz bir plan yapmayın. Önemli sayıda kayıt aldıktan sonra, etkinlik için bir tarih ve saat belirleyin ve buna uyduğunuzdan emin olun. Pandemi sonrası pek çok insan büyük toplantılarda sosyal kaygı yaşamaya başladı - bu uzun karantina ayları boyunca içeride kapalı kalmanın doğal bir sonucu ve aynı zamanda insanların sosyal becerilerine de zarar verdiği anlamına geliyor. Yeni biriyle sohbet etmenize ya da birinin size yaklaşması için yeterince cana yakın görünmenize yardımcı olan beceriler. Old, sosyal becerilerinizi geliştirmenin birkaç yolunu sıralıyor: daha az kapalı görünmenizi sağlayan daha fazla gülümsemek, bir sohbet başlatmak, dikkatinizi verip dinlemek ve sorular sormak . Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, yeni arkadaşlıklara başladığınız kişilerle can ciğer arkadaş olmak zorunda olmadığınızdır. Ancak doğru niyetle yapılırsa, enerjinizi bu yeni bağları kurmaya odaklamak yalnızlığı yenmenin en iyi yollarından biridir. Bu içerik GQ HİNDİSTAN websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/is-yerinde-guclu-olmak", "text": "İş yerinde duygusal olarak daha güçlü olmak için dört temel alana odaklanmalısınız: öz farkındalık, kişisel kontrol, kişilerarası farkındalık ve ilişki yönetimi. Ancak, eski bir klinik psikoloji profesörü olan ve şu anda psikolojiyi işyerine uygulayarak tam zamanlı çalışan Michael Wiederman'a göre, öz farkındalık modülü tekil bir merceği hak ediyor. Bir lider olarak kendinizin ne kadar farkında olursanız, duygularınızı ve ekibinizi o kadar sorunsuz yönetirsiniz. Öz farkındalığa sahip bir lider, kararlarını bir duruma karşı kışkırtıcı bir tepki olarak değil, açık bir zihinle verir. Araştırmasını Daniel Goleman'ın 1995 tarihli en çok satan kitabı Duygusal Zeka Neden IQ'dan Daha Anlamlı Olabilir'e dayandıran Wiederman, öz farkındalık pratiği yapmanın ve bunun karşılığında iş yerinde duygusal olarak daha güçlü olmanın birkaç yolunu sıralıyor. İş yerinde zor bir durumla karşı karşıya kaldığınızda, öfke, hayal kırıklığı ve kızgınlık gibi bir dizi olumsuz duyguyu yaşamanız kaçınılmaz. Öte yandan, harika bir sonuç beyninizde öyle bir sevinç duygusu uyandırabilir ki kendinizi kaptırabilirsiniz. İşler dengesiz göründüğünde, bir saniye durun ve o andaki duygularınızı en iyi tanımlayan bir kelime veya cümle düşünün. Birinci adım, sadece ne hissettiğinizi tanımlamakla başlar. Bir sonraki adım, bu duyguyu neyin tetiklediğini incelemektir. Sizi yanlış yola iten belirli bir faktör veya bir dizi unsur var mı? Ve bu bir kalıp haline mi geldi? Ekibinizden biri belirli bir şekilde bir şey söylediğinde veya yaptığında sinirleniyor musunuz? Örneğin, yaklaşan bir etkinliğin nasıl düzenleneceğine dair belirli bir kalıp izlediğinizi ve bunun yerine ekibinizin tamamen yenilenmesi gerektiği düşüncesiyle formatını değiştirmeye karar verdiğini varsayalım. Bu sizin için nasıl bir durum? Bir yandan ekip üyeleriniz yeni bir şey denemek için inisiyatif alıyor, diğer yandan da bu büyük bir risk oluşturuyor. Bu kalıplar ya da Wiederman'ın deyimiyle \"hassas noktalar\" hakkında daha bilinçli hale geldiğinizde, bunları daha iyi yönetmenize ve işte duygusal olarak daha güçlü olmanıza yardımcı olacak. Olumsuz duyguları hissetmekten kaçmaya çalışmak için yaratıldık. Ancak, rahatsız edici durumlardan ve bunların yarattığı duygulardan kaçmaya devam ederseniz, yüzleşme ve düzeltme şansını kendinizden mahrum bırakırsınız. Kendinize şu soruları sorun - Ne olacağından korkuyorum? Bu duygunun devam etmesine izin vermeli miyim? Neden aşırı tepki veriyorum ve bunu tetikleyen durum hakkında ne hissediyorum? Çoğu zaman, bir adım geri atıp duygularınızı ve arkasındaki nedeni değerlendirdiğinizde, durum üzerinde ilk düşündüğünüzden daha fazla kontrole sahip olduğunuzu göreceksiniz. Bazen, göremediğiniz şeyleri size söyleyecek yeni gözlere ihtiyaç duyarsınız. Örneğin, bir ekip üyesinin sunumunu kayıtsızca reddettiğinizi düşünebilirsiniz, ancak bu başkalarına küçümseyici, neredeyse agresif bir aşağılama gibi görünebilir. Bu gibi durumlarda, kendinizin daha fazla farkında olmak için dışarıdan yardım almak çok önemlidir. Tarafsız bir üçüncü şahsa durumla ilgili düşüncelerini ve sizin bunlara verdiğiniz tepkiyi sorun. Savunmaya geçmeyin ve söylediklerine açık olun. Bazen birinin size ayna tutması ve kendinizin belirli bir versiyonunu göstermesi gerekir. Ardından, bir terfi isteyip istemediğinize karar vermek size kalmış. Bu içerik GQ INDIA websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/kaan_urgancioglu_roportaji", "text": "Son zamanlarda herkes O'nu konuşuyor. Başarısını globale taşıdı. Merak ediyorum, ilgi ve kalabalıklar arttıkça hayatını, düşüncelerini, ilişkilerini ve hatta sosyal medyasını nasıl sadeleştirebilir insan? Bunu da soracağım tabii ki Kaan'a, cevap bekleyen diğer yüzlerce sorum arasında birinci sıraya taşıyorum. Saat sabah 08.30. Tüm GQ ekibi setteyiz. Siemens Ev Aletleri'nin marka yüzü olan Kaan Urgancıoğlu ile yapacağımız çekimin hazırlıkları bitti sayılır, her şey tamam gibi. Aramızda son kalan henüz uyanamamışlar da çalma listemizden Popof/ Serenity eşliğinde kendine geliyor. Enerjimiz çok yüksek. Kahvelerimiz, nefis sandviçlerimiz, kurabiyelerimiz ve neşemiz yerinde. Programa uyarsa Kaan da saat dokuzda burada olacak. Gerçekten merak ettim kaç dakika gecikmeli geleceğini. Ama yanıldım, 15 dakika erken geldi. Bu disiplinli, işine ve insanlara saygılı tavrı kendisine karşı olumlu bir önYARGI oluşturdu bende itiraf ediyorum. Saatler süren uzun bir çekim oldu. Kaan'ı mutsuz gördüğüm tek an siyah deri ceket vardı üzerinde hatırlıyorum. Yazının devamında nedenini yazacağım. Meğer gerçekten o siyah deri ceket suçluymuş anlayacaksınız. İnanılmaz keyifli, yaratıcı ama bir o kadar da yorucu en az on saatlik bir çalışmanın ardından bitti, evlere dağılıyoruz diyemedik çünkü röportajımız yeni başlıyor. Kaan'ın kulisindeyim ve kayıttayım. Bir sürü temrini varmış her sabah yaptığı, buranın güvenli olduğu, kendisinin de güvenli ve güvende olduğuyla ilgili. Kendini bu fikre ikna etme çabası beni duygulandırdı sanırım, çok masum geldi. Fazla tüketmeden bir şeyleri yapmak konusunda istekli kalmak istiyor. Doğru soruları sormaya çalışan, her şeyi öğrenme motivasyonuyla yapan biri. Hayatının ve gezegenin gelecek senaryoları üzerine düşünür müsün? diye soruyorum. Dünyanın gideceği yerle ilgili düşünmemek mümkün değil diyor. Mesela benim şimdi çocuğum yok ama çocuğu olan birinin dünyanın nereye gideceğini düşünmüyor olması mümkün değil. Ve çok doğru bir şey daha söylüyor; kötülük, kendisiyle birlikte dünyanın bitmesini isteyen insanlardan kaynaklanıyor. İhtiyacımız olan tam da bu değil mi? İnsanı üstün gören dünya görüşü yerine doğayı ve canlıyı insandan farksız kabul eden, ekosistemin içinde birçok canlıyla uyum içinde yaşamamızı savunan yeni bir ekolojik paradigma anlayışı."} {"url": "https://gq.com.tr/kardiyo-faydalari", "text": "Spor salonunda en çok ihmal edilen kas, en önemli kas olabilir: kalp. Bunun nedeni bu kası aynada esnetmenin çok zor olması ya da kalp güçlendirici egzersizlerin sıkıcı, monoton ve zaman alıcı olarak algılanması olabilir. Bu tıpkı spor salonundaki \"sıkıcı egzersizler\" gibi: Yapmanız gerektiğini bilirsiniz, ancak genellikle güç antrenmanından hoşlanan insanların en çok mücadele ettiği şey olabilir. Kardiyo yapmak için pek çok neden var: sadece kalp kasını güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda vücudun kan ve oksijen dolaşımını iyileştirir, kan basıncını ve kolesterolü düşürür, Alzheimer ve bazı kanserler de dahil olmak üzere çok çeşitli hastalıklar için risk faktörlerini azaltır. Amerikan Kalp Derneği, hafta boyunca en az 150 dakika orta düzeyde aerobik aktivite veya 75 dakika yoğun aktivite ya da bu ikisinin bir kombinasyonunu önermekte. Elit performans sporcularının sıkıcı egzersizleri yaptıklarını, daha sonra daha uzun ve daha yoğun çabalar için güvenecekleri bir dayanıklılık temeli oluşturmak için Zone 2'de düşük ve yavaş egzersizler yaptıklarını biliyoruz. Az ve yavaş bir koşuya çıkmak sıkıcı gelebilir, ancak faydalarını aklınızın bir köşesinde tutmak, rutine devam etmek için ihtiyacınız olan motivasyon olabilir. Koşu ayakkabılarınızı bağlamadan da kardiyo yapmanın kürek çekmek, ip atlamak veya basketbol, tenis ya da futbol gibi bir spor dalıyla uğraşmak gibi pek çok yolu var. Zone 2 antrenmanı hakkında GQ'ya konuşan spor kardiyoloğu Dr. Ben Levine, antrenmanlarınızı ilginç kılmak, tekrarlayan stres yaralanmalarından kaçınmak ve farklı kas gruplarını hedeflemek için kardiyo egzersizlerinizi ve sürelerini değiştirmenizi öneriyor. UT Southwestern Tıp Merkezi için yazdığı bir blogda, eğer sizi hareket ettiriyorsa ve bundan keyif alıyorsanız, aktivitenin kendisinden daha önemli olanın bu olduğunu belirtiyor. AHA tarafından önerilen bu dozda egzersizi her hafta yapmak göz korkutucu görünebilir. Ancak eğitmen ve GQ köşe yazarı Joe Holder'ın da vurguladığı gibi, bu kardiyoyu \"atıştırmalıklara\" bölebilirsiniz. Hareket etmek için spor salonuna gitmek zorunda değilsiniz: metroya doğru yürürken temponuzu artırabilir ya da işe giderken asansör yerine merdivenleri kullanabilirsiniz. Kalp odaklı egzersiz de çekici olabilir. Uzun süreli kardiyo egzersizlerinin şınav ya da bench press gibi tatmin edici bir görsel yaratmayabileceğini unutmayın. Ancak belki de dünyadaki zamanınızı uzatmak en büyük faydadır. Bu içerik ilk olarak GQ US websitesinde yayınlanmıştır. Kardiyo aktivitlerinizi bir uzmana danışarak planlayınız."} {"url": "https://gq.com.tr/martin_scorcese_film_onerisi", "text": "Martin Scorsese tüm zamanların en iyi filmleri listesini açıkladı. İngiliz sinema dergisi Sight & Sound her on yılda bir tarihin en önemli filmleri sıralamasını güncelliyor. 1 Aralık Perşembe günü, 2015 yılında hayatını kaybeden Fransız-Belçikalı yönetmen Chantal Akerman, Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Brussels filmiyle bu ödüle layık görüldü. 1975 yılında gösterime giren bu üç saat yirmi bir dakikalık film, bir annenin en sıradan işlerinden seks işçiliği yapmasına kadar günlük hayatını anlatıyor. İlk kez bir film yapımcısının çalışması bu unvanla ödüllendiriliyor. Chantal Akerman, Orson Welles, Alfred Hitchcock ve Vittorio De Sica'nın yerini almış denilebilir. Bu devasa görevi yerine getirmek üzere 1.600'den fazla gazeteci, programcı, küratör, üniversite arşivcisi ve sanatçıya yedinci sanatın başlıca eserleri olarak gördükleri uzun metrajlı filmlerin listesini çıkarmaları için anket uygulandı. Taxi Driver'ın yönetmeniyle yapılan röportajda yönetmen, sinema tarihinde silinmez bir iz bıraktığına inandığı on beş filmden oluşan bir seçki sundu. İşte Martin Scorsese'ye göre tüm zamanların en iyi filmleri. Özet: 16. yüzyılın sonunda, Biwa Gölü kıyısında feodal savaşlar sürmekteydi. Köylü çömlekçi Genjuro ve kayınbiraderi Tobei şehre taşınmaya karar verir; biri servet kazanmayı, diğeri samuray olmayı hayal eder. Genjuro bir pazarda, eserlerine hayran kalan Prenses Wakasa ile tanışır. Prenses onu şatosuna davet eder ve kısa sürede sevgili olurlar, ta ki Genjuro prensesin bir hayalet olduğunu keşfedene kadar... Özet: Scottie'nin baş dönmesi sorunu var ve bu durum polis olarak çalışmasını etkilemekte. Meslektaşlarından birinin ölümünden sorumlu tutulan Scottie, teşkilatı bırakmaya karar verir. Eski bir tanıdığı, büyükannesinin ruhu tarafından ele geçirildiğine inandığı karısını takip etmesi için onunla iletişime geçer. Scottie genç kadına aşık olur ve kendini kontrolü dışındaki olayların içinde bulur. Özet: Depresyondaki bir film yapımcısı sinema dünyasından kaçarak anılar ve fanteziler dünyasına sığınır. Geçmişinden görüntüler su yüzüne çıkar: çocukluğu ve gençliğinin dini okulu, çocuklar için sahilde dans eden Saraghina, çılgın \"harem\" hayalleri, ölmüş ebeveynleri... Kendini izole ettiği kaplıcada, karısı Luisa, metresi Carla, arkadaşları, oyuncuları, işbirlikçileri ve yapımcısı, üzerinde çalışması gereken filmin nihayet yapılabilmesi için etrafını sarmaya gelirler. Özet: 1945, Ateşkes Günü, Komünistler ve Milliyetçiler arasındaki savaşın kalbinde yer alan küçük bir Polonya kasabası. Milliyetçilerden biri olan genç ama savaşta pişmiş Maciek, Parti'nin yeni Genel Sekreteri'ni öldürmekle görevlendirilir. Ancak kötü bir istihbarat masum insanları öldürmesine neden olur... Görevini tamamlamak için yeni bir emir bekler ve bu küçük kasabada dolaşırken, fırtınalı bir aşk yaşayacağı bir bar hizmetçisiyle tanışır... Özet: Önde gelen bir gazete patronu olan milyarder Charles Foster Kane'in ölümünden sonra, muhabir Thompson onun hayatını araştırır. Ona en yakın kişilerle kurduğu temaslar, devasa, megaloman, egoist ve yalnız bir karakteri ortaya çıkarır. Özet: Ambricourt'un genç rahibi alkolik ailesinin kalıtımından muzdarip ve sadece şeker, ekmek ve kötü şarapla beslenmekte. Bunun sonucunda sağlığı bozulur. Artois kırsalındaki cemaati tarafından kabul görürken karşılaştığı zorlukları kaydettiği bir günlük tutmuştur. Özet: Kansere yakalanan inşaat mühendisliği bölümü başkanı Watanabe, çocukların gerçek bir bahçede oynayabilmesi için Hureocho bölgesindeki çorak bir araziyi ıslah etme projesini gerçekleştirmeye karar verir. Özet: 1860 yılında Sicilya, Garibaldi ve Kızıl Gömleklilerin ayaklanmalarıyla çalkalanırken, Prens Salina tüm ailesiyle birlikte Donnafugata'daki konutuna gider. Aristokrasinin çöküşünü öngörerek, yanlış bir ilişkiyi kabul eder ve yeğeni Tancredi'yi yükselen sınıfı temsil eden kasabanın belediye başkanının kızıyla evlendirir. Özet: 1930'da Jutland'daki bir köyde, iki aile arasında çocuklarının evliliği yüzünden dini anlaşmazlık çıkar. Özet: Paisa, 1943-1944 harekatı sırasında İtalyan topraklarının kurtuluşunun altı noktasına odaklanıyor ve filme alınan altı kısa öyküde, bunun gerçekleştiği kahramanca ya da acınası atmosferi tasvir ediyor. Bu yazı ilk olarak GQ FRANCE web sitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/netflix-en-iyi-filmler-2023", "text": "Büyük Eski Hollywood projesi Mank'in ardından Katil, kariyerinde tuhaflıklara duyduğu ilgiyle tanınan David Fincher'ın tanıdık topraklara dönüşüne işaret ediyor. Michael Fassbender burada filme adını veren, tüm zamanların en titiz suikastçisini canlandırıyor. Aynı zamanda oldukça beceriksiz; filmin yirmi dakikasında çok önemli bir suikastın başarısızlıkla sonuçlanması, katilin kız arkadaşına yapılan bir saldırının intikamını kanlı bir şekilde almak için dünyayı dolaştığı bir hesaplaşma hikayesini başlatıyor. Teknik bir ustadan, basit ve etkili bir kara film keyfi. David Fincher'ın babası Jack 90'larda Mank'i yazmış ama hiçbir zaman hayata geçirememişti. Şimdi oğlu, merhum babasının film projesini Gary Oldman ve Amanda Seyfried'in de aralarında bulunduğu çarpıcı bir oyuncu kadrosuyla yeniden canlandırıyor. Film, Yurttaş Kane'i bizlere armağan eden ve Oz Büyücüsü'nün arkasındaki senaristlerden biri olan Herman J. Mankiewicz'in hayatını konu alıyor. Oldman'ın canlandırdığı Herman'ın Orson Welles ile birlikte Kane üzerinde çalışmasını konu alan film, siyah-beyaz klasiklerin izlendiği mevsimsel geleneğe mükemmel bir tamamlayıcı gibi görünüyor. David Beckham ve Arnie'den sonra Netflix'in ünlüler belgeseli muamelesi gören son isim, bu kez görkemli bir uzun metrajlı film formunda, 80'lerin kas adamı ve yıldızı parlayan Schwarzenegger rakibi/yoldaşı Sylvester Stallone. Sly eğlenceli, hatta dokunaklı bir nostalji filmi. Stallone'nin en büyük filmlerine, yani Rocky ve Rambo serilerine odaklanan bu hafıza şeridindeki en büyük hit gezisinden büyük ölçüde açıklayıcı bir şey beklemeyin. Schwarzenegger belgeselinde olduğu gibi, Sly da Stallone'yi en popüler icadı olan ve dünyayı fethetmeye devam eden Philly'li boksörle ilişkilendiren paçavradan zenginliğe mazlum anlatısına düşkün. Yine de keyifli bir film. Genç izleyiciler Rob Reiner'ın ergenlik klasiği Stand by Me ile ilk kez Euphoria'nın Angus Cloud'un Fez'i ve sevgilisi Lexi'nin yeniden izlerken ağladıkları o bölümünde tanışmış olabilirler. 50'lerden 80'lere uzanan bu görkemli filmde River Phoenix'in performansı karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamak ve burnundan baloncuklar çıkarmak, bunu kim istemez ki. GOAT'lardan biri. Ay sonunda Netflix'ten ayrılmadan önce tekrar izleyin. Bu, Prenses Diana'nın hastalıklı yeşil çorba bulamacına inci kustuğu film. Hatırladınız mı? Eğer izlediyseniz, hatırlarsınız: Pablo Larrain'in buz gibi Sandringham Evi'ne yapılan hayali bir Noel ziyaretini anlatan psikodraması Spencer kadar hiçbir film, çokça mitleştirilen ve sıkça tekrarlanan Diana hikayesini bu kadar çarpıcı ve soyut bir tekillikle anlatmamıştı. Hitchcock'un Suspicion'ı ya da Polanski'nin Repulsion'ı ile küçük bir bağlantı dokusundan daha fazlası var; bu, genç bir kadının kuşatılmış çözülüşünün dehşet verici bir tasviri, varlığı onu sıkıştırıyor gibi görünen soğuk Windsor'lar tarafından sonsuza kadar aydınlatılıyor. The Crown'un Diana merkezli son sezonundan önce izleyin. Oscar Isaac. Ateşli, büyüleyici, heyecanlı. Tereyağını eritebilecek türden gözleri var; Taxi Driver'daki De Niro'ya ya da Dog Day Afternoon'daki Al Pacino'ya benzer bir yanı da bulunuyor. Isaac, Guantanamo büyüklüğünde hayaletleri olan, günah keçisi ilan edilen ve ABD askeri hapishanesinde bir adamın ölümcül işkenceli sorgusundaki rolü nedeniyle on yıl hapse mahkum edilen, bir zamanlar asker olan bir adamı canlandırıyor. Esaret altındayken o meşhur kartları nasıl sayacağını öğrenir ve bunu karlı bir kumar kariyerine dönüştürür. Bu da ona göre tek bir şeyi finanse eder: tatlı mı tatlı bir intikam. Pek çok insan Martin Scorsese'nin sadece gangster filmleri yapan bir adam olduğunu söylemekten hoşlanıyor ki bu biraz Taylor Swift'in sadece eski erkek arkadaşlarıyla ilgili filmler yaptığını söylemeye benziyor. Bu gerçeklerden çok uzak, Daniel Day-Lewis'in başrolünde oynadığı, New York sosyetesinin zengin ortamında geçen 19. yüzyıl dönem filmi Masumiyet Çağı'na bir bakın, bu da temelde bir sürü silindir şapka, baston ve hiç bitmeyen favoriler olduğu anlamına geliyor . Scorsese'nin tek başına bir çete hikayesi anlatıcısı olduğu ya da hiç olmadığı fikrini ortadan kaldıran görkemli bir lezzet. \"Uzaydaki Hüzünlü Babalar\" türünün en önde gelen -ve çok az izlenen- örneği, filmde Brad Pitt, uzun süredir kayıp olan babasını aramak için yıldızlara çıkar. Bu tehlikeli yolculuk onu, ay yüzeyinde Mad Max: Fury Road tarzı ölüme meydan okuyan bir araba kovalamacasıyla aşırı derecede ticarileşmiş bir aya götürüyor. Sinefil olarak tuzu kuru olan herkes Michael Mann'ın adamıdır - Manhunter, Thief, Collateral, Ali, sürekli küçümsenen Miami Vice gibi filmlerin arkasındaki bukalemun film ustası. Oh, ve Heat, O.G. Pacino-De Niro ekibi . İtalyan İşi'ne kadar uzanan büyük bir Hollywood geleneği, ama daha iyi bir soygun filmi var mı? Karşılaştırabileceğimiz tek klasik, ne garip ki, Thief'dir - ve o da Al ve Bob'un megawatt mega eşleşmesine sahip değildi. Val Kilmer'ın at kuyruğu da yoktu. Mann'ın Ferrari'si Aralık'ta vizyona girmeden önce izlemek için iyi bir film. Eleştirmenler tarafından kariyerinin en iyi performansı olarak övülen Adam Sandler, Safdie's Uncut Gems'de aile dostu Hawaii gömleklerini deri ceketler ve ciddi mücevherlerle değiştiriyor. Daha da büyük bir kumar alışkanlığı sayesinde oldukça yüklü miktarda borcu olan Yahudi bir mücevher satıcısını canlandıran Howard'ın, yeraltı borç tahsildarlarını uzak tutmak için bir plan yapması gereken iki saatlik dur durak bilmeyen çılgın bir film. Lakeith Stanfield ve Idina Menzel'in başrollerini paylaştığı, The Weeknd ve basketbolcu Kevin Garnett'in de cameolarının bulunduğu Uncut Gems, kalbinizin SoulCycle spin seansından daha hızlı atmasını sağlayacak - ve izlemek için evinizden çıkmanıza bile gerek yok. Tarantino'nun \" glo riously gory\" intikam fantezisi, Yahudi-Amerikan komandolardan oluşan bir ekibin Nazilerden korkunç bir intikam almak için İkinci Dünya Savaşı'nın zirvesinde Fransa'ya gelişini anlatıyor. Alınlara gamalı haçlar kazınıyor; testisler \"auf wiedersehen\" diye püre haline getiriliyor; Brad Pitt sinema tarihinin en berbat sahte İtalyan aksanını kullanıyor. Harika! Bildiğimiz kadarıyla, Adolf Hitler'in yüzünün bir MP-40'ın tüten namlusunun ucunda patates püresi yığını haline getirildiği tek film. Sherlockvari Schutzstaffel subayı Hans Landa'yı canlandıran Alman aktör Christoph Waltz için uluslararası bir kartvizit olarak da unutulmaz olan film, modern sinemanın önde gelen gerilimlerinden biri olmaya devam ediyor. Adam Driver ve Scarlett Johansson, Evlilik Hikayesi'nde eskiden mutlu olan ve şimdi ayrılığın gerçekleriyle uğraşan bir çiftin yerine geçerek boşanmanın kalp ağrısını gözler önüne seriyor. İşleri daha da kötüleştiren bir şey varsa, o da gittikçe karmaşıklaşan boşanmalarını müzakere ederken dünyası altüst olan bir oğullarının olması. Güleceksiniz, ağlayacaksınız ama en çok da bu filmi izledikten sonra ilişkinizin ihtiyaç duyması halinde her zaman çift danışmanlığı almayı kabul edeceğinize yemin edeceksiniz. Jake Gyllenhaal'u daha önce hiç görmediniz. Dan Gilroy'un gerilim türündeki başyapıtı Nightcrawler'da Gyllenhaal, 24 saat yayın yapan bir haber kanalına kasetlerini satmak için şiddet içeren kazalar düzenlemeye başlayan ürkütücü, fırsatçı bir kameramanı canlandırıyor. Taxi Driver'daki Robert De Niro ve Joker'deki Joaquin Phoenix ile aynı seviyede bir performans sergileyen Gyllenhaal, büyüklerle boy ölçüşebileceğini kanıtlıyor. Bu havalı kızlar için. David Fincher'ın Gillian Flynn'in çok satan suç romanından uyarladığı film karanlık, dolambaçlı ve tedirgin edici - bilirsiniz, tüm iyi Fincher sıfatları. Ben Affleck ve Rosamund Pike, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı kayıp bir eş hakkındaki bu gizemde başrolde. Kitabı okumuş olsanız bile, filmin keskin dönüşleri sizi koltuğunuzda bile soluk soluğa bırakacak. Gone Girl'ü Netflix'te izleyebilirsiniz. Her Brooklynli sinemaseverin favorisi olan Noah Baumbach, nam-ı diğer Barbie'nin kocası Greta Gerwig, üçüncü uzun metrajlı filmi olan bu filmle bayrağını sahaya dikti. Wes Anderson'ın yapımcılığını üstlendiği film, Baumbach'ın geniş filmografisinin tematik ilgi alanlarına, yani ailelerin ne kadar boktan olabileceğine çok uygun. Bu filmde, Berkman'ların çocukları Jesse Eisenberg ve Owen Kline'ın gözünden, ebeveynlerinin evliliklerinin beklenmedik çöküşüne tanık oluyoruz . The Squid and the Whale'i Netflix'te izleyebilirsiniz. Bir devam filminin de yolda olduğu şu günlerde, Russell Crowe'un Hollywood'un kalbi olduğu dönemi ve her zaman tatmin edici olan \"Eğlenmiyor musun?\" cümlesini bize kazandıran bu klasiği yeniden tanımak için daha iyi bir zaman olabilir mi? Ridley Scott'ın Roma destanı bizi güç için güreşen hor görülmüş adamların ringine ve eğlence için işlenen vahşi cinayetlerin dünyasına götürüyor. Korkunç bir film ama burada Ridley Scott'tan bahsediyoruz, yani olabildiğince Hollywoodvari. Tollywood'un bu gişe rekortmeni filmi Hindistan tarihinin en pahalı filmi olarak rekor kırdı, ancak bu kumarın karşılığını dünya çapında bir hit haline gelerek fazlasıyla aldı. RRR, adrenalin pompalayan saf heyecan için fizik kurallarına meydan okuyor - devrimcilerin yerçekimini yok saydığı, kaplanlarla yumruk yumruğa dövüştüğü ve sayıları binleri bulan sömürgeci zalimlere karşı çatıştığı bir CGI festivali. Kendini asla fazla ciddiye almadan, batılı benzerlerini utandırıyor. RRR'yi Netflix'te izleyebilirsiniz. Hücresel biyoloji profesörü Lena'ya asker olan kocasının kayıp olduğu söylendiğinde, bununla başa çıkmaya çalışır. Ve sonra, hiçbir uyarı olmadan, bir yıl sonra ön kapıdan içeri girer. Kocasının bir zamanlar olduğu kişi olmadığı anlaşıldığında Lena'nın neşesi çabucak kaçar: hafızası boş ve davranışları tanınmaz haldedir, bu da konuşlandırıldığı \"The Shimmer\" adlı elektromanyetik alanın ardında uğursuz bir deneyim olduğunu düşündürür. Ona ne olduğunu bulmaya kararlı olan Lena, askeri bir keşif gezisinde dört kadına katılır ve korkunç bir şekilde mutasyona uğramış yaratıklarla karşı karşıya kaldığında hayatta kalan tek kişi olur. Ex Machina'dan Alex Garland'ın yönettiği Annihilation, ürkütücü bir şekilde fantastik olanla vahşeti değiştiriyor, ancak standart bir çığlık festivali değil, gece boyunca Google'da olay örgüsü teorileri aramanıza neden olacak. Modern dönem bir Spike Lee filminden isteyebileceğiniz her şey var. Politik ve aynı zamanda inanılmaz derecede eğlenceli olan filmin yarısında usta yönetmen Tarantino'ya dönüşüyor ve beklenmedik derecede şiddetli bir doruk noktasına ulaşıyoruz. Aralarında The Wire mezunları Isiah Whitlock Jr ve Clarke Peters'ın da bulunduğu dört Vietnam savaşı gazisinin, yıllar önce gömdükleri altınları çıkarmak için ülkeye dönüşleri anlatılıyor. Birinci Dünya Savaşı'nın ufuk açıcı romanından uyarlanan ve bu yılki Oscar ödüllerinin en büyük adaylarından biri olan Batı Cephesinde Sessizlik, dünyanın o dönemdeki en büyük çatışmasının vahşetini ve dökülen kanı, daha önce pek kullanılmamış bir perspektiften, Almanların gözünden anlatıyor. Çatışma sona ererken çamurun içine gönderilen bir grup gencin hikayesini anlatan bu dehşet verici, içgüdüsel savaş karşıtı destan, yabancı jeopolitik kavgalar uğruna hemcinslerimizle savaşmanın sefaletini ortaya koyarken hiçbir şeyden kaçınmıyor. Mümkün olan en büyük ekranda izleyin. All Quiet on theWestern Front'u Netflix üzerinden izleyebilirsiniz. Katalogdaki filmler platform anlaşmasına bağlı olarak zaman içinde değişiklik gösterebilir. Bu içerik ilk olarak British GQ web sitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/otomobil/dinamik-ve-yenilikci-tasarim", "text": "Köklü otomobil markalarından PEUGEOT, yeni 408 modeliyle SUV kodlu dinamik silueti ve Fastback tasarımıyla kalıpları kırıyor. 2023'ün ilk aylarında yollara çıkmaya başlayan model, markanın son yıllarda SUV modelleriyle yakaladığı başarıyı sürdürüyor. Marka, son derece rekabetçi C segmentindeki ürün çeşitliliğini artırırken bu sınıftaki başarısını devam ettiriyor. 408, modern dünyadaki insanların bir otomobilden bekledikleri ihtiyaçları karşılamayı hedefliyor. Tasarımda ilk göze çarpan özgün kedi duruşu marka aidiyetine gönderme yapıyor. Keskin tasarım çizgileriyle birlikte ön tasarım, markanın yeni aslan başlı logosuna ev sahipliği yapıyor. Arka tamponun ters kesimi profile güçlü bir görünüm kazandırıyor. Önden bakıldığında markanın yeni nesil modellerinin karakteristik unsuru olan yatay ve uzun motor kaputu dikkat çekiyor. Bu tasarım seçimi kaput/yan cephe oyuklarını görsel olarak gizlerken aynı zamanda otomobile modern ve güçlü bir görünüm kazandırıyor. Farlarda kullanılan Matrix LED teknolojisi, yüksek aydınlatma performansı sağlarken aynı zamanda ince far tasarımlarına olanak tanıyor. Ön ızgara tasarıma iddialı ve güçlü bir görünüm kazandırıyor. Izgaranın gövde renginde olması onu tamponun geneliyle bütünleştiriyor. Markanın yeni nesil modellerinde kullanılan bu tasarım anlayışı aynı zamanda elektrikliye geçiş için de bir işaret oluşturuyor. Modelin profili, dinamizmi güçlendirmek üzere tasarlanan siyah ve gövde renginde parçaların ayrım çizgisiyle vurgulanıyor ve Obsession Mavi, Titanyum Gri, Tekno Gri, Elixir Kırmızı, Sedef Beyaz ve İnci Siyah isimli altı farklı gövde rengiyle üretiliyor. Üstün sürüş keyfi için zengin bir donanım sunan model, bağımsız Alman ergonomi ve sırt sağlığı uzmanları derneğinin AGR sertifikasına sahip olan ön koltuklarla donatılarak en uzun yolculukları bile keyfe dönüştürüyor. Koltukların tasarımı ve koltuk açısı, yolculara seyahatleri sırasında optimum konfor için alanı en iyi şekilde kullanma fırsatı veriyor. Otomatik açılan elektrikli bagaj kapağı, eller dolu olduğunda bagaj erişimini kolaylaştırıyor. Bagaj kapağını açmak için tamponun altına ayak uzatma, uzaktan kumanda, bagaj kapağı düğmesi veya ön konsoldaki bagaj açma düğmesi kullanılabiliyor. Tüm yolculara heyecan verici bir ses deneyimi sunmak için her bir hoparlörün konumunu belirlemek üzere birlikte çalışan PEUGEOT ve Focal ekipleri; gelişmiş ses sahnesi, ayrıntılı sesler, derin ve etkileyici baslarla benzersiz bir ses deneyimi sunuyor. PEUGEOT i-Cockpit, markanın modellerini rakiplerinden ayıran en güçlü noktalarından biri olurken, her yeni nesil ile gelişiyor ve modernize ediliyor. Yeni 408 ile sunulan yeni bilgi-eğlence sistemi ergonomi, kalite, pratiklik ve teknoloji açısından yeni standartlar belirliyor. Üst düzey bağlantı deneyimi sunan yeni bilgi-eğlence sistemi, gelişmiş akıllı telefon ve otomobil entegrasyonu ile benzersiz bir günlük kullanım konforu sunuyor. Bilgi-eğlence sisteminin en önemli unsurlarından biri olan kompakt direksiyon simidi hareket hassasiyeti ile sürüş keyfini artırıyor. Direksiyon ergonomik bir tasarıma sahipken, opsiyon olarak ısıtma özelliğiyle donatılıyor. Bilgi-eğlence sistemi dışında bazı sürüş destek sistemlerinin kontrollerini de bünyesinde barındırıyor. En güncel sürüş destek sistemleriyle donatılan model; Dur&Kalk Fonksiyonlu Adaptif Hız Sabitleme sistemiyle araçlar arası mesafeyi ayarlarken, yön düzeltme işlevi ile aktif şeritten çıkma uyarısı sürüş güvenliğini artırmaya katkıda bulunuyor. Sürücü Dikkat Dağınıklığı Uyarısı direksiyon hareketlerini analiz ederek, 65 km/s üzerindeki hızlarda ve uzun süreli sürüşlerde dikkat dağınıklığını algılıyor. Kapsamı genişletilen trafik işareti tanıma sistemi hız işaretlerine ek olarak dur işaretleri, tek yön, sollama yapılmaz, sollama yapılmaz sonu işaretlerini de algılayarak dijital gösterge ekranında gösteriyor. Night Vision Gece Görüş Sistemi, uzun huzmeli farların görüş menzilinden önce kızıl ötesi görüş sistemiyle geceleri veya görüşün zayıf olduğu durumlarda aracın önündeki canlıları tespit ediyor. Otomotiv Gazetecileri Derneği tarafından bu yıl sekizincisi gerçekleştirilen Türkiye'de Yılın Otomobili yarışmasında Yılın Tasarımı ödülünü kazanan model, Ürün Tasarımı kategorisinde ise marka tarihindeki sekizinci Red Dot Ödülü'nü kazandı."} {"url": "https://gq.com.tr/otomobil/peugeot-308-yenilenen-goz-alici-durus", "text": "Markanın kimliğini, bugününü, geçmişini ve estetik bakış açısını buluşturan PEUGEOT 308; yeni aslan logosunu taşıyan ilk model olma özelliğiyle dikkat çekiyor. Bununla birlikte, öndeki dikey ışık imzası, günlük yaşamda daha fazla verimlilik ve güvenlik sağlayan Matrix LED farlarla tamamlanıyor. Arkadaki üç pençeli LED stop lambalarıysa markanın DNA'sını yansıtıyor. Tanıtıldığı günden bu yana birçok ödül kazanan PEUGEOT 308, 1955 yılında Almanya'da kurulan ve o tarihten günümüze kadar dünya genelinde başarılı bir marka haline gelen Red Dot Tasarım Ödülü kazanma başarısıyla da dikkat çekiyor. Tasarım bu ödüle ek olarak, 2022 Yılın Kadınlar Dünyasında Yılın Otomobili, Almanya'da Yılın Otomobili, Yılın En İyi Şehirli Otomobili, En İyi Şehirli ve Kompakt Otomobil olmak üzere 11 uluslararası ödül kazanmış durumda. Farklı bir sürüş teknolojisi sunan PEUGEOT i-Cockpit 3D, yeni sezgisel dokunmatik ekranı ve hemen altında i-Toggles yapılandırılabilir tuşlarıyla da şık bir görünüm sunuyor. Eşsiz Deneyim sloganıyla duyguları harekete geçiren, tüm potansiyel kullanıcılara özgün bir sürüş keyfi vadeden yeni PEUGEOT 308, otomobil tutkunlarını farklı bir yolculuğa davet ediyor."} {"url": "https://gq.com.tr/otomobil/surdurulebilir-luksu-odak-noktasina-alarak-tasarlanan-bmw-pop-up-store-yaz-boyunca-mandarin-oriental-bodrumda", "text": "Borusan Otomotiv İcra Kurulu Başkanı Hakan Tiftik, BMW'nin yeni nesil satış noktası konseptinin son örneklerinden biri olan BMW Pop-up Store'u Mandarin Oriental Bodrum'da hayata geçirmekten büyük heyecan duyduklarını söyledi. Otomotiv sektörünün üretimden perakende deneyimine tüm alanlarda dönüşüm sürecinden geçtiğini belirten Tiftik, Otomotiv dünyası kabuk değiştirmeye devam ediyor. Sürdürülebilirlik hedefleri çerçevesinde elektrifikasyonla başlayan dönüşüm sürecinde BMW şimdi de perakende çözümlerinde geleceğin temellerini atan Retail Next konseptiyle pürüzsüz bir deneyim vadediyor. Müşterilerimizin beklenti ve ihtiyaçları çerçevesinde bulundukları yerde olma çabamızın da bir yansıması olan BMW Pop-up Store'da, deneyim odaklı müşteri memnuniyetini ve sürdürülebilir lüksü merkeze alıyoruz. dedi. Fijital yolculuğun öne çıktığı bir dönüşüm projesi olan Retail Next konsepti, otomobilin bir yıldız olarak konumlandırıldığı showroom tasarımından, müşteri ve otomobilin birlikte merkezde olduğu bütüncül bir anlayışa geçişi temsil ediyor. Daha esnek, ölçeklenebilir ve fütüristik tasarıma sahip BMW Pop-up Store, satın alma sürecindeki tüm ihtiyaçların tek bir noktadan karşılandığı ferah ve konforlu alanlar sunuyor. Yeni BMW 7 Serisi Sedan, monolitik yüzey tasarımı ve Swarovski kristallere sahip Iconic Glow Kristal Farları ile güçlü ve ayırt edici bir görünüme sahip. Önceki jenerasyona göre artan ölçüleri ve yan profilden öne doğru hareket eder gibi görünen silueti, otomobilin büyük ve heybetli görünümüne katkı sağlıyor. Gövdeye entegre kapı kolları sayesinde rüzgar direnci azalan Yeni BMW 7 Serisi Sedan, ilk kez BMW Individual kapsamında iki ayrı renk tonunda kombine edilecek şekilde kişiselleştirilebiliyor. Yeni BMW 7 Serisi Sedan, önceki jenerasyona göre oturma yüzeyi genişlemiş koltuklarda ısıtma, havalandırma ve dokuz programlı masaj fonksiyonlarını sürücü ve yolcular için standart olarak sunuyor. Önceki modele göre daha az sayıda düğme ve kontrol bulunan modelde BMW Kavisli Ekranı'nın getirdiği dijitalleşme kabinde dikkat çekiyor. Direksiyon simidinin arkasında yer alan 12.3 inç boyutunda gösterge ekranı ve 14.9 inç boyutunda kontrol ekranı sürüş deneyimini ileri bir seviyeye taşıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/otomobil/volvo-cars-hayvanlarla-ilgili-hedeflerine-uyuyor-tamamen-elektrikli-otomobillerde-deri-materyal-kullanmiyor", "text": "Volvo Cars, önümüzdeki yıllarda tamamen yeni bir elektrikli otomobil ailesi piyasaya sürecek; 2030 yılına kadar içerisinde deri malzeme bulunmayan tamamen elektrikli otomobiller geliyor. Volvo Cars, deriden arındırma hedefinin bir parçası olarak, otomobil endüstrisinde kullanılan birçok malzeme yerine kullanılabilecek, yüksek kalitede, sürdürülebilir kaynaklar araştırıyor. 2040 yılına kadar tamamen döngüsel bir iş modeline geçmeyi planlayan şirket, 2025 yılına kadar yeni Volvo otomobillerindeki malzemenin yüzde 25'inin geri dönüştürülmüş ve bio-tabanlı içerikten oluşmasını hedefliyor. Volvo Cars 2025'e kadar, iklim planlarının bir parçası olarak, malzeme tedarikçileri de dahil olmak üzere tüm acil tedarikçilerinin yüzde 100 yenilenebilir enerji kullanmasını hedefliyor. Şirketin iç mekanlarda deri kullanma kararından vazgeçişi, ormansızlaşma da dahil olmak üzere büyükbaş hayvancılığın olumsuz çevresel etkilerinden kaynaklanıyor. Çoğunluğu sığır yetiştiriciliğinden ve insan faaliyetlerinden kaynaklanan küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %14'ünden hayvancılığın sorumlu olduğu tahmin ediliyor. Volvo Cars müşterilerine, deri iç mekan seçenekleri yerine biyolojik bazlı ve geri dönüştürülmüş kaynaklardan üretilen yüksek kaliteli sürdürülebilir malzemeler gibi alternatifler sunuyor.. Volvo Cars tarafından üretilen yeni bir iç malzeme olan Nordico, PET şişeler gibi geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılan tekstillerden, İsveç ve Finlandiya'daki sürdürülebilir ormanlardan elde edilen biyolojik nitelikli malzemelerden ve şarap endüstrisinden geri dönüştürülmüş mantarlardan oluşacak ve birinci sınıf iç tasarım için yeni bir standart belirleyecek. Bu malzeme, ilk defa yeni nesil Volvo modellerinde görülebilecek. Volvo Cars, yün tedarik zincirinde de tam izlenebilirlik sağlamaya çalıştığı için, sertifikalandırılmış tedarikçilerden yün karışımı seçenekleri almaya devam edecek. Volvo Cars Küresel Sürdürülebilirlik Direktörü Stuart Templar, İlerici bir otomobil üreticisi olmak, sadece CO2 emisyonlarını değil, sürdürülebilirliğin tüm alanlarını ele almamız gerektiği anlamına geliyor. Sorumlu tedarik, hayvan refahına saygı da dahil olmak üzere bu işin önemli bir parçası. Elektrikli otomobillerimizde deri kullanmamak bu sorunu çözmek için çok iyi bir adım dedi. Volvo Cars, malzemenin bir parçası olarak ya da malzemenin üretiminde bir işlem kimyasalı olan plastik, kauçuk, yağlayıcı ve yapıştırıcıların üretiminde yaygın olarak kullanılan hayvan ürünlerini de kullanmak istemiyor. Şirket bu adımı atıyor çünkü deri kullanılmayan bir sürüşün doğru yönde atılmış bir adım olduğuna inanıyor. Ancak elbette sadece bunu yapmak bir otomobilin iç mekanını vegan hale getirmiyor. Volvo Cars, malzemeleri mümkün olduğunca aktif bir şekilde değiştirmeyi hedefliyor. Hayvansal ürünler içeren malzemelere olan talebin azalmasına katkıda bulunuyor ve hayvanlara verilen zararı durdurmak için çalışıyor. Stuart Templar, \"Hayvan refahını destekleyen ürün ve malzemeleri bulmak zor olacak, ancak bu sorundan kaçamazsınız. Bu bir yolculuk. Gerçekten ilerici ve sürdürülebilir bir zihniyete sahip olmak, kendimize zor sorular sormamız ve onlara aktif olarak yanıtlar bulmaya çalışmamız gerektiği anlamına geliyor dedi. Volvo Cars, dünya liderlerini ve enerji sağlayıcılarını, kendine ait ve diğer elektrikli otomobillerin iklim açısından potansiyellerinden tam anlamıyla yararlanabilmek için temiz enerjiye yapılan yatırımları önemli ölçüde artırmaya çağırıyor. Çağrı, Volvo Cars'ın en son tamamen elektrikli otomobilinin genel yaşam döngüsü karbon emisyonlarına ilişkin yeni yayınlanan bir raporla örtüşüyor. Bu rapor, bir otomobilin temiz enerji kaynakları kullanılarak üretilmesi ve şarj edilmesi durumunda yüksek CO2 azaltma potansiyeli gösteriyor. Volvo Cars, 2030 yılına kadar tamamen elektrikli bir otomobil üreticisi olmayı hedefliyor ve önümüzdeki yıllarda sektörün en iddialı elektrikliye geçiş planlarından biri olarak yeni tamamen elektrikli otomobil ailesini piyasaya sürmeyi planlıyor. Bu plan, tüm faaliyet alanlarında karbon emisyonlarını azaltarak 2040 yılına kadar iklim nötr bir şirket olma hedefinin bir parçası. Şirketin, otomobillerinin karbon azaltma potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştirmek için hükümetlerin ve enerji sektörünün yardımına ihtiyacı olacak. Volvo C40 Recharge için yeni Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi raporunun gösterdiği gibi, elektrikli bir Volvo'nun üretiminde ve şarjında temiz enerji kullanılması, CO2 açısından büyük fark yaratıyor. Bir C40 Recharge, rüzgar enerjisi gibi temiz enerjiyle şarj edildiğinde, otomobilin CO2 yaşam döngüsü etkisi geleneksel, içten yanmalı motorlu bir Volvo XC40'ın yarısından daha az. Fosil yakıtlardan üretilen elektrikle şarj edildiğinde, bu fark çok daha küçük oluyor. IEA raporuna göre, küresel temiz enerji yatırımlarının 2020'lerde sıcaklığı 2 C'lik artışın oldukça altında tutmak için ikiye katlanması ve küresel sıcaklık artışlarında 1,5 C'lik bir stabilizasyon sağlamak için üç katın üzerine çıkması gerekiyor. Volvo Cars, 2019 yılında pazara sunduğu ilk elektrikli otomobili XC40 Recharge ile başlayarak, tüm tamamen elektrikli modelleri için bir LCA raporu yayınlıyor. Bu raporlar, çeşitli senaryolar altında otomobilin CO2 etkisi açısından tam şeffaflık ve müşterilere otomobilin genel iklim ayak izi hakkında değerli bilgiler sağlıyor. C40 Recharge LCA raporu, içten yanmalı motorla çalışan bir XC40 kompakt SUV'da 59 ton olan yaşam döngüsü CO2 ayak izinin, temiz kaynaklardan üretilen elektrikle şarj edildiğinde 27 ton CO2'ye düştüğünü gösteriyor. Bununla birlikte, C40 Recharge ortalama küresel enerji karışımı kullanarak şarj edildiğinde (yaklaşık yüzde 60'ı fosil yakıtlardan üretiliyor), otomobilin yaşam döngüsü CO2 tonajı 50 tona kadar çıkabiliyor ve geleneksel olarak çalışan bir araca kıyasla çevresel kazanımları önemli ölçüde azaltıyor. Temiz enerji, elektrikli otomobil üretiminde yer alan karbon ayak izini azaltmada da önemli bir faktör. LCA, bir C40 Recharge üretim emisyonlarının benzinli bir XC40'tan yüzde 70 daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Bu, esas olarak batarya ve çelik üretiminin karbon yoğunluğunun yanı sıra otomobildeki yüksek oranlı alüminyumun kullanımından da kaynaklanıyor. Volvo Cars, SSAB ile fosilsiz çelik geliştirmek ve batarya tedarikçileri ile yüzde 100 yenilenebilir enerji kullanan bataryalar üretmek için planlı iş birlikleri de dahil olmak üzere bu emisyonları ele almak için aktif adımlar atıyor. Şirket, tedarik zincirindeki karbon emisyonlarını 2025 yılına kadar yüzde 25 oranında azaltmak da dahil olmak üzere, 2018 ile 2025 arasında otomobil başına ortalama yaşam döngüsü karbon ayak izini yüzde 40 azaltmayı hedefliyor. Şirket kendi operasyonları açısından 2025 yılına kadar iklim nötr üretimi hedefliyor. Volvo Cars'ın Avrupa'daki tüm fabrikaları şimdiden yüzde 100 temiz elektrikle çalışıyor. İsveç'teki Torslanda tesisi ise tamamen iklim nötr. Çin'deki Chengdu ve Daqing tesisleri de iklim açısından nötr elektrikle faaliyet gösteriyor. Volvo Cars'ın geleceği elektrik ve Yeni Volvo C40 Recharge, sıfır emisyonlu bir geleceğe olan bağlılığının en son göstergesi. C40 Recharge, daha yere yakın ve daha şık bir tasarımla birlikte, bir SUV'un sağlayacağı tüm avantajları taşıyor. CMA araç platformunda üretilen C40, tarihte sadece tamamen elektrikli olarak tasarlanan ilk Volvo modeli. Önce XC40 Recharge ve şimdi de C40 Recharge'ın piyasaya sürülmesinin ardından Volvo Cars, önümüzdeki yıllarda birkaç elektrikli modeli daha piyasaya sürecek. Şirket, 2025 yılına kadar, küresel satış hacminin yüzde 50'sinin tamamen elektrikli otomobillerden ve geri kalanının ise hibrit modellerden oluşmasını hedefliyor. 2030 yılında ise satılan tüm otomobiller tamamen elektrikli olacak. C40 Recharge'ın arkası, alt tavan çizgisiyle uyumlu çarpıcı bir tasarıma sahipken, yeni ön tasarımı ise elektrikli Volvo'lar için yeni bir yüz sunuyor ve en son piksel teknolojisine sahip farlar dikkat çekiyor. C40 Recharge içeride, pek çok Volvo sürücüsünün tercih ettiği yüksek bir oturma konumu sağlarken, modele özgü bir dizi renk ve dekor seçeneği ile birlikte sunuluyor. C40 ayrıca, içerisinde hiç deri materyal olmayan ilk Volvo modeli. C40 Recharge'da, XC40 Recharge'da olduğu gibi, Google ile ortaklaşa geliştirilen ve Android işletim sistemini temel alan, piyasadaki en iyi bilgi-eğlence sistemlerinden biri bulunuyor. Tüketicilere Google Haritalar, Google Asistan ve Google Play Store gibi yerleşik Google uygulamaları ve hizmetleri sunuyor. Yeni C40, Türkiye pazarında iki farklı ''Recharge Twin'' ve ''Recharge'' motor seçenekleri ile sunulmaktadı. Tahrik sistemi iki farklı motor, ''Recharge Twin'' motor tipinde, biri önde ve diğeri arka aksta olmak üzere, yaklaşık 30 dakikada yüzde 10'dan yüzde 80'e kadar hızlı şarj edilebilen, 78kWh pil ile çalışan ikiz elektrik motorlarından oluşuyor. Zaman içinde kablosuz yazılım güncellemeleriyle gelişmesi beklenen tahmini menzil ise yaklaşık 450 km. C40 Recharge Belçika'nın Gent kentindeki Volvo Cars üretim tesisinde XC40 Recharge ile birlikte üretiliyor. Volvo Cars, en başta tamamen elektrikli XC40 Recharge'ın dış görünümü olmak üzere tüm otomobil modellerine bir dizi güncelleme getiriyor. Şirket, ayrıca tam elektrikli C40 Recharge'ın tek motorlu seçeneğini de tanıtıyor. Yeni C40 ve XC40 modelleri, diğer tüm yeni Volvo Cars modelleriyle birlikte, Volvo otomobillerinin online sipariş sürecini kolaylaştırmak için tasarlanmış, güncel bir teklif konseptiyle sunulacak. Yeni teklif yapısı, Volvo Cars'ın fiyat şeffaflığını artırma ve önceden seçilmiş çekici seçeneklere odaklanarak karmaşıklığı azaltma hedeflerine uygun olarak tasarlandı. Volvo Cars tasarımcıları, son teknoloji tasarımını ve modern ifadesini güçlendirmek için XC40 serisini yenilediler. Yeni bir ön tampon ve çerçevesiz ızgara plakası hem tam elektrikli XC40 Recharge'ı Volvo C40 Recharge ile görsel olarak senkronize ediyor hem de Volvo Cars'ın elektrifikasyon yolculuğunu simgeleyen bu iki modeli birbirine daha da yaklaştırıyor. Son teknoloji piksel LED ışık teknolojisiyle güçlendirilen, imza niteliğindeki Thor'un çekici farlar öndeki trafiğe otomatik olarak uyum sağlıyor. Böylece, diğer sürücülerin gözlerini kamaştırmadan yolun verimli bir şekilde aydınlatılması mümkün hale geliyor. Volvo Cars, daha fazla insanın tam elektrikli otomobillere geçiş yapmasına yardımcı olma amacıyla, teklifini genişletiyor ve çift motorlu seçeneğine ek olarak tam elektrikli C40 Recharge'ın tek elektrikli motor seçeneğini de tanıtıyor. Ön tekerleklerden çekişe sahip yeni tek motorlu C40, şirketin tamamen elektrikli model yelpazesini ikiye çıkartıyor. Volvo Cars, böylelikle, 2030 yılına kadar yalnızca tam elektrikli otomobil satma hedefine giden önündeki yolu daha da açıyor. Tek motorlu C40 Recharge, 78 kWh pili ve WLTP sürüş döngüsü kapsamında tek bir şarjla 434 km'ye kadar menzil sunuyor. Pil, hızlı şarj sisteminde, yaklaşık 28 dakikada kapasitesini yüzde 10'dan yüzde 80'e kadar şarj edebiliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/para-tasarrufu-ipuclari", "text": "Finansal açıdan kötü bir dönemden geçmiyor olsanız, düzenli bir işiniz olsa, iyi kazansanız veya iyi bir miktar biriktirdiğinizi düşünseniz bile paranıza dikkat etmeniz gerek. Para, kazanması zor, harcaması kolay ve eğer dikkat etmez ve doğru şekilde harcamazsanız kaybetmesi daha da kolay. Küçük harcamalar tamamen yoldan çıkabilir ve ekonomik kriz, enflasyondaki artış veya acil bir durum banka hesabınızı tehlikeli seviyelere doğru götürebilir. Ancak paranızı büyütmek ve korumak için bir ekonomi uzmanı olmanıza gerek yok - birçok uzman, herkesin kişisel mali durumuyla ilgili daha sorumlu olmasına, paranın daha çok çalışmasına, daha uzun süre dayanmasına ve bir devrilme noktasına ulaşmamasına yardımcı olabilecek ipuçları paylaştı. Aslında, Harvard Üniversitesi ve ekonomistleri, takip edilmesi kolay birçok faydalı tavsiyenin yer aldığı her türlü makale ve denemeye sahip. Düşünmeden, anlık kararlarla veya farklı seçenekleri analiz edip karşılaştırmadan satın almayın. Bu kural bize, harcama yapmadan önce rekabeti analiz etmeniz, en iyi seçeneğe ve en iyi fiyata sahip olduğunuzdan emin olmak adına istediğiniz şey için diğer seçenekleri aramanız gerektiğini söyler. Bu, en ucuzunu satın almanız gerektiği anlamına gelmez, ancak en pahalısını da tercih etmek zorunda değilsiniz. Fiyatın her zaman kaliteyi belirlemediğini anlayın, bu nedenle bir harcama yapmadan önce, özellikle de büyük bir harcama ise, frene basmak ve biraz araştırma yapmak iyi bir fikir olabilir. Uzmanlar, pek çok insanın parasını biriktirmediğini çünkü birkaç yıl sonra olacakları kendilerinden kopuk hissettikleri için gelecek için biriktirmektense şimdi kullanmanın daha iyi olduğuna inandıklarını söylüyor. Herhangi bir karar almadan önce, özellikle de konu para olduğunda, geleceği göz önünde bulundurmanız gerekir. Bunun bir püf noktası var, o da gelecekteki kendinize bir kimlik vermek, böylece o kişiyi daha net ve daha ilişki kurulabilir olarak düşünebilirsiniz, bu da harcamalarınızı izlemenizi kolaylaştırır. Basit ama evde yapabilirken, her gün dışarıdan kahve almak gibi gereksiz harcamalardan da kaçınabilirsiniz. Bir şeyleri yüksek fiyattan satın almak daha iyi değildir - bu sizi daha güçlü ya da daha başarılı yapmaz. Paranızı korumanın ve biraz tasarruf etmenin iyi bir yolu, aynı şeyleri daha iyi bir fiyata bulabileceğiniz indirim sezonlarından yararlanmaktır. Ancak, bir indirimin yeterli olup olmadığını veya gerçekten buna değip değmeyeceğini anlamak için her zaman gerçek fiyatı bilmelisiniz, çünkü bunlar da yanıltıcı olabilir ve sizi aklınızdakinden daha fazlasını satın almaya yönlendirebilir. Huffington Post'a göre, bu Harvard'ın yıllar önce yaptığı bir çalışmadan gelen bir ipucu, ancak hala etkili. Hawthorne Etkisi, insanların sonuçları olduğunu ya da birilerinin onları izlediğini hissettiklerinde daha iyi davranma, daha üretken ve sorumlu olma eğiliminde olduklarını ve bunun paraya da uygulanabileceğini söylüyor. Örneğin, eşinizle ortak bir tasarruf hesabınız olabilir veya ay sonunda hesaplarınızı gözden geçirmenize yardımcı olması için bir mali danışmandan yardım alabilirsiniz. Bu, sonuçların olduğunu hissetmenize yardımcı olur ve paranız konusunda daha dikkatli olmanıza ve yapmadan önce daha iyi düşünmenize yol açar, böylece kötü alışkanlıkları düzeltebilirsiniz. Tasarruf önemlidir, ancak acil durumlar için de bir fonunuz olması gerekir, böylece bu para kazalar, beklenmedik durumlar veya öngörülemeyen harcamalar için kullanılabilir. Her hafta veya her ay büyük miktarlarda para eklemek gerekli değildir, ancak en küçük miktarların bile toplandığını ve fonu artırdığını anlayarak azar azar ve elinizden geldiğince katkıda bulunmak gerekir. Bu içerik GQ Meksika websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/paranin-mutlu-etmedigi-durum", "text": "Para sizi mutlu eder mi? Yardımcı olabileceğini söyleyen çalışmalar var ve bunun nasıl ve neye harcadığınıza ve ne kadar sahip olduğunuza bağlı olduğunu söylüyorlar, ancak düşündüğünüz gibi değil, hayatınız boyunca mutlu olacağınızı garanti etmiyor ve en önemli şey de değil. Harvard Üniversitesi'nden bir araştırma da dahil olmak üzere birçok araştırma, mutluluğun maddi şeylerde değil, iyi arkadaşlara sahip olmak, bir hobiye sahip olmak ve zihninizi genişleten ve başkalarıyla paylaşabileceğiniz deneyimler yaşamak gibi şeylerde olduğunu, paranın bunun sadece küçük bir parçası olduğunu ve çok özel bir şekilde çalıştığını söylüyor. El Pais'e göre, Harvard Business School'dan Arthur C. Brooks adlı bir uzman, deneyimleri ve yıllar süren çalışmaları sonucunda paranın mutluluğu artırmadığını, mutsuzluğu azalttığını keşfettiğini, ancak bunun bir garanti olmadığını ve bizi temin ettiği gibi, mutluluğun aynı zamanda onu elde etmek ve sürdürmek için her gün üzerinde çalışmamız gereken bir şey olduğunu unutmamamız gerektiğini açıkladı. Peki para mutsuzluğu sona erdirmeye yardımcı oluyorsa, maksimum faydayı elde etmek için ne kadar paraya sahip olmamız gerekir? İster inanın ister inanmayın, belli bir miktar var ve bu miktarı aşmak kendinizi daha iyi ya da daha mutlu hissedeceğiniz anlamına gelmez. Brooks, El Pais'e verdiği röportajda para ve mutluluk arasında bir ilişki olduğunu, ancak daha fazla paraya sahip olmanın sizi mutlaka daha mutlu yapmayacağını ya da hayatta kötü zamanlar geçirmenizi engellemeyeceğini açıkladı. \"Bazı insanlar şöyle düşünüyor: \"Eğer başarıya, paraya, zevke ve şöhrete sahip olursam mutlu olurum\". Bu bir hata. Onlara paranın yanlış bir şey olmadığını, ancak mutlulukla ilişkisini anlamaları gerektiğini söylüyorum: para mutluluğu artırmaz; mutsuzluğu azaltır ve bu sadece 100.000 dolar gibi bir noktaya kadar geçerlidir. Bunun ötesinde, ne kadar paranız olduğu önemli değil,\" diyor uzman. Brooks ayrıca, Hobbit filmlerinde olduğu gibi dağın altında hazine dolu bir kasada biriktirilen ya da saklanan paranın mutluluk için işe yaramadığını, bunun yerine parayı doğru şekilde kullanmanız gerektiğini, örneğin ailenize ve arkadaşlarınıza yatırım yapmanız ya da hayırseverlik yapmanız gerektiğini söylüyor. Öte yandan CBS News, Nobel ödüllü bir ekonomist tarafından yürütülen ve Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya atıfta bulunarak, yılda yaklaşık 75.000 dolar kar elde etmenin, paranın mutluluğu desteklediği tam nokta olduğunu, ancak daha yüksek bir kara sahip olmanın hiçbir fark yaratmadığını söylüyor. Bu, bundan daha fazla kazanırsanız mutsuz olacağınız anlamına gelmez, ancak iki haftalık ödemeleriniz daha yüksek olduğu için mutluluk seviyeniz daha yüksek olmayacak. Aslında, araştırmayı yürüten uzmanlar, zengin ve mutsuzsanız, daha fazla paraya sahip olmanın size yardımcı olmayacağını söylüyor. Ayrıca, çok fazla harcama yapmanıza gerek kalmadan arkadaşlarınızla vakit geçirmek, başkaları için iyi ya da hayırsever davranışlarda bulunmak ya da destekleyici bir topluluğa sahip olmak gibi sizi paradan daha fazla mutlu edebilecek pek çok şey olduğunu unutmayın. Mutluluk pek çok yerde bulunabilir. Özellikle maddi şeylerde, pahalı şeylerde veya bir banka hesabında değil."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/-famoustalks-beyazit-ozturk", "text": "Birazdan stüdyonun ışıkları açılacak ve ülkenin en başarılı televizyoncularından biri, dostlarının davetini kırmayarak konuk olmayı kabul ettiği bir programın açılış anonsunu yapacak. Bu adam, kendini bildi bileli ekranda. Yine de gergin. Tedirgin. Elleri de, sesi de titriyor. Belki biraz deplasmanda olduğundan. Biraz dostlarını mahcup etmekten korktuğundan. Ama çokça işine duyduğu tutkuyu hala kaybetmediğinden. Dile kolay, tam 18 yıldır aynı programı yapıyor. Yine de bu tarifsiz heyecanı, kendi programları öncesinde bile yaşıyor. Özenle hazırladığı bantları programın sonuna bırakma alışkanlığını bir türlü kıramamış olmaktan yakınıyor. Memur zihniyeti, zorda kalırsak sandığı açarız kafası işte diye hayıflanıyor. Oysa bilmiyor ki, onu en çok bu yüzden seviyoruz. Beyazıt Öztürk, hoş sohbetinin neredeyse çeyrek asırdır tüketim canavarlarına yenilmemesinin nedenlerini, mahcubiyetine sarıp satır aralarına gizleyerek anlattı... Bugüne kadar kendimi bir kere izledim. Beyaz Show'un ilk bölümüydü. Lafı ne kadar çok uzatmışım, elimi niye oraya koymuşum, açılış yaparken daha dik durmam lazım... Bir sürü kusur buldum. Ertesi hafta programda kilitlendim, bir türlü toparlanamadım. Altı programın sonunda bırakmaya karar verdim. Ekrana çıktım, Farkındayım, çok kötü gidiyor ama kooperatife girdim, n'olur bana iki ay daha katlanın dedim. O laf, kariyerimde bir dönüm noktası oldu. O günden beri ekranda neysem oyum. Birbirini hiç tanımayan insanları bir koltuğa diziyor, karşılarına geçiyorum; hep birlikte keyifli bir gece yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyoruz. Garip bir talep bu; biz sohbet edeceğiz, bize güler misiniz? Bence burada mesele benim komik olup olmamam değil, öngörülü olmam. Kime, neyi, ne zaman ve nasıl söylemem gerektiğini iyi bilirim. Üç kere düşünür, bir kere söylerim. Bir de konuklarım üstünden asla prim yapmam. Karşıma onca fırsat çıkar, kestirme diye bozuk yola asla sapmam. Beyaz Show'un ilk seneleri çok konuk odaklıydı. Gelenleri tanımadığım için tanımaya yönelik sorular soruyordum, onlar da kendilerini anlatıyorlardı. İlerleyen yıllarda odağımız değişti, hazırladığımız skeçlerle konukların da eğleneceği bir formata geçiş yaptık. O skeçler konukların hem yayında rahatlamalarını sağladı hem de kendi aralarındaki buzları eritir oldu. Program ivme kazanmaya başlayınca daha Avrupai bir stüdyoya geçtik. Mizah anlayışımız değişti, konuklara sürprizler hazırlamaya başladık. Küçük ama fark yaratacak detaylarla geliştik. Çünkü insanların sevdiği, bağlandığı, rutinine aldığı işlerde, değişimleri hissettirmeden yapmak gerekir. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ocak sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/-famoustalks-erdil-yasaroglu", "text": "Walt Disney yaptığı en zor şeyin, insan gibi davranacak bir hayvana vereceği en uygun karikatür ifadesini bulmak olduğunu söyler. Karşımda bu zor işi en iyi yapan özel adamlardan biri var. Erdil Yaşaroğlu bu dünyaya kocaman kahkahalardan korkan biz ölümlüleri suça teşvik etsin, eleştirsin, özgürleştirsin, göremediklerimizi görsün, dayatılanları reddetsin, tabuları yıksın, haksızlıklara isyan etsin, kanser hastası minik meleklere komik maskeler ve neşeli serumlar çizsin, gençlerin mizah anlayışını, çocukların hayal gücünü geliştirsin diye gönderilmiş. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... Dört-beş yaşında çizgi roman sevdasına düştüm. Okuyamıyorum ama elimden de düşürmüyorum. Bilinçaltıma konuşma balonu denilen şey yerleşmiş olmalı ki, elime ilk kağıt-kalem verdikleri günden beri ne çizsem bir de konuşma balonu çizerim. Mesela öğretmen Kurtuluş Savaşı resmi yapın dediğinde ben 40 tane asker çiziyorum, hepsinin ayrı ayrı konuşma balonları var. Mermi çiziyorum, Ben uçuyorum diyor. Kaya çiziyorum, Ben duruyorum diyor. Ağaç çiziyorum, Ah, dalım kırıldı diyor. Resim yarışmalarında ödülleri toplamaya başladım ama karikatür değildi bunlar, konuşan resimlerdi. Karikatürün ne olduğunu bilmiyorum o zamanlar. Dokuz yaşındayım. Ailemle İzmir'e, akrabalarımızı ziyarete gittik. Kuzenim Varol benden üç yaş büyük. Yeni Asır gazetesinde karikatürist olmuş, o yaşta köşesi var. Dahice bir şey. Doğal olarak tüm aile sürekli ondan övgüyle bahsediyor. Çok kıskandım. Beni de sevsinler istiyorum. Bu karikatür dediğiniz şey ne? diye sordum, anlattı. Uzmanlık alanım olan, konuşma balonlarının içine komik şeyler yazmak. Çizimlerinden birini arakladım, bütün gece uğraşıp bire bir aynısını çizdim. Ertesi sabah evdeki herkese gösterdim. Yalandan beni de sevmiş gibi yaptılar. Sevilmek hoşuma gitti. Daha çok insan sevsin istedim, karikatür yarışmalarına katılmaya başladım. 20 yaşına geldiğimde 30'dan fazla ödülüm vardı. Lisede profesyonel olarak çalışmaya başladım. Güneş gazetesinin gençlik ekinde Komikaze'nin temellerini attım, ardından Limon dergisinde köşem oldu. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... Kendini ifade edebilecek çizim yeteneğine sahip olman şart ama en önemlisi espri yeteneğinin olup olmadığı. Bomboş, beyaz bir sayfayla bakışıyorsun, en zoru o an. Düzenli mizah üretmekse çok ciddi bir iş. İlham gelmesini beklersem ayda bir kere ya gelir, ya gelmez. Haftada 20-25 çizim yapabilmek için ilhamı çağıracaksın, gelecek. Profesyonel karikatürist olabilmek için, çağırdığında getirebiliyor olman lazım. 28 senedir, her hafta yaptığım şey bu. Bir hafta ara vermişliğim yok. Sporcuların antrenman yapmasından farkı yok, beyin kaslarını ne kadar çok çalıştırırsan o kadar gelişiyor. Penguen'de çizmek isteyen genç arkadaşlarımızın bunun farkında olması lazım. Haftada bir dergi çıkarıyoruz. Ayda bir dünyanın en komik esprisini üretebilmeleri bize bir şey ifade etmez. Çünkü karikatürist olmak hayatı sorgulamayı ve en olmadık şeyleri bir araya getirebilmeyi gerektirir. Yani mevcut eğitim sisteminin tam tersi. Üniversitede de karikatürist olmak isteyen birinin okuyabileceği bir bölüm yok. Ama güzel sanatlar fakültesinde, kendinizi ifade etmeyi öğreten herhangi bir bölümde okumanızın mesleğinize katkısı büyük. Bana en eğlenceli bölüm heykel geldi, onu okudum. Aklındakini paylaşmayı seven bir insanın derdini anlatabileceği ne kadar çok araç olursa o kadar rahat ediyor. Aklıma karikatürle anlatamayacağım bir şey gelirse heykel de yaparım, fotoğraf da çekerim, senaryo da yazarım. Yeter ki aklıma bir şey gelsin; önemli ve zor olan o. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/-famoustalks-metin-tekin", "text": "İtiraf ediyorum. Metin Tekin'i seçmemin özel bir nedeni var. Susarak ertelediğimiz sorunlar, hesabını sormadığımız yanlışlar, kendimizi kandırmalar, boyun eğmeler... Çok sevdiğimizi iddia ettiğimiz bir oyunu ne hale getirdiğimizle yüzleştiğimiz bu buhranlı günlerde karşımda dertleşebileceğim biri olsun istedim. Sarı Fırtına bu aralar, Serpil Hamdi Tüzün'ün bir anısı benim için. Bilirsiniz belki; Ümit Milli takımının kaptanı genç Metin kolundaki pırıl pırıl saati çocuksu bir heyecanla eski hocasına gösterdiğinde, Almanya karşısında alınan şerefli beraberliği ödüllendiren Futbol Federasyonu'nun, genç oyuncularımızın başarısının önündeki en büyük engel olduğunu fark eder. Bu çocuklar suçlu değil, bu çocuklar kurban satırları dökülür kaleminden. Ne kadar acı. Üzerinden yıllar geçse de değişen hiçbir şey yok. O günün çocukları, bugünün çocukları. O zaman, sözü o çocuklardan birine bırakma zamanı... Mesela, Bir elin Avrupalısına bak, bir de bizim çocuklara; biz onların yanında çok zayıf kalıyoruz saplantısı. Halbuki futbolun basketboldan en büyük farkı bu; basketbolda atletik yapısı daha güçlü oyunculardan oluşan bir takımı yenmeniz neredeyse imkansızdır, futbolda öyle değil. Futbolda belirleyici olan, takım olarak fiziksel dayanıklılığınızdır. Neden yabancı takımlarla oynarken aciz kaldığımızı söyleyeyim. Hayatta olduğu gibi, yeşil sahada da yeteneğiniz, problem çözme becerinizle ölçülür. Buna oyun zekası denir. Biz sahada kendi problemini kendisi çözebilecek oyuncular yetiştiremiyoruz. Hollandalı bir elit futbolcu eğitmeninin sözüdür bu ve çok doğru bir tespittir. Çocuğu sporcu olsun diye değil yıldız olsun diye gözü dönen ya da kendi gerçekleştiremedikleri hayallerini çocuklarına yükleyen ebeveynler, top peşinde sürüklenen mutsuz çocuklar yetiştiriyor. Çocuğun yeteneği yoksa, içinden taşan bir futbol tutkusu yoksa ısrar etmenin hiçbir faydası yok, zararı var. Yeteneği geliştirmeyi, kişiliği olgunlaştırmayı bilmeyen antrenörler o çocukları harcıyor. Gelişim döneminde iyi bir antrenöre denk gelmek o kadar önemli ki. Çünkü onun izlerini oyununda ve kişiliğinde ömür boyu taşıyorsun. Futbolcu adam kendine odaklıdır, sadece futbol oynadığı anları düşünür. Oynayan için futbol bilim değil, sanattır. Araştırmaz, izlemez, okumaz, yazmaz. Kendini sadece antrenman sahasında geliştirebileceğine inanır. Futbolu bıraktıktan sonra fark ettim ki nasıl top oynayacağımı çok iyi biliyorum ama futbolla ilgili başka hiçbir şey bilmiyorum. Futbol kültürüm, futbol tarihine hakimiyetim, uluslararası düzeyde takım ve oyuncu bilgim o kadar zayıftı ki... Meğer futbolu bilmekle futbol hakkında bilgi sahibi olmak arasında büyük fark varmış. İlki, gol konusunda çok cimri davranmışım, yeteneğimin hakkını gol adedi olarak ödeyememişim. İkincisi, iyi bir futbolcu olmak için top peşinde koşmak yeterli, yeryüzünde top oynayan bir ben var sanmışım; ülke sınırları dışında ne oluyor, ne bitiyor, hiç takip etmemişim. O yıllarda kendimi hiç geliştirmemiş, çok şey kaçırmışım. Taze yediğim yemeği bayat sunuyormuşum gibi olsun istemem ama gençlerin benim düştüğüm hataya düşmemesini dilerim. Ben de futbolcu olmayı çok istemiş ama olamamış bir babanın oğluyum ama babam beni hiçbir zaman hayallerini gerçekleştireyim diye zorlamadı. Sadece sporcu ahlakıyla yetişmem için çabaladı. Gerçi içinde bir ukde kalmış, birkaç yıl önce fark ettik. Büyük oğlum Tarık Emir'in kaleci olarak sahaya çıktığı bir amatör küme maçını izlemeye gitmiştik, tam 15 gol yedi. Yediği son golden sonra babam dayanamadı, ayağa fırladı ve Ne bahtsız adamım ben; oğlum santrafor oldu gol atamadı, torum kaleci oldu gole doydu diye haykırdı. Çok güldük. Neyse ki büyük oğlum futbolu bıraktı, kendi hayallerinin peşine düştü ve İngiltere'ye tiyatro eğitimi almaya gitti. Ama dedesi iki yaşındaki küçük oğlum Rüzgar'ın sol ayağından çok umutlu. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Aralık sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/-famoustalks-niyazi-erdogan", "text": "Dokuz yaşında Bu bayram fıstık yeşili, polo yaka bir tişört giyeceğim diye tutturmuş, yeşilin istediği tonunu bulana kadar da şehrin altını üstüne getirmiş bir çocuk var karşımda. Herhangi bir çocuk değil o. Annesinin elbiselerini kesip kendine yelek diken, hafta sonları dershaneye giderken desenli gömleklerini desenli kravatlarıyla kombine eden, stilini şık bir gözlükle tamamlayabilmek için tahtayı göremiyorum numarası yapan özel bir çocuk. Yeteneğine sırtını dayamamış, Tanrı'nın lütfunu hırsı ve çalışkanlığıyla harmanlamış, hayallerinin peşinden koşan genç bir adama dönüşmüş. Her şeye sıfırdan başlamaktan korkmayacak kadar cesur, ne zaman etrafında bir konfor alanı oluştuğunu hissetse kabuğunu kıracak kadar gözü pek. Engel tanımayan ama kendini iyi tanıyan bir sanatçı. Hayatta ne istediğini bilen ama prensiplerinden asla ödün vermeyen bir savaşçı. Yenilikçi stili ve benzersiz tasarımlarıyla bu ülkede erkek modasına yön veren önemli bir tasarımcı. Koleksiyonlarındaki her parçanın detaylarına gizlediği fonksiyonel çözümler, mimar oluşunun getirisi. Koskoca işadamlarının asık suratla değil rengarenk sırt çantasıyla işe gidiyor olmasında parmağı var. İnsanların hayata bakış açısını etkileyebilecek işlere imza atma derdinde. Niyazi Erdoğan'la tanışmadan önce, birçok kişi gibi ben de, kısa sürede pek çok şey başarmış bir isim olduğunu düşünüyordum. Tanıştıktan sonraysa yaptıklarının yapacaklarının teminatı olduğunu fark ettim. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... Ortaokul ve lisede fen ve matematik en iyi olduğum alanlardı. Hocalarım sanatsal kabiliyetlerimin de farkında oldukları için bütün bunları birleştirebileceğim bir alana, mimarlığa yönlendiriyordu. Babam doktor olmamı istiyordu. Annemse yüreğimin götürdüğü yere gitmemi tembihliyordu ve sanırım bunun tıp fakültesi olmadığının farkındaydı. Mimarlık fakültesine girdim. Ne yazık ki, üniversite tercihlerimizi yaparken kendimizi yeterince tanımadığımız bir yaşta oluyoruz. Bugün geriye dönüp baktığımda, İyi ki doktor olmamışım diyorum. Çünkü başka bir insanın hayatının benim elimde olduğu bir iş yapmam mümkün değil. Sorumluluk bilincim o kadar yüksek ki, kendi kendimi yer bitirirdim. İstemeden bir müşterimin kalbini kırdım diye bile içim içimi yerken, birinin ameliyat masadan kalkamaması durumunda ne hissedeceğimi düşünmek bile istemiyorum. 17 yaşında tek başıma Tarsus'tan İstanbul'a geldim. Mimarlık zor bir bölüm olarak bilinir ama ben tek bir gün bile ders çalışıyormuş gibi hissetmedim. Dereceyle mezun oldum, yüksek lisans yapmam gerektiğine karar verdim. Okuma tembeli olduğum için tarih bölümünde okuyarak en azından bu açığımı kapatayım dedim. Dört sene mimarlık yaptım. Yaptığım işten keyif alıyordum çünkü mimarlık bir şekilde sanatçı ruhumu besliyordu. Ama yetmiyordu, içim kurtlanmaya başladı. Moda dünyasına girmek, göz önünde olmak, yarattığım şeylerin beğenilmesini, kabiliyetlerimin onaylanmasını istiyordum. Bir de mimarlık sabır işi; gökdelen yapacağız, yıllar sürüyor. Ben sabırsız adamım, aklıma bir şey geldi mi hemen hayata geçsin istiyorum. Hayatımda bir boşluk vardı. Ben Paris'e gidiyorum dedim. Moda tasarımı okumaya karar vermiştim. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... O sıralarda bir arkadaşım İTKİB'in Genç Moda Tasarımcıları için düzenlediği yarışmanın başvuru formuyla geldi. Birlikte katılmayı teklif etti. 300 dosyadan 30 kişi mülakata çağırıyorlardı, çağrıldık. İnanamadım. Hiçbir eğitimim yoktu ve hayatım boyunca görmeyi bile hayal edemeyeceğim bir jürinin karşısında tasarımlarımı anlatıyordum. İlk 10'a kaldık. Rüyada gibiydim. Düşünsenize, hayatımda ilk defa kıyafet tasarlamışım, tasarımlarım dikilmiş, defileye çıkıyorlar. Şans ayağıma kadar geldi, şimdi bırakıp okumaya gidemem, hemen tasarım yapmaya başlamam lazım diye düşündüm. O yarışma sayesinde bir anda kendimi yeni bir mesleğin içinde buldum. Gelen ilk teklifi kabul ettim. Hiç kolay değildi sıfırdan başlamak. Mimarlık ofisinde proje müdürüydüm, moda atölyesinde asistan oldum. Düşünsenize, getir götür işleri yapıyorum, fotokopi çekiyorum. Ortak dil konuşabildiğim kimse yok etrafımda. Yine de sabırla ve azimle 6-7 ay çalıştım. Askere gittim. Askerliğimin bitmesine yakın, aradılar. Sonuçta İTKİB yarışmasında finalist olmak bu sektörde çok önemli, herkesin gözü bir anda üzerinizde oluyor. Bir tasarım ofisinden gelen teklifi kabul ettim. Bir süre orada çalıştım, sektörün önde gelen isimleriyle tanışma fırsatı elde ettim. Ülkenin en büyük ihracat firmasına geçtim, Ar-Ge departmanında baş tasarımcı oldum. Orada da büyük markalarla nasıl iletişim kurulması gerektiğini öğrendim, tasarımlarımın koleksiyonlarında yer almasını sağladım. 2006 yılında bir arkadaşımla birlikte kendi tasarım ofisimizi kurduk. 2009'da büyük bir firmadan teklif aldım. Birlikte yeni bir firma kurmak istediklerini, gerekli tüm finansal desteği vermeye hazır olduklarını söylediler. Karşıma kendi markamı oluşturmak için büyük bir şans çıkmıştı, hayır diyemezdim. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/-famoustalks-serkan-cagri", "text": "Çocukluğu TRT radyosundaki fasılları dinleyip sonundaki enstrümantal bölümleri boş kasetlere kaydetmekle geçmiş. O kayıtları defalarca dinleyip ezberler, gözlerini kapatıp baba yadigarı klarnetini üflermiş. 10 yaşındayken, ülkenin ilk klarnet festivalindeki yarışmaya davet etmişler. Kimsenin cesaret edemediği, birbirinden zor iki eserle enstrümanını öyle bir konuşturmuş ki, kendisinden yaşça büyük ustalara ayıp olmasın diye ona özel ödül vermek zorunda kalmışlar. Besteleri ve müzisyen kimliğiyle Zeki Müren'i Sanat Güneşi yapan Şükrü Tunar'ın klarnetini miras bıraktığı, dünyaca ünlü virtüöz Giora Feidman'ın 'Ben 75 yaşındayım, bu çocuk benim şu an olduğum seviyeden başlamış dediği bir isim karşımda. Dünyada adına enstrüman üretilen ilk Türk o. Sessiz sedasız zirveye yükselmiş ama ayaklarını yere basmaktan hiç vazgeçmemiş. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin Serkan Çağrı modeli dediğinizde aynı klarneti veriyorlar. Bir müzisyenin sevdalısı olduğu enstrüman için adına yapılmış bir model olması, kariyerinde ulaşabileceği en üst nokta değil midir? Değilmiş. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır diye başlıyor söze... Babam klarnet virtüözü, yani anne karnında tanıştım ben bu tınıyla. Bebekliğimde klarnet sesiyle uyuturlarmış, ilk adımlarımı babamın klarnet çantasını sakladığı yeri bulma hevesiyle atmışım. Her türlü enstrümanın olduğu, müzik atölyesi gibi bir evimiz vardı, yine de benim ilgimi sadece o klarnet çekermiş. 6-7 yaşında ilk melodilerimi çalmaya başlamıştım. Oğlum da o yaşlarda. O da aynı tınının peşine düşecek mi bilmiyorum. Geçen gün klarnet festivalinden çok ilginç bir fotoğraf gönderdiler. 200 kişilik kortejde bütün çocuklar klarnet çalıyor, benimki klarneti ters çevirmiş içine bakıyor. Belki ilgisi yok, belki görünenin ötesindekini arayan bir sanatçı... Lisede babamın yanında çalışırdım. Onun gittiği eğlencelerde klarnet çalardım. O ortamlara bir türlü alışamadım. Belki de bu sevdadan vazgeçip, okuyup başka bir meslek sahibi olmalıyım diye düşünmeye başladım. Babam engelledi. Bırakma, daha çok çalış dedi. Meğer o yaşta o ortamlara bilerek sokmuş beni. Sayesinde konservatuara girmem ve akademisyen olmam gerektiğini anladım. Akademisyen olmak bambaşka bir sorumluluk, sanatçı yetiştirmek bir sanatı icra etmekten daha büyük bir haz. Erken kalkan yol alır derler. Bugün öğrencilerimin öğrencileri mezun oluyor. Ben de bayrağı onlara devretmenin gönül rahatlığıyla kendi müzik okulumu kurdum, konserlerime ve stüdyo çalışmalarıma ağırlık verdim. Çocukken kullandığım ilk klarneti tamir ettirdim, saklıyorum. Kendi paramla aldığım ilk klarnetimi de. O kadar zorlanmıştım ki ödemelerini yaparken. İlk albümü onunla yaptım, değeri paha biçilemez. Adımın verildiği model çıktığından beri de onu kullanıyorum. Klarnetimi benden başka kimsenin üflemesine izin vermem. Klarnet virtüözlerinin hepsi için geçerlidir bu; kimsenin nefesi nefeslerine değsin istemezler. Bu konudaki tek istisnam, Şükrü Tunar. Vefatından sonra kimseye vermedikleri klarnetini kıymetli eşi ısrar ettiği için üflemiştim. 97 yaşındaydı, çocuk gibi ağlamıştı. Onun adına düzenlenen gecede de ailesinin özel isteğiyle üfledim. Benim için çok değerli bir yadigardır. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/-gqkolektifbakanlar-bunyamin-aydin-fethi-sabanci-kamisli", "text": "Biri bitiriyor, diğeri başlıyor. Birinin cümlesi bitmeye yakın diğeri onun sözünü kesmeden yumuşakça cümleyi bağlıyor. Çok farklılar ama bu farklılıkları doğal bir şekilde birbirini tamamlıyor. İkisi farklı insanlar ve hayata kesinlikle farklı bakıyorlar. Ama bu kolektif bir bakışa engel değil. Kolektif bakmak aynı bakmak değil illa. Bu her şeyden çok farklılıklara rağmen beraber bakabilmekle, paralelde de olsa aynı yöne gidebilmekle alakalı. Orkestra örneği bu konu özelinde çok geçerli. Farklı seslerin birbirini bastırmadığı, aksine güçlendirdiği bir ilişki düşünün. Birbirinin her söylediğine katılmasa da illa birbirini dinleyen iki kişi. Ayrı dünyaların insanları olmanın ilişkiyi zayıflatmak yerine ilişkiye zenginlik unsuru getirdiğine inanan birisiyseniz şimdi de bu fikrin canlı örneklerini dinleyeceksiniz. Bünyamin Aydın ve Fethi Sabancı Kamışlı kolektif bakmanın bir bireyin tek başına da hayata geçirebileceği bir eylem olduğunu bize hatırlatsa da iki kişi birleştiğinde kolektif güce katkının katlanarak arttığını gözler önüne seriyor. Bunun somut bir örneği mi? Les Benjamins. Fethi Sabancı Kamışlı: Bu benim için ortaya başka birisiyle yeni bir hikaye çıkarmak demek. Dünya bugün ortaklık üzerine. 'Ben tek başıma yaparım' anlayışı artık yok. Bir kişi her şeyi bilemez ve her şeyi tek başına yapamaz. Kolektif bakmak egoyu bir kenara bırakmak demek. Aslında birbirini tamamlamak demek bu. Bizim ortaklığımız da kolektif bir bakış açısından doğdu aslında. Birbirimize farklı alanlarda bir şeyler öğretmeye başladık. Dünyadaki başarılı işlerin hiçbiri tek başına bir kişinin yaptığı şeyler değil. Bünyamin Aydın: Farklı vizyonları ve toplulukları anlamak çok önemli. Başka hikayelerin parçası olmak, başka toplulukların içine girebilmek çok değerli. Bu bir sinerji yaratmakla alakalı. Aslında dünya çok küçük ama biz dünyayı kafamızda çok büyütüyoruz. Farklı hikayeleri birleştirince hep daha güzel hikayeler çıkar ortaya. Kolektif bakmak bir yandan da birinin görmediğini diğerinin görmesi demek. Bünyamin Aydın: Topluluk. Topluluğa sahip çıkması ve topluluk için projeler yapıyor olmak. İnsanlarla sohbet ediyor olmak. Her şey ürün değil. Fethi Sabancı Kamışlı: İnsanlar Les Benjamins'e gideyim de bir siyah t-shirt alayım demiyor. Les Benjamins mağazasında neden o yüzyıllık halı var veya neden o sandalye orada? Çünkü mağazaya girince önce bir hikaye anlatılmak isteniyor. İnsanlar da hayatta bir hikayenin parçası olmak istiyor. Bünyamin Aydın & Fethi Sabancı Kamışlı: İyi bir ekip kurmak çok önemli. Bu bir yatırım yapmaktan öte bir şey. Peak Games'ı konuşuyorduk aramızda. Bu farklı ortaklarla ortaya çıkmış kolektif bir inisiyatif. Diğer yandan kolektif başarı için şeffaflık çok önemli. Tartışmayı dinlemek ve reaksiyon vermek başka, konuşulanı anlamaya çalışmak başka. Ve belki o dinlediğin gün o konuyu anlayamıyorsun, dönüp tekrar anlamaya çalışıyor musun ? İki kişi aynı şeyi yapıyorsa o zaman ne kadar anlamlı o birliktelik? Tamamlayıcılık çok önemli. Bünyamin Aydın: Umut vermek. Bu coğrafyada umut ve özgüven eksikliği var. Yapma, etme çok fazla söylenen sözler. Halbuki insan yapınca çoğalıyor. Ve yaptığın işleri paylaşınca sanki kendini pazarlıyormuşsun gibi bir imaj oluyor ama aslında bu ondan öte bir durum, hayatı paylaşmakla ve yaşadığın dünyaya katkı yapmakla alakalı. Fethi Sabancı Kamışlı: Yaptığın şeyi doğru bir dille anlatabilmen lazım. Yaptığın işte neyin çalışıp neyin çalışmadığını görebilsinler insanlar. Kendi hikayelerini yaratırken senden ve senin hikayenden dersler çıkarabilsinler. O zorluklardan nasıl geçilmiş bunlar senin hikayeni dinleyen insanlar için birer ders olabilir. Bünyamin Aydın: Sosyoloji, tarih, müzik, sanat, moda. Hepsinin karışımı. Yeni nesil, yeni nesil Türk gençlerinin dünyaya nasıl baktığı. Farklı toplulukların dünyaya nasıl baktığı. Doğu detayları. İlham vermek de benim için ilham kaynağı. İnsanların yorumları da bana ilham veriyor. Birisine bir şey söylediğinde o da sana bir şey söylüyor ve bir konuşma başlıyor. Fethi Sabancı Kamışlı: Bilmediğim şeyler bana ilham veriyor. Teknoloji ve gelecek bana ilham veren şeylerden kesinlikle. Konfor alanımdan çıkmak çok ilham verici, görmediğim yerler görmek. Yeni bir şey yapmaya çalışmak ilham verir insana. Bünyamin Aydın & Fethi Sabancı Kamışlı: Silikon Vadisi'ndeki bir toplantıya takım elbiseyle gidilmez. Hoodie giyilir."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/30-yasindan-sonra-nasil-ingilterede-efsane-olunur", "text": "Fotoğraf çektirmeyi de, röportaj vermeyi de hiç sevmediğini biliyorum. Çekim yapacağımız stüdyonun kapısından girinceye kadar geleceğine inanmakta güçlük çekme nedenim bu. Kapıdan girdiğindeyse tanıştığımızda ağzımdan çıkacak ilk cümleye bir gece önceden karar vermediğim için kızıyorum kendime. Her zamanki gibi yine hazırlıksız yakalanıyorum. Tokalaşırken, merhaba bile demeden, Biz seni nasıl da hayranlıkla izlerdik be Tugay! demiş bulunuyorum. Artık ne kadar az kişi cümlesine ben yerine biz diye başlıyor farkında mısın? diye cevap veriyor. Gülümsüyoruz. Röportaj diye başlıyoruz önce sohbete, sonra dertleşmeye dönüyor iş. Büyük laflarla gözümü boyamak yerine, kendisiyle ilgili çıkarımlarda bulunmama neden olacak basit sorular sorarak karşılık veriyor çoğunlukla. Bu adam topu da böyle oynamaz mıydı zaten... En çok merak ettiğim soruyla başlıyorum. İlk sözleri, Benim kütüphanemde keşke diye bir kelime yok. Ama evet, gittiğim ilk gün, gençliğimi de orada geçirmiş olmayı diledim. Önceki yıllarda gelen teklifleri kabul etmemiş olmanın yarattığı bir pişmanlık hissi değildi bu. Aksine bu yaştan sonra olmaz diyenleri dinlemeyerek doğru kararı vermiş olmanın iç huzuruydu oluyor. Türk futbolcusunun yurtdışına açılmadan önce, başarının kazanması zor, kaybetmesi kolay bir kavram olduğunu anlaması şart. Sporcu disiplini olmadan var olamayacağını bilmesi gerekiyor. Ve şöhretin aşıladığı özgüvenin ne kadar aldatıcı olduğunu fark etmiş olması. Genç yaşta gitseydiniz bence bu kadar başarılı olamazdınız diyorum. Genele vurduğunda haklı olabilirsin ama benimle ilgili kısmında yanılıyorsun. Bu söylediklerin insanın karakteriyle de bağlantılı mevzular; ben bu saydıklarını deneyimlemeden önce de biliyordum diye karşılık veriyor: Her şeyi deneme yanılma metoduyla öğrenmeye kalkarsan, bir süre sonra öğrendiklerinden yararlanacak gücün kalmaz. Ne kadar çok şeyin sonucunu tecrübe etmene gerek kalmadan tahmin edebilecek kadar akıllıysan, o kadar güçlüsün bu hayatta. Haklı. Ne de olsa, Talihsizlikler bir budalayı akıllı insan yapmaya yetmez derler. Yurtdışına giden genç oyuncularımızla ilgili sohbet ediyoruz bir süre. Yarı yoldan dönmeyin, sonuna kadar gidin. Kendinize yeni bir yön vermeyi alışkanlık haline getirin. Türkiye'ye döndüğünde diye başlayan soruları, 'Şu anda dönmeyi değil burada kalıcı olmak için neler yapmam gerektiğini düşünüyorum' diyerek kestirip atın diyor. O öyle yaptı. Olmazsa dönersin, kapımız sana her zaman açık diyenlere bile Olacak! dedi. Dönmek istemeseler bile vatan haini damgası yememek için bunu dile getirmekten korkuyor olabilirler diyorum. Üstelik o gencecik çocukların medyadaki tecrübeli abilerinin tuzak sorularına düşmemesi zor. Hayatı boyunca hiç kitap okumamışsa evet, zor! diyerek sitem kokan bir gözlemini dile getiriyor. Yeteneğini bol sıfırlı rakamlara dönüştüren bu çocukların egoları altında ezilişiyle ilgili dertleşiyoruz. Bunu doğal karşıladığından çünkü özellikle büyük takım oyuncularının, top sendeyken bu sahanın hakimi sensin felsefesiyle yetiştirildiklerinden bahsediyor. Ama ayağında top yokken herhangi biri gibi davranmayı da bileceksin. İnsanın kendi kıymetini bilmesi ayrı, kendini bir şey sanması ayrı. Metin Oktay Tesisleri'ne giren her sporcu şu yazıyla karşılaşır: 'Sizi buraya getiren yeteneğiniz, burada tutacak olan ise karakterinizdir'. İşin özü budur dediği anda telefonu çalıyor. Arayan Selçuk İnan. Ondan bahsettiğimizi anladı herhalde diyerek telefona yanıt vermek için müsaademi istiyor. Nazikçe Milli maç sonrası konuşamadık, bir sesini duyayım diye açıklama yapma ihtiyacı duyuyor. Kaptanla konuşmasını sonlandırırken, Gol atınca bari yumruklarını aç ki stresin çıksın diye tembihlemeyi ihmal etmiyor. Souness, kariyerindeki en önemli kavşakta duruyor hiç şüphesiz. Şimdiki hedefiyse yıllar önce hocasının onun için yazdığı hikayeye benzer bir hikaye yazabilmek. Yurtdışında bir takımın başına geçerek o takıma Türk oyuncular transfer etmek istiyor. Guardiola'nın futbolculuğuna Mourinho'nun teknik direktörlüğüne hayranmış. Guardiola'nın geçtiğimiz günlerde bir konferansta, En zoru futbolculuk kariyerinizi inşa ettiğiniz kulübe teknik direktör olmak. Çünkü takımda ister genç oyuncular, isterseniz yıldızlar ağırlıkta olsun; soyunma odasında kendisini kanıtlamak zorunda olan tek kişi sizsiniz dediğini anlatıyorum. Genç oyuncularla da, yıldızlarla da çalıştım. Kurallarınızı koyup sağlam durabildiğiniz takdirde iki profili de yönetmek o kadar da zor değil diyor. Hayatta ancak kendimizi bütün benliğimizle verdiğimiz şeylerin tadına varabileceğimize inanırım. Takım taraftarlığı da bunun üzerine kuruludur benim için, iş hayatı da. Tugay'ın kararı, kendini Galatasaray'dan daha fazla sevip sevmediğini düşündürmüştü bana. Yıllar sonra jübilesindeki görüntüleri izlerken daha farklı düşünüyordum. Başardıkları, mesleğimle ilgili kararlarımı doğrularıma değil, gerçeklere dayandırmam gerektiğini anlamamı sağladı. Ali Sami Yen'e veda gecesinde ondan hiç beklenmeyecek bir şekilde katıla katıla ağlamaya başladığındaysa aslında onunla ilgili bir şey daha fark ettim. Bunca zamandır bu zalim dünyada duygularına tutsak olmanın kendisine pahalıya patlamasından endişe duymuştu. Hayatın adaletsizliğine, acımasızlığına, vefasızlığına karşı sağlam bir savunma kalkanı geliştirmiş, yeri geldiğinde bu kalkanın arkasına Galatasaray'a olan aşkının kendisine zarar vermesini engellemek için de sığınmıştı. İtalyan yazar Cesare Pavese'nin bir kitabında okumuştum. Hayat der ki; beni kandıramazsın. Alışkanlıklarını biliyorum ve doğal akışını engelleyecek kurnazlıklarla zayıflıklarını ortaya çıkarmaktan keyif alıyorum. Hayatın önümüze çıkaracağı zorluklara önceden gönüllü olmak, bu zorluklara karşı kullanabileceğimiz tek silahımızdır... Tugay, hayatın karşısına zorluklar çıkarmaya başladığı bir dönemde, bu yaştan sonra çok zor diyenlere kulak asmadan, kalmaktan daha zor olan gitmeye gönüllü oldu. Futbolun kendi icadı olduğuna inanan bir milletin efsanesi olmayı başarmakla kalmadı, ülkesindeki insanlara ilham verdi. Kalbiyle aklı arasındaki mesafeyi kısa tuttu, duygularına hükmetti. Dediği gibi belki karakteri çok değişmedi ama sınırlarını keşfetmiş bir adam olarak geri geldi. Jübilesini izleyenlere, başarısının sadece ona bahşedilmiş yeteneğin bir sonucu değil, cesaretinin ve tüm gücünle çalışıp çabalamasının karşılığı olduğunu hissettirdi. Bu ülkeye de, mesleğine de, onu sevenlere de borcunu fazlasıyla ödedi. Tugay Kerimoğlu'na kendisiyle ilgili düşüncelerimden fazla bahsetmedim, okusun istedim. Uğurlamak için kapıya kadar eşlik ettim. Sabah stüdyonun önünde, geldiğinde kendisine yardımcı olmak için heyecanla arabasının kapısını açan delikanlıyı geri çevirmişti, anahtarını vermeye kıyamamıştı. Arabasına doğru yürürken o mahcup gencin uzaktan kendisine kaçak bakışlar attığını fark etti. Biz seninle fotoğraf çektirmedik değil mi? diyerek elini omzuna attı. Onlar yıllardır birbirlerine hasret kalmış iki yakın dost gibi, kocaman gülümsemelerini kadraja sığdırmaya çalışırken, ben bir kere daha emin oldum. Hayatta başımıza gelen her şeyi karakterimizin belirlediği saplantımdan vazgeçmek için bir neden göremiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/5-soruda-hakan-sorarin-dijital-sergisi-through-the-skin", "text": "Hakan Sorar'ın başta Pg Basement kapsamında fiziksel olarak düzenlenmesi planlanan sergisi, pandemi sebebiyle tamamen dijital olarak kurgulandı. Sergiye özel olarak sıfırdan yaratılan sanal mekan Pg Online, VR gözlüklerle de gezilebilecek. Sergiyi oluşturan işlerin yanlarında bulunan butonlara tıklayarak gerekli bilgilere erişebilecek olan online ziyaretçiler, mekanı ve eserleri 360 derece deneyimleyebilecek. Sanatçının kendi deyimiyle 'Through the Skin' insan, beden, et, kimlik, deri, kıl, yara, kusur, uzuv, cinsiyet, mahrem, estetik, toplum, politika, saklanmak, utanmak, kaçmak, dokunmak, tanışmak, düşünmek ve barışmak üzerine görsel hikayelerden oluşuyor. Ağırlıklı olarak siyah beyaz fotoğrafların yer aldığı online sergi hakkında merak ettiklerimizi Hakan Sorar'a sorduk. 'Through the Skin' ilk aşamada çok kişisel bir 'dert' ile yola çıktığım bir fotoğraf ve dijital kolaj serisi. Seriyi kurgularken, patriarkal beden politikaları, sansür/otosansür, abject meselesi ve eril aklın dışlama pratikleri, özellikle gözümü diktiğim hususlardı. Seri, 'ideali' yansıtmayan, eril erkin normatif değerlerine karşı olan bedenime ve kimliğime dair sorular ürettiğim, kendimle çatıştığım, etimi örten derimi kat kat örttüğüm, saklandığım, sakladığım, çıplaklıktan ve dokunmaktan korktuğum bir süreç sonrası yeşermeye başladı ve bu kişisel derdimin toplumsal alanda izdüşümlerini aramam ile devam etti. Üretimimin tüm aşamalarında kişisel şahitliklerimin yanı sıra, beden, kimlik, cinsellik, toplum ve queer kurama ilişkin pek çok yazılı kaynağın, bakma/görme ve kavrama biçimimi beslediğini söylemeliyim. Pg Online platformunda tasarladığımız sergi deneyiminde, izleyicinin bahsi geçen konulara dair ilgisini çekebilecek kitapları içeren bir kitaplık, sanal olarak galeri mekanında yerini almış olacak. Paylaşılan link ile sergiyi deneyimleyen izleyici, bu sanal kitaplık üzerinden ilgili kaynak kitapları görüntüleyebilecek. 'Through the Skin' serisinin dijital sergiye hazırlık sürecinde; sergideki tüm işlerin dijital ortamda üretildiğini söylemeliyim. Hiçbir eser fiziksel olarak üretilmedi, baskı alınmadı ve çerçevelenmedi. Eserleri fiziksel olarak üretmek, galeri duvarlarına asmak ve galeri içi 3D taramalar ile bir dijital sergi hazırlamak yerine, tam anlamıyla sanal olarak kurgulanan bir dijital sergi oluşturmak istedik. Pg Art Gallery'nin ilk dijital sergisi olacak bu sergi için, sanatçı/tasarımcı Ahmet Rüstem Ekici tarafından, fiziksel bir sergileme mekanının ötesinde, 'Through the Skin' serisine özel sanal yeni bir mekan, Pg Online, tasarlandı ve 3D olarak modellendi. Eserler dijital ortamda bu sanal galeriye yerleştirilerek bir seçki yapıldı. Böylece, fiziksel bir üretimin ötesinde, tüm eserler ve mekan dijital olarak izleyici ile buluşacak ve 360 derece deneyimlenebilecek bir hale geldi. Sürecin avantaj ve dezavantajlarından bahsetmek gerekirse; fiziksel anlamda izleyici-eser, izleyici-sanatçı temas ve etkileşiminin söz konusu olmaması dezavantaj olarak kabul edilebilir. Buna karşın, eserlere özel, biçim ve boyut bakımından sınırların olmadığı bir galeri tasarım imkanı, ilk aşamada fiziksel üretim ve kurulum yükünün ortadan kalkmasını sağladı. Sergiye erişimin kolaylaşmasını da avantaj olarak niteleyebiliriz. Ek olarak, sergilerin dijital ortama taşınması ile yeni görme biçimlerinin oluşması, sanata erişimin kolaylaşarak daha geniş kitlelere yayılması ihtimal dahilindedir. Her beden biricik ve tekildir. Tekillik bedene fark ve potansiyel katar. Bir beden kendine fark kattığı sürece o bedenin neler yapabileceğini öngörmek olanaklı değildir. Fotoğrafların, tekillik ile mahremiyet arasındaki ilişkinin ötesinde, mahremiyetin sınırları araştıran ve aşan bir beden inşası tahayyül ettiği söylenebilir. 'Through the Skin' serisinde, herhangi bir beden formunu yüceltmenin tersine bedenin kendi olma, biricik olma hali üzerinde duruldu. Suretten azade, bedenin yüzeyi, delikleri, kıvrımları, kılları, kırışıklıkları ve yaraları objektifin tam merkezine alınarak, bedenlerin anonimliği pekiştirildi. Anonimlik mefhumu bedenlerin temsiliyetini kırarken, çini desenleri ile bir birliktelik tesis etti. Sanatsal üretimin her koşulda kendisine bir alan yaratacağı fikrine inanıyorum. Pandemi sonrası, dijital üretim ve sergileme biçimlerine daha pozitif bir yaklaşım söz konusu olacaktır. Normalleşme sürecinin uzaması ile sanatın sergilenmesinin, satılmasının ve haber yapılmasının daha da dijitalleşeceğini düşünüyorum. Sanatçı da bu yeni dünyada kendini yenileyecek; üretiminde yeni söyleyiş, gösteriş, sunuş biçimleri ortaya koyacaktır. Bu doğrultuda sanatsal pratiğin dijitale kayması mümkün olabilir. 'Through the Skin', 30 Mayıs'ta Pg Online'da yer alacak olan linke tıklayarak ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/5-soruda-umit-erlim-ile-dijital-tiyatrolar", "text": "Pandemi hepimizin hayatını büyük ölçüde değiştirdi. Toplumsal olarak çok hızlı bir dönüşüm geçirdik ve yavaş yavaş her şey dijitalleşmeye başladı. Toplantılarımızı Zoom'a taşıdık, market alışverişlerimizi online yapmaya başladık. Peki tam olarak sahnede gerçekleşen bir sanat bu dönüşümden nasıl etkilendi, tiyatroların bu dijitalleşmeyi yakalaması mümkün mü? Tiyatro yüzyıllardır insanoğlunun hayatında ve seyircisiyle sahnede buluşan bir sanat. Elbette tiyatro da dönüşmeli ve çağa ayak uydurmalı. Ancak her dönüşüm; gelişim demek değil. Dijital tiyatroların geleceğini Dasdas'da, online olarak sergilenen Murat Gülsoy'un aynı isimli kitabından uyarlanan Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet'in oyuncularından Ümit Erlim ile konuştuk. Seyircinin tiyatroya gidip oyun izlemesi pandemi sebebiyle askıya alınınca, tiyatrolar bir şekilde ayakta kalabilmek için oyunları dijital ortamda seyirciye sunmaya başladılar. Bir nevi zorunluluktan doğdu. Aslında dijital tiyatro çok da yeni bir mesele değil tiyatro dünyasında. Mesela birkaç sene önce Londra'da National Theatre'ın bir oyununun çok kaliteli çekilmiş halini internetten izlediğimi hatırlıyorum. Ancak bu durum Türkiye'de oynanan tiyatrolar için yeni sayılabilir. Pandemi sebebiyle birçok şey gibi tiyatro da dijital bir evrim geçirmek durumunda kaldı. DasDas gibi birçok tiyatro, oyunlarını dijital ortamda seyirciyle buluşturmak için çalışma yapıyorlar. Şöyle bir şey de var tabii ki, bu değişim ve dönüşüm hızından bahsetmişsin soruda; aslında tiyatro edebiyatının ve tekniğinin temel hareket noktalarından biri de toplumsal dönüşümler olduğu için, tuhaf bir şekilde tiyatro kendisini çok çabuk bir şekilde bulunduğu ortama adapte edebiliyor. Tiyatro derken içerisine tüm faktörleri katıyorum. Oyunculuğundan, rejisine; tiyatro metninden sahne tasarımına... Hepimiz organik bir bütünün bir parçasıyız sonuçta, ufak etkilerin bile ciddi değişiklikler yaratabileceğini düşünüyorum, özellikle tiyatroda. Tabii ki o an yakalanmıyor bir türlü. İmkansız olduğunu düşünüyorum. Yani oyunu fiziksel olarak farklı bir ortamda kaydedip evinizde, kendi konfor alanınızda bir televizyondan ya da laptopunuzda izlediğiniz zaman farklı bir deneyim yaşamış oluyorsunuz. Buna tam olarak tiyatro diyebilir miyiz emin değilim. Sonuçta tiyatro seyirci ile oyuncunun aynı anı paylaşması ile gerçekleşen bir sanat. Bir oyun seyirci ile buluşmadığı sürece sadece prova yapıyor olacaksınız, demiş David Mamet. Bence de tiyatro seyirci ile buluşma anında gerçekleşiyor aslında. Fakat şu an için oyunları sahnede izleyemesek de, dijital ortamda izlemenin de farklı bir gerçekliği olduğunu yok sayamayız. Hatta pandemi sürecinde, bunları sorgulayan, çeşitli dijital platformlarda yeni işlerle karşılaşabiliyoruz. Ben bunun da sürecin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Hiç zannetmiyorum. Bence bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Bu kısıtlılık ve pandemi biter bitmez insanların kendilerini tiyatrolara atacağını düşünüyorum. Gerçekten sosyalleşmeyi özledi herkes. Fakat dijitalleşmenin farklı bir kapı açacağını da söyleyebilirim. Yine de bir tiyatroya gidip, orada oyuncular ile beraber bir oyunu deneyimlenin keyfinin çok başka olduğunu biliyorum. Dolayısıyla tiyatro yüzyıllar boyunca hayatındaydı insanoğlunun, bundan sonra da hayatında kalacağını düşünüyorum. Özellikle ulaşılabilirlik sorununu ortadan kaldırıyor diyebiliriz dijital ortamda tiyatro izlemek. Ocak ayında yayınlanan oyunumuzu mesela Hollanda'dan bir arkadaşım izledi, 21 Mart'taki oyunumuzu da İngiltere'den başka bir arkadaşım izleyecek. Dolayısıyla mekansal sınırları ortadan kaldırmış oldu dijital gösterimler. Türkiye'nin herhangi bir yerinden bir laptop, tablet ya da telefonunuzla internete bağlanıp izleyebiliyorsunuz. Neredeyse hiç olmadığı kadar yanınızda tiyatro. Bence en büyük avantajı bu. Fakat benzer şekilde aynı zaman diliminde, tiyatro izlemeye gelmiş bir toplulukla, beraberce bir oyunu deneyimleme ihtimalini ortadan kaldırıyor dijitallik. Şöyle de düşünebiliriz basitçe, telefon ile konuşmakla yüz yüze konuşmak arasında nasıl büyük bir fark varsa; dijital ortamda oyun izlemekle sahnede izlemek arasında en az o kadar fark var. DasDas'ın kurucuları arasında Mert Fırat, Harun Tekin ve Koray Candemir de yer alıyor. DasDas'ın kendi prodüksiyonu olan oyunu, Murat Gülsoy'un aynı isimli romanından Nagihan Gürkan ve Ceren Boz tiyatroya uyarladılar. Nagihan Gürkan yönetti. Sabahattin Yakut, Ceren Boz, ben ve Nihan Işık'da oynuyoruz. Tanıtım metninde de dediği gibi biraz kendini bilmek ve bulmak arasındaki bir kayboluş hikayesi oyun. Kısaca bahsetmek gerekirse, bu biraz da benim özetim gibi olacak ama, hayatında bir değişim arayan Mirat ki kendisi bir üniversitede akademisyendir, şans eseri bir ilanla karşılaşır. İlanda, zihin aktarımını bulan bir şirketin ölen insanların zihinlerini yaşayan insanlara aktarabildiklerinden söz eder. Sonra işler karışır, diyeyim ve spoiler vermeden sözlerimi sonlandırayım. Gelecekle ilgili de, bir an önce pandeminin bitmesini ve yine eskisi gibi tiyatroların seyirciyle buluşmasını diliyorum. Sahne sanatları neredeyse her büyük toplumsal değişimde; bu değişimi en iyi gözlemleyip yorumlayan sanat dalı. Birçok tiyatro kuramcısı, oyunculuk teorisyeni, yazar, yönetmen dünyanın her yerinde, ve zorlu zamanlarda bir yolunu bulup sanatlarını yapabilecekleri, düşüncelerini paylaşabilecekleri alan bulmuşlardır. Stanislavski'den Bertolt Brecht'e; Grotowski'den Muhsin Ertuğrul'a... Dolayısıyla, bu çağın zorluklarını ve yaşadığımız kayıpları da beraberce aşacağımızı düşünüyorum. Sabırla ve direnerek."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/7-kralligin-en-cok-konusulan-adami", "text": "Tarih 12 Kasım 2014 Çarşamba. Elinizde tuttuğunuz derginin yılın adamlarını ödüllendirdiği gece için tüm hazırlıklar tamam. GQ ekibi, ödül alacaklar, verecekler ve diğer konuklar bu büyük gece için evlerinde hazırlanırken olması gerektiğinden çok daha erken bir saatte hazır olan iki kişi var; ben ve Nikolaj Coster-Waldau. Dizinin son sezonunda kötüden iyiye dönüşmeye meyilli Jaime Lannister'ı hepimiz tanıyoruz ama aynı karaktere hayat veren adam hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Oysa onu tanıma vakti geldi de geçiyor bile... 1970 yılında, Kopenhag'ın güneybatısında, Tybjerg adlı çok ufak bir kasabada doğar Nikolaj Coster-Waldau. O kadar küçük bir yerdi ki tüm kasabanın nüfusu 40 kişi ya var, ya yoktu diye anlatıyor büyüdüğü yeri. Annesi kütüphanecidir, babası özel bir şirkette idari işlerde çalışır yıllarca. O ise çocukluğunda büyüyünce futbolcu olmaya heves etse de günün birinde izlediği Once Upon a Time in America filmi, kariyer planlamasını bambaşka bir yöne taşır. Hikayenin devamı tam da tahmin ettiğiniz gibi. Coster-Waldau lise yılları geldiğinde soluğu National Theatre School'da alır. Başvurusunun kabul edilmesiyle de hayatında oyunculuk kapısı aralanır. Önceleri Danimarka'da birkaç yerel filmde rol alan ünlü oyuncu, daha sonra gelen bir teklifi değerlendirerek Hollywood'a transfer olur. Ancak şans pek de yüzüne gülmez, rol aldığı filmler fazla gişe yapmaz. Ünlü oyuncunun kariyerine baktığımızda, dizi öncesi rol aldığı At World's End, Himmerland, The Baker gibi filmlerin IMDB puanının 6'nın üstüne çıkamamış olması da yeterli bir açıklama gibi. Game of Thrones'un puanı mı? 9.5! Önümüzdeki aylarda beşinci sezonu yayınlanacak olan dizi, bölüm başına 13.6 milyon izleyiciyle Amerikan televizyon kanalı HBO'nun Soprano'dan sonra en çok ilgi gören işi. Ünlü oyuncuya bu başarıyı neye bağladığını soruyorum. Yanıtı benim de sonuna kadar katıldığım bir teze dayanıyor: Game of Thrones'da kimse başrol değil. Dizinin ilk bölümünden beri ölen ana karakterleri bir düşünün. Hiç ummadığınız anda, bir bölümde, aniden beş ana karakter birden ölüyor. Sürprizlerle dolu olması bence en önemli noktası. Başrol oyuncularının beş sezon boyunca her türlü kazadan beladan kurtulup asla ölmediği Türk dizilerini düşündüğümüzde, söyledikleri kulağa fazla mantıklı geliyor. Elbette merak ediyoruz, hem de çok! Bize yeni sezonla ilgili verebileceği hiç mi sır yok? Asla! diyor, Yapımcılar beni öldürür. Ancak şunu söyleyebilirim ki Jaime kişisel yaşamında saflığı ve iyiliği bulmaya devam edecek. Görünüşe bakılırsa yeni sezonda kral katili en sevdiğimiz ikinci Lannister olacak. Birincisi mi? Elbette Tyrion Lannister. Karşılıklı övgüler sonunda yeniden diziye dönüyoruz. Game of Thrones'tan sonra dönen şansı, Hollywood'un bu yetenekli adamı keşfetmesine neden olmuş. Tom Cruise'un geçen yıl vizyona giren Oblivion filmi ve Cameron Diaz'la başrolü paylaştığı The Other Woman filmleri, diziden sonra rol aldığı yapımlardan birkaçı. Şimdilerde Alex Proyas tarafından yönetilen ve Gerard Butler, Geoffrey Rush ve Brenton Thwaites'le rol aldığı Gods of Egypt'ın heyecanı içinde. Gökyüzü tanrısı Horus karakterini canlandırdığı filmin çekimleri devam ediyor. Şubat 2016'da vizyona girecek filmin öyküsünü bir klasik olarak nitelendirse de, bu klasik hikayenin orijinal bir şekilde işlendiğini anlatıyor. Bunun dışında şu sıralar önümüzdeki yıl için de iki farklı proje üzerinde daha çalışıyor. Biri 10, diğeri 14 yaşında olan kızlarından konu açıldığında kendisini çok iyi bir baba olarak tanımlıyor, peki ya nasıl bir eş Coster-Waldau? İzlanda'da bir dağın tepesinde evlenme teklif ettiği aktris ve şarkıcı karısına ilk görüşte aşık olmuş. Tam 16 yıldır evliler ve söylediğine göre hala birbirlerine çok aşıklar. Anlayacağınız 44 yaşındaki oyuncunun hayatı tam tadında. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ocak sayısında GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/7-numara-cristiano-ronaldo", "text": "Aile hayatını, başarılarını ve CR7 koleksiyonunu bu usta futbolcudan dinliyoruz. Kişisel anlamda harika bir noktadayım, ailemiz büyüyor ve hayatımdan çok memnunum. Kariyer anlamında, kulübümle ve milli takımla başarılar elde ettiğimiz iki muhteşem yılı geride bıraktım. Daha uzun yıllar futbolda çok iyi bir yerde olmaya devam edeceğime inanıyorum. Ailemle ve arkadaşlarımla olmak. Küçük Cristiano'yla ve şimdi de bebeklerimle vakit geçirmek, kız arkadaşımla, ailemle birlikte olmak, arkadaşlarımla kaliteli zaman geçirmek, eğlenmek ve dinlenmek. Hırslıyım ve bence herkes hayallerinin peşinden gitmeli. Ben bunu yaptım ve hala kendimi geliştirmek, daha iyisini başarmak istiyorum. Çok çalışma, adanmışlık, güçlü bir sorumluluk duygusu ve irade, hayallerinin peşinden gitme, amaçlarına ulaşma azmi... Bunun sadece sporcular için değil, herkes için geçerli olduğunu düşünüyorum. İlginç olan şu ki hayat birçok açıdan sürekli devam eden bir mücadele. Fiziğimi en üst düzeyde tutmaya çalışıyorum çünkü bu benim mesleğim için önemli. Yüzde 100 formda olmalıyım, bunu çok önemsiyorum. 10 yıl önce yaptığım şeyleri artık yapmıyorum. Kariyerim boyunca unutulmaz birçok performansım oldu ama birini diğerlerinden ayrı tutmak istemem. Geçmişten ziyade, geleceğe odaklanıyorum. Sadece futbolda değil, farklı dallarda hayran olduğum birçok kişi var. Farklı sporları izlemeyi seviyorum ve bu kişilerden hep bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Bazılarıyla tanışma fırsatı buldum ve kariyerlerimize dair farklı görüş ve hikayeleri birbirimizle paylaşmak hep çok ilginç oluyor. Herkes birbirinden farklıdır, bunu hep söylerim. Yani, nasıl hiçbirimiz bizden öncekilerin varisi değilsek, gelecekteki futbolcular da bugün oynayan futbolcular gibi olmayacak. Bir sürü yetenekli genç futbolcu var ve kendileri gibi olmaları, zirveye oturmak için çok çalışmaları gerekiyor. Amaç hep bir sonraki maçı kazanmak; eğer bunu başarırsan, şampiyon olursun. Her oyuncunun amacı şampiyon olmak ve hep daha iyisini istemektir. Eğer bir insan ve bir oyuncu olarak ben arasındaki farkları soruyorsanız, tabii ki var ama bence ben sahada kim olduğumu gösteriyorum. Mutluluğumu ya da üzüntümü saklamıyorum. Baba olmak başıma gelen en güzel şey. Çok mutluyum ve her saniyesinden keyif alıyorum. Çekimler çok eğlenceliydi ve sonuç bence mükemmel oldu. Küçük Cristiano'nun doğal bir yeteneği var gibi görünüyor. Bizim için tam bir baba-oğul anıydı. Her insanın karakteri ve yürüdüğü yol farklı ama tabii ki anne babaların çocuklarına aktardığı bazı şeyler oluyor. Ben de umarım çocuklarıma faydalı birtakım değer ve ilkeler aktarır, babalarına ihtiyaç duydukları her anda onların yanında olabilirim. Çok uzun zaman öyleydi, hatta hala öyle ama sadece erkekler arasında veya baba oğul arasında değil. Kadınlar da futbola büyük bir tutku duyuyor ve bu nesilden nesile aktarılıyor. Geleceğin ne getireceğini kimse bilemez. Üzerinde çalıştığım birçok proje var ve gelecekte meşgul biri olacağıma hiç şüphem yok. Birçok olasılığı değerlendiriyoruz ama şu an için mevcut olan ürünlerimize CR7 Denim & Shirts, CR7 Underwear, CR7 Footwear, CR7 Fragrances ve CR7 Gyms. Odaklanmak istiyoruz. Şu an elimizdeki portföyden çok memnunum ama geleceğin ne getireceğini bilemeyiz. Hayat, sürekli bir yolculuk. Denemeyip de yapmayı istediğim pek çok şey var ama hayatın şu ana kadar bana sunduğu şeylerden de şikayet edemem."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/adaya-ikinci-cikartma", "text": "İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde İngilizce Mütercim Tercümanlık okuyordum ancak annemle babam boşandıktan sonra ekonomik sebeplerden dolayı okulu yarım bırakıp çalışmak zorunda kaldım. Miss Turkey'e başvurduktan sonra, modellikle birlikte İstanbul hayatım başladı. Yine de bu şehirde evimin kirasını ödeyebilecek parayı Survivor'dan sonra kazanmaya başladım. O yüzden hayatım bu yarışmadan sonra değişti diyebilirim. Aslında hiçbir zaman modellik yapmak gibi bir niyetim olmadı. Nasıl olsun ki? Burnumu beğenmem, kollarım çok incedir. Tamam, fiziğim düzgün olabilir ama ben kendimi beğenmem yani. Hep böyleydim, belki ezik büyümedim ama özgüvenim de pek yoktur. Dolayısıyla arkadaşlarım ve ailem güzellik yarışmasına katılmam konusunda beni çok zor ikna ettiler. Ancak şimdi iyi ki katılmışım diyorum, çünkü bu mesleği çok seviyorum. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... Bildiğim bir şey varsa o da şu; bu işi yapacaksam tanınırlığımı artırmam şart. Survivor'a ikinci kez gitmeyi, açık söyleyeyim, en çok bunun için kabul ettim. Her şeyden önce yüzde 100 izleneceğini bildiğim bir program. Dolayısıyla magazin programlarında saçma sapan bir şekilde adım duyulacağına, böylesi bir yarışmayla insanların beni tanıması daha çok işime gelir. Önceden diksiyon eğitimi almıştım, böylece yarışmadan sonra iki tane magazin programında sunuculuk yaptım. Ancak gönlüm oyunculuktan yana. Bunun için de oyunculuk okuluna gittim, eğitim aldım. Birkaç kez çeşitli roller için görüşmeye de gittim ama sanırım boyumun uzunluğundan dolayı olmadı. İlişkilerimde başlarda çok çekingenimdir. Ama karşı taraftan o güveni alınca çabuk dökülürüm. Arkadaşlarımla olan ilişkilerimde mesela, daha çok duvarlarım vardır. Aşkta ise hesap kitap yapmayı, taktik uygulamayı sevmiyorum. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... Geçen sefer adaya giderken bir sevgilim vardı. Onu geride bırakmak çok zor olmuştu, varlığı bir şekilde bana güven veriyordu. Bu kez bekar olarak gidiyorum. Belki de beni birinin beklemiyor oluşu daha rahat hissetmeme neden olacak, bilemiyorum. Yine de adada aşk anlamında yakınlaşabileceğimi düşündüğüm kimse yok. Çünkü hepsini tanıyorum. Benim baştan bir şeyler hissetmem lazım, sonradan hissedemem. Adada beni en çok zorlayan şey psikolojik savaştı. Orası öyle bir yer ki kendini yapmam dediğin şeyleri yaparken buluyorsun. Mesela geçen sefer kimseyle plan yapmamak ve tek başıma hareket etmek konusunda kendi kendime söz vermiştim. Ama bir anda kendimi başkalarıyla bir başkasını göndermek için plan yaparken buldum. Hayatımda unutamadığım anım yine Survivor'la ilgili. Yarışmada bir ödül oyununu kazanarak New York'a gitmiştik. Benim için New York tam anlamıyla bir hayaldi. Hiç yurtdışına gitmemiştim, o nedenle o ödülü kazanmak için canımı dişime kattım. Kazanıp da gittiğimde, hayallerimin çok ötesinde bir gün yaşadım. Helikoptere bindik, müzikale gittik, çılgınlar gibi alışveriş yaptık. Rüya gibiydi. Şimdi bir rüya daha yaşamayı hedefliyorum, Victoria's Secret defilesine çıkmak.... Orada olsam asla eğreti durmazdım. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/akdeniz-tutkusu", "text": "Simon Porte Jacquemus, markasını lanse ettiğinde henüz 19 yaşındaydı. Aykırı defileleri bir yana, Fransız dokunuşu ve büyüleyici duruşuyla kısa sürede sosyal medyada moda dünyasının yeni sevgilisi oldu. On yıl sonra bugüne geldiğimizde 650 bine yaklaşan takipçi sayısıyla Instagram'ın yıldızı olan tasarımcı, 2018'de tamamen Akdeniz'i çağrıştıran bir koleksiyonla ilk defa erkekleri de giydirmeye başladı. Röportaj için kendisiyle, Paris Canal Saint-Martin'deki atölyesinde buluştuk. Bu deneyim benim için bir ilk değil aslında. Koleksiyonumu hazırlarken her parçayı tek tek üzerime giyip denedim. Beni iyi göstermeyen hiçbir parçayı koleksiyona koymadım. Biraz da kendime özel bir koleksiyon olmasına gayret ettim. Genel olarak bir çeşit dönüşüm geçirmiş, ama yine de sade ve fazlasıyla kullanışlı kalabilenleri sayabilirim. Hafif transparan bir polo tişört, kenarları açık geniş kesimli spor ceket, Matisse'in tablolarını ya da Alexander Calder'in dönencelerini anımsatan büyük desenler. Bu işi önceden yapmış olsaydım, benim için bu o kadar doğal bir süreç olmazdı. Şu an aşık olduğum için erkek modasıyla ilgilenmem de ilk kez oluyor. Kesinlikle. Bir anda erkekler hakkında hikayeler anlatmak için heyecan duydum. Aslında hep kadın moda tasarımcısı olmak istemiştim, o yüzden de hiç erkek defilesi izlememiştim. Kadın koleksiyonlarınızda sürrealist parçalar kullanıyorsunuz. Tasarımlarınız daha sofistike ve ustaca. Buna karşılık erkek koleksiyonunuz daha gerçek... Benim için Jacquemus Homme ve Jacquemus Femme, yani erkek ve kadın koleksiyonundaki hedef kitlem aynı değil. Kadın koleksiyonum daha olgun ve üstünde çalışılmış bir koleksiyon, sonuçta dokuz senedir bunu yapıyorum. Erkek koleksiyonumsa, ilk kadın hazır giyim koleksiyonumdaki gibi çok daha masum. Bunlar daha ilk adımlar. Erkek koleksiyonunda tamamıyla çömezim, sanki kendimi keşfetmeye yeni yeni başlıyorum -ve cilalanıp törpülenmem yani kadında olduğum konuma gelmem, kesinlikle zaman alacak. Ama bu yol ve gelişim sürecinin arkasındayım. Aynı şekilde saflığımın da. Dürüst olmak istiyorum. Yoksa amacım, sırf markanın arkasındaki resme uyuyor diye bir koleksiyon yaratmak değil. Şu anki erkek koleksiyonu, Jacquemus Femme'in küçük erkek kardeşi gibi. Ama değişimi hissediyorum. İkinci koleksiyonum kesinlikle çok daha farklı olacak. Bu gerçekten zor bir iş. Hiç durmadan kendinizi dinlemeniz gerekiyor. Çok sade olmaktan, sade görünmekten korkmamak gerekiyor. Ama aynı zamanda bazı şeyleri de basitleştirmemek gerekiyor. En önemli şey de bir koleksiyonu yaratırken çok hesap yapıp bunu bir moda yarışı haline dönüştürmemek. Demek istediğiniz, mekanik bir şekilde düşünülmüş bir koleksiyon olmaması sanırım. Kesinlikle. Ben hep çocukça bir dürtüyle kendi hislerimi ve tercihlerimi dinledim. Bu koleksiyonda ipekten takım elbiseler, Arles'ı çağrıştıran baskılı gömlekler görmek istedim. Yani rengarenk bir karmaşıklık. Bence bu eğlenceli, az-biraz zevksizlik. Ama ben severim böyle şeyleri... Le Gadjo tanımı Roman kültüründen geliyor. Fransa'nın Güney Bölgesi'nde bir erkek tipidir. İngilizce'deki 'guy' ile aynı aslında. Marsilya erkeklerinin özgüveni yüksektir ve tutkuludurlar, en azından bana göre. Deniz ve güneşle iç içe olmak insanı daha tutkulu yapıyor bence. Gömleklerinin önleri açık ya da vücutlarının üst kısmı çıplak şekilde dolaşırlar. Bir liman şehri. Dolayısıyla sürekli bir akış var. Bu da bir çeşit özel bir enerji sağlamakla beraber insanların birbirleriyle sürekli iletişim ve alışveriş içinde olmalarına neden oluyor. Bu da yaratıcılığı besleyen bir şey. Bu dediğim Paris'te yok örneğin. Ne zaman gerçekleşir bilmiyorum ama şimdilik bu her gün hayalini kurduğum bir arzum. Comme'da geçirdiğim zaman bana çok şey öğretti. Bir markanın, bir çift chucks isteyen çocuktan kendine sade bir bluz ya da defiledeki koleksiyondan bir krinolin etek satın alan kadına kadar, farklı kesimlere nasıl farklı stratejilerle pazarlandığını öğrendim. Moda tasarım okulunun beni bir adım bile ileri taşımayacağını daha ilk günden anlamıştım. 18 yaşında bir genç için bayağı cesaret isteyen bir karar, hele hele Paris'te bir yerlere gelmek istiyorsa!... Hayır, bu cesaret değildi. Ben kendimden emindim. Bunun için birkaç neden vardı. Okuldaki eğitim kötüydü ve o sıralarda annemi kaybetmiştim. Ben de kendi paramı biriktirip bir yıl sonra kendi markamı oluşturdum. Annenizin kaybı o yaşlarda sizin için dönüm noktası olmuş olmalı. Evet, annem bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Yaşadığım şok hayatımı değiştirdi fakat bana inanılmaz bir güç de verdi. Şimdi sanki kafamda her saniye ilerleyen bir saatle yaşıyor gibiyim. Ve yeteri kadar vakit bulamayıp, istediklerimi gerçekleştirememekten çok korkuyorum. Çocukken de sabırsız bir yapım vardı fakat bu olayla daha da pekişti. Diğer bir şok da sanırım kırsal yerde yetişmiş bir ailenin çocuğu olarak Paris moda dünyasıyla tanışmış olmanız... Ben önünde boylu boyunca tarlalar uzanan bir evde büyüdüm. Paris deyince gözümün önüne masal diyarları gelirdi. Fakat buraya geldiğimde hayal kırıklığına uğradım. Şehir olarak soğuk, insanları ilham verici olmaktan uzak ve her şeyde biraz üzgün bir hava vardı. Bana gelince, ben halimden çok memnundum. Hayatımda ilk defa kendime ait bir dairem olmuştu. Elli et Jacno'nun müziklerini ve Serge Gainsbourg'un kadınlar için bestelediği her şarkıyı severim. Ben hep Gerard Depardieu'ya aşıktım. Onu her zaman hoş buldum. Gerçek bir Fransız, biraz kaba bunu severim. Ve korkusuz. O şamar yemiş suratlı mı? Hayır, teşekkürler, almayayım."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/arastirmaci-besteci", "text": "Müzikle ilgili hatırladığı en eski resmi çiziyor kelimelerle: Annemler evde yokken Beethoven 5. Senfoni'yi takardım pikaba. Vantilatörü açar, önüne koyduğum pufun üstüne yatıp kollarımı iki yana açardım. O bana uçuyor hissi verirdi. Aslında uçmak için kanatlara ihtiyacı yok Emre Irmak'ın bu hayatta, tek ihtiyacı müzik. Konservatuardan aslında devamsızlıktan atıldığı gerçeğini de atlamamak lazım tabii. Ailesi okula gidiyor sansa da, o otobüse binip müzeleri, sergileri gezmekte, saraylarda değişik piyanoların seslerini keşfetmeye çalışmaktadır. Okuldan atıldığını öğrendiğinde annesi baygınlık geçirirken, okulu kendisi gibi 15 yaşında bırakan babasından aldığı onayı dün gibi hatırlıyor. Gazete okuyan babası, sayfanın köşesini yüzünden düşürüp oğluna göz kırpar. 16-17 yaşlarında babasının aldığı, kayıt yapabilen klavyesiyle ufak ufak beste ve düzenlemeler yapmaya başlar. Bestesini beğenen babasının arkadaşı Mustafa Süder, eseri Sezen Aksu'ya dinletmek ister: Sezen Aksu sağ olsun, evine davet etti. 'Çok güzel beste olmuş, bunu Sibel Tüzün'ün albümüne koyalım' dedi. Oturdular, Şehrazat'la söz yazdılar. Şehrazat'ın bir sürü bestesinin düzenlemesini yapmaya başlamasıyla Emre Irmak aranjörlüğe de geçiş yapar. Bu dönemde Zerrin Özer'in Kıyamam'ı, Ajda Pekkan'ın Can Gidiyor'u gibi birçok ünlü şarkıya beraber imza atarlar. Ajda Pekkan, Nilüfer, Sezen Aksu, Kenan Doğulu, Mustafa Sandal'la beraber albüm çalışmalarına imza atar, konserler verirler. 19 yaşında Can Dündar'ın İnönü belgeseli için yaptığı müzik beğenilince teklifler alır. Çankaya, Özal'lı Yıllar, Galatasaray, Meşin Yuvarlak belgesellerinin müziklerini yapar. Yıl 2007 olmuş, Emre Irmak pop camiasında güzel işler çıkmamasından çok sıkılmıştır. Plakçılığa soyunmak, prodüktörlük yapmak ister: Irmak Plak'ı kurup kendi yapımlarımız olsun hevesiyle Yasemin Mori'ye bir albüm yaptık. Bayağı ödüller falan aldık. İki albüm daha yapsa da, yapımcılığın onun işi olmadığını, battığında anlar. 17'yle 27 yaşlarım arasında Türk popunun en güzel yılları olan 90'ları yaşadım. Ferda Anıl Yarkın'lar, Burak Kut'lar, Kenan Doğulu'lar... Sahnede de çok çaldım. Ozan Doğulu, İskender Paydaş, ben; o zamanlar meşhur aranjörlerdik. İnternetle beraber albüm satışları düşmüş, daha az maliyetli olduğu için acayip bir DJ furyası başlamıştır. Bir arayışa girdiği bu dönemde kreatif direktör arkadaşı İlkay Gürpınar'ın Reklam müziklerinde başarılı olacağını düşünüyorum teklifi ile cingıl işine girer. 2010 yılında Avea için yaptıkları şarkı, Kristal Elma'da En İyi Reklam Müziği ödülünü alınca diğer ajansların da dikkatini çeker. Aynı yıl, Universal Music-Taxim Edition'la birlikte kendi cingıl prodüksiyon şirketi olan Jingle Jackson'ı kurar: Geçmişim dolayısıyla pop know-how'ını reklam sektörüne sokmuş olduk diye anlatırken, Şirketi tek başıma kurdum ama çok başarılı insanlarla çalıştım diyerek adını verdiği tonmayster Serkan Kula ve DJ Hakan Tamar'ın hakkını teslim ediyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/arnold-geri-dondu", "text": "Tam adı Arnold Alois Schwarzenegger. O pek bilinmeyen ikinci ismin ilham kaynağı, Adolf Hitler'in babası. Nazi yanlısı astsubay bir babanın oğlu. Onun askeri disiplininin gölgesinde ve ekonomik sıkıntılarla geçen çocukluğuyla ilgili en çok iz bırakan iki detay; evlerine ilk defa buzdolabı alındığında yaşadığı mutluluk ve arkadaşları sıcacık yataklarında uyurken güne babası ve abisiyle kilometrelerce koşarak başlamak zorunda olduğu. 23 yaşında trafik kazasında kaybettiği boksör abisinin şampiyonluk kemerleriyse hala evinin baş köşesinde. Arnold, o trajik kazadan sonra ağır depresyona giren babasıyla arasındaki duvarı hiçbir zaman aşamamış. Hatta babasının cenaze törenine bile katılmamış. Muhtemelen de bu yüzden annesine düşkünlüğü saplantı boyutunda. Bu öyle bir saplantı ki kimilerine göre dört çocuğunun annesi Maria Shriver'la evliliğinin sonunu getirdi. Asaleti, zarafeti, eğitimi ve kariyeriyle Kennedy ailesinin en sevilen varislerinden olan bu güzel kadını, annesine benzerliğiyle dikkat çeken başka bir kadınla aldattı. Shriver gibi güçlü bir kadın da, 25 yıllık kocasının kendisini evlerinde temizlikçi olarak çalışan Mildred Baena'yla aldattığını öğrenince bekleneni yaptı ve evliliğini tek celsede bitirdi. Arnold, Amerika'nın en çok izlenen sohbet programlarından birinde, bu tek gecelik ilişkinin hayatında yaptığı en aptalca hata olduğunu itiraf eti. O dönemde basılı medyada büyük puntolarla yer alan seks bağımlısı olduğuna dair iddialarıysa geçiştirdi. Canlı yayında ailesi ve sevenlerinden özür dilemeyi tercih etmesini eleştiremeyiz ama seçtiği kelimeleri onaylamamız pek de mümkün değil. Çünkü ekran karşısında onu izleyenlerden birinin; hayatının en aptalca hatası olarak adlandırdığı o ilişki sonucunda dünyaya gelen 10 yaşındaki gayrimeşru oğlu olduğunu biliyordu. Neyse ki oğluna soyadını verdi ve onu diğer çocuklarından ayrı tutmadı. Ne de olsa küçükken sadece pembe dizilerde olduğunu sandığımız bu tarz hikayelerin aslında hayatın ta kendisi olduğunu bilecek kadar yaşımız ilerledi. Üstelik Hollywood yıldızlarının evlerinde çalışan personele olan özel ilgisi de malum; Brad Pitt, Jude Law, Robin Williams, Ethan Hawke... Hayran olduğumuz adamlar bizi güzel ve başarılı her kadının er geç aldatılacağına inandırmak için el birliğiyle çalışıyorlar. Muhtemelen Maria Shriver'ın aldatılmasında da ödüllü bir televizyoncu, başarılı bir gazeteci, tanınmış bir yazar ve cesur bir aktivist olmasının, dünyanın dört bir yanındaki yardıma muhtaç kadınlar, çocuklar ve engelliler için canını dişine takarak çalışmasının payı vardır. Ama hikayenin kahramanları hayatlarına devam edebildilerse, biz de bu sansasyonel mevzuyu bir kenara bırakıp Arnold Schwarzenegger'in nasıl olup da günümüzün önemli ikonlarından birine dönüştüğüyle devam edebiliriz. Eminim o kısım size çok daha fazla ilham verecektir. 30 Temmuz 1947 doğumlu Arnold'un hayali iyi bir futbolcu olmaktı. Ama yetenekli olmasına rağmen ince ve çelimsiz bacakları nedeniyle toplara bir türlü istediği gibi vuramıyordu. Bacaklarını güçlendirmek için mahalledeki spor salonuna yazıldı. Vur deyince öldürmüş ve sadece bacaklarını değil bütün vücudunu geliştirme sevdasına düşmüştü. Futbolu bırakmış, okulu savsaklamış, gece gündüz vücut geliştirme yarışmalarına hazırlanmaya başlamıştı. Amerikalı ünlü aktör ve vücut gelişme sporunun efsane isimlerinden Steve Reeves'e hayranlığı o dönemde başladı. Erkek güzeli Reeves'in ayak izlerini takip eden Arnold, 20 yaşında iki yıl üst üste Mr. Universe yarışmasını kazanarak bu ödüle layık görülen en genç sporcu oldu. 1968 sonbaharında Amerika'ya taşındı. Bir yandan İngilizce öğretmeni sevgilisinden dil öğrenirken, diğer yandan Santa Monica'daki bir spor salonunda çalışmalarına devam etti. Aynı yıl dünyadaki en prestijli vücut geliştirme ödülü Mr. Olympia'ya katıldı ancak istediği sonucu alamadı. O güne kadarki en büyük başarısızlığını tatmıştı ama pes etmek yerine spor salonundan çıkmaz oldu. Emeğinin karşılığını da 1970-75 yıllarında arka arkaya beş defa Mr. Olympia'yı kazanarak aldı. Bu büyük başarının ardından emekli olduğunu açıkladı. Gençliğini adadığı bu sporu bırakma kararının arkasında, yarışmalara hazırlanırken kullandığı steroidlerden uzaklaşma isteği olduğunu yıllar sonra itiraf etti Schwarzenegger. Ama bu, bugün sahip olduğu her şeyi vücut geliştirme sporuna borçlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Olaya yüzeysel yaklaşırsanız bu sporun onun sadece kaslarını değil egosunu da şişirdiğini söyleyebilirsiniz. Otobiyografisinde kullandığı dile bakılırsa da haksız sayılmazsınız. Bu sporu yapan her iri adam gibi onun da devasa bir egosu var. Ama spor salonlarında geçen yıllarının çok kıymetli bir öğretisi de oldu; insanın her zaman düşündüğünden daha güçlü olduğunu keşfetti. Kendisiyle ilgili farkındalığının artması onu daha cesur kıldı. Hatta o kadar ki, İngilizce iki kelimeyi bir araya getiremediği halde kendini Hollywood stüdyolarına attı. İyi ki de attı. 1969 tarihli ilk filmi Hercules in New York'taki rolü için heykelsi vücudu yeterli görülmüş, Konuşmasına gerek yok, dublaj yaparız denmişti. Onun beyazperdede kas yığını olarak salınmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünen eleştirmenlereyse cevabı gecikmedi. 1976 yapımı Stay Hungry filmindeki rolüyle Altın Küre'de Yılın Yeni Starı ödülünü kucakladı. Ertesi yıl, vücut geliştirme kariyerinin anlatıldığı Pumping Iron isimli belgesel için kamera karşına geçti. Meşhur The Streets of San Francisco dizisinde oynadı. The Villain'da vahşi batının yanız kovboyu, Scavenger Hunt'ta mahallenin spor hocası rollerini canlandırdı. Oyunculuğunun adım adım belli bir seviyenin üstüne çıktığı aşikardı. Ünlü çizgi roman Conan'ı beyazperdeye yansıtmak isteyen yapımcıların aklına gelen ilk isim oldu. Barbar Conan ve Savaşçı Conan filmleriyle Hollywood'un en çok kazanan aktörleri arasındaki yerini aldı. 80'li yılların çocukları Arnold Schwarzenegger mi daha güçlü, Sylvester Stallone mi tartışmasıyla büyüdü. 1984 yılında genç senarist ve yönetmen James Cameron, rüyasında gördüğü Terminatör karakterini kağıda döktü. Senaryoya son noktayı koyduğunda karaktere can verecek isim konusunda da kararını vermişti. Yarı insan-yarı makine rolünün herhangi bir oyuncuya Arnold'dan daha fazla yakışması mümkün değildi. Sadece vücudunda değil, yüz hatlarında da insani bir zayıflıktan eser yoktu. Saatlerce gözünü kırpmıyor, nefes almıyor, yutkunmuyordu. Arnold da senaryoya aşık olmuş, hayatının rolünün önüne geldiğinin farkına varmıştı. Cameron ve Schwarzenegger'in anlaşamadıkları tek noktaysa senaryodaki sıradan bir cümleydi. Ünlü oyuncunun I'll be back! cümlesini tuhaf telaffuz etmesi ünlü yönetmeni sinirlendiriyor, her seferinde Lanet olsun Arnold, aksanı olan makine mi olur, şunu yazdığım gibi oku! diyerek seti inletiyordu. Neyse ki Cameron serinin hiçbir filminde Terminatör'üne bu cümleyi düzgün söyletmeyi başaramadı da sinema tarihinin efsane repliklerinden birinin doğuşuna tanıklık ettik. Terminatör serisinin ilk filmi, 2008 yılında ABD Kongre Kütüphanesi tarafından kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler arasına seçilerek ulusal film arşivine alındı. Bu rol Arnold'u dünya çapında bir ikona dönüştürmüş olsa da, oyunculuk kariyerini sadece geçen ay beşincisini izlediğimiz bu seriyle sınırlandırmak haksızlık olur. Red Sonja , Commando , Raw Deal , Predator gibi vurdulu kırdılı filmlerdeki rollerinin altından kalkacağından kimsenin şüphesi yoktu ama başrolü Danny DeVito'yla paylaştığı komedi filmi Twins'de nasıl bir oyunculuk sergileyeceğini herkes merak ediyordu. Performansı şaşırtıcı derecede iyiydi. 80'lerdeki oyunculuğuyla hatırı sayılır bir şöhrete kavuşan Arnold, 90'lı yıllarda bu şöhreti servete çevirecekti. Terminatör serisinin ikinci filmi, o güne kadar yapılmış en yüksek bütçeli yapım ve en çok hasılat elde eden film olarak tarihe geçti. Kendisine partner olarak dönemin efsane dişisi Sharon Stone'un uygun görüldüğü Total Recall filmi gişedeki başarısının yanı sıra iki dalda Oscar'a aday gösterildi. Dönemin bir diğer yüksek bütçeli ve ödüllü filmi True Lies'da Jamie Lee Curtis'le şahane bir ikili oldular ve milyonları güldürmeyi başardılar. Arnold hiç boş durmuyordu: Last Action Hero , Junior , Eraser , Jingle All the Way gibi filmlerle sürekli gündemde kalan oyuncu, 1997 yılında da Batman ve Robin filminde Mr. Freeze rolünü kaptı. Oyunculuk kariyerine başladığı günlerde birlikte çalıştığı insanların bile soyadını söylemekte zorlandıkları için Arnold Strong diye çağırdıkları yıldız, bir yandan milyonlara soyadını ezberletirken diğer yandan da Wisconsin Üniversitesi'nde uluslararası ekonomi eğitimini tamamlayıp mezun oldu. Amerika'ya yerleştikten sonra Cumhuriyetçilere yakın bir siyasi duruşu benimseyen Schwarzenegger, John F. Kennedy'nin yeğeniyle evli olduğu için siyasi çevrelerle de yakın ilişkiler içindeydi. Oyunculuk kariyeriyle yetinmek gibi bir niyeti yoktu. 8 Ocak 2003'te, seçim kampanyalarının başladığı dönemde konuk olduğu The Tonight Show with Jay Leno programında televizyon tarihinin en önemli haberlerinden birine imza attı. Ronald Reagan yaptıysa ben de yapabilirim dedi ve seçimlerde aday olduğunu açıkladı. Kampanya döneminde, yaptığı her işte olduğu gibi yine kendisinden beklenenin çok üstünde bir performans sergiledi ve İrlandalı John Downey'den sonra Amerika'da doğup büyümeden Kaliforniya Valiliği'ne seçilen ikinci politikacı oldu. Arnold'un bu başarısında iş, politika ve sanat dünyasının önemli isimlerini bir araya getirmekte hiç zorlanmayan eşi Maria Shriver'ın da büyük payı vardı. Öte yandan ünlü bir oyuncunun dünyanın en büyük beşinci ekonomisine sahip bir eyaletin valisi seçilmesi siyasetteki kuralların değiştiğinin de bir göstergesiydi: Günümüz seçmenleri siyasi görüşlerinden çok, adayların imajına göre hareket ediyordu. Hadi itiraf edin 80-90 kuşağı çocukları; ülkemizdeki yerel seçimlerde aday olabilseydi Schwarzenegger'i büyükşehir belediye başkanı olarak görmek istemez miydiniz? Sarah O'Connor'ı koruyan makine, çarpık kentleşmeyi mi engelleyemeyecek..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/austin-butler-ile-dengede-kalmak-sabah-rutini-ve-kokunun-essiz-gucu-uzerine", "text": "Ödüllü Elvis Presley performansının ardından Austin Butler, Hollywood'un en parlak yıldızlarından biri olarak yerini sağlamlaştırdı. Yoğun programına rağmen Butler, YSL Beauty'nin yeni küresel elçisi olarak, markanın en yeni erkeksi eau de parfümü Myslf ile karşımızda. Butler, koku tercihleri, sağlıklı yaşam ritüelleri ve sette öğrendiği güzellik ipuçları hakkında sohbet etmek için New York'ta Vogue ile bir araya geldi. Son zamanlarda saunaya ve soğuk banyoya çok gidiyorum - ki bunu çok seviyorum. Kendimi sıfırlamış gibi hissetmeme yardımcı oluyor. Kendimi dışarıya karşı kapatmaya gelince, kitap okumayı seviyorum - güneşte, bir ağacın altında ya da başka bir yerde oturup kitap okumak her zaman rahatlamama yardımcı oluyor. Favori kitabim var mı bilmiyorum. Bu en sevdiğin çocuğunu seçmek gibi bir şey. Sakin uyanmayı tercih ederim. İlk yaptığım şeyin egzersiz ya da benzeri bir şey olduğu dönemlerden geçtim; son zamanlarda kalkmayı, duş almayı, köpeğimi yürüyüşe çıkarmayı, bir fincan kahve yapmayı seviyorum. Biraz günlük tutuyorum - güne zihnimi merkeze alarak başlıyorum. Çok bir şey yok.. Sadece duş alıyorum. Benim yaklaşımım, nasıl hissetmek istediğime bağlı olarak koku kullanıyorum, bir nevi nasıl giyiniyorsam öyle. Belli bir şekilde hissetmenizi sağlıyor, dolayısıyla günlük hayatımı etkiliyor. Bazı günler koku sürüyorum, bazı günler sürmüyorum. Bir rolde ilk kez koku kullandığımda, Broadway'de Denzel Washington ile The Iceman Cometh'i oynuyordum. Provalar sırasında bileğime özel bir yağ sürmeye başladım ve başlamadan önce onu kokluyordum ve daha sonra bu beni gösteri için o duygusal duruma sokan bir tür tetikleyici haline geldi. Böylece her gece dışarı çıkmadan önce bunu kokluyordum. Bunu bilinçli zihni atlayıp duygulara ulaşmanın bir yolu olarak kullanıyordum. Kokunun gerçek gücü. Öncelikle, kokulara bayılıyorum - güzel kokulara bayılıyorum. Bu yüzden benim için, insanların koku üretmelerinin en keyifli yanlarından biri bütün gün etrafınızı bu kokuyla çevrelemenizi sağlamaları. İmza niteliğinde bir kokum var mı bilmiyorum, yani odunsu kokuları tercih ediyorum. Tütün ya da viski kokusunun zenginliğini seviyorum ama çok baskın değil. Derin bir şeyler tercih ederim. Çocukluğumdan beri kat kat sürüyorum. Parfüm ya da kolonya kullandığımı hatırladığım ilk zaman çocukken ailemin odasına gizlice girdiğim zamandı. Annemin gerçekten çiçeksi bir kokusu vardı ve onu sıkardım, sonra da babamın odunsu kokusunu sıkardım. İkisini birbirine karıştırırdım, yani çocukken bunu yapıyordum. Sete gitmeden önce bakım pratiği adına bir şey yapmamıştım. Ama sete gittiğinizde erkenden bir sürü telefon görüşmesi yapıyorsunuz ve gözlerinizin altına o göz bantlarından koyuyorlar. Aslında gerçekten yardımcı oluyorlar! Her zaman göz altımı nemlendirdiğini hissediyorum. Yine de işi basit tutuyorum. Biraz yüz yağı ya da onun gibi bir şey sürmeyi seviyorum hepsi bu kadar. Makyajımı yapan Amy dışında gerçekten yok. Yüz için Circa 1970 adında bir yağ geliştirdi ve bana ondan bir şişe verdi ve ben de çok sevdim, kullanıyorum. Duştan çıkıyorum, onu sürüyorum ve gidiyorum. Başka bir şey yapmıyorum. Pasaportum. Bunun dışında... kulaklıklar. Müzik dinlemeyi seviyorum. Kullandığım iki çift kulaklık var - gürültü önleyici kulak içi kulaklıklarım ve bir de kulak üstünden takılanlardan var, uçaktayken bunlar uçak gürültüsünü kesmede biraz daha iyi. Bence her şey zihninizle, zihninizi sağlıklı bir yerde tutmakla ilgili. Annem her sabah minnettar olduğu 10 şeyi yazdığı bir yöntem uygulardı. Ben de bunu yapıyorum - bazı günler sabahları minnettar olduğum üç şey yazıyorum. Bakış açınızı değiştiriyor ve size hayatta olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlatıyor. Gününüzü olumlu bir şekilde renklendirebilir ve değiştirebilir - sizi minnettar olabileceğimiz küçük şeylere odaklayabilir. Ben bunu sabahları yapmayı tercih ediyorum çünkü bana göre uyuduğunuzda bazen uyandığınızda gitarınızın akordu bozulmuş oluyor ve onu akort etmeniz gerekiyor. Genellikle kan pompalamanızı sağlayacak fiziksel bir şey yapmak sizi uyandırır, benim durumumu da değiştiren bu. Pek çok farklı şey yaptım. Dune'u çekerken Duffy adında bir adamla çalışmaya başladım çünkü Brad Pitt onunla Troy'da antrenman yapmıştı ve o bir donanma askeriydi. Antrenmanları çok acımasız - son zamanlarda yaptığım en önemli şey onunla çalışmak çünkü sizi sınırlarınıza kadar zorluyor. Bence güzellik nesnel bir şey olmaktan ziyade dünyayı deneyimleme biçimimizdir, çünkü düşündüğünüzde, güzel bir gülün yanından geçerken kötü bir gün geçiriyor olabilirsiniz ve bunun değerini bilemezsiniz. Ya da yanından binlerce kez geçersiniz ve onu olduğu gibi görmeyi bırakırsınız. Ancak gerçekten var olmak için zaman ayırdığımızda ve tüm duyularımızla dünyayı gerçekten algıladığımızda, etrafımızda her yerde çok fazla güzellik var. Bence bu daha çok dünyayı gördüğümüz filtreyle ilgili."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/avrupa-sayi-krali-nasil-basarili-spor-yoneticisi-olur", "text": "İbrahim Kutluay'ın lokal olmayan bir şanı var. Yunanistan'ın en değerli oyuncusu seçildi, NBA'e giden ilk Türk oyunculardan biri oldu. Attığı sayılar, kaptanı olduğu Fenerbahçe'ye 16 yıl sonra Türkiye Şampiyonluğu, Panathinaikos'a Avrupa Şampiyonluğu getirdi. 18 yıl hizmet ettiği milli takımımız için 3 binin üzerinde sayı attı. Hep o el yakan son saniye toplarının sorumluluğunu ala ala adrenalin bağımlısı olmuştur diye düşünüyor insan. Sayı atmak, adeta nefes almak gibi onun için. Parkenin en skorer oyuncusu basketbolu bıraktıktan sonra koç olur, yine çok sayı atan bir takım yaratır diye düşünmüştüm. Fakat şimdi karşımda Darüşşafaka Doğuş Kulübü İcradan Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi oturuyor. Onu spor yöneticisi olmaya iten motivasyonu anlamak için, biraz İbrahim Kutluay okumanız gerekiyor. Çok istekli değildim basketbolcu olmaya. Çocuk yaşlarda mahalle arasında top oynardım. Futbola ilgim ailemin dikkatini çekince Fenerbahçe'de futbol oynamaya başladım. Fiziğimin basketbola daha yatkın olması, uzun boylu olmam beni basketbola yönlendirmelerine sebep oldu. Çok yakın bir arkadaşının tavsiyesiyle, babamın aldığı basketbol topuyla mahalle arasında oynamamla başladı her şey. Çok da başarılı olmadığım 10 kişilik basketbol seçmelerine, sadece 10 kişinin katılması ve benim 10'uncu oyuncu olarak seçilmem, insanın kader, şans dediği şeyler. Önemli olan, basketbol oynamaya karar verdikten sonra o işe odaklanabilmek. Sporcuların hayatlarına bakınca, herkesten daha çok çalışmanın belirleyici olduğunu görürsünüz. Tabii ki oyuncu ve takım olarak rakiplerimiz vardı. Ama ben kendimle yarıştım hayatım boyunca. Kendimi geliştirip en iyi yaptığım şeyi daha da iyi yaptığım zaman, kimsenin beni tutamayacağını biliyordum. Annemin karnından şutör doğmadım. Ama küçükken şut atmayı, özellikle skorer oyuncu olmayı hayal ederdim. Ortaokuldayken öğretmen ders anlatırken, ben sınıf camından baktığım basket sahasına dalar, kendimi Fenerbahçe'de, Milli Takım'da, dolu tribünlere karşı oynarken ve hep maçı kazandıran son saniye 3'lüğü atarken düşlerdim. Doğru şut mekaniğine sahip olmak güzel bir tekniktir ama bunu geliştirmek çok çalışmayı gerektirir. Savunma üzerinizdeyken, en yorgun anınızda, o son el yakan topu atabilmek, beceri ve özveri istiyor. Takıma, taraftara, insanlara karşı sorumluluğunuzun altında yatan güç, yüz binlerce kez şutu atmış olmanızın verdiği özgüvendir. Spor okulumdaki öğrencilere hep bunu söylüyorum, spor bir tekrar oyunudur. En iyi yaptığınız şey de olsa binlerce kez daha yapmanız lazım ki artık o bir alışkanlık haline gelsin. Şutunuzu su içer, nefes alır gibi atar konuma getirdiğiniz zaman fark yaratırsınız. Gelişmiş toplumlar, sanatçısıyla ve sporcusuyla ön planda olur. Ülkenin tanınması, yurtdışında kendini ifade edebilmesi için elit sanatçı, sporcu ve bilim insanlarına ihtiyaç var. Spor din, dil, ırk, mezhep ayrımı gözetmeksizin, herkesin ilgilendiği bir konu. Sporla büyümeyi herkese tavsiye ediyorum. Orada öğrendiklerinize sosyal hayatınızda da ihtiyacınız var. Maalesef bizim ülkemizde sporcu yetiştirmek ve spor yapmak kolay değil. İstediğiniz kadar özverili ve becerili olun, bir yerde tıkanma yaşarsınız. Ülkemi yurtdışında başarıyla temsil edebilme şansına sahip olduğum için çok mutluyum. Bunu başaramayabilirdim de. O zaman, iyi bir akademik kariyer sahibi olmak isterdim. Başaramayan arkadaşlarıma baktığımda, sporun ne kadar riskli ve nankör bir meslek olduğunu da görüyorum. O yüzden meslek olarak seçmek isteyen gençlere en büyük tavsiyem, sporu okul hayatlarıyla beraber götürmeleri. Hobiniz olan spor, meslek olarak seçilme noktasına geldiğinde Türkiye'de eğitim düzeyinde ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Çocukların gelişmeye en ihtiyaç duydukları 13-15 yaşlarında, altı saat antrenman yapıp aynı zamanda yoğun müfredatla derslerinde başarılı olmalarını beklemek hayal. Genç sporcular seçim yapmaya zorlanıyor. Belli bir akademik kariyeri olan ailelerin çocukları da doğal olarak sporu ikinci plana atıp okullarını tercih ediyor. Halbuki bu çocukların da sporcu havuzumuza dahil edilmesi gerekli. Diğer yandan, sporcu profilimize baktığımız zaman gelir düzeyi daha düşük ailelerin çocuklarının çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Hayatlarının tek çıkış fırsatını sporda görüp odaklanıyorlar. Kaybedecek çok şeyleri olmuyor. Türkiye'deki spor sistemimiz yeterli sayıda elit sporcu yetiştirmeye müsaade etmiyor. Eğitim ve sporun bir arada yürütülmesini sağlayacak çalışmalar yapılmalı ve bunu destekleyecek kararlar alınmalı. Yunanistan'da yaşadığım beş yıl, hayatımın belki de en iyi dönemiydi. Senelerce iç içe yaşamış, aşağı yukarı her türlü özelliği aynı olan iki ülkenin insanından bahsediyoruz. Çok arkadaş edindim. Kendimi evimde gibi hissederim orada. Benim için çok farklı ve önemlidir. Yunanistan'da Avrupa Şampiyonu oldum. Çok sevdiğim, çok sevildiğim, özel bir yer. Orada da en az buradaki kadar baskı hissediyorsunuz, müsabakalarda fanatizm hakim. Tek fark, oradaki spor kültürü. Yunanistan'da sporcuya bakış, saygı çok farklı. Bizim insanımızın da sahada birçok zorlukla mücadele eden sporcuya daha anlayışlı bakmalarını isterim. Maalesef bizim ülkemizde her şey kazanmaya endeksli. Kazandığınızda haklı, kaybettiğinizde haksız oluyorsunuz. Herkesin her maçı mutlaka kazanmak istemesi sebebiyle de ortaya kaos çıkıyor. Şampiyon olamayan sebebi hakemde, sahada, hava şartlarında arıyor. Halbuki sporun bir eğlence olduğunu benimsememiz lazım. Sporcular bu oyunun aktörleri. Oyuncuları parlatıp, defolarını gizleyip en iyi yanlarını ön plana çıkarabilirsek elimizdeki değeri o zaman görebiliriz. Bizde motive edici, yapıcı eleştiri yok. Kendimizi oyuncuların yerine koyup onları daha iyiye götürecek, yönlendirici eleştiriler yapmalıyız. Seyirci deşarj olmaya gidiyor. Üç senede bir genel kurul yapmak zorunda olunan bir başkanlık sistemi var. O koltuğa oturan bırakmak istemiyor. Tutunması için takımın kazanması lazım. Başkan antrenöre baskı yapıyor. Antrenörün de işi çok zor, hep kazanmak zorunda. İş yine oyuncuya yansıyor. Spor kültürümüzde her şey kazanmak üzerine kurulduğu için kısır döngü başlıyor. NBA'de farklı bir sistem var. Tamamen bir marketing olayı. Orada oynayan herkese dünyanın en iyi oyuncusu gözüyle bakılıyor. Ne kadar farklı gösterilseler de onlar da insan. Avrupa'dan NBA'e giden bizlerden de çok başarılı olanlar oluyor. Orayı özel kılan, NBA oyuncularının bize ulaşılmaz olarak sunulması. Amerika'da olduğu gibi NBA'de de her şey bireysellik üzerine kurulu. Herkes kendine iyi bakmak zorunda. Çünkü sahaya en iyisini veremezseniz, arkanızdaki oyuncu aç bir şekilde bekliyor. Otokontrole iten bir sistem var. İstersen sabaha kadar gez, istersen junk food ye; benim için sahada göstereceğin performans önemli diyor sistem sana. Onlar tiyatronun baş aktörlerinin oyuncular olduğunu kabul etmiş. Bu bir show business. Sahaya çıkan herkesten maksimum performansı alıp gelen izleyiciyi şovla mutlu etmek amaç. Bu yolla markayı büyütüp bu ticareti yönetmek hedefleniyor. Bizde her şey kazanmak üzerine kurulu olunca, başkan da, antrenör de oyuncuyu kontrol etmek durumunda hissediyor. Atamadığınız bir golle kaçan şampiyonluk, müthiş maçlar oynanmış bir sezonu çöpe atıyor. Sporda neyin mutlu edeceğinin ayrımını iyi yapmak lazım. Biz Darüşşafaka Doğuş olarak sporun bir eğlence kültürü olduğunu vurgulamak istiyoruz. Maçlarımıza gelen izleyicilerimiz maç öncesi konserlerle, çocuklara özel etkinliklerle, maç atmosferiyle arenamızda ayrıcalıklı insanlar olduklarını hissetmeliler. Kazanılsa da, kaybedilse de mutlu bir şekilde evlerine dönüp bir dahaki maça gitmek için can atan bir izleyici yaratmak istiyoruz. Titre çok önem veren biri değilim. Hayatım boyunca hiç kartvizitim olmadı. Kişilerin, unvanlarını yukarıya çekmelerinin doğru olduğuna inanıyorum. Türkiye'de unvanlar insanları yukarı taşıyor. Basketbol kariyerim boyunca yaptıklarımla o kartta sadece İbrahim Kutluay yazılı olması benim için yeterli. Uzun yıllardır beraber olduğum Doğuş Grubu'nda üç yıldır Darüşşafaka Doğuş yönetim kurulu üyesi olarak basketbol operasyonunu yönetiyorum. Üç sene önce Darüşşafaka'yla bir işbirliği anlaşması yaptık. 2. Lig'de olan basketbol takımını şampiyon yapıp 1. Lig'e çıkardık. Sportif anlamda takımımızın en iyi performansı vermesi için yöneticiler olarak arka planda onlara destek olmaya çalışıyoruz. Takımın organizasyonundan sorumluyum. Koç seçimiyle başlayıp, koçla beraber oyuncuları belirleyip takımın bütçesini oluşturuyorum. Sadece basketbol takımıyla bitmiyor sorumluluk. Oyunda Kal projesinin yüzüyüm. Hedefimiz, gençlerimize sporu sevdirmek, onları kötü alışkanlıklardan uzak tutarak gelişimlerine katkıda bulunabilmek. Zamanımın ciddi bir bölümünü bu platforma ayırıyorum. Türkiye'yi gezerek çocukların katılımıyla seminerler düzenliyor, seçmeler organize ediyoruz. Birçok okulun basketbol sahalarını yeniledik. Amacımız, Türkiye'nin her iline gitmek. İtiraf edeyim, kenarda oturmak kolay olmuyor. Sahada olduğunuz zaman kontrol tamamen sizin elinizde. Koç olsan, oyuncular kadar olmasa da skoru kontrol edebilecek özelliklere sahipsin. Ama benim, beş seneden fazla yurtdışında yaşamış bir basketbolcu olarak, Yunanistan'da edindiğim tecrübelerle NBA'de gördüklerimi kafamda canlandırdığımda, buraya bir sistem getirme düşüncem var. NBA'deki genel menajerlik sistemini Türkiye'ye uyarlamayı arzu ediyorum. Avrupa basketbolunda hakimiyet genelde koçlarda. Yarın öbür gün koçlar değiştiğinde onların sorumluluğunda inşa edilmiş takımların sistemi çöküyor. Bunun yaşanmaması için takımın patronunun, koçun üstünde konumlanmış bir üst akla bağlı olması gerek. Kulübün oynamak istediği basketbol felsefesine göre bir koç belirlenip ona göre bir takım sistemi dizayn edilmeli. Üç yıl önce Darüşşafaka'yla belirlediğimiz Avrupa kupalarında mücadele etme amacımıza kısa sürede ulaştık. Merdivenleri çok kısa sürede çıktık. 2. Lig'den devraldığımız takımımız şu anda Euroleague'de. Darüşşafaka Okulu'nun 150 senelik tarihinden aldığı güçle Doğuş Grubu'nun gücü birleştiğinde, bizi de Euroleague'i hedefler bir takım yapıyor. Parkede skora direkt katkı sağlayamasam da, bu takımın yöneticisi olmak beni tatmin yeterince ediyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/azimli-bay-arduc", "text": "Sözleşilen saatte fotoğraf çekimi için stüdyoya geldiğinde herkesle tek tek el sıkıştıktan sonra masaya oturup sohbete dahil oluyor. Konu futbol. Fanatik Fenerbahçeli olduğu için biraz canı sıkkın. Sarı-lacivertlilerin Teknik Direktörü Vitor Pereira'ya dair eleştirilerini sıralıyor. Daha sonra tekrar o konuya geleceğimiz için fazla derinleştirmiyoruz muhabbeti. O eleştirilerini sıralarken cep telefonları dikkatimi çekiyor. Biri son teknoloji, diğeri artık üretilmeyen eski tip bir telefon. Eski olanı işaret edip Kırmızı hat mı var onda? diye takılıyorum. Sorma diyor, Diğer telefon hiç susmuyor; WhatsApp, Twitter, Instagram... Bazen bunalıyorum, onu kapatıp bunu kullanıyorum. Bu numaram kimsede yok. İlerleyen saatlerde görüyorum ki, hakikaten diğer telefonu hiç susmuyor. Kullandığı o eski model (Nokia 8910) telefonu bulmak için İstanbul'un altını üstüne getirdiğini anlatıyor. Ardından geçirdiği hastalık nedeniyle iki aydır spor yapamamasından bahsedip yeniden sahalara dönmek için gün saydığını belirtiyor. Ortamda genelde erkeklerin yapmaktan ve parçası olmaktan hoşlandığı bir muhabbet var yani. Ama öznemiz, Türkiye'de parti kursa onu iktidara taşıyabilecek kadar çok sayıda kadının ilgi alanında. Hatta rol aldığı dizide öyle bir karakter ki, birçok erkek de öyle biri olmayı isteyebilir. İşte bu imrenmenin Türkiye'deki karşılığı şu sıralar Barış Arduç. Rol aldığı Kiralık Aşk dizisiyle akıl almaz bir hayran kitlesine ulaştı. Öyle ki, dizinin bölüm fragmanı bile YouTube'da yayımlandığı anda milyonları aşan izlenme sayısına erişiyor. Dizi başladığında, kanala müdahale etme teşebbüsünüz, bir erkek maç izlerken televizyonun önünden geçmeyle eşdeğer bir tepki görüyor. Size ufak bir test; yakınınızdaki kadınlara Barış Arduç'u sorun ve aldığınız cevapları görün. Şaşıracaksınız. Ben mesela, söyleşi öncesi Seninkiyle söyleşim var, sormamı istediğin bir soru var mı? diye sorduğum annemden Nasıl? Barış Arduç'la mı görüşeceksin? Çok seviyoruz, bozmasın kendini! cevabını aldım. Düşünün. Gün boyu süren buluşmamızda da insanların onun fotoğraflarını çekip hayranı olduğunu bildiği kişilere göndererek prim yaptığına tanık oldum. Kısa bir hikayesini geçelim Barış Arduç'un, bilmeyenler için. Emlakçı bir babayla tekstille uğraşan bir annenin çocuğu olarak, İsviçre'de doğuyor. Dedesi çalışmak için gurbete giden ilk nesillerden. Bir abisi, bir de kardeşi olan Barış, ilkokula başlayacağı sırada Türkiye'ye dönüş kararı alınıyor. Abisiyle beraber, aileden önce geliyor memlekete. Eşini yeni kaybeden, iki kızı olan halasının yanına Sakarya'ya yerleşiyorlar. Daha sonra Gölcük ve deprem. Bu kez istikamet Bolu. Sonra Düzce depremi. İstanbul'a anne ve babası boşandıktan sonra geliyorlar. Annesiyle yaşamaya başlıyor Arduç. O günden beri de İstanbul'da. Dergimizin yayın yönetmeni Okan Can Yantır sağ olsun, bana hep günümüz jönleriyle söyleşi fırsatı tanıdığı için, bu Los Angeles'a gitme fikrini oyuncuların çoğundan duyar oldum. Refah seviyesi yükselince buradan kaçma isteği mi geliyor, yoksa şöhret mi bunaltıyor? diye giriyorum lafa. Durumdan şikayet değil de atıyorum, ben şimdi Türkiye'nin herhangi bir yerine tatile gitmeye kalksam tanınmamam biraz zor. Bazen kendi başınıza kalmak, kimsenin tanımadığı bir coğrafyada olmak istiyorsunuz. Buna ihtiyaç duyuyorsunuz. Terapi gibi bir şey. Gidip üç-beş yıl bir yerde yaşayacağımı zannetmiyorum. Çünkü ben yaşadığım ülkeyi de, İstanbul'u da çok seviyorum. Beyoğlu'nu, Galata'yı, Eminönü'nü, Etiler'i, Caddebostan'ı; sadece orası değil, İzmir'i de diyor. İzmir'i hiç sevmeyen biri olarak son bir-iki senede bu şehre ısındığını belirtme ihtiyacı hissediyor. İzmir milliyetçiliğinin onda biraz ters teptiğini ama gidip görünce şehri çok beğendiğini anlatıyor. Kiralık Aşk dizisinde deyim yerindeyse bir Rönesans adamını canlandırıyor Arduç: İtalyanca biliyor, şarabın iyisinden anlıyor, resim ve heykel merakı var, opera dinliyor, iyi yemek yapıyor, kibar, ruha hitap ediyor. Bunun ne kadarı gerçek hayatına da uyuyor peki? Sürpriz bir başlangıç yapıyor cevaba. Meğerse önceden abisiyle beraber restoran açıp batırmışlar. Şimdi olsa sanırım altı ay rezervasyonu kapalı olur. Denemek lazım diyor. Hayran kitlesi arasında beklenildiği gibi Araplar da var. Yazın Lübnan'da ödül alacakmış. Instagram'daki yorumlarda da Arap hayranlarının çokluğunu görüp şaşırıyor. Ne diyelim; Barış Arduç, Türkiye'nin Ryan Gosling'iyse dert anlatan filmlerin de hakkından gelecektir elbet. Biz de merakla izleyeceğiz."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/baba-olmaya-nasil-hazirlanirsiniz", "text": "Tekerlemeyi andıran bir adı var ve seçim yapmamış olmamızdan kaynaklanmalı, ismini eksiksiz telaffuz ederek anıyoruz onu: Engin Altan Düzyatan. Yıllardır böyle. Ama yakın çevresi ona, iki isminden birini kullanarak sesleniyor. Mesela İzmir'den tanıyanlar Engin diyor, daha yakın olanlar ise Altan. Eşi Neslişah Alkoçlar da söyleşilerde Altan demiş. Bu röportaj için kendisiyle altı saat geçirdim, o nedenle ben de yazının kalanında kendisini Altan olarak anacağım. Gerçi Mahmut desem de aldıracağını sanmam çünkü Altan, çok rahat bir insan. Eğlenceli, bulunduğu ortama neşe getiren, yaptığı espriye önce kendisi gülenlerden. Enerjik. Ama lafın gelişi değil. Fotoğraf çekiminde oradaydım, yorucu bir gündü, o ise keyifliydi. Yazıya hitap meselesiyle giriş yapmamın bir nedeni var elbette. Falcı gibi konuşursam: Üç vakte kadar birisi gelecek ve ondan duyacağı bir kelime Altan'ı çok mutlu edecek. O kişi beraberinde aileye neşe getirirken, çevresinin hayatını da iyi yönde değiştirecek. Halk diline geçeyim hemen: Engin Altan Düzyatan, doktorların söylediğine göre 5 Ocak'ta baba olacak. Kullanmak için can attığım ama uygun şartları beklediğim klişe kalıbın tam zamanıdır şimdi: Engin Altan Düzyatan hakkında bildiğiniz her şeyi unutun... Çünkü Altan, Hayatımın en heyecanlı anıydı diye andığı baba olacağı haberini almasından itibaren, hayatında nelerin değiştiğini anlatacak. Değişiklik büyük değil mi? Bir can geliyor ve sana muhtaç. Galiba en muhtaç doğan yavru, insan yavrusu. Hiçbir şey bilmeden doğuyor ve sana bağımlı oluyor uzun süre. Onun yerine senin düşünmen gerekiyor ve her şeyi düşünüyorsun bir şekilde diyor. Bu detayları düşünmeye başlamanın, onda bir yük oluşturup oluşturmadığını merak ediyorum ve tam da o an..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/band-of-outsiders-ye-ni-len-di", "text": "2003 yılında Los Angeles'ta kurulan Band of Outsiders, iki yıl önce CLCC tarafından satın alındı. CLCC, Christian Wijnants ve Yang Li gibi moda endüstrisinden parlak yeteneklere yatırım yapan bir moda girişim sermayesi şirketi. Marka, kendine has bir mizah anlayışı olan kolejli görünümünün öne çıktığı Amerikan Batı kıyısı tarzıyla, kuruluşundan kısa bir süre sonra sokak stiline yön veren uluslararası markalardan birine dönüşmüştü. Fakat finansal anlamda sıkıntıların yaşandığı son dönem ardından, Band of Outsiders'ın on beşinci yaşına yaklaştığı şu günlerde tazeleyici bir küre, değişimle gelen o heyecan dalgasına ihtiyacı vardı. CLCC bunun için gerekli kaynağı sağladı. Fakat bu yeniden doğuş dediğimiz süreç, kulağa heyecanlı geldiği kadar da zorlayıcı. En zoru, markanın DNA'sını korumak ve geçmişini onurlandırmak ile ilgi çekecek şekilde geleceğini tasarlamak arasındaki dengeyi bulmaktı diyor, Angelo Van Mol."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/baris-abi-unutamadik", "text": "Rikkat Hanım, Adana'nın hatrı sayılır ailelerinden birinin kızıydı. Enfes bir sesi ve hayranlık uyandıran bir yeteneği vardı. Şanslıydı. Ailesi kızlarının hayaline engel olmamış, klasik Türk müziği eğitimi almasına müsaade etmişti. O dönemde birçok delikanlının talip olduğu bu zarif hanımefendi Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü yapan İsmail Hakkı Bey'le tanıştırıldı. İsmail Hakkı Bey, Birinci Dünya Savaşı sonrası Selanik'ten İstanbul'a göç etmiş, Mançozade isimli tanınmış bir ailenin ferdiydi. Bu genç çift ailelerince de birbirlerine uygun görüldüler ve 1940 yılında evlendiler. İlk oğlunun adını Savaş koyan Rikkat Hanım, İkinci Dünya Savaşı'nın yaralarının sarılmaya çalışıldığı bir dönemde dünyaya getirdiği ikinci oğlunun adını Barış koymak için eşinden müsaade istedi. İsmail Hakkı Bey oğlunu kucağına aldı ve \"Ne de güzel düşünmüşsünüz, adıyla büyüsün oğlumuz\" diyerek gülümsedi. Barış bebek adıyla büyüdü. Müzisyen oldu, oyuncu oldu, televizyoncu oldu. Gezgin oldu, ressam oldu, koleksiyoner oldu. Söylenmeyeni söyledi, görülmeyi gösterdi, giyilmeyeni giydi. İki yaşında henüz düzgün cümle kuramazken şarkılar söyleyen çocuk, 15 yaşında Kafadarlar isimli bir grup kurarak müzik hayatına başladı. Gençlerin en sevdiği rock'n'roll parçalarıın coverlarını yaparak okulda popüler olmanın peşindeydiler. Galatasaray Lisesi'ne başladığında artık müzik konusunda daha ciddi düşünüyordu. Harmoniler isimli grup kurdu ve ilk bestesi Dream Girl'e imza attı. 1959'un baharında babasını kaybedince Galatasaray Lisesinden ayrılıp Şişli Terakki Lisesi'ne geçti. Ama grubu ile olan bağını koparmadı. 1960 yılında ilk defa bir konserden para kazandı; 200 lira. Tamamıyla kız kardeşinin çok istediği o elbiseyi aldı. Eğitim için Belçika'ya gitme kararı 3 tane 45'lik çıkaracak kadar profesyonelleşen grubun dağılması anlamına geliyordu. Belçika Kraliyet Akademisi'nde resim, grafik ve iç mimarı eğitimini tamamladı. Sanatın her dalına yeteneği olduğunu keşvetmişti ama yüreğinden geçen melodilere hakim olamıyordu. Şarkı söylemesi lazımdı. Fransa'ya gitti. Büyük konserler öncesinde sahneye çıkan küçük gruplarla sahneye çıkmaya başladı. Fransızlar, Fransız olmayan bir adamın kendi dillerinde şarkı söylemesine müsade edemeyecek kadar kibirliydi. Plaklarının çalınması yasaklanınca 1967 yılında memleketine döndü. Müzikten de, müziğini ülke sınırlarının ötesine taşıma hayalinden de vazgeçmeye niyeti yoktu. Gelir gelmez ilk işi Mahzar Alanson ve Fuat Güner ile birlikte Kaygısızlar grubunu kurmak oldu. Ağlama Değmez Hayat ile ilk altın plağını kazandı. Bu ödül sadece emeğinin takdiri değil, Avrupa'ya açılan kapının anahtarıydı. Plaklarını yasaklayan memleketin en gözde plak şirketlerini şarkılarını İngilizce olarak yayınlamayı teklif ettiler. Kabul etti. O günlerde onu Avrupa özentisi olmakla suçlayanlar, yıllar sonra dünyanın öbür ucunda, Japonya konserinde, 20 bin Japon'un Türk bayrağı çıkartıp sallamasını televizyonlarından gözyaşları içinde izleyecekti. Müzik ilk aşkıydı. Ama ufku o kadar genişti ki, yetmiyordu. 1969 yılında Manço Prodüksiyon'u kurdu. İlk büyük işi Yılmaz Güney'in Umutsuzlar filmiydi. Filmin jeneriğini hazırladı. Televizyonculuğa merak sardı. Ama \"küçük\" bir engeli vardı; o dönemde Türkiye'de televizyon yoktu. Belçika'dan 3 tane kamera, reji masası ve sinema makinası getirdi. Kadıköy'de bir stüdyo satın aldı. Televizyon olmayan ülkede kendi TV stüdyosunu kurmuştu. Yayın yapamadı ama o stüdyoda, o aletleri kurcalaya kurcalaya televizyon yayıncılığını öğrendi. Hayallerinizi büyük tutun ki gözden kaçmasın diye tembihler hayalperestler. Onun da büyük bir hayali vardı. Bir televizyon programı yapmak istiyordu. Hatta adına bile karar vermişti: 7'den 77'ye... 1970 yılında Antalya'da verdiği bir konser sonrası \"yabancı uyruklu müzisyen çalıştırmak\" nedeniyle tutuklandı, mahkemeye çıkarıldı, ilk celsede serbest bırakıldı. Ama hayalleri yara almıştı bir kere. Belçika'ya geri döndü. Kendine dar gelen ülkesini terk eden ama memleket hasretiyle yanıp tutuşan adamın gitarından Dağlar Dağlar bestesi döküldü. Şarkı 700.000'den fazla satarak Barış Manço'ya Platin Plak Ödülü'nü kazandırdı. Manchomongol 1971 yılında dağıldı. 15 yaşından beri hep bir müzik grubu olan uzun saçlı adamın yeni grubunun adı Kurtalan Ekspres'i oldu. Bir Kıbrıs'a seyahati sırasında asker kaçağı olarak yakalandı. Belçika Kraliyet Akademisi diploması sayesinde yedek subaylık hakkı kazandı. Ölüm Allah'ın Emri şarkısını yayınladı ve askere gitti. O şarkı askere giden ve asker yolu bekleyen milyonlarca kişinin şarkısı olmuştu. Kurtalan Ekspres onun dönüşünü beklemeye söz verdi. Beklediler de. Ama Barış Manço iyi değildi. Kariyerinin ilk ve tek sinema filmi Baba Bizi Eversene'nin setinde ağrıları oluyor, önemsemiyordu. Londra'da verdiği bir konser sonrasında bağırsağına yapışık bir tümör nedeniyle Belçika'da ameliyat oldu. Sağlık problemleri nedeniyle bir süreliğine müziği bırakmak zorunda kaldı. Hayat ona adil davranmıştı. Aşık oldu. 1978'de Lale Çağlar ile evlendi. Lale Manço 23 senelik hayat arkadaşına iki güzel evlat armağan etti. İlerleyen günlerde mutlu birlikteliklerini iş hayatına da taşıyacaklar; Lale Manço eşinin çok sayıda programındaki yapımcılık ve yönetmenlik görevlerini başarıyla yürütecekti. 1979 yılında Yeni Bir Gün albümü ile müziğe geri döndü. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Aynalı Kemer, Hal Hal, Kara Sevda 80'lere damgasını vurdu. Gülpembe babaannesinin kokusunu özleyenlerin gözünde bir damla yaş bırakırdı. Kol Düğmeleri kaç sevgiliye \"biz gibi\" dedirtti. Can Bedenden Çıkmayınca ile ruhumuzu teslim ederdik. Ama onu en çok mutlu eden Arkadaşım Eşek, Domates Biber Patlıcan, Bugün Bayram, Nane Limon Kabuğu, Süper Babaanne şarkılarının çocukların dilinden düşmemesiydi. Bugüne kadar onun tarzında hiçbir sanatçı çocukların kalbinde bir yer edinmeyi başaramamıştı. O yaş grubunun yoğun sevgisi ve popülerliği sayesinde 80'lerin sonununda yıllardır hayalini kurduğu televizyon programını TRT'ye kabul ettirmeyi başardı. TRT'yi yeni birşey yapmaya ikna etmek hiç de kolay olmamıştı. Çocuk ve aileye yönelik eğitici ve eğlendirici dünya belgeseli formatı ile bir ilke imza atılıyordu. Yıllar önce hayali kocaman kurulan program gerçek oldu. 7'den 77'ye; \"Adam Olacak Çocuk\" bölümü ile çocuklara, \"Dönence\" ve \"Dere Tepe Türkiye\" bölümleri ile yetişkinlere, \"İkinci Kahvaltı\" bölümü ile yaşlılara hitap edecekti. 378 bölümü deviren Barış Manço, Türk televizyonculuğunda bir rekoru kırdı. Bir nesil \"Adam Olacak Çocuk\" ile büyüdü. Pazar kahvaltılarının mutlulukla alakalı olmasının sebebiydi. 10 puan alabilmek için fırçaladık dişlerimizi, 10 puan alabilmek için bitirdik tabağımıza konulan ıspanağı. O neslin Barış Manço'nun oğullarına kocaman bir teşekkür borcu vardır; babalarını hiç tanımadıkları milyonlarca çocukla paylaştıkları için. Gerçekten de o yaşlardaki iki erkek çocuk için kahramanlarını ekranda başka çocuklarla böylesine içten ve şevkat dolu ilgilenirken görmek acı vericiydi. Küçük oğlu program başladığında televizyona sırtını döner, üç yaş büyük abisi de kendisini odasına kapatırdı. 1991 yılında ise Türkiye Cumhuriyeti Devlet Sanatçısı Ünvanı'na layık görüldü. Kraliyet nişanları da dahil olmak üzere aldığı çok sayıda ödül içinde, en çok bu ünvana layık görülmesinden haz duymuştu. Kariyeri boyunca Avrupa'da konser vermediği ülke kalmayan Barış Manço, 1995'de Japonya'da o meşhur turneyle kariyerinin sonlarına yaklaşıyordu. Müziğin kalitesinin azaldığı, özel televizyonların arttığı, reyting kavramının ortaya çıktığı günlerde müsadenizle çocuklar deme vakti geldiğini hissetti. Emekli olup balık tutacak değildi. 1998'de \"Ekvatordan Kutuplar\" isimli televizyon programı için beş kıtada 60 0bin kilometreye yakın yol kat etti, gezilmedik, görülmedik yer bırakmadı. \"Bir kişinin adı en son ne zaman telaffuz edilirse o gün ölmüş oluyor insan. Yani fizik olarak bu dünyayı terk etmek çok da önemli bir şey değil. Nasıl olsa günün birinde hepimiz terk edeceğimiz için ve milyarlar terk ettiği için... Ama adınız anılmadığı gün gerçek anlamda bu dünyayı terk etmiş oluyorsunuz.\" demişti bir keresinde. Haklıydı. 31 Ocak 2000'de saat 22:30'da Siyami Ersek Eğitim Araştırma Hastanesi'ne getirildiğinde kalbi durmuştu."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/beden-nereye-ruh-nereye", "text": "The Grand Tarabya Hotel'de, bir süit dairesindeyiz. Çekimin ardından röportaj için oturma odasındaki kanepeye çöktüğümüzde Boğaz'ı farklı açılardan gören odada Yiğit Özşener, takıla takıla televizyon ekranının fantastik renk skalasına takılıyor. Dönüp bakıyorum. Saçma bir şey gerçekten. Sessizde olan yayının ekranında, çimenden misal, fosforlu yeşil fışkırıyor. Bu ne be? diyorum. Televizyonun markasına bakıp, Ha, anladım ben diyor. Yayından değil, televizyonun markasındanmış. Geçenlerde tüplü televizyonu artık hurdaya çıktığı için televizyon alması gerekmiş, sormuş soruşturmuş, oradan biliyor; bu markanın televizyonları böyle görüntü veriyormuş meğer. Kıvam, Teletubbies kıvamı: Sarılar daha sarı, pembeler daha fuşya, maviler camgözü... Algının kapılarını mı açıyor, insanın algı ayarlarıyla mı oynuyor; tartışılır. Yiğit Özşener, sadece meslek icabı değil, insan olarak da algı meselesine kafa yoran biri. Ve baktığını gören... Onunla tanışıklığımız eskiye dayanıyor. İzmir, Karşıyaka, Cumhuriyet İlkokulu'na. Aynı sınıfta değildik, ikimiz de okulun basketbol takımındaydık, antrenmanlardan ve teneffüslerden bilişirdik. Annemin tabiriyle, avukat beyin oğluydu. Aynı mahallelerde dolanmışlığımız, yakın arsalarda patırtı yapıp çevre apartmanlardaki teyze-amcalardan fırça yemişliğimiz var. Şanslı bir çocukluk olarak addediyor yaşadığını; bu aralar İzmir'e gidişlerini sıklaştırdığını, şehri yeniden keşfetmeye başladığını anlatıyor: Şimdi o iki katlı ev yok. Her tarafı bahçe olan binanın birinci katında oturuyorduk. Şu anda ailemin oturduğu ev, o eve çok yakın; hatta kardeşim, o evin yerine yapılan binada oturuyor. Sokakta, arkadaş gruplarıyla eğlenerek geçti çocukluğumuz; şanslıyız. Duvarın üstünde oturmak diye bir şey vardı. Salçalı ekmekle sokaklarda da koşturdum, binaların bilmem kaçıncı katından kuma da atladım, tahta kılıçla şövalyecilik de oynadım, körebe de oynadım... O çocukluğu yaşadığımız ilkokul yılları bittikten sonra, araya giren senelerin ardından karşılaşmamız bu kez gazeteci-oyuncu, röportör-süje hukuku çerçevesinde gerçekleşti. Bundan 10 yıl önce, o bir telefon hattının memleket hadisesine dönüşen büyük reklam kampanyasında Özgür Çocuk olarak Türkiye çapında tanınır olmuş, sonra bir süreliğine ortalıktan kaybolmuştu. Hande Ataizi'yle başrolü paylaştığı Estağfurullah Yokuşu adlı bir diziye başlayacaktı. Cismi herkesçe biliniyordu ama ismi, Özgür Çocuk'tan öte, kimliğinde yer aldığı şekliyle yeni yeni duyulacaktı. Arada Tevfik Fikret'te ortaokulu, Anadolu Teknik'te liseyi, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği bölümünü bitirmiş, Koç'ta işletme dalında MBA'ini yapmıştı. Üniversitede girdiği tiyatro kulübünde zehir damarlarına zerk olmuş, bu işin doğru dürüst eğitimini alabilmek için Stüdyo Oyuncuları Topluluğu'na katılmış, bir yandan bir elektronik şirketinde kurumsalda mesleğini icra etmiş, hatta arkadaşlarıyla ortak bir şirket kurmuş, bir yandan kendini tiyatroya vermişti. Stüdyo'da rol aldığı oyunların yanında, birkaç arkadaşıyla birlikte kendi tiyatrolarını kurma gayretindeydiler. Bir süredir uzak kaldığı televizyona, İntikam dizisiyle, daha önce kişisel sebeplerden dolayı diziden ayrılan, iyi arkadaşı Nejat İşler'in canlandırdığı Rüzgar rolüyle döndü. Çatır çatır bilgisayarların hack'lendiği, yatak odalarına gizli kameraların yerleştirildiği, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı, habaset deryası bir grup insanın hikayesinin ortasında, kadronun neredeyse yegane iyi insanını, tabiri caizse sütten çıkmış bir ak kaşığı canlandırıyor. Şimdilerde dünyada sinemanın düşüşte, televizyonun yükselişte olmasından laflıyoruz. Hollywood'un A listesi oyuncularının, bir zamanlar televizyon tekliflerini hakaretamiz saydığını, stadyum konseri veren şarkıcıya ancak düşülebilecek bir yer olan pavyon programı önerilmiş gibi yaklaşıldığını hatırlıyoruz. Şunun şurasında bir 10 yıl öncesinde durum buyken, Meryl Streep'i, Dustin Hoffman'ı, Al Pacino'yu izliyoruz artık televizyonda, malum."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/bertan-asllani-fazlasiyla-bizden-biri", "text": "1990 yılında Makedonya, Üsküp'te doğdum. Babam Üsküp'teki Eski Türk Çarşısı'nda esnaftı. Saatçi Selim olarak bilinir. Annemse kendini, ağabeyimle beni büyütmeye adadı. Küçüklüğümde hem futbola hem de müziğe ilgi duyardım, gitar kursundan çıkıp futbol antrenmanlarına giderdim. Ancak bir seçim yapmam gerektiğinde tercihimi müzikten yana kullandım. Çocukların katıldığı müzik festivalleri, TV programları derken devamı geldi. 13 yaşında kendi stüdyomu kurup beste yapmaya başlamıştım bile. İlk albümüm 2003 yılında, 13 yaşındayken piyasaya çıktı. Makedonya'da yaşadığım halde albümüm Arnavutçaydı. Ailede Arnavut vardı ama bu dile dair tek kelime bile bilmiyordum. Konuşmayı bilmediğin bir dilde şarkı söylemek ve şarkıyı hissetmek, enteresan değil mi? İşte ben buna müziğin gücü diyorum. Makedonya ve Arnavutluk'ta iki albüm ve çok sayıda video klip sonrası yeterli üne kavuştum kavuşmasına ama asıl patlama Türkiye'ye geldikten sonra oldu. Hayat gerçekten de sürprizlerle dolu. Türkiye'ye sık sık gelip gitmeme ve birkaç tane Türkçe şarkım olmasına rağmen buraya yerleşeceğim aklımın ucundan geçmezdi. İlk olarak Türkçe parçalarımdan Damla Damla'ya klip çekip yayınladık, çok beğenildi. Bu arada casting ajansı sahibi Tümay Özokur klibimi izlemiş, benimle ilgilendi ve onunla çalışmaya başladım. Damla Damla'nın beğenilmesinin ardından Türk müzik piyasasında adım duyulmaya başladı. Ünlü sanatçılara beste verdim. Mesela Murat Dalkılıç'ın geçen yıl çok tutulan Bir Hayli şarkısı, benim bestem. Demet Akalın'ın Pırlanta albümündeki Gidenlerin Kalanları ve Gülben Ergen'in son albümündeki Bugünün Sevdalısı'nın besteleri de bana ait. Şimdilerde müziğin yanında, işin içine bir de oyunculuk girdi. Star TV'deki Göç Zamanı dizisinde Talat Bulut'un oğlunu canlandırıyorum. Aslında oyunculuğu Makedonya'da da denedim ama buradaki kadar aktif rol almadım. Beni Türk izleyicisiyle tanıştıran, Pis Yedili dizisiyle Gani Müjde oldu. Müjde, Damla Damla klibini seyrettikten sonra bana ulaştı, bir araya geldik ve diziye dahil oldum. Yeni dizi Göç Zamanı'nda Talat Bulut, Vahide Perçin gibi usta sanatçılarla birlikte rol alıyorum. Hepsi de yılların oyuncuları ve onlarla aynı projede bulunmak harika. Kesinlikle zorlanmıyorum, aksine çok rahatım çünkü sana o rahatlığı sağlıyorlar. Göç Zamanı çekimlerinde Talat Bulut'la çok iyi anlaştık. Hatta ona bir de beste yaptım. Enerjisi o kadar yüksek ki, çekimler onun sayesinde çok eğlenceli, bol kahkahalı geçiyor. Kısa zamanda abi-kardeş gibi olduk diyebilirim. Müzik mi, oyunculuk mu derseniz, ikisinin de yeri ayrı bende. Evet, şu anda oyunculuğa yoğunlaştım ama bir yandan da kendi albümüm için besteler üzerine çalışıyorum. Niyetim yıllar boyunca iki alanda da var olmak."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/bes-benzemez-bir-yerde", "text": "Senaristliğini ve yönetmenliğini Onur Ünlü'nün üstlendiği Beş Kardeş'in ilk bölümünü müteakip sosyal medyada yapılan yorumları taradığınızda, koro ahenginde hemfikir olunduğunu görüyorsunuz: Hemen herkeste, şu dertli zamanlarda yüzüne gülücük kondurduğu, içini ısıttığı için, handiyse bir minnet ifadesi. Hepsi ilk ismini Türk edebiyatının ölümsüz kalemlerinden alan Başeğmez biraderlerin hikayesini anlatan Beş Kardeş'te, insan tabiatına dair kumaş, beden ve modelden yana çeşit zengin: Anne-babasını 99 Marmara depreminde kaybetmiş ailenin sorumluluğunu ebeveyn özverisi ve takatiyle yüklenen, balıkçı tezgahının başında duran, evin temel direği olan büyük abi, Sait ... İsmini taşıdığı dev şaire aşık, edebiyata meftun, gerçeklikle arasında rüzgarda süzülen uçurtma tadında bir bağ bulunan hisli gazeteci Nazım ... Dinin Allah'la kul arasında bir konu olduğuna tamamen iman etmiş bir imam olan, hayata bakışında akılcı, insanlara nazarında anlayışlı, ortanca kardeş Turgut ... 80'li yılların ruhunu yaşatan bir tavernada bodyguard olarak çalışsa da, gönlü kapının önündense mikrofonun başında dikilmeye kayan, şarkıcılık heveslisi, müzik sevdalısı Orhan ... Ve boy babında tüm abilerine tepeden bakan tekne kazıntısı; oto galeride çalışıp iş icabı bilmem kaç beygirlik otomobillerde dolansa da aklı fikri gerçek, dört ayaklı beygirlerde, kısraklarda ve elbette ganyanda olan Aziz ... Her biri taş gibi performans sergileyen bu aktörlerin hayat verdiği beş kardeşin yaşamlarında farklı ve önemli rol oynayan karakterleri canlandıran Melisa Sözen, Nihal Yalçın, Serdar Orçin benzeri birçok güçlü oyuncunun yanında kadroya Ayşen Gruda, Köksal Engür gibi duayenleri de katınca, isteyen klişe desin, ortaya sinerjisinin tadından yenmez bir iş çıkıyor haliyle. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... - Serkan Keskin - Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... - Nadir Sarıbacak - Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... - Tansu Biçer - Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... - Osman Sonant - Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda... - Fatih Artman - Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/beyazperdeye-pencesini-geciren-kahraman-hugh-jackman", "text": "Hugh Jackman'ın 15 sene önce pençesini geçirdiği beyazperdeyi bırakmaya hiç niyeti yok. 46 yaşındaki oyuncu parçalı formasıyla Wolverine karakteri için hala rakipsiz. Sinema tarihinde ondan başka, aynı karakteri yedi defa canlandıran bir aktör yok. Jackman'ın deyimiyle, hepimizin çocukluk kahramanı akıllı köpek Lassie hariç. Wolverine karakterini ne kadar sevdiğini 2006 yılında Casino Royale'de James Bond rolü teklif edildiğinde kabul etmemesinden de anlayabilirsiniz. 2008'de The Dark Knight'da Harvey Dent karakterini oynaması teklif edildiğinde ise Batman'in karşısına Wolverine olarak çıkmayı tercih ettiğini söylemişti. Hugh Jackman üniversiteden mezun olduktan sonra 10 yıl boyunca, küçük rollerle ve müzikallerle hayatını kazandığı mütevazı bir hayat yaşadı. Paraya ihtiyacı olduğu dönemlerde benzin istasyonlarında da çalıştı, doğum günlerinde palyaço kostümüyle de boy gösterdi. Ünlü bir mutanta dönüştüğünde 30 yaşındaydı. Evli, mutlu ve çocukluydu. Hayat tecrübesi ve dünya görüşü vardı. İş ahlakını ve disiplinini bu olgunlaşma dönemine borçlu olduğu aşikar. Hayat felsefesi, en sevdiği şarkıda Mick Jagger'ın söylediği gibi, Her istediğini elde edemeyebilirsin ama eğer denersen ihtiyacın olanı alabilirsin. Bunun, Hollywood şöhretler kaldırımında ismi yazan bir oyuncu için yeterince agresif olmadığını düşünebilirsiniz. O halde bilmeniz gereken, o kaldırımda ismi yazan birçok ünlüden çok daha mutlu bir hayatı olduğu. Okulun en popüler çocuğu değilmiş. Hatta biraz yabani olduğu için kızlarla arasının pek iyi olmadığını söylüyor. Rugby oynamaya başladığında içindeki serseriyi dizginlemeyi öğrenmiş. Sıska bacaklarıyla dalga geçen mahalle arkadaşları son filmi X-Men: Days of Future Past vizyona girdiğinde kendilerini kesmiş olmalılar. Hele de yataktan çırılçıplak kalktığı sahnedeki özgüvenini görünce. Vahşi ve kıllı bir hayvan rolüyle bir seks sembolüne dönüşmüş olmanın kendisini bile utandırdığını itiraf ediyor. Kadın hayranları gittiği spor salonlarının önünde kuyruk oluşturuyor. Ne de olsa People dergisi tarafından yaşayan en seksi erkek seçilmişliği var. Film çektiğinde Oscar, ödül töreni sunduğunda Emmy ile ödüllendiriliyor. Karizmatik bir ses tonu olmasının yanı sıra yakın arkadaşı Nicole Kidman'ın düğününde ne kadar iyi şarkı söylediğini de gösterdi. Bu da yetmezmiş gibi müzikal geçmişi olan Jackman çok iyi dans ediyor, gitar, keman ve piyano çalıyor. Tam bir windsurf tutkunu. Sıkı bir Norwich City FC taraftarı. Şarap merakı ve evinde düzenlediği yemek davetleriyle ünlü. Anlayın işte; adam bir kadın ne ister sorusunun tam karşılığı. Hugh Jackman'la Deborra-Lee Furness, 1995 sonbaharında Corelli isimli bir dizide tanışmış. Furness dizinin tecrübeli başrol oyuncusuyken Jackman, oyunculuk okulundan yeni mezun olmuş toy delikanlı haliyle, küçük bir rol için dahil olmuş diziye. Ancak yapımcılar ikilinin ilk öpüşme sahnesine tanıklık ettikten sonra aralarındaki elektriği o kadar beğenmiş ki, senaryonun bu ikilinin imkansız aşkı üzerinden ilerlemesini istemiş. Ekrana yansıyan tutkunun bu kadar beğenilmesinin nedeniyse iki oyuncunun yeteneğinden çok, Jackman'ın rol arkadaşına ilk görüşte aşık olmasıymış. Bunun oyunculuk etiğine ne kadar ters düştüğünün farkında olan Jackman, sette Furness'tan mümkün olduğunca kaçmış, konuşmamak için elinden geleni yapmış. Ancak sahnelerin giderek daha ateşli bir hal alması, göğüs kafesine hapsettiği aşkı içeride tutmasını hiç de kolaylaştırmıyormuş. Yine de bir gece Furness ona ilan-ı aşk edene kadar tek kelime etmemiş. Jackman'ın kariyerinin başında kendisinden sekiz yaş büyük, başarılı bir oyuncuyla ilişki yaşaması Hollywood'un kitabına uygun bulunmuş. Ancak yıllar Jackman'ı zirveye taşıdığında Hollywood aktörü eşi ölçülerine sahip olmayan bu kadınla ilgili, Zor günlerin üstesinden birlikte geldik ama aşkımız tükendi, benim için çok özel bir insan, ömrümün sonuna kadar en yakın dostum olarak kalacaktır açıklamasını yapması beklentisi doğmuş. Bu açıklama gelmeyince, evliliklerinin paravan olduğu ve yakışıklı aktörün eşcinsel olduğu iddia edilmiş. Jackman dedikoduların kendisiyle ilgili kısmına The Boy from Oz müzikalinde bir eşcinseli canlandırmıştım, oyunculuğum o kadar iyi ki insanlar hala onun etkisinde olmalı diyerek esprili yaklaşsa da, sevdiği kadınla ilgili sözler karşısında pençelerini çıkarmış. Karımın eşsiz ve asil bir güzelliği var, onunla tanışanlar etrafa yaydığı ışığı hissettiklerinde ne kadar çekici olduğunu fark ederler. Onun yanıma yakışmadığını düşünenler aşkın ne olduğunu tatmamış insan müsveddeleri. Bu duyguyu tatmadıkları için onlara acıyorum açıklaması sonrası, magazin servisleri ikilinin ilişkisini kurcalamayı bırakmış. Deborra-Lee Furness kendiyle barışık, özgüveni yüksek bir kadın. Bir canlı yayında kendisiyle ilgili eleştiriler gündeme getirildiğinde Hugh her rolün hakkını veriyor ama ben en çok Wolverine karakterini seviyorum çünkü rolü için irileştiğinde yanında daha zarif görünüyorum. Sefiller rolü için 15 kilo verdiği dönem benim için kabus gibiydi, yanında kocaman kalmıştım diyerek, şen kahkahasıyla ortamın havasını bir anda değiştirmesi bunu gözler önüne seriyor. Hayat arkadaşının ona bu denli hayranlık beslemesinin nedeni bu. Ama Hugh Jackman'ın da eşinin hayatını kolaylaştırmak için elinden geleni yaptığı söyleyelim. Ünlü aktör senaryo gereği yakınlaşmak zorunda kalacağı her kadınla eşini mutlaka tanıştırıyor, çekimler öncesinde birlikte yemeğe çıkmalarını sağlıyor. Jackman, Hollywood kadınlarının Furness'in samimi, neşeli ve dürüst tavırlarına vurulduğunu, arkadaşlığından büyük keyif aldıklarını, hatta kendisinden daha fazla onunla görüştüklerini söylüyor. Furness, en samimi dostlarından biri olan Meg Ryan'la da böyle tanışmış. Hiç şüphesiz, istediği her kadını elde edebilecek bu adamın, hayatta tek bir kadını istiyor olması onu daha da çekici kılıyor. Aslında Jackman'ın Furness'a kapılmış olmasının nedeni, biraz da çocukluğuna dayanıyor. Annesi, en küçüğü Jackman olan beş çocuğunu arkasında bırakarak evi terk ettiğinde sekiz yaşındaymış. Okul servisine binerken, duştan yeni çıkan annesinin, saçları havluya sarılı bir şekilde arkasından koşarak yanına geldiğini ve onu öperek hoşçakal dediğini hatırlıyor. Okuldan döndüğünde annesi evde yokmuş. Gece eve gelmediğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini hissetmiş ama sesini çıkarmamış. Ertesi sabah babasının mutfak masasında İngiltere'den gelen bir telgrafı okurken hıçkıra hıçkıra ağladığını görmüş. Babasının dudaklarından iki kelime dökülmüş: Annen gitmiş. O yaştaki bir çocuğa gitmek eylemi oldukça sıradan gelmiş, Ne zaman dönecekmiş? diye sormuş. Sorusuna cevap alamadığı dört senenin sonunda, annesinin bir daha geri gelmeyeceğini anlamış. Beyazperdenin asi çocuğunun kendisini ve çocuklarını kanatları altına alabilecek şefkat dolu bir kadın arayışı, annesiz büyümesinden kaynaklanıyor. Mutlu ve kalabalık bir aile kurmak, şöhretinin ve parasının satın alabileceği kadınlarla gününü gün etmekten daha cazip gelmiş. Ama evlendiklerinde 40 yaşında olan Furness'ın iki kere düşük yapması çiftin çok zor bir dönem geçirmesine neden olmuş. Jackman anneliğin doğumla gelen bir hissiyat olmadığını bildiği için evlat edinmek konusunda hiç tereddüt etmemiş. 2000 yılında Oscar adındaki oğulları, beş yıl sonra da Eva adlı kızları aileye katılmış. Jackman sevdiği kadının ne kadar iyi bir anne olduğunu gördüğünde ona olan sevgisi, tarifsiz bir hayranlığa dönüşmüş. Annesinin neden evi terk ettiğiyle ilgili, kendisiyle çok hesaplaşmış Hugh Jackman. Babasını çok sevmesine rağmen Babam dürüst ve çok çalışkan bir adamdı. Kalabalık bir ailenin sorumluluğunu taşıyan her erkek gibi gece gündüz çalışırdı. Ailesinin mutlu olmasını isterdi ama mutluluğun sadece çok çalışarak sağlayabileceğiniz bir şey olmadığını fark edemedi. Bize daha çok zaman ayırmalı ve sevgisini hissettirmeliydi diyebilecek kadar tarafsız kalmayı başarmış. Annesi gittikten sonra, beş çocuğunu tek başına büyütmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan muhasebeci babasının iyi huylarını kendine örnek aldığı kadar, hatalarından da ders çıkarmayı bilmiş. Ne kadar yoğun bir programı olursa olsun, ailesini asla iki haftadan uzun süre yalnız bırakmıyor. Bu nedenle çekimler ülke dışındaysa ailesi de onunla birlikte seyahat ediyor. Çocukların dadısı yok, onları okuldan almak Furness'ın, hafta sonları arkadaşlarıyla buluşmaya götürmek Jackman'ın sorumluluğu. Ayrı anne-babalarla büyümüş bu çift, çocuklarına sağlıklı bir aile ortamı sağlamak için çok çabalıyor. Ve görünen o ki, Jackman malikanesindeki tek sıkıntı, ergenlik dönemine girmiş olan Oscar. Bu aralar çiftin başı Oscar'ın her gün eve Benim babam Wolverine, onunla tanışmak ister misin? diyerek getirdiği kızlarla dertte."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/bir-centilmenin-evinde-neler-olmali", "text": "Geçtiğimiz Milano Tasarım Haftası'nın en popüler ve en yeni markalarından biriydi TRIBUTE. Birkaç aylık bir marka olmasına rağmen, başarılı iç mimar Giulio Brambilla ve ortağı Andrey Shvidkiy'nin yaratıcı vizyonuyla büyük ses getirmeyi başardı. Uzun yıllar İtalya'daki çeşitli otellere, mekanlara ve restoranlara danışmanlık hizmeti veren, iç mimar olarak birçok projeye imzasını atan Brambilla şimdi kendi markasıyla karşımızda. TRIBUTE'ün nostaljik objeleri ve neredeyse zamanda bir yolculuk sunması bu kadar çok beğenilmesi ve popüler olmasındaki en büyük etkenlerden. 50'lerin ruhunu yansıtan sandalyelerden 70'lerin özgün ve renkli kimiğini taşıyan koltuklara, TRIBUTE özel ve otantik objeler arayanların en cool adresi. Profesyonel kariyerimde çocukluğumda lego oynamış olmanın etkisi çok büyük. Tasarım dünyasını böyle keşfettim, fakat ne olmam gerektiğiyle alakalı kararsız bir öğrenciydim. Uzun bir süre moda ve tasarım ve mimarlık arasında gidip geldim. Yakın çevremin önerisiyle mimarlık okumaya karar verdim. Bu kararla birlikte, söz konusu kariyer ise kimseyi dinlememem gerektiği büyük bir ders oldu bana. Yaratıcı ve üretim açısından özgür bir bölümün hayalini kurarken, fazlasıyla teknik ve sıkıcı bir eğitimin içerisinde buldum kendimi. Çok geçmeden gerçek yeteneğimin peşine düştüm ve yüksek lisansımı iç mimarlık alanında tamamladım. TRIBUTE ilhamını 50'lerden alan bir marka. Tasarımın lüks kabul edildiği bir dönemden. Sanattan referans alan, zaman zaman geçmişe taşıyan ve her daim klasikle yeniyi harmanlayan. TRIBUTE için otellerin Soho'su, arabaların Bentley'si, modanın Tom Ford'u ve içkilerin de Campari'si diyebilirim. Yaratıcılık, özgünlük ve tanınırlık! Bu üç nitelik bir iç mimarın başarı ölçeği sayılabilir. Tasarladığınız eşyaların kullanışlı olması da önemli bir kriter tabii. 70'lerden kalma bir vintage sandalye. Vintage parçalara karşı müthiş bir zaafım var. Farklı objeler buldukça koelksiyonuma ekliyorum. Bizler kadar evlerimiz de giydirilebilir! Özellikle sosyal medyanın gücüyle insanlar giydikleriyle olduğu kadar evlerine 'giydirdikleriyle' de görünmek istiyorlar. Görünmekten ziyade stillerini yansıtmak diyelim. Bu bağlamda gardırobumuzla evimizin arasında pek bir fark yok. Bukle kumaştan tasarladığım yumurta görünümlü büyük, beyaz koltuk. Benim için ikonik bir Louboutin ayakkabası gibi. Kişisel olarak modern evleri çok seviyorum. Büyük ve uzun camlı, İtalyan mermeri gibi doğal materyallerin kullanıldığı evler... Tekdüzelikten asla hoşlanmıyorum. Bu yüzden beklenmedik, sürpriz etkisi yüksek olan objeler kullanmayı tercih ediyorum. Bu 50'lerden kalma bir koltuk, bir sanat eseri veya bir tablo olabilir. Stil sahibi bir ev şaşırtmalı. Kullanılan renkler, kumaşlar ve materyaller aracılığıyla çoklu bir hikaye anlatmalı. Kesinlikle mum. Kokulu mum. Bir evin kokusu kişinin imza parfümü gibidir. Olmazsa olmaz! Elinizden geldiğince seyahat edin. İlk kez gittiğiniz bir şehrin otellerine, restoranlarına mutlaka uğrayın. Tasarım fuarlarını asla es geçmeyin ve 3D grafik derslerinizi sakın ekmeyin!"} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/bir-courtney-love-kesfi-alexandra-savior", "text": "Aslında kariyerime çok erken yaşta başladım ve uzun bir süre her şey benim kontrolümün dışında gelişti. O yüzden şarkılarımı yayınlarken olabildiğince kendi dokunuşlarımı yaparak kendimi ortaya koymak istedim. Resim yapmaya 12 yaşında başladığım için o konuda yaratmak benim için çok kolaydı. Fakat video yönetmenliğini arkadaşlarımı izleyerek ve Los Angeles ve Portland'da farklı kreatif projelere dahil olarak öğrendim. Müzik videolarımın hepsini ben yönetmiyorum sık sık fikrimi yansıtabilmeleri için başka insanlarla beraber çalışıyorum. Beş yıldır ufak bir 8-mm kameram var ve gurur duyduğum işler de çektim ama bazı utandığım kısa filmlerim de var! Evet! Şu an sanki üzerinden asırlar geçmiş gibi geliyor. İlk başıma geldiğinde müthiş heyecanlanmıştım; zaten genel olarak Courtney ilgimi çok çekiyordu. Okuldan eve döndüğümde onunla uzun uzun telefonda konuşur ve birbirimize mail atardık. Şöyle bir resim çizeyim size; beni evimizdeki telefondan arardı, evimizdeki telefon da domates şeklindeydi. 16-17 yaşlarında mutfağımızın yerinde oturup bir domatesten Courtney Love'ın kariyer tüyolarını dinlerdim. Çok özel bir deneyim olduğu kesin! The Archer şu an bana biraz eski geliyor ama 2020'nin başlarında piyasaya sürüldüğünde bir besteci olarak kendi alanımı sahiplenebilmeyi sembolize ediyordu ve beni çok özgürleştirmişti. Bu soruyu şu an cevaplamak çok zor çünkü geçen senenin arafta olma hissinde takılı hissediyorum. Sanki yeni bir sayfaya çok uzun süredir geçemeyecek gibi hissediyorum. Yaratıcılığımı tetikleyen şeylerden biri değişim ve çok uzun süredir stabil, inişi çıkışı olmayan bir hayat sürdüğümden bir şeyler üretmek çok sıkıntılı oluyor. İlham bulmakta zorlanıyorum, genel resme baktığımda müziğimin önemini görmekte zorlanıyorum. Bu durağan ve kaos içerisinde yaşadığımız dönemde aptal şarkılarım önemsiz geliyor. İlk albümü birisiyle beraber, belli zamanlamalara uyarak, daha yapılı bir düzende yapmıştım; iş gibiydi yani. Fakat şimdi tek başıma, kendi evimde müzik yapıyorum. Duygusal bağlarımı kesip ürettiğim işe dışardan bakabilmek daha zor olsa da yaptığım işe kendimi çok daha bağlı hissediyorum. Bu endüstri son derece manipülatif ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir yer olabiliyor. Duygusal saldırıların olduğu bir ilişkiye benzetebilirim, sürekli sana yalan söyleniyor ve kontrol ediliyorsun ama ilişkiyi kaybetmekten çok korktuğun için onu elinde tutmak için gereken her şeyi yapmaya hazırsın. İşin çoğunu kendim yaparak bu dünyayı kaçmaya çalışıyorum fakat şu ana kadar çok da işime yaradığını söyleyemeyeceğim. En azından beni iyi anladığını düşündüğüm bir ekibim var ve elimden geleninin en iyisini yapıyorum. Bu biraz çelişkili bir soru cevap vermek istemiyorum bile! Sanırım bir tanesi Bir kadın olarak müzik endüstrisinde olmak nasıl bir şey? Bunu cevaplamayı hiç sevmiyorum ve eğer dürüstçe cevaplarsam da küçümsüyormuşum ve politik bir şey söylüyormuşum gibi oluyor. Halbuki öyle bir şey yok, sadece dürüstüm. Açıkçası kendime müzisyen olarak tanımlamıyorum, sanatçı demeyi tercih ediyorum ve müzik yaratım sürecinde en zorlandığım dışavurumlardan bir tanesi. Çok duygusal bir insanım ve bazen performans sergilemek veya sosyal medyada aktif olmak benim için zorlu bir süreç oluyor. Özeleştirim çok kuvvetli ve herhangi bir kategori ya da topluluğa dahil olmakla ilgili zorlanıyorum. Olduğum kişiyi tüm açıklığıyla yansıtmak pürüzlü bir süreç benim için çünkü bugünün cilalı standardına uygun olduğumu düşünmüyorum. Dürüst ve safım ama ben olabilmek için birileri benim müziğimi ya da sanatımı sevmediğinde sanki beni, en derin halimle sevmiyorlarmış gibi hissediyorum. Daha hala personamı yaratmam lazım, ya da Beyonce'nin sözleriyle Sasha Fierceimi. Onu yapma konusunda çekiniyorum çünkü egosantrik algılanmak istemiyorum uzun vadede öyle olmanın dönüşü daha iyi olacak olsa bile. Kısır bir döngü bu. The Archer albümünü ilk kez çalıp insanların şarkıları söylediklerini duyduğumuz an olağanüstüydü ama tek bir an seçmek çok zor; turda olduğunuz zaman temel olarak zombi gibi oluyorsunuz. Bu yazı Kendin Olma Klişesini Başarmak başlığıyla #GQBahar21 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/bir-japon-sef-ile-bir-hollywood-yildizi-bir-araya-gelirse", "text": "80'li yılların sonu, Los Angeles. Yönetmen Roland Joffe aktör arkadaşlarından birini Beverly Hills'teki yepyeni bir restorana akşam yemeğine davet etmiş. Dedikodunun her şey demek olduğu bu şehirde, hem LA Times hem de New York Times tarafından tebrikler yağdırılan, sessiz ve ciddi şef Nobuyuki'nin Matsuhisa adlı restoranı, çığır açan Japon yemeğinin yeni adresi olarak görülüyormuş. Sonrası, büyük bir başarı hikayesi. Dünyanın beş kıtasında 32 restoran ve 20 yılı aşan Nobu-De Niro ortaklığı günden güne daha da güçleniyor. İşte işin sırrı... Robert De Niro: Los Angeles'taki Matsuhisa'ya gittiğimde daha önce böylesi bir Japon mutfağı görmemiştim. New York'ta bildiğim Japon yemekleri güzeldi ancak gelenekseldi. Nobu'nun Güney Amerikan ilhamıyla yaptıkları farklı ve heyecan vericiydi, onun olağanüstü olduğunu düşündüm. Nobuyuki Matsuhisa: Peru'da bir ortağım vardı ve işler pek de iyi gitmiyordu. Alaska'da bir ortağım vardı ve restoran yanıp kül olduğunda yalnızca 50 gündür açıktık. Los Angeles'ta Matsuhisa'yı açarken tek başımaydım ve orası eşimle benim evimdi, bir başkasıyla çalışmak istemiyordum. Bob sabırlıydı, görüşüme saygılıydı ve dört yıl bekledi. Bu sürede ona güvenebileceğimi hissettim. RDN: New York'ta ilk Nobu'yu açmak için onu ikna etmem yaklaşık dört yılımı aldı. Başta hazır değildi, bunu anlayışla karşılıyordum. Ancak TriBeCa Grill'i açmıştım ve yeni bir fırsat arayışındaydım. Restoran ortağım Drew ile Nobu'nun kariyerini yakından takip ediyorduk ve sonunda onu New York'a gelmeye ikna etmeyi başardık. NM: İşimi icra ederken oyun oynamam. Yaptığımı çok ciddiye alırım. Eğer ortada bir sorun varsa bunu ekibimle konuşurum; sorunu tespit eder ve çözeriz. Şeflerime asla hayır demem. Yeni şeyler denemek istiyorlarsa buyursunlar... Ben yalnız değilim, bir aile gibiyiz ve hep beraber çalışıyoruz. RDN: Nobu tüm restoranlarımıza büyük bir ilgiyle yaklaşıyor. Bu işte ustalaşmak zamanımızı aldı ve artık herhangi bir sorunla karşılaştığımızda baş edebiliyoruz. Eğer bir restoranımız ölü sezonda zorluk yaşıyorsa veya bir şefimizin kişisel sorunları varsa çözümünü bulabiliyoruz. Nobu herkesle ilgileniyor. Benimle ilgilendiğinden emin değilim! NM: Şahsen, Michelin yıldızlarını pek önemsemiyorum. Yemek, hizmet, tasarım, atmosfer ve enerji; hepsi birincil derecede önemli. Restoranlarımız iş yaptığı ve insanları memnun edebildiğimiz sürece Michelin yıldızları hakkında düşünmüyoruz. RDN: Uzun bir süredir, otellerine restoran açmak isteyip istemediğimizi soran, kendilerini yeni bir seviyeye taşımak isteyen sayısız otelden teklif alıyoruz. Düşünüyorum: Neden kendi otelimizi açmak varken, markamızın itibarını başka bir otele bağlayıp ortak olalım? Bence bu son derece mantıklı, nitekim Nobu otelleri yakında açılıyor. RDN: Kimse yokken yemekleri ben pişiriyorum!"} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/birkan-sokullu-ile-tamirhane-gunlugu", "text": "Dışarıdan baktığınızda, oldukça mesafeli biri gibi durabilir. Ama yanına yaklaşıp, sohbete başladığınızda kesinlikle içten ve mütevazı. İşinde fazlasıyla titiz olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Yaptığı şeyin hakkını vermek istediği her halinden belli. Kıyafetler konusunda oldukça seçici. Fakat giydiği her şeyi güzel taşıyor ve kimliğine bürünüyor. Kim olduğunu bilmesem, beni bir yarışçı olduğuna kolaylıkla ikna edebilir. Açıkçası, tamir anahtarları ve yağlı bez de eline fazlasıyla yakışıyor. Fotoğraflarda ciddi bir bakış atsa da çekim aralarında sürekli gülümsüyor. Rampalarda, zorluğa aldırmadan bir yandan motoru itiyor, bir yandan poz veriyor. Doğru pozu yakalayana kadar tekrar o rampada inip çıkmaya devam ediyor. Sıcağın altında, konsept gereği kazakla olmasına rağmen... Tamirhanede, çekim sırasında çalışmaya devam eden insanlar var. Yine bir duraksama anında, bir motosikletten gelen ani ve yüksek egzoz sesinden o hariç hepimiz ürküyoruz. Çekim aralarında herkesle sohbet ediyor, motosikletler hakkında konuşuyor. Ve herkese, sürekli teşekkür ediyor. Birkan Sokullu'nun 10 senelik profesyonel bir basketbol geçmişi var. Fiziğini de buna borçlu. Her ne kadar basketbolu bırakmış olsa da ara ara bir arkadaş grubuyla buluşup oynadığını ama bir süredir çalışma yoğunluğundan bunu yapamadığını dile getiriyor. Özlediğinden yakınıyor. Spor yapmaya devam edip etmediğini merak ediyorum. Uzun bir dönem bir spor dalıyla profesyonel olarak ilgilenen birisinin sporu bırakamayacağının da farkında olarak soruyorum bu soruyu. Ve tam da düşündüğüm gibi. Spor onun için bir hobi değil, içtenlikle yapmak zorunda olduğu bir şey. Disiplin ve alışkanlık. Oyuncu olduğu ve fit duruşunu korumak zorunda olduğu için de değil üstelik bunlar, tamamen kendisiyle ilgili. Birkan Sokullu'nun iki sezondur canlandırdığı Kerim Cevher, Hayat Şarkısı'nın esas oğlanı. İdealleri olan; hayallerinin peşinden koşmakla sevdikleri arasında kalan bir aşık, bir eş, bir evlat, bir kardeş ve çok iyi bir baba. Onun, Kurt Seyit ve Şura'dan sonra okuduğu en iyi senaryoymuş Hayat Şarkısı. Mahinur Ergun'un çok güzel bir kalemi olduğundan ve onunla çalışmanın ne kadar heyecan verici olduğundan bahsediyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/britanyanin-yeni-yildizi-istanbulda", "text": "İlham aldığım birçok şey var. Babam sayesinde dinlediğim The Smiths, The Cure ve New Order gibi grupları seviyorum. Ayrıca Destiny's Child ve Alicia Keys dinlemeyi de çok severim. Ve Robyn... Robyn benim için her zaman büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Çok çeşitli ve geniş çapta ilham kaynaklarım var. Evet, İstanbul'a daha önce hiç gelmemiştim. Çok heyecanlıyım. Türkiye'den birçok insanı tanıyorum, bu yüzden İstanbul'u görmeyi ve gezmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Aslında henüz bilmiyorum. Sahneye başka kim çıkacak hiç haberim yok. Woodkid ve Felix da Housecat de çalacaklar. Aynı zamanda, yerel birkaç müzisyen de katılıyor. Biliyorsunuz Paper Heart adlı bir şarkım var. Polonya'da bir konserimde seyircilerin hepsi yanlarında kağıttan kalpler getirmişlerdi ve onları çok uzun süre havada tuttular. Benim için beklenmedik bir olaydı çünkü böyle bir şeyin olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Şu ana kadar çok zorlanmadım, çünkü henüz o kadar da çılgın boyutlara ulaşmadı. Yavaş yavaş ilerliyorum. Ünü ve başarıyı henüz o kadar boğucu bulmuyorum. Benim müziğim tamamıyla ironiyle ve kendi bakış açımla alakalı. Deneyimlediklerim ve şahit olduğum şeylerle alakalı. Ben büyüdükçe ve geliştikçe, müziğim de doğal olarak değişecek. Çünkü yeni şeyler deneyimleyeceğim, yaşım da ilerleyecek. Ve ben şarkılarımı, hep o an ne hissediyorsam ona göre besteledim. Bana göre zaten herkes teknolojiye bağlı hale gelmiş durumda. Teknoloji, dünyadaki herkesin hayatında sürekli var olan bir şey. Evet, bazı açılardan bu çok iyi. Bu bir gelişme ve gelişme her zaman iyidir ama mektup yazmak gibi geleneksel şeyler bazı açılardan daha güzel. Ayrıca korsanın yayılması müzik ve film endüstrisi için büyük bir sıkıntı. Çünkü korsan olarak müzik veya film indirmek şu günlerde çok kolay bir şey ve bu hoş değil. Sanırım müzik de değişmek zorunda. Teknoloji sayesinde her şey daha kolay ve artık yaratım aşamasında her şey bilgisayarlarla yapılıyor. Bu yüzden değişeceğine inanıyorum. Sanırım söyleyemeyeceğim. Hayatım boyunca kimseye sır verdiğimi hatırlamıyorum. Dürüst olmak gerekirse gerçekten söyleyecek hiçbir şeyim yok... adidas all Originals Istanbul'da görüşmek üzere..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/bu-mevsim-cok-erdal-besikcioglu-yapacak", "text": "Ki biz yine iyiyiz; çekim ekibi arasından inek sürüsü mihenkli tarif alanlar da olmuş. İnekler önlerindeki çayır çimeni beğenmeyip biraz ötede otlayalım dese, sil baştan ara ki bulasın... Çekim mahalline vardığımızda, Bu ne ya? Gide gide sonunda IŞİD kampına mı geldik? diye soruyor Beşikçioğlu. Bulunduğumuz tepelikte ardiye türünden tek bir bina, onun da duvarlarında Arapça birtakım yazılar var. Daha önce yine buralarda çekilmiş bir aksiyon dizisinden yadigarmış meğer. Açık havaya yerleştirilmiş, çekimde giyeceği kıyafetleri görünce beni kaşıntı tutuyor. Güneş alnımızda alevden bir top gibi; o ise birazdan kalkıp, üzerindeki Run DMC tişörtünü çıkarıp yün kazaklar, kabanlar giyecek; kamp ateşi başında közlenecek. Nema problema şeklinde omuzlarını silkiyor. Sıcak ona dokunmazmış: Hem çok likit tüketmediğinden hararet yapmazmış hem de spotuydu, şuyuydu buyuydu, sıcakla iyi geçinmek zaten meslek icabıymış. Teşbihte hata olmaz, yine meteoroloji terminolojisinde dillendirecek olursak, önümüzdeki mevsim, bol Erdal Beşikçioğlu yapacak: Yeni bir sinema filmi, yeni bir dizi, yeni oyunlarla perde açacak, yepisyeni bir özel tiyatro... Eylülde vizyona girecek olan Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, Beşikçioğlu'nun filmografisinde şimdiye dek görmediğimiz türden bir aşk filmi. İlhami Algör'ün aynı adlı kısa romanından uyarlanan, ödüllü yönetmen Çiğdem Vitrinel'in ikinci uzun metrajı olan projeden bahsederken, Vali'de bıyıkları beyazlattım, Behzat'ta sakalları beyazlattım; zaman geçip gidiyor, bu arada bir aşk filmine ihtiyacımız var dedim diyor gülerek... Dizi projesi dediğiniz, sinemadaki gibi, senaryonun başını sonunu, her satırını bilerek girişilen bir şey değil; biraz da yolda düzülen bir kervan malum. Beşikçioğlu, gidişatta hemfikir olunmaması halinde diziden ayrılabilme şartını sözleşmesine ekletmiş ki bu, daha önce yaşamadığı türden bir tecrübe değil. İçinde bulunduğu her işten zevk alıp gurur duymayı son kertede önemsiyor. Fakat konu sanatsa, varsa yoksa tiyatro; ötesi teferruat bir yerde. Konu 15 Eylül'de sezona perde açacak yeni tiyatroları Tatbikat Sahnesi'ne geldiğinde, burdan Jüpiter'e kadar konuşabilir. İlk kez 1940'ta Ankara Devlet Konservatuarı'na bağlı olarak kurulan, ilk çalışmalarını Carl Ebert'le yapıp yoluna Muhsin Ertuğrul'la devam eden, Devlet Tiyatroları'nın kurulması sonucu 1949'da kapanan Tatbikat Sahnesi'yle on yıllar sonra yollarının kesişmesi, biraz şartların zorlaması sonucu. Denir ya: Kısmet... 1970'te Ordulu memur bir babayla Ankaralı ev hanımı bir annenin ilk evladı olarak dünyaya gözünü açtığı Ankara'ya, Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı için dönene dek, babasının memuriyetinden dolayı bulunduğu İzmir, Kayseri ve yine Ankara gibi illerde gördüğü ilk, orta ve lise öğrenimi hiç de öyle parlak geçmemiş. Okulu son derece sıkıcı bulurken, konservatuarla birlikte zihni köpürmüş. İşine meftun diyorsak, laf olsun diye değil. Gerisini, esasında tiyatrodan yana söyleyecek olursak evvelini de, buraya sığdırmak mümkün değil. Beşikçioğlu'nun sinema, dizi ve özellikle de tiyatro kariyerine bakan, klonlanmış olabileceğinden yana şüphe duyabilir; öylesine bir yoğunluk, pırlanta gibi bir kariyer... Ki sadece oyuncu olarak değil, yönetmen, genel sanat yönetmeni, tabiri caizse patron olarak da yoğun bir mesaiden söz ediyoruz. Bunları söylerken, gözlerinde resmen flaşörler çakıyor. Tevekkeli Erdal Beşikçioğlu hep, büründüğü rol ne olursa olsun, kimselerin bilmediği bir şey biliyormuş gibi bakıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/cagatayin-gelgitleri-171145", "text": "Çağatay Ulusoy'un, bir buçuk saate yakın geç geldiği röportaja başlamadan önce, uykudan mahmur gözlerini zar zor kırpıştırırken, ağzından çıkan ilk laf, Bunu da yazın lütfen, cezamı çekmek istiyorum oluyor. Röportajı bundan birkaç gün önce, fotoğraf çekiminin akabinde yapacaktık fakat dizi setine gitmesi gerektiği için yetiştiremedik. Dün geceki dizi seti uzun süren Çağatay Ulusoy üstünü değiştirmeye gittiği evinde bayılıp kalınca, bizim röportaj iyiden iyiye, ertelenmekten bir hal olan, erilemeyen vuslata bağladı... Geç kaldığı için fena halde mahcup durumda. Onu rahatlatmak için, İnsanlık halidir, dert etmeyin. Çekim uzamış işte, sizin elinizde olan bir şey değil neticede diyorum. Röportaj boyunca, en ufak kelamı bile kuyumcu terazisinde tartarak sarf ediyor. 20 yıldır röportaj yapıyorum, kayıt cihazı karşısında böylesine ihtiyatlı davranan bir ikinci kişiye rast gelmedim, öyle söyleyeyim. İlerleyen vakitlerde, Ben bu röportajlarda n'apacağım ya? diye kendi haline isyan ediyor: Anlatamıyorum... Çok geriliyorum röportajlarda. Hep böyleyim. Alışamadım bir türlü. Hiç röportaj yapılacak bir adam değilim. Sayamadığım bilmem kaçıncı sefer, Estağfurullah diyorum. İnsan, Çağatay Ulusoy'u estağfurullahlamaktan bitap düşebiliyor. Çekim günü hiç böyle değildi oysa. Sen şimdi git, o geçen günkü, bir yandan kendiyle dalgasını geçen, etraftaki herkesle teklifsiz muhabbet koyan, kamerayla yarenlik etmekten hazzettiği her halinden belli, atmosferinden hoşnut, matrak genç adam gelsin, diyesim geliyor. Giderse bir daha gelmez diye tırsıp çenemi kapatıyorum. Elinde annesinin hazırladığı ekmeğiyle, sabahtan akşama kadar, aşağı mahalledeki arsa senin, yukarı mahalledeki bostan benim koşuşturan, apartman inşaatlarının ikinci katından kuma atlayan sokak çocuklarından. Bizimki en son çocukluğunu yaşayan dönem herhalde. Şimdiki nesle üzülüyorum biraz diyor! Şimdiki nesil derken? diye soruyorum haliyle; neticede 23 yaşında biri bu cümleyi kuran. Gülüyor: Di mi, yaşlanmış gibi konuşuyorum bazen, duyan da 30 yaşındayım falan sanır. Birkaç gün önce 42 yaşını doldurmuş bir insan olarak, bu kez ben havalara bakıp yutkunuyorum. Başta hiç aklımda yoktu. Yedi sene lisanslı basketbol oynadım, ileride kendi mesleğimi yapmak ya da basketbol antrenörü olmak istiyordum. Arkadaşlarım teşvik etti Best Model'a katılmam için. 2 bin kişi başvurmuştu galiba. Oradan ilk 100'e kaldım, sonra ilk 40'a, sonra da görsel elemesiyle ilk 20'ye... Annesinin, Best Model'dan yarışmadan kısa süre önce, Hıdrellez'de, gül ağacının altına gömmek için eline tutuşturduğu yeşil kağıttan bahsediyor. Yarışmada iyi bir derece ve iyi bir dizide rol almayı dilemiş. Kalbi temiz dedikleri, böyle bir model olsa gerek... Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/cazin-ele-avuca-sigmaz-cocugu", "text": "Kabul edelim, bu ülke insanının caz müzikle arası hiçbir zaman mükemmel olmadı. Güzelim müziği Caz yapma! gibi olumsuz bir söze alet etmemizden belli. Ama o kadar da umutsuz vaka değiliz. Her yıl düzenlenen Akbank Caz Festivali sağ olsun, ülkemize gelip giden dünyaca ünlü caz sanatçılarıyla tanıştık, onları dinledik ve bence bu müziği daha çok sevdik. Ülkede bu alanda güzel şeyler olmaya da devam ediyor üstelik. Geçen ay Nişantaşı'nda açılan St. Regis Istanbul, New York'ta açılan ilk şubesinden bu yana Jazz Legends at St. Regis geceleriyle meşhur. Buna vurgu yapmak için, otelin açılış gecesinde dünyaca ünlü caz sanatçısı Jamie Cullum sahnedeydi. Onu muhtemelen siz de benim gibi geçen yıl geldiği caz festivalindeki sahne şovundan hatırlayacaksınız. Kıpır kıpır halleri, enerjik ve sempatik tavırlarıyla Cullum, sahnede yalnızca müzisyen olarak değil, bir şovmen olarak da kendine hayran bırakmıştı. Jamie Cullum'ın genç yaşında kariyerine sığdırdığı biri Grammy, ikisi Altın Küre olmak üzere sayısız ödülü var. Böyle bakınca illa bir eğitim almıştır diye düşünüyor insan ancak işin aslı öyle değil. Müzik yolculuğu böyle başlamış Cullum'ın. İlk albümü yalnızca 480 sterlin harcanarak 500 kopya bastırılmış. Şimdi bu denli az olduğu için o ilk albümün orijinal kopyaları eBay'de 600 sterline alıcı buluyor. Jamie Cullum'ın Yahudi büyükannesi, zamanında Berlin'de gece kulüplerinde şarkı söylermiş. Nazi katliamı sonucu Kudüs'e kaçmış. Annesiyse Myanmar'da Japon istilasından kaçıp İngiltere'ye sığınan Hint bir babanın kızı. Çok şükür, benim hiçbir yerden kaçmama gerek kalmadı diyor. Kaçtığı bir yer değil ama kaçındığı bir şey var: Rahatlık. Çünkü rahatlığı yaratıcılığın düşmanı olarak görüyor. Ünlü sanatçının kendi şarkılarından çok, ünlü isimlerin şarkılarına yaptığı cover'lar patlamıştı. Rihanna'nın Don't Stop the Music şarkısına yaptığı cover için bizzat Rihanna'nın Aslında en sevmediğim şarkımdı ama şimdi dinlemeye doyamıyorum demesi, geçerli bir kanıt. Bu yaz çıkacak albümündeyse bolca yeni beste var. Ama insanların beğenisini kazanmış şarkılara yeni bir tat katmaya da devam edeceğini söylüyor. Anlayacağınız yeni cover'lar yolda fakat hangileri olduğunu kesinlikle söylemiyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mayıs sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/cem-yilmaz-pek-yakinda", "text": "Bilen biliyordur, Beykoz'daki eski Kundura Fabrikası, maşallah, çekim çarşısı gibi bir şey olmuş. Bizim fotoğraf çekimini yaptığımız gün, bir dizi, bir de sinema filminin daha işinin yürüdüğü alanda, Set setin külüne muhtaçtır hesabına, komşu ekipten kahve için sıcak su aldığımız oldu. Cem Yılmaz'ın 2 Ekim'de vizyona girecek son filmi Pek Yakında'nın büyük bölümü de burada çekilmiş; herkes ortama gayet hakim. Tahtalara vurmalık, iyi bir demde; her zamanki gibi kendi yazdığı ve/fakat bu defa ilk kez tek başına, kendi yönettiği Pek Yakında'nın heyecanı var, babalığın her gün insanı sil baştan reset'leyen heyecanı var, gözünde her zamankinden farklı bir fer var. Kemal dibine düşmüş belli ki; evladına dair hal hatır sorarak lafa girince, tatlı hayretlere gark olmuşluğundan dem vurarak bahsediyor oğlundan: Bir gün iPad'le oynuyordu, çok sevdiği bir geometri programı var, üçgenleri yerleştiriyor falan. Küçük bir hırsız maymun gibi oynuyor onunla, çok küçüktü ama daha... Ben bunu uzaktan seyrediyordum, bir şey oldu ekranda; hahaha komik, dedi! Daha o ana kadar sıfatla konuşmamış hiç; hani güzel, çirkin, büyük, küçük falan, kullanmamış hiç; ilk defa ağzından bir şeyi tanımlarken bir sıfat duyuyorum. Komik dedi! Ulan dedim, bu ne biçim rastlantı, yuh dedim artık. Yemin ederim, ne ben ne annesi, bak bu komiktir, senin baban komik falan, hiç böyle şeyler sürmedik önüne. Bu komiği öğrendikten sonra her şeye kullanır oldu. Yıkıyorum bir gün; dedim ki, şimdi sen baba ol, ben Kemal olayım, sen beni yıka. Ahahaha komik, dedi yine! O an şey oluyorsun birden; ulan her anlattığımızı anlıyor mu acaba, diyorsun. Sonra da şuna kanaat getirdim: Yüzde yüz anlıyor, sadece seçtiği şeylerden cevap veriyor. Bu komik meselesi sonradan dönüştü: Mesela bir hırçınlık yapıyor, sana vuruyor diyelim, ne yapıyorsun oğlum diye sorunca, geri vites yapmak için, e komiiik, diyor! Komiğin tolere edilebilir bir şey olduğunu çözmemiş olsa, onu niye söylesin diye düşünüyorsun. İnsanın kafasını karıştıran çok enteresan bir maceraymış. Çok da yücelemek istemiyorum ama babalık iyiymiş; bir bireyin yetişmesine yardımcı oluyorsun diyelim... Çocuk çok bencil bir yaratık, hayatta kalma mücadelesi veriyor, o kadar belli ki. İnşallah aklı başında bir insan olur, bize düşen bölümünde yamuk yumuk bir şey yapmazsak, dur bakalım... Dürüst olmaya çalışıyorum, her şekliyle... Biliyorum ki annesi de öyle. Müsterihim o konuda. Herkese tavsiye ederim. Çok zor iş ama eğer kendini tekrardan idrak etmek istiyorsan, tekrar tanımak istiyorsan, varsa eğer öyle bir düşüncen, çok geç kalmamakta fayda var. Hastanede hemşire hanım şey demişti; 20'li yaşlarda çocuk sahibi olanlarda çok fazla idrak olmadan üç ayı, beş ayı şöyle bir geçiriyorlar, siz tabii 40'lı yaşlar olduğu için daha başka şeyler yaşayacaksınız. Kendi filmlerim dediği işlerin, Her Şey Çok Güzel Olacak, G.O.R.A., Hokkabaz, A.R.O.G. ve Yahşi Batı'nın ardından, karar mekanizmasında, yönetimde son sözü tek başına söylediği ilk yapım olan Pek Yakında'da, anlatmayı sevdiği türden; hani aslında pek de sinemasını yapmaya değer bulmayacağın, tabiri caizse herhangi adamların macerasının peşine düşüyor yine: En son Yahşi Batı'yı yaparken, o kadar çok kostüm giydik çıkardık ki ben gerçek hayatta devam eden bir hikaye yapmak istedim, onda kesin kararlıydım. Bir-iki karakter kenara attım; biri korsan DVD'ci çocuktu, biri de arabalı vapurlarda ayran-kola-meyve suyu-tost falan satan bir garson adamdı; sonra baktım ki bunların hayatları, bayağı Zeki Demirkubuz filmi karakteri gibi hayatlar yani. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/cennetin-tam-ortasinda", "text": "Çocukluğunda, büyüyünce papa olmanın hayallerini kuruyordu ama günün birinde kendini bir kilisenin içinde mimar olarak buldu. Kral olamadım, papa oldum diyordu gülerek poz verirken. Kimsenin cüret edemediği altarın üstüne çıkıyordu Massimiliano Locatelli. Cüretkarsın demem çok hoşuna gitmişti; daha da yükseğe çıkıyordu. Kendini gerçekten de papa gibi hissediyordu. Hayal ettiği her şeyi gerçekleştirmek için çalışan Locatelli doğal olanı fantastikle harmanlayıp, mimarların en çılgın hayallerinde bile göremeyeceği alanlar yarattı; hatta Victor & Rolf'un baş aşağı gibi görünen mağazasını tasarlamaya, kocaman bir kiliseyi ofis haline getirmeye, Nina Yashar'in sahip olduğu Nilufar Depot'yu Teatro alla Scala'dan etkilenerek inşa etmeye, dünyanın en minimal anaokulunu tasarlamaya, en yakın arkadaşı olan Franca Sozzani'nin bütün evlerini dekore etmeye kadar uzanıyordu imzasını taşıyan işler. Ayın 10 gününü Milano'da, diğer 10 gününü New York'ta ve kalan günlerini de dünyanın başka şehirlerinde geçiren ünlü İtalyan mimar Massimiliano Locatelli ile 16. yüzyılda Milano'da inşa edilmiş olan San Paolo Converso Kilisesi'nde buluştuk. Kilise aynı zamanda, sahibi olduğu mimarlık şirketi CLS Architetti'nin ana üssü. Kilisenin içinde bir ofis. Sonunda altardan aşağı inmişti ve karşılıklı oturabilmiştik. Çocukluğunu merak ettim; küçük bir çocukken geleceğe dair kurduğu hayalleri... İtalya'da artık kral olmadığını öğrendikten sonra kral olmaya karar verdim. Sonrasında da papa olma hayalleri kurmaya başladım. Vatikan'da Sistina Şapeli'nde yaşamak istedim hep. Sistina Şapeli'nin tavanındaki Michelangelo fresklerine bakarak uyuyakaldığımı hayal ederdim. Tabii sonrasında bu meraklar beni dedemin dergilerine, kitaplarına yönlendirdi. Kendisi mimardı. Bir şeyler oluşturma, üretme merakım ondan geliyor. Hep yeni şeyler inşa ederdim kafamda ve gerçek hayatta. Ünlü mimar için objeler kadar, objelerin barındığı mekan ve alanlar da önemli olmuş. Kralın kendisinden çok nerede yaşadığı ilgisini çekmiş. Peki ofisini bir kilisenin içinde kurmak da çocukluk hayallerinin bir devamı mıydı? Bunu hiç hayal etmemiştim fakat papa olmayı hayal etmiştim. Aslında ofisimin bir kilisenin içinde olması benim açımdan hiç sıra dışı değil. Locatelli bu kiliseyi bir cennete benzetiyor. Haksız da değil; burası bir cennet derken çan sesleri kilisenin atmosferini daha da büyüleyici kılıyor. Yüzyıllardır içinde barındırdığı ruhsal birikimi hala hissedebiliyorsunuz, sizinle birlikte buradalar, içerideler diye ekliyor. Massimiliano'yu tanımlarken klasik bir İtalyan demek gelmez aklınıza. Karşınızda yeniliklere ve farklılıklara açık, tüm bunlara kolayca uyum sağlayan bir adam var. Sürekli yolda, seyahat halinde olması da biraz da bundan kaynaklanıyor belki de: Yurtdışında aktif bir sürü projemiz var ve ben hepsine bizzat gitmeyi tercih ediyorum. Değişik ülkelerde farklı kültürlerle kendini harmanlayabiliyorsun. Daha çok gezip daha çok öğreniyorsun. Bu esnada, son seyahatinde gittiği Şanghay'dan getirdiği yöresel bir zili alıyor eline ve sallamaya başlıyor. Bunları yaparken hep gülümsüyor. O kadar az vakti olmasına rağmen kendini rahatlatmayı, kendine ilgi göstermeyi seviyor ve ekliyor; Bebeğini dışarı çıkarıp onun ne kadar güzel olduğunu anlatman gerek. Ben yaptığım işlere böyle bakarım.\" Üç boyutlu yazıcıdan çıkan bir ev. Uzun süren şantiyeleri, yıllarca ödemek zorunda olduğunuz konut kredilerini ve yeniden yapılanma için gerekli ulaşılmaz paraları unutun diyor İtalyan mimar. Kullanılmış olan teknoloji ve bu ev hayal değil. Tam 100 metrekarelik ev bir hafta içerisinde tamamlanmış. Fiyatı normal bir evin masrafının dörtte biri kadar. Avrupa'da türünün ilk örneği olan bu prototip ev, aynı zamanda depreme ultra dayanıklı. Dilediğinizde, evi başka bir alana taşıyıp rahatlıkla yıkabiliyorsunuz ve yeniden inşa edebiliyorsunuz. Gelecek çok da uzak değil artık."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/christian-bale-ile-bir-donemin-izinde", "text": "Michael Lewis'in çok satan kitabından uyarlanan, Adam McKay'in yönettiği Büyük Açık'ta Christian Bale'in yanı sıra Steve Carell, Ryan Gosling ve Brad Pitt rol alıyor. Film, 2008'deki küresel finansal çöküşe yol açan olaylara ve olacakları gören sektör dışından bir avuç dolusu insana zekice ve sert bir açıyla bakıyor. Övgülere alışık olan Bale, filmdeki performansıyla kendinden söz ettirmeye başladı bile. 13 yaşındayken Steven Spielberg'in Empire of The Sun (1987) filmiyle çıkış yaptığından bu yana izleyicileri büyüleyen biri için bu hiç şaşırtıcı olmasa gerek. Michael Burry de Bale'in pek çok filminde başardığı gibi kalıcı bir canlandırma olacak, belli. American Sapığı'nı (2000), Makinist'i (2004), Christopher Nolan'ın Batman üçlemesini (2005, 2008, 2012), Dövüşçü'yü (2010, Oscar aldığı rol) ve Düzenbaz'ı (2013, ikinci Oscar adaylığını aldığı rol) hatırlayın; anlayacaksınız. Yeni filmle ilgili detayları Bale anlatsın... Çok çok ilginç biri, Mike Burry. Elini kaldırıp olacakları ve tam ne zaman olacağını ilk söyleyen oydu. Rakamları benim anlamaya bile başlayamadığım bir şekilde yaşayan ve soluyan biri. Kendini çok iyi bilen biri. Tanıdığım kimseye benzemeyen bir zekaya sahip olan biri. Bazen günlerce uyanık kalarak rakamları inceliyor. Bunun gerçek tutkusu olduğuna inanıyorum. Derdi para kazanmak değil. Bu yüzden diğer Wall Street tiplerinden çok farklı. Çok kısa. Tracy Letts'in canlandırdığı Lawrence Fields adlı karakterin ofise geldiği bir an var. Mike onun yanından yürüyerek geçtiği, telefonda konuşan çalışanlardan biri. Kendisini Kuzey Kaliforniya'da ziyaret ettim. Bütün bir günü planladık. Öğle yemeği araları, molalar ve yapılacakları konuşarak oturduk. Kaçtı bilmiyorum. Sabah 08.30 muydu? Ve dokuz saat sonrasına dek, o sandalyelerden kalkmadık. Çok sürükleyici bir sohbetti. Yapmış olduğum en ilginç sohbetlerden biriydi. Gazetelerden her şeyi okumuştum. Ama Hank Paulson, Ben Bernanke ve AIG'in ötesinde, Mike'tan çok şey öğrendim. Öğrendiklerimi filmi yaparken aklımda tuttum ve sonrasında hemen bıraktım . İnsanları, polisi arayıp izlendiklerini söyledikleri ana kadar inceleme fırsatı elde etmek çok güzel . Bu yüzden hazırlıkların büyük bölümü Mike'la geçirdiğim zamanda oldu. Ayrıca işin içinde fiziksellik de vardı. İri yarı biri. O dönemde ağırlık çalışıyormuş. Aynısını yapmaya çalışmak da gerekti; Supercuts'a saç tıraşına gitmeyi ve Pantera'nın By Demons Be Driven şarkısını öğrenmek de... Çok şey vardı. Hayır, çok değil. Sonunda çok farklı bir yere geliyorsunuz ama özünde aynı. Bu kişinin sizi taşımasını ve adeta duvarındaki sinek olmanıza izin vermesini istiyorsunuz. Ama güven kazanmak için kendinizi de onlarla paylaşmalısınız. Çünkü siz bunu yapmak istemiyorsanız o kişi neden kendisiyle ilgili bir şeyler paylaşsın? Aynı temel prensip. Ama tabii ikisi çok farklı insanlar. Bu yüzden kendinizi çok farklı ortamlarda buluyorsunuz. Zaten amaç da bu. Onların ortamında tamamen rahat olmak için adapte olmayı öğrenmek... Sonra başarıyorsunuz. Birçok kişinin tepkisi bu oldu. Ama sonra Adam'la konuşunca görüyorsunuz ki çok zeki, esprili biri ve aynı zamanda bu konuya da gerçekten çok takıntılı. Bu takıntı, dikkatimi çeken ilk şey oldu. Bu her zaman bir gerekliliktir. Sonra fark ettim ki bu adam aslında insanların bu işten şüphe duymamalarının da nedeni olabilirdi. Çünkü asla klişe bir Wall Street filmi yapmazdı. Hiç beklemediğiniz bir şekilde, son derece eğlenceli bir film olmasını sağlayacaktı. Bence birçok kişiyi şaşırtan şey, mizah ve eğlenceyle üzücü ve dehşet verici arasındaki dansı ne kadar ustaca yapabildiği olacak. Çok güzel yapıyor. Daha iyi bir yönetmen bulunamazdı. Ekranda gördüğünüz gibi, çok izole. Sadece ben vardım. Bu ofiste kendi egemenliğimin kralı olarak işimi yapıyordum. Adam McKay arada bir telefonun hoparlöründen bana bağırıyordu. Ya da çekimler sırasında dikkatimi dağıtmaya ve güldürmeye çalışıyordu! Muhteşemdi. Hayır, hiç. Onlarla hiç bir araya gelmedim. Hiç konuşmadım. Ama saç ve makyaj ekibine sordum. Çünkü çekime önce ben başladım. İlk hafta ben vardım. Onlara dedim ki, Brad, Steve ve Ryan buraya geldiğinde arada bir, ilk hafta çok iyiydi, neden her zaman öyle olamıyor gibi birkaç şey söyleyin! Onlarla galaya kadar hiç bir araya gelmedim. Çok sevdim. Hemen Lütfen yeniden gösterin, hemen görmek istiyorum dedim. Düşündüğümden çok daha sürükleyici, eğlenceli, komik ve dehşet vericiydi. Bu çok hoş bir iltifat. Ama kim bilir... Filmde yer alan yeteneklerin kalitesi kesinlikle muhteşem. Bu aynı zamanda ödül demek midir? Bazen evet, bazen hayır. Ama ben bu konuda ne diyebilirim ki? Tek bildiğim, sevdiğin bir süreç olmalı. Motivasyonun her zaman Sadece bu karakteri incelemek istiyorum olmalı. Üstüne bir de ödül alırsan muhteşem olur. Ama bütün motivasyonun ödül olursa işin bitmiş demektir. Mike'ı çok sevdim. Ama kendimi onun bir kahraman olduğuna inandırmak istemedim. Sadece çekici, bana karşı çok cömert biri olduğunu gördüm. Böylece bu adamla ilgili negatif bir şey paylaşmak istemiyorum noktasına da gitmeye başlıyorsunuz. Ama aslında herhangi bir kişi hakkında negatif hiçbir şeyin olmadığı bir hikaye yoktur. İyi bir hikaye anlatmak için buna karşı koymanız gerekir. Mike bunu çok iyi anladı. Gerçekten anladı ve Hayır, ben kahraman değildim diyen ilk kişi o oldu. Bir şeye karşı bahis oynuyordu. Bunun kahramanlıkla ilgisi yoktu. Ama filmin bu dört adamın kahraman olduğuna inandırmak üzere izleyicilerle oynama şekline bayıldım. Kahraman değiller. Sadece gerçeği söylüyorlar. Ancak Wall Street'in ahlaki ortamı o kadar şüpheli ki sadece gerçeği söyledikleri için kahraman görünüyorlar. Mahkum olmamalıyız, bunu kesinlikle çözmeliyiz. Herkes ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyordu. Büyük bankaları ayrıştırmak, gelecekte kimsenin çok büyük bir iflas yaşamamasını sağlamak gerekiyordu. Ama böyle olmadı. Hepsi tekrar olabilir. Bunun düşündüğümüz kadar karmaşık bir şey olmadığı. Benim düşündüğüm kadar aptal biri olmadığım. Aslında sandığımdan çok daha fazlasını anladığım... Kısaltmalardan ya da kasıtlı olarak atılmış karmaşık başlıklardan anlamam ama bana büyük resmi ve sonuçları sunarsanız her şeyi anlarım. Bence çoğu insan için de böyle. Bu filmi anlamak için finanstan azıcık da olsa anlamanıza bile gerek yok."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/christian-loffler-ile-muzik-doga-ve-gelecek-uzerine", "text": "Baltık Denizi'nin kıyısındaki sakin evinde yarattığı melankolik melodilerle dinleyenlerin duygularına dokunmak konusundaki yeteneğini dünyaya kanıtlamış DJ ve prodüktör Christian Löffler, PSM Caz Festivali kapsamında bir kez daha müzik severlerle buluşmaya geliyor. 10 Mayıs'ta izleyiciye unutulmaz işitsel ve görsel bir deneyim yaşatacak olan sanatçıyla müzik, doğa ve gelecek üzerine kısa bir sohbet gerçekleştirdik. 6 yaşımdan beri müzikle ilgiliydim. Birinci sınıfta en yakın arkadaşımın babasının evinde devasa bir plak koleksiyonu vardı. Birlikte o plak koleksiyonunu dinleyerek, babasıyla sohbet ederek ve tüm gün boyunca konser videoları izleyerek büyüdük. Benim için müzik her zaman adım adım büyüyen ve gelişen bir süreç oldu. Kendimi hatırladığımdan beri bir şeyler üretiyorum. Müziğin dışında resim ve fotoğraf da bu üretim sürecine dahil. Bu nedenle şimdi geriye dönüp baktığımda aslında net bir karar zamanım yok, her zaman bunu yapıyordum ve hep yapmaya devam edeceğim diyebilirim. 2011'de yayınladığım ilk EP olan Heights'ın ardından albüm kayıtlarına başladım. Yaratım süreci ise evimin olduğu bölgedeki büyük ormanların içerisinde yaptığım yürüyüşler sırasında kaydettiğim doğa sesleri ve çektiğim fotoğraflarla başladı. Yaptığım müziğin daha organik olmasını isteyerek bu yolculuğa çıktım. Bu benim en başından beri çok severek yaptığım bir iş. Bir yandan da bazen oldukça moral bozucu hale gelebiliyor. Yine de vazgeçmeden üretmeye ve insanlarla paylaşmaya devam ediyorum. Ne hissettiğimi ise tarif etmek çok zor ancak 20 senedir bir şekilde kendimi, duygularımı ifade etmenin yolunu arıyorum ve aramaya devam edeceğim gibi hissediyorum. Hayır hiç müzik eğitimi almadım ve her şeyi zaman içerisinde kendim öğrendim. İlgi duyduğum şeyleri kendi kendime keşfetmeyi tercih ediyorum. Öğrenme ve üretme sürecimde kendi metodlarımı ve yollarımı kullanmayı seviyorum bu nedenle okula gitmek bir seçenek değildi. İnanılmaz iyi ve şanslı hissediyorum! Burada pek çok keyifli performans sergiledim ve beni dinlemeye gelen kitleyle olan iletişimimize bayılıyorum. Geçtiğimiz sene bir dörtlü yaylı çalgılar ekibi bir piaynist ve Mohna isimli solist ile birlikte performans sergiledik. Başka müzisyenlerle birlikte sahneyi paylaşmak ve onlarla eş zamanlı müzik yapmak benim için daha organik ve daha insancıl bir süreç ve her zaman büyük keyif veriyor. Stüdyoda tek başına olmayı ve kendi ritmini tutturmayı seven bir müzisyen olarak bunu söylemek benim için oldukça zor. Bir iş birliği içerisine gireceksem çalışacağım ismin uzun süredir tanıdığım ve çok güvendiğim biri olmasına önem veririm diye düşünüyorum. Bu nedenle daha önce çalıştığım ve senin saydığın tüm isimlerle aramızda hep bir arkadaşlık ilişkisi vardı. Birini sadece yetenekli olduğu için seçmek bana göre imkansız çünkü müzik üretmek benim için inanılmaz kişisel bir olgu. Yaşadığım ev ve deniz arasında sadece bir orman var ve kesinlikle müziğime odaklanabilmek için bu dinginliğe ihtiyacım oluyor. Özellikle çok fazla gezdiğim zamanlarda her şeyi arkamda bırakabileceğim ve huzurla kendime kalabileceğim bir evim olması düşüncesini seviyorum. Tüm bu huzur ve sakinlik müziğimin içerisinde de varlığını gösteriyor. Benim için denize yakın olan bu iklim vazgeçilmez bir şey. Bu duyguların içimde derinlerde bir yerlerde her zaman var olduğunu düşünüyorum. Bazen kendime hayatı biraz daha yavaştan almayı hatırlatmam gerekiyor çünkü aile, arkadaşlar ve geçmiş gibi konularda fazla düşünen bir insanım. Benim karakterimde birinin nostaljiye sürüklenmesi bu nedenle stresli olabiliyor ancak böyle bir insan olduğumu kabul edip bu özelliklerimi müziğimi oluşturmaya kanalize ediyorum. İzlanda ve İsveç'te çalmak çok isterim. Kuzey ülkelerine bayılıyorum ancak oralarda çalmak için fazla olanak olmuyor. Bir de günün birinde yelkenli bir teknede çalmak harika olurdu. Kesinlikle dünyayı dolaşırken aynı zamanda beni tatmin edecek kadar iyi müziği üretmeye devam etmek. Sürekli oradan oraya giderken sakin kalmak ve üretmek inanılmaz zor bir şey ve bu konuda kendimi geliştirerek uzmanlaşmam gerektiğine inanıyorum. Benim için ikisi arasında hiç fark yok. Müzik yaparken bir müzisyen gibi enstrümanları çalabiliyorum ve stüdyoda her şeyi kendi prodüksiyonumla ilerletiyorum. Evimin önündeki deniz kenarında bulunan ormanda koşuya ya da yürüyüşe çıkıyorum. Beni bundan daha fazla rahatlatan bir şey henüz yok. Deniz kokusunu içime çekmek ve uzaktaki dalgaların sesini duymak benim ilacım. Blind! Bu şarkıyı sadece birkaç saatte bitirmiştim ve tüm süreç boyunca sanki bir rüyadaymışım gibi hissetmiştim. Herhangi bir şey hakkında düşünmeden sadece önümde asılı duran bir duyguyu yakaladım ve ürettim. Yaptığım şeyi yapmaya devam etmek istiyorum. Müzik ve resim yapmaktan vazgeçmeyeceğim. Yarattığım şeyleri insanlarla sergiler yoluyla da paylaşmak gibi bir planım da var. Yürüdüğüm yoldan oldukça mutluyum ve bu yolda devam edeceğim. Üretim sürecinde her zaman durup dinlediğim bir nokta var. Bu sıkılmaya başlamadan önceki son durak. Bu noktada kendimi asla devam etmeye zorlamıyorum ve olduğu gibi bırakıyorum. Bu halini seviyorsam hazır olduğunu biliyorum ama sevmiyorsam üzerinde daha sonra çalışmak üzere bir kenara bırakıyorum. En son albümüm Graal'da odamın hemen dışında öten kuşları kaydetmek için yürürken ahşapta çıkardığım sesleri ve kuşları duyabiliyorsunuz. Sabah 4'te bir yaz günü kaydedilen bu sesler ne zaman duysam beni tam o ana geri götürüyor. Kuş seslerine uyanmak beni her zaman mutlu etmiştir..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/dunyanin-en-havali-pop-yazariyla-tanisin", "text": "GQ, Grammy'ye aday gösterilmiş, süper modellerle flört eden ve yıllarca saklandıktan sonra sonunda dünyanın en havalı pop yazarı, prodüktörü ve şarkıcısı olmaktan kaçamayan bu süper starın yükselişini iftiharla sunar. The Weeknd adıyla tanınan 25 yaşındaki Kanadalı gerçeküstü R&B şarkıcısı Abel Tesfaye'yi yeni keşfettiyseniz, kısa yoldan şöhret olmak için Michael Jackson'ı taklit eden genç ve benmerkezci bir pop prensi ya da bencil Alacakaranlık neslinin nihilist bir Justin Timberlake türevi olduğunu sanabilirsiniz. Oysa aradığınız ve hiç şüphesiz dinlediğiniz adam, çağdaş pop müziğin en heyecan verici yeni yıldızı. Genç şarkıcı, süper starlığa yeni ısınmaya başladı. Beauty Behind the Madness'ı yayınladıktan sonraki 12 ay boyunca, bir zamanlar içini ürperten şöhretin basamaklarını bir bir tırmandı. Bu ikinci stüdyo albümünde Ed Sheeran ve Lana Del Rey gibi misafir sanatçılarla çalıştı. Prodüktörlüğün bir kısmını ise Taylor Swift'in ününü okul sınırlarının ötesine taşıyan Max Martin üstlendi. Saç kesiminin henüz markalaşmadığı 2011 yılında, Tesfaye'nin istediği tek şey arka planda kalıp vahşi hayat tarzını yansıtan anlaşılması güç müziğini üretmekti. House of Balloons, Thursday ve Echoes of Silence adında üç karma kayıt hazırlayıp yayınladı. Bu kayıtların her biri, bir öncekinden daha kasvetli, daha pis ve daha soğuktu. Tesfaye'nin şarkılarının tınısı hem erotik hem de tehditkardı. Ancak Amerikan Sapığı'ndaki Patrick Bateman, Toronto'nun Scarborough bölgesinde, Etiyopyalı göçmen bir ailede doğmuş, baba figürü olmayan, uyuşturucu eğilimli bir çocuk olarak büyüseydi böyle bir müzik yapabilirdi. Bu ilk kayıtlar az da olsa ses getirmişti. Torontolu müzisyen Drake, 2011 yılında yayınlanan kendi albümü Take Care'in şarkılarını yazarken ondan yardım istedi. Tesfaye, bu yaratıcı işbirliği sayesinde iyi para kazanmış, annesini eskiden birlikte oturdukları küçücük daireden çıkarıp daha iyi bir yere taşımıştı. Ne var ki Y kuşağının kavuşmak için can attığı şöhreti elinin tersiyle itmekten bir türlü vazgeçemiyordu. Her ne kadar eleştirmenler bu siyah meleğin kibirli umursamazlığını takdir etseler de, bir zaman sonra ticari başarı için daha fazla göz önünde olması gerekecekti. Kiss Land, Amerika'da yalnızca 275 bin sattı. Radyolar Tesfaye şarkılarının sapkın, tehditkar sözlerine ve vıcık vıcık ağır çekim temposuna karşı temkinliydi. Sıkı bir hayran kitlesi olduğuna hiç şüphe yoktu; Amerika turnesine çıktığında salonlar her zaman doluyordu. Ama şarkıcı buna rağmen herkese ulaşamadığının farkındaydı. 2013 yılının sonlarına doğru yeminini bozdu ve Republic'teki yetenek avcısı Wendy Goldstein'ın kapısını çaldı. Tesfaye performansının kötüye gittiğinin farkındaydı ve buna bir çözüm arıyordu. Ona dünyanın en iyisi olmak isteyip istemediğini sordum diye anlatıyor Goldstein o önemli toplantıyı hatırlarken: Bana, kesinlikle dünyanın en iyisi olmak istiyorum dedi. İşte o gün Tesfaye, müzik konusunda daha açık fikirli olmaya karar verdi. 2014 yılının sonlarına doğru, Los Angeles'ta Martin'le birlikte Beauty Behind the Madness için çalışırken, önceki albümlerinde içini kemiren endişelerin de bir anda uçup gittiğini hissetmiş Tesfaye. Can't Feel My Face ve The Hills gibi şarkılarla, en sonunda, insanların dans etmek isteyeceği sofistike, kulağa hoş gelen pop şarkılar yapabildiğini görmüş. Bu, ona kahramanı olan Michael Jackson'ın 30 yıl önce Quincy Jones'la yakaladığı başarıyı hatırlatmış. 2016'nın The Weeknd'in yılı olacağı muhakkak. İki Grammy ödülüne aday gösterildi ve haziranda Rihanna'yla İngiltere turnesine çıkacak. Son dönemde yıldızı parlayan modellerden sosyetik güzel Bella Hadid'le yaşadığı ilişkiyle taçlandırdığı kariyeri, onu üzerine çevrilen gözlere alışmak zorunda bırakacak. The Weeknd, artık popun parlak ve beyaz ışığının cazibesine kapılmış, muhteşem saçlı siyah bir yıldız."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/dunyayi-umursamayan-bir-yildiz-eddie-redmayne", "text": "Sabahın geç bir vakti Londra'da, Chelsea yakınlarında yer alan kafe-bistro Colbert'te sütlü kahveler sipariş edildi. Küçük bir sohbet için doğru yerdeyiz. Eddie Redmayne telefonun ekranında bir yeri işaret ediyor. Tüm görkemiyle, ufak bir insan vücudu heykeli: Redmayne'in Oscar ödülü, üzerinde de dar, beyaz bir iç çamaşırı bulunuyor. Geçen yıl şubat ayında En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıktan sonra Jimmy Kimmel tarafından hediye edilmiş bu mini çamaşır. Haliyle karşımdaki fotoğrafa bakıp Redmayne'le birlikte gülüyorum. Redmayne de tıpkı ödül olarak verilen şu küçük altın adamı gibi, alçakgönüllü biri. İngiltere'deki zengin yetiştiriliş tarzı, Eton'daki eğitimi ve lisans eğitimi için gittiği Cambridge'i konuşmak konusunda mahcup ve utangaç. Sahnedeki ilk büyük denemesi, Cambridge'de tiyatro efsanesi Mark Rylance'a karşı Shakespeare'in 12'nci Gece'sini oynamak olsa da, Oscar ödül töreninde yaptığı konuşmadaki tevazu, başka hiçbir yerde bu kadar gözle görülür değil. Özellikle konuşmasının bir bölümünde Akademi'den kısa zamanda yükselen kariyeri için af dilerken kurduğu Çok şanslı bir adam olduğumun fazlasıyla farkındayım cümlesi, hala konuşuluyor. Redmayne'in geçen ay film için yayınlanan koyu kırmızı dudaklı, peruklu ilk fotoğrafından beri, The Danish Girl aynı oranda dikkatleri ve eleştirileri üzerine çekti. Ne de olsa tarihin ilk ve ikonik transseksüelinin hikayesi; Mrs. Doubtfire filminden çok farklı bir film. Caitlyn Jenner ve Orange is the New Black dizisinin Laverne Cox'unun aksine, Redmayne'in biyolojik cinsiyetiyle ruh cinsiyeti aynı. Bu durum kuşkusuz bazılarını, transseksüel oyuncu seçimi için var olan nadir fırsatları harcayan film yapımcılarını eleştirmeye yönlendirecektir. Redmayne sadece bu eleştiriyi yapacakların sayısını artırmakla kalmıyor, aynı zamanda topluma karşı hissettiği sorumluluk birçok anlamda çok daha ağır basıyor. Role hazırlanırken cinsiyet değiştirme üzerine çok düşünmüş. Araştırma ve çalışmaları sırasında, transseksüel bir arkadaşının konuyu şu şekilde açıkladığını anlatıyor: Her şeyi daha inanılır ve sahici bir yaşam sürebilmek için seve seve feda etmek. Yani evet, baskı yok. Ve tabii ki Hollywood'da riskli transseksüel kimlik furyası konusunda, Dallas Buyers Club'daki rolüyle Jared Leto ve Transparent filminin Jeffrey Tambor'u için her zaman özel bir yer var. Bazıları The Theory of Everything filminde Stephen Hawking'i canlandırdın, bu fiziksel bir değişimdi, şimdi The Danish Girl filmiyle bir başkasını canlandırıyorsun; kariyerine bir oyuncu olarak devam etmiyorsun diyor. Fakat bir aktörsen asla bırakıp gidemezsin. Bu noktada önemli olan, bunu gerçekten yapmalı mıyım ve bu hikaye anlatmaya değer mi sorularını kendine sorabilmek diyor Redmayne. O, en önemli kozu elinde tuttuğunu biliyor. En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını almış en genç aktörlerden biri. Akademi onu çoktan ünlü ve tanınmış bir topluluğun parçası yaptı bile. Adrien Brody ve ilk Oscar'ını 32 yaşında kaldıran Daniel Day-Lewis bu ödülü üç kez almaya hak kazanmış iki kişi. Brody, 29 yaşında Piyanist filmi ve sonrasında Hint asıllı yönetmen M. Night Shyalaman'ın yönettiği The Village filmleriyle Oscar sahibi olmuştu. İnsan kariyeri boyunca Oscar almak için uğraşırken, bunu genç yaşta kazanmak nasıl bir his, merak ediyorum. Ah kahretsin, belki de yarın emekli olacağım. Asla yeniden film yapamayacağım diye düşünmüş ödülü aldığı sırada. İstediği şeyi elde ettiği için her şey bitecekmiş gibi hissetmiş. Bu düşünce, ödülü alırken birkaç saniye içinde aklına gelmiş, hemen ardından bunu kafasından kovmuş. Sonunda mönüden seçimini yapıyor; kızarmış jambon ve peynirle yapılan bir tür sandviç olan croque monsieur'de karar kılıyor. Bordo-mavi çizgili kazağı, jean'i ve eskimiş Converse'leriyle evinde gibi. Hemen arkasındaki yolu göstererek, Ailem bu yolun aşağısında oturuyor diyor. Londra'da çoğunlukla sakin yerlerde dolaşmayı seviyor. Buna rağmen attığı her küçük adım, onu magazinin hedefi haline getirmekten alıkoyamıyor. Bugün GQ tarafından Dünyanın En İyi Giyinen Adamı seçilen Redmayne, geçen sonbaharda, bir stilisti olmadığı için magazin dünyasında küçük bir sansasyona neden oldu. Tüm dünya tarafından alkışlanan kırmızı halıdaki tarzının tamamen kendi zevki olduğu ortaya çıktığında herkes şaşırdı. Bu durum ona anlaşılması güç ve mide bulandırıcı görünmüş. Kesinlikle dünyanın gidişatından nefret ediyorum, kendimi gerçekten kötü hissettim diyor. Yine de iyi giyiniyor olmak ve bunun takdir edilmesi onu mutlu etmiş. Redmayne kariyerinin başlangıcının haritasını, şu anda oturduğu köşeden çizebilir aslında. Buluştuğumuz kafe Colbert, 2008 tarihli Now or Later prodüksiyonunda ABD Başkanı'nın gay oğlunu canlandırdığı Royal Court Theatre'a komşu. 1994'te, henüz 12 yaşındayken, Sam Mendes'in yönetmenliğinde ıslahevindeki bir çocuğu oynadığı Oliver!'la sahneye çıktığı London Palladium'a da 3 km uzaklıkta. Önce okul aracılığıyla, sonrasında okuldan bağımsız bir şekilde işler gelmeye devam etti. 2005 yılında gösterime giren The Goat, or Who Is Sylvia? oyunundaki Edward Albee rolüyle, Olivier Ödülleri'ne aday gösterildi. Bundan tam beş yıl sonra, Red adlı oyunda canlandırdığı sanatçı Mark Rothko'nun yardımcısı rolüyle de bu ödülü kazandı. Sonrasında Broadway'a uyarlanan eser, Redmayne'e bir de Tony Ödülü getirdi."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/duvarin-ardinda-bambaska-bir-kadin", "text": "Dışarıdan soğuk görünen kadınlar vardır. Etraflarına ördükleri duvar öylesine aşılmaz görünür ki aşmayı denemezsiniz bile. İşte tam da bu nedenle ünlü ve güzel sunucu Dilara Gönder ile buluşmaya giderken, ekip olarak hepimiz biraz gergindik. Ne de olsa başkalarının aşmayı denemekten dahi çekindiği duvarı yıkmaya gidiyorduk. Çekimin gerçekleşeceği otele vardığımızda huzursuzluğumuz zirveye ulaştı, kendisiyle karşılaşıp iki kelam ettiğimizdeyse hissettiklerimizin yerini müthiş bir sempati aldı. Evet, Dilara Gönder herkesin düşündüğünün aksine inanılmaz içten, sempatik ve güler yüzlü bir kadın. Soğuk görüntüsünün bir nedeni var; ne de olsa ekranda stand-up yapmıyor, ona göre yaptığı işin kahkaha kaldırır yanı yok. İnsanlar beni bu yüzden soğuk biri zannediyor diyerek kendini savunuyor. Onunla vakit geçirdikçe, ne yalan söyleyelim, kendisine hak veriyoruz. Şimdilerde NTV ekranlarında Zor İşler adlı programı hazırlayıp sunan Gönder, önümüzdeki aydan itibaren her ay bir ünlü erkekle yapacağı söyleşiler eşliğinde GQ Türkiye sayfalarında yer alacak. Bu işte kahkaha atmak serbest. Bu nedenle bu ay, bu sayfalarda duvarın ardındaki Dilara Gönder'le tanışacak, bundan sonraki her yeni sayımızda bu kadına daha bir hayran kalacaksınız... Dış görünüşümle değil ama yerimde duramamamla, her taşın altından çıkmamla, sınıfın en çok konuşanı olmamla ve tiyatro olsun, spor olsun, katıldığım sosyal aktivitelerle ne yalan söyleyeyim; evet, biraz popülerdim. Spora merak o zamandan geliyor öyleyse... Aynen öyle. Kendimi bildim bileli sporla ilgileniyorum. Ama mesleğe spor spikeri olarak başlamamın nedeni sporu sevmem değil, televizyonculuğa olan tutkumdur. Yeditepe Üniversitesi'nde Sinema, Radyo ve Televizyon okurken staj yapmak için evime en yakın yeri, Fenerbahçe TV'yi seçtim. Önce müzik programı yapmaya başladım, ardından tek bir alanda ilerlemem gerektiğini düşünerek spor spikerliğine geçtim. Kadınlar da spordan anlar. Bu durumun tek açıklaması bu bence. Tek nedeninin güzellik olduğunu elbette düşünmüyorum. Ben bu işin mutfağında yetiştim. Uzun süre muhabirlik yaptım, Formula 1 yarışlarını yerinde takip ettim. Sahada çalıştığım için de, o koltuğu kaldırabildiğimi düşünüyorum. İddialı konuşmayı pek sevmem ama ortaya çok güzel işler çıkacağını düşünüyorum. Röportajlar esnasında karşımdakini tanımayı temel alacağım. Bir insanı tanımak benim için önemlidir. Bir nevi çilingirliğe soyunacağım ve açabileceğim kadar kapı açacağım. Daha çok planlar, projelere değil de karşımdaki insan hakkında merak ettiğim konulara yoğunlaşmayı planlıyorum. Bence çok keyifli olacak. Hayatta herkesin bir hikayesi vardır ve benim için hepsi son derece kıymetli. Bu nedenle kimseyi kimseden ayırmıyorum. Ama Johnny Depp'e hayır demezdim! Yalnızca röportaj yapmakla kalmayacak, o isimlerle çekim de yapacaksınız. Yani dergide bu güzelliği bundan böyle her ay göreceğiz. Aynen öyle... Söyleşi yaptığım kişiye göre elbette çekimin konsepti de değişecek. Dolayısıyla beni her ay farklı bir tarzda bu sayfalarda görecek okuyucular. Bazı aylarda seksi, bazı aylarda sevimli ve masum bir Dilara bekliyor herkesi. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/edis-ile-kolektif-roportaj", "text": "Siz sordunuz, Edis yanıtladı. GQ Türkiye'nin Instagram hesabından yayınlanan GQ Açık Salon programına katılan Edis takipçilerimizden çok sayıda soru aldı. Tamamını yayında sormak mümkün olmadığı için, bu soruları kendisine ilettik ve yanıtları program sonrasında aldık. Böylece takipçilerimizle kolektif bir röportaj gerçekleştirdik. Bana şans getirdiğine inanıyorum, bileğimde duruşunu seviyorum, her gün sıradan renklerin yanında kırmızı renk görmek bana ilham veriyor, farklılaşma enerjisi taşıyor bence kırmızı. Takıntım olduğuna inanmıyorum, bazen işimde çok detaycı olduğum için şikayet ediliyor, ama bu takıntı sayılmaz bence. Denize girmek istiyorum. İlk biletim bir sahil kasabasına, ya da bir okyanus kıyısına. Biri benim DM kutumu not almak amaçlı kullanıyor. Nasılsa ben görmem diye kendine bir hatırlatma defteri yapmış. Çok gülmüştüm görünce. Hayalimde çok fazla farklı Edis olduğunu anladım. O zamandan beri ulaşmaya değil barışmaya çalışıyorum gelenlerle. Aklım hep galip geliyor ama ben duygusal zannediyorum kendimi. Mümkün, bunun için çok fazla an yaratıyorum zaten. Beyaz, gri, kahve, siyah tonları sanırım. Böyle bir düşüncem yok pandemi bitene kadar, o nedenle düşünme fırsatım olmadı."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/efsane-olmaya-gitti-oldu", "text": "Bundan tam dört sene önceydi. Tarihler 5 Mayıs 2010'u gösterirken gazetedeki köşemde, Arda Turan git lütfen! diye bir yazı yazmıştım. Gizlenecek bir tarafı yok; bir Adana Demirspor maçında Tanju Çolak, o zamanlar henüz yedi-sekiz yaşlarında olan tribündeki bana el salladığından bu yana Galatasaraylıyım. Ülke futboluna dair yaşanabilecek birçok başarının altında tuttuğum takımın imzasının olmasından da son derece gururluyum. İlk bakışta, gazete yazıma attığım başlığın bu taraftarlıkla bağdaşır bir yanı yok. Gönül verdiğin takımın son 15 yılda altyapısından yetiştirdiği en büyük yıldıza, genç yaşında kaptanlığa kadar yükselmiş adama, sahadaki en önemli futbol zekasına git diyorsun. Bir de sonuna lütfen ekliyorsun. Başlığa bakınca, tehdit mailleri alman da, Evinin adresini biliyoruzla biten telefon konuşmalarına maruz kalman da normal... Ama sadece başlığa bakınca. Meraklı okuyucular ufak bir araştırmayla yazının orijinaline ulaşabilirler. Ben sadece bitiriş cümlemi yazayım buraya: Sen gideceksin, öncelikle endüstriyel futbolun şifrelerini çözeceksin. Zorlanacaksın, özleyeceksin ama pes etmeyeceksin. O Allah vergisi yeteneklerin; günün birinde dünya futbolunun mabetleri sayılan statlarda, adına şarkılar besteletecek. Arda Turan lütfen git. Ama bunu sadece ve sadece ismini daha da büyütmek için yap. Bir futbolsever olarak senden rica ediyorum. Arda Turan gitti, öncelikle oradaki futbolun şifrelerini çözdü, futbol zekası ağızları açık bıraktı, futbol mabetlerinde adı şarkılara konu oldu. Ben bu satırları yazarken takımıyla La Liga şampiyonluğunu yaşamış, sezonun ikinci destanını yazmak üzere Şampiyonlar Ligi finaline hazırlanıyordu. Bu yazı, Atletico Madrid'in bu sezon kendi sahasında oynadığı son maçın öncesinde ve sonrasında Arda Turan'la muhabbete ayrılmış iki günden kalanları içermektedir... 11 Mayıs Pazar. Atletico Madrid, matematiksel olarak şampiyonluğunu ilan edebileceği maçta Malaga önüne çıkıyor. Öğle saatlerinde Madrid'e varıyorum. Otele yerleşip bir gün sonraki çekimde beraber çalışacağımız fotoğrafçıyla toplantı yapmak üzere lobiye iniyorum. Richard Ramos dünya starı tabir edilen birçok futbolcuyu fotoğraflamış önemli bir isim. Oturur oturmaz, Arda Turan'ı çok seviyorum. Real Madrid taraftarıyım ama bu sene şampiyonluğu kazanmalarını o kadar istiyorum ki. Böyle bir zamanda onun gibi bir isimle çalışmak onur verici. Sence dikkat etmem gereken bir şey var mı? cümlesi dökülüyor ağzından. Arda Turan bir dünya starı, evet ama bu toprakların özelliklerini de bünyesinde fevkalade barındıran bir adam. Biz Türkler çekingen insanlarız. Alışana, ısınana kadar kendimizi fazla göstermeyiz ama eğer karşımızdakine güvenirsek o zaman bütün kapılarımızı açarız açıklamam, fotoğrafçının Anladım! işaretiyle kesiliyor. Arda Turan bize ne kadar vakit ayırıyor? Çekimi bitirip kaç gibi evinden çıkmamız gerekiyor? sorusuna da Unutma ki bir Türk'ün evine misafirliğe gidiyoruz. Bizde misafire hiçbir zaman git denmez. İşimizin ne zaman bittiğine karar verirsek o zaman çıkarız cevabını veriyorum. Ev sahibinin yerine konuşmuş oluyorum biraz. Arda'nın nasıl bir adam olduğunu tahmin ettiğimden bu özgüvenim... Daha önce Madrid'de çok Real Madrid maçı izledim ama Vicente Calderon'a ilk defa gideceğim. Aynı saatlerde başlayacak Barcelona-Elche maçının skoruna göre Atletico Madrid'in şampiyonluğunu ilan etme ihtimali bile var. Üç sezon içinde orta sıra takımlığından hem İspanya'nın hem de Avrupa'nın zirvesine ulaşan müthiş bir yolculuk bu. Madrid o gün kırmızı-beyaza boyanmış. Her köşede, her kafede, her parkta Atletico Madrid taraftarı var. Akşamki maça ve bir ihtimal şampiyonluğa hazırlıyorlar kendilerini. Otelden çıkıp stada doğru yürüyorum. Kılavuzum, ara sokaklardan belirli bir yöne doğru hareket eden taraftarlar. Birçoğunun sırtında 10 numaralı Arda Turan forması var. Arda burada gerçekten çok büyük bir isim... Vicente Calderon'a vardığımda beni kapıda Filinta karşılıyor. Filinta ve Ata. İspanya'da yaşayan zıpkın gibi iki delikanlı. Arda'nın buradaki eli ayağı onlar. 24 saat yanından ayrılmıyorlar. Zaten Arda da her fırsatta Günün birinde Madrid'den ayrılırsam en çok bu iki adamı özleyeceğim diyor. Arda'nın misafirlerini ağırladığı, kapısında Türk bayrağı asılı locasından giriyorum. İçeride tanıdık bir isim var; Karl-Heinz Feldkamp. Eski öğrencisini izlemeye gelmiş. Her 10 dakikada bir tribünlerde bir gürültü kopuyor. Vicente Calderon'un gözü çimlerde, kulağı Barcelona maçında. Bir kişi gol diye ayağa kalkınca saniyeler içinde bütün tribün dalgalanmaya başlıyor. Ama maalesef hepsi yanlış alarm çıkıyor. Barcelona deplasmanda puan kaybetmesine rağmen Atletico Madrid ayağına gelen fırsatı aldığı beraberlikle tepiyor. Maç sonrası, soyunma odası koridorlarında Arda'yla buluşuyoruz. Kapıya kadar gelmiş şampiyonluğu içeri buyur edememenin burukluğu var. Ama her zamanki gibi kendinden emin. Bu şampiyonluk bizim olacak. Haftaya çıkıp, Barcelona'ya karşı aslanlar gibi oynayıp o şampiyonluğu getireceğiz diyor. Ertesi sabah çekim için evinde buluşmak üzere sözleşip ayrılıyoruz... Güneşli bir Madrid sabahına uyanıp Arda'nın evine gidiyorum. Evde iki ayrı dünya var; bir tarafta çekim ekibi hazırlıklarını yapıyor, diğer tarafta Arda ve arkadaşları PlayStation'da kapışıyor. Hemen kıyafetleri ve planları belirlemeye başlıyoruz. Bazı adamlar vardır, işin bilenine güvenir, kendini onların eline teslim eder. Arda da öyle. Siz hangi fotoğrafın güzel olacağını benden iyi bilirsiniz, ne isterseniz söyleyin ona göre yapalım diyor. Bu topraklarda çok alışık olmadığımız bir profesyonellik durumu. Çekmeye başlayalım. Her plan sonrası oturup beraberce eler, karar veririz diyorum. Arda'nın aradaki beş saat boyunca fotoğrafçıyla bir olup yaptıklarını şu anda sayfalarda görüyorsunuz. Ben müsaadenizle sizi serin bir Madrid akşamına, bahçenin köşesine attığımız iki sandalyede saatler süren muhabbetimize davet etmek istiyorum. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Haziran sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/en-iyi-yol-arkadasi", "text": "Diziye başladığımızda Eylül ayıydı. Aylarca süren bir çalışmanın sonucunda, Şubat'ta yayına girebildik, Mart ortasında ise bitiverdik. Böylece ilk defa içinde yer aldığım dizi sektörünün acımasızlığına şahit oldum. 100 kişilik emeğin şartlar karşısında nasıl eridiğine de... Tabii hayatta her şeye olumlu tarafından bakabilmek gerek. Ekip adına çok üzülmüş olsam da, çok şey öğrendiğim ve deneyimlediğim bir süreç oldu. Hatta Zor İşler'de işleyemeyeceğim bir alanı böylece deneyimlemiş bulundum. Bundan sonra nasıl devam eder bilmiyorum. Ancak beraber çalıştığım insanlarla her şey o kadar keyifliydi ki, tabiri caizse hevesim kursağımda kaldı. Bu ay Ters Köşe'de konuğum, bu güzel ortamın en büyük yaratıcılarından Ali Kemal'im, usta oyuncu İlker Aksum! Onunla, heyecanla başladığımız ama ne yazık ki reyting kurbanı olduğumuz Ne Diyosuun!'u ve nerede hata yaptığımızı konuştuk. Onu tanıdığım ve bu sektördeki ilk işimde kendisiyle birlikte çalıştığım için çok şanslıyım. Seyircimize konunun biraz karışık geldiğini ve dizinin yanlış yayın politikasına kurban gittiğini düşünüyorum. Senaryonun karışık olduğunu, biz toplantılarımızda da kendi aramızda tartışıyorduk zaten. Ama yaptığımız işi yeni bir tat, yeni bir tarz, yeni bir üslup olarak görüyorduk. Görünen o ki, bu görüşümüz seyircimize biraz karışık ve anlaşılmaz gelmiş. Milletçe dizilerde ya da filmlerde geriye dönüşlerden çok hoşlanmayan bir yapıya sahibiz. Yayın politikamızın da gerçekten kötü olması sebebiyle dizimiz tabiri caizse zortladı efendim. Hedef kitlemiz gençlerdi ama bu gençler kim? 45-50 yaşındaki insanlara kadar ulaşma hedefimiz vardı ama asıl kitle lise ve üniversite öğrencileriydi. Ne yazık ki dizi, 23:30 sularında yayınlandığı için onlara gidemediğimizi düşünüyorum. Bana bu sektör şunu söyleyemez; daha önce 23:30'da dizi yayınladık ve tuttu. Ne yazık ki böyle bir örnek yok. İşler Güçler de yayına geç girdi ama önce reyting ölçümlerinde değil sosyal medyada rüştünü ispatladı. Oysa bizim durumumuz da, sosyal medya ölçümlerine baktığımızda, fena değildi. Çekimlerde sen bana sürekli Bak güzel olacak, bilmem kaç bölüm gideceğiz diyorken dördüncü bölümde şalteri indirdik. Yetmezmiş gibi, bir de komedi dizisini dramla bitirdik. Bu arada sahi, Ali Kemal öldü mü, ölmedi mi? En son sen binadan düştün ve dizi orada bitti. Doğru. İş yayından kalktığı için senaryonun devamını göremedik, böyle saçma bir şekilde bitmiş oldu. Ne yazık ki sektör acımasız bir şekilde dizileri, finalini dahi yapamadan yayından kaldırma politikası uyguluyor. Bu yüzden de her şey havada kalıyor. Biz tabii ki devam edeceğini umuyorduk. Ben de setteki arkadaşlarıma umut aşılamak için hep Devam edeceğiz; 30 bölüm, 40 bölüm çekeceğiz diye konuşup duruyordum. Hayır efendim. Daha önce de yaş tahtaya bastık. Ama bir televizyoncu ya da televizyonda şov yapan herhangi bir programcı için önemli olan istatistiktir. Eğer 10 işinden sekizi, 10'uncu bölümü bile göremeden yayından kaldırılıyorsa durum vahimdir. Bugüne kadar 10 iş yaptıysam üçü yayından kalktı. İstatistiksel olarak yüzde 50-60 başarı söz konusu. Bu da şu anda yeterli görünüyor. Ama bugüne kadar, en kısa sürede yayından kalkan işim bu oldu. Daha önceki rekorum 20 bölümdü. Mümkün değilçünkü bizim sektörün asıl yöneticisi ve sponsoru reklamverenlerdir. Bir 120 dakikalık dizinin içine reklam girmek var, bir de 60 dakikalık işin içine. Orta ve küçük ölçekli markalar, 120 dakikaya reklam verebiliyorlar. Oysa dizi 60 ya da 70 dakikaya düştüğünde buralara giremeyeceklerdir. Oyuncunun tarafından baktığımızda, 60 dakikalık performans daha kuvvetli. Fakat yapımcılar, kanallar ve reklamverenler açısından kötü bir durum bu. Bu nedenle bizde diyoruz ki, 120 dakikalık işte reklamın saniyesine şu kadar alıyorsanız, 70 dakikalık işte iki katını alınız efendim. Yok, kabul etmiyorlar. Oysa süresi kısa diye bir dizinin tutmaması söz konusu değil. Mesela Galip Derviş adlı dizi, bu duruma verilebilecek en güzel örnek. Süresi 55 dakika ve ilk 10'a giriyor. Gerçi yayın saati de 22.30, bizim gibi 23.30 değil... Neredeyse prime-time dışında yayınlanıyorduk. Bu nedenle bizim dizinin tutma olasılığı zaten çok düşüktü. Bunun üstüne bir de kanal büyük reyting beklentisi içine girdi. Haliyle tutmadı. Bir de biz çekimlere Eylül ayında başladık, ancak Şubat başında yayına girebildik. Bu da ne yazık ki bizim şanssızlığımız oldu. Kanallar bu aralar, ya tutarsa politikası güdüyor. O yüzden sürekli birtakım işler yayına girip çıkıyor. Bu sene 70 küsur dizi girmiş yayına ve doğru dürüst tutan çok az iş hatırlıyorum. Bunlardan biri Med Cezir, diğeri de Aramızda Kalsın. Bu korkunç başarısız bir istatistik. Hayır, hayır. Önümüzdeki 5-10 yıl içinde de biteceğini düşünmüyorum ama sürelerin kısaltılması, kaliteye daha fazla önem verilmesi gerek. Çünkü yaklaşık 50 ülkeye dizi ihraç ediyoruz. Orada da diziler genelde 55 dakika sürüyor. Gerçi sektör, bir bölümden iki bölüm çıkararak orada da kar ediyor. Yine de belki kalite yükseltilip Avrupa'nın büyük ülkelerine de dizi ihracatı başlayabilir. Benim için aslolan senaryodur. Mesela Ne Diyosuun!'da da senaryoya aşık olmuştum. Çok zekice bir iş olduğunu düşünmüştüm. Efektleri, gençliğe yönelik olması, komedinin çok sulu olmaması, cast'ının tatlı insanlardan oluşması... 20 dakikada vurulduğum bir senaryoydu. Öğretmenken psikopata dönüşen bir karakter... Gerçekten aslolan senaryodur. İyi bir sit-com ya da iyi bir dramada yer alabilirim. Özellikle televizyonda rol aldığım işlerin kalitesi anlamında hata yaptığımı düşünmüyorum. Ne Diyosuun! da bence eli ayağı çok düzgün bir iş oldu. Evet biraz karışık ve hızlı aktı ama biz bunu tercih ettik zaten. Kitlesi olduğunu düşündük ama onlara ulaşamadık. Tiyatro her zaman gönlümüzün aslanıdır ama en son, iki sene önce Haluk Bilginer'in Oyun Atölyesi'nde Macbeth'te rol almıştım ve çok yorulmuştum. O yüzden tiyatro planlarını şimdilik rafa kaldırdım. Ama büyük ihtimalle bu yaz bir film yaparım. Ondan sonra da önümüzdeki sezon, ne yazık ki 120 dakikalık işlere bakarım. Çünkü 60 dakikalık işlerin çok daha riskli olduğunu anladım. Biraz daha garanti, tutması muhtemel işler bulacağım sanırım. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/erkek-dunyasina-enerji-yuklemesi-moschino-tv-x-h-m", "text": "Moda sahnesinde kendi yarattığı dil ile tasarımlarını konuşturan ve kendi dünyasını yaratan tasarımcı Jeremy Scott, lüks kavramını eğlence tadında her daim bize yaşatmayı başarıyor. Jeremy'nin pop enerjisiyle bütünleşen H&M'in dinamizmi, tatlı sevimli bir çocuk edasında ayarlarımızla oynamaya geliyor. H&M'in her sene gerçekleştirdiği işbirlikleri büyük bir heyecanla karşılanıyor. Her sezon bir diğerini aratmayan ve farklı markalarla ters köşe yapıp, süprizler yaratan H&M, bu sezon en eğlenceli ve maksimalist markalardan biri olan MOSCHINO ile işbirliği yapacağını duyurdu. Bu haber sonrasında herkes, koleksiyon hakkında tahminlerde bulunmaya başladı. Hepimiz eğlenceli bir koleksiyonun geleceğini öngörüyorduk; fakat bizi nasıl bir eğlence bekliyordu hiçbirimiz kestiremiyorduk. Herkes, geçen hafta New York'ta düzenlenen görkemli bir şovla gün yüzüne çıkan MOSCHINO x H&M koleksiyonun satışa çıkacağı tarihe gözünü dikti; telefonların anımsatıcıları kuruldu. MOSCHINO x H&M Erkek koleksiyonu dünya genelinde 8 Kasım'da satışa sunuluyor. Bu özel erkek koleksiyonu Türkiye'de ise Zorlu Center ve İstinye Park H&M mağazalarında ve hm.com'da tüm moda severlere sunuluyor olacak. Koleksiyonu daha yakından tanımak için MOSCHINO'nun Kreatif Direktörü Jeremy Scott ve H&M'in Kreatif Direktörü Ann-Sofie Johansson ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Koleksiyona dair detayları öğrenmek adına sizi şöyle alalım. Benim için, ne görürseniz onu alırsınız. Moda benim için neşe ve zevk almaktır. Gerçekte kim olduğunuzu ifade etmekle ilgilidir. Her zaman giydiğim şeyi yükseltmek istiyorum çünkü ben bir çılgınım ve her gün moda defilesi anları yaşamayı seviyorum. Giydiklerimin kim olduğumu anlatmasını ve insanların bunu bilmesini istiyorum. Kendimden ödün vermek diye bir şey yok. Hiçbir şey hafifletilmedi. Bu işbirliği % 100 MOSCHINO. Olabileceğinin en gerçek hali. Bu işbirliğinin bu sezon fazladan yapılmış bir kapsül koleksiyon gibi olmasını istedim. Bu özel koleksiyon, insanlar için tamamen demokratik ve uygun fiyatlı. Koleksiyon, MOSCHINO'nun gerçek DNA'sı olan mizah anlayışı, pop kültürü, yüksek ve alçak karışımı ve sokak hissini barındırıyor. Komik gelebilir ama erkek koleksiyonundan bahsederken gerçekten bencil olabiliyorum. Bazı parçalardan on tane istiyorum çünkü onları ölene kadar giyeceğim. Erkek koleksiyonu hakkında günlerce konuşabilirim! Tasarım yaparken sadece kendimi düşünmüyorum, hayranları da düşünüyorum. Yaptığım her şey hayranlar için, onlar için yaşıyor, ya da ölüyorum. MOSCHINO ilk parçasını, MOSCHINO H&M aracılığıyla alacak olan tüm yeni hayranlar için çok heyecanlıyım! Çizgi film hayranı olduğunuzu biliyoruz ve bunu koleksiyonlarınıza da yansıtıyorsunuz. Yetişkinler için koleksiyon hazırlamanız yanında, çocuklar için de bu işbirliği kapsamında oyuncaklar tasarlamayı düşündünüz mü? Bizce çok eğlenceli olurdu. Hatta çocuklardan önce yetişkinlerin sahip olmak için can atacağını tahmin edebiliyoruz. Bu ilginç bir soru çünkü aslında H&M, bir de çocuk koleksiyonu tasarlayıp tasarlayamayacağımızı sormuştu. Ben zaten hem MOSCHINO ve hem kendi markam için çocuk giysileri tasarlıyorum. Düşündüm ve tamamen yeni bir şey yapalım dedim. İşte bu yüzden köpekler için parçalar tasarladık! Çok eğlenceliydi. Altın harflerle MOSCHINO yazılan tasma çok ikonik bir parça oldu. Bu bende, kendime köpek alma isteği yarattı! Bu en zor soru, çünkü tüm parçalar bebeklerim gibi! Aralarından birini seçmek beni kötü hissettiriyor! Sadece bir tane seçmem gerekirse, ilk MOSCHINO erkek koleksiyonundan bir parçanın farklı versiyonu olan yüksek belli kot tulum derim. Podyumda yer aldılar ama hiçbir zaman üretilmediler, o zamandan beri gardırobumda bulundular. MOSCHINO H&M'de hayat bulduğu için çok heyecanlı ve mutluyum. İşbirliklerimizin küresel bir moda kutlaması gibi olmasını seviyoruz. Modanın, nereden geldiği önemli olmaksızın insanları bir araya getirdiğini görmek harika bir şey. H&M işbirliklerimizle stil hakkında bu küresel sohbetin bir parçası olmayı çok seviyoruz. Müşterilerimize, dünyanın en önemli markalarından, genellikle giymeyecekleri parçalardan giyme şansı vermek çok heyecan verici bir durum. Bu ilginç bir soru, çünkü erkeklerin modaya karşı tutumlarının yıllar boyunca nasıl değiştiğini izlemek çok ilginçti. Erkekler artık modaya daha önce hiç olmadığı kadar ilgi duyuyorlar ve yeni bir şey denemek için her zamankinden daha istekliler. Jeremy, yılın her günü kendi tasarımlarını baştan aşağı giyiyor. MOSCHINO H&M'le ilgili olarak sevdiğimiz şey, erkeklerin görünümlerine MOSCHINO'dan bir parça ekleme şansı veriyor. En sevdiği kot pantolon ve spor ayakkabısıyla giyeceği Disney kazakla, harika görünecek pek çok erkek tanıyorum. Jeremy ile çalışmak tamamen bir rüyaydı. O çok eğlenceli, anlaşması çok kolay biri, aynı zamanda gerçek bir profesyonel. MOSCHINO için neyin doğru olduğu konusunda doğal bir içgüdüsü var ve ayrıca tüm dünyadaki hayranlarıyla nasıl bağlantı kuracağını biliyor. Eğer onun için doğruysa onun peşinden gidiyor. Kararsızlığa yer yok. Bir şeyin iyi bir fikir olduğunu bildiği zaman, olabilecek en iyi şeyi yapmaya zorluyor. MOSCHINO H&M erkek koleksiyonu, kendini ifade eden yüksek sesli ve gururlu parçalarla dolu. Payetli, kapitone kaban gibi bazı parçalar tam olarak moda parçalar. Diğerleri ise, MTV logolu mash-up kapüşonlu gibi gardırobunuzun bir kısmında kolayca yer bulabilecek parçalar. İnanılmaz büyük sırt çantası ya da bir eldiven şeklinde bere gibi aksesuarlar da dahil, tüm parçalar modayla eğlenmekle ilgili. İnsanların, MOSCHINO H&M'den hangi parçaları satın aldığını görmek çok eğlenceli olacak. Jeremy böylesine akıllı bir tasarımcı, çünkü koleksiyondan satın almak isteyecek tüm farklı insanları gerçekten düşünüyor. Bazı erkekler direk olarak çıkarılabilir yakalı, sırtı payetli vatkalı blazer ceket gibi güçlü parçaları tercih edecek bazılarıysa H&MOSCHINO tişört gibi klasik bir parça isteyecek. Çok eğlenceli bir koleksiyon oldu. Sonunda mağazalarda satışa çıkacağı için çok heyecanlıyız."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/erkek-giyiminde-cabasiz-sikligin-modern-kahramani-jerry-lorenzo", "text": "Tarzımı yaratırken olabildiğince çabasız olmaya çalıştığımı söylemeliyim. Düzgün olmak istiyorum. Zarif ve gayretsiz arasında bir denge yakalamaya çalışıyorum. Yani kısaca: üzerinde çok fazla düşünülmüş ve hiç çaba harcanmamış arasında bir yerlerde. En sevdiğim parçalar genelde en rahat olanlar. Örneğin demirbaş eşofmanımız, Henley eşofman üstümüz.. Belki de bunları seçmemin nedeni yakın zamandaki karantina sebebi ile bunlar içinde yaşamış olmamdır. :) Ama bir koleksiyon yaptığımda, her parça koleksiyon içinde küçük bir rol oynuyor ve büyük resim koleksiyon oluyor. Hepsini eşit seviyorum. Kumaşlarımızın büyük çoğunluğu Japonya'dan ve İtalya'dan geliyor. Çoğu tasarımcımız ise buradaki, Amerika'daki, yaşam tarzı hakkında bilgili. Bizim yaptığımız; Bu değişik alanlarla oynamak. Japonya'dan gelen kot kumaşı, İtalya'dan gelen yün ve naylon... Dünyanın her tarafından kumaş alacak imkanımız olduğunda da bunların en iyilerini kullanmak istiyoruz. Bir noktaya kadar sadığım diyebiliriz, daha iyisini bulana kadar yani. Her zaman her şeyin en iyisini ararım. Yani daha iyisini bulana kadar sadığım diyebiliriz ama her zaman gözümü, daha iyisini bulabilmek adına açık tutarım. Sanırım gerçekten çok inandım. O yüzden söyleyeceğim en önemli şey, her ne yapıyorsanız ona gerçekten inanmanız gerekir. Çünkü yaptığınız işe olan o inanç yoksa, rüyalarınızın peşinden gitmemeniz için bir sürü bahane olacak. İnandığınızda birikiminizi harcamak büyük bir fedakarlık gibi gelmeyecek çünkü yaptığınız şey onun çok daha ötesinde. Birikiminiz sizi hedefe ulaştırmaya yarayan bir araç. Evet, sanırım dediğinizin doğruluk payı var. İnsanlar satın alırken fonksiyon aradığı kadar amaç da arıyor, aldıklarıyla bir duygusal bağ arıyor. Fear of God olarak bunu sağladığımıza inanıyorum. Bence hiçbirimiz mükemmel değiliz, hiçbir tasarım da mükemmel değil. Hiçbir zaman bir şey ile yetinmiyorum ve sürekli yeni fikirleri değerlendiriyorum. Şu ana kadar yaptığım herhangi bir şey mükemmel oldu mu bilmiyorum ama sanırım ben sürekli olarak daha iyi olmaya, gelişmeye çalışıyorum. Değişikti. Tabii ki pandemiden nefret ediyorum çünkü bir sürü insan zarar gördü, ama bencil bir açıdan bakacak olursam da ailemle vakit geçirirken evden çalışmayı da oldukça sevdim. Çocuklarımla hiç bu kadar vakit geçirememiştim bu yüzden şükrediyorum. Sanırım bu pandemi sayesinde yeni bir perspektif geliştiriyorum. Marka olarak gelecekte bizleri nelerin beklediği hakkında yeni bir perspektif. İnanıyorum ki pandemi öncesine göre çok daha güçlü olacağız. Bize bir katkısı oldu mu bilmiyorum ama izlediğimiz yolun, daha doğal bir yaklaşım ile, bu garip zamanlarda bile sürdürülebilir olduğu kanıtlandı. Fear of God, Beymen'in exclusive markaları arasında yer alıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/evdeki-saat-yeni-muzik", "text": "Eren Alıcı'nın müziği, günün hangi saatinde ve her nerede dinlenirse dinlensin, insana dinginlik getiren bir ritme sahip. Şu sıralar döne döne dinlediğimiz parçası \"Hiç Uyanmasam\" da, bu hislerin son temsilcisi. Yaptığı müziği yapmaya devam etmesini sağlayan motivasyonlarını sorduğumuzda, \"Ben üretmeyi, ortaya bir şey çıkarmayı ve bunu insanlarla paylaşmayı, onların kafasında sorgulama yaratmayı seviyorum. Özellikl müzikte yeni şeyler keşfetmeyi, sözlerde yeni ritimler denemeyi; bunların hepsini çok seviyorum. Yeni bir kafa yapısı açmak istiyorum\" diyor. Onun için üretim süreci çeşitli ve sıklıkla sürprizlerle dolu. \"Uzunların nakaratının 2018'de yazılıp şarkının 2020'de tamamlanması da bu sürecin bir örneği, stüdyoda şarkı yapmamak, yalnızca yeni bir şeyler keşfetmek için girdiği günler de... Bugünlerde pusulası yurt dışını gösteriyor, orada müzik yapıp projeler üreteceği bir geleceğin altyapısını kurmaya başlamış bile. Belli ki dünyaya açılma haberlerini alacağımız günler yakın. Gerçekleştirdiğim en büyük hayalim müziğimin daha büyük bir kitleye, daha fazla insana ulaşmasıydı. Buna daha fazla yaklaştım; pandemi döneminde Uzunlar çok fazla dinlendi. Sıradaki büyük hayalim de yurtdışına yönelik bir şeyler yapmak. Üzerinde çalıştığım bir proje var. Yavaş yavaş bu proje için müzik üretmeye başlayacağım. Birkaç tane şarkı hazır bile aslında. Bundan sonraki hayalim biraz önce de söylediğim gibi yurtdışında müzik yapıp oraya yerleşebilmek. Ama uzak gelecek için konuşuyorum tabii ki. İnsan müzik yaptığı zaman kendi içine daha çok yöneliyor. Kendi içindeki sorgulamalarını daha rahat yapabiliyorsun. Onun dışında ben kendimi normalde çok tembel bir insan olarak niteliyordum ama müzik aslında benim tembel olmadığımı sadece sevdiğim şeyi bulamadığımı gösterdi. Yani çok fazla çalışabiliyor ve bunu severek yapabiliyormuşum. Sadece doğru alanı bulmak gerekiyormuş. Aslında benim için motivasyon üretmek. Ben üretmeyi, ortaya bir şey çıkarmayı çok sevdiğim için ve bunu insanlarla paylaşmayı, onların kafasında sorular yaratmayı sevdiğim için motivasyonum bu aslında. Özellikle müzikte yeni şeyler keşfetmeyi; sözlerde yeni ritimler denemeyi, bunların hepsini çok seviyorum. Yeni bir kafa yapısı açmak istiyorum. Böyle bir isteğim ve düşüncem var ve bu düşünce aslında beni en çok motive eden şey. Bende oturup, bugün şarkı yazacağım şeklinde olmuyor. Zaman zaman şarkı yapmamak için de oturuyorum defalarca. Yani bilgisayarın başına oturduğum sürenin yarısında keşfetmek ve yeni bir şeyler bulmak için oturmuşumdur. Bunu yaparken yavaş yavaş melodiler çıkıyor. Eksikler çıkıyor ilk başta ve onları yavaş yavaş tamamlıyorum. İçime sindikçe şarkı haline geliyor. Yani bir anda oturup bu ay içinde iki şarkı yazmalıyım gibi bir plan, program şeklinde ilerlemiyor. Bu röportajın bir bölümü GQ Bahar 2021'de müzikte yeni bir sayfa açanlar dosyasında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/fazlasiyla-ince-ruhlu-bir-adam", "text": "Türkiye'de başladığı modellik kariyerine yurtdışının birçok önemli merkezinde devam etmiş, ardından Tokyo'dayken ailesine verdiği eğitim sözünü tutmak için ülkesine dönüp jeoloji mühendisliğine kayıt yaptırmış fakat sonunda kendini oyunculukta bulmuş bir adam o. Gerek sesinden gerekse yüz ifadelerinden ne kadar ince ve naif bir ruha sahip olduğunu anlayabiliyor insan. Konuştukça da destekliyor bu ilk izlenimi. Sıcak bir İstanbul gününde, sallana sallana poz vermeye çalıştığımız bir teknede, zor şartlara rağmen yüzünden eksiltmediği gülümsemesi ve yaydığı pozitif enerjiyle, huzurlarınızda Berk Oktay... Yeni başlayacağım proje. Okuma provaları başladı. Karaktere konsantre olmaya çalışıyorum. Genelde yurtdışında oyuncular yaklaşık iki sene öncesinden kontrat imzalar ve çekimler başlayana kadar kendilerini role hazırlamaya çalışırlar. Bizdeyse haziranda başlayacak bir iş için diğer sezonun bitmesi beklenir ve yalnızca bir-iki ay öncesinden imza atılır. Açıkçası bütün oyuncuların çektiği bir sıkıntı bu. Bu yüzden, hem kafa hem de fizik olarak ben de şimdilerde yeni projeme yoğunlaşmış vaziyetteyim. Çok büyük bir aşiretin çocuğu. Ailenin büyük oğlu olduğu için amcası, annesi, babası, herkes aşiretin tüm işlerini onun yapmasını istiyor. Fakat aşiretin de silahtan uyuşturucu kaçakçılığına kadar çok pis işleri var. Bunlardan dolayı benim oynayacağım karakter basıp yurtdışına gitmiş, bunların içinde yer almak istememiş. Yurtdışında okumuş, işlerini yoluna koymuş ve bir şekilde orada iyi bir konuma sahip olmuş. Fakat amca çok pis işler yapıyor, baba rahatsızlanıyor, kardeş dağa çıkıyor. Yani Mardin'e yeniden dönmesi gerekiyor çünkü bir yandan ailesini de seven bir adam. Onları doğruya yöneltmek için elinden geleni yapacak. Ben aslen doğuluyum, Elazığlıyım. Yani çok uzak değilim olayların yaşandığı yere. Doğu toprağını, insanını biraz değil, bayağı iyi tanıyorum. Onun için çok fazla zorlanmayacağım. Nasıl geçirdin bu süreyi? Özellikle kendini geliştirmek için neler yaptın? Çünkü çok yoğun tempoda çalışıyorsunuz ve vakit, en büyük probleminiz sanırım. Çok iyi bir noktaya değindin. Çünkü ben sekiz senedir hiç tatil yapmadan, sürekli projelerin içinde yer aldım. Ne güzel! Mesela bizim dizimiz Ne Diyosuun! yalnızca dört bölüm sürdü. Şükrediyorum tabii ki ama dizinin tutup tutmaması, o işin iyi olup olmamasıyla ilgili değil. Mesela sizin işe baktığımız zaman, gayet iyi bir oyuncu kadrosu, her şey güzel ama maalesef bu iş böyle. Birilerinin evinde kutular var ve o kutulara göre sen iyisin ya da değilsin. Özellikle beynimi dinlendirmeye çalıştım, çok fazla dışarı çıkmadım, eve kapattım kendimi. Sen de biliyorsun dizi setinin nasıl olduğunu, en çok hasret kaldığın yer evin oluyor. Biraz yalnızlığa da ihtiyaç duyuyor insan bu yoğunlukta. Deli gibi film seyrettim. Onu da yapamıyoruz çünkü çalışırken. Bence bir oyuncunun en büyük özelliği, gözlem yapmasıdır. Tabii ki günlük hayattaki gözlemler de önemli ancak bol bol film de izlemek lazım. Açıkçası çok fazla Türk filmi izleyemedim. Bolca aksiyon seyrettim. Aksiyonlarda da hep sonunu merak ettiğim filmleri tercih ettim. Psikolojik-gerilim çok severim. Anna diye bir film vardı mesela, izlemeyenlere tavsiye ederim. Ya da Tom Hanks'in Kaptan Phillips'i. Benim çok ciddi boyutta Al Pacino hayranlığım var. Onun filmlerini yeniden izledim. Mesela Scarface... O filmi izledikçe kendim için bir şeyler kapmaya çalışıyorum. Sanırım sen daha çok görsel hafızandan yararlanıyorsun. Benim matematik hafızam iyidir, isimleri çok fazla aklımda tutamam. Zaten mühendislik okudum. Ankara Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümünü bitirdim. Araştırmacı bir insanım. Okuma konusuna gelince, daha çok biyografi tercih ediyorum. Başarı hikayeleri beni çok etkiliyor. Tanıdığım bir adam var mesela, Yakup Amca. Norveç'te beş kuruşu yokken, gazete dağıtırken, şimdi Oslo'nun en büyük toptancılarından biri haline geldi. Böyle insanların hayat hikayelerini bilmek ya da okumak bana keyif veriyor. Bir tane var, çok iyi bir dövüşçünün hayat hikayesi. Gerçi Türkiye'de aksiyondan genelde kaçılıyor ve ben bunu bir türlü anlamıyorum. Hep aşk, meşk ya da dram ve komedi üzerine gidiliyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Temmuz sayısıda ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/fazlasiyla-naif-bir-sert-adam", "text": "Hayatım boyunca hep sert köşelerim, yıkılamayacağını düşündüğüm duvarlarım oldu. Spor spikerliğinden başka bir alana kaymayacağımı düşünürken öyle evrelerden geçtim ki kendimi Zor İşler'in içinde buldum. Ama koşulların insanı herhangi bir yere sürükleyeceğini idrak edebilmem için bir duvarımı daha yıkmam gerekiyormuş. Bundan önce defalarca söylediğim Asla oyunculuk yapmayacağım çünkü ben yönümü televizyondan yana seçtim beyanatlarım şimdi balon oldu, uçtu. İyi ki de uçtu çünkü bu tecrübe beni, zaman zaman kaybolduğumu hissettiğim koşullarımdan başka hayatlara uçurdu. Oyunculuğu bugünlerde Kanal D'de başlayacak olan Ne Diyosuun dizisinde deneyimliyorum. GQ'da bu söyleşilere başlamamın nedenlerinden biri de insanları daha yakından tanıma ve onların aslında bilinmeyen yönlerini ortaya çıkarma isteğiydi. Bu ayki konuğum Star TV'nin sevilen dizisi Aramızda Kalsın'ın Civan'ı Caner Cindoruk. Oyunculuğa yeni başlamış bir televizyoncu olarak onunla sadece kendi hayatı üzerine konuşmayacağım; eminim bu bir-iki saatin sonunda oyunculuğa ilişkin de çok şey öğrenmiş olarak ayrılacağım yanından... Bir de unutmadan; bundan sonra asla büyük konuşmam, asla bir şeyi yapmam demem... Aslında ben çocuk yaşlarda başladım tiyatroya. Amcam Adana Şehir Tiyatrosu'nda sanat yönetmeniydi. O yüzden 11-12 yaşlarım çocuk oyunları izleyerek geçti ve sahnenin o büyüsünden etkilendim tabii. O vesileyle şehir tiyatrolarında sahne gerisinde çıraklık yapmaya başladım. Boya yaptım, çivi çaktım, dekor hazırladım, çay getirdim... Yani mutfağa dair her şeyi o küçük yaşlarda öğrendim ve 17 yaşında ilk profesyonel oyunuma çıktım. 10 yıl boyunca neredeyse 30 oyunda görev aldım. Bu arada Çukurova Üniversitesi'nde İşletme bölümünü kazandım. Biraz maddi sıkıntılardan... O yaşlarda Adana'da kalmam gerekiyordu. Aslında konservatuara gitmeyi çok istiyordum ama zaten alaylı başladığım ve Adana'da kalmam gerektiği için konservatuar sınavına giremedim. Derslerimde de çok başarılıydım. Bu yüzden benden hep tıp fakültesini kazanmamı beklediler mesela. Üniversiteye kimlik edinmek için girmiştim, girdiğim andan itibaren de tiyatro yapmayı kafama koymuştum. Üniversite benim tiyatro kariyerimi de çok geliştirdi. Orada amatör topluluklarla çalışıp işin teorisini de öğrenme fırsatı yakaladım. Deneysel tiyatro yapmaya başladık. Üniversite öğrencisi olduğumuz için daha sert, oynanamayan, devlet tiyarosunun, şehir tiyatrolarının cesaret edemediği oyunları denemeye başladık. Yedi-sekiz oyunun da rejisini yaptım. Alaylılık üzerine gelen bu üniversite deneyimi bende büyük bir tiyatro aşkı oluşturdu. Hep daha iyisini aramaya başladım. Altı yıldır da İstanbul'dayım. Sinema için geldim aslında. Çünkü babamdan da kaynaklı bir sinema fanatiğiydim. Adana'da şehir tiyatrosundan istifa ettikten sonra askere gittim geldim ve bir ilaç firmasına girdim. Çünkü Adana'da kendimi çok fazla aşamayacağımı gördüm. Sonra da ya bu memleketin dışında deneyeceğim tiyatro yapmayı ya da bu işi bırakacağım diye bir karar alıp mümessillik denedim ve sekiz ay sonra kendimi zorla kovdurdum. Çünkü başka bir iş yapamayacağımı görmüş oldum. Olur hem de bal gibi olur. Bizim eğitim sistemi insanı küçük yaşlarda yönlendiremiyor. Bu yüzden bence herhangi bir mesleğe başlamanın yaşı olmaz. Bunun istek ve arzuyla alakası var. 50 yaşında bile oyuncu olursun. Röportajın tamamı GQ Türkiye Ocak sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/franz-ferdinandin-alexi-muzik-benim-kaderim", "text": "Ekranın diğer tarafında gözleri ışıl ışıl parlayarak Günaydın diyen Alex Kapranos, sahnede izlediğimde delirdiğim rock star'dan farklı, çok samimi, sakin, birazdan çayını yudumlayarak bir plak yerleştirip mırıldanmaya başlayacak bir İngiliz gibi görünüyor. Çok heyecanlıyım, konuşmayı unutursam affet diyorum, gülmeye başlıyor, fanlarının heyecanına alışkın, yine de mütevazı bir tavırla teşekkür ediyor. Sohbete başlamadan ismimin nasıl telaffuz edildiğini soruyor ve doğru söylediğinden emin oluyor. Her yabancı star ile yaşanan bir detay değil bu. Yunan kökenleri olan İskoç müzisyen, Franz Ferdinand grubunun kurucusu ve vokali. Take Me Out Ulysses This Fire No You Girls gibi hitlerin ve yüzlerce ödülün sahibi grup, 24-25 Eylül'deki Cheerz Festival'de sahne alacak. Öncesinde Alex Kapranos ile zoom üzerinden iki eski dostmuşuz gibi sohbet ettik! ALEX: Yani benim için çok fark etmiyor ama sen istersen dileyebilirsin tabii. Bana kraliçe sadece uzaktan tanıdık, tatlı bir hanımefendi gibi geliyordu ama monarşi taraftarı değilim. Monarşi bence eski çağda kalmış bir yönetim türü. Aaa evet, corgileri! Ama onlara başka bir yerde bakılacağını duydum. Aşırı sevimli, akıllı köpekler değil mi? Yürüyüşleri çok komik. Hem de çok! Benim köpeğim de corgi kırması. Arkadaşım Stuart'ın, köpeği de corgi kırması. Adı da Prince of Glasgow. Çok tatlı, Instagram'dan bakabilirsin. Hayır, yok. Çok isterdim ama sürekli turnedeyken bir hayvanı evde tutmanın adil olduğunu düşünmüyorum. Bir hayvanınız varsa eve gelip Selam, ben burdayım dedikten bir gece sonra Bye bye, ben kaçtım diyemezsiniz. Aslında dün turneden döndüm ve hala jet lag halindeyim. Yani şu an saatin kaç olduğuna dair hiç fkrim yok! Amerika turnesi, sonra Meksika sonra İspanya derken zaman kavramı kalmadı. Bunu söylemekten nefret ediyorum, çok da utanıyorum ama hayır, o tarihte kuzenimin düğünü için Londra'da olacağım. İstanbul'a dönmüş olacağım... Nasıl bir şans! Ah adını unuttum, bol zeytinyağlı, patlıcanlı yemek, akıl almaz güzel. Ah adını unuttum, bol zeytinyağlı, patlıcanlı yemek, akıl almaz güzel. Hayır, o da güzel, bunu yiyene kadar o favorimdi ama bunu yiyince delirdim. Neydi? Hah buldum, imam bayıldı . Dünyanın en iyi yemeklerinden biri! Umami lezzetlerini çok seviyorum. Patlıcanı da uzun süre kısık ateşte pişirince harika bir tadı oluyor. Zaten genel olarak çok daha basit yemekleri tercih ediyorum. Fazla özenilmiş ya da sırf farklı olsun diye yapılan deneysel yemekleri hiç sevmiyorum. Basit, sade ve lezzetli olması gerekir yemeğin. Ah! İmam bayıldı gerçekten çok güzeldir! Yemekten bu kadar coşkulu bahsetmen ne kadar güzel! Öyle değil mi? Gerçekten coşuyorum yemek konuşurken. O nedenle İstanbul'a gelmeyi de dört gözle bekliyorum, yemekler için. Muhtemelen senin için çok sıradandır ve biraz turistik olduğu kesin ama Boğaz kenarındaki o küçük balık restoranlarına bayılıyorum. Boğaz ve o tarih hiçbir zaman sıradanlaşmıyor! İşte bu! Çok sevindim buna. Bir de ne seviyorum biliyor musun? Gittiğim her yerde pazarları gezmeyi! Ama turistik pazarlardan bahsetmiyorum, gerçekten lokal, küçük, basit pazarlarda gerçek tadı buluyorsun. O zaman bir şehrin gerçek yüzünü görüyorsun. İnsanların birbiri ile konuşma şekli, tatlar, kokular şehri tanımlıyor. Mexico City'ye her gittiğimde uğradığım bir pazar var mesela. En iyi acı biber orada satılıyor. Bu sefer yine gittim. Özellikle wahaca diye, eski deri gibi görünen bir biber var. Ondan alıyorum. Çok çok acı ama çok güzel. Annem her sene Türkiye'ye geliyor tatil için. Ege tarafında evi var ve Barbara diye bir arkadaşıyla en az 1 hafta tatil yapıyorlar. Bence babamdan kaçıp kafasını dinliyor ama o buna tatil diyor... Her gelişinde muhakkak bana bir paket kekik getirmesini istiyorum. Bir paket bana yaklaşık bir sene yetiyor. Bayılıyorum oradan gelen kekiğin kokusuna, tazeliğine. Güney Doğu Türkiye'yi merak ediyorum çünkü gittiğim restoranların çoğu o bölgeden ve çok güzel şeyler anlatıyorlar o bölge ile ilgili. Batıdaki sahil şeridinin büyük ksımını gezdim. Efes aklımdan çıkmıyor. Adamlar sanki 1 hafta önce oradaymışlar, antik kentte yaşıyorlarmış ve bir anda kaybolmuşlar gibi hissettirmişti. Çok şanslıyım, Meksika'da pazar, İspanya'da deniz ürünleri sonra İstanbul... Ciddi anlamda şanslıyım! Evet, doğru. O yüzden bu bölgede yaşamayı seviyorum. Neler olup bittiğini, özellikle yeni grupları burada rahatlıkla takip edebiliyorum. Bu gece de yeni bir grubu dinlemek için çıkacağım. Aslında düşününce ilk albümümüz 18 yıl önce çıktı! Oldukça uzun bir zaman önce yani. Ama sahnede her seferinde tam olarak 20 yıl önce, ilk konserimize çıktığımız gibi hissediyorum. Şarkılar da aynı hissettiriyor. Olduğum noktadan çok memnunum. Sahnede çok rahatım. Bir sanatçı olarak nasıl ilerleyeceğini görebilmek için kendine örnek aldığın kişilere bakmalısın. Nick Cave mesela. Yaklaşık 40 yıl oldu o sahneye çıkalı ve o derinlik, güç hala orada. Hatta aslında şu an eskiden olmayan bir derinliğe sahip performansları. Tecrübe kazanmak sanatı ilerletiyor. Benim için büyük ilham kaynağı olan Sparks ikilisi, Mael biraderler de öyle. Rock'n Roll dünyasında bunun örnekleri çok fazla. Elden kayıp giden gençlik kavramına gereksiz anlam yükleniyor. Mesela 20 yaşında ölen Buddy Holly ya da Eddie Cochran. Ölümlerinin üstünden 60 yıl geçti ve hala rock böyle hızlı ölümlerde olan bir yaşammış gibi algılanıyor. Ama hayır, değil. Her zaman o ilk yaratıcılık kıvılcımından öteye gitmek istiyorsun. Ben de kendimle ilgili sadece ilerliyormuşum gibi hissediyorum. Bu güzel bir metafor, sevdim bunu. Çünkü aslında Billy Goodbye şarkısının duygusu da Hayatındaki, geçmişindeki en iyi anları unutma. Hoşçakal diyebilirsin birine, bir döneme ama bu yaşanan iyi anları unutmanı gerektirmiyor. O anların neşesini kutlamaya devam edebilirsin. Çünkü 20 yılda tabii ki çok güzel anlar yaşıyorsun. Hala bazen rüyada olmadığımı anlamak için kendimi cimdiklemek istiyorum. Çok şanslıyım bunları yaşadığım için. Müziğin kaderim olduğunu düşünüyorum. Çocukluğumdan beri hayalim şarkı yazmak ve bir grubun vokali olmaktı. Ama hayatımdaki insanlara bakınca görüyorum ki bir çoğu kaderi olduğunu düşündükleri hayatı yaşamıyor. Bunu yapabilmek, içinden geleni hayata geçirebilmek büyük bir şans ve sana yoğun bir tatmin yaşatıyor. Zannetmiyorum çünkü aslında benim de hayal edebileceğim her müziğe erişimin vardı. Glasgow'da şimdi kurulmayan bir bit pazarından plaklar alıyordum. Tanesi 50 cent'e LP'ler hem de. Bazıları çok nadir bulunan özel plaklardı. Üstelik o plakların kapaklarına, plaklardaki sanata dokunabiliyordum. Bazen hiç bilmediğim bir sanatçının plağını sırf kapağı güzel diye aldığım oluyordu. Normalde dinlemeyeceğim müzikler çıkıyordu arada, çok heyecan vericiydi. Elbette hepsi tertemiz, çok iyi durumda plakalr değildi ama her müzik vardı. Her şeyi dinlemek için açlık çekiyordum resmen ve tüm müzik parmaklarımın ucundaydı ama bu Spotify ya da Deezer ya da başka platformda bir tuşa basarak olmuyordu. Müzik avına çıkıyordum, araştırıyordum, buluyordum çünkü dinlemeye açtım. Sabahın 6'sında pazara gidiyordum ve bütün paramı plaklara harcıyordum. Şu anki durumda müzisyenler elbette talihliler ama bir yandan bu biraz açık büfede yemek yemek gibi. Önünde çok fazla şey var, her şeyden bir parça alabiliyorsun ama hiçbiriyle yeterince zaman geçirip derinine inemiyorsun. Bir plağı defalarca dinleyip derinliğine inmenin keyfi başka. Alex, bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim! Bir dahaki İstanbul konserinizi kaçırmayacağım, söz! Ben teşekkür ederim, çok güzeldi. Bütün konserlerimize bekliyorum ve kuzenine sevgiler, tebrik ediyorum. Düğünde iyi eğlenceler!"} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/futbolu-sanata-donusturen-adam", "text": "Söz konusu futbol olduğunda en iyi olmak, hatta en iyilerden biri olmak bile; sinema, müzik, edebiyat gibi farklı disiplinlerde en iyi olmaktan daha değerli. Buna sporun diğer türleri de dahil. Zira futbolun özü rekabet. Dışarıda geleceğin Francis Ford Coppola'sı olmayı hayal eden binlerce çocuk var. Fakat bu rakam dünyanın en iyi futbolcusu olmayı hayal eden çocuklarınkiyle karşılaştırılamaz. Onlar sayılamayacak kadar çoklar. 1972, Marsilya doğumlu Zinedine Yazid Zidane'ın adını zirvedekiler listesine koysak ne olur? Onun en iyilerden biri olduğunu kim reddedebilir ki... Onu layık olduğu bu yere taşıyan şey, oyun stili ve zarafeti. Çekim için stüdyoda buluştuğumuz sabah, Zidane'a, oyun stilinin bir sanat eseri gibi tarif edildiğini söylüyoruz. Bomba gibi oyuncular vardır, patlamaya hazır olanlar. Ya da tutkulu golcüler vardır örneğin. Zidane ise futbol oynayan bir heykel gibi. Hareketlerinde asalet, zarafet var. \"İzlemesi muazzam keyifli diyorlar onun için. Zidane'ı Bernabeu'da izlemek, Las Ventas'da boğa güreşi izlemek gibi diyor bir diğeri: Top umduğunuz yere gitmese bile, evden çıkarken ve o bileti satın alırken emin olduğunuz bir şey var: Zinedine Zidane'ı futbol oynarken izlemek gibi benzersiz bir şeye tanık olacaksınız. Ona bu yorumları hatırlatıyoruz ama beklenen cevap gelmekte direniyor. Ne de olsa çekingenliğiyle ünlü biri. Maskülen yapısına methiyeler düzmeye gerek yok, vücudu konuşuyor zaten. Hatta az, çoktur ilkesiyle yıllardır tıraş ettiği kafası bile onun puanını katlıyor. İsviçreli saat üreticisi IWC'nin tanıtım yüzü olarak onu seçmesine şaşmamalı. Zidane bir markanın elçisi olacaksa eğer, markanın değerleri onunkilerle örtüşmeli. Tıpkı spor ayakkabı ya da iç giyim değil de üstün tekniğiyle saliselerin bile yanılmadığı İsviçre yapımı bir saati temsil etmek gibi... Zidane'ın modaya ilgisi, Juventus'ta oynadığı yıllarda başladı. 1996'da maçlarda giydiği renkli çizgili kısa çoraplarını, takım arkadaşlarından birinin verdiği öğütle tek renk ve uzun olanlarla değiştirdi. Her gün antrenmana takım giyerek gelen arkadaşlar vardı. İtalyanların moda algısı inanılmaz diyor. Zidane'ın yaşam stili, o zamanların en pahalı imzasını attığında bile değişmedi (2001 yılında Real Madrid'e transfer ücreti 78 milyon euro'ydu). Şov dünyasının celebritylerinden birine dönüşmedi. Eski İspanyol futbolcu, bugünün teknik adamı Jose Antonio Camacho, 2006 yılında onun için Ünü ve kazancıyla saha dışında bir şovmen olabilirdi demişti. Ama Zidane, Ben huzuru seven, ketum bir adamım diyor. Almeria asıllı Fransız, eski dansçı Veronique Fernandez'le evliliği, bu sözünü ziyadesiyle doğruluyor. Paris'te bir diskoda tanıştıklarında Zidane 19, Fernandez 17 yaşındaydı. Her şey ortak bir arkadaşlarının Veronique, seni Yazid'le tanıştırayım demesi ve ikilinin dans etmesiyle başladı. Hikayenin devamında, önce bugün 19 yaşında olan Enzo geldi. Sonra 16 yaşındaki Luca, ardından 12 yaşındaki Theo ve takımın en küçüğü, 9 yaşındaki Eliaz. Evde Fransızca konuşuyorlar. Tıpkı şimdi çalan telefona Fransızca cevap verdiği gibi. Enzo arıyor, büyük oğlu. Zidane'ın bütün mütevazılığıyla, fotoğrafçımızın her talebini hiç söylenmeden yerine getirdiği bu çekim bittiğinde, Enzo babasını almaya gelecek. Zinedine Zidane futboldan emekliye ayrıldıktan sonra, teknik adam olma konusunda net ve rahattı. Bu çekim bittikten hemen sonra Real Madrid Castilla'yı çalıştıracak. Bir Zidane istisnasının sonucu olarak şimdi takımın teknik adamı . Geçen yıl haziran ayında, Real Madrid'de Carlo Ancelotti'nin yardımcılığını bırakıp teknik adam olarak yedek takım Castilla'ya geçmesi spor basınında çok konuşulmuştu. Onu özel yapan şey basit: Zinedine Zidane oluşu. 2006 yılı Dünya Kupası final maçında Materazzi'ye kafa atışı bile bir sanat eserine ilham oldu (Fransız sanatçı Adel Abdessemed, o kafa vuruşunu 2012 yılında tamamladığı bronz heykelle ölümsüzleştirdi). Fakat hiçbir şey, onu futbol tarihine yazan şiirsel top sürüşleri kadar akıllarda kalmadı. Real Madrid kadrosuna girişinden aylar sonra, bu sporun ruhunu özetleyen oyununu Şampiyonlar Ligi'nin finalinde Bayer Leverkusen'e karşı oynadı. Topu Glasgow semalarından alıp direkt kaleye ve milyonların belleğine yolladı. Antrenörü Vicente del Bosque, Bu golün hedefi hafızalardı demişti. Hala orada, ağlarda takılı kaldı. Çekim sona erdi, Enzo geldi. Röportaj sırasında Zidane'ın yüzünde beliren o tebessüm, şimdi bakışlarına ışık vermek için gözlerine kadar erişti. Fotoğrafçımızdan bir baba oğul fotoğrafı rica etti. Hedef yine hafızalar."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/futbolumuzun-karizmatik-panzeri-mario-gomez", "text": "Yemyeşil bir ovada görkemli bir dağ gibi yükselir. Zirvesindeki kar kibirden değil ama oldukça mağrur. Sis perdesinin arkasına saklanır, sessizce o anı bekler. Göremeseniz de zamanı gelince, olması gereken yerde olacağını bilirsiniz. Dev cüssesinden beklenmedik bir şekilde hızlanır. Ne yapması gerektiğini düşünmez, bilir. Kaleye bakmaz, kaleciyle muhatap olmaz. Ayağından çıkan topun nereye gideceğinden şüphe duymaz. Gollerini boş kaleye atar Mario Gomez. Futbolda da, hayatta da boş kaleye gol atmak kolaydır. Kaleyi boş yakalamaksa maharetin doruk noktasıdır. Bu hikayenin kahramanı Gerd Müller, bugün hala Almanya'nın yetiştirdiği gelmiş geçmiş en büyük golcü kabul edilir. Aynı takıma ve ülkeye kazandırdığı kupalarla onun veliahdı olmaya en çok yaklaşmış isimse bu sene ülkemizde arzı endam etmekte. Farklı devrin oyuncuları olduklarını ve fiziksel açıdan birbirlerinden çok farklı olduklarını söyleyebilirsiniz. Ceza sahası içi golcüsü olarak sınıflandırılsalar da oyun stillerinde öne çıkan detayların benzeşmediğine vurgu yapabilirsiniz. Ancak şuna itiraz edemeyeceğinizi biliyorum: Mario Gomez, aynı Gerd Müller gibi, topu iki kale direğinin arasından geçirmekle ilgili engellenemez bir dürtüye sahip. Bu, onun en büyük yeteneği ve o, bu yeteneğinin fazlasıyla farkında. Aslında insanın kendisine bahşedilen yeteneğin farkında olması tehlikelidir. Yeteneğini gözünde fazla büyütenler, zaman içinde küçülerek yok olur gider. Hayat sadece sahip olduğu yeteneğin bedelini ödeyebilmek için canla başla çalışanlara adil davranır. Karşınızda duran adam, tam da böyle biri. Yeteneğinden çok, yeteneğine layık olabilmek için yaptıklarıyla takdiri hak ediyor. Ve sahip olduklarını kaybetme korkusuyla yüzleştiği halde pes etmediği için. Mario Gomez, 2009 yılında altı senelik Stuttgart kariyerini Bundesliga için rekor bir rakamla taçlandırdı. Futboluna yaşından büyük rakam biçilmiş; Bayern Münih, 24 yaşındaki oyuncu için 35 milyon euro'yu gözden çıkarmıştı. Sahada nerede durması gerektiğini bilen adamlar, hayatta da nerede duracağını bilen zeki adamlardır. Bu içgüdüsünü vuruş kalitesiyle birleştiremeyenlere takımın en gösterişli mevkiini emanet etmekse büyük bir kumardır. Bayern Münih kumar oynayacak bir kulüp değildi. Uzun yıllar takip ettiği bir oyuncuyu transfer etmişti, yanılıyor olamazdı. Gomez'in üçüncü sezonundaki performansı, Gerd Müller'in takdirini kazanacak seviyedeydi. Bu delikanlı benim rekorlarımı kıracak bir oyuncuya benziyor. Bunu Bayern Münih forması giyen bir oyuncunun yapması bana mutluluk verir demişti efsane golcü. Mario Gomez'in hikayesi, parladığı bu iki sezonun ardından, aniden yön değiştiriyor. Bayern Münih'teki dördüncü sezonunun ilk üç ayında sahada olamıyor. Takımın yeni teknik direktörü Pep Guardiola, Gomez'in yerini, Mario Mandzukic'i transfer ederek dolduruyor. Gomez, Bayern Münih'te tamamına yakınını yedek kulübesinde geçirdiği son sezonunda, nadiren şans bulduğu her dakikayı değerlendirmiş, takımın en golcü üçüncü oyuncusu olmuştu. Sezonun sonundaysa onu lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi Kupası bekliyordu. Böyle bir dönemde yedek oturmanın kolay olduğunu söyleyemem ama oyuna her girdiğimde gol atmak, huzurlu olmamı sağlıyordu dediğinde, her an hazır olmasını neye borçlu olduğunu soruyorum. Fiziksel ve zihinsel olarak o zamana kadar maçlara nasıl hazırlanıyorsam, o dönemde de aynı şekilde hazırlanıyordum. Zaten zihinsel olarak hiçbir zaman alışagelmişin dışında bir hazırlanma yöntemim olmadı. Futbol sonuçta sadece bir oyun diyor. Aslında son cümlesiyle bazı futbolseverlerin Biraz gamsız mı görünüyor ne? sorusuna da cevap vermiş oluyor. Yıldız oyuncunun Bayern Münih'ten ayrılmayı hiçbir zaman istemediğini tahmin etmek zor değil. Taraftarlar da onu çok seviyor, her ne kadar forma şansı bulamasa da onu başka bir takım formasıyla görmek istemiyorlardı. Ama takım arkadaşlarının boğa lakabını taktığı golcüyü, dünyanın en iyi kulübü bile olsanız yedek kulübesinde zaptetmeniz mümkün değildi. Gol atamadığı her maç zaman kaybıydı. Üstelik bir sezonu daha yedek kulübesinde geçirirse 2014 Dünya Kupası kadrosu açıklandığında hüsran yaşayacağının da farkındaydı. Alman oyuncunun takımdan ayrılacağı haberleri basında yer almaya başlayınca, La Liga'yı tercih edeceği söylentileri hararetlendi. İspanyolların, yarı İspanyol olan ve gerçek anlamda rakip gördükleri tek ülke Almanya'da yetişen oyuncuya sevgi ve saygı beslediği biliniyordu. Ancak Gomez, tercihini tek başına sırtlayabileceği bir takımdan yana kullandı. Fiorentina kulübünün düzenlediği imza törenine 20 binden fazla taraftar katıldı. Sezona iyi başladı. Buradan iyi bir geri dönüş hikayesi çıkacak denmeye başlanmıştı ki, Cagliari ile oynanan maçta, dizinden çok ağır bir şekilde sakatlandı. Beş ay sahalardan uzak kalan golcünün sakatlığı, belki de olması gerekenden biraz erken sahalara dönmesinin de etkisiyle, Napoli maçında nüksetti. Sezonu kapatmak zorunda kaldı. Bu, Almanya'nın Brezilya'da düzenlenen Dünya Kupası'na onsuz gitmesi anlamına geliyordu. Ve malum, Almanya turnuvadan kupayla döndü. Dünya Kupası'nı kazanana kadar Messi'nin bile dünyanın en büyük futbolcusu olarak gösterilemeyeceğinin iddia edildiği bu oyunda, hem Şampiyonlar Ligi hem de Dünya Kupası sahibi bir oyuncu olmayı kıl payı kaçırmanın büyük bir travma olduğu kesin. Yine de Gomez, geçmişte yaşadığı talihsizlikler üzerine fazla kafa yormuyor. Çünkü başına hiç gelmemiş olmasını arzuladığı sakatlıklar için hayıflanmanın, iç huzurundan ve geleceğinden çalmaktan başka bir işe yaramayacağının farkında. İnsan kendine inandığı, içindeki gücü keşfettiği ve sahip olduğu yeteneğe güvendiği sürece er ya da geç başarıyı yakalar. Bunun aksi mümkün değil. Ben bu oyunu ve gol atmayı çok seviyorum. Ne kadar çok gol atarsam atayım yetmiyor, hep daha fazlasını istiyorum. Bir şeyi bu kadar çok istediğinizde hiçbir şey sizi yıldıramaz diye anlatıyor yaşadığı sakatlıklarla nasıl mücadele ettiğini. Aslında Fiorentina kulübü de oyuncusunun yılmayacağının farkındaydı, o yüzden de Gomez'den vazgeçmek istemiyordu. Ancak ünlü futbolcu, İtalya'da yaşadığı uzun sakatlık döneminin üzerinde yarattığı yükten tamamıyla sıyrılabilmek için, yeni bir sayfa açması gerektiğine inanıyordu. Maddi açıdan da kulübe ciddi bir yük getiren oyuncuyu kalmaya ikna edemeyeceğini fark eden Fiorentina yönetimi, transfer tekliflerini değerlendirmeye razı oldu. Beşiktaş yönetimi, çok büyük bir transfer başarısına imza atıyordu. Sohbet sırasında ne kadar kıymet verdiğini daha iyi anladığım Giovanni Trapattoni'nin de dediği gibi, İtalya çok büyük bir golcüyü kaybederken, Beşiktaş taraftarı meşalelerle havaalanına akın ediyordu. Kariyerinde açtığı bu yeni sayfanın Gomez'e daha ilk günden iyi geldiği ortada. Bir takımı tarihinin en heyecan verici dönemlerinden birinde yakalamak, hangi düzeyde olursa olsun bir oyuncu için önemlidir. Arkasında fiziğine bu kadar yakışan gol sevincini sık sık sergilemesini sağlamaya hazır bir oyuncu grubu var. Bireysel performans yönetimi ve forma adaleti gibi yönetilmesi çok zor iki kavramı bu kadar iyi dengede tutabilen bir teknik direktörle yollarının kesişmiş olması da en büyük şansı. Tabii Gomez'in de şampiyonluk kutlamalarını yeni stadı Vodafone Arena'da yapmayı hedefleyen Beşiktaş'a iyi geldiğini söylemeye gerek yok. Üstelik skora ve oyuna katkısı bir yana, hayat görüşü ve tecrübesiyle de alana çok şey vereceği aşikar. Sadece Beşiktaş altyapısının değil, günün birinde futbolcu olmayı hayal eden her gencin, onun sporcu disiplinini rol model alması şart. O gençler adına, golü koklayan santrafor olmanın sırrını soruyorum: Öncelikle oyunu iyi okumanız lazım, topun size ulaşmasını sağlamak için nerede durmanız gerektiğini iyi bileceksiniz. Top size geldiğindeyse rakip takımın kalecisine iyi pozisyon alabilmesi için gereken zamanı tanımayacaksınız. Topa vururken de şunu aklınızdan çıkarmayın; kuvvet her şey değildir. Hedefi tutturma oranı, topa hızlı vurmaktan daha kıymetli bir özelliktir. Gomez bu sözleriyle kolay gol atmakla, golü kolay atmak arasındaki farkın da altını çizmiş oluyor. Son olarak, ilk profesyonel sözleşmesini imzaladığı yıllardaki halini gözünde canlandırmasını ve o genç delikanlıyı birkaç kelimeyle tarif etmesini istiyorum. Gülüyor. Atılgan ve aç diyor. Kendisiyle ilgili çıtayı nereye koyduğunu daha iyi anlamamızı sağlamak için de Ve inanın hala o zamanki kadar açım diye ekliyor. Onun hikayesi, güçlü bir adamın nasıl tökezlediğinin değil, tökezledikten sonra nasıl yeniden ayağa kalkacağının hikayesi. Ama bu sefer yolun sonuna odaklanmak yerine, yolculuğun tadını çıkarmaya da kararlı."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/gelecek-bu-enerjide-mu-tunc", "text": "Yaratıcı kariyerim reklam ajanslarında başladı diyebiliriz. Daha 17-18 yaşındayken o zamanların en önemli marklarından biri olan Superonline'a ilk reklam filmimi çekmiştim. Reklam sektöründe yönetici rollerini üstlensem de benim asıl olayım her zaman internet oldu. Dijital pazarlama yaparken internetin içerik eksikliği dikkatimi çekiyordu. Bu arada, çevremden dolayı da birçok ilginç insanla vakit geçirebilme şansı buluyordum. Abimle bir plak dükkanımız vardı ve bu sayede birçok ünlü isim tanıdım. Daha sonra kendime, Ben niye bu insanları kameraya almıyorum? dedim. Film yapacak bir bütçem yoktu ama kısa filmler yapmaya başladım. Böylelikle Diary of Mu ortaya çıktı. Belgesel mantığında yapılan bir projeydi ama daha farklı bir amacı vardı, belgeselden gelip gerçekliği bozmakla ilgileniyordum. Mesela otel odalarında seksi bir kadını çekiyor, ama ona tamamen politik sorular sorarak algıları bozmaya çalışıyordum. Sadece denemekti benim amacım, sinema da bir laboratuvardı. Film yapmak ise beni heyecanlandıran asıl hedefti. O yüzden hayatımda bir kırılma noktası yaşadım, şirketten ayrılıp yönetmen olmaya karar verdim. 'Arada' filmi de böyle ortaya çıktı; içsel yolculuğumun getirdiği riskli bir kararla. Bunu yapabileceğime inanmıyorlardı, işin en büyük zorluğu buydu. Bazen en yakın arkadaşın bile inanmaz ve sen kendinde bir problem aramaya başlarsın. İnandığını yapmaya çalıştığın zaman, etrafındaki herkes tam tersini ya yapıyor ya da söylüyor. Herkes, her gün var olan alışılageleni uygulayarak evine gitmenin doğru olduğunu düşünüyor. Bunun kısa vadede artısı var ama ne yazık ki uzun vadede yok. Şirketlerde çalışabilir ve düzgün bir maaş alabilirsin ama uzun vadede yapmak istediğini yapmadığın zaman mutsuz olunduğunu ve birçok hastalığın da sebebinin bu olduğunu fark edersin. Ben inancın saf bağlantı noktasına inanıyorum ve içimdeki yapma isteği sayesinde yoluma devam edebiliyorum. Ben İstanbul'u çok seviyorum. Ama ne yazık ki İstanbul'u çok seven insanlarla çevrili miyiz, emin değilim. Eleştirmiyorum ya da genelleme yapmıyorum ama kalbimizle şehri sevmemiz gerektiğine inanıyorum. Her şehrin problemleri var. Nüfusun arttığı bir yerde, problemler her zaman artar ve bunun ülkeyle ya da insanlarla bağlantısı yoktur. Mevzu, bizim bu kadar dar alanda, bir şehir hayatında birbirimizle ne kadar fazla empati kurup, olayları ne kadar pozitif anlamda değiştirebilmemizle alakalı. Aslında şehrin kolektif olarak insanların bilincini değiştiren bir yapısı var ama önce herkesin buna inanması gerekiyor. 'Arada' filmi de yaşadığın şehri sevmek ve sevme eyleminde kalabilmekle alakalı zaten. Evet, Amerikan rüyası var, onu kimse yadsıyamaz ama İstanbul rüyası da neden olmasın? Eğer inanırsan düşlediğin rüya gerçek olur. Artık çok güzel giyinen insanlar görüyorum İstanbul'da, çok güzel düşünen insanlar da görmek istiyorum. 'Bir şey yapmak istiyorsan, ama yapmak isteyeceğin şey için paran bile yoksa, kimseyi de tanımıyorsan, yine de yapabilirsin'i kanıtladı bana Punk müzik. Yeter ki arzuda samimi ol. Zaten Punk müziğin çıkışı da bu, akor bile bilmiyor olabilirsin ama çalarsan yapabilirsin. Punk müzikle başlayanlar, seneler içinde işlerinde daha iyi oldular ve müzik kültürleri de değişti. Ama müzisyen oldular, kimse önlerinde engel olamadı. Genç olduğumuz için bizlere hep 'yapamazsın edemezsin' deniyordu. Ama Punk'ın özgürleştirici bir yapısı var. Yapılabilir ve edilebilir, elini yüzüne bulaştıracaksın ama yapmaya devam edersen en sonunda öğreneceksin. Önemli olan fikrin öldürülmemesi ve yapma isteğinin hiç gitmemesi. Devamlılık. Şu devirde kişi yaptığı fikre inanmaya devam etmiyor. Oysa inancını koruman gerekiyor ki artık senden öte bir yere ulaşsın. Ben sadece bir dönem havalı olmak için yönetmen değilim, zaten bundan çok zevk alıyorum ve bu işle yatıp kalkıyorum. İşin kendisi benim. Çoğunlukla bu işlere kampanya gözüyle bakılıyor ve o zaman raf ömrü söz konusu oluyor. Benim için bir kampanya yönetimi değil bu, var olma nedenim. Böyle olduğu vakit zamandan öteye gidebiliyorsun. Bizler çok hızlı bir çağı geçtik ama bazı fikirlerin, özellikle de ilerici olanların, tam anlaşılabilmesi için üzerinden zaman geçmesi gerekiyor. Nasıl 90'lar modasını biz şu an yeni anlamaya başladık, kalıpları yıkan hümanist içeriklerin de anlaşılabilmesi için belki de 30 sene geçmesi gerekecek. O yüzden de zamansız bir iş yapmak çok önemli. Zamanın çöplüğü içinde yok olmayan, ölmeyen bir şey yapmak. Bu anlamda zamansız bir iş yaptığımı iddia ediyorum. Dünyanın en büyük film festivallerinde gösterilmedim ama birçok kişinin çıkamadığı çok önemli kültürel yerlerde bulundum; hala devam ediyor, hala konuşuluyor, hala üzerine bir şeyler yazılma isteği duyuluyor. Bu bence 10 sene sonra da devam edecek. Benim en büyük istek ve arzum 50 sene sonra da bir gencin bununla ilgilenmesi, ona referans olabilmesi. Bu sanırım iyi arkadaşlıklardan kaynaklanıyor. Etrafında sana güzel enerji veren insanlar bulundurmak çok önemli, çünkü çok fazla negatiflik ve kıskançlık var. 'Kötü gün dostu yoktur' diye bir laf vardır, ama bence asıl iyi gün dostu yok. Hayatının en zirve noktasında bazen samimi insan bulamayabiliyorsun, o yüzden hayatımda samimi insan bulundurmaya çok özen gösteriyorum. Rastlantı. Benim tarzımın özü bu ve bu konuda kendimi ilerletiyorum çünkü bu formu belirli bir sinema dili değil. Çok ilginç, ölümüne yakın zamanlarda Orson Welles de bununla ilgileniyormuş. 'Arada' filminde senaryo vardı, ama olay senaryonun ötesine çıkabilmek ve kontrollü rastlantının olabilmesine izin verebilmekti. Oyuncuya ve çalışan herkese o özgürlük alanını sunabilmek, ama bir yandan da olayı kontrol ediyor olmak, benim için rastlantısal sinema bu. Film ortaya çıkmadan çok bir şey söylemem zor ama neredeyse bir seneye yakın Nükhet Duru hakkında bir film yapıyoruz. Onlar bir albüm hazırladılar ve biz de bu albüm hazırlığını videoya alarak Nükhet Duru'nun dünyasına bir giriş yaptık. Nükhet Hanım çok değerli bir insan ve en önemli özelliklerinden biri de sade, 'duru' oluşu. Ben ne yazık ki çok zorlandım bu topraklarda sadeliği bulmakta, çünkü herkeste hep bir bağırma isteği var. Nükhet Hanım'da da en çok bunu buldum; sadelik. Örneğin 1970'te, herkesin çok gösterişli giyindiği bir dönemde, Nükhet Duru'da tek bir elbise, tek bir küpe ve acayip bir duruş görebiliyorsunuz. Şöyle bir anekdot anlatmak istiyorum. Benim abim bir müzik prodüktörü ve Nükhet Duru'nun albümünün hazırlığına yardımcı oluyordu. Çalışmaları sırasında abim Nükhet Hanım'ın bir sesini kaydediyor ve ses tonundaki akışları biraz dalgalı bulduğu için bir prodüktör olmanın gereğiyle bilgisayarda bunu düzeltmeyi teklif ediyor. Bunun üzerine Nükhet Hanım, Bırak, bırak! Bırak Mu gibi yapalım diyor. Ben Nükhet Hanım'la daha önce benim nasıl sinema yaptığımı hiç konuşmadım. Empatisi o kadar yüksek ki, benim rastlantısal sinema yaptığımı anlıyor, anlamaktan öte bunu dile döküyor ve aslında bundan ilham alıp müziğine de bunu uygulamaktan bahsediyor. Yaklaşık 10-15 senedir sinemacılarla oturup kalktığımda onların göremedikleri, benim bile kendimle ilgili bilmediğim bir şeyi Nükhet Hanım'ın dile dökmesi çok hoşuma gitti. Bence bu olay Nükhet Hanım'ın duyularının ne kadar açık olduğunun en büyük göstergesi. Ve tabii, hepimizin bildiği gibi Nükhet Hanım duyguların içine inanılmaz bir derinlikte girebiliyor. Daha üç saniye önce seninle tartışma içerisindeyken, bir ses hareketi yapıyor ve şarkının ses tonunu bulup o şarkıyı söylemeye başlıyor, inanamazsın! Bu kadar hızlı bir ruh değişimi hiç kolay bir şey değil, o gerçek bir sanatçı. Kesinlikle var. Yakın zamanda gelişen olay ise müzik video klipleri çekerek New York çevresindeki sanatçılar arasında bilinmeye başladım. Bu anlamda buradan dünyaya iş yapan bir örnek olmak istiyorum ve bunu seneler gösterecek. Türkiye'ye de çok iş yapıyorum ama Amerika'da şu an artan bir talep var. Umarım daha da güzel şeyler olacak, heyecanlıyım. Hayallerimden biri bağımsız sinemayı bir şekilde değerli kılabilmek. Bağımsız sinema şu an markette algılandığı kadar değerli değil. Belki Londra'daki, Fransa'daki sinemalarda 10.000 bilet kesebilirsiniz ama bu ülkede artık bağımsız sinemalar bilet kesemiyor. Dağıtıcıların gözünde yeri olamıyor. Dijital platformların da beklenebileceği kadar bağımsız sinemayı desteklediğini söylememiz zor. Dünya üzerinde şu an değerli olan moda tasarımcılarından tut film yönetmenlerine kadar, hepsi ilk olarak ya 'Arada' gibi bağımsız filmler çekti ya da markalar kurdu. Balenciaga'nın başındaki Demna, Vetements markasını kurmasaydı Balenciaga'nın başında olamazdı. Kendileri ilk podyum şovlarını Paris'in dışında yapıyorlardı. Tarantino, Spider-Man filmini çeken Sam Raimi ve Yüzüklerin Efendisi'ni çeken Peter Jackson gibi yönetmenlerin hepsinin ilk işleri bağımsızdı. O yüzden bu bağlam düşünüldüğü kadar bağımsız yönetmenleri ve ana akım sinemayı birbirinden ayırmıyor. Bireysel sinemacılık sinemacılığın özüdür, hep bunu söylüyorum. O yüzden de bu dijital çağda, bireysel sinemacılığın daha fazla öne çıkması gerektiğini düşünüyorum. Umarım biz bunun liderliğini yapacağız. Gelecek burada yatıyor, bu enerjide."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/george-clooneyyi-susturamazsiniz", "text": "The Monuments Men adlı filmde, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yerle bir ettikleri ülkelerdeki değerli sanat eserlerini kurtarmak için bir araya gelen tarihçi, heykeltıraş, mimar ve kütüphaneciden oluşan özel askerlerin gerçek hikayesini anlatıyor. Filmin hem senaryosunu yazan hem de yönetmen koltuğuna oturan George Clooney, başrolü Matt Damon, Bill Murray, John Goodman, Jean Dujardin, Bob Balaban, Hugh Bonneville ve Cate Blanchett'le paylaşıyor. Ünlü oyuncu Clooney, bu filmi çekene kadar uzun zamandır II. Dünya Savaşı'nı farklı bir şekilde ele alan bir film çekmeyi hayal ediyormuş. Robert Edsel'in kitabını okuyunca, aradığını bulduğunu hissetmiş. Savaş döneminde sanat eserlerinin yok olmasını engellemek için, hayatlarını tehlikeye atabilecek insanların hikayesini duyurmak için kolları sıvamış. Senaryoyu yazarken dünyaca ünlü tarihçilerle, filmin dekorları için en tanınmış antikacılarla çalışmış. İçine sinen bir prodüksiyon olsun diye o kadar çok uğraşmış ki görsel efektleri tamamlayamadığından filmin vizyona giriş tarihi, Oscar için iddialı yapımların gösterime girdiği sonbahardan yeni yılın ilk aylarına sarkmış. Zaten belli ki niyeti Oscar heykelciği değil, hikayesini duyurmak istediği insanların kahramanlığına duyduğu saygıydı. Üstelik senaryoyu hazırlarken o dönemden bu yana 5 milyon sanat eserinin kurtarıldığını ancak hala 30 milyona yakın eserin kayıp olduğunu öğrenince de kayıtsız kalamamış. The Monuments Men Vakfı ile bir araya gelerek SupportTheMonumentsMen.com adlı bir internet sitesi kurmuş. Filmin fragmanının izleyiciyi bu siteye ve bir yardım hattı numarasına yönlendirdiğini görünce şaşırmayın. Clooney, dünyanın dört yanında bu filmi izleyenlerden tek bir kişi bile kayıp eserler hakkında bir ipucu verse belki bir sanat eserini daha sahibine kavuştururuz derdinde. Başka dertleri de var. Mesela filmin basın toplantısına Yulia'ya özgürlük yazılı siyah tişörtle katılarak Ukrayna'daki Batı yanlısı dönüşümü simgeleyen Turuncu Devrim'in liderlerinden eski başbakan Yulia Timoşenko'nun hapiste olmasını protesto etti. Amerikalı gazeteci ve televizyon programcısı Nick Clooney'in oğlu olarak dünyaya geldiğinizde, hayata 1-0 önde başlar ve beş yaşında ekranlarda boy gösterirsiniz. Hollywood çok da uzağınızda değildir. Ancak hayatın, insanoğlunun anlamakta zorlanacağı bir adalet duygusu vardır. Daha doğru düzgün cümle bile kuramadığınız halde televizyon yıldızı olarak şımartıldığınız yaşta, bir sabah yüz felci olarak uyanırsınız. Bu, hayatın oyunu dengede tutma şeklidir. Her 100 insandan 15'i ömrünün sonuna kadar bu rahatsızlıkla yaşamak zorunda kalırken aralarından biri yıllar sonra Time dergisi tarafından dünyanın en ünlü film yıldızı olarak onurlandırıldığı yetmezmiş gibi, People dergisi tarafından da gezegendeki en seksi erkek unvanıyla taçlandırılır. Hem de bir değil, iki kere. Üstelik Oscar komitesi oyunculuğunu da zirveye taşıyan bu adamı ünlü heykelciğinden mahrum bırakmaz. Bu sahip olduklarınız kadar, oyunu ne kadar iyi oynadığınızın da bir göstergesidir. Hayat bunu takdir eder ama en oyuncularına bile torpil geçmez. Aynı adamı, Oscar'a uzandığı filmin neden olduğu korkunç sırt ağrılarına daha fazla tahammül edemeyip intihar düşüncesine sürükleyecek kadar da merhametsizdir. İşte o aktörünki de hayatın sebepler-sonuçlar, bedeller-mükafatlar, karanlıklar-aydınlıklar üzerine kurulu kusursuz dengesini çıplak gözle görebileceğiniz bir hikayedir. George, küçük yaşta geçirdiği yüz felci nedeniyle ailenin üzerine titrediği ferdiydi. Babasının işi yüzünden çok seyahat etseler de mutlu bir çocukluk geçirdi. Haylaz ama başarılı bir öğrenciydi. Sporla arası iyiydi, uzun süre beyzbol oynadı. Birçok kişi profesyonel bir kontrata imza atacağını düşünüyordu, olmadı. 80'lerin başında Northern Kentucky Üniversitesi'nde kızların gözdesiydi ama keyfi yerinde değildi. Radyo, televizyon ve gazetecilik bölümünde okuyan delikanlı, ünlü bir gazetecinin oğlu olduğu için sürekli babasıyla karşılaştırılıyordu. Onun kadar yetenekli olmadığı aşikardı. Bir gün, buna daha fazla katlanmak zorunda olmadığına karar verdi ve okulu bıraktı. Dönemin popüler caz sanatçılarından olan halası Rosemary Clooney'in eşi Jose Ferrer bir süredir yeni bir film üzerinde çalışıyordu. Okulu bırakan George'a küçük bir rol vermeyi teklif etti. Film hiçbir zaman izleyiciyle buluşmadı belki ama üç ay boyunca sette yatıp kalkan, herkesin rolünü ezberleyen George, oyuncu olmaya karar verdi. 1985-87 yıllarında The Facts of Life isimli bir gençlik dizisinde rol aldı. 1988'le 91 arasında Roseanne'de endamını sergiliyordu. 1992'de Bodies of Evidence isimli polisiye dizinin yakışıklı dedektifinden 1993'te The Harvest adlı filmdeki travesti rolüne kadar uzanan bir çaylaklık dönemi geçirdi. İyi para kazanıyordu ama dünya çapında üne kavuşmasını sağlayacak o kırılma anını yakalayacağına dair umutlarını yitirmeye başlamıştı. 1989'da evlendiği Amerikalı oyuncu Talia Balsam'la da işler iyi gitmiyordu, dört senelik evliliklerini bitirme kararı aldılar. Güzel şeyler siz umudunuzu kestiğinizde olur derler ya, tam o günlerde hayatının rolü teklif edildi. NBC'nin kısa sürede fenomene dönüşecek ve 90'lara damgasını vuracak dizisi E.R.'da pediyatri uzmanı Dr. Doug Ross karakteriyle kamera karşısına geçti. George Clooney dayanılmaz çekiciliğini, sağlam karizmasını ve oyunculuk yeteneğini sergileyebileceği en iyi rolle yıldızlaşmıştı. Dizide 106 bölüm boyunca yer aldı. Drama dalında en iyi aktör olarak Emmy ve Golden Globe ödüllerine aday gösterildi. Efsane dizi Friends'de birkaç bölüm konuk oyuncu olarak rol aldı, kıyamet koptu. Adı dizinin bile önüne geçmeye başlamıştı. Dizide ve gerçek hayatta kadınların ayılıp bayıldığı doktor, film yapımcılarının da gözünden kaçacak değildi. Bir yandan dizideki rolüne devam ederken, bir yandan da gelen teklifleri değerlendirmeye başladı. Önce Quentin Tarantino'nun From Dusk Till Dawn isimli filminde vampir olayına dahil oldu. Ardından One Fine Day'de filminde Michelle Pfeiffer'a aşık olan bekar bir babayı canlandırdı. Oyunculuğunu ispat etmiş, hatırı sayılır bir hayran kitlesi kazanmıştı. Bir süper kahramana can verme zamanı gelmişti. Tahrik edici gülümsemesi ve ağırbaşlı tavrına en uygun kahraman, yarasa adamdı. 1997 yılında serinin Batman ve Robin isimli filminde Val Kilmer'ı yerinden ederek Batsuit kostümüne layık görülen altıncı aktör oldu. Arnold Schwarzenegger, Uma Thurman, Chris O'Donnell ve Alicia Silverstone gibi genç hayran kitlesine sahip ünlü isimleri bir araya getiren film, istenilen başarıyı yakalayamadı. Tüm zamanların en kötü süper kahraman filmi kabul edilse de George Clooney'in oyunculuğu eleştirilmedi ama o serinin sonraki filmlerinde Batman kostümünü giyemedi. Kariyeri boyunca hayal kırıklığıyla en esaslı tanışması belki de buydu. Çabuk toparlandı. 2000 yılında O Brother, Where Art Thou isimli filmdeki rolüyle müzikal ve komedi en iyi aktör dalında Golden Globe'un sahibi oldu. 2001'de iyi bir senaryo ve birlikte görmek isteyeceğiniz çok sayıda oyuncuyu bir araya getiren kadrosuyla soygun filmleri arasında bir başyapıta dönüşen Ocean's Eleven'da Danny Ocean rolünü kabul etti. Dr. Doug Ross karakterinden sonra kendisine en çok yakışan role bürünmüştü. Süper kahraman olamamıştı belki ama afili bir hırsız olmayı fazlasıyla başarmıştı. Ocean's Eleven/Twelve/Thirteen serisiyle aynı zamanda bir moda ikonuna dönüşmüştü. Her zaman her yerde jean giyebileceğini düşünen Hollywood erkeklerinin aksine, özel hayatında bile takım elbiseden şaşmadı. Özel günlerde kömür karası, jilet gibi takım elbiseleri tercih ederken, daha rahat ortamlarda lacivert ve grinin ağırbaşlılığını bembeyaz kravatsız gömleklerle buluşturduğu, güneş gözlüklerini eksik etmediği görünümüyle sıkıcı olmaktan çok uzaktı. Yakın arkadaşları Michelle Pfeiffer ve Nicole Kidman, onun 40 yaşına gelmeden evlenip çocuk sahibi olacağını iddia etmişti. İlk ve tek evliliğinden sonra bir daha asla evlenmemeye yemin ettiğini açıklayan ünlü oyuncu, bu iki güzel kadının da iddiayı kaybetmesine neden oldu. Vaktini birbirinden güzel kadınlarla geçiriyor, mutlu bir aile ortamında büyümüş olsa da aile kurma fikrine sıcak bakmadığını ve çocuk sahibi olmayı da düşünmediğini her fırsatta dile getiriyordu. Oyunculuk kariyerinin zirvesine ulaşmış; senarist, yönetmen ve yapımcı olmaya merak sarmıştı. 2006'da en iyi yardımcı oyuncu performansıyla Oscar heykelciğini kucaklayan filmi Syriana'da canlandırdığı karakter uğruna 15 kilo aldı. Bu kilolar nedeniyle tehlikeli bir sahnenin çekimlerinde düşerek omurgasını yaraladı. Hastaneye kaldırıldı. Bir tür felç geçiriyordu. Tahammül edilemez sırt ve boyun ağrıları, burnundan gelen omurilik sıvısı akıntılarıyla haraketsiz yattığı üç haftanın sonunda bu şekilde yaşayamayacağını düşünmeye başladı. İki kere ameliyat oldu, son ameliyatı sonrası kısa süreli hafıza kaybı yaşadı. Şanslıydı, tamamen iyileşti. Ancak iyileştikten sonra verdiği ilk röportajda ameliyata kadar geçen sürede Doktorlar bir şey yapamayacaksa belki de ben bir şeyler yapmalıyım diye düşündüğünü itiraf ederek, yaşadığı sürecin yıpratıcılığını gözler önüne seriyordu. George Clooney her zaman duyarlı bir oyuncu oldu. 11 Eylül faciası sonrasında yüzlerce Hollywood yıldızını bir araya getirerek United Way için 129 milyon dolara yakın bağış topladı. Dört sene sonra Katrina kasırgasında evlerini kaybedenler için 1 milyon dolarlık bağışta bulundu. Bunlar, onun kadar ünlü birçok sanatçının yapması gereken ve yaptığı yardımlardı. Ancak o, hastanede ölümün kıyısına kadar gidip geri geldiği günlerden sonra sahip olduğu ünü, parayı ve gücü daha farklı şekillerde kullanması gerektiğine inanır olmuştu. Babasının da dahil olduğu bir grup arkadaşıyla gizlice Sudan'a giderek iç savaş sürecinde işkenceye uğrayan insanların yaşadıklarını anlatan bir belgesel çekti. Günlerce Nuba Dağı etrafındaki bölgede o insanlarla yaşadı. ABD Kongresi'nde Güney Sudan'daki insanlık dramını gözler önüne seren bir kayıt izletti. Hükümetinden bu suça müdahale etmesini ve Sudanlı yetkililere ait yurtdışı hesaplarını dondurmasını talep etti. Belgeselini dünyanın dört yanındaki haber kanallarına ulaştırdı. Bir süre sonra Güney Sudan bağımsızlığını ilan ederek ayrı bir ülke oldu. Ancak yeni ülke için güvenlik sorunu daha da ciddiyet arz etmeye başlamıştı. Uluslararası güçler Sudan'da yaşananlarla yakından ilgiliydiler ancak yine de Afrika'nın bu bölgesinde olan bitenleri takip etmeleri mümkün olmuyordu. George Clooney, daha önce Sudan'a birlikte gittiği yakın arkadaşı aktivist John Prendergast'le bir araya gelerek bölgedeki soykırım ve insanlık suçlarını gözetleyecek ve önleyecek bir uydu projesi üzerinde çalışmaları gerektiğine ikna etti. Projesinin ilham kaynağı, evini Google Earth üzerinden sürekli gözetleyen paparazzilerdi. Birleşmiş Milletler, Harvard Üniversitesi ve Google Earth'le yürüttükleri Güney Sudan Satellite Sentinel Project'e dünyanın en geniş görüntüleme uydusu ağına sahip şirketi DigitalGlobe da üç uydusu ve analizleri yapmak üzere görevlendirdiği yüzlerce çalışanıyla katıldı. Uydular her gün 2.4 milyon kilometrekare alanı tarayarak çıkması muhtemel herhangi bir saldırı ya da çatışmayı önceden tespit etmeyi hedefliyordu. Yapılan işin hukuksal boyutu tartışmalara yol açsa da Clooney hayalindeki projeyi gerçeğe dönüştürmüş olmanın insani huzurunu taşıyordu. Sudan hükümet güçlerinin ülkenin güneyinde sivillere yönelik savaş suçu işlemesini protesto etmek amacıyla, Washington'daki Sudan Büyükelçiliği'nin önünde yapılan gösteri sırasında tutuklanarak gözaltına alındığında gülümsüyor olmasının nedeni de buydu. Ertesi gün protesto tüm gazetelerin manşetindeydi. Haber tüm dünyaya George Clooney tutuklandı başlığıyla yayılmıştı. Ünlü oyuncu istediğini elde etmişti. George Clooney, Oscar'la ödüllendirildiği bir rolün hakkını vermeye çalışırken bir kaza geçirdi. Omurgası zedelendi. Hastanede kendini sahip olduğu her şeyden vazgeçecek kadar çaresiz hissettiği günler oldu. İyileşti. Artık sahip olduğu her şeyi, ihtiyacı olan insanları iyileştirmek için kullanıyor. Tek başına dünyayı değiştiremeyecek ama uğraşıyor. Susmuyor. Çünkü susmak suça ortak olmaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/george-fitzgerald-ile-sonar-istanbul-oncesi-bulustuk", "text": "Elektronik müzik başlığı altında her biri kendi sesleri ile iz bırakmış yetenekli prodüktör ve grupları ağırlayacak Sonar Festival, İstanbul'daki üçüncü senesinde Zorlu PSM'de müzik severlere kapılarını açmaya hazırlanıyor. 8-9 Mart haftasonu boyunca müzik, yaratıcılık ve teknolojiyi bir araya getirdiği programıyla deneyim odaklı etkinliklerin başında gelen Sonar'ın İstanbul ayağında sahne alacak sanatçılardan George Fitzgerald ile festival öncesi özel bir röportaj yapma fırsatı bulduk! Müziğe aşık çoğu insan gibi benim de bu ilgim ailemden geliyor. Sahip oldukları zengin plak koleksiyonunu karıştırarak, onları dj setinin başında dinleyerek bir çocukluk geçirdim. Küçük yaşta başlayan merakım beni önce plak dükkanlarına sonra da stüdyoya yöneltti. DJ'lik 12 yaşımdan beri benim hobimdi. 20'li yaşlarımın ortasında bazı parçalar yayınlayana kadar bunu tam zamanlı bir iş olarak görmüyordum. Bu dönemde yayınladığım şarkılardan sonra kararım kesinleşti ve DJ'lik benim için meslek haline geldi. İşimin en sevdiğim yanlarından biri İstanbul gibi etkileyici bir tarihe sahip olan mekanları ziyaret etme ve buralarda performans gösterme fırsatı bulabilmem. Şehir kültürel olarak o kadar zengin ve büyük ki geldiğimde nereden başlayacağımı bilemiyorum! İkisi arasında seçim yapmak benim için çok zor. DJ'lik ilk aşkım ama şu an grup ana odak noktam. Kesinlikle yeni albümün çıkması ve bir bebek sahibi olmak! Japonya'da düzenlenen Fuji Rock için çalmayı çok isterim! İkinci sırada kesinlikle Glastonbury sahnesi var. DJ olarak tek başına sahnedeyken tüm kontrol sende ve kendine zaman yaratabiliyorsun. Bir karar vermeden önce bir adım geriye atıp durup düşünme şansın var. Grupla birlikte hareket ederken daha hızlı ve kararlı olman gerekiyor. Herkesle eş zamanlı bir şekilde o anda orada bulunman, ortak bir bilince dahil olman gerekiyor yoksa tüm performansın yanlış gitme ihtimali var. Şu ana kadar aldığım geri bildirimlerin hepsinden çok memnunum. Müziğimin bu albümle birlikte tüm yolculuğum boyunca aldığı yolu ve ulaştığı yeri görmek beni çok mutlu ediyor. İşinizi iyi yaptığınızı sizi seven insanların tepkilerinden anlamak paha biçilemez. Dünyayı dolaşırken müziğinizi dinleyen ve sizi tanıyan insanlarla tanışmanın verdiği keyif ise hiç eskimiyor. Ben her zaman müziğimde denge bulmaya çalışırım. Yarattığım melodiye dinleyiciyi hem mutluluktan uçuran hem de hafif bir melankoliye sürükleyen şeyler katmayı seviyorum. Bence insanların ikisini bir arada hissettiği bu anlar festivallerde ve dans pistlerinde en büyük keyif alınan anlar. Ben de müziğimle bunu tetiklemeye çalışıyorum. İki şehrin de benim hayatımda yerleri ayrı ayrı çok önemli. İkisinde de bolca zaman geçirebildiğim için mutluyum. Berlin çok daha rahat, sakin ve düşüncelerinizi toparlayıp kendinize zaman ayırabilmeniz için ideal. Londra ise inanılmaz derecede karmaşık ve enerji dolu. Ben Londra'ya kişisel sebeplerle ailemle daha çok vakit geçirebilmek için geri döndüm. Burası büyüdüğüm şehir ve her zaman evim olacak. Guillaume Jambel, Mike Lesirge ve Obenewa Aboah... Hepsiyle bildiğim en iyi yoldan ortak arkadaşlarımız sayesinde tanıştık! Kaydettiğim albümü canlı bir performansa evriltmek... Şimdiye kadar karşılaştığım en zorlayıcı şeylerden biriydi ama sanırım sonunda başardım! Bu çok iyi bir soru! Elektonik müzik yaparken aynı anda ikisi de olmak zorundasın. Bazen müzik yapımcısı kimliğini bir kenara bırakıp sadece müziğini yazmaya odaklanmak insana çok iyi geliyor ama bunun için özel bir emek ve zaman harcamalısın. İyi yazılmış bir şarkı kötü bir prodüksiyondan sağ çıkabilir ama kötü bir besteyi en iyi prodüksiyon bile kurtaramaz. Bunu unutmamak gerek. Hem de nasıl! Uzun geçen geceler ve çok küçük bir çocukla seyahat etmeye çalışmak gerçekten inanılmaz yorucu. Ama sahip olduğum şey için minnettarım ve öyle olmaya da devam edeceğim. Biraz yeni albümden bahsedelim mi? Kaydetmeye başladığında seni harekete geçiren şey neydi? \"All That Must Be\" isminin arkasındaki hikayeyi merak ediyorum. İlham bir albüm yapmaya karar verdiğimde hayatımda gerçekleşen tüm gelişim ve değişimlerden geldi. 10 senelik Berlin maceramdan sonra Londra'ya geri taşındım ve bir baba oldum! Bunlar benim hayatım için inanılmaz büyük değişimlerdi. Albümün ismi ise hayattaki değişikliklerle kavga etmek yerine akışına bırakmak ve kabul etmeyi öğrenmekle ilgili. Parçayı son haline getirdikten sonra bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum... Bu kadar bekleyişin üzerine hala parçayı dinlediğimde seviyorsam o zaman hazır diyorum! George Fitzgerald 8 Mart 22:45'te SonarClub'ta canlı performans sergileyecek."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/gercek-bir-savasci-jake-gyllenhaal", "text": "Gerçekten kaç mekik çektiğimi öğrenmek isteyecek misin? diye soruyor Jake Gyllenhaal. İkimiz de vegan değiliz ama akşam yemeği için Los Angeles'ta bulunan ve vegan yemekler sunan Meksika restoranı Gracias Madre'ye gitmeye karar veriyoruz. Amacımız röportajı yemek esnasında yapmak. Ancak sohbetimiz, hemen yan masamızda oturan genç kadının yüksek sesle kimi zaman içeceklerin ne kadar başarılı olduğundan bahsetmesi, kimi zamansa attığı şuh kahkahalarla sık sık bölünüyor. Gyllenhaal'un yalnızca o gün için şehirde olan kız kardeşi Maggie de bizimle ve o da tıpkı bizim gibi vegan değil. Kendi aramızda buna rağmen neden bu restoranı seçtiğimizi tartışırken, masamıza sohbetimizi böldüğü için özür dileyen bakışlarıyla bir hayranı yanaşıyor ve fotoğraf çektirip çektiremeyeceklerini soruyor. Gyllenhaal beceriksiz bir şekilde özür dileyerek bir röportajda olduğunu söylüyor ve genç hayranının isteğini reddediyor. O bir boks şampiyonunu canlandırdığı gerçek bir drama olan Southpaw filmi için son beş ayını ciddi bir antrenman programıyla geçirdi. Her ne kadar karın kasları tişörtünden fırlayacakmış gibi görünse de ben Gyllenhaal'un aklındakilerle daha çok ilgileniyorum. Bu nedenle onun düşündüğünün aksine, filme hazırlanma sürecinde çektiği mekikleri sormuyorum. Zaten o sorunun cevabını biliyorum. Henüz film vizyona girmemişken, tüm internet sitelerinde Jake'in çalışma planı çoktan verilmişti bile. 1000 mekik! Bahsettiğim bu rakam yalnızca sabah egzersizlerini kapsıyor. Bir de gece egzersizleri var elbette, 1000 mekik de bunun için ekleyin. Görünen o ki, Southpaw için çalışmak epey zordu. Gyllenhaal filmde daima dövüşen, kavgacı, vücudu kas dolu, yüzü yara bere içinde bir adamı, Billy Hope'u canlandırıyordu. Şimdi bile, suratında hala birkaç yara izi olduğunu görüyorum. 34 yaşındaki sağlıklı bir adamda olması gerekenden daha fazla ve derin çizgi var yüzünde. Günde iki kez 13 km koşmak, limitlerini o kadar zorlamış ki vücudunda 7 kiloya yakın kas oluşmuş. O antrenmanlardan bahsederken bazen zorlanmaktan kustuğunu da anlatıyor. İki yıl önce ise Nightcrawler filmindeki Louis Bloom rolü için tam 14 kilo vermiş. Billy Hope da tıpkı iki yıl önce Louis Bloom'da olduğu gibi onu Oscar için ateşlemekle kalmamış, aynı zamanda fiziksel değişim konusunda nasıl hırslı olduğunu da gözler önüne sermiş gibi görünüyor. 2010, Gyllenhaal'un neredeyse her sahnesinde çıplak göründüğü Love&Other Drugs adlı romantik komedi filminde başrol oynadığı yıldı. Bu filmin ardından bir video oyunundan uyarlanan yüksek bütçeli Prince of Persia geldi. Film, eleştirmenler tarafından beğenilmediği gibi, ticari anlamda da başarı elde edemedi. O zamandan beri Gyllenhaal, Hollywood'da ilginç seçimler olarak nitelendirilen işlerde yer alıyor: End of Watch, Nightcrawler, Enemy bunlardan birkaçı... Bunu söylerken yüzünde sanki bir sırrı açığa çıkarmış gibi bir gülümseme beliriyor. Hafif bir gülümseme. Aslında uzun zamandır karanlık, ilginç filmlerde rol alıyor ünlü oyuncu. 2001'de vizyona giren Donnie Darko , gay bir kovboyu canlandırdığı Brokeback Mountain , bir deniz piyadesini oynadığı Jarhead, hatta Love&Other Drugs'daki rolü de dahil. İnsan 20'lerindeyken bulunduğu yerden emin olamıyor. Bu nedenle artık hayatımı yoluna koymaya ve asıl istediğim şeyi bulmaya çalışıyorum diyor. Bu hissini End of Watch'un yönetmeni David Ayer'a da açıkça söylemiş. Nereden mi biliyoruz? Ayer'ın internet sitesi HitFix'e yaptığı açıklamadan. Gyllenhaal'un her şeyden çok sıkıldığını ve bazı şeyleri değiştirmek istediğini o da anlatmıştı. Ailesinin geri kalanının neler yaptığını soruyorum. Kız kardeşi ve eşi Peter Sarsgaard, iki kızlarıyla birlikte Brooklyn'de yaşıyormuş. Annesi, senaryo yazarı ve yönetmen Naomi Foner ise eşi Stephen Gyllenhaal'la 30 yıllık evliliklerini noktaladıktan sonra, 2008'de New York'a yerleşmiş. Birden kılık kıyafetine bakıyorum. O gün çekimi olmayan bir aktör nasıl giyinirse o da aynen öyle giyinmiş: Mavi bir tişört, mavi beyzbol şapkası, Levi's jean ve Nike ayakkabılar. Aileden konu açılmışken ikimizin de büyükanne ve büyükbabasının doktor olduğunu keşfediyoruz. Onun anneanne ve dedesi psikologmuş. İkimizin de dedesinin ne zaman gerçek bir mesleğe sahip olacağımızı sorguluyor oluşu gülümsememize neden oluyor. Gyllenhaal'un büyükannesi Ruth Achs, Brooklyn'deki Downstate Medical Center'da zamanının önde gelen pedagoglarından. 1968 yılında, henüz 48 yaşındayken, Jake doğmadan 12 yıl önce vefat etmiş. Cerrah dede Sam Achs ise 94 yaşına kadar yaşamış, Ocak 2014'te vefat etmiş. Büyükbabasının disiplinli bir adam olduğunu anlatıyor: Her sabah 04.00'te uyanırdı. Ne daha geç ne daha erken, tam 04.00'te. Daima papyon takardı, özellikle de çalışırken. Yavaş ve dikkatli konuşur, öyle hareket ederdi. Asla aşırı tepkiler verirken göremezdiniz onu. Bu sayede pek çok hayat kurtardı. Onun bu özelliği ne yazık ki bende yok ama disiplinli olma halini almışım. Gyllenhaal da iş hayatında disiplinli. Bu, büyükbabasının olduğu kadar babası Stephen'ın da sahip olduğu bir özellikmiş. Southpaw'ın, kendisi de 14 yaşından beri boksör olan yönetmeni Antoine Fuqua da Gyllenhaal'da bu korkusuzluğu gören yönetmenlerden. Çekimlerden bahsederken ünlü oyuncu hakkında şunları söylüyor: Her gün antrenmana gelip yumruk yedi. Acı içinde kalsa da hiç sesi çıkmadı. Durmadan çalıştı. Billy Hope, Gyllenhaal'un en çok zaman harcadığı karakter olmuş. Gyllenhaal bana dönüyor ve karanlık bir şekilde gülümseyerek gaza basıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/geride-duran-guven-veren-adam", "text": "Sabah erken saatte saç fönleyip burun pudralamakla başlayan çekim, güneş battıktan çok sonra yeni gömlekler giyip üstüne ceketler beğenerek devam ederken, Ben biraz acıktım deyip sandalyeye çöküyor. İstanbul'un en kar-kış, don-buz günü olduğundan hemen karşı köşeye siparişlenen köfte-piyaz bile tabii ki çok gecikmiş. Ben de çantamdaki son muzu teklif ediyorum ama işbilir bir hipoglisemik olarak, epey yarım ağız. Gülümseyip teşekkür ederek, Ben muz sevmem diyor. Canıma minnet de, nasıl yani? Kuşağımızın yasak meyvesini böyle elinin tersiyle itebilmek, mümkün mü? Ben Burak Özçivit'i çok isterim, yaparım, 'alırım insanı sanırken, o beklerim, olsun, ne demek çıkıyor. Ve muz sevmiyor. Hayırdır inşallah... Peki ne seviyor? Anladığım kadarıyla pek az şey. Sadece en kıymetliler. Ailesi, hayalleri, kağıdı-kalemi... Otomobil, motor filan, ı-ıh, geçmiş onlar. Şu sıra sinemaya takmış. Deli gibi tutulmuş kameraya. Montaj odasında ömür geçirmek istiyormuş. Yeni hikayeler yazmak ve yeni filmler yapmak tek tutkusuymuş. 23 Ocak'ta vizyona giren yeni filmi Aşk Sana Benzer'de ilk kez yapımcılığın tadına bakmış ve çok zor bulmakla birlikte bayılmış. Yapımcılığın tozunu yutmak nasıl bir duygu? Oyuncu kalıp risksiz tarafta durmak yerine neden böyle bir şey yapmak istediniz? diye soruyorum. Ben de soruyorum bazen kendime, neden girdim bu işe diye. Ama hayatta risk almazsanız hiçbir şey olmuyor. Çok basit bir hikaye yazdım. Çok naif. Ama işte o naif hikayeyi film yapmak çok pahalı bir işmiş. Film dokuz ay sürdü ve ben kendimi geçen yaz yeni bir işte staj yapmış gibi hissediyorum şimdilerde. Bir sürü şey öğrendim sinemadan. Mesela montaj. Artık her oyuncunun montaj bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ondan sonra çünkü şuna dönüyor iş oyuncular açısından, ben o kadar saat oynadım ama oynadıklarımın hiçbirini izleyemedim. Ben de çok yaşadım bunu dizilerde. Neden kesilmiş bu sahnem diye düşündüm. Ama şimdi çok iyi anlıyorum. Bu filmin bana hiç katkısı olmadıysa en azından bunu öğretmek gibi bir artısı oldu. Artık o kadar normalleşmişti ki kesip biçmek benim için, kendi oynadığım karakterden söz ederken, şu çocuğu şuradan alıp buraya koyalım diyordum diye anlatıyor. Sonrası, acaba olur muyla başlayıp elde var birle bitiyor. Kafasındaki hikayelerle yapımcısı Timur Savcı'nın kapısını çalıyor ve başlıyor anlatmaya: Ben film yapmak istediğimi Timur Savcı'ya hep anlatıyordum ama o da zamanı var, bekle diyordu. Sonra bir gün ofise gittim ve bu hikayeyi anlatmaya başladım ona. 15'inci dakikasında sözümü kesip 'Şimdi gidiyorsun, bu hikayeyi yazıp geliyorsun, beraber yapıyoruz bu filmi dedi. Ben de gittim, dört günde yazdım öyküyü ve hemen kolları sıvadık. Burak Özçivit çalışmayı çok seven biri. Kendimle ilgili en üzüldüğüm şey ne biliyor musunuz, benim hiç hobim yok. Kendime hobi yaratamıyorum. Neyi sevsem işe çeviriyorum. Onunla ilgili çok çalışıyorum. Sonra tabii artık hobiden çıkıyor o. Galiba rahatlamayı sevmiyorum. Sürekli çalışmam lazım diyor. Bu cevabı, Emeklilik planları arasında Bodrum'a yerleşmek, dört keçi ve iki çocuk var mı? sorusuna veriyor. Keçilere çok gülüyor ama kat'a! O 70'ine de gelse buralarda olmak, iş yapmak istiyor. Burak Özçivit her gün saatlerce dizi ve film izliyor, notlar alıyor, hikayeler yazıyor. Türkiye'ye Yeşilçam tadında, iyi hikayeler anlatmak için çok çalışıyor. Bir oyuncu olarak bir köşede durayım; biraz sağa, az da sola bakayım yapmıyor. Uğraşıyor, bekliyor; bir de işte, muz sevmiyor..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/h-m-kreatif-direktoru-ann-sofie-johansson-ile-bulustuk", "text": "İnanılmaz! Bu yılki H&M tasarımcı işbirliği için Giambattista Valli'yi seçtik, çünkü Valli güçlü silüetler yaratma konusunda inanılmaz bir yeteneği olan usta bir tasarımcı. Bu koleksiyonu dünya ile paylaşmak konusunda hem H&M hem de Giambattista Valli oldukça istekliydi. Ayrıca koleksiyon boyunca görebileceğiniz tasarımların işçiliği ve güzelliği kadar modern kadın ve erkeğin dünyasını da anlamaya çalıştık. Bu özel işbirliğini benzersiz kılan bir diğer şey Giambattista'nın kendi gardırobundaki parçaların koleksiyona ilham vermesi oldu. Valli'nin kendi kişisel parçalarının kopyalarını koleksiyon boyunca görebilirsiniz. Giambattista Valli'nin ilk erkek koleksiyonunu H&M ile gerçekleştirmesi hakkında düşünceleriniz nedir? Gerçekten heyecan verici olmalı. Gerçekten çok heyecan verici ve kesinlikle Giambattista Valli ile çalışmak harikaydı. Normalde kadınlar erkek arkadaşının gardırobundan parçalar ödünç alırlar. Ancak Giambattista Valli ve H&M ortak koleksiyonu kadın giyiminden ilham alıyor ve insanları kişiliklerine özgü olarak giyinmeye teşvik ediyor. Koleksiyon içerisinde hayvan ve çiçek baskıları, blazerlar, ince örgü kazaklar ve gömlekler gibi geleneksel erkek giyiminin yanı sıra modern klasiklerden olan parka ve hoodie gibi ürünlerini de keşfedebilirsiniz. Giambattista Valli, H&M ekibi ile yakın bir işbirliği içerisinde sürdürülebilir ve imza stillerinin eklektik bir özeti olan koleksiyon yarattı. Hem kadın hem de erkek giyimini kapsayan bu koleksiyon zahmetsiz ve zamansız güzelliğiyle gerçekten dikkat çekiyor. Ayrıca, farklı durumlar için harika bir parti kıyafeti ve örneğin sokaktan ilham alan giysilerde koleksiyon içerisinde mevcut. Bu koleksiyonda gerçekten herkes için bir şeyler var. Her şeyden önce, Giambattista Valli ve H&M işbirliğindeki parçaların Valli rüyasının gerçek temsilcisi olduğuna inanıyorum. Ayrıca koleksiyonda kadın ve erkek giyim arasında bir akışkanlık hissi var. Bu da, Giambattista Valli ve H&M koleksiyonunu farklı durumlar için komple bir gardırop olarak görebilirsiniz anlamına geliyor. Daha sınırlı ve sokak giyiminden esinlenen parçalar bile, Giambattista Valli ruhu ile aşılanıyorlar. Olay aslında müşterilerin karakterlerini her bir parçaya yansıtmasını teşvik etmek. Olasılıkları elemek istemeyiz, bu yüzden bizi takip etmeye devam edin. 7 Kasım'da tüm dünyada satışa sunulacak olan bu özel koleksiyonu Türkiye'de sadece H&M Zorlu ve İstinye Park mağazalarında ve ayrıca Hm.com'da satışa sunulacak."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/h-m-turkiyenin-ilk-lokal-yuzu-kerem-bursin", "text": "Yaz güneşi kendini göstermeye başlamışken H&M Türkiye'den bir sürpriz geldi. Marka ilk defa lokal bir işbirliğine imza atarak yeni koleksiyonlarını Kerem Bürsin ile tanıtıyor. Aslında bu heyecanlı haberi Nisan başında öğrendim. Zira çekimin styling'ini yapmam için beni aramışlardı. Kerem'le daha önceden GQ Türkiye'nin Yaz 2017 sayısının kapak çekimini yaptığımızda tanışmıştık. H&M de yaptıkları işler ve koleksiyonlarıyla sevdiğim bir marka olduğu için hiç düşünmeden kabul ettim. Kerem Bürsin'in Türkiye'de yüzü olduğu kampanya tüm dünyadan içlerinde Mena Massoud, Crosby Tailor gibi isimlerin bulunduğu ilham verici erkekleri kapsıyor. Kerem'i ve H&M'in yeni koleksiyonunu daha yakından tanımak için onunla bir araya geldik ve merak ettiklerimizi sorduk. H&M global bir marka ve yaptığı işlerde öncü. Onlardan teklif gelince çok mutlu oldum ve heyecanlandım. H&M'in bugüne kadar yaptığı çalışmalar ve markanın işleyiş şeklini de hep beğenirdim. Eşit işe eşit ücret ilkesini uyguluyorlar. Tasarımlarını hazırlarken kullandıkları malzemelere dikkat ediyorlar. Çalışanlarının yüzde 74'ü kadın ve bence başarılı olma nedenlerinden biri de bu. Böyle bir organizasyonun Türkiye'de ilk defa lokal bir işbirliğine girip benimle çalışmak istemesi gurur verici. Hep iç sesimi dinler miyim bilmiyorum ama sanki dinlediğim zaman istediklerim oluyor ve işler yoluna giriyor. Bunu yaşın ilerledikçe daha da net anlıyorsun. Aslında iç sesini dinlemediğinde bile hayat sana bir şekilde onun doğruluğunu gösteriyor. Algıların, iç sesinin verdiği mesajlara açıksa hayatla güzel bir uyum yakalıyorsun. Onu, kontrol etmeye çalışmamak lazım. Motosiklet kullanır gibi; biraz teslim olup, motora güvenmelisin. Hayat da öyle bir şey. Kalbin de temizse daha da güzel ve akışında gidiyor her şey. Los Angeles'tasın, oyuncu olmak istiyorsun. Ama bir bakıyorsun hayatını geçindirmek için oyunculuk dışında bir sürü şey yapıyorsun. Bunda bir sorun yok. Evet, daha da fazla çalışman lazım. Ama ordayken en yakın arkadaşımı kaybettim ve bu olay sonucunda bir uyanış yaşadım. Hayatın ne kadar değerli olduğunu, aslında her an her şeyin olabileceğini fark ettim. Bazı şeyler kontrolümüzün dışında gerçekleşiyor. Bunlar kafamdan geçerken kendime şunu sordum: Kontrol bende değilse, neyi kontrol etmeye çalışıyorum? Atlamam gerektiğini hissettim. Ne olacaksa olacak. Atlamalı ve özgürleşmeliydim. O dönemde oyunculuk yapıp yapamayacağımı çok bilmiyordum. Sanki biraz küskünlüğüm vardı. Askere gitmem lazımdı ve direkt askere gittim. İyi geleceğini düşündüm. Bir şekilde gerçekten de iyi geldi. Sonra biraz İstanbul'u tanımak istedim. Altı ay yalnız kalıp, şehirle vakit geçirip onu anlamaya çalıştım. Kültürünü ve yaşamı görmek istedim. Beş senedir bir şeyin peşinden deli gibi koşuyorsun. Bir bakıyorsun her şeyi bıraktığın ve kafanı boşalttığın anda hayat sana onu sunuyor. Orada daha iyi anladım ki bu bir akış meselesi ve günün sonunda esas mücadele kendinle. Kendini çözmek, iyi tutmak ve keşfetmek. Bence her döneme göre mucizen değişiyor ve evriliyor. Bir yandan da etrafındaki her şey seni şaşırtmaya devam ediyor. Bugün parka gittim ve bir baktım her yer papatya dolmuş. Halbuki iki gün önce hiçbiri yoktu. Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Hayatın kendisi, doğa çok mucizevi bir şey. Yakın zamanda bir yeğenim oldu. Mesela bu durum da içimde hiç bilmediğim kapılar ve duygular açtı. Ona bakıyorsun ve insanın böyle bir yaratma gücü olması çok inanılmaz geliyor. Sürdürülebilirlik çok önemli. Dünya pazarındaki lider markaların insanları bilinçlendirmek için öncü olmaları lazım. Sonuçta hiçbirimiz tişörtlerimizi kendimiz yapmıyoruz. Bir yerden satın alıyoruz. Ciddi anlamda değişikliklerin olabilmesi için büyük firmalar böyle aksiyonlar almalı. O yüzden böyle hareketler beni çok heyecanlandırıyor. Bunu aslında biraz da sorumluluk olarak görüyorum. Tek bir dünya var ve kaynaklar sınırlı. Günün sonunda her şey tükenecek. Gelecek nesiller için insanlık bu sorumluluğun bilincinde olmalı. H&M'in bu duruşu herkes için çok iyi bir rol model ve bunun bir parçası olmak beni mutlu ediyor. Çekimler sırasında kullandığımız desenli gömlekler, ekose pantolon, lacivert takım... Aslında giydiğim her parça favorim oldu. İlk defa H&M giymiyorum, daha önceden de tercih ettiğim bir markaydı. Ancak son koleksiyondaki tasarımları giyerken ciddi anlamda etkilendim. Bu kadar bana uyacağını ve seveceğimi tahmin etmemiştim. Ve en dikkatimi çeken şey, stili ne olursa olsun herkesin kendine uygun bulabileceği bir parça olması. Seni kısıtlamıyor ve bence bu çok önemli. Sadece H&M'in kurumsal kimliğiyle değil, aynı zamanda tasarımlarıyla da kendimi uyumlu hissediyorum. Downtown çok güzelleşti. Ancak Los Angeles'ta en çok road trip yapmayı severim. Joshua Tree, Palm Springs, Vegas, Route 66 yolu... Oralarda arabayla gezmekten keyif alırım. Şehirdeyken de gitmeyi en sevdiğim restoranlardan biri Musso&Frank. Frank Sinatra oraya çok gidermiş ve ona servis eden bazı garsonlar hala orada çalışıyor. Tırmanmayı çok seviyorum. Aynı zamanda marangozluktan da çok keyif alıyorum. Hatırlıyorum; küçükken babamla beraber baharat dolabı yapmıştık. Onun arkasındaki deseni, detayları birlikte baştan yaratmak çok keyifliydi. Basit şeyler yapmayı seviyorum. Bu bir sandalye bile olabilir. Çünkü bence sanatın en güzel yanlarından biri de basiti güzel kılabilmek. Belki de Teksas'ta büyüdüğüm için giydiğim kıyafetlerin rahat olması benim için çok önemli. Country stilini seviyorum ama günün sonunda şuna da inanıyorum: Giydiğin şey seni taşımamalı, sen onu taşımalısın. Sadeliği seviyorum. Daha ziyade kolye ve bilekliklerime düşkünüm. Karakteri ortaya çıkaranın aksesuarlar olduğunu düşünüyorum. Paul Newman ve Robert Redford, 1960-70'lerde stilleriyle karakterlerini ortaya koyuyorlardı ve trendi onlar belirliyordu. Ben de aslında modayı takip edip ona uymak yerine kendi karakterimi ortaya koyabileceğim kıyafetleri giymeye önem veriyorum. Jean pantolon, düz tişört ve ceketlerim. Giyecekleri kıyafetleri denerken müzik dinleyebilirler. Eğer ritme ayak uydurmaya başladıysan ve kendini rahat hissediyorsan üstündekiler doğru seçimdir."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/hanedanligin-duru-guzeli-kendall-jenner", "text": "Mart ayının başlarında bir perşembe sabahı. Doğan güneş Paris'i aydınlatıyor. Kendall Jenner üç kişilik Smart marka otomobilinin koltuğunda oturuyor. Hemen yanındaki Ashleah, Kendall'ın menajeri, akıl hocası ve arkadaşı. Onu Avenue de la Grande-Armee'ye yönlendiriyor. Kendall Jenner, henüz genç yaşına rağmen kariyerinde çok ileri bir noktada. Yılda en az beş - altı kere Paris'e geliyor; pek emin değil. Buraya genelde iş için geliyor; geliyor gelmesine ancak pek bir şey anlamıyor. Bu defa şehri keşfetmek niyetinde. Bir kemer var diyor eliyle Arc de Triomphe'u göstererek. Anıtın civarındayken kendimize birkaç donut alıyoruz. Kendall güneş gözlükleri, soluk pembe tişörtü ve Chloe sneaker'larıyla kıkırdıyor. Los Angeles'lı olmanın verdiği rahatlıkla Paris trafiğinde zikzaklar çiziyor; sanki geniş bir kaldırıma çarpınca oluşacak sevimli bir patlamada hepimiz ölmeyecekmişiz gibi. Bazı modellere has, eşsiz bir mizacı var; daha çok lise arkadaşınızı andırıyor. Güneş ışığı otomobilin ön camından geçerek tıpkı şu anda olduğu gibi yüzüne vurduğunda, tüm yüz hatlarını ve milyonda bir rastlanan genetik mirasının sonuçlarını ortaya çıkarıyor. Bizi Champs-Elysees'den Avenue George V'e doğru götürüyor ve ansızın patlayan kamera flaşlarının ortasına düştüğümüz Four Seasons'ta indiriyor. Üst katta bir kapıyı çalıyor ve Kendall'ın annesi Kris Jenner, üstünde yalnızca leopar desenli bir sabahlıkla karşımıza çıkıyor. Saçı ıslak ve düzleştirilmiş, cildi nemli ve yağlı. İçeri girin diyor, televizyondan iyi tanıdığım ve karşısındakini ölümle tehdit ediyormuş gibi çıkan ses tonuyla. Karşımdaki sehpada meyvelerle dolu bir kase var, Chanel torbaları limon sarısı halının üzerine yayılmış durumda. Kris bana koltuğu gösterirken, bir stil danışmanı onun saçıyla ilgileniyor. Kris, ilgiyle Kendall'a dönüyor ve Dün gece kiminle dışarı çıktın? diye soruyor. Bir mumum yanışını izliyor ve Kendall'ın cevabını dinliyorum: Gigi'yle. Gigi Hadid, Kendall'ın en yakın arkadaşlarından ve aralarında Cara Delevingne, Joan Smalls ve Karlie Kloss'un da olduğu yeni nesil lüks moda modellerinden biri. 21'inci yüzyılın bilinmezliğine itiraz eden hali, rayından çıkmış dilekleri ve Twitter güncellemeleriyle, kısıtlanamaz ünlülerden biri o da. Süper modeller... Bir başka deyişle Gisele, Naomi ve ve Kate'i görmediğimizden beri güzellikleri ve eğlenme şekilleriyle gündemde olan, şöhreti çiçeklerle dolu bir çayır gibi gören ve o çiçekleri her gün Instagram'a yükleyen kızlar takımı. Kris, Kim ve Kanye'nin evlerine gitmek üzere olduğunu söylüyor. Öğleden sonra üçü, Kendall'ın podyuma çıkacağı Balmain defilesinde buluşacaklar. Kendall, yarı dinler halde, bir ergenin huysuzluğu ve otel odasında yaşayan birinin rahat tavırlarıyla odanın içinde boydan boya dolanıyor, sarı Selfridges torbalarına uzanıyor ve tavşan kürkünden sınırlı sayıda üretilen, Karl Lagerfeld imzalı siyah bir şapka çıkarıp başına geçiriyor; Kris'in aynasında kendini inceliyor. Şimdi, belki de jet lag yüzünden, tüm bunları abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz. Ancak siz de benimle birlikte Kardashian'larla aynı ortamda bulunsaydınız, doğru söylediğimi görebilirdiniz. Esmer tenli ve Swarovski taşlarıyla süslenmiş Kendall Jenner, yakın geçmişte Kardashian ailesinin yeni ve bunaltıcı bir evrimi olarak nitelendiriliyordu. Şöhret olmak için çılgınca yanıp tutuşan bu kadın da bu ailenin tüm fertleri gibi televizyon sayesinde meşhur olmadı mı? Ailenin her anını kayda alan dizi ve E! kanalında yayınlanan Keeping Up with the Kardashians sayesinde... Jon Hamm veya Guy Fieri gibi. Ancak Four Seasons'ın limon sarısı süitinde otururken, annesinin onu izleyen gururlu bakışları altında Kendall Jenner, hakkında söylenen her şeyi geride bırakmış gibi. Belli ki hiçbir şey umurunda değil. Şimdi biz, kendi adını taşıyan bu 630 dolar değerindeki şapkasıyla onu incelerken, o etrafa dağılan torbalar arasında gidip geliyor. Kendall, bizim çocuklarımız ve çocuklarımızın da çocukları için isteyeceğimiz şeye sahip: İstikrarlı bir iş ve parlak bir talih. Bunu küçümseyebilirsiniz ama gerçek bu. Gelecekte kızımın böyle bir odada olması için, bu şapkayı takması için her şeyimi verirdim. Dedem Brooklyn'de bir yetimhanede büyümüş ve ben şimdi burada, Paris'te Four Seasons'tayım; atalarım bununla gurur duyarlardı, çok teşekkür ederim. Ancak Jenner'ların sahip olduğu şey kesinlikle çok başka. Kendall şimdiden ailesinin en incelikli üyesi. Hayatım her zaman farklı şekillendi diyor: Demek istediğim, şovlardan önce, babam yine olduğu kişiydi. Olimpik bir atletti ama biz yine galalara giderdik. Kırmızı halıda yürümeden önce bizler de küçük çocuklardık. Çocukken Neverland Ranch'i ziyaret etmiş. Hatırlıyorum, tam oradan ayrılırken Michael Jackson geldi. Ve ben 'Aman tanrım, bu Michael Jackson!' dedim. Ardından başka bir anısına geçiyor: Küçükken bir at topluluğuyla birlikte yaşardık. Bunları sıradan şeylermiş gibi anlatması beni şaşırtıyor. Bir at topluluğu! Amerika! Tüm çocuklarımız atlarla iç içe yaşayabilse keşke... Four Seasons'ın dışında paparazziler kök salıp yosun tutmuş durumda. Jenner'ın çalışanları bizim ufak tefek minnacık Smart aracımızı devasa bir Range Rover'la değiştirirken fotoğrafçıların flaşları patlıyor ve Kendall nazikçe, şoföründen direksiyona kendisinin geçmesine müsaade etmesini istiyor. Nasıl sürmesi gerektiğini daha 10 yaşındayken babası Bruce öğretmiş. Otomobilleri ve scooter'larıyla çevresini sarıp daireler çizen fotoğrafçılar arasında, ne kadar kolay ve doğal araba kullandığını fark etmem zaman alıyor. Sadece camdan dışarı bakmak bile benim başımı döndürürken o sadece sırıtıyor. Bunu seçen sen olsaydın ne değişirdi? Şu anda böyle bir şeyi kabul eder miydin? diye soruyorum. Şu anda mı? diye yanıtlıyor beni. Gerçekten şaşırmış görünüyor: Dürüst olmak gerekirse bu soruya yanıt veremem. Hiçbir fikrim yok. TV şovu başladığında 10 yaşındaydım. Ondan öncesi nasıldı hatırlamıyorum. İçine çekildiği bu şova ya da diğer işlere kızgın olmadığını söylüyor. Aksine, yeniden aynı kanalla anlaşmışlar. 100 milyon dolar karşılığında, ailesinin geri kalanıyla birlikte kameralarla eşliğinde dört yıl daha yaşayacaklar. Bunun dışında, modellik kariyeri harika gidiyor ve farkında olmasa da bunun, model olmaya karar vermeden önce kim olduğuyla bir ilgisi var. The Balmain Show, Kendall'ın Geçen yıl burada bazı aktivistler, kız kardeşim Kim'i oradan oraya savurdular diye anlattığı Le Grand Hotel'de gerçekleştiriliyor. Bana bunları anlatırken birlikte oluşturduğumuz görüntünün absürdlüğüne karşı zoraki bir gülümsüme takınıyorum. Birlikte lobiden geçip aşağıya iniyoruz. Hadid, Kloss ve Smalls buradalar. Tabii ki Adriana Lima da. 30-40 model, sahne arkasında, elmacık kemiklerini ortaya çıkarıp metal rengi ruj sürüyorlar. Otelin zemin katında bulunan bu büyük yuvarlak oda, kahve ve makyaj malzemesi kokuyor. Kızların hepsi istisnasız süper, çok genç ve uzun görünüyorlar. Havadan öpücükler dağıtıp iltifatlar yağdırmak için sıraya dizilmişler. Şunu çok net görebiliyorum; bu odada popüler bir kız varsa, o kesinlikle Kendall. Konuklar arasında gözüm birden Kanye, Kris ve Kim'i seçiyor. Üçlü, ışık ve gürültü seli eşliğinde en ön sıraya yöneliyor. Kim, pasif agresif bir şekilde yeni, sarı saç kesimini göstermek için bugünü seçmiş. Solange Knowles, Lewis Hamilton ve Emily Ratajkowski ailenin hemen arkalarında oturuyor. Defile operayla başlıyor, sonra boğuk falsetto tonlarıyla Fall Out Boy sahneye çıkıyor. Podyumda halı var ve liflerin içinde Kendall bir topuğunu kırıyor. Ancak bunu fark edemezsiniz bile; çünkü ünlü model herkesi bakışlarına çekmiş durumda. Ve gösteri bitiyor. Sonrası kaos... İnsanlar sahne arkasına gelebilmek için zorla içeri giriyorlar. Kendall yeniden sokak kıyafetleriyle. Yüzüne 20 cm mesafede flaşlarını patlatan fotoğrafçılardan korunmak amacıyla başının üstünde tuttuğu güneş gözlüklerinden tanıyorum nihayet. Otelin önündeki merdivenlerde, Ortaçağ'dan çıkmışçasına ıslıklayan ve haykıran insan kalabalığına doğru yürüyoruz. Kendall neredeyse kalabalık tarafından sürüklenip götürülecek. Yüzlerce insan kollarına ve saçlarına asılıp ismini haykırıyor. Kalabalık öne doğru dalgalanırken, o başını aşağıda tutup yürümeye çalışıyor. Herkes bağırıyor ama ses o kadar yüksek ki hiçbir şey anlaşılmıyor. Eğer dengenizi kaybederseniz kesinlikle ezileceğiniz bu hiddetli yolda şimdi hepimiz dalgalanıyoruz. O sırada ölüm ilanımı düşünüyorum: Kendall Jenner'ın 'refakatçisi' Paris arbedesinde katledildi. O sırada önüme düşen bir adamı geri itiyorum. Kendall yüzüne ufak bir panik tebessümü yerleştiriyor. Göz kamaştıran bir kadının hayatındaki göz kamaştıran bir başka an gibi başlayan sahne, tehlikeli bir hal almaya başlıyor. Otomobilin dışında onlarca çılgın Fransız genç camlara vuruyor ve şoför Sebastian çaresiz görünüyor. Gazı köklemeye çalışıyor, bir yandan da kimseye zarar vermemeye dikkat ediyor. Kendall, Bruce'u arıyor; sanırım Bruce ona kendini güvende hissettiren en önemli kişi. Merhaba baba, neredeyse milyonlarca çocuk tarafından öldürülüyordum diyor nefes dahi almakta zorlanarak: Kaç kişilerdi bilmiyorum ama inan bana, 30 bin kişi vardı. Şoför ciddi anlamda onları ezerek geçmek zorunda kaldı. Ken-dall! Ken-dall! Ken-dall! Tıpkı kalabalığın yaptığı gibi kendi adını Fransız aksanıyla tekrar tekrar telaffuz ediyor ve elleri tir tir titriyor. Paris'te dolanırken telefonum sürekli arkadaşlarım ve sevdiklerimden gelenlerle aramalarla titriyor. Çünkü onlar da Kendall ve ailesinin çevresindeki paparazzi ordusunun kimi zaman tehlikeli olabileceğini biliyor. Sonuç olarak Jenner yörüngesinde yaşamak, onunla yemek yemek, bir yerden bir yere gitmek ve gece dışarı çıkmak, bir çeşit performansa dönüşüyor. Kim bilir, belki de gerçekten o gece o saate kadar dışarıdaydı! Kendall ve ailesinin kamera karşısında, gerçek hayatlarından daha rahat olduklarını düşündüren anlar var. O akşamdan sonra, bir SUV içinde Paris gecelerine doğru hızla yol alıyoruz ve şimdi yanımızda Kris, Kendall, Ashleah ve Gigi Hadid var. Kris ve Kendall'ı günün gelişmelerini telefonlarından takip ederlerken gözlemliyorum. Kanye ve Kim'in evlerinin önüne geliyoruz, daha sonra onları akşam yemeğine götürmek için almaya geleceğiz. O sırada Kris'in telefonu çalıyor. Zil sesi Kanye West'in şarkısı Gold Digger. Ne demek istediğini anlıyorum ama asıl merak ettiğim, özel hayat sınırının nerede bittiği. Bu arada, konuyu babasına getiriyorum. Babasının Bruce's Journey: How He Told His Kids başlığıyla kapak olduğunu hatırlatıyorum. Bu benimle ilgili bir konu değil, o yüzden geçelim lütfen diyor kibarca. Fakat ben rahat duramayıp ona yeniden babasının cinsiyet değiştirmesiyle ilgili ne düşündüğünü soruyorum. Ve üzgün bakışlarını gördüğüm an pişman oluyorum. Ani, gözle görünür bir rahatsızlık içinde Tüm bunlar saçmalık diyor, yüzünü yere çevirerek."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/heyecanliyim-daha-yolun-basindayim", "text": "Hayaller-hayatlar denkleminde her insanın payına, neredeyse her gününe kahrederek uyandığı ve öyle sürdürdüğü bir yaşam düşmüyor. Aramızda gezinen şanslılar var. Hayal bile edemediği noktaya gelen, orada kalan, hatta yetmezmiş gibi onu aşmak için çabalayanlar mevcut. Bir tanesiyle tanıştım. 2009 yılında gazetecilik yoluna girince yavaş yavaş gitmeyi bıraktığım İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'nin Bahçeköy'deki kampüsüne aynı günlerde adım attığımız, o günlerde basketbol antrenörü olma hayali kurarken, 25'ine geldiğinde Los Angeles'ta ev alacağım şimdi cümlesini kurabileceği bir hayata kavuşan biriyle hem de. Çoğumuz için aklımıza düşmeyecek kadar uzak bir hayal. Karşımdaki kişinin 19 yaşındaki haliyle aynı kampüste karşılaşmışlığımız, okula aynı otobüsle gitmişliğimiz olabilir; hatta belki kantinde komşu masalarda oturmuşluğumuz da. Ama şimdi masanın öbür tarafında sorularımı bekleyen 25 yaşındaki Çağatay Ulusoy, artık beyazcamdaki dizilerin ardından beyazperdedeki filmleriyle de, bambaşka bir yerde. Söylediklerimden haset sonucu çıkmasın. Öyle değil. Hem onunla rekabet edecek değilim; ne o kadar yetenekliyim ne de o kadar yakışıklı. Kendine güvenen çıksın karşısına, benden pas. Ben ancak soru sorabilirdim ona, sordum da zaten."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/hizli-ve-sogukkanli-ali-turkkan", "text": "Borusan Otomotiv Motorsport'un Bayrampaşa'daki garajındayız. Yarış otomobillerini taşıyan devasa tırın içinde, genç Borusan Otomotiv pilotu Ali Türkkan karşımızda. Geçtiğimiz Mart ayında, İzmir'de düzenlenen Şampiyonlar Şampiyonası'ndaki olağanüstü performansının ardından Borusan takımıyla bu tırın içinde, önümüzdeki masanın etrafında oturarak konuştuklarını ve el sıkıştıklarını anlatıyor. Bu anlaşma iki taraf için de hayli faydalı olmuş; Ali Türkkan, son derece profesyonel bir ekip ve paha biçilemez bir yarış otomobiline kavuşurken, Borusan Otomotiv takımı da daha sezon bitmeden kendilerine 2017 Türkiye Pist Super Grup Şampiyonluğunu kazandıracak bir sporcuyu takımına katmış. Borusan Otomotiv Motorsport takım pilotu olarak Türkiye pist şampiyonasında yarışan Ali aynı zamanda Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu adına V1 Challenge'da da yarışıyor. Ali, bu sene start aldığı 22 yarış için çıktığı tüm sıralama turlarında en hızlı tur zamanlarını kaydederek tüm pole pozisyonlarını almakla kalmayıp, yarıştığı tüm pistlerin rekor tur zamanlarına da imza atarak kırılması güç bir rekorla şampiyonluklarını ilan etti. Start aldığı 22 yarışın 13'ünde birinci olarak 18 kez podyum yapması her sporcunun kolay ulaşacağı bir başarı değil. İşi hız yapmak olan bir genç adamdan beklediğimiz tarzda bir mizacı yok Ali'nin. Acele etmeden, sakin sakin konuşuyor; her hareketi üzerinde uzun uzun düşünüyormuş gibi bir tavrı var. Babası, eski rallici Burak Türkkan, Ali'yi Düşük devirli bir hayat yaşıyor sözleriyle tanımlayınca anlıyoruz. Karşımızdaki şampiyonun bir yerlere yetişmek gibi bir telaşı yok, soğukkanlılığını her daim koruyor. Belki de bunun sayesinde kendisinden deneyimli pilotlara karşı bile büyük başarılar elde ediyor. Ali'nin kariyeri, Ağaç yaşken eğilir atasözünün kusursuz bir örneği gibi. Babası da eski bir rallici olduğu için, çocukluğu motor sporlarının sık sık konuşulduğu, kartinge gitmenin sıradan bir aktivite sayıldığı bir ortamda geçmiş. Babasının yönlendirmesiyle dört beş yaşlarında önce motosiklet kullanmaya ve motokrosa, ardından da kartinge başlamış. Riskli olabilecek bir spora adım attığı konusunda tüm aile hemfikirmiş. Dışarıdan bakıldığında çok tehlikeli duruyor. Riskli bir spor, bunu baştan kabullenip gerekli eğitim ve tedbirleri alarak yola çıkmak gerekiyor diyor Ali. Daha altı yaşındayken karting yarışında ağır bir kaza geçirmiş ve bacağını kırmış. İlerleyen zamanlarda V2 ve V1 Challenge şampiyonalarında da biri takla olmak üzere, birkaç ciddi kaza geçirmiş. Ancak yaptığı sporun doğasında bu risklerin olduğunu baştan kabul ettiği için, bu kazalar direksiyon başına tekrar geçmesini hiçbir zaman engellememiş. Ali hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, hangi spor dalı olursa olsun bir kariyer peşindeyseniz daima hazır olmak için çalışmanız gerektiğini söylüyor; Bugün benim şampiyonluklarımı konuşuyor olabiliriz ama bu noktaya gelebilmek için uzun yıllar çalıştım'' diyor. Ali'nin adının motor sporları camiasında iyice yayılmaya başlaması ise 2017 baharında gerçekleşen Şampiyonlar Şampiyonası'ndaki performansı sayesinde oluyor. Yarışın gerçekleştiği Mart ayında, Ali henüz 17 yaşındaymış. Ehliyeti olmadığı için Türkiye Otomobil Federasyonu'nun özel izniyle, ancak trafiğe kapalı pistlerde yarışabiliyormuş. Şampiyonlar Şampiyonası ise, Türkiye'nin bütün şampiyon pilotlarını bir araya getirip yarıştırmayı hedefleyen bir gelenek. Bu yarışta yer almak isteyen pilotların kendi sınıflarında Türkiye şampiyonluğuna sahip olmaları, yurt dışında Türkiye'yi temsil etmeleri veya TOSFED'in özel davetiyle katılmaları gerekiyor. 2016'da Dünya Rallikros Şampiyonası'nın İngiltere ayağına katılan Ali de, TOSFED Başkanı Serkan Yazıcı'nın özel davetiyle Şampiyonlar Şampiyonası'na katılıyor. Bu şampiyona, Ali için bir kırılma noktası oluyor. Hem eleme turlarında hem de final yarışlarında en hızlı tur zamanlarını elde etmesiyle, yarışın en genç pilotu olan Ali'nin kabiliyeti tüm otoritelerin dikkatini çekiyor. Bundan sonrası ise tam bir başarı hikayesi: Henüz 18'ine basmadan Borusan Otomotiv Motorsport'la el sıkışan Ali, yeni otomobili BMW 3.20si ile Türkiye Pist Şampiyonası Super Grup'un en genç şampiyonu olacağını daha sezon bitmeden ilan etmekle kalmayıp, aynı başarıyı TOSFED adına yarıştığı V1 Challenge'da da göstererek 2017 sezonunu çifte şampiyonlukla kapatıyor. Kendinden yaşça büyük ve deneyimli pilotlara karşı elde ettiği bu başarıyı neslinin getirdiği bir avantaja bağlamıyor. Karakterle alakalı bir şey; yaşla veya jenerasyonla pek alakalı değil diyor. Ona göre işin sırrı düşünebilmekte saklı. Tabii otomobil kullanırken... İndikten sonra düşünmek bir işe yaramıyor. Yarış anında kendimi dışardan bir göz gibi izliyorum ve hiçbir zaman minimum risk, maksimum başarı dengesini bozacak bir karar vermemeye çalışıyorum. Ali'ye göre önemli olan, risk almanın hangi anlarda gerektiğine karar verebilmek. Ali, profesyonel otomobil yarışı pilotluğuna devam ederken, bir yandan da yeni başladığı üniversitede havacılık yönetimi okuyor. Pilotluğa havada mı karada mı devam edeceğini önümüzdeki yıllar belirleyecek. Şu an için karayollarında Ali'nin önü gayet açık. Yurt dışında daha fazla yarışa katılmayı umuyor, hayallerindeki yarışlar ise pilotların yeteneklerinin öne çıktığı adil karşılaşmalar. Rekabetin üst seviyede ve otomobillerin birbirine yakın olduğu, pilotların farklarıyla kazandığı yerlerde yarışmayı istiyorum diyor. Gördüğümüz kadarıyla Ali'nin parlayacağı alan da tam olarak bu zaten. Yeni sezonda gözümüz Ali Türkkan'ın üzerinde, iyi haberlerini bekliyoruz."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/hollywoodda-turkiyeden-bir-objektif-ali-gokay-sarioz", "text": "California'da yaşayan Sarıöz, 2004 yılında New York'a yerleşmiş. Zanaatkar bir ailenin oğlu, fotoğrafa yöneldiğinde kendi yeteneklerinin de farkına varıp kabul edildiği Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü'nü birincilikle bitirmiş. Sonrasında Türkiye'de, kariyerine tutku dolu bir şekilde başlamış. Ziyaret ettiği her ülkede, katıldığı her projede, Türk Modern Fotoğraf Sanatı'nı temsil etmeyi sürdürüyor. Çoğu fotoğrafçı gibi yeteneğini zaman içinde tecrübeyle birleştiriyor. Sanatsal fotoğraf çalışmaları Borusan Sanat Galerisi, Humane Society ve Robert Miller Galerisi gibi platformlarda sergilenen Sarıöz'ün başarılı hikayesini kendisinden dinlemeye başlıyoruz. 96 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf bölümüne girerek başladı. Aslında Mimar Sinan Sinema Televizyon da çok istiyordum ama fotoğrafın da bende çocukluktan beri ilginç bir çekiciliği vardı. Mimar Sinan'ı ikincilikle kazandım ve sonrasında da haliyle üzerimde bunun etkisi kaldı. Aslında sanatçı bir aileden de gelmemin payı var. Abim Marmara Üniversitesi Resim bölümünden mezun, annem de haute couture terzisi, bütün ailenin zanaatkarlığı çok yoğun, o yüzden ihtisasımın bir sanat dalı olacağı belliydi. Fotoğrafı bir tür bilgilendirme aleti olarak kullanabileceğimi anlayınca bu alanda olmak beni daha da mutlu etti. Lise sonrası bir yıl kendime verdiğim bir yıllık hazırlık sürecinde önce kamera asistanlığı, okula başladıktan hemen sonra da fotoğraf asistanlığıyla gitti, 97 gibi hemen ufak ufak profesyonel çalışmalara başladım. İnsanlara olan sıcak ve önyargısız yaklaşımımdan dolayı da portre fotoğrafında uzmalaşmam kolay oldu. İlk yedi yıl içerisinde Universal Music, Sony ve RH+ gibi kurumlarla çalışmaya başladım, yedi yılın sonunda da kendimi biraz daha dünyada fotoğrafın ağır sikleti olan şehirlerde tartmak istediğim için New York'a taşındım, ve kariyerime devam ettim. 2004 - 2013 arasında Moda ve Portre dalında çalıştım. Devamında Los Angeles'a geldim ve 2013'ten beri de buradayım, geldiğimden beri de film posteri çalışmalarına yoğunlaştım. Fotoğraf bir sanat dalı olmasının yanı sıra, objenizle karşı karşıya geldiğiniz için, fotoğrafçının işin içindeki kendi duruşuna da büyük önem biniyor. Portre fotoğrafı dahilinde çalıştığınız zaman ve işin içine insan faktörü girdiğinde sizin karakteriniz çok önemli. İnsanlarla olan sıcak ilişkim beni hep öne çıkardı. Buna Mimar Sinan'da aldığımız eğitimin de katkısı yoğun oldu çünkü karşı tarafa çok büyük bir özgürlük ve güven vermek gerekiyor. Objenizle karşı karşıya gelmeden önceki süreç de önemli tabii. Büyük film stüdyoları bu işi yaparken çok büyük bir stres altındalar, filmlerin bütçesi çok büyük, bu bütçe büyüdükçe reklam bütçeleri de büyüyor ve doğal olarak her adımı garanti altına almak istiyorlar. Böylelikle de ellerindeki fotoğrafçı sayısı azalıyor ve eğer işin içerisinde Hollywood fotoğrafçıları da varsa, onların teknik bilgilerine kıyasla kendi karakterini ve duruşunu çok önemsiyorlar. Duruş olarak hem sakin ve hem de güçlü olmanız gerekiyor, ama bunun yanında bağıran bir karakterinizin de olmaması tercih ediliyor. Ve tabii ki, stres altında çalışabilmek! Bunların haricinde de sanat direktöründen gelen yönlendirmeleri de dışarı belli etmeden uygulamak gerekiyor. Bu bağlamda çok az insanın var olmasını da anlayabiliyorum çünkü bence her karakterin yapabileceği bir şey değil. Türkiye'de yetişmemin de verdiği bir avantaj olarak, genel anlamda iyi bir fotoğrafçının meraklı bir karaktere sahip olması çok önemli. Kimi fotoğrafçılar karakterlerinden ötürü sadece ürün fotoğrafı çekmeye yönelebilir, çünkü stüdyosunda her şeye hakim olan kişi siz oluyorsunuz, hem de istediğiniz kadar. Bir mücevherin veya bir parfüm şişesinin üzerinde 1-2 gün uğraşmanız gerekebiliyor. Kendi müziğinizi dinleyebildiğiniz rahat bir ortamda işinizi yapmak da büyük konfor. Öte yandan da savaş fotoğrafçısı olup, ölüm tehlikesi altında çalışmaktan da keyif alabilirsiniz. Veya benim gibi hem tekniğinizi hem de kalitenizin sınırlarını deneyebileceğiniz yerlerde de. Birincisi karakterinizin çektiğiniz fotoğraf grubuna uyması, ikincisi de yapacağınız işte ne kadar zorlamaktan hoşlandığınız çok önemli başarı kıstasları. Kendi kendinize ürettiğiniz bir sanat projesi veya bir müşteri talebi de olsa, ikisinde de yapmanız gereken belli şeyler var. Bir poster çekiminden bahsediyorsak eğer işin içindeki en önemli insan sanat direktörü. Sizin onlara vereceğiniz sonucu netleştirmek adına, kendi yaptıkları ön araştırmayla bir esinlenme dosyası oluşturup bunu sizinle ve müşteri ile paylaşıyorlar. Çekim yapılacağı zaman uygulanacak olan yaklaşımları netleştirmek gerekiyor. Tabii çekim gününe kadar çalıştığınız herkese özgüven aşılama ve yapım aşamasına gelene kadar her detayın işlenmiş olması da şart. Bu aslında günümüz dünyasında beni en çok ilgilendiren sorulardan biri. İlhamı yüksek tutmak benim için zor değil ama ilham ile yapmak istediğim işler her zaman renkli işler olmuyor, bazen iç sesim karanlık, kasvetli işlere gitmemi söylüyor. Pozitif bir karakterde olduğum için yine daha çok olumlu tarafta kalmaya çalışıyorum. Artık modern dünyada ilham almak bir yerde basitleşti de, aldığımız ilhamı ve yeri netleştirmek asıl problem gibime geliyor. 2006'da Deutsch Magazine için New York'ta yaptığımız bir çekimdi ve moda editörüyle ilk çalışmamızdı. Model New York'a daha yeni gelmişti ve herkesin çalışmak istediği bir top modeldi. Çekimi Çin mahallesindeki lokal bir kahvaltı restoranında yapmak istemiştim. İlk başta herkes biraz soru işaretiyle yaklaşmıştı mekan seçimime ama ışık kullanmamıştım ve makine olarak da snap shot bir fotoğraf film makinem vardı. Sonuçta Stilist de kıyafetleri çok iyi yönetti ve 10 sayfalık bu editorial çekimi 45 dakikada bitirdim. Herkes iyi anlamda şok içindeydi. Belgesel fotoğrafı diyebilirim. İnsan beyninin aşırı hızlı çalışması ve herkesin sürekli kendisine yaşarken anı üretmesi. Beyin sürekli anılar üretiyor. Göz ve beyin ilişkisi fotoğraftaki her şeyi size algılatıyor ve karşılaştırma yaptırıyor. Fotoğrafçı gerçekten eğer samimiyetle konuya hakim olabilmişse, kısacası o büyü oluşmuşsa, sizi çok etkileyebilecek, her defasında haz alabileceğiniz bir anıyı çerçevelemiş oluyorsunuz. Renk, Doku, Ritm, Orantı ama en önemlisi duygu. Böyle baktığınız zaman hala İstanbul'dan ayrılmadan önce, taşınma kararını aldığım zaman büyük format teknik kamera ile ben taşındıktan sonra zamana yenik düşeceğini bildiğim mekanlar arasında en çok beni kendine bağlayan yerlerin fotoğrafını çektiğim projem aklıma geliyor. Bunun da isim babalığını Bülent Somay'a yaptırmıştım, kendisi çok sevdiğim, çok değerli bir yazar ve öğretmenimiz. Psikanaliz konusundaki kitaplarını okurken ve kendisinin portrelerini çekerken hayranlık duymuştum ona. Elimdeki çalışma baskılarımla onun yanına gitmiştim. Fotoğraflara bakarken hiç zorlanmadan hemen benim İstanbul'a dair bir yas tuttuğumu söylemişti. Ben de o ana kadar bunu hiç dillendirmemiştim. Bir psikanaliz uzmanı olarak fotoğraflarım üzerinden beni analiz etmiş oldu. Serinin ismini de zaman-mekan anlamında felsefi bir kavram olan Chronotope koydu. Oldu tabii. Fotoğrafı ana sanat dalı olarak okumamdan ve VideoArt'a merakımdan ötürü ilk olarak 90'lı yılların sonunda video art dalında 2 tane sergim oldu. Borusan Sanat Galerisinde ve Tüyap Gençlik fuarında büyük skala video yerleştirmeleri yaptım. Daha sonra İstanbul Fotoğraf Müzesine bir işim gitti. Devamında New York'a taşındıktan sonra New York Humane Society adlı çok saygın bir kuruluşun, özellikle amerikalı klasik fotoğrafçıların da fotoğraflarını verdiği klasik bir sergiye katıldım. Ünlü sanat kollektörü Stefan Simchowitz'in arşivinde de fotoğraflarım bulunmakta."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/hucum-edilemez-bir-vucut-icinde-olmez-bir-ruh-ayhan-isik", "text": "Yağız Türk erkeği demeye dilim varmıyor. Farklı bir havası var. Ağırbaşlı. Gözlerinin içine bakıp konuşamazsın. Ama kasıntı değil. Bir yanın bu adamla olmaz diyor, öbür yanın ya olursa... Bildiğin umut taciri. Çapkın. Dediğim dedik. İnatlaşmaya gelmez. Maço. Yok, en güzeli bunu uzaktan gizli gizli sevmek, adını oraya buraya yazıp çizmek. Yamacına sokuldun mu pek bir sinir bozucu. Ukala. Bütün gece konuşmak için can atarsın, heyecandan iki kelimeyi bir araya getiremediğinde kendini beğenmiş tavırlarıyla yerin dibine sokar. Yine de bir bahane bulup göresin gelir. Esas siz... Siz, güzel olduğunuz kadar da küstahsınız bayım! Yeşilçam'ın hayranlık uyandıran jönü Ayhan Işık'ın fotoğraflarına bakarken aklımdan geçenler bunlar. Karşı cinsi öldürmek için yeterli de, sinemanın Taçsız Kral'ı olmasına yetmez. Otoritelere göre 100 yaşındaki sinemamızın ilk gerçek yıldızı. Yönetmenlerin müdahale etmeye çekindiği, yapımcıların en yüksek ücretleri ödedikleri oyuncu. Belli ki görünenden fazlası, okumaya değecek bir hikayesi var. Ayhan Işık, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim bölümü mezunuymuş. Kunduracı çıraklığından cam fabrikası işçiliğine, mesleği dışında işlerde çalışarak biriktirdiği parayı resim tutkusuna harcamış. Gece gündüz okumuş, çizmiş. Emeğinin karşılığını da almış. İstanbul Darphanesi'ne ressam olarak kabul edilmiş. 50'lerde çizgi romanları, 60'ların başında dergilerin kapak tasarımları ve ilan ilüstrasyonları, gerçek adı Ayhan Işıyan imzasıyla yayımlanmış. Bir yılbaşı gecesi, varlıklı bir ailenin oğlu olan arkadaşının partisine davet edilmiş. Üstünde başka bir arkadaşından ödünç aldığı eğreti kıyafetle, davetli olduğu köşke geldiğinde duraksamış. Camlı kapıda kendini gördüğünde kılık kıyafetinden, olmayan paltosundan utanmış ve yağan kara aldırmayarak kapıdan geri dönmüş. Gecenin karanlığında titreyerek saatlerce yürüyen ve hırsından gözyaşlarına hakim olamayan genç adam, o gece meslek değiştirmeye karar vermiş. Ertesi sabah, dönemin popüler film dergisi Yıldız'ın düzenlediği Geleceğin Oyuncuları yarışmasının ilanının tasarımı yaparken, şansını beyazperdede denemek düşmüş aklına. İki gün sonra, daha seçmelerin yapıldığı salona girer girmez, jüri üyeleri aradıkları yıldızı bulduklarını fark etmişler. Sadece Sigara içiyor musun? diye sormuş ve hayali bir arabadan inip ağzındaki sigarasını yere atarak ve söndürmesini istemişler. O günden beri sigarayı Clint Eastwood gibi yakıp, Ayhan Işık gibi söndürmek makbuldür. Yarışmayı kazanan Ayhan Işık, ünlü yapımcı Osman Seden'in uzun vadeli sözleşme imzaladığı ilk oyuncu olmuş. Tecrübesiz ve tanınmayan bir oyuncu adayının etrafını çok iyi isimlerle sarmalayarak sağlam bir senaryoda jön olarak lanse etmekse Türk sinemasının en değerli yönetmenlerinden Lütfi Akad'ın başarısı olmuş. Gerçi usta yönetmen yıllar sonra Ayhan Işık'la çalıştığı ilk film Kanun Namına'nın çekimleri sırasında, oyuncusunun ilk günlerindeki beceriksizliği nedeniyle vazgeçme noktasına kadar geldiğini itiraf etmiş. Ancak Ayhan Işık'a kendisiyle çalışmak istemediğini söyleyeceği gün, genç adamın kamera karşısında mucizevi bir şekilde kendini keşfetmesine ve nasıl rol yapması gerektiğini öğrendiğine tanıklık etmiş. Ayhan Işık narsisist bir adammış. Ama bu kendisine zarar vermez, aksine mesleğine katkı sağlarmış. Fiziğine ve sağlığına çok dikkat edermiş. Kariyerini kendisini çok iyi tanımasına, güçlü ve zayıf yönlerini bilmesine borçluymuş. Ressam olduğu için ışığın hangi açıdan gelmesi gerektiğini, nereye bakıp nasıl poz vereceğini çok iyi bilirmiş. Nasıl gülmesi, nasıl yürümesi, içki kadehini bile nasıl tutması gerektiğini özel olarak çalışırmış. Kendini izler, hangi tavırların ona yakışıp, hangilerinin yakışmadığını tespit edermiş. Amerikalı yıldızları örnek alırmış. Kaprissiz ama kuralcıymış. Türk sinemasında Türkan Şoray kurallarından önce Ayhan Işık kuralları varmış ve bunlar Sultan'ınkilerden çok daha katıymış. Çok dakik, çok disiplinliymiş. Sabahları sete herkesten önce gelir, herkese geç kalma gibi bir lüksleri olmadığını hissettirirmiş. Hafta içi akşam 20.00'den sonra ve hafta sonları asla çalışmazmış. Bu ve benzeri kuralları, ondan çok daha yetenekli oyuncular şöhretin ışıltılı dünyasına kapılıp giderken, Ayhan Işık'ın zirveye tırmanmasını sağlamış. Hollywood kapılarından geri dönmüş. Bu cesur adımı, kimileri oyunculuğunun yetersizliğine bağlamış, kimileri değil figüranlık yapmayı, ikinci adam bile olmayı kabullenemeyecek kadar kendini beğeniyor olmasına... Ama o, esas engelin yabancı dil bilmemesi olduğunu iddia edermiş. Narsisist yapısına rağmen oyunculuğu konusunda da kendine dürüst olmayı başarırmış. Çok yetenekli olmadığının farkındaymış. Gerçekten de ne bir Muzaffer Tema, ne Fikret Hakan ne de Yılmaz Güney'di o. Ama yakışıklılığıyla kazandığı popülaritesini yapımcılara, yönetmen ve senaristlere karşı akıllıca kullanmış. Sadece onu perdeye en iyi yansıtacak kadar iyi yönetmenlerle çalışmayı kabul etmiş. Çok kıymetli edebiyatçıların eserlerinin sinemaya uyarlandığı senaryoları özenle seçmiş. Filmlerindeki kadın oyunculara kendisi karar verirmiş. Ayhan Işık'ın beyazperdedeki parıltısı, roller ne olursa olsun, yanındaki tüm kadın oyuncuların bir adım geride kalmasına neden olurdu. Türk sinemasında bunun aynısını birlikte oynadığı jönlere yapabilen tek kadın Türkan Şoray'dı. Birlikte rol almaları bu nedenle tercih edilmezmiş. Acı Hayat filmi hariç. O film, iki oyuncunun en iyi birlikteliği kabul edilir. Nedeni, Türkan Şoray'ın o dönemde çok tecrübesiz olması ve kariyeri boyunca ilk defa Sultan'ı değil manikürcü Nermin'i oynamış olmasıydı. Ama Ayhan Işık'ın yanına tartışmasız en çok yakışan kadın, kardeşi gibi sevdiği Belgin Doruk'tu. Üstelik iddia edilenin aksine, aralarında hiçbir zaman gönül ilişkisi olmamış. Ayhan Işık'ın dönemin jönlerinden en büyük farkı buymuş. Maceradan uzak durur, durmasa da bunu saklamasını iyi becerirmiş. Kendini bu kadar iyi tanıyan bir adam neden sahneye çıkıp şarkı söylemeyi kabul etti diye içinden geçirenlere de hikayenin iç yüzünü aktaralım. Dönemin ünlü gazinocusu Osman Kavran, bir türlü ikna edemediği Ayhan Işık'ın yakın arkadaşı Öztürk Serengil'in eline bir kese kağıdı para tutuşturmuş ve onu Işık'ı ikna etmeye göndermiş. Öztürk Serengil'in Ne olur bu parayı al yoksa ben bunu kumarda harcarım diye zorla eline tutuşturduğu para karşısında mahcup olan Ayhan Işık sahneyi çıkmayı kabul etmiş. Ancak teklif edilen onca paraya rağmen sesinden de, sahnedeki performansından da memnun kalmayan ünlü oyuncu, kısa sürede bu sevdadan vazgeçmiş. Ayhan Işık'ın oyunculuğu tartışılabilir. Kariyeri boyunca belirli rollere sıkışıp kaldığı iddia edilebilir. Filmlerinin yarınlara kalacak başyapıtlar olmadığı konusunda da hemfikiriz. Ancak 1952'de film başına 1800 lira alan aktör, 1963 sonunda ücretini film başına 70 bin liraya yükselterek Türk sineması tarihinde bir rekora imza atmış. O dönemde oyuncu ücretleri sadece ve sadece arz-talep meselesine dayandırılırmış. Ayhan Işık'a ödenen bu rekor ücret, bu nedenle oyuncunun sinema izleyicisinin gönlünü nasıl fethettiğinin en sağlam göstergesidir. Hiç kimse onun insanları sinemaya çeken mıknatıslardan biri olduğu gerçeğine itiraz edemez. Ayhan Işık vefat ettiğinde Sadri Alışık ona yazdığı bu mektupla dostluklarını satırlara mühürledi. Alışık bu mektuptan 16 sene sonra, en yakın dostunun yanına uzandı. seninle başka bir şeyleri düzenliyormuşuz fark etmeden. Sonra dostluk üzerine konuşduğun bir süre."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/huzursuz-bir-devirde-huzur-arayan-adam-nadir-saribacak", "text": "Türkçe öğretmeniniz bir gün sınıfa girip keyif alıp mutlu olacağınız işler yapın çocuklar diyerek mesleğine veda ettiğini açıklarsa ne hissedersiniz? Oyuncu olabilmek için hayata sıfırdan başlamaya karar verdiğini söylese? Peki yıllar sonra onu sahnede elinde en iyi oyuncu ödülüyle görseniz? Ben hayatımın bir döneminde yolumun böyle bir adamla kesişmesinin tesadüf olmadığına inanır, hikayesinden cesaret alırdım muhtemelen. Gerçi onun ilham vermek gibi bir derdi olmamış hiçbir zaman. Hatta mutlu olmanın bile peşinde değilmiş. yeter ki huzurlu olayım diye yola çıkmış. Tek çocuk. Ailesi düzenli bir maaşı olsun diye memur olsun istemiş. Türkçe Öğretmenliği bölümüne girmesinin nedeni bu. Mezun olduktan sonra üç yıl mesleğini icra etmiş; bakmış olmuyor, pes etmiş. Teslim olmuş hayallerine. Oyunculuk eğitimi almak için Tiyatro bölümüne kaydını yaptırmış. Hikayesinin bu kadarı bile beni heyecanlandırmaya yetti. Ne de olsa U dönüşü yapılmaz levhasının olduğu yerlerde kural ihlali yapan insanları ayrı seviyorum. Tahmin ettiğim kadar mütevazı, tahminimden çok daha mahcup bir adam. Mahcubiyeti karşısındaki şaşkınlığımı kendisine de hissettirmiş olmalıyım ki, fotoğraf çekiminde Bir karakterin arkasına saklandığımda istediğim kadar saçmalayabiliyorum, kendim olarak sahneye çıktığımdaysa ne yapacağımı bilemiyorum diye açıklama yapma ihtiyacı duyuyor. Karşımda duran adamın bugüne kadar canlandırdığı karakterlerle arasındaki dev uçurum, ne kadar yetenekli olduğunun göstergesi. Teklif edilen rollerin çoğunlukla naif adamlar olmasından hoşnutluğunu dile getiriyor. Ama Cenk diğerlerinden farklıydı diyor. Cenk kim mi? Geçen ay Altın Portakal Film Festivali'ne damgasını vuran Sarmaşık filmindeki, Adana Demirspor formasını üzerinden çıkarmayan küfürbaz, keş, arıza bir herif. Başrolde ama dikkat ettiysen aslında problemlerin kaynağı o değil. Tahrik etmezsen sorun yaşamazsın. Alanına girildiği zaman alanını savunuyor, hepsi bu deyişini veli toplantısında haylaz oğlunu savunan bir babaya benzetiyorum. Film bittiğinde Cenk iyi karakter mi, kötü karakter mi; karar veremedim ben dediğimde, İnsan mutlak iyi ve mutlak kötü değil ki diyerek keyifleniyor. Belli ki izleyicinin sorgulamasını istediği tam da buymuş. Aklımda bir senaryo var, nasıl ikna edebilirim sizi? sorumu ciddiye alıyor. Yönetmen olarak kimi düşünüyorsun? Rahat iletişim kurabileceğim biri olmalı. Bir yönetmen, oyuncusuyla fikir alışverişinde bulunmayı, hatta kavga etmeyi sorun etmiyorsa bu, oyuncunun üzerindeki yükü çok hafifletir diyor. Bugüne kadar birlikte çalıştığı yönetmenlerden övgüyle bahsediyor. Birilerini överken bile yalın cümleler kuran insanların samimiyetinden şüphe etmem. Nadir Sarıbacak, basmakalıp olmaktan sakınırken, abartılının girdabında savrulmamayı da başarmış bir oyuncu. Özellikle psikolojik çözümlemelere muhtaç karakterlerin altından çok iyi kalkıyor. Yaptığı işi, karakterin her bir katmanını özenle kaldırmak olarak tanımlıyor. Her katmandan bir şeyler öğrendiğini vurguluyor. Senaristlerin çizdiği karakterlere ruh vermesinin, insanları anlamasını da kolaylaştırdığı varsayımında bulunuyorum. Önyargılarımdan arınmamı sağlamış olabilir ama insanları anlamak konusunda hiçbir faydası olmadı. İnsanları anlayabilmemin mümkün olduğunu sanmıyorum diyor. Hayallerini Avrupa sinemasının süslediğini saklamıyor. Ama bunu, gözünü hırs bürümüş bir adam gibi değil de, hayatın ona şimdiye kadar yaptığı sürprizlere bir yenisini daha eklemesini umut eder gibi dile getiriyor. Kendinizi hazır hissediyor musunuz? diye soruyorum. Dil öğrenmem lazım diyerek özeleştiri yapıyor. Son yıllarda ağırlığını televizyon ve beyazperdeye vermiş olsa da, ilk göz ağrısı tiyatroyla bağını koparmamak önemli onun için. Üç senedir, Dostoyevski'nin aynı adlı eserinden sahneye uyarlanmış Yeraltından Notlar oyununu, Sainte Pulcherie Fransız Lisesi sahnesinde seyirciyle buluşturuyor. Ben hasta bir adamım diye söze başlıyor; hayata, ilişkilere, insanın arzularına ve varoluş mücadelesine dair deneyim ve gözlemlerini anlatıyor. Ancak uyarayım; sahnedeki adamın karanlık yanlarında kendinizden bir şeyler bulduğunuzda, garip bir haz duyuyorsunuz. Nadir Sarıbacak, tiyatronun izleyiciyle paslaşarak, anlık üretilen bir şey olmasını laboratuvar olarak tanımlıyor. Ayda iki kere tek kişilik bir oyun sergilemenin, oyunculuğuyla ilgili deney yapmasını sağladığından, izleyiciyle iletişim kurmasını sağlayarak mesleki açıdan onu beslediğinden bahsediyor. Televizyon ve sinemanın, tiyatronun yerini alabilmesinin imkansızlığına inanlardansanız, bir oyuncunun tiyatro eğitimi ve deneyiminin de kıymetini bilirsiniz. Bir performans izlediğinde tiyatro altyapısı olup olmadığını anlayabiliyor mu diye merak ediyorum. Tiyatro altyapısını değil de, kültürel altyapısı olup olmadığını anlayabiliyorum diye ince bir çizgi çiziyor. Biz fanilere bir oyuncunun iyi olup olmadığını anlamamız için biraz ipucu vermesini rica ettiğimdeyse En az üç filmini izlemeden karar vermeyin çünkü performansı tek sıkımlık olabilir diye tembihliyor. Canlandırdığı karakterleri üzerinde taşımak yerine, iliklerine kadar hisseden oyuncular için hazırlık sürecinin önemini tahmin etmek çok da zor değil aslında. Bugüne kadar iz bırakan rollerinizi düşünürsek, umarım eve iş getirmiyorsunuzdur diyorum. Yakın çevremin böyle bir şikayeti olduğunu hatırlamıyorum diye gülüyor. Belki de farkında olmadan misafir ettiğiniz her karakterden bir parça siniyordur kişiliğinize. Belki de bu, profesyonel oyuncu olmanın bir bedelidir şeklinde bir tez sunuyorum. Cevabı, Ya da o dediğin, belki de amatörlüğün sözlük anlamıdır oluyor. Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğu arasında bir sıralama yapmasını istediğimde pek oralı olmuyor. En sona koyduğunu yüzeysel yaptığı izlenimine kapılırız diye endişeleniyor muhtemelen. Aslında her ne yaparsa yapsın, o işe kendini adamaya gönüllü insanları böyle bir sıralama yapmaya zorlamamak lazım. Bazı işleri eşzamanlı yürütmek zorunda kaldığım anlarla ilgili bir derdimi paylaşmak için, Sinema ve dizi çekimlerini aynı anda yürütmek zorunda kaldığınızda, ikisinden birindeki performansınızın istediğiniz kadar iyi olmayabileceği şüphesinin içinizi kemirdiği olmuyor mu? diye soruyorum. Olmaz mı? Bir adamdan başka bir adama geçmek o kadar zor ki... Elimde olsa birini bitirmeden diğerine başlamam ama koşullar bizim tercihlerimize gelişmiyor elbette diyor. Nadir Sarıbacak'a bu soruları yönelteceğim günün sabahında, onun yönetmen Tolga Karaçelik'in Bir gemi gitmiyorsa artık gemi değildir. Peki o zaman kaptana ne olur? sorusuna verdiği cevabı görmek için, Beyoğlu'na gittim. Seans saatinin tükenmez kalemle yazıldığı, kredi kartının geçmediği bir sinema salonunda izledim performansını. İzleyiciyi aptal yerine koymayan filmlerin ortak kaderi; sadece üç kişiydik. En arka sıradaki, 70'li yaşlarına merdiven dayamış beyefendi, içeri girdiğimde İyi günler dedi. Ceketinin cebindeki üçgen şeklinde kıvrılmış mendiliyle kravatının uyumundan gözümü alamayarak gülümsedim. Hemen önümde, sol tarafta oturan hanımefendiyse ilerlemiş yaşına rağmen öyle zarif görünüyordu ki, kıskanmamak elde değildi. Film başlayana kadar geçen kısacık sürede, bir yandan kahvesini yudumladı, bir yandan kitabını okudu. Işıkların kapanmasıyla birlikte yakın gözlüğünü gümüş işlemeleri olan gözlük kabına koydu, kitabını zarar görmesinden korkarcasına çantasının içine özenle yerleştirdi. Bazı kitapları okurken yazarın düşüncelerine dalıp gideriz, bazılarını okurken kendi düşüncelerimize... der Edgar Allan Poe. En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ödüllerini alan, bu yazının kahramanını da En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle taçlandıran Sarmaşık, bu tanımlamanın virgülünden başlayıp noktasında sonlanan bir film. Derin bir uykudan uyanmak istemiyorsanız, izlemeyin. Çünkü uyanmak, Beybaba'nın anahtarı sende mi? diye sormayı gerektirir."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikon-ayhan-isik", "text": "Hücum edilemez bir vücut içinde, ölmez bir ruhu var. Yeşilçam'ın hayranlık uyandıran jönü Ayhan Işık'ın fotoğraflarına bakarken aklımdan geçenler bunlar. Karşı cinsi öldürmek için yeterli de, sinemanın Taçsız Kral'ı olmasına yetmez. Otoritelere göre 100 yaşındaki sinemamızın ilk gerçek yıldızı. Yönetmenlerin müdahale etmeye çekindiği, yapımcıların en yüksek ücretleri ödedikleri oyuncu. Belli ki görünenden fazlası, okumaya değecek bir hikayesi var. Ayhan Işık, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim bölümü mezunuymuş. Kunduracı çıraklığından cam fabrikası işçiliğine, mesleği dışında işlerde çalışarak biriktirdiği parayı resim tutkusuna harcamış. Gece gündüz okumuş, çizmiş. Emeğinin karşılığını da almış. İstanbul Darphanesi'ne ressam olarak kabul edilmiş. 50'lerde çizgi romanları, 60'ların başında dergilerin kapak tasarımları ve ilan ilüstrasyonları, gerçek adı Ayhan Işıyan imzasıyla yayımlanmış. Bir yılbaşı gecesi, varlıklı bir ailenin oğlu olan arkadaşının partisine davet edilmiş. Üstünde başka bir arkadaşından ödünç aldığı eğreti kıyafetle, davetli olduğu köşke geldiğinde duraksamış. Camlı kapıda kendini gördüğünde kılık kıyafetinden, olmayan paltosundan utanmış ve yağan kara aldırmayarak kapıdan geri dönmüş. Gecenin karanlığında titreyerek saatlerce yürüyen ve hırsından gözyaşlarına hakim olamayan genç adam, o gece meslek değiştirmeye karar vermiş. Ertesi sabah, dönemin popüler film dergisi Yıldız'ın düzenlediği Geleceğin Oyuncuları yarışmasının ilanının tasarımı yaparken, şansını beyazperdede denemek düşmüş aklına. İki gün sonra, daha seçmelerin yapıldığı salona girer girmez, jüri üyeleri aradıkları yıldızı bulduklarını fark etmişler. Sadece Sigara içiyor musun? diye sormuş ve hayali bir arabadan inip ağzındaki sigarasını yere atarak ve söndürmesini istemişler. O günden beri sigarayı Clint Eastwood gibi yakıp, Ayhan Işık gibi söndürmek makbuldür. Yarışmayı kazanan Ayhan Işık, ünlü yapımcı Osman Seden'in uzun vadeli sözleşme imzaladığı ilk oyuncu olmuş. Tecrübesiz ve tanınmayan bir oyuncu adayının etrafını çok iyi isimlerle sarmalayarak sağlam bir senaryoda jön olarak lanse etmekse Türk sinemasının en değerli yönetmenlerinden Lütfi Akad'ın başarısı olmuş. Gerçi usta yönetmen yıllar sonra Ayhan Işık'la çalıştığı ilk film Kanun Namına'nın çekimleri sırasında, oyuncusunun ilk günlerindeki beceriksizliği nedeniyle vazgeçme noktasına kadar geldiğini itiraf etmiş. Ancak Ayhan Işık'a kendisiyle çalışmak istemediğini söyleyeceği gün, genç adamın kamera karşısında mucizevi bir şekilde kendini keşfetmesine ve nasıl rol yapması gerektiğini öğrendiğine tanıklık etmiş. Ayhan Işık narsisist bir adammış. Ama bu kendisine zarar vermez, aksine mesleğine katkı sağlarmış. Fiziğine ve sağlığına çok dikkat edermiş. Kariyerini kendisini çok iyi tanımasına, güçlü ve zayıf yönlerini bilmesine borçluymuş. Ressam olduğu için ışığın hangi açıdan gelmesi gerektiğini, nereye bakıp nasıl poz vereceğini çok iyi bilirmiş. Nasıl gülmesi, nasıl yürümesi, içki kadehini bile nasıl tutması gerektiğini özel olarak çalışırmış. Kendini izler, hangi tavırların ona yakışıp, hangilerinin yakışmadığını tespit edermiş. Amerikalı yıldızları örnek alırmış. Kaprissiz ama kuralcıymış. Türk sinemasında Türkan Şoray kurallarından önce Ayhan Işık kuralları varmış ve bunlar Sultan'ınkilerden çok daha katıymış. Çok dakik, çok disiplinliymiş. Sabahları sete herkesten önce gelir, herkese geç kalma gibi bir lüksleri olmadığını hissettirirmiş. Hafta içi akşam 20.00'den sonra ve hafta sonları asla çalışmazmış. Bu ve benzeri kuralları, ondan çok daha yetenekli oyuncular şöhretin ışıltılı dünyasına kapılıp giderken, Ayhan Işık'ın zirveye tırmanmasını sağlamış. Hollywood kapılarından geri dönmüş. Bu cesur adımı, kimileri oyunculuğunun yetersizliğine bağlamış, kimileri değil figüranlık yapmayı, ikinci adam bile olmayı kabullenemeyecek kadar kendini beğeniyor olmasına... Ama o, esas engelin yabancı dil bilmemesi olduğunu iddia edermiş. Narsisist yapısına rağmen oyunculuğu konusunda da kendine dürüst olmayı başarırmış. Çok yetenekli olmadığının farkındaymış. Gerçekten de ne bir Muzaffer Tema, ne Fikret Hakan ne de Yılmaz Güney'di o. Ama yakışıklılığıyla kazandığı popülaritesini yapımcılara, yönetmen ve senaristlere karşı akıllıca kullanmış. Sadece onu perdeye en iyi yansıtacak kadar iyi yönetmenlerle çalışmayı kabul etmiş. Çok kıymetli edebiyatçıların eserlerinin sinemaya uyarlandığı senaryoları özenle seçmiş. Filmlerindeki kadın oyunculara kendisi karar verirmiş. Ayhan Işık'ın beyazperdedeki parıltısı, roller ne olursa olsun, yanındaki tüm kadın oyuncuların bir adım geride kalmasına neden olurdu. Türk sinemasında bunun aynısını birlikte oynadığı jönlere yapabilen tek kadın Türkan Şoray'dı. Birlikte rol almaları bu nedenle tercih edilmezmiş. Acı Hayat filmi hariç. O film, iki oyuncunun en iyi birlikteliği kabul edilir. Nedeni, Türkan Şoray'ın o dönemde çok tecrübesiz olması ve kariyeri boyunca ilk defa Sultan'ı değil manikürcü Nermin'i oynamış olmasıydı. Ama Ayhan Işık'ın yanına tartışmasız en çok yakışan kadın, kardeşi gibi sevdiği Belgin Doruk'tu. Üstelik iddia edilenin aksine, aralarında hiçbir zaman gönül ilişkisi olmamış. Ayhan Işık'ın dönemin jönlerinden en büyük farkı buymuş. Maceradan uzak durur, durmasa da bunu saklamasını iyi becerirmiş. Kendini bu kadar iyi tanıyan bir adam neden sahneye çıkıp şarkı söylemeyi kabul etti diye içinden geçirenlere de hikayenin iç yüzünü aktaralım. Dönemin ünlü gazinocusu Osman Kavran, bir türlü ikna edemediği Ayhan Işık'ın yakın arkadaşı Öztürk Serengil'in eline bir kese kağıdı para tutuşturmuş ve onu Işık'ı ikna etmeye göndermiş. Öztürk Serengil'in Ne olur bu parayı al yoksa ben bunu kumarda harcarım diye zorla eline tutuşturduğu para karşısında mahcup olan Ayhan Işık sahneyi çıkmayı kabul etmiş. Ancak teklif edilen onca paraya rağmen sesinden de, sahnedeki performansından da memnun kalmayan ünlü oyuncu, kısa sürede bu sevdadan vazgeçmiş. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mayıs sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikon-cevad-prekazi", "text": "Yedi yaşındaydım. Babamın işten eve gelişini beklerken, içimden Bu sefer kazanacağım, bu sefer kesin kazanacağım diye tekrarlardım. Ama nasıl oluyorsa, her akşam tek farkla yeniliyordum. Kan ter içinde kaldığım, tadına doyamadığım tek kale maçların izlerini bugün hala dizlerimde taşıyorum. O izler sadece taraf olmayı değil, oyunun kendisini de sevdiğimin izleri. Babam bana oyunu sevdirdi, hangi takımı tutacağına kendin karar ver, dedi. Bir gece, bir adam 51'inci dakikada topun başına geçti. Faul, serbest vuruş nedir bilmezdim. Yabancı takımlarla maç yapabildiğimizi bile o gece öğrenmiştim. Kaleye mesafe o kadar uzaktı ki, sonradan bu konu her açıldığında Ben topun arkasına geçişinden anlamıştım diyecek olsa da, herkes gibi babam da topu doğrudan kaleye göndereceğini tahmin edememişti. Gol oldu. O gol sadece Galatasaray'ın değil, Türk futbolunun da Avrupa'ya varlığını haykırışının sembolüydü. Kimileri mucize der o gol için. Bense o golün sırtındaki parçalı formanın kudretine inanmış çocuklarından birinin sarı kırmızılı kulübe candan bir armağanı olduğuna inanırım. O adam, o gece sadece benim değil, 80 kuşağındaki çok sayıda çocuğun gönlüne bir takım düşürdü. O maçtan 24 yıl sonra, çocukken ateşlendiğimde sabahlara kadar adını sayıkladığım adamla bir araya geldim. Tam 51 dakika boyunca konuştuk. O anlatırken, ben o meşhur şarkıdaki gibi hiçbirisi neden onun kadar sevilmedi sorusuna bir cevap aradım. Neydi onu farklı kılan? Sonra fark ettim ki aslında her cümlesi bir cevap. Ve istedim ki, onu seven herkes kendi cevabını kendi bulsun. 18 Ağustos 1957'de Kosova'da doğmuş. Yaramaz ama iyi kalpli bir çocukmuş. Kendi tabiriyle şeytan değilmiş ama canavarmış. Okul yıllarında orta şekerliymiş, akıllıymış ama tembelmiş. Sınavlardan iyi not alması gerektiğinde alıyormuş ama kendini de pek zorlamıyormuş. Zaten büyüyünce hiç koşmuyor diye eleştirildiğinde, Koşsam Real Madrid'de oynardım diyecek çocuktan ne beklersiniz ki... Annesi her anne gibi iyi, her anne gibi güzelmiş. Ama babasından bahsederken sesi titriyor. Neler neler anlattı da, sadece ondan konuşurken oldu bu. Babası başkaymış, kimselere benzemezmiş. Bu hayatta onun gibi bir adam ne duymuş, ne görmüş ne de tanımış. Babalarının faziletleri, çocukların servetidir der Fransız yazar. Yol işçisi olarak çalışan Rıfat Prekazi öyle büyük bir servet bırakmış ki oğluna. Futbola 18 yaşında Partizan altyapısında başlamış, kısa sürede ilk 11'in vazgeçilmezi olmuş. 1976 yılında takım arkadaşlarıyla sık gittiği bir kulübün bahçesinde eşiyle tanışmış. Sevdiği kadın hakkında konuşmamayı erdem sayan adamlardan. Ne de olsa şimdiki yenge haberlerine uzak bir neslin topçusu. Hajduk Split'e transfer olduğu sene, takımı UEFA kupasında yarı finale taşımış; rakip de İngiliz ekibi Tottenham. Maçtan sonra Tottenham teknik heyeti Prekazi için transfer görüşmelerini başlatmak istemiş. Ama bilmedikleri bir kural varmış... Bir süre sonra Hajduk Split'deki hocası Petar Nadoveza, Prekazi'yi yedek oturtmak istemiş. Böyle bir futbolcu olmadığını, o dönem de her zamanki gibi iyi top oynadığını iddia ediyor. Hocanın hareketlerinden, kendisini takımda istemediğine karar vermiş. Gurur yapmış. Hajduk Split yıllarından eski takım arkadaşı Simoviç'in kalesini koruduğu Galatasaray'la transfer görüşmelerine başlamış. 2 yıllığına 70 milyon liraya imza atmış. İki ülke arasındaki koşullar çok farklı olduğu halde İstanbul'a ilk geldiğinde hiç zorlanmamış. Yetenekli bir futbolcunun doğup büyüdüğü ülkeden başka bir ülkeye transfer olduğunda ortama alışamadığı bahanesinin arkasına sığınmasına anlam veremiyor. Galatasaray formasını giyip çıktığı ilk maçta, takımın bir futbolcusu gibi değil de yılların Gassaraylısı gibi hissetmiş. O maç, Fenerbahçe Stadı'nda Trabzonspor'a karşı oynanan, Fatih Terim'in jübile maçı. Sonradan anlam kazanacak tesadüfler bunlar. Maçta kafasını kaldırıp bir helikopterin sahaya indiğini ve içinden bir futbolcunun çıktığını görünce çok şaşırmış. Röportajın tamamı ve Cevad Prekazi hakkında çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikon-elvis-presley", "text": "Bugüne kadar hakkında çok şey okumuş olabilirsiniz. Ama inanın bana, hepinizden fazlasını biliyorum. Onu kendinden bile iyi tanıyorum. Baba mesleği olan kamyonculukla hayatını sürdürmeye çalıştığı dönemden beri şarkı söylemek, sadece şarkı söylemek istiyordu. Beyazların siyah müziği yaptığı, siyahların beyaz dinleyiciye müzik yaptığı bir döneme öncülük ettiği elbette doğru. Ama biliyorum ki aslında amacı bu değildi. Sesi alışılmadık derecede siyahtı. Doğal olarak şarkı seçimlerini de zenci gırtlağına uygun olacak şekilde yapıyordu. Beyaz dinleyici birçok siyah şarkıyı ilk olarak onun sesinden dinledi ve sevdi. Mesela adını duyurduğu ilk hit şarkısı That's All Right Mama, Arthur Big Boy Crudup'a aitti. Şarkının telif hakkını vermese de hakkını fazlasıyla vermişti. O dönemde Big Mama Thornton'ın Hound Dog isimli şarkısı sadece siyahlar arasında sevilirdi, bu şarkıyı da gözüne kestirmişti. Birkaç sene sonra onu da zirveye taşıdı. Zaten kariyeri boyunca hiçbir zaman şarkılarını kendi yazmadı. İlahi sesiyle, dokunduğu her şarkıyı bir anda kendi şarkısı yapardı. Bir süre sonra bazı kesimler tarafından zenci müziği yapmakla suçlanır oldu. İşte o zaman doğru yolda olduğunu anlamıştı. Her kesimde hayranlık uyandıran sesinin birleştirici gücünü keşfetti. Otoritenin karşısında duracak cesaret bulmuştu. Bu cesaretle, bir süre sonra Trouble'la düzene meydan okuyacaktı. Hatırlıyorum da, şarkının Ben emir almam hiç kimseden / İbaretim sadece et, kan ve kemikten sözleri, gençliği itaatsizliğe teşvik ettiği için muhafazakar kesim tarafından topa tutulmuştu. Ama II. Dünya Savaşı'nın buhranından kurtulmaya çalışan gençliğin, bu yıldızın peşinden sürüklenip gitmesine kimse engel olamadı. Sun Records'ın sahibi Sam Phillips'in hayatındaki dönüm noktası, Elvis'le tanıştığı gündü. Elvis'in hayatındaki dönüm noktası ise Heartbreak Hotel'in yayınlandığı gün. Parça listelerde 1 numaraya yerleştiğinde kıyamet koptu. Amerika ikon mertebesine yükselteceği ilk yıldızıyla tanışmıştı. Gençler ya onun gibi olmak ya da onun olmak istiyordu. Adının geçtiği her işin gelir getirme garantisi vardı. Basın, menajerler, plak şirketleri, film yapımcıları peşine düşmüştü. Hollywood stüdyolarının kapıları ardına dek açıldı. Love Me Tender filmiyle kamera karşısına geçerek, 33 filmlik oyunculuk kariyerine ilk adımını attı. Filmleri müziği kadar dokunulmaz değildi, ağır eleştiriler aldı. Ama bu eleştirileri ciddiye almıyordu çünkü hiçbirinin sanat eseri değeri taşımadığının farkındaydı. Rol aldığı tüm filmler bir çeşit albüm tanıtımı olarak hazırlanıyor, senaryolar Elvis'in seçtiği şarkıları birbirine bağlayacak şekilde yazılıyordu. Bu filmler dönemin en parlak tanıtım fikriydi, hayran kitlesinin katlanarak artmasına neden oluyordu. Özellikle kadın hayranlarından her gün binlerce mektup yağıyordu. O mektupları elinden geldiğince teker teker okur, sonra imha ederdi. Hayran mektupları onun için çok özeldi, kendisinden başka okuyan olsun istemiyordu. Nesneleştirilen, öldükten sonra bile tüketiciye pazarlanmaya devam edilen adam, işte böyle bir adamdı. Aynı adam, zirve basamaklarını üçer beşer çıktığı yıllarda, Amerikan ordusuna katılacağını açıkladı. İş ortakları iki sene boyunca ortadan kaybolmak istemesine anlam veremediler. Çok iyi para kazanıyor, çok iyi para kazandırıyordu. Onu ara vermesinin büyük bir risk olacağına ikna etmeye çalıştılar. Dinlemedi. Reklam yaptığını iddia edenler de oldu, aşırı ilgiden bunaldığı için kaçmak istediğini söyleyenler de. Oysa sadece ülkesine bağlı bir Amerikan vatandaşıydı ve her sıradan vatandaş gibi askerlik sırası gelmişti. Amerikan ordusunun onun için önerdiği özel uygulamaların hiçbirini kabul etmedi. Başkalarına kendini kanıtlamak istediği her halinden belli oluyordu ama ben, kendine kendini ispat etmeye çalıştığının farkındaydım. Yapılması gereken her şeyi yaptı. Üstelik yaptığı her işi fazlasıyla ciddiye aldığı için, zaman zaman herkesten fazla çalıştı; hatta birkaç madalya bile aldı. Hatırladığım tek şey, annesini kaybettikten sonra koğuşta kalmak yerine birliğine yakın bir bölgede ev tutup babası ve büyükannesiyle birlikte yaşamak istemesiydi. Bu, anlaşılabilir bir istekti. Askerliği sırasında önce hayatının kadınını kaybetti, ardından hayatının aşkıyla tanıştı. Annesine çok düşkündü. Sırf bu nedenle, aralarında hastalıklı bir ilişki olduğu bile iddia edildi. Oğluna sınırsız bir sevgi sunan, onu koruyup kollamak isteyen, gözünden sakınan bir anneye karşı kullanılan bu ağır ithamlar hakkında tek kelime bile etmek istemiyorum. 46 yaşında kaybettiği annesinin acısını yaşarken Priscilla'yla tanıştı ve ilk görüşte aşık oldu. Tanrı'nın ondan zamansız aldığını, ona bu şekilde geri verdiğine inanıyordu. Priscilla, Amerikan Hava Kuvvetleri'nde görevli bir yüzbaşının kızıydı. Masum güzelliği, zarafeti ve genç yaşına karşın olgun tavırlarıyla Elvis'in aklını başından almıştı. Ona Merhaba, ben Elvis Presley diyerek kendini tanıtmıştı. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yıldızının kendisini adı ve soyadıyla tanıtması Priscilla'yı şaşırtmıştı. Sanırım bu genç kadın, o zamana kadar hayran olduğu adama, o an aşık oldu. Elvis'in annesini kaybettikten sonra gözlerinde sönen ışığın yeniden canlandığına şahit olmuştum. Elbette bu durumda düzenli kullanmaya başladığı amfetaminin etkisini de göz ardı edecek değilim. Yine de Priscilla karşısına çıkmasa neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Amerika'ya döndüğünde, bu genç kadın yanındaydı. Ama o zamanlar kimse kadınların deli gibi arzuladıkları bu adamın yedi sene sonra ona Presley soyadını vereceğine ihtimal vermiyordu. Askerden dönüşü, yapımcılar için bulunmaz bir fırsattı; hemen askerliği anlatan bir film için kolları sıvadılar. Menajeri Tom Parker'ın isteğiyle, sinemaya ağırlık vermesi için konserlerine ara verildi. NBC'de yayınlanan ve Frank Sinatra'nın sunduğu Welcome Home Elvis programı ve Pearl Harbor'da verdiği konser dışında hiç sahneye çıkmadı. Dedim ya, aslına bakarsanız hiçbir zaman oyuncu olmak gibi bir hevesi olmamıştı. Ama askerden döndükten sonra daha ciddi roller denemek istediğini söylediğinde, oyunculuktan keyif almaya başladığını anlamıştım. Çünkü keyif aldığı işleri büyük bir ciddiyetle yapardı. Yapımcılar genç kızların fantezilerini basit senaryolar ve ucuz yapımlarla beyazperdeye yansıtarak korkunç paralar kazanıyorlardı, buna gerek olmadığı konusunda hemfikirlerdi. Yine de Elvis'i geri çeviremezlerdi. 60'ların başında Flaming Star ve Wild in the Country ile bu isteğini yerine getirdiler. Tutmadı. Görünen o ki, oyunculuğuyla ciddi olarak ilgilenilmiyordu. Kimse yeni bir Jimmy Dean peşinde değildi, hayranları sadece sahnedeki Elvis Presley'in beyazperdeye yansıtılmasını istiyordu. Israr etmedi. Yıllar önce Eddie Bond'un küçümser bir tavırla verdiği Baba mesleğine geri dön tavsiyesinden beri, inandığı şeylerden vazgeçmemeyi alışkanlık haline getirmişti. İnandığını yapardı. Ucuz senaryolarla devam etmeye razı olduğunda, oyunculuğuna kendisinin bile inanmadığını anlamıştım. Yine de belki de ilk defa hayal kırıklığı yaşıyordu. Artık kendisinin bile miktarını tam olarak bilmediği bir serveti vardı ama işlerin eskisi kadar iyi gitmediği ortadaydı. Arka arkaya birkaç şarkısı listelerde 20'li sıralardan yukarı tırmanamadı. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyor, şarkı seçimlerini eleştiriyordu. Derken Lisa doğdu. Kızı geldiğinde hayatındaki kara bulutların dağılacağına inancı arttı. Bunu NBC'de yayınlanan Elvis: '68 Comeback Special adlı programdaki canlı sahne performansına yansıtmayı başardı. Yedi yıl aradan sonra en iyi yaptığı işi yapıyordu. Program izlenme rekorları kırdı. Sonraki yıllarda In the Ghetto, Suspicious Minds, Don't Cry Daddy, Kentucky Rain gibi efsane şarkılar arka arkaya müzik listelerinin üst sıralarında yerlerini aldı. Las Vegas uzun yıllar unutulmayacak sahne performanslarına ev sahipliği yapıyordu. Rock'n'roll'un kralı yeniden tahta çıkmıştı. Her şey bir gün, bir konseri öncesinde aldığı telefonla değişti. Karşıdaki ses 24 saat içinde 50 bin dolar ödemezse sahnede öldürüleceğini söylüyordu. FBI olayı ciddiye aldı, bir süre sahneye özel korumalar ve üzerinde silahla çıktı. Konserlerinde herhangi bir olay yaşanmayınca korumaların kalmasına ancak artık silah taşımasına gerek olmadığa karar verildi. Ama vazgeçmeye niyeti yoktu; sahnede ve sahne dışında silahla geziyordu. Hayranlarının onu öldürmek istediğine dair paranoyak düşüncelere kapılır olmuştu. Saldırıya uğrama ve öldürülme kaygısı öylesine baş edilmez bir hale geldi ki Priscilla bu şekilde yaşayamayacağını söyleyerek evi terk etti. 1973'te boşandılar. Aslına bakarsanız Elvis o gün öldü. Cenazesi dört sene sonra kaldırıldı. Elvis'in Priscila'ya aşkını bilen biri olarak, son yıllarını geçirdiği Lisa Thompson'ın sadece bir hayat arkadaşı olduğunu söyleyebilirim. Elvis nadir bulunan bir genetik miras devralmıştı. Karşı konulması imkansız bir çekiciliği vardı. Mükemmel erkeğin formülünün peşindeki uzmanlar yıllarca kaşı, gözü, burnu, alın genişliği, dudak kalınlığıyla hesap kitap yaptı. Cinsel obje haline dönüştürülmesine karşı koymayışına içerlerdim; bana kalırsa buna göz yumması, yeteneğine yaptığı bir haksızlıktı. Ama milyonlarca kadın gözyaşları içinde onu böylesine arzularken, en büyük takıntısının küçük bir el aynasıyla sürekli saçının arkasını kontrol etmek olmasını da garip karşılamıyordum. Güzel gözleri vardı. Ama kadınların aklını başından alan, gözleri değildi. Yeryüzünün en güzel varlığı kendisi olduğu halde karşısındakine yeryüzünün en güzel varlığıymış gibi hissettiren bakışlarıydı. Ağız yapısı mükemmel değil, hatta kusurluydu ama dudaklarına kondurduğu küçük bir tebessümün öldürücü bir etkisi vardı. Çapkındı ama içe dönüktü. İçe dönüktü ama utangaç değildi. Kamera ışıkları altında ışıldardı. Ana kuzusuydu ama asiydi. Gülleri severdi ama silahlara düşkünlüğü de bilinirdi. Şarkılarının sözlerini anlamayanları bile melankoliye sürükleyecek bir ses tonu ama sahnede son derece maço bir duruşu vardı. Elinizi uzatsanız dokunabileceğiniz kadar yakın ama bir o kadar ulaşılmazdı. Hayranlarını bu kadar çok öpen bir dünya yıldızı olur mu diye düşünür dururdum. Özel hayatını fazlasıyla göz önünde yaşıyordu ama bir şekilde sevenlerinde hep daha fazlasını keşfetme arzusu uyandırıyordu. Kadınların uğrunda ölümü göze almasından elbette haz duyuyordu ama 14 yaşında tanıdığı gencecik bir kızı hayatının merkezine koyup aile babası olmayı tercih etmişti. Hayatındaki bunca zıtlık bir kenara, siyahı böylesine çok seven bu karizmatik adamın, kör edici parlaklıktaki pembe sahne kostümleri giymekten keyif alıyor olmasına ben bile zaman zaman anlam veremiyordum. Ama ondaki bu zıtlıkların ahenkle tek bir bedende hayat bulmasının hayranlık uyandırmasını anlayabiliyordum. Rol yapmıyordu. Gerçekten de bir bedende iki ruh taşıyordu. Ve bazen bu iki ruh arasında sıkışıp kaldığını hissediyordum. Hayır, son yıllarında girdiği depresyonunu etiketlemek için ortaya atılan bipolar bozukluk tanısından bahsetmiyorum. Kendimden bahsediyorum. Benimle ilgili hiç konuşmazdı. Berber koltuğuna oturduğu zamanlar dışında. Larry Geller sadece berberi değil biraz akıl hocası, çokça da sırdaşıydı. Öldükten sonra, arkasından, yalnız kaldığında benimle konuştuğuna dair hikayeler anlatıldı. Oysa bunların çoğu, bir efsanenin hayatını olduğundan daha da çekici kılmak isteyen yazarların ve senaristlerin hayal gücünün bir parçasıydı. Konuşmazdık. Ama beni sevdiğini, hatta özlediğini hissederdim. Yaşadığı bunca şeye rağmen bir yanının hep eksik kaldığını fark ederdim. Ve bir yanının eksik kalmasından kendini sorumlu tuttuğunu da. Görünenin aksine, kusursuz değildi. Mükemmel görünüşünün arkasına gizlediği ciddi bir genetik bozukluğu vardı. Kalın bağırsağı normal değerlerin üç katı kalın, iki katı uzundu. Ciddi sağlık problemleri yaşamaya başlamıştı. Üzerindeki sahne ışıkları teker teker sönmeye başladığında, bir kenara atılmışlığın neden olduğu depresyon ve öldürülme korkusuyla geçirdiği uykusuz geceleri için kullandığı sayısız ilaç, durumunu daha da kötüleştiriyordu. Sağlık sorunları sahne performansını da etkiliyordu artık. Üstüne bir de yeme bozukluğu eklenince hızla kilo almaya başladı. O haliyle sahneye çıkmak inadına bir türlü anlam veremiyordum; azalarak bitiyordu. Kalbi ve iç organları hasar görüyordu. Doktoru George Nichopoulos, onu yaşı ilerledikçe yaşam kalitesini ciddi ölçüde bozmaya başlayan bu anormallikten kurtarmak için ameliyata ikna etmek için çok uğraştı. Bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Yaşadığı sıkıntıları saklamaya çalıştı. Son 12 yılında yanından ayrılmayan doktoru bile durumun ciddiyetini otopsisi sonucunda fark etti. Elvis'in ölümünden sonra yayınladığı kitabında da kolon ameliyatını egosundan dolayı kabul etmediğini iddia ediyordu. Yanılıyordu. Onu ölüme götüren egosu değildi. Tanrı'ya onu tek bir kuluna nasip olacak güzelliklerle fazlasıyla ödüllendirdiği için gece gündüz şükretse de tüm bunlara sahip olmanın yükü altında eziliyordu. Bu anormalliğinin ödemesi gereken bir bedel olduğuna inandırmıştı kendini, sahip olduğu onca şeyin bedeli. Ve bu gerçeği tek bilen bendim... Çünkü biz, 8 Ocak 1935'te Tupelo'daki iki odalı küçük bir evde dünyaya gözlerimizi aynı anda açtık. İlk nefesimizi birlikte aldık. O doğar doğmaz öyle bir çığlık attı ki, acı içindeki annem sevinçten hıçkırıklara boğuldu. Çığlık atma sırası bana geldiğinde bir melek fısıldadı kulağıma: Kuyruklu yıldızlar yalnız gezer Jesse. Sustum. Doğumumdan altı saat sonra ciğerlerim iflas etti. Hayat beni, onun yanına yakıştırmadı. Adım Jesse Garon. Ben, kral var olsun diye var olamayan ikiz kardeşiyim. Onun hikayesi, benim hikayem. Haberin tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikon-frank-sinatra", "text": "12 Aralık 1915. 20 yaşındaki anne için sancılı bir doğumdu. Ters gelen bebek büyük uğraşlar sonunda kulak zarı delik, bir kulağı yırtık halde, suratının sol tarafı ve ensesinde ömür boyu taşıyacağı kesik izleriyle dünyaya gözlerini açtı. İtalyan göçmeni ailenin ilk ve tek göz ağrısı, rahibin dalgınlığıyla İrlandalı isim babasının adıyla vaftiz edildi; Francis Albert Sinatra adını aldı. Babanın son sözü söylediği, annenin onun üstüne konuşma hakkı olmadığı klasik İtalyan ailelerinden değillerdi. İki bileğini birden kırınca boks kariyerini sonlandırmak zorunda kalan babasını, belediye başkanına edilen tek bir telefonla itfaiye departmanının başına atayabilecek kadar, siyasi bağlantıları güçlü bir annesi vardı. Dengesiz tavırları, aşağılayıcı tutumu ve bozuk ağzıyla kimsenin sevmediği ama korkudan saygı gösterdiği bir kadındı Dolly Sinatra. Kız çocuk hayaliyle yanıp tutuşan genç kadın, doğumdaki tahribat nedeniyle bir daha çocuk sahibi olamayacağını öğrendiğinde, hırsını küçücük oğlundan çıkarmıştı. Bir annenin her fotoğrafta pembe elbiseler giydirdiği oğlunun eline bebekler tutuşturmasının başka bir izahı olamazdı. Yaşıtlarının aksine Frank'in anne kuzusu olması, arkadaşları arasında sorunlar yaşamasına neden olmazdı. Sinatra ailesi, güçlü bağlantılarının yanı sıra komşularına göre oldukça zengindi. Herkesin leğende yıkandığı bir mahallede banyosu olan tek evi satın alabildikleri gibi, o evde verdikleri davetlerle Frank'e arkadaş satın almakta da zorlanmıyorlardı. Frank arkadaşlarına karşı eli açık bir çocuktu. Bu, paylaşımcı olmasından değil, çelimsiz olduğu için dayak yemekten, ufak tefek olduğu için itilip kakılmaktan, geçimsiz olduğu için yalnız kalmaktan korkmasından kaynaklanırdı. Ancak hayat ona parasıyla sahte dostluklar satın alabilse de gerçek aşkı satın alamayacağını öğretmekte gecikmedi. Tel parçalarından yüzük yapıp parmaklarına takan sevgililerin olduğu bir muhitte, Frank annesinden aldığı parayla sevdiği kadının önüne taşlı bir yüzük, kristal boncuklu bir kolye, renkli küpeler, iki çift ayakkabı, deri bir çanta ve dantel bir elbise serdi. Marie Roemer, okulda başarısız olan Frank'in büyüdüğünde işe yaramaz bir genç adam olacağını düşünerek hediyeleri de, aşkını da reddetti. Hayatının kalanında dünyanın en güzel kadınlarını bir mıknatıs gibi kendine çekecek olan Frank, her ölümlünün en az bir kere tatmakla yükümlü olduğu aşk acısıyla dibe vurdu. Marie'nin ondan uzak durmayı tercih etmesindeki nedenlerden biri de, Sinatra ailesinin siyasi gücünü büyük bir kar potansiyeli olan kanunsuz içki ticareti için kullandığının bilinmesiydi. Dolly Sinatra geceleri kendi adını verdiği barı işletirken, gündüzleri de ebelik yapıyordu. Doğumların ebeler tarafından evlerde yapıldığı bir dönemde, Katolik ailelerin evlilik dışı bebekleri kabullenmesinin imkansız olduğunu bildiği için, kürtaj işinin de ne kadar karlı olduğunu fark etmekte gecikmedi. Bu yasadışı ameliyatlarını uzun yıllar sürdüren Dolly, sayısız kere tutuklansa da güçlü bağlantıları sayesinde her seferinde hüküm giymeden yırttı. Frank'in zengin ama mutsuz bir çocuk olduğunu tahmin etmek zor değildi, ailesiyle ilgili utanç duyduğu çok şey olduğu da bilinirdi ama o yaşlarda bir çocuk için hiçbir şey, annesinin bebek katili damgası yemiş olmasından daha korkunç olamazdı. Yıllar sonra psikiyatrı, onun gün içinde sürekli duş almak, kıyafet değiştirmek, durmadan ellerini yıkamak gibi tuhaflıklarını, saygınlığını yitirmiş bir geçmişi temizleme gayreti olarak yorumlayacaktı. Çalkantılı aile yaşantısı ve sorunlu ergenlik dönemi, Frank'in okulda başarısız olması ve girdiği işlerde tutunamamasıyla sonuçlandı. Amaçsızca oradan oraya savrulduğu bir dönemde, radyoda duyduğu bir sese vuruldu. Bing Crosby'nin mikrofona yakın, yumuşak ama karizmatik, dertleşircesine içten bir ses tonuyla söylediği şarkıyı mırıldanmaya başladı. Hayatında ilk defa ne istediğinden bu kadar emindi. Şarkı söylemek istiyordu. Oğlunun, ailenin ilk üniversite mezunu bireyi olmasını arzulayan Dolly, başta Frank'in bu hayaline şiddetle karşı çıksa da, kilisenin bebek katili bir kadının oğluna orkestrasında yer vermek istemediğini öğrenince hırslandı. Kendinden bekleneni yaptı ve büyük paralar harcayarak oğluna bir orkestranın ihtiyacı olan bütün müzik aletlerini aldı. O günden sonra bütün yerel orkestralar Frank'le çalışmak ister oldu. Hiçbir müzik aletini çalmayı öğrenmek zorunda değildi, enstrümanlarından faydalanmak isteyen iyi müzisyenler, onu da solist olarak kabul etmek zorundaydı. Nota bilmiyordu, hiçbir zaman da öğrenmeyecekti. Tek kulağında ağır işitme kaybı olsa da, duyduğu kadarı ona fazlasıyla yetiyordu. 20 yaşında, oğlunun hayalinden vazgeçmeyeceğinden emin olan Dolly, bitmek tükenmek bilmeyen baskı ve tehditleriyle The Three Flashes isimli yerel bir grubun adını The Hoboken Four olarak değiştirtti. Gruba annesinin zoruyla dördüncü olarak dahil edilen Frank, kısa sürede sivrilip genç kızların sevgilisi olunca grup arkadaşları bunu hiç hoş karşılamadılar. Dolly'nin sürekli oğlunun başarısını gazete manşetlerine taşımasından da fazlasıyla sıkılmışlardı. Frank, yaşça kendinden büyük grup arkadaşlarından nedensiz yere, düzenli olarak dayak yemeye başladı. Bu tacize daha fazla dayanamadı, turnede oldukları bir gece eşyalarını toplayıp eve döndü. İlk aşkında olduğu gibi, ilk müzik deneyiminde de büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Dolly, oğlunun bu hayal kırıklığını isimsiz kadınlarla gidermeye çalıştığını fark edince, duruma bir kez daha el koymaya karar verdi. Rustic Cabin isimli bir bardan teklif almasını sağladığı oğlunun, onu çekip çevirecek, destek olacak biriyle bir an önce hayatını birleştirmesi gerektiğine inanıyordu. Yıllardır oğluna büyük sevgi besleyen, dindar bir Katolik ailenin kızı olan Nancy Barbato ideal bir eş olabilirdi. Frank zirveye tırmanacağını kimsenin ona ayak bağı olmasını istemediği söylese de, annesinin ısrarları karşısında pes etti. Sade ve güzel bir düğünle evlendiler. Ama davetliler, her fırsatta eline mikrofonu alan Frank'in ısrarlara rağmen şarkı söylemek istememesinden, aile kurmaya pek de hevesli olmadığını anlamışlardı. Çelimsiz İtalyan, sahneye çıkıp şarkı söylemeye başladığında fiziğinden beklenmeyecek bir çekiciliğe bürünüyordu. Harry James ve Tommy Dorsey gibi isimlerin gölgesinde çalışmasının en büyük öğretisi, onun için gelmeyen izleyicilere kendini gösterme konusunda beceri kazanması olmuştu. En önemli marifeti, gecenin sonunda herkesin mekandan Bütün şarkıları benim gözlerimin içine bakarak söyledi hissiyle ayrılmasını sağlayabilmesiydi. Ama ne kadar popüler bir grup olursa olsun, herhangi bir grubun üyesi olarak barınamayacak kadar büyük bir egosu vardı. O dönemde pek cesaret edilemeyeni yaptı ve bir solo albüm çıkardı. Sevdikleri adamları İkinci Dünya Savaşı'na gönderen genç kızlar, bu ilah karşısında daha önce hiç görülmemiş bir ruh haline girdiler. İlk defa bir sanatçının konserlerinde hayranları histerik tavırlar sergiliyordu. Çığlık çığlığa bağıranlar, ayılıp bayılanlar, sahneye iç çamaşırı atanlar, hatta intihar teşebbüsünde bulunanlar yüzünden her konserde kapıda çok sayıda polis ve ambulans bekliyordu. O zamana kadar hiçbir sanatçının bu kadar organize hareket eden bir hayran kitlesi olmamıştı. Sosyologların kınadığı bu davranış modelini paketleyerek ona Sinatrasm adını vermekse ünlü sanatçının basın danışmanı George Evans'ın marifetiydi. Ne de olsa isminizi doğru söyledikleri sürece, ne söylediklerinin önemi yoktu. Ve o dönemde milyonların isminizi doğru söylemesini istiyorsanız, George Evans tam da ihtiyacınız olan kişiydi. Arka arkaya gelen albümlerle, genç adamın sadece eşsiz sesi değil, oyunculuk yetenekleri de fark edilmeye başlanmıştı. Çok sayıda müzikal teklifi alıyor, bu müzikallerdeki başarısı kariyerini sinemaya taşıma hevesini artırıyordu. Dünyanın en güzel kadınlarının kıskacında, ünlü mafya babalarının koruması altında, güçlü siyasetçilerin yakınındaydı. O hayal ettiği her şeye bir anda sahip olmanın keyfini çıkarırken, evde durumlar giderek kötüleşiyordu. Şöhretin getirdiği özgüvenle, yaşadığı gönül ilişkilerini gizleme ihtiyacı bile duymaz olmuştu. Dolly Sinatra'nın her seferinde araya girip barıştırdığı çiftin evliliği, üç çocukları olmasına rağmen koşar adımlarla sona yaklaşıyordu. Komşu kızı Nancy, kocasının dönemin efsanevi yıldızı Ava Gardner'la gönül eğlendirdiğini hissedince, boşanma dilekçesini vermekten başka çaresi kalmadığını anlamıştı. Ömrünün sonuna kadar sevmekten vazgeçmeyeceği kocasını, aşık olduğu kadına bırakıyordu. Birbirlerine büyük bir tutkuyla bağlı olan Frank ve Ava'nın aşkı, evlendikten sonra yerini anlamsız tartışmalara ve kıskançlık krizlerine bıraktı. Sekiz ay içinde ilişkilerini bitirseler de, ne Marilyn Monroe ne de Sophia Loren, Frank'in kalbinde Ava'dan boşalan yeri dolduramayacaktı. Frank'in Ava'nın kendisini terk etmesinin ardından intihara teşebbüs ettiği bile söylendi. Televizyonda yaptığı işlerde de istenilen başarıyı yakalayamıyordu. Özel hayatındaki sıkıntıların gölgesinin kariyerinin üstüne düşmeye başladığını fark eden ekibi, ünlü sanatçıyı para almadan 1953 yapımı From Here to Eternity filminde oynamaya ikna etti. Frank Sinatra bu filmle adından söz ettirmenin ötesine geçti, en iyi yardımcı oyuncu Oscar'ını kazandı. Üstelik bu, şarkı söylemeden canlandırdığı bir roldü. Sinatra efsanesi yeniden doğuyor, üstelik artık şarkıcılığı kadar oyunculuğu da dünya çapında kabul görüyordu. Oscar alır almaz, Capitol Records'la hatırı sayılır bir sözleşmeye imza attı ve 1961 yılında kendi plak şirketini kurana kadar gece gündüz çalıştı. Çalışabileceği en iyi menajerin desteğini arkasına almış, kariyerini Harry Kilby'ye emanet etmişti. Arka arkaya çıkan albümler ve hasılat rekorları kıran konserleriyle adını listelerin en üst sırasına yazdırmayı başarmış, beyazperdedeki yetenekleriyle kadınları mest eden bir çift mavi gözden çok daha fazlası olduğunu kanıtlamıştı. 40 milyondan fazla hayranı olduğu tahmin ediliyordu. Frank Sinatra zamansızdı. Strangers in the Night albümü, 50'li yaşlarının en güzel yılları olacağının müjdecisiydi. O güzel yılların bir bölümünü kızı yaşındaki Mia Farrow'un duru güzelliğiyle ödüllendirdi. 18 ay sürecek evlilikleri için imza attıklarında Farrow 21, Sinatra 50 yaşındaydı. Kariyerinde inişler çıkışlar yaşamasına rağmen, her seferinde güçlenerek dönmeyi, birçok efsanenin aksine çok uzun seneler sahne ışıkları altında kalmayı, daha da önemlisi yıllandıkça çok daha fazla tat vermeyi başardı. 1976'da, kendisiyle evlenebilmek için din değiştiren Barbara Blakeley Marx'la hayatını birleştirdi ve son nefesine kadar onun yanında kalmaya yemin etti. Barbara en büyük aşkı değildi belki ama onun dizginlenemez çapkınlığına son noktayı koyan kadındı. 60'lı yaşlarından itibaren politikayla daha fazla ilgilenir oldu. Annesinin yerel açıdan elinde tuttuğu siyasi gücü, oğlu ülke geneline taşıdı. 1980 seçimlerinde Ronald Reagan'ın kampanyasına maddi ve manevi açıdan büyük destek verdi; sadece Amerika halkının sevgisiyle değil, karanlık ilişkileriyle de, onun başkan seçilmesinde hatırı sayılır bir rol oynadığı iddia edildi. 70'li yaşlarına, kariyerinin en iyi albümü My Way: The Very Best of Frank Sinatra damgasını vurdu. 128 hafta listelerin zirvesinde yer aldı, beş adet platin plak kazandı. 1994 yılında bir konserinde bayıldığında, ayağını yavaş yavaş gazdan çekme zamanı geldiğini hissetti. Sayısız ödülleri, ondan başka kimseye yakışmayan yüzlerce şarkısı, hayranlık uyandıran filmleri, yüklü bir banka hesabı, dev bir medya imparatorluğu, emlak şirketleri, özel havayolları ve torunları vardı. Bu tarafta isteyebileceği başka bir şey kalmamıştı. Üç buzlu, iki parmak viskisinden büyük bir yudum aldı. Mavi takım elbisesinin ceketinin cebine bir paket sigara ve çakmağını iliştirdi. Fötr şapkasının ucunu kaldırdı. Uğurlu parasına parmakları arasında bir tur attırdı. Ve kendi yoluna gitti. Aylardan mayıstı."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikon-hugh-jackman", "text": "2000 yılında X-Men serisini beyazperdeye taşımaya karar veren yapımcılar Wolverine rolü için Russell Crowe'un doğru isim olduğunu düşünüyorlardı. Ünlü oyuncunun taleplerini karşılayamadıkları için, ikinci isim olarak Dougray Scott'la temasa geçtiler. Deneme çekimleri yapıldı, senaryo paylaşıldı ve her konuda anlaşıldı. Scott'ın aynı dönemde rol aldığı Mission Impossible II biter bitmez, X-Men'in çekimlerine başlanacaktı. Hollywood'un önemli isimlerini buluşturan kalabalık bir kadroyu aynı tarihte bir araya getirmek zor olmuştu. Ancak Mission Impossible setinden gelen bir haber, bir anda bütün planları altüst etti. Hugh Jackman'in 14 sene önce pençesini geçirdiği beyazperdeyi bırakmaya hiç niyeti yok. 45 yaşındaki oyuncu 'parçalı' formasıyla Wolverine karakteri için hala rakipsiz. Sinema tarihinde ondan başka aynı karakteri 7 defa canlandıran başka bir aktör yok. Jackman'ın deyimiyle, hepimizin çocukluk kahramanı akıllı köpek Lassie hariç. Wolverine karakterini ne kadar sevdiğini 2006 yılında Casino Royale'de James Bond rolü teklif edildiğinde kabul etmemesinden de anlayabilirsiniz. 2008'de The Dark Knight'da Harvey Dent karakterini oynaması teklif edildiğinde ise Batman'ın karşısına Wolverine'ın olarak çıkmayı tercih ettiğini söylemişti. Hugh Jackman üniversiteden mezun olduktan sonra 10 yıl boyunca küçük rollerle ve müzikallerle hayatını kazandığı mütevazi bir hayat yaşadı. Paraya ihtiyacı olduğu dönemlerde, benzin istasyonlarında da çalıştı, doğumgünlerinde palyaço kostümü ile de boy gösterdi. Ünlü bir mutanta dönüştüğünde 30 yaşındaydı. Evli, mutlu ve çocukluydu. Yaşanmışları, hayat tecrübesi ve dünya görüşü vardı. İş ahlakını ve disiplinini bu olgunlaşma dönemine borçlu olduğu aşikar. Hayat felsefesi, en sevdiği şarkıda Mick Jagger'ın söylediği gibi 'her istediğini elde edemeyebilirsin, ama eğer denersen ihtiyacın olanı alabilirsin.' Bunun Hollywood şöhretler kaldırımında ismi yazan bir oyuncu için yeterince agresif olmadığını düşünebilirsiniz. O halde bilmeniz gereken, o kaldırımda ismi yazan birçok ünlüden çok daha mutlu bir hayatı olduğu. Okulun en popüler çocuğu değilmiş. Hatta biraz yabani olduğu için kızlarla arasının pek iyi olmadığını söylüyor. Rugby oynamaya başladığında içindeki serseriyi dizginlemeyi öğrenmiş. Sıska bacakları ile dalga geçen mahalle arkadaşları son filmi X Men: Days of Future Past vizyona girdiğinde kendilerini kesmiş olmalılar. Hele ki yataktan çırılçıplak kalktığı sahnedeki özgüvenini görünce. Vahşi ve kıllı bir hayvan rolüyle bir seks sembolüne dönüşmüş olmasının kendisini bile utandırdığını itiraf ediyor. Kadın hayranları gittiği spor salonlarının önünde kuyruk oluşturuyor. Ne de olsa People dergisi tarafından \"Yaşayan En Seksi Erkek\" seçilmişliği var. Film çektiğinde Oscar, ödül töreni sunduğunda Emmy ile ödüllendiriliyor. Karizmatik bir ses tonu olmasının yanı sıra, yakın arkadaşı Nicole Kidman'ın düğününde ne kadar iyi şarkı söylediğini de gösterdi. Bu da yetmezmiş gibi; müzikal geçmişi olan Jackman çok iyi dans ediyor , gitar, keman ve piyano çalıyor. Tam bir windsurf tutkunu. Sıkı bir Norwich City FC taraftarı. Şarap tutkusu ve evinde düzenlediği yemek davetleriyle ünlü. Anlayın işte; adam 'bir kadın ne ister?' sorusunun tam karşılığı. Hugh Jackman, Deborah-Lee Furness ile 1995 sonbaharında Corelli isimli bir dizide tanışmış. Furness dizinin tecrübeli başrol oyuncusuyken, Jackman oyunculuk okulundan yeni mezun olmuş toy bir delikanlı olarak diziye küçük bir rol için sonradan dahil olmuş. Ancak yapımcılar ikilinin ekran önündeki ilk öpüşme sahnesine tanıklık ettikten sonra, aralarındaki elektriği o kadar beğenmiş ki senaryonun bu ikilinin imkansız aşkı üzerinden ilerlemesini istemiş. Ekrana yansıyan tutkunun bu kadar beğenilmesinin nedeni ise iki oyuncunun yeteneğinden çok, Jackman'ın ilk görüşte rol arkadaşına aşık olmasıymış. Bunun oyunculuk etiğine ne kadar ters düştüğünün farkında olan Jackman, sette Furness'den mümkün olduğunca kaçmış, konuşmamak için elinden geleni yapmış. Ancak sahnelerin giderek daha ateşli bir hal alıyor olması, göğüs kafesine hapsettiği aşkı içeride tutmasını hiç de kolaylaştırmıyormuş. Yine de bir gece Furness ona ilanı aşk edene kadar tek kelime etmemiş. Hugh Jackman'ın kariyerinin başında kendisinden 8 yaş büyük başarılı bir oyuncu ile ilişki yaşıyor olması Hollywood'un kitabına uygun bulunmuş. Ancak yıllar Jackman'ı zirveye taşıdığında Hollywood aktörü eşi ölçülerine sahip olmayan bu kadın ile ilgili 'zor günlerin üstesinden birlikte geldik ama aşkımız tükendi, benim için çok özel bir insan ömrümün sonuna kadar en yakın dostum olarak kalacaktır' açıklamasını yapmasını beklentisi doğmuş. Bu açıklama gelmeyince, evliliklerinin paravan olduğu ve yakışıklı aktörün eşcinsel olduğu iddia edilmiş. Jackman, dedikoduların kendisiyle ilgili kısmına 'The Boy from Oz müzikalinde bir eşcinseli canlandırmıştım, oyunculuğum o kadar iyi ki insanlar hala onun etkisinde olmalı' diyerek esprili bir şekilde yaklaşsa da, sevdiği kadın ile ilgili söylenen sözler karşısında pençelerini çıkarmış. Bu konuyla ilgili yaptığı 'Karımın eşsiz ve asil bir güzelliği var, onunla tanışanlar etrafa yaydığı ışığı hissetiklerinde ne kadar çekici olduğunu fark ederler. Onun yanıma yakışmadığını düşünenler aşkın ne olduğunu tatmamış insan müsveddeleri. Bu duyguyu tatmadıkları için onlara acıyorum' açıklaması sonrası magazin servisleri ikilinin ilişkisini kurcalamayı bırakmış. Deborah-Lee Furness kendiyle barışık, özgüveni yüksek bir kadın. Bir canlı yayında kendisi ile ilgili eleştiriler gündeme getirildiğinde 'Hugh, her rolün hakkını veriyor ama ben en çok Wolverine karakterini seviyorum çünkü rolü için irileştiğinde yanında daha zarif görünüyorum. Sefiller rolü için 15 kilo verdiği dönem benim için kabus gibiydi; yanından kocaman kalmıştım.' diyerek şen kahkası ile ortamın havasını bir anda değiştirmesi bunu gözler önüne seriyor. Hayat arkadaşının ona bu denli hayranlık beslemesinin nedeni bu. Yine de, Hugh Jackman'ın da eşinin hayatını kolaylaştırmak için elinden geleni yaptığı söyleyelim. Ünlü aktör senaryo gereği yakınlaşmak zorunda kalacağı her kadın ile eşini mutlaka tanıştırıyor, çekimler öncesinde birlikte yemeğe çıkmalarını sağlıyor. Jackman, eşiyle tanışan Hollywood kadınlarının Furness'in samimi, neşeli ve dürüst tavırlarına vurulduğunu ve arkadaşlığından büyük keyif aldıklarını, hatta kendisinden daha fazla onunla görüştüklerini söylüyor. Furness, en samimi dostlarından biri olan Meg Ryan'la da bu şekilde tanışmış. Hiç şüphesiz istediği her kadını elde edebilecek bu adamın, hayatta tek bir kadını istiyor olması onu daha da çekici kılıyor. Aslında Jackman'ın Furness'e kapılmış olmasının nedeni biraz da yaşadığı çocukluğa dayanıyor. Annesi, en küçüğü Jackman olan beş çocuğunu arkasında bırakarak evi terk ettiğinde sekiz yaşındaymış. Okul servisine binerken duştan yeni çıkan annesinin saçları havluya sarılı bir şekilde arkasından koşarak yanında geldiğini ve onu öperek hoşçakal dediğini hatırlıyor. Okuldan döndüğünde annesi evde yokmuş. Gece eve gelmediğinde birşeylerin yolunda gitmediğini hissetmiş ama sesini çıkarmamış. Ertesi sabah babasının muftak masasında İngiltere'den gelen bir telgrafı okurken hıçkıra hıçkıra ağladığını görmüş. Babasının dudaklarında iki kelime dökülmüş; 'Annen gitmiş'. O yaştaki bir çocuğa gitmek eylemi oldukça sıradan gelmiş; 'Ne zaman dönecekmiş?' diye sormuş. Sorusuna cevap alamadığı dört senenin sonunda annesinin bir daha geri dönmeyeceğini anlamış. Beyazperdenin asi çocuğunun kendisini ve çocuklarını kanatları altına alabilecek şevkat dolu bir kadın arayışı annesiz büyümesinden kaynaklanıyor. Mutlu ve kalabalık bir aile kurmak, şöhretinin ve parasının satın alabileceği kadınlarla gününü gün etmekten daha cazip gelmiş. Ama evlendiklerinde 40 yaşında olan Furness'in iki kere düşük yapması çiftin çok zor bir dönem geçirmesine neden olmuş. Jackman, anneliğin doğumla gelen bir hissiyat olmadığını bildiği için evlat edinmek konusunda hiç tereddüt etmemiş. 2000 yılında Oscar adındaki oğulları, beş yıl sonrada Eva adındaki kızları aileye katılmış. Jackman sevdiği kadının ne kadar iyi bir anne olduğunu gördüğünde ona olan sevgisi, tarifsiz bir hayranlığa dönüşmüş. Hugh Jackman, annesinin neden evi terk etttiği ile ilgili kendisiyle çok hesaplaşmış. Babasını çok sevmesine rağmen, bu hesaplaşmalarda; 'Babam dürüst ve çok çalışkan bir adamdı. Kalabalık bir ailenin sorumluluğunu taşıyan her erkek gibi gece gündüz çalışırdı. Ailesinin mutlu olmasını isterdi ama mutluluğun sadece çok çalışarak sağlayabileceğiniz birşey olmadığını fark edemedi. Bize daha çok zaman ayırmalı ve sevgisini hissettirmeliydi.' diyebilecek kadar tarafsız kalmayı başarmış. Annesi gittikten sonra, beş çocuğunu tek başına büyütmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan muhasebeci babasının iyi huylarını kendine örnek aldığı kadar hatalarından da ders çıkarmayı bilmiş. Ne kadar yoğun bir programı olursa olsun, ailesini asla 2 haftadan daha uzun süre yalnız bırakmıyor. Bu nedenle çekimler ülke dışında yapıldığında ailesi de onunla birlikte seyahat ediyor. Çocukların dadısı yok, onları okuldan almak Furness'in, haftasonları arkadaşları ile buluşmaya götürmek Jackman'ın sorumluluğu. Ayrı ebeveynler ile büyümüş bu çift, çocuklarına sağlıklı bir aile ortamı sağlamak için çok çabalıyor. Ve görünen o ki, Jackman malikanesindeki tek sıkıntı ergenlik dönemine girmiş olan Oscar. Bu aralar çiftin başı Oscar'ın hergün eve 'Benim babam Wolverine, onunla tanışmak ister misin?' diyerek getirdiği kızlarla dertte."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikon-kemal-sunal", "text": "Gözlerindeki kederi kocaman gülümseyişle saklayan mahcup adam, Arkandan el sallayışımızın ardından geçen onca zamana karşın bugün, İyiliği ilke edinmiş son kaleler zapt edilirken, Elleri öpülesi bir öğretmen Belkıs Balkır. Vefa Lisesi'nde yetiştirdiği yüzlerce öğrencisi için öncelikle. Sonra bir de, o öğrencilerinden birinin elinden tutup Müşfik Kenter'e götürdüğü için. Tiyatro sahnesi tozu yutsun diye Müşfik Hoca'nın yamacına bıraktığı o genci, Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda izleyip beğenen ve beyazperdeyle buluşturan isimse Ertem Eğilmez. Kim bilir kaç kuşağa daha, adının hemen altına yazdığım satırları yazdıracak büyük usta Kemal Sunal'la tanışmamızı sağlayan isimler arasından aklıma ilk gelenler bunlar. Sona saklamak istemedim. Ses Tiyatrosu'nda sadece sahnenin bir ucundan bir ucuna yürüdüğünde salonu kahkahaya boğduğu anları saymazsak, gülüşünün hayatımıza girişi 1973. Ertem Eğilmez'in yönettiği bir film, Tatlı Dillim. Bütün figüranlara birer cümle dağıtıldığında Sana bir şey kalmadı, sıra sana gelince sen sadece gül dediklerinde başlamış hikayesi. Sonrasında büyük işlerde ufak tefek replikler. Birbirinden kıymetli isimlerin yer aldığı kalabalık kadrolu filmlerde, akıllara yer eden yardımcı roller. Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire, Mavi Boncuk; o en sevdiğimiz naif yönünü fark etmemizi sağlayan eserleri. İlk başrolü, Salako. Türk sinemasını inleten Hababam güm güm güm, Hababam güm güm güm sesleri. Eşşoğlueşşek lafının RTÜK'e değil dilimize takıldığı yıllar. Film şirketlerinin İnek Şaban'ın, İnek Şaban'ınsa bir gece tiyatro sahnesinde izleyicilerin arasında gördüğü güzeller güzeli bir kızın peşine düşmesi... 70'lerde yaşanan klasik aşk ritüeli; önce mektuplaşmalar, sonra pastanede uzun ince bardakta içilen limonata. Tertemiz bir sevdaya laf, söz değmesin endişesiyle fazla uzatmadan kıyılan bir nikah. Şişli, Koca Mansur Sokak, Funda Apartmanı, no 1. İki oda, bir salon; önden bodrum, arka taraf apartman boşluğu. Misafir gelecekse evdeki rutubet kokusunu bastırmak için patates kızartan, kendi küçük, gönlü büyük bir kadın. Filmleri kapalı gişe oynayan bir sanatçının varlık içinde yokluk, yokluk içinde mutluluk yılları. Kartal Tibet'in Tosun Paşa'sı. Adile Naşit'in süt oğlu. Şener Şen'in Çöpçüler Kralı. Güllüşah'ın İbo'su. Sinemanın usta isimlerini oyunculuğuna hayran bırakan Sahte Kabadayı. Altın Portakal Film Festivali'nin ödüle layık gördüğü Kapıcılar Kralı. Festival tarihinde ödül alan ilk komedi oyuncusu olarak komedyenlikten oyuncu mertebesine yükselişi. En güzeli de, delik yanaklı Ali bebeğin aileye katılması. Sevgisini göstermekten çekinmeyen ama otoriter bir baba figürü. O hayır dediğinde, sırf üzülmesin diye, bir de anne üzerinden şansını denemeyi aklının ucundan bile geçirmeyen iki çocuk. Öyle az beklentisi, öyle makul istekleri var ki neden karşı çıkıp onu üzeyim diye düşünen bir eş. Ev halkının gözbebeği. Dört duvar arasında milyonları güldüren adamı güldürmek için sonu gelmez bir çaba. Bir gece sessiz film, bir başka gece katil kim. Bu gece kağıt oynayalım, yok olmadı, koltukları kale say, ikiye iki maç yapalım. Ali bir taklit yapsın, Ezo bir şarkı söylesin. Ama n'olur hep evde olalım, hiç dışarı çıkmayalım. Eş dost bize gelsin, upuzun sofralar kuralım, Gül birbirinden güzel yemekler yapsın... İyi günde, kötü günde eve asla iş getirmeyen, evi asla işe götürmeyen bir adam. En Büyük Şaban, Orta Direk Şaban, Atla Gel Şaban, Sosyete Şaban. Ailesinin onun kim olduğunu fark ettiği anlar, nadiren dışarı çıktıklarında, ilgiden sokakta yürümekte zorlandıkları anlar. O zaman bile, sevenlerinin iltifatları karşısında utancından yerin dibine giren alçakgönüllü bir adam. Her güzel sözde, Gül n'olur götür beni buradan diye yalvaran bakışlar. Bir filmi yakaladığınız yerden itibaren gülmeye başlıyorsanız, başrol oyuncusu iyi performans sergilediği içindir. Bu, o oyuncunun her filmi için geçerliyse, o zaman başınız belada demektir. Yeri doldurulamaz bir oyuncuya denk gelmişsiniz. Bir de o oyuncu sadece varlığıyla bile bu etkiyi yaratabiliyorsa acı gerçekle yüzleşmeniz gerekir; ondan daha iyisine denk gelmeniz belki de hiç mümkün olmayacaktır. Avet kelimesi her ağızda sakil duracaktır. Kimse onun gibi bakmayacak, kimse onun kalbinizde dokunduğu yere dokunmayacaktır. Kimseye ona güldüğünüz kadar gülmeyecek, kimseye ona ağladığınız kadar ağlamayacaksınızdır. Kemal Sunal'ı sevme nedenlerimizi sayfalarca sıralayabilirdim ama ailesiyle tanıştıktan sonra aslında tek bir neden olduğunu fark ettim. Son noktayı onunla koymak isterim. Kadim nasihattir; bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Kemal Sunal, ÇOK olurken HİÇ olmayı başarmış bir adam. Şimdi onu bir de bu gözle izleyin dostlar... Bazı adamlar hakkında yazmakta zorlanıyorum; haklarında söylenmemiş söz kalmamış. Yeni bir şeyler demek için verdiğim uğraşlar zorlama olacak diye korkuyorum. Bazı adamlar hakkında yazmak günlerimi alıyor; özenle seçtiğim kelimeler değerini ifade etmekte yetersiz kalmasın diye çok uğraşıyorum. Ama belki de en zoru buydu. Hakkında söyleyecek o kadar çok şey olduğunu sandığım bir adam hakkında, birisi o kadar dolu dolu yazdı ki okurken gözlerim doldu, dilim tutuldu. O müsaade etmediği sürece tek bir kelime bile yazamayacağım bir büyünün etkisi altında olduğumu hissettim. Elim kolum bağlandı. Gül Sunal'ı arayıp Kemal Sunal hakkında yazı yazmak için müsaade istememin nedeni buydu. Eğer bana telefonda Hadi gel, bi kahve içelim demeseydi, biliyorum ki bu yazıyı asla yazamayacaktım. Yağmurlu bir sonbahar öğleden sonrasında kahvesini içmek nasip oldu. Onu, 16 sene önce kendi adını verebilmek için sevdiği adamdan utana sıkıla izin istediği Gül Sunal Anaokulu'nda ziyaret ettim. Haklıydı. Tanıştığımız ilk an, Kemal Sunal'ın benim için ne anlama geldiğini açıklamaya çalışırken sesimin titrediği anlarda beni elimden tutup kaldırmak yine ona düşmüştü. Aradan geçen bunca yıla rağmen taziyelerini iletme derdine düşenlere gösterdiği nezakete büyük bir saygı ve hayranlık duysam da, acısını demleyen bir kadına bu kadar haksızlık yapmış olmamız içimi çok acıttı. Acı, çekenindir ne de olsa. Tükenirken tükettiği tükenmez kalemleri de saklamış, sevdiği adamın arkasında bıraktığı yüzlerce anının arasına kaldırmış. Bir süre kimseye bahsetmemiş yazdıklarından. Bir gün takside Haldun Dormen'e söyleyivermiş. Yakın dostundan Geç bile kaldın cevabını alınca çocuklara söyleyecek cesareti bulmuş. Kitabın son sayfaları, aile albümüne ve Kemal Sunal'ın yıllarca özenle sakladığı evraklara ayrılmış. Şanslıyım ki, orada olmayanları da görmek kısmet oluyor. Ne kadar çok şey saklamışsınız dediğimde, Saklamaz mıyım, bu adam anneannemin bana yazdığı mektupları büyük bir hürmetle saklardı diye karşılık veriyor. Varlığıyla sevinmiş de yokluğuyla yerinmemiş, Bazıları yokken bile fazlasıyla vardır diyebilecek bir kadın bırakmış arkasında. Kitabı henüz okumadıysanız, okuyunca anlayacaksınız. Yokluğuna alışmak değil onlarınki, yokluğuyla yaşamaya çalışmak. Canımızın bir parçası koptuğunda hepimizin yaptığı bu değil mi zaten... Yanında biraz daha vakit geçirmek için oyalandığınız, bahaneler ürettiğiniz insanlar vardır. Gül Sunal onlardan biri. Dobralık ve zarafetin tek bir bedende toplanması nasıl mümkün olmuş, inanılır gibi değil. Keskin tavırları ama sıcacık bir ses tonu var. Kahkahalarındaki güven tınısı huzur veriyor. Sanki o yanındayken başınıza bir şey gelme ihtimali yok."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikon-michael-schumacher", "text": "Beynimiz deneyimlediğimiz şeylerin nedenlerini ve sonuçlarını kaydederek, benzer durumlarla karşılaştığımızda bizi hata yapmaktan korumaya çalışır. Bu, en yalın ifade edilmiş şekliyle hayat tecrübesidir. Bir insan ömrüne sığdırılabilecek o kadar çok hata vardır ki, beynimiz aynı hatayı iki kere yapmamamız için büyük çaba sarf eder. Hatayı defalarca tekrarladığınız anların hesabını keseceğiniz organ, sol memenin altındadır. Ölüm, bu tasarım mucizesi organın hiç deneyimlemediği bir an olarak dikilir karşısına. Onunla burun buruna geldiğimizde, hızlı bir şekilde hatıralarımızı tarayarak benzer bir an bulmaya çalışır. Geçmişte yaşanmış benzer bir tecrübe bulmak için çabaladığı o an, sadece birkaç saniye sürse bile pek çok şeyi anımsamaya olanak verir. Biz ölümlüler, bunu hayatımızın bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçmesi olarak adlandırırız. Geçen hafta babamın yaptığı karting arabasıyla aniden yolun ortasında beliren bir kuzuya çarptım. Annemin çalıştığı mahalle kasabına gidiyordum. Tamam, biraz hızlıydım belki ama yemin ederim kuzu birden önüme atladı. Nasıl olduğunu anlayamadım. Annem hurdadan yapılmış üstü açık bir otomobilde bana bir şey olmamasının mucize olduğunu söyledi. Babamsa kaldırımda yürüyen insanlar için endişeli. Annemi karting pistinin herkes için daha güvenli olacağına ikna etti. Yarın sabah bir karting pistine gideceğiz. Uyuyamıyorum. Babam bu pistin bir yarış sırasında hayatını kaybeden ünlü bir yarışçı anısına yaptırıldığını anlattı. Gerekirse bana yeni bir araç yapabileceğini söyledi. Yarışlara katılmak için 14 yaşını doldurmam gerekiyormuş. O kadar beklemek zorunda olduğumu sanmıyorum. Annem ve babam, hafta sonları karting pistinde çalışmaya başladı. Annem kantinde servis yapıyor, babam da tamir işleriyle ilgileniyor. Kardeşimi bırakabileceğimiz bir yer yok. Babam Ralf'in de karting öğrenmesinin vaktinin geldiğini söylüyor. Ama o daha üç yaşında! diye itiraz ediyorum. Saçlarımı karıştırarak Sen de 4.5 yaşındaydın. Söylesene, üç yaşında başlamış olmayı istemez miydin? diyor. Haklı. Beni geçmesine hiçbir zaman izin vermeyeceğim, bunu bil! diyerek, kaskımı kaptığım gibi piste doğru yürüyorum. Arkamdan Kaç yaşında olursa olsun, kaskını taktığında o senin kardeşin değil, rakibin olacak diye sesleniyor. Dönüp yarış arabalarının seslerini taklit eden sarı kafaya bakıyorum. Ayakları pedallara bile zor yetişiyor. Günün birinde, bitiş çizgisine geldiğimde, dikiz aynamda gördüğüm kaskın onunki olmasından mutluluk duyacağımı hissediyorum. Macau yarışı sonrası otel odasında, başucumdaki kupaya bakarak uykuya dalmak üzereyim. Telefon sesiyle irkiliyorum. Yarış sonrası rahatsız edilmekten hoşlanmadığımı en iyi bilen kişi arıyor. Karting lisansımı alır almaz arka arkaya kazandığım Almanya ve Avrupa şampiyonaları beni beş sene içinde Formula Ford yarışlarına taşımıştı. O yarışlardaki ilk sezonumda kazandığım dünya ikinciliğiyse ünlü menajer Willi Weber'in kapımızı çalmasına neden olmuştu. Weber'le birbirimizden çok farklıydık, fiyakalı bir işadamıydı ve ağzı çok iyi laf yapıyordu. Ona ihtiyacım olduğunun farkındaydım ama daha da önemlisi, ona güvenebileceğimi hissediyordum. Tanışmamızın üstünden sadece bir saat geçmişti ki, 10 senelik bir sözleşmemiz vardı. Formula 3 yarışlarında boy göstermeye başladıktan kısa süre sonra Mercedes-Junior Team'e kabul edilmemi sağlamıştı. Çaylak olduğum halde 920 beygir gücünde rüya gibi bir araç kullanıyor olmamı da, o araçla bu sene kazandığım Formula 3 Dünya Şampiyonluğu'nu da bu adama borçluydum. Evet, Willi Weber hayatımda başıma gelen en iyi şeylerden biriydi ama bu ona, beni zorlu bir yarış sonrası uykumun en tatlı yerinden çekip alma hakkı vermiyordu. Weber, menajerim olarak görevin yarış sonrası rahatsız edilmemi engellemek değil mi? diye homurdanıyorum. Schumi, Silverstone'daki bir test sürüşünde Formula 1 aracı kullanmanı istiyorlar. Bu ne demek farkında mısın? Zamanı geldi oğlum! diyor. Kulaklığıma Schumi damalı bayrakları görüyor musun, podyuma çıkıyorsun! diye bir ses geliyor. Mansell ve Patrese'nin arkasından ilk defa podyuma doğru yürürken aklımda geçen sene bu zamanlar var. Jordan takımının pilotu Bertrand Gachot, İngiliz bir taksiciye biber gazı sıktığı için gözaltına alınmıştı ve Spa'da onun yerine yarışacak birini bulmaları gerekiyordu. Weber, takım şefi Eddie Jordan'ı bana şans vermesi için ikna etmekte oldukça zorlanmıştı. Eddie tereddüt etmekte haklıydı, kullandığım arabalar teknik olarak o yarışlarda kullanılanlara çok yakın olsa da, daha önce hiç Formula 1 pistinde yarışmamıştım. Kolay olmasa da Weber ihtiyacım olan fırsatı yaratmayı başarmıştı. Kariyerimdeki ilk Formula 1 yarışı, o lanet vites arızası yüzünden sadece 500 metre sürmüş olsa da, antrenman bile yapmadığım bir pistte sıralama turlarında 7'nci olmam, bir anda ilgi odağı olmamı sağlamıştı. Hiç bilmediğim pistlerde daha ilk virajdan itibaren otomobili limitlerde kullanmaya başlamamın Ayrton Senna'yı bile rahatsız ettiğine dair dedikodular çıkmıştı. İlk sezonumu 12'nci sırada bitirmeme, bu işin en tepesindeki adam Bernie Ecclestone bile kayıtsız kalamadı. İkinci pilot Roberto Moreno'yla yollarını ayırmak isteyen Benetton-Ford yetkililerine beni transfer etmelerini tavsiye etti. Onun tavsiyesi emir değerindeydi. Takımın beyni Tom Walkinshaw bu emrivakiden pek memnun değildi. Tanışmamızda gözümün içine bakarak Seninle ilgili ne dedikleri umurumda değil evlat, eğer podyumda değilsen bir hiçsin demişti. Formula 1 kariyerimin ilk puanlarını İtalya yarışında kazandığımda ekip iyi iş çıkardığımı söylese de, Walkinshaw'ın bugün de podyuma çıkacak kadar iyi değildin bakışları içimi kemiriyordu. Podyuma çıkamadığım her yarış benim için mağlubiyet demekti. O yüzden bugün otomobilden iner inmez o memnuniyetsiz İskoç'la göz göze gelmek için can atıyorum. İşte orada. Gözlerini kısarak gülümsüyor ve Podyuma çıkıyor olman umurumda değil evlat, eğer birincilik kürsüsünde değilsen bir hiçsin diyor. Bu adamı seviyorum. O viraja geldiğimde bir şeylerin ters gittiğini hissettim ama bundan çok daha kötüsünü gördüm, önemli bir şey yoktur diye düşünmüştüm. En fazla kolunda ya da bacağında kırık vardır diyordum içimden. Yarışı durdurmadıkları sürece kötü düşünmemeye çalışıyorsun. Oyunun kuralı bu. Başına ne gelebileceğini bildiği halde piste çıktıysa devam etmekle yükümlüsün. Podyuma çıkmadan önce İyi mi? diye soruyorum, Komada diyorlar. Bu kötü bir şey gibi gelmiyor o an. Bugün kendinde olmadığını ama yarın sabah çarpma anıyla ilgili espriler yapabileceğini düşünüyorum. Böyle anlarda meslektaşınla ilgili iyi olana inanmayı tercih ediyorsun, yoksa bilinçaltın ne kadar tehlikeli bir iş yaptığını su yüzüne çıkarır, yoluna devam edemez olursun. Podyumda Larini ve Hakkinen'le göz göze gelmeme nedenimiz de bu sanırım. Basın toplantısında Bu kazadan ders çıkarmalıyız diye geveliyorum. Etrafımdakilerin ona kötü bir şey olabileceğini düşünmelerini şaşkınlıkla karşılıyorum. Podyumdan indiğimde Walkinshaw yanıma geliyor. İşte kariyerimin bu ilk birinciliğini borçlu olduğum adam. Sarılıyoruz. Senna hiç iyi görünmüyordu evlat diyor. Onu ilk defa böyle görüyorum. Sesinin titremesi beni çileden çıkarıyor. Kızıyorum. Hayır, o kadar büyük bir çarpışma değildi, sadece bir-iki yarış kaçıracak diye çıkışıyorum. Konuşmak istemiyorum. Onunla ilgili kafamda canlandırabildiğim tek bir an var. Birkaç ay sonra şampiyonluk kupasını öpüp havaya kaldırışı. Yanıldım. İlk şampiyonluğum Senna'nın trajik ölümünün gölgesinde kalmıştı. Herkes gibi ben de biliyordum ki, o kupa onundu. Saklayacak değilim; bir efsaneyi kaybetmek, yaptığımız işi sorgulattı hepimize. Çok zor bir sezon geçiriyorduk. Güvenlik önlemleri, mekanik standartlar, değişen kurallar... Her şeye rağmen kariyerimin ilk şampiyonluğunun tesadüf olmadığını kanıtlamak, Benetton-Ford takımına da üst üste iki şampiyonluk yaşatmak için bu sene mutlu sona ulaşmak zorundayım. Monte Carlo yarışında birincilik kürsüsünden kalabalığa baktığımda dört senedir yanımda sapasağlam duran güzeller güzeli kadınla göz göze geliyorum. İşte o an... Son nefesime kadar Corinna'nın yanımda olmasını istediğimi fark ettiğim an. Podyumdan iner inmez ona sarılacağım ve kulağına evlenmek için sezon sonunu beklememize gerek olmadığını fısıldayacağım. İki sene üst üste aldığım şampiyonluklar, 1979'dan bu yana şampiyonluk kazanamamış Ferrari takımını heyecanlandırdı. Takım danışmanı Niki Lauda'nın benimle görüşmek istediğini duyduğumda çoktan kararımı vermiştim. Ferrari için yarışmayı istiyordum. Ve evet, Jean Todt bir dahiydi ancak otomobilin motoru ve teknik ekip için aynısını söylemek mümkün değildi. Ferrari'yle ilk senemde vasatın üstüne çıkamamıştım, bu seneye de umutla baktığım söylenemezdi. Brezilya yarışı sonrası, belki de Benetton'dan ayrılmam hataydı diye düşünmeye bile başlamıştım. Hiçbiri benden daha iyi pilotlar değildi ama motorun gücü ve lastik kalitesi elimi kolumu bağlıyordu. Canım gerçekten çok sıkkındı. Weber'le konuşup kendime bir çıkış yolu yaratmalıydım. Onu aramak için telefonuma uzanıyorum. Tam o sırada telefonum çalıyor. Arayan Corinna. Schumi, bebeğimiz kızmış, küçük bir kızımız olacakmış sevgilim diyor. Yumuşacık sesi etrafımdaki bütün kara bulutları dağıtıyor. Telefonu kapatır kapatmaz Todt'u arıyorum; Ne yapın edin, Benetton'un yarış mühendisi Ross Brawn ve konstrüktör Rory Byrne'ü transfer edin. Şampiyonluk hasretine son vermenin zamanı geldi diyorum. Kızımın gurur duyacağı bir adam olmalıyım. Willi'nin felç geçirdiğini Monza'daki yarışın sabahında öğrendiğimi hatırlıyorum ama bu haberi bana kimin verdiğini hatırlayamıyorum. Willi Bergmeister, bu noktaya gelmemde pay sahibi olan insanların başında geliyordu. Karting lisansımı aldıktan sonra katılmaya başladığım yarışların masrafları giderek artmıştı. Onunla bu sayede tanışmıştım. Kerpen'deki en fiyakalı garajlardan birinin sahibiydi, beni işe alarak yarışlara katılmam için gerekli parayı sağlamıştı. Üstelik bu işin mekaniğine dair bildiğim ne varsa ondan öğrenmiştim. Yine de haberi aldığımda onu aramadım. Yarış öncesi sesini duymak, beni duygusal açıdan zayıflatabilirdi. 21 yıllık aradan sonra Ferrari'yi dünya şampiyonluğuna ilk defa bu kadar yaklaştırmışken, son dört yarışı da ilk sırada tamamlamaktan başka hiçbir şey düşünmemeliydim. Düşünmedim de. İtalya'da istediğimi almıştım. Yine de basın toplantısına girerken, Willi'yi aramadığım için vicdanım rahatsızdı. Basın mensupları yerlerine geçerken kürsüde solumda oturan Ralf kulağıma, pistteki zincirleme kazada Trulli'nin aracından fırlayan lastiğin, pist kenarındaki itfaiyecilerden birinin ölümüne neden olduğunu söyledi. Senna'yı kaybettiğimizden bu yana ölüm kelimesini kullanmamıştık. Yarışı kazanırsam kendi dilimde Willi'ye teşekkür etmeyi planlamıştım ama şimdi pist kenarında gönüllü olarak çalışan itfaiyeciyle ilgili de bir şeyler söylemem gerekliydi. Kelimeler boğazıma dizilmişti. Kafamı bir türlü toparlayamıyordum. Basın toplantısı Michael, Ayrton Senna'nın 41 yarışlık rekorunu yakaladın, ne hissediyorsun? sorusuyla başladı. Bir an şaşırdım. Evet, yarıştan birkaç gün önce bu ihtimali konuşmuştuk ama aklımdan tamamen çıkmıştı. Gözümün önüne aylar sonra izleyebildiğim kaza görüntüleri geliyor. Mikrofona uzanıyorum ama olmuyor. Yapamıyorum. Tutamıyorum kendimi. Ağlamak değil bu. Yıllarca içimde biriktirdiklerimi savurmak etrafa. Okuduğunuz bu yazı, gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkılarak kurgulanmıştır. Kurgulandı çünkü Michael Schumacher, hayatının dönüm noktalarında ne hissettiğini hiçbir zaman bilmemize müsaade etmedi, etmeyecek. O, duygularını çıkarmadan kaskını takmayan bir savaşçıydı. Yeteneği kadar zihinsel gücü de üst düzeyde olan bir kahramandı. Biz ölümlülerin bir kambur gibi taşıdığı zayıflıkların bedenine zincir vurmasına müsaade etmezdi. Onu pistlerde yenilmez yapan buydu. Aramıza geri dönmesini sağlayacak olan da bu... Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Eylül sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikon-steven-gerrard", "text": "Yeteneği sayesinde dünyanın sayılı kulüplerinden birinin formasını giymiş, karakteri sayesinde o formayı 18 sene boyunca sırtından çıkarmamış biridir Steven Gerrard. Armasına duyduğu aşkın karşısına bedel yazmamıştır. Şampiyonlukların büyüsüne, kupaların ışıltısına kapılmamış, gemisini terk etmemiştir. Sadece Liverpool'un değil, İngiliz futbolunun sembolü olmuştur. Onu bu oyuna, bu kulübe, bu ülkeye bağlayan pek çok neden sayabilirsiniz. Ama bu nedenlerin hiçbiri, kuzeni Jon-Paul Gilhooley'in anısı kadar güçlü olamaz. Jon-Paul, 96 kişinin tribünlerde sıkışarak hayatını kaybettiği Hillsborough faciasının en genç kurbanıydı. Aldığı son nefesi, bir gün formasını giymeyi hayal ettiği Liverpool'a vermişti. 10 yaşındaydı. Steven Gerrard, 18 yıllık Liverpool kariyerini, futbol tarihinin en kara gününde kaybettiği kuzenine adadı. Sadece kendi hayallerini değil, onun da hayallerini gerçekleştirdi. Ailece bir araya geldiğimiz yemeklerdeki bitmek tükenmek bilmeyen Liverpool-Everton rekabetini hatırlıyorsun değil mi? John ve Brian amcamların da desteğiyle mavileri her seferinde bastırırdık. Fanatik Everton'lı olan dayının adı neydi? Hani her sene iki-üç tane sezonluk kombine alır, bazen seni de maçlara götürürdü. Neyse ki eve geldiğinde baban ve abin seni karşılarına alır ve doğru yolu gösterirlerdi. Baban Liverpool'dan başka bir kulüpten teklif gelirse seni asla göndermeyeceğini söylerdi. Gitmezdin ki. Birlikte Liverpool'da oynamak en büyük hayalimizdi. Mahallede top oynadığımızda da hep aynı takımda olurduk, ikimizden biri karşı takıma geçerse Liverpool'a ihanet etmiş gibi hissederdik. Gerçi bir süre sonra sen bizimle oynamayı bıraktın, abin ve arkadaşlarıyla oynamaya başladın. Hayır, sitem olarak söylemiyorum bunu. O zamanlar biz onların gözünün içine bakmaya korkarken sen aralarına girebilmek için çok uğraştın; az dayak yemedin, az parçalamadın dizlerini. Seni yıldırmak için sürekli tekme atarlardı ama pes etmedin. Bir süre sonra seni paylaşamaz oldular. Senin hepimizden farklı olduğunu anlamıştık. Okulda pek iyi değildin ama bunu tek nedeni aklında futboldan başka hiçbir şey olmamasıydı. Öğretmenlerinin sitemi hep bu yöndeydi ama bir süre sonra seni bundan vazgeçiremeyeceklerini kabullendiler. Okula sırf çıkışta üst sınıflarla maç yapabilmek için gittiğini söylerdin. Kaderinde Liverpool gibi akademisi olan ve oyuncularının eğitimlerini ciddiye alan bir kulüp olmasaydı, belki de okuyamazdın. Oraya girdikten sonra sadece antrenmanlarını değil derslerini de ciddiye alır oldun. O çatı altında herhangi birini hayal kırıklığına uğratmamak için verdiğin çaba en çok annenin hoşuna gitmişti. Liverpool'la antrenmana çıktığın ilk günü o kadar iyi hatırlıyorum ki. Defalarca anlattırmıştım sana. Steve Heighway'den bahsederken heyecanlanıyordun, daha önce hiçbir öğretmeninden böyle bahsettiğini görmemiştim. Stadyumunun yanındaki spor merkezinde çalışıyordunuz. 20-25 kişiydiniz sanırım. Michel, Jason, Dave, Andy en iyi anlaştığın çocuklardı. Ne yalan söyleyeyim, biraz kıskanırdım. Hayır, hayır. Asla. Seni değil. Seninle birlikte orada olan çocukları. Aslında senin topa nasıl hakim olduğunu gördükten sonra aynı takımda oynayamayacağımızı fark etmiştim ama o yaşta bunu kabullenmek, içimden hayalimi söküp atmak imkansızdı. O yaşta yaşanabilecek en büyük hayal kırıklığını yaşıyordum. Ama dediğim gibi; senin yerinde olamadığım için değil, yanında olamadığım için. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ikonik-aktor-christoph-waltz", "text": "58 yaşında, hiç olmadığı kadar çekici bir adam Christoph Waltz. Gizemli. Kendisini tek kelimeyle tarif etmesi istendiğinde bile seçimi sis perdesini aralamak için yeterli değil: Denge. Gerekçesi, dengesiz oluşu. Boşuna kurcalamayın. Öznesi ben olan ikinci bir cümle kurdurmanız imkansız. Özel hayatıyla ilgili saplantılı derecede korumacı. Etiket sadece yeteneğinin üstünde, hayatı kamu malı değil. Hedefi hiçbir zaman şöhret olmamış; o, yaptığı işin bedeli. Sessiz ama emin adımlarla çıkmış merdivenin basamaklarını. Hayatını herkesin tanıdığı biri olmaktansa, tanınmaya değecek biri olmaya çalışmakla geçirmiş. O yüzden de, 30 yıllık oyunculuk kariyerinden ilk Oscar heykelciğini kucaklayana kadar haberimiz olmadı. Ama hayır, biz ona geç kalmadık. O bize istediği zaman geldi. Daniel Craig'in endişesine hak vermemek elde değil. Her şeyden önce Christoph Waltz, asaletiyle adam öldüren cinsten. Üstelik sanat, genlerinde var. Viyana'nın en büyük tiyatrolarından birinde kostüm tasarımcısı ve sahne yönetmeni olarak çalışan sanatçı bir çiftin oğlu olarak dünyaya gelmiş. Yedi yaşında babasını kaybettikten sonra, tiyatro oyuncusu olan büyükannesi ve dedesi tarafından büyütülmüş. Oyunculuk eğitimi almak için New York'a taşınmış. Bir yandan garsonluk yaparak hayatını kazanmış, diğer yandan dünyaca ünlü Amerikalı oyuncu Stella Adler'in Konstantin Stanislavski ekolünde yetiştirdiği birkaç isimden biri olmuş. Adler'in diğer öğrencileri Marlon Brando ve Robert De Niro çıtanın nerede olduğunu anlamanıza yardımcı olacaktır. Yeteneğinin sınırlarını keşfetmek için, eğitimini tamamlayınca Avrupa'ya dönmüş. İsviçre ve Almanya'daki tiyatrolarda tecrübe kazandıktan sonra, kendisini İngiltere için hazır hissetmiş ve 80'lerin başında Londra'ya taşınmış. Üç ülke arasında sürekli seyahat ederek farklı işlerde çalışan genç adamın planları arasında aşık olmak yokmuş ama olmuş. Evlenmiş. Baba olacağı haberini alınca, ideallerinden bir süreliğine feragat etmeye karar vermiş. Düzenli bir gelir sahibi olabilmek için bir yandan da televizyonda çalışmaya başlamış. Yıllar sonra, canlandırdığı karaktere kendisini kayıtsız şartsız teslim edebilme özelliğiyle herkesi büyüleyecek bir oyuncunun, bir köpeğin başrolde olduğu bir dizide oynamayı içine sindiremeyeceğini tahmin etmek zor değil ama ailesinin mutluluğu için verdiği bu karardan hiçbir zaman pişmanlık duymamış. Yine de bunalıma girdiği zamanlar olmuş. O günleri, Kumara, alkole ya da haplara dadanıp kendimi psikiyatr koltuğunda bulacağım kadar ağır dönemler değildi ama yine de depresiftim işte diye anlatıyor. Alman sinemasında yaptığı işler ilaç gibi gelmiş. Yeteneğinin en azından bir ülke sınırları içinde takdir görmesi, kendi kendini iyileştirmesini sağlamış, yeniden daha fazlasını ister olmuş. Sahip olduğu yeteneği geliştirmek için sarf edeceği çabanın, hak ettiği takdiri almasını sağlayacağına olan inancını yitirmemiş. Yolunun, sinemanın sıradışı senarist ve yönetmeni Quentin Tarantino'yla kesişmesine de bu inanç zemin hazırlamış. Waltz, tanıştıktan kısa bir süre sonra Tarantino'nun sarf ettiği Aklımdakini bu kadar iyi okuyan, yorumlayan ve canlandıran çok az aktör tanıdım; varlığı ilham kaynağı cümlesinin gizli öznesi. Gerçi öznenin gizliliği, 2009 yılında Inglourious Basterds'daki Nazi subayı Hans Landa ve 2012 yılında Django Unchained'deki Dr. King Schultz karakterlerine can verdiğinde ifşa oldu. Birçok sinemasever Waltz'ın oyunculuğunu, Cannes ve Oscar heykelciklerini kucakladığı bu rollerle fark etti. Oyunculuğu o kadar güçlüydü ki, her iki rolüyle de ödül alacağını tahmin etmek için otorite olmaya gerek yoktu. Yeteneğiyle ilgili en iyi tanımlama ise ödüllü filmlerin yönetmeninden geldi. Tarantino, Christoph bu rolleri kabul etmeseydi, her iki filmi de çekmezdim diyerek usta oyuncunun emsalsizliğini ilan etti. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ağustos sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/insan-kiliginda-efsane", "text": "Ölmeden önce yapmak istediğiniz 10 şey nedir hiç düşündünüz mü? Yedi yıl önce bir pazar günü, kahvaltının ardından yudumladığımız kahvelerimizden başımızı kaldıran bu fikir olmuştu. Gece seyredilen filmin etkisi sabaha geçmemiş olacak ki bucket listlerimizi tartışırken bulmuştuk kendimizi. Hatırlarsınız; Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ın başrollerini oynadığı film adını, hastanede tanışan ve sayılı günleri kaldığını öğrenen iki kanser hastasının ölmeden önce yapmak isteyip de yapamadıklarını içeren bir listeden alır. Türkçeye Şimdi Ya da Asla diye çevrilen filmde, ikili bu listelerini hayata geçiriyordu. Bizse işi daha da büyütüp, listelerimizi gerçekleşme ihtimali gözetmeksizin hazırlamıştık. Didier Drogba ile röportaj için Florya Metin Oktay Tesisleri'ne girerken zihnimde bu anım canlandı. Çünkü listemdeki maddelerden birini yaparak Galatasaray'da futbol oynamayı başarabilseydim şu an pekala saat 15.00'teki idmana gelmiş olabilirdim. Fark ettim ki Drogba benim gerçekleşmesi neredeyse imkansız, sadece birini bile yapsam gözüm açık gitmem listemdeki maddelerin çoğunun yanına bu genç yaşında çarpı koymuştu bile. Hem de hep bir fazlasıyla. Galatasaray'da oynadığı yetmemiş, bir de şampiyonluk yaşamıştı. Şampiyonlar Ligi seremonisinde boy göstermesi onu kesmemiş, finalinde takımı Chelsea'ye kupayı getiren golü atarak maçın adamı da seçilmişti. Birçok farklı yayına defalarca kapak olmayı başarıp, Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçilmişti. Doktorluk hariç çocukluk hayallerini gerçekleştirmiş 20 yaşındaki Didier'nin listesine bakıyoruz sonra: Artık profesyonel takımda oynamak, iki-üç yıllık kontrat yapmak istiyordum diye hatırlıyor o günlerini. Sonra 25 yaşında başardığı bir diğer hayalinden söz ediyor: Marsilya'da oynamak ve orada kahramanlarım Maradona, Papin, Van Basten gibi efsane olmak istiyordum. Konuştukça listelerimizde ortak bir madde fark ediyorum: Henry, Zidane, Ronaldo, Raul, Van Nistelrooy'u seyrediyor, kendime Şampiyonlar Ligi'nde ben de olmalıyım diyordum. Başardım ve çok mutlu oldum. Küçük bir fark var tabii, o bunu da başarıyor. Kendimi tutamayıp Benim hayalini kurduğum o kadar çok şeyi başardın ki diyorum, Galatasaray'da oynamak için nelerden vazgeçerdim, sen o takımla Şampiyonlar Ligi'nde Real Madrid'e gol bile attın. Herkesin yerinde olmak istediği bir adamsın. Aslında hepimizin hayattan aynı şeyleri beklediğini düşündüren bu sözlerinden sonra, ağzından baklayı çıkarıyor: Ama asıl Didier Drogba Vakfı'mın daha çok büyümesini, daha çok tanınmasını istiyorum. Anlıyorum ki ailesinin ona verdiği insan sevgisi, hayatı boyunca en büyük hayali olmaya devam edecek. Bugün politikaya atılsa Afrika'nın en büyük liderlerinden biri olabilecek güce ve karizmaya sahip bir adam Didier Drogba. Gücün insanları delirttiği konusunda ne düşündüğünü soruyorum. O karakteristik gülüşüyle Güç sadece etrafında iyi insanlar yoksa delirtebilir. Eğer etrafındakilerin sana doğruyu söylemelerine izin vermezsen işte o zaman... Evet, belki delirebilirsin diyor. Bu konuda tecrübeli biri olduğu için, Tarih boyunca yaptığımız en büyük delilik olan savaşları durdurabilir miyiz? diye soruyorum: Futbol bir elçidir. Birçok ülkeye gittiğinde top peşinde koşan insanlar görürsün. Futbol topu insanları birleştirir. Çok güçlüdür. Siz bunu gerekirse savaşı durdurmak için kullanabilirsiniz. Onun en büyük bilgisi, belki de süper yeteneği işte futbolun bu birleştirici kudretini fark etmesi. O manevi gücü maddi desteğe dönüştürmeyi başarmış biri. 2007'de kurduğu Didier Drogba Yardım Derneği, Afrikalı çocuklara sağlık ve eğitim desteği sunmak için kuruldu. Eğitim en önemli şeydir. Savaşları, fakirliği, açlığı durdurabilecek bir şey varsa bu, kesinlikle eğitimdir. Ne kadar bilgin varsa başarma şansın o kadar yüksektir diye özetliyor amacını. Şu sıra tüm dikkatini bu ay itibarıyla hayata geçecek ve tam da bu anlattıklarımızı özetleyen projeye vermiş durumda. Ekim 2013'te HOM markasıyla yapılan özel anlaşma gereği kendi adını taşıyan erkek iç çamaşırı ve mayo kreasyonu, onun gibi Fildişili olan genç tasarımcı Elie Kuame tarafından maskülenliği ve rahatlığı ön plana alarak dizayn edilmiş. Didier'nin sırt numarası olan 11'le özdeşleşen kreasyon tişört, atlet, boxer, slip ve mayo olarak, Didier Drogba and CO by HOM markasıyla satışa sunulacak. Tek tesadüf, tasarımcıyla aynı memleketten olmaları da değil. HOM, Drogba'nın 20 yaşındayken efsanelerinden biri olmak istediği Marsilya Futbol Kulübü'nün şehrinde kurulmuş bir firma. Markanın daha sonra uluslararası Triumph International bünyesine girmesini de, Didier'nin Chelsea kariyerine başlayarak çok bilinen bir markaya dönüşmesine benzetiyorum. Didier'ye Üstünde adının yazdığı bir markaya sahip olmak nasıl bir şey? dediğimde biraz kızıyor sanki. Ama haklı: Maçlara sürekli üstünde adımın yazdığı bir formayla çıkıyorum zaten. Ürünlerde de yazmasının kişisel hiçbir tatmini yok. Konu tamamen farklı bir amaca hizmet ediyor. Bizimki diğer oyuncuların yaptığından farklı bir proje. Satılan her ürünün 1 euro'sunun hastane yapımı için Didier Drogba Yardım Derneği'ne bağışlanacağını öğreniyorum. Ünlü futbolcunun tüm sponsorluk gelirleri de buraya aktarılıyor. Şu an Abidjan'da bir kliniğin inşası sürüyor, dört tane de sırada. HOM koleksiyonu bu projelerin tamamlanması için kaynak yaratma sürecinde de büyük önem taşıyor. Drogba ürünlerin ileride Afrikalılar tarafından Afrika'da üretilmesini istiyor. Ürünler 1 Mayıs'ta satışa çıkacak. hom.com/didier-drogba adresinden sipariş vermek de mümkün. Süper kahramanlar tanınmamak için kostüm giyerler. Hatta tayt üzerine külot giymelerinin saçma olduğu hakkında onlarca espri yapılmıştır. Ama hiçbiri, tanınmamak için giydikleri kostümlerinin üstüne gerçek adlarını yazdıracak kadar saçma bir şey yapmamıştır. Bu bir ilüzyon, formalar bunun parçası ve anlıyorum ki futbol, onu insan sanmamız için Drogba'nın bize oynadığı bir oyun."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/isinde-gucunde-bir-adam-seckin-ozdemir", "text": "Seçkin Özdemir tam da 34 yaşındaki bir adamın olması gerektiği gibi, olgun ve sorumluluk sahibi biri. Hayatta yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymamış. Adımlarını düşünerek atmış çünkü. Yine de tek öngöremediği şey, oyunculuk yapmak istemesi olmuş. Bu istek onu üniversitede İktisat okuduktan sonra, Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde eğitim almaya götürmüş. Bugün bulunduğu noktadansa son derece memnun. Ancak oyunculuğun sorumluluk gerektirdiğini ve her yeni işte, bir öncekinin üstüne çıkması gerektiğini biliyor. Açıklamaları samimi. Çeşitli reklam filmlerinin ardından Yaban Gülü, Muhteşem Yüzyıl, Al Yazmalım, Bir Aşk Hikayesi gibi dizilerde rol alan Özdemir, hep bir öncekinin üstüne çıkan performansıyla göz doldurdu. Size onun sorumluluklarının bilincinde bir adam olduğunu söylemiştik..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/isyanim-birikti-sigmaz-icime-leonardo-dicaprio", "text": "Oynamadığı rol, girmediği kılık kalmadı; yetmedi. Daha bacak kadar çocukken bile döktüre döktüre oynadı; yetmedi. Dünyanın en büyük yönetmenleriyle çalıştı; yetmedi. Oscar'a beş defa aday oldu; yetmedi. Akademi, Leonardo DiCaprio'ya takmış herhalde, vermiyor heykelciği. Ama bu sene Leo'nun isyaaaaannn senesi. Yapılacak her şeyi yaptı. Oscar'lı yönetmenle, dünyanın en zor koşullarında, gişe açısından en riskli filmi çekti. Alejandro Gonzalez Inarritu imzalı, bu senenin büyük filmi The Revenant'ın başrolündeki DiCaprio, beşinci defa Oscar adayı. Bu defa tamam mı? Muhtemelen evet ama bu işin oluruna olmazına yine de bir bakalım. Sadece karlı mekan ve doğal ışık kullanma sevdasından filmin süresi de, maliyeti de katlandı. Yönetmenin tercih ettiği kar ve ışık gidince, set Kanada'dan Arjantin'e taşındı. Bu arada birçok personel Inarritu'ya ne halin varsa gör diyerek filmden ayrıldı. Oyuncuların sinirleri yıprandı ama dayandılar. Esas dayanılmaz olan, film gösterime girmeden önce çıkan dedikodulardı. Bu filmde DiCaprio'ya bir ayı tecavüz etmiş diyen bile vardı. Henüz görmeyen varsa söyleyelim, yok öyle bir şey. Ama Oscar için bazen böylesi dedikodular gerekiyor, katlanmak gerek. Bu rol için hayvan gibi çalıştım dese Leo, teşbihte hata olmaz. Hayvan gibi çalıştı gerçekten. Hatta neredeyse bir hayvana döndü. O doğa koşullarında ayakta kalmak nasıl mümkünse öyle ayakta kaldı. Bu seviyedeki karda buzda insanla ayının, rakunla kartalın farkı kalmıyor. Her şey birbirine eşit, herkes sefalette birbirine denk. İşte bu yüzden bir hayvan leşi içinde uyumanın , gerçek boyutlarda bir ayıyla göze göz, dişe diş mücadele etmenin, donmuş ırmaklara girip çıkmanın, çiğ bir bizon ciğerini dişlemenin öğretici bir tarafı var. Birinci ders: İnsanlığın en zor halinin ayırdına varıyorsunuz. Şu an Leo, insanla hayvanı birbirinden ayıran ince çizginin ayırdında olan az sayıda insandan biri. Peki bunca çileye dayanmış olması ona Oscar getirir mi? Tahmin etmek zor; çünkü Akademi insanın, doğada ekstrem koşullardaki hallerini özellikle ödüllendiren bir kurum değil. Esasen ekstrem insan hallerine önem veriyor. Leo başarırsa, doğa hanesine de bir çentik atarız. Aktörlerin filmlerin de, yönetmenlerin de önünde olduğu bir çağ vardı. Sinemaya giden seyirci için ne filmin konusunu bilmek gerekiyordu ne de onu kimin çektiğini. Bu bir Humphrey Bogart filmidir ya da Bu filmde Cary Grant oynuyor cümleleri seyirciyi ayartmak için yeterliydi . Büyük aktörlerin dönemi zaman içinde aşındı. Artık filmi gişe garantisi sayılabilecek, filmin önüne ismi yazılabilecek az kişi var. Sayalım: Tom Cruise, Brad Pitt ve elbette Leonardo DiCaprio. Bir anlamda Hollywood'un üç büyükleri... En çok konuşulan, en çok kazanan, en çok tartışılan aktörler onlar. Bir ortak noktaları daha var: Hiçbiri Oscar alamadı ! Cruise ve Pitt'in yaşları kemale yakın, bu yüzden Hollywood'un en kutsadığı formülle yani bir gişe filmiyle Oscar alma fırsatları geçiyor. Daha önceki adaylıkları bir şey getirmedi, yenileri de ufukta görünmüyor. Geriye bir tek Leo kaldı; bugüne kadar dört defa Oscar'a aday olup kazanamayan ama her defasında daha güçlü bir filmle dönen Leo. Hala genç (bu sene 41), hala yakışıklı , hala sansasyonel , filmleri halen gişe yapıyor (hem de müthiş gişe; Martin Scorsese ile çalışmaya başladığı yani rüştünü ispat ettiği Gangs of New York'tan beri toplam 3.5 milyar dolar, film başına 265 milyon dolar gişe yaptı). Yani hala dört başı mamur bir Hollywood malzemesi. Tek eksiği bir Oscar... O da gelirse üç büyükler devri biter. Leo tek başına Hollywood'un tepesine kurulur. Bu adam filme tek başına seyirci çekiyor, gerisi teferruat demiştik, sözümüzün arkasındayız. Film analiz şirketi Rentrak'tan Paul Dergarabedian mevzuyu özetlemiş: DiCaprio her yeni filminde dünyanın en kar getiren yıldızı konumunu pekiştiriyor. Bugün birçok film yıldızı, kendi başına bir filmi parlatamıyor, filme gişe yaptırmıyor. Leo farklı. The Revenant'ı görmek için sinemaya gidenler arasında yapılan bir anket, seyircilerin yüzde 31'inin bilet alma sebebinin sadece ve sadece DiCaprio olduğunu gösteriyor. Elin caps'i torba değil büzesin; internetin aylaklarını durduramıyorsun. Aleme dalga geçecek malzeme lazım, bu aralar iyisini Leo veriyor. Azıcık tarayın; her tarafta onun caps'i, onun gif'i... Oscar törenlerinin ardından filmlerdeki ağlak bakışlarını bulup altına Bu da mı gol değilin Hollywood'çası neyse onu yazıyorlar . Hatta birinde Oscar heykelciklerinden DiCaprio portresi yapmışlar, artık pes! İlkinde komik, biz de güldük; ikincisinde buna da peki deyip omuz silktik ama hiçbir espri üç defa çekilmez. Sırf şu geyik bitsin diye adamın Oscar alması lazım. Hem Martin Scorsese'ye de aynısını yaptılar, her denemesinde Oscar alamayınca gek gek güldüler. Ama usta yönetmen yedincide heykelciği kaldırınca önlerini ilikleyip saygı duruşuna geçtiler. Yani internette bu tip ilişki durumları karışık, fena yoruyor. Artık yorulmayalım. Burası bu yazının mesaj kaygılı bölümü ve bu fırsatı hem DiCaprio'yu övmek hem de sık sık verdiği mesajı pekiştirmek için kullanacağım. Mevzu hep aynı. Her aktör mesaj veriyor, herkes dünya hakkında güzel sözler sarf ediyor ama pek azı gerçekten bir şeyler yapıyor. DiCaprio farklı. Belki buzdağına çarpıp batan bir gemi sayesinde meşhur olduğu için, belki de kariyerinin nispeten başında The Beach isimli filmde Tayland'daki bir adaya zarar veren ekipte yer almanın verdiği pişmanlıktan, onun çevre duyarlılığı hep yüksek oldu. Kampanyalarda aktif olarak rol aldı; mesaj aldı, mesaj verdi. Yetmedi, kendi vakfını kurup dünyanın dört bir yanında koşturup durdu. Söz konusu vakıf, 1998'de hayata geçtiğinden beri 40'ı aşkın projeyi desteklemiş, çevre kampanyalarına 30 milyon dolar bağışta bulunmuş. Bu soruyu Forbes dergisinden Scott Mendelson dillendirmiş. Haksız değil. Bir düşünelim. DiCaprio bugüne dek genelde iyi filmler çekti. Bu filmlerin hemen hemen hiçbiri gişede çuvallamadı . Hemen hemen hepsinde Leo'nun oyunculuğu beğenildi. Tarantino'nun Django Unchained'i gibi bazılarında, yan rolde olmasına rağmen yıldızlaştı. Çevre sorunlarına da dikkat çekti, kanlı elmas ticaretine de . Parasını sadece kendisine saklamadı, sektöre de yatırdı. Birinci sınıf her kurumsal oyuncu gibi bazı filmlerin yapımcılığını üstlendi . Oscar alırsa bu kaliteli işlerden vazgeçer mi acaba? demiş Mendelson. Bunu düşünüp Oscar vermemek ayıp olur elbette; biz soranın elçisiyiz. Bu sene de Oscar almazsa Leo'yu kalpten kaybedebiliriz. Yok kaybetmezsek, kendisine bir-iki tavsiyemiz olacak. Akademi'den Oscar'ı kapmanın garantili formülleri var. Her şeyden önce, gerçek bir insanın hayatını anlatan bir filmde oynamalı. Çünkü Oscar Akademisi biyografilere bayılıyor. Eddie Redmayne geçen sene The Theory of Everything'de ünlü fizikçi Stephen Hawking'i oynayarak heykelciğe uzanmıştı. Daniel Day Lewis, Abraham Lincoln'ü oynarak da aldı; beyin felci geçiren İrlandalı yazar Christy Brown'u canlandırarak da . Colin Firth, kekeme İngiliz Kralı VI. George; Jamie Foxx, Ray Charles; Philip Seymour Hoffman ise Truman Capote olmuştu Oscar'landıklarında... DiCaprio'nun bu filmde oynadığı avcı-tuzakçı Hugh Glass da kanlı canlı, hakiki bir insan ama yetmezse daha ünlü karakterlere yönelebilir DiCaprio. Neden biraz makyajla Amerikan başkanı Richard Nixon olmasın mesela? Ya da bizzat kendisinin talip olduğu üzere Vladimir Putin rolü de iyi giderdi . Rusya demişken Leo, Lenin ve Rasputin rolleriyle ilgilendiğini söyledi. Olur mu olur! Ama uyaralım; Akademi, Leninardoya ödül vermez. Ne de olsa eski düşmanları... O kadar Soğuk Savaş filmi boşuna çekilmedi."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/jake-gylenhaal-doga-anaya-surekli-hayranlik-duyuyorum", "text": "Prada'nın temsil ettiğini şeyi seviyorum. Sofistike ama aynı zamanda avangart. Sadece stil ve modada değil, teknolojik olarak da sınırları zorluyor. Her zaman teknolojinin sınırında, hem sanatı hem de bilimi birleştiriyor ki bu benim için harika şeylerin yaratıldığı bir zirve. Moda ve teknolojiyi bir araya getirmek yeni fikirler, yeni olanaklar ve ilerlemeler yaratıyor. Ayrıca Luna Rossa Ocean kokusunun vizyonunu da seviyorum. Şahsen hem fiziksel dünyayı hem de yaratıcı ve sanatsal dünyayı birleştirme olasılığını seviyorum. Kampanya çekimlerinde aktif olabildim; yelken yapmaktan hoşlanıyorum ve Luna Rossa teknesinde yelken açan sporculara hayranlık duyuyorum. Koku zarif ve güçlü. Taze bergamot ve güve otu kokusu çok sofistike bir his veriyor. Ben de mavi rengin büyük bir hayranıyım ve bu konuda yalnız olduğumu düşünmüyorum. Renginin okyanusa bir övgü olmasını seviyorum. Ben sadece okyanusa değil, Doğa Ana'ya da sürekli hayranlık duyuyorum. Babam bana her zaman şöyle derdi, \"Dünyanın neresinde olursan ol, yakınında bir okyanus varsa, ne yaparsan yap, önce içine girmelisin. O seni uyandırır ve fizikselin ötesinde bir şekilde yıkar. Bence bu çok doğru. Bu yüzden okyanuslarımızı önemsememizin çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü gelecek nesillerin onun güzelliğini ve devamlılığını paylaşabilmelerini istiyorum. Film yapımında, filmleri yeni bir şekilde görmek için teknolojiler yaratıldı. İnanılmaz icatlar, yeni kamera ekipmanı parçaları, kamera veya CGI kullanmanın yolları bulundu. Ama hayatımdaki en önemli teknolojinin FaceTime olduğunu söyleyebilirim. Pandemi sırasında, çok sınırlı hissettiğim zamanlarda insanlığımı genişletti. Ailemi bu kadar uzaktan görebilmek, hatta sadece yüzlerini ve yüz ifadelerini görmek bile gerçekten ihtiyacım olduğu zamanlarda kalbime iyi geldi. Yani, hikaye anlatmada herhangi bir teknolojik atılımın ötesinde, benim için bu var. O harika. Johan hayranıyım, en sevdiğim dizilerden birini Çernobil'i yaptı. O sadece güzel bir görselci değil, aynı zamanda gerçek bir hikaye anlatıcısı. Gerçek ve doğal olan davranışları arıyor. Performans açısından, onunla çalışmak güzeldi çünkü işlerin abartılabileceği anlarda işe gerçek bir insanlık getirdi. Onunla çalışmayı sevdim. Sette böylesine özel bir müzikal ton yaratmayı seven bir film yapımcısı ve bir yönetmenle nadiren çalıştım. Johan bir hoparlör kurdu ve bazı işler arasında ve sırasında harika bir müzik çaldı ve bu gerçekten motive ediciydi. Hatta çekimler için yaptığı tüm karışık müziği bana gönderdi çünkü çok sevdim. Enerjiyi yükseltmek ve bir atmosfer duygusu yaratmak güzel bir unsurdu. Luna Rossa teknesinde yelken açan sporcuların, gemiyi bu kadar hassas bir şekilde hareket ettirmek ve işlemek için okyanusun gücünü kullanma becerisine hayran kaldım. Gerçekten nefes kesiciydi. Çekimler sırasında gerçek teknede değildim ama sette tam boyutlu bire bir kopyası üzerinde çalışıyorduk. Okyanusta bu büyüklükte bir geminin, bu hızlarda seyahat etmesini düşünmek etkileyici. Sahte yağmurla kaymamaya ve düşmemeye çalışıyordum, bu yüzden gerçek bir durumda yelken açmanın nasıl olacağını hayal edemiyorum! Ne yazık ki Budapeşte büyük ölçüde karantinadaydı ama dışarıda yürümek, harika mimariyi görmek ve ekiple çalışmak harikaydı - maskemin arkasından anlayabildiğim kadarıyla! Vaftiz annemin kokusunu hatırlıyorum. Her zaman hala bir gizem olan harika bir parfümü vardı. Koku duyusu benim için çok ilklerden gelen bir şey. Ve vaftiz annemin kokusu sevgiyi, rahatlığı ve görülmeyi temsil ediyor çünkü o harika bir insan. Hepimizin hayatında bizi gerçekten destekleyen ve koruyan böyle insanlar var ve onun kokusu benim için bunu ifade ediyor. Ben kesinlikle kendine özen göstermeye inanıyorum, bu önemli. Yüzümü yıkamak ve dişlerimi fırçalamak bunlar günlük rutinimdir! Bu konuda aklıma gelen, Elvis Costello'nun \"Görgü ve ağız kokusu sizi hiçbir yere götürmez\" adlı şarkısından gelen bir motto var. Hala bilmiyorum! Benimki harika bir yolculuktu ve inanılmaz şanslıydım. Şimdiye kadar sahip olduğum kariyer için çok minnettarım ve sevdiğiniz bir şeyi uzun süredir yaptığınızda olduğu gibi birçok farklı tekrarlamalar yaşıyorsunuz. Her zaman hikaye anlatımının bir parçası olmak istediğimi biliyorum. Hikayelerin hayatımı değiştirdiğini, zor zamanlardan kurtardığını ve beni çok mutlu ettiğini biliyorum. Sevdiğim hikaye anlatıcılarından yeni hikayeler bekliyorum. Yıllar boyunca, topluluğa ve hikaye anlatımına katılımımı elimden geldiğince genişletmeye çalıştım ve oyunculuk, açılan ilk kapıydı. Memnuniyetle ve minnetle yaptığım ve bana pek çok inanılmaz deneyim kazandıran bir şeydi. Ben çok kötü bir gözle büyüdüm. İhtiyacı olan herkesin numaralı gözlüklere erişmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. En büyük liderlerimizden bazılarının hepsi gözlük takıyor ve bu kadar çok insanın sırf reçeteli gözlük almaya güçleri yetmediği için geride kalması bana çılgınca geliyor. Bu nedenle, New Eyes adlı bir kuruluşla çalışıyorum ve dünya çapındaki, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'ndeki insanlara reçete ve gözlüklere erişim konusunda yardımcı oluyoruz. Çocukluğumdan beri bu işin içindeyim - gözlüklerimi programlarına bağışlardım, büyükbabam yıllarca tüm ailem gibi gözlük bağışladı - ve onlarla yaklaşık on yıl önce çalışmaya başladım. Bence onlar harika bir organizasyon ve bu, çok derinden inandığım bir şey."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/john-wick-3-parabellum-ile-macera-kaldigi-yerden-devam-ediyor", "text": "John Wick ile yeni maceralara hazır mısınız? Adrenalin yüklü filmin üçüncü bölümünde, süper kiralık katil John Wick , bu sefer kendi hayatı için mücadele ediyor. Uluslararası gizli kiralık katil örgütü Yüksek Şura'nın bir üyesini öldürdüğü için haklarından mahrum olan John Wick, başına konmuş ödül için yine kendisi gibi ödül avcılarıyla kozlarını paylaşıyor. Filmin giderek genişleyen evreni seyirciyi John Wick'in kökenlerine götürürken, hikaye de hem teknik açıdan hem de kadro açısından daha gelişmiş bir hale getiriyor. 16 Mayıs Perşembe günü gösterime girecek serinin üçüncü filmine Keanu Revees'e Ian McShane, Laurence Fishburne, Lance Redrick'e ek olarak Halle Berry ve Anjelica Huston ve Marc Dacascos gibi ünlü oyuncular eşlik edecek. Biz de film öncesi John Wick karakterine hayat veren ikonik aktör Keanu Reeves'e film hakkındaki görüşlerini sorduk. Hep derim daha fazlası, daha fazlası, daha fazlası. Bu filmde de bunu göreceksiniz. İlk iki filmdeki dövüş sahneleri genellikle teke tekken, Parabellum'da grup halinde dövüşlere ağırlık verildiği için koreografi de ön plana çıkıyor. Başına konan ödülden dolayı şimdi Wick'in peşinde çok daha fazla sayıda katil var. Bu da Wick'in Kung Fu'dan Endonezya silatına kadar çeşitli dövüş sanatları tarzıyla yüzleşecek olması demek. Chad yapmak istediğim bir çok şeyi bu filmde kullanmış. New York'tan Fas'a uzanan hikayede balerinler, motosikletler, kılıçlar, bıçaklar, atlar ve daha bir çok enteresan şey kullanıldı. Çok farklı bir koreografi olduğunu düşünüyorum. Filmde yer alan inanılmaz motosiklet kovalamaca sahnesi için Verrazzano Köprüsü'nde çekim yapıldı. Kılıcı olan motosikletler için harika bir set hazırlandı. Ayrıca Yüksek Sura hakkında yeni şeyler öğreniyoruz. Filmin güzel bir hikaye akışı var. Çölde olmayı ve kum tepecikleri üzerinde yürümeyi ben istedim. Bu sahnelere Halle Berry'nin eşlik etmesi ayrıca güzel oldu. Diğer filmlerden biraz yüksek. Dünyadaki bütün kiralık katillerinin John Wick'i öldürmeye çalıştığını dikkate alırsak bu oran gayet normal. Bu takımı giymek benim için büyük bir zevk. Bu karakteri seviyorum. İradesini seviyorum. Yasını seviyorum. Benim için o zengin, derin, içten bir karakter. Karısını, evliliğini sevmesi falan. Hayatta kalmaya çalışıyor. Yetenekli biri olmasını seviyorum. Mizah anlayışını da seviyorum. O dünyada bence o iyi bir insan. Evet, John Wick 3 - Parabellum IMAX. Yönetmen Chad Stahelski ve Görüntü Yönetmeni Dan Laustsen filmin genel görünümü, renkleri, peyzajı, kadrajı üzerinde çok çalıştı. Bence bunu 4K ve o kadar büyük ölçekte seyretmek çok etkileyici olacaktır. Her şeyi o kadar ayrıntılı görmek bence çok keyifli. IMAX'te bir şey seyretmek her zaman benzersiz olmuştur zaten. Sadece görüntü açısından değil. Sesler de var. Bence John Wick'te de güzel olacak. Her şeyi büyük ölçekli seyretmek güzel olacak. Ayrıca bu kadar büyük olunca ayrıntıları da görebileceksiniz. Baktığınız yere göre farklı bir şekilde filmin içine girmeniz bence ilginç olacaktır. Umarım seyirci de beğenir."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/johnny-deppin-kurallari", "text": "Slide gitar, her zaman beni en çok etkileyen gitar türü olmuştur. Müzik türünde ise blues. Hound Dog Taylor, Junior Kimbrough ve John Lee Hooker, Lightnin' Hopkins'le geçen yıllarım. Evet, slide gitarın daima en büyük hayranı oldum. Hiçbir zaman çok iyi bir slide gitar sanatçısı olamayacağımı ise ironik bir şekilde Ry Cooder'ı ve Johnny Winter'ın Highway 61'ini dinlerken fark etmiştim. Tamamen kaza eseri aslında. Başka seçeneğim yoktu, hem kiramı da ödeyemiyordum. Evet, müzisyenlik yaparken iki yakam bir araya gelmiyordu. Arkadaşlarım ve ben Güney Florida'dan Los Angeles'a gelmiştik. Yanlış yerde olduğumuzu biliyorduk. O uzun saçlı müzik gruplarının devriydi çünkü. Plak şirketleri punk pop ya da her neyse, o müzik türüne itibar etmiyordu ve bizi de mevcut piyasaya hazır bulmuyorlardı. O zamanlar daha çok Mötley Crüe tarzı geçerliydi. Evet, Guns N' Roses. Sanırım hepsi aynı kuaföre gidiyordu. Bizimki galiba daha çok Elvis Costello, Clash ya da ona benzer bir tarzdı, The Libertines'e de uzak sayılmazdık. Yine de ortalığa çıktığımızda kimsenin ilgisini çekemedik. Şurada burada bir-iki önemsiz konser verebildik yalnızca. Epey başarısız günlerdi. İşte tam da o günlerde bir arkadaşım, menajeriyle tanışmam gerektiğini, bende aktör havası sezdiğini söyledi. İlk kez seçmelere gittim ve rolü aldım. O ilk film, Elm Sokağı Kabusu'ydu. 1984 yılıydı sanırım. Kısacası aktör olma hayalim yokken, bir anda bu işlerin içine girdim. Özellikle ilk yıllar tek kaygım, kiramı ödeyebilmekti. Hangi filmlerde oynadığımın önemi bile yoktu. Hem zaten ben müzisyendim ve bu alanda kariyer yapacaktım. Derken işler gelişti, 30 yıl sonra hala aktörlük yapıyorum. Hayat gerçekten çok tuhaf. Her zaman bunu tercih ettim. Birlikte beste yapıp kayda dökme şansına sahip olduğum dostlarım var, insanın hayal bile edemeyeceği güzellikte ilişkiler kurdum onlarla. Paul McCartney'le birlikte çalmak mesela, ne büyük şans. Benim için müzik, tuhaf bir ikinci hayat anlamına geliyor. Oyunculuktaki gibi karakterlere bürünmediğim, konuşmama gerek olmayan, yalnızca beynimden ya da kalbimden damarlarım yoluyla parmaklarıma iletilip kendiliğinden dile gelen bir şey. Kesinlikle. Yaratıcı her süreci seviyorum. Çocukken gitar çalabilmeyi çok istiyordum, 12 yaşındayken kendime 25 dolarlık bir gitar aldım ve neredeyse bir yıl boyunca odama kapanıp akor çalışarak, plak dinleyerek kendi kendime çalmayı öğrendim. Tıpkı bir role hazırlanır gibi hazırladım kendimi ve sonunda başardım. Edward Scissorhands ile Kaptan Jack benim için rakipsizdir. Kaptan Jack'teki o ukala, saygısız ve umursamaz tavrı çok sevmiştim. İşte bu, bir karakteri canlandırmanın en büyük lüksü; rolünü üstlendiğin karakter sayesinde istediğin kadar saygısızca davranabiliyorsun ve insanlar buna kızmak yerine gülüyor. Senin o davranışların umurlarında dahi değil. Ya da Edward karakterini ele alalım. O senaryoyu okuduğum anı ve karakterin saflığına delice bağlandığımı hatırlıyorum. Sahip olduğum bir köpeği hatırlatmıştı bana, o köpeği koşulsuz sevdiğim gibi sevmiştim Edward karakterini. Ortak bir arkadaşımız vardı. Bir yıl boyunca Aspen'deydik ve bir gün bana akşam bara gitmemi, Hunter'ın da geleceğini söyledi. Kabul edip gittim. Orada bazı arkadaşlarla tanıştım, biraz takıldıktan sonraysa ön kapı açıldı ve içeri çılgın Hunter girdi. Kendisini bize tanıttı ve böylece onun çılgınlığına karşı hayranlığım da başlamış oldu. Evet, çok fazla yazısını okumuştum. Beni gerçekten güldüren çok az yazar vardır. Mesela Terry Southern onlardan biridir. Hunter ise listenin en başında yer alanlardan. O yüzden evet, onu önceden de okuyordum ve tanışmadan önce bir hayli heyecanlandım. Tanıştığımız gece evine gittik, birlikte bahçesinde takıldık ve o günden sonra iki yakın arkadaş olduk. Çektiğimiz reklam filmi Los Angeles'tan çöllere uzanan delice bir hikayeye sahipti. Onun gerçekten harika olduğunu düşünüyorum ve vizyonuna çok güveniyorum. Neden bu tarz bir reklam filminde oynadığıma gelince... Bu tarz bir iş daha önce hiç yapmamıştım fakat bence bazı sanat dalları yok olmak üzere. Bazı ustalar da aynı şekilde. Yok oluyorlar çünkü dijital çağ bizi yıkıp geçiyor Bu yüzden elle yapılan sanatların bence yaşatılması gerek. Onlarca kokuyu birleştirerek yepyeni bir parfüm elde etmek de bu sanatlardan biri ve bence muhteşem bir iş. Mesela televizyonu düşünün; iyi iş çıkarılan onlarca program var. Netflix ve diğerlerinde de öyle. 55 dakikaya sığdırılan akıllıca senaryolar, The Newsroom tadında programlar... Bence televizyon da, artık en az sinema kadar sanatsal işlerin var olduğu bir yere dönüşüyor. Ah, evet ve The Killing. Bu işleri gerçekten yenilikçi ve etkileyici buluyorum. Köklerine dönmek gibi bir şey, kendini yeniden keşfetmek aslında. Bu arada, artık sinemada da daha müzikal işler göreceğimizi düşünüyorum, belli çerçevelerin dışına taşılıyor çünkü."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kafasi-guzel-adam", "text": "Albüm kitapçıklarını okuyanlardansanız, adını mutlaka duymuşsunuzdur. Teoman, Pamela Spence, Sertab Erener ve Demir Demirkan gibi pek çok sanatçının albümünde söz yazarı, besteci ve aranjör sözcüklerinin karşısında yazar: Mert Tünay. Bu isim şimdi ilk defa bir albümün kapağında. Doğulu Productions yapımcılığında hazırlanan Güzel adlı maxi single çalışmasıyla Mert Tünay, kendi şarkılarını artık kendisi söylüyor. Tünay'ın yeni albümü \"Güzel\"in lansman partisi 16 Nisan'da Babylon'da yapıldı. Müziğin genç sesine sahnede Teoman ve Kenan Doğulu da konuk oldular. Bugünlerde her yerde ismi sohbetlere konu olan Mert Tünay hakkında onu tanıyanlar ne düşünüyor merak ediyorsanız, sizi aşağıdaki videoyu izlemeye davet ediyoruz. Tünay'ın albümüyle aynı ismi taşıyan parçası \"Güzel\"in klibini aşağıda izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kahkahayi-bulan-profesor", "text": "Türkiye'nin alışık olduğu başarılar değil bunlar. Nobel ödülü kazanan Aziz Sancar'ın ardından bu kez başka bir bilim insanını konuşuyoruz. Göğsümüzü uzak mesafeden kabartan Profesör Mete Atatüre, 40 yaşında, Cambridge Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren bir fizikçi. Yazının bundan sonraki kısmında gördüğünüz her noktalama işaretinden sonra gülebilirsiniz. Zira biz onunla konuşurken tam olarak böyle oldu. Güler yüzlü, işini yaparken eğlenen ve anlattığına göre laboratuvar dışında da eğlenceli bir hayatı olan bir profesör var karşımızda. Bilesiniz. Kendisini Türkiye'ye tanıtan makale, aslında emeği olan 59'uncu çalışma. İlkini 1998'de yazmış, hoca olarak Cambridge'de, 30 makalede imzası var. Son dönemde yoğun bir ilgi oluşmuş haliyle. Sosyal medyayı kullanıyor ama Twitter üzerinden sadece çalışmalarını paylaşmaya özen gösteriyor. Alman bir kız arkadaşı var. Baskı ve çizim üzerine çalışan bir sanatçı. O da İngiltere'de ama aynı şehirde değiller. Bir nevi uzak mesafe ilişkisi onlarınki. Tüyo isteyince, Benim geçmişim başarısızlıklarla dolu olduğundan, bu konuda uygun kişi olduğumu sanmıyorum diyor. Cambridge Üniversitesi, dünyanın en sert rekabetlerinden birini Oxford Üniversitesi'yle yaşıyor. Sporun en köklü derbisi Oxford-Cambridge kürek yarışı. Prof. Atatüre, kürek işine girmiyor ama ragbiye ayrı bir ilgisi var. Vakit bulursa affetmiyor. Galatasaray için Türkiye Ligi'ni, ABD'de ise Amerikan futbolu ve beyzbolu takip ediyor. Peki anne ve babası ne düşünüyor bu konuda? Prof. Mete Atatüre onların hayal ettiği yerde mi? Şu anda Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı olan emekli general Doç. Dr. Süha Atatüre yanıtlıyor: Her birey kendi hayallerinin peşinden koşar. Biz anne ve baba olarak sadece onu sevgiyle izliyoruz. Söylemeye gerek var mı; biz de hayranlıkla izliyoruz..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kardes-kardes-oynuyorlar", "text": "Haber değeri taşımayan, malumu ilam bir gözlemle girelim: İşler Güçler'deki Ahmet Kural ve Murat Cemcir, 7/24 iş-güç kovalıyorlardı ya zihnen; hah işte, parodik olmayan Ahmet Kural ve Murat Cemcir de tıpı tıpına öyleler . Tatil programları sorulduğunda anlattıkları bir fikir verebilir: Dizinin tatile gireceği ağustostan aralık ayına kadar, hem tatil yapacak hem de eğitim alacaklarmış. Hem İngilizce hem de 3D üzerine. Çünkü teknolojiyi öğrenmek istiyorlarmış. Misal, memlekette şimal yıldızı gibi parlamalarını sağlayan işlerin yazar-yönetmeni Selçuk Aydemir, çizgi film yapmak istiyormuş ama onun istediği gibi bir animasyon teknolojisi Türkiye'de yokmuş. Daha doğrusu teknoloji varmış da insan gücü yokmuş. Bir bölüm ancak sekiz ayda falan çekilebiliyormuş. Murat Cemcir: Bir bölüm drama yaptık işte; Kardeş Payı'ndaki babanın öldüğü 14'üncü bölüm, tek bir şakası yoktur. Benim evde izliyoruz 8-10 kişi, herkesin gözleri doldu. Bir saat onu seyrettikten sonra kötü oldum, kahroldum düpedüz. İnsanları üzdüğümde üzülüyorum, fıtratımda yok benim yani. 'Bizden bir drama çıkarsa ne olur'u görmek istiyorduk, tamam gördük de ama bana yetti yani, bir daha yapmayalım dedim; ben yapamıyorum yani. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Temmuz sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kariyerinin-ve-guzelliginin-zirvesinde", "text": "Jessica Alba amacı olan bir kadın. Tahrik edici veya çılgın biri izlenimi bırakmaktan çok, uyum içinde, planlı programlı çalışmayı ilke edinmiş. İki çocuk annesi haliyle (Honor 6, Haven 3 yaşında) çevre dostu bebek ürünleriyle toksik madde barındırmayan ev eşyaları üretimi ve dağıtımı yapan The Honest Company'nin CEO'su ve film yıldızı olmak üzere iki kariyer planı çizmiş kendisine. Ayrıca The Honest Life adlı, kişisel sağlığı konu alan bir kitabın yazarı. Son olarak hayatımızdan şekeri, tuzu ve işlenmiş gıdaları çıkarıp vücudumuza sadece doğal yiyecekler girmesine izin vermemiz gerektiği görüşünün de ateşli savunucularından. Şu sıralar, Frank Miller'ın grafik romanından uyarlanan, Robert Rodriguez'in yönettiği ve 2005 tarihli ilk filmin ardından uzun süredir beklenen devam filmi Sin City: A Dame to Kill For'la birlikte Alba, sinema kariyerinde büyük ivme kazanmak üzere. 33 yaşındaki aktris kendisine acı çektirenlerden intikam alma peşindeki egzotik dansçı Nancy Callahan karakteri sayesinde ikon olma yoluna girdi. İlk filmde de rol alan Mickey Rourke, Bruce Willis, Rosario Dawson ve Benicio Del Toro gibi isimlere eklenen Eva Green ve Joseph Gordon-Levitt gibi yetenekli oyuncularla oynuyor bu kez. Setlerden uzaktayken Alba hep online, her gün ofis işleriyle ilgileniyor. The Honest Company'nin patronu olarak yıllık kazancı 50 milyon dolardan fazla ve gittikçe büyüyen şirketinin sorumluluğunu sonuna kadar taşıyor. Sıradan ev ürünlerinde bulunan kimyasalların ve işlenmiş gıdaların, çocukluk yıllarında yaşadığı ağır alerji ve astım rahatsızlıklarının nedeni olduğunu anlamış. Şirketi kurmak için ilham kaynağı da bu ürünlere karşı tahammülsüzlüğü zaten. Usul usul ama net konuşmasıyla ciddi ve kararlı bir kadın Jessica Alba. Gerisini kendisi anlatsın... Kaybettiğimiz zamanı telafi ediyormuşuz gibi. Ben yıllardır Frank ve Robert'la konuşuyordum fakat karar vermesi zordu. Ama verdikten sonra role geri dönmek mükemmel oldu. Nancy belalı ve hayatın dışladığı bir kadın. Bense özel hayatımda çok disiplinli ve organize biriyim. Böyle zıt bir karakteri canlandırmak zordu. Görünüşe bakılırsa bu rol için ciddi bir dans eğitiminden geçmişsiniz... Hiçbir zaman bu kadar sıkı çalışmamıştım ama bu film için bunu göze aldım. Nancy profesyonel dansçı ve ben ilk Sin City filmine kadar hiç öyle dans etmemiştim. İkinci film için tekrar forma girmek o kadar kolay olmadı. Birkaç ay, haftanın beş günü, günde beş saat profesyonel dansçılarla çalıştım. O harika insanlar bana her şeyi mükemmel öğrettiler. Yıllarca çeşitli filmler için dövüş dersleri aldım ama bu hepsinden daha zordu, özellikle de küçük bir kız çocuğuna ve bir bebeğe bakmak zorundayken! Ama bu işin, iki çocuk annesi olduktan sonra tekrar kusursuz vücuda kavuşmanın harika bir yolu olduğunu da düşünüyorum. İlk filme oranla, baştan çıkarıcı ve cinsel anlamda agresif bir karakteri bu kez daha rahat oynadım. Kariyerimin başlarında bana çok seksi bir imaj çizilse de gerçekte tamamen zıt bir hayatım var. Katı bir Katolik ailede yetiştim. Bunun aksi gibi gösterilse de çok az ilişkim oldu. Benimle ben olduğum için değil sadece görüntüm için birlikte olmak isteyen adamlar tanıdım. Sin City müstehcen bir film ve ben seks ve şiddetin bu tarz filmlerde temel elementler olduğunu anladım. Ayrıca insanlara bunun bir rol, benim bir oyuncu olduğumu ve tüm bunların asıl benden çok uzak olduğunu açıklamam gerekiyordu. İlk çocuğum doğduktan sonra, tekrar filmlerde oynamayı çok isteyeceğimi biliyordum. Ama çocuklarımı asla stres altında büyütmek de istemiyordum. Onları çoğu zaman sete getirsem de normal ev ortamından uzak oluyorlar ve bu tür aksaklıkları da mümkün olduğunca minimumda tutmak istiyorum. Büyük kızım Honor'ı her zaman götürüyorum. Eğer bir sebeple bakıcım yoksa ve toplantım varsa resepsiyonda çalışanlardan ona göz kulak olmalarını rica ediyorum. Ama sonra tabii kızım Hayııır! diye bağırıp beni çekiştirmeye başlıyor, ben toplantıdayken üstüme tırmanıyor, deli gibi davranıyor ve sürekli bir şeyler isteyip ismimi elli bin kere tekrar ediyor! Sürekli savaş ve meydan okuma. Bir taraftan mutlaka taviz vermek zorundasınız. Açıkçası, ailemdense işimden feragat ediyorum. O yüzden eğer başarabilirseniz çocuklarınız okuldayken ya da yapmaları gereken başka şeyler varken halledebildiğiniz kadar işinizi yapın. Kısa süre içine yapmanız gereken her şeyi tıkmayı deneyin. Artık birçok anne internet üzerinden çalışıyor. Aslında ben, ev kadını anneleri işe alan bir sitenin kreatif direktörüyüm. Böylelikle tüm gün evde çocuklarıyla olup onlar yataklarındayken de işe girişebiliyorlar. Tamamen disiplinle ve organize olmakla ilgili. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ağustos sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kigilida-neler-oluyor", "text": "Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri bölümü mezunuyum. Üniversite öğrencisi olduğum dönemden itibaren gelecek planlarımı aile şirketinde görev almak üzere kurdum. Mezun olduğumun ertesi günü babam işe geliyorsun dedi ve şirkete ilk profesyonel adımımı atmış oldum. O dönem perakende sektörünün büyüdüğü, satış ağımızı genişlettiğimiz ancak bununla birlikte babam ve dedemin iş sebebiyle sürekli seyahat etmek durumunda kaldıkları bir dönemdi. Bu nedenle profesyonel hayata biraz daha hızlı adapte oldum. 6-7 ay aralıksız çalıştıktan sonra dedem benim ilgimi ve şevkimi gördü ve Ermenegildo Zegna'da staj yapmam için beni İtalya'ya gönderdi. Benim için her anlamda çok güzel bir tecrübeydi. Mağaza yönetimi, lojistik, vitrin, kreasyonlar, kreasyonların tanıtımları, organizasyon aşaması gibi şirket yönetiminin temel parçalarını dünyanın en büyük giyim firmalarından birinde çalışarak öğrendim.Bu deneyim benim en büyük şansımdı diyebilirim. Stajımı tamamlayıp İstanbul'a döndüğümde, dedem bu sefer de beni Teknosa'ya yönlendirdi. staj için girdiğimde Kliksa daha yeni kuruluyordu, böylelikle 6-7 ay boyunca bir internet sitesi nasıl kurulur, sıfırdan bir internet sitesi kurmanın aşamaları nelerdir öğrenmiş oldum. Teknosa'dan ayrılıp Kiğılı'ya döndüğümde artık eski Sena Suerdem değildim. Ayrı kaldığım süreçte edindiğim tecrübelerle markaya çok daha farklı bakmaya başladım. Sadece takım elbiseden ibaret olmadığımızın farkına vardım. Koleksiyon çok daha çeşitlilik kazanmıştı, smart casual tasarımlara daha fazla yatırım yapıyorduk ve Türkiye çapında 225 mağazamız vardı. Kiğılı eşittir takım elbise algısı evet yanlış bir algı değil, çünkü Türkiye'de takım elbise konusunda en iyi markalardan biriyiz. 75 yıllık bir tarihimiz var ve biz bu kaliteyi hep ileri taşımayı hedefledik. Dünya trendlerini takip ederek hazırladığımız smart-casual koleksiyonlarımızla da farkımızı ortaya koyma zamanımız gelmişti. Dijitalin çağımızdaki gücünün farkında olduğumuz ve hızlı hareket etmenin önemini bildiğimiz için Kiğılı bünyesinde dijital ekibimizi kurduk. Pazarlama departmanımızı büyüttük, çağrı merkezlerimizi geliştirdik. Müşteri memnuniyeti konusu bizim için çok önemli. Tüketiciyi çok iyi dinleyen, oluşabilecek her probleme çözüm arayan ve durmadan sorgulayan bir yapımız var. Mağazalarda; çok hızlı bir sirkülasyon var ama Kiğılı olarak müşterimize verdiğimiz hizmetin kalitesi bizim için ürünlerimizin kalitesi kadar önemli bu nedenle bütün yoğunluğa rağmen müşterilerimize bire bir hizmet vermeye çalışıyoruz. Her mağazamızda mutlaka bir terzimiz oluyor. Terzilerimiz bir, en geç iki gün içinde tadilatı yapıp ürünü teslim ediyorlar. Servis kalitemiz ile ilgili müşteri geri dönüşleri bize doğru yolda olduğumuzu açıkça gösteriyor. Her geçen gün hepimizin hayatı daha da hızlanıyor ve bu koşturmacada hepimizin ortak noktası rahatlığa olan ihtiyaç oluyor. Bu da bizim hem klasik hem de spor koleksiyonlarımızı geliştirmemizin en büyük sebebi. Koleksiyonlarımızı daha hafif ve özel malzemelerle üretiyoruz. Ütü gerektirmeyen ve leke tutmayan kumaşlar da koleksiyonlarımızın birer parçası haline geldi. Dünya trendleri ve tüketici ihtiyaçlarına göre belirliyoruz. Tasarımcılarımız ve planlama ekibimiz, tüketicilerimizden aldığımız geri dönüşlerle o sezonun trendlerini harmanlayıp koleksiyon çıkarıyorlar. Koleksiyonları oluştururken 25-55 yaş arası her bedenden erkeğe hitap edebilmek bizim başlıca amacımız. Erkek giyimi kadın giyimi gibi değil. Drop, beden ve kalıp meselesi var. Bizdeki kalıplar da, droplar da, bedenler de çok çeşitli. Slim fit'in Extra slim fit'i de var, biraz daha genişi de var. Çünkü eskiden insanlar daha bol şeyler tercih ederken artık olabildiğince dar kalıplara geçiş yaptılar. Zayıf, daha balık etli, daha göbekli fark etmiyor. Herkes dar giyinmek istiyor. Bu durum da markaları çeşitliliğe yönlendiriyor. Yaklaşık 30 farklı kalıbımız var. Burada bizim için kilit rol satış danışmanlarımızda. Kalıplarımız ve modellerimizle ilgili özel eğitim alıyorlar. Müşteri kapıdan girdiği anda hangi kalıba uygun, hangisi müşteriye daha çok yakışacak satış danışmanı bunu biliyor ve ona göre yönlendirme yapıyor. Kiğılı'yı şu anda bu kadar büyüten ve ayakta tutan bizim bu geleneksel prensiplerimiz ve müşteri memnuniyetine verdiğimiz önem. Evet, tam da bu konuya değinecektim. Bu durumun hem avantajları hem de dezavantajları var. Kaç yaşında olursanız ol, hazır giyimde, örneğin çoğu firmada ürünü reyondan alıp, kabine gidip deniyorsunuz, alacaksanız kasa sırasına giriyorsunuz ve alıyorsunuz. Bizde ise hala satış danışmanı devreye giriyor. Reyonun arkasında bir danışman var ve müşteri bu devirde artık ürüne dokunmak istiyor. Biz de bunun için özellikle daha spor ürünlerimizin olduğu reyonları genişlettik ve daha ortalardaki stantlarda sergiliyoruz. Abdullah Bey'in, dedemin kumaş bilgisi çok iyi, kumaşların büyük bir çoğunluğunu kendisi seçiyor bu da bizi kumaş kalitesi konusunda rakipsiz kılıyor. Biz de artık müşterinin dokunarak, hissederek ürünleri incelemesini istiyoruz. Böylelikle bir orta yol buluyoruz. Abdullah Kiğılı Exclusive Cut , Abdullah Bey'in seçimleriyle kumaşların büyük bir çoğunluğunun İtalya'dan getirttiğimiz kişiye özel dikim seçeneği sunduğumuz bir marka. Hedeflediğimizin çok üzerinde bir talep gören marka oldu ve şu anda 24 mağazaya çıktık. İlk başladığımızda şunu anladık; müşteri kaliteyi seviyor, kişiselleştirilmiş ürünleri tercih ediyor. Abdullah Kiğılı Exclusive Cut da bu şekilde, reklamsız ve kendi kendine büyüyen bir marka haline geldi. Kiğılı belki ilerde daha da gençlere hitap eden bir marka haline gelebilir ama şu anda konumlandırdığımız yaş aralığı 25 ile 55 yaş. Abdullah Kiğılı ile Kiğılı'yı bu anlamda karşılaştıracak olursam; aslında ilk hedefimiz Abdullah Kiğılı'yı 50 yaş ve üzeri bandına oturtmaktı. Ancak yaptığımız çalışmalar sonucunda gördük ki yine 25-55 yaş aralığına hizmet ediyoruz. Bunu da aslında şu şekilde açıklamak doğru olacak. Beyaz yaka, plazada çalışan, toplantılara koşturan, aynı zamanda spor yapan ve aktif sosyal hayatı da olan bir kitle de Abdullah Kiğılı 'nın sunduğu bu kaliteli ve kişiselleştirilmiş hizmeti almak istiyor. Bu bizim de beklemediğimiz ama sevindiğimiz bir durum oldu. Bizim asıl istediğimiz markayı doğru anlatabilmek. Pazar araştırmaları gösteriyor ki, Kiğılı dendiğinde iki farklı yaklaşımla karşılaşıyoruz. Tercih etmeyen bir kesim var, bir de çok pahalı bulup yaklaşmamayı tercih eden bir kesim var. Kumaşları kendimiz seçiyoruz ve belirli bir kalitede, trendlere ve müşteri isteğine en uygun ürünleri üretmeye gayret ediyoruz. Bu tabii ki markayı belirli bir standartta tutuyor ama herkesin alabileceği fiyat aralığını da yaratmaya da gayret ediyoruz. Genel anlamda söylemek istediğim, biz bu işi biliyoruz, senelerdir bu işi en yüksek kalitede yapıyoruz. İnsanların da buna karşılık, bu kaliteye bu parayı ödemeye değer hassasiyetiyle yaklaşmalarını arzuluyoruz. Tüketicilerin de Kiğılı'yı almaya değer gördüğünü biliyoruz. Özellikle Babalar Günü, yılbaşı, Sevgililer Günü gibi bütün özel günlerde satışlarımızda müthiş bir artış oluyor. Bu da tüketicinin sevdiklerini mutlu etmek için hediye alırken Kiğılı'yı tercih ettiklerini gösteriyor. Ben CEO yardımcısı pozisyonundayım. Kendimi ait hissettiğim kısım, iş ve proje geliştirmeden sorumlu olan kişi. Ben tek bir yerden sorumlu değilim, şirket içindeki her departmanla eşit şekilde çalışıyorum. Benim için önemli olan, geldiğimiz o noktayı bir adım daha ileriye götürebilmek. Şirketteki başlıca görevim bu. Daha öncesinde sadece pazarlama kısmından sorumluydum ama şimdi her taraftayım aslında. Değişen alışveriş alışkanlıklarına baktığımızda ciddi bir kesimin artık internetten alışveriş yaptığını görüyor ve takip ediyoruz. Biz de dijital ve E-Ticaret tarafına çok fazla önem veriyoruz. Tüketicinin bir ürüne önce internetten bakıp sonra mağazaya geldiğini biliyorduk ama E-Ticaret'te şu anda Türkiye'de en çok satış yapan 3. Mağazayız. Total ciro olarak da ilk 5'teyiz. Demek ki sadece bakmak için gelen olduğu gibi ciddi bir alıcı kitlemiz de oluşmuş durumda. Biz aynı zamanda internetten satış sonrası müşterilerimize en yakın mağazaya gidip tadilatını yaptırma ya da ürününü değiştirme şansı da veriyoruz. Özellikle Instagram'a çok fazla önem veriyoruz. Viral videolar yapmaya başladık. Blogger'larla çalışmalar yapıyor. Burada anlatmak istediğimiz, Kiğılı tüm bu teknolojileri takip ediyor, bizde bu vizyon var. Özellikle en son reklamla da anlatmak istediğimiz; evet bizim bir kökümüz, geçmişten gelen bir tarafımız var, bu hep devam edecek, gençler ilk takım elbiselerini bizden almaya devam edecekler ama bir yandan da smart casual dediğimiz daha spor giyim, canvas pantolonlar, triko kazaklar da Kiğılı'nın koleksiyonunda var. GQ: Kristal elma zamanında yaptığınız bir projeniz vardı TRAK projesi, tekrardan yapacak mısınız? Kısaca bahsetsene. Evet evet! Çok keyifli ve çok güzel geri dönüşler aldığımız bir projeydi. Kısaca hemen bahsedeyim. İçini Kiğılı'nın en sade ve basic ürünleri ile doldurduğumuz bir minibüsümüz var. Beyaz gömlek, standart pantolon, ceket gibi düşünün. Bu minibüs Levent-Maslak hattında tüm gün dolaşıyor. Bir aplikasyon ile TRAK'la bağlantı kurulabiliyorsunuz. Mesela iştesiniz, üzerinize bir şey döküldü ve akşam iş yemeğiniz var, değiştirmeye hiç vaktiniz olmayacak. Truck size hemen sizin ölçülerinizde gömlek getiriyor. Ya da akşam bir yere davetlisiniz ve üzerinizdekiler hiç uygun değil. Truck geliyor, neye ihtiyacınız varsa getiriyor. Bu şekilde işleyen bir sistem. Yakın bir zamanda projenin devamı olan TRAK 2.0'ı aplikasyonuyla TRAK'ı tüketicilerimizle buluşturacağız. Yaklaşık altı sezondur birlikte çalıştığımız Ayberk adında otistik bir mankenimiz var. Her sezon kataloglarımızı birlikte çekiyoruz. Otizmli çocukların her şeyi en az sağlıklı insanlar kadar yapabileceklerini vurgulamaya çalışıyoruz. Aynı zamanda down sendromlu çocuklara her zaman destek vermeye çalışıyoruz. Tohum Otizm Vakfı'na her zaman destek veriyoruz, kullanılan tshirt'leri biz yapıyoruz. Geçen sene babalar gününde, alışverişlerinizin bir kısmı ALS hastalığına diyerek yürüttüğümüz kampanyamız oldu. Bir kaç ay önce Siirt'teydik ve birkaç okulun sınıflarını yeniledik. Çocuklar önceliğimiz. Aynı zamanda Kiğılı billboardlarından çıkan malzemeler ile köpek yuvaları yapıyoruz. Koleksiyonun tamanını görmek ve değişime tanık olmak için tıklayın."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kilimlerin-moda-hikayesi-les-benjamins-x-market-is-birligi-koleksiyonu", "text": "Moda dünyasında sıkça karşılaştığımız iş birliklerinin ötesinde, Les Benjamins ve The Market Studios'un iş birliği koleksiyonu, arkasında derin bir dostluk ve ortak tutku taşıyan bir hikayeyi barındırıyor. Türk tasarımcı Bünyamin Aydın ve Amerikalı tasarımcı Michael Cherman'ın yıllardır süren dostluğu ve kültürel zenginliklerin ilham verdiği bu iş birliği, Kapalıçarşı'nın renkli dünyasını ve kilim desenlerini yüksek modanın zarif estetiğiyle buluşturuyor. İşte bu koleksiyonun doğuşunu hızlandıran dostluk ve tutku ile şekillenen benzersiz bir moda deneyiminin hikayesi. Bünyamin Aydın: Bu iş birliği tamamen doğal bir şekilde gelişti. Mike ile yıllar içinde Paris Moda Haftası'nda bir araya geldik ve arkadaşlığımız burada başladı. Sonra bir gün, Kapalıçarşı'nın dünyanın ilk pazarı olduğunu ve pazarın adının \"market\" olduğunu düşünürken, aklıma Les Benjamins'in DNA'sını oluşturan halı monogramı ile Kapalıçarşı'nın renkli dünyasını birleştiren bir koleksiyon tasarlama fikri geldi. Bu fikrimi Mike'la paylaştım ve çok heyecanlandık. Ardından hemen İstanbul'a geldi, ilk gün Kapalıçarşı'da birlikte yaptığımız gezi bize ilham kaynağı oldu, ikinci gün tasarımlara başladık. Her şey o kadar doğal ve hızlı bir şekilde gelişti ki, bu iş birliği gerçekten bizim için benzersiz bir deneyim oldu. BA: Babam, bir halı ve kilim koleksiyoncusuydu ve bu beni çocukluğumdan itibaren ilgi duymaya teşvik etti. Halı ve kilimler üzerindeki hikayelere ve sembollere olan merakım, renklerin ve sembollerin bölgelere göre nasıl değişebileceğine dair ilgimi sürekli canlı tuttu. Kapalıçarşı ve Les Benjamins'in temel DNA'sı olan halı ve kilim motifleri, Les Benjamins x Market iş birliğimizin temasını oluşturuyor ve bu, benim için oldukça kişisel bir bağ kurmama yardımcı oldu. BA: Az önce de bahsettiğim gibi, iş birliklerimiz tamamen doğal bir şekilde gelişiyor. Belgesel izlemek, seyahat etmek ve müzik dinlemek gibi aktiviteler benim için hikayeler ve referanslarla dolu. Bu aktiviteler sırasında hissettiğim duygular ve düşünceler, tasarım ve yaratıcılık sürecime yön veriyor. Bu nedenle, bu iş birliği tam anlamıyla kişisel ilgi alanlarımı yansıtıyor ve beni daha fazla motive ediyor. BA: Les Benjamins olarak 12 yıldır Paris Moda Haftası'na katılıyoruz ve bu etkinlik, dünyanın dört bir yanından gelen insanları ağırlıyor ve burada bizim hikayemizle tanışmalarına olanak sağlıyor. Bu etkinlikler, tasarımlarımızın ve koleksiyonlarımızın uluslararası alanda tanınmasına ve benzersiz hikayemizin daha fazla kişiye ulaşmasına yardımcı oluyor. BA: Les Benjamins ve Market iş birliği, benzersiz bir hikaye ve koleksiyon yaratmak amacıyla iki farklı dünyayı birleştiriyor: yüksek moda ve sokak modası. Bu dengeyi sağlamak, Les Benjamins'in temel ruhuna uygun bir yaklaşım. Mike ile anlaştıktan sonra tasarım süreci hızla gelişti ve bu iş birliği sonucunda çok özel ve ilgi çekici bir koleksiyon ortaya çıktı. BA: Önümüzdeki yıl için heyecan verici üç global iş birliğimiz olacak. İlk iş birliği, tanınmış bir modaevi ile gerçekleşecek, ikincisi dünyanın en önemli oyun markalarından biri ile hayata geçirilecek ve üçüncüsü ise sürpriz bir iş birliği olarak şimdilik gizli. BA: Sokak giyimi artık evrensel bir fenomen haline geldi. Sokak kültürünün yaratıcı enerjisi ile yüksek modanın işçiliği ve estetik zarafeti, bir araya geldiğinde ortaya çıkan sonuçlar sıklıkla benzersiz ve çekici oluyor. Bu yaklaşım, modada daha fazla özgürlük ve ifade imkanı sunuyor. BA: Rug Dealer Label Hoodie 602\" adlı tasarım, koleksiyonun en sevdiğim parçalarından biri olacak. Zaten sahip olduğum bir sweatshirt koleksiyonu mevcut. Ona çok yakışacağını düşünüyorum. Bünyamin Aydın'ın perspektifinden koleksiyonun yaratım sürecini keşfettikten sonra, şimdi ise Michael Cherman'ın görüşlerine ve tasarım sürecine daha yakından bakalım. Michael Cherman: Bu iş birliğinin amacı Bünyamin ile aramızdaki dostluğu pekiştirmek ve bir bütün olarak kilim yapımına duyduğumuz ortak sevgiyi kutlamaktı. Ben şahsen son 10 yıldır büyük ölçüde Los Angeles'taki King Kennedy Rugs'tan Mikael Kennedy sayesinde halı koleksiyonu yapıyorum. Bir vintage halıyla başladım ve hızla koleksiyon yapmaya başladım. Yıllar boyunca Bünyamin ve ben her zaman DM üzerinden sohbet eder ve kilimlerden, koleksiyonculuktan ve tüm bunların kültürünü takdir etmekten bahsederdik. Bu zengin tarihi kutlayan bir koleksiyon ve zanaat sevgimize katılmanızı sağlayan bir dizi ürün yaratmak istedik. Les Benjamins markasının üst düzey yaklaşımını ve uygulamasını onurlandırırken aynı zamanda grafiklerimiz ve iş birliklerimizle tanınan bir marka olarak MARKET'in eğlenceli / kaygısız enerjisini her şeyden çok korumak zor bir işti. MC: Bu özel bir projeydi; Moda Haftası için Paris'te bir hafta geçirdik ve biter bitmez Benji ve tüm ekibiyle buluşmak üzere İstanbul'a uçtuk. Sonraki birkaç günü İstanbul'u keşfederek, Grand Baazar'a giderek ve bu muhteşem şehirde yaşayabileceğimiz her şeyi deneyimleyerek geçirdik. İki gün boyunca müzelere gittikten ve şehirde dolaştıktan sonra, hemen tasarım yapmak için ilham aldık. Kendimi LB ofislerinin üst katındaki bir odaya kilitledim ve sonraki 2-3 saati hızla bu koleksiyonu tasarlayarak geçirdim ve sonra hep birlikte gözden geçirmek için oturduk. Bir araya geldiğimizde fikirlerimizin ne kadar farklı olduğunu görmek eğlenceliydi, ancak hepsini bir araya getirmek ve her iki markamızın özelliğini kutlayan bir iş birliğini bir pekiştirmek daha da eğlenceliydi. MC: MARKET, zamanı aşan en popüler tasarımlarımızdan biri olarak ikonik bir \"AVUKATIMI ARAYIN\" motifine sahip. İstanbul'a geldikten sonra Benji ile konuşuyordum ve halı ararken bana \"Halı satıcımı arayayım\" diye haykırdı ve hemen bunu tasarımlardan biri olarak yayınlamamız gerektiğini biliyorduk. Günlük konuşmalardaki şeylerin göz açıp kapayıncaya kadar bir tasarım konseptine dönüşmesi çok komik. Tüm bu projenin, en sevdiğiniz halı satıcısı gidip bir giyim koleksiyonu hazırlamış gibi hissettirmesini istedik. MC: Kişisel olarak en sevdiğim parça yaptığımız Rug Label denim pantolon. Özel bir hikayesi var çünkü Kapalıçarşı'da yürürken çarşının üst katında bir dokuma etiket dükkanına girdik. Araştırmaya başlayana kadar aklımızda bir şey yoktu. İşte o zaman dükkan sahibinin son 30 yılda yaptığı konsept etiketlerden oluşan bir pano buldum; hepsi de Türk kültüründen, tarihinden vs. esinlenen farklı kilim etiketleri ve süslü tasarımlardı. Bu, kapsül için yaratıcı fikirlerin çoğunu oluşturduğumuz doğrudan referans ve merkezi konsept haline geldi ve hepsi, çok hızlı hareket etseydik gözden kaçırabileceğimiz bu dükkandan esinlendi. Hiçbir şeyi hafife alamayacağınızı ve ilham arayışında olduğunuzda her zaman bulabildiğiniz her taşı ortaya çıkarmanız gerektiğini fark ettiğiniz yer. MC: En büyük zorluk zamandı, bu projeyi bir araya getirmek için çok fazla zamanımız yoktu, ancak konseptlerimiz ve fikirlerimizde çok uyumlu olduğumuz için şanslıydık ve bu da iş birliğinin beklenenden çok daha kolay bir şekilde bir araya gelmesini sağladı. Bu benim 2023'teki favori projelerimden biri. MC: Les Benjamins ekibiyle birlikte koleksiyonu Paris'te sergileme şansına sahip olmak ve tüm alıcıların ve halkın tepkilerini görmek bir onurdu. Ürünün o sahnede sergilenmesi ve dünyanın dört bir yanından gelen alıcıların bunu bizzat görebilmesi bile en büyük onurlardan biriydi. MC: Bu koleksiyon, dünyalarımızı kusursuz bir şekilde bir araya getiren bir çalışma ve Kore'deki ortağımız Musinsa tarafından satın alındı ve Seul'deki SeongSu'da TTRS adlı yeni perakende konseptlerinde satıldı. Bu gibi aktivasyonlar gerçekleştiğinde, ürünün beklemediğiniz bir topluluk tarafından kabul edildiğini görebilirsiniz ve bunu izlemek gerçekten harikaydı. Bir fikri başka bir ülkeye getirdiğinizde ve tüketicilerin o dili konuşmadan bile onu anlayıp takdir etmesini sağlayabildiğinizde, bu her zaman en büyük kazanç olur. MC: Moda dünyasını altüst etmeye ve popüler kültüre bir şeyler katmak için çalışmaya devam etmek istiyoruz. Benim gözümde, birçok insanın konseptlerinizi ve fikirlerinizi deneyimleyebilmesi fikri, hepimizin ilk etapta yaratmaya başlamasının hayali diyebilirim. Bu iş birlikleri yıkıcı olmalı ve hayranlarınızı daha önce hiç deneyimlemedikleri bir şeyle tanıştırmalı veya onlara istedikleri ancak henüz fark etmedikleri bir şeye erişim sağlamalı. MARKET'in rolü tamamen eskiyi alıp tasarım duyarlılığımız ve yaklaşımımızla onu yeniden \"yeni\" hissettirmekle ilgili. MC: İyi bir iş birliği dürüst ve doğru olur, ihtiyaç duyulmayan yere yenilik katmaya çalışmaz ve kesinlikle size bir şey satmaya çalışmaz - En iyi proje her zaman kendini satar. MC: Her şeyde en iyi olmasam da, çalıştığım ve yaklaşımımda tutarlı olduğum sürece benden daha yetenekli birini her zaman geride bırakacağımı biliyordum. Bu benim hayatımda her zaman geçerli oldu ve insanları her zaman zor zamanların üstesinden gelmeye teşvik ettim çünkü insan olarak en kolay seçeneğimiz bırakmak, ancak zorluklar karşısında her gün devam etmek çok daha zor. Her ne kadar hepimiz günü gününe yaşamaya çalışsak da, geleceğinizi belirleyecek olan her gün ne yaptığınız ve başarıya giden yolda kendi adımlarınızı nasıl attığınız. Kimse bunu sizin için yapmayacak, bu kesin."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kim-abi-o-hatalari-olan-cok-iyi-biri-ali-sunal", "text": "Geriliyorum. Aklıma Ali Sunal'ın sert ve ciddi mizacı da gelince gerginliğim çifte kavruluyor adeta. Mevzu çok hassas. Babası olmasa diyen insanlardan gına getirmiş bu adamla röportaj yapıp, koca kralı da hakkıyla anıp, eleştirmek ve kalp kırmak için pusuda bekleyenlere Bak gördün mü, gene babasını anlatıyor dedirtmeden, bu görevi ince bir sanat gibi ifa etmem, onu tanımam gerekiyor. Çünkü gerçekten ben de merak ediyorum nasıl biri olduğunu. Koşsan çarpıp yere serileceğin sert bir duvar gibi geliyor hep bana. Komedi yapmasına rağmen böylesine ciddi ve sert durmasıysa babasından kalan ironik bir miras gibi sanki. Nasıl bir adam acaba, iyi biri mi? diye soruyorum, İşte git bunu ona sor diye verdim bu görevi ben de diyor ve o anda karar veriyorum bunu ona sormaya. Çekim saatinden önce stüdyoda alıyorum soluğu. Muhabbeti zerk edeceğim damar yolunu iyice bulmam lazım. Bey faslıyla ölürüm, abi diyeyim mi? diyorum Ali de diyor. Abi diyorum. Çekim gayet keyifli geçiyor. Sürekli yakın pres halindeyim. Evet gerçekten sert ama insanı rahatlatan bir dinginliği de var. Çekimden sonra Bebek'te sakin bir yere oturuyoruz. Soru hazırlamadım diyorum, İyi yapmışsın diyor gülümseyerek. İşletme eğitiminin akabinde oyunculuğa başladığından, sanki sonradan karar vermişlik gibi görünüyor göze. Ama işin aslı öyle değil. Oyunculuk evveliyata dayanıyor. İlkokul, ortaokul, lise; hep sahnedeymiş Ali Sunal. Drama kulübü, sonrasında edebiyat hocası önderliğinde bir skeç topluluğu... Ama iş liseye gelince bütün arkadaşları dönemin popüler bölümü işletmeyi seçtiğinden kankalık kitabında ayrılmak olmaz deyip araya bir de bu eğitimi sıkıştırmış. Sonrasında babayla bir dizi projesi ve üstüne Propaganda filmi de eklenince Artık benim yolum belliydi diyor: Zaten bunu yapmasam ne yapardım, ne işe yarardım, onu da bilmiyorum. Oyunculuğu seçmenin büyük bir çılgınlık olduğunu inkar etmiyor kendisi de: Adam Ah Şu Çılgın Türkler diye kitap yazmış, hakkını vermek lazım kitabın, işte o çılgınlardan biri de benim sanırım diyor kahkahayla karışık. Kemal Sunal adı sanıldığı gibi kapılar açmıyormuş, Bir şeyler yapabildiysek biraz genetik, biraz şans, biraz da doğru işleri seçmiş olmaktan geçiyor diyor. Ben Ali Sunal'ın başarılı bir adam olduğuna canı gönülden inanıyorum. Biz halk olarak gönlümüze taht kurmuş insanların çocuklarını sevmiyoruz kolay kolay. Bunun altında biraz kıskançlık da var, artık bunu kendimize itiraf edelim. Yani Ali Sunal şu an olduğu konumda sadece Ali olarak bulunsaydı başarısı çok daha kolay kabul görürdü kanaatimce. Lakin bu durumda ... ama onun babası Kemal Sunal deyip Ali'nin hakkını Ali'ye vermiyoruz. Daha doğrusu vermiyorduk. Ama Ali hakkını bizden söke söke aldı. Belki çok yoruldu, çok yıprandı ama sonunda varlığını, başarısını kabul ettirdi. Anlıyorum ki onun tek derdi iyi işler yapmak ve adına yaraşır bir kariyer elde etmek. Bence belli bir yol da oturttuk yaa diyor çok samimi bir ses tonuyla. Önünde çıkılması gereken daha çok merdiven olduğunu ama insanların sevgisinin doğru yolda yürüdüğünü hissettirdiğini anlatıyor. Ali Sunal'ın çok enteresan bir kontrol mekanizması var. Söz konusu babası olunca çok hassas. Sanki onu ipek mendiller içinde narince tutuyor. Onun adını kötüye kullanmaktan ya da o şöhretin ekmeğini yemekten ödü kopuyor. Bu yüzden de babasıyla ilgili röportaj vermeyi sevmiyor. Ben Ali'ye Kemal Sunal'ı sormuyorum, evdeki babasını soruyorum. Derdim gerçekten Ali Sunal'ı tanımak. Milyonların sevgisine mazhar olmuş bu insan senin baban, kıskanmadın mı, bir ülkeyle paylaşmak sana ağır gelmedi mi? diyorum. Babam hiç star gibi bir hayat yaşamadı ki, evde de sıradan bir Kemal'di diyor. Hatta babasının şöhretini sokakta ilk fark ettiğinde çok şaşırmış ama çok da keyif almış bu durumdan. Sıradan bir hayat yaşaması beni hiç şaşırtmadı. Zaten ben de risotto siparişi veren bir Kemal Sunal hayal etmemiştim hiç. Kafamda kuru fasulyeye ekmek banan bir adam canlanıyor. Peki diyorum, sizde durumlar ne alemde? risotto mu, kuru fasulye mi? Ben Malatya kayısısıyım diyor kahkaha atarak. Başka hayat tanımamış ki Ali Sunal. Yalıları da olsa, bilmem kaç metre teknesi de, aynı tişörtü giyer, aynı kuru fasulyeye ekmeğini banarmış. Çok da severim ayrıca. Etli, pastırmalı, sucuklu fark etmez. Ama risottoya da söz hakkı doğdu, onu da bu kadar gömmeyelim, arada yiyince güzel oluyor deyip İtalyanların da gönlünü alıyor. Ali Sunal'ın en büyük insani zaafı, aşırı duygusal oluşu. Belki de bu yüzden böyle katı, sert görünüyorum diye açıklıyor o halini. Nasıl bir hayat düşlüyorsun? diye sordum ama o düşlediği hayatı yaşamaya başlamış çoktan. Hayal kurmaktan vazgeçmiş. Sebebi hayal kırıklıkları değil; onlara yetişmeye çalışırken yorulmak istemiyor, o an nelerden mutlu oluyorsa onun tadını çıkarıyor. Mesela şu zamanlarda en büyük keyfi Tuzla'daki evlerinde mangalı yakıp, sevdiği insanları sofraya oturtup, bahçesinde kendilerinin yetiştirdiği domatesi, salatalığı, patlıcanı paylaşmak. Bir anda çark edip Çok da hayal kurarım bu arada diyor. İçimden Eee, hani vazgeçmiştin? desem de dışımdan söylemiyorum. Zaten inanmamıştım böylesine duygusal bir adamın hayal kurmadığına. Onlardan biri film çekmekmiş, bu yaz zaten onu yapmış. Yusuf Yusuf adlı komedi filmi geçen sezon vizyona girdi. Hayatı boyunca hep rallici olmak istemiş Ankaralı dolmuş şoförü Yusuf'un, başka bir Yusuf'la imtihanını anlatıyordu film. Ankara caddelerinde, dolmuşta geçen bir şehir içi yol hikayesi diyebiliriz. Güldür Güldür yeni sürprizlerle aynen devam ediyor. Çok zevk alıyor bu işten. Süper bir enerji var seyirciyle aramızda, birçoğuna psikoloğundan bile daha yakınım diyor. Kitap okumayı çok sevdiğini duymuştum hakkında araştırma yaparken. Konsantrasyon sorunu olmasına rağmen keçi gibi inatlaşırcasına daha da çok kitap okuyarak bundan kurtulmaya çalışıyor. Kendiyle savaşmayı seviyor. Bir kitap vakfına da projelerinde yardımcı olup küçüklerine, büyüklerine örnek olmaya çalışıyor. Çünkü babasının Türkiye'nin okuyan insana ihtiyacı var sözünü vasiyet kabul etmiş adeta. Şu an Harlan Coben'in No Second Chance kitabını okuyor, Hatta Murat Menteş'in tavsiyesiyle okuyorum diye ekliyor. Ali Sunal için bir Murat Menteş hayranı desek yeri, tanışma hikayeleriyse bir harika. Menteş'in şimdiye kadar yazdığı ne varsa okuyup bitirdikten sonra yenisini yazmasını beklerken dayanamayıp, telefon numarasını bulup arıyor. Ben Ali Sunal, yazdıklarınızı severek okuyorum diyor ve başlıyorlar muhabbete. Murat Menteş şaşırıyor ama bir yandan da çok mutlu oluyor. Sonra Menteş onu arıyor, derken işlerinden fırsat buldukları zamanlarda konuşan, görüşen iki arkadaş haline geliyorlar. Ali Sunal başını yastığa koyduğu gibi deliksiz uyuyabileceği bir hayat yaşamaya çalışıyor. Ama her şeyin de muhasebesini yapıyor kafasında. Uyumayı sevmiyor, kayıp zaman olarak görüyor, yatak keyfi gibi bir alışkanlığı asla yok. Uyandığım gibi çıkarım o yataktan, hemen ne işim varsa ona hazırlanmaya başlarım diyor. Peki sence sen iyi biri misin? diye soruyorum pat diye. Önce bir şaşırıyor. Çoook deyip kahkaha atıyor. Sonra gayet ciddi olduğumu fark edip Senin benim gibi işte diye geçiştiriyor. Tatmin olmamış gülümsememden sonraysa Hataları olan, iyi biriyim galiba diyor. Duymak istediğimi duydum. Teşekkür ve veda faslının ardından taksiye biniyorum. Beş dakika sonra telefonum çalıyor, arayan Ali Sunal. Ben sana çok önemli bir şeyi söylemedim diyor. İçimden Hayırdır inşallah, dışımdan Buyrun diyorum. Hani bu sene tiyatro yapmak istiyorum dedim ya diyor biraz hüzünlü bir sesle, İşte onu Çolpan İlhan'ın anısına yapacağım. Bendeki manevi değeri çok büyük. O benim elimden tutup tiyatro sahnesine ilk çıkaran insandır. Söylemeyi unuttum, benim hatam. Garip bir biçimde sızlıyor burnum, gözlerim doluyor, Siz hiç merak etmeyin deyip telefonu kapatıyorum. Meraklı taksici Kimdi abi o? diye soruyor, Hataları olan, çok iyi biri. Tanısan sen de seversin diyorum. Şimdi, sizden yazının başlığını tekrar okumanızı rica ediyorum. Yanılıyor muyum? Tanısanız siz de sevmez misiniz? Bence seversiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kim-bu-mete-horozoglu-dedikleri", "text": "Uyandığımda 20'li yaşlarıma veda etmiştim. Tam 30 sene önce bugün doğmuştum. Doğalı 30 sene, uyuyalı ise sadece 15 dakika olmuştu. O replik, o iki kelime kulağımda çınladı: UYURSAN ÖLÜRSÜN! Güne bu sesin sahibiyle röportaj yaparak devam edecektim. Buhranlı bir gecenin ardından sadece 15 dakika uyuyabildiğim için mood'um çok düşüktü ama hiç tedirgin değildim. Sanki meslek icra etmeye değil de 30 yaş bunalımımın ilk gününde, hayatı 30'lu yaşlarda güzelleşmiş bir insandan akıl almaya, umut dolmaya gidecek gibi hissediyordum. Yine soru hazırlamadım tabii ki. Ama dersimi o kadar iyi çalışmıştım ki bu adam hakkında nerdeyse birçok arkadaşından daha çok şey biliyordum. Soru hazırlamaya lüzum yoktu, çünkü cebimde güzel muhabbete yetecek kadar bolca malzemem vardı. Riva'nın kıvrım kıvrım yollarını aştıktan sonra çekimin yapılacağı yere ulaştım. Oturup beklemeye koyuldum. Birazdan gelen arabadan, o benzetmenin hakkını verecek nitelikte, kapı gibi bir adam indi. Ahşap merdivenleri hızlı hızlı çıkarken Hoş geldin Mete abi dedim. O bana Hoş bulduk kardeşim derken ben o esnada elimde kaç kemiğin kırıldığını, alçının ne zaman çıkarılacağını, kaç aylık işgörmez raporu alacağımı filan düşünüyordum. Size benden küçük bir tavsiye: Sakın ola Mete Horozoğlu'ndan dayak yemeyin. Olur, yarın bir gün trafikte filan denk gelirsiniz, tartışırsınız, işte böyle bir durumda hemen alttan alıp Tamam abi, Haklısınız abi deyin, geçin. Sevgi dolu el sıkışı böyleyse, dayağı epey leziz olmalı çünkü. Röportajı yapmadan önce muhakkak çevremdeki insanlara kiminle konuşacağımı söyler, tepkilerini gözlemlerim. Bundan daha iyi bir kamuoyu araştırması olamaz çünkü. Anneme, Mete Horozoğlu'yla röportaj yapacağımı söylediğimde O kim? dedi. Annecim, Öyle Bir Geçer Zaman ki'deki Soner dedim, Aaaa, Soner desene be oğlum! diye coşkulu bir tepki geldi. En yakın arkadaşıma söyledim, O kimdi? dedi. Uyursan ölürsün Kıvanç, uyursan ölürsün! dedim, Haa, Nefes'teki yüzbaşı dedi. Çevremde Mete Horozoğlu'nu kendi adıyla hatırlayan çok az insan oldu. Ama Soner, Mete Yüzbaşı, Vay Arkadaş'ın Dildo'su, Gültepe'nin Eşref'i olarak söylediğimdeyse tanımayan bir kişi bile yoktu. Onun bedenine giren karakterlerin ruhlarıyla hatırlanmaktan haz duyuyor Horozoğlu. Ne demek Mete Horozoğlu kim? diye bağırmıyor egosu. Demek ki işimi doğru yapıyorum diyor. Bende öyle bir yakışıklılık olsa sosyal hesaplarım selfie'lerimle dolu olurdu. Adamın Twitter profil fotoğrafında bile horoz resmi olduğunu hatırlattığımda Kullanamıyorum ki ben Twitter diyor. Horoz, bir hocasının taktığı lakabıymış aynı zamanda. O yüzden profilinde de bu resim var. Bizim nesilden sonrası dijitale geçti ama ben analog dönemde kaldım diyor. Seviyormuş lakin beceremiyormuş, takip etmekle yetiniyormuş ve üstelik iyi de bir takipçiymiş. Bir kere şunu itiraf etmem gerek. Çok daha yaşlı görünen bir adam görmeyi bekliyordum karşımda. Oysa o, pala bıyıklarına rağmen inanılmaz gençti. Bir saniye bile tereddüt etmeden Estetik operasyon durumları mı var? diye sordum. Meğer Mete Horozoğlu ziyadesiyle gençmiş, oynadığı karakterler hep yaşlı olmuş kendisinden. Adam çok yakışıklı. Hiç kıvırmadan söyleyebilirim bunu. Eminim birçok kadın henüz ne mavisi olduğunu anlayamadığım o gözlerin etkisinde kalıyordur. Ama evli, mutlu, çocuklu durumundan ötürü hipnotize olmakla kalacaklar ne yazık ki. Mete Horozoğlu gerçek bir ruh otokontrolcüsü. Kavgası her daim kendi nefsiyle. Öyle olmasaydı, tam da herkesin oyunculuğunu, yakışıklılığını keşfettiği bir zamanda evlenip köşesine çekilmezdi. Çünkü genelde bizim buralarda bu işler hep tam tersi işler. Evliler şöhreti bulunca boşanır. Horozoğlu ise evinin jönü olmayı seçmiş. Bunu söylediğimde tüm mütevazılığı ve centilmenliğiyle Ben evlendikten sonra parladım asıl diyerek başarısından eşine de paye vermeyi ihmal etmiyor. Bu arada, oğlu Ali, 29 aylık olmuş. Hayran hayran anlatıyor bir insanın varoluş hikayesini oğlu üzerinden. Bambaşka bir şey bu duygu derken mavi gözleri öyle bir parlıyor ki inanamazsınız. Baba olmadığım için içimin burulduğu nadir anlardan biri oldu benim için. Hiçbir zaman planlı programlı bir hayat yaşamamış. Pizzacıda da çalışmış, radyo DJ'liği de yapmış, animatörlük de... Tek tek saysam 100 kalem iş değiştirmişimdir diyor. Hasbelkader oyuncu olmuş kendi tabiriyle. Kaderci bir adam evet, amma velakin bu size, gelişine bir hayat yaşamak gibi görünmesin. Batı felsefesinin pasifizm olarak değerlendirdiği kaderciliğe onun bakış açısı epey farklı. Hayatta sizin elinizde olmayan bir sürü şey oluyor. Bununla savaşmaktansa, hayatın bana sunduğu durum ve bu kadercilik dairesi içinde, ben çok çalışıyorum diye açıklık getiriyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/kolay-giyilebilen-konforu-on-planda-tutan-urunler-ile-siklik", "text": "Tüketim alışkanlıkları, koleksiyonları her sene etkileyen ve ön planda tuttuğumuz bir unsur. 2020 Sonbahar/ Kış koleksiyonumuzun tasarım sürecine baktığımızda koleksiyon hazırlıklarına başladığımız tarih 2019 sonlarına denk geliyor. Leisure ve sportswear temalı ürünlerin koleksiyonda ön planda olduğu ve bir gardırop mantığında hem basiclerin hem de daha trend ürünlerin bir arada olduğu bir koleksiyon hazırlamaya çalıştık. Ana fikir olarak daha kolay giyilebilen, konforu ön planda tutan ürünlere önem verdik. Rahatlık, son birkaç senedir erkek modasının en önemli başlıklardan biri. Sokak stilinin öncüleri Supreme, Off-White gibi markaların erkek modasını tamamen değiştirmesiyle günümüzde en klasik İtalyan markalarının bile koleksiyonlarının jersey ve dış giyim ağırlıklı rahat ürünlere döndüğünü görüyoruz. Pandeminin etkisiyle artık bu tarz ürünler, koleksiyonlarda zorunluluk haline geldi. Biz, Academia için her zaman şık bir eşofman takım yapıyorduk ama şu anda model çeşitliliğimiz ve kumaş alternatiflerimiz daha geniş. Bu tarz ürünler yaparken şık olmak ise ürünün kumaşına ve tasarım detayına bağlı olarak değişiyor. Giyildiğinde diz izi yapmayan daha stabil kumaşlar kullanarak hatta kordon, fermuar gibi özel detaylar çalışarak tasarımlarımızı zenginleştiriyoruz. Klasik giyinmeyi sevenler için pinstripe içi jersey ceket ve dıştan düğmeli gözüken çıtçıtlı oxford gömlek, daha spor ve eğlenceli olmak isteyenler için canlı renkte ekose overshirtler ve baskılı sweatshirtler, şık ama biraz edgy gözükmek isteyenler için de klasik yün bomber ve çizgili yarım balıkçı trikoları önerebilirim. Hafif ceketler, genellikle malzemesiz yani içinde vatkası ve teknik konstrüksiyonu bulunmayan ürünler olduğu için kolay deforme olabilir. Bu tarz ceketlerde kumaşının kaliteli olmasına ve mümkünse likra içermesine dikkat ediyoruz. Günümüzde her şey o kadar normalleşti ki basit şeyler artık şaşırtıyor. Kanye West'in Met galasına giydiği Dickies ceket ve basit bir siyah pantolon gibi kombinler bunun en büyük kanıtı. Fonksiyonellik sadece ürün bazlı değil, koleksiyonun tamamına yayılmış bir özellik. Burada kış koleksiyonunda neyi farklı yaptık derseniz aynı kumaşın farklı pek çok tasarımda kullanılmasını örnek gösterebilirim. Bu da tabi kombinlemede çok rahatlık sağlıyor. Aynı ceketi iki üç farklı pantolonla giyme şansınız oluyor. Böylece hem şık, hem de daha casual ortamlarda aynı ürünü kullanabiliyorsunuz. Sokak giyiminde kombini kişiselleştirmek ve kendine yakışanı giymek en önemlisi. Designer marka bir sweatshirt'ü herkesin kombinlemesi farklı olacaktır. Tarzınız daha hip-hop'a yakınsa bol bir sweatpant, üzerine bomber ve chunky sneaker ile tamamlayabilirsiniz. Daha parizyen bir stile sahipseniz düz tabanlı beyaz bir sneaker, siyah dar bir denim ve klasik palto ile kombinleyebilirsiniz. Son dokunuş ise aksesuarlarla yapılmalı. Hikayesi olan bir kolye ya da özel seri bir çorap ile herkesten ayrılmak mümkün. Sokak giyiminde kombini kişiselleştirmek ve kendine yakışanı giymek en önemlisi. Designer marka bir sweatshirt'ü herkesin kombinlemesi farklı olacaktır. Tarzınız daha hip-hop'a yakınsa bol bir sweatpant, üzerine bomber ve chunky sneaker ile tamamlayabilirsiniz. Daha parizyen bir stile sahipseniz düz tabanlı beyaz bir sneaker, siyah dar bir denim ve klasik palto ile kombinleyebilirsiniz. Son dokunuş ise aksesuarlarla yapılmalı. Hikayesi olan bir kolye ya da özel seri bir çorap ile herkesten ayrılmak mümkün."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/lara-di-lara-yeni-muzik", "text": "Sudaki Çığlık albümü, Lara Di Lara için 2020'de gerçekleşen bir hayal ve yeni albümler de yeni hayaller demek. Albümün adı, aslında onun temel motivasyonuna da işaret ediyor: Lara Di Lara ses çıkarmayı, sessizliğe tercih ettiği için müzik yapıyor. Müzik ayrıca ona, günlük hayatta öylece söyleyemediklerini dile getirme konusunda da bir araç oluyor, bir anlamda müziği ona o da müziğine cesaret veriyor. Müzik bana daha cesur olabileceğimi gösterdi. Sadece müzikal anlamda değil, insan olarak da. Daha özgür, daha bağımsız, daha kendim gibi... Ne kadar müzik yaparsam, ne kadar çok üretirsem ve denersem o kadar çok cesaretlenip yapasım geliyor. Yaptığım müzik ile beraber aslında sanki kendimi ve hayatı daha çok keşfediyorum. Son single'ı Çok Yakınken, aslında 2021 boyunca bizi bekleyenlerin bir habercisi; Lara Di Lara'nın kendi içini, keyfini ve kalbini dinleyerek ürettiği yeni şarkıları yolda. 2020'deki gerçekleştirdiğim hayalim 'Sudaki Çığlık' albümü. Bir sonraki hayalim ve hayallerim de sürekli albüm yapmak. Daha cesur olabileceğimi gösterdi. Sadece müzikal anlamda değil, insan olarak da... Kendimi keşfetme anlamında daha cesur olmaktan bahsediyorum. Daha özgür, daha bağımsız, daha kendim gibi.. Ya da kendimde bilmediğim yönleri keşfetmemi sağlıyor, ne kadar müzik yaparsam, ne kadar çok üretirsem ve denersem okadar çok cesaret edip yapasım geliyor gibi. Ama sadece müzik için değil, bu yaptığım müzik ile beraber aslında sanki kendimi ve hayatı daha çok keşfediyorum. Birincisi herhalde, genel olarak ses çıkarmak. Yani sessizlik değil de, daha çok ses yapıyor, çıkarıyor olmak beni cezbeden şey. İkincisi de belki de günlük hayatta dümdüz söyleyemediğim birtakım şeyleri yazı ve müzik aracılığıyla söylemek beni oraya bağlıyor, hep yapmak istiyorum. Biraz değişiyor aslında. Çünkü hem söz hem müzik yazdığım için şiir, hikaye ne diyeceksek ona, ikisi farklı farklı da gelişebiliyor. Önce müziği yazmaya başlayabiliyorum, bu küçük bir melodiyle de başlayabiliyor ve kendimi bütün parçayı yaparken de bulabiliyorum. Bazen de ufak bir yere karaladığım söz orada kalmış oluyor ve geri dönüp baktığımda oradan devam edip, o bir şarkı sözü haline geliyor ve onu müziğe katıyorum. Bazen ikisi birlikte çıkıyor. Ben sahneye çıkmadan önce aşırı heyecanlanırım. Her sahneye çıktığımda böyle oluyor. Bir de uykum gelir aynı zamanda, ama çıktığım an biter. Birinci parçadan sonra inmek istemem. Çıkmak istemiyor değilim çok çıkmak istiyorum, söylemek istiyorum ve buluşmak istiyorum. Zaten hep beklediğim şey bu oluyor ama öncesinde müthiş bir yorgunluk oluyor. Herhalde Ters tepki. Kendinden hep emin ol derdim. Başkalarının sözlerine çok takılma derdim. Kendi içini, keyfini ve kalbini dinle derdim, buna devam et derdim. Bu röportajın bir bölümü GQ Bahar 2021'de müzikte yeni bir sayfa açanlar dosyasında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/lil-zey-yeni-muzik", "text": "Heveslenemem, Zor, 1 gr eksik... Saymayı sürdürebiliriz ama Lil Zey'in rap sahnesindeki rüzgarını anlatmak için bu birkaç parça yeterli. Onun yaptığı müziği daha da etkili kılan, içinden gelen önlenemez tutkusu. Ben sadece içimden geleni yaptım. Aslında hayal ve hedefleri kurarak giriştiğim bir şey değil müzik işi; içimde olan bir şey... Ben dinlenmeseydim de sürekli bunu yapmaya devam edecektim diyerek bu tutkusunu ortaya koyuyor. Müzik üretimi, aynı zamanda bir çeşit terapi ve yüzleşme süreci onun için. Şarkıları, sıkıntılarını ya da korkularını yakın bir arkadaşla paylaşma aracı gibi görüyor. İstemediğin veya çok korktuğun bir şey başına geldi, bunu kendi içinde susarak yaşamak bence çok daha ağır, diyor ve bizle paylaşmak istiyor. Zaman ne gösterir bilinmez ama Lil Zey, içgüdüleriyle hareket ediyor, şu an yaptıklarından oldukça tatmin oluyor ve yoluna bu şeffaflıkta devam etmek istiyor. Albümü hakkındaki hisleri ve ortadaki emek, Çok içime sindi. Bu tamamen benim. Kendimi resmettiğim bir tablo bu albüm sözlerinden açıkça belli oluyor, bize de bu tablonun tadını çıkarmak kalıyor. Yolun çok başında olduğum için, hayalim parçalarımı çıkarmak ve bunların başarıya ulaşıp ulaşmayacağını görmek. İnsan biraz kendini test ediyor ve merak ediyor sonuçlarını. Çünkü bir sürü parça çıkartıp dinlenmeyebilirsin de. Ben sadece içimden geleni yaptım. Aslında hayal ve hedefleri kurarak giriştiğim bir şey değil müzik işi. İçimde olan bir şey. Ben dinlenmeseydim de sürekli bunu yapmaya devam edecektim. Ama tabii ki çıkardığı parçaların büyük bir kitle tarafından beğenilmesi herkesin hayali. O yüzden ben de bunu gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Pandemi çok işime yaradı burada. Kendi sesimi bulmamda, denemelerimin oluşmasında... Çünkü pandemi olmasa çok daha kalabalık bir takvimle ilerleyebilir sanatçı. Birçok şey sekteye uğradı. Ben aynı zamanda DJ'lik de yapıyordum. \"Gigler\" olmadı, DJ konserlerimiz... Böyle olunca benim evde, home studio'mda istediğim kadar şarkı yapma olasılığım oldu. Bir de müziğe ve bu alana yeni giriştiğim sayıldığı için, mesela 2019 ile 2020 soundlarım çok farklı. Bu yönümü bulmama yardım etti pandemideki zaman bolluğu. Soundumu, kendi sesimi bulduğumu düşünüyorum ilerleyen parçalarda: Zor Zor 2, 1 gr eksik gibi... Ve burada ilerleyeceğim sesi, kendi sesimi buldum diyebilirim. O yüzden bu tabii ki hedef değil bir hayaldi. Ama bunlar olmasaydı da, başarıya ulaşmasaydı da devam ederdim. Beni durduracak bir şey değil başarı ya da başarısızlık. Birinin şarkısını duyarsınız ve dersiniz ya; \"keşke benim olsaydı!\" Bütün albümüm öyle. Ben Amerika'da yaşıyordum önceden. Amerika'dayken ben böyle bir albümün çıkışını duysaydım Türkiye'de böyle bir kız böyle bir albüm yapmış diye, keşke biz yapsaydık derdim. Bu pandemi dönemindeki o arayış ve zaman bolluğuyla yaptığım ekstra çalışmalar ve emek tam olarak hayal ettiğim sound'u yakalamamı sağladı. Ve bundan daha büyük bir mutluluk olamaz. Evet, çok içime sindi. Bu tamamen benim. Kendimi resmettiğim bir tablo bu albüm. Çok fazla şey. Zaten müzik yapmak, şarkı yazmak kendinle bir muhabbet, bir sohbet gibi bir şey. Bilinçaltında sende var olduğunu bile bilmediğin farklı yerlerin açığa çıkmasını sağlıyor. Yani tamamen kendimi tanımakla alakalı. Hatta müziğin bana getirdiği birinci şey aslında bu sorunun cevabı: Kendimi tanımak... Kendimle ilgili bilmediğim çok fazla şey çıktı ortaya. Melankolisinden tut ayakta durma gücü bulmama kadar. Bazen buraya kadarım diyorsun, kendi limitinin bu kadar olduğunu düşünüyorsun ama aslında şarkılarda her bakımdan çok daha derinliğin olduğunu, yoğun duygularının olduğunu görüyorsun. Bu yaptıkça çıkan, üstüne gittikçe karşına çıkan bir şey. Ama bir şarkının ortaya çıkması bana kalırsa sanatçının safi kendiyle olan sohbeti ve kendini tanıma yolu. Motivasyonumu açıklayamayacak kadar doğamda olan bir şey benim motivasyonum. Nasıl bir kuş, uçmak için yaratıldıysa ben de şarkı söylemek için yaratıldım. Öyle olduğunu düşünüyorum. Evet, tamamen yüzleşme. Ve bazı şeyleri, sıkıntıları dile getirince o hafifleme sağlıyor sende. Adeta terapi gibi. Yani istemediğin ya da çok korktuğun bir şey başına geldi, bunu kendi içinde susarak yaşamak bence çok daha ağır. Ama bunu şarkıya dökünce, örneğin 'Heveslenmem' ya da '1 Gram Eksik' gibi parçalarda, sıkıntını birine söyleyince yakın bir arkadaşınla paylaşmış gibi oluyorsun. Evet, o da iç rahatlatıcı bir şey. Bencilce bir şey aslında bu ama çok iç rahatlatıcı. Mesela mesajlar alıyorum; seni üzen, sıkan kim veya ben de aynı şeyleri yaşıyorum, yalnız değilsin diye. Böyle şeyler diyor insanlar. Hem onlara destek olmanın mutluluğu hem de aman, ne büyütüyorsun herkesin başına gelen bir şey diyorsun kendine. Yani normalize etmeye yarıyor onu sözlü olarak söylemek. Bir şarkı yapma aşamasında önce bir altyapı var, onun üzerine çok fazla düşünüyorum. Bu bende hangi hisleri çağrıştırıyor, ondan sonra bazen mesela birkaç melodi buluyorum bazen sözle beraber oluyor bazen önce melodi şeklinde. Bu bende ne çağrıştırıyor, bu neyi anlatmalı, ne konuşmalı, nereye gitmeli.. Monoton bir vokal mi olmalı yoksa inişli çıkışlı mı olmalı? Bunların hepsini hayal ediyorum, bir ressamın o resmi çizmeden önce görmesi gibi... Yani yönümü bilmeden girmiyorum. Ama o da denenebilir, o da bir taktik, teknik. Yani aklında taslak halinde bir şey olur, stüdyoya girersin çok bambaşka bir şey çıkar. Onun da güzelliği ve tadı ayrı... Hangi hisleri çağrıştırıyor, nereden konuşuyor bana? İlk önce melodiyi, şarkıyı ve armoniyi dinliyorum sonra onun üzerine koyuyorum, kelimeler yerleştiriyorum. Bu röportajın bir bölümü GQ Bahar 2021'de müzikte yeni bir sayfa açanlar dosyasında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/lionel-richie-ile-skora-giden-yollar", "text": "Mantıklı bir seçim olduğuna karar veriyorum ve müzisyenin, ünlü Playboy malikanesiyle arasında yalnızca birkaç ev bulunan, Los Angeles Country Kulübü'ne bakan bir manzaraya sahip, Rönesans stilini yansıtan evinin uzak bir köşesine doğru gönderilen hizmetliyi izliyorum. Az sonra bana, daha az gösterişli bir içecek sunacak. Ondan çeyrek asır küçüğüm ancak 68 yaşındaki Richie, insan biyolojisinin tüm kurallarını çürüten bir adam. Öyle ki, Hello şarkısının klibini hatırlarsanız eğer, 1980'lerdeki imajı gerçekten kötüyken, şimdilerde çok tuhaf bir şekilde eski halinin daha genç bir versiyonunu andırıyor. Islak permalı saçları çoktan tarihe karıştı ve bunun yerine kısa, göz alıcı saçlar geldi. Dudağının altında, bıyığına eşlik eden az bir sakal var. Bill Cosby tarzı kazakların ve Dancing on the Ceiling klibindeki vintage pantolonların yerini ise mavi jean pantolon ve beyaz polo yaka bir tişört almış. Daha etkileyici olansa hala iş yapıyor olması. Mesela bu yaz Glastonbury'de bir performans gerçekleştirdi. Biletleri çok önceden tükenen bir konser turnesine çıktı ve Brit Ödülleri'nde sunuculuk görevi ona verildi. Anlayacağınız, inzivaya çekilmek yerine, her zaman olduğu gibi çok meşgul bir adam o. Kariyeri boyunca elde ettiği 200 milyon dolar serveti, şüphesiz ki Richie için zamanın akışını yavaşlatmış. Tahminimce, güzelliğiyle büyüleyen model sevgilisi Lisa Parigi'yle hala beraber. Parigi, sevgilisi 1968'de Tuskegee, Alabama'da kurulan The Commodores'la ilk zirve albümü Slippery When Wet'i piyasaya çıkardığında, büyük ihtimalle daha doğmamıştı. Bugün buraya bir şey tartışmaya geldik. Nasıl söylesem... Şöyle diyelim, Richie yola ilk çıktığından bu yana 50 yıl geçti ve bu 50 yıl, onun yatak odasında da belli bir moda girmesine yardımcı olmuş. Kayda geçsin diye söyleyelim, Richie'nin bu alandaki marifetleri Olimpos tanrısıyla yarışacak cinsten. Elbette 50 yıla kaç kadın sığdırdı bilemeyiz ancak komşusu Hugh Hefner, Richie'nin yatak odası skorunun 1000'i, hatta Mick Jagger'in 4 bin olduğu iddia edilen skorunu aştığını söylüyor. Bazılarıysa Warren Beatty için iddia edilen 12 bin 775'le Kübalı diktatör Fidel Castro'nun inanılması gerçekten güç 35 bini arasında bir yere yerleştiriyor. Detaylar hakkında çekingen davransa da, Richie de skorunun büyük olduğunu reddetmiyor. Richie, şimdi bir keşiş hayatı yaşıyor olmasa da, yaşının da vermiş olduğu olgunlukla daha sakin bir dönem geçiriyor. Artık aşkla baştan çıkarma işindeyim! diyerek o çok rahat döneminin hızlı bir şekilde sona erdiği konusunda üsteliyor. Lionel Richie'yle vakit geçirince, adının neden Giacomo Casanova ve Lord Byron'la birlikte, dünyanın en baştan çıkaran erkekleri arasında geçtiğini anlamak zor değil. Otomobille evinin kale kapısını andıran girişinden girip, zeytin ağaçlarıyla döşeli, daire biçimindeki malikanesine geçmek bile insanı belli bir düşünce yapısına sokmaya yetiyor. İçeri girdiğinizde soft rock ve ağır parfüm kokusu, mermer koridorlarda geziniyor. Her masada orkideler ve güller var; Richie'nin Obama'larla, Nelson Mandela'yla, Michael Jackson'la ve Leonardo DiCaprio'yla fotoğrafları... Sonra birden, vay canına, en özel odaya giriyorum: Altın sandalyeleriyle, mor keçe bilardo masasıyla ve üstünde insan hakları aktivisti Malcolm X'in portre heykelinin olduğu parıldayan büyük piyanosuyla, en özel odadayım. Richie, beyaz çoraplı ayaklarıyla birkaç metre önümde kapıdan içeri adım atıyor. İçeride uğuldayan bir şömine, Truva atı heykeli ve tahta benzeyen bir duş da var. Bu tarz eşyalar olmadan bile, fırsat verilse Richie'nin herhangi bir romantik anlaşmadan karlı çıkabileceği hissine kapılıyorsunuz. Müzikal yeteneğinin yanı sıra kendisi ekonomi mezunu, tenis dehası, ruhani liderlerin ve diktatörlerin arkadaşı ve dünyadaki hemen hemen bütün ülkeleri gezmiş bir özel jet pilotu... Öyle ki, politik bilimlerden iç mimariye ve günlük tıraş rutininde losyon kullanmanın önemine kadar seçebileceğiniz her konuda fikrini sunabilir. Kendisi de skora müthiş sohbet becerileri olmadan ulaşılamayacağını itiraf ediyor. Başlangıçta, tabii ki Richie bunların hepsine sahip değildi. Irkçılık yüzünden bölünmüş, Alabama'nın Tuskegee bölgesinde büyüyen küçük Richie, tanım olarak ikinci sınıf bir vatandaştı. Dahası, Tuskegee o zamanlar Amerikan hükümetinin ücretsiz tıbbi tedavi gördüğünü düşünen siyah erkekler üzerinde deney yaptığı bir kentti. Bu erkekler, tedavi edilmeyen frengi hastalığının gelişimi üzerine olan çalışmada deney fareleri olarak kullanılıyorlardı. Irksal bir nefret eylemi olarak tarihte yerini alan deneye Richie'nin ailesi maruz kalmasa da bu olay, şimdilerde Barack Obama'yla dost olsa bile, onun bir daha asla hükümete güvenmemesine neden oldu. Richie'nin ailesi tamamı siyah nüfustan oluşan Tuskegee Enstitüsü Üniversitesi'nin kampüsünde yaşayan piskoposlardı. Büyükannesi bir klasik piyanistti. Babası Savunma Bakanlığı için çok gizli silah danışmanlığı yapıyordu. Richie de sivil savaşlardan sonra çıkan ırkçı Jim Crow yasalarına karşı, İkinci Dünya Savaşı'nda savaşan bir siyah pilotlar birliği olan Tuskegee Havacıları'nın adını onurlandıran Hava Öncülüğü üyesiydi. Okuldaysa öğretmenleri onun probleminin fazla hassas olması olduğunu söylüyorlardı. Ayrıca sınıfta yüksek sesle yazı okumaktan çekinen Richie'nin, aynı zamanda okulunun hızlı okuma şampiyonu olmasını tuhaf bulmuşlardı. İşin gerçeği, onda dikkat eksikliğinden kaynaklanan hiperaktivite olduğuydu fakat bu, yalnızca yıllar sonra çoğunluk tarafından bilinecekti. Joliet, Illinois'ye taşındığında işler pek de iyiye gitmedi. Babası bir bomba fabrikasında iş bulmuştu ve o zamanlar Vietnam'da durumlar gitgide gerginleşiyordu. Babası, Washington'da savunma şefleriyle görüşmeleri veya Güneydoğu Asya'daki gizli görevleri için günlerce gözden kaybolurdu. Richie ise onun geç saatlere kadar çalıştığını zannederdi. Kız arkadaş edinme çabalarıysa hep kötü sonuçlanıyordu. Böylece Richie, Alabama'ya döndü ve Tuskegee Enstitüsü'ne kaydını yaptırdı. Orada yaşça büyük öğrenciler bir alay etme ritüeli olarak birinci sınıfları yetenek yarışmalarına girmeye zorluyor ve sahneye çıktıklarında onlara su atıyorlardı. Eğer profesyonel bir tenisçi olamazsa rahip olmayı düşünen Richie, birkaç arkadaşıyla birlikte yarışmada şarkı söylemeye karar verdi. Richie ve arkadaşları sonunda altı kişilik bir cover grubu olan The Commodores'u kurdular. Kışları kampüslerinin barında sahne aldılar, yazın Harlem kulüplerinde çalmak için New York'a taşındılar. Çok geçmeden Atlantic müzik şirketiyle anlaşma imzalamışlardı ama ortaya bir albüm çıkaramadıkları için bu anlaşma uzun sürmedi. Bu sırada, The Jackson 5'ın bağlı olduğu şirket Motown, konserlerde gruptan önce çıkacak müzisyenler arıyordu. Çıkış single'ları Machine Gun'la aynı adı taşıyan ilk albümlerinin turnesiyse, gümüş taytlı paraşütçü tulumları giyen, büyük Afro saçlı ve Meksikalı kartellerden daha fazla sigaraya sahip altı Alabamalı erkekten bekleyeceğiniz her şeye sahipti. Kulağa ne kadar gülünç gelse de, Richie tüm bunlara rağmen üniversite aşkı Brenda Harvey'le evlendi. İlişki 1980'lere kadar sürdü. Sanatçı o dönemde artık bir solo müzisyendi ve Kenny Rogers'a sözlerini tuvalette kağıda döktüğü Lady'yi yazmış, Diana Ross'la Endless Love düetini çıkarmıştı. Richie kendi adını verdiği ilk albümünü çıkarmak için The Commodores'u terk ettiğinde takvimler 1982 yılını gösteriyordu. Bir yıl sonra Brenda'yla, perküsyonist Peter Escovedo olduğu düşünülen bir arkadaşlarının kız çocuğunu evlat edindiler. Kızları Nicole adını, Paris Hilton'la olan düşmanlığı/arkadaşlığı ve reality televizyon programları kariyeriyle duyurdu. Richie'lerin evliliği ise Brenda kocasını 1984 Olimpiyatı'nın kapanış seremonisinde tanıştığı dansçı Diane Alexander'la basınca olaylı bir şekilde sona erdi. Çirkin bir geceydi. Brenda, Alexander'ın evine saat 02.00'de gizlice girdi, bütün mobilyaları parçaladı ve kocasının metresinin üzerine saldırdı. O zamanlar Richie kendisini Prince, Phil Collins, Madonna, Dire Straits, Bon Jovi ve Michael Jackson gibi 100 milyon satan isimler arasına sokan ikinci ve üçüncü solo albümleri Slow Down ve Dancing on the Ceiling'i çıkarmıştı. Richie'yle Alexander evlendi, Miles ve Sofia adlarında iki çocukları oldu. Ancak 2004 yılında boşandılar. Çok geçmeden, Alexander'ın aylık 300 bin dolarlık nafakası ve bu nafakanın ayda 1000 dolar lazerle saç tedavisine, 500 dolar vitaminlere gideceği gibi olağandışı ayrıntıları basında yerini aldı. Richie'nin başka kadınları hamile bıraktığına dair dedikodular da var tabii. Ancak Richie bunların ve Kim Kardashian'ın kız kardeşi Khloe Kardashian'ın babası olduğu hakkındaki iddiaların, tamamen saçmalık olduğunu söylüyor. O sırada komik bir şey hatırlamış gibi gözlerini açarak bana dönüyor. Bir keresinde bir adam bana şöyle demişti: 'Sen We Are the World şarkısını mı yazdın? Oysa şarkının adını I Populated the World koymalıydın.' Evet, sanırım bunu başardım diyor ve kocaman bir kahkaha patlatıyor. Tabii ben de..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/lunapark-gibi-adam", "text": "İlk kez önceden tanıdığım, iyi kötü sohbetimin olduğu biriyle röportaj yapacak olmam önce beni rahatlattıysa da sonradan o işin öyle olmadığını anladım. Ses kayıt cihazını açtığımın üçüncü dakikasında sırtımdaki ağrıyı, fibromiyalji adında çok havalı bir hastalığa yakalandığımı filan anlatırken buldum kendimi. Sarp'ın Peki bize biraz Hasan'ı anlatır mısın? sorusuyla bu işte bir terslik olduğunu fark ettim. Ben Sarp Apak'ı Avrupa Yakası'nın Tanrıverdi'si olarak tanıyanlardanım. Sonrasında başka diziler, reklam ve sinema filmleriyle iyice belleğimize yerleşti. Birçoğunuz için de durum farksızdır sanırım. O hiçbir zaman büyümek istemese de onun adına üzülerek söylüyorum ki Sarp Apak büyümüş. Sevinerek söylüyorum ki her anlamda büyümüş ve buna oyunculuk da dahil. Röportajdan bir gece önce 22.00 seansına gidip izledim Özge Özpirinçci'yle başrolü paylaştıkları son filmi Karışık Kaset'i. Uygar Şirin'in aynı isimli romanından uyarlanmıştı senaryo. Kötü olansa daha önce kitabı okumuş olmamdı. Kötü olan diyorum çünkü her zaman çok önyargılıyımdır uyarlama filmlere. Hep kitapları daha çok sevmişimdir. Bu gerginliğin üstüne bir de üç saat uykuyla duruyordum ve görev bilincimle uyuyakalma arasında bir tercih yapmaktan çok korkuyordum. Ama bir anda dolu gözlerle beyazperdeye dalmış, gülümserken buldum kendimi. Film çok sıcak, samimi ve naif. Aslanlar gibi komedi oynayan bu adamın kedi gibi uysal bir aşığı oynaması büyük keyif verdi bana. Haddimi aşıp adeta bir film otoritesiymişçesine Sen olmuşsun! diye mesaj attım film biter bitmez. Mesajı gönderdiğim an içimde yankılanan Sen kimsin ki ulan? sorusuyla o mesajı attığıma çoktan pişman olmuştum ama heyhat! Giden gitti bir kere... Sarp Apak için dünyanın en zor sorusu Nerelisin? olsa gerek. Çünkü mevzu o kadar karışık ki. Anne-baba Adana-Antakya, kendisi ebeveyn memuriyetinden Diyarbakır doğumlu. Beş yaşında Bursa'ya gelmiş. Hatırı sayılır bir Bursa hayatından sonra üniversite için gidilen İzmir ve nihayetinde İstanbul. Nerelisin sorusunu 3.5 dakikada cevaplamıyorsun ama böyle değil mi? diye soruyorum, Yok yaa, Adana diyorum diyor. Bir anda gözümün önüne Adanalı genel yayın yönetmenim Okan Can Yantır'ın o zafer dolu gülümsemesi geliyor, Ama istediğim herkesle hemşeri çıkabiliyorum diye ekleyip patlatıyor kahkahayı Sarp. Adam muazzam eğlenceli. Gerçekten festival gibi katılmak istiyorsun; bu adamla takılalım, eğlenelim, gülelim, alemlere akalım, en önemlisi de muhabbet edelim diyorsun içinden çünkü tam bir muhabbet ehli. Ama ne gariptir ki, bu eğlenceli adam, bazı anlar çok hüzünlü bakabiliyor. Bir de bir coğrafya kestiremiyorsunuz tipine bakınca. Hiç tanımasam, beni Diyarbakırlı olduğuna da inandırır; İzmirli, Trabzonlu ya da Adanalı olduğuna da... Bu bir oyuncu için nimet gibi nimet. Bu sayede Diyarbakır dışında hiçbir yer görmemiş saf kalpli Reşat'ı oynarken, diğer yandan tam bir İzmir fırlaması Güven olabiliyor. Renksiz ve kokusuz, bir manken gibi. Hangi rengi verip hangi kokuyu sıkarsan o oluyor. Ama dertli olduğu bir konu var. Çok kabalaştığımızı ve küstahlaştığımızı düşünüyor. Bunun son dönemlerde topluma zerk edilen winner kavramından ileri geldiğini düşünüyor. Herkes kazanan, hiç kaybeden yok; bu da yanında hadsizliği getiriyor. Kibarca fotoğraf çektirmek isteyenleri nerdeyse evine filan davet edesi geliyormuş Apak'ın, çünkü artık kibarlığın çok nadir görülen bir davranış biçimi olduğunu düşünüyor. Gece ne zaman yatağına yatsa, gün içindeki en ufak olumlu ya da olumsuz olayı düşünmeden uykuya dalamıyor. O gün kendisine terbiyesizlik yapan birine gereken cevabı vermediğinde de içi içini kemiriyor, birinin kalbini haksız yere kırdığında da. İyi niyetle enayilik arasında ince bir çizgi var ve ben o enayiliğin huzursuzluğunu, bana batmasını yaşamak istemiyorum artık diyor. O artık kelimesinden zamanında çok kalbinin kırıldığını, çok kazık yediğini anlamak güç değil. Kanaatimce bu kalp kırıklıkları çok doğal. Neden derseniz şöyle açıklamak mümkün: Dünyada iki tip insan tutumu vardır. Yeni biri hayatına girdiğinde 100 tam notla değerlendirenler ve 0'dan başlatanlar. Her yeni insanı 0'dan notlamaya başlayanlar kendilerini her şeyin en kötüsüne hazırlar. Karşıdan gelen her olumlu davranış, beklenti en kötü olduğu için mutlu eder ve böyle böyle puanı artmaya başlar karşıdaki insanın. Her yeni insana direkt 100 verenleriyse karşı tarafın hataları, yanlışları beklemektedir. Mükemmel bir hayaldir ve ne yazık ki böyle şeyler sadece romanlarda olur. Sarp Apak, 100 veriyor her yeni insana. Haliyle sonrasında hayal kırıklığının bini bir para... imiş... Yani eskiden. Artık o kadar da bol keseden dağıtmıyor kanaat notlarını. Bile bile lades demiyor insanlara. Sarp Apak'ı öldürmek istiyorsanız üç gün yalnız ya da eğlencesiz bırakmanız yeterli. Eğlence dediysem sadece bar bar gezmek, kulüplerde boy göstermek değil kastım. Onun için sevdiği arkadaşlarıyla halı saha maçı yapmak da büyük bir eğlence, evde kankalarıyla PlayStation oynamak da... Ev arkadaşı Kağan Razgırat çocukluğundan beri onunla. Ben evlenene kadar da beraber yaşarız herhalde diyor Sarp Apak. Kağan Razgırat, yakında sözlüğümüze bile gireceğini düşündüğüm kardo kelimesinin mucidi. Sarp'ın Yalan Dünya dizisinde canlandırdığı Emir Danışman karakteriyle girmişti bu laf hayatımıza hatırlayacağınız gibi. Razgırat, kardeşim hitabının içinin çok boşaltılmasından, herkesin birbirine kardeşim diye hitap etmesinden rahatsız olup, biraz da İngilizcedeki brother-bro ilişkisinden yola çıkarak bulmuş kardoyu. Aynı zamanda kardiyoloji kelimesine göndermeyle kalpten bir dostluk da vurgulanıyor. Yani kelimenin içi boş değil, gördüğünüz gibi filolojik analizi filan var. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ocak sayısında be GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/maneskin-hic-deneyimleyemedigimiz-ama-her-an-ozledigimiz-bir-caga-bizi-nasil-isinliyor", "text": "Müzikal yolculuklarına 2015 yılında Roma sokaklarında çalarak başlayan baş vokalist Damiano David, bassist Victoria De Angelis, gitarist Thomas Raggi ve baterist Ethan Torchio'dan oluşan Maneskin grubu, Rock'n'Roll'u adeta yeniden dirilttiği şarkıları ve muhteşem sahne şovlarıyla Charm Music'in katkılarıyla 23 Temmuz'da Küçükçiftlik Park'ta dinleyicileriyle buluşuyor. İstanbul'dan önceki durakları Rock am Rock, Lollapalooza, Rock in Rio gibi büyük festivaller olan Maneskin ile son dönemdeki çıkışları, çıktıkları uzun yolculukları ve tabii ki muhteşem sahne görünümlerinden konuştuk. Söylemeye çekiniyorum fakat Maneskin'in Eurovision'dan çok sonra keşfettim. Bunu nasıl başardım bilmiyorum çünkü benim gibi biri için onları fark etmemek imkansızdı. Gucci Aria kampanyasını billboard'larda gördüğümde Milano'daydım, bu çocukların kim olduğunu hemen öğrenmek zorundaydım. Grubu ve müziklerini keşfettikten sonra ise mest olmuştum. Eğer müziğe biraz bile ilginiz varsa, hayatınızın bir döneminde yanlış çağda doğduk hissine kapılmışsınızdır. İkonik müzik gruplarını keşfetmek, en sevdiğiniz gitaristin biyografisini okumak ve 60'lı 70'li yılların büyüsünü keşfetmek insana nostaljik bir melankoli duygusu veriyor, çünkü anlıyorsunuz ki her şey bu kadardı, o yıllara bir daha geri dönülmeyecek ve hiçbir grup onlar gibi olmayacak. Müziğiniz ve sahnedeki enerjiniz bizi doğrudan bir jenerasyon olarak hiç deneyimleyemediğimiz ama nasıl oluyorsa her an özlediğimiz bir çağa ışınlıyor. Siz bu çağı tam da şu an burada yaşıyorsunuz gibi hissediyorum. VICTORIA: Çok küçük yaşlarda müzik yapmaya ve şarkı yazmaya başladık, çoğunlukla ailelerimizin plaklardan çaldığı 70'ler ve 80'ler müziklerini dinleyerek büyüdük. Doğal olarak bu müziklerden etkilendik ancak biz bugüne ait bir müzik grubuyuz. Modern müzikler dinliyoruz ve farklı stillerden ilham alıyoruz ancak gurur duyduğumuz yeni ve farklı bir şey yaratmaya çalışıyoruz. ETHAN: Şahane! Ekim'deki dünya turu için hazırlanıyoruz, bu yaz büyük festivallerde çalma fırsatı yakaladık. Herkesin tekrar bir araya gelmesi ve canlı müziğin tadını çıkarması gerçekten çok özel. Dinleyicilerimizle bir araya gelmek çok önemli, bizi onlara daha da yakınlaştırıyor. Bir performans seçmek çok zor ama bu ay başında İtalya Circo Massimo'da çaldık, tekrar Italya'ya geri dönmek ve 70.000 kişinin karşısında çalmak asla unutamayacağımız bir deneyimdi. Bunun dışında Rock am Ring, Pinkpop, Arena di Verona ve tabii ki Coachella. Her anın tadını çıkarmaya çalışıyoruz! THOMAS: Kesinlikle çok önemli! Bu konuda içimizden geldiği gibiyiz. Bize doğru gelenin içinde daha rahat ediyoruz. Giyinmeyi seçtiğimiz şeyler bireyselliğimizin ve özgürlüğümüzün bir yansıması, bir dışavurum şekli. Hepimizin kendine has bir stili var ama hepimiz bu konuda her zaman deneyseliz, eğleniyor ve beraber yeni şeyler deniyoruz diyebilirim. DAMIANO: Bizi en çok şok eden şey; yalnızca başkalarından bir şeyler koparmaya çalışan, sürekli en yukarda ve spot ışıklarının altında olmak isteyen bir sürü insan olmasıydı. Ama daha sonra görüyorsun ki bu insanlar aslında bir karakteri oynuyor. Bunu görmek bizim için çok enteresandı, çünkü böyle şeyleri yalnızca filmlerde ya da televizyonda görürdük ve açıkçası biraz abartıldığını düşünürdük ancak kesinlikle öyle değilmiş. Bizim için bu konu hakkında bir şarkı yazmak çok otomatik bir reaksiyondu. İlgimizi çeken şeyler görüp onun hakkında şarkılar yazıyoruz. Supermodel'i Los Angeles'da olduğumuz dönemde yazdık. Bu şekilde, yalnızca statülerini, nasıl göründüklerini ve bağlantılarını takıntılı bir şekilde önemseyen insanları bulma konusunda hem şok hem de merak içindeydik. Bize neredeyse abartıldığını düşündüğümüz ama aslında nokta atışı olan o televizyon ve film karakterlerini anımsattılar. Daha sonra Supermodel olan bir karakter hayal etmeye başladık, bu karakter şarkımızın başrolü oldu. Havalı, eğlenceli ve herkesin arkadaş olmak istediği bir kız, ama gerçekte oldukça sorunlu, üzüntülerini ve bağımlılıklarını saklayan bir kız. Bir şekilde onu seviyorsunuz ama aynı zamanda ondan kaçmak istiyorsunuz, çünkü başınızı belaya sokabilir. THOMAS: En yakın arkadaşlarımızla sevdiğimiz şeyi yapabildiğimiz için kendimizi çok şanslı hissediyoruz, dünyanın her yerinden gelen destek karşısında her zaman eziliyoruz. Elbette bazı şeylerin zor olabileceğinin ve ayaklarımızın yere basması gerektiğinin farkındayız ama 6 yıldır bunun için hazırlandık, her günü geldiği gibi yaşamaya çalışıyoruz. Bana göre cover çalmak, kendi şarkını çalmaktan daha zorlayıcı. Dünyayı farklı dönemlerde milyarlarca defa turlamış orijinal bir şarkıyı söylemeye geldiğinde çıta çok yükseliyor. DAMIANO: Bence sevdiğiniz bir sanatçının en sevdiğiniz şarkıyı çalması çok havalı bir şey. Aynı anda hem yeni hem tanıdık bir şey duyma şansınız oluyor bu da oldukça heyecan verici. Bana göre bir sanatçı bir şarkıyı çıkarttıktan sonra o şarkı herkese aittir bu da bence müziğin gücü ve özgürlüğüdür. Dolayısıyla ben başka sanatçıların şarkılara kendi yorumlarını katmasını dinlemeyi çok seviyorum, deneysel olarak başkalarının şarkılarına kendi yorumumuzu katmayı da öyle. Çok fazla favorimiz var ama en son Baz Luhrmann'ın Elvis Presley biyografisi için If I can dream i çalmaktan çok keyif aldık. ETHAN: Iggy Pop'un hayranımız olduğunu ve bizimle çalışmak istediğini öğrenmek bizim için bir onurdu. Düşünsenize! O Punk'ın vaftiz babası! Hepimiz Iggy'i dinleyerek büyüdük, onun bizim şarkımızı gözlerimizin önünde canlı söylemesi gerçeküstü bir andı. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim, 23 Temmuz'da Küçükçiftlik Park'ta görüşmek üzere!"} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/mangonun-yeni-yuzu-robert-montgomery-ile-bir-araya-geldik", "text": "Bence zamanın ruhu ile barışmalısınız. Greta Bellamacina da ben de dijital medya ile anlaşmaya çalışıyoruz; internet, sosyal medya vs. Bu alanlara şiirleri getirmeye çalışıyoruz. İronik bir şekilde de şiir sosyal medyada önemli bir yer tutmaya başladı. Sanat tarihi bana çok ilham veriyor. Son sergimde, Malevih, Wyndham, Lewis veya Alighiero Boetti gibi birçok sanatçıyı referans aldım. Ama birçok işim de günümüzdeki siyasi ve ekolojik krize duygusal cevaplar gibi de algılanabilir. Dünyada olup bitene dürüst, empatik ve gerçek olan duygusal tepkiler vermeye çalışıyorum. Sylvia Plath, John Ashbery, Allen Ginsberg ve Greta Bellamacina bana en çok ilham verenler. Bence moda, bugünki toplumumuzda kendimizi ifade etmenin en güçlü yollarından biri. Mango ile işbirliğim çok doğal bir şekilde gelişti. Gerçek bir arkadaş grubunu bir araya getiren bir proje. Bizi bir kutlama yemeği gibi bir anda çektiler. Projede yer alan Quentin Jones ve Waris benim gerçek hayatta da arkadaşlarım. Greta da benim eşim. Yani çok doğal bir ortam yaratmayı başardılar. Ayrıca Cass Bird çok ilginç bir fotoğrafçı. İnsanlara poz verdirmiyor. Bir enerji yaratıyor ve oradaki enerjiyi yakalıyor. Siyah beyaz yün paltoyu çok beğeniyorum. Bir de kampanya çekimlerinde giydiğim boğazlı siyah kazağı."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/melis-guvenle-ozgur-kaliplardan-uzak-bir-muzigin-hayali", "text": "Pandemi günlerine bir albüm, altı çizili kitaplar ve notlarla dolu bolca defter sığdıran Melis'in son teklisi, \"Panzehir\" bu üretim döneminin sadece bir parçası. Geriye dönüp bakınca bu dönemi, \"Devamlı öğreniyorum, kendimi keşfediyorum. Sınırlarım olmadığını öğrendim; hem müzikal anlamda hem de karakterimle ilgili\" diye yorumluyor. Yazmak onun için, ister istemez oluşan sıkışmışlık halinden çıkmanın yollarından biri. Kişisel deneyimlerini yazıya döktükçe, müzik üretimini de buradan besliyor. \"Ben altyapı üstüne yazıyorum zaten. Önce altyapılar geliyor. Ben rüyalarımdan da okuduğum kitaplardan da notlar alırım... Sonra o defteri açar ve oradaki cümleyi, kelimeyi alıp hikayeleştirip yazarım. \" Onun için doğru kelimeler doğru altyapıyla buluştuğu an, en doğru parça doğmuş oluyor. Müzik dünyasının içinde bulunduğu dönem için ise kendini de dahil ederek \"Bence insanların kafaları çok açıldı\" diyor. Melis Güven anda kalıyor ve her yeni gün sınırlarını yeniden aşarak üretmeye devam ediyor. Devamlı öğreniyorum zaten, kendimi keşfediyorum. Sınırlarım olmadığını öğrendim, hem müzikal anlamda hem de karakterimle ilgili. Bu sene pandemiyle daha farklı şeylerde de kendimi keşfetmeye başladım. Yani hiç yapamayacağımı düşündüğüm şeyleri yapabilir hale geldiği fark ettim. Bu benim için epey keyif verici bir şey oldu. Müzik olmasa şu an devam edemem. Yaşama tutunmamı sağlıyor müzik. Zaten insanlarla çok bir araya gelemediğimiz için kendi duygularımı yazı ve müzikle ifade edebiliyorum. Devamlı bir şeyler üretip yazmaya çalışıyorum. Evdeki sıkışmışlık halinden yazıyla çıkıyorum gibi bir durum var. Bence herkesin müzikal anlamda daha özgürleştiği bir dönem yaşıyoruz, öyle gibi geliyor. Ben de kendimi daha özgür hissediyorum, bence bütün müzisyenler öyle. Bir açılma var, o açılma görünüyor. Bence insanların kafaları çok açıldı. Evet, evet. Ülke olarak daha çekingen olduğumuz için, o çekingenliğin de kırıldığını düşünüyorum ben bu sene. Bu röportajın bir bölümü GQ Bahar 2021'de müzikte yeni bir sayfa açanlar dosyasında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/metin-akdulger-ve-hayatin-anlamlandigi-sahneler", "text": "Stan Lee, Hulk karakterini yaratırken onu gri renkte hayal etmiş. Ancak o yıllardaki matbaa ve mürekkep sorunları Lee'nin bu hayalinden vazgeçmesine sebep olmuş, Hulk'ın rengi yeşile dönmüş. Metin Akdülger elindeki gri renkli bir takım elbise giymiş Hulk figürünü bana gösteriyor, adının Joe Fixit olduğunu söylüyor. Stan Lee'nin ilk hayal ettiği, yıllar sonra Peter David'in hayata geçirdiği haliyle Grey Hulk. Yalnızca figürün kolları ve bacakları yok. Metin bir yandan şu sıralar Türk çizer Yıldıray Çınar'ın Marvel için çizdiği Joe Fixit figürünün eksik parçalarını tamamlamaya çalıştığını söylüyor. Tam o an Metin'i yakından takip edenlerin bildiği gibi, onun sonsuz figür ve oyuncaktan oluşan koleksiyonu gözümde canlanıyor. Joe Fixit'i tamamlayacağından da, koleksiyonun büyüyeceğinden de eminim; Metin'le sohbetimiz boyunca hayal dünyasına bolca dalacağımızdan emin olduğum gibi. Kaptan 88, Metin'in hayatının öyle bir noktasında ki, seçtiği tüm işleri ona göre belirlediğini anlatıyor. Hayatındaki bu yaratıcı eyleme izin verebilecek performansların ve işlerin peşinde. Hayaller üzerine düşününce aklıma Midjourney ya da DALL·E 2 geliyor. Bu isimleri duyduysanız, insanlığın hayal gücü ve merak dürtüsünün nerelere gittiğini görebiliyorsunuzdur. İlk kez duyanlar için, bu iki yapay zeka sistemi onlara sunulan birkaç cümle hatta bazen birkaç kelimelik yönlendirmeler sonucunda size saniyeler içinde son derece gerçekçi görseller çiziyorlar. Bu şekilde Monet'nin eserlerini yorumlayanlar da var, kendi sergisini açanlar da; Midjourney ise insanlığın hayal gücünü genişletmek amacında olduğunu söylüyor. Teknoloji almış başını giderken şunu düşünüyorum: Metinler gibi 4120'de geçen bir hikaye de yazsak, aslında oradaki duyguyu arıyoruz, karşı tarafa onu aktarmanın peşindeyiz. Sinemada da müzikte de bu böyle. Hala beni tiyatro kadar etkileyen bir teknoloji girmedi hayatıma. Günün sonunda duygu teknolojiyle gelişmiyor. Tam bu noktaya, Kaptan 88'den bir alıntı tam oturuyor: Yalnızlık benim gibi bir uzaylıyı bile romantikleştiriyor. Betimlemeler falan fena değil. Ama bazen bir gök taşı sadece bir gök taşıdır. Bazen bir gök taşı sadece gerçekten bir gök taşıdır. Metin de ne üretirse üretsin o hissin peşinden gidenlerden. Onu tek bir kelimeyle tarif etmem gerekse, bu seçicilik olurdu. Bence birçok oyuncudan daha ince eleyip sık dokuyor ve işine çok saygı duyuyor. Ben siyaset okudum, Amerikan futbolu oynadım, çok daha farklı bir hayatım vardı ama en başından beri oyunculuğun içinde olmak istiyordum. Sadece oyunculuk da değil bu arada, kendini ifade etmek. Varoluşunu anlamlandırmak istiyorsun ve en anlamlı geldiği yerde sürekli durmak istiyorsun. Benim için orası bir sayfa, bir sahne. Ben mesela provaya girdiğim zaman altı, yedi saat ara vermeden çalışabiliyorum. Çünkü seviyorum bunu, kendimi anlamlandırdığım yer sahne. Arıyorsun sürekli, keşfediyorsun kendinin farklı farklı hallerini. Thauma gibi işte. Mesleği gereği içinde yer aldığı her işte tam anlamıyla orada; o karakteri, o hikayeyi çok iyi kendine katıp içselleştirmiş halde. Gönlümce rezil olabileceğim sahneler ifadesi beni çok etkiliyor. Kendiyle bu denli barışık ve yetkinliklerinin farkında olan biri Metin Akdülger. Söz konusu oyunculuğu, müzisyenliği ya da yazarlığı olsun, fark etmez. Yazdığı birçok şeyi uzun süre cebinde tutan ve demlenmesini bekleyen, giyinirken fazla dikkat çekmeyecek, sade görünümleri tercih eden biri. Kendi kafasındaki konforu da böyle sağlıyor bana kalırsa. Bu sayede da kendi döngülerini sürdürüyor, bazı zamanlar müzikle, bazı zamanlar çizgi romanla, bazı zamanlar da sahnede kendini ifade etmenin yollarını ve cesaretini yeniden ve yeniden keşfediyor. Aradığı sahneleri bulurken, kendini anlamlandırdığı yerlerde dururken onu seyretmek büyük keyif."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/moda-dunyasinin-heyecan-verici-birlikteligi-giambattista-valli-x-h-m", "text": "Erkek giyim işbirliğine H&M ile birlikte karar verdik. Bu benim için yeni bir alandı ve bu yüzden tersine bir yaklaşım izledim. Genelde olduğu gibi kadınların erkek gardırobundan parçaları ödünç almaları yerine, erkeklerin kadın gardırobundan parça, desen ve kumaşları alma fikrini araştırdım. Koleksiyondaki en temel renk gördüğünüz gibi beyaz değil. Bu koleksiyon için bebek pembesi renginin daha temel bir renk seçimi olduğunu düşündüm. Giambattista Valli ve H&M koleksiyonu kişisel stile göre karıştırılması ve eşleştirilmesi gereken zamansız ürünlerden oluşan bir seçki. Hayvan desenleri, çiçek motifleri, punk stili ve asker stili gibi. Bu erkeksi tarzın eklektik bir vizyonu. Valli erkeği gördüğü, topladığı ve izlerini sürdüğü kozmopolit bir gezgini. H&M benimle çalışmak istediğini belirttiğinde gerçekten çok şaşırmıştım. H&M'in her tasarımcının kapısını çaldığını düşünmüyorum. Bu gerçekten önemli ve heyecan verici bir olay. Geçmiş tasarımcılarla birlikte harika bir şirkette olma onurunun yanı sıra bu işbirliğinin, güzellik sevgimi daha geniş bir kitleyle paylaşmamı ve hayattaki özel anlar için tasarladıklarımı giyen insanların olmasını düşündüğümde gerçekten çok mutlu oldum. Dünyadaki Valli erkekleri ve kadınları için güzel ve sıradışı parçalar yaratmayı çok sevdim. Giambattista Valli'nin DNA'sını tanımlayan belirgin silüet ile çok özel şeyleri toplayabilecekleri fikrinden gerçekten heyecan duyuyorum. Kadın giyim ile erkek giyim arasındaki parçaları ayırt etmiyorum. Bu koleksiyonu cinsiyetten bağımsız olarak tasarladım. Bir parça yarattığımda onu giyen kişi kendi kişiliğini, stilini ve kültürünü kucaklamalı. Yani kadın giyim veya erkek giyim ne olursa olsun, bu koleksiyon nihayet bir bireyin temel unsurlarına odaklanıyor. Yukarıda dediğim gibi: Asla asla deme! 7 Kasım'da tüm dünyada piyasaya çıkacak olan bu özel koleksiyon Türkiye'de sadece H&M Zorlu ve İstinye Park mağazalarında ve ayrıca Hm.com'da satışa sunulacak."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/modadan-ritimlere-semsinin-muzik-yapimciligina-yolculugu", "text": "Büyürken her zaman müziğin hayranı oldum ve yolculuğuma Skai Water ile stüdyoya giderek başladım, burada kendimi her zaman yapımcı ve mühendisin müziğe bir şeyler ekleyip değiştirmesini sağlamaya çalışırken buldum, bu yüzden kendi başıma bunları nasıl yapacağımı öğrenmeye karar verdim. Bu sanatçılarla çalışmanın kariyerim üzerinde büyük bir etkisi oldu çünkü insanlar ilk kez bir yapımcı olduğumu fark etti ve kendimi Instagram'da tasvir ettiğim moda çocuğu imajından ayırabildim - Ken Carson bana inanan biriydi, bu yüzden yapımcı olduğumu öğrenir öğrenmez ritimlerimde rap yapmaya başladı. Aylarca çalışmamın karşılığını ilk kez aldığımı hissediyorum, bazen ayda iki/üç yüz beat yapıyordum, ayrıca bu yolculuğu dostum Ssort ile yapabildiğim için de mutluyum. Sanırım \"Like This\" için genel kanı, Ken ve Uzi'nin ilk kez birlikte bir parça üzerinde çalıştıkları için heyecan duydukları yönündeydi. \"Rockstar Lifestyle\" da aynı şekilde heyecanla karşılandı, internette şarkılara \"blind reacting\" yapanları izliyordum. Türk yaratıcılar her zaman kendi kulvarlarında oldular ve her zaman yeni bir şeyler yapmak için etkilerini kullandılar. Türk müziği Amerika'ya kıyasla çok daha iyimser ve pozitif, çok daha yaşam tarzına uygun, kendini iyi hissettiren bir müzik, oysa Amerikan müziği bazen daha karanlık bir tona yönelme eğiliminde. Örneğin arkadaşım Çakal son derece yetenekli bir müzisyen ve ne zaman onu canlı izlemeye gitsem enerjisi kusursuz oluyor. İkisi arasında bir denge kurmak benim için zor değil, moda benim için çok önemli ve müzik de hayatımın büyük bir parçası... Trendleri \"tahmin ettiğimi\" söyleyemem ama birinin kendine özgü davranarak öne çıkıp çıkmadığını görebilme yeteneğim var. Uyanıyorum ve bütün gün beat yapıyorum, istediğim gelecek bu."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/mucbir-sebepler-evreninde-neler-oluyor", "text": "Haziran ayının başlarında, dev dolunayın aydınlattığı bir gecede, Moda'daki bir apartmanın dördüncü katında yarı ciddi prodüksiyon telaşı var: Mücbir Sebepler'in iki yaratıcısından, sinema yazarı ve senarist Melikşah Altuntaş, programın düzenli izleyicilerinin iyi tanıdığı oturma odasında, yeşil sandalyesinde ve telefonunun karşısında, bir paket hazır kahveyi dikkatle alnının üzerinden yukarı doğru uzatıyor. Yanında, kadrajın dışında ayakta duran arkadaşı, oyuncu Berrak Tüzünataç, bir Oscar replikasının sırtına lastikle tutturulmuş telefondan Bartu Küçükçağlayan'ın direktiflerinin gelmesini bekliyor. Programın 69'uncu bölümüne yerleşecek kahve markasının 'sihirli aroma' tagline'ından ve Instagram Live'ın ekranı dikey olarak ikiye bölmesinden yola çıkan mizansende, Melikşah'ın yukarı, Bartu'ya doğru uzattığı kupaya, Bartu kahve ve sıcak su koyacak; Melikşah, eli geri indiğinde sihirli bir şekilde orada olan kahveden bir yudum alacak. Hoparlörden, ekranda bir anlığına görünen ve bu noktada programın yapımcılarından sayılan, izleyicilerin 'Karıcım' olarak tanıdığı ve hitap ettiği Merve Özgüle'nin sesi duyuluyor: Bizim masaya bir havlu falan koyalım, suyun dökülme sesi garip geliyor. Oyuncu Meriç Aral ve köpeği Gofret'le, Mücbir Sebepler'in yayın öncesi provasındayız. Az sonra Bartu ve Melikşah'ın, o gece üzerine konuşulacak başlıkların üzerinden son kez geçtikleri kısa ve verimli içerik toplantısı başlayacak. Melikşah'a göre Mücbir Sebepler'le 'yedinci kez ünlü olan' Bartu, aynı Haziran akşamının daha erken saatlerinde, Moda'nın diğer ucundaki evinin mutfağından kendisi ve Merve için akşam yemeği hazırlarken, kendi uyku düzenine göre sabah saatlerinde bize Google Hangouts'tan bağlanıyor. Pandemi başladığında bir süredir çok çalışıyordum diyor, Konserler veriyordum, iki farklı dizi ve bir sinema filminin senaryosunu deneye yanıla yazıyordum. Bu süreçte dinlenmeye karar verdim. Bir hafta sonra sabah beş gibi iki tiyatrocunun açtığı live'la karşılaştım. Biri piyano çalıyor, diğeri şarkı söylüyor ama aralarında senkron olmadığı için çok kötü bir şey duyuluyor. Tutturamıyorlar tonu. Sonra baktım, bir saat falan seyretmişim elimde telefonla, boynum tutulmuş. İlerleyen günlerde Mücbir Sebepler adını alacak program, ertesi gün Bartu'nun, 'çok uzun süredir live açıp konuşturmak istediği' Melikşah'a yayın açmayı önermesiyle başlıyor. Yazının tamamı, GQ Türkiye YAZ sayısında."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/muhtesem-adamlar", "text": "Dört sezon boyunca, Türkiye'nin yanında 50'yi aşkın ülkeyi ekrana kilitleyen Muhteşem Yüzyıl tabiri caizse son düzlüğe girdi. Kanuni'den Şehzadelere, Sümbül Ağa'dan Taşlıcalı'ya Muhteşem Yüzyıl'ın dokuz erkeği GQ Türkiye'nin Nisan sayısı kapağında bir araya geldi. Usta fotoğrafçı Tamer Yılmaz'ın objektifi karşısına geçen Halit Ergenç, Ozan Güven, Mehmet Günsür, Aras Bulut İynemli, Engin Öztürk, Tolga Sarıtaş, Selim Bayraktar, Sarp Akkaya ve Serkan Altunorak dizi finale doğru ilerlerken halet-i ruhiyelerini anlattı. Bir arkadaşım benimle saray jurnalcisi diye dalga geçiyor. İlk kez 5 Ocak 2011'de izleyicinin huzuruna gelen ve o günden beri, yayınlanan her bölümüyle reytingden yana başlı başına tarih yazan, 50'yi aşkın ülkenin insanını ekrana kilitleyen Muhteşem Yüzyıl kadrosuna dair yaptığım ilk röportajı düşünüyorum da, şu anda stüdyoda bulunan birbirinden yağız şehzadeler, henüz hikayede dünyaya bile gelmemişti. Tabiri caizse elimize doğdular, büyüyüp serpilip sancak beyi oldular, kimileri haksız yere isyankar ilan edilip babası tarafından boğdurulmak suretiyle Hakk'ın rahmetine bile kavuştu. Dizinin o güzeller güzeli aklına düştüğü ilk günlerde bahsini açışını anımsayınca içimi dağlayan, canımın içi Meral Okay'la, yapımcı Timur Savcı'yla, kimi kişisel meselelerden, kimi hikaye gereği karakterinin eceli geldiğinden ayrılmış olan isimler de dahil, bireysel ve ensemble halinde farklı oyuncularla, farklı zamanlarda, farklı vesilelerle yapılmış röportajları oturup saymaya çalıştım kafamda; hesabın içinden çıkamadım, akıllara seza bir kast devridaimi... Kanuni Sultan Süleyman'ı canlandıran Halit Ergenç'in sakalının bugünkü metrajına bakıp, Hayat nasıl da su gibi akıp geçiyor şeklinde düşünmekten alamıyor insan kendini. Maslak'taki stüdyoda dizi setini andıran bir kalabalık var. GQ Türkiye ve fotoğraf ekibini, dizinin eril kadrosuna yani Halit Ergenç, Mehmet Günsür, Ozan Güven, Serkan Altunorak, Sarp Akkaya, Aras Bulut İynemli, Engin Öztürk, Tolga Sarıtaş ve Selim Bayraktar'dan oluşan dokuz kişilik gruba katın, kalabalığı ordan hesap edin. Birbirleriyle diyalogları tabiri caizse bromance ahengi arz eden ekipteki oyuncuların her birinin kalibresi, başrol üstlenip tek başına bir diziyi sırtlamaya kafi gelir. Gelin görün ki başrolden ve neonlu tabelada isminin yazılacağı yere dair irtifadan ziyade, takım oyunu kovalayan türden aktörler bunlar; dertleri başka yani... Yazının tamamı ve Muhteşem Yüzyıl'ın dokuz muhteşem erkeğinin özel röportajları GQ Türkiye Nisan sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/murat-boz-vs-murat-boz", "text": "Bir gün evde boş boş otururken Okan Can Yantır beni arayıp Murat Boz hakkında ne düşünüyorsun? diye sorduğunda yukarıdaki cevabı vermiş ama bundan sonrasını yazmamı isteyeceğini hiç düşünmemiştim. Telefonu kapattığımda neden İyi birine benziyor dediğimi düşündüm. Cevabını bulamadım ve bunu bizzat Murat Boz'un kendisine sormak istedim... Tek başınıza çıkacağınız yolculuklarda bazen sıkıntı, bazen de merakla beklediğiniz biridir yan koltuğunuzda oturacak şahıs. Kafasında kötü örnekleri biriktirir insan böyle durumlarda. Kesin horlayan ya da kucağında çocuk olan biri olacak endişesiyle, daha yolculuk başlamadan mide kramplarına sahip olanlar bile vardır. Aslında Murat Boz'la konuşmaya giderken bende böyle endişeler olması gerekiyordu. Sonuçta televizyon dışında hiçbir yerde görmediğim, orada da ya şarkı söylerken ya da O Ses Türkiye'de jüri üyesi olarak tanıdığım bir adam. Ama yine de avantajlıyım; zira o benim hakkımda hiçbir şey bilmiyor. Yani stres yapacak biri varsa, mevcut durumda, bu ben değilim... Görüşmenin bir röportajdan çok bir sohbet olacağına öyle inandırmışım ki kendimi, üstünlük kurmaya çalışıyorum anlamsızca. Galibiyet değil amacım, deplasmanda 1 puan hevesiyle maça çıkan Anadolu kulübü gibiyim. Ben başta dostluk mesajlarımı vereyim de, kartlar havada uçuşursa suçu rakibe atarım havasında fotoğraf çekimine gidip de Murat'ı ringde görünce gardımı aldım ve beklemeye başladım. Konvansiyonel medya, yani yazılı ve görsel basınla sosyal medyanın ünlü profillere yaklaşımı arasında büyük farklar var. Sosyal medya unsurlarında fan oluşumu yadsınamaz bir gerçeklik fakat ünlüleri eleştirmek de -hatta bazen aşağılamak da- sosyal medyada rağbet gören ve popülerliği artıran bir tarz. Diğer medya platformları kişiler hakkında daha detaycı ve kontrollü kalmak zorundayken, sosyal medya tam bir özgürlükler coğrafyası. Ve kahramanımız Murat Boz da olumlu ve olumsuz eleştirilerin odağındaki önemli isimlerden biri oluyor ara ara. O yüzden konuşmaya başlarken şu an bulunduğum konumun sebebinin sosyal medya olduğunu anlattım Murat'a. Fakat hiçbir önyargıyla gelmediğimi de ilettim, güldü. O an Twitter'a girip kendisi hakkında yazdığım tweet'leri aratacakmış gibi geldi ama yapmadı tabii. Twitter'da tanınmış biri olmanın en zor tarafı budur; ünlü biriyle tanıştığında onun, senin hakkında kötü bir şey yazıp yazmadığının muhasebesini yaparsın. Murat konusunda rahatım, şimdi o düşünsün... Fotoğraf çekiminden sonra ufak bir yemek ve duş arası verip konuşmaya başlamak üzere sözleştik. Yorulmuş olma ihtimaline karşı daha uzun bir ara teklif ettim fakat iyi olduğunu belirtip bir saat sonrası için net konuştu. Ofise gittiğimde de herhangi bir yorgunluk emaresi görmedim. Yıllardır dostum olan Sanem'in hala Murat'la çalışıyor olduğunu ofiste fark etmemiz de Murat'ın rahatlaması açısından oldukça işime yaradı. Röportaj sırasında etrafında tanıdığı insanlar olduğunda daha rahat çalıştığını da açıkladı zaten. Sonuçta insan en azından bir ortak tanıdık istiyor rahat diyalog için. Bu yüzden yeni tanıştığımız biriyle Şunu tanır mısın? muhabbetine giriyoruz. Bizim başka ortak arkadaşlarımız da var Murat'la ama işin o tarafını pek karıştırmıyorum; biraz da gizem olsun aramızda... Genel olarak güleç biri olman mı seni iyi biri olarak görmemizi sağlıyor acaba? Mutlu bir profil veriyorsun bize dediğimde de tabii önce gülüyor ve gerçekten de hayata pozitif yaklaşan biri olduğunu söylüyor. Fakat kontrollü bir biçimde hayatın herkes için o kadar da iyi olmadığının farkında olduğunu bildiğini belirtiyor. İster istemez empati kurmaya başlıyor ve Murat'ın rahatlığına ragmen önyargılarınızı öne çıkarıp o kadar da rahat olmadığını düşünmek istiyorsunuz o konuşurken. Fakat hemen çok önemli bir ekleme yapıyor: Benim de sevmediğim insanlar var, o zaman beni sevmeyen insanların olmasına da saygı göstermek zorundayım. Ayrıca sevdiğimiz insanları sevmeyenleri de normal karşılamamız gerektiğinden bahsediyor. Özellikle iş yaptığı camiada bunun ne kadar zor olduğunu düşünüyorum ister istemez. En azından bizim gördüğümüz kadarıyla çoğu insanın birbirinin kuyusunu kazmaya çalıştığı bir ortam var gibi. İlginç bir şekilde, konuşma süresince müzik sektöründen herhangi birinin ismini geçirmemeye özen gösterdi. Bunu konuşmamızın sonunda fark ettim. Bir şeylere itiraz edilmesi, konuşmanın iyi yolda olduğunu düşündürür bana. Ayrıca kolay olan, bahsettiğim çarkı kabullenip, orada olmanın sanatçı için ne kadar yorucu olduğundan bahsederek bir drama yaratmaktı. Zoru seçtin, çak! dedim içimden ama henüz birbirimize yeni ısınıyoruz, dışa vurmadım tebriğimi. Madem müziğe yani işe geldik, 10 yıl sonra Murat Boz şu an yaptığı tarzda bir müzik yapıyor olacak mı sence? diyorum ve tuzaklı sorumun rahatlığıyla bekliyorum. 10 yıl sonra arkadaşlarıyla bir barda caz yaparken görüyor kendini. Bu düşüncenin hoşuna gittiğini suratından anlayabiliyorsunuz. Konu müzik olduğunda hemen heyecanlanıyor, el kol hareketleri daha da keskin ve anlatıcı olmaya başlıyor. İki üniversite bitirdiğini ve ikisinde de müzikle ilgili dallarda öğrenim gördüğünü, okulda piyanonun yanında keman çaldığını ve sonra da ney üflediği sürprizini anlatıveriyor bir çırpıda. Bu işte eğitimli olmanın insanı başka bir boyuta sürüklediğinden bahsediyor. Şimdi de ufak ufak gitar çalıyormuş, hatta yakında sahnede de çalmak istediğini söylüyor. Fakat aslında benim istediğim şey hep şarkı söylemek; en çok şarkı söylerken mutlu oluyorum diye ekliyor. İyidirler de sana öyle geliyordur demiyorum klişe olmamak için ama o ne düşündüğümü anlıyor. Başta ben onunla empati kurmaya çalışırken, şimdi o benimle beraber düşünmeye başlıyor. Müzikalleri sevdiğini anlatıyor ve eğer bu ülke dışına taşan bir hayali varsa onun dev bir müzikalin parçası olmak olduğunu söylüyor. İstanbul'a geldiğinde Cats'i izlemiş ve çok etkilenmiş. Memlekete böyle işlerin, asıl kadroyla olmasa da gelmesinden ve müzikali büyük bir seyirci topluluğunun izlemiş olmasından da bir hayli mutlu. Ben sormadan konu ilişkiye geliyor. İstikrarla ilgili tek bir şeyi takdir edeceksem o da, kendim başaramadığımdan, ilişki istikrarı olabilir zaten. Öncelikle uzun zamandır, sevdiği kadından bahsederken bu kadar mutlu olan birini görmemiştim. Yine empatiye dönüyor ve en son hangi kadının gözlerimi böyle parlattığını düşünüyorum istemsizce. Sekiz yıllık beraberlikten bahsediyor. Röportajdan önce kısacık konuşma fırsatım olan Eliz'le yaşadıkları iki hayat var gibi aslında. Benim gördüğüm, iş birliktelikleri oldu, çekim sırasında. Gayet makul yaklaşan bir kadın ve söylediği her şeyi koşulsuz dinleyip onunla beraber karar veren bir adam şeklinde bir yapıları var. Şu ana kadar kusursuz işlediği de aşikar. Etrafımda sevdiğim ve güvendiğim insanlar olduğunda iş konusunda çok daha iyi hissediyor ve verimli oluyorum. Eliz de bu hissiyatımın en önemli parçası diyor. Aşkın da buna paralel uyumda gittiğini düşünüyorsunuz ister istemez ama hemen aradaki fark dökülüveriyor Murat'ın ağzından: Ben özellikle başlarda sabit fikirli yaklaşıyordum yaşadığımız her şeye. Eliz de böyle yaklaşınca küçük küçük inatlaştık ve birbirimizin fikirlerini ittik. Şimdi daha sakin ve iki kere düşünen bir yapıdayım fakat duygusal anlamda iş hayatına göre daha fazla farklılıklarımız var. İş ortamındaki mükemmel uyumlarını gördükten sonra bahsettikleri farkların en fazla çayın dem oranı falan olabileceğini düşünüyor insan. Gece hayatını seven biri olarak dışarıya çıktığımda kendisine hemen hemen hiç rastlamadığımı, paparazzi programlarında da arabasına binerken tökezlediğini falan görmediğimi söylüyorum. Gülüyor. Ama hemen sertimi de gösteriyorum: Bunu başka bazı ünlülerimizin yaptığı gibi kendini saklama, yüzünü eskitmeme gibi amaçlarla bir strateji olarak mı yapıyorsun? Hala gülüyor: İnan ki hiç öyle bir kısıtlamam yok. İlk parladığım zamanlarda sık sık dışarı çıkıyordum aslında ama sonra keyif almamaya başladım. Zaten içkiyle çok aram yok, içmeden o insanlar kadar eğlenememek de sinir bozucu oluyor, aidiyet hissini kaybediyorsun, o yüzden pek çıkmıyorum. Sahnede olduğumda çok eğleniyorum zaten. Ama hiç de demeyelim, karşılaşmamışız sadece. Gözümün üzerinde olduğuna dair bir bakış atıyorum, boşa gidiyor. Neyse, bir yerde görüşürüz o zaman diyerek konuyu kapatıyorum. Herhangi bir gece karşılaştığımızda bu paragrafla ilgili büyük bir muhabbetin döneceğinden eminim... hesaplaşma fırsatı gibi diyor. Ringde olması gereken kostümün dışındaki kıyafetini hayatla bağdaştırıyoruz. Çoğumuz günde birkaç kez başka zırhlarla olmak isteyeceğimiz ortamlarda hazırlıksız yakalanmıyor muyuz? Ringin ortasında sadece elleri sarılmış, takım elbiseli bir pop star kendisiyle, yaşadığı hayatla dövüşüyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/neighborhood-ve-eastpakin-ortak-koleksiyonu", "text": "Ben Shinsuke Takizawa. Neighborhood markasının baş tasarımcısıyım ve Japonya'daki Nagano eyaletinden geliyorum. Bir plak dükkanında grafik tasarımcı olarak çalışıyordum. O zamanlarda (90'larda), tişörtlere grafik baskı yapıyordum. Bu noktadan sonra bir şeyler anlatmak istediğimi düşünmeye başladım ve her şey böyle başladı. On yıl önce, erkek modası şimdi olduğu gibi popüler değildi. Günümüzde sokak tarzı ile moda arasında bir geçit var. Ayrıca, genç nesil, Hip-Hop gibi farklı ortamlar ve kültürlerle sokak giyimine daha fazla ilgi duymaya başladı. Modanın yeni bir tarzda nasıl geliştiğini görmek gerçekten çok ilginç. Marka 1994 yılında Harajuku, Tokyo'da kuruldu. Günlük hayattan, geçmişten, müzikten, filmlerden ve daha birçok şeyden ilham alıyorum. Bazen Harajuku mahallesinde dolaşarak ilham alıyorum. Markaya gelince arkadaşlarım ve ben motosiklet kültürüyle çok ilgiliydik. O zamanlar, motosiklet modası sadece siyah gömlekler ve boot kesimli kotlarla ilgiliydi gerçekten çok Amerikalı. Çok popülerdi, ama biz farklı bir şey arıyorduk. Bu yüzden iş kıyafetleri ve üzerlerinde en sevdiğimiz grafikleri bastığımız tişörtler giydik. Yeni bir motosiklet modası yaratmak istedik. Bugünün aksine, koleksiyonlarımızın sezonları yoktu. İlk koleksiyonumuz vintage görünümlü kot ceketler, iş pantolonu ve bazı iş gömleklerinden oluşuyordu. Koleksiyonun tarzı, 90'lı yılların başlarından kalma kıyafetler ve iş kıyafetleri ile gerçekten uyumluydu. Farklı unsurlardan çok ilham alıyorum. İlgilendiğim şeyler için araştırma yapmayı seviyorum. Tarihi araştırıp, elimden geldiğince fazla ayrıntı bulmak istiyorum. Bundan sonra, ilgi duyduğum orijinal unsurlara sadık kalarak yeni bir tarz ifade etmeye çalışıyorum. Eskiden daha çok tarih, belirli tarzlar vb. üzerinde çalışırdım. Artık daha çok bugüne ve geleceğe bakmakla ilgileniyorum. Mevcut eğilimlerden ve sanattan ilham alıyorum ve bunu Neighborhood markasına getirmek istiyorum. Bu daha önce yaptığımız her şeyden farklı. Bu sadece benim bakış açım ama Eastpak yılladır ikonik bir stile sahip. İkonik ürünlerini nasıl herkesin günlük yaşamının bir parçası haline getirmelerini seviyorum. Eastpak, kendi kategorisinde ikonik bir marka olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden Neighborhood Eastpak'e yaratıcı dokunuşunu eklemek istediğinde bu doğal bir şekilde gerçekleşti. Eastpak, stil ve yaratıcılık açısından yeni bilgileri kabul etmeye çok istekli. Askeri mirasa bağlantı gibi bazı benzer temel noktalarımız da var. Punk ve Rock kültürü 70'lerde göründüğünde, medya ve gazeteler bu cümleyi çok kullanırdı. Motosiklet kültürüne girdiğimde, punk / rock hareketlerinden ve kültüründen gerçekten çok ilham aldım. Bu benim gerçekten sevdiğim bir cümle ve bir şekilde Neighborhood markası ve imajı ile doğal bir uyum sağladı. Bu koleksiyon hem askeri hem de polis güçlerine faydalı olabilecek çantaların yanı sıra şehir hayatından geliyor. Askerlik ve polis kuvvetlerinin kullandığı teknik çanta ve yelekleri seviyorum. Çok pratik ve işlevsel bir yanları var. Uzun zamandır giyim ve aksesuardaki farklı unsurlar için onlardan ilham alıyorum. Bu sefer insanların giyebileceği bir çanta yapmak istedim. Bu motosiklet kullanan insanlar için mükemmel bir çanta fakat kullanımı sadece bununla sınırlı değil. Padded Pak'r'ı seviyorum. Eastpak klasiklerinden ve bana göre Eastpak'in en ikonik eseri."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/net-hayalperest-engin-gunaydin", "text": "Gün boyu gülmüş durmuş, hiç fark etmemişiz; hakikaten, dişi ağrıyormuş gibi bir ifadeye bürünüyor yüzü. Espri olsun diye mi yapıyor diye yokluyoruz; Yok diyor, Vallahi öyle... Zaten çekimin şu mimikli faslına dair tümden endişeli. Ne güzel, fıstık gibi sürü sepet karizmatik kare çekmişiz; sayfa yapılırken maymunluk yaptığı karelerin seçileceğinden adı gibi emin. Adam komedyen ya, hep öyle oluyormuş; şu karizmanın ekmeğini yiyememiş bir türlü! Memleketin sinema tarihinde kült statüsü şimdiden tescilli, sinema okullarında üzerine en çok tez verilen filmlerden biri olan Vavien'in ardından, hem senaryosunu yazıp hem başrolü canlandırdığı, ikinci filmi olan İçimdeki Ses vesilesiyle bir aradayız. 30 Ocak'ta vizyona girecek film, Günaydın'ın yazdığı ilk komedi. Vavien'in kara komedi öğeleri barındırması gibi bir durumdan bahsetmiyoruz; bu bildiğiniz, düz, koltuktan düşüren türden komik. Konservatuar yıllarından beri, 20 yıldır yazıp istiflediği senaryolarını artık çekmek istediği bir döneminde hayatının. Çok bile beklediğini düşünüyor. Yönetmenliğe dair de eğitime çekmiş kendini ama Woody Allen'ın, Jim Jarmusch'unki gibi, küçük filmler söz konusu olursa o cesareti bulacağını söylüyor. Büyük prodüksiyonların, kalabalık ekiplerin mevzubahis olduğu durumları, işinin ustası, büyük yönetmenlere bırakma taraftarı. Onun stresi, anksiyetesi çekilmezmiş. Birçok gerçekten iyi oyuncu gibi, oyunculuktan kurtulma derdinde. Bıraksanız, aktörlüğü hepten hayatından çıkaracak. Aslında konservatuardan beridir memnun değilim mesleğimden diyor: Utanıyorum çünkü. Sahneye çıktığım ilk an büyük rahatsızlık duyuyorum. Sonuçta memnun kalıyorum; bazıları yapamaz, ben bakabiliyorum kendime ekranda, perdede falan... Performansıma bakıyorum. Ama ilk çıkış anı benim için çok zor bir konu hala. Oyunculuk yapmaktan çok hoşlandığı zannedilir oyuncuların; ben kendi çevremde hiç böyle bir tip de görmedim açıkçası. Herkes büyük sıkıntılar içinde. Belki birbirimize bulaştırdığımız bir durumdur bu, bilemiyorum. Yazı işi o yüzden benim daha kolayıma geliyor. Sette siz durduğunuz zaman bütün set duruyor; yazıda öyle değil, çıkmıyorsa ertesi gün de yazarım o sahneyi. Utangaçtım ben, hala da birilerinin karşısında duygularımı göstermekten hiç hoşlanmıyorum. Hele de kalabalığın önünde... Bazen dublaj yaparken arkamı dönüyorum, kimse görmesin diye. Oyunculukta da bunu yapmak çok istiyorum aslında ama mümkün değil, işin doğasına aykırı. Konservatuarı bitirdikten sonra zaten oyunculuk yapmayayım düşüncesindeydim. Arandım bir dönem; pazarlamacılık yaptım, geliri daha iyi bir alan bulsaydım oyunculuğa geri dönmezdim. Senaryo üzerine çalışmalarım vardı ama onun da hiç parası yoktu. Bırak ailemi, kendimi geçindirecek bir gelir elde etmem mümkün değildi. Parasızken konuşmaya da hakkın olmuyor, bu ülkenin öyle bir sorunu da var. Anlattığım senaryoyu dinlemiyorlardı bile. Ne geri zekalı bir şey anlatıyorsun gibi bir ifadeyle dinliyorlar; dinlemeyen insana da bir şey anlatamıyorsun tabii. Tokat, Erbaalı hareket memuru bir babayla ev hanımı bir annenin beş evladının en ufağı. Tekne kazıntısı. Plan dışı yapılmış bir çocuk; aslında olmaması gereken birisi. Olunca da iyi olmuş gerçi. Tertemiz, misler gibi havası olan, şapşahane bir ortamda büyümüş: Hayal kurmaya başladığım zamanlar onlar. Ekonomik olarak durumumuz iyi değildi; sırf biz değil, mahallemizin, çevremizin de ekonomik durumu kötüydü. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Aralık sayısında ve interaktif içeriğiyle GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/onur-sevigen-yeni-muzik", "text": "Londra'da doğup büyüyen, bu zamana kadar hep İngiltere'de müzik yapan ve yıllar içinde türkülere olan sevgisi hiç dinmeyen Onur, Türkiye'ye gelip Türkçe müzik yapmaya karar verdiğinden beri, sıra dışı bir harman yakalamanın peşinde. Hep yeni bir şeye, beni heyecanlandıran şeylere girmeye çalışıyorum. Yapa yapa heyecanlanıyorum, çünkü böyle bir harman yoktu, daha olmamıştı. Edis Görgülü'yle çalışan, türküler, zeybekler, dokuz sekizlik, beş sekizlik ve nicesi arasında yaşayan Onur Sevigen, yaptığı müziği büyütüp yeni bir müzik kimliği tanıtmayı amaçlıyor. Müzik yapmak bana hep bir şey fark ettiriyor. Kendimi kendim olarak kabul edip izin vermeme yarıyor. Ben kimsem oyum diyor Onur ve globalleşen müzik sahnesinde, Türkiye'nin de yeniliğe hazır olduğunu düşünüyor. Herkesin istediği müziği yapabildiği bu sahnede ortaya kendi imzasını koymayı ve insanların da onun üstünden gitmesini umuyor. Spesifik olarak, kendimi kendim olarak kabul edip izin vermeme yarıyor. Ben kimsem oyum... Türküm ve İngilizim. Buraya da gelince vatan sevgisiyle de tabii daha rahatladım. Hep yeni bir şeye, beni heyecanlandıran şeylere girmeye çalışıyorum. Türk müziğinde de böyle bir boşluk gördüm. Yaptıkça heyecanlanıyorum, çünkü böyle bir harmanlaşma yoktu. Türkiye'nin batı doğu sentezi bugüne kadar belki bir sazı ve elektro gitarı yan yana getirmekti. Benim yaptığım öyle bir şey değil. Yaptığım şey: Türkçe üst düzey standartı pop. Türküler, zeybekler, dokuz sekizlik, beş sekizlikler duyabilirsiniz. Türkçe müzik yapma fikri kafamda hep vardı. Ama hiçbir zaman üstüne çalışmadım çünkü İngiltere'de yaşıyor ve orada müzik yapıyordum. Buraya geldiğimde üç ayda bir albüm çıkarttım. Oradayken böyle bir hedefim yoktu çünkü Türkiye ile çok alakam, bağlantım yoktu. Hep vatan sevgim vardı, türküleri çok severdim. Olacağı zaman olur diye düşündüm zorlamak istemedim. Sonra da oldu. Hiç kimse senden daha büyük veya küçük değildir, herkes eşittir. O yüzden insanlara ona göre davran, derdim. Globalleşiyor ve benceTürkiye piyasası yeniliğe hazır. O yüzden de yeni şeyler çıkıyor. Her ne kadar plak şirketleri veya yapımcılar bunu risk olarak görse de artık herkes istediğini yapıyor. Tabi bunun daha önceden olmaması bence üzücü. Bu röportajın bir bölümü GQ Bahar 2021'de müzikte yeni bir sayfa açanlar dosyasında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/orduda-sifir-noktasina-donus", "text": "Tutkunun peşinden git deyip dururlar. Demesi kolay, lakin uygularken tökezlenebiliyor. Siz tutkunuzu buldunuz mu? Bulduysanız, peşinden gidebildiniz mi? Peki tutkunuz uğruna dünyanın bir diğer ucuna kadar gidebilir misiniz? Sonra oradan aldığınız ilhamla, bu tutkuyu ailenizin doğup büyüdüğü köye taşıma cesaretiniz olur mu? İki ucu birbirine bağlayınca ortaya çıkan güzelliğe, 'yeni kökler' diyoruz. Şimdi okuyacağınız da Mellow Sri Lanka ve Mellow Turkey'nin kurucusu Deniz Toprak'ın, Sri Lanka'dan Ordu'ya uzanan 'yeni kök' hikayesi. Müptelası olduğum konfor alanımdan çıkmak için kendime 'yararlı rahatsızlık alanları' ürettiğim günlerin birinde Mellow'un 'gönüllü' çağrısı çarpıyor gözüme. Hani bir şeye kafayı takınca ve konuyla ilgili adım atma cesareti gösterince, tüm kapılar önüne seriliverir ya... Mellow Turkey de dalga sörfüne olan taze tutkum üzerine çıkıyor karşıma. Bana sörfü sevdiren Danube Surf House'un şirin babası Tolga Hadimoğlu, Bizim Deniz diye bahsediyor Ordu'daki Mellow Turkey'den. Deniz Toprak'ın Sri Lanka'da başlayan Mellow macerası, kendi köklerine, Ordu'ya kadar uzanıyor. Deniz, birçok kişinin kurduğu İstanbul'dan uzaklaşma hayalini, pek az insan gibi gerçekleştirmeye cesareti olanlardan. Sri Lanka'da açtığı hostel sonrası köklerine, Ordu'ya dönüyor. Biraz orada, az burada bir hayat örüyor kendine. Bana gelene kadar çiftlik deneyimi yaşamak isteyen gönüllülerden birkaç Türk'ü, üç Arjantinliyi, bir Fransız'ı, iki İtalyan'ı misafir etmişler bile. Biz şehirlilerin dışarıdan özendiği kadar kolay değil kırsalda yaşamak, kendini döndürebilmek. Sabahın köründe başlayan mesain akşamlara kadar sürüyor. Bugün kendimi iyi hissetmiyorum, çalışmayacağım şımarıklığı da yapamıyorsun. Neyse ki ben ineksel geviş getirme, yan gelip yatma ruh halimi öngörebildiğim için baştan belli ediyorum rengimi. Deniz'le konuşmamızın sonucunda, bu satırları Ordu'nun Perşembe ilçesindeki deniz manzaralı konağımızdan yazıyorum. Anlayacağınız Deniz'i yakından tanımaya köklerinden başlıyorum. İstanbul'da doğup büyümüşse de, çocukluğunda fındık hasatı haftasını Ordu'da babaannesinin çiftliğinde geçirirmiş Deniz. Küçükken babaannem tezek kokuyor diye kaçardım ondan. Taze sağılmış sütü içmez de annemi markete gönderirdimdiyor gülerek. Şimdilerde kırsalda takılmanın yeni 'cool' olduğuna kanmayın. Bilirsiniz eskiden şehirli olmak çok daha havalı, pek daha şahaneydi. Deniz'in doğadan ne kadar kopuk bir hayat yaşadığını anlaması için 23 yaşına gelmesi ve Şile'de sörfle tanışması gerekiyormuş. Karadeniz'den şaşmıyor bizimki. Merakı kısa sürede tutkusu haline gelince, tüm aksiyonları, tatilleri sörf odaklı oluyor. Portekiz'de, California'da uzun süreler geçiriyor. Birçok sporda olduğu gibi insanoğlu hızla öğrenme hırsında olabiliyor. Deniz de 'en iyi sörfçü olma, en iyi dalgayı alma' gibi hırslara hızlıca düşüyor. Oysa şimdi En iyi sörfçü, en çok keyif alandır diyor. Dalgaları, fırtınayı kovalayan biri olduktan kısa bir süre sonra da kendini derinlemesine tanıma yollarına giriyor. Sörf sayesinde denizle, suyla bağı zaten kuvvetli. Ama toprakla, kökleriyle bağı bir tık havada kalmış. Henüz topraklayamıyor enerjisini. Soyadının Toprak olması ve toprak elementiyle, yani kökleriyle kopukluk yaşaması enteresan bir rastlantı. Olaylara bakış açısının deniz gibi akışkan olması pek şahane. Ama o akışkanlığı topraklamadığın, ayaklarını yere sağlam basmadığın sürece savrulur gidersin hayatta. Eğer toprağı enine boyuna tanıyıp, kendi gıdasını yetiştirebilirse, kendisine tamamen yetebileceğini fark ediyor. İçtiğim sudan ve yediğim yemekten vazgeçemem sonuçta diyor. Markete bağımlı olduğu sürece üç kuruşun hesabını yapmaya devam edeceğinin de farkında. Marketten, pazardan yine beslenirim ama bağımlısı olmazsam özgürleşirim diyor. Toprakla ilişki kurma derdine düşünce, kalbine çocukluğunda burun kıvırdığı Ordu'daki köy hayatı düşüyor Deniz'in. Babası üç erkek kardeş. Dede ortalıkta olmadığı için babaanne sabah akşam çalışır, tüm eve o bakarmış. Babası, Oku, kurtar kendini zikriyle büyütülmüş. Hal böyle olunca bilinçaltına daha küçük yaşta, topraktan para kazanılamayacağı yanılgısı işlemiş. Halbuki babaannemin bu kadar az kazanmasının sebebi ara tüccarlar diyor bugün. Sonuç olarak babası İstanbul'a kaçıyor ve birçok şehirli gibi gıda alışverişini marketlerden yapmaya başlıyor. Ve köylülerin daha çok sömürülmesine fark etmeden destek oluyor. Bir şeyin bedeliyle fiyatı arasındaki farkı doğaya ödettik. Doğa da faturayı şu an bize ödetiyor diyor Deniz. Ama tatlı bir rıza içinde olanlara. Böyle olması gerekiyormuş diyor. Bizimki, bu bedelin faturasını ödeyen ilk nesil. Bu değişimi görüyor ve göz göre göre ürüyoruz. Köklere, toprağa dönüş jenerasyonlarca yapılması gereken bir şey. Toprağa ne kadar verirsen, o da sana o kadar zenginlik veriyor. Çiftçilik en güzel köylülerden öğrenir. Atatürk Köylü milletin efendisidir derken, bir bildiği varmış. Etrafınızda sıklıkla Bir adaya yerleşelim, arazi alalım da küçük topluluklar halinde yaşayalım diyenleri duymuşsunuzdur. Kolektif kurulan bir hayal olduğuna göre, bundan seneler sonra yeniden kabileler halinde yaşayacağız. Ama bu, kolay bir iş değil. Toprak, işçilik, hayvancılık bilgisi öğrenilebilir. Ama o bilgiyi bilişe, kısaca deneyime geçirmemiz gerek. Mellow Turkey de buna ön ayak olma derdinde; bizim gibi nereden başlayacağını bilmeyen insanlara ilham olmayı, fiziksel bir alan sağlamayı hedefliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ozgurluk-yolunda-kivanc-tatlitug", "text": "Into the Wild filminde Eddie Vedder'ın seslendirdiği Society şarkısının bir kısmı bu yazanlar... Kıvanç Tatlıtuğ, bir gün kendini, derdini bu şarkıyla anlattı bana. Daha önce röportaj yapmıştık, basın toplantılarında yan yana gelmiştik ama biz asıl o gün tanıştık. O günün hatırına, Kıvanç'ın doğaya olan düşkünlüğüne ve kendi iç yolculuklarına şahit olmak istedik. Büyük prodüksiyonlar, ışıklar, flaşlar, pozlar patlatmadan, yanımıza saç-makyaj ekiplerini almadan iki gün geçirdik. Hem de telefonların tamamen kapsama alanı dışında kaldığı Yedigöller'de... Batı Karadeniz'in aşması hayli zor, engebeli yollarında tangır tungur ilerliyoruz. Yedigöller Milli Parkı'na yaklaştıkça telefonun sinyal çubukları azalıyor. Hepimizi 3G telaşı sarmışken Kıvanç, sinyal tamamen gitmeden arabayı durdurmamızı rica ediyor. Abisiyle konuşuyor, hatırını soruyor, dertleşiyor, nerede ne yaptığını anlatıyor, merak etmeyin diyor. Teşekkürler, gidebiliriz dedikten sonra bir daha telefonuna hiç bakmıyor. Sanırım bugüne kadar Kıvanç Tatlıtuğ'la röportaj yapan herkesten çok tanıyorum onu. Tam da bu nedenle hikayesini yazmak bir o kadar cazip ve bir o kadar da zor. Bir yanım gazeteci egosuyla beni 5-0 öne geçirecek kadar çok şey konuşup, bambaşka bir Kıvanç'ı herkese göstermek istiyor. Diğer -dost- yanım, onun özel hayatını ve prensiplerini ne kadar sıkı koruduğunu biliyor ve onun kadar korumak istiyor. Çünkü biliyorum ki, o bizimkini korur. Onun dostları arasında yaptığını yapmaya karar veriyorum. Egomu ve kurnaz soruları bir kenara atıp, kendimi doğaya ve sohbetlerimize bırakıyorum. Çekim planımızı soracak olursanız, aslında biraz plansızlık. Poz vermesini istemiyoruz. Elinde bir balta, odun kırarken ya da üzerinde plastik tulumla gölde balık tutarken bile ne kadar güzel olduğunu ve aslında hiçbir şey yapmaya gerek olmadığını fotoğrafçımız Emre de, Okan da, ben de çok iyi biliyoruz. Onu delici mavi bakışlarıyla, kaslarıyla, kusursuz styling'le görmeye alışığız ve size bir arkadaş sızdırması: Aramızda çektiğimiz ve poz vermediği her fotoğrafta daha da yakışıklı. Kıvanç'la ne zaman bir yere girseniz, tüm gözler size döner. Kimi hayranlıkla, kimi kıskançlıkla, kimi aşkla, kimi sadece birkaç saniyeliğine bakar. Ama illa bakarlar. Etrafında önce büyük bir çember oluşur. Dikkatliyseniz bunu hissedersiniz. Sonra o çember daralmaya başlar. İşadamları, gazeteciler, hayranlar, oyuncular, sosyal çevre, yani Eddie Vedder'ın dediği gibi society, gitgide boşluk kalmayacak kadar daraltır bu çemberi. Arkadaşı, yani yanında kimsenin aldırmadığı bir gölge olarak bile yorulursunuz bu durumdan ama o, bunu her gün yaşar. Belki de bu yüzden bu kadar tedbirli. Ailesinin, kız arkadaşının, arkadaşlarının, hatta onların ailelerinin üzerine bu kadar titriyor. Bu çemberin içinde onlara da sahip çıkıyor. Katı kuralları var. Kendinden de, yakınlarından da bekliyor bu kurallara sadık yaşamalarını. Prensiplerinden ödün vermiyor. Sakınıyor özel hayatını basından, insanlardan."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/pandemi-golgesinde-yurtdisinda-okumak", "text": "Selina: Milano'da vaka artışı bir süredir düşüktü fakat son zamanlarda arttı. Restoran ve barlar yeniden kapanıyor. Fakat benim de vakit geçirdiğim yerler değişti zaten, artık katedralin önünde veya kanal kenarında buluşuyoruz. İşletmeler açılınca daha çok dışarı çıkmaya başladım ama dışarıyı eskisi kadar da özlemiyorum açıkçası. Doğa: Şu an New York'ta barlar, mağazalar, restoranlar açık ama belli bir saatte kapanıyorlar. Herkes maskeli geziyor ama sosyal hayat var; fakat New York'un eski kalabalığı yok tabii. Okulum korona dolayısıyla çok sıkı, her hafta test oluyoruz. Öğrenciler aşı olmaya başladı. Burası birçok yerden daha rahat olduğu için bir tık daha şanslı olduğumun farkındayım ama yine de hayal ettiğim üniversite hayatını yaşamak mümkün değil. Hava soğuk olduğu için dışarıda da oturamıyoruz. O yüzden genel olarak sıkıcı açıkçası. Bora: Avusturya da şu an ki durum aslında Türkiye'den farksız. Üniversitelerden tutun restoranlar hoteller her yer kapalı. Kısmi vaka artışına göre sokağa çıkma uygulamasına geçiliyor. Son zamanlardaki vaka sayısı azalışı sebebiyle her eyalet kendince karar alıyor. Çağıl: Japonya'da şu anda ikinci olağanüstü halin içindeyiz, ama gündelik hayatta çok bir değişiklik yok açıkçası. Kafe, restoran ve barlar dahil her yer açık, sadece akşam vakti biraz daha erken 20.00'da kapanıyorlar. Herkes maskesiyle çıkıp normal hayatına devam ediyor. Selina: Bizim okul yarı online başladı, öyle süreceğini düşünüyordum. Geldiğimde herkes çok rahattı, insanlar maske takmıyordu ve barlar açıktı o yüzden böyle devam eder diye düşünüyordum. Doğa: Açıkçası daha kötü bir gidişat bekliyordum çünkü ABD Haziran'da çok kötüydü; iki ay sonra okullar kapanır ve geri dönerim diye düşünüyordum. Hatta başka ülkelerde üniversite okuyan arkadaşlarıma daha özgür olacaklar diye imreniyordum. Fakat düşündüğümün tam tersi oldu. Okulun test konusunda sıkı olması çok sevdim ama aynı zamanda da üzerimde bir baskı da hissediyorum. Bora: Sene başında beklentim öncelikle okula başlayabilmekti ancak pandemi sebebiyle vize işlemlerim gecikti ve okula giriş sağlayamadım. Bende bu süreyi Almancamı geliştirerek harcadım. Yaşanan ikinci dalga sonrasında maalesef her yer kapandı. Ne yazık ki ikinci dalga sebebiyle vize işlemlerim gecikti. Çağıl: Japonya pandeminin ilk başladığı ülkelerden biri. 2020 Şubat'ında yaşadığım Yokohama şehrine Princess Diamond adındaki gemi yanaşmış ve içindeki yüzlerce kişide Covid-19 tespit edilmişti. Buna rağmen, burada durum Avrupa ve Türkiye'deki kadar kötüleşmedi. Herhalde en şaşırdığım kısıtlama, Mart'ta Japonya'nın sınırlarını yabancılara kapatıp halen daha açmaması oldu. Ben de bu kısıtlamadan dolayı geçen sene Eylül ayına kadar Japonya'ya dönemedim. Döndüğümde ise buradaki kısıtlamaları Türkiye'dekilere göre çok hafif bulduğumu söyleyebilirim. Türkiye'de bulunduğum süre zarfında derslerim online olarak devam etti. Şu anda Japonya'da olmama rağmen online olarak hocamla konuşmaya devam ediyoruz. Selina: Şimdilik Türkiye'den tanıştığım, Milano'da okuyan arkadaşlarımla görüşüyorum. Üç kişilik bir grubum var. Bir ara Tinder'dan insanlarla tanışmaya bile çalışmıştım. Online derslerde sohbet ettiğim insanlar olmuştu ama fiziksel arkadaşlıklardan çok farklı. Doğa: Okula ilk geldiğimde öğrencilere açık grup chat'ler vardı ve orada buluşmalar ayarlanıyordu. Ben de birkaç buluşmaya katıldım, herkesle yakın arkadaş olamadım tabii ama arkadaşlıklar geliştirdim. Onun dışında liseden ve başka yerlerden daha önceden tanıdığım arkadaşlarım vardı. Online derslerden de arkadaşlar edindim ama onlarla çok yakın ilişki kuramadım maalesef. Bora: Bu sene okuldan maalesef arkadaş edinemedim. Ancak geçen sene gittiğim dil kursundaki insanlar ile hala irtibat halindeyim. Çağıl: Bu eğitim yılı hiç yeni arkadaş edinemedim. Pandemi öncesi tanıştığım arkadaşlarımla buluşmaya ve internette görüşmeye devam ediyorum sadece. Selina: Genel olarak tanıştığım herkesle daha az görüştüğüm için yakın arkadaşlıklarım olmadı. Arkadaş grubumu daralttım diyebilirim. Doğa: İki fark var. Öncelikle süreç içinde tanıştığın arkadaşlarınla daha bağlı oluyorsun çünkü şu an arkadaş bulmak daha zor. Bu insanla devam ettirmem gerekiyor. gibi bir düşünce var gibi hissediyorum. Fakat şu da var, biriyle yakın olabilmek daha çok çaba sarf etmen gerekiyor. Mesela benim üniversitemin yurt odalarına herkes istediği gibi giremiyor. Bu o kadar iyi bir şey değil, haftada yedi gün görebileceğin insanı iki gün görüyorsun mesela. Çağıl: Geçtiğimiz sene aynı okuldan, daha hiç gerçek hayatta görmediğim birkaç kişiyle Instagram ve Twitter'dan birbirimizi eklemiştik. Daha arkadaşız diyemem ama sosyal medya üzerinden bir bağımız var galiba. Selina: Milano her zaman kalabalık. Mesela havalar sıcak diye şu an herkes dışarıda. Geçen gün yürüyemedim kalabalıktan. Pandeminin başlarında balkondan müzik yapan insanları gördüğümde çok eğlenmiştim. Daha sonra ise şehirde sürekli polis anonsları duymaya başladım, bununla birlikte Milano bir distopyayı andırmaya başladı. Fakat o zamanlarda bu sürecin kısa süreceğini düşündüğüm için bana korkunç değil de ilginç gelmişti. Doğa: Şehirde pandemi öncesinde yaşamadım, o yüzden hayal edemiyorum. Bana sokaklar şu anda da kalabalık geliyor mesela, fakat halka göre bu normal zamanın %15'i bile değil. Bence şu an da güzel, parkların daha sakin olmasını seviyorum mesela. Fakat şehrin kalabalık halini de görmek istiyorum, o zamanı gerçekten New York'ta yaşadığı hissedeceğimi düşünmüyorum. Bora: Viyana geçen aylara göre inanılmaz rahatladı diyebilirim. İkinci dalga sürecinde Viyana'da beklemeyeceğim kadar fazla vaka sayısı açıklanıyordu ve bu hali hazırda büyük endişe vericiydi. Ama şu an şehir çok kötü durumda değil. Selina: Artık o kadar tahmin edemiyorum ki... Bir sonraki sene karantina devam ediyor olursa okulu dondurmayı düşünüyorum fakat yine de burada kalırım herhalde. Her şeye rağmen burada yaşamayı çok seviyorum. Doğa: Normal bir üniversite hayatı istiyorum. Arkadaşlarımla buluşmak, daha özgür gezebilmek, partilere gidebilmek istiyorum. Korona bitsin istiyorum, tek beklentim bu. Tiyatrolara, mesela Broadway'a, veya okul kulüplerine rahat bir şekilde gidebilmek istiyorum. Bora: Bir yıl sonraki beklentilerim başta pandeminin seyrinin azalması ve eğitim yönünden eksik kalmamak. Dünya geneli olduğundan bir sene içerisinde biteceği gözüyle bakmasam da aşılanma hızından ve daha bilinçli yaşama ile bu kötü sıkıcı süreci hızlıca atlatmayı umuyorum. Okuyacağım bölümden ötürü de bir sene sonrası için yazılım konusunda kendimi daha da geliştirmek istiyorum. Çağıl: Japonya'da Temmuz'da gençler aşı olmaya başlayacak diye konuşuluyor. O zamana kadar kendime dikkat edip, aşı olduğum zaman ailemi ziyaret etmek için Türkiye'ye dönmeyi düşünüyorum. Bir ben var benden içeri: Pandemi günlerinde içe dönmek yazısı için linke tıklayın."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/rafael-cemo-cetinin-gozunden-new-york-in-new-york", "text": "90'lı yıllarda Türk sinemasına damgasını vurmuş ve bir kült haline gelmiş Berlin in Berlin filmi, 26 yıl sonra New York in New York filmiyle beyaz perdeye uyarlanıyor. Yönetmenlik koltuğuna Muammer Koçak ve Serdar Gözelekli'nin oturduğu New York in New York filmi bir aile dramını gözler önüne sererken, Sinan Çetin'in kült filmi Berlin in Berlin filmine bir saygı duruşu niteliğinde. 8 Şubat'ta vizyona girecek filmin başrol oyuncluğunu ve yapımclığını üstlenen Rafael Cemo Çetin ile filmin süreci hakkında konuştuk. Amerikalı bir moda fotoğrafçısıyım. Kaykaycı özgür bir çocuk olarak biliniyorum. Ancak, bu özgür çocuğun hayatı Dilberi görmesiyle tamamen değişiyor. Her gün gördüğü güzel modellerden daha farklı bir şey keşfediyor onda ve bu durumdan çok etkileniyor. Daha sonrasında onu fotoğraflamaya karar veriyor ve olaylar gelişmeye başlıyor. Tabii ki bir baskı vardı. Çünkü orijinal film tam anlamıyla sanat eseri ve fenomen bir yapımdı. Türkiye'nin Yeşilcam düzeyinde olmayan ilk filmiydi. Bu filmin öyküsünü yeniden yaşatmak istedim. New York, ilk gördüğüm günden beri kendimi en rahat ve özgür hissettiğim bir şehir benim için. Eğer kreatif bir iş ile uğraşıyorsanız mutlaka New York'ta biraz vakit geçirip havasını solumalısınız. New York'ta herkes için mutlaka bir şeyler vardır. Benim için büyük bir tecrübeydi. New York'ta dört yıl boyunca sinema eğitimi aldım ancak çekim sürecinde karşılaştıklarım çok daha eğitici bir deneyimdi. Her şeyin benim kontrolümde bana daha çok mutluluk veriyor. Oyunculuğu her ne kadar çok sevsem de benim için yeterli bir iş değil. Setler de olmak ve filmi kendi kontrolüm altına almak daha doğal geliyor bana. Mesela başka birinin setine gittiğimde, beğenmediğim şeylerle karşılaştığımda içimden keşke bunu değiştirmenin bir yolu olsa diyorum ama tabii ki öyle bir yetkim yok. Bu proje benim gerçekten büyük bir deneyim oldu. Gelecek projelerle birlikte çok daha iyi işlere imza atacağıma inanıyorum. Bazı günler gerçekten çok yoruluyordum. Oyunculuk aslında fiziksel bir olay. Film boyunca koşuyordum, bağırıyordum ve durmadan sorunlarla ilgileniyordum. Bu durum kimi zaman oyunculuğumu etkiliyordu. Özellikle New York çekimleri sırasında oldukça zorlandım. Çünkü neredeyse her şeyi ben ayarladım. Yine de genel olarak mücadele etmeyi seven bir insanım. Film setinde çalışmak kimi zaman savaşmak gibi bir olaya dönüşebiliyor. Yapımcılığa ve oyunculuğa devam etmeyi düşünüyorum. Bu günlerde yeni filmimin hazırlıklarına başlayacağım."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/rengahenk-farah-zeynep-abdullah", "text": "Farah Zeynep Abdullah'la, çekim ekibi toparlanıp gittikten, el ayak çekildikten sonra, oturmuş laflıyoruz. İnsan bizzat şahit olmasa, şimdi kanepeye çökmüş, kucağındaki kocaman tabağa kafasını gömmüş, bir yandan yemeğini yiyip bir yandan bıcır bıcır konuşan, şakırcasına kahkaha atan, bir soru cevaplıyorsa karşılığında üç soru soran şirinlik muskasının, daha yarım saat önce, kameranın önünde seksapel konuşturan, serin mi serin, alımlı genç kadınla aynı kişi olduğunu idrak etmekte güçlük çekebilir. Şirinlik muskası derken, tabiri herhangi bir kinayeden ya da olumsuz manadan arındırarak düşünmeniz rica olunur; zira ne diyeyim, bilemedim. Kuş gibi fiziği, flaşör ferli gözleri, tepesinde kıvırıp toplayıverdiği saçları ve iki kulağına yayılan gülüşüyle, gençlik festivali tanıtımına model bile değil, maskot olur; alıp anahtarlığına falan takmak istiyor insan, öylesine sevimli. Sivil haliyle gayet baskın bir aurası var, o kadar kendi gibi ki o kadar olur. Kamera önündeyse tüm zamanların renklerine açık, beyaz bir kanvas gibi, tuval gibi. Al, gönlüne göre şekillendir işte... Çekimin sürdüğü sırada, önümüzdeki ay seyircinin huzuruna çıkacağı iki ayrı rolün görüntülerini izlemişim. Mart başında Star'da başlayacak, Kıvanç Tatlıtuğ'la başrolü paylaştığı dönem dizisi Kurt Seyit ve Şura'da, soylu bir ailenin kızını canlandırıyor. 14 Şubat'ta vizyona girecek olan, Engin Akyürek'le başrolleri paylaştığı Bi Küçük Eylül Meselesi'nde ise geçirdiği kaza sonucunda hayatının son bir ayı belleğinden silinmiş, unuttuğu aşkın peşine düşmüş, modern bir genç kadını... GQ çekimindeki pozlarını da hesaba katınca, dört-beş saatlik zaman diliminde, dört birbirine benzemez Farah Zeynep Abdullah görmüşüm; şimdi düşününce, onu bisiklet dümenine rüzgar gülü olarak takmak da bir fikir olabilir. Yok anahtarlıktı, yok maskottu, yok tuvaldi, rüzgar gülüydü; bu teşbihler de yanlış anlamaya mahal vermesin bir taraftan lütfen. Farah Zeynep Abdullah, fazlasıyla insan... Enteresan mı enteresan... Voltaire'in iyimserliği, olası en satirik dille, yerin bin kat dibine sokup sokup çıkardığı Candide'i iyimser okuyabilmek de bir tür maharet neticede. Fakat bir yandan da Farah Zeynep Abdullah'ın aile geçmişi marazdan hayır çıkmış hikayelerle dolu; genetik bilgi konuşuyor bir yerde. Misal, rahmetli dedesiyle anneannesinin büyük aşkı, aynı dispanserde çalışıp uzaktan uzağa bakışırken, bir tatil günü dedesinin, denizde boğulma tehlikesi atlatan anneannesini kurtarmasıyla başlamış. Annesiyle babasının 30 yılı devirmiş evliliklerinin başlama hikayesi daha da tuhaf. Annesi Gülay Hanım, 17 yaşındayken bir gün babasının arabasını çalmış gezerken trafik kazası yapmış. Ailesine nasıl söyleyeceğini kara kara düşünmeye kalmadan, çarptığı otomobilin sahibi, ünlü bir inşaat firmasının sahibi olan kadın, annesine şirketlerinde çalışıp borcunu ödemesini teklif etmiş. Dünyaya gözünü Erbil'de açmış, çocukken savaştan kaçıp Türkiye'ye gelmiş, Arapça'yı unutmuş olduğundan 17 yaşındayken askerlik için kısa süreliğine dönmek durumunda kaldığı memleketinde dilsiz asker olarak nam salmış babası Osman Abdullah da o sırada, o şirkette çalışıyormuş. Bu tesadüfler zincirinin ürünü: 89 doğumlu Farah Zeynep Abdullah, dört yaş büyük ağabeyi Kaan ve sekiz yaş küçük kardeşi Harun... E, gel de iyimser olma, gel de kaderin getirilerine inanma şimdi... University of Kent'e başlarken de çift anadal seçer: Fransız Edebiyatı ve Tiyatro ... İkinci senesinde, Paskalya tatili için geldiği Türkiye'de, dönmesine üç gün kala, yine bir tesadüfle, Kanal D Dramalar Koordinatörü Lale Eren'le tanışmasıyla, hayatının akışı değişir. Farah Zeynep Abdullah'ın Biraz daha iyileşti işler dediği şey, reytingi ve ömrü gani bir ilk dizi, Kelebeğin Rüyası gibi bir filmle sinema siftahı ve destur bismillah, bu rollerle kazandığı ödüller: Bu satırların yazıldığı saatlerde, Rusya'daki çekim setinden, Kelebeğin Rüyası'ndaki rolüyle kazandığı 46. SİYAD En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü'ne teşekkür ve selamlarını iletmekle meşguldü. Aynı rolle Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Ödülü'yle taltif edilmişliği de var. Hiç beceremiyordum dediği Aylin rolüyle 2011'de Antalya Televizyon Ödülleri'nde onurlandırılmış bulunduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Farah Zeynep Abdullah da konuşuyor. Bol bol ve bıcır bıcır. Bir an durup sorarak bakıyor yine: Belki de bu kadar çok konuşmaması mı lazımmış, oyuncu gizemli mi olmalıymış, bilemiyormuş ki.. Hemen akabinde omuzlarını silkip Aman ya, istesem de yapamam ki ben öyle diyor. İsabet... Sesinin de, sözünün de kulağa hem taze, hem aşina gelen, enteresan bir müziği var çünkü. Tanımlayası geliyor insanın, adını koyamıyor. Yok, füzyon hiç değil..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/rock-muzigin-duygusal-cocugu", "text": "Kendimi bildim bileli müziğe hep ilgi duymuşumdur. Hatta meslek hayatıma da bir müzik programıyla başlamış ve genelde tarzı ilgimi çeken kişileri ağırlamaya özen göstermiştim. O dönemlerde, Elalem adlı şarkısıyla ilgimi çekmişti Gripin. Ve program vesilesiyle tanışmıştım Birol'la. 2006 yılıydı. Tam sekiz yıl geçmiş. Birol, iş hayatımın bana kazandırdığı en önemli dostlardan biri hala. Derdimi de sevincimi de paylaştığım adamlardan. Benim için çok özeldir, şarkılarındaki gibi duygusaldır, naiftir. Şimdi yıllar sonra, o ilk karşılaşmamızın ardından biriktirdiklerini konuşmak için bir aradayız. Eksilen ne ya da yıllar neler kattı hayatına; öğrenmek niyetindeyim. Biz Bronx'ta çalarken kendimizi bir şey zannediyorduk. Albüm çıktıktan sonraysa dünyanın kaç bucak olduğunu gördük. Müzikal olarak kıyasladığımızda da, ortada çok büyük bir fark var. Şu anki mutluluğum, aşık olduğum işten para kazanıyor olmam. Bu ülkede bu, büyük bir lüks. Olumsuz farktan bahsedecek olursam, zamansızlık diyebilirim. Bu sekiz senede bir sürü hayalimi gerçekleştirdim ancak en büyük kayıp, zaman. Neticede satın alınamayacak tek şey. Neyse ki biz zamanı iyi değerlendirdik. Eğer bu işi hayatımızın sonuna kadar yapmak istiyorsak, ki çok istiyoruz, her şeyin bu şekilde ilerlemesi gerekiyordu. Yine de Bronx'tan aldığımız keyif çok başkaydı. Bir kere sorumluluk sahibi olmadığımız ve sadece cumartesi geceleri çalmak için yaşadığımız bir dönemdi. Hiçbir şey umurumuzda değildi. Meselemiz insanları eğlendirmek, deli gibi çalmak ve yalnızca sarhoş olmaktı. Artık hiçbir zaman o kadar eğlenemeyeceğiz. Şimdi hepimizin sorumlulukları var, o denli vurdumduymaz olamayız. Yine de o dönemi anmak ve bir geceliğine de olsa o keyfi tatmak için her sene bir Bronx gecesi yapıyoruz. Gruptan ayrı olarak bir yerlerde görünmeyi sevmiyorum, evet. Ancak senin yerin ayrı. Bunu kendimce şuna bağlıyorum: Ben yıllar önce kardeşimi kaybettim. Ne yazık ki yalnızca 24 saat yaşadı. Anlayacağınız tek çocuktum ve sanırım gruptakileri kardeş yerine koydum. Ben bir grup olmaktan, her şeyin eşit olmasından çok memnunum. Kimse öne çıkmaz, hepimiz önde oluruz kuralıyla başladık, öyle de devam ediyoruz. Aynı derecede emek sarf edip aynı parayı kazanıyoruz. Amacımız, hayatımızın sonuna kadar beraber müzik yapmak. Sen çok duygusal bir adamsın. Şarkı sözlerin de, sesin de bunu bize fazlasıyla anlatıyor. Hatta hiç unutmam; Formula 1 dönemi, Çin yarışında yorgunluktan bittiğim bir anda kameraman arkadaşımın telefonunda sizin Durma Yağmur Durma şarkınızı bulup dinlemiştim. O kadar duygulanmıştım ki... Bence senin insanın içine işleyen yanık bir sesin var. O ses nasıl yandı, onu bir sormak lazım. Devreleri yakarken sesi de yakıyorsun herhalde. Belki bu nedenle, bizim müziğimizi arabesk olarak tanımlayan da çok oluyor. Gerçi biz nasıl adlandırıldığını çok fazla önemsemiyoruz. Duygusallığa gelirsek, şarkı sözlerini çok fazla önemseyen bir yapımız var. Haluk da, Evren de, hatta bazen Murat da şarkı sözü yazar. Çoğunluk bende ve Haluk'ta olsa da, bu işi de hep beraber yapıyoruz. Herkes morali bozulduğunda bir şey yapar, biz şarkı yazıyoruz. Haliyle duygu da oraya akıyor. Bunun bir formülü yok. Her albümün sonunda Vay be, güzel yazmışız diyorum ama yeni albüm hazırlıklarında yine bir panik başlıyor, sakallar dökülüyor. Yine de, iş bittiğinde hepimizin içine siniyor. Tabii, devam ediyoruz. Böyle sözler yaşanmışlığın bir ürünü. Biz biraz daha abartarak, süsleyerek yazıyoruz. Mesela son albümümüzden Vazgeçtim Ben Bugün de öyle bir şarkı. Hatta galiba bu sefer sözler bir hayli sert oldu. Bakalım, tepkileri göreceğiz. Aslında sen çok enteresan bir adamsın. Seni tanıdığımda dört iş birden yapıyordun. Mühendistin değil mi? Döküm demir işinde çalışırken aynı zamanda Gripin'in ikinci albümünü tamamlamıştın. Diğer yandan da grup üyeleriyle beraber bir kafe açmıştınız ve Galatasaray Üniversitesi'nde İşletme üzerine yüksek lisans yapıyordun. Evet. Isıtma sistemleriyle ilgili aile şirketinde ihracat tarafındaydım. Kafenin de ömrü çok uzun olmadı, üç ay sürdü o macera. Ama o kafenin şöyle bir güzelliği vardır. Murat, eşi Rüya'yla orada tanıştı. Bu da yanımıza kar kaldı. Benim bitirme projemin bir kısmı da orada yapılmıştı. Rock belgeseli yapmıştım. Manga'dan Ferman Akgül, Emre Aydın ve Hayko Cepkin'le orada toplaşmıştık. Evet, hatırlıyorum. Bak, üç ay devam etmesine rağmen, kafe epey işe yaramış. Yine de her şeyden vazgeçip yalnızca müziğe odaklanmamız iyi oldu. İlker ve Murat'la bir gün, 65'imize geldiğimizde, neden yalnızca müzik yapmadık diye düşünmekten korktuk ve bu kararı aldık. İyi ki de almışız... Kafamda yine bir kafe projesi var. Çocukluk arkadaşım Cengiz'le Mutfak Sanatları Akademisi'nde Yiyecek-İçecek İşletmeciliği programını bitirdik. Şimdi iyi öğrenmiş miyiz, onu deneyeceğiz. Yakında Arnavutköy'de küçük bir pub açacağız. Mimar arkadaşlarımız şu anda mekanın tasarımlarını çizmekle meşgul. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/romantikten-sert-adama-ryan-gosling", "text": "Son 10 yıldır neredeyse her sene en az iki büyük yapımda karşımıza çıkıyor. Sadece Oscar'a aday gösterilecek kadar iyi bir oyuncu olduğu için değil, akıllı bir genç adam olduğu için. Tutacak filmi de, kendisine yakışacak rolü de iyi biliyor. Golü koklayan santrafor gibi. İsabetli kararları ve bitirici vuruşlarıyla genç jenerasyonun en parlak isimlerinden biri. Kusursuz bir manevrayla, kadınların hayalini süsleyen romantik adamdan kadınların hayalini süsleyen sert adama geçtiğinden beri de zor zaptedilen bir hayran kitlesi var. Ama işin can sıkıcı kısmı, hayalleri süsleyen kadınlarla olan ilişkileri. Sandra Bullock, Blake Lively, Rachel McAdams, Olivia Wilde, Eva Mendes ondan hazzetmemeniz için son derece haklı gerekçeler. Bur de bu kadar çekici bir adamın; izlemesi de, anlaması da, sevilmesi de zor senaryolarda ona bahşedilenleri ortaya koymadan var olabileceğini kanıtlama çabası var. İşte o konuda yiğidi öldürelim, hakkını yemeyelim. Ryan Gosling'in oyuncu olmasının sıradışı bir nedeni var; korktuğu şeylerin üstüne gitmekten zevk alması. Kanadalı genç aktör, aslında uzun zamandır aramızda... Ryan Gosling'in oyuncu olmasının sıradışı bir nedeni var; korktuğu şeylerin üstüne gitmekten zevk alması. Kanadalı genç aktör, aslında uzun zamandır aramızda. Tiyatro bölümü mezunu olması dışında hatırı sayılır bir oyunculuk eğitimi yok. Aslına bakarsanız tiyatro bölümünden de bildiğimiz anlamıyla mezun olamamış, disiplinsiz davranışları yüzünden okuldan atıldığı için eğitiminin bir kısmını dışarıdan tamamlamış. Ancak o dönemde ailesinin işi nedeniyle küçük yaşta Amerika'ya yerleşmiş olmalarının avantajını kullanmış ve oyunculuk kariyerine, tek haneli yaşlarda, The Mickey Mouse Club isimli çocuk programında başlamış. Yolu bu programdan geçen birçok dünya yıldızı olmasının nedeni olarak, yapım ekibinin kariyerlerinden başka bir şey düşünmemeleri için çocukları ailelerinden uzakta bir yurtta konaklatması gösterilir. Ryan ve oda arkadaşı Justin Timberlake'in birbirlerini iyi motive ettiklerine şüphe yok. İngiliz oyuncu Gary Oldman ve Amerikalı komedyen Gene Wilder'a hayranlığı bilinen Ryan, arkadaş sohbetlerinde kendini John Steinbeck'in romanından uyaranan 1955 yapımı East of Eden isimli filmde James Dean'in yerinde hayal ettiğinden bahsedermiş. İki yılın sonunda Justin, sevgilisi Britney Spears'ın elinden tutup müzik sektörüne yönelirken, Ryan dizi tekliflerini kabul edip oyunculuk yapmaya başlamış. 16 yaşında, yeteneğinden ve hayatını bu işten kazanmak istediğinden emin olunca da Los Angeles'a taşınmış. Ryan Gosling'in Los Angeles macerası, 90'ların sonunda rol aldığı birkaç dizi ve önemsiz filmle başladı. Sektörün önemli isimlerine adını 2000 yılında Remember the Titans isimli filmle duyurdu. Denzel Washington'ın başrolünde olduğu yapımda kalabalık bir oyuncu kadrosu arasında dikkat çekiyordu. Biz onu bir sene sonra, Sundance Film Festivali'nde ödül alan The Believer filminin başrolündeki Danny karakteriyle tanıdık. Dahilikle delilik arasındaki ince çizgide dolanan, zaman içinde inançlarını sorgulayarak Neo-Nazi'ye dönüşen bir Yahudi gencini canlandırıyordu. Bu rol oyuncuya Independent Spirit Ödülleri adaylığı getirdi. Genç oyuncu, bu rolün altından başarıyla kalkmasının nedeninin, aşırı tutucu yaşam biçimleriyle bilinen Mormon bir ailede yetiştirilmesi olduğunu açıkladı. Ryan bir anda sadece yapımcıların değil, Hollywood'un ünlü kadınlarının da ilgi odağı haline gelmişti... Yazının tamamı dopdolu içeriğiyle GQ Türkiye Ekim sayısı ile bayinizde ve GQ Türkiye dijital edisyonu ile cebinizde!"} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ruhumuz-ona-emanet", "text": "Aranızda tesadüflere inanmayan varsa burayı dikkatle okusun. Aktör Barış Kılıç, üniversitedeki bölümünü tesadüfen seçtiğini , oyunculuğa tesadüfen başladığını , hatta çocukken boğulma tehlikesi geçirdiğinde tesadüfen hayatta kaldığını söylüyor. Yine de hiçbir başarı tesadüfen devam etmez. Kılıç, Bütün Çocuklarım ve Adını Feriha Koydum'da dikkat çekmesinin ardından bu sene Fox TV ekranındaki Lale Devri'nde psikiyatr Engin rolüyle boy gösteriyor. Çok çalıştığını, kendini geliştirdiğini söyleyen Kılıç, geriye dönüp baktığında oyunculuğunu eleştirmekten de çekinmiyor. Örneğin tecrübesiz dönemlerinde oynadığı rollerin hakkını şimdi daha iyi verebileceğini itiraf ediyor. Şimdilerde yaralı ve enteresan bir adam diye tarif ettiği psikiyatrı oynuyor. İstediği yaşamı kurmada bu rolün de katkısı olacaktır. Daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/sahnenin-yeni-joker-jonu", "text": "Üniversitede istatistik okurken 1.91 m'lik boyuyla modellik dünyasına girmesi çok da zor olmamış Armağan Oğuz'un. Fizik 10 numara olunca, 2008 Best Model of Turkey yarışmasında birinci, Best Model of World'de ikinci seçilmesi de sürpriz değil. Asıl sürpriz, hayatına istatistikle başlayıp modellikle devam eden bu adamın sıkı bir oyuncu olarak karşımıza çıkması... Üstelik öyle bodoslama da dalmamış bu dünyaya. Modellik kariyerine New York'ta devam ederken üşenmemiş, New York Film Academy'de de sinema oyunculuğu eğitimi almış. Amerika'da bazı okul projelerinde ve bağımsız filmlerde roller alırken, oyunculuk eğitimini Hollywood Film Akademisi'nde tamamlamış. Özellikle iyi karakterin karşısında rol kesen, oyunculuk dünyasında joker diye bilinen kötü karakterler için tercih edilen Oğuz'u şu sıralar iki tiyatro oyununda izleyebilirsiniz. Kız arkadaşı Yasemin Kay Allen'la birlikte rol aldığı Tatlı Hayaller ve yine bir joker jönü canlandırdığı Şeytanın Okulu. Anlayacağınız, zaman Armağan Oğuz için ektiklerini biçme zamanı. Hasadının bol olacağındansa şüphemiz yok."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/samuel-l-jackson-donald-trumpla-nasil-basa-cikilacagini-biliyor", "text": "Aynı davranışların bazıları hala devam ediyor. Walton Goggins, Şerif Mannix'i oynuyor ve hayatı boyunca siyah bir insanla gerçek bir konuşma yaşamamış, asla birlikte oturmamış. Bu yüzden benimle tanıştığı ilk anda oluşan şey, sadece düşmanlık. Öncelikle zeki olmama şaşırıyor, sonra hayatını kurtardığımda şefkatli olduğumu öğreniyor. Amerika'ya gelip köleleştirilmeseydik de Afrika'da kalsaydık daha kötü durumda olurduk gibi bir düşünce var. Böyle bir tutum ve dahası Afrika'ya geri dönmemizi isteyen insanlar var. Ama Quentin zeki bir adam. İyi bir hikaye anlatıcısı ve bu zamandansa o zamanı yansıtıyor. İnsanlar şimdi her şeyin iyi olduğunu düşünüyor ama hala Donald Trump gibi insanlar var, yani açıkçası her şey öyle iyi değil. İnsanların nasıl konuştuğu, giyindiği ve hissettiği, çok baskın olmayan bir kültür tarafından büyük ölçüde etkilenmiştir. Quentin, bu etkilenmeyi hayatının çok başında yaşamış çünkü annesine bakan adam siyahmış ve onu sık sık siyah insan istismarını konu alan filmlere götürürmüş. Bu yüzden genç yaşta bu kültürü benimsemiş, anlamış ve hissetmiş. İnsanlar Quentin'i çok yanlış bir mantaliteyle ırkçı olmakla suçluyorlar çünkü bildiği, hissettiği şeyleri hatta benim de dahil olduğum arkadaş çevresini anlamıyorlar. Hayır, pek sayılmaz, en azından Amerika'da yok. Bence İngiltere'de bir şekilde iyiye giden bir şeyler var ama bu hep böyleydi. 80'lerde buraya geldiğimde şaşırmıştım. Neden insanlar Amerika'da böyle bir tablo çizmeye çalışıyorlar bilmiyorum çünkü durum böyle değil. ABD'de durum Fransa'daki kadar düşmanca bir hal alıyor. Tuttukları futbol takımında artık daha fazla siyah oyuncu var ve belki de daha fazla siyah insan tanıyorlar ama hala onlar gibi giyinmediği, görünmediği ve konuşmadığı için genç, siyah erkeklerden korkuluyor. Benim gibi insanlar asimile olmuş durumda. Genç hiphop'çılar gibi konuşabilirim, bir bakıma onları anlayabilirim ve üzerimde takım elbise varken onlarla muhabbet edebilirim. Yine de üstümde takım elbise olduğu için farklı olduğumu düşünürler. Onlardan biri olmama rağmen... Amerika'da kim olduğumu bilmeyen birine beni anlatmaya çalışırken Pulp Fiction'daki adam, Die Hard'daki adam dersin. Ve en sonunda zenci adam dersin. GQ ödüllerinde Chiwetel Ejiofor'u tanıtırken böyle demiştim. Sahneye çıktığında Bu söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu bilemezsin demişti. Ama işte durum bu. Çünkü insanlar bizi bir kutuya yerleştiriyorlar. Bu yüzden ne kadar ünlü olursam olayım, ben hala Morgan'ım, Denzel'ım, Wesley'im; ben hala başka biriyim. Birkaç sebebi var. Korku bunlardan biri. Diğeri ise savaştan eve TSSB ile dönen genç adamları işe alıyor oluşumuz. Bu gençler bir olay olduğunda savunma moduna geçiyorlar. Polislik zor bir meslek ve eğer korkak bir insansanız sokaklarda olmamanız gerek. Polis olmak demek, insanlara yardım etmek, halka hizmet etmek ve onları korumak demek. Kuvvet denemesi veya insanlar hakkında çıkarımlar yapıp, bir şey olduğunda silahını çıkarıp, korktuğun için etrafındaki insanlar yerine kendini korumak demek değil. Anlıyorum, ben de korkabilirim ama ben polis değilim, silahım da yok. Bu yüzden korktuğum zaman hemen ellerimi kaldırır, karşımdakini ikna etmeye çalışırım. Ama bu, onların yaptığı ilk şey değil. Yaptıkları ilk şey bağırmaya başlamak. Teniste bir zamanlar dünya dördüncüsü olan genç, siyah James Blake, New York'ta otelinin önünde dururken polisler tarafından zaptedildi. Sebep olarak, aradıkları birine benzediğini söylediler. Kimse ona yaklaşıp Affedersiniz efendim, ellerinizi kaldırın demedi. Bir anda Blake'i yere yatırdılar, sonra dört adam daha geldi. Bu sadece korku. Tabii bir zorba insanlar da var. Onları caydıran tek şey, insanların cep telefonlarında kameraları olması ve olanları gösterebilmeleri ki, bu çürütemeyeceğiniz bir kanıt. Amerika'nın silahları var. Biz bir silah kültürü içindeyiz. Kötü bir şey, anlıyorum. Ama dünyanın her yerinde çatışma var. Amerika'da silah şiddetiyle ilgili bir problemimiz var, özellikle de siyah topluluklarda. Beyazların birbirine karşı suç işlemesi de siyahlarınki kadar kötü ama ister inanın, ister inanmayın; siyahların birbirlerine karşı işlediği suçlar daha çok şikayet ediliyor. Büyük şehirler söz konusuysa, evet. Tek sebebi, insanların haklarından daha çok mahrum ediliyor oluşu. Çocukluğumda orta sınıf diye bir şey vardı, şimdi öyle bir şey yok çünkü anne-babamın ve diğer anne-babaların çalıştığı yerler, otomobil fabrikaları, artık yok. Bir fabrika kasabası olan Tennessee'de büyüdüm ben. Amcam yangın musluğu üreten bir yerde çalışıyordu, annem de otomobil parçaları üreten bir fabrikada. Ama bu fabrikalar kapandı. ObamaCare yasası kabul edildiğinde sevindim çünkü sağlık sigortası olmayan ve buna ihtiyacı olan akrabalarım var. Amerika muhtemelen dünyadaki bütün ülkelerden daha çok uyuşturucu tüketiyordur. Uyuşturucu satmak McDonald's'da işe girmekten daha kolay ve aynı zamanda daha çok kazandırıyor. Bu yüzden genç kadın ve erkekler bir suç döngüsünün içine düşüyorlar. Sistem onları yarı yolda bıraktığı için, sistemin içine girip çıkıyorlar. Bu da para kazanmalarına ve çocuklarının karnını doyurmalarına yardım eden tek bir şey için mücadele eden insanlar arasında kabilesel bir mantalite oluşturuyor ve savaşın içinde buluyorlar kendilerini. Hem de çok. Dünya üzerinde en çok saygı gösterilen insanlardan biri ve beyaz Amerikalılar hariç herkes onu seviyor gibi. Ülkeleri ortak sebeplerle birleştirmek adına büyük adımlar attı. Büyük bir devlet adamı, iyi bir aile babası. Bazı insanlar ellerinden geleni yaparak Obama'yı durdurmaya çalıştıysa da, o gerçekten iyi şeyler yaparak imkansızı başardı. Hükümetini durdurmaya çalışan bir grup insanı atlatıp daha güçlü bir şekilde geri döndü ve istihdam sağlayıp insanların refahı için fırsatlar yarattı. Bilmiyorum. İnsanlar Trump'ın herkesin düşünüp de söyleyemediği şeyleri söylemekten çekinmediği için bu pozisyonda olduğunu söyleyebilir. Büyük çoğunluğu Trump'ı sevdiklerini ve oy vereceklerini de söyleyebilirler ama Trump onlarla konuşmaz bile, hatta yanından geçseler suratlarına bile tükürmez çünkü o böyle bir insan. Durum tam bir absürd komedi, Trump absürd şeyler söylüyor. Ama problem, zeka seviyesi düşük insanların onun söylediği şeyleri harfi harfine algılamaları. Geçen hafta birtakım çocuklar beyaz olmayan bir adamı dövmüşler. Ne olduğunu bilmiyorum ama dayak yiyen adam göçmenmiş ve polisler geldiğinde onun ülkede yasal olmayan yollarla bulunduğunu söylemişler. Bir gazeteci bunu Donald Trump'a söylemiş, Trump da Destekçilerimin çok tutkulu insanlar olduğunu söyleyeceğim demiş . İnsanları şu kadar yıldır buradalar diye dışarıda tutmak ya da dışarı atmak için bir duvar örmeyi savunursan, sonradan dönüp Bu insanlarla harika ilişkilerim var, pek çoğuna otellerimde iş veriyorum diyemezsin. Gerçekten mi? Onlara asgari ücret ödüyor musun? Hepsinin belgelerini kontrol ettin mi? Trump herkesin oturup bira içebileceği bir adam gibi davranmaya çalışan fakat aslında öyle olmayan, zengin bir adam."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/samuel-l-jackson-neden-the-hateful-eight-izlemeniz-gerektigini-anlatiyor", "text": "Yeni Quentin Tarantino filmi The Hateful Eight'in fragmanını izleyenlere şu sahne tanıdık gelecektir: Fonda sıra dağlar... Altı güçlü atın çektiği bir posta arabası kar üstünde ilerler. Sürücü yolun ortasında bir engel görünce, atlar durana kadar dizginlere asılır. Karşılaştığı manzara, yolun ortasında donarak ölen üç beyaz adamın hemen önünde, deri bir eyerin üzerinde duran siyah bir adamdır. Piposunu ağzından çıkarır ve Bir kişilik daha yerin var mı? diye sorar. Senaryo kadrodan biri tarafından internete sızdırıldığı için filmi çekmekten az kalsın vazgeçecek olmasına rağmen Tarantino, bu rolü özellikle Jackson için yazmış. Geçen sene nisan ayında, Tarantino'yu filme devam etmesi için ikna edense Jackson olmuş. İç savaşın ardından batıda geçen The Hateful Eight'te Jackson'ın yanı sıra Kurt Russell, Michael Madsen, Tim Roth, Walton Goggins ve Jennifer Jason Leigh gibi isimler yer alıyor. Filmin müziklerinde Ennio Morricone imzası var. Böyle bir kadro elbette bunun, Pulp Fiction'dan beri en başarılı Tarantino filmi olabileceğini işaret ediyor. Bu başarıdan en çok da Jackson, Tarantino'nun nasıl çalıştığını iyi bildiği için bahsediyoruz aslında. Bu yakınlık, yönetmenin altı filminde (Jackie Brown, Kill Bill: Volume 2, Inglourious Basterds, Django Unchained, Pulp Fiction ve The Hateful Eight) oynadığı için de değil. Tarantino, Reservoir Dogs seçmelerini eline yüzüne bulaştırmasaydı eğer, aralarındaki ilişki daha erken de başlayabilirdi. Buna rağmen Jackson'ın Pulp Fiction'daki kiralık katil Jules Winnfield rolü, bir oyuncu olarak onun varlığını kitlelere duyurmakla kalmadı, sinemasever koca bir jenerasyona beyazperdedeki kalıcılığını da kanıtlamış oldu. O zamandan beri Jackson, her filmde görülebilen, durmadan çalışan, günümüzün Michael Caine'i oluverdi. Başarıları karşılıksız da kalmadı: 2011'de Guinness Dünya Rekorlar Kitabı, onu tüm zamanların en çok kazanan oyuncusu ilan etti. Bu, kendi ışın kılıcını da tasarladığı Star Wars filmlerindeki rolü ve Marvel dünyasındaki tekrar eden rolleriyle desteklenen bir unvan. 66 yaşındaki Hollywood'un soylusu Jackson, golf günleri düzenleyerek, London Collections Men Fashion Ball'a öncülük ederek ve hatta Abbey Road Stüdyoları'nda karaoke geceleri düzenleyerek sık sık Londra'yı ziyaret ediyor. Yetmiyor, erkek kanser hastaları için bir yardım kuruluşu olan One For The Boys'a yardım ediyor. Bir zamanların tutkulu insan hakları savunucusu Jackson, insan adaletsizliği algısına dair hevesini kaybetmemiş ve ABD toplumunun doğuştan gelen ırkçılığını açıkça eleştirmeye devam ediyor. Geçen yıl polis vahşetine karşı düzenlenen büyük çapta protestoların ardından, Facebook sayfasından, Ice Bucket Challenge'a katılan tüm ünlüleri bir şarkıyla bu eylemlere katılmaya çağırdı. Şarkıda Temmuz 2014'te Staten Island'da gözaltı sırasında bir polis memuru tarafından öldürülen Eric Garner'ın son sözleri I can't breathe kullanıldı. The Hateful Eight'in 80 sayfasını okudum. Olağanüstü bir senaryo. Dediğim gibi, bu filmin Pulp Fiction'dan beri Tarantino'nun en iyisi olabileceği söyleniyor. Öyle değilse bile, yazdıkları arasında en iyilerden biri olduğunu düşünüyorum. Film tam bir bütün. Bir tiyatro oyunu gibi okunuyor ve oynanıyor. Tüm bölümleri zengin, tüm karakterler ilginç ve iyi geliştirilmiş. Kim olduklarını, nasıl biri olduklarını, birbirleri ya da bir mekan hakkında ne hissettiklerini, amaçlarının ne olduğunu ve hikayeyi ilerletmek için neler yaptıklarını biliyorsunuz. Quentin'in daha önce kimsede rastlamadığım, şaşırtıcı bir sinematik hafızası var. Filmler, sahneler, oyuncular, bir filmi kimin yazdığı, yazım sürecinde senaristin kafasından neler geçtiği ve ülkede neler yaşandığı gibi konular hakkında konuşabilir. Bir filmdeki belirli bir çekimi açıklayabilir, filmi çekerken bu süreci farklılaştıran şeyleri yaşar, onlarla nefes alır ve bir bakıma bunları kusar. Setlerinde elektronik bir şey bulunmaz asla. Açma-kapama butonu olan bir şey bulamazsınız. Kestik dediği zaman ya birbirimizle ya da etrafta bir şeyler taşıyan adamlarla konuşuruz. Telefonlar, iPad'ler ya da Kindle'lar bulunmaz. Filmin müziklerini yapan adam, set boyunca bir şey çalar. James Brown'dan Pavarotti'ye, hatta ilginç bir Japon şarkısına varana kadar her şeyi duyabiliriz. Dans eder, şarkı söyler, yaptığımız ya da yapacağımız şeylerden bahsederiz. Filmdeki herkese aynı değer ve bağlılık duygularıyla yaklaşır. Kar yağdığı sırada, Colorado'da bir çekimdeyken sık sık beraber yemek yer, günlük çekimleri beraber izlerdik. Hafta sonları o günlük çekimleri seyrederken, biz de Quentin Tarantino sinemasında izlememizi istediği filmleri izlerdik. Hep beraber dışarı çıkar, içer, gözlemlediğimiz şeylere güler ve takılırdık. Quentin, filmleri sırasında bir aile ortamı yaratır. Çok senaryo okudum ama The Hateful Eight'teki gibi bir karakterizasyon görmedim. Onun senaryolarını okumak eğlencelidir. Elinde yazar, bir başkası dijitale geçirir; bilgisayar başında oturup yazmaz. Her role girebilirim ama filmde herkesin iyi bir rolü var. İyi bir adam değilim ama filmdeki herkes nefret dolu adamlar. Tarantino filmine iyi adamlar görmeye gitmezsin. Çeşitli gizemleri çözen bir adam gibiyim. Quentin bana siyah Herkül dedi. Yardım etkinliğindeki senaryo okumadan sonra, The Hateful Eight'i çekmesi için Tarantino'yu ikna edenin siz olduğunuz söyleniyor. Aynen. Yani senaryoyu okuduktan sonra öylece oturup filmi çekmemek gibi bir ihtimalimiz yoktu. Sanırım bencil bir şekilde senaryoya bakıp Bu benim için yazdığın en büyük rol ve sen bu filmi çekmeyecek misin? dedim. O da Merak etme, bir tane daha yazarım dedi. Ben de Hayır aşağılık herif! Bu, bu harika, bu şahane dedim. Senaryoyu okurken dinleyicilerin tepkisi inanılmazdı. Quentin de oradaydı, sahne açıklamalarını okuyor ve harika vakit geçiriyordu. Dinleyiciler alkışlıyor, tezahürat yapıyor ve bizim hissettiğimiz gibi hissediyorlardı. Quentin'in fikrini değiştirdiğine memnunduk. Senaryo internete sızdığında henüz bende yoktu. Yani benim yapmadığımı biliyordu. Sadece üç kişide vardı ve bunu internete sızdıranlar, üçü de değildi."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/sarkilari-ve-sesiyle-buyulu-bir-dunyanin-kapilarini-acan-oh-land", "text": "Güzel, yetenekli ve mütevazi müzisyen Nanna, bizim onu bildiğimiz sahne adıyla Oh Land ile 20 Temmuz'da sahne alacağı One Love İstanbul öncesi keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Günlük hayatımda zamanımı; müzik yaparak, yazarak, üreterek, sergileyerek aynı zamanda üç yaşındaki çocuğuma pancake hazırlayarak ve ona annelik yaparak geçiriyorum. Zaten her zaman müziğe ilgiliydim ve kendimi duygusal olarak zor durumlarda hissettiğimde kendimi müzik yoluyla iyileştirmeye çalışırdım. Şarkı söyleyerek derdimi anlatmak benim için her zaman konuşmaktan çok daha kolay oldu. On dokuz yaşımda ciddi şekilde sırtımı incittim. O zaman müzisyen olmayı düşünmüyordum ve hayalimden vazgeçmek zorunda olduğum için çok üzgündüm. Bu zor dönemi yine müzik yardımıyla aşmaya çalışırken hayatımın rotası değişti. Adrenalin korktuğun bir şeyin üstesinden gelmek demek. 15.000 kişinin önünde sahneye çıkmak gibi... Öyle bir kalabalığın önünde sahne almak inanın çok korkutucu bir şey. Ancak başardığınızda ve iyi bir iş çıkardığınızda size çok özel bir his veriyor. Özgürlükse dürüst olmak, yaptığınız şeyler ve aldığınız kararlar için yargılanmamak demek. İstanbul'u çok seviyorum. Doğu ve Batı kültürlerinin bir arada bulunduğu özel bir yer. Karşılıklı bir sevgimiz olduğunu düşünüyorum. Şiş kebabı çok seviyorum. İnsanlar da çok sıcak ve iyiler. Peri masalları, gerçekçilik ve kırık kalplerin sime batırılmış hali! Benim yaşadığım gibi büyük değişimlerde zaman en yakın arkadaşınızdır. Ben bu süreçte kendimi her gün değişime daha da alışmış buldum. Her şeyin bir sebebi olduğuna ve o sebebi bulmanın zaman gerektirdiğine inandım. Zaman içinde yaşadıklarım şarkılarımın samimiyetini ve sesimi de değiştirdi. Daha doğal ve yalın şeyler üretmeye başladım. Her şarkıda değişen bir üretim sürecim var. Genelde aile ve arkadaşlarım etrafımdayken dikkatim çok dağılıyor. Üretmek istediğimde etrafımdaki çoğu şey benim için rahatsız edici oluyor. O nedenle kendi kendime kalmayı tercih ediyorum. Müzik benim için yarattığımda nefes alabildiğim ve kendimi bulduğum çok büyük bir duygusal zemin. Bu yüzden yalnızlık iyi geliyor. Sahnedeyken müziğin kaynağına bağlanıyorum ve anı yaşıyorum. Dört yaşında bir çocuğun oynadığı oyuna konsantre olması gibi düşünebilirsiniz. James Blake. Sesi inanılmaz, çok metinsel ve duygusal. Doğa! Dürüst ve gerçek olmam için bana çok ilham veriyor. Doğada gördüğüm acımasızlık beni devamlı olarak hayatı sorgulamaya ve bu döngünün nasıl devam ettiğini düşünmeye itiyor. Tüm bunları düşünürken de kafamda dönen her şeyden uzaklaşıyorum. Çok duygusal olan şarkılarımı canlı söylemek. Ama söylediğim anda şarkılar dinleyicilerin oluyor, bana ait kalmıyor. Yüzerim! Su içinde bulunmaya ve orada rahatlamaya bayılıyorum. Kafamı boşaltıyor ve sanki evrende yüzüyor gibi hissediyorum. Denize yakın yaşamanın hayalini kuruyorum. Suya yakın olmak istiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/savasci-ruh-mercan-dede", "text": "Beş yaşındaydım. Kalbimde bugünkü gibi garip bir şey hissettiğimi hatırlıyorum. Hala yaşanan o şeyin ne olduğunu anlamış değilim. Bir dolmuşun içindeydim ve radyodan cızırtılı bir ses gelmişti; o kadar. O anda bir kısa dalga oldu... Sonra zaman geçti ve 1984 yılında İstanbul'a okumaya geldim. Tam Maçka'da yürürken, bir binanın içinde aynı sesi duydum. O an, yıllar önce yaşadığım o hadiseyle bir bağlantı kurdum. Bu sesin ne olduğunu merak ettim. 19 yaşındaydım. Hayatımda hiç müzik eğitimi almadım; nota okumayı da, yazmayı da bilmem. Bu yüzden kendimi hiçbir zaman müzisyen olarak kabul etmedim. Kanada'ya gittiğimde beş kuruş param yoktu. Elimde bir tek plastik su borusundan yaptığım neyim vardı. O neyin her şeyi baştan aşağı yanlıştır, tüm delikleri bile. Bir müzik dükkanının camında görmüştüm. İçeride çok asabi bir adam vardı; çekindim, giremedim. Yerden bir gazete alıp şeritleri göz kararı yırttım ve delikleri işaretledim. Sonra doğru hırdavatçıya gittim. Bana müzik serüvenimde ilk gülen adam odur. Su borusunu tamirde kullanacağımı zannetti ama ben ona ney yapacağımı söyleyince bastı kahkahayı. Sonra eve gidip ısıttığım bıçakla boruya delikler açtım. O neyin tüm notaları yanlıştır ama kalbi doğrudur. Daha sonra hayat beni öyle yerlere getirdi, öyle insanlarla çalıştım ve bana öyle neyler hediye edildi ki... Hepsinin yeri ayrı ama o ilk neyimin yeri bambaşkadır. Hala Montreal'de duvarımda asılıdır. Sokağa bile çıkarmaya kıyamam. Aslında hiç önemli değil. Ama bu hayatta samimiyet çok mühim. Özellikle de insanın kendine olan samimiyeti. Müzisyen belli bir form üzerinde çalışır ve icrasını yapar. Benim öyle bir formasyonum yok. Ben ney üflüyorum. Bu, benimle onun arasında bir hadise... Albümlerim günlük gibidir, hayatımın doğal bir yansıması. Benim hiçbir albümüm stüdyoda kaydedilmemiştir, evde bir tane mikrofonla ve dünyanın her yerinden gelen değerli sanatçılarla kaydedilir. Ve sohbet ortamında yapılır bu. Eğer sohbetimizde bir enerji varsa basarız mikrofona ve kaydımızı yaparız. Mercan Dede'nin inanılmaz zor bir hikayesi var. Hiç imkanı olmayan, orta sınıf bir aileden gelip, yabancı dil bilmeden Kanada'ya giden bir adamın hikayesi. Bunu söylerken hala rahatsızlık duyuyorum ama dünya müzik piyasasında tanınan, albümleri ödüller alan bir hikaye bu. 800 albümüm, yılın albümü seçildi mesela. Hem özel bir yeri hem de özel bir hikayesi var. UNICEF'in 800'üncü doğum yılı sebebiyle ilan ettiği Mevlana Yılı'na özel bir çalışmadır o. Hatta içinde Mevlana'ya yazılmış bir mektup da vardır. Bu albüm kapsamında çok uzun bir dünya turnesi yaptık. Ben tüm bunları kendime mal etmiyorum. Demek ki Hz. Mevlana ona yolladığımız mektubu almış ve mesajını bize böyle vermiş. Dünyanın birçok yerinden insanla konuştuğumuzda hep aynı tepkileri alıyoruz. İnsanlar bizim müziğimizi çok tanımadıklarını ama dinlediklerinde kendilerine çok yakın gelen bir şey hissetiklerini söylüyorlar. Ben bunun sebebinin samimiyet olduğuna inanıyorum. Özünde hepimiz insanız ve aynı gemideyiz. Bu çok önemli. Benim bütün albümlerinde en az iki şarkıda gerçek kalp atışı vardır. Sentetik ses asla kullanmam. Durum böyle olunca da samimiyet seviyesi artıyor ve hangi coğrafyadan olursa olsun, duygu dinleyene geçiyor. Kalp atışı, insanın duyduğu ilk ses... Evet. Anneciğin dört aylık hamileyken duyduğun ilk ses. Orada muazzam bir huzur vardır. Sıcaklık, korunmuşluk vardır. İnsan o sıcaklığı yıllar sonra dinlediği müzikte hissedince, doğrudan bir yakınlık kuruyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Aralık sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/seytan-diablo-giyer", "text": "Dilan'la yolumuz ilk defa kesişmiyor. Henüz 17 yaşında ama önceleri de söylediğimiz gibi, onda daha fazlası var. Yeni neslin altın çocuklarından kendisi. Ailesiyle Bali'ye yerleşen Dilan'ın yaratıcılığına bu kararın neler kattığını da net bir şekilde görebiliyoruz. Çünkü her eşyası gibi üzerinde kendinden izler taşıyan minik bavulunda, Bali'den bize heyecanla bir şeyler getirmiş. Dilan denince aklımıza ilk gelen tabii ki saçlarından sonra kaykay ve motosiklet oluyor. Biz onu bu tutkularıyla tanımıştık. Ancak geçirdiği motor kazasından sonra ayak bileğine ciddi bir yara almış ve kaykaya da motora da minik bir ara vermek zorunda kalmış. Bilirsiniz, bir insanın elinden en büyük tutkusunu alın, geriye koca bir depresyondan başka ne kalır? Yaratıcı bir insana da beslenebileceği buruk bir depresyon verin ve işte size DIABLO. Tabii ki formül bu kadar basit değil, zaten aklında hep modayla ilgili bir şeyler yapmak olan Dilan, bu süreci ve Bali'deki evinin yakınlarındaki üretim potansiyelini şansa çevirip Diablo'yu kuruyor. Son zamanlarda bununla yatıp kalktığını da söylemeden geçmeyelim. Üzerindeki bu tulumun sırtındaki ejderha işlemesinin yapım aşamasını Instagram hikayelerinde görmüştük mesela. Her detayın başında durduğunu, en iyi sonucu alana kadar da deneme yanılma yöntemiyle işi öğrenerek ilerlediğini, bu aşamalarda da dikiş bilgisinin çok işine yaradığını söylüyor. Dilan'ın gelecek planları arasında Paris'te moda okumak ve markasını önce İstanbul'da sonra da Paris'te konumlandırmak var. 'Gelecek' dediğimize bakmayın seneye okuluna başlamış olacak. Bizse şimdiden, sokak modasına yön verecek güçlü parçalarıyla adından daha çok söz ettireceğine eminiz. Yolun açık olsun Diablo!"} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/siki-dostlar-yeniden-bir-arada", "text": "Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci'yi buluşturan yepyeni bir Martin Scorsese filmi kulağa gerçek olamayacak kadar güzel geliyor değil mi? Ama gerçek! The Irishman, 20. yüzyıl Amerikasının en önemli yeraltı dünyası figürleriyle çalışmış ünlü tetikçi Frank Sheeran'ın gözünden dönemin organize suç dünyasını anlatırken, dönemin efsanevi sendika başkanı Jimmy Hoffa'nın ortadan kaybolma hikayesini de ele alıyor. 27 Kasım itibariyle Netflix Türkiye'de izleyebileceğiniz filmi, GQ Türkiye olarak, Londra'daki 20th Century FOX sinemasında herkesten önce izleme şansı bulduk ve ardından filmi konuşmak için sinema dünyasının 'baba'larıyla buluştuk. Şimdi okuyacaklarınız röportajımızın ön gösterimi diyelim. Gerisi, GQ Türkiye Kış 2019 sayısında. Kitabı bitirdikten sonra birkaç hafta üzerinde düşündüm ve Martin'e bu kitabı oku dedim. Oku ve gör. Martin de kitabı okuduktan sonra ikimiz de bunu bir film haline getirmek konusunda hemfikir olduk. Neyse, geliştirmek diyelim. Ardından film senaryolaştırdı ve işin içine Al Pacino, Joe Pesci ve Harvey Keitel de dahil oldu. Ancak herkes için araya başka projeler de girince, bu noktaya varmamız yaklaşık 15 yıl sürdü diyebiliriz. Al Pacino: Ben, Bob Martin ve Joe, 70'lerin sinema anlayışından etkilendik evet. Ama pek çok sebepten 70'ler bende biraz kayıp. Yani o günleri pek hatırladığımı söyleyemem bu yüzden karşılaştırma yapmam doğru olmaz. Al Pacino: Film yaparken olup biten yenilikleri kabullenip, sinema bağlamında ne yapmamız gerekiyorsa onu yapıyoruz. Yeni teknolojilerle birlikte hayatımıza sette çalışan yepyeni teknik adamlar da girdi ve artık onların bahsettiği yeni terimleri biz de öğrenmek zorundayız. Aslına bakarsanız bu durum hoşuma gidiyor. Mesela bu yeni yaş tekniğinin hazırlık süreci için sette yüzümüze minik noktalar çiziyorlardı ve önceleri tuhaf bulsam da kısa sürede buna da alıştım. Şimdi yapılması gereken bu, öyleyse tamam diyordum. Aslına bakarsanız film çekerken düşünmem gereken o kadar çok başka şey oluyor ki bunlara takılmıyorum. Robert De Niro: Aslında gençlikten de yaşlılıktan da zor olanı orta yaşları canlandırmaktı bence. Nedense benim için orta yaşlı hallere ayak uydurmak daha fazla zaman aldı. Robert De Niro: Film, Amerikan tarihininde yaklaşık 20 yılı kapsayan önemli bir dönemde geçiyor, Ben Jimmy Hoffa'yı bir ikon olarak hatırlıyorum ama hakkında çok fazla şey biliyordum diyemem, araştırırken öğrendim. Hem politik fonksiyonlarla hem de yeraltı dünyasıyla kurduğu ilişki biçimi gerçekten ilginç ve tüm bunların derinliklerine dalmak eğlenceliydi. Robert De Niro: Dünyayı olması gerektiği gibi yönetecek insanlara ihtiyacımız var. Onun yönettiği gibi değil! Kimse kimseyle aynı fikirde olmak zorunda değil ama birbirimize karşı hoşgörülü olmak zorundayız. Bu gruptan hoşlanmıyorum, şunların fikirlerini beğenmiyorum demek herkes için çok kolay ama bunu söylemek bu kadar kolay olmamalı. Bir zamanlar Kudüs pek çok farklı kültürün bir arada yaşadığı şehirdi, bugün New York'tan Londra'ya pek çok şehir böyle. Herkes birlikte, iç içe yaşarken insanların yalnızca farklı yanlarına dikkat çekip onları ayrıştırmanın gereği yok. Bu çok büyük bir tehlike. Bu adamın umursadığı tek şey ise patron olmak. Sonucu her neye mal olursa olsun patron olmak istiyor, başkalarının kendisini manipüle etmesine izin veriyor. Elbette oluyor, nasıl olmasın? Biraz kendinin farkında olan herkes hayatını, geçmişini düşünür ve gözden geçirir. Al Pacino: Karşıdan geçerken her iki tarafa da bakmayı unutma derdim! Al Pacino: Pek çok defa gerçekten yaşamış insanları canlandırmış bir oyuncuyum ve elimde oynadığım karakterlere dair fazla materyal olmasını seviyorum. Hatta bence bir oyuncunun birebir tanıdığı kişiyi canlandırması ayrıcalıktır ve benim hayatta bu şansı yakaladığım da oldu. Elinizde o kişiyle ilgili ne kadar çok malzeme olursa o kadar iyi hazırlık yaparsınız. Hayal gücünü öldürdüğünü düşünmüyorum. Al Pacino: Bu, Martin'in daha önce de ele aldığı bir dünya. Ama özellikle Frank'in ailesiyle olan ilişkisi söz konusu olduğunda Martin'in hikaye anlatıcılığı devreye giriyor ve gerçekten her şey daha etkileyici hale geliyor. Bu onun başarısıdır. Al Pacino: Aynı kategoride aday olacağımızı sanmıyorum belki bunun yardımı dokunur ."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/simdi-sahne-onlarin-birand-tunca", "text": "Ben biraz deliyim, biraz da heyecanlı ve meraklı... Bu yüzden kendimi bildim bileli meslek seçmek yerine mesleğin beni bulmasını bekledim. Her çocuk gibi kendime doktorluk, polislik gibi meslek seçme hayallerim olmasını isterdim ama bütün hayatı aynı mesleği yaparak tamamlama fikri bana göre değildi. Esaretin Bedeli, Can Dostum, Cesur Yürek gibi filmlerle büyüdük biz. Doğal olarak usta oyunculardan oyunculuk izledikçe, bir dakika dedim. Bu adam bu filmde mahkum, başka filmde doktor. Ben de bu işi yapmalıyım! Oyuncu olmaya karar vermekten çok, oyunculuk yapmakla, oyuncu olabilmekle ilgiliydi... Hayır almadım. Daha doğrusu alamadım. Burakhan Keyif diye bir arkadaşım var Hedone Art Tiyatro'nun sahibi ve tiyatro yönetmeni. Uzun zamandır Samuel Beckett'in 'Godot'yu Beklerken' oyununu sahneleme gibi bir fikri vardı ve birlikte yapmak için çok hazırlık yaptık ancak dizi başlayınca biraz ara verdik. Tiyatro için çok vakit ayırsam da henüz sahne alacak kadar vakit bulamıyorum maalesef. Düsünsenize, bir iş yapıyorsunuz ve sırf işinizi iyi yaptığınız için sizi alkışlamaya hazır bir seyirci var... Bundan daha adrenalin dolu başka bir iş olabilir mi? Dizi ve sinemada da emeğimiz çok fazla olmasına rağmen seyircinin sevip sevmediğini sonradan görebiliyoruz. Bu yüzden adrenalin birazcık daha az kalabiliyor ama tiyatroda oyun sonrası beğenilmezseniz o mutsuz yüzlere bakmak biraz korkutucu. Bu yüzden adrenalin konusunda tiyatro ilk sırada diyebilirim. Emre önce izleyicinin gözünde kötü karakterdi. 'İzleyicinin gözünde' diyorum çünkü benim bir karaktere iyi veya kötü demem onu sınırlandırdığım anlamına gelir. Mesela Emre, yıllarca emek verdiği şirkete babası 'saat sekizde ofiste ol' dediyse 07.55 de gelen biriyken daha sonra kendine göre haklı sebeplerden tam tersi bir karaktere dönüşmüş. Şu an olduğu insan olmasında ne kadar haklı ne kadar haksız sorusuna doğru cevabı vermek için kendinizi onun yerine koymanız gerekli o zaman sanırım karakter size daha sempatik gelecektir. Emre Divit'e en benzeyen yönüm, hata yapsa bile doğru yoldan sapmaması. En benzemeyen yönüm de sevgi eksikliği. Set olunca set dışında pek bir şey yapamıyorum maalesef. Set olmayınca annemle vakit geçirmeyi seviyorum. Çünkü bu hayatta ona göstermek istedigim bir sürü şey var. Fırsat buldukça da kafa izni veriyorum kendime. Bazen sahil taraflarına kaçıyorum arkadaşlarımla ve kesinlikle Play Station'ımdan vazgeçmiyorum. Zaman bulabildikçe spor salonuna gidiyorum ama ormanda koşmak gibi fırsatları da kaçırmıyorum. Çocukken izlediğim, insanı hayata döndüren, adrenalin iğneleri geliyor! Şaka bir yana adrenalin olmazsa olmazlarımdan. Haz aldığım her şey adrenalin yüklü, ekstrem sporlardan tutun da aşık olmaya kadar... Onsuz olmaz. Çocukken kelebeğin yaşam ömrünü duyduktan sonra bir kelebek yakalayıp onu yaşatmaya çalışmamdı. Seçme şansın olsaydı hayatının filminde başrolü paylaşacağın kadın ve erkek oyuncular kim olurdu? Keanu Reeves ve Isabelle Huppert. Çetin Tekindor ve genç nesilden Rami Malek'i de söylemezsem olmaz. Öncelikle psikolojik olarak sevmem gerekli karakteri. Üzerinde oynayabileceğim rolleri tercih ediyorum. Benden bir şeyler katabileceğim, o karakter ortaya çıktıktan sonra insanlara, Birand dışında kimseye yakışmazdı bu rol dedirtebileceğim, hazırlığı olan rolleri seçmeye çalışıyorum. Sonuçta bu meslekte oynadığımız roller kadar varız ve oynayacaklarımız kadar var oluyoruz. O yüzden kendime ve oyunculuğuma bir şeyler katabileceğim roller önceliğim. Salaş, cool rahat şeyleri seviyorum ancak her çeşit kıyafetim var. Yakışanı giydiğim bi tarzım var sanırım. Renk konusu da moduma göre değişkenlik gösterir ama ağırlıklı tercihim siyah. Massive Attack - Angel veya Valeron-Euphrates'in Amare albümü. Kings of Leon dinlerim. Spor yaparken tercihimse hip-hop! İlişkilerimde karşı tarafı mutlu etmeyi başardığım anlar beni çok heyecanlandırır. Arkadaşlıklarda ise yaşadıklarını bana anlattıkları anlar, hayatlarında yolunda giden iyi şeyleri dinlemek ve yanlarında olabilmek. Hayatımda güzel gelişmeler oluyor, bazen hayalini kurmak bile yetiyor. Ama uzun uzadıya düşünmektense kısa vadeli hayaller kurmak kendi sağlığım ve psikolojim için de en doğrusu diye düşünüyorum. Adı Mars! Fotojenik olmayabilir ama çok yakışıklı bir oğlum var. 5 aydır benimle. Hayvanlarla da aram söylediğin gibi hep çok iyiydi. At da benim için çok özel bir hayvan ve her ata binişim benim için bir terapi oluyor. Aksatmadan ayda bir çiftliğe at binmeye gitmeye çalışıyorum ve en kısa zamanda da bir tane almak istiyorum. Lens solüsyonum, kulaklığım ve bir kitap. Öncelikle karakteriniz düzgün olmalı. Çünkü bir yerlere gelebilmek sadece eğitimle başarabileceğiniz bir şey değil. İletişim beceriniz kuvvetli olmalı. Saygı duyulan biri olmak için en önemli faktör bence saygı duyabilmek. Aşırı ego sahibi oyuncular bu sektörde biraz fazla maalesef. Sette herkese saygılı olmanız gerek. Eleştirilere açık olmalısınız. Her gün kendinizi geliştirmek için çabalamalısınız. Diğer en önemli şey de işinizi sevmelisiniz. Ben işime aşığım herkese de aynı derecede sevdiği bir işi yapmalarını öneririm. Aslında hepimiz ünlüyüz ama kıstaslar farklı. Evin en küçük çocuğu evin en ünlüsüdür. Bir mahallede en güzel kız ünlüdür. Bir şehirde en iyi doktor ünlüdür. Örnekler çoğalır. Biz televizyon gibi platformlar sayesinde insanların evine dahil olduğumuz için 'ülkemiz' dediğimiz bu büyük evin en küçük çocuğuyuz aslında. Herkes tarafından tanınıyor olmak tabii ki güzel bir duygu. Beni görüp selam veren insanlara baktığımda uzak bir akraba ilişkisi gibi hissettiriyor bana. Ünlü olmak samimiyetin başladığı andır. Artık öyle bir dünyadayız ki insanlar bırakın selam vermeyi birbirlerine tebessüm bile etmiyorlar. Ama ünlü olunca daha ilk saniyeden samimiyet başlıyor. Sanki yıllardır görmediğim arkadaşlarım, akrabalarım kardeşlerimle görüşüyor gibi hissetiriyor. Bu da çok büyük güven duygusu veriyor. Ayrıca geniş bir aileye sahip olmanın verdiği tarifsiz mutluluk var benim için."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/simdi-sahne-onlarin-burak-yoruk", "text": "Henüz 24 yaşında. Instagram'da her saniyesini çılgınca izleyen bir milyon takipçisi var. Set saatlerini ve mekanlarını öğrenip saatlerce kapıda bekleyen, onu görmek için biletlerini erkene alıp ülke değiştiren hayranları... O ise tüm bu ilgiyi işini iyi yaptığının kanıtı olarak görmeyi seçen, yaşıtlarına göre oldukça sakin bir hayat yaşayan ve iyi insan olma arayışında olduğunun altını çizen bir adam. Burak Yörük'le tanıştığımıza memnun olmak için nedenlerimiz çok. Ben aslında 6 yaşımdan beri oyunculuk yapıyorum. O dönem babam ATV'de çalışıyordu ve sektördeki çevresi genişti. 6-7 yaşlarım televizyonda yayınlanan bir-iki yapımda oynayarak geçti. 14 yaşında farklı kurumlarda oyunculuk eğitimi almaya başladığım bir döneme girdim. Daha sonra üniversitede oyunculuk bölümünü seçtim. Doğal akışında bir süreç oldu benim için. Üç sene önce şimdi oynadığım 4N1K dizisine Sinan karakterini canlandıran rol arkadaşım Cihan Şimşek sayesinde dahil oldum. Önce kitap, ardından film, dizi, internet dizisi ve reklam filmi olan bir projeden bahsediyoruz. Oyuncu olarak neredeyse her sahneyi bana yaşatan bir yapımda yer alma şansım oldu ve ikisini birbirinden heyecan anlamında ayırabileceğimi zannetmiyorum. Barış aşık olduğu kızın dört çok yakın erkek arkadaşı tarafından sevilmeyen ve çocukluk travmaları yüzünden bazı durumlarda nasıl hareket edeceğini bilmeyen biri. Dizide kötü çocuk gibi görülüyor ama bence karakterinin kötü bir tarafı yok. Annesi evi terk edince yerine koyacak birini arayan bu nedenle de farklı konularda aşırı ısrarcı olabilen bir tip. Aynı zamanda karşısındaki kıza çok ince jestler de yapan bir centilmen. Benzerliğimiz benim de lisedeyken uzun bir süre basketbol oynamış olmam ve hala çok sevmem. Keşke profesyonel kariyerimi basketbol üzerine kursaydım dediğim zamanlar olmuyor değil. Ama Barış kadar ısrarcı bir insan asla değilim. Ben daha çok bir şeyi elde ettikten sonra elimde tutmak için ısrarcı oluyorum. Setimin olduğu gün zaten başka hiçbir şey yapmaya zamanım olmuyor. Ev-set-ev gibi bir rutin düşünün. Çalışmadığım zamanlarda da sakin bir hayatım var aslında. Spor yapıyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum, basketbol oynuyorum, YouTube için video çekiyorum genel olarak. Spor salonuna gidiyorum ama açıkçası çok sevmiyorum. Çocukluğumdan beri sporda stratejisi ve mücadelesi olan şeyler hoşuma gidiyor. Bu yüzden boks yapıyorum, basketbol oynuyorum ve kayıyorum. Bu aralar en fazla bu üçü ile ilgileniyorum. Hatta basketbola biraz ara verdim, diğer ikisi daha baskın diye. Bir de yakın zamanda Muay Thai ile tanıştım ve beni çok etkiledi. İki saatlik set aram olduğu zaman bile stüdyoya gidip çalışıp geri dönecek kadar severek yapıyorum. Ben lisedeyken şimdi video-blog denilen şeyi rapçiler yapıyordu. MTV dönemini takip edenler hatırlayacaktır. Günlük hayatlarını kaydedip her hafta paylaşan rapçileri takip ederken 2008'de ben de bir YouTube kanalı açmaya karar verdim. O dönem yayınladığım şeyler tabii şimdi sadece benim görebileceğim bir yerde duruyor! . Mart 2019'da yeniden video çekmeye başladım. Hayatımda yaparken keyif aldığım şeyleri takipçilerimle paylaşıyorum ve bundan keyif alıyorum. Ben çocukken de arkadaşlarımla tişörtlerimizin üzerine kendi tasarımımızı yapıp bastırıyorduk. Sonra oyuncu bir arkadaşım bana Sen gece partiliyorsun ama ne alkol alıyorsun ne de sigara kullanıyorsun. Helal rockstar! dedi. Oradan Helal Rockstar terimi çok hoşuma gitti ve tişört yaptırmaya karar verdim. Bu şekilde üzerinde motto'lar olan parçaları satan başka bir arkadaşım da çok beğendi ve daha fazla sayıda üretip satmak için izin istedi. Tasarımları ona gönderdim, ense kısımlarına da benim imzamı işledik ve marka ortaya çıktı. İlk kez yapıldığı için açıkçası biz de tam açıklayamıyoruz. Polisiye bir mobil oyun. Oyunu oynayan her kimse aslında katili aramaya başlıyor ve oyunun içinde interaktif olarak ona yardımcı olan dedektifler var. Benim karakterim komiser Eray da bunlardan biri. İpuçları topluyorsunuz, katilin kim olabileceği konusunda tahmin yapıyorsunuz ve ilk doğru bilen olursanız yüklü bir para ödülü alıyorsunuz. Tamamen Made in Turkey bir uygulama olması beni heyecanlandırıyor. Çıkış tarihini kesinleştirmedik henüz, halen çekim aşamasındayız ama beklemeye değeceğinden eminim. Kesin söylenmiştir ama benim aklıma ilk önce aşk geliyor. Bu arada çok rahatsız edici bir şey bence, yani hiç tavsiye etmiyorum. Ayrıca ben adrenalini hiç sevmiyorum. Evet sörf yapıyorum, kaykay yapıyorum, motora biniyorum ama bunları adrenalin için yapmıyorum, benim böyle bir arayışım yok. Hatta özellikle de şuan daha entelektüel şeylere kaymış durumdayım. Biraz büyüyorum galiba. Resim, sinema, tiyatro... bunlarla ilgiliyim daha çok şu sıralar. Seneye yaz için Amerika'da oyunculuk eğitimi almayı planlıyorum. Sıcak bir yerlerde olmak istediğim için Los Angeles düşünüyorum. Once Upon A Time In Hollywood'u izledikten sonra kesinlikle Margot Robbie ve Brad Pitt. Şans verilse, Leonardo DiCaprio'yu da kadrodan çıkarmak istemezdim aslında. Dolabımı açsanız bolca siyah ve grinin yanında çok farklı renkler de görürsünüz. Ama renkler sadece görüntü olarak orada duruyorlar günlük hayatıma adapte edebilmiş değilim henüz. Düz kesimleri, rahat kalıpları seviyorum. Ayağımda spor ayakkabıdan başka bir şey görmeniz de neredeyse imkansız. 4N1K'da Gökhan'ı canlandıran Sina'nın inanılmaz iyi bir müzik zevki var. Onun sakin müzik listelerine bayılıyorum. Ayla diye bir sanatçı keşfettim son dönem favorim oldu. KALEO'nun I can't go on without you şarkısına da takıntı yapmak üzereyim, beni çok dinlendiriyor. Ünlü olunca hayatında ne değişti diye sorduklarında annem lafa atlayıp O zaten evde hep ünlüydü diyor. Ailenin tek erkek çocuğu olduğum için bu konuda biraz haklı. Özür dileyerek söylüyorum ama annemin sevgisi 1 milyon hayrana bedel bir sevgi. Benim ünlü olmam arkadaşlarımla aramızda bir şaka. Bu duruma adapte olamadım, olmayacağım da. Adapte olduğun zaman hastalanmaya mahkumsun. O kısmı benim işim, eve geldiğimde yine aynı Burak'ım. İşini iyi yapan herkes kendi işinde ünlü zaten. Bu durumdan rahatsız değilim, aksine çok da seviyorum. Ünlü olmayı bir şeyleri iyi yaptığımın işareti olarak değerlendiriyorum. Ben çok duygusal biriyim. Duygusal olan herhangi bir şey, duygularla alınan herhangi bir karar bana arkadaşlığı gerçek hissettiriyor. İçinde bulunduğumuz sektörden dolayı uzun süren sağlam ilişkiler kurmak zorlaşıyor. Anlattığın şeyi dinlemeyecek veya senin dinlemek istemeyeceğin insanlar olabiliyor çevrende. Bu yüzden beni dinleyen ve özellikle de benim dinlemek istediğim insanlarla iletişim kurmak beni çok heyecanlandırıyor. Kendinizi sevin, ama çok da sevmeyin. Barışmak diyelim buna. Kötü özelliklerinizi değiştirmeye çalışın, olmazsa da kabullenin ve barışın. Her ne olursa olsun iyi bir insan olmaya çalışın. Ben hayatımda hep bunu arıyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/simdi-sahne-onlarin-mehmet-ozan-dolunay", "text": "İnsanları anlamak, empati kurmak ve derdini anlatmak üzerine kurulu bir hayat. Merak ve iletişim onun için her şeyin üstünde geliyor. Tiyatro sahnesine çıktığında hissettiği duyguları kıyaslayabileceği başka bir heyecan olmayan ve ilk tiyatro oyunuyla Afife'ye aday gösterilen bir oyuncu o. Zalim İstanbul dizisinde Cenk, Killology oyununda Davey olarak karşımıza çıkan Mehmet Ozan Dolunay'dan enerji akışının hiç bitmediği hayatını dinledik. 1990'da Ankara'da doğdum. 7 yaşında babamın işleri dolayısıyla Ankara'dan ayrılıp biraz önce saydığın şehirlerde yaşadık. Amerika macerası da lisede katıldığım öğrenci değişim programı ile bir yıl Cleveland High School'da aldığım eğitim. Daha sonra İstanbul'a döndüm ve Koç Üniversitesi Makine Mühendisliği'ni bitirdim. Oyunculuk tüm bu yolculuk boyunca kafamda olan ve hep ilgi duyduğum bir şeydi. İlkokuldan beri okul tiyatrosuna katılırdım. Büyüyünce oyuncu olacağım diyen bir çocuk değildim ama sahnede olmaktan çok büyük keyif alıyordum. Üniversite okurken bir arkadaşım sayesinde Craft tiyatro ile tanıştım. Verdikleri eğitimin sadece oyunculuk eğitimi olmadığını, aslında hayata ve insana dair olduğunu anladım ve oyunculuk dersleri almaya başladım. Benim en büyük derdim hep insana dair her şeyi anlayabilmek, insanlarla iletişim kurabilmekti bu yüzden eğitim çok ilgimi çekti. Ben hala eğitimdeyken Tatlı Küçük Yalancılar için Craft bünyesinden öneriler istemişler. Seçmelerde Cem Karcı ile enerjimiz çok tuttu. Rolü teklif ettiklerinde önce dersler devam ettiği için ve hiç alışık olduğum bir ortam olmadığı için tereddüt ettim ama hocalarımın ikna etmesiyle 'evet' dedim. İyi ki de demişim. Beni o işi yapmaya o ortamdaki enerji motive etti. Hala iletişim içinde olduğum çok güzel insanlarla tanıştım. Çekimler devam ederken Craft bitti ve bir baktım oyuncuyum! Daha çok öğrenmek, daha çok anlamak, kendimi geliştirmek istiyorum. Avrupa'da oyunculuk eğitimi, Amerika'da ise kamera arkası eğitimi almak gibi planlarım var. Yönetmen olacağım demiyorum ama o tarafa da çok ilgim var ve kesinlikle öğrenmek istiyorum. Yüzde yüz tiyatro. Filmi hiç yapmadığım için o da heyecanlandırıyor tabii ama tiyatroya değişebileceğimi sanmam. Beni orada en heyecanlandıran şey prova süreci. Oynayacağım karakteri, onu nasıl anlatacağımı, oyunun kendi dinamiğini anlayabilmek, o bambaşka dünyayı kavrayabilmek inanılmaz bir deneyim. Başka biri olmak, olmayan bir dünya yaratmanın hazzı tarif edilemez. Ben hayatımı da insanları ve dünyalarını anlamak üzerine yaşıyorum zaten. Craft dolayısıyla oyunun yönetmenini tanıyordum ondan oyunu dinledim ve inanılmaz etkilendim. Hemen provalara başladık. Sabah sekizde giriyorum akşam en erken dokuzda çıkıyorum. Sonsuz bir monolog ezberim var. Eğitimini almakla sahnede prova yaparak gerçek bir oyuna hazırlanmak arasında büyük fark var. Çok zordu. Kendime devamlı ccaba yapabiliyor muyum, oluyor mu, olmuyor mu? diye soruyordum. Zorlayıcı bir süreçti ama aynı zamanda ufkumun açıldığı çok besleyici bir süreçti benim için. Tek kelimeyle inanılmazdı. Jüri üyeleri oyunu izlemeye geliyor herkesi tebrik edip gidiyordu ama benim aklımın ucundan bile geçmiyordu benim adaylardan biri olacağım. Biz oyuna en iyi oyun adaylığı gelecek diye konuşuyorduk hep. Bir gün yönetmenimiz İbrahim Çiçek beni arayıp aday gösterildiğimi söyledi. Benimle dalga geçmediğine inanmam 10 dakikadan fazla sürdü. Benim için Zerrin Tekindor gibi isimlerin oyundan sonra kulise girip elimi sıkıp tebrik etmesi bile muhteşem bir heyecan ve gururken böyle bir adaylık almak tarif edilemez bir mutluluktu. Sonunda ödülü alamadım ama aday olmak benim için zaten ödüldü. Orada olup jürilerle tanışmak yıllardır izlediğim tiyatro oyuncularıyla aynı ortamda olmak inanılmazdı. Çok benzeyen yönlerimiz de var, çok farklı taraflarımız da. Farklı olarak, Cenk travmalı bir hayat yaşamış darmadağın bir çocuk. Her şeyin çok hızlı geliştiği, anne baba olmanın zor, onların çocuğu olmanın daha da zor olduğu bu çağda bunun büyük tokadını yiyerek büyümüş. Dışarıdan bakıldığında nefret edilesi bir insan. Ama ben Cenk'e onu anlamaya çalışarak, derinine inerek ve yargılamadan bakıyorum. İnsanların yaşadıkları olaylar farklı olsa da hissetikleri mutsuzluk, kızgınlık ve çaresizlik özünde aynı diye düşünüyorum. Bana Ozan olarak o duyguyu ne hissettirir? diye sorduğumda benzerliklerimizi bulabiliyorum. Onu bulduğumda da role girmek çok kolay oluyor. Bu tabii benim tercih ettiğim, oyunculuğun sadist kısmı ile alakalı. Herkes öyle yapmıyor. Ben oynarken hissetmeyi seviyorum. Set varsa hep sette geçiyor. Set olmadığı zaman da doğada olmayı çok seviyorum. Orman olsun, sahil olsun böyle az insanın olduğu ve doğanın çok olduğu yerlere gitmek çok iyi geliyor. Bir yerlere termosta aldığım kahvemle gidip, müzik açıp, kitabımı okumak beni mutlu ediyor. Kız kardeşimle birlikte yaşıyorum. Onunla da zaman geçirmeyi çok seviyorum. En son Parfümün Dansı'nı okudum. Şimdi de Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'nu okuyorum. Tiyatro sahnesi! O kadar insanın önüne çıkıyor olmak.. Her oyun öncesi yaşadığın duygular tarif edilebilecek gibi değil: korku, heyecan. Adrenalinin tetiklediği duygular. Oyunlardan önce ve oyun esnasında hissettiğim şeyler benim için saf adrenalin. Marlon Brando ve Meryl Streep ile bir dramın içinde olmak isterdim. Karakterin derdi. Bana ve izleyicilere nasıl bir şey hissettireceği. Bir de çalışacağım insanlar. En çok siyah görürsünüz. Parça olarak da kapüşonlular ve bol gömleklerle dolu olur. Anlayış ve anlamaya çalışma derdi. Karşımdaki insanda bu varsa çok heyecanlanırım. Onunla her şeyi konuşabileceğim, her şeyi anlatabileceğim ve paylaşabileceğim anlamına gelir."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/sinanilmaz-yeni-muzik", "text": "Yavaş ve emin adımlarla ilerleyen biri... Ancak Sinan'ın müziğiyle henüz yolu kesişmeyenlerin, çizimleri ve animasyonlarıyla karşılaşmış olması muhtemel. Instagram ve Youtube'daki Vicotüco videolarının hem animasyonlarında hem müziklerinde onun payı var. \"Yeni parçalar üstünde, albüm üstünde çalışıyorum. İlk albümümü çıkarmak istiyorum. Sıradaki hedefim bu\" diyor ve 2020'yi müzikal anlamda hayalini kurduklarını gerçekleştirebildiği bir yıl olarak görüyor. Animasyon ve müziği aynı potada eritebilme becerisini de göz önüne alınca, Sinanılmaz'ın özgün tarzı daha da belirginleşiyor. Kendini müzik yapmadan önce daha duygusuz bir insan olarak tanımlayan ve müzikle duygusal yanını keşfettiğini söyleyen Sinan, \"Kendimi konuşarak çok iyi ifade edemiyorum ve kendimi ifade etme biçimi olarak sanatı tercih ediyorum. Sadece müzik değil; animasyon resim... Var olmak için bunu yapmam gerekiyor\" diyerek aslında müziğin hayatındaki yerini de tanımlıyor. Sosyal medyanın gücü, onun üretiminde de etkili rol oynuyor, \"Herkes sesini duyurabilmeye başladı ve kendi kafasındakileri yansıtmaya çalışıyor ve başarılı olabiliyor kolayca.\" Birbirine benzeyenlerin giderek arttığı ve özgün seslerin daha da kıymet kazandığı bu dönemde, Sinanılmaz yaptıklarıyla hemen ayrışıyor. Bende aslında çok belirsiz işliyor. O yüzden çok planlı hareket edemiyorum. Bazen çok üretken olduğum bir dönem oluyor. Mesela yürürken aklıma bir şarkı geliyor, hemen kaydediyorum. Çok saçma veya ilginç yerlerde ilham gelebiliyor. Zaten üretmem lazım diyerek hiçbir zaman üretmiyorum. Sadece anlatmak istediğim bir şey olduğu zaman onu anlatmak için ifade ediyorum kendimi. Bir oluşumumuz var. Burada birlikte animasyon projeleri üretiyoruz. Burayla alakalı başka projeler de var. Onları da gerçekleştirmek istiyoruz. Evet, aslında sosyal medyanın da gücünün artmasıyla herkes sesini duyurabilmeye başladı. Çok kötü işler de çok güzel işler de var. Aslında ortaya çıkmak biraz daha zor oluyor bu süreçte. Çok fazla üretim var gerçekten, çok fazla 'iyi' üretim de var. Önceki jenerasyonları bilmiyorum ama ben çocukken bu kadar fazla ses yoktu açıkçası. Bu belki sosyal medyanın, internetin etkisiyle de olmuş olabilir. Bence süper gidiyor. Herkes kendi kafasındakileri yansıtmaya çalışıyor ve başarılı olabiliyor kolayca. Aslında bizim projelerimiz hep müzikle bir arada bulunuyor. Sinanılmaz projemin dışında, Mert'le bir albüm yapma planımız var ekstradan, başka bir müzik projesi olarak. Zaten kendi yaptığımız müzik videosunun içindeki müzikleri de biz yapıyoruz. Orada tabi çok daha farklı bir üretim oluyor; daha tasarımsal, videonun anlatacağı şeye göre oturup tasarlıyoruz. Yani kendini ifade etme ihtiyacı yerine gerekeni yapmaya çalışıyoruz. Bu röportajın bir bölümü GQ Bahar 2021'de müzikte yeni bir sayfa açanlar dosyasında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/somme-slovi-moda-rutinini-bozan-teatral-tasarimlar", "text": "Mark Thomas ile birlikte çalışmak çok farklı ve heyecan verici bir dönemdi ve bu durumdan en iyi şekilde yararlanmaya çalıştım tabii ki de. Onun yaratım sürecini, kendi tasarım dilini Helmut Lang'e nasıl uyarladığını, üretim sürecini nasıl yönettiğini ve iş birlikleri sırasında nasıl kolektif çalıştığını görmek oldukça önemli ve öğretici bir deneyim oldu benim için. Büyük bir marka için koleksiyon hazırladığınızda, kendi departmanında tecrübeli profesyonel kişilerle birlikte bir takım olarak çalışıyorsunuz ve herkes kendi departmanında yapması gereken kısmı yapıyor. Bu sebeple işler daha seri ve profesyonel bir şekilde ilerliyor. Küçük çaplı bir marka olduğunuzda ise, bu departmanlar arasındaki çizgi belirsizleşiyor ve kendinizi bir anda tasarım, üretim, dikim, kalıp veya satış gibi birçok departmanın sorumlusu olarak bulabiliyorsunuz. Bu da yaratım ve üretim sürecinizden taviz vermenize sebep olabiliyor; bazen bazı şeyler şansa ya da son dakikaya bırakılıyor. Ama bence heyecan verici bir süreç bu. Eğer klasik bir erkek veya kadın siluetinden bahsediyorsak, en büyük fark teknik detaylar. Erkek parçalarında genelde fonksiyonelliğe ve dayanıklılığa daha çok dikkat ediliyor; çünkü erkekler daha az ve öz alışveriş yapıyor diyebiliriz. Kadınlarda ise estetik dil biraz daha öne çıkıyor genel olarak. Her ne kadar markamla alakalı birçok şeyi sorgulamış olsam da ilk koleksiyonum The Grisettes'e kadar bu soruyu gerçekten çok da fazla düşünmedim. Somme Slovi'de portrelediğim kişi, giyinirken kendi hikayesini yaratan, beklenmedik biri. Kendini yerleşmiş tanımlarla sınırlamayan biri olabilir, çünkü ilham aldığım karakterler genelde böyle. Severek takip ettiğim birkaç tasarımcı dışında herhangi bir heyecan hissetmiyorum çünkü kıyafetler yeterince güçlü değil ve sizinle iletişim kuramıyorlar. Zaten bu eksiği kapatmak adına milyon dolarlar harcanarak, yüzlerce kişinin çalıştığı setler, defileler hazırlanıyor. Her ne kadar verilen emeğe saygı duysam da bu bütünün artık kıyafetlerle alakalı olmadığını düşünüyorum. İşe bir de iklim değişikliği kısmından bakarsak, iki-üç ayda bir binlerce yeni kıyafet seçeneğimizin olmasından daha önemli ihtiyaçlarımız ve sorumluluklarımız olduğunu düşünüyorum. Zaten kıyafetler her zaman sezonluk değil, ömürlük olmalı. Ekrana çok da fazla bakmıyorum. Baktığım zaman da gördüklerimin alt metnini okumaya çalışıyorum, böylece ister istemez daha az şey görmüş oluyor insan. Bir de ekrana bakmaktan ziyade etrafımda olan biten şeylere, onların hikayelerine bakmak daha ilginç geliyor bana. Parçalarımı genelde belirli bir cinsiyeti düşünerek tasarlamıyorum, dolayısıyla birçok parça hem erkeğe hem kadına uyabiliyor. Mesela kırmızı pelerin-ceket, çizgili bol pantolon, uzun boxer şort ve XXL tişört erkekler tarafından da oldukça ilgi gördü."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/son-dunya-kupasi-kahramanimiz", "text": "İtiraf ediyorum, bir araya gelmeye ikna etmek zor oldu. Bir yılı aşkın süredir kimseyle konuşmuyordu. Araya ne kadar doğru bir kişiyi soktuğumuzu, konuşmaya başladığımızda fark ettim. Varı yoğu kızları. Futbol konuşurken bile kullandığı bütün zaman zarfları onlarla ilgili; büyük kızım yurtdışından dönünce, küçük kızım pastacılığa merak sarınca, büyük kızım işe yeni başlamıştı, küçük kızım ders vermeye karar verdiğinde... Öyle ki, iyi bir teknik direktör olmanın altın kuralının, iyi bir baba olmaktan geçtiğini düşündürüyor. Başta mesafeli, karşısındakini itinayla ölçüp biçiyor. Sonrasında ise seviyeli samimiyetiyle tam bir beyefendi. İnce esprileri, özlü sözleri ve akıl dolu benzetmeleri hayranlık uyandırıcı. Tanımadan önce konuşmaktan pek hoşlanmadığını düşünürdüm. Tanıyınca söyleyecek çok şeyi olan insanlar gibi susmayı tercih ettiğini fark ettim. Kovulur. Başarısızlığın hesabını çok güzel kesen bir milletiz. Başarının karşılığını ödüllendirmediğimiz sürece, daha çok hesap keseriz. Yok. Başımıza ilk defa böyle bir şey geliyordu. Sportif başarıyı garantileyemeyeceğimi biliyordum ama takımın bir duruşu olsun istedim. Futbol oynamayı seven bir takımım vardı, fair play ruhunu turnuvaya katılan tüm takımlardan daha fazla yansıttılar. Elbette elde ettiğimiz tarihi başarı çok önemliydi. Kore'de ilk basın toplantımızda 24 kişi vardı, son toplantıda 435 kişi. Ama benim için değerli olan takımımın karakteriydi. Yine de hazırlık sürecinde bir şeyleri farklı yapmış olmalısınız... Sezon sonu gelmiş, herkes yorgun. 55 gün kampta olacağız, yükleme yapabileceğim tek şey kazanma arzusu. Kampa ailelerini de davet ettim. Eşleriyle, çocuklarıyla zaman geçiriyorlardı, kafaları rahattı. Huzurlu olsunlar diye çocuklarının bakıcılarının gelmesini bile kabul ettim. Birbirlerinin ailelerini de daha yakından tanıma imkanları oldu, aralarındaki dostluklar sağlamlaştı. Tatil yapar gibi keyifliydiler. Gruptan çıkarsak maçlara ailelerimiz de gelsin dediler, kabul etmedim. Ailelerinizin gelmesini istiyorsanız daha fazlasını yapmalısınız dedim. Senegal maçında aileleri tribündeydi. Ben de hep bu soruyu soruyorum. Biz millet olarak başarılarımızı değerli kılamıyoruz, yaşadıklarımızdan ders çıkaramıyoruz. O başarımız kadar ilham verici ne var futbol tarihimizde? Tek bir belgesel bile hazırlanmadı. Kosta Rika maçında berabere kaldık; bir anda moraller bozuldu, eleştiriler arttı, üstümüzde korkunç bir baskı var, kimse konuşmuyor. O günü unutamam. Ne yapsam diye kara kara düşünüyorum. 60 tane formayı lobiye dizdirdim. Bütün kafile toplansın, bu formaları hep birlikte imzalayacağız dedim. İki saat sürdü. Bir yandan imzalıyor, bir yandan konuşup gülüşüyorlardı. Çok basit bir fikirdi belki ama üzerimizdeki kara bulutlar bir anda dağıldı. Dünya Kupası'nı kazanabilmek için her şeye sahip bir ülkeyiz ama bedel ödemeye hazır değiliz. Bu hayatta bedel ödemeden kazanamazsın. Bazen kazandığını zannedersin ama bedelini ödemeden elde ettiğin her şeyi çabuk kaybedersin. Türk futbolu yapısal bir reform geçirmeden, uluslararası turnuvalardaki başarısının kalıcı olmasına imkan yok. Türk futbolunun altında pantolon yok, hangi ceketi giysem derdinde. Kaç yabancı oynatacağımızın derdindeyiz. Zor. Bir ülkenin futbolu, milli değerlerini ayna gibi yansıtır. Ortak değerlerde birleşmekte zorlanan bir milletin futbolda birlik beraberlik sağlamasını beklemek hayalperestlik. Sağlam temeller üstünde yükselmeyen ve aşırı para girişi olan her sektör bir süre sonra çökmeye mahkumdur. Türk futbolu tam da bu yöne doğru ilerliyor. Çok hızlı büyüdü, gereğinden fazla zenginleşti. Milli takım taraftarlığı, olsun dediğinizde olacak bir şey değil. Dünya Kupası'ndan döndüm, eşimle tatile gittik. Kalabalık bir grup dostumuzla yemek yedik, hanımlar ayrı bir masada kendi aralarında kahve içmek için ayrıldılar. Baktım hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar, merak ettim, yanlarına gittim. Milli takımı kurtarıyorlarmış. Yanlarına geldiğimi bile fark etmediler, öyle kaptırmışlar ki kendilerini. Hepsinin söyleyecek şeyleri vardı. Oynadığımız futbol böyle bir ortamda bile konuşuluyorsa biz bu işi başarmışız demiştim. İşte o an kendimi takımın teknik direktörü gibi değil, ülke futbolunun başındaki adam gibi hissetmiştim. Milli takımın başına geçen kişi, 10-30 yaş aralığında, ülkenin pırlanta gibi çocuklarının olduğu bir yetenek havuzuna sahiptir. Bu ülkenin çocuklarına, gençlerine rol model olacak milli oyuncular yetiştirmekle yükümlüdür. Sorumluluğundaki çocuklar, küçük yaşta rekabetin içine atılıyor, kaldırabileceklerinden fazla sorumluluk alıyor, harcayabileceklerinden fazla para kazanıyor. Bu çocukları sağlıklı bireyler olarak büyütmek hiç de kolay değil. Ekibiyle birlikte sadece iyi futbolcular değil iyi insanlar yetiştirmek için çalışmalıdır. Futbolda sağlam karakter mevcut yeteneği artırır, bu nedenle oyuncularının topa nasıl vurduğundan çok nasıl karakterlere sahip olduğuyla ilgilenmelidir. Yetiştirdiğimiz nesil, oynadığımız futboldur. Milli takımın sürdürülebilir başarı elde etmesi ancak bu şekilde olur. Halbuki Van Gaal, Milli takım teknik direktörlüğü çok rahat bir iş, kulüp çalıştırmak çok daha zor demişti... Hakkıyla yaparsanız, sadece bir takımın değil ülke futbolunun sorumluluğunu alırsanız, milli takım teknik direktörlüğü çok daha zor ve zahmetli bir iş. Oyuncularınız ülkenin hatta artık Avrupa'nın dört bir yanına dağılmış durumda. Eğer onları sadece maç öncesi bir araya geldiğinizde görmenizin yeterli olduğunu düşünüyorsanız büyük bir yanılgıya düşmüşsünüz demektir. Oyuncularınızla onlara ihtiyacınız olmadan önceki süreçte vakit geçirmeli, onları yakından tanımalısınız. Milli takımın başında olduğum süreçte, Alpay yurtdışında oynuyordu. Gurbetteki oyuncuların desteğe ihtiyacı olur. Kaç defa ziyarete gittim, yanında kaldım. Yedik, içtik, sohbet ettik. Hoca-oyuncu ilişkisinin temeline sağlam bir dostluk koyduk. Maç öncesi soyunma odasından yapılan motivasyon konuşmaları var ya, o konuşma anına gelene kadar oyuncularınızla aranızda bir köprü kurmadıysanız en gösterişli sözlerin, en coşkulu ses tonunun hiçbir değeri yok. Maç öncesi oyuncularınıza tek bir bakışınız yetiyorsa, siz hoca olarak üzerinize düşeni yapmışsınız demektir. Bir ülkenin futbolu iyi yönetiliyorsa, sağlam kurallar üstüne inşa edilmiş bir sistem varsa, milli takımın başına geçen teknik adam yerli-yabancı fark etmez. Koskoca Hiddink yetersiz mi kaldı? Hayır. Biz ondan yeterince faydalanamadık. Halbuki o zaman da söyledim; antrenörlük seminerleri verse, futbol okullarını gezse, kulüplerin antrenmanlarına katılsa, teknik direktörlerle aylık zorunlu toplantıları olsa... Bunları ayarlayabilmiş olsaydık, hem burada daha fazla vakit geçirdiği için takıma hem de ülke futboluna çok ciddi katkı sağlayabilirdi. Evet, belki de esas sıkıntı o. Kulüplerin başındaki teknik adamlar, iki tarafın da çıkarına olacak bu yaklaşımı, ego savaşına dönüştürmeye meyilliler. Benim en rahat çalıştığım teknik adam Lucescu'ydu. Çok sağlam bir karakteri vardır, kendine güveni tam olduğu için de paylaşımcıdır. PAF takımıyla antrenmanlara çıktığı dönemde, milli takımda Hakan Ünsal'a ihtiyacım vardı. Tesislere gidip Lucescu'yla konuştum, Müsaade et, bir konuşayım, kendini toparlasın, hazır olsun dedim. Büyük bir olgunlukla kabul etti, bunu kolay kolay hiçbir teknik adam yapmaz. Bir süre sonra Arif'le Okan'ın Lucescu'yla arası açık haberleri çıktı. Lucescu'yla dertleştik, Ben konuşurum çocuklarla dedim. Aldım ikisini karşıma, Derdiniz ne olursa olsun, çıkın adam gibi oynayın topunuzu dedim. Oynadılar da. Milli takım teknik direktörüyle kulüplerimizin başındaki teknik adamlar arasında böyle bir dayanışma olursa iki taraf da fayda sağlar. Fatih Terim bu söylediklerinizi yapabilecek deneyime, donanıma ve kariyere sahip. Zaten göreve gelir gelmez kulüplerle yakın ilişkilerde olacağını açıklamıştı. Evet ama oradaki sıkıntı şu: Fatih Hoca'nın sorumluluk alanını çok genişletirlerse, federasyonun yapması gereken işleri de ona yüklerlerse sportif başarıya yeterince zaman ayıramaz. Milli takım teknik direktörlüğü sahip olduğumuz en güçlü milli simgelerden biri. Milli takım bayraktır, marştır. Kimsenin o unvanın altını boşaltmasına müsaade etmeyeceksin. İnsanlar o koltuğa oturan kişiyi sevmek zorunda değiller ama saygı duymakla yükümlü olduklarını bilmeliler. Abdullah Avcı milli takım teknik direktörü olmak için uygun mu değil mi sorgulamasını, onu takımın başına getirdikten sonra yapmayacaksın. Yaparsan insanlara milli takım teknik direktörlüğü unvanının değerini de sorgulatmış olursun. Ne yazık ki öyle oldu. Abdullah'a yeterince saygı duyulmasını sağlayamadık. Öyle. Futbolcuların performansını ölçmek biçmek daha kolaydır. Yaptığı iş gözle görülür, elle tutulur. Teknik direktörün başarısı çok fazla etmene bağlıdır ve birçoğu görülmez. Oyuncu tercihlerinde neyi düşündüğünü, ne yaşadığını, hangi dengeleri göz önünde bulundurduğunu çoğu zaman dışarıdan bir göz anlayamaz. Tugay ön libero oynatılır mı sorusunun cevabı, o maçta ne yapmak istediğine ve etrafında kimleri oynatacağına bağlıdır. Bazı özel oyuncuları, etrafındaki oyuncuların performansını en üst seviyeye taşıyacak şekilde konumlandırmalısın. Bunu düşünmek benim işim, sen sadece oyundan zevk almaya bakıyorsun. Ama müşteri her zaman haklıdır. Evet ama yanlış anlaşılmasın. Eleştiri olsun, her zaman her konuda olsun. İnsanlar fikirlerini söylesinler isterim. Ama üslup çok önemli. Mesela Bedri Baykam, 2002 maceramızı yazdığı bir kitap çıkarmış, adını da Ah Abi İlhan'ı Bi Oynatsalardı koymuştu. Sanatına saygım sonsuz ama imzalı kitabını getirdiğinde kabul etmedim. İlhan Mansız'a yeterince şans tanımadığıma inandığınız için beni eleştirebilirsiniz ama bir oyuncumu yükseltmek için diğerinin üstüne basılmasına müsaade etmem. Her şeyden önce, benim İlhan Mansız'a karşı nasıl bir önyargım olabilir ki, 27 yaşında olmasına rağmen onu bulup milli takıma getiren benim. Ama Hakan Şükür ve İlhan Mansız'la kamp süresince bire bir vakit geçiren de benim. Hangisinin formda olduğunu, hangisinin taktiğime uygun olduğunu, hangisinin sonradan girdiğinde daha çok iş yapacağını bilen de benim. Bu iki oyuncudan da verim almak, birbirinin alternatifi olabilecek oyuncular arasındaki sevgiyi saygıyı korumak zorunda olan da benim. Bu haberlere gülüyorum. Mancini kariyerini tehlikeye atarak geldi bu ülkeye, kendine zarar vermek ister mi? Bizden farklı bir bakış açısı var, kabul. Ben onun yerinde olsam yaptıklarını yapar mıydım, hayır. Ama ben Şenol Güneş'im, o Roberto Mancini. Hepimizin yoğurt yiyişi aynı olamaz ki. Alışık olmadığımız kadar profesyonel bir duruşu var, umursamazlıkla karıştırıyoruz. Aslında taraftar, alınan sonuçlardan çok, o tavır nedeniyle huzursuz. Neyse ki Avrupalı teknik adamlar eleştiriye açıktır. Üslubunuzu bozmadan yapacağınız her türlü eleştiriyi dinler, kişiselleştirmez, alacağını alır. Ama doğru bildiğinden şaşmaz. Zaten fikrini basının ya da taraftarın baskısıyla değiştirmek o kadar kolay olsa, ülkenin en büyük kulüplerinden birinin başında olmaması gerekir. Kulüp başarılıysa başkanın, başarısızsa teknik adamın hanesine yazılır. Takımınızın başına getirdiğiniz teknik adamı basının ve taraftarın önüne atarak kulüp yönetilmez. Takımın en iyi oynayan oyuncularını gönderen teknik adam olur mu? Olursa onu takımın başında neden tutarsın? Şehrin bunu sorgulamamış olmasına şaşırıyorum. Şenol Güneş, bundan sonra Trabzonspor'dan başka takımda teknik direktörlük yapmaz diyorlar. Yapar. Ama öz evladının ona yaşattıklarından sonra eloğlu kim bilir neler yaşatır diye de düşünmeden edemez."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/soyadindan-fazlasi-ali-sunal", "text": "Pazartesi Ali Sunal'la röportaj yapacaksın, dersine şimdiden çalışmaya başla dedi bir nefeste. Elimdeki kahve fincanını sakince sehpanın üzerine bıraktım. Komutu veren sevgili genel yayın yönetmenim Okan Can Yantır, sürprizlerle dolu bir insandır. Televizyonda Tosun Paşa'nın yayınlanacağını duysa kapak toplantısını bile iptal eder, öyle de Kemal Sunal hastasıdır. Geriliyorum. Aklıma Ali Sunal'ın sert ve ciddi mizacı da gelince gerginliğim çifte kavruluyor adeta. Mevzu çok hassas. Babası olmasa diyen insanlardan gına getirmiş bu adamla röportaj yapıp, koca kralı da hakkıyla anıp, eleştirmek ve kalp kırmak için pusuda bekleyenlere Bak gördün mü, gene babasını anlatıyor dedirtmeden, bu görevi ince bir sanat gibi ifa etmem, onu tanımam gerekiyor. Çünkü gerçekten ben de merak ediyorum nasıl biri olduğunu. Koşsan çarpıp yere serileceğin sert bir duvar gibi geliyor hep bana. Komedi yapmasına rağmen böylesine ciddi ve sert durmasıysa babasından kalan ironik bir miras gibi sanki. Nasıl bir adam acaba, iyi biri mi? diye soruyorum, İşte git bunu ona sor diye verdim bu görevi ben de diyor ve o anda karar veriyorum bunu ona sormaya. Çekim saatinden önce stüdyoda alıyorum soluğu. Muhabbeti zerk edeceğim damar yolunu iyice bulmam lazım. Bey faslıyla ölürüm, abi diyeyim mi? diyorum Ali de diyor. Abi diyorum. Çekim gayet keyifli geçiyor. Sürekli yakın pres halindeyim. Evet gerçekten sert ama insanı rahatlatan bir dinginliği de var. Çekimden sonra Bebek'te sakin bir yere oturuyoruz. Soru hazırlamadım diyorum, İyi yapmışsın diyor gülümseyerek. İşletme eğitiminin akabinde oyunculuğa başladığından, sanki sonradan karar vermişlik gibi görünüyor göze. Ama işin aslı öyle değil. Oyunculuk evveliyata dayanıyor. İlkokul, ortaokul, lise; hep sahnedeymiş Ali Sunal. Drama kulübü, sonrasında edebiyat hocası önderliğinde bir skeç topluluğu... Ama iş liseye gelince bütün arkadaşları dönemin popüler bölümü işletmeyi seçtiğinden kankalık kitabında ayrılmak olmaz deyip araya bir de bu eğitimi sıkıştırmış. Sonrasında babayla bir dizi projesi ve üstüne Propaganda filmi de eklenince Artık benim yolum belliydi diyor: Zaten bunu yapmasam ne yapardım, ne işe yarardım, onu da bilmiyorum. Oyunculuğu seçmenin büyük bir çılgınlık olduğunu inkar etmiyor kendisi de: Adam Ah Şu Çılgın Türkler diye kitap yazmış, hakkını vermek lazım kitabın, işte o çılgınlardan biri de benim sanırım diyor kahkahayla karışık. Kemal Sunal adı sanıldığı gibi kapılar açmıyormuş, Bir şeyler yapabildiysek biraz genetik, biraz şans, biraz da doğru işleri seçmiş olmaktan geçiyor diyor. Ben Ali Sunal'ın başarılı bir adam olduğuna canı gönülden inanıyorum. Biz halk olarak gönlümüze taht kurmuş insanların çocuklarını sevmiyoruz kolay kolay. Bunun altında biraz kıskançlık da var, artık bunu kendimize itiraf edelim. Yani Ali Sunal şu an olduğu konumda sadece Ali olarak bulunsaydı başarısı çok daha kolay kabul görürdü kanaatimce. Lakin bu durumda ... ama onun babası Kemal Sunal deyip Ali'nin hakkını Ali'ye vermiyoruz. Daha doğrusu vermiyorduk. Ama Ali hakkını bizden söke söke aldı. Belki çok yoruldu, çok yıprandı ama sonunda varlığını, başarısını kabul ettirdi. Anlıyorum ki onun tek derdi iyi işler yapmak ve adına yaraşır bir kariyer elde etmek. Bence belli bir yol da oturttuk yaa diyor çok samimi bir ses tonuyla. Önünde çıkılması gereken daha çok merdiven olduğunu ama insanların sevgisinin doğru yolda yürüdüğünü hissettirdiğini anlatıyor. Ali Sunal'ın çok enteresan bir kontrol mekanizması var. Söz konusu babası olunca çok hassas. Sanki onu ipek mendiller içinde narince tutuyor. Onun adını kötüye kullanmaktan ya da o şöhretin ekmeğini yemekten ödü kopuyor. Bu yüzden de babasıyla ilgili röportaj vermeyi sevmiyor. Ben Ali'ye Kemal Sunal'ı sormuyorum, evdeki babasını soruyorum. Derdim gerçekten Ali Sunal'ı tanımak. Milyonların sevgisine mazhar olmuş bu insan senin baban, kıskanmadın mı, bir ülkeyle paylaşmak sana ağır gelmedi mi? diyorum. Babam hiç star gibi bir hayat yaşamadı ki, evde de sıradan bir Kemal'di diyor. Hatta babasının şöhretini sokakta ilk fark ettiğinde çok şaşırmış ama çok da keyif almış bu durumdan. Sıradan bir hayat yaşaması beni hiç şaşırtmadı. Zaten ben de risotto siparişi veren bir Kemal Sunal hayal etmemiştim hiç. Kafamda kuru fasulyeye ekmek banan bir adam canlanıyor. Peki diyorum, sizde durumlar ne alemde? risotto mu, kuru fasulye mi? Ben Malatya kayısısıyım diyor kahkaha atarak. Başka hayat tanımamış ki Ali Sunal. Yalıları da olsa, bilmem kaç metre teknesi de, aynı tişörtü giyer, aynı kuru fasulyeye ekmeğini banarmış. Çok da severim ayrıca. Etli, pastırmalı, sucuklu fark etmez. Ama risottoya da söz hakkı doğdu, onu da bu kadar gömmeyelim, arada yiyince güzel oluyor deyip İtalyanların da gönlünü alıyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Eylül sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/star-kalitesi-on-numara-suur-desen-11-kenan-imirzalioglu", "text": "Kenan İmirzalıoğlu, otelin etkinlik salonlarından birinin ortasında, üzerinde smokinle oturmuş, bir yandan bonfilesini yerken, bir yandan da gözlerini kısmış, inceden inceden otelin duvarında asılı tabloları inceliyor. Kan şekeri toparlasın diye çekime ara verilmiş durumda; hipoglisemisi var, aç kalması sağlıklı bir durum olmadığı gibi hayra vesile de değil: Hafif tertip asabiyete yol açabiliyor. Geçenlerde bir arkadaşı, Kenan iyidir, tatlıdır, babacandır falan ama açken yaklaşmayın, sizi de yiyebilir şeklinde özetlemiş durumu. Üç gün önce babasının ani kalp rahatsızlığı üzerine, Karadayı'nın setinden apar topar çıkıp gittiği Ankara'dan, içi rahatlamış bir şekilde dönmüş vaziyette. Münir Mustafa İmirzalıoğlu'nun dört damarına birden stent takılmış; şimdi durumu çok şükür, gayet iyiymiş. Ailesinden bahsederken, gözünün ışığı, sesinin tınısı değişen tiplerden. Ankara'nın Bala'sına bağlı Üçem Köyü'nde içine doğduğu ev, yüz yılı aşkın tarihi olan, Ermeni ustalar tarafından inşa edilmiş eski bir konak. Cüsseyle tabir pek örtüşmüyor ama Kenan, evin ufağı. Anadolu bilgesi olarak addettiği annesi Yıldız İmirzalıoğlu'na çok düşkün. Şimdilerde aralarında sıkı bir dostluk oturmuş olsa da ömürlerinin büyük bir bölümünde ona yarı babalık da yapmış olan beş yaş büyük bir ağabeyi , dört yaş büyük bir ablası var. Bunu diyen adam da YTÜ Matematik mezunu bu arada. İmirzalıoğlu, kendinden bahsederken, şahsına tanıdığı primden yana biraz nekes. Tevazu karakterimizdir artizliği tadında, suni bir kendini taşıyış halinden de söz etmiyoruz. Cümleleri, doğasından geldiği çok belli bir içgörü yansıtıyor. Eh, bu düşüncenin beyninde filizlendiği o günden, Kenan İmirzalıoğlu'nun memleketin en önde gelen star-oyuncularından birine dönüştüğü bu zamanlara kadar yaşanan gelişmelere de cümleten şahidiz: İmirzalıoğlu'nun 91 sonu gibi başlayan mankenlik hayatı, 97'de Best Model of the World seçilmesine, oradan oyunculuğa geçmesine, ilk projesi Deli Yürek'te canlandırdığı Miroğlu karakteri de mesleğe bir fenomen olarak başlangıç yapmasına vesile olur. Hayat ironik tabii. Şimdi bir dönüp de bakınca, filmografisindeki mihenk taşı karakterlerin bir kısmını şöyle bir solukta hatırdan geçirince, başta değiştirmeye kalktıkları o isim, bu kadar mı cuk oturur? Deli Yürek'teki karakterin adı Miroğlu yerine İmirzalıoğlu olsa, olamaz mıydı misal; misler gibi olurdu. Rol aldığı işlerin bir kısmını anıyorum: Kabadayı'ydı, Acı Hayat'tı, Ejder Kapanı'ydı, Ezel'di, Karadayı'ydı; tüm o bileği, yüreği, ciğeri tunçtan karakterleri... Teşbihte hata olmaz, hani neredeyse sahne adı yakışıklığında bir gerçek ismi olduğunu söylüyorum. Sinema kariyer, dizi ekonomidir fikriyatında birçok oyuncu gibi. Yine birçok meslektaşıyla dizilerin temposunun, akıllara ziyan türden ağır işçilik olduğu düşüncesinde birleşiyor. Akşam öğünü için vakitlice eve varabilmek için iş çıkışı trafiğine kalmadan yola dökülüyor. Malum, kan şekeri meselesi ve malum, kendini diri tutması lazım; yarın set var... Starlığı tartışma götürmez ya, artistik algıdan öte Kenan İmirzalıoğlu, kendisiyle özdeşleştirilmiş delikanlı tiplemelerinden daha hakikatli bir duruş sergiliyor: Bugüne dek beyazperde ve camda hayat verdiği, hepsini de gayet içeriden sevdiği kimi karakterlerin granit repliklerini motto edinenler, o karakterlere ruh üfleyen insanın normalliğine de şöyle biraz baksalar, delikanlılığın kitabı temize bile çekilir belki, kimbilir..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/stranger-thingsin-yildiz-oyunculari-finn-wolfhard-ve-joe-keery-ile-konustuk", "text": "Netflix'in iddialı dizilerinden Stranger Things 3'üncü sezonuyla yayında. Biraz daha korkutucu, biraz daha karanlık bir sezon ama 80'li yılların nostaljisini yaşatan atmosferi ve esprili replikleriyle keyifle seyredilebileceğiniz sekiz bölümden oluşuyor. Kiminiz belki bir çırpıda bitirdi kiminiz de henüz izliyor olabilir ama biz dizinin oyuncularından 17 yaşındaki Finn Wolfhard ve Joe Keery ile Paris'te bir araya geldik. Müthiş eğlenceli iki aktör sorulara da içten ve esprili cevaplar verdi. Joe: Evet, o yıllarda hayatta değildik. 80'lerden gelen referanslarımız sadece kendi dizimiz, çeşitli televizyon şovları ve o dönemin müzikleri. Joe: O dönemde doğmuş insanlar için nostalji duygusunu hissediyorum, dizi buna erişiyor. Ayrıca o zamanın daha basit ve kolay olduğunu da düşünüyorum çünkü akıllı telefon ya da sosyal medya yoktu. Bu insanlara çekici geliyor. En azından benim için cazip. Finn: Evet. Kesinlikle bana da çekici geliyor. Finn: Instagram'da olmak ve sürekli olarak yaşadığını kanıtlamaya çabalamak çok garip. Joe: Bu durum, kaçamayacağımız derecede toplumun ayrılmaz bir parçası oldu. Bir gün yok olacağını düşünmek de çok aptalca. Joe: Küçük bir bebek olurdum. Bilmiyorum, iyi olabilirdi belki. Finn: Evet, güzel olabilirdi, ama aynı zamanda sinema endüstrimiz artık biraz daha iyi durumda, daha az sorun var. İzlediklerim ve yapımcılardan da duyduklarıma göre 80'ler setlerin çılgınca denetlendiği bir zamandı. Finn: O zamanlar pek çocuk iş kanunu yoktu, çocukları çok çalıştırıyorlardı. Çok fazla erkek baskısı ve daha fazla ırkçılık vardı. Joe: Daha az insanın fırsat eşitliği vardı. Finn: Evet ve beyaz olmayan insanlar için çok daha az rol vardı. Finn: Evet, ilk adımlarımızı iki hafta önce galada attık sanırım. Hatta North Carolina'da ailesinin bodrum katında kalıyorduk. Joe: Repliklerimizi öğrenince bize verdikleri kağıtları kağıt parçalayıcısından geçiriyorlardı. Finn: Öyle yapmasalar, onları çöpe attığınızda birileri bulup okuyabilir. Joe: Kostümlerimizi gizlemek için de çekimlerde bize bornoz giydirdiler. Yani denizci kıyafetimin görünmemesi için alınmış bir karardı sanırım. Finn: Ben sadece polo tişört giyiyordum, bu yüzden bir bornoz giymek için hiçbir nedenim yoktu aslında. Finn: Yani evet, bornozla iyi göründüğümü söyleyebilirim. Finn: Gerçekten harika olduğunu düşündüm, şahane bir şekilde sonunu havada bitirmişler. Stranger Things her zaman böyle yüksek notada bırakır zaten. Bu bir spoiler değil ama sekizinci bölümün sonunda kredilerden sonra çıkan sahne çok havalıydı. Hayatımda ilk defa kredi sonrası sahnesi çektim. Ne olduğunu göreceksiniz. Finn: Ah, hayran hikayeleri! Evet, elbette. Açıkçası çok delilikle karşılaşmadım. Daha çok, bazı insanlar bazen gerçek hayatta beni takip ediyor ve buna 'hayır, olamaz' diyorum. Çünkü bu artık fazlasıyla garip. Finn: Kesinlikle hayır. Hiçbir normal insan Ben ünlü olacağım diye düşünmez. En azından biz öyle değiliz. Joe: Birinci sezonun çekimlerinin sonunda, 'sanırım bu çocuğu bir daha göremeyeceğim' diyordum. Çünkü çekimleri bitirirsin ve iyi geçeceğini umarsın. Başka bir iş bulmam gerekiyor, kiramı ödemem gerekiyor, diye düşünürsün. İşe yarayacağını ve şovu herkesin sevdiğini umarsın. Bu yüzden Duffer kardeşlerin projenin sorumluları olmasına ve sahip olduğumuz ekibin inanılmaz olmasına çok müteşekkiriz. Hayran olduğumuz insanlarla çalışıyoruz. Joe: Böyle bir duruma nasıl hazırlanılır bilemiyorum. Sanırım en iyi yol, bu durumun nasıl bir şey olduğunu bilen biriyle konuşmak, bu iş için de Winona'dan daha iyisi olamaz sanırım. Onun sette olması bizim için şahane bir durum. Ona sektördeki deneyimlerini sorabiliyorduk. Finn: Rastgele şeyler, setteki hikayeleri. Ayrıca onun altın dönemlerinde sıkışıp kalmış geçmişte yaşayan biri olmadığını öğrendim. An'da yaşayan biri ve bence Winona kendisinin ne olduğunu çok iyi biliyor. Joe: Ve sette çalışmalarını izlerken de çok şey öğrendiğimizi düşünüyorum. David için de bu geçerli. İkisi de çok çalışkanlar ve işlerini çok önemsiyorlar. Finn: Bence en iyi tavsiye, onları izlemek. İşte size bir tavsiye diye bir şey denmedi. Sadece onları izliyoruz ve tavsiyeleri de bu olmuş oluyor. Joe: Aynı durum kamera arkasındaki Duffer kardeşler için de geçerli. İkinizin de dizide bulunan diğer karakterlerle şahane kimyaları var. Eleven ile Mike ve tabii ki Dustin ile Steve gibi... Duffer kardeşler sanki bu kimyaları erkenden görmüş gibi... Joe: Duffer kardeşler iş birliğinde çok iyiler. Bir şeyleri değiştirmekten korkmuyorlar. Bir planları var ve belli ki karakterlerin A noktasından B noktasına gitmelerini istiyorlar fakat yol boyunca beklenmedik bir şey olursa da buna karşı çıkmazlar, yararlarına kullanırlar. Joe: Evet, kesinlikle. Sanırım karakterimin daha çok Billy karakterine benzemesi gerekiyordu. Karakter açıklamamı ilk okuduğumda Billy'ninkine çok benziyordu. Bu yüzden de en başta rolü aldığım için çok şaşırmıştım, çünkü daha çok narsist, zengin çocuk tarzı karakter gibiydi. Demek istediğim de bu harika bir örnek oldu. Karakteri değiştirmeye açıklardı. Finn: Eleven'i alıp onu insan yapmaya çalışacaklardı, bu en başından belliydi. Fakat Dustin ve Steve'e gelince, ikinci sezonun yarısına geldiler ve Dustin'le ne yapmaları gerektiğine karar vermemişlerdi. Dustin yalnızdı. Çekim süresince yazıyorlar ve Şu anda yalnız olan başka bir karakter kim? dediler ve Evet tabii ki Steve! der gibiydiler. Finn: Karakterimin gittiği yönü seviyorum. Yaptığım tüm komedi sahnelerini seviyorum. Steve de bir yolunu bulacak. Joe: Evet, ben de heyecanlıyım. Bazı eğlenceli fikirlerim var. Eski alışkanlıklarının geri dönmesi ilginç olabilir mesela. Joe:Maya Hawke ve benim sahnelerim. Onun karakterinin değişiminin harika olduğunu düşünüyorum. Bir diziye yeni bir karakter eklediğinizde amaç, karakterin diziye yeni bir şey katmasıdır. Bence Maya güzel bir iş çıkardı ve ayrıca ona gerçekten ilginç ve zekice bir bölüm yazdılar. Karakterlerimizin etkileşime girişini beklemek çok eğlenceliydi. Herkesin görmesi ve Maya'nın çıkardığı şahane işin takdir edilmesi için sabırsızlanıyorum. Bu sezon aynı zamanda ergenliğe geçişle de ilgili. Aslında gerçek hayatta da aynı yaşlardasın karakterinle. Finn: Evet, pek çok ortak noktamız var. Açıkçası çok farklı ama bu benim yaşadıklarımın, tüm ergenlerin yaşadıklarının aynısı. Kendi bulmak, büyümek ve bir şekilde bir yolunu bulmak... Finn: Bence ikisi de harika. Birini yapmadığında, diğerini yapıyorsun. Sadece bir şeyde iyi olmayı sevmiyorum, birçok şey yapmayı seviyorum. Finn: Ah, Gaten yaptı onu. Gaten'ın çok güzel bir sesi var. Bence en komik ve alakasız düşünce Dustin'in güzel bir şarkı sesi olduğu fikri. Daha önce hiç hakkında konuşulmadı. Sadece muhteşem bir ses."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/stranger-thingsin-yildizi-natalie-dyer-ile-konustuk", "text": "Amerikalı 22 yaşındaki oyuncu Natalia Dyer, Netflix dizisi Stranger Things'de Nancy Drew karakteri olarak Jonathan Byers ile aksiyon dolu bir yolculuğa çıkıyor. Geçtiğimiz üç-dört yıl gerçekten çok kaotikti. Birçok şey değişti ve birçok şey de aynı anda değişti. Sanırım günlük hayattaki en büyük değişiklik tanınmak ve hayranlar. Bu harika bir şey, çok minnettarım. Ama ben biraz içe dönüğüm, bazen klostrofobik hissediyorum ve biraz utangaç oluyorum. Yine de parçası olduğum bu şov için insanlardan gelen sevgiye sahip olmak herhangi bir oyuncu için gerçekten çok hoş. Yazarlarımıza tamamen güveniyorum ama şimdi düşünüyorum da dedektiflik yapması ve daha çok araştırıcı işlere girmesi eğlenceli olur. Bence Nancy ve Murray Bauman çok ilginç bir dinamiğe sahipler ve bunun da Nancy'nin gazeteciliğe başlamasının sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum. Birbirlerini zaman zaman sinir etseler de daha çok keşfetmek istediğim bir dinamik. Ayrıca, Nancy ve annesini daha fazla görmeyi çok isterim. İlginç bir ilişkileri var. Toplu olarak çalışmak dizinin en güzel parçalarından biri. Karakterlerin nasıl etkileşime girdiğini daha önce hiç görmediğimiz için nasıl bir dinamik olacağını bilmiyoruz ama keşfetmek çok keyifli. Bazen o kadar içindesiniz ki insanların tepkilerini bilmiyorsunuz. Örneğin, Barb karakteri. İnsanların ondan bu kadar çok hoşlanacağı hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, insanların onunla neden bu kadar derinden ilgilendiğini anlayabiliyorum. Gelecek sezon Nancy'nin hikayesinin şekillenmesinde Barb önemli bir rol oynuyor. İnsanların ne söyleyeceklerini ve sonunda nasıl hissedeceklerini görmeyi çok merak ediyorum. Bazen insanlar tahminlerinde çok başarılı oluyorlar. Üzücü ama aynı zamanda çok tanıdık bir his. Karakterlerimizin çoğu, bir sonraki adımın mükafatını buldu. Çocuklar büyüyor ve farklı yönlere doğru gidiyorlar. Gençler liseden sonra üniversiteye gidip gitmeyeceklerine ya da ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyor. Yetişkinler içinse kayıp ve kederle boğuşma var. Oyuncular olarak şovda gerçekten çok çalışıyoruz ve birlikte çalıştığımız insanları çok kısa sürede tanıyoruz. Sonra bitiveriyor işte. Zaman çok değerli bir mücevher. Bu sezonun teması da büyümek, ilerlemek ve değişmek. Zaten hayat bu. Hayır, senaryoları hala yazılırken alıyoruz. Çekime başlarken yazmaya devam ediyorlar. Bu yüzden çoğu zaman senaryoyu aldıktan hemen sonra sahneyi çekmek durumunda kalıyoruz. Hep an'da olmanız gerekiyor. Umarım karakteriniz ölüyorsa bir an önce söylüyorlardır. Çok fazla insan var . Bilmiyorum. Bu sahip olmak için fazla büyük bir güç. Çok kısıtlayıcı. Onun gücü bende olsaydı, gücün telekomünikasyon tarafıyla daha fazla ilgilenirdim. Çok havalı olurdu. Ama hep burnu kanıyor, o yüzden sanırım güç senden çok fazla alıyor. Eleven demeliyim çünkü ekranda kendimi izlemek çok güzel olurdu. Aslında başka bir karakter olmayı hayal etmek de zor çünkü herkes kendi karakteriyle büyüdü, karakterlerin bir parçası oldu. Bu yüzden hayal edemiyorum ama güçlerimin olması iyi olurdu. Evet, bilmiyorlar ama bence 80'ler demek eğlence, masumiyet ve gezinti demek. Dizide 80'li yılların klasik filmlerine birçok atıf var. Bugün telefonlarla ve sosyal medyayla yaşayan çocuklar için, insanların telefonlarına bağlanmadığı ve birisini aramak istediklerinde sarı sayfalardan bakmak zorunda kaldıkları bir zaman olduğunu hayal etmek güç. O zamanlarda gerçekten yüz yüze bağlantı vardı. Eğlenceli bir zaman, müzikler harika. Bununla ilgili bir nostalji duygusu var. Benim için en çekici olanı bu olurdu herhalde. Zaten hikayemiz modern günde var olamazdı. Gençlerin kesinlikle daha sesli olduğunu söyleyebilirim, sosyal medyada çok aktifler ve bize sevgilerini çokça gösteriyorlar. Ayrıca, 80'lerde büyüdüğünü ve dizinin onlara gençliklerini hatırlattığını söyleyen daha büyük nesiller de var. Bu memnuniyet verici. İki taraftan da duymak güzel. Bana izin verdikleri kadarını yaptım. Çünkü vücudunuzu o hareketi yapmak için hazırlamak farklı bir şey, çok da eğlenceli. Aksiyon sahnelerinde yer almak için gerçekten çok başarılı dublörler vardı. Gerçi hepimiz aksiyon sahnelerini kendimiz çekmek için ölüyorduk çünkü çok eğlenceli. Bu yüzden Tom Cruise gibi bir aksiyon filmi çekmeyi çok isterdim. Hastane sahneleri eğlenceliydi. Ne zaman tüm oyuncular birlikte olsak çok keyifli geçiyordu. Çekimleri oldukça uzun olsa da çok eğlenceli. Normal sahnelerde genelde az karakter oluyor o yüzden genellikle bu büyük sahneleri yapana kadar herkesi fazla göremeyiz. Vay, hiçbir fikrim yoktu. Bazı benzerlikler olabileceğini düşünüyorum ama Duffer kardeşler çok ketumdur, bu yüzden planlanmış bir şeyleri varsa da bilmiyorum. Bu bir öğrenme deneyimi. Bu yüzden iyi hikayelerin parçası olmak, beni zorlayan ve düşündüren karakterleri oynamak istiyorum. Büyümemi ve diğer insanları daha iyi anlamamı sağlaması benim için önemli. Komedi, aksiyon ve drama gibi farklı şeyler denemek istiyorum. Aslında söylemesi zor çünkü kucağınıza düşene kadar asla bilemiyorsunuz. Oyunculuk çok fazla deneme-yanılma süreci bence. Denemeye devam etmek gerekiyor. Bence bazen işler en az beklendiğinde karşınıza çıkıyor. Net bir isteğim var mı bilmiyorum. Sadece keşfetmek istiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/sukran-meselesi", "text": "Ne zaman ve nerede tanıştığımı hatırlamadığım insanlarla daha iyi anlaşırım. Şükran Ovalı da onlardan biri. Bu yüzden tanışma anımızı, bu röportaj için Bebek'te buluşmamız olarak kararlaştırdık. Teknolojinin ve iletişim kanallarının bilimkurgu filmlerinden hallice olduğu günümüzde, zaten bunu hatırlamaya çalışmak pek de mantıklı bir hareket değil. Bebek meydanında, Almanya'dan gelen ve yıllardır görmediği akrabasını karşılayan insan hasretiyle sarılıyoruz birbirimize. Yıllardır birbirimizi tanıyor gibi olduğumuzla ilgili hayret dolu konuşmalar geçiyor. İkimizin de aynı anda farklı şeyler konuşarak bile anlaşabileceğimizi düşündürüyor Şükran. İçtenliğinin ve sıcaklığının irsi olup olmadığını merak ediyorum hemen. Aslında iyi bir şeyi hemen genlere veya soyağacına mal etmeyi pek sevmem ama konu Şükran olduğunda her şeyi merak edebiliyorsunuz. Babam sıcak ve içtendir açıkçası. Annemse sıcak ve mesafeli. İyi dengeledim mi bilmiyorum ama niyetimiz iyi hep, bu irsi diyerek, bir nevi Evet, golü ben atıyorum ama asist de çok iyi açıklaması yapıyor. İsmini kimin koyduğunu da sorarsam tam bir yaşlı profili çizeceğimden korkup susuyorum. Ama o arada bana aslında iki ismi olduğunu söylüyor; Şükran Pınar Ovalı. Bu durumda Şükran'ı kullanıyor olmasının ne kadar doğru ve -günümüzü düşünürsek- enteresan olduğunu söyleyince, Babaannemin adı. Çok severdik birbirimizi. Onunla büyüdüm. Ayrıca eski isimleri seviyorum. Eskiler yenilenir ama yeniyi eskitemezsin. Teşekkür etmek anlamını da seviyorum. Teşekkür etmek, kıymet bilmek lazım. İlla bir şey bileceksek kıymet bilelim diyor. Hafifçe sırtına vurup Helal be! diyesim geliyor. Zaten bir mahalle çocuğu tavrı var, çocuk oyuncu olsa Ayşecik gibi olurmuş bence. Beni beğeniyor musun diye bir soru sormadıysam, durduk yere fikrini beyan ediyorsa onu komik ve net bulurdum. Göreceli ve kafa karıştıran, ezber bozan her şey güzeldir. Eğer bu soruyu sorup bu cevabı aldıysam yine net ve dürüst bulurdum. İnsanlar fikirlerini açıkça söylemeli. Kadın hiçbir şekilde kaybetmiyor, pes ettim. İster istemez Keşke iyi tanıyan birine sorsaydım gelmeden önce, birazcık tüyoyla daha rahat edermişim diye düşünüyorum ama ortak arkadaşlarımızın tümü o kadar seviyor ki onu, net bir şey çıkmazdı zaten. Geç kalsam da Seni en iyi kim anlatır? diye şansımı deniyorum. Beni en iyi ailem anlatır. Gerçekleriyse arkadaşlarım. Gerçekleri söyleyen arkadaş bulmak zor. Ben bu konuda şanslıyım. En iyi arkadaşı olup ona tüm gerçekleri söyleyeceğimi belirtiyorum, Oluur diyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Haziran sayısında ve GQ türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/sukru-ozyildiz-ile-kolektif-roportaj", "text": "Hala değişmeye devam ediyor aslında. Keskin bir noktam olmadı. Hep süreçlerim oldu. En büyük dersim ise her duygu ve durumu deneyimlemeye mecbur olduğumuz farkındalığı galiba. O yüzden asla kimseyi yargılamamalı ve biliyorum dememeliyiz. Enerjisi ve tahmin edilemezliği yüksek, renkleri belirgin ama psikolojik çatışmaları fazla olan karakterler. Derin Sular - Toprak. Çok heyecanlıydım. O kadar heyecanlıydım ki hem yoğun bir kaygı hem de mutluluktan havalara uçma birbirini takip ediyordu. Eskiden çok zaman yolculuğu hayalim vardı. Geçmişe gidip bir şeyleri değiştirme ya da daha iyisini yapma... Ama sonra öğreniyorsun ki onlar yaşanmak zorunda. Onları değiştirsen de bir alternatifini muhakkak yaşayacaksın. Yani her şey olması gerektiği gibi. Ama süreçlerimin daha kısa ve daha az hasarlı olmasını dilerdim. Zihnimin işleyişi; bazen çok fazla düşünüp, irdeliyorum ve detaylara takılabiliyorum. Bu da yorucu olabiliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/sundance-odullu-suclular", "text": "Varto'da başlayıp İstanbul üzerinden Paris'e uzanan bir yolculuk Serhat Karaaslan'ınki. İlk uzun metrajı Görülmüştürle uluslararası festivallerde adını duyuran yönetmenin son kısa filmi Suçlular senaryo dalında Sundance'ten Jüri Özel Ödülü ile döndü. İki gencin bir gecelik mahremiyet arayışının toplum baskısıyla gerilim dolu bir hikayeye nasıl dönüşebileceğini anlatan film, sadece kişiler arasında kalması gerekenlerin sınırlarının bile aslında otorite tarafından çizildiğini göstermeye çalışıyor. Varto'da doğan Serhat liseyi bitirene kadar burada yaşamış. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nde okurken filmlere ilgi duymaya başlıyor. Senaryo yazmayı düşünse de başlarda bu fikri kimseye söylemeye cesaret edememiş. \"Aslında sinemayı biraz geç keşfettim. Üniversiteye kadar daha çok televizyonda yayınlanan Yeşilçam komedi ve melodramlarını izlemiştim. Üniversitedeyken klasik filmleri, Avrupa auteursineması, Amerikan bağımsız sineması, İran sineması ve Kore Sineması gibi farklı ülke sinemalarını keşfettim\" diyor. \"Suçlular\" filmninin başrollerinde Deniz Altan ve Lorin Merhart yer alıyor. \"Suçlular\" şimdilik sadece film festivallerinde gösteriliyor. Merak edenler 40. İstanbul Film Festivali kapsamında çevrimiçi gösterime giren \"Suçlular\"ı 23 Mayıs'a kadar izleyebilir. Bu yazı GQ Bahar 2021'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/super-kahraman-erdil-yasaroglu", "text": "Dört-beş yaşında çizgi roman sevdasına düştüm. Okuyamıyorum ama elimden de düşürmüyorum. Bilinçaltıma konuşma balonu denilen şey yerleşmiş olmalı ki, elime ilk kağıt-kalem verdikleri günden beri ne çizsem bir de konuşma balonu çizerim. Mesela öğretmen Kurtuluş Savaşı resmi yapın dediğinde ben 40 tane asker çiziyorum, hepsinin ayrı ayrı konuşma balonları var. Mermi çiziyorum, Ben uçuyorum diyor. Kaya çiziyorum, Ben duruyorum diyor. Ağaç çiziyorum, Ah, dalım kırıldı diyor. Resim yarışmalarında ödülleri toplamaya başladım ama karikatür değildi bunlar, konuşan resimlerdi. Karikatürün ne olduğunu bilmiyorum o zamanlar. Dokuz yaşındayım. Ailemle İzmir'e, akrabalarımızı ziyarete gittik. Kuzenim Varol benden üç yaş büyük. Yeni Asır gazetesinde karikatürist olmuş, o yaşta köşesi var. Dahice bir şey. Doğal olarak tüm aile sürekli ondan övgüyle bahsediyor. Çok kıskandım. Beni de sevsinler istiyorum. Bu karikatür dediğiniz şey ne? diye sordum, anlattı. Uzmanlık alanım olan, konuşma balonlarının içine komik şeyler yazmak. Çizimlerinden birini arakladım, bütün gece uğraşıp bire bir aynısını çizdim. Ertesi sabah evdeki herkese gösterdim. Yalandan beni de sevmiş gibi yaptılar. Sevilmek hoşuma gitti. Daha çok insan sevsin istedim, karikatür yarışmalarına katılmaya başladım. 20 yaşına geldiğimde 30'dan fazla ödülüm vardı. Lisede profesyonel olarak çalışmaya başladım. Güneş gazetesinin gençlik ekinde Komikaze'nin temellerini attım, ardından Limon dergisinde köşem oldu. Çünkü karikatürist olmak hayatı sorgulamayı ve en olmadık şeyleri bir araya getirebilmeyi gerektirir. Yani mevcut eğitim sisteminin tam tersi. Üniversitede de karikatürist olmak isteyen birinin okuyabileceği bir bölüm yok. Ama güzel sanatlar fakültesinde, kendinizi ifade etmeyi öğreten herhangi bir bölümde okumanızın mesleğinize katkısı büyük. Bana en eğlenceli bölüm heykel geldi, onu okudum. Aklındakini paylaşmayı seven bir insanın derdini anlatabileceği ne kadar çok araç olursa o kadar rahat ediyor. Aklıma karikatürle anlatamayacağım bir şey gelirse heykel de yaparım, fotoğraf da çekerim, senaryo da yazarım. Yeter ki aklıma bir şey gelsin; önemli ve zor olan o. Kendini ifade edebilecek çizim yeteneğine sahip olman şart ama en önemlisi espri yeteneğinin olup olmadığı. Bomboş, beyaz bir sayfayla bakışıyorsun, en zoru o an. Düzenli mizah üretmekse çok ciddi bir iş. İlham gelmesini beklersem ayda bir kere ya gelir, ya gelmez. Haftada 20-25 çizim yapabilmek için ilhamı çağıracaksın, gelecek. Profesyonel karikatürist olabilmek için, çağırdığında getirebiliyor olman lazım. 28 senedir, her hafta yaptığım şey bu. Bir hafta ara vermişliğim yok. Sporcuların antrenman yapmasından farkı yok, beyin kaslarını ne kadar çok çalıştırırsan o kadar gelişiyor. Penguen'de çizmek isteyen genç arkadaşlarımızın bunun farkında olması lazım. Haftada bir dergi çıkarıyoruz. Ayda bir dünyanın en komik esprisini üretebilmeleri bize bir şey ifade etmez. Bir dönem arkadaşlarımla bilgisayar oyunlarına sarmıştık, evden adım atmıyoruz. Kaç yaşında olursa olsun, erkek çocukları kızlardan uzakta kalınca özüne dönüyor, küfürler havada uçuşuyor. Uzun süre o ortamda takılınca bir baktım, çizdiğim karikatürlerin de küfür dozu hızla artıyor. Ben küfürbaz bir adam değilim ki, neden sürekli böyle şeyler çiziyorum dedim kendi kendime, silkelendim. Herhangi bir şey üretmekle ilgili bir iş yapıyorsan kendini sürekli beslemen gerekir. Dünyayı nasıl algıladığımla ilgili bir iş yapıyorum, o yüzden dünyayı algılamam lazım. Bu kadar çok seyahat etmemin ve bir gittiğim yere bir daha gitmememin nedeni bu. Deniz kenarında yatmanın bana bir getirisi yok, çölde motosiklet kullanmanın var. 28 senedir çiziciyim ama 35 senedir de okuyucuyum. Elbette sevdiğim, ne çizmiş diye merak edip takip ettiğim karikatüristler var ama bizim meslekte idolünüz olmaz. Meslektaşlarınızdan farklı olmakla yükümlü olduğunuz bir alanda, hayranlık duyduğunuz biri olabilirmiş gibi gelmiyor bana. Hatta bir keresinde Cem'le evde oturmuş televizyon izliyoruz, durup dururken bana Senin idolün var mı? dedi. Yok, senin var mı? dedim. Benim de yok dedi. O sırada MTV açık, Yazz diye İngiliz bir şarkıcı çıktı. Bu bizim idolümüz olsun dedik, televizyonun sesini sonuna kadar açtık, deli gibi dans ettik. Ama devamı gelmedi, şarkı bitince geçti, idolsüz halimize geri döndük. Küçükken üç karıncayı izleyerek saatlerce oyalanırdım. Babamın psikolog bir arkadaşı vardı, dört-beş yaşlarındayken benimle biraz sohbet etmiş, Bu çocuğu bireysel mesleklere yönlendirin demiş. Gerçekten de tek başıma bir şeyler ürettiğimde daha mutlu oluyorum, takım oyuncusu değilim. O yüzden, karikatürist olmasaydım saat tamircisi olmak isterdim. Hem kendi kendime kalabilmek için hem de küçük parçaları olan şeyleri tamir etmeyi seviyorum. Ben biraz bu genellemenin dışındayım. Yalnız yemek yemekten, sinemaya gitmekten, seyahat etmekten hoşlanırım ama kalabalık ortamlarda bulunmak beni huzursuz etmez. Arka planda bir ajandası bulunan, onunla konuşmalıyım/bununla tanışmalıyım gibi dertleri olan bir mesleğim olmadığı için, öyle ortamlarda da keyfime bakarım. Derdimi çizerek anlatıyorum ama ekran önünde de rahatım. O yüzden oyunculuk ve sunuculukla ilgili birçok teklif aldım. Şimdiye kadar kabul ettiğim olmadı ama ileride bir gün eğlenebileceğim bir proje olduğunu hissedersem kabul edebilirim. Kuzenim Varol çok güzel animasyonlar yapıyor, yine kıskanıyorum, ben de yapacağım. Şaka bir yana, uzun metraj bir animasyon filmi üzerinde çalışıyorum ama çok zahmetli iş, en az üç senesi daha var. Çizim yaptığımda insanlara sorarım, komik mi bu diye. Beş kere sormuşum, her sorduğumda güldüyse bir daha sormam. Eleştirsin isterim; orası olmamış, burası olmamış, anlatamamışsın desin isterim. Karikatüristler hayata eleştirel gözle baktığı için yüksek egolu insanlar gibi algılanıyor. Tam tersi; başkalarını iyi eleştirebilmemizin sırrı, en iyi kendimizi eleştirebilmemiz. Ayrıca kendim için sanat yapmıyorum, insanları mutlu etmek için yapıyorum. Neden fikir danışmayayım ki? Çünkü en kötüsü ne biliyor musunuz, güzel sanıp yayınladığın şeyin bir hafta yayında kalacak olması. Bazen olmuyor mu; oluyor. İşte o zaman nasıl içim sıkılıyor anlatamam. Çocuğum karikatürist olsun diye bir hayalim yok ama hobisinin mesleği olmasını çok isterim. Ben bunu yapabilmiş şanslı insanlardan biriyim. İnsan hobisi olan bir şeyi profesyonel olarak yapmaya başladığında eskisi kadar keyif alamaz, hobisini kaybetmiş olur diyenler de var. Ama o, mesleğe değil tüccarlığa dönüştürürsen olur. Ayda 500 karikatür çiz, daha çok para verelim deseler yapmam, yapamam. Kafa işi yapan kimse de yapamaz. Zihin o kadar çok işi nasıl yapacağı endişesine kapılırsa sistem arıza verir, ilk çizimden son çizime kadar hepsi kötü olur."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/surprizlerle-dolu-bir-adam", "text": "Bazı insanlar vardır, yaydığı enerjiyle bulunduğu yeri doldurur, aydınlatır. Konuştuğu zaman sizi etkisi altına alır ve yükseltir. Okan Çabalar o özel insanlardan biri. Komik olmanın dışında o kadar sıcak ki birkaç dakika içinde yeni tanışmış olduğunuzu unutturuyor size. Düşünün, hiç tanımadığınız biriyle çekim için dans etmeniz gerekiyor. Onu tanımadan önce acaba zorlanır mıyız diye düşünürken, hayatımın en eğlenceli danslarından birinin içinde buldum kendimi. Ekrandan ona çok güldüğünüze ve son yılların en yetenekli komedyenlerinden biri olduğunu düşündüğünüze eminim. Çünkü o, bu dünyaya yeteneğiyle birlikte gönderilmiş bir adam... Dansla aram çocukluğumdan beri çok iyi çünkü ben sinemayla büyümüş bir adamım, babamdan bulaşmış bir hastalık bu. Hikayem şöyle başladı; TRT 1'de Carmen müzikalini seyrettim, anaokuluna gidiyordum o zaman, okula gidip merdivenlerde o dansı yaptığımı hatırlıyorum. Bir de okulda yankı yapar ya, o ayaklarınla şakada şakada şakada! Evet. Yankılanıyor diye onu taklit ediyordum. İspanyol dansı işte... Hatta o zamanki öğretmenim Bunu yıl sonu müsamerelerine çıkaralım dedi. Çok klasik bir hikaye oldu ama gerçekten öyle. Hani yeteneğim çok küçük yaşlarda fark edildi diye hava yapıyorum sanmasın okuyucular. Dansa ikinci vurulmam, Michael Jackson'ı gördüğüm ilk andır. O da Kastamonu'da oldu. Yine televizyon karşısında oturuyorum ve yine TRT 1. Sanırım Sezen Cumhur Önal sunuyordu programı. Çikolata renkli sanatçı, Smooth Criminal dedi, bir seyrettim, böyle ekranın karşısında kaldım. Anne bir şey çıktı! diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonra onun danslarını taklit etmeye başladım. Bir de Grease manyaklığım vardı. Babamdan bulaştı. Babam büyük hastasıydı. Üniversite yıllarında fena şekilde Grease'e sardım. Hatta deri mont giyip saçlarımı da John Travolta gibi yaparak, onun sallanan yürüyüşüyle okula gidiyordum. Bir kıza aşıktım, onu öyle etkilemeye çalışıyordum. Böyle saçmaladığım oldu. Tabii ki hayır. Kız da sarışındı, hani dedim bir Sandy-Danny olayı olur ama... Olmadı! Evet, çok hiperaktifim. Biraz dikkat bozukluğum da var. Bana bir yandan sorun yaratırken, diğer yandan avantaj sağlıyor aslında. Derste yerinde duramayan, klasik çocuktum ben ama sahnede çok işime yaradı. Gerçekten işime tek yaradığı yer sahnedir. Mesela televizyon programı 5'er Beşer'i yaparken sahneden dört saat inmediğimi bilirim. Ama günlük yaşantımda başıma çok bela açabiliyor. Hayır. Satış yönetimi mezunuyum. İki yıllık okul kazandım ama dört yılda bitirdim. Babam çok istedi dört yıllığa geçiş yapmamı, olmadı ama ben dört yıla uzattım! Okul zaten hiç benlik bir şey olmadı. Mezun olduktan sonra şirketlerde çalıştım. İzmir'deyim bu arada, elimde çanta satış yapıyorum. Çok garip iş görüşmelerim oluyordu. Soruyorlar işte, iş deneyimin var mı? Yok. Peki yabancı diliniz? Yok. Bilgisayar bilgisi? Yok. Ne güzel, tertemiz bir gençsiniz, pırıl pırıl! Ya ben zaten işe alsınlar istemiyorum ki. Biliyorum başıma geleceği, nefret ediyordum o sistemden. Zaten olmadı. O kıyafetler de üstüme olmadı. Veriyorlardı elime bir çanta, gidiyordum işte. Anketörlük yaptım. Şu anda hatırlamadığım birçok iş de yaptım o dönemde. Tabii sürekli atılıyordum. Kemeraltı'nda Kızlarağası Hanı'nda bir ney hocam vardı. Ben ney üflüyorum bu arada. Beş yıl boyunca onun yanına kaçtım şirketlerde çalışmamak için. Dükkanda takılıyorduk. Benim komedi atölyem orasıydı. Geleni gideni güldürüyordum orada. Acaba insanları güldürebiliyor muyum diye deniyordum kendimi. Sonra oradaki ney hocam Ergun Karabulut bana, bu işi yap dedi. Hayatımda ilk defa duyuyorum ney üflerken komedi deneyenini. Aslında sufiler öyle çok ağır tipler değiller. Sokak adamı oldukları için genellikle sokak jargonunu da çok iyi biliyorlar ve çok fırlama adamlar oluyorlar. Çok beslendim onlardan; müzisyenlerden, oraya gelen oyunculardan. Sohbet edebilme ve feyz alabilme imkanı buldum orada. Sonra Işıl Kasapoğlu bir çocuk oyunu yapıyormuş dediler. Seçmelere girdim ve benden bir masal anlatmamı istediler. Masal anlatamam, size bir hikaye anlatayım dedim. Tiyatroyla uğraşırken başıma gelmiş bir hikayemi anlattım. Ali Poyrazoğlu seçmelere gelmişti bir gün ve ikişer kişilik gruplar olmamızı istedi. Arkadaşım da Uyuşturucu bağımlısı gençleri oynayalım dedi. Akşam getirdi şırıngaları, öyle yalandan çalışıyoruz. Gece 12'de annem aradı, Allah belanı vermesin senin evladım dedi ve kapattı. Ne olduğunu anlamadım, bu sefer ben aradım. Çabuk eve gel, çok kötüyüm ben dedi. Cebimde para yok, gidemeyeceğimi söyledim. Uyuşturucuya nasıl para buluyorsan öyle bul, gel dedi. Eve gittim, kapı açıldı, babam gözüme bakıyor, annem yerde yatıyor. Babam Bu kadına bir şey olsun, seni mahvederim çocuk! dedi. Meğer seçmelerle ilgili çalışmayı gerçek sanmışlar. Ben de çocuk oyununda bu hikayeyi anlattım. Röportajın tamamı ve çok faha fazlası GQ Türkiye Mart sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/tadi-tuzu-kivaminda", "text": "Karşımda oturmuş anlatıyor. Yeni çıkan albümünden bahsediyor, kimlerle çalıştığından, neden iki yıl beklediğinden, Bu defa hakikaten oldu hissinden filan... Birden güneş gözlüklerinin camına yansıyanlara takılıyor gözüm. Sağ camda tırtıklanmış bir yeşil salatadan arta kalanlar, sol tarafta yarım bırakılmış bir çizburger ve kızartılıp o kiremit rengi, aşırı tuzlu baharata bulanmış kızarmış patates parçalarıyla dolu bir tabak var. Ben severim gerçi. Çoban salata suyunu salsın, dilimlenmiş ekmekler biraz kurusun, sofrada kalanlar uzayan sohbetle tatlansın, sonra bir fasıl daha yensin. Ama sevmeyen de sevmez. Daha lokması ağzındayken tabağını garsona uzatır, yenisini ister. Diplerinde az az kalmış tabakları gösterip Bunları alalım yapar, Kardeş şunları toplayabilir misiniz? çeker. Hiç sevmem. Nedeni de PR çalışmalarından hoşlanmaması, albümü yapıp kenara çekilmesi, seven sever, beğenmeyen kendi bilir diye takılması, televizyona pek çıkmaması, sık röportaj vermemesi, magazine konuşmaması. Ama bu albümde değiştim diyor: Bu albüm için o kadar çok çalıştım ki şimdi onu herkese anlatmak istiyorum. Birlikte çalıştığım, bu albüme emek veren insanlara teşekkür etmek istiyorum. Yani onun deyişiyle artık İstiklal Caddesi'ni yürüyerek geçmeye kalkarsa gideceği yere kesinlikle geç kalacak bir adam olacak. Daha Derine, Dalkılıç'ın altıncı albümü. Albüme adını veren şarkının sözleri Gülşen'e ait. Gülşen, çok sevdiği, hep çalışmak istediği bir isimmiş. Albümün aranjörü Ozan Çolakoğlu ise Ömür boyu yanımda olsun dediği bir müzisyen. İlk kez çalıştığı Tarkan Gözübüyük, Harun Tekin, Oğuzhan Koç gibi diğer isimler de ona ilham vermiş. Harun Tekin'in, dolayısıyla Mor ve Ötesi'nin bu ülkenin müzik tarihi için çok önemli olduğunu düşünüyor, Bir MFÖ, bir Mor ve Ötesi diyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ağustos sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/tarkan-cok-fena-eserek-geliyor", "text": "Öğle şekerlemesinden yeni kalkmışçasına şiş bir yeniyetmeye Bebeto dediğimiz bir vakitte düşünün, etrafın sadece yanaklı ve mat oğlanlarla dolu olduğu yıllarda yani; fazla ıslak bitişli bir çocuk, Türk popunun son peygamberi olarak yeryüzüne inmişti. Göz almıştı. Gönül almıştı. Dişlerinin arası, Allahım, çok güzeldi. Gözleri su yeşiliydi. Türkler yeşil göz severdi. Biz de delirdik tabii. Ablamla dudaklarımızın kenarlarına siyah kalem çekip, içlerine Harika Avcı pembesi ruj sürdüğümüz ve babamın Doğan SLX'inde saatlerce Unutmamalı dinlerken karşı apartmanda oturan Fatma teyze yüzünden ömrümüzün en pis kıskançlık krizlerine girip çıktığımız günler... Fatma teyze bir ev oturmasında kuyuya bir taş atmış. Demiş ki, Tarkan bizim köylümüz. Annemler de vay be olmuşlar, kadının arkasına kırlent filan koymuşlar: Aman, Fatma hanım Tarkan'ın köylüsüymüş. Aman, Fatma hanıma bir patatesli börek daha verelim... O da şiştikçe şişmiş, kabardıkça kabarmış. Altın günlerinde ikram edilen portakallı keki artık ağzını daha küçük açarak yemeye gayret ediyormuş. Çünkü Tarkan'ın köylüsü olmak bunu gerektirirmiş. Bir tek, kafasında Tarkan yazılı bant eksikmiş. Fakat Fatma teyze çok yakın bir zaman sonra başına gelecekleri bilmiyormuş. Hayatın yazılı olmayan kuralı: Civciv çıktığı kabuğu beğenmez. Tarkan'ınki tam öyle değil gerçi. O kabuğu beğenmesin diye çok uğraştılar. Çok parladı, az sönsün istediler. Kim mi? Önce magazinciler. Sevgilisi kimdi, gey miydi değil miydi, onunla küs müydü, buna ukalalık mı etmişti; didik didik edildi, Tarkan şişti. Sonra diğerleri... Tarkan değil, Tarkan'ın küçük tırnağı olamayan herkes... Önce göklere çıkardılar, sonra fazla hoyrat, fazla şımarık buldular. Bir de o çiş meselesi... Tuzu biberi, son damlası, tüyü oldu. 1994 yılında, Savaş Ay'ın mikrofonuna canlı yayında Çişim geldi deyince kıyametler koptu. Tarkan da kızdı, küstü, bir zaman sonra da çekti gitti. Zaten gözleri Misak-ı Milli sınırları için fazla yeşildi. Ama olmadı. Bütün o yurtdışına açılma çalışmaları, Ahmet Ertegün dokunuşu, Şımarık'ın patlayışı ve Tarkan'ın Bay Öpücük olarak Rusya'da, Arap ülkelerinde filan epey ünlenişi... Her şey kötü müsamere tadında, Eurovision kıvamındaydı. Bin şekle girdi. Metamorfoz zamanı en kötüsüydü. Mustafa Topaloğlu'nunkilere benzeyen parlak takım elbiseler, aşk tutamaçlarının yanlardan fışkırdığı dapdaracık gömlekler, üç numara saç, bitirim haller... Sonra plaza adamı makyajını silip doğaya dönüş... Orhan Gencebay, Orhan Gencebay'ın bağlaması ve Tarkan'ın çölde mahsur kaldıkları Uyan şarkısının klibi... Ne yaparsa yapsın, ne kadar uzakta yaşarsa yaşasın, el mahkum, buradan kopamadı. Ama bize verdiği his artık seksi, tatlı, gönülçelen Tarkan değil, gurbetteki hayırsız küçük oğlandı. Hiç arayıp sormuyordu. Nadiren çıkıp geliyor, yemeğe bile kalmıyordu. Açıkçası biz de artık gelir mi acaba diye heyecanlanmayı, akşamdan sarmamızı sarıp pek sever diye fındıklı-cevizli karışık baklava açmayı bıraktık. Gelirse dondurucuda milföy var. Neticede gözden ırak olan, gönülde de hafifliyor. Aslında insan bir yaştan sonra, artık görmediklerini değil, sadece her gün gördüklerini özlüyor. Tarkan da onlardan. O yokken biz burada Survivor izleyip Murat Boz dinliyoruz. O yüzden elinde bir paket bayat lokum ve dudağının kenarında o tatlı gülümsemeyle çıkageldiğinde de maalesef artık gönül telimizi değil, ancak Açıkhava'yı titretebiliyor. Beklemek çünkü, yoruyor. Ama ne olursa olsun Tarkan; beyaz ekmek gibi, cam bardakta demli çay gibi, sakızlanmış politika, maç, ekonomi tartışmaları ya da hayırsız da olsa işte evlat gibi seviliyor bu ülkede. Ne olursa olsun gidiyor. Türk sanat müziği de sanıyorum aynı kestirmeden, kutsanıyor. Aman TSM albümlerinizi bel hizasından yukarıda tutun. Ebru Gündeş, Sibel Can, Ata Demirer, Yeşim Salkım, Beyazıt Öztürk ve daha niceleri... Kendini temize çekmenin ilk iki yolu evlenip çocuk sahibi olmak ve umreye gitmekse üçüncü yol da alaturka okumak oluyor. Babama sözüm var, rahmetli anneannem çok severdi, küçükken hep Zeki Müren taklidi yaparmışım deyip kabasını attıktan sonra iş Rindlerin Akşamı'nı söylemeye kalıyor. Bülent Ersoy da beğenirse tamam oluyor. Dokunulmazlık sopanızı alabiliyorsunuz, artık kimse sizi adadan gönderemiyor. Ne yaparsa yapsın ya da ne yapmazsa yapmasın, bu ülke Tarkan'ı seviyor. Arada gelişine, nadir arayışına kırgın da olsa, öyle. Çünkü Tarkan'ın da dediği gibi, sevda bizde kilo ile."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/taylor-swiftin-onlenemez-yukselisi", "text": "Beraber restorandan çıkarken, gri bir arabayı işaret ederek Paparazzi diyor. Korumaları muhtemelen öyle olmadığını söylüyor çünkü paparazziler böyle gösterişsiz arabalarla dolaşmazlar. Ancak Taylor Swift haklı çıkıyor. Gri arabadaki adam fotoğraflarını çekiyor. Durum onu sinir ediyor. Ama birazcık. Güney Kaliforniya, aylardan ağustos. Kocaman bir Toyota'nın arka koltuğuna geçip Swift'in, Beverly Hills'in kırsal kesiminde yer alan evine doğru yola çıkıyoruz. Gri araba, Franklin Kanyonu boyunca bizi takip ediyor. Swift telefonunu çıkarıp bana Wildest Dreams klibinin çekimlerinden fotoğraflar göstermeye başlıyor. Bir de bir zürafanın Swift'in yüzünü yaladığı bir video. Bugüne kadar gördüğüm bütün insanlardan daha fazla fotoğraf var telefonunda. Bu videonun Afrika'da, 1950'lerde bir film çekimi gibi olmasını istedim diyor. Swift bu konsepti Ava Gardner ve Peter Evans'ın kitabı The Secret Conversations'ı okuduktan sonra bulmuş. Clint Eastwood'un oğlunun da rol aldığı video, 1950'lerde sosyal medya olmadığı için, Eğer oyuncular Afrika'da herkesten uzak baş başa kaldılarsa birbirlerine aşık olmamaları imkansızdır çünkü konuşacak başka kimseleri yoktur argümanına dayanıyor. Telefonu açıyor. Ses, konuşmanın iki tarafını da duyabileceğim kadar yüksek. Swift eve doğru gittiğini ama aslında orada kalamayacağını çünkü tadilatçıların neredeyse her odayı yenilediğini açıklıyor. The Money Pit filmini izledin mi? diye soruyor Timberlake. İzlememiş, bu yüzden Timberlake bir özet geçiyor. Timberlake'in evde dört aylık bir bebeği var, sürekli yorgun ama uyuyamıyor. Uyuyabilmek için Swift'ten tavsiye istiyor. Swift şoföre kenarı çekmesini söylüyor çünkü kanyondan geçtiğimiz sırada, arada bir telefonu çekmiyor. Gri arabadaki paparazzi, en az on kilometre bizi takip ettikten sonra öylece yanımızdan geçiyor. Konuşma yaklaşık 15 dakika sürüyor . Asla yaşlanmayacaksın diye Timberlake'i garantiliyor; Bu bilimsel bir gerçek. Tıbbi. Alay ederken bile şevk verici. En sonunda JT, aramasının asıl sebebini söylüyor: Swift'in Staples Center'da vereceği beş konserin son gecesinde onunla Mirrors şarkısını söylemek istiyor . Swift bu habere Nebraska'da bir genç kızın DNA testi sonucu kendisinin biyolojik kız kardeşi çıksa vereceği tarzda bir tepki veriyor! Telefonu kapattıktan sonra bana bakıyor ve Bu çok çılgınca. Bu çok çılgınca diyor. Bu cümleyi dört kere daha tekrarlıyor. Her seferinde sesi biraz daha kısılarak. İçimden tek bir şey düşünüyorum: O kadar da çılgınca bir şey değil. Hatta tam tersi. Neden Justin Timberlake, Amerika'daki en ünlü sanatçıyla, sahneye çıktığı anda çıldıracak 15 bin kişilik bir kalabalığın önünde şarkı söylemek istemesin ki? Swift'i reddetmek için aramış olsa daha çok şaşırırdım. Taylor Swift'i ciddiye almıyorsanız, çağdaş müziği de ciddiye almıyorsunuzdur. Kanye West ve Beyonce Knowles gibi istisnalar dışında, modern çağın en önemli pop sanatçısı o. Ticari üstünlüğünün ulaştığı boyut da buna paralel: Çoğu başarılı sanatçının 500 bin rakamına yaklaştığında heyecanlandığı bir dönemde, üç defa ilk haftadan 1 milyon albüm sattı. 1989 yılında Swift'in son albümü 1989 kadar dominant bir albüm olsaydı, satışları Michael Jackson'ın Thriller'ını geçerdi. Ulaşamadığı bir kitle yok, ki bu da eşine az rastlanır bir durum. Daha da ilginç olansa bu çok yönlülüğünün eleştirmenler tarafından nasıl değerlendirildiği. Swift mükemmel eleştiriler alıyor, özellikle de en önemli isimlerden (2011'de The New Yorker'da yayınlanan bir yazı, Swift eleştirilerinin neredeyse tamamen pozitif olduğunu belirtiyor). Hiçbir zaman kendi isteğiyle imajını cinselleştirmiyor ve tartışma çıkarmaya da isteksiz duruyor. Böyle bir kariyerin eşi benzeri daha önce görülmedi. Birkaç müzik türünün karışımı olan, gençlere yönelik, tek bir kadın sanatçının sadece içgüdüsel şarkı yazarlığı yeteneklerine dayanan, eleştirmenlerden pozitif yorumlar alan dev bir kariyer. Sanki şapka ve küfürler hariç Garth Brooks'un ara dönemiyle Liz Phair'in karışımı. Bir olgu olarak, kesinlikle yeni. Ve bu, az çok tahmin edilebileceği gibi bir dizi yeni problem oluşturuyor. Swift'in müziğini nasıl düşünürseniz düşünün, hayatıyla ilgili birtakım analizlere ulaşıyorsunuz. Kendi hayatını o kadar açık yazıyor ki dinleyicinin, yaratıcılığını takdir edebilmek için Swift'in kişiliğini düşünmesi gerekiyor. Hayatını ve sanatını öyle derin bir şekilde birleştiriyor ki bu iki ayrı dünya, ikisine de ne kadar ilgileri olursa olsun, herkes için daha ilgi çekici hale geliyor. Bu da onun en büyük silahı. Swift sistemin böyle işlediğini iyi biliyor. Ama bunu doğrudan itiraf edemez çünkü bu öyle bir şey ki, kazara ortaya çıkmış gibi göründüğü zaman işe yarıyor. Süreci açıklarken çok dikkatli zira bazı şeyleri dikkatsiz açıklarsanız onun gibi biri olamazsınız. İnsanların müziğimin ötesine geçip bazı şarkıların kime yazıldığını düşünmesinin haksızlık olduğunu düşünmüyorum. Yanlış olsalar bile ve hatta hakkımda söyledikleri üzerinde hiçbir gücüm olmasa bile... Hiçbir zaman isim vermedim. O şarkıların kime yazıldığını doğrulamamam, elimde hala bir kartım daha varmış gibi hissettiriyor bana. Hayatıma bakıp Dünyanın dört yanında, stadyumlarda biletleri tükenen konserler veriyorum. Favori sanatçılarımı arayıp benimle şarkı söylemelerini istiyorum ve genelde kabul ediyorlar. Şu derginin kapağında yer alıyorum diyebiliyorsam, yaşadığım şeyler hakkında şarkılar yazdığım için. Bu yüzden, bunun nasıl algılandığından şikayet edersem biraz garip olur. Shake It Off, en başarılı şarkılarımdan biri ve direkt ya da üstü kapalı bir şekilde, kişisel bir şey yok içinde. Hayır. Blank Space'de yazdığım bazı şeyler hiciv. Bazen hayatından daha büyük şeyler yaratıyorsun. Kıskançlıktan sarhoşum ama ne zaman gitsen geri dönersin, çünkü sevgilim, rüya gibi bir kabusum gibi sözler yazabiliyorsun. Benim ilişkilere yaklaşım tarzım bu değil. Çılgın ama çekici, cazibeli ama deli ve çıkarcı bir kızın bakış açısından yazmak güzel bir şey mi? Medyanın beni lanse ettiği karakter buydu ve uzun bir süre bana çok zarar verdi. Gücendim. Ama zaman geçtikçe bunun aslında komik olduğunu fark ettim. Bir sanatçının nasıl algılandığını kontrol etmesi imkansız. Ama o algıları tahmin edebilir, ki bu da neredeyse o kadar iyi bir şey. İnce espri anlayışı herkese hitap etmiyor. Bazı insanların Blank Space'i duyduğunda Gördün mü, haklıymışız diyeceğini biliyordum. Ve bu noktada şunu anladım; eğer espriyi anlamıyorsan anlamayı hak etmiyorsun da. Müzisyenlerin toplum tarafından nasıl sindirildiklerini umursamadıklarını ifade ettikleri eski bir gelenek var. Hayranlarının ne istediği ya da ne beklediği anlaşılmıyormuş numarası yaparak kendilerine yöneltilen eleştirileri görmezden geliyorlar çünkü bunlar manipüle edilemeyecek şeyler. Swift böyle biri değil. Yaratıcı sürecine katkısı bulunan bir dış odağı var. Onun zaviyesinden baktığınız zaman, insanların işinizle ilgili yaptığı yorumları takip etmemek garip geliyor. Swift'in kariyeriyle ilgili hiçbir şeyin tesadüfen olmadığı ve hayatıyla ilgili hiçbir şeyin de doğrudan yansıtılmadığıyla ilgili daimi bir algı var. Bunlar ana akım genç yıldızlar hakkında sıradışı düşünceler değil. Onun örneğinde farklı olan şey, bağımsızlığı. Kariyerini yöneten biri yok, onu spot ışıklarının altına iten bir annesi de... Kendi oluşturduğu gerçekliği kendi kontrol ediyor. İnsanları kalıplaşmış davranışlardan kurtaran bir makine olsaydı, Swift bu makinenin üretebileceği en iyi şey olurdu. Söylediklerinin avantajı açık: Swift pop kültüründeki yerini etrafındaki insanlardan daha iyi anlayabildiği için, nasıl bir albüm yapmak istiyorsa yapabilir. 1989'un ortaya çıkması da bunun ilk örneği. Dediğine göre plak şirketindeki herkes, onu sırf pop bir albüm yapmaması için ikna etmeye çalışmış. Şirketin çeşitli yöneticileriyle yüzünün albümde ne kadar görünmesi gerektiği ve şarkılarını beraber yazdığı Max Martin'in isminin ne kadar geçmesi gerektiği gibi detaylar üzerine pek çok tartışmaya girdiğini anlatıyor. Tek söyleyebileceğim, bu tartışmaların her birini kazandığı. Tüm ünlüler gibi, Swift'in de iki konuşma şekli var. İlki aktif olarak röportajı şekillendirdiği tür: İyimser, neşeli ve prova edilmiş . İkincisi ise ağzından çıkan kelimelerin neyi temsil ettiğini umursamadığı ve vermek istediği mesajla ilgilendiği tür: Çene hafif aşağıda, kaşlar hafif çatılmış, ses biraz daha derin. Televizyondayken ilk konuşma şeklini kullanıyor. İkincisi daha açık ve daha az robotlaşmış. Ama ikisine de akıcı bir şekilde geçiş yapabiliyor çünkü ya bu uyumsuzluk göründüğü kadar kasti değil ya da ikinci konuşma tarzında daha ilgi çekici olduğunu anlayabiliyor. Öğle yemeğimizin sonlarına doğru, birkaç yıl önce yaşanmış bir şeyden bahsettim. Şans eseri, Swift'in eski tanıdıklarından biriyle yemek yiyordum ve bu kişi, onun için hiç düşünmeden Çıkarcı dedi. Röportaj boyunca Swift'i tek kızgın gördüğüm an, bu. Bu kelimenin imajına yapışıp kalmasından nefret ettiğini ve benim yemek yediğim kişinin de bunun arkasındaki tek insan olduğunu düşündüğünü söylüyor. Bunları açıklarkenki konuşma tarzı, o ikinci türe tam bir örnek teşkil ediyor. Bu olayda Swift'in karışık ikilemini görebiliyoruz: Çıkarcı görünmemek için yapılan her hareket, daha da çıkarcı görünmekle sonuçlanıyor. Onun profesyonel kariyerinin dikkat harcanarak bugünlere gelmiş olması, sosyal hayatının da önceden planlanmış olduğu çıkarımına yol açıyor. Sıradan, romantik olmayan ilişkileri için bile geçerli bu. Bu olay, 2008'de yazdığı The Best Day şarkısında işlenmiş. Bana anlatmadan önce elbette bu şarkının böyle bir hikayesi olduğunu bilmiyordum. Kuşkusuz, bir psikolog bu hikayeden kapitalizme ve ailelerin çocuk yetiştirme konusundaki önemine dair anekdotlar çıkarabilir ama bizim sohbetimizden çıkan şey şuydu: Can sıkıcı gerçek bir anı, para ya da güç konusunda sizi motive edebilir. O halde gerçekten de Swift'i hesap kitap yapan, çıkarcı biri gibi düşünebilir miyiz? Elbette hayır. O sadece yaşadıklarını yazıyor ve bunları yaşamak onun tercihi değil. Bir Rolling Stone röportajında olduğunu düşün. Yazar sana bir şarkının kiminle ilgili olduğunu soruyor ve 'Senin hayatından bir kesit taşıyor gibi' diyor. Sense eski sevgilinle kötü ayrılmamışsın ve insanların bu şarkıyı ona yazdığını düşünmelerini istemiyorsun. Okların yönünü değiştirmek için 'Kaybettiğim bir arkadaşımla ilgili' diye yanıtlıyorsun soruyu. Tüm söylediğin bu. Fakat sonra birden insanlar aslında ne ima ettiğine dair tweet'ler atmaya başlıyor. Ben asla belirli bir kişiyi ya da olayı ima etmemişken insanların yorumları yüzünden geceleri uyuyamıyorum. O şarkının birine ithaf edildiğini biliyorum ama adımın yanında anılmasını istemediğim insanlara dair yorumlar çıkıyor ve yapabileceğim hiçbir şey olmuyor. Bad Blood şarkısı da bir kalp kırıklığını değil, kaybedilen bir arkadaşlığı anlatıyor. Ama gel de bunu insanlara anlat... Taylor Swift, 25 yaşında. Fakat hepimizden daha büyük."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/the-sandman-bir-ruyayi-uyarlamak", "text": "Çizgi roman janrı geçtiğimiz on yıl içerisinde korkunç bir popülerliğe kavuştu. Bunun en büyük nedeni tabii ki başarılı sinema uyarlamalarıydı. Haliyle stüdyoların bu zengin dünyaya, daha da zenginleşmek umuduyla, derinlemesine dalması gecikmedi. Tabii çizgi roman yalnızca süper kahramanlar, süper kötüler ve süper güçlerden ibaret değil. O kadar süper olmayan hikayelere de sahip. Bunda da en önemli pay sahibi, 80lerin ortasıyla 90ların başı arasında kalan zaman diliminde, British Invasion diye bilinen, kimi İngiliz yazarların ABD çizgi roman piyasasını belirlemeye başladığı dönem diyebiliriz. Bu dönemde yayın evleri, yetişkinlere yönelik daha ciddi hikayelere yönelirken söz konusu yazarlar da janrın sınırlarını esnetmeye başlar. Matrix'e büyük ilham veren Invisibles'ın yazarı Grant Morrison, Watchmen ve V for Vendetta ile bildiğimiz Alan Moore ve pek tabii ki Sandman'in yazarı Neil Gaiman bu jenerasyona üyedir. Neil Gaiman aslında yabancı olduğunuz bir yazar değil. Karşınıza çıkmış olması kuvvetle muhtemel American Gods aynı isimli kitabından uyarlandı. Hala devam eden Good Omens da Terry Prachett'la yazdığı, aynı isme sahip romanından uyarlama. Gaiman'ın belirleyici özelliği masallara, mitlere, kollektif, bize birleştiren hikayelere olan ilgisi. Ve bu temaları sıklıkla kullanması. Sandman de bu mit toplama ve yeniden yorumlama merakının belki de en başarılı örneği. Bu durum, baktığımızda çizgi roman janrının doğal bir sonucu aslında. Çünkü, en azından ABD merkezli çizgi roman anlayışındaki, tüm o süper kahramanların da Yunan Pantheon'undan ve kimi diğer çok tanrılı dinin tanrı ve tanrıça seçkisinden bir farkı yok. İnsani kusurlara sahip ancak sıradan bir ölümlüden kat be kat güçlü, belli bir portfolyoya sahip figürler. Gaiman'ın kurduğu mit ise daha az kaba ve masalsı. Burada kahramanlarımız kötülerle yumruklarıyla değil, gerektiğinde aşık atışmasıyla dövüşüyor. Haliyle dikkat dövüşü kimin kazanacağından çok neden dövüşüldüğüne çekilebiliyor. Böylece de ister istemez daha yetişkin temalar sularına yelken açıyoruz. Tabii bunun eninde sonunda bir masal olduğunu unutmadan. Sandman mitosunun en özgün ve belirgin unsurları ise Sonsuzlar . Bunlar bildiğimiz anlamda tanrı değiller. Hatta yeri geldi mi bunu üstüne basa basa belirtiyorlar. Tanrıların aksine insan inancıyla oluşmamış, başından beri olan ve hep olacak kavramlar. Ancak hakim oldukları kavramın mutlak hakimleri. Bu kavramlar daKader , Ölüm , Rüya , Yıkım , Arzu , Keder ve Hezeyan . Tabii bunların yanı sıra hikayede bildik çok tanrılı ve tek tanrılı unsurlar da yer alıyor. Örneğin bir Cehennem mevcut ve başında da yakından tanıdığımız Lucifer var. Hikayenin ana karakteri, adından da anlayabileceğimiz üzere Sandman'in ta kendisi, Rüyaların Efendisi, Rüya ya da Morpheus. Başına gelen talihsiz bir esir düşme sonucu başlayan macerası ile de yaratılan evrenin kurallarını öğrenirken, insan olmanın getirdiği kimi zamansız sorunlara da, kimi zaman ölümsüz bir varlığın bakış açısıyla, eğiliyoruz. Daha fazla kafa konfeksiyonu yapmadan başarılı fotoğrafçı Ali Kalyoncu'nun, dizinin yaratıcıları Neil Gaiman, Allan Heinberg ile dizinin oyuncuları Tom Sturridge , Jenna Coleman , Gwendoline Christie , Kirby Howell-Baptiste , Razane Jammal , Vivienne Acheampong ve Vanesu Samunyai ile yaptığı röportaja geçiyoruz. Hayaller gerçektir. Bakış açılarından, görüntülerden, anılardan, kötü kelime oyunlarından ve kayıp umutlardan oluşurlar. Tom Sturridge: Başladığımda bu neredeyse imkansızdı. Aylar süren, uzun bir süreç gerekti. Ancak bu hazırlık süreci neredeyse 2500 sayfa tutan tüm Sandman külliyatını tekrar tekrar okumam için gerekli zamanı tanıdı. Tabii bu kadar uzun süre o dünyanın içinde kalınca karakterin bir kısmı içinize işliyor. Dizide David Thewlis tarafından canlandırılan John Dee karakterinin, Rosemary adlı başka bir karakterle birlikte yolculuk yaptığı bir bölüm var. Bir yakutu almaya gidiyorlar. Orada John DeeRosemary'e Hayaller gerçektir diyor. Ve bakış açılarından, görüntülerden, anılardan, kötü kelime oyunlarından ve kayıp umutlardan oluşurlar. Evet, neredeyse karakteri böyle oluşturdum diyebilirim. TomSturridge: Evet. Ancak prodüksiyon işimi bir nebze kolaylaştırdı. Vivienne gibi başarılı oyuncularla, gerçekten inşa edilmiş, dokunabileceğiniz setlerde, zaman zaman ateşi yüzünüzü yakacak biçimdehissederek oynadığınızda karaktere girmemek gibi bir imkanınız olmuyor. Karakteri ister istemez buluyorsunuz. Çünkü gerçekten o dünyanın içindesiniz. Böylece önceden dikkatle okuduğumuz, kafamızda canlandırdığımız karakterlerbüyüleyici bir biçimde ete ve kemiğe bürünüyor. TomSturridge: Morpheus artık bir parçam gibi. O nedenle aynen onun yaptıklarını yapardım. Herkesi rüyalarında güvende tutardım. Vivienne Acheampong: Bu çok iyi bir soru. Bence Lucienne'in en hayranlık uyandıran niteliği, bir adım geride durabilmesi. Böylelikle gözlemde bulunabiliyor. Dikkatlice düşünüyor. Ve konuşurken de aynı özeni gösteriyor. Ani kararlar almıyor. Bir diğer özelliği de empati yapabilmesi. Morpheus'a büyük bir saygı duyuyor. Onu ve Rüyalar Alemi'ni seviyor ve ikisini de korumak istiyor. Bunu açıkça görebiliyoruz. Vivienne Acheampong: Evet, merhametli. Bence Lucienne için Rüyalar Alemi'nin koruyucusu olmak büyük bir onur. Sanırım Corinthian karakteri diyordu: İnsanlar hayalleri tarafından yönetilir. Hepimiz hayal kuruyor ve rüya görüyoruz. Ve rüyalarımız belki de en özgür olduğumuz yer. En derin korkularımız, içimizdeki karanlık noktalar, tutkularımız, arzularımız orada. O nedenle Rüya Alemi oldukça önemli bir diyar ve onu korumak büyük bir sorumluluk. Lucienne bu nedenle bazen Morpheus'u nazikçe yönlendirmek zorunda hissediyor. En azından insanlığını bulması hususunda. Ama Tom, Morpheus'a o insanlığı zaten çok güzel bir biçimde katıyor. Evet ama başlangıçta Morpheus daha nötr bir halde. İyi ve kötü tanımlarının ötesinde, ancak yine de insani kusurlar barındıran bir doğal fenomen gibi. TomSturridge: Katılıyorum. Bu beni heyecanlandıran bir unsur. Genelde ana karakterleri daha kahramanca niteliklerle görmeye alışkınız. Sandman'de ise bu böyle değil. Morpheus ahlaki olarak karmaşık ve hatta belirsiz bir karakter. Vivienne'in dediği gibi, olağanüstü bir sorumluluğa sahip olduğundan inanılmaz bir disipline ve içgörüye sahip. Bu da onu mesafeli ve okuması zor kılıyor. Özellikle de başta. Ancak onla daha fazla vakit geçirmeye başladığınızda bu değişiyor. Çünkü herkesin hayallerini hatmetmek ve onları anlamak ister istemez korkunç bir empati geliştirmenize neden oluyor. Nihayetinde benceMorpheus'un belirleyici özelliği de bu. Neil Gaiman: Bunun en büyük nedeni Sandman'in haklarına sahip olmamam. Sandman'in hak sahipleri DC Comics ve Warner Brothers. Elbette geçtiğimiz yıllarda pek çok kişi Sandman'i sinemaya uyarlamaya çalıştı. Ancak ilgilenmedikleri tek insan, asıl çizgi romanı yazan adam, yani bendim. Değişen tek şey, bu süre zarfında kendimi iyi bir alamete dönüştürmemdi. Yazarlığın haricinde bir senarist ve dizi yapımcısı olarak da kendimi kanıtlayıp kimi ödüller kazandım. Böylelikle Warner Brothers, böyle bir uyarlamada çalışmamın bir problem değil, aksine faydalı bir şey olabileceğini görmüş oldu. Nihayetinde beni projeye bu biçimde dahil etmeleri, uyarlamanın gerçekleşmesine olanak tanıdı. Allan Heinberg: Kaynak metne sadık kalırken hikayeyi, yeni keşfedecek izleyicilere, ve hatta hayatlarında hiç çizgi roman izlememiş insanlara da erişilebilir kılmaktı. Bu zorlu bir süreçti. Ancak stüdyo yöneticileri bu konuda bize oldukça yardımcı oldu. Sonuçta hiçbiri çizgi roman okuru değildi ve Sandman'ibilmiyorlardı. Böylelikle onlarla birlikte çalışırken ve kendimizi onlara açıklarken doğru ayarı yakalayabildiğimize inanıyorum. Serinin hayranlarının bekledikleri her şeyi bulacakları, seriyi yeni keşfedenlerin de ilk görüşte sevebilecekleri bir iş çıkardık. Allan Heinberg: Bu tamamen karakterlerin hak sahibi stüdyoya kalmış bir şey. Karakterlerden bazıları çoktan başka uyarlamalarda yer aldı. Neden olmasın? Ben de umut ediyorum. Kirby Howell-Baptiste: Tabii bunu en iyi bilecek olan Neil. Ama konuşmalarımızdan ve Neil'ın yazdıklarından çıkardığım, dünyayı olduğu ve olmasını umduğunu şekilde yansıtmakta son derece yetenekli olduğu yönünde. Sandman haricindeki işlerinde de dış görünüşünden oldukça farklı olan karakterlerle karşılaşıyoruz. Burada Ölüm de neredeyse ütopik bir ideal olarak karşımıza çıkıyor. Hayat var olduğu sürece olacak bu şeyin, yaniölümün, olabilecek en iyi hali ne olurdu? Hepimiz, kaçınılmaz olarak, onunla karşılaştığımızda, bunun nasıl olmasını umardık? Acısız, korkusuz ve çekincesiz. Bence Neil, Ölüm üzerinden bunu gösteriyor. Yani bunun basit bir tersyüz, alıp tersine çevirme ya da benzeri bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu bence iyi kurgulanmış, gerekçeli bir değişiklik. Neil'ın yazarlığının mimari bir niteliği var. Dünyalar ve fikirler inşa ediyor. Yazdıklarının da bu nedenle bu kadar uzun süre dayandığına inanıyorum. GwendolineChristie: Korkarım bu bir rütbe düşürmeydi. Gerçekten mi? Karakteri öyle sakin ve rahatlıkla oynuyorsunuz ki. Gwendoline Christie: Çünkü rütben düşürülmüş gibi davranmazsın! Öyle değilmiş gibi yaparsın. Bence Lucifer'in büyük bir travması var. Tanrı'nın Gözdesi'nin, Seçilmiş Olan'ın, Işıkgetiren'in tam tersine dönüşmek ve Cehennemin efendisi olmaya zorlanmak aslında çok sıradan, aşağı bir pozisyon. Çünkü orada yalnızca acı var. Manevra yapılacak bir alan yok. Sahip olduğun tek şey işkence ve daha çok işkence. Ve bence bu kadar işkence bir yerden sonra sıradanlaşıyor, sıkıcı bir hale geliyor. Duyarsızlaşıyorsun. Farklılıklar yok. Hayatı tüm renkleriyle tadamıyorsun. Yani bence Lucifer'in başına gelenler o kadar sıkıcı, o kadar yıkıcı ve o kadar travmatikti ki yapabileceği tek şey bu durumla kurumlanmak. İçinde bulunduğu bu durumdan keyif alır gibi yapmak. Cehennem'in gördüğü en büyük hükümdar gibi davranmaktan başka bir şansı yok. JennaColeman: Constantine'i ilginç kılan, yeteneğinin kendi tercihi olmaması. Bence bu onun üzerinde inanılmaz bir yük. Yapmak zorunda kaldığı şeyleri aslında yapmak istemediğine inanıyorum. Kullandığı güçleri doğuştan geliyor ve hep bir bedeli var. Bu nedenle derinlerde bir yerlerde ciddi bir bitkinlik olduğunu düşünüyorum. Bir yorgunluk. Gerçekleştirdiği her şeytan çıkarmanın bir bedeli oluyor. Yakınlaştığı herkesi kaybediyor. Bu nedenle derin bir isteksizliği var. Takındığı maske de bundan kaynaklanıyor.Bence çok ama çok yalnız. RazaneJammal: Evet. Evet bunu yaptım. Karakterimin yaşadığına benzer şeyler yaşadığım bir dönem oldu. Annemi kaybettiğimde o kaybetme sürecini ben de yaşadım ve evet, annemle bir rüyada ya da cennette birlikte olma fırsatım olsaydı herhalde herkese görüşürüz, ben annemi görmeye gidiyorum derdim. Kesinlikle. Burayı terk ederdim. Görüşürüz Ali! VanesuSamunyai: Bundan bahsediyorum! Sanırım o durumda olsaydık o fedakarlığı yapmak kaçınılmaz olurdu. Hem öyle bir durumda yalnızca kendini ve sevdiklerini kurtarmanın faydası ne? Geri kalan herkes ölmüş olacak!"} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/tolga-akis-biraz-konustuk-no2-sayna", "text": "Sayna'yı Instagram'da keşfettiğimde çok heyecanlanmıştım. Kendi kendine yetebilen, aracısız, filtresiz, performans kaygısız, derdini kendi özgün yoluyla anlatan yaratıcı insanların hepimize ilham taşıdığını düşünüyorum. Sayna'nın kendine ait baskın bir görsel dili var. Dünyasının içine girdiğinizde önce garipseseniz de her yeni üretimi sizi biraz daha içeri çekiyor. Siz de yaptıklarını @saynarte hesabından takip edebilirsiniz. Belli bir ritim yakalamak normalde zor bir şeydir ancak takıntılarımız özgün bir dil oluşturmak açısından çok etkin bir rol oynuyor bence. Örneğin; çocukluğumdan beri ışığa oldukça ilgi duyuyorum. Fotoğraflarımda da ışığı kullanmak, ışıkla oynamak bana gerçekten tarifsiz bir haz veriyor. Sadece görsel yönüyle değil aynı zamanda fizik yasaları ne söylüyor, ışığın dalga boyları nelerdir, insan gözü ne kadarını algılayabilir benzeri olguları da metafor olarak fotoğraflarımda işliyorum. Işık kelimesinin etimolojik anlamını araştırıyorum, farklı dillerde, kültürlerdeki karşılığına bakıyorum. Kısaca ışığı her yönüyle kendime konu ediniyorum. Bu bir takıntıdır, faydalı bir takıntı.Kendini tanımak ve farkında olmak bu konuda çok fayda sağlıyor bence. Öncelikle günümüz teknolojisi bizim mahremiyet anlayışımızı hızla değiştirmekte diye düşünüyorum, fotoğrafın icadının sadece 180 yıllık bir tarihi var, sanat tarihine baktığımızda daha çok yeni bir teknoloji ve toplum içerisinde hızla daha büyük bir yer kaplıyor ve anlam değiştiriyor. 20 yıl öncesinden çok farklı mesela, artık herkes fotoğraf çekebiliyor, herkes birbirini gözlüyor ve kendi mahrem alanını ifşa ediyor, herkes kendini sanal bir aleme kazıyarak daha çok var etmeye çabalıyor. Fotoğraf-sanat hatta dünya tarihinde böyle bir şey ilk kez yaşanıyor. Ben de bunu psikolojik yönleriyle birlikte ele almayı ve bir yönüyle eleştirel bir dile dönüştürmeyi tercih ediyorum. Ben çektiğim fotoğrafları bir yönüyle performans gibi de görüyorum. Verdiğim pozlarla, kullandığım ışıkla, metaforlarla insanlarda özel alanıma dahilmiş ve bir delikten beni gizleyebiliyorlarmış izlenimi yaratıyorum ve bu noktada insanların tepkileri de bu performansa dahil oluyor. Bu konuda şanslı olmalıyım çünkü yaptığım şeyi aşkla yapıyorum, her anım kafamda görseller oluşturmakla ve bunların arasında gezmekle geçiyor. Bunu düşünmediğim an yok. Düşüncelerimi üretime dökemediğim zaman hastalanıyorum bu yüzden de içgüdüsel olarak durmadan üretim halindeyim. Fotoğraf içinde bulunduğum boyutu an'lamak için kullandığım bir araç. An'lamak kelimesi de enteresandır, kendi içimde fotoğraf çektim demiyorum mesela an'ladım diyorum, bir anı dondurup anlamı bunun içerisinde buluyorum. Açıkçası ben fotoğraf sanatçısı olmak, para kazanmak ya da herhangi gibi bir kaygıyla başlamadım bu işe, içgüdüsel olarak gelişti. 10 Yaşımdan beri fotoğraf çekiyorum, duygularımı düşüncelerimi bu yolla dışa vuruyorum. Her şeyi kendi başıma yapıyorum, seti kendim kuruyorum, modelliği kendim yapıyorum, photoshop manipülasyonlarını, aklına ne gelirse... Bütün hakimiyet bendeyken işlerim dış etkenlerin manipülasyonuna uğramıyor, körelmiyor ve bu sebeple boyun da eğemiyor. Sosyal medya ise benim için görünürlük sağlıyor, işim için faydalı ilişkiler kurmama sebep oluyor ve artık bireysellikten biraz uzaklaşıp senin de dediğin gibi 'işbirliği' kurmam için olanak sağlayacağını düşünüyorum. Kabul etmeyi öğrendim, insanları, kendimi, rastlantısallığı, akışta olmayı. Bu sebeple hiçbir şeyi kişisel algılamıyorum. Benimle aynı fikirde olmayan insanları da dinliyorum. Olan biten şeyler bizim kontrolümüz dışında gelişiyor, bize kalan tek şey ise bunları nasıl algılamak istediğimiz. İnsan istediği sürece her şeyi fırsata dönüştürebilir bence, ben de bunu yapmaya çabalıyorum. Tolga Akış'ın Biraz Konuştuk serisinden ilk konuğu Kıvanç Talu ile olan sohbetini buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/tolga-akis-ile-biraz-konustuk-kivanc-talu", "text": "Var Böyle Tipler'le de bildiğimiz Kıvanç, yeni medyayı iyi kullanarak bu alandaki önemli isimlerden biri oldu. Kendisi bir reklamcı. Var Böyle Tipler'den önce müşteri toplantılarında Bu projeyi hangi influencerla / ünlüyle yapalım konuşmaları yaparken, artık masada konuşulan ünlüye dönüştü. Öte yandan her sektörün bir refleksi vardır, reklamcılardaki refleks yetenekleri ile daha çok markalara reklam / proje üretmek üstüne. Ama aslında gerçek bir reklamcının yeteneğinin 'insanlara dokunabilmek' veya 'insanların hayattaki kararlarını etkileyebilmek' gibi birşey olsa gerek. Bu da kendi dahil her şeyi bir değere dönüştürebileceği anlamına gelir. Fakat sektörde bu yaygın bir eğilim değil. Hatta bu yola girenlere biraz 'sen neyin peşindesin' bakış açısı oluyor bazen. K: Benim reklamcılıktan arta kalan titrim komedyen. Ben kendimi öyle anlatıyorum. Ben komedi yapıyorum. Sahnede de yapıyorum, Instagram'da da yapıyorum, oyunculukta da yapıyorum. İyi yapıyorum diye bir iddiam yok asla. Ama güldüren işler yapıyorum. Instagram'daki rolümü de asla Influencer veya fenomen diye tanımlamıyorum. Var Böyle Tipler'e komedi hayratı diyorum. Orası 7/24 sürekli akan bir çeşme. Gülmeye ihtiyacı olan geliyor, 1 dakikalık dozunu alıyor ve hayatına devam ediyor. K: Devir empati devri. Empati kurabilen kazanacak."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/uc-yetenek-bir-yerde", "text": "Paramparça dizisinde Ozan karakteriyle kendini sevdiren 22 yaşındaki Burak Tozkoparan, hızlı yükselişini bu sezon sinemada da sürdürmeye hazırlanıyor. Bir yandan dizinin yeni sezonu için çalışmalara başlayan, bir yandan da Gizli Ajanda adlı gençlik filmiyle beyazperdede boy göstermeye hazırlanan genç oyuncunun yetenekleri bununla da bitmiyor. Tozkoparan aynı zamanda bir baterist ve bu alanda ödülü dahi var. Bir adamda bu kadar yetenek olunca da piyasada kalıcılık kaçınılmaz oluyor. Onu rol aldığı reklam filmlerinden ya da daha iyisi Kurt Seyit ve Şura dizisinden hatırlayanlarınız olabilir. Bahçeşehir Üniversitesi'nde Sinema Radyo ve Televizyon bölümünü bitiren, aynı üniversitede bir de reklamcılık okuyan 25 yaşındaki oyuncu, Çilek Kokusu adlı dizide Barış'ı canlandırdı. Okul hayatındaki azmi ortada, kariyerinde de aynı özeni gösteriyor olacak ki, Akademi 35 Buçuk'ta da temel oyunculuk ve kamera oyunculuğu eğitimi almış. Anlayacağınız temel sağlam, sıra duvarı çıkmakta. 1991 doğumlu Arda Hacıoğlu, modellik kariyerinin yanında oyunculukla ilgilense de ait olduğu yer daha çok podyumlar oldu. 2013'te Best Model of Turkey'de ikinci seçilen Hacıoğlu'nun kariyerinde önemli markalarla yaptığı işbirlikleri yer alıyor. Ancak şu sıralar oyunculuğa da ciddi şekilde el atmış durumda. Yakışıklı model bir süredir ekranlarda. Yeni sezonun iddialı yapımlarından Şehrin Melekleri'ndeki Mirza karakteriyle de bu yerini sağlamlaştırmaya kararlı. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Eylül sayısında ve GQ Türkiye Dijital edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/victorianin-zaferi", "text": "Elinde çekiç olan her şeyi çivi görür gibi bir şey... Elimizde kulp çok olunca takacak yer arıyoruz. Ama şimdi o kulpları bir kenara bırakıp bir düşünelim. Spice Girls zamanındaki performansından İngiliz futbolcu David Beckham'la olan evliliğine, moda dünyasına el atmasından dört çocuğunun stiline, her şeyiyle eleştirilen Victoria Beckham'ı, sırf bütün bunları ayağında o koca topuklu ayakkabılar olduğu halde yaptığı için bile tebrik etmek gerekmez mi? Şöyle söyleyeyim; değil etek tasarlayıp kendi adına parfüm çıkarmak, insan o ayakkabılarla köşedeki bakkala gidemez. Victoria ise merdivenleri üçer beşer çıkıyor. Üstelik bundan, geçmiş denilen gayya kuyusuna inip orada uzun uzun takılmaya çok meraklı psikiyatrlara da ekmek çıkmaz. Çünkü Victoria'nın divan muhabbeti de pek tuzsuz. Bu yırtınmanın altında ne mütemadiyen şiddet gören bir anne ne de alkolik bir baba var. Mis gibi bir İngiliz orta-üst sınıf ailesinin ilk çocuğu olan Victoria Caroline Adams, tiyatro okuyan, elektronik mühendisi babasının Rolls Royce'uyla okuldan alınan Essex'li bir kız. Annesi kadın kuaförü, iki kardeşiyle de arasının en pisleştiği an en fazla, günlüğümü okuma, kazağımı giyme vakti... Yani bütün o başarı açlığının müsebbibi arızalı aile değil, onu baştan söyleyelim. Victoria Beckham'ın derdi şu: Çok güzel, çok akıllı, çok başarılı, çok komik olduğu anlaşılsın istiyor. Müzikten de, modadan da, çocuk bakımından da çaktığı bilinsin istiyor. Ve bütün bunları layıkıyla yerine getirdiği için takdir edilsin istiyor. Önce stil ikonu olarak sivrildiği moda dünyasında, az zamanda makası ve iğnesiyle de adından söz ettirdi. 2000 yılında Maria Grachvogel'in New York Moda Haftası defilesinde konuk model olarak yer aldı. Rock&Republic markası için günlük giyim ve jean koleksiyonu hazırladı. 2006 yılında arkadaşı Katie Holmes için styling yaptı. Bundan kısa bir süre sonra da kendi markasını kurdu. Sade kesimli elbiseler alameti farikası oldu. Gözlük ve aksesuar tasarladı, kendi parfümünü yarattı. 16 Kasım'da Berlin'de düzenlenen Bambi Ödül Töreni'de Karl Lagerfeld'in elinden yılın tasarımcısı ödülünü aldı. Tasarımlarında asla kürk kullanmayacağını açıklayınca, PETA'nın övgüsünü, çevrecilerin de gönlünü kazandı. Yazının tamamı ve çok saha fazlası GQ Türkiye Ocak sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/white-lines-basladi-gercekten-istedigin-hayati-mi-yasiyorsun", "text": "Picasso'nun heykellerini gördüyseniz bilirsiniz. Aynı yerde yan yana, üç farklı yüzü olan başlar vardır. Birbirine yakın duran ama birbirinden farklı bu yüzleri, bir insanın içinden geçen birçok duygunun tek bir seferde gösterilebilmesine bir fırsat olarak da yorumlayabiliriz. Düşününce fark edersiniz, çoğu zaman başımıza gelir. Yüzümüzde bir bakış vardır ama o anda içimizden geçen duyguları anlatmak için birden fazla ifadeye ihtiyaç duyarız. O küçücük anda birden fazla yüze... O anda içeride, görünenden fazlası oluyordur. İşte artık bugün itibarıyla Netflix'te izlenebilecek, La Casa De Papel'in yaratıcısı Alex Pina ve The Crown dizisinin yapımcısı Left Bank Pictures'ın ortak işi olan White Lines'ın ikinci bölümünde Axel Collins'in anma töreni sahnesinde, bu fikrin bana göre sinemadaki yansımasıyla karşı karşıyayım. Bir duygu, aynı sekansta birbiri arkasına eklemlenmiş farklı görüntülerle anlatılıyor. İzleyince ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Dizi her ne kadar hızlı bir yaşamı konu alsa da anların içini tek tek doldurup her anı iyice araştırıyor. White Lines, çekim tekniği ve sinematografisi ile anlattığı konunun enerjisini izleyiciye en şekilde geçirmek için yollar arıyor. Konunun İbiza'da geçtiğini, adaya hiç gitmemiş olsanız bile, buraya dair bildiklerinizden hissediyorsunuz; zira renkler sizi oraya götürmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Lütfen kimse karşı çıkmasın yoksa sizlere Georges Bizet'nin, Karmen operasını hayatında İspanya'yı hiç görmeden yazdığını hatırlatırım. Ve o eser bugün hala İspanya'yı en iyi anlatan yapıtlardan biri. Yaz, İbiza dans, eğlence ve gece hayatına sarmalanmış gizemli bir hikayeyle karşı karşıyayım. Ünlü DJ Axel Collins'in kız kardeşi, 20 yıl önce bu adada tam olarak ne olduğunu anlamak ve kardeşinin bir anda ortadan kaybolduğu hikayenin peşine düşmek için bu güzel İspanyol adasına geri dönmüştür. Bu dönüşle kendini aynı zamanda da dans kulüplerinin, gerilimin ve yalanların dünyasında bulur. Bulduğu şey, bunlardan ibaret olsa iyi. Axel'in kız kardeşi Zoe, İbiza'ya gelerek kendi karakterindeki karanlık taraflara da gelmiştir aslında. Ve bütün bunlar olurken, bu adada hep uçlarda yaşanmaktadır. Endişelenmeyin, tabii ki Alex Pina ile bir editör yan yana geldiğinde sorulması farz olan, yaka silktiren klişe soruyu kendisine sordum, olur da başka söyleşilerde 10 kere daha karşınıza çıkmamışsa diye. Bir şehir olsan hangi şehir olurdun sorusuna Bangkok cevabını veriyor; Çünkü kaotik, eğlenceli ve enteresan. Acaba İbitha diyecekti de dili sürçtü ve Bangkok mu dedi diye de düşünmeden edemiyorum. 10 bölümlük dizinin başrollerinde Laura Haddock, Tom Rhys Harries, Angela Griffin, Daniel Mays ve Ceallach Spellman var. Dizi bugün Netflix hesaplarınızda."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/ya-onun-gibi-ya-da-onun-olmak-elvis-presley", "text": "3 Grammy, 35 altın plak, 30'dan fazla film. Plakları tüm dünyada en fazla satan sanatçı. Kadınların uğrunda öldüğü bir fenomen. Kral. Hangisi onun hikayesinin girişi olur bilemedim. Çünkü onu anlatmak zor. 50'li yıllardan günümüze popülerliğini kaybetmeden gelmeyi başaran, hala sayısız müzisyene ilham kaynağı olan, onu dinleyen her nesle bir öncekiyle aynı duyguları hissettirebilen bir adamı anlatmak, inanın çok zor. Üstelik aramızdaki bağ bu işi daha da zorlaştırıyor. Belki benim için en zor olanı en başta söylesem iyi olacak. Eşi benzeri yoktu. Yok. Bugüne kadar hakkında çok şey okumuş olabilirsiniz. Ama inanın bana, hepinizden fazlasını biliyorum. Onu kendinden bile iyi tanıyorum. Baba mesleği olan kamyonculukla hayatını sürdürmeye çalıştığı dönemden beri şarkı söylemek, sadece şarkı söylemek istiyordu. Beyazların siyah müziği yaptığı, siyahların beyaz dinleyiciye müzik yaptığı bir döneme öncülük ettiği elbette doğru. Ama biliyorum ki aslında amacı bu değildi. Sesi alışılmadık derecede siyahtı. Doğal olarak şarkı seçimlerini de zenci gırtlağına uygun olacak şekilde yapıyordu. Beyaz dinleyici birçok siyah şarkıyı ilk olarak onun sesinden dinledi ve sevdi. Mesela adını duyurduğu ilk hit şarkısı That's All Right Mama, Arthur Big Boy Crudup'a aitti. Şarkının telif hakkını vermese de hakkını fazlasıyla vermişti. O dönemde Big Mama Thornton'ın Hound Dog isimli şarkısı sadece siyahlar arasında sevilirdi, bu şarkıyı da gözüne kestirmişti. Birkaç sene sonra onu da zirveye taşıdı. Zaten kariyeri boyunca hiçbir zaman şarkılarını kendi yazmadı. İlahi sesiyle, dokunduğu her şarkıyı bir anda kendi şarkısı yapardı. Bir süre sonra bazı kesimler tarafından zenci müziği yapmakla suçlanır oldu. İşte o zaman doğru yolda olduğunu anlamıştı. Her kesimde hayranlık uyandıran sesinin birleştirici gücünü keşfetti. Otoritenin karşısında duracak cesaret bulmuştu. Bu cesaretle, bir süre sonra Trouble'la düzene meydan okuyacaktı. Hatırlıyorum da, şarkının Ben emir almam hiç kimseden / İbaretim sadece et, kan ve kemikten sözleri, gençliği itaatsizliğe teşvik ettiği için muhafazakar kesim tarafından topa tutulmuştu. Ama II. Dünya Savaşı'nın buhranından kurtulmaya çalışan gençliğin, bu yıldızın peşinden sürüklenip gitmesine kimse engel olamadı. Sun Records'ın sahibi Sam Phillips'in hayatındaki dönüm noktası, Elvis'le tanıştığı gündü. Elvis'in hayatındaki dönüm noktası ise Heartbreak Hotel'in yayınlandığı gün. Parça listelerde 1 numaraya yerleştiğinde kıyamet koptu. Amerika ikon mertebesine yükselteceği ilk yıldızıyla tanışmıştı. Gençler ya onun gibi olmak ya da onun olmak istiyordu. Adının geçtiği her işin gelir getirme garantisi vardı. Basın, menajerler, plak şirketleri, film yapımcıları peşine düşmüştü. Hollywood stüdyolarının kapıları ardına dek açıldı. Love Me Tender filmiyle kamera karşısına geçerek, 33 filmlik oyunculuk kariyerine ilk adımını attı. Filmleri müziği kadar dokunulmaz değildi, ağır eleştiriler aldı. Ama bu eleştirileri ciddiye almıyordu çünkü hiçbirinin sanat eseri değeri taşımadığının farkındaydı. Rol aldığı tüm filmler bir çeşit albüm tanıtımı olarak hazırlanıyor, senaryolar Elvis'in seçtiği şarkıları birbirine bağlayacak şekilde yazılıyordu. Bu filmler dönemin en parlak tanıtım fikriydi, hayran kitlesinin katlanarak artmasına neden oluyordu. Özellikle kadın hayranlarından her gün binlerce mektup yağıyordu. O mektupları elinden geldiğince teker teker okur, sonra imha ederdi. Hayran mektupları onun için çok özeldi, kendisinden başka okuyan olsun istemiyordu. Nesneleştirilen, öldükten sonra bile tüketiciye pazarlanmaya devam edilen adam, işte böyle bir adamdı. Aynı adam, zirve basamaklarını üçer beşer çıktığı yıllarda, Amerikan ordusuna katılacağını açıkladı. İş ortakları iki sene boyunca ortadan kaybolmak istemesine anlam veremediler. Çok iyi para kazanıyor, çok iyi para kazandırıyordu. Onu ara vermesinin büyük bir risk olacağına ikna etmeye çalıştılar. Dinlemedi. Reklam yaptığını iddia edenler de oldu, aşırı ilgiden bunaldığı için kaçmak istediğini söyleyenler de. Oysa sadece ülkesine bağlı bir Amerikan vatandaşıydı ve her sıradan vatandaş gibi askerlik sırası gelmişti. Amerikan ordusunun onun için önerdiği özel uygulamaların hiçbirini kabul etmedi. Başkalarına kendini kanıtlamak istediği her halinden belli oluyordu ama ben, kendine kendini ispat etmeye çalıştığının farkındaydım. Yapılması gereken her şeyi yaptı. Üstelik yaptığı her işi fazlasıyla ciddiye aldığı için, zaman zaman herkesten fazla çalıştı; hatta birkaç madalya bile aldı. Hatırladığım tek şey, annesini kaybettikten sonra koğuşta kalmak yerine birliğine yakın bir bölgede ev tutup babası ve büyükannesiyle birlikte yaşamak istemesiydi. Bu, anlaşılabilir bir istekti. Askerliği sırasında önce hayatının kadınını kaybetti, ardından hayatının aşkıyla tanıştı. Annesine çok düşkündü. Sırf bu nedenle, aralarında hastalıklı bir ilişki olduğu bile iddia edildi. Oğluna sınırsız bir sevgi sunan, onu koruyup kollamak isteyen, gözünden sakınan bir anneye karşı kullanılan bu ağır ithamlar hakkında tek kelime bile etmek istemiyorum. 46 yaşında kaybettiği annesinin acısını yaşarken Priscilla'yla tanıştı ve ilk görüşte aşık oldu. Tanrı'nın ondan zamansız aldığını, ona bu şekilde geri verdiğine inanıyordu. Priscilla, Amerikan Hava Kuvvetleri'nde görevli bir yüzbaşının kızıydı. Masum güzelliği, zarafeti ve genç yaşına karşın olgun tavırlarıyla Elvis'in aklını başından almıştı. Ona Merhaba, ben Elvis Presley diyerek kendini tanıtmıştı. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yıldızının kendisini adı ve soyadıyla tanıtması Priscilla'yı şaşırtmıştı. Sanırım bu genç kadın, o zamana kadar hayran olduğu adama, o an aşık oldu. Elvis'in annesini kaybettikten sonra gözlerinde sönen ışığın yeniden canlandığına şahit olmuştum. Elbette bu durumda düzenli kullanmaya başladığı amfetaminin etkisini de göz ardı edecek değilim. Yine de Priscilla karşısına çıkmasa neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Amerika'ya döndüğünde, bu genç kadın yanındaydı. Ama o zamanlar kimse kadınların deli gibi arzuladıkları bu adamın yedi sene sonra ona Presley soyadını vereceğine ihtimal vermiyordu. Askerden dönüşü, yapımcılar için bulunmaz bir fırsattı; hemen askerliği anlatan bir film için kolları sıvadılar. Menajeri Tom Parker'ın isteğiyle, sinemaya ağırlık vermesi için konserlerine ara verildi. NBC'de yayınlanan ve Frank Sinatra'nın sunduğu Welcome Home Elvis programı ve Pearl Harbor'da verdiği konser dışında hiç sahneye çıkmadı. Dedim ya, aslına bakarsanız hiçbir zaman oyuncu olmak gibi bir hevesi olmamıştı. Ama askerden döndükten sonra daha ciddi roller denemek istediğini söylediğinde, oyunculuktan keyif almaya başladığını anlamıştım. Çünkü keyif aldığı işleri büyük bir ciddiyetle yapardı. Yapımcılar genç kızların fantezilerini basit senaryolar ve ucuz yapımlarla beyazperdeye yansıtarak korkunç paralar kazanıyorlardı, buna gerek olmadığı konusunda hemfikirlerdi. Yine de Elvis'i geri çeviremezlerdi. 60'ların başında Flaming Star ve Wild in the Country ile bu isteğini yerine getirdiler. Tutmadı. Görünen o ki, oyunculuğuyla ciddi olarak ilgilenilmiyordu. Kimse yeni bir Jimmy Dean peşinde değildi, hayranları sadece sahnedeki Elvis Presley'in beyazperdeye yansıtılmasını istiyordu. Israr etmedi. Yıllar önce Eddie Bond'un küçümser bir tavırla verdiği Baba mesleğine geri dön tavsiyesinden beri, inandığı şeylerden vazgeçmemeyi alışkanlık haline getirmişti. İnandığını yapardı. Ucuz senaryolarla devam etmeye razı olduğunda, oyunculuğuna kendisinin bile inanmadığını anlamıştım. Yine de belki de ilk defa hayal kırıklığı yaşıyordu. Artık kendisinin bile miktarını tam olarak bilmediği bir serveti vardı ama işlerin eskisi kadar iyi gitmediği ortadaydı. Arka arkaya birkaç şarkısı listelerde 20'li sıralardan yukarı tırmanamadı. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyor, şarkı seçimlerini eleştiriyordu. Derken Lisa doğdu. Kızı geldiğinde hayatındaki kara bulutların dağılacağına inancı arttı. Bunu NBC'de yayınlanan Elvis: '68 Comeback Special adlı programdaki canlı sahne performansına yansıtmayı başardı. Yedi yıl aradan sonra en iyi yaptığı işi yapıyordu. Program izlenme rekorları kırdı. Sonraki yıllarda In the Ghetto, Suspicious Minds, Don't Cry Daddy, Kentucky Rain gibi efsane şarkılar arka arkaya müzik listelerinin üst sıralarında yerlerini aldı. Las Vegas uzun yıllar unutulmayacak sahne performanslarına ev sahipliği yapıyordu. Rock'n'roll'un kralı yeniden tahta çıkmıştı. Her şey bir gün, bir konseri öncesinde aldığı telefonla değişti. Karşıdaki ses 24 saat içinde 50 bin dolar ödemezse sahnede öldürüleceğini söylüyordu. FBI olayı ciddiye aldı, bir süre sahneye özel korumalar ve üzerinde silahla çıktı. Konserlerinde herhangi bir olay yaşanmayınca korumaların kalmasına ancak artık silah taşımasına gerek olmadığa karar verildi. Ama vazgeçmeye niyeti yoktu; sahnede ve sahne dışında silahla geziyordu. Hayranlarının onu öldürmek istediğine dair paranoyak düşüncelere kapılır olmuştu. Saldırıya uğrama ve öldürülme kaygısı öylesine baş edilmez bir hale geldi ki Priscilla bu şekilde yaşayamayacağını söyleyerek evi terk etti. 1973'te boşandılar. Aslına bakarsanız Elvis o gün öldü. Cenazesi dört sene sonra kaldırıldı. Elvis'in Priscila'ya aşkını bilen biri olarak, son yıllarını geçirdiği Lisa Thompson'ın sadece bir hayat arkadaşı olduğunu söyleyebilirim. Elvis nadir bulunan bir genetik miras devralmıştı. Karşı konulması imkansız bir çekiciliği vardı. Mükemmel erkeğin formülünün peşindeki uzmanlar yıllarca kaşı, gözü, burnu, alın genişliği, dudak kalınlığıyla hesap kitap yaptı. Cinsel obje haline dönüştürülmesine karşı koymayışına içerlerdim; bana kalırsa buna göz yumması, yeteneğine yaptığı bir haksızlıktı. Ama milyonlarca kadın gözyaşları içinde onu böylesine arzularken, en büyük takıntısının küçük bir el aynasıyla sürekli saçının arkasını kontrol etmek olmasını da garip karşılamıyordum. Güzel gözleri vardı. Ama kadınların aklını başından alan, gözleri değildi. Yeryüzünün en güzel varlığı kendisi olduğu halde karşısındakine yeryüzünün en güzel varlığıymış gibi hissettiren bakışlarıydı. Ağız yapısı mükemmel değil, hatta kusurluydu ama dudaklarına kondurduğu küçük bir tebessümün öldürücü bir etkisi vardı. Çapkındı ama içe dönüktü. İçe dönüktü ama utangaç değildi. Kamera ışıkları altında ışıldardı. Ana kuzusuydu ama asiydi. Gülleri severdi ama silahlara düşkünlüğü de bilinirdi. Şarkılarının sözlerini anlamayanları bile melankoliye sürükleyecek bir ses tonu ama sahnede son derece maço bir duruşu vardı. Elinizi uzatsanız dokunabileceğiniz kadar yakın ama bir o kadar ulaşılmazdı. Hayranlarını bu kadar çok öpen bir dünya yıldızı olur mu diye düşünür dururdum. Özel hayatını fazlasıyla göz önünde yaşıyordu ama bir şekilde sevenlerinde hep daha fazlasını keşfetme arzusu uyandırıyordu. Kadınların uğrunda ölümü göze almasından elbette haz duyuyordu ama 14 yaşında tanıdığı gencecik bir kızı hayatının merkezine koyup aile babası olmayı tercih etmişti. Hayatındaki bunca zıtlık bir kenara, siyahı böylesine çok seven bu karizmatik adamın, kör edici parlaklıktaki pembe sahne kostümleri giymekten keyif alıyor olmasına ben bile zaman zaman anlam veremiyordum. Ama ondaki bu zıtlıkların ahenkle tek bir bedende hayat bulmasının hayranlık uyandırmasını anlayabiliyordum. Rol yapmıyordu. Gerçekten de bir bedende iki ruh taşıyordu. Ve bazen bu iki ruh arasında sıkışıp kaldığını hissediyordum. Hayır, son yıllarında girdiği depresyonunu etiketlemek için ortaya atılan bipolar bozukluk tanısından bahsetmiyorum. Kendimden bahsediyorum. Benimle ilgili hiç konuşmazdı. Berber koltuğuna oturduğu zamanlar dışında. Larry Geller sadece berberi değil biraz akıl hocası, çokça da sırdaşıydı. Öldükten sonra, arkasından, yalnız kaldığında benimle konuştuğuna dair hikayeler anlatıldı. Oysa bunların çoğu, bir efsanenin hayatını olduğundan daha da çekici kılmak isteyen yazarların ve senaristlerin hayal gücünün bir parçasıydı. Konuşmazdık. Ama beni sevdiğini, hatta özlediğini hissederdim. Yaşadığı bunca şeye rağmen bir yanının hep eksik kaldığını fark ederdim. Ve bir yanının eksik kalmasından kendini sorumlu tuttuğunu da. Görünenin aksine, kusursuz değildi. Mükemmel görünüşünün arkasına gizlediği ciddi bir genetik bozukluğu vardı. Kalın bağırsağı normal değerlerin üç katı kalın, iki katı uzundu. Ciddi sağlık problemleri yaşamaya başlamıştı. Üzerindeki sahne ışıkları teker teker sönmeye başladığında, bir kenara atılmışlığın neden olduğu depresyon ve öldürülme korkusuyla geçirdiği uykusuz geceleri için kullandığı sayısız ilaç, durumunu daha da kötüleştiriyordu. Sağlık sorunları sahne performansını da etkiliyordu artık. Üstüne bir de yeme bozukluğu eklenince hızla kilo almaya başladı. O haliyle sahneye çıkmak inadına bir türlü anlam veremiyordum; azalarak bitiyordu. Kalbi ve iç organları hasar görüyordu. Doktoru George Nichopoulos, onu yaşı ilerledikçe yaşam kalitesini ciddi ölçüde bozmaya başlayan bu anormallikten kurtarmak için ameliyata ikna etmek için çok uğraştı. Bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Yaşadığı sıkıntıları saklamaya çalıştı. Son 12 yılında yanından ayrılmayan doktoru bile durumun ciddiyetini otopsisi sonucunda fark etti. Elvis'in ölümünden sonra yayınladığı kitabında da kolon ameliyatını egosundan dolayı kabul etmediğini iddia ediyordu. Yanılıyordu. Onu ölüme götüren egosu değildi. Tanrı'ya onu tek bir kuluna nasip olacak güzelliklerle fazlasıyla ödüllendirdiği için gece gündüz şükretse de tüm bunlara sahip olmanın yükü altında eziliyordu. Bu anormalliğinin ödemesi gereken bir bedel olduğuna inandırmıştı kendini, sahip olduğu onca şeyin bedeli. Ve bu gerçeği tek bilen bendim... Çünkü biz, 8 Ocak 1935'te Tupelo'daki iki odalı küçük bir evde dünyaya gözlerimizi aynı anda açtık. İlk nefesimizi birlikte aldık. O doğar doğmaz öyle bir çığlık attı ki, acı içindeki annem sevinçten hıçkırıklara boğuldu. Çığlık atma sırası bana geldiğinde bir melek fısıldadı kulağıma: Kuyruklu yıldızlar yalnız gezer Jesse. Sustum. Doğumumdan altı saat sonra ciğerlerim iflas etti. Hayat beni, onun yanına yakıştırmadı. Adım Jesse Garon. Ben, kral var olsun diye var olamayan ikiz kardeşiyim. Onun hikayesi, benim hikayem."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yakisikli-ve-karakterli", "text": "Babam Giresun, annem Gümüşhane doğumlu. Ancak ben doğmadan Almanya'ya yerleşmişler, hala orada işçi olarak çalışıyorlar. Bana hiç benzemeyen bir ikiz kardeşim var. Doğduğumuzdan beri hiç ayrılmadık, hatta üniversiteyi bile Almanya'da aynı sınıfta okuduk. Üniversitede ekonomi okuyup soluğu İstanbul'da aldığımdan beri hissettiğim bir şey var, burada bir yanım eksik. İstanbul'da en çok kardeşimi özlüyorum. Ben sevince biraz fazla seviyorum. Ayarım yok tabiri caizse. Hani dünyaları ayağının altına sermek diye bir laf var ya, bir ilişkideyken öyle bir durumda oluyorum. İlla ilişki anlamında konuşmamak gerek tabii, ailem için de aynı şey geçerli. Onlar için yapmayacağım şey yoktur. Babam eline aldığı her enstrümanı kusursuz çalar. Bana da küçükken kaval ve flüt çalmayı öğretmişti. Şimdilerde bağlamaya merak sardım. Boş zamanlarımda kendi kendime çalarak öğreniyorum. Almanya'da uzun süre modellik yaptım. Ama gönlüm her zaman oyunculuktaydı. Hatta oradayken amatör bir tiyatro grubum vardı. Dolayısıyla okul bitince buraya gelip oyunculukta neler yapabilirim diye bakmaya başladım. İlk işim, önemli isimlerden eğitim almak oldu. Dolunay Soysert ve Bahar Kerimoğlu'yla çalışıyorum. Onlar sayesinde her geçen gün kendimi geliştirsem de elbette daha çok fırın ekmek yemek gerekiyor. İlk kez profesyonel olarak Zeytin Tepesi dizisinde rol aldım. Sete adımımı attığım günü ve ilk sahnemi dün gibi hatırlıyorum. O kadar heyecanlanmıştım ki başaramayacağımı düşündüm. Ama oyunculukta zaman en iyi hoca. Şimdi kendime daha çok güveniyorum. Şu anda canlandırdığım karakter dışarıdan kendini beğenmiş biri gibi dursa da sonradan aslında içinde bambaşka bir adam olduğunu göreceğiz. Ben de biraz böyleyim. Dışarıdan soğuk gibi görünüyorum ama asla o taraklarda bezim yoktur. Hatta kendimi beğenmek yerine sürekli eleştiririm. Dizideki rol arkadaşım Özge Gürel'le okuma provasında tanıştık ve o günden beri çok iyi anlaşıyoruz. Özge adına konuşamam ama benim bir ilişkim yok ve şöhret olmaya başladığınızda gazeteciler rol arkadaşlarınızla ya da sosyal hayatta görüştüğünüz insanlarla sizi yazıp çizmeye başlıyor. Tüm bunlara hazırlıklıyım ancak en büyük korkum şu anki set ortamımızın zarar görmesi. Çünkü gerçekten her şey sorunsuz gidiyor, dilerim bozulmaz. Türkiye'de çok jön var. Çoğu da mankenlik yapmış, örnek aldığım isimler. Kendileriyle bir tanışıklığım yok, karakterleri hakkında yorum yapamam. Ancak toplumda şöyle bir algı var, insan ünlü olunca değişir. Bunu şu anki setimde birlikte çalıştığım insanların bana söylediklerinden de anlıyorum. Dizi biraz tutsun, ünlü ol, bizi tanımazsın diyorlar. Hayatım boyunca böyle bir insan olmadım. Benim için herkes eşittir, her kesimden dostum var, normali de bu. O nedenle günün birinde sokakta yürüyemeyecek kadar ünlü olsam dahi, bugün sahip olduğum her insan hala hayatımda olacak. Serkan Çayoğlu röportajı GQ Türkiye Ağustos sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yaratici-hikaye-anlaticisi-goktug-sarioz", "text": "Görsel iletişim ve reklam sektöründe 20 yıllık bir kariyeri var Göktuğ Sarıöz'ün. İstanbul'da birkaç reklam ajansından sonra New York'taki Miramax'a, 2005'ten beri de Kreatif Direktör ve şirket ortağı olarak çalıştığı Ignition Creative'e uzanan bir yol... Buradaki herkese her gün söylediğim bir şey var: Biz hikayeler anlatıyoruz. Günün sonunda insanların duygularını harekete geçirmeliyiz. Eğer duygu yoksa hiçbir şey yoktur! Yaşadığımız her şeyin birbirine etkisi var. New York'ta birçok işte çalıştım. Vitrin tasarladım, yedi sene DJ'lik yaptım ve hedef kitlemi tanıdım. Barmenlik, hizmet sektörünün ne olduğunu anlamama yardımcı oldu. Çok eskilerde bile bir takım lideri olma durumu var; mesela okulda hep sınıf başkanıydım. Lisede çok iyi bir öğrenci değildim ama 49 kişiden 48'inin takip ettiği bir adamdım. Ajansta mentorluk yapıyorum. Ama ona gelmeden önce takım lideri olman ve herkesi anlayabilmen gerekiyor. Kreatif direktör olmak, baba olmak gibi; çocuk öğrenirken bırakıyorsun, birkaç hata yapsın, düşsün sonra ayağa kalksın. Ona bu şansı vermeyip her şeyi kendin kontrol edersen olmaz. 9-10 yaşındayken yazları babamla Mahmutpaşa'daki işine giderdim. Orada esnafın vitrin camlarına varaklı yazılar işleyen ustalar çok ilgimi çekmişti. Tipografiye ve boyamaya ilgim oradan gelir. Rahmetli dedem kitaplarla yatıp kalkan bir adamdı. Bu ilgimi fark edince bana tipografiyle ilgili bir kitap verdi. Benim lise yıllarımda Türkiye'de sırt çantası falan bulmak imkansızdı. Arkadaşımla Mercan'a gidip, kumaş bulup kendimize sırt çantası yapmıştık. Görüp beğenenlere de yapıp satıyorduk. Sonra heavy metal trendi geldi. Metalcilerin ceketlerine taktığı rozetleri yine Mercan'dan 25 kuruşa alırdık. Hem kullanır hem de arkadaşlarımıza satardık. İstanbul'da metal konseri varsa bizim evin kapısında kuyruk olurdu. Benim illa Amerika'da çalışacağım diye bir hedefim yoktu. Ama yapacağın şeyin en iyisini yap, seni mutlu eden işi yap ve onunla eğlen, sonra nerelere geleceğini tahmin bile edemezsin. Şu anda dünyanın gittiği yer de bu zaten. Gideyim ve yapayım aslında bizim kültürümüzde var. Biz çok kendiliğinden yapan adamlarız zaten."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yeni-dizi-lovecraft-country", "text": "Oyuncuya göre ne zaman ırkçılıkla ilgili bir iş yaparsanız yapın, günceldir. Çünkü maalesef bu sorun Amerika'nın kurulduğu günden beri devam ediyor. Bu kadar dürüst şekilde tüm hikayeyi anlatabilmek projede Jonathan'ı çeken ilk özellik. Texas'ta önyargılı bir toplumda büyüdüğünü söyleyen aktör için ne yazık ki dizideki konseptler o kadar da yabancı değil. 1950'lerin Jim Crow yasaları etkisindeki günlük hayatın aktarıldığı sahneler, bilinen kavramların nasıl yaşandığını çok etkili aktarıyor. Günlük hayatta deneyimlediğin kavramlar var, fakat sahneyi çekerken gün boyunca o sahnenin ve konunun yoğunluğunu hissediyorsun. Bir şekilde üstünden geçtiğin konuları, tam olarak, doğru şekilde anlatmak isteyince mikroskopla bakıp her ayrıntısını hissedip işlemen gerekiyor. Günlük sorumlulukların arasında karşılaştığın şeyleri 'bununla uğraşacak vaktim yok' deyip geçiyorsun, çünkü devam etmelisin. Ama kaydedip aktarmak farklı, 'kestik' dendikten sonra hala biraz etkisinde kalıyorsun. Harika bir oyuncu ekibiyle çalışınca bunu aşmak daha kolay oluyor. Afroamerikan oyuncular sadece tek tip rollerde kalmamalı diyor ve kahramanlığı vurgulanan karakterini George Floyd'u hatırlayıp 'O da birinin oğlu, birinin sevgilisi...' diye anlatıyor. Dizinin baş kadın karakteri Leti'nin ne kadar katmanlı işlendiği Jurnee Smolet'nin sıkı performansıyla ilk sahnesinde anlaşılabiliyor. Rolü almasından, sonrasına 'Leti' Jurnee Smolet için bir 'tutku projesi'. Hiç tanışmadığı büyükannesi karakteri oluştururken çıkış noktası. Bekar bir anne olarak 4 çocuk yetiştirdiği günlerde ırkçılık düzenindeki beyaz ailelerin evine temizliğe gittiğinde yapılan kötü muamelenin, saygısızlığın, kendine olan saygısını ve dışarıya gösterdiği zerafeti etkilemesine izin vermemiş. Ve o dönem ev sahibi olan ilk siyahi kadınlardan biri olması Jurnee için Leti karakterinin yolculuğunda farklı noktalarda ilham olmuş. Leti için 'Annesinin cenazesine bile gitmiyor, geçmişini bir şekilde reddediyor ama daha köklü bir aidiyet hissinin de peşinden koşuyor, pek çok Afroamerikan gibi, 1950'ler ya da şimdi fark etmez. Bu ülkede doğdun buraya aitsin ama senin yerin gerçekten burası mı sorguluyorsun. Bununla ilişki kurabiliyorum' diyor. 'Sessiz ol ve evi temizle' denen dönemde bunların peşinden koşan birini keşfetmek bir oyuncu için gerçekten büyük fırsat deyip rolü almasındaki ilginç hikayeyi paylaşıyor. Dizinin yaratıcısı Mischa Green ile daha önceki projesinde birlikte çalışan oyuncunun projelerine aslında birlikte karar veriyorlarmış. Lakin bu proje gündeme geldikten sonraki haftalarda Green, oyuncuya bu karakter ile ilgili teklif yapmadıkça içten içte Jurnee Smolet rolü daha çok istemeye başlamış fakat kararı etkilememek için kendini ortaya atmamış. Dizinin yapımcılarından J.J. Abrams ' Neden bu rolü sen oynamıyorsun?' dedikten sonraki sürecin sonucunu zaten siz de diziyle birlikte göreceksiniz. Bu rol başkasına gitse böyle bir performans çıkar mıydı bilinmez. Michael Kenneth Williams'ı yeni bir HBO dizisinde izlemek güzel. Irkçılık konusunda bu dönemde bir iş yapmış olmanın önemine değiniyor. 'Hala aynı konularda acı çekiyoruz, dizinin yazılış şekli, yaratılan dünya hayranlık uyandırıcı, böyle bir hikayeyi anlatmak için çok iyi bir zaman' diyor. Karakteri Montrose ile siyahi bir aileyi ayakta tutabilmek için nasıl zorluklarla başa çıkılması gerektiği konusunda bağlantı kuruyor. Korku ve bilim kurgu türlerinde mükemmel yazılmış bir hikayeyi aktardığı için mutlu. İnsanlar bir oturup nasıl buraya geldiğimizi düşünsün, bir gecede bu hale gelmedik. Lovecraft country bir zaman çizelgesinden önemli bir dönemi anlatıyor. Umarım izleyicinin sorgulamasını sağlayabilir diyor. Atticus karakterinin yola birlikte çıktığı amcası George Freeman'ı Courtney B. Vance canlandırıyor. İlk bölüm spoiler'ı vermek istemem ama ilk bölümde konsept olarak bilinen şeylerin gerçekten nasıl yaşandığına dair çok etkili sahneler/anlatımlar mevcut. Aktör, diziyi, zamanın içinde, dana önce görmediğimiz, büyük bir yolculuk olarak tanımlıyor. Nerede ne zaman yolculuk yapabilirsin, yemek servisi yapacak yer, saçınızı kestirmek, uyumak için bir yer arayıp bulmak zorundasınız. Bugün belki çok kolay günlük görünüyor ama o zamanlar zordu. Kuzey ve Güney arasında ailelerini görmek için yolculuk yapanların deneyimlediği şeyleri aktarabildiğim bir karakteri oynayabilme fırsatım olduğu için müteşekkirim. 'Derimizin altında hepimiz biriz' diyen oyuncu 'Odaklandığımız şey korkularımızdır.' diye ekliyor. George Floyd'u ve sonrasındaki olayları dile getirip, pandemiye de değinerek: Canavarların ortasındayız Pandemi bile bizi bir araya getirmiyorsa birlikte mücadele etmemiz gerektiğiniz ne zaman anlayacağız diye soruyor. Lovecraft'a dair sevdiği şey dizinin zamansız olması. O döneme gidip o anları sorgulamamızı istemesi. Çünkü aslında şu an geçmişi yaşıyoruz. 'Irkçılık, kazanılan haklar konusunda toplumlar Amerika'da ve dünyada kazanımlara sahip oluyor gibi görünüyor fakat ırkçılık bitmiyor.' diyor. Ellis, Barack Obama'nın başkanlık dönemini bir kilometre taşı gibi olarak görüyor. Fakat şimdiki duruma baktığında ırkçılık konusunda bir aşama kaydedilmediğini ekliyor. Lovecraft Country 17 Ağustos'ta Beinconnect'te başlıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yeni-italyan-guido-senia", "text": "Güney İtalya'nın küçük bir şehri, Amalfi Kıyısı'nın muhteşem manzarasına komşu olan Salerno'da doğdum. Okuduğum dönem boyunca birçok farklı sporla uğraştım. 17 yaşına kadar profesyonel bir kürekçiydim. Daha sonra babamın ayak izlerini takip ederek hukuk diplomamı almak için Roma'ya taşındım. 23 yaşında üniversiteden mezun olduktan sonra maddi bağımsızlığımı kazanmam gerektiğinden emindim ancak başarılı bir avukat olmanın uzun seneler sürecek bir çalışma demek olduğunu da biliyordum. Bu nedenle bir alternatif aramaya başladım. 10 sene önce DC10'un kurucusu daha sonra da kayınbiraderim olan Antonio ile tanıştığımda bu fırsat elime geçmiş oldu. Eğlence sektörüne benim için her zaman büyük bir ilham kaynağı olan ve birbirimizi ileri götürdüğüne inandığım Antonio ile adım attım. Sektöre çok erken yaşta girmek ve kesinlikle bu işi yapan herkesin alışmak zorunda olduğu oldukça kaotik bir yaşam tarzı. Aslında çok erken yaşta bu tarzı görmüş olmam ileride kendi konforumu yaratmam ve koşturmacaya adapte olmamı kolaylaştırdı. Artık her nerede olursam olayım daha düzenli olmak için kalacağım oteller, yemek yiyeceğim restoranlar ve spor yapacağım salonları önceden biliyorum. Tüm bunları çözmüş olmak dünyanın her yerinde evimden uzakta bir ev hissi almayı kolaylaştırıyor. Circoloco bünyesinde net bir rolüm ya da ismim yok. Başladığım günden beri şirket için ne gerekiyorsa yapıyorum ve yapmayı seviyorum. Bir isim gerekiyorsa yönetici diyebilirim ancak Circoloco alışılmışın dışında bir işletme olduğu için bu da tam olarak durumu özetlemeyecektir. 16 yaşında evime yakın bir ormanlık alanda devasa bir etkinliğe katılmıştım. O zamanlar çok genç olan Marco Carola'nın açılış setine Chris Liebing'in eşlik ettiği muhteşem bir partiydi. Benim için partilerimde de ilk sıraya koyduğum müzik başta geliyor. Daha sonra mekan ve prodüksiyonel detaylar. Partiye gelen insanlar ve enerjileri de asla göz ardı edilemeyecek kadar önemli. Tüm bu bileşenler istenildiği gibi bir araya geldiğinde muhteşem bir parti elde etmiş olursunuz. Gece kulüplerinden uzakta evde tek başıma rahat bir gün geçirirken arka planda yüksek ihtimalle Johnny Cash veya Bob Marley çalıyor olur. Moda sektöründen o kadar çok yakın arkadaşım var ki birinin adını vermek diğerlerini küstürebilir. Modayı yakından takip ediyorum diyemem ama düz beyaz ya da siyah bir tişörtü dikkat çeken pantolonlarla giymeyi seviyorum. Günlük hayatımda oldukça sade ve rahat bir stilim var ama partilerde abartılı aksesuarlar takmaya bayılıyorum. Hangi günüme ortak olduğunuza göre çok değişiklik gösteren bir deneyiminiz olur çünkü günlük bir rutinim yok ve her anım birbirinden farklı. İşim yüzünden çok fazla seyahat etmek, devamlı yeni insanlarla tanışmak ve yeni mekanlar arayışında olmak zorundayım. Ancak her ne olursa olsun her gün bir saatimi boks yaparak ya da spor salonunda antrenman yaparak geçiririm. Plan yapmaktan nefret ederim... Anı yaşıyor ve bir şey düşünmüyor olurdum! Buna tek bir cevap vermesi zor ancak parti organize etmeye başladığımdan beri dinlediğim ve var olan tüm versiyonlarına bayıldığım şarkı DJ Rolando Jaguar. Hayatta beni heyecanlandıran çok fazla şey yaptım ama ilk sırada skydiving ve devasa dalgalarda kite sörf yaptığım günler var. Bu büyük başarının arkasında birden çok neden var. Sıkı çalışma, azim, sabır, yeni yetenekleri arayıp bulmaya harcanan zaman ve onlara olan inanç başarı anahtarlarının başında geliyor. DC10 şu an dünya çapında dinlenen en ünlü DJ'lerin bir çoğunun ilk adımlarını attıkları mekan. Seth Troxler, The Martinez Brothers, Jamie Jones, Peggy Gou, Kerry Chandler. Circoloco Dünya Turnesi kapsamında gerçekleştirdiği büyük organizasyonları yoğunlaştırmayı ve yerlerini sağlamlaştırmayı planlıyoruz. Daha sonra Tayland'da yaptığımız gibi elektronik müzik sahnesinin radarına yeni giren şehir ve ülkelerde yeni etkinlikler düzenlemek istiyoruz. Dünyanın farklı yerlerinden farklı etnik ve kültürel ve özelliklere sahip insanların bu deneyimi yaşamalarını istiyorum. Buradan yola çıkarak Circoloco'da farklılıkların bir araya gelip birbirine karışabildiği ve insanların diğer her şeyi unutup anı yaşadıkları bir deneyim kurguluyorum. Çünkü bence hayat tam da böyle bir parti olmalı. İstanbul farklı kültürlerin karıştığı inanılmaz bir şehir. En eski ve en modern detayların bir arada uyum içinde bulunduğu bir köprü gibi. Elektronik müzik sahnesi ise çok büyük bir hızla büyüyor ve bildiğim ünlü DJ'lerin çoğu senede en az bir kez gelip bu şehirde çalmak istiyor. Benim de İstanbul için oldukça büyük bir projem var... Her şey hazır olduğunda herkesi haberdar edeceğiz. Mert Alas ve tabii ki Şeyma! Şüphesiz Güney İtalya'da selvi agaçlarıyla çevrili bir arazide kendi zeytinyağımı ve şarabımı ürettiğim ve her gün ata bindiğim bir cennet olacak."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yeni-jenerasyon-tekindor", "text": "Üniversitede sinema okudum ama ailemin mesleğinden dolayı çocukluğumdan beri tiyatroyla iç içeydim. 2013'te 'Kim Korkar Hain Kurttan' oyununu yönetmem için teklif aldığım zaman işler değişti diyebilirim. Hala film çekmek istiyorum tabii ama tiyatro çok daha heyecan verici. Sahnenin beni büyülediği çok an var ama ilk aklıma gelen, sekiz dokuz yaşlarındayken izlediğim Ankara Devlet Tiyatrosu oyunu 'Mutlu Son'daki bir sahne: Oyundaki karakterlerden biri sahnenin solundan koşarak çıkıp hemen o an, sağ taraftan tekrar sahneye girmişti. Meğer ikiz oyuncular oynuyormuş; ben bunu bilmiyordum. Nasıl yapıyorlar diye çok şaşırmıştım. Küçüklüğümden beri \"Zaten ileride yönetmen olacağım\" gibi bir hissim vardı. Hep sinema okumak istedim. Üniversitede de bir filmin yapım sürecine dair her alanının eğitimini aldım. Bu nedenle de şimdi oyun yönetirken, okulda sinema hakkında öğrendiğim renk bilgisi, yerleştirme gibi detayların bana tiyatroda çok faydası oluyor. Bence benim için olabilecek en doğru eğitimi almışım. Tiyatro yönetmenliği yapmak çok heyecan verici; capcanlı, nefesiyle, sesiyle, bedeniyle performans gösteren oyuncuların rehberi olmak çok anlamlı benim için. Hepimiz de aynı heyecanla yapıyoruz. Yaşamanın ne kadar güzel olduğunun altı çiziliyor her provada. Eğitim hayatım götürdü beni Londra'ya. Ama üniversiteden önce Londra'yı gördüğümde, buranın yaşamayı çok isteyeceğim bir şehir olduğunu fark etmiştim. Londra'da olmaktan çok mutluyum. Sonsuz kültürel zenginliği beni çok etkiliyor. Sanat bir ihtiyaçtır, Londra'da da hangi alanda buna ihtiyacınız varsa rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Ben kendimi çok şanslı görüyorum; iki iyi oyuncunun evladı olduğum için. Dezavantajlara gelene kadar bir sürü avantajı var. Bunun dezavantajı da şu oldu dersem biraz ayıp etmiş olurum. Her oyun başka bir dünya. O dünyaların tanığı olmak, eminim herkese bir şeyler katıyordur. Günlük hayattaki ya da televizyondaki boşa geçirilen kayıp zamanlar ve içi boş diyaloglardan sonra tiyatro bana terapi gibi geliyor. Özenle seçilmiş, sıkıştırılmış repliklerin, dünyaların ve fikirlerin beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. En kötü oyunda bile insanın kafasında bir kapı daha açılıyor. Hiçbir şey yoksa bile sahnedeki bir çıplak ampulün etkisini günlerce düşünebilirim. Ben eğitime inanıyorum. Temeli oluşturur. Ondan sonrası insanın disiplinine, çalışkanlığına, yaratıcılığına kalmış bir şeydir... Düşündüm ama Yapmak isterim diyebileceğim bir fırsat olmadı. Annem bir gün beni arayıp Tennessee Williams'ın az bilinen birkaç oyununu okumak istediğini söyledi ve kitapları İstanbul'a göndermemi rica etti. Ben de ona \"Sen Tennessee Williams mı oynamak istiyorsun?\" diye sordum. \"Eğer oynayacaksan bunlara hiç bakma, Arzu Tramvayı'nı oyna\" dedim. Annem de \"E, o da çok oynanmadı mı\" dedi bana. \"Sence neden?\" diye cevap verdim ben de. Sonra süreç başladı. 'Kim Korkar Hain Kurttan' oyununda çok güzel çalışmıştık. Ne istediğimi daha cümlemi bitirmeden anlayıp, yapıyordu. Çok disiplinli, enteresan ve yaratıcı. Ben Hilal Saral'ı çok seviyorum. Bir provayı izlemeye geldiğinde ona tanıtım filmleri fikrimden bahsettim, o da hemen \"Ben çekeyim\" dedi. Birkaç gün sonra da şahane ekibiyle birlikte gelip bu filmleri çekti. Çok teşekkür ederim ona bu zarafetinden dolayı. Tiyatro günümüzün hızında zaten. Tiyatronun günümüzden ayrı var olduğunu düşünmüyorum. Onu sevmemin sebeplerinden biri de bu. Tiyatro 'an' demek. 15 yıl sonra açıp bakayım diyebileceğimiz bir şey değil. O yüzden günümüzden ne geride, ne ileride; anın içinde. Dümdüz siyah bir fonun önünde bir tane sandalye de tiyatrodur, galaksi gibi dijital bir dünyanın içinde olmak da... Kim neyi tercih ediyorsa odur tiyatro. Bence en önemli şey disiplin. O olmadan ilerlemek imkansız. Seyirci olarak zekamızı hafife alan oyuncu ve yönetmenlerle aram iyi değil. Köpekler. Sahiciliklerinin üstüne tanımıyorum. Bebekler bile numaracı geliyor onların yanında. İyi oyunu, iyi oyuncuyu izleyebilmek hediye gibi bir şeydir. Mark Rylance'ı birkaç farklı oyunda seyrettim mesela; inanılmaz bir oyuncu. Bryan Cranston, şu an Londra'da oyun oynuyor, mükemmeldi o da. Ama çocukluktan beri beni asıl yönlendiren, şekillendiren şey çizgi filmlerdi, hala da öyle. Buradan Disney'ye şükranlarımı sunuyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yeni-nesil-yeni-doku", "text": "Bundan 63 yıl önce dedelerinin kurduğu tekstil imparatorluğu Kiton, adını eski Yunan aristokratlarının özel törenler sırasında giydiği chitone isimli kumaşından alıyordu. Kalite, sosyal üstünlük ve ilkelere bağlı olmayı simgeleyen bu kumaşın hikayesi, markanın üçüncü kuşak temsilcileri Mariano ve Walter De Matteis ile kısa zaman önce yepyeni bir dinamizme kavuştu. İkiz kardeşlerin babalarının izinden giderek kurdukları yeni markaları KNT ile aldıkları riskleri ve yeni neslin moda anlayışını konuştuk. Fikir aslında sokaktan doğdu. Seyahat ederken etrafımızda her geçen gün daha çok hem rahat hem şık hem de farklı olmanın yollarını arayan insanlar görmeye başladık. Bu arayış bizi çok rahat takım elbiseler tasarlamaya itti. Aile işimizin yarım yüzyılı aşkın tecrübesini ve alt yapısını kullanarak en iyi kalite kumaşlara farklı dokular ve kalıplar kazandırarak işe başladık. Bu nedenle KNT ismi yeni dokular demek olan Kiton New Texturedan alıyor. Kiton'un klasik kalıp ve kesimlerinin dışına çıkarak takım elbise anlayışına yeni bir soluk getirmeyi amaçladık. İnsanlar ve mimari bu yolculukta en büyük ilham kaynağımız oldu. Bir süredir içinde olduğumuz aile işimiz nedeniyle Japonya ve Çin gibi oldukça uzak ülkeler de dahil olmak üzere devamlı seyahat ediyorduk. Bu seyahatler sırasında zamanımız uçaktan toplantıya oradan yine bir müşteri yemeğine ve yeniden uçağa şeklinde geçiyordu. Bu koşturmaca arasında uçak, toplantı ve yemekler için ayrı ayrı kıyafet değiştirecek kadar zamanınız olmuyor. Buradan yola çıkarak iş ve özel hayatınızda her anınıza uyum sağlayabilecek ve içerisinde rahat hissedeceğiniz parçalar tasarlamaya başladık. Çıkış noktamız kendimizdi. Her ikimiz de sadece modayla ilgiliydik. İlk başlarda tasarımdan çok yönetim kısmıyla diyebiliriz. Babamın yanında şirkette çalışmaya başlayalı neredeyse 8 yıl oluyor. Başka bir sektörü deneyeceğimiz bir zamanımız olmadı. Her ikimizde matematik ve fizik gibi aslında sektörden çok uzak konularda eğitim aldık. Ancak mezun olur olmaz şirkette çalışmaya başladık. Koleksiyonların ilhamı genel olarak mimariden ve sanattan geliyor. Özellikle büyük şehirler bizi çok besliyor. Kalite, yeni teknoloji, kumaş, tutku ve aşk. Kullandığımız kumaşlar en yüksek kalite kaşmir, pamuk ve yün. Kiton'un en büyük güçlerinden biri de sektördeki en eski ve iyi kumaş tesislerine sahip olması. Bu birikimden ve mirastan yararlanarak biz de KNT için kaliteden asla ödün vermeden en ince işçilikle çalışıyoruz. Her ikimiz için de kesinlikle ceket gibi görünen ancak arkasında bir kapüşonu olan kullanışlı blazer. Babamız bizi her zaman inandığımız şeylerin peşinden gitmemiz için özgür bıraktı. KNT'nin kuruluş sürecinde de profesyonel olarak çok büyük katkısı oldu. Sıfırdan bir şirket kurmanın zorluklarıyla baş ederken en büyük destekçimiz oldu. İlk başlarda yapabileceğimizden çok emin değildi, ikna etme sürecimiz 6 ay sürdü. Bizi bir süre uzaktan izlemeyi seçti ancak şu an olduğumuz yerden o da çok mutlu. Takım elbise, iyi bir triko kazak, spor ayakkabı, trençkot ve kravat. İkiz olduğumuz için sanırım bu konuda birebir aynı fikirdeyiz! Takım elbise, beyaz tişört ve beyaz spor ayakkabılar olmadan asla bir seyahate gitmeyiz. Bizce erkek modası giderek daha rahat ve günlük bir stile doğru kayıyor. Eskiden olduğu kadar klasik ve sert çizgilere sahip olan kıyafetlerdense, terletmeyen, içinde kolay hareket edilebilen ve her saate uyum sağlayabilen şık kıyafetler tercih ediliyor. Spor giyimin sokakları domine etmeye başlamasının en büyük nedenlerinden biri de bu. İnsanlar daha akıllı yatırımlar yaparak giyinmeye başladı. Yeni spor ceketler, eşofman rahatlığında olan ancak takım elbisenin altına giyebileceğiniz kaşmir dokulu pantolonlar ve rahat ayakkabılar. Kiton uzun zamandır Beymen'de var olan bir marka. Türkiye'deki müşterilerimizle aile olarak aramız her zaman çok iyiydi. Şimdi yeni nesil temsilciler olarak daha da dinamik bir markayla bu pazara girmek bizi çok mutlu ediyor. Genç ve aktif bir kitleye Türkiye'de ulaşacak olmak heyecan verici."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yenilmez-savasci-robert-downey-jr", "text": "Robert Downey Jr. yanında küçük, kahverengi deri bir çanta taşımayı alışkanlık haline getirmiş. Eğer onu, çantasının içini didik didik ararken görürseniz, bilin ki sigarayı bırakmasına yardımcı olacağını umduğu nikotin sakızını arıyordur. Çantasında başka şeyler de taşıyor elbette; mesela içinde antiparazitik ve antiviral hapların bulunduğu bir ilaç kutusu, koyu mavi bir bere, daha sonra benzerlerini eşi Susan'da göreceğim birkaç madalyon ve yakın zamanda ünlü aktör Woody Harrelson'dan kendisine gelen, muhtemelen farkında olmadan arkasına sakız yapıştırdığı bir mektup. Bir şey daha var çantada: Bana göstermek için ortaya çıkardığı, altın renkli Iron Man kaskı. Downey, yakın geçmişte canlandırdığı ve hayatının farklı bir yöne gitmesine neden olan Iron Man karakterine ait bu kaskı elinde tutuyor. Bir yandan da bana, Bu şeyi gerçekten komik buluyorum. Onunla ilgili sürekli düşünüp duruyorum da diyerek açıklamada bulunuyor. Downey, Iron Man 3 vizyona girdiğinde, insanlara hediye etmek için bir mücevherciye bu başlıklardan birkaç tane sipariş vermiş. Birini de kendisi için saklamış. İşte elinde tuttuğu ve üzerine kafa yorup durduğu, tam da bu kask. 2006'da Iron Man çekimlerine hazırlanırken, bu kaskın fotoğrafına bakarak, içindeki insanı ne hale sokacağını düşünmüş. Korktuğu gibi olmamış. Söylediğine göre kask onu rezil edeceğine vezir etmiş.Ne de olsa, Iron Man öncesi, ünlü oyuncunun kariyeri pek de parlak değildi. Uyuşturucuya saplanıp kalan bir hayat, silahlar, tutuklanmalar ve rehabilitasyon merkezi kariyerini sarsmaya yetmişti. Oysa yıllar boyu Downey ne zaman televizyonda görünse Döneminin en iyi oyuncularından biri olarak anons edildi. Şaşırtıcı olan, kariyerine baktığınızda, Downey'nin aslında kendi döneminin en az başarılı ismi olması. En çok olay yaratan filmi, henüz 21 yaşındayken rol aldığı, 1986 yapımı bir Rodney Dangerfield komedisi olan Back to School'du. O dönemden sonra, hangi filmde rol aldığı ya da kendisini nasıl geliştirdiği hiç önemli olmadı. Çünkü hepsi, koca bir hayal kırıklığıydı. Back to School'dan sonra, o yıllardaki en dikkat çekici ikinci performansını Less Than Zero filmindeki rolüyle yakalayan Downey, iki film de ticari anlamda başarısızlığa uğradığı için pek gülemedi. Şanssızlığı o dönemin en büyük starı Mel Gibson'ın da rol aldığı ve gişede müthiş hasılat yapacağına kesin gözüyle bakılan Air America adlı filmde bile devam etti. Haliyle, Downey için bu durum çok aşağılayıcıydı. Yine de yılmadı. İnatla, hırsla, bir yerlerde onu suyun yüzeyine yeniden çıkaracak büyük ya da küçük bir rol olduğuna inanıyordu: Kendimi sanki imkansızı elde etmeye çalışan bir savaşçı gibi hissediyordum. Ama umudumu hiç kaybetmedim diyerek hatırlıyor. Gerçekten de dediği gibi oldu. Tüm olumsuzluklardan sonra, Iron Man için yapımcılar Downey'nin kapısını çaldı. Evet, bir süper kahraman karakterini beyazperdede canlandırmak hem gişe hem de seyirci beğenisi açısından garanti bir iş olabilir. Ancak Eric Bana, Edward Norton, Ben Affleck ya da Jennifer Garner gibi isimlerin aksini yaşadığı düşünüldüğünde, filmin gişede başarı kazanacağı aslında hiçbir zaman net olmadı. O tarihten itibaren kariyeri hiç sekteye uğramadı. Iron Man, Tropic Thunder, Sherlock Holmes, The Avengers... Tüm bunlar onun sayesinde yücelen, aynı zamanda onu yücelten işlerdi. Bugüne dek aleyhine çalışan her şey, sanki bir anda onun için seferber olmaya başlamıştı."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-adami-halit-ergenc", "text": "2009 Ekim'i... Nişantaşı'nda bana verilen adresi bulmaya çalışıyorum. Nişantaşı benim muhitim değil, ortamım değil, tarzıma/bütçeme uygun değil ama vazifeliyim. Çalıştığım dergi bana önemli bir görev vermiş: Git şu adamla konuş. Şu adam dedikleri Halit Ergenç. Hakkında çok az şey biliyorum, o yüzden de gerginim biraz. Dizi oyuncuları hakkında fazla şey bilmem, magazin okumam. Ama magazinin o aralar kendisiyle epey ilgilendiğini biliyorum. Sebeb-i alakalarına gelince... Çok güzel bir sebep: Bergüzar Korel. Halit Ergenç, ses getiren dizi Binbir Gece'deki rol arkadaşıyla, evlilikle tamamına erecek bir ilişkiye başlamış. Ben Binbir Gece'yi de izlemiyorum ama halkın diziye gösterdiği ilgiden, dizinin yarattığı tartışmalardan haberdarım. 1993 tarihli Hollywood filmi Ahlaksız Teklif'in mirasını yiyor bir anlamda. Türk halkı işi gücü bırakmış, bu ahlaki çıkmazı sorguluyor. Yelkenlerini şişiren dizinin popülaritesiyle birlikte, başta Bergüzar Korel olmak üzere oyuncuların da yıldızı parlıyor tabii. Ama dizi mayısta final yapmış ve artık eski haber olmuş. Benim yıldızımsa solgun. Dedim ya, yabancı topraklarda bir yabancıyla röportaj yapmaya gidiyorum. Yukarıda kısaca geçtiğim bilgiler de benim pek işime yarayacak türden şeyler değil. Tüketilmişler ve ne derginin ne de benim konseptime uyarlar. Şöyle düşünün, o dönem ne Muhteşem Süleyman'dı, ne de erkek dergilerinin aranan kapak yüzü Halit Ergenç. Zaten bu sefer de kapak olmayacaktı dergiye. İsmi dergi konu toplantısında yeni yetme editörler tarafından telaffuz edilecek ama yayın yönetmeninden, muhtemelen bir başka isim gündeme getirilerek, dizisinin bittiği öne sürülerek, filmin çok izlenmeyeceği öngörülerek veto yiyecekti o zaman. Çünkü o zamana kadarki tüm başarısına, onca diziye rağmen hala esas oğlan olamamıştı Ergenç ve Binbir Gece'yle radarlarına girse de hala AB gurubunu tavlayamamış, onların arzu nesnesine dönüşmemişti. Belki bunda biraz da hep antipatik karakterleri canlandırmasının payı vardı. Aliye, döneminin en çok seyredilen dizilerinden biriydi misal ama Ergenç'in kısmetine Erol Taş'tan hallice bir karakter düşüyordu. Canlandırdığı Sinan Karahan, en azından başlarda, kadınlara zarar verebilme kapasitesi yüksek bir sosyopattı. Yine de benim dikkatimi ilk kez bu rolüyle çekiyordu. Evde paktlara bölünüyorduk onun yüzünden. Aliye'ci eşime karşı, Sinan'cı ben. Uzun süre bu Aliye-Sinan geyiği devam etti evde. Aslında bu röportaja vesile olan şey bir dizi değil, bir sinema filmiydi. Yani bu kez bildiğim yerden gelmişti. Halit Ergenç, senaryosunu Onur Ünlü'nün yazdığı, yönetmenliğini A. Taner İlhan'ın yaptığı Acı Aşk filminin başrolünde oynayacaktı. Ama bir sinema sohbeti de yapamazdım onunla. Bir sinema dergisi değildi yazı bekleyen. O zaman geriye yapılacak tek şey kalıyordu. Halkın dizilerden yani canlandırdığı karakterler üzerinden, magazin sayfalarındaki haberimsi şeylerden ya da zaman zaman katıldığı talk show programlarından yarım yamalak tanıdığı, hakkında ancak fikir yürüttüğü Halit Ergenç'i bir insan olarak ele almak. Onu Halit Ergenç yapan karakteristik özellikleri, hayatındaki dönüm noktalarını, önemli figürleri yapbozun parçaları gibi röportaja serpiştirmek. Öyle ki röportajı okuyan bu parçaları birleştirdiğinde ortaya Halit Ergenç çıksın. Niye anlatıyorum bunları peki? İki nedeni var. Birincisi, bu yazıyı kaleme alan adamın buna hangi hakla cüret ettiğini anlamanız için. İkincisi, Halit Ergenç'in nereden nereye geldiğini daha iyi tasavvur edebilmeniz için. Çok izlenen Aliye ve Binbir Gece gibi dizilerde görünse de popülarite geri dönüşü açısından kadın oyuncuların gölgesinde kalan, TV dizilerinin güvenilir oyuncusu olarak iyi bir profesyonel olduğunu gösteren, kaliteli sinema filmlerinde rol alıp başarısına katkıda bulunan Halit Ergenç'in gerçek potansiyeli, ancak ve ancak Muhteşem Yüzyıl aracılığıyla gözler önüne serilecekti. Sabretmişti ama sonunda kader karşısına her açıdan avantajlı olduğu bir rol çıkarmıştı. Çok iyi bir dizide, en önemli, kimsenin gölgeleyemeyeceği, en kudretli erkek karakteri canlandıracaktı. Tabii bu avantajlar tek başlarına yeterli değildi, Ergenç'in de üstüne düşen önemli bir görev vardı: İşini iyi yapmak. Dizi sektörünün zorluklarına ve çalışma koşullarının hoyratlığına rağmen zordu en iyisine ulaşmak. Ama o dizinin ismine, canlandırdığı karakterin lakabına yakışır bir oyunculuk ortaya koydu. Muhteşemdi Halit Ergenç. Her öfkeli bakışıyla, her otoriter azarlayışıyla, yeri geldiğinde sevdalı bakışlarıyla, hastalanıp canı yandığında, kederlenip ağladığında, dört dörtlük kostümleri taşıyışıyla, duruşuyla... Muhteşemdi. TV standartlarını çok aşan bu başarılı oyunculuk toplumun Kanuni Sultan Süleyman algısını etkileyip değiştirebilecek, istila edebilecek kudretteydi. Bu kez gölgede bırakan oydu. Gölgede bıraktığı ise ders ve tarih kitaplarındaki Sultan Süleyman'dı. Ama Halit Ergenç'i benim gözümde yılın adamı yapan asıl şey, onun televizyonun sahte dünyasındaki esas oğlanlığını gerçek hayata taşımaya cesaret etmesi. Gezi Parkı olaylarında arabuluculuk yapmak için taşın altına elini sokmasından, dizi setlerinin acımasız çalışma koşullarında helak olan set işçilerinin sıkıntılarını gündeme getirmesinden ve tabii iyi bir aile babası olarak topluma örnek bir sanatçı portresi çizmesinden söz ediyorum. Bunlar iyi bir insanın yapacağı türden şeyler. Ve iyi insan olmak, iyi bir oyuncu olmaktan daha zor ve daha önemli bence. Halit Ergenç de dahil, aslında herkesi iyi insan yapan şeyler geçmişinde saklıdır. Şimdi o geçmişe bir göz atalım: 1970 yılında İstanbul'da doğan Ergenç, sanatçı bir babanın oğlu. Mehmet Sait Ergenç tiyatro oyuncusu, seslendirmeci olmasının yanı sıra Türkiye'nin en eski arabesk bestecilerinden biri. Daha çok Kül Tablasıyım albümü ve Kıbrıs Barış Harekatı sırasında doldurduğu Girne'ye Bir Lefkoşe'ye İki/Gidiyorum Kıbrıs'a isimli 45'liğiyle biliniyor. Halit Ergenç babası sayesinde arabesk müzik ortamlarına, 70'lerde Anadolu'dan şöhret olmak için İstanbul'a gelen şarkıcıların Mekke'si olan Unkapanı'na çocukluktan aşina. Babasıyla gurur duyuyor ama büyüyüp de Batı müzikleri eğitimi veren bir konservatuara girdiğinde arabeske karşı önyargılı hocalarından çekindiğinden, ona sorulmadıkça kimin oğlu olduğunu söylemiyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-kadini-serenay-sarikaya", "text": "Serenay Sarıkaya'yla Yılın Kadını seçildiği kapak çekiminden bir 10 gün kadar sonra, röportaj için şehrin gözde alışveriş merkezlerinden birinde buluşuyoruz. Alışveriş merkezlerinden esasta pek hazzetmezmiş ama sabahtan orada işi varmış diyerek handiyse özür diliyor. Çekim günü smokinle, buzdan serin pozlar veren topmodel edasıyla uzak yakın alakası olmayan, tastamam 22 yaşında bir genç kadının bıcır bıcır halleri var üzerinde. Başında kocaman bir şapka, ayağında botlar, merhabalaşır merhabalaşmaz; O gün de söyleyecektim; el sıkışınızdan da belli diye lafa girip, bir tertip bana dair tahlillerini sıralıyor. Lafı ona getirene kadar, belli bir süre geçmesi gerekiyor, zira meraklı bir çocuk gibi. Ya da ne bileyim; sanki gazeteci oymuş da süje kimse kim artık... Muhabbetin ilerleyen vakitlerinde, oyunculuktan söz ederken söyledikleri tarif etmeye çalıştığım durumu daha sarih izah edebilir: Ben çok gözlemci bir tipimdir, gözlerimle yer bitiririm insanları. Rahatsız olursun, niye bakıyor ki bu böyle diye... İşe başladığımda da böyle bir açlıkla, saldırgan bakardım bir şeyler kapabilmek için; böyle böyle emdim. Şaka değil; karşısındakini çölden çıkmış da başına bir damacana su diker gibi inceliyor. Konuyu ona getirme gayretinde, ağzımı açar açmaz; Beni biraz kontrollü mü buluyorsun? diye gülüyor bu kez. Alakası yok halbuki; bilakis... Bilakis deyince, kontrolsüz olduğu manası da çıkmasın, haşa; insan, yaşının ve pozisyonunun gereği, daha kendisiyle meşgul bir tip olmasını bekler, oysa kendinden önce her şeyle alakadar. 22 yaşında bir oyuncu ya, bir yandan da uzun zamandır hayatımızın içinde. Erken kalkıp yol alanlardan. Profesyonel hayata adım atışı, 15 yaşına tekabül ediyor; ordan hesap edin. Ankaralıdan ziyade Antalyalı olarak bilindiğini söylüyor. Ortaokula başladığı sene, annesiyle göçtükleri Antalya, ergenliğini geçirdiği, hayatında daha çok izi olan şehir: Yaşam kalitesi olarak da çok yüksek bir yerdir diyor; hala her fırsatta özleyip gittiği, eski arkadaşlarıyla görüştüğü Antalya için. Dans okuluna devam ettiği dönemde, Çek Cumhuriyeti'nde düzenlenen bir gençlik güzellik yarışmasından bahsedip gitmeye niyetli kimse var mı diye sormaları, hayatının önemli makaslarından biri olmuş. İpini koparıp kendini Miss Europe and World Junior yarışmasında bulduğu yaş, 15. Lisan yok, yanında eşlik eden tek bir kişi yok, yarışma mahallinde ondan başka tek bir Türk yok: Atladım gittim tek başıma. Çok da hoşuma gitti. Çok korkusuzdum. Benim hayatımda çok enteresan bir tecrübe olmuştur özgüvenden yana. Bir buçuk ay geçirdik orada. Tunus'a götürdüler bizi, Prag'a götürdüler; böyle gezmeli de bir şeydi. Şimdi dönüp bakınca, Antalya'da yaşayan kendi halinde bir kız için çok ekstrem geliyor ama çok güzel bir dönemdi. Şu anda yapabilir misin desen, asla; ne öyle bir cesaretim, ne öyle bir enerjim var ama o an kafam atmış, gidebilmişim. Plajda filminin önce Limon Ağacı için aldığı teklife vesile olduğunu, Antalya'dan gide gele, bir başına otellerde kala kala sektöre bulaşma halinin, ilerleyen zamanla birlikte onu hayat yolunda bir karar vermeye koştuğunu anlatıyor: O zaman hiçbir fikrim yoktu. Planlı programlı bir durum değil, hayat benim için bir şeyler hazırlamış; ben de kendimi bıraktım, öyle gelişti. Limon Ağacı bittikten sonra, yeni bir proje için aradılar ama bu sefer 'E artık biz sana bakamayacağız, bir zahmet anneni de al gel buraya' dediler. Hiç unutmuyorum; annemle Antalya'da falezlerde oturup bir saat, bir buçuk saat hiç konuşmadan denize baktık ve kalkınca dedik ki, gidiyoruz. Bir hafta içinde toparlanıp İstanbul'a taşındık. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-muzisyeni-mabel-matiz", "text": "Açıkçası ben de, Mabel Matiz de Man of the Year seçildiğini duyunca aynı tepkiyi vermişiz. İkimizin de telefonda bize bunu söylediklerinde ağzımızdan çıkan ilk şey, şaşkınlık dolu bir Ne? olmuş. Bu benim ilk ödülüm. GQ'dan gelmesi benim için çok kıymetli oldu diyor genç şarkıcı. O ilk ödülüne şaşırmış; bense bu adamın, Türk pop müzik kalıplarının tamamen dışında şarkılar yapan birinin bu kadar önemli olduğunu bilmediğim için şaşkınlık yaşadım. Kitlelerin ona karşı sevgisi o kadar büyük ki, hakkında konuştuğum pek çok insan son albümünün Sezen Aksu'nun Sen Ağlama'sından sonra çıkmış en duygusal ve önemli müzik olayı olduğunu söylüyor. Bu kıyaslamayı çok seviyor Mabel Matiz, Ne büyük ve hoş bir benzetme bu. Kendi dilimi yaratırken en çok etkilendiğim insanların başında geliyor çünkü Sezen Aksu diyor. 2013 yılı hepimiz gibi Mabel Matiz için de kişisel tarihimizde, şahsi kronolojilerimizde, torunlarımıza anlatacağımız anılar defterinde çok özel yeri olan bir yıl olmuş. Albümü senenin ilk aylarında çıkıyor ama esas patlamayı altı ay sonra yapıyor. Bu albümle birlikte artık sesimi daha rahat duyurabildim ve önyargıları kısmen de olsa kırabildiğimi düşünüyorum. 2013, bütününde büyük kırılmaların yaşandığı bir yıldı. Farklılılar birleşti, insanlar birbirine yakınlaştı, sarıldı, algılar açıldı... Bu yıl bütün söylenmeyenler söylendi. Bunu olumlu buluyorum. Diğer yandan, çok fazla kayıp ve ölümler de oldu tabii. Bunlar tüm o güzelliklerin yanında içmizde yara olarak kaldı diye anlatıyor. Çocukken hep büyüyünce dinlediği şarkıların, özellikle 90'lar Türkçe popunun içinde olmak istemiş Mabel Matiz. Yazmaya başladığında da şarkılarını o sevdiği müzisyenler alsın ve söylesin istemiş ama pek çok yerden geri çevrilmiş. Aradan yıllar geçtikten sonra o şarkılar şimdi sahibinin sesinden hayat buluyor. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Aralık sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-muzisyeni-ozan-colakoglu", "text": "Çok korkuyorum. Yanlışlıkla bir düğmeye basacağım ve bir müstakbel starın, yaz aylarına damgasını vuracak son derece önemli hitini sileceğim diye çok korkuyorum. O gerçekten çok fazla düğmeli aletlerin yanından geçerken nefesimi tutuyorum. Ozan Çolakoğlu bir ara makinelerden birine hafifçe yaslanıp kaykılınca, kafamı çevirip gözlerimi kapatıyorum. Gitti güzelim şarkı! Onun adını ilk kez 1992 yılında, Tarkan'ın aklımızı uçuklattığı çıkış albümü Yine Sensiz'in kartonetinde okumuştuk. O günden bu yana, sebatkar bir çömlekçi misali, Türk pop müziğinde sayısız besteye son halini veren adam oldu. Bütün o delirdiğimiz şarkılar başlangıçta hamdı, Ozan Çolakoğlu'nun elinde pişti. Eurovision 1'incisi Everway That I Can'i o düzenledi, Kerim Tekin'den Teoman'a, Göksel'den Murat Boz'a, Türk pop müziğinin en ünlü isimleriyle çalıştı. G.O.R.A., Organize İşler, Hokkabaz gibi filmlerin müziklerini yaptı. Son olarak kendi adıyla yayınladığı ve aranjörlüğe başladığı günden bu yana çalıştığı isimlerin konuk olduğu bir albüm çıkardı. Yılın müzik adamı seçilmek nasıl bir duygu? diye soruyorum Ozan Çolakoğlu'na. Türkiye'de böyle bir ödülün bir aranjöre verilmesi çok güzel tabii diyor. Müzik dergilerinden ya da kanallarından ödül almaya alışmış ama müzik dışı bir dergiden ödül almak ona göre yaptığı işin artık görünür hale geldiğinin kanıtı. Genelde ne iş yaptığı bilinmez, halbuki aranjör çok iş yapar. Yönetmenle ve prodüktörle karıştırılır ama aslında ikisi de değildir diyor. Siz de küçükken Ben aranjör olacağım demiyordunuz herhalde diye sorunca, Demiyordum tabii ama müzisyen olacağım belliydi. 4-5 yaşından beri merakım vardı müziğe. Okulda, Kadıköy Anadolu Lisesi'nde, rock grubu kurmuştuk. Sonra işin tekniğini öğrenmek için stüdyolarda çalışmaya başladım. Değişik sound'lar dikkatimi çekmeye başladı. 90'ların başında şans eseri Tarkan'la tanışınca rock dünyasından kopup aranjörlüğe adım attım diye anlatıyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-sefi-civan-er", "text": "Civan Er, İstanbul'da doğup ortaokul ve liseyi İstanbul Erkek'te tamamlar. Çerkes ve Selanik kökenli ailesi orta gelirli insanlardır. Eve hakim bir etnik mutfak yoktur çocukluğunda, alışıldık şeyler pişmektedir. Öyle şu lokanta, bu restoran gezen bir yaşam tarzları da yoktur Er ailesinin. Civan ise dergilerde gördüğü yemekleri yapmaya çalışıp mutfakta zaman geçiriyordur kendi kendine. Hayatının ilk kırılma noktası: Komşu çocuğu arkadaşının ailesi Hataylıdır. Onların evinde yediği yemekler Civan'ı çok etkiler. Antakya'dan gelen bu lezzetlerin İstanbul'da bulunmadığı zamanları düşünün. İsli yoğurt, biber salçası, humus, nar ekşisinin hası... Bunlar Civan'ın damağını uyandırır bir anda. Evde zevkine yemek yapmaya devam etmektedir bu arada. Marmara Üniversitesi'nde iktisat eğitiminin ardından Londra'ya uluslararası ilişkiler okumaya gider. Orada okul harçlığı için çalışması gerekmektedir. Tüm arkadaşları en kolay ve bol bahşişli iş olan garsonluğu tercih ederken, o restoran mutfağında çalışmaya karar verir. İşte hayatının ikinci kırılma noktası bu. Yabancı restoranlarda iş arar; Carluccio's, Jamie's Italian, dolanır hepsini. Bu arada hala bir mutfak eğitimi yoktur. O kafasına aşçı yamağı olarak çalışmayı koymuşken, başvurduğu her yer Civan'a bulaşıkçılığı layık görür. Sonunda Sofra'nın sahibi Hüseyin Özer'le tanışır. Özer onu hemen St John's Wood'daki yeni restoranına yollar. Üçüncü kırılma noktasını, profesyonel mutfak önlüğünü giyince yaşar. Tezgah siler, dolap temizler, patates soyar. Zaman içinde birçok farklı etnik kökenli şeften pek çok teknik ve malzeme öğrenir. 2.5 sene mutfakta çalışırken master'ını da tamamlar. Master sonrası, Londra'daki Leiths School of Food and Wine'a gidip alaylılıktan okulluluğa terfi eder. Türkiye'ye dönüp iş aramaya başlar. Tarzını beğendiği Changa aklına yatar. Mutfak elemanı olarak başladığı mekanda iki sene sonra şefliğe terfi edip tam altı yıl çalışır. Artık farklı malzemelerle deneysel yemekler yapmaktadır. Bu arada Hürriyet'ten yemek yazarlığı teklifi alır. Yazdığı dört sene boyunca, haftalık tarifler için yerel malzemeleri farklı biçimlerde kullanmaya çalıştığı 800'e yakın reçete geliştirir. Yavaş yavaş kafasında kendi dükkanını açma fikri belirmeye başlamıştır. Yapmak istediği yemeği sunabileceği, hızlı dönen, insanların özel bir günde değil de herhangi bir zamanda gelecekleri bir yer hayal eder. Changa'dan ayrılıp yollara düşer. Anadolu'yu gezer, Lübnan'a, Halep'e gider. Bir yandan da İstanbul'da lokantası için yer aramaya başlamıştır. Ve hayatının dördüncü kırılma noktası: Haziran 2013'te bir ortakla Yeni Lokanta'yı açar. Mekanın ismini, Türkiye'nin önemli gazetecilerinden olan babası Alev Er koyar. Mottosu sadece yerel malzeme kullanarak geleneksel yemekleri yorumlamaktır. Bazı yemeklerde, iki farklı malzemeyi yan yana getirerek sıradışı tatlar yaratır. Bazılarındaysa içeriği ya da kıvamını değiştirerek yorum katar. Balığı rakıyla lezzetlendirmek, barbunyayı püre haline getirmek o fikrin ürünü. Çok sevilen yemeklerinden biri de kimyonla lezzetlendirilip sotelenmiş patlıcanla doldurulmuş mantısı. Belki bir yerlerde daha önce yapılmıştır ama birçok insanın tattığı bir yemek değil bu ve herkesin çok hoşuna gidiyor diyor. İsli dondurma ve bal eşliğinde muhallebili kadayıf kızartması da imza yemeklerinden diğeri. Yemekleri mevsimsel olarak değiştiriyor Civan Er. Mönüde 25 çeşit varsa rezervde 200 reçetesi var. Bir de haftalık mönüleri bulunuyor. Daha ulaşılabilir bir yer olsun diye öğle mönüsüne içli köfte, ayran aşı, imambayıldı, İzmir köfte gibi yemekler de ekliyor. İnsanlar acıktığında onun yemeklerini düşünsün istiyor Civan Er. Peki o hangi noktada kendini farklı buluyor? Daha iyi ya da daha kötü değil; sadece yerel malzeme kullanarak yemek yapmaya çalışıyoruz. Ekip olarak sevdiğimiz yemekleri yapıyoruz, acıkınca hayalini kurduğumuz yemekleri. Müşterimiz bir kere yesin, iki sene sonra gelsin değil de yine onu yemek istiyorum desin. Bir daha, bir daha gelmeleri hoşuma gidiyor. Bizim işimiz insanları buradan mutlu çıkarmak diyor. Yaşadığı toprağa ve malzemeye bağlı yemeklerle farklılaşmak kolay iş değil. Bu alanda büyük işler başarmasına rağmen mütevazılığı elden bırakmayan Civan Er, bu yüzden sadece bu yılın değil, uzun yılların şefi olmaya hazır görünüyor. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-sefleri-uryan-dogmus-ve-cihan-kipcak", "text": "Büyük düşünürümüz Cemil Meriç, orta yaşlarına kadar neredeyse tamamen Fransız kültüründen beslenen bir frankofil aydınmış. Bir gün ünlü bir Fransız yazar, üstatla tanışmaya, evine gelmiş. Cemil Meriç konuğuna gururla Fransızca binlerce kitabın bulunduğu kütüphanesini tanıttıktan sonra fikrini sormuş. Ve aldığı Bir Fransız aydınının mükemmel bir kitaplığı! cevabı, tek kelimeyle hayatını değiştirmiş. Bu cevabın yarattığı şokun ve uyanışın ardından, kendi kültürüne bu kadar uzak kalmış olmasının acısını kat be kat çıkarmış ve bugün bildiğimiz, hala beslendiğimiz Cemil Meriç'i inşa etmiş... Gastronomi dünyamız da Cemil Meriç'in gençliğini andıran şeflerle dolu. Tarhanayı, bulguru, pekmezi gariban köylü yiyecekleri gibi görüp burun kıvıran ama somon balığının ya da balzamik sirkenin bilmem kaç çeşidini ezbere bilen aşçılarımızın sayısı hiç de az değil. Geleneksel bir lokantada bir hafta bile çalışmamış, iyi bir pilav bile pişiremeyen ama Michelin yıldızlı birkaç restoranda birden staj görmüş şeflerimizden geçilmiyor. Yeme-içme dünyamızın bu ortamında, hem lezzet dünyasının uluslararası inceliklerini bilen hem de bunlarla ülkesinin lezzet kültürünü yorumlayıp onu yukarılara taşıyan aşçılarımız ise çok az. Akaretler'deki Gile Restaurant'ın şefleri Üryan Doğmuş ile Cihan Kıpçak, bu bir avuç şeften ikisi. İşin şovunda, yabancı kültürlerin sofistikasyonuna karşı eziklik hisseden yeni para sahiplerine hava atmakta, medya turları yaparak şöhret kabartmakta filan değiller. Mutfaklarına kapanıp işlerine bakıyorlar. Ve bu sayede de lezzet harikaları yaratıyorlar... Üryan ile Cihan'daki pırıltıyı, sevgili Ahmet Örs, 2011'de o zaman çalıştıkları La Mouette restoranında keşfetmişti. Bana coşkuyla O baklava hamuruyla sarılmış kuzu bonfilesini mutlaka tatmalısın, yanındaki patlıcan kabuğu püresiyse gerçek bir başyapıt diyordu. Yemeklerini daha önce idealist turizmci Gökşin Ilıcalı'nın Kapadokya'daki müthiş butik oteli Argos in Cappadocia'nın kuruluş döneminde tattığım şeflerin yetenekleri beni de etkilemişti. Ama asıl büyük çıkışları, son restoranları Gile'de oldu. Ilıcalı'nın da öncülüğüyle açılan bu şık ama rahat restoranda, mutfakta tam bir Türk rafinmanına tanık oluyorsunuz. Kapadokya dilinde üzüm tanesi anlamına gelen Gile'de, açılışı ballı çam fıstığı eşliğinde Çerkez tavuğu pate gibi bir başlangıçla yapabilirsiniz. Kızıl çamla közlenmiş Saroz karidesi ise iyi ki küçük bir porsiyon, zira insan kendini tutamasa bir düzinesini gövdeye indirip ardından protein komasına girebilir! Kuzuyla şiir yazılmış denilebilecek zarafetteki ana yemeğin adı kuzu burma. Baklava hamuruna sarılı etler damakta lokum gibi eriyor. Denizlerin prensi levrekse yedi çeşit baharattan çeşni alıyor ve limonlu patates köpüğü gibi moleküler mutfaktan ilham almış bir eşlikçiyle geliyor. Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Aralık sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-siradisi-basarisi-yildiray-cinar", "text": "Yetenekli birinden söz edilirken, neden bilmiyorum, onun işçiliğinden, yetişmek için harcadığı zamandan, nelerden feragat ettiğinden pek söz edilmez. Gökten zembille inmiş biri gibi anlatılır, Allahın lütfudur, benzersizdir, gözbağcıdır. Amerikalıların bana makul gelen bir yetenek nitelemesi var. Rekabetin olduğu bir alanda en az 5 bin saat profesyonel çalışmış, ayakta kalmış, isim yapmış birine yetenekli diyorlar. Dikkat edilirse yetenek denen şeyin içine zanaatı, tekrarı, fedakarlığı, aklı, sabrı ve çok çalışmayı katıyorlar. Alanda çalıştığınızı, üretici olduğunuzu varsayalım. Birbirinin aynısı günler yaşıyorsunuz. Bir masa başındasınız, belinizi düşünerek hafif eğimli bir masadasınız tabii, ortopedik bir koltuk... Sevdiğiniz müzik de olsun, çayınız-kahveniz, konforunuz için her şey hazır ve nazır hatta. O koltukta, o masanın başında, sırtınız ve kıçınız terleyerek, omuriliğinizi yıpratarak, gözlerinizi bozarak, incelikle ne kadar çalışırsınız, ne kadar katlanırsınız bu işe? Dışarıda gece ve gündüz akıp giderken, insanlar gezerken, arkadaşlarınız hayata karışırken siz o masanın başında ne kadar kalabilirsiniz? Geçen günlerde kaybettiğimiz ünlü çizgi romancılarımızdan Faruk Geç, 40 yıl çizdikten sonra nasıl pes ettiğini, nasıl çizmeyi bıraktığını anlatmıştı, hafızamdan aktarıyorum: Bir gün masaya oturdum, daha elime fırçayı almadan her yerim ağrımaya başladı. Fiziksel bir şeydi ama anladım ki daha fazlası vardı. Bırakmam gerektiğini anladım. Uzun süredir aşkla çalışmıyordum artık. Biraz trajik, biraz romantikti; söyledikleri kesinlikle içime oturmuştu. Bana kalırsa yeteneğin esasını, ta dibindeki çekirdeği, belki tohumunu, sürükleyenini aşk oluşturuyor. Aşk olmasa yetenek hiçbir şey. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-sporcusu-arda-turan", "text": "İspanya'ya giden uçaktaki genç adam heyecanlıydı ama korkmuyordu. Kendine koyduğu hedefi ulaşılmaz değil olağanüstü olarak adlandırmıştı. Bir planı yoktu. Adını hatırlayamadığı bir Fransız yazarın söylediği bir söz vardı dilinin ucunda. Hayal kurmanın birazı tehlikeliydi; hayal kurmak çok ve sürekli yapılması gereken ciddi bir işti. Neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Tek bildiği, ne olursa olsun düşlemekten hiç vazgeçmeyecekti. Düşleyecek, düşünü canlandırıp gerçeğine katacaktı. Hayallerini anlattığında gülenler oldu. Çocuk işte dediler. Çocuktu. Ona gülenlerin fark edemediği şeyse, dünyanın en büyük endüstrisi haline gelmiş olsa da, futbol ölüm kalım meselesi değil, çocuk oyunuydu. Arda Turan, dünyanın dört bir yanındaki futbolseverlere bunu hatırlatmak için gönderilen özel çocuklardan biriydi. Her güne mutlu olmak için uyanır, mutlu olmak için futbol oynardı. Futbol oynarken mutlu olur, mutlu oldukça daha da iyi oynardı. Üstelik mutluluğu bulaşıcıydı. Yamacında olmak büyük ayrıcalıktı. Bilmedikleri bir şey daha vardı. Delinin önde gideniydi bizim sipsi. Kafayı kırdıktan sonra onu vazgeçirebilmek imkansızdı. Taraftarı olduğu kulüpte oynamanın mutluluğunu ağız tadıyla yaşayamadan başka bir takıma kiralandığını öğrenmiş ama pes etmemiş, takımına geri dönüp küllerinden doğmuştu. Gencecik yaşında o kulübün kaptanlık pazubandına layık görülmüştü. Sakatlıklar atlatmış, özel hayatı dillere dolanmıştı. Hatta gün gelmiş kendi taraftarının protestosuna bile maruz kalmıştı. Hiçbiri onu yolundan döndürememişti. Üç sene önce o deli cesaretini topladı; vatanına, ailesine, ilk göz ağrısına, onu sevenlere, rahat ve konforlu hayatına veda edip yüreğinin onu götürdüğü yere gitti. Hakkındaki eleştirileri iltifat olarak aldı, övgülere tebessüm etmekle yetindi. Güvendiği insanlardan gelen tavsiyeleri kaldıraç olarak kullandı. Kimse ikincileri hatırlamaz dedi, çok çalıştı. Kısa sürede, dünyanın en yetenekli oyuncularına karşı forma giydiği bir ligde savaşçı ruhuyla hayranlık uyandırdı. Dünyanın en büyük markaları arasında saçıyla, sakalıyla kendi markasını yarattı. Sahada futboldan aldığı keyif, antrenmanlardaki eğlenceli halleri, sokaktaki samimi tavırlarıyla Arda Turanizm akınını başlattı. Hakkında kitaplar yazıldı, şarkılar bestelendi, gazete manşetlerinden düşmedi. Arda Turan'lı Atletico Madrid, 18 yıl aradan sonra lig şampiyonu oldu. 14 yıl aradan sonra Copa del Rey zaferini yaşadı, 29 yıl aradan sonra İspanya Süper Kupası'nı kaldırdı. UEFA Avrupa Ligi şampiyonu oldu, Süper Kupa'yı müzesine götürdü. Geldiği gün hayallerine gülenler, formasını imzalatmak için sıraya girer oldu. Aslında Arda Turan'ın hayali, mahallesinde top peşinde koşan veletlerinkinden farklı değildi. Dünyanın en iyi futbolcusu olacaktı. Böyle kocamandır o yaşta hayaller. O hayalperestlerin birçoğu çok erken kopar hayallerinden; kimine yetenek bahşedilmemiştir, kiminin okuyup adam olması gerekmektedir. Az sayıdaki şanslılar, ülkemizde pek de derin olmayan yetenek havuzuna dahil olup hayatını futboldan kazanmaya başlar. Hayallerine, ailelerine başlarını sokabilecekleri bir ev alana kadar tutunmaya devam ederler. Ama o hayaller, tapuya atılan imzanın mürekkebi kurumadan uçup gider. Altlarındaki araba, ceplerindeki kredi kartı, akrabalarından gördükleri itibar fazlasıyla hoşlarına gider, daha fazlasını denemek için isteksizleşirler. Çalışmadan elde ettikleriyle yetinmeyi öğrenir, kendi küçük dünyalarında krallıklarını ilan ederler. Bir Rus atasözü Hayat, dümdüz bir tarlanın bir ucundan diğer ucuna yapılan bir yürüyüş değildir der. Bizim çocuklar onu bile yapmaz, tarlanın bir ucundan öteki ucuna, topu şişirmekle yetinirler. Bu ülke insanının uğrunda mücadele ettiği şeyleri elde edememesinin en önemli nedeni, bilinçaltında başaramayacağını düşünmesidir. Hiç düşündünüz mü; emekleyerek son sürat oradan oraya gidebilen bebekler neden yürümek için çabalar? Sürünerek istedikleri yere gidebilecekken neden ayağa kalkmaya çalışırlar? Beceriksizce adım atmaya çalıştıklarında yüzüstü düşüp canlarını yaksalar bile neden bu sevdadan vazgeçmezler? Çünkü tembellik içgüdüsel değildir, keşfetme dürtüsüyle doğarız. Sınırlarımızı zorlamak, yaradılışımızda vardır. Yıkamadığımız duvarlar, aşamadığımız eşikler hep kendi eserimizdir. Geleneksel Türk ailelerinin çocuk yetiştirme kurgusu olmazlar, yapılmazlar ve yasaklar üzerine kuruludur. O nedenle başaramayacağımız duygusuna boyun eğmeye yatkınlığımız vardır. Arda bizim gibi değil. Yıllardır gece yastığa başını koyduğunda, dünyanın en iyi futbolcusu olacağını tekrar etmekten yorgun düşerek uykuya dalıyor. Sessiz kalırsa, hayatın kulağına nasıl dünyanın en iyi futbolcusu olacağını değil, neden olmayacağını fısıldayacağını biliyor. Çünkü hayat kendisine direnmeyenlerin yeteneklerini hoyratça harcamak konusunda acımasızdır. O nedenle ona yapılabilecek en büyük haksızlık, başarısını sadece yeteneğine bağlamak. Yeteneği yaradanın takdiri ama onu olduğu noktaya getiren kendine olan inancı, cesareti, bir sanatçı titizliğiyle bilediği iradesi. Ve ailesi. Hala oğlunun üstüne titrese bile ona kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmiş olan annesi. Şöhretin ona sunduğu baştan çıkarıcı şeylerin büyüsüne kapılmamasını tembihlemiş olan babası."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-sporcusu-didier-drogba", "text": "Bu işi profesyonel olarak yapan, hele ki iyi yapan birçok oyuncunun gözünde, futbolu ne kadar çok sevdiğini görebilirsiniz. Didier Drogba da onlardan biri. Farkı, yaptığı işe ve işini iyi yaptığı için kendine duyduğu saygı. İlerleyen yaşına rağmen kendine bu kadar iyi bakıyor olmasının nedeni de bu. Ona kendine saygı duymayı öğreten ismi tahmin etmekse hiç de zor değil. Mourinho'yla tanıştığımda bence daha yolun başındaydım. O zamanlarda bile bana en iyi olacağıma inandığını hissettirirdi. Kendimi keşfetmemi sağladı. Bana futbola dair çok şey öğretti. Ama hepsinden ötesi, bana saygı duyduğunu hissettirerek benim de kendime saygı duymamı sağladı diyor. Jose Mourinho, Drogba'nın hayatında en az amcası kadar yer etmiş bir baba figürü. Birbirlerine yakın iki karakter. Mourinho'nun eleştirilmekten hiç ama hiç hoşlanmadığını dünya alem biliyor. Drogba ise mesafeli ve umursamaz tavırlarına rağmen eleştirilmeyi, övülmeye tercih ettiğini söylüyor. Çünkü övgüler sadece kendini iyi hissetmesini sağlarken, eleştirilerin daha iyi bir insan ve daha iyi bir oyuncu olmasını sağladığına inanıyormuş. Hayatı sürekli kendine yeni hedefler koymak ve o hedefleri gerçekleştirmek üzerine kurulu. Durmadan, yorulmadan, pes etmeden yoluna devam etmesinin sırrı bu. Chelsea formasıyla son senesinde, hedefinin Şampiyonlar Ligi kupasını kazanmak olduğunu açıklamıştı, kazandı. O zaferin ardından hayatındaki en uzun soluklu ilişkisini bitirdi ve takımdan ayrıldı. Çin'e gitmeye karar verdiğini açıkladı. Bu, onun karakterinde ve ilerleyen yaşına rağmen fiziksel performansını üst düzeyde tutabilen bir dünya yıldızından beklenmeyen bir karardı. Birçok futbolseveri hayal kırıklığına uğratmıştı. Yeni insanlar tanımak, farklı oyuncularla oynamak, farklı teknik direktörlerle çalışmak, farklı rakiplere karşı mücadele etmek... Bunlar çok değerli tecrübeler. Çünkü ancak yeni şeyler öğrenmeye devam ettiğiniz sürece var olabilirsiniz dediğinde, az da olsa pişman olup olmadığını soruyorum. İnsan deneyerek, yanılarak, hata yaparak öğrenir. Hayatımda pişmanlık duyduğum hiçbir şey yok diye cevap veriyor. Şimdiki hedefini sorduğumdaysa Galatasaray'a geldiğimde hedefim şampiyon olmaktı, olduk. Bu sene hedefim tekrar şampiyon olmak, haberiniz olsun diye yanıtlıyor. Peki ya beş sene sonrası? Hala futbol oynuyor olurmuş, oynayabildiği kadar uzun yıllar oynayacakmış. Sonrasında ne olacağını kim bilebilir ki dediğinde kadere inandığını fark ediyorum. Ama hayat ona kaderini başkalarının eline bırakmamayı küçük yaşlarda öğretmiş. Engellenemez liderlik dürtüsünün özünde yatan, tam da bu. Almanların efsane ismi Franz Beckenbauer, Galatasaray- Kopenhag maçıyla ilgili, Drogba'nın maç öncesi sahada taktik vermesini eleştirmişti. Bir futbolcu bir takımın lideriyse kendi istediği için değil, diğer 10 oyuncu onun öyle olmasını istediği için liderdir diyerek bu konunun üzerinde fazla durmadığını hissettiriyor. İstekli ve iyi niyetli olmanız lider olmanız için yeterli değil, kendinizi kabul ettirmeniz gerekir. İlham verici, motive edici süslü cümleler kurarak kendinizi kabul ettiremezsiniz. Çünkü insanlar sizi söylediklerinizle değil, yaptıklarınızla değerlendirirler. İyi bir lider başkalarını dinlemeyi bilir, onlara yardım etmeye hazır olduğunu hissettirir ve alçakgönüllüdür diyen bu adam, iç savaş sürecinde oynadığı arabulucu rolü ve kurduğu vakıf aracılığıyla gerçekleştirdiği hayır işleriyle ülkesindeki en popüler ve en güçlü figür. Öyle ki, 2010 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri olarak gösterildi. Kendisiyle ilgili farkındalığı çok yüksek. Sahadaki lider duruşunun, onu diğer yetenekli futbolculardan farklılaştıran özelliği olduğunun bilincinde. Son olarak Avrupa'nın en önemli ödüllerinden biri olan Altın Ayakkabı'yı kazanan Drogba'nın; Casillas, Eto'o, Klose, İniesta, Ronaldo, Pirlo, Lampard, Beckham, Trezeguet gibi birbirinden yetenekli dünya yıldızlarını, bu duruşu sayesinde geride bıraktığını söylemek yanlış olmaz. Eğer iş sadece sahada bitiyor olsa, liderlik vasıflarını yıllar içinde kazandığı tecrübelerle elde ettiğini söylerdim. Ama öyle değil. Yürüyüşü, konuşması, gülüşü, hatta poz verirkenki tavırları bile Lider olunmaz, doğulur dedirtiyor. 35 yaşında, 27 uluslararası ödül sahibi birine, Kendinle ilgili değiştirmek istediğin bir özelliğin var mı? diye sorarken biraz zorlanıyorum. Eminim her insanın vardır. Ama önemli olan, insanın kendini olduğu gibi kabul edebilmesi diyor. Hep böyle kal diyeceğiniz nadir adamlardan biri o. Üstelik çok da prestijli bir marka. David Beckham kadar yakışıklı değil belki ama yaptırım gücü kesinlikle ondan çok daha yüksek. Son olarak, ünlü iç giyim markası HOM, seçkin bir iç çamaşırı kreasyonuna Didier Drogba adını verebilmek için elde ettiği tüm geliri Drogba'nın vakfına bağışlamayı kabul etti. Vakfın yaptığı yardımların, Fildişi Sahili Devlet Başkanı'nın ülkesi için yaptıklarından bile fazla olduğu iddia ediliyor. Büyük İskender'in bir lafı vardır: Gerçekleşmesinin imkansız olduğunu düşündüğün bir hayalin olmamışsa, henüz gerçek bir hayal düşleyememişsin demektir. 70'lerin sonunda Fildişi Sahili'nde doğan bir çocuğun, adını dünyanın en büyük futbolcuları arasına yazdırmayı istemesi, işte böyle bir şeydir. 11 Mart 1978'de Abidjan'da doğan Tito'nun hikayesi, gerçek bir hayal düşlemesiyle başlar. Tito'nun hikayesi; annesinden, babasından, doğduğu topraklardan ayrılmak zorunda kalan küçücük bir çocuğun, futbolcu amcasının yanında oradan oraya sürüklenişinin öyküsüdür. Annesinin beş yaşındaki oğlunu çok uzaklara göndermeye boyun eğmesi de, babasının okulunu bitirene kadar profesyonel futbol hayatına adım atmasına müsaade etmemesi de, oğullarını koruma içgüdüsüdür. Tito'yu hikayenin sonunda Didier Drogba'ya dönüştürense yeteneği değil, zorluklarla mücadele etme azmidir. Kendi hikayesine yazılabilecek en güzel sonu yazan bu adam, yıllardır ülkesindeki diğer çocukların hikayelerine de mutlu sonlar yazmak için varını yoğunu ortaya koyuyor. Çünkü o ve onun gibi çocuklar için futbol oyun değil, gerçektir."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-uluslararasi-stari-nikolaj-coster-waldau", "text": "43 yaşındaki Nikolaj Coster-Waldau, aslında bu sektörde yeni bir isim değil. Bugüne dek Tom Cruise'un geçen yıl vizyona giren Oblivion filmi de dahil olmak üzere 30'dan fazla yapımda rol aldı. Fakat oynadığı hiçbir karakter, Game of Thrones'ta canlandırdığı Jamie Lannister kadar ses getirmedi. Önümüzdeki aylarda beşinci sezonu yayınlanacak olan Game of Thrones'un, bölüm başına 13.6 milyon izleyiciyle Amerikan televizyon kanalı HBO'nun Soprano'dan sonra en çok ilgi gören dizisi olduğunu düşünecek olursak, bu duruma şaşırmak saçma olur. Tabii Jamie Lannister'ın, dizinin en can alıcı karakterlerinden biri olduğunu da hesaba katmak gerek. Belki de bu nedenle, dizinin yaratıcıları David Benioff ve D. B. Weiss, Jamie Lannister'ı canlandıracak kişinin yakışıklı, karizmatik ve tehlikeli görünmesi gerektiğini söylüyordu: Onun bir katil olabileceğine herkes inanmalıydı. Bu nedenle de sıkı bir Hollywood yıldızına ihtiyacımız vardı. Ancak görüşmeler sonucu akıllarına yatan isimlerin takvimlerinin hep dolu olduğunu gördüler. Oysa o sıralarda biri, yeterince meşgul değildi... Kopenhag'ın güneybatısındaki Tybjerg adlı ufak bir kasabada büyüyen Coster-Waldau, kütüphaneci bir anneyle özel bir şirkette idari işlere bakan bir babanın oğlu. Babasının alkol sorunu, o henüz altı yaşındayken anne-babasının ayrılmasıyla son bulsa da aileye çok çektirir. Bir röportajında evdeki bu kargaşadan kaçmak istediğini anlatan Coster-Waldau, soluğu National Theatre School'da alır. Başvurusunun kabul edilmesiyle, 2011'de zirveye ulaşacak oyunculuk hayatı başlar. Onu yeni yeni tanımamızın nedeni yaşadığı ardı arkası kesilmeyen şansızlıklar. Mesela 2000 yılında tesadüf eseri Londra'dayken Guy Ritchie imzalı Lock, Stock and Two Smoking Barrels için seçmelere katılır. O esnada Hollywood'lu bir yönetmen kendisini keşfedip yakında çekeceği macera filmi için harika bir isim olacağını düşünür. Böylece yalnızca birkaç saat içinde kendisini Los Angeles'a giden uçakta bulur Coster-Waldau. Ancak son anda bir değişiklik yaşanır ve Türkiye'de Dikey Limit adıyla vizyona giren filmdeki başrolü Chris O'Donnell kapar. Yetmez; dört yıl önce yine Los Angeles'tayken, hep direkten dönen projelerine bir yenisi eklenir. Yüksek bütçeli bir bilimkurgu filmi için kendisine sunulan teklifi kabul ettikten birkaç gün sonra, yapımcı tarafından rol için fazla yaşlı bulunarak sözleşmesi iptal edilir. Hayatında yanıldığı çok olmuştur Coster-Waldau'nun. Ama hiçbir yanılgı, bu kadar işine yaramaz. Coster-Waldau, Hollywood'taki bu kötü ününü yerle bir edecek kadar uzun süredir ekranlarda. Ve tartışmasız, son dört yılın en hızlı yükselen yıldızı. Game of Thrones'la birlikte dönen şansı, bu yıl Cameron Diaz'la birlikte çektiği The Other Woman ve 2016'da vizyona girmesi beklenen Gerard Butler'la başrol oynadığı Gods of Egypt ile devam ediyor. Çünkü bir Lannister daima borcunu öder. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-yapimcisi-turker-inanoglu", "text": "Çocuklar hep çok güzel anlatır. Etrafında dolanmadan, pat diye söyler. Çekiştirmez, eğip bükmez. Türker İnanoğlu'nu da en güzel çocukları anlatıyor. Gerçi artık yetişkin insanlar ama o günlere dönüp baktıklarında hatırladıkları, bizi Türker İnanoğlu kimdire kestirmeden götürüyor. Türker İnanoğlu, duayen sinema yazarı/araştırmacı Giovanni Scognamillo'nun deyişiyle Bay Sinema, sinemacılık mesleğine lise yıllarında tesadüfen başlamış. 1957 yılında Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi'nin Grafik Sanatları Bölümü'nde ikinci sınıf öğrencisiyken, bir gün Kanlıca'da oturdukları evin kapısı çalmış. Kapıyı çalan üç kişi, yan konakta oturan Kadri Cenani Bey'i sormuş. Türker İnanoğlu, Kadri Bey evde yok diyerek beyleri içeri buyur etmiş. Lise çağında bir gençten beklenmeyecek nezaketle onlara çay ikram etmiş, ne iş yaptıklarını, Kadri Bey'i neden aradıklarını sormuş. Beyefendiler de, yani yapımcı Necil Ozon, rejisör Nişan Hançer ve sanat yönetmeni Zaven Bey, Biz filmciyiz demiş. Osmanlı Sadrazamı Saffet Paşa'nın torunu olan Kadri Bey'in, evini ara sıra kendilerine kiraladığını anlatmışlar. Türker İnanoğlu büyük bir merak ve heyecanla dinliyormuş, çayından bir yudum almış ve o anda filmci olmaya karar vermiş. Nişan Hançer'in asistanı olarak başladığı bu işte, Lütfi Akad'ın sağ kolu mertebesine çıkmış. Hançer'in çeşitli sebeplerle yarım bıraktığı Sonbahar adlı filmi, henüz 20 yaşındayken, tek başına tamamlayıp bitirince de tüm dikkatleri üzerine çekmiş. Herkes Kim bu çocuk? diye soruyormuş. 1959'da kurduğu Erler Film yapımcılık şirketiyle, yapımcı rejisör olarak girdiği Yeşilçam'a Yumurcak serisini, Filiz Akın, Türkan Şoray, Ediz Hun, Sadri Alışık gibi yıldızların başrolde olduğu yüzlerce melodramı, Cüneyt Arkın'ın Kara Murat'ını; televizyona ise Böyle mi Olacaktı, İkinci Bahar, Çiçek Taksi, Tatlı Kaçıklar, Akasya Durağı, Arka Sokaklar ve son olarak Küçük Ağa gibi kült dizileri armağan etti Türker İnanoğlu. Onun filmleri, kendisi de söyler, basitti. İyilerle kötüler mücadele eder ve kazanan hep iyiler olurdu. Çünkü insanlar, yorgun argın geldikleri evlerinde kanepeye oturup portakal soyarken öyle şeyler izlemek isterdi. Zengin kızla fakir oğlanın önce ıstırap, sonra mutluluk dolu aşk hikayesine bakmayı severdi. Onun için tek eleştirmen izleyiciydi, onlar beğeniyorsa sorun yoktu. Seyirciyi o kadar önemserdi ki salon salon gezer, onlarla birlikte filmini izler, tepkileri not alıp gerekirse kurguyu yeniden yapardı. Çekirdek-gazozlu yazlık sinema döneminden Alaska frigolu kışlık salonlara, siyah beyazdan renkliye, 80'lerdeki video kaset çılgınlığından 90'lardaki dizi patlamasına, her dönemde o vardı. Ve Türker İnanoğlu hala, aynı enerji ve aynı disiplinle filmcilik yapmaya devam ediyor. O gün, Kanlıca'daki evin kapısını açıp filmci beylere çay ikram eden liseli gence saygıyla... Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-yazari-hamdi-koc", "text": "Orhan Pamuk bir gün bir kitap okur ve bütün hayatı değişmese bile okuduğu romandan çok etkilenir. Kitabın yazarı Hamdi Koç'un numarasını bulur ve tuşlar. Telefonun ahizesini kaldırıp karşıdaki sesin Ben Orhan Pamuk, kitabınızı çok beğendim Hamdi bey dediğini duyan Koç, bir anlığına afallar. Dalga mı geçiyorsun arkadaşım diye söylenir, bir ahbabının kendisini makaraya aldığından emindir. Telefon kapanır. Pamuk bir daha arar, Ben Orhan Pamuk, Hamdi bey! der ısrarla. Lakin karşısındakini buna inandırmayı bir türlü başaramamaktadır: Bırak Ahmet ya, kafa mı buluyorsunuz benimle? Nihayet ikna olup da övgünün büyük yerden, Pamuk'tan gelmiş olduğunu idrak ettiğinde Hamdi Koç'un yüzünü görmek için temizinden bir 100 lira bayılırdım. Bu eğlenceli hikayede romancının hayat boyu süren kendi başarısına ve başkalarının bunun hakkını vereceğine yönelik şüphesini çok seviyorum. Yazarı diri ve iyi tutan ve böyle komik olaylara da yol açan bir şüphe bu. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yilin-yukselen-yildizi-kerem-bursin", "text": "Kerem Bürsin, çekimin yapılacağı stüdyoda aynanın karşısına oturmuş kendini inceliyor. Yüzüne yayılmış hafif tebessümden, az önce yapılmış olan saç ve makyajını beğendiğini anlıyorum. Onu Güneşi Beklerken dizisinde izlemiş olanlar bilir, özellikle ilk dönemde biraz aksi ve ukala bir karakter canlandırıyordu. Önyargılarıma kanıp ünlü oyuncunun kaprisli bir adam olabileceğini düşündüğümden, karşımda gülümseyen bir Kerem Bürsin görmek beni de rahatlatıyor. Birazdan, sohbet etmeye başlayınca, rollerle gerçek karakterleri birbirine karıştırmamak gerektiğini daha net anlayacağım. Muhtemelen siz de öyle... Kerem Bürsin, 1987 yılında İstanbul'da doğmuş ancak İstanbul dahil hiçbir şehirde ve hatta ülkede, üç yıldan uzun süre kalamamış. 10 aylıkken İskoçya'ya taşınmalarıyla birlikte başlayan bu ülkeler arası transfer serüveninin nedeni, uluslararası bir petrol şirketinde çalışan, ODTÜ'lü bir mühendis olan babası. Dolayısıyla birkaç yılda bir, meslek icabı farklı ülkelere taşınmaları kaçınılmaz olmuş. Dubai, Endonezya, Malezya ve daha pek çok yer derken, Bürsin ailesi, son durak olarak, 2000 yılında Teksas'ı seçmiş. Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Kasım: Men of the Year 2014 özel sayısında ve GQ Türkiye Dijital iPhone/iPad/Android edisyonunda..."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/yollar-cizilmis-tren-gidiyor", "text": "Ben kendisiyle ilk kez Şaşıfelek Çıkmazı'nda karşılaştığımı hatırlıyorum. Mahalledeki o üç katlı kocaman evde yalnız yaşayan, bütün gün bahçede oturup kitap okuyan Hilmi Bey... Herkesin önce bir ağır hasta olduğu ama sonra, herhalde bütün o curcunanın ortasında kitap okuduğu için tuzsuz bulduğu, sessiz sakin Hilmi Bey... Çok sonra kendisine Adnan Bey diyenleri görünce şaşırmadım hiç o yüzden. Onlar da Aşk-ı Memnu'dan aşinaydı. Belki siz de onu Peynirli Yumurta'da izlediniz yıllar önce. 1988 Kasım'ında bir akşam Ankara Devlet Tiyatrosu sahnesinde gördüğünüz o güzel peynirli yumurta tarifi veren adamdır sizin için de... Nereden bilirseniz bilin, herhalde iyi biliyorsunuzdur Selçuk Yöntem'i. İyi oyuncu olduğunun, sesinin güzelliğinin hakkını veriyorsunuzdur. Ama ona sorarsanız, Ses tonumun güzel olduğunun farkında değilim. Zaten böyle şeyleri başkaları söyleyince fark ediyorsunuz. Kendi kendinize böyle bir değerlendirme yapmanız hoş bir şey değil ayrıca diyor. Şarkı söyler misiniz? diye soruyorum, söylemezmiş. Eş dost muhabbetinde, uzayan bir sofrada filan, asla... Şiir? diyorum. Hiç öyle aynanın karşısına geçeyim de bir şiir okuyayım durumları yok. Ezbere şiir bile bilmem diyor, Ama bir şiir kasedimiz olmuştu sevgili Vedat'la . Belki tekrar öyle bir şeyler yapabiliriz. Ona göre sesi sahnede ya da ekranda kullanacağı bir uzvu gibi. Kaşı, gözü, sesi, gülüşü... Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda...."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/youngmi-woo-ile-erkek-modasinin-yeni-dinamikleri", "text": "Yeni bir koleksiyon üzerinde çalışmaya başladığımızda, her birimizin farklı fikirleri oluyor.Kız kardeşimle yaptığımız uzun ve zorlu tartışmalar sonucunda, temelde aynı zevke sahip olduğumuzu öğrendik. Bu nedenle, nihai bir sonuçla ilham alıp, hem fikir olabiliyoruz. Sonbahar - Kış 2016 sezonunda kadın kapsül koleksiyonumuzu sunduk, Katie ve ben, kadın koleksiyonunun lansmanını yapmaktan ve WOOYOUNGMI markasının ünlü bir marka olarak birçok kadın müşteri tarafından zaten giyildiğini göz önünde bulundurarak kendimize güveniyor ve inanıyorduk. WOOYOUNGMI için çok doğal bir hareket oldu, kadın çizgisi olması da gerekiyormuş. Paris'teki WOOYOUNGMI sunumumuzda, Seul modern erkeğini yeni dünyaya tanıtmayı amaçladık. Zaman geçtikçe Seul modern erkeğinin tarzı da değişti. Hayal ettiğimiz adam gelişmeye devam ettikçe WOOYOUNGMI'nin de sürekli değiştiğini söyleyebiliriz. E-ticaretin çok hayati ve gelecekteki en önemli iş alanı olduğu konusunda hemfikiriz. Buradan hareketle geçtiğimiz Ekim ayından beri Kore pazarında e-ticaret kanalımızı başlattık. Şu anda, e-ticaret konusunda iyi bir konumdayız daha da geliştirmek için çalışmalar yürütüyoruz. Ekim 2020'den itibaren küresel e-ticaret web mağazamızı açmayı planlıyoruz. Sürdürülebilirliğin gelecekteki tasarım için en büyük değer olacağını söyleyebilirim. Bu günlerde insanlar abartıdan, yapaylıktan, aşırı dekorasyondan ve günlük hızlı trendlerden bıktı. Sanırım arınmanın zamanı geldi. Gelecekteki anahtar kelimeler, trendlerde özgünlük, doğa dostu ve fayda değerine sahip ürünler olacak, sanırım \"yeni klasisizm\" geliyor. Wooyoungmi Beymen Blender'ın exclusive markaları arasında yer alıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/zirvedeki-adam-kevin-spacey-veya-frank-underwood-size-kalmis", "text": "Gerek kazandığı Oscar ya da Altın Küre ödülleriyle gerekse çığır açan televizyon dizisiyle, House of Cards'ın Francis Underwood'u, hep insanlara ilham veren bir adam oldu. Şu sıralar oyunculuğunun doruğundaki usta aktörle geçmişini ve geleceğini konuştuk. Kabul etmeliyim ki, hafta sonunu Kevin Spacey ile Boston'da takılmaktan daha kötü şekilde de geçirebilirdim. Öncelikle çok eğlenceli biri; hiç zorlanmadan yaptığı inanılmaz mimikleriyle Bill Clinton'dan Marlon Brando'ya ve Al Pacino'ya kadar pek çok insanı Johnny Carson'a kafa tutacak düzeyde kusursuz taklit ediyor. Hayatımın en gerçek dışı deneyimlerinden birini, 2002 yılında Blackpool'daki bir McDonald's'ta Spacey ve onun yakın arkadaşı Bill Clinton'la birlikte yaşadım. Orta yaşlı ev hanımları evlerinden kalkıp başımıza üşüşmüş ve bize bakakalmışlardı. Onu en son iki yıl önce Boston'da, Northeastern Üniversitesi'nde bir konuşma yaparken görmüştüm. Sonrasında Boston maratonu terör saldırısından kurtulanlarla buluşmasına katılmıştım. O zamandan beri House of Cards'ın etkisinin bambaşka boyutlara ulaşmış olduğunu ise şu anda çok net görüyorum. Herkes House of Cards izliyormuş gibi görünüyor ve nereye gidersek gidelim; lokantalardan otel lobilerine, kaldırımlardan öğrenci salonlarına, Spacey'nin şöhreti daha önce hiç olmadığı bir seviyeye ulaşmış gibi; buna Oscar aldığı dönem de dahil. Şimdi gözleri kitaplarda, müzikte ve gençleri tiyatroya çekmek için kullanabileceği tüm teknolojik cihazlarda. Dediğine göre o, mutlu bir adam. Ancak bunun gönül rahatlığı anlamına gelmediğine işaret ediyor. Gönül rahatlığı ve merak pek de birlikte yaşanamaz, Kevin Spacey'yi ilgi çekici ve ilgili kılan şeyse onun merakı. Öyleyse, bir aktör olarak geçirdiği 10 senenin, Hollywood yıldızı olarak geçirdiği 10 senenin ve son olarak tiyatro sahnesini onurlandırarak geçen 10 senenin ardından, Kevin Spacey için sırada ne var? Şurası kesin: Boston'lu öğrenciler ve Francis Underwood hayranları; hayal kırıklığına uğramaya hazırlanın, sıradaki iş politik olmayacak. Çoğu zaman. Bazen birileri gözlerini dikip bana bakıyor ve neden baktıklarını hatırlayıp normale dönmem fazla sürmüyor. İnsanlar kesinlikle dizide oynadığım karaktere tepki gösteriyorlar. Bunu, dizinin Amerikan politikası hakkında olmasına bağlıyorum; durağan görünen, sürekli bir sağlamlaştırma içeren ve iş bitirilmeyen bir yapı. Sebeplerden biri de, her ne kadar dizi kurmaca olsa ve karakter entrikacı özellikler sergilese de, aynı zamanda iş bitirici biri olması belki de. Bu harika bir soru. Hikayeyi planlarken onun geçmişinden, etkilendiklerinden, kimlerden ilham alabileceğinden konuştuk. Vahşi bir saygınlığı olan tüm aşağılık politikacıları inceledik. Francis Underwood, Lyndon Baines Johnson'ı seviyor, ofisinde onun fotoğrafları var; yüzü size bakan fotoğraflar. LBJ merhametsizdi, zorluydu, karşısındakinin ağzından girip burnundan çıkan ve bunu işin başından beri yapan biriydi. Ve o da bir iş bitiriciydi. Vietnam'a karşı tutumu ortadaydı ancak üç sivil yasayı geçirdi. Bence olurdu. Lincoln filmini çok yararlı buldum. Filmde Abraham Lincoln'ü, bizim en dokunulmaz figürümüzü, çok büyük saygı duyduğumuz adamı, ihtiyaç duyduğu oyları toplamak için yapması gerekenleri yapan bir politikacı olarak göstermek niyetindeler. Bugün yapılsa skandal boyutuna taşınabilecek şeyleri bile... Pek değil. Uzun yıllardır politikayla ilgiliyim. En iyi ve en kötü halini gördüm, birçok davette bulundum, halka seslenişlerin dışında birçok özel konuşmaya şahit oldum, politikanın içinde dönen oyunları ve teatral yolları anladım. Birer meslek olarak politika ve oyunculuk birbirine sıkı sıkıya bağlı: Temelde bir fikri karşınızdakine aktarmaya çalışıyorsunuz; karşınızda ister bir, ister beş bin kişi olsun. Bu sizi yalancı yapmaz, mesele ikna edebilmek. Bir aktörün işinin en önemli tanımı, yazara hizmet etmesidir; kendine değil. Birçokları yazara değil, kendilerine hizmet ediyor. Yaptığım şey yorumlamak, baştan yaratmak değil. Bir eklemede bulunabilir ve bir fark yaratabilirim. Tiyatronun muhteşemliği de burada yatıyor. Neden dokuz Hamlet ve altı Kral Lear gösterimi varken hala onları seviyoruz? Çünkü farklı aktörlerin aynı esere yaklaşımlarını izlemeyi seviyoruz. Aynı şeyi harika bir keman virtüözü veya şarkıcı için de söyleyebiliriz. Nasıl oluyor da Maria Callas bu kadar iyi olabiliyor, buna şaşırıyoruz. Yetenek sadece bir şeydir, olay onu nasıl besleyip geliştirdiğinizle ve asla ondan uzaklaşmamanızla ilgilidir. Zengin olabilir, başarılar ve ödüller kazanabilirsiniz ancak her zaman daha iyisi mümkündür. Tüm bu delice fikir Reed Hastings adında bir adamın video kaydı için geç kalması, eşinin buna çok öfkelenmesi, onun da spor salonu yolunda Neden bu teybi istediğim müddetçe yanımda taşıyamayayım ki? Neden gecikme bedeli ödeyeyim? Neden spor salonundaki gibi olmasın ki? Bir başvuru bedeli ödeyeyim ve istediğim sıklıkta gideyim diye düşünmesiyle başlamış. Evet. Bana ve yönetmenimiz David Fincher'a öyle geliyordu ki YouTube, Amazon ya da Netflix gibi şirketlerden biri çıkıp milyonlar vererek oyunu başlatacaktı. Yani beni pek de şaşırtmadılar. Şaşırtan asıl şey, işe benim dahil olmam ve bir şirketin böylesine büyük bir risk almış olmasıydı. Tarihte hiç kimse, pilot bölümsüz ve dev bütçeli iki diziye birden onay vermemiştir. Sizi 45 dakika içinde tüm karakterlerinizi tanıtmaya zorluyor, işinizin tutacağını ispat etmenizi bekliyor. Biz hikayemizi uzun ve geniş vakitte şekillendirebilmek ve bunu arzu ettiğimiz yoldan yapmak istiyorduk. Kendi analizleri üzerine, iki senaryo aldılar. Ve bunu bizim proje için yaptığımız planlama doğrultusunda yaptılar. Hemen herkes Nielsen reytinglerini duymuştur; insanların ne izlediğini bize söyleyen şey. Doğrulukları hakkında çokça şüphe var. Televizyon üzerindeki bir kutuyla 500 bin insanın izledikleri kaydediliyor ve buna bakılarak 8 milyonun futbol maçı, 2 milyonunsa komedi programı seyrettiği söylenebiliyor. Televizyon programları bu reytinglere bağlı olarak sonlanıyor ya da yayına devam ediyor, reklamlar reyting bazlı değişiyor. Netflix daha doğru bir değerlendirme sunuyor; ne zaman durdurduğunuzu, ne kadar izlediğinizi takip edebiliyor. Kontrol gücü değişiyor çünkü internetin kapsam alanı genişliyor. Benim içinde bulunduğum sektör insanların önüne duvar örüp onları durdurmakta etkilidir. Artık kim olduğunuzun önemi yok; ister idareci, ister stüdyo sahibi, ister sosyal ağ sahibi olun, eğer bir hikayeniz ya da fikriniz varsa bir takipçi kitlesi oluşturabilirsiniz. Sanatsal açıdan bir başarı olabilirdi ama bence diziyi eğlenceli kılan bir özellik de insanların Bir bölüm daha izlemek ister misin?, Evet! demeleri. Dana'nın dediğine göre müzik sektörünün alamadığı dersi aldık. İnsanlara istedikleri şeyi istedikleri zamanda ve istedikleri şekilde, makul bir fiyata verirseniz, sunduğunuzu çalmak yerine satın alacaklardır. Teknolojiyle alışkanlıklarımız arasında daima bir tartışma söz konusuydu. Bu hala mevcut ancak artık daha büyük çapta. Tiyatroyu yeni jenerasyona taşımak ve bunu, kullanılabilecek tüm araçları kullanarak yapmak istiyorum. Bir filmden fırlayıp yeni teknolojiden yardım alarak yapmak da buna dahil ancak yalnızca tiyatroda keşfedebilecekleri şekilde. Onlardan tiyatroya gelmelerini ve oturup izlemelerini istiyorum. Bir fidan bu şekilde gelişir. Bir odada ekran karşısına oturup üç boyutun iki boyuta indiği o ortamda bulunma deneyiminin yerine... Bence öyle bir çağa öncülük ediyoruz ki, bu çağda izlediğiniz şeyin size hissettirdiklerini değil, bulunduğunuz yerin hafızanızda bıraktıklarını deneyimleyeceksiniz. Teknoloji hızla gelişiyor; Nairobi'de bir kızın başına Oculus Rift koyup onu Louvre'a, Sydney Operası'na, Old Vic'e götürebilirsiniz. Hala oyunu yakalamaya çalışıyorsunuz. Bence bu heyecan verici ve yeni bir şey. Sıklıkla, tenisle ilgili bir benzetme yaparım. Her maçta kurallar aynıdır ama hiçbir maç birbirinin aynısı değildir. Tiyatro da buna benzer. Her seferinde farklıdır. Çoğunlukla batırdığım oyunlardı; yeterince iyi olmadığım, oyunu yeteri kadar anlamadığım, yönetmenle uyuşamadığım ya da metinde hata yaptığım oyunlar... Ama işte, öğreniyorsun. Bir oyuna çalışıp çuvalladığımı hissedebilirim, sonra yeniden başarısız olabilirim; ardından başarılı bir oyun çıkardığımda buna ulaşmak için bazı başarısızlıklar yaşamak gerektiğini düşünürüm. Bundan çok şey öğreniyorsun. Sinemada da bu oluyor; hepimizin yönetmenin ne yaptığı hakkında hiçbir fikri olmadığını ve sonucun berbat olacağını düşündüğümüz anlar oldu. Ancak insanlar gidip filmi izliyor ve harika buluyorlar. Bunu asla yapmam. Annem bana insanlarla dalga geçmemeyi öğretti. Kendimi hayal kırıklığına uğrattığım çok sayıda film yaptım. Her defasında yeni bir şeyler yaratmaya gayret ediyorum. House of Cards'da bir repliği gülümseyerek veya kızgın bir şekilde ya da ironi katarak oynayabilirim. Böylece yazarla yönetmene seçim şansı sunabilirim ki bu onların sahneyi veya tüm hikayeyi bir yapboz gibi bir araya getirmeleri demektir. Yapımcı rolünüz yoksa bu risklidir. Rol aldığım filmleri izledim; yönetmenin duygusal olduğu ve filmde bir dayanak bırakmayacak kadar acıklı, metanetsiz seçimler yaptığı yapımlardı. Üretmeyi ve aslında daha çok yapımcılığı seviyorum; parçaları bir araya getirmeyi. Old Vic'te hemen hemen her işin içindeyim; oyunlar, yönetmenler, cast, tasarımcılar, reklamlar, afişler, hepsi. Şirketimdeyse büyük işlere dahil oluyorum, gündelik işlere değil. Dana'yla Vermont'a uçup Kaptan Phillips filminin haklarını satın almaya çalışacağız mesela. Ya da mesela Sosyal Ağ filmiyle ilgili en sevdiğim özellik, oyuncu olarak dahil olmamamdı. Sevdiklerim saymakla bitmez. Sevmediklerim de öyle. Mimariyi seviyorum, Londra'nın yürünebilir bir şehir olmasını seviyorum, kırsal yerlere gitmeyi seviyorum; insanları, politikasını, tartışmaları, tiyatrosunu, sporunu ve yemeğini seviyorum. Her yerde köpeklerin olmasını seviyorum. Her şeyimi alıp buraya taşınmam büyük bir riskti. Kimseyi tanımıyordum ve hayatım tamamen değişti. Amerikan Güzeli'ni yeni çekmiştik, 1999 senesiydi, o dönemde Old Vic'e dahil olma kararı aldım. 2003'e kadar bunu açıklamadık. Kariyerimi bir film yıldızı olarak şekillendirirsem neler olacağını görmek için 12 yılımı harcadım. Ben bir tiyatro faresiyim, filmlerdeki adamlara benzemiyorum. Tiyatroda kurduğum bu kariyerin umduğumdan da iyi gidebileceğini gördüm. O dönemde başarımın zirvesindeydim, Oscar geldi, yüzlerdeki Oo, iş ciddiye bindi ifadesini okuyabiliyordum ama bende Aynı şeyi yapıp durmak istemiyorum düşüncesi hakimdi. Yüceltilmek istemiyordum, farklı bir şey yapmak istiyordum. Yaptığım işi on yıl daha yapmak değil, yeni bir yola girmek, yeni bir mücadeleye atılmak istiyordum. Hayır, hep bir işi tamamlayıp başka bir yola geçmeyi severim. Hikaye anlatıcılığı ve teknolojinin aldığı yol beni büyülüyor. Esas olan bu. Hikayeniz iyi değilse teknoloji hiçbir işe yaramaz. İzleyici platformu umursamıyor, umursadığı şey içerik. Aslına bakarsanız yapılan şey oyunculuk; tek farkı, normalde saç, makyaj, kostüm gibi uğraşlarınız olurken burada bunların hiçbiri yok. Onun yerine başınızda bir aparat, yüzünüze doğrultulmuş bir kamera ve suratınızdaki noktalar var. Bu büyüleyici çünkü video oyunları sektörü de hikaye anlatma yolunu seçiyor. Ve bu benim açımdan tamamen başka bir izleyici kitlesine hitap etmek demek. Fazla teklif almıyordum. Daha çok Hollywood'dan kaçan şu çılgın adam olarak görülüyordum. Bir şeyden kaçtığım yoktu, aksine bir şeylerin üzerine gidiyordum. Bunu ego olarak görme ama birçok insan benimle kahvaltı, öğle yemeği veya akşam yemeği yemek istiyordu. Bense bana bir çek yazmadıkları sürece kimseyle yemek istemiyordum. Bu konuda Bill Clinton'ın da bana büyük yardımı oldu. Kendi vakfı için bağış toplar ve derdi ki , Kevin, Cipriani'de şu iş adamlarıylayım, buraya gel, belki bazıları senin yaptığın şeyden hoşlanır. Ben de tüm akşamımı kartvizit toplayarak geçirirdim. Yani bugün kazandıklarım için az uğraşmadım. Olay şu; hiçbir zaman rüzgarın hangi yöne doğru eseceğini görmek için beklemedim ve herkesle arkadaş oldum. Kamera arkasında daha etkili olabilirim. Politik yolla söyleyemediklerinizi sanatsal ve kültürel açıdan söyleyebilirsiniz. Bu birine, evin kaç para diye sormaya benziyor. Hala para konusunda endişeleniyorum. Orta sınıf bir aileden geliyorum. Ekmeği annem getirirdi, babam uzun süre işsizdi ve ben bunun ne kadar zor olduğunu, ona ne yaptığını gördüm. Onun gibi olmamaya kararlıydım. Evet. Oldukları halden mutlu olan insanlar aslında sıkıcılar. Dünyadaki en kötü şey, gönül rahatlığı. Londra'ya taşındığımda insanlar bir çılgın olduğumu düşündüler. Neden çekleri toplayarak bir Beverly Hills havuzu etrafında oturmuyoruz ki? Bu benim istediğim türden bir hayat değil. İlgi. İlgili olmak. Meraklı olmak. Ben meraklıyım. Yataktan kalktığında neler yaşayacağını bilmemek, son derece heyecan verici. Tam değil. Kitaplar ve müzik, bu 10 yılda yer alacak. Şarkı söylemeyi seviyorum. Dinleyerek çalışmak için yeni şarkılar istiyorum. Kurgu olmayan şeyler yapacağım. Yapacaklarım var. Ben bir hatırlanmaya değer şeyler delisiyim. Mektupları seviyorum. Elimde gerçek mektuplar tutmaktan hoşlanıyorum. Tennessee Williams, John Wayne veya Spencer Tracy tarafından yazılmış mektupları, kişisel ama dedikodu içermeyen şeyleri okumayı, birinin arkadaşına kendini anlatmasını, eşsiz, komik, etkileyici şeyleri seviyorum. Yani mektup okuma sanatına dair bir kitap yazıyorum. Bir sistem içinde çalışmayı öğrendim ama aykırı bir tipim. Karmaşaya ve bir şeylerin geldiğini görmeye inanıyorum. 1990 yılında David Lean, AFI Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü aldığında, sıradan bir konuşma yaparken bir anda durdu ve dedi ki, Üzgünüm ama burada para adamı hakkında konuşmak istiyorum. Film endüstrisi hakkında endişeliyim. Eski kazananlara bir bakın; her biri birer öncü, birer sanatçı, stüdyolar onları destekliyor ve siz artık desteklemiyorsunuz. Eğer öncü sanatçıları desteklemeye devam edersek ilerleyecekler ama bunu yapmazsak elimizdeki her şeyi televizyona yitireceğiz. Televizyon hepsini ele geçirecek. Bunu 1990'da dedi ve dokuz yıl sonra The Sopranos her şeyi değiştirdi. Şimdi ilginç olansa yeni sinyalleri dinlemek ve incelemek."} {"url": "https://gq.com.tr/roportaj/zlatan-ibrahimovicin-formda-kalma-rehberi", "text": "Zlatan Ibrahimovic, kendi jenerasyonunun en büyük futbolcularından biri. Gelin, ilk önce Zlatan'ın istatistiklerine şöyle bir göz atmakla işe başlayalım: futbolculuk kariyerinde çoğu üst düzey rakiplere karşı kaydettiği 558 golle, erkekler futbolunda tüm zamanların en çok gol atanlar listesinde 13. Sırada yer alan golcü. 121 üst düzey uluslararası maçta attığı 62 golle İsveç'in Tüm Zamanların En İyisi unvanlı futbolcusu. On yıl üst üste aldığı yenilmezlik serisine ek olarak İsveç'te yılın futbolcularına verilen Altın Top ödülünün 12 kez sahibi. Beş Scudetti, dört 1. Lig kupası, Barcelona ile bir La Liga şampiyonluğu ve sayamayacağımız kadar çok birincilik ödülü kazanmış bir oyuncu. Tüm bunlar, en iyi oyuncuların saçlarının telinden kramponlarının bağcıklarına kadar taşan o soyut yıldız ışığına ilaveten kazandığı başarılar. Zlatan bir taraftan da beş dil biliyor, tekvando yapıyor ve yakında sinema oyuncusu olarak yeni bir kariyere adım atmak üzere; I am Zlatan, The Soccer Football Movie filminin seslendirmesi ve yakında çıkacak olan Asterix & Obelix: The Middle Kingdom'da alacağı küçük bir rol. Öte yandan kendisi tek isimliler kulübün de bir üyesi: aynı Beyonce veya Madonna gibi soyadının haricinde sadece Zlatan ismiyle anılıyor. Geçirdiği ciddi bir sakatlık onu bu sezon takımı AC Milan için oynamaktan bugüne kadar alıkoydu, ancak 41 yaşındaki Zlatan'ın San Siro stadyumuna ve İtalyan futbolunun zirvesine dönmesine haftalar kalmış durumda. Son kırk yılın her birinde gol atan İsveç'in altın tanrısıyla H&M Move'un yeni Empower Koleksiyonunun lansmanından önce, nasıl yaparız da Zlatan'ın uzun ömürlülük pastasından kendimize de bir küçük dilim alabiliriz diye sohbet ettik. Ben sadece hareket ettiğim zaman mutlu oluyorum, bu yüzden de formda kalmak bana çok doğal geliyor. Bugün bile hala yerimde duramam. Galiba çocukken de çok hareketliymişim - en azından öğretmenlerim öyle derlerdi. Bu durum, muhtemelen neden profesyonel bir futbolcu olduğumu açıklıyor. Hareket etmek için motive olmak benim için bir sorun değil çünkü aktif olmayı çok seviyorum. Vücuduma meydan okumayı seviyorum - bu beni mutlu ediyor, iyi hissettiriyor, yaşadığımı duyuyorum. Ben işi baya baya abartırım: asla tatmin olmayan bir yapım vardır, her seferinde çıtayı daha da yükseğe taşımaya çalışırım. Bence hareketi hayatınızın her alanına sokmanın anahtarı budur - mesela, bir dahaki sefere asansör yerine merdivenleri kullanın. Yaşadığım en zor anlar, ciddi şekilde yaralandığım ve alıştığım gibi hareket edemediğim dönem oldu. İşte yogayı o zaman keşfettim. Bu çok heyecan vericiydi: bu sayede futbol sahasında uygulayabileceğim yeni beceri ve yöntemler öğreniyordum. Farklı şeyler denemekten asla korkmamalısınız. Çok rekabetçiyimdir, bu yüzden benim için bir spor ne kadar uç bir sporsa ve ne kadar zorlayıcı olursa o kadar iyidir. Bir meydan okumayı, iddialaşmayı asla geri çevirmem. Futbola devam etme isteğim, takımımdaki genç oyunculara ve genel olarak çocuklara bir rol model olma arzusunun yanı sıra, asla pes etmeyişimden kaynaklanıyor diyebilirim. Benim büyüdüğüm yerlerde insanlar beni hep yargıladı, Hayır, bunu yapman mümkün değil dedi. Şimdi ben de benim büyüdüğüm koşullarda büyüyen çocuklara her şeyin mümkün olduğunu göstermek istiyorum. İstenildiği takdirde her şeyin başarılabileceğinin ben canlı bir kanıtıyım. Yeterince uyumak ve uykunuzu almak da önemlidir, ama bütün bunların ötesinde, ben burada insanlara başarılı olmak için her şeyin mükemmel olması gerekmediğini hatırlatmak için varım. Dünyanın neresinde olursa olsun, herkesin ideal besin kaynaklarına, mükemmel antrenman ekipmanlarına veya yemyeşil sahalara erişimi yok. Benim de yoktu mesela ama bana bir de şimdi bakın! Bu nedenle H&M Move ile ortaklık kurmayı kabul ettim - herkese aynı fırsatları tanımak ve herkesin spora eşit bir şekilde erişmelerini sağlamak için. Eşit erişim çok önemli bir faktördür. Yeni şeyler denemeyi, kendimi mümkün olduğunca zora koşmayı seviyorum. Öğrenciyken okulda birçok farklı spor dalıyla uğraştım - bu İsveç'te çok yaygındır. Atletizm, toplu, raketli sporlar ve açık hava sporları: karşıma ne çıktıysa yaptım. Sanırım eninde sonunda bir atlet olacağım belliymiş zaten. Oyunculuk yaparken çok eğlendim, ayrıca İtalya'da San Remo festivalinde sunuculuk yapmak da benim için çok büyük bir deneyim oldu ama bir numaralı aşkım her zaman futbol olacak. Şu an için topluma bir şeyler vermek istediğim belli bir noktaya ulaşmış durumdayım. İnsanları hareket etmeye teşvik edebilirsem, bunun için elimden gelenin 100 kat fazlasını yapmaya hazırım çünkü artık benim için önemli olan topluma kendi kazanımlarından bir şeyleri geri verebilmek haline geldi."} {"url": "https://gq.com.tr/sonbahar_kis_2023_erkek_modasi", "text": "Sonbahar kasvetli bir mevsim. Muhtemelen en kötüsü. Yazın sona ermesinin şoku çok ağır. Ancak erken gün batımları, tek haneli sıcaklıklar ve yağışlar bir yana, erkek giyimi yeni bir sezona işaret ediyor: Sonbahar/Kış 2023 trendleri geliyor. Ve şu anda ne satın alacağınıza bakmak için en iyi yer, her zaman olduğu gibi, podyumlar. Sonbahar/Kış 2023 sezonu için dünyanın en büyük tasarımcıları yılın başında Londra, Paris ve Milano'da bir araya geldi. Londra merkezli Martine Rose, Pitti Uomo'nun saygın yıllık konuk tasarımcısı olarak Floransa'da start verdi. Louis Vuitton, KidSuper tasarımcısı Colm Dillane'in geçici yardımıyla Paris'te defile yaptı. Gucci, uzun süredir kreatif direktörlük yapan Alessandro Michele ile yollarını ayırmasından bu yana ilk koleksiyonlarını sundu. Ve tabii ki, Miuccia Prada ve Raf Simons birlikte yine harika bir koleksiyon sundular. Büyük isimler, büyük kıyafetler ve bu sezon için heyecanlanacak büyük şeyler. Önümüzdeki sezon için size bir yön vermek amacıyla, 2023 erkek giyim trendleri için büyük GQ rehberini bir araya getirdik. Yemek için en iyi şey, giymek için en zor renk; Cadbury moru erkek giyiminde hiçbir zaman üst sıralarda yer almadı. Ta ki şimdiye kadar. Fendi'de şaşırtıcı derecede ince deri pantolon ile bolca mor vardı, Kiko Kostadinov'da ise Bournville'in en sevdiği mor tonundan kesilmiş yüksek parlaklıkta naylon eşofmanlar podyuma çıktı. Sonuçta giymek o kadar da zor değil. Erkek giyiminde çılgın bir dönem yaşanıyor. Justin Bieber, Bad Bunny ve Lil Nas X gibi erkeklerin giyim tarzına bir bakın. Londra, Milano ve Paris'teki podyumlarda da aynı şey oluyor. İrlandalı marka JW Anderson'ın ceketleri oldukça iddialı. Yine Jonathan Anderson tarafından yönetilen Loewe, podyuma karikatürize, ampul benzeri ceketler giyen modeller çıkardı. Egon Lab'in jilet gibi keskin takım ceketleri belden dar kesilmişti ve kontrast oluşturan devasa kollar ve sivri omuzlar dikkat çekiyordu. Rei Kawakubo'nun markayı kurduğundan beri şekillerle oynayan Comme des Garçons'da, boxy'ye yeni bir anlam kazandıran çarpık blazer tasarımlar vardı. Yırtık kotlar. Yırtık kazaklar. Bol hırkalar. Grunge geri döndü ve biraz tanıdık geliyor. Tasarımcılar, Kurt Cobain ve Nirvana grup arkadaşları tarafından popüler hale getirilen bu akıma büyük ilgi gösterdi. Gucci, modellerini kışın iyi görünmekten başka bir işe yaramayan yırtık pırtık örgüler ve ufacık bere şapkalarla podyuma gönderirken, Givenchy'de Matthew Williams'ın ekose gömlekleri katmanlı ve uzun çizgiliydi. \"Parisian weird\"ın yeni taçlandırılmış ustası Egonlab'de grunge gerçekten gelişti. Rinse-washed denim ceketler, ekose gömlekler ve çamurlu dizlere sahip kot pantolonlarla kombinlendi. Yakalar bu sezon için ciddi şekilde büyütüldü. Ami'nin havacı ceketleri kalkış için yeterince büyük boyun kanatlarıyla kuşatıldı. Dior'un sahte leopar desenli yakaları trençkotların üzerinde dalgalanırken, Casablanca'da yün örgü yakalar gösterişli trikoların üzerinde görüldü. Loverboy'da, İngiliz tasarımcı Charles Jeffrey, imzası haline gelen ekose iş gömleklerinin üzerinde seksenler tarzı büyük yakalar sundu. Milano'da ise, Prada'da Miuccia ve Raf bize en sıra dışı tasarımı sundu: keskin ve dart benzeri. Kısacası: gömleğinizin, ceketinizin ya da paltonuzun yakası varsa, büyük olsun. Tüm bu balıkçı olayı orta büyüklükte bir muhabetti: Soho'da küçük mağazaları olan küçük markaların sunduğu güvenilir, iş kıyafetine yakın bir yaklaşımdı. Fakat bu sezon büyük markaların hepsi kendi ufacık berelerini podyuma gönderirken, bildiğimiz bere lüks bir şeye dönüştü. Bode'unki, Amerikan markasının çoğu kıyafetinde olduğu gibi muzip ve gösterişliydi. Fendi'ninki ise kurdeleli, soyut ve hafif Lego detaylı. Gördüğünüz gibi bereler süper lüks ve aynı zamanda hazır giyim. Armani'de sade; Casablanca'da gösterişli; Gucci'de orijinal, balıkçı beresine olabildiğince yakın. Paltonun müthiş gücü malum. Dahası, herkes onu kullanabilir ve moda haftası, son zamanların en iyi paltolarından bazılarını sunarak bu gücü en üst düzeye çıkarmayı başardı. Ami tasarımı platolar büyük, sağlam ve gösterişliydi. Dolce'de daha teatraldi, biraz Phantom of the Opera gibiydi. Saint Laurent'da ise adeta \"kutsal kase\" vardı: hem anime kötüleri, hem mafya patronları hem de şatolarda yaşayan ve geceleri beslenen şüpheli genç erkekler için yapılmış titiz, zahmetsiz paltolar. Klasik takım elbiseyi erkek giyiminin tekerleği olarak düşünün. Onu yeniden keşfetmeyi deneyebilirsiniz. Metalik süslemeler, lastik, zincirler kullanabilirsiniz. Ancak göreceli olarak konuşmak gerekirse, en iyisi basit olanı ve çoğu erkeğin istediği de bu. O halde, Canali, Emporio Armani ve hatta Vtmnts'in kitlesel, evrensel çekiciliğe sahip ürünler sattığı bir dizi markanın fazla zorlamayan kusursuz terzilik anlayışına sadık kaldığını görmek güven verici. Tam da klasik takım elbisenin gardırobunuzdaki en temiz ve en keskin şey olduğunu düşündüğünüz anda, aslında daha da temiz ve keskin hale geliyor. Cerrahi olarak öyle! Kenzo, Vuitton ve Bianca Saunders'da terzilik, detayları en aza indirmek ya da tamamen ortadan kaldırmak için sadeleştirildi. Sonuç aynı anda hem 90'lar, hem bilim kurgu hem de basitti. Yakalar zaten abartılıyordu. Robert Pattinson'ın geçen yıl Dior defilesinde etek giydiğini gördünüz. Evet, o daha büyük bir hareketin parçasıydı. John Cena da giydi, Ncuti Gatwa da. Bu erkek giyiminde büyük bir hareket. Martine Rose, Pitti Uomo'yu kot pantolonlu, yere kadar uzanan etekli erkeklerle dolu bir koleksiyonla kapattığında çarkları harekete geçirdi. İtalyan markası Etro'nun erkekleri büyük boy rugby gömleklerle giyilen uzun ekose etekleri tercih ederken, Ludovic Saint Sernin tam da Y2K'ya uygun pileli mini etekleri tercih etti. Sadece bacak gününü es geçmemeye çalışın. Bomber ceket erkek giyiminde yeni bir şey değil (1917'de ABD Ordusu Havacılık Giyim Kurulu tarafından Birinci Dünya Savaşı pilotlarını sıcak tutmak için yaratıldı, bilginize, o zamandan beri onları seviyoruz), ancak AW'23 için büyük markalar mütevazı uçuş ceketine yeni yaklaşımlar sundu. Prada'da Raf Simons normdan uzaklaşarak kendine özgü büyük boy siluetine sadık kaldı; Miuccia ile birlikte podyumu boydan boya ceketlerle kapladı. Dolce and Gabbana'da Domenico ve Stefano, kabarık kollu ve sıkıca kelepçelenmiş bellere sahip deri bomber ceketler gönderirken, Hed Mayner'da bu ceketler devasa boyutlarda ve naylondan kesilmişti. Bu yazı ilk olarak BRITISH GQ websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/spordan-once-ne-yenir", "text": "Egzersiz öncesi öğünün mantığı net: arabanızı uzun bir yolculuğa çıkarmadan önce yakıt alırsınız. Bu karlı antrenman öncesi takviye pazarının dili 'optimizasyon', 'performans' ve 'patlayıcı' gibi kelimelerle dolu. Ancak biz araba değiliz ve spor beslenme uzmanlarıyla konuştuğunuzda, antrenman öncesi öğün kavramının büyük bir yanlış anlaşılma olabileceğini fark ediyorsunuz. İngiltere Rugby takımının beslenme koçu ve Liverpool John Moores Üniversitesi'nde İnsan Fizyolojisi Profesörü olan Profesör Graeme Close, son dakikada dönüşümsel alım fikrini çürütmekten son derece memnun. Özünde, egzersizden kısa bir süre önce herhangi bir şey yeme veya içme ve 'optimize' olmayı bekleme kavramının tamamı kusurlu. Performansınız hafta boyunca yediklerinizin bir ürünü ve egzersizden önceki son öğün, aşırıya kaçılması halinde sizi yavaşlatabilir veya hedeflerinize ulaşmanızı engelleyebilir. Bir seansa başlamadan hemen önce bir espresso içerseniz , günün geri kalanından bahsetmeye gerek yok, ısınma ve duşunuza enerji verirken potansiyel olarak uykunuzu da mahvedebileceğinize dikkat çekiyor. Dr. Laurent Bannock, Performans Beslenme Enstitüsü'nü kurdu ve Kevin De Bruyne ve 2022 Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanan Belçika Erkek Milli Futbol Takımı da dahil olmak üzere birçok sporcuya rehberlik yaptı. Egzersiz öncesi içecekler için ortaya atılan iddiaları derinden eleştiriyor. Dr. Bannock, yeterli protein ve karbonhidrat içeren bir diyetin, ciddi antrenman yapan ancak yakın gelecekte podyuma çıkmayı ya da Dünya Kupası madalyası almayı beklemeyen bizleri beslemek için yeterli olduğunu açıklıyor. Herhangi bir özel beslenmeye ihtiyaç duymadan vücudumuzda antrenmanlarımız için yeterli yakıt depoladığımızı garanti ediyor. Antrenman öncesi öğün önerecek olurlarsa, sporcu beslenmesi uzmanları aktiviteden bir ila üç saat öncesinden bahsediyor, yani temelde stratejik bir antrenman öncesi atıştırmalıktan ziyade sadece bir öğün. Bu bir ila üç saatlik aralıktaki son öğünde, kendinize en iyi performans şansını vermek için yapılabilecek bazı ayarlamalar var. Bunlar, aklınızdaki egzersiz türüne bağlı olarak biraz değişir. Profesör Close, kas kazanmak ve yağ kaybetmek için yoğun bir ağırlık seansı yaparken tavuk veya beyaz balık gibi yağsız bir protein, beyaz pirinç ve biraz fazla pişmiş sebzelere ihtiyacınız olduğunu söylüyor. \" Çok pişmiş olması sindirime yardımcı olur. En son isteyeceğiniz şey, egzersiz yaparken vücudunuzda ağır bir şekilde duran çok fazla lif.\" Ayrıca ilk deadlift'inizin 45 dakika öncesinde bir espresso içmenizi öneriyor. Ancak başlamadan hemen önceki o son saatte, canınızı sıkmayın. Dr. Bannock, \"Bu makaleyi okuyan çoğu insanın, antrenman öncesinde çok dar bir zaman aralığında çok özel bir strateji veya yemek türü anlamında ne yaptıkları konusunda endişelenmelerine gerek yok\" diye ekliyor. Başka bir deyişle, şeker içeren kaseleri bırakın, granoladan uzaklaşın ve rahatlayın. Bu içerik ilk olarak BRITISH GQ web sitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/stil/alessandro-michele-devrimi", "text": "'Erkek takımlarını gerçekten seviyorum. Belki de en sevdiğim şeylerden biri onlar. Omuzları, düğmeleri seviyorum. Ceket harika bir parçadır cinsiyetleri ve kimlikleri keser. Farklılıkları ne olursa olsun herkesi aynı çatı altında toplar. Herkes bu ilginç ceket ve pantolon üniformasıyla büyülenir. Onu seviyorum ve onunla oynamayı, kırmayı ve kodlarını kullanmayı ve sonra onları alt üst etmeyi de seviyorum. Garip bir renkle alevlendirmeyi seviyorum. Erkek giyimini mühendislik üzerine gizemli bir inceleme olarak görüyorum'. 2015'ten beri Gucci'nin kreatif direktörü Alessandro Michele, ilan-ı aşkında böyle diyor. Bu, erkek takım elbisesi stiline duyulan sevginin yanı sıra, en klasik kıyafetlerin, normlar ve klişelerin alt üst edilmesi söz konusu olduğunda sahip olabileceği yıkıcı güce de duyulan bir sevgidir. Sohbetimizin konusu bu: erkek evreninde benzersiz bir değişim aracı olarak takım elbise. Bu bariz bir paradoks. Gerçekte, dünyadaki kırmızı halılara bir göz atarsanız, erkek kıyafetleri söz konusu olduğunda bundan daha çok konuşulan bir şey yoktur. Ve aynı kırmızı halılarda, Gucci'nin erkek terziliği son zamanlarda bariz bir kahraman. Michele ile Roma'da, ünlü moda evinin yakın zamanda yerleştiği, henüz açılışı yapılmamış olan palazzo'nun giriş katında buluşuyorum. Buradaki her şey onun tarzını yansıtıyor gibi görünüyor ya da belki de Gucci'ye çok benziyor. Ve hem Gucci hem de Michele, bizi çevreleyen Roma ile o kadar çok ortak noktaya sahipler ki, klasisizm ve avangard, ironi ve derinlik arasındaki sürekli bir ayna oyununda birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını söylemek imkansız. Kişisel stüdyosundaki kanepede, ceket, pantolon, gömlek ve kravatın on yıllardır çevrelerini saran sembolizmden arındırılmasıyla bunun erkek stilinde nasıl bir şey olduğunu tartışıyoruz. Güç, formalite, belirli bir tür baskın erkeklik yerine, erkeklere bu öğeleri kendi imajları ve benzerlikleriyle yorumlama özgürlüğü geri veriliyor. 'Erkek kıyafeti evrensel bir koddur, bir tür İncil'dir. Herhangi bir kadın elbisesinden daha güçlüdür çünkü herkes için gücü temsil eder. Bütün bunları yakmak istiyorsan, ateşe vermen gereken şey bu. Neredeyse saygısızlıktır, ancak başardığınızda ateş gerçekten büyüktür', diye açıklıyor Michele. Michele'yi ilgilendiren kültürel değişim tesadüfen olmadı. Bu, toplumsal ve estetik düzeyde erkek evreninde nihayet ortaya çıkan durumla ilgili. Bulunduğumuz yere nasıl geldiğimizi düşündüğünü açıklamasını istediğimde: 'Bugün erkeklerin ifade için daha fazla alanı var, özellikle son yıllarda giyimle kendilerini ifade edemeyecekleri ya da özgürleşemeyecekleri yerlerde, kısıtlandıkları klişeyle sınırlı değiller, . Kibir sergileyebilirler, çünkü kibir de erkektir.' diyor Michele. Gucci'nin büyük etkinliklerine, defilelerin ön sıralarına ve podyumlara bir göz atıldığında, Gucci'yi seçen veya Gucci'nin seçtiği bazı ünlülerin bir tür karşılıklı özgürlük ve estetik paktında buluştuğu ve Michele ve erkek modası vizyonu ile gelişme yaşadığı barizdir. Bu ilişkilerin nasıl kurulduğunu, kimi giydireceğini ve bu yaratıcı ortaklığı kiminle sürdüreceğini nasıl seçtiğini duymak ilginç: 'Kesin bir kural yok. Sen gelmeden hemen önce aşağı indim çünkü Harry için hazır giysiler ve Jared için bir takım elbise vardı. Genelde yaptığım şey bu: Daha çok sevmelerini sağlamak için gözden geçirip bir şeyler ekliyorum veya çıkarıyorum. Ve bu onları tanıdığım için oluyor, onlarla çok yaratıcı bir ilişkim var. Kişilikleri, işime, beni benim olmayacak bölgelere ulaşma olasılığını ekliyor. Örneğin Jared, kendisi gibi olmaya devam ederken her zaman değişme fikrine takıntılıdır. Ve bu benim için adeta uyarıcı. Bütün bunlar, Michele'yi, pazarlamanın ve belki de basitleştirmeye yönelik indirgemeci bir eğilimin, erkekleri en azından kısmen modası geçmiş olan stil, cinsiyet ve nesil kodlarına hala kısıtlı bir yerden bakıldığına dair nihai bir düşünceye götürüyor. Resmi ya da gündelik, genç ya da yaşlı, erkek ya da kadın. Gerçekten değişiklik görülüyor değil mi? 'Çocuklarımızın çocukları büyüdüğünde bunlar eski tartışmalar gibi gelecek. Bizler bir düzeyde bu yapılar içinde yaşamayı öğrenen basit canlılarız, ancak kimliklerimizin ve kim olduğumuzda da bir dönüşümün olduğu açık. Kıyafetler bunun sadece en görünür kısmı. Bir kez daha, erkek dünyası gücü temsil eder ve erkekler genellikle kendi aralarında bu gücü koruma eğiliminde olan bir dil konuşurlar, ancak bu dil zaten kısmen içten içe çökmekte olan bir dildir. Muazzam başarılı bir dönemin tadını çıkaran ve Gucci'nin benimsediği İtalyan rock grubu Maneskin'e atıfta bulunarak, \"Çocukları görüyor musunuz?\" diye soruyor. Takım elbiselerini giyiyorlar, çok etkileyici. Mick Jagger'ın eskiden giydiği kıyafetleri giymekte neyin rahatsız edici olduğunu sorabilirsiniz. Ama bence farklı bir bakışın zamanı geldi; her zamanki gibi, kendinizi sadece kıyafetlerle sınırlarsanız, onları açıklayamazsınız. Onları giyerek kazandıkları gerçek anlama bakarsanız, o zaman daha net bir anlayış elde edersiniz.' Ceket ve pantolon devrimi daha yeni başladı."} {"url": "https://gq.com.tr/stil/balikci-yaka-giymek-icin-dogru-vakit-ne-zaman", "text": "Bazı insanların telefonlarında yaz tatili için geri sayım sayacı olması gibi, biz de balıkçı yaka sezonunu özlemle bekliyoruz. Yazdan ve temsil ettiği her şeyden nefret ediyorum. Çok sıcak. Saçlarım her zaman berbat görünüyor ve ketenler giydikten dört saniye sonra kırışıyor. Şu ana kadar 3-0 yenik durumdayız. Bazılarının 'soğuk hava tutkunu', diğerlerinin ise muhtemelen basit bir gıcık olarak adlandırdığı biriyim. Ama tüm ciddiyetimle söylüyorum, boynuma ilk kez küçük bir şekillendirici giysi verildiğinde gücümün tam formuna ulaştığını hissedebiliyorum. Kalın örgü! Jarse! Hiçbir şey o yakayı vücudunuzdan daha da yukarı çekmenin yerini tutamaz, ta ki siz tamamen suya batana ve bir yün yumağından başka bir şey gibi hissetmeyene kadar! Elbette, bu gardırop demirbaşını giymenin birçok yolu var, bu yüzden insanlar hala soğuk kokteylleriyle keyif yaparken balıkçı yaka kazak giymeyeceksiniz. Ancak bu, belirli bir kazakla, örgünün yoğunluğuyla ilgili değil. Balıkçı yakalar bir ifade biçimi diyebilirim. Dünyaya köprücük kemiğinizin iş için kapalı olduğunu, nergisler yeniden çiçek açana kadar bakılmaması gerektiğini söylerler. Balıkçı yaka giymeyi seçmek, dışarıdaki gerçek sıcaklıkla ilgili değil, aslında daha çok hislerle ilgili. Oldukça bilimsel bir ankette , insanlara sonbahar geldiğinde balıkçı yaka giyme olasılığı hakkında ne hissettiklerini sordum. Ankete katılanların yaklaşık %70'i balıkçı yaka giyme taraftarıyken, karşıt görüşlüler %30'da kaldı. Detaylandırmaları istendiğinde, çoğu aynı duyguyu dile getirdi: rahat olmanın en iyisi olduğu, ancak aynı zamanda yaza veda anlamına geldiği ve bu ülkenin insan neşesine yakın bir şeyi ifade ettiği tek zaman olduğu. Diğerleri ise bunun bir kıyamet alameti, aylarca sürecek buzlu camlar, SAD lambaları ve zifiri karanlık bu kış parçasının giyilebilir bir uyarısı olduğu sonucuna vardı. İşte muamma burada başlıyot, çünkü balıkçı yaka sadece bir giysi parçası değil, Doğa Ana'nın karşısında sallanan beyaz bir bayrak, doğa koşullarına bir teslimiyet. Yenilgiyi kabul etmek ve bu gri ve kasvetli adanın bir kez daha klişesini gerçekleştirmek üzere olduğunu kabul etmek. Boğazlı kazakları çıkarmak için doğru vaktin ne zaman olduğuna dair uzun cevap, zaman ve mekanla ve onlardaki yerimizle ilgili kendi kişisel hesaplaşmamızda yatmakta. Kısa cevap ise muhtemelen 12 derece gibi bir şey olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/stil/beckhamin-gardirobu-bize-sporun-en-iyi-giyinen-adami-hakkinda-ne-soyluyor", "text": "Şu sıralar Netflix'te zirvede olan dört bölümlük belgesel dizi Beckham'ın dördüncü bölümünde, çocukluk odasında duran genç David'in arşiv görüntülerini görüyoruz. Kamera gardırobuna geçmeden önce \"Dağınık bir odam olmasından nefret ediyorum,\" diyor. Aahalardaki süper yıldızlığı, Victoria ile yaşadığı göz önünde aşk ve Versace'den Emporio Armani'ye kadar her büyük tasarım markasının bir parçasını istediği adam haline gelmesinden, yani her şeyden önceki halini yakalıyor. Bir anda günümüze geri dönüyoruz. Şimdi 48 yaşındaki Beckham'ın kişisel giyinme odasındayız. Tahmin edebileceğiniz gibi, Leytonstone'daki 3 yataklı odasından çok farklı. Duvarlarda güzel sanat eserleri var, havadar ve aydınlık, büyük pencereler kanat kanat, malikanelerle çevrili bir yola bakıyor. Çok az kıyafet görülebiliyor ki bu da Beckham'ın temiz ve düzenli olma takıntısı hakkında çok şey söylüyor. Sahne çok uzun sürmüyor ama bize dünyanın en iyi giyinen futbolcusunun - o zaman olduğu gibi şimdi de - nasıl bu mertebeye geldiğine dair bir fikir veriyor. Kamera Beckham'ın günümüz gardırobunu açmasına geçiyor: erkek giysilerinden oluşan devasa, fildişi renginde meşe bir dolap. \"Her şey çok düzenli,\" diyor Becks, lacivert fermuarlı örgü desenli kazağını giymiş bir çocuk edasıyla, uzanıp bize sıra sıra \"gömlekler, jean gömlekler, süveterler, kadifelerden tişörtlere\" kadar her şeyi dikkatle gösterirken, sonra iç çamaşırları ve çoraplar. Beckham'ın her giyim bölümü için ayrı bir çekmecesi ve bölümü var. \"Ve sonra takım elbiseler,\" diyor ve kapıları açarak gri, siyah ve lacivert renklerde jilet gibi terzilik maharetlerini gösteren bir odaya giriyor. Her şey renk koordinasyonlu. Tişörtlerini ve örgülerini bile belli bir açıyla yerleştiriyor, böylece altında ne olduğunu görebiliyor. Selfridges'in lüks mağazalarında görmeyi bekleyeceğiniz türden bir düzen söz konusu. Ancak Beckham'ın nasıl çalıştığına dair asıl fikir birkaç saniye sonra geliyor. Odanın diğer ucuna geçiyor ve ortada, büyük bir cumbalı pencerenin önünde, üzerinde seçilmiş kıyafetlerin asılı olduğu tek bir ray duruyor. \"İşte bunlar haftanın geri kalanı için kıyafetler\" diyor ve dolgulu yelekleri, net, ütülü gömlekleri ve iyi kalıplı blazer ceketleri işaret ediyor. Ön tarafta koyu mor bir palto duruyor. Beckham utanarak şöyle diyor. \"Haftamı hazırlıyorum..Eskiden sadece bir gece önce yapardım.\" Bu yeni bir takıntı mı? \"Evet.\" Bu konuda başka seçeneği olmayan bir adam gibi konuşuyor. Beckham'ın OKB ile ilgili zorlukları iyi belgelenmiş halde. Bu, kariyerinin ganimetleri etrafında temizlik ve düzen sağlarken, doğrudan yorum yapmadan dizinin arka planında mırıldanan bir tema. İyi ya da kötü, onun böylesine titiz bir özenle giyinmesine nasıl katkıda bulunduğunu görüyoruz. Tarzı bir zamanlar olduğu kadar deneysel olmayabilir - görünürde saronglar ya da bol kargolar yok - ama gardırobuyla daha az ilgilenmiyor, iyi görünme arzusu azalmıyor. Eğer Beckham Britanya tarihinde hakkında en çok yazı yazılan sporcuysa ve kariyerine olgunlukla bakıyorsa - inişleri ve çıkışlarıyla - bu da gardırobunun buna uygun olarak nasıl geliştiğini gösteriyor. Bir zamanlar süper dar yelekler, açık yakalı takımlar, tespih boncukları ve balon pantolonlar günün kurtarıcısıyken, bugün çok iyi fit edilmiş Dior takımları, pahalı kaşmir örgüler ve gömleklerden ibaret. Kıyafetler bir hafta öncesinden planlanıyor ve mükemmel bir şekilde ütüleniyor."} {"url": "https://gq.com.tr/stil/harry-styles-sambayi-herkesten-daha-iyi-giyiyor", "text": "Harry Styles sinir bozucu biri. 29 yaşındaki yıldız olmaya çalışmadığı zamanlarda bile, mükemmel görünüyor. Bu hafta başında Londra'nın lüks Soho semtindeki spor salonundan çıkarken yakalanan Harry Styles, Timothee Chalamet'nin başını çektiği kendi türündeki diğer yıldızların alışkın olduğu dağınık bir görünüme sahipti. Chalamet'ye kıyasla biraz daha konuşkan olan Harry Styles, en iyi stil tercihlerini sergilemekten çekinmiyor. Bu muhteşem Loewe havacı ceket ve yetmişli yıllardan kalma güneş gözlükleriyle başlıyor. İngiliz yıldız bunları ortalama bir insanın daha kolay ulaşabileceği kıyafetlerle kombinliyot. Harry Styles Umbro tişört ve Nike şort giyerek günlük giyim tarzını da vurguluyor. Başka bir deyişle, nihai spor giyim görünümü... ama çok, çok şık."} {"url": "https://gq.com.tr/stil/herkes-neden-gazelle-giyiyor", "text": "Geçmişten günümüze süpermodeller, aktörler ve pop ikonları, A-list ünlüler, onların anneleri ve biz sıradan fanilerin paylaştığı çok önemli bir ortak nokta var. Herkesi birbiriyle buluşturabilecek X kişi teorisi değil. 2749 liralık Adidas Gazelle ayakkabılar. Bir zamanlar Noel Gallagher, Mick Jagger ve her zaman sokaklara ayak uyduran Run-DMC'nin ayaklarında görünen Gazelle, günümüzde Harry Styles ve Prens Harry gibi ünlülerin de seçimi olarak ünlülerin stil tercihlerinde yerini pekiştirerek korumaya devam ediyor. Müzisyenler, sporcular ve Kate Moss, Helena Christensen ve Fred Durst gibi daha fazla ünlü arasında, Gazelle'in spor ayakkabı kültürünün temel dayanak noktasının ötesine geçerek pop kültürünün kendisi haline geldiğini söyleyebiliriz. 1970'lerden 2010'lara kadar öne çıkan herhangi bir trend, son zamanlarda yeniden canlanmanın tadını çıkarıyor. Geniş paçalı pantolonlar, Küba yakalı gömlekleri ve örgü pololar arasında, Instagram Reels, TikTok ve çevrimiçi vintage satıcıları aracılığıyla tam bir uyum kontrolü\" yapan Adidas Gazelles moderniteye dönen bu tarihi trendlerin kültürel zeminine oldukça doğal bir şekilde uyuyor. Elbette, bu old school silüetlerinin yanı sıra Gazelle'in Harry Styles, Kendall Jenner, Kit Harington ve Mo Sallah gibileri tarafından giyilmeye devam edilmesinin de popülerliğine katkısı yok değil. Gerçekte, bu model hiçbir zaman öne çıkmadı. 80'lerde hip-hop'çular ve 90'larda Britpop'çular tarafından giyilen her dönem, basit siluetin güçlenerek evrimleştiğini gördü. Yine de, 66'daki ilk çıkışından bu yana, Adidas'ın Gazelleri işlevsel renk kodlamasını bıraktı ve artık çok önemli Üç Şerit ile dengelenen çok çeşitli canlı süetlerde mevcut. Basitçe söylemek gerekirse, çok yönlü ayakkabılar - konik, minimalist ve kişiselleştirmeye de açık. Onlara, seyahatteki Prens Harry'den martinisinin peşinde 007'ye kadar birbiriyle alakası ve çeşitli gardıroplarda yer kazandıran bu renkli yinelemeler/yorumlardır. Ve elbette, modern modanın kendi retrospektif trend döngülerinden daha çok sevdiği bir şey varsa, o da iyi bir iş birliğidir ve Adidas asla kaçırılmayacak bir iş birliği ortağıdır. Hem Adidas x Gucci ortak koleksiyonlarının hem de belirli bir Bay Harry Styles'ın ünlü turne gardırobunun önemli bir parçasını oluşturan Gazelle'in son versiyonları, belki de bugüne kadarki en ünlüsü. Markayla bezenmiş bir orta taban ve dil bölümündeki Guccified güncellemesinin yanı sıra modaevinin monogramıyla Adidas'ın sportif Gazelle'leri, artık İtalyan lüks dünyasında resmi olarak yer edinirken olimpik köklerinden hiç bu kadar uzak olmamıştı. Ve Gucci'nin en sevilen sözcüsü, Styles'ın onları nadiren giymemesi şaşırtıcı olmadı. Aslında, hibrit Gucci x Adidas Gazelle spor ayakkabı, Styles'ın tüm gözde markalarından oluşturduğu bir seçki arasında, \"As It Was promosyonu esnasında görücüye çıkmış ve büyük heyecan yaratmıştı. Uzun lafın kısası, neredeyse her hafta keşfet sayfanız size yeni trendler dikte ederken popülerliği sabit bir ayakkabı söz konusu. İster markanın kendi sayfasındaki temel modeli, ister Gucci yorumuyla lüks raftaki yeri... Harry Styles'ın stilini yükseltiyorsa sizin için de işe yarar."} {"url": "https://gq.com.tr/stil/paul-mescalin-normal-kiyafetlere-ust-duzey-yaklasimi", "text": "Paul Mescal dün gece büyük bir Gucci partisine katıldı. Londra'daki 180 The Strand'da markanın arşiv sergisi münasebetiyle düzenlenen partide, elbette baştan ayağa Gucci giydi . Ancak bu beklediğiniz türden bir Gucci erkek kıyafeti değildi. Bunun yerine Mescal çok normal bir görünüm benimsedi: klasik beyaz bir tişört, mavi kot pantolon ve bir çift makosen. Sıradan bir erkek kıyafetiydi - ama iyi işlenmişti. Kalıplar kusursuzdu ve normal erkek kıyafetlerini örnek erkek kıyafetlerine dönüştüren detaylar vardı: beyaz çorap, yarı aslan başı saç stili, ve kot pantolondaki çarpıcı detay. Son yıllarda tanıdığınız Gucci'den çok farklıydı. O dönemler Wes Andersonvari, maksimalist, nerdy, seksi ve eksantrikti. Ancak Mescal'ın kıyafeti Gucci'deki daha geniş bir hareketin parçasıydı. Bu yılın Ocak ayında Alessandro Michele'den görevi devralan yeni kreatif direktör Sabato de Sarno yönetiminde Gucci, net ve minimal geçmişine geri döndü. De Sarno marka için hazırladığı ilk kadın giyim koleksiyonunu geçtiğimiz ayın sonlarında Milano'da yıldızlarla dolu bir defilede tanıttı. Gösterişten uzak, az ama öz bir koleksiyondu. Neredeyse hiç monogram yok. Koyu bordo ve siyah renklerde gerçekten güzel deriler. İyi işlenmiş kıyafetleri takdir eden insanlar için en iyi İtalyan pamuğundan yapılmış kot pantolonlar. Kaliteli alışverişi seven ama giysilerinin nereden geldiğini bağırmak istemeyen insanlar için bir koleksiyon. Yani Mescal gibi insanlar için. Mescal'in görünümü ve Sabato'nun ilk sunumu, erkek giyiminde ve genel olarak modada daha geniş bir hareketi yansıtıyor. Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca gürültülü ve logolu kıyafetler günün modasıyken, artık daha sade bir tarza geçiş söz konusu. Prada'nın siyah paltoları, Loewe'nin Prince of Wales ekoseli blazer ceketleri, The Row'un ipek karışımlı Oxford gömlekleri ve Ferragamo'nun ekru yelekleri ve siyah deri ceketleri sofistike bir görünüm sergiliyor. Hepsi oldukça klasik şeyler - ve Mescal'ın gösterdiği gibi, Normal People tarzı kıyafetler... Giymesi oldukça kolay."} {"url": "https://gq.com.tr/stres_bagimliligi", "text": "Stres bağımlısı olabilirsiniz. Her ne kadar olası görünmese de, sürekli stresli hissetmekten zevk almak mümkündür. Oxford Sözlüğü'nde bunu tanımlayan bir terim yok, ancak internet bunu ortaya çıkarıyor; strese bağımlı olanlar kendilerini \"streskolik\" olarak tanımlayabilirler. Çoğu durumda olduğu gibi bunun da bilimsel bir nedeni var. Stresli olduğunuzda, beyniniz stres hormonu kortizol salgılamanın yanı sıra, \"iyi hissettiren\" kimyasal olan dopamini de belli bir miktarda salgılar. Nörobilimci ve bağımlılık uzmanı Jim Pfaus, Insider'a işleyişi açıklıyor. Pfaus'a göre stres, periferik sinir sistemindeki uyarılma ve dikkat merkezlerini harekete geçirerek vücut için \"doğal bir mutluluk\" yaratabilir. Bu durum uzun sürerse, \"uyuşturucu kadar bağımlılık yapıcı\" bir özellik kazanabilir. Harvard'da eğitim görmüş psikolog Debbie Sorensen CNBC'ye yaptığı açıklamada, kronik olarak stres altında olan bir beynin bu küçük, öforik dopamin vuruşlarına bağımlı hale gelebileceğini söylüyor. Kendimizi meşgul olmaya zorlamak neredeyse stres enjekte etmek gibidir. Sorensen'e göre, bunu sıkılmaktan, üzülmekten, yalnızlıktan ve diğer hoş olmayan duygulardan kaçınmak için yapma eğilimindeyiz. Ve bu sandığınızdan çok daha yaygın. Ancak stres bağımlısı olmak uzun vadede yüksek tansiyon ve kalp sorunlarından IBS'ye kadar bir dizi sağlık sorununa yol açabilir. Sorenson, strese bağımlı biri olup olmadığınızı ve buna nasıl karşı koyabileceğinizi kontrol etmenize yardımcı olacak birkaç işareti listeliyor. Günümüzün çalışma kültürü aşırı çalışmayı yüceltme eğilimindedir. Hızlı tempolu bir iş ortamında uzun saatler çalışmaktan hafta sonları çalışmaya kadar biriken stres, başarının bir göstergesi olarak görülüyor. Sorensen CNBC'ye verdiği demeçte, \"Üretkenlik takıntılı kültürümüz stresli olmayı bir onur nişanı haline getirdi... Sürekli meşgul olmak egoya da iyi geliyor, çünkü meşguliyeti başarı ile özdeşleştirdik\" diyor. Sorensen'e göre bu, insanların strese bağımlı hale gelmesinin en önemli nedenlerinden biri. İş yükünüz söz konusu olduğunda sürekli \"iş başında\" olan biriyseniz ve biraz izin aldığınızda ya da hafta sonları kendinizi suçlu hissediyorsanız, o zaman - ding dong - muhtemelen bir streskoliksiniz. Sosyal medya çağındayız ve Boomer'lardan Z kuşağına kadar herkes geceye akıllı telefonuyla başlıyor ve bitiriyor. Ancak, telefonunuzu sürekli olarak 100 farklı türde Instagram paylaşımı ve Twitter mesajı için değil de işle ilgili acil e-postalar, aramalar ve mesajlar için kontrol ediyorsanız, muhtemelen sürekli stresli olmaktan dopamin salgılayan birisiniz demektir. İnsanları memnun edenler vardır, bir de siz varsınız. Sınırda olduğunuzu zaten biliyorsunuz, ancak bir projeye, bir teslim tarihine daha hayır diyemiyorsunuz. Sorensen'e göre stres bağımlısı olmanın en belirgin işareti, zihniniz ve bedeniniz hayır demeniz için size yalvardığında bile kendinizi sürekli stresli durumlara sokmayı seçmenizdir. Peki bu kısır döngüyü nasıl kırabilirsiniz? Muhtemelen bu tür bir bağımlılık için resmi bir destek grubu yoktur. Ancak Sorensen'e göre, egzersiz ve meditasyon en olası iksirlerdir, çünkü her ikisi de beyninizdeki dopamin ve endorfin seviyelerinizi artırır . Diğer yol ise hayatınızdaki \"kötü stres faktörlerini\" belirlemektir; uyku eksikliği, iştah kaybı, anksiyete ve diğer endişe verici durumlara neden olan şeyler. Bu kötü stres faktörlerini diğerlerinden ayırdıktan sonra, günlük yaşamınız üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmak veya azaltmak için aktif olarak çalışabilirsiniz. Bu içerik GQ INDIA websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/teknoloji/tum-zamanlarin-en-iyi-100-video-oyunu", "text": "Tüm zamanların en iyi oyun listeleri her zaman aynı yolu izlemiştir; video oyunu gazetecilerinden oluşan bir ekip oturur ve neredeyse önceden belirlenmiş bir sıralama hazırlanır - mümkün olduğunca çok sayıda temeli kapsamaya çalışan görünüşte benzer bir şöhret listesi. Biz de GQ olarak bunun yerine kaosu kucaklayalım dedik. Ocarina of Time, Dark Souls ve Ico'yu kendi kaprislerimize göre büyük bir listede karıştırmak yerine, arkadaşlarımızı da dahil etmeye karar verdik. Böylece sektörün geneline kendi \"en iyi\" kriterlerini belirleyebilecekleri boş bir tuval verdik ve seçilen oyunların geleneksel olarak kabul edilen ilkelerden nerede farklı - ve nerede benzer - olduklarını gördük. Bu, sektördeki favori geliştiricilerimiz, yayıncılarımız, yönetmenlerimiz ve gazetecilerimizden oluşan devasa bir kolektifi bir araya getirmek anlamına geliyordu. Bunu bir \"Avengers toplanıyor\" anı olarak düşünün. Her oy verenin tek bir görevi vardı: kişisel olarak sıralanmış bir ilk on listesi seçmek. İlk sıradaki bir oyun 10 puan alacak. 10. sıradaki bir oyun ise 1 puan alacaktı. 300 kişiyi katılmaya davet ettik ve 652 oyunun bir veya daha fazla oy aldığı 239 nihai liste aldık. Kazanan oyunumuz sadece en çok oyu almakla kalmadı, aynı zamanda diğer tüm rakiplerinden daha fazla insanın 1 numarasında yer aldı. Bizim için tam liste, 2019'un Disco Elysium'u gibi şaşırtıcı yeni gelenlerin sıralamada inanılmaz bir atak yapmasından, Assassin's Creed gibi mega-franchise isimlerinin tamamen yokluğuna kadar birçok farklı hikayeden oluşuyor. Her türden ve dünyanın her köşesindeki stüdyolardan gişe rekortmenleri ve bağımsızlar ile yeni, eski ve çok eskinin bir karışımı. Tanıdık yüzler var - genellikle şaşırtıcı yerlerde - ve beklemediğimiz birkaç ekleme var. Her şeyin nasıl sonuçlandığını aşağıda görebilirsiniz... Listenin sonunda birincimize açıklıyoruz. Bugüne kadar yapılmış en iyi Star Wars oyununda Skywalker ya da Palpatine'den bahsedilmiyor. Bioware'in muhteşem prequel hikayesi, unutulmaz karakterler, şok edici bir oyun sonu açıklaması ve Lucas'ın filmlerinde hiç görmediğiniz dünyalar ile aynı anda Star Wars'un uzay operatiği ve Bioware'in kişisel bilimkurgusu gibi hissettiren bir hikaye sunuyor. 2021'de bir yeniden yapım da duyurulmuştu. Sega'nın Dreamcast'i ticari başarıya en çok Arsene Wnger'in havalı Arsenal FC takımına sponsor olmasıyla yaklaşmış olsa da, bu eşsiz konsol iyi niyetli klasiklerden oluşan bir çeteye ev sahipliği yaptı. Bunların başında baş döndürücü derecede yaratıcı olduğu kadar trippy de olan müzikal bir demiryolu nişancısı Rez geliyordu. Sadece pahalı mancınık taburlarıyla savaşmayı deneyen 12 yaşındaki çocuklar, sizi selamlıyoruz. Hayalet bir gemi. Kayıp bir mürettebat. Sürükleyici bir soruşturma. Obra Dinn'in Dönüşü'nün tarzı - ilk oyunlardan beri görülmeyen 1-bit monokromatik siyah beyaz tarzı - onu öne çıkarıyor. Ama onu çağdaşlarından gerçekten ayıran, solo yaratıcısı Lucas Pope'un tasarımındaki şiddetli zeka. Eğer kendinizi Shigeru Miyamoto'nun dehasını sorgularken bulursanız, onun bir yıl içinde platform türünü neredeyse mükemmelleştirdiğini ve aynı zamanda ilk The Legend of Zelda'yı yaptığını bilin. Düşünmesi bile yorucu geliyor... Zamansız sanat ve mükemmele yakın Famitsu puanı Okami'nin bir fiyasko olmasını engelleyemedi ve bir milyon kopya satışını geçmesi yıllar aldı. Günümüzde ressam tarzı ve Zelda benzeri mekanikleri ile saygı görüyor. Geliştirici Clover Studio, piyasaya sürüldükten sadece birkaç ay sonra kapılarını sonsuza dek kapattı. İşte bu yüzden güzel şeylere sahip olamıyoruz. Lionhead'in seçim odaklı bir RPG'ye yönelik yüce tutkusu Fable II ile zirveye ulaştı. Fable II, 2004'teki orijinalinden daha dinamik, daha içten ve daha başarılı bir şekilde, bir video oyununda oynanabilecek en özlü İngiliz dünyalarından birini yarattı ve ahlak sistemiyle, paragon iyiliği veya şeytani kötülük eylemleriyle çılgınca koşmanıza izin verdi. Bir gazeteciyi yumrukladığınız için kendinizi iyi hissetmenizi sağlarken aynı zamanda poligonal bir uzaylıdan hoşlandığınız için kötü hissetmenize neden olan bir oyun, Mass Effect, BioWare'in evreni yok eden kötü mürekkep balıkları hakkında Star Wars olmayan bir uzay operasyonu IP'sindeki büyük yeni denemesiydi. Harikaydı - ama serinin en iyileri henüz gelmemişti. Kuzen! Xbox yöneticisi Peter Moore'un E3'te pazusundaki dövmeli seri logosunu göstermesiyle duyurulan Grand Theft Auto IV, San Andreas'ın mutfak lavabosu yaklaşımını New York'un şaşırtıcı bir şekilde yeniden yaratılmasıyla ortadan kaldırdı. Dağlardan aşağı atlayamayabilirsiniz ama bu Rockstar'ın en iyi, en etkileyici hikayelerinden biridir. Blue Shell'in olmadığı tek Mario Kart oyunu Top 100'de yer alan oyundur. Tesadüf mü? Bizce değil. Eskiden ustalıkla hazırlanmış gizlilik oyunlarından oluşan bir üçleme olan World of Assassination serisi, 2021'de IO Interactive'in her seviyeyi Hitman 3 aracılığıyla erişilebilir hale getirmesiyle tek bir paket haline geldi. Bununla birlikte ekip, F1 sabotajları, endüstriyel şarap basma felaketleri ve tuvalette boğularak ölümden oluşan ultraviyole kum havuzunu, dünyayı dolaşan mükemmel bir cinayet simülasyonu olarak birleştirdi. Bugünlerde pek çok oyunun cesaret edemediği bir şekilde bölücü olan The Last Guardian'da, aceleci olduğu kadar aç olduğunu da kanıtlayan Trico adlı dev bir köpek-kuş yaratığıyla arkadaş oluyorsunuz. Yönetmen Fumito Ueda'nın eksantrikliklerine ve dokuz yıllık geliştirme döngüsüne sabrı olanlar, Ico ve Shadow of the Colossus'un yaratıcısından unutulmaz bir macera daha bulacaklar. Dürüst olmak gerekirse, bir T-Rex'in zihnini kontrol etmek için bir tesisatçı şapkası kullanabildiğiniz andan itibaren ikna olmuştuk. Listemize sadece iki strateji oyunu girdi ve Civ V bu ayrıcalığı sonuna kadar hak ediyor. Firaxis'in uzun soluklu Sid Meier serisinin beşinci oyunu, önceki Civilization oyunlarının ızgara tabanlı tasarımını alıp altıgen bir haritaya dönüştürerek 4X türünü tamamen yeniden şekillendirdi. Saatler süren 'bir tur daha' eğlencesi mirası on yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Naoki Yoshida'nın FF XIV'teki kurtarma çalışması, \"harika olduğu ortaya çıkan felaket bir lansmana sahip oyunlar\" için poster çocuğu, şaşırtıcı olduğu kadar beklenmedik olmaya devam ediyor. Belki de buradaki diğer tüm oyunlardan daha fazla, bu geniş kapsamlı MMORPG'yi bu kadar gözde yapan şeyin ne olduğunu belirlemeye çalışmak neredeyse imkansız. Birçok hayran için bu, 35 yıllık bir seride hikaye anlatımının zirvesidir. Daha iyi bir forklift sürüş simülasyonu henüz yapılmadı. Video oyunlarının genellikle tuhaflaşmaktan çekinmedikleri zaman en iyi olduklarını kanıtlıyor. Hem de çok ama çok tuhaf. 2009-2015 yılları arasında piyasaya sürülen yüksek fantezi üçlüsünün ilki - ayrıca bkz: Skyrim ve The Witcher III - Origins, geliştirici Bioware'in neredeyse benzersiz bir RPG hikaye anlatıcısı olarak statüsünü sağlamlaştırırken, geniş karakter özelleştirmesi ve zengin savaş mekanikleri ile ufkunu genişletti. Tüm bunlar, geliştiricinin yaklaşmakta olan Dragon Age Dreadwolf ile yeniden yakalamak isteyeceği şeyler. Christopher Nolan'ın film fragmanlarından Travis Scott konserlerine kadar her şeyi içeren bir pop kültür mash-up makinesi olan Fortnite, 2023'te gerçek bir metaverse'e en çok yaklaştığımız oyun. Bugünlerde büyüyen çocuklar için neredeyse bir geçiş töreni. Campo Santo'nun 2018 yılında Valve tarafından satın alınmadan önceki ilk ve tek oyunu olan Firewatch, kayıp, izolasyon ve yabancılaşma üzerine pastel renkli bir macera. Oyun, Jack Kelley gibi gençlere Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gerçek Firewatch kulelerini kurtarmak için kampanya yürütmeleri konusunda ilham bile verdi. Ruhani bir halefi olan The Valley of the Gods'ın beklemeye alındığı bildirildi, ancak oyunun eğik ve sürükleyici ruhu, birçok ekip üyesinin işbirliği yaptığı Half-Life Alyx'te yaşamaya devam ediyor. Tüm zamanların en ikonik 2D oyunlarından birini alın ve görkemli bir soundtrack ekleyin. Tetris Effect'in temel önermesi budur. Rez'in beyni Tetsuya Mizuguchi tarafından tasarlanan Tetris Effect'in çeşitli modlarında, canlı renkler ekranda patlarken ritim eşliğinde blokları kırıyorsunuz. Sanal gerçeklikte gerçekten üstün bir deneyim. Tek bir temel anısı olan koca bir çocukluk vardır: Hangar seviyesindeki halfpipe'ta kendi başarı hissinizden başka hiçbir ödül almadan 1080 yapmaya çalışmak. Başka türlüsü olamazdı. Sadece 'Hakaret Kılıç Dövüşü'nün icadı için bile değer... Poke hardcore tarafından yaygın olarak serinin en yüksek filigranı olarak kabul edilen Gold ve Silver, kendilerinden o kadar emindi ki, oyun sonrası Pokemon Red ve Blue'nun Kanto bölgesinin neredeyse tamamını içeriyordu. Bu, birçok oyunun ilk seviyesini tamamen işlevsel bir durumda kapıdan çıkarmak için mücadele ettiği 2023'te daha da esnek görünüyor. Metroid serisinin çoğu gibi, Prime'ın varlığı da sınırda bir mucize gibi hissettiriyor ve son Remastered enkarnasyonu bizi bu fikirden caydırmak için hiçbir şey yapmıyor. Teksas merkezli Retro Studios tarafından büyük ölçüde sadece iki yıl içinde yaratılan bu oyun, serinin izolasyon ve keşif temalarını alıp Nintendo'nun hala kayda değer tek birinci şahıs nişancı oyununa nakletti. Şüphesiz, bu listede Katolik Kilisesi başkanına hediye edilen tek oyun. Undertale, YouTuber MatPat'ın 2016 yılında Vatikan'da düzenlenen bir İnternet zirvesinde Papa Francis'e vermeye karar verdiği oyundu. Papa Francis'in pasifist bir koşuya kalkıştığını umabiliriz. 2D Final Fantasy'lerin sonuncusu, franchise tarihinde benzersiz derecede ürkütücü bir yere sahiptir. Devam filminde baş karakterlerden birinin dev bir samuray kılıcı tarafından kazığa oturtulduğu düşünüldüğünde, bu gerçekten de oldukça önemli bir şey. Yakuza hayranları WWE takıntılılarına çok benziyor. Bir hostes barı işletmenin, bir emlak imparatorluğu kurmanın ya da beyzbol becerilerinizi geliştirmenin bu oyunlarda bir Tokyo suç örgütünün kontrolünü ele geçirmek kadar önemli olduğunun açıklamalarını dinlemek tamamen anlaşılmaz bir deneyim... Ta ki bu duyusal aşırı yüklemenin etkili olduğu neredeyse tüm video klipleri izleyene ve başka bir şey oynamak anlamsız gelene kadar. Acımasızca yalın bir senaryo ve çevrimiçi oyunları sonsuza dek değiştirecek çok oyunculu bir mod olan Modern Warfare, Call of Duty serisini İkinci Dünya Savaşı ve Vietnam'ın savaş alanlarından alıp ona daha soğuk, daha incelikli bir ethos kazandırdı. Çünkü ya savaş her zaman eğlenceli değilse? Chernobyl Exclusion Zone'un çalılıkları arasındaki Pripyat görevi unutulmaz derecede üzücü olmaya devam ediyor. Tüm zombi oyunları insanlığın gerçek doğası üzerine düşünceli meditasyonlar değildir, bazıları ölümsüz orduları bir elektro gitar veya elektrikli testere ile sopalamanızı talep eder. Ocarina Of Time'da tartışmasız oyun GOAT'unu yaptıktan sonra başaracak ne kaldı? Kozmik kabus yakıtıyla bütün bir nesli korkutmak elbette. Arkanızda bedensel bir yıkım izi bırakmadan tamamlanabilen nadir video oyunlarından biri olan Thief, bildiğimiz gizlilik türüne öncülük etti. Ve bu yüzden, uyanıkken her düşüncesini yüksek sesle gölgelere ilan eden bir muhafız gibi, biz de onun öncü mükemmelliğini internet denen soğuk, umursamaz boşluğa ilan etmekle yükümlüyüz. Wind Waker'ın 2001 Uzay Dünyası ortaya çıktığında küçük akıllarını kaybeden oyunculara karşı adil olmak gerekirse, Ocarina Of Time'ın ruhani halefi çok büyük bir kumar gibi görünüyordu. Nintendo'nun mallarının sadece çocuklar için olmadığını kanıtlamaya umutsuzca ihtiyaç duyduğu bir anda, Hero of Time oynanabilir bir anime formundaydı. Gamecube, Link'in son boss dövüşünde Ganondorf'un kafatasına Master Sword'dan daha sert bir şekilde saplanmış olabilir, ancak bu, o küçük konsolun taçlandırıcı başarısı olmaya devam ediyor. Koli bandından başka bir şeyle bir araya getirilmemiş bir oyun olan New Vegas, RPG seçim yapma konusundaki inanılmaz yaklaşımı sayesinde yine de bu listeye giriyor. Shrek Smash n' Crash Racing, E.T. The Extra-Terrestrial ve kelimenin tam anlamıyla herhangi bir Kingdom Hearts oyununu unutun, GoldenEye 007 şimdiye kadar yapılmış en büyük film bağlantısı olmaya devam ediyor. Konsollarda birinci şahıs nişancı türünün uygulanabilirliğini göstermekten sorumlu olan oyun, Halo, Timesplitters ve Call of Duty gibi çok oyunculu serilerin temel direği haline gelen 'Deathmatch modunu' popülerleştirdi. Eller aşağı, antropomorfik bir kedinin eşliğinde geçirebileceğiniz en iyi 100 saat. The Sims 2'nin hatırı sayılır mirası, o zamanlar oyunun Kalaşnikof seven genç erkeklerden oluşan çekirdek demografisinin ötesine hitap etmesinden daha fazlasıdır. Bu devam oyununun böylesine dar bir balonun dışındaki oyunculara hitap etme konusunda nasıl iki katına çıktığı göz önüne alındığında - The Sims 4 şu anda kitlesinin yüzde 60'ının 18 ila 24 yaş arasındaki kadınlar olduğunu iddia ediyor - hala iç karartıcı derecede dar görüşlü bir sektörde böylesine öncü bir yaklaşımı kutlamamak ihmalkarlık olur. Hollow Knight'tan Dead Cells'e ve Hideo Miyazaki'nin Souls serisine kadar tüm önemli noughties indie hitlerini tanımlayan Metroidvania türündeki \"vania\" olarak da bilinen Symphony Of The Night, ilham verdiği tüm klasiklerle tanınmaktan daha iyisini hak ediyor. Başka hiçbir şey olmasa bile, hala oyun dünyasının en ikonik olay örgülerinden birine sahip ve Dracula'nın ölümsüz orduları arasında yolunuzu kırbaçlamak hala çok eğlenceli. 3D açık dünyasıyla devrim yaratan Grand Theft Auto III, o zaman için benzersiz bir özgürlüğe sahipti. Sesli oyunculuk, görev tasarımı, dünya inşası ve cesur bir şehir atmosferi, her şeyi sonsuza dek değiştiren bir video oyunu için bir araya geldi. Rockstar bir şekilde sonraki üç yıl içinde iki devam oyunu çıkaracaktı. GTA V'in halefi olmadan on yıl geçirdiği şu günlerde daha da etkileyici bir başarı. Muhtemelen Nintendo'nun tüm arka kataloğundaki en yıkıcı oyun ve kesinlikle en etkili oyunlarından biri olan Super Metroid, kadın aksiyon kahramanını yabancı bir gezegenin acımasız bitki örtüsü ve faunasıyla karşı karşıya getiriyor. Bu baskıcı havanın çoğu NES selefinden taşınmış olsa da, Samus Aran'ın üçüncü macerası, 16 bitlik seviye tasarımının sağlayabileceği yeni inceliklerle yükseliyor. Zorluğu bu sefer \"ruh kırıcı derecede acımasız\" olmaktan çıkarılmış. Liam Neeson olan sevgili babanızı bulmak için bir yeraltı mahzeninin göreceli güvenliğini bırakıp Dünya'daki radyasyonlu bir cehenneme gider miydiniz? Cevabınız farklı olabilir, ancak kesin olan bir şey var: Bethesda bu sorudan çok iyi bir RPG yaptı. Oblivion'un \"dışarı adım atma\" anı - giriş zindanından çıkıp oyunun uçsuz bucaksız dünyasını gördüğünüz an - Xbox 360 döneminin belirleyici anlarından biriydi ve konsolda açık dünya RPG'lerinin önünü açtı. Ayrıca Patrick Stewart'a yaklaşık dokuz saniyelik bir ses çalışması yaptırmayı başardılar - 2006 için fena değil. Final Fantasy'nin OG PlayStation ailesi, harika saçları olan garip bir emo çocuğun iki yanında duran iki uçuk kardeş gördü. FF IX muhtemelen grubun en dürüst olanıdır, bu da parti üyelerinizden birinin dev bir kurbağa şefi olduğu düşünüldüğünde gerçekten önemli bir şey. Yine de, kahramanlar, bir prenses ve Michelin yıldızlı bataklık mutfağından oluşan klasik bir fantezi hikayesi anlatmak için bu nefes alma odasını kullanıyor. Tüm oyun dünyasındaki en tuhaf, korkunç ve beklenmedik sonlardan biri olan Inside'ın kara film estetiği ve yalnız atmosferi Playdead'in ilk oyunu Limbo ile uyumludur, ancak bunu açık bir şekilde öne çıkarmak için mekanik ve tasarım becerisini artırır. Hollow Knight kadar geniş kapsamlı, zorlayıcı ve incelikli bir oyunun sadece üç geliştiriciden oluşan Adelaide merkezli bir ekip tarafından yapılmış olması hala şaşırtıcı. Dark Souls ve Metroidvania etkileri hemen göze çarpsa da, Hallownest'in harap kalıntıları ve ilginç sakinleri boyunca sızan saf detaylar mevcut. Radiance boss'unu öldürmeden önce saatlerini boşa harcayanlar, sizi selamlıyoruz. Mario ve Luigi. Nate ve Sully. Call of Duty ve teabagging. Oyun dünyası unutulmaz ikililerle doludur, ancak Ico'nunki en ikonik olanlardan biridir. Çocuk-prensesle-karşılaşır masalını daha soğuk, daha sade bir yöne çeviren bu oyun, PlayStation'ın sık sık kalabalıkları memnun eden arka kataloğundaki en cesur oyunlardan biri olmaya devam ediyor. Neredeyse eşsiz bir birbirine bağlı zanaat oyunu olan Dishonored 2, tüm zamanların en iyi seviyelerinden birini değil ikisini içeriyor: labirent gibi bir saat konağı ve zamanda geçen beyin bükücü bir macera. Arkane'in karmaşık, eğlenceli sistemik oyun mekaniklerini kavrayışı burada zirve yaptı. Ne yazık ki, oyun neredeyse hiç para kazanmadı, ancak bu listedeki 53 numaranın yayıncı Bethesda için de bir o kadar değerli olduğuna eminiz. Son yıllarda GoldenEye 007'ye geri dönen herkesin de onaylayacağı gibi, birçok eski birinci şahıs nişancı oyunu zamanın tahribatına bırakılsa daha iyi olur. Half-Life 90'ların sonunda o zamanki en ileri grafikleri ve fizik motoruyla büyük beğeni toplamış olsa da, yazar Marc Laidlaw'ın dolambaçlı bilim kurgu anlatısı ve bunun ara sahnelere dayanmadan anlatıldığı sürükleyici yol, Valve'ın ilk klasiğinin hala ayakta kalmasını sağlıyor. Bu ve o kafa yengeçlerinin hala uyanıkken rüyalarımıza girdiği gerçeği... Lionel Messi'nin golleri ve Logan Roy'un küfürleri gibi, Final Fantasy serisi de artık herkesin kendi favorisine sahip olabileceği kadar meşhur. Sık sık güldüren sahnesini bir kenara bırakırsak Final Fantasy X, RPG serisinin en iyi ürünleri arasındaki yerini hak ediyor. Özellikle de hem insanlığın hem de Spira sakinlerinin bildiği en büyük sporlardan biri olan blitzball'u icat etmesiyle. Fez ve The Binding Of Isaac ile birlikte Spelunky, sanat formuna tamamen yeni bir yön veren düşük bütçeli, büyük beyinli bağımsız oyunların yeni bir türü için noughties hücumuna öncülük etti. Küçük ama mükemmel bir şekilde oluşturulmuş bir fikre - hazine bul, ölme - odaklanan oyuncular dakikalar içinde oyuna bağlandılar, ancak Derek Yu'nun eserinin şeytani cazibesinde ustalaşmak için diğer birçok tehlikeli kaderin yanı sıra kazığa oturtma, yılan ısırması veya öfkeli bir dükkan sahibi tarafından ölümü riske atarak saatler geçirdiler. Stardew Valley size mahsul yetiştirme, çiftlik hayvanlarını besleme ve rahat bir kır hayatına bağlanma şansı veriyor. Civilization gibi oyunların oyuncuları kendine bağlamak için bir tur daha özelliğini oyunlaştırdığı yerde, Stardew Valley beyninizi her seferinde bir gün daha oynamaya ikna ediyor... GTA V üç günde 1 milyar dolar kazandı. 2022'nin en çok hasılat yapan filmi Avatar: Suyun Yolu'nun bu kilometre taşına ulaşması 14 gün sürmüştü. Bu hala Rockstar'ın en cüretkar kampanyası - hicivle gişe rekorları kıran oyun yapımını inanılmaz bir şekilde birleştiren çok kahramanlı bir soygun destanı - cehennemi andıran banka soygunlarından Pasifik Sahil Otoyolu'nda rahat bisiklet gezintilerine kadar her şeyi kapsıyor. Sony Santa Monica'nın yeniden başlatması, God of War'u gereksiz bir vahşet festivalinden ebeveynlik üzerine düşünceli bir meditasyona dönüştürdü. Bloodborne ve The Last of Us Part II ile birlikte, Sony'nin PlayStation 4'ü olağanüstü kalitede özel tek oyunculu oyunların yuvası olarak tanımlamasına yardımcı oldu. Birçok insan için Destiny tek oyun, bu da bu listedeki diğer 99 oyunu önemsemeyecekleri anlamına geliyor. Halo 3, Neil Blomkamp ve Top Gun Maverick yönetmeni Joseph Kosinski'nin yönettiği fragmanlar ve 10.000 gece yarısı lansman açılışı da dahil olmak üzere Xbox'ın oyun dünyasını belki de o zamandan beri hiç olmadığı kadar ana akıma ittiğini gördü. Bu 2007'nin en büyük oyun anıydı ve şimdiye kadar yapılmış en iyi tek oyunculu kampanyalardan biri olmaya devam ediyor. Elder Scrolls repertuarındaki \"tuhaf olan\" Morrowind, Bethesda Game Studios'un devasa RPG'lerinden birini konsola ilk kez taşıdığı oyun oldu. Bu yıl 20 yaşında olan Morrowind, daha sonraki sürümlerle gelen yaşam kalitesi iyileştirmelerinden hiçbirine sahip değil, ancak aynı zamanda yapımcısının sandbox vizyonunun en akıcı ve açık uçlu versiyonlarından birini sunuyor. En az üç kez oynamanızı gerektirecek kadar iyi bir aksiyon-RPG. Square'in Final Fantasy serisinin otoriter doğası nedeniyle Chrono Trigger'ın RPG soyağacı, hala Mudhoney, Seinfeld ve Stone Cold Steve Austin'e küfreden 90'ların çocukları için ayrılmış bir sır gibi geliyor. Yine de burada sergilenen zarif hikaye anlatımını ve klasik sıra tabanlı dövüşü takdir etmek için pembe gözlüklü bir kargo pantolonuna sahip olmanıza gerek yok. Bakın, Yoshiaki Koizumi'nin Super Mario Galaxy'yi özellikle esrarkeşleri düşünerek yaptığını söylemiyoruz. Eğer Mario'nun neonlarla ıslatılmış uzay kayalarında zıplama maceralarına biraz çakırkeyifken katıldıysanız, mükemmel bir zamanlama olmuş demektir. 2017 yılına gelindiğinde, \"bir şeyler hissettiren ezoterik video oyunları\" artık mantıksız bir tür olmaktan çıkmıştı. Gone Home ve Everybody's Gone To The Rapture gibi oyunlar \"yürüyen simülasyon\" için bir alan açmaya yardımcı olmuş olmalı. Supergiant'ın Yunan mitolojisine getirdiği renkli ve çağdaş yaklaşım, oyunculara oyunu \"tam sürümden\" önce oynama fırsatı vermek için erken erişim modelinden tam olarak yararlandı. Bu, Supergiant'ın oyunculardan gelen ayrıntılı geri bildirimleri dikkate alarak oyunu daha da geliştirebileceği anlamına geliyordu. Her zaman var olan baskıcı bir sis ve bilinmeyene karşı duyduğumuz korku hissini bir araya getirerek teknik kısıtlamaların üstesinden gelen bir korku klasiği. Hideo Kojima ve Guillermo del Toro'nun 2014'teki başarısız P.T. girişiminden sonra, bu yıl içinde bir yeniden yapım bekleniyor. Nintendo'nun NES dönemindeki hakimiyeti, Kuzey Amerika konsol pazarının yüzde 94'ünün kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Kamyon dolusu para basmanın yanı sıra, bu makinenin en büyük başarısı, Miyamoto'nun platform çıtasını o kadar yükseğe koyduğu Super Mario Bros 3'tü ki, yıldız tesisatçısı aradan geçen on yıllar boyunca sadece ara sıra onu geçebildi. Zorlu Half-Life Alyx ve Counter-Strike 2'nin umut verici çıkışından sonra, Valve yeniden bir video oyunu geliştiricisi olmakla ciddi bir şekilde uğraşıyor gibi görünüyor. Bu nedenle, 2007 yılında, PC oyun monolith'inin, The Orange Box derleme paketinin bir parçası olarak Portal gibi yaratıcı bir bulmaca oyununu çöpe atmayı göze alabilecek kadar önemli bir çizgide olduğunu hatırlamakta fayda var. Baştan sona dahiyane olan bu oyun, yaratıcı olduğu kadar komik olduğunu da kanıtladı. Uncharted 2'nin oyun ortası, yüksek hızlı tren arabası set parçası, Görevimiz Tehlike filmlerinin en iyisine rakip ve bunların hepsi 2009'da PlayStation 3'te yapıldı. Nathan Drake'in ikinci oyunu hareketli çekim ve heyecan verici aksiyon konusunda sınırları zorladı, en çok satan PlayStation serisi için yüksek bir çıta oluşturdu. Hideo Kojima post-apokaliptik paket teslimatına yönelmeden ve Konami pachinko makinelerinin şehirdeki tek oyun olduğuna karar vermeden çok önce, ünlü sanatçı ve uzun süredir birlikte çalıştığı yayıncısı Snake Eater güçlerinin zirvesindeydi. Kamuflaj ve yakın dövüşe yeni bir vurgu yapan bu oyun, casusluk gerçekçiliğine oldukça yakındı. Sadece bizden olay örgüsünü açıklamamızı istemeyin. 2052 yılında geçen Deus Ex, hem oyuncularına sunduğu seçenekler hem de komplocu olay örgüsünün sinir bozucu öngörüsüyle hala zamanının ötesinde. Warren Spector'ın ikonik yaratımı, küresel salgın hastalıklar bir yana, sürükleyici simülasyon türü üzerinde devam eden etkisiyle daha da dikkat çekicidir. Square Enix'ten 300 milyon dolarlık satın alma işleminin bir parçası olarak 2022'de Embracer Group'a satılan franchise'ın yeniden canlanması, öngörülen distopyasından önce gerçekleşecek gibi görünüyor. Azın gerçekten çok olduğu bir oyun olan Shadow of the Colossus'un ressamvari, minimalist ortamlarının güzelliği, yalnızca maceranız boyunca izini sürdüğünüz monolitik yaratıklar tarafından geride bırakılıyor. Akademi Ödüllü yönetmen Guillermo del Toro, Team Ico'nun oyununu bir \"başyapıt\" olarak selamladı ve çarpık yönetmenlik sanatını etkiledi. Outer Wilds size keşfetmeniz ve çözmeniz için koca bir güneş sistemi sunuyor. Dünyaları inanılmaz, kendine özgü tuhaflıkları olan bağımsız dioramalardır. Bir kara delik. Sonsuz fırtınası olan bir gezegen. Bir yıldızın içine düşen bir kuyruklu yıldız. Ve büyük bir sorun: Güneş her 20 dakikada bir süpernova oluyor ve dünyayı sıfırlıyor. Böylece unutulmaz bir uzay macerası başlar. Bir video oyununda görebileceğiniz en güzel kum ve başka hiçbir şeye benzemeyen duyusal bir deneyim. Journey hakkında ne kadar az şey söylerseniz o kadar iyi - sadece gününüzün birkaç saatini ayırın ve oynayın. Video oyun tarihinin en tartışmalı devam oyunu olan Naughty Dog'un The Godfather Part II saygı oyunu, perspektif ve beklentilerle oynayarak bugüne kadarki en karmaşık ve düğümlü oyununu ortaya koydu. Yıkıcı olay örgüsü sızıntılarına ve oyuncuların büyük tepkisine rağmen, oyun 2020 Oyun Ödülleri'nde 11 adaylıktan yedisini kazandı - şovun tarihindeki en fazla adaylık. Çığır açan dövüş oyunu Street Fighter II, arcade joystick kontrollerinde devrim yaratarak daha önce hiç görülmemiş düzeyde tepkisellik sağladı. SNES'e taşınırken hayatta kalması, hala saygı duyulan mirasını sağlamlaştırdı. İşin iyi tarafı, A Link To The Past o kadar iyiydi ki, şeytani zindanlar, tuhaf sakinler ve sırlarla dolu bir dünya haritasından oluşan karışımı Zelda şablonunu yirmi yıl boyunca değiştirdi. Öte yandan, o zamandan beri diğer geliştiricilerin bizi içinde gezdirdiği her eziyetli \"karanlık ayna dünyasından\" yalnızca o sorumludur. Charmander, Squirtle ve Bulbasaur. Hepsini eşit derecede seviyoruz, ama en çok Bulbasaur'ı. Minecraft neredeyse 240 milyon kopya sattı - tarihteki diğer tüm oyunlardan daha fazla. Oyuncu odaklı yaratıcılık üzerindeki kalıcı etkisi Fortnite'tan Fallout'a kadar her inşa modunda görülebilir. Oyunların gücü hakkında bir oyun olan Bioshock, oyuncuları denizin dibindeki art deco bir metropol olan Rapture'a daldırdı. Birinci şahıs nişancılığı ile seçim odaklı oynanışı harmanlayan oyun, medyanın en unutulmaz kötü adamlarından biri olan Andrew Ryan'ı ve tüm zamanların gerçeklik algısıyla oynayan bir twist'i sundu. Hepimiz World of Warcraft'a bağımlı olan birilerini tanıyoruz. İlk çıkışından neredeyse 20 yıl sonra, hala gelmiş geçmiş en çok oynanan MMO. Yine de biz yolumuza devam ettik. Gerçekten. Geliştirme sürecinin ortasında lansman oyunu statüsüne yükseltilen Bungie'nin birinci şahıs nişancı oyunu, tek oyunculu nişancı senaryolarına ve çok oyunculu arena modlarına bakış açımızı yeniden şekillendirecekti. Temel konseptinde birçok değişikliğe sahne olan çılgınca yaratımına rağmen, Halo'nun etkisi bir türü sonsuza dek değiştirdi. Dark Souls'un inanılmaz zorluğu ve Bloodborne'un soyut irfan inşası, şimdiye kadar yaratılmış en iddialı açık dünyalardan biriyle buluşuyor. Elden Ring, George R.R. Martin tarafından yazılan temel anlatı esaslarını kullanarak hayranlık uyandıran manzaralar, çivi gibi sert bölüm sonu canavarları ve parmakla ilgili her türlü faaliyete yönelik çocukça övgülerle dolu şaşırtıcı derecede iddialı bir RPG yarattı. Doom o kadar popülerdi ki, o dönemde Windows'tan daha fazla bilgisayara yüklendiği tahmin ediliyor. Bill Gates geliştirici id Software'i satın almayı bile düşündü. Bunun yerine, Microsoft yapımcısı ve Valve'in kurucusu Gabe Newell'ı oyunu Windows'a taşıması için görevlendirdi. Yıllar sonra Microsoft, Bethesda'yı 7,5 milyar dolara satın alarak nihayet Doom'a sahip oldu. Edge dergisinin ilk 10/10 puanı - derginin 30 yıllık yayın hayatında aldığı 24 puandan biri -. Nintendo'nun Mario denetçisi Shigeru Miyamoto tarafından yönetilen bu dönüştürücü platform oyunu, henüz emekleme aşamasındayken 3D oyunlar için baş döndürücü bir emsal oluşturdu. 2021 yılında, bozulmamış orijinal bir kopyası açık artırmada 1,5 milyon dolardan fazla bir fiyata satıldığında gelmiş geçmiş en pahalı video oyunu oldu. Final Fantasy VII 1997 yılında şimdiye kadar yapılmış en pahalı oyundu. Artık o kadar karmaşık görünüyor ki oyunculardan böylesine duygusal tepkiler almak delilik gibi geliyor. Gerçekten de bu, RPG hikaye anlatımı için büyük bir adım oldu. Öyle ki Square Enix muhtemelen iki katı parayı çok bölümlü bir yeniden yapım için harcadı. Ejderhalar! Skyrim, akıcı rol yapma tasarımıyla hem hardcore hem de casual oyuncuları yakaladı. Karlı dağ zirveleri, 100'lerce saatlik görevler ve sırlarla inanılmaz bir keşif alanıdır - tüm Bethesda oyunları gibi - aynı anda binlerce hayran yapımı mod, oyunun ömrünü on yıldan fazla uzatmak için yepyeni görevler ve sistemler oluşturdu. Video oyunu tarihinin belki de en büyük esnekliği olan Rockstar, Red Dead 2 ile sinematik hikaye anlatımı ve detaylara gösterilen özen konusunda kendi ölçütünü aştı - masum kurbanları tren raylarına bağlayabileceğiniz ve sevgiyle işlenmiş at testislerine hayran kalacağınız, zamanı tükenen bir adam hakkında kasvetli bir hikaye. Super Mario World'ün ikonik statüsü için bir sürü neden var. Nintendo'nun SNES konsolu ile birlikte piyasaya sürülmesi, platform hilelerini bolca içermesi ve kesinlikle mükemmel coşkulu müzikleri. Gerçekten de, biz her şeyin Yoshi adında büyüleyici yeşil bir dinozorun çıkışına bağlı olduğunu düşünüyoruz. Onlarca yıldır tartışmasız GOAT olarak göklerde tutulan Ocarina of Time'ın tacı, 2017'de çıkan Breath of the Wild'ın The Legend of Zelda serisini bir kez daha yeniden tanımlamasının ardından biraz düştü. \"Zamanın Şarkısı\"nı hala kas hafızasına kazımış olanlar için, hiçbir açık dünya macerası bu oyunun büyüsünün yerini tutamaz. Disco Elysium'un geleneksel olmayan rol yapma mekaniği, birincil etkileşimli unsur olarak sohbeti öne çıkarıyor. Sadece dedektifinizin moralinin yaşama isteğini tam anlamıyla kaybedecek kadar düşmediğinden emin olun. Resident Evil 4'ün tempo, gerilim ve senaryo çeşitliliği konusundaki kavrayışı, gerçekten tiksindirici böcekçiklere olan açlığı gibi hala kusursuza yakın. Efsanevi yönetmen Shinji Mikami ve Capcom ekibi, The Last of Us'tan Grand Theft Auto'ya kadar her oyunda görülen omuz üstü görünümü popüler hale getirdi. Oyunun 2023'teki yeniden yapımının aldığı eleştirel tepkiler, etkisinin zerre kadar azalmadığını gösteriyor. Dark Souls'un Blighttown adlı nemli yeraltı bölgesinin derinliklerine indiğinizde, etrafınızdaki keskin kokulu bataklık düşmanınız haline geliyor ve sizi yavaş yavaş zehirliyor. Tüm sabrınızı ve ardından akıl sağlığınızı isteyen sadist bir oyunda, sadece hayatta kalmak bile heyecan verici hissettiriyor. Zeka zorlayan bulmacalar ve inanılmaz fizik tabanlı bir oyun için buraya gelin. Stephen Merchant'ın medyanın en komik senaryolarından birini okuması için hazır olun. Gizlilik türünün temellerinden biri ve Hideo Kojima'yı sanat formunun birkaç ustasından biri olarak ortaya çıkaran oyun. Lea Seydoux'dan Mads Mikkelsen'e kadar her yıldızın onunla çalışmak istemesinin bir nedeni var - ustaca, yaratıcı ve tuhaf. Mass Effect 2'nin son görevi - uygun bir şekilde İntihar Görevi olarak adlandırılmıştır - video oyunu tarihinin en iyilerinden biridir; değerli takım arkadaşlarınızı kaybetme olasılığınız nedeniyle oyun boyunca yaptığınız tüm seçimleri test eden heyecan verici bir sonuç. Bir daha asla bu kadar sevimli bir kahramanlar grubu olmayabilir. The Witcher 3'ü son tekrar oynayışımız 130 saat sürdü. Her saniyesi zengin karakterler, olağanüstü hikaye anlatımı ve RPG tarihindeki en iyi görevlerden bazılarıyla doluydu. Bu nedenle, Kanlı Baron ile yeniden tanışmak için can atıyoruz. Bloodborne'un son derece agresif dövüşleri ve neredeyse anlaşılmaz Lovecraftian bilgi ağı, yönetmen Hidetaki Miyazaki'yi on yılın en etkili geliştiricilerinden biri olarak sağlamlaştırdı. Oyunun özgünlüğü - ilk 10'umuzda devam oyunu veya spin-off'u olmayan tek oyun - gizemini daha da pekiştiriyor. Zahmetsizce basit oyun tasarımı. Tetris'in hakları birçok kez tartışıldı, ancak Alexey Pajitnov'un blok avcısının etkisini çok az kişi inkar edebilir. En Büyük 100'ümüzde 1990'lar öncesi sadece iki oyundan biri olan bu oyun şu anda Guinness Dünya Rekoru'nu elinde tutmaktadır; resmi olarak 65'ten fazla platforma taşınmıştır. Yılların baba oyunu Naughty Dog'un Cormac McCarthy'den esinlenen kıyamet sonrası seyahatnamesi PlayStation tarihinin en riskli hamlelerinden biriydi. Serinin şimdiye kadar 32 milyon kopya satması ve eleştirmenlerce beğenilen HBO TV dizisinin ikinci sezonunun şimdiden yapım aşamasında olmasıyla Neil Druckmann ve Bruce Straley'nin büyük kumarının işe yaradığını söylemek yanlış olmaz. Nintendo'nun muhteşem Switch lansman oyunu, birçok kişinin açık dünya deneyimlerine bakışını değiştirdi. Çok az oyun onun deneysel oyun fırsatları kapsamıyla eşleşir ve çok azı oyuncuya kendi keşifleri üzerinde bu kadar fazla yetki hissi verir. Devam oyunu Tears of the Kingdom'ın bıraktığı mirasın hakkını vermek gerekiyor."} {"url": "https://gq.com.tr/tesla-phone", "text": "Tesla telefonu birkaç aydır yüksek teknoloji uzmanlarının gündeminde. Adını bile biliyoruz: Tesla Model Pi 5G 2023. Ve çıkış tarihi 2023. Sorun şu ki, Elon Musk'ın akıllı telefonu giderek daha fazla Arlesian'a benziyor, yani herkes onun hakkında konuşuyor ama kimse onun geldiğini görmüyor. Belki de X , roketler ve önümüzdeki aylarda rekabetin katlanacağı arabalar da dahil olmak üzere birçok faaliyetiyle meşgul olan Elon Musk, Tesla Pi akıllı telefonunu henüz basına ve tüm dünyaya sunmadı. Ancak, ortada dolaşan pek çok bilgi var: sadece isim ve çıkış tarihi değil, aynı zamanda Tesla telefonun ne kadara mal olacağı ve teknik özellikleri GQ yeni Tesla akıllı telefona bir göz atıyor. Pi. Elon Musk'ın akıllı telefonunun adı bu olmalı. \"Olmalı\", çünkü 2022'nin sonunda Elon Musk, ihtiyaç duyulması halinde bir Tesla cep telefonu üretileceğini açıkladı. Kendisi hiçbir şeyi doğrulamamış olsa da, söylenti o zamandan beri yayıldı ve Tesla akıllı telefonunun adı Tesla Model Pi 5G 2023 olacak. Pi, matematikte ürün ile eş anlamlı olan Yunanca harfine atıfta bulunuyor. Büyük soru: Elon Musk'ın Tesla Telefonu neye benzeyecek? 2022 yılına ait videolar gizemi çözmeye çalıştı, ancak bugüne kadar kimse Tesla Pi akıllı telefonun neye benzeyeceğini bilmiyor. Bazıları bunun geliştirilmiş bir iPhone olacağını söylese de Elon Musk Tesla akıllı telefonunu tam olarak Apple, Samsung ve diğerlerinin ayak izlerini takip etmemek için yaratmak istiyor. Akıllı telefon pazarında yıkıcı bir güç olmanın peşinde ve kopyalamaya hiç niyeti yok. Ama bir akıllı telefondan başka bir akıllı telefona daha çok benzeyen şey nedir? Elbette cevabı biliyorsunuz. Var olmayan ve ekiplerinin üzerinde çalıştığı varsayılan kişi tarafından onaylanmamış bir telefon için nasıl çıkış tarihi verebilirsiniz? Elbette neredeyse imkansız. Ancak kimse imkansızı yapmak zorunda değil, özellikle de konu yüksek teknoloji söylentileri olduğunda. Mayıs ayında, 2023'ün sonunda piyasaya sürüleceğinden bahsediliyordu. Daha da iyisi, Eylül ayında, akıllı telefonun Amerika Birleşik Devletleri'nde satışına başlanması için 21 Aralık tarihi öne sürüldü. Yani Tesla Phone'un bir çıkış tarihi var. Şimdi konunun özüne gelelim. Tesla akıllı telefonun 6,7 inç ekrana sahip olması bekleniyor, bu da onu iPhone 15 Plus ve 15 Pro Max'e eş değer kılarken, farklı olarak Samsung Galaxy S23 Ultra'nın 6,8 inç diyagonal bir ekranı var. Elon Musk ve Tesla Telefonu için büyük bir devrim söz konusu değil gibi. Bu ekranın çözünürlüğü 1284 x 2778 piksel olacak . Vaat edilen bu 6,7 inçlik formatın mevcut tek ekran boyutu olup olmayacağı veya yaklaşık 6 inçlik daha küçük bir formatın sunulup sunulmayacağı henüz belli değil. Ekran boyutundan sonra, cihazın içinde neler olup bittiğine geçelim. Yüksek teknoloji gözlemcilerinden gelen bilgilere göre Tesla Phone, 4.700 mAh'lik ağır bir bataryaya sahip olacak (bir zamanki söylentilere göre 7.000 mAh ütopik görünüyor). Ancak bu bataryanın asıl avantajı güneş enerjisiyle çalışacak olması. Böylece kullanıcılar Tesla akıllı telefonlarını gün ışığında şarj edebilecek ve gerçek anlamda kablosuz bir telefon haline getirebilecekler. Geçtiğimiz Şubat ayında Nice Matin de Tesla akıllı telefonun \"Starlink'in uyduları tarafından dağıtılan ve bir implant kullanılarak düşünce yoluyla kontrol edilebilen bir mobil ağa bağlı olacağını\" bildirmişti. Hatırlatmak gerekirse Starlink, Elon Msuk'un sahibi olduğu Space X şirketine ait bir uydu internet erişim sağlayıcısı. Bu sağlayıcının benzersiz özelliği, alçak Dünya yörüngesindeki binlerce telekomünikasyon uydusundan oluşan bir uydu takımyıldızına dayanması. İmplant ile düşünce aktarımı söz konusu olduğunda, gerçekte ne olduğunu görmek için Elon Musk'ın ekipleri tarafından gerçekleştirilecek testleri beklememiz gerekecek. RAM açısından 8 ila 12 GB arasında bir değer söz konusuyken, bir zamanlar en az 2 TB olacağı söylenen depolama kapasitesi 512 GB veya 1 TB'a kadar düşebilir. Son olarak, tahmin edebileceğiniz gibi, Tesla Phone arabanızla özel bir bağlantıya sahip olacak... tabii eğer arabanız Tesla ise. Bir akıllı telefonun teknik özellikleri arasında en merakla bekleneni fotoğrafçılık. Elon Musk bu alanda Apple ve Samsung'dan daha iyi olmak istiyorsa elinden geleni yapmak zorunda. Bu da Tesla Phone'un en az bir adet 48 megapiksel geniş açılı sensör ve x5 optik yakınlaştırmalı bir ana sensör dahil olmak üzere 3 sensöre güvenebileceği anlamına geliyor. Bunu göz önünde bulundurmamız gerekecek, çünkü bazı konseptlerde gösterildiği gibi dört fotoğraf sensöründen bahsediliyor. iPhone 15 969 ve Galaxy S23 799'dan başlarken, Tesla Phone'un kaynaklara göre 800 veya 900'dan başlayarak ikisinin arasında bir yerde olması bekleniyor. RAM ve depolama seçeneklerine bağlı olarak fiyat 2.000 avroya kadar yükselebilir... Bugün Elon Musk tarafından hayal edilen bu akıllı telefonun var olacağını söylemek için hiçbir neden yok. 52 yaşındaki girişimci ile kimse ne bekleyeceğini bilmiyor ve zaten ünlü olan Tesla Phone da bu köklü kurala bir istisna değil. Bu içerik ilk olarak GQ FRANSA web sitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/thayna-soares-hype", "text": "Caiçara kökenli olanlara, kültürlerinin gururunu ve toplumda farklı yerlerde bulunabileceğimiz anlayışını bırakmak. Bu temsilde yalnız değilim, benim gibi pek çok model var ve uluslararası podyumları giderek daha fazla işgal ediyoruz. Her modelin tarihi, kültürel ve fiziksel özellikleri var. Brezilya sadece coğrafi bölgesiyle değil, çeşitliliğiyle de devasa bir ülke. Bugün dünyaya en çok model ihraç eden ülkeler arasındayız, ancak eminim ki potansiyelimiz çok daha büyük, ırkların karışımı güçlü güzellik noktalarımızdan biri. Evet, ben Brezilya'nın en güzel yerlerinden biri olan Paraty-RJ'den bir çaiçarayım ve markam Thayna Çaiçara ile kültürümü moda ve geleneksel yerel nakışlarımız aracılığıyla gösteriyorum. Çoğu Avrupa'da olmak üzere Brezilya dışında sattığımız kıyafetlerimize tipik danslarımızı, çaiçara yaşamının unsurlarını ve bölgemizde bulunan doğayı işliyoruz. Bu sayede kendi hikayemi ve geldiğim yerin hikayesini anlatabiliyor, kültürümü el yapımı işlerle ölümsüzleştirebiliyorum. Ayrıca Paraty-RJ bölgesindeki kültürel projelere de aktif olarak katılıyorum. Polis olarak çalıştığım dönemde podyumlarda göz önünde olma hayalinden çoktan vazgeçmiştim. Ta ki Miss America International gündeme gelene ve iş arkadaşlarım bana kayıt kartını getirip katılmam için ısrar edene ve sonunda Meksika'daki finali oybirliğiyle kazanana kadar. Bu Brezilya'daki televizyon kanallarının dikkatini çekti ve sonuç olarak ajanslardan modellik kariyerine başlamam için davetler aldım. Genç bir anne, sosyal hizmet görevlisi ve polis memuru olarak edindiğim deneyimlerin kariyerimde fark yarattığına inanıyorum; oyuncu seçmeleriyle başa çıkma olgunluğu, talep edilen disiplin ve hepsinden önemlisi müşterilere karşı sorumluluk açısından. Modada en iyi yerlere gelen modellerin kişilikleri ve hikayeleri nedeniyle orada olduklarına inanıyorum. El yapımı işlerin anlaşılması ve takdir edilmesi, Çaiçara halkının kültürleriyle gurur duyması ve bir kumaş parçasının değerinin, hikayesinde ve nasıl yapıldığında olduğunun anlaşılması. Bu tür bir tartışmayı moda pazarının ön saflarına taşımanın zamanı geldi de geçiyor bile. Bugünlerde internetin önerdiği tüketim hızının tersini yapıyorum. Gerçek bir miras bırakmak için diğer insanların hayatlarına olumlu bir şekilde etki eden iyi örneklere ve tutumlara ihtiyacınız vardır. To leave for those of Çaiçara descent, a feeling of pride of their culture and the understanding that we can occupy different places in society. I am not alone in this representation, there are many of us, and we are increasingly occupying the international catwalks. Each model with its history, cultural and physical characteristics. Brazil is a gigantic country, not only for its geographic territory, but for its diversity. Today we are among the countries that export most models to the world, but I am sure that our potential is much greater, the mix of races is one of our strong points of beauty. Yes, I'm Caiçara, from Paraty-RJ, one of the most beautiful places in Brazil, and with my brand, Thayna Caiçara, I show my culture through fashion and our traditional local embroidery. We embroider our typical dances, the elements of caiçara life and the nature present in our region in the clothes that we sell outside Brazil, most of them in Europe. That allows me to tell my story and the story of the place where I came from, immortalizing my culture through handmade work. I also actively participate in cultural projects in the county of Paraty-RJ. At the time that I was working as a police officer, I had already given up on the dream of being in the spotlight on catwalks. That was until Miss America International came up and my work friends brought me the registration card and insisted for me to participate, and at the end, I won the final in Mexico unanimously. That caught the attention of television networks in Brazil and, consequently, I received invitations from agencies to start a modeling career. I believe that my experiences as a teenage mother, a social worker and a police officer have had a positive effect on the course of my career; they have helped me to develop the maturity needed to deal with castings, the discipline the work demands, and above all, accountability towards clients. The legacy I want to leave behind is an appreciation of handmade work, the pride of Çaiçara people for their culture and the understanding that the value of a piece of cloth is in its story and how it was made. It is past time to bring this type of discussion to the forefront of the fashion market. I've been doing the reverse of what the internet proposes nowadays in terms of the speed of consumption. To leave a true legacy you need good examples and attitudes that affect the lives of other people in a positive way."} {"url": "https://gq.com.tr/the-killer-netflix-film", "text": "Görünüşe göre, Netflix ile çalışan film yapımcılarından abonelerini çok fazla bekletmemeleri isteniyor. Öyle ki sabırsız ve \"Tudum!\" hızında zapping yapan aboneler, bir yapımın ilk beş dakikası içinde devam edip etmeyeceklerine ya da başka bir yere mi gideceklerine karar veriyorlar. Yönetmenlerin başının üzerinde Demokles'in kılıcı gibi duran bu kural, bazılarını abonenin dikkatini çekmek için kaslarını esnetmeye mahkum ediyor. Bir açılış aksiyon sahnesi, yayın platformunun dakika sayacında her zaman iyi bir izlenim bırakır. AthenaRomain için Gavras bir banliyö ayaklanmasını on dakikalık bir sekansta çekmeyi seçti, kamera manzaranın içinde vals yapıyordu. Algoritma bunu takdir ediyor. Öte yandan David Fincher bu meydan okumaya pek sıcak bakmıyor. Ancak bu durum, 2013 yapımı House of Cards'tan bu yana birlikte çalıştıkları Netflix'in kendisine sürekli davet göndermesine ve yapımlarını neredeyse tam yetki ile finanse etmesine engel değil. Üç yıl önce senarist Herman J. Mankiewicz'e adanmış siyah-beyaz bir biyografi olan Mank'a yaklaşanlar, Dövüş Kulübü'nün yönetmeninin acı-tatlı bir ilişki içinde olduğu seyirciyi baştan çıkarmak için ajitasyon yapmayı sevmediğini bilirler. Matz ve Luc Jacamon'un Fransız çizgi roman serisinden uyarlanan The Killer da bir istisna değil ve Michael Fassbender'ın canlandırdığı kahramanının mantra benzeri seslendirmesiyle açılıyor: \"Hiçbir şey yapmamanın fiziksel olarak ne kadar yorucu olabileceği şaşırtıcı\". Netflix'in sıkılmış bir karakterle başlamasından daha kötü ne olabilir? Paris'te bir apartmanda, bir tetikçi sabırla hedefinin kendisine yaklaşmasını beklemektedir. Saatler uzadıkça uzar. Düşünceler, ilham verici aforizmalar ve insan düşmanı sloganlar arasında boğulur. The Smiths'in yükselen melodileriyle teselli buluruz. Öğle yemeğinde McDonald's'ta protein ihtiyacımızı gideririz. Vücudunuzun sevişmeniz gereken ana hazır olması için esneme hareketlerinin provasını yaparsınız. Bu rutini huzurundan biraz fazla emin olan, görevini kaçıran ve arkasında bir sürü karmaşa bırakan kahramanın kendisi dışında hiçbir şey sarsamaz. Mekanikler bozulur ve robotik suikastçı, bağlı olduğu saatin göstergelerinin rehberliğinde nefes darlığını ve yüzündeki paniği gizleyemez. David Fincher'ın nihilist gerilim türüne geri dönüşünü simgeleyen klas bir B-filmi olan The Killer ile yönetmen ilk olarak kariyeri boyunca icra ettiğini gördüğümüz notaları tekrar ediyormuş izlenimi veriyor: Zodiac'ın buz gibi şiddeti, Dövüş Kulübü'nün asidik komedisi, son filmlerinin son teknoloji kameralarla çekilmiş teknik ustalığı. Kahramanı gibi, 60'lı yaşlarındaki yönetmen de otomatik pilotu açmaya ve yayın platformu için bir \"içerik\" üreticisi olmaya mı karar verdi? Bazıları bütünün sahte sakin biçiminden sıkılarak aynı fikirde olabilir, ancak film yapımcısının her zaman hayali fikirlerin ve basmakalıp olduğu düşünülen geleneklerin boynunu bükme isteği vardır. Kaslı ve sorunlu karakterler söz konusu olduğunda her zaman kusursuz olan Michael Fassbender'ı Jean-Pierre Melville'in Le Samourai'sinde Alain Delon'un bir ikamesi olarak gördüğünüzü düşündüğünüz anda, film aniden hikayeyi acımasız bir intikam filmine dönüştüren insani bir boyut ekliyor. Fincher'ın Steven Soderbergh'in izinden gideceğini düşündüğünüz anda, caz notaları ve muhteşem bir şekilde düzenlenmiş dövüşlerle dolu muhteşem bir gerilim olan Trapped'in (Fassbender, güreşçi Gina Carano tarafından kötü muamele gören bir MI6 ajanını canlandırdı) yönetmeni vahşi hayvanları serbest bırakıyor ve kanla flört ediyor. Karanlığa gömülmüş bir evde, isimsiz katil ile korkunç bir uşak arasındaki çılgın dövüş sahnesi hayranlık uyandırıyor ve David Fincher'ın benzersiz biçimci yeteneklerini hatırlatıyor. Yönetmenin aşırı hassas çerçevelemesi, insanlıktan çıkarılmış bir gerçekliğin sürekli hatırlatıcıları ile bir yabancının boynunun hiçbir şey olmamış gibi çevrilmesinin tamamen korkunç görüntüleri arasında sürekli gezinen bir filme yarı paranormal bir boyut katıyor. Birbirini yamyamlaştıran iki dünya arasında, yüksek teknoloji görüntülerinin soğuk pürüzsüzlüğü ile insanın iğrençliği arasında, ama aynı zamanda beklenmedik dönüşleri çoğaltan bu ultra dengeli anlatı içindeki bu kalıcı belirsizlik, The Killer'ın dayandığı tür çerçevelerinden kaçmasına izin veriyor. Yazarının panteonunda yer almayabilir , ancak titiz standartları ve mutlak radikalizmi, yayın platformlarındaki konfor alanlarında kalmaya çok alışkın izleyiciler için mükemmel bir uyandırma çağrısı görevi görüyor. The Killer size istediğinizi vermiyor mu? The Killer'ı sevmiyor musunuz? Bilin ki o da sizi sevmiyor. David Fincher'ın yönettiği ve Michael Fassbender, Tilda Swinton ile Arliss Howard'ın oynadığı The Killer, 1 saat 59 dakika sürüyor. Bu içerik GQ FRANCE websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/timothee_chalamet_roportaji", "text": "Söz konusu masada toplananlar, filmlerde canlandırdığı sayısız karakter. Ama aynı zamanda, benliğinin kamusal alanda var edilen ve kendisine yakıştırılan versiyonları da bulunuyor. Gerçekler üzerinden inşa edilen benlikleri var. Varsayım yoluyla inşa edilenler de. Düpedüz uydurma yoluyla inşa edilen versiyonlar ve nihayet - son olarak - tüm bunların altında, aslında olduğu kişi var. Geçtiğimiz yaz hafta içi bir gece, normalde uyumaya gittiğim saatten sonra, Timothee Chalamet - asıl olan - Manhattan şehir merkezindeki daireme geldi. Hava çok sıcaktı; kapüşonunu başına geçirmişti, üzerinde kot ceket vardı. Kat kat giyinmişti. Maske de takıyordu, kendisinden önceki pek çok oyuncudan kalma bir alışkanlıkla. Fakat toplum içinde maske takmak, gece vakti bile olsa, dikkati başka yöne çekmekten çok gözleri üzerinize çekiyor. Çevik bir enerjiyle, özgürce salınarak yürüyordu. Bugünlerde Batman gibi, gölgelerde rahatça hareket edebildiği gece saatlerinde doğup büyüdüğü şehirde dolaşmayı tercih ediyordu. Batman acıkmıştı. Nerede sandviç bulabilirim? diye sordu. Kediler tarafından işletildiğini bildiğim pis bir bakkaldan söz ediyordu. Onu, geç saatlere kadar açık olan bir yerden bir kase makarna almaya ikna ettim. Yakında gösterime girecek olan Wonka ve Dune: Part Two filmlerinden konuştuk, Chalamet'yi en son gördüğüm 2020 yılından bu yana hem profesyonel hem de kişisel anlamda geçirdiği dönüşümden bahsettik. Eminim seninle Woodstock'ta konuştuğuma kıyasla şimdi çok daha sakinim dedi. Ama onu bu yaz gördüğümde üç yaş daha büyümüş, üç yaş daha bilgeydi ve o zaman ile şimdi arasındaki mesafeyi ölçmeme izin vermeye hazırdı. Evde skor tutanlar için bu, Chalamet'nin üçüncü GQ kapağı ve devam etmekte olan bir tür uzun vadeli projeye dönüşen üçüncü dosyamız. Altı yıl önce, Call Me By Your Name filmiyle yakaladığı ilk şöhreti sayesinde onunla tanıştığımda, önceki hayatının son anlarını yaşayan bir insanı yakından görme fırsatım olmuştu. Üç yıl önce, İkinci Bölüm için buluştuğumuzdaysa, inanılmaz bir hızda artan şöhret ve beğeniyle gerçek zamanlı olarak hesaplaşan bir insanı yakından gördüm. Bu yaz yine karşı karşıyaydık ve daha önce yaptıklarımızın bir benzerini yapıyorduk; etrafta geziniyor, saklanıyor ve başka bir şekilde erken başlamış ve olağanüstü bir kariyerin zaman çizgisindeki bir anını değerlendiriyorduk. Somut değişim pek basit olmuyor. Ne de olsa Hollywood'un en sevilen genç aktörlerinden birinden söz ediyoruz. Olduğu halinin yeterince iyi olduğunu sıklıkla duyan birinden. Gerek ekranda gerek film tanıtımlarında hem yeteneği hem de coşkulu cazibesiyle tam olarak kendini gösterdiğinde, örneğin televizyonda bir gece programına çıktığında canlı izleyici kitlesi önünde şu ricayı duyan genç bir adamdı: Asla değişme! Lütfen hiç değişme! Şöyle oldu. Bir yandan acıyan sanatçı arzusunu tatmin ederken, diğer yandan şöhretin nimet ve külfeti arasında gezinmek arasındaki dengeyi bulmaya çalıştı. Derin derin nefes aldı. Sık sık tahtaya vurdu. Birden çok kez şu itirafta bulundu: Bunu kesinlikle bir minnettarlık tavrıyla bağlamsallaştırmak istiyorum; bunu Denzel'den Desus & Mero'da duymuştum. Aceleci davranmak, hiçbir şeyi rüzgara savurmak istemiyordu. Her kariyer bir mucizedir dedi gerçek bir ciddiyetle. Ama biraz isyan iyi gelebilir, hatta gerekli bile olabilirdi. Gece yarısı atıştırmasının ardından Village'da dolaşırken her blok bir anıyı canlandırıyordu. Burası büyükannesinin, annesinin ve kız kardeşinin aynı dans gösterisinde yer aldığı tiyatroydu. Burası çocukların Mike's Hard içtiği ilk partinin yapıldığı yerdi. Burası Ralph Fiennes ile tanışıp ona, Luca Guadagnino ile film çektiğini gururla söylediği kitapçıydı. Ben de kendi anılarımdan birini paylaştım ve Jennifer Lawrence'ın burada yaşadığını söyledim. Şehirde geçirdiği süre boyunca kaldığı yere doğru ilerlemeye devam ettik. Saat giderek geç olmuştu ve büyük olasılıkla yazın en durgun gecesiydi. Yakınlarda Taylor Swift konseri yoktu. Yapım aşamasında bir film seti yoktu. Yeni bitmiş bir play-off maçı da yoktu. Uzun süredir burada yaşayan biri olarak söyleyebilirim ki, bir film yıldızını görmeyi bekleyebileceğiniz en son durumdu. Yine de, hiç yoktan, caddenin aşağısındaki yoldan geçen bir taksinin penceresinden bir erkek çığlığı duyuldu. Aman Tanrım! Tanrım! diye cevap verdi ses, tahminleri doğruydu. Birkaç blok sonra aynı olay yine yaşandı. Onu NYU'nun kalbine götürdüğüm için özür diledim. Ben bu halktanım diye şaka yaptı. Fotoğrafçılar tarafından takip edilmesine, durdurulmasına ya da tanınmasına rağmen New York'ta tek başına dolaşmayı seviyordu. Herkes gibi o da hayatı boyunca bunu yapmıştı. Her an başınıza klima düşebileceği fikrinin bile eşitleyici olduğunu söylüyordu. 2020 yazında Woodstock'ta geçirdiğimiz zamanın ardından Chalamet, Dune: Part One'ın yeniden çekimleri için Budapeşte'ye uçtu ve hemen ardından hastalandı. Karantinada geçirilen o yazdan sonra tanıdık bir hikayeydi: Kafeslerimizden çıkmamıza izin verdikleri anda, kapabileceğimiz her hastalığı kaptık. Bu, onun için bir başka yanlış başlangıçtı; her hücresi çalışmak için ağlıyordu. COVID sırasında Avrupa'ya girmek o kadar zahmetliydi ki Dune tamamlandığında kıtada kaldı. Hedi Slimane ile Güney Fransa'da, Haider Ackermann ile Paris'te, Luca Guadagnino ile Roma ve Milano'da zaman geçirdi. Guadagnino ona bir senaryo verdi ; bir yamyam aşk hikayesi, Amerikan orta sınıfına dokunan ve bağımlılıkla mücadele eden bir yol filmiydi. Luca 'Sen yaparsan ben de yaparım' dedi diye anlatıyor Chalamet. Bu hem verimli yaratıcı ortaklıklarının bir tasdiki hem de kelimenin tam anlamıyla gerçek bir beyandı. Call Me By Your Name'den bu yana geçen birkaç yıl içinde Chalamet, başka türlü sınırda bir projede yer alarak filmin yeşil ışık almasını ve hızla yapılmasını sağlayabilecek türden bir Hollywood emtiası haline gelmişti. Chalamet, Roma'da bir Airbnb'de kalıyor, şehirde dolaşıyor ve sadece boş geçirdiği bir dönemi yaşıyordu. Hatırladığı tek şey Nomadland'i izlediği, şimdiye kadar gördüğü en şaşırtıcı şey olduğunu düşündüğü ve buna benzer bir şey yapmak istediğiydi. Bones and All belki de o şeydi. Guadagnino ile konuşmak için Milano'ya gitti ve hemen kararını verdi. O bahar, yönetmen Chloe Zhao'nun Nomadland filminin etkisinde kalarak Bones and All'un hazırlıklarına hemen başladı. Zhao, Chalamet'yi Oscar ödüllü filmde kendilerini oynaması için seçtiği, bir yere kök salmayan gezginlerden Derek Endres ile tanıştırdı. New York'ta doğup büyüyen ve Ortabatı ya da Güney ABD'de gerçek anlamda hiç vakit geçirmemiş olan Chalamet, Derek ile birlikte Ohio, Tennessee ve Nebraska'da gezindi; Derek'in yollarda geçen hayatı hakkında konuşup folk müziği dinledikleri birkaç bulanık hafta geçirdiler. Timothee Chalamet'nin zamanı deneyimleme biçiminin ne kadar zıt olduğunu vurgulamak zor. Bir filmin prodüksiyonu sırasında, basın tanıtımında veya moda kampanyası süresince her dakikanın günler, haftalar ya da aylar boyunca planlandığı uzun süreçler söz konusu. Ama bir de film yapımı ile tanıtımı arasında geçen, bizim deneyimlediğimiz haliyle zamandan yoksun, bir karakterini ya da kendini geliştirmek için sonsuz genişliğe sahip başka uzun aralıklar da var. Beautiful Boy ve The King filmlerinde Chalamet ile birlikte çalışan Plan B yapımcıları Jeremy Kleiner ve Dede Gardner onunla film, müzik ve kitaplar hakkında, felsefi referanslara kadar uzanan benzersiz bir sohbet kuruyorlar. Bence onun, belki de herkesin bilmediği bir yönü var diyor Kleiner ve ekliyor: Etrafındaki dünyadan aldıkları ve bunu zamanını nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunda içselleştirdiği, gerçekten geniş bir kapasiteye sahip. Filmler arasındaki bu dönemler Chalamet'nin bazen - iyi ya da kötü açıdan - varoluşsallaştığını söylediği aralıklardı. Huzursuzluk olumsuz bir terim olabilir ama ben bunu iyi anlamda kullanıyorum diyor Kleiner. Bir arayış, bir uğraş var. Kariyerinin başlarında bile Chalamet bir film üzerinde çalışırken tam kontrol, çalışmadığı zamanlarda ise gelişen bir kontrol duygusuna sahip gibiydi. Derek'le yolda geçirdiği haftalar arayış içinde olduğu, güzel, huzursuz haftalardı. Bones and All'u 2021'in ilkbahar ve yaz aylarında, tıpkı filmdeki karakterler gibi bir yerden diğerine taşınarak çektiler. Chalamet'nin hayat ritmi de buna uyum sağladı. İkinci aşımı Cincinnati'de oldum dedi; kayıp bir aşkından söz eder ya da Townes Van Zandt'ın bir şarkısından alıntı yapar gibi. Yamyam karakteri Lee, kurbanlarının kıyafetlerini giyiyor ve saçlarını kırmızıya boyuyordu. Bu, Chalamet'nin kendi stilini yaratma olarak adlandırdığı bir eylemdi; kendini saçları ve kıyafetleriyle ifade etmeye çalışan bir adamdı. Amerika'nın periferinde bir kamyonun içinde yaşarken buna uyum sağlamak biraz çaba gerektiriyordu. Ona neden çekici geldiğini hemen anladım. Lee, Chalamet'nin bir senaristle birlikte geliştirilmesine büyük ölçüde yardımcı olduğu ilk karakterdi. Bu aynı zamanda kendisinin baştan sona yapımcılığını üstlendiği ilk filmdi. Venedik Film Festivali'nde Bones and All'u dünyaya tanıttığında, üzerinde Ackermann imzalı sırt dekolteli kırmızı bir tulum vardı. Daha küçük ölçekli bir filmin tanıtımını yaparken, ortalığı biraz karıştırma fırsatınız oluyor. Rolü yeni, incelikli ve güçlüydü. Yaptığı diğer her şeyden farklı hissettiren ama yine de yoğun bir aşinalık etrafında inşa edilen yönleri vardı. Dede Gardner'a, adını ve yüzünü bir film afişine koyarak filminizi tanıtabileceğiniz Timothee Chalamet'nin varlığını sektörün nasıl gördüğünü sorduğumda, salt oyuncunun ötesine bakmaktan neredeyse aciz görünüyordu: Sanırım bu anlamda en tepede o var, dedi, ama işinde çok iyi. Yırtıcı bir yeteneği var. Bu öyle bir prizma ki tüm yönlerinin ortaya çıkması için yıllar geçmesi gerekiyor. Chalamet'nin kariyerinde Lee geldi ve bir daha görülmemek üzere geçip gitti. Çoktan geride kalmıştı. New York ve Londra'daki koreografi eğitim kampı, Los Angeles'taki şan eğitimi ve Londra'daki Abbey Road Stüdyoları'nda şarkıların kaydedilmesi arasında, çekimlerin ilk gününe dek hatırı sayılır bir çalışma söz konusuydu. Ve ardından, COVID duraklamaları nedeniyle, halihazırda oldukça meşakkatli çekim süresinin uzunluğu iki katına çıktı. Ekipten birinin test sonucu pozitif çıktığında iki hafta izin verilmesi gerekiyordu. Prodüksiyon, 2021 sonbaharı, 2021 kışı ve Chalamet'nin İngiltere'de olduğu 2022 ilkbaharı boyunca süründü. Kendisinin söylediğine göre, bu süreçte odağını koruyabilmek onun için yeni bir meydan okumaydı. Chalamet'nin Butler'da hemen fark ettiği şey, oyunculuğa duyduğu bağlılığa meydan okuyacak ve kendi zirvesini yükseltmeye zorlayacak biri olduğuydu. Basketbol hayranı Chalamet'ye bu dinamiğin, NBA'de liseden mezun olur olmaz ligi domine eden bir yıldızın, birdenbire Avrupa'da kendini göstermiş ve ligdeki yerini tehdit eden bir çaylağın karşısına çıkmasına benzediğini söyledim. Evet! Aynen öyle! dedi. Bu benzetmeye bayıldım! Elbette bunların hepsi rol icabıydı. Ama Chalamet'nin kendisini zorlayabileceğini hissettiği biri vardı. Ona Daha çok çalışsam iyi olacak diye düşündüren biri. Los Angeles'taki evi ona tam da bunu yapması için yeni bir sığınak sağlamış. Burası onun korunaklı alanıydı; yeni bir rahatlığın, huzurun ve özgürlüğün anahtarıydı. Ev eskiden Kenny G'ye, ondan sonra da Pete Sampras'a aitmiş. Chalamet'nin basketbol potası ve pinpon masası yerleştirdiği güzel bir tenis kortu vardı; burada çoğunlukla olası yeni bir film için antrenman yapıyordu. Her zaman bir sonraki şey ya da şeyler üzerinde çalışıyordu. Gerçekleşebilecek ya da gerçekleşemeyecek roller için hazırlanıyordu. Tabii bir de oyunculuk dışında bazı yeni şeyler için. Söylediğine göre hepsi çok gizliymiş ama bu yeni projelerden biri insanı parlatıyor, diğeri ise sarhoş ediyormuş. Fakat bu bahar ve yaz boyunca Dylan, A pozisyonundaydı. Dylan üzerine çalışmak ona irili ufaklı konularda yardımcı olmuş. Bob benim 'Aptallar için Şöhret' kitabım gibi diyor. Günümüzde bu farklı bir şey çünkü o zamanlar bu derece tanınmış o kadar az insan vardı ki... Gerçekten her şeyden kaçabilir ve bilinmez olabilirdiniz. Ama hala ondan bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. İşini yap. Sonra ortadan kaybol. İşini yap. Sonra ortadan kaybol. Ortaya çıktığı zamanlarda ise tüm dünyanın dikkatini üzerine çekti. İlk kez ocak ayında, tüm akranlarının Apple'ın popüler dizi ve filmlerinde rol almasını izlerken FOMO yaşadığı Apple TV+ reklamında boy gösterdi. Söz konusu reklam büyüleyici, bilinçli ve kariyerinin başlarında gördüğüm eski endişeye şeytani derecede yakınsıyor. İkinci kez ise nisan ayında, Martin Scorsese ile SoHo'da Bleu de Chanel için bir reklam filmi çekerken görüldü. Reklam filminde birlikte oynayacaklarını konuşmaya başladıklarında Scorsese, Chalamet'ye Fellini'nin 1968 yapımı kısa filmi Toby Dammit'i izleyip izlemediğini sormuş. Bunu hatırlayınca güldü ama 80 yaşındaki yönetmenin enerjik vizyonunun ilk sarsıntısı heyecan vericiydi. Çekimler sırasında da etkisi hiç azalmadı: Sabahın dördünde Queens'teydik ve metro merdivenlerini hızlı hızlı çıkıyordu diyor Chalamet. Onunla birlikte yapacağım bir proje bulmaya çalışmam gerektiğini daha evvelden düşünmeliydim. Evet, bu bir parfüm reklamı ama benim için muazzam bir eğitim fırsatıydı. Sonuç: Chalamet'nin kendisinin bir karikatürünü sunduğu bir başka kurnaz gerçeklik taklidi. Dune'u tamamladığımdan beri rol aldığım tek şeyin, milyar dolarlık şirketlerin hayatımın bir versiyonunu hicveden reklamları olması beni şaşırtmıyor diyor gülümseyerek. Geçtiğimiz altı yıl boyunca Chalamet önce ünlü, sonra da çok ünlü oldu; zaman zaman kendisini, gerçek Timothee Chalamet ile benliğine dair bu farklı algılar arasındaki mesafeyi ölçerken buldu. Timothee Chalamet'lerin yemek masası. Ancak bu tam da pusulanın dönüşü yavaşlamış iğnesine işaret ediyordu. İğne bu yaz, açık ve net bir şekilde, hakiki kuzeye dönmüştü ve diğer gürültüler azalıyordu. Çarpıtmaların nasıl yayıldığını kontrol edemezdi. Sadece kim olduğunu kontrol edebilirdi ve buna sahip olduğu için mutluydu. Bu da Chalamet'nin 2023'ün başlarında ortalıkta göründüğü bir diğer anla ilgili. Bu bahar, Culver City'de Tito's Tacos'a giderken görüldü. Bunun tek nedeni, birlikte olduğu iddia edilen kişinin Kylie Jenner olmasıydı; ikilinin araçlarının birbirine yakın göründüğü fotoğraflar anında dünyanın dört bir yanına yayıldı ve olası bir ilişki söylentilerine yol açtı. Chalamet celebrity kültürünün nasıl işlediği konusunda hiç de naif değil. Aslında, bunu her gün bizzat deneyimlemenin yanı sıra, insanların ona duyduğu kadar, sevdiği sanatçılar konusunda internet takıntısı duyan ilk mega-ünlü neslinin en önde gelen üyesi belki de. Kid Cudi. Leo. Vesaire. Kendisi de bu hummanın bir ürünü, hiçbir şekilde bundan muaf değil; bu yüzden daha da yaklaşma, iyice içine sızma arzusunu anlıyor. Bu şeylerin önemli olmadığını söyleyemem, diyor, çünkü yoğun hayranlığım beni olduğum yere getirdi. Ancak tamamen özel bir yaşam sürmeye hakkı olmadığı yönündeki duruşa da karşı çıkıyor. Bu yaz New York'ta dolaştığımız o gece, kaldığı yere geri döndük ve gece saat 1'i göstermeden biraz önce gerçekten konuşmaya başladık. Chalamet üç yıl önceki haliyle şimdiki hali arasındaki farkı ve bunun nedenini anlatmak istedi. Üç yıl önce, hayatın durmadan döndüğünü söyledi. Woodstock'taki ormanın içinde yer alan kulübedeki andı bu. Tomurcuklanan şöhretiyle kendini fazlasıyla yalnız hissediyordu; kelimenin tam anlamıyla tecrit edilmişti, etrafında ona neler olduğunu gerçekten anlayabilecek kimse yoktu. Arkadaş ortamında ergenliğe ilk giren kişi olmak gibiydi. Kaideye oturtulduğunu söylüyor. Nasıl yaşaması gerektiğini bilmiyordu. Bir insanın, ıssız kulübesindeki bir insanın nasıl olması gerektiğini bilmiyordu. Dune: Part One'da setteki Josh Brolin, Jason Momoa ve Oscar Isaac gibi akrandan çok amcası olacak yaştaki adamlarla bağ kurmuştu. Bir süre etrafımda sadece yaşlı insanlar varmış gibi hissettim diyor. Sevdiğim ama kuşak olarak üstümde olan insanlar. Ve öyle bir an geldi ki - yanlış anlaşılmak istemem ama - yaşıtım yokmuş gibi hissettim. Part Two'da ise akranlarıyla birlikteydi. Beklenmeyen şöhret ile iyi oyuncu olma arzusunu nasıl dengeleyeceğini onun kadar - hatta ondan daha iyi - anlayan diğer oyuncularla birlikteydi. Zendaya vardı. Austin Butler. Florence Pugh. Ve hatta Zendaya'yla sevgili olan ve seti ziyaret eden Tom Holland. İşte şimdi onun sınıfıydı. Enteresan koşullarını paylaşan ama - görünüşe göre - bunu çözmüş olan, örnek alabileceği yaşıtı insanlar vardı. Bu ona huzur veriyordu. Rahatlık, dostluk, güven ile ilhamın yanı sıra, tutunmaya değer olana tutunmak ve gerisini bırakmak için ihtiyaç duyduğu rekabetçi bir motivasyon veriyordu. Vakit gelmişti. Geçtiğimiz üç yıl boyunca Chalamet ile temas kuran kişilerle konuştuğumda bu konu tekrar tekrar gündeme geldi. Öyle yüceltilmiş bir aktör söz konusuydu ki muazzam yeteneğinin yeterli olduğuna, sadece kişiliğinin bile tanımadığı insanların takıntısına değdiğine, çerçevenin merkezini doğası gereği hak ettiğine inanmaya başlayabilirdi. Bunun yerine - onu iyi tanıyanların söylediğine göre - daha da fazla çaba harcamakta ısrar etti, başardıklarına sırtını yaslamaya takıntılı bir direnç gösterircesine. Ben değil - her prova, her çekim, her etkileşim bunu söylüyor gibiydi. Bırak, diğer insanlar bunu cepte saysın. Evet, tam olarak buydu. Chalamet ile geçirdiğim zamanın izini Birinci Bölüm'den İkinci ve Üçüncü Bölüm'e dek sürerken hissettiğim şey tam olarak buydu. Zamanın geçişi, gerçekleşen değişim ama korunan öz. Zihninizi, bedeninizi, kariyerinizi, itibarınızı ve bir sanatçı olarak bütünlüğünüzü sağlam tutarken yeni gelenlere de bu şekilde kucak açmak; bir şekilde dökülmesi gerekeni dökmek için gerekli müdahalede bulunurken, özü korumaya da özen gösteriyorsunuz. Geçici bir fırtınadan kurtulmak için bir şeyleri değiştirmesi gerekiyordu. Bir insan ve bir sanatçı olarak. Oyunculuğunu daha da ciddiye almaya başladı. Başrol oyuncusu olmayı benimsedi. Daha önce hiç çalışmadığı kadar çalıştı. New York'taki dairesini terk etti. Los Angeles'ta bir ev aldı. Kiminle istiyorsa onlarla vakit geçirmeye başladı. Ama kariyerinizi buraya getiren adımlardan kaçınırsanız ne olur? Sizi her zaman gitmek istediğiniz yere götüren hamlelere kasten meydan okuyup tamamen farklı bir şey denediğinizde ne olur? Bu bir riskti. Ama çok mantıklıydı. Olur böyle şeyler. Ailenizden birileri ölmeye başlar. Büyüklerinizin yerini yaşıtlarınız alır. Hayatınızı toplayıp başka bir yere kök salarsınız. Tanınmanızı sağlayan enstrümanı bırakır, elinize başka bir enstrüman alırsınız. Onu çalarsınız. Duyuyor musunuz? Bu yeni bir şeyin vızıltısı. Tellere vururken nasıl ses çıkardığını duyana kadar bekleyin. Daniel Riley, GQ'nun küresel içerik geliştirme direktörü."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/-gqdeneyim-inziva-kendine-dair-farkinda-olmadigin-seylerin-farkinda-misin", "text": "Steve Comer, Özlem Comer ve Sintia Mazon YOUniversity'nin Golden Key Bördübet'teki inzivasını işte bu cümleyle açıyorlar. Ben bir yandan onları dinliyorum ama bir yandan da kafam biraz karışık çünkü bir deneyimi yaşamak için sadece farkında olmaktan daha fazla bir şey yapmam gerekiyormuş gibi hissediyorum, yani sörf tahtasında olmak, planörle uçmak gibi ki bu bir deneyim olsun ve burada size #GQDENEYİM formatının altında anlatabileyim. Bir şeyin tanımını yapmak onu sabitlemektir. Bununla birlikte hayatın kendisine baktığında gerçek yaşam sabit değildir. Yaşamdan bir deneyimi düşündüğümüzde onu genelde tanımlamaya ve etrafına çeşitli fikirler koymaya çalıştığımızı görürüz. Bu rüzgarı bir kutuya koymaya çalışmaya benzer ve gündelik yaşamda kullandığımız kelimeler deneyimleri tanımlamaya yetmeyecektir Alan Watts deneyimin kendisini tanımlamaya yardım ediyor ama deneyim kavramının aksiyonla arasındaki ilişkiye dair bir şey söylemiyor. Bu inziva için kontrollü bir kontrolsüzlük yaklaşımından bahsedebiliriz. Deneyimin kendisi herkese göre değişecek ama deneyime hazırlanmak gerekiyor. Herkes farklı şekilde de olsa vücudunu buna hazırlamalı. Aslında burada bahsettiğimiz deneyim deneyimin kendisine hazırlanmakla alakalı. Ve bu herkes için farklı olacaktır. Biz inzivada her gün ses terapilerine, yoga seanslarına, kakao seramonilerine katıldık. Ama illa ki benim için bir tanesi diğerinden daha çok çalıştı. Bende pranamaya nefes egzersizi çalışırken bir başkası için spor yaparak meditasyona gelmek daha kolay belki. Ama günün sonunda kendi farkındalık deneyimini yaşayabilmek için yargısız bir alana gelmen gerekiyor ve bu sanılanın aksine illa her zaman düşünsel bir düzlemde olmuyor. Senin için çalışan fiziksel aktivite buna yardımcı oluyor. Belki yürümek, belki nefes egzersizi belki de sinir sistemini uyandıracağın vücuduna dokunma seramonisi. Özlem ekliyor: Bir şeyi düzeltmeden önce ona bağlanmanız gerek. Bu buluşma için hedef beden, duygular ve düşüncelerinizi fark etmek kadar bizi etkileyen bilinçaltı faktörlerine de ışık tutmak. Yani aslına bakarsanız Özgürleşmek için pek de bir yere gitmek zorunda değilsiniz. Bunun için sadece içinize dönmeyi hedeflemeniz ve bunun sizin için yöntemlerini öğrenmeniz bile inanılmaz büyük bir adım. Yöntemi sen bulacaksın, bu senin deneyimin ama senin için çalışan fiziksel aktivite kendini andan ve düşüncelerinden özgürleştirebilmen için sana izin verecek. Belki de bu konular biraz yanlış pazarlandığından. Bugün ses, nefes, meditasyon deyince bir kısım insanda bir yorgunluk ve yapay bir konudan bahsediliyormuş hissi meydana geliyor. Bu kelimelere iyi bir giriş yapmış kervana katılanlar kendi yollarında kendileri için en iyi deneyimi bulup yola devam ediyorlar ama bir de kapıda kalanlar var. Biraz da onlara yanlış adres verildiğinden. Yoga, meditasyon gibi başlıklar normalde olduğundan farklı anlatıldığından. Konu tam da bu aslında. Çünkü pek bir tanımları yok. Dolayısıyla olduklarından farklı anlatılma riskleri de çok. Bu bahsi geçen konseptler, içinde kendin için kendi tanımını bulduğun çalışma alanları belki de. Sana uygun olan ve sende çalışanı bulduğun, dünya ve kendinle birleşme biçimleri. Konu özellikle de erkekler olunca araya biraz daha mesafe giriyor. Ne de olsa erkek dediğin daha maskülen eylemlerde bulunur. Meditasyon, yoga, ses ve nefes egzersizleri pek 'ona göre değildir'. Belki de aynı meseleye bağlanıyordur konu, ne zamanki daha yargısız bir alana geliriz, o zaman cinsiyete dair yargılarımızın da, çoğu zaman yapay sistemler yüzünden oluştuğunu anlarız. Aynı bütün gün beynimizi işgal eden beynimizin yarattığı bize gerçeklermiş gibi hissettiren sahte düşünce biçimleri ve kaygılar gibi. #GQDeneyim'desiniz ve bu sefer deneyimin kendisi kendimizi deneyime hazırladığımız sürecin ta kendisi. Bu yazı \"Kendine Dair Farkında Olmadığın Şeylerin Farkında Mısın?\" başlığıyla #GQyaz21 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/-gqdenge-yeni-bir-gq-deneyimi", "text": "Dengelerin şaşabildiği, kendimize iyi gelenlerin karışabildiği, sağlıklı ve zinde kalmanın zorlaşabildiği bir dönem bu. GQ Türkiye, tam da şu anın ihtiyacına yönelik, bir dengeli yaşam küratörlüğüne soyunuyor, GQ DENGE özel dergisiyle modern erkeğin akıl, beden ve zihin sağlığını dengede tutmaya giden yolda kişisel rehberlik hizmeti sunuyor. Sağlıklı yaşam, doğru beslenme, bilinçli egzersiz, doğal bakım, yoga, meditasyon, yaratıcılık ve özgünlük... Her yıl sonbahar ve ilkbaharda çıkacak GQ DENGE, her şeyin başı için bir tür rehber. Aktif yaşam için uygun giyim ve ayakkabı seçimlerinden okuru iyi hissettirecek yaşam önerilerine, enerji veren yemeklerden bilinçli egzersiz hareketlerine, GQ Denge'nin misyonu, motivasyonunuzu yüksek, dengenizi yerinde tutmak! Haftalık denge tavsiyeler içeren newsletter ve dengeli sohbet serisinden oluşan podcast kanalıyla beraber, dijital kanadını da zengin tutacak, GQ DENGE, kendisini ve hayatını geliştirmek isteyen erkeklerin başucu yayını olacak."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/-gqevde-kendi-sacinizi-nasil-kesersiniz", "text": "Şu sıralar berberinize uğramak iyi bir fikir olmayabilir. Zaten isteseniz de uğrayabileceğiniz bir berber yok. Maalesef bu durumda tıraş olmazsak Tom Hanks'ın Cast Away filmindeki haline dönüşeceğiz. Ancak bunun üstesinden gelebiliriz. İşte kendi saçınızı kesmeniz için vereceğimiz tavsiyeler. Aşağıdan Yukarıya Doğru! Öncelikle size şunu söylemek istiyoruz. Kendi saçınızı kesmek kolay olmayacak. Ancak temel adımlarla iyi bir başlangıç yapabiliriz. Kullandığınız makine ya da makası favorilerinizin olduğu bölgeden yukarıya doğru sürükleyin, sonrasında el aynası yardımıyla ense kısmınıza da aynı işlemi uygulayın. Enseniz için makas yerine makine kullanmanız daha doğru bir tercih olabilir. Tüm bunlar tamamlandığında saçınızı tarayın ve su değdirmeden temizlenmeye başlayın. Daha sonrasında saçınızın üst kısmını çok az bir şekilde ıslatın, bir elinizle saçınızı yukarıya kaldırın, diğer elinizle ise saçlarınızı ucundan kesmeye başlayın. Berberiniz yaptığı gibi olmasa da tebrikler saçınızı kesmeyi başardınız. Buzzcut Sezonu Açıldı! Yukarıda yazılanların zor olduğu ve saçınızın daha kötü bir hale geleceğini düşünüyorsanız, sizin için daha iyi bir önerimiz var. Buzzcut yani bildiğimiz adıyla asker tıraşı sezonu yeniden açıldı. Sadece tek bir makineyle saçınızın stilini değiştirebilirsiniz. Daha farklı bir stil istiyorsanınız, saçlarınız üst kısmını biraz daha uzun bırakabilirsiniz. Doğru Ekipman! Saçınızı evinizdeki kağıt makasıyla ya da kötü bir makineyle kesmeyi düşünmeyin bile! Doğru ekipmanlar bu süreçte çok önemli. Eğer tıraş makasınız ya da makineniz yoksa, saçınızı kesmeyi bir süreliğine erteleyin ve vakit kaybetmeden internetten doğru ekipmanları almaya başlayın. Aşağıda sizin için seçtiğimiz ürünleri listenizin ilk sırasına alabilirsiniz. Öncelikle size şunu söylemek istiyoruz. Kendi saçınızı kesmek kolay olmayacak. Ancak temel adımlarla iyi bir başlangıç yapabiliriz. Kullandığınız makine ya da makası favorilerinizin olduğu bölgeden yukarıya doğru sürükleyin, sonrasında el aynası yardımıyla ense kısmınıza da aynı işlemi uygulayın. Enseniz için makas yerine makine kullanmanız daha doğru bir tercih olabilir. Tüm bunlar tamamlandığında saçınızı tarayın ve su değdirmeden temizlenmeye başlayın. Daha sonrasında saçınızın üst kısmını çok az bir şekilde ıslatın, bir elinizle saçınızı yukarıya kaldırın, diğer elinizle ise saçlarınızı ucundan kesmeye başlayın. Berberiniz yaptığı gibi olmasa da tebrikler saçınızı kesmeyi başardınız. Yukarıda yazılanların zor olduğu ve saçınızın daha kötü bir hale geleceğini düşünüyorsanız, sizin için daha iyi bir önerimiz var. Buzzcut yani bildiğimiz adıyla asker tıraşı sezonu yeniden açıldı. Sadece tek bir makineyle saçınızın stilini değiştirebilirsiniz. Daha farklı bir stil istiyorsanınız, saçlarınız üst kısmını biraz daha uzun bırakabilirsiniz. Saçınızı evinizdeki kağıt makasıyla ya da kötü bir makineyle kesmeyi düşünmeyin bile! Doğru ekipmanlar bu süreçte çok önemli. Eğer tıraş makasınız ya da makineniz yoksa, saçınızı kesmeyi bir süreliğine erteleyin ve vakit kaybetmeden internetten doğru ekipmanları almaya başlayın. Aşağıda sizin için seçtiğimiz ürünleri listenizin ilk sırasına alabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/2017nin-2018e-armagan-ettigi-bakim-urunleri", "text": "Bazılarıyla hiç tanışmadınız, bazıları ise çoktan vazgeçilmezleriniz arasında yerini kaptı bile... 2017 yılında piyasaya sürülen bu yeni cilt bakım ürünlerinin hepsi kendi alanında iddialı. Yüksek kaliteli kalıcı etkileriyle sadece geçtiğimiz yılın değil, 2018'in de en iyileri arasında yer alacak bu ürünler, özel tasarımlarıyla iç güzelliklerini dışlarına da yansıtıyorlar. - Sonicare DiamondClean akıllı diş fırçası, Phillips - Boss The Scent Intense, Hugo Boss - Tom Ford tıraş kremi - Series 3 Shave & Style, Braun - Future Rescue Repair Serum, Lab Series - Code Colonia, Giorgio Armani - Coastal Cypress & Sea Fennel Deodorant, Molton Brown - Velvet Cypress, Dolce & Gabanna - CBx For Men Super Clean Face Wash, Perricone MD - Age Defender, Kiehl's - Winston Razor, Harry's - Styling Fibre, Toni & Guy"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/3-adimda-sakal-kepeginden-kurtulun", "text": "Sakal uzatmak zaten zorken yanında gelen kepek bonusu hiç de hoş değil. Uzun sakallardan vazgeçemeyenlerin aşina olduğu bu cilt probleminin iki olası sebebi var: Sakallardan dolayı hava almayan ciltte ortaya çıkan mantar enfeksiyonu ya da kuru veya yanlış ürün kullanarak hassaslaşan, irite olan ciltler. Bu problemden daimi olarak muzdaripseniz öncelikle bir cilt doktoruna görünmenizde fayda var. Eğer sakal kepeği tamamen cilt yapınızla alakalı bir durumsa işte orada biz devreye giriyoruz. Bir araya getirdiğimiz 3 aşamalı bakım rutiniyle sakallar arasına gizlenen bu davetsiz misafirlerden kurtulun! İlk aşamada ser kıllı bir sakal fırçasıyla sakallarınızı kökten uca tarayın. Bu uygulama hem sakallarınızı düzeltecek, düğümleri çözecek hem de arada gizlenen kepekleri ortaya çıkaracak ve ciltteki ölü deriyi kaldıracak. Yani bir nevi eksfoliasyon görevi görecek. Asit kelimesi biraz kokutucu olsa da sizi aldatmasın. Ölü deriyi ortadan kaldıran ve cilde nefes aldıran laktik asitli temizleyiciler kepeğe karşı safaşta en güçlü müttefikiniz. Laktik asitli bir temizleyiciyle sakallarınızı yıkadıktan sonra ölü tabakadan kurtulan cildinizin ferahladığını ve sakalların davetsiz misafirlerden ayıklandığını farkedeceksiniz. Cildinizin tekrar kurumaması ve irite olmaması için son aşamada bakım yapmak şart. Kremlerin sakal kökü ve cilde kadar uzanması zor olduğundan arındırma sonrası bakım için yağları tercih edin. Bakım yağlarının cilde olan yatıştırıcı ve nemlendirici etkilerinin yanında sakalları da yumuşatıp parlatma özelliği var. Eğer sakallarınız çok gür ve uzunsa ürünü bir tarak yardımıyla sakallarınıza yayabilir ve yedirebilirsiniz. Ufak bir hatırlatma: Sürekli bir sonuç için bu 3 adımı haftada bir veya iki kez tekrarlamayı unutmayın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/40indan-sonra-bitkisel-beslenmeye-gecerek-hayatini-degistiren-rich-roll", "text": "Rich Roll, 40'lı yaşlarına kadar hayatının gerçek amacını keşfedemediğini düşünüyordu. Tam 40. yaş gününün arifesinde, üniversitede yüzücülük yaptığı yıllardan başarılı bir şirket avukatına dönüştüğü hayat yolculuğunda, kalbine o keskin ağrı girdiğinde merdivenleri çıkıyordu. Ailesinde kalp hastalığı öyküsü olduğundan, yaşam tarzında en kısa sürede bazı büyük değişiklikler yapması gerektiğini biliyordu. Sadece sağlığını daha iyiye götüecek değil, tüm hayatının gidişatını değiştirecek değişiklikler. O olay itibariyle, Roll beslenme düzeninde radikal bir değişikliğe gitti ve katı bir vegan oldu. Onu takip eden haftalar içinde koşuyor, bisiklet sürüyor ve yüzüyordu. Her şey iki yıl içinde olmuştu? Roll, Hawaii'de 3 gün süren 320 millik bir double-Ironman mesafe triatlonu olan ilk Ultraman'ini tamamladı. Bugün dört çocuk babası Roll, çok satan kitapları ve aynı zamanda kendi adını da taşıyan programı The Rich Roll Podcast ile milyonlara ilham veriyor. 55 yaşındaki Roll'ü Ten Thousand ile yeni koleksiyonunun lansmanının arifesinde günlük yeme düzenini, daha sağlıklı alışkanlıkları hayat rutinlerine eklemek isteyen herkes için verebileceği tavsiteleri ve biraz da şaşırtıcı burrito sevdasını dinlemek için yakaladık. Açıkçası her günüm birbirine benzemiyor. Günümün gidişatı, o gün ne kadar çalıştığıma ya da programıma bağlı. Aralıklı oruç yaptığım günler diğer sıradan günlerdeki beslenme rutinimden biraz daha farklı. Aralıklı oruç günü, ki haftada en az birkaç kez yaparım, sabahları bir fincan kahve içiyorum, su içmeyi asla ihmal etmiyorum ve antrenman yapmaya gidiyorum. Ben kesinlikle sabah insanıyım. Sabah erkenden kalkmalıyım, işlerimi halletmeliyim. Yoksa gün içine yapmam gereken her şeyi sıkıştırmak zorlayıcı olabiliyor. Bazen akşam yemeğine kadar hiçbir şey yemiyorum, sadece su içiyorum. Tabii senin bilmek istediğin şeyin bu olmadığını düşünüyorum. Yemek yeme rutinimi merak ediyorsun... Hadi bunun hakkında konuşalım! Her zaman bir fincan kahve içerim. Genelde, hiçbir şey yemeden önce antreman yapıyorum. Eğer ağır bir antrenman yapıyorsam yanıma yeşil bir smoothie alıyorum. Bu smoothie'ye genelde ıspanak, lahana veya her ikisinden de koyuyorum ve yeşil yapraklı diğer sebzeleri ekliyorum. Çilek, böğürtlen, yaban mersini, ahududu, kenevir tohumu, chia tohumu, su, hindistancevizi suyu, biraz pancar ve pancar yeşillikleri karışımı da her zaman iyi bir seçenek. İdeal olan bu ama tabii ki o anda buzdolabımda hepsi bulunmuyor olabilir. Dört çocuğunuz olduğunda buzdolabınızda ne var ne yok takip etmek biraz zorlaşabiliyor. Genelde bu smoothie beni antremana gidene kadar idare ediyor. Eğer çok acıkmışsam biraz yulaf ezmesi, granola ya da badem ezmesi sürdüğüm glutensiz tostumu yerim. Genelde o smoothie'nin geri kalanını içiyorum ama içine bir kaşık bitki bazlı protein tozu ekliyorum. Bu beni genellikle öğle yemeğine kadar idare ediyor. Öğlenleri büyük bir salata yiyorum. Gün içinde enerjimi yüksek tutabilmek için ağır şeyler yememeye çalışıyorum. Bol sebzeli ve hafif soslu tipik salataları düşünebilirsin.... Bazen badem, Barukas'ın fıstıklarından, meyve ya da kuruyemiş yiyorum. Öğleden sonra hafif acıktıysam suyuma biraz Athletic Greens ekliyorum. Akşam yemeğinde kontrolden tamamen çıkıyorum ve bir sürü yemek yiyorum! Akşamları çok iştahlı oluyorum. Tabii ki havalı restoranlara gitmeyi, yeni lezzetler denemeyi seviyorum. Ancak günlük olarak pirinç ve fasulye gibi daha temel besinler tüketiyorum. Örneğin bir akşam menümde pirinç, siyah fasulye, guacamole, biraz acı sos ve üstüne yeşillik olabilir. Haftada üç veya dört kez bunun bir varyasyonunu yiyorum veya vegan bir burrito tercih ediyorum. Ki burritoda da zeten yukarıda saydığım her şey bir pakette olmuş oluyor gibi düşünebiliriz. Seyahat ederken her zaman Chipotle yeme seçeneğim olduğunu aklımda tutuyorum. Neredeyse 15 yıldır yüzde yüz veganım. Çok şanslıyım ki karım harika bir aşçı. Bu yüzden genellikle o ne yaparsa onu yiyorum tabii ki hayvansal gıdalar olmadan. Ben mutfakta tam olarak maestro sayılmam çünkü hem zamanım yok, hem çok fazla işim var hem de çocuklara bakmamız gerekiyor. Tamamen farklı. Otuzlu yaşlarım boyunca, büyük hukuk şirketlerinde çalışarak yorucu saatler geçiriyordum. On yıl boyunca vücuduma hiç iyi bakmadım, spor yapmadım... ilk kez 31 yaşında ayık oldum. Şimdi geriye dönüp baktığımda, ayıklığımın ilk on yılını bu bağımlılık yapan enerjinin çoğunu kendimi yemeye vererek ve bu konuda da korkunç tercihler yaparak geçirdiğimi fark ediyorum. Ben gerçekten bir abur cubur bağımlısıydım ve sık sık araba kullanırken McDonald's, Çin yemeği daha bir sürü sayabilirim- yemek yiyordum. 40 yaşına girmeden hemen önce, yaklaşık 22 kilo fazlam vardı, aşırı uyuşuktum ve yorucu bir günün ardından merdiven bile zorlaştıran büyük bir sağlık sorunu korkum vardı. Bu yüzden, kendim için en sağlıklı olacak beslenme düzenini bulmam gerekiyordu. Tabii ki hiçbir şey bir gecede olmuyor ama sonunda tamamen bitkisel bir beslenme düzenine doğru kendi yolumu buldum. Enerji seviyemi tahmin edemeyeceğim biçimde yükseltiyor. Başlangıçta, bunu çok fazla akıl hocası ya da çevremdekilerin katkısı olmadan tek başıma yapıyordum, kendi sorunumu kendim çözmeye uğraşıyordum. Evet. İlk başta sadece yürüyüşe çıkmak, yüzmek veya arkadaşlarımla bisiklete binmekten ibaretti. Hızlı bir şekilde kilo verdim ve kısa bir zamanda gerçekten güzel gelişme gösterdim. Bu benim kendimi daha da zorlamak istememe sebep oldu. Çünkü Stanford'da okuyorken yüzücü olmama rağmen, fazla alkol tüketimi bu alanda geliştirebileceğim kariyerimi mahvetti. Bir sporcu olarak gerçek potansiyelime ulaşamadığımı düşünmeye başladım. Hayatımın bu yeni evresi içimdeki bu tutkuyu yeniden alevlendiriyordu. Sonunda beni ultra dayanıklılık dünyasına çeken şey de bu oldu. Kendimi çok daha iyi hissetmemin yanı sıra, bitkisel beslenmek antremanlar sırasında vücudumun hızlı bir şekilde iyileşmesine yardımcı oluyor. Sadece bitkisel beslenmek size iyi bir sporcu yapmaya yetmez. Ancak bitkisel gıdalar daha fazla anti-inflamatuar ve daha yüksek antioksidanlar içeriyor. Bu besinler bu sebeple vücudunuzun antrenmanlar arasında hızla kendini onarmasını sağlıyor. Unutmayın ki spor yaparken değil, iki antreman arasındaki zaman dilimlerinde kazanç elde edersiniz. Yani o araklıklarda vücudunuzun daha hızlı güçlenmesine izin verirseniz, daha fazla antrenman yapabilirsiniz. Ayrıca, hasta olma oranınız düşer, bu da antreman sürenizden kaybetmemenize olanak sağlar. Bunu uzun bir zamana yaydığınızda kazancınızın da büyük olduğunu göreceksiniz. Bu beslenme düzenini, yaşam tarzını ve Ultraman gibi yarışlarda yarışmamı; koltuktan kalkma cesareti gösterek kısa sürede tüm fazla kilolarımdan kurtulmama ve bu yolculuğa çıkmama adıyorum. O ve istikrar. Bir gecede elde edilen başarıları ve büyük değişiklikler yaratan zafer anlarını duyuyoruz. Ama gerçekte benim için - ve şimdiye kadar tanıştığım veya podcast'ime konuk olan her insan için bu sonuç kendimizi bu sürece adamamızla mümkün oldu. Her gün küçük küçük değişimler olur. Zaman içinde büyük değişiklikler ise bu küçük adımların istikrarlı olmasına bağlıdır. Onlarca yıl önce olmasa da yıllar önce hareket etmeye başladım. Şimdi çeşitli alanlarda başarılı olarak algılanan biri olabilirim ama bunun için gerçekten emek verdim. Yani sıkışmış hisseden veya X, Y veya Z'yi yapamayacakmış gibi hisseden kişiler için çözüm aslında başlangıç adımını atabilmekten geçiyor. İyi koşamıyor musun? Peki, ayakkabılarını giyebilir misin? Mesela ayakkabılarını bağlayabilir misin? Büyük hedefinizi parçalara bölün, adımları küçültün, yolculuğunuzu yapılabilir hale getirin. İnsani bir içgüdü olarak ilk adımı atmadan önce bu yolun nasıl göründüğünü ve nasıl sonuçlanacağını bilmek istiyoruz. Ancak bu düşünce tarzı, bizim mevcut durumumuzda takılıp adım atmamıza engel oluyor. Bundan vazgeçmeli ve aradığınız cevapları bir gün bulacağınıza güvenmelisiniz. Ancak sadece deneyerek cevabı bulabilirsiniz. Yapabilmek, bu küçük adımlarla başlar. Bugün bir adım, yarın iki adıma dönüşür. Bugün yaptığınız şeye odaklandığınız ve bundan altı ay veya bir yıl sonra sizi götüreceğe yere teslim olduğunuz sürece, gerçekten arzuladığınız şeyi yapmak için zaten iyi bir noktaya gelmişsiniz demektir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/5-adimda-kirli-sakal-birakma-rehberi", "text": "Size en yakışan kirli sakalı bulmak ve uygulamak biraz zor olsa da, optimum formu elde ettiğinizde sonuçlar inanılmaz olabilir. Eforsuz, umursamaz, havalı ve çekici: Mükemmel kirli sakal görünümüne ulaşmanız için 5 adımlı kirli sakal bırakma rehberini sizin için hazırladık. Eğer sakalınız hızlı uzuyorsa bir önceki akşamdan elektrikli tıraş bıçağı ile daha yakın bir uygulama yapabilir, sabaha istediğiniz kirli sakallarla kalkabilirsiniz. Sakallarınız yavaş uzayan ya da seyrek taraftaysa sakal kesme makinesi ile sakallarınızı ideal uzunlukta bırakabilirsiniz. Kirli sakalın dağınık ve eforsuz görünümünden hoşlanıyor olsanız da yine de boyun ve yanaklarınızı temiz tutmalısınız. Boynunuz için U şekilli bir tıraşı tercih edebilirsiniz. Adem elmasının 1-2 cm üzerinden kulaklara doğru kavisli bir şekilde tıraşınızı gerçekleştirin. Yanaklar içinse sakalınızın bittiği ve tüylerin seyrekleşip dağınıklaşmaya başladığı çizgiyi bulun ve temizliğe başlayın, işte bu kadar! Kirli sakal tek tip ve eşit uzunlukta olmak zorunda değil. Size en çok ne yakışıyor karar verin. Yüz şeklinize ve sakal alışkanlığınıza göre bıyıklarınızı biraz daha uzun bırakabilir veya çene ucunda ekstradan birkaç milimetre ekleyebilirsiniz. Deneyip yanılmaktan ve yaratıcı olmaktan korkmayın! Mükemmel bir kirli sakalın en önemli noktası sizin için doğru uzunluğu bulmak. Bunun için sakal kesme makinanızı farklı uzunluklara ayarlayarak adım adım sakalınızı kısaltabilir ve milimetrik bir ölçüm gerçekleştirebilirsiniz. Pratik bir öngörü: Eğer sık ve hızlı uzayan sakallara sahipseniz daha kısa, seyrek ve yavaş uzayan sakallara sahipseniz birkaç milimetrelik bir uzunluk sizin için en doğrusu olacaktır. Sadece uzun sakalların değil, kısa ve kirli sakalların da bakıma ihtiyacı var. Özellikle sakal boyu kısaldıkça ve yeni kesildikçe tüylerin sertliği artıyor ve sakallar rahatsızlık verebiliyor. Ayrıca kıl köklerinin görünürlüğü arttığından altta kalan cildin de bakımlı ve pürüzsüz görünmesi önemli. Bu yüzden sakal yağınızı ve nemlendiricinizi kirli sakallarınıza da uygulamayı es geçmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/5-adimda-parti-sonrasi-kurtarici-bakim-rehberi", "text": "Parti hızlı geçti, peki ya sonra? Hem kendinizin hem de cildinizin eski enerjisine kavuşması için birtakım adımları takip etmeniz gerekecek. 5 bakım ipucuyla hızla toparlanın ve partinin ardından yeni güne kendinizi hazırlayın. Parti öncesi yardım aldığınız canlandırıcı duş jeline ertesi gün de ihtiyacınız olacak. Gecenin ağırlığını üzerinizden atacağınız duş ritüelinizde çok ağır olmayan ferah kokular tercih edin. Yine enerji verici bir bakım ürünüyle yüzünüzü temizleyin. Gecenin kalıntılarından ve kirden derinlemesine cildinizi arındırarak partinin cildinize verdiği zararı en aza indirgeyin. Uykunuzu tam alamadıysanız veya yorucu bir parti atlattıysanız ertesi gün şişkinlik azaltıcı kremlerden daha fazlasına ihtiyaç duyacaksınız. Yoğun formüllü göz altı maskeleriyle göz altlarınızdaki fazla yükten hızlıca kurtulun. Partide tüketilen sağlıksız atıştırmalıklar ve özellikle alkol cildinize geçici de olsa bir anda 10 yaş yaşlı bir görünüm verebilir. Detoks özellikli arındırıcı ve yenileyici bir cilt maskesiyle zararı en aza indirgeyin. Özellikle uykusuzluk ve alkol tüketiminden en çok etkilenen detay cildinizin nem dengesi. Kuruyan cilt parlaklığını yitirp sağlıksız bir görünüm verir. Bu yüzden parti sonrası bakımınızı vitaminlerle güçlendirilmiş yoğun bir nemlendiriciyle sonlandırın. Gün içinde iki üç kez daha bu ürünü uygulayarak cildin susuzluğunu giderin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/5-adimda-sakallari-gur-gosterme-rehberi", "text": "Sakal bırakmak istiyorsunuz ama kendisi sizinle inatlaşıyor. Eğer boşluklu ve seyrek sakallarınızdan şikayetçiyseniz bu görünümü kamufle etmeniz için uygulayabileceğiniz birçok yöntem mevcut. Ancak altını çizmekte fayda var, bir sakal transplantasyonu düşünmüyorsanız kıl kökü olmayan yerlerden yeni sakal kılları çıkarmak imkansız. Sakallarınızı daha gür göstermek ve mini bir illüzyon yaratmak için yapabileceklerinizi araştırdık. Eğer sakallarınız bazı bölgelerde çıkmamaya inat ediyorsa sakallarınızı uzun mu yoksa kısa mı kullanacağınıza karar verin ve buna göre aksiyon alın. Uzun sakallar biraz sabır boş kısmı kamufle etmek için kullanılabilir veya oldukça kısa sakallar ise bu bölgelere daha az dikkat çekmek için elverişli olabilir. Ufak bir not, kısa sakallarda kıl renginize dikkat etmekte fayda vafken uzun sakallarda ise gün içinde doku verici ürünler kullanarak kamuflaj yeteneğinizi en üst noktaya çıkarabilirsiniz. Eğer saç renginizden daha açık sakallarınız varsa bu onların zayıf görünmesine sebep olabilir. Doğal tonlarda, saç ve ten renginizle uyumlu bir boyayla sakalları koyultarak daha gür ve kalın telli görünmelerini sağlayabilirsiniz. Kan dolaşımını hızlandırmak sakal kıllarının daha hızlı ve güçlü uzamasını tetikleyebilir, kıl köklerini uyaran bu sistem kalın sakal telleri yaratarak daha gür bir görünüm sağlayabilir. Bunun için cildinizi fırçalamaktan çeşitli masaj tekniklerine farklı yöntemler deneyebilirsiniz. Yağlarda gür görünümlü ve güçlü sakallar için favori yardımcılardan. Sakallarınızı fırçalayarak doğal cilt yağının onlara bakım yapmasının yanında, sakal kıllarına bakım yapan ve kökleri besleyen marula yağı, badem yağı ve hint yağı gibi doğal yağlardan veya piyasada kolayca bulabileceğiniz özel formüle edilmiş ürünlerden kullanabilirsiniz. Bakım tekniklerinin yanında beslenme şekliniz de gür ve çekici sakallar için oldukça önemli. Doktorunuza başvurarak alabileceğiniz yardımcı supplementler yanında diyetinize somon, yemişler, yumurta gibi protein ve faydalı yağlar bakımından zengin besinleri entegre ederek var olan sakalların daha gür ve hızlı uzamasını sağlayabilir, böylece seyrek bölgelerden dikkati kolaylıkla uzaklaştırabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/5-adimda-tatil-sonrasi-yenileyici-bakim", "text": "Güneş, kum, hızlı geçen ve uykusuz bırakan partiler, kokteyller... Bunların hepsi cildinizi yoran güçlü faktörlerden. Tatil dönüşü kendinize gelmek ve günlük rutininize alışmak için ayırdığınız vakti cildiniz de hak ediyor. Tatil sonrası, detoks etkili yenileyici bir cilt bakım seansı için bir araya getirdiğimiz 5 adımı takip edin. Tatil sonrası cildinize enerji verip onu tatilin biriken kirlerinden arındıracak bir seans oldukça önemli. Mikro parçacıklı bir ürünler cildinizi ölü deriden, ter ve tozun birleşerek oluşturduğu katmandan ve tıkalı gözeneklerden kurtarın. Cildi maruz kaldığı çevresel faktörlerin zararlı kalıntılarından arındıran, yenileyen ve tazeleyen bir detoks maskesi, hızlı bir şarj için başvurabileceğiniz en önemli yöntemlerden. Yorgunluğun ilk belirtileri göz altlarında ortaya çıkar. Eğer güneş altında veya hızlı, uykusuz bir tatil geçirdiyseniz ultra nemlendirici ve şişkinlik giderici göz altı maskeleriyle bu bölgeyi şımartmayı ihmal etmeyin. Arındırıcı bir bakım sonrası cildin susuzluğunun giderilmesi şart. Cilde enerji veren ve ferahlatan bir jel kremle cildin kaybettiği suyu, vitamini. e enerjiyi ona geri kazandırın. Cildin hızlı yenilendiği gece saatleri cilt tazeleyen detoks etkili bir ürünü kullanmak için ideal. Temizleyip arındırdığınız ve nemlendirdiğiniz cildinizi siz uyurken detoks özelliğe sahip bir serum ya da bakım yağıyla güçlendirin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/5-asamada-gune-hazirlanin", "text": "Sabah uykusundan uyanmak ve hazırlanmak ne kadar zorlayıcı olsa da uyumaya devam etmek gibi bir lüks yok! Sabah uyandınız ve yeni uyanmışlığın verdiği sersemlikle kendinizi banyoya attınız. Kendinize gelmek için duş ve kahveden daha iyi bir çözüm yok. Bu yüzden duşta kullanacağınız ve sizi tertemiz hissetirecek güne hazırlayacak ürünleri derledik. Sısley Nettoyant Gommant yüz temizleme jeli cildi tek dokunuşta derinlemesine temizlerken doğal bitki özleri ve bitkisel yağlar ile cilde detoks etkisi yaratarak besliyor. Ciltte bulunan ölü deriden arındırarak cildi daha fresh ve temiz gösteriyor. Şampuan ve duş jeli ucu bucağı olmayan ürünler. Sizde seçim yapmakta zorlanıyorsanız Jo Malone'un imza kokusu lime basil & mandarin şampuanı ile fesleğen, dağ kekiğinin satsuma özleriyle saçlarınızı yumuşak ve parlak göstermenin dışında size fresh hissetirecek limon balı, sarı papatya ve ipek özlerini içerir. Centilmenlik detaylarda saklıdır. Rutin bakımına ekstra özen gösteren erkekler için Clinique Super Energizer ile göz çevrenizde stres, yorgunluk veya diğer sebeplerden oluşan çizgiler, koyu renklenmeler için önleyici ve çözücü bir ürün. Erkekler için üretilen Kiehls Facial Fuel Daily Energizing Moisture Treatment bu nemlendiricisi Kestane özü, C vitamini, E vitamini ve Kafein bileşimi ile enerjik bir görünüm veriyor. Yağsız yapısıyla cildi nemlendirmenin dışında güneş ışınları ve çevre kirliliğine karşı da korur. Son olarak imzanız kokunuz olmalı! Günlük kullanım için Dior'un zamansız, fresh, güçlü ve erkeksi kokusu Sauvage ile farkedirliği ve övülürlüğü ile size mutlu edecek bir koku."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/5-bakimli-unluden-5-bakim-aliskanligi", "text": "Herkes inanılmaz saç, kaş, cilt gibi özelliklerle doğmuyor fakat bunlar da değiştirilemez şeyler değil. Bakımınıza biraz ilgi gösterirseniz çok büyük değişiklikler elde edebilirsiniz. O yüzden 5 ünlünün nasıl bu kadar iyi durduklarını öğrenmek için bakım rutinlerinden tüyolar aldık. David Beckham'ın Cildi: 41 yaşındaki David Beckham durmadan en iyi giyinen ve en yakışıklı adam listelerinde başı çekiyor ve hiçbir şekilde yaşını belli etmiyor. Nasıl mı yapıyor? Bir röportajda ünlü eski futbolcu her sabah cildine 7 dakikalık bir bakım rutini uyguladığını söylüyor. Her gün yüzünü temizleyen ve nemlendiren Beckham anti-age serumlarını da unutmuyor. Neleri yapmanız gerektiği öğrenmek istiyorsanız cilt bakımı listemize bakabilirsiniz. George Clooney'nin Gözleri: George Clooney 55 yaşında olsa da gözleri hiç öyle göstermiyor. Göz altı morlukları sizi olduğunuzdan daha yaşlı ve yorgun gösterebilir. Gözler çok önemlidir çünkü konuşurken birisinin yanağına bakmıyorsunuz. George Clooney gibi sıkı ve canlı gözlere sahip olmak istiyorsanız bir eye corrector almanız gerekecek. Evet biliyoruz böyle ürünlere çok ısınamıyorsunuz ama büyük fark yaratacaktır, Clooney garantili. Jon Hamm: Mad Men dizisinin çekim zamanlarında günde 3 kere tıraş olan Jon Hamm'in cildi inanılmaz temiz, parlak ve dokunsanız eliniz kayacak gibi durmasını sağlıyordu. Siz de günde 3 kere tıraş olun diye bir öneride bulunmayacağız ancak tıraş rutininize sahip çıkın ve cildinizi koruyun. Tıraş olurken zaman ayırın, cildinizi ardından nemlendirmeyi unutmayın. Chris Evans'ın Saçı: Chris Evans'ı hiç kötü bir saçla gördünüz mü? Saçını her zaman nemli tutan Captain America ayrıca her zaman başarılı bir saç kesimine sahip. Saçınızın bakımından önce her zaman yüzünüze uygun bir saç kesimi edinmelisiniz. Bu saç kesiminden sonra saçınızın canlı ve parlak kalması için saç bakım ürünleri kullanmalısınız. Zac Efron'un Kaşları: Yüzünüzde küçük bir hareketle büyük bir değişiklik yaratabilecek tek şey kaşlarınızdır. Bir erkek olarak asla kaşlarınızı inceltmemelisiniz fakat orman adamı gibi de salmamalısınız. Sadece kaşınızın alt bölgelerindeki ekstra kaşlardan kurtulun ve tek kaş problemine bir son verin. Kaşlar hakkındaki önerilerimiz için tıklayabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/5-urunle-yazlik-erkek-cilt-bakimi", "text": "Kışın uyguladığınız ağır ürünleri bir kenara bırakın ve yeni sezonda daha hafif ama biraz daha korumacı bir bakım rutinine hazırlanın. Yaz mevsimi yaklaşırken cildiniz için nelere özen göstermelisiniz ve neleri değiştirmelisiniz? Bu yaz bakım rafınıza dizmeniz gereken 5 ürünü keşfedin. Hem cildiniiz yaza hazırlarken geçmiş sezonun birikintilerinden kurtulmak hem de sıcak iklimde ciltte kolaylıkla biriken kirlerden ve tıkanan gözeneklerden kurtulmak için arındırıcı bir bakım maskesi edinin ve haftada bir bu ürünü uygulayın. Güneş ışınları cilt yapısını bozmaktan hızlı yaşlanmaya kadar cildinize birçok zarar verir. Bunun için evden çıkmadan önce güneş koruyucu uygulamayı ihmal etmeyin. Güneşin bulutlar arkasında kladığı günlerde bile bu adım atlanmamalı. Nemlendiricinizi yılın dört mevsiminde de ihmal etmediğinizi umuyoruz. Ancak yazın daha ferah bir uygulama ve daha hafif bir doku isteyeceğiniz için nemlendiricinizi jel formüllerden seçerek bu ürünlerin hızlı emilen ve serinleten özelliklerinden faydalanabilirsiniz. Özellikle çokça terlediğiniz sıcak havalarda cilt parlamaya ve yağlanmaya daha çok meyilli olur. Bunun için yüzünüzde T bölgesi gibi bu problemin daha çok görüldüğü bölgelere matlaştırıcı ürünlerle nokta atışı uygulama yapabilirsiniz. Gün içinde hem ferahlamak, hem cildinizi nemlendirmek, tazelemek hem de koruyucu bir kalkan oluşturmak için yüz mistleri pratik bir çözüm. Üstelik enerji verici ürünlerden matlaştırıcı özellikli formüllere kendi cilt yapınıza göre favoriniz olacak bir mist bu bulmanız oldukça kolay!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/6-adimda-kusursuz-agiz-bakimi", "text": "1. Temiz ve ferah bir ağız için diş taşı temizliği olmazsa olmaz. Aslında ağız kokusunun en önemli sorumlularından biri, diş taşı. Ayda bir yaptıracağınız temizliğin ne kadar çok şey fark ettirdiğini hemen göreceksiniz. 2. Günlük ağız bakımında ihmal edilmemesi gereken bir konu da diş ipi. Düzenli olarak kullanmanızı şiddetle öneririz. 3. Şarjlı diş fırçalarından vazgeçmeyin. Manuel fırçalara göre yüzde yüz daha fazla plak temizlediklerini hekimler söylüyor. 4. Günlük kullandığınız diş macunun yanında ihtiyaçlarınıza göre ağız bakım suyunu da eklemeyi unutmayın. 5. Evde fırçalama ve beyazlatma özellikli ürünlerle istediğiniz sonuca ulaşamıyorsanız, lazerle diş beyazlatma yöntemi bleaching'i deneyebilirsiniz. Özellikle çay, kahve ve sigaranın sebep olduğu lekelerle koyulaşan diş rengi için öneriliyor. Klinikte dişlere sürülen beyazlatıcı ilacın lazerle diş minelerine etki etmesi sağlanıyor. Sonuçlar anında alınıyor; tek seansta daha beyaz ve lekesiz dişlere kavuşabiliyorsunuz. 6. Son adımı dudak koruyucu balm ile tamamlayın. Her zaman bakımlı dudakların kuralı, ürünü düzenli kullanmaktan geçiyor. Arada sırada, kuruyan fazla deriyi diş fırçanızla dudaklarınıza masaj yaparak da atabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/8-saat-uyku-saglikli-degildir", "text": "En zoru da sabahları erkenden uyanmak değil mi? Eğer şanslıysanız sizi almaya gelen bir servis ve servisin koltuğuna başınızı yaslayıp yarım saat daha uyuyabileceğiniz bir yol vardır. Ama eviniz şehrin bir ucunda, ofis ise diğer ucundaysa ve ulaşımınızı kendi aracınız ya da toplu taşımayla sağlıyorsanız, iyi bir uykuyu unutalı uzun zaman olmuştur. Ancak şimdi okuyacaklarınızla en azından elinizdeki imkanlarla bir şeyleri değiştirmeniz mümkün. Yıllarca 7 ila 9 saat uykunun gerekli olduğunu, hatta ideallerin idealinin 8 saat uyku olduğunu okuduk durduk. Yapabildikçe de hep 8 saat uyuduk. Ama yine de bir sorun vardı: Yatış ve kalkış saatlerimizden bağımsız şekilde 8 saat uyku da yetmiyordu. Bitkinlik ve ayılamama problemleri geçmiyordu. Oysaki işin sırrı yine basit bir bilimsel açıklamada gizliydi. Uykumuz, 3 ana bölümden oluşur. İlkine Hafif Uyku deniliyor. Hafif evre, yatağa yatıp yarı uyanık yarı uykulu olduğumuz, en ufak bir sese tepki verip uyku halini sonlandırabildiğimiz bölüm. İkincisi Derin Uyku ve bu evre adından da anlaşılacağı gibi en derin uykumuzu uyuduğumuz bölüm. Sonuncusu ise REM Uykusu, yani rüyalarımızı gördüğümüz, kaslarımızın rüyalarımıza aşırı tepki vermememiz için geçici olarak devre dışı kaldıkları bölüm. İyi bir uykunun anahtarını burada anlıyoruz: Tüm uykumuz boyunca bu üç evre birbirini izliyor ve bir döngü halinde devam ediyor. Hafif - Derin - REM - Yeniden Hafif - Yeniden Derin vb. Bir döngü ise yaklaşık 90 dakika sürüyor. Bitkin uyanmamızın sebebi ise genellikle bu döngüyü yarıda kesmemiz. Buradan bir formüle varıyoruz: İster 6 saat ister 12 saat uyuyun, eğer zımba gibi kalkmak istiyorsanız tek yapmanız gereken 90 dakikalık döngüleri hesaplayarak herhangi bir döngüyü ortasında kesmeden uyanmak. Şimdiden günaydın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/aci-ve-kriz-ile-nasil-basa-cikilir", "text": "O kadar zor bir soru ve süreç ki... Böyle dönemlerde önemli olan her şeyin gelip geçici olduğunu hatırlayabilmek. Bana göre önemli olan acının tam ortasına korkmadan gitmemiz gerekiyor ki bize yükleyeceği öğretiyi vereceği olgunluğu ıskalamayalım. Genelde acıdan kaçıyoruz, ağrı kesici antidepresan almak daha kolay geliyor, kaynağına inmeden semptomları ortadan kaldırmak sadece günü kurtarmaktan başka bir şey değil, ve zaten gerekli ders: tedbir alınmadığı için acı veren durum tekrarlar... Biraz sabırlı ve her şer de bi hayır olduğunu hatırlatmamız gerekiyor kendimize, ama o ruh halinden de zamanında çıkmamız gerektiğini bilerek... Acı tecrübeler daha iyi öğretmenlerdir, günlük dünyevi zevkler ise en iyi unutturuculardır... Kayıplarsa yenisi için yer açar ya da elindekinin kıymetini anlamana ona saygı duyup tutunmana yardımcı olur. Bir şeyi kaybetmeden kıymetini bilmek erdemli bir yaklaşımdır ve günümüz koşturması içinde birçoğumuz çok şeyi elde edilmiş ve hep bizimle olacakmış gibi görürüz . Örneğin sağlık, ancak kaybettiğimizde değerini idrak ederiz, sağlığımıza kavuşunca da bir kaç güne eski sağlıksız rutinimize geri döneriz. Elimizden gidenlerin bir kayıp değil de bir farkındalık kazancı olarak görmeye çalışsak daha huzurlu oluruz. Sonuçta hiçbir varlığı, insanı yanımıza alarak diğer dünyaya gidemiyoruz, şu anda sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şey aslında bize ödünç verilmiştir, sahip olduğun evin araban sağlığın varlığın aslında hepsi Allah'ın sana verdiği emanetlerdir.Bu yüzden neyin kayıp neyin kazanç olduğunu bu limitli kapasitedeki idrakımızla algılayamayız. Elimizdekinin kıymetini bilip, her an elimizden kayıp gidebilecekmiş gibi mütevazı, bi' o kadar da şükürle sahiplenici olmalıyız... Senden daha büyük bir güce teslim olmak... Tedbirini al, ödevini yap, gerisini Allah'a teslim et... Tabii yine söylemek kolay, çünkü zihin devreye girer ve hiç olmayacak senaryolar üretip metanetini sarsmaya başlar... düşündükçe sonu gelmeyen bir girdaba kapılırız. Sakin kalabilmek için zihnimizi kontrol etmeyi öğrenmeliyiz, bu tekrar ettiğimiz bir mantra, nefesini takip ettiğin bir nefes egzersizi, meditasyon yapmak, dua etmek veya bir hobi ile uğraşmak bile olabilir. Sakin kalabilmek için herkesin farklı bir kaç yöntemi vardır, önemli olan deneyerek hangisinin sende işe yaradığını bulmak. Her iş olacağına varıyor ama bu iş olana kadar olan bize oluyor. Asıl yoğunlaşmamız gereken yer krizin kaynağını anlayıp analiz etmekken; stres, üzüntü, endişe hali gibi tüm enerjimizi yanlış yere kanalize etmemize neden oluyor. Diyelim ki yanan bir sobanın dumanı odanın içine dolmaya başladı, tabii ilk iş koşup pencereyi açarız temiz hava alabilmek için, bu hayatta kalma dürtüsüyle yapılan ilk mantıklı harekettir. Ama nefes alıp gücümüzü topladıktan sonra dumanın neden içeri dolduğunu bulmamız ve onun kaynağını bulup sonuçlandırmamız gerekir ki dumanın içeri dolma hali son bulsun. Veryansın ederek başkalarını suçlayarak veya kendine kızarak vakit kaybetmeden... Veya bir parmağın derin bir şekilde kesildiğinde önce diğer elinle tampon yaparsın sonrasında o bölgeye giden kan akışına turnike yaparsın. Yani kriz hallerinde önce hayatta kalmanı ve sağlıklı düşünmeni sağlayacak ilk hamleyi yaparız, sonrasında olayın kaynağına yönelir, orada tedbirler alırız. Teslimiyet böyle işler; önce sana verilen aklı kullan ve öncelikli ve hayati olanı yap, hayatta kal, sonrasında kaynağa yönel yani seni yaratan o büyük güce, takdiri ilahiye, seninde onun bir parçası yansıması olduğunu unutmadan ve ona yönel, tüm olan bitenin kaynağından teslim ol."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/agirlik-calisanlar-neden-yoga-yapmali", "text": "Hala pek çok erkeğin burun kıvırdığı yoga, aslında ağırlık çalışanların hem antrenman performansı hem de günlük hayatı için oldukça önemli. Bu yazımda kökeni çok eskilere dayanan yoga anlayışının antrenman performansınıza, vücudunuza ve zihninize dair olumlu etkilerini anlatacağım. Öncelikle yoga demek, kuvvet demektir. Tanıdığınız, hatta hayranlık duyduğunuz birçok sporcu eğitmenlerinin kendileri için tasarladığı haftalık rutinlerinde yoga yapmaktadır. Birçok Power Yoga, Hot Asana Yoga gibi birçok farklı türü bulunan yogayı sadece bağdaş kurup nefes alınan bir anlayış olarak düşünmeyin. Düzenli olarak yapılan yoganın kazandırdığı mobilite ve esneklik, deadlift ve squat rekorlarınızı geliştirmenizi sağlar. Bir araştırma ile örneklendirmek gerekirse: Colorado State Üniversitesi'nin yaptığı bir çalışmada 2 ay boyunca yoga yapan sporcuların deadlift rekorlarını ortalama olarak yüzde 13 oranında geliştirdiği görülmüştür. Yoga kazandırdığı mobilite ve esneklik ile sadece kuvvetinizi artırmaz, aynı zamanda sizi daha dayanıklı bir birey yapar. Çünkü yoga, görece zor egzersizleri ve doğru nefes alma teknikleriyle birlikte maksimum oksijen tüketim kapasiteniz olan VO2 Max değerinizi yükseltecektir. Bu da laktik eşiğinizin yukarıya çıkmasına ve koşu, yüzme gibi uzun mesafelerle yaptığınız sporlarda daha geç yorulmanızı sağlayacaktır. Kas gelişiminin olmazsa olmaz dayanaklarından biri de gerek sizin bildiğiniz, gerekse benim daha önceki yazılarımda belirttiğim üzere dinlenme; yani uykudur. Yoga bu anlamda da imdadınıza yetişecektir. Haftada 2-3 kez, kısa süreli seanslarla da olsa yoga yaparsanız uyku süreniz, daha da önemlisi uyku kaliteniz artabilecektir. Bu da daha bir sonraki antrenmanlarda daha fazla ağırlık kaldırmak ve aynı şekilde daha fazla kas gelişimi demektir. Kuvvetten, mobilizasyondan, esneklikten ve gelişimden bahsetmişken, Yoga sporunun meditatif yapısının bizlere olan faydalarından da söz etmemek olmaz. Yoga yapmak ruh sağlığınız için ciddi oranda olumlu etki yaratır, özgüveninizi artırır ve özellikle şu günlerde yaşadığımız stresli hayata daha sakin bir perspektiften bakmanıza yardımcı olur. Kendinize uygun stilde yaptığınız yoga için bir nevi doğal antidepresan diyebiliriz. Yoganın size stres ve kriz yönetimi konusunda destek sağlayacağından da eminim. Yoganın ağrılarınızı yok edici etkisinden de bahsetmeyi unutmayalım. Yoga sizlere kazandırdığı esneklik ve omurga kaslarınızı güçlendirmesi, bel ve sırt ağrılarınızdan kurtulmanıza katkı sağlar. Postürünüzü geliştirir ve merkez bölge kaslarınızın tamamının çalışıyor oluşu ortalama 8 saat oturarak çalıştığınız iş hayatınızda vücudunuza büyük ölçüde destek olur. Son olarak Covid-19 günlerinde yoga yapmanız için bir geçerli neden daha söyleyeyim: Yoga meditatif yapısı sayesinde stresinizi azaltır. Stres hormonu olan kortizol, yıkıcı bir hormondur. Fitness camiasında sıklıkla dile getirilen kasları yıkma özelliğinin yanı sıra, vücudunuzdaki birçok sistemin işleyişini olumsuz etkiler. Bağışıklık sistemi de bunlardan biridir. Daha az stres, daha az yıpranan bir bağışıklık sistemidir. Yoga yaparak stres düzeyinizi düşürebilir ve bağışıklık sisteminizi güçlendirebilirsiniz. Bağışıklık sisteminizin bu günlerde ve aslında her zaman ne kadar önemli olduğunu unutmayın ve onu güçlendirmek için elinizden geleni yapın. Saydığım bu gerekçeleri aklınızdan çıkarmayın ve yogayı en azından birkaç seans deneyin. Yoganın günlük hayatınızda ve ağırlık antrenmanlarınızdaki olumlu etkilerini görünce belki de vazgeçemeyecek ve yogasız geçen geçmiş zamanlarınıza üzüleceksiniz. Talha'nın 'Kas Büyütmenin Temel Prensipleri' yazısını buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/agiz-hijyeni-icin-uygulayabileceginiz-ekstra-5-ipucu", "text": "Ağız ve diş hijyeniniz için rutininiz sadece diş fırçalayıp ağzınızı çalkalamaktan oluşuyorsa orda bir durun! Yapabileceğiniz daha çok şey var! Mükkemmel bir gülümseme ve sağlıklı dişler için uygulayabileceğiniz 5 ipucunu keşfedin. Tabiki fırçanızı yenileyeceksiniz ama her seferinde farklı özelliğe sahip bir fırça almaya dikkat edin. Bir dönemde diş taşlarınıza odaklanırken başka bir fırçayla diş etlerinize yardımcı olun. Biliyoruz biraz meşakatli bir işlem, ama mükemmel diş fırçanızın da ulaşamayacağı yerler var. Ve buralarda birikenler dişlerin daha hızlı çürümesinden ağız kokusuna kadar birçok probleme yol açabilir. Bu yüzden diş ipiyle detaylı temizliği atlamayın. Antiseptik ağız gargaraları ağız içinde biriken bakteriler için en iyi çözümlerden. 360 derece bir ağız bakımı için diş fırçalamadan sonra bu birkaç saniyelik işlemi uygulayın. Üstelik bu adım nefesinize de iyi gelecek. Merhaba, uygulamanız gereken bir adım daha! Dişleriniz kadar dil temizliğinin de ağız hijyeninde önemli bir rol oynadığını biliyor muydunuz? Bu işlem için özel olarak üretilen fırçalar dil temizliği için biçilmiş kaftan. Her an her öğünden sonra diş fırçalamak pek de pratik değil. Gün içinde nefesinizi tazelemek ve ağızda türeyen bakterileri engellemek için oldukça pratik bir önerimiz var: Gargara hapları. Likit ürünleri yanınızda taşımak zor olduğundan antiseptik özellikli hap gargaralar bir yudum suyla aktive oluyor ve ağız hijyeninizi sağlıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/agiz-ve-dis-sagliginiz-icin-en-iyi-5-dis-macunu", "text": "Karizmatik bir erkek olmanın yolu sadece moda ve stilden ibaret değildir. Her karizmatik erkek aynı zamanda güzel bir gülümsemeye sahip olmalıdır. Bunun en kolay yolu ise doğru ağız bakım ürünlerine sahip olmaktan geçer. İşte karşınızda ağız ve diş sağlığınız için kullanabileceğiniz en iyi 5 diş macunu. Marvis Zencefil Nane Diş Macunu Marvis'in klasik diş macunlarından bir tanesi olan bu ürün, zencefil ve nane baharatlarıyla dikkat çekmeyi başarıyor. Gün boyu taze nefes almanıza yardımcı olacak olan bu diş macunu, çürüklerin, plakların ve en önemlisi tartarın en büyük düşmanı olacak. Boka - Ela Mint Geleneksel macunlardan biraz daha farklı olan Boka, Nano-hidroksiapatit içeren yeni bir macun üretti. Bu mineral dişlerimizin ve kemiklerimizin temelidir ve hassasiyeti azaltırken diş yapısını yeniden oluşturur. Farklı bir ürünle yola başlamak istiyorsanız tercih etmeniz gereken markalardan biri de Boka olmalıdır. Selahatin Amorist Beyazlatıcı Diş Macunu Selahatin'in bu diş macunu, yeşil nane ve mentol ile dişlerinizin beyazlamasına olanak sağlayacak. Düzenli kullandığında gözle görülür sonuçlar elde edebileceğiniz diş macununu sakın kaçırmayın! Dr. Ginger's Hindistan Cevizi Diş Macunu Dr. Ginger'ın bu diş macunu nefesinizi her zaman ferah tutacak. Hindistan cevizi, nane aroması ve florür içermeyen formüyle dişlerinizin doğal beyazlığına ulaşmasına artık çok az kaldı. Georganics Doğal Diş Macunu Georganics'in doğal diş macunu, aktif kömürle harmanlanmış ve organik nane esanslarıyla üretilmiştir. Herhangi yapay bir madde içermeyen bu diş macunu, geleneksel diş macunlarına mükemmel bir alternatif olacak. Marvis'in klasik diş macunlarından bir tanesi olan bu ürün, zencefil ve nane baharatlarıyla dikkat çekmeyi başarıyor. Gün boyu taze nefes almanıza yardımcı olacak olan bu diş macunu, çürüklerin, plakların ve en önemlisi tartarın en büyük düşmanı olacak. Geleneksel macunlardan biraz daha farklı olan Boka, Nano-hidroksiapatit içeren yeni bir macun üretti. Bu mineral dişlerimizin ve kemiklerimizin temelidir ve hassasiyeti azaltırken diş yapısını yeniden oluşturur. Farklı bir ürünle yola başlamak istiyorsanız tercih etmeniz gereken markalardan biri de Boka olmalıdır. Selahatin'in bu diş macunu, yeşil nane ve mentol ile dişlerinizin beyazlamasına olanak sağlayacak. Düzenli kullandığında gözle görülür sonuçlar elde edebileceğiniz diş macununu sakın kaçırmayın! Dr. Ginger'ın bu diş macunu nefesinizi her zaman ferah tutacak. Hindistan cevizi, nane aroması ve florür içermeyen formüyle dişlerinizin doğal beyazlığına ulaşmasına artık çok az kaldı. Georganics'in doğal diş macunu, aktif kömürle harmanlanmış ve organik nane esanslarıyla üretilmiştir. Herhangi yapay bir madde içermeyen bu diş macunu, geleneksel diş macunlarına mükemmel bir alternatif olacak."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/akista-kalmak-icin-hayata-ozunden-bakan-akin-akinozu", "text": "6'sından 30'una, çocukluk odasından Berkeley günlerine, şimdilerde Mardin'de Hercai setindeki mesaisine... Akın Akınözü dengeyi ip üstünde yürüyen adam metaforu yerine oradan oraya savrulan topları aynı düzlem üzerinde bir arada tutmaya çalışma haliyle tanımlıyor. Bunun da dengesizlikle iç içe olduğunun farkında. Günlük hayatında 'Tanrı'nın müthiş bir denge hali' olduğu fikri ise hep aklında. Akın Akınözü, modern insanın çoğu zaman işiyle tanımlandığı şu zamanda sermayesi kendisi olan profesyonel bir hayat sürdürmeye çalışıyor. Sahnede senden kendini açman bekleniyor tüm çıplaklığınla. Sahneden indiğin anda da sana saldırmak için bekliyorlar. Zırhsız bir şekilde kendini koruyabilme dengesini öğrenmen lazım, zor ama bir o kadar değerli. Tacize uğrayabileceğin bir alana çıkıyorsun diyor. Bu şartlar altında sağlam bir korunma mekanizmasına ihtiyacı olduğunu ekleyince iki zıt yükü taşımanın dengesini kurmaya çalıştığını hatırlatıyor. Üniversite okumak için 17 yaşında başlayan Amerika deneyimi, matematik bölümünde ona kağıt üstündeki problemleri çözmekten çok daha fazlasını kazandırmış. 98 sayfalık bir bölüm senaryosunun 90 sayfasında rol aldığı bölümü anımsıyor. 'Otel odası-karavan-set' üçgeninde geçen günlerine kaotik dış dünya/sektör etkisini de ekleyince, dengede kalmak ve devam edebilmek için gösterdiği çabanın birikimine değiniyor. Başardığı kısımlar kendini belli ediyor. Yalnız başına, tek odaklı yaşadığı dönem ve kağıt üstünde çözdüğü problemler denge kurma tekniğini geliştiren birer antrenman olmuş. Bu antrenmanın faydaları uygulamalı olarak, farklı yerlerde şimdi kendini gösteriyor. İçinde bulunduğu dengeye şükrederken, denge hissini kaçırdığı ve Buzdağının görünen kısmıydı dediği, kilo problemine değiniyor. 120 kilodan şimdiki haline dönüşmesi aslında gözle görünür bir dengeye ulaşma yolculuğu. Tabii iraden seni güçlendiriyor. Dengesizlik halinden sonra dengeyi kazanmak seni daha güçlü iradeye sahip bir birey haline getiriyor. Dengesizliğin yarattığı rahatsızlığı gidermek için yaptığım yolculuklar beni her zaman daha yüksek seviyede bir denge haline getirdi diyor. Akın'ın iş ve hayat balansı konusundaki mücadelesi pek çoğumuzunkine benziyor. Kendine hem haksızlık ettiğin, hem gönül koyduğun, hem de kıyak geçtiğin anlar neler diye sorduğumda; Bu sezon uyumayı öğrendim diyor. Çünkü setten geç gelip, ertesi gün için ekstra hazırlık yapmak istediğinde kısalttığı uyku saatleri için kendine haksızlık ettiğini, uyumayı seçtiğinde kendine kıyak geçtiğini ve istediği performansı ortaya koyana kadar da gönül koyduğunu söylüyor. Bu yeni uyku dengesinin performansını olumlu etkilediğini mutlulukla ekliyor. Yani bedenin, zihnin gerçekten şarja ihtiyacı varken, 'şimdi yatayım sabah erken kalkar çalışırım' sistemi, hakkını verince işe yarıyor. 'Her şeyde meditatif deneyime ulaşmak' için bazen ufak değişiklikler dengenin sağlanmasında büyük fayda getirebiliyor. Akın, onlarca gözün, enerjinin olduğu bir sette performans gerektiren mesaide. Mesai sonrası da evinde değil bir otel odasında. Bütün enerjiler sana dokunuyor ve dolayısıyla kendinle baş başa kalabileceğin bir alan olması lazım derken bir karavanın performans dengesini ne kadar etkileyebileceğini vurgulamış oluyor. Ve otel odasında senaryoyu daha rahat okumak için edindiği ergonomik sandalyeden memnuniyetle bahsederken, yüksek reytingli bir dizinin başrol oyuncusu stereotipine bolca tevazu ekleyenlerden olduğunu gösteriyor. Aslında tüm bunları, bir sahne çekmeyi meditatif bir deneyime dönüştürme hedefiyle yapıyor. Şimdilerde Miran olarak karşımızda. Rolün keyfini çıkarmaya çalışırken, karakterle seyahat ettiği uçlar onu bir tür kişisel sınavla baş başa bırakıyor. Yüksek oktavlı oyunculuğu övgü kadar yergi de alıyor. Bilimsel araştırmalara göre bizi tanımayan kişilerin bile hakkımızda düşündüklerinden etkilenmeme olasılığımız yok. Akın'ın buna karşı uyguladığı reçete, sağlam bir referanstan: Ağaç anatomisi beni her zaman ayakta tutar. Rüzgar onu sallar ama kökleri sağlamdır; rüzgar geçtikten sonra da orada sapasağlam duruyordur. Ama kökü sağlam değilse ilk rüzgarda uçar gider. Ben yergi de çok aldım, övgü de... Yergi kadar övgü de yıkıcı olabilir. İşte burada kişinin kendine edindiği ölçütler kritik bir rol oynuyor ve bence kişinin kendine edinebileceği en doğru ölçüt Dengede miyim? sorusu. Kişisel olarak bu soruya, geceleri yatağıma yatınca cevap buluyorum. Rahat bir uyku uyuyabiliyor muyum? Mesele bu. Şu da önemli bir şey; eğer değer yargılarının üzerine inşa ettiğin bir filtre mekanizması geliştirebilirsen, övgülerden ve yergilerden sana yapıcı katkılarda bulunacak olanları seçebilirsin. Bu filtreyi geliştirebilmek önemli çünkü denge hali buradan geliyor. Akın'ın temelinde bir de 'işleyiş dinamikleri' var: Annesi ve babası. Filmi denge vizöründen geri sarıyoruz: Aslında Akın, 5-6 yaşlarında denge hissiyle tanışmış. 'Bir çocuk bunu nasıl anlar' diye soruyor olabilirsiniz. Cevap belli, tek çocuk olduğu için. Tek çocuk olmanın getirdiği 'yalnız olma' hali, onu kendi içinde bir denge kurmaya yöneltmiş. Tabii bunun hayatına kattığı denge duygusunu sonradan anlamış. Hayatının şu anki noktasına gelmesinde ise çoğumuza tanıdık, kendi içinde çatışma taşıyan bir anne baba ilişkisi var. Akın üniversite son sınıftayken bir görüntülü konuşma sırasında babasının karşısında. Bu konuşmada Akın'ın, babasına oyunculukla ilgilendiğini söylemesiyle, karşı tarafın bilgisayarının havada uçması bir oluyor. Akın henüz çok genç, üzülüyor tabii. Ama annesinin karşılıksız sevgisi onu bu sert tepkiye kırılmaktan alıkoyuyor. Ve her zaman işleyen çekim yasası da unutulmamalı: Akın'ın, ABD'de okuması ve pek çok kararı arkasındaki itici güç babası oluyor. Yolculuğu esnasında kendine zaman zaman dışarıdan bakabilen Akın, akıştan kopmamak için birkaç düşünce sistemine yakın duruyor. Mesela, Başımıza gelenler bir bütünün sadece yüzde 10'udur, geri kalanlar bizim ona nasıl tepki verdiğimizdir. Böyle düşününce tepkiler küçülüyor, kararlar yanlıştan dönüyor, belki de işler çaktırmadan yoluna giriyor. 'Her şerde bir hayır vardır' durumu onun için de anlamlanıyor. Wisconsin'e gittiği ilk sene hazırlık sonrası okula kabul edilmeyip rotayı Los Angeles'a kırmak zorunda kalmadan önce, sevdiği bir hocası Olan her şeyin bir sebebi vardır demiş. Bu cümle o günlerde okula kabul edilmeyen bu gence anlamsız gelmiş. Ama havasını soluyup oyunculuk yapma kararı aldığı Los Angeles'a manevrası, hocasına bir teşekkür mektubu yazdırmış. Bu beklenmedik manevra, yıllar içinde 'tahmin edebildiğinin çok ötesinde bir plan işliyor, bunun senin için işlemesine izin ver' bakışını geliştirmesini sağlamış. Şöyle diyor: Jim Carrey'nin söylediği çok güzel bir şey var, 'Life doesn't happen to you, it happens for you.' Hayat senin için gerçekleşiyor tarafından bakınca, hayat şükürler olsun bizlere tahminlerimizin ötesinde bütün nimetlerini sunuyor. Bir süre sonra konfor alanından çıkıp burada kurduğu kariyer düzeninin bir köprü ayağını yine Los Angeles'a atmayı düşünüyor. Konfor alanını bozup, yeni bir dengenin peşine düşmek istemesinin sebebi, potansiyelini tam olarak değerlendirme konusunda bir adım atma ihtiyacı. Andre Gide'nin Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, insan yeni okyanuslar keşfedemez sözünü hatırlıyor ve yolculuğunda bunu yapması gerektiğini belirtiyor. Denge sohbetimizi başından beri yer yer kendini gösteren en yakın ve zıt kavramla bitiriyoruz. Bu meseleye böylesine kafa yormuş biri dengesizlik anında ne yapar? Öfke, öfkelenmek. Orada sabretmemek, sabırsız davranmak. Ama bu Akın değil, değil! O da Akın. O da dengesiz Akın. Dengesini, merkezini, yolunu, kendisini kaybetmiş bir Akın. Buralara düştüm. Vermemem gereken tepkiler verdim. Ama benim için önemli olan bunlardan ders çıkarıp çıkaramadığımdır. Bugüne kadar aldığım bütün dersleri eyleme dökerek yeni denge hallerine ulaşmayı becerdim, umarım bundan sonra da yoluma bu şekilde devam edebilirim. Müthiş dengeyi Tanrı gibi görebiliriz. Ben böyle düşünüyorum en azından... Karanlığa düşmek işte bu müthiş dengeden uzaklaşma hali sanki. Ama burayı da tatmak çok önemli çünkü ne yapmaman gerektiğini oranın sana hissettirdikleriyle öğreniyorsun. Bizim sektörün sınır zorlayıcı çalışma temposu ve sürekli etkileşim halinde olma gerekliliği dengede ustalaşmak için çok sağlam bir antrenman alanı sunuyor. Yepyeni bir GQ deneyimi: GQ Denge'nin ilk sayısı raflarda. Buradan satın alabilirsiniz!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/aklinizdan-ucup-gitmesin", "text": "Brokoli, ıspanak, balık, kırmızı üzüm, elma, çilek, böğürtlen, yaban mersini, portakal, çikolata, kepekli tahıllar, kuruyemiş, peynir gibi yiyecekler ve süt, yeşil çay gibi içecekler hafızayı güçlendiren besinler arasında. Gün içerisinde gördüğünüz insanları sorgulayıcı bir şekilde inceleyin. Kasiyer kızın saçı ne renkti? Taksi şoförünün üzerinde ne renk tişört vardı? Peki garsonun sakalı var mıydı? Gibi sorularla hafızanızı kuvvetlendirecek akiviteler gerçekleştirin. Yapacağınız işi sesli ya da yazılı bir şekilde planlamak her zaman işe yarar. Sesli bir şekilde Ben bu odaya bardak almaya geldim. Derseniz ya da Dün toplantı yaptığımız kişi Fırat Bey'di. Diye bir yerlere not alırsanız hatırlamanız daha kolay olacaktır. Aslında çoğumuzun hafıza kaybı tek bir anda birden fazla işe odaklanıp hepsini yetiştirme telaşından kaynaklanıyor. Mail yazarken aynı anda futbol maçı izlemek, biri ile telefonda konuşurken araba kullanıyor olmak her iki işe de odaklanamayıp her iki işi de yarı verimle gerçekleştirmemize sebep oluyor. Bu durumu düzeltmek için kaliteli bir zaman aralığında tek bir işe odaklanıp o işi verimli bir şekilde tamamlamaktan geçiyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/aksam-acikanlara-saglikli-atistirmaliklar", "text": "Çilek Protein Smoothie: Kefir, çilek ve bir kaşık balı iyice karıştırın. Çıkan karışım içinize ferahlatacak bir protein bombası olacak. Donmuş Yabanmersini: Zengin vitamine ve antioksidana sahip olan yabanmersinlerini dondurduktan sonra istediğiniz gibi yiyin. Yoğurt Küpleri: Bu dondurma aşıklarına gelsin. Ev yapımı çilekli kefirli smoothienizi buz kalıbını dökün ve dondurun. Kraker: Cips yerine çok tahıllı Wasa krakerlerini yiyin. İstiyorsanız üzerine biraz humus koyabilirsiniz. Yoğurt: Marketlerde satılan tatlandırılmış yoğurtlardan almayın. Bildiğiniz yoğurdun içine biraz bal ve biraz yaban mersini ekleyin. Siyah Çikolata: Ne kadar koyu o kadar iyi. Aldığınız çikolatanın %70 kakao olduğuna dikkat edin. Kuru İncir: 3 ya da 4 tane güzel kuru inciri hüpletin. Lavaş Peynir: Kepekli lavaş içine az yağlı peynir koyun ve bir güzel ısıtıp yiyin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/aksamdan-kalmanin-etkisi-yaslandikca-neden-artar", "text": "Geçmiş deneyimlerinizle kıyasladığınızda vücudunuzun aynı alkol miktarına zamanla aynı tepkiyi vermediğini göreceksiniz. Tükenmiş bir banka hesabıyla birlikte vücudunuzda yan etkileri yaş aldıkça daha fazla hissetmeye başlamanız üzücü bir farkındalık. O zamanlar gençliğin ateşiyle, sofradaki her içkiyi içip ertesi gün bir bebek kadar zinde uyanabiliyordunuz Şimdi, üç bira içtiyseniz, yanınızda ertesi gün için yedek Hydralyte veya Alka Seltzer bulundurmanız gerekiyor. Yirmili yaşlarımızın başlarından uzaklaşmaya başladıkça, akşamdan kalmalar acaba olmaktan çıkıp ne zaman etkisini gösterir haline gelmeye başladı. Akşamdan kalmalar yaş ilerledikçe adeta ufukta beliren bir fırtına gibi. Bu kadar az içkinin size ağır bir akşamdan kalma hissi yaşatması muhtemelen sizi delirtmek üzere. Muhtemelen, şu anda bu yazıyı da feci bir akşamdan kalma ve gözleriniz yarı açık bir şekilde okuyorsunuz. Son zamanlarda eğlenceli Cumartesi gecelerinin ardından kötü bir Pazar geçirme sayılarımızın artması sebebiyle yaşlandıkça bunun neden daha da kötüleştiğini keşfetmeyi kendimize görev edindik. Çeşitli tıp dergilerine danıştıktan ve tatilde farkında olmadan kendimizi Alpha/Beta testleri için deney haline getirdikten sonra, bu konuda uzman olduğumuzu söyleyebiliriz. Burada akşamdan kalmaların neden yaşlandıkça daha da kötüleştiği de dahil olmak üzere tüm sorularınızı yanıtlamaya çalışacağız. Kendinizi kötü hissederek uyandığınızda serum taktırabileceğiniz bir konumda değilseniz, bilimsel olarak kanıtlanmış insanlığın bildiği akşamdan kalma tedavilerinde bir eksiklik olduğu görüşündeyiz. Bunun arkasındaki başlıca neden, araştırmacıların yalnızca yaklaşık son on yıldır akşamdan kalmaların nedenlerini ve tedavilerini araştırması. Ayrıca, akşamdan kalmaları incelemekle ilgili bir sürü etik sorun da var. İstekli katılımcıları, vücutlarının inflamatuar bir yanıt üreteceği noktaya kadar aşırı sarhoş etmek, tartışmasız bunlardan biri. Ayrıca, hiçbir insan vücudu aynı olmadığı için akşamdan kalmalar herkese farklı şekilde etki ediyor. Bu da bilimsel olarak kanıtlanmış, evrensel olarak test edilmiş bir tedavi oluşturmayı oldukça zorlaştırıyor. Medical News Today'deki uzman insanların görüşlerine göre, buradaki tek gerçek cevap içmekten tamamen kaçınmak. Bu onlar için belki kolaydır ancak özellikle yaz güneşi altında içilen buz gibi bir içkiden vazgeçmek bizim için gerçekten zorlayıcı olabilir. Akşamdan kalmayı önlemenin tek gerçek yolu içmemeyi seçmek olsa da, iyi haber şu ki, bunun aşırılığını azaltmak için yapabileceğiniz birçok şey var. İlk olarak içtiğiniz içkiyi akıllıca seçin. Akşamdan kalma etkilerini arttırdığı bilinen viski ve tekiladan uzak durun. Harvard Health School tarafından yayınlanan bir makaleye göre, yaşlandıkça vücudumuzda meydana gelen değişiklikler, içkiyi işleme şeklimizi değiştiriyor. Örneğin, yaşlandıkça vücudumuz suyu eşit olarak dağıtamamaya başlıyor, bu da kandaki alkol oranının düşmesinin daha uzun bir süre alacağı anlamına geliyor. Genetiğinizin de bununla bir ilgisi olabilir. Sahip olduğunuz vücut yağı yüzdesi ne kadar yüksek olursa, alkol sisteminizde o kadar uzun süre kalır ve dolayısıyla daha uzun süre akşamdan kalma hissedersiniz. Biliyorum biliyorum tüm bu yaşlanma olayı gerçekten acımasız bir şey. İçmek biraz fitness gibidir. Ne kadar çok yaparsanız etkilerine karşı o kadar bağışıklık kazanırsınız. Ancak spor hedeflerinizin aksine, içmeyi düzenli bir alışkanlık haline getirmenizi önermeyeceğiz. Üniversitede bira içerek geçirdiğiniz bir gecenin ardından muhtemelen yataktan fırlayarak sınıfa gidebilmiş olmanızın nedeni yaş ve genetik faktörlerdi vücudunuzun alkole en dayanıklı olduğu, en iyi performans gösterdiği dönemdeydiniz. NOT: Yapılan tıbbi araştırmalar sonucu alkol tüketiminin \"zararsız\" bir miktarının olmadığı kanıtlanmıştır. Alkol sağlığa zararlıdır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/alfa-erkeklere-cagri", "text": "Bilgili ve donanımlı olmak özgüveni tetikliyor. Sosyal ortamlarda 'iki çift laf' edebilmek ve konuya katılandan ziyade, konuyu açan ve katkıda bulunan konumunda olmak iyi hissetmenizi sağlayacak. O zaman ne yapıyoruz? Her iki yılda bir Kaliforniya, Monterey'de düzenlenen TED Talks konferanslarını takip ediyoruz. Farklı alanlarda uzman kişilerin bilgi alışverişine zemin oluşturan konferansın videolarını YouTube'da bulabilir, merak ettiğiniz birçok konuda zihin açıcı konuşmalar izleyebilirsiniz. Mesela bir ortamda UCLA eski basketbol takımı koçu John Wooden'ın 2001 tarihli konuşmasını referans alarak, Kazanmak ve başarmak arasındaki fark konulu bir sohbet başlatın. Kitap okumaya vaktim yok diyenler, her gün bir adet kitap özeti veren Blinkist aplikasyonunu indirebilir. Blinkist'in koleksiyonu iddialı, 1500'den fazla kaynak içeriyor. 'Dummies Guide' serisini hatmetmek de bir başka seçenek. Hazır kitaplara el atmışken, Paul Mckenna'nın 'Instant Confidence' adlı eseri özgüven yolculuğunuzda size rehber olabilir. Her zaman, ... istemişimdir. Bu cümledeki boşluğu nasıl tamamlardınız? Zor bir dili öğrenmek, farklı bir kariyer yolu çizmek, satrançta uzmanlaşmak veya birinin hayatını değiştirmek... Ölmeden önce yapılması gerekenler listeniz, yani bucket list'iniz hazır mı? Mesela maratona katılmak, stresi yenmeyi sağladığı için son yıllarda popüler hale geldi. Uzun zamandır hayal ettiğiniz bir şey için çalışmak, çabalamak ve nihayetinde hedefe ulaşmak doyumsuz bir his sağlıyor. Ayrıca sosyalleşmek için de imkan yaratıyor. Vücut bir mabet, ona iyi bakmak görevimiz. Kendimizi fiziksel olarak iyi hissedersek, ruhsal olarak da zinde oluyoruz. Spor yapmak, beslenme konusunda doğru kararları vermek; 'temiz' yemek, yani yemeğin tabağa gelene kadarki yolculuğu hakkında bilinçlenerek işlenmemiş, katkısız gıdalara yönelmek en doğrusu. Ruhundoysun.com, doğaya dönerek 'yemeğin yolculuğunu' keşfetmenize, farkındalığınızı geliştirmeye yardımcı olabilir. Son yıllarda türeyen ve 'sağlık içeceği' olarak pazarlanan, sözde vitamin karışımları şeker yüklü olabiliyor. Maksat spor sonrası susuzluğu giderip Kendim için şu an iyi bir şey yapıyorum demekken, gereksiz şekerle kandırılıyoruz. Neyse ki tüketici bu konuda aydınlandı, etiketleri kontrol ediyor. Yeni trend; sirke ve kömür suyu gibi, 'hiper fonksiyonel içecekler' ve bitki proteini. Ayrıca 'Komboucha Float' adı verilen içeceğin 2018 yılında yine revaçta olması, sirke ve kömür dostlarıyla birlikte zirveye oynaması bekleniyor. Doğu Asya'ya özgü, fermente bir çay çeşidi olan Kombu çayı, sindirimi kolaylaştıran ve bağışıklık sistemini güçlendiren probiyotikler, eklem sağlığını koruyan glukozamin ve karaciğer detoksu sağlayan organik asitler içeriyor. Sağlıklı bir tarif için thechalkboardmag.com'a tıklayabilirsiniz. Sopa yutmuş kadar olmasa da dik durmak önemli zira dik duran bir insan, karşısındakinde kendinden emin ve başarılı bir insan izlenimi bırakıyor. Omuzlar geride, karın içerde, sırt dümdüz ve çene yukarıda dolaşmayı deneyin. Hazır boy aynasında duruşunuzu tartarken, kıyafetlerinizi de sıkı bir teftişten geçirin. Vücut tipinize göre giyiniyor musunuz? İyi bir terziniz var mı? Yoksa o paçalar fazla mı uzun? Herkes gibi giyinmek zorunda hissetmeyin ama mutlaka bir tarzınız olsun ve tutarlı olmaya bakın. Yıllar içinde birikmiş, giymediğiniz kıyafetleri eleyin ve zevkinize göre organize edilmiş, 'temiz' bir gardıroptan giyinin. Öyle boş yere karizmatik olunmuyor; sizinle özdeşleşen her şey, çevrenizde itibar yaratmanızı sağlar. Kimi sizi eleştirir ama kimi de kopyalar. Kimi çekemez, kimi hayranlık duyar... Herkesin bilmediği, niş bir parfüm bulmakla işe başlayın. Sizinle özdeşleşen bir koku, kişiliğinize dair bir ipucu verecek, akılda kalıcı olmanızı sağlayacak. Uniseks özelliği bulunan parfümler şu sıralar oldukça revaçta. Jul et Mad Secrets du Paradis Rouge, portakal çiçeği notasıyla zarif ve çarpıcı bir seçenek olarak öne çıkıyor. Hem 'extrait de parfum' olduğu için de kalıcı. Şimdi shaker'a buzları atıp o size özgü kokteyli hazırlama zamanı!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/alkol-vucudunuzda-ne-kadar-kalir", "text": "Alkolün vücudunuzda ne kadar kaldığını merak ediyorsanız, ya geçmişte unutulmaz bir akşamdan kalmanın kurbanı olmuşsunuzdur ya da şu anda akşamdan kalmasınız. İyi haber şu ki, vücudunuz alkolü sabit bir oranda metabolize ediyor, bu yüzden hiçbir şey yapmadan bile zaten doğru yönde ilerliyorsunuz. Alkol vücutta ömrü kısa olan bir depresan gibidir. Bir içki içtikten ve alkol kan dolaşımına girdikten sonra, vücudunuz her saat başı bir yüzdesini metabolize etmeye başlar. Vücudunuz alkolü düzenli ama yavaş bir şekilde işler, bu da karaciğerin detoksifikasyon sürecini hızlandıramayacağı anlamına gelir. Bu yüzden metabolize edilmemiş alkol kan dolaşımınızda kalır ve zehirlenmeye neden olur. Bir zaman çizelgesi istiyorsanız, karaciğeriniz saat başı yaklaşık bir içkinin içinde bulunan alkolü metabolize edebilir. Ulusal Alkol Suistimali ve Alkolizm Enstitüsü , üç saat sonra bir içkinin tamamen metabolize edildiğini ve sisteminizden çıkacağını, dört saatin biraz üzerinde iki içkinin, altı saatte üç içkinin ve yedide dört içkinin tamamen metabolize edilerek sisteminizden çıkacağını söylüyor. Ancak bu tabii ki, bazı önemli faktörlere de bağlı. Healthline'a göre yaşınız, kilonuz, yakın zamanda yemek yiyip yemediğiniz, ilaçlar, karaciğer sağlığı ve içkiler arasında geçirdiğiniz süre, alkolün vücudunuzda ne kadar süre kaldığını etkiler. Yaşlandıkça akşamdan kalmaların neden giderek çekilmez hale geldiğini merak ediyorsanız, size bazı kötü haberlerimiz var. Yaşlandıkça karaciğerinizin alkolü parçalama yeteneği yavaşlar. 18 yaşındaki vücudunuz kimyasalları sisteminizden çok hızlı ve iyi temizleyen bir makine gibiyken, yaşlandıkça bu süreç daha uzun zaman almaya başlar. İçmeden önce çok yemek yemek de bu süreyi etkileyen faktörler arasında. İçkideki etanolün kabaca %20'si mideden kana karışır, kalanı ise ince bağırsaktan emilir. İçkideki etanol midede ne kadar uzun süre kalırsa zehirlenme hızı o kadar yavaşlar. İçmeden önce yemek yemek ve içki içtiğiniz süre boyunca atıştırmak, alkolün daha yavaş emilmesi anlamına gelir ve bu da alkolün etkisini azaltır. Ancak bu aynı zamanda daha fazla içmeniz anlamına da gelebilir, bu da doğal olarak alkolle yemek yemenin faydalarını ortadan kaldırır. Ne sıklıkta ve ne kadar hızlı içtiğiniz, alkolün sisteminizde ne kadar süre kalacağını etkiler. Düzenli içki içmek vücudunuzu alkolü işlemede daha etkili ve hızlı yapmaz. Araştırmalara göre tek bir oturuşta düzenli olarak içiyorsanız alkolün sisteminizden atılması birkaç saat sürebilir. Ne yazık ki, alkolün eliminasyon sürecini hızlandırmak için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Kahve içmemek, bol su içmek, duş almak, hatta kusmak bile bu süreci hızlandırmıyor. Akşamdan kalma belirtileri bazen ağrı kesici alarak hafifletilebilse de, alkolü metabolize etme sürecini hızlandırmak için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Alkolün vücutta tespit edilmesinin birkaç yolu var. Biri, nefesinizdeki alkolü 24 saate kadar tespit edebilen bir alkol ölçerdir. İdrar testleri son 10-12 saat içinde aldığınız alkolü tespit edebilirken, kan testlerinde bu süre 12 saate kadar çıkabilir. Tükürük testindeyse son 24 ila 48 saat arasında aldığınız alkol tespit edilebilir. Kısaca söylemek gerekirse hayır, alkolün metabolize olması vücudunuzun yenilendiği anlamına gelmez. Aslında, tam tersi. NIAAA'ya göre, vücuttaki kan alkol konsantrasyonu yaklaşık sıfıra döndüğünde akşamdan kalma semptomları zirve yapar, yani en kötü hissettiğiniz an, genellikle normal kan-alkol seviyelerine döndüğünüz zamandır. Alkol vücudunuzdan tamamen atıldığında bile, ne yazık ki belirtiler 24 saat veya daha uzun sürebilir. Tükettiğiniz alkol miktarı hakkında endişeleriniz varsa, NHS bunu kontrol altına almak için pratisyen hekiminizle iletişime geçmenizi öneriyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/amino-asitler-ile-ilgili-bilmeniz-gereken-her-sey", "text": "İçinde doğduğunuz, büyüdüğünüz ve yaşlandığınız vücudunuz hakkında da bilmediğiniz bir kısım var ve bu yazıda ona dair merakınızı uyandıracak bir dizi bilgiyi size vermek niyetindeyim. Bedeninizin su haricindeki toplam ağırlığının yalnızca %1,5'i vitamin ve minerallerden oluşurken, vücudunuzda yaklaşık %75 oranında var olan amino asitlerin yalnızca lise biyoloji kitabından küçük bir bilgi olarak hafızalarda kalması pek hazindir. Nitekim en temel denilerek bir önem atfedilmesine karşın, toplumda protein adı altında geçiştirilen ve üzerine hiç düşülmeyen amino asitler, sağlıklı yaşam yolculuğunuzdaki en büyük yol arkadaşınız. Vücudunuzda tam olarak 20 tane amino asit bulunuyor. Tüm temel yapı ve fonksiyonlar, bu 20 amino asidin tek başına veya bir araya gelerek proteinleri oluşturmasıyla hayata geçiyor. DNA'nızdan tutun da kaslarınız ve tendonlarınıza kadar tüm yaşamsal bileşenlerinizi yürüten kimyasallar amino asitler tarafından oluşturuluyor. Bu noktada, bilmeniz gereken bunlardan dokuz tanesinin vücutta üretilme imkanının olmadığı, dışarıdan gıda yoluyla almak zorunda oluşumuz. Modern dünya insanı artık sağlığı konusunda geçmişe nazaran daha bilinçli. Sık sık doktor kontrollerine gidiyor, belirli periyotlarla vücudunun ne durumda olduğunu gözlemliyor. Ancak hepimizin aşina olduğu check-up testlerinde mevcut hastalığınız var mı yok mu onu görebiliyorsunuz ancak hastalığa giden süreçlere dair bilginiz olamıyor. Amino asit temelli kan düzeyi analiz edildiğinde ise bugün bildiğiniz diyabet ve kanser gibi birçok hastalıkları daha oluşmadan amino asit seviyelerindeki değişimlerde görülebildiği tespit edilmiş. Harvard Üniversitesi ve İsveç Malmö Diyet/ Kanser Araştırma Enstitüsü'nün ortak yayınladığı çalışmada, amino asitlerin tip 2 diyabet ve kanser hastalıklarının gelişmeden yaklaşık 10 yıl önce sinyal verdiği belirtilmiş. Bu nedenle, tüm kontrollerinize ek yaptıracağınız amino asit analizi sağlığınız açısından büyük önem taşımakta. Siz de, ben de sağlıklı bir yaşam sürebilmek, iyi bir denge yakalayabilmek ve antrenman performansımızı artırmak gibi benzer kaygılara sahibiz. Bu noktada, ezber rutinlerin dışına çıkıp, size yukarıda anlattığım amino asitler gibi vücudunuzun bilmediğiniz yönlerini keşfe başlamanın tam zamanı. Bu yazı \"Bedeninde Keşfe Çık\" başlığıyla GQ Sonbahar 2022'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/aninda-etkili-en-iyi-5-cilt-bakim-maskesi", "text": "Cilt bakım ürünlerinin işe yaramasını bekleyecek kadar sabrınız yoksa ve randevunuz, katılacağınız etkinlik veya karşınızdakine iyi bir etki bırakmak isteyeceğiniz bir görüşme yaklaşıyorsa sizi anında etkili bakım maskeleriyle tanıştıralım. Kuruluktan matlığa hatta yaşlanma belirtilerine kadar birkaç dakika içinde cilt problemlerinizi çözecek en iyi 5 bakım maskesini araştırdık. Matlaşmış ve yorgun cildinizi hızla şarj etmek istiyorsanız kahve çekirdeği, ginseng ve meyve asitleriyle cildi yumuşatıp canlandıran Origins'in bu maskesiyle cildinize anında 8 saatlik bir uykunun getirdiği dinlenmiş etkiyi verin. Sarkmışi süzgün ve yorgun ciltlere Glamglow'un bu maskesiyle veda edin. Oldukça popüler olan Firming Treatment, cilde enerji vererek daha gergin bir sonuç yaratarak anında gençlik etkisi sağlıyor. 8 dakikada lüks bir cilt bakımı sağlayan La Mer'in bu maskesiyle erken yaşlanma belirtileri, stres ve çevre kirliliğinden şikayet eden cilt anında dolgun ve sağlıklı bir görünüme kavuşuyor. Sabah uyandığınızda dün akşam orada olmayan bir akneyle mi karşılaştınız? Bu davetsiz misafiri geldiği yere göndermek için en güçlü yardımcılarınızdan biri Dr. Jart'ın Clearing Solution isimli cildi akne ve kalıntılardan arındıran klağıt maskesi. Kış mevsimi sonrası cildinizi şok bir terapiye almak istiyorsanız birçok Hollywood ünlüsünün de favorisi olan bu maskeyi denemelisiniz. 15 dakika içerisinde etki eden SK-II Facial Treatment Mask hassas ve kuru ciltlere ilaç gibi geliyor ve anında nem yüklemesi yaparak cildi canlandırıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/anksiyeteniz-varsa-kacinmaniz-gereken-4-yiyecek", "text": "Diyetinize dahil etmeniz gereken ve sağlığınıza bir dizi fayda sağlayabilecek şeylerle ilgili çok sayıda liste ve ayrıntı var. Saçlarınızın dökülmesini durdurmak için, cildinizi daha iyi hale getirmek için yiyebileceğiniz yiyecekler, hatta kilo vermeye yardımcı olacak yiyecekler bile var. Hakkında çok fazla konuşulmayan şey ise, zaten günlük diyetinizin bir parçası olabilecek, yememeniz gereken yiyeceklerdir. Bunlar sinsice saldıran gıdalar; bazen görünüşte zararsız, bazen de oldukça açık bir şekilde zararlı, ancak her ikisi de tam olarak tanımlayamadığınız olumsuz etkilere katkıda bulunur. Nasıl ki kilo verme yolculuğunuzda belli etmeden size zarar veren yiyecekler ya da tamamen zararsız görünmelerine rağmen rahatsız olmanıza neden olan yiyecekler varsa, anksiyete belirtilerine katkıda bulunan bir dizi yiyecek de vardır. Liste oldukça uzun olsa da, en olumsuz etkilere sahip olma eğiliminde olan dört ana oyuncu var. İşte dikkat edilmesi gereken suçlular... Hiperaktivite ve gerginliğe neden olma ile uzun süredir devam eden ilişkisi düşünüldüğünde, bu muhtemelen listedeki en bariz madde. Ancak kafeinin anksiyete için neden özellikle kötü olduğunu ve hangi formlarda en kötüsü olduğunu anlamak gerek. Kafeinin kendi başına anksiyete ve gerginliğe neden olması gerekmez, bunu yapma eğiliminde olan belirli bir noktanın ötesinde tüketilmesidir. Bu nokta günlük 400 miligrama kadar kafeindir. Bunun ötesindeki her şey anksiyete semptomlarını başlatma ve daha sonra şiddetlendirme eğilimindedir. Kahve muhtemelen kafeinin içilebileceği en kötü form olsa da, rahatlatıcı bir nane veya lavanta çayı aslında çok daha az zarar verir. Yine sizin için kötü olan şeyler listesinde görmeyi beklediğiniz bir başka iddialı ürün; ancak kızarmış yiyeceklerin anksiyeteyi tetiklemesinin çok özel bir nedeni var. Kızarmış tavuk, hamburger, patates kızartması, mozzarella çubukları gibi abur cuburlar inanılmaz derecede sağlıksız ve besin değerleri yok denecek kadar az, bu da vücudun bunları sindirmesini zorlaştıyor. Sindirimdeki bu zorluk asit reflüsünün yanı sıra gastrointestinal sorunlara ve anksiyeteyi tetikleyen diğer fiziksel semptomlara neden oluyor. Hiperaktivite ve gerginliği tetikleme ile uzun süredir ilişkisi olan bir başka gıda. Şeker kesinlikle anksiyete yaratmaya katkıda bulunan bir gıda grubu. Bazı şekerler doğal olarak, örneğin yediğimiz meyvelerde bulunur. Ancak anksiyeteye yatkınsanız rafine şeker tam bir kabus olabilir. Kan şekerinizin yükselmesine ve düşmesine, aynı şekilde enerji seviyenizin yükselmesine ve sonra düşmesine neden olabilirler. Ve kan şekeriniz ne zaman düşse, bu ruh halinizi etkiler ve anksiyeteniz otomatik olarak yükselir. Şekerli gıdaların fark edilmesinin oldukça kolay olduğunu düşünebilirsiniz, ancak ketçap, salata sosu ve makarna sosları gibi çeşniler bile, asabiyet, panik ve depresyon duygularına neden olacak ilave şeker içerebilir. Muhtemelen işlenmiş gıdaların ve işlenmiş etlerin bağışıklığınız, cildiniz, kilo verme yolculuğunuz ve diğer çeşitli şeyler için ne kadar korkunç olduğu hakkında çok şey duymuşsunuzdur. Ancak vücut için genel kötü adamlar olmalarının yanı sıra, paket çorbalar, işlenmiş peynir, abur cubur ve benzeri işlenmiş gıdalar da anksiyetesi olan insanlar için son derece olumsuz etkilere sahip olabilir. Bunun büyük bir kısmı, çoğu işlenmiş gıdadaki aşırı tuz miktarından ve bunun kan basıncınızı nasıl yükselttiğinden ve kalbinizin daha fazla çalışmasına neden olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da kan dolaşımında adrenalin artışına neden olarak anksiyete ve ruh hali değişikliklerine yol açar."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/asiri-yemenin-onune-nasil-gecilir", "text": "Pandemi döneminde ve özellikle ara ara hayatımıza giren tam kapanma günlerinde kişinin kendini yemeye ve içmeye vurması kulağa normal geliyor. Bu durum ölçü kaçırıldığında kilo almaya veya daha da kötüsü sağlık sorunlarına sebep olabilir. Neden gereğinden çok yiyorsunuz? Bu duruma yaklaşımınızı tekrar gözden geçirmekte fayda var. Aslında çok yememizin sebebi sıkılmamızdan ziyade yemeklerin tadının çekiciliği. Reddedilemeyecek tatları hayatınızdan çıkarmak zorunda değilsiniz ancak ölçülü olabilirsiniz. Öncelikle kendinizi ödüllendirme sıklığını tekrar gözden geçirin. Beslenme yaşamımızın ve kültürümüzün bir parçası olmakla birlikte ödül olarak da kullanılmakta. Ancak kendinizi çok fazla ödüllendirmeye başladığınızda bu durum sizin farkında olmadığınız bir alışkanlığa dönüşebilir. Dürüst olarak bu ödül yiyeceklerini ve içeceklerin sıklığını tekrar gözden geçirin. Diğer bir hatalı yaklaşım, ne de olsa olan oldu yaklaşımıdır. Bir dilim pizza yedikten sonra ne de olsa diyetimi mahvettim diye düşünmeye başlayabilirsiniz. İşte bu noktada ipin ucu kaçar. Fakat işin gerçeği şudur ki iki dilim pizza yemek diyetinize büyük zarar verecek bir problem değildir. 2 dilim pizzada durabilirseniz ortalama 300 kalori alırsınız fakat kendinizi durduramazsanız bu rakam 1000'i bulabilir. Bu sebeple olan oldu deyip kendinizi salmayın. Özellikle içinde bulunduğumuz pandemi döneminde durumun farkına vardığınızda kendinizi durdurun. Çok yeme ve bunun zararlarını görme konusunda diğer bir tehlike ise sıklıkla dışarıda yeme ya da dışarıdan yemek söylemektir. Restoranların stratejisi insanlara daha fazla yemek yedirmektir. Bu nedenle dışarıda yediğinizde olağandan daha fazla kilo almanız olasıdır. Pandemide artan iş yükü nedeniyle yemek yapmaya eskisinden az vakit bulabiliyor ve dışarıdan yemeyi zaman tasarrufu olarak görüyor olabilirsiniz. Bu noktada gerekirse sipariş vereceğiniz restoranlar hakkında ön araştırma yapın ya da önceki tecrübelerinizden faydalanın. Çünkü aslında verdiğiniz tam porsiyon siparişin yarım porsiyonu dahi size yeterli geliyor olabilir. Son olarak insanları fazla yemek yemeye iten bir diğer durumu ele alalım. Her yazımda altını çizdiğim uyku ve uykunun önemi, beslenmede aşırıya kaçmanıza neden faktörler arasında da bulunmakta. Uyku eksikliğinin ve bunun sonucunda gelen fiziksel ve zihinsel yıpranmanın iştah konrolü üzerinde de etkisi var. Yorgun olmak irade gücünüzü düşürür ve vücudunuzdaki hormonlar az uyuduğunuzda daha çok yemeye meyillidir. Diyetinize bağlı kalmak ve gereğinden fazla yemenin önüne geçmek için günde 7 ila 9 saat uyumaya dikkat edin. Az uyumanın dışında en iyi sonuçlar için uyku saatlerinize önem göstererek hafta sonları aşırı uyumamaya dikkat edin. Az uyumak gibi özellikle bu evde kalma dönemlerinde çok uyumanın da yorgunluk yaratabildiği bilinmekte. Sadece beslenmenizde değil uykunuzda ve tabii ki egzersizlerinizde de ölçülü olun. Hayatınıza hareket katın ve yediğiniz fazla yiyecekleri oluşturduğunuz bu kalori yakımıyla dengelemeye çalışın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-centilmenlere-sonbahara-ozel-en-iyi-7-nemlendirici-maske", "text": "Cildinize gece boyu bakım yapmak için favorilerden olan bu maske içeriğindeki avokado ve kayısı yağıyla cilde nemi hapsediyor. Uygun fiyatıyla cebinizi yormayan bu maske oldukça güçlü bir nemlendirici seruma sahip. La Mer'in mucize iksiri anahtar içeriği olan bu maske cilde anında katkısız bir nem sunuyor. Vitaminler, bitki özleri ve anti-aging özellikli moleküllerden oluşan maske cildinizi neme doyuruyor. Salatalık, papaya, papatya, ananas, aloe vera gibi birçok doğal içerik barındıran bu maske cildi nemlendirirken detoks yapıyor. En yeni, ileri düzey ve ekstrem nemlendirici bir formüle sahip bu maske cilt üzerinde kurumadan anında nem sağlıyor. Aktif maddelerin cilde daha iyi emilmesi için en iyi kalite selüloz fiberden üretilken bu kağıt maske, alg özleri ve hyalüronik asitle cildin nem seviyesini yükseltiyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-centilmenlere-sonbaharda-cilt-bakimi-icin-5-ipucu", "text": "Sezon değişirken cilt bakımı rutininizi yenilenmenin de vakti geldi. Sonbaharın hava şartları ve çevresel faktörleri ile birlikte yazdan kalan cildinizi yoğun bir bakım seansına almanın tam zamanı. Cildinizi sonbahara hazırlamanız için 5 bakım ipucunu derledik. Sonbaharda bakım rutininize haftada 1-2 kez kullanacağınız bir yüz scrub'ıyla başlayarak yazdan kalan ölü deriyi cildinizden atın. Eğer cildiniz hassassa hafif yapılı kimyasal peelinglerle bu aşamayı uygulayın. Yeni bir sezon, yeni hava şartları, yeni başlangıçlar... Yaz mevsiminin ciltte bıraktığı yorgunluğu, matlığı ve dengesizliği detoks etkili maske veya serumlar kullanarak ortadan kaldırın ve sonbahara temiz bir sayfayla başlayın. Özellikle yüksek dozda güneşe maruz kaldıktan sonra sonbahara girerken cildinizde artan lekeler ve hiperpigmentasyondan şikayetçi olabilirsiniz. Bu yüzden leke açıcı, aydınlatıcı ve gençleştirici etkisi bulunan C Vitaminli bakım ürünlerinden edinin. Yaz mevsiminde kullandığınız hafif yapılı ürünleri ve jel formülleri özellikle kuruya yatkın bir cilde sahipseniz rafa kaldırmanın vakti geldi. Cilt kuruluğunun nüksedeceği soğuk günlerde daha güçlü nemlendiricilere yönelin. Yaz bitmiş olsa da güneş koruyucunuzun vardiyası bitmedi. Güneş ışınları direkt olarak cildinize vurmasa bile cildinizin yılın her sezonu korunmaya ihtiyacı var. Bu yüzden evden çıkmadan önce yüzünüze güneş koruyucu sürmeyi ihmal etmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-centilmenlere-yaslanma-karsiti-en-etkili-7-goz-kremi", "text": "Gülümsediğinizde ortaya çıkan ince çizgiler, cildin kendini yenileme yeteneği azaldığında ve ciltteki koleajen oranı düştüğünde artık kalıcı olabilir ve derinleşebilir. Tüm bunların yanında yorgun ve yer çekimine yenik düşen göz çevresinde sarkmalar meydana gelebilir. Sizi olduğunuzdan daha yorgun gösteren bu berlitileri azaltmak ve önüne geçmek için bakımlı centilmenlere özel en iyi anti-aging göz çevresi kremlerini derledik. Cilde hemen emilen bu bakım kremi göz çevresini sıkılaştırıp cildi güçlendirerek kırışıklıkların önüne geçiyor ve sarkan, torbalanan göz çevresine iyi geliyor. Retinol kırışıklıklar konusunda başvurmanız gereken ilk yardımcılardan. Bu kremin içeriğinde antioksidanlar ve ferulik asidin etkisiyle, retinol cilde daha çok nüfuz ediyor ve hızlı sonuç veriyor. Retinol bakımından oldukça zengin ve güçlü olan kremin en önemli özelliği, içeriğinde göz çevresini yatıştıracak shea yağı ve derinlemesine tazeleyecek yoğun antioksidanlar içermesi. Göz çevresine yoğun nem takviyesi yapan bu krem ince çizgi ve kırışıklıkları gideriyor, aynı zamanda da daha aydınlık ve sıkı göz altları sağlıyor. Bu kremin formülündeki A Vitamini ve C Vitamini el ele vererek hem kırışıklarla savaşıyor hem de göz altlarınızı aydınlatıyor. Murad'ın patentli Tri-active teknolojisiyle formülize edilmiş olan ve kırışıklıkları hızla yok eden bu krem/serumu, markanın meşhur Youth Renewal ailesinin en etkili üyelerinden. 24 saat nem faydası sağlayan bu krem kırışıklık, koyu halkalar, sarkma ve kuruluğa kadar birçok göz çevresi şikayetine iyi geliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-centilmenlerin-seyahat-cantalarinda-neler-var", "text": "Uzun bir tatil öncesi valizinize koyacağınız kombinleri planladıysanız sıra şimdi de yanınızda götüreceğiniz bakım ürünlerinizde. Çünkü seyahate çıkmanız bakım rutininizden vazgeçmeniz için asla bir bahane değil. Bakımlı centilmenlerin seyahat çantalarının olmazsa olmazı 10 ürünü derledik. Nemlendiricinizi zaten seyahatteyken de rutin olarak kullanmanız gerekiyor. Ancak güneş ışınlarıyla daha çok yıpranan cilde hızlıca yardım edecek bu adımı atlamamaya tatilde daha da dikkat edin. Yaz tatili ve güneş kaçamağı demek tabi ki güneş koruyucuyu da yanında getiriyor. Vücudunuz kadar yüzünüz için de koruyucu kullanmaya özen gösterin ve kullandığınız formülü suya dayanıklı ürünlerden seçmeye çalışın. Özellikle sıcak günlerde açılan ve kir dolan gözenekler bozulan cilt dokusuna ve aknelere sebep olabilir. Uzun ve yorucu bir gün sonunda cildinizi derinlemesine arındırmayı sakın unutmayın. Özellikle sıcak günlerde açılan ve kir dolan gözenekler bozulan cilt dokusuna ve aknelere sebep olabilir. Uzun ve yorucu bir gün sonunda cildinizi derinlemesine arındırmayı sakın unutmayın. Güneşe maruz kalan ciltte lekelerin ortaya çıkması daha kolay. Bu yüzden gece bakım rutininize serinletici, toksinlerden arındırıcı ve aydınlatıcı bir maske ekleyebilirsiniz. İstenmeyen tüylerden sadece kadınlar değil erkekler de muzdarip. Bunun için pratik ve şarjlı bir trimmer yanınızda bulunması gerekenlerden. El ve özellikle ayaklarınıza yaz günlerinde daha çok özen göstermeniz gerekebilir.. Manikür veya pedikürle uğraşmak istemeyenlerdenseniz gece kullanacağınız kuvvetli bir bakım kreminden faydalanın ve anında daha bakımlı bir görünüme kavuşun. Seyahate çıkıyorsunuz diye otomatik diş fırçasının pratikliğinden ve gücünden vazgeçmek zorunda değilsiniz. Özellikle taşınabilir kitlere sahip tasarımlar evinizden ne kadar uzakta olursanız olun ağız hijyeniniz için savaşıyor. Renksiz, kokusuz ve ultra kuru. Sıcak iklimde en büyük destekçilerinizden biri mini boy antiperspirant ürünler. Dudaklarınız yüzünüzde en ince cilde sahip bölgelerden. Bu yüzden SPF koruyuculu ve dudaklara bakım yapan renksiz bir balmı yanınıza almayı unutmayın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-erkegin-parti-hazirligi-rehberi", "text": "Duşta rahat bir uyku çekmenizi sağlayacak aromatik kokular yerine canlandırıcı ve parti enerjinizi yerine getirecek ürünler tercih edin. Duş zamanı cildnizi yenilemek için harika! Buharla açılan gözenekleri ve yumuşayan cildinizi bir scrubla temizleyerek derinlemesine arındırın ve tıraşa hazırlayın. Duş sonrası vücut bakımınızı ihmal etmeyin. Vücut yağı veya losyonuyla nemlendirici bir seans uygulayın. Ağız bakımı olmazla olmazlardan. Bizim tercihimiz derinlemesine bir oral temizlik için elektrikli diş fırçalarından yana. Sakal tıraşınızda risk almayın ve kendinizi profesyonel ürünlere teslim edin. Jet bir görünüm için bu adım oldukça önemli. Tıraş sonrası bakımla cildinizi yatıştırın ve biraz şımartın. Bu adım diğer adımlara cildinizi hazırlamak için de olmazsa olmazlardan. Sakal furyasına kapılanlardansanız daha bakımlı bir görünüm için sakal yağları ve balmları en iyi müttefiklerinizden. Sakallarınıza kökten uca bakım yaptıktan sonra tarayarak düzeltin ve sabitleyin. Saçlarınızı şekillendirmek için önce kurutun. Bu aşamada yüksek ısı kullanmayın. Derece yükseldikçe saç daha çok yıpranır ve doğal parlaklığını kaybederek bakımsız bir görüntü oluşturur. Parti gecesi için tam tutuşlu bir saç şekillendirici şart. Doğal bitişli pomadlarla şekilllendirdiğiniz saçların parti boyunca size eşlik etmesini sağlayın. Yorgun göz altları için şimdiden önlem alın ve şişkinlik giderici, aydınlatıcı bir göz altı kremiyle partiye canlı bakışlarla katılın. Her gün olduğu gibi parti öncesinde de nemlendiricinizi unutmayın. Cildinizi yumuşatıp rahatlatacak olan bu adım yaşlanma belirtilerine karşı da en güçlü adımlardan. Makyaj mı, oda ne?! Gözenek küçültücü, doku eşitsizliklerini gizleyen filtre bir primer'la cildinize daha problemsiz ve aydınlık bir görünüm verin. Origins'in bu ferahlatıcı köpüğü bizim favorimiz. Dudaklarınızı unutmayın, ökse otunun altındayken bakımlı dudaklar şart! Renksiz ve yoğun bir balmla dudaklarınızı yumuşatın ve tazeleyin. Düşük kaşlar hem yorgun hem de bakımsız bir görünüme sebep olur. Transparan bir kaş jeliyle kaşlarınızı tarayarak sabitleyin. Gecenin olmazsa olmazı çekici bir parfüm. Gizemli bir kokuyla parti bakımınızı sonlandırın ve gecenin tadını çıkarın!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-erkegin-pratik-sabah-rutini", "text": "Kendiniz ama daha iyisi bir görünüme kavuşmak sadece 10 dakikalık bir sabah rutiniyle mümkün. Düzenli uygulayacağınız bu adımlar daha bakımlı ve çekici bir sonuç için birebir. Bakımlı erkeklerin pratik sabah rutinini sizin için araştırdık. Gece cilt üzende ve yastık kılıfında biriken bakteriler cilt sağlığınız be gözenekkeriniz için oldukça büyük bir problem. Akneye de sebep olan bu durum için güne farahlatıcı bir yüz yıkama jeliyle başlayın. Cilt kepeği erkeklerde ortaya çıkan önemli sorunlardan, özellikle de sakalınız varsa. Nazik bir eksfoliasyon hem cildinizi tazelemeye hem de bu sorunu gün içinde en aza indirgemeye yarayacak. Bu kadar üründen sonra cildinizin nemini kaybetmemesi, gün boyu sağlıklı ve canlı görünmesi için nemlendirici uygulamak şart. Nemlendiricinin erken yaşlanmayı engellediğini de belirtelim. Şişkin göz altları hem yorgun hem de bakımsız bir görünüm veriyor. Bu problem için uygulamanız gereken ürün ise oldukça pratik: Şişkinlik giderici bir göz altı kremi. Eğer sakalınız varsa düzgün ve bakımlı görünmesi için bir balm uygulamalısınız. Bu adım köklerde oluşan kuruluğu da engelleyerek cilt kepeğini engellemede yardımcı oluyor. Ayrıca saçlarınız ister uzun ister kısa olsun, yıpranmış ve bakımsız saç görünümünü engellemek için kuru saçlara da uygulanabilen bir bakım ürününü şekillendirmeden önce saçlarınıza yedirerek sağlıklı uzayan ve çekici saçlara kavuşabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-erkeklere-siyah-nokta-nedir-nasil-temizlenir", "text": "Siyah noktalar birçok erkeğin en büyük cilt problemleri arasında yer alıyor. Özellikle kadınlara göre daha gözenekli ve yağlı bir cilde sahip olan erkekler tıkalı gözenekler ve siyah noktalardan oldukça şikayetçi. Peki nedir bu siyah noktalar? Kulağa çok hoş gelmeyecek ama gün içinde ciltte biriken kir, ölü deri ve ciltteki fazla yağ birleşerek gözeneklere yerleşiyor ve açıkta kalan bu sevimsiz karışım oksijenle birleşip koyulaşarak siyah noktaları meydana getiriyor. Ancak merak etmeyin, siyah noktalar kardeşleri beyaz noktalar ve kuzenleri akneler gibi disiplinli bir bakım rutiniyle giderilebiliyor. Dört adımda siyah noktalardan nasıl kurtulacağınızın yol haritasını çizdik. Gözenekleri tıkayan bileşenleri parçaladığı için salisilik asit, siyah nokta ve beyaz noktalardan kurtulmak için en çok tercih edilen içeriktir. Bu yüzden bu siyah nokta rutininizde en etkili çözümü bu içerikleri barındıran ürünlerden elde edebilirsiniz. Bu tarz asit içeren ürünleri gece rutininize eklemeniz ve sabahları da iyi bir güneş kremiyle desteklemeniz önemli. Siyah nokta ile savaşırken bu ürünler size yardımcı olacaktır fakat unutmamakta fayda var, siyah nokta için formüle edilmiş serumlar, maskeler ve tonikler her gün kullanım için değil günlük rutinize haftada 1-2 kere ekleyebileceğiniz ürünlerdir. Aşırı kullanımdan kaçının. Cildi siyah noktalardan kurtardığınız yolda en yakın yoldaşınız cilt temizleyiciniz. Sabah güne başlarken gece biriken yağdan kurtulmak, akşam da günün kirini ve ölü deriyi ciltten uzak tutmak için salisilik asitli, etkili bir cilt temizleyici kullanın. Tabi bu aşamanın ardından cildin sağlıklı ve bakımlı kalması için nemlendiricinizi uygulamayı unutmayın. Bu temizleyici, lekeleri gidermeye ve cildi çok fazla kurutmadan temizlemeye yardımcı olur. Durulandıktan sonra bile, akne tedavisi için kalıcı bir salisilik asit salımı sağlamayı amaçlar. Bu ürün, % 2 salisilik asit içeren hafif bir yüz temizleyicidir. Orta derecede egzama, akne veya tıkanmış gözenekleriniz varsa bu yüz temizleyiciden faydalanabilirsiniz. Gözeneklerin ve siyah noktaların görünümünü en aza indirmek için günlük temizleyici / derinlemesine temizleyici maske olarak kullanılabilen çok işlevli bir ürün. Fazla yağı kontrol eder ve daha temiz bir cilt sağlar. İçinde bulunan, Jojoba yağı cildi nemlendirirken, carnauba mumu gözenekleri açar ve panax ginseng kızarıklığı azaltır. Greyfurt, narenciye ve nane karışımı harika bir aromaya sahiptir ve cildin daha pürüzsüz, aydınlık hissetmesine destek olur. Ciltteki ölü deriyi ve kirleri temizleyerek cildi temiz ve parlak hale getirir. Bu yüz yıkama jeli, cildinizi yumuşatmaya ve yenilemeye yardımcı olan portakal özü içerir. Moringa tohumu özü ile de cildin hem doğal nem dengesini korur hem de siyah noktalardan arındırmasını sağlar. Özellikle geniş gözenekler ve yağlı ciltler için formüle edilmiş arındırıcı tonikler, hem geniş gözeneklerin sıkılaşmasında hem de gözeneklerde biriken kirin çözünüp temizlenmesinde oldukça faydalı. Eğer ciddi seviyede siyah nokta, yağlanma ve gözenek probleminiz varsa bu toniği deneyebilirsiniz. İçinde bulunan salsilik ve glikolik asit cildi ölü deriden arındırmaya ve siyah noktaları azaltmaya yardımcı olur. İçeriğinin %20'si organik olduğu için, cilt kusurları olan kişilerin cildini soyma konusunda endişelenmelerine gerek kalmayacak. Doğal salisilik asit ve üzüm çekirdeği kombinasyonu cildinizi aydınlatır ve siyah noktalardan arındırır. Tonik dendiğinde akla gelen ilk markalardan biri. İçinde bulunan %5 glikolik asit ile ciltte peeling etkisi yaratır ve aloe vera özü ile de nemlendirip yatıştırır. Eğer çok hassas bir cilt yapısına sahipseniz bu tonik yerine diğer önerilerimiz sizin için daha güvenli bir seçim olabilir. İçinde bulunan salisilik ve glikolik asit ile gözenekleri sıkılaştırır ve temizler. Cildi kuru veya pul pul bırakmadan temiz ve mat bir his bırakır. Cildi arındırıp canlandırdıktan sonra siyah nokta probleminin en aza indirgenmesi ve önüne geçilmesi için gözenekleri sıkılaştırmanız oldukça önemli ve uzun vadede işinize yarayacak bir adım. Bunun için bakım rutininize gözenek küçültücü serumları eklemeyi unutmayın. Temiz içerikleriyle öne çıkan bu markanın serumu her cilt tipi için uygun. Anti-aging ve tıkalı gözenekleri temizleme etkisiyle cildinizi yenilemeyi amaçlar. Ahududu özü, hem nemlendirme sağlar hem de hoş bir koku bırakır. Laktik asit, cildin donuk ve düzensiz görünmesine neden olan hiperpigmentasyonu önler, koyu lekeleri gidermede de faydalıdır. Bu ürün cildinize nazik davranır ve tahriş etmez; sulu bir kıvama sahiptir ve aroması yoktur. Bu tarz güçlü serumları her gece kullanmak yerine, haftada en fazla 1-2 defa uygulamanızı öneriyoruz. Cildi aşırı kurutmadan tıkanmış tüm gözenekleri ve sivilceleri gidermeye yardımcı olur. Akneye meyilli ciltlerin tercih edebileceği bir serum. Gözenek tıkanıklığını azaltmayı ve daha temiz bir cildi destekler. Bu ürünün yatıştırıcı etkisi oldukça yüksek. Eğer kızarık bir cilt yapısına sahipseniz ve siyah noktalarınızdan şikayetçiyseniz bu seruma şans verebilirsiniz. Cosrx, son zamanlarda çok duyduğumuz bir kore cilt bakım markası ve üstelik vegan dostu. Tıkalı gözenekler için özellikle formüle edilmiş bu ürünü yağlı/karma cilde sahip olanlar sevebilir. Akneyi ve siyah noktaları önler, cildi yeniler. Maskeler cilt için adeta ultra güçlü bir süpürge gibi, tüm kiri ve fazlalığı içine çekiyor. İster siyah noktalara tutunup onları dışarı çıkartan peel-off bir ürün seçin, isterseniz de faydalı asitlerle gözenek temizliği yapan peeling maskeleri kullanın. Ancak haftada bir cildinizi ölü deriden ve kirden arındırmayı unutmayın. Hassas ve kuru cilde sahip kişilerin kil maskelerinden kaçındığı bir gerçek ama bu ürünü kuru bir cildiniz varsa bile kullanmayı düşünebilirsiniz. İçinde bulunan aloe vera, cildi nemlendirmeyi ve yatıştırmayı amaçlar. Bu maske, siyah noktaların önlenmesinde ve tedavisinde etkili olan glikolik asit içerir. Ayrıca aknenin neden olduğu hiperpigmentasyonu gidermeye yardımcı olan iki maddeyi bünyesinde barındırır. Toz formda gelen bu ürün, içine ekleyeceğiniz elma sirkesi ile maske kıvamına gelir. Dünyada en çok satan ürünler listesinde yer alan bu ürün, siyah noktalarla savaşta adeta kesin bir çözüm gibi öneriliyor. Hassas ciltler için elma sirkesi yerine gül suyu ile karıştırılmasını öneriliyor. İçinde bulunan yumurta beyazı ile gözeneklerin görünümünü azaltmaya yardımcı olur. Tüm cilt tipleri için uygun olduğu iddiasını sahip bu ürün, kullanım sonrası aydınlık ve nemli bir his bırakmayı vadediyor. GlamGlow'un Supermud formülü, akneye eğilimli cildi iyileştirmek, siyah nokta maskesi görevi görmek ve yara izi gibi cilt endişelerini gidermek için oluşturulmuştur. Tüm cilt tipleri bu ürünü kullanabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-sakallar-icin-en-iyi-5-balsam", "text": "Yoğun ve uzun sakalların bakımı biraz maharetli olabilir. Bu noktada kullanacağınız sakal balsamları gerçek bir kurtarıcı. Sakalları yumuşatırken nemlendiren, hızlı uzamasını sağlayan ve hizaya sokan balsamları bakım rutininize mutlaka adapte edin. Ancak bu noktada iki anahtar detay var. Sizin için daha önemli olan balsamın bakım yapması mı yoksa şekillendirmesi mi. Eğer cevabınız bakım yapmasıysa içeriğindeki doğal yağ oranı yüksek ürünleri tercih etmelisiniz. Oyunuzu şekillendirmeden yana kullanırsanız formülünde daha çok wax bulunan ürünler sizin için en doğru karar. Daha bakımlı ve daha çekici sakallar için en iyi 5 balsamı derledik. Şekillendirici özelliği daha yoğun bir ürün arıyorsanız bu balm sizin için birebir. Aktif bir günlük hayata göre tasarlanan formül sert havalardan spor aktivitelerinize her koşulda sakallarınızın yerli yerinde durmasını sağlıyor. Zor şekil alan sakalınızı hizaya sokarken doğal bitki özlerinden meydana gelen formülüyle besleyip bakım yapan bu ürün sakal ve nıyıklarınızın daha sağlıklı ve hızlı uzaması için favorilerden. En sert sakalları bile yumuşatıcı ve dengeleyici formülüyle yatıştıran bu krem formlu ürün anında emiliyor, geride hiçbir ekstra doku bırakmıyor ve yağ içermiyor. Özel bakım yağları ve optimum miktarda wax içeren bu ürünü hem sakallarınızı şımartmak hem de cildinizi nemlendirmek için kullanabilirsiniz. Az bir çabayla doğal ve kusursuz görünen sakallar arıyorsanız bu balsama mutlaka göz atın. Mükemmel besleyicilik sağlarken sertleştirmeden şekillendiren ürünün lavantadan meşe yosununa kadar birçok koku seçeneği de mevcut. Bu ürüne ulaşmak biraz zor olsa da çabalarınıza değecek. Sakal bakımı dünyasının en meşhurlarından olan ve bakım ürünlerinin orijininde yer alan bu balsam her biri özenle seçilmiş yağlarla formülize edilmiş, vegan dostu ve gerçek bir fenomen."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bakimli-sakallar-icin-en-iyi-7-sampuan", "text": "Bu ürün oldukça sade, etkili ve pratik. Haftada sadece iki kez kullanmanız yeterli. Sakallarınızı ıslattıktan sonra uygulayacağınız formül kiri kıllardan ve ciltten arındırıyor geriye de oldukça zengin ve maskülen bir koku bırakıyor. Durulanması oldukça kolay olan bu hafif yapılı köpük ürün sakalınızı ve cildinizi temizliyor, geriye yumuşak ve bakımlı bir görünüm bırakıyor. David Beckham'ın markası House 99'a ait bu sakal scrub'ı derinlemesine bir temizlik sağlayarak sakal kepeğinin önlenmesine ve cildinizin hava almasına yardımcı oluyor. Hem sakallarınızı temizleyip kirden arındırmak hem de aynı andas bakım yapmak ve yumuşatmak için Bulldog'un bu ürünü birebir. Yine ikisi bir arada bir ürün ancak bu sefer biraz farklı. Duşta saç ve sakal rutininizi aradan çıkarmak için Ted Baker'ın bu harika kokulu formülünü deneyin. Bu ürünün formülü nazik ama oldukça etkili. Cilt kuruluğunua ve tahrişe içeriğindeki aloe özleri ile yardımcı olan şampuan hem cildinizi hem de sakallarınızı temizlerken bakım yapıyor. Eğer söz dinlemez, sert ve yoğun sakallarınız varsa Anthony'nin bu sakal şampuanı onlara derinlemesine bakım yapacak, arındıracak ve hizaya sokacak."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bay-bakimli-icin-cilt-bakim-urunleri", "text": "Nemlendirici: Akşam yatmadan önce nemlendiricinizi sürerseniz cildiniz ertesi güne daha dinç uyanacaktır. Böylece burun soyulmaları gibi problemlerin önüne geçebilirsiniz. İstiyorsanız yaşlandırmayı önleyen nemlendiricilerden de sürebilirsiniz. Kömürlü Temizleyiciler: Kömürden böyle bir performans beklemezdiniz di mi? Kömür şu aralar cilt bakımında en çok kullanılan malzemelerden biri. Sebebi ise sünger gibi cildinizdeki yağı, hatta mikroskobik pislikleri bile emmesi. O yüzden karanlık tarafa geçin ve kendinize kömür içeren bir yüz temizleyicisi alın. Serum: Evet işler biraz ciddileşiyor. Serumlar cildinizin canlı, nemli ve daha genç durmasını sağlar. O yüzden 3 farklı ürüne para vereceğinize bir serum ile cildinize daha iyi bakabilirsiniz. Cildinizin gözeneklerine girerek cildinizi besleyen ve vitamin takviyesi yapan serumları bütün yıl boyunca kullanmanız gerekiyor. Özellikle kış aylarından asla eksik etmemelisiniz. Cilt Temizleyici Exfoliator: Cildinizdeki ölü deri hücrelerini atarak daha canlı durmasını sağlar. Yağlı ciltler için önerilir. Unutmayın, haftada 2 kereden fazla kullanmamalısınız. Tıraş Köpüğü: Keyifli bir tıraş deneyimi ve yumuşak sakallar için tıraş köpüğünüzü değiştirmeyi düşünebilirsiniz. Tıraş Sonrası: Bazı losyonlar cildinizi kaşındırabilir ve kızartabilir. O yüzden ya tıraş yağları kullanın ya da aloe vera içeren bir ürün seçin. Cildinizi hem nemlendirir hem de yanmasını engeller. Anti-Age Ürün: Cildinizin sizden sonra yaşlanmasını istiyorsanız anti-age ürünlere başlayabilirsiniz fakat 20 yaşlarındakilere önerilmiyor. Sebebi ise 20'li yaşlarınızda cildiniz hala gelişiyor, sivilce ve kuruluk gibi problemler yaşayabiliyor ve anti-age kremler size yardımcı olmayabiliyor. 30'lu yaşlarınızdaysanız kullanmanızı önerebiliriz. Gözaltı Morluğu: Gözaltınızdaki morluklar uykusuzluktan ya da hızlı hayat tarzınızdan kaynaklanıyor olabilir. İlk yapmanız gereken hayatınızda stres yaratan etkenlerden kurtulmak. İkincisi ise iyi bir göz kremi almak. Bol vitamine sahip göz kremleri gözlerinizin yorgun durmasını engeller."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bedeniniz-ve-zihniniz-icin-en-iyi-egzersiz-ayni-zamanda-en-eglenceli-olanidir", "text": "Yüzmenin birçok faydasından daha önce bahsetmiştik, ancak beden ve zihin bakımı için en iyi egzersiz olarak kabul edilen tek şey bu değil. Uzmanların da kendi favorileri var ve en iyisi de bunların bilim tarafından destekleniyor olması. Herkes yüzmekten hoşlanmayabileceği ya da yakınlarda yüzecek bir havuz bulunmayabileceği için, günlük hayatınızı iyileştirebilecek başka bir egzersiz türü daha var. Dans etmekte ne kadar iyisiniz? Psikoterapist F. Diane Barth tarafından açıklandığı gibi dans etmek \"duygusal ve fiziksel iyileşmeye yardımcı olabilir\" ve bu bilimsel çalışmalarla da doğrulanmıştır. Örneğin, bir çalışma haftada sadece bir buçuk saat tango yapmanın depresyonu önemli ölçüde azaltabileceğini göstermiştir. Müzik eşliğinde hareket etmek daha fazla \"fiziksel, sosyal, duygusal ve bilişsel\" bağlantıyı teşvik eder ve bunu hızlı bir şekilde fark edebiliriz. Bununla birlikte, Barth'ın da açıkladığı gibi, her türlü hareket bedenimize ve zihnimize iyi gelir: Zumba dersleri, bilgisayarda koreografileri takip etmek, en sevdiğiniz şarkılara kendiniz uydurmak, hatta oturma odasında hoplayıp zıplamak bile iyi gelebilir. Örneğin Harvard'a göre dans etmek beden ve zihin için en iyi egzersizdir çünkü düzenli olarak yapılması \"kasların ve kemiklerin\" gelişmesini sağlar, yağ oranını azaltır, aerobik kapasiteyi artırır, kan basıncını düşürür, \"iyi\" ve \"kötü\" kolesterol oranını iyileştirir. Tıpkı diğer spor türleri gibi. Psikoloğun da dediği üzere, birçok insanın bu egzersizi yapmayı reddetmesinin nedenlerinden biri utanmalarıdır, ki bu tamamen normaldir, ancak dansla ilgili mükemmel olan şey, bunu kendi yönteminizle, evde, istediğiniz zaman ve yoğunlukta yapabilmenizdir... Tutarlı olduğunuz ve eğlendiğiniz sürece, faydalarını fark edeceksiniz. Ve kim bilir, belki de başkalarıyla birlikte derslere katılır ve yeni insanlarla tanışırsınız."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bes-dakikada-degisir-butun-isler", "text": "Oumi'nin dans ederek yaptığı paten tarzına 'jam-skate' deniyor. Biraz dans, biraz hip-hop ve biraz da jimnastik karışımı bu tür, 1990'lı yıllarda ABD'de siyahlar arasında ortaya çıkmış ve popülerleşmiş. Bu aralar Berlin günlük hayatının pandemi konuları dışındaki gündemini en çok havalimanları meşgul ediyor. Bir yandan sekiz yıllık gecikmenin ardından açılan Willy Brant Berlin Brandenburg Havaalanı, diğer yandan ise yeni havalimanının açılışıyla tedavülden kalkan Tegel... Hüzünlü vedalaşmalara sahne olan Tegel, Berlinlilerin veda ettiği ilk havalimanı değil. Keza bu sıfatı, 2008 yılında kapatıldıktan sonra bugün şehrin göbeğinde 7 kilometrelik pistiyle uzanan Tempelhof taşıyor. Tempelhof Havalimanı'nın büyük kısmı bugün artık park olarak kullanılıyor. Tempelhofer Feld diye bilinen uçsuz bucaksız alan, bu yaz şehre hapsolan Berlinlilerin en büyük kurtarıcısı oldu. Herkese iyi geldi Tempelhofer. Çocuklu ailelere, gençlere, piknikçilere, köpeğini gezdirenlere, yoga yapanlara, kaykaycılara ve en çok da Berlinli patenci Oumi Janta'ya. Oumi'nin sıcak bir Haziran günü Tempelhofer Feld'den Instagram hesabına yüklediği 52 saniyelik paten videosu kısa sürede milyonlara ulaştı. Viola Davis, Alicia Keys gibi isimler tarafından paylaşılınca, etkisi Twitter'a da taşınan Oumi'nin dünyanın dört bir yanından hayranları oluştu. O güne kadar paten dersleri verip, roller disco etkinlikleri organize eden Oumi, aniden markaların da peşinden koştuğu ünlü bir isme dönüştü. - Tam zamanlı olarak patenle ilgilenmeye başlamadan önce ne yapıyordun? Bir kreatif ajansta endüstriyel tasarımcıydım. Ama işimi paten için bırakmadım. Daha çok yaşamak, mutlu olmak istiyorum. Sabahtan akşama kadar bir işte çalışıyorsan, hayatının en önemli parçası o oluyor. Çalışmak için yaşıyorsun. Ben ise hayatımdaki en önemli şeyin iş olmasını istemedim. Bütün gün iştesin, akşam üzeri eve dönüyorsun ve hala orada yapman gereken işlerin var. Alışveriş, yemek, çamaşır yıkamak... Çalışan, işe giden herkes hafta sonunun gelmesini istiyor. Kimine göre yanlış veya saçma gelebilir belki ama ben artık uyandığımda Bakalım bugün nasıl bir gün olacak? demek istiyordum. Çünkü okuldan mezun olduğumdan beri çalışıyordum. Bugün çok kolaymış gibi anlatabiliyorum ama tabii ki kolay bir geçiş olmadı. Bu arada geçici işlerde çalıştım, paten dersleri verdim. - Ve bir gün tek bir videoyla milyonlar seni tanıdı. Aslında uzun zamandır paten yapıyorsun ve videolarını paylaşıyorsun. Neden bir anda böyle bir ilgi oldu sence? Sanırım zamanlama ve videonun tarzı doğruydu. Belki de şans benden yanaydı. Dünya zor zamanlardan geçiyordu, yılın başından beri gündem hep kötü haberlerle doluydu. Bir anda çok karşılaşmadıkları tarzda bir video görmek, patenle dans eden, 'jam-skate' yapan birini izlemek insanların hoşuna gitti muhtemelen. Dansım ve hareketlerim çok akıcı bulunduğu için kimileri animasyon bile sanmış! Özellikle bu sporu, hobiyi bilmeyenlere çok değişik geldi o video. Üzerimdeki sarı kıyafetin, tenimin renginin, mavi gökyüzünün de etkisi vardır. Bir de pandemi yüzünden insanların birbirine dokunması hoş karşılanmadığı halde, benim arka planımda birbirine sarılanlar var. Bunları görmek de insanlara özledikleri şeyleri anımsatmış olabilir. - Çok da samimi bir video. Planlanmadığı, bugünün sosyal medya paylaşımlarının aksine spontane çekildiği çok belli. Evet, hiçbir çabam yoktu. Çünkü daha sonra hareketlerimi incelemek için 'jam-skate' yaparken kendimi zaten hep videoya çekiyordum. Bu da öyle bir videoydu. Kendimi görecek şekilde telefonu yere koyup kayda basıyorum. Herhangi bir koreografi de olmuyor. Hiçbir şey hesaplı değil. Öyle ki, çalışma halinde olduğum için gülümsemiyorum bile. - Gülümsemediğin halde videoların herkese kendini çok iyi hissettirdi, hepimize çok iyi geldi. Peki sana neler iyi geliyor? En sevdiğim şey, güneşli bir günde çok erken bir saatte dışarı çıkmak. Sokakta senden başka hiç kimse olmaz ve seni çok güzel bir günün beklediğini bir şekilde hissedersin. Havayı içine çekersin. Bana en iyi gelen şey bu. Bir de güneş beni çok mutlu eder. Evde olmak, evin konforu ve kendimle olmak da iyi geliyor. Elbette sosyalim, insanlarla bir arada olmayı seviyorum ama bazen kendi başıma olmayı da seviyorum. Sonra, yemek yemeyi çok seviyorum, insanı iyi hissettiren yemekler var. Bu benim için kumpir mesela... Tam bir 'iyi hissettiren' yemek, kumpir. Patatesin içine doldurulan o malzemeler... Krep de öyle, smoothie'ler, çaylar... Ve tabii ki iyi müzik... Daft Punk, Sister Sledge... Bunlar hep bana iyi gelen şeyler. Bir de kediler. - Peki pozitif kalmayı nasıl başarıyorsun? Instagram'ıma bakarsan beni hep mutlu biri sanabilirsin. Çoğu zaman mutluyum ama tabii ki kötü zamanlarım da oluyor. Ben de mutsuz olmamak için çaba harcıyorum. Empati kuruyorum. Ters giden bir şey olduğunda mutlaka karşı taraftan da bakmaya çalışıyorum. Ben şimdi neden böyle davranıyorum? diye düşünüyorum. Yani bir şeye hemen tepki vermektense vakit ayırıyorum. Hatta insanlar bana hep sorar Buna nasıl kızmıyorsun? diye. Oysa ki kızıyorum ama neden kızdığımı daha çok düşünüyorum, kızgınlığım daha çok o kısma gidiyor. - Rutinlerin var mı yoksa her günü yeni bir gün olarak mı karşılıyorsun? Genelde her günü yeni ve ne yapacağımı bilmediğim bir gün gibi yaşamayı seviyorum. Bu aralar daha düzenliyim. Ama uyanıp Evet, bugün acaba ne yapmak istiyorum? diye düşünmeyi seviyorum. Spontane olmaya izin veriyorum. Eskiden her gün uyanıp işe gitmek zorundaydım. Zaten o hayatı sevmediğim için işimi bıraktım. - Sıradan bir günün nasıl geçiyor? Genelde çok erken kalkıyorum. Sokaklarda kimse yokken kuşların seslerini duyarak güne başlıyorum. Hava iyiyse Tempelhofer Feld'e gidiyorum. Kendime bir alan seçip pratik yapıyorum, videolar çekiyorum. Ama çok da hazırlık yapmıyorum çünkü jam-skating'in olayı, kendini müziğe bırakıp dans etmek... Daha sonra arkadaşlarımla buluşuyorum. Bazı günler de kütüphaneye gidip videolarımı kurguluyorum ama uzun zamandır gitmedim. Hem pandemi yüzünden, hem de insanlar beni tanıyabilirler. - Kendini influencer olarak tanımlıyor musun? Dışarıdan bakarsanız öyle denebilir aslında ama bence değilim. Bana sorarsan ben aynı Oumi'yim. Eskisi gibi sevdiğim şeyi yapıyor ve jam-skate videolarımı çekip paylaşıyorum. Değişen tek şey şimdi bunu yaparken büyük markalarla da çalışmam. Ama sosyal medyaya çok fazla konsantre olmak istemiyorum. Tabii ki hayatımın bir parçası ama gün geliyor, bir şey paylaşmak istemiyorum ve paylaşmıyorum. - Siteler ve sosyal medya kanalları sana düzülen methiyelerle, hayranlarının senin için yaptığı sanat işleriyle dolu. O videonun bir anda bu kadar sevilmesini ben Black Lives Matter hareketine de bağlıyorum. Tam o günlerde, ilham verici videonla insanların moralini yükselttin. Peki sana neler ilham veriyor? - Hedeflerin, gelecek planların nasıl? En büyük hayalim, Berlin'de büyük bir jam-skate okulu açmak. Bunun için mekan bakmaya başladım bile. Kış geldi ve bizlerin paten kayabileceği kapalı bir mekan yok. Enerjimi buna yönlendirmek istiyorum. Çünkü şimdi bunun için bir gücüm de var, ben de paten camiasına geri vermek istiyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/beyler-usenmeyin-dis-fircalayin", "text": "Diş fırçalamak sadece Türkiye'de değil dünyada da büyük bir sorun. Yalnız değilsiniz. Google ve benzeri arama motorlarına ''diş'' kelimesini yazdığınız anda yalnız olmadığınızı anlıyorsunuz. Ancak, birçok olayda olduğu gibi diş temizliğinde de çoğunluğun hangi pratiği benimsediği maalesef ki doğru olanı ve olması gerekeni göstermiyor. Yapılan araştırmalara göre Türkiye'de nüfusun %86'sı diş fırçalamıyor. Evlerin %60'ına diş macunu girmezken, 4 ayda 1 değiştirilmesi gereken diş fırçaları 2 yılda bir değiştiriliyor. Dişlerimizin sağlıklı şekilde ölene kadar ağzımızda kalması için, yediklerimize içtiklerimize dikkat ettiğimiz kadar diş sağlığımıza da dikkat etmek zorundayız. Günde iki kere diş fırçalamak ağızda biriken bakteri plağını yok ediyor, böylelikle dişlerimiz ve ağzımızdaki diğer dokular daha sağlıklı oluyor. Duş alma kısmında biraz daha gelişmiş olsak da konu diş bakımı olunca üşeniyoruz. Ne yazıkki erkekler kadınlardan daha boşvermiş durumda. Erkekler yaş ilerledikçe kadınlara oranla, dişlerini kaybetme, ağız ve boğaz kanserleri gibi kötü olaylarla daha çok karşılaşıyorlar. Genetik faktörlerin de yadsınamaz bir güçte olduğunu göz önüne alıyoruz ancak bu yakınmaların çoğu bir diş fırçası ve macununa ulaşabilen ve yılda en az 2 kez diş hekimine gidebileceği halde gitmemeyi tercih eden kitlede görülüyor. İnsanlar bazı eylemleri gerçekleştirmek için kendilerine görev verilmesini isterler. Böylelikle kendilerini duruma daha rahat adapte eder ve verilen işi yaparlar. Diş fırçalama eylemi ise insanın kendi sorumluluğuyla ve kendi kendine verdiği görevle alakalıdır. Bu sebeple çoğu insan ya her sabah ve akşam bu aktiviteyi gerçekleştirmeyi unutur ya da üşendiklerinden ertesi güne bırakırlar. Peki kadınlar neden bu konuda daha disiplinli? Cevabı basit. Çünkü kadınlar, yakın çevreleri de dahil olmak üzere, insanlar tarafından daha fazla yargılanıyorlar. Aldıkları kilolar, saçlarının parlaklığı, dişlerinin beyazlığı, ne giydikleri, ne yedikleri, kırışıklıkları. Kadınlar her noktada daha göz önündeler. Erkekler dışarıdan gelen yargılamalar karşısında daha ciddiyetsizler. Bu da onların kişisel bakımlarına yeteri kadar dikkat etmemelerine sebep oluyor. O noktada hali hazırda olan tavrınızdan vazgeçmeniz gerekecek. Yapılan araştırmalara göre, kadınlar bir erkekle tanıştıklarında ilk önce temiz kıyafetlerine ve daha sonra da gülüşüne dikkat ediyorlarmış. Tahmin edersiniz ki gülüş eşittir dişler. Karşılaşabileceğiniz hiçbir kadın sizin ağız kokunuzla başa çıkmaya çalışmak istemez. Dişleriniz yeteri kadar bakımlı gözükmediği noktada size sebep bile sunmadan ilişkiyi noktalayacak bir sürü kadın var. Eğer şansınız varsa sizi bu konuda sürekli uyaracak, size görev verecek bir kadınla tanışırsınız ama bizden söylemesi o bile birkaç denemeden sonra eğer yeterinde dikkat etmemeye devam ederseniz hayatınızdan çıkacaktır. Uzun süreli bir ilişki yaşamayı istiyorsanız, diş sağlığınıza dikkat etmeniz şart."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bilmeniz-gereken-5-super-besin", "text": "'Süper besin' diyerek abarttığımızı düşünmeyin; dünyanın farklı yerlerinde yetişen bu beş doğal besin, farklı özellikleri bünyesinde toplayarak sağlıklı çözümler sunuyor. Bazılarını muhtemelen çok iyi biliyorsunuz, bazılarının ise belki de adını bile duymadınız. Her biri farklı bir güce sahip bu besinler, çarenin aslında çok da uzaklarda olmadığının kanıtı. Sevimsiz görüntüsüne bakmayın, chaga'nın marifetleri büyük. Yüzyıllardan beri Doğu tıbbında kendine özel bir yer edinen bu mantar, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, antioksidan özelliğiyle kanser tedavisinde de kullanılıyor. Huş ağacı üzerinde yetiştirilen ve en iyi örnekleri Sibirya'dan çıkan chaga, bileşimindeki demir oksitler, alüminyum, çinko, magnezyum, silisyum, manganez, potasyum ve sodyum sayesinde ayrıca metabolizmayı hızlandırıyor, ateş düşürücü etki gösteriyor. Chia'yı bilmeyen kaldı mı? Günlük beslenme rutininde yerini sağlamlaştıran chia tohumu, lif içeriği yüksek olduğu için sindirim sistemini hızlandırır ve rahatlatır, kan basıncını düşürür ve kolestrolü dengeler. Metabolizmayı hızlandırarak yağ yakımında da yardımcı olan chia ayrıca zengin bir protein kaynağı. Matcha'yla karıştırmayın; maca kökü, görüntüsüyle turpa benzeyen bir bitki. Antioksidan özelliği olsa da onu özel yapan, bir tür hormon dengeleyici olması. Afrodizyak etkisi de gösteren maca, enerji seviyesini ve dayanıklılığı artırdığı için sporcular tarafından sıkça tercih ediliyor. Matcha aslında yeşil çayın toz hali. Yeşilin mucizesini tüm özellikleriyle üzerinde taşıyan matcha, antioksidan olduğu için hem yaşlanmanın etkilerini azaltıyor hem de başta kanser olmak üzere, pek çok hastalığın tedavisine destek oluyor. Ayrıca metabolizmayı hızlandırdığı için kalori yakımında ve enerji yükseltmede de etkili olan matcha'nın tadı da hiç beklenmeyecek kadar iyi. Yüksek besin değerine sahip spirulina, aslında bir tür yosun türü. Protein, vitamin ve mineral açısından zengin olan spirulina alerjilere iyi geliyor ve detoks etkisi yaratıyor. Cilt bakımında kullanıldığı gibi, bolca B12 vitamini barındırdığı için, sinir sistemine de iyi geliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bir-hollywood-terapistine-gore-daha-oz-guvenli-olmanin-yollari", "text": "Dr. Barry Michels, Hollywood'un ünlü dünyasına güven veren terapist rolüyle o kadar tanındı ki New Yorker'a göre bir hasta Bekleme odası kırmızı halı gibiydi diyor. Dr. Michels, bu seçkin danışan kitlesi arasında psikoterapi uygulamakla geçirdiği yıllar boyu, kendinden emin görünen pek çok insanın -tabii ki kibir ve küstahlık perdesi ardına gizlenmiş- paparazzilerden kaçarak ofisine girdiklerinde kendilerini koyverdiğine ve sadece beş dakika için bile olsa ağladığına şahitlik etmiş. Sahte kabadayılıklar için \"Saçmalık\" diyor. Fakat çoğumuz hayata yüzeysel bir bakış açısıyla bakıyoruz ve aslında bunun öz güven olduğunu düşünüyoruz diye ekliyor. Michels, Toplumumuzun anlaması gereken konulardan biri öz güvenin gerçekten ne olduğu. Öz güven, güvensizlik olmadan var olamaz. Her insan öz güvensizdir. Her insan korkar. Bunu gerçekten kabul eden bir kişi, bunu kabul etmeyi reddeden kişiden aslında daha öz güvenlidir, çünkü öz güvensiz olduğunuzu kabul etmek cesaret ister diyor. Michels Öz güvensiz olabileceğinizi kabullenerek gerçek kırılımları -profesyonel, yaratıcı ve romantik olarak - elde edebilirsiniz. Sadece gerçek benliğini kabul eden danışanlarım en iyi performanslarını sunabiliyor ya da en iyi senaryoları yazıyor diyor. . Dr. Barry Michels: Bana göre özgüven, harekete geçebileceğiniz ve dünya üzerinde bir etki yaratabileceğinizi hissettiğiniz anki duygularınız. Kendinden emin hissetmek için yalnız başına olman gerekiyorsa, gerçekten kendine güvenmiyorsun demektir. Öz güvenin, bu dünyada ne işe yaradığınızla büyük bir ilgisi var. Aynı zamanda kendi kendine nasıl konuştuğunla ve hayatında ne kadar disiplinli olduğunla da ilgisi var. Ama benim tedavi ettiğim ve kendine gerçekten güvenen insanlar, kendi dünyalarının \"ustaları diyebilirim. Dr. Barry Michels: Hepsi. Toplumumuzda şöyle bir inanış var; çok zengin, çok ünlü, çok başarılı ya da her neyse o kişinin bu sebeple kendinden çok emin olduğunu ve öz güvensizlik ne demek bilmediğini düşünüyoruz. Dünyanın en başarılı, en zengin insanlarından birkaçının doktoruyum ve şunu söyleyebilirim ki hepsinde öz güven eksikliği var. Öz güvensiz olmak insan olmanın bir parçası. Öleceğimizi bilen tek canlı biziz. Bu öz güvensizlikle ilişkili. Bu bilgiye sahip olup öz güvensiz olmamak imkansız. Davranışları veya medyada yansıtılma biçimleri nedeniyle sanki hiç öz güven sorunu yaşamıyormuş gibi görünen bir grup insan yaratarak büyük bir hata yaptığımızı düşünüyorum. Kendimize Öz güvensizlikle savaşmalısın, bu duyguyu yenmelisin yoksa asla kendinden emin bir insan olamazsın demek yerine \"öz güven, öz güvensizliklerimiz aracılığıyla inşa edilmeli demeliyiz. Dr. Barry Michels: Bazı durumlarda varoluşsal olarak bu dünyada geçici olma duygusundan gelir. Ancak öz güvensizlik, bir çocuk kendisinin farkına vardıkça ve özellikle de çevreleri tarafından onaylanmayan özelliklerinin farkına vardıkça gelişimsel olarak ortaya çıkar. Aileniz neşeli bir aileyse ve herkesin her zaman mutlu olması gerekiyorsa, o zaman üzüldüğünüz anlarda onaylanmadığınızı düşüneceğiniz için üzgün olma konusunda öz güvensiz hissedeceksiniz. Daha sonra ailenizin dışında, farklı değerlere sahip sistemlere geçersiniz. Örneğin şu an benim çocukluğumdan çok daha iyi bir durumda ama erkek dünyasında, utangaç olmak, üzgün olmak, savunmasız hissetmek, duygularının kolayca incinmesi hala normal bir şey gibi algılanmıyor. Böylece, bir şekilde bu özellikler kimliğinizden uzaklaştırılıyor. Niteliklerinize yokmuş gibi davranmakla ilgili en temel sorun aslında hala orada var olması ve sana musallat olması. O andan itibaren, birinin bu özelliklerinizi göreceğine dair bir korku oluşur. Burada aslında bahsettiğimiz şey, içinizde yaşayan, olmamasını dilediğiniz ama benliğinizde mevcut tüm özelliklerden oluşan alternatif bir benlik olan Jung'un gölge ismini verdiği kavram. Gölge, muazzam miktarda özgüvensizliğin kaynağıdır çünkü ondan kurtulamazsınız. Bu özelliklerin var. Onlarla doğdun. Ama onlardan hoşlanmıyorsanız, onları sürekli onaylamadığınız bir ruh hali içindeyseniz, onları sürekli saklamaya çalışıyorsunuz ve sürekli olarak diğer insanların onları görmesinden endişe ediyorsunuz demektir. Öz güvensizliğin kaynağı budur. Dr. Barry Michels: En belirgin şey, insanların gölgelerini ortaya çıkarma riski taşıyan durumlardan kaçınmaya başlaması. Bu nedenle topluluk önünde konuşma şimdiye kadar yapılmış her ankette bir numaralı korku olarak karşımıza çıkıyor. İnsanların zihninde ölümden daha üst sıralarda yer alıyor. Topluluk önünde konuşmada, insanların sizinle ilgili algılarını kontrol etmenin bir yolu yok. Hatta eğer gerçekten yeterince kalabalıksa, kalabalığın sizinle ilgili algısını bilmenin bile bir yolu yok. İnsanların otomatik olarak gölgelerini ortaya çıkardığı veya gölgelerini açığa vurmaktan korktuğu bir yer. Bu yüzden insanlar topluluk önünde konuşma yapmaktan çok korkuyor. Gölgenizden utandığınız için kaçındığınız başka alanlar olabilir. Hayran olduğunuz veya ilgi duyduğunuz biriyle ilgili olabilir. Onlara yaklaşamazsınız çünkü içinizde yaşayan bu gölgeyi bir canavar gibi hissetmeye başlarsınız ve onların bunu görmesini istemiyorsunuz. Patronunuzla yüzleşirken, zam isterken olabilir. Yaratıcı olmak istediğiniz bir durumda olabilir. Her ne olursa olsun sonucun kötü olacağından korktuğunuz bir durum var ortada - ki muhtemelen olacak en azından ilk beş denemenizde. Kendine bunu yaptıramazsın çünkü kötü şeyler olabileceği düşüncesine katlanamazsın. Dünyada var olmakla ilgili ilk yola çıktığımız yere dönersek, özgüvensizliğin belirsizliğe tahammül etme yeteneğimizle ilgisi var gibi görünüyor. Dr. Barry Michels: Belirsizliğe, onaylanmamaya, yargılanmaya tahammül edemememizle ilgisi var. Bunlar özgürce hareket etmenize engel oluyor. İnsanların bizim hakkımızda düşündüklerini çok fazla önemsiyoruz. Gölgeni sevdiğinde ve gölgenle sarsılmaz bir ittifak içinde olduğunu hissettiğinde, dışarı çıkıp istediğini söyleyebilir ve yapabilirsin. Biri sizi onaylamazsa, Tamam, buna saygı duyuyorum. Sorun değil ama bu benim kim olduğumu değiştirmiyor çünkü kimliğim dışarıdan biriyle olan ilişkimden çok gölgemle olan ilişkimde yatıyor diyebilme özgürlüğünüz olmalı. Dr. Barry Michels: Danışanlarımın hepsi eğlence sektöründe. İnsanlar eğlence sektörüne olumlu motivasyonlarla giriyor ama ben sadece olumsuz olanlara odaklanacağım. Özellikle aktörler en basit haliyle adeta mahkemedeymiş gibi yargılanıyorlar. Olumlu ilgiye ihtiyaçları var. Tedavi ettiğim her aktörün bu ilgiye ihtiyacı olduğunu söylemiyorum, ancak çoğu bu işe bu ilgi açlığı sebebiyle giriyor. Garip olan şu ki, bir aktör olarak gerçekten başarılı olabilmeleri için, mahkeme tarafından onay görmemeye de istekli olmaları gerekiyor. Çünkü hareketlerinizi seyirciye göre belirleyemezsiniz. Karakterin kim olduğuna göre hareket etmelisiniz. Bunu yapmak için, \"İnsanlar bu karakterden nefret edebilir ve bu benim için sorun değil. Aslında, bu karakterden nefret ederlerse, başardım demektir çünkü bu zaten kötü bir karakter diyebilmeniz gerekiyor. Yani, Joaquin Phoenix'i ele alalım, Joker oynayıp mahkeme tarafından onaylanmayı bekleyemez. Dr. Barry Michels: Bence toplum olarak özgüveni yeniden tanımlamalıyız. Birçoğumuz özgüveni; kibir, küstahlık, kişinin kendi kusurlarını ve güvensizliklerini tam olarak fark edememesiyle karıştırırız. İnsanlara öğretmek istediğim şey, korkuyu bir rehber olarak kullanabilmeleri. Korku size aslında öz güvensiz olmasanız neler yapabileceğinizi söyler. Bunu dikkate alır ve üzerine giderseniz, o şeyi yaptıkça daha az korkar hale gelirsiniz ve daha özgüvenli olursunuz. Öz güven; korkunun yokluğu değil, korkunun üstesinden gelmektir. Dr. Barry Michels: Aslında tam tersi. Gölgeleriyle yüzleştikten sonra, kendileriyle daha barışık hale geldikleri için işlerini daha iyi yapıyorlar. Sadece artık kimsenin onları nasıl gördüğüyle ilgili endişelenmiyorlar. Savunmaya geçmedikleri için daha kolay kendilerini geliştirebiliyorlar. Çünkü savunmacılık özgüvensizlik ve olumlu bir imaj yansıtma ihtiyacından doğar. Ne zaman eleştiri alsan, aslında bir kişi senin bir şeyi yanlış yaptığını söylüyor demek. Dr. Barry Michels: Birincisi, kariyerlerinde daha büyük riskler almaya başlıyorlar çünkü gölgelerini ortaya çıkarmaktan korkmuyorlar. \"Gölgemi görmen benim için sorun değil, hatta gölgemi görürsen sevinirim.\" Gölgenizi gizlemenin veya ondan utanmanın en kötü sonuçlarından birinin, gölgenizin ortaya çıkabileceği durumlardan uzak durmak olduğunu unutmayın. Ama profesyonel olarak, bunlar en tatmin edici durumlar çünkü en riskli olanlar. Gerçekten gergin ve heyecanlı olduğunuz durumlar. Olan diğer bir şey ise ilişkilerinin daha samimi hale gelmesi. Kimliğinizin ayrılmaz bir parçasını saklamaya çalışıyorsanız, partneriniz gölge kavramını hiç duymamış olsa bile bilir. İnsanlar aptal olmadığı için bir şey gizlediğinizi anlayabiliyorlar. Gerçek olmayan bir şeyler olduğunu seziyorlar. Bir ilişki ne kadar samimiyse, gölgenin en utanç verici kısımlarına o kadar yaklaşır. Eğer gölgenizi gizlemeye çalışırsanız bu ilişkide bir yüzeysellik yaratır. Eğer gölgenizle barışıksanız o zaman ilişkinizde tamamen kendinizsiniz demektir ve siz ilişkide tamamen kendiniz olursanız karşı tarafın da aynı şeyi yapması daha kolay olur. Farkında olmayabilirsin ancak özgüvensiz olduğunda ya da kendinin tamamen bilincinde olmadığında, ödün vermek ya da affetmek daha zordur, çünkü bir parçandan utandığın için kendini geri çekersin. Karşı tarafa hissettirdiğiniz şey kendinizi korumaya çalıştığınız değil, mesafeli, soğuk, ödün vermeyen, çekingen olmanız olur. Kendinizi tutmadığınızda, serbest bıraktığınızda, karşı tarafa da daha çok enerji verebilirsiniz. Şunu fark ettim, insanlara enerji verdiğinizde ışıldıyorlar. Kendilerini daha rahat hissediyorlar ve kendilerini daha kolay ifade ediyorlar. Özgünlük ve samimiyet zaten böyle oluşur. Dr. Barry Michels: Sahtekarlık sendromunu şu şekilde açıklıyorum; yansıttığınız görüntü gerçek kimliğinizden çok farklıysa o zaman sahtekarlık sendromu yaşıyorsunuzdur. Eğer kendimin bazı kısımlarını inkar ediyorsam, o zaman kendimle ilgili olduğumdan farklı bir imaj tasarlamak için çok çalışıyorum demektir. Sahtekarlık sendromunu yaratan sizin yaptığınız şey. Aslında kim olduğunuz ve kendinizi yansıttığınız görüntü arasındaki uyumsuzluk büyük bir rahatsızlık da yaratır. Sahtekarlık sendromu olan kişiler genellikle 40 yaşına geldiklerinde bitkin olurlar çünkü yanlış imajı devam ettirebilmek için çok fazla enerji harcarlar. Sanki sürekli kendileri hakkında bir reklam yayınlıyor gibi olurlar. Bu yorucu, çok yorucu. Dr. Barry Michels: Karbonhidrat ve şekerden uzak duracağına dair bir yeni yıl kararı alırsan ve dördüncü günde kurabiye yiyorsan, kendine ne kadar güvenebilirsin? Bu gerçekten çok önemli çünkü insanların özgüvenli olabilmeleri için kendilerine güvenmeleri gerekiyor. Başka bir deyişle, kendime verdiğim sözleri yerine getireceğime inanıyor muyum? Bu sorunun cevabı evet ise, o zaman kendime güveneceğim çünkü bir taahhütte bulunduğumda bunu yapabileceğimi biliyorum. Ne yazık ki, çoğu kişiye kendilerine verdikleri sözleri tutup tutmadığını sorarsanız göreceksiniz ki cevap Üç ya da dört gün tutacağım, sonra bir hafta içinde, söz verdiğimi bile unutacağım olacak. Kendini sürekli böyle hayal kırıklığına uğratırken kendinden emin olmak matematiksel olarak bile imkansız. Ne yaptığını ve ne zaman yaptığını izleyen içinde bir parçan var. Bir söz verip sonra bu sözü kolayca bozarsanız, içinizdeki bir parça size olan inancınızı kaybeder. Öz disiplin, özgüvenin inanılmaz derecede önemli bir bileşeni. Eğer kendinize inanamıyorsanız, öz güvenli olamazsınız. Dr. Barry Michels: Bence eleştirel seslerin yok olacağını düşünmek gerçekçi değil. Ölüm döşeğindeki insanları tedavi ettim ve hala eleştirel sesler duyuyorlardı. Sadece bu seslerle ilişkileri çok çarpıcı bir şekilde değişti. Daha çok, \"Ah evet, yine sen. Sanırım sen de pikniğe gelmek zorundaydın, tamam, her neyse, hoş geldin diyebilecek kadar evrildi. Eleştirel seslerle gerçekten başımızın belaya girdiği zaman; onları çok fazla dinlediğimizde eleştirel ses bunun bizim kendi sesimiz olduğuna ikna eder. Kim olduğunuzu eleştirel sesten ayırt etmeye başladığınızda yolun yarısına gelmişsiniz demektir. Güçlerini tekrar tekrar ses çıkararak elde ediyorlar. Sadece kendi içinizde \"Bu dinlemediğim, önem vermediğim bir ses\" deseniz bile, birkaç hafta içinde o eleştirel sesin o kadar gücü olmadığını fark edeceksiniz. Birisi kendiyle ilgili şüphe duyuyorsa, bu gölge işini neden denemeleri gerektiği konusunda onlara ne söylemek istediğinizi merak ediyorum. Danışanlarıma söylediğimi aynen onlara da söylerdim: Size bazı araçlar vereceğim. Aletler işe yaramazsa, beni kovun. Çünkü araçlar işe yaramazsa, onlar için ödeme yapmamalısınız. Ben inançlı insanlar aramıyorum, ben bir vaiz değilim. Ama eğer bu çalışıyorsa, nasıl veya neden işe yaradığı kimin umurunda?Bunu tartışmamıza bile gerek yok. Sadece onları kullanın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bitkisel-et-sagliginiz-icin-gercekten-faydali-mi", "text": "Impossible Whopper 2019'da piyasaya çıktığında bitkisel beslenen insanların sevinmek için oldukça fazla nedeni vardı. Whopper bir Burger King klasiğiydi ve geleneksel sığır köftesi Impossible Foods tarafından yapılan alternatif köftelerden biriyle değiştirildi. Dana eti yerine bezelye veya soya proteininden yapılan bitkisel etler, o zamandan beri de çoğalmış durumda. Domuz eti, sosis, köfte ve tavuğun yanı sıra eski moda burgerlerin yerine alternatif etler bulmak artık zor değil. Massachusetts Üniversitesi'nde gıda bilimi bölümünde profesör olan David Julian McClements, \"İnsanlar genellikle bitki bazlı bir diyetin sağlık için daha iyi olduğunu düşünür, ancak bu gerçekten hangi bitkisel gıdaları yediğinize bağlı. Genel olarak, nasıl tasarlandıklarına bağlı diyor. Diğer bitki bazlı burgerlere kıyasla aksine, Impossible Foods ve Beyond Meat'in yaptığı köfteler, tamamen dana köftesi ile aynı tat ve hissi veriyor. Baz olarak soya veya bezelye proteini kullanıyorlar ve daha sonra diğer malzemeleri ekliyorlar: Genellikle etin yumuşak dokusunu elde etmek, sıkıştırıldığında dağılmamasını sağlamak ve eti bir arada tutmak için hindistancevizi yağı veya hurma yağı gibi bir tür yağ kullanılıyor. Etli bir tat vermeye yardımcı olmak için doğal veya yapay tatlar da ilave ediliyor. Bunların hepsi birleşince bitkisel etinizi elde etmiş oluyorsunuz. Impossible Foods ve Beyond Meat, tipik olarak yüzde 100 sığır etinde bulunan vitamin ve mineralleri de etin içine ekliyor: Bunlar da Niasin, çinko, A, D ve B12 vitaminleri. Impossible Foods, ürünlerine demir katmak için mayanın fermente edilmesiyle yapılan heme'yi de ekliyor. Bitkisel oldukları için de doğal olarak normal ete göre içlerinde daha fazla lif var. Bitkisel etlerin beslenme açısından sizin için daha iyi olup olmadığı genellikle işlerin bulanıklaştığı nokta. Penn State'de bir gıda bilimi profesörü olan John Coupland, birçok insanın bu bitkisel etlerin nasıl üretildiği ile göreceli olarak sağlıklı olup olmadıkları konusunda karar verdiğini söylüyor. Bu bitkisel etler danadan yapılmadığı için tüketiciler onları genelde daha sağlıklı olarak görme eğiliminde. Bitkisel etler karşılaştırılabilir düzeyde sodyum ve doymuş yağ içerdiğinden, sığır eti burgerine kıyasla daha fazla işlendiği kesinlikle doğru - ve bu nedenle, bitkisel etlerin sağlığınız için daha kötü olduğunu iddia eden insanlar da var. Coupland, Bu durum için iyi bir argüman olduğuna ikna olmadım diyor. Kaçınmamız gereken işlenmiş gıda Cheez-Its gibi şeyler. Ancak aynı kriteri iki burgere uygularsak \"aralarında bariz bir fark yok\" diye ekliyor Coupland. Bitkisel et hakkında zaten kendi düşüncenizi destekler nitelikte araştırmalar bulmak çok kolay. Diyelim ki bitkisel etlerin gerçek sığır eti veya tavuk için zayıf bir alternatif olduğunu düşünen birisiniz. Bu yıl Tarım ve Gıda Kimyası Dergisi'nde yayınlanan bir çalışma düşüncenizi desteklemek için oldukça fazla yardımcı olur. Derginin ilk satırı: Gerçek tavuktan elde edilen protein peptitleri, insan bağırsağında suda daha fazla çözünür, bu da vücudunuzun kasları yeniden inşa etmek ve korumak gibi şeyler yapmasına yardımcı olmak adına hücrelerinize nüfuz edebilmesi için daha kolay zamanları olduğu anlamına gelir. Şimdi diyelim ki Impossible Whoppercılardansınız. 2020'de Stanford Üniversitesi'nde yürütülen bir araştırma, bitki bazlı Beyond Meat yiyen katılımcıların, kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili bir bağırsak molekülü olan TMAO'nun daha düşük seviyelerine sahip olduğunu tespit etti. Bitkisel et yiyen insanlar, LDL seviyelerinde desilitre başına 10 miligramlık bir düşüş yaşadılar. Yani kötü kolesterolleri daha düşük çıktı. Bu da araştırmacıların klinik olarak anlamlı olduğunu söylediği bir düşüş. McClements, bu argümanın her iki tarafındaki aşırılıkların kimseye fayda sağlamayacak kadar geniş olduğunu söylüyor. Her iki tarafta da bitkisel veya normal et sizin için daha iyidir\" demek için yeterli sayıda belirleyici faktör yok. İkisi arasında potansiyel olarak anlamlı bir farkın olduğu tek yer, bitkisel etlerin bileşiminde. Sıfırdan başlayıp istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. McClements, \"Tartıştığım tek şey eğer bu bitkisel et geçişini yapacaksak, bunu sağlık açısından olumlu faydaları olacak şekilde yapmalıyız diyor. Zamanla, bitkisel etin nesnel olarak daha sağlıklı olması söz konusu olabilir. Ama şimdilik, bir burger bir burgerdir. Ve şu an için hepimiz daha fazla doğal gıda ve lif yemeliyiz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/boy-uzatma-operasyonu-nasil-yapiliyor", "text": "John Lovedale, şu anda yürüyememesine rağmen kendini oldukça iyi hissediyor. Las Vegas'ta sıcak bir Cumartesi sabahı saat 9'u biraz geçmiş ve Aria Resort & Casino'da belirgin bir topallamayla etrafta dolaşıyor. Kalçaları geniş yarım daireler çizerken yüzünü buruşturuyor ve ayaklarını tam olarak olması gereken yere çekiyor. Bu ameliyatın etkisiyle, az önce poposundan vurulmuş bir Grand Theft Auto drifti gibi. John 40'lı yaşlarının ortasında ve yaklaşık 180 cm boyu var. Eğer gözlerinizi kısarsanız, bir tür brolik Neil deGrasse Tyson'a benziyor. Harrisburg, Pennsylvania'da yaşıyor ve bir mühendis olarak çalışıyor. Şehre ortopedi cerrahını görmek üzere gelmiş. Gelirken neredeyse uçuşunu kaçırıyormuş dolayısıyla koltuk değneklerini evde unutmuş. Ancak yine de kendini çok iyi hissediyor. John'un ayakta olması etkileyici - ve muhtemelen aptalca - özellikle de sadece birkaç ay önce boyunun 173 cm olduğu düşünülünce. Eylül ayında, bacaklarını ameliyatla uzatmak için 75.000 dolar ödemiş.Bu, hem uyluk kemiğinin kırılmasını hem de merkezlerine ayarlanabilir metal çivilerin takılmasını gerektiriyor. Her çivi, kemik gibi hem esnek hem de sağlam olan ve yaklaşık bir pikolon boyutundaki titanyumdan yapılıyor. Çiviler manyetik uzaktan kumanda ile yaklaşık 90 gün boyunca her gün bir milimetre uzatılmış. Kırık kemikler iyileştiğinde, işte karşınızda daha yeni, daha uzun bir John. Böyle bir prosedürden sonra, elbette dikkat etmeniz gereken bazı şeyler var. Tüm boy artışı bacaklarınızdan oluyor, bu nedenle özellikle çıplakken vücut ölçüleriniz biraz garip görünebiliyor. Ayrıca, iyileşme süreci uzun ve yorucu olabiliyor. Buluştuğumuzda, John'un bacaklarındaki kemikler henüz tam olarak iyileşmemişti ve sağ uyluk kemiğinin küçük bir kısmı al dente spagetti gibi hala biraz yumuşak görünüyordu; en küçük tökezleme bile bir kemiği ikiye ayırmaya yetiyor. Ve 90 kg'nin üzerinde olan iri bir adam olduğu için de özellikle tehlikeli. Bir de tabii ki acı konusu var. Bacaklarınızdaki kemiklerin uzaması, kemiklerin etrafındaki sinirleri ve dokuları - özellikle de hamstringler gibi kalın, etli kasları - neredeyse dayanılmaz derecede geriyor. Bu da aylarca yürüyememenize sebep oluyor. John, Size mümkün olduğunca fazla ağrı kesici veriyorlar,\" diye açıklıyor. Ancak bunun da sonucu olarak en büyük korkusu madde bağımlısı olmakmış, bu yüzden ağrı kesicileri olması gerekenden daha erken bir sürede bırakmış. Geçen yaz, John, google'da gezinirken 2016 yılında Dr. Kevin Debiparshad tarafından kurulan LimbplastX Institute'a rastlıyor. Dr. D.'nin bu ameliyatı yapan uzmanlar arasında önde gelen bir isim olduğunu keşfediyor. Dr. D'yi ilk aradığında işlerin çok yoğun olduğunu söylemiş: Pandemiden bu yana -yani evden çalışma döneminin başlangıcından bu yana- normal hasta sayısı iki katına çıkmış. Dr. D'nin bu iddiasını BBC'nin ABD'deki yüzlerce erkeğin her yıl aynı prosedürden geçtiğini öne süren bir raporu da destekliyor. Kağıt üzerinde oldukça mantıklı. Estetik cerrahi konusunda çok fazla etiket var, özellikle de erkekler için. Amerikan Plastik Cerrahlar Derneği'ne göre, 2019'da erkekler için bakım-estetik prosedürleri yirmi yıl öncesine göre yüzde 29 artmış durumda. Ama erkek boyu, özellikle de kısa boy - sanki beden olumlamanın yeni kuralları dikey olarak uygulanamıyormuş gibi - erkeklerin çok fazla stigmaya uğramasına neden oluyor. Kısa boylu erkekler, belirli boydaki insanlarla çıkmak veya havalı basketbol takımına girememek gibi bazı şeylerden zaten dışlandıkları için çok fazla ayrımcılığa uğramıyorlar: 2009'da Avustralyalı erkeklerle ilgili bir araştırmaya göre, kısa boylu erkekler uzun boylu akranlarından daha az para kazanıyor (yılda 2 cm başına yaklaşık 500 dolar); kurumsal merdiveni tırmanma olasılıkları daha düşük (Fortune 500'deki en iyi CEO'lar listesinde erkeklerin boy ortalaması 182 cm'dir); ve heteroseksüel erkekler için kadınlarla şansları daha düşük. (Hollanda'da 2013'te yürütülen bir araştırmaya göre vakaların sadece yüzde 7,5'inde kadınların erkek partnerlerinden daha uzun olmayı kabul ediyor). 1.67 boyum var ve kısa olmanın ekonomi sınıfında uçarken iyi olması dışında bir faydasını görmedim. Dr. D'nin enstitüsünün vaadi, bir bedel karşılığında sizin de Fortune 500 CEO'su olma şansınızı artırabileceğiniz yönünde. Ve insanlar bunu ödemeye hazır. Çoğu hasta, kaç cm uzamak istediklerine bağlı olarak 70.000 ila 150.000 $ arasında ödeme yapıyor. Çoğunluk standart şekilde 7 cm'i tercih ediyor - yaklaşık bir yıl süren bir süreç - ancak daha sonra kaval kemiğinizi de yaptırarak boyunuzu 15 cm'e kadar uzatmanız mümkün. Daha sonra çivilerin cerrahi operasyonla çıkarılması gerekiyor, bu da ek bir 14.000 ila 20.000 ABD Doları tutarı demek. John boyunu uzatmak için beş yıl boyunca ödeyeceği bir kredi çekmiş. İnsan vücudunda bir zamanlar değiştirilemez olan bir şeyi değiştirebilmemiz mucizeden başka bir şey değil. Tinder'da biraz daha uzun görünmek için adeta büyü yapıyoruz. Ameliyatla boy uzatmak, bir tıp harikası. Ancak bizim kadar kırılgan yaratıkların böylesi bir mucizeyi hayata geçirip geçirmemesi gerektiğine ilişkin soru bir sürü de zorluğu yanında getiriyor. Sizi kendinizin daha seksi bir versiyonu haline getirmek için tasarlanmış çoğu estetik ameliyat gibi, estetik bacak uzatmanın asıl amacı gerçekten hasta olan kişilere yardım etmekti. Prosedür 1950'lerde, karmaşık kemik kırıklarını ve uzuv uyumsuzlukları gibi deformiteleri tedavi etmek isteyen Gavriil Ilizarov adlı bir Sovyet ortopedi cerrahı tarafından geliştirilmiş. İşlem, kibarca söylemek gerekirse, gerçekten zor. Ilizarov çerçevesi adı verilen bu prosedürde orta çağdan kalma bir ses çıkaran cihaz, örneğin bir hastanın bacağının alt kısmına, ayak bileğinden dizine vb. sarılmış şekilde monte edilen ayarlanabilir bir aparattan oluşuyor. Süreç şöyle: Hastanın bacağı daha sonra kırılır ve aparatın pim serisi bacağı deler, kemiğe sabitlenene kadar cilt ve kas boyunca sıkışır, burada aylarca kalır - kopmuş kemikleri kendilerinden biraz daha uzakta olması gereken yerinde tutar. Doğalına uygun olarak yerleştirilmelidir, böylece boşluğu doldurmak için yeni kemik dokusu büyür. Aylarca yatakta kaldıktan sonra, örneğin daha kısa bir sol bacağı olan bir hasta, mucizevi bir şekilde, aşağı yukarı aynı büyüklükte iki bacakla uyanabilir. Ilizarov çerçevesi hala kullanımda olan bir metot; nispeten yeni olan, Dr. D'nin son beş yılda hızla gelişen alternatif bacak uzatma yöntemi. Dr. D, prosedürü göğüslerinizi yaptırmaya benzetiyor: Kendinizle ilgili bir özelliği değiştirmek istiyorsanız, şunu bilmelisiniz ki kim olduğunuzu değiştiremiyorum. Sen hala neysen osun. Bu, kendin hakkında değiştirmek istediğin şeylerden sadece biri.Dr. D'nin kliniğindeki ana yeniliklerden biri, doğrudan kemiğe yerleştirilebilen uzatılabilir titanyum çiviler; bu da, hastaların artık Ilizarov çerçevesinin pimlerinden kaynaklanan açık yaralarla uğraşması gerekmediği anlamına geliyor. Şu anda cerrahlar süreci düzene sokmanın başka yollarını arıyorlar. 2019'dan 2021'e kadar, titanyumdan daha güçlü olan paslanmaz çelikten yapılmış, hastaların ameliyattan hemen sonra yürümesini sağlayan ve yük taşımaya yarayan yeni bir çivi vardı. Bu ağırlık taşıyan çiviler, çeliğin paslanabileceğine dair kanıtlar ortaya çıktıktan sonra piyasadan kaldırıldı, ancak Dr. D, yeni bir çivinin FDA onayını beklediğini ve 2023'te piyasaya sürüleceğini söylüyor. Dr. D her zaman bacakları uzatmanın yeni ve daha iyi yollarını bulmaya çalışıyor. Onunla buluştuğumuzda aşırı hızlı konuştuğunu hemen fark ettim. Ona en çok neyi sevdiğini soracak olursanız, muhtemelen karısını ve iki küçük kızını, Entourage dizisini saydıktan sonra dünyanın en heyecan verici dokusu dediği kemikleri sayacaktır. Kendi kendini onarıyor! diye heyecanlanıyor. \"Ölüyorsun ve senden geriye kalan tek şey bu oluyor diye ekliyor. Akşamın bunaltıcı sıcağına rağmen, 1.77 boyundaki Dr. D, Diesel kot pantolon ve siyah yeleğinin altına puantiyeli siyah düğmeli bir gömlek giyiyor. Aslen Kingston, Ontario'lu, Harvard'da yüksek lisans bursuyla McGill'de tıp okumuş ve Montreal'den ünlü bir cerrahla ortopedi rotasyonu yapana kadar başlangıçta daha sıkıcı bir uzmanlık alanında çalışacağını düşünmüş. Brown, çocuklarda kemik deformitelerini düzeltmeye odaklanan Lizzy Clinic adlı bir merkez işletiyor. Dr. D, \"Kemik uzatmak, çarpık ayak deformitesini düzeltmek, tibial deformiteler, bu tür şeyler\" diye açıklıyor. Brown'la çalışırken, kemikleri germek, deforme etmek, yaralanmaları iyileştirmek için Ilizarov çerçevesi gibi cihazları kullanma fikri onu büyülemiş. \"Aslında kemiği bir boşlukta yaratıyoruz,\" diye açıklıyor. Bir kemiği uzatıyor musun? Bir hastadaki 5 cm'lik farkı mı düzeltiyorsunuz? Sihir gibi diyor. Dr. D'nin hastaları, maddi durumları dışında herhangi bir gruba uymuyor: doktorlar, finansçılar, aktörler, CEO'lar, bir haber spikeri... Dr. D bunu önermese de, kolej basketbol oyuncularının bile birkaç istatistiksel fark için birkaç cm daha istediğini söylüyor. Atletik sporcular sonucun ne olacağını tahmin etmek zor. Genel olarak hastalara söylediğim şey, bakın, maaşınız o pozisyonu almak için yanınızdaki adamdan milisaniyeler daha hızlı olmanıza bağlıysa, o zaman bu sizin için doğru prosedür olmayabilir çünkü atletik yeteneğinizi azaltabilir diyor. Çoğu zaman daha fazla kendileri gibi hissetmek için ekstra birkaç cm'i isteyen trans erkekler var. 152 cm civarında boyu olan Filipinli bir hemşireyle konuşmuştum ve şimdi o boyda değil. Asya'da popüler bir YouTuber olan bir hasta, görünüşe göre birkaç Bitcoin satarak bu prosedür için ödeme yapmış. Ve elbette teknoloji dehaları var - bir sürü teknoloji dehası. Dr. D \"Teknoloji şirketi açabileceğim konusunda bazen şaka yapıyorum. Şu anda burada Vegas'ta olan 20 yazılım mühendisim bu prosedürü uyguluyor. PayPal, Google, Amazon, Facebook, Microsoft'tan hastalarım var. Microsoft'tan birden fazla hastam oldu diyor. Konuştuğum tüm hastaların ortak noktası, bacak uzatmanın kendilerini düşündüklerinin daha eksiksiz bir hali gibi hissetmelerine yardımcı olması. Dr. D. \"Birçok hasta bunu kendilerine yapılan bir yatırım olarak görüyor. Bence boy, kim olduğunuzun, dünyayı nasıl algıladığınızın ve dünyanın sizi nasıl algıladığının çok önemli bir parçası. Bunu değiştirebilmek çok etkileyici diyor. John, daha uzun bir insan olduğunu ilk fark ettiği zamanı hatırlıyor: Tuvaletini yapmak üzere ayakta durduğu an! Tuvaletini yapmanın bu kadar zor olabileceğini bilmiyordum. Artık kendimi 7 cm. daha uzun versiyonuma göre ayarlamalıydım diyor. Boy değişimini açıklamak için, yakın ailesi dışındaki herkese - müdürü de dahil olmak üzere - küvete düştüğünü ve kırık kalçasını düzeltmek için ameliyat olması gerektiğini söylemiş. Şu anda John biraz egzersiz yapmaya başlamış: üst vücut ağırlıkları, koşu bandında biraz yürüyüş gibi... Tamamen iyileşsem de eskisi gibi hızlı yürüyemiyorum ancak her gün biraz daha cesaretim artıyor diyor. Üstelik bu konuda artık dürüst. Uzun olduğunuzda insanlar size daha farklı bakıyor. Artık spor salonunda çok daha fazla dikkat çekiyorum diyor. Bacak uzatma ameliyatı olmak istemenizin tek bir nedeni yoktur, ancak çoğu zaman bu nedenlerden en az biri kadınları etkilemekle ilgili. Chicago'dan tatlı, uzun boylu bir yazılım mühendisi olan 23 yaşındaki Alan'ı ele alalım. Başlangıçta 167 cm'in altında olan Alan, üniversitede aşık olduğu kızın onunla bu konu yüzünden alay etmesine kadar kendisini kısa olarak görmüyormuş. Bu onda derin bir güvensizlik sorunu yaratmış ve sonunda Şubat ayında ameliyat olmaya karar vermiş. Şu anda son üç ayını evde oturarak geçirse de boyu 175 cm. Ya da ticaretten çok gelir elde eden New Yorklu yakışıklı bir Çinli Amerikalı olan Bryan'ı ele alalım. 27 yaşında. Sesi yavaş ve cana yakın, tam bir eğlence insanı. Ama her zaman kadınlarla şansının daha iyi olması gerektiğini düşünmüş. Çoğu zaman reddedilirdim. 100 kadından sadece 4 ya da 5 tanesiyle ilişki kurabiliyordum diyor. Bryan'ın o zamanlar 1.70 boyundaymış. Şimdiyse 1.77 ve gece kulüplerine gitmek için can atıyor. Ayrıca El Paso'da rehabilitasyonda yatan CFO Chad gibi örnekler de var. 53 yaşında ve size jiujitsuda çok iyi olduğunu sezdiren bir görüntüsü var. Barmenden bir şey istemek için parmak uçlarında durmak zorunda kaldığında sinirlenen türden biri. Boyu 165 cm. Bir bara gider ve kelimenin tam anlamıyla bir içki sipariş etmeye çalışırdım. Benden bir kafa uzun olan bir adam arkamdan gelince ve barmen ona 'Sana ne verebilirim?' dediğinde gerçekten öfkeden delirirdim diyor. Bir keresinde Chad'in egosu çıktığı daha uzun bir kadın (177 cm) tarafından paramparça edilmiş. El ele tutuşarak caddede birlikte yürürlerken yoldan geçen biri onlara bakınca kadın elini bırakmış. Chad de Daha iyisini yapabileceğini düşünüyorsan, git daha iyisini yap. Sonra görüşürüz demiş. Chad Aralık ayında prosedürü yaptırdı ve şimdi neredeyse boyu 172 cm. Dr. D, hastalarının yüzde 90'ının ameliyat olduklarını kimseye söylemediğini belirtiyor. Alan, Herkese bir kayak kazası geçirdiğimi söyledim diyor. Evet, annem bile bilmiyor diyor Bryan. Kalçalarını ve kaval kemiğini yaptıran ve 162 cm'den 177'ye çıkan Johan isimli bir hasta, Herkese aşıya kimyasal koyduklarını söyleyeceğim diyor. Dr. D, hastalarının neden bunu gizlemek istediklerini anlayabildiğini söylüyor. Dr. D Kadınlar da 'Göğüslerimi yaptırdım, bunula gurur duyuyorum' demiyor. Ne demek istediğimi anlıyor musun?\" diyor. Yine de bunun değişmeye başladığını düşünüyor. Bazı insanlar artık estetik ameliyat olduğunda, Bir Birkin'e ya da lüks bir arabaya sahip olmak gibi bir şey. Bununla övünüyorlar çünkü bazı yönlerden bu elit statünün bir işareti gibi diye ekliyor. Akşam yemeği sona ererken yavaştan da kalkmaya hazırlanıyoruz çünkü Dr. D'nin sabah 5'te kalkması gerekiyor. Eğer kendinizi Sunrise Hastanesi'nde Dr. D'nin ameliyathanesinde misafir gözlemci olarak bulursanız, size lobide, revirde, soyunma odasında kısacası her yerde cana yakın bir çalışan eşlik ediyor. Ameliyathane ortamının kargaşasında bile Dr. D, her zamanki gibi neşeli, hiç uyumamış gibielinde eldivenleriyle karşımızda duruyor. Usher'ın My Wayi, ameliyathanenin hoparlörlerinden yankılanıyor. Genellikle Britney dinleriz! diye birisi şaka yapıyor. Odanın ortasında, üst yarısı bir muşamba ile kaplı hasta, bilinçsiz yatıyor. Bugün uyluk kemiğine iki çivi yerleştiriliyor. Sadece belden aşağısı görünse de, atletik bir yapıya sahip olduğunu görebiliyorum, bu da onu bir çöp kamyonunun arkasına atılmış bir manken gibi gösteriyor. Biraz insanlıktan çıkmış gibi görünmesi belki de benim yararıma. Çünkü sondaj başlamak üzere. Dr. D, ameliyatı başlatmak için sağ uyluğun üst kısmında yaptığı 5 cm'lik uzunluğundaki kesilerden birine küçük bir matkap sokuyor. Daha sonra rayba adı verilen bir cihazı istiyor ve herkes bir F1 pilotu ekibinin koreografisinin hızı ve verimliliğiyle hareket ediyor. Rayba elinde canlanıyorç Temelde bir el tipi akülü matkap, yalnızca ucu 60 cm uzunluğunda. Oyucu, çivinin rahatça yerleştirilebilmesi için kemiğin içini oymak üzere kullanılıyor. Dr. D, raybayı birkaç kez döndürüyor ve ardından sivri kısmı diğer kesiğe ve hastanın bacağına sıkıştırıyor. X-ışınları ve bir kılavuz tel yardımıyla kemiğin merkezine doğru bir delik açmaya başlıyor. Sıcak dönen metal ve kemiğin sesi, ilginç bir inşaat sesini andırıyor. Aslında femurun kesilmesi sadece birkaç saniye sürüyor. Matkapla zaten başladığı şeyi, jilet keskinliğinde bir keski olan osteotomun yerleştirilmesi takip ediyor. Dr. D, aleti hastanın uyluğu boyunca bulunan kesiğe sokuyor ve bir çekiçle vurmaya başlıyor. Dr. D, oyucuyu kesikten çıkardığında -Jack Nicholson'ın Joker'inin pantolonundan komik uzunlukta bir tabanca çıkarmasına benziyor- sıvılaştırılmış kemik, kemik iliği ve yağdan oluşan sıcak, kanlı bir bulamaç delikten dışarı sızmaya başlıyor. Korkunç bir hız ve hacim ile. Çivi nihayet artık kopmuş kemiğe yerleştirildiğinde, Dr. D bacak boyunca birkaç küçük kesik daha atıyor ve her şeyi bir arada tutmak için birkaç vida ekliyor. Röntgen ekranında hastanın uyluğu rüzgar gülü gibi görünüyor. Sonuç olarak, sağ bacak 38 dakikada tamamlanıyor. Sol da aşağı yukarı aynı miktarda zaman alıyor. Ancak hasta iki saat sonra uyandığında - iki bacağında beş ila altı yeni delikle birlikte asıl süreç başlıyor. Buluştuğumuz sabah John ve ben LimbplastX Enstitüsüne gittiğimizde, Dr. D her zamankinden farklı olarak biraz soğuktu. Sorun şu ki, John'un yanında koltuk değnekleri yoktu. Hiç acı hissetmemesine rağmen henüz koltuk değnekleri olmadan dolaşmasına izin verilmemişti. Dr. D'ye göre bu büyük bir hayır. John buraya geldiğinden beri kötü çocuğu oynuyor. Hastalara her zaman uzamayı bıraktıkları anda başlarının belaya girdiğini söylerim. Çünkü kendilerini iyi hissetmeye başlıyorlar. Yeni boylarına kavuşuyorlar, ağrıları yok. Dolayısıyla sabırsızlanıyorlar diyor. John özür diliyor. Yeni ve daha uzun boylu biri olmak için çok hevesli. Dr. D bana özel olarak, \"Sahip olmanız gereken bir zihinsel disiplin var. Maraton için antrenman yapmak gibi diyor. Bacak uzatmayı ilk kez yaklaşık 15 yıl önce, üniversiteden yeni mezun olduğumda keşfettim. Pek çok kısa boylu erkek gibi, \"Yetişkinken nasıl uzarız?\" diye google'da arattım. O zamanlar, bir parçam kısa olmayı daha az arzu edilir olmakla karıştırıyordu. Bazen piyangoyu kazanmayı, tedavi olmayı ve bir yıl boyunca ortadan kaybolmayı hayal ederdim. Gerçeği söylemek gerekirse, boyum belki de düzenli olarak güvensiz hissettiğim tek şeydi. Beni gerçekten rahatsız ettiği zamanlar, bir şeyler yapmamı engellediği zamanlar oluyordu: daha uzun bir kadınla çıkmak gibi ya da havalı bir basketbol takımında yer almak gibi. Ya da şu an dolabın tepesinden bir kavanozu tabure yardımı olmadan almak gibi. Harika bir karım var - havalı, güzel, kendine güvenli, akıllı - ve boyu 175 cm. Eskiden sadece arkadaştık, şu an on yıldır birlikteyiz. Birlikte olmadan önce, bir keresinde yarı sarhoş bir şekilde ağzımdan şunu kaçırdım; \"Daha uzun olsaydım, muhtemelen çoktan birlikte olurduk, ha-ha. Şu an hala söylediğim bu cümle için pişmanlık duyuyorum. Bu insanların bu işlem için bu kadar acıya dayanması ve bu kadar para harcaması bana hala inanılmaz geliyor. Bir gün uyanıp kısa olduğunuzu fark etmek gibi değil. Daha çok yavaş başlangıçlı bir nevroz gibi. Lisede, uzamayı beklerken sürekli arkadaşlarınızın boy attığını izlersiniz. Sonra bu size olmaz. Ama umudunuz hiç tükenmez. Bu bazı insanların özgüvenini kırar. Belki onları kızdırır . Çoğu kısa boylu insan içinde olması gereken kişinin fiziksel olarak eksik bir versiyonu gibi hisseden bir parça taşıyor. Sensin, ama yüzde 90 ölçekte. O buluşmadan döndükten birkaç ay sonra bir gece evde, eşime mucizevi bir şekilde ameliyat olmak için yüz bin dolar bulursam ne düşüneceğini sordum. Yani, ameliyatı olmak isteseydin, hayır demezdim diye yanıtladı. Ama bu para üniversite birikimlerinde çok iyi olurdu diye ekledi. Sonra ona Eğer ondan daha uzun olsaydım muhtemelen daha erken birlikte olurduk dediğim için pişman olduğumu itiraf ettim. Durdu. Pişman olma. Komikti bence. Bunu şaka olarak söylediğini düşündüm ve bunun doğru olduğunu düşünmüyorum dedi. Sonunda 80 yaşında ve hala birlikte olabileceğimiz gerçeğini derinlerde bir yerde biliyordum. Ve o noktada, sadece kambur, kırışık, sarkık olurduk. Uzun vadeli bakış açısına sahip olunca oldukça kolay oldu... dedi. Ve o anda, kendimi 190 cm gibi hissettim. Belki de ruhsal olarak yüksek hissetmek gerçeklikten daha önemlidir zaten. Akşam yemeğimiz sırasında, Dr. D'ye prosedürü kendisinin almayı düşünüp düşünmediğini sordum. \"Hayır,\" dedi. Ama sonra belki çocukları büyüseydi ve yük taşıyan çivi FDA tarafından onaylansaydı ve söz konusu çiviyi takacak kadar güvendiği biri olsaydı, o zaman... Belki? diye ekledi. Ülkenin dört bir yanından cerrahlar, prosedürün nasıl gerçekleştirileceğini öğrenmekle çok ilgileniyor ve birkaçı LimbplastX markasını franchise etmek isteyeceğini söyledi. 162 cm boyundaki karısının bazen bacaklarını yaptırmak konusunda şaka yaptığını söyledi. \"Biraz daha uzun olsaydım harika olmaz mıydı?\" diyormuş. Artık insanlar ondaki değişimi fark etmeye başlıyor. Geçenlerde yemekte bir arkadaşı, arkadaşının kuzeni ve sevgilileriyle karşılaşmış. Onları görmeyeli altı ay olmuş. Bahanesiyse kalçasını kırmak. Arkadaşının dairesine gitmişler. John mutfakta arkadaşıyla yalnız kalınca arkadaşı (182 cm boya sahip) Bak dostum, seni üç yıldır tanıyorum. Gözlerimin içine bakamadın. Neler oluyor? demiş. John onu baştan aşağı süzmüş ve gülmeye başlamış. John, \"Bugüne kadar ona hala söylemedim. O gün ona herhalde sen kısaldın\" demiş."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bradley-cooper-karizmasi-icin-5-bakim-tuyosu", "text": "Bradley Cooper Hollywood'un zirvede yerini sağlamlaştıran isimlerinden. Stil sahibi duruşu, karizmatik saç modelleri ve bakımlı cildiyle gerçek bir centilmen portresi çizen ünlü aktörün havasını yakalamak için kendisinin saç ve bakım adımlarını takip etmekte fayda var. Bradley Cooper'ın dağınık ama özenli, umursamaz ama seksi duruşu için 5 tüyoyu derledik. Daha ağır ve enerjik bir duruş için Bradley Cooper'ın en güçlü silahlarından biri bronzluk. Siz de Brad'in karizmasını yükselten ve görünümüne çekicilik katan bronz bir ten için yakınlarda sıcak bir tatile çıkmayacaksanız oto bronzlaştırıcılardan faydalanabilirsiniz. Uzun saç kesimlerinin Hollywood virtüözlerinden biri Bradley Cooper. Şakaklardan geriye doğru akıllıca yapılmış degrade bir kesim ve temiz favorilerle uzun saçlarını kolayca şekillendiren ünlü oyuncu, ultra kabarık ve bakımsız bir görünümün önüne geçiyor. Bradley'nin saçlarındaki dengeli tavrı sakallarında da devam ediyor. Genelde kirli sakal modelinden vazgeçmeyen popüler yıldızın bir dönem uzun sakalların çekim alanına kapıldığı da olmuştu. Ancak ne kadar uzun ya da ne kadar kısa-kirli olursa olsun Bradley Cooper'ın sakal modelinde hep bir düzen var. Bu hip ama bakımlı görünüm için sakal yağlarını rutininizden eksik etmeyin. Bradley'nin gülüşüne karşı kayıtsız kalabilecek bir kişi var mı bilmiyoruz. Bakımlı dişleriyle kırmızı halının etkileyici gülüşlerinden birine sahip olan oyuncunun bu imzası için 360 derece temizlik yapan otomatik diş fırçalarından faydalanabilirsiniz. Söz dinlemeyen saçlarınız varsa Bradley Cooper'ın umursamaz ama karizma sahibi saç modelleri tam size göre. Biraz dağınık, biraz uğraşılmış; iki farklı tarafın en iyi yanlarını bir araya getiren aktörün saçları için kilit ürünler doku veren deniz tuzu spreyi ve tutuş gücü yüksek, mat bitişli bir balm."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/bu-dunyada-olup-bu-dunyanin-olmamak-mumkun-mu", "text": "Gözlerimizi kapattığımızda formsuz bir sonsuzlukta, hayal gücümüzün bizi götürdüğü yerlere gidebilsek de aynı sonsuzluk potansiyeline sahip fiziksel dünyayı ancak beş duyu organımızla belli formlara hapsolmuş şekilde tecrübe edebiliyoruz... Ve formlar içine hapsolmuş bu sonsuz enerjiyi ancak kendimizi dünyanın ritmine uyumlayarak tecrübe edebiliriz. Bunu bir örnekle ifade etmek gerekirse birçok trafik lambasının olduğu bir caddede arabamızın hızını trafik ışıklarının yeşile dönüşüm hızıyla harmanlamaya benzetebiliriz. Bu senkronizasyona trafiğe kapalı bir caddede ulaşmak kolaydır, ancak öndeki arabalar, yoldaki çukurlar, dikkatimizi sağa sola çeken dış etkenler nedeniyle bu senkronizasyondan uzaklaşırız. Aslında bizlerde doğanın bir parçası olduğumuzu kendimize anımsatırsak, zihnimizin yarattığı engellerden, limitlerden, blokajlardan daha az etkileniriz. Doğanın bir parçasıyız, sahibi değil, kendimizi olduğumuz yere köklemeliyiz, hayal alemine dalmadan ayaklarımız yere basarak, dünyaya bağlanarak yaşayabiliriz. Asana yoga pratiği ile yaptığımız da bu zaten, su gibi formsuz olan zihni mümkün olduğunca vücudumuza bağlayarak, maymun zihnin sağa sola gitmesini engellemeye çalışmak. Sağ bacak yukarı, sol ayak sol elin yanına, çene yere paralel gibi dikkatini vücuduna getiren yönlendirmelerle dikkati yani zihni vücutta tutmak. Böylelikle devamlı bir şekilde konsantrasyonumuzu vücut formuna getirerek vritti denilen zihindeki dalgalanmaların önüne geçmeyi hedefleriz. Sosyal medyada gördüğünüz yoga pozlarının hedeflerinin en önemlilerinden biri de budur zaten, bir diğeri de şifalanmak ve sağlıklı olmaktır. Arabamızın bakımları yapılmış, yürüyen aksamı tam çalışır olsun ki yeşil ışık dalgasında kalabilelim. En azından elimizde olmayan dış etkenlerden bağımsız kendimize düşen görevi yerine getirmiş olalım... En hayalperest ekspresyonist ressamları, bestecileri, dansçıları, bilgisayar programcılarını, hatta filozofların bile sahip oldukları hayal gücünü dünyaya, insanlara, geleceğe aktarabilmeleri için kanvasa, bilgisayara, notalara, müzik aletlerine ve/veya vücuda ihtiyaçları vardır; ki bu aktarıma rağmen ifadede eksik kalan bir şeyler kalır. Bu yazıyı yazarken alfabenin 29 harfine mahkum kalarak düşüncelerimi sizinle paylaşmam gibi... Belki de bundan sebep bizden daha gelişmiş formlardaki canlılar bizim idrak edebildiğimizin çok daha ötesinde bir iletişim kuruyorlardır. Benim yoga pratiği ile ulaşmaya çalıştığım da buna benziyor; içimizdeki sonsuz ve formsuz enerjiyi, coşkuyu, çocuksuluğu mümkün olduğunca ulaşılabilir, anlaşılabilir ve dünyevi hale getirerek yaşamıma ve etrafımdaki insanların, öğrencilerimin hayatlarına entegre edebilmek. Formsuz olanı tecrübe edebilmemiz için bir şekle, limite ve forma ihtiyacımız vardır; boşlukta anlamsız bir şekilde savrularak enerjimizi kaybetmektense, bir yere kanalize olarak bilinçli, amaca yönelik, mümkün olduğunca basit ve sade bir şekilde sınırlandırılmaya... Ta ki sınırsız olana dek... Bir video oyunu gibi düşünürsek, şu anda içinde olduğun seviyeyi atlamadan bir sonrakine ulaşamayacaksın, seviye atladıkça yeni potansiyellere, yeni bilinmezliklere, çözülmesi gereken yeni problemlere ulaşacaksın ve bunları çözmeden, yeni stratejiler oluşturmadan bir sonraki seviyeye ulaşamayacaksın. Video oyunundaki seviyeleri tek tek geçmen gerekiyor, üst üste koyarak ilerlemen, bu seviye basit, bunu küçük yeğenim oynasın ben ileri seviyelerde devralırım demeden hep bir öncekinin üstüne koyarak, ilerlememiz gerekiyor. Bana göre cevap; kararında olmakta. Tembellikle, mızmızlanma arasında, doğruyu söylerken kırıcı ve yıkıcı olmakla yapıcı ve dürüst olmak arasında. Her şey bizim ifade ediş şeklimizle, yani sonsuz zihnimizin içindekileri dış dünya ile buluşturma şeklimizdedir ve bu ifade ediş şeklimizin temel ilkesi iyilik, merhamet ve sevgiden oluşmalıdır. Ve her şey bu temel üzerine oturtulup, basamak basamak sabırla ilerlenmelidir... Bu yazı \"Bu Dünyada Olup Bu Dünyanın Olmamak\" başlığıyla GQYaz21 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/cekici-bir-gulus-icin-dis-beyazlatan-5-besin", "text": "Beyaz dişler için uzak durmanız gereken besinleri biliyorsunuz. Dikkat etmeniz gereken bu yiyeceklerin yanında diş beyazlığına fayda sağlayan besinler de var. Ancak şunu belirtelim, beyaz dişler için önce genetik, sonra da detaylı bir ağız bakım rutini oldukça önemli. Tüm bu detayların yanında daha beyz ve lekesiz dişlere sahip olmanıza yardımcı olacak 5 besini derledik. Bu besin ailesi içeriklerindeki laktik asit ve mineraller ile dişleri içten dışa güçlendirirken renk değişimlerini engellemeye yardımcı oluyor. Çileğin kırmızı rengi sizi aldatmasın. Bu meyvenin içeriğindeki malik asit diş yüzeyindeki renk değişimini engelliyor. Portakal özünde ve liflerinde bulunan yapı maddeleri diş sağlığını tehdit eden ve renk değişimine yol açan ağız asidi dengesini sağlıyor. Sert dokulu bu besinler adeta bir diş peelingi gibi davranarak diş yüzryindeki lekelenmelerin giderilmesine yardımcı oluyor. Bu leziz yiyecek diş etlerini güçlendirirken içeriğindeki asitle renk değişimine sebep olan bakterilerle savaşıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/chris-hemsworthun-sac-sakal-ve-bakim-sirlari", "text": "Karizmatik ve başarılı oyuncu Chris Hemsworth'ün görünümünü borçlu olduğu saç, sakal ve bakım ipuçlarını derledik. Chris Hemsworth kirli sakal sevenlerden. Bu yüzden seyahatlerde dahil bakımlı ve tertipli sakallara sahip olmak için bu pratik trimmer'ı yanından eksik etmiyor. Farklı boylar içinde ise tercihi temiz traştan bir tık uzun olanı. En son Men in Black'te sakalsız bir görünümü tercih etse de, temiz tıraş istediği zamanlarda Chris bu elektrikli tıraş bıçağını kullanıyor. Oyuncunun tıraş ipucu ise bir gece önceden bu rutini uygulamak.'Tıraşın cilde yüklendiğini düşünüyorum, bu yüzden bir gece dinlenmesine izin veriyorum.' diyor. Chris'in en büyük cilt bakım sırrı hindistan cevizi yağı. Nemlendirici olaak kullanmaktan güneş yanıklarına kadar ünlü oyuncu kurtarıcı olarak bu yağdan yardım alıyor. Chris Hemsworth cildini şımartmak istiyorsa ne mi yapıyor? Oyuncunun bu soruya cevabı David Beckham ile aynı: Eşinin bakım rafından yardım alıyor. Bu yüzden favori nemlendiricisi de eşiyle aynı: La Mer'in ikonik nemlendiricisi Creme de la Mer. Avustralya'da sık sık sörf yaptığı ve güneşe şiddetle maruz kaldığı için Chris Hemsworth koruyucu olarak ağır silahlardan yana. Oyuncu oldukça yoğun olarak kullandığı bu ürünü doğal formüllerden seçiyor. Chris Hemsworth'un saçları da karizmasının önemli bir parçası. Saçları kısayken daha Yoğun ve sabitleyici ürnler kullanan Chris, gür saçlara sahip olduğu için saçlarını uzun kullanırken daha hafif yapılı, esnek ve jel formüllü ürünler tercih ediyor. Chris Hemsworth'ün Avustralya sıcağında vazgeçemediği bir ürün de tabi ki deodorant. Ve yıldız bu ründeki tercihini de atmosfere zarar vermediği için stick-clay formüllerden yapıyor ve yine doğal ürünler kullanıyor. Chris Hemsworth kendi önüne geçmeyen, fazla tatlı olmayan, kararkterli ve ölçülü kokulardan hoşlanıyor. Ki zaten bu yüzden de Hugo Boss parfümleri onun favorisi. Oyuncunun yeni tanıtımını yaptığı Boss Infinite de Chris Hemsworth'ün son gözdeleri arasında."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/cildiniz-sos-veriyorsa-onerilerimize-kulak-verin", "text": "Soğuk hava, şehir yaşamı, stres ve beslenmeye dayalı cilt sorunları hemen telaşlanmanızı gerektiren dertler değildir ama ilgi ister. Cildinize ihtiyacı olan temizliği ve bakımı yapmıyorsanız, kış aylarında yaşanan kızarıklık ve aşırı kurumalara karşı savunmasızsınız demektir. Kış aylarında beslenmenize özen gösterin. Aşırı yağlı yiyecekler akneleri tetiklerken, az su içmek ve dengesiz beslenme cildin kurumasına neden olur. Bol sebze ve Omega 3, C, E vitaminleri açısından zengin besinler tüketmeye de dikkat edin. Balık: Ton balığı ve somon gibi balık türleri Omega 3 bakımından zengindir. Cilt hücrelerinizin güçlenmesine yardımcı olur. Yeşil sebzeler: Ispanak, karalahana, brokoli gibi sebzeler yoğun miktarda C vitamini içerir. Bu da cildinizin sağlıklı ve dinç görünmesini sağlayan kolajenlerin üretimini hızlandırır. Kırmızı sebze ve meyveler: Domates, pancar gibi sebzeler içeriğindeki likopen sayesinde doğal güneş koruyucu görevi görürler. Ahududu, böğürtlen gibi meyvelerse kolajen seviyesini artırır ve cildinizde oluşabilecek hasarların önüne geçer. Nasıl her cilt yapısı farklıysa vücudunuzun ve cildinizin strese karşı verdiği tepkiler de farklıdır. Ani beliren alerjik reaksiyonlar, sivilce, kuruma, egzama ve lekelenmeler vücudunuzun strese karşı verdiği tepkilerden bazılarıdır. ÇÖZÜM: Yağlı, bol baharatlı ve kızarmış yiyecekleri hayatınızdan çıkarın. Düzenli olarak cildinizi temizleyin ve akne tedavisine uygun ürün seçimleri yapın. Kiehl's Ultra Facial Overnight Hydrating Masque, cildin nemini düzenli olarak korumak için nem tutma kapasitesini artırıyor. Osmanlı çimi olarak da bilinen Ophiopogon japonicus özüyle formüle edilmiş bu maskeyi yatmadan önce uyguluyorsunuz. Cildinizin su rezervini yeniliyor ve nemini koruyor. H2O Anti-Acne Exfoliating Cleansing Pads Deniz Minerali Kompleksi, içeriğindeki salisilik asitle gözenekleri tıkayan ölü deri hücrelerini çözüyor ve belirgin sivilcelerin yok edilmesine yardımcı oluyor. Parlamayı önleyici deniz yosunları ve multivitaminler, yüzeydeki fazla yağ görünümünü minimalize ediyor. ÇÖZÜM: Kışın vaktimizin çoğunu iç mekanlarda ve bilgisayar karşısında geçiriyoruz. Bunun da cilde yansıması cansız ve mat bir görünüm oluyor. Temizliğe önem verdiğiniz gibi, cildinize ihtiyacı olan nemi daha yoğun sağlayan iyi bir serumu da ihmal etmeyin. Gündüz nemlendiricinizi, gece yatmadan serumunuzu kullanabilirsiniz. Haftanın bir-iki günüyse duşta ayıracağınız beş dakikada cildinize iyi bir peeling yapmak, ölü deri ve hücrelerden arınmanızı sağlayacaktır. Sephora Yüz Temizleyici Scrub, içeriğindeki tanecikler sayesinde tıkalı gözenekleri açarak pürüzsüzleştirirken, cildi temizliyor, rahat ve ferah hissetmenizi sağlıyor. Estee Lauder Advanced Night Repair, gelecekte cilt hücrelerine ve onların DNA'larına gelebilecek hasarların önüne geçmek için özel olarak formüle edilmiş bir serum. Her gece yatmadan önce birkaç damla cildinize yedirin. ÇÖZÜM: Tıraş sonrası yanan, hassaslaşan ve kızaran bir cildiniz varsa içeriğinde alkol olan ürünlerden uzak durun. Shiseido Men Hydrating Lotion, su tazeliğinde, ince bir yapıya sahip. Yoğun nem takviyesi yaparak, yeni temizlenmiş veya tıraş olmuş cildi yatıştırıyor, kıl köklerinin sertleşmesini önlüyor ve rahatlık hissinin devamı için ideal nem dengesinin korunmasına yardımcı oluyor. Böylece cildiniz kış koşullarına karşı daha güçlü hale geliyor. ÇÖZÜM: Her gün uygulayacağınız yüksek nemlendiricili ve yaşınıza uygun anti-aging kremleri ciltteki yaşlanma belirtilerini geciktirmeye yardımcı olur. Avene Ystheal Anti-Aging Yüz Bakım Kremi hücreleri yenileyip, cildin üst yüzeyinin elastikiyetini, canlılığını ve ışıltısını geri kazandırmaya yardımcı oluyor. Kolajen ve elastin sentezini hızlandırıp epidermisi kalınlaştırıyor. Clinique Skin Supplies for Men Age Defense for Eyes, koyu halka ve morluk görünümünü azaltırken, göz çevresini etkin şekilde nemlendiriyor, ince çizgi ve kırışıklık görünümünü azaltıyor. Ayrıca içerdiği E ve C vitamini gibi güçlü antioksidanlar zararlı dış etkenlere karşı koruma sağlıyor. ÇÖZÜM: Aşırı soğuğa maruz kalan cilt, kendini korumak için muhafaza ettiği nemi ve yağı tüketir. Bir süre sonra da nemsiz kalıp pul pul dökülmeye başlar. Buna dış etmenleri de katarsanız cildiniz kendini onarma sürecinde desteğe ihtiyaç duyar. Kış koşullarına ve çevresel faktörlere karşı koruyucu ürünler tercih edin. Bepanthol Cilt Bakım Kremi kuruma ve nemsizliğe karşı en pratik çözümlerden biri. İçeriğindeki Provitamin B5'le kurumaya bağlı, pul pul dökülen, kızaran, çatlayan ve gerginleşen cilde kaybettiği nemi geri kazandırıyor. Kış aylarında evinizde bulunduracağınız bir hava nemlendirici cihaz, cildinizin kurumasını önler ve soğuğun negatif etkilerini azaltmada yardımcı olur."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/cildinizi-tahris-etmeyecek-en-iyi-4-elektrikli-tiras-makinesi", "text": "Sakal tıraşı olmak bir erkeğin bakım önceliklerinin en başında yer alır. Ancak bu bakım doğru ve düzenli olarak yapılmalıdır. Bazı tıraş makinesi yüzünüzü tahriş edebilir hatta cildinizde kalıcı izler bırakabilir. Bunlardan kaçınmanın yolu ise çok basit. Doğru tıraş makinesine sahip olmak. Sizin için seçtiğimiz en iyi tıraş makinelerine göz atın ve pürüzsüz bir cildin kapılarını sonuna kadar aralayın. Panasonic Arc5 elektrikli tıraş bıçağı, yüzünüzü anlayabilecek ve en iyi şekilde tıraş edebilecek sistemler ile donatıldı. 5 bıçaklı sistemi ve güçlü motoruyla hassas bir tıraş deneyimi sunan makine ıslak ve kuru şekilde çalışabiliyor. Yüz, çene ve boyun kısımlarını neredeyse kusursuza yakın ve rahatça tıraş edebilen bu makineyi mutlaka deneyin! Philips Norelco'nun bu üç başlıklı benzersiz makinesi farklı şekillerde dönme özelliğiyle yanaklarınıza, çenenize ve boynunuza mükemmel bir tıraş deneyimi sağlar. Hızını istediğiniz gibi ayarlayabileceğiniz Philips Norelco hassas cildinizin en iyi dostu olacak. Braun Series 9 ile kusursuz bir tıraş deneyimini hazırlanın. Özel başlığıyla sakal yoğunluğunuzu algılayan gelişmiş bir proses çipine sahip olan Series 9, ulaşılması zor noktaları bile kusursuz bir şekilde tıraş edebiliyor. Daha nazik ve rahat bir tıraş saniyede 10.000 titreşim yayan Series 9, yüzünüzdeki sürtünmeyi en aza indirir. Islak veya kuru olarak kullanabileceğiniz makine bakım dolabınızda mutlaka yer almalı. Philips'in son dönemde çıkardığı ve zamanla en popüler tıraş makinelerinden birine dönüşen OneBlade, her uzunluktaki sakalı kısaltma, şekillendirme ve tıraş etme özelliğine sahip. Su geçirmez özelliği ve dayanıklı şarjı ile her daim yanınızda olmasını isteyeceğiniz bu makineyi mutlaka satın alın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/cool-centilmenlere-yaza-ozel-5-ferahlatici-bakim-urunu", "text": "Sıcak yaz günlerinde bakım rutininizle bir taşla iki kuş vurmak istiyorsanız cool centilmenler için derlediğimiz 5 ferahlatıcı bakım ipucunu keşfedin. Sabahları yüz yıkama rutininizi cildi ferahlatan formüllerle zenginleştirin. Nane veya aloe içerikli yüz yıkama jhelleriyle hem cildinizi derinlemesine arındırın hem de güne enerjik başlayın. Jel ürünler sıcak yaz günlerinin favori bakım formülleri arasında. Yazlık nemlendiricinizi bu ürünlerden tercih ederek hem hafif, hem etkili hem de ferah bir sonuç elde edin. Yüz ve özellikle göz çevresi maskelerini soğutucu ürünlerden tercih etmek hem ciltteki şişkinliğin hızlıca giderilmesinde hem de cildin gerginleşip toparlanmasında oldukça etkili, tabi bunların yanında sıcak günlerdeki soğuk dul etkisi de vazgeçilmezlerden! Buzdolabınızda tutacağınız bakım mistleri hem gün içinde soğuk bir tazelenme molası yaratırken hem de cildinizin kaybettiği nemi ve enerjiyi geri kazandırıyor. Cilt tipiniz ve ihtiyacınıza göre bir yüz spreyini en yakınınızdaki soğutucunun içinde bulundurmayı es geçmeyin. İster güneş banyosu, ister tıraş sonrası, son adımdaki cilt bakım ürünlerini ferahlatıcı jel formüllerden seçin. Özellikle hassas cildi yatıştırmak ve kendine getirmek için formülize edilmiş bu ürünler anında ferah bir etki için birebir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/daha-genc-gorunmek-icin-edinmeniz-gereken-10-aliskanlik", "text": "Neyse ki botoks ve retinol gibi çözümler var da yılların yüzümüzdeki izlerini giderme konusunda çok fazla zorluk çekmiyoruz. Yine de bazı kötü alışkanlıklarla güçlerini birleştirdiğinde yaşlanmanın yüzde bıraktığı etkiler de artıyor. İşte biz de, o basit ama pek kötü alışkanlıkları gidermek için buradayız! Küresel ısınma çağında güneş ışınlarının ne kadar kötü etki ettiğini uzun uzun anlatmamıza gerek yok, değil mi? Günlük hayatta açık havada geçirdiğiniz anlar bile yüzünüzde etki edebilir. Bunun için en iyi çözüm, sabahları iyi bir Güneş koruyucu krem sürerek evden çıkmak. Yaşlanmayacağım diye D vitamininden de mahrum kalmayın. Uzun saatler boyunca Güneş altında yatmaktan bahsetmiyoruz ama hiç Güneş'e çıkmamak da hem ruhsal hem de bedensel olarak iyi gelmeyebilir. Dışarı çıkın, kendinizi masanın başından kalkmaya motive edecek planlar yapın. Ve evet, Güneş koruyucu kreminizi sürmeyi unutmayın. Özellikle de yüzünüzü. Şehrin yoğun koşuşturması sırasında dış etkilere maruz kalan cildiniz kuruyor, kurudukça da kırışmaya meyilli bir hale geliyor. Kaliteli bir ürün kullanarak cildinizi nemli tutmayı bir alışkanlık haline getirin. Hatta kuru bir cildiniz varsa hem sabah hem de akşam, düzenli olarak yüzünüzü nemlendiriciyle rahatlatın. Düşük kalite ürünler kullanarak hem cildinizi, hem paranızı hem de vaktinizi harcamayın. Öyle bir lüksünüz yok. Bakım yapacağınız yerde cildinize daha çok zarar verebilirsiniz. Pahalı ürün en kaliteli ürün demek olmasa da iyi ürünler için biraz paraya kıymanız gerekecek. Cilt tipinize uygun doğru ürünleri seçmek için işin uzmanına danışabilirsiniz. Evet, spor yapmak ve sürekli hareket halinde olmak vücudunuza form kazandırdığı gibi, kan dolaşımını hızlandırdığı için cildinize de iyi geliyor. Spor sayesinde nefes alan ve oksijen seviyesi artan cildin görünümü de haliyle canlı oluyor. Spor yapma bahanelerini yok etmeniz için bir sebep daha. Belki de en büyük cilt sorunlarının sebebi stres. Stres kortizol salgılanmasını hızlandırdığı için ciltte yağlanmaya sebep olabiliyor. Ayrıca kolajen salgılanmasını azalttığı için de cildin o sağlıklı görüntüsünü kaybetmesine yol açıyor. Stresin neden zararlı olduğunu uzun uzun anlatmamıza gerek var mı? Haydi rahatlayın artık! Şunları yiyin: Omega-3 zengini besinler, antioksidan etkili ve lifli yiyecekler, şeker oranı düşük besinler; A, C ve E vitamini zengini her şey. Şunları yemeyin: Gazlı gıdalar, şekerli atıştırmalıklar ve yağlı etler. Kutlama zamanlarını biraz abartıyorsanız cildinize de kötülük yapıyorsunuz demektir. 'Abartma'nın her türlüsü cildinize kötü geldiğine göre, alkol konusunda da dikkatli davranmakta fayda var. En kötüleri en sona saklamışız gibi oldu ama sigaranın sağlığa ne kadar zararlı olduğu konusunda bir de biz uyaralım dedik. Cildinizin o sarı renge meyilli sağlıksız görüntüsü var ya... Hani sanki yılların tüm yükünü üzerinde taşıyormuş gibi... İşte sigara dumanı, bunun en büyük sebebi."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/daha-guclu-bir-sakal-mumkun", "text": "Sakalınız uzadıkça yüzeyde aslında bazı boşluklar olduğunu fark edeceksiniz. Evet, başlarda, henüz uzama evresinde bu durum sizi rahatsız edebilir ve eğer sakallarınız o boşlukları örtecek şekilde kıvırcık değilse bir süreliğine bu görüntüye alışın. Zaman her derde deva olduğu gibi bu derdinizi de çözecek, daha iyi bir görünüm için yanaklarınızı ve çenenizi en az bir ay tıraşlamayın. Sakalınızı yumuşatmak için günlük olarak bir sakal yağı kullanabilir, hatta düzenli aralıklarla sakalınızı fırçalayabilirsiniz. Bu evrede unutmamanız gereken bir şey daha: Ense tıraşınızı aksatmayın. Ama sadece biotin. Önemli bir vitamin olan biotin hem cilt hem de saç sağlığına oldukça faydalı. Saça faydalı olan birçok şeyin sakala da faydalı olduğunu biliyorsunuz. Hatta biotin o kadar birebir bir eşleşme ki, B7 ve H vitamini olarak bilinen; Almanca saç anlamına gelen haar ve cilt anlamındaki hauttan H harfini almaya hak kazanmış bir vitamin. Size bir beslenme programı yazamayız ancak biotin içeren bazı besinler şöyle: yerfıstığı, fındık, badem, yumurta ve ciğer. Leziz. Spor yapmaktan düzenli uykuya, stressiz yaşamdan bolca su içmeye; tüm bunları kapsayan bir başlık sağlıklı yaşamak. Sadece haftada 3 gün koşarsanız sakallarınız da bundan nasiplenir diye bir ayrım yapılamaz. Dengeli beslenme ve yukarıda da bahsettiğimiz vitamin takviyeleri, sakal sağlığınız için önemli. Gördüğünüz gibi sakal uzatmak ve o sakalı sağlıklı bir şekilde taşımak, belki sandığınızdan da kolay. O halde: KING IN THE NORTH! KING IN THE NORTH! KING IN THE NORTH!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/daha-hizli-sakal-uzatmak-icin-7-ipucu", "text": "Cilt temizliği gözeneklerin tıkanmaması ve ölü hücrelerin birikmemesi için oldukça önemli. Temiz bir cilt küçük tüylerin uzamasını destekler. Her sabah ılık suyla cildinizi yıkamayı es geçmeyin. Cildinize peeling yaparak arındırın, gözenekleri açın ve cildinizi yenileyin. Nefes alan ciltte kıl kökleri daha çok beslenecek ve sakallarınız daha hızlı uzayacak. Stres tüm vücut fonksiyonlarınıza olumsuz etki yaptığı gibi saç ve sakalların uzamasını da yavaşlatır. Stres atacağınız bir hobi edinin, rahatlayın! Sağlıklı bir cilt hızlı uzayan tüylerin temel kaynağı demiş miydik. Her gün cildinizi düzenli olarak nemlendirmeyi unutmayın. Bu aşamada seçiminizi formülünde okaliptüs bulunduran bir üründen yana yapın. Bu içerik tüylerin hızlı uzamasına yardımcı oluyor. Ters büyüyen kıllar ve ölü deri sakallarınızın hızlı, düzenli ve kaliteli uzamasını engeller. Haftada bir uygulayacağınız parçacıklı bir eksfoliasyonla cildinizi derinlemesine temizlerken ters büyüyen kılların da önüne geçebilirsiniz. Düzenli spor vücuttaki kan dolaşımını artıracağından kıl kökleri daha çok beslenir ve beslenen köklerle sakallarınız daha hızlı uzar. Bir taşla iki kuş, bizden söylemesi! Uyku cilt bakımının öncelikli adımlarından.Gece 23:00 ve 03:00 arasında vücut kendini bakıma alınıyor ve hücre yenilenme hızı tavan yapıyor. Dolayısıyla bu saatler uzamasını beklediğiniz sakallarınız için de önemli."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/daha-iyi-uyumak-icin-ne-yapmali", "text": "Kafein alımınıza dikkat edin: Kafein vücudunuzda 8-10 saat boyunca kalıyor, o yüzden evet akşam yemeği sonrası içtiğiniz kahve uykunuzu etkiliyor. Kahve içiminizi gün ortasında keserseniz akşam daha iyi uyursunuz. Egzersiz yapın: Eğer egzersiz yaparak ter atarsanız daha derin uyursunuz. Aynı saatlerde uyanın, aynı saatlerde yatın: Uyku döngünüzü korursanız alarm saatini beklemeden bile direk kendiniz kalkabilirsiniz. Unutmayın günde en az 8 saat uykuya ihtiyacınız var. Size programınıza göre saat kaçta yatmanızı belirleyecek telefon uygulamalarından yararlanabilirsiniz. Işıkları kapayın: Sadece kapkaranlıkta salgılanan melatonin hormonu derin bir uyku çekmenizi sağlayacaktır fakat ışıkla uyumak, hatta yatmadan önce bilgisayara ya da cep telefonunuza bakmak melatonin seviyenizi kötü etkiler. Okyanus sesi dinleyin: Uyumanıza yardımcı olan bilimsel olarak kanıtlanmış seslerden biri de okyanus sesi. Plajda ne kadar güzel sızdığınızı hatırlayın. Kestirme sürenize dikkat edin: Kestirmelerinizin 10 ile 30 dakika arasını geçmemesi lazım. Ne kadar uzun uyursanız o kadar kötü uyanırsınız ve uyku düzeninizi bozarsınız. Genellikle öğle saatlerinde kestirmelisiniz, 14.00 ya da 15.00 gibi."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/daha-saglikli-disler-icin-5-adim", "text": "Eğer sağlıklı dişlere kavuşmak istiyorsanız günde en az ikişer kez dişlerinizi fırçalamak zorundasınız. Gece yatmadan önce yapılan en büyük yanlışların başında diş fırçaladıktan sonra yiyecek tüketimi yer alıyor. Diş fırçanız yatmadan önce son kullanacağınız şey olmak zorunda. Aynı şekilde sabahları uyku düzeninizi oluşturmak zorundasınız. Uykuyu uzattığınız sürece ağızınızda biriken bakteriler çoğalacaktır. Gece ve gündüz dişlerinizi fırçalarken bu süreyi 2 dakikadan uzun tutmayın. Plak ve çürükle ilgili problemleriniz varsa size verebileceğimiz en büyük tavsiye yumuşak kıllı diş fırçalarını kullanmanız. Eğer sert kıllı bir modeli kullanırsanız diş etinize ve köklerine zarar verebilirsiniz. Diş fırçalamakta işiniz bittiğinde ağızını iyi bir şekilde durulamak zorundasınız. Eğer bu işlemi doğru yapmazsanız, diş etlerinizde bakterilerin birikmesine sebebiyet verebilirsiniz. Alkol içermeyen ağız gargarası kullanabileceğiniz gibi içme suyuyla da bu işlemi gerçekleştirebilirsiniz. Bakterilerin oluşmasına sadece dişleriniz yardımcı olmaz. En az diş kadar diliniz de bir o kadar önemlidir. Dış fırçalamanız bittiği zaman kullanışlı bir diş fırçasının ters yüzeyiyle dilinizi temizleyin. Dişlerinizi fırçalamanın belirli başlı teknikleri olduğunu biliyorsunuzdur. Eğer bilmiyorsanız, size verebileceğimiz en büyük tavsiye diş fırçanızı dairesel bir şekilde kullanmanız. Bu işlemi doğru şekilde yaparsanız zamanla dişlerinizin daha beyaz olduğuna şahit olacaksınız. Ayrıca, arka dişlerinizi de ihmal etmeyin, tüm dişlere efektif bir şekilde ulaşmak istiyorsanız diş fırçanızı dikey şekilde kullanın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/daha-saglikli-disler-icin-5-adim-184328", "text": "Eğer sağlıklı dişlere kavuşmak istiyorsanız günde en az ikişer kez dişlerinizi fırçalamak zorundasınız. Gece yatmadan önce yapılan en büyük yanlışların başında diş fırçaladıktan sonra yiyecek tüketimi yer alıyor. Diş fırçanız yatmadan önce son kullanacağınız şey olmak zorunda. Aynı şekilde sabahları uyku düzeninizi oluşturmak zorundasınız. Uykuyu uzattığınız sürece ağızınızda biriken bakteriler çoğalacaktır. Gece ve gündüz dişlerinizi fırçalarken bu süreyi 2 dakikadan uzun tutmayın. Plak ve çürükle ilgili problemleriniz varsa size verebileceğimiz en büyük tavsiye yumuşak kıllı diş fırçalarını kullanmanız. Eğer sert kıllı bir modeli kullanırsanız diş etinize ve köklerine zarar verebilirsiniz. Diş fırçalamakta işiniz bittiğinde ağızını iyi bir şekilde durulamak zorundasınız. Eğer bu işlemi doğru yapmazsanız, diş etlerinizde bakterilerin birikmesine sebebiyet verebilirsiniz. Alkol içermeyen ağız gargarası kullanabileceğiniz gibi içme suyuyla da bu işlemi gerçekleştirebilirsiniz. Bakterilerin oluşmasına sadece dişleriniz yardımcı olmaz. En az diş kadar diliniz de bir o kadar önemlidir. Dış fırçalamanız bittiği zaman kullanışlı bir diş fırçasının ters yüzeyiyle dilinizi temizleyin. Dişlerinizi fırçalamanın belirli başlı teknikleri olduğunu biliyorsunuzdur. Eğer bilmiyorsanız, size verebileceğimiz en büyük tavsiye diş fırçanızı dairesel bir şekilde kullanmanız. Bu işlemi doğru şekilde yaparsanız zamanla dişlerinizin daha beyaz olduğuna şahit olacaksınız. Ayrıca, arka dişlerinizi de ihmal etmeyin, tüm dişlere efektif bir şekilde ulaşmak istiyorsanız diş fırçanızı dikey şekilde kullanın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/david-beckhamin-7-dakikalik-pratik-bakim-rutini", "text": "Sabah bakımını ultra hızlı ve pratik adımlardan oluşturan Beckham'ın 7 dakikalık rutinini keşfedin. Beckham'ın günlük saç rutininin birkaç adım içerdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sabah rutinine hızlı başlayan ünlü futbolcu duş çıkışı nemli saçlarına şekillendirici ürünü yedirerek tarıyor. Beckham'ın ihmal etmediği tek bakım ürünü nemlendiricileri. Cildini bile bir önceki gün katıldığı aktivitelere bağlı olarak temizleyip temizlemeyeceğine karar veren Beckham yüzünü her gün sabah akşam nemlendiriyor. Beckham yüzünü nemlendirirken göz çevresini de ihmal etmiyor. 43 yaşındaki ikonik ismin yaşlanma belirtilerine karşı en büyük silahlarından biri de göz çevresi nemlendiricisi. Yüzünü nemlendirdikten sonra Beckham göz çevresini de ihmal etmiyor. Beckham ve bir nemlendirici daha. Bir erkeğin bakımlı görünmesinde en büyük detay elleri. Beckham'da bunun farkında olacak ki, birkaç adımlı nemlendirici rutinini el kremiyle tamamlıyor. Beckham'ın sır gibi sakladığı özel rutini ise gece maskeleri. Tüm işlerini halledip yatağa girdikten sonra televizyonu açıp ya da telefonu eline almadan önce bir cilt bakım maskesi uyguluyor. Beckham'ın etkileyici görünümü için yatağınızın başucunda bir maske bulundurmakta fayda var."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/degismek-zamanidir-simdi", "text": "George Eliot'a -başka bir deyişle yazdıklarının ciddiye alınması için kendine bir erkek ismi seçen Mary Ann Evans'a- atfedilen bu sözün bu denli tutulmasının ardında şüphesiz, değişim arzusundaki milyarlar yatar. İşin ironik yanı, buna bu denli gönüllü olan bizler, onu hayata geçirmede çoğu zaman sınıfta kalırız. Bu üç basit adımın size rehberlik ederek, arzu ettiğiniz değişime ulaştırması dileğiyle. Kelimelerin muazzam gücünün farkına varmak belki de değişimin esas ve bir o kadar da kolay yolu. Ağzımızdan çıkan hatta bazen yalnızca zihnimizden geçen olumsuz kelimeleri olumlularıyla değiş tokuş ettiğimizde ortaya çıkan sonuç etkileyici. Mümkün olsaydı, ilk fırsatta geride bırakmak isteyeceğimiz ne kadar özelliğimiz varsa, her defasında ezbere sarf ettiğimiz kelimelerle onları güçlendiriyoruz. Bu olumsuz tanımlar kimi zaman bir huyumuzu, kimi zaman herhangi bir alandaki yeteneksizliğimizi ya da negatif gelecek senaryolarını besliyor olabilir. Temiz bir zihinle uzaktan kendimize bakalım. Belki de zannettiğimiz kadar 'zayıf değildir hafızamız', ya da 'erteleme huyumuz' pekala hanemizden kolayca silinecek kötü bir kanaat notudur. Bu etiketleri yapıştırırken kendimize, kimi zaman köklerimizin ağır yükünü taşıdığımızı da fark ederiz. Şundan, bundan bize geçtiğine ve değiştirilemeyeceğine inandığımız huylar, bugün içinde bulunduğumuz duygu durumunu meşru kılacak yetiştirilme sorunlarımız... Bunları kibarca geri çevirme şansımızın pekala var olduğunu anlasak? Gece kulübünün forslu müdavimlerine bu defa 'yerimiz olmadığını' söyleyerek onları kapıdan geri çevirsek? Yaka paça dışarı atarak değil, kibarca açıklayarak. Ya da tam tersi, köklerimizle bugüne dek kurduğumuz cılız ilişki, ya o kayıp puzzle parçasını içinde barındırıyorsa? Ya bizi dünyaya getirenlerin veya onları getirenlerin naif bir hayalinde saklıysa? Oraları deştiğimizde, geceleri ansızın üstümüze çöken yalnızlık hissinin kaybolup gideceğini görmek belki de mümkün olacak. Etrafımızdaki her şeye yeniden yaşam vermek, değişimin belki de en heyecan verici adımlarından. Yaşam alanlarımıza, ilişkilerimize, yaptığımız işlere, hepsine taze bir gözle bakalım. Eşyalardan başlayalım mesela. Artık işimize yaramayan ya da tam tersi işimize çok yarayacağı halde göz ardı ettiklerimizi keşfedelim. Yıllar önce bir hevesle aldığımız o fotoğraf makinesini bugün kullanalım, bir seneden uzundur giymeye elimizin gitmediği o ayakkabıları bugün ihtiyacı olan birine verelim. Tozlanmış ilişkilerimize bakalım. O uzun zamandır 'görüşelim'lerle bir köşede bıraktığımız dostluğu bugün elimize alıp parlatalım, ses verelim, ses duyalım. Bizi saran hiçbir şeyin çürümesine, tozlanmasına izin vermeyelim. Bir önceki maddeden de hareketle artık 'yapalım'. Ne çok şey okuyor, dinliyoruz farkında mısınız? Ve günler, yıllar geçiyor. Tüm bu besleyici bilgilere karşı değilim, zira ben de yazdıklarımla, anlattıklarımla bu çarkın bir parçasıyım. Ancak şiddetle bir noktada durup, harekete geçmek gerektiğine inanıyorum. Ben de bu tuzaklara düşmüyor değilim, o 'bir gün'ü bekleyip. Hani var ya, her zamankinden çok daha uygun koşulları olacak olan o gün. Bize kıs kıs gülen. Gözünüzde büyüyorsa sizi amacınıza ulaştıracak olan o upuzun yol, onu parçalara bölün. Molalar alın, ama her gün kısa da olsa ilerleyin. Her noktanın ulaşılabileceğine, her şeyin yapılabileceğine dair inancınızı asla yitirmeden. İçinden geçtiğimiz bu zor günlerde belki öncelikleriniz, belki amaçlarınız değişti. Belki başınıza gelen sıkıntılı meselelerle karanlık tünellere daldınız. O zamanlarda gözünüzün önüne bir ağacı getirin. Ancak kökleri çok sağlam olduğunda gökyüzüne kafa tutabilir. İşte siz de bütün o zorluklarla, daha da köklendiğinizi fark edin. Kendinizi daha çok anlamaya çalışın. Başınıza gelenlerle nasıl farklı biri olduğunuzu, geliştiğinizi. Dünyanızın neye evrildiğini. İşte o zaman değişimin ne muazzam bir sihir olduğuna tanık olacaksınız. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ve bu, başınıza gelen en iyi şey olacak. Bu yazı Sonbahar 2020 sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/denge-ararken-tutundugun-dali-kirmak-kirsalda-hayat-planlamadan-once-okumali", "text": "Buralara ilk geldiğimiz yıllarda, köpeğimle tek bir yapı görmeden yürüdüğümüz, yabani tavşanların koştuğu, sincapların çıtır çıtır menengiç tohumu yediği, tilkilerin gezdiği, anemonların, çayır papatyalarının, frezyaların, glayöllerin, bölgenin endemiği orkidelerin açtığı, arı kovanlarının üzerinde çalışkan arıların uçuştuğu orman yolları şimdi yerle yeksan. Ovalarda ötüşen kuş seslerinin yerini elektrikli testereyle kesilen ağaçların, beton mikserlerinin, kepçe vahşetinin sesleri aldı. Göz alabildiğince tarla, zeytinlik, çam ormanı olan alanlar, asfaltlanmış yollarla ve evlerle doluyor. İnşaatta çalışan ekiplerin çöpleriyle, maliyet düşürmek için buna ayrılan alana değil de orman içlerine itelenen molozlar da olayı taçlandırıyor. Üçüncü köprü yapılırken 'göç yolu' diye maraz çıkaranlar, aldıkları arsalarda, evlerde oranın gerçek sahibi olan canlıları evlerinden ettiklerini düşünmeden kafalarını başka yere çeviriyor; hayallerini gerçekleştirmeye hakları olduğunu ve ne pahasına olduğuna bakmadan iddia ediyor. Orman içindeki evlerin çam manzarası, Gökova Körfezi'ne bakan imar aflı kulübelerin deniz manzarası bir süre sonra duvarda bir kartpostalmışçasına kanıksandığında, geriye denge bulmaya gelmiş ama dengesi bozulmuş bir ortama düşmüşlerin 'e şimdi ne yapacağız' sıkkınlığı kalacak. Tüm hayaller, bir haftalık tatillerde akla gelen 'gün batımında hamakta kitap okumak' üzerine kurulursa, cicim aylarının sonunda hayal kırıklığı kaçınılmaz. Bir hobiniz olsun, toprakla uğraşacaksanız derinlemesine araştırın, ona göre bir arsa seçin, düz ayak olan mesela. Çamların arasında bir ev pek romantik ama altında bir şey yetiştirmek imkansıza yakın. Balık tutmayı, kano yapmayı, yüzmeyi, kite yapmayı istiyorsanız, arada bir hava almak, arkadaşlarla buluşmak, sosyal hayatı sürdürmek istiyorsanız dağ başına konuşlanmayın. Orman yürüyüşü, dağ bisikleti istiyorsanız orman yollarının doğal kalmasını talep edin, Belgrad ormanındaki gibi PVC'lerle site bahçesine dönmüş olanı tercih etmeyin. Bizim gibi kimseyi görmek istemiyorsanız, merkezden uzak ve sağı solu imara açılmayacağına inandığınız yerlere bakın. Şehir konforu talep etmeyin, kendi işlerinizi kendiniz yapmayı öğrenin, buna tamirat, tadilat, temizlik, bahçıvanlık dahil. Tüm bu didaktik önerileri verirken, \"E, ne yani kırsala gelmek bir tek benim hakkım mı?\" diye düşünürken buluyorum kendimi. Elbette değil, ben geldiysem herkesin hakkı. Bu durumda son sözüm şudur: Dengeyi ararken dengeyi bozmayın, bozulmasına izin vermeyin. Evinizin, arsanızın dönüşümündeki süreçlerde sadece kırsalda bir ev sahibi olmayı hedeflemeyin, bir şekilde inşaat makineleriyle dengesine çomak soktuğunuz doğanın kefaretini yıllardır orada yaşayan yaban hayatının da haklarını, dengesini koruyarak ödeme nezaketiyle gelin. Nasıl mı? Şöyle; ev yaptırıyorsanız yapımında çalışan ekibin titizliğinden, doğaya tahribatlarının en az olmasından emin olun. Kestiğinizden daha fazla ağaç dikin, toprağın canlılığının onarılması için dersinize çalışın. Dikeceğiniz bitkiler az su istesin, tercihen yerli bitkiler olsun, ilaçsız, kimyasalsız bir yaşam kurun. Bir bitkinin oralı sayılması için, bir tohumun atalık sayılması için en az 80 yıldır orada kendi imkanlarıyla yetişiyor olması gerekliymiş, tohumlarınızı ona göre seçin, istilacı türleri dikmeyin ki yüz yılların dengesi şaşmasın. Sabununuzu, deterjanınızı önce kendiniz ve sonra çevreniz için doğal ürünlerle değiştirin. Doğadaki en çirkin ses bence insan sesi, taşınınca ses seviyenizi ayarlayın. Böceklerden korkmayın, öldürmeyin, bio-çeşitliliğe imkan tanıyın. Uçuşan kelebekler yine bahçenize gelebilsin, arılar çiçekleri döllesin, kuşlara sulak koyun, yılanlar gezsin, kurbağalar zıplasın, porsuklar koşuştursun, bırakın bahçeyi onlar çapalasın. Örümcekleri, çekirgeleri, akrepleri, peygamber böceklerini, bukalemunları tanıyın ve uyumla, neşeyle birlikte takılmaya çalışın. Sadece pembe panjurlu bir ev veya bir Hollywood dekoru gibi hayal kurmayın, içini doldurun, tüm canlılarla hem de. Hayatı 'ben ve onlar' diye görmeyin, 'hepimiz biriz' diye görün. Birinin eksikliği tüm dengeyi alt üst ediyor çünkü. Yediğiniz besinin zehirli olmasının sebebini uzakta değil kendinizde arayın. Çim bahçe diye tutturduğunuzda kullanmak zorunda olduğunuz ilaçlar, sulara karışıp, dönüp dolaşıp sebzede meyvede totonuzu tırmalar! Dengenizi sağlamak için tutunduğunuz dalı kırmayın, zarifçe tutunun ki yine filizlenebilsin, yine sağlıklı meyve verebilsin. Başkasına iyilik yapıyor olmayacaksınız, kendinize yapacaksınız. Hepimiz biriz. Buna en gıcık olduğunuz, en \"Ay korkarım ben ondan\" dedikleriniz, sivrisinekler, karasinekler bile dahil. Fen bilgisi 101! Unutmayın. Ve bana Nereye yerleşelim diye sormayın. Ben nereden bileyim. Zaten bana kalırsa gelmeyin!!! Ama gelecekseniz de lütfen bir söz verin: Gördüğünüz ve hatta göremediğiniz tüm canlara saygılı olacağım, onların da haklarını, dengelerini en az kendiminki kadar koruyacağım deyin. Bana değil, kendinize söz verin. İşte o zaman hayaliniz gerçek olacak ve hatta gerçek kalacak. İşte o zaman nereye yerleşirseniz yerleşin, cennetiniz bir 'dekor', ölünce gidilecek bir hedef, Instagram'da sevdiğiniz birinin paylaşım kareleri kadar 'naturmort' değil, içinde tüm diğer hak sahipleriyle sesiyle, kokusuyla, dokusuyla, her boyutuyla içinize çeke çeke, tam dengede yaşayabildiğiniz bu güzel gezegen olacak. Bu yazı GQ Denge'nin ilk sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/dengeleri-degistiren-2020-biterken-yeni-sistemlerde-nasil-dengede-kalacagiz", "text": "Finansal konular başta olmak üzere, makro ve mikro düzlemde pandemiyle başlayan her sistem değişikliği, hayatlarımızın tüm dengeleriyle oynadı desek abartmış olmayız sanırım. Oğlak'ta toplaşan ağır gezegenler toplumsal yapı/sistem/kontrol merkezi/kurallar üzerinde aylardır çalışıyor. Defalarca söylediğim gibi, dengeler kaysa da eski sisteme dair hizmet etmeyenleri ortaya çıkarıp, kapatıp yeniye yer açmak en büyük amaç. Daha net anlatmam gerekirse, dengeler bozuldu. Eski sistem kapandı, yeni sistem oluşturuldu. 2021 itibariyle de yeni sisteme göre bireysel dengelerimizi kuracağız. 2022'nin ikinci yarısına kadar Neysen o ol! cümlesinin kafalara kazınması için çalışacak. Dengelerini ararken önce körü körüne inandığın inanç kalıplarını, sonra bilgilerini gözden geçirmen gerekiyor. Yepyeni inanışlar/akımlar ortaya çıkmaya başlayacak. Doğru bilgiye sahibi, her zaman daha avantajlı olacak. Bu yüzden herhangi bir denge kurmaya çalışırken, önce elindekinin bilginin doğruluğunu kontrol et. Bu denklemle ideal bir denge kurucusu olabilirsin. Bu yazı GQ Denge'nin ilk sayısında yayınlanmıştır. Daha fazla denge içeriği için dergiyi buradan satın alabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/dersimiz-9-adimda-dogru-tiras", "text": "Tıraş olmak sadece cilt yüzeyindeki kıllardan kurtulmak değildir. Sakın şu şekilde düşünmeyin: Sakal kökleri ölüdür ve hiçbir şey hissetmez! Tıraşla ilgili düsturunuz cildimin pürüzsüz ve yumuşak kalmasını nasıl sağlarım olmalı. Pürüzsüzlük ve yumuşaklığı temel prensip kabul ederek yola çıkın. Evet, sabahları vakit dar ve kısa sürede pek çok iş halletmek gerekiyor ama uyanır uyanmaz tıraş olmamaya dikkat edin. Yüzümüz yataktan yeni kalktığımızda biraz şiş olur. O yüzden tıraş edeceğiniz yüzeyin daha esnek ve gergin olması için 10 dakika kadar bekleyin. Bu sırada bir çay/kahve koyun, kahvaltı edin, eski sevgilinizin Instagram fotoğraflarına onuncu kez bakın ya da benzer şeylerle oyalanın. Dermatologlar duşta tıraş olmayı öneriyor. Çünkü su buharı ciltteki gözeneklerin açılmasını sağlıyor, bu da daha temiz bir tıraşa ve kıl köklerini daha yakın kesebilmeye olanak sağlıyor. Tabii her erkek bunu tercih etmiyor. Bu yöntemi sevmiyorsanız alternatif olarak duştan hemen sonra tıraş olabilirsiniz ya da sıcak suyla ıslatılmış bir havluyu yüzünüze tutarak aynı etkiyi yakalayabilirsiniz. Duş alsanız da, almasanız da yeni çıkan tıraş öncesi yağları deneyin. Bu yağlar hem kirli sakalınızı yumuşatır hem de tıraş bıçağı için daha kaygan bir zemin yaratır. Bizim favorimiz, Clarins Men Huile de Rasage Shave Ease Oil. Konsantre bitki özleriyle zenginleştirilmiş bu yağ, özellikle kuru ve hassas ciltleri tıraşa hazırlıyor. Dermatologlar, cildimizin mikroskop altında tepeler ve çukurlardan oluşan sıradağlar gibi göründüğünü, tıraş öncesi yağ uygulamanın çukurları doldurarak düzgün bir zemin hazırlayacağını söylüyor. Zorlanmadan harika bir iş çıkarabilirsiniz. Gillette Fusion ProGlide sınıfının en iyisi. Devir hareketli makineler devri. Berberler bile çoğu zaman tıraş makinesi kullanmayı tercih ediyor artık. Ancak bu durumda bazen jiletteki kadar temiz bir görünüm elde edilemiyor. Philips 9000 serisi bu klasmanda en iyisi. Hassas ciltler için düşük hız seçeneği ve duşta kullanılma özelliği de var. Hatta yüz kremi uygulayabileceğiniz bir başlığı da bulunuyor. Banyo yapıp yağ kullandıktan sonra bile hala tıraş köpüğü kullanmaya ihtiyacınız var. Yalnız babalarımızın kullandığı köpüklerden uzak durun, onlar cildinizin kurumasına neden olur. Örneğin Dermalogica Soothing Shave Cream'i deneyin. Cildin nem kaybetmesini önleyen, doğru bir ürün. Tıraş bıçağını yüzünüze yakın tutun ve kesinlikle ekstra baskı yapmayın. Zaten yeni nesil tıraş bıçakları o kadar keskin ki, nazikçe yüzünüze değdirmeniz yeterli olacaktır. Sakal kıllarının farklı yönlere doğru uzadıklarını bilin. Daha önce dikkat etmediyseniz, kirli sakallarınız varken bir süre incelerseniz ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Şimdi öğrendiğiniz şekilde tıraşlayın, ihtiyaç duyarsanız bir kere daha aynı bölgeden geçin. Önce yanaklar, ardından boyun, sonra dudak çevresi sırasıyla ilerleyin. Bu sırada derinizi gerginleştirmeniz gerekirse parmaklarınızı kullanın. Lütfen şimdi tekrarlayın: Alkol tıraş sonrası kullanım için değildir. Cildinizin yeniden nemlenmesine yardımcı olmak için yüzünüze bir miktar soğuk su çarpıp sonra da hafif bir nemlendirici uygulayabilirsiniz. Kiehl's Razor Bump Relief yatıştırıcı olarak gece uygulanabilir. İşte sakallarınız gitti, cildiniz de eski yerinde ve hiç olmadığı kadar sağlıklı!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/dikkatli-centilmenler-icin-saglikli-bronzlasma-rehberi", "text": "Bronz ve bakımlı bir cilt yaz sezonunun vazgeçilmezlerinden. Ancak bu görünüm için güneşe çıkmadan önce bilmeniz gereken bazı önemli bilgiler ve dikkat etmeniz gereken önemli detaylar var. Cilt problemleriyle boğuşmak zorunda kalmadan bronz bir cildin keyfini sürmeni için hazırladığımız sağlıklı bronzlaşma rehberini inceleyin. Kalıcı ve sağlıklı bir bronzluk için üzgünüz ama içinde azıcık bir koruma içeren yağlar ve hızlı bronzlaştırıcılar uzak durmanız gereken ürünler arasında yer alıyor. Dediğimiz gibi, kademeli bir bronzluk hem cildinizin bakımı hem de sağlığı için yüksek koruma şart. Bu yüzden sabredin, koruyucunuzu uygulayın ve güneş sonrası bakımınızı da ihmal etmeyin. Güneşin en etkili ve güçlü olduğu saatler sabah 10:00 ve akşam 16:00 arası. Eğer bu saatler arasında bronzlaşmayı düşünüyorsanız lütfen SPF15 korumalı bir nemlendiriciden daha fazla kullanın. Yavaş ve kademeli bir bronzluk hem daha kalıcı hem de daha sağlıklı. SPF korumalı ürünler kullanıldığı anda aktive olmuyor. Bu ürünlerin cilde iyice oturması ve işkev görmesi için güneşe çıkmadan 15-20 dk önce uygulanması gerek. Ayrıca kalıcı ve sürekli bir koruma için de her 2 saatte bir güneş koruyucunuzu yenilemeniz gerekiyor. UVA ışınları ciltte derine inip hızlı yaşlanmayı ve yapı bozulmasını ortaya çıkaran ışınlar. UVB ışınları ise güneş yanığına ve melanomaya sebep oluyor. Birçok koruyucu UVA'ya karşı korumalı ancak UVB ışınları için 'Broad Spectrum' yazan formülleri tercih etmeniz gerekli. SPF'in yanındaki sayılara gelince, bunu kısa yoldan şöyle anlatabiliriz. SPF15 formülle bir saat güneş altında kaldığınızda sanki toplamda 4 dakika zararlı ışınlara maruz kalmış gibi oluyorsunuz, SPF30 ileyse 2 dakika. Matematik böyle uzayığ gidiyor. Yani hiçbir güneş koruyucu sizi yüzde yüz korumuyor, sadece ışınların şiddetine kalkan oluyor. Güneş koruyucuyu kullanırken elinizi korkak alıştımamanız lazım. Vücudunuzun her bölgesini kaplayacak şekilde koruyucu ürünü uygulayın. Yanıklardan daha çok etkilenen gövdeye ise ikinci bir katı uygulayabilirsiniz. Doğru formüle gelince, eğer çok terliyorsanız veya arada suya dalıp çıkmayı seviyorsanız güçlü waterproof ürünleri tercih etmenizde fayda var. Kullanım açısından pratiklii tercih edenlerdenseniz de sprey ürünler ve cilde kolayca harmanlayabileceğiniz likitler tercih edebileceğiniz formüller arasında."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/dikkatli-centilmenlere-favori-8-gunes-koruyucu-krem", "text": "Sadece sıcak mevsimlerde değil yılın her döneminde cildinizi güneş ışınlarına karşı korumanız gerekli, ama itiraf edelim bu konu sadece güneşi gördüğümüz zaman aklımıza geliyor. İşte, güneşin sonunda kendini göstermeye başladığı bu günlerde bakım önceliklerinizi gözden geçirmenin tam zamanı. Cildinize çevresel etkenlere karşı kalkan olurken güneşin zararlı ve yaşlanmayı hızlandıran ışınlarına karşı koruyacak favori güneş kremlerimizi derledik. Frenk üzümü, beyaz çay ve kavun özleriyle antioksidan görevi gören Clarins Sun Screen Multi Protection,aynı zamanda cildi serbest radikallere karşı koruyarak yaşlanma belirtilerine karşı savaşıyor. Güneşin zararlı ışınlarına karşı cildi güçlü bir koruma sağlayan bu formül patentli Adaptogen teknolojisiyle cildi mevsim değişkliklerine hazırlıyor. Akneli, yağlı bir cilde sahipseniz veya parlamadan şikayetçiyseniz La Roche-Posay'in Non-Comedogenic ve matlaştırıcı özellikli bu hafif formülü tam size göre. Özellikle suya dayanıklı bir ürün arayışındaysanız havuzda, spora giderken ya da aşırı sıcak günlerde çekinmeden kullanabileceğiniz Shiseido Expert Sun Aging Protection Lotion mükemmel bir tercih. Bu formül cildinizi güneş ışınlarına karşı korurken akneden veya renk eşitsizliğinden şikayet ettiğiniz özel günlerde içeriğindeki transparan renk pigmentleriyle gözle farkedilmeyen bir kamuflaj sağlıyor. Hızlı emiliyor ve kirli havayla cildiniz arasında bir nem bariyeri oluşturuyor. SPF 45 faktörüyle DR. Andrew for Origins yüz koruyucusu sabah rutininizin olmazsa olmazlarından. Yağsız ve kokusuz formülüyle tam bir hassas cilt dostu olan Kiehl's Ultra Light Daily Defense size hem SPF 50 koruma faktörü sağlıyor hem de cildinize olmazsa olmaz nemi sağlıyor. Ultra hafif ve %100 mineral formüllü bu ürün cildi UVA-UVB ışınları, mavi ışık, infrared radyasyonu ve çevre kirliliğine karşı koruma altına alıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/diyetiniz-icin-kesinlikle-tuketmeniz-gereken-yesiller", "text": "Yeşil Sebze Suyu: Farklı sebzeleri aynı anda tüketmeyi sevmiyorsanız mikserden geçirin ve suyunu için. Birçok yeşil sebze suyu tarifi var, bizim favorimiz: 2 salatalık, 8 kereviz sapı, 4 yeşil elma, 1 limon, 2 tane 5 cm uzunluğunda zencefil. Ispanak: Temel Reis boşuna mı mideye olduğu gibi ıspanağı indiriyordu? Eğer Temel Reis size ıspanağı sevdiremediyse bir şekilde alışmanız lazım çünkü vücudunuzdaki demir oranını ikiye katlayan tek sebzedir ayrıca vitamin k doludur. Brüksel Lahanası: Son zamanların en çok konuşulan sebzesi brüksel lahanası bir çok insanın mutfağında yer aldı bile. Lif açısından zengin olan bu sebze yatak odasındaki performansınızı da artırır. Brüksel lahanasını salatada kullanabilirsiniz ya da zeytinyağlılarla karıştırabilirsiniz. Enginar: Lif ve vitamin C dolu enginar vücudunuzu zararlı maddelerden arındırır. Neyseki Türk mutfağında enginar büyük yere sahiptir o yüzden annenizden ya da eşinizden küçük bir ricada bulunabilirsiniz. Kereviz: Sizi asla şişirmeyecek besinlerden biri daha. Çok az kalorili olan kerevizden güzel bir çorba yapıp yiyebilirsiniz. Salatalık: Ya suyunu için ya da kendisini yiyin. Sadece sık sık tükettiğinizden emin olun. Kalorisi çok az, zaten %95'i sudan oluşuyor. Kuşkonmaz: Vücudunuzu temizleyen antioksidanlardan biri olan kuşkonmaz ödem atmanızı sağlar. Avokado: Bu süper sağlıklı meyve sindirim sisteminde büyük rol oynar. Ayrıca karaciğer için de çok yararlıdır. Yeşil Çay: Evet bir sebze değil ama yeşil. Metabolizmanızı hızlandırarak daha hızlı kilo vermenizi sağlar."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/dogru-tiras-nedir-nasil-yapilir", "text": "Temiz görünümlü bir cilde sahip olmak hem size özgüven kazandırır hem de cilt sağlığınıza olumlu etki yapar. Klasik cilt bakımı rutinimizden ziyade hepimiz için en önemli olan bir başka konu var; Elbette ki tıraş! Cildimizin yumuşak ve pürüzsüz kalmasını sağlamak, tahriş olmasını engellemek ve ferah bir görünüm sağlamak için neler yapmamız gerektiğini tek tek açıklıyoruz. Cilt tipimize uygun temizleyiciyi seçerek işe başlıyoruz. Bu adım oldukça önemli çünkü cildimizin yüzeyini temizlemiş oluyor ve gözeneklerinizi açmış oluyorsunuz. Tüm yüzünüze dairesel hareketlerle uyguladıktan sonra cildinizi ılık suyla yıkayarak arındırabilirsiniz. Bizim cleanser olarak tavsiyemiz ise; Kiehl's Facial Fuel Energizing Face Wash. Gözeneklerinizi açtığınız cilde biraz sert darbelerle 2 dakika yapacağınız peeling çok iyi gelecektir. Hem kıl köklerini yumuşatmış olacaksınız hem de bir gün önceden kalan cilt kalıntılarını peeling ile atmış olacaksınız. Bu iki adımda cildiniz ferah bir görünüme sahip oldu. Şimdi sıra tıraş köpüğünde. Tavsiye ettiğimiz ürün; Clinique For Men Face Scrub."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/egzersiz-ile-ilgili-merak-edilenler", "text": "Dünya Sağlık Örgütü , sedanter yaşam tarzının, dünyada en önemli 10 ölüm ve sakatlık nedenlerinden biri olduğunu söylüyor. Her yıl yaklaşık 2 milyon ölüm, fiziksel hareketsizlikten kaynaklanıyor. Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması'nın yayımlanmamış ön raporuna göre; 12 yaş ve üzeri bireylerin; % 71.9' u egzersiz yapmıyor, % 9.7'si haftada 1-2 kez ve % 10.8'i her gün egzersiz yapıyor. Egzersiz yapmayanların sayısı oldukça yüksek. Erkek bireyler için de egzersiz yapmaktan kaçınanlara karşı düzenli egzersiz yapanların sayısı da hiç az değil. Bu yüzden bende bugün sizlerden en sık gelen sorulara cevap vermek istedim. Klinik Endokrinoloji ve Metabolizma Dergisi'nde yer alan çalışmada, kahvaltı etmeden önce egzersiz yapmanın, daha fazla yağ yakımına sebep olduğu sonucuna ulaşılmış. Aynı zamanda vücudun insüline olan cevabını iyileştirerek, bireylerin kan şekeri seviyelerini daha iyi kontrol etmelerine yardımcı olduğu söyleniyor. Yine aynı araştırmada, sabah aç karna egzersiz yapanların, tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalık riskinin daha az olduğu da belirtilmiş. Ancak zayıflamak isteyenlere bu öneriyi yapabilmemiz için, kişinin tüm hastalıklarını ve yaşam tarzını çok iyi bilmemiz gerekiyor. Eğer taşikardi ve hipoglisemi gibi sağlık sorunları varsa, sabah aç karna yapılan egzersiz, genel sağlık durumunu olumsuz etkileyebilir. Egzersiz öncesi temel amaç, egzersiz yoğunluğuna ve şiddetine bağlı olarak performansı korumak. Bunun için de beslenme düzeninde kompleks karbonhidrat kaynaklarına yer vermeniz egzersiz süresince enerjinizi yüksek tutacaktır. Yapılan çalışmalar, yüksek şiddetli eforları içeren sporlarda kafein kullanımının performansı arttırdığını ama etkinin yalnızca antrenman düzeyi yüksek sporcularla sınırlı olduğunu gösteriyor. Egzersiz sonrası beslenmenin temel amacı ise, egzersiz sırasında harcanan glikojen depolarını yerine koymaktır. Böylece kaslarınız bir sonraki egzersize de hazırlanmış oluyor. Egzersiz sırasında boşalan glikojen depoları egzersiz sonrasında yerine konulmazsa, bir sonraki egzersizde depolar boş olduğu için kas kaybı yaşanabilir. Egzersiz sonrası tüketeceğiniz besinlerle, ilk 2 saat içinde glikojen depoları çok büyük oranda yenilenir. Bu noktada sadece protein içeriği yüksek bir öğün yerine karbonhidrat ve protein içeriği dengeli bir öğün tüketmeniz kas yıkımınızı önleyecektir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/elindekinin-kiymetini-bilmek", "text": "İlk ve ortaokul yıllarında deftere yazı yazarken hep arkasında yazı olmayan sayfaya geçebilmek için sayfa atlardım; isterdim ki yeni sayfada daha güzel notlar tutayım, el yazım daha okunaklı olsun. Böyle yapa yapa, daha güzel daha okunaklı olsun diye diye defterin neredeyse yarısına yakınını ziyan ederdim. Benzer bir şekilde yaz tatilinde sınıf öğretmenimin verdiği okuma listesindeki kitapları sayfa atlaya atlaya okuduğum, denize gitmek ya da bisiklete daha fazla binmek için kitabı tam anlamadan bitirdiğim de çok olmuştur. Aslında bu örneklerin çok benzerlerini muhtemelen hepimiz yaşıyoruz. Elimizdeki işi henüz bitirmeden yenisine başlamaya, daha kahvaltı ederken akşam yemeği için planlar yapmaya ya da endişelenmeye, çok severek aldığımız kıyafetlerin hakkını vermeden bir yenisini almaya, elindeki telefonun bir üst modelini kullanmaya o kadar alıştık ki neredeyse bu anda değil de gelecekte yaşar hale geldik. Hep bir endişe, acele ya da zorunlulukla yaptığımız işleri sakinlikle ve kabullenişle yapmamız gerekiyor. Evet, şu anda önümdeki konu bu ve bu konuyu elimden geldiğince hakkını vererek sonuçlandırmalıyım. Tam da bu yazıyı yazarken aynı düşünceler aklımdan geçiyor; evet önümdeki iş bu ve bunu elimden gelen en iyi şekilde sonuca ulaştırmalıyım. Bunun için de zihnimi tam olarak bu ana getirmeli. Daha önceki yazılarımda da ilham aldığım modern yoganın başlangıcı olarak kabul edilen Patanjali'nin yoga sutra'ları ATHA YOGA ANUSHASANAM öğretisiyle başlar, Türkçeye Şimdi, yoga pratiği başlıyor olarak çevrilebilir. Modern yoganın temeli kabul edilen, dört bölümden ve 196 sutra'dan oluşan bu kadim öğretilerin ATHA kelimesi yani şimdi ile başlaması bana göre hem çok derin hem de bir o kadar sade ve anlaşılabilir bir anlam taşıyor. Elimizde tek olan şimdidir, ne dün ne yarın, sadece şu an. Bir şeye başlamak için yarını bekleme, ertelemeden şu anda başla. Yapa yapa, deneye deneye üzerine koyarak öğrenmeye başla. Çünkü elinde sadece şimdi var... Yeni bir hobiye, ilişkiye ya da işe başlayınca her şeyin eskisine göre daha güzel olacağını düşünürüz, ki ilk zamanlar gerçekten de böyle hissettirir. Ancak vakit geçtikçe yine sevgimizi, heyecanımızı, devamlılığımızı kaybetmeye başlarız çünkü asıl değiştirmemiz gerekeni değiştirmemişizdir. Asıl değişmesi gereken elimizdekilere olan bakış açımızdır. Bir sayfayı son heceye kadar kullanmak gibi, elimizdekileri her açıdan değerlenmeden yenisine başlamamalıyız. Tüm yolları denediğine emin olduğun zaman yeni sayfa kendiliğinden açılır önünde. Senin tek yapman gereken sebat etmek, elindekinin hakkını sonuna kadar vermek, ilişkin için tüm zorlukları gerekirse en yapamam dediğin kararları almaktır, eğer hala olmuyorsa zaten sayfa kendiliğinden çevrilecektir. Oraya buraya bir ümitle saldırmaktan ziyade yerinde ağır, emin ve farkında olmak sağlıklı değişimi kendiliğinden getirecektir. Bu sağlıklı değişimde ATHA'da, anda olmakla elimize gelecektir. Yazının tamamı GQ Bahar 2021 Sayısında..."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/en-iyi-erkek-bakim-markalari", "text": "Baxter of California: Bir kere isminden kazanıyor, neden mi? Çünkü dünyanın en bakımlı insanları Kaliforniya'da yaşıyor. 1965'te kurulmuş olan markanın her ürünü hakkını veriyor. Shopigo'da bulabilirsiniz. Malin + Goetz: Bakım ürünlerinin Steve Jobs'ı olarak adlandırabileceğimiz Malin + Goetz markası en yeni teknolojik yöntemlerden yararlanarak sizin için en iyi bakım ürünlerini yaratıyor. Her ürünün birbirinden başarılı olduğu markanın saç ürünleri ise bizim için 1 numara. Tom Ford: Erkek ve bakım kelimelerini yan yana getirince Tom Ford diye okunur. Tom Ford'un kendisi bakım tanrısıyken müşterileri için aynı servisi vermemesi imkansız. Hatta sizi o kadar çok önemsiyor ki bizzat kendisi kendi ürünleri açıklıyor. Aesop: Bakım diyince akla Aesop gelir. Bu Avusturalya markasının herhangi bir mağazasından içeri girmeniz bile yeterli; içerideki koku sizi kendinizden alacak kadar etkileyici. Her şeyin doğal olduğu bu ürünler gerçekten ödediğiniz fiyatı hak ediyor. 290sqm'da bulabilirsiniz. Polaar: İsmine bakıp da tahmin yürütenler, doğru bildiniz: Polaar sizin kış arkadaşınız. Kışın kurumuş cildinizin, dudaklarınızın, hatta saçlarınızın yardımına koşar. Antartika'dan gelen malzemelerle bu etkili ürünleri yaratan Parizyen marka favorilerimizden. Billy Jealousy: Billy Jelousy'nin dövme bakım ürünlerini hatırlıyor olabilirsiniz. Fiyatları yüksek bulabilirsiniz ancak bize inanın, sakalınıza bakacak en iyi bakım ürünleri olabilir. Anthony: Anthony markasının kurucusu Anthony Sosnick erkeklere doğal bakım ürürünleri sunuyor. Tamamen doğal malzemelerle hazırlanan ürünler hem kullanışlı hem de son derece faydalı. Deodoranlarının da çok başarılı olduğunu ayrıca ekleyelim. Kiehls: 150 yıl önce kurulmuş olsn Kiehls'ın 150 yıllık tecrübesine güvenebilirsiniz. Cildinize en uygun kremi seçmek için bir Kiehls mağazasına uğrayabilirsiniz. Bizim kişisel favorimiz ise anti-age kremleri. Shiseido: Doğu ve Batı kültürlerini buluşturan marka, bu iki tarafın bakım konusundaki deneyimlerini harmanlayarak birbirinden harika ürünler yaratıyor. Fiyatları iddialı ama yakışıklı olmanın bir bedeli olmalı elbette. Triumph & Disaster: Doğal ürünlerin bilimle buluşması sonucu çıkan, inanılmaz güzel kokan Triumph & Disaster ürünleri hem karakter sahibi hem de bir o kadar kalitelidir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/en-iyi-yaz-nemlendiricileri", "text": "Normal ve kuru cilt tipleri için ideal olan bu nemlendirici, daha genç bir cilde sahip olmayı ve ince çizgileri en aza indirmeyi vadediyor. Yapısı yoğun bir nemlendiricinin tam tersi ama etkisi oldukça yoğun diyebiliriz. Cildinize ağırlık vermeden yüzünüzü nemlendirir. Peter Thomas Roth marka bu nemlendirici, kolajen üretmeye yardımcı olan peptitler içerir. Kırışıklıkların ve ince çizgilerin görünümünü azaltmaya yardımcı olur. Hem cilt kuruluğuna hem de küçük kırışıklıklarınıza iyi gelecek bir ürün arıyorsanız, bu kreme göz atmalısınız. Vitamin ve kafein içeren bu nemlendirici, ciltteki yorgunluğu ve donukluğu yok edip canlandırmayı ve enerji vermeyi hedefliyor. Cilde ferah bir his verir ve yaz için ideal bir nemlendirme sağlar. Cildinizin gün içinde parlamasından sıkıldınız mı? Tom Ford'un bu hafif formülü cildinizin gün boyu mat kalmasına yardımcı olur. İçinde farklı yağlar bulundurmasına rağmen cilt tarafından hızlı emilen ve yağlı his bırakmayan bir nemlendirici deneyimi sunuyor. Belki vücudunuza enerji vermeyebilir ama cildinize enerji vereceği kesin. Yağlı veya ağır hissetmeden cilde enerji ve ipeksi bir pürüzsüzlük hissi veren ultra hafif nemlendirici bir formüle sahip. Vichy'nin cildi güçlendiren bu nemlendiricisi yumuşak bir jel yapıya sahiptir. Ne kokusu ne de rengi olan bu ürün, cildi yağlı olan kişiler için ideal olabilir. Hassas ciltler nemlendirici bulmakta zorlanır ama içerik olarak Dermalogica'ya güvenebilirsiniz. Bu sakinleştirici jel cildi yumuşatıp nemlendirmeyi vadediyor ve içerdiği bileşenler sayesinde de tahrişi engelliyor. Bu jel krem tahriş olmuş, hassas ciltleri yatıştırabilir. Eğer cildinizdeki kızarıklıklardan şikayetçiyseniz bu krem kırmızılığınızı yatıştırabilir. Doğal içeriklerle formüle edilmiş bu krem, yağlı veya karma ciltlere iyi gelebilir. Hafif bir yapıya sahip olduğu için cildiniz bu kremi anında emer. Eğer kullandığınız ürünlerin kokulu olması sizi rahatsız ediyorsa bu ürünü çok da sevmeyebilirsiniz; çünkü kuvvetli bir mandalina kokusuna sahip. La Mer'in bu ürünü hafif bir nemlendiricidir. Serinletici bir his veren jel kıvamı ilkbahar ve yaz havaları için mükemmeldir. Hafif bir nemlendirici olduğu için karma cilde sahip olanlara tavsiye edebiliriz. İçeriğinde kahve ve aloe vera bulunan bu jel yapılı krem, cildinizdeki susuzluğu gidermeye yardımcı olabilir. Sürdüğünüzde yapış yapış bir his bırakmayan bu krem, eğer yağlı bir cildiniz varsa bu tam size göre. Cildi yağlı olanlar için farklı bir alternatif sunan bu ürüne normal nemlendiricilerden memnun kalmayanlar bir şans verebilir. Yağ kontrolünün yanında cildinize matlık da sağlar. Bu ürün sizi hem nemlendirecek hem de güneşten koruyacak. İçinde bulunan SPF25 ile güneşin zararlı ışınlarına karşı bariyer oluştururken hafif yapısıyla cildinizi neme doyuracak. Shea yağı, macadamia yağı, E vitamini, semizotu özü gibi bileşenlerden oluşan bu nemlendirici özel olarak erkekler için tasarlanmış. Ayrıca kolay emilmesi ve hafifliğiyle her cilt tipine uygun. Tıraş sonrası tahriş olmuş cildi canlandırmayı vadediyor. Adı üstünde 'cooling', yani yaz için en uygun nemlendiricilerden biri. Jel bazlı yapısıyla yağlı cilt tipleri için nemli bir ışıltı verirken parlamayı da önler. Retinol, hyaluronik asit, mavi solucan otu yağı gibi bileşenlerle cildinizin ihtiyaçlarını sağlar. Vegan formüllü ve doğal içeriklerden oluşan bu nemlendirici normal ve karma ciltler için tasarlanmış. Cildin nem seviyesini dengelemesinin yanında kızarıklıkları azaltmaya da yardımcı olabilir. Tüm cilt tipleri için uygun olan bu bakım losyonu, özellikle sakallı erkekler için etkilidir. Hafif jel dokusu, nem seviyesini dengelemeye yardımcı olmak için cilt tarafından verimli bir şekilde emilir. Aynı zamanda sakallarınızı yumuşatmak için özel olarak formüle edilmiştir. İçindeki keten tohumu ve beyaz huş özü ile yaşlanmaya karşı ince çizgilerin oluşumunu en aza indirmeye çalışır, cildin esnekliğini arttır. Bunları yaparken de yağlı bir his bırakmaz ve hızlı emilir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/en-populer-6-profesyonel-erkek-bakimi", "text": "Botox gittikçe erkekler arasında da yaygınlaşıoyor, hatta siz farkında değilsiniz ama kendisi oldukça popüler. Özellikle alın ve kaş ortası çukurlarına yapılan bu işlem sonrası birkaç yaş birden daha genç görünmek mümkünken erkekler için bir diğer uygulama da terlemeyi önleyen koltuk altı botoksu. Bakımlı eller ve ayaklar modern centilmenlerin olmazsa olmazından. Manikür ve pedikürün sadece kasınlara ait olduğunu unutun. Temiz ve düzgün bir görünüm iş dünyasından ikili ilişkilerinize size fayda sağlayacak. Erkekler için lazer tedavisi oldukça yaygın. İstenmeyen dövmeleri yok etmekten yanlış giden saç ekme işlemlerini geri çevirmeye ve ciltte kalıcılaşan akne izlerini gidermeye kadar birçok fayda sağlayan bu teknik aynı zamanda yaşlanma belirtilerine karşı da iyi geliyor. Yaş aldıkça yağ ve doku kaybı yaşayan ciltte kırışıklık, sarkma ve çukurlar görülebilir. Bu sonuçların yüzde yarattığı gölgeler ise daha yorgun ve olgun bir görünüme sebep olabilir. İşte bu noktada devreye giren dermal dolgular cildinize kaybettiklerini geri kazandırıyor. Çekici bir gülümsemeye karşı koyabilecek bir şey olduğunu düşünmüyoruz. Bunun da en kestirme yolu beyaz ve düzgün dişler. Hollywood ünlülerinin de ilk yaptırdığı işlemlerden biri olan kozmetik diş tedavisinde en çok tercih edilenler ise diş beyazlatma ve kaplamalar. Hemen ön yargılı davranmayın, ağda erkekler arasında da oldukça yaygın! Yanaklarda çıkan istenmeyen tüylerden kurtulmak, kaşları şekillendirmek ve göğüs kıllarından kurtulmak için modern zamanda birçok erkek güzellik salonlarının yolunu tutuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/erkek-adam-estetik-olur-mu-demeyin", "text": "Vücudu daha kaslı gösteren estetiklerin dışında yüze yönelik olan estetikler de aşağıdaki gibi! Erkeklerin yaptırdığı estetiklerin başını uzun süredir burun estetiği çekiyor. İyi bir hekim ile bu operasyonu yaptırmamanız sonucunda pek çok tıbbi olumsuzluğun ortaya çıkmasının yanı sıra kadın geometrisine benzer burunlar da meydana gelebiliyor; aman diyelim! Düşük göz kapakları, sürekli yorgun ve uykulu bir ifade verdiğinden, erkekler bu görüntüyü yok etmek amaçlı da estetik olmak istiyor. Botox, kırışıklığa neden olan kasın fonksiyonunu engelleyerek etkisini hemen göstermektedir. Daha taze bir görünüme ufak dokunuşlarla ulaşmak artık mümkün. Dolgu ise, uygun kalınlıkta iğne yardımıyla istenilen etkiye göre, kırışıklığın bulunduğu alanlarda cildin üst katmanı ile alt katmanı arasına ya da derin dokuya uygulanarak daha doğal bir görüntü elde etmeyi amaçlamaktadır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/erkekler-icin-en-etkili-7-hizli-akne-giderici", "text": "Sülfür ve Vitamin B3 ile cildine bakım yapan bu ürün kolayca emilerek görünmez hale geliyor. Murad'ın ultra güçlü bu formülü utra hızlı bir sonuçla kızarık ve şişkin sivilcelere veda etmenizi sağlıyor. Ekstra güçlü formülüyle bu ürün fazla yağı dengelerken cildi ölü hücrelerden de arındırarak 360 derece bakım sağlıyor. \"Savaş, iyileştir ve yoket!\" mottosuyla yola çıkan Origins'in bu ürününü heyecanı ve vaadleriyle bizi cezbetti! Sülfür ve Vitamin B3 ile cildine bakım yapan bu ürün kolayca emilerek görünmez hale geliyor. Çİft fazdan oluşan ürün içeriğindeki kalamin tozu ve azalaik asitle hem akne kurutuyor hem de yayılmasını engelliyor. İçeriğindeki sivilce düşmanı Benzoil Peroxide ile gözenekleri ve sivilceleri bakterilerden derinlemesine arındıran ürün etkili, hızlı ve pratik! Jel formlu özel formülüyle sivilcelerin iyileşmesini sağlayan ürün sivilce sebebiyle oluşan kızarıklıkları da gideriyor ve cildin tahriş olmasını engelliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/erkekler-icin-en-iyi-7-gece-bakim-kremi", "text": "Retinol'un yaşlanma karşıtı savaştaki mucizevi faydaları Murad'ın gece kreminin en önemli silahı. Bu kremle birkaç hafta içinde daha genç bir cilt mümkün. Kremsi dokulardan hoşlanmayanlar için muhteşem olan jel bazlı bu formül gece vardiyasında yorgunluk belirtilerini ortadan kaldırıyor ve cildi derinlemesine nemlendiriyor. Lancome'un patentli Proxylane teknolojisiyle cildin temel nem depolarını dolduran bu krem aynı zamanda cildin gece yenilenme hızını düzenliyor ve genç bir cilde kavuşmanızı sağlıyor. Serumlar cilt bakımının konsantre ve etkili destekçilerinden. Sıkıştırılmış serum formüllü Algenist'in gece kremi sadece 10 günde cildi yeniliyor, şarj ediyor ve pürüzsüzleştiriyor. Clarins'in son formüllerinden botanik özlü bu krem hafif dokusu ve etkin içeriğiyle siz uyurken kırışıklıklara ve eskiyen cilt dokusuna karşı savaş açıyor. Birkaç hafta içinde daha aydınlık, sıkı ve pürüzsüz bir cilt için Strivectin'in patentli retinol formülüne sahip bu gece kremine mutlaka göz atın. Dior bahçelerinden longoza özleri ile aktif bir cilt bakımı sağlayan bu krem özellikle gözle görülür yaşlanma ve yorgunluk belirtilerini gideriyor ve stres çizgilerinden arınmış bir cilde uyanmanızı sağlıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/erkekler-icin-kisa-ozel-en-iyi-6-nemlendirici", "text": "Soğuk havalarda cilt kurumaya daha çok meyilli olur, canlılığını yitirir ve cildin dokusu bozulur. Tüm bu problemlerin yaşanmaması için değişen sezon ve düşen derecelerde nemlendirici kreminizi de yenilemelisiniz. Soğuk havalara karşı ağır silahlarınızı çıkarmanın şimdi tam zamanı. Cildinize kaybettiği nemi, enerjiyi ve parlaklığı kazandıracak en iyi 5 nemlendiriciyi seçtik. Cilde nemin tutunmasını sağlayan seramidler, bu ürünün etkili olmasını sağlayan en önemli yapıtaşlarından. Kronik su kaybını engelleyip nemi cilde hapseden Dr.Jart'ın kremi aynı zamanda cilde enerji veriyor ve ince çizgileri gideriyor. Bu krem cilt bakım yağıyla kremin bir araya gelmiş hali gibi. Cildi sakinleştiren ve gözle görülür bir şekilde kızarıklığa, kuruluktan doğan hassaslığa iyi gelen Origins'in bu kreminin diğer ürünleri gibi temiz içerikli olduğunun altını çizelim. İçeriğindeki anktarktisin ve gliserinle cildin nem deposunu dolduran Kiehls'ın balmı, ten üzerinde adeta eriyerek konforlu, yumuşak ve sakinleşmiş bir cilt sağlıyor. Özellikle kuru ve çok kuru cilde sahipseniz Kiehl'sa mutlaka bir ziyarette bulunun. İşte seramidlerle cilt bariyerini güçlendiren bir krem daha. Uygun fiyatlı bir seçenek arayanlar için kusursuz bir ürün olan CeraVe'nin bu kremi 3 temel seramid, niasinamid (Vitamin B3) ve hyalüronik asitle cildi nemlendiriryor, yumuşatıp hassaslığını gideriyor ve ayrıca SPF içeriğiyle güneş koruması sağlıyor. La Mer'in patentli mucizevi iksiriyle donatılmış bu yoğun nemlendiricisi, dokusu bozulmuş ve ultra kuru ciltlere bile anında iyi geliyor. Cildi derinlemesine nemlendiren ve yeniden yapılandran bu krem, hassas ciltler için de birebir. İşte size kış için çok amaçlı bir bakım ürünü. İçeriğindeki faydalı yağlarla bakım yapan bu katı kremi cildinize elinizde ısıtarak uygulayın. Vücudunuzdaki kuru ve sert her bölge için uygulayabileceğiniz ürün, geride yoğun nem ve yumuşak bir cilt bırakıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/erkekler-neden-daha-hizli-kilo-verir", "text": "Erkeklerde çok kadınlarda ise az bulunan bir hormon olan testosteron kas dokusu sentezini ve kas dokusunun yeniden yapımını artırarak kas kütlesini artırır. Erkeklerde kadınlara oranla %40 ve %60 oranlarında daha fazla kas vardır. Kaslar vücudun diğer bölgelerinden daha fazla yakım sağladığı için erkekler kadınlardan daha hızlı yağ yakar. Kadınlarda bulunan östrojen için ise aynı şeyi söyleyemiyoruz. Bu sebeple erkekler daha kaslı yapıda kadınlar ise daha yağlı yapıdadırlar. Açlıkla karışan onlarca duygu var, üzüntü, stres, endişe, mutluluk... Yapılan çalışmalar, duygusal yeme sendromunun kadınlarda erkeklere oranla daha sık görüldüğünü söylüyor. Çünkü erkeklerin stresle baş etmesi kadınlara kıyasla daha başarılıdır. Sosyal olarak bakıldığında, erkeklerin bir durumun üstesinden fiziksel olarak geldiğini, durumu düzelttiğini ve hayatına kaldığı yerden devam ettiğini görürüz. Genel olarak, erkekler sabah birileriyle herhangi bir kavgaya tutuşabilir, öğleden sonra ise onları yemek yerken görebilirsiniz çünkü olanları çoktan aşmışlardır ve yaşanan her ne ise bunu kadınlar kadar kafalarına takmazlar. Bu da erkeklerin zayıflamayı önleyen ve özellikle bel çevresinde yağ birikimine sebep olan stres hormonlarını daha az ürettikleri anlamına geliyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/erkeklerin-yaptigi-10-bakim-yanlisi", "text": "Saç, cilt ve vücut bakımınızda ihmal etmemeniz gereken maddeler ve dikkat etmeniz gereken detaylar var. Bakım alışkanlıklarınızdan hangileri yanlış, unuttuğunuz noktalar neler ve hangi bakım adımlarınızı iyileştirebilirsiniz? Erkeklerin yaptığı 10 bakım hatasını listeledik. Üzgünüz, siz güneşten üstün değilsiniz. Güneş bulutların arkasında kalsa bile zararlı ışınlar cildinize zarar vermeye devam ediyor. Bu zararların ne olduğunu kısaca hatırlatalım: Lekeler, erken yaşlanma ve doku bozukluğu bunlardan sadece birkaçı. Bu yüzden cilt bakımınızda güneş koruyucuları es geçmeyin. Ayaklarınız çok gö önünde olmasa da onların da bakıma ihtiyacı var. Acıtan ayakkabılar ya da adımların sebebi ayak bakımınızı ihmal ettiğiniz için olabilir. Pedikür yaptırmak istemiyorsanız bile, en azından etkili bir bakım kremi kullanmaya özen gösterin. Ne yaparsanız yapın, her gün iki kez nemlendirici sürmeyi ihmal etmeyin. Kuru kalan ciltte pul pul dökülmeler meydana gelirken suya doymayan ciltte erken yaşlanma belirtilerinin ortaya çıkışı hızlanır. Bu yüzden cilt tipinize uygun bir nemlendirici mutlaka edinin ve kullanmayı unutmayın. Üzgünüz, yüz yıkamak sadace su ve havludan ibaret değil. Akşam günün kirini üzerinde biriktiren cilt ve sabah yastıktan gelen bakteriler: Bunlara karşı koyacak bir müttefiğe ihtiyacınız var. Derinlemesine arınmayan ciltte gözenekler tıkanır, cilt daha çok yağlanır ya da daha çok kurur ve gün sonunda akneler, doku bozuklukları meydana gelebilir. Bu yüzden yüz yıkama seansınıza mutlaka bir cilt temizleyiciyi ekleyin. Vücut bakımınız da yüz bakımınız kadar önemli. Sadece yüzünüzü nemlendirmek ve saç&sakal tıraşınıza dikkat etmekle ne yazık ki rutininiz sona ermemeli. En azından duş sonrası bir nemlendirici uygulamak ve vücut kıllarınızı tıraş etmek, hem kendiniz hem de partneriniz için pozitif bir etki yaratabilir. Kepek sadece siyah kıyafetlerin üzerindeyken canınızı sıkmamalı. Estetik kaygıların yanında eğer kepekten muzdaripseniz bir doktora görünmekte fayda var. Ayrıca bu durumun saç derinizdeki gözenekleri tıkayarak saç dökülmesini hızlandırdığını da belirtelim: Dolayısıyla kepek probleminiz varsa önce bir doktora başvurun ve ardınan bakım rutininizle önleminizi alın. Saçlarınızı her gün yıkayıp sakallarınızı ihmal ediyorsanız bir kez daha düşünün. Bazı erkeklerin sakallarında saçlardan da çok folikül mevcut, ve sakal altında kalan cildinizin de hava almaya, temizlenmeye ihtiyacı var. Eğer sakallarınızı yıkamayı ihmal ediyorsanız cilt kepeğinden akneye birçok probleme maruz kalabilirsiniz. iyi bir sakal şampuanı ve cilt temizleyici ile bu bölgeyi de odak noktanıza alın. Öncelikle cildinize değen her aleti en kaliteli versiyonlarından seçmeye özen gösterin ve bu aletlerin de özene ve bakıma ihtiyaç duyduğunu unutmayın. Uzun süre değiştirilmemiş bir tıraş bıçağı körelerek iyi bir sonuç bırakmaz, ya da başlığı antibakteriyel ürünlerle temizlenmeyen bir makine ciltte akne oluşumuna sebep olabilir. Kullandığınız havluları sık sık değiştirmek ya da saç fırçanızı temizlemek de bu maddenin en önemli detaylarından. Bu yüzden kullandığınız demirbaş ürünlere biraz daha dikkat edin. Aynaya baktığınızda ters tarafa yatmış bir saç teli, ya da sakal çizginizin yukarısında kalmış bir tüy. Eğer bunlar size rahatsızlık veriyorsa aynanın karşısından biraz uzaklaşın. 360 derece kusursuz bir görünüm yok, bunu siz de biliyorusunuz. Ayrıca her şeyin fazlaca yerli yerinde olması çok uğraşılmış ve itici bir izlenim verebilir. Bu yüzden silkelenin, fazla takmayın ve görünümünüzde daha eforsuz, umursamaz olun. Nemlendirici kullanın ama cildinizi boğmayın, sakallarınızın sürekli yağlı kalmaya ihtiyacı yok, daha fazla ürün saçlarınızı harika göstermeyecek ve beyler inanın o kadar parfüm sıkmaya ihtiyacınız yok. Her ürünün ve her uygulamanın fazlası gün sonunda istediğiniz etkinin tam tersini almanıza sebep olabilir. Saçınızın, cildinizin ve vücudunuzun ihtiyacı olan optimum uygulamayı belirleyin ve ona sadık kalın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/etkileyici-eller-icin-favori-7-tirnak-bakim-kremi", "text": "Bakımınıza özen göstermek erkeklerde etkileyicilik faktörünü güçlendiren detaylardan. Ancak nasıl saç&sakal görünümünüze, ağız&diş sağlığınıza ve cilt bakımınıza dikkat ediyorsanız aynı ilgiyi ellerinize de göstermeniz oldukça önemli. El için nemlendirici kullanmanız yanında tırnaklarınızın durumunu da göz ününde bulundurmanızda fayda var. Maniküre vakit ayırmak istemeyen centilmenler için favori 7 tırnak bakım kremini derledik. Avocado Lipid Complex teknolojisi ve vitamin/protein bakımından zengin içeriğiyle tırnakları güçlendiren ürün özel yağ karışımı ile de bakımlı tırnak etlerine kavuşmanızı sağlıyor. %30 oranda shea yağı içeren bu yoğun formüllü ürün sertleşen tırnak etlerini anında yumuşatıyor, tırnakları güçlendiriyor ve tırnaklara temiz bir görünüm kazandırıyor. Organik shea yazğı ve antioksidan üzüm özleriyle formülize edilmiş bu zengin dokulu krem, tırnaklarınıza bakımlı ve temiz bir görünüm verirken ellerinizi dış etkenlere karşı koruyor. Alterra'nın bu vegan ürünü içeriğindeki organik shea, jojoba ve mango çekirdeği, kayısı çekirdeği ve badem yağı ile yıpranmış görünümlü tırnak etlerini tamir ediyor. Essie'nin tırnak bakım yağı, sadece birkaç saniye içinde emiliyor ve geride yumuşak, pürüzsüz bir görünüm bırakıyor. Badem yağı, kakao yağı ve E vitamini içeren formülüyle gerçek bir kütikül mucizesi yaratan bu kremi başucunuzda mutlaka bulundurun. Ultra güçlü bir nemlendirme için etkisini 12 saat sürdüren ve geride bakımlı ve yumuşak el ve tırnaklar bırakan Clinique'in bu kremine güvenebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/gecen-hafta-cok-yediysek-bu-hafta-nasil-toparlariz", "text": "Kuşkonmaz: Kuşkonmaz doğal diüretiktir, karın şişliğini indirir ve bedensel olarak rahatlamanıza yarar. Ayrıca geceden kalmalığınıza da yardımcı olacaktır. Avokado: Bu süper sağlıklı meyve sindirim sisteminde büyük rol oynar. Ayrıca karaciğer için de çok yararlıdır. Muz: Üşenmeyin, yenmesi en kolay meyve! İçindeki potasyum seviyesi ile vücudunuzda suyu tutan sodyumun dengelenmesini sağlar. Pancar: Karaciğerde hücre yenileyen bu antioksidanı uzun zamandır yemediğinizden eminiz. Marketteyken almayı sakın unutmayın, sadece sağlıklı olduğundan değil Roma İmparatorluğu'ndan beri en büyük afrodizyaklardan biri olduğundan. Limon Kabuğu: Lime ya da portakal gibi meyvelerin de kabuğu aynı görevi görür. Suyunuza atıp karıştırın ya da yiyebiliyorsanız direk yiyin. Dijon Hardalı: Fransızların bir bildiği var. Sadece bir çay kaşığı hardal metabolizmanızın %25 daha hızlı çalışmasını sağlar. Sadece sade hardal yediğinizden emin olun, ballı hardal gibi karışımlar olmasın. Sardalya: Balık yemeden olmaz. Omega 3, 6 ve vitamin D bombası olan sardalya, öbür balıklar gibi cıva seviyesi yüksek bir balık değildir. Beyaz Çay: Oturduğunuz yerde yağ yakmanıza yarayacak sayılı şeylerden biri beyaz çaydır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/gelmis-gecmis-en-ikonik-15-erkek-parfumu", "text": "2004 çıkışlı bu parfüm hem sportif hem de şehvetli bir koku. Odunsu notalarının altında çiçeksi dokunuşlar bırakan bu koku, erkek parfümlerinin vizyonunu genişletmişti. Arada yeni versiyonları çıksa da orijinal koku yayonlandığı günden beri 60 milyon adedin üzerinde sattı. Anlatmaya gerek yok, bu parfümün neden ikonik olduğunu şişesi gösteriyor. Sevin ya da nefret edin, hala her 5 saniyede bir şişe satılan bu parfüm gerçek bir fenomen. Niş parfümleriyle ünlü Byredo'nun unisex Rodeo kokusu deri ve süet kokularıyla modern bir kovboy portresi çiziyor. Mavi rengiyle kült haline gelen bu parfüm dünyanın en ünlü aquatic parfümlerinden biri. Sizinle bütünleşerek kimlik kazanan bu koku her tende farklı bir nota bırakıyor. Maskülen, odunsu ve kendini gösteren bu koku ikonik markanın en ikonik parfümlerinden. Mistik yağ kokuları ve deri notaıyla harmanlanan bu parfüm olgun ve maskülen erkeklerin karakterini yansıtıyor. Çıkış tarihi 1966 olan bu parfüm, üzerinden 50 yıldan fazla geçse de hala en iyi erkek parfümleri arasında gösteriliyor. İlk olarak 1994'te satışa çıkan bu parfüm ilhamını ying&yang'den alıyor ve zıt kutupları kutluyor. İLk olarak 1958'de satışa sunulup 2000'de yenilenen bu parfüm ferah ve odunsu notaların mükemmel dengesini yansıtıyor. Maskülen, güçlü ve tam bir klasik olan bu koku, gerçek centilmenlerin favorilerinden. Bu hafif, vanilyalı ve taze karakterli 90'ların hit kokusu hala Armani'nin en ünlü parfümlerinden biri olma özelliğini taşıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/gq-secti-haftanin-en-iyi-bakim-urunleri", "text": "Stil sahibi bir erkek için günlük bakım ürünleri hayati derecede önemlidir. Yeni aldığınız bir koku ya da cilt ürünü günlük rutininize farklı bir hava katarken, sizi bir adım öteye taşıyabilir. Kendinize daha iyi bakmanız için haftanın en iyi bakım ürünlerini sizin için derledik. Bu Eau de Parfum'un içinde bergamot, incir, sedir ağacı ve misk gibi birleşenler bulunuyor. Yeni bir parfüm aramakla zaman harcamayın. İhtiyacınız olan tek parfüm karşınızda. Bu bronzlaştırıcının sadece iki ya da üç damlası size doğal bir bronzluk katacak. Kışın gelmesiyle birlikte en sevdiğiniz ürüne dönüşebilir. Gözeneklerinizi açacak olan bu ürün, cilt üzerindeki kusurları düzeltmek için yüksek teknoloji birleşenler içerir. Lab serisinin bu ürünü cildinizi sıkılaştıracak ve gözlerinizin kenarındaki ince çizgileri yok edecek. Bu cilt yağı içinde barındırdığı bitkisel birleşenlerle size çok iyi gelecek. Bu ürün bakımlı bir erkek için en güzel hediye olabilir. İçinde yüz temizleyici, canlandırıcı krem ve şampuanın yer aldığı bakım kiti sizin ihtiyacınız olan her şeyi sağlıyor. Saç derin kuru mu? Eğer öyleyse bu ürün tam sana göre. Vichy'nin bu ürünü eşsiz birleşenleriyle saçınıza ihtiyaç duyulan bakımı sağlayacak. Bu maske cildi gün boyunca derinlemesine temizler. Yoğun bir hafta sonu sonrası size gelecek en iyi şey olabilir. Seyahatler ya da iş gezileri için bir bakım çantasına mı ihtiyacınız var. İşte sizin için en iyi ürün. Piyasadaki en iyi erkek parfümü çok uzağınızda değil. Chanel'ın 10 yıl sonra çıkardığı bu erkek parfümü kış ayı için ideal bir seçim. L'Occitan'ın bu seyahat seti A'dan Z'te tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacak. Philips'in bu traş makinesi hassas cildiniz için en doğru seçim."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/gunde-10000-adim-6-basit-aliskanlikla-hedefe-nasil-ulasilir", "text": "Birçok uzman günde 10.000 adım atmanın kilo kontrolü, kardiyovasküler sağlık, zihinsel sağlık, uyku kalitesi ve bilişsel işlevi iyileştirmek gibi sağlık yararları olduğunu öne sürüyor. Ancak, iş veya diğer günlük sorumluluklarla çok meşgul olduğumuzda bu hedefe ulaşmak zor olabilir. Dışarıda yağmur yağarken veya sıkı bir programınız yokken günde 10.000 adım atmak için bazı kolay ve dahiyane alışkanlıklar adına önde gelen sağlık uzmanlarıyla konuştuk. \"Telefon başında oturmak yerine, bu zamanı yürüyüş yapmak için kullanın. Gün içinde kısa yürüyüşler yapın, örneğin öğle aralarında veya akşam yemeğinden sonra. Mümkün olduğunca merdivenleri kullanın. Merdiven çıkmak, adım atmak ve bacaklarınızı çalıştırmak için iyi bir yol. Hareketsiz bir işiniz varsa veya oturarak çok zaman geçiriyorsanız, her saat başı kısa aktif molalar verin. Adım sayınızı artırmak için yürüyün, gerinin ya da hafif egzersizler yapın.\" diyor ünlü bir spor eğitmeni olan Rohit Nair. Her zaman, her yer bunun için uygundur. \"Her yemekten sonra ofisinizde, evinizde veya sokağınızda yürüyün. Bu size günde yaklaşık 40 dakika fiziksel egzersiz sağlayacaktır. Bunu yemeklerden sonra yapmanın bir diğer faydası da insülin artışlarını önlemeye yardımcı olmasıdır. Yağmurun formunuza engel olmasına izin vermeyin\" diyor beslenme uzmanı, Eat Right With Kamna Bhandari'nin kurucusu ve IFML'nin kurucu ortağı Kamna Bhandari. Evinizde veya spor salonunuzda bir koşu bandı kullanabiliyorsanız, günde 10.000 adıma ulaşmak için bundan faydalanın. \"Yağmur yağdığında yürümeyi seviyorum ve ya bir şemsiye ya da hafif bir rüzgarlık ile dışarı çıkıyorum. Ancak elbette sağanak yağmurun yağdığı ve dışarı çıkmanın en iyi seçenek olmadığı günler de oluyor. O günlerde koşu bandını kullanın. Koşu ya da eğimli yavaş yürüyüşler iyi seçenekler,\" diyor sağlık uzmanı ve Atmantan Wellness Centre direktörü Nikhil Kapur. Daha fazla yürümenin yanı sıra, günlük rutininize zıplama veya atlama krikolarını da dahil edebilirsiniz. \"Bazen evden dışarı çıkmak zor olabilir ve hareketsiz bir hayat çeşitli yaşam tarzı bozukluklarına yol açtığı için bu durum sağlığımızı olumsuz etkiler. İp atlamak, istediğiniz adım sayısına ulaşmanıza yardımcı olabilecek en iyi ev kardiyo egzersizlerinden biri. Bu aktiviteyi yapmak için çok fazla alana veya ekipmana ihtiyacınız yok. Üstelik araştırmalar, artan adım sayısı ve terleme hızı nedeniyle daha fazla kalori kaybetmenizi sağladığı için kilo verme konusunda koşmaktan daha etkili olduğunu göstermiştir,\" diyor sağlık uzmanı ve bir spor beslenme ve sağlıklı yaşam markası olan Steadfast Nutrition'ın kurucusu Aman Puri. \"Soğuk mevsimler fiziksel olarak aktif olmanızı zorlaştırabilir, özellikle de koşmayı seviyorsanız veya günde 10.000 adım hedefiniz varsa. Bu hedefe ulaşmanın en kolay yollarından biri, evde 20 ila 30 dakika boyunca yürüyüş, ip atlama veya zıplama egzersizler yapmaktır\" diye ekliyor Kamna Bhandari. \"Koşmayı veya yürümeyi seven insanlar hava iyi olmadığında oldukça stresli olabilirler. Bunu telafi etmenin en iyi yollarından biri dans etmek ya da evde kısa dans egzersizleri yapmak. Dans temalı videoları veya çok fazla hareket içeren egzersiz videolarını izleyin. Evden çıkmadan adım atmanın eğlenceli ve etkili bir yolu olabilir,\" diyor sağlık uzmanı ve Nourish Organics'in kurucusu Seema Jindal Jajodia. Dışarıda yağmur yağdığında veya programınız çok sıkışık olduğunda her zaman merdivenleri kullanın ve merdivenlerde kısa egzersizler yapın. \"Zamanınızın 15 dakikasını merdivenlerden inip çıkarak geçirmek, parkta 45 dakikalık tempolu yürüyüşe eşdeğerdir. Bu aktivite size biraz daha az adım attıracak olsa da, yürümekten iki kat daha fazla kalori yakmanıza yardımcı olacaktır. Yağmurlu bir günde dışarıda yürüyüş yapmak için harika bir alternatif. Atılan adım sayısı gün boyunca birikerek günlük fiziksel aktivitenize önemli ölçüde katkıda bulunabilir. Bu egzersiz aynı zamanda kalbi, akciğerleri ve kasları güçlendirir.\" diyor fitness uzmanı, WWN kurucusu ve IFML kurucu ortağı Nyela Kapadia. Ev işleri, hareket için dışarı çıkamadığınız günlerde 10.000 adım hedefinize ulaşmanıza yardımcı olacaktır. Bununla, elektrik süpürgesi, paspas veya toz almanın aktif kalmanıza ve aynı zamanda sorumluluk programınızı tamamlamanıza yardımcı olabileceğini kastediyoruz. \"10.000 adımı günlük rutininize sığdırmanın akıllıca yollarını bularak kötü havalarda bile 10.000 adıma ulaşabilirsiniz. Telefonla konuşurken, evinizi temizlerken ya da toplarken, televizyon izlerken yürümeyi deneyin ya da evinizde bir koşu bandı ya da egzersiz bisikleti varsa onu kullanın,\" diyor fitness/beslenme uzmanı ve FitCru'nun kurucusu Prateek Kumar."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/gunes-sonrasi-cilt-bakimi", "text": "Güneşe çıkmadan en az yarım saat önce güneş koruyucu sürmeniz gerekiyor. Gölgelere saklanmanızın da pek bir faydası yok; çünkü güneşin zararlı ışınları sandığınızın aksine her yerde. Güneşten korunmanın en basit yolu aslında güneşe çıkmamak. Madem güneşlenmekte ısrarcısınız, o zaman güneşin cildinize verdiği zararları bilmeniz ve buna göre önlem almanız gerekiyor. Yaz mevsiminin basit bir kuralı var; dudaklarınız da dahil, güneş koruyucu kullanmak. Bu kuralı atlayanlar güneşe maruz kaldıktan sonra cildiyle daha çok ilgilenmek zorunda kalabilir. Güneş ışınlarının hücrelerinize verdiği hasarı azaltmak ve yüzünüzün doğal akışından daha hızlı yaşlanmasını engellemek için alabileceğiniz önlemler var. Aşağıdaki ürünler sayesinde, belki de güneşten korunma bahanesiyle cildinize bakmayı bir alışkanlık haline getirirsiniz. Clarins Refreshing After Sun Gel İçeriğinde aloe vera ve karpuz bulunan bu jel, güneşten ısınan cildinizi ferahlatıp gereken besinleri sağlayabilir. En önemlisi, Clarins bu ürünün kabını geri dönüştürülmüş plastiklerden üretmiş. Filorga UV Bronze After Sun Gel Argan, kayısı, badem ve avokado gibi doğal yağlardan oluşan bu krem cildi iyice nemlendirmesi için hyaluronik asit ile zenginleştirilmiş. Aynı zamanda cildi uyararak daha uzun süre bronz kalmanızı da sağlıyor. House 99 by David Beckham Greater Look Face Moisturiser House 99'ın bu ürünü, nemlendiricilerin yüzde bıraktığı yağlı hissi sevmeyenlerin favorisi olabilir. Güneşe maruz kalmış cildiniz için after sun dışında kullanabileceğiniz bir yüz kremi arıyorsanız mutlaka deneyin. Philip Kingsley After-Sun Scalp Mask Güneşin doğrudan temas ettiği yerlerden biri de saçlarınız ve saç deriniz. Bu saç maskesi, aloe vera, mentol, papatya özü ve içerdiği çeşitli vitaminlerle güneşten yanmış saçlarınızın ve saç derinizin daha hızlı yenilenmesine yardımcı olacak. Aesop Parsley Seed Anti-Oxidant Eye Serum Maydanoz tohumu, mavi papatya, lavanta ve greyfurt gibi doğal bileşenlerden meydana gelen bu serum, güneş ışınlarının göz çevresine verdiği zararı azaltabilir. Ayrıca, kolay emilmesi ve yağ içermemesi, bu serumu tüm cilt tipleri için uygun hale getiriyor. Bioderma-Photoderm After Sun Güneşte geçirilen bir günün ardından benim kişisel olarak favorimdir. Güneş sonrası ciltte kremsi ve rahatlatıcı bir his verir. Kokusu, verdiği ferahlık hissi yanıkları tamamen rahatlatır. Bu ürün özellikle hassas ciltlerin sevebileceği türden. Uzun süreli cilt hasarını en aza indirmek için güneşe maruz kaldıktan sonra cildinizi nemlendirmek önemlidir. BABE-Soothing Repairing Sprey Cildin esnek, pürüzsüz ve ipeksi olmasını sağlayarak doğal bronzluğun daha uzun süre dayanmasını sağlar. Güneş radyasyonunun neden olduğu potansiyel hasara karşı koymak için antioksidan içerir. Sprey formülüyle hem kullanımı hem de emilimi kolay. Caudalie-Tan Prolonging After Sun Lotion Bronzluğum bütün kış benimle kalsın diyenlerdenseniz, sizin için bütün kış olmasa da o süreyi uzatacak bir ürün önerisi. İçinde bulunan hindistan cevizi yağı ile besleme, üzüm suyu ile yatıştırma ve aloe vera ile de nemlendirme etkisi verir. Bu ürün, hem daha kalıcı bir bronzluk hem de ışıltılı bir cilt vadeder. Clinique-After Sun Rescue Balm Yüzü ve vücudu nemlendirirken hızla emilen, uygulaması kolay bir krem. İçeriğinde Magnezyum Askorbil Fosfat ve E Vitamini gibi mükemmel antioksidanlar vardır. Yatıştırıcı etkiye sahip aloe vera içeren nemlendirici balsam, güneşe maruz kalan cildi sakinleştirmeye ve soyulmayı en aza indirmeye yardımcı olur. RoC-Soleil Protect After Sun Güneşe maruz kalan cilt, RoC Soleil Protect After Sun ile tazelenir ve yenilenir. E Vitamini ve Aloe Vera içeren bu losyon cildi anında ferahlatır, nemlendirir ve yatıştırır. Hızlı emilen hafif, sütlü bir yapıya sahiptir. Lancaster-Golden Tan Maximizer After Sun Serum İçinde bulunan macademia yağı ile cildi besleyip ışıltılı bir görüntü sağlar. Buriti yağı ve urucum özü ile de melanin üretimini arttırmayı vadediyor. Eğer yağlı ürünlerden rahatsız olmuyorsanız, bu güzel bir alternatif olabilir. Hawaiian Tropic-Silk Hydration Weightless After Sun Lotion Bronzlaştırıcı ürünleriyle bildiğimiz markanın after-sun ürünü de oldukça sevilenlerden. Güzel kokusuyla ve derinlemesine nemlendiren yapısıyla yazın vazgeçilmezi olabilir. Yağlı histen hoşlanmıyorsanız bu ürün tam sizin için. Avene-After Sun Repair Creamy Gel Cildi anında ferahlatan hafif bir krem-jel bileşimidir. Cildin bariyerinin yenilenmesine ve nem kaybının önlenmesine yardımcı olur. Yağlı değildir ve çabuk emilir. Güneşin ve diğer çevresel faktörlerin etkilerine karşı korur. Institut Esthederm-Tan Prolonging Body Lotion Bu yatıştırıcı güneş sonrası sütü, güçlü güneş ışığına maruz kalan cildi yatıştırmaya ve nemlendirmeye ve ayrıca bir sonraki güneşlenmenize karşı toleransı artırmaya yardımcı olacaktır. Shiseido-Global Sun Care After Sun Instensive Recovery Emulsion Bu ürün son derece besleyici ve iyileştiricidir. Doğal denge için gerekli nem yenilenir ve bu sayede kuruluk ve soyulma minimuma iner. Güneşe sonrası cildinizin canlılığını geri getirmeyi ve bronzluğunuzu uzun süre korumayı vadediyor. İçeriğinde aloe vera ve karpuz bulunan bu jel, güneşten ısınan cildinizi ferahlatıp gereken besinleri sağlayabilir. En önemlisi, Clarins bu ürünün kabını geri dönüştürülmüş plastiklerden üretmiş. Argan, kayısı, badem ve avokado gibi doğal yağlardan oluşan bu krem cildi iyice nemlendirmesi için hyaluronik asit ile zenginleştirilmiş. Aynı zamanda cildi uyararak daha uzun süre bronz kalmanızı da sağlıyor. House 99'ın bu ürünü, nemlendiricilerin yüzde bıraktığı yağlı hissi sevmeyenlerin favorisi olabilir. Güneşe maruz kalmış cildiniz için after sun dışında kullanabileceğiniz bir yüz kremi arıyorsanız mutlaka deneyin. Güneşin doğrudan temas ettiği yerlerden biri de saçlarınız ve saç deriniz. Bu saç maskesi, aloe vera, mentol, papatya özü ve içerdiği çeşitli vitaminlerle güneşten yanmış saçlarınızın ve saç derinizin daha hızlı yenilenmesine yardımcı olacak. Maydanoz tohumu, mavi papatya, lavanta ve greyfurt gibi doğal bileşenlerden meydana gelen bu serum, güneş ışınlarının göz çevresine verdiği zararı azaltabilir. Ayrıca, kolay emilmesi ve yağ içermemesi, bu serumu tüm cilt tipleri için uygun hale getiriyor. Güneşte geçirilen bir günün ardından benim kişisel olarak favorimdir. Güneş sonrası ciltte kremsi ve rahatlatıcı bir his verir. Kokusu, verdiği ferahlık hissi yanıkları tamamen rahatlatır. Bu ürün özellikle hassas ciltlerin sevebileceği türden. Uzun süreli cilt hasarını en aza indirmek için güneşe maruz kaldıktan sonra cildinizi nemlendirmek önemlidir. Cildin esnek, pürüzsüz ve ipeksi olmasını sağlayarak doğal bronzluğun daha uzun süre dayanmasını sağlar. Güneş radyasyonunun neden olduğu potansiyel hasara karşı koymak için antioksidan içerir. Sprey formülüyle hem kullanımı hem de emilimi kolay. Bronzluğum bütün kış benimle kalsın diyenlerdenseniz, sizin için bütün kış olmasa da o süreyi uzatacak bir ürün önerisi. İçinde bulunan hindistan cevizi yağı ile besleme, üzüm suyu ile yatıştırma ve aloe vera ile de nemlendirme etkisi verir. Bu ürün, hem daha kalıcı bir bronzluk hem de ışıltılı bir cilt vadeder. Yüzü ve vücudu nemlendirirken hızla emilen, uygulaması kolay bir krem. İçeriğinde Magnezyum Askorbil Fosfat ve E Vitamini gibi mükemmel antioksidanlar vardır. Yatıştırıcı etkiye sahip aloe vera içeren nemlendirici balsam, güneşe maruz kalan cildi sakinleştirmeye ve soyulmayı en aza indirmeye yardımcı olur. Güneşe maruz kalan cilt, RoC Soleil Protect After Sun ile tazelenir ve yenilenir. E Vitamini ve Aloe Vera içeren bu losyon cildi anında ferahlatır, nemlendirir ve yatıştırır. Hızlı emilen hafif, sütlü bir yapıya sahiptir. İçinde bulunan macademia yağı ile cildi besleyip ışıltılı bir görüntü sağlar. Buriti yağı ve urucum özü ile de melanin üretimini arttırmayı vadediyor. Eğer yağlı ürünlerden rahatsız olmuyorsanız, bu güzel bir alternatif olabilir. Bronzlaştırıcı ürünleriyle bildiğimiz markanın after-sun ürünü de oldukça sevilenlerden. Güzel kokusuyla ve derinlemesine nemlendiren yapısıyla yazın vazgeçilmezi olabilir. Yağlı histen hoşlanmıyorsanız bu ürün tam sizin için. Cildi anında ferahlatan hafif bir krem-jel bileşimidir. Cildin bariyerinin yenilenmesine ve nem kaybının önlenmesine yardımcı olur. Yağlı değildir ve çabuk emilir. Güneşin ve diğer çevresel faktörlerin etkilerine karşı korur. Bu yatıştırıcı güneş sonrası sütü, güçlü güneş ışığına maruz kalan cildi yatıştırmaya ve nemlendirmeye ve ayrıca bir sonraki güneşlenmenize karşı toleransı artırmaya yardımcı olacaktır. Bu ürün son derece besleyici ve iyileştiricidir. Doğal denge için gerekli nem yenilenir ve bu sayede kuruluk ve soyulma minimuma iner. Güneşe sonrası cildinizin canlılığını geri getirmeyi ve bronzluğunuzu uzun süre korumayı vadediyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/gunes-yaniklarina-karsi-en-etkili-7-urun", "text": "Tatilde biraz pervasız davranmış, güneşin altında fazlaca kalmış ya da yeterince güneş koruyucu uygulamamış olabilirsiniz. Keyifli bir seyahat sonrası ortaya çıkan güneş yanıkları bu güzel anılarınızı gölgelemesin. Güneş ışınlarına yüksek dozda maruz kalıp hassaslaşan, irite olan ve acıyan cilt için en etkili ürünleri derledik. Parfümsüz ve hafif formülüyle alkış alan bu ürün güneşle temas eden cildinizdeki hassaslığı giderirken nem bariyerini dengeliyor ve soyulmaları engelleyerek bronzluğunuzu uzun süre korumanıza yardımcı oluyor. Üstelik kendisi yüz ve vücut için kullanıma uygun. Yulaf hassaslaşan ve güneşten zarar gören cilt için birebir. Aveeno'nun yulafla cildi sakinleştiren bu ürünüyle banyo rutininiz hem kendinizi hem de cildinizi rahatlatmak için mükemmel bir seansa dönüşüyor. Duştan sonra ve nemlendiriciden önce kullanacağınız vücut yağı hem sızılarınızın dinmesine hem de cildinizin yeniden yapılanmasına iyi gelecek, üstelik cildinizi neme doyurup yumuşatacak. Burt's Bees'in tatlı badem yağı ve E vitamini ile cildi şımartan bu yağı favorimizden. Maskeler ultra etkili formülleriyle problemli cildin güçlü müttefiklerinden. Hyalüronik asit, yatıştırıcı dipepeptite sahip bitkisel özlü içeriği ile cilt hassasiyetlerini giderip cildi pürüzsüzleştiren bu ürün geride parlaklığına ve canlılığına kavuşmuş, taze bir görünüm bırakıyor. Fazla güneşe maruz kalan cildin koruma kalkanları bu durumdan hasar görebilir. İçerdiği yulaf ve bitkisel aktiflerle hassaslaşan cildi kendine getiren bu sihirli ürün, cildin lipid bariyerini güçlendirerek yeniden yapılandırıyor. Güneş yanıklarında cildinizi her an nemli tutmanız çok önemli. Aloevera ile cildi nemlendiren ve gül suyuyla yumuşatan Mario Badescu'nun yüz mistini ofis çekmecenizde bulundurun ve fırsat buldukça kullanın. Hem güneşten irite olan cildinizi iyileştirmek, hem de görünüşünüze çekici bir hava katan bronzluğunuzdan ödün vermemek için Clarins'in nemlendirirken bronzlaştıran bu ürünü gözdelerimiz arasında."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/gunluk-ihtiyaclariniz-icin-kullanmaniz-gereken-10-bakim-urunu", "text": "Centilmen ve çekici bir erkek olmanın yolu her gün düzenli kullanılan bakım ürünlerinden geçiyor. Bu bakım ürünleri size genç bir görümüm kazandırırken aynı zamanda fark yaratmanızı sağlıyor. Sabah kalktığınızdan itibaren kullanmanız gereken bakım ürünlerini sizin için mercek altına aldık. Diğer diş macunlarından farklı bir aromaya sahip olan Aesop, bitkisel bazlı birleşimleriyle dişlerinizin tam da ihtiyaç duyduğu bakım ürünü. Florür içermeyen bu ürün, karanfil aromasıyla gün boyunca fark yaratmanızı sağlayacak. Sabah kalktığınızda oluşan göz altı şişkinliklerine ve kırışıklara artık veda edebilirsiniz. Clinique for Men'in bu ürünü sağlıklı ve dinç görünmenizi sağlayacak. Eğer gür bir sakalınız varsa onu bakımdan mahrum edemezsiniz. Sakalınızın daha canlı ve yumuşak olmasını sağlayacak olan bu bakım yağı, sedir ağacı ve okaliptüs gibi birleşenlerden oluşuyor. Czech & Speake'ın tıraş seti bakım alışkanlıklarınıza lüks bir dokunuş getirecek. Zarif tasarımı ve kullanışlı yapısıyla dikkat çeken ürün, günlük tıraş ihtiyacı olanlar için harika bir seçim. Tıraş sonrası kullanabileceğiniz bu ürün organik birleşenleriyle cildinize çok iyi gelecek. Derin temizleme özelliğiyle saçlarınızın doğal ve sağlıklı olmasını sağlayacak bu ürün günlük ihtiyaçlarınızın vazgeçilmez bir parçası. Güçlü tutuş etkisi ve mat görümüyle saçlarınızı şekillendirmek için kullanacağınız bu ürün ünlü yıldız David Beckham'ın da favorisi. Calvin Klein'ın Eternity serisinin bir ürünü olan bu deodorant gün içerisinde ter probleminizi ortadan kaldıracak. Chanel'ın bu erkek parfümü gün uzun süreli kalıcılığı ve benzersiz kokusuyla gün içerisinde fark yaratan bir erkek olmanızı sağlayacak. Gece yatmadan önce kullanacağınız bu krem, pürüzsüz ve genç bir görüntüye kavuşmanızı kısa zamanda gerçekleştirecek. Gece yatmadan önce cildinizi temizleyip kullanın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/hareketin-ortasinda-enerji-depola", "text": "Her insan farklı olduğu gibi hepimizin dinlenme şekli de farklı. Yani iş öncelikli olarak kendimizi tanımaktan geçiyor. Dinlenme ve deşarj olma yöntemleri fiziksel, mental, duyusal, yaratıcı, duygusal ya da spiritüel olabilir. Yürüyüş, esneme gibi nazik fiziksel hareketler dinlendirici unsur olabilirken, kimimiz için stimule eden faktörlerden uzaklaştığımız duyusal dinlenme kimimiz içinse sanat ve müzikten beslendiğimiz yaratıcı dinlenme etkili olabilir. Kendi ihtiyaçlarımıza ve hislerimize kulak verdiğimiz duygusal dinlenme ve aidiyet hissi ile içimizdeki daha büyük bir güce bağlandığımız spiritüel dinlenme bir örnek olabilir. Bunlardan kendimize uygun olanları hayatımıza entegre etmeyi deneyebiliriz. Bize huzur ve dinginlik veren alanları belirledikten sonra enerji aldığımız kaynakları da yönetmek yararımıza olacaktır. Enerji depoladığımız anlara ayırdığımız zamanı maksimize ederek bu enerjiyi daha sonrası için kullanabilir, ileriki anlara tasarruf yapabiliriz. Yine her birimizde için farklılık gösterecek şekilde kimimiz için ailemizle, çocuklarımızla geçirdiğimiz anlar; kimimiz için arkadaşlarımızla olduğumuz zamanlar, başkalarına yardım ettiğimiz sosyal sorumluluk anları ya da kendimizi bir hedefe adadığımız anlar olabilir bu. İçimizi huzurla dolduran, yaşamla bağlarımızı güçlendiren, topraklandığımız bu anlara ileriye dönük yapacağımız enerji yatırımları olarak bakabilir ve yatırımlarımızı artırarak zenginleşebiliriz. Mental olarak yorgunluğu atmanın en etkili yollarından biri vücudumuzu rahatlatmaktan da geçiyor. Kendimizi şımartmanın en kolay yolu ise kendimize bakmak. Bedenimize sevgi ve şefkat göstermenin ve fiziksel olarak iyi hissetmenin genel enerji seviyemizi artırdığı ise bir gerçek. Epsom tuzlu bir banyonun, kendimize ısmarladığımız bir masajın ya da rahatlatıcı bir müzik açıp gece bakım rutinimizi bir ritüele dönüştürmenin bile etkileri yadsınamaz. Bazen tekrar bağlanabilmek için ilk tüm bağlarını koparman gerekir. Enerjini ancak kendine sakladığın zaman gerçekten dinlenebilirsin. Maalesef günümüzde ve yaşadığımız sosyal medya kültüründe neyi tükettiğimizi ya da enerjimizi neye harcadığımızı bilinçli olarak seçemiyoruz. Besin ya da diğer hayati faktörler gibi bilgiyi de tüketiyoruz; hatta çoğu zaman bilgiye maruz kalıyoruz. Bu da zamanımızı, enerjimizi ve dikkatimizi ister istemez bölüyor. Kısa bir süreliğine de olsa zihnimizdeki sekmeleri kapatmak için kendimizi uçak moduna almayı deneyebiliriz. Haftada bir kere de olsa teknolojik aletlerden belirli bir süre uzak durmak ve bu zamanı kendimizi dinleyecek aktivitelere ayırmak; stres düzeylerimizi ve yaşanacak olası burnout anlarını azaltacaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/harvarda-gore-gun-icinde-daha-fazla-enerji-icin-edinebileceginiz-6-aliskanlik", "text": "Gün içinde daha fazla enerjiye sahip olmak, işlerinizi zamanında bitirmenize, işte iyi performans göstermenize, ofise gittikten sonra egzersiz yapmak istemenize ve hatta dizinizin bütün bir bölümünü uykuya dalmadan tamamlamanıza yardımcı olabilir. Enerji seviyenizin gün içinde değişmesi normaldir, beslenme düzeninizden veya yaptığınız aktivitelerin yoğunluğundan etkilenebilir ve zaman zaman düşebilir, bilmeniz gereken önemli şey, bu değişikliklerin çok şiddetli olmasını veya yaptığınız işin yarısında yakıtınızın bitmesini önleyen şeyler, yiyecekler, alışkanlıklar ve daha fazlası. Bilim, sigara ve alkol gibi kötü alışkanlıkların sizi normalden çok daha yorgun hissettirebileceğini söylüyor, ancak konu yorgunluk ve enerji olduğunda bu, kötü alışkanlıkların yanı sıra, ruh halinizde büyük bir fark yaratabilecek bazı iyi alışkanlıkların da olduğu anlamına geliyor. Aslında, sihirli ya da geçici çözümler düşünmek yerine, alışkanlıklarınız üzerinde çalışmalısınız, çünkü bunlar size enerji vermenin yanı sıra, sağlık, esenlik ve güçlü bir beyin verirken, yaşlanmayı da yavaşlatabilir. İster inanın ister inanmayın, egzersiz yapmak sizi tüketmez, size daha fazla enerji verir ve Harvard Health egzersizi en iyi alışkanlıklardan biri olarak listeliyor. Üniversiteye göre egzersiz daha iyi uyumanıza yardımcı olur, oksijen dolaşımını sağlar, hücrelerinize enerji verir ve kendinizi harika hissetmenizi sağlayan endorfin salgılamanıza yarar. Ancak sadece 30 dakikalık veya bir saatlik bir egzersiz seansı yapmayı düşünmeyin - gün boyunca çok daha aktif olmaya çalışın, mümkün olduğunda yürüyün, daha fazla hareket edin ve çok uzun saatler oturmaktan kaçının. Bazen en yorucu olan şey, gün içinde yapılacak çok fazla şeyin olması ve bu işler arasında hayatta kalmaya çalışmaktır... Bu nedenle zaman zaman hayır demek önemli. Bu, vasat olduğunuz ya da maksimum çabayı göstermediğiniz anlamına gelmez, aksine sınırlarınızı anlamak ve onlara saygı duymakla ilgilidir, böylece tükenmişlik ya da aşırı stres yaşamazsınız. Harvard Health, The Healthy ve Healthline, iyi bir diyetin enerji için gerekli olduğunu doğrulamakta, çünkü size destek verebilecek ve aynı zamanda çok daha istikrarlı ve uzun süreli enerji kaynağı olan yiyecekler var. Yiyeceklerin yanı sıra hidrasyon da dikkate alınmalı. Harvard'a göre su, \"performansı artırdığı gösterilen tek besin maddesidir\". Healthline ayrıca dehidrasyonun beyin fonksiyonlarını, ruh halinizi olumsuz etkilediğini ve enerjinizi tükettiğini açıklıyor. Healthline'ın verileri, gün içinde işlerini halletmek için daha fazla zamana sahip olmak amacıyla uykusundan feragat eden çok sayıda insan olduğunu, ancak bunu yaparak enerjilerini ve üretkenliklerini etkilediklerini gösteriyor. Harvard Health, uyku ve dinlenmenin sağlıklı, uyanık, odaklanmış ve enerjik kalmak için gerekli olduğunu, bu nedenle birçok uzmanın uykunun bir öncelik haline gelmesi ve uykusuzluk gibi sorunlardan kaçınmak için bir rutin ve programa sahip olmayı önerdiğini açıklıyor. Zaman zaman evden ve ofisten dışarı çıkın, ağaçların ve doğanın arasında vakit geçirin ve gün boyunca biraz güneş ışığının tadını çıkarın . The Healthy'e göre, dışarıda ve doğada olmanın insanlar için birçok faydası olduğunu doğrulayan pek çok çalışma var ve bunlardan biri de enerjiyi artırmaya yardımcı olabileceği. Aşırı çalışma strese neden olur ve bu stres enerjinizi öldürür, ruh sağlığınızı etkiler ve birçok sağlık sorununa neden olabilir, hatta sizi yorgunluk alemine itebilir. Biraz stres iyi bir şey olabilir, ancak herkesin stresi yönetmeye ve uygun bir seviyede tutmaya yardımcı olacak teknikler veya faaliyetler geliştirmesi çok önemlidir. Yardımcı olabilecek şeyler arasında yürüyüşe çıkmak, boyama yapmak, iyi bir kitap okumak ve iş gününüz boyunca kısa molalar vermek olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/harvardin-arastirmasina-gore-mutlulugun-anahtari-9-aliskanlik", "text": "Harvard Üniversitesi mutluluk için hayatınızda edinmeniz gereken bazı alışkanlıklar olduğunu söylüyor. Hepimiz mutlu olmak, hayatımızdan memnun olmak, yaptıklarımızdan ve sahip olduklarımızdan zevk almak isteriz, sorun şu ki bazen bunu yanlış yerlerde ararız ve bu da mutluluğu günümüz dünyasında ulaşılamaz bir şey haline getirir. Uzmanlara göre, mutluluk başarılı olmamız, daha uzun yaşamamız ve hatta beynimizi bozulmaktan korumamız için gerekli, bu nedenle meseleye odaklanmak, mutluluğu elde etmek ve sürdürmek için gerçekten çaba göstermemiz gereken bir şey. Neyse ki, Harvard 80 yılı aşkın bir süredir yaptığı tüm çalışmalar arasında, sorunlarla veya stresli durumlarla karşılaştığımızda bile gerçek mutluluğu elde etmeye ve kalıcı kılmaya yardımcı olan 9 alışkanlık olduğunu tespit etti. Inc.com adresindeki bilgilere göre, üniversite 1930'larda başlayan ve günümüze kadar devam eden Harvard Yetişkin Gelişimi Çalışması adlı bir proje yürüttü. Bu çalışma kapsamında, üniversitenin uzmanları mutluluğun anahtarlarını ve mutluluğa sahip olmanın en iyi yolunu aradılar. Yaklaşık 70 yıl süren bir başka çalışma, iyi arkadaşlara sahip olmanın en önemli şey olduğunu söylüyor, ancak bu çalışma aynı zamanda daha iyi bir hayata sahip olmanıza yardımcı olabilecek bazı alışkanlıklar geliştirmeniz gerektiğini vurguluyor. İlişkilerinizi analiz edin . Sıradan ilişkiler üzerinde çalışın . Sohbet sanatında ustalaşın ve bunun için yeterince zaman ayırdığınızdan emin olun. Kırılganlığa önem verin . Gördüğünüz gibi, bu alışkanlıkların hiçbirinin daha fazla çalışmak, bir şeyler satın almak veya çok büyük harcamalar gerektiren eylemlerde bulunmakla ilgisi yok; bunlar bilime ve Harvard araştırmasının yanı sıra diğer araştırmalara göre daha gerçek, daha derin ve kalıcı bir mutluluk elde etmeye yardımcı olan küçük içsel şeyler. Ve hepsini birden uygulamak zorunda değilsiniz, hayatınızla en alakalı olduğunu düşündüğünüz birkaç tanesiyle başlayabilir ve yavaş yavaş diğerlerine doğru ilerleyebilirsiniz. İster inanın ister inanmayın, tüm çalışmaların söylediği şey, en büyük farkı yaratanlın en küçük şeyler olduğu."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/hassas-ciltler-icin-en-iyi-7-after-shave-balsam", "text": "Kış mevsiminde ve soğuk iklimde cilt her zaman kurumaya ve hassaslaşmaya daha çok meyilli oluyor. Cildin üst tabakasını irite ettiğiniz traş rutininiz de bu sezonda en çok özen göstermeniz gerekenlerden. Tahriş olmaya yatkınlaşan ve ekstra bakım uygulamanız gereken hassas ciltler için en iyi 7 after shave balsamı seçtik. Kullanıcılarından yüksek oy alan bu ürün ekstra hassas bir formülle tasarlanmış. E Vitamini bakımından zengin olan ürünün içeriğinde yatıştırıcı papatya ve cadı fındığı özleri bulunuyor. Hipoalerjenik formüle sahip bu ürün Vichy Termal Suyu ile zenginleştirilmiş. İçerdiği mineral kalsiyum ile hassas cildi yatıştırıyor, güçlendiriyor ve gün boyu nemli, canlı tutuyor. Traş sonrası elinizi yüzünüzden alamayacağınız kadar cildi yumuşatan bu balsamın kokusu da br harika! Cildi yatıştırıp etkisini tüm gün sürdüren ürün, gücünü formülündeki shea yağı ve kayın ağacı özsuyundan alıyor. Çöl kadar kuru bir cilde sahipseniz, Prorarso'nun ultra nemlendirici bu ürünü tam size göre. Paraben, silikon, alkol ve mineral yağlar içermeyen balm, doğal özlerle sağlıklı bir cildi destekliyor. Yağsız ve hafif dokusu ile cildi ferahlatan bu ürün traş sonrası gerginleşen ve rahatsızlık veren cilde anında iyi geliyor ve rahatlatıyor. Hassas ciltleri Anta Baklası ve yüksek miktarda Bitkisel Soforin ile yatıştıran ürünün, Karite yağı ile de nem veriyor ve yatıştırıyo. Meşe ve gürgen özleriyle traş sonrası cildi yatıştıran ve bıçak yanığına iyi gelen ürün 24 saat cildi nemlendirirken yorgun, kuru ve stresli cilt görünümünü azaltıyor, cilde ekstra bakım yapıyor. Jiletin oluşturduğu tahrişi ve cilt tabakasının irite olmasıyla güçlenen ekstra kuruluğun önüne geçen Clinique'in traş sonrası bakımı, aloe ile hassaslaşan ciltleri yatıştırıyor, ferahlatıyor ve enerji veriyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/hayat-bilgisi-dersi-dalga-sorfu", "text": "Yegane ihtiyacım dalgalı bir denizle, sakin bir zihin. Bordun üzerinde, dalganın kırıldığı noktayı geçebilmek üzere kulaç atıyorum. Set halinde gelen büyük dalgaların sakinlemesini beklemeden, dalgalara doğru kulaç atar ve düşersem yeniden sahilde buluyorum kendimi. Her düşüşümde başladığım noktaya geri dönüyormuşum gibi görünse de aslında kilometre yaptıkça gelişiyorum. Aynı, hayatta karşıma çıkan zorluklarla kazandığım deneyim gibi. Beni savuran dalgalara sabırsız yaklaşımım bile hayatla mücadelemi andırıyor. Telaşlı halimi yakaladıkça özveriyle, sakinlikle, yılmadan devam ediyorum. Bir de bakmışım düşüşlerden bile keyif almaya başlamışım. Hem zaten biliyorum ki hiçbir fırtına sonsuza dek sürmüyor. Su akacak, ortam durulacak ve ben iki set arasında kendimi yeniden lineup'ta bulacağım. Nihayet açıklara, dalganın altımdan süzüldüğü yere varıyorum. Bordun üzerinde, yüzümü uçsuz bucaksız denize dönmüş dalga beklerken, sırtımı döndüğüm karayı ve insanlığı bir müddet geride bırakıyorum. Denizle ve içindeki tüm canlılarla bütün haldeyim. Ne büyük bir lüks, ne şahane bir denge... Bordun üzerinde dalgalarla birlikte yükselip alçalırken, hayat su gibi akıyor altımdan. Kah alçalacağım ki yükselişlerin tadı olsun, kah yükseleceğim ki alçalmaların meyvesini yiyebileyim. Dalga beklerken, gözüm hep ufukta. Gözüme kestirdiğim dalga bana yaklaşırken kulaç atmaya başlıyorum. Dalgayla aynı hıza gelebilecek kadar kuvvetli kulaç atabilirsem, o ivmeyle kalkıyorum. Ve mutluluk hormonları familyasından kim varsa saygı duruşunda. Dalgayı alırken düşersem , suyun dibinde yapmam gereken tek şey kollarımla kafamı korumak. Hayat da böyle değil mi? Düşerken kollayacaksın totoyu ama direnmeyeceksin. Tek yapmam gereken, suyun beni dibe çekme haline teslim olmak ve gerisini hayatın akışına bırakmak. Nasılsa dalga durulacak ve ben yeniden su yüzeyine çıkacağım. Denizin dibinden gelen enerji ve dalgaların gücünün yanında, ne kadar da küçük ve narin olduğumu her seferinde yeniden hatırlıyorum. İnsan aklındaki düşüncelerle kaybolunca, dertler derya deniz olabiliyor. Oysa olaylara azıcık geniş açıyla bakabilsek, çiçek gibi bir hayat yaşıyoruz. Hayatla savaşmaktansa, zorlukların üzerinde sörf yapmayı öğrenirsek teslimiyet çanları çalacak. Sırf bir dalgayı alabilmek ve saniyeler süren bir sürüş yapabilmek için onca zahmete girilir mi? Sevdalıysan, girilir. Bu yazı GQ Türkiye Denge sayısında yayınlanmıştır. Yasemin'in 'Gri Tonlarında Bir Aşk Hikayesi' yazısını buradan okuyabilirsin. Yasemin, GQ Podcast serisi Bilinçli Geyik'te 'Kusurlarım, kırılganlıklarım ve korkularımla cıbıl cıbıl oturuyorum karşınızda.' diyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/hem-barmen-hem-fit-nasil-olunur", "text": "Barmen olmak dünyanın en güzel işlerinden biridir; leziz içecekler yaratıp, her gece havalı yabancılarla tanışma şansı elde edersiniz. Şehirdeki en iyi restoranlarda arkadaşlarınız olur. İşiniz ağır ve zorlu da olsa her zaman kendinize sert bir içki hazırlayabilir ya da iş arkadaşlarınızla gizlice shot atabilirsiniz. Ama barmen olmanın tüm bu eğlenceli ve rockstar enerjisinin yanı sıra, en sağlıklı kariyer seçeneği olmadığını da kabullenmemiz gerek. Bazı geceler bir barmenin akşam yemeği, garsonun yanlışlıkla sipariş aldığı soğuk patates kızartması ya da bardaki bir kase kuruyemiş, zeytin ve belki de yanında soğuk bir biradan ibaret olabiliyor. Bütün gece ayakta durup, üzerine sürekli olarak içki kasalarını kaldırdıklarını ya da bardakları buzdolabından çıkarırken sırtlarının ne hale geldiğini de unutmamak gerek. Yorulduklarında eve gittiklerini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz; gece daha yeni başlıyor! Diğer insanlar güne uyanırken barmenler yeni yeni evlerine varıyor ve bir iki kahve içip tekrar bara gidecek zaman olana kadar anca uyuyor. Sağlık konusunda bir uzman olmasam da yıllar içinde nasıl olduysa beni nispeten fit tutan bir yaşam tarzıyla kariyerimin vücudum üzerindeki etkisini dengelemeyi başardım. Ben sağlığın üç ana etkene bağlı olduğunu düşünüyorum: Ne yediğin, nasıl uyuduğun ve bedeninle nasıl ilgilendiğin. Çalışmaya başlamadan önce mutlaka kocaman bir öğün yemek yiyorum. Bu herkes için geçerli olmalı. Eğer zayıflığınızın sabah ofisteki hamur işleri olduğunu biliyorsanız, ofise tok gidin! Evde kendinize omlet veya yulaf ezmesi yapıp işe tok gittiğiniz sürece midenizi çöple doldurmak için hevesli olmazsınız. İş uyumaya gelince, en kolay yapılacak şey gidip düzgün bir yatak almak. Ben eşyalı bir daireye taşınmıştım ve yıllarca -her ne kadar acı da olsa- paramı lüks bir otelden bekleyeceğim bir ürüne harcayana kadar, yeterli olduğunu düşündüğüm bir yatakta uyudum. Verdiğim para neredeyse tüm yıl yapacağım harcamalara denkti. İyi bir yatak, düzgün yastıklar ve kaliteli bir nevresim herkese uyumasında yardımcı olacaktır, inanın bana. Ve son olarak en çekindiğim kısım; fit kalmak. Gün içerisinde en az 30 dakika hareket etmeye çalışıyorum. 30 dakika, YouTube'da veya İnstagram'da harcadığımdan çok daha az bir süre. Ben o bu sürede ağırlık kaldırmayı tercih ediyorum ve bu bana iyi geliyor ama masabaşı bir işiniz varsa yürüyüşe çıkabilir ya da evinin salonunda egzersiz videolarıyla da o 30 dakikayı geçirebilirsiniz. Sabahlara kadar içki hazırlayan bir barmen de olsanız ofiste bilgisayar başında yazı yazan bir muhasebeci de, dengeye giden yol pek değişmiyor. Yiyebildiğiniz kadar sağlıklı yiyin, bedeninizin ihtiyacı kadar uyuyun, günde en az bir kere terlemeyi deneyin; ve evet kendinizi arada bir margarita ile şımartmayı unutmayın. Hayat sürekli sağlıklı olmalıyım diye düşünmek için çok kısa. Bu yazı Barmenin Fit Kalma Rehberi başlığıyla #GQBahar21 sayısında yayınlanmıştır. İçki Editörümüz Kevin'ın Akşamdan Kalmalara Özel Önerilerini buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/hepimiz-birer-haciyatmaziz", "text": "'Hacıyatmaz'ı bilirsiniz. Yere nasıl bırakırsanız bırakın, hemen ayağa kalkar. Bir iki kez salınıp, dik olarak dengesini bulur. Benim de pek çok çocuk gibi küçüklüğümde bir hacıyatmazım vardı. Gövdesi yeşil ve şapkası kırmızıydı. Yüzünden anlamsız bir tebessüm hiç eksik olmazdı. Rengini saymazsak bir kardan adamı andırırdı. Üzerinde denemeler yapıp, ayağa kalkamayacağı bir durumu bulmak için epeyce uğraşmıştım. Yuvarlak balkon demirinin üzerinde yaptığım bir deney onun sonu oldu. Yere düştü, parçalandı ve artık ayağa kalkamaz oldu. Onu çöp kutusuna atarken bile gülmeye devam ediyordu. Hacıyatmaz dahil oyuncaklar ve oyunlar, küçükleri erişkin yaşama hazırlamak içindir. Oynarken, aslında yaşamı ve onun kurallarını öğreniriz. Benim hacıyatmazım da bu uğurda yok olup gitti. Denge konusundaki bu yazıyı yazarken, çocukluk hacıyatmazımın görevini başarıyla yaptığını fark ettim. Kendisini minnet ve özlemle anıyorum. Daha sonraki yıllarda tıp eğitimi, meslek yaşamım ve diğer hayat deneyimleri bana gösterdi ki hepimiz yaşadığımız süre içinde aslında birer hacıyatmazız. Bu oyuncak, bize canlı olmanın felsefesini gösteriyor. Evrim bizi birer hacıyatmaz şeklinde geliştirmiş. Yaşamda kalmamızın sırrı bu. Yani her koşulda dengemizi sağlayıp, ayağa kalkabilmek. Fiziksel değilse de zihinsel olarak. Bunu yapabiliyorsak yaşamda kalmaya devam edebiliyoruz. Denge, yaşamı sürdürebilmemiz için vazgeçilmez bir özellik. İnsanın bedeni ve beyni kolektif çalışan bir organizasyon ağı. Bu ağ, koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun ve ne kadar kötü durumda olursak olalım bizi iyileştirmeye ve ayağa kaldırmaya çalışır. İnsan organizmasında hacıyatmazın dik durmasına benzer şekilde en iyi ve uygun durumda oluşan dengeye 'homeostasis' adı verilir. Bedenimizdeki her bir reaksiyonun hedefi budur: Homeostasisisi sağlamak. Buna 'fabrika ayarlarımız' da diyebiliriz. Yani bir şeyin ne az ne de fazla, tam ideal miktarda olması. Örneğin bağışıklık sisteminin az çalışması bizi enfeksiyonlara ve kansere açık hale getirir, fazla çalışması otoimmün hastalıklara sebep olur. Dengeli beslenmek, çok fazla yiyerek obezite ve diyabete yakalanmamak ama çok da az yiyerek beslenme yetersizliğine girmemek demektir. Kan basıncının ve kan şekerinin normalden fazla veya düşük olması insanın sağlığına zarar verir. İçimizde bunların hepsini ideal düzeye getirmeye çalışan mekanizmalar vardır. Bu dengelerin toplamı büyük dengeyi yani homeostasisi oluşturur. Bunlar dışında yaşamımızda sosyal dengeler de vardır. Çalışmak ve dinlenmek, rekabet ve yardımlaşma, hırs ve yetinme, bencillik ve iyiliğin dengeleri gibi. Biyolojik dengeler nasıl sağlığımızı belirliyorsa bunlar da mutluluğumuzu etkiler. Denge çok geniş bir konu olduğu için odaklanmak amacıyla bu kısa yazının bundan sonraki bölümünde insan bedeninin fiziksel dengesi ve bunun önemine değineceğim. Hatta hacıyatmazla en somut olarak benzeştiğimiz alan bence budur. İnsan bedeni için fizyolojik olan durum, uyunmayan sürenin çoğunu ayakta ve hareketli geçirmektir. Ancak günümüz insanı gerek kendi seçimi gerekse koşullar gereği zamanının büyük bölümünü oturarak geçirir. Böyle olması sağlığı için önemli bir risktir. Ancak bir taraftan da ayakta durup, hareket etmek o kadar da kolay değildir. Çünkü üzerinde yaşadığımız gezegen bizi büyük bir güçle kendine çeker. Hareket ederken bedenimizin ağırlık merkezi her an yer değiştirir. Bu nedenle her hareketimiz düşme riskini beraberinde getirir. Travmalar ve düşmeye bağlı yaralanmalar, kemik kırıkları yerçekimi etkisiyle olur. Ayrıca trafik, havacılık ve ev kazalarının oluşumunda yerçekiminin büyük etkisi vardır. Bizi hızla zemine çeken bu büyük güce rağmen rahatça yaşamımızı sürdürmemizin sebebi, beynimiz ve bedenimizin buna uyum sağlamış olmasıdır. Beynimiz her konuda olduğu gibi denge açısından da anlık durumu algılayıp ona göre düzenlemeler yapar. Ona bu verileri gönderenler ise görme duyumuz, iç kulaktaki konum belirleyiciler, deri, kas eklem ve bağlarda yer alan iğ şeklindeki algılayıcılarıdır. Beyin bunlardan aldığı veriyi hızla yorumlayıp kaslara emirler gönderir. Böylece dengemizi sağlar ve düşmeyiz. Çoğumuzun denge yeteneği, günlük yaşamdaki hareketlerde düşmeleri önlemeye yetecek düzeydedir. Kendiliğinden oluştuğu için değerini pek fark etmeyiz. Ama daha gelişimini tamamlamamış bir bebeğin, bisiklete binmeyi henüz bilmeyen bir çocuğun, fırtınalı bir denizde gemi yolculuğu yapanların, bazı nörolojik hastalıkları olanların, uzaydan yeni dönmüş astronotların dengelerini sağlayamayıp düştüklerini düşünürsek, bunun algılayıcı sistemler, beyin ve kaslar arasında kusursuz koordinasyonla ortaya çıkan bir yetenek olduğunu anlarız. Yerçekiminin dünyadaki yaşam üzerine etkisi büyüktür. Bedenimiz, bu büyük gücü yönetebilecek ve hatta avantaja çevirebilecek mekanizmalarla donatılmıştır. Bazı yönlerden yerçekimi bedenimiz için koruyucu ve geliştirici etki yapar. Mesela kemiklerimiz ve kaslarımız onun etkisiyle daha sağlam ve güçlü olur. Denge de dahil insanın bedenine ve zihnine ait tüm yetenekler yaptıkça gelişir. Yapmadıkça kaybolur. Bu, evrimden gelen bir özelliktir. Neyi tekrar ediyorsanız o yönden gelişip ilerlersiniz. Bu, antrenman yapmanın, öğrenmenin, ustalık kazanmanın ve başka pek çok şeyin temel prensibidir. Örneğin yürüdükçe ve koştukça aerobik kapasitemiz artar. Bunun, insan sağlığı üzerinde sayısız olumlu etkileri vardır. Ya da ağırlık çalıştıkça kaslarımız gelişir. Metabolizmamızın hareket alanı olan kaslar gelişip, büyüdükçe pek çok sağlık yararı oluşur. Bu iki grup egzersizin ayrıca dengeyi de geliştirici etkileri vardır. Çünkü bunları yaparken dengemizi de sağlamamız gerekir. Ancak bunlar dışında sadece dengemizi geliştirmek ve korumak için yapabileceğimiz özel egzersizler de var. Şu anda zihninizden Benim dengem çok iyi, hiçbir sorun yaşamıyorum diye geçiyor olabilir. Haklı olup olmadığınızı anlamak için ayağa kalkın ve tek ayak üzerinde durun. Bakalım umduğunuz kadar uzun durabiliyor musunuz? Yoksa kısa süre sonra düşmemek için diğer ayağınızdan yardım almanız mı gerekiyor? Diyelim bunda bir sorun yaşamadınız. Şimdi gözleriniz kapalı tek ayak üstünde durmayı deneyin. Büyük olasılıkla birkaç saniyeyi geçemeyeceksiniz. Demek ki denge yönünden kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Tüm antrenmanlar profesyonel bir yardım alınarak yapılabileceği gibi insanın kendisi de yapabilir. Bunu elbette antrenman biliminin ve antrenörlerin değerini azaltmak için söyleyemiyorum. Ama bunlara ulaşamayan veya zamanı olmayan insanlar kendi yaptıkları etkin çalışmalarla fiziksel kapasitelerini artırıp inanılmaz sonuçlar alabilirler. Denge egzersizleri de bunların arasındadır. Antrenörünüz varsa ona denge çalışmaları da yapmak istediğinizi söyleyin. Eğer yoksa günlük yaşamda çok basit ve kısa süreli şu egzersizleri yapabilirsiniz. Mesela markette sırada beklerken olabildiğince tek ayak üzerinde bekleyebilirsiniz. Böylece o sıkıcı zamanın bir işe yaramasını sağlarsınız. Önde bulunanlardan birisi diğer ayağınızda bir sorun olduğunu sanıp sırasını bile verebilir. Gördünüz mü? Hemen işe yaradı. Tabii ki şaka, benim böyle bir insan olduğumu düşünmenizi istemem. Bunu diş fırçalarken veya herhangi başka bir zamanda da yapabilirsiniz. Bir denge tahtası satın alabilirsiniz. Konkav basit bir tahtadır. İnternet satış sitelerinde bolca ve uygun fiyatlara bulunuyor. Bunun üzerinde durmaya çalışmak denge yeteneğimizi hızla geliştirir. Tek ayak üzerinde dururken birisine küçük bir top attırıp, dengeniz bozulmadan onu tutmaya çalışabilirsiniz. Yapabildiğiniz kadar topuklarınızın üzerinde ve parmak uçlarında yürüyebilirsiniz. Kısa bir zaman sonra bunların hepsini daha kolay ve uzun süre yapabildiğinizi fark edeceksiniz. Çünkü bedeniniz ve beyninizdeki tüm sistemler tekrarlarla güçlenir ve yetenekleri artar. Tıp literatürüne baktığımızda yukarıdaki denge egzersizlerinin çok önemli etkileri olduğunu görürüz. Eğer sporcuysanız dengenizin gelişmesi sakatlanma riskinizi azaltır. Koşucuysanız daha yüksek performansta koşmanızı ve yürümenizi kolaylaştırır. Spor yapmıyorsanız günlük yaşamda düşme ve kayma riskinizi azaltır. Şimdi veya ileride yaşayabileceğiniz bir kemik kırığını önler. Evde merdivenin üzerinde bir ampulu takarken veya dolabın üst bölümlerindeki bir eşyayı alırken düşüp belinizi sakatlamanıza engel olur. Hatta trafik kazası riskini azaltır. Yaşamınızın kalitesini ve belki de süresini artırır. Bunlar gibi egzersizleri yapmak insana çocukça ve hatta komik gelebilir. Ancak çocukluk yaşlarında hareket ederek oyun oynamak nasıl bizi geleceğe hazırlıyorsa, erişkinlikte oynamak daha sağlıklı ve keyifli bir yaşama kapı açar. Klişeleşmiş olsa da önemli bir öneriyi tekrarlamak istiyorum: Sağlığınız ve mutluluğunuz için içinizdeki çocuğu serbest bırakın. Ben de şimdi internetten kendime yeni bir hacıyatmaz ısmarlayacağım."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/her-erkegin-banyosunda-bulunmasi-gereken-10-bakim-urunu", "text": "Bir erkek her ne koşulda olursa olsun bakımlı olmak zorundadır. Kendi kişisel bakımına özen göstermiyorsa bakımlı bir erkek olmanın kavramını tam olarak anlayamamış demektir. Bu bakımın başlangıç noktası ise doğru aletleri ve bakım ürünlerini banyosunda yer vermesiyle gerçekleşir. İşte karşınızda banyonuzda mutlaka yer alması gereken 10 bakım ürünü. Sakal bakımı bir centilmen bir erkeğin en önemli konuları arasında yer alır. Banyonuzda yer alması gereken Mühle Tıraş Seti, retro tasarımı ve krom kaplama bıçağıyla sizi farklı kılacak. Tıraş sonrası yüzünüzdeki kırışıkları ve tahrişleri önleyecek bir ürüne ihtiyacınız varsa Chanel'in After Shave losyonunu kesinlike denemelisiniz. Bu ürün yeni favoriniz olacak. Şarj edilebilir dış fırçalarının en önemli modellerinden biri olan bu dış fırçası, diş sağlığınız için vazgeçilmez şeylerin başında yer alıyor. Centilmen bir erkek banyosuna bu dış fırçasına kesinlikle yer vermeli. Diş macunu seçmekte zorlanıyorsanız Marvis'in 3'lü diş macunu tam size göre. Banyonuzda yer vermenizi söylememize sanıyoruz ki gerek yok. Bu beyaz kömür sabunu, duş keyfinizi bir adım öteye taşıyacak. Hassas ciltler için üretilen sabun antiseptik yapısıyla cildinizin dengeli yapısını koruyacak. Sakal şeklinizi sık değiştirenlerden misiniz? Eğer öyleyse, Braun'un tıraş aleti tam sizlik. Daha şekilli bir sakalla fark yaratmak istiyorsanız, banyonuzda yer vermeyi unutmayın. Toni&Guy'ı duyduysanız saç bakımının ne demek olduğunu gayet iyi biliyorsunuz. Centilmen bir erkeğin banyosunda yer alması gereken bu şampuan saçınızın en iyi dostu olacak. Saç şekli centilmen bir erkek için en önemli noktalardan bir tanesi. American Crew'un bu Wax'ı saçınızın doğal görünümü koruyarak size farklı bir hava katacak. Yüzünüzdeki kışırıklardan ya da şişkinlikten kurtulmak için Philips'in VisaPure Advanced'i size gerekli tüm bakımı sağlayacak."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/her-erkegin-bilmesi-gereken-15-bakim-tuyosu", "text": "Kokuların hafızayla olan ilişkisi kanıtlanmış bir gerçek. Arkanızda bıraktığınız koku sizi akıllardan çıkarmayacak. Bu güçlü etki için imza bir parfüm şart. Gür saçlar pomadlar ve balmlarla daha iyi eşleşirken ince saçlara sahipseniz spreyler ve köpükler gibi daha hafif ve saça yüklenmeyecek formüllere yönelin. Farklı fonsiyonlarıi zamanlayıcısı ve farklı başlıklarıyla daha etkili bir diş temizliği sunan bu cihazlar size birçok kapı açacak gülümsemenizin olmazsa olmazı. Yaşlanma karşıtı savaşta nem en güçlü müttefikiniz, duş sonrası, sabah ve akşam cildinizi nemlendirmeyi unutmayın. Uzun bir tıraş rutini için her zaman vaktiniz olamayabilir ama yine de temel tıraş adımlarını öğrenin. Bu cildinizin sağlığı, doğru sakal şekli ve bakımlı bir görünüm için olmazsa olmazlardan. Çok görmesek de ayaklara bakım yapmak oldukça önemli. En azından duş sonrsı cilt yumuşakken tabanlarınızı ölü deriden arındırın. Vaktiniz varsa pediküre de gidebilirsiniz. Cildinizi ölü tabakadan arındırmak onu hem canlı hem de sağlıklı tutar. Bu yüzden haftada 2-3 kez yüz scrub'ıyla cildinize nefes aldırın. Herkesin yüz şekline en iyi oturan ve kendini en iyi hissettiği bir saç&sakal kesimi vardır. Bunun için frekansınızın tuttuğu bir berber bulduğunuzda onu sakın bırakmayın. Duş sonrası yumuşayan tırnakları kesmek daha kolay ve konforlu. Bunun yanında tırnak çevresindeki etler ve kuru elleriniz sizi rahatsız ediyorsa yanınızdan nemlendiriciyi eksik etmeyin. Gür kaşlar karakteristik bir ifade için favorilerden ama onlarında biraz derli toplu olmaya hakları var. İfadeyi dağınık gösteren tüylerden kurtulabileceğiniz gibi fazla uzun ve asi görünümlü kaş tüylerini uygun bir makasla evcilleştirebilirsiniz. Evet uzun ve vahşi sakal modası var ama yine de sakallarınıza özen göstermelisiniz. En azından haftada bir sakallarınızı şekillendirerek onları forma sokun. Hem de temizleyici bir jelle! Gün içinde ciltte biriken kirlerden kurtulmak ve gece boyu yağlanan ve bakteri üreten cildinizi arındırmak için yüzünüzü temizleyici bir jel kullanarak yıkamayı ihmal etmeyin. Sadece yüz değil vücut kıllarınız da ilgiyi ve biraz tıraşlanmayı hak ediyor. Pürüzsüz ve parlak bir görünümden bahsetmiyoruz elbette ama biraz özen kafi. Özellikle genital tıraş partnerinizden artı puan almanızı sağlayabilir, bizden söylemesi! Ufak bir not: Vucüt ve yüzde kullandığınız tıraş aletlerini ayrı tutun. Fazla ya da az uyku, yorgunluk gibi birçok etkenle göz çevresi şişmeye ve koyu halkaları göstermeye oldukça meyilli. Daha genç ve enerjik bir görünüm için bir göz çevresi depuffer'ı edinin. Güneş ışınları erken yaşlanmadan cilt dokusu bozukluğuna birçok problemin baş sebebi. Daha sağlıklı ve bakımlı bir cilt için mevsim kış olsa da güneş koruyucunuzu ihmal etmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/her-tiras-jiletle-yapilmaz", "text": "Jiletin pek yakışmayacağı bir bölge. Elbette daha önce jilet kullandıysanız bir şey diyemiyoruz ama bizim önerimiz bir epilatör ya da tüy dökücü krem kullanmanız. Ne yapın edin, omuz kıllarından kurtulun. Tamamen size kalmış. Tıraş makinesi de jilet de uygun, eğer deriniz görünmeyecek kadar kılınız yoksa ellemeyin ve doğal haliyle bırakın. Göğüstekinin aksine burada konu tartışmaya kapalı: Sırtınızdaki kıllar oraya ait değil. Tüy dökücü kremler ve spreyleri tercih edin, sırtınızı jiletlemek istemezsiniz. Aslında karın bölgeniz göğüs bölgenizi nasıl bıraktığınıza bağlı. Eğer göğsünüz doğal halindeyse karnınızı da ya aynı uzunlukta ya da biraz daha kısa tutabilirsiniz. Aslına bakarsanız en iyisi hiç dokunmamak ama yine de seçim sizin. Jilet, makine ya da tüy dökücü konusunda serbestsiniz, sadece fazla abartmayın, cildinizi özgür bırakın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/hizla-sakal-uzatmanin-tecrubeyle-sabit-birkac-yolu", "text": "Daha önce sakal bırakmamış da olabilirsiniz, sakalına bir türlü istediğiniz şekli verememiş de. Önemi yok. Önemli olan, önünüzdeki yıllarda ola ki sakalın size yakışacağına kanaat getirdiniz, aşağıdaki püf noktaları aklınızdan çıkarmadan işe koyulmak. Değişmeyen bir gerçek var: Cildiniz sağlıklıysa sakalınız da o derece sağlıklı ve hızlı uzar. O yüzden gün sonunda özellikle yüzünüzde biriken yağı ve kiri temizlemeniz gerek. Aslına bakarsanız, uykudan önce ve sonra olmak üzere günde iki kere, idealdir. Haftada iki kez de size uygun olan bir cilt temizleyiciyle yüzünüzü yıkayın ve nemlendirici kremlerin hayat kurtardığını unutmayın. B7, diğer adıyla biyotin, sakalınızın en iyi vitamin dostudur. Ve vitaminleri doğal yollardan almak her zaman en iyi seçimdir. Biyotinin en bilinen faydası saç, sakal, cilt ve tırnaklardaki proteinlerin gücüne güç katması ve bunun sonucunda sizi başlıktaki hedefe yaklaştırması. Yalnızca B7 değil, diğer kompleks vitaminler B1, B2 ve B3'ü de araştırmanızda yarar var. Suyun faydalarını elbette burada sıralamayacağız ama tahmin edersiniz ki su, mevzubahis konumuzda da önemli bir rol oynuyor. Kısaca anlatmak gerekirse suyu vücudumuzun içinde bir ulaşım aracı, bir taşıyıcı olarak görün; susuz kaldığımızda da -sakallarımız da dahil olmak üzere- hücreler kendilerini yenileyemiyor. Sakalınız yine uzayacaktır ancak güçsüz ve solgun bir sakalı uzatmaktansa kesin daha iyi."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/hollywood-centilmenleri-saclari-icin-ne-kullaniyor", "text": "Saydığımız ünlülerin saçlarına, dünyadaki en iyi kuaförler bakıyor. Peki sizin saçınız neden öyle durmasın? Belirgin bir saç kesimi ve iyi bir ürünle siz de bu saç stillerini yakalayabilirsiniz. Ryan Gosling: Gosling'i senelerdir aynı saç stiliyle görüyoruz. Yana taranmış, bir bakım ürünüyle tutturulmuş, yumuşak ve bakımlı bir saça sahip. Kısa saç stilini mükemmel kullanan Gosling iyi bir bakım kremi ve orta güçte mat bir saç ürünüyle bu stili yakalıyor. Mat saç ürünleri saçınızın hiçbir şekilde kıpırdamamasını sağlayacak ve temiz bir görünüm verecektir. Bu ürünler maksimum, orta ve az tutma gücü olarak seviyelere ayrılıyor. Bradley Cooper: Hollywood'daki en iyi saç stillerinden birine sahip olan Bradley, saçlarında adeta 'hiç uğraşılmamış' bir görünüm yaratmayı çok iyi başarıyor. Ancak söylemek gerek; o dalgalar kendiliğinden öyle durmuyor. Saçını ne çok kısa ne de çok uzun tutmayı seven Bradley saçının dalgasını öldürmemek için fazla şampuanlamıyor. Saçını hacimli tutmak için iyi bir şampuan ve saç kremi kullanıyor. Saçını ıslak bırakıyor böylece dalgaları kendi halinde kalıyor. Bir de tarakla ön tarafı geriye tarıyor. Leonardo DiCaprio: DiCaprio, kızarkadaşlarını değiştirme konusunda biraz rahat olsa da saç stilinde biraz tutucu davranıyor. Son birkaç yıldır genellikle sadece Oscar'larda görebildiğimiz ünlü aktör ona en uygun saç stilini bulmuş gibi. 'Slick back' denilen saç tarzını yakalamak için Leo, güçlü bir mat saç ürününü sürdükten sonra tarağıyla yanları geriye, üstünü de hafif yana tarıyor. Son olarak da saçının hiçbir şekilde kıpırdamaması için güçlü bir saç spreyiyle son dokunuşu yapıyor. Ryan Reynolds: Diğer aktörlere nazaran Ryan Gosling'in saçı daha az uğraş gerektiriyor. Yanlarını kısa tutan Ryan, sadece üst taraftaki saçlarına bakıyor. Orta güçteki mat saç kreminden eline biraz alıyor sonra parmaklarıyla saçlarını tarayarak ürünü dağıtıyor. Çok toplu bir görünüm sevmeyen Ryan, saçının hacmini böylece koruyabiliyor. Mat krem kullanmanın en iyi tarafıysa, birçok kremin aksine, ıslak saç görünümü yaratmaması."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/ince-ayarini-bulacak-olan-sensin", "text": "Türkiye'de bir doğa olayı olarak hortum görmek bir zamanlar imkansızdı. Hatırlayın, ilk kez hortum görüldüğünde ne kadar şaşırmıştık. Şu an o kadar büyük şaşkınlıkla karşılaşmıyoruz. Çünkü doğanın dengesinin bozulduğunun farkındayız. Hep kendimize alıp, doğayı kendi aç gözlü ihtiyacımız için yarınları düşünmeden sömürdükçe bu hassas denge kaybolmaya, doğal afetlerin sayıları artmaya, daha önce şahit olmadığımız doğa olaylarına şaşkınlığımız azalmaya devam edecek. Şehirlerin ortasında adının içinde köy, dere, çayır, ova kelimeleri geçen onlarca semt var. Artık ne köylükleri kalmış, ne dereleri, ne dağları, ne de ağaçları... Haddinden fazla betonlaşma yüzünden şehirler nefes alamıyor. Fiziki dünyamızdaki dengesizliklerle birlikte iç dünyamızdaki öfke, yozlaşma, endişe, güvensizlik ve korku da artıyor. Aslında dış dünyamızda her ne oluyorsa iç dünyamızda da aynısı oluyor. Zihnimizdeki endişe, kapımızdaki kilitlerin sayısını da artırıyor. Korku baskın geldikçe diğer insanlara karşı güvenimiz azalıyor. Bu korku ve endişeyle yaşamaya devam ettikçe kendi öz benliğimizden uzaklaşmaya, içimize kapanmaya başlıyoruz. Çünkü kalbimiz ve fiziksel vücudumuz, ancak güvende ve samimi hissettiği ortamlarda kendini açık tutabiliyor. Hayatta kalma dürtüsüyle kendimizi sürekli koruma halinde olmaktan, ay sonunu getirme derdinden veya başka dünyevi dertlerimizden farkında olmadan omuzlarımız öne doğru yuvarlanıyor; kaslarımız gereksiz yere gergin, dişlerimiz sıkılı, kaşlarımız gereksiz yere çatık. Vücudumuzdaki denge kayboldukça hastalıklar ortaya çıkıyor. Zihnimizde endişe ve kıskançlık arttıkça huzurumuz kaçıyor. Doğadaki ağaçların, denizlerdeki balıkların, cebimizdeki paranın değeri azaldıkça dengemiz kayboluyor. Onu bulmaya çalışırken iyice bocalıyoruz. Aslında denge, sadece olma halidir; sadeleşerek, azalarak, basitleşerek, korkularımızla yüzleşip özgürleşerek sadece kendimiz olabildiğimizde dengemizi buluruz. Ve herkesin, her şeyin dengesi kendine özgüdür. Kendimizi bir başkasının durumuyla karşılaştırdığımızda dengemizi kaybederiz. Başkasının yolundan ilerlemek yerine kendi başımıza yola koyulmak ise korkularımızı tetikler. İsteriz ki etrafımızda hep doğru yöne gittiğimizi gösteren insanlar, tabelalar, işaretler olsun. Ama kendi dengeni ancak ve ancak sen bulabilirsin. Bu yolu ilk yürüyen sen olacaksın. O yoldan tekrar geçmen gerektiğinde yönünü bulmanı kolaylaştıracak tabelaları ve işaretleri ancak sen koyabilirsin. Yol kaba hatlarıyla belli olabilir ama bizi dengeye taşıyacak ince ayarı kendimiz bulmalıyız. İç sesimizin tecrübesini ve erdemini dinlediğimizde kendimize özgü dengemize biraz daha yaklaşıyoruz, dengemize yaklaştığımızda da otomatik olarak kendimize ve çevremize karşı şiddet gösterme eğiliminden uzaklaşıyoruz. Şükran duymak, içinde bulunduğun ana güvenmek, diğer insan ve varlıklara saygı duymak Ahimsa'yı yani şiddetsizliği kuvvetlendirecektir. En önemlisi bu prensibi kendimize karşı uygulayabilmektir. Belli bir çizgiye kadar kendini zorlamak, bir konu hakkında istenilen ve gereğinden fazla mesai ve efor harcamak seni güçlendirecek ve istediğin hedefe biraz daha hızlı ulaşmana yardımcı olacaktır. Ancak bu kendine yüklenme hali alışkanlık ve devamlılık haline dönüştükçe kendimize zarar vermeye, çalıştığımız konu üzerinde basit bir hata yaptığımızda kendimizi cezalandırmaya veya o hata hakkında gereğinden fazla pişmanlık duymamıza neden olacaktır. Önce kendimizi sevmeli, kendimizi gereksiz yere cezalandırmaktan vazgeçmeliyiz. İçimizde sağladığımız bu denge hali, etrafımızdaki insanlara ve varlıklara davranış şeklimizi de zaman içinde değiştirecektir. Ahimsa, içsel ve dışsal dünyamızdaki mutluluk ve harmoninin anahtarı, olmazsa olmazıdır. Düşüncelerimiz, sözlerimiz ve yaptıklarımız birbiriyle örtüştüğünde ortaya çıkan enerjiler birbirini destekleyecek; niyetlerimiz, hedeflerimiz ve evrenin bize verdikleri birbirini tamamlayacaklardır. Unutmayalım ki Yamalar birbirini sırasıyla takip eden pratiklerdir, özellikle Ahimsa ve Satya beraberce bu ilkelerin temelini oluşturmaktadır. Satya'nın güçlenmesi için neyin doğru, neyin yanlış olduğunu iyi idrak ve analiz edebilir olmamız gerekiyor. Çünkü çoğu zaman kendimize söylediğimiz yalanları tekrar ede ede onların doğruluğuna inanmaya, yaşanmamış olayları yaşanmış gibi anlatmaya, hatırlamaya başlıyor ve algılarımızı duymak, görmek istediğimiz egomuzu okşayan, üzülmeyeceğimiz, bize zor gelmeyen, acıtmayan alanlara yönlendiriyoruz. Böyle durumlarda gerçeklerle samimiyetle, korkmadan yüzleşmemiz gerekiyor. Çünkü hakikatle yaşayıp, konuşmak başlarda zor ve ürkütücü geliyor. Ama bu, yüzmeyi öğrenmek gibi... Önce kolluklarla, sonra ayaklarının yere bastığına emin olduğun sığ sularda denersin yüzmeyi; sonra yavaş yavaş boyunu geçen sulara doğru ilerlersin. Kimse okyanusun ortasında tek başına yüzme öğrenmiyor. Ne zaman ki hayatın gerçekleriyle kendi doğrularımız bir dengeye oturuyor, işte o zaman enerjimiz ve yaratıcı güçlerimiz serbestçe ortaya çıkıyor. Çünkü bu haldeyken dengeni bulmak için kendine yalan söylemene gerek kalmıyor ve oraya harcadığın enerjin kendi özbenliğini beslemeye başlıyor. Doğruculuk esasıyla sarf ettiğin her söz ve aksiyon birbirini tamamlayıcı hale geliyor ve artık söylediklerini hatırlamana gerek kalmadan zihnini anda tutabiliyorsun. Çünkü bir yalan söylediğinde onu ömür boyu hatırlamak için enerji sarf etmen gerek. Gerçekleri kendi doğrularınla dengeleyip söylediğinde ise hayat dolu dolu akmaya başlar; sözlerin kalbinin ve zihninin karanlıkta kalan kısımlarından değil de aydınlık ve hafif olan kısmından denge ve samimiyetle akar. Bu konu cömertlik, enerji, zaman, güven, para gibi birçok alanda ele alınabilir. Kendimizi gereksiz bir yarışın içine sokmadan, başkalarıyla karşılaştırmadan yaşadığımız her an, gelecek günlerin bize sağlayacağı hediyelerin potansiyelinden optimumda faydalanmamıza yardımcı olacaktır. Bir karşılık almadan, durmadan vermek sonunda bizi bitkin düşürecek ve enerjimizi yeniden toplamamızı güçleştirecektir. Her verdiğimizin bir karşılığı olmalıdır, parayı da bir enerji olarak düşünmeliyiz bu durumda. Bunun tam aksi ise gereğinden fazla cömert olmaktır. Aşırı cömertlik karşı tarafı mahçup ve borçlu hissettirici duruma düşürmeden yapılmalıdır. Bunun en güzel örneğini doğa ve insan ilişkisi açıklar: Doğa hiçbir karşılık beklemeden, bıkmadan usanmadan bize cömertçe nimetlerini sunar. Günlük menfaatlerimiz uğruna doğanın o muhteşem dengesini bozduğumuzda, asıl kaybeden yine biz oluyoruz. Depremler, seller, yangınlar çok daha yıkıcı olup, zarar veriyor. Kendi kendimize veriyoruz bu zararı aslında. Güzel bir örnek oruç tutmak olabilir, bence oruç tutmak bize teslimiyetle gelen şükürün kıymetini öğretiyor, ne zaman elimizdekilerle şükür ediyoruz, o zaman rahmetle doluyoruz. Bu dengeli hal bir ay bile olsa, nefsine hakim olmak, inandığın dinin gereklerini yerine getirmekle birleşince, vücudun ve zihnin terbiyesinde önemli bir rol oynuyor. Aldığımız nefesi bile gereğinden fazla tutmamalıyız. Çünkü bizi hayatta tutan nefes bile uzun müddet tutuldukça toksik hale döner. Bu yüzden zamanı geldiğine inandığın şeyleri nazikçe bırakabilmek, yenisi için yer açabilmek en büyük erdemlerden. Aynı, evde bahar temizliği yapar gibi giymediğin kıyafetleri ihtiyaç sahiplerine vermek, kazandığın paranın bir kısmını bağışlamak, yediğin yemeğin, soluduğun havanın, içtiğin suyun karşılığında doğaya borcunu ödemek, bu alma verme dengesinin sağlanmasına yardımcı oluyor. Yenisi için yer açmadıkça zamanında severek beğenerek aldıkların yavaşça seni ağırlaştırmaya, tutundukların seni geri çekmeye başlıyor. Ve biz daha çok şeye sahip oldukça veya sahip olduğumuza inandıkça, onları korumak için hantallaşmaya başlıyoruz. Kıvrak karar verememeye, gereğinden fazla düşünmeye başlıyoruz ve daha çok düşündükçe kalp-zihin dengesini bozmaya başlıyoruz. Güzel bir örnek muz-kafes-maymun hikayesidir. Maymun doğası gereği açgözlüdür, boşuna 'maymun iştahlı' diye bir deyim çıkmamış. Maymun muzu o kadar sever ki, ihtiyaç duyduğundan daha çok tüketmeye her zaman meyillidir. Ancak ancak muz kafesin içine koyulduğunda onun şehvetiyle her an kendini kafese hapis edilmiş de bulabilir. Diğer güzel bir örnek ise 'One man's trash, another man's treasure' deyimidir. Tutunmadan bıraktıklarımız başkalarının hayatında büyük farklar yaratabilir. Santosha: Zor zamanlarda dışarıdan destek beklemeden pozitif ve kıymet bilen bir yaklaşımda olmak, Tapaş: Disiplinli bir halde elinden gelenin en iyisini vermek, Svadhiyaya: Kendine ayna tutarak kendini bilmek, İsvara Pranidhana: Mütevazılığını koruyarak yaptıklarının, ulaştıklarının daha büyük bir güç tarafından sana verildiğini hatırlayarak, sana verilenleri şükürle takdir etmek anlamına gelir. Ne zaman, etrafımıza ve dolayısıyla kendimize zarar vermeye, acı çektirmeye başlıyoruz; ne zaman yalan veya yanlış bilgilerle kendimizi doldurmaya ve konuşmaya başlıyoruz; ne zaman hakkımızdan fazlasını almaya veya başkasının hakkını izinsiz almaya başlıyoruz; ne zaman Allah'ın, Yaradan'ın, doğanın kudretinden uzaklaşıp kendi egomuzu besleyip, onu şişirmeye başlıyoruz; ne zaman paylaşmayı unutup, bencilleşiyoruz, işte o zaman dengeden uzaklaşıyoruz. Elimizdekilere kiracı gibi değil de dünyevi varlıkların sahibiymişiz gibi yaklaşmaya başladığımızda, dengeyi kaybediyoruz. Maalesef veya şanslıyız ki her şey bizim kontrolümüzde değil. Bazı durumlara, konumlara sadece çalışarak gelemeyeceğimizi bilmemiz, evrenin bize ayırdığı paranın, alacağımız nefes sayısının belli olduğunu kendimize hep hatırlatmamız gerekiyor. Bu ve benzeri konularda ilahi güce teslim olmamız ve bize ayrılan istihkaka saygılı duymamız gerektiğini, bize bahsedilen işe, hayata ve aileye elimizden gelenin en iyisini vermemiz gerektiğini hatırlatıyor kadim öğretiler. Hayatımızın ne zaman, ne kadar, kiminle, nasıl, nerede olacağı tamamıyla takdir-i ilahinin uygun görmesidir. Bize düşen, koşullar ne olursa olsun olumlu ve yapıcı bir yapıda olup içinde bulunduğumuz anda elimizden gelenin en iyisini yapmak, şefkatli ve anlayışlı bir şekilde özbenliğimizle tanışmak, yüzleşmek, flört etmek, kabullenmek ve bir olmaktır. Dış dünyamızda denge arıyorsak, önce o dengeyi kendi iç dünyamızda bulmamız gerekiyor. Herkesi dengeli, mutlu, huzurlu olduğumuz konusunda kandırabiliriz, ancak kendimizi asla. Özgür'ün 'Acı ve Kriz ile Nasıl Başa Çıkılır?' yazısını da buradan okuyabilirsin. Bu yazı GQ Türkiye Denge sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/internette-biraz-fazla-mi-takiliyoruz", "text": "Günde elinize cebinizi kaç kere alıp bıraktığınız düşünün. Alkol, uyuşturucu gibi madde bağımlılıklarının da sosyal medya ve internet bağımlılığından bir farkı yoktur, aynı şemayı izler. Ne zaman internete girseniz ya da sosyal medyada bir şey paylaşsanız vücudunuz dopamin salgılamaya başlar. Mutluluk hormonu olarak bilinen dopaminin normalden fazla salgılanması bağımlılığa sebep olur. Biliyor muydunuz? Normal bir sohbette kendinizi hakkında %40 bahsederken, sosyal medya hesaplarında kendiniz hakkında %80 daha fazla konuştuğunuzu ve ne kadar kendiniz hakkında konuşursanız o kadar çok dopamin salgıladığınızı! Araştırmalara göre internet ve sosyal medya kullanımı 18-24 yaş arası değil 25-34 yaş arasındaki kişilerde daha fazla görülüyor. Bu kişiler uykularının ortasında bile kalıp telefonlarına bakıyorlar. Her gün gittikçe artan internet ve sosyal medya kullanımının artmasıyla yeni psikolojik hastalıklar çıkmaya başlıyor. FOMO olarak adlandırılan bir şey kaçırma korkusu birçok gençte görülebiliyor. Hatta hiç cebinizin çaldığını sanıp elinize aldığınıza çalmadığını gördünüz mü? Bu bile yeni bir sendrom! Bunun adına ise Phantom Vibration Syndrome deniliyor ve birçok insan haftada en az iki kere yaşadığını söylüyor. Tabi saldırganlık ve agresiflik de internet sayesinde artıyor. Yüz yüze görmediğiniz insanlara laf atmak ya da yorumda bulunmakta daha rahat hissedebilirsiniz çünkü kişiyi görmüyorsunuz ve empati seviyeniz düşüyor. Sonuçlarına katlanmak zorunda olmadığınız bir hareket olarak algılıyorsunuz. Ancak yüz yüze olsaydınız belki o cümleyi öyle değil şöyle söylemeyi seçerdiniz. Blogger'ların sayfalarına bakarken hayatlarına özeniyor musunuz? Bu tür özenti hiseleri insanlara kendi hayatlarının boş ve önemsiz olduğu algısını artırıyor. Öbür insanların kendilerinden daha başarılı ve daha mutlu hayat yaşıyor olması insanlarda depresyon seviyesini arttırıyor. Bu depresyon seviyesinin artması da internetteki saldırganlık hareketlerinin artmasına sebep oluyor ve hop çember tekrardan internet bağılılığına dönüp içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Uykunuzu mu alamıyorsunuz? Yine interneti suçlayabilirsiniz, özellikle eğer akşam kalkıp cebinize bakanlardansanız. Bir de ne kadar uykusuz kalırsanız o kadar da internette ve sosyal medyada gezinmeye başlıyorsunuz. Peki bu neden mi oluyor? Siz sosyal medyaya ve internete akşam bağlanınca, gördüğünüz saldırganlıklar ya da başka paylaşımlar sizde tekrardan depresyon ve öz güven eksikliği yaratıyor. Şu ana kadar gittikçe narsist, agresif de depresif olduğumuzu anladık. Tabii internetin insan zekasını artırması gibi birçok yararı da var ancak her zaman dengeyi bulmak lazım. Bir GQ erkeği olarak fiziksel ve zihinsel sağlığınıza her zaman dikkat etmelisiniz. Akşam yatmadan bir saat önce internet ve sosyal medya kullanmamaya dikkat edin. Eğer işinizde internet kullanmamanız imkansız ise 1 saatin 45 dakikasını internette, 15 dakikasını da gözlerini kapatarak ya da yürüyüşe çıkarak geçirin. Sosyal medyadan biraz olsun uzaklaşmayı deneyin, böylece hayatınızda o kadar da önemli olmadığınız farkına varırsınız."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/iz-birakmadan-yaslanma-sanati", "text": "Uzun süre kapalı mekanda bulunmak, bilgisayar başında geçen zaman, stres, güneş ışınları ve daha pek çok nedenden dolayı cildiniz gün boyu savaş veriyor. Yaşadığınız her anın izi teninize işleniyor. Kimi bu yaşlanma sürecini genetik şansından dolayı avantaja çevirebilirken, pek çok erkek bu şansı biraz bakımla yakalayabiliyor. Yaşlanmak doğal bir süreç ancak cildinize doğru ve yeterli bir bakım uygulamıyorsanız, yaşlanmanın izlerini de taşımaya mahkumsunuz demektir. Geçen zamanla birlikte cildinizdeki peptit ve kolajenlerin azalmasıyla elmacık kemiklerinin altında çukurlar, çenede sarkmalar, gülme çizgileri, göz çevresinde kırışıklık ve torbalanmalar oluşur. Ama doğru bir bakımla sağlıklı ve bakımlı yaş almanın pek çok yolu var. Yeter ki bu konuda istikrarlı olun. Cilt bakımını hayatınızın bir parçası haline getirdiğinizde pek çok faydasını göreceksiniz. En yaygın hata, heveslenerek aldığınız kremin bir haftada etkisini görmeyi beklemek, değişim olmayınca da kullanmaktan vazgeçmek. Unutmayın ki hiçbir cilt bakım ürünü etkisini bu kadar kısa sürede göstermez, sadece cildinizde daha canlı ve temiz bir görünüm hissetmeye başlarsınız. Olumlu etkiler ancak bir ay düzenli kullanımdan sonra belirmeye başlar. Eğer buna rağmen bir değişim yaşamıyorsanız o zaman bir uzmana danışarak cildinizin ihtiyacı olan içeriklere sahip ürünleri kullanabilirsiniz. Anti-aging özelliği olan kremleri çizgileriniz derinleşmeden önce kullanmaya başlamalısınız. Alın bölgesi ve gülme çizgileri ilk göze çarpan bölgelerdir. Zamanından önce belirginleşen hatlar için cilt bakımının yanı sıra medikal estetik müdahaleleri de deneyebilirsiniz. Bu konuda pek çok erkeğin endişeleri var ama her müdahalenin botokstan ibaret olmadığını bilmelisiniz. Cildinizde halihazırda bulunan kimyasalların tembelleşmesi, düzenli çalışmaması, doku ve yağ kaybı gibi etkenlerle oluşmaya başlayan kırışıklıklar, sentetik olmayan kimyasalların cilde enjekte edilmesiyle doldurularak yaşlanmanın önüne geçilebiliyor. Nereli olduğunuz bile önemli: Genetik yapınız ne kadar iyiyse bu yaşlanma sürecinize o kadar iyi yansıyor. İnsanların nereli olduklarına kadar pek çok şey önemli çünkü herkes değişik yaşlanıyor. Erkek en başta saçlarından yaşlanmaya başlıyor. İkinci olarak hareketsizlik, özensiz bir hayat, stresli iş yaşantısı, düzensiz beslenmeden dolayı karın bölgesindeki yağlanma dikkat çekiyor. Olduğundan yaşlı görünmeye yol açan bu yağlanma, erkeklerin kendilerini spor salonlarına atmalarıyla sonuçlanıyor. İş hayatında nasıl göründüğünüz önemli: Ne kadar sağlıklı ve genç bir cilde sahip olursanız iş hayatında da o kadar öne çıkarsınız. Ama maalesef bizde erkekler kendi başlarına değil partnerlerinin desteğiyle geliyor. Estetiğin sentetik, suni olduğunu düşünüyorlar. Bilinmesi gereken en önemli şey şu, uzmanlar halihazırda cildinizde olan yapıyı yeniliyor, sentetik ürünler kullanmıyor. Zamanından önce kırışıklıklarla sorun yaşıyorsanız estetik müdahalelerle bu sorunlarınızın önüne geçebilirsiniz. Yanak çukurlarına dikkat: Gözaltı çukurları ve yanak çizgileri, erkeklerin yüzünde ilk yaşlanma belirtilerinin oluşmaya başladığı yerlerdir. Elmacık kemikleri altında yanaklarda çukurlar, çene altında sarkmalar belirir. Gölgelenmeden dolayı renk değişikliği meydana gelir, bu da sizi olduğunuzdan çok daha yaşlı gösterir. Bu belirtiler cildin kolajen üretiminde azalma olduğu ya da kolajen üretemediği anlamına gelir. KOLAJEN: Kemik, deri, kıkırdak, tendon ve dokuların içinde bulunan, fibroblast olarak bilinen hücrelerin ürettiği kolajen, sert ve lastiğe benzer dokuya sahip bir protein. Cildin en derin tabakası olan dermise destek görevi görürler. 40'lı yaşlardan itibaren kolajen üretimi yavaşlamaya başlar ve yeni üretimin kalitesi eskisi kadar iyi olmaz. Uygun bakım ürünlerinden yardım almanız gerekir. ELASTİN: Cilde esnekliğini veren aminoasitler içeren, kolajen gibi bir proteindir. Elastin de zamanla ciltte azalır, bu eksiklik sarkık ve kırışık bir görünüme yol açar. SERBEST RADİKALLER: Endüstri atıkları, güneş ışınları, kozmik ışınlar, özellikle otomobil egzozlarından çıkan gazlar, ağır metaller, virüsler, sigara, alkol, stres gibi çevresel faktörlere denir. Serbest radikaller pek çok ciddi hastalığın habercisi olduğu gibi, erken yaşlanmanın da en büyük sebeplerinden biridir. Yaşamak için ihtiyacımız olan oksijen, aynı zamanda serbest radikallerin de kaynağıdır. Oksijenin yanı sıra petrokimya ürünleri, ilaçlar ve hatta yiyeceklerde bulunan bazı bileşikler de serbest radikal oluşumuna neden olur. Kaslar, yağ ve dokudaki yapısal değişimler gözaltı torbaları ve çukurlarına neden olur. Düzensiz uyku, yorgunluk, içkili geceler, gözaltınızda toplanarak torbaların oluşmasına zemin hazırlar. Eğer alerjik bir yapınız varsa kırmızı-mor halkalar, içki-sigara kullanıyorsanız ve iyi bir uyku düzeniniz de yoksa torba ve çizgilerin yanı sıra koyu halkalar da oluşmaya başlar. İyi bir gözaltı kremiyle yorgun bakışları silebilirsiniz. Burun ve dudak çevresinde oluşan çizgilere denir. Genetik faktörlerin yanı sıra güneş, stres, sigara ve içki kullanımı gibi faktörlerle derinleşen belirgin çizgilerdir. Belli bir cilt bakım alışkanlığınız yoksa yani cildinizi yeterince temizleyip nemlendirmiyorsanız bu çizgilerin 35 yaşından sonra belirginleştiğini görebilirsiniz. Aşırı kilo kaybı yağ dokusunu etkiler, bu da elmacık kemiklerinizin altında çukurlar oluşmasına neden olur. Yüz mimiklerinin de tetiklediği alın çizgileri, aynı zamanda kuruluk problemi yaşayanlarda derinleşmeye başlar. Farkında olmadan günde binlerce kez alnınızı elliyor ya da kırıştırıyorsunuz. Derinleşebilecek çizgilerin önüne geçmek için iyi bir kırışıklık karşıtı nemlendirici kullanmalısınız. Cildinizi zararlı UVA ve UVB ışınlarına karşı korunmasız bırakmak, kırışıklıkların oluşumuna zemin hazırlar. Güneşin cilde yansıyan ya da direkt ulaşan ışınları, serbest radikaller yaratır ve doğal kolajen seviyelerini azaltır. Mevsim ne olursa olsun, cildinize mutlaka SPF 30 koruma faktörlü nemlendirici sürün. Yeteri kadar su içmemek iç organlar gibi cildi de etkiliyor. Gün içinde bol su, vücudun nemlendirilmesi için en doğru yol. Böylece ciltte dehidrasyondan oluşan ince çizgilerin ve solgun rengin önüne geçip daha zinde bir görünüme kavuşabilirsiniz. Spor sadece güzel ve zinde bir vücuda sahip olmanızı sağlamaz, bu sağlıklı görünüm cildinize de yansır. Gün içinde çeşitli nedenlerden dolayı maruz kalınan kimyasallar spor yaparken terle birlikte vücudunuzdan atılır. Spor aynı zamanda lenfatik sistemin yani hem vücudun işlemesini sağlayan donanımın hem de kan dolaşımının harekete geçmesini sağlar. İyi çalışan kan dolaşım sistemi, cildin de doğal parıltısını kazanmasını sağlar. Sigara sadece genel sağlık durumunda değil ciltte de kendini hemen belli eden sorunlara yol açıyor. Kolajen ve elastin parçalanmasını hızlandırıyor, vücutta depolanan C vitamininin azalmasına neden oluyor. Uzun vadede karşılaşacağınız kuruluk da cabası. Akne, tembel sindirim sistemi, aşırı terleme hep beslenme tarzınızla ilgili yaşadığınız sorunlardır. Sindirim sistemi iyi işleyen bir vücut, iyi bir cilde sahip olur. Önemli olan, neyi ne kadar yediğiniz değil, neyi ne kadar sindirebildiğiniz ve nasıl parçalayabildiğinizdir. Düzgün parçalanmayan besinler şişkinliğe yol açar, bu da cildin solgun görünmesine neden olur. Doğru beslenerek sağlıklı ve canlı görünmenizde büyük rol oynar. Havuç, tatlı patates gibi sebzeler kolajeni yeniden yapılandırmaya yardımcı olan A vitamini içerirler. Kereviz, kolajen üretimine yardımcı olan kükürtleri içerir. Dut, ahududu gibi meyveler kolajen seviyesini artırır ve serbest radikallerin yol açtığı zararları ortadan kaldırır. Ispanak gibi yoğun C vitamini içeren koyu sebzeler kolajen üretimini tetikler. Yaşlanmanın en önemli nedenlerinden biri de akıp geçen zaman değil, metabolizmanın son ürünü olan serbest radikallerin yol açtığı DNA hasarları. Cildiniz gün boyu DNA'nıza zarar veren çevresel faktörlere maruz kalıyor. Hasar görmüş DNA, hasarlı hücre üretimi yapmaya başlıyor. Kolajen üretimi sağlıksız olursa, yüzünüzde kırışıklık ve derin çizgi oluşumu artıyor. DNA hasarları erkeklerde sperm kalitesini de bozuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/jason-momoa-7-yil-sonra-sakalina-veda-etti", "text": "Game of Thrones'un Khal Drogo'su Jason Momoa hem dizide hem de gerçek hayatta saç ve sakalıyla hayranlık uyandıran Hollywood yıldızlarından. Son 7 yıldır sakallarını boydan boya ve şekilden şekile sokan ünlü oyuncu, rol arkadaşı Kit Harington gibi bize bir sürpriz yaptı ve dizinin final sezonu sonrası görünümünü yeniledi. Ancak Jason Momoa'nın yeni görünümü bir saç&sakal evriminden çok daha fazlası. Instagram hesabından Khal Drogo, Aquaman ve Declan'a veda eden oyuncu sakal tıraşını profesyonel bir video ile takipçileriyle paylaştı. Kendi tıraşını kendi yapan Jason videoda iyi bir amaca hizmet eden bu eyleminin sebebini anlatıyor. Çevresel kirliliğe dikkat çekmek için böyle bir yola başvurduğunu söyleyen yıldız oyuncu, bir değişim gerektiğini ve değişime de kendisinden başladığını söylüyor. Takipçilerinden bu mesajı paylaşmalarını isteyen Momoa'nın videosu kısa sürede viral hale geldi bile, ne de olsa dizinin efsane Drogo'su tam 7 yıl sonra ilk kez ikonik sakallarına veda ediyor! GOT'un bitişiyle tıraş sezonunu açan Kit Harington ve Jason Momoa'nın ardından bakalım yeni dönemin bir sonraki radikal değişimi hangi ünlü isimden gelecek."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kafanizdaki-negatif-sesi-nasil-susturabilirsiniz", "text": "Hepimizin kafasında bir ses var. İç sesinizi yakından tanısanız da - sonuçta bütün gün sizinle konuşuyor - onun gerçekten ne kadar fazla konuştuğunu duysanız şaşırabilirsiniz. Bir araştırmaya göre, dakikada dört bin kelimeye kadar çıkabiliyor. On altı saat uyanık kalırsanız, bu her gün 3,8 milyondan fazla kelime demek. Bunun esas nedeni, o sesin sizin için çok şey yapması aslında: Bilgiyi kafanızda tutmanıza yardımcı olur, , bir tarih veya röportaj gibi yaklaşan etkinlikleri anımsatır ve planlar, size koçluk yapar. Yaşadığınız sorunlar aracılığıyla deneyimlerinizi anlamlandırmak için hayatınıza ışık tutar. Bu iyi bir şey. Yani çoğunlukla. Chatter'ı somut bir örnekle anlatmak gerekirse; sporcuların iç seslerinin çok yüksek sesli ve sürekli eleştirir hale gelmesi sonucu her gün rutin olarak yaptıkları şeyleri yapamaz duruma gelmeleri olarak özetlenebilir. Yani kafamızın içindeki o sestir. Gecenin ortasında uyanmanıza, günün erken saatlerindeki o garip ru hali veya öğleden sonraki baş ağrısının ileri bir nörolojik hastalığın işareti olup olmadığını merak etmenize neden olan şeydir. Muhtemelen pandemi sırasında virüse nasıl ve ne zaman yakalayacağınız konusunda endişelenerek bunu yaşadınız. Chatter, işimize odaklanmamızı ve ilişkilerimizi sağlıklı bir şekilde yaşamamızı zorlaştırır. Hatta fiziksel sağlığımızı DNA'mızı değiştirebilecek derecede olumsuz yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Biliyorum, korkunç. Ancak Kross, iç sesinizin bir yük olmaması gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle, geçen yıl Chatter: The Voice in Our Head, Why It Matters, and How to Harness It adlı bir kitap yazdı. Kendi deneyimlerinden ve laboratuvarında yaptığı çalışmalardan elde ettiği kazanımları kullanarak, bu Chatter'la özellikle belirsiz durumlarda nasıl başa çıkabileceğimizi anlatmayı amaçlıyor. Bu durumu ancak - her insanda olan- Chatter'ı normalleştirerek yenebileceğimizi düşünüyor. Kross, \"İnsanlar, 'Aman Tanrım, Chatter çok yüksek sesli, bende bir sorun var' dediğinde, 'Hayır, sadece insansınız' derim diyor. Chatter bir mikroskop gibi. Bizi sorunlarımıza yakınlaştırıyor. Düşünebildiğimiz tek şey bizi kızdıran şeyler. Yararlı olabilecek şey, sorundan uzaklaşmamıza, bakış açımızı genişletmemize ve bu konuda daha objektif düşünmemize yardımcı olan stratejiler. Araçlardan biri, iyi bir arkadaşa yaptığım gibi kendime tavsiyelerde bulunmak. Aslında bunu yapabilmek için kendime adımla sesleniyorum. Bir nevi kendimle arama mesafe koyuyorum. Kross, yapman gereken şey şu... gibi... Bizim için başkalarına tavsiye vermek kendi tavsiyemize uymaktan çok daha kolay. Mesafeli kendi kendine konuşma bakış açımızı değiştirir. Bizi bahsettiğim koçluk moduna sokar. Karşı karşıya olduğumuz sorunları, üstesinden gelemeyeceğimiz tehditler olarak düşünmeyi bırakıp, onları üstesinden gelebileceğimiz zorluklar olarak görürüz. Başka uzaklaşma stratejileri de var: Zamansal uzaklaşma veya zihinsel zaman yolculuğu isimleri veriliyor. Aradan belirli bir süre sonra beni rahatsız eden bu konu hakkında nasıl hissedeceğimi düşünürüm. Gecenin bir yarısı uyanıp Aman Tanrım, ne yapacağım diyorsam sabah tamamen kendime geldiğimde bu konu hakkında ne hissedeceğimi düşünüyorum. Bundan bir hafta, bir ay, bir yıl sonra hala aynı mı hissedeceğim? Bu sorular yaşadığım şeyin geçici olduğunu somut bir şekilde gösteriyor. Konu her neyse eninde sonunda geçecek. Kendimizi nasıl yönetmemiz gerektiğine dair, gerçekliğe dayanmayan ve düzeltilmesi gereken birçok efsane var. Örneğin olayın havasını almanın duygularımızı yönetmenin bir yolu olduğu fikri - bu bir efsane. Bunun doğru olmadığını gösteren birçok veri var. Bir diğeri her zaman anda kalmamız gerektiği fikri. İnsan zihni her zaman anda kalacak şekilde gelişmedi. Aklımızda zamanda yolculuk etme yeteneği var. Bu genellikle popüler kültürde kötü bir şekilde algılanıyor: Aklın havada, başıboş dolaşıyorsun, şimdiki zamana odaklan, anı yaşa... Her zaman anda olsaydık, Mars'a gitmek için uzay gemileri inşa etmek veya bizi bu salgından koruyan aşılar geliştirmek gibi şeyler yapıyor olmazdık. Dürüst olmak gerekirse, zaman zaman anda kalabilmek gerçekten çok önemli. Meditasyon bazı insanlara çok yardımcı olabilir. Ancak ne yazık ki yanlış bir yöntem uyguluyoruz. Meditasyon, bazen başka şeylerle birlikte faydalı olabilir\" demek yerine, \"Her zaman meditasyon yapman gerek\" diyoruz. Bu yanlış nir yaklaşım. Her zaman anda olmamız mümkün değil. Kendimize ulaşılamaz ve sağlıklı olmayan hedefler koymayalım. Meditasyonu yararlı bulmamın nedenlerinden biri, rahatsız edici duyguları kontrol altına almanıza yardımcı olması. Böylece Chatter'ın sesi yükseldiğinde ona hapsolmamanızı sağlıyor. Bazı meditasyon biçimleri, olumsuz düşüncelerinizi ve duygularınızı nasıl kabul edeceğinizi ve bunların zihinsel olaylardan geçtiğini fark etmeyi öğretir. Dolayısıyla harika bir araç. Ancak ev tek bir aletle inşa edilemez. Hiçbir marangoz işe sadece çekiçle gelmez. Önünüzde kocaman bir alet çantası var. Öyleyse neden kendimi tek bir araçla sınırlayayım? Anlatmaya çalıştığım şey bu. Bu gerçekten farklı bir araç, kabul ediyorum. Ancak bahsettiğin şey az önce söylediğim uzaktan kendi kendine konuşmanın bir versiyonu. Ben isim kullandım, siz ikinci tekil şahıs Yine yapıyorsun, geçecek ve zamansal mesafeyi kullandınız. Bir düşünceyi gerçekten kabul etmek kendinizle üçüncü tekil şahısta konuşmak ve yaşadıklarınızın geçiciliğini tanımak anlamına gelir. Birçoğumuz bu araçları hayatımızda zaten kullanıyoruz. Örneğin, birçok insan Chatter çok yüksek sesli hale geldiğinde diğer insanlarla konuşmaları gerektiğine dair bir sezgiye sahip oluyorlar ve dolayısıyla bunu zaten yapıyorlar. Duygularını açığa vuruyorlar. Chaetter'ı bastırmak yerine açığa vurup diğer insanlarla konuşuyorlar. Bunu kendi kendinize yapmak hali hazırda yaptığınızdan çok daha etkili bir yöntem. Bilim hakkında bilgi sahibi olmanın bizim için yaptığı diğer güzel bir şey ise, Chatter'ı nasıl yöneteceğimiz konusunda çok daha proaktif ve farkında olarak yapmamızı sağlaması. Örneğin, kitap üzerinde çalışıp bu araştırmaların bir kısmını inceleyene kadar bunu fark etmemiştim ama eskiden çok düzenli bir ofisi ya da evi olan biri değildim. Dolabım, evim genelde dağınık, ofisimde kitap ve kağıt yığınları bulunurdu. Ne zaman Chatter'ın sesi yükselmeye başlasa bir şeyleri kaldırdığımı, organize etmeye başladığımı fark ettim. Görünüşe göre ben ve diğer birçok insan, kendi düşüncelerinde boğulmaya başladığında temizlik yapmaya veya evi toplamaya başlıyor. Chatter çok aktif hale geldiğinde ve bir döngüye girdiğinizde konu hakkında endişelenirken, koşullar üzerinde hiç kontrolünüz yokmuş gibi hissedersiniz. Düşünceleriniz sizi ele geçiriyor ve hiçbir gücünüz yokmuş gibi hissediyorsunuz. Bu da sizi kötü hissettiriyor. İnsan kontrolü sever. Bu nedenle, düzenleme ve temizlik bu kontrolü hissetmenize yardımcı olur ve size iyi gelir. İnsanlar bize geldiğinde genelde iki tip ihtiyaçları oluyor: Sosyal ve duygusal ihtiyaçlar. Önce kendileriyle empati kuracak, deneyimlerini normalleştirmelerine ve kendilerinde yanlış bir şey olmadığını fark etmelerine yardımcı olacak insanlar arıyorlar. Daha sonra bu sorunların nereden kaynaklandığını çözebilecek insanlar aramaya başlıyor. İnsanların bu ihtiyaçları karşılamalarına yardımcı olmanın ilk yolu, aktif ve empatik bir şekilde dinlemek, zaman ayırmak. Ne yaşadıklarını öğreniyorsun, umursadığını gösteriyorsun. Ardından, bu konuşmanın belirli bir noktasında, konuya ilişkin bakış açılarını genişletmelerini sağlamak için onları tetiklemeye başlıyorsunuz. Geçmişte bunu yaşadınız, bununla nasıl başa çıktınız? gibi sorular sorabilirsiniz. Veya, Bundan bir hafta sonra veya bundan bir yıl sonra bu konuda nasıl hissedeceğinizi düşünün. Daha önce konuştuğumuz şeyleri yapmak, ancak bu sefer kişiyi kendisinin yapması için tetiklemek, kendilerine dışarıdan bakmalarını sağlamak olarak düşünebilirsiniz. Başarılı olabilmek için doğru anı bulmalısınız. Ne zaman dinlemekten bir adım öteye geçip sorular sormaya başladığınız çok önemli. Bu kişiden kişiye ve olaydan olaya değişiklik gösterir. Karım kafasını kurcalayan bir şey olduğunda ve bana gelip anlattığında bir noktada ona Seni çok iyi anladım, bu konudaki görüşümü sunabilir miyim ya da bir şey söyleyebilir miyim? diyorum. Bazen, \"Hayır. Sadece dinlemeye devam et. Sana nasıl hissettiğimi söylemeyi bitirmedim diyor. Sonra bir süre daha dinlemeye devam ediyorum ve tekrar deniyorum. Diğer zamanlardaysa, Evet, lütfen, sence ne yapmalıyım? Söyle bana diyor. Bu anı hissetmelisiniz. Bu konuda başarılı olmanın yolu bu. Bunu bilmek, kimi yardım çağırmanız, kiminle konuşmanız gerektiği konusunda bilinçli olmanızı sağlar. Tanıdığımız ve sevdiğimiz herkes iyi bir danışman demek değildir. Öte yandan, biri size destek için gelirse, bahsettiğim iki hedefle ilgili farkındalığınız olsun. Yani kafanın içinde, annenin sesinin sana bir şeyler yapmanı söyleyen bir temsilini bulabiliyorsun. Farklı bir ses duyuyorsunuz, ama daha da önemlisi, o sesin kaynağının siz olduğunuzu, bunun sizin oluşturduğunuz bir temsil olduğunu biliyorsunuz. Bu, başka insanların seslerini kafalarında duyan ve onları kendilerinin ürettiğini fark etmeyen insanlardan farklı bir durum anlamına geliyor. Diğer insanların aslında zihinsel alanlarını işgal ettiklerini ve bir şeyler yapmalarına neden olduğunu düşünüyorlar. Önemli diğer bir nokta ise Chatter her ne kadar yaygın olsa da, Chatter'ın uzun bir süre boyunca - iki haftadan fazla ve sürekli biçimde - her gün istediğiniz gibi düşünme, hissetme veya davranma yeteneğinizi önemli ölçüde bozduğunu fark ederseniz, orada farklı bir sorun olabilir ve bir akıl sağlığı uzmanıyla görüşmeniz gerekebilir. Ancak dediğim gibi bu sürekli bir durum ve net bir evrilme noktası yok. Bununla birlikte, Chatter\" vakalarının çoğunun, hepimizin salgında yaşadığı gibi normal ve insan olmanın bir parçası olduğunu düşünüyorum. Mevcut durum tabii ki bunu etkiliyor. Sosyal medyanın bir tür ses yansıması yaptığını düşünüyorum ve bu her zaman iyi bir şey değil. Bastırmak veya ifade etmek yukarıda da bahsettiğim gibi her zaman iyi bir şey olmak zorunda değil. Özellikle sosyal medyada aşırıya kaçtığımızda ne kadar zararlı olabileceğini görüyoruz. Artık aklımızdan geçenleri sosyal medyada direkt paylaşıyoruz, platformlar da insanları buna teşvik ediyor. Dolayısıyla insanlar duygularını paylaşmak için çok motiveler. Bu yüzden bilinçsizce başkalarına zarar verebilecek verimsiz duygu ve düşüncelerine paylaşmaya başlayan insanların sayısı çoğaldı. İnsanlar da bu döngüye kapılıyor. Günün sonunda bakıyoruz ki hepimiz bu kısır döngünün bir parçası olmuşuz. Konuyla da ilgili söyleyebileceğim; Chatter'la başa çıkmak için kişiselleştirilmiş ilaç ve tedavi yöntemleri üzerine çalışıyorum - farklı türde durumlarla uğraşan farklı insanlar için hangi tedavi kombinasyonlarının en iyi sonucu verdiğini bulmaya çalışıyoruz. Bu gerçekten heyecan verici bir çalışma alanı. Bireysel yöntemleri belirlemede oldukça iyi bir iş çıkardık. Kitapta 26 tanesi var ve muhtemelen daha da fazlası keşfedilmeyi bekliyordur. Bu bireysel yöntemlerin nasıl çalıştığını biliyoruz ancak henüz bilmediğimiz şey, farklı insanlar için nasıl bir araya gelmeleri gerektiği. Yani sen ve arkadaşın bana bir problemle gelip onu tarif etseniz, henüz \"Bu yediyi kullanmalısın ya da bu sekizi kullanmalısın\" diyecek bilgiye sahip değiliz. Yapmaya çalıştığımız şey bu."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kahve-bagimlisi-misiniz", "text": "Sabahları Baş Ağrısı İle Uyanıyorsanız: Yataktan kalktığınız anda başınız çok şiddetli ağrıyor ve bu hemen hemen her sabah tekrarlanıyorsa; üzgünüz ama kahve bağımlısı olma ihtimaliniz oldukça yüksek. Şunu unutmayın. Vücudumuz susuz kaldığında da baş ağrısı çekeriz. Kahve vücudumuzdaki suyu da tüketir. Çözüm basit; her bir bardak kahve için, iki dolu bardak su tüketmeliyiz. Böylelikle vücudumuzun ihtiyaç duyduğu su miktarını da almış oluruz. Kahvesiz Olduğunuzda Sinirli Oluyorsanız: Özellikle sabahları çekilmez bir insan mı oluyorsunuz? Kahvesiz kaldığınız uzun saatler sonrası sinirlerinize hakim olamadığınız bir durumdaysanız, kahve bağımlılığınız tahmin ettiğinizden daha fazla olabilir. Dikkatli olun. Kahve Tüketmediğinizde Tansiyonunuz Düşüyor: Kahve çok ciddi bir uyarıcıdır. Fazla kahve içtiğimizde çarpıntı ve kalp ritminde hızlanmaları bu yüzden hissederiz. Vücudumuzda ciddi bir alışkanlık yaratacağı için tüketemediğimizde ise, ciddi tansiyon düşüklükleri yaşayabiliriz. Kas Spazmı Yaşıyorsanız: Aşırı kafein tüketimi az önce bahsettiğimiz gibi vücudunuzdaki suyu emer. Susuz kalan vücutta başta bacak bölgeleri olmak üzere kaslarda spazmlar yaşanmaya başlar. Huzursuz bacak sendromu dediğimiz ve çaresi çok da olmadığından bizi uykusuz bırakan hastalığa ise ne yazıkki davetiye çıkarırız. İyi Uyuyamıyorsanız: Kahveyi fazla tüketmeye başladıktan sonra uyku düzeninizde bozukluklar yaşamaya başlamış olmanız çok muhtemel. Kafein serotonin hormonunda azalmalara sebebiyet verir. Kahve sizin kendinizi daha enerjik ve ayık hissettireceği için gece uykuya dalmakta zorluk çeker ve vücudunuzun uykuda olması gerektiği saatleri ayakta geçirirsiniz. Bunun çözümü ise; kahve tüketimini olabildiğince gündüz saatlerinde yapmak ve hava karardıktan sonra kafeinden uzak durmaktır. Kahvenin yukarıda saydığımız gibi birçok zararı olsa da unutmamamız gereken birçok faydası da olduğudur. Kahveyi bırakın demiyoruz. Ancak eğer belirtiler size de uyuyor ve bağımlı olduğunuzu düşünüyorsanız azaltmanızı tavsiye ediyoruz. Kahveyi azaltmak tıpkı şekeri azaltmak gibidir. Yol aynıdır. Yapmanız gereken tek şey miktar azaltmak. Kafeinsiz kahveler sizin için biçilmiş kaftan. Decaf kullanımına hemen adapte olamasanız da kafeinli kahve ve kafeinsiz kahveyi karıştırarak başlayabilirsiniz. Faydasını göreceğinizin garantisini veriyoruz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/keanu-reeves-ile-john-wick-2-antrenmani", "text": "Keanu Reeves diyete çok inanmayanlardan. Sağlıklı ve az yemek odaklı olan ünlü oyuncu genellikle pirinç, tavuk, makarna ve sebze tüketiyor. Temiz ve sağlıklı yemeye çalışan oyuncu kendine porsiyon kontrolü yapıyor. Günde üç kere büyük öğün yemek yerine küçük küçük yemeyi seçiyor. Az yemek yiyerek kendini daha enerjik hissediyor. Keanu Reeves John Wick 2 filmini Eğer ilk filmi karaketede siyah kuşak olarak düşünürsek bu film 3. Dereceden siyak kuşak diye açıklıyor. Filme hazırlık için judo ve jujitsu yapan oyuncu uzun süredir film çekmediği ve antrenman yapmadığı için zorlandığını kabul etmekten çekinmiyor. Vücuduna şok etkisi yapmak için güçlü atletlerin kullandığı buz suyu duşu gibi teknikleri uyguluyor. Reeves John Wick 2 filmi için vücudunun belirli bölgelerini ve kaslarını çalıştırıyor. Bu hem güçlü bir fiziğe sahip olmasını hem de filmdeki öldürücü hareketleri başarıyla yapmasını sağlıyor. Antrenörü Patrick Murphy Keanu'nun vücudunu büyük bir teste soktuk. En güvenli ve en etkili olacak programı çıkarmak zorundaydım diyor. Antrenman geleneksel kas geliştirme programlarına benzemiyor. Program, eklem gücü, hareketlilik, hasar engelleme ve patlayıcı güç gibi iç algı ve denge temelleri üzerine kurulu. Oyuncu filme hazırlık boyunca band external rotations, band single-arm lateral raises, wall presses ve single leg balance with leg reaches hareketlerini ardı ardına yapıyor ve haftada en az 2 ya da 3 kere tekrar ediyor. Her hareketi 15-20 kere tekrarlıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kendimize-uygun-yoga-pratigi", "text": "Doğal yaşamdan, doğadan, organik ürünlerden bu denli dramatik kopuşların yaşandığı şehir koşuşturmasında kendi doğamızdan da uzaklaşmamız kaçınılmaz. Büyükşehirler doğadan ne kadar kopuk olurlarsa, içinde yaşayan bireyler de doğadan bir o kadar kopmuş oluyor. İçine istediğiniz temizlikte ve berraklıkta su koyun, suyu koyduğunuz bardak kirliyse o su da ister istemez kirlenecektir. Saf kalma ihtimali imkansızdır, düzensiz şehir hayatının bize verdiği etki de aynı bu örnekteki gibi. Bu yüzden yoga inzivaları, yoga tatillerine olan talep ve ihtiyaç her geçen gün artıyor. Bazı yoga eğitimleri Türkiye'nin güney kesimlerinde doğa ve yapılaşmanın şimdilik daha dengeli olduğu yerleşimlerde yapılıyor. Doğa ve insanın bir arada denge içinde olabilmesi, doğayı kendi akışına ve dinamiklerine bırakmak ve minimum müdahale etmekle mümkün ancak. Çünkü doğa, insan olmadan da varlığını sürdürebilir, bunun ötesinde doğanın insan varlığının ve hamlelerinin olmadığı haliyle çok daha verimli olduğu da aşikar. Ancak doğa olmadan insanın yaşamını sürdürebilmesi imkansızken doğadan üstün olduğumuz veya onu kontrol ettiğimiz yanılgısında olmamamız gerekiyor. Yoga pratiğini de doğaya yaklaşımımıza benzer bir bakış açısıyla ele alırsak, vücudumuzu gereğinden fazla zorladığımızda, fiziksel pratiğe gereğinden fazla zaman ayırdığımızda, sosyal medyada, dergilerde veya herhangi bir ortamda gördüğümüz pozlara ulaşmak için hırs yaptığımızda, yoga bir rahatlamadan ziyade bir ego tatminine dönüşüyor. Her şey zamanında ve kararında yapıldığında faydalı. Yeri geldiğinde bizi iyileştiren şifa kaynağının zaman içinde toksik bir hale gelmeden değiştirilmesi ya da dozunun azaltılması veya ayarlanması gerekiyor. Bununla birlikte, yoga pratiği ashtanga, hatha, iyengar, yin, restoratf, kundalini, vinyasa, aerial, sivananda, nidra gibi birçok okulu, stili ve alt stili barındırıyor. Bir veya birkaç yoga stili iyi gelmedi veya sizi sakatladı diye yogadan uzaklaşmak bu nedenle doğru bir yaklaşım değil. Meraklı kalmaya devam ettikçe yeni stiller denedikçe mutlaka ihtiyacınız olan cevap sizi bulacaktır. Kendimizi çok zorlamadan, ancak tembelliğe müsaade etmeden, doğamıza uygun yoga pratiğiyle devam etmeliyiz. İnsan doğayla bir bütün olarak yaşamayı öğrendikçe zihni de kalbiyle bir denge ve senkron yakalayacak. Hepimiz önceki hayatından bir sonrakine değiştirilemeyenlerin toplamı olan bir geçmiş ile doğuyoruz. Yolculuğumuz biz daha doğmadan U dönüşleri, sağa sola dönüşler, iniş ve çıkışlarıyla yazılıyor. Yolculuğumuzda onların yolları üzerinde hiçbir etkimizin olmayacağı diğer insanlarla karşılaşıyoruz; aynı döner kavşaktaki araçlar gibi. Tercihler, seyahatler, okullar, savaşlar, kazalar... Dünya dönmeye devam ettikçe yollar değişiyor. Doğduğumuz günkü dünyanın yolları artık farklı. Trafik levhaları, caddeler paralı anayollara dönüşüyor, dere yatakları çıkmaz sokaklara, patikalar yollara, artık doğduğumuz gündeki haritanın son kullanma tarihi geçmiş. Eğer o haritaya tutunursak doğru yere varmamız imkansız. Açık kalmaya, zihnimizin sesini biraz kısarak iç sesimizi duymaya, olduğumuz yolda açık bir kalple yürümeye gayret etmeliyiz. Kalbimizin navigasyon sistemine güvenmeliyiz. O sadece bizim için tasarlanmış en güncel ve gelişmiş harita, tıpkı balinaların yollarını bulduğu, tıpkı leyleklerin yuvalarına vardığı, antilopların hep beraber göç ettiği gibi. Biz de doğanın mucizelerinden biriyiz. Zihnimizden kalbe doğru olan yolculuğu tamamlayabilirsek göreceğiz, ne eksiğiz ne de fazla; tam da olması gerektiği gibi... Bu içerik GQMOTY2022 sayısında Zihnin Sesini Kıs başlığıyla yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kendini-tanimak-icin-temellerine-in", "text": "Bu yazıyı altı ay önce yazıyor olsaydım, sanırım konuyu bambaşka bir bakış açısıyla kaleme alacaktım. Ancak bakış açımız veya ele alacağımız konular değişirken, üslubumuzun ve yaklaşım tarzımızın aynı kalması çok kıymetli. Örneğin Yahudiler ticarette, Afrikalı atletler koşuda, İskandinavlar denizcilikte, Almanlar otomobil üretiminde dünyanın geri kalanına göre daha iyi ve avantajlı. Çünkü dünyanın gerekleri, teknoloji ve imkanlar değişmesine rağmen, onların bu konulardaki üslupları değişmiyor. İş yapış tarzları istikrarlı; bir yandan da dünyanın sunduğu yenilikleri, işlerini daha da geliştirmek için kullanmaları, onları belli konularda önder yapıyor. Diğer deyişle, yapraklar yenilenirken, köklerine bağlı kalmayı ihmal etmiyorlar. Bunu yapmak kolay değil. Günümüzde hayat o kadar hızlı değişiyor ki ayak uydurmak gerçekten zor. Tüketim hızımız, bağımlılıklarımız, mecburiyetlerimiz her geçen gün biraz daha artıyor. Üzerimize aldığımız duygusal, sosyal ve ekonomik yükler her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Yükler arttıkça omuzlarımız biraz daha düşüyor; telefona bakmaktan boynumuz biraz daha eğiliyor. Tıpkı bir apartmana çıkılan ekstra katlar gibi, temelimizin güçlü ve sağlam bir zemine oturması gerekiyor ki, üzerimize aldığımız yeni yükleri fiziksel ve duygusal çöküş yaşamadan sağlıkla taşıyabilelim. Aynı bir telefona indirilen uygulamalar gibi zihnimize ve ruhumuza gerekli gereksiz bilgileri, kişileri ve hisleri kaydediyoruz ve bu yüklemeler günlük yaşamda gösterdiğimiz tepki ve aksiyonlarımızı şekillendiriyor. Hafızamız bazen o kadar dolu oluyor ki telefona yüklediğimiz yeni güncellemeler işlemcimizin çökmesine yol açıyor; kaş yaparken göz çıkartabiliyoruz. Yani kendimizi güncel tutmaya çalışırken bir yandan da güncellemeleri işleyebilecek sağlıklı ve uyumlanabilir bir yapıya sahip olmamız gerekiyor. Yeterli kapasiteye, mümkünse bizden çok daha ulvi ve büyük bir güce bağlı olmamız gerekiyor . Değişime adapte olabilmek, güncellemeleri alabilmek için önce sistemimizde halihazırda kayıtlı versiyonumuzu yani bugünümüzü anlamamız gerekiyor. Bugünkü aksiyonlarımızı, olaylara verdiğimiz tepkileri anlamak için ise yakın geçmişimizi anlamamız şart. Günlük hayatımızda tekrar ettiklerimiz, tahtayı yavaş yavaş oyarak şekil vermek gibi bir döngü yaratır. Oluşturduğumuz paternleri fark edebilmek içinse daha derinlere inerek köklerimize, ailemize, anne babamıza, çocukluğumuza dönmeliyiz. Ancak buralarda dolaştıkça, bizi değişime adapte olmaktan geri tutanları görebiliriz. Onlarla barışmaya ve kendimize merhamet göstermeye ihtiyacımız var bence. Yazının devamı GQ Türkiye Sonbahar 2020 Köklerden Göklere koleksiyon sayısında... Özgür'ün 'Erkeklerin Yoga ile İmtihanı' yazısını da buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kilo-vermede-dogru-bilinen-5-yanlis", "text": "Sağlıklı beslenmenize, diyet programına sadık kalmanıza hatta bir de egzersizle bunları desteklemenize rağmen kilo veremediğiniz oluyor mu? Bu durum çoğu zaman motivasyonunuzun azalmasına ve pes etmenize neden olabilir. Bütün bu süreç kilo vermenize engel olan, doğru bilinen bazı yanlışlardan kaynaklanıyor olabilir. Öğün atlayarak , gün içinde tek öğün veya kısıtlı beslenerek zayıflamak, sürdürülebilir ve sağlıklı bir davranış değildir. Metabolizmanızı canlı tutmak ve yağ yakımını hızlandırmak için gün içinde düzenli öğün yapmanız çok önemli. Ana öğünleri atladığınızda veya gün içinde çok uzun saatler aç kaldığınızda bir sonraki öğünde açlığınızı kontrol edemeyebilir ve normalde tüketeceğinizden çok daha fazla yiyebilirsiniz. Ara öğün yapmalı mıyız konusu kafanızı karıştırıyorsa o konuda da bedeninizi dinleyin. Ara öğün; bireysel özellikler, kişinin yaşam şekli ve alışkanlıklarına göre değişebiliyor. Bir çok kişi bu yanlış mantık yüzünden metabolizmasının yavaşlamasına neden olabiliyor. Düşük kalorili beslenmek kısa sürede kilo vermenize neden olsa da, uzun sürede bu doğru bir davranış olmaz. Vücudumuz tıpkı bir fabrika gibi çalışır, hayati işlemleri gerçekleştirebilmek için belirli bir enerjiye ihtiyaç duyar. Siz vücudunuzun ihtiyaç duyduğundan daha az enerji alırsanız, metabolizma da ona ayak uydurmak için kendini aşağıya çeker yani metabolizmanız yavaşlar. Başlangıçta kilo veriyor gibi görünseniz de, sonrasında yavaşlayan metabolizmanız sebebiyle verdiğiniz kiloları fazlasıyla geri alırsınız ve 'su içsem yarıyor' sendromuna yakalanabilirsiniz. Karbonhidratlar temel enerji kaynağıdır, gün içinde yeterli karbonhidrat almazsanız kaslarınız beyne glikoz göndermek üzere enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Bu durumda 1 gr kas kaybı 2.7 gr su kaybına sebep olur. Hızlı kilo kaybederken aslında kas kaybetmiş olursunuz. Kaslarınız azalması yağ yakan fabrikanızın küçülmesi gibidir, maalesef metabolizmanızda kalıcı bir yavaşlama meydana getirir bu da hızlıca yeniden kilo almanıza sebep olur. Diyette dengeli ve doğru karbonhidrat tüketimi kas kaybını engeller ve yağ yakımını destekler. Egzersiz insan sağlığının ve İyi Yaşam'ın vazgeçilmezlerinden biri ama nasıl ki her şeyin fazlası zararlıysa egzersiz de aşırı yapıldığı zaman sağlığa olumsuz etkilerde bulunabiliyor. Kararında yapmaya ve abartmamaya özen gösterin ve egzersizi hayatınızdan asla çıkarmayın. Bazı besinler sağlığımız için çok faydalı olsa da, ihtiyacımızdan fazla aldığımız her kalorinin yağa dönüştüğünü unutmayın. Yağsız kraker, ihtiyaçtan fazla meyve, organik tahıllar veya taze sıkılmış meyve suyu gibi besinler sağlıklı gibi görünse de fazla tüketimi kilo almanızın basit ama tek sebebi olabilir. Size tavsiyem yediklerinizi kaydedin ve miktarlarınızı gözden geçirin. Yediklerini yazan bireyler her zaman daha formdalar."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kit-haringtonun-game-of-thrones-sonrasi-yeni-gorunumu", "text": "Game of Thrones'un son sezonu başlarken hem ekranlardan Jon Snow'a hem de Kit Harington'un Jon Snow görünümüne veda etmeye hazırlanın. Ünlü karakteri için saçlarını uzatan, ve son birkaç senedir uzun kıvırcık saçları ve sakalıyla kırmızı halıda boy gösteren Kit Harington, sezon açılışı yapılmadan önce bu imza görünümüne veda etti. Dağınık saçlar, yarım atkuyruğu ve men bun'ların öncülüğünü yapan Jon Snow karakterinden sonra Kit Harington artık daha kısa bir saç kesimi ve daha temiz bir sakal tıraşıyla karşınızda. Kısa ve kıvırcık saçlarını yine ıslak bir bitişle kullanan Kit, bu görünümüyle hayatında temiz bir sayfa açıyor da diyebiliriz. Artık uzun saçlardansa kısa saç kesimlerine ilham verecek ünlü oyuncunun yeni projelerini sabırsızlıkla bekliyoruz. Brad Pitt'in 2019 görünümünü Ned Stark'tan esinlenilmiş olabilir mi? Uzun saçlara ve erkeklerde yarım at kuyruğuna ilham veren ilk karakterimiz Ned Stark, seni unutmadık! Dizinin belki de en bakımlı erkeği. Yarım at kuyruğu, örgüler ve yumuşak bukleler bir erkeği nasıl seksi kıların cevabını bu ikonik görünümüyle Dario Naharis veriyor. Littlefinger hayatta kaostan hoşlanıyorsa da saçlarında düzeni seviyor. Kısa kesilmiş, yandan ayrılmış ve biraz ürünle sabitlenmiş olgun bir saç modeli için Petyr'ın bu görünümü favorimiz. Önce uzun saçlarını ortadan ayırarak tartışmalı karakterine rağmen Disney prenslerini andıran, ardından da kısa saçlarıyla sade ve eforsuz kesimlerin de çekici olduğunu kanıtlayan Jamie Lanniser'a teşekkür ediyoruz. Pardon biri uzun saç mı dedi? Bu efsane dizinin, hikayesinde kazanamasa da uzun, karakterli ve cesur saçlarda kazanan isimlerinden biri de Khal Drogo. Katlı retro kesimler bu sezonun favorilerinden. İlk sezonlardaki Brandon Stark da Beatles görünümlerine göz kırpan saçlarıyla yeni ilhamınız. Seni hiç sevmedik Ramsay Bolton, ama 2019'un yükselen saç trendlerinden eforsuz bir havaya sahip, yeni uyandım temalı saçlarını sevdik. Duvarın öteki tarafından gelen Tormund'un cool ve badass havası saç ve sakalına da yansımış diyebiliriz. Ancak söylemeden geçmeyelim, kendisi az bir miktarda sakal yağı kullanabilir. Krallıktan uzaklaştıkça saçlarında da daha özgür ve salaş bir hava tercih eden Tyrion Lannister'ın hem temiz tıraş hem de uzun sakallarla eşlediği bu dağınık saçları erkek perçemlerinin nasıl kullanılabileceğini de gösteriyor. Eminem'in Killshot ile yerin 10 metre altına gömdüğü men bun'lar David Beckham, Jared Leto ve Jon Snow ile hayata tutunuyor. İtiraf edelim, bildiğin bazı şeyler var Jon Snow!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/koronaviruse-karsi-5-kisisel-bakim-onlemi", "text": "Dün gece duymak istemediğimiz o haber geldi ve gündemin zirvesindeki corona virüsü, ülkemize resmi olarak giriş yaptı. Covid-19'a karşı sosyal önlemlerin yanında bakım adımlarıyla da kalkanınızı yüksek tutabilirsiniz. Corona virüsünü uzakta tutmanız için alabileceğiniz 5 kişisel bakım önlemini araştırdık. Bu virüsün birincil bulaşma yollarından biri dokunmak. Ortak kullanılan nesnelere dokunduktan, hatta kişisel eşyalarınızı kullandıktan sonra bile ellerinizi yıkamaya özen gösterin. Ellerinizi yıkadıktan sonra yorulan cildiniz için nemlendirici bir krem sürmeyi ihmal etmeyin. Hem geride kalan mikropların ölmesi hem de ellerinizi yıkayamadığınız zamanlarda kurtarıcı olması için dezenfektan kullanın. Alkol oranı minimum %60 olan formüllerle virüse karşı çifte kalkan sağlayın. Üstelik bu ürünlerin taşıma boyları da mevcut. Cildinize dokunmanın zaten yağlandırıcı, gözenek tıkayıcı ve sivilce yapıcı etkisi mevcut. Aynı zamanda da bu hareket virüsün sisteminize yerleşmesi için bir etken. Bu yüzden yüzünüzden ellerinizi uzak tutun. Virüsü bağışıklığı düşük kişilerde gücünü daha yoğun gösterdiğini duymayan kalmadı. Bu yüzden beslenmenize özen gösterin Metabolizmanızı ve vücudunuzu güçlendirecek bir beslenme alışkanlığı edinin. Dilara Koçak'ın tarifleri emrinizde! Güçlü bir bağışıklık sistemi ve vücudun kaybettiği enerjiyi yenilemesi için 7 saatlik bir uyku şart. Düzenli bir uykunun yanında düzenli bir spor rutini de daha zinde bir vücut ve virüse karşı siper almış bir bağışıklık sistemi için birebir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kortizol-seviyelerini-yonet", "text": "Sabahları yataktan sanki hiç uyumamışçasına yorgun kalkmak, öğleden sonra pilimizin bitmesi, gece ise aniden gelen bir enerji patlaması ile uykuyu zor getirmek... Belki de birçoğumuzun ortak paydada buluşabileceği bir senaryo bu. Gün içerisinde yaşadığımız enerji seviyelerimizdeki bu değişimin ana kaynağı ise kortizol seviyemiz. Kortizol böbreküstü bezlerimiz tarafından üretilen bir hormon. Genellikle vücudumuz tarafından düzenlenen kortizolün temel görevlerinden biri ise stres anlarında vücudumuzun savunma mekanizmasını harekete geçirmek. Adrenalin hormonuna daha çok aşina olsak da stres anlarında salgıladığımız kortizol, savaş ya da kaç durumuna geçmemize yardımcı olur. Sağlıklı ve dengeli üretilen kortizol bizi ayık tutmaya yardımcı olurken, tehlike anlarında çevresel faktörlere verdiğimiz tepki için de oldukça gerekli. Fakat dengesi bozulan her şey gibi normalin üzerinde salgılanan kortizol bizi kronik bir stres haline sokabilir. Gün içerisinde uyandığımız andan itibaren modern stres faktörleri tarafından tetikleniyoruz. Savaş ya da kaç moduna girdikçe tekrar merkezlenmek giderek daha zorlaşıyor. Salgılanan stres hormonu vücuda tehlikeyi haber verebilmek için her seferinde bir öncekinden daha yüksek dozda oluyor; fakat karşı karşıya olduğumuz tehlike trafik, e-mailler ya da ödemeyi unuttuğumuz bir fatura oldukça vücudumuzu maruz bıraktığımız bu durum sağlıksız bir hal alabiliyor. Artan kortizol seviyeleri sonrası yaşanan ani enerji patlamaları ise bizi aslında olmayan bir hayati tehlikeden koruyor ve etkisi geçtiğinde bizi öncekinden de yorgun bırakıyor. Etkisinin hiç geçmediği ve sürekli tetiklenerek bitmek bilmeyen stres, baş ağrısı ve anksiyeteye sebep olduğu durumlar da olabiliyor. Hem psikolojik hem de fiziksel sağlığımızı tehlikeye sokan, bizi gündelik olarak stresli ve huzursuz bir yaşama iten bu durumun önüne geçmek için kortizol seviyemizi doğal yollarla azaltabileceğimiz yöntemler mevcut. Herkesin stres ile baş etme yöntemi birbirinden farklılık gösterebilir. Ama önemli olan sizi rahatlatan ve parasempatik sinir sisteminizi devreye sokacak olan yöntemi keşfetmek ve onu günlük rutininize dahil etmeye çalışmak. Bu aktiviteyi bir görev olarak algılamak ve günlük yapılacaklar listenize eklemek sizi daha çok strese sokabileceği için gün içerisinde rahatlayabileceğiniz ve nefes alabileceğiniz anlar yaratmak bile yeterli olacaktır. Meditasyon ya da nefes egzersizlerini denemek, yoğun olduğunuz anlarda beşer dakikalık ufak molalar vermek ve temiz havada vakit geçirmeyi önceliklendirmek bir öneri olabilir. Uyku düzenimizin bozulması, biyolojik saatimizin de bozulmasına sebep olduğu gibi; birçok hormonun da uyku sırasında dengelenmesini zorlaştırmaktadır. Kortizol seviyeleri dengede olan kişilerde kortizol sabah en yüksek seviyelerdeyken gece uyku zamanına kadar düşerek devam eder. Kortizol seviyeleri yüksek kişilerde ise tam tersi olarak gece kortizol en yüksek halinde iken gün içerisinde düşük seviyelerde olacağı için halsizlik ve yorgunluk hissedilir. Kortizol seviyeleri yüksekken uyumak zor olabileceğinden uyumak istenilen saat öncesinde bedeni rahatlatacak ve parasempatik sinir sistemini aktive edecek aktivitelere yönelinmesi hormonları dengeleyerek uykuya geçiş sürecini kolaylaştırabilir. Kortizol seviyelerindeki dengesizlik uyku düzenini de etkilediği için geç saatlerde tüketilen kafein uyku problemlerini ve gün içerisinde hissedilecek olan yorgunluğu artıracaktır. Günlük kafein tüketiminin olabildiğince azaltılması vücuttaki kortizol ve melatonin seviyelerini dengede tutmaya yardımcı olarak enerji seviyelerimizi de dengeler. Özellikle sabah aç karnına tüketilen kafeinin kortizol seviyelerini aniden yükseltmesi, öğleden sonra hızlı bir düşüşü de beraberinde getirecektir. Yüksek kortizol seviyeleri, kronik strese bağlı olarak kilo alımına sebep olabilir. Asıl probleminiz olan bu hormonal soruna yönelmedikçe de beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmeniz veya spora başlamanız etki etmeyecektir. Kötü yönetilen kan şekeri düzeyleri yüksek kortizole sebep olabileceği gibi yüksek şekerli, işlenmiş gıdalardan uzak durulması ve yerine bol antioksidanlı ve lifli gıdalar tüketilmesi önerilmektedir. Tempolu hayatımızda yaşadığımız gündelik stresin ardından yapacağımız egzersizlerde halihazırda yüksek olan kalp ritmimizi dengelemeyi tercih edebiliriz. Özellikle tempolu koşu ya da HIIT gibi antrenmanlar kortizol seviyelerinin yükselmesine katkıda bulunurken tempoyu düşürerek yoga, pilates ya da yürüyüş gibi egzersizlere yönelmek bedenimiz ve sinir sistemimiz için zaman zaman daha faydalı olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/koyu-ve-siskin-goz-altlari-icin-en-etkili-5-krem", "text": "Göz çevresi bakımı bir lüks değil, aksine gereklilik. Hangi yaşta olursanız olun yüzdeki en ince deriye sahip olan yerlerden biri olan göz çevesi, çevreel etkenlere, uykusuzluğa, strese her zaman savunmasız. Bu faktörlerden ortaya çıkan şişkin görünüm, torbalar ve koyu halkalar ise oldukça rahatsız edici. Hem yaşınızı olduğundan daha büyük gösteren hem de görünümünüze yorgun bir ifade katan bu davetsiz misafirlerden kurtulmak için en etkili 5 göz çevresi kremini derledik. Bakışlardaki yorgunluğu almak ve enerji vermek için tasarlanmış bu krem gücünü kafein ve B3 vitamininden alıyor. Sabah az bir miktarda kremi göz çevrenize uygulayın ve anında uykusunu almış, dinç bir görünüm elde edin. Şişkinliği azaltan ve anında aydınlık veren bu soğutucu uçlu krem, göz altlarınıza ihtiyacı olan nemi de kazandırıyor.Kafein ve hylaüronik asitle ihtiyacınız olan bakımı sağlayan ürünün oldukça hızlı emildiğini de belirtelim. Şişesi Dior Homme'un eski kreatif direktörü Hedi Slimane tarafından tasarlanan bu krem, göz çevresindeki dokuyu düzeltiyor, eşitliyor ve morluklarla şişkinliğe karşı savaşıyor. Stick formuyla oldukça kolay ve hızlı bir uygulama sağlayan Kiehls'ın kafeinle formülize edilmiş bu ürünü, uygulandığı anda göz çevresine serinlik veriyor. Kafein morlukları azaltırken bu soğuk his de şişkinliğe veda etmenizi sağlıyor. Yorgunluk ve yaşlanma belirtileriyle aynı anda savaşan bu krem ince çizgi ve kırışıklıkları giderirken metal uygulama ucuyla göz çevresine ferahlık veriyor ve şişkinliği indiriyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/krem-hissinden-hoslanmayanlar-icin-en-iyi-10-nemlendirici-bakim", "text": "Cilt bakımınıza özen göstermek istiyor, cildinizi nemlendirmenin önemini biliyor ama kremlerin geride bıraktığı dokudan hoşlanmıyorsanız bu haberimiz tam size göre. Cildinizde tortu bırakmadan anında emilecek, sevmediğiniz yağlı, kaygan ya da tabaka gibi hissiyatı engelleyecek hafif dokulu ve etkili en iyi 10 nemlendirici bakım ürününü araştırdık. Bu yağsız serum özel üzüm çekirdeği özleriyle siyah noktalardan bozuk cilt dokusuna ve matlığa kadar birçok probleme iyi geliyor, aynı zamanda da cildin susuzluğunu gideriyor. Chanel'in bu kreminin incecik yapılı jel dokusu uygulamanın hemen ardından geriye yumuşak ve kadife gibi bir cilt bırakıyor. Ürünün verdiği serin efekt ise favorimiz. Cildinizi ultra kuru hissetmenize rağmen nelmendirici kullanmaktan kaçınıyorsanız %75'i, ağırlığının 1000 katına kadar nem tutma gücüyle ünlü hyalüronik asitten oluşan bu ultra nemlendirici serumu mutlaka deneyin. Bu ürün tek kullanımın ardından yüzünüzü yıkasanız bile 72 saat boyunca cildi nemlendirmeye, yenilemeye ve yumuşak tutmaya devam ediyor. Cilde kolayca emilen hafif yapılı ürünlerin olmazsa olmazı jel doku bu kremde de kendini gösteriyor. Ürün cildinize enerji vermek ve anında daha dinlenmiş bir görünüm yaratmak için formülize edilmiş. Cildi yağlı bırakmak ne kelime, bu losyon ciltteki yağı emiyor, aynı zamanda da nemlendiriyor, gözenek görünümünü azaltıyor ve cilt dokusunu düzeltiyor. Bu serum cildin nem tutma oranını maksimuma çıkartan hyalüronik asit deposunu dolduruyor. Serumun aynı zamanda cilt dokusuna ve ince çizgilere etki ederek yaşlanma belirtilerinin önüne geçtiğini de belirtelim. C Vitamininin 3 farklı formuyla depolanmış bu jel krem cilde kolayca emilirken, yorgun cilt görünümünü azaltıyor ve cilde aydınlık bir dokunuş veriyor. Ciltte ağırlık yapmayım anında emilen mistler gün içindeki hızlı kurtarıcılardan. Origins'in cilde kafeinle enerji verirken nemlendiren bu losyon misti ise bu pratik ürünler arasında favorimiz. Seramid, ginseng ve ginko ile cildi yenileyen, bakım yapan, yumuşatan ve enerji veren bu serum sayesinde nemlendiricinizi ultra hafif formüllerden seçebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kullanabileceginiz-en-iyi-4-dis-fircasi", "text": "Etkili bir izlenim bırakmak için en dikkat etmemiz gereken noktalardan bir tanesi dişlerimiz. Gün boyunca gülümsememizin eksik olmaması için ise doğru diş ürünlerini kullanmalıyız. Bu işe doğru diş fırçasını bularak başlayabiliriz. Zamanla kullandığımız diş fırçaları aşınarak, performansını kaybedebiliyor. Daha uzun süreli ve sağlıklı bir diş fırçası arıyorsanız, sizin için seçtiğimiz ürünlere göz atın. Nostaljik havasıyla ve detaylarıyla dikkat çeken bu diş fırçası, kullandığınız andan itibaren etkisini hissedeceğiniz bir ürün. Dişlerinizi daha rahat ve etkili temizlemek için doğal ipek kıllarıyla dolu olan bu diş fırçasını yakın zamanda vazgeçilmeziniz olabilir. Diş fırçası ve teknolojinin buluştuğunu Philips Sonicare DiamondClean, işlevselliği ile dikkat çeken bir ürün. Dişinizin en kör noktalarını bile temizleyebileceğiniz bu ürün, farklı fırçalama modlarıyla dikkat çekmeyi başarıyor. Normal bir diş fırçasından 10 kat daha fazla plak çıkaran bu model, dişinizin en iyi dostu olacak. Oral-B'nin elektrikli bu modeli şu ana kadar üretilen en iyi diş fırçalarından biri. Farklı başlıkları ve şarj edilebilir özelliğiyle teknolojinin tüm özelliklerini barındıran model, normal bir diş fırçasından çok daha üstün. Diş eti ve plak oluşumu oldukça azaltan modeli mutlaka denemelisiniz. Elektrikli modellerin yanında oldukça sade kalan bu modeli hafife almayın. Bambudan üretilen bu diş fırçası, naylon kılları ve rahat kullanımıyla göz dolduruyor. Tamamen organik olan bu ürünü kesinlikle deneyimleyin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/kullerinden-dogan-kentler", "text": "Dünya tarihinde Hiroşima kadar sert yara almış bir başka şehir olmayabilir. Herkesin günlük hayatına devam ettiği, çocukların okula, yetişkinlerin işlerine gittikleri bir sabah şehrin tepesinde beliren dev mantar bulutu aslında kabusun başlangıcı. Enola Gay isimli uçaktan bırakılan Little Boy isimli bomba bir anda 150.000 kişinin canını alıyor. Kalanlar ise uzun yıllar boyunca kanser ve birçok hastalıkla mücadele ediyorlar. Ancak Japon Mucizesi burada da devreye giriyor ve saldırıdan kısa süre sonra ilk iş okullar açılıyor. Günümüzde Hiroşima dünya için barışın bir simgesi. Şehrin merkezinde yer alan dev hatıra parkı ve anma müzesi insanoğlunun acımasızlığının limitlerini gösteriyor. Öte yandan yeniden inşa edilen şehir ilkbaharda açan sakuralarla süslenen parklarıyla insana umut aşılıyor. Kent merkezinden 40 dakikalık kısa bir yolculukla ulaşılabilecek Tanrıların Adası Miyajima ise sokaklarında dolaşan kutsal geyikleri için bile görülmeye değer. Kamboçya'da 1975 yılında iktidara gelen ve kendi vatandaşlarına dünya tarihinin en korkunç soykırımlarından birini yapan Kızıl Khmerler sadece kentleri değil tüm ülkeyi hayalete çevirdi. Ancak elbette turizmin başkenti Siem Reap bu süreçte en çok etkilenen yerlerin başındaydı. Ancak günümüzde ülkenin bayrağında bile yer alan Angkor Wat'ı ziyaret eden on binlerce turistin adeta geçmişi unuttuğu bir yer haline geldi. Özellikle son yıllarda açılan şef restoranlarıyla mistik Asya mutfaklarına yeni bir soluk getiren Siem Reap doğunun giderek yükselen yıldızı haline geliyor. Demir Perde devrinin kapalı kutusu, dünyadaki ideolojik kutuplaşmanın merkezi olan Berlin adeta geçmişinden intikam alırcasına hayattan keyif alıyor günümüzde. Özellikle 1980'li yıllarda batıya kaçış hikayeleriyle bilinen, askerler ve Stasi isimli Doğu Alman devletinin gizli servisi tarafından kontrol edilen kent 90'larda yaşadığı birleşme ile çehresini hızlıca değiştirdi. Kısmen sıkıcı ama bir o kadar da şık ve gösterişli batı, doğunun bohemliği ile birleşince Avrupa'nın en havalı şehirlerinden biri ortaya çıktı. Günlerce süren partiler, sürekli yenisi açılan ve dünya mutfaklarının en iyi örneklerinin sunulduğu restoranlar, bitmek bilmez bir kültür sanat ortamı ve her an huzur bulabileceğiniz dev parklarıyla Berlin yeni jenerasyonlar için adeta bir sığınak oldu."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/luks-meditasyon-ana-akim-olur-mu", "text": "Beyazlar ve huşular içinde gayet çekici, alımlı, sakin ve model görünümlü bir kadın görevli. Ön bilgi niyetine birtakım kurallardan ve seansın akışından bahsediyor. Kurallar basit: Telefon ve ayakkabı yasak. Kıyafet konusu rahat: Herhangi bir zorunluluk yok; üst baş taşıma, değiştirme derdinden muafsınız. İş kıyafetiyle seansa gireni, aynı şekilde çıkıp günlük koşturmasına kaldığı yerden devam edeni çok. Manhattan'da Downtown trafiğinin tam ortasında, tematik gym salonlarının doğduğu sokağın içinde bulunan bir meditasyon kulübü Inscape. İç mekana gece kulübü havası hakim. Yerli-yabancı gym salonlarının yaratmaya çalıştığı o 'kop-kop' kulüp zorlaması değil bu. Oval kapısından geçip de kubbeli tavanın altında, gece kulübü ışıklandırması etkisine kapılıp Burada sıkı parti verilir diye düşünmeyen, gözleri DJ'i veya barın yerini aramayan kendini New Yorklu saymasın. Bir noktadan sonra bulunduğunuz odanın tasarımı fazla bir önem taşımıyor aslında. Buradayken nerede ve kimlerle olduğunuz da pek fark etmiyor çünkü yaptığınız eylem, gözünüzü kapatmak ve vücudunuz dik bir şekilde oturmak. İçi kauçuk dolu, farklı ebat ve şekillerdeki yastıkları kullanarak rahat edeceğiniz bir pozisyon buluyorsunuz. Ve hayattaki odaklanma ve konsantrasyon problemlerini çözmeye yönelik tasarlanmış, 33 dakikalık meditasyon seansı 'Focus' başlıyor. sadece nefes alıp vermenizi odaklayan, hoparlör yardımıyla odanın tamamına yayılan 'dış ses', 'Her' filmindeki Scarlett Johansson ile sanki uzaktan akraba. Alıp götürüyor, çekip çıkarıyor. Seans sonrası akılda oluşan ilk ve belki de tek soru: Neden? 'Meditasyon kafası'na girebilmek adına mutlaka milyon dolar harcanmış, gece kulübü ortamında spa dinginliği sunan bir odada oturmak ve bunun için abuk bir fiyat mı bayılmak gerekiyor? (33 dakikalık seanslar yaklaşık 80-85; 66 ya da 88 dakikalık olanlarsa 110 Lira civarı.) İnsanlara meditasyonla tanışabilmeleri için modern ve şık bir zemin hazırlamak istedim, hepsi bu diyor Inscape'ın kurucusu, 'yeni meditasyon anlayışı'nın yaratıcısı Khajak Keledjian. Birkaç dakikalığına da olsa nefesini sayıp takip edebildiğin, vücudunun havayla temas ettiğini hissedebildiğin anlar ruhunda bir şeylerin kımıldadığını fark etmen için yeterli. Tam da Khajak'ın hayal ettiği gibi, bir anlığına da olsa kafandaki ve etrafındaki tüm sesler susuyor, sadece sen ve iç sesin kalıyor sahnede. Neyse ki seans sonrası yüze çarpan 'havalı kulüp' fiyatları anında gerçeğe döndürüyor: 15 20 Liraya şişe su, 150 Liraya meditasyon mumu, 300 Liraya havlu, 600 Liraya aylık abonelik... Inscape, yıl sonuna kadar birkaç şube daha açma hazırlığında. Bir başka meditasyon kulübü 'MNDFL' ilk şubesini Ocak ayında açtı. Mart sonuna kadar ikinci ve üçüncüsünü de açacak. Son Wall Street Journal raporuna göre günümüzde meditasyon; mobil uygulamalar, uğruna yapılan seyahatler, basılan kitaplar ve verilen seanslarla yaklaşık 1 milyar dolarlık bir sektör yaratmış kendine. Günlük ses, görüntü ve bilgi bombardımanından kaçacak delik arayanların bu kulüpleri doldurması sürpriz değil, 'yeni trend: meditasyon' demek ise hiç abartı değil. Anlayacağınız Buda yağmuru yakındır. 'Buda'nın anlam kayması daha da yakın: Bu da gelir. Bu da geçer. Bu da..."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/mark-zuckerbergin-basari-mantrasi-hayatinizi-degistirecek", "text": "İletişim ve ağ kurma konusunda devrim yaratan sosyal medya devi Facebook'un kurucu ortağı olarak tanınan teknoloji girişimcisi Mark Zuckerberg, şu anda dünyanın en zengin yedinci kişisi. Zuckerberg'in platformu geliştirme ve Instagram ve WhatsApp gibi şirketleri stratejik olarak satın alma becerisi, onun bir teknoloji devi olarak statüsünü sağlamlaştırdı. Her şey 2004 yılında Mark Zuckerberg ve Harvard Üniversitesi'ndeki oda arkadaşları Andrew McCollum, Eduardo Saverin, Chris Hughes ve Dustin Moskovitz'in yurt odalarından \"Facebook \"u kurmalarıyla başladı. Facebook kısa sürede o kadar popüler oldu ki, Zuckerberg tüm zamanını platforma ayırmak için 2004 yılında Harvard'daki eğitimini yarıda bıraktı. The Guardian'a göre Zuckerberg, Facebook'u kurmak için 100.000 dolar kredi aldı. Forbes'a göre bugün net değeri 107 milyar dolar. Zuckerberg'in başarı mantrasının yer aldığı eski bir video, RPG Enterprises Yönetim Kurulu Başkanı Harsh Goenka'nın paylaşmasının ardından kısa süre önce sosyal medyada yeniden viral oldu. Video, Zuckerberg'in yeni bir şeye başlarken karşılaşılan zorlukları tartışması ve azmin her şeyin anahtarı olduğunu öğütlemesiyle başlıyor. Zuckerberg, tanıştığı en iyi girişimcilerin dünyada olumlu dönüşümler yaratmayı ve başkalarına yardım etmeyi amaçladığını belirtiyor. Bu da girişimciliğin sadece finansal kazançların çok ötesine uzandığı fikrini vurguluyor. CNBC'ye göre, 2012 yılında Facebook fotoğraf paylaşım uygulaması Instagram'ı 1 milyar dolara satın aldı. O sırada Instagram'ın yalnızca 13 çalışanı vardı. TIME'a göre, iki yıl sonra, Şubat 2014'te Facebook, WhatsApp'ın mülkiyetini 19 milyar dolara aldı. Ekim 2021'de Facebook kendisini META olarak yeniden markalaştırdı ve bir sosyal medya platformu olmaktan metaverse'i inşa etmeyi öngören bir şirket olmaya doğru bir odak kaymasına işaret etti. META yakın zamanda, işleyişi daha önce Twitter olarak bilinen X'e benzeyen Threads'i piyasaya sürdü."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/markette-urun-secerken-nelere-dikkat-edilmeli", "text": "Önemli Kural: Değerle ya oranla alakası yok ama bir ürünü seçerken lütfen ambalaja kanmayın: Hayatta her şey paketinde iyi durur. Amaç sizi paketin içinde neyin beklediğini ön görmektir. Psikolojik olarak belirli renkler açlığınızı bile artırabilir. O güzel renklerin, üzerindeki şeker şeker çizimlerin sizi kandırmasına izin vermeyim, ambalaja kanmayın. Kalori: İnsanların %91 bir ürünü alırken kalorisine bakmıyor. Bu da baya kötü bir şey. Sebebi ise eğer yediğiniz her öğün, vücudunuzun ihtiyacı olandan 170 kalori fazla ise her hafta 400 gram alırsınız, ve gittikçe her hafta kilonuzun artar. Yağ: Birçok erkek eğer bir yemeğin yağ değeri azsa yenilebilir olduğunu düşünüyor ancak bu bir hata. Vücudunuzun çünkü sağlıklı yağlara da ihtiyacı var. Kalp problemlerinin üstesinden gelmek için sağlıklı Omega-3 ve doymamış yağ ürünlerini araştırınız. Trans yağ ve doymuş yağlı ürünlerden uzak durmaya çalışın ve her aldığınız üründe yağ değerinin az da olsa protein değerine yakın olmasına dikkat edin. Aralarında uçurumlar varsa o ürünü geri bırakın. Protein: Birçok diyetisyen bir erkeğin ortalama günde 115 gram protein alması gerektiğini söylüyor. Proteini bol yemekler hem açlığınızı azaltır, böylece yiyeceğinizden fazla yemezsiniz. Sodyum: Sodyumu düşünmek kimsenin aklına gelmiyor, bir çok erkek sodyum değerlerine dikkat bile etmiyor. Ne kadar bir yemeğin sodyum değerleri fazlaysa o kadar işlenmiş demektir. Sodyum oranının kaloriden daha fazla olduğu ürünleri almayınız. Porsiyon: Ürünün önerdiği porsiyonun sizin için doğru olduğunu düşünmeyin. Bir kere deneyin, sizde bu porsiyonun bir kişi için fazla olduğunu düşüneceksinizdir. Bir kişilik porsiyon içkide ya da yemekte, 400 ya da 400 kaloriden fazla ise çok fazladır, abur cuburda da 150 kaloriden fazla olmamalı. Lif: Diyetisyenler günde 38 gram lif almanınız öneriyor. Bu yüzden tahıllı yemekleri unutmayın, bu da tahıllı ürünlerde de 100 kalori başına en az 2 gram lif olduğuna dikkat edin. Şeker: Şeker ne kadar günlük hayatımızda çok yere sahip olsa da en tehlikeli üründür. Bir ürünün toplam kalorisinden %10 az şeker alın, bu da her 100 kalori başına 2 ½ gram şeker demek. Yoğurt alırken 10 gram şekere sahip olan ürünleri seçiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/mesut-ozil-ve-mathieu-flamininin-cevre-dostu-bakim-markasi-unit", "text": "Yapılan bir araştırmaya göre 2050 yılında, denizlerde balıktan daha çok plastik bulunacak. Çevre dostu ürünlerin ve temiz içeriklerin popülaritesini yükselttiği ve farkındalığın arttığı günümüzde önce saha içinde sonra saha dışında dostluğunu pekiştiren Mesut Özil ve Mathieu Flamini de bu duruma el atıyor. Birlikte Arsenal formasını giydikleri dönemde birbirleriyle uyumları hemen göze çarpan ikili Mathieu Flamini'nin 2016'da Arsenal'den ayrılmasıyla saha dışında da arkadaşlıklarını devam ettirmişti. Şimdiyse sıkı dostlar iş dünyasında da aynı amaç peşinde koşmayı planlıyor. Unit isimli çevre dostu ambalajlara ve temiz içeriklere sahip bir erkek bakım markası çıkaran Mesut ve Mathieu güçlerini birleştirmiş. Ürdün'de göçmen kamplarındaki çocuklarla vakit geçiren ve onlara futbol yoluyla yardımcı olan Mesut'un yanında Mathieu'nün de 2008 yılında kurduğu GF Biochemicals isimli yağ bazlı ürünlere geri dönüşümlü alternatifler bulmayı ilke edinen bir firması var. Sosyal farkındalıkları yüksek olan ikili, gün sonunda kazancın bir kısmının yardım kuruluşlarına aktarıldığı ve çevreye, insana zarar vermeyen bir marka ortaya çıkarmışlar. Amaçlarının tek başlarına dünyayı kurtarmak olmadığını, ama ortaya konulan her küçük çabanın gün sonunda birleşerek güçlü bir etki elde edebileceğini söyleyen ikili çorbada kendilerinin de tuzu olmasından oldukça mutlu. Bunun daha başlangıç olduğunun altını çizen Mesut ve Mathieu markalarını farklı bakım ürünlerinden vitaminlere kadar birçok aileyle genişleteceklerini söylüyor. Mevcuttaki ürünlerden Mesut'un favorisi sakal bakım yağı. 'Sürecek çok sakalım yok, umarım bir gün uyandığımda bir mucize olur ve bu ürünü kullanabilirim!' diyor ünlü futbolcu. Aynı top peşinde koştuktan sonra şimdi de aynı amaç için güçlerini bir araya getiren Mesut Özil ve Mathieu Flamini'nin anlamlı girişimlerini biz de destekliyoruz!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/metabolizma-hizlandirma", "text": "İlk başta birçoğumuzun tükettiği kahveden başlamak istiyorum. Kahvenin içindeki kafein, hızlı bir şekilde kana karışır. Kafeinin odaklanmayı ve antrenman performansın artırma etkisinin yanında insandaki yağ yakım süreci olan lipoliz sürecini hızlandırır ve yağ yakımını destekler. Kafein adrenalin salınımını tetiklemesiyle de metabolizmanızı canlandırır, antrenmanlardaki dayanıklılığınızı artırır. Kahve tüketmeyi sevmiyorsanız, yeşil çayda bulunan kateşin isimli antioksidanın da metabolizmayı hızlandırdığını düşünülmektedir. Yani kahve sevmiyorsanız günde 2-3 fincan yeşil çay tüketebilirsiniz. İçecekler konusunda küçümsenen fakat yaşamsal kaynağımız olan su da hızlı bir metabolizma açısından büyük öneme sahip. Özellikle yüksek proteinli diyetleri tercih eden kişilerin bol bol su tüketmesi gerekiyor. Ayrıca Frontiers in Nutrition'da yayımlanan ve hayvanlar üzerinde yapılan bir araştırma, bol miktarda su tüketmenin yağ hücrelerinin parçalanmasına destek sağladığını söylüyor. Ve tabi ofisteyken su içmek için bardağınızla sebile gidip geldiğiniz anları düşünün. Böyle yaparak gün içinde daha fazla hareket edebilirsiniz. Unutmayın ki hareket yaşamdır. Kalori değeri neredeyse 0 olan baharatlardan bahsedelim. Metabolizmanızın ürettiği sıcaklığa termojenez denir. Yapılan bazı araştırmalar baharatların termojenez miktarını artırdığını ve böylelikle metabolizmayı daha aktif bir hale getirdiğini öne sürüyor. Bu sebeple kahvaltıda tükettiğiniz yulaf ezmenize tarçın ekleyerek bu etkiyi kendi vücudunuzla gözlemleyebilirsiniz. Tabii ki tavuğu ve bifteği de kekik, karabiber ve pul biber gibi baharatlarla tüketmeyi deneyebilirsiniz. Yaşamdan keyif alabilmek için her şeyi yemeli ve içmelisiniz. Ancak bu anlamdaki tek şart, dengeli olmaktır. Abartarak yaptığınız her beslenme türü, gereğinden fazla kalorinizi almanızın yanında metabolizmanızdaki stresi artıracaktır. Bu nedenle ne yerseniz yiyin, çok büyük öğünler tüketmek yerine ölçülü olun. Bu durum iştah kontrolü konusunda size fayda sağlayacak, gereksiz atıştırmalıklar yapmaya olan eğiliminizi önleyecek ve daha da önemlisi metabolizmanın stres yaşamadan, olması gerektiği gibi çalışmasını sağlayacak. Tahmin edeceğiniz gibi antrenman yapmak da metabolizmanızı hızlandıracaklar. Ancak bunları çok ağır, sizi yere serecek antrenmanlar olarak düşünmeyin. Profesyonel ya da profesyonel olma yolunda ilerleyen bir sporcu değilseniz, ağır antrenmanlar da tıpkı fazla yemek gibi metabolizmanızda stres yaratır. Daha da kötüsü bağışıklık sisteminizin düşmesine sebep olabilirler. Özellikle içinde bulunduğumuz covid-19 döneminde bağışıklık sisteminizin ne kadar önemli olduğunu biliyorsunuz. En değerli mal varlığımızın sağlığımız olduğunu unutmayın ve spor yaparken de ölçülü olun. Gerek sporda alanında uzman bir eğitmenden, gerekse beslenmede alanında uzman bir diyetisyenden destek almaktan çekinmeyin. Doğru şekilde spor yaptığınızda, vücudunuzdaki FGF21 isimli hormonun miktarı artar ve bu yapı metabolizmanızı hızlandırmaktadır. Şu ana kadarki tüm taktikleri uygulamaya başlasınız bile, kötü veya yetersiz bir uyku tüm çabalarınızı boşa çıkarabilir. Yapılan birçok araştırma, yetersiz uykunun metabolizmanızın fonksiyonelliği için bir hayli önemli olan glukoz metabolizmasını ve düzenleyici hormonları olumsuz etkileyebileceğini ifade ediyor. Yani günde 7-9 saat uyku almadığınız müddetçe ne yaparsanız yapın metabolizmanızı beklediğiniz düzeyde aktif tutamazsınız. Bu durum metabolizmanızın yanında gelişim sürecinizi de etkiler. Bu nedenle uyku düzeninize dikkat edin, mümkün oldukça büyüme hormonunun en çok salgılandığı gece saatlerinde uyuyun ve hem metabolizmanızı, hem de gelişim sürecinizi olması gerektiği gibi destekleyin. Fitness editörümüz Talha Beşir'in \"Antrenman Motivasyonunu Yükselt\" yazısı için linke tıklayın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/mevsimsel-depresyonla-nasil-mucadele-edilir", "text": "Bazı insanlar için kışın başlangıcı, battaniyenin altına girip, Netflix'i ateşlemek ve her şeye tarçın eklemektir. Bazıları için fazla güneş görmemek bir kabustur. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Sistemine göre, Mevsimsel Duygulanım Bozukluğu Birleşik Krallık'ta yaklaşık iki milyon, Kuzey Avrupa'da ise 12 milyondan fazla insanı etkileyebilmektedir. Temel belirtiler arasında depresif hissetmek, iyi uyuyamamak, yorgun hissetmek, fazla uyumak, aşırı yemek yemek, sinirlilik, düşük ve çekingen hissetmek yer almaktadır. ABD'de Ulusal Tıp Kütüphanesi, bu durumun halihazırda depresyon veya bipolar bozukluktan muzdarip olanları orantısız bir şekilde etkilediğini, ancak çocuklardan yetişkinlere kadar herkesin savunmasız olduğunu söylüyor. Değişen mevsimler, sinirli ve moralsiz hissetmeden de yeterince zor olduğundan, Lanserhof Sanat Kulübü'nün tıbbi işler müdürü olan, 35 yıllık deneyime sahip bir terapist ve doktor Ursula Levine'den bu durumun tam olarak ne olduğunu ve nasıl atlatılacağını açıklamasını istedik. Alabama Üniversitesi'ndeki bilim insanları tarafından yapılan araştırma, 16.800 katılımcı üzerinde güneş ışığının etkisini ölçmüş ve güneş ışığına maruz kalma düzeyleri ile depresyon ve bilişsel bozukluk arasında doğrudan bir ilişki bulmuştur. Dr. Levine, \"Azalan D vitamini üretimine ek olarak, güneş ışığı eksikliği, vücudumuzun akıllı kontrol koordinasyon merkezi olarak da bilinen hipotalamus, beynimizin bir bölümünün verimli çalışmasını engelleyebilir\" diye açıklıyor. \"Birincil işlevi vücut ısısını, kan basıncını, iştahı ve uykuyu düzenleyerek ve vücudumuzun habercilerini veya hormonlarını yöneterek vücudumuzu sağlıklı ve dengede tutmaktır.\" Bu da uykudan iştaha kadar her şeyin etkilenmesinin nedeni olabilir. Dr. Levine, Cambridge Üniversitesi'nde 2021 yılında yapılan ve güneş ışığının Vit D üretimi için önemli olmakla birlikte diyetin de eşit derecede önemli bir rol oynadığını ortaya koyan bir çalışmaya işaret ediyor. Dr. Levine, D3 Vitamininin sardalya, uskumru, hamsi, somon ve ringa balığı gibi yağlı balıkların yanı sıra balık karaciğeri yağı, karaciğer, yumurta, güçlendirilmiş süt, güçlendirilmiş margarin ve tereyağından elde edildiğini yineliyor. \"D2 vitamini çoğunlukla ultraviyole ışığa maruz kalan mantarlarda ve soya sütü gibi bazı güçlendirilmiş gıdalarda bulunur\" diye açıklıyor. 1- Özellikle açık havada ve gün ışığında bol miktarda düzenli egzersiz yapın - depresif belirtilerle o anda mücadele etmenin en acil yolu vücudunuzu hareket ettirmektir. Bildiğiniz gibi, vücudunuzu hareket ettirmek sizin için harikadır. Herhangi bir depresyon söz konusu olduğunda da bu hala geçerlidir. Dr. Levine, \"Yürümek ya da koşmak endorfin salgılamanızı sağlayacaktır\" diyor. \"Ayrıca ruh halinizi yükseltmek için biraz ağırlık kaldırabilir veya direnç bantları kullanabilirsiniz.\" İlhama mı ihtiyacınız var? Burada egzersizler için kısa bir rehberimiz var. Ne yapmayı seçerseniz seçin, Dr. Levine %100 mevcut olmanızı ve elinizdeki işe odaklanmanızı tavsiye ediyor, bunun bir faydası da beyninizin dışarıdaki kasvetli havayı düşünecek zamanı olmayacak. Dr. Levine, \"Dikkatli yoga zihinsel durumunuzu güçlendirecektir\" diye ekliyor. Hala başlamakta zorlanıyor musunuz? Dr. Levine, bu yağlı ritmi bırakmanızı ve direkt işe koyulmanızı öneriyor. \"En sevdiğiniz parçaları açın ve dans etmeyi deneyin. Gerekirse mutfakta, yemek pişirirken. Dans edip de canlanma ve hafiflik hissetmeyen herkese meydan okuyorum.\" Bunun nedenini, işitsel anıların bizi iyi zamanlara bağlayabilmesi olarak açıklıyor. Son olarak, arkadaşlarınızla konuşun! Dr. Levine, \"Zihinsel bir hack olmasa da, kış aylarında ruh halinizin nasıl değiştiğini anlamaları için aileniz ve arkadaşlarınızla duygu durumunuz hakkında konuşmak da yararlı olabilir\" diyor. \"Bu, sizi daha etkili bir şekilde desteklemelerine yardımcı olabilir. Ve eğer her şey başarısız olursa, baharın ufukta olduğunu unutmayın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/migrenliler-icin-uzaktan-calismak-bir-nimet", "text": "Pandemi çoğu insanın zihninden yavaş yavaş silinirken, uzaktan çalışma konusunda ne yapılması gerektiğine dair tartışmalar giderek daha ateşli hale geldi. Jamie Dimon ve Elon Musk gibi ticaret dünyasının ünlü isimlerinden gelen feryatlar, işverenleri serbest çalışanlarını ofislere bağlamaya çağırıyor. Ve, şehirlerin finans bölgelerinin içi boşaltılmış durumda ve evden çalışmak pek çok insanı rahatsız ediyor gibi görünüyor. Ancak herhangi bir yerde çalışma seçeneği, masabaşı çalışanlara da destek veriyor; migren gibi sessiz, kronik hastalıklardan muzdarip bazıları için bu seçenek bulunmaz bir nimet. Michigan Sağlık Üniversitesi Baş Ağrısı ve Nöropatik Ağrı Kliniği Direktörü Dr. Wade Cooper, \"Migren hastalarımın çoğu evden çalışma ortamına sığındı\" diyor. Evden çalışmak, Dr. Cooper'ın hastalarına ofiste çalışmanın sağlayamayacağı bir esneklik düzeyi sundu. Sonuçta, çok çeşitli etkili tedavi seçenekleri olsa bile, migren atağı geldiğinde, gelir - mesela bir Salı günü öğleden sonra 3'te. Eğer evdeyken gelirse, birkaç saatliğine işten ayrılabilir ve daha sonra işe dönebilirsiniz. Geçmişte, işe dönmeden önce migrenin geçmesini bekleyerek, bir odacıkta ağrı çekerlerdi. Bu, öğleden sonra migreni olan birinin sabah ve akşam çalışması ya da uzanmak için rahat ve sessiz bir alana kolay erişimi anlamına gelebilir. Bu aynı zamanda, izin istemeye gerek kalmadan bilgisayar başından kalkabilecek bir kurum demektir. Yine de işverenler uzaktan çalışmanın kalıcılığı üzerine kafa yorarken, bazıları çalışanlarını pandemi öncesi düzenlemelere zorlamayı tercih etti, Dr. Cooper tedavi ettiği kişilerde şimdiden olumsuz etkiler görüyor. Yine de uzaktan çalışmanın kalıcılığı hiçbir zaman vaat edilmedi. Ve işverenler işlerini salgın sonrası ekonomiye göre yeniden yönlendirirken, elbette bazıları çalışanlarla dolu ofislerde olmayı hedefleyecektir . Bu senaryo migrenden muzdarip olanların çoğu için optimal olmasa da, yöneticilerin ofis normlarını yeniden düzenlemeleri için bir fırsat var. Bu içerik GQ US websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/mosyo-biraz-fazla-mi-killisiniz", "text": "O kadar da demedik! Action Man gibi gezmeyeceksiniz etrafta, fakat bu bölgelerdeki kıllarından kurtulmayı seçen erkekler de var, kendilerine saygı duyuyoruz. 1. Bacak: Profesyonel bir sporcu olmadığınız sürece tabii ki de bacaklarınız kıllı olacak. 2. Yüz: O kadar bıyık-sakal türlerine ne için yatırım yapıyoruz? Kendinizi sakal ya da bıyıkla beğeniyorsanız bırakın uzasın. İşte büyük an, ne olur rica ediyoruz! Ailenizi, sevdiklerinizi hatta bütün dünyayı düşünün, kurtulun gitsin! 4. Kulak: Yaşlı bir dede misiniz? Hayır! Uğraşmak istemiyorsanız anlarız, fakat orman adamına dönmediğinizden emin olun. Birçok erkek bu bölgeleri de sıfıra vurmayı seçiyor. 1. Kol altı: Çok uzamadığı sürece insanlığa karşı bir suç işlemezsiniz. 2. Torso: Belki bilmiyorsunuz fakat göğüsteki kıllar bazı kadınlar tarafından çok çekici bulunur. Gövdenizdeki kılların boyunu kısa tuttuğunuz sürece bir problem olmayacaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/mosyo-disleriniz-ne-durumda", "text": "Elektrikli Fırçaya Geçin: Elektrikli fırçalar normal fırçalara oranla %80 daha fazla plaktan kurtarıyor. İyi bir fırça sayesinde dişçi ziyaretleriniz yarısına düşebilir. Unutmayın dişlerinizi en az 2 dakika boyunca fırçalamalısınız. Ağzınızı Temizleyin: İyi bir ağız temizleyici alın ve dişlerinizi fırçaladıktan sonra iyice ağzınızda çalkalayın. Dilinizi Temizleyin: Bazı fırçaların arkadasında da bulunan bölüm ile temizleyebilirsiniz fakat dilinizi gerçekten tertemiz yapmak istiyorsanız iyi bir dil temizleyicisi almalısınız. Diş İpi Kullanın: Sadece fırçalamakla kalmaz o dişler öyle! Her gün diş ipliğinizle dişlerinizin aralarını temizleyin. Bembeyaz Dişler İçin Ne Yapmalı?: Kabul edelim dünyada bizim kadar fazla kahve ve çay içen başka bir ülke olmayabilir o yüzden dişlerimize gerçekten sahip çıkmalıyız. Diş macunu markaları ne kadar beyazlatıcı özelliği olduğunu söylese de mucizelere inanmayın. Gerçekten beyaz diş istiyorsanız dişçisiniz ile konuşun ve dişinizi sarartacak her türlü içki ve yiyecek ile vedalaşın!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/mosyo-size-birkac-bakim-onerimiz-var", "text": "Yüz Yağları: Özellikle kış aylarında yüzünüzün nemini korumasını istiyorsanız yüz yağı kullanmanızı öneririz. Yağlar nemi ciltte tutarak koruma görevi görür. Biraz sakalınıza da sürebilirsiniz. Nemlendirici: Kurumuş ciltleri başka bir şekilde kurtaramazsınız. Akşamları yatmadan önce nemlendiricinizi sürerseniz sabah uyandığınızda aynada birden Zac Efron'u görebilirisiniz. Öyle olmasa da en azından yumuşacık ve sağlıklı bir cildiniz olacak. El Bakımı: Eller çok önemlidir, bir kadın her zaman ilk elinize bakar. Kuru ellere el kreminizi sürün. Tırnak Bakımı: Ellerden sonra sıra tabii ki tırnaklarda. Tırnaklarınızı kısa tutun, sivri köşeleri sağ solunuz çizmemek için törpüleyin. Diş ve Ağız: Dişlerinizi beyaz, nefes kokunuzu da her zaman temiz tutun. Oral hijyenin şakası yoktur beyler, o dişler kendi kendilerine bakamazlar. Deodorant: Ne olur, 21. Yüzyıldayız, lütfen ter kokmayın. Deodorantların 72 saatlik korumaya çıktıkları bir zamanda deodorant sürmemek kabul edilemez. Size önerimiz deodorantınızı seçerken içinde paraben bulunan ürünleri seçmemeniz. Doğal deodorantlar hem ter bezlerinizi korur hem de temiz kokutur. Saç: Saçlarınıza iyi bakın, saçınıza uygun bir şampuan seçmeniz lazım. Kepek problemi yaşıyorsanız size tavsiye ettiğimiz önerileri okuyabilirsiniz. Parfüm: Koku çok önemlidir, hatta en kuvvetli hafızaya sahip duyunuzdur. Siz de hatırlanmak istiyorsanız kuvvetli ve herkesten farklı bir koku seçin ancak insanların burun kemiklerini kıracak kadar kuvvetli olmasın. Yüz Temizleyici: Sivilce gibi problemlerden ancak cildinize iyi bakarak kurtulabilirsiniz. Yüzünüzü hem gün içerinde kirlendiğinden hem de tazeliğini korumak için iyi bir temizleyici ile temizleyin. Üzerine sonra nemlendiricinizi de sürerseniz mükemmel!! Tıraş Kremi: Tıraştan sonra cildiniz tahriş olmaması için banyonuzda tıraş kremi bulundurmalısınız."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/movember-icin-farkli-biyik-stilleri", "text": " Bernie'nin Suçu Ne? Cana yakın bir cenaze levazımatçısı kasabanın en zengin duluyla arkadaş olur ancak onu ihtiyaçlarından ve somurtkan davranışlarından gına getirmesi uzun sürmez. Bıyık ise tüm filmin dikkat noktalarından biri... Breaking Bad. Kansere yakalanan kimya öğretmeni Walter White, ailesinin geleceğini garanti altına almak için uyuşturucu işine girişir. Dizi sakal & bıyık kombini hiç de fena sayılmaz. El Chapo. Ünlü Meksikalı uyuşturucu baronu Joaquin 'El Chapo' Guzman'ın yükselişinin, yakalanışının ve de kaçışının heyecan dozu yüksek hikayesi. Bıyıklara dikkat! Marc Maron Thinky Pain. Alternatif komedyen Marc Maron New York sahnesinde gerçekleştirdiği standup showda Çin yemekler, kötü alışkanlıklar, hotel odalarında seks ve sevgilisiyle yaşadığı hayatın detaylarını paylaşıyor. Bıyık da bonus puan. Serpico. Gizli polis Frank Serpico dürüst bir adamdır. Yolsuzluğa karışan meslektaşlarının yaptıklarına katılmayı reddettiğinde tehdit edilir ve yaralanır. Al Pacino, gerçek bir hikaye ve bolca bıyık. Meyerowitz Hikayeleri. Asabi sanatçı babaları ve onun yok olmaya yüz tutan mirasıyla ilgilenmek için New York'a gelen üç kardeş, kin ve rekabet... Bıyıklı Adam Sandler de cabası."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/mukemmel-sakalin-sirlarini-acikliyoruz", "text": "Cildiniz ne kadar temiz ve bakımlıysa, sakalınız o kadar güzel olacaktır. Yüzünü ölü hücrelerden arındırdıktan sonra nemlendirici kullanarak sakal için cildinizi hazırlayabilirsiniz. Unutmayın A, B, C ve E vitaminleri sakalın hızlı uzamasını sağlar. Başımızın belası stres, hem saç dökülmesine hem de sakalların seyrekleşmesine neden oluyor. Hayatınızdan stresi olabildiğince çıkarıp düzenli bir uyku alışkanlığı edinmeye çalışın. Uykuda cilt hücreleri yenilenir ve sakalın uzama hızı artar. Proteinli besinler kıl köklerini besler; bu yüzden yumurta, balık, fındık gibi besinleri sıklıkla tüketebilirsiniz. Sakallarınızı da saçlarınız gibi şampuanlamalısınız. Böylelikle hem daha güzel görünecek hem de daha güzel kokacak. İkinci işlem ise kurutma aşaması. Fön makinasını yukarıdan tutup, sakallarınızı aşağıya doğru tarayarak kurutun. Sakalınızı taradıktan sonra ucunda kalan kırıkları makas ile temizleyebilirsiniz. Yılmak yok, daha güzel sakallar için bakım şart."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/neden-bu-kadar-yorgunum-derin-yorgunlugun-nedenlerini-ve-bunlarla-nasil-mucadele-edilecegini-acikliyoruz", "text": "The Walking Dead'deki karakterlere benzer enerji seviyeleriyle başa çıkmak, birçok insanın günlük yaşamın bir parçası olarak kabul ettiği bir şeydir. Her görevi neredeyse imkansız hissettiren o halsiz hissi kabullenmiş olabilirsiniz, ancak bunu yenmenin yolları var. Yorgun hissetmenizin birkaç olası nedeni vardır. Yeniden soğuk, karanlık ve yağmurlu bir mevsime girdik ve genel olarak kasvetli olmasının yanı sıra, bunun önemli bir zincirleme etkisi var. Daha az güneş ışığı, insanların kendilerini özellikle yorgun ve sinirli hissetmelerine neden olabilir. Bazıları için bu mevsimsel değişim \"kış depresyonuna\" veya mevsimsel duygusal bozukluğa bile yol açabilir. Bu arada, ayda birkaç gece geç yatmak uyku düzeninizi bozabilir, bu nedenle arka arkaya Noel partilerine katılıyorsanız, vücudunuz biraz ara vermek istiyor olabilir. Ancak durmaksızın devam eden yorgunluk ciddi bir problem olabilir ve kesinlikle ne zaman başladığını ve nedenini düşünmeye değer. Yorgun hissetmek zayıflatıcı olabilir. Arkadaşlarınızla görüşmenizi ve çalışmanızı engelleyebilir ve daha fazla ruh sağlığı mücadelesine yol açabilir. Tıbbi bir tavsiye olarak, yorgunluğunuzun kökeni hakkında düşünmeniz gerekir.. İşiniz ya da aile stresiniz gibi hayatınızın bazı bölümlerinden kaynaklanıyor olabilir mi? Ayrılık veya yas gibi önemli bir olay oldu mu? Yaşam tarzınız nasıl? Bunların hepsi çok kolay bir şekilde yorgun olmanıza yol açabilecek faktörlerdir. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Sistemi, stres, anksiyete ve depresyon gibi psikolojik yorgunluk nedenlerinin fiziksel nedenlerden çok daha yaygın olduğunu belirtiyor. Bunlar yetersiz uykuya veya uykusuzluğa neden olabilir ve her ikisi de gündüz yorgunluk hissine yol açar. Enerji eksikliğinizin ardında stres veya duygusal yaşam olayları yoksa, belki de demir eksikliği anemisi, az aktif tiroid veya uyku apnesi gibi fiziksel bir neden vardır. Kendinizi 4 haftadan uzun süredir yorgun hissediyorsanız, devam eden yorgunluğa neden olabilecek herhangi bir sağlık durumunu ekarte edebilmeleri için doktorunuzu görmenin zamanı gelmiş olabilir. İster çok fazla alkol alıyor, ister gün boyunca kahve içiyor veya çok fazla şeker tüketiyor olun, diyet enerji seviyelerinde önemli bir rol oynar. Benzer şekilde egzersiz de yorgunlukla güçlü bir şekilde bağlantılıdır; çok fazla veya çok az hareket yorgunluk üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bunların hiçbiri doğru gelmiyorsa, çalışma düzeniniz nasıl? Gece vardiyaları veya değişen bir program uyku döngünüze zarar verebilir. Aynı şekilde, gündüz şekerlemeleri de o an için harika bir fikir gibi görünse de geceleri uyumayı zorlaştırır. Yorgunluğu yenmek için ipuçlarına ve püf noktalarına geçmeden önce, yakın zamanda hasta oldunuz mu? Covid, mide rahatsızlığı ve grip vücudunuzun enerjisini tüketebilir ve bazen kendinizi yeniden hissetmeniz birkaç hafta sürebilir. Yakın zamanda rahatsızlandıysanız, vücudunuz muhtemelen susuz ve yorgun olacaktır ve toparlanmak için biraz zamana ihtiyaç duyacaktır, bu nedenle işleri aceleye getirmemeye çalışın. Gün boyunca enerji seviyenizi yüksek tutmanın iyi bir yolu, her 3 ila 4 saatte bir sağlıklı atıştırmalıklar ve düzenli öğünler yemektir. Düzenli egzersiz yapmak uzun vadede daha az yorgun hissetmenize yardımcı olur. Doğal bir koşucu değilseniz veya ağırlık kaldırmayı sevmiyorsanız endişelenmeyin, 15 dakikalık bir aktivite veya yürüyüş bile size enerji artışı sağlayabilir. Daha fazla su içmek de son derece önemlidir, çünkü dehidrasyon insanların enerjilerinin tükendiğini hissetmelerine neden olabilir. Sağlam bir uyku rutini de çok önemlidir; yatağa aynı saatte gitmek ve sabah aynı saatte kalkmak, uzun gündüz uykularından kaçınmak ve yatmadan önce gevşemek için biraz zaman ayırmak gibi. Neden stresinizi daha genel olarak azaltmak için de çalışmıyorsunuz? Egzersiz yapmak, yoga yapmak, kitap okumak ve müzik dinlemek daha sakin bir yaşam sürmek ve bunalmış hissettiğinizde enerjinizi korumak için harika tekniklerdir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/neden-gune-buz-gibi-dusla-baslamaliyiz", "text": "Bazıları kahveyle kendine gelir, bazıları soğuk bir duşla. Bugün soğuk duşun tarafındayız ve neden daha etkili olduğunu açıklıyoruz. İyi bir uykunun önemini hatırlamadan olmaz ancak uykunun sonu ve günün başı arasındaki noktada ne yaptığınız da en azından kaç saat uyuduğunuz kadar önem taşıyor. Uyku halindeyken metabolizmamız yavaşlıyor ve sabah kalktığımızda zamanla -birden değil- kendine gelip günlük rutin hızına ulaşıyor. Soğuk duş da bu arada devreye giriyor. O önemli noktayı istediğiniz gibi doldurabilirsiniz: Sıcak ve sert bir kahve, yatakta gerinmek, yürüyüş ya da soğuk bir duş. Tüm bunlar ve daha nice aktivite arasında metabolizmanızı buz gibi su kadar ateşleyecek bir aktivite bulmak zor. Nabzınızı artıracak ve kan dolaşımınız duşsuz bir günden çok daha erken başlayacak. Bu da her anlamda daha verimli bir gün demek. Sizde nasıl bir etkisi olacağını görmek için yarın sabah, normalde kalktığınızdan yarım saat erken kalkın ve yatağınızdan doğruca duşa gidin, zihni boşaltın ve titremenin tadına varın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/neden-kopeginizle-kosuya-cikmalisiniz", "text": "Öncelikle Robinson'un en büyük avantajı köpeğinin cinsinin bir Greyhound ve Alaska Husky karışımı olmasıydı. Hız ve dayanıklılığıyla öne çıkan bu köpekler, mükemmel bir koşu makinesidir. Bu köpeğin ritmine ayak uydurmak için aralıksız bir şekilde performansınızı yükseltmelisiniz. Robinson, hem köpeğinin sağlığı açısından hem de kendi performasını yükseltmek için haftada iki kez köpeğiyle birlikte antrenman gerçekleştirdi. Diğer günler ise bireysel olarak çalıştı. Bir süre sonra köpeğine ayak uyduran ve bununla birlikte Canicross şampiyonluğunu da göğüsleyen sporcu, köpeğinin performansı üzerinde pozitif bir etkisi olduğunu açıkça belirtiyor. Siz de köpeğinizle koşmayı ya da yakın zamanda bir köpek sahiplenmeyi istiyorsanız, Robinson'un yolundan ilerleyebilirsiniz. Türkiye'de sokakta yaşayan ve sahip edinilmeyi bekleyen 8 milyon sokak hayvanı olduğu tahmin ediliyor. Belki hepsi Ben Robinson'un köpeği kadar hızlı olamaz, yine de size hem iyi bir dost hem de spor hayatınızda iyi bir partner olabilir. Köpeğinizle koşmaya hevesli olabilirsiniz ancak, ön planda tutmanız gereken ilk şey köpeğinizin sağlığı. Henüz gelişimini tamamlamamış bir köpekle koşuya çıkmamalısın. Köpeklerin hareketli ve oyun sever olduğunu biliyorsunuz, fakat ilerleyen dönemlerde köpeğinizin sağlığı açısından hem köpeğinizi hem kendinizi dizginleyin. Diğer bir konu ise eğer köpeğiniz koşmak için hevesli değilse, sakın onu koşmaya zorlamayın. Bir süre sadece gözlemleyin ve endişe ediyorsanız en yakın zamanda onu veterinere götürün. Son tavsiyemiz ise her köpeğin koşabileceğini düşünmeyin. Bazı köpeklerin metabolizması ve fiziksel yapısı aslında koşmaya uygun değil. Bilinçli bir sahip olmayı sakın unutmayın!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/nefes-calismasi-anksiyeteyle-basa-cikmak-icin-sihirli-bir-degnek-mi", "text": "Billie Eilish bu yıl Glastonbury'de verdiği konser sırasında kalabalıktan beklenmedik bir şey yapmalarını istedi: sakinleşmek. Nefes çalışmasını stres gideren bir mucize olarak dile getiren Eilish, toplanan binlerce kişiye uygulamanın nasıl işe yaradığını anlattı. Hepimiz o zor zen hissinin peşindeyiz, ancak daha sakin bir yaşam sürmenin anahtarının zaten varsayılan çalışma şeklimizin bir parçası olduğunu hayal edin? Nefes çalışması, stres ve endişe duygularını değiştirmek için nefes kalıplarımıza dokunmamızı ve bunları değiştirmemizi sağlıyor. Hem bilim insanları hem de giderek büyüyen takipçi kitlesi tarafından daha sağlıklı ve huzurlu bir yaşam sürmenin yolu olarak lanse ediliyor. Let It Go kitabının çok satan yazarı ve uluslararası nefes çalışması koçu Rebecca Dennis, farklı bir bilinç durumuna girmek için nefes çalışmasının nasıl kullanılacağı konusunda rehberlik sunuyor. Bize bu uygulamanın faydalarını ve onu hayatımıza nasıl dahil edeceğimizi anlattı. Eğer bu kulağa gerçek olamayacak kadar iyi geliyorsa, alaycılığınızı bir kenara bırakın. Birçok insanın yoga ve meditasyondan keyif almasının ardında rahatlama arzusu yatıyor ve nefes çalışması sizi \"o yere hızlı bir şekilde götürebilir\" diye ekliyor. Dennis, nefesinizin doğuştan gelen gücünü anlayarak yaşam kalitenizi artırabileceğinize inanıyor ve \"Nefes almak doğrudan otonom sinir sisteminizle bağlantılıdır - stres tepkiniz ve dinlenme tepkinizdir\" diye açıklıyor. Yüksek stres durumunda olduğunuzda nefes alış verişiniz değişir, bu nedenle bunu bu durumları değiştirmek için egzersizleri kullanabilirsiniz. \"Kaygıyı sakinliğe dönüştürmeniz gerekiyorsa, nefesinizi kullanabilirsiniz. Aynı şekilde, nefes yoluyla iyileşmenizi, uykunuzu ve sindiriminizi iyileştirebilirsiniz\" diyor. Neden Kutu Nefesi kullanmıyorsunuz? Bu, Navy SEAL alışkanlığından gelir ve 4-4-4-4 nefesi olarak da bilinir. \"Bu nefes tekniği kalp atış hızını yavaşlatır ve konsantrasyonu derinleştirir\" diyen Dennis, egzersizi sabah uyandığınızda ya da odaklanmanızı gerektiren büyük bir proje veya toplantı gibi stresli bir olaydan önce kullanmanızı öneriyor. En iyi faydayı elde etmek için, nefesin hareketini midenizde hissetmenizi de öneriyor. Dengenizi yeniden sağlamak veya sinirlerinizi yatıştırmak istiyorsanız, tutarlı nefes almayı veya 5-5 nefesini deneyin. Dennis, toplam 5 dakika ile başlamanızı ve zaman içinde 20 dakikaya kadar çıkmanızı ve \"nefesinizin size rehberlik etmek için orada olduğunu\" hatırlamanızı söylüyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/netflix-bizi-gevsetmeye-kararli", "text": "Headspace'in önceki Netflix serileri ilgi çekmişken, şimdi de izleyicinin isteklerine göre şekillenen bu interaktif içerik oldukça ilgi toplayacaktır. Son bir buçuk senedir hepimiz zor zamanlar geçirdik ve bunun etkilerini de uyku düzenimizde veya stres seviyemizde görebiliyoruz. Yeni rehberin amacı sizi dış dünyadan biraz koparıp ihtiyaçlarınıza göre şekillenmiş egzersizler ile kendinizle bağlantı kurabileceğiniz bir alan yaratmak. Başlangıçta kısa bir tanıtımla başlayan belgesel, karşımıza üç ayrı seçenek sunarak devam ediyor; Meditasyon, Rahatlama ve Uyku. Daha sonrasında ise çeşitli sorular ile sıkıntınıza odaklanmanızı sağlıyor. Ne kadar vaktiniz olduğunu bile soruyor, yani sanki sizin için yapılmış bir rehber niteliğinde. Seçtiğiniz şıkkı izlemeyi bitirdiğinizde, size başa dönme veya bir uyku hikayesi dinleme seçenekleri sunuyor. Headspace'in kurucu ortağı Andy Puddicombe ve Eve tarafından seslendirilen bu üçüncü bölüm niteliğindeki şov, ihtiyaç duyduğunuz anda ve düzenli olarak geri dönebileceğiniz bir şey olacak şekilde tasarlanmış. Gevşemek ve uyumaya konsantre olmak istiyorsanız, Eve; günlük bir meditasyon veya rahatlamaya ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, Andy size eşlik ediyor olacak. Bütün şıkları bir anda deneyimlemek biraz imkansız olsa da, ben kendimi nasıl hissettiğime bağlı olarak birkaç gün denedim işe yarıyor mu tartışırım. Uyku egzersizlerinde, 45 dakikalık 4 tane uyku hikayesi sunuluyor. Renkli, yavaş hareket eden animasyonlar ve Eve'in yumuşak tonu ile anlatılan hikayeler ile uykuya dalmaya yardımcı oluyor. Daha önce deneyimlediğim Guide to Sleepden farklı olarak bu hikaye anlatımı oldukça rahatlatıcı. Guide to Sleep ile benzer tarafları olsa da, bu alternatif kişiselleştirilebilir olduğundan dolayı daha çok ilginizi çekebilir. Meditasyon egzersizinin süresini, kendi vaktinize göre siz belirliyorsunuz. 3dk, 5dk ve 10dk seçenekleri var ve ben bunlar arasından nasıl hissettiğimi seçip 10 dakikalık olan egzersizle başladım. Meditasyon egzersizleri daha çok nefesinize ve vücudunuzun bulunduğu yüzeyle olan temasa odaklamanızı sağlıyor. Bu egzersiz bana o kadar rahatlama sağladı ki 7. Dakikasında uyuya kaldım. Düşününce belki bu kötü bir durum olarak düşünülebilir fakat zaten bu egzersizlerin temel amaçlarından biri de sizi uykuya hazırlamak ve rahatlatmak. Benim de deneyimime göre bu amacına tamamen ulaşmış bir seri. İnteraktif Gevşeme Rehberi şimdiye kadar inançla başladığım bu deneyimlerde en sevdiğim diyebilirim. Diğer iki serinin birleşimi niteliğinde olsa da kendi ihtiyaçlarıma göre şekillendirebilmem beni en çok etkileyen özelliği oldu. Fakat şunu söylemeliyim ki başlangıç seviyesindeyseniz ve daha önce hiç deneyiminiz yoksa, ilk olarak önceki serileri izleyip hem meditasyon hem de mindfulness hakkında bilgi edindikten sonra bu seriyi izlemek daha etkili olmasını sağlayabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/netflixle-nasil-uyudum", "text": "Pandemi öncesi çoğumuzun uyku düzeni muhtemelen şu ana kıyasla daha iyiydi. Son bir senedir ne yaparsam yapayım uyku düzenimi bir türlü düzene sokamadım. Uyku ilaçları, uyku çayları... hepsini denedim. Neyse ki deneyecek yeni bir şey çıktı ve zaten ne kaybederdim zaten uykum yoktu ve ekran karşısındaydım. Umudum Netflix'in yeni serisi Headspace Guide to Sleep. Platform son zamanlarda fazlasıyla bu tarz rahatlatıcı ve mental sağlıkla ilgili serilere yatırım yapıyor ve bu seriye benzer olarak 2021'in başında meditasyon yapmayı öğretmek amaçlı Headspace Guide to Meditation serisini yayınlamıştı. Headspace muhtemelen çoğu kişinin bildiği bir 'mindfulness' uygulaması. Sektörün ilk aplikasyonlarından biri olarak uzun süredir takipçilerine rahatlamaya, odaklanmaya, öfkenizi dağıtmaya ve uyumaya yardımcı olacak rehberli meditasyonlar sağlıyor. Bu 7 bölümlük Netflix serisinde de uykuyla ilgili yanlış düşünceleri, efsaneleri ve uyumaya yardımcı olacak ipuçlarını anlatıyor. 15-20 dakikalık her bölüm farkındalık ve meditasyon öğretmeni Eve Lewis Prieto rehberliğinde, rahatlatıcı bir animasyon ve dinlendirici bir uykuya geçip rahatlamanıza yardımcı olmak için tasarlanmış rehberli gevşemeler içeriyor. İlk bölümde uyku hakkındaki mitlerden bahsediyor ve hepimizin duyduğu ve bildiği '8 saat uyku kuralı' hakkında bilgi vermekle başlıyor. Bunun doğrusunun 7 ve 9 saat aralığı olduğunu ve çok fazla uyumanın sağlığa zararlı olduğunu söylüyor. Daha sonrasında ise uykudan önce yapılması ve yapılmaması gerekenlerden bahsediyor. Serinin sonuna doğru başladığı meditasyon ve mindfulness egzersizleri beni en çok etkileyen kısım oldu. Evet, seri amacına uygun. Sizi uykuya hazırlayacak bir rutin içeriyor ve o 10-15 dakikalık bölümün sonunda daha rahatlamış hissediyorsunuz. Dürüstçe söylüyorum, daha önce düzenli meditasyon veya bu tarz uygulamaları hiç kullanmadım. Birkaç girişimim oldu ama bunu bir rutine dönüştüremedim. O yüzden bu seri beni ne kadar etkiler ne kadar düşüncelerimden uzaklaştırır başta biraz şüpheliydim. Uyku için rahatlatmanın yanı sıra bilgilendirici olması ve yapılan animasyonlar bence bu seriye güzellik katıyor. Cihazlara olan aşırı bağımlılığımızdan, rüyalarımızı meditasyon yoluyla nasıl kontrol edebileceğimizden ve uykusuzluğa neyin katkıda bulunduğuna kadar neden uyumadığımızla ilgili pratik meseleleri ele alıyor. Yani uykusuzluğun sebeplerini belli temellere oturtuyor. Her bölümün meditasyon bölümü dışında uykusuzlukla nasıl başa çıktığınızı düşünmenizi sağlayacak 10-12 dakikalık kısımları var. İlk gün bu seriye başladığımda asla işe yaramayacağını düşünsem de gözlerimi açtığımda ikinci bölümü yarılamış buldum ve anında bilgisayarı kapatıp uykuma devam ettim. İşin püf noktası izlerken kendinizi 'uyumam lazım' diye şartlamamak ve Eve'in anlattıklarını dinlemek, uygulamaya çalışmak. Ben bunları yapmaya çalışırken tabii ki kafamdan başka düşünceler de geçirdim ama ne olursa olsun dikkatimi çok dağıtmamaya çalıştım. Gece boyunca uykum hiç bölünmedi ve uyandığımda da, belki psikolojiktir ama, daha dinlenmiş hissettim. 3. günümde biraz uyku sorunu yaşadım onun sebebi de tam meditasyon kısmına geçmiş ve uykuya dalmak üzereyken, dışarıdan gelen kontrol edemez gürültü durumunun uyku modunu birden ve uzun süreli olarak dağıtmasıydı. Eve'in önerdiği egzersizleri ve uygulamaları denesem de o noktadan sonra işe yaramadı. Yani ana konsantre olabilmek konusunda yapmam gereken başka pratiklerde var fakat dış etkenler kontrol edebildiğim seviyedeyse sorunu büyük ölçüde çözdüm sayılır. En rahatlatan bölüm: meditasyon kısmı. Eğer meditasyon hakkında az çok bilginiz varsa bunun rahat hissettiğiniz bir yerde başlayacağını biliyorsunuzdur. Yatakta ya da koltukta nerede rahatsanız orada başlayabilirsiniz. Bölüm sonunda birkaç derin nefesle başladı; burundan içeri, ağızdan dışarı. En başta böyle nefes almak garip gelmişti ama her gece yapmaya başlayınca alışmaya başladım. Daha sonra biraz görselleştirmeyle devam etti. Mesela uyandığınız andan o ana kadar gününüzü görselleştirmek veya vücudunuza güneş ışığının değmesi ve o sıcaklığı hissetmeniz gibi. Eğer bunları yaptıktan sonra da hala uyanıksanız, sizden 1000'den geriye doğru yavaşça saymanızı istiyor. Önerilen uygulamaları sürdürmek için her akşam Netflix karşısında değilim tabii. Sorunun şiddeti bu yumuşak yaklaşımla belki de artık gerçekten çözmek istediğim için azaldı. Denediğinizde belki sizi tamamen uyutmayacak ama daha rahat uyumanızı sağlayabilir. Yani uyku tutmadığında klasiklerden 'Friends' açmak yerine bu 7 bölümlük seriye bir şans verebilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/nike-cik-oyna-ile-herkesi-spor-yapmaya-cagiriyor", "text": "Nike, farklı spor dallarından genç ve profesyonel sporcuların ünlülerle bir araya geldiği kampanyası 'Çık, Oyna' ile herkesi spor yapmaya çağırıyor. Nike'ın yeni kampanyasında Türkiye A Milli Futbol Takımı yıldızlarından Arda Turan ve Abdülkadir Ömür, Taekwondo Dünya Şampiyonu Milli sporcu İrem Yaman ve 400m İşitme Engelliler Olimpiyat, Dünya ve Avrupa Şampiyonu Yasin Süzen gibi sporcuların yanı sıra aktris Melisa Şenolsun, Elvin Levinler ve aktör Birkan Sokullu yer alıyor. Dudulluspor Kadın Futbol Takımı'ndan 17 yaşındaki Berdan Bozkurt, BMX sürücüsü Taner Erdaş, Freerunner Emir Ünder ve Dans Fabrika ekibinden Sam Gizem Sözer gibi isimler de projeye destek veren isimler arasında bulunuyor. 19-20 Mayıs tarihlerinde; İstanbul, İzmir ve Ankara'daki 50 seçilmiş MacFit spor salonları sabah erken saatlerden gece yarısına kadar, Cihangir Yoga'nın Bağdat Caddesi ve İstinye'deki şubeleri, Urban Riders ve Dans Fabrika'nın seansları Nike üyesi olan herkese açık olacak. Kampanya dönemi boyunca ayrıca NTC ve NRC uygulaması üzerinden aktif olan kullanıcılar 23 Mayıs 3 Haziran tarihleri arasında MacFit'lerden 3 günlük ücretsiz giriş hakkı kazanacak. Nike, gerçekleştirilecek çeşitli spor aktivitelerine nike.com/cikoyna adresinden kayıt olup, ücretsiz olarak katılma fırsatı sunuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/ofis-cekmecenizde-olmasi-gereken-5-pratik-bakim", "text": "Hem karşınızdaki kişide iyi bir izlenim bırakabilmek hem de kendinizi iyi hissetmek için bakımlı bir görünüm en önemli detaylardan. Evden çıkmadan uygulayacağınız hızlı bir bakım rutini genel ihtiyaçlarınızı karşılasa da gün içinde ortaya çıkan beklenmedik durumlar için pratik ofis çözümleri şart. Ofisteki bakım imdadınıza yardımcı olacak ve kısa yoldan kendinizi yenileyebileceğiniz, çekmecenizde bulunması gereken 5 kullanışlı bakım ürününü keşfedin. Göz altı şişkinliği sizi yorgun ve uykunuzu almamış gösterebilir. Çekmecenizde saklayacağınız pratik stick formlu, göz altlarına enerji veren ve ferahlatan bir ürünle kısa sürede bu şişkinliği giderebilirsiniz. Çatlamış ve kuru dudaklar karşılıklı görüşmelerinizde ilk dikkat çeken yer! Bunun için elinizin altında hem güneşten koruyan hem de S.O.S. sinyalleri veren dudakları rahatlatan bir balm bulundurmayı es geçmeyin. Faydalı yağlar ve bakım içerikleri ile formülize edilen balmlar, çok yönlü kullanımlarıyla gerçek bir kurtarıcı. Asileşen saçlarınızı yatıştırmaktan sakallarınızı düzenlemeye hatta cildinizi, ellerinizi nemlendirmeye kadar bu ürünü birçok acil durum anında kullanabilirsiniz. Bakımlı eller güçlü bir el sıkışmanın olmazsa olmazı. Manikür yaptırmıyorsanız veya o hafta tembelliğiniz tutmuşsa hem el hem de tırnak bakımı yapan güçlü bir krem edinin. Yumuşayan tırnak etleri daha az belirginleşip cildiniz nemlendiğinde elleriniz kısa yoldan bakımlı görünecek. Kahvaltı atıştırmalıklarından ya da çıktığınız bir yemekten sonra ağız bakımınızı ihmal etmeyin. Bunun için çekmecenizde mini boy ağız gargarası bulundurabileceğiniz gibi, kendinden diş macunlu kullan at fırçalar da hem oldukça pratik hem de hijyenik bir çözüm sunuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/ofiste-kullanabileceginiz-en-iyi-5-parfum", "text": "Bir erkeğin ofis yaşamı gerçekten özenli olmak zorundadır. Hem stilinizle hem de yeteneğinizle fark yarattığınız bir ortamda dikkat edilmesi gereken bir konu daha var. O da nasıl koktuğunuz. Emin olun ki ofiste kötü kokan bir erkeği kimse sevmez. Ancak siz bu durumu tersine çevirebilirsiniz. İşte sizin için seçtiğimiz en iyi 5 ofis parfümü. Sedir ağacı, bergamot çeşitleri ve güney İtalya'nın kendine özgü doğal kokusuna sahip olan bu parfüm ofis hayatınızda sizi farklı kılacak. Aşk Yağı olarak adlandırılan bu parfüm, ofis hayatınızda yeni başlangıçlara yol açmak için en doğru seçim. Bu parfümü denemediyseniz gerçek kokunun ne demek olduğunu henüz bilmiyorsunuz. Kendine özgü bir kokuya sahip olan Bleu De Chanel, sizi ofisin en sevilen ismi yapacak. Kehribara yeni bir yorum katan Penhaligon's Hidden London sadece sizin değil çalıştığınız ortama da farklı bir hava getirecek. Luna Rosa Black büyük düşünen erkeklerin ofis yaşamında en sevdiği parfüm olmaya aday."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/olani-oldugu-gibi-gorebilmek", "text": "Yeniye adapte olabilmek için eskiye veda edebilmek gerekir ve bu vedanın edinilmiş derslerle, öğretilerle, barış ve huzur içinde yapılması, yeniye daha hızlı uyumlanmamızı sağlayacaktır. Eskinin kapladığı alan ne kadar az, öz ve hafif olursa, yeni için o kadar geniş, ferah ve doyurucu bir alan kalır. Yeniye adapte olabilmek için gerekli bu alanı, ancak kendi başınıza yaratabilirsiniz çünkü etrafınızda mutlaka sizi geçmişe götürecek bir hatıra olacaktır. Bu hatıra bir fotoğraf, zihinde yer etmiş bir düşünce veya içinde yaşanılan ev olabilir. Örnek olarak asana yoga pratiğini verelim, evvelden getirdiğiniz bir fiziksel sakatlık sizi bu anı yaşamaktan alıkoyabilir; vücudunuzdaki deformasyon, zihninizde canlandırdığınız, arzuladığınız pozun içine girmenize engel olabilir. Bu durum da hayal kırıklığını, geçmişe duyulan öfkeyi, geleceğe karşı ümitsizlik hissini pekiştirebilir. Elinizde olanın en iyisi olduğunu anladığınız, hissettiğiniz ve bildiğiniz zaman an ile barışır, ana odaklanmaya ve teslim olmaya başlarsınız. Yeniye adapte olmak istiyorsak bir oyun hamuru gibi açık, esnek ve şekillendirilmeye uygun olmalıyız. İşte aslında o zaman, yeni diye bir şey olmadığını da anlamaya başlarız. Tek olanın şimdiki zaman olduğunu, anın bir önceki andan bağımsız olamayacağını; geleceğin, şu anın ve geçmişin bir bütün olduğunu anlarız. Her an, birbirine geçmiş halkaların oluşturduğu bir kolye gibidir ve bu halkaların oluşturduğu kolye de bir döngüyü oluşturur... Konu böylelikle karmaya gelir; tekrar tekrar yaşadığınız deja vuların, hayal kırıklıklarınızın, o an için hata sandıklarınızın tekrar etmesi ondandır. Ne zaman ki, o yaşanmışlıktan veya yaşanması gerekenden gerekli dersi çıkarırız, işte o zaman o karmayı kırar, o kolyenin halkalarını bağımsızlaştırmış oluruz. Bu çıkılan karmik yolculuk devam eder, ta ki aydınlanma dediğimiz olay gerçekleşene dek. bana bunu yapabiliyor?, Bana bunu yaptığı için ona dersini vereceğim!, Onu affetmeyeceğim!, Benim kim olduğumu biliyor mu? Bu tarz söylemler anı yaşamamızı engelleyen, vedalaşıp özgürleşemediğimiz yaşanmışlıkların veya zihinsel kurgularımızın sonuçlarıdır ve bu zihinsel hantallık zihnin berrak görmesini ve karar vermesini engeller. Şu anda oturma odamdaki döküm şöminede alevleri izliyorum; alevler hep birbirini takip ediyor, bir önceki olmadan bir sonraki alev oluşmuyor, alevi oluşturmak için topladığım çalı çırpı, odunlar, ateş olmadan da soba yanmıyor. Alevin oluşması için temel nesneleri bir araya getirmek ve gerekli aksiyonları almak gerekiyor. Ne zaman ateşe dışarıdan gereksiz müdahaleler yapsam, ateşi coşturmak yerine söndürmüş oluyorum. Zihin, geleceği garanti altına almak için yaptığı çoğu müdahale ile olağan akışı etkiliyor ve çoğu zaman bu müdahaleler anın doğal akışını etkiliyor. Evet, dış müdahale gerekli ama gereğinden fazla değil. Bu müdahalenin sıklığı, derecesi, gerekliliği ancak tecrübe ile kazanılıyor. Nasıl alev sadece şu anda varsa, biz de mümkün olduğu kadar geçmişe takılı kalmadan, gelecek için endişe etmeden, zorlamadan, kurguladığımızı yüzde 100 oldurmaya çalışmadan, beklentileri minimize ederek, hayatın sunduğuna, bu sunulanlardan elde edilecek olasılıklara açık olarak ana adapte olmalıyız. olarak bolluğa erişmiş, servet sahibi nice insan var ama çalışmaya mahkum olduklarını düşündükleri için ellerindeki nimetlerden faydalanamıyorlar. Her şeyin göreceli olduğu bu dünyada, en önemli kazanç kendini bilmek ve iç huzuru bulmaktır. Büyük laflar etmeden söylemek gerekirse, bence en büyük servet özgürlük ve özgünlüktür. Kendin olmaya devam ettiğin sürece günün getirdiklerine daha hızlı adapte olmamak işten bile değil. Gereğinden fazla düşünerek içimizde, hayatın gerisinde kaldığımıza inandığımız bir dünya yaratıyoruz. Başkalarıyla yarışa girmeden, medyada ve çevremizde yayılan haberlere aldırmadan, endişe etmeden kendimiz olabilmek. Bunu başarabildiğimiz zaman adapte olmamızı gerektiren bir durum da kalmayacak. Dünya ile bir olduğunu, evrenin bir parçası olduğunu fark ettiğin zaman sakinliği bulacaksın. Bu sakinliğe erişmenin en kolay yöntemi ise ilham kaynağımız, doğadan geçiyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/oz-guveninizin-dusuk-oldugunun-7-isareti", "text": "Kişiliğinizle ilgili size engel olabilecek şeyleri tespit etmek her zaman kolay değildir ve düşük benlik saygısı, tahmin ettiğiniz kadar bariz olmayan bu zor kişilik özelliklerinden biridir. Aslında, düşük benlik saygısına sahip olma ve bunun farkında olmama ihtimaliniz oldukça yüksek. İşte özgüvensizlikten muzdarip olabileceğinize dair yedi işaret... Siz gerçekten de kendinizin en kötü eleştirmenisiniz. Diğer insanlardan çok daha kuvvetli bir şekilde sürekli kötü seçimler yaptığınıza veya işleri yanlış şekilde ilerlettiğinize inanma eğiliminiz varsa durumu gözden geçirmelisiniz. İşler ters gittiğinde, genellikle ters gitmelerinin nedeninin kendiniz olduğunuzu düşünme eğiliminde olursunuz. Aslında hiç de öyle olmasa bile, her şey bir şekilde kendi hatanız gibi görünür. Bu, kendinizi suçlamanıza neden olan eleştirel ebeveynlerden ya da elinizde olmayan kötü sonuçlardan sorumlu tutulduğunuz ve sizi sürekli suçlu hissettiren ortamlarda yetişmenizden kaynaklanıyor olabilir. Düşük öz saygının temel göstergelerinden biri, hayatınızla benliğinizi ilişkilendirememektir. Hayatınızdaki her şey kontrolünüz dışında gibi görünür çünkü kendinizi değişimi etkileme kabiliyeti çok az olan biri olarak görürsünüz. Bu nedenle, hayatınızın gidişatını değiştirmek için fazla bir şey yapamayacağınızı ve hayatınızın gidişatında düzeltebileceğiniz veya etkileyebileceğiniz çok az şey olduğunu hissedersiniz. Özgüveni düşük kişiler, özgüven sahibi kişilere kıyasla çok daha fazla suçluluk duygusu yaşama eğilimindedir; bu da genellikle ihtiyaç duyulmayan durumlarda özür dilenmesine yol açar. Küçük, gündelik eylemlerden dolayı kendinizi suçlu hissediyor ve rahatsızlık verme fikrinden dehşete düşüyorsanız, bu muhtemelen değerinizden daha fazla sorun yarattığınıza inandığınız bir yerden geliyordur. Kötü şeyler olduğunda, bunların hak edildiğini hissedersiniz. Ama iyi şeyler olduğunda, bunun gerçeküstü olduğunu hissediyorsunuz. Çünkü kendinizi sevgiye, ilgiye ya da iyiliğe layık görmüyorsunuz. Bir dereceye kadar kendinden şüphe duymak, karar vermeden önce bir şeyleri sorgulayan her işlevsel birey için normaldir. Ancak bu şüphe duygusunun sahip olduğunuz düşüncelere ve aldığınız kararlara hakim olma eğiliminde olduğunu fark ettiğinizde, muhtemelen düşük benlik saygısından muzdaripsinizdir. Özellikle de bu şüphe neredeyse zarar verici bir dereceye kadar her yere yayılmışsa. İyi şeylere layık olduğunuza inanmadığınızda, pozitif düşünceleri desteklemek zorlaşır. Düşük öz saygının başlıca belirtilerinden biri, ihtiyaç duyduğunuz şeyleri isteyememek veya kendinizi savunamamaktır. Kendiniz için bir şey isteme ihtiyacı ortaya çıktığında kendinizi her zaman ihtiyaçlarınızı ikinci kez değerlendirirken buluyorsanız, öz saygınızın düşük olduğu gerçeğini ikinci kez değerlendirmenize gerek yoktur. Bu içerik GQ Hindistan websitesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/performansi-daha-ne-kadar-artirabiliriz", "text": "Bilim ve teknoloji beni oldum olası büyüler. Çağının ötesindeki buluşlar, hayatı değiştiren yenilikler... Profesyonel bir sporcu değilim, hiç olmadım. Son birkaç yıldır haftada 3-4 kez 7-8 kilometre koşuyorum. Kimseyle değil sadece kendimle yarış halindeyim. Sağlıklı kalmak şartıyla performansımı artırabilmek için neler yapabileceğimin peşindeyim. Dolayısıyla spor sırasında giydiğim kıyafetlerin akıllı kumaşları, teknolojileri ben hep çok cezbeder. Şimdi şöyle bir teknolojiyi hayal edin. Spor yaparken 'kızılötesi sauna' etkisi yaratan bir tişört ve tayt giydiğinizi düşünün. Bu ne anlama mı geliyor? Aktivite sırasında vücudun enerjisini sürekli olarak geri dönüştürüyor. Under Armour'un geliştirdiği bu teknolojiyi duyunca biraz daha yakından incelemeye karar verdim. Under Armour'un ister profesyonel olsun ister amatör sporculara karşı 24 saat, 365 gün holistik bir yaklaşımı var. Bu yüzden de terlemenin gerçekleştiği performans sırasında giyilebilecek kıyafet ve ekipmanların yanı sıra spor sonrasında da vücudu, kasları onarmaya yardımcı olmak için çalışacak ürünler tasarlıyor. Zaten geçen yıl Amerikalı ünlü Amerikan futbolu oyuncusu Tom Brady ile iş birliğiyle Athlete Recovery Sleepwear geliştirildi. Spordan hemen sonra giyilmeye başlandığında yorulan kaslar Celliant denilen teknolojiye sahip kıyafetler vücudun kendini iyileştirme sürecine yardımcı oluyor. Under Armour bu yıl bir kez daha Celliant ile iş birliği yaptı. Vücudumuzun ihtiyaç duyduğu ve doğada da doğal olarak bulunan 13 mineral daha dokuma aşamasında ipliklerin liflerine yerleştirildi. Bu aktif mineralli ipliklerle dokunmuş kumaşlar da Under Armour'un yüksek performans hedefleyen Rush koleksiyonundaki ürünlere dönüştü. İşte bu mineraller kumaşların daha dokunma aşamasında ipliklerine enjekte ediliyor. İnsan saçının çapından 100 kat daha küçük nano-tozlar haline getiriliyor. Yani mineralli iplikler oluşuyor. Bu ipliklerle de Under Armour'un Rush koleksiyonundaki kumaşlar dokunuyor. Ardından da vücuda temas eden tişört ve taytlar tasarlanıyor. Bu teknolojik kıyafetleri giydiğinizde de performans sırasında dayanıklılık ve kuvvet artıyor. Hatta sırf bu enerji geri dönüşümü sporcunun performansını yüzde 1 oranında artırmasına yardımcı oluyor. Sportif aktiviteniz sırasında performansınızı artırmayı başardınız ama spor sonrası kaslar yoruluyor ve vücut doğal olarak kendini bir iyileştirme ve yenileme sürecine sokuyor. Bu süreç genellikle gözden kaçırılan bir noktaydı. Oysa yine akıllı kumaşlarla tasarlanmış kıyafetler bu iyileşme sürecine katkıda bulunabilir, kasların daha hızlı iyileşmesi sağlanabilir. Under Armour bu noktada da sporcuyu desteklemeyi sürdürüyor. 2018 yılında lanse edilen Recovery koleksiyonu tam olarak spor sonrasında giyilebilecek kıyafetleri hatta pijamalardan oluşuyor. Recovery serisinin kumaşları da Celliant teknolojisine sahip. Yine terleme sırasında giyilen Rush ürünleriyle benzer şekilde çalışıyor. Vücutlarımız doğal olarak bir enerji üretiyor. Ancak ısı kaybıyla bu enerjiyi tutmakta çok etkin değil. İşte vücuda gerekli minerallerle dokunmuş Recovery kumaşları sporcunun kendi enerjisini kullanarak iyileşme sürecini teşvik ediyor. Bunu da vücudun yaydığı doğal ısı enerjisini kızılötesine çevirip vücuta doku ve kaslara geri yansıtarak yapıyor. Böylece vücutta bölgesel olarak kan dolaşımı hızlanıyor, kaslara ulaşan oksijen miktarını artırır ve kaslar daha hızlı yenileniyor. Hatta Amerikan Gıda ve İlaç DairesiFDA de ürünlerin bu özelliklerini onayladı. Ünlü Amerikan futbolu oyuncusu Tom Brady ile işbirliğiyle geliştirilen koleksiyon pijama, kapüşonlu sweatshirt, eşofman altı, eşofman üstü, tişört bomber ceket ve pantolonları içeriyor. Recovery pijamaları uykuya dalma süresini 18,3 dakika kısaltırken uykuya doyma oranını da yaklaşık 33 dakika artırıyor. Böylece daha dinlendirici ve doyurucu bir uyku ortamı sağlıyor. Aslında aktif spor yapmasanız bile Recovery pijamaları ile sabahları yorgun uyanmaya son verebilirsiniz. Anlayacağınız Recovery ürünleriyle uyumak vücudumuzun kendi ıssıyla kasları iyileştirmesine yardımcı oluyor. Yani sabaha daha zinde ve dinlenmiş olarak uyanıyorsunuz. Bir de etkisinin görülebilmesi için en az 2 hafta boyunca 6 saat giyilmesi gerekiyor. Bu arada şunu da belirtmekte yarar var. Celliant kumaşlarda mineraller liflerin özüne yerleştirildiği için ürünü kullandıkça ya da yıkadıkça etkileri hiç azalmıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/pergeli-kalbine-koy-ac-gitsin", "text": "İnsan olarak tek olsak da pek çok kimliğimiz var. İşçi, patron, anne, baba, eş, dost, kardeş... Hayatımız, 'bu kimliklerin içerisinde oynadığımız tenis maçının bir bütünü' diyebiliriz. Maçtan yorulduğumuzda da bazı kimlikleri bırakıp, kendimize yeni kimlikler ediniyoruz. Çalışanken iş arayan, evliyken bekar, dostken düşman olabiliyoruz. Aynı şey, ilişkilerimizin içindeyken de geçerli. Flört olarak başladığımız ilişkiler bir anda taraflardan birinin ebeveyn olmasına dönüşebiliyor mesela. Bilirsiniz onları, Eve gidince aracılar, Bir baltaya sap olamadıncılar, ya da Aşkitobellam çen beni alır mıçıncılar, Bitanem ben bunu bozdum, sen yapar mısın?cılar. Bir konuyu yanlış anlıyoruz. Sebebi, diller arası geçişte oluşan farklar. Biz akıllı insanı, pratik zekalı, hızlı problem çözebilen, IQ'su yüksek kişi olarak düşünürüz. Halbuki 'akıl' bize Arapçadan gelir; 'bağ' demektir. Develerin semerlerinin sırtlarında durabilmesi için omuzlarıyla dizleri arasında yapılan bağdır akıl. Uzun lafın kısası akıllı insan, bağlı insan demektir. Yani aklıyla kalbi arasında bağ kurabilen, kendisiyle karşısındaki arasında bağ kurabilen insana 'akıllı' denir. Aynı şey 'serbest' kelimesi için de geçerlidir. Ser verip sır vermemek deyiminden de anlayacağımız gibi Farsçada ser, baş demektir. 'Best' de bağ/düğüm demektir. Yani 'serbest' aslında başı bağlı anlamına gelir. Öyle serseri mayın gibi ortalıkta dolanmak değildir. Farsçada o kadar güzel tasarlanmıştır ki bu kelime, bir şeyin özgür olabilmesi için ucunun bağlı olması gerektiğini anlatır. Eğer ipin ucu sendeyse uçurtmayı istediğin gibi rüzgara bırakabilirsin. Yani akıllı olmak, akıllı ilişkiler kurmak, özgürce yaşamak da bir denge işidir. Kimse normal olmak istemez. Normal bize sıkıcı gelir. Biz problem severiz. Dengesiz bizim için bir iltifat gibidir. 'Dengesizleri' hatırlarız. Aklımızda kalırlar. Onları eğlenceli buluruz. Sonra yaş ilerledikçe normalleşmeye başlarız. Norm yani kabul görmüş kurallara uymak zorunda hissederiz kendimizi. Normal bir iş, normal bir ilişki aramaya başlarız. İşte bunu karıştırmamak gerekiyor. Bizim aslında 'dengesiz' dediğimiz, içimizdeki çocuğun kendisidir. Onun için normal dünyanın normal kuralları geçerli değildir. Çocuk hayal kurar. İstemediği bir şey olursa ağlar, idare etmez. Tutkuludur. Kavga eder, sevişir, onun için eğlence ve tutku her şeyden daha önemlidir. Bizi normalleştiren şey de yaşlandıkça içimizde büyüyen o ebeveyndir. Bize sürekli yanlışlarımızı ve doğrularımızı söyleyen, kafamızın içinde durmadan bizimle didişen, öğüt veren, bize kendimizi yetersiz hissettiren, hareket ederken 40 kere düşünen otoritedir. Sadece yargıcı dinlemek dengeli olmak demek değildir. Sadece içimizdeki coşkulu çocuğu dinlemek de dengesiz olmak değildir. Denge, bu iki hayat arkadaşımızın arasında oynadığımız fair play biçiminde geçen maçın kendisidir. Sahaya dışarıdan atılan yabancı maddelere, tribündeki insanlara bakmadan istediğimiz ilişkiyi yaşamak bizi şampiyonluğa götürür dostlar. Bırakalım kantarın topuzu kaçsın. Bırakalım bize 'dengesiz' desinler. İlişkimizi beğenmesinler. Bizi beğenmesinler. Biz akıllı olalım. Serbest olalım. Pergelin bir ucunu kalbimizin üstüne koyduğumuz sürece, diğer ucunu nereye açarsak açalım bizi yaşama götürür. Pergelleri açalım beyler. Sevgiler. Bu yazı GQ Türkiye Denge sayısında yayınlanmıştır. Özgür'ün 'Gökten Üç Elma Düşmüş' yazısını buradan okuyabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/plaj-keyfi-icin-kullanmaniz-gereken-5-erkek-bakim-urunu", "text": "Sıcak yaz sezonu yavaş yavaş gelirken güneşin ve plajın keyfini süreceğiniz günler de yavaş yavaş yaklaşıyor. Deniz ve havuz kenarında da bakımınızdan ödün vermemeniz ve daha keyifli bir tatil deneyimi yaşamanız için kullanmanız gereken 5 bakım ürününü derledik. Plaj bakımınız için ihtiyaç listenizin en başında tabi ki güneş koruyucunuz geliyor. Hem yüzünüz hem de vücudunuz için kullanmanız gereken bu ürün sizi zararlı ışınlardan korurken cildinizin erken yaşlanmasını engelliyor ve plaj keyfinin korkulu rüyası olan güneş yanıklarına kalkan oluyor. Vücudunuzu güneşin zararlı etkilerinden korusanız da tek başına koruma yeterli değil. Ona kaybettiği nemi de geri kazandırmanız gerekli. Bunu cildi yumuşatan ve güneş sonrası hassasiyete iyi gelen vücut yağlarıyla pratik yoldan sağlayabilirsiniz. Ayrıca suya girmeden önce bu yağı saçlarınıza hafifçe yedirerek tuzlu veya klorlu suyun saça olan zararlarını en aza indirgeyebilirsiniz. Vücudunuzu ve yüzünüzü korudunuz, şımarttınız: Peki ya dudaklarınız? Yüzdeki en ince cilde sahip ve yaşlanma belirtilerinin ilk kez ortaya çıktığı bölgelerden biri olan dudakların da güneşten korunmaya ihtiyacı var. Bunun için SPF içerikli ve yoğun nemlendirici özellikli bir ürünü mutlaka yanınızda bulundurun. Traştan olduğu gibi güneşten de cilt hassaslaşabilir ve ekstra yardıma ihtiyaç duyabilir. Özellikle kızarıklık ve inflamasyon görülen ciltlere bakım yapan aftershave'inizi güneşli günlerde de ekstra destek için kullanabilirsiniz. Sandalet sezonunun yanında plaj sezonu da ayak bakımınıza özen göstermeniz gereken zamanların başında geliyor. Pedikürle uğraşmak veya zaman harcamak istemiyorsanız bu noktada pratik ayak bakım kremleri devreye giriyor. Bir de üstelik kum ve tuzlu suyla sertleşen deriniz için bu kremler gerçek bir kurtarıcı."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/robert-pattinsonin-patates-diyeti", "text": "Robert Pattinson'ın Batman rolünü oynayacağı resmi olarak açıklanır açıklanmaz, fiziksel görünümü hakkında şüpheler ortaya çıktı. Ancak her ne kadar nefret edenler kendilerinden çokça emin olsalar da, Pattinson herkesi şaşırttı. Aslında süper kahramanın standartlarına uyabilmek için zorlu bir antrenmandan geçmişti. Haftada beş gün antrenman yapıyor, koşuya çıkıyor ve hatta alanında şampiyon Rigan Machado'dan dövüş sanatları dersleri alıyordu. İngiliz aktör ilk kez bir rol için hayat tarzını değiştirmedi. Bir keresinde sette zinde kalabilmek için günde 17 kahve içtiğini iddia etmişti. Eğer açsa ona patates verin, bu onun yeni hikayesinin başlangıcı olabilir. Çünkü Robert Pattinson, İngiliz Evening Standard dergisine verdiği son röportajda, iki hafta boyunca sadece haşlanmış patates yiyerek ve sadece küçük bir avuç pembe Himalaya tuzu ile tatlandırarak kilo verdiğini - tam olarak ne zaman ve hangi rol için olduğu bilinmese de - iddia etti. Kısacası, aktör çeşitli diyetler denediğini ancak bunu gerçekten etkili bulduğunu söyledi. Röportaj sırasında \"Patates olağanüstü derecede bağımlılık yapıyor\" diye ekledi. Aslında beslenme teknikleri için bu bir nevi oruç. Röportajda ketojenik diyete de atıfta bulunarak keto rejimin tam olarak kendisine göre olmadığını belirtti. \"Görünüşe göre patates diyeti gerçek bir detoks ve söyleyebileceğim tek şey kesinlikle kilo verdiğiniz\" diye ekledi. Elbette aynı zamanda Hollywood'un bir şekilde yakışıklı ve kaslı görünmek için sürekli diyet yapma takıntısına yönelik eleştirileri hiç de az değil. \"Sadece kalori alımınızı kontrol ediyor olsanız bile buna kapılmanız çok kolay.\" diyor. Her şeyden önce, eğer merak edilen soruyu cevaplayalım, patates aslında kilo vermeye yardımcı olur. Tamam, patates bir karbonhidrattır ancak polisakkarit olarak bilinen kompleks bir şeker olan nişasta içerdiğinden dolayı doğal bir detoks yumağıdır. Bunun nedeni patatesin haşlanmasıyla içindeki nişastanın parçalanarak sindirimi kolaylaştırması ve enerji sağlamasıdır. Besin değerleri şu şekildedir: bir fırınlanmış patates yaklaşık 160 kaloridir. Patatesin iltihap giderici gücü olan A vitamini açısından zengin olması da oldukça önemlidir. Tabii ki kızartılmamalıdır. Aslında kısaca şu soruyu ortaya atabiliriz: 15 gün boyunca sadece nişastadan oluşan bir diyet, bir tür geleneksel detoks deneyi olarak görülebilir mi? Ya da daha doğrusu, arınmak için bu kadar sert bir diyet gerekli midir? Cevap hayır. Tabii ki, iki hafta boyunca sadece haşlanmış patates ve bir tutam pembe tuzla olmaz. Vücudumuz, her durumda patatesten daha geniş bir diyet içeren, yağsız et ve sebzelerle desteklenen bir haftalık oruç yönteminden sonra detoks yapmaya tam olarak başlar. Oruç tutanlar genellikle meyve, tuz ve rafine unlarda bulunanlar da dahil olmak üzere şekerleri ortadan kaldırır. Bunun yerine, bir veya iki hafta boyunca benzer bir diyet sistemine başlanır ve daha sonra diyete yavaş yavaş peynir ve glutensiz tam tahıllı ekmekler de eklenir. Bu yazı ilk olarak GQ Italia websitesinde yayınlanmıştır. ! Bir diyet tavsiyesi değildir, hekiminize danışınız. İçerik bilgilendirici-eğlendirici amaçla yazılmıştır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/ruhunuza-iyi-gelecek-5-belgesel", "text": "Heal belgeselini izleyince zihnimizden bedenimizdeki her hücreye uzanan bağın ne kadar kuvvetli olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz. Düşüncelerimizin vücudumuzda kimyasal ve biyolojik değişimlere sebep olduğu çeşitli araştırmalarla kanıtlandı. Kafamızda dolaşan kötü düşüncelerin insanın bağışıklık sistemini nasıl çökertip mahvettiğinden bahsediyor. Özetle, duygusal çöküntüler aslında fiziksel çöküntülere de sebep olduğunu görüyoruz. Hayatını istediğin kadar düzene sok; sağlıklı beslen, spor yap eğer bilinçaltında çözemediğin stresin, travman varsa vücudunun buna tepki olarak bir hastalık üretmemesi mümkün değil hatta iyileşme sürecini bile doğrudan etkiliyor. Belgeselin önemle değindiği bir konu meditasyon. Zihni rahatlatmak, boşaltmak ya da yönlendirmedeki önemi ve fiziksel değişimlerine etkisi aktarılıyor. Vücudumuz ve zihnimiz arasındaki bu konuya alternatif yönden değinen bir belgesel. Bilinçaltımızda dönen her şey biz fark etsek de etmesek de gündelik yaşamımıza yansır ve bunu dengeleyebilmek için meditasyon en önemli ve en etkili araçtır. Stresi azaltma, stres yönetimi, verimlilik ve yaratıcılık artışı için kullanılan beden, zihin ve ruhun eş zamanlı olarak fayda gördüğü bir şifalandırma tekniğidir. Walk With Me'de hayatını farkında ve dikkatli olma sanatına adamış dünyaca ünlü guru Thich Nhat Hanh ve onun öğretilerini izleyen Zen Budist topluluğunu konu alıyor. Bu belgeselde anda kalmayı, karmaşık dünya yapısını, mutluluk arayışını kolaylaştırmak için meditasyonu öneriyor. Benedict Cumberbatch'in anlatıcısı olduğu belgeselin çekimleri 3 yıl boyunca ABD ve Fransa'da gerçekleşmiş. Walk With Me'yi izleyerek farkındalık artırmak ve belki zihni rahatlatmak, acı,sıkıntı ve stresle daha kolay baş edebilmek adına ilk adımı atmak için başlangıç noktası olabilir. Bazen salt inanç yetersiz kalır ve inanmak için kanıt ararız. Özellikle konu daha manevi şeyler olduğunda bu durum çok daha önemli bir hal alır. Yogaya dair kanıt arıyorsanız bu belgeselin içeriği oldukça tatminkar. Yoganın fiziksel etkilerini, vücut sistemlerini düzenlemesini, duyguları gözlemleme pratiğini, farkındalığı, değiştirici dönüştürücü yönünü ve daha birçok etkisini detaylı ve bilimsel olarak ele alıyor. Yoga pratik ederek bakış açımızı ve tepkilerimizi değiştirebilir miyiz sorusu araştırılıyor. Batı tıbbından bilimsel kanıt isteyenleri tatmin edecek türden bir belgesel. Her türlü tetkik yapılarak aşama aşama işlenen stres kaynaklı gelişen hastalıklara etkilerini, strese bakış açımızı değiştirmenin önemini anlatıyor. Düzenli yoga ve meditasyon yapanların beyinlerinin çalışma şeklinin ve algılarının farklı olduğu, bağışıklık sistemini güçlendirdiği kanıtlanıyor. Yogaya birde pragmatist bir açıdan bakmak isterseniz The Science of Yoga size göre. The Secret'ın yönetmeni Drew Heriot'un senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Kalbin Gücü, Paulo Coelho, Maya Angelou, Deepak Chopra, Isabel Allende ve Eckhart Tolle gibi dönemin önemli ve ilham verici isimlerini bir araya getiren, etkileyici bir yapım. Göğüs kafesimizin içinde bir organdan çok daha fazlası olduğunu, işlevinin sadece bize fiziksel bir hayat vermekle değil kitaplarda, filmlerde anlatıldığı kadar spiritüel de bir şey olduğunu anlatan bu yapımda görüş açınız değişecek. Yaşam için bu kadar önemli bir yapı olan kalbimizin gücünü incelikleriyle anlatarak bize bir aydınlanma vaat ediyor. Kalbimizin ne kadar sezgisel olduğunu bilimsel olarak anlatıyor. Kalbimizin Gücü belgeseli kendi vücudumuzdaki bu mucizevi hazineyi keşfetmeye yönelten bir deneyim sunuyor. Yoganın dönüştürücü etkisini net olarak gördüğümüz bu hikaye; genç bir kızın anoreksiya rahatsızlığını, kendini keşif sürecini, yoganın kabullenici yanlarıyla tedavisini nasıl kuvvetlendirdiğini anlatıyor. Hayat serüveninde yogadan aldığı destekle yaşam amacını bulan Maris'in hikayesinde kendi kendine iyileşmesinin gücüne tanık oluyoruz. Yoganın sunduğu yargıdan uzak felsefesi Maris'in büyürken maruz kaldığı bütün kalıplaşmaya karşı kendini kabul etme sürecine sebep oluyor. Ölümle burun buruna kalan genç kız için hayat tam bitti derken aslında henüz başlıyor. Bazen başlamak için küçük ilhamlar aranır, bu portre o ilham olabilir. Medityasyona başlamak isteyenlere öneriler için buraya tıklayabilirsin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/ryan-reynoldsun-5-bakim-tuyosu", "text": "Deadpool'umuz Ryan Reynolds yükselişte olan kariyeriyle kırmızı halının gözde isimlerinden. Yakın bir zaman içinde de Armani Code Absolu' nun yüzü olan başarılı oyuncu bakım sırlarını paylaştı. Yaşlanmaktan çekinmediğini söyleyen Ryan, eforsuz, spontan ve değişime açık kişiliğini bakım rutinine de yansıtıyor. Ryan Reynolds'un 5 bakım tüyosunu şimdi keşfedin! Özellikle Deadpool filmini çektiği günlerde Ryan cildine daha çok özen gösteriyormuş. İşi gereği protez makyaj kullanması gerektiği zamanlarda uygulanan ürünler ciltte iritasyona ve tahribata sebep olduğu için vitamin ve yenileyici yağlar bakımından zengin, ağır top nemlendiricilere yöneliyor. 2 çocuk sahibi bir baba ve yoğun bir çekim rutinine sahip bir oyuncu olarak Ryan Reynolds'un en önemli bakım ipuçlarından biri uykuya verdiği önem. Fırsat buldukça çocuklarının uyuduğu saatte uyumaya özen gösteren ve uykunun tadını çıkaran Ryan, hem görünümünüz hem de zihniniz için bu adımın altını çiziyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sabah-yasadiginiz-bas-agrilari-ne-anlatmak-istiyor", "text": "Uykunuzu yeteri kadar alamamış olabilirsiniz: Vücudunuzun sorunsuz çalışması için günde 7-8 saat uyumanız gerekiyor. Daha az uyuduğunuzda vücudunuz kendisini panik moduna alıyor. Kalp hızınız artar, yüksek tansiyon sıkıntısı yaşarsınız ve bunların hepsi size stres olarak geri döner. Uyumanız gereken süreyi uykuda geçirdiğinizden emin olun. Fazla uyumuş olabilirsiniz: Uykunuzu yeteri kadar almamış olmanız sorun yaratacağı gibi, uykuda fazla zaman geçirmek de sıkıntı yaratır. 9 saatten fazla uyduğunuzda serotonin hormonu seviyesinde düşüklük ortaya çıkar ve bu kan akışı azalttığı gibi baş ağrısına da sebebiyet verebilir. Endorfin hormonunuz düzensiz çalışıyor olabilir: Vücudunuzun endorfin hormonu üretimi sabah saatlerinde en düşük seviyededir. Bu bazı insanlar için migrenin sebebidir. Endorfin seviyesinin düşük olması serotonin gibi beyindeki kan damarlarının daralmasına neden olan diğer nörotransmitter düzeylerini tetikleyebilir. Sabahları spor yapmak bu acıyı durdurmanın bir yolu. Akşamdan kalmaysanız: Alkolü seviyor ve fazla tüketiyor oluşunuz ertesi sabah ciddi baş ağrıları çekmenize sebep oluyor olabilir. Alkol aynı zamanda iyi uyumanıza da engel olacağından iki sorunun toplam ağrısıyla uğraşmak zorunda kalırsınız. Horluyor olabilirsiniz: Horlamak basit bir burun tıkanıklığından kaynaklanabileceği gibi uyku apnesi gibi ciddi hastalıkların da habercisi olabilir. Uykuda nefessiz kalma, zaman zaman da olsa beyne oksijen gitmesini engelleyeceğinden ve beynin içindeki kan damarlarının büyümesine sebep olacağından baş ağrısına sebebiyet verebilir. Sabah kahvenize geç kalmış olabilirsiniz: Kafein sinir sisteminizi uyaran hafif bir ilaçtır. Düzenli olarak kahve tüketiyorsanız, vücudunuzu buna alıştırmış olmanız çok muhtemel. Vücut aynı zamanda kahveye erişemediğinde alarm verir. Bu da baş ağrısına sebebiyet verir. Depresyonda olabilirsiniz: Depresyona bağlı olan baş ağrısı günün her saatinde karşınıza çıkabilir. çünkü depresyon serotonin hormonunun düşük seviyede olması ile ilgilidir. Fakat yukarıda saydığımız sebeplerle de birleşerek depresyon haliniz size sabahları daha çok baş ağrısı olarak geri gelebilir. Yüksek tansiyona sahip olabilirsiniz: 14/9 veya daha yüksek tansiyon değerlerine sahipseniz, kan başınıza daha fazla baskı uygulayacaktır. Yüksek tansiyon hastası birçok insan bu durumu farkında değildir. Eğer baş ağrılarınız sıklıkta ve tansiyonunuz yüksekse mutlaka doktora gözükün."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/saglikli-cilt-icin-12-pratik-yontem", "text": "Alacağınız basit ama etkili önlemlerle sağlıklı ve genç bir cilde kavuşabilirsiniz. Kış mevsiminde soğuğa maruz kalan cildin nem içeriğinin azalması sonucu ciltte kuruluk oluşabiliyor. Bunun nedeni ise soğuk hava şartlarında vücudun ısı kaybını önlemek için damarların çapını daraltması sonucu cilt yüzeyindeki kan dolaşımının azalması. Kuruluk ciltte kepeklenme, pullanma, kızarıklık, koyulaşma, yanma ve kaşıntı gibi pek çok sorun oluşturabiliyor. Kivi cilde nem veriyor: Özellikle bol meyve ve sebze tüketimi cilt sağlığında son derece önem taşıyor. Örneğin C vitamini serbest radikallerle savaşarak hem cildin gençleşmesine katkı sağlıyor, hem de cilde nem veriyor. Ayrıca kolajen sentezini arttırıyor. Bu yüzden özellikle portakal, mandalina, greyfurt, kivi, brokoli, maydanoz ve kuşburnu gibi C vitamini yönünden zengin besinleri tüketmeye özen gösterin. - 100 gr kivi, 90 mg günlük C vitamini ihtiyacınızı karşılamaya yetecektir. Somon balığı derin çizgilerde etkili oluyor: Somon balığı cilt elastikiyetini artırma özelliği bulunan bir tür karotenoid olan astaxanthin içeriyor. Bu içerik ise yüzdeki derin çizgilerin oluşmasını engellemeye yardımcı oluyor. Haftada iki kez ızgara somon balığı yemek cildiniz için oldukça faydalı. Ayrıca günümüzde en etkili anti aging yöntemlerden biri olan somon DNA'sının mezoterapi yöntemiyle cilt içine uygulanması, hacminin 10 bin katı suyu tutarak, cildin nem dengesini sağlıyor. Bu sayede yıpranan ve kuruyan cildi onarıyor ve derin kırışıkları önlüyor. Ispanak cildin su tutma kapasitesini artırıyor: A vitamini cildin kolajen sentezini arttırıyor, gergin olmasına katkı sağlıyor ve su tutma kapasitesini arttırıyor. Balık yağı, yumurta, süt, karaciğer, tereyağı ve peynir içinde A vitamini bulunan hayvansal kaynaklar. Havuç, ıspanak, lahana, biber, brokoli, koyu yeşil sebzeler, portakal, mandalina, kayısı ile mango gibi meyveler de bolca A vitamini içeriyor. Günlük A vitamini ihtiyacı 700- 900 mikrogramdır. 1 orta boy mango (805 mikrogram), 1/2 kase ıspanak (737 mikrogram), 10 adet kayısı (253 mikrogram), 1 bardak süt (149 mikrogram), 1 kibrit kutusu peynir (84 mikrogram) A vitamini içeriyor. Ayrıca A vitamini içeren kremler cilt soyucu özelliğe sahipler. Bu özellikleriyle yıpranmış üst cildin altından taze bir cildin gelmesini sağlıyorlar. Bunun yanı sıra ciltteki renk artışını azaltıyor ve güneş lekelerinin hafiflemesine destek oluyorlar. Fındık ciltteki hasarın önlenmesine yardımcı oluyor: E vitamini antioksidan olması nedeniyle foto-yaşlanma ve UV ışınlarına maruz kalmış ciltteki olası hasarın önlenmesinde fayda sağlıyor. Ayrıca cildin nemlenmesine ve yumuşamasına katkı sağlıyor. E vitaminin günlük ihtiyacı 8-10 mg'dir. Başta tahıllar olmak üzere ıspanak, kabak, lahana, marul gibi yeşil sebzelerde, zeytinyağı, balık yağı, fındık, ceviz, ton balığı, sardalye, yumurta sarısı, domates ve patateste bol miktarda bulunuyor. Özelikle bir avuç fındık günlük E Vitamini İhtiyacını büyük oranda karşılıyor. 10 bardak su cilt kuruluğunu önlüyor: Cilt kuruluğunu engellemek için dikkat etmeniz gereken en önemli nokta, bol su tüketmek olmalı. Işıl ışıl bir cilt için gün içinde en az 10 bardak su içmeye özen gösterin. Sıcak değil, ılık suyla yıkanın: Sıcak suyla sık duş almak, uzun süren ve banyo köpükleriyle yapılan duşlar ciltte kuruluğu artırıyor. Bu nedenle banyo ve duş süresini 10 dakikada tutmaya özen gösterin. Ayrıca sıcak değil, ılık suyla duş almaya da dikkat edin. Sabunsuz temizleyicileri tercih edin: Sabunlar cildi kuruttuğu için pH'ı 5.5 olan sabunsuz temizleyiciler veya yağ ile gliserin oranı yüksek sabunlar kullanın. Odanın nem miktarına dikkat edin: Yazın soğutulan ve kışın da ısıtılan ofis ortamı kuru havaya maruz kaldığımız ve bundan kaynaklanan problemleri en çok yaşadığımız yerdir. Genel olarak ofis ortamındaki nem oranının yüzde 50 nem civarında olması öneriliyor. Cildi nemlendiren ürünler kullanın: Kuru cilt probleminiz varsa cildi yoğun nemlendiren kremler kullanabilirsiniz. Banyo sonunda kullanacağınız vücut yağları, cildinizin nem kaybını engelleyecektir. Bebeklere uygulanan saf zeytinyağı doğal bir ürün olduğu için bu tür ürünleri de rahatlıkla kullanılabilirsiniz. Ayrıca haftalık nem maskeleri de cildinizin nemlenmesinde oldukça fayda sağlıyor. Ellere ılık zeytinyağı banyosu yapın: Doğal bir ürün olan zeytinyağı içeriğinde yer alan, E, K vitamini, yağ asitleri ve antioksidanlar sayesinde cilt hasarının önlenmesine yardımcı oluyor. Yoğun onarıcı özelliğinin yanı sıra cilt için yoğun nem sağlamak gibi bir işlevi de var. Çok kuru ve çatlak ellerinize yaklaşık 10 dakika zeytinyağı banyosu yapın. Kese ve peeling yapmayın: Özellikle soğuk kış aylarında çok sık kese ve peeling uygulamaları cildiniz için sakıncalı olabilir. İlerleyen yaş ciltte incelme ve cilt elastikiyetinin azalması gibi bir sorun oluşturuyor. Buna bir de kuru ve soğuk hava eklenince ciltte tahriş, kabuklanma ile yaralar olabileceği için kış aylarında sıkça yapılacak kese ve peeling cildinizde beklenmedik sorunlar yaşamanıza neden olabilir. Alkolden uzak durun: Aşırı alkol tüketimi cildin su kaybetmesi, bunun sonucunda da kuruyup kırışmasına neden olur."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/saglikli-ve-beyaz-disler-icin-en-iyi-5-elektrikli-dis-fircasi", "text": "Etkileyici bir gülümseme için diş bakımınız ilk dikkat etmeniz gereken detay. Manuel fırçaların aksine tüm işi üstlenerek dişlerinizi eforsuz ve etkili bir şekilde temizleyen elektrikli diş fırçaları ise en güçlü müttefikiniz. Beyaz, parlak ve sağlıklı dişler için en iyi 5 elektrikli diş fırçasını seçtik. Oral-B'nin elektrikli diş fırçası ailesi içinde en sevilenlerden olan bu model konum algılama teknolojisi ile hiçbir noktayı kaçırmadan fırçalamanızı sağlıyor, basınç algılama sistemi ile de dişlerinizi sert fırçalamanızı engelliyor. Özel tasarım başlıklarıyla tüm dişleri 360 derece temizleyebilen ürün manuel bir fırçadan iki kat daha fazla plak çıkarma yeteneğine sahip. Döenen fırça başlıkları yerine sonik titreşimler kullanan bu elektrikli diş fırçasının silikon kılları normal bir diş fırçası kılına göre 35 kat daha hijyenik. Bir başlığı yenileme periyodu 6 ay olarak önerilirken, ürünün bir kez şarj ederek tam bir yıl kullanabiliyorsunuz. 4 farklı fırça başlığıyla dişlerinize ihtiyacı olan bakımı sağlayan bu ürünün temizleme, derin temizleme, beyazlatma, diş eti sağlığı ve dil temizleme olarak tam 5 farklı modu bulunuyor. Basınç, lokasyon ve hareket sensörü de bulunan fırçanın aplikasyonu ile diş fırçalama performansınızı görüntüleyebiliyor ve geliştirbiliyorsunuz. Bakım rafında lüks bir tasarım ve tatmin edici bir görüntü isteyenler Bruzzoni'nin bu fırçasını mutlaka edinmeli. Mat siyah ve mat beyaz renkleri bulunan ürün ultra hızlı titreşimlerle dişleri temizlerken usb özellikli manyetik şarj platformuyla bütünleşen fırça, tasarım düşlerinizi gerçeğe dönüştürüyor. Hızlı, etkili ve pratik. Colgate'in bu cep boyu elektrikli diş fırçası dakikada 30.000 titreşim yayarak dişlerinizi etkili bir şekilde temizliyor. Özel tasarlanmış yumuşak kıllarıyla diş etlerine zarar vermeyen ürünün usb şarjı ve kompakt taşıma kutusu, bu diş fırçasını seyahatleriniz için ideal hale getiriyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/saglikli-yasama-yelken-acin", "text": "Doğal terapilerle birlikte hayatınıza daha sağlıklı bir şekilde devam etmek ister misiniz? O zaman Uzakdoğunun kendine özgü tekniklerini batı tıbbına uyarlayan bir yere ihtiyacınız var. Alfredo Battaler Parietti'nin kendi deneyimlerinden edindiği öğretilerle birlikte kurduğu SHA Wellness Clinic, insanların daha uzun süre ve sağlıklı yaşamasına katkıda bulunan bir klinik olarak karşımıza çıkıyor. Modern ve etkileri kanıtlanmış terapilerin hepsini bulabileceğiniz SHA Wellness Clinic, beslenme ve batı tekniklerinin en son yenilikleriyle sizlere benzersiz bir deneyim yaşatacak. SHA'da sunulan hizmetlerden biri olan ve ihtiyaçlarınıza göre özel olarak hazırlanan kişiye özel program ise sizlere hayat boyu sürecek sağlıklı bir yaşamın kapılarını sonuna kadar aralayacak. Ayrıca geniş kapsamlı diğer etkinlikleriyle de dikkat çeken SHA'da yemek pişirme dersleri, sohbetler, açık hava egzersizleri ve konferanslar gibi birçok etkinliği bir arada bulabileceksiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/saglikli-yaslanmanin-sirri-dnanin-ucunda", "text": "Son günlerde telomer kelimesini duymayan kaldı mı? Günlük hayatımızın bir parçası haline gelen bu kelime yaşam süremizi belirlemekle ünlendi. Kendileri kromozomların ucunda bulunan çok çok önemli yapılar. Zamana ve çevresel etkenlere bağlı olarak kısalıyorlar ve bu kısalma da çeşitli sağlık sorunlarının ve yaşlanmanın yolunu açıyor. O halde telomerlerin boyunu uzatarak hastalıklardan ve yaşlanmadan korunmak mümkün mü? diye soran bilim dünyası şu cevaba ulaşıyor: Evet, biyolojik olarak yaşlanmayı yavaşlatan, yaşlanmış ve eski gücünü kaybetmiş hücreleri yeniden yapılandırarak gençleştirmek mümkün. Sierra Sciences laboratuvarlarının CEO'su ve Kurucu Başkanı Dr. Bill Andrews bunu nasıl başardığını anlatıyor. 67 yaşındaki bu 'genç' adamla Four Seasons otelinin yemek salonunda buluştuğumuzda kendisi, buharda haşlanmış sebzelerini, kinoa salatasını ve hiç yağ değmeden hazırlanmış fırın patateslerini bekliyordu. Konu hemen sağlıklı beslenme ve spordan açılınca utanarak bu konuda ne kadar vurdumduymaz olduğumdan bahsettim. Her gün düzenli olarak tükettiğim patates cipsi, alkol ve çeşitli hazır gıdalar, sıfıra yakın egzersiz ama buna rağmen yaşımı (40) asla göstermiyor olmam Bill'in birkaç saniye sessiz kalmasına neden oldu. Mutlaka doğru bir şeyler yapıyor olmalısın ki telomerlerin bu hayat şekline rağmen hala iyi durumda, diyerek kendimi iyi hissetmemi sağladı. Adrews, yaşlanmanın ve hastalıkların, DNA'ların uçlarındaki koruyucu ve genetik bilgi taşıyan bölümler olan telomerlerin kısalması nedeniyle meydana geldiğini söylüyor. Telomerler, tıpkı ayakkabı bağcıklarındaki plastik uçlar gibi parçalanıp bozulabiliyor. Hatta son bilimsel yayınlar yaşlılıkla bağlantılı kalp-damar rahatsızlıkları, eklem sorunları, kanser ve alzheimer gibi hastalıkların normalden daha hızlı kısalan telomerlerle ilişkili olduğunu gösteriyor. Hücrelerimiz bölündüğünde telomerler de kısalıyor. Ne kadar sağlıklı olursanız olun bunun önüne geçemiyorsunuz. Başta stres olmak üzere, aşırı kilolu olmak, sigara gibi alışkanlıklar kısalmayı hızlandırıyor ve sizi erken yaşlandırıyor. Hiç yaşlanmadan doğduğumuz andaki gibi kalabilen tek hücremiz yumurta ve sperm yapan üreme hücreleri. Bu yüzden bir kadın kaç yaşında doğum yaparsa yapsın bebeği genç hücrelere sahip olarak doğuyor. Peki bu nasıl mümkün oluyor? Telomeraz adlı bir enzim, üreme hücrelerinin telomerleri kısaldıkça onları yeniden uzatabiliyor. Sadece üreme hücrelerinde değil tüm hücrelerinde telomerleri uzatabilen canlılardan biri ıstakozlar. Bu nedenle insanlar gibi yaşlanmıyor ve en az 100 yaşına kadar yaşıyorlar. Uzun ve sağlıklı yaşamak insanlar için de bir hayal olmaktan çıkıyor. Telomerleri uzatan gıda destekleriyle biyolojik yaşın geri çevrilmesi bugün sahip olduğumuz bir teknoloji. Age Reversal Telomere Therapies olarak adlandırılan bu biyoloji insanların DNA'sındaki şifrelere göre bireylerin biyolojik yaşını geriye alarak gençleştirmeyi hedefleyen yeni bir sağlık anlayışını geliştiriyor. Örneğin Andrews'un geliştirdiği TA-65 MD, DNA'da telomer uzunluğunu artırarak hücresel gençleşme sağlayan bir besin desteği. Ayrıca, Türkiye'de de artık telomer analiz testi yaptırmak mümkün. Life Length Telomere Analysis Test sayesinde telomerlerinizin boyunu ölçüp, daha sağlıklı ve uzun yaşamak için şimdiden önlem alabiliyorsunuz. Bu test ne kadar hızlı yaşlandığınız hakkında fikir veriyor. Testin sonuçlarına göre doktorunuzun tavsiyeleriyle erken yaşlanma sürecini yavaşlatabilir veya biyolojik yaşınızı geri çevirebilirsiniz. Telomer terapisi ile biyolojik yaşınızı sadece 1 yıl içinde 3-10 yaş arasında geri alabilmek mümkün olabiliyor. Bunun sizde yapacak olduğu değişiklikler; yaşam enerjinizde ve dayanıklılığınızda artış ve bağlantılı olarak ruh halinizde olumluluk, saç ve cilt kalitenizde artış, eklem ağrılarında azalma ve hareket rahatlığı, yakın görüşte düzelme, uyku kalitenizde artış. Bilim adamı, atlet ve bir yönetici olarak sürekli sınırları zorlayan bir karaktere sahip. Biyoteknoloji alanındaki kariyerinin çok büyük bir kısmını DNA'nın hayati bir parçası olan telomer kısalmasının engellenmesi yolu ile insan hayatının uzatılması ve daha sağlıklı hale getirilmesi konusuna adadı. 1997'de insan telomerinde hem RNA hem de protein yapıları keşfetmesi ile National Inventor of the Year ikincilik ödülü kazandı. Telomeraz konusunda 45 patenti bulunan Dr. Andrews, Reno/Nevada'da kurduğu Sierra Sciences'da Başkan olarak bilim hayatına devam ediyor. Kendisi ayrıca ultra maraton koşucusu. Şu anda kronolojik olarak 65 ancak biyolojik olarak 40'lı yaşlarda. 100 km üstü maraton yarışlarında düzenli olarak koşuyor ve kendi yaş grubunda ilk sırada bitiriyor. Hedefi: 130 yaşına geldiğinde 1 millik mesafeyi 7 dakikanın altında koşmak."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sakaliniz-icin-en-iyi-5-tiras-makinesi", "text": "İyi bir tıraş makinesinin belli özellikleri olması gerekir. Sakalınızı istediğiniz gibi şekil verebilmeli ve cildinizi tahrişten korumalısınız. Kullan at tıraş bıçakları günübirlik ihtiyaçlarınızı karşılayabilir, ancak hiçbir zaman tam anlamıyla istediğiniz deneyimini size yaşatamaz. İşte bu noktada sizin için seçtiğimiz en iyi 5 tıraş makinesine göz atın. Braun'un bu yüksek performanslı tıraş makinesi, sakalınızı kesmekten çok daha fazlasını yapabilir. Hassas ciltler için en iyi makineler arasında sayılan bu modelin yanında verilen diğer başlıkları ise ulaşamadığınız birçok noktaya sizin için erişecek. Sadece 60 dakikalık bir şarj ile 13 saat durmadan çalışabilen makineyi mutlaka deneyimleyin. Philips'in bu yüksek performanslı tıraş makinesi, cildinizin en iyi dostu olacak. Vakum özelliğiyle cildinizi tahriş etmeyen keyifli bir tıraş deneyimi sunan bu makine, yanında verilen bakım setiyle istenmeyen tüm kılları yok etmenize olanak sağlayacak. Çok amaçlı bir tıraş makinesi arıyorsanız, karşınızda tam da istediğiniz bir model var. Geniş set dişleriyle sakal tıraşınızı rahat bir şekilde gerçekleştirebileceğiniz makineyi vücudunuzun istenmeyen tüyleri için de kullanabilirsiniz. Philips'in diğer harika tıraş makinesi modeliyle tanışın. Yakın zamanda satışa çıkan ve performansıyla kısa sürede adından söz ettiren OneBlade, her koşulda kullanabileceğiniz bir makine. Tamamen kuru şekilde neredeyse sinekkaydı bir tıraş deneyimi sunan makineyi mutlaka deneyin. Sakalınızı şekillendirmek, sinekkaydı bir tıraş ve cildinizin tahriş olmamasını mı istiyorsunuz? O zaman doğru makineyi buldunuz. Hayatınızın her noktasında kullanabileceğiniz makine farklı başlık özellikleriyle tam ihtiyacınız olan ürün. Gillette Styler ile istediğiniz sakal ve bıyık tarzlarına en kısa sürede ulaşın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sakaliniza-yapmamaniz-gereken-8-sey", "text": "Sakal her erkeğin olmazsa olmazları arasında yer alır. Sakal da aynı saçınız ve cildiniz gibi bakıma ihtiyaç duyar. Ancak bakım ritüelinizi abartıp sakalınızla ilgili sağlıksız kararlar vermemelisiniz. O yüzden sakalınızla ilgili olmayan ve sakalınıza yapmamanız gereken şeyleri sizin için derliyoruz. İlk bakışta sakalı uzatmaksak nasıl sakala sahip olacağınız diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak demek istediğimiz tam olarak bu değil. Sakalınızı uzatmaya başladığınız andan sonra bir noktada durun ve o uzunlukta devam edin. Sakalınızın saçınız kadar uzun olmasını istemezsiniz. Bu arada hatırlatalım Hipster akımı sona erdi. Sakallı bir erkeğin yemek yerken bir takım sorunlar yaşadığınız herkes biliyordur. Kabul edelim bu gerçekten zor bir durum ama siz yemek yerken daha dikkatli olmaya çalışın. Yemeğiniz bittiği andan itibaren lavaboya giderek sakalınızı kontrol edin ve yemek artığı kalmadığına emin olun. Bıyık bir erkek için fark yaratacak bir unsura dönüşebilir. Ancak bıyığınıza iyi karar vermeniz gerekiyor. Öncelikle bıyığınızı kısa sürede değiştirmeyin. Nasıl bir bıyık istediğinize karar verdikten sonra o yolda ilerlemeye başlayın. Ayrıca ince ve kaytan bıyıklardan uzak durmaya çalışın. Kimi zaman sinek kaydı tıraş olmanız gerekebilir ama siz yine de yanaklarınızı çok derinden tıraş etmeyin. Her noktaya doğru baskı uygulayarak en iyi sonucu almaya çalışın. Unutmayın yanaklar sakalınızın en belirleyici özelliğidir. Saçınızı boyatıp Brad Pitt gibi gözükmeye çalışabilirsiniz. Ancak sakalla bunu yapamazsınız. Daha sağlıklı ve fark yaratan bir sakala sahip olmak istiyorsanız sakalınızı sakın ama sakın boyatmayın. Saç modellerinde çizgilerin hoş durduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Ancak sakal söz konusu olduğunda çizgili modellerden uzak durun. Sakalınızın bir sanat tasarımı değil. O yüzden doğal olmaya çalışın. Geçmiş yıllarda keçi sakalı tutulan bir model oldu. Ancak günümüzde öyle değil. O yüzden keçi sakalından olabildiğince uzak durmaya çalışın. Bu maddeyi sanırım siz de biliyorsunuz. Daha düzenli bir sakal için sakalınızı mümkün olduğunda ters tıraş etmeyin. Her zaman aynı yönde tıraş etmeye özen gösterin. Bu sayede her noktada daha sağlıklı ve düzenli bir sakala sahip olacaksınız."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sayilarla-egzersiz-oncesi-beslenme", "text": "Yüksek tempolu ve yoğun antrenmanlar sonucu kaslarınızda mikroskobik yırtılmalar meydana gelir. Egzersiz öncesi 250-500 ml elma suyu içerek bu yırtıkların daha hızlı onarılmasını ve sizi daha kuvvetli hale getirmesini sağlayabilirsiniz. Antrenman öncesi bu oranda tüketeceğiniz kafein, yağ yakma metabolizmanızı geliştirir ve enerji vererek daha fazla yağ yakmanızı sağlar. Yağ oranı düşük, karbonhidrat oranı yüksek besinler tüketin. Glisemik indeksi yüksek besinlerdense kesinlikle uzak durun. Antrenmandan önce alacağınız protein de önemli. Çünkü protein, biraz sonra yıkıma uğrayacak kaslarınızın büyüyerek toparlanmasına yardım eder. Tüm bunlar göz önüne alındığında antrenman öncesi yavaş hazmedilen ve kana yavaş karışan yulafla hazırlanmış bir yiyecek, en doğrusu. Suyu, tarçını ve muzu blender'da karıştırın. Yulafı bir tavaya koyup 2-3 dakika ısıttıktan sonra karışımınıza ekleyin. Cevizleri de eklediniz mi, tamamdır. 310 kalori, 57 gr karbonhidrat, 8 gr protein, 7 gr yağ."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/senenin-en-cok-konusulan-diyeti-keto", "text": "Bu sene yine az karbonhidratlı diyetler gündeme geliyor. Atkins ve Dukan diyetleri gibi protein bazlı diyetler olay yaratınca insanlar ne tür diyet deneyeceklerini bilemediler. Şimdi ise yeni hip kilo verme yöntemi Ketojenik diyet, kısacası Keto diyeti. Epilepsi gibi birçok kronik hastalık için önerilen diyet ayrıca kilo verdirmede de çok başarılı. Ketojenez karaciğerdeki keton üretimine deniliyor. Vücudunuz glikoz eksikliği yaşayınca keton üretiyor, kısacası 2 ya da 3 gün şeker kullanmayınca. Kanınızdaki glikoz size enerji verdiği için, şeker seviyesi düşünce yedek bir plana başvuruyor bu da keton planı oluyor. Ketonlar şekerin yerini alıyor. Günde 30 gram karbonhidrat içeren diyet, vücut ağırlığınızda kilogram başına 1 gram protein içeriyor. Sonra istediğinizi yiyebilirsiniz gibi bir mod asla yok. Her gün tükettiğiniz kalorinin protein ve karbonhidrat oranını hesaplamak zorundasınız. Keton içeren birçok takviye gıdası çıkmaya başladı fakat kimse bu gıdaların ne kadar güvenli ve yararlı olduğunu bilmiyor. Diyetinizi değiştirmeden keton alırsanız ateşe körükle gitmiş olursunuz. Birçok insan keto diyeti ile vücudundaki yağ oranını azaltabilir. Dikkat edilmesi gereken nokta bu tür az karbonhidratlı diyetler zorlayıcı olabiliyor. Unutmayın ancak diyetinizi bozmadığınız sürece kilo verebilirsiniz. Eğer size uygun bir diyet olmadığını düşünüyorsanız herkes yapıyor diye asla yapmamalısınız."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/senyor-biraz-fazla-mi-killisiniz", "text": "O kadar da demedik! Action Man gibi gezmeyeceksiniz etrafta, fakat bu bölgelerdeki kıllarından kurtulmayı seçen erkekler de var, kendilerine saygı duyuyoruz. 1. Bacak: Profesyonel bir sporcu olmadığınız sürece tabii ki de bacaklarınız kıllı olacak. 2. Yüz: O kadar bıyık-sakal türlerine ne için yatırım yapıyoruz? Kendinizi sakal ya da bıyıkla beğeniyorsanız bırakın uzasın. İşte büyük an, ne olur rica ediyoruz! Ailenizi, sevdiklerinizi hatta bütün dünyayı düşünün, kurtulun gitsin! 4. Kulak: Yaşlı bir dede misiniz? Hayır! Uğraşmak istemiyorsanız anlarız, fakat orman adamına dönmediğinizden emin olun. Birçok erkek bu bölgeleri de sıfıra vurmayı seçiyor. 1. Kol altı: Çok uzamadığı sürece insanlığa karşı bir suç işlemezsiniz. 2. Torso: Belki bilmiyorsunuz fakat göğüsteki kıllar bazı kadınlar tarafından çok çekici bulunur. Gövdenizdeki kılların boyunu kısa tuttuğunuz sürece bir problem olmayacaktır."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sevgililer-gunu-icin-afrodizyak-yemekler", "text": "Kuşkonmaz: 19. Yüzyılda düğün gecesi damatlara zorla yenildirilen kuşkonmazın üzerine biraz zeytinyağı, karabiber, tuz ve parmesan döküp fırınlarsanız hem kuşkonmazla olan hem de sevgilinizle olan ilişkinizi düzelebilir. Kereviz: Günümüzdeki çalışmalar kerevizin androsteron koku yaydığını ve bu kokuyu erkeklerin ter bezinden salgılayarak kadınlara daha çekici gelmesini sağlıyor. Güzel bir kereviz çorbası yapabilirsiniz. Soğan, patates ve kerevizi kısık ateşte tereyağıyla pişirin. 10 dakika sonra 6 su bardağı su ekleyin ve kaynatın. Sonra tekrardan kısın ve sebzeleri ezin. Püre haline getirdikten sonra üzerine biraz tuz ve limon suyu ekleyin. Pancar: Pancar hem metabolizmayı hızlandırır, hem de afrodizyak etkisi görür. Daha fazla antioksidan sebze tanımak istiyorsanız tıklamanız yeterli. Pancar ve portakallı salatayı da yapmak ayrıca çok kolay. Pancarları tuzlu suda yumuşayana kadar kaynatın. Sonra kabuklarını soyun. Bir salata kasesine zeytinyağı, sirke, roka, ve portakal ekleyin. İncir:Cleopatra'nın favori meyvesinin çekirdekleri üretkenliği sembolize etmesiyle bilinir. Eski Yunanlılar zamanında incir ağacı aşkı simgelerken yeni bir incir ağacının çıkması ise rakip olarak görülürdü. İncir ağacı dikmenin anlamı böylece daha da açıklığa çıktı. Çikolata: Zaten çikolatasız bir Sevgililer Günü düşünmek imkansız! Güzel bir süfle ya da çikolata kutusu ile çok romantik bir gece geçirebilirsiniz. Çilek: Aşk, seks ve şehvet meyvesi olarak bilinen çilekler hem sağlığınıza hem de cinsel hayatınıza bir çok yararda bulunur. İstiyorsanız bir taşla iki kuş vurun ve ısıtılmış çikolataya güzelce çilekleri bandırarak klas bir fondü yapın. İstiridye:Kazanova en popüler zamanlarında, kahvaltılarında 50 tane istiridye yemesiyle çapkınlığına çapkınlık katarmış. Yüksek seviyede testosteron salgılamaya yarayan istiridyeyi çiğ yediğinizden emin olun. Avokado: Her şeye yarayan avokado tabi ki sizi yine yalnız bırakmayacak. Sabah güzel bir avokado tostu ile havanızı değiştirebilirsiniz. Sarımsak: Belki nefes açısından sizi sıfır çekici gösterebilir ancak sağlığınız ve kan dolaşımınız için çok yararlı. En kötü fırınlayıp yersiniz, ya da zorla partnerinize yedirin böylece herkes kokar. Sarımsaklı ekmek yapmak istiyorsanız fırını önceden 175 dereceyle ısıtın. Küçük bir tavada tereyağını eritin ve sarımsak tozu ile maydanozu karıştırın. Son olarak ekmeklerin üzerine bir fırça ile karışımı sürün, biraz da mozzarella ekleyin ve 5 dakika boyunca fırında bekletin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sevgililer-gunune-bakimsiz-girmeyin", "text": "Bırakın Sevgililer Günü'nü, günlük hayatta bile cilt bakım ve hijyenine dikkat etmeyen biriyseniz duruşunuzu bozacak her türlü cilt sorununa açıksınız demektir. Özel günler için pratik çözümler geçici olarak işinizi görse bile düzenli olarak uygulayacağınız bakım sayesinde her zaman sağlıklı ve zinde görünüme kavulabilirsiniz. Merak etmeyin, yaşadığınız yaşadığınız her sorunun bir çözümü var. Çözüm: Sevgilinizle başbaşa yemek yerken yüzünüzde kırmızı bir kabarık olduğunun farkındalığıyla yaşamak oldukça sıkıcı olsa da aknelere karşı çaresiz değilsiniz. Her şeyden önce iyi bir cilt bakımın yanı sıra özel günlere yakın zamanlarda aknelerin oluşumunu azdıracak acılı, baharatlı ve yağlı yiyeceklerden uzak durun. Cilt temizliği için sabunsuz bir jel ya da köpük kullanın. Gün içerisinde cildinizin nem dengesini koruyacak yağsız kremler sayesinde cildinizdeki yağlı ve parlak görünüm azalacak. Çok göze çarpan akneler için tedavi etme özelliğine sahip kapatıcılar kullanabilirsiniz. Clinique 3-Adımlı Bakım Sistemi, her cildin altındaki mükemmel cildi ortaya çıkarmak için yaratılmıştır. Bu sistemle herkes pürüzsüz, sağlıklı, parlak bir cilde sahip olabilir; 3-Adımlı Sistem'den en iyi sonucu almanız için cildinize uygun ürünleri bilmeli ve onları kullanmalısınız. Sisley Botanical Lotion With Tropical Resins, tropikal reçine ile formüle edilmiş arındırıcı losyon, yağlı ve problemli ciltler için iyi bir çözüm sunuyor. Ciltteki yağ salgısına göre sabah ve akşam özellikle akneli ve sivilceli bölgelere lokal olarak uyguluyorsunuz. Cildinizdeki fazla yağ ve pürüzlerin giderilmesine yardımcı olacak ve mat bir görüntü kazanmanızı sağlayacak. Sisley'nin aynı zamanda gözenekleri sıkılaştırma özelliği de bulunuyor. Çözüm: Bir sabah uyanıp aynada kendinize baktığınızda daha önceden fark etmediğiniz çizgilerin belirdiğini görürseniz, şaşırmayın. Stres, yeme alışkanlıklarınız, alkol, sigara ve günlük hayatın stresini eklersek erken yaşlanma neredeyse kabul görmeye başlayacak. Sizi olduğunuzdan yaşlı gösteren çizgileriniz varsa telaşlanmayın. İşe her zaman bir dermatoloğa danışarak başlayın. Cildinizin ihtiyacı olanı bulmanız için uzman görüşü işinize yarayacak. Anti Aging yani yaşlanmayı geciktiren ürünlere yönelirseniz cilt elastikiyetinizi korumuş olursunz Erkeklerin cildi kadınlara göre biraz daha kalın olsa da 40'lı yaşlardan itibaren yılların izleri kendi belli etmeye başlayacaktır. Anti-aging özellikli cilt kremlerinin yanı sıra derin çizgileri engellemek için her zaman botoksu deneyebilirsiniz. Çözüm: Tıraş olmanın hassasiyetini yabana atmayın. Tıraş sonrası gerilemeler, yanmalar ve bir sure kaşıntının da etkisiyle kızarıklıkların oluşması sabahın ilk saatlerinde yaşamak istemeyeceğiniz şeyler. Iyi bir tıraş setine sahip olduğunuza emin olun. Sert ve kalın kıl yapısına sahipseniz cildinizi tıraş öncesi ve sonrası iyi nemlendirmeniz gerekiyor. Cildinize tıraş sonrası kuruyağ uygulamak da sorunlarınıza çare olacaktır. Braun 7 Serisi 790 cc tıraş makinesi: En gelişmiş tıraş kalitesini sunan Braun, akıllı sonic teknolojisi sayesinde 10.000 mikro titreşimle daha fazla sayıda kılı yakalıyor. Pürüzsüz ve kolay bir tıraş keyfinin yanı sıra kendi kendini temizleme özelliği ile oldukça pratik. 699 TL."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/seyahat-cantanizda-mutlaka-olmasi-gereken-5-bakim-urunu", "text": "Tahmin ediyoruz ki havaların ısınmasıyla tatil planlarınıza şimdiden başladınız. Peki iyi bir tatil planının püf noktalarını nelerdir? Tabi ki de düzenli ve doğru seyahat çantasına sahip olmak. Giysilerinizi ya da kendi materyallerinizi bavulunuza sığdırabilirsiniz. Ancak tatil için bir de iyi bir bakım çantasına ihtiyacınız var. Biz de size bu konuda yardımcı olmak istiyoruz. İşte karşınızda seyahat çantanızda mutlaka olması gereken beş bakım ürünü. Fransa'nın ünlü markası Yves Saint Laurent'in bu parfümü tatilinize farklı bir hava katacak. Bergamot, elma, zencefil, adaçayı, ıtır ve sedir özlerinin hepsini bir arada bulunduran parfüm bu yıl seyahat çantanızda yer alması gereken ilk ürünlerden bir tanesi. Uzun bir uçak yolculuğu sırasında ya da gün içerisinde saçlarınız mutlaka bozulacak. Ancak siz bu durumu tersine çevirebilirsiniz. D R Harris'in bu tarağı hem şık tasarımı hem de kullanışlı yapısıyla tatil boyunca saçlarınızın en büyük yardımcısı olacak. Dişlerinizi gün içerisinde hiçbir şekilde ihmal edemezsiniz. Bu tatiliniz için de geçerli. Tatil boyunca dişlerinizi en iyi şekilde koruyacak olan Oral-B'nin bu elektronik diş fırçasını mutlaka seyahat çantanıza koyun. Tatiliniz uzunsa ve tüylerden hoşlanmıyorsanız ihtiyacınız olan ürünü sizin için bulduk. Köpük ya da herhangi bir şey kullanmadan sakal tıraşı olabileceğiniz bu makineyi farklı başlıklarıyla vücudunuz için de kullanabilirsiniz. Büyük ihtimal tatil boyunca kaldığınız yerde şampuan olacaktır ama yine de siz kendi şampuanınızdan vazgeçmeyin. Wella'nın bu canlandırıcı şampuanı ekstra nemlendirme özelliğiyle tatil boyunca saçlarınızın gerekli tüm bakımını sağlayacak."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sezgisel-beslenme-bir-diyet-degildir-nasil-yapmaniz-gerektigini-anlatiyoruz", "text": "Diyet yapmalı mıyız yapmamalı mıyız soru işaretleri bir yana insanlar belirli rejimler uygulamaya devam ediyor. Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezi'nden alınan verilere göre, ABD'deki tüm yetişkinlerin yaklaşık yarısı her yıl kilo vermeye çalışıyor. Ancak, daha sağlıklı olmak ve hissetmek için bir yol daha var: Sürekli yediğiniz lokmaları saymadığınız, aldığınız proteini miktarını ölçmediğiniz, sürekli kendinizi kontrol etmeyi gerektirmeyen bir yol. Buna sezgisel beslenme deniyor. Sezgisel beslenme terimi, 1995 yılında diyetisyen Evelyn Tribole ve Elyse Resch tarafından yayınlanan bir kitabın başlığından geliyor. Kitabın en temel ilkesi ise şu: Acıktığınızda yiyin ve doyduğunuzda durun. Diyet yapmak bazen insanların vücutlarının doğal ipuçlarına güvenmeyi bırakmasına neden olabiliyor. Sezgisel beslenme, bu duyguya karşı bir denge olarak tasarlanmış. Bon Appetit editörü Ali Francis bu yılın başlarında bir yazısında; Amaç, kronik olarak aşırı yeme ve yoksunluk döngülerinden ve bu davranışların duygusal sonuçlarından kurtulmak; kısacası yemekle ilişkinizi iyileştirmek diyor. Sıkı bir diyete aşırı sıkı bir şekilde bağlı kalmaya odaklanmak yerine vücudunuzun biyolojik sezgisini takip etmeye dayanan sezgisel yaklaşım, nihai hedefi kilo vermek olan bir rejim yerine, nasıl ve neden yediğiniz konusunda uzun vadeli bir çözüm anlamına geliyor. Üstelik gençler arasında şu an oldukça popüler. Uluslararası Gıda Bilgi Konseyi tarafından 2019'da yayınlanan bir anket, 18-34 yaş aralığındaki kişilerin %49'unun sezgisel beslenmeyi zaten bildiğini gösteriyor. Sezgisel beslenme, Diyet Zihniyetini Reddet mottosuyla yola çıkan 10 prensipten oluşuyor. İlk bakışta bu prensipler, herhangi bir diyetten beklenebilecek tipik kurallar gibi görünüyor ancak Tribole ve Resch bu ilkelerin daha çok genel kurallar olarak algılanması gerektiğini savunuyor. Önemli olan, insanların bunları okuması ve onlara en çok yardımcı olabilecek birkaç ilkeyi aralarından seçmesi. İlk kuralın size diyet kültürünü reddetmenizi tavsiye etmesi şaşırtıcı değil. Şüphesiz sizin için iyi veya kötü olarak etiketlenen yiyecekleri daha önce gördünüz ve duydunuz. Ancak sezgisel beslenme senaryoyu biraz tersine çeviriyor. Bildiğimiz diyet kültürü bir dilim pizzayı yalnızca hile günlerinde yemenize izin veriyor; sezgisel olarak yemek yemek ise bir dilim pizzanın hile veya başarısızlık olmadığı anlamına geliyor. Francis'in bahsettiği 2015 tarihli bir makale de dahil olmak üzere, diyet yapmak yerine sezgisel beslenmeyi deneyen insanlar arasında bu beslenme türünün daha az psikolojik sıkıntıya yol açtığını gösteren bazı araştırmalar var. Araştırma verileri sezgisel beslenmenin daha düşük vücut kitle indeksine, kiloyu korumaya, BMI dışındaki fiziksel sağlık göstergelerinde iyileşmeye yardımcı olacağını, ayrıca daha iyi kan basıncı ve yeme davranışları edinmenize katkı sağlayacağını gösteriyor. Yine de, çeşitli diyetlere kıyasla sezgisel beslenmenin genel faydaları üzerine araştırmalar hala devam ediyor. Tabii ki sağlığınız sebebiyle daha sık yemek yemeniz gerekiyor olabilir. Örneğin şeker hastaları için gıdaları glisemik indekse göre kontrol etmek kan şekerinizi kontrol altında tutmanıza yardımcı olabilir. !! Bu içerik bilgildendirici amaçla hazırlanıp yayınlanmıştır, tıbbi bir tavsiye olarak algılanmamalıdır. !!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sezonun-en-favori-6-erkek-sac-ve-bakim-trendi", "text": "Sezon değiştikçe saç ve bakım dünyasının favorileri de değişiyor ve yenileniyor. Yeni sezonda cilt bakımınızda dikkat etmeniz gereken bazı detaylar öne çıkarken saç görünümlerinizde ise uzun zamandır zirvede olan bazı modellerin tahtı sallanma aşamasında. En güncel ve favori saç ve bakım trendlerini sizin için araştırdık. Teknolojinin günlük hayatımızdaki yeri fazlalaştıkça faydaları kadar zararları da ortaya çıktı. Bu zararlı etkilerin en dikkat edilmesi gerekenlerinden biri de 'mavi ışık'. Cildin alt tabakalarına işleyerek yaşlanma belirtilerini hızlandıran ve cilt dokusunu bozan bu ışık için bakım rutininize hem UV hem de mavi ışığa karşı koruyan ürünlerden eklemenizde fayda var. Son birkaç sezonun en favori kesimlerinden buzz cut ve under cut'ın pabucu dama atılıyor diuyebiliriz. Bu iki yıldız modelin tahtını sallayan görünümler ise daha umursamaz, yataktan yeni kalkmış gibi dağınık, dokulu ve dalgalı görünümler. Bu görünüm için saçlarınızı biraz uzattıktan sonra saça doku ve tutuş veren mat ürünlere başvurun. Yüzünüzde ve ya vücudunuzda memnun olmadığınız bir yer varsa iyi haber, ameliyuatsız işlemler artık çok yaygın! Terlemeyi engellemek için uygulanan botoks, burun köprüsünü şekillendirmek için yapılan dolgu veya masaj aletleriyle yüz kontürünüzü şekillendirip sarkmaların önüne geçmek yapılacaklar listenizde rahatlıkla yer alabilecek seçenekler. Kenevirin cilt bakımında oldukça mucizevi etkileri var. Cilt altındaki fazla ödem ve iltihabı alan bu içerik aknelerin ve şişkinliğin aynı zamanda da doku eşitsizliklerinin önüne geçiyor. Yani yeni sezonda kenevirli bir cilt bakım ürününü rutininize eklemekten çekinmeyin! Alışılmışın dışında, sizi yoğunluğuyla sarmalayan daha karakterli ve deneysel kokular parfüm dünyasının yeni favorilerinden. Deri, süet, kitap veya toprak: Diğer kokulara göre daha kalıcı olan bu notalar arkanızda belirgin bir imza bırakmak için olmazsa olmazlarınız arasında yerlerini alacak. Sakal ve saç tıraşınıza nasıl özen gösteriyorsanız yeni sezonda da aynı özeni vücudunuza da göstermeniz bekleniyor! Temiz, pürüzsüz bir dokunuşu sadece siz değil partneriniz de hak ediyor, bizden söylemesi!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sigarayi-birakmanin-yollari-ve-etkileri", "text": "Özellikle Mart 2020'de patlak veren pandemi itibariyla hem mental hem de fiziksel sağlığa karşı bakış açısı ve hassasiyet oldukça değişti. Bir kısmımız evde spor yapmayı denerken diğerleri yoga gibi aktivitelere yöneldi, veya meditasyon yapanlar oldu . Sigarayı bırakma oranı ülkemizde %27,2 olarak belirtiliyor. Yaşlara göre bırakma oranları ise 65 yaş üstünde en fazla. 45 yaşından sonra bırakma oranlarında hızlı bir artış vardır. Gençlerde ise bu oran %10'un altında. Dünya'da bu oranlar biraz daha ağır ilerlese de, bırakır bırakmaz görülen etkileri listeyelim. Birkaç gün içinde tat ve koku alma duyunuz iyileşir; nefes almanız kolaylaşır ve enerjiniz artar. Daha sakin, daha konsantre ve daha dingin olursunuz ve artık nikotinin fiziksel etkilerini hissetmezsiniz, stresiniz azalır. Bu, nikotin kullanmayı başarıyla bıraktığınız anlamına gelir. Niktonsizliğin getireceği yoksunluk hissinden sakın korkmayın, bu size beyninizin bir oyunu ve yalnızca 7 dakika sürüyor. Özellikle ilk iki hafta içinde bu 7 dakikalara karşı sabırlı olun, el alışkanlığınızı da kaybettikten sonra bir daha dönüp bakmayacaksınız bile. Unutmayın, elektronik sigaralar pratikliklerinden dolayı popüler hale gelseler bile en az klasik sigaralar kadar zararlı. Ciğerlerinize çektiğiniz her türlü duman size zarar verecektir, bu yüzden kendinizi kandırıp başka yollara başvurmayın. Herkesin bildiği nikotin sakızları, ilaçlar vb. yöntemler eskide kaldı. Her şeyden önce iradenizi ortaya koyarak çıktığınız bu yolda size yardımcı olabilecek birkaç farklı opsiyon var. Bunlardan birincisi akupunktur. Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul edilen ve başarı oranlarının yüksek olduğu akupunktur tedavisi, bağımlılığınızı kontrol etmekle kalmayıp, endorfin ve serotonin hormonlarınızı da etkiliyor, bu da sonuç olarak huzurlu ve keyifli hissetmenizi sağlıyor. Bu uygulamayla ilgili olarak mutlaka uzman hekimlere başvurun. Bir diğeri ise hipnoz. Kulağa biraz olağan dışı geliyor değil mi? Yanlış anlamayın tam olarak filmlerde gördüğümüz gibi değil. Bu, belli telkinlerle, psikologların veya tıp uzmanlarının gerçekleştirdiği birkaç seans ile uygulanan bir yöntem. Bilinçaltınızı kandırmak tahmin ettiğinizden kolay olabilir. Tabii ki çevresel faktörleri de göz ardı etmek büyük yanlış olur. Çevrenizdeki insanların hepsi içici olabilir veya genel olarak aktiviteleriniz hep sigara içilen çevreler etrafında dönüyor olabilir. Başta bir arkadaşınızla kahve içmeye çıkma fikri bile gözünüzü korkutabilir, hele ki o arkadaşınız karşınızda sigara içecekse! Böyle bir durumda rutinlerinizi mümkün olduğunca bozmamaya çalışın, günden güne hepsine alıştığınızı somut bir şekilde göreceksiniz. Kendinizi soyutlamak bir çözüm olmayacaktır. Sigara içmeyen insanların çoğunlukta olduğunu unutmayın, sigaraya hiç başlamamış bir insan olduğunuzu düşünün, yaptığınız aktivitelerde hiçbir duygu farklılığı görmeyeceksiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/simdiden-daha-iyi-bir-zaman-yok", "text": "Kendi fiziksel, mental ve duygusal haline ve ihtiyaçlarına dürüst kalarak yaptığın, birine veya bir şeye benzeme derdinden uzak durarak oluşturduğun yoga pratiği zaman ilerledikçe sana şifa vermeye başlayacak, önemli olan sabırla niyetinin arkasında durup günün ihtiyaçlarına adapte edilmiş bir pratiği benimseyebilmek. Mesela, kendini bir hafta Meksikalı, bir hafta İtalyan, bir hafta Suriyeli, bir diğer hafta da Çinli olarak hayal etsen, o kültürle, o aile yapısıyla yetişmiş olsan, şu anki halinden ne kadar farklı olurdun veya hangi karakterin hiç değişmeden kalırdı? İşte o hiç değişmeyen dışsallardan bağımsız olgu senin gerçek benliğinin bir kısmını oluşturuyor. Bu yüzden senin için optimal olan yoga pratiği başkası için daha farklı olacak, bir gün ile diğer gün arasında değişkenlik gösterecektir... Yoga pratiğinin senin için en ideal olan olması için kafamızda şart koştuğumuz o şartların olmasını beklemeden dürüst, istekli ve şu anda hazır olduğumuzun farkındalığıyla harekete geçmemiz gerekiyor, çünkü optimallik süreci kendi içinde keşfedilen ve hayatla beraber sürekli değişkenlik gösteren bir durumdur. Kimi zaman sadece 10 dakika gözlerini kapatıp nefesine odaklanmak senin için en uygun pratik olabilecekken, kimi zaman da bu, 2 saatlik dinamik bir yoga pratiği yapmak olabilir. Günlük koşturma bizi fazlasıyla fiziksel olarak yıprattıysa daha sakin bir yin yoga pratiği deneyimlemeli, o günlerde zihnimizde fırtınalar kopuyorsa belki yönlendirmeli bir meditasyon uygulaması tercih etmeli veya hareket etmeye ihtiyacımız olduğunu hissediyorsak hareketli dinamik bir yoga pratiği yapmalıyız. Yeter ki durgunluğu tembellik, hareketi acılardan veya hoşumuza gitmeyen düşüncelerden uzaklaşma fırsatı olarak görmeyelim...En önemli konu dürüstlük ve kendini kandırmamak, kafanda canlandırdığın muhteşem koşulların oluşmasını beklemeden bulunduğun yerden başlamalısın, göreceksin ki yoga pratiğin de seninle birlikte evrilecek ve sana daha etkin fayda sağlayacaktır... Kendimize yalan söylemeden ihtiyaçlarımızın ve eksikliklerimizin farkında olarak bir yoga pratiği oluşturmalı ve bu pratiği kendi vücudumuzun formuna göre adapte edip, bir heykeltıraş gibi sade ve egosuz bir şekilde kendimizi başkası ile karşılaştırmadan, kendimizi bir şeye benzetmeye çalışmadan özgün bir şekilde pratiğimizi şekillendirmeliyiz. Foucault, Bir şey başka bir şeye benziyor dediğimiz zaman, ikincisinin birinciye varlıksal olarak üstün ve ondan daha gerçek olduğunu kastetmiş oluruz diyor. Yoga pratiğinde her şeyin geçici olduğunu kabul edip, yoganın günlük ihtiyaçlara göre adapte edilebileceğini bilmek gerekiyor. Bazen fiziksel sakatlıklar, dinamik bir pratik yapmamızı engelleyebilir, bu durumda belki restoratif veya yin yoga gibi yoga araç gereçleriyle desteklenmiş sade pratikler bizi tahminimizden çok daha fazla besleyecek, vücudun ihtiyaçları cevaplandıkça sıkılmadan bu pratik hali devam edecektir. Hatta bu pratik hali giderek günlük hayatına sirayet edecek, belki yürüyüşün değişecek, otururkenki postürün dirilip dikleşecek, zihninin rahatlamış hali konuşmanı sakinleştirecek, belki de bir bakmışsın zaman içinde düşünce tarzını bile dönüştürmüş olacaksın. Bu uzun süreçte belki yoga pratiği yaptığının bile farkında olmadan bu tüm dönüştürücü haller kendiliğinden gelişme potansiyeline sahip olacaktır. Hayat sürekli ileriye doğru ilerliyor ve biz giderek bu hafta nasıl geçti anlamadım, ayın sonuna gelmişiz diye söylenirken kendimizi yakalıyoruz. Maaşla işi olan herkes ayın bittiğini ancak para konusu gündeme gelince hatırlıyor, sürekli koşturma halinde yaşamak ne kadar sürdürülebilir? Bu yüzden daha henüz 40'lı yaşlarının ortasına varan ama tüm enerjim bitti diyen pek çok insan var çevremizde. Sadece para kazanmak için daha ulvi bir amaca sahip olmadan çalışmak bizi bir tavşan deliğine itiyor ve girdap gibi ilerledikçe tatminsizlik mutsuzluğa, mutsuzluk umutsuzluğa, umutsuzluk da pilimizin erken bitmesine neden oluyor. Devamlılık ilerlemeyi getirir; konular arasındaki devam hali, yoga pratiğindeki devam hali, ilişkilerindeki devam hali, tıpkı araba kullanırken yolda olma halinin arabayı ileriye götürdüğü gibi... Bazen bu ilerleme halini idrak etmek zor olabiliyor, yine yolda olma halini düşünürsek, yoldaki tabelalar bize yardımcı oluyor, Ankara'ya 300 km, 250 km, 100 km gibi yoldayken gördüğümüz ve fiziksel olarak doğru yolda ilerlediğini gösteren tabelalar... Tabi ki bu kadar bariz ilerleme tabelalarını günlük hayatımızda, veya yoga pratiğimizde görmek neredeyse imkansız, bu yüzden belki günlük tutmak, kendimize notlar yazarak hatırlatmalar yapmak, belki günümüz teknolojilerinden faydalanıp, görüntülü kayıtlar tutmak, geriye dönük kanıtlar oluşturacak. Belki vücudumuzdaki fiziksel ilerlemeyi yazılı veya görsel günlük tutarak izleyebiliriz ama zihinsel ve ruhsal genişlemeyi gözlemlemek pek o kadar kolay değil, buna kafamızı yastığa koyduğumuz an ile uykuya dalış arasındaki süre uzunluğu veya kısalığı güzel bir gösterge olabilir. Gün içerisindeki iç çekişlerimizin sayısının azlığı ya da çokluğu, bir uçağa atlayıp bir sahile gitme isteğinin yoğunluğu güzel bir gösterge olabilir.Ruhsal genişleme; ancak zorunda olmadığımız, zoraki olamayacak içsel bir oluşumdur."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/siska-erkeklere-kas-kazandiracak-yemekler", "text": "Mercimek: İstiyorsanız salatanıza atın, ya da etinizin yanında yiyin. Mercimek size enerji vererek spor salonunda daha uzun kalmanızı sağlayacaktır. Balık: Somon gibi protein ve omega-3 seviyesi yüksek balıklar tüketmelisiniz. Et: Kırmızı et en büyük protein bombalarından olabilir fakat her gün et yenilmemeli. Yağlanmamak için protein ihtiyacınızı her zaman etten yana seçmemeye çalışın. Ispanak: Temel Reis boşuna yemiyordu o ıspanakları. Sebze yemeyi hiçbir zaman atlamamalısınız. Ispanak gibi sebzeler vücudunuzu besler ve daha sağlıklı fitleşmenizi sağlar. Pirinç: Yavaş sindirilen karbonhidratlardan biri pirinçtir, özellikle kahverengi pirinç. Yumurta: Kahvaltınızda yumurta yemelisiniz. Yumurtaların içindeki protein tam bir protein sayılır yani içinde kas yapmanız için ihtiyacınız olan tüm gerekli amino asitler bulunur. Karalahana: Kas yaparken sadece proteini düşünmemelisiniz. Karalahana vücuduna aldığınız proteini en iyi şekilde değerlendirmenizi sağlar. Yoğurt: Protein bombası olan yoğurt ayrıca bol vitamin D'ye sahiptir, böylece kemiklerinizi korur ve kas yapmanıza yardımcı olur. Badem: Atıştırmalık olarak sık sık badem yemelisiniz. Sağlıklı yağlara sahip olan bademler ayrıca bol magnezyuma sahiptir. Kinoa: Amino asit, magnezyum, demir ve lif açısından zengin olan kinoa kas yapmak isteyenler için ideal bir besin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sizin-icin-sectik", "text": "Bu Eau de Parfum'un içinde bergamot, incir, sedir ağacı ve misk gibi birleşenler bulunuyor. Yeni bir parfüm aramakla zaman harcamayın. İhtiyacınız olan tek parfüm karşınızda. Bu bronzlaştırıcının sadece iki ya da üç damlası size doğal bir bronzluk katacak. Kışın gelmesiyle birlikte en sevdiğiniz ürüne dönüşebilir. Gözeneklerinizi açacak olan bu ürün, cilt üzerindeki kusurları düzeltmek için yüksek teknoloji birleşenler içerir. Lab serisinin bu ürünü cildinizi sıkılaştıracak ve gözlerinizin kenarındaki ince çizgileri yok edecek. Bu cilt yağı içinde barındırdığı bitkisel birleşenlerle size çok iyi gelecek. Bu ürün bakımlı bir erkek için en güzel hediye olabilir. İçinde yüz temizleyici, canlandırıcı krem ve şampuanın yer aldığı bakım kiti sizin ihtiyacınız olan her şeyi sağlıyor. Saç derin kuru mu? Eğer öyleyse bu ürün tam sana göre. Vichy'nin bu ürünü eşsiz birleşenleriyle saçınıza ihtiyaç duyulan bakımı sağlayacak. Bu maske cildi gün boyunca derinlemesine temizler. Yoğun bir hafta sonu sonrası size gelecek en iyi şey olabilir. Seyahatler ya da iş gezileri için bir bakım çantasına mı ihtiyacınız var. İşte sizin için en iyi ürün. Piyasadaki en iyi erkek parfümü çok uzağınızda değil. Chanel'ın 10 yıl sonra çıkardığı bu erkek parfümü kış ayı için ideal bir seçim. L'Occitan'ın bu seyahat seti A'dan Z'te tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacak. Philips'in bu traş makinesi hassas cildiniz için en doğru seçim."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/soguk-kisa-karsi-7-erkek-bakim-tuyosu", "text": "Kış mevsiminde cilt bakım oyununuzu birkaç seviye birden yükseltmeniz gerekiyor. Cildin daha çok neme ihtiyaç duyduğu ve soğuk havalara karşı savunmasız düştüğü bu sezon, onu biraz şımartmaya ve eski problemsiz haline kavuşturmaya ne dersiniz? Centilmenler için soğuk iklime karşı 7 bakım tüyosunu keşfedin. Mevsim kış olunca ve dereceler iyice düşünce nem oyununuzu yükseltmekte fayda var. Cildinizin iyice kuruduğunu hissediyorsanız klasik kremler yerine daha yoğun balmları tercih edin. Vücudunuzun da neme ihtiyacı var, üstelik soğuk aylarda daha fazla! Vücut yağları sadece masaj için değil nem için de en güçlü müttefiklerinizden. Kış aylarında vücudunuzu baştan aşağı bu yaplarla nemlendirin. Soğuk havada kuruyup çatlayan ve hatta kanayan eller sadece Norveçli balıkçıların değil sizin de başınıza gelebilir. Ara ara uygulayacağınız el kremlerinin yanında pratik maskeler de oldukça yardımcı. Eller tamam, sıra ayaklarda. Profesyonel bir pedikür bakımı yaptırmıyprsanız ayaklarınızın kuruyup sertleşmemesi için onları da unutmayın ve uyku öncesi bir bakım kremi uygulayın. Bakım maskeleri kışın kuruyan ve parça parça dökülen cilt için en büyük şanslarınızdan. Kendileri David Beckham'ın da favori cilt bakım ürünü. Ölü deri akneden erken yaşlanmaya birçok probleme sebep olurken peeling bu problemin ilacı. Kışın kuruyan ve hassaslaşan cildinizi daha fazla irite etmemek için granüllü ürünler yerine kimyasal peelingi tercih edin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/sosyallesirken-saglikli-beslenmek-mumkun-mu", "text": "Benim için büyük bir zevk! Ben, master derecemi klinik beslenmede yapmış tescilli bir diyetisyen beslenme uzmanıyım. Maalesef şu günlerde sağlıklı ve dengeli yaşam hakkında etrafta o kadar çok yanlış bilgi dolaşıyor ki...Bu konularda ortalarda dolaşan efsanelerin doğru olmadığını kanıt bazlı beslenme bilgileri ile anlatmaya çalışıyorum. Bu hiç de karışık olmamalı! Ama maalesef öyle. Genellikle düzensiz yeme alışkanlığı olan hastalar olmak üzere çok çeşitli hastalar ile çalışıyorum. Fakat benim odağım her zaman sağlık > kilo. Düşüncem odur ki hayatımızı mutsuzca beslenerek geçirmemeliyiz. Ben insanlara bu döngüden nasıl kurtulabileceklerini göstermeyi seviyorum. Bence her zaman bir planının olması iyidir. Yemeğe gitmeden önce nasıl bir modda olduğunu anlamaya çalış. Bir İtalyan restoranına gidiyorsun ve makarna mı aşeriyorsun? Belki de ekmek sepetini veya tatlıyı es geçmelisin. Canın sake ve sushi mi çekiyor? Bir normal roll ve bir de salatalığa sarılı roll tercih edebilirsin. Akşam yemeği için dışarı çıkmanın diyetini mahvetmeden de yapabilmenin yolları var. Tabii ki, bazı zamanlar bunların hiçbirini düşünmeden istediğin yemeği istediğin şekilde tadına varmak isteyeceksin. Sağlıklı bir diyette buna da yer var. Sadece elinden gelen en iyi seçenekleri takip etmeye çalış. Ve en önemlisi, kendi suçlu hissetme! Bence insanlar yemek yemeye çok fazla suçluluk duygusu aşılıyor ve bu aslında her şeyi daha kötü yapıyor. Suçluluk demek yediğin yemeğin keyfine bile varamıyorsun demek.Çikolatalı pasta yiyorsan onun sonuna kadar tadına var ve sabah uyandığında yoga yap. Tüm iş dengelemekte. Bu zor bir soru. Etrafımda görüyorum ki bazı insanlar alkolün tüm diyetlerini bozmasına izin verirken bazıları ise dengelemeyi başarabiliyor. Yakın zamanda danışanlarıma bir anket yaptım ve %85'i alkolün onlarda daha fazla yemek yeme isteği uyandırdığını söylüyor. Bence herkes kendi için neyin işlediğini keşfetmeli. Beslenme kişisel bir iştir! Örneğin Kevin, biliyorum ki alkol seni fazla yemeye sürüklemiyor. Kendim için ise, birkaç fazladan bardak içkiden sonra ertesi gün canım pizza istiyor. Tabii ki bunda yanlış bir şey yok fakat demek istediğim, kendinin farkında olmak önemli. Her zaman Bilgi güçtür. derim. Her içtiğinde çok fazla yemek yediğini ve sonrasında da mutsuz olduğunu gözlemliyorsan, belki bir süreliğine alkolü bırakabilir/ azaltabilirsin. Bazıları içinse bir iş gününün ardından bir kadeh şarap mükemmel bir ödüldür. Sizin için ne işe yarıyorsa! Evet. Instagram üzerinden tıbbi tavsiye almayın. Kimi takip ettiğiniz ve kimden tavsiye aldığınız konusunda da dikkatli olun. Beslenme için RDN'leri olmalı Bu konularda sertifika veren bir sürü program var ve bununla bir problemim yok fakat benim lisansımı almam 5 yıl sürdü. Kesinlikle problemleriniz için uygun profesyonelle iletişime geçmelisiniz. Sindirim problemleri mi yaşıyorsunuz? Bir gastroenteroloğa görünün, zindelik fenomenine değil. Aynı zamanda her şey herkes için işe yaramıyor. Yanındaki arkadaşınla tamamen aynı beslenip aynı şekilde spor yapsan bile senin vücudun ondan farklı görünecek. Genetik özellikler bedenimiz ile ilgili konularda inanılmaz önem taşıyan faktörlerdir. Metabolizman, ne kadar hareket ettiğin, ne kadar mutlu olduğun; tüm bunlar vücut yapısını etkiler. Sana baktığımızda anlıyoruz ki bu gayet olası. İnsanlara soruyorum, o sixpackler neye bedel? Hiçbir zaman şarap içmemeye ve dışarıda yemek yememek mi bunun bedeli? Eğer öyleyse, bunu yapmak istiyor musun ki? Evet kendi bedeninin içinde iyi hissetmeni istiyorum fakat aynı zamanda da hayatından zevk almanı istiyorum. Bence bizim için neyin önemli olduğuna karar vermeli ve bu uğurda çalışmalıyız. Örneğin ben, eğer önceki akşam biraz fazla kaçırmışsam sabah uyandığımda en iyi hissetmiyorum. Ben sabah uyanmak, antrenman yapmak ve sağlıklı yemeklerin tadına varmak istiyorum, ama aynı zamanda arkadaşlarımla keyifli vakit geçirmek de istiyorum. Tam olarak siyah beyaz olmak zorunda değil. Belki şarabı içip sonrasında güzel, uzun bir yürüyüşe çıkarsın, anlatabiliyor muyum? Ne de olsa günün sonunda yo-yo diyetler işe yaramıyor. Bu nedenle bu yaşam stilinin sürdürülebilir olması gerekir. Kimse cevabımdan memnun olmayacak ama etrafımda bir sürü: Hafta içi temiz olup haftasonu kendimi şımartacağım. mentalitesi görüyorum. Bu vücudunuz için pek sağlıklı değil. İnsanlar hafta içleri kendileri tutup, hafta sonları ise bir sürü fast food yiyip inanılmaz derecede içki içiyor. Instagram'dan ve Twitter üzerinden @eatwithesen hesabımda pratik ipuçları da paylaşıyorum."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/spor-akil-vucut-ve-ruh-sagligini-nasil-dengeliyor", "text": "Geçenlerde Jonah Hill'in kendi psikoloğu ile diyaloglarını çektiği belgesel Stutz'ı izlerken çok hoşuma giden bir anekdot dikkatimi çekti. Hill'in çocukluğunda annesinden sporla ilgili duyduğu Spor yapmalısın çünkü ancak öyle kilo verirsin bilgisi, onda spora karşı çok tepkisel bir his uyandırmış. Birçoğumuzda da öyle olduğunu biliyorum. Maalesef ne okullarda, ne de aile içerisinde sporun akıl ve ruh sağlığına olan göz ardı edilemez etkisinden bahsedilmiyor. Modunuzun yerinde olduğu, aklınızın tertemiz çalıştığı gün, kendinizi ne kadar iyi hissettiğinizi, bedeninizde ne kadar rahat olduğunuzu düşünün. Ya da ufak bir meditasyonun, ruhunuza iyi gelecek şeyler yaptığınızda aklınızın ne kadar netleşip, bedeninizin ne kadar rahatladığını düşünün. Bedeninize yoğunlaştığınızda da akıl ve ruhunuza olan etkisini anlamanız zor olmayacaktır. İnsanları kilo verme odaklı eğitince, kişide yarattığı zorunluluk ve istemsizlik bir yan etkiye dönüşüyor. Görünüşe odaklanınca, içinizde çalışan sistemin önemi ikinci plana atılıyor. Aktif yaşamın, hareket etmenin, ter atmanın pozitif sonuçlarından biri sağlıklı bir fizik olsa da, daha çok önemsenmesi gereken etkisi akıl, beden ve ruh sağlığına olan katkısıdır. Bu sık sık duyduğumuz üçlemenin klişe olmasının sebebi aslında gerçek olması. Akıl, beden ve ruhun bir arada sağlıklı bir şekilde var olması demek, kişinin mutlu, dengeli ve aktif olması demektir. Bu da dış dünyamızda kolektif olmak için verdiğimiz çabanın aslında içimizde başladığının ayakları yere basan bir örneği. Konumuz aktif yaşam olduğu için biraz da bedenimize yoğunlaşalım. Bedenimizi doğru antrene edebilmek için de kendi içerisinde beraber var olmaya çalışan denklemleri aktive etmemiz oldukça önemli. Antrenmanda kuvvetin aslında tek başına geliştirilecek bir parametre olmaktansa stabilizasyon ve mobilizasyon ile desteklenerek çok daha iyi sonuçlar alındığı, çok kuvvetli olabilmek için çok mobil olmamız gerektiği gerçeği bunlardan biri. Ağırlık altında geçirdiğimiz vakti daha faydalı kılmak için dinlenmek bu dengeyi tutturmak için önemli aşamalardan bir tanesi. Kaslarımızı geliştirirken onları esneterek bedenimizi eğitmek de bunlardan bir diğeri. Sabah kalktığında kendini spor salonuna atan tanıdıklarınızdan en çok duyduğunuz cümle Gidene kadar çok zorlanıyorum, sonrasında kendimi çok iyi hissediyorum demek doğru olur mu? Peki çok yoğun antrenman yapan birinden en çok duyduğunuz cümle Başka türlü kendimi toparlayamıyorum. Kulağa nasıl geliyor? İşten hareket etmek için öğlen vakti çıkan biri de çoğunlukla Kafam çalışmaya başladı diye geri gelmiyor mu? Başa dönecek olursam, akıl, ruh ve beden sağlığınız için antrenman yapın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/spor-cantanizda-bulunmasi-gereken-bakim-urunleri", "text": "Şampuan: Saçınızdan daha önemli ne olabilir? Ayrıca neden saçınızı spordaki kalitesiz şampuan ile bozuyorsunuz? Emin olun şampuan değişiklikleri saçınıza iyi gelmeyecek, yıpranmasına sebep olacaktır. O yüzden kendi şampuanınızı yanınıza alın. Önerimiz uçak boyu olarak mağazalarda satılan plastik kutulardan almanız. Böylece içine bittiği gibi doldurursunuz. Yüz temizleyicisi: Duşa girdiğiniz gibi bir hata yapıyor, hemen terinizden arınmaya çalışıyorsunuz. Terinizi atmak için yüzünüze sert davranmayın. Hatta duştayken hiç dokunmayın. Çıkınca yüzünüzü iyi bir yüz temizleyici ile silin. Vücut Jeli: Yine spor salonundaki ürünlere kalmayın, kendi vücut jelinizi alın. Bazı ürünler derinizi kurutabilir o yüzden gözeneklerini açacak ve derin bir temizleme sağlayacak bir ürün kullanmalısınız. Nemlendirici: Vücudunuz hırpalandıysa, kendinize nemlendiricinizi sürürken küçük bir masaj yapabilirsiniz. Spor sonrası vücudunuzu nemlendirmeyi sakın unutmayın. Deodorant: Zaten deodorantsız çıktıysanız bizce hemen eve geri dönün! Hoşunuza gider mi sizin hakkınızda Bu da ne ter kokuyor! denmesi? O yüzden hazırlıklı davranın. Hem koltuk altı derinizi rahatsız etmeyecek hem de bütün gün temiz kokmanızı sağlayacak sürmeli ve paraben içermeyen bir deodorant seçin. Parfüm: Belli mi olur spordan sonra nereye gideceğiniz? En iyisi parfümünüzü de yanınıza alın!"} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/spor-hayatinizi-canlandiracak-7-temel-hareket", "text": "İster koşuyor, ister ağırlık kaldırıyor, ister en sevdiğiniz müzik eşliğinde bir dans gerçekleştiriyor olun: Vücudunuz hareket halindeyken, kesinlikle doğru şeyi yapıyorsunuz. Bildiğiniz gibi eklemleriniz, tendonlarınız ve kas dokularınız hareket halindeyken birlikte çalışır. Ancak bu bileşenlere dikkat etmeyi başaramazsanız, spor hayatınızı tehlikeli bir duruma sokabilirsiniz. Hareketlilik günümüzün doğası gereği sürekli yapamadığımız bir şey haline geliyor. İş hayatı ve temposu zaman zaman bizleri oldukça kısıtlıyor. İşte bu durum spor potansiyelimizi oldukça kötü bir şekilde etkiliyor. Neyse ki hareket kabiliyetinizi ve potansiyelinizi geliştirmek için tüm spor programınızı değiştirmek zorunda değilsiniz. Size önereceğimiz alıştırmalar, spor hayatınızı tekrardan canlandıracak. Nasıl: İlk önce bir Push-Up yapın. Sonrasında yan Plank pozisyonuna geçin. Sağ ve sol olmak üzere her iki tarafı beşer kez tekrarlayın. Ne zaman: Bu hareketi ağır bir Bench press girişimden önce yapın. Neden: Bu hareketlerden sonra Bench press kabiliyetiniz oldukça gelişecek. Nasıl: Sağa doğru bir adım atarak Lunge pozisyonuna geçin. Ardından sol elinizle sağ ayağınıza ulaşmaya çalışın. Aynı hareketi sola göre uyarlayın ve on kez tekrarlayın. Ne zaman: Ağır bir Deadlift'e girmeden önce. Neden: Bu hareket kalçanızın daha fazla çalışmasına yardımcı olur. Ayrıca bacaklarınızı esneterek Deadlift için ısınmanızı sağlar. Nasıl: Hafif orta bir ağırlıkla kabloyu yavaşça geri çekin. Her iki tarafı on kez tekrarlayın. Ne zaman: Barfiks yapmadan önce bu egzersizi deneyebilirsiniz. Neden: Omuz ve çevresindeki dokuları harekete geçirmek için en ideal hareketlerden biri. Nasıl: İlk önce Squat pozisyonuna geçin. Yukarıya doğru kalktığınızda Dambell'ları havaya doğru kaldırın. Bu hareketi 12 kez tekrarlayın. Ne zaman: Ağırlık kaldırmadan önce bu hareketi yapabilirsiniz. Neden: Üst ve alt vücudun güç kapasitesini artıracak. Nasıl: Bir duvara ya da direğe elinizi koyun. Bacağınızı bükmeden öne ve arkaya doğru hareket ettirin. Bir dakika boyunca sağ ve sol olmak üzere bu harekete devam edin. Neden: Kalçanızı ve bacak kaslarınızı esneten bu hareket sakatlanmanızı önleyecek. Ne zaman: Orta düzey bir ağırlıkla karın antrenmanına başlamadan önce. Neden: Kalçanızı ve karın kaslarınızı esneten bu hareket vücudunuzun orta bölümü için en önemli hareketlerin başında yer alıyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/spor-sonrasi-bakim-icin-5-ipucu", "text": "Sıkı bir fitness rutininden sonra cilt bakımınız için uygulayabileceğiniz pratik ipuçlarını ve dikkat etmeniz gereken noktaları yazdık. Spor rutininizden sonra ilk ve en çok dikkat etmeniz gereken adımlardan biri elleriniz. Spor aletleriyle haşır neşir olduktan sonra ellerinizi cildinize sürmeniz yapabileceğiniz en büyük cilt bakım yanlışlarından. Dolayısıyla hijyen seviyesini optimuma getirmek için ve daha sonra aknelerden şikayetçi olmak istemiyorsanız, spor sonrası ellerinizi cildinize sürmeden önce dezenfekte edin. Evet terlediniz ve acilen ferahlayıp yüzünüzü yıkamak istiyorsunuz. Ancak spor sonrası hızlanan kan dolaşımından yüz cildiniz hassaslaşır. Ter, kir ve ölü deriyi spor sonrasında agresif temizleyiciler yerine daha hafif dokulu ve hassas ciltlere yönelik ürünlerle yıkayın. Yüzünüze karşı hassastınız, vücudunuza çok az daha agresif davranabilirsiniz. Spor sonrası duşu geç bir zamana bırakmak gözeneklerin tıkanmasına sebep olabilir. Hafif dokulu bir vücut scrub'ıyla cildinizi derinlemesine arındırın, gözenekleri açın ve hafiflediğinizi hissedin. Hem yüz hem de vücut temizliğinden sonra tabi ki nemlendirici bir adıma ihtiyacınız var. Cildinizi kurutan bu aşamaların negatif etkisini atlatmak için bakım rutininize nemlendiriciyi eklemeyi unutmayın. Bizim favorimiz spor sonrası daha ferah ve ağırlık yapmayan bir his için nemlendirici ürünler. Kolajenin cildi yapılandırma, yaşlanma belirtilerini giderme ve cildi eski görünümüne kavuşturma konusundaki mucizevi yeteneği tartışılmaz. Mtabolizmanın hızlandığı spor sonrası ise vücuda daha hızlı emilecek kolajen takviyelerini tüketmek için en efektif anlardan. Spor sonrası hazırlayacağınız kolajenli besinlerle oluşturacağınız bir içecek ya da protein shake'inize karıştıracağınız bir kolajen takviyesi yaşlanma karşıtı savaşta güçlü bir müttefik olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/spora-baslamak-icin-motivasyon-arayanlara", "text": "Spor yapmakla ilgili gerek internet üzerinden, gerekse çevreniz dahilinde ufak çaplı bir araştırma yaptığınız zaman karşınıza mutlaka disiplin, katı diyet, azim, sabır ve istikrar gibi kelimeler çıkacaktır. Spor yapmak ve bu anlamda başarılı olmak çağımızda Everest Dağı'na tırmanmakla eşdeğer gibi gösterilse de inanın, kazın ayağı öyle değil. Öncelikle bu yazıyı podyuma çıkma hazırlığı yapmayan, kafasının bir köşesinde sağlıklı olmak ve sağlıklı görünmek isteyen bir birey olduğunuzu varsayarak yazdığımı söylemek istiyorum. Spor sizi korkutmasın: Çünkü söyledikleri kadar zor değil. Bu işi zorlaştıran yegane unsur, spor yapmaya karşı bakış açılarımız. Şimdi yersiz önyargıları bir nevi kırabildiysek, gelelim hayatınıza sporu katmanın inceliklerine... Madem artık gözünüz korkmuyor, öyleyse birkaç küçük numarayla spor yapmanın aşığı bile olabilirsiniz. İlk olarak hayal ettiğiniz-beğendiğiniz vücudu telefonunuzun ekranına koyabilir ya da bilgisayarınızın duvar kağıdı yapabilirsiniz. İnanın, çok baktığınız bir ekranda cezbedeci bir görüntünün olması, sizi bugün olmasa bile yarın antrenman yapmaya teşvik edecektir. Halihazırda çok sayıda fitness ve beslenme uygulaması varken, 'Yeni Normal'de akıllı cihazlar için birçok yeni uygulamanın daha piyasaya sürüldüğünü de hatırlatmak isterim. Bu uygulamalar size antrenman programları açısından destek olabilir, antrenman yapmaya teşvik edebilir, hatta en basit anlamda yaşamsal fonksiyonlarınızı sürdürmeniz açısından çok büyük öneme sahip olan su içme gerekliliğini hatırlatabilir. Madem artık spor yapmaya niyetlisiniz veya yeni başladınız, üçüncü tavsiyem ise spor yaptığınız çevrelerde arkadaş edinmeniz. İnsanın, üç arkadaşının ortalaması olduğu söylenir. Bizi ve kararlarımızı şekillendiren, çoğu zaman çevremizdir. Sporcu arkadaşlarınız sayesinde, kendinizi bu dünyaya daha da ait hissedecek ve hayatınıza sporu katmanın ne denli basit bir şey olduğunu çok daha iyi anlayabileceksiniz. Tekrar ediyorum; spor yapıyorsunuz diye kendinizi aşırı sıkmanıza, Onu yeme - bunu yeme demenize hiç gerek yok. İnsan duygusal bir varlık, hazlarıyla var olan, mutluluklarıyla yaşayan bir varlık. Direkt müsabık bir sporcu moduna girip spor yapmayı sürdürememektense, hayattan keyif alarak spor yapmanızı ve yaşam kalitenizi aceleci davranmadan artırmanızı tavsiye ediyorum. Ki zaten belirli bir noktadan sonra yaptığınız spor size az gelmeye başlayacak ve daha fazlasını isteyeceksiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/spora-gitmeden-once-ne-yemek-lazim", "text": "Diyelim ki bir saat spor yapacaksınız, sporunuzdan önce karbonhidrat ve protein içeren bir şey yemeniz gerekiyor. Aç karna spor yaparsanız yorgunluk ya da baş dönmesi yaşayabilirsiniz. Eğer spordan önce bir şeyler atıştırırsanız hem daha fazla enerji elde edersiniz hem de kaslarınızı korursunuz. Böylece antrenmanınızdan istediğiniz performansı yakalayabilirsiniz. Muz: İhtiyacınız olan karbonhidrat oranını karşılayacak olan muz, ayrıca size antrenmanınız için enerji verir. Yulaf: Yararlı bir karbonhidrat ile hız kesmeden antrenman yapabilirsiniz. Kurumuş Meyve: Hafif oldukları için sizi rahatsız etmeyecek karbonhidratlardır. Yoğurt: Yoğurdu yulaf ve kuru meyvelerle de karıştırabilirsiniz. Tam Tahıllı Ekmek: Bir dilim tam tahıllı ekmek yiyebilirsiniz. Yumurta Beyazı: Eğer yumurtanın sarısını yerseniz kendinizi şişmiş hissedebilirsiniz o yüzden yumurta beyazı spor öncesi için idealdir. Meyve Smoothieleri: Enerji sağlar, muz ile cevizi karıştırın. Nohut: Bir avuç nohut üzerine limon suyu gezdirin ve yiyin. Kafein: Yağ yakmanıza ve yorgunluğunuzu atmanıza yarar, unutmayın sütsüz ve şekersiz olmalı."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/stresi-arttiran-spor-aktivitelerine-son", "text": "Ne kadar arasak da Türkçede ideal karşılığını bulamadığımız, dolayısıyla İngilizce haliyle dergimizin bölümlerinden birinin başlığı haline gelen wellness terimi; ruhsal, fiziksel ve sosyal anlamda mutlu ve sağlıklı yaşamak olarak tanımlanabilir. Yani duygularımız, bedenimiz ve hayata bakışımız açısından daha iyi hissederek yaşamak! Bunu kim istemez ki? Biz de şehir hayatının kaosunda bir tatlı huzur vadeden wellness'a hayatta hak ettiği yeri ayırıyoruz ve sağlıklı yaşam odaklı içeriğimizi artırıyoruz. Ruh sağlığınızı fiziksel sağlığınızla gitgide aynı derecede önemsemeye başladığınızın bilincinde olduğumuz için, Eylül sayımızda wellness'a bütünsel bir yaklaşım sergiliyoruz: Anda kalmanın ve forma girmenin yeni yollarını takdimimizdir. Bir mola verin. Yüksek tempolu Boot Camp seanslarını ve pestilinizi çıkaran spin derslerini geride bırakıp hem zihninizi, hem de bedeninizi canlandıracak alternatif bir fitness dersine kaydolun. Nedir? Sağlıklı ve uzun yaşam, doğru beslenme ve güçlü bir spor performansı için geliştirilmiş bir gen testi olan DNAFit, bireyin potansiyelini ortaya çıkarmak için genetik şifresini çözüyor ve kişiye özel bir rehber, bir nevi yol haritası sunuyor. Faydaları neler? Her insanın eşsiz bir DNA yapısı olduğunu savunan DNAFit; kişiye nasıl besleneceği, spor yapacağı ve yaşayacağı hakkında rehberlik sağladığı için, deneme-yanılma yöntemine son verilmiş oluyor. Bir başkasının kapasitesine ve hedeflerine göre değil, sizin gerçek potansiyelinize göre oluşturulmuş raporlarla hareket ediyorsunuz. Bilimsel verilere dayalı, hedef odaklı egzersizlerle, daha kısa sürede ve kalıcı sonuçlar alabiliyorsunuz. Nedir? İyileştirici ve yorgunluğu alıcı özelliğiyle bilinen tuz havuzunda, özel eğitmenler eşliğinde yapılan ve suyun kaldırıcı gücü sebebiyle bedeni fazla zorlamayan egzersiz yöntemi. Magnezyum sülfat tuzu içeren suda gerçekleştirilen bu sıra dışı deneyim, klasik su jimnastiğinin şifalısı olarak kabul edilebilir. Faydaları neler? Özellikle bel ve diz problemi yaşayanlar ve spor yaparken risk almak istemeyenler için tuz havuzu önemli fayda sağlıyor. Sudaki tuz kas ağrılarını dindiriyor, stresi azaltıyor, dolaşımı iyileştiriyor ve zihni rahatlatıyor. Yani deneyimin sonunda yenilenmiş hissediyor, daha olumlu bir bakış açısına sahip oluyorsunuz. Nedir? Hayatımız ve yaşadığımız şehirler bu kadar aktif ve yang iken, biraz da yin iyi gelmez mi? Yin yoga; kaslar pasif haldeyken, pozlarda normalden uzun süre kalınarak ulaşılan meditatif bir zihin eşliğinde derin bağ dokusunu, eklemleri ve kemikleri hedefliyor. Faydaları neler? Esnekliği artıran ve chi enerjisinin dolaştığı kanallardaki blokajları açan yin yoga, düşüncelerin durmaksızın aktığı zihnimizi bir süreliğine de olsa durağanlaştırabilecekse, denemeye değer olduğunu düşünüyoruz. Nedir? Bazı inanışlara göre, insanda bulunan ve girdap şeklinde döndüğü söylenen enerji merkezleri, yani yedi çakranın her birini tecrübe etmenize ve farkında olmanıza yardım edebilecek bir aktif meditasyon tekniği. Faydaları neler? Derin nefes alış-verişi ve beden hareketlerini kullanarak, melodik sesler eşliğinde yapılan meditasyon, çakraları canlandırarak açılmalarına yardım ediyor. Böylece fiziksel güçte artış, iletişim rahatlığı ve bütünleşme gibi faydalar elde ediliyor. Nedir? Dikkatinizin dağılmayacağı stressiz bir ortamda, rahat olması şartıyla dilediğiniz bir kıyafet ve çok düşük kuvvetle yapılan, yüksek yoğunluklu egzersizlerin uygulandığı akredite edilmiş bir kas güçlendirme yöntemi. Faydaları neler? 20 dakika içinde terlemeden yaptığınız egzersiz sonrasında kendinizi enerji dolu ve dinç hissediyorsunuz. Düzenli bir şekilde yapıldığında ise güç ve dayanıklılıkta artış, stres ve kas gerginliğinde azalma, odaklanmada iyileşme gibi olumlu gelişmeler gözlemleniyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/su-sandiginiz-kadar-masum-degil", "text": "Cilde olumlu katkıları her daim dile getirilen suyun tam tersi etkileri de olabileceğini söyleyerek başlayalım mı? Suda bulunan kurşun, çinko, magnezyum, bakır, klor, kireç, tuz ve demir gibi ağır metaller birbirlerini tetikleyerek ciltte zincirleme reaksiyonlara sebep oluyor. Kimi gözle görülür, hissedilir şikayetlere yol açıyor, kimi ise farkında bile olmadığımız gözle görünmeyen doku zedelenmelerine. Bunun sonucuysa erken yaşlarda ince çizgi ve kırışıklıklar olabiliyor, uygun bakımlara yönelmeyi ihmal etmeyin. Ağır metaller: Cilde en çok zarar veren şey bu. Kırışıklık oluşmasına ve kuruluk yaşamanıza neden oluyor. Ayrıca üstünüzde kaldığında güneş ışınlarından etkilenerek cilt hasarlarına da yol açabiliyor. Tuz ve mineraller: Musluğunuzdan akan suda bulunan tuz ve mineraller cilt kızarıklıklarının başlıca sebebi. Özellikle hassas türlerde alerjik reaksiyonlar oluşabiliyor. Sert su: Demir, bakır, arsenik ve kalsiyum içeren su hem cildi hem de saçları yıpratır. Musluk suyundaki ve havuzlardaki klor bakterileri azaltmak için kullanılsa da rosacea gibi dermatolojik rahatsızlıkları tetikliyor. Klor aynı zamanda güneş yanıklarının artmasına neden oluyor ve cildin yapısını bozuyor. Amerikan Hastanesi'nden dermatolog Dr. Erkan Koyuncu, Cildin bariyer özelliği aşırı su teması ve kimyasallarla bozulunca, hassasiyet verici zararlı maddeler kaşıntılı kızarıklık ve döküntülere neden olur. Vücuttaki çoğu organik materyalle klorun reaksiyona girmesiyle toksik etkiler de ortaya çıkabilir. Havuzda yüzmeden önce duş alınıp ciltte bariyer oluşturacak bir vücut losyonu kullanılmalı diyor. Musluğunuzdan akan suda bulunan ağır metaller cildin yağ dengesini de olumsuz etkiliyor. Fazla yağlanan ciltte kalan bu ağır metaller mum gibi katılaşarak gözenekleri tıkıyor ve siyah nokta oluşumuna yol açıyor. Bu ağır metallerden arındıracak yüz yıkama jel ve köpüklerini tercih edin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/tam-gaz-bakim-zamani", "text": "Vakit dar ve hızlı sonuç almak istiyorsunuz. Hedefiniz dingin ve zen bir görünüme kavuşmak. Yüzünüzdeki kaygı çizgileri mümkün mertebede yumuşamalı, gözaltı halkaları mutlaka aydınlanmalı. O halde İstanbul Marriott Hotel Şişli Spa'da uygulanan Biotech Erkekler için Süper-Şarj bakımı tam size göre. Toprağın hem üstünde hem de altında bulunan en güçlü biyolojik aktif maddeleri içeren spa ve cilt bakımı markası Elemis'in ürünleriyle yapılan bakım, erkeklere özel etkili cilt çözümleri sunarken, aynı anda farklı uygulamalarla zaman kazandırıyor. Biotech göz ve Biotech boyun uygulamalarıyla yorgunluk izleri silinecek, gözle görünür şekilde yenilenmiş bir cilde kavuşacaksınız. Spa'ya gidecek vakit bulamadığınız zamanlarda ise maskelere başvurun. Summer Fridays Jet Lag Mask (64 g 48 Dolar) özellikle jet-lag mağduru ciltlere tek uygulamada üst seviyelerde nem veriyor ve sağlıklı bir parlaklık kazandırıyor. Yoğun iş temposunun ve stresin üzerinizde yarattığı etkileri gidermenin de formülü var elbette. Sivilce, ince çizgiler ve gözenek problemleri için, sadece Sephora mağazalarında satılan Dr. Jart maskeleri uygulayabilirsiniz. Markanın en yeni maskeleri Firming Sleeping Mask (73 TL) ve Vital Hydra Sleeping Mask (73 TL), siz mışıl mışıl uyurken süper güçlerini gösterecek. Sabah duşu hızlı, etkili ve canlandırıcı olmalı. Gün boyu ihtiyacınız olan dinamizm, üst seviyede randıman alacağınız hedef odaklı ürünlerde saklı. Banyonuzda mutlaka duş jeli olarak kullanabileceğiniz arındırıcı bir peeling ürünü ve size zaman kazandıracak bir yüz temizleyicisi bulundurun. Kiehl's Ultimate Man Body Scrub Soap (79 TL), yulaf ve buğday kepeğinden elde edilen yüksek etkili bir arındırıcı sabun. Cildi parlatan jojoba çekirdeği tozları ve ponza taşı içeren Exfoliating Body Soap (72 TL) ise erkeksi ambalajıyla spor sonrası soyunma odasında karizmayı çizmeden yıkanmanızı sağlayacak. Clinique Pep-Start Hydrorush Nemlendirici SPF 20 (79 TL), adından da anlaşılacağı üzere cildin nem ihtiyacına acele bir çözüm sunuyor. Aynı zamanda UV koruması da sağlayan ürün, ciltte anında yenileme hissi yaratacak kadar güçlü bir formüle sahip. Lab Series Pro Ls All-In-One Face Treatment (50 ml / 139 TL) ise tek adımla cildin tüm ihtiyaçlarına yönelik çözümler sunan; cildi parlama yapmadan nemlendiren, yatıştırarak onaran, yüksek performanslı bir bakım kremi. Sabahki toplantınıza yüzünüzde minik yara bantlarıyla gitmek istemiyorsanız, tıraşı kolaylaştıran ürünlerden yardım alın. Dr. Carver's Easy Shave Butter (28 gr / 8 dolar), pürüzsüz bir tıraş deneyimi için kılları yumuşatıyor. Cildi tahriş etmeyen, nazik içeriklerle formüle edilmiş ürün, tıraş kesiklerini ciddi derecede azaltıyor ve kıl dönmesini engelliyor. Cremo Astonishingly Superior Shaving Cream For Men (177 ml / 7.99 Dolar) tıraş fırçasına gerek kalmadan, parmaklarla rahatça sürülüyor. Ürünün yaratıcıları, çok köpüren geleneksel tıraş kremlerinde, kesiklerin oluşma ihtimalini artıran hava cepleri olduğunu söylüyor. Cremo'da yoğun köpük kıvamı yok; kaygan moleküllere sahip olan ürün, ince bir tabaka şeklinde yüze sürülüyor ve tahrişi engelliyor. Braun PocketGo M90 Pilli Seyahat Tıraş Makinası (79 TL) acil düzeltmeler için ideal. Kablosuz olduğu için kullanımı pratik ve kolay taşınıyor. Saç sakal karışmış gezmek için bahaneniz kalmadı. Hayat bir maratondur, koşarken iyi görünün sloganlı CliniqueFit ürünleri life-proof, yani hayata karşı dirençli. Koleksiyonun spor sonrasına yönelik ürünlerinden özellikle dikkatimizi çeken, tazelenmek için gün boyunca yanınızda taşıyabileceğiniz Post Workout Face + Body Cleansing Wipes (69 TL) ve vakitsizlikten zor bela çıktığınız koşu bandında cildinizi ferahlatmak için kullanabileceğiniz Workout Face + Body Hydrating Spray (30 ml 85 TL). Lüks cilt bakım markası SK-II'nin Mid-day Essence yüz spreyi, adına yaraşır bir şekilde gün ortasında cilde bir nevi mola aldırıyor ve bakımını sağlıyor. Formülünde yüksek konsantrasyonda vitaminler, amino asitler, mineraller ve organik asitler içeren mucize içerik Pitera ve nemi cilde hapseden MoistureLock Kompleksi bulunuyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/tatil-sezonu-icin-bakim-onerileri", "text": "Kıl Problemi: Kadın dergilerinin araştırmalarına göre günümüzün kadınlarının yüzde 70'i erkeklerin ağdaya gitmesi gerektiğini öne sürüyor. Tabii baştan aşağı tüysüz kalın demiyoruz, sadece biraz kontrol altına alın. Sırtta kıl kabul edilemez, bacak ve koltuk altı size kalmış. Göğüste de ne sıfırlayın ne de goril gibi gezin. Kıl hakkındaki fikirlerimizi almak için tıklayın. Yanık İzi: Amele yanığı olarak adlandıracağımız durum kabul edilemez! Tişört kol çizgisi yanığı ya da saat yanığı artık gülünecek konular. Günümüzün güneş ışınları son derece tehlikeli. Adam gibi güneş korumanızı sürün. El-Ayak: Hadi el bir derece ancak bakımsız bir ayakla plajdaki çocukları korkutup ağlatabilirsiniz. Hemen bir randevu alıp manikür-pediküre gidin. Ne kadar nefret edeceğinizi düşünseniz de size büyük bir rahatlık sağlayacaktır. Ter: Hamama giren terler tabii ancak bir GQ erkeği kötü kokamaz. Plaja gitmeden önce deodorantınızı sürmeyi unutmayın. Bir-iki fıs da parfümünüzü sıkın. Nemlendirici: Güneşin altında tembel tembel gibi yatarken cildiniz nemini kaybedecektir. Cildinize sahip çıkın, onu nemlendirin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/teknolojik-bakim-en-iyi-3-otomatik-cilt-temizleyici", "text": "Sivilcelerden, cilt dokunuzdaki bozukluktan ve cansız bir görünümden şikayetçiyseniz bu haberimiz tam size göre. Tıkanan gözenekler, cilt üzerinde biriken kir ve ölü deri akne oluşumunu hızlandırırken aynı zamanda ciltte kepeklenmeye ve de erken yaşlanmaya sebep olur. Gün sonunda uygulayacağınız etkili bir temizlik rutini ise bu sorunların ortak cevabı. Her ne kadar kulağa daha uğraştırıcı gibi gelse de otomatik cilt temizleyici cihazlar bu seansı saniyelere indiriyor. Üstelik kendileri elektrikli traş makinaları gibi: Bir kez satın aldığınızda olay tamam! Sizin yerinize tüm işi yapan bu yüz temizleyiciler, cildi arındırıp parlatıyor ve enerji veriyor. Erkeklere özel tasarlanan favori 3 temizleyici cihazı keşfedin. Cilt üzerinde biriken tabakayı kaldıran ve gözenekleri temizleyen bu arındırıcı sonik fırça geride daha yumuşak, parlak ve pürüzsüz bir cilt bırakırken, tüm bu faydalarıyla daha konforlu bir tıraş keyfi vadediyor. Cildi yağdan, terden ve kirden arındıran bu cihaz daha enerjik ve sağlıklı bir görünüm için birebir. Cilt dokusunu yenileyen ve cildi akneden arındıran bu mini yardımcı sayesinde daha pürüzsüz bir sakal ve yakın tıraş keyfi de cabası. Cilde dakikada tam 8000 titreşim gönderen patentli bu ürünle cilt temizliği keyfi yaşarken erken yaşlanma belirtilerine de veda edeceksiniz. Arındırırken masaj yapan bu cihazın geniş yüzeyi sayesinde temizlik rutininiz sadece saniyeler sürüyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/temiz-ve-puruzsuz-bir-cilt-icin-en-iyi-7-erkek-yuz-scrubi", "text": "Parçacıklı yüz scrubları cildi tıraşa hazırlamak için ilk adımken pul pul dökülen cilt görünümü, sakal kepeği ve tıkalı gözeneklere kadar birçok cilt problemine de yardımcı oluyor. Derinlemesine temizlenmiş ve pürüzüsüz dokunuşa sahip bir cilt için bakımlı erkeklere özel en iyi 7 yüz scrub'ını araştırdık. Küre şeklindeki tanecikleriyle cilde zarar vermeden ölü hücrelerden arındıran ve daha yakın bir tıraşa hazırlayan ürün batık kılların önüne geçiyor ve daha pürüzsüz ve yumuşak bir dokunuş veriyor. Siyah noktlardan, sert bir ciltten ve tıkalı gözeneklerden çokça şikayetçiyseniz Shiseido'nun bu güçlü scrub'ı imdadınıza anında koşuyor. Tanecikleri öğütülmüş kayısı çekirdekleri olan Tom Ford'un bu ürünü yağlı ciltleri dengeliyor ve ayrıca içeriğindeki rahatlatıcı komplekslerle cildi arındırırken bakım yapıyor. Dokusundaki ince taneciklerle hassas ciltler için oldukça iyi bir scrub olan bu ürün içerdiği laktik asitle de birkaç kullanımla birlikte daha sağlıklı canlı ve yenilenmiş bir cilt sağlıyor. Kiehls'ın scrub tanecikleri de kayısı çekirdeklerinden oluşuyor. Ancak kendisini diğer ürünlerden farklı kılan özelliği ise içeriğindeki kafein ve mentol ile cildi canlandırıp enerji vermesi. Bora Bora adalarının beyaz kumlarıyla cildi derinlemesine arındıran Anthony'nin scrub'ı cilt dokusunu eşitlerken içeriğindeki alg özleri, C Vitamini ve aloe vera ile de etkili bir bakım yapıyor. Lab Series'in bu öreni yağlı ciltlere ilaç gibi geliyor. Gözenekleri derinlemesine temizleyen ürün cildi fazla yağdan ve kirden arındırarak istenmeyen aknelerin de önüne geçmiş oluyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/terlemeyi-ya-da-en-azindan-sebep-olduklarini-durdurun", "text": "Pişik sıkıntısı sadece sizin rahatsızlık duymanıza neden olmuyor, aynı zamanda dışarıdan görüntü olarak da kötü gözüküyor. Yaz aylarında terlemenize bağlı olarak cilt aşınmaya başlar ve bu size hava, su, cilt kızarıklıkları, kaşıntı ve mutsuzluk olarak geri döner. Bunu önlemenin koyu cildin üzerinde bariyer etkisi yaratacak kremlerden kullanmaktır. Önerimiz: Body Glide'ın Skin Glide Anti-Chafing kremi. Elbiselerinizi üzerinize giymeden önce kullanmalısınız. Pişik önleyici olduğu gibi aynı zamanda iyi bir de nemlendiricidir. Üzgünüz bu kesinlikle başınıza gelecek. Özellikle gününüzü klimasız ortamlarda ya da toplu taşımada geçiriyorsanız eliniz mahkum. Bu sorun için iki önerimiz var. Ne yapın ne edin ama pamuklu iç çamaşırı giyin. Pamuklu iç çamaşırları teri çekerek vücudunuzun nefes almasını sağlıyor. Bir diğer önerimiz ise vücut pudrası. Kendisi mucizevi bir şey ve bir kere kullandıktan sonra vazgeçemeyeceksiniz. Ürün önerimiz: Grooming Lounge'ın Super Powder'ı. Biliyoruz adını duyunca bile korkuyorsunuz. Her ne kadar hijyeninize çok dikkat etseniz bile özellikle kasık bölgeleriniz mantar gibi bakterilerin en iyi koşullarda ürediği yerlerdir. Sıcak aylarda özellikle bir de spor yapıyor ve arkasından hemen duş almıyorsanız başınıza gelmesi an meselesi. Merak etmeyin bu sorundan korunmanız için de önerimiz var. Her gün spora ya da ofise giderken yanınızda vücut duş mendili bulundurun. Gün içinde ihtiyacınız olduğunda kullanın. Böylelikle hem mantardan korunacak hem de kötü kokuyu gidermiş olacaksınız. Ürün önerimiz: Every Man Jack'in Speed Shower Wipe'ları. Ter kokan bir şeydir ama özellikle yaz aylarında. Kendi kokunuzdan bile rahatsız olacak duruma geldiyseniz bu duruma müdahale etme zamanınız gelmiş demektir. Her zaman söylediğimiz gibi bu durumdan sadece sık duş alarak ve iyi bir deodorantla kurtulabilirsiniz. Tavsiyemiz: Old Spice Original Classic Antiperspirant Deodorantı. Aynı zamanda vücut yıkama özelliği de bulunan bu deodorant, koku veren bakterilerle savaşmak için birebir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/the-good-placein-yaraticisina-gore-mukemmel-en-azindan-mumkun-oldugunca-iyi-bir-insan-nasil-olunur", "text": "2005 yılında, televizyon yazarı Michael Schur'un o zamanki nişanlısıyla birlikte, yavaş akan trafikte bir Saab model araca arkadan hafifçe çarptı. Birkaç gün sonra çift, 836 dolarlık bir faturayla karşılaştı. Ancak Schur, Saab'daki hasarı incelemeye gittiğinde, tamponda zar zor fark edilebilen ufak bir çizik dışında bir şey göremedi. Duruma biraz öfkelenen Schur bir çözüm önerdi. New Orleans aynı dönem Katrina Kasırgası'yla boğuşuyordu. Sorumlu bir vatandaş olan Schur, araç sahibine gerçekten de ihtiyacı olmayan bir tampona 836 dolar vermek yerine, Kızıl Haç'ın Katrina Kasırgası'ndan etkilenenlere yardımı kapsamında 836 dolar bağışlamayı teklif etti. Sonraki günlerde, Schur'un bu hikayeyi hem şahsen hem de bir blogda anlatmaya başladı. Onunla aynı ahlaki kızgınlığı paylaşan insanlar bir anda büyük bir kampanya başlattı ve Saab aracın sahibi tamponunu tamir etmemeyi kabul ederse, 20.000 dolardan fazlası Kızıl Haç'a gidecekti. Ancak Schur ve nişanlısı kendilerini suçlu hissetmeye başladılar. Heyecanla yaşanan olayları, medyayı takip ediyorduk. Vaatlerin ardı arkası kesilmiyordu. Nişanlımla birbirimizin gözlerinin içine baktık. Aynı tuhaf rahatsız edici his ikimizin de yüzünden okunuyordu: Yaptığımız şeyde çok yanlış bir şey vardı... Ama ne olduğunu bulamıyorduk diyerek özetliyordu yeni kitabında Schur yaşananları... Mükemmel Nasıl Olunur: Her Ahlaki Soruya Doğru Cevap. Bu kitap aslında doğrudan 2005'te yaşanan bu olaya dayanıyor. Olay; Schur'un Saab'ın sahibini arayıp özür dilemesi, aracın tüm hasarlarını gidermek için bir çek yazmasıyla (Katrina'dan etkilenenler için 27 bin dolar bağış toplanmasından bahsetmiyorum bile) sonuçlansa da Schur'u aynı zamanda derin bir ahlaki sorgulamaya itti. Saab'ın sahibini halkın gözü önünde linç ettirmesi çizgiyi aşmış mıydı? Yüksek bir miktarda üstelik çok da etik olmayan bir yoldan elde edilmiş bir para Katrina Kasırgası'ndan etkilenenlere yardım etmek gibi ulvi bir amaca hizmet etse de yine de doğru muydu? Ne yapmalıydı, nasıl davranmalıydı? Felsefe ve etik üzerine araştırmalar yapmaya başladı. Ahlaklı bir hayat yaşamak istiyordu. Bu arada, Schur'un kariyeri hızlı bir yükselişe geçmişti. The Office'in senaristlerinden biriydi, Parks and Recreation ve Brooklyn Nine-Nine'ın yapımcılarından biri oldu. Senaristlik ve etik kavramına olan takıntısı 2016'da The Good Place'i çıkarmasıyla sonuçlandı. Kristen Bell'in ana karakteri canlandırdığı dizi, hayatının çoğunu bencil ve ahlaksız davranarak geçirdikten sonra kendini yanlışlıkla cennette bulan bir kişiyi konu alıyor. Cennetten atılma korkusuyla Bell, zamanını nasıl iyi bir insan olunacağını öğrenmeye çalışarak geçirmeye başlıyor. Bu da, Schur'a etik üzerine on yılı aşkın tecrübelerini, okumalarını, araştırmalarını, ahlaki sorgulamalarını anlatma imkanı veriyordu. The Good Place çok popüler oldu. Eylül 2016'dan Ocak 2020'ye kadar süren dizide, birçok siyasi, sosyal ve sivil huzursuzluk, Schur'un sitcom'unda sorduğu aynı ahlaki sorumluluk sorularının gündeme gelmesine yardımcı oldu. Dizinin finalinden bu yana, pandeminin ve sosyal medyada linç ettirme kültürünün artmasıyla birlikte hem The Good Place hem de Schur'un kitabının kalbindeki soru daha fazla gündeme gelmeye başladı: Birbirimize nasıl daha iyi davranırız? Felsefe genellikle cevap vermek yerine çok daha fazla soruya yol açsa da, GQ, ahlak felsefesine olan takıntısından hangi sonuçlara varabileceğimizi görmek için Schur ile bir araya geldi. Çok uzağa bakmaları ya da bir şeyleri mahvetmem için çok beklemeleri gerekmiyor. Bir şeyi mahvettiğinizde veya yanlış bir şey yaptığınızda bu her zaman utanç verici, acı verici. Suçluluk, utanç, aşağılanma gibi duyguları hissetmek de çok normal. Benim de diğer insanlardan bir farkım, bu duygulara karşı bir bağışıklığım yok. Ama sürekli bu korkuyla da yaşamıyorum çünkü Evet, ben de zaman zaman hata yapabilirim, hepimiz yapıyoruz diyebiliyorum. Eğer bu konuya dair bir şey söylemem gerekiyorsa o da şu artık hata yapan insanlara karşı daha fazla hoşgörülüyüm. Hiçbir stresi, gerilimi, korkusu, kaygısı, ekonomik sıkıntısı ya da herhangi bir şeyi olmayan dünyadaki en şanslı insanlar için bile, bunun ne kadar zor olabileceğinin farkındayım. Başarısızlıklarınızın size gösterilmesinin iyi olduğunu düşünüyorum, böylece onlardan bir şeyler öğrenip düzeltmeye çalışabilirsiniz. Her sabah uyandığınızda, sadece hayatta kalmak bile etik açıdan bir başarısızlık. Kitabın başında, özetle, yapmamız gereken şeyin gerçekten temel sorular sormak olduğunu söylüyorum. Ne yapıyoruz? Neden bunu yapıyoruz? Daha iyi yapabileceğimiz bir şey var mı? Neden daha iyi? Kendinize bu soruları sorsanız da, yine de başarısız olacaksınız. Yine de çuvallayacaksınız. Ama sadece bu soruları sormaya başlamak bile en önemli adım çünkü bu soruları kendimize çok sık sormuyoruz. Daha fazlasını sorarsak, zamanımızın %80'inde göreceksiniz ki \"Evet, üzgünüm ama yapabileceğim bir şey yok. Berbat bir karar ama yapabileceğim daha iyi bir şey yok diyoruz. Ama geriye kalan zamanımızın %20'si de var ve bu zamanlarda şunu diyebilme gücüne sahibiz Aslında biliyor musun? Yapabileceğim daha iyi bir şey var, bunun yerine onu yapacağım. Benim amaçladığım şey de bu. Eh, bu kapitalizmin bir sorunu. Çünkü kapitalizm insanlara ihtiyaç duyduklarını mümkün olduğunca ucuz ve hızlı bir şekilde vermekte gerçekten iyi. Ben de böyleyim ve dürüst olmak gerekirse, beni diğer her şeyden çok yeniden düşünmeye sevk eden şey pandemi oldu. Biliyor musun? Bantım bitti, o yüzden Amazon'dan satın alacağım. Şimdi istiyorum, hemen istiyorum. Belki salgına kadar düşünmediğimiz şey, birinin bir yerde bir depoda olması, pek de iyi bir yaşam sürmemesi, etrafta koşuşturması ve tuvalete gidememesi, yoksa kovulacak olması gibi şeyleri fark ettik. Senin saçma bir bant alabilmen için bir yerlerde birileri koşuşturuyor, kovulma tehlikesiyle tuvalete dahi gidemiyor. Seninse sadece kanepede canın sıkılıyor, twitter'da geziniyorsun belki... Dikkat ettiyseniz, sorumluluğu bize istediğimiz aptalca şeyleri istediğimiz saniyede vermek olan insanlara, biraz daha empati kurarak yaklaşabiliriz. Senin saçma bir bant alabilmen için bir yerlerde birileri koşuşturuyor, kovulma tehlikesiyle tuvalete dahi gidemiyor. Hepsinin farklı anlarda faydalı olduğunu düşünüyorum. Faydacılık , çok sayıda insanın sağlığı için aşı ve maske takmak gibi devasa sorunları gerçekten iyi açıklıyor. \"Aşıları nasıl dağıtmalıyız?\" En çok risk altında olan insanlarla başlıyorsun, değil mi? 23 yaşında genç ve sağlıklı birine vermek yerine, en yaşlı, en sakat, hastalığa karşı en savunmasız olabilecek kişilere vermek daha mantıklı. Kendimi Aristoteles'e yakın görüyorum. Çünkü Aristo konuyu şöyle özetliyor; Her şey deneme ve yanılma. Hepsi bu kadar.\" Sahip olmanız gereken pek çok farklı erdem var. Bu erdemleri edinmenin yolu ise işleri berbat etmek, hatalar yapmak ve bunlardan ders almak. Bunu çok insani buluyorum. Aristo 2.400 yıl önce bile, günlük olarak yaptığınız şeyin karmaşık, tuhaf ve zor olduğunu anlamıştı. Sizden tek istediği ise bu erdemleri edinmek için yavaş yavaş doğru adımlarını atmanız. Artık her insan hakkında her şeyi bilebiliyoruz. Otuz yıl önce arabanıza binerdiniz, radyoyu açardınız, radyoda bir Eric Clapton şarkısı çalardı ve mutlu bir şekilde eşlik ederdiniz. Artık Eric Clapton hakkındaki her şeyi biliyoruz. O şarkı çaldığında, 30 yıl önceki o konserde sahnede yaşanan ırkçılığı düşünmelisiniz. Onun bir aşı karşıtı olduğu gerçeğini düşünmelisiniz. 60'larda İngiltere ve Amerika'da Siyah müziği intihal eden, emeğe para ödemeyen, bu müziğin orijinal sahibi sanatçıya telif vermeyen bir hareketin parçası olduğu gerçeğini düşünmelisiniz. Oturup gerçekten düşündüğümüzde, diğer herkesin ne yaptığının ve bunun bizi nasıl etkilediğinin ve yaptığımız şeyin onları nasıl etkilediğinin fazlasıyla farkında olduğumuzu göreceksiniz. Bu nedenle Chidi her zaman şok olmuş bir şekilde geziyordu. Mükemmellik makul bir hedef değil. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışsak da bazen acele kararlar alabiliyoruz. Bunu zihnimize not ediyoruz ve gelecekte zamanımız, enerjimiz ve kaynaklarımız olursa ve benzer bir duruma gelirsek, belki bu sefer daha iyi bir şey yapmaya çalışırız. Felsefe ve etik hakkında beni rahatsız eden şeylerden biri, çok nadiren bağlamsallaştırılıyor olması. Bunlar soyut teoriler ve insanlar somut hayatlar yaşıyor, değil mi? Rastgele birini seçecek olsanız ve hayatta nelere dikkat etmesi gerektiğine bir listesi yapmasını isteseydiniz, bu listenin çok da uzun olmayacağını görürdünüz. Mümkün değil. İnsanların genelde önem verdiği şey, Çocuklarımın yeterince yiyeceği var mı? Kira ödemek için yeterli param var mı? İşimden kovulacak mıyım? Şirketim küçülecek ve beni işten çıkaracaklar mı? Hastane faturasının ödenmesi için annem evinden çıkarılacak mı? gibi sorular. Hepimizin hayatında soyut problemlerin yerini alan çok daha acil ve önemli sorunlar var. Bazıları muhtemelen benim de çocukken en sevdiğim dizilerin bu tip diziler olmasına dayanıyor. İş yerinde aile olma fikrini, Cheers'tan beri çok seviyorum. Bazıları, bu dizileri yazarken ülke olarak içinden geçtiğimiz hislerin etkisiyle ortaya çıkıyor. Parks and Rec, 2007 mali krizi ve Obama'nın 2008'de cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında yazıldı mesela. Dolayısıyla bu atmosferden etkilendi. Benim ve Greg Daniels için, hükümetin insanların hayatlarında gerçekten önemli bir rol oynayacağı çok açıktı o dönem. Aklımda her zaman hükümetlere karşı önyargı vardı. Hükümetler kötüdür, devletler şeytanidir, her zaman hata yaparlar gibi düşüncelere sahiptim. Hükümet çöplerinizi toplar, yolları asfaltlar ve Dur işaretleri koyar. Hükümetlere karşı neden bu kadar öfkeliyiz? Parks and Rec'in mesajı buydu: Kimin hangi futbol sahasında oynayacağına karar vermeye çalışan bir grup insanı konu alıyordu. Star Wars'daki şeytani imparatorluk gibi büyük savaşlar yoktu. Bireysellik ihtiyacı güçlü olan insanlara karşı sempati beslediğimi de söylemeliyim. Parks and Rec'teki Ron Swanson, yemek için avlanmayı seçen, kimseye güvenmeyen, hükümetten o kadar çok nefret eden ki bu sebeple trafik ışıkları, dur işaretlerine bile karşı olan tam bir 19. yüzyıl liberteriydi. Bu ülkede ve başka yerlerde hayatı yaşamanın farklı ve özgün yolları var. Günün sonunda birbirimize güvenmemiz gerekiyor. Birbiriyle bağlantılılık, karşılıklı ilişkisel güven kavramı olmadan işleyen bir toplum diye bir şey yok. Başkalarının üzerine düşeni yapmasına ihtiyacımız var ve biz de onlar için üzerimize düşeni yapmalıyız. Bu, üzerinde çalıştığım birçok dizide de verilen bir mesaj. Ben Twitter'ın faydası olduğunu düşünüyorum. Pek çok kötü davranış, kötü davranış olarak ortaya çıktı. Bunun neden kötü olduğunu anlayamıyorum. Geçen gün, ırkçı bir şey söyleyip bir çocuğa smoothie fırlatan Merrill Lynch çalışanı vardı. Umarım geleceği bir şekilde kurtarılır ve bundan olumlu bir şey çıkar. Bir tür yardıma ihtiyacı varsa, umarım alır. Umarım özür diler. Umarım daha iyi bir insan olur. Ama ne olursa olsun, o insan o anda bir tehdit. O tehlikeli, ırkçı bir pislik. Artık o insan hakkında bunu biliyoruz. İnsanların en kötü davranışlarıyla sürekli yüzleşmek zorunda kalmak yorucu olsa da eskisinden daha iyi durumda olduğumuzu düşünüyorum. Eskiden olsa o insan başına hiçbir iş gelmeden çocuklara smoothie fırlatan ırkçı biri olarak hayatını sürdürebilirdi. Bu da iyi bir şey değil. Bu durumları bir sarkaç gibi hep en uç noktalarda yaşıyoruz. Şu anda tüm bu davranışlar sürekli olarak açığa çıkıyor ve bizler de avını bekleyenler gibi onları linç etmek için bekliyoruz. Bununla ilgili en önemli sorun, tüm bu davranışların tek bir kategoride toplanması. Bu kötü. Bu insan kötü. Bu davranış Kötü. Çok fazla farkına varmıyoruz ve sorgulamıyoruz, Bağlam neydi? Koşullar neler? Bu kişi başka neler yaptı? Bu kişi yaptıklarından pişman mı? Hepsi tek bir kovaya giriyor ve kova Kötü olarak etiketleniyor. Sonra bir sonraki kötü şeye geçiyoruz. Bunun yapısal değişikliklerle de ilgisi olduğunu düşünüyorum. Sanki uçak düşüyor ve hepimiz bireysel olarak oksijen maskelerimizi takabiliriz ya da uçağın düşmesini durdurmaya çalışabiliriz. Ahlak felsefesinin, Uçağın yapısını düzeltelim, yere çakılmayalım ve hepimiz ölmeyelim demek yerine \"hadi herkes oksijen maskesi taksın gibi bir tutum izlediğini düşünüyorum. Yüzde yüz. Bu, denizdeki damla gibi. Tamam, yere attığım çöpü alacağım ama aynı zamanda küresel ısınma var diyoruz. Hayatta kalmak istiyorsak, tür olarak devam etmek istiyorsak gerçekleşmesi gereken değişikliklerin çoğu, bireysel olarak attığımız küçük adımlarla gerçekleşemez. Ulusal ve uluslararası düzeyde büyük çapta yapısal bir değişim olması gerekiyor. Bir bireyin her iki veya dört yılda bir seçimde oy kullanmak dışında doğrudan etkileyemeyeceği büyük şeyler değişmek zorunda. Kendisiyle yapılan röportajları etkileyici buluyorum. Bana çokça söylenen birkaç alıntısı da var; Kurgu, bktan bir insan olmanın ne anlama geldiğiyle ilgili.\" O anda küfretmeyi seçmesi benim için etkileyici çünkü bunu çok özel bir noktaya değinmek için yapıyor: İnsan olmak zor bir şey. İyi edebiyat ve iyi sanat da insan olmanın nasıl karmaşık bir şey olduğunu anlatmaktan ibaret aslında. Hepimiz diğer insanlarla ortak noktalarımızı arıyoruz ve aslında hepimizin aynı olduğunu, aynı şeyleri hissettiğimizi, aynı duygulardan geçtiğimizi anlamamız gerek. Spesifik olarak romanların, ancak genel olarak tüm sanat türlerinin bir şekilde kuralcı olması gerektiğini, buna bir sorunu teşhis eden bir doktor gibi yaklaşmanız gerektiğini düşünüyordu. İşte bunu aşmanın bir yolu. İşte alabileceğiniz bir çeşit ilaç veya Karanlık bir ormandasınız ve ben sizi ormandan güvenli bir yere götürecek yolu aydınlatacağım. Onun bu tavrı beni gerçekten etkiliyor. Parks and Rec'e başladığımızda, bu alıntıyı Amy Poehler'a ilettim ve \"Bu dizinin böyle olmasını istiyorum\" dedim. Evet, hükümetin bir sürü sorunu olduğunu biliyoruz. Verimsiz olduğunu, yozlaşabileceğini, bürokrasi batağı olabileceğini biliyoruz, falan filan... Dizi \"Daha iyi bir yol bulacağım, yabani otları aşacağım ve kasabamda yaşayan herkese bu işi halletmenin bir yolu olduğunu, işleri daha iyi hale getirebileceğimizi göstereceğim diyen bir kadın hakkındaydı aslında. Bu mantık o dizi için bizim Kuzey Yıldızımız, yol göstericimiz oldu. Her bölümde bir şekilde kahramanımız Evet, her şeyin berbat halde olduğunu biliyorum ama şu anki berbatlıktan %1 bile daha az berbat olmasının bir yolu varsa bunu yapacağım diyordu. Aynı anda hem en düşük hem de zirve noktasındayız. İşin gerçekten tuhaf yanı da bu. Amerika, bireysel başarıyı ve genel anlamda başarıyı her şeyden çok ödüllendirir, över ve kutlar. Bill Gates, Elon Musk, Simone Biles, LeBron James ve Tom Brady'yi çok yücelten bir ülkeyiz. Aşırı başarılı şeyler yapan ve başarılı hayatlar yaşayan bireyleri seviyoruz. Bu bireysel yapı nedeniyle, hepimizin birlikte bir şeyler yapması gerektiği durumlarda sorunlarla karşılaşıyoruz. İnsanlara bireysel özgürlüklerinin, başarılarının ve mutluluklarının birincil öneme sahip olduğu öğretildi. Bu ülkede insanlar hala mutlu bir şekilde Ayn Rand romanlarını okuyor - sürekli hem de! Geri kalanımız gibi 16 yaşındayken onları okumayı bırakmadılar. Hala, \"Evet, bencillik güzel bir şey. Olabildiğince bencil olun\" diye düşünen insanlar var. Aslında biraz Amerika'ya sonradan gelen bizlerin burada hali hazırda yaşayan insanları tamamen göz ardı ederek genişleme ve yayılma hikayesine benziyor. Aynı zamanda, etik ve ahlaka hiç olmadığı kadar önem veriyoruz. #MeToo hareketi ve George Floyd sonrası Amerika, birçok endüstriyi, tarihsel olarak görmezden geldikleri diğer insanlara yapılan muameleyi önemsemek zorunda bıraktı. Birdenbire, bir sürü berbat insan artık bu korkunç davranışlarını devam ettirerek yaşayamayacağını anladı çünkü Amerika artık umursamaya karar verdi. \"Daha mükemmel bir birliğe doğru\", her zaman duyduğun bir tabir, değil mi? Daha mükemmel bir birlikteliğe doğru ilerlemeye çalışıyoruz. Sanırım, son iki yıldır sık sık karşılaştığımız tüm bencillik ve tatsızlıkla - yavaş ama emin adımlarla - bir Mad Max konvoyunda gibiyiz. Tehlikeli ve korkutucu bir çöldeyiz, garip insanlar, garip araçlar yoldan çıkıyor, yolda ölüyor. Ancak bu garip konvoy çok daha iyi bir yere, mükemmel bir birliğe doğru gidiyor. Peki hiç oraya varacak mıyız? Muhtemelen hayır, en azından bizim görebileceğimizi düşünmüyorum. Ancak, tüm bu saçmalıkların ve işlerin daha da kötüye gittiği bariz durumların ortasında bile, bir şeylerin de nasıl daha iyiye gittiği hakkında düşünmek umut ve cesaret verici."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/ufukta-gozuktu-sweat-fest-5-6-mayista-tersane-istanbulda", "text": "Her dalda spor tutkunlarını buluşturan Sweaters App, bu sene ikincisini düzenleyeceği Sweat Fest ile şehri bir kez daha spor ve eğlenceyle doldurmaya hazırlanıyor. 5-6 Mayıs tarihlerinde Tersane İstanbul, Haliç'te düzenlenecek olan Sweat Fest'in programı yine dolu dolu. Yelken, SUP, kano, kaykay, basketbol, pilates, beach volley, crossFit, doğa sporları, bisiklet, koşu, fitness, dans, zumba, boks, yoga, mind&body, duvar tırmanışı... Tabii bunlarla da bitmedi: swEAT Well sağlıklı yeme-içme noktaları, spor mağazaları, çocuklara özel atölyeler ve konserlerle Sweat Fest kapsamlı bir etkinliğe dönüşüyor. Elif Boyner ve Melis Abacıoğlu Sezener tarafından hayata geçirilen SWEATers APP bir yıl içinde 50.000 kez App Store ve Google Play Store'dan indirildi. Geçtiğimiz sene, şehre sporu daha çok yaymak adına Sweat Fest'i düzenleyen SWEATers ekibi, festivalin ilk yılında 5000 kişiye 450 bin dakika boyunca spor yaptırmıştı. Etkinliğin detaylı programına SWEATers APP üzerinden ve SWEATers APP sosyal medya sayfalarından ya da www.sweatfest.com.tr internet sitesi üzerinden kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Biletler ise Biletix gişelerinde. SWEATers App kullanıcılarının biletleri yüzde 50 indirimli satın alabileceğini de not düşelim."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/umut-bir-kastir-krista-tippett-neden-inancinizi-korumanizi-istiyor", "text": "Krista Tippett'in 2001'de ilk radyo programı Faith of Faith'e başladığında, şov birkaç konu ve soruyu odağına alıyordu: İnsan olmak ne anlama geliyor? Nasıl yaşamak istiyoruz? Birbirimizin kimi olacağız? Sorular o kadar zorlayıcı ki, aradan geçen yılların ardından şu an gerçekten bir televizyon programında bu soruların tartışıldığını hayal etmek bile zor. Ancak yine de program çok başarılı oldu. Çok geçmeden bu büyük varoluşsal soruların tartışıldığı programa Desmond Tutu, Dalai Lama ve Maya Angelou gibi isimler konuk olmaya başladı. Dolayısıyla bir anda patladı. Şovun ismi değişti ve adı On Being with Krista Tippett oldu. Program ülke çapında 400'den fazla kanalda yayınlandı, bir podcast olarak ayda milyonlarca kez indirilmeye başlandı. Bu başarının arkasında yatan şey -bugünlerde pek de rastlamadığımız- umut ve affetme gibi sağlıklı fikirlere odaklanmasıydı. Tabii ki bu başarının arkasında bu gibi soyut kavramları somutlaştırarak bir çerçeveye sokarak seyirciye aktarabilen Tippett'in yeteneği de bulunuyor. Yayın bugün içinde yaşadığımız gürültülü ve ayrımcı kültürle taban tabana zıt. Tippett, \"Bu, şovu başlatmamdaki motivasyonlardan biri iyiliği, kötülük ve yıkım kadar güçlü hale nasıl getirebiliriz sorusu diyor. 61 yaşındaki Tippett bu ayın başlarında On Being'in son haftalık bölümünü yayınladı. Yayını sezonluk bir podcast olarak devam ettirmeyi, yeni projeler çıkarmayı, özellikle katılımcıların ayrıma düştüğü meseleler hakkında fikirlerini tartıştığı bir dizi olması planlanan Quiet Conversationsa odaklanmayı planlıyor. Tippett, \"On Being'in kapsamı ve erişimi nedeniyle, gerçekten sessiz küçük şeyler yapma özgürlüğüne sahibiz\" diyor. GQ ekibiyle bu geçiş ve ilhamdan eksik hissettiği zamanlarda umut arama hakkında öğrendikleri hakkında konuşuyor. Zamanın ruhuna uygun değil belki ama hepimiz kendimize aslında yalan söylüyoruz. Bunu fark etmek çok önemli. Her zaman yalan söylediğimizde değil, zamana ve mekana ihtiyacımız var ve hatta susmak, kabullenmek, önümüzde duran karmaşık şeyleri sürdürmek için kendi kapasitemizi artırmamız gerekiyor - bizi bunu yapmaya iten şey içinde bulunduğumuz kültürümüz. Karmaşık şeyler konusunda sabırsızız. Cevaplar, çözümler, kararlar, stratejiler bulmaktan, daha basit şeyleri düşünemiyoruz. Ya da hemen şimdi uygulayabileceğimiz bir şey. Bir hack . Aynen öyle ani farkındalık ya da yıkıcı bir farkındalık. Bu sayede düşünerek anladım. Benim için zaten anlamanın yolu zaman ayırmak ve derin düşünmek. Bu bugün bize öğretilen şey değil, görmek için bakmıyoruz, ileriye giden yol nedir sorgulamıyoruz. Bu bir sorumluluk olarak bize geri dönüyor. İşe yaramayan şey ya da bunun suçlusu sadece siyasi düzen değil, gazetecilik de dahil olmak üzere aslında her disiplin. Bazı yapıların yeniden düzenlenmesi gerekiyor: sağlık, hapishaneler, okullar. Bugün yapmamız gereken şey bu. Bence bu umut bir kas. Umudun dönüştürücü olduğunu düşünüyorum. Kendi dünyalarında bir şeyleri değiştirebilen çok bilge insanların umut sayesinde bunu başardığını düşünüyorum. Medeni haklar savunucusu ve sosyal adalet aktivisti Bryan Stevenson'dan işçi ve emek aktivisti Ai-jen Poo'ya kadar hepsi için geçerli. Bu idealist bir söylem ya da imkansız bir şey değil. İdealizm kelimesini özellikle kullanmıyorum. İyimserlik kelimesini kullanmıyorum. Bu bir tür temenni değil. İşlerin yoluna gireceğini varsaymak değil. Bu bir ısrar. Dünyaya olduğu gibi bakmak ve böyle olması gerektiği fikrini reddetmek. Sonraysa buna ruhunuz kadar ışığınızı ve pragmatizmi de katmak. Diyelim ki kabul etmediniz, o zaman ne olacak? Benim düşünme şeklim bu. Her şey alçakgönüllü olmakla başlar. Demek istediğim, bu ayrılıklar, bölünmeler çok uzun yıllardır var. Çok fazla karmaşa var. Açık uçlu ve uzun vadeli bir şey hakkında düşünmek çok zor. Ama yapabileceğimiz ve yapmaya çalıştığım şey şu: Boşluklar yaratabilir miyiz? Şu an tepkisel bir dünyada yaşıyoruz. Bunda sosyal medya ve pandeminin sinir sistemlerimiz üzerindeki etkisi de var. Şu an sadece reaktifiz. Linç kültürü de tam olarak bunun bir tezahürü. Şu an içinde bulunduğumuz kültürde karşı tarafı gerçekten merak edip dinlediğimiz sohbetler yapamıyoruz, fikir alışverişi yapabildiğimiz gerçek ilişkiler kuramıyoruz. İçinde bulunduğumuz toplumda mümkün değil. Bu yüzden önümüzdeki dönemde daha çok yapmayı istediğim şeylerden biri sessiz sohbetler. Gerçekten çok basit ve temel konuşmalar ancak reklamla değil. Bizi zorlayan şeylerin neler yapabileceğimizi ya da ne olabileceğimizi tanımlamadığı boşluklar yaratabiliriz. Gerçekten iyi bir soru ve kimsenin bana daha önce bu soruyu tam olarak bu şekilde sorduğunu sanmıyorum. Sanırım iki katmanı var. On Being sayesinde insanların bildiği bir hayatım var ama bir de Berlin'de Soğuk Savaş zamanında yaşadığım bir geçmişe sahibim. Orada o dönemde yaşamak hayatınızda gerçekten belirleyici bir şey oluyor. Çok farklı pasaportlarım oldu, zaten gazeteciydim, Doğu Berlin'de yaşayan İngiliz bir gazeteciyle çıkıyordum, sonra Dışişleri Bakanlığı ile çalışmaya başladığımda diplomatik vizem oldu. Orada tanıdığım herkes kadar ben de duvarın iki tarafında yaşadım. Böylece birbirinden tamamen farklı iki dünyada yaşamış oldum. Benim bildiğim Doğu Berlin yok oldu. Duvar yıkılana kadar, bunun olabileceğini kimse düşünmezdi. Her şey değişmeye başladı üstelik bu sadece bizim hayal gücümüzde değildi. Daha sonra beni asıl etkileyen şey, gerçeği görebilecek, mümkün olanı yapabilecek kadar büyük düşünemememiz oldu. Gördüklerimiz, hayal gücümüzü kısıtlıyor. Tüm bu yaşadıklarım bana gerçeklikte görebildiğimizden daha fazlası olduğu ve hayal edebileceğimizden daha fazla değişimin mümkün olduğu konusunda derin, somut bir anlayış verdi. Tüm bunlar yıllar boyunca bana eşlik etti. Hayatımda sadece bir kez o tür bir öncesi ve sonrası olduğunu sanıyordum. Birkaç yıldır özellikle pandemiyle birlikte tekrar başka bir öncesi-sonrası dönemindeyiz gibi hissediyorum. Bu 30.000 feet'lik manzaranın tohumları muhtemelen Berlin'de ekildi ancak bu içinde bulunduğumuz dönemle pekiştirildi. Umut kasının arada esnemesine izin vermek yardımcı oluyor. Kulağa gülünç geliyor olabilir ya da gerçek dünya karşısında fazla hayalci görünüyordur. Ama uzun yıllardır, kendi yöntemleriyle dünyalarını değiştirmiş çok fazla insanla röportaj yaptım. Bu her zaman zamanla ortaya çıkar. Görünmez. Eğer ya da Ya dünya böyle olabilseydi? sorularını sorabiliyorsanız doğru yoldasınız. Şimdi neredeyse gökyüzüne sahibim. Farklı farklı bir sürü yaşam gördüm ve değişim bu sayede mümkün. Uzun vadede bunu başarabilirsiniz. Aslında şu anda düşünülemez hissettiren şeylerin olasılığına yatırım yapacak bir kasınız olmalı. Bu da umut kası. Hayır. Benim için işe yarayan şey konuşmaya devam etmek. Az önce The Quiet Before isimli kitabın yazarı Gal Beckerman ile röportaj yaptım. Bu isim aslında bir anlamda şu anki dünyamızın da tanımı çünkü işlevsiz olan şey zaten çok gürültülü olması. Neredeyse paralel bir gerçeklikte yaşıyoruz, çünkü tanıdığım çoğu insan - ve sizin ya da herkesin tanıdığı çoğu insan - solda veya sağda yaşamıyor. Ama biz bu hikayeyi anlatmıyoruz. Mevcut anlatıya tamamen aykırı şeyler söyleyen, inşa eden, yaratan birçok insan var... Bunu gören, hatta bir parçası olan herkesin, onu daha gerçek ve daha görünür kılmak için kendisini bir nevi geride bırakması gerekiyor. Ben konuşurken böyle yapıyorum. Bu tarz konuşmalara yöneltilen eleştirilerden biri, onların - bu kelimeyi sevmediğini söylediğini biliyorum - fazla idealist olduğu ve belki de siyaset ya da politika kadar önemli olmadığı. 1980'lerde Berlin'de çalıştınız. Jeopolitiği yakından ve çok kişisel bir şekilde deneyimlediniz ve neler yapabileceğini, insanların yaşamları üzerindeki etkisini gördünüz. Yine de bu konuşmaları yapmak için çok uzaklara gelmeyi seçtiniz. Yani bu konuşmaların neden bu kadar önemli olduğu konusunda şüpheci olan birine cevap vermek için mükemmel bir örneksiniz. Bilimin bize kozmos ve kendimiz hakkında gösterdiği şeyler açısından daha muhteşem bir zaman olmamıştı. Gezegenin büyük bir kısmını oluşturan okyanusla ilk kez ilgilenmeye başladık. Kara deliklerin çarpıştığını duyan bir nesiliz! Bunun sebepleri arasında birbirimize aşırı şekilde bağlı olmamız ve aldığımız eğitim var: olup bitenlerin doluluğunu, gerçekliğini ve karmaşıklığını anlamıyoruz. Neyin üretken ya da iyi geldiğini, neyin yıkıcı olduğunu anlamıyoruz. İçinde yaşadığımız kötü dünyanın tüm sebebi bu değil ama çok büyük etken. Bilimkurguyu çok seviyorum ve neredeyse bilimkurgu perspektifinin artık daha rasyonel hale geldiğini hissediyorum. Bilimkurguda, hatta kuantum fiziğinin en uç noktalarında, paralel evrenlerin var olduğu fikrine sahipsiniz; çılgınca ama farklı olabilecek gerçeklikler var olabileceğini biliyoruz. Gözlerimi bu konuda eğittiğim için gerçeği arıyorum, gerçeği görüyorum. Şükretmenin sağlığa faydaları hakkında yapılan bir araştırmadan çıkan bir sonuç var: İyiliği kabul edin. Bu daha iyimser olmakla bile ilgili değil. Sadece bu gerçeği kabul edeceğim, buna dikkatimi vereceğim diyor. Belki de ruhsal uygulama budur. Bu benim için de bir alışkanlık haline geldi. Uyguladığımız her şey içgüdüsel hale gelir. Adrienne Maree Brown ile yaptığım röportaj benim için çok değerliydi ve farkındalığımın artmasını sağladı. İşlerin nasıl yapılandırıldığı, değişimin nasıl olduğu, yaşamın nasıl devam ettiği hakkında ciddi anlamda sorgulamalar yapan bir takipçi kitlesi var. Sahip olduğu kelime dağarcığı - matematikten gelen - fraktallar kavramını sosyal gerçekliklere, sosyal krizlerin analizine uygulamayı, ekosistemlerin doğal dünyada nasıl çalıştığı hakkında öğrendiklerimizi güç toplumlarına uygulamayı içeriyor. Gerçekten bunların birkaç yıl sonra kelime dağarcığımıza yerleşeceğini düşünüyorum ama şu anda bile ortaya çıkmaya başlamış durumda. Henüz ben göremiyor olabilirim. Ama bunda özgürleştirici bulduğum bir şey var. İhtiyacımız olan değişim jenerasyon. Üzerinde çalıştığım en önemli şey de bu gibi hissediyorum. Bahsettiğim bu dizi Quiet Conversations'ta, yaratmak istediğimiz yaşam sanatı için gerekli araçlara ve yaptıklarımızın uzun vadeli etkisine odaklanıyorum. Muhtemelen bunun tamamlandığını göremeyeceğim. Her şey yolunda gitse bile evrim geçirmiş bir dünya göreceğimi sanmıyorum. Maneviyatta çekici olan şey, niyetimizi kendimizin kontrol etmesi. Kontrol ettiğimiz şey, belirlediğimiz niyet ve buna bağlı kalmak. Başlangıçtaki bu niyete bağlı kalabilmek için sürekli elimizden gelenin en iyisini yaparız çünkü insanız ve zaman zaman dikkatimiz dağılabilir. Aynı zamanda gerçekten tam olarak yaşamak için yaptığımız her şeyde kalite ve özeni korumalıyız. Çünkü yaptığımız şeylerin etkilerini kontrol edemiyoruz. Sadece kendi niyetini ortaya koyduğundan emin olmalısın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/usuten-dinginlik", "text": "Bir ultra maraton koşucusu olarak, 100 kilometrenin ya da 10 saatin üzerinde birçok yarışta mücadele ettim, ediyorum. Biraz önce bahsettiğim tüm özelliklere kilometreler boyunca ihtiyacım oluyor. Mesela çok zor bir yarışımdan sonra (yaklaşık 40 saat sürmüştü), bir hafta boyunca merdiven inmekte ve oturmakta zorlandığımı hatırlıyorum. Dolayısıyla böylesi zor yarışların öncesinde ve sonrasında vücudun bakım ve yenilenme süreci çok önemli. Birçok spor dalında olduğu gibi ultra maratonda da branşın karakteri gereği sene içinde defalarca yarışlarda start alıp, zor doğa şartlarında mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Özellikle iki yarış arasındaki geçiş dönemi büyük öneme sahip: Vücutta oluşan yıpranmaları olabildiğince iyi bir şekilde tedavi edip, diğer mücadelenin şartlarına hazırlanmak gerek. Ben de tam böyle bir dönemimde CyroTherapy ile tanıştım. Aslında daha önce duyduğum ancak uygulama şansı bulamadığım bir tedavi şekliydi. Ekim ayındaki 110 kilometrelik Ultra-Trail World Tour kapsamında gerçekleştirilen ve Türkiye'den kabul edilen tek yarış olan Cappadocia Ultra-Trail'ı koştuktan sonra benim için yeni bir deneyim olan CyroTherpy tedavisine seanslar halinde başladım. Eski toparlanma sürecimle karşılaştırdığımda kaslarımda daha çabuk bir iyileşme hissettim ve antrenmanlara daha hızlı dönebildim. CyroTherapy'nin tekniği, vücudu eksi 140 derecelik soğukla tedavi etmeye dayanıyor. Aslında Antik çağlardan günümüze uzanan ve teknolojiyle birlikte daha da geliştirilen bu yöntem, soğuğun etkisiyle vücuttaki kan dolaşımını hızlandırıyor, daha fazla endorfin salgılanmasını sağlıyor ve canlanmaya ihtiyaç duyan vücudun oksijen ve besin miktarını artırıyor. Başka bir deyişle; soğukla karşılaşınca vücut, koruma içgüdüsüyle tüm kanı gövdeye ve iç organlara taşıyor, kana daha çok oksijen depoluyor. Bu tedavinin zihinsel boyutu da var elbette; tüm bu süreç zihinsel dinçleşme sürecini de aktif tutuyor. Christiano Ronaldo, Lebron James, Stephen Curry, Floyd Mayweather, Manchester City, Paris Saint Germain ve Golden State Warriors gibi dünya çapındaki sporcular ve spor takımları da performanslarını artırmak ve yaralanmalarının daha hızlı iyileşmesini sağlamak için bu tedaviden faydalanıyor. Hücre gençleşmesi ve kolajen seviyesinin artırılması gibi konularda da vücuda destek olan CyroTherapy'nin cilt üzerinde de faydaları var ama o başka bir yazının konusu olsun."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/uykunun-faydalari-onemi-daha-iyi-bir-uyku-icin-neler-yapmali", "text": "İnsanın yemek içmek kadar hayati bir ihtiyacı olan uyku, hem beynimizin hem de vücudumuzun yenilenme sürecidir. Beynimiz o günkü bilgileri uykudayken tıpkı bir bilgisayar gibi işler, vücudumuz ise kendini uyku süresince yeniler. Konuyu biraz daha açalım: Uykunun bu kadar önemli olmasının sebebi uykunun zihnimiz, fiziğimiz ve duygusal sağlığımız üzerinde direkt etkileri olmasıdır. Kaliteli bir uyku günümüzdeki her anı, hatta hayatımızdaki her durumu olumlu etkiler. İyi bir uyku çekmek hem sağlığımız hem de günlük aktivitelerimiz üzerindeki ana etkenlerdendir. Diğer taraftan özellikle sporcuların çok iyi bildiği şekilde uyku, vücudun growth hormone ürettiği zaman dilimidir. Bu sebepten ötürü uykunuzu ne kadar iyi alırsanız kaslarınız gün içinde ve yaptığınız egzersizlerde aldığı hasarı o kadar çabuk onarır. Uykunun yetersiz kaldığı bir yaşam sürmek, birçok olumsuz sonucu beraberinde getirir. Uykusuzluk zihniniz üzerinde birçok olumsuz etki yaratabilir ve bununla birlikte uykusuzluğun depresyonun gelişimini hızlandırdığını gösteren birçok araştırma bulunmaktadır. Çektiğiniz baş ağrılarının sebebinin de uyku olabileceği gibi, istikrarsız bir uyku takviminin kardiyovasküler problemlere yol açtığı da bilinmektedir. Uykusuzluk iş yerinizdeki üretkenliğinizi, okulunuzdaki odaklanma ve öğrenmenizi, hatta meydana getirdiği sinirlilik haliyle evinizdeki yaşantınızı bile etkileyebilir. Uykunuzu iyi almadığınızı ve yeteri kadar uyumadığınızı anlamanın bazı yolları bulunmaktadır. Bunlar konsantre olmakta ve hatırlamakta güçlük çekmek, iş yerinde daima stresli olmak, sabahki alarmlı istikrarlı bir şekilde ertelemek, umulmadık şekilde kilo almak ve bağışıklık sisteminizin eskisi kadar güçlü olmamasıdır. Talha'nın bu özetinde kendini görür gibi olduysan, okumaya devam! Uyku öncesi bulunduğumuz odanın loş ve sıcak tonlarda aydınlatılması süreci kolaylaştıracaktır. Akşam yemeğinin geç yenmesi, yemek üstü atıştırmalıklar, kilo kontrolü ile ilişkilendiriliyor malum. Ama uykuyu direkt etkiliyor, akşam yemeklerinin 18.00'i geçmemesi öneriliyor. Zaten buna dikkat edince kilo kontrolü bonus gibi bir şey oluyor. Geç yemek, şekerli atıştırmalıklar, sindirim sistemini uyanık tutacaktır. Bu durum en masum haliyle kalitesiz uyku ile sonuçlanacaktır. Sağlık açısından pek çok olumsuz etkisi bulunan alkol, bazen söylendiği üzere rahat uyku için bir yardımcı değil. Aksine yüksek miktarda uyku öncesi tüketim uyku kalitesini de çok olumsuz etkiliyor. Az egzersiz veya hareketsizlik, uykuya geçişi zorlaştırıyor ama yatma vaktine yakın egzersiz de aynı etkide. Bu sebeple antrenmanları en az uykudan 2 saat önceye planlamakta fayda var. İdeal zaman dilimi: mümkünse öğleden sonra. Gün ortasında uyumak bir lüks, bu lüksün de olumsuz bir etkisi olmasın diye uzmanlar saat 15.00'ten sonra şekerleme önermiyor. Zeki insanlar az uyur önermesini çürüten pek çok makale var. Önerilen sekiz, kaliteli uyku saati ile sabah 7 civarı, alarmsız uyanmak çok olası. 20 dakikadan fazla sürede yatakta dönüp duruyorsan kalkıp başka bir odaya geç ve sakin, uyarıcı olmayan bir aktiviteyle ilgilen. Kafanın içinde düşünceler birbirini kovalamasın diye beyni aktif tutabilecek meseleleri gün içinde halletmeliymişiz. Türk Nöroloji Derneği, iyi uyku hijyeni listesindeki bir maddede Yatağınızı sadece uyku ve cinsel aktivite amacıyla kullanın. diyor. Odanın tam karanlık olması mühim. Işık, gözlerimiz kapalı olsa bile algılanıyor ve uyku evrelerine zarar verip tam dinlenmemizi engelliyor. Bir diğer dış etken ise oda sıcaklığı. 18-19 derece serin bir ortam rahat uykuya yardımcı. Not: Uyku hakkında çok daha detaylı bilgi için Profesör Matthew Walker'ın Uluslararası çoksatarı Niçin Uyuruz?u okuyabilirsin. Uyarı: Bir aydan daha uzun süre boyunca uykusuzluk yaşıyorsanız lütfen bir doktora başvurun."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/uzak-durulmasi-gereken-yemekler", "text": "Soya: Şaşırdınız değil mi? Biliyor muydunuz fazla soya tüketen erkeklerde kısırlık problemi görülebiliyor çünkü soya üretilen sperm sayısını oldukça düşürüyor. Eğer vejetaryenseniz soya dışında farklı bir kas yapıcı yemek yemenizi öneririz. Tatlı: Donutlar, kekler, kurabiyeler... Tatları inanılmaz fakat hepsi birer şeker bombası! Tek bir donut size 200 ile 500 kaloriye mal olabilir. Hadi bir kurabiye yediniz, kendinizi kutunun tamamını bitirmekten alıkoyabilir misiniz? O yüzden gözden ırak gönülden ırak. Şekerli Mısır Gevreği: Bir başka şeker bombası ise mısır gevrekleri. Güne mısır gevreği yerine yulaf ezmesi ile başlamanızı öneririz. Beyaz Çikolata: Çikolatalar arasından sadece bir tanesi yakın arkadaşınız olabilir, o da siyah çikolata. Sütlü çikolata yarışı süt ürünlerinden yapılmasıyla, beyaz çikolata ise daha şekerli olmasıyla kaybediyor. Patates Kızartması: Uzak durmamızın ilk sebebi kızartma olması, trans ve kızartma yağlarını sağlığınız için kullanmamalısınız. İkinci sebep ise patates olması, yine glisemik indeks yüksek. İkisinin bir arada size ne yazık ki hiç yararı olmuyor. Mikrodalgada Hazırlanan Patlamış Mısır: Film tamam, ortam tamam, mikrodalgada mısır? Hayır! Dizi ya da filmlerinizle nasıl keyif yapacağız diye üzülmeyin, kendi mısırınızı kendiniz patlatın. İnanılmaz yüksek derecede pişmek üzere hazırlanan yiyecekler sağlıksız yağlara ve sodyuma sahip oluyor, mikrodalga için üretilen hazır yemeklerden uzak durun. Diyet Gazlı İçecekler: Nasıl olsa diyet diye düşünmeyin, bunlar normalden daha da tehlikeli. Diyet gazlı içecekler tatlandırıcılar ile vücudunuza gerçek yemek yemiş algısı veriyor ve şekerden daha tatlı tatlandırıcı yediğiniz için vücudunuz dengeyi sağlamak amacıyla insülin pompalıyor. Böylelikle içeceğiniz depolanmış yağ olarak size geri dönüyor. Beyaz Ekmek: Bütün karbonhidratlar düşmanınız değildir, ancak beyaz renkli olanlardan uzak durmanız gerek. Enerji seviyenizi düşüren ve size gereksiz insülin yükleyerek kilo aldıran beyaz ekmek değil, kepekli ürünler tercih etmelisiniz. Tam Yağlı Süt: Büyüme çağınız geride kaldı, süt içmeyi bırakabilirsiniz. Hem midenize rahatsızlık veren hem de yağlı olan süt yerine Hindistan cevizi sütü kullanmayı deneyin. Meyve Suyu: Meyveler zaten şekerlidir, siz 3 meyveyi ayna bardağa koyunca kendinize bir şeker bombası yaratıyorsunuz. O yüzden sadece meyveyi yemekle yetinin, sizin için daha sağlıklı. Tatlı yoğurtlar: Granolalı sağlıklı yoğurdum modu aslında tamamıyla yalan. Aslında siz kahvaltı ya da öğlen yemeği olarak bu yoğurtları yiyince tatlı yemiş oluyorsunuz. Ya sade yoğurt yiyin ya da çok az bal ile donmuş yaban mersini ekleyerek deneyin. Ketçap-Hardal: Eğer yediğiniz her şey mayoneze bandırılmış, Barbekü sosuna boğulmuş ise problemimiz var. Bu sosları kullanarak vücudunuzu ihtiyacı olmayan yağa, şekere ve kaloriye boğmayın. Cips: Patatesin zaten kötü bir şöhreti var, cipsle iyice kötüleşiyor. Cips yiyerek boşu boşuna kolesterol seviyenizi yükseltmeyin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/uzun-yillar-kullanabileceginiz-en-iyi-5-tiras-bicagi", "text": "Mükemmel bir tıraş iyi bir jiletle başlar. Tek kullanımlık jiletlerden ya da tıraş makinelerinden sıkıldıysanız yüzünüze en iyi gelecek şeyi biliyoruz. Hem kullanışlı yapıları hem de dayanıklılığıyla dikkat çeken en iyi 5 tıraş bıçağını sizin için derledik. Bu üç parçalı güvenli tıraş bıçağı yüzünüzün en iyi dostu olmak üzere. 1790'dan bu yana faaliyet gösteren DR Harris'in bu tıraş bıçağı hem retro tarzı hem de kullanışlı yapısıyla tercih edebileceğiniz en iyi ürünlerden bir tanesi. Beş bıçaklı yapısıyla sürtünmeyi engellemek ve tahrişi azaltmak amacıyla tasarlanan bu model yatırım yapabileceğiniz en iyi tıraş bıçaklarından bir tanesi. Mükemmel performansının yanında stiliyle de dikkat çeken tıraş bıçağı yazın yeni favoriniz olacak. Klasik formları özgün bir şekilde yorumlayan Mühle, tıraş bıçağı konusunda eline su dökemeyeceğimiz bir marka. Geleneksel tıraş bıçaklarını teknolojiyle buluşturan ünlü marka, değişen başlıklı özelliğiyle uzun yıllar güvenerek kullanabileceğiniz bir ürün. Jiletinizin stil sahibi olmasını istemez misiniz? Murdock London'ın bu ürünü tasarımıyla göz dolduruken, performans olarak da sizi tatmin edecek. Yine Mühle gibi değişen başlıklara sahip olan bu tıraş bıçağı, kullanışlı yapısı ve performansıyla diğer tüm ürünler gibi birinci sınıf bir ürün. İstediğiniz zaman başlığını değiştirebileceğiniz tıraş makinesi geleceğe yatırım yapmak için doğru seçim."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/vagus-siniri", "text": "Siz de gündelik hayatınızda daima tehdit altında hissediyor musunuz? Kariyer yolculuğumuz, ilişkilerimiz veya dünyanın güncel durumu stres seviyemizi etkilerken; düşüncelerimiz içinde kaybolmak hayatla bağ kurmamızı güçleştiriyor olabilir. Yoğun stres altındayken kontrolümüzü kaybetmiş gibi hissetmek oldukça normal fakat her an olası bir tehlike altındaymış gibi hissediyorsak bilmeliyiz ki, sempatik sinir sistemimiz devrede. Sempatik sinir sistemi bizi harekete geçmeye iter. Eğer üzerimize doğru son hızla gelen bir araba, aniden çıkan bir yangın veya bizi ve çevremizdekileri tehlike altına sokacak bir durum varsa sinir sistemimiz kaç/savaş ya da don şeklinde tepki verecektir. Tehlike altındayken kontrol dışı olarak hareket ettiğimiz bu anlarda; beynimiz yüksek stres sinyalleri gönderir ve kendimizi korumaya alırız. Evrimsel olarak türümüzün devamlılığını sağlamış olan bu tepki, 21. yüzyıl insanının karşılaştığı gündelik problemlerde bile ciddi stres seviyeleri tecrübe etmesine neden olabiliyor. Bu anlarda kendimizi yatıştırmak zorlaşırken; Vagus sinirimizi aktive etmek sakin doğamıza dönmemize izin veriyor. Tehdit altında hissettiğimiz anlarda bir elimizi karnımıza diğer elimizi kalbimize yerleştirerek üç veya beş dakika boyunca diyafram nefesi almak kalp ritmimizi ve kan basıncını düzenlemeye yardımcı olur. Bedenimizi sakinleştirmeye ve güvende olduğumuz sinyallerini vücudumuza göndermeye yardımcı olan bu pratiği gün içerisinde birkaç kere tekrarlamak parasempatik sinir sistemini uyarmaya yardımcı olur. Şarkı söylemenin ya da mırıldanmanın rahatlatıcı bir etkisi olduğu gerçek! Peki bu rahatlama hissinin aslında aktive olan Vagus siniri ile alakalı olduğunu biliyor muydunuz? Boğaz bölgesindeki kaslarımızı çalıştırarak Vagus sinirine etki edebiliyoruz. Basitçe gargara yapmak bile boğazın arkasındaki kasları aktive edebilir; gerçi şarkı söyleyerek rahatlama fikri kulağa oldukça cazip geliyor! Mindfulness yani bilinçli farkındalık pratiği, içerisinde bulunduğumuz anda mevcut kalabilmeyi gerektiriyor. Meditasyon yaparak gün içerisinde bilinçli olarak mevcut kalabilme yetimizi geliştirirken; kendimize ve çevremize karşı açıklığı ve şefkati deneyimliyoruz. Farkındalık ile kalabildiğimiz anlarda sinir sistemimizi sağlıklı bir Vagal tonda tutabiliyoruz, deneyimlediğimiz bu kısa anlar ise zamanla normalimiz haline geliyor. Doğada ve şehir hayatının stres tetikleyicilerinden uzakta olmak, merkezimize dönmemizi kolaylaştırıyor. Doğada topraklanmanın ve beş duyu organınızı kullanarak dünyamız ile uyumlanmanın içinizde yarattığı güven ve aidiyet hissine kulak verin. Doğada mevcut hissetmek parasempatik sinir sistemini tetikleyeceği gibi içimizdeki dinginlik ve rahatlığa daha fazla alan açacaktır. Yakınlık kurmak, güvende ve sağlam hissetmemize yardımcı olur. Sevdiklerimizle bağlantıda olmak, kendimizle de bağlantıda olmayı gerektirir. Bu nedenle stresli veya tehdit altında hissettiğimiz anlarda sevdiklerimize sarılmak, kahkaha atmak veya içten bir sohbet etmek, bulunduğumuz noktada anlaşılmış ve güvende hissetmemize yardımcı olur."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/vegan-ve-doga-dostu-erkek-bakim-urunleri", "text": "A ve E vitaminlerinin yanında, içinde bulunan deniz maydanozu ve mavi-yeşil algler sayesinde cildi besleyici özelliklere sahip bu nemlendirici krem aynı zamanda güneşe karşı koruma da sağlıyor. Deniz yosunlarından okyanuslarda yaşayan bir alg türü olan Padina pavonica'dan elde edilen bu yaşlanma karşıtı krem, cildinizi yoğun bir şekilde nemlendirdiği için kırışıklarınıza iyi gelebilir. Baobab-sarsaparilla özlü bu serum, göz çevresindeki hassas bölgeler için özel olarak üretilmiş. İçeriğinde bulunan A, E ve F vitaminleri, kırışıkların görüntüsünü azaltırken daha esnek bir cilde sahip olmanıza da yardımcı olabilir. Squalane, ciltte doğal olarak bulunan stabil bir hidrokarbondur ve son derece özel bir nemlendiricidir. Tüm cilt tipleri için uygun olan bu serumu, aynı zamanda saçınıza da uygulayabilirsiniz. Henüz tüm ürünleri vegan olmasa da, Neal's Yard'ın bu organik greyfurt, bergamot ve defne özlerinden oluşan şampuan ve duş jeli, güne ferah bir başlangıç yapmanıza yardımcı olacak. Yüzde yüz bitki bazlı bu şampuan, içinde bulunan guarana tohumu, organik biberiye ve limon yağı karışımı sayesinde hoş bir kokuya sahip. Hindistan cevizi sütü ise saç tellerinin güçlenmesine yardımcı oluyor. Çoğu leke giderici kozmetik ürün, cilde zarar veren sert kimyasallar içerir. Ancak manuka ve çay ağacından elde edilen bu bitkisel jel cildinizdeki kızarıkları ve lekeleri azaltırken aynı zamanda doğal bir antiseptik işlevi de görür. Soğuk sıkım bitkisel yağlardan elde edilen bu lip balm, dudaklarınız için aynı zamanda güneş koruması da sağlıyor. Hem cildinize hem de sakalınıza aynı anda uygulayabileceğiniz bir ürün arıyorsanız, Lush Kalamazoo Beard And Facial Wash ilginizi çekebilir. İçinde bulunan taze ananas suyu cildinizi temizlemenize yardımcı olurken, jojoba ve cupuaçu yağı ise sakallarınızı daha yumuşak bir hale getirir. Temizleyici ve arındırıcı özelliklere sahip olan bu sabun, içinde bulunan murumuru yağı sayesinde cildinizin daha parlak ve ışıltılı görünmesini sağlayacak. Buna ek olarak, içeriğindeki papatya sirkesi ve gül suyu bu sabunu doğal bir antibakteriyel yapıyor. Lemangrass, selvi ve biberiye yağlarının yanında içinde zengin E vitamini kaynakları da bulunan bu ürün, sakalınızın sağlıklı ve parlak görünmesine yardımcı olacak. B Skincare, ürün içeriğinden ambalajlamaya tamemen vegan ve çevre dostu olan nadir markalardan. Cildinizin canlılığını kaybettiğini düşünüyorsanız, C vitamini bakımından zengin olan bu antioksidan ürünü kullanmak isteyebilirsiniz. Güneşin verdiği hasarı ve ciltteki koyu lekeleri azaltan Dr David Jack'in bu maskesi, içinde bulunan mandelik asit sayesinde hücre yenilenmesini hızlandırıyor. Dahil olan diğer bileşen retinol ise yaşlanma karşıtı etkilere sahip. Hassas ve kuru ciltler için gerekli olan nemi sağlayan bu yağ bazlı merhem, içeriğindeki balmumu sayesinde nemi cildin içine hapseder. Bu ürün, egzama ve dermatit sorunu yaşayan kişilere yardımcı olabilir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/wellness-trendlerinin-yukselisi", "text": "Farklı destinasyonları o an deneyimlemek istediğimiz, iyi olma halini pekiştirecek etkinliklerle eşleştirerek kendinize en uygun kaçamağı planlamak isterseniz, derlediğimiz wellness trendlerine bir göz atın. Ses ve müziğin iyi olma haliyle yakından ilgisi olduğu bir gerçek. Frekans ve titreşimin beraberinde getirdiği uyumlanma birçok inançta ve pratikte yer alırken; sound healing adı verilen ses ile şifalanma ise bu antik uygulamayı günümüz wellness trendlerine taşıyor. Budist rahiplerin meditasyon pratiklerinde kullandıkları Tibet çanakları başta olmak üzere titreşimli enstrümanlarla yapılan bu uygulama, rahatlatıcı ve meditatif etkisinin yanında kişiyi frekans olarak hizalamayı hedefliyor. Şu an birçok spa menüsünde ve wellness odaklı inzivalarda karşınıza çıkabilecek bu uygulamayı siz de kendi meditasyon pratiğinize entegre edebilirsiniz. Günümüzün gözde wellness trendlerinden bir diğeri olan salt floating, vücut ısısındaki su ve tuz karışımında kelimenin tam anlamıyla süzüldüğünüz bir uygulama. Rahatlamayı, uyku verimliliğini ve genel iyi olma halini artıran bu uygulama küçük havuzlarda veya kapaklı, yumurtayı andıran küvetlerde yapılabiliyor. Bu trendin izini sürmek isteyenler, mineral açısından dünyadaki en zengin su olan Kızıldeniz, Ürdün'e bir seyahat gerçekleştirebilir. Suyun niteliği ile doğal olarak süzüleceğiniz ve doğal killerle cildinizi arındırabileceğiniz bir seyahat noktası olan Ürdün, wellness merkezleri yerine doğal destinasyonları tercih edenler için iyi bir seçenek olacaktır. Forest bathing, aslında doğaseverlerin zaten buldukları ilk fırsatta yaptıkları, kendilerini en yakın ormana veya doğal ortama bırakma alışkanlığından başka bir şey değil. Kan akışını yavaşlatmak, stresten uzaklaşmak ve parasempatik sinir sistemini aktive etmenin en iyi yollarından olan doğaya ve doğala sığınmak; günümüz şehir insanı için bir wellness trendine dönüşmüş durumda. Fikir olarak en azından 30 dakikalık bir süreyi ormanda nefese dikkat ederek, farkındalıklı bir halde ve ağaçlar ile canlıları izleyerek geçirmek ne kadar bir trend sayılabilir emin olamasak da iyi olma halini artırdığı bir gerçek. Doğaseverlerin ve seyahat düşkünlerinin listesine ekleyebileceği Tayland ve Hindistan gibi lokasyonlar ise bu trendin uğrak noktaları arasında. Bu wellness trendi için aslında hiçbir ek çabaya gerek olmasa da belki de birçoğumuz için en zorlarından biri. Olduğumuz yerde kolaylıkla uygulayabileceğimiz dijital detoks, teknolojik ve dijital aletlerden dolayısıyla da sosyal medyadan ve daima ulaşılabilir olma halinden uzaklaşmayı sağlıyor. Fakat özellikle seyahat ederken yapılan dijital detokslar, deneyimlediğimiz yeni yerlerle çok daha nitelikli bağlar kurmamızı amaçlıyor. Herhangi bir yeni deneyimde beynimiz anda kalmaya ve farkındalığa daha açık oluyor. Çünkü daha önce hakkında herhangi bir veri oluşturulmamış veya nöral bağ kurulmamış olan bu lokasyonlar; beynimiz için oldukça heyecan verici. Özellikle seyahat esnasında dijital detoksa bir şans vermek, tecrübenizi unutulmaz kılabilir. Meditasyonun ve dolayısıyla wellness uygulamalarının durağanlıktan geldiği fikrine alışmış olabilirsiniz. Fakat hareket halinde olmanın da bir o kadar meditatif olabileceğine inanın. En yeni wellness trendlerinden farkındalıklı hareket, macera ve adrenalini iyi olma hali ile birleştiriyor. Kano, paddle board, farkındalıklı yürüyüş ve trekking gibi çeşitli aktiviteleri en büyüleyici doğal lokasyonlarda yapmak hem zihni boşaltmaya hem de bedenlerimizi biraz zorlamaya itiyor. Yeni deneyimlerin beden farkındalığımızı artıracak aktivitelerle birleşimi, odak ve dikkatimizi geliştirerek zihinlerimizin artık bir noktada sabit durarak berraklaşamadığı günümüzde hareketin yeni meditasyon sayılabileceğini gösteriyor."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yagi-azaltacak-ve-kaslari-guclendirecek-oneriler", "text": "Günde 6-8 avuç büyüklüğünde protein, 6-8 yumruk büyüklüğünde sebze, 4-6 yanyana konulmuş iki avuç büyüklüğünde karbonhidrat, 4-6 başparmak büyüklüğünde sağlıklı yağlar yemeniz öneriliyor. İlk hafta kalori azaltmak sizi baya zorlayacak, ancak yeni olan her şeye alışmak zaman gerektirir. Devam etmeye kendinizi zorlayın, eğer zihniniz alışırsa vücudunuz da ayak uydurur. İncelmeye çalışırken en önemli besin proteindir. Tam ayarında protein alırsanız açlığınızı azaltır, metabolizmanızı hızlandırır ve kas oranınızı korur. 6-8 avuç proteini unutmayın! Proteinden sonra sebze de bir o kadar önemli besindir. Midenizde şişen sebzeler daha az kalori almış olduğunuz halde tokluk hissi verir. Eğer her gün aynı saatte yerseniz, belirli bir düzene hem sizin hem vücudunuzun alışması kolaylaşır. Böylece yemek yeme saatleri dışında atıştırmayı azaltmanız daha kolaylaşır çünkü her şeyin düzenli bir saati olur. Etrafımız başarısız olmamızı sağlayacak etkenlerle dolu. Sağda gofret, solda açma... Yemek yemeden önce salgılanan ghrelin en kötü kararları vermemize neden olur. Eğer acıkana kadar beklerseniz, açlıktan gözünüz dönebilir. Yemeğinizi son dakika kararına bırakmayın, ya evden getirin ya da sağlıklı yemekleri bulabileceğiniz yerleri önceden belirleyin. Eğer günün başında ne yiyeceğinizi biliyorsanız çoktan kazanmışsınız demektir. Durmadan ve sadece su için. Su, yağ yakmanızı ve metabolizmanızı hızlandırır ayrıca açlığınızı da azaltır. Günde ne kadar su içmemiz gerektiği hakkında bilim adamları bir türlü tam bir sayı veremeseler de siz 8 bardak içtiğinizden emin olun. Tamamıyla kesmek zorunda değilsiniz, ancak yapabiliyorsanız daha hızlı yağ yakarsınız. 2) 2 avuç büyüklüğünde tavuk, et ya da somon; 2 yumruk büyüklüğünde ıspanak, karnıbahar, kuşkonmaz ya da yeşil fasulye; yanında orta boyda patates, ya da 1 avuç pirinç ya da iki avuç tam tahıllı makarna."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yagli-ciltler-icin-5-adimli-erkek-bakim-rehberi", "text": "Yağlı cilt parlak ve bakımsız bir görünümden aknelere kadar birçok probleme sebep olur. Işık vurduğunda ayna gibi yansıyan bir cilde sahipseniz bu yazımıza göz atmanızda fayda var. Ciltteki ekstra yağdan kurtularak daha çekici, kusursuz ve bakımlı bir cilt görünümü için takip etmeniz gereken 5 ipucunu bir araya getirdik. El yıkadığınız sabunlar da gayet güzel temizlik yapar ancak yüzünüzde değil! Cildin yararlı tabakasını da yağ ile birlikte alıp götüren bu sabunlar yağlı ciltlerin dost bildiği düşmanlardan. Ben yine de sabundan vazgeçemem, cildimi öyle temiz hissediyorum diyorsanız duruma uygun, yağlı ciltlere karşı bir sabun edinin. Sabunlardan uzak durmamız gerektiğini söylemiştik. Peki cildinizdeki kiri ve yağı nasıl temizleyeceksiniz? Nazikçe cildi arındırırken fazla yağı da uzaklaştıran ancak cildin faydalı tabakasını geride bırakan, özel formüllü bir temizleyici kullanın. Geniş gözenekler daha yağlı bir cilde, daha yağlı bir ciltte daha geniş gözeneklere sebep olur. Bu kısır döngüyü kırmak için bakım rutininize gözenek sıkılaştırıcı bir ürün ekleyin. Bu ürün ister maske, isterseniz serum ya da nemlendirici gibi birçok formül olabilir. Gözeneklerinizi ortadan kaldırarak mat ve bakımlı cildin sağlam temellerini atın. 'Yağlı bir cildim var zaten, nemlendiriciye ne gerek var!' diyenlerdenseniz yanlış düşünüyorsunuz. Aradığı neme kavuşamayan cilt, yanılarak daha çok yağ üretmeye ve bu sorunu böyle çözmeye çalışır Sonuç pasparlak bir cilt! Bunun önüne geçmek için nemlendiricinizi aksatmadan kullanın ve tabi ki ürünü yağsız formüllerden seçin. Evden çıkmadan önce matlaştırıcı bir ürün kullanmak, cilt probleminiz düzelinceye kadar size yardımcı olacaktır. Geride kadife bir doku bırakan nemlendiricilerden -makyaj kelimesi sizi korkutmasın- matlaştırıcı makyaj bazlarına birçok ürünle bakımlı görünümünüzü tüm gün koruma altına alın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yagli-ciltler-icin-en-favori-bakim-urunleri", "text": "Yağlı bir cildi temizlerken dikkat edilmesi gereken en önemli husus cildinizin yağını arttırmayacak ürünler kullanmaktır. Bulldog Oil Control Face Wash bu konuda yardımınıza koşan nadide bir ürün. Kokusuz, alkolsüz, cildinizin yağ dengesini sağlayan, söğüt kabuğu ve ardıç içeren doğal maddelerden oluşuyor. Parlak bir alına ve yağlı bir çeneye ek olarak yağlı ciltler aynı zamanda, cilt yüzeyine yayılmış ölü hücrelerin ekstra kalın bir katman oluşturmasına da sebep olur. Bu durum cildi cansız ve gri gösterir. Bu durum için önerimiz; Aesop Purifying Facial Exfoliant Paste. Yağ ve nem aynı şey değildir. Özellikle yağlı ciltlerde nemlendirici atlanmaması gereken bir bakım. Kiehls Oil Eliminator 24-Hour Lotion hafif bileşimiyle uzayda bile kullanılıyor. Kendi ağırlığının dört katı yağ emme kapasitesine sahip. Yağlı cilt tıkanıklıklarla doludur. Bir noktadan sonra yüz derinizin pul pul döküldüğüne bile şahit olabilirsiniz. Haftada bir ya da iki kez derin bir temizlik sağlamak ve sizin görmediğiniz ama cildinize yapışan yabancı maddelerden cildinizi arındırmak için maske kullanmanız şart. Clinique Oil Control Cleansing Mask kesinlikle favorimiz. Losyon tüm bu steplerin arasında size gereksiz bir ilave adım gibi gözükebilir. Ancak, yağlı ciltlerde gözenekleriniz yağı emer ve siyah nokta üretir. Lab Series'in özel olarak formule edilmiş Yağ Kontrol Solüsyonu, asidik yapısıyla siyah noktaları engelleme özelliğine sahiptir. Temizleme ile nemlendirme arasında kullanmanızı öneririz. Lekeler sadece yağlı cildi olan ergenlere has bir sorun değil. Her yaşta karşımıza çıkabilecek bu sorunu ancak iyi bir tedavi ile yok edebiliriz. Murad Blemish Spot Treatment kesinlikle favorimiz. Hızlı etkili formülü ile lekeleri yok eder ve cildinizin yenilerini üretmesine engel olur. Her yere taşıyabileceğiniz, kullanımı en rahat ve maksimum fayda göreceğiniz ürünle tanıştıralım sizi. Ole Henriksen Grease Relief Cleansing Cloths. Bu temizleyici bezler ölü deri hücrelerini yok etmek ve derinden temizlemek, aynı zamanda spor sonrası terle birlikte oluşan sivilce benzeri cilt sorunları ile savaşmak için bire bir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yatirim-yapmaniz-gereken-5-erkek-bakim-urunu", "text": "Bakım dünyası harcama yapmaya oldukça müsait. Ancak bazı ürünleri uygun fiyatlılardan tercih edebilecekken bazı ürünlerde ise elinizi korkak alıştırmamakta fayda var. Daha etkili ve istediğiniz bir sonuç için yatırım yapmanız gereken en temel 5 erkek bakım ürününü araştırdık. Ağız hijyeni için otomatik diş fırçaları hem pratik hem de etkili yardımcılar arasında. Plakları daha iyi temizlemekten dişleri kalıntılardan arındırmaya kadar birçok farklo görevde normal diş fırçalarından daha iyi bir iş çıkartan bu aletlere yatırım yapmaktan çekinmeyin. Kokunuz arkanızda bırakacağınız imzanız ve ilk izlenimden kendinizi iyi hissetmeye kadar birçok durumda en etkili detaylar arasında yer alıyor. Bu yüzden parfümünüzü kaliteli formüllerden seçmek oldukça önemli. Teninize oturduğunda doğru aromaları doğru notalarla yayacak bir parfüm yatırım yapılması gerekenlerden. Cilt bakımınız için nemlendiriciler, kullanmanız gereken ürünler listesinin başında geliyor. Çünkü susuzluğu giderilmeyen cildin yaşlanması hızlanıyor ve cilt ışıltısını yitiriyor. Bu yüzden iyi bir nemlendiriciyi bakım kitinizde bulundurmayı ihmal etmeyin. Cildinizi rahatsız etmeden tıraş etmek oldukça önemli. Bunun için kullanmanız gereken tıraş kozmetikleri yanında kullanacağınız aletler de oldukça önem taşıyor. Daha pürüzsüz bir dokunuş, tahriş olmamış bir cilt ve keyifli bir tıraş deneyimi için kitinizde sağlam bir yardımcı olacak tıraş aletlerinden birini bulundurun. Saç şekillendirici deyip geçmeyin. Birçok Hollywood yıldızı hayran olduğunuz saç modellerini kullandıkları doğru ve kaliteli ürünlere borçlu. Sonuçta saçlarınızın söz dinlemesi ve evden çıktıktan sonra da onları şekillendirdiğiniz yerde durmaları oldukça önemli. Bu yüzden en azından özel günlerde kullanacağınız kaliteli bir saç şekillendiriciyi alınacaklar listenize ekleyin."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yaza-aktor-vucuduyla-girmek-isteyenlerin-yapmasi-gerekenler", "text": "Şınav: Şınav çekmek için ne para ödemeniz gerekiyor neden spor salonuna yazılmanız. Tek ihtiyacınız olan şey kendi vücut ağırlığınız. Üst vücudunuzu kaslandırmak için en ideal harekettir. GQ öneri: Her gün az 5 dakikanızı şınav çekerek geçirebilirsiniz. Yüzünü yere dönük, elleriniz omuzlarınızla aynı hizada, bütün vücudunuz bir sopa gibi düz durmalı. Başta 10 tekrar 5 set olarak yapın, zamanla kuvvetlenince 5 set 50 tekrar yapın. Yüzme: Yazın yüzmeyeceksiniz de ne yapacaksınız. Yüzme vücudunuza en iyi forma sokacak sporlardan birisidir, ayrıca hiçbir sakatlığı yoktur. Karın, sırt, bacak ve kollarınızı aynı anda çalıştıracak yüzmeye önem vermelsiniz. GQ öneri: Haftada 2, 3 kere en az 45 dakika yüzün. Mekik: Düz bir karın için tek bir yöntem var, da mekik. Mekik gibi şınavı da istediğiniz yerde yapabilirsiniz. GQ öneri: İdeal egzersiz her gün 10 tekrar 10 set yapın. Kuvvetlendiğinizi hissettiğinizde hiç set saymadan direk 100'e çıkmayı deneyin. Kollarınız çapraz, elleriniz omuzlarınızın üstünde olsun. Body Combat: Birçok dövüş sanatının karışımı olan Body Combat kondisyonunuzu artırır. Bir saat içerisinde 600-800 kalori yalabilirsiniz. GQ öneri: Haftada 1-2 kez, 1 saatlik seans. GQ öneri: Haftada 1-2 kez, 1 saatlik seans. Eğer Hugh Jackman'ın nasıl egzersiz yaptığını merak ediyorsanız tıklayın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yaza-merhaba-bakim-urunleri", "text": "Cilt tonunu eşitlerken leke oluşumlarını azaltır ve yok eder. UV ışınlarına karşı etkili ve cildi olumsuz dış etkenlere karşı da korur. Hava ve çeşitli nedenler ile dolan gözeneklerin temizlenmesine yardımcı olur. Cildinizin traşa daha rahat hazırlanmasını sağlar. Kadınların da erkeklerde koklamaktan en çok hoşlandığı kokular arasında olan baharatlı ve odunsu koku notalarını bir araya getiren Tom Ford, bu keyifli kokuyu traş sonrasına da taşıyor. Aynı zamanda cildi sakinleştiren ve pürüssüzleştiren bir yapıya da sahip. Shea ağacı meyvelerinin yabani çekirdeklerinden çıkartılan %100 bitkisel olan ürün hem erkek hem kadınlar için uzman bir bakım sağlıyor. Vitaminlerce zengileştirilmiş formülü SPF15 ile UV ışınlarının zararlı etkilerine karşı cildi koruyan yapısı ile cildi temizler ve canlandırır. Paraben içermeyen kırışıklık görünümünün azalması ve cilt tonunun eşitlenmesini sağlayan yağ içermeyen bir üründür. Artık erkeklerin de kadınlar kadar yaşlanma karşıtı ürünler kullandığı istatistiki verilere göre de ortaya çıkan bir gerçek. Yves Rocher'ın bu ürünü Guarana ve Yalancı İğde Özü ile ciltteki yaşlılık izlerini ve kırışıkları gidermeye yönelik başarılı bir ürün. Cildi traş öncesi derinlemesine temizleyen olası batıkları engelleyen yapıdaki bu jel aynı zamanda cildi toksinlerden de arındıran bir yapıya sahip. Cilde enerji verirken kuruluk, çevresel stres, yorgunluk ve yaşlanma izlerine karşı savaşan bu ürün aynı zamanda 24 saat etkisini koruyacak şekilde formülize edilmiş."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yaza-ozel-favori-bakim-urunlerimiz", "text": "Bu güçlü anti-aging bakım maskesi, Plasma teknolojisi ile formüle edilmiştir. Derinlemesine detoksifikasyon sağlarken arındırıcı özellikleri ile kırışıkları pürüzsüzleştirir ve cildi aydınlatır. Temizlenmiş cilde dairesel hareketlerle renk koyu yeşile dönüşene kadar masaj yapıp uygulayın. 5-10 dakika cildin üzerinde bıraktıktan sonra ılık su ile durulayın. Bu göz kremi cildinizi anında kaldırıp, sıkılaştırır. Metal uçlu aplikatörü en küçük kan damarlarındaki dolaşımı bile artırır ve böylece şişkinliği azaltır. Her sabah ufak bi parça alınıp göz kenarlarına sürülür. Kiehl's in bu tıraş multi jeli bambu, limon ve portakal meyve formülleri ile ciltteki yağlaarı giderir ve kızarıklığı en aza indirir. Bu ikisi bir arada tıraş jeli cildinizin nem dengesini de sağlar. Üç günde bir yüzünüze nazikçe sürün ve tıraşınızı olun. Bu kurtarma maskesinin içerisinde bulunan aktif kömür gözeneklerde birikmiş kiri çıkarır ve cildinizin nem dengesini sağlar. Gözeneklere zarar vermeden istediğiniz sıklıkta kullanabilirsiniz. Aynı zamanda siyah noktalar için de harika bir çözümdür. Hafifçe ıslak ellerinizle masaj yapın. 7 ile 10 dakika bekletin ve ılık suyla durulayın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yeni-jenerasyon-spor-festivali-sweatfeste-az-kaldi", "text": "Bu yıl Elif Boyner ve Melis Abacıoğlu'nun girişimiyle hayatımıza giren sosyal spor aplikasyonu SWEATers App, gerçekten de her gün spor meraklılarını buluşturacak bir etkinlikle karşımıza çıkıyor. Bunların en büyüğü 21 Ekim Cumartesi günü gerçekleşecek olan SWEATFEST. Bu sene ilk kez düzenlenecek olan festival, spora dair çok fazla bilgiyi tek ve kolay ulaşılır bir platformda topluyor. Bu konuda yapılan birçok aktivite ya fikir ya da lokasyon olarak özellikle genç jenerasyona uzak kalırken SWEATFEST, genç yaratıcılarıyla bu engeli aşacak gibi görünüyor. İstanbul'un merkezinde koşu, training, fitness, dans, boks, cycling, yoga, mind&body, tenis, dağcılık aktiviteleri ile sporcu sağlığı, sağlıklı yeme-içme noktaları, uzmanlarla söyleşiler, seminerler, çocuklara özel atölyeleri tek çatı altında toplayacaklar. Ayrıca tüm güne yayılacak bir müzik ve konser programı olacak. Festivale katılanlar farklı branşlarda açılacak özel seanslarla aktif olarak spor yapabilecek. Örneğin Hillside City Club, Rimini fuarında tanıttığı Jungle Challenge'ı burada katılımcılarla uygulayacak. NewBalance ve Technogym ödüllü bir koşu 'sınavı' organize edecek. Reebok, CrossFit workshop'u verecek... Birçok marka ve kulüp tarafından desteklenen festival o hafta sonu muhtemelen tüm sosyal medyayı meşgul edecek. Uzaktan izlemek yerine gidip biraz terlemenizi tavsiye ederiz. Detaylar www.sweatfest.com.tr adresinde."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yilbasinda-kendinize-alabileceginiz-7-bakim-hediyesi", "text": "Gün sonunda cildinizi kirden ve bakteriden derinlemesine arındırmak, daha iyi bir cilt için oldukça önemli. Foreo'nun dakikada 8000 titreşim yayarak cildi temizleyen ve enerji veren bu ürünü seyahatlerde yanınıza alabileceğiniz kadar da portatif. Eğer henüz bu bakım trendine kapılmadıysanız yeni yılda bizce maske dünyasına ilk adımı atabilirsiniz. Tom Ford'un erkekler için geliştirilen bu özel çamur maskesi cilde detoks sağlıyor; yağ, kir ve toksinleri ciltten temizleyerek taze ve canlı bir görünüm sunuyor. 2019, cilt bakımınıza ekstra özen göstereceğiniz bir yıl olsun. Cildinizi ekstra şımartmak ve gelecek yılların getireceklerine karşı önlem almak için yaşlanma belirtilerinin önüne geçen bir bakım şart. Günlük zararlı etkenlere karşı cilde kalkan oluşturan Sisley'in bu ürünü size genç ve canlı bir cilt vadediyor. Masaja hepimiz bayılıyoruz, peki daha önce yüzünü için ayrı bir masaj seansına gittiniz mi? Gitmediyseniz, artık gerek yok: Nurse Jamie'nin patentli bu ürünü özel tasarımıyla ciltteki kan dolaşımını hızlandırıyor, cildi canlandırıyor ve sıkılaştırıyor. Seyahatlerde de cilt bakımınızı aksatmamanız oldukça önemli. 2019 sizi hangi maceralara sürükleyecek bilmiyoruz, ama nereye giderseniz gidin yanınızda bakım ürünlerinizi de götürün. Shiseido'nun cilt temizleyicisi, traş öncesi scrub'ı ve nemlendirici içeren bu seyahat kiti hem pratik bir şekilde iş görüyor. Oynar başlıklarıyla yüzdeki tüm eğimlere kusursuz bir şekilde uyum sağlayan ve kendini cilt ve sakal yapınıza göre adspte eden bu ürün en hassas ciltlere bilr konforlu ve kusursuz bir tıraş keyfi yaşatıyor. Yüzünüze bu kada zaman ayırmışken vücudunuzu da unutmayın. Vücut bakımınıza en klasik ve temel adımla yani nemlendiriciyle başlayın. Jack Black'in bu ürünü hafif, hızlı emilen ve ferahlatıcı etkisiyle sıcak bir duş veya yoğun bir spor rutininden sonra sizi kendinize getirecek."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yolculuk-icin-bakim-cantamiza-neler-almaliyiz", "text": "Şampuan ve Duş Jeli: Kaldığınız otel nasıl olursa olsun, siz yine de şampuan ve duş jelinizi yanınıza almayı unutmayın. Size müjde! Hem saçınızı, hem vücudunuzu hem de yüzünüzü temizleyen üçü bir arada ürünler kullanabilirsiniz. Deodarant: En önemli malzemelerden bir tanesi. Ne olur deodorantınızı sürmeyi unutmayın! Sprey deodorant yerine sürmelileri seçin ve paraben içermemesine dikkat edin. Diş Fırçası: Elektrikli dış fırçaları başarılı olsa da seyahatlerde taşımak kolay olmuyor. Düz diz fırçası size daha fazla yer yaratabilir. Unutmayın diş fırçalarını her üç ayda bir değiştirmelisiniz ve ne kadar yumuşak bir diş fırçası seçerseniz dişinizi o kadar az çizer. Diş Macunu: Seyahat boyundaki diş macunlarından alın. Boşuna indiğiniz gibi market arama endişesine kapılmayın. Tıraş: İş seyahati ise almak zorundasınız. Elektrikli tıraş makinenizi evde bırakın çünkü şarjı ile uğraşmak istemeyeceksiniz. Losyonunuzu ve köpüğünüzü unutmayın tabii. Manikür Seti: Eller çok önemli beyler, seyahattesiniz diye kendinizi salmayın. Tırnaklarınız kısa, törpülü ve temiz olsun. Tarak: Saçları sakın ola ki unutmayalım. Saç Ürünü: Saçlarınız da seyahatin yorgunluğunu gösterebilir. Elektriklenme ve kuruluk gibi problemler yaşamamak için iyi bir saç nemlendiricisi alın. Göz bakımı: Seyahat ederken gözleriniz de yorulabilir ve şişebilir. Yorgun görünmemek için gözleri canlandıracak bir göz roll-on'u ya da jeli almalısınız. Parfüm: Güzel bir ortamda güzel kokmak gerekir. Favori parfümünüzün seyahat boyunu bulabiliyorsanız şanslısınız demektir. Daha fazla parfüm seçeneği için tıklayın."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yorgun-ciltler-icin-5-erkek-bakim-tuyosu", "text": "Uzun süren bir gece sonunda ne siz ne de cildiniz uykunuzu alamaysa merak etmeyin! Adeta 8 saat uyumuşsunuz gibi görünmenizi sağlayacak enerji verici bakım rehberinizi hazırladık. Uykunuzu açacak kahvenizi yudumlarken cildinizden yorgunluğun izlerini anında silecek 5 bakım tüyosunu keşfedin. Sabah kalktığınızda üzerinizdeki ve cildinizdeki yorgunluğu hala atamadıysanız güne enerji verici, ferahlatıcı ve derinlemesine arındırıcı bir yüz yıkama seansıyla başlayın. Cildiniz henüz uyanmadı mı? Merak etmeyin, bunun için pratik formüller de mevcut. İçeriklerindeki kafein ve canlandırıcı bileşenlerle kan dolaşımını hızlandıran ve birkaç dakikada cilde doping yapan, etkili günlük maskeleri banyo rafınızda mutlaka bulundurun. Göz altları yorgunluk belirtileri konusunda sizi sırtınızdan bıçaklayabiliyor. Şişkinlik, koyu halkalar ve dahası: Eğer göz altlarınıza müdahale etmezseniz yorgun görünümden kaçışınız yok. Bunun için hızlı etki eden göz altı maskeleri en kesin çözüm. İyi bir nemlendirici enerjisi bitik ciltler için de olmazsa olmazlardan. Cilde dolgunluk ve ferahlık veren, cilt tonunu eşitleyip aydınlatan ve neme doyuran bu bakım ürünleri daha sağlıklı ve şarj olmuş bir görünüm için atlamamanız gerekenlerden. Daha dinlenmiş ve aydınlık bir cildi garanti altına almak istiyorsanız, yatağa geç girdiğiniz gecelerde uyku maskelerinden yardım alın. Gece boyu çalışarak sabaha daha zinde, yumuşak ve aydınlık bir ciltle uyanmak için özellikle C vitamini içerikli formüller favorilerimiz arasında. Gün içinde vücudunuz ve zihniniz gibi cildiniz de enerjisini yitirebilir. Pili düşük uyarısı veren cildiniz için tazeleyici mistlerden faydalanabilirsiniz. Birkaç fısla cilde ihtiyacı olan vitaminleri ve tazeliği veren bu bakım mucizelerini ofis çekmecenizde tutabilirsiniz."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yuz-yikama-meselesi-dogru-urunu-secmek", "text": "Yüzünüzü doğru bir şekilde yıkamadığınız sürece cildinize uygulayacağınız serumların veya nemlendiricilerin pek de bir anlamı yok. Kullandığınız bakım ürünlerinin cildinize nüfuz etmesi için gözeneklerinizin temiz olması ancak çok da tahriş olmaması gerekiyor. Vücudunuzda işe yarayan sabunlar yüzünüzde aynı etkiyi yaratmayabilir. Basit bir şekilde, yüzünüzde bulunan deri tabakası daha incedir ve bu nedenle de daha hassastır. Yani çözüm, cildinizin ihtiyaçlarına uygun doğru temizleyici ürünü bulmaktan geçiyor. Cilt tipinizine uygun olmasının yanında, kullanmayı planladığınız ürünün içeriğine de hızlıca göz atmanızda fayda var. Piyasada kolayca bulabileceğiniz bitki özlü vegan ürünler var; söz konusu cildiniz olduğunda etiket okuma kısmını sakın atlamayın! Cildinizi kurutmadan hem fazla yağı temizleyen hem de akneye karşı etkili olan bir ürün arıyorsanız bu hipoalerjenik ürün işinize yarayabilir. Fazla yağı emmesi ve kiri yok etmesi için büyük kısmı kilden oluşan bu temizleyici, salisilik asit, volkanik perlit ve aynı zamanda odun kömürü ile formüle edilmiş. En iyi sonucu almak için hem sabah hem de akşam kullanabilirsiniz. Yağlı cilt problemine sahip erkekler genelde ciltlerini iyice kurutan ve tahriş eden agresif temizleyicilere yönelebiliyorlar. Eğer cildinizi tahriş ederseniz, gözeneklerinizde bulunan faydalı bakterileri de öldürebilirsiniz. Bazı bakteriler cildiniz için doğal bir koruyucu bariyer oluşturur. Dermalogica'nın bu prebiyotik bakım ürünü, yararlı bakterilere zarar vermeden ciltteki yağ dengesini korumanıza yardımcı olabilir. Aynı zamadan iyi bir sakal temizleyici de olan bu ürün tüm cilt tipleri için uygundur. İçinde bulunan Hindistan cevizi yağı cildin yeterince nemlenmesini sağlarken, allantoin ve aloe vera ise tahrişi ve kızarıklığı ortadan kaldırır. Güne iyi bir başlangıç yapmak isteyenler için favori yüz yıkama ürünü olmaya aday. İçinde bulunan kafein, cildinize ihtiyacı olan güne başlama enerjisini verecek ve yorgunluğun etkilerini kolayca kamufle edecek. Günlük kullanım için uygun olan bu yüzde yüz vegan ürün, cildi temizlemenin yanında nem dengesini de korur. Tahrişi yatıştırmak, kaşıntı ve kızarıklığı azaltmak için flavonoidler ve polifenollerle formüle edilmiş; ayrıca antioksidan bakımından zengin olması hücreleri muhtemel hasardan korumaya yardımcı olabilir. Çekici aromaların ustası Aesop'un normal ciltler için uygun olan bu ürünü nazik bir yüz temizleme rutini arayanlar için birebir. Fabulous Face Cleanser'ın içinde bulunan bergamot, papatya tomurcuğu ve biberiye sayesinde sabahları taze ve yenilenmiş hissedeceksiniz. Siyah noktaların ortadan kaldırılmasında başarılı olan bu temizleyici ürün gluten içermez ve vegandır. Sabun içermeyen ve köpürmeyen formülü sayesinde diğer temizleyici ürünlerden farklı olarak kuru cilde uygulanır. Tahrişe eğilimli ve iltihap problemi yaşayan ciltler için üretilen bu ürün, kenevir tohumu ve dağ kekiği yağıyla formüle edilmiş. Tüm cilt tipleri için tavsiye edilse de, özellikle kızarıklığı yatıştırmaktaki etkisiyle biliniyor. Genel bir temizleyici olarak kullanılmaya uygun olsa da, yaz aylarında çok fazla güneşe maruz kalanlara şiddetle tavsiye edebiliriz. Vegan bakım ürünleri hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız bu yazı ilginizi çekebilir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/yuzde-yuz-dogal-ve-vegan-cosnatura", "text": "Natrue ve Vegan sertifikalarına sahip olan ve dermatolojik testlerden geçen Cosnature Natural Cosmetics yenilikçi bir Alman markasıdır. Sadece en saf malzemeleri seçerek, doğanın gücünü sonuna kadar kullanmayı amaç edinmiş marka, hayvansal testler olmadan geliştirilmiş ve üretilmiştir. Cosnature Piyasada mevcut olan klasik kozmetik ürünlerinden uzak, toplumu organik ve doğal kozmetik kullanımının faydaları hakkında bilinçlendirmeyi ve kullanımıyla bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. Ürünlerinin tamamı sentetik kokulardan, boyalardan ve koruyucu maddelerden arınmış olup, içerğinde silikon, paraben veya polietilen glikol gibi mineral yağdan yapılmış hiçbir bileşen kullanılmamaktadır. Cosnature markasının Türkiye'de tek temsilcisi olarak Ecovita Kozmetik, Organik ve Vegan Kozmetik severlerin yanı sıra, çevreyi önemseyen, hayvan zülmüne karşı olan, yenilikçi içerikleri benimseyen kişileri hedeflemektedir."} {"url": "https://gq.com.tr/wellness/zihin-sakinlestikce-kalp-duyulmaya-baslar", "text": "Dünyadaki tüm varlıkların gözlerimizle göremediğimiz ancak hissedebildiğimiz bir enerjisi var ve bu enerjinin de kaçınılmaz bir şekilde etrafındakileri etkilediği aktif bir alanı mevcut. Kimisinin etki alanı daha güçlü, kimisininki daha sakinleştiriciyken, kimisininki coşturucu, yorucu, yumuşak veya sert olabiliyor. Bu farklılıkların bizi daha az etkilemesini, bizi neyin aşağı çektiğini neyin yükselttiğini tecrübe ederek sağlayabiliriz ancak. Etkilenmek bir tarafa, Enerji dalgalanmalarını nasıl kendi lehimize kullanabiliriz? derseniz, en önemli konunun insanın kendini iyi tanıması olduğunu söyleyebilirim. Neyin sana iyi geldiğini, neyin seni beslediğini, yorduğunu, ileriye taşıdığını veya enerjini çaldığını bilmen gerekli. Basit bir örnek üzerinden gitmek gerekirse, üzerinize giydiğiniz kıyafetlerin rengi, oturma odanızdaki duvarın rengi, kullandığınız aracın rengi, sürekli aynı tip insanlara çekilmeniz ve dahası, aslında bu basit detaylar, arka planda hangi enerjiye çekildiğinizi veya hangi enerjinin tıkalı veya eksik olduğunu gösteriyor. Bu enerjiyi aktif tutabilmek için öncelikle bahsettiğim gibi kendinizi tanımalı ve bu dünyaya gelişinizdeki amacı bulup onunla doğru orantılı bir akış içinde olmalısınız. Bir diğer soru da şu: Seni rahatsız eden bir durumla karşılaştığında kendini nasıl nötr hale getirebilirsin? Öncelikle, sana bahşedilen en hayati aracı, yani nefesini kullanmalısın. Zamanın el verdiğince -mesela beş dakika boyunca- nefes alışverişini sakinlikle takip edip dikkatini nefeste tutabilirsin. Derin ve sakin nefesler alıp daha sakin, yumuşak ve uzun nefes verişlerle sinir sistemini sakinleştirip vücuduna giren oksijen seviyesini yükseltmek işe yarayacaktır. Bir diğer yöntem de seni rahatsız eden, enerjini düşüren durumları not etmek veya biriyle paylaşmak olabilir; içinde oluşan o hissin kontrollü ve sakince dışavurumu, içeride sıkışık kalan yorucu enerjiyi dışarı çıkararak zihninde ve kalbinde yeniye, tazeye ve sana iyi gelene yer açmanı sağlayabilir. Benim bir diğer kullandığım araç ise Gurum Amma'dan aldığım mantra'yı zihnen veya sesli olarak tekrarlamaktır. Buna japa meditasyonu da deniyor, aklımdakini mental veya sözlü olarak tekrar edip, zihni sabit ve bana iyi geldiğine inandığım bir yolda tutarak konsantre olmak beni sakinleştirip daha iyi hissetmeme yardımcı oluyor. Önemli olan zihni sakinleştirip, ekarte edebilmek; zihin sustuğu zaman kalp daha güçlü oluyor, sonucundaysa aura veya saf enerjiyi hissedebiliyoruz. Buna bir örnek vermek gerekirse; gündüz vakti bir ormana ya da deniz kenarına gittiğimizde kendimizi daha arınmış, huzurlu hatta daha yaratıcı hissedebiliyoruz. Zihnimiz sakinleştikçe doğanın besleyici gücüne biraz daha teslim olabiliyor, kendi doğamıza daha da yakınlaşabiliyoruz. Bu sayede, doğanın besleyici, onarıcı ve güçlendirici enerjisini hissedebiliyoruz. Peki, gündüz vakti gittiğimiz aynı ormana veya deniz kenarına, gece zifiri karanlıkta gittiğimizde kendimizi nasıl hissediyoruz? Ağaçların sakinleştirici, besleyici enerjisi gece de devam ediyor olmasına rağmen karanlığın getirdiği bilinmezlik, giderek zihnimizin daha hızlı çalışmasına, bilinmez olasılıklar üzerine senaryolar üretmesine neden oluyor. Karanlığın bizde uyandırdığı korku ve endişe hissi, bu şifalı etkiyi hissetmemizi engelliyor. Enerjiyi hissedebilmek için önyargılarımızdan, zihnin yarattığı şartlandırmalardan, başkalarının bizim hakkımızda neler düşündüğüne yönelik yorucu fikirlerimizden kendimizi olabildiğince arındırmalıyız. Her nesnenin ve her insanın enerjisinin kendine has bir rengi olduğu doğru. Kırmızı kök çakranın stabil ve açık olduğunu, turuncu yaratıcı ve yoğun cinsel enerjiye sahip olduğunu, sarı kişinin kendinden emin ve güçlü olduğunu, yeşil sevgi dolu ve merhametli olduğunu, pembe şefkatli ve anaç olduğunu, mavi kendini ifade edebilen ve dışadönük olduğunu, mor his ve içgüdülerin kuvvetli olduğunu, indigo tonları empati yönünün güçlü ve iyi bir gözlemci olduğunu, beyaz inançlarına daha bağlı ve hızlı düşünme yetisine sahip olduğunu, siyah ise yorgun olduğunu ve dengeden çıktığını gösterir. Aura renklerimiz sürekli değişkenlik gösterebilir, ancak her kişide bir ya da iki renk biraz daha baskın ve kalıcıdır. Aura'mızı nasıl temiz tutabiliriz: Burada Patanjali'nin yoga sutra'larında bahsedilen Yama'lar üzerinden ilerleyebiliriz. AHIMSA: Evrendeki varlıklara ve kendine zarar vermeden edindiğin her besin, düşünce, edinim ve kazancın sana sağladığı enerji, sana daha çok huzur, bolluk ve bereket getirecek; dünyaya daha az yük olacak, seni hafifleterek öz benliğine biraz daha yaklaşmana yardımcı olacaktır. Kendine ve çevrene zarar vererek yaptıkların, enerjini aşağı çekecektir. Aynı ölü bir hayvandan edinilen besinin organik bir salatadan edindiğimiz enerjiden daha ağır ve yorucu olması gibi. SATYA: Davranışlarımız ve sözlerimiz içimizdeki enerjinin dışavurumudur ve bu dışavurum etrafa bir enerji yayar. Ne kadar kendi gerçeğimize uygun davranır, doğru sözleri güzellik ve şefkatle sarf edersek, üzerimize çektiğimiz enerji de bir o kadar temiz ve uyumlu olacaktır. ASTEYA: Çalmadan, çırpmadan, başkalarının hakkına göz koymadan edindiklerimizin bizde oluşturduğu hisler ve değerler, her zaman bize huzur ve rahatlık getirecektir. Başkalarının hakkı olandan ziyade kendi elimizdekilerin kıymetini bildikçe bir doygunluk ve şükür hissi oluşacaktır. BRAHMACARYA: Evrenle, doğayla birlik halinde olarak kendini yaratan güce bırakmak huzur verecektir. Unutmamalıyız ki, dünya bizim etrafımızda sadece bizim için dönmüyor, elimizden gelenin en iyisini yaptıktan emin olduktan sonra gerisini bu güce teslim etmek bizde bir şükür ve kabullenmişlik hissi oluşturacaktır. Böylelikle, kendimizi bir sonuç bekleme durumundan kurtararak, her işin bizim hayrımıza ilerlediğine kendimizi inandırabiliriz. APARIGRAHA: Cömertlik ve sadelik, ihtiyacımız kadarını alıp, ihtiyacımızdan fazlasını ihtiyaç sahiplerine vermek bize huzur ve hafiflik verecektir. Aslında biz cömertlik yaptıkça yenisi ve daha fazlası için yer açmış oluyoruz, biz verdikçe, daha fazlasını ediniyoruz. Sadeleştikçe dünyaya daha az külfet oluşturup, daha az üretime neden oluyor, dünya kaynaklarının daha temiz ve bakir kalmasına aracı oluyoruz. Daha azla yetinmeyi öğrendikçe, zihnimizin daha az yorulduğunu, daha az çalışan zihnin kalbin daha etkin olmasına alan açtığını fark edebiliriz. Bu yukarıda saydığım beş ana prensip üzerinden ilerleyen birey, eminim ki etrafına ve kendisine daha temiz enerjileri çekecek, daha sağlıklı bir süptil ve fiziksel bedene sahip olacaktır. Öfkenin, üzüntünün, motivasyon eksikliğinin, bağımlılıkların, özgüven eksikliğinin, yalancılığın, dedikodu yapmanın ve kıskançlığın genel olarak aura'mızın düzenini ve akışkanlığını bozduğunu; aşkın, sevginin, sadakatin, umutlu olmanın, huzur içinde kalabilmenin, neşeli olmanın, zinde olmanın aura'mızı güçlendirdiği ve pozitif etkileri bulunduğu görülmüş. Özetle, aslında her problem kendi içinde panzehirini de sunuyor. Öfkeli olduğumuz zamanlarda her şeyin gelip geçici olduğunu, üzgün olduğumuz anlarda uzun vadede bizim için neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilemeyeceğimizi hatırlayarak kendimizi zihnen daha temiz ve sakin tutabiliriz."} {"url": "https://gq.com.tr/zihinsel-yorgunluga-karsi-egzersiz", "text": "Zihinsel yorgunluğa neden olabilecek pek çok şey var - iş, stres, sorumluluklar, baskılar ve hatta ilişki sorunları kendinizi tükenmiş ve hiçbir şey yapmak istemez halde hissetmenize neden olabilir - ancak fiziksel yorgunluk için nasıl bir çözüm varsa, bunun için de bir çözüm var. Aslında zihinsel yorgunluk da en az bedensel yorgunluk kadar kötü ve yıkıcı olabilir çünkü özellikle performansınız, üretkenliğiniz, hafızanız, öğrenmeniz ve beyin fonksiyonlarınız üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilir - konsantre olmakta zorlanmanıza ve basit bir görevi göz korkutucu, ezici ve çözülmesi imkansız gibi hissetmenize neden olabilir. Bazen yorgunluğu sona erdirmek için biraz uyku yeterli olmaz ve başka önlemlerin alınması gerekir. Zihin yorgunluğu söz konusu olduğunda, uzmanlar fiziksel egzersizin çok yardımcı olabileceğini ve özellikle en çok fayda sağlayan tür olduğunu söylüyor. Ve evet, zihniniz yorgun olduğunda egzersiz fikri kulağa daha da yorucu gelebilir, ancak aslında harika bir çözüm, sadece kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olan hormonları salgıladığı için de değil. Ulusal Sağlık Enstitüleri'ne göre, zihinsel olarak yorgun olduğunuzda enerjinizi yeniden kazanmak için yapabileceğiniz en iyi egzersiz aerobik. Ulusal Tıp Kütüphanesi'nde yayınlanan bir çalışmada, egzersizin zihinsel yorgunluk üzerindeki etkileri analiz edildikten sonra, \"orta derecede aerobik egzersizin aktif kontrol tedavisine kıyasla bilişsel esneklik, ruh hali, yorgunluk, kendi kendine algılanan bilişsel yetenek ve motivasyonda iyileşmeye yol açtığı bulundu. Orta düzeyde aerobik egzersiz, yorgunluk ve huzursuzluk dışında pasif kontrol tedavisinden de daha etkili olabilir. Çalışma, bir fiziksel egzersiz seansının bilişsel esnekliği, daha iyi performansı ve rahatlık durumunu yeniden oluşturmaya yardımcı olabileceğini söylüyor. Fiziksel egzersizden bahsederken koşmak, yürümek, yüzmek, ip atlamak ve hatta dans etmek gibi kardiyovasküler egzersiz seçeneklerinden bahsediyoruz ve çalışma, faydalarından yararlanmak için orta düzeyde bir seansın yeterli olduğunu söylüyor. Buna ek olarak, Runner's World'e göre, koltukta oturup TV programları izlemek ya da dikkat dağıtıcı şeyler aramak gibi şeylerin yorgunlukla mücadele etmek için gerçekten işe yaramadığı gösterildi. Uzmanlar günde en az 30 dakika orta düzeyde egzersiz yapılmasını öneriyor ve bu süre zihinsel enerji için fiziksel antrenman yapabileceğiniz süreyle aynı, hatta daha iyi uyumanıza ve stresle mücadele etmenize yardımcı olabilecek bir şey, bu yüzden her yönden bir win-win. Runner's World, \"30 dakikalık egzersiz hafıza, akıl yürütme ve planlama konularında iyileşme göstermeye yarar\" diyor ve bunun sebebinin egzersizin merkezi sinir sisteminin tepkisini iyileştirmesi ve bilişsel süreçlerin iyileşmesine ve daha iyi çalışmasına yardımcı olması olabileceğini ekliyor. Bu da her gün sabah işe gitmeden önce ya da akşamları, uykuya dalmak daha zor olabileceğinden yatma saatinize çok yakın bir zamanda yapmamanız gerektiğini akılda tutarak biraz egzersiz yapmanın tavsiye edilmesinin bir başka nedeni. Ve bunu bir partnerle yapmanız en iyisi, çünkü bu sizi motive eder ve beyni bozulmaya karşı korumak için de iyi olan sosyalleşme faktörüne katkıda bulunur."}