{"url": "https://yalansavar.org/2009/11/26/domuz-gribi-asisi-ve-komplo-teorileri/", "text": "Domuz Gribi ya da diğer adı ile H1N1, 2009 yılı Nisan ayında ortaya çıkan bir Influenza tipi grip salgını. Dünya, ilk defa artan iletişim araçları sayesinde bir salgını zamanında izleyebiliyor ve hatta insanlığı tehdit etmesine fırsat vermeden gerekli önlemleri alma şansına sahip. Ama her zaman olduğu gibi toplum bu konuda da komplo teorisyenleri, alternatif tıp meraklıları ve sözde-bilim savunucuları tarafından yanlış yönlendiriliyor. Hastalığa yakalanmayı engelleyecek aşı olmasına rağmen etrafta dolanan yalan yanlış bilgiler nedeniyle aşılanma oranı çok düşük ve bu ciddi salgın için gereken önlemler alınmıyor. Hastalığa karşı korunmanın en önemli iki yolu bilgilenmek ve aşılanmaktan geçiyor. Influenza: Mevsimsel Grip Influenza nedir? Influenza, ya da sıkça kullanınan adı ile Grip, RNA içeren virusler nedeniyle oluşan ve memelilerle kuşlarda görülen bir bulaşıcı hastalıktır. Öksürme veya hapşırma sırasında ağızdan havaya saçılan küçük damlacıklarla bulaşır. Benzer şekilde kuş dışkısı veya burun salgıları ile direk temastan; veya bu salgılarla kirlenmiş yüzeylerden geçebilir. Günışığı, dezenfektanlar ve deterjanla inaktive hale gelir. İlaveten sabuna karşı da duyarlıdır, bu nedenle sık el yıkama hastalık bulaşma riskini azaltır. Kuluçka süresi 1-4 gün arasında değişir. En sık görülen belirtileri boğaz ağrısı, titreme, ateş, kas ağrısı, şiddetli baş ağrısı, öksürük, yorgunluk. bitkinlik ve genel halsizliktir. Ciddi vakalarda, özellikle yaşlılarda ve bebeklerde pnömoni ye neden olarak öldürücü olabilmektedir. Belirtiler birkaç günden birkaç haftaya kadar sürebilir. Influenza hastaları, belirtileri ortaya çıkmadan önceki günden belirtiler ortadan kaybolduktan sonraki bir haftaya kadar virus saçabilirler. Grip virüsü nasıl mutasyon geçirir? Influenza virüsü, 8 ayrı RNA ipliği üzerinde yer alan 11 adet genden oluşan basit yapılı bir virustür. Virüsün hızlı mutasyon geçirmesinin en önemli nedeni de bu basit yapısıdır. Virüs, RNA'sı kendini çoğaltırken ortaya çıkan kopyalama hatalarını düzeltecek enzimlerden yoksundur. Bu nedenle enfekte ettiği hücredeki çoğalması sırasında RNA'sında sıklıkla hatalar oluşur ve yeni virüsler bu hatalı/farklı genetik yapı ile üretilirler. Bu mutasyonların pek çoğu virüs için önemli bir değişiklik yapmayan mutasyonlardır, ancak bağışıklık sistemimiz bu değişikliklerin her birini farklı bir enfeksiyon olarak algılar ve daha önce grip olmuş bir kişi mutasyon geçirmiş bu yeni virüslerden biriyle karşılaştığında onu yeni bir virüs olarak algılar ve daha önceki virüse karşı bağışıklık kazanmış olsa bile yeniden hastalanabilir. Mutasyon oranının yüksek olmasında bir başka önemli faktör ise co-enfeksiyon denen, aynı anda birden fazla değişik grip virüsü ile enfekte olma durumudur. Aynı hücreye iki ayrı RNA içeren grip virüsü girdiği zaman bu virüsler arasında RNA alışverişi olabilir ve ortaya bambaşka yeni bir grip virüsü çıkabilir. 2009 yılında ortaya çıkan H1N1 Domuz Gribi salgını da bu tip bir mutasyona bağlı oluşmuş durumda. Kısaca, Grip tek bir virüse bağlı bir hastalık olmayıp, çevrede dolanan, hızla değişebilen bir virüs ailesine bağlı ortaya çıkan bir hastalıktır. Eğer değişmese idi, bir defa grip olan kişilerde ortaya çıkan bağışıklığın ömür boyu gribe karşı koruyucu olması beklenirdi. Ancak sürekli değişiyor olması insanların defalarca benzer belirtileri gösteren grip hastalığına yakalanmasına neden olmaktadır. Grip virüsü aşısı nedir? Grip aşıları canlı veya ölü virüs içerirler. Canlı virüs içeren formu burundan sprey olarak, ölü virüs içerenleri ise kas içine enjeksiyon olarak uygulanır. Günümüzde aşı üretimi yumurta hücrelerinde yapılmaktadır. Virüs, antibiyotikli bir karışım halinde döllenmiş tavuk yumurtalarına enjekte edilir. Her bir doz aşı için en az bir yumurta harcanır. Virüs, yumurta içindeki embryo kordon hücrelerinde çoğalır. Daha sonra çoğalmış virüs içeren bu kordon yumurtalardan çıkarılır ve santrifüjle saflaştırılır. Grip virüsünün hızlı mutasyona uğrama özelliği nedeniyle yıllık grip aşıları virüs karışımı olarak üretilirler. Her yıl, Dünya Sağlık Örgütü Küresel Grip Takip Sistemi tarafından istatistiksel olarak bir sonraki yıl ortaya çıkması muhtemel üç farklı tip virüs (H1N1, H3N2, ve Type-B) seçilerek aşılar üretilir. Bu tahminin tutarlı olduğu yıllarda grip aşıları çok etkin olurken, tahmin dışında beklenmeyen bir mutasyonun ortaya çıkması halinde herhangi bir koruyuculukları düşüktür. Yüksek mutasyon oranı nedeniyle aşılar bir yıl içinde etkilerini kaybederler. H1N1: Pandemik Grip H1N1 nedir? Domuz gribi, ya da resmi adıyla H1N1 Pandemik Grip, Nisan 2009 yılında ilk defa Meksika'da görülen bir tür griptir. H1N1 virüsü insan, kuş ve domuzlara özgü grip RNA'larının üçlü kombinasyonunu içeren bir virüstür. Bu tip kombinasyonlar grip virüsünün gen değiş tokuş özelliği nedeniyle ortaya çıkabilmektedir. Birkaç yıl önce görülen Kuş Gribi (H5N1) de benzer bir kombinasyondu. Bir tür virüsle enfekte bir insan ya da hayvan, diğer tip virüsle de karşılaşırsa bu iki virüs enfekte ettikleri hücre içinde gen alışverişinde bulunabilirler ve yeni bir hibrid tür virüs ortaya çıkarabilirler. 1918 yılında ortaya çıkan ve dünya çapında 50-100 Milyon insanın ölümüne yol açan İspanyol Virüsü de benzer bir hibrid virüstür. Bu salgın, Birinci Dünya Savaşı'nda ölen insan sayısının neredeyse 5 katı kadar daha fazla kişinin ölümüne neden olmuştur. Salgın sırasında 500 Milyon kişi hastalanmıştır. H1N1 virüsü yapısı itibariyle İspanyol Gribi ile benzerlikler göstermektedir. H1N1 nomal grip virüsleri ile aynı şekilde bulaşır. Normal gribe benzer belirtiler verir: yüksek ateş, öksürük, başağrısı, kas ve eklem ağrısı, boğaz ağrısı ve burun akıntısı. İlaveten bazı kişilerde kusma ve ishal de görülebilir. Ancak bazı ciddi vakalarda zatürre ve ARDS denen solunum yolu komplikasyonlarına neden olabilir. ARDS, ya da Akut Solunum Yetmezliği Sendromu çok ciddi seyreden, ancak solunum cihazı ile tedavi edilebilen, buna rağmen ölüm oranı çok yüksek olan bir hastalıktır. H1N1 salgını neden önemli? Her yıl pek çok grip salgını olur ve grip virüsleri her yıl değişir. Mevsimsel grip mutasyona uğrasa da daha önce ortada dolanan virüsler de benzer yapıda olduğundan hastalanan kişiler bağışıklık sistemlerinin eski deneyimleri sayesinde mevsimsel gribi daha hafif atlatırlar. Ancak H1N1 yeni bir virüs ve pekçok insanın bu virüse karşı hemen hiç bağışıklığı yok, bu nedenle hastalanan kişi sayısı mevsimsel gripten fazla ve hastalanan kişiler bu gribi çok daha ağır geçiriyorlar. H1N1 ile ilgili bir diğer endişe edici durum ise özellikle genç insanlarda (15-45 yaş arası) hızla yayılması ve bu yaş grubunda ciddi komplikasyonlara neden olması. Virüsle karşılaşan pekçok kişi hastalığı hafif geçirse bile kronik hastalığı olmayan genç ve sağlıklı kişilerde yoğun bakımda tedavi gerektiren zatürre veya ARDS , hatta bu hastalıklara bağlı ölümler gözlenmekte. H1N1 aşısı nedir? H1N1 Domuz gribi aşısının yapı, içerik ve hazırlanma şekli açısından mevsimsel grip aşısından hiç bir farkı yok. Bu yıl, H1N1 pandemik Grip ve mevsimsel grip aşılarının ayrı iki aşı olarak karşıya çıkmasının tek nedeni H1N1 salgını ortaya çıktığında zaten 2010 yılına ait mevsimsel grip aşı üretimi başlamış durumda idi. Yumurtalar bir defa virüsle enfekte edildikten sonra süreci durdurmak veya H1N1 virüsünü halen enfelkte edilen yumurtalara eklemek mümkün olmadığı için H1N1 için yeni bir aşı hazırlandı. Bu süreçte de ilaveten milyonlarca yeni yumurta gerektiği için aşılar ilk etapta sınırlı sayıda üretilebildi. Gerek mevsimsel grip, gerek domuz giribi aşılarının üretildiği teknik neredeyse 50 yıllık, geçen yıllar içinde aşının üretim tekniğinin ve aşının kendisinin güvenli olduğuna dair gayet net veriler mevcut. H1N1 aşısının yan etkileri neler? Kullandığımız her ilacın nadiren de olsa görülebilen yan etkileri vardır. İlaç firmaları yasal olarak milyonda bir bile görülse bu yan etkileri rapor etmek ve prospektüs bilgisi ile kullanıcıları uyarmakla yükümlüler. Her gün kullandığımız en eski ve yaygın ilaçlardan biri olan Aspirin mide kanamasına neden olabiliyor. Hatta çocuklarda görülen ciddi bir nörolojik hastalık olan Reye Sendromu'na neden olabilir. Ancak çoğumuz Aspirin kullanmaya devam ediyoruz, hatta pekçoğumuzun ateşlendiğinde, ağrısı olduğunda yaşamını kurtarmış ilaçlardan biri. İlaçları kullanırken bu fayda-zarar dengesini göz önünde tutarak kararlarımızı veriyoruz. Doktorlar da buna göre ilaç reçete ediyorlar; herhangi bir ilacı kullanmanın getirdiği fayda, kullanmamanın getireceği riskten fazla ise o ilacı reçete ediyorlar, değilse alternatif başka bir ilaç veriyorlar. Yani ilaci kullanma durumundaki risk ile kullanmama durumundaki risk karsilastirilarak uygulama kararina varilir. Bilimsel yaklasim bunu gerektirir. H1N1 aşısı da diğer tüm aşılar gibi bazı yan etkilere sahip. Ancak bu etkiler bu aşıya özgü etkiler değil. En sık görülen yan etkiler şunlar: aşının uygulandığı bölgede ağrı, kızarma, şişme, baş ağrısı, kas ve eklem ağrısı. Bu yan etkiler genelde hafif seyrediyor ve herhangi bir tedaviye gerek olmadan kendiğişinden birkaç günde iyileşiyor. Ateş, kas ve baş ağrıları çocuklarda biraz daha şiddetli görülebiliyor. Nadiren, diğer grip aşıları gibi H1N1 aşısı da allerjik bazı yan etkilere neden olabilir. Bu durumda en uygun olanı kısa zamanda bir doktora danışmaktır. İlaveten, yumurta allerjisi olanların hem mevsimsel hem de H1N1 pandemik grip aşılarından uzak durması gerekli. Aşılar yumurta içinde üretildiğinden içeriklerinde yumurta proteinleri var ve yumurta allerjisi olanlarda ciddi allerjik tepkilere neden olabiliyor. Guillain-Barre Sendromu nedir? İsmi sıkça Domuz Gribi aşısı ile birlikte anılan Guillain-Barre Sendromu , genellikle akut enfeksiyonlar sonrası tetiklenen otoimmun nörolojik bir hastalıktır. GBS, %70 oranında bir viral enfeksiyonun ardından ortaya çıkar ve 100.000 kişide 1-2 oranında görülür. Viral enfekisyonlara ilaveten bazı bakteriyel enfeksiyonlar ve aşılar sonrasında da görülebilir. Oluşma nedeni, enfeksiyon sırasında vücuttaki enfeksiyon nedenini yok etmek üzere tetiklenen bağışıklık sisteminin sinir hücreleri kılıflarını tahrip etmesidir. İlk belirtileri bacaklarda başlayan güçsüzlüktür. Güçsüzlük yavaş yavaş bacaklardan yukarı tırmanır ve ağır vakalarda tüm bedeni felç edebilir. Uygun immunoglobulin tedavisi ve destek tedavi ile hastaların çok büyük bir kısmı tamamen iyileşir. Hastaların %80'i hastalığı takiben birkaç ay içinde tamamen iyileşmesine rağmen ağır vakalarda %2-3 civarında ölüm oranı mevcuttur. Aşı prospektüslerinde grip aşısının nadiren de olsa GBS nedeni olabileceği belirtilmektedir. 1976'da ABD'de ortaya çıkan benzer bir Domuz Gribi sonrası GBS sıklığında göreceli artış yaşanmış olması nedeniyle bu uyarı o tarihten sonraki tüm aşılara eklenmektedir. Aşı Yan Etkileri Bilgilendirme Sistemi 'ne göre aşı sonrası GBS oluşma riski 1 Milyon kişide 1 civarındadır. VAERS verilerine göre 2009 yılında uygulanan 46.2 milyon doz aşıya bağlı ortaya çıkan GBS vaka sayısı 12 adettir. Bu 12 vakadan sadece 4 adedin tanısı 2009 yılı sonu itibariyle kesinleşmiş GBS olup, diğer vakaların incelemesi ise halen sürmektedir. GBS ve grip aşısı bağlantısını değerlendirmeden önce dikkat edilmesi gereken en önemli nokta GBS'in sadece aşı ile değil çok daha büyük olasılıkla (%70 oranında) enfeksiyon sonrası ortaya çıktığını anımsamaktır. Zira aşılanmamış bir kimsede virüsün kendisine bağlı olarak GBS ortaya çıkma riski çok daha yüksektir. Kısaca aşılanmak, grip virüsü nedeniyle ortaya çıkabilecek GBS vakalarının sayısını azaltmaktadır. H1N1 ile ilgili Komplo Teorileri ve Hurafeler Her konuda olduğu gibi H1N1 konusunda da ortada dolanan yanlış bilgilendirme hepimizin sağlığını tehdit ediyor. Komplo teorilerini kısaca inceleyelim: Domuz Gribi biyolojik silahtır! H1N1 virüsü, virüsün yapısı ve ortaya çıkış şekli bu güne dek bildiğimiz İnfluenza virüslerinin mutasyon özellikleri ile tamamen uyumludur.Domuzlar ve kuşlar memeli ve kuş virüsleri için ideal karışma ortamıdır. Kaldı ki dünya 1918'de ve 1976'da benzer hibrid virüslerden kaynaklanan başka salgınlar yaşamıştır. 1918 yılında yaşanan İspanyol Virüsü genetik mühendisliği diye bir bilim dalı yokken ortaya çıkmıştı. Benzer bir başka iddia da bu virüsün biyolojik silah olarak üretildiği yolunda. Biraz biyoloji bilen ve biyolojik silah üretecek kadar da virüs ve bakterilerin özelliklerine hakim bir bilim adamı biyolojik silah olarak asla bir Influenza virüsünü seçmez. Yüksek mutasyon özelliği bu virüsün biyolojik silah olmasını kesin olarak engelleyecek faktörlerden biri. hangi bilim adamı laboratuvarda yıllarca uğraştıktan sonra yarttığı silahın bir iki ay içinde başka bir virüse dönüşmesini ister ki? Grip virüsleri yapıları gereği o kadar değişkenler ki bir ay önce çok öldürücü olan bir virüs iki ay sonra burun akıntısı yapar hale gelebilir. Domuz Gribini ilaç firmaları icat etti! Bir diğer iddia Tamiflu ve benzer antiviral ilçaların piyasasını yükseltmek için virüsü ilaç firmalarının icat ettiği yönünde. Bu komplo teorisinin de yukarıdakinden bir farkı yok: eğer firmalar ilaç tükemtimini artırmak istedikleri için virüs üretiyor olsalar kesinlikle grip virüsü kadar değişime meyilli bir virüs icat etmezlerdi. İlaç firmaları kapitalist ve kar amaçlı firmalar da olsalar unutmamak gerekir ki bugünkü yaşantımızı, sağlıklı yaşlanabilmemizi ve bugün bize basit gelen pekçok hastalıktan ölmemiş olmamızı ilaç firmalarına borçluyuz. Yıllarca insanlığın korkusu olan veba hastalığı, cüzzam, tüberküloz gibi hastalıkları bugün önemsemiyoruz bile. Hepsinin ilacı var çünkü! İlaç firmaları hem Dünya Sağlık Örgütü hem faaliyet gösterdikleri ülkelerdeki pek çok kurum ve yasa tarafından sıkıcı bir şekilde denetleniyorlar. Kaldı ki farklı ilaç firmalarında çalışan yüzlerce doktor her akşam yatarken 'Yarın nasıl bir icat yapsak ta insanları öldürsek? ' diye düşünmüyorlar. Domuz eti yemiyorum, bana birşey olmaz! Domuz gribinin adı H1N1 virüsünün içindeki bir paranın domuzlara zsgü grip virüsüne benzer olmasından ve ilk defa domuzlarda görülmesinden geliyor. Şu anda bulaşmasında domuzların hiç bir etkisi yok; aksine aynı normal grip gibi insandan insana geçiyor. Domuz yemeseniz, görmeseniz de insanlarla iletişim halinde olduğunuz sürece risk altındasınız. Domuz Gribi aşısı çok tehlikeli, zaten onayı da yok! H1N1 aşısının, yukarıda da detaylandırıldığı gibi mevsimsel grip aşısından herhangi bir farkı yok. Üretim süreci, içindeki maddeler tamamen mevsimsel grip ile aynı. Üretimden yumurta kullanılması ve bu yıl iki farklı aşı gerekliliği nedeniyle yaşanan yumurta sıkıntısı H1N1 aşısında stok azlığı yaratmış durumda, bu durum da komplo teorisyenlerini körükleyen bir hava oluşturuyor. H1N1 aşısı bazı komplo teorisyenlerinin sandığı gibi sadece Amerika kökenli bir aşı da değil. Şu an piyasada üç adet aşı var: Novartis firmasının ürettiği Focetria; GlaxoSmithKline tarafından üretilen Pandemrix ve Baxter AG tarafından üretilen Celvapan. Novartis firmasının İsviçre kökenli, Baxter fırmasının Amerikalı, GlaxoSmithKline firmasının ise İngiliz olduğunu belirtmekte fayda var. Her üç aşı da hem FDA hem CDC hem de WHO tarafından onaylanmış durumda. Domuz Gribi aşısı test edilmedi, denek oluyoruz! Bir ilacın veya bir aşının özellikle de gelişmiş ülkelerde piyasaya sürülebilmesi için binlerce deneği içeren kontrollü klinik deneylerden geçmesi şart. Tüm H1N1 grip aşsıları bu deneye tabi tutulmuş, güvenilirlikleri ve etkinlikleri bu deneylerle test edilmiş durumda. Aşılar ancak bu testlerden geçtikten sonra gerekli onayları alarak satışa sunulabiliyorlar. Kaldı ki H1N1 için aşılama kampanyaları ABD ve Avrupa'da Türkiye'den çok önceden başladı. Domuz Gribi aşısı otizm yapıyor! Aşıların otizme neden olduğu iddası bilimsel açıdan hiç bir geçerliliği olmayan bir iddia. İddianın kökeninde 1998 yılında İngiltere'de Dr. Andrew Wakefield ve 12 meslektaşı tarafından yapılan ve Lancet dergisinde yer alan bir çalışma var. 12 otistik çocuğu konu alan bu çalışma sonunda Dr. Wakefield MMR aşısının barsaklardan kana toksik maddelerin geçmesi sonucunda otizme neden olduğuna kanaat getiren bir bilimsel yazı yayınlıyor. Yazının hemen ardından İngiltere ve Amerika'da otizm-aşı ilişkisi en popüler konulardan biri oluyor ve aşılanma oranları ciddi anlamda düşüyor. İzleyen yıllarda ABD'de Amerikan Pediatristler Derneği aşılarda koruyucu madde olarak kullanılan bir cıva bileşiği olan Thimerosalmaddesi hakkında endişelerini dile getiriyor. Yapılan ardışık aşılardan alınan Thimerasol mikkatını sınırlamak için Amerika Halk Sağlıüı kurumu önem olarak aşılardan Thimerosal maddesini kaldırmaya karar veriyor. Aslında AAP tarafından dile getirilen endişede sadece civanın olası toksik etkileri yer alırken medya ve sözde-bilim yanlıları iki birbirinden bağımsız konuyu birleştirmekte bir sakınca görmüyorlar ve o tarihten beri Amerika'da kamuoyu gindemini aşılarda kullanılan thimerosal maddesinin otizm yaptığı yolundaki safsata meşgul ediyor. Wakefield araştırmasının ardından farklı ülkelerde sayısız bilimsel araştırma ve çalışma ile ( ki bu çalışmaların bazıları 500.000 çocuk üzerinde 20 yıllık dönemleri kapsayacak şekilde yapılmış) otizm ve thimerosal arasında herhangi bir ilişki olmadığı ispatlanmış durumda. Kaldı ki bir porsiyon ızgara somon'da bir doz aşıdan çok daha yüksek oranda civa mevcut. Dahası, 1998 yılında yayınlanan Wakefield araştırması, yapılan çalışmadaki yanlılık, hatalar ve çalışmayı yürüten Dr. Wakefield'in çalışma yaptığı sırada rakip bir MMR firmasının hissedarı olması nedeniyle saygın bir tıp dergisi olan Lancet tarafından tekzip ediliyor ve 2004 yılında yapılan bir açıklama ile Wakefield çalışmasına ait yayının güvenilir olmadığı basına ve tıp dünyasına duyuruluyor. Wakefield ile birlikte çalışmayı yapan 12 doktordan 10 tanesi imzalı bildirge ile çalışmadan isimlerini çekiyor ve çalışmanın sonuçlarının bilimsel olmadığını açıklıyorlar. Dr. Wakefield bu çalışma nedeniyle hala etik kurullarda ifade veriyor. Tüm bilim dünyası çalışmanın geçersiz olduğu, aşılarla otizm arasına herhangi bir ilişki olmadığı konusunda hemfikir olsalar da bu konu özellikle sözde-bilim savunucuları ve alternatif tıp yandaşları nedeniyle Amerika'da basının gündemini meşgul etmeye deval ediyor. HN1 aşısı da bu medya histerisinin kurbanı oldu, aşıya Amerika'daki ilk tepkiler Wakefield yandaşı sözde-bilimcilerden geldi. İnsanların çoğunluğu sorgulamadan ve bilimsel geçerliliğini araştırmadan kendilerine gelen e-postalara inandıkları ve bunları sağa sola ilettikleri işin bu asılsız endişe çığ gibi büyüdü ve dünyaya yayıldı. Wakefield çalışmasının dünyaya kazandırdığı tek şey artan hastalık sayısı. 2008 yılında, daha önce Amerika'da neredeyse hiç görülmeyen kızamık hastalığı aileleri aşı karşıtı olduğu için aşılanmayan çocuklar arasında salgına neden oldu ve ölümle bile sonuçlanan vakalar görüldü. Aşı olmak bireysel bir karardır, ben kendimi koruyabilirim aşıya ihtiyacım yok! Sanılanın aksine aşılanmak bireysel bir karar değildir. Aşılar, Halk Sağlığı uygulamaları içinde toplum sağlığını en çok etkileyeni. Kişiler kendilerini veya çocuklarını aşılamayı bireysel bir karar olarak görüyor olsalar da aldıkları karar sadece kendilerini değil, toplumu da etkiliyor. Burada Herd Immunity yani Toplum Bağışıklığı denen kavramdan söz etmekte fayda var. Bir toplumdaki bireyleri bir salgından korumak için o toplumda bağışıklık sahibi bireylerin sayısının belli bir orana ulaşması gerekiyor. Aşılanmak istese de aşılanamayak kimseler var: bağışıklık sistemi yetmezliği olanlar, kanser tedavisi görenler,organ nakli hastaları, kronik kan kastaları, çok yaşlılar, hamileler, çok küçük bebekler... Bu kişilerin hastalanmaması için toplumda bağışıklık sahibi bireylerin belli bir orana ulaşmasi gerekiyor. Bu oran hastalıktan hastalığa değişiyor ve bu orana Toplum Bağışıklık Eşiğideniyor. |Hastalık |Geçiş Şekli |R0 |Toplum Bağışıklık Eşiği |Difteri |Salya |6-7 |%85 |Kızamık |Hava |12-18 |%83 94 |Kabakulak |Havadan damlacıklarla |4-7 |%75 86 |Boğmaca |Havadan damlacıklarla |12-17 |%92 94 |Çocuk Felci |Ağız-dışkı |5-7 |%80 86 |Kızamıkçık |Havadan damlacıklarla |5-7 |%80 85 |Su Çiçeği |Sosyal temas |6-7 |%83 85 Aşılama, bu nedenle hastalık yayılmasına karşı bir bariyer oluşturuyor. Toplumdaki aşılı kişiler sayesinde aşılanamayan kişilerin hastalık etkeni ile karşılaşma ihtimali azalıyor, böylelikler hastalanmaktan hatta belki de ölmekten korunuyorlar. Kısaca aşılanmanız sadece sizi değil, temasta olacağınız küçük bebekleri, yaşlıları, çevrenizdeki hamileleri ve kanser hastası olan yakınlarınızı da koruyor. Toplumdaki bağışık insan sayısı Toplum Bağışıklanma Eşiği'nin altina düştüğünde ise risk altındaki bu kişilerin hastalik kapma ihtimali yükseliyor. Günümüzde aşılar sayesinde her yıl 3 milyondan fazla insan ölümden veya ömür boyu sakat bırakabilecek tüberküloz, difteri, çocuk felci gibi hastalıklara yakalanmaktan kurtuluyorlar. 30 yaş üzerinde olanlarımızın hayal meyal anımsadığı Çiçek Hastalığının kökü Dünya Sağlık Örgütü tarafından yürütülen aşı kampanyası sayesinde kurutuldu ve artık bu hastalık görülmüyor. Unutulmamalı ki, aşılama sonucu ortadan kaldırılmadan önce çiçek hastalığı her yıl ortalama 50 Milyon insanın ölümüne neden oluyordu! Alternatif ve doğal ürünler beni H1N1'den korur! H1N1 virüsünün ortaya çıkardığı pandemiyi takiben fırsatçılar da gecikmedi. Piyasada ve iletişim kanallarında H1N1 virüsüne iyi geldiği iddia edilen bilimum doğal ürün mevcut. Arı ürünlerinden gümüş içeren spreylere, çay ve ilaçlardan şampuanlara kadar her türlü etkisiz ürün ve tedavi yöntemi mevcut. Bu tip yayınlara kanmayın, kullanacağınız ilaç veya ürünün geçerli ve etkili olduğunu sağlık yetkililerinden ve güvenilir referanslardan teyit edin. Unutmayın alternatif tedaviler hem kesenize hem sağlığınıza zarar verebilir! Nasıl Korunmalıyız? H1N1 virüsü mevsimsel gribe benzer olarak enfekte olmuş kişilerin konuşurken, öksürürken ve hapşırırken havaya yaydığı damlacıklarla bulaşıyor. Hastalanmayı engellemenin en önemli yolu grip benzeri kişilerle olan temasınızı en aza indirmek ( hatta mümkünse ortadan kaldırmak ve aşağıdaki önlemleri almak: - Ağız ve burnunuza elinizle dokunmayın - Ellerinizi mümkünse sık sık sabunla yıkayın, sabun yoksa alkol bazlı bir dezenfektan kullanın. - Kalabalık yerlerden ve kapalı ortamlardan kaçının. - Bulunduğunuz yeri sık sık havalandırın. - Uyku ve beslenmenize dikkat edin, spor yapın. - Aşı olun! - Grip belirtileri göstermeye başladığınızda mümkün olduğunca evde kalın ve diğer kişilerle temas etmemeye çalışın. - Hapşırırken ve öksürürken ağız ve burnunuzu kapayın, ancak bunu yaparken avuçlarınızı kullanmayın, dirseğinize veya omuzunuza hapşırın. - Grip belirtileri ile birlikte yüksek ateş ve nefes darlığı çekmeye başlarsanız hemen bir sağlık kurumuna başvurun. - Grip iseniz seyahat etmeyin. Kaynaklar - Centers For Disease Control and Prevention - Science Based Medicine - Dünya Sağlık Örgütü - FDA H1N1 Sayfası - New York Times Op-Ed by Paul A. Offit MD. - CDC Aşı Güvenlik Tablosu - VAERS: Vaccine Adverse Effects Reporting System -ABD Aşı Yan Etkilerini İzleme Merkezi - EMEA- European Medicines Agency - Flu.gov - Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi - Şüpheci Melek - Pharynygula.com - Murat Fırat, MD MPH. H1N1 aşısı konusunda burada yazanlar dışında başka bir iddia vardı ve hafızam beni yanıltmıyorsa bu bir komplo teorisi değildi. Uzun zaman geçti. Bazı şeyler hafızamda çok net değil ama anlatmaya çalışayım:"} {"url": "https://yalansavar.org/2010/03/05/12-ocak-2010-haiti-depremi/", "text": "12 Ocak 2010 tarihinde Haiti'de meydana gelen 7.0 şiddetindeki depremin ardından UPS'in deprem bölgesine ücretsiz yardım paketi taşıdığı iddia ediliyor. Depremin hemen ardından önce Amerika'da sonra da Türkiye'de dolanmaya başlayan bir e-posta bu: İçerik BU BİLGİYİ YAYABİLİR MİYİZ?UPS, 22 kg altındaki her şeyi Haiti' ye ücretsiz taşıyor. Gıda, giysi, ayakkabı vs gönderebilirsiniz. American Airlines ücretsiz olarak doktor ve hemşireleri Haiti'ye taşıyor. Lütfen 0212 6979767 ve 2 6979767 telefon numarasından irtibata geçin. Bu mesajı da yayabildiğiniz kadar yayınız... Doğruluk Yalan. 😦 Yorum İnternette bu yardım çağrısını herkes birbirine iletmesine rağmen pekçok kişi Fwd tuşuna basmadan önce UPS web sitesinden bu haberi teyit etme gereksinimi duymamış. İlgili web sitesine girdiğinizde karşınıza çıkan duyuru şu şekilde: DEĞERLİ MÜŞTERİMİZHaiti'de meydana gelen deprem felaketinin ardından yurtdışı kaynaklı bazı medya kuruluşları ve sosyal paylaşım sitelerinde UPS Türkiye'nin 50lb. altındaki gönderileri Haiti'ye ücretsiz olarak göndereceği haberleri yayınlanmıştır. Bu haber ne yazık ki doğruyu yansıtmamaktadır. Sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan telefon numaraları doğru olmamakla birlikte UPS'e ait telefon numaraları da değildir. UPS Türkiye olarak bizler de Haiti'ye yardım etmek isterdik fakat merkezimiz UPS A.B.D. 1milyon Dolarlık , 500.000$'ı nakit, 500.000$'ı ihtiyaç duyulan malzemelerin gönderimini kapsayacak şekildeki bu yardımı tüm ülkelerdeki UPS adına gerçekleştirmektedir. UPS'in Haiti'ye gerçekleştirdiği yardım A.B.D UPS tarafından yürütülen bir organizasyondur. Amerika UPS bu yardımı Kızılhaç ve UNICEF ile ortaklaşa yürütmektedir. Bireysel yardımları direk Haiti'ye göndermemektedir. Kızılhaç ve UNICEF'in toplu gönderilerini taşımaktadır. Sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan bu yanlış haberler doğrultusunda siz değerli müşterilerimizi bilgilendirmek istedik. UPS Türkiye olarak Haiti'ye göstermiş olduğunuz duyarlılıktan dolayı teşekkür ederiz. Saygılarımızla, UPS Türkiye Kurumsal İletişim Elbette ki yardim yapamayacak kişiler diğerlerini yardim yapmaya çağırmalı. Ancak insanların kendilerine gelen bilginin doğruluğunu teyit etmeden, araştırmadan yayıyor olması hiçbir şekilde kimseye yardım etmediği gibi aksine gerçekten yardım etme niyetinde olanları yanlış yönlendirerek zarar da veriyor Üstelik bu mail iletme etme eylemi pekçok kişide sanki hakikaten yardım yapmış gibi bir psikolojik etki yaratıyor. İki dakika vakit ayırıp mali olarak yardım yapabilecek güce ve zamana sahip pekçok insan arkadaş listesindeki 50 kişiye mesaj atınca veya Facebookita durum güncellemesi yazınca kendini yardım yapmış sayıyor, başka bir girişimde bulunmuyor., Yardımda bulunmak istiyorsanız yaşadığınız yerde bulunan, güvenilir bir kurum aracılığı ile yardımda bulunun, yardım kabul ettiğini teyit etmeden farklı amaçlarla gelen e-postaları iletmeye aracı olmayın. Bu asılsız duyuruyu ilk ortaya çıkarıp ona buna yollayan kişin ruh halinden bahsetmek bile istemiyorum. 😦 Yorumlar kapatıldı."} {"url": "https://yalansavar.org/2010/04/20/lir-kusu/", "text": "Bir süredir ortalarda dolanan ve başlığı Lir Kuşu, Yok böyle bir kuş!, Ey Yumurtaya Can Veren Allah Lir Kuşunu Nasıl Yarattın! olan bir video ile Lir Kuşunun insan sesi ve müzik eserlerini de içeren müthiş bir taklit yeteneği olduğu iddia ediliyor. Internetteki video servisi veren çeşitli web sitelerinde yer alan ve ses taklit yeteneği ile insanı şaşırtan bir kuş Lir Kuşu. Hurafe konusu video ise BBC belgesel çekimlerinden bir sahneyi içeriyor. Videonun Türkçe alt yazılı versiyonlarını ekteki linklerden görebilirsiniz. Youtube açamayanlar da alttaki linklerden izleyebilirler. http://www.metacafe.com/watch/2906062/biyolojik_ses_kayd_yapan_lir_ku_u/ http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/10226/ey-yumurtaya-can-veren-all Videoda, BBC belgesellerinin tanınmış ismi David Attenborough, Lir Kuşunun müthiş ses taklit yeteneğini anlatıyor. Video boyunca Lir kuşu hızar sesi, ambulans sesi, fotoğraf makinesi deklanşör sesi gibi pek çok sesi taklit ediyor. Videonun ortalarında happy birthday to you şarkısını (0:27); bir opera sanatçısını (0:31) ve Seinfeld dizisinin tema müziğini taklit ediyor (0:37). Videonun sonunda ise kuşun sunucu Attenborough'un söylediği cümleyi aynı ses tonu ile mükemmel şekilde tekrar ettiği iki sahne var (0:52). Doğrusu: Lir Kuşu, Avusturalya'da yaşayan ve uçma yeteneği olmayan bir kuş türü. Gerçekten de kuşun inanılmaz bir taklit yeteneği var. Dişilerin dikkatini çekmek isteyen erkek Lir kuşları, ses taklit yetenekleri ile çevrelerindeki ormanda yaşayan pek çok kuş türünün kendilerine özgü ötüşlerini, ormanda sıklıkla karşılaştıkları turistlerin fotoğraf makinelerindan çıkan deklanşör seslerini, ormanda ağaç kesen oduncuların hızar ve testere seslerini ve yerleşim merkezlerine yakın yerlerde duyulabilen araba alarmları, araba motoru çalışma sesi, ambulans sirenleri gibi sesleri taklit edebiliyorlar. BBC, 1998 yılında yayınladığı Life of Birds isimli belgeselinde bu kuşa yer vermiş ve meşhur videonun el değmemiş hali bu şekilde oluşmuş. Söz konusu belgeselin asıl haline sayfasındaki resmi BBC kanalından ulaşabilirsiniz. Bu klip, İngiltere'de BBC seyircilerinin en sevdiği BBC belgesel kliplerinden biri seçilmiş ve 2009 yılına dek 2 Milyon'dan fazla kişi tarafından izlenmiş. Orijinal BBC klibi http://www.youtube.com/watch?v=VjE0Kdfos4Y adresinden de izlenebilir. Türkçe alt yazılı orijinal klip için: http://www.youtube.com/watch?v=Z3FDC2O05P8 adresine tıklayın. Lir kuşunun taklit ettiği sesler, tekrar tekrar duyduğu sesler. İlk defa duyduğu herhangi bir şeyi hemen ve anında tekrar edebilme gibi bir yeteneği yok, zira çıkardığı sesler karşı cinsi cezbetmek için çalışarak ortaya konan bir performans ürünü. Bu tip iddialarda genelde ilk düşünülmesi gereken şey şu: 1998 yılında yayınlanan bir belgeselin aradan 10 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra fenomen olması biraz tuhaf değil mi? Bu tip bir durumda, ilk aklımıza gelen şey fenomen olan versiyonda, orijinal versiyondan farklı bir şeyler bulunduğu olmalı. İlk videolarda kuşun şarkı söylediği ve sunucunun sesini taklit ettiği yerlere tekrar dikkatle bakın. Buralarda müzik ile kuşun gagası arasında senkronizasyon uyumsuzluğu dikkatinizi çekecektir. Şimdi de video sonunda kuşun David Attenborough'nun sesini taklit ettiği ve Attenborough'nun konuşmasını keserek kuşa baktığı kısma dikkat edin. Filmde bir kesikliğin dikkatinizi çekmiş olması gerekir. Sorgulayıcı düşünce ile verilerimizi toplayalım: - Filmin aslı ile fenomen olması arasında 10 yıl var. - Fenomen olma anları olan müzik ve insan sesi tekrarı anlarında videoda kesintiler ve dublaj uyumsuzlukları mevcut. - Kuşun bir sesi duyar duymaz tekrar etmesi akla yakın değil, belgeselde gösterilen diğer sesler hayvanın sürekli maruz kaldığı sesler. - Ormanda yaşayan bir kuşun Senfield dizisini düzenli olarak seyretme olasılığı oldukça düşük. Tüm bu verileri toplayınca tek bir sonuca varıyoruz, Mr. Spock'un dediği gibi: MANTIKSIZ! Gerçekten de konuyu biraz daha detaylı araştırınca bu iki inanması güç ve dayanağı olmayan taklidin kökeni bulunabiliyor. Seinfield ve insan sesi taklitleri içeren ve e-postalarımızda dolanan versiyon Ağustos 2008'de Waverly Films isimli bir film şirketi tarafından Youtube'a yüklenmiş. Bu şirkete ait hesap altında pekçok komedi içerikli klip ve film var. Film eklenirken de altına çok açık bir şekilde not düşülmüş: http://www.windrivergearshop.com Duncan made this to promote his mom's online outdoor-supply store, Wind River Gear. If you're ever in Dubois, Wyoming, be sure to stop by. Or click above. Tercümesi: http://www.windrivergearshop.com Duncan bu videoyu annesinin işlettiği outdoor/kamp malzemeleri satan Wind River Gear dükkanı tanıtımı için hazırladı. Eğer yolunuz Wyoming, Dubois'e düşerse uğramadan geçmeyin, ya da yukarıdaki linke tıklayın. Yüklenen filmin altındaki yorumlardan da bu filmin üzerinde oynanmış ve dublaj yapılmış olduğu açıkça anlaşılıyor. Şimdi lütfen tekrar ilk filmi izleyin. Bu defa izlerken filmlerin son karesinde önce Wind River Gear isimli outdoor malzeme dükkanının, sonra da Waverly Films şirketinin logoları dikkatinizi çekmiş olmalı. 🙂 Kaynaklar: Eğer BBC videoları size inandırıcı gelmiyorsa, Wikipedia da kuş hakkında ingilizce verilen bilgileri, okumanızı tavsiye ederim :A lyrebird's song is one of the more distinctive aspects of its behavioural biology. Lyrebirds sing throughout the year, but the peak of the breeding season, from June to August, is when they sing with the most intensity. During this peak they may sing for four hours of the day, almost half the hours of daylight. The song of the superb lyrebird is a mixture of seven elements of its own song and any number of other mimicked songs and noises. The lyrebird's syrinx is the most complexly-muscled of the Passerines , giving the lyrebird extraordinary ability, unmatched in vocal repertoire and mimicry. Lyrebirds render with great fidelity the individual songs of other birds and the chatter of flocks of birds, and also mimic other animals such as koalas and dingos. The lyrebird is capable of imitating almost any sound and they have been recorded mimicking human caused sounds such as a mill whistle to a cross-cut saw, chainsaws, car engines and car alarms, fire alarms, rifle-shots, camera shutters, dogs barking, crying babies, music, and even the human voice. However, while the mimicry of human noises is widely reported, the extent to which it happens is exaggerated and the phenomenon is quite unusual."} {"url": "https://yalansavar.org/2010/10/05/kalp-krizine-karsi-sicak-su/", "text": "Başlığı Yemeklerden Sonra Sıcak Su İçin ya da Kalp Krizine Karşı Sıcak Su olan bir e-posta ile yemeklerden sonra sıcak su içilmesi öneriliyor ve soğuk su içmenin kalp damarlarını tıkadığı ve kansere neden olduğu iddia ediliyor. İçerik KALP SAĞLIĞINIZA DİKKAT EDİNİZ!Bu yazı önemlidir. Sadece öğünlerden sonra sıcak su içme konusuna değil kalp krizi risklerine de değinmektedir. Çinliler ve Japonlar yemeklerinden sonra soğuk su değil sıcak çay içerler. Belki biz de yemekten sonra sıcak bir şeyler içme alışkanlığımızı onlardan edindik. Eğer yemeklerden sonra soğuk şeyler içiyorsanız bu yazı size hitap ediyor. Yemekten sonra soğuk bir şeyler içmek sizi rahatlatabilir. Ancak tükettiğiniz soğuk su katılaşarak yağlı bir madde haline döner ve yavaş bir şekilde sindirilir. Bu asitli tepkime bozularak bağırsakta katı maddelerden daha hızlı bir şekilde emilir. Bir kısmı bağırsağa yapışır. Kısa bir süre sonra tamamen yağ haline döner ve kansere yol açar. Yemekten sonra sıcak su veya çorba içmek en iyisidir. Kalp krizi hakkında önemli birkaç bilgi Kalp krizi belirtisi her zaman sol kolun uyuşması değildir. Çenedeki şiddetli ağrıların da farkında olun. İlk göğüs ağrınız kalp krizi sırasında gerçekleşmez. Mide bulantısı ve şiddetli terleme de önemli kalp krizi belirtilerindendir. Kalp krizi geçiren insanların %60 ı uyurken ölür. Göğüsteki ağrılar sizi uykudan uyandırabilir. Lütfen dikkatli olun ve olanların farkına varın. Bir kardiyoloji uzmanı diyor ki; Eğer bu mesajı okuyan herkes arkadaşlarına gönderirse bir hayat kurtarır. Bu nedenle bu mesajı tüm önemsediğiniz arkadaşlarınıza gönderin. Doğruluk Soğuk su içmenin kalp krizi ve kanser nedeni olduğu: Yalan Çinlilerin ve Japonların bu nedenle daha az kalp krizi ve kansere yakalandıkları: Yalan Kalp Krizi belirtileri: Doğru Yorum Bu e-posta ilk defa 2006 yılında internette yabancı sitelerde dolanmaya başlamış. Zaman içinde Türkçe versiyonları da oluşmuş. Son zamandaki Türkçe versiyonun başına da Bu çok güzel bir yazıdır.cümlesi eklenmiş. Dikkatle inceleyecek olursanız aslında bir hurafe e-postasının bütün izlerini taşıyor. Yazı dikkat çekmek için Bu yazı önemlidir! cümlesi ile başlıyor. Daha sonra bilimsel bir jargon ve saçma istatistikler kullanarak kimi tıbbi iddialarda bulunuyor. En sonda ise içerikteki iddiayı daha da sağlamlaştırmak için Bir kardiyoloji uzmanı diyor ki... ifadesi var. Hangi kardiyoloji uzmanı?? Adı belli değil. Elbette ki mesajın sonunda da Bu mesajı bütün önemsediğiniz arkadaşlarınıza gönderin diyerek duygu sömürüsü ve yardım etme dürtüsünü harekete geçirmeyi ihmal etmemiş hazırlayan. Tıbben e-postanın farklı versiyonlarının içeriğine bakacak olursak, yazılanların özeti şu: - Soğuk suyun besinleri katılaştırarak bağırsağa yapışmalarına neden olur. - Çinli ve Japonların yemeklerden sonra sıcak içecekler içtikleri için daha az kalp krizi geçirir ve daha az kanser olurlar. Şimdi bu iddiaları biraz inceleyelim. Soğuk besinler yediğimizde ne olur? Yediğimiz tüm besinler ister sıcak, ister soğuk olsunlar yedikten kısa bir süre sonra midemizde karışarak vücut sıcaklığımızla aynı ısıya gelirler. Mideye gelen yiyecekler burada mide hareketleri ve mide asidinin etkisiyle iyice karışır ve bir bulamaç halini alırlar. Bu bulamaç oniki parmak barsağımızdan geçerken pankreas enzimleri ve safra asitlerinin ve barsak mukozasından salgılanan alkali enzimler sayesinde küçük moleküllere ayrılır ve ince barsak lümenindeki villüs denen küçük çıkıntılar tarafından moleküler olarak emilip kan dolaşımına geçerler. Emilen bu besin molekülleri hepatik arter aracılığı ile önce karaciğere taşınırlar ve işlenmeye başlarlar. Bu olayların bütününe ise sindirim denir. Bu nedenle içtiğiniz soğuk suyun diğer besinleri katılaştırması, ya da yediklerinizin içindeki yağları dondurarak barsağınıza yapıştırması kesinlikle mümkün değildir. Çinli ve Japonlarda kanser ve kalp hastalığı görülme sıklığı nedir? Bu soruya en doğru ve güvenilir yanıtı WHO yani Dünya Sağlık Örgütü'nün web sitesinde bulabilirsiniz. WHO'nun 2009 yılında yayınladığı güncel ölüm nedenleri tablosundaki 2004 sağlık istatistiklerine göre Japonya,Çin, ABD, Türkiye ülkelerdeki kalp ve kansere bağlı ölüm oranları ve dünya ortalaması ekteki tabloda mevcut. Rakamlar her bir ülkedeki 100.000 ölüm vakasında kaçının kanser ve kalp nedeniyle gerçekleştiğini gösteriyor. |ÜLKE |Kalp Nedenli Ölümler (100.000 ölümde) |Kanser Nedenli Ölümler (100.000 ölümde) |Japonya |103 |120 |Çin |279 |143 |ABD |179 |133 |Avrupa |332 |142 |Türkiye |437 |112 |DÜNYA |301 |130 Bu tabloya göre Japonya'da kalp nedenli ölümler gerçekten de dünya ortalamasının anlamlı derecede altında. Kanser için ise aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Japon beslenme alışkanlıklarını hızlıca anımsayacak olursak, Japonlar bize göre çok fazla miktarda balık, hatta çiğ balık tüketiyorlar. Omega-3 yağlarının koroner kalp hastalığındaki koruyucu etkisini ise artık hepimiz biliyoruz. 1999 yılında yeni kalp krizi geçirmiş 11.324 hasta üzerinde yapılan ve Lancet Tıp Dergisinde yayımlanan bir çalışmada günde 1 gram Omega-3 alan kişilerde almayanlara göre ölüm oranının göre %20; kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm oranının %30 ve kalbe bağlı ani ölüm oranlarının %45 azaldığı, ve bu olumlu etkilerin tedavinin 3. ayından itibaren görüldüğü bilimsel olarak ispatlanmış durumda. Benzer pek çok çalışmanın da sonuçlar aynı yönde. , , Japonlarda kanser görülme sıklığının göreceli yüksek olmsaının nedeninin ise tütsülenmiş ve tuzlanarak saklanan besinlerin fazla tüketilmesi olduğu sanılıyor. Gene yapılan çalışmalar tütsüleme işlemi ve tuzda saklamanın kanserojen nitroz aminlerin oluşumunu artırarak mide kanserine zemin hazırladığı yolunda. Tütsülenmiş ve tuzlanmış besin tüketen pek çok ülkede de benzer rakamlar mevcut. Çin için detaya girmeye çok fazla gerek yok, zira dikkat ederseniz kalp ve kansere bağlı ölüm oranlarında dünya ortalamaları ve diğer ülkelere göre kayda değer bir fark yok. WHO'nun istatistiklerini bir kenara koyup konuyu bir de sorgulayıcı bakış açısı ile değerlendirelim. Varsayalım ki istatistikler bu postanın iddialarını doğruladı. Bu durum gerçek olsa bile bu ülkelerde yaşayan insanlarla her özelliğimizin aynı mı? Tek farkımız yemekten sonra soğuk su içmek mi? Elbette bu milletten olan kişilerin başka bir ırka, dolayısı ile farklı bir genetik yapısına ve buna bağlı farklı hastalık yatkınlıklarına sahip olma ihtimalleri tamamen göz ardı edilmiş. Besinlerinin farklı olması, ana karbonhidrat kaynaklarının buğday, patates gibi yüksek glisemik indekse sahip besinler değil pirinç olması önemli değil. Ayrıca Çin'de herkesin bisiklete biniyor olmasının, ya da sabahları meydanlarda toplanan yüzlerce kişinin Tai-Chi yaparak günlük aktivite oranlarını artırıyor olmasının hiç bir etkisi olamaz. Farklı olan tek şey sıcak içecekler değil mi! Ne Yapmalı? Kalp ve kanser hastalığına sizin ve sevdiklerinizin yakalanma ihtimalini ciddi olarak düşürmek istiyorsanız sıcak ve soğuk içecekleri bir kenara bırakıp şunları yapmalısınız: - Sigara içiyorsanız kesinlikle bırakın. İçmiyorsanız sakın başlamayın. - Dengeli ve düzenli bir beslenme alışkanlığı edinin. Hazır yiyeceklerden, abur cuburdan, cips ve benzeri şeylerden uzak durun. - Kilo verin. Aşırı kilonun hem kalp hastalıklarına yakalanma riskini artırdığı hem de bazı kanser çeşitleri için risk faktörü oluşturduğu kesin olarak kanıtlanmış durumda. - Fast Food yemeyin, çocuklarınızı ödül olarak fast food restoranlarına götürme alışkanlığınızdan vaz geçin. - Kırmızı et tüketiminizi azaltın. Et ihtiyacınızı mümkün olduğunca balık etinden karşılamaya dikkat edin. - Bol bol yeşillik, salata ve sebze tüketin. - Yemeklerinizde zeytinyağı veya kanola yağı kullanın. - Mümkün olduğunca kızartma, tütsülenmiş veya tuzlanarak saklanan besinlerden uzak durun. - Günlük aktivitenizi artırın, yapabiliyorsanız spor yapın; ya da en azından günlük yürüyüşler yapmaya çalışın. - Düzenli olarak yıllık sağlık kontrolünden geçin. Unutmayın, hem kanser hem kalp hastalığı için erken tanı hayat kurtarıcıdır. Yaygınlık Sağlık ile ilgili e-postaları sorgulamadan iletme merakı sayesinde bu e-postada bahsi geçen öneri de internetin her yanını sarmış durumda. Diğer sağlık konulu hurafe e-postalarına benzer şekilde, önce kişisel e-postalar; sonra internetteki forumlar aracılığı ile yayılmaya başlamış. Ancak daha sonra medya kuruluşlarına ait internet sayfaları ve ne yazık ki bazı sağlık merkezleri bile bu e-postayı olduğu gibi yayınlamaktan çekinmemiş. Ama en üzücüsü Ağrı Devlet Hastanesi ana sayfasında bu e-postanın yer alması. - Ağrı Devlet Hastanesi: http://www.agridh.gov.tr/index.php?osk=makale_goster.php&islemadi=Njc0 - Yeşilay Güngören İlçe Temsilciliği: http://www.yesilaygungoren.com/?p=99 - Kuzey Ekspres Gazetesi, 27 Nisan 2009: http://www.kuzeyekspres.com.tr/index.php?p=haber&id=8706&tarih=20090517 - Trakya Haber Arşivi: http://trakyahaberleri.blogspot.com/2008/12/kalp-krizi-ve-scak-su.html - Kadınlar Klübü: http://www.kadinlarkulubu.com/kardiyoloji-kalp-dolasim-sistemi-hastaliklari/232288-kalp-krizi-sicak-su.html - Denizce.com: Önce gelen bir su sporları referans sitesi http://www.denizce.com/kalpsu.asp - MuhabirTurk: http://www.muhabirturk.com/news_detail.php?id=12983 - Haberci71: Kırıkkale'nin haber sitesi. http://www.haberci71.com/yazar.asp?yaziID=735 - Memurlar.net: http://forum.memurlar.net/topic.aspx?id=583675 - Siirt gençlik ve Bilişim Derneği: http://www.siirtliler-board.net/saglik-ocagi/29166-kalp-krizi-sicak-su/ Liste uzuyor, devamı için siz de arama yapıp bakabilirsiniz. İngilizce siteler de en az Türkçe siteler kadar çok sayıda. Notlar - http://www.who.int/whosis/whostat/EN_WHS09_Table2.pdf - http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10465168 - http://journals.cambridge.org/action/displayAbstract?fromPage=online&aid=2128916 - http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/17398308 - http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/16616147 - http://ije.oxfordjournals.org/cgi/content/abstract/27/2/173"} {"url": "https://yalansavar.org/2011/02/05/mikrodalga-ile-isitilan-su/", "text": "Başlığı Mikrodalga ile Isıtılan Su ya da Mikrodalgada Isıtılan Su Bakın Bitkilere Ne Yapıyor olan bir e-posta ve ekindeki fotoğraflarla mikrodalga fırınında ısıtılmış su ile sulanan bitkilerin zaman içinde öldükleri iddia ediliyor. İnternette dolanan farklı formatları olan bir e-posta bu. İngilizce ve Türkçe versiyonları mevcut. Genelde beraberinde çeşitli çiçek resimleri ile birlikte gönderiliyor. İçerik MİKRODALGADA ISITILAN SU- BAKIN BİTKİLERE NELER YAPIYOR!Resimler 2006 daki bir bilim fuarından alınmıştır. Filtrenmiş su ikiye bölündü,yarısı soba üzerinde kaynama noktasına kadar ısıtıldı,diğer yarısı mikro dalga fırında kaynama noktasına dek ısıtıldı. Su soğutulduktan sonra tamamen aynı iki bitki bu ayrı sularla sulandı,amaç normal kaynan suyla beslenen bitki ile mikrodalgada ısıtılan suyla beslenen bitkinin büyümesi arasında fark olup olmayacağını görmekti. Suyun enerjisinin veya yapısının mikrodalga tarafından değiştirebileceği düşünülüyordu. Ve sonuçlar şaşırtıcı oldu!. Doğruluk Mikrodalga enerjisinin suyun moleküler yapısını bozduğu ve bitkilere zarar verdiği: Yalan Yorum Bu e-posta ilk önce çoğu hurafe gibi yurtdışı web sitelerinde dolaşmaya başlamış, daha sonra Türkçe versiyonları da ortaya çıkmış. Sorgulayan bakış açımızla ilk önce metne, sonra da resimlere bakalım ve hurafe belirtileri arayalım: E-posta'da resimlerin 2006'daki bir bilim fuarından alındığı söyleniyor. Hangi bilim fuarı? Belli değil. Resimlere bakınca fotoğrafların da deney ile ilgili yazıların da oldukça amatör olduğu görülebilir. Üstelik resimlerin üzerine düşülen notlar da ortaokul çocuğu yazısını andırıyor biraz. Bunun dışında metinde böyle bir etki var ise bile bu etkinin neden olduğuna ilişkin hiçbir açıklama verilmemiş. Biz çiçekleri suladık, saksının birindeki çiçekleri öldü, mikrodalga kötüdür. olara özetlenebilecek, bilimsel bakış açısından son derece uzak bir çalışma kısaca. Bu gözle bakacak olursanız gönderilen bilginin herhangi bir bilim fuarının gerektirdiği ciddiyet, detay ve bilimsel destekten uzak olduğu görülebilir. İlaveten, eğer herhangi bir fuarda bu deney gerçekten de bilimsel ciddiyetle ve kontrollü yapılmış olsa idi sizce sadece internette e-posta olarak dolanmakla kalır mıydı? Bu e-postayı yabancı web sitelerinde araştırınca ilk tespitlerimizin doğruluğunu göreceksiniz. Hikayenin Aslı Ne? Bu e-posta ve içeriğindeki resimler aslında Knoxville, Texas'ta yaşayan Marshall Dudley adlı bir kişi tarafından internet'te yayınlanmış. Sayfanın yapılma nedeni ise anlatılan deney ve sonucun Mr. Dudley'in ortaokula giden torunu Arielle'in fen bilgisi projesi olması. Yani bizim e-postalarımızda gezen 2006 yılındaki bilim fuarı çalışması aslında Texaslı bir dedenin torununun ortaokulda yaptığı fen bilgisi deneyinden ibaret. Dedesinin küçük Arielle'nin deneyini anlattığı sayfanın aslına http://www.execonn.com/sf/ adresinden ulaşabilirsiniz. Hiç ektiğiniz çiçek öldü mü? Küçük Arielle'nin de diktiği çiçeklerden biri ölmüş. Çiçeğin ölüm nedeni ekilirken zedelenmiş olması, saksısının içindeki toprağın farklı olması, saksının altındaki deliklerin farklı boyda veya yerde olması, çiçeklerin farklı yerde durması, farklı miktarda güneş almaları, sulama miktarı, verilen suyun ısısının farklı olması , veya hepsi bir kenara çiçeklerden birinin tesadüfen hastalanmış olması olabilir. Ama görülen o ki bütün bu değişkenler göz ardı edilmiş. Ölen çiçek tesadüfen mikrodalgada ısıtılan su ile sulanan çiçek olunca dede ve torun vardıkları bu sonucu herhangi bir kontrollü deneye ihtiyaç duymayarak internette yayınlamışlar, mikrodalga fırınlarla ilgili spekülasyon yapmayı seven gruplar da olayı bilim fuarı sonuçlarına çevirerek dağıtmaya başlamışlar. Yapılan deneyin hepimizin çocukken yaptığı pamuk içinde fasülye büyütme deneyinden herhangi bir farkı olmamasına rağmen nasıl oluyor da bu denli sıradan bir deney bu kadar çok inanan bulabiliyor kendine? İnsanlar, her zaman yeni teknolojilere karşı şüpheyle ve korkarak yaklaşıyorlar, mikrodalga fırınlar konusunda ise inanılmaz şehir efsaneleri oluşmuş durumda. Bu efsanelerin tamamı asılsız olmasına rağmen pek çok kişi mikrodalga fırın kullanmayı ret ediyor, ama tuhaftır ki sigara içmekte bir sakınca görmüyor. Bu e-posta ortalıkta dolanmaya başladıktan sonra snopes.com web sitesi tarafından bahsedilen e-postadaki verileri çürütmek için aynı deney tekrarlanmış. Bu deneyin sonuçlarına ilişkin örnek bir resim ekte: Mikrodalga Fırınlar Nasıl Çalışır? Mikrodalga fırınlar, 2.45 gigahertz frekansındaki iyonize edici özelliği olmayan elektromanyetik dalgaların besin maddelerinin içinden geçmesi esasına dayalı olarak çalışırlar. Mikrodalga fırınların oluşturduğu ışınların dalga boyu bildiğimiz radyo dalgaları ile Kızılötesi ışınlar arasındadır. Su, yağ ve diğer besinler mikrodalga ışınların enerjilerini soğurarak ısınır ve pişerler. Mikrodalga ile pişirme günümüzde bilinen en etkin ve verimli pişirme yöntemidir. Normal ocak ve fırınlarda ısı enerjisinin kaybı nedeniyle enerjiden alınan pişirme verimi %7 civarında iken bu oran mikrodalga fırınlarda %64'e varabiliyor. Yani küresel ısınmayı azaltmak ve enerji tasarrufu açısından herkesin mikrodalga kullanımını artırması gerekiyor. Bir bardak kahve için su ısıttığınızı varsayın, bu suyu ocakta ısıttığınızda önce suyu ısıttığınız yüzeyi, sonra su ısıttığınız çaydanlığı ve en son suyu ısıtıyorken, mikrodalga kullandığınızda 2 dakika gibi kısa bir sürede ihtiyacınız olan suyu ısıtabiliyorsunuz. Mikrodalga, hızlı ve suyu koruyarak yemekleri pişirdiği için pekçok vitamin ve mineralin de pişme işlemi sırasında daha az kaybolmasını sağlıyor. Örneğin normal yolla pişen ıspanak, içindeki B9 Vitamininin %77'sini kaybederken, mikrodalga ile piştiğinde neredeyse hiç kayba uğramıyor. Ancak bu durum B12 vitamini için geçerli değil, mikrodalga B12 vitaminin %30'unu kaybediyor. Ama genel olarak sebzelerde mikrodalga ile pişirilme işleminde ocak üstünde pişirmeye göre daha fazla vitamin kaldığını söylemek mümkün. Mikrodalga Fırın Radyasyonu Nedir? Mikrodalga fırınların radyasyon yaydığı ve insanlara bu nedenle zarar verdiği yanılgısı aslında radyasyon kelimesinin sıklıkla radyoaktivite kelimesi yerine kullanılması hatasından ibaret. Radyasyon kelimesinin aslı radiation, İngilizce'de dairesel şekilde yayılım anlamına gelen bir kelime. Mikrodalgalar,diğerelektromanyetik ışınlar gibi yayılım gösteriyorlar; aynen görünür ışık, telsiz ve radyo dalgaları gibi. Radyasyon kelimesi ne yazık ki Türkçe'de sıklıkla radyoaktivite kelimesi ile karışıyor. Radyasyon, yani yayılım gösteren elektromanyetik dalgaların bir kısmı, DNA yapısında mutasyonlara neden oluyor, ki bunlararadyoaktif ışınlar ya da iyonize edici radyasyon deniyor. X-ışınları, Ultraviyole ışınları gibi ışınlar yüksek enerji taşıdıkları için iyonize edici, yani DNA zincirlerini bozarak kanser hastalığına yakalanma ihtimalini artıran ışınlar. Mikrodalga fırınların pişirmede kullandığı dalga boyuna ait elektromanyetik ışınlar ise düşük enerjili ve non-ionizing, yani iyonize edici özelliği olmayan ışınlar. Bu ışınlar radyoaktif ışınlar değil. Görünür ışık, radyo dalgaları, kızılötesi ışınlar bu gruba giriyorlar. Bu ışınlar kansere zemin hazırlayan DNA bozuklukları ve mutasyonlara neden olmuyorlar, ancak ısı ve/veya ışık etkileri var. Mikrodalga ışınların kanser yaptığına inanıp kullanmaktan kaçınmamıza rağmen mikroldalga fırınların yaydığı ışınlarla aynı gruba giren ışınları günlük hayatımızda kullanmaktan çekinmiyoruz. Hepimiz evlerimizde radyo dinliyoruz , akkor veya florasan ampullerle aydınlanıyoruz (görünür ışık. Ayrıca hepimizin evinde, en az o evde yaşayan insanların sayısı adar cep telefonu mevcut. Cep telefonlarının kullandığı elektromanyetik dalgalar da bu gruba giriyor. gibi cihazları gönül rahatlığıyla kullanıyoruz. Mikrodalga Fırınların Zararları Nelerdir? Güvenlik açısından, mikrodalga ile pişirmenin pek çok açıdan diğer yöntemlere göre çok daha avantajlı olduğu söylenebilir. Pişme işlemi bittiğinden kendiliğinden kapandığı için yangın riski düşük. Gaz ocakları ile gelen zehirlenme ve patlama riskleri de yok. Ancak bunlara rağmen mikrodalga fırınlarla da ilgili olarak dikkat edilmesi gereken bazı konular var. - Mikrodalga ışınlar yüksek enerjili ısı ürettikleri için, çalışırlarken mutlaka kapakları kapalı tutulmalı. Özellikle gözdeki lens mikrodalga ısısına karşı oldukça hassas, bu nedenle mikrodalga çalışırken kafanızı içinize sokmanız katarakt olmanıza neden veya ciddi yanıklara neden olabilir. - Sıvılar, mikrodalga ile ısıtıldıklarında çok fazla enerji soğurarak süper-ısınma noktasına ulaşabilirler. Süper ısınma, yüzeyi durgun bir sıvının yüzey altındaki moleküllerinin kaynama noktasından daha yüksek sıcaklıklara varması anlamına gelen fiziksel bir terim. Bu durum bazı mikrodalga kullanım kılavuzlarında gecikmeli kaynama olarak anlatılıyor ve tüketiciler uyarılıyor. Süper-ısınmış bir sıvıya, sıvı yüzeyini bozacak herhangi bir müdahalede bozulan yüzey süper-ısınma durumunun sona ermesine neden olabilir ve sıvı hızla fokurdayarak bardaktan taşabilir. - Kapakları sıkıca kapalı tabaklar ve özellikle yumurtalar, ısınan havanın çıkacağı bir delik olmadığından mikrodalga fırınlarda ısıtılırken patlayabilirler. Mikrodalga fırınların gövdeleri bu patlamalara dayanacak yapıda üretiliyor, ancak temizleme kısmının epey sıkıntı yaratacağı kesin. - Sivri uçlu metal cisimler, özellikle çatallar, mikrodalga fırınların içinde anten gibi davranarak dalgaları yoğunlaştırabilirler. Bu durum genelde mikrodalga içinde kıvılcım çıkmasına neden olabilir. Mikrodalga Fırın Kullanırken Dikkat Edilmesi Gerekenler Neler? - Mikrodalga fırınınızı üretim amacı olan yiyecek ısıtmak ya da pişirmek dışında kullanmayın. İçinde canlı hayvan, DVD veya CD veya kurutma amaçlı herhangi bir eşya koymayın. - Mikrodalga fırınınızı çalışırken kurcalamayın, kapağı açınca çalışmaya devam eden türde bir fırınınız varsa çalışırken kapağını açmayın, elinizi veya kafanızı sokmayın. - Yemek pişirmek veya ısıtmak için seramik, plastik veya metal kaplar kullanmayın. Sadece kağıt, cam ve porselen kaplar ile üzerinde mikrodalga için güvenlidir ibaresi bulunan kapları kullanın. - Fırın içinde çatal, bıçak veya metal şiş varken fırınınızı çalıştırmayın. - Sıvı ısıtırken içine küçük bir çay veya tatlı kaşığı koyun, kaşıklar kıvılcım çıkarmıyorlar ve süper-ısınma nedeniyle olan fokurdamayı engelliyorlar. - Fırından çıkan besin maddesini kullanmadan önce mutlaka karıştırın, böylece her yerinin eşit ısınmasını sağlamış olursunuz. - Fırından çıkan besinlerin çok bazı yerlerinin çok sıcak olabileceğini unutmayın, kullanmadan önce mutlaka çok sıcak olup olmadığını kontrol edin. Yaygınlık Bu hurafenin e-posta formu oldukça yaygın, hemen herkesin posta kutusuna birkaç defa düşmüş bir e-posta. Ancak sevindirici olarak web sitelerinde çok yaygın değil. Bu içeriği yayınlayan siteler genelde kişisel bloglar veya küçük forumlar. Notlar - http://www.execonn.com/sf/ - http://www.snopes.com/science/microwave/plants.asp - http://www.youtube.com/watch?v=yNu8WaKo5No Kaynaklar - Mikrodalga Fırınlara İlişkin Bilgilendirme, Dünya Sağlık Örgütü - Microwave Plants, Snopes.com - Electromagnetic Radiation, Wikipedia - Microwave Radiation, Wikipedia - Microwave Health Effects, Wikipedia - Superheating and Microwave Ovens, University of New South Wales, Sydney"} {"url": "https://yalansavar.org/2011/04/23/internetteki-hurafe-belirtileri/", "text": "Teknoloji sayesinde artık her konu ile ilgili farklı bilgilere erişmek mümkün. İster Google üzerinden yaptığınız arama, ister facebook, twitter ve diğer sosyal medya ortamlarında veya e-posta yoluyla arkadaşlarımızdan gelen sayısız bilgi ve bağlantı olsun, bu bilgilerin doğruluğundan 100% emin olmak imkansız. Ancak biraz dikkat ve özen ile hurafeler içeren haber, bağlantı ve e-postaları fark etmek ve bu bilgilerin yayılmasını biraz olsun engellemek mümkün. - Göndereni/ kaynağı belli değil: Size gelen e-posta, gönderen arkadaşınız tarafından yazılmamış, sadece iletilmiş ise ve e-postayı ilk yazan kişinin kimliği belirsiz ise bu durum şüphelenmeye başlamanız için önemli bir neden. Benzer şekilde okuduğunuz, duyduğunuz bir haberde haber kaynağının belirli olmaması da önemli bir işaret. - Tüm tanıdıklarınıza iletin!: Bu ve benzeri ifadeler içeren tüm iletilere kuşku ile yaklaşın. Bu taleplerin içeriği arkadaş listenizdeki herkese gönderin., sizin için önemli olan herkese iletin gibi ılımlı ifadelerden bu bilgiyi ileterek birilerinin hayatını kurtarabilirsiniz. gibi vicdanınızı zorlayan taleplere dek varabilir. Talep ne kadar kışkırtıcı ise şüphelenmekte o kadar haklısınız. - Kızgınlık, merhamet ve yardım hissi uyandıran içerik: İleti yalancıları genelde kişilerde bu tip hisler uyandırarak ilettikleri bilgilerin yaygınlaşmasını sağlarlar. Duygu sömürüsü, yardım talebi veya ölüm tehlikesi üzerine kurulmuş iletilere şüphe ile yaklaşın. - Komplo teorileri: Kandırıldığını düşünmek bir insanın en ağrına giden ve en hızlı tepki vermesini sağlayacak durumlardan biri. Bu nedenle iletileri komplo teorileri ile güçlendirmek hurafe yayıcıların sıklıkla kullandığı taktiklerden. Bir hastalığın bulunmuş ama herkesten saklanan tedavi yöntemi, şirketler ve ülkeler arası gizli ortaklıklar, devletin bildiği ama açıklamadığı gizli bilimsel çalışmalar,dünyaya çarpmak üzere olan göktaşları ile ilgili bilgiler içeren iletilerin size gelene kadar ne zamandır kaç bin kişiyi çoktan dolanmış olduğunu bir düşünün. İletide yazanlar doğru olsaydı şimdiye kadar bunları ana haber bülteninde duymuş olmanız gerekmez miydi? - Bir arkadaşımın başına gelmiş.: Ne zaman olduğu ve kimin başına geldiği belli olmayan olaylar üzerine kurulu iletilere, haberlere ve hikayelere inanmayın. İstanbul'da yaşayan bir genç..., işyerinden bir arkadaşım..., abimin okulundan bir doktor... diye başlayan hikayelerin çoğunun yalan olduğunu anımsayın. Eğer size gelen ileti gerçekten de tanıdığınız herkese yaymanızı gerektirecek denli önemli ve geçerli bir bilgi içeriyorsa, söz konusu kişinin kimliğinin ve olayın olduğu yer ve zamanın belirsiz olması saçma değil mi? - İnanılır gibi değil ama doğru!: Gelen iletide sizi ikna etmeye çalışan ifadeler olması, muhtemelen o iletinin içeriğinin yalandan ibaret olduğunun en önemli göstergesidir. Ben denedim doğru, Bu bir hoax değildir, %100 gerçek ifadelerini içeren e-postalara şüpheyle yaklaşın. - Bilimsel veri ve referans eksikliği: Her ne kadar pekçok ileti ve haber bilimsel veri içerir gibi görünse de içinde genelde desteksiz, neden-sonuç ilişkisi eksik ve kendi içinde çelişen bilgiler içerirler. Böyle bir iletinin içinde verilen bilgilerde güvenilir kaynaklara ilişkin bir referans, intenet adresi veya konuya hakim bir otoritenin adı olmaması içeriklerinin güvenliğinden şüphelenmeniz için iyi bir neden. Elbette aynı şey gazetede veya inernette okuduğunuz haberler için de geçerli. - Yersiz bilimsel jargon: Aldığınız iletilerde veya okuduğunuz haberlerde geçerli bir referans gösterilmeden herkesin anlamadığı bilimsel terminolojinin kullanılması şüphelenmeniz gereken durumlardan bir diğeri. Hurafe yayıcılar bilgi vermekten kaçınır ama bol bol bilimsel terminoloji kullanarak ürettikleri yanıltıcı içeriğin önemli ve ciddi görünmelerini isterler. Nükleer, radyasyon, kanserojen gibi ifadeler hurafe yayıcıların en sevdikleri sözcüklerdir. - BÜYÜK HARF KULLANIMI ve ünlem işaretleri!!!!!: Bu tip iletiler okuyan kişide aciliyet hissi yaratarak en kısa zamanda en fazla kişiye iletilmeyi sağlayacak şekilde tasarlanıyorlar. Büyük harf ve ünlem sayesinde zihinsel olarak alarma geçen alıcı içeriğine fazla kafa yormadan içinde sokulduğu aciliyet hissi ile tüm tanıdıklarına bu önemli bilgiyi ulaştırmak zorunda hissediyor kendini. Unutmayın, bir iletinin içinde ne kadar fazla sayıda büyük harf ve ünlem varsa içeriğinin doğru olmama ihtimali de o kadar yüksek. Peki ne yapmalı? Bir ileti gördüğünüzde öncelikle içerini mantık süzgecinden geçirmeniz yerinde olacaktır. O güne kadar duyduğunuz, öğrendiğiniz somut bilimsel verilerle çelişen bilgileri ileterek hurafe yayıcılara alet olmamak için önce iletinin/haberin içerdiği iddiayı teyit etmeye çalışın. Bunun için internet'te pekçok geçerli ve ciddi kaynak mevcut. Bu araştırmayı yaparken hurafelerin yayılma hızını da göz önünde bulunun. Size gelen bilgiyi teyit edeceğiniz yer referans göstermeden aynı iletiyi yayınlayan blog sayfaları değil, güvenli ve geçerli bilgi veren web siteleri olmalı. İnternet aracılığı ile teyit edemediğiniz haber ve iletilerin aslını anlamak için konunun ehli olan bir kişiye danışmayı deneyebilirsiniz. Tüm bu araştırmalar sonucunda hala arkadaşlarınızla paylaşmak isterseniz içeriğinden emin olduğunuz haber ve iletileri ancak bulduğunuz kaynaklara ilişkin internet adresleri ve referans gösterebileceğiz diğer bilgileri de ekleyerek iletin. Sağlık ile ilgili konularda ise daha da fazla özenli olmak gerekli. Sağlıkla ilgili yanlış bir öneride bulunmak belki de en tamir edilemez hatalardan biri. Tıp çok hızlı ilerliyor ve bir zamanlar doğru olan bilgiler bile bir süre sonra geçerliliğini yitiriyor. Bu nedenle sağlık önerisi içeren bir iletinin belki de bazı kimselerin hastalanmalarına ve hatta ölmelerine neden olacağını göz önünde bulundurarak bu tip bilgileri yaymaya alet olmamanız yerinde olacaktır. Kaynaklar Posta kutunuza düşen e-mailleri veya diğer medya organlarında rastladığınız şüpheli bilgileri aşağıdaki kaynaklardan teyit etmeyi deneyebilirsiniz: - Yalansavar - Hoax-Slayer - Urban Legends - Snopes Yorumlar kapatıldı."} {"url": "https://yalansavar.org/2011/04/30/kalderon-yunuslari-vahseti/", "text": "Kalderon Yunusları Vahşeti konusu çok uzun zamandır gündemde olan bir durum. 2009 yılında kasım ayı itibariyle yayılmaya başlayan bu mesaj, Faroe adalarında Kalderon yunuslarının vahşice katledilmesiyle ilgili dehşet verici fotoğrafları barındırmaktadır. İçerik: İngilizce Mesaj: Calderon Dolphins Please keep the list going around the world . . . Denmark should be ashamed. The sea is stained in red and it's not because of the climate effects of nature. It's because of the cruelty of the human beings who kill hundreds of the famous and intelligent Calderon Dolphins. This happens every year in Feroe Island in Denmark . In this slaughter the main participants are young teens. WHY? A so-called celebration- -to show that they are adults and mature! In this big celebration, nothing is missing for the fun. Everyone is participating in one way or the other, killing or looking at the cruelty, supporting like a spectator? Is it necessary to mention that the dolphin Calderon, like all the other species of dolphins, is near extinction and they get near men to play and interact. In a way of PURE friendship! They don't die instantly; they are cut 1, 2 or 3 times with thick hooks. And at that time the dolphins produce a grim cry like that of a newborn child. But he suffers and there's no compassion while this magnificent creature slowly dies in its own blood. It's enough! This has to stop! We will send this mail until this email arrives in any association defending the animals, we won't only read. That would make us accomplices, viewers. Take care of the world, it is your home! Sign against this cruelty Türkçe Mesaj: Calderon Yunusları Lütfen listenin dünyayı dolaşmasına katkıda bulunun... Danimarka utanmalıdır. Denizdeki kırmızılık iklimsel bir olaydan kaynaklanmıyor. Bu durum, ünlü ve zeki Calderon Yunusları'ndan yüzlercesini öldüren ve vahşeti yüzündendir. Bu durum Danimarka'nın Feroe Adaları'nda her yıl gerçekleşmektedir. Bu katliamın asıl katılımcıları ise 18 yaş altı gençlerdir. NİÇİN Bu sözde kutlama gençlerin yetişkin olma ve olgunlaşma gösterisidir. Bu büyük kutlamada eğlenme adına hiçbirşey kaçırılmamaktadır. Öldürerek veya bu vahşeti seyrederek, taraftar gibi destekleyerek herkes bu olayın bir şekilde katılımcısı olmaktadır. Şunu ifade etmek gerekli midir bilinmez ama, Calderon yunusları, diğer tüm yunus türleri gibi, insanlarla etkileşim içinde olan ve oyun oynayabilen en yakın nesildir. Sadece saf bir arkadaşlık olarak! Tek seferde, birdenbire ölmezler; Kancalarla 1, 2 veya 3 kez kesilirler. Ve bu sırada yunuslar aynı yeni doğmuş bir çocuk gibi korkuyla karışık bir ağlama sesi çıkarırlar. Bu muhteşem varlıkların kendi kanlarında yavaşça ve acı çekerek ölmesi esnasında hiçbir acıma / merhamet yoktur. Yeter! Bu durum artık durdurulmalı! Bu maili herhangi bir hayvan savunucusu birlik / oluşumun eline geçene kadar herkese gönderelim, sadece okumayalım. Yoksa biz de bu olayın izleyicisi ve suç ortağı oluruz. Dünyaya sahip çıkalım, çünkü o bizim evimiz! Bu vahşet için imzalayın: Fotoğraflar: Doğruluk: Resimler doğru, hikaye kısmen doğru ama güncel değil. Yorumlar: Öncelikle hikayede sözü edilen 'Kalderon Yunusları' hakkında bir bilgi vermek gerekiyor. Sözü edilen canlılar Kalderon Yunusu olarak isimlendirilmemektedir. Fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla bu canlılar 'Globicephala melaena' isimli pilot balinalardır. Teknik olarak yunuslar ailesine dahil edilmekle birlikte, balıkçıların ringa balıklarına ulaşmak için bu balinaları kullanmalarından dolayı 'pilot' lakabıyla tanınmaktadırlar. Aktivistler bu canlıları özellikle yunus olarak adlandırarak etkili bir kampanya düzenlemektedir. Faroe adalarında her yıl gerçekleştirilen bu avların doğru olduğuna şüphe yoktur. Bu avın balina nüfusunu tehdit etmediği bilinmektedir. Toplam 800.000 civarındaki pilot balina nüfusunun küçük bir yüzdesi bu adalara uğramakta, bunların da çok azı (değişik kaynaklara göre 1000-2000 arası) avlanmaktadır. Tartışmanın güncel olmadığına da dikkat edilmelidir. Konu 1980'lerde kamuoyunu epey meşgul etmiştir. 1986 yılından itibaren her türlü ticari balina avcılığı yasaklanmıştır. Uluslararası aktivist derneklerin baskısıyla Faroe yönetimi ve Danimarka hükümeti de çeşitli düzenlemeler oluşturulmuştur. Örneğin Faroe yasalarına göre avlanma sırasında gereksiz şiddet uygulamak suçtur. Zıpkın, mızrak ve ateşli silah kullanımı yasaklanmıştır. Balina avlayan kişinin kıyı şeridi içerisinde olması gerekir. Faroe adalarındaki balina avı, ticari değildir. Avlanan balinalar satılmaz. Bunun yerine küçük topluluklar tarafından yakalanan balinalar, çevre aileler arasında paylaşılmaktadır ve yıl boyunca tüketilmek üzere depolanmaktadır. Fazlalıklar ise çevre hastanelere ve yaşlılara bağışlanır. Yenilebilenlerin haricindeki kısımlar ise değişik amaçlarla değerlendirilir. Son yıllarda Faroe sağlık bakanlığı, aşırı civa içeren balina etinin tüketilmemesi gerektiği yolunda duyurular yayınlamıştır. Hamilelerin balina eti tüketmesi kesinlikle yasaklanmıştır. Av yöntemi, gruplar halinde dolaşan balinaların kıyıya sürülmesi, özel tasarlanmış bir kancayla omurga kısmına vurulan bir darbeye dayanır. Bu yöntem balinanın çok hızlı ölmesine neden olsa da atardamar hasarı dolayısıyla çok kanlı bir sahne ortaya çıkar. Aktivitenin bir ergenlik seremonisi ya da büyümekle ilgili bir kutlama olduğuna dair hiç bir kanıt yoktur. Olayın Avrupa Birliği ile ilişkilendirilmesi ise eksik bilgiye dayanır. Çünkü Faroe adaları Danimarka sömürgesi olan otonom bir yönetime sahiptir, dolayısıyla AB kurallarına tabi değildir. Coğrafi olarak Danimarka'ya çok uzak olmakla birlikte nüfusun yanlızca %5,8'i Danimarka kökenine sahiptir. Dolaşmakta olan mesaj, eksik/yanlış bilgiler içerse de avın gereksiz şiddet içermesi, av partisine küçük çocukların da katılması, çok sayıda balinanın tek partide avlanmasının oluşturduğu kötü görüntü konusunda aktivist topluluklara katılmamak mümkün değil. Kaynaklar: Yorumlar kapatıldı."} {"url": "https://yalansavar.org/2011/04/30/ne-zarari-var/", "text": "Bütün kuşkucu ve biliminsanları aile toplantılarında, arkadaş meclislerinde konu akupunktur, reiki, fal gibi konulara geldiğinde sıkıcı olmak, açık fikirli olmamak, hatta biraz ateşli bir şekilde bilimi ve bilimsel metodu savunduklarında sık sık dogmatik olmakla suçlanırlar. Bütün bunlarla baş etmek azıcık yanlış düşüncenin, batıl inancın ne zararı var? sorusuyla baş etmekten çok daha kolaydır. Günlük gazetelerden yanlış inanışlarından ötürü başına olmadık işler gelen insanlar ile ilgili haberler bulmak mümkündür. Aşağıdaki habere bakalım: İzmir'de bir bankada müşteri portföy yöneticisi olarak çalışan F.Ş. adlı bir kadın, kendisini terk eden erkek arkadaşına yapıldığına inandığı 'Papaz büyüsü'nü bozması için gittiği büyücüye, müşteri hesaplarından çektiği 705 bin 200 lirayı verdiği iddiasıyla gözaltına alındı. Olayın ortaya çıkmasıyla falcı B.C.'nin ev, iki otomobil ve kamyon aldığı kardeşi, erkek arkadaşı ve F.Ş. yakalandı. Kaçan falcı B.C. ise aranıyor. Ne zararı var? sorusunun altında yanlış inanışların sadece inananlara zarar verdiği yanılsaması yatmaktadır. Bir çoğumuza göre F.Ş'nin başına gelenler kendi hatasından kaynaklanmıştır ne de olsa. Bankada portföy yöneticisi olabilecek kadar eğitimi olan biri falcıya inanıp bankayı dolandırmışsa sorun falcıya inanmakta değil falcıya inanıp akla sığmayan işleri yapmış olmasıdır diye düşünürüz çoğunlukla. Oysa eleştirel düşünce yeteneklerimizi bir lambanın anahtarını çevirir gibi istediğimiz zaman açıp istediğimiz zaman kapayamayız. Yazar Alfred Mander'in dediği gibi Düşünmek ustalık gerektiren bir iştir. Nasıl yapılacağını öğrenmeden ya da pratik yapmadan doğal olarak mantıklı ve açık şekilde düşünme yeteneğine sahip olduğumuz doğru değildir. Ya yaşamımızın içinde eleştirel düşünce yeteneklerimizi kullanırız ya da kullanmayız. Kullanmadığımız zamanlarda falcılar, medyumlar gibi zayıflıklarımızdan faydalanmak isteyenlerin yollarını gözledikleri kurbanlardan olmamız an meselesidir. Yanlış inanışların sadece inananlara zarar vermediğinin örneklerinden biri de Nijerya'da son 10 yıldır yaşananlardır. Ülkedeki ekonomik bunalım, açlık ve işsizliğin sebeplerini ülke politikaları, ekonomik kararlar, toplumsal yapıda aramak yerine cadılarda arayan halk yüzlerce çocuğu, kadını cadılıktan kurtarma adına işkencelerden geçiren ve bir de üstüne ücret alan rahip ve papazlara teslim etmekte sakınca görmemektedirler. Kardeşlerin etrafında kalabalık toplanmıştı. Çocuklarını kara büyü yaparak iki kardeşlerinin ölümünden sorumluğu tuttuğu için aileden atan annenin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Korkuyorum. Onlar cadılar ve beni de öldürebilirler diye hıçkırıyordu. Bir anneye çocuklarını yuvalarından attıracak ender sebeplerden biridir belki de yanlış inanışlar. Sadece insanlığa zararlı değil aynı zamanda dünyayı paylaştığımız diğer hayvan ve bitki türlerine de zarar verebilir biz dünyadaki hiçbir canlının olmadığı kadar zeki olan insanların yanlış inanışları. Ant Akbabaları insanların yanlış inanışları nedeni ile zarar gören birçok canlı türünden biridir. Venezuela'dan Tiera del Fuego'ya kadar olan geniş bir bölgede yaşayan ve kanat açıklıkları 3 metreye ulaşan bu görkemli kuşların dünyada yaşayan en büyük kuşlar olduğu düşünülmektedir. Ancak bu görkemli kuşların kemikleri ve organlarının tedavi edici özelliğe sahip olduğu inancı onları soylarının tükenme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmıştır. Kemikleri romatizmaya, midesi göğüs kanserine, gözleri göz sağlığını düzelttiğine inanılan gezegenimizin bu nadide kuşlarının bizlerin bilimden uzak, batıl ve temelsiz inançları nedeni ile birkaç kuşak sonra yok olacağını düşünmek dahi azıcık batıl inancın bir başka zararını bize göstermektedir. Yanlış inanışların topluma ve bireylere verebileceği zararlar üzerine bulunabilecek örnekleri çeşitlendirmek mümkündür. Eleştirel düşünmeyi öğrenmemiş, üzerinde çalışmamış ya da eğitim hayatı boyunca eleştirel düşünce kavramı ile tanışmamış kitlelerin yanlış inançlara kapılması, bu inançları yaymaya devam etmesi normaldir. Kısa bir liste yanlış inançların zararlarını hatırlatmak için faydalı olabilir. Yanlış inançlara sahip olan kişiler: - alınacak bir sağlık kararında bilimin kötü taklitlerine kolayca kanarak en iyi ihtimalle tedaviyi geciktirmek, en kötü ihtimalle iyiye gidişat beklerken çok daha korkutucu sonuçlarla karşılaşmak durumunda kalabilir, - kendisine ve sevdiklerine zarar vermeyecek olsa dahi ilkyardım, sağlık ve güvenli tıp konusunda asılsız bilgileri ileterek insanların ölümüne veya hastalanmasına neden olabilir, - genellikle kısıtlı olan maddi imkanlarını bilim dışı uygulamalara harcayarak gerçekten faydalı olacak bilimsel, doğruluğu kanıtlanmş uygulamalardan faydalanma şansından kendini mahrum bırakabilir, - internet, sosyal medya, gazetelerde okuduğu şehir efsanelerini, asılsız haberleri gerçekmiş gibi algılayarak tüketim alışkanlıklarını, yaşama dair kararlarını gerçeklikten uzak veriler üzerine kurabilir, - falcı, medyum, üfürükçü, kırıkçı, çıkıkçı gibi insanların umutlarından, beklentilerden ve zayıflıklarından faydalanan profesyonellerin kurbanı olabilir, - kolay gelecek, kolay para vaat ederek kandırmaya çalışacak dolandırıcı, üçkağıtçı ve düzenbazların oyunlarını farketmekte zorlanabilir, bu tarz kandırmacalara para yatırarak dolandırılabilir, - firmalar ve ürünleri hakkındaki asılsız bilgileri ileterek bir firmanın sebepsiz yere zarar görmesine, muhtemelen de asılsız söylentileri çıkaran bir başka firmanın haksız yere kar etmesine neden olabilir, - günlük hayatta sık sık verilmesi gereken kararları gerekli kanıt ve verileri sorgulamadan alabilir, kendini yönetenlerin aldığı kararların arka planını düşünmeden doğru kabul ederek hem kendi hem de diğerlerinin yaşam alanlarını kısıtlayabilir, - asılsız hurafeler yayarak insanların geçerli bilimsel yöntemlere şüphe ile bakmasına ve bilim-dışı akımlarının güçlenmesine neden olabilir, bu akımlardan insanları kandırarak para kazanan kötü niyetli kişilerin daha da zenginleşmesine alet olabilir, - UFO'lar, Scientoloji, ekin çemberleri gibi bilim dışı ya da bilimin kötü taklitleri iddiaları gerçek bilim sanarak yaşamları boyunca bilimin heyecan verici yanlarından, keşiflerinden, şiirselliğinden ve gerçekliğinden mahrum kalabilirler Yanlış inançların zararlarına ilişkin bu liste uzatılabilir ve bütün kalemleri tek tek öğrenilebilir; ancak karşımıza çıkacak ve bu listede yer almayan yeni aldatmacaları, yeni iddiaları değerlendirebilmek için doğru çalıştığına ve işe yaradığına güvenebileceğimiz araçlara ihtiyacımız vardır. Bu araçlar eleştirel düşünme yeteneklerimiz ve bilimsel yöntemdir. Yorumlar kapatıldı."} {"url": "https://yalansavar.org/2011/05/05/hizla-renk-degistiren-bukalemun/", "text": "Hızla Renk Değiştiren Bukalemun videosu 2009 yılı Mart ayı sonrasında çeşitli sosyal paylaşım sitesinde dolaşmaya başlamıştır. Bu videoda bukalemun, değişik renkteki çerçeveler arasında hızla renk değiştirirken görüntüleniyor. İçerik: Videolar çeşitli başlıklar altında dağılmaktadır. - Bukalemun ve Renkler - Bir Bukalemun Ne Kadar Hızlı Renk Değiştirebilir - Gözlerinize inanamayacaksınız Diğer örnek video dosyaları için aşağıdaki bağlantılar incelenebilir. Doğruluk: Yanlış ve yanıltıcı video! Video: Sözkonusu video Cutwater tarafından Ray-ban gözlük şirketi için hazırlanmış bir promosyon görüntüsüdür. Filmin kesilmemiş versiyonu incelendiğinde son birkaç saniyede karton zemin üzerine Never Hide yazıldığı görülebilir. Bu, Ray-Ban sitesinde görülebileceği gibi küresel bir kampanyanın ismidir. Video İçeriği: Bazı bukalemunların renk değiştirebilme özellikleri yaygın olarak bilinen bir fenomendir. Yaygın kanının aksine renk değiştirme yalnızca saklanmak amacını taşımamaktadır. Bukalemunlar psikolojik ve sosyal durumlarını çevrelerine duyurmak için renk değiştirebilmektedir. Fizyolojik açıdan bakıldığında bukalemun derisinde renk değişimini sağlayan kromatofor adlı spiral hücreler bulunmaktadır. Kromatoforlar üç katman halinde bulunur. En altta siyah pigment yer alır. Orta katman mavi geçişini sağlar. Üst katmanda ise sarı ve kırmızı pigmentler bulunmaktadır. Nörolojik bir mekanizma ise bu katmanlardaki pigmentleri uyararak renk değişimine sebep olur. Değişik cinslerde değişmekle birlikte bukalemunlar yalnızca belli renkleri taklit edebilmektedir. Bukalemunların bu renk değişiminde ne kadar bilinçli oldukları net olarak yanıtlanmış bir soru değildir. Bazı çevresel etmenlerle de renk değişiminin tetiklendiği bilinmektedir."} {"url": "https://yalansavar.org/2011/05/05/kalp-krizine-karsi-siddetli-oksuruk/", "text": "Sıklıkla rastladığımız bir e-posta Kalp Krizine Karşı Şiddetli Öksürük ya da Yalnızken Kalp Krizi Geçirirken Ne Yapmalı başlığı ile kalp krizi geçiren kişilerin ilkyardım gelene kadar öksürmesini öneriyor. İçerik İnternette dolanan farklı formatları olan bir e-posta bu. İngilizce ve Türkçe versiyonları mevcut. En sık rastlanan içerik şu şekilde: YALNIZKEN KALP KRİZİ GEÇİRİRKEN NE YAPMALI?Diyelim ki saat 18:15 ve zorlu bir iş gününden sonra arabanızla eve dönüyorsunuz. Gerçekten yorulduğunuz, sıkıldığınız ve çileden çıktığınız bir gününüzdesiniz. Birden göğsünüzde başlayıp, kolunuza ve çenenize doğru ilerleyen şiddetli bir ağrı. Evinize en yakın hastaneden sadece 10km uzaklıktasınız, fakat o mesafeye bile ulaşıp ulaşamayacağınızdan emin değilsiniz. Ne yapabilirsiniz? Kalp masajı konusunda belki eğitim de almıştınız ama size öğreten şahıs, muhtemelen bu masajı kendi kendinize nasıl yapabileceğinizi öğretmedi... Son zamanlarda bir sürü insan kalp krizine yalnız başınayken yakalanmaktadır. Yardım olmaksızın, normal kalp atışı bozkardeş ve baygınlık hisseden bir insanin bilincini yitirmeden önce sadece 10 saniyesi vardır.Bu durumda kalan şahıslar kendilerine, devamlı ve şiddetli bir şekilde öksürerek yardımcı olabilirler. Her öksürükten önce derin bir nefes alınmalı ve öksürük sanki göğüs derinliğinden balgam çıkarmak istercesine derin ve uzun olmalıdır. Derin nefes alma ve öksürük, yardım gelene ya da kalp normal ritmine geri dönene kadar, durmaksızın her iki saniyede bir olacak şekilde devam etmelidir. Derin nefes alma akciğerlere oksijen ulaştırırken, öksürük hareketi kalbi sıkıştırarak kanın dolaşımını sürdürür. Kalp üzerindeki sıkıştırma hareketi aynı zamanda kalbin normal ritmine dönmesine de yardımcı olur. Bu şekilde, kalp krizine maruz kalan kişi, kendisini bir hastaneye ulaştırabilir. Bu postayı bütün tanıdıklarınıza gönderirseniz, birinin hayatının kurtulmasını sağlayabilirsiniz! Doğruluk Yalan. 😦 Yorum Yabancı kaynaklarda Cough CPR olarak bulabileceğiniz bu e-postanın geçmişi 1999'a dayanıyor. E-postanın bazı versiyonlarında, bu tekniğin aslında bilindiği, ancak ilkyardım kurslarında öğretilmediği, ancak bu durumdan rahatsızlık duyan bir kardiyoloğun ilgili e-postayı hazırlayarak kamu hizmeti yaptığı ve insanların hayatının kurtarılmasını sağlamaya çalıştığı bilgisi yer alıyor. Hatta bazı versiyonlarda bu tekniğin Rochester General Hospital tarafından önerildiği yazılı. E-postada anlatılan yöntem, öksürmenin kalp ritmini düzelttiğini, böylelikle kalbin enfarktüs nedeniyle zedelenmesine rağmen kan dolaşımın devam edeceğini iddia ediyor. Bu yöntem daha önce bilimsel çevrelerce denenmiş bir yöntem. Yöntemin uygulandığı yerler ise son derece sınırlı. Kalp krizi sırasında öksürmek yanlızca aşırı kalp ritm bozukluklarında ve hatta kalp durması sırasında zaman zaman etkili olabilen bir yöntem. Uygulandığı tek yer ise, yoğun bakımda yatan ve monitorize edilmiş hastalar. Kalp krizi sırasında öksürmek, yukarıda belirtilen şekilde gözlem altında olmayan kişiler için yarardan çok zarar getirebilecek bir öneri. Kalp ritm bozukluğunun cinsine bağlı olarak, ritm bozukluğunu daha da ciddileştirme riski var. Ayrıca ritm bozukluğu olmayan, sadece enfarktüs geçiren kişilerde, öksürmeye eylemi sırasındaki nefes tutma sırasında kana geçen oksijen miktarı azaldığından, öksürmek tam tersine enfarktüsü büyütmek ve kişinin ölümüne neden olmak gibi ciddi sonuçlara neden olabilir. Amerikan Kalp Hastalıkları Vakfı, internette yayılan bu yanlış bilgi içeren e-posta'nın fazlasıyla popüler olması ve ne yazık ki pekçok kişinin kalp krizi geçirirken, daha kabul görmüş yöntemleri denemek yerine öksürmeye çalışarak, sonucunda ölmeleri üzerine 2005 yılında konu ile ilgili olarak bir bildiri yayınlayarak bu yöntemin uygulanmasının sakıncalı olduğunu açıklamıştır. Benzer şekilde, Rochester General Hospital'da web sitesi aracılığı ile kendi adının geçtiği e-postaları yalanladığını duyurmuştur. Doğru Müdahale Nedir? Kalp krizi geçirdiğinizi fark ettiğiniz sırada yapmanız gereken doğru müdahale öksürmeye çalışmak değil, en kısa zamanda bir ilkyardım ekibinin size ulaşmasını sağlamaktır. Kalp krizi geçiren kişilerin hastanaye ortalama varış süreleri ne yazık ki üç saatin üzerinde, bu da kalp krizine bağlı ölüm oranlarının yüksek olmasına neden olan bir durum. Oysa ki hemen tıbbi müdahaleye başlanması kesin olarak hayat kurtarıcı olabilir. Kalp krizi belirtileri ile karşı karşıya kaldığınızda derhal bir yere oturup dinlenmeniz ve hemen bir sağlık kuruluşuna ulaşmaya çalışmanız gerekir. Dışarıdaysanız cep telefonuyla yardım isteyin. Kesinlikle yürümeye veya merdiven çıkmaya devam etmeyin, çünkü aktiviteye devam etmek zaten oksijen alamayan kalbinizin oksijen talebini daha da artıracaktır. Bir yakınınızın kalp krizi geçirdiğini anladığınıda ise yapacağınız ilk müdahale en kısa zamanda acil yardım hattı olan 112'yi arayarak yakınınızın en yakın sağlık kuruluşuna ulaşmasını sağlamaktır. Sağlık ekibinin gelmesini beklerken ise yakınınızın fiziksel aktivite yapmasını engellemek,uygun bir yere yatırarak ayaklarını kalp seviyesinin üzerine kaldırmak ve kalbe daha çok kan akışının olmasını sağlamaya çalışmak yerinde olacaktır.İlaveten hastanın daha çok oksijen almasını sağlamak için üzerindeki sıkı olan kıyafetleri gevşetmek, kravatı çözmek ve bulunduğu odanın camını açmak gibi müdahaleler de yararlıdır. Yaygınlık Ne yazık ki, kalp hastalıkları ile ilgili en önde gelen otoritelerin bu yöntemin kontrolsüz uygulanmaması yolundaki uyarıları ve internette bu hurafeyi açılayan ve yöntemin uygulanmasının tehlikeli olduğunu bildiren yüzlerce sayfaya rağmen, ülkemizdeki pek çok gazete, sağlık merkezi, sosyal iletişim ağları ve kişisel blog sayfalarında bu yöntem sorumsuz bir şekilde öneriliyor. Hatta bazı hekimlerin bu e-postadan yola çıkarak çeşitli medya kuruluşlarına yaptıkları beyanatlar bile mevcut. İşin vahim tarafı, bir medya kuruluğu bu e-postayı kaynağını araştırmadan yayınladıktan sonra pekçok başka küçük medya kuruluşu da aynı haberi alıp kullanabiliyor. Google'da Kalp krizi öksürün kelimeleri ile yapılan aramaya tam 14 sayfa, yalnızken kalp krizi kelimeleriye yapılan aramaya ise 10 sayfa sonuç geliyor. Yanlış bilginin ne hızda ve boyutta etrafımızı sardığını görelim: - Sabah Gazetesi, 12 Aralık 2006 tarihli sayısında Konya Vakıf Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Tamer Bakalım'ın adının geçtiği bir yazı ile bu öneriyi konu etmiş. http://arsiv.sabah.com.tr/2006/12/12/gun93.html - Milliyet gazetesi detaya girmeden 3 Eylül 2003 tarihinde aynı öneriyi okurlarına sunmuş. http://www.milliyet.com.tr/2003/09/03/yasam/yas11.html - Yeni Şafak gazetesi, 24 Aralık 2007'de aynı başlıkla referans verme ihtiyacı görmeden uzmanların önerisi olarak bir haber yayınlamış. http://yenisafak.com.tr/Saglik/?t=24.12.2007&i=88540 - Ordu Kent Gazetesi, 10 Şubat 2009 tarihinde aynı e-postadan haber yapmış. http://www.ordukentgazetesi.com/news_detail.php?id=7640 - Netgazete.com, Online Sağlık'a isimli web sitesi ve Kardiyolog Doç. Dr. Sait Alan isimlerini referans göstererek aynı öneride bulunuyor.http://www.netgazete.com/News/586131/siddetli_oksuruk_kalp_krizinin_etkisini_azaltiyor.aspx - Gazeten.com, 12 Şubat 2002 tarihinde Yeni Şafak gazetesini referans göstererek haber yapmış. http://www.gazeten.com/kalp-krizi-aninda-siddetli-oksurun/ - İnternet gazetesi E-Haber, 26 Ağustos 2007 tarihinde Bursa Özel Çekirge Kalp ve Aritmi Hastanesi'nden Prof. Dr. Mustafa Şan'ın ismi ile aynı öneriyi okurlarıyla paylaşmış http://www.e-haber.com.tr/index.php?id=4191 Medya kuruluşlarında bu e-posta haber olarak çıkınca muhtelif blog, sosyal içerikli sitelerde de hemen yerini almış ne yazık ki. Öneriyi yapanlar konunun aslını araştırma ihtiyacı duymamışlar, öneriyi alanlar ise memnuniyetlerini belirtiyorlar hemen her yerde. Birkaç örnek: - Ekşisözlük, 10 Ocak 2004. http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=3778378 Neyse ki hemen altında araştıran bir başka kullanıcı yalanlamış.http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=14015507 - İtüsözlük,10 Mart 2009. http://www.itusozluk.com/goster.php/@3232461 - Kadınlar Klübü . http://www.kadinlarkulubu.com/kardiyoloji-kalp-dolasim-sistemi-hastaliklari/209990-yalniz-basinizayken-kalp-krizi-gecirirseniz-nasil-hayatta-kalirsiniz.html - Memurlar.net, 13 Aralık 2006 http://www.memurlar.net/haber/59788/ - Muakeme.net, 21 mart 2009: http://www.muhakeme.net/kalp-krizi-gelirse-ne-yapmali-t15832.html - Eğitim Fakültesi, 6 Eylül 2008: http://www.egitimfakultesi.net/forum/viewthread.php?thread_id=4271 Sayfalar çok fazla, bu örnekler yanlış bilginin yayılma hızı açısında yeterli. Konun en ciddi kısmı ise, internette kalp krizi ilk müdahale diye bir arama yaptığınızde ciddi, güvenilir ve doğru bilgi veren hemen hiç bir sayfanın çıkmaması. Notlar - http://www.heart.org/HEARTORG/Conditions/More/CardiacArrest/Cough-CPR_UCM_432380_Article.jsp#.Tw4i3W-iGa8"} {"url": "https://yalansavar.org/2011/05/26/air-france-447-kaza-fotograflari-2/", "text": "Air France 447 Kaza Fotoğrafları, Air France 2 Photos After Collision Before Death, gibi başlıklarla yayılan bir e-posta ekindeki resimlerin 1 Haziran 2009 tarihinde Atlantik Okyanusu üzerinde düşen AirFrance şirketine ait 447 sayılı uçakta düşüş anında çekilen resimler olduğu iddia ediliyor. İçerik: Dolaşımda olan diğer fotoğraf aşağıda. E-posta genelde İngilizce olarak dolanıyor, ancak bazı versiyonlarda başlık Türkçe'ye dönmüş durumda. Feel so sad for all the passengers including the extraordinary photographer, who kept his cool even in his last moments of life and took this photo. Hats off to him!!!The world saw the disappearance of an A330 Air Frane during a trans Atlantic flight between Rio to Paris . Very ironic that a day before I got a mail of the photos taken a a passenger on a flight mins after a mid air collision, and mins before the crash of the said aircraft.Two shots taken inside the plane before it crashed. Unbelievable! Photos taken inside the GOL B 737 aircraft that was involved in a mid aircollision and crashed.....A B737 had a mid air collision with the Embraer Legacy while cruising at35,000 feet over South America . The Embraer Legacy, though seriously damaged with the winglet ripped off, managed to make a landing at a nearby airstrip in the midst of the Amazon jungle. The crew and passengers of the Embraer Legacy had no idea what they had hit. TheB737 however crashed, killing all crew and passengers on board.The two photos attached were apparently taken by one of the passengers in the B737, just after the collision and before the aircraft crashed. The photos were retrieved from the camera's memory stick. You will never get to see photos like this. In the first photo, there is a gaping hole in the fuselage through which you can see the tailplane and vertical fin of the aircraft. In the second photo, one of the passengers is being sucked out of the gaping hole. These photos were found in a digital Casio Z750, amidst the remains in Serra do Cachimbo. Although the camera was destroyed, the Memory Stick was recovered. Investigating the serial number of the camera, the owner was identified as Paulo G. Muller, an actor of a theatre for children known in the outskirts of Porto Alegre . It can be imagined that he was standing during the impact with the Embraer Legacy and during the turbulence, he managed to take these photos, just seconds after the tail loss the aircraft plunged. So the camera was found near the cockpit.The structural stress probably ripped the engines away, diminishing the falling speed, protecting the electronic equipment but not unfortunately the victims. Paulo Muller leaves behind two daughters, Bruna and Beatriz. Mesajın içeriğinin yaklaşık Türkçesi: Bu resmi çekerken yaşamının son dakikalarını yaşamasına rağmen sakin kalabilen olağanüstü fotoğrafçı ve diğer tüm yolcular için çok üzülüyorum. Dünya, Rio'dan Paris'e uçmakta olan Air France A330 uçağının transatlantik uçuş sırasında kaybolduğunu izledi. Ne acıdır ki bir gün önce havadaki çarpışmadan dakikalar sonra ve uçağın düşüşünden biraz önce yolculardan biri tarafından çekilen resimlere ilişkin bir e-posta aldım.Uçak düşmeden hemen önce iki resim çekilmiş. İnanılmaz! Resimler havada çarpışma yaşayan ve akabinde düşen GOL B 737 tipi bir uçağın içinde çekilmiş. Bu B737 tipi uçak Güney Amerika'nın 35.000 feet üzerinde uçarkan Embraer Legacy tipi bir uçakla çarpışmış. Embraer Legacy, kanadının biri kopmuş olmasına rağmen Amazon Ormanları yakınındaki bir alana iniş yapmayı başarmış. Embraer Legacy uşağının mürettebatı ve yolcuları neye çarptıklarını anlayamamışlar. Ancak çarptıkları B737 ne yazık ki düşmüş ve tüm yolcular ile uşak mürettebatı düşüş nedeniyle ölmüşler. Ekteki iki fotoğraf B737 yolcularından biri tarafından çarpışmadan hemen sonra ve uşak düşmeden hemen önce çekilmiş. Fotoğraflara fotoğraf makinesinin hafıza kartından ulaşılmış. Böyle resimleri bir daha asla göremezsiniz. İlk resimde uçağın arka tarafındaki büyük bir delik ve uçağın arka kanadı görülebiliyor. İkinci resimde ise yolculardan birinin aşılan deliğe çekildiği görülebiliyor. Bu resimler Serra do Cachimbo'daki uçak kalıntıları arasında bulunan bir digital Casio Z750 içinde bulunmuş. makine tahrip olmuş olmasına rağmen hafıza kartı sağlam kalmış. Makinenin seri numarasından sahibinin Porto Alegre çevresinde bilinen bir çocuk tiyatro aktörü olan Paulo G. Muller olduğu anlaşılmış. Anlaşılan o ki, resmi çeken kişi Embraer Legacy ile olan çarpışma ve sonrasındaki türbülans sırasında ayakta duruyormuş ve uçağın kanadı koptuktan sonraki saniyelerde bu resimleri çekmeyi başarmış. Bu nedenle fotoğraf makinesi kokpitte bulunmuş. Çarpışma sırasında motorların kopmuş olması düşüş hızını azaltarak elektronik cihazları korumuş ama ne yazık ki kurbanları koruyamamış. Paulo Muller'den geriye Bruna ve Beatriz isimli iki çocuğu kalmış. Doğruluk: Yalan... Yorum: İlk önce resimler ekindeki metni inceleyelim, daha sonra resimlere de geleceğiz. Bu e-posta 1 Haziran 2009 tarihinde meydana gelen ve uçağın okyanusa düşmesi ile sonuçlanan AirFrance 447 uçak kazasına ilişkin olarak gönderilse de, aslında mesajın içeriğinden resimlerin ilişkilendirildiği kazanın havada iki uçağın çarpışması sonucu oluşan bir başka kazaya ait olduğu görülüyor. Yani bu mesajı iletenlerin pek çoğu mesajın içeriğinde bahsedilen kazanın aslında bir Embraer Legacy ile çarpışarak düşen bir Boeing 737 uçağına ait olduğunu fark etmiyorlar. Bundan da anlaşılıyor ki pek çok kişi yeterince sansasyonel olduğuna inandığı bir fotoğraf görünce açıklamasını okumak yerine altına Çok korkunç!, İnanılır gibi değil! yazarak arkadaş listesine iletmeyi tercih ediyor. Yazıda bahsi geçen kazaya gelince. 30 Eylül 2006 tarihinde Brezilya Havayollarına ait 1907 sayılı bir Boeing 737 ile 13 kişiyi taşıyan özel bir jet uçağı havada çarpışıyor ve çarpışma sonucunda özel jet yazıda anlatıldığı gibi Amazon ormanları yakınına iniş yapabilirken düşen Boeing 737'de bulunan 154 kişi ve mürettebatın tümü yaşamını kaybediyor. Resimlerin 1 Haziran 2009 tarihli kazaya ait olmadığı, e-postanın ekindeki yazıdan bile belli aslında. Peki, resimler metinde iddia edildiği gibi 30 Eylül 2006 tarihli Gol havayollarına ait 1907 sayılı Boeing 737'de çekilmiş olabilir mi? Öncelikle birkaç dakika önce bir jet uçağına çarpmış bir yolcu uçağındaki bir kişinin ayakta arka arkaya iki resim çekebildiği, dahası bu resimleri çeken fotoğraf makinesinin 154 kişin öldüğü bir kazanın sonrasında sağlam kalması sizce ne kadar olası? Elbette çok çok düşük de olsa böyle bir olasılık mümkün olabilir. Ama mümkündür demeden önce resimlere bir kez daha bakın lütfen. Tanıdık gelmiyor mu? Aşağıdaki Youtube videosu, popüler LOST dizisinin 1. sezonuna ait tanıtım filmi. Filmin 0:02-0:04 sahnesine dikkatle bakarsanız e-posta ekinde dolanan resimlerin kaynağını görebilirsiniz. Videoyu görüntüleyemiyorsanız tekrar resimlere bakın, LOST dizisini seyrettiyseniz resimlerde en ön koltukta en solda oturan kadının dizideki Kate ve yanındaki kişinin de Kate'i yakalamakla görevli Dedektif Edward Mars olduğunu fark edeceksiniz. Seyretmediyseniz de linklerden bu oyuncuların resimlerine ulaşabilirsiniz. Biraz daha dikkatle ilk resimde Kate ve Edward Mars'ın ellerini birbirine bağlayan kelepçeyi de seçebilirsiniz. E-postanın Kaynağı ve Yaygınlık: Bu e-posta aslında bir tür psikolojik deneyden yola çıkmış. E-postayı ve ekindeki resimleri ilk hazırlayan kişi Brezilyalı bir bilgi işlem mühendisi olan Carlos Cordoso. Kendi blogunda daha sonra detaylı açıklama yapan Cordoso, insanların mantıksız olaylara, felaket resimlerine olan meraklarını ve doğruluğundan emin olmadıkları hatta tamamını bile okumaya tenezzül etmedikleri bilgileri yayma konusundaki dürtülerini ispat etmek için böyle bir e-posta yaratmış ve arkadaşlarına göndermiş. Çok geçmeden e-posta arkadaşların arkadaşlarına, hatta bazı gazete ve televizyonlara ulaşmış ve haber olarak bile yayınlanmış. Olay büyüyünce Carlos Cordoso yaptığı düzmeceyi açıklayarak bu deneyi yapış nedeni ve gösterdiklerini blogunda özetlemiş. Açıklamanın ardından bazı haber ilk geldiğinde teyit etme sorumluluğunu gstermemiş olsalar da bazı medya kanalları resimlerin sahte olduğunu blirleyen tekzipler yayınlamak zorunda kalmışlar. 29 Haziran 2009 tarihli CNN TURK web sitesinde Air France Kazası balonu Böyle Patladı başlığı ile e-postalarda dolanan bu resimlerin düzmece olduğunu duyuran bir de haber yayınlanmış durumda. Notlar: - http://en.wikipedia.org/wiki/Gol_Transportes_A%C3%A9reos_Flight_1907 - http://www.carloscardoso.com/2006/10/26/exclusivo-as-fotos-do-acidente-do-vo-1907-da-gol-de-dentro-do-avio/ - http://junglebook.contraditorium.com/2006/11/02/they-want-to-believe/ Kaynaklar: - Mid-Air Collision, Snopes.com - YouTube, ABC Lost Sezon 1 Trailer - Carlos Cordoso - Wikipedia, Go Airlines Flight 1907 Yorumlar kapatıldı."} {"url": "https://yalansavar.org/2011/07/05/suyun-gizli-mesaji/", "text": "Başlığı Suyun Gizli Mesajı, Suyun Gizemi ya da Evrende Her Şey İlle de Sevgi Diyor olan ve ekinde çeşitli resimler ya da powerpoint sunumu olan bir e-posta ile klasik müzik, güzel düşünce ve kelimelerin su kristallerine güzel şekiller verdiği, kötü düşünce ve heavy-metal müziğin ise su kristallerinin şeklini bozduğu iddia ediliyor. İlaveten bazı versiyonlarda bir şişeye su doldurup üzerinde sevgi yazılı etiketle saklanması, şişeye güzel konuşularak iyi kristaller haline dönüşen suyun tüketilmesi tavsiye ediliyor. İçerik İnternette ekinde çeşitli kristal resimleri ile dolanan bir e-posta bu. Ayrıca pekçok web sitesinde de mevcut. Fotoğrafların yanısıra verilen açıklamanın içeriği aşağı yukarı şöyle: SUYUN GİZLİ MESAJI Masaru Emoto adlı Japon bir araştırmacı, insan vücudunun ve yaşamakta olduğumuzyerkürenin %70'ten fazlasını kaplamakta olan suyun moleküler yapısının insanların düşüncelerinden, sözcüklerden ve dinlemiş oldukları müzikten etkilenip etkilenmediğini araştırmış ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırmıştır.İnsanların yaşam kalitesinin vücutlarındaki ve yeryüzündeki suyun kalitesi ile bağlantılı olduğunu savunan araştırmacı; yaşama geçirilen pozitif düşünceler sayesinde insanın kndisini ve yaşamış olduğu gezegeni iyileştirmesinin ve yeilemesinin mümkün olduğunu savunmuştur. Müzik terapisinin son zamanlarda popüler olması ile birlikte Masaru Emoto müziğin, suyun yapısı üzerine olan etkilerini görmeye karar vermiş ve iki müzik hoparlörü arasına birkaç saat distile su koyarak suyun donduktan sonraki kristal formlarını fotoğraflamış ve bize bu inanılmaz fotoğrafları görme imkanı sağlamıştır. Bu çalışma da beklentileri doğrultusunda sonuç verince araştırmacı, düşüncelerin ve kelimelerin su kristallerinin formasyonu üzerindeki etkilerini incelemeye karar vermiş ve kelimeler gece boyunca cam şişelere kasetten dinletilmiştir. İşte su kristallerinin sözcüklerden etkilendiğini gösteren inanılmaz görüntüler. Doğruluk Yalan. 🙂 Yorum Suyun Gizli Mesajı Söz konusu e-postada yer alan iddialar aslında halen kitapçılarda satılan ve gene Masaru Emoto isimli kişi tarafından yazılan ve halen Kuraldışı Yayınevini aracılığı ile Türkiye'de de satılan ISBN:9789752750562 numaralı Suyun Gizli Mesajı isimli kitaba dayanıyor. Kitap tanıtımından bir alıntı: Suyun Gizli Mesajı, uluslararası üne sahip Japon araştırmacı Masaru Emoto'nun bütün dünyada büyük yankı uyandıran su kristalleri fotoğraflarını içeren sıra dışı kitabı. Su moleküllerin düşüncelerimizden, duygularımızdan ve kullandığımız kelimelerden etkilendiğini bulgulayan Dr. Emoto, suyun, söylenen sözlere, hissedilen duygulara, gösterilen görüntülere ve dinletilen müziğe göre nasıl bir değişim gösterdiğini birbirinden muhteşem su kristali fotoğraflarıyla gözler önüne seriyor. Hem dünyamız hem de bizler büyük ölçüde sudan oluştuğumuz için suyun mesajı hepimizin bireysel sağlığı, doğanın yenilenmesi ve dünya barışı açısından muazzam bir önem taşıyor.Depremden hemen önce ve hemen sonra yeraltı sularından aldığı numunelerdeki kristal oluşumlarını inceleyen Dr. Emoto, bu verilerin biriktirilmesi durumunda, su kristali teknolojisinin depremleri önceden tespit etmekte kullanılabileceğini de ortaya koyuyor. Yüzyıllar boyunca, insanlık, yeryüzünden sürekli çaldı ve her seferinde geride çok daha kirli bir dünya bıraktı. Ama şimdi su bizimle konuşuyor; su kristalleri aracılığıyla, bilmemiz gerekenleri bize söylüyor. Bugünden itibaren yepyeni bir tarih biçimlendirmeliyiz. Su, kendimize nasıl bir yön belirlediğimizi büyük bir dikkatle izliyor ve kayda geçiriyor. Benim tek arzum, suyun bütün insanlığa verdiği mesajın herkesçe duyulması ve özümsenmesi. Masaru Emoto Kimdir? Söz konusu iddianın aslı olup olmadığından önce Masaru Emoto'nun kim olduğunu bilmekte fayda var. Her ne kadar tanıtım yazısında ismi Dr. Masaru Emoto olarak geçse de, aslında tıp doktoru değil Bay Emoto. Japonya'da doğmuş ve Yokohoma Devlet Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun olmuş. Resmi ve güvenilir bir okuldan herhangi bir tıp, kimya veya fizik eğitimi almış değil. 1992 yılında Hindistan'da bulunan bir Alternatif Tıp Üniversitesinden Alternatif Tıp lisansı almış. Söz konusu üniversitenin herhangi bir devam zorunluluğu olmayıp, bir yıl içinde 5 adet tez karşılığı bu dereceyi her başvurana verdiğini belirtmek de gerekli. Deneyin Bilimsel Doğruluk ve Güvenilirliği Ne Kadar? Deneyde bahsi geçen ve Su Kristali denen şeyleri aslında hepimiz yakından tanıyoruz. Her ne kadar New-Age ve sözde-bilimle uğraşanlar daha mistik göründüğü için su kristali terimini tercih etseler de bahsedilen su kristalleri aslında bildiğimiz buz. Bu deneyi değerlendirirken en başta düşünmemiz gereken şey fizik kuralları. Su, ya da kimyasal adı ile H2O, iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomunun kovalent bağ yapmasıyla oluşur. Sıvı haldeki tüm su molekülleri aynı yapıdadırlar. Su, ancak donduğunda kristalleşir ve her bir kristal kristalleşme anındaki diğer fiziksel koşullara, bulunduğu yere, ısıya, basınca göre farklı şekiller alabilir. Kar tanelerini anımsayın. Isı artınca kristaller eridiğinde ise gene er biri aynı forma sahip su moleküllerine dönüşürler. Sıklıkla bilim adamı olmadığını kendisi de ifade etmeyi seven Masaru Emoto deneylerinde suyu dondurmuş ve oluşan kristallere mikroskopla bakmış, daha sonra da çektiği pekçok resim arasından kendi teorisi ile uyumlu olan güzel ve çirkin resimleri seçmiş, bunlardan da bir kitap yazmış. Yani aslında beğenmediği pek çok resimi elediğini kendisi de açıkça söylüyor. Deney yapıldığı tarihten beri Double-Blind ya da çift kör denen teyit yöntemi uygulanmadığı için eleştiriliyor. Tekrar edilen denemelerde de Emoto'nun sonuçlarına ulaşılamamış. Halen dünyadaki Skeptisizm hareketinin öncülerinden kabul edilen Jame Randi tarafından kurulan James Randi Eğitim Vakfı 2003 yılında Emoto'ya deneyinden elde ettiği sonuçları kontrollü bir double-blind çalışma sonunda yeniden elde etmesi ve dokümante ettirmesi halinde 1.000.000 USD ödül önermiş. Ancak halen Emoto bu teklifi kabul ederek deneyini tarafsız hakemlerin önünde tekrarlamaya gönüllü olmuş değil, 1.000.000 USD de bir kenarda bekliyor. Ticari Bağlantılar Neler? Masaru Emoto, kitabın yayınlanmasını takiben kurduğu HADO isimli şirket aracılığı ile internet üzerinden su satıyor. Indigo Water adı altında piyasa sürülen bildiğimiz suyun 8 oz, yani 230 ml'si 35 USD. Kabaca bir hesap ile suyun bir litresinin 150 USD 'ye satıldığını bulabilirsiniz. Fiyatın fahişliğini biraz olsun örtbas etmek için, 8 oz'luk bu şişedeki güzel sözler söylenmiş bu suyun 8 galon (yaklaşık 30 litre) su ile karşıtırılarak tüketilmesi önerilmiş. İddiaya göre Japonca güzel sözler öğrenen kristaller, diğer kristallere öğretebiliyor. HADO firmasının web sitesindeki tanıtım yazısı şöyle: A geometrically perfect water with the Message your body is waiting to receive. Dr. Emoto's Indigo Water contains eight ounces of highly charged hexagonally structured concentrate. TÜRKÇESİ: Vücudunuzun beklediği mesajı içeren, geometrik olarak mükemmel bir su. Dr. Emoto'nun Indigo Water'ı 8 ons yüksek oranda şarj edilmiş ve heksagonal olarak yapılandırılmış konsantre içeriyor. Bir litre içme suyunu 150 USD'ye satmak için epey New-Age terminolojisi gerekli doğal olarak. Emoto'nun kristalleri What The Bleep Do We Know isimli New-Age içerikli filmde de karşımıza çıkıyor. Filmin ciddiyeti ile ilgili en önemli kıstas ise filmdeki ana konuşmacılardan biri olan JZ Knight. Film sırasında bir bilim kadını imişçesine bilimsel konulardan ve quantum fiziğinden bahseden bu bayan aslında evinin mutfağında 35.000 yaşındaki Ramtha isimli savaşçı bir Atlantisli'nin ruhuyla iletişime geçtiğini iddia bir ev hanımı. Marleene Matlin'in başrolünü oynadığı bu belgesel benzeri New-Age film Masaru Emoto'nun kristallerinin tüm dünyaya tanınmasına büyük katkıda bulundu. 2009 yılına kadar 10 Milyon Dolar hasılat yapan filmin HADO Indigo Water suyunun satışlarını da artırdığını tahmin etmek zor değil. Yaygınlık Kitap ve film nedeniyle sadece e-posta olarak değil her tür medya ortamında inanılmaz derece yaygın bir konu. Arkadaş sohbetlerinden, New-Age ağırlıklı grup toplantılarına, bu konulara ilgi duyan kişilerin web sitelerinden kitapçı raflarına dek hemen her yerde karşılaşmak ne yazık ki mümkün. Notlar - http://www.masaru-emoto.net/english/e_ome_annai.html - http://www.altmeduniversity.com/ - http://web.archive.org/web/20060202105450/www.newageretailer.com/for-retailers/emasaruemoto_web.pdf - http://hado-energie.nl/hado_water.php"} {"url": "https://yalansavar.org/2011/07/26/cerrahpasa-universitesi-isitme-cihazi-dagitiyor/", "text": "Başlığı genelde Cerrahpaşa Üniversitesi İşitme Cihazı Dağıtıyor ya da SEMA ONAY Cerrahpaşa Tıp Fakültesi olan bir e-posta ile Cerrahpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin işitme engelli fakir çocukların tedavi masraflarını ve işitme cihazı giderlerinin karşıladığı iddia ediliyor. İçerik 2006 yılının sonlarından beri internette dolanan bir e-posta bu. İçeriği şu şekilde: BU BİLGİYİ YAYABİLİR MİYİZ?Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı olarak 12 yaş altı işitme problemi olan maddi durumu kötü hiçbir sağlık güvencesi olmayan fakir çocukların tüm tedavisini ve kullandıkları işitme cihazını ücretsiz karşılayacağız. Çevrenizde bu tür çocuklar varsa lütfen benim telefonumu verin. SEMA ONAY Rektör asist. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yurtiçi Yayın Koordinatörü Cep Tel: 0543 291 XX XX 0532 504 XX XX Bu mail sizin için hiçbir şey ifade etmiyor olabilir ama, belki de ulaştıracağınız bir kişinin vasıtasıyla bile hiç tanımadığınız bir çocuğun umudu, zor dünyasında bir ses olabilirsiniz, elimizden geldiği kadar çok kişiye iletelim lütfen.. Doğruluk Yalan! 😦 Yorum Bu posta 2006 yılından beri pekçok kişi tarafından tüm arkadaş listelerine iletiliyor. Mesajda ismi geçen kişi Cerrahpaşa Üniversitesi Rektör Yardımcısı değil, bölümde çalışan tıbbi sekreter. Verilen telefonlar da bu kişinin ve birlikte çalıştığı bir başka bayan sekreterin özel cep telefonları. Sonuç mu? İşitme engelli olan fakir aileler bu kişilerin cep telefonunu binlerce defa arayarak yardım talebinde bulunmuşlar. İnsanların sahte e-postalarda ümitlenmesi çok kötü bir şey, ama ortada olmayan bir vaat nedeniyle iki insanın özel cep telefonunun internetteki binlerce kişiye arayın komutuyla dağıtılması da aynı derecede kötü bir durum. Bir an e-postada yazan cep telefonunun sizin telefonunuz olduğunu düşünürseniz durumun ciddiyetini daha net anlayabilirsiniz. Bu e-postayı düşünmeden forward eden kişilerin kendilerine ilk sorması gereken soru şu aslında: Kurumsal olarak böyle bir karar alınmış olsa bile, neden iletişim yolu olarak kişilerin özel cep telefonu verilsin? Sizce Cerrahpaşa Tıp Fakültesi buna benzer bir kapmanya yapsa idi bunu e-postalarda bir kişisel telefonun aranmasını talep ederek mi duyururdu, yoksa kendi web sitesinde veya bir basın açıklaması ile mi? İşte bu sorgulayıcı bakış açısıyla e-posta programlarımızdaki FWD tuşuna basmadan önce biraz düşünsek bu iki insanı binlerce kişinin tacizinden kurtarmak mümkün olurdu. Bu e-posta ile ilk defa 2007 yılında karşılaşınca içerdiği hurafe işaretleri nedeniyle şüphelenerek kimseye iletmeyip hastaneden olayın yalan olduğu bilgisini edinmiş ve çevremize de iletmiştik. Ama buna rağmen e-posta dolanmaya devam etti ve en son 2009 yılı başlarında tekrar posta kutumuza düştü. Böylece bu web sitesine girmeyi de hak etti. 13 Ağustos 2006 tarihli Zaman Gazetesi bu duyurunun asılsız olduğuna ilişkin bir haber de yapmış aslında. İlgili haberde ilgili e-postada adı ve telefonu geçen mağdur Sema Onay ile yapılan bir röportaj da var. Bu haberden kısa bir alıntı: ...Aranmaktan da rahatsız olduğunu dile getiren tıbbi sekreter, İnsanlar bu bilginin geçerli olmadığını öğrenince ağlıyor. Ben bu duruma daha çok üzülüyorum. Arayan insanlardan bana mail atmalarını istedim. Bu e-mail kimlere gitmişse teker teker bilgilendirici bir mail attım. O kadar çaresiz kaldım ki. Çok zor durumdayım. diyor.Daha önce bu tarz bir uygulama gerçekleştirdiklerini ifade eden Sema Onay, yaklaşık 100 çocuğa yardım ettiklerini söylüyor. O faaliyet sırasında da bu tarz bir e-mail atılmadığını belirten tıbbi sekreter, Arayan insanlara maddi durumlarını soruyorum. Yeşil kartları olup olmadığını öğreniyorum. En azından bir yol göstermeye çalışıyorum. Benim annem de rahatsız. Bu nedenle çok küçük yaşlardan itibaren hastanelerde dolaştım. Onun için gelen insanların derdiyle geldiğini biliyorum. Bu düşüncede olmasam uğraşmazdım. Telefonumu da kapattırdım. diye konuşuyor... Yaygınlık İnanılmaz yaygınlıkta. 2006 yılında konuyu yalanlayan haberlere rağmen hala ortalıkta dolanıyor. Ama en üzücüsü bu e-postanın Türk Sakatlar Derneği web sitesinde dahi duyuru olarak yer alması. - Türkiye Sakatlar Derneği : http://www.tsd.org.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=7438&Itemid=3291 - Tümgazeteler.com: http://www.tumgazeteler.com/?a=2252796 - Gerçeklerimiz.com: http://www.gerceklerimiz.com/isitme-problemi-olanlar-12-yas-alti-icin/ - Habberci.com: Sağlık haberleri alt başlığında yer almış. http://www.habberci.com/Saglik/Cerrahpasa-tip-fakultesinden-ucretsiz-isitme-cihazlari - Denizli ASTV: http://www.denizliastv.com/Haberler.asp?haber=devam&id=83 - Haberveriyoruz.com: Yazar postanın başına Cerrahpaşa'daki bir arkadaşıma danıştım, olay gerçekmiş ifadesini eklemeyi ihmal etmemiş!http://www.haberveriyoruz.com/news/123/ARTICLE/6833/2009-05-04.html - Hukuki.net: http://www.hukuki.net/forum/showthread.php?t=44133 Kaynaklar - Cerrahpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı Sekreterliği"} {"url": "https://yalansavar.org/2011/08/26/27-agustos-dunya-mars-yakinlasmasi/", "text": "Her yıl, 27 Ağustos'a yaklaştıkça hortlayan ve e-posta hesaplarında, facebook'ta ya da diğer internet ortamlarına dolanmaya başlayan bir efsane var. İçerik: Ömrünüzde yalnızca 1 kez görme şansına sahipsiniz! 27 Ağustos'taki bu muhteşem olayı takvimlerinize not alın...Dünya 27 Ağustos 2007 yi bekliyor. Mars gezegeni Ağustostan itibaren geceleri gökyüzünün en parlak cismi olacak. Mars çıplak gözle dolunay kadar büyük görünecek... Mars Dünyaya 34,65 milyon mil yaklaştığında en büyük göründüğü gün olacak. 27 Ağustos gecesi 00:30'da gökyüzünü izleyin.Dünyanın iki ay'ı varmış gibi görünecek. Mars'ın Dünyaya bu kadar yakın geçeceği bir sonraki tarih 2287 ... Arkadaşlarınızla bunu paylaşın. Çünkü; bugün hayatta olan kimse bu olayı tekrar göremeyecek. Doğruluk: Yalan. 🙂 Detay: Bu posta ilk defa 2003 yılında ortaya çıktı. O tarihten beri de her yıl Ağustos ayı yaklaşırken tarih içinde bulunulan yıl olarak güncellenmiş bir şekilde yeniden ortaya çıkıyor. Temmuz ayında en hızlı yayılımı başlıyor ve Eylül ayından sonra da bir yıl sonra ortaya çıkmak üzere ortadan kayboluyor. Postanın içeriğinde Mars çıplak gözle dolunay kadar büyük görülecek deniyor. İlkokul'dan beri öğrendiğiniz güneş sistemini gözünüzün önüne getirin; Ay, Dünya ve Mars'ın yerlerini ve boyutlarını düşünün. Bu yazılan size akla yakın geliyor mu? Mars gezegenini eğer gerçekten ay kadar yakında göreceğimiz bir gün gelirse, o gün buralarda olmak istemediğinizden emin olabilirsiniz. Zira Ay sadece dünyanın %1'i büyüklüğünde iken Mars dünyanın yaklaşık yarısı kadar çapa sahip, kütle olarak ise dünyanın %15'i kadar büyük bir gezegen. Ay kadar büyük görülebilmesi kendi yörüngesinin dışına çıkması ve dünyaya gereğinden çok yaklaşmış olması gerekiyor. Bir an Dünyanın %1'lik kütlesine sahip Ay'ın Dünyada yarattığı gelgit olaylarını düşünün. Bir an bu e-postada anlatılan olayın gerçekleştiğini ve bir 27 Ağustos akşamı Ay'dan çok daha büyük kütleye sahip olan Mars gezegeni dünyaya iddia edildiği kadar yaklaştığını var sayalım. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde kütle çekim kanunları gereği Mars'ın Ay'dan çok daha büyük olan kütlesi dünyayı kendi yörüngesinden oynatacak ve korkunç büyüklükte gelgit olayları ortaya çıkacaktır. Olur da bu iddia gerçekleşirse o gün gezegen seyretmekten daha büyük sorunlarımız olacağı bir gerçek. E-postanın ekinde, nereden geldiği belli olmayan, Mars gezegeni ile hiç bir ilgisi de olmayan mavi bir gezegen resmi var. Resmin bilgisayarla yaratılmış olması da muhtemel. Ancak görevini başarılı bir şekilde yerine getiriyor, ilgi çekmeyi ve iletiyi alan kişilerin bir an olsun bilimsel gerçekleri göz ardı ederek resmin büyüsü ile e-postayı başkalarına göndermelerini sağlıyor. 27 Ağustos 2003 Dünya Mars Yakınlaşması Bu e-postanın çıkış noktası 27 Ağustos 2003 tarihinde meydana gelen gerçek bir yakınlaşma. 27 Ağustos 2003 tarihinde, saat 9:51:13 'de Mars dünyaya 56 milyon km (0.372719 AU) yaklaşarak 60.000 yıldır en yakın gözlenebildiği konuma geldi. Daha önce bu kadar yakın olduğu tarih ise M.Ö. 57617 yılı idi. Bir sonra bu kadar yakın olacağı tarih ise 2287 yılı olacak. Bu yakınlaşmada Mars gökyüzünde oldukça parlak kırmızı bir yıldız olarak gözlenebildi. Hatta dikkatle bakıldığında küre şeklini de çıplak gözle seçmek mümkündü. 2003'teki tarihi yakınlaşmanın ardından benzer bir yakınlaşma 30 Ekim 2005 tarihinde yaşandı. Bu tarihte Mars dünyaya 69 Milyon km yaklaştı. 2005 yılındaki yakınlaşmada Mars 2003 yılındaki gözlemlere göre %20 daha küçük gözlendi. Ancak bu küçülmenin çıplak gözle çok fark edilebilecek bir küçülme olmadığını belirtmekte yarar var. Ancak her iki yakınlaşma da amatör astronomlar için bulunmaz bir fırsat oldu, teleskopları ile Mars'ı her zamankinden çok daha büyük gözleyebildiler. İleri tarihli yakınlaşmaların uzaklık değerlerini ve 2003 yılındaki yakınlaşmayla olan farklarını görmek için SEDS tarafından hazırlanan çizelgelere bakabilirsiniz. Yaygınlık 2003 yılında bu e-posta ilk defa ortaya çıktığında internette inanılmaz bir yaygınlığa sahipti. Yıllar geçtikçe hurafenin e-postalarda dolaşması azalmasa da internetteki sayfaların sayısı azalıyor. Sevindirici olarak da bu e-postayı yalanlayan sayfaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Aşağıda konu ile ilgili tartışmaların bulunduğu iki bilim ve astronomi sitesi mevcut. Her ikisinde de foruma ilk önce hurafe olan bilgi yazılmış, ancak daha sonra alttaki tartışmalar ve yerinde açıklamalarla konu aydınlanmış. - http://www.gokbilim.com/forum/viewtopic.php?f=3&t=94 - http://www.bilimfeneri.gen.tr/phpBB2/viewtopic.php?p=22581 Notlar - http://tr.wikipedia.org/wiki/Mars_ - http://tr.wikipedia.org/wiki/Gelgit"} {"url": "https://yalansavar.org/2011/10/11/asilar-ve-komplo-teorileri-bolum-1-asilar-bulasici-hastaliklar-ve-bagisiklik-sistemimiz/", "text": "Son birkaç yıldır yurtdışında aşı karşıtları ile koruyucu hekimlik yanlılarının mücadelesini izliyor ve bu sorunu gelişmiş ülkelerde tartışacak konusu kalmamış toplumun suni bir sorunu olarak görüyordum. Tam Türkiye'de bu tip bilimsel bir dayanağı olmayan halk sağlığını tehdit eden bir akımın mevcut olmadığına sevinirken, yavaş yavaş aşı karşıtlığı hareketinin oluşmakta olduğunu izliyorum. Durum böyle olunca da özellikle de internet ortamındaki asılsız iddia ve sansasyonların üzerine gidip onları çürütme işi Yalansavar'a düştü. Konu uzun ve karmaşık, bu nedenle birkaç bölümde işlemeye çalışacağım: Aşılar son 300 yıl içinde, koruyucu hekimlik alanında yapılan en önemli tıbbi buluş. Bulaşıcı hastalıklara karşı aşı benzeri uygulamalar, tarihte 17. yüzyıla dek uzanıyor. O zamanlar insanlığın başbelası olan çiçek hastalığından korunmak için, aktif çiçek hastalığı geçiren bir kimsenin iltihaplı ayralarından alınan sıvı kurutuluyor ve kurumuş tanecikler deride yara açılıp buraya ekiliyor, ya da enfiye gibi burna çekiliyormuş. Bu yöntem epey yüksek bir ölüm riski taşısa da, eğer öldürmezse uygulayan kişinin çiçek hastalığına yakalanmasını engellediği için epey yaygınmış. 18. yüzyılda hastalardan alınan iltihap yerine hasta ineklerden alınan lenf düğümleri aynı iş için kullanılmaya başlamış. Aşılanma kelimesinin ingilizcesi olan vaccination, latince inek anlamına gelen vacca kelimesinden köken alıyor. Günümüzde halen, aşılar sayesinde yılda yaklaşık 3 milyon kişi ölümden, çok daha fazlası da verem, çocuk felci, difteri, boğmaca, menejit gibi sakat bırakan veya kronikleşen hastalıklardan korunuyor. Çok daha önemlisi, 20. yüzyıldaki dünya çapında WHO himayesinde yapılan aşılama kampanyaları ile her yıl yaklaşık 50 MILYON kişinin ölümüne yol açan çiçek hastalığı ortadan kaldırıldı. Eğer 1974 yılından önce doğduysanız bu korkunç hastalığın aşısını kolunuzda çiçek şeklinde görebilirsiniz, ama 1974 ve sonrası yıllarda doğanlarda aşı izi yok, çünkü hastalığın kökü kuruyunca aşılama ihtiyacı kalmadı. Neden aşılanmalıyız? Bu sorunun en basit cevabı şu: Çünkü aşılar hayat kurtarıyorlar. Şanslıyız, çünkü aşılama programları ve gelişmiş tıp sayesinde artık eskiden her aileden 3-5 kişinin ölmesinin rutin sayıldığı bulaşıcı hastalıkların ortadan kalktığı bir çağda yaşıyoruz. Etrafınıza bir bakın, ince hastalık'tan ölen duyuyor musunuz? Ya da çiçek hastalığından ölen? Ben çocukken çocuk felci nedeniyle tekerlekli sandalyede olan ya da koltuk değneği ile gezen sınıf arkadaşlarım vardı. Bir önceki nesilin ise çocukları, kardeşleri çocuk felci, menejit gibi hastalıklardan ölüyorlardı. Annenize, anneannenize sorun, size anlatacaktır. Şimdiki çocukların sınıfında çocuk felçli sınıf arkadaşları yok, çocuk felci nedir onu bile bilmiyorlar. Onun için bugün 70-80 yaşına kadar sağlıklı yaşayabiliyorsak, çocuklarımız kuşpalazı, kızamık, verem, çocuk felcinden ölmüyorlarsa bunu aşılara borçluyuz. Bu hastalıkları artık görmüyor olunca aşıların etkisi de unutuluyor, gelin biraz anımsayalım. Çocuk Felci : - Kalıcı sakatlık nedeni olan ciddi viral bir hastalık. - Su ve yiyecekle geçiyor, barsaklardan emileren santral sinir sistemine gidiyor.200 kişide bir oranında kalıcı felç yapma ihtimali var. - Felç olan hastaların %5-10'u solunum kasları da felç olduğu için ölüyor. - Aşılama programları sayesinde 1980'lerdin sonunda yılda 350 000 vakadan yaklaşık 1600 vakaya gerilemiş durumda. Kızamık: - Solunum yolu ile geçen çok bulaşıcı viral bir hastalık. - İlk belirtiler 10-12. günde ortaya çıkıyor: ateş, burun akıntısı, gözlerde kızarıklık ve ağız içinde beyaz noktacıklar. - Birkaç gün sonra yüzde döküntü başlıyor ve vücuda yayılıyor. - Zatürre, ağır ishal, körlük ve SSPE denen beyin iltihabına bağlı kalıcı zeka geriliğine neden olabilir. - Son yıllarda MMR aşısı sayesinde sıklığı %78 oranında azalmış olmasına rağmen ( 2000'lerde yılda 773 000 ölümden, 2008 yılında yılda 164 000 ölüme geriledi) aşılanma oranları düşen bölgelerde görülme sıklığı artıyor. Menenjit : - Neisseria menegitidis isimli bir bakteriye bağlı olarak ortaya çıkan ciddi beyin zarı iltahabı. - Bakteri insandan insana öksürme veya konuşma sırasında solunum yolundan havaya fırlayan damlacıklarla geçiyor. - İlk belirtileri ense sertliği, yüksek ateş, ışıktan rahatsız olma,sersemlik hali, baş ağrısı ve kusma. - Erken tanı konsa bile tipik olarak hastaların %5-10'u belirtilern başlamasından 24-48 saat içinde ölüyor. Kalan hastaların %10-20'sinde kalıcı beyin hasarı, sağırlık, öğrenme güçlüğü gibi sekeller kalabiliyor. Bağışıklık Sistemi nasıl çalışır? Peki, nasıl oluyor da aşılar işe yarıyorlar? Bunun için kısaca bağışıklık sistemimizin nasıl çalıştığını anımsamakta fayda var. Her bebek, dış ortamdan gelecek yabancı mikro-organizmalara karşı savaşacak bir bağışıklık sistemine sahip olarak doğar. Farklı hücreler, salgı bezleri, organlar ve kan ile lenf sıvılarının bütününden oluşan bağışıklık sistemi, vücuda bir yabancı bir antijen girdiğinde bu giren işgalcilerle savaşmaya yarayan antikor denen proteinler üretir. Antikor üretimi oldukça karmaşık bir süreçtir, pekçok farklı çeşit hücrenin ortaklaşa çalışması sonucunda üretilir. Normal, sağlıklı bir bağışıklık sistemi bizler farkında bile olmadan her gün binlerce saldırıya maruz kalır ve milyonlarca antikor üretebilir. Antikorlar, bir kez işgalci antijenlerle karşılaştıklarında yok olurlar, ancak bu antikorları üreten plazma hücreleri yok olmaz ve hafıza hücreleri haline gelirler.Bu hafıza hücreleri, ilk karşılaştıkları antijenleri hatırlarlar ve aynı antijen tekrar vücuda girdiğinde bu defa eskisine göre çok daha kısa bir sürede etkili antikoru üretebilirler. Aşılar, hastalık içeren bakteri ve vürüslerin antijenlerinin tamamını ya da bir kısmını içeren bileşiklerdir, ancak hastalığın kendisine sebep olmamaları için içerdikleri vürüs ya da bakteriler ya ölü ya da iyice zayıflatılmış haldedirler. Böylece kas içi veya deri altına enjekte edildiklerinde hastalık yapmazlar, ancak bağışıklık sistemi için gene de yabancı antijenler olduklarından bağışıklık sisteminin aktif hale getirerek antikor üretimi yapılmasını sağlarlar. Aşılanmanın ardından hafıza hücreleri oluşur, ve ileride aşılanan kişinin hastalık yapan etkenle karşılaşması halinde bu hücreler hızlıca aktif hale geçerek yüksek miktarda antikor üretirler. Böylece aşılanan kişi, vücuduna giren hastalık yapıcı etkene yenik düşmeden, hastalanmadan, bağışıklık sistemi sayesinde bu virüs veya bakteriyi hızla ortadan kaldırabilir. Aşıların nasıl üretildiklerini görmek için şuraya bakabilirsiniz. Peki, son 50 yılda milyonlarca insanın hayatını kurtarmış, yüzlerce yıldır güvenle uygulanan, nasıl çalıştığı bilimsel olarak sayısız araştırma ve yayın ile son derece net ve açık olarak bilinen bu koruyucu hekimlik yöntemi nasıl oldu da 21. yüzyılda en büyük tartışma konularından biri haline geldi? Bunun için lütfen okumaya devam edin. Bir sonraki bölüm: Aşı Karşıtı Hareket ve Dr. Andrew Wakefield. Kaynaklar: - Hviid et al. (2003). Association Between Thimerosal-Containing Vaccine and Autism. Journal of American Medical Association. - American Academy of Pediatrics. (2011). - Begley, S., & Interlandi, J. (2009, March 2). Anatomy of a Scare. Newsweek. - Center for Disease Control. Immunization Safety and Autism- Thimerosol and Autism Research Agenda. Retrieved from CDC Website: http://www.cdc.gov - Department of Health and Human Services Center for Disase Control. (2011). Vaccines & Immunizations. Retrieved from Center for Diesae Control Web site: http://www.cdc.gov/vaccines/ - Fombonne, E. (2009). Epidemiology of pervasive developmental disorders. Pediatric Research, 65(6), 591-8. - Fombonne, E., Zakarian, R., Bennett, A., Meng, L., & McLean-Heywood, D. (2006). Pervasive Developmental Disorders in Montreal, Quebec, Canada: Prevalence and links with immunizations. Pediatrics. - Geier, D. A., & Geier, M. R. (2003). A Case Series of Children with Apparent Mercury Toxic Encephalopathies Manifesting with Clinical Symptoms of Regressive Autistic Disorders. Journal of Toxicology and Envionmental Health. - Glazer, S. (2003, Jun 13). Increase in Autism. CQ Researcher. - Gross, L. (2009, May). A Broken Trust: Lessons from the Vaccine-Autism Wars. Public Library of Science, 7(5). - Halsey, N. A., & Hyman, S. L. (2000). Measles-Mumps-Rubella Vaccine and Autistic Spectrum Disorder. Report From The new Challenges in Childhood Immunizations Conference . Oak Brook, Illinois. - Horton, R. (2004). A Statement by the editors of the Lancet. The Lancet, pp. 820-821. - Kaiser Research Institute. (2004, Feb 25). Letter from Kaiser Research Institute to Mark Geier M.D. - Koch, K. (2000, Aug 25). Vaccine Controversies. CQ Researcher. - Madsen, K. M., Hviid, A., Vestergaard, M., Schendel, D., Wohlfahrt, J., Thorsen, P., . . . Melbye, M. . A Population Based Study of Measles, Mumps, and Rubella. Vaccination and Autism. (2002) New England Journal of Medicine. - Mutter, J., Naumann, J., Schneider, R., Walach, H., & Haley, B. (2005). Mercury and Autism: Accelerating evidence? Neuroendocrinology Letters. - Offit, P. A. (2008). Vaccines and Autism revisited: The Hannah Poling Case. New England Journal of Medicine. - Offit, P.A. (2010) Autism's False Prophets: Bad Science, Risky Medicine and the Search for a Cure. Colombia University Press. - Omer, S. B., Salmon, D. A., Orenstein, W. A., deHart, P. M., & Halsey, N. (2009). Vaccine Refusal, Mandatory Immunization, and the Risks of Vaccine-Preventable Diseases. NEJM. - Park, A. (2008, June 2). How Safe Are Vaccines? Time. - Parker, S. K., Schwartz, B., Todd, J., & Pickering, L. K. . Thimerosal-Containing Vaccines and Autistic Spectrum Disorder: A Critical Review of Published Original Data. Pediatrics. - Schecter, R., & Grether, J. (2008). Continuing Increases in Autism Reported to California's Developmental Service System: Mercury in Retrograde. Arch gen Psychiatry. - Smith, M. J., Ellenberg, S. S., Bell, L. M., & Rubin, D. M. (2008). Media coverage of the MMR vaccine and Autism controversy and its relationship to MMR immunization rates in the US. Pediatrics. - Sugarman, S. D. (2007). Cases in Vaccine Court Legal Battles over Vaccine and Autism. New England Journal of Medicine. - The Collage of Physicians in Philadelphia. (2011). The History of Vaccines. Retrieved from The History of Vaccines: - World Health Organization. (2007). Prevent. Protect. Immunize."} {"url": "https://yalansavar.org/2011/11/17/asilar-ve-komplo-teorileri-bolum-2-dr-andrew-wakefield-ve-asi-karsiti-hareket/", "text": "Birinci bölümde Aşılar, Bulaşıcı Hastalıklar ve Bağışıklık Sistemimiz ile ilgili genel bilgilerden bahsetmiştim. Bu bölümde Aşı Karşıtı Hareket, bu hareketi tetikleyen kişi olan Dr. Andrew Wakefield ve bu grubun öne sürdüğü Aşılar otizme neden oluyor! iddialarını inceleyeceğiz. Aşılara ilişkin şüphe ve korkuların kaynağı taa 1800'lü yıllara uzanıyor. Zaman içinde dini, hijyenik veya politik pek çok aşı karşıtı akım doğmuş. Bu akımlıların günümüzde en etkin olanları aşıların otizm hastalığına neden olduğunu ileri sürüyor. Aşılar ve otizm hakkındaki iddialar aslında bağımsız iki noktadan başlamasına rağmen günümüzde birbiri ile iç içe girmiş, kaynaşmış halde. Bunlardan ilki Dr. Andrew Wakefield'in başlattığı MMR aşısı ile ilgili kaygılar ikincisi ise aşılara eklenen koruyucu bir madde olan Timerosol hakkındaki şüpheler. Dr. Wakefield, MMR aşısı ve Timerosol ile ilgili detaylara girmeden önce, bilimin ve bilimsel çalışmaların nasıl yapıldığını anlamak ve otizm hastalığının ne olduğunu kısaca anımsamakta fayda var. Bilim Nasıl Çalışır? - Bir bilim adamı, araştırdığı konuyu önce gözlemler. - Daha sonra bu gözlemler doğrultusunda, gözlediklerini açıklayacak bir hipotez ortaya atar. - Ardından bu hipotezi test eder. - Hipotezini teyit ettiğinde bunu akademik yayınlar aracılığı ile akamedik çevrelere aktarır. - Daha sonra dünyanın başka yerlerindeki başka bilim adamları aynı hipotezi kendi yaptıkları çalışmalarla tekrar tekrar test ederler. Zira bilimsel olarak geçerliği kanıtlanan bir hipotezi tesadüfi bulgudan ayıran en önemli özelliği tekrar edilebilir, ve tekrar edildiğinde aynı sonucu veriyor oluşudur. - Yapılan yeni çalışmalar ilk hipotezi destekledikçe hipotez sağlamlaşır ve teori haline gelmeye başlar. - Aksi bir durum olduğunda, yani hipotez yapılan tekrarlanan deneylerle çürütüldüğünde, iyi bir bilim adamının yapması gereken şey geriye bir adım atmak, hipotezini gözden geçirmek ve meslektaşlarının bulguları ışığında gözden geçirmek ve düzeltmek, ya da o hipotezin yanlış olduğunu kabul edip bir başka hipotez ileri sürmektir. - Hipotezler teoriye dönüştüklerinde bile farklı bilim adamlarında tekrar tekrar denenenerek sınanırlar. Zira bilimsel gerçeklerin en önemli özellikleri, tekrarlanan deneylerde aynı sonucu veriyor olmalarıdır. - Tekrar tekrar onanan teoriler, artık bilim çevreleri tarafında oybirliği ile doğru kabul edilen bilimsel gerçekler olarak kabul edilirler. Aşı karşıtı hareketin iddialarını değerlendirirken, bilimsel yöntemin nasıl işlediğini aklınızda tutmanızda yarar var. Otizm ve Benzer Sendromlar Otizm, diğer insanlarla iletişim azlığı, azalmış sosyal etkileşim, empati yoksunluğu, zayıflamış iletişim yetileri ve terarlayan davranış paternler ile kendisini gösteren nörolojik bir gelişim kusuru. 1960'lı yıllara dek tek bir hastalık kabul edilen otizm, son yıllarda benzer belirtilerle seyreden Asperger Sendromu, Rett Sendromu ve benzer hastalıklar ile birlikte Yaygın Gelişim Bozuklukları hastalık grubunun içinde yer alan bir varyant olarak kabul ediliyor. Klasik otistik çocukların yaklaşık yarısında zeka ve konuşma gerliği gözlenirken, otizmin hafif bir formu olan Asperger Sendromu'unda bu oran oldukça düşük. Asperger sendromlu kişiler içine kapanık, insan ilişkileri zayıf egzantirik kimseler olarak algılanıyorlar, bu nedenle de tanı konması oldukça güç bir durum. Bu grup hastaların bir kısmında savant özellikler denilen ileri matematiksel veya diğer yetiler mevcut olabiliyor. Ünlü bilim adamı Nikola Tesla, aktör Dan Akroyd, Daryl Hannah ve Wikileaks'in kurucusu Jullian Assange Asperger Sendromu olduğu söylenen ünlü üsümler arasında geçiyor. Otizm konusundaki spekülasyonların artmasının başlıca nedeni 1980'lerde 1000 çocukta 0.47 olarak izlenen otizm sıklığının 1990'larda 150 çocukta 1 gibi yüksek bir orana yükselmiş olması. Bilim adamları bu artışın bir nedeninin daha önce tanı konamayan Asperger Sendromu gibi hafif otizm spektrumunda yer alan ve önceleri sadece egzantirik ve çekingen olarak algılanan kişilerin artık otizm hastları içinde sayılması olduğunu sanıyorlar. Her ne kadar otizm hakkında yapılan çeşitli çalışmalar, hastalığın nedenlerini genetik ve biyokimyasal ve gebelik sürecinde fötüsün karşılaştığı fiziksel faktörler üzerine odaklanmış olsa da, henüz otizm'e neden olan faktörlerin tam olarak bilinememesi, hastalığın bebek doğduğunda anlaşılmayıp tanının 4-5 yaşında konabiliyor olması ve artan yaygınlık otizm hakkında sıklıkla karşımıza çıkan çok sayıdaki komplo teorisinin nedeni. Ancak şu konuda tüm tıp ve bilim dünyası hemfikir: Aşılar ve otizm bağlantısını ilk ortaya koyan kişi İngiliz hekim Dr. Andrew Wakefield. Dr. Andrew Wakefield Bir İngiliz gastroenteroloji uzmanı olan Dr. Andrew Wakefield, 1998 yılında 12 çalışma arkadaşı ile birlikte, dünyanın önde gelen tıp dergilerinden birinden olan Lancet dergisinde MMR aşısı ile otizm arasında bir bağlantı olma ihtimalini öne süren bilimsel bir bir makale yayınladı. Bu makalede, MMR aşısınındaki canlı virüsün barsak mukozasının geçirgenliğini artırarak kana, oradan da beyine geçtiğini, ve böylelikle otizme neden olduğunu iddia ediyordu. Bu iddianın dayanağı olarak da makalenin yazıldığı klinik çalışmada yer alan 12 çocuğun (evet, sadece 12!) hepsinde de otizm bulgularının MMR aşılamasından bir ay sonra ortaya çıktığı, hepsinin barsak biyopsilerinde ortak bulgular olduğu gösteriliyordu. Wakefield ve arkadaşlarının çalışmasında ciddi metodoloji problemleri vardı ve bu nedenle bilimsel çevreler tarafından şüphe ile karşılandı. Her şeyden önce çalışma sadece 12 çocuk üzerinde yapılmıştı. O yıllarda İngiltere'de ayda 50.000 çocuk MMR aşısı olurken, bu bağlantının sadece 12 çocukta gösterilmesi verilerin tesadüfi olma ihtimalini düşündürüyordu. Çalışmada, bilimsel deneylerde altın kriter sayılan kontrol grubu yoktu, bulgular MMR aşısı olmayan çocuklardan alınan örneklerle karşılaştırılmamıştı. İlaveten makale yazarlarının teorisinin kaynağında yatan barsaktan kana, oradan da beyine geçen zehirli maddler saptanmamış veya MMR aşısına ait kalıntılar saptanmamıştı. İlerleyen yıllarda başka bilim adamları tarafında yapılan otizm'in olası genetik nedenleri üzerine yapılmış daha güvenilir çalışmalar mevcuttu ve araştırmalarda hastalığın genetik olduğu ihtimalini güçlendiren bazı verilere rastlanmıştı. Makaledeki bu zayıf noktalara rağmen, sansasyonel bir konu olduğu için, medya organları makale bulgularını haber yapmaya başladılar. Anne -babalar arasında yayılan endişe ve ardından panik dalgası nedeniyle 1998 -2003 yılları arasında İngiltere'de MMR aşılanma oranları %92'den %80'e geriledi. İzleyen yıllarda, en başta bahsettiğimiz bilimin çalışma şekli nedeniyle Wakefield ve ekibinin vardığı sonuçları tekrar etmeyi hedefleyen pek çok birbirinden bağımsız bilimsel çalışma yapıldı, ama Wakefield'in sonuçlarını bir daha tekrar etmek mümkün olmadı. Yapılan çalışmaların, yazılan makalelerin sayısı yüzlerce. Bu konuyu merak ediyorsanız dünyadaki tıbbi çalışmalara ait makalelerin derlendiği Amerikan Ulusal Tıp Kütüphanesi PubMed web sitesine gidip tüm makalelere bakabilirsiniz. Anahtar kelimelere aşılar ve otizm yazdığınızda 500'den fazla makale geliyor, ki bu sadece başlangıç. Ancak sanıyorum Wakefield'in çalışmasındaki 12 örnek vaka ile karşılaştırmak adına yapılmış en kapsamlı çalışmalara değinmek yerinde olacak: - Danimarka'da yapılan 1991-1998 yılları arası doğan 500.000 çocuk üzerinde yapılan bir çalışma MMR aşıları ile otizm görülme sıklığı arasında bir ilinti olmadığını, hastalık sıklığının aşılanmış ve aşılanmamış çocuklarda aynı olduğunu saptadı. - Kanada'da 1987-1998 yılları arası doğan 28,000 çocuk üzerinde yapılan bir çalışma, MMR ve otizm gelişimi arasında bir neden sonuç ilişkisi olmadığını saptadı. - Finlandiya'da 1982-1996 yılları arasında yapılan ve 1.8 milyon çocuğu kapsayan çok geniş kapsamlı bir çalışmada MMR aşısı olan 1.8 milyon çocuktan 174 tanesinde çeşitli yan etkiler görülmesine rağmen -ki bunlar enfeksiyon ve benzeri otizmle ilgisiz yan etkiler-, aşılama ile otizm arasında bir bağlantı bulunadığı saptandı. Wakefield'in düşüşü 2004 yılında Wakefield'in orjinal çalışmasının altında yatan bazı gerçekler gün ışığına çıktı. Hepsi son derece ciddi etik sorunlar ve çıkar çatışmaları içeren bu gerçeklerin en belli başlılarına bakalım: - Bu tip bilimsel çalışmalarda örnek vakaların rastgele seçilmesi gerekirken, Wakefield'in üzerinde çalıştığı 8 çocuktan 5 tanesi aşı üreticilerine toplu dava açan aynı avukatın müşterileri idiler. - Bilimsel çalışmalarda, etik olarak, her tür maddi desteğin çalışmalanın tarafsızlığını korumak için ilan edilmesi gerekirken, Wakefield'in bu çalışma sırasında bu 5 çocuğun avukatından 50.000 İngiliz Sterlini para kabul ettiği ve bu maddi yardımı çalışma ile ilgili hiç bir yerde beyan etmediği saptandı. - En önemlisi, bu araştırma sırasında Wakefield'in aslında bir rakip Kabakulak aşısının patenti için başvuruda bulunduğu, yapılan çalışmanın kullanmakta olan aşıyı karalama ve Dr. Wakefield'in ortağı olduğu firmanın aşısını piyasa sürmek amaçlı olduğu saptandı. ...Panel, Dr. Wakefields'in araştırmaları sırasında pek çok etik sınırı aştığını tepit etmiştir. Halk sağlığı üzerine doğrudan etkisi olabilecek bir araştırmanın sonuçlarını yayınlarken dürüst davranmamış ve bilimsel verileri meslektaşlarından gizlemiştir. Araştırmada kullanılan LAB fonlarını açıklamamış ve bu konuda yanıltıcı beyanatlarda bulunmuştur. Daha da önemlisi araştırmaya ödenek sağlayan kişilere olan sorumluluğunu yerine getirmemiş ve bu ödenekleri kendi çıkar ilişkileri doğrultusunda yönetmiştir. Bir doğum gününde çocuklardan kan alırken son derece duyarsız davranmış ve mesleği ile bağdaşmayacak kadar saygısız bir şekilde küçük çocukları strese sokmuş ve onlara ızdırap vermiştir....... tüm bu hususlar göz önüne alındığında, Dr. Wakefield'in adının tıbbi kütükten silinmesine karar verilmiş olup.... 2011 yılında dünyanın önde gelen prestijli tıp dergilerinden British Medical Journal'da, Wakefield vakasındaki karmaşık dolandırıcılığı tüm detaylarına kadar inceleyen iki bölümlük bir makale yayınladı. Artık doktor olmayan Andrew Wakefield, şu anda Amerika'da yaşıyor ve halen aşı karşıtı lobi üzerinden geçimini sağlıyor. Amerika'daki Aşı Karşıtı Hareket Amerika'daki aşı karşıtı hareketin güçlenmesinde Andrew Wakefield' in neden olduğu sansasyona ilaveten başka nedenler de var. Amerika'da aşılarda 1930'lardan beri civa kökenli bir bileşik olan Timerosal koruyucu olarak kullanılıyordu. 1997 yılında İngiltere'deki MMR aşısı histerisinden bağımsız olarak FDA, 6 aylık bebeklere yapılan aşılar sonucunda bu bebeklerdeki kan Timerosol değerlerinin 187.5 mikrogram'a çıkabileceğini duyurdu. Artık civa'nın olası toksik etkileri bilindiği için, Amerika Pediatri Akademisi ve Amerika Halk Sağlığı Enstitüsü ortak karar alarak o tarihe kadar zararlı bir yan etkisi saptanmamış olsa da Mart 2001 tarihinde önlem olarak grip aşısı haricindeki aşılardan Timerosol maddesini çıkardılar. Her ne kadar AAP'nın önlem olarak yaptığı bu girişim tamamen olası bir yan etkiye karşı önlem amacıyla yapılmış olsa da, MMR ile ilgili haberlerin arttığı zamanda yapılan bu uygulama halkta genel bir huzursuzluk ve endişe yarattı ve anne babalarda aşıların yan etkileri konusunda şüphe tohumları ekmeye yetti. Jenny McCarthy İngiltere'de lisansını kaybeden ve doktorluk yapmaktan men edilen Andrew Wakefield'in ABD'ye yerleşmesi ile eş zamanlı olarak, otistik bir oğlu olan eski playboy modeli Jenny McCarthy otizm konusunda bir kitap yazmaya karar verdi. McCarthy, bu kitabın yazmadan kısa bir süre öncesine kadar oğlunun otistik olduğu gerçeğini red ediyor ve oğlunun telepati vb gibi doğa üstü güçleri olan bir İndigo Çocuk olduğunu iddia ediyordu. Hatta Indigo çocukların doğa dışı akıllı varlıkların dünyadaki re-enkarnasyonu olduğunu iddia eden bu bilim-dışı doğaüstü akımın öncülüğünü yapmış ve indigomoms.com isimli bir web sitesi kurmuştu. Otizm ile ilgili yazdığı kitabın tanıtımından hemen önce bu web sitesi yayından kaldırıldı. Kitap tanıtımı için Amerika'nın en çok izlenen programlarından biri olan Oprah Show'a çıkan Jenny McCarthy, kendi ifadesi ile Google'da arama yaparak kendisini eğitmiş -her fırsatta Google üniversitesinden mezun olduğunu ifade ediyor-, anne içgüdüleri ile çocuğuna gereken tedaviyi hissetmiş ve buğday ile süt içermeyen bir diyet yardımı ile oğlunun otizmini tedavi etmiş. Jenny McCarthy, aşılar ve otizm arasında bir ilinti olmadığını ispat eden milyonlarca vaka üzerinde yapılan çalışmalara rağmen halen Amerika'daki Dr. Wakefield sempatizanlarının başında geliyor. Ancak son yıllarda sayıları gittikçe artan ve aşıların güvenilirliğini tekrar tekrar kanıtlayan bu çalışmalara rağmen 12 kişilik etik olmayan bir çalışmayı kamuoyuna gerçek diye dayattığı için de epey ciddi eleştirilere maruz kalmakta. Dr. Mark Gier ve Dr. David Geier Aşılar ve otizm ilintisini popüler medya, komplo teorisyeni ciddiyetsiz web siteleri veya bilimin yanında batıl inancın kol gezdiği forumlar haricinde ciddi tıbbi kaynaklar ve PubMed kütüphanesinden okumak istediğinizde aşıların otizmle bir ilgisi olmadığı sonucuna varmış binlerce çalışmanın yanısıra, bunun aksini iddia eden az sayıda çalışma bulacaksınız. Biraz dikkat ederseniz çok da güvenilir olmayan bu çalışmaların büyük sıklıkla Dr. Mark ve Dr. David Geier'la ait olduğunu görebilirsiniz. Eğer biraz aşı karşıtı web sitesi okursanız bu ikilinin Wakefieldin yanısıra referans alınan iki doktor olduğunu görebilirsiniz. Bu yaygınlık ve bol referans gösterilme nedeniyle kısaca Dr. Geier'lerin kim oldukları ve şu an ne yaptıklarına da değinmekte fayda var. Baba-oğul olan Dr. Mark ve Dr. David Geier'in dosyaları da Dr. Wakefield'dan farklı değil. Dr. Mark Geier, hekim olmasına rağmen pediatri, endokrinoloji veya otizm üzerine uzman bir hekim değil. Oğlu David Geier ise doktor olmamasına ve sadece biyoloji bölümünden mezun olmasına rağmen yakın zamana kadar Dr. ünvanını gayet rahatlıkla kullanıyor ve yasalara karşı gelerek hasta muayene ediyordu. Bu ikili yazdıları birkaç makalede testosteronun civayla bir bileşik oluşturduğu, ve bu bileşiğin kan beyin bariyerini geçerek beyinde birikerek otizme neden olduğunu iddia ettiler. Onlara göre otistik çocuklar aslında çok fazla testerteron salgılayarak erken ergenliğe giriyorlar, aşılardan aldıkları Thimerosol maddesindeki civa ile hormonları etkileşime geçiyor ve bu nedenle de otizme yakalanıyorlardı. Bu desteksiz iddialarla yola çıkan Dr. Geier ikilisi, Lupron isimli bir ilacın otizmi tedavi ettiğini iddia ederek bu tedaviyi oldukça çok sayıdaki otistik çocuğa uygulamaya başladılar. Sorun şu ki, kullandıkları ilaç olan Lupron, prostat kanseri hastalarına veya ciddi hormonal bozukluğu olan ergenlere verilen, hipofiz salgısını baskılayan çok güçlü bir ilaç ve geri dönülmez kimyasal kastrasyon yapabiliyor. İlaç, bu yan etkisi nedeniyle genelde cinsel taciz suçlularına cinsel dürtülerini kalıcı olarak bastırmak için kullanılıyor. Baba-oğul Geier'ler bu bilimsel herhangi bir destekleyici verisi olmayan, hiç bir tedavi protokolünde yeri olmayan ve dahası onaylanmamış kendi uydurdukları bu tedavi yöntemini çok sayıda çocuk üzerinde denediler. Bu işlemi onay ve lisansları olmadan kendi bodrumdan bozma kliniklerinde yaptılar. Dahası da var. Bilimsel literatürde peer review denen bir kavram vardır. Bilimsel bir çalışmayı anlatan makalelerin, bir bilimsel dergide yayınlanmadan önce makale konusunda yetkin diğer bilim adamları veya bir kurul tarafından onaylanması gerekir. Makaleler, ancak bu onaydan geçerlerse yayınlanabilirler. Bu mekanizmanın amacı abuk subuk, bilimsellikten uzak çalışmaların uluslarlarası bilim yayınlarını meşgul etmesini engellemek ve yayınlanmaya değer bulunan çalışmaların en azından belirli güvenilirlik ve bilimsellik standartlarına sahip olmasını sağlamaktır. Peki bu mekanizmaya rağmen Dr. Mark ve David Geier'in makaleleri nasıl oldu da seçkin bilimsel dergilerde yayınlandı? Bunun cevabı Lupron tedavisi ile ilgili açılan araştırma sonunda açıklığa kavuştu. Dr Geier ve oğlu'nun makalelerinin hepsini onaylayan Instutitional Review Board of Chronical Illness isimli komite'nin Dr. Mark Geier tarafından kurulmuş düzmece bir komite olduğu, Mark Geier'ın komite başkanı olarak kendisini atadığı ve IRB kurulunun adresinin de Dr. Geier'ın ev adresi olduğu ortaya çıktı! Kişinin kendi yazdığı bilimsel çalışmanın bilimselliğini gene kendisinin onaylaması kulağa pek de etik gelmiyor, değil mi? Sonuçta, tüm bunları göz önünde bulunduran Maryland Eyaleti Tıp Kurulu, Mart 2011'de bir genelde yayınlayarak Dr. Geier'in hekimlik yapma lisansını lağvetti ve kendisine ve doktorluk yapma lisansı olmadan hasta tedavi eden oğlu David Geier'e ağır yaptırımlar uyguladı. Bu karara zemin hazırlayan 9 hastanın detaylı tedavileri ve Dr. Geier'ın yaptığı etik dışı diğer uygulamaların detaylı dökümü için Maryland Tıp Kurulu'nun ilgili karar tutanağını okumanızı öneririm. Bu bölümde Aşı karşıtı hareketi başlatan ve destekleyen isimler ve bu isimlerin yetkinliklerinden bahsettik. Bu kişiler herkesin okumasına açık olan bilimsel verileri göz ardı edip hala ellerinden tutarlı ve geçerli veri olmadan aşıların otizm yaptığını iddia ederek kamuoyunu ve anne-babaları yanlış bilgilendirmeye devam ediyorlar. Bu isimlerin ortak özellikleri ise çok bariz: ya konu ile ilgili eğitim ve bilgi birikiminden yoksunlar, ya da içinde bulundukları çıkar ilişkileri nedeniyle bilimsel gerçekleri görmezden geliyorler ve hatta etik dışı uygulamalara başvurmaktan da çekinmiyorlar. Bir sonraki bölümde sıklıkla karşılaştığımız Aşı Karşıtı İddialar ve bu iddiaların bilimsel yanıtlarını işleyeceğiz. Bizi izlemeye devam ediniz! Kaynaklar: - Hviid et al. (2003). Association Between Thimerosal-Containing Vaccine and Autism. Journal of American Medical Association. - American Academy of Pediatrics. (2011). - Begley, S., & Interlandi, J. (2009, March 2). Anatomy of a Scare. Newsweek. - Center for Disease Control. Immunization Safety and Autism- Thimerosol and Autism Research Agenda.Retrieved from CDC Website: http://www.cdc.gov - Department of Health and Human Services Center for Disase Control. (2011). Vaccines & Immunizations.Retrieved from Center for Diesae Control Web site: http://www.cdc.gov/vaccines/ - Fombonne, E. (2009). Epidemiology of pervasive developmental disorders. Pediatric Research, 65(6), 591-8. - Fombonne, E., Zakarian, R., Bennett, A., Meng, L., & McLean-Heywood, D. (2006). Pervasive Developmental Disorders in Montreal, Quebec, Canada: Prevalence and links with immunizations. Pediatrics. - Geier, D. A., & Geier, M. R. (2003). A Case Series of Children with Apparent Mercury Toxic Encephalopathies Manifesting with Clinical Symptoms of Regressive Autistic Disorders. Journal of Toxicology and Envionmental Health. - Glazer, S. (2003, Jun 13). Increase in Autism. CQ Researcher. - Gross, L. (2009, May). A Broken Trust: Lessons from the Vaccine-Autism Wars. Public Library of Science, 7(5). - Halsey, N. A., & Hyman, S. L. (2000). Measles-Mumps-Rubella Vaccine and Autistic Spectrum Disorder. Report From The new Challenges in Childhood Immunizations Conference . Oak Brook, Illinois. - Horton, R. (2004). A Statement by the editors of the Lancet. The Lancet, pp. 820-821. - Kaiser Research Institute. (2004, Feb 25). Letter from Kaiser Research Institute to Mark Geier M.D. - Koch, K. (2000, Aug 25). Vaccine Controversies. CQ Researcher. - Madsen, K. M., Hviid, A., Vestergaard, M., Schendel, D., Wohlfahrt, J., Thorsen, P., . . . Melbye, M. . A Population Based Study of Measles, Mumps, and Rubella. Vaccination and Autism. (2002) New England Journal of Medicine. - Mutter, J., Naumann, J., Schneider, R., Walach, H., & Haley, B. (2005). Mercury and Autism: Accelerating evidence? Neuroendocrinology Letters. - Offit, P. A. (2008). Vaccines and Autism revisited: The Hannah Poling Case. New England Journal of Medicine. - Offit, P.A. (2010) Autism's False Prophets: Bad Science, Risky Medicine and the Search for a Cure. Colombia University Press. - Omer, S. B., Salmon, D. A., Orenstein, W. A., deHart, P. M., & Halsey, N. (2009). Vaccine Refusal, Mandatory Immunization, and the Risks of Vaccine-Preventable Diseases. NEJM. - Park, A. (2008, June 2). How Safe Are Vaccines? Time. - Parker, S. K., Schwartz, B., Todd, J., & Pickering, L. K. . Thimerosal-Containing Vaccines and Autistic Spectrum Disorder: A Critical Review of Published Original Data. Pediatrics. - Patja A, Davidkin I, Kurki T, Kallio MJ, Valle M, Peltola H. (2000). Serious Adverse Events After Measles-Mumps-Rubella Vaccination During A Fourteen-Year Prospective Follow-Up. Pediatr Infect Dis J. - Schecter, R., & Grether, J. (2008). Continuing Increases in Autism Reported to California's Developmental Service System: Mercury in Retrograde. Arch gen Psychiatry. - Smith, M. J., Ellenberg, S. S., Bell, L. M., & Rubin, D. M. (2008). Media coverage of the MMR vaccine and Autism controversy and its relationship to MMR immunization rates in the US. Pediatrics. - Sugarman, S. D. (2007). Cases in Vaccine Court Legal Battles over Vaccine and Autism. New England Journal of Medicine. - Sutcliffe, James S. (2008). Insight into the pathogenesis of Autism. Genetics. - The Collage of Physicians in Philadelphia. (2011). The History of Vaccines. Retrieved from The History of Vaccines: - World Health Organization. (2007). Prevent. Protect. Immunize. tekrar merhaba Isil .. malum fazla uzun yazamiyoruz yorumlar kismina ve maalesef yazinin ilk bolumunde yonelttigin sorulara dair cevabi linkler ve calismalar birikmis olmasina ragmen kisisel nedenlerden dolayi o bolumu daha sonra revisit edecegim gibi duruyor .. bu yazinda degindigin konu, kurulus, arastirma ve isimlerle ilgili asagidaki bilgilendirici yazinin konuyu olmasi gereken perspektife oturtmada faydali olacagini dusunuyorum. ThimerosalScandalFINAL.PDF erişimi için tıklayın yine yazinin altinda cite edilen Paul A. Offit ve the new england medical journal icin kaleme aldigi Vaccines and Autism Revisited The Hannah Poling Case adli yaziyi ve implikasyonlarini bu yeni bilgi isiginda tekrar okumani rica ediyorum. Bu kisi kimdir, hangi asinin patentine sahiptir, ilac ve ecza endustrisi ile baglari nelerdir, cocuklarin ayni anda 100,000 asi olabilecegini soylerken (ki bu rakami daha sonra 10,000'e indirmistir) sence yukarida verdigin semaya uygun bir bilimsel arastirma mi yurutmustur yoksa daha ziyade cuzdaninda bulunmasini arzuladigi para miktarini dusleyerek mi boylesi bilimdisi soylemlerde bulunabilmistir? Uzmani/yoneticisi oldugu alanda su ana kadar tek bir hasta kabul etmisligi ve tedavi etmisligi var midir? Tam olarak hangi sebeple bu kisinin gorus ve yorumunu dikkate almaliyiz? Ilac ve asi endustrisi ile devletin saglik kuruluslari/tip okullari ve karar alma mekanizmasindaki hukumet gorevlileri arasidaki su gecirmez baglar nelerdir ve tek bir otizm davasi icin bile haklarinda suc hukmu bulundugu takdirde kapilarinda yiginla bekleyen diger davalar sonucu bu kisi ve kuruluslarinin ugrayacagi maddi kayip ne olacaktir? .. cevabi halen tam verilememis bir diger soruyu da beraberinde getiriyor aslinda bu: asiyi vuran doktor/hemsire ve asiyi saglayan firmalar neden yasal kovusturmadan muaftir? bir de senden ricam, amerika ve dunyanin geri kalan populasyonlarinda otizm gorulme oranlarini karsilastirmak ve nedenleri konusunda fikir sahibi olmak babinda, amerika'da uygulanan asi takvimi ve adedi ile diger ulkelerin uygulamalarini da ekleyebilir misin siteye? .. hatta meshur civanin dunya capinda hangi ulkelerde hangi tarihlerde yasaklanmis oldugunu da belirtirsek belki amerika'da gorulen yuksek oranli norolojik dosorder'lar konusunda daha iyi bir fikrimiz olur...ha tabii bir de amish'ler gibi asi uygulanmamis toplumlar uzerinde yapilan karsilastirmali arastirmalar varsa bunlarin sonuclari da belki okuyucularin ilgisini ceker.. bir de, asilar gibi cevresel faktorleri hic suclamamiz gerekiyor ya, otoriteler bir baglanti yok diyor bize, e o zaman onlarin asilari bozuk degilse olsa olsa bizim genetigimiz bozuktur, tam olarak hangi gendir bu hastaliga neden olan? .. bu bir predisposition mi yaratir hastalik icin yoksa predetermined midir bu hastaliklar? .. yoksa belki epigenetic effect denilen bir baska unsuru da mi denkleme eklememiz gerekir?"} {"url": "https://yalansavar.org/2011/12/19/yanlis-bilmekten-korkmayanlar/", "text": "Bu sitenin 'yazar' kadrosuna sonradan katılmış bir kişi olarak ilk 'informal' blog yazımı yazıyorum... 'Informal' blog yazısından ne kastediyorum? Yeni formatımıza kadar olan yazıları incelerseniz bir farklılık göreceksiniz. Daha önce biraz daha 'wiki' formatında makaleler yazılıyordu bu sitede. Tabi bu içerik amatör bir çalışmayla yürütülecek gibi değil. Duyduğumuz her yalanı en ince ayrıntısına kadar incelemek, bu sitede içerik üretimini oldukça yavaşlatıyor. Arada benzer yazılar yazacağız. Özellikle İlt:, Fw: ve bir arkadaş söyledi mesajlarınızı bekleriz, keyifle inceler yalanlarız... Geçtiğimiz haftalarda bir skeptics in the pub toplantısı düzenledik. Çok keyifli zaman geçirdik. Burada Yalansavar hakkında da konuşmuş olduk ve daha serbest yazabiliriz diye düşündük. Bu konuda önerilere, eleştirilere ve konuk yazarlara kapımız ardına kadar açık. Bu arada o gün konuştuğumuz ünlü kuşkucu yazar Michael Shermer'in İnanan Beyin kitabı Türkçe'ye çevrilmiş... İkinci çocuğun doğumuyla birlikte boş zaman kavramının bana son derece uzaklaşmış olması bir yana, bu kitap okunması gereken kitapların başında. Şu aralar Shermer'ın Evrim ve Yaratılışçılık kitabını okuyorum ve anlatım çok akıcı , içerik zengin... Beynin inanmakla ilgili süreçleri gerçekten ilgi çekici. Basit bir test yapalım; Aşağıdakilerden hangisinin gerçek, hangisinin külliyen yalan olduğunu söyleyebilir misiniz? - Beş yaşında hamile kalan bir kız çocuğu çok sağlıklı bir erkek çocuğu doğurdu. - Bir yaşının altında bebekler bal yememelidir. - Hamile atların idrarı, düşük önleyici ilaç yapımında kullanılır. - Bir kadın aynı anda iki erkek tarafından hamile bırakılabilir. Bunlar benim kişisel geçmişimden 'bilgi kırıntıları'... Ortak yanları, ilk duyduğumda külliyen yalan olduklarını düşünmem. Oysa hiçbiri de yalan değil. 3 yaşında adet görmeye başlayan ve 5 yaşında hamile kalan bir kızın dramı gerçek. Balda bulunma olasılığı yüksek olan bir bakteri 1 yaşının altında botulizm yapabiliyor. Premarin adlı ilaç hamile atların idrarından yapılıyor . Heteropaternal superfecundation diye nadir görünen bir durum, birden fazla yumurtanın birbirine yakın zamanda gerçekleşen cinsel birleşmelerle döllenmesi olarak tanımlanıyor. Skeptik yaklaşım sergileyenlere karşı genelde önyargı ile yaklaşılır. Bizler şüphe ettiğimiz için eleştirilir, sürekli anti-tez üretmekle 'itham' ediliriz . Oysa buna benzer birçok hikayeye doğrudan inanmaktansa birazcık çaba gösterip doğru/yanlış/şüpheli gibi yargılara ulaşmayı tercih ederim. Az sayıda olayda külliyen yalan dediğim şeylerin doğru çıkması aslında epey keyiflidir. Önyargılar hiç yok dersek de yalan olur. Belirli bir süre sonra, kuşku duymak belli örgüler oluşturuyor. Örneğin 125 sayfa boyunca adaçayının faydalarını sıralayan büyüklerimiz, bu bitkide bulunan bazı maddelerin hamilelerde düşük riskini arttırdığını bilmezler. Aynı teyzeler amcalar yeşil çaya, bargamot çayına veya ıhlamura sararlar ama 'aslında mucize ilaç köşedeki markette' yaklaşımına alerjim var. Bu minvalde en karşı olduğum olay; doğadan gelen herşeye yeşil ışık yakalım kitlesi. Bu insanlara naturalistler, doğalcılar falan da diyebiliriz ... Saçma sapan çaylar, garip tatlandırıcılar, kremler vs. Doğadan geliyorsa kanser yapmaz, zararlı olamaz değil mi? Zaten ilaçların hepsi de doğadan gelmiyor mu? İlaç şirketleri parayı ilaca verelim diye bunları kötülüyor habire değil mi? Babam şu hikayeyi hep anlatır. Adamın birisi, sedef hastasıymış. Günün birinde ona 'doğal' bir ilaç önermişler. Güzelavrat otunun tohumlarını alıp kaynatmış ve yuvarlamış. Kıpkırmızı bir vücut, şiddetli ateş ve yüksek nabızla kendinden geçmiş bir halde acile gelir. Ne yaptığını bilmedikleri için babam semptomlara göre şanslı bir tahmin yürütmüş ve tedavi edebilmişler. Zavallı adamcağızın bilmediği, o doğal ilacın yüksek bir miktarda 'doğal' atropin içerdiğiymiş. Zehirlerin büyük bir kısmı organik temellidir. Birçok kişinin inorganik sandığı siyanür aslında organik bir maddedir ve başta badem olmak üzere kirazdan brokoliye kadar birçok bitkide üretilir. Paraselsus, Tüm maddeler zehirdir, ilacı zehirden ayıran dozudur der . Asıl anahtar nokta burada. Atropin bu anlamda bir zehir sayılabilir. Ama uygun dozlarda, örneğin ritm bozukluklarını düzeltmekte kullanılır. O uygun dozlara yıllarca süren klinik çalışmalar sonucunda ulaşılmıştır. Aktarınızı en son hangi 'doğal' maddeyle deney yaptığını gördünüz? Örneğin hint yağının ülserli hale getirilmiş farelerdeki etkilerini gözlemleyen bir 'şifalı bitki' uzmanı var mıdır? Peki herhangi bir tarım bakanlığı yetkilisinin böyle bir klinik çalışma sorguladığını gördünüz mü? Herhangi bir bitkisel kökenli şifa kaynağının şifa dağıttığını söylerken sakız, şeker ve salçalarla aynı kurumdan onay almasını yadırgayan yok mu? Benzer şekilde, 'enerji' kelimesi geçer geçmez sırtımdaki tüyler diken diken olur ve hemen pozisyon alırım. Hayatında fizik kitabı görmemiş, elektromanyetik ışıma ile iyonize edici radyasyonu birbirinden ayıramayan starbucks insanının floresan ışıkta bile evrensel bir enerji bulma çabasının hikayesidir bu. Suyun, koltuğun, laminat parkenin ve hatta zakkum çiçeğinin bile olayları değiştiren bir enerjisi vardır. Alerjik olduğum örgüler böyle uzayıp gider. Temelde şüpheci yaklaşım; merak etmek, öğrenmek, mantık yürütmek, araştırmak gibi araçları refleks olarak kullanmak olarak özetlenebilir. Ne yazık ki; gittikçe azalan, internet'in yaygınlaşması ile bilgiye ulaşma refleksinin tembelleşmesiyle tehlikeli bir seviyeye inen bir refleksimiz. Şüpheci yaklaşımın önündeki temel engellerden birisiyse eğitim sistemimizin giderek daha da kötüye gidiyor olması ve toplumsal algımızın bilmek ve okumaktan, duymak ve seyretmeye yönelmesi. Çevremdeki insanların giderek daha çok konu hakkında yanlış bilgilere sahip olduğunu ve bu durumu düzeltmek için hiçbir girişimde bulunmadıklarını görüyorum. Bunu test etmek için ciddi bir haber sitesinde bilim haberlerine ait yorumları izlemek yeterli. 2011 yılı biterken halen 'teori'nin bilim adamlarının masasında doğrulanmayı bekleyen A4 kağıtlardan oluştuğunu iddia eden insanlar var. Geçen hafta 'Sıçanların bencil olmadıkları bulundu' haberini bencil gen teorisinin yıkan bulgu olarak algılayan insanlar gördüm . Bilimsel metodolojiden uzak durmak bir marifet değil. Aynı zamanda araştırmak, okuduğunu mantık süzgecinden geçirmek ve soru sormak sizi eksik insan yapmaz. Özetle, herkesin olduğu gibi skeptiklerin, bilim insanlarının ve bilim yayıncılarının da önyargıları olabilir. Nasıl bilim kendi içerisinde kurduğu karmaşık mekanizmalarla hatayı eleme yeteneğine sahipse; bizler de günlük yaşantımıza eklediğimiz basit reflekslerle doğru bilgiye erişebiliriz. Yukarıda verdiğim örneklerde doğru bilgiye ulaşmam birkaç dakikamı aldı. Yalansavar ekibine katılma sebeplerimden birisi buydu. Yanlış bilmekten çok korkan birisiyim ve bundan korkmayanlara karşı üç beş satırlık bir mücadele alanı açabiliyorsam tatmin olabilirim... Meraklısına notlar: - Dünyanın en genç annesi ile ilgili analiz . - Botulizm konusunda Türkçe ve İngilizce bilgiler . - Premarin, PREgnant MARe urINe kısaltmasından gelir - Farklı babalardan olma ikizlerle ilgili ilginç haber"} {"url": "https://yalansavar.org/2012/01/19/asilar-ve-komplo-teorileri-bolum-3-asi-karsiti-iddialar-ve-yanitlari/", "text": "Aşılar ve Komplo Teorilerini detaylı incelediğimiz yazı dizisinin birinci bölümde Aşılar, Bulaşıcı Hastalıklar ve Bağışıklık Sistemimiz ile ilgili genel bilgilerden bahsetmiş, ikinci bölümde de Dr. Andrew Wakefield ve Aşı Karşıtı Hareketi incelemiştik. Bu dizinin son bölümünde ise bu hareketin sıklıkla çeşitli iletişim ortamlarında öne sürdüğü Aşı Karşıtı İddialar ve bu iddiaların bilimsel dayanaklarını sorgulayacağız. Aşı Karşıtı Hareket, daha önceki bölümlerde bahsedilen bulaşıcı hastalıklarla ilgili net verilere, ve aşıların güvenli olduğunu gösteren yüzlerce hatta binlerce çalışmaya rağmen, hala aşıların zararlı olduğunu iddia etmekten çekinmiyor. Aşı karşıtı lobinin iddiaları nedeniyle, aslında otizm araştırmalarına yönlendirilebilecek kaynaklar boşa harcanıyor, sonuç olarak ortaya çıkan tablo hem otistik çocuklara hem halk sağlığına zarar veriyor. Aşı karşıtlarının iddialarının en belli başlı ortak özelliği adeta Limbo dansını anımsatması. Aşı karşıtı iddiaların dinamiği şöyle işliyor: - Genelde bilimsel desteği olmaksızın bir iddia ortaya atılıyor. - Halk sağlığı , bulaşıcı hastalıklar uzmanları, bilim dünyası ve diğer araştırmacılar bu iddiayı bilimsel verilerle çürütüyorlar. - İlk iddia çürütüldükten hemen sonra, Aşı karşıtı lobi bu defa ilk iddiasını ya değiştiriyor, ya da yeni bir iddia ortaya atıyor. - Ortaya atılan her iddia bilimsel verilerle şüpheye yer bırakmayacak şekilde veriler ile kanıtlandıktan sonra yerine yenisi, bir yenisi, bir yenisi geliyor. - Çoğu zaman da, ilk iddia sahipleri kendilerine sunulan bilimsel verileri çürütecek karşı veriler sunmak yerine, aşılama yanlısı kişileri karalayarak Adam Karalama Safsatası ve diğer kişisel saldırılarla iddialarını ispatlama yöntemine başvuruyorlar. Gelin sıklıkla dile getirilen aşı karşı iddialara bir göz atalım... Aşılar işe yaramıyor, zaten bulaşıcı hastalıklar aşılardan önce düşüşe geçmişti. Benim şahsen en fantastik bulduğum iddia bu. Ne zaman duysam aklıma meşhur yazar Andrew Lang'ın güzel sözü gelir: Bilgi sahibi olmayan insanın istatistikleri kullanması, bir sarhoşun sokak lambalarını kullanması gibidir: aydınlanmak için değil, destek almak için.... Aşı karşıtı lobinin sıklıkla olsa öne sürdüğü bu iddia, birkaç dakikalık bir Google araması ile çürütülecek nitelikte. Her ne kadar birkaç dakika içinde bu iddianın asılsız olduğunu bulmanız zaten mümkünse de, ekteki tabloda sık rastlanan bulaşıcı hastalıkların aşı geliştirilmeden önceki ve sonraki karşılaştırmalı oranları mevcut. Muhtelif aşı karşıtı web sitelerinde görülen, bulaşıcı hastalık oranlarının aşılardan önce düştüğünü ve aşıların etkisiz olduğunu iddia eden grafiklere gelince. Bunların çoğunda grafiği hazırlayan kişinin, istediği görseli elde etmek için çeşitli hilelere başvurduğunu görüyoruz. En sık kullanılan yöntemlerden biri basitçe aşılama tarihini değiştirmek. Bir diğeri ise verilerin alındığı kaynaktaki grafiklerle oynayıp, istenen verileri alıp, istenmeyenleri bırakarak yeni grafikler oluşturmak. Kısa bir örnekle görelim: Solda görmüş olduğunuz grafik, Avusturalya Aşı Karşıtları Derneği web sitesinde yer alan ve Kızamık hastalığının görülme sıklığını gösterdiğini iddia eden bir grafik. Herkese önerdiğim bir şey var, bir iddiayı araştırıyorsanız, verileri MUTLAKA kaynağından gidip teyit edin. Yoksa her zaman veriyi sunan kişinin manipulasyonuna maruz kalma riskini taşırsınız. Bu grafiğin altında, grafikteki verinin Kanada Halk Sağlığı Merkezi'nden alındığı not düşülmüş. Gidip, verinin esas grafiğine bakalım, bu grafiğe ne kadar benziyor görelim. Sağda, aynı grafiğin esas yayınlandığı bilimsel makaledeki halini görüyorsunuz. Dikkatinizi çeken birkaç şey olmalı. Birincisi, asıl grafikte 1959 yılı ile 1968 yılları arasında Kızamık verisi toplanmadığı, bu nedenle de o yıllar için elde veri olmadığı belirtilmiş, ve grafikteki o alan boş bırakılmış. Ancak aşı-karşıtı grafiği hazırlayan kişi, bu detayı bildirmeyi gerekli görmediği gibi olmayan veriyi kendince doldurarak grafiğinde 1959 yılında aslında var olmayan suni bir düşüş yaratmış durumda. İkincisi de, aslında orjinal grafikte 68 adet veri noktası olmasına rağmen, aşı-karşıtı grafiği hazırlayan kişi bu noktalardan istediği etkiyi verecek 8 adedini kullanmış. Tekrar sağdaki orjinal grafiğe ve üzerine oturtulmuş kırmızı alana bakarsanız, grafiği hazırlayan kişinin uyanık bir şekilde en yüksek veri noktası olan 1935 yılından, aslında veri olmayan ve orjinal grafikte boş görülen 1959 yılına nasıl düz bir çizgi çektiğini ve olmayan bir düşüşü suni olarak yarattığını görebilirsiniz. Biraz araştırma ile benzer pek çok örnek bulmanız mümkün. Andrew Lang'ın kulakları çınlasın. Bulaşıcı hastalıkların çoğu ölümcül değil, boşuna aşı oluyoruz. Bu iddiaya aslında ilk bölümde epey değinmiştim. Ama sık karşılaşılan iddialardan biri olduğu için tekrar değinmekte yarar var. Aşı karşıtı lobi, sıklıkla çocukluk hastalıkların normal bir yaşam süreci olduğunu, çocuklar aşılanmasalar bile çoğunun iyileşeceğini, bu nednele aşıların gereksiz olduğunu savunuyorlar. Ancak bu doğru değil. Bugün, çocukluk çağına ait hastalıklara ait ciddi komplikasyonları etrafta görmememizin en büyük sebebi başarılı olmuş genel aşılama kampanyaları nedeniyle bu hastalıkların toplumda görülme sıklıklarının oldukça azalmış olması. ABD'de halen aktif Kızamık geçiren hastaların %20'sinin hastaneye yatmasını gerekiyor. Kızamık olanların %17'sinde orta kulak enfeksiyonları, zatürre veya şiddetli ishal gelişiyor. Vakaların yaklaşık %6'sı zatürreye dönüyor ve ölenlerin çoğu da bu gruptan. Halen, günümüzde bile Kızamık ölüm oranı 1000 kişide bir. Dünya Sağlık Örgütü'nin verilerine göre aşılama yapılmadığında yılda 2,7 milyon çocuğun Kızamıktan öleceği öngörülebilir. Bir başka örnek Boğmaca. Boğmaca son derece ciddi bir hastalık. Öksürük krizi nedeniyle solunum durması, yemek yiyememe, şiddetli kusma gibi sorunlara neden olabiliyor. Küçük bebeklerde ise zatürre, beyin hasarı, nöbet geçirme ve zeka geriliğine neden oluyor. Aşısı olmasına ve aşı çok yüksek oranda koruma sağlamasına rağmenö neredeyse hiç görülmezken son yıllarda aşı karşıtlarının propagandası sağolsun dört bir yanında düşen DTaP aşılanma oranları nedeniyle gelişmiş ülkelerde ile ard arda salgınlar başladı. Japonya'da 1970 yılında %80 olan aşılanma oranının %20ilere düşmesi nedeniyle 1979'da 13.000 Boğmaca vakası görüldü, bunların 45'i ölümle sonuçlandı. 2010 yılında, aşı karşıı lobinin çok güçlü olduğu ABD California eyaletinde 9.143 adet Boğmaca vakası görüldü. Bu hastaların 10 adedi -ki tamamı bebek- hastalığa bağlı komplikasyonlar nedeniyle yaşamını kaybetti. Bu, California'da, son 63 yılda görülen en büyük Boğmaca salgını. Aşılanma oranları arttıkça otistik çocuk sayısı da artıyor, demek ki aşılar otizme neden oluyor. Evet, gerçekten de grafiklere bakarsanız otizmin toplumda görülme sıklığı gün geçtikçe artıyor. Ve aynı zaman dilimi içinde, tıptaki gelişmeler sayesinde bulaşıcı hastalıklara karşı geliştirilen aşı sayısında da artış var. Peki, her iki sayının da aynı anda artması aralarında bir neden-sonuç ilişkisi olduğunu gösterir mi? İnsanoğlu, elindeki verilerebakıp en kısa yoldan belli sonuçlara varmak üzere evrimleşmiş. Bu nedenle bu yanılgıya hepimiz zaman zaman düşüyoruz. Oysa istatistik derslerinde öğretmenlerin kulağınıza ilk küpe ettiği ilk prensip şudur: İki değişken arasındaki korelasyon, neden sonuç ilişkisi olduğunu göstermez. Bunun ne demek olduğunu kısaca inceleyelim: Diyelim ki A ile B aynı anda, aynı zaman diliminde artış gösteriyor. Aralarında böyle bir ilinti olması, A'nın B'ye neden olduğunu, iki değişken arasında mutlaka neden-sonuç ilişkisi bulunduğunu göstermez. Her iki değişkenin birlikte artması birkaç farklı şekilde açıklanabilir: - A değişkeninde artma, B'de de artışa neden oluyor olabilir. Sadece bu durumda iki değişken arasında korelasyona ilaveten bir neden-sonuç ilişkisi olduğunu söylemek mümkün. Örneğin, içilen sigara sayısı arttıkça akciğer kanseri olma ihtimali de artar ve klinik deneylerle kanıtlanmıştır ki sigara içmek akciğer kanserine neden olur. - B değişkenindeki artma, A'da artmaya neden oluyor olabilir. Örneğin, bir yangındaki itfaiyeci sayısının artışı ile, yangının büyüklüğü arasında bir korelasyon vardır. Bu korelasyona bakıp, daha çok itfaiyecinin yangın alanına gelmesinin yangını büyüteceğini söyleyemeyiz. Tam tersine, yangın büyük olduğu için ortada daha çok itfaiyeci vardır. - Hem A, hem B değişkenlerinin artışı, bilinmeyen ve farkına varılmamış bir üçüncü C değişkenine bağlı olabilir. Örneğin, bir sahil şehrinde aylık dondurma satışları ile aylık denizde boğulma sayıları yıl içinde birlikte artıp azalıyor ise bu korelasyon, dondurma tüketiminin boğulmaya neden olduğu anlamına gelmez. Her ikisinin de artış nedeni muhtemelen havanın ısınmasıdır. - A ve B değişkeninin aynı anda artış veya azalış göstermesi tamamen tesadüf olabilir. Firefox internet tarayıcı kullanan kişi sayısı ile cadılık dinine inanan kişi sayısı birlikte artmaktadır. Bu korelasyona bakıp, Firefox kullanmanın cadılığa neden olduğunu söyleyemeyiz. - Unutulmaması gereken, aynı anda gözlenen iki durumun arasında her zaman bir neden-sonuç ilişkisi olmadığıdır. MMR aşısı otizme neden oluyor. Bu iddianın nasıl ortaya çıktığını bir önceki bölümde detaylı olarak anlatmıştım. Bu iddiayı destekleyen herhangi bir bilimsel çalışma olmadığı gibi, ilk olarak bu iddiayı ortaya atan Dr. Andrew Wakefield'in yazdığı makalenin ve deney verilerinin düzmece olduğu, verilerin manipule edildiği bugün kanıtlanmış durumda. Ancak bu süreç içinde Wakefield'in savını incelemek amacı ile yapılan tüm bilimsel çalışmaları derleyen şu makaleye bakabilirsiniz. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, makalelerin hiç birinde aşının otizme neden olduğu yönünde bir neden- sonuç ilişkisine rastlanmadı. Ama hala benzer çalışmalar yapılıyor. Derler ya bir deli bir kuyuya taş atar, ama kırk akıllı çıkaramaz. Aşıların içine konan cıva otizme neden oluyor. Bir önceki bölümde de bahsetmiştim. Amerika'da 1930 yıllarında aşılara koruyucu ve mikrop öldürücü bir olarak civa kökenli bir bileşik olan Timerosal ekleniyordu. FDA, 1997 yılında bebeklerdeki kan Timerosal değerlerinin 187.5 mikrogram'a çıkabileceğini duyurdu bunun da sağlık sorunlarına neden olabileceği konusunda endişesini dile getirdi. Amerika Pediatri Akademisi ve Amerika Halk Sağlığı Enstitüsü ortak karar alarak o tarihe kadar zararlı bir yan etkisi saptanmamış olsa da Mart 2001 tarihinde önlem olarak grip aşısı haricindeki aşılardan Timerosal maddesini çıkardılar. Thimerosal, bir etil-cıva bileşeni. Bugüne kadar olan cıva zehirlenmesi çalışmalarında da herhangi bir toksik etkisi kanıtlanmış değil. Zehirli olduğu bilinen metil-civa bileşiklerinin aksine vücutta birikmiyor ve kısa sürede atılabiliyor. Binlerce çocuk üzerinde yapılan incelemeler, pekçok çalışmanın ortak sonuçları üzerinden yapılan istatistik analizler timerosal içeren aşıların herhangi bir yan etkisi olmadığını gösterdi. Ancak, AAP ve Halk Sağlığı Enstitüsü kamuoyundaki hassasiyet nedeniyle ve aşı karşıtı lobinin baskısı nedeniyle aşılardan Timerosal maddesini çıkardılar. Normalde, aşılardaki Timerosal ile otizm arasında bir neden sonuç ilişkisi olması halinde, aşılardan Thimerosal'in çıkarılması sonucunda ne görmeyi beklersiniz? Bu durumda toplumdaki otizm sıklığının azalması beklenir değil mi? Ancak gözlenen durum bu değil. Otizm görülme sıklığı toplumda hala artmaya devam ediyor ve yüzlerce çalışmayla aşıların bir etkisi olmadığı kanıtlanmış olmasına ramen hala otizmin gerçek nedenini bulmak için harcanması gereken kaynakları aşı karşıtı lobinin iddialarını çürütmek için aynı çalışmaları defalarca yeniden yapmak için tüketiyoruz. Aşıların içinde toksik maddeler var. MMR aşısı ve Thimerosal iddiaları fos çıkınca, aşı karşıtı lobinin son toksik kalesi bu iddia. Ancak adından da anlaşıldığı gibi altı oldukça boş. Aşılarda toksik maddeler olduğu iddia ediliyor, ama ne bu maddelerin ne olduğu, ne de ne şekilde zararlı oldukları konusunda bir veri sunulmuyor. Aşılar toksik, işte o kadar! Bu serinin ilk bölümünden beri aşıların güvenli olduğunu gösteren pekçok veri ve kaynağa burada yer vermeye, veya linklerle okuyucuyu kaynakların aslına yönlendirmeye çalıştım. Aşıların güvenilirliğine ilişkin pek çok veri, internette halka açık bir şekilde duruyor. Tek yapmanız gereken biraz araştırmacı bir ruha sahip olmak ve doğru ve güvenilir kaynaklarda araştırma yapmak. Aşı karşıtı lobinin web sitelerinde ise bu tip verilere ve güvenilir raporlara rastlamak mümkün değil. Onlar, daha çok yandaki resim gibi insanların duygularına yönelik, onları korkutmak için hazırlanmış bol fotoşoplu propoganda malzemeleri kullanıyorlar. Limbo dansı yapmaya devam ediyoruz yani. Aşı olmak bireysel bir karardır. Ben çocuğumu aşılatmıyorum, riskini de alıyorum. Sanılanın aksine aşılanmak bireysel bir karar değildir. Aşılar, Halk Sağlığı uygulamaları içinde toplum sağlığını en çok etkileyeni. Kişiler kendilerini veya çocuklarını aşılamayı bireysel bir karar olarak görüyor olsalar da aldıkları karar sadece kendilerini değil, toplumu da etkiliyor. Burada Herd Immunity yani Toplum Bağışıklığı denen kavramdan söz etmekte fayda var. Bir toplumdaki bireyleri bir salgından korumak için o toplumda bağışıklık sahibi bireylerin sayısının belli bir orana ulaşması gerekiyor. Aşılanmak istese de aşılanamayak kimseler var: bağışıklık sistemi yetmezliği olanlar, kanser tedavisi görenler,organ nakli hastaları, kronik kan kastaları, çok yaşlılar, hamileler, çok küçük bebekler... Bu kişilerin hastalanmaması için toplumda bağışıklık sahibi bireylerin belli bir orana ulaşmasi gerekiyor. Bu oran hastalıktan hastalığa değişiyor ve bu orana Toplum Bağışıklık Eşiği deniyor. |Hastalık |Geçiş Şekli |R0 |Toplum Bağışıklık Eşiği |Difteri |Salya |6-7 |%85 |Kızamık |Hava |12-18 |%83 94 |Kabakulak |Havadan damlacıklarla |4-7 |%75 86 |Boğmaca |Havadan damlacıklarla |12-17 |%92 94 |Çocuk Felci |Ağız-dışkı |5-7 |%80 86 |Kızamıkçık |Havadan damlacıklarla |5-7 |%80 85 |Su Çiçeği |Sosyal temas |6-7 |%83 85 Aşılama, bu nedenle hastalık yayılmasına karşı bir bariyer oluşturuyor. Toplumdaki aşılı kişiler sayesinde aşılanamayan kişilerin hastalık etkeni ile karşılaşma ihtimali azalıyor, böylelikle hastalanmaktan hatta belki de ölmekten korunuyorlar. Kısaca aşılanma sadece aşı olan kişiyi değil, temasta olacağı küçük bebekleri, yaşlıları, çevresindeki hamileleri ve kanser hastası olan yakınlarını da koruyor. Toplumdaki bağışık insan sayısı Toplum Bağışıklanma Eşiği'nin altina düştüğünde ise risk altındaki bu kişilerin hastalik kapma ihtimali yükseliyor. İlaveten, aşı olmuş olsalar bile, aşılanan bireylerin hastalığı kapma ihtimali ortaya çıkıyor. Şu güzel animasyon, Toplum Bağışıklık Eşiği'nin nasıl çalıştığını detaylı ve görsel olarak anlatıyor. Aşıları savunan doktorlar ilaç firmalarından rüşvet alıyorlar. İlaç firmaları ve devlet aşılarla ilgili olumsuzluklar örtbas ediyor, el altından otistik çocukların ailelerine para vererek onları susturuyor. Ve gelelim komplo teorisyenlerinin en çok sevdiği Adam Karalama saldırısına.... Bu görüşe göre, aslında aşıların güvenilirliğini gösteren bütün veriler düzmece. Aşıların güvenli ve hatta faydalı olduğunu savunan bütün doktorlar sabah akşam daha çok bebek ölse ve sakat kalsa da daha zengin olsam. diye ellerini ovuşturuyor, hepsi psikopat, katil. İlaç firmaları bu görüşe karşı çıkan doktorlara yüksek meblağlarda sus payı öderken, bu görüşü destekleyenleri de ihya ediyorlar.... Evet, ilaç firmalarının zaman zaman etik olmayan davranışlar gösterdiği, kimi zaman işine gelmeyen bazı araştırma sonuçlarını hasır altı ettiği bir gerçek. Ama bunun gibi olaylar, kamuoyundan takip ettiyseniz mutlaka bir şekilde ortaya çıkıyor: ya firma içindeki etik değerleri yüksek kimseler tarafından dışarı bilgi sızdırılıyor, ya da bağımsız bilimsel komiteler aynı konulu deneyler yapıp, lanse edilen sonuçları bulamadıkça ilaç firmalarının foyası öğreniliyor. Epey sağlam bir hayal gücü gerektirmesine rağmen bu iddiayı olası kabul ediyorsanız şu soruların cevabını da düşünmeniz yerinde olacaktır: - Milyonlarca çocuğu içeren bağımsız hekimlerce dünyanın dört bir yanında yapılmış çalışmaların hepsinin aynı sonucu vermesi için kaç bin kişiye kaç paralık rüşvet verilmiş olması gerekir? - İlaç firmaları ne kadar ekonomik olarak güçlü olurlarsa olsunlar, bu kadar çok kişiye sus payı verebilmeleri matematik ve finansal olarak mümkün müdür? - İlaç firmaları aslında çocuklar aşılanmasalar ve bulaşıcı hastalıklara yakalansalar bu çocukların tedavisinde kullanılacak solunum ilaçları, anti-viral, antibiyotik vb ilaçlarından çok daha fazla kar etmez mi? - Dünyadaki tüm ciddi tıp otoritelerinin, üniversitelerin ve tıp merkezlerinin, Dünya Sağlık Örgütü'nün, muhtelif ülkelerdeki Halk Sağlığı Başkanlıklarının, bağımsız çalışan milyonlarca hekimin, araştırma görevlilerinin, halk sağlığını iyileştirmek amacıyla kurulmuş Bill & Melinda Gates Vakfı veya Sınır Tanımayan Doktorlar gibi hayır amaçlı organizasyonların tamamının bu komploya alet olması, bu insanların tamamının kötü olduğunu bile bile aşılamayı savunup önermesi mantıklı mıdır? - Bu insanlar arasında bir tane helal süt emmiş, vicdanı temiz ya da vaz geçtim sadece ünlü olmak isteyen insan yok mudur ki bu foyayı belgeleri ile ortaya çıkarsın? - Bu düzenin dışında kalmayı başarmış ve bilimsel anlamda kabul görecek özelliklere sahip bir çalışma yaparak bu iddiaları bilimsel olarak kanıtlayacak dürüst bir doktor yok mudur? Varsa nerdedir ve neden bu kadar senedir gizlenmektedir? Michael Shermer, İnanan Beyin kitabında komplo teorilerinin çok güzel bir analizini yapmış. Bu kitabı fırsat bulup okumanızı şiddetle öneririm. Diyor ki, bir komplo , ne kadar çok insanla planlanıyorsa, o komplonun başarısız olma ihtimali o kadar yüksektir. Yani dahil olan kişi sayısı arttıkça, komplo ile ilgili bilginin dışarı sızdırılması kaçınılmazdır. Tarihteki tüm gerçek komplo örnekleri de bunu ispat etmekte. Aşı karşıtlarının sıklıkla ortaya attığı bir diğer iddia da aşı nedeniyle otistik olan çocukların ailelerine el altından para vererek susturulması. Nedense, bu iddiaya ait herhangi evrak, veri ya da tanık mevcut değil. İddia edilenin aksine, aşılara yönelik yan etkiler ABD devleti tarafından ciddi ve son derece şeffaf olarak izleniyor. 1988 yılında the National Childhood Vaccine Injury Act of 1986 (Public Law 99-660) uyarınca bir ulusal aşı tazminat programı (National Vaccine Injury Compensation Program uygulamaya sokuldu. 2 Milyar Dolar ödeneği hazır olan bu mahkeme, 2007 yılında 1999-2007 yılları arasında dosyası açılmış 5000 iddiayı inceledi. Duruşma boyunca mahkeme tarafından aşılar ve otizm konusunda yapılmış birbirinden bağımsız 939 akademik çalışma, textbook ve binlerce insanın ifadesi alındı. İki yıl süren davanın sonunda mahkeme aşılar ile otizm arasında herhangi bir bağlantı olmadığı kararına vardi. Bu tazminat programı ile ilgili detaylı bilgiye, görülen davalar sonucunda ödenen tazminatların detayı ve bu fonun detaylı gelir/gider belgeleri de web sitesinde mevcut. Bu mahkemeye 1988- 2012 yılları arasında otizm için 2151 başvuru olmuş, tek bir vakaya tazminat ödenmiş, ki ona da ödenen tazminat otizm nedeni ile değil, bir başka yan etki nedeniyle. ) Ya gerçek yan etkiler? Bu serinin üç bölümünde aşı karşıtı lobi tarafından öne sürülen desteksiz iddiaları, veri ve kaynakları ile çürütmeye çalıştık. Ancak unutmamamız gereken nokta şu: Kullandığımız her ilacın, aşılar da dahil nadiren de olsa görülebilen yan etkileri olabilir. En sık görülen aşı yan etkileri : aşının uygulandığı bölgede ağrı, kızarma, şişme, baş ağrısı, kas ve eklem ağrısıdır. Bazı aşılar, üretim sürecinde yumurta kullanıldığından, yumurta allerjisi olan kimselere allerji yapabilirler. Bu nedenle mutlaka her aşılama doktor bilgi ve gözetiminde yapılmalıdır. Aşılara bağlı çok nadir olarak görülen ciddi bir durum olan Guillain-Barre Sendromuna ilişkin detayları, Domuz Gribi ve Komple Teorileri başlıklı yazımızdan öğrenebilirsiniz. Yaşantımızda aldığımız kararları, o kararlar sonunda maruz kalacağımız riskin büyüklüğü ile değerlendirirerek veririz. Örneğin, aşılanmamış çocukların geçirdiği enfeksiyon hastalıklarına bağlı komplikasyonlar, aşıların yan etkilerine göre çok ciddi ve fazla sayıda. Çocuğunuzu aşılatmanın riski, her gün trafik kazalarında binlerce kişinin öldüğü modern çağda onu arabaya bindirip herhangi bir yere götürmekten çok ama çok daha az. Kısaca, eğer çocuğunuzun sağlıklı olmasını ve sağlıklı bir toplum içinde büyümesini istiyorsanız aşılarını yaptırmayı ihmal etmeyin. Son Söz Aşı karşıtı hareketin düştüğü yanılgılardan çıkaracağımız önemli bir ders var aslında. Herhangi bir konuda yargıya varırken içine düşebileceğimiz en tehlikeli durumlardan biri Onaylama Önyargısı 'tır. İnsan, psikolojik olarak genelde önce bir fikir oluşturur, daha sonra bu fikri destekleyecek verileri toplar. Fikriyle çelişen verileri görmezden gelir, fikrini destekleyenleri ise benimser. Onaylama önyargısı bizi kısırdöngüye sokar ve alternatif görüşlere gözlerimizi kulaklarımızı kapamamıza, uçlara sürüklenmemize neden olur. Yapmamız gereken, bilime duyguların ve önyargıların yön vermesini önlemek, ve inandığımız şeylerin ardında tarafsız, sağlam ve bilimsel veri ve kanıtlar olup olmadığını kontrol etmektir. Kaynaklar: - Hviid et al. (2003). Association Between Thimerosal-Containing Vaccine and Autism. Journal of American Medical Association. - American Academy of Pediatrics. (2011). - Begley, S., & Interlandi, J. (2009, March 2). Anatomy of a Scare. Newsweek. - Center for Disease Control. Immunization Safety and Autism- Thimerosol and Autism Research Agenda.Retrieved from CDC Website: http://www.cdc.gov - Department of Health and Human Services Center for Disase Control. (2011). Vaccines & Immunizations.Retrieved from Center for Diesae Control Web site: http://www.cdc.gov/vaccines/ - Fombonne, E. (2009). Epidemiology of pervasive developmental disorders. Pediatric Research, 65(6), 591-8. - Fombonne, E., Zakarian, R., Bennett, A., Meng, L., & McLean-Heywood, D. (2006). Pervasive Developmental Disorders in Montreal, Quebec, Canada: Prevalence and links with immunizations. Pediatrics. - Geier, D. A., & Geier, M. R. (2003). A Case Series of Children with Apparent Mercury Toxic Encephalopathies Manifesting with Clinical Symptoms of Regressive Autistic Disorders. Journal of Toxicology and Envionmental Health. - Glazer, S. (2003, Jun 13). Increase in Autism. CQ Researcher. - Gross, L. (2009, May). A Broken Trust: Lessons from the Vaccine-Autism Wars. Public Library of Science, 7(5). - Halsey, N. A., & Hyman, S. L. (2000). Measles-Mumps-Rubella Vaccine and Autistic Spectrum Disorder. Report From The new Challenges in Childhood Immunizations Conference . Oak Brook, Illinois. - Horton, R. (2004). A Statement by the editors of the Lancet. The Lancet, pp. 820-821. - Kaiser Research Institute. (2004, Feb 25). Letter from Kaiser Research Institute to Mark Geier M.D. - Koch, K. (2000, Aug 25). Vaccine Controversies. CQ Researcher. - Madsen, K. M., Hviid, A., Vestergaard, M., Schendel, D., Wohlfahrt, J., Thorsen, P., . . . Melbye, M. . A Population Based Study of Measles, Mumps, and Rubella. Vaccination and Autism. (2002) New England Journal of Medicine. - Mutter, J., Naumann, J., Schneider, R., Walach, H., & Haley, B. (2005). Mercury and Autism: Accelerating evidence? Neuroendocrinology Letters. - Offit, P. A. (2008). Vaccines and Autism revisited: The Hannah Poling Case. New England Journal of Medicine. - Offit, P.A. (2010) Autism's False Prophets: Bad Science, Risky Medicine and the Search for a Cure. Colombia University Press. - Omer, S. B., Salmon, D. A., Orenstein, W. A., deHart, P. M., & Halsey, N. (2009). Vaccine Refusal, Mandatory Immunization, and the Risks of Vaccine-Preventable Diseases. NEJM. - Park, A. (2008, June 2). How Safe Are Vaccines? Time. - Parker, S. K., Schwartz, B., Todd, J., & Pickering, L. K. . Thimerosal-Containing Vaccines and Autistic Spectrum Disorder: A Critical Review of Published Original Data. Pediatrics. - Patja A, Davidkin I, Kurki T, Kallio MJ, Valle M, Peltola H. (2000). Serious Adverse Events After Measles-Mumps-Rubella Vaccination During A Fourteen-Year Prospective Follow-Up. Pediatr Infect Dis J. - Schecter, R., & Grether, J. (2008). Continuing Increases in Autism Reported to California's Developmental Service System: Mercury in Retrograde. Arch gen Psychiatry. - Smith, M. J., Ellenberg, S. S., Bell, L. M., & Rubin, D. M. (2008). Media coverage of the MMR vaccine and Autism controversy and its relationship to MMR immunization rates in the US. Pediatrics. - Sugarman, S. D. (2007). Cases in Vaccine Court Legal Battles over Vaccine and Autism. New England Journal of Medicine. - Sutcliffe, James S. (2008). Insight into the pathogenesis of Autism. Genetics. - The Collage of Physicians in Philadelphia. (2011). The History of Vaccines. Retrieved from The History of Vaccines: - World Health Organization. (2007). Prevent. Protect. Immunize. - History and Epidemiology of Global Smallpox Eradication From the training course titled Smallpox: Disease, Prevention, and Intervention. The CDC and the World Health Organization. Slide 16-17. - IMS website. Top Line Pharmaceutical Market Data. (2011) - Canada Public Health Agency Website. Canada Immunization Guide. (2006) - Arlene King, Paul Varughese, Gaston De Serres, Graham A. Tipples and John Waters. (2004). Progress toward Measles Elimination: Absence of Measles as an Endemic Disease in the United States. The Journal of Infectious Diseases.Vol. 189, Supplement 1. - U.S. Department of Health and Human Services. (2011). National Vaccine Injury Compensation Program. - Institue of Medicine. (2011). Adverse Effects of Vaccines: Evidence and Causality. - Robert Webb. (2010). Analysis of Anti-Vax Graphs. Victorian Skeptics Website. - David Gorski. (2010). Vaccines didn't save us : Intellectual dishonesty at its most naked. Science Based Medicine website. merhaba. asi ile ilgili 3 yaziyi da okudum, 6 aylik bir kizim var ve asilar konusunda arastirma yapma ihtiyaci hissetmistim yazilarinizi okuduktan sonra, kabaca bir fikre sahip oldum fakat aklimda birkac soru var, sizden cok rica etsem, bir aptala anlatir gibi, bu sorulari kabaca cevaplayabilir misiniz? bu sorulari sakin tuzak sorular gibi dusunmeyin, ben cidden bilgilenmek icin soruyorum fakat ingilizcem maalesef terimsel anlamda cok yetersiz kaliyor ve bu konularda ceviri yapmaya calistigimda cumlenin sonuna geldigimde basini unutmus oluyorum 🙂 bu yuzden yardim ihtiyaci hissediyorum. ilk sorum su; asi karsiti harekette savunulan argumanlarda, asi ve otizm baglantisi en cok kullanilani ama, izledigim bazi videolarda ve okudugum yazilarda sadece otizm degil, astim, alerjiler, dikkat daginikligi/hiperaktivite gibi birtakim rahatsizliklarin da asi kaynakli oldugu soyleniyordu. hatta wakefield ile ilgili bir yaziya da suradan ulasabilirsiniz: http://vaxtruth.org/2011/08/vaccines-do-not-cause-autism/ benim o yaziya ulasma yolum ise bu video olmustu: http://www.youtube.com/watch?v=iwMBttvAu5k birilerinin asilari savunurken, su yuzyilda boyleydi, bu yuzyilda bakin boyle oldu, artik cocuklar, insanlar ölmüyor, hastaliklar bulasmiyor demesini anlayabiliyorum; fakat asilarin bazi hastaliklara engel olurken, gercekten immun sisteme hasar vermesi, alerjilere, astima vs'ye yol acmasi tamamen mi olasilik disi? ne bileyim hani bir agri kesici alirsiniz bas agriniz gecer ama bobrekleriniz hasar gorur gibi bir bakis acisi gibi dusunun lutfen bunu. neticede evet, asilar sayesinde artik verem merem olmuyoruz da, bir yandan da dogar dogmaz otoimmun hastaliklara sahip olan cocuklar yetistiriyoruz. mesela son birkac yildir cocuklarda sık gorulen bogaz/kulak agrilarinin baslangicinin hepatit asilarinin zorunlu kilinarak yapilmaya baslandigi seneler oldugunu iddia edenler var. ikinci sorum: simdi ben ne kimyagerim, ne biyologum, ne eczaciyim ne doktorum, konuyla ilgili her bilgi bana oldukca yabanci geliyor ve algilamam zaman aliyor, sunu anlamak istiyorum; tek doz hepatit asisinda 225 mg. aluminyum oldugu dogru mu? dogruysa, o aluminyumun sagliga cok zararli oldugu dogru mu? diger yandan, hepatit asisi olduktan sonra, hepatite yakalanmamanin garantisi olmadigi dogru mu? bu aluminyumun o asida ne isi var, nereye gidiyor, birikir mi? bunlari gercekten anlamak adina soruyorum, inanin bana cok uzak konular cunku. ki, hepatit asisi sadece bir ornek, ben asilarin icinde hangi metalden ne kadar var bilmek istiyorum, bu hepatit b asisini, kizim 9 ayliga kadar, 3 doz alacak. e o metalleri ne yapacak? http://vaxtruth.org/2011/08/vaccine-ingredients/ mesela bu linkteki ingredient cizelgesi gercekci midir bilemiyorum da, formaldehit nedir ya gercekten? yani iv ya da im sekilde formaldehit ve phenoxyethanol mu aliyoruz biz asi oldugumuzda? ve bu bize hic zarar vermez mi? aklim bunu almiyor sanirim. ben cocuguma bpa free, paraben free, phenoxyethanol free urunler almak icin mucadele verirken, o asiyla mi aliyor bunlari? dedigim gibi, bilmedigimden soruyorum, bu fenoksietanol, damardan alindiginda ucar gider mi? birikir mi, ani alerjik sendromlara sebep olmaz mi? mesela rotavirus asisinin icerigi bana asidan cok gunes yagi gibi geldi 😀 benim bu icerikteki ticari urunlere ciddi alerjim var mesela, sursem kizarip kasiniyorum, asiyi olunca etkilenmez miydim? ucuncu sorum: pnomokok asisi olmus bir cocuk neden zaturee gecirir, o zaman asi ne ise yarar? rotavirus asisinin icinde gene birtakim metaller varmis, onu gectim, bu asiyi olan cocuklar, rota virusten hasta olabiliyor o zaman neden oluyorlar bu asilari? ve bir rotavirus asisi, su anda 200 lira, bu da insani birtakim komplo teorilerine dair rahatlikla paranoya edebilir."} {"url": "https://yalansavar.org/2012/02/04/kriz-cincede-firsat-demektir-yalani/", "text": "Kısa bir yalansavar yazısı kalmış notlarımda, onu da aradan çıkartalım... Birkaç yılda bir ekonomik krizin salladığı ülkemizde pazarlama ya da ekonomi 'guru'larının ağzında sakız olan bir laftır bu: Kriz, Çince'de fırsat demektir... Bu söylem, özellikle John F.Kennedy tarafından 1959 yılında dile getirildikten sonra hız kazanarak yayılmaya başladı. Google sağolsun, bu konuda fikir belirtebilecek bir uzmanın yazısına denk geldim. Victor H. Mair, Pensilvanya üniversitesinde Doğu Asya dilleri ve uygarlıkları bölümünde Profesörlük yapan bir Çince uzmanı. Orijinaline şuradan ulaşabileceğiniz yazısında bu konuya parmak basmış. Önemli birkaç paragrafı elimden geldiğince çevirmeye çalışacağım... ...Çince'de 'kriz' kelimesinin 'tehlike' ve 'fırsat' anlamlarını önplanda tutan bileşenlerden oluştuğunu yorumlamak bir bakıma hayal ürünü olarak nitelendirilebilir fakat aslında bu anlamlandırma Mandarin ve diğer Sinitic dillerde kelime yapılarının nasıl oluştuğu konusundaki temel bir yanlış anlamadan kaynaklanır... Yazarın uzun uzun detaylandırdığı konu, özetle, bu iddiayı savunanların bir kısmının; iki heceden oluşan bir kelimeyi tek heceymiş gibi göstererek 'şeklin üstü tehlike, altı fırsat' bazında bir yorum yaptıkları üzerine. Oysa kriz kelimesi Mandarin dilindeki pekçok kelimede olduğu gibi iki heceden oluşuyor. Yazar, daha anlaşılır bir örnekle İngilizce'deki 'Airplane' kelimesinin 'Air' ve 'Plane' kelimelerinden oluştuğunu ve 'Planet' kelimesiyle akraba olduğunu anlatıyor. 'Airplane' yerine kısaltma olarak 'Plane' kelimesi kullanılabilse de aslında bizim de Türkçe'den alışık olduğumuz üzere bileşik isimler bileşenlerinin anlamlarını taşımak zorunda değiller. Tıpkı 'Air' ve 'Airplane' kelimelerinin farklı anlamlara geldiği gibi. Türkçe'den örnek vermek gerekirse, 'Havaalanı', 'Havaalanı' demektir. 'Hava' ya da 'Alan' kelimeleri 'Havaalanı' demek olmadığı gibi, yalnızca 'Havaalanı' bu anlamı karşılar. Benzer şekilde 'Tehlike' ve 'Fırsat' kelimelerinin oluşturduğu bir deyim, iki anlamı da taşımaz. ...Sanırım, bizim 'kriz' anlamına gelen 'weiji' kelimemize İngilizce'den daha yakın bir örnek sunabiliriz. 'Opportunity', 'Calamity' , 'Felicity' gibi kelimelere gelen '-ity' ekini düşünelim. Bu ek; durum, nitelik veya vaziyet oluşturacak soyut isim kurmak için kullanılırken bazıları zıt olabilecek birçok anlam oluşturabilir. Benzer şekilde 'weiji ' kelimesindeki 'ji', 'jihui' kelimesindeki 'ji' ile farklı anlam ifade eder... Yazının devamı bu kelimenin kökenlerini açıklıyor. En sevdiğim kısım;"} {"url": "https://yalansavar.org/2012/02/07/bir-yalan-haberin-portresi-ayin-karanlik-yuzune-hosgeldiniz/", "text": "NTV medya grubunu ilk çıktığından bu yana takip ederim. Bir yandan da Twitter üzerinden en çok salladığım haber kaynağı NTV'dir. Bu, onların milliyet internet sitesinden daha kötü olduklarını göstermez. Benim onlardan beklentimin çok yüksek olması, bazı haberler karşısındaki öfkemi arttırır... Başka açıdan bakarsak, NTV Bilim köşesi, benim en eğlenceli bulduğum internet sitelerinden birisi haline geldi. Her girdiğimde saçma sapan bir haber buluyorum. Eğer yeni haber yoksa, yorumları okuyup neşeleniyorum 🙂 Bugün gördüğüm haber, son aylarda yayınlananlar arasında en komiklerinden birisiydi: Ay'ın karanlık yüzü ilk kez görüntülendi. Nereden başlasam bilemedim. Haberin metnine girmeye gerek yok aslında, başlığın kendisi bile felaket. Aslında hepsi Pink Floyd'un suçu. Ayın karanlık yüzü albümü sebebiyle değerli bilim editörlerimiz böyle yanlış bir intibaya kapılmış olabilirler. Belki romantizm sebebiyle bu başlığı atmışlar diye düşünenler olabilir. Ama haberin içerisinde ısrarla devam ediyor bu hata. Daha ilk paragraf: Ay'ın karanlık yüzüne ait görüntüler, ikiz uzay araçlarının üzerinde bulunan MoonKAM adlı kamerayla çekildi. Haber metninin son paragrafı: Ay'ın, kendi ekseni etrafındaki dönüş süresi, yörüngesinde bulunduğu Dünya'nın etrafındaki dönüş süresine eşit. Kısaca Ay'ın Ay'ın eş zamanlı-senkronize dönüş olarak bilinen oranı 1:1. Bu yüzden, Dünya'dan bakıldığında Ay'ın bir yüzü sürekli aydınlıkta, diğer yüzü sürekli karanlıkta kalıyor. Burada bir sorun daha var. Bu olayın gelgit kilitlenmesiyle ne ilgisi var? Tidal Locking olarak da bilinen bu durum ayın hep aynı yüzünü görmemize neden oluyor, ama bizim görmediğimiz tarafın karanlık olması diye bir durum yok. Çünkü ayı aydınlatan, her ilkokul çocuğunun da bildiği gibi, Güneş! Google'da yapacağınız kısa bir arama ile Far Side of the Moon makalesine eriştiğimizde, haber başlığındaki bir yalanı daha saptıyoruz. ...Ayın uzak yarımküresi ilk kez 1959 yılında Sovyet Lunar 3 probuyla fotoğraflanmıştır... Bu kadar büyük hata yapılır mı diye merak ediyorken konuyu twitter'a taşıdık ve Açık Bilim'den Tevfik Uyar, haberin aslını gönderdi. NASA Mission Returns First Video From Moon's Far Side konulu haberin nasıl karanlık yüze ve ilk görüntüye döndüğünü anlamak zor olmuyor tabi. Siz de başlıktan anlamışsınızdır, ilk görüntüden kasıt, ilk video. Geri kalanı da yazarın hayal gücü olsa gerek. Burada asıl sorun, twitter'dan bu haber eleştirilerinin aylardır dönüyor olması. Tevfik Uyar ve Ömer Cansızoğlu, Açık Bilim Radyo Programı'nda NTV haberlerine yönelik benzer eleştirileri ele aldılar. Bir çok blog yazarı bu konuyu irdeledi. Cevap gelmesi bir yana, en ufak bir düzelme göstermediler bugüne kadar. Sanırım Bilim Haberciliği ve Yayıncılığı konularında gidecek çok uzun bir yol var ülkemizde. NTV'nin Bilim dergisini kapattığı, Tübitak'ın performansının belli nedenlerle giderek düştüğü ülkemizde, Açık Bilim yayınlarının çok önemli bir boşluğu dolduracağını düşünüyorum."} {"url": "https://yalansavar.org/2012/02/14/buzdolabinda-uzayli/", "text": "Sebze sever misiniz? Ben severim... Ama bozuk sebzeye de dayanamam... Bozuk sebzeler çürüdükleri zaman bir garip oluyorlar. Rusya'da bir teyzemiz de bozuk sebzelerden güzel bir sanat icra etmiş ve onu kolları, kafası olan bir canlıya benzetmiş. Rusya garip bir yerdir ve mistik, gizemli şeyler insanların çok ilgisini çeker. Bunun Sovyetler Birliği dönemlerinde hakim olan materyalist felsefeye bir tepki olabileceği konusu ayrı bir yazı konusudur ama gerçekten de böyledir. Hatta Rusya'da astrologlar pek bir dinlenir. Hukuk bürosu gibi Astroloji büroları vardır. Astrologlara gider danışırsınız, onlar da size hizmet verir, fatura keserler. Emin değilim ama vergiden bile düşüyor olabilirsiniz. Bu yüzden Rusya'dan senede ortalama ki defa uzaylı haberi gelir. Ya da dereden ağzında somon balığı ile geçen bir ayının görüntüleri bulandırılarak Sibirya Tüylü Mamutu yaşıyor minvalinde haberlere de rastlayabilirsiniz. Neyse ki Rusya vatandaşları, 2011 yılının son altı ayını da boş geçmediler ve Kasım ayında vejetaryen bir sanatın nadide bir eserini basınla paylaştılar. Haber şöyle: Rusya'nın Petrozavodsk kentinde yaşayan yaşlı bir kadın, uzaylıya ait olduğu ileri sürdüğü cesedi iki yıl buzdolabında sakladı. Rusya'nın saygın internet haber portalı Newsru.com, Petrozavodsk kentinde yaşayan Marta Yegoravna adlı yaşlı bir kadının iki yıl önce Petrozavodsk kenti dışındaki bağ evinin bahçesinde duyduğu doğal olmayan bir ses üzerine avluya çıktığı ve avluda demir hurda yığının yanında ilginç bir ceset bulduğunu söylediği kaydedildi. Rusya'nın saygın internet haber portalı Newsru.com, Petrozavodsk kentinde yaşayan Marta Yegoravna adlı yaşlı bir kadının iki yıl önce Petrozavodsk kenti dışındaki bağ evinin bahçesinde duyduğu doğal olmayan bir ses üzerine avluya çıktığı ve avluda demir hurda yığının yanında ilginç bir ceset bulduğunu söylediği kaydedildi. Yegoravna, bahçesinde karşılaştığı 40-50 cm uzunluğunda, iri kafalı, büyük ağızlı ve üzerinde ilginç bir giysi bulunan cesedi arabasına atıp kent merkezindeki evine götürerek buzdolabında sakladığını söyledi. Rus yetkililerin bu yıl evindeki cesetten haberdar olduğunu ve evine gelerek cesedi götürdüklerini ileri süren Yegoravna, bahçedeki hurda yığınına da yetkililer tarafından el konulduğunu savundu. Yetkililer, yaşlı kadının iddiasını doğrulamazken, Yegoravna, cesedin fotoğraflarını yerel basına dağıttı. Dedektiflik yapmayı sevmem, ama yalan didiklemeye bayılırım. Bu belki paranoyak doğamdan kaynaklanıyor olabilir. Biz paranoyaklar kuşkucuyuz, septiğiz falan deriz. Yemeyin sakın. Bizimki güvensizliklerle dolu bir doğadan kaynaklanıyor. Kandırılmaya tahammülümüz de yoktur. Bu teyze benim sevgilim olsaydı yanmıştı. Ben hemen adama sorarım; hurda olmuş bir aracın yanında ceset ne arar? İçinden çıkarsan anlarım. Tofaş Şahin ile kaza yapıp camdan fırlamadı ya? Bir de teyze giysiden bahsetmiş ama fotoğraflarda ya giysi yok, ya da kazaya rağmen bütün bir halde kalmış. Yani uzaylı cesedini buzdolabında saklayan teyzenin giysiyi çıkarıp fakire fukaraya giysin diye verdiğini düşünmeyiz herhalde. Ben olsam giysiyi ayrı sergilerdim: Yıka deterjan ile makinada, mis gibi, bir kenarda dursun... Geyiği bir kenara bırakalım... Fotoğrafı analiz edelim: 1. 2 yıldır buzdolabında saklandığı iddia edilen ve gazetecilere buzdolabında teşhir edilen bir nesnenin çevresindeki plastik poşet içerisinde -ya da dışında- yoğunlaşma olmaması, yani su damlacığı ya da herhangi bir buğulanma olmaması pek mümkün değildir. 2. Kazazedenin görünsün diye dışarı çıkartılmış kolu uzay aracı kullanabilecek bir canlıya ait olması gerektiği kadar işlevsel görünmüyor. . Kolun o rijit görüntüsü bize bu kadar benzeyen bir canlıya yakışmıyor. Ölmüş bir canlının hala kastakı bir kola sahip olacak kadar kas tonusunu barındırması da ilginç. Aynı şey açık kalmış ağzı için de geçerli. İnsanın Ağzını kapat, sinek kaçar diyesi geliyor. 3. Misafirliğe gelen bir düşmanın bile altına çarşaf serilirken uzaylının kafasının buzdolabı tellerine değecek şekilde koyverilmesi bana pek de mantıklı gelmedi açıkçası. Teyzemizin buzdolabı kokusu sinmesin diye üstü açık tabak bile koymadığı alttaki tabaktan seçilirken üstelik... 4. Elimizde tek fotoğraf olması ilk başta dikkat çekiyor... Uydurma şeyler en iyi göründükleri açıdan çekilirler zira... Ama ikinci bir fotoğraf da buldum. Açımız biraz değişmiş, ama her şey yerli yerinde...Yine de 2 yıldır buzdolabınızda tuttuğunuz uzaylının araç yanında, eve ilk getirildiğinde, birinci yıl sonunda vb. herhalde 50 adet fotoğrafı olması gerekiyordu. Teyze uzaylının fotoğrafını çekmiş ama nedense aracınkini çekmemiş. Siz söyleyin lütfen: İnsanların tek bir gününde 100'lerce fotoğraf çekip Facebook'a koyduğu bir zamanda, uzaylının vesikalık fotoğrafının bile olmaması ayıp değil mi? 5. Bu fotoğrafta da uzaylı dostumuz buzdolabından çıkarılmış olmasına rağmen beyaz zeminde hiçbir vücut ifrazatına rastlamıyoruz. Temiz çalışılmış doğrusu. Uzaylıyı poşetinden ayırmamışlar hala. 6. Uzaylıyı bu hale getiren kazanın kıyafetine niçin zarar vermediği, parmaklarını ve kolunu niçin kırmadığını anlayamıyoruz. Şanslı veletmiş. 7. Veeee en önemlisi: Uzaylıların da Dünya'lılara benzeyeceği yanılgısı. El, kol, parmaklar, göz, ağız ve bunların konumları... Bu konuda detaylı bir yazı için sizi başka bir yere yönlendirelim: Tevfik Uyar, Hollywood Uzaylıları: Uzaylılar Neye Benzer?, Açık Bilim Çevrimiçi Bilim Dergisi, 2. Sayı, Aralık 2012. Bu haber de benzer bir çok haber gibi Şok Eden Görüntüler, Dünya bu fotoğrafı konuşuyor, Dünya'nın Hayret Ettiği bilmemne vs. tarzında başlıklarla sunuldu. Ben Dünya bu fotoğrafı konuşuyor demenin çok saçma olduğunu hep düşünürüm. Bu, ilgili yayın organının bir tür ben beceriksizim itirafıdır. Neden? Dünya fotoğrafı görmüş, konuşmuş, ama bizim ilgili haber organı tüm bunlar olduktan sonra haberi bize sunuyor, gibi bir anlam çıkıyor ortaya. Tabi asıl amaç daha en baştan insanı şok olmaya, hayret etmeye, konuşmaya hazırlamak, belki sadece abartmak... Geçin bunları efendim. Geçin... Yapmayın... Etmeyin... Dalga geçmeyin insanlarla. Tamam... Tüm bunlara rağmen söylediklerimin hepsinin aksini geçerli kılacak çok özel bir durum oluşmuş olabilir ve tüm aksi yöndeki kanıtlara rağmen fotoğraf hakiki bir uzaylıya da ait olabilir. Ancak, niçin böyle bir iddia ve yanında bu fotoğraf ile ortaya çıkan teyzeye inanacağımız sorusu da önemlidir. Hangisi daha muhtemel? Uydurma olması mı? Yoksa gerçek mi? Yani... Gerçekten insanların ilgi çekmek için yalan söylemeyeceği, bazı muzur muhabirlerin eğlenmek ya da belki sırf haber yapmak için asparagas bir şeyler uydurmayacağı düşüncesi gerçekçi midir?"} {"url": "https://yalansavar.org/2012/03/12/falcilar-medyumlar-ve-dogaustu-gucleri/", "text": "Hepimiz yaşamımızda falımıza bakan, bize gelecekten haber veren birileri ile tanışmışızdır. Bu kişi içtiğimiz kahveden geleceğimizi okuyan sevimli Jale ablamız -selam olsun ona-, sokakta baklaları yere atıp 3 çocuğunuz olacak diyen çingene ya da televizyonlarda işi soytarılık mertebesine taşımış olan medyumlar olabilir. Ancak hepsinin neredeyse bir ortak özelliği var; adını İngilizceden Türkçe'ye direk Soğuk Okuma olarak çevirdiğim teknikleri bilinçli ya da bilinçsiz şekilde ustaca kullanmaları. Soğuk okuma falcıların, medyumların, sihirbazların, illüzyonistlerin ve harcı alem üçkağıtçıların genellikle karşılarındaki tanımadıkları kişiler hakkında bilgi toplama ve bu bilgileri sanki hiç bilmiyormuş gibi aktararak soğuk okuma kurbanını aldatmaları ya da kandırmalarıdır. Burada hemen bir not düşmekte fayda var; her soğuk okuma yapan kişi art niyetli değildir. Kahve fallarımıza bakan yakınlarımız, bazı astrologlar, medyumlar, kuantum bilgeleri gerçekten doğaüstü güçleri olduğuna içten bir şekilde inanmaktadırlar. Bu naif, iyi niyetli kişiler müşterileri, dostları kadar çok etkilenirler doğru tahminlerinden. Neyse konuya dönelim. Soğuk Okuma teknikleri konusunda ustalaşmış biri daha önce hiç tanımadığı bir kişi hakkında sadece kişinin vücut dilini gözleyerek ya da kıyafet, konuşma, yaş, cinsiyet, hatta saç şekline bakıp analiz ederek hedefleri hakkında çok fazla miktarda bilgiye ulaşabilir. Genelde ustalar toplumun geniş bir kısmını kapsayan çok genel ve olasılığı yüksek ifadelerle işe başlarlar, yakınlarda bir ziyaretçi görüyorum, D harfine benzeyen birşey hissediyorum gibi. Hedeflerinden aldıkları tepkilerle doğru tahminlerinin daha da özele indirirken yanlış tahminlerden hızla uzaklaşırlar.Ancak soğuk okumanın işe yaraması için çok önemli bir şart vardır; o da istekli ve hevesli bir hedef. Okumacının verdiği muğlak bilgileri okumacının daha sonra daha derin bilgiler edinmek üzere kullanacağı bağlama oturtan, bu muğlak bilgilere anlam yükleyen aslında hedefteki kişidir. Konuşmanın çoğunu usta yapsa da bu konuşmalara anlam yükleyen, mimikleri, jestleri hatta direk söyledikleri ile hedeftir. İstekli hedefini bulan okumacı daha sonra olta atmak adını vereceğimiz metotlarını devreye sokar. Okumacı yakınlarda bir ziyaretçi görüyorum ya da aralık ayı ile ilgili birşeyler hissediyorum gibi genel ifadelelerle oltasını atar. Hedef vereceği pozitif ya da negatif sinyallerle ya da ifadelerle okumacının devam edeceği yolu seçmesini sağlar. Örneğin: hedef, aralık ayında kızım doğmuştu dediğinde Evet , bunu görüyorum diyerek ilk attığı oltanın açtığı yolda ilerlemeye devam eder; ya da aralık ayı birşey hatırlatmıyor dendiğinde bu tutmayan tahminden yumuşak bir şekilde hedefe çaktırmadan uzaklaşır. Olta atmak gerçekten bilgi ve ustalık gerektiren bir iştir. Okumacının dağarcığında kullanabileceği bir sürü gereksiz gibi görünen küçük bilgiler saklıdır: popüler isimler, evde, arabada bulabilecek şeylerin listesi, giyim tarzları v.s. gibi. Bütün bu bilgiler yeri geldiğinde okumacı tarafından hedefini etkilemek ya da hedefinden daha fazla bilgi kalmak için kullanılır. Okumacının astrolog, tarot falcısı, medyum, illüzyonist v.s olmasına göre daha değişik taktikleri olabilir ancak olta atmak en temel tekniktir."} {"url": "https://yalansavar.org/2012/05/15/su-anda-yokum-bilincaltima-mesaj-birakabilirsiniz/", "text": "Subliminal mesaj kavramı uzun bir süredir gündemimizi meşgul ediyor. Yalansavar okurlarından gelen talepler eşimin ricasıyla birleşince bu konuyu da Yalansavar'a taşımak şart oldu 🙂 Öncelikle subliminal mesaj nedir, neden bu kadar tartışılıyor ve ne zamandan beri hayatımızda? Subliminal kelimesi Türkçe'de de aynı şekilde geçiyor ama bulduğum en Türkçe karşılık 'alt algısal' idi. Bu kelime aslında güzel açıklıyor. Bilinçli algılama düzeyimizin altında, bilinçsiz algı düzeyimizin üstünde kalan uyaranlara subliminal uyaran diyebiliriz. Örneğin izlediğimiz bir filmde milisaniyeden daha kısa bir süre boyunca ekranda belirip kaybolan bir görüntü ya da dinlediğimiz bir müzik parçasında maskelenmiş arkaplan sesi/melodisi bilinçli algımız dışında beynin belirli bölgelerini uyarabilir ve belli sonuçlar doğurabilir (1). Tartışmanın nedenini anlamak için çıkış noktasına dönmemiz gerekiyor. Biraz gerilere, 1957 yılına dönüyoruz ve tarihe Vicary Deneyi olarak geçen bir olaydan bahsediyoruz. James Vicary, New Jersey'de bir sinema salonunda Piknik isimli bir film gösterilirken özel bir cihazla 5 saniyede bir, saniyenin üç binde birinde görünüp kaybolan Coca Cola iç!, Aç mısın? Patlamış mısır ye! gibi mesajlar gösterdiğini ve bu sayede Coca Cola satışlarında %18,1 ve patlamış mısır satışlarında %57,8 artış kaydettiğini iddia ediyor (2). Bu olay epey fırtına koparıyor olmalı ki CIA bu deneyi temel alarak Subliminal algılamanın operasyonel potansiyeli adlı bir rapor yayınlıyor ve 1958'de bu tip reklamlar yasaklanıyor (3). Gel gelelim bu deney değişik bilim adamlarınca tekrarlanıyor fakat belirgin bir etki gözlemlenemiyor. Psychological Corporation başkanı Dr. Henry Link Vicary'ye bu deneyi birlikte yapmak konusunda meydan okuyuyor (2). Ama sonuçta 1962'de James Vicary bu deney sonuçlarını dikkat çekmek için abarttığını, aslında elde edilen sonuçların anlam ifade etmeyecek kadar küçük farklara dayandığını itiraf ediyor (3). Tabi bu sonuçlar çok tartışma yaratıyor. Birçok tüketici markaların kendilerini manipüle ettiğinden endişeleniyor. Daha ötesi, 1980'lerde dini grupların Rock gruplarına subliminal mesaj yapıyorsunuz iddiası. İki grup aile İngiliz müzisyen Ozzy Osbourne'a, şarkılarında geri maskeleme yöntemi kullanarak çocuklara intihar etmelerini telkin ettiğini iddia ederek dava açıyor. Mahkeme iki davayı da bu yöntemin işe yaradığına ilişkin kanıt olmaması nedeniyle reddediyor (8). 2000'de George Bush'un A.B.D. seçimlerinde subliminal mesaj kullandığı iddiası da bu konudaki toplumsal paranoyanın sonuçlarından birisi. Bush, seçim kampanyası sırasında rakiplerine 'sıçan' demekle ve bunu subliminal mesajla sağlamlaştırmaya çalışmakla itham ediliyor (8). Kampanya reklamında flu bir şekilde ekrana çıkan Bureaucrats yazısının son dört harfinin ekranda 30 milisaniye boyunca tek başına göründüğü görüntü kanıt olarak sunuluyor. Cumhuriyetçiler pardon diyerek reklam filmini geri çekiyorlar. Videoya buradan ulaşabilir ve 25'inci saniyesine dikkatlice bakabilirsiniz. Konuyla ilgili bir espri de South Park'tan gelsin: 15.sezonda yayınlanan Broadway Bro Down bölümünden şu alıntıyı izleyebilirsiniz... Bilimsel Açıdan Subliminal mesajlarla ilgili sorunlardan birisi nesnel algı seviyesiyle ilgili. Algının birkaç seviyesi var ve uyaranların bu seviyelere nasıl sızdığı tartışmalı bir konu. Algının ölçümlenebilmesi de çok zor. Örneğin zaten susuz hissediyorsanız izlediğiniz filmde su içen herhangi birisi de sizi su içmeye yöneltebilir. Benzer şekilde aç hissettiğinizde kokuların sizi belirli bir yiyeceği tüketmeye yönelttiği bilinen bir gerçek. Algıladığınız bu kadar çok uyaran arasında subliminal olanları özel olarak ayırmak kontrollü deney açısından zor bir süreç. Özellikle Vicary'nin pardon demesinden sonra bilim dünyası subliminal mesajlar konusunda çok da pozitif olmayan bir yargıya sahip oldu. Çünkü bu deney ne kadar tekrarlansa da anlamlı sonuçlar üretilemedi. Öte yandan son yıllarda şaşırtıcı bazı gelişmeler oluyor ve bildiklerimizi gözden geçiriyoruz. En yakın örnek, geçtiğimiz yıl yapılan bir çalışmada belirli subliminal uyaranların beyinde farklı bölgeleri aktive ettiğinin fMRI görüntüleme sistemiyle tespit edilmesi oldu (6). Yakın zamanlı başka bir çalışmada daha ilginç bir bulgu elde edildi. Subliminal uyaranların beynin farklı bölgelerinde farklı motivasyonlar oluşturabileceği ve daha ilginci motivasyonların bile bilinçdışı çalışabilecekleri iddia ediliyor (5 ve 7). En son Scientific American Mind dergisi bu olayı daha geniş kapsamlı olarak ele aldı(8). Aslında subliminal mesajlar bizi etkiliyor. Fakat görünen o ki beynimizin karar verme mekanizması o kadar karmaşık ki subliminal mesajlar bizim kararlarımızda bir bileşen olmaktan öteye gidemiyor. ...Subliminal mesajlar bizim eğilimlerimizin dışında bizi yönetecek önergeler veremezler. Hatta biz bu çok basit önerilere son derece kısıtlı ve özel şartlar altında açığız. Çünkü bu bilinçaltı ipuçları bizim hafıza sistemimizin içinden tıpkı ekranda anlık beliren uyaran kadar büyük bir hızla geçiyor. Eğer bizim nihai amacımızla uyuşmuyorsa veya doğal eğilimlerimizi yansıtmıyorsa sanıldığı kadar güçlü değiller... (8) Aynı makalede anlatıldığı kadarıyla, bilim insanları Vicary deneyine benzer bir kurulum yapmış fakat mesajların yerleştirilmesi konusunda birkaç varyasyon denemişler. Örneğin mesajlarda Coca Cola gibi yaygın bir marka yerine Lipton Ice-tea gibi daha az tüketilen bir marka kullanılmış. Mesaj hem Madagaskar filminin eğlenceli sahnelerinin arasına, hem de Trainspotting filminin rahatsız edici uyuşturucu sahnelerinin içine yerleştirilmiş. Önceden aldıkları tabletlerle susatılan deneklerin Madagaskar filminde aldıkları mesajdan etkilendikleri görülmüş. Ama dikkat edilirse susuz hissetmeyen ve subliminal mesajı uygun şartlar altında almayan seyircilerde herhangi bir talep yaratılamıyor. Ayrıca mesajın verilme anının karar verme anına olan uzaklığı da önemli bir parametre. Bu konu son yıllarda çeşitli şirketlerin sigara bıraktıran ya da zayıflatan 'kaset' satışına başlamasıyla da gündeme geldi. Sözde bu kasetler subliminal mesajlar yoluyla bilinçaltımıza etki ediyorlarmış. Hemen heveslenmeyin, çünkü bilimsel olarak, subliminal mesajlarla sigarayı bırakmak ya da zayıflamak plasebo etkisi dışında bir işe yaramıyor. Yapılan bazı çalışmalar (9,10) bu konuda bir neden sonuç ilişkisi olmadığını net olarak gösteriyor. Zaten yukarıda anlattığımız gibi, subliminal mesajlar çok kısa bir süre beyne etkide bulunuyor. Bunların kalıcı etki yaratabildiğine dair bir kanıt yok. Karar vermeyi belli şartlarda etkilese bile yaşam stilini değiştirecek kadar güçlü bir etki yaratmaları olası görünmüyor. Sonuç: Subliminal mesajlar kullanarak bilinçaltında alınan kararlara etki etmek mümkün olabilir ama bu yöntem abartıldığı kadar güçlü değil. Kaynaklar: Wikipedia: Subliminal Stimuli Snopes.com: Subliminal Advertising Wikipedia: James Vicary Simon the Scammer Blog: Subliminal Advertising: Does it Exist? Neurologica Blog: Subconcious Motivation ScienceDirect: Exposure to subliminal arousing stimuli induces... Association for Psychological Science: Is Your Left Hand More Motivated Than Your Right Hand? Scientific American Mind: How Advertisements Manipulate Behavior Psychology and Marketing: The case against subliminal manipulation Journal of Applied Psychology: Subliminal self-help audiotapes: A search for placebo effects. Not: Bu konunun doğası gereği bazı bilimsel makalelerin tam metinleri herzaman erişilebilir olmuyor. Bunlara üniversite ağlarından erişebilirsiniz. Birçok üniversite, kendi kablosuz ağlarından bu tip makale sitelerine sınırsız erişim sağlıyor... Bart Simpson resmi bartsblackboard.com sitesinden alınmıştır, The Simpsons dizisinin tüm hakları Fox'a aittir. Vicary'nin calismasiyla ilgili en buyuk problemlerden biri buyuk ihtimalle gercek bir deney olmamasi, yani bir kontrol gurubu kullanilmamis olmasi. Bir digeri de bu calismanin asil amaci. Subliminal mesajlarin isleyip islemedigini test etmekten ziyade, patentini almak istedigi bir tur tachistoscopeun calisip calismadigini test etmek istemesi. Dolayisiyla calisma medyaya buyuk ihtimalle Vicary'nin istegi disinda olmadigi bir sekilde yansitilmis ve bayagi bir sansasyon yaratmis zamaninda (kaynak: http://muse.jhu.edu/journals/asr/v006/6.4unit03.html). Kendisi zaten orjinal calismanin sonuclarini hic yayinlamamis; dolayisiyla bildigimiz kadari genelde kulaktan dolma ve medya tarafindan abartilmis bilgiler. Genel olarak yukarida yazdiklariniza katiliyorum. Subliminal mesajlarin etkisi varsa bile ne yonde olacagini kestirmek, genellemek ya da uzun sureli davranis degisiklikleri beklemek cok zor. Yalniz son on yilda hem psikoloji hem pazarlama alaninda subliminal ve supraliminal priming konusunda bilimsel calismalar cok artti. Hala daha cok guclu ve kalici etkiler bulunamamakla beraber cok ilginc bulgular yayinlandi ve yayinlanmaya devam ediyor. Ornegin, istah acici, bastan cikarici yemeklerle ilgili mesajlara maruz kalan biri kendini tutamayip kontrolsuzce yemek yemek mi ister yoksa sagligini dusunup daha kontrollu tercihler mi yapar? Arastirmalar farkli durumlarda ya da farkli insanlar icin iki sonucun da ortaya cikabilecegini gosteriyor (ornegin, Fishbach, Friedman ve Kruglanski'nin 2003 Journal of Personality and Social Psychology makalesi). Belki daha da enteresan baska bir calismaysa Fitzsimons, Chartrand ve Fitzsimons tarafindan 2008'de Journal of Consumer Research'te yayinlandi. Bu calismada arastirmacilar Apple markasiyla prime edilen deneklerin onlerine koyulan basit bir gorevi tamamlamak icin daha yaratici cozumler urettigini gosterdi. Bir diger deneyde ise Disney Channel markasiyla prime edilenlerin sorulan sorulara daha durust cevaplar verdigi bulundu. Dolayisiyla subliminal marka mesajina maruz kalmak o markayi satin alma istegi yaratiyor ya da yaratmiyor olabilir ama onun yaninda, beynimizde markayla ilgili baska kavramlarin aktive olmasina yol acabiliyor. Bu kavramlar da sonraki bazi davranislarimizi etkileyebiliyor. Bu tur enteresan deneylerin sayisi gun gectikce artiyor. Dolayisiyla, her tur hakli kuskuya karsin, subliminal mesajlar etkili degil diye bir sonuc cikarmamak gerekir. Su anki bilgimiz dahilinde bu tur mesajlarin etkili olduklari durumlar, etki edebildikleri kisiler, etkileyebilecekleri davranislar ya da kararlar oldugunu biliyoruz. Bu tur bulgular genelde kontrollu laboratuvar deneylerinden geldigi icin alanda ne sekilde tekrarlanabilir, ne kadar guclu etkileri olabilir henuz kesin bir bilgimiz yok. Gun icinde farkina varmadan o kadar cok mesaja maruz kaliyoruz ki , hepsinin bizde bir iz birakacagini dusunmek anlamsiz olur. Ama aralardan birileri siyrilip o gun verdigimiz bazi kararlari bir yone cekmeyi basariyor olabilir."} {"url": "https://yalansavar.org/2012/06/20/dunyada-asi-karsiti-web-sitelerinin-karakteristikleri/", "text": "Dikkat bu yazı bilimsel bir yazı değildir. Sadece çabuk bir Google araması sonucu edinilmiş gözlemlerin paylaşımıdır. Ziyaret edilen sitelerin içerisindeki yazılar bilimsel olarak irdelenmemiş ve bilimsellikleri konusunda bir yorum yapılmamıştır. Geçenlerde popüler bir internet annesinin blogunda aşı karşıtlığının tehlikeleri ve aşılanmanın gerekliği üzerinde tartışıyorduk. Internet annesinin kaynaklarının genel olarak ABD kaynaklı aşı karşıtı web siteleri olduğunu farkettim. Hemen aklıma bütün bu web sitelerinin ortak noktaları nelerdir diye bir soru takıldı. Acaba bilime karşı olan temelsiz güvensizlikleri nedeni ile bu siteler homeopati, kiropraktik, naturapati gibi bilimdışı, sözde bilimsel uygulamaları da destekliyorlar mıydı? Bir Google taraması yapmadan önce bu sitelerde aranacak kelimelerin listesini çıkardım. Bunlar - Naturapati - Homeopati - Kiropraktik - Holistik Sağlık - Akupunktur Sonra Google'da nasıl tarama yapacağıma karar verdim ve Resim 1'de göreceğiniz anti vaccine websites'ta karar kıldım. Resme tıkladığınızda ilk 10 arama sonucunu göreceksiniz. Çok vaktim olmadığından ve nasıl olsa bilimsel bir makale yazmayacağımdan sadece ilk 10 sonuç içerisindeki sitelere ve bu siteler içinde linkine rastladığım ilk aşı karşıtı sitelere bakmaya karar verdim. Listenin birinci sırasındaki sitenin BookStore linkine tıkladığımda iyi ki bu işe kalkışmışım ile yok canım arasında gelip giden bir ruh hali içine girdim. Bookstore'un Önerilen Kitaplar' kısmı kendi adına konuşuyor zaten: Dünyalararası Elçiler: Yeni Dünyaya Açılan Galaksilerarası Kapı. Kitabın tanıtım yazısı şöyle: Bu kitapta aydınlanmış dünyadışı canlıların bir çok soruya yanıt verdiklerini okuyacaksınız. Ruh sağlığı kökünden bozuk, zırdeli iddiaları olan bir siteden aşıların güvenliği ile ilgili fikirlerini kimse oluşturmaz herhalde dedim ve bu sitede bulduğum ilk linke tıkladım. Karşıma çıkan site anahtar kelimelerim ve benim listeme dahil etmediğim biri sürüsü konusunda bir maden gibiydi ve aşı karşıtı içeriği amansızca pazarlıyordu. Homeopati'den, manyetik terapilere, enerji sağaltımına, komplo teorilerine ve hatta UFO'lara dair her türlü bilimdışı iddia büyük bir itina ile sunuluyordu naif okuyucularına. Hatta Boiron'un işe yaradığını ispatlayamıyorum dediği ilacı savunan bir yazıya bile rastladım bu sitede. Google sonuçlarında 2. sıradaki site, açıkça söylemeliyim ki daha derli toplu gözüken bir siteydi. Ancak site holistik sağlık başlığı altında homeopati, naturapati, kiropraktik organizasyonlarına linkler ve kitaplar kısmında ise gene bu bilimdışı uygulamalara ilişkin kitapların tanıtımları hemen göze çarpıyordu. 3. sıradaki site Jenny McCarthy'nin Katlettikleri diye çevirebileceğimiz Jenny McCarthy Body Count isimli bir siteydi. Bu site aşı karşıtı olanlara karşı bir site ve resmini gördüğünüz anasayfası özetle şöyle diyor: JENNY MCCARTHY'nin KATLETTİKLERİ(3 Haziran 2007 2 Haziran 2012 arası) Önlenebilir Hastalıkların Sayısı: 97924 Önlenebilir Ölümlerin Sayısı 892 Aşılarla Bilimsel Olarak İlintilendirilmiş Otizm Vakalarının Sayısı 0 Listenin 4. sırasında gelen whale.to websitesi ise ağırlıklı olarak Komplo Teorileri ile meşgul olan ve Türk aşı karşıtı sitelerde refererans gösterildiğine şahit olduğum bir site. Anahtar kelimelerim bu sitede de oldukça sıklıkla geçiyordu. İlaç firmalarının komploları, medikal mafya, medikal zihin kontrolü, mamogram aldatmacası gibi konuların büyük bir heyecanla ele alındığı sitede Müzik Mafyası başlığı altındaki yazının ilk cümlesi site yazarlarının zihinlerinin nasıl çalıştığına ya da çalışmadığına bir örnekti sanki. Many stars appear to have been 'manufactured' . Any star not with the programme get's Assassinated , or replaced with Clones/Doubles/Walk ins/Possessed , as they lose their spark . Birçok star imal edilmiş gibi görünüyor . Satanik programa dahil olmayan her star suikaste uğruyor ya da klonu/dublörü/taklidi/ele geçirilmiş ruh ile değiştiriliyordu............. Bir komplo teorisine inananların diğer komplo teorilerine de inanma eğilimi vardır genellikle. Bu nedenle böyle çılgınlık derecesinde bir teoriye inanan sitenin aşılarla ilgili komplo teorilerini desteklememesi düşünülemez tabi. Ama aşılar gibi sağlımızla ilgili önemli kararlarımızı ve fikirlerimizi bilişsel önyargılarının farkında olmayan, paranoyak ve akıldışı iddiaları gerçekmiş gibi sunan sitelerden edindiğimiz bilgilerle oluşturmak ne kadar sağlıklı siz karar verin. Aşı karşıtı içerik içimi acıtsa da sitede Hitler İngiliz Ajanı idi isimli bir kitabın tanıtımı günümü neşelendirdi diyebilirim. whale.to sitesinin zırvalamalarını tanıtımını yaptıkları Hitler İngiliz Ajanı İdi isimli kitaptan verdikleri alıntı ile bitireyim. Feminism was invented in Russia as a method of war, and during the Cold War feminists in Russia were deported to the west. Feminists break down the family, reduce breeding and create infighting. p.153 Feminizm Rusya tarafından bir savaş yöntemi olarak keşfedilmiştir ve Soğuk Savaş sırasında feministler Rusya'dan batıya sürgün edildiler. Feministler aileyi dağıtır, üremeyi azaltır ve içsavaş çıkartırlar. s. 153 5. sırada Science-Based Medicine isimli blogdan bir link vardı. Bu blogu düzenli takip ettiğimden içeriğinde anahtar kelimelerin hepsinin geçtiğini biliyorum. Ama bu bilimdışı iddiaları öven bir anlamda değil yerin dibine sokan anlamda. O nedenle tıklamadım bile. Listenin 6. ve 7. sırası aynı siteden iki farklı sayfanın linkiydi. Sitede anahtar kelimelerimle yaptığım taramanın sonuçları beni çok şaşırtmadı, kiropraktik, naturapati, homeopati kelimeleri geçen yazılar, homeopati, kiropraktik sitelerine linkler bolca bulunuyordu. 8. sırada ise egomu yerle bir eden, bu dünyadaki tek akıllı ben değilmişim dedirten bilimsel bir makaleye link vardı. ABD Ulusal Aşı Bilgilendirme Ağı' sayfalarında Aşı Karşıtı Web Sitelerinin İçerik ve Tasarım Karakteristikleri isimli makalenin tüm metnini Journal of American Medical Association web sitesinde buldum. Bundan sonraki linkler Şüpheci Sözlük ve Forbes web sitelerine yönlendirdiği için amacımın dışında sitelerdi. Bu nedenle JAMA'da yayınlanan makaleyi okumaya başladım. Makalenin sonuç kısmından alıntılar ve grafiklerini bir sonra ki gönderide vereceğimden kendi sonucumu yazıp bu yazıyı kapatıyorum. SONUÇ: Aşı karşıtı siteler bilimdışı olarak kabul edilen iddialara değer vermekte, bilimin metotları ve standartlarını sağlamayan uygulamaları açıkça desteklemektedirler. Sadece sağlık alanında bilimdışılığa meyilli olmakla kalmayıp gerçeklikten uzak UFO, dünya dışı yaratıklar gibi konular ile değişik komplo teorileri de bu sitelerin ilgi alanlarındandır. DİKKAT: Bu yazıda verilen bilgiler sadece bilgilendirme amaçlıdır. Hiçbir şekilde uzman görüşü yerine geçmez. Özellikle sağlık konusunda uzmanına danışın. Mümkünse bu yazıyı referans göstermeyin .) : nasıl çevrileceği konusunda bir uzlaşma yok galiba, şiropraktik, kayropratik olarak kullanımları da var Bu yazıda ziyaret edilen siteler: - http://www.thinktwice.com - http://thinkchoice.com/ - http://www.naturalnews.com/ - http://www.nvic.org/ - http://jennymccarthybodycount.com/ - http://www.whale.to - http://www.immunizationinfo.org/"} {"url": "https://yalansavar.org/2012/07/23/sahte-ucan-daire-ve-uzayli-fotograflari/", "text": "Bilimseverler hayatlarının bir döneminde evrende yalnız olmadığımız fikrinden ve dünya'nın da zaman zaman uzaylılar tarafından ziyaret edilmiş olabileceğinden heyecan duymuşlardır. Hatta çocukluğunuz Erich Von Daniken kitaplarıyla geçtiyse, uzun bir süre eski uygarlıkların eserlerini uzaylı ziyaretlerine yormuş olabilirsiniz. Saadettin Teksoy'un Teksoy Görevde adlı programını da heyecanla izlemiş olabileceğinizi tahmin edebiliriz. Bilinmeyene olan merak doğal bir güdü. Üstelik bilimi sevmek de aynı güdüden kaynaklanan bir duygu. Doğa son derece ilginç şeyler içeriyor. Auroralar, süpernova patlamaları gibi artık ne oldukları bilinen fenomenlerin yanısıra, Tunguska olayı gibi hala aydınlığa kavuşmamış gerçek olaylar da söz konusu. Bilimkurgu filmlerinin konularıyla insanların ilgisi arasında bir parallelik olduğunu varsayarsak neticede sinema da bir endüstridir ve daha çok insana satış yapmak ister- uzaylıların, kıyamet senaryolarının ve zaman yolculuğunun bilimin en çok merak edilen kısımlarını oluşturduğunu iddia edebiliriz. Uzaylılar, bugünkü popüler deyişiyle UFO'lar, her dönem insanların ilgisini çekmiştir. Bunun sebebine ister yalnızlık duygusu deyin, ister sadece merak deyin, ister de korku deyin, insanların büyük bir yüzdesinin, inansın ya da inanmasın bu tip haberlere ilgi gösterdiği aşikardır. Belki de bu yüzden her ay bir iki haber ajanslara düşer. Öncelikle kemikleşmiş bir terminolojik hatadan bahsetmekte fayda var: UFO , kelime anlamıyla Tanımlanamayan Uçan Nesne demektir ve ABD Hava Kuvvetleri'ndeki bir tanımlama ihtiyacından doğmuştur. Öncülleri Gizemli Hava Gemileri (20. yüzyıl başları), Foo Savaşçıları , Uçan Tabaklar idi. 1952'de Albay Edward J. Ruppelt tarafından UFO olarak tanımlanmasıyla bu ad bu kavrama yapıştı. Teknik anlamda ne olduğu anlaşılamayan uçan nesnelere verilen bu ad bugün uzaylılara ait hava aracı anlamında kullanılıyor. Ne isim verildiği mühim değil. Gerçekte bizden başka, bizim kadar zeki, hatta gezegenimizi ziyaret edebilecek kadar gelişmiş ve bizden de zeki canlılar olabilir; fakat şunu ifade edelim ki, bugüne dek somut, kimsenin inkar edemeyeceği bir kanıt öne sürülememiştir. Uzaylıların varlığına fanatik bir biçimde inanmış kişiler, diğer pek çok kanıtlanamamış şeyde olduğu gibi, devletlerin ellerinde kanıtlar olduğunu ve bunları gizlediklerini iddia edebilirler. Bizler işin burasıyla da ilgilenmeyeceğiz ve sadece inanan kişilerin ortaya attığı sahte fotoğraflarda dikkat edilebilecek bir kaç noktaya bakacağız. Bir kaç püf nokta Sahte fotoğrafları ayırt etmenin bir kaç püf noktası vardır. Bazı fotoğraflardaki açıklar ise ancak daha detaylı bir incelemeyle bulunabilir. Fotoğrafları mutlaka dönemine göre incelemek gerekir. Dijital fotoğraf teknolojisi ve bilgisayarlarımızdaki görüntü işleme yazılımları ve teknolojisi elbette çok şey değiştirdi. Bu yüzden eski fotoğraflardaki sahteliği anlamak yenilerine göre daha kolay. Yeni fotoğraflarda ise daha çok detaya bakmak gerekebilir. En azından eski fotoğrafların pek çoğunun sahteliğini anlamada kullandığım bir kaç püf noktadan bahsedeyim: Tek kanıt Genelde şehir, stadyum, kasaba, yol gibi yerlerde çekilmiş çok sayıda uçan daire fotoğrafı bulunmaktadır. Bir defa insanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde sadece bir tane UFO video ya da fotoğrafı çekilmiş olması oldukça kafa karıştırıcıdır. Eski fotoğraflar için aynı şeyi söyleyemesek de hepimizin cebinde kamera monteli telefonların olduğu bir çağda uzun süreli ve kalıcı bir UFO görüntüsünün sadece tek bir kişi tarafından fotoğraflanmış ya da videoya alınmış olması imkansızdır. Bir çok fotoğrafta UFO'nun çok hızlı olduğu, fotoğrafın aniden çekildiği iddia edilebilir. Böyle durumlarda da aşağıda bahsettiğimiz diğer problemler açığa çıkar. Tek açı Özellikle durağan, yani cismin varlığını hep korduğu sahte fotoğraflar ilgili nesneyi tek bir açıdan fotoğraflar. Bu cismin sahte olduğuna yönelik kanıtların gizlenmesi amacıyla cismin en iyi göründüğü açı kullanılır. Özellikle uzaylı yaratık görüntülerinde buna rastlanır. Muhtemelen kendisini oluşturan bağlantılar belli bir açıdan görünmeyecektir ve bu açı onun en iyi göründüğü açı olduğundan fotoğraf da bu açıdan çekilir. Solda görülen fotoğraf, Rus bir kadının bahçesinde bulduğu enkazdan çıkarıp buzdolabında sakladığı bir yaratığa ait. 2011 yılı sonlarında ajanslara düşmüştür. (Konuyla ilgili Yalansavar'a yazmış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın: https://yalansavar.org/2012/02/14/buzdolabinda-uzayli/) Kadraj Bazen öyle fotoğraflara rastlarsınız ki, fotoğrafın hem UFO'yu ya da yaratığı içermesi, hem de sıradan bir fotoğraf gibi görünmesi için özellikle uğraşılmıştır ve bu mantıksız bir kadraj ortaya çıkarır. Hatta zaman zaman bu kadraj oldukça komik de olabilir. Bu tip fotoğraflara daima şurada çekmiştik, eve gelince farkettik açıklamaları takip eder. Habersiz fotoğraflarda kadrajın niçin öyle ayarlandığını açıklayabilmek çok zordur. İlerleyen satırlarda verdiğim örnekler oldukça komik olan kadraj durumlarını yansıtmaktadırlar. Hız ve Hareketli Cisim Hızla uçtuğu iddia edilen bir uçan dairenin fotoğrafını net bir şekilde çekmek kolay değildir. Bilindiği üzere hareketli resimler fotoğraflarda hareket yönünde bulanık çıkarlar; çünkü fotoğraf makinasının diyaframı açılıp geri kapanana dek cisim yer değiştirmiştir ve bu yüzden pozlama süresi içerisinde sabit durmayan cismin görüntüsü net çıkamaz. Enstantane değeri çok düşük ayarlandığında hareketli cismin görüntüsü iyi bir şekilde yakalanabilir ancak bu defa da fotoğrafta yeteri kadar ışık olamaz ve aydınlık çıkmaz. Çok hızlı hareket ettiği iddia edilen bir cismin hem görüntüsü net, hem de fotoğraf aydınlık ise bu fotoğraftan rahatlıkla şüphelenebiliriz. Işık ve Gölgeler Şimdilerde bilgisayardaki görüntü işleme yazılımları fotoğrafa ilave edilmiş bir cismin ışık ve gölge durumunu muhteşem bir biçimde ayarlasa da geçmişte bunu ayarlamak o kadar kolay değildi. Eski fotoğraflarda ışık ve gölge hatası pek çok kez yapılmıştır. Işığın geldiği yönün daha aydınlık olma gerekliliği ya da metal olduğu iddia edilen cismin ışığı pek de metal ve dairesel bir cisim gibi yansıtamıyor olması bu fotoğrafların açıklarıdırlar. Cisim havada ise, fotoğrafta ilk önce kalan nesnelere ışığın nereden geldiğine bakılır ve cismin durumuyla karşılaştırılır. Cisim yerde ise bir de gölgesi için aynı araştırma yapılabilir. Gölgelerin yönleri farklı ise bu önemli bir açıktır. Özellikle bulandırma Hız ve Hareketli Cisim altbaşlığımızda yazdıklarımızın aksine, bazen montajın ya da sahteliğin anlaşılmaması için cisim özellikle bulandırılabilir. Diğer cisimlerin netliği ile UFO'nun netliğini karşılaştırmak bir çözüm olduğu gibi, eğer tüm fotoğraf net değilse, durağan cisimlerin neden net çıkmadığı sorgulanmalıdır. Örnekler: Bu fotoğraf ufoevidence.org web sitesinde gökte 9 adet cismin tespit edildiği şekilde anlatılıyor. Fotoğraf makinasına ait leke ya da pixel kayıpları gibi duran cisimlerin ne olduğu mühim değil; ancak başka kimsenin bu dokuz cisimden birini bile tespit edememiş olması düşündürücüdür. Bu fotoğraf yine ufoevidence.org web sitesinden. Quebec'te alınan fotoğrafta gökyüzünde bir nesne görünüyor. Fotoğrafı çeken kişi fotoğraftaki nesneyi evde farkettiğini söylüyor. Bu yüzden cismin gökyüzünde uzun bir süre kaldığını söyleyemeyiz, ancak eğer öyleyse, fotoğrafı çeken kişinin neyi çektiğini sorgulayabiliriz; çünkü çekmeye değer tek yapı olan kilisenin tamamı kadraja girmemiş bile. Aynı web sitesinden bir başka fotoğraf. Vancouver adasındaki liman üzerinde çekilmiş olduğu iddia edilen fotoğraf zaten perspektif olarak hatalı. Üstelik netliği de hatalı ve ilginç bir şekilde limanda başka kimsede fotoğraf makinası yokmuş ki, başka kimse cismin fotoğrafını çekememiş ve bu olaydan geriye kalan tek kanıt Robs adlı kişinin fotoğrafı olmuş. Ülkemizde faaliyet gösteren Sirius UFO ve Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi'nin websitesindeki galeride yer alan bu fotoğraf en sevdiklerimden. Çeken kişi kardan adamı ortalasaydı gerçekçi bir fotoğraf olabilirdi. Kardanadam bir UFO manzarasında kenara koyulmuş bir süs gibi duruyor. Uzaylıyı çekerken niçin kardanadamı da fotoğrafa alma ihtiyacı duyulmuş olabilir ki? Yok eğer kardan adam çekilirken UFO tesadüfen orada yer aldıysa, kardan adamı kadraja almama ihtiyacı nereden doğmuştur? Muhteşem fotoğraflardan birisi daha. Bu fotoğraftaki mantığı anlamak çok güç. Acemice ayarlanmış bir kadraj olduğu söylenebilir. Fotoğrafı çekilen çocuk kameranın başka bir yere dönmüş olmasına hiç tepki vermiyor. Çeken kişinin bir anda cismi farkedip onu çekmeye karar verdiği düşünülebilir, ama bu sırada illa ki küçük arkadaşını da fotoğrafa dahil etme isteğine ne demeli? Bu fotoğraf gerçekten de UFO'lar hakkında bilimsel çalışmalar yaptığını iddia eden bir kurumun sitesinde yer alıyor! Bu kadar bariz bir şekilde, salondan alınmış bir süs eşyası olduğu anlaşılan nesne zaten fotoğraf makinasının bir, bilemedik iki metre uzağında yer alıyor. Ne fotoğrafa oturmuş, ne de gerçekçiliği var. Uzaylılara ait bir uçan daire olduğu iddiası illa ki doğru olacaksa, söz konusu cisim onların en iyi sanatçısının elinden çıkmış olmalı. İşte bir gerçeklik testi: Şimdi... Aşağıdaki fotoğrafa dikkatle bakalım: Oldukça gerçekçi değil mi? Bir gazete küpüründe ya da internet sitesinde 2012 yılında Adapazarı semalarında çektim. Cisim bir süre yavaşça uçtuktan sonra ortadan kayboldu dense idi, bir an için inanmayı düşünürdünüz belki de. Ancak... İşte böyle gerçekçi fotoğrafların nasıl kolaylıkla yapacağınızı gösteren bir makale: http://www.instructables.com/id/How-To-Fake-A-UFO-Picture/?ALLSTEPS Bilgisayar tekniği ile metal bir duş kafası ya da kültablası ayağı muhteşem bir UFO'ya dönüşebiliyor.Bu da bir başkası: http://www.instructables.com/id/UFO-Hoax-Picture/?ALLSTEPS Sonuç Gezegenimizde kendilerini Ufolog olarak tanıtan bir grup insan var. Ufoloji ve Ufolog kelimeleri bize bir bilimi çağrıştırsa da Ufoloji sözdebilim alanında sınıflandırılır. Aslında böyle olmayabilirdi. Ufoloji hakikaten de bilimsel bir araştırma alanı olabilirdi, fakat kendilerini Ufolog olarak tanıtan kişiler genelde bu tip fotoğraflara kuşku ile yaklaşmak ve onların açıklarını bulmak yerine, somut bir kanıt olmadan onların gerçekten de uzaylılara ait uçan dairelere ait olduğunu iddia etmekte ve kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bilimin en önemli yöntemlerinden birisi yanlışlamaya ve çürütmeye çalışmaktır. Ayrıca, gezegenler arası seyahat etme, radarlara ve daha başka pek çok askeri teknolojiye yakalanmayacak kadar gelişmiş bir teknolojiye erişmiş bir ırkın, bir türlü bizim kamera ve fotoğraf makinalarımıza yakalanma konusunu halledememeleri, bugün karbon ve kompozit gibi, metaldan daha sağlam ve hafif malzeme teknolojisine erişilmişken, onların hala metal kullanıyor olmaları bana pek gerçekçi gelmiyor. Bu yazıyla ortaya koyduğumuz herhangi bir iddia yok. Şahsım adına kainatta bizden başka varlıkların olduğuna ve bunların gezegenler ve yıldızlar arasında seyahat edebilecek teknolojiye ulaşma ihtimalleri bulunduğuna inanmaktayım. Hatta ve hatta bu kainat hemşehrilerimiz gerçekten Dünya'yı da ziyaret etmiş olabilirler. Herhangi bir kimsenin kesinlikle etmemiştir ya da kesinlikle etmiştir diyebilmesi mümkün değildir; ancak ortaya konan fotoğraflar, daire tasavvurları büyük ölçüde sahtedir ve hiçbirisi somut kanıt teşkil etmemektedir. Emin olunuz bir çok bilim adamı gerçekten de somut bir şekilde elde edilecek o kanıtın geleceği günü de beklemektedir. Tevfik Uyar, Sahte Uçan Daire ve Uzaylı Fotoğrafları, Açık Bilim, Nisan 2012. http://www.acikbilim.com/2012/04/incelemeler/sahte-ucan-daire-ve-uzayli-fotograflari.html"} {"url": "https://yalansavar.org/2012/08/14/komplo-teorileri-1-her-derde-deva/", "text": "Yalansavar'da savılan yalanlara baktığımızda bir çoğunun komplo teorileri dayanak yapılarak oluşturulduğunu görüyoruz. Zaten günümüzde etrafımız komplo teorilerinden geçilmiyor. Eskiden bilgiye ulaşmak için çabalarken artık her gün bize ulaşan bilgi dalgalarında gerçeği sahtesinden ayırmak için uğraşıyoruz. İnternette sıkça gördüğümüz Prenses Diana'yı İngiliz gizli servisi öldürdü ya da Amerikalılar aslında aya gitmediler gibi iddialar hala etrafta uçuşur durur. Yalansavar ekibi olarak bu sefer de komplo teorilerini irdeliyoruz. Komplo teorileri nedir, nasıl ve neden ortaya çıkarlar, ne kadar etkili olurlar, paranoya ya da şüphecilikten farkları nedir, bu yazı dizisinde hepsini sizin için araştırdık. Komplo Teorisi Ne Demek? Önce kısaca 'komplo' ve 'teori' kelimelerine bakalım. Komplo kelimesi, dilimize geçtiğimiz yüzyılın başında, Fransızca'da küçük entrika anlamına gelen 'complot' kelimesinden geçmiş. (1) Bugün bu kelimeyi gizli tertip anlamıyla kullanıyoruz. 'Teori' kelimesi de yine aynı dönemde aynı ülkeden ithal. Fransızca orijnali 'theorie' olan kelimenin Türkçe'de iki temel anlamı var. İlki, 'bilimsel teori' dendiğinde kastedilen anlam, yani geçerliliği ve güvenilirliği bilimsel yöntemlerle gösterilmiş olan, iç tutarlılığı bulunan bilgiler ve açıklamalar bütünü. (2) Mesela 'Einstein'ın İzafiyet Teorisi' ya da 'Newton'un Yerçekimi Teorisi' gibi. Bunun yanısıra 'teori' kelimesinin akademik ortamların dışında kullanılan ikinci bir anlamı var: Daha çok gözlem ve akıl yürütmeye dayanan, bilimsel olarak test edilmemiş öznel varsayımlara ve iddialara da teori deniyor. Bir başka deyişle, bilimsel yöntemde 'hipotez' olarak adlandırılan adıma halk arasında daha çok teori deniyor. 'Komplo Teorisi' dediğimizde kullanılan anlamı bu ikincisi. Bir komplonun ortaya çıkması için iki ya da daha fazla sayıda kişinin yasadışı ya da haksız bir eylem için gizlice anlaşmış olmaları gerekir. Gerçekten olmuş ya da olmamış böyle bir gizli anlaşma hakkındaki ispatlanmamış önerilere komplo teorisi diyoruz (3). Bir başka deyişle komplo teorileri, kamuoyu tarafından belli bir şekilde algılanmış herhangi bir olay hakkında geliştirilmiş, kamuoyundan saklandığı iddia edilen bilgilerle, gizli bilgilere veya olayın arkasındaki görünmeyen güçlerle ilişkilendirilen alternatif açıklamalara verilen addır. (4) Komplo teorilerini, Haliç'in dibinde altın var, Japonlar 'temizleriz ama altının yarısı bizim olur' demiş, bizimkiler kabul etmemiş ya da Neil Armstrong uzayda ezan sesi duymuş gibi şehir efsanelerinden de ayırmak lazım. Komplo teorileri çok daha ciddi fenomenlerdir. Öncelikle, komplolar vardır. İnsanlar belli amaçlara ulaşmak için planlar yapar, senaryolar tezgahlarlar. Bu gerçek komploları yanıltıcı komplo teorilerinden ayırt etmek bazen çok güç olabilir. Şurası bir gerçek ki, komplo teorileri, şehir efsanelerine kıyasla daha fazla sayıda insanı sözde kanıtlarla uzun bir süre etkileri altında bırakabilirler. Üstelik, bir komplo teorisini ortaya atan kişi bu teoriye herkesten çok inanıyor da olabilir. Komplo Teorilerinin Ortak Özellikleri Komplo teorileri genelde şu tip şüphe uyandıran çıkarımlar içerir: - Çoğu kez bu tip iddialar somut deliller sunmak yerine, olaylar arasında mantıklı gördükleri ilişkilendirmeleri delil olarak gösterirler. (5) Örneğin, Almanya bu işten kar etti, demek ki bu işin arkasında Almanlar var, gibi. - İşin içinde olduğu iddia edilen insanların ya da kurumların olağanüstü yetenekleri olduğu varsayılır. Mesela, Atatürk'ü Masonlar öldürdü diyen birisi Masonların bu tip bir suikasti kotarabilecek güçleri ve yetenekleri olduğunu, ispata gerek duymadan varsayar. - Komplo teorilerinde, komplonun arkasındaki insanların son derece akıllı ve bilgili oldukları gibi, gerektiğinde çevrelerindeki zayıf iradeli insanları da kandırdıkları ya da ikna ettikleri varsayılır. (6) Mesela diş macunlarının zehirli olduğu bilgisini yayan kişiler, dünyadaki milyonlarca diş hekimi, bilim insanı ve resmi görevlinin kandırılmış olduklarını da ileri sürmüş olurlar. - Bu teoriler aynı anda bir çok olayın ve/veya insanın bir araya geldiği karmaşık süreçleri basit gelişmelermiş gibi kullanırlar. Mesela Amerikalılar AIDS hastalığını 1960'larda, dünya nüfusunu kontrol edebilmek için icat ettiler diyen bir kişi, en az yüzlerce Amerikalı politikacı, asker, bürokrat ve bilim insanının bir araya gelip, dünyada nüfusu hızlı artan ülkeleri etkileyecek ancak kendi ülkelerine zarar vermeyecek son derece karmaşık planlar yaptıklarını iddia etmiş olur ve çoğu kez bu ölçekte bir planda ortaya çıkabilecek problemleri gözardı eder. - Komplo teorileri, bütün bu işler olup biterken bir çok kişinin seslerini çıkar madıklarını öne sürerler. Mesela bir önceki örnekte verilen teoriye inanacak olursak, tüm dünyada milyonlarca masum insan ölmüş ama bu işten yıllardır haberdar olan binlerce kişiden bir tanesi bile vicdanının sesini dünyaya duyur mamıştır. - Çoğu kez komplo teorileri bir kurumu, bir ülkeyi, hatta bazen dünyayı yönetmek ya da ele geçirmek gibi amaçlardan bahsederler. Mesela Rothschild adlı zengin banker aile son 200 küsür yıldır dünyayı yönetmektedir. - Komplo teorilerinin en kritik noktalarında tümevarım yöntemi kullanılır ancak tümdengelim yöntemi ihmal edilir. (7) Bir başka deyişle, komplo teorisini oluşturanlar, etrafta gözlemledikleri olayları kullanarak belli bir sonuca ulaşırlar, ancak sonradan geri dönüp, tümdengelim yöntemiyle, ulaşılan sonucun sağlamasını yapmayı ihmal ederler. Örneğin bir önceki maddede verdiğimiz örnekte şöyle bir tümevarım çıkarsaması yapılmış olabilir: 1) Rothschild ailesinin çok parası vardır. 2) Başkanlık seçimlerini en çok parası olan aday kazanır. 3) Demek ki Rothschild ailesi istediği adayı başkan seçtirir. Eğer bu teoriyi öne süren kişi, aynı teoriyi tümdengelim yöntemiyle de açıklayamıyorsa teorinin yanlış olma ihtimali artar. Mesela, 1) Rothschild ailesi istediği adayı başkan seçtirir. 2) Barack Obama başkanlık yapmıştır. 3) Demek ki Obama'yı Rothschild ailesi başkan seçtirmiştir, gibi. - Komplo teorileri anlatılırken, gerçekleşme ihtimali yüksek, sıradan olaylarla başlar, gerçekleşme ihtimali düşük büyük iddialara doğru evrilir. Örneğin şu 4 önermeyi sıralayalım: 1) AtlasJet Havayollarının 30 Kasım 2007 tarihinde düşen İstanbul-Isparta uçağında hayatını kaybeden yolculardan birisi de ünlü bilim insanı Prof. Dr. Engin Arık'tır. 2) Prof. Arık toryum elementi ile ilgili gizli araştırmalar yapıyordu. 3) Dış güçler Türkiye'nin toryumu kullanarak enerji üretmesini engellemeye çalışıyorlar. 4) Isparta uçağı bu sebeple düşürülmüştür. Bu önermelerde her bir önermenin bir öncekine kıyasla daha düşük ihtimalli ama daha sansasyonel bir iddia içerdiğini görebiliriz. - Bu teorileri yazanlar ya da anlatanlar, sıradan ya da doğal olaylara esrarengiz, muazzam ve/veya art niyetli anlamlar yüklerler. Örneğin, 2004 yılında Endonezya açıklarında denizin 30km. altında gerçekleşen deprem ve ardından gelen tsunami felaketinin ardında Amerika ve Hindistan olduğu iddiası gibi. - Komplo teorileri, gerçek bilgileri ve kanıtlanmamış iddiaları hiç bir ayrım yapmadan bir araya getirir ve kullanır. Örneğin, Yoğurtların raf ömrünü arttırmak için içlerine zehirli maddeler koyuyorlar diyen bir kimse, son yıllarda marketlerde satılan yoğurtların raf ömrünün artmış olduğu gerçeğiyle, yoğurtlara zehirli madde konuduğu iddiasını bir arada kullanmış olur. - Bilumum devlet kurumlarının ve bazı özel kuruluşların hemen hemen her zaman komplo teorileri içerisinde rol aldığı görülmektedir. Mesela eski A.B.D. başkanı Kennedy'i kim öldürdü? CIA'den FBI'a, Sovyetler Birliğinden Klu Klux Klan'a herkes listedeki yerini alacaktır! - Bu tip komplo teorilerini ortaya atan kişiler, diğer alternatif açıklamaları atlar ya da önemsiz bulurlar, bunun yerine kendi teorilerine delil bulmaya çalışırlar. Örneğin, 1999'daki Gölcük depreminin nedeninin, oradaki donanma üssünde deney yapan İsrailliler olduğunu iddia edenler, bu fikri kanıtlamak için delil bulmaya çalışırken, Gölcük'ün üzerinde yer aldığı aktif Kuzey Anadolu deprem fay hattı hakkında deprem uzmanlarının verdiği açıklayıcı demeçleri pek önemsemezler. - Çoğu komplo teorisi, ortada olduğunu iddia ettikleri gizemin arkasında herkesi yönlendiren bir merkez olduğunu savunur. (8) İlluminati, Bilderberg grubu, CIA gibi örgütler, Karadeniz'de çıkan kenelerden tutun 11 Eylül saldırılarına kadar her olayda olağan şüphelidirler. - Son olarak, komplo teorilerine inanmayan kişiler cahil ya da saf olmakla itham edilirler. Komplo teorilerinin en önemli özelliklerinden bir tanesi kolay kolay zamanaşımına uğramamalarıdır. 1776'da kurulmuş İlluminati adlı gizli bir örgütün dünyayı yönettiğini (9), ya da A.B.D. başkanı Roosevelt'in 1941'de Japonya'nın Pearl Harbor'a saldıracağını önceden bildiğini iddia edenler, aradan geçen onca zaman karşı popülerliklerini korumaktadırlar. Dünyayı, hatta tarihi, son derece kudretli ve kötü niyetli güçlerin kontrol ettikleri görüşü de komplo teorilerinin merkezinde yer alır. (10) Komplo Teorileri Çürütülebilir mi? Yanlış komplo teorilerini çürütmek bir kaç nedenden dolayı çok zordur: - Öncelikle, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir çok komplo teorisi gerçekleşme ihtimali yüksek, sıradan olaylarla başlar. Bu durum, komplo teorisi sanki gerçeklere dayanıyormuş izlenimi vererek teoriyi çürütmeyi zorlaştırır. Örneğin, aşılar otizme neden oluyor şeklindeki komplo teorisini yayan kişilerin başlıca argümanı, Dr. Andrew Wakefield'in 1998 yılında Lancet adlı tıp dergisinde yayınladığı bir makaledir ve bu makale gerçekten yayınlanmıştır. Ancak bu yanlış teoriyi hala yayanlar, sonradan yapılan bilimsel deneylerin bu çalışmayı çürüttüğünü, Andrew Wakefield'ın yaptığı çalışmanın sonuçlarından parasal çıkarı olduğunun ortaya çıktığını, bunun sonucunda çalışma arkadaşlarının çalışmadan çekildiklerini, kendisinin Doktor ünvanının geri alındığını ve son olarak Lancet dergisinin makaleyi yayından çektiğini anlatmazlar. - Yukarıdaki örneğin aksine, kimi durumlarda komplo teorisini ortaya atan kişinin bu teoriden direkt çıkarı yoktur. Bu sebepten ötürü, iddiaları dinleyenler teoriyi ortaya atan kişinin niyetinden şüphelenmezler ve bu da komplo teorisini daha ikna edici kılar. - Komplo teorileri genelde çok ilgi çekici konular üzerine olur. Uluslararası ilişkiler, uzaylılar, meşhur birinin ölümü ya da öldürülmesi gibi konular hepimize ilginç ve gizemli gelir, bu yüzden de bu tür teoriler daha hızlı yayılırlar. - Bu iddialar, zaman içerisinde yeni bilgiler ışığında kendilerini yenilerler. Bir komplo teorisinin ana argümanı çürütülünce, kısa bir süre sonra ortaya başka bir sözde delil atılır, daha önceden çürütülmüş olan argüman gündemden düşer. Üstelik, kağıda basılmış iddialardan farklı olarak, sayısal ortamda yayınlanmış yazılardaki yalanlanmış bilgiler kolayca değiştirilebilir. Siz komplo teorisini yayan bir internet sitesine girdiğinizde geçmişte yapılmış değişikliklerin izini süremezsiniz. - Komplo teorileri, karmaşık ilişkilerin şekillendirdiği dünyamız hakkında insanlara kavraması kolay açıklamalar verirler. Özellikle insanların çoğunun artık şehirlerde tanımadıkları kişilerle birarada yaşadığını ve ilerleyen iletişim olanaklarının getirdiği çok boyutlu bağlantıların üzerimizde yarattığı baskı ve stresi düşünecek olursak, bu basit açıklamaların ne kadar rahatlatıcı olabileceğini görebiliriz. - Yanıltıcı komplo teorileri, kurumlara ya da belli birey ya da gruplara karşı zaten önceden var olan önyargılardan beslenirler. Din, dil, etnik köken, cinsel tercih, ırk, milliyet gibi kavramlar etrafından oluşturulmuş klişeler ve önyargılar, komplo teorileri için çok bereketli bir zemin hazırlar. - Son olarak, iletişimin, özellikle internetin yaygınlaşması, doğrulanmış ya da doğrulanmamış her türlü bilginin hızla yayılmasına neden olmaktadır. Komplo Teorisi Tespit Kiti Yine de, elimizde yanlış komplo teorilerini gerçek olabilecek komplolardan ayırt etmemize yarayacak bir kaç araç mevcuttur. Öncelikle teoriyi, yazımızın başında sıraladığımız çıkarımlarla karşılaştırabiliriz. Bu şüphe uyandıracak özelliklerden ne kadar fazlası mevcutsa teorinin yanlış olma ihtimali de o kadar yüksek olacaktır. Bunun yanısıra, teorideki eylemin gerçekleşmesi için ne kadar çok kişi ve kurumun üye, ajan, işbirlikçi, kandırılmış vs. olması gerekiyorsa komplonun gerçek olma ihtimali o kadar az olacaktır. Çünkü pratikte, bir eylemden haberdar olan kişi sayısı arttıkça o eylemin gizliliğini korumak zorlaşır. (11) Komplo teorilerini test etmekte kullanabileceğimiz bir diğer yöntem de, felsefede kullanılan Occam'ın Usturası kuralıdır. Bu kural, daha sağlam bir açıklama getirmediği sürece karmaşık açıklamalar yerine basit açıklamalara güvenilmesi gerektiğini söyler. (12) Bir başka deyişle, bir olayın nedenini ararken, önce en az sayıda aşama, karar ya da neden-sonuç ilişkisi içeren açıklamalardan başlamalı, eğer bu açıklama tatmin edici değilse, biraz daha karmaşık diğer açıklamaya geçmeliyiz. Mesela gözlüğüm masanın üstünde umduğum yerde değilse, hemen komşumun Rus ajanı olduğunu ve gözlüğümü, içine sakladığı mikrofilmlerle beraber çalıp, çok sessiz bir helikopterle kaçtığını iddia etmem! Occam'ın Usturası kuralına göre basit nedenlerden başlarım, önce çantama bakarım, eğer orda yoksa eşim başka bir yere mi koymuş, onu araştırırım ve bu şekilde en az sayıda kişi veya karar gerektirecek açıklamadan daha karmaşık açıklamalara doğru ilerlerim. Ancak gerçek olmayan bir çok komplo teorisi, iddialarını açıklarken, birbirinden bağımsız bir çok olayın aslında karmaşık bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu ispatlamaya çalışır, çok daha basit ve olası açıklamalara değer vermez. Öte yandan komplo teorileri bu karmaşık açıklamaları nihayetinde çok basit bir genel teoriye indirgeme eğilimindedirler. Bütün medeniyetlerin temelinde uzaylılar var ya da Dünyayı Bilderberg Grubu yönetiyor gibi. Her ne kadar insanların aldıkları çoğu kararın ardında basit sebepler olsa da, bu kararların çokluğu olayları ve hayatı karmaşıklaştırır. Ortaya atılan temel önerme ne kadar çok olayı aynı komplo teorisi altında genelliyor ise doğruluk ihtimali de o kadar azalacaktır. Son olarak, teorinin dayandığı delillerin güvenilirliklerini sorgulamak, bize o teori hakkında iyi bir fikir verecektir. Eğer bu delillerin hangi bulgulara dayandığını sorduğumuzda bunu herkes biliyor, bir yerde okumuştum ya da başka bi sebebi olamaz ki gibi muğlak, öznel veya kaçamak yanıtlar alıyorsak o teorinin pek güvenilir olmadığı açığa çıkacaktır. Eğer iddialara net bir kaynak gösteriliyorsa, bu kaynağın güvenilirliğini de bilimsel açıdan sorgulayabiliriz. Özellikle kaynak olarak bir uzman gösteriliyorsa, o kişinin yayınladığı makalelerin hangi bilimsel dergilerde çıktığına ve meslektaşlarından nasıl tepkiler aldığına bakmak faydalı olacaktır. Yazı dizimizin ikinci bölümünde komplo teorilerini yaratan kişilere odaklanacağız. Kaynakça: 1 Sevan Nişanyan, Etimolojik Sözlük, Everest Yayınları 4. Baskı, s. 336 2 http://tr.wikipedia.org/wiki/Teori 3 Kathryn S. Olmsted, Real Enemies: Conspiracy Theories and American Democracy, World War I to 9/11, Oxford University Press, s. 3 4 http://tr.wikipedia.org/wiki/Komplo_teorisi 5 http://www.michaelshermer.com/2010/12/the-conspiracy-theory-detector 6 http://www2.ucsc.edu/whorulesamerica/theory/conspiracy.html 7 http://www.urban75.org/info/conspiraloons.html 8 Mark Fenster, Conspiracy Theories: Secrecy and Power in American Culture, University of Minnesota Press, s. 23 9 http://www.henrymakow.com/141002.html 10 Michael Barkun, A Culture of Conspiracy, University of California Press, s. 3 11 http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=why-people-believe-in-conspiracies"} {"url": "https://yalansavar.org/2012/09/11/komplo-teorileri-2-bana-kul-yutturamazsiniz/", "text": "Komplo Teorileri yazı dizimizin birinci bölümünde, komplo teorisi nedir, komplo teorilerinin ortak özellikleri nelerdir, bir komplo teorisinin yanlış olup olmadığını nasıl anlayabiliriz, gibi konulara değinmiştik. Dizimizin ikinci bölümünde ise komplo teorilerini kimler neden ve nasıl çıkartır, bu sorulara yanıt aradık. Komploların tarihinin en az insanlık tarihi kadar eski olduğunu söylersek herhalde fazla abartmış olmayız. Tarım öncesi çağlarda bile, bir kaç kötü niyetli kişi bir araya gelerek bir tezgah kurup, başka bir kişinin ya da grubun topladığı meyveleri çalmış olabilir mesela. Ama daha büyük ölçekte komplolar olduğuna dair iddialara ancak son bir kaç yüzyılın tarihini incelerken rastlıyoruz. Ulus devletlerin pıtrak gibi çoğaldığı ve dünyanın ilk küreselleşme deneyimini yaşadığı 19. yüzyıl aynı zamanda komplo teorilerinin de birbiri ardına üretilmeye başlandığı zaman olarak karşımıza çıkar. Ancak komplo teorilerinin toplumun büyük bir bölümünü etkilediği dönem II. Dünya Savaşı sonrasıdır. Gazeteci yazar Daniel Pipes, bu dönemde A.B.D.'de komplo teorilerine iki ana toplumsal grubun itibar ettiklerini ve yakın dönemde bu grupların, doğaüstü güçlere inanan gruplarla güçlerini birleştirdiklerini savunmaktadır. Ancak yine A.B.D.'de yapılan antropolojik araştırmalar, komplo teorilerine inanan insanların, Pipes'ın iddiasının aksine, artık sadece toplumun dışlanmış ya da nev'i şahsına münhasır kesimlerinden değil, kadınlı erkekli farklı etnik, eğitim ve meslek gruplarından da geldiklerini göstermektedir. Günümüzde komplo teorileri, ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın her yerinde farklı sosyolojik gruplardan insanlar arasında hararetle tartışılmakta ve yayılmaktadır. Özellikle internet, doğruluğu ispatlanmamış bir sürü bilginin her gün evlerimize girmesine olanak sağlamıştır. Komplo Teorilerini Kimler Çıkartır? Kanadalı gazeteci Jonathan Kay, komplo teorilerini çıkartan kişileri iki temel grupta toplamaktadır: Saplantılılar ve militanlar. Kay, 'saplantılı' dediği kişileri, komploları ortaya çıkarmayı kendilerine amaç edinmiş, hayatlarını bu şekilde anlamlandıran kişiler olarak tanımlamakta, bu kategorideki kişilerin komplo teorilerileriyle, özellikle orta yaş krizinden geçtikten sonra ilgilenmeye başladıklarını iddia etmektedir. Militanları ise, kendi radikal görüşlerini yaymak ve toplumun ilgisini çekmek için komplo teorilerini yayan insanlar olarak tanımlamakta ve bu kişilerin komplo teorilerini yaymaya daha ziyade üniversite yıllarından itibaren başladıklarını öne sürmektedir. Komplo teorilerini çıkartan kişilerin şu varsayımlarla düşündükleri ileri sürülmüştür : 1) Olayların dış görünümü aldatıcıdır. Komplo teorisyenleri hiç bir olayın göründüğü gibi olmadığını iddia ederler. En sıradan görünen harekette dahi bir komplo vardır. 2) Tarihi, komplo teorileri yönlendirir. Bu teorisyenler için tarih, insan topluluklarının etkileşim içerisinde beraber yazdıkları bir süreç değildir. CIA, Illimunati gibi gruplar tarihin doğrultusunu istedikleri gibi değiştirirler. 3) Hiç bir olay tesadüfen gerçekleşmez. Komplo teorisindeki olayları incelerken, eğer komployu destekleyen bir bağlantı bulunabiliyorsa o olay hemen komploya yorulur. Eğer bi bağlantı bulunamadıysa ya da komployu yalanlayan bir bağlantı mevcutsa, o zaman da o olayın komplocular tarafından bilinçli olarak, komplo yokmuş izlenimi vermek için tasarlandığı iddia edilir. Böylece her olay komplonun bir parçası olur. 4) Düşman gittikçe güçlenmektedir. Komplo teorisyenleri için düşman, sürekli güçlenen, her yerde adamları olan ve her şeye kadir bir güçtür. 5) Güç, şöhret, para ve/veya seks her şeyin sebebidir. Komplo teorisyenlerine göre karşı taraf her zaman kötü ve bencildir. Ahlak, sevgi, şeref gibi değerler düşman tarafında varolamaz. Komplo Teorisyenlerinin Karakteristik Özellikleri Nelerdir? Psikologlar, komplo teorilerini çıkartan kişilerin bir anlam arayışında olduklarını ve bu arayışın, yoktan bir komplo teorisi çıkarttırabilecek kadar güçlü olduğunu düşünmektedirler. Bir kez komplo teorisi kişinin kafasında ortaya çıktığında da, onaylama önyargısı sayesinde teoriye olan inanç gittikçe güçlenmektedir. ('Onaylama önyargısı' psikolojide, önceden var olan inançları onaylayan kanıtları arayıp bulma ve gerisini göz ardı etme eğilimi olarak tanımlanmaktadır. ) Michael Shermer, Scientific American dergisinde yayınlanmış bir yazısında, yukarıda bahsettiğimiz 'onaylama önyargısı'nın dışında, komplo teorisyenlerinde yaygın olan 3 karakteristik özellikten daha bahsetmektedir: - Farklı olaylar arasından anlamlı benzerlikler ve bağlantılar çıkartmak - Dünyayı perde arkasındaki güçlerin yönettiğine inanmak - Beklenmedik şekilde sonlanan olaylara ben zaten biliyordum şeklinde yaklaşmak Neden Komplo Teorileri Çıkartırız? Komplo teorisyenlerinin kafalarında komplolar yaratmalarının nedenlerinden bazıları şunlardır: 1) Her ne kadar komplo teorisyenleri komploları olumsuz bir durum olarak algılasalar da, bu teorilerin varlığı, dünyada gelişen karmaşık olayların kontrol edilemez değil, tam tersine hala insanların kontrolünde olduğu duygusunu vererek teorisyeni rahatlatır. Varlığına inanılan komplo, kişiye o komplonun bir gün bozulabileceği ve etrafımızdaki olayların kontrolünü elimize alabileceğimiz ümidini verir. 2) İnsanların önemli olayların arkasında önemli nedenler olduğunu düşünmek yönünde genel bir eğilimleri de vardır. Örneğin, yapılan bir deneyde iki grup insana, bir politikacıya yönelik suikast girişimi ile ilgili bir gazete haberi gösterilmiştir. Her iki gruba da gösterilen haber neredeyse aynıdır. Tek fark, birinci gruba gösterilen haberde politikacı ölmüş, ikinci gruba gösterilen haberde ise ölmemiştir. Deneyin sonucunda birinci gruptaki kişiler arasında suikastı bir komplo olarak yorumlayanların oranının, ikinci gruba göre daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. 3) Komplo teorilerinin çıkışını besleyen bir diğer eğilim ise, insanların faili meçhul bir olayda, o işten kimin çıkarı varsa onu suçlamalarıdır. Genelde dedektiflerin şüphelileri belirlemek için kullandıkları bu mantığı, komplo teorisyenleri bir delilmiş gibi tepe tepe kullanırlar. 4) Psikolojide 'pareidolia' denilen, insanların tesadüfi sesler ya da şekiller arasında varolmayan bağlantılar bulması fenomeni de komplo teorilerinin ortaya çıkmasına neden olabilir: Pareidolia'ya örnek olarak bulut, taş, tepe gibi doğal nesnelerin insan, hayvan, yazı gibi anlamlı şekillere benzetilmesini gösterebiliriz. Geçmişte bir çok kez atalarımızın hayatını kurtarmış olan bu genetik avantaj, bazı insanların bazı koşullar altında, gerçekte varolmayan bağlantıları sanki varmış gibi görmelerine de neden olmaktadır. Bu bölümü paranoyaklardan bahsetmeden geçmeyelim. Paranoyaklar, sürekli olarak çevrelerindeki insanların kendilerine kötülük yapmak istediklerine inanırlar ve sıradan olayların arkasında kendilerine yönelik bir komplo olduğuna inanırlar. Tıpkı komplo teorisyenleri gibi iyi birer gözlemcidirler ve bir kere bir komploya inandıklarında aksini ispatlayacak işaretleri dikkate almazlar. Ancak komplo teorisyenlerinden farklı olarak, paranoyaklar, daha büyük ölçekteki meseleler yerine kendi kişisel şartlarına odaklanırlar ve diğer insanları komplo ile suçlarken din, dil, milliyet vs. ayrımı yapmazlar. En yakınlarındaki kişilerden bile en ufak bir harekette şüphelenebilirler. Bütün bunların yanısıra bir de, yanlış olduğu biliniyor olmasına rağmen ortaya atılan komplo teorileri vardır. Hatta bu tip durumlarda devletler ya da kurumlar da komplo teorisyeni olarak karşımıza çıkarlar. Devletlerin hedef şaşırtmak için çeşitli kanallardan kamuoyuna komplo teorileri saldıkları bilinmektedir. Bu şaşırtmaların bazılarını psikolojik savaş ya da dezenformasyon kategorileri altına da yerleştirebiliriz. Bir başka deyişle, komplo teorileri bazen başka bir komplonun parçası da olabilirler. Örnek olarak, 11 Eylül saldırılarından sonra başta A.B.D. olmak üzere bazı devletlerin, Saddam Hüseyin'in gizlice kitle imha silahları ve nükleer bomba üretmeye çalıştığı ve El Kaide örgütü ile işbirliği yaptığı şeklindeki komplo teorisini yayıp, sonra bu teoriyi Irak'ı işgal nedeni olarak kullanmalarını gösterebiliriz. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, insanlar ve devletler belli amaçlara ulaşabilmek için komplo kurma yoluna gidebilirler. Dolayısıyla bütün komplo teorisyenlerinin yanlış oldukları sonucunu çıkartamayız. Günümüzde 'komplo teorisi' terimi, özellikle ana akım medyada, küçümseyici bir anlamda kullanılmaktadır. Oysa ki, komplonun olduğu her demokratik toplumda, bu komploları sezecek, araştıracak ve ortaya çıkartmaya çalışacak kişiler ve gruplar olacaktır. Ancak burada, hiç bir gerçek ya da bilimsel veriye dayanmadan, tamamen kendi kuruntuları üzerine komplo teorileri inşa eden kişilerle, gördüklerinden ve buldukları sonuçlardan yola çıkarak toplumda varolan yaygın açıklamalara alternatifler getiren şüpheci insanları birbirinden ayırmalıyız. Peki ya bizler neden tanımadığımız birilerinin ortaya attığı bu komplo teorilerine inanmaya ve onları her türlü ortamda yaymaya bu kadar meyilliyiz? Yazı dizimizin 3. bölümünün konusu da bu olacak. Kaynakça: 1 http://www.freerepublic.com/focus/f-news/1057643/posts 2 Harry G. West, Todd Sanders, Transparency and conspiracy, Duke University Press Durham and London 2003,s 4. 3 James McConnachie, The Rough Guide to Conspiracy Theories, Rough Guides, 2005 4 Jonathan Kay, Among the Truthers, HarperCollins, 2011, s. 168 5 Daniel Pipes, Dealing with Middle Eastern Conspiracy Theories, Orbis, 1992 6 Michael Barkun, A Culture of Conspiracy, University of California Press, s. 4 7- http://ucnoktaaforizma.wordpress.com/category/bilim/ 8- http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=why-people-believe-in-conspiracies 9- Patrick Leman, The lure of the conspiracy theory, New Scientist, July 2007 10- Michael Shermer, The Believing Brain, Times Books, 2011 11 http://en.wikipedia.org/wiki/Pareidolia#Explanations 12 http://tr.wikipedia.org/wiki/Paranoya 13 http://www.dailykos.com/story/2009/04/01/715274/-Morning-Feature-Conspiracy-Theory-101-Disappointment-Dystopia-Disinformation 14 http://www.globalsecurity.org/wmd/library/report/2004/isg-final-report/isg-final-report_vol1_rsi-06.htm 15 http://en.wikipedia.org/wiki/Saddam_Hussein_and_al-Qaeda_link_allegations"} {"url": "https://yalansavar.org/2012/11/28/aci-tatli-eksi-tuzlu-metalik-ve-msg/", "text": "İlkokul yıllarımızda muhteşem Türk mutfağındaki bütün tatların dört temel tadın acı, ekşi, tatlı ve tuzlu değişik miktarlarda bir araya gelmesinden oluştuğunu öğrenmiştik. Yaşımız ortaya çıkacak ama o günden bu yana temel tatların sayısı arttı. Artık umami ve metalik tatlar da temel tatlar arasında kabul ediliyor, Uzakdoğu ülkelerinde ise temel tatlar listesine kekremsi olarak tabir edilen tat da eklenmiş durumda. Umami lezzetli, iştah açıcı anlamına gelen Japonca bir sözcük. İnsan dili üzerinde umami tadını algılayan tat tomurcukları bulunuyor. Bu tat tomurcuklarını en çok uyaran ise bir çoğumuzun kulaktan duyma bilgilerle uzak durduğu Mono Sodyum Glutamat, korkutucu kısaltması ile MSG. Glutamik asit doğal olarak çok miktarlarda bulunabilen bir aminoasit. MSG de bu amino asidin değişik formlardaki tuzlarından biri. Glutamat tuzları suda çözündüklerinde serbet glutamat açığa çıkıyor. Glutamatik asit temel bir aminoasit olmamasına rağmen diğer aminoasitlerin sentezinde çalışıyor. Ayrıca bazı dokularda enerji kaynağı olarak vücutta kullanılıyor. MSG lezzet arttırıcı özellikleri nedeni ile bazı etnik yemeklerde ve konserve, donmuş ve hazır yemeklerin büyük çoğunluğunda kullanılan bir katkı maddesi. Ama sadece katkı maddesi demek yanlış olur çünkü MSG bir çok yiyecekte doğal olarak bulunuyor. Domates , et, parmesan peyniri, mantarlar glutamik asidin yüksek miktarlarda doğal olarak bulunduğu yiyecekler. Eğer doğallık safsatasına kurban olmayı göze alacak olsak hiç araştırma yapmadan MSG çok yararlı bile diyebilirdik :). Aşağıdaki tabloda bazı gıdalardaki serbest glutamat ve proteine bağlı glutamat miktarlarını görebilirsiniz. Tablo 1: Çeşitli gıda maddelerindeki glutamat miktarları: |Serbest Glu mg/100g |Proteine bağlı Glu mg/100g |Bezelye |200 |5583 |Domates |140 |238 |Mısır |130 |1765 |Patates |102 |İnek sütü |2 |819 |Anne sütü |22 |229 |Yumurta |23 |1583 |Tavuk eti |44 |3309 |Ördek eti |69 |3636 |Dana eti |33 |2846 Ne kadar glutamat tüketiyoruz? Günlük glutamat tüketim miktarları ülkeden ülkeye çok değişmesine rağmen Avrupa ve Amerika'da günlük yiyeceklerde doğal olarak bulunan glutamat tüketiminin 0.3 1 g/gün olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca buna ek olarak hazır gıdalardan Avrupa ve A.B.D'de 0.3 0.5 g/gün katkı maddesi olarak MSG formunda glutamat alındığı bildirilmiş. Çok hazır gıda tüketen tüketicilerin ek glutamat alımının 1 g/gün'e kadar çıktığı tahmin edilirken gıda sanayinin MSG kullanmayı azaltması nedeni ile 1997'den bu yana ortalama MSG alımının sabit kaldığı düşünülüyor. Ülkemiz için belli rakamlar bulamadım ancak hazır gıda tüketimimizin Avrupa ve A.B.D'ye göre daha az olduğu düşünülürse katkı maddelerinden alacağımız ortalama glutamat miktarının 1 g/gün'den çok daha az olduğunu tahmin ediyorum. Glutamat Vücutta Nasıl Kullanılıyor? Suda çözüldüklerinde MSG ve diğer glutamat tuzları serbest glutamat açığa çıkarıyorlar. Glutamat'ın büyük çoğunluğu (%95) bağırsak hücreleri tarafından enerji kaynağı olarak kullanılıyor. Hepimizin bildiği gibi belirli bir miktarın çok üzerinde alındığında, en masum gıda maddeleri bile zararlı olabiliyor. Bu tam da yan etkinin gözlemlenmediği seviye adı verilen bir kavramla yakından ilgili. NOAEL adından da anlaşılacağı üzere, zararlı etkiler gözlemlenmeden alınabilecek en fazla miktara verilen isim. Her ne kadar katkı maddesi olarak gıdalara eklenen glutamat için bir üst ya da alt limit belirlenmemişse de, serbest glutamat için bu rakamlar hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda belirlenmiş. Günlük normal tüketim miktarlarının çok üzerinde serbest glutamat verilen deneklerde dahi yan etkiler görülmemiş. Peki MSG'inin bu kadar tartışılması, MSG'den bu kadar korkulmasının altında yatan ne? Çin Restoranı Sendromu MSG tartışmaları 1968 yılında Kwok tarafından bilimsel bir dergiye gönderilen mektuplarla başlıyor. Kwok 6 mektup süren yazışmaları sırasında kollarından sırtına yayılan bir hissizlik hali ile genel bir zayıflık ve çarpıntı semptomlarından bahsediyor. Kwok mektuplarında bu belirtilerin Çin yemeklerini pişirirken kullanılan şarabın alkolünden, sodyumdan ya da MSG'den kaynaklandığını ileri sürüyor. Bu belirtileri gösteren hastalığı ise Çin Restoranı Sendromu olarak adlandırıyor. 1995 yılında FASEB Tablo 2'de verilen belirtileri gösteren MSG Semptom Kompleksi adı ile yeniden adlandırıyor. Tablo 2: MSG Semptom Kompleksi: |Ensede, kollarda ve göğüste yanma hissi |Yüzde gerginlik |Göğüs ağrısı |Baş ağrısı |Bulantı |Çarpıntı |Enseden kollara yayılan hissizlik |Uyuşma |Yüzde sıcaklık hissi |Astım hastalarında bronkospazm Araştırmalar Ne Diyor? Bu kadar çok yan etkisi olduğu iddia edilen bir maddenin, bilimin araştırmacı ve sorgulayıcı gözünden kaçması mümkün değil şüphesiz. O nedenle MSG konusunda düzinelerce makale bulmak mümkün. Bu araştırmaların büyük çoğunluğu MSG'nin zararlarının bir efsane olduğunu söylerken, bazı araştırmalar da MSG'yi hayatımızdan atmamız gerektiğini iddia ediyorlar. Örneğin bugüne kadar astım hastalarında MSG'nin bronkospazm'a yol açtığı iddiasını araştıran çalışmaların çoğu MSG ve bronkospazm arasında bir ilişki bulamamış. Bu ilişkiyi gösterdiğini iddia eden araştırmaların ise ciddi deneysel sorunları olması nedeni ile MSG'nin astıma yol açtığı iddiasının bilimsel bir desteği yok. Aynı sorunlar MSG'nin migrene yol açtığı iddiasında da mevcut: MSG tüketimi ile migren arasında bir bağlantı tespit edilememiş. Bir çalışmada, araştırmacılar baş ağrısı ile MSG tüketimi arasında bir bağlantı tespit ettiklerini düşünseler de sadece 14 sağlıklı genç erkek denek üzerinde yaptıkları çalışmanın genel topluma uyarlanmasının zor olduğunu belirtmişler. Aynı araştırmacılar yaptıkları çalışmada körleme prosedürlerinin başarısının da test edilmediğini bildirmişler: . Diğer bir deyişle baş ağrısı, migren ve MSG arasında olduğu iddia edilen ilişki henüz tespit edilememiş. MSG tüketimi ile ürtiker ve anjiyo-ödem arasında bir ilişki olduğuna dair emareler olduğu bildiriliyor. Ancak bu sonuçlara ulaşan çalışmaların çoğunun hala az sayıda denek, körleme prosedürlerinin yanlışlığı ve karıştırıcı değişkenlerin göz ardı edilmesi gibi problemleri olduğunu dikkate almak gerekli. Kısacası, şu anki bilgilerimiz bize MSG tüketimi ile ürtiker arasında bir bağlantı olduğunu, ama bu bağlantının miktarının ne olduğunu bilmediğimizi söylüyor. MSG konusunda genel olarak merak edilen iki konu ise MSG'nin kilo almaya ve bebeklere etkileri. Çin'de yapılan bir araştırma MSG'nin obeziteye yol açmadığının tespit edildiğini söylerken bu araştırmanın bir çok eksik yönünün olduğunu belirtmekte fayda var. MSG obezite arasında bilinen bir ilişki yok ama MSG lezzet arttırıcı bir katkı olduğundan MSG'li gıdaları daha çok yeme isteğimizin olacağını düşünmek yanlış olmaz. Dolayısı ile MSG ile obezite arasında bir korelasyon bulunursa şaşırmam ama defalarca tekrarladığımız gibi korelasyon olması sebep sonuç ilişkisi anlamına gelmiyor. Bebekler için ise MSG'nin bilinen bir zararı yok. Aynı yetişkinler gibi glutamatı vücutları kolayca işleyebiliyor. Ayrıca Tablo 1'de göreceğiniz gibi anne sütü inek sütüne göre daha fazla serbest glutamat içeriyor. Keçi sütü için kesin rakamlar bulamamış olsam da çeşitli kaynaklar glutamatça zengin olduğunu söylüyor. Türkiye ve Dünya'da MSG Kullanımı Ülkemizde katkı maddelerinin ne miktarlarda kullanılacağı Gıda Kodeksi ile belirleniyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da kurallar var ama kuralların uygulanıp uygulanmadığını denetleyecek yapılar ya eksik ya da görevlerini tam yapmıyorlar. Denetim eksikliği nedeni ile gıda sektörü içerisinde katkı maddelerini yasalarda belirtilen miktarlardan fazla kullanan üreticiler bulunuyor. Ancak MSG çok fazla eklendiğinde, lezzeti arttırmak yerine eklendiği gıdanın tadını bozuyor. Bu nedenle kuralları ihlal eden kuruluşlar bile MSG'yi çok aşırı miktarda kullanamıyorlar. Kuralların uygulanması konusunda çalışmalar mevcut ancak sandığınız gibi denetimlerin sıklaştırılması yönünde değil. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın yeni et ve et ürünleri tebliğ taslağı kabul edilirse E621, E622, E623, E624 ve E625 numaralı glutamat tuzlarının kullanılması kesinlikle yasaklanacak. Ancak bu yasak yalansavar okurlarının hemen kavrayacağı gibi glutamatın zararlı olduğu iddiasına bilimsel bir kanıt değil aksine günlük bir politika uygulaması. (Güncelleme: Yazımız yazıldığında taslak halinde olan tebliğ 5/Aralık/2012 tarihinde resmi gazetede yayınlandı. Katkı malzemeri için bu yasak konmadı ve 29/12/2011 tarihli ve 28157 sayılı 3 üncü mükerrer Resmi Gazete'de yayımlanan Türk Gıda Kodeksi Gıda Katkı Maddeleri Yönetmeliğine atıf yapıldı.) Tablo 3: Glutamat tuzlarının numaralandırılması |E621 |monosodyum glutamat |tad artırıcı |E622 |monopotasyum glutamat |tad artırıcı |E623 |kalsiyum diglutamat |tad artırıcı |E624 |monoammonium glutamat |tad artırıcı |E625 |magnezyum diglutamat |tad artırıcı Her ne kadar MSG ve glutamat tuzları ülkemizde yasaklanacak gibi gözükse de bütün dünyada MSG'nin yasak olduğunu söyleyemeyiz. Örneğin Amerikan FDA 1958 yılından bu yana MSG'yi genel olarak güvenli katkı maddeleri arasında kabul ediyor. Aynı şekilde Avrupa Birliği de MSG'yi güvenli olarak kabul ediyor. Eğer FDA ve EU Gıda Konseyi taraflı ve MSG üreticileri tarafından yönlendiriliyor iddiaları size acaba dedirtiyorsa yazarımız Tuğsan'ın Komplo Teorileri yazı dizisine göz atmanızda fayda var FDA ve EUFIC'yi mahkum etmeden önce. Sonuç MSG'nin zararlarına ilişkin ortaya atılan bir çok iddianın arkasında sağlam bir bilimsel kanıt ve birikim yok. Zararların var olduğunu iddia eden araştırmalar, ya eksik ya da yazarlarının belirttiği gibi, ek çalışmalar gerektiyorlar. Zarar iddiasında bulunan araştırmalarda MSG deney hayvanlarına deri altına ya da damara enjekte edilmek sureti ile uygulanmış. Bu makalelerin yazarları ağızdan alınan MSG için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirtiyorlar . Ağızdan alınan günlük kullanım miktarlarının zararı olduğuna dair elde bulgular olmasa da tabi ki MSG'den uzak durmayı seçebilirsiniz. Ancak unutmayın ki bu, arkasında kararınızı destekleyen kuvvetli deliller olan bir duruştan ziyade kişisel bir seçim olacaktır. Korku tüccarlarının yarattığı panik ortamında böyle bir seçimi yapanları eleştirmek mümkün değil, tabi bu seçim sonrası siz de bir korku tüccarına dönüşmediyseniz. - Consensus meeting: monosodium glutamate an update, K Beyreuther et al., European Journal of Clinical Nutrition (2007) 61, 304 313 - Effect of systemic monosodium glutamate on headache and pericranial muscle sensitivity, L Baad-Hansen et al., Cephalalgia 30(1) 68 76 - Systemic administration of monosodium glutamate elevates intramuscular glutamate levels and sensitizes rat masseter muscle afferent fibers, Brian E. Cairns et al., Pain 132 (2007) 33 41 - Reconsidering the effects of monosodium glutamate: A literature review, Matthew Freeman, Journal of the American Academy of Nurse Practitioners 18 (2006) 482 486 - Monosodium glutamate : A villain and promoter of liver inflammation and dysplasia, Yuko Nakanishi et al., Journal of Autoimmunity 30 (2008) 42 50 - Monosodium glutamate is not associated with obesity or a greater prevalence of weight gain over 5 years: findings from the Jiangsu Nutrition Study of Chinese adults, Zumin Shi et al., British Journal of Nutrition (2010), 104, 457 463 - Monosodium glutamate is not associated with obesity or a greater prevalence of weight gain over 5 years: findings from the Jiangsu Nutrition Study of Chinese adults comments by Samuels, Adrienne Samuels, British Journal of Nutrition (2010), 104, 1729 - Monosodium glutamate 'allergy': menace or myth?, A. N. Williams and K. M. Woessner, Clinical & Experimental Allergy, 39, 640 646 - Wikipedia NOAEL - European Food Informatin Council Web Sitesi - Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Türk Gıda Kodeksi Et Ve Et Ürünleri Tebliği(Tebliğ No: 2012/Taslak) Güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık. Yaklaşık bir yıl önce okuduğum MSG katkılarının tehlikeleri hakkındaki bir komplo teorisi kafama takılmıştı. Makaleniz ile aydınlandım, teşekkür ederim. Yalnız bir müddet önce NTVMSNBC'de yayınlanmış bir haber vardı: Avustralya'da yapılan bir araştırmada özellikle çocuklarda tat alma duyularının gün geçtikçe köreldiği tesbiti edilmiş. Daha sonra başka bir kaynakta da bunun asıl sebebinin de MSG olabileceği belirtiliyordu. Makalenizi okurken bu konuya da değinmenizi bekledim ama rastlayamadım. Bunun hakkında bir bilginiz veya en azından bir fikriniz varmı? Bu arada NTVMSNBC'deki haberin linki şudur: http://www.ntvmsnbc.com/id/25205656"} {"url": "https://yalansavar.org/2012/12/17/onumuz-kis-kiyamet/", "text": "Malum, önümüz kıyamet.... Yalansavar ekibi olarak son hızla yaklaşmakta olan Maya Kıyameti hakkında bir yazı yazma konusunda biraz kararsızdık doğrusu. Bu konu hakkında epey yazıldı çizildi, hatta aynı zamanda Yalansavar ekibinin de bir üyesi olan sevgili Tevfik Uyar, Açık Bilim Dergisi için, bu kıyamet söylentisinin kökenindeki konulardan biri olan Maya Uygarlığı ve dünyanın sonunu işaret eden takvimi ele alan çok güzel bir yazı kaleme aldı. Bu konuyla ilgilenenlerin mutlaka okumasını öneririm. Tevfik'in güzel yazısının da rehaveti ile bu konuyu rafa kaldırmıştım ki, bugün evimizde konuk olan bir arkadaşım, ben çay demlerken sesli olarak bana Habertürk'ten 21 Aralık'ta Aslında Ne Olacak? başlıklı haberi okudu. Haberin içeriğiyle çileden çıktıktan sonra, biraz da kendim internette gezerek durumun vehametini görünce, şu an medyanın en çok reyting aldığı konu haline gelmiş olan felaket tellalığı konusuna yalansavar olarak değinmek şart oldu. Kıyamet Alametleri Yıllar boyu, kıyamet senaryoları, insanların aklını ve vaktini en çok meşgul eden şeylerden olmuş. Bunun en önemli nedenlerinden biri, insanoğlunun bilinmezlik karşısında hissettiği korku. Çoğumuz için dünya, etrafımızı saran ve bizi öldürebilecek ya da zarar verebilecek şeylerle dolu. Özellikle dini inancı kuvvetli olan kişiler için, yaşanacak herhangi bir kıyamet, bu dünyadaki belirsizliğin sonu ve onlara söz verilmiş, daha öngörülebilir olan öbür dünyanın başlangıcı. Kıyamet senaryolarının popülerliğinin bir başka nedeni, insanlara yaşadıkları dünyanın dışında, monotonluktan uzak, fantastik bir olay yaşama imkanı sunuyor olmaları. Bir nevi kaçış fantezisi olan bu iddialar, buna inanmaya meyilli kişilere yaşadığımız sıkıcı dünyanın geçici olduğu ve bir gün olağandışı bir şekilde bu sıkıcı dünyanın sona ereceği umudunu aşılıyor. Dahası, bu senaryolara inanan kişiler, kendi aralarında biz sıradan insanların aklının ermediği özel ve kozmik bir sırra vakıf oldukları sanrısını yaratıyor. Bu insanlar, kendilerini bir nevi seçilmiş ekibin bir parçası olarak görüyorlar. Bu hissiyat, sıkıcı olan hayatlarını renklendiriyor ve yaşamlarındaki anlam eksikliğini biraz olsun gideriyor. Az sayıda olsa da, bir grup insan için ise bu kehanetler bir geçim kaynağı. Bu yıl içinde herhangi bir kitapçıya gittiyseniz ne demek istediğimi zaten biliyorsunuz. Her kitapçının raflarını 2012 yılına ait kehanet ve kıyamet kitapları süslüyor. Herkes birden Maya uygarlığı uzmanı kesilmiş durumda. Sene sonuna yaklaştıkça, kitap yazanlara televizyona çıkan kıyamet uzmanları eklenmiş durumda. Bu insanların ortak özelliği, gündeme suni olarak oturtulmuş bu kıyamet senaryoları üzerinden para kazanıyor olmaları. En son kıyamet tarihi olarak belirtilen 21 Aralık 2012 geçince ne olacağını hepimiz biliyoruz. 2012 yılına ait kıyamet kitapları kitapçıların raflarından kaldırılacak, bu kitapları yazanlar açıklanan bir sonraki kıyamet tarihine ilişkin kitapları yazmaya koyulacaklar. Tabi ideal kıyamet tarihinin 3-4 yıl sonra olması gerekiyor. Bu çok kritik bir zaman dilimi. Daha kısa olsa, fos çıkan kıyamet kitapları henüz unutulmamış olacak, daha uzun olursa ekmek kapısından olacaklar. Onun için ben bu günden kendimce şu kehanette bulunayım: şöyle 2016 yılı civarı yeni bir kıyamet olur bence, söylemedi demeyin. 🙂 Bak bu defa kesin kopacak! Yeminle! Tarihe baktığımızda fos çıkmış pekçok sayıda kıyamet kehaneti olduğunu görüyoruz. Bu kehanetlerin hemen hepsi, herhangi bir yazılı kaynaktaki metnin, aklıevvel bir kişi tarafından kendince yorumlanıp, güya şifresinin çözülüp, biz ölümlülerle paylaşılması sonucu ortaya çıkmış. Bu kehanetlerin bir kısmı toplumun gülüp geçtiği olaylar olarak kalırken, bazıları da çok acı olaylara neden olmuşlar. Hepsini buraya yazmak imkansız, o kadar çok sayıdalar ki! Ama gelin belli başlıcalarını kısaca anımsayalım: Mormon Kıyameti, 1891: Mormon kilisesi kurucusu, aynı zamanda eski bir dolandırıcı olan Joseph Smith, 1835'te kilise ileri gelenleri ile yaptığı toplantıda, Tanrı ile konuştuğunu ve 56 yıl sonra İsa'nın dünyaya geri geleceğini ve hemen ardından kıyamet kopacağını açıkladı. Sene 1891 olduğunda, hepimizin fark ettiği gibi herhangi bir şey olmadı. Peki Joesph Smith'e ne oldu? Hiç birşey! Hatta 2012 yılında, hala Mormon dinine inanan, yarısı ABD'de olmak üzere yaklaşık 14 milyon kişi mevcut. Hatta bunlardan biri bu yıl ABD başkanlık seçimlerinde Obama'ya rakip olarak seçime giren Mitt Romney. Halley Kuyrukluyıldızı, 1910: 1881 yılında, bir astronom Halley Kuyrukluyıldızının kuyruğunda ölümcül bir gaz olan siyanojen olduğunu keşfetti. İlk başta bu buluş kimseyi ilgilendirmemesine rağmen, 1910 yılında Dünya'nın Halley'in kuyruğunun içinde kalacağının fark edilmesi halk arasında panik yarattı. ABD'nin en prestijli gazetelerinden The New York Times'e manşet olacak kadar büyüdü. Halley 1910 yılında geldi geçti, ve hiçbirşey olmadı, hatta 1986 yılında tekrar yakınımızdan geçti. Pat Robertson, 1982: ABD'nin tanınmış Hristiyan liderlerinden Pat Robertson, kendine ait TV programında, kıyamet gününün kendisine bildirildiğini duyurdu. Sizi temin ederim ki, 1982 yılında ahiret günü gelecek ve hepimiz Tanrı'ya hesap vereceğiz. diyen Pat Robertson'a ne mi oldu? Hiç! Kendisi 1988 yılında George Bush'a karşı ABD başkanlığına adaylığını koydu ama kaybetti, halen Hristiyanlık ile ilgili programlar yapan Christian Broadcasting Network kuruluşunun yönetim kurulu başkanlığı ve Regent Üniversitesi'nin rektörlüğünü yapmakla meşgul. Boş zamanlarında da deprem ve kasırga gibi doğal afetlerin nedeninin eşcinsellik, pagan inanışlar ve Tanrı yolundan sapmak olduğu yolunda açıklamalar yapmakla meşgul. Ayrıca fos çıkan 1982 kıyamet kehaneti hiç hevesini kırmamış olacak ki, 2006 yılında Amerika'nın batı kıyısında ölümcül bir Tsunami olacağı, 2007 yılında 9/11 benzeri bir teror saldırısı yaşanacağı kehanetlerinde bulundu. 2012 yılında, Tanrı'nın kendisiyle tekrar konuştuğunu ve yeni başkanın Obama olmayacağını açıkladı. Bazı insanların kendileriyle ne kadar barışık oldukları gerçekten de şaşırtıcı olabiliyor. 🙂 Heaven's Gate, 1997: Belki de yaşanan en acı kıyamet kehaneti hikayesi Heaven's Gate tarikatı mensuplarının hikayesi. 2012 histerisine çok benzer gelişen bu süreçte, 1997 yılında gökyüzünde beliren Hale-Bopp kuyrukluyıldızının arkasında bir uzay gemisi olduğu söylentisi yayılmıştı. Elbette, NASA, her zaman yaptığı gibi bunu gizlemekteydi . Tüm astronomların böyle bir şey olmadığını iddia etmesine rağmen, bu söylentiye inanan bir grup kişi Heaven's Gate isminde bir UFO tarikatı kurdular. Kıyamet kopmadı ama, söylentilere inanarak kendi yaşamlarına toplu intihar girişimi ile son veren 39 tarikat mensubu için 26 Mart 1997'de gerçekten de dünyanın sonu geldi. 😦 Nostradamus, 1999: Her okuyanın kendine göre yorumladığı Nostradamus'un kehanetlerinden biri de 1999 yılında, temmuz ayında dünyanın sonunun geleceği idi. Sonuç: Hala hayattayız ve hala Nostradamus kitapları deli gibi satıyor. Harold Camping, 1994, 2011, 2011: En azimli kıyamet tellalının Harold Camping olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Dini yayınlar yapan Family Radio isimli bir radyo istasyonunun sahibi ve kurucusu olan Camping, ilk önce 1994 yılında kıyametin kopacağını duyurdu. İncil'deki şifreyi çözerek bu tarihi hesapladığını söyleyen Camping, verdiği tarih geçince hesap hatası yaptığını açıkladı ve tarihi 21 Mayıs 2011 olarak güncelledi. 21 Mayıs 2011'in ardından birkaç gün sessiz kaldıktan sonra yeni bir açıklama yaparak, manevi kıyametin koptuğunu ama biz fanilerin bunu fark etmediğini, esas kıyametin ise 21 Ekim 2011 yılında kopacağını açıkladı. 21 Ekim 2011 geride kaldığında ise kendini sağlık sorunları nedeniyle emekliye ayırdığını ve İncil'i daha dikkatli incelemeye başladığını ilan etti. Camping'in 21 Mayıs 2011 tarihli kıyamet kehanetine inanan kişiler arasında evini satıp mal varlığını Camping'in yönettiği vakfa bağışlayan, kendisini ve çocuklarını kıyamet gününden önce öldürerek bu korkunç olaya şahit olmayı engellemeye çalışan pekçok insan oldu. Maya Kehaneti, 2012 Güncel kıyamet tarihimiz ise 21 Aralık 2012. Mayalar'ın takvim sisteminden köken alan bu söylenti, new-age akımlarının da etkisi ile çığ gibi büyümüş durumda. Güvenilirliği yukarıdaki vakaları aratmayan kıyamet uzmanları her gün gazetelerde ve TV'de boy gösteriyorlar. Bundan birkaç gün önce Habertürk'te yer alan şu haber çok çarpıcı. Haber manşetine göre Fatih Altaylı'nın sunduğu Tek'e Tek programında 21 Aralık 2012 tarihi enine boyuna tartışılmış. Web sitesinde yayınlanan habere göre programa katılan uzmanlar insanlığı bekleyebilecek gelişmeler hakkında tahminlerini anlatmış. Kimmiş bu uzmanlar? Konu Mayalar ve astronomik kehanetler olunca, insanın uzman beklentisi Maya tarihçesi üzerine uzmanlaşmış bir arkeolog, bir gökbilimci oluyor ister istemez. Ama Habertürk ve Fatih Altaylı'nın uzman kavramı bizden epey farklı olmalı ki, programa konuk olan uzmanlar şunlar: Astrolog Öner Döşer, daha önceki bir yazımızda uzun uzun anlattığımız UFO meraklısı Haktan Akdoğan gerçi haber metninde daha fiyakalı görünsün diye kendisine Uzay Bilimleri Araştırmacısı denmiş, duyan da NASA'da çalışıyor zanneder! Son konuk uzman ise ve Habertürk gazetesi astroloji uzmanı Hande Kazanova. Bu gülünç uzman kadrosunun açıklamaları ayrı bir alem. Hiç biri net ve somut bir fikir ifade etmediği gibi, verdikleri beyanatlar muğlak ifadeler, nereye çekerseniz oraya gidecek cümlelerle dolu. Programa ait haber özetinde, Hande Kazanova, herhangi bir astronomi literatüründe yeri olmayan, tamamen uydurma Jenerasyon gezegenleri ile ilgili birşeyler söylerken, Haktan Akdoğan Mayaların beyin ameliyatı yaptığından bahsediyor. İspanyolların niyetini bile anlayamayıp, soykırıma uğrayan Maya'ların beyin ameliyatı yapmış olmaları, 2012 kehanetine nasıl bir kanıt oluşturuyor merak konusu. Astrolog Öner Bey ise yorumlarını bilumum rakamlarla süsleyerek zengin görünmelerini sağlamış ama verdiği bilgilerin pek çoğu asılsız ve desteksiz. Şurada ise daha akıllara zarar bir haber var. Akıl sağlığınıza önem veriyorsanız okumanızı tavsiye etmem, ama kısa bir alıntı ile bu haberdeki uzman hanımefendinin yorumlarının bilimsel dayanaklarını sizin takdirinize bırakıyorum. Bu arada, bahaneyle üç harflilerin enerjisinin bittiğini öğrendim de içime su serpildi. 🙂 22 Aralık'ta uyanıp kahvaltımızı edebilecek miyiz? Büyük oranda evet. Büyük oranda mı? 22 Aralık'ta iki yakın arkadaşım evleniyor, hediye alayım mı almayayım mı? Hediyelerinizi alın, onlar her halukarda evlenecek. Nasıl olacak o? 22 Aralık'ın karanlık olması büyük ihtimal. Zifiri karanlık mı yani? Dünya 26 bin yılda bir, bir döneme girer ve bir geçiş kapısı olur. Bundan 26 bin yıl önce Atlantis'in çöküşü yaşandı. Şimdi o 26 bin yılın sonundayız, bir geçiş dönemi yaşayacağız. Bu geçiş içinde iki alternatifimiz var. Ya karanlığa teslim olacağız ya da değişmeyi göze alıp aydınlığa kavuşacağız. Başka varlıklarla iletişime geçecek miyiz? Bu da ihtimallerin içinde. Üç harfliler mesela? Onların enerjisi bitti, artık yoklar. Yaklaşık 5 yıldır üç harflilerle ilgili bir temizlik var. Çünkü onlar ateş enerjisiyle çalışır. Dünyada sadece iki ateş enerjisi kaldı. Güneş ve magma. Onun dışındakiler temizlendi. Çünkü yeni boyut ve fotonla uyumlu değiller. Görevleri kalmadı. Hoşgeldin yeni yıl! 2012 yılı geçince ne mi olacak? Bu yazılıp çizilenler unutulacak. Televizyonda, gazetelerde boy gösteren bu kıyamet uzmanları, bir sonraki kıyamet tarihini açıklayacak, onun hakkında atıp tutmaya başlayacaklar. Yeni tarih hakkında yeni kitaplar yazılacak, felaket tellallarının, korku tüccarlarının cepleri bir kez daha dolup taşacak. Size bir iyi bir de kötü haberim var. Önce kötü haberle başlayalım:Bir gün gelecek ve Dünyamız yok olacak. Bundan yaklaşık 4 milyar yıl sonra, Güneş merkezindeki hidrojeni yakarak tüketecek, yıldızımız bir balon gibi şişerek bir kızıl dev yıldız haline geçecek ve Güneş Sistemindeki gezegenleri yutacak. Dünya eriyip güneşin içinde kaybolacak... Veya, uzayın derinliklerinden davetsizce gelen bir göktaşı gezegenimize çarpacak, ekolojimizi, iklimleri, belki de dünyanın dönüşünü değiştirecek. Koşullar insan ırkı ve pek çok canlının barınması için elverişsiz hale gelecek, hepimiz öleceğiz... Gelelim iyi habere: Bunlar 21 Aralık 2012 tarihinde olmayacak. Güneşin dünyayı yutmasını ne biz, ne torunlarımız görmeyeceğiz. Muhtemelen 4 milyar yıl sonra ortalıkta insan türü bile kalmamış olacak. Olur da dev bir göktaşı dünyaya yaklaşırsa bunu, UFO meraklılarından veya gazeteye günlük yıldız falımızı yazan astroloji uzmanlarından değil, ana haber bülteninden öğreneceğiz. Kısaca, keyfinize bakın. 🙂 Meraklısına notlar: - Mayaların takvim sistemi ile ilgili detaylar için Tevfik Uyar'ın Açık Bilim Aralık 2012 sayısı için yazdığı 22 Aralık'ta Görüşürüz: Sözde Maya Kıyameti isimli yazıyı okumanızı öneririm. - Gene Yalansavar ekibinden Bahadır Ürkmez, sözde Maya kıyameti ile ilgili güzel bir yazıyı, 2009 yılında kendi blogunda yayınlamış. National Geographic dergisinde yayınlanan bir makalenin çevirisini de içeren 2012- Bir Efsane Çürütüldü isimli bu yazı da, bu konuda ortaya atılan asılsız iddiaları güzelce açıklıyor ve cevaplıyor. - 2012 hoax sitesinde 2012 kıyamet kehaneti ile ilgili detaylı bilgi ve her tür iddiaya kapsamlı yanıtlar mevcut. . - SETI organizasyonunun Kıyamet: Sıkça Sorulan Sorular sayfasında 2012 yılına ait kıyamet senaryolarına, profesyonel astronomlar tarafından verilen cevapları okuyabilirsiniz. - Garajımdaki Ejder'in web sitesinde, NASA'nın 2012 kehanetlerine ilişkin yaptığı açıklamaları özet olarak içeren güzel ve açıklayıcı bir video mevcut. Videoyu izlemek isterseniz ekte, ancak Garajımdaki Ejder'in yazdığı yazıyı da okumanızı öneririm. Kaynaklar: - Why do people love doomsday predictions. New Scientist. - Can science beat the doomsday hype? Discovery News. - Why we believe in doomsday? Llwellyn Journal. - 2012 Mayan Doomsday: One Post to Rule Them All. Exposing Pseudoastronomy. - Heaven's Gate Suicides. Cult Education and Recovery. - 10 Failed Doomsday Predictions. Live Science"} {"url": "https://yalansavar.org/2013/02/14/oturdugu-yerde-kul-olanlar-cehennem-atesi-mi-metabolik-bozukluk-mu/", "text": "2006 yılında, Fransa'nın bir köyünde yalnız yaşayan 57 yaşında bir adam, evinde yanmış halde bulundu. Başı, göğsü, kolları ve ayakları neredeyse sapasağlamdı, ama vücudunun karnından bacaklarına kadar olan kısmı tamamen kül olmuştu. Yanmış bedenin birkaç santim yanındaki gazeteler, hasır iskemle, ve diğer nesneler isten kararmış, fakat yanmamışlardı. Evin kapısı içeriden kilitliydi ve anahtar içeriden kilide takılmıştı. Kapıyı kırmaktan başka içeri girme yolu yoktu. 2006 yılında, Fransa'nın bir köyünde yalnız yaşayan 57 yaşında bir adam, evinde yanmış halde bulundu. Başı, göğsü, kolları ve ayakları neredeyse sapasağlamdı, ama vücudunun karnından bacaklarına kadar olan kısmı tamamen kül olmuştu. Yanmış bedenin birkaç santim yanındaki gazeteler, hasır iskemle, ve diğer nesneler isten kararmış, fakat yanmamışlardı. Evin kapısı içeriden kilitliydi ve anahtar içeriden kilide takılmıştı. Kapıyı kırmaktan başka içeri girme yolu yoktu. Yine 2006 da, 55 yaşında bir adam Cenevre'deki evinde ölü bulunduğunda bedeninin dizlerinden göğsüne kadar olan kısmı, kemikleri dahil, bütünüyle küle dönmüştü. Fakat başı, bacaklarının alt kısmı ve ayakları çok az zarar görmüştü, çorapları ve ayakkabıları hala üzerindeydi. Ceset halının üzerindeydi ve halının sadece cesede temas eden kısmı yanıktı, vücudun etrafındakı kısmında hasar yoktu. Ahşap mobilyalar, kanepe, masa, çok yakında olmalarına rağmen yanmamışlar ama yağlı, sarımtırak bir maddeyle kaplanmışlardı. Bu vakalar, ve nice benzerleri, adli tıp araştırmacılarının alışık olduğu yanmalardan ve olağan ev kazalarından çok farklı özelliklere sahip. Geçmiş yüzyıllardan bu yana defalarca benzer nitelikte vakalar anlatılageldi. Bu olguya, 19. yüzyıldan kalma bir terimle Ani İnsan Yanması adı veriliyor. Bu tür yanmalara dair bilinen en eski yayın 1663 de, Paris'te yatağında yanarak ölen, ama yatağının çoğu ateşten etkilenmemiş olan bir kadına dair bir rapordur. Ondan seksen yıl sonra, 1745 te Philosophical Transactions of the Royal Society'de başka bir vaka aktarıldı: 62 yaşındaki zarif ve asil Cesena Kontesi Cornelia Baudi, 1731 yılında bir sabah yatağıyla penceresi arasında bir kül yığını olarak bulunmuştu. Kül haricinde geriye sadece çoraplı bacakları kalmıştı, odadaki eşyalar yangından etkilenmemişti. Makalede En iyi açıklama, içten gelen bir ateşle yanmış olduğudur diye yazıyordu. 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa'da yeni vakalar rapor edildi. 1832 yılında yazılan bir derleme, 1692 ve 1829 arasında gerçekleşen on dokuz ani yanma vakası listeledi. Kurbanların çoğunun sık sık veya sürekli olarak alkol aldığı belirtildi. Tartışmalar başladı, ama vakaların nadirliği yüzünden veriler yetersizdi. Ani yanma diye bir şey olmadığını, ifadelerin güvenilmez olduğunu söyleyenlerin yanı sıra, kurbanların çoğunun alkolik ve Viktoryen ahlakın sınırlarını zorlayan insanlar olmasına işaret ederek, tanrının gazabı olduğunu ima edenler de vardı. 1888 de British Medical Journal'da yayınlanan bir raporda, samanlıkta uyurken yanarak kül olan bir adamdan bahsedildi. Elleri ve sağ bacağı kopup aşağıdaki ahıra düşmüştü. Doktor, yakındaki saman yığınının ateş almadığına bakarak, ateşin dış sebeplerden değil, kurbanın içinden başladığına kanaat getirdi. Kurban aşırılığa kaçan davranışları ile bilinirdi diye yazarak, arif olan anlar demeye getirdi. Dönemin ruhçuluğa ve paranormale yatkın romantik havasında, cehennem ateşi imgesi ve nokta vuruşlu ilahi gazap algısı, ani yanma olayını mistik bir haleye büründürmüş olsa gerek. Nitekim ani yanma, dönemin edebiyatında Dickens, Zola, Balzac, Twain, Verne gibi yazarların eserlerinde yer bulur. Belki biraz da bu mistik hava yüzünden bilimciler ani yanma olaylarına bir süre sırt çevirdiler. Ancak, 20. yüzyılda benzer vakalar görülmeye devam etti. Adli araştırma yöntemlerinin gelişmesi sayesinde daha ayrıntılı belgelemeler yapmak mümkün oldu. Mary Reeser'in 1951'deki ölümü en iyi incelenen vakalardan biri oldu. Florida'da yaşayan Reeser, 2 Temmuz 1951 akşamı oğlunu ve torununu ziyaretine geldiğinde uyku haplarını almış, uyumaya hazırlanıyordu. Ertesi sabah bir komşusu onu uyandırmaya geldiğinde kapı kolunun tutulamayacak kadar sıcak olduğunu gördü. İçeri girildiğinde odanın dumanla kaplı olduğu görüldü. Odanın ortasında, içinden tek bir bacak çıkan bir kül yığını vardı. Tavandaki kiriş hala küçük alevlerle yanmaya devam ediyordu, ama diğer eşyalar isle kararmalarına rağmen yanmamışlardı. Aynı korkunç kader başka yer ve zamanlarda tekrarlandı. 8 Kasım 1964 de Helen Conway, Pennsylvania'daki evindeki koltukta, bacakları sapasağlam ama geri kalanı kül olmuş olarak bulundu. 5 Aralık 1966 da Dr. John Irving Bentley aynı kadere Coudersport, Pennsylvania'daki evinin banyosunda yakalandı, geriye sadece bir bacağının dizden aşağısı ve giydiği ayakkabısı kalmıştı. Bu şanssız insanların akıbetleri fotoğraflarla kayda geçti. Bu fotoğraflar çok itici ve korkunç olduklarından bu yazıya hiçbirini eklemedim. İlgilenenler verilen isimlerle internet araması yaparak veya kaynaklara bakarak resimleri görebilirler. Jenny Randles ve Peter Hough, tarihi vesikaları tarayarak 1613 ve 1990 arasında 111 tane ani yanma vakası tespit etti. Bunların çoğu İngiltere ve Fransa'dandı. 1988-2000 arasında Fransa'da beş ayrı vaka , 2000-2011 döneminde ise Avrupa ve ABD'de oniki vaka bildirildi . Tarih boyunca bildirilen ani yanma vakalarının toplam sayısı 150-200 arasında. Uzunca bir zaman ani yanma diye birşeyin olmadığı söylenirdi, ama artık adli tıp bu olguyu gerçek olarak kabul ediyor . Elbette paranormal veya ilahi değil, sadece yeterince açıklanamamış nadir ve şaşırtıcı bir olay. Ortak özellikler Ani yanma terimiyle tanımlanan olaylar, başka yanmalardan farklı özellikler taşıdıkları için şaşırtıcı ve ürkütücü. Bu vakaların hepsinde vücudun orta kısmı, kemikler dahil olmak üzere, tamamen kül oluyor, fakat kafa, kollar veya bacaklar sağlam kalmış olabiliyor. Alelade yangınların kurbanlarında ise tam tersine, en büyük zarar kafa, eller ve ayaklarda görülüyor. Başka bir şaşırtıcı ortak özellik, cesedin yanı başındaki eşyaların hiç yanmamış olması. Yanan vücuttaki yağın sıvılaşarak yere akmış olduğu görülüyor. Kurbanların hiç birinin yanında şiddetli bir ısı kaynağı veya ateşleyici madde bulunmuyor; en fazla sigara, çakmak, su ısıtıcısı gibi basit nesneler var. Bu eksiklik garip, çünkü et, çoğunlukla su barındırmasından dolayı kolay ateş alabilen bir madde değildir. Kurbanların hepsinin olmasa da birçoğunun kanında yüksek oranda alkol tespit edildi. Bu yüzden 19. yüzyılda alkolün dokuları yanıcı hale getirmiş olabileceği ileri sürüldü. Ancak, alkol safken bile yandığında güçlü bir ateş yaratmaz. Alkol alevinin içinden elinizi rahatlıkla geçirebilirsiniz. Ünlü kimyacı Justus von Liebig, bu hipotezi test etmek için 1851 de yaptığı bir deneyde, %70 lik alkol çözeltisi içinde muhafaza edilen numunelerin Bunsen ocağı alevinde bile tutuşmadıklarını gösterdi. Ne kadar alkol alırsanız alın, etiniz yanıcı hale gelmez. Kurbanların neredeyse hepsi orta yaşın üstünde, sağlıkları çok iyi değil, ve yalnız yaşıyorlar. Bir kısmı multipl skleroz veya kalp-damar hastalıklarından muzdarip, bir kısmı da sigara ve alkol bağımlısı. Vakaların kundakçılık ve cinayet olduğuna dair hiçbir delil yok. Kendini yakarak intihar muhtemel değil, çünkü kendini yakanların giysilerinde yakıt kalıntısı gözlenir, yakıt kabı da cesedin yakınında bulunur. En büyük acayiplik kemiklerin bile kül olması. Şiddetli yangınlarda veya cenaze ateşlerinde, yumuşak doku tamamen kül olsa da, kemikler geriye kalır. Krematoryumlar, cenazeyi çok yüksek sıcaklıklarda bir iki saat yakarak tamamen külleştirebilirler, ki o zaman bile geriye birkaç küçük parça kalır. Kemikleri külleştirecek kadar güçlü, ama birkaç santim uzaktaki eşyalara zarar vermeyecek kadar zayıf bir ateş nasıl ortaya çıkabilir? Fitil teorisi Vücut yağının ateşi devam ettirecek muhtemel bir yakıt olabileceği 1830 da ortaya atılmıştı, ama daha kapsamlı bir açıklama 1965 te geldi. Adli tıp uzmanı D. J. Gee, yanan bir insanın elbiselerinin vücuttaki yağın tutuşmasını kolaylaştırdığını, böylece uzun süreli, dokuları tamamen tüketen bir ateşin idame ettirilebileceğini ileri sürdü. Bir kap dolusu zeytinyağının içine attığınız bir kibrit söner gider; yağı bütün halde tutuşturmak zordur. Oysa kabın içine bir fitil koyarak onu bir kandil haline getirirseniz, saatlerce yavaş yavaş yanan bir ateş yaratabilirsiniz. Gee'nin fitil teorisi insan yağının da aynı şekilde yandığını öne sürüyor. Eğer vücudun bir noktasında deri altına inen bir yara veya yanık varsa, oradan çıkan yağ giysiye bulaşır. Yanarak kömürleşen pamuk veya yün dokuma, yağı azar azar çeken ince gözenekli bir malzemeye dönüşür. Bu ateş çok kuvvetli değildir, ama uzun saatler boyunca yavaş yavaş yanarak bütün vücudu tüketebilir. Fitil teorisi ani yanma olaylarının birçok ortak özelliğini açıklayabiliyor. İnsan yağı epeyce su barındırdığı için, yandığında fazla ısı vermiyor. Bu yüzden şiddetli alev görülmüyor ve yakındaki eşyalar tutuşmuyor. Deri altında fazlaca yağ barındıran göğüs-karın-kalça bölgesi kül olurken, daha az yağ barındıran veya giysiye temas etmeyen kısımlar etkilenmiyor. Ateşin hükmü sınırlı kalıyor . Bu teoriyi denemek için yapılan ilk deneylerde, bir parça insan yağı, önce bir parça insan derisine, sonra birkaç kat kumaşa sarıldı ve açık alevle tutuşturuldu. Yağ, açık alev olmadan bir saat için için yanarak tükendi. Harici bir ateşleyici fitil teorisinde kilit rol oynuyor. Ama ev şartlarında böyle bir ateşin nasıl oluştuğu konusunda görüş birliği yok. Bazıları, kurbanların sigara alışkanlığından yola çıkarak düşen bir izmaritin tutuşmaya yol açtığını söylüyor, ama bir sigara yanığının deri yağını açığa çıkarabilecek kadar derin bir yara açıp açmayacağı meçhul. Başka vakalarda yakındaki bir odun sobası, hatta cesetten altı metre uzakta bulunan bir su ısıtıcısı, ateşleme kaynağı olarak gösterildi. Görünüşe göre, her türlü basit ısı kaynağını ateşleyici olarak görme hevesi var. Adli araştırmacı John DeHaag, fitil teorisini daha gerçekçi şartlarda denemeye tabi tuttu. Domuzların doku ve yağ yapısı insanınkine benzediği için, ilk deneylerinde, temizlenmiş ve buzdolabında saklanmış bir domuz bedenini kullandı. Yeni bir çalışmasında ise insan kadavraları kullandı . Her iki deneyde de, bedendeki yağ yanmanın çok uzun süre devam etmesini sağlıyor, yanan bedene temas etmeyen eşyalar zarar görmüyor. Tavanda, bedenin üstüne denk gelen yerde çok yüksek sıcaklıklar oluşabiliyor. Bu gözlem, tavanın nasıl ateş aldığını açıklayabiliyor. Böylece, ani yanma olaylarının adli tıpta genel kabul gören açıklaması ortaya çıkıyor: Genellikle kurbanlar kalp krizi vb. doğal bir sebeple can veriyorlar, ya da uyku ilacı veya aşırı alkol alımından dolayı hissizleşiyorlar. Yakındaki bir ısı kaynağından gelen bir tutuşturma sonucu deri deliniyor, yağ açığa çıkıyor. Kurbanların giydikleri veya örttükleri kumaşlar bu yağı emiyor, ve yağın yavaş yavaş yanmasına, bedenin kül olmasına yol açıyor. Vücudun giysili olmayan baş, el gibi kısımları bu yüzden zarar görmüyor. Yakıt vücudun içinden dışarı çıktığı için ve büyük alevler oluşmadığı için çevreye zarar gelmiyor. Bu açıklamanın kabulünden sonra ani yanma terimi artık kabul edilmiyor, onun yerine devam eden yanma terimi teklif ediliyor. Zaten yanmanın ani olduğunu gören kimse yok; tarihteki hiç bir vakada bedenler alevler içinde gözlenmemiş. Gel gör ki, kadavralı deneylerde ortaya çıkan manzara, olay yeri fotoğraflarındakilere hiç benzemiyor. Gerçek vakalarda eller ve bacaklar bir vitrin mankeninden kesilip konmuşçasına sağlam kalabiliyorken, DeHaag'ın deneyinde bütün vücudun kömürleştiği görülüyor . Bu muhtemelen kadavranın bir yatağa yatırılmış olması ve yatağın dokumasının fitil etkisi yapmasından ileri geliyor. Ancak, daha önemli olan nokta, deneylerde kemiklerin sağlam kalmış olması. Oysa ki olay yeri raporlarına göre kemiklerin kül olması gerekiyor. Aseton teorisi Araştırmacı Brian J. Ford, etin tutuşturulmasının çok zor olduğuna, ve fitil etkisiyle bile kemiklerin sağlam kaldığına dikkat çekti ve alternatif bir teori teklif etti . Ford, çok daha hızlı ve kuvvetli bir yanma gerektiğini savunarak, metabolizmadaki bir dengesizliğin böyle bir yanıcılık sağlayabileceğini ileri sürdü. Karbonhidrat içeren gıdalar aldığımızda kanımızdaki glikoz artar. İnsulin hormonu, bu glikoz moleküllerinin başlıca karaciğerde bir zincir haline yani glikojene dönüştürülmesini sağlar. Karaciğerde depolanan glikojen gerektikçe parçalanır ve glikoz olarak kana salınır. Glikojen depoları tükendiğinde, vücut enerjiyi yağlardan elde etmeye yönelir. Yağlar metabolize edilirken hücrelerin enerji üretmekte kullandığı çeşitli moleküller ortaya çıkar. Uzun süren bir açlığın sonunda karaciğerde bu moleküllerin bazıları, keton cisimleri adı verilen moleküllere dönüştürülür ve hücreler enerji üretiminde bu molekülleri kullanırlar. Metabolizmanın bu acil durum planına ketoz adı verilir. Keton cisimleri vücutta beş saat içinde kullanılmazlarsa kendiliklerinden parçalanarak asetona dönüşür. Bu aseton idrarla ve nefesle vücut dışına atılır. Ketoz, uzun süren açlık ile ortaya çıkabilir. Nefesle atılan aseton açlıktan nefesimizin kokmasına sebep olur. Ayrıca uzun süren egzersiz, Atkins gibi karbonhidratsız diyetler, aşırı alkol alımı, ve tip-1 diyabet ketoza yol açabilir. Ketosis durumunun sağlığa zarar verdiği düşünülmüyor, ancak aşırı olması kandaki asit-baz dengesini bozacağı için zararlı olabilir. Ford'a göre, ketoz durumunda vücudun her yerinde çok miktarda aseton bulunacağı için, etin alev alması mümkün olabilecekti. Ani yanma olaylarının ortak özelliği olan bütünüyle külleşme bu şekilde sağlanabilirdi. Dahası, Ford ani yanma raporlarında güçlü mavi alevlerden bahsedildiğini, fitil teorisinin bunu vermediğini söyledi. Ford, bu teorisini denemek için, bir domuzun karnından, bir insanın 1/12 ölçeğinde biçimlendirilmiş bir parça aldı ve beş gün aseton içinde bekletti. Asetonu iyice emmiş olan et parçası, bir alevin yaklaştırılmasıyla hemen ateş aldı. Yaklaşık bir saat içinde numune kül oldu, fakat iskemleye oturur şekilde yerleştirilen modelin ayakları sağlam kalmıştı. Sonuç Ford'u çok etkiledi. Eldeki ceset modelinin bacakları sağlam kalmış, üst kısmı kül olmuş görünüyordu. Beklediği gibi, çok hızlı bir yanma gerçekleşmiş ve mavi alevler çıkmıştı. Bununla beraber, aseton teorisinin açıkları ve eksikleri, alternatifi olmayı iddia ettiği fitil teorisine göre çok daha fazla. Ford aseton yanışındaki yüksek hızın ve mavi alev fışkırmasının ani yanma raporlarına uygun olduğunu, fitil etkisinde böyle alev görülmediğini, dolayısıyla kendi teorisinin daha doğru olması gerektiğini iddia ediyor. Oysa bilimsel makalelerde ve tarihi kaynaklardaki vakalarda böyle bir gözlem yok. Ford'un verdiği mavi alevli yanma örneklerinden birinin ani yanma olduğu şüpheli, diğeri için ise literatüre değil, bir TV haber programına atıf yapıyor. Ford'un deneyinde modelin bacakları, alevler yukarı doğru uzandığı için sağlam kalıyor. Eğer yatar durumda olsaydı tamamının kül olması beklenirdi. Aseton teorisi kol, bacak ve kafanın neden sağlam kaldığını açıklamakta yetersiz kalıyor. Ford yanlış olarak, 1/12 ölçekli model ile gerçek bir kadavranın aşağı yukarı aynı sürede yanacaklarını iddia ediyor. Bu, bir ağaç kütüğü ile ince bir çıtanın aynı sürede yanacağını söylemek gibi birşey. Tam ölçeğe taşındığında hem yanma süresi, hem de yanmanın biçimi çok değişecektir. Daha da önemlisi, yaşayan insan dokusunda bulunabilecek azami aseton miktarının bu tür bir yanma için yeterli olup olmayacağını bilmiyoruz. Ford beş gün marine ettiği on beş santimlik et parçasının içinde ne miktarda aseton bulunduğunu ölçmemiş, ama canlı dokuda bulunabilecek miktardan çok fazla olduğunu tahmin edebiliriz. Yani, aseton teorisi fos çıktı. Kötü bilim Biraz konu dışına çıkıp, bilimsel görünen her şeye inanmamak hakkında ahkam keselim. Aseton teorisini Ford 2011'de ortaya attı, deneyini ise 2012'de yayınladı. Teori, muhtemelen zayıf noktaları yüzünden, bilimsel çevrelerde pek bir tesir yaratmış gibi görünmüyor. Ford'un yazdığı makalenin, bilimsel dergilerdeki başka makalelerin aksine, hakem incelemesinden geçmediği çok açık. Bağımsız gözlerle değerlendirilseydi, kolayca bulunabilecek hatalarla yayınlanamazdı. Ford'un The Microscope isimli, pek tanınmayan bir dergide, serbestçe yazabildiği düzenli bir köşesi bulunduğu anlaşılıyor, bu hipotez de bu köşede yayınlanmış . Ford'un hipotezi, popüler bilim dergisi New Scientist'te yayınlanmasından sonra internete ve çeşitli haber sitelerine yayıldı . Konuya meraklı olup da bir internet araması yaptığınızda öncelikle bu haberlere ulaşırsınız. Teorik bir mekanizma belirlemiş, deneyini de yapmış, demek ki şüpheye yer bırakmadan ispatlamış diye düşünebilirsiniz. Oysa bu iddiaya, önceki çalışmaların da ışığında, eleştirel bir gözle baktığınızda açıklarını görmeniz kolaylaşıyor. İnternette sık sık Cambridge profesörü olarak anılsa da, Ford aslında profesör filan değil . Herhangi bir konuda uzmanlık diploması yok, hatta üniversite diploması da yok. Cambridge ile tek bağlantısı Sürekli Eğitim Enstitüsü'nde mikroskop meraklılarına üç günlük bir ders vermiş olması . Ford iki yıl Cardiff Üniversitesi'nde biyoloji okumuş, sonra da kendi ifadesiyle bilimin gidişatı onu tatmin etmediği için üniversiteyi bırakıp bilimsel araştırmaya yeni bir disiplinlerarası yaklaşım getirmek için kendi laboratuarını kurmuş . Bunda kötü birşey yok, ama bağımsız çalışan bir bilimci de genel bilimsel kriterlere uymak zorundadır. Ford'un yazdığı çeşitli kitaplar, bilimsel konulara dair hazırladığı radyo ve TV programları var, ama kendisini bir bilim yazarından çok araştırmacı gibi göstermeyi tercih ediyor. Birçok değişik alanda spekülasyon yapmaya bayılıyor, ancak hepsine yabancı olduğu için temel hatalar yapıyor. Sözgelişi, büyük dinozorların karada değil suda yaşamış olması gerektiğini iddia ediyor. Bu iddia paleontologlar arasında yüz küsur sene önce yaygındı, ama artık çürütüldü. Alandaki temel bilgilere sahip olmadan özgüvenli iddialarda bulunması yüzünden epeyce tepki çekti. Ford ayrıca hücrelerin bireysel zekaya sahip oldukları, Darwinizm'in bir din haline geldiği gibi spekülasyonlar yapıyor. Aseton teorisinin de diğerleri gibi kafasına esiveren bir fikir olduğu anlaşılıyor. Skepticblog'dan Donald Prothero, Ford'u abartılmış amatör bilim meraklısı ve medya meşhuru olarak tanımlıyor. İngiliz bilim camiasında, hiç bir alanda ileri seviye eğitimi veya niteliği olmayan bir çatlak olarak biliniyor. Anlaşılan bütün olayı, pek bilgi sahibi olmadığı farklı bilim alanlarına bulaşıp parlak birşeyler ortaya atarak medyaya konu olmak, ve sonra başka bir şeye geçmek. Yani, bilimsel terimler kullanan, bilimsel görünen her şey bilimsel değildir. Bilim disiplininin gerektirdiği özenle yapılıp yapılmadığına bakmak gereklidir. Bu elbette kolay bir şey değil. Ani yanma olayını merak edip okumaya başladığımda aseton teorisine rastlayıp ondan çok etkilenmiştim, ama biraz daha düşünmeye vaktim olması sayesinde açıklarını görebildim. Herkesin bu kadar vakti olmayabilir, veya daha derin inceleme hevesi olmayabilir. O yüzden Yalansavar gibi siteleri takip etmeniz, ve Palavra Tespit Kiti'ni aklınızın bir köşesinde bulundurmanız çok faydalı olur. Bu yazı, Açık Bilim dergisinin Aralık 2012 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Kaan Öztürk, Oturduğu Yerde Kül Olanlar: Cehennem ateşi mi, metabolik bozukluk mu? Yalansavar'ın Notu: Bir Kendiliğinden Yanma olayı olmasa da, benzer bir fenomen Türkiye'de yaşandı. Bundan birkaç ay önce Siirt'de yaşayan bir ailenin evinde son bir ayda 300 kere yangın çıktığına dair haberler basında yer aldı. Söz konusu eve kameralar yerleştirilince yangın olayları mucizevi bir şekilde sonlandığı gibi, Siirt Üniversitesi yakın zamanda yangınların çıkışında, iddia edildiği gibi metafizik unsurların etkili olma ihtimalinin zayıf olduğu kanaatine varılmıştır. diye bir açıklama yaptı. Bu yazı ilginizi çektiyse, konuk yazarımız Kaan Öztürk'ün kişisel blogunda bu konuya ilişkin Yangın Çıkaran Cinler! ve İn misin? Cin misin? başlıklı yazılarını da okumanızı tavsiye ederiz. Kaynaklar Thierry W. Levi-Faict, Gerald Quatrehomme. So-called Spontaneous Human Combustion, J. Forensic Sci, September 2011, Vol. 56, No. 5. Cristian Palmiere, Christian Staub, Romano La Harpe, Patrice Mangin. Ignition of a human body by a modest external source: A case report. Forensic Science International, 188 (2009), e17-e19. Virve Koljonen, Nicolas Kluger. Spontaneous Human Combustion in the Light of the 21st Century, J. Burn Care & Research, Vol. 33, No. 3, May/June 2012, e102-e108. Brian J. Ford. Solving the Mystery of Spontaneous Human Combustion. The Microscope, Vol. 60:2, 63-72 (2012) S. Gromb, X. Lavigne, G. Kerautrut, N. Grosleron-Gros, P. Dabadie. Spontaneous Human Combustion: A sometimes incomprehensible phenomenon. J. Clinical Forensic Medicine (2000), 7, 29-31. John D. DeHaan. Commentary on: So-called Spontaneous Human Combustion, J. Forensic Sci, September 2012, Vol. 57, No. 5. John D. DeHaan. Sustained Combustion of Bodies: Some Observations, J. Forensic Sci, November 2012, Vol. 57, No. 6. SmartPlanet: Spontaneous combustion might be real, and pigs might help us figure out why it happens.http://www.smartplanet.com/blog/science-scope/spontaneous-combustion-might-be-real-and-pigs-might-help-us-figure-out-why-it-happens/13542 Cambridge News: Professor's breakthrough on human combustion theory http://www.cambridge-news.co.uk/News/Professor-gets-crackling-on-human-combustion-theory-21082012.htm Institute of Continuing Education, Cambridge University http://www.ice.cam.ac.uk/components/tutors/?view=tutor&id=1955&cid=4036 Brian J. Ford, özgeçmiş http://www.brianjford.com/wcvgen.htm Skepticblog: Bad Science Journalism 101 http://www.skepticblog.org/2012/04/04/bad-science-journalism-101/ Yalansavar: Palavra Tespit Kiti https://yalansavar.org/2012/08/22/palavra-tespit-kiti/ How Stuff Works: How Spontaneous Human Combustion Works http://science.howstuffworks.com/science-vs-myth/unexplained-phenomena/shc.htm io9: 10 Cases of Spontaneous Human Combustion http://io9.com/5855700/10-cases-of-spontaneous-human-combustion"} {"url": "https://yalansavar.org/2013/04/15/aman-beni-sahit-yazmasinlar-yanilabilirim/", "text": "Herhangi bir yerdeki adaletsizlik başka yerlerdeki adalet için tehdittir. Martin Luther King Jr. Televizyonda yayınlanan suç ve polisiye dizilerinden en çok Law & Order'ı severim. Sonuna ek almış olan SVU ve Criminal Intent'i değil ama 1990'da yayınlanmaya başlayanı. 45 dakikalık dizi bir cinayet kurbanının bulunması ile başlar; ilk 20 25 dakikasında New York dedektiflerinin suçluyu yakalayışlarını izleriz. Kalan sürede ise Amerikan adalet sisteminin yargılama, savunma, iddianamenin hazırlanması gibi süreçleri gösterilir izleyicilere. Dizinin bu basit akışı polis suçluyu yakaladı ve adalete teslim etti cümlesinin ne kadar yanlış olduğunu, polisin takip ettiği delil toplama, sorgulama, görgü tanıklarının ifadelerini alma süreçlerinin adaletin nasıl ayrılmaz bir parçası olduğunu gözler önüne serer. Mahkeme önüne gelen sanığın suçlu ya da suçsuzluğunu gösterecek, polisin çalışmaları ile elde ettiği deliller içerisinde belki de en makbul olanı son yıllarda en geçerli delil haline gelen DNA analizlerini saymazsak- görgü tanıklarının ifadeleri olsa gerek. Oysa, 90'lı yıllardan bu yana suçluların bulunmasında adaletin en önemli aracı haline gelen DNA analizleri ve psikoloji araştırmaları, masum insanların, görgü tanıklarının bilmeden yaptıkları hatalardan korunması gerektiğini gösteriyor. Örneğin Innocenceproject.org isimli site A.B.D.'de 1989 yılından bu yana suçsuz oldukları halde ceza aldığı ispatlanan 302 masum insanın adaletsizliğe uğramasında en büyük katkının, görgü tanıklarının suçluyu yanlış teşhis etmesi olduğunu aktarıyor. Az bir oran değil verilen; 302 vakanın % 72'sinde görgü tanıklarının hatası rol oynamış . Bilimsel çalışmalara azıcık değer verilmekle önlenebilecek bu adaletsizlikler bilime ve biliminsanlarının çalışmalarına kulak kabartılmasının önemini vurguluyor, neresinden bakılırsa bakılsın. Görgü tanıklarının sorgulama sırasında yönlendirmeye açık oldukları iddiası ilk olarak 1900 yılında Alfred Binet tarafından ortaya atılıyor olsa da görgü tanıklarının doğruluğunu ve güvenilirliğini ciddi anlamda sorgulayan ilk araştırmacının Hugo Munsterberg olduğu biliniyor. 20. Yüzyılın başlarında çeşitli araştırmacılar görgü tanıklarının olayları yanlış hatırladıklarına dair yayınlar yapıyorlar. Bu araştırmalar daha çok bir fikri test eden ilginç deneyler olarak kendilerini gösteriyorlar. Nitekim modern veri toplama standartlarına göre oldukça zayıf verilerle yayınlanan bu araştırmalar pek kabul görmüyor ve adalet sisteminde herhangi bir etki yaratmıyorlar . Yine de bu ilginç deneylerden birinden örnek olması için kısaca bahsetmekte fayda var: 1901 yılı sonunda Prof. Franz von Liszt ders verdiği sınıfta bir tiyatro oyunu sergiliyor. Sınıfta ders içerisinde iki öğrenci aniden ateşli bir tartışmaya tutuşuyorlar. Tartışmanın hararetinin arttığı bir anda öğrencilerden biri tabanca çekiyor ve araya girmeye çalışan profesörü vuruyor. Dersi izleyen öğrenciler korku içerisinde bakınırken profesör ayağa kalkıyor ve olayın düzmece olduğunu açıkladıktan sonra öğrencilerden gördüklerini yazmalarını istiyor . Öğrenciler gerçekte hiç olmayan konuşmaları kavgacıların ağzından duyduklarını anlatıyorlar. En doğru şekilde olayı anlatanın bile ifadesinde olmamış olayların oranı %25'i buluyor. İşin ilginç tarafı hikayesini anlatan öğrenci ne kadar çok kendine güveniyorsa anlattıkları o kadar hatalı oluyor . Hafızamızın sanıldığı kadar güvenilir olmadığını gösteren çalışmalar yapan deneysel psikologlar içerisinde Elizabeth Loftus'un özel bir yeri var . 1970'li yılların ortalarında başlayan araştırmalarında Loftus, hafızanın olayları nasıl hatırladığı konusunda çeşitli yayınlar yapıyor. 1974 yılında yayınlanan çalışmasında Loftus deneklere bir araba kazasının videosunu izlettiriyor; daha sonra denekleri aracın hızı konusunda sorguya çekiyor. Deneklerden araçların hızını tahmin etmelerini isterken, sorduğu sorunun biçimini değiştirerek dışarıdan verilen bir bilginin bir olay hakkındaki anılarımızı nasıl etkilediğini belirlemeye çalışıyor. Araçlar birbirine dokunduğunda yaklaşık hangi hızda gidiyorlardı? sorusunu sorduğunda aldığı tahminler, araçlar birbirine girdiğinde yaklaşık hangi hızda gidiyorlardı? sorusuna verilen tahminlere göre çok daha düşük oluyor; ilk soruya verilen ortalama hız 31.8 mil/saat iken ikinci soruya verilen yanıtların ortalaması 40.5 mil/saat . Bu çalışması ile sorunun soruluş biçiminin olayları hatırlayış şeklimizi değiştirdiğini, yönlendirici soruların hafızamızda önemli etkileri olduğunu gösteriyor. Loftus, The Formation of False Memories isimli makalesinde ise, hiç yaşanmamış olayların bile yaşanmış gibi hatırlanmasının mümkün olduğuna dair güçlü kanıtlar sunuyor, olmamış olayların hafızamıza yerleştirilebileceğine işaret ediyor . Bir olayı hatırlarken dışarıdan gelen hatalı ya da gerçek dışı bilgilerin anılarımızı çarpıttığını gösteren çalışmalara imza atan Loftus'tan farklı olarak, insan hafızasının insanları nasıl hatırladığı üzerinde çalışan başka bir biliminsanı Robert Buckhout, insanları nasıl hatırladığımız ile ilgili çalışmalar yapıyor. Çalışmaları çok prestijli dergilerde yayımlanmasa da, görgü tanıklarının şüpheliyi teşhis etme süreçleri konusunda bir çok genç araştırmacıyı etkileyen Buckhout, filmlerden aşina olduğumuz Amerikan karakollarında 6 kişi içinde şüpheliyi teşhis eden görgü tanıklarının sıklıkla hata yaptığını ilginç bir çalışma ile kamuoyuna göstermiş. Buckhout, New York şehir televizyonu tarafından yayınlanan bir kapkaç olayı sahneliyor. Daha sonra 6 kişilik bir şüpheli grubu içinden izleyicilerden doğru kişiyi teşhis etmelerini istiyor. Geri dönüş yapan 2145 izleyicinin yaklaşık 2000'i yanlış kişiyi saldırgan olarak teşhis ediyor . Loftus, Buckhout ve yüzlerce başka araştırmacı 1900'lerin başından bu yana hafızanın bir video kamera olmadığını, anılarımızın her anlatılışta tekrar tekrar yaratıldığını, bazı detayların eklendiğini/çıkarıldığını, hatırladıklarımızın zaman içinde değiştiğini gösteren çalışmalar yapmış olsalar da, bu çabaların meyvelerini vermeye başlamaları 1999 yılını buluyor. Amerikan Adalet Bakanlığı o yıl, görgü tanıklığı konusunda uzman olan değişik dallardan 34 kişilik bir ekibin önerileri doğrultusunda Görgü Tanıklığı: Kanun Uygulayıcılar için Kılavuz isimli bir dokümanla ilgili birimlere yol göstermeye başlıyor. 34 kişilik ekibin içerisinde kriminal psikoloji alanında önde gelen araştırmacılarından Gary Wells de var. Gary Wells görgü tanıklarının güvenilirliği ile ilgili çalışmalardan ziyade görgü tanıklarının performanslarını etkileyen faktörler üzerinde çalışıyor. Profesör erken dönem deneylerinden birinde bir suça tanık olan 100 kişiye içlerinde gerçek suçlunun da bulunduğu 6 kişi arasından suçluyu teşhis etmelerini istemiş. 54 kişi gerçek suçluyu seçerken, 25 kişi masum birini suçlu olarak teşhis etmiş. Kalan 21 kişi ise suçlunun grup içinde bulunmadığını belirtmiş. Bu rakamlar oldukça iç karartıcı ama aynı suça tanıklık eden başka 100 kişinin verdiği yanıtlar kadar değil. İkinci denek grubuna gösterilen 6 kişi içerisinde gerçek suçlu bulunmamasına rağmen, sadece 32 kişi gerçek suçlunun altı kişi arasında olmadığını söylerken, kalanların nerede ise tamamı suçluya en çok benzeyen masum birini teşhis etmiş . Benzer sonuçlar veren diğer çalışmalarının ışığında Wells, görgü tanıklarının performanslarını etkileyen 2 ayrı grup değişken olduğunu söylüyor: sistem değişkenleri ve kestirici değişkenler. Kestirici değişkenler tanıkların suçluyu teşhis ederken hata yapmalarına yol açan fakat adalet sisteminin kontrol edemediği faktörler. Suça tanık olmanın getirdiği stres, başka ırktan bir suçluyu teşhis etmenin getirdiği zorluklar, suç esnasında silaha odaklanmanın olumsuz etkileri, suça tanık olunan sürenin uzunluğu, tanıklık ile ifadenin alınması arasında geçen süre kestirici değişkenlerden bazıları. Sistem değişkenleri ise adalet sisteminin üzerinde etkisi olan doğru uygulamalarla tanıkların hafızaları üzerindeki olumsuz etkileri en aza indirilebilecek faktörler. Örneğin aynı suça tanık olan kişilerin olaydan sonra detayları birbirleri ile paylaşırken karşı tarafın hafızasını kirlettikleri çeşitli araştırmalar tarafından ortaya koymuş. Suç mahalline ilk olarak intikal eden polislerin tanıkları birbirinden ayırması tanıkların hafızasının mümkün olduğunca dış faktörlerden etkilenmemesini sağlıyor . Adalet sisteminin, tanıkların ifadesini alırken ya da tanıklar suçluyu teşhis ederken dikkat edeceği, tanığa gereksiz bilgi vermemesi, yönlendirmemesi, hatta tanığa suçlu bu grubun içinde olabilir de olmayabilir de diye küçük bir hatırlatma yapması bile tanıkların doğru kişiyi teşhis etme, olayı gördükleri gibi anlatma olasılıklarını arttırıyor. Prof. Wells teşhis sürecinin bilimsel bir deney gibi düşünülmesi gerektiğini söylüyor ve David A. Harris'in Failed Evidence: Why Law Enforcement Resists Science isimli kitabında aktarıldığı şekliyle bu fikrini şöyle açıklıyor: Polisin bir hipotezi vardır ; hipotezlerini test etmek için materyal toplarlar ; bir deney sistemi hazırlarlar , deneklere gerekli talimatları verirler; deneyi yaparlar ; verileri kaydederler ; elde edilen veriler ışığında hipotezlerini değerlendirirler . Biliminsanlarının bir bilimsel deney gibi gördükleri suçluyu teşhis etmenin, ve hafızamızın oyunlarına ve yanılgılarına açık olan sorgulama süreçlerinin toplumsal adaletin sağlanmasındaki rollerinin önemi sadece masum insanların suçlu ilan edilmesini önlemekle sınırlı değil. Gerçek suçlu yerine masum birinin ceza çekmesi aslında gerçek suçlunun yakalanıp adalete teslim edilmediği ve suç işlemeye devam ettiği anlamına geliyor. Gerçek suçlunun yakalanamamış olması masum insanların hayatlarından çalar, belki de ölüme sürüklerken, başka birinin yakalanmış ya da şüpheli konumunda olmasından faydalanarak serbestçe aramızda dolaşabiliyor ceza alması gerekenler. Görgü tanıklarının hataları nedeni ile A.B.D'de idam edilmeyi beklerken DNA testleri ile aklanıp cezaevinden kurtulanlar şanslı olanlar. Ülkemizde kaç kişinin görgü tanıklarının hatası nedeni ile ceza aldığını gösteren bir çalışmaya rastlamadım. Hatta ceza aldıktan sonra DNA testi ile aklanan var mı yok mu onu dahi bilmiyorum. Ancak 28 Mayıs 2011'de tecavüze uğrayan 85 yaşındaki kurbanın kendine tecavüz eden kişi olarak gösterdiği, teşhisin ardından tutuklanıp mahkemeye sevk edilen ve kefaletle serbest bırakılan Hamdi Kayar'ın bu tutuklanmayı gururuna yediremeyip yaşamına son verdikten 2 sene sonra DNA testi ile aklanması, ülkemizde de benzer adaletsizliklerin yaşandığına işaret ediyor . Umarım kanun yapıcı olan T.B.M.M bundan sonraki yargı paketlerini hazırlarken bilimi ve biliminsanlarının çalışmalarını bir parça inceler ve gerekli önlemleri alma yönünde az da olsa adımlar atar; yoksa aman beni şahit yazmasınlar diyerek olay yerinden hızla uzaklaşanları ayıplamak yerine, olası bir adaletsizliğe sebep olmadıkları için alkışlamamız gerekebilir. Kaynaklar: - http://www.innocenceproject.org/Content/Facts_on_PostConviction_DNA_Exonerations.php 16 Şubat 2013 tarihinde ziyaret edildi - Eyewitness Evidence: Improving Its Probative Value, Gary L. Wells, Amina Memon, and Steven D. Penrod - Seeing Is Believing, Steve WeinBerg, The American Prospect Nov/Dec 2012, - Psikonevrotik Keçiler, Alex Boese - http://en.wikipedia.org/wiki/Franz_von_Liszt 18 Şubat 2013 tarihinde ziyaret edildi - Reconstruction of Automobile Destruction: An Example of the Interaction Between Language and Memory, Elizabeth F. Loftus & John C. Palmer - 7. The Formation of False Memories, Elizabeth F. Loftus, Jacqueline E. Pickrell - Eyewitness Evidence A Guide for Law Enforcement Research Report, U.S. Department of Justice - False Eyewitness Who are you going to believe? Me or your lying eyes?, Douglas Starr, http://discovermagazine.com/2012/nov/04-eyewitness 18 Şubat 2013 tarihinde ziyaret edildi - Failed Evidence: Why Law Enforcement Resists Science, David A. Harris - http://gundem.milliyet.com.tr/mugla-da-komsu-tecavuz-iddiasi/gundem/gundemdetay/30.05.2011/1396487/default.htm 1 Mart 2013 tarihinde ziyaret edildi - http://www.gundem724.com/3-sayfa/masumiyeti-intihar-ettikten-sonra-anlasildi-h755201.html 1 Mart 2013 tarihinde ziyaret edildi"} {"url": "https://yalansavar.org/2013/09/20/cebinizdeki-frankestayn/", "text": "Cep telefonları kanser yapar mı? Bu sorunun doğurduğu yersiz bir fobi, düzenli aralıklarla, neredeyse bir bahar şenliği rutiniyle manşetleri işgal ediyor. Oysa, etraflı ve dikkatli araştırmalara rağmen, cep telefonunun kanser yaptığına dair bir deneysel delil bulunmadı. Dahası, madde ve ışığın etkileşimine dair temel fizik kuralları da bunun teorik olarak mümkün olmadığını söylüyor. Ocak 2011'de TBMM Kanser Araştırma Komisyonu bir rapor hazırladı. Rapor da birçok gerçek kanser riskine dair makul açıklamalar mevcuttu. ama basın bunları bir yana bıraktı, cep telefonları, baz istasyonları ve yüksek gerilim hatlarının direkt olarak kanser yapıcı yönde bir delil ortaya koymadığı, ancak mevcut dolaylı veriler nedeniyle dikkat edilmesi gerektiği ifadesi büyütüldü de büyütüldü. Ardından, Sağlık Bakanlığı yangına körükle gitti, hiç bir bilimsel temeli olmamasına rağmen, cep telefonlarının ciddi tehlike yarattığını ilan etti. Oysa ki geniş çaplı araştırmalar, cep telefonu kullanımının kanser ihtimalini artırmadığını gösteriyor. Sağlık Bakanlığı'nın komisyon raporuna kendi imkanlarımla ulaşamadığım için ne gibi araştırmaları değerlendirdiklerini inceleyemedim. Onun yerine kendi araştırmamı kendim yaptım. Çok uğraşmam gerekmedi; başta World Health Organization olmak üzere birçok kurumun desteğiyle çok kapsamlı araştırmalar yapılmış bile. Sonuç: Cep telefonları kanser yapmıyor. Hiç bir cep telefonu şirketiyle, normal ücretli abonelik dışında, doğrudan veya dolaylı bir çıkar ilişkim yoktur. Bu yazının tek amacı kitle histerisi haline dönüşen bir safsatayı çürütmek, kafası karışanlara mevcut tıp ve fizik bulgularının rehberlik etmesini sağlamaktır. Burada yazılanların hepsi baz istasyonları ve yüksek gerilim hatları için de geçerlidir. İlginçtir, bugün yerleşim yerlerindeki baz istasyonlarının çevresinde koparılan fırtına, 1970'lerde yüksek gerilim hatları konusunda da koparılmıştı. Artık yüksek gerilim hatlarının hiç lafı geçmiyor, unutuldu gitti. Toplumsal panikler gelip geçiyor, ama sıklıkla yeni elbiselerle tekrar karşımıza çıkıyorlar. Tıbbi bulgular Cep telefonlarının kanser yapıp yapmadığı uzun zamandır inceleniyor ve sonuçlar hep negatif. Bu konuda yakın zamanda tamamlanan en kapsamlı inceleme, Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı tarafından koordine edilen Interphone araştırması. Bu araştırma 13 ülkede beş binden fazla beyin kanseri vakasını inceledi. Araştırmanın sonuçları International Journal of Epidemiology dergisinin 17 Mayıs 2010 sayısında yayınlandı. Interphone araştırmasının sonucuna göre, cep telefonu kullanımı en yaygın iki beyin tümörünün oluşma riskini artırmıyor. Ayrıca telefonla konuşma süresi veya kaç yıl telefon kullanıldığı da riski artırmıyor. Telefonda en çok zaman geçirenler arasındaki küçük bir grupta glioma riskinde biraz artış görülse de, araştırmacılar bu farkı istatistiksel olarak anlamlı bulmuyor. (İstatistiksel anlamsızlık şu demek: Hilesiz bir parayı on kere atarsanız yazı ve tura her zaman beşer beşer gelmez; mesela altı kere yazı dört kere tura gelebilir. Bu farktan yola çıkarak para hilelidir demek anlamsızdır çünkü parayı bir milyon kere atarsanız yazı-tura oranı eşit olmaya çok yaklaşır, 6:4'de kalmaz.) Başka araştırmalar, akustik neuroma denen bir tümörün riskinin de cep telefonu kullanımı ile artmadığını gösteriyor. Bazı araştırmalarda başın telefonun tutulduğu tarafında daha fazla tümor oluştuğu ifade edilse de, bu sonuç güvenilir değil, çünkü hasbelkader telefonu tuttuğu tarafta tümörü çıkan hastalar onay yanılgısı ile telefonumu o tarafta kullanıyordum demeye daha eğilimli oluyorlar. ABD Ulusal Kanser Enstitüsü'nün hazırladığı Cell Phones and Cancer Risk sayfasında beyin kanseri ve cep telefonu ilişkisine dair benzer araştırma sonuçlarının özetleri mevcut. Bütün araştırmalar ya hiç bir ilişki bulamıyor, ya da çok zayıf ve tekrarlanamayan sonuçlar bildiriyor. Kesin sonuçlar olmayınca, Xkcd'nin güzel karikatüründe olduğu gibi, kanserin cep telefonlarının artmasına yol açtığını bile iddia edebiliriz. Kanser oluşumunun fiziği Kanserin molekül seviyesindeki sebebi, genetik malzemeyi barındıran DNA'da kopmalar olması ve DNA'nın sağlıklı yapısının kaybedilmesidir. Kimyasallar, virüsler ve enerjik radyasyon sonucunda DNA molekülü kırılıp yanlış şekilde birleşebilir. Bu mutasyonların bazıları kansere yol açar. Fizikte radyasyon terimi genel olarak bütün elektromanyetik dalgaları tarif eder. Görünür ışık, radyo dalgaları, mikrodalgalar, morötesi, X ışınları, vs. hepsine birden radyasyon denir . Radyasyon ile madde etkileşebilir, ama sadece ve sadece molekül için müsait olan dalga boylarında. Vücudumuzu oluşturan organik moleküllerin bağlarının belli dalga boylarındaki radyasyon ile kırılması mümkündür. Söz gelişi, görünen ışıktan daha kısa dalga boylu olan mor ötesi ışınlar deriye nüfuz ederek, deri hücrelerindeki DNA'yı kırıp deri kanserine yol açabilirler. Daha da enerjik olan X ışınları vücudun içinden geçebildiği için, vücut içinde herhangi bir yerde tümör yaratabilir. Ama her radyasyon aynı değildir. İletişimde kullandığımız mikrodalga ve radyo dalgaları organik moleküllerle etkileşmeden geçer giderler. DNA'nın molekül bağlarını kıracak enerjiye sahip olmadıkları için kansere yol açmazlar. Su moleküllerinin iyonlaşması sonucu oluşan serbest radikaller de DNA'nın kırılmasına yol açabilirler, ama radyo dalgaları ve mikrodalga suyu iyonlaştırmaz. Az miktarda radyo dalgası birşey yapmayabilir, ama şimdi her alet radyasyon yayıyor, bunların birikmesi bir zarar verebilir mi? Hayır; ve bunu aslında Einstein cep telefonlarından çok önce, 1905 yılında ispatladı. Fizikteki fotoelektrik etkiye göre, eğer radyasyon maddeyle etkileşiyorsa, verilen ışının şiddetini artırmak etkileşen molekül sayısını artırır. Fakat etkileşme yoksa, daha fazla ışın vermek hiç bir şeyi değiştirmez. Eğer dalga boyu uygun değilse, gücü ne kadar artırırsanız artırın birşey olmaz. Üsküdar'da durup Boğaz'ın öte yakasına, 1 kilometre mesafedeki Beşiktaş'a taş attığınızı düşünün. Bir milyon taş bile atsanız hiç biri Beşiktaş'a ulaşmayacaktır, birikme etkisi söz konusu değildir. Radyo dalgalarının DNA'yı kırma ihtimali ise, attığınız taşın 20 kilometre ötedeki Yeşilköy havaalanına ulaşma ihtimali kadardır. Peki ama mikrodalga fırınlar et pişiriyor. Cep telefonları mikrodalga kullanıyor. O zaman beynimiz pişmez mi? Ona da hayır. Birincisi, fırınlardaki mikrodalga şiddeti 1000 Watt kadar, telefonlardaki ise bunun binde birinden az, sadece 1 Watt seviyesinde. Fırındaki mikrodalga ışınlar yemeğin dış kısmını ısıtır, ısı içeriye doğru iletimle nüfuz eder. Telefonun yaydığı mikrodalgalar da derimizi azıcık ısıtır, ama bu ısıtma mesela güneşin kafamızı ısıtmasından çok daha zayıftır. Doğal soğutucumuz olan kan dolaşımı bu fazla ısınmayı hemencecik dengeler. Yani, cep telefonlarının beyne etkisi deneysel olarak gözlenmediği gibi, teorik olarak da böyle bir etki olması beklenemez. Robert Park'ın Cellular Telephones and Cancer: How Should Science Respond? makalesinde ve Voodo Science kitabında daha fazla ayrıntı bulabilirsiniz. Peki bu yok mu demek? Bir şeyin yokluğunu ispatlamak çok zordur; en fazla bulamadık diyebilirsiniz, o zaman da daha iyi arayın karşılığı alabilirsiniz. On yıllık kullanım yetmez, yirmi yıl olsun, beş bin kişi yetmez, elli bin olsun, ve saire. Diyelim telefonunuzu kaybettiniz ve evde olduğuna inanıyorsunuz. Ceplerinize baktınız, başka telefondan arayıp çaldırdınız, her tarafı didik didik ettiniz, yine de bulamadınız. Evde hiç bir yerde olmadığını ispatlayamazsınız, ama hayatınızı onu aramakla geçiremeyeceğinize göre, makul bir arama çabasından sonra yok diyebilmeniz ve işinize bakmanız lazım. Kanser bağlantısı konusunda da çizgiyi bir yerde çekmek lazım, ve uzmanların gözünde bu araştırmalar, en azından beyin kanseri konusunda, cep telefonlarının masum olduğunu gösteriyor. Öyleyse hekimler neden dikkat edin diyorlar? Hekimliğin en önemli prensibi, zarardan kaçınmaktır. Hekim için insan sağlığını garantiye almak önemlidir, o yüzden yeni ve tartışmalı konularda emniyetli olmak yönünde hata yapmayı tercih ederler. Cep telefonlarının hiç bir zararlı etkisi olmayabilir, ama hekimler ne olur ne olmaz diye mesela kulaklık kullanmayı tavsiye edebilirler. Muhafazakarlık en garantili yoldur. İleride haksız da çıksanız, hiç bir zarara sebep olmadığınız için başınıza bir şey gelmez. Haklı çıkarsanız da Ben söylemiştim! diyebilirsiniz. Ancak tarih, yersiz emniyet meraklısı aşırı muhafazakarlığın gelişmeyi baltaladığı örneklerle doludur. Emniyet temel bir insan ihtiyacıdır, ama uydurma hayaletlerden korkarak hayatı aksatmak uzun vadede zarar getirir. Tedbir almanın ne zararı var? Cep telefonu ve radyo dalgaları fobisinin iki sebepten dolayı topluma ciddi zararları olduğunu düşünüyorum. Birincisi pratik, ikincisi daha felsefi. Pratik zarar, varolmayan bir şeyin korkusunun günlük hayatımızda yarattığı gereksiz zahmet ve stres. Bazı tedbirler zahmetli olmayabilir: Mesela telefonu uzak tutmanın ve kulaklık kullanmanın bir zararı yok . Keza, gülünç olmaktan korkmuyorsanız kafanıza alüminyum folyo sarmanın da hiç bir zararı olmaz. Ancak, korku aklı baştan alır; fazla korkanlar kolaylıkla sahtekarların tuzağına düşebilirler. Radyo dalgalarını engelleyen koruyucuların pazarlandığı web sitelerini görmüşsünüzdür. Bunlar, özellikle annelerde ve hamilelerde irrasyonel korkular yaratarak pazarlama yapıyorlar. Şarlatanlığa kurban gidip işe yaramayan şeylere dünyanın parasını harcayabilirsiniz. Dahası, bu gereksiz korku yüzünden insanlar mahallelerindeki baz istasyonlarına karşı ayaklanıyorlar. Türkiye gibi cep telefonu delisi bir ülkede bu tavır çok ironik. Belki şebeke olsun, ama benden uzak olsun gibi bencil bir düşünce mevcut. Baz istasyonlarını istemiyorsak, mantıken diğer radyo dalgalarını da reddetmeliyiz. Gel gör ki, kablosuz internet, TV yayını, uydu bağlantıları, vb. her türlü iletişim radyo dalgalarıyla sağlanıyor. Yüz yıldır radyo dalgaları içinde yüzüyoruz. Eğer bu hezeyan devam ederse çok meraklı olduğumuz iletişim ağını kendi elimizle tahrip edeceğiz. Felsefi zarara gelince: Bu yüzyıldaki iletişim imkanlarına bakarak, bir bilgi toplumu olmamız gerektiğini düşünürüz. Bilgiye ulaşmanın kolaylığına rağmen, doğru bilgi edinmeye çalışmıyor, iletişimi dedikodu yaymak için kullanıyor, kulaktan dolma lafları gerçek zannediyoruz. Teknolojinin nasıl işlediğini anlamaya çalışmıyoruz. Taş devri insanları şamanlarına nasıl bakıyorsa, biz de bilim ve teknolojiye öyle bakıyoruz. Mistik hisler içinde kah ona hayran oluyor, kah ondan korkuyor ve nefret ediyoruz. Oysa ki isteyen için doğru bilgiye erişmek nispeten kolay. Sadece sap ile samanı birbirinden ayıracak sabır gerekli. Faydalı bağlantılar: - Brain tumour risk in relation to mobile telephone use: results of the INTERPHONE international case control study International Journal of Epidemiology. - Cell Phones and Cancer Risk National Cancer Institute - No link found between mobile phones and cancer Nature - Electromagnetic fields Skeptic's Dictionary - Electromagnetic fields and public health World Health Organization - Cellular Telephones and Cancer: How Should Science Respond? - Frankenştaynın Dönüşü Kaan Öztürk Blog Bu yazı ilk olarak yazarın blogunda Cepteki Frankenştayn başlığıyla 5 Şubat 2011 tarihinde yayınlanmıştır. Buraya aktarılırken anlamı değiştirmeyen küçük düzeltmeler yapılmıştır. Bu yazı bence biraz erken olmuş. Neden: 1. Konu ile ilgili araştırmalar henüz devam etmektedir ve hüküm vermek için henüz erkendir. Gelecekte sizin yazınız da sizin benzeri bir sitede, hatta sizin sitenizde ti'ye alınabilir."} {"url": "https://yalansavar.org/2014/01/09/yalansavara-mebden-erisim-engeli/", "text": "Sevgili okurlar, 100. yazımızı büyük bir sevinçle yayınlamamızın hemen ardından, can sıkıcı bir haber aldık. Bir okurumuz, Yalansavar web sitesinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından sakıncalı içerik gerekçesiyle erişimi engellenen siteler kategorisine alındığını, ve MEB ağı içinden siteye ulaşılamadığı haberini verdi bize. Bugün itibariyla MEB ağından Yalansavar'a giriş yapmak isterseniz aşağıdaki ekranla karşılaşacaksınız: Eleştirel düşünce ve bilimsel yöntem üzerine içerik üreten sitemizin hangi gerekçe veya algoritma ile sakıncalı içerik sağlayan siteler arasında girdiğini bilmiyoruz, ancak adetimiz olduğu üzere, bu konuda da eleştirel düşünce ve kanıta dayalı kanıya varmak gerektiği görüşündeyiz. Biraz araştırma yaptık ve pekçok sitenin çeşitli nedenlerle bu filtreye katıldığını gördük. Bunlar arasında bazı gazete web siteleri, pekçok blog, içinde video olan farklı içerikte pekçok site, bazı politik partilerin ana sayfaları ve hatta tuhaf ama en yaygın kullanılan arama motoru olan Google bile var! Daha önce Agos Gazetesi'nin yasaklı olduğu ortaya çıkınca epey bir haberde konu olmuş. Bir haber metninde, MEB yetkilisinin benzer yasaklar için yorumu şu şekilde yer alıyor: MEB Basın Müşavirliği'nden yapılan açıklamada ise filtrelemenin bakanlık tarafından değil Türk Telekom'un uluslararası standartlara göre belirlediği başlıklar üzerinden yapıldığı anlatılarak şu bilgiler verildi: Mesela okullardaki internet ağına çok fazla yük olmasın diye kişisel siteleri filtreleyin diyoruz. Tescilli olduğu uzantıya bakarak filtreliyorlar. Birkaç sınıflandırma var. Oradan bakıp sınıflandırmalara göre 'filtre uygulanması iyi olur' diyoruz. Türk Telekom otomatik olarak filtreliyor. Agos'a yönelik kasıt yok. Bu bilgiler çerçevesinde, Yalansavar'a uygulanan erişim engelinin benzer bir genellemeyle mi, yoksa site içeriğine ilişkin özel bir uygulama mı olduğunu henüz bilmiyoruz. MEB'e başvurarak konu ile ilgili bilgi talep ettik, beklemedeyiz. Ülkemizdeki eğitim sisteminin büyük eksikliklerin biri de okul müfredatlarında eleştirel düşünce ve skeptisizm ile ilgili herhangi bir içerik olmaması. Yalansavar ekibi olarak bu siteyi kurarken en büyük amacımız, bu konudaki eksikliği biraz olsun giderebilecek bir bilgi dağarcığı sunmaktı. Bu nedenle, özellikle okullardan sitemize erişimin gerekçesi ne olursa olsun oldukça üzücü. Ama konunun takipçisiyiz, gelişmeleri bu yazının altındaki yorumlar kısmında sizlerle paylaşacağız. Bize bu konuda vereceğiniz en büyük destek, Yalansavar'ı tanıtarak daha çok kişinin eleştirel düşünme alışkanlığı ile tanışmasını sağlamak. İnanıyoruz ki, bu tip uygulamalar ve sansürcü zihniyet ancak toplumda eleştirel düşünce yetisi gelişmiş bireylerin sayısı arttıkça ortadan kalkacak. Ayrıca hatırlatmak isteriz ki, internet sansürünün genişletilmesi amacıyla yasal düzenlemelerin de gündemde olduğu bir zaman dilimindeyiz. Bu olay vesilesiyle, biz de Alternatif Bilişim Derneği'nin çağrısını yineliyoruz: Tüm yurttaşlarımızı internet'e sahip çıkmaya, sansür, denetim ve gözetim çabalarına karşı yapılacak etkinliklere etkin şekilde destek olmaya çağırıyoruz. -Yalansavar Ekibi- GÜNCELLEME 10 Ocak 2014 - Konu ile ilgili olarak MEB ile iletişime geçerek engelleme nedenini araştırdık. MEB bize kısaca şu yanıtı verdi: Filtreleme, Bakanlık tarafından değil, Türk Telekom'un uluslararası standartlara göre belirlediği başlıklar üzerinden yapılmıştır. Program 24 saatte bir güncelleniyor ve her hangi bir sakıncalı kelimeye rastlandığında sistem otomatik olarak siteyi engelleyebiliyor. Sitenin girdiği kategoriden kaynaklanan bir sorun var. Yalansavar.org sosyal medya kapsamına giren bir site olduğu için okullardan erişim mümkün görünmüyor olabilir. Bunun sebebi biz değiliz. Bunu http://www.fortiguard.com/ip_rep.php yapıyor. Fortiguard'a başvurulup, form doldurularak sitenin tekrar değerlendirilmesi istenebilinir. Sakıncalı görülen içerik kaldırıldığında, okullarımız tarafından siteye ulaşım yeniden sağlanacaktır. Kısaca, size özel bir uygulama değil, site kategorizasyonu ile ilgili bir durum dediler. - Bunun üzerine site kategorizasyonunun değişmesi için Fortiguard'a başvurduk. Biz, eğitim kategorisini önermemize rağmen Fortiguard bu talebi kabul etmedi. Ama yine de sitenin mevcut kategorisini değiştirerek Society ve Lifestyle kategorisine geçirdi: Subject: URL Rating Update Notification: Thu, 9 Jan 2014 14:58:02 -0800 Dear Fortinet customer, The website you submitted below has been reviewed and updated: Submission Date: Thu, 9 Jan 2014 14:08:06 -0800 URL: https://yalansavar.org/ Suggested Category: Education Customer Comment: This site provides educational information about science, critical thinking and scepticism. Incorrectly marked as social networking. Updated Category: Society and Lifestyles Update Date: Thu, 9 Jan 2014 14:57:55 -0800 If the suggested category does not meet your expectation, kindly contact us through http://www.fortiguard.com/contactus.html, our Web Filtering team would be happy to assist you. Note that FortiGuard Web Filtering Service categorizes websites, but it is your IT manager who decides what categories to block or allow. Therefore, if you would like access to the site, please contact your IT manager. The rating update may not be effective immediately on your network because of the Web filtering cache. If you would like to have the update effective immediately, please contact your network administrator. Thank you for using FortiGuard Web Filtering Service. Regards, FortiGuard Web Filtering Service Fortinet Inc. - Şimdilik hafta başını bekliyoruz. Umuyoruz, bu değişiklik MEB engelinin ortadan kalkmasını sağlar. GÜNCELLEME 14 Ocak 2014 Bugün MEB'den gelen resmi cevap elimize ulaştı. Buna göre, başvurumuz ışığında sitemizin kategorisi değiştirilmiş ve tekrar erişime açılmış. Destek olan herkese çok teşekkür ederiz! MEB'in yanıtı aşağıda: From: Date: 2014/1/14 Subject: Başvurunuz Cevaplanmıştır To:xxxxxx@gmail.com Kurum Adı : T.C. MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI Başvuru No : 818502 Cevap Metni : Sayın İlgili Bahsi geçen site ile ilgili daha önce yapılan başvuruda gerekli bilgilendirme yapılmıştır. Bu bilgilendirme sonucunda bahsi geçen site kategori değişikliğini yaptırmıştır. BU değişiklik sonucu MEB ADSL hattından erişime kapalı değildir. İyi çalışmalar. İstediğiniz belgeler Email'a eklenmiştir Öncelikle sitenizi severek takip ettiğinizi belirteyim.. İşin içinde olan ve bu konuda biraz bilgi sahibi biri olarak şunu söylemek istiyorum ki eğer siteniz kategorilendirirken blog vs. gibi meb tarafından filtrelenen bir şekilde sınıflandırıldıysa maalesef engellenebiliyor."} {"url": "https://yalansavar.org/2014/04/18/artik-olebilir-miyim/", "text": "Eserleri ile edebiyat dünyasında çığır açmış ve büyük kitleleri etkilemiş Nobel ödüllü büyük yazar Gabriel Garcia Marques dün hayata veda etti... Doğduğumuz andan itibaren ölmeye doğrudur yolumuz. Bunu en iyi bilenler sanatçılardır, bu yüzden Aşık Veysel demiştir ki: Her kim ki olursa bu sırra mazharDünyaya bırakır ölmez bir eser. Marquez de bu dünyaya bıraktığı eserler ile daha hayatta iken ölümsüzleşmiştir. İnternet üzerinden hızla yayılan yalan türlerinden biri de edebiyatçılara atfedilen ama aslında onlara ait olmayan eserlerdir. Muhtemelen Can Yücel'in internet üzerinde dolaşan şiir sayısı kendisinin yazdıklarından kat be kat fazladır. İşte bu metinlerden biri de Marquez'e ait olduğu iddia edilen Veda mektubu başlıklı metin. Google'da Marquez mektup diye aradığımızda yaklaşık 165.000 sonuç çıkıyor. Hatta bazı haber siteleri bile hiç bir kontrol ihtiyacı duymadan, bu metni haber olarak yayınlamakta sakınca görmemişler. Metinin girişi şöyle: Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beniödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, amaen azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir vedüşünürdüm... Metin uzun uzun ve klişelerle dolu olarak devam ediyor ve artık ölebilir miyim? sorusu ile bitiyor. Ancak internette bir iki dakika araştırma yaptığıımzda bu mektubun Marquez ile ilgisiz olduğunu keşfediyoruz. İlk olarak 29 Mayıs 2000 tarihinde bir Peru gazetesinde şiir şeklinde yayınlanan metin hızla yayılmış hatta dostları bile edebiyatçının o tarihlerde ölmek üzere olduğunu zannetmişler. Fakat bu metin/şiir Marquez'e ait değil kesinlikle. Eser Meksikalı bir vantrolog olan Johnny Welch'e ait, bir şekilde Marquez imzası atılmış ilk yayınlandığında. Peki şiir niye yazılmış? Şiirin ilk dizesi bize büyük bir ipucu veriyor aslında, Tanrı bir an paçavradan bir bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse diyerek. Şiir vantrolog'un tahta bebeği Mofles için yazılmış! Yazarın öldüğü gün böyle bir yalanı savmak belki bazı okurlarımıza garip gelebilir, bu şiir/mektubun onun olmadığını ortaya çıkarmak neden bu kadar önemli diye sorabilirler. Yanıt Marquez'den gelsin: Beni ölümden çok, bu kadar zevksiz bir şey yazabileceğime inanmalarından duyduğum utanç içinde ölmek korkutuyor. Kaynaklar: - Museum of Hoaxes: Gabriel Garcia Marquez's Final Farewell"} {"url": "https://yalansavar.org/2014/10/29/yeni-uzayli-masali-yas-78-bolge-51/", "text": "Doğan Haber Ajansı'nın bugün geçtiği bir haber yeni bir uzaylı itirafı içeriyor. Radikal vakit kaybetmeden yayınladıktan kısa bir süre sonra, daha biz bu yazıyı yazıp yayınlayana kadar da pek çok haber portalı tarafından Ünlü bilim adamının ölmeden önceki itirafları başlığıyla paylaşıldı. Önce haberimize göz atalım: Ünlü bilim adamı ölmeden önce kendisini kayıt altına alarak ABD'de çok gizli projelerin yürütüldüğü Nevada eyaletindeki Area 51 olarak adlandırılan askeri üste dünyaya ziyarete gelen uzaylıların varlığıyla ilgili çarpıcı itiraflarda bulundu. Geçtiğimiz Ağustos ayında kaydedilen videoda ABD'li ünlü bilim adamı Boyd Bushman bu merkezde mühendis olarak çalışırken gizlice ele geçirilmiş uzaylıların fotoğraflarını yayınladı. Bushman, ABD'li yetkililer tarafından sürekli inkar edilen Area 51 merkezini gördüğünü ve orada uzaylıların yapısı ile ilgili çalışmalar yapan bir grup bilim adamının varlığına şahit olduğunu söyledi. Boyd Bushman çekilen fotoğrafları delil olarak göstererek kayıt altına aldığı videoda Area 51 merkezinde ele geçirilen uzaylıların iki tür olduğuna işaret etti. Uzun parmaklara ve perdeli ayaklara sahip olanların Quintumnia adlı bir gezegenden dünyaya geldiklerini ileri süren Bushman Nevada'daki üste çalışanların bunları iki gruba ayırmasının nedeni olarak da birinin dünyalılara daha yakın olduğunu diğer grubun ise daha düşmanca bir tavır gösterdiğini iddia etti. HENÜZ YALANLAMA GELMEDİ 40 yılı aşkın tetkik ve patent üzerine çalışmalar yapan Boyd Bushman aralarında Hughes Aircraft, General Dynamics, Lockheed Martin ve Texas Instruments gibi şirketlerde önemli araştırmalarda bulundu. Bushman'ın bu itiraflarına ABD'den henüz bir yalanlama gelmedi. Haberde bahsi geçen videonun orijinali ise şu: Haberde fotoğrafını gördüğünüz Boyd Bushman, daha önce pek çok havacılık ve uzay şirketinde çalışmış oldukça deneyimli bir mühendis. Stinger füzesinin kritik sistemleri de dahil pek çok silah, algılama ve havacılık teknolojisinin mucidi. 1936 doğumlu olan Bushman geçtiğimiz Ağustos'ta gözlerini hayata yumdu. Bahse konu mülakat videosu, Bushman'ın son röportajı olarak sunuluyor. Youtube'da yer alan video, kendini Linked in'de bağımsız uçak mühendisi olarak tanımlayan Mark Q Patterson tarafından çekilmiş ve Youtube'a da bizzat kendisi tarafından koyulmuş. Altında videoyu yayınlayanın yazdığı detaylı bir açıklama yok. Onun yerine Emekli bilim insanı Bushman, UFO'lar, 51. Bölge ve Yerçekimini Yenebilme ile ilgili fikirlerini açıklıyor diyor. Gerçek olamayacak kadar gerçek görünen bu iddiaların emekli bir havacılık & uzay personelince sarf edilmiş olmasının basında yarattığı heyecanı anlayabiliyoruz; ama üzücü gerçek şu ki, Bushman tüm şöhretli geçmişine rağmen bir süredir bu tip röportajlarla ilgi çekme derdine düşmüş yaşlı bir amcamız. Gelin bu videoyu tahlil edelim ve Bushman'ın söylediklerine niçin şüpheyle baktığımızı da basitçe ifade edelim: 1. Her ne kadar haberlerde ölmeden önce itiraf etti gibi bir hava verilmiş olsa da -ve hatta bazı haber siteleri bu minvalde başlıklar atasalar da- Boyd Bushman bu iddialarını yıllardır tekrarlıyor (2012, 2007). Önceki videolar, Bushman iddialarının niçin deli saçması olduğuyla ilgili daha çok fikir veriyor bize (Bkz: Madde 4 ve 5). 2. Haberde adı geçen videoda gösterilen resimler taranarak detaylı olarak görünebilecekleri şekilde dijital ortama aktarılabilirdi, ama yapılmamışlar. Kamera resimlere yakın çekim girme imkanı olmasına rağmen bunu yapmıyor. Üstelik bu resimlerden her nedense Bushman'in daha önceki videolarında hiç bahsedilmiyor. Ayrıca fotoğrafların arkasında ya da önünde, kısaca hiçbir yerinde gizli olduğuna yönelik ya da belgenin sınıflandırılma türüne dair hiçbir ibare bulunmuyor -ki askeri gizli belgelerde bu kesinlikle yapılır-. Üstelik resimler herhangi bir belgeyle de desteklenmiyor. 3. Bushman'in gösterdiği uzaylı fotoğrafları bildiğimiz ET temasına fazlasıyla uyuyor. Daha evvel Açık Bilim'de yazdığım Uzaylılar Neye Benzer? Hollywood Uzaylıları adlı yazımda ifade ettiğim gibi: Başka bir gezegende farklı koşul ve şartlarda evrimleşmiş ya da yaşama adapte olmuş yaratıklara, iki göz, iki kol, iki bacak ve beş parmak vermek (evet Bushman bahse konu son videosunda 5'er el ve ayak parmakları olduğunu söylüyor) insan merkezli bakış açısıdır. Mantıklı değildir. Genel ve rahatlıkla kabul edilebilir uzaylı temasına uyduğu için sözdebilimcilerce de daha başkası hayal edilememektedir, ya da daha rahat kabul göreceği düşüncesiyle bu iddialar daima bu minvalde uydurulmaktadır. 4. Boyd Bushman bugüne dek anlattıklarıyla hiçbir başka bilim insanı ya da mühendisin değil, daha çok paranormal olaylarla ilgilenenlerin dikkatini çekmiş. Neden? diye sorarak bilhassa Yerçekimsiz UFO teknolojisi videolarını dinlediğimizde görüyoruz ki, anlattıklar tutarlı değil. Tutarlı olmadığı gibi, antigravity teknolojisi olarak anlattığı teknolojiyi bir süre sonra magnetik kuvvetlerle açıklamaya başlıyor ve bu yönde bir kaç gösteri yapıyor. Bu bir anti-gravity teknolojisi değildir. Yerçekimini magnetik kuvvetle yenmektir. Herhangi bir eşyayı elimizde kaldırarak yer çekimini yenmek gibi bir şey yani. Bu mantıkla bakıldığında mevcut hava araçlarının tamamına anti-gravity araçlar derdik, ama değiller. 5. Zaten iddia edildiği gibi Bushman'in daha evvel çalıştığı Lockheed Martin'de bu teknoloji mevcutsa ve sayın Bushman de bu bilgilere vakıfsa kendisini açık maaş karşılığında işe alacak bir çok rakip şirket biliyorum. Hiç olmadı herhalde Putin kendisini saraylarda yaşatırdı. Dediğim gibi, söyledikleri birazcık fizik bilen birine mantıklı gelmiyor. Bir bilen safsatası yapmak istemem ama ben bir uçak mühendisi olarak anlattıklarından bırakın ikna olmayı, ciddiye bile almakta zorlanıyorum. Örneğin kendisi tarafından Lockheed Martin'in uzay araçlarından yaptığı ve tersine mühendislikle geliştirdiği iddia edilen aracın planı diye gösterdiği fotoğraf, bir plan olmaktan çok uzak ve konuya vakıf insanları ikna edemez. Neden Boyd Bushmen? Peki Boyd Bushman gibi, 20'den fazla patente sahip, son derece zeki ve akıllı olduğunu tahmin ettiğimiz birisi niçin bu işlere merak sarmış olabilir? Neden çeşitli youtube röportajları ile sürekli aynı iddiaları tekrarlıyor? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, insanlar yaşlandıkça mevcut maddi dünyadan maneviyata, spritüalizme ve mistik deneyimlere daha çok yöneliyorlar (Kaynak1, Kaynak2). Bu kaynaklarda ifade edilen şeyler, tam olarak Bushman'ın eğilimlerini açıklamıyor olabilir. Ancak bunca yıl önemli patentlere imza atmış bir bilim insanının maddi dünyadan kopuşu manevi deneyimlere yönelmek biçiminde değil de, bu şekilde, yani kendi teknik alanının mistik tarafında olmak biçiminde ortaya çıkmış olabilir. Burasını kesin olarak bilemeyiz; zira bunlar -şahsıma ait- yorum ve tahminler. Kesinlik arz etmez. Dediğim gibi, yukarıdaki nedenler şüphe etmek ve inanmamak için mantıklı nedenler. En azından daha dün NASA'nın gönderdiği Antares roketi infilak edip milyonlarca doları çöp etmişken, ABD'nin elinde hal-i hazırda UFO teknolojisi bulunduğuna inanmak bile son derece mantıksız görünüyor. Bushman ne kadar süreyle gündemi meşgul eder bilinmez... Rahat uyu Bushman. GÜNCELLEME: Bushman'ın gösterdiği fotoğraftaki yaratık K-mart'ta satılan bir ürünmüş meğer! Tevfik Bey, Biz neyiz üstadım, uzaylı değil miyiz bizde? Evrenin tamamı bize mi tahsis edilmiş, eğer öyleyse Mars'a bile anca giden İnsanoğlu için biraz fazla israf olmamış mı koca evren? Dünya üzerinde yaşamaktan burayı ve burada olanları kanıksıyoruz. Atmosferimizin dışına dış uzaya çıkma gibi bir durumda kendi kendinize neler soracağınızın hayalini kurdunuz mu hiç? Ben bazen düşünürüm, bu gezegene uzaydan bakınca bile görünmeyen küçücük insanların akılalmaz ve kocaman düşünceleri var ! Teleskopların haricinde de gerçekte neler olup bittiğini bile bilmediğimiz bir büyüklük var orada. Ama bu bilinmez içinde şundan çok çok eminiz ki, uzaylı denilen dünya dışı varlıklar YOK kesinlikle. Elbette karmaşık kavramlardan daha çok basit olanı düşünün, Tanrı insanı yarattı ve bu form yerçekimi olan gezegenlerde olabilecek bir form. Neden diğer yerlerde hayat bulan canlıların da yapısal sütürüktürleri bize yada gezegenimizde yaşayan diğer hayvanlara benzemesin, bu konuda sizin fikrinizi de duymak isterim açıkcası? Sonuçta 2 yumurta ve 1 un karışımı değiliz. Protein ve karbonhidrat gibi binlerce maddenin ve kimyasalın bir araya gelmesinden oluşmuş bir canlıyız. Bir plan dahilinde olan ve CNC tezgahından çıkmış bir halimiz yok. Deri rengimizden tutunda tipimize kadar inceleyin çeşitliliğimizi derim. Zenci ve Beyaz ırkı aynı anda gören dünya dışı varlıklar bunların ikiside aynı demeyebilir... Gözümüzü düşünün yapısında protein , vitaminler vs vs birsürü madde var. Neticede organik bir lens ve beyin tarafından algılanan görüntüler. Üstelik ilizyon denilen olay bile mevcut , ama aynı göz hayvanlarda da mevcut , yani belli bir yapısal meleke var , fazla dışına çıkılmamış gibi değil mi? Öyleyse evrende biz varsak ve bu kadar çeşitlilik varsa neden başka alemlerde olmasın ve yapısal olarak bu gezegendeki canlılara benzemesin? Teknoloji ve ışık hızında seyahat gibi bölümleri çok irdelemeyeceğim ama günümüzde bilim adamları bu konuları kurcalar nitelikte işler yapmıyor mu? Bizimde belki bu tür bilimsel keşifleri yapmamız an meselesi olamaz mı? Neden benzer duygularla çalışan bir sürü bilim adamı var, madem bu hızlara çıkmak ve maddenin temel yapıtaşına kadar inmek mümkün değil , CERN de ki Bilim adamları senden benden daha az şey biliyor olamaz sanırım, değil mi? Gördüğünüz gibi toplumun doğru bildiklerine sorulacak birsürü mantıklı yada mantık dışı sorular var. Bende sizin aldığınıza benzer bir eğitim aldım ve Jeoloji Mühendisiyim. Gezegenimiz hakkında biraz da olsa bilgim var. Ve hiç gidilip bilinmese de Fizik kurallarına göre Dünyanın bir çekirdeği var ve maddenin katı halinde. Yine basınç- sıcaklık sabit değer eğrilerine göre sıvı ve akışkan olan Manto bölümü de olmak zorunda. Peki ben üzerinde bulunduğumuz bu taş tabaka tamamen sıvı bir küresel yüzeyin üzerinde ve belli bir yönü olacak şekilde hareket ediyor tektonizma denilen olay, depremler ve kıta hareketleri bu yüzden oluyor değidiğimde bana inanıyor musunuz? Cevabınız evet ise , Galileo yu dünya yuvarlaktır dediğinde neden ve niçin yargıladılar, Cepornicus o zamanlarda bahsettiği güneş merkezli bir evren teorisinde yanlışmıydı? Hani dünya tepsiydi? Neticelersem; onlar maket oyuncak kullanmış, bense sorularımda hepimizin bildiği bilimsel verileri ve şu an yapılmakta olan deneylerden bahsederek şüphe yaratıyorum, yani umarım şüphe uyandırabiliyorumdur. Ayrıca bu tür çok gizli verileri saklamak için o maket uzaylının ne kadar zaman içerisinde yapılıp satılacağı konusuna da hakim olabiliriz değil mi? Sırf bu saman altı operasyonu için oyuncaktan 10.000 adet bastırıp dağıtsalar yeterli etkiyi yapar sanırım. En azından diğer yalanlama ve unutturma operasyonları kadar mali külfiyetide olmaz. Süper gizliliği olan resim ve dosyalarada kanaatimce bir numara verilmez çünkü en iyisi halkın gözü önünde olmasıdır yani birseyi saklamak istiyorsan göz önünde bir yere koy demişler. Eğer benim kendimide dahil ederek yaptığım şu nacizane eleştirimide anlayışla karşılarsanız memnun olurum Biz bence bilgi yetersizliği nedeniyle irdeleyemeyeceğimiz konulara girmeyelim üstadım, toplumları aydınlatırken belli bir birikim seviyesinde olalım. Bilmeyen kişiyi sorgulamayalım, onlara bildiklerimizi öğretelim ve aynı yaradılışta olduğumuz bu kişilerden öğrendikleriyle kendi sorgularını kendilerinin oluşturmasını isteyelim. Size de olayları kaynakçalarla araştırıp incelemeniz ve interneti bu şekilde kullanmalısınız öğretisini insanlara aşıladığınız için ve bu bilgi kütüphanesini doğru kullanmak adına verdiğiniz mücadele için teşekkür ederim Tevfik Bey."} {"url": "https://yalansavar.org/2015/01/26/5-yasimizda-1-milyon-okuyucu/", "text": "Sevgili Yalansavar okurları, Zaman ne kadar hızlı geçiyor! Bir yıl daha göz açıp kapayıncaya dek bitti ve 2015 yılının ilk ayını devirdik bile! 2014 yılı biterken Yalansavar da 5. yaşını doldurdu. Bu beş yıllık maceramızda bizleri destekleyen, okuyan, takip eden, gerek yorum gerek eleştirilerini ileten herkese çok teşekkür ediyoruz. Bize ilettiğiniz her yorum, sorduğunuz her soru bizim açımızdan çok önemli bir geri bildirim oldu. Sizlerden gelen görüş, öneri ve eleştiriler ışığında Yalansavar gelişti, yer yer yeniden şekillendi. Bu yıl, daha önceleri sıklıkla değindiğimiz hurafe ve sözdebilim iddialarını incelemenin yanısıra, eleştirel düşünce ve skeptisizm ile ilgili temel konulara da yer verdik. Özellikle eleştirel düşünce yoksunu gazetelerin ve gazetecilerin aslını araştırmadan yaptığı sahte haberleri yakaladık, facebook ve diğer sosyal medyada viral bir şekilde yayılan anketlere değindik, bu yıl yitirdiğimiz ünlüler hakkında çıkan safsataları çürüttük, vizyona giren popüler filmlerle gündeme gelen beyinle ilgili hurafeleri inceledik, korku tüccarlarının elektromanyetik alan hakkındaki asılsız iddialarını çürüttük, mantıksal safsatalar ve plasebo gibi skeptisizme ait temel kavramları irdeledik, skeptisizm tarihindeki ünlü kandırmacaları anlattık, astrologların kehanetlerinin ne kadar tuttuğunu somut verilerle hesap ettik. Sitemizin MEB tarafından okullardan erişiminin engellenmesi ile kısmen can sıkıcı başlayan 2014, ilerleyen aylarda sitemizin okuyucu ve okunma sayısının artması ve sizlerden gelen desteklerle daha keyifli bir hal aldı. 20 Kasım 2014 tarihinde tam 1 Milyon kere okunma hedefine ulaştık!!!! 2014 yılı içinde Yalansavar toplam 503.798 defa ziyaret edildi ve günlük ziyaretçi sayımız yaklaşık 2013 yılına göre %30 artarak ortalama 1.350 kişiye ulaştı. Okurlarımızın ikamet ettiği ülke sayısı ise 124'ten 146'ya çıktı. Dünyayı ele geçirme planımız başarılı bir şekilde ilerliyor 🙂 2014 yılında en çok okunan yazımız, Serdar'ın yazdığı ve muhtelif gazelerde yayınlanmış olan 179 yaşındaki adam haberinin asıl kaynağının zaytung benzeri bir yabancı site olduğunu gösteren 179 Yaşında Olduğum Yalan makalesi oldu. Yayına çıktığın gün olan 27 Nisan tarihinde 26.781 defa okunan bu makale, toplamda 53.708 defa okundu, farklı web siteleri ve sosyal medyada sıklıkla paylaşıldı. 2014'te en çok okunan beş yazımız şunlar: - 179 Yaşında Olduğum Yalan: Gazetelerde yayınlanan 179 yaşına dek yaşamıs her türlü belgeye sahip adam haberinin aslı nedir? - Küçük Kareler, Büyük Anlamlar: Kozmetik ürün tüplerinin dibindeki renkli karelerin anlamı ne? - Tavşanın Suyunun Suyu: Homeopati nedir? : Homeopati denen alternatif tıp uygulaması nedir? İşe yarar mı? - Kulağakaçan, kulağa kaçar mı?: Kulağakaçan adıyla bilinen böcek ve adının kaynağı nedir? - Gıda Alerjisi, Gıda İntoleransı ve Gerçekler: York testi ve benzer gıda alerjisi testleri işe yarıyor mu? Bu yıl da sitemiz hararetli tartışmalara sahne oldu. En hararetli tartışmalara konu olan yazılarımız ise şöyle: - Tavşanın Suyunun Suyu: Homeopati nedir? : Homeopati denen alternatif tıp uygulaması nedir? İşe yarar mı? - Astrolojiye inanmak için 10 yanılgı: Ünlü bir astrologun, astroloji hakkındaki iddiaları ne kadar doğru? - Gıda Alerjisi, Gıda İntoleransı ve Gerçekler: Intolerans testlerı ve benzer gıda alerjisi testleri işe yarıyor mu? - C Vitamini: Mucize mi yoksa safsata mı? : C vitaminin kanserden gribe dek her tür hastalığa iyi geldiği iddiası ne kadar doğru? - Biz Kimiz? : Yalansavar ekibi kimlerden oluşur? Sitenin amacı nedir? Sitemizin sınırlarını aşıyoruz! Bu yıl, ana amaçlarımızdan biri gerek sosyal medya, gerek internet gerek internet dışı farklı ortamlarda bilinrliğimizi arttırarak daha fazla kişiye ulaşmaktı. Bunda da oldukça başarılı olduğumuzu düşünüyoruz. Sosyal Medya'da Yalansavar Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, bu yıl da sosyal medyada aktif olmaya devam ediyoruz.Yalansavar'ın bilinirliği sizlerin desteği ile bu yıl da artmaya devam etti. 2014 yılı sonu itibarıyle, facebook grubumuzda 16.000'in üzerinde, twitter hesabımızda ise 4.000'den fazla takipçimiz var. Yalansavar Youtube'da Bu yıl, Yalansavar Youtube Kanalı'nı aktif hale getirdik ve gerek kendi aramızdaki Yalansavar sohbetlerini, gerek skeptisizmle ilintili diğer konuşma, sohbet, ders ve filmleri Türkçe veya Türkçe altyazılarla yayınlamaya başladık. Şu anda 1.000'den fazla Youtube kullanıcısının abone olduğu Yalansavar kanalı, yaklaşık 40.000 kişi tarafından izlenmiş durumda. Yalansavar Sohbetleri Ekip olarak, uzun zamandır yapmayı planladığımız podcast/cepyayın projesini geliştirerek sadece sesli değil, video görüntülü bir podcast olan Yalansavar Sohbetleri serisini başlattık. Yıl içinde pekçoğumuzun öngöremediği yoğunluklar nedeniyle istediğimiz sayıda sohbet yayınlayamadık. Ama bunu 2015 yılında mutlaka telafi edeceğiz. Halen Youtube kanalımızda Yalansavar ekibinin iki sohbet kaydı mevcut: - Bir bilene sormalı mı?: Bir bilen her zaman haklı mıdır? Uzman kimdir kime denir? Astrolojinin uzmanı olur mu? Galileo'ya kimler gülmüş? C vitamini her derde deva mı? Bu ilk görüntülü sohbet denememiz Bir bilen safsatasından başlayıp, bu safsatanın ilintisi olan bir dizi ilginç konuya değiniyor. - Bilimsel makaleler: Bilimsel makale nedir? Ne işe yarar? Niye yazılır? Kim yazar? Bilimsel makaleleri okuyunca ne gibi sonuçlara varabiliriz? Her bilimsel makale kesin sonuç içerir mi? Yalansavar ekibi olarak, ikinci sohbetimizde bilimsel makaleler konusunu ele aldık. Biraz teknik konulara girdik, kendi aramızdaki akademisyenlere sorduk, makalelerin bölümlerini inceledik, makale yayıncılığı ile ilgili detayları konuştuk. Homeopati Denemesi 2014 yılının belki de en çok ses getiren aktivitesi Youtube kanalımız üzerinden canlı olarak yayınladığımız Homeopatik İlaç Denemesi idi. Daha önce yazdığımız homeopati yazımıza cevap veren bir homeopat, önerdiği arsenik bazlı ilacını, önerdiği doz ve şekilde alırsak göz ardı edemeyeceğimiz etkiler gözlemleyeceğimizi, sonucunda homepatinin aslında etkin olduğuna inanacağımızı iddia etti. Biz de bu iddiayı kabul ettik. Homeopatin belirlediği ilacı (Arsenicum album 30C) önerdiği dozda (saatte 1, 10 tablet) alarak tüm tabletleri alış anımızı ve gözlediğimiz etkileri kaydettik. Yazarımız Işıl'ın her saat başı arsenikli homeopati ilacı içerken çektiği videoları bu listeden sırayla seyredebilirsiniz. Yakın zamanda bu denemenin özetini anlatan bir yazımız da yayınlanacak. TEDxReset 2014: Bilim Yeterince Heyecanlıdır Aynı zamanda Açık Bilim kurucularından da olan y azarımız Tevfik 18- 19 Nisan tarihinde İstanbul'da düzenlenen ve TED konferanslarının bir uzantısı olan TEDxReset 2014 etkinliğine katılarak burada bir konuşma yaptı. Tevfik, bu güzel konuşmasında bilim haberciliğinin önemi, medyanın bu haberleri sunması sırasında gözlemlediğimiz sorunları ve bilimin aslında bu tip manipülasyonlara ihtiyacı olmadan da eğlenceği olduğunu keyifli bir üslupla anlattı. İzlemediyseniz kaçırmayın. TEDxReset videolarının tamamı, TEDxReset web sitesinde mevcut. Bilim ve Sözdebilim Bu yıl katıldığımız bir başka etkinlik de 29 Mart 2014 Ankara ve 5 Nisan 2014 İstanbul'da gerçekleşen Bilim, Özgür Düşünce ve Sekülerizm konulu kongre oldu. Yazarımız Işıl, bu kongreye her iki oturuma da Bilim ve Sözdebilim konulu ekteki konuşması ile sunucu olarak videokonferans ile katıldı. Işıl, bu konuşmada sözdebilim nedir, bilimden nasıl ayrılır, bir iddianın sözdebilim olduğunu hangi özelliklerine bakarak anlayabilirizi anlatıyor. Ayrıca sözdebilim ve bilimi birbirinden ayırmanın neden önemli olduğuna değindi. Paneldeki diğer konuşmaları ise etkinliğin Youtube listesinden dinleyebilirsiniz. Türk skeptiklerini temsil etmeye devam! Yalansavar ekibi, bu yıl da geçen yıl olduğu gibi dünyanın en büyük Eleştirel Düşünce, Skeptisizim ve Bilim kongresi olan TAM The Amazing Meeting konferansına katıldı. Bu yıl da geçmiş yıllardaki gibi eleştirel düşünce, bilim ve skeptisizm ile ilgili konuşmaları dinlemek ve bu alanda çalışan dünyanın önde gelen isimleriyle tanışma ve sohbet etme fırsatını yakaladılar. Geçen yıl olduğu gibi konferans boyunca katıldıkları oturumları okurlarla paylaşmaya çalışan Işıl ve Cüneyt'in @yalansavar twitter hesabından attıkları konferansa ilişkin tüm tivitleri burada toplu halde okuyabilirsiniz. Bunlar dışında ekip olarak ufak tefek başka etkinlikliklerimiz de oldu: ALS hastalığına fon toplamak için yapılan ALS Buz Kovası Etkinliği'ne katıldık, yazarımız Işıl, San Fransico körfez bölgesinde eleştirel düşünce ve skeptisizim üzerine çalışan köklü bir vakıf olan Bay Area Skeptics yönetim kuruluna seçildi ve Bay Area Bilim Festivali kapsamında Nisan ayında Türkiye'de Skeptisizim isimli bir konuşma yaptı. Ve biraz gülümseyelim... Bu yıl bizi en çok gülümseten olaylardan biri de aldığımız ortaklık teklifiydi. Ayağımıza gelen kısmeti teptik galiba! Kısaca sizlerden gelen destek sayesinde dolu dolu bir yılı daha geride bıraktık. Verdiğiniz destek, ilettiğiniz görüş ve her türlü eleştirileriniz için çok teşekkür ederiz. Sizlerden aldığımız her tür geri bildirim inanın bizim için çok kıymetli. Lütfen bize yazmaktan çekinmeyin, görüş, eleştiri öneri ve her tür geri bildiriminizi gerek e-posta, gerek diğer kanallardan iletmeye devam edin. 2015 yılında da birbirinden farklı, eğlenceli ve umuyoruz ki sizin için hem okuması keyifli hem öğretici makalelerimiz, podcastimiz, yeni videolarımız ve görüntülü sohbetlerimizle hurafeleri savuşturmaya ve eleştirel düşünce ile mantığın sesi olmaya çalışmaya devam edeceğiz. Sevgilerimizle! Yalansavar Ekibi Nice 5 yıllar dilerim Işıl Hanım. Sitenizi severek okuyor ve çevremdeki herkese tavsiye ediyorum. BeğenLiked by 1 kişi Selamlar ve tebrikler. Site Yalansavar olunca bunu yazma gereği duydum: 1M okuyucu değil 1M görüntülemeye ulaşmışsınız. Büyük ihtimalle bundan çok çok daha az okuyucu var. Gerçekte kaç kişiye ulaştığınızı anlamak için uzun bir süre zarfında (mesela 1-2 sene gibi) Absolute Unique Visitor rakamına bakabilirsiniz. Çalışmalarınızda başarılar, saygılar. BeğenLiked by 1 kişi Haklısınız. Tam bir yalansavar okuyucusu dikkati göstermişsiniz 🙂 Düzelme için teşekkürler, gerekli değişikliği yaptım. Sevgiler."} {"url": "https://yalansavar.org/2015/05/27/10-soruda-elektromanyetik-alanlar-cep-telefonlari-ve-saglik/", "text": "Elektromanyetik alanlar , teknolojimizin en önemli dayanaklarından biri. 19. yüzyılın sonundan itibaren önce radyo iletişimi için yaygın olarak kullanmaya başladık, sonra TV, kablosuz telefon, GSM, Wi-Fi geldi ve kendimizi yapay elektromanyetik alanlar içinde yüzer bulduk. Bu durumun sağlığımıza etkilerini de merak etmeye başladık. Alışılmadık durumlara şüphecilikle yaklaşmak doğal, ancak bu şüphecilik bazen panik seviyesine ulaşabiliyor. Panikten kaçınmak için korktuğumuz olgunun ne olduğunu anlamamız, ve riskleri bilimsel verilere dayanarak ölçmemiz gerekiyor. Riski yine de kabul edilmez bulursak ne ala, ama önce bilgi edinmemiz şart. Bu yazıda elektromanyetik alanların yarattığı düşünülen kanser vb. sağlık risklerine dair bilinen verileri derlemeye çalıştık. Elbette eksiksiz olma iddiamız yok. 1. Elektromanyetik radyasyon nedir? EM radyasyon, veya ışıma, evrendeki en temel enerji biçimlerinden biridir. Yaşadığımız ortam her zaman EM radyasyonla doludur. Evimizdeki elektrik kabloları radyo dalgaları üretir. Yaktığımız mum veya ampul görünür ışık üretir. Sıcak bir cisim olan vücudumuz kızılaltı radyasyon yayar. Bunların hepsinin altında aynı fizik prensipleri yatar. Elektromanyetik radyasyon bir dalgadır; uyum içinde hızla dalgalanan elektrik ve manyetik alanların bileşimidir. Farklı EM radyasyon tipleri sadece frekanslarıyla ayırt edilir. Frekans, elektrik ve manyetik alanların saniyede kaç kere değiştiğini ölçer. Aşağıdaki grafik, farklı frekansların hangi tip radyasyona karşılık geldiğini gösteriyor. Altta yatan fiziğin tamamen aynı olması sebebiyle, değişik EM radyasyon türlerinin hepsi fizikte basitçe ışık olarak anılır. EM radyasyon, ışıma, ışık, EM dalga, foton terimlerini bu yazı çerçevesinde eşanlamlı olarak kullanacağım. EM radyasyon yaratmak kolaydır. Elektrik yüklü parçacıkların, sözgelişi elektronların ivmelenmesi ile üretilebilir. Mesela plastik bir kalemi saçınıza sürüp elektrikleyin, sonra kalemi hızla sallayın, zayıf bir EM radyasyon yaratırsınız. Radyo vericileri de benzer şekilde çalışır; antenlere değişken akım vererek EM sinyaller üretirler. Gündelik ölçeklerde EM radyasyonu bir dalga olarak düşünmek yeterli olsa da, atomları incelerken ışığı foton adı verilen parçacıkların akımı olarak görmek daha doğrudur. Bir atom veya molekülde bulunan bir elektron ile bir foton çarpıştığında, elektron fotonun enerjisini emip moleküldeki bir üst enerji seviyesine geçebilir, veya molekülden kopup gidebilir, ama bunun için fotonun tam uygun enerjide olması gerekir. Aksi takdirde elektron, fotonu emmez. Parlak bir ışık huzmesinde, zayıf ışığa göre daha fazla foton vardır, ama fotonların enerjileri ikisinde de aynıdır. EM radyasyonu oluşturan fotonların enerjisi, frekansla artar. Radyo dalgaları fotonlarının enerjisi düşüktür, görünür ışığın daha yüksek, X ışınlarının daha da yüksektir. Yüksek enerjili bir foton, maddenin içine daha fazla nüfuz eder. Madde ve ışığın etkileşimi çok zengin ve geniş bir fizik konusudur. Radyasyon kendi başına tehlikeli bir şey değildir. Gözümüz bir radyasyon dedektörüdür; belli frekanslardaki radyasyonu emerek dünyayı görmemizi sağlar. Bir kamp ateşinden çıkan radyasyon ısınmamızı sağlar. Fizikte radyasyon terimi bazen çok hızlı atomaltı parçacıklardan bahsederken de kullanılır. Bu yazıda radyasyon terimi bu tür parçacıklar için değil, sadece elektromanyetik kökenli radyasyon için kullanılacak. 2. EM radyasyon kanser yapar mı? Bazısı yapabilir, bazılarının yapması ise mümkün görülmüyor. Sağlık tartışmalarında EM radyasyon ikiye ayrılır: İyonize edici olan ve olmayan. Birinci gruptakiler, morötesi ve daha yüksek frekansa sahip olanlardır. İkinci gruptakiler ise düşük frekanstaki radyo, mikrodalga vb. tipleridir. İyonize etmek, bir molekülden bir elektronu koparmak demektir. Atomlar arası bağlar elektronlarla oluşturulduğu için, bir elektronun kopması molekülün kırılmasına bile sebep olabilir. Elektronu koparabilmek için gereken enerji, ancak morötesi veya daha yüksek frekanslardaki fotonlarda bulunur . İyonize etme-etmeme ayrımının sağlıkla, özellikle kanserle ilgisi var. Kanserin temel sebebi, bir hücrenin büyümesini kontrol eden genlerin mutasyona uğrayıp işlemez hale gelmesi, böylece hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıdır . İyonize edici radyasyon bunu iki şekilde yapar: ya doğrudan doğruya DNA'ya çarparak kırılmasına sebep olur, ya da suyu veya organik molekülleri iyonlaştırarak serbest radikaller yaratır, bunlar da DNA'ya zarar verebilir. Radyo dalgaları, mikrodalga, görünür ışık gibi radyasyon tipleri bu etkilere yol açamaz, çünkü enerjileri elektron koparmaya, iyonlaştırmaya yetmez. Bu yüzden kansere yol açmaları mümkün gözükmüyor. Fakat yeterince şiddetli olduklarında dokunun ısınmasına sebep olabilirler (bkz. soru 7). Morötesi ve X ışını gibi iyonize edici radyasyonun kanserojenliğinden şüphe yok. Yazımızın gerisinde asıl olarak radyo ve mikrodalga frekanslarında, iyonize edici olmayan radyasyonu inceleyeceğiz. 3. Radyo dalgaları, wifi, cep telefonu sinyalleri gibi, iyonize etmeyen radyasyon zamanla birikerek kansere yol açabilir mi? Soruyu biraz açalım: Şu anda iletişimimiz yaygın şekilde EM radyasyona dayalı. Yüz yıldan beri telsiz, radyo, TV, uydu sinyalleri, cep telefonları, WiFi teknolojilerinde kullanılan EM dalgalar içinde yüzüyoruz. Bu frekanslarda bir tek foton iyonize edici olmayabilir, ama milyonlarca foton birden yağsa üstümüze, hep beraber yüklenerek bu eşiği aşamazlar mı? Daha somut olalım: Yakınımızdaki bir baz istasyonundan gelen güçlü sinyal, sırf şiddeti nedeniyle molekül bağını kıramaz mı, dolayısıyla kanserojen olamaz mı? Bunların cevabı da hayır. Sebebi ise kuantum mekaniği. Belli bir enerjiyle bağlı olan bir elektronu koparmak için en az o bağ enerjisi kadar enerjiye sahip bir foton göndermeliyiz. Daha az enerjili bir foton bu elektronla hiç bir etkileşmede bulunmadan geçer gider. Sinyalin güçlü olması, çok sayıda foton demektir. Fotonların enerjileri aynıdır, çünkü enerji sadece frekansa bağlıdır. Belli bir kimyasal bağı bir tek foton koparamıyorsa, aynı enerjideki bir trilyon foton da koparamaz. Başka bir deyişle, bir tabanca kurşunuyla stratosferdeki bir uçağı vuramıyorsak, binlerce kurşun atarak da vuramayız. Aynı sebepten, frekansı değiştirmeden EM radyasyon şiddetini artırmak, DNA kırma ihtimalini artırmaz (sinyalin dokuyu ısıtarak yakacak kadar şiddetli olmadığını varsayıyoruz; bkz. soru 7) 4. Bunlar teorik. Akla gelmeyen bir mekanizmayla kanser yapmadığını nereden biliyoruz? Haklı bir soru. Kanser oluşumunda, DNA kırılmasından başka mekanizmaların da rol oynaması mümkün . Ya da henüz bilmediğimiz bir metabolik neden-sonuç zinciri belki kansere sebep olabilir. O zaman en iyisi doğrudan gözlem yapmak: EM radyasyona maruz kalanları incelemek ve böylelerinde kanserin daha sık görülüp görülmediğine bakmak. Böyle doğrudan incelemelere epidemiyolojik çalışma denir. Bu amaca yönelik olarak yakın tarihte yapılan en kapsamlı çalışma, Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırma Dairesi'nin koordine ettiği INTERPHONE incelemesidir . Pek çok ülkenin katıldığı bu işbirliğinin amacı, özellikle cep telefonu kullanımının beyinde , tükürük bezinde ve akustik sinirde tümör riskini artırıp artırmadığını araştırmaktı. Çalışmaya Almanya, Avustralya, Danimarka, Finlandiya, İngiltere, İsrail, İsveç, İtalya, Japonya, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda'dan araştırmacılar katıldı ve ortak bir protokol çerçevesinde araştırmayı yürüttüler. Odaklandıkları grup, daha uzun zamandır cep telefonu kullanmış olmaları sebebiyle 30-59 yaş aralığındaki yetişkinlerdi. Ayrıca katılımcı ülkeler dahilinde en uzun zamandır ve en yoğun olarak telefon kullanılmış olan bölgelere ağırlık verildi. Yani, bir etki gerçekten varsa, tespit etme şansını azamiye çıkaracak şartlar seçildi. INTERPHONE araştırmasının sonuç raporu 2011'de yayınlandı. Yapılan bu çok kapsamlı araştırma, cep telefonu kullanmakla tümör riskinin artmadığını gösterdi . Telefonu en yoğun kullanan ilk onda birlik dilimde hafif bir risk artışı görülse de, bu artışın gerçek bir etki mi, yoksa veri hatası veya yöntem yanlılığı mı olup olmadığı belli değil. Nitekim bu grup, her gün, günde 12 saat gibi inanılmaz bir konuşma süresi bildirmiş; bu da verilerin güvenilirliğini şüpheye düşürüyor. Sonuçların sağlamasını yapmak için konuşma süresi yerine günlük çağrı sayısına bakıldığında, en yoğun kullanan grupta bile fazladan risk bulunmadığı gözlenmiş . Aslında en basitinden, cep telefonlarının piyasaya çıkmasından bu yana beyin tümörlerinin sayısında artış olmadığını görmek yeterli. ( , Ek, şekil 1) Bu çalışmaların EM radyasyonun kanser yapmadığının kanıtı olmadığı, daha fazla araştırma yapılırsa bir ilişki bulunabileceği iddia edilebilir. Yanlış bir iddia değil, ama bu sonuçlara dayanarak şu kadarını söyleyebiliriz: Eğer cep telefonları ve diğer EM kaynaklar kanser riskini gerçekten artırıyorsa, bu titiz araştırmalarda saptanamadığına göre bu artış çok küçük ve belli belirsiz olmalı. 5. Kanser yapıyor diyen araştırmalar da var, hangisine güvenelim? Bütün araştırmalar aynı kuvvette, doğrulukta, ve güvenilirlikte değildir. Bazı çalışmalarda çok az sayıda vaka veya denek kullanılmış olabilir. Böyle durumlarda istatistiksel dalgalanmalar, var olmayan bir etkiyi varmış gibi gösterebilirler Çalışmalarda her zaman çeşitli yanlılıklar vardır. Bu yanlılıkların bazıları teknik, bazıları da psikolojik kaynaklıdır. Belli bir sonuç bekleyen araştırmacı, farkına varmaksızın verilerini bu beklentiye göre seçme eğiliminde olabilir. Bu tür yanlılıkları azaltmak için dikkat gösterilmelidir, sözgelişi araştırmacının hangi deneğin hangi şartlarda bulunduğunu bilmesi engellenmelidir . Hastalara sorulan sorulardaki hatırlama yanlılığı da çalışmanın doğruluğunu etkiler. Sözgelişi, cep telefonunu hangi tarafta kullandığı sorulduğunda, beyninde tümör çıkanlar tümörün olduğu tarafta kullandıklarını düşünmeye eğilimli olabilirler, fakat tümörü olmayanlarda böyle bir eğilim olmaz. Bir araştırma grubunun elde ettiği sonuçlar bağımsız gruplar tarafından tekrarlanabilmelidir. Tekrarlanabilirlik yanlılık ihtimalini azaltır . Başkalarının tekrarlayamadığı sonuçlara güvenilemez. Gözleme dayalı çalışmalarda pek çok karıştırıcı faktör işin içine girebilir. Dikkatli bir istatistiksel analizle yaş, cinsiyet, sosyal statü, gelir düzeyi, hayat tarzı, geçmiş hastalıklar gibi etkilerin katkısı ayrılmalıdır. Mesela, yoğun ve stresli bir ofis ortamında çalışan insanlar, telefonda çok konuşurlar. Bu bireylerde stres ve hareketsizlik gibi faktörlerin yarattığı tümör oluşumu riskini öncelikle ayırmak gerekir. Tıp ve biyoloji gibi bilim alanlarında tek bir çalışmaya bakarak karar vermek doğru değildir. İncelenen nesneler çok karmaşık sistemlerdir ve çevresel etkiler tam olarak izole edilemez. Bu yüzden, özellikle de aranan etki küçükse, çalışmalar farklı farklı, hatta zıt sonuçlar çıkarabilir. Eğer tıp veya biyoloji alanında yeterli uzman bilgisine sahip değilseniz, tek tek çalışmaları okumak yerine, bu yayınların karşılaştırılarak değerlendirildiği meta-analiz ve tarama makalelerini okumanız daha verimli olur. Farklı yayın tipleri için Bilimsel Yayınlar ve Türleri yazımıza bakabilirsiniz. 6. Dünya Sağlık Örgütü, Cep telefonu kanser yapar, diyor mu? Dünya Sağlık Örgütü çeşitli madde ve faktörleri kanserojenlik açısından şöyle sınıflandırmakta : - Grup 1: İnsanlar için kanserojen. - Grup 2A: İnsanlar için kanserojen olması muhtemel. - Grup 2B: İnsanlar için kanserojen olması mümkün. - Grup 3: İnsana kanserojenlik açısından sınıflandırılamıyor . - Grup 4: Muhtemelen insanlar için kanserojen değil. DSÖ'ye bağlı Uluslararası Kanser Araştırma Dairesi , INTERPHONE araştırmasının ardından, radyo frekansı EM dalgaları 2B olarak sınıflandırdığını ilan etti. Bu kategori insanlarda kanserojen etkiye dair sınırlı ve yetersiz delil olduğunda kullanılıyor (tam tanım için Not 1'e bakın). Oysa DSÖ, radyo frekansı dalgaların hayvan deneylerinde kanserojen etki göstermediğini, insanlarda da kanser riskini artırmadığını, mevcut pozitif sonuçların rastlantı, yanlılık veya karıştırıcı etkenlerden ortaya çıkmış olmasının mümkün olduğunu söylüyor . Bir maddenin 2B sınıfında olması kanser yaptığını göstermiyor . Nitekim kahve, turşu, talk pudrası gibi gündelik nesneler de 2B olarak sınıflandırılmış . Bir araştırmacının ifadesiyle bu tanım sırf bir hırsızlık sırasında mağazada bulunduğu için bir müşteriyi 'hırsızlık yapması mümkün' diye sınıflandırmak gibi. Suçlama için daha fazla delil gerekli. Dahası, IARC neredeyse hiç bir zaman kanserojen değil demiyor. IARC, hakkındaki delilleri incelediği yüzlerce maddeden sadece birini muhtemelen insanlar için kanserojen değil kategorisine koymuş. IARC'nin katı kuralları, epidemiyolojik veya deneysel deliller hiç bir belirti göstermese de, incelenen madde için kanserojen değil demeyi çok zorlaştırıyor. IARC'nin yaptığı sınıflandırma değişikliğini bütün uzmanlar ve kurumlar kabul etmiş değiller. ABD Ulusal Kanser Enstitüsü, ve Avrupa Komisyonu'na bağlı SCENIHR, cep telefonlarının fazladan kanser riski oluşturmadığı yönünde beyanlar yayınladılar. IARC, EM dalgaları 2B sınıfına koyma kararını Lennart Hardell'in öncülüğündeki bir araştırma grubunun yayınlarına dayandırmış. Hardell aynı zamanda IARC panelinin üyesi. Ancak bu yayınların sonuçları diğer çalışmalarla uyuşmuyor, elde ettikleri bulgular tekrarlanamıyor, ve bu çalışmaların bazılarında önemli yöntem hataları tespit edilmiş. 7. Telefonlar mikrodalga yayıyorsa, beynimiz neden pişmiyor? Telefon şebekesinin mikrodalga tabir edilen frekans aralığını kullanması, akla mikrodalga fırınları getiriyor. Mikrodalga fırınlar bir iki dakika içinde bir tabak soğuk yemeği buharı tütecek sıcaklığa getirebiliyorsa, cep telefonları da etimizi neden böyle pişiriyor olmasın? Her şeyden önce, iki cihaz arasında önemli farklar var, ve bu farkların en önemlisi güç. Bir mikrodalga fırının gücü 1000 Watt civarındayken, cep telefonu sinyalinin gücü 1 Watt'dan azdır. Isıtma etkisi sinyalin gücüne bağlıdır, bu yüzden de telefon dokuyu çok daha az ısıtacaktır. Yüksek gücünün yanı sıra, bir fırının mikrodalga frekansı yiyeceklerin mümkün olduğunca derinine nüfuz edecek şekilde özellikle ayarlanmıştır . Cep telefonu sinyallerinin frekansı bu özel değerden uzaktadır, dokuları fazla ısıtmayacak ama iletişimi optimize edecek frekans değerleri seçilir. Fazla ısıtmayacak dedik, çünkü EM radyasyon her türlü maddede az veya çok emilebilir. Bu emilen enerji SAR denilen bir değişkenle ölçülür. SAR değeri EM radyasyonun gücüne ve frekansına, ve emen maddenin özelliklerine bağlıdır. Cep telefonlarının ve diğer EM radyasyon yayan cihazların tasarımında hükümetlerin belirlediği azami SAR değerinin üzerine çıkılamaz. ABD'de bu sınır 1.6 W/kg, AB mevzuatında ise 2 W/kg'dır. Bu azami SAR değerlerinde bile EM radyasyon fazla bir ısınmaya yol açmıyor. Deneysel verilerle desteklenen bilgisayar modelleri, kafaya bitişik duran bir telefonun bile sıcaklığı sadece 0.1 C kadar arttırdığını gösteriyor . Bu ısınmanın da çoğu kafa derisinde; beyinde sıcaklık neredeyse hiç artmıyor. Afrika güneşinde hayatta kalmaya adapte olmuş bedenimiz için bu hafif ısınmayı bertaraf etmek çocuk oyuncağı. 8. Ya manyetik alanlar? EM alanların aksine, sabit manyetik alanlar dokuların ısınmasına sebep olmazlar. Zayıf manyetik alanların sağlığa hiç bir zararı olmadığını biliyoruz. Dünyanın manyetik alanı, buzdolabımızı süsleyen kebapçı magnetleri, ve günlük hayatımızdaki diğer mıknatıslar, dokulara bir etki yapmıyor. Yararlı etkileri olduğuna dair iddialar da var ama bunlar hurafeden öteye gitmiyor. Militesla seviyesinde manyetik alanların deney hayvanlarının sinirlerinde bazı etkiler yaptığı görülmüş. Bu alanlar, hücre zarlarının davranışını etkileyerek iyon taşınmasını geçici olarak bozabiliyor. Çok güçlü manyetik alanlara, MR görüntülemesi gibi durumlarda maruz kalabiliyoruz. Şiddetli manyetik alanların insanlarda, laboratuar hayvanlarında ve biyokimyasal süreçlerdeki etkisine dair araştırmalar sürüyor. Çok güçlü bir manyetik alan, insan vücudunda sinir iletimini sağlayan iyonların yollarını saptırabiliyor, bu şekilde MR görüntülemesi sırasında başını oynatan bir hasta baş dönmesi yaşayabiliyor. Ancak bu etki kalıcı olmuyor. Bu konuda araştırmalar son sözü söylemiş olmasa da, çok bariz ve kuvvetli bir risk olmadığı anlaşılıyor. Günlük hayatınızda karşılaşacağınız zayıf manyetik alanların hiç zararı yok zaten. İçinizi daha da rahatlatması için ekleyelim: Manyetik alan şiddeti, kaynaktan uzaklaştıkça çok hızlı düşer; mesafenin küpüne ters orantılıdır. Yani mıknatısın on santim yakınından yüz santimlik mesafeye çekildiğinizde, alan şiddeti bin kat azalır. 9. Elektromanyetizmaya aşırı duyarlılık hastalığı nedir? Bazı bireylerin EM alanlara karşı, alerjiye benzer bir aşırı duyarlılığa sahip olduğu iddia ediliyor. Bu bireyler bilgisayarların, kablosuz modemlerin, cep telefonlarının vb. elektrikli cihazların radyo dalgalarına maruz kaldıklarında ciltlerinde hassasiyet ve kızarıklık, ışığa hassaslık, bitkinlik, yüksek tansiyon, başağrısı, eklem ağrısı, baş dönmesi yaşadıklarını söylüyorlar. Bu şikayetler genellikle İsveç ve İngiltere'de görülüyor. Tedavisi yok. Hastaların şikayetleri sadece elektrikten arınmış ve yalıtılmış bir ortamda geçiyor. Elektromanyetik aşırı duyarlılığın gerçek bir rahatsızlık olup olmadığı birçok defa incelendi. Görüldü ki, hastalar yalan söylemiyor, EM alan yayan bir elektrikli cihazın yakınında bulunduklarında sahiden ciddi rahatsızlıklar yaşıyorlar. Bazı hastalara sahte senaryo uygulanıyor, yani ortam aynı kalmakla beraber EM radyasyon bulunmuyor. O durumda hastalar rahatsızlık hissetmiyor. Bu bulgular EM radyasyonun sorumlu olduğunu düşündürse de, deneyler daha dikkatli şekilde tasarlandığında tekrarlanamıyorlar. Çiftkör deneylerde, yani ne hastalar ne de araştırmacılar gerçekten EM alana maruz kalıp kalmadıklarını bilemediklerinde sonuçlar tamamen rastgele. EM alana maruz kalanlarla kalmayanlar arasında istatistiksel bir fark olmadığı görülüyor. Yani, semptomlar gerçek, ama sebebi EM alanlar değil. Asıl sebep nosebo etkisi: Bir şeyin bizi hasta edeceğini düşündüğümüz zaman, hastalık semptomlarının gerçekten ortaya çıkması. Bu, plasebo etkisinin, yani etkisiz bir maddenin bizi iyileştireceğini düşünmekle iyileşmemizin tam tersi. Plasebo ve nosebo etkileri hakkında daha fazla bilgi almak için Ben Goldacre'ın Türkçe altyazılı kısa bir konuşmasını dinleyebilirsiniz. 10. Cep telefonu vb. teknoloji şirketlerinden para mı alıyorsunuz? Hayır, ne cep telefonu üreticileri ile, ne de hizmet sağlayıcı şirketlerle bir çıkar ilişkimiz var. Bu sektöre bağlı lobilerle de işbirliği içinde değiliz. Her insan, aşina olmadığı konularda aşırı temkinli olmaya ve aktarılan korkutucu bilgilere inanmaya yatkındır. Böyle durumlarda uzmanlık bilgisine ulaşabilmek çok önemli. Burada, EM alanların sağlığa etkilerine dair literatürden uzmanlık bilgilerini derleyip sunmaya çalıştık. Amacımız teknolojik kararların duygusal tepkilerle değil, bilimsel veriler ışığında verilmesine yardımcı olmak. Kaynaklar - Bond-dissociation energy. Wikipedia. http://en.wikipedia.org/wiki/Bond-dissociation_energy - Bert Vogelstein, Kenneth W Kinzler. Cancer genes and the pathways they control. Nature Medicine 10, 789 799 (2004) http://www.nature.com/nm/journal/v10/n8/full/nm1087.html - The Interphone Study http://interphone.iarc.fr/index.php Erişim: 08.03.2015 - IARC Report to the Union for International Cancer Control on the Interphone Study, 3.10.2011 http://interphone.iarc.fr/UICC_Report_Final_03102011.pdf - Daniel Cressey, No link found between mobile phones and cancer, Nature, 17 May 2010 http://www.nature.com/news/2010/100517/full/news.2010.246.html - Anthony J. Swerdlow vd., Mobile Phones, Brain Tumors, and the Interphone Study: Where Are We Now? Environ Health Perspect. 2011 Nov; 119(11): 1534 1538. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3226506/ - IARC Kanser Sınıflandırması http://monographs.iarc.fr/ENG/Classification/ (erişim: 7.5.2015) - WHO Media Centre Fact Sheet: Electromagnetic fields and public health: mobile phones http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs193/en/ (erişim: 7.5.2015) - IARC, Etkenlerin Kanserojenlik Sınıflandırmasına Göre Listesi http://monographs.iarc.fr/ENG/Classification/ClassificationsGroupOrder.pdf (erişim: 7.5.2015) - Lorne Trottier, Are Cell Phones a Possible Carcinogen? An Update on the IARC Report. Science-Based Medicine, 2 Nisan 2012 (erişim: 7.5.2015) http://www.sciencebasedmedicine.org/are-cell-phones-a-possible-carcinogen-an-update-on-the-iarc-report/ - Kenneth R. Foster, Yorum: Are Cell Phones a Possible Carcinogen? An Update on the IARC Report. Science-Based Medicine, 2 Nisan 2012 (erişim: 7.5.2015) (https://www.sciencebasedmedicine.org/are-cell-phones-a-possible-carcinogen-an-update-on-the-iarc-report/#comment-1942492280) - David Gorski, Cell phones and cancer again, or: Oh, no! My cell phone's going to give me cancer! . Science-Based Medicine, 14 Aralık 2009 (erişim: 7.5.2015) https://www.sciencebasedmedicine.org/cell-phones-and-cancer-again-or-oh-no-my-cell-phones-going-to-give-me-cancer-revisited/ - Michael Vollmer, Physics of the microwave oven. Physics Education, 39 (1), 74-81, 2004. - GM Van Leeuwen vd., Calculation of change in brain temperatures due to exposure to a mobile phone, Phys. Med. Biol. 44 (1999) 2367 23794 http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10533916 - Peter Wainwright, Thermal effects of radiation from cellular telephones, Phys. Med. Biol. 45 (2000), 2363 http://iopscience.iop.org/0031-9155/45/8/321/ - Teerapot Wessapan vd., Specific absorption rate and temperature distributions in human head subjected to mobile phone radiation at different frequencies, International Journal of Heat and Mass Transfer 55 (2012) 347 359 - Yujuan Zhao vd., Studies in RF Power Communication, SAR, and Temperature Elevation in Wireless Implantable Neural Interfaces. PLoS ONE 8(11): e77759 (2013). http://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0077759 - The Scientific Committee on Emerging and Newly Identified Health Risks , Electromagnetic Fields (2009) http://ec.europa.eu/health/scientific_committees/opinions_layman/en/electromagnetic-fields/l-3/8-static-fields.htm - Angela Heinrich vd. Effects of static magnetic fields on cognition, vital signs, and sensory perception: A meta-analysis. Journal of Magnetic Resonance Imaging, Volume 34, Issue 4, pages 758 763, October 2011 http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/jmri.22720/abstract?deniedAccessCustomisedMessage=&userIsAuthenticated=false - D. Noble, A. McKinlay, M. Repacholi . Özel sayı: Effects of static magnetic fields relevant to human health. Progress in Biophysics and Molecular Biology Volume 87, Issues 2 3, Pages 171-372 (February April 2005). http://www.sciencedirect.com/science/journal/00796107/87/2 - Dunning, Electromagnetic Hypersensitivity: Real or Imagined? Skeptoid #72, 30 Ekim 2007. http://skeptoid.com/episodes/4072 - GJ Rubin, Munshi J Das, S Wessely. Electromagnetic hypersensitivity: a systematic review of provocation studies. Psychosom Med. 2005 Mar-Apr;67(2):224-32. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15784787 - GJ Rubin, R Nieto-Hernandez, S Wessely. Idiopathic environmental intolerance attributed to electromagnetic fields : An updated systematic review of provocation studies. Bioelectromagnetics. 2010 Jan; 31(1): 1-11. doi: 10.1002/bem.20536. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19681059 Not 1: This category is used for agents for which there is limited evidence of carcinogenicity in humans and less than sufficient evidence of carcinogenicity in experimental animals. It may also be used when there is inadequate evidence of carcinogenicity in humans but there is sufficient evidence of carcinogenicity in experimental animals. In some instances, an agent for which there is inadequate evidence of carcinogenicity in humans and less than sufficient evidence of carcinogenicity in experimental animals together with supporting evidence from mechanistic and other relevant data may be placed in this group. An agent may be classified in this category solely on the basis of strong evidence from mechanistic and other relevant data. (http://monographs.iarc.fr/ENG/Preamble/currentb6evalrationale0706.php)"} {"url": "https://yalansavar.org/2015/06/27/nobel-hastaligi-baltayi-tasa-vuran-otoriteler/", "text": "Bu bir sağlık sorunu değil. Yalnızca, büyük başarılara imza atmış birinin, bilmeden başka alanlarda da ahkam kesme yetkisini kendinde bulmasına deniyor. Ama çok masum da sayılmaz: Başkalarının canını yakabiliyor. Linus Pauling (Şekil 1) adını duymadıysanız, ayıp ediyorsunuz: Bu kimya dehası, kimyasal bağların yapısı konusunda yaptığı çalışmayla Nobel Ödülü aldı. Yetmedi, ilk defa bir hastalığın sebebini molekül düzeyinde tespit etti: Orak hücre kansızlığının hemoglobin molekülünün değişiminden kaynaklandığını buldu. Yetmedi, proteinlerin kendilerini soktuğu şekillerden biri olan alfa sarmalını keşfetti. Yetmedi, değişik canlıların kaç yıl önce yollarının birbirlerinden ayrılmış olduğunu hemoglobinlerinin mukayesesiyle hesaplayan bir evrim saati icat etti. Bunlar da yetmedi, Vietnam Savaşı'na, nükleer silahlanmaya ısrarla karşı çıktı, başkalarını da bunlara karşı örgütledi. Döneminin en tanınmış barışseverlerinden biri olarak 1962 yılının Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Nobel ödüllü bilim adamı, ama amatör hekim Artık 65 yaşına geldiğinde, keşke 25 yıl daha yaşayıp çağımın bilimsel keşiflerini izleyebilsem diye hayıflanıyorken, kendini doktor diye tanıtan bir şarlatanın lafını dinledi. Adam diyordu ki her gün 3 gram C vitamini alırsa 25 yıldan fazla bile yaşardı. Denedi, daha zinde ve sağlıklı hissetti kendini. Kefeni yırtmıştı. Bir kitap yazdı ve önce günde 3 gram C vitamininin nezleyi ABD'den sileceğini iddia etti. C vitamini ABD'de yok satmaya başladı. Halbuki daha 30 yıl önce yayınlanmış, 980 hasta üzerindeki bir araştırmada C vitamini nezleyi önlememişti. Onun yerine kendi araştırmasını yaptı. Kendi klinik tıp uzmanı olmadığı, bu araştırmanın kalitesinden belli oluyordu. Araştırma, önemli bilimsel dergiler yerine, ancak üyelerinden gelen makaleleri nazlanmadan yayınlayan Bilimler Akademisi dergisi PNAS'de yer bulabildi, Pauling'in üyeliği hatırına. Bu arada Pauling vitamini adım adım günde 3'ten 18 grama çıkardı. Hatta bundan böyle sadece vitaminin değil, iddialarının dozunu da kafasına göre artıracaktı: Bir süre sonra C vitamininin kansere de iyi geleceğini iddia etti. Daha sonra sıra C vitaminini bolca A, E vitaminleriyle, A vitamininin öncüsü olan beta-karotenle, ve bir de bol selenyumla birleştirip aklına gelen her hastalığı aradan çıkardı. AIDS ortaya çıkınca onu da es geçmedi, vitaminler onu da tedavi edebilirdi! Uzatmayalım, bu iddiaların aslında biyolojik veya tıbbi bir temeli yoktu. Ama Pauling'in propogandasının oluşturduğu kamuoyu baskısı muazzamdı: C vitamini önermeyen hekimlere hastaları soruyordu: Doktor bey, sizin Nobel ödülünüz var mı? Öyle ya, iki Nobelli Pauling'den iyi mi bileceklerdi? Sırf bu yüzden Pauling'in iddialarına yönelik klinik araştırmalar yapıldı. Geniş çalışmalarda C vitamini ne nezleyi azalttı, ne kanseri yendi, ne de başka bir hastalığı. Bu olumsuz neticeler Pauling'i durdurmadı. Bazılarına kulp taktı, bazılarını umursamadı, ama onca veriye rağmen kendi bildiğinden şaşmadı. Bugün yıllık 28 milyar dolarlık vitamin takviyesi pazarı için ABD'nin vitamin endüstrisi Pauling'e çok şey borçlu. Vitaminin fazlası zarar Zaman geçtikçe vitamin takviyesinin sağlığa zarar bile verebileceği anlaşıldı. Kansere meyilli olan yaşlı ve sigara tiryakisi Fin erkeklerin, E vitamini ve beta-karotenden fayda göreceğini umarak deneye başlayan araştırmacılar, beklentilerinin tam tersiyle karşılaştı: Almayanlara nazaran vitamin alanların daha çoğu akciğer kanseri ve kalp hastalığı geçirip ölmüştü. Başka bir araştırmada ise daha ortasında durduruldu: Asbeste maruz kalanlara koruma amaçlı olarak A vitamini ve beta-karoten verildiğinde kanserde %28, kalp hastalığında %17 artış görülmüştü. E vitamini araştırmalarını derleyen bilim insanları, E vitamini takviyesinin kalp yetmezliği ve ölüm riskini artırdığını buldu. İki ayrı araştırmada, vitamin takviyesi alan erkeklerin prostat kanseri riskinin yükseldiği görüldü. Linus Pauling'in prostat kanserinden ölmesi belki de tesadüf değildi. Fena halde yanılan bilirkişi Linus Pauling, kendi alanında, kimyada da ciddi bir hata yapmış ve bunda ısrar etmişti. İsrailli kimyacı Dan Shechtman (Şekil 2), 1982'de ABD'de kristaller üzerinde çalışırken, günün kimya kuramlarına göre garip bir görüntüyle karşılaşmıştı. Önündeki kristallerdeki düzen, periyodik değildi. Bu sonuca kendi bile ancak birkaç kez kontrolden sonra inanmış, sonucu yayınlaması ise 2 yılı bulmuştu. Bir yayınlandıktan sonra bulguları başka bilim insanlarınca teyit edildi ve 1992'de Uluslararası Kristalografi Birliği, kristalin tanımını Shechtman'ın bulgularına göre değiştirdi. Kristalimsi adı verilen bu kimyasal yapıların birçok işlevi bulundu (Şekil 3). Gel gör ki kimyanın dev ismi Linus Pauling ikna olmamıştı. Hatta bir toplantıda, yüzlerce kişinin önünde Shechtman'a hakaret bile etti: Dan Shechtman saçmalıyor. Kristalimsi yoktur, yalnız bilim adamımsı vardır. Ama zaman Shechtman'ı haklı çıkardı. Kristalimsileri destekleyen bulgular birikirken, Pauling'in kristalimsilerin yokluğunu ispatlama girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı, yazdığı makaleler akademik dergilere kabul edilmedi. Shechtman'ı rezil etmek isterken kendi rezil olmuştu. Shechtman ise bu buluşuyla 2011 yılında Nobel Kimya Ödülü'nü aldı. Nobel'in skandal ismi Pauling ismine ilk defa lisedeyken İkili Sarmal kitabında rastlamıştım. Cambridge Üniversitesi'nden James D. Watson (Şekil 4) ve Francis Crick, DNA'nın yapısını çözmek için Linus Pauling ile yarıştaydı. Watson ve Crick bu yarışı kazanacaklardı. İkili Sarmal, aslında James Watson'ın çenesini tutamayacağının bir habercisi gibiydi. Yıllar içinde Watson'ın birçok gafından özellikle siyah ırkın zeka seviyesi hakkında söyledikleri iz bıraktı. Watson, İngiltere'nin Sunday Times gazetesindeki söyleşisinde Afrika'nın geleceği için ümitsiz olduğunu, söylemiş ve bunun sebebini açıklamıştı: Tüm toplumsal politikalarımız onların bizim kadar zeki olmasına dayanıyor, ama bütün sınamalar gösteriyor ki bu pek öyle değil. Aslında değişik genetik kökenleri olan bireylerin değişik özellikler göstermesi kuramsal olarak mümkün, ama verilere bakıldığında bu varsayımı destekleyecek bir sonuç yok. Watson'ın bütün sınamalardan kast ettiği, olsa olsa siyahların IQ'sunun beyazlardan çok az düşük olduğunu gösteren bir araştırma olabilir. Bir kere, IQ zekanın iyi bir göstergesi değil. Ayrıca bulunan küçük bir farkın biyolojik bir anlamı yok, bunun eğitimle, sosyal yardımla kapatılamayacağı anlamına da gelmiyor. Watson'ın, özellikle kadınların ve azınlıkların bilimdeki yerini artırmaya düşkün olduğu çevresindekilerce söyleniyor. Ama bu gereksiz ve boş beyanıyla kamuoyunda kendisine ırkçı damgası vurdurdu, hiç iyi etmedi. Kontrolsüz deney, deney değildir Fransız araştırmacı Luc Montagnier (Şekil 5), 1980'lerin başında büyük bir araştırma yarışının iki galibinden biriydi: Edinilmiş bağışıklık yetersizliği sendromu denen yeni bir hastalıktan sorumlu virüsü bulmuştu. Bu keşif sayesinde, 2008 yılındaki Nobel Ödülü'nden pay aldı. Derken Montagnier homeopati adlı alternatif tedavi yöntemine destek vermek için kolları sıvadı. Mesele şu ki homeopatinin hastalar üzerinde etkisi olduğunu gösteren doğru dürüst bir araştırma 100 küsur yıldır çıkarılamadığı gibi, homeopati bilinen fizik, kimya ve biyoloji kanunlarına aykırıydı. Bunu değiştirmek istemiş olacak ki Montagnier DNA'nın kendini -bir nevi- ışınladığını iddia eden iki araştırma yayınladı. Makalelerdeki iddiaya göre, bir tüpteki DNA, başka bir tüpteki suya elektromanyetik dalgalar gönderiyor, o tüpteki suya polimeraz zincir tepkimesi uygulanınca sanki o tüpte DNA varmış gibi bir netice çıkıyordu. Bu makaleleri ilk gördüğüm zaman makalede harıl harıl yöntem bilgisi ve negatif kontrol sonuçlarını aradığımı hala hatırlıyorum. Zira Montagnier'in bu araştırmada kullandığı zincirleme polimeraz tepkimesi yöntemini ben de kullandığımdan bu yöntemin en önemli sorununu biliyordum: Kirlenme. Çünkü PCR, topu topu birkaç DNA molekülünden milyarlarca kopya üretebilen bir yöntem. Bu kadar güçlü bir tepkimeye, aslında çoğaltmak istemediğimiz bir DNA parçası kazara karışırsa sonuç kolaylıkla yanlış çıkar. Buna karşı iki tür önlem alınır: Öncelikle laboratuvarın ve deneyi yapanın temizliğine çok özen gösterilir. Deneyden önce tezgahlar silinir, eldivenler çekilir. İkincisi, deneye negatif kontroller eklenir, mesela mesela içinde DNA olmadığından emin olduğumuz, bir damla saf su. Negatif kontrol denen bu örneklerden sonuç çıkmamalıdır. Çıkarsa ortada bir kirlenme olduğundan şüphe ederiz (Daha geniş açıklama için: Şekil 6). Yoktan DNA var ettiğinizi iddia ediyorsanız, karşınızdakiler, hele PCR yöntemine aşina iseler, hemen negatif kontrolleri görmek isteyecektir. Ama Montagnier'in verileri arasında negatif kontrol yoktu. Yani Nobel ödüllü bir bilim adamı, sonucunun bir kazaya bağlı olup olmadığını ya merak etmemişti, ya da işine gelmeyen bir neticeyi saklamıştı. Dahası, PCR deneylerini anlatırken verilmesi gereken ayrıntılar da yoktu: Mesela, PCR sırasında hangi malzemeler kullanılmış? Hangi gen, nasıl çoğaltılmış? PCR sonuçlarını tarif eden hemen her makalede bulabileceğiniz bu ayrıntıları Montagnier vermemişti. Böyle olunca başka birisinin bu deneyi tekrarlayıp doğrulaması ya da yanlışlaması mümkün olmuyordu. Nitekim bu sonuçları bugüne kadar tekrarlayabilene rastlamadım. Montagnier'in, tekrarlanabilse bilimsel devrim niteliği taşıyacak bu araştırmasını bilimin önde gelen dergileri yerine ancak kendi yayın kurulunda olduğu bir dergide yayınlatabilmesi size Pauling'den tanıdık gelecektir. Zamanla, Montagnier'in, ispatlayamadığı bu bulguya dayalı patent başvurularında bulunduğu da ortaya çıktı. Bunlar anlaşıldıkça Montagnier'in bilim dünyasındaki saygınlığı, prestiji ve inanılırlığı giderek azaldı. Ne sihirdir, ne keramet Bunlar, -şaka ile- Nobel hastalığı denen olgunun örnekleri: Nobel ödülünün getirdiği prestijle sözlerini dinleyen basının yüzünden bilim insanının kendini her konunun uzmanı sanması rahatsızlığı. Yanlış anlamayın, Nobellik buluş yapmak çok çetin iş. Hiç bilinmeyen olgular, kavramlar, icatlar ortaya kolay çıkarılmıyor. Bunların peşindeki insanları, biraz da coğrafi keşiflerin kahramanlarına benzetebiliriz: Haritası çıkarılmamış bir Antarktika'da Güney Kutbu'nu arayan bir Amundsen veya Scott, veya neyle karşılaşacaklarını tam bilmeden Ay'a yaklaşan bir Neil Armstrong veya Buzz Aldrin'in yerine koyun kendinizi... Gerçi günümüzde sıcacık laboratuvarınızda o kadar hayati tehlikeniz yok. Ama hedefe varmak için, aynı o kaşifler gibi, karşınıza çıkacak beklenmedik sorunları çözmek, doğru yolu bulmak zorundasınız. Bu da sahanızı derinlemesine bilmeyi, kullandığınız yöntemlere en ince ayrıntısına kadar hakim olmayı gerektirir. Ama bunlar sizi sahanızın uzmanı yapar, o kadar. Başka sahalarda ahkam kesmenize müsaade etmez. O yüzden birçok bilim insanı sahasının dışına çıkmamaya özen gösterir, ayrıntılarını bilmediği konularda işi uzmanına bırakır. Kendi sahasında bile sözü her zaman dinlenen biri yoktur. Geçmişteki başarıları ne olursa olsun her bilim insanının sözü, nitelikli gözlemlere ve deneylere, ve bunların mantıklı bir değerlendirmesine dayandıkça dinlenir. Tartışmalarımızı şu uzmanın veya bu bir bilenin görüşlerine dayandırmak bu yüzden hatalıdır. Böyle iddialara bir bilen safsatası diyoruz. Buna her rast geldiğimizde yapmamız gereken, bilginin kimden değil, nereden geldiğini sorgulamaktır (Şekil 7). Bütün bunlar, Nobel hastasının yaptığı gerçek bilimsel çalışmaların önemini azaltmıyor. Pauling, belki etkileri bugüne kadar gelen saçmalıklar yaptı, ama yine de aklıma alfa sarmalının kaşifi olarak gelecek. Kaynaklar - R. T. Carroll, 2012. The Nobel disease. The Skeptic's Dictionary - M. Pigliucci, 2010. Nonsense on Stilts: How to Tell Science from Bunk. University of Chicago Press, Chicago. s. 285. - P. Offit, 2013. The vitamin myth: Why we think we need supplements. The Atlantic - D. Gorski, 2008. High dose vitamin C and cancer: Has Linus Pauling been vindicated? Science-Based Medicine - A. Jha, 2013. Dan Shechtman: 'Linus Pauling said I was talking nonsense.' The Guardian - M. Pigliucci, 2007. Jim Watson, trouble as usual. Rationally Speaking - Orac, 2012. Luc Montagnier: The Nobel disease strikes again. Respectful Insolence - Orac, 2011. The Nobel disease meets DNA teleportation and homeopathy. Respectful Insolence - L. Montagnier vd., 2009. Electromagnetic signals are produced by aqueous nanostructures derived from bacterial DNA sequences. Interdisciplinary Sciences: Computational Life Sciences 1:81-90. - I. Arıcan, 2012. C vitamini: Mucize mi yoksa safsata mı? Yalansavar - I. Arıcan, 2012. Tavşanın Suyunun Suyu -1: Homeopati nedir? Yalansavar - P. Z. Myers, 2011. It almost makes me disbelieve that HIV causes AIDS! Pharyngula - B. Ürkmez, 2012. Bir bilen safsatası. Yalansavar - S. Canan, 2011. Sihirli DNA? SinanCanan.net"} {"url": "https://yalansavar.org/2015/12/21/kaya-tuzunun-dayanilmaz-dogalligi/", "text": "Üniversitenin kapısının hemen dışındaki dev çınar ağacı baharın gelmesiyle canlanmıştı. Yaprakları güneş ışığında parlıyor, gölgesindeki ahşap masalarda oturan öğrenciler karton bardaklardan çay içerek sohbet ediyorlardı. Kır sakallı, orta yaşlı bir adam ceketini kolunda taşıyarak çınar ağacının altındaki kafeye geldi. Boş masalardan birine oturdu. Oturur oturmaz ince belli cam bardakta demli çay önüne geldi. Hoşgeldin Burhan hocam. Erkencisin bugün. Hoşbulduk Hasan. Hava çok güzel, ofiste oturacağıma burada oturayım istedim. Çayından bir yudum aldı. Bana bir kaşarlı tost yapıver oğlum. Bir de duble espresso. Kafam kazan oldu bugün derste. Tamam hocam. Hemen geliyor hocam. Hasan büfeye koştururken Burhan çantasını açtı, birkaç makale çıkarıp masaya koydu. Tam okumaya başlamışken yanıbaşından bir ses geldi. Hocam? Profesör Burhan Aladağlı siz misiniz? Burhan keyifsizce başını kaldırdı. Takım elbiseli, genç sayılabilecek bir adam dikiliyordu yanında. Elinde büyükçe bir çanta vardı. Bölüm sekreteri sizi burada bulabileceğimi söyledi hocam diye devam etti adam. Ben Tüzün Tuzbuzederoğlu. Anadolu Kayatuzu A.Ş.den geliyorum. Telefonla konuşmuştuk. Hatırladım dedi Burhan, ve ürünlerinizle ilgilenmediğimi söylemiştim. Tüzün hiç istifini bozmadı. Ben yine de size şahsen bir tanıtım yapmak istedim. Eminim ki kaya tuzunun mucizevi özellikleri sizin gibi seçkin bir bilim adamının gözünden kaçmayacaktır. Burhan daha ağzını açamadan hızla ekledi. Kesinlikle zahmet değil hocam, size ürünümüzü tanıtmak benim için bir keyif olacaktır. Eğilip çantasını açtı. İçinden çıkardığı karpuz büyüklüğünde, pembe-beyaz, kristalimsi bir kütleyi masaya koyuverdi. Burhan gözlerini devirdi, derin bir nefes alıp Tüzün bey, buraya kadar bana bir parça kaya tuzu satmaya mı geldiniz? Güzel birşey olsa sırf dekorasyon olsun diye alırdım ama bu çirkin şeyi evime sokmam bile. Hayır, satın almanız gerekmiyor sayın hocam. Hediyemizdir. Siz sosyal medyada etkili, tanınmış bir bilim bloggerisiniz. Bu numunemizi bir kez kullanınca kaya tuzunun benzersiz iyileştirici etkilerine şahsen şahit olacaksınız zaten. Belki sonra bir yazı yazmak istersiniz bu konuda. Burhan huysuzca Ne? diye terslendi. Bu kaya karşılığında reklamınızı mı yapmamı istiyorsunuz? Yok hocam, estağfurullah. Bilimsel görüşünüzü yazın sadece, biz de tanıtım broşürlerimize koyalım. On yıllık kaya tuzu ihtiyacınızı da hemen evinize teslim edelim. Hasan'ın tost ve espressoyu masaya koymasıyla laf bölündü. Burhan Acaba ne içeceğini sorsam mı? diye geçirdi içinden, ama vazgeçti. Adamın yapışkanlığından rahatsız olmuştu, başından kibarca nasıl savabileceğini düşünüyordu. Bu arada çevredeki gençler ilgiyle kocaman tuz kayasına bakıyorlardı. Tüzün'ün pazarlama numarasıydı buydu demek ki, merak uyandırmayı iyi biliyordu. Bir şekilde ipliğini pazara çıkarmam lazım dedi Burhan kendi kendine, yoksa başkalarını kandıracaktı. Tüzün bey, ben yazılarımda sadece, doğruluğuna ikna olduğum gerçekleri yazarım. Söylediğim her şeyin delilinin, ispatının olması gerekir. Yanlış olduğunu bildiğim bir şeyi doğruymuş gibi anlatamam. Sizin tanıtım broşürlerinize baktım. İpe sapa gelmeyen, bilimsel gerçeklerle ilgisi olmayan, mesnetsiz iddialarla dolu. Sırf satış yapmak için kaya tuzuna bilim dışı, hatta akıl dışı bir sürü mistik özellik yüklüyorsunuz. En önemlisi de, fazla tuz tüketmenin zararını küçümsüyorsunuz. Tuzun zararının sadece rafine etme işlemindeki süreçlerden ortaya çıktığını, pazarladığınız kaya tuzunun ise rafine edilmediği için sağlığa zarar vermediğini iddia ediyorsunuz. Bunlar düpedüz yalandır, hem de insanların hayatını tehlikeye atan yalanlar. Tüzün bozulmuştu. Hocam, yalan olur mu, yani bir inceleseniz... Gayet iyi inceledim. Kalp, böbrek hastalarına zararı yoktur, tansiyonu yükseltmez diyorsunuz. Rafine tuzun zararlarını sıralayıp, kaya tuzunda bu zararların olmadığını söylüyorsunuz. Bu büyük bir yalan. Sırf malınızı satabilmek için uydurduğunuz bu yanıltıcı propagandayla, size inanan tansiyon hastalarının ölümüne sebep olabileceğinizi hiç düşünmüyor musunuz? Tüzün cevap vermek için ağzını açar gibi olmuştu ki, Hasan atıldı. Hocam, neden yalan? Annem de tansiyon hastası, televizyondaki doktorlardan duymuş bu tuzu, almak istiyor. Hasan, kaya tuzu denen şey, yediğimiz sofra tuzunun başka minerallerle karışmış hali. Çok eski çağlarda kurumuş denizlerin yeraltında bıraktığı kalıntıdan elde ediliyor. Lise derslerinden hatırlarsın, yediğimiz tuz sodyum ve klor atomlarının bire bir bileşimidir; sodyum klorür diye anılır. Kaya tuzunun yüzde doksanbeşi sodyum klörürdür, gerisi de başka mineraller. Rafine tuzdan tek farkı yüzde beş oranındaki katışıklıklar. Mesela önümde duran bu kayanın pembeliği, tuzun içine karışmış olan demir oksitten geliyor. Bildiğimiz pas yani. Pas mı? Hocam tetanoz oluruz yani bunu yersek. Yok dedi Burhan. Demir oksit tetanoz yapmaz, sağlığa zararlı bir etkisi yoktur. Dürüstlüğü için kendine kızdı içinden, niye karşı tarafın avukatlığını yapıyordu ki? Ama bir yalana karşı başka bir yanılgıyı teşvik etmeyi içine sindiremiyordu. Hocam tuzumuz yüzde yüz doğaldır. diye araya girdi Tüzün. Doğada bulunabilecek en saf kaya tuzudur bizimki. İkiyüz milyon yıl önceki temiz çevrede oluşmuştur. Birşeyin 'doğal' olması iyi ve zararsız olduğunu göstermez. Pek çok mantar cinsi doğaldır, ama zehirlidir. Kaldı ki, kaya tuzunu rafine ederek saflaştırdığımızda doğallığını yok ediyor değiliz. Tuz yine sodyum klorür, aynı atomlardan oluşuyor. Sadece içine karışmış diğer maddeleri ayırıyoruz. Hasan yine girdi lafa: Yani rafine tuz kaya tuzundan daha mı saf hocam? Aynen öyle Hasan. Hem zaten ikiyüz milyon yıl önceki çevrenin temiz olduğunu nereden bileceğiz? Bunlar deniz dibine çökelmiş maddeler. O zamanki suda ne varsa hepsi karışmış. Tüzün'ün pes etmeye niyeti yoktu. Hocam, siz bir bilim adamısınız. Doğal besinlerin rafine olanlardan daha faydalı olduğunu nasıl bilmezsiniz? Beyaz şekerden, beyaz undan kaçınmak lazım demiyorlar mı? Bizim tuzumuzda insan vücudunun ihtiyaç duyduğu bütün mineraller mevcut. Oysa rafine edilen tuz sanayi ürünüdür, dahası içine iyot katılmaktadır. Fazla iyotun ne kadar zararlı olduğuna dair makaleler göndereyim size, okuyun. Burhan sakince dinledi. Bütün bu safsataları daha önce de duymuştu. Bu işten para kazanan birinin bilimsel kanıtlarla fikir değiştirmesini beklemiyordu zaten. Zahmet etmeyin. Öncelikle, bilim adamı olmam sizin gözünüzde bir ağırlığa sahipse, o zaman hoşunuza gitmeyen sözlerim de aynı ağırlığı taşımalı. Ama benim bilim adamı olmam veya olmamam önemli değil. Önemli olan bilimsel verilerin ne gösterdiği. Doğallık ve rafinelik konusunda kafanız karışık. Evet, un ve şeker gibi besin maddelerini rafine etmeden, kepekleriyle tüketmek daha sağlıklıdır. Saf haldeki karbonhidratlar kan şekerimizin çok hızlı yükselip düşmesine sebep olurlar, bu da yağlanmaya ve diyabet tehlikesine yol açar. Buna karşılık kepekli undaki posa, şekerin kana karışmasını yavaşlatır, bu sayede dalgalanmalar olmadan metabolizma şeker dengesini kurar. Tuzda ise böyle bir mekanizma yok. Sodyum ve klor iyonları suyla beraber kalın bağırsağımızda emilirler. Tuzu başka minerallerle karışık olarak almak onun emilimini ve metabolik etkilerini değiştirmiyor. Fazla tuzun her hali zararlı, rafine olsun olmasın. Tüzün atıldı: Evet hocam, biz fazla tuz tüketilsin demiyoruz zaten. Ama sanayi süreçlerinden geçmiş rafine tuzda, doğal kaya tuzunda bulunan diğer mineraller bulunmuyor. Yine doğallık safsatası diye mırıldandı Burhan. Hasan'a döndü: Oğlum, bir bardağa musluktan su doldurup getirir misin rica etsem? Beklerken espressosundan bir yudum aldı. Delikanlı suyu getirip önüne koydu. Bakın, diye devam etti, bu su filtrelerden geçirilmiş, pislikleri ayrılmış. Neden deredeki doğal, çamurlu, mikrop ve parazit dolu suyu içmiyoruz? Sanayi çağının çevre kirliliği demeyin. Eski çağlarda, sanayi kirliliği yokken de insanlar dere suyu içince hastalanıp ölüyorlardı. Sağlığımız için suyu doğadaki haliyle değil, süzerek, kaynatarak, klorlayarak kullanıyoruz. Doğadan gelen her şey sağlıklıdır demek yanılgıdır. Doğanın bize faydalı olmak, bizi hayatta tutmak gibi bir görevi yok. Dinleyenlerin bu örneği sindirmesi için bir an durakladı. Kahvesini tekrar yudumladı. Sizde, bir şeyin sanayi sürecinden geçerek saflaşmasının onun 'ruhunda' bir kirlenmeye yol açtığı gibi bir mistik anlayış seziyorum. Oysa rafine etme süreci çok basit. Şöyle ki... Burhan eğilip yerden bir tutam kum aldı, avcuna koydu, sonra masadaki tuzluğu alıp avucundaki kuma biraz tuz ekledi. Kumla tuz karıştı şimdi. Tuzu kumdan nasıl ayırırım? Avucundaki karışımı bardağın içine boşalttı. Bakın, tuz suda çözüldü, kum ise dibe çöktü. Kumu dipte bırakmaya dikkat ederek bu tuzlu suyu başka bir kaba aktarır, sonra altında ateş yakıp suyu tamamen uçurursam, kumsuz tuz elde ederim. İşte rafine etme süreci aynen böyle bir şey. Daha fazla saflaştırma için biraz daha incelikli yöntemler kullanılıyor, veya ısıtma yerine vakum kullanılıyor, ama ana fikir bundan ibaret. Başka ne demiştiniz? diye devam etti. Hah, vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bütün mineraller kaya tuzunun içinde var diyorsunuz. Bunu bir pazarlama unsuru yapıyorsanız, sizin tuzunuzu makul ölçülerde tüketerek gündelik mineral ihtiyacımızı karşılayabileceğimizi ispatlamanız lazım. Mesela, kaya tuzundaki potasyum miktarı ağırlıkça yüzde kaç? Tüzün hazırlıksız yakalanmıştı. Iıı, şey, dilimin ucunda ama... Binde bir? Burhan cep telefonunu açıp internete baktı. Başını kaldırıp Yüzde bir. dedi. Bardakları kurulamakta olan Hasan'a döndü. Hasan, senin hesabın iyidir. Bana bir hesap yap bakayım. Buyur hocam. Yetişkinlerin her gün 3,5 gram kadar potasyum alma ihtiyacı var. Kaya tuzunun yüzde biri potasyumsa, 3,5 gram potasyum için kaç gram tuz yemek lazımdır? Hasan durakladı, kurşunkalemiyle kağıda birkaç şey çiziktirdi. Burhan onu beklerken kahvesinden bir yudum daha aldı. Ha, kolaymış yahu! dedi Hasan. 350 gram. 350 gram! diye tekrarladı Burhan. Yani koca bir paket. Günde üç gramdan fazla tuz almamız zararlı hatta, peynir, zeytin ve diğer işlenmiş gıdalardan epeyce tuz aldığımızı düşünürsek, çok daha az tuz eklemeliyiz yemeklerimize. 350 gram ise bu azami miktarın yüz yirmi katı! Bu kadar tuz yemenin böbreklere, damarlara, hücrelerdeki iyon dengesine ne yapacağını hayal edebiliyor musunuz? Tüzün atıldı: İyi de hocam, biz bu kadar tuz yiyin demiyoruz ki kimseye, yanıltıyorsunuz. Yanıltan ben değilim, sizin tanıtım metniniz. Vücudun ihtiyaç duyduğu başka mineralleri de içerdiğini söyleyerek kaya tuzunun daha yararlı olduğunu söylüyorsunuz. Bu basit hesapla, kaya tuzunu uygun ölçülerde aldığımızda, diğer minerallerden kayda değer bir miktar almadığımızı gösterdik. Neyse ki dengeli beslenerek, yani 'doğal yoldan' neredeyse bütün mineral ihtiyacımızı karşılayabiliyoruz; başka desteğe ihtiyacımız pek yok. Tüzün fırsata saldırdı: O zaman rafine tuza neden iyot katılıyor? Madem bütün ihtiyacımızı besinlerden alabiliyoruz, niye iyot gibi tehlikeli bir madde ekleniyor gıdamıza? Devlet eliyle zorlayarak hem de. İyot, dediğimin istisnasıdır. Vücudumuzun çok az miktarda da olsa iyot almaya ihtiyacı vardır. Tiroid bezleri iyot kullanarak T3 ve T4 olarak anılan iki hormon üretirler. Bunlar, hücrelerimizdeki bütün enerji üretimini, yani metabolizmamızı yönetirler, çok kritiktirler. Denizden uzakta yaşayanlar, deniz ürünü yemeyenler yeterli iyot alamaz, o zaman da bu hormonlar yeterince üretilemez. Sonuç olarak guatr hastalığı, metabolizma düşüklüğü başgösterir. İyot eksikliği çeken annelerin çocuklarında gelişim bozuklukları ve zeka geriliği görülür. Tarihi kayıtlar, eski insanların iyot eksikliğinden çok çektiğini gösteriyor. Hani doğal beslenme, temiz çevre diyorsunuz ya, sağlık açısından pek fayda etmiyor onlar. Oysa tuza iyot katmaya başlandığından beri, iyot eksikliği hastalıklarının azaldığını görüyoruz. Buna rağmen bugün bile iki milyar insan yeterli iyot alamıyor. Hasan girdi lafa: Bizim köydeki ihtiyarların hepsi guatrlı. Her ailede boyu da aklı da çocuk kadar kalmış en az biri vardır. Bizim kuşakta hiç görülmüyor ama. Bravo Hasan. Yani tuza iyot katılması çok önemli bir halk sağlığı uygulamasıdır. Yüz milyonlarca canı kurtarmıştır. Zorunlu da değildir zaten; isteyen için iyotsuz tuz da bulunur marketlerde. Peki fazla kaçar mı tuzdan aldığımız iyot? Zararı var mı? Yetişkinlerin günlük iyot ihtiyacı yaklaşık 150 mikrogram, yani bir gramın onbinde birinden biraz fazla. Bir günde yiyeceğimiz tuz en fazla 3 gramdır; buna da bu kadar az miktarda iyotu kolaylıkla ekleyebiliriz. İyotun günde 1100 mikrogramdan fazla alınmaması tavsiye ediliyor. Bu miktara ulaşmak için ne kadar tuz tüketmemiz lazım, hesapla bakalım. Bir dakika. 150 mikrogram iyot için 3 gram tuz lazımsa, 1100 mikrogram için... içler dışlar çarpımı... 22 gram hocam! Evet, bu kadar tuz tüketiminden de zaten kaçınmamız gerekiyor. Burhan derin bir nefes aldı. Sadede gelirsek, bütün bunlarla anlatmak istediğim şu: Vücudumuzun her minerale veya besin maddesine ne miktarda ihtiyaç duyduğunu aşağı yukarı biliyoruz. Bunları sağlıklı insanlar dengeli beslenerek alabiliyor. Sağlık sebebiyle dengeli beslenemeyenler için de, miktarı doğru ayarlanmış besin destekleri, ne idüğü belirsiz rastgele mineraller içeren tuzlardan daha faydalı olacaktır. Tüzün yerinde kıpır kıpırdı, Burhan'ın tostundan bir ısırık almak için duraklamasını fırsat bildi. Kabadayıca bir edayla: Hocam siz öyle diyorsunuz, ama başka hocalar öyle demiyor. Mesela, geçen ay meşhur doktor Prof. Dr. Safinaz Safsatacıoğlu ilimizde bir konuşma yapmaya geldi. Rafine tuzun zararlarını, kaya tuzunun faydalarını anlattı. Siz de saygın bir bilim adamısınız, ama tıp doktoru değilsiniz. Bakın, konuşmasını broşürümüze bastık, göstereyim. Burhan homurdandı. Safsatacıoğlu mu? Hani her gün televizyona çıkıp, hekimlerin hemfikir olduğu herşeye zıt giderek ilgi çekmeye çalışan kadın mı? Broşüre göz gezdirdi. Şaşkınlıkla başını kaldırdı: Bu sözleri bir tıp profesörü mü söyledi, emin misiniz? Evet hocam, ben de oradaydım, dinledim. Çok alkış aldı. Alır elbet. diye mırıldandı Burhan. Okumaya başladı. Kaya tuzu sağlıklıdır. Kaya tuzu en önemli bir mineraldir. Saftır, rafine olmamıştır. Rafine edilmemiştir. Hiçbir ek kimyasal ve çevresel kirlenme içermez. İnsan vücudunun ihtiyacı olan 92 elementten 84'ünü doğal olarak dengeli bir şekilde içermektedir. Doğal ve dengeli ömrü uzatır. Ömrü uzattığını zeytin ağacından biliyoruz. Ahahahaha! diye bir kahkaha attı Burhan. Dinleyenler irkildi. Zeytin ağaçları 13 asır, 20 asır yaşıyorlar ve zeytin ağaçları kayalardan besleniyorlar. Zeytin ağacının kökü kayalardadır. Kayalardan beslendiği için ölmüyorlar. Zeytinde öyle, zeytin yağı da öyle, zeytin ağacının yaprağı da öyle kayalardan aldığı kaya tuzunun onlara sağladığı minerallerden ayakta duruyorlar. En önemli 84 element var ama en önemlileri bizim insan vücudumuzda makro dediğimiz, kalsiyum, demir, çinko, potasyum, magnezyum, bakır bunların hepsi kaya tuzunda var. Burhan acı bir şey yutmuş gibi yüzünü buruşturdu, iç çekti. Devam etti. Hazmı kolaylaştırır. Gaz gidericidir. Mide yanmasını önler. Gastriti önler. Vücuda giren minerallerin, hücrelerin içerisine girmesini hızlandırır. Vücudumuzdaki elektrolitlerin tuz dengesini sağlar. Kan dolaşımımızı uyarır, düzenler ve vücuttaki bütün hücreler mineralle çalışır. Böbreklerimiz, kalbimiz, akciğerlerimiz tuzla çalışır. Dengeli olması lazım. Vücudumuzda biriken toksit mineralleri redakte edilmiş diğer tuzların atılmasını sağlar. Kan basıncını düzeltir. Kan basıncını yükselten rafine tuzdur. Çünkü o solfür filörürdür. Gözlerini kaldırdı. Redakte edilmiş? Solfür filörür? Böyle bilimsel terimler yok. Kıymetli hocanızın incilerini doğru şekilde yazmayı bile becerememişsiniz. Cevap beklemeden okumaya devam etti. Rafine tuz mineral değildir ve o tehlikelidir. Acıkmayı önler ve tok tutar. Hastalandığımız zaman kaya tuzu ile yapılmış suyla eritilmiş bir gargara boğaz ağrılarını giderir. Nefes açıcıdır. Kaya tuzu mağaralarında astım tedavisi yapılıyor. Tuzlu su buharı ile astımlı, alerjik çocuklara, bronşite ve burunu ve nefesi açar. Kulak tıkanıklığı şikayetlerini azaltır. Banyonuza tuzlu su koyup içerisine girdiğiniz zaman evde yapılmış kaynak suyu gibidir. Eklem ve kas ağrılarını hemen giderir. Vücuttaki birikmiş ödemleri çözer. Özelikle adet öncesi ödemleri çözer. Adalelere ve eklemlere güç sağlar. En önemlisi bağışıklık sistemini güçlendirir. Solunum, dolaşım sistemlerini güçlendirir. Kemik ve bağ dokusunu güçlendirir. Ostiyogorozu önler. Metabolizmayı hızlandırır. Tuz lambaları ise oda havasını temizler. Ostiyogoroz... Broşürü elinden bıraktı. Birkaç saniye sessiz kaldı. Tüzün müstehzi bir ifadeyle ona bakıyordu. Burhan'ın sesini kesmenin keyfiyle arkasına yaslandı. Zırvanın daniskası! diye gürledi Burhan. Dinleyenler irkildi. Bir kere, saftır ve rafine olmamıştır birbirinin tam tersi ifadeler. Rafine edilmediyse saf değildir, saf ise rafine edilmiştir. İnsan vücudunun ihtiyaç duyduğu 92 element de ne? Dünyada doğal olarak bulunan zaten 94 element var. 92'ye kadar sayarsak uranyuma geliriz, arada radyum, kurşun, titanyum, polonyum, bizmut, altın, gümüş, sezyum, ve daha niceleri var. Bunlar mı vücudumuzun ihtiyacı? Helyum, neon, ksenon, kripton gibi hiç bir kimyasal tepkimeye girmeyen asal elementlere de mi ihtiyaç duyuyormuşuz? Biyolojik işlemler için sadece 29 elemente ihtiyacımız var, 92 değil. Hocam, bir yanlışlık olabilir diye atıldı Tüzün, Safinaz hoca mineral demek istemiş olsa gerek. Burhan homurdandı. Elementle minerali birbirine karıştırabilen birisi temel bilimden habersizdir, profesör olması bunu değiştirmez. Neyse, mineral demiş olsa bile yanlış, çünkü kaya tuzunda ne o kadar çok farklı mineral var, ne de olanlar dengeli olarak dağılmış. Ömrü uzatma meselesi de ayrı alem. Sakin olmaya çalışsa da zırvaların büyüklüğü karşısında sinirlenmişti Burhan. Sesini yükseltti: Zeytin ağacı kayada yetişirmiş, kaya tuzu alırmış, ondan uzun ömürlüymüş. Düpedüz hezeyan! Kayaya değil de yumuşak toprağa ekilen zeytin ağaçlarının ömrü kısa mıdır acaba diye bakmış mı? Topraksız, düz tuz kayası üstünde zeytin ağacı bitiyor mu? Yüzlerce yıllık çınar ağaçlarına ne buyrulur, onlar da mı kaya tuzu sayesinde uzun ömürlü oluyor? Hem biz zeytin ağacı mıyız? Gübre yiyelim o zaman, gübre de ağaçların ömrünü uzatır. Broşürü tekrar eline alarak devam etti. Tehlikeli abartılar dolu. Kan basıncını yükselten rafine tuzdur, çünkü o solfür filorürdür demiş sodyum klorür dediğini ama yazıya yanlış geçirdiğinizi varsayıyorum . Bu korkunç bir sorumsuzluk ve bilgisizlik. Kaya tuzunun %95'i zaten sodyum klorürdür, yediğiniz zaman vücutta aynı etkiyi yapar. Yanında eser miktarda başka mineralleri almak kan basıncınızı düşürmez. Bu zırvaya inanıp yemeğine bol bol kaya tuzu döken bir yüksek tansiyon hastası beyin kanaması geçirdiğinde bunun vebali hem sizin hem de Safinaz hocanızın üstündedir. Yazıklar olsun, iki alkış almak için insanların sağlığını tehlikeye sokuyor. Gerisine yorum yapmaya değmez, binbir çeşit saçmalık. İnternette kaya tuzu diye arama yapmış, ne kadar saçma iddia varsa toplamış, akıl süzgecinden geçirmeye zahmet etmeden size anlatmış. İddia edilen faydalardan birkaç tanesi gerçek olsa bile, aynı faydaların rafine tuzda bulunmadığını ispatlamadıkça ciddiye almaya lüzum yok. Broşürü masaya bırakıp artık soğumuş fincanı eline aldı. Tüzün dişlerinin arasından Hocam sizin uzmanlığınız nedir? diye tısladı. Benim ne olduğumun önemi yok. Bilimsel değerlendirmeler masaya kartvizit atarak ve 'ben daha iyi bilirim' diye kabararak yapılmaz. Benim söylediğim her şey temel kimya ve sağlık bilgisi çerçevesinin içinde. İspatlanmış bilimsel verilerle konuştuğum sürece doktor veya kamyon şöförü olmam farketmez. Espressosunun son yudumunu içti, kağıtlarını çantasına koyup yarısı yenmiş tostunu eline aldı. Derse gitmem gerekiyor. Dediğim gibi, tuzunuzla ilgilenmiyorum. Hakkınızda bir yazı yazabilirim, ama bu sizin istediğiniz gibi bir yazı olmayacaktır, o yüzden bana herhangi bir hediye filan göndermeyin. Tostunu ısırarak hızlı adımlarla fakülteye doğru seğirtti. Kaynaklar: - Harriet Hall, Pass the Salt . Science-Based Medicine https://www.sciencebasedmedicine.org/pass-the-salt-but-not-that-pink-himalayan-stuff/ - WHO Guideline: Potassium intake for adults and children http://www.who.int/nutrition/publications/guidelines/potassium_intake/en/ - American Heart Association: Reducing Sodium in a Salty World http://www.heart.org/HEARTORG/GettingHealthy/NutritionCenter/HealthyEating/Reducing-Sodium-in-a-Salty-World_UCM_457519_Article.jsp# - WHO: Iodine deficiency disorders http://www.who.int/nutrition/topics/idd/en/"} {"url": "https://yalansavar.org/2015/12/24/bilim-kazani-populer-bilimin-esnaf-lokantasi/", "text": "Bilim Kazanı Popüler Bilimin Esnaf Lokantası Aysu Uygur, İlker Öztop, Alp Sipahigil Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2015 Kumara özendiren hormonlar, 3 kollu semenderler, dayıoğlunu tanıyan mantarlar, çarpışan fotonlar, dostane mikroplar, 100 cinsiyetli terliksi hayvanlar, sinsi örümcekler ve daha niceleri... Eğer bir bilim insanı değilseniz, yine de bilimin sihirli dünyasından kopamıyorsanız işiniz zor. Popüler bilim dergileri veya belgeseller çok yüzeysel kalıyor ve içerikle ilgili dehşet hatalara imza atıyorlar. Bilimi kaynağından okumak istediğimizde de bilimsel makalelerin mekanik ve karmaşık diliyle karşı karşıyayız. Neyse ki son yıllarda bu durum değişiyor. Yeni medya, internet, bize çeşitli kanallardan bilimsel içerik sunuyor, bilimi bilim kaynaklarından öğrenmemize aracılık ediyor. Açık Bilim, Evrim Ağacı, Kozmik Anafor ve daha niceleri arasında Harvard Üniversitesi'nden üç genç bilim insanının başlattığı Bilim Kazanı cepyayını farklı bir yere sahip. Kendisini medyadaki hatalı bilim haberlerini kesip biçmesiyle tanıma fırsatı bulduğumuz BilimBilmiyim blogunun sahibi ve Yalansavar yazarlarından Dr. Aysu Uygur ile birlikte viroloji bölümünden Dr. İlker Öztop ve fizik bölümünden Alp Sipahigil harika bir iş çıkartıyorlar. Popüler bilimin esnaf lokantası ve Bilim kazan, biz kepçe sloganlarıyla 2013 yılında podcast olarak başlayan Bilim Kazanı, 2014'te Açık Radyo'da haftalık bir programa dönüştü ve şimdi de Bilim ve Gelecek Kitaplığı yayınevi tarafından kitaplaştırıldı. Kitap, yazarların seçtiği 13 bölümün diyaloglarının metne aktarılmış hali. Bilim Kazanı'nın ne amaçladığını anlatabilmek için önsözünden alıntı yapmayı tercih ediyorum, çünkü daha güzel anlatılamazdı: Bilimsel çalışmalar çoğunlukla halkın vergileriyle destekleniyor, fakat vergisini veren insanlar gerçek bilimsel gelişmeler yerine yanlış diyet tavsiyeleri ve kuruyemişlerin faydalarıyla uyutuluyordu. Biz içeriğine hakim olduğumuz orjinal yayınları takip ederek beynimize zevk taklaları attırabiliyorken, bilimsel haberleri bilimden bihaber gazetecilerin çevirilerinden okuyanlar çiroz bir kediyle münasebet etmek zorunda kalıyordu. Oysa herkes bilim kaplanının önünde huşu ve biraz da kahkaha ile eğilmeli, bilim ateşiyle cayır cayır yanabilmeliydi. Aysu, İlker ve Alp bu paragrafın hakkını veriyorlar. Her bölümde ele aldıkları karmaşık konuları derinlemesine araştırıp, bizlere basit bir şekilde aktarırken eğlenceden ödün vermiyorlar ve bilimin soğuk duruşunu muazzam bir şekilde ısıtmayı başarıyorlar. İşledikleri konuları bilimin mutfağından kesitler sunarak örneklerle açıklamaları yönünden benzer içerikli kitaplardan epey farklı. Deneyler, kuramlar, açıklamalar, doğadan ilginç örnekler, araştırmalar, tartışmalar ve tabi espriler derken zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Motivasyon bölümünde beynimizin ödül mekanizmasıyla ilgili yapılmış kapsamlı çalışmalardan örnekler anlatıyor Bilim Kazanı ekibi. Favori bölümlerimden birisi Rejenerasyon bölümünde kesilen uzuvlarını yenileyebilen semederler veya ortadan ikiye bölündüğünde iki farklı canlı geliştirebilen yassı solucanlar anlatılırken bir yandan da bu bilgilerin neden araştırıldığı, güncel literatürün bu konuda ne kadar ilerleme sağladığını öğrenebiliyoruz. Seksin Evrimi bölümüyle canlılarda üremenin evrimsel hikayesini okuyoruz. Ünlü Tiktaalik fosili de Sudan Karaya Çıkış bölümüne konuk oluyor ve bu fosilin ne derece önemli bir buluş olduğunu öğreniyoruz. Konular yalnızca tıp ve biyolojiyle kısıtlı değil. Kuantum bölümünde Alp Sipahigil uzmanlığını konuşturuyor. Kuantum fiziğinin temellerini kendi araştırma alanından örnekler vererek günlük hayattaki faydalarını açıklıyor. Işın Kılıcı bölümünde Star Wars efsanesinin vazgeçilmez silahının basından takip ettiğimiz hikayesi anlatılıyor. Programın başarılı bilim insanlarını da konuk ettiğini ve bilimsel gelişmeleri birincil kaynak olarak anlattıklarını da unutmayalım. Birçok ülkeden saygın bilim insanları ekolojiden şişmanlığa, faydalı mikroplardan insan evrimine kadar çok değişik konularda bilime doyuruyorlar bizleri. Podcast ve radyo yayınlarının tamamını dinlemiş olmama rağmen bunları kitaptan okumak da bambaşka bir deneyim oldu. Diyalog formatının getirdiği akışkanlık kitabı çok keyifli bir hale getirirken dinlerken kaçırdığım bir çok detayı da derinlemesine öğrenme fırsatı buldum. Özetle Bilim Kazanı ekibi; günlük hayatınızda duyduklarımızın, okuduklarımızın ve gördüklerimizin arkasındaki bilimi son derece kapsamlı ama sade bir dille anlatan, bunu yaparken eğlenceli vakit geçirmemizi sağlayan çok başarılı bir popüler bilim kitabına imza atmışlar. Yorumlar kapatıldı."} {"url": "https://yalansavar.org/2016/05/13/a-acayip-dusunceler-bilimsel-ifadelerin-yanlis-kullanimi/", "text": "Bilimdeki gelişmeler gitgide gündemimize daha fazla hakim olmaya başlıyor. Bir zamanlar sadece dar bir çevreyi ilgilendiren konular artık herkesin dilinde. Bilimsel gelişmeler geniş halk kitleleri ile sıcağı sıcağına paylaşılıyor, bilim insanlarının basın toplantısı biter bitmez televizyonlarda tartışma programları başlıyor, herkes fikrini beyan ediyor. Kuantum, Higgs bozonu, ekstra boyutlar, Big Bang vs artık herkesin dilinde. Herkesin dilinde, ama gerçekten ne dediğini biliyor mu herkes? Bilimsel konularda bu da benim fikrim, ben böyle düşünüyorum, bence bu anlama gelir ve benzeri ifadeleri kullanabilir miyiz? Bilimsel ifadeleri bağlamının dışında kullanmak, bilim okur yazarlığına dair en güncel sorunlardan. Kuantum düşünce, Enerji tıbbı, Alkali diyet gibi terimler bilimselmiş gibi gözükse de, aslında bir dayanağı olmayan ve anlamsız terimler. Huffington Post sitesinde fizikçi, veri bilimcisi ve Discovery kanalında program sunan Deborah Berebichez, bilimsel ifadelerin yanlış kullanımına dair harika bir yazı kaleme aldı. Kendisinin izniyle Türkçe çevirisini yayınlıyoruz: Bir kaç ay önce bir partide, bir enstalasyon sanatçısıyla tanıştım. Ne iş yaptığımı sorduğunda, fizikçi olduğumu söyledim Coşkulu bir şekilde Fizikçilere bayılırım dedi. Amazon'da bir kabile ile çalışıyorum ve onlar bizden daha kuantum mekaniksel. Şaşırdım. Ne demek istiyorsunuz? diye sordum Bilirsiniz işte, kuantum mekaniksel... daha ruhani, batı dünyasından daha az materyalistik yani. Aklıma fizikçi Wolfgang Pauli'nin bir deyişi geldi: Bu, yanlış bile değil. Bunu kendisinin yüzüne söylemeyecek kadar naziktim, onun yerine kuantum mekaniksel kelimelerini uygunsuzca kullandığını belirttim. Onlar sadece size ait kelimeler değil ki, dilediğim gibi kullanabilirim diye cevap verdi. Ah, elbette. Onun gözünde bilim acayip fikirlerle dolu, öyleyse neden onun acayip benzetmesi de o fikirler gibi geçerli olmasın ki? Hüsranımı atlattıktan sonra bilimsel fikirlerin yanlış anlaşılmaları ve yanlış kullanımlarıyla ilgili düşünmeye başladım. Acayip bir fikri, makul bir fikirden ayıran nedir? Bunlar, doğru veya yanlış bir fikirden nasıl farklıdırlar? Bir çok insanın makul/acayip ile doğru/yanlışı karıştırdığını ve bu yüzden de bazen sezgilerimize aykırı olan bilimsel fikirleri anlamakta zorlandıklarını düşünüyorum. Bu kafa karışıklığını irdeleyebilmek için, makul, acayip, doğru ve yanlış terimlerine, bilimsel fikirler bazında, bazı pragmatik tanımlar önereceğim Makul bir fikir, algılarımız ve o günkü bilgimizle uyuşan bir fikirdir. Acayip bir fikirse algılarımızla veya ya da gerçekliğe dair önyargılı inançlarımızla uyuşmaz. Doğamıza/evrene dair en güncel teoriler acayip fikirlere örnek olarak gösterilebilir . Doğru bir fikir, bütün yönleriyle sınanmış ve elimizdeki kanıtlarla desteklenen bir fikirdir. Bilimsel gerçeklerin geçici olduğunu ve yeni kanıtlarla alaşağı edilebileceklerini unutmayalım. Yanlış bir fikir ise teori ve gerçekliğin uyuşmadığı bir fikirdir. Şöyle ki; üzerinde çalışılan olgu, öne sürülen teori haricinde başka bir görüşle açıklanabilir veya henüz açıklanamamaktadır. Makul/Acayip kategorileriyle Doğru/Yanlış kategorilerini birleştirerek, bilimin nasıl çalıştığına dair bir öngörü elde edebiliriz |DOĞRU |YANLIŞ |MAKUL |Ellerimizi yıkamak hastalıkları önler |Dünya merkezli evren modelli |ACAYİP |Kuantum mekaniği |Aşılar otizme yol açar İşte, bir çok insan için kafa karışıklığının başladığı yer burası. Bir fikrin yanlış olduğunu kanıtladıklarını iddia ederler, oysa tek yaptıkları onlara göre acayip olduğunu göstermiş olmalarıdır. Malumunuz, makul/acayip kategorileri subjektiftir. Bir zamanlar metroda delinin birinin bağırdığı gibi: Eğer evrim gerçekse, neden hiç bir kadının bir keçi doğurduğunu görmüyoruz? Yukarıdaki tabloda seçtiğim örnekleri biraz açıklayalım: : - Makul ve Doğru: Ellerimizi yıkamak hastalıkları önler . Bugün bu fikir bize makul geliyor, zira şu anki sağduyumuza uygun ancak her zaman böyle değildi. 1874 yılında Macar doktor Ignaz Semmelweis, doğum yaptırılırken ellerin dezenfektanlarla temizlenmesinin doğum sonrası enfeksiyonlarını büyük ölçüde azalttığını keşfetmişti. Heyhat, iddiası bir çok doktor tarafından başta reddedildi çünkü dönemin bilimsel teorilerine uymuyordu, acayip olarak görülüyordu - Makul ve yanlış: Güneş ve gezegenler Dünya'nın etrafında dönmekte. Dünya merkezli evren modelinin yanlış olduğunu artık biliyoruz, fakat 1500 yıldan uzun bir süre gözlemlenen bütün astronomik olayları kabul edilebilir bir hassasiyetle öngörebildi. Bu fikir makul de sayılır, zira Dünyamız hareket ediyor gibi gözükmez. Hatta gökyüzüne baktığınızda, gökyüzündeki tüm cisimlerin hareket ettiğini görürsünüz. Galileo Galilei'nin 1610 yılında Jüpiter'in aylarını ve Venüs'ün evrelerini gözlemlemesiyle birlikte dünya merkezli evren modelinin bu gözlemleri açıklayamadığı fark edildi ve zamanla güneş merkezli evren eski modelin yerini aldı. - Acayip ve doğru: Kuantum mekaniği. Enerjinin sadece belirli miktarlarda değiş tokuş edilebilmesi? Maddenin hem parçacık hem de dalga olması? Bir parçacığın konumunu ölçmenin, hızını ne kadar hassasiyette ölçebileceğinizi etkilemesi? Kuantum mekaniğinin öncü isimlerinden fizikçi Niels Bohr'un dediği gibi: Şaşırmadan, sersemlemeden kuantum mekaniğini anlayabildiyseniz eğer, aslında hiçbir şey anlamamışsınızdır. Acayip iddialarına rağmen, kuantum mekaniği doğrudur. Bir elektronun manyetik dipol momentini milyarda bir hassasiyetle ölçebilmiş, bugüne kadar bilimde en hassas şekilde sınanmış teoridir. - Acayip ve yanlış: Aşılar otizme yol açar. Milyonlarca insan herhangi bir zarar görmeden aşılanmışken, lisansı daha sonra iptal edilmiş doktor Andrew Wakefield'in 1998 senesinde yaptığı gibi, kızamık, kabakulak ve kızamıkçık aşılarının, sadece 12 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmaya dayanarak, zararlı olduğunu iddia etmek acayiptir. Zaten daha sonra bu iddianın etik olmayan tıbbı uygulamalara ve düzmece verilere dayandığı ortaya çıktı. Siz olsanız yukarıdaki tablo için hangi örnekleri seçerdiniz? İnandığınız her makul şeyin doğru olduğundan veya ya da uzak durduğunuz her acayip fikrin yanlış olduğundan emin misiniz? Deborah Berebichez Not: Bu makale, 19 Temmuz 2015 tarihinde The Amazing Meetingde yaptığım bir konuşmadan derlenmiştir. PEK BİRŞEY ANLAMADIM 🙂 AMA GÜZEL OLMUŞ YAZI BeğenLiked by 1 kişi Sanatçı kelimelerin aidiyeti üzerine çok kuantum mekaniksel bir fikir yürütmüş. Biraz bakındım da yerleştirme sanatçısı deseydiniz daha uygun olurdu sanki, hiçbir şey anlamadan kalakaldım. Kopya çekmeden yazamıyorum bile ismini. Bir dipnot olarak sanat dalının açıklamasını yapsanız çok güzel olur. Bu arada söz çok güzelmiş Bu, yanlış bile değil."} {"url": "https://yalansavar.org/2016/09/09/yenimahallenin-esrarengiz-sayisal-loto-basarisi/", "text": "Önceki bir yazıda loto ve piyango gibi çekilişlerdeki manidar yapıların aslında rastgeleliğin normal bir özelliği olduğunu yazmıştım. Dünyanın her yerinde çok ilginç tesadüfler ortaya çıkıyor. Gerçek rastgelelik içinde böyle ilginç şeylerin ortaya çıkmasını da bekleriz zaten. Ama insan zihni rastgeleliği kabul edemiyor. Her olgunun altında yatan bir düzen arıyor; bulamazsa hayal ediyor. Buna rağmen bazı şeyler o kadar üstüste geliyor ki, insanın gözü, aklına isyan ediyor. Gerçekten de işin içinde birşey mi var acaba? demeye başlıyor insan. Mesela değerli okurumuz jerfi'nin gönderdiği ilginç haber gibi: Dün gerçekleştirilen Sayısal Loto çekilişinde büyük ikramiye bir kez daha Ankara Yenimahalle'ye çıktı. Dünkü ikramiye ile son üç yılda Ankara Yenimahalle 18'inci kez büyük ikramiyeyi kazanmış oldu.... Yenimahalle daha önce de son üç yılda 17 kez şans oyunlarını kazanmasıyla gündeme gelmişti.... Yenimahalle son olarak 18 Haziran 2016 tarihli sayısal loto çekilişinde 1 milyon 368 bin liralık ikramiyeyi kazanmıştı... Haydaa! Lotoda kazanma formülü palavradan ibaret demiştik. Lafımızı geri mi almamız gerekecek? Konuyu geçtiğimiz Haziran ayında Meclis gündemine taşıyan eski CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Neden Yenimahalle ve bazı yeni mahalleler sorusunu sormak gerekiyor demişti. (Hemen düzeltelim: Haber geçtiğimiz Haziran ayı diyor ama Kart'ın beyanı 2012 yılına ait. Muhabirlik artık oradan buradan yazı kopyalamaktan ibaret oldu, ama onu bile doğru yapamıyorlar.) Merak edip Atilla Kart 2012'de ne demiş diye bakıyoruz: CHP'li Atilla Kart, TBMM'de yaptığı açıklamada, 14 ve 21 Nisan 2012 ve tarihlerinde aynı kişinin aynı bayiden üst üste iki kez 6 tutturduğunu öne sürmüş ve Sayısal lotoda 6 tutturma ihtimali 14 milyonda birdir. Oynanırken hangi rakamların tercih edildiği merkezden görülmekte, seçilmeyen veya az seçilen rakamlar düşürülmektedir. Şans oyunları 21.00'e kadar oynanabiliyor ama çekiliş 22.30'da yapılıyor. 1,5 saatte neler oluyor? Neden naklen çekiliş yayınından vazgeçildi?'' diye de sormuştu. Bu Tesadüf Olamaz...yazısında bundan daha da garip tesadüfleri listelemiştim. Olacak illa ki, rastgeleliğin doğasında var. Ama buna cevaben Milli Piyango İdaresi ne yapmış? Bir savunma yapmış yapmasına, ama hemen ardından milletvekili Atilla Kart'a tazminat davası açmış. Utanmazlık bu! Milletin temsilcisi, bir devlet kurumu hakkında bir şüpheyi dile getiriyor, ve kurum düzgün bir savunmayla yetineceğine tazminat davası açıyor. Hileye inanmayanın bile inanası gelir bundan sonra. Böyle bir kurumun avukatlığını yapma niyetim yok, ama sırf şüpheci düşünce egzersizi olsun diye Yenimahalle'nin gerçekten olağandışı derecede şanslı olup olmadığını verilere dayanarak incelemek istedim. Milli Piyango İdaresi'nin web sayfasında her bir şans oyununun sonuçlarına ulaşmak mümkün. Sayısal Loto çekiliş sonuçları sayfasında istediğiniz haftayı seçerek sonuçları, ve büyük ikramiyenin hangi ilçeye çıktığını görebiliyorsunuz. Sayısal Loto verileri 1997'ye kadar gidiyor, ama il/ilçe bilgisi 2012'de başlıyor. Bunları elle tek tek toplamak çok vakit alıcı bir iş. O yüzden, tarayıcıyı otomatik çalıştırıp her bir haftanın verilerini okuyan ve depolayan bir program yazdım. Böylece 1 Ocak 2012'den 13 Ağustos 2016'ya kadar, büyük ikramiye çıkan bütün ilçelerin listesini elde ettim. Sonra bu listeyi işleyerek her bir ilçenin Sayısal Loto'da kaç kere kazandığının çetelesini çıkardım. İşte en şanslı ilçeler: |İlçe |Sayısal Loto büyük ikramiye sayısı |Yenimahalle |9 |Kadıköy |9 |Çankaya |8 |Karşıyaka |8 |Konak |6 |Fatih |6 |Bornova |5 |Bahçelievler |5 |Şişli |5 Ankara Yenimahalle sahiden de en şanslılardan. Sayısal Loto büyük ikramiyesi tam dokuz kere bu ilçeden satılan biletlere isabet etmiş . Ama bu tek başına birşey ifade etmez; başka ilçelerin şansına da bakmak lazım. Nitekim İstanbul'un Kadıköy ilçesi de eşit derecede şanslı. Oraya da tam dokuz kere büyük ikramiye çıkmış. Tabloda görüldüğü gibi Çankaya, Karşıyaka, Konak, Fatih, Bornova, Bahçelievler ve Şişli de şanslı ilçeler. Uzatmayalım, isteyen herkes verilere kendisi bakabilir . Görünen o ki, Yenimahalle şanslı, ama olağandışı derecede şanslı değil. Yenimahalle'ye dokuz değil de mesela 15-20 kere büyük ikramiye çıksaydı bir gariplik var diyebilirdik. Peki diğer şans oyunları? Belki bir hile varsa, farkedilmesin diye başka şans oyunlarına dağıtılmış olabilir. MP sitesinde başka hepsinin sonuçları mevcut. Yazdığım programda küçük bir değişiklik yaparak Şans Topu sonuçlarını derledim ve aynı çeteleyi oluşturdum. Sonuçlara göre, Şans Topu oyununda Yenimahalle hiç de en şanslılardan değil. Büyük ikramiye en çok Çankaya'ya vurmuş, tam 15 kere. Ondan sonra Fatih geliyor, 14 büyük ikramiye ile. Konak (12) ve Antalya Muratpaşa'nın (11) ardından Yenimahalle ve Kadıköy 9 büyük ikramiye ile şanslılıkta beşinci sıradalar. Yani, Sayısal Loto ve Şans Topu'nu birleştirsek bile, Kadıköy de Yenimahalle kadar şanslı. Çankaya, Fatih ve Konak ise Yenimahalle'den daha şanslı. Dikkat ederseniz bu ilçelerin hepsi büyük ve kalabalık, dolayısıyla çok bilet satılan yerler. Böylelikle, Milli Piyango'nun verilerinin doğru olduğunu varsayarsak, Yenimahalle'de olağanüstü bir durum olmadığını görüyoruz. Peki neden Yenimahalle yıllardır düzenli olarak haberlere konu oluyor da, Kadıköy veya Çankaya'dan bahsedilmiyor? Burada bir çok bilişsel yanılgı ve karıştırıcı etki elele vermiş durumda. İlk başta, şans eseri yakın zamanlara denk düşen ikramiyeler dikkatimizi Yenimahalle'ye çekiyor. Haberlerde ilçenin adını duyuyoruz, daha sonra tekrar oraya bir ikramiye çıktığında aa, yine mi? duygusuna kapılıyoruz. Teyit yanılgısı önceki önyargımızı pekiştiriyor. Kadıköy gibi başka şanslı ilçeler unutulurken, Yenimahalle hafızamızda yer ediyor. Bulunabilirlik yanılgısı yüzünden sadece Yenimahalle bu kadar şanslıdır zannediyoruz, ve işin içinde bir bit yeniği arıyoruz. Zamanla büyük ikramiye Yenimahalle'ye çıkıyor düşüncesi basit bir vehmin ötesinde bir gerçeklik kazanıyor. Bu laf yayıldıkça Loto oynayanların bir kısmı, kuponlarını şanslı olduğuna inandıkları Yenimahalle'ye gelip yatırıyorlar. Çok kupon yatırılınca da büyük ikramiye vurma ihtimali artıyor. Böylelikle şanslı ilçe Yenimahalle iddiası, kendini doğrulayan bir kehanet haline geliyor. Bu sebepten, gelecek yıllarda Yenimahalle'de daha fazla büyük ikramiye görmemiz mümkün. Loto'da kazandıran sayılar var mı? Hazır bütün Loto verileri elimizin altındayken ne yapılır? Tabii ki şanslı sayılar var mı diye bakılır. İşte 1 ile 49 arasındaki sayıların dağılımı. Göz kararı epey bir değişkenlik olduğunu görüyoruz. Bazı sayılar daha fazla çekilmiş (mesela 38 150 kere çıkmış), bazıları ise daha nadir (mesela 43 sadece 97 kere çıkmış). En çok çıkan altı sayı, sırasıyla, 38, 18, 21, 16, 1, ve 36. Bu sayıların yaygınlığı zaten iyi biliniyor; Sayısal Loto tüyoları veren sitelerde aşağı yukarı aynı sayıları görüyorsunuz. Ama hemen Loto bayiine koşup bu sayılarla kupon doldurmayın. Mevcut verilerde bu sayıların daha çok çıktığını görmemiz, bunların kazandıran sayılar olduğunu göstermez. Her türlü rastgele süreçte, çıktılar arasında değişkenlik vardır. Bir zarı 60 kere attığınızda her yüzün tam onar kere gelmesi çok muhtemel değildir. Aynı şekilde, hilesiz bir Loto makinesinden de her topun aynı sayıda çıkması beklenemez. Soru şu: Dağılımda gördüğümüz bu dalgalanma Loto makinesinin hileli olmasından mı kaynaklanıyor, yoksa makine hilesiz iken görmeyi beklediğimiz değişkenlikten mi ibaret sadece? Birinci durumda şanslı numara diye bir şey vardır, ikinci durumda yoktur. Makineyi fiziksel olarak incelemeden bu soruya kesin bir evet/hayır cevabı verilemez, ama istatistik kullanarak, olasılıklara dayalı bir cevap bulabiliriz. İstatistikte aynı soru şu biçimde sorulur: Loto makinesinin hilesiz olduğunu varsayarsak, veride bu veya daha büyük ölçüde bir değişkenliğin görülmesi olasılığı nedir? Bu olasılık %5'in altındaysa, Loto makinesinin taraflılığı çok yüksek derecede demektir, bir bit yeniği olması ihtimali yüksektir, hilesizlik varsayımını reddederiz. İstatistikçilerin bu tarz soruları cevaplamak için çeşitli yöntemleri var. Hatta, doğrudan Loto çekilişlerine uygulanmak üzere hazırlanmış özel yöntemler mevcut. Bu durumda bize gereken, Pearson ki-kare testinin biraz değiştirilmiş hali (Haigh, 1997). Değiştirilmiş halini kullanmamızın sebebi, bir çekilişteki altı sayının her birinin farklı olması mecburiyeti. Ki-kare testini uygun şekilde yaptığımızda p değerinin 0,52 olduğunu görüyoruz. Yani, hilesiz bir Loto makinesiyle bu verideki kadar, veya daha büyük bir değişkenlik elde etme ihtimali %52. Epeyce yüksek bir ihtimal olduğu için Loto makinesinin hileli olduğunu düşünmek için bir sebebimiz yok. Dikkat, Sayısal Loto'nun hilesiz olduğunu ispatlamış değiliz. Elimizdeki veri bir karar vermek için yeterli değil diyoruz sadece. İstatistikçi John Haigh, Loto oyunlarının hilesizliğini test etmek için birkaç farklı test daha tarif ediyor. İsteyenler, verileri kullanıp bu daha derin testleri yapabilir. Ama bu aşamada Loto'nun hileli olduğunu iddia edecekseniz, iddianızı ya daha fazla veriye ya da farklı istatistiksel testlere dayandırmalısınız. Bu hesapları aileme anlattığımda gözleri parladı, hatta bu yazıyı yazmayı biraz geciktirmemi bile istediler . Ablam en sık görülen altı sayıyı bir kağıda yazıp aldı, hafta sonunda oynama niyetiyle. Hafta sonu geçtikten sonra, ne çıktı diye sordum. Normalde iki veya üç sayıyı bilirdim dedi, bu sefer bir tanesi bile tutmadı! Özetle, Loto'da veya benzer şans oyunlarında sihirli bir formül yok. Kerameti kendinden menkul araştırmacıların zorlama hesaplarından çıkan şanslı sayılara güvenerek Loto oynamayın. Lotoya vereceğiniz parayla çocuğunuza bir çikolata veya kendinize bir bira alın, neşenizi bulun. Kumarda kazanan tek kişi, kumarı oynatandır. Kaynaklar ve veriler Haigh, J. (1997), The Statistics of the National Lottery. Journal of the Royal Statistical Society: Series A , 160: 187 206. doi:10.1111/1467-985X.00056 Veri toplama usulü ve analizin ayrıntıları: https://nbviewer.jupyter.org/github/mkozturk/sayisal-loto/blob/master/Say%C4%B1sal%20Loto.ipynb Hafta hafta Sayısal Loto sonuçları ve büyük ikramiye kazanan ilçeler: https://github.com/mkozturk/sayisal-loto/blob/master/sayisalloto.csv Hafta hafta Şans Topu'nda büyük ikramiye kazanan ilçeler: https://github.com/mkozturk/sayisal-loto/blob/master/sanstopu.csv"} {"url": "https://yalansavar.org/2017/01/08/2016yi-ugurladik/", "text": "Sevgili Yalansavar okurları ve dinleyicileri, On iki ay daha göz açıp kapayıncaya dek geçti ve oldukça yoğun ve çalkantılı geçen 2016 yılını geride bırakarak 2017 yılının ilk günlerine girdik. Geçtiğimiz yıl, gerek Yalansavar yazarlarının kişisel yoğunlukları, gerekse hepimizi derinden etkileyen yoğun gündem nedeniyle eski yıllardaki kadar çok sayıda makale yayımlayamadık. Gene de elimizden geldiğince hem eleştirel düşünce kavramı ile ilgili temel ilkelere değinmeye çalıştık, hem de gündemdeki kimi iddiaları Yalansavar merceği altına yatırdık. Elimizden geldiğince, vakit buldukça kaleme aldığımız makalelerde sizlere bilimde atıf ve etki değerinin önemini, sıra dışı tesadüf gibi görünen olayların aslında o kadar da sıra dışı olmayabildiğini, temel oran yanılgısını, komplo teorilerine şekil veren yanılgılar ve son kullanma tarihlerini anlattık. Bilimsel ifadelerin yanlış kullanımının tehlikelerinden bahsettik. Hakkında sıklıkla korkutucu makaleler çıkan cep telefonları ve kanser ilişkisi hakkındaki son bilimsel verileri irdeledik. Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da sözdebilimlerle savaşmaya devam ettik. Basında sıklıkla yer alan sözde elektrik çarpanı topraklama uygulamasının aslı astarı olup olmadığını anlattık, üniversitelere sızan sözdebilim uygulamalarından bahsettik. Sitemize en büyük ilham kaynağı olan Carl Sagan'ı ölüm yıldönümünde anarak eleştirel düşünce literatürüne en büyük katkılardan biri olan Carl Sagan'ın palavra tespit yöntemini sizle paylaştık. Sadece 2016 yılında, sitemize 400 binden fazla ziyaretçi geldi, sitemiz ayda ortalama 50 bin kez görüntülendi. Bu yıl Yalansavar'ın faaliyetlerini yazılı makalelerin ötesine taşıdık. 2016 yılbaşında sizlere verdiğimiz sözü tuttuk ve Yalansavar Podcast projesini hayata geçirdik. Ocak ayında başladığımız Yalansavar podcasti geçtiğimiz haftalarda 13. Bölümünü yayınladı. Yayınladığımız her bir podcast bölümü yaklaşık 25 bin kez indirildi, Aralık ayında podcastimizin toplam indirilme sayısı çeyrek milyonu aştı! Podcast fikrini hayata geçirdiğimiz 2016 yılı son aylarında sizlerin de yoğun ilgisi ve desteğiyle, Türkiye'de en çok dinlenen 10 podcast listesine girdik. Bu süreç boyunca bizler de sesli içerik üretme konusunda tecrübe kazandık. Makale yazmaktan oldukça farklı olan podcast yayınlamanın inceliklerini hem kendi çabamızla araştırarak, hem de sizlerden gelen geri bildirimlerle yavaş yavaş öğrendik, hala da öğreniyoruz. Bu yıl içinde bizi belki de en çok gururlandıran olaylardan birisi, eleştirel düşünce ve skeptisizm konulu podcastlerin duayeni kabul edilen The Skeptics' Guide to the Universe podcastinin, Yalansavar'ı 2016 yılının eleştirel düşünce kahramanlarından biri olarak ilan etmesi oldu. Dinlemek isterseniz, SGU podcastının 599. bölümünü SGU web sitesinden veya iTunes'dan indirebilirsiniz. Geçtiğimiz yıl, hem Türkiye hem de Dünya gündeminde öne çıkan önemli tartışma konularından birisi sahte haberler, asılsız iddialar ve bunların etkileri oldu. Gerek ülkemizde, gerekse başka ülkelerde, sosyal medyada dolanan propaganda amaçlı sahte haber ve görseller ile post-truth adı verilen bu fenomenin yaşantımıza olan etkisini yakından gözlemledik. Eleştirel düşünme yetisi kazanmanın ne kadar önemli olduğunu hep birlikte bir kez daha anımsadık. Bütün bu gelişmeler, ekip olarak yaptığımız işe dört elle sarılmak için yeni nedenler yarattı. Yeni yılda da elimizden geldiğince eleştirel düşünce alışkanlığını yaymaya katkıda bulunmaya ve muhtelif asılsız iddiaları irdelemeye hem makalelerimiz hem de podcast yayınlarımızla devam edeceğiz. Sloganımızda da belirttiğimiz üzere, karanlığa lanet okumaktansa bir mum yakmaya devam ederken bizlere verdiğiniz tüm destek ve geri bildirimler için siz okur ve dinleyicilerimize çok teşekkür ederiz. Dileriz ki bu yıl, bir öncekine göre hepimiz için daha huzurlu, mutlu ve eleştirel düşünce dolu olur. Sevgilerimizle, Yalansavar Ekibi Çok kısa sürede en çok ziyaret ettiğim siteye dönüşen yalansavarı içten kutluyorum, iyi çalışmalar."} {"url": "https://yalansavar.org/2017/02/13/podcast15-dunya-disi-yasam-2/", "text": "Podcastımızın bu bölümünde bir önceki bölümde başladığımız dünya dışı yaşam ihtimalinden ve sıklıkla medyada duyduğumuz UFO gözlemlerinden bahsetmeye devam ediyoruz. Yayın akışı: - Fotoğraflarda UFO sanılan lekeler - UFO zannedilen atmosferik olaylar - Fermi paradoksu - İnsanlığın dünya dışı akıllı yaşam arayışı bu kadar gezegen varsa uzaylılar nerede? Bölümde bahsedilen kaynaklar ve ilgili bağlantılar: - Fermi paradoksu - Fotoğraflarda UFO sanılan lekeler: - Atomosferik optik fenomenler: - Fata Morgana - Merceksel - Yeşil Flaş: Açık Bilim Makalesi, Cüneyt Özdaş: Yakalayın yeşil ışığı - Sundog: Açık Bilim Makalesi, Cüneyt Özdaş: Biri bizi gözetliyor mu? - İridyum uyduları - Fermi paradoksu Katılımcılar: - Işıl Arıcan - Cüneyt Özdaş - Kaan Öztürk - Tevfik Uyar Yalansavar podcastinin bu bölümünü dinlemek için şu yöntemlerden birisini kullanabilirsiniz: - Yalansavar iTunes sayfası üzerinden abone olabilirsiniz - http://podcast.yalansavar.org/rss adresini iTunes ve benzeri podcast dinleyicinize ekleyerek abone olabilirsiniz. - Podcast'i yukarıdaki web player aracılığı ile dinleyebilirsiniz"} {"url": "https://yalansavar.org/2018/01/03/merhaba-2018/", "text": "Sevgili Yalansavar okurları ve dinleyicileri, Eleştirel düşünceyi yaymaya ve sözdebilimle mücadele etmeye devam ettiğimiz bir yılı daha geride bıraktık. Bu yıl da Yalansavar ekibi için oldukça hareketli geçti, makale ve podcast yayınlarına eski yıllardaki gibi devam ettik, ancak bunların yanısıra sizlere bire bir ulaşmak ve birlikte yüz yüze sohbet edebilmek için bir aktivite daha ekledik: Yalansavar buluşmaları! Gelin kısaca site istatistiklerimizi gözden geçirelim ve bu yılki aktivitelerimizi anımsayalım. Yalansavar.org Bu yıl pek çok başka aktiviteye de vakit ayırmamız nedeniyle geçtiğimiz yıllara göre biraz daha az sayıda yeni makale yayınlamış olsak da, yine ilginizi çekeceğini düşündüğümüz ve gündeme düşen konulara el atmaya gayret ettik. Kış aylarında kapımızı çalan grip hastalığı ile ilgili doğru bildiğimiz yanlışlardan bahsettik, tüm dünyanın gündeminde ciddi bir yer işgal etmeye başlayan sahte haberler konusunu ele aldık. Büyü düşüncesi ve sahte bilimlerle ilişkisini masaya yatırdık, ilginç bir argüman hatası olan safsatacının safsatasını anlattık. Bu yıl da ne yazık ki medyada çıkan muhtelif haberler ve argümanlardaki hataları işaret ettiğimiz bir yıl oldu. Hayvanlara eziyet etmekle seri katil olma ilişkisini, NASA tarafından yapıldığı iddia edilen dünyanın etrafındaki manyetik gizli geçitler açıklamasını inceleyip açıkladık, gene medyada sıklıkla gördüğümüz sahte denge argümanı içeren programların yarattığı sıkıntıdan ve gün geçtikçe akademik kurumlara sızan bir sözde tıp uygulaması olan homeopati ve cazibesinden bahsettik. Bu yıl sitemiz yaklaşık 400 bin okur tarafından ziyaret edildi ve 530 bin kez görüntülendi. Böylelikle kuruluşundan beri sitemize ulaşan okur sayısı 1.5 Milyonu geçti. Yalansavar podcast Geçtiğimiz yıl başladığımız podcastlere bu yılın ilk yarısında devam ettik. Ancak Haziran ayından itibaren yayınlarımızı muhtelif seyahatler ve akabinde benim kolumu ciddi şekilde incitmem ve ana sunuculuk ve editörlük görevlerini yürütememem nedeniyle biraz aksatmak zorunda kaldık. Ancak podcastlerimiz yeni yılda devam edecek, hatta kaydettiğimiz üç bölüm mouse kullanabilir hale gelmemi takiben art arda yayına girecek. Yeni bölümler de sırada! Bu yıl verdiğimiz mecburi araya rağmen, Yalansavar podcastinin Türkçe Bilim podcastleri arasında hala ikinci sırada olması ise mutluluk verici. Desteğiniz için çok teşekkürler! Ayrıca yeri gelmişken de birinciliği göğüslemiş olan dost ve kardeş Açık Bilim podcast ekibini de tebrik edelim. Bilmeyenler için, Açık Bilim, artık üç farklı programı içinde barındıran bir kombine kanal: Yalansavar ekibinden Tevfik Uyar ve Kaan Öztürk tarafından hazırlanan Muhabbet Teorisi, gene Tevfik Uyar'ın hazırlayıp seslendirdiği Bilim Arası ve sevgili Dr. Onur Arpat tarafından hazırlanan Nöroblog. Yalansavar podcastinin Temmuz ayında İngilizce yayın yapan Daily Sabah tarafından tüm kategorilerde Türkiye'deki en iyi podcastlerden biri olarak seçildiğini de belirtelim! Yalansavar Buluşmaları Gelelim makale ve podcastlerin sayıca az olmasının belli başlı müsebbibi olan, ama başladığımız için bir o kadar da mutlu olduğumuz ve gurur duyduğumuz Yalansavar Buluşmalarına... Geçtiğimiz yıl, siz okurlarımızla bire bir etkileşime girmek, tanışmak, canlı sohbet etmek için düzenli buluşmalar düzenleme kararı almıştık. Bu buluşmaların ilki 29 Ocak'ta Kadıköy Muhit Bar'da gerçekleşti. Ancak fark ettik ki sohbet sohbeti açıyor, kalabalık mekanda birbirimizi duymak zor oluyor, biz de toplantıları daha sakin, sessiz ve uzun sohbetler yapabileceğimiz, hatta görseller eşliğinde sunum yapabileceğimiz, kaydettiğimiz sunumu da şahsen gelemeyen takipçilerimizle paylaşabileceğimiz bir mekan arayışına girdik.. Tam da bu sırada Dome İstanbul'dan gelen destek imdadımıza yetişti. Böylece Nisan ayından itibaren her ay düzenli olarak Dome'da toplandık, sizlerle buluştuk. Bu toplantılar sonrasında kaydettiğimiz konuşmaların bazılarını Yalansavar Youtube kanalından izleyebilirsiniz. Şimdiye dek yapılan toplantılarımız ve tarihlerini bir kez daha hatırlatalım: Dome 2017 Yalansavar Buluşmaları: - 9 Nisan Serdar Başeğmez Geritepme Etkisi - 7 Mayıs Kerem Kaynar Beslenme haberlerine eleştirel bakış - 4 Haziran Kaan Öztürk Rasgegeliliği anlamak - 9 Temmuz Dr. Işıl Arıcan- Kanser ve Kanserle ilgili yanlış inanışlar - 10 Eylül Tuğsan Topçuoğlu Komplo teorileri - 8 Ekim Tevfik Uyar Ekolojik rasyonellik - 5 Kasım Katılımcılar birlikte Safsata Oyunları - 10 Aralık Bahadır Ürkmez CSI Yalansavar Yalansavar'ın Dome toplantıları ile aynı günde, Muhabbet Teorisi ekibinin de Dome'da canlı sahne programı yaptığını ve toplantıya katılanların ekibe canlı yayında soru yöneltip sohbete katkıda bulunabileceklerini de anımsatalım. Yalansavar Buluşmalarını bundan böyle her ay düzenlemeye devam edeceğiz. Etkinliklerimizden Facebook sayfamıza ve Meetup grubumuza üye olarak haberdar olabilirsiniz. Tüm takipçilerimizi bu ücretsiz etkinliklere bekliyoruz. Bu sunumlu buluşmalar haricinde bu yıl bir adet de İstanbul dışında buluşma gerçekleştirdik. Yurtdışında yaşayan ekip üyelerimiz Işıl, Cüneyt ve Çağrı'nın da Türkiye'yi ziyaretlerini fırsat bilerek 10 Temmuz 2017 tarihinde İzmir'li okurlarımızla Kordon'da buluşup, tanışıp sohbet ettik. Medya'da Yalansavar Bu yıl kendi düzenlediğimiz etkinlikler dışında ekip olarak muhtelif panel, seminer ve TV programlarına da katıldık. - Serdar Başeğmez 3 Mayıs 2017'de Digital Age Summit kapsamında Serdar Kuzuoğlu'nun yönettiği Fake News paneline konuk oldu. - Tevfik Uyar, CNN Türk kanalında Deniz Bayramoğlu'nun sunduğu 12 Ağustos 2017 tarihli Hurafeler, Yalanlar, Şehir Efsaneleri konulu Gündem Özel programına gene aynı programın 19 Ağustos tarihli Yıldızlar Karakterimizi ve Gündelik Hayatımızı etkiliyor mu? bölümlerine konuk oldu. - Dr. Çağrı Yalgın, 21 Kasım 2017'de Açık Radyo'da da yayınlanan Açık Bilinç programına konuk olarak Plasebo Etkisi'ni anlattı. - Dr. Işıl Arıcan, Çağrı'yı takiben gene Açık Radyo'da 28 Kasım 2017 tarihinde Alternatif Tıbbın Sınırları ve 12 Aralık 2107'de de Homeopati konulu Açık Bilinç programlarına konuk oldu. - Tevfik Uyar, IEEE Anadolu Bilim Günleri kapsamında 17 Aralık 2017 tarihinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde Bilim, Sözdebilim, Bilim Olmayan konulu bir konuşma verdi. - Kerem Kaynar, Anadolu Üniversitesi Fizik Mühendisleri Topluluğu'nun düzenlediği 10 haftalık Feynman Fizik Dersleri programının son haftasına katılarak Feynman: Fiziğin eğlenceli hali başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. All Trials Kampanyası Ekip olarak ve takipçilerimizle birlikte gerçekleştirdiğimiz bu etkinliklerin yanısıra bu yıl bilimsel çalışmalara ilişkin verilerin şeffaf olması konusunda önemli aktiviteler yapan bir başka oluşuma da Yalansavar olarak destek verdik. Biliyorsunuz, sıklıkla sağlık ve yaşam kalitesi konusunda bilimin ve kanıta dayalı tıbbın en doğru referans olması gerektiğini savunuyoruz. Öte yandan kanıta dayalı tıp alanındaki sorunların da farkına varmak ve bu sorunların çözümüne katkıda bulunmak için uğraş vermek kritik bir önem taşıyor. 2017 yılında bu doğrultuda çalışan sivil örgütlenmelerden birisi olan AllTrials kampanyasını desteklediğimizi açıkladık. AllTrials kampanyası ilaç endüstrisi tarafından gerçekleştirilen klinik deneylere ilişkin verilerin kamuya açılmasını savunan önemli bir girişim. 2013 yılından bu yana takip ettiğimiz kampanyanın Türkiye'de de birçok kişiye ulaşması ve destek görmesi en önemli hedefimiz. Yeni yılda eleştirel düşünceyi yaymaya devam! Tüm dünyada sahte haberlerin, bilim düşmanlığının ve sözde bilimin gün geçtikçe gündeme daha çok oturduğu şu günlerde ekip olarak eleştirel düşünceyi yayma ve yalan, yanlış haberler, sözdebilim ve şarlatanlara karşı olan mücadele etme görevinin daha da önemli olduğunun farkındayız. Yalansavar'ın karanlığa karşı bir mum yakma amacı ile yola çıktığı 8. yıl biterken, önümüzdeki yıl da yeni yazılar, podcast yayınları, muhtelif toplantı ve buluşmalarla sizlerle olmaya devam edeceğiz. Bizlere verdiğiniz destek, öneri ve eleştiriler için çok teşekkür eder, hepinize sağlıklı, mutlu ve bol kritik düşünceli bir yıl dileriz. Sevgilerimizle! Yalansavar Ekibi Merhaba, Geçmiş olsun Işıl hanım... Yeni yılda makalelerin daha çok olmasını umut ediyorum ama söz uçar yazı kalır! 🙂 Evet sizler podcast'ler ve canlı sohbetlerle sözleri de kayıt altına alıyorsunuz ama yine de makalelerin yeri ayrı derim..."} {"url": "https://yalansavar.org/2018/10/25/podcast-17-palavra-palavra-palavra/", "text": "Uzun bir aradan sonra yeni podcast bölümleri ile karşınızdayız! Podcastımızın bu bölümünde, bir okurumuzun bize yönelttiği sizce doğru budur diyebileceğiniz güvenilir bilgilere nasıl ulaşıyorsunuz? sorusundan yola çıkarak karşımıza çıkan iddiaları nasıl irdelediğimiz hakkında sohbet ediyoruz. Eleştirel düşünce alışkanlığının temeli olan doğru ve tarafsız sorgulama yapmanın öneminden, okuduğumuz veya duyduğumuz bir iddianın doğruluğunu teyit ederken atacağımız ilk adımlardan bahsediyoruz. Yayın akışı: - İddia kaynaklarının güvenilirliği - İddianın mevcut bilinenlere ve yaşadığımız dünya ile olan zıtlığı neden önemlidir? - İddiaya eşlik eden veri ve deneylerin kalitesi - Teyit önyargısı Bölümde bahsedilen kaynaklar ve ilgili bağlantılar: - Yalansavar makalesi, Işıl Arıcan: Palavra Tespit Kiti - Open Culture. Michael Shermer's Baloney Detection Kit: What to ask before believing? - Scientific American. Michael Shermer: Baloney Detection Katılımcılar: - - - Işıl Arıcan - Serdar Başeğmez - Kaan Öztürk - Yalansavar podcastinin bu bölümünü dinlemek için şu yöntemlerden birisini kullanabilirsiniz: - Yalansavar iTunes sayfası üzerinden abone olabilirsiniz - http://podcast.yalansavar.org/rss adresini iTunes ve benzeri podcast dinleyicinize ekleyerek abone olabilirsiniz. - Podcast'i yukarıdaki web player aracılığı ile dinleyebilirsiniz"} {"url": "https://yalansavar.org/2019/09/30/podcast-20-alkali-diyet/", "text": "Uzunca bir aradan sonra podcast yayınlarımıza son dönemde oldukça popüler olan Alkali Diyet kavramını irdeleyerek devam ediyoruz. İçinde kafa karıştıran pek çok kimyasal kavram ve terminoloji barındıran bu moda diyetin iddialarının geçerliliğini inceliyor, bu diyetin tarihteki çıkış noktasını anlatıyor ve neden pek çok kişinin bu mucize diyetten medet umduğu hakkında sohbet ediyoruz. Yayın akışı: - Temel kimya bilgisi: asit, baz ve pH nedir? - Alkali diyet kavramının tarihçesi - Homeostaz nedir? - Alkali diyet için bilim ne diyor? - Neden bu kadar popüler? Bu diyeti takip etmenin zararı var mı? Bölümde bahsedilen kaynaklar ve ilgili bağlantılar: - Physiology.org: Asit Baz Dengesi - Khan Academy: Acids, bases, pH and buffers - BBC news: The dying officer treated for cancer with baking soda - British Journal of Nutrition: Nutritional disturbance in acid base balance and osteoporosis: a hypothesis that disregards the essential homeostatic role of the kidney - American Institute of Cancer Research: Alkaline Diets - British Medical Journal: Systematic review of the association between dietary acid load, alkaline water and cancer - J Environ Public Health:The Alkaline Diet: Is There Evidence That an Alkaline pH Diet Benefits Health? - BMC Nutrition Journal: Causal assessment of dietary acid load and bone disease: a systematic review & meta-analysis applying Hill's epidemiologic criteria for causality Katılımcılar: - - Dr. Işıl Arıcan - Serdar Başeğmez Yalansavar podcastinin bu bölümünü dinlemek için şu yöntemlerden birisini kullanabilirsiniz: - Yalansavar iTunes sayfası üzerinden abone olabilirsiniz - http://podcast.yalansavar.org/rss adresini iTunes ve benzeri podcast dinleyicinize ekleyerek abone olabilirsiniz. - Spotify'daki Yalansavar podcastı sayfasından tüm bölümlerimizi dinleyebilirsiniz. - Podcast'i yukarıdaki web player aracılığı ile dinleyebilirsiniz - Podcast ses dosyasını buradan indirip dilediğiniz bir MP3 çalıcısında dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://yalansavar.org/2020/06/08/bir-virus-bir-inkarci-bir-mahkeme-ve-alti-makale/", "text": "Dünyanın düz olduğunun, aslında aya gidilmediğinin veya Avustralya kıtasının aslında var olmadığının iddia edildiğini duydunuz mu? Cevabınızın evet olduğunu tahmin ediyorum, çünkü gerçeklerin aksine kürek çekmekten bıkıp usanmayan inkarcılar sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte daha görünür hale geldiler. Özellikle Covid-19 pandemisini yaşadığımız bugünlerde salgınlara virüslerin neden olmadığı gibi çılgın iddialara sıkça rastlıyoruz. Bu tip iddiaların bir çoğuna ilham kaynağı olan uzun soluklu inkarcılık hareketleri her zaman bu kadar basit değiller. Bu yazımızda kızamık virüsünün varlığını inkar eden komplo teorisyeni bir virolog ve mahkemelere düşen bir meydan okumanın ilginç hikayesinden bahsedeceğiz. 24 Kasım 2011 tarihinde Gesundheitliche Aufklarung adlı bir web sitesinde Stefan Lanka imzasıyla Kızamık Virüsü, ARANIYOR, 100.000 Euro Ödül (Das Masern-Virus 100.000 Belohnung! WANTED) başlıklı bir yazı yayınlanır. Lanka'nın iddiasına göre ilaç şirketlerinin aşı gelirleri domuz gribi ile ilgili bir sebepten %19 civarında düşmüş ve bunu telafi etmek amacını güden federal hükümet tantanalı bir kızamık kampanyası başlatmıştır. Devletin ve Dünya Sağlık Örgütü'nün tüm nüfusu aşılama kampanyaları süredursun, Lanka bilim dünyasına açık bir davet gönderir (1, 7). Kızamık virüsünün varlığını kanıtlayan ve aynı zamanda virüsün çapını da gösterebilen bilimsel bir yayın sunan kişiye 100 bin Euro ödül verilecektir. Peki kimdi bu yazıyı yazan kişi, ve neden ciddiye alınmayı beklemekteydi? Stefan Lanka Enfeksiyon Kuramına Karşı... Stefan Lanka bir biyolog ve virolog. 1980'lerde deniz biyoloğu olarak keşfettiği bir virüs üzerine doktora yaptığı dönemde HIV konusuyla ilgilenmeye başlamıştır. Lanka, bu dönemde HIV'in de dahil olduğu retrovirüslerin aslında uydurma olduğu fikrine kapılmıştır (2). 'Varolmayanlar listesi'ni zaman içerisinde genişleten HIV-inkarcısı bu virolog, sahip olduğu akademik ünvanın ve kullandığı teknik dilin yardımıyla (3) mikrop kuramı inkarcılarından aşı karşıtlarına kadar geniş bir kitlenin merakla takip ettiği bir karakter haline gelmiştir. Bir virolog olarak 'virüslerin var olmadığını' iddia etmek kulağa garip gelse de komplo teorisyenliğinin tüm özelliklerini taşıyan Lanka'nın daha sıradışı iddiaları da vardır (4). Örneğin enfeksiyon kuramının gelişimini, dönemin Fransa-Almanya-İngiltere ilişkileri paralelinde yürütülen bir dizi komploya bağlayan Lanka, virüs kavramının çıkışını humoral patolojinin bilerek yanlış yorumlanmasına bağlamaktaydı (5). Lanka'nın inkarcı yaklaşımında, neredeyse tüm inkarcılar gibi, komplo teorilerinin önemli yer kapladığını görmekteyiz. Bu durum da epey anlaşılır: Ana akımda yüzyıllar boyunca kabul görmüş yerleşik bir kurama karşı çıkabilmek için karşı tarafın ezici üstünlüğüne de net bir açıklama getirebilmeniz gerekir. Lanka da benzer yoldan giderek Süveyş kanalı krizinden Nazi döneminde Yahudi bilim insanlarının elimine edilmesine kadar bir çok tarihi olayı birbirine bağlamakta ve büyük oyunun arkasında dev endüstrilerin ve diğer çeşitli elitlerin olduğunu iddia etmektedir. Tahmin edeceğiniz üzere, Alman biyoloğun inkar listesinde kızamık virüsü de vardır. Kızamık hastalığının çeşitli psikosomatik tetikleyicilerin ve zehirlerin sebep olduğu bir cilt tahrişi olduğunu (6) düşünen Lanka, kızamık virüsü fikrinin tekrar hortlatılmasından da aşı şirketlerini sorumlu tutmaktadır. İşin içine aşılar girince Lanka'nın küçük bir web sitesinde yayınladığı sıradışı çağrı, Almanya'daki aşı karşıtları ve alternatif tıp yanlıları arasında epey ses getirir. Aslında Lanka'nın hedefi Alman Federal Hükümeti'nin en üst düzey sağlık örgütlerinden birisi olarak halk sağlığını izlemekten ve bulaşıcı hastalıklarla mücadeleden sorumlu olan Robert Koch Enstitüsü iken cevap pek de ciddiye almadığı bir yerden gelir. Bilimsel Kanıtlar ve Mahkeme Süreci... Meydan okumadan haftalar sonra, David Bardens adında bir doktor adayı Lanka ile temasa geçer ve 100.000 Euro konusunda ciddi olup olmadığını sorar. Lanka gayet ciddi olduğu cevabını verir. İnkarcı hareketlerin kanıt konusundaki bilim dışı yaklaşımlarını iyi bilen Bardens, meydan okumaya cevap vermeden önce bir noktayı çözmelidir. Virüslerin herhangi bir hastalığın etmeni olduğunu kesin olarak kanıtlamak için hem virüsün görsel kanıtlarına, hem de biyokimyasal süreçlerini göstererek hastalık patojen ilişkisini anlamamıza yarayan delillere ve yayınlara ihtiyacımız var. Virüslerin var olduğunu genellikle çıkarsama yoluyla belirleriz. Çoğu virüs mikroskopla görülemeyecek kadar küçüktür ve petri kabında bir bakteri gibi kolaylıkla yetiştirilemezler. Virüsler onlara karşı üretilen antikorların veya sahip oldukları viral proteinlerin izole edilmesiyle, sebep oldukları biyokimyasal aktivitelerin veya hastalıkların gösterilmesiyle ve nihayetinde viral parçacıklarının elektron mikrografileriyle tespit edilirler. Bütün bunlar bir araya geldiğinde nihai kanıtı oluşturur ama inkarcılar bunların dolaylı ve yanlış olduğunu iddia etmeye devam eder. Steven Novella (8) Bilimsel yayınlar ve bunlar aracılığı ile edindiğimiz bilgi birikimi birbirinin üzerine eklenerek ilerler. Her yayın küçük bir araştırma sorusu belirler ve bunun üzerinde çalışır. Kızamık virüsü üzerine yapılan araştırmalar da aynı şekilde, bütünsel bir resmin küçük küçük parçalarına odaklanmıştır. Örneğin, yarım yüzyıldan fazla bir süredir kızamık virüsünün fotoğrafını çekebiliyoruz. Ayrıca hastalık yapma süreci ve mekanizmaları hakkında da elimizde kayda değer miktarda detaylı bilgi mevcut. Fakat bilimsel yayınların doğası gereği bütün bu bilgiler ayrı ayrı çalışmalardan geliyor. Bunu bilen genç doktor adayı kütüphaneye girer ve kısa bir literatür araştırması yaparak altı farklı makale belirler (9). Bardens, 31 Ocak 2012 tarihinde aşağıdaki mektubu Lanka'ya gönderir. Literatürden oluşturduğum detaylı derlemeyi ekte dikkatinize sunuyorum. Bunlar kızamık virüsünün varlığına ilişkin kanıtı, gerekli görselleri ve kızamık virüsünün çapı hakkındaki bilgileri içermektedir. Lütfen 100 bin Euro tutarı hesabıma transfer ediniz. Bu kadar büyük bir parayı bu kadar küçük bir eforla kazanma şansı sağladığınız için de ayrıca teşekkür ederim. Saygılarımla, David Bardens. (1) İzleyen aylarda Stefan Lanka'nın kanıt olarak gönderilen makaleleri kabul etmeyeceğini açıklamasının ardından Bardens durumu mahkemeye taşımaya karar verir ve Bardens Lanka davası 2014 yılında başlar. Davanın hemen başında kanıtların incelenmesi amacıyla Rostock Üniversitesinden virolog Andreas Podbielski'nin bilimsel görüşüne danışılmasına karar verilir. Ardından, bir yıl kadar süren mahkeme sürecinde Podbielski altı makalenin kesin kanıt oluşturduğu yönünde görüş bildirir. 2015 yılında açıklanan mahkeme kararı, Spiegel ve BBC üzerinden ana akım medyaya yayılır ve birçokları tarafından bilim dünyasının bir zaferi gibi karşılanır. Yargı, Bardens'in sunduğu kanıtların yeterli olduğuna ve Stefan Lanka'nın 100 bin Euro tutarında bir ödeme yapması gerektiğine hükmetmiştir. Bilim bir kez daha bilimdışını yenmiştir. Karanlık bilim karşıtları bir kez daha boyunlarını büküp bilimin üstünlüğünü kabul edecektir... Üç elma düşer ve... ... ... Fakat hikaye burada bitmez... İkinci Raunt: Lanka Vazgeçmiyor Medya, Lanka'yı bir aşı karşıtı olarak görmekteydi ve bu yüzden mahkeme kararı, bir aşı karşıtının bilime meydan okuması, karşılığında da hak ettiği cevabı almış olması şeklinde lanse edilmekteydi. Mahkemeyi kazanan Bardens medyanın ve bilim camiasının tebriklerini kabul ederken öteki tarafta, aşı karşıtları kararı yok sayıyor gibiydi. Stefan Lanka ise küçük web sitesinden taraftarlarına seslenmeye ve davayla ilgili itirazlarını uzun uzun yazmaya devam etmekteydi (10). Önceleri ödemekte direndiği ödül tutarını tutuklama kararıyla karşılaşınca ödemek zorunda kaldı (10, 11). Fakat bir yandan da temyiz için hazırlanmaktaydı. Aralık 2015'te başlayan temyiz duruşmasından 2016 yılının ilk aylarında sürpriz bir karar çıktı. Hatırlarsanız, Lanka'nın ilk çağrısında 'bilimsel bir yayın' ifadesi yer alıyordu (10). İşte buradaki ifade tarzı Lanka'nın itirazının en önemli noktası oldu. Lanka, bu ifadeyi 'tekil' anlamında değerlendirdiğini iddia etti. Oysa davacı Bardens bir değil, altı çalışma sunmuştu. Uzman tanık da ifadesinde bilimsel yayınların doğasından bahsetmiş ve herhangi bir konuda kesin kanıt olarak öne sürülebilecek tek bir çalışma olamayacağını onaylamıştı. Bu itirazı değerlendiren mahkeme de meydan okumayı gerçekleştiren taraf olarak kuralları Lanka'nın tanımladığına hükmetti. Bardens'in 'tekil bir bilimsel çalışma sunamadığını', dolayısıyla meydan okumanın gereklerini yerine getirmediği karara bağlandı ve önceki mahkeme kararı iptal edildi (12). Burada altını çizmemiz gereken bir nokta var: Bir önceki mahkeme kararına göre iletilen kanıtlar kızamık virüsünün varlığı şüpheye yer vermeyecek şekilde kanıtlandı. Üst mahkeme de bunda hemfikir. Fakat Lanka'nın talebinin kelimesi kelimesine karşılanmadığına hükmedildi ve bu teknik ayrıntıya dayanarak, alt mahkemenin kararı iptal edildi. Hatta mahkeme başkanı, kararın dikkatle yorumlanması gerektiğini belirterek salondaki basın mensuplarına seslendi: Atacağınız başlıklara dikkat edin! (10, 11, 13) Mahkeme başkanının bu ricası tam da kızamık salgınıyla uğraştığı dönemlerde Almanya için önemliydi. Oysa aşı karşıtları bu karardan büyük bir zafer çıkardılar. Çarpıtılan karar aşı karşıtı sitelerde Biyolog kızamık virüsünün gerçek olmadığını kanıtladı! gibi başlıklarla yayınlandı. Bazıları işi bir adım öteye götürdü: ...Dahası, bütün bilimsel literatürde kızamık virüsünün varlığını kanıtlayabilecek tek bir çalışma bile yoktur. Bu da son yıllarda milyonlarca kişiye ne enjekte edildiği sorusunu akıllara getirmektedir!... Kızamık virüsünün varlığına ilişkin tez yanlışlandı... (14) Mahkeme Sonucu ve Gerçekler Özellikle Covid-19 pandemisini yaşadığımız bugünlerde Stefan Lanka'nın ve kızamık virüsü davasının tekrar hatırlandığını ve dava sonucunun yanıltıcı şekilde kullanıldığını görüyoruz. Covid-19 salgınının arkasında bir büyük oyun bulmak için türlü senaryolar yazan komplo teorisyenleri bu mahkeme kararına gönderme yaparak Lanka'nın virüs inkarcılığının tescil edildiğini iddia ediyorlar. Kızamık davasının ayrıntılarını öğrendiğimize göre, artık mahkemenin böyle garip bir karara imza atmadığını biliyoruz. Zaten bilimin ve eleştirel düşüncenin önemini kavrayan çok sayıda Yalansavar okuru için Stefan Lanka ve David Bardens arasındaki hukuki mücadelenin sonucu önemsizdir. Bilimsel olguları gerçek kılan, onun bir uzman tarafından dile getirilmesi ya da mahkemeler tarafından tescil edilip edilmemesi değil, onu destekleyen bilimsel birikimdir. Çok sayıda bilim insanı arasında kabul görmüş bu bilgi birikiminin, yani bilimsel konsensusun karşısına geçmiş birkaç komplo teorisyeni ya da şarlatan alternatif bir gerçeklik yaratamaz. Öte yandan, bu hikayeyi biraz daha deşmek bize farklı saptamalar yapma imkanı tanıyacaktır. Bir an için, Bu hikaye başka türlü bitseydi ne olurdu? diye düşünelim. Lanka ödül parasını vermiş olsa ve temyiz süreci yaşanmasa ne değişecekti? Lanka tarafı için bir şey değişmeyeceğini söyleyebiliriz, nitekim ilk mahkeme sonrası gördüğümüz sessizlik ve Lanka'nın mektupları bu konuda ipuçları vermektedir (1). Lanka, kararı egemen elitlerin yönettiği mahkemeden sürpriz olmayan bir karar olarak görüyor, komplo teorilerine devam ediyordu. Belki de bu dava süreci olmasa, David Bardens'in temyiz duruşmasından sonra verdiği röportajda söylediği gibi (10), Stefan Lanka, kendi küçük çevresinden çıkamayacak, hayal bile edemeyeceği bir medya ilgisinden mahrum kalacaktı. Peki Lanka'nın meydan okuması cevapsız mı kalmalıydı? Lanka'ya ve akıl dışı iddialarına büyüteç tutmak bir hiç uğruna mıydı? Bu soruları aktivizm bağlamında yanıtlamak epey zor. Özellikle Lanka davasını değerlendirmek geri görüş yanılgısı içerecektir. Yine de bu tipte meydan okumalara cevap vermenin, geri tepme riski de düşünüldüğünde, dikkatle verilmesi gereken bir karar olduğu çıkarımını yapabiliriz. Eğer günün sonunda taraflar işlerine gelen sonucu çıkarıyor ve kendi köşelerine çekilerek performanslarını kendi destekçileri ile kutluyorlar ise bu türden bir aktivizme harcanan enerjinin boşa gittiğini iddia etmek çok zor olmayacaktır. İnançların, kutuplaşmış bir tartışmanın hangi kutbuna yakın olduğumuza göre şekillendiği özellikle gerçek-sonrası tartışmaları sırasında sıklıkla dile getirilen bir konu. Örneklendirmek gerekirse: Lanka'nın komplo teorilerine inanan birisi, mahkeme kararının kızamık virüsünün var olmadığını tescil ettiğine inanacaktır. Öteki kutupta olanlar için ise virüsler vardır ve kızamık virüsü gerçektir. İki taraf için de, mahkeme kararını okumaya bile gerek yoktur. Benzer şekilde, aşı karşıtları arasında aşıların otizme neden olduğu iddiasının Lancet dergisinde yer bulması bir zafer olarak algılanırken, derginin sonradan makaleyi geri çekmesi ve aksi yöndeki tüm bilimsel konsensus otomatikman bir komplonun parçası olarak algılanır. Sonuç olarak aslında gerçeklik olgusu belli alanlarda kutuplaşmış tartışmaların kısır döngüsü içerisinde silikleşmeye başlar. Bardens-Lanka davası gibi olaylara bakarak eleştirel düşünce aktivizmini gol atılacak bir mücadele gibi görmenin çok verimli olmaması da bu yüzdendir. Yapmamız gereken, toplumun eleştirel düşünce refleksini geliştirmek ve bireyleri gerçek dışı iddialarda sıkça kullanılan temalara karşı aşılamaktır. Son Söz... Lanka'nın kızamık davası incelendiğinde inkarcı hareketlerin karakteristikleri hakkında da pek çok ipucu edinmek mümkün. Mikrop inkarcıları, düz dünyacılar, Chemtrails ve benzeri komplo teorilerini sistematik şekilde savunan bu akımlar bize son derece komik gelen iddiaları bile şaşırtıcı bir biçimde ciddiye alır ve içselleştirir. O kadar ki, David Bardens, bir söyleşisinde ne kadar çok tehdit aldığını ve bir dönem koruma tutmak zorunda kaldığını anlatır (10). Bardens bu konuda yalnız değil. Aşı karşıtlarıyla ya da iklim sorunu inkarcılarıyla mücadele eden birçok aktivistin de benzer sorunlar yaşadığını biliyoruz. Yankı odalarında evrimleşen ve radikalleşen bu tür akımların komplo kültürüyle bütünleşmiş retoriklerinin ne kadar zor kırılabildiğini de gördük. Yine de morali bozulanlar için şunun altını çizmek lazım: Birçok inkarcı akım, internet ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla daha geniş bir hareket alanı bulsalar da çıkardıkları gürültüye oranla daha cılız bir topluluk. Örneğin aşı konusundaki Facebook grupları analiz edildiğinde, özellikle kritik zamanlarda aşı karşıtlarının aşı yanlısı gruplardan daha hızlı geliştiğini ve daha çok taraftar topladıkları görülüyor (15). Yine de büyük resimde gerçekler hala işe yarıyor. Yanlış bilgiyi yaymaktan kaçınmak, hatta doğrusunu işaret eden uyarılar kullanmak yalan haberin yayılımını yavaşlatıyor. Kaynaklar (1) Olaf Simons, Omi Hatashin, David Bardens, The Bardens vs Lanka Case | Chronolgy and documentation, Positivism, 15 Nisan 2016, http://positivists.org/blog/archives/3881 (2) Mark Gabrish Conlan, Interview Stefan Lanka, Challenging BOTH Mainstream and Alternative AIDS Views, Zenger's, Aralık 1998, https://www.virusmyth.com/aids/hiv/mcinterviewsl.htm (3) Stefan Lanka, HIV; Reality or Artefact?, Continuum, Nisan/Mayıs 1995, http://www.virusmyth.com/aids/hiv/slartefact.htm (4) Stefan Lanka, The History of the Infection Theory, Almanca'dan çeviren: Sacha Dobler, AbruptEarthChanges.com, 17 Kasım 2017, https://abruptearthchanges.com/2017/11/17/dr-stefan-lanka-the-history-of-the-infection-theory/ (5) Stefan Lanka, Dismantling the Virus Theory: The measles virus as an example, Wissenschafftplus Das Magazin, Haziran 2015, http://wissenschafftplus.de/uploads/article/Dismantling-the-Virus-Theory.pdf (6) Wikipedia David Bardens, https://en.wikipedia.org/wiki/David_Bardens (7) Stefan Lanka, Das Masern-Virus 100.000 Euro Belohnung, 24 Kasım 2011, orijinal bağlantıdan arşivlenmiş, web.archive.org/web/20120329214816/http://www.klein-klein-verlag.de/Viren-%7C-Erschienen-in-2011/24112011-das-masern-virus-100000-euro-belohnung.html (8) Steven Novella, Yes, Dr. Lanka, Measles is Real, 13 Mart 2015, https://theness.com/neurologicablog/index.php/yes-dr-lanka-measles-is-real/ (9) Pepijn van Erp, The Proof in Bardens vs. Lanka Measles in Court, 14 Mart 2015, https://www.pepijnvanerp.nl/2015/03/the-proof-in-bardens-vs-lanka-measles-court/ (10) Olaf Simons, David Bardens, Interview mit David Bardens nach dem zweiten Urteil im 'Masernprozess', 05 Mayıs 2016, http://positivists.org/blog/archives/6201 (11) StackExchange Skeptics Bölümü, Did Germany's Supreme Court rule that the measles virus didn't exist? sorusuna verilen cevaplar. Ekim 2017, https://skeptics.stackexchange.com/questions/39817/did-germanys-supreme-court-rule-that-the-measles-virus-didnt-exist/39821#39821 (12) Pepijn van Erp. Disappointing outcome of Bardens vs. Lanka: measles proven to exist, but anti-vaxxer Lanka keeps his money, 23 Ocak 2017, https://www.pepijnvanerp.nl/2017/01/disappointing-outcome-of-bardens-vs-lanka-measles-proven-to-exist-but-anti-vaxxer-lanka-keeps-his-money/ (13) Jan Friedmann, Impfgegner siegt vor Gericht, Spiegel Online, 16 Şubat 2016, http://www.spiegel.de/panorama/justiz/masern-wette-impfgegner-muss-nicht-zahlen-a-1077601.html (14) Dave Mihalovic, Biologist wins Supreme Court case proving that the measles virus does not exist, PreventDisease.com, 27 Ocak 2017, http://preventdisease.com/news/17/012717_Biologist-Proves-Measles-Isnt-Virus-Wins-Supreme-Court-Case.shtml (15) Johnson, N.F., Velasquez, N., Restrepo, N.J. ve diğ. The online competition between pro- and anti-vaccination views. Nature (2020). https://doi.org/10.1038/s41586-020-2281-1 (16) Olaf Simons, David Bardens, The Bardens vs. Lanka Case | an Interview with David Bardens, Positivism, 23 Mayıs 2015, http://positivists.org/blog/archives/3663 (17) NYU Tandon School of Engineering. Red-flagging misinformation could slow the spread of fake news on social media. , 2020, ScienceDaily http://www.sciencedaily.com/releases/2020/04/200428112542.htm, Çeviri: Teyit.org, https://teyit.org/arastirma-yanlis-bilgi-uyarilari-sahte-haberlerin-sosyal-medyada-yayilmasini-yavaslatabilir/ Meraklısına Notlar Altı Makale: David Bardens'ın Stefan Lanka'ya kanıt olarak gönderdiği makalelerin listesi şöyle; - Enders JF, Peebles TC. Propagation in tissue cultures of cytopathogenic agents from patients with measles. Proc Soc Exp Biol Med. 1954 Jun;86(2):277-286. - Bech V, Magnus Pv. Studies on measles virus in monkey kidney tissue cultures. Acta Pathol Microbiol Scand. 1959; 42(1): 75-85 - Horikami SM, Moyer SA. Structure, Transcription, and Replication of Measles Virus. Curr Top Microbiol Immunol. 1995; 191: 35-50. - Nakai M, Imagawa DT. Electron microscopy of measels virus replication. J Virol. 1969 Feb; 3(2): 187-97. - Lund GA, Tyrell, DL, Bradley RD, Scraba DG. The molecular length of measles virus RNA and the structural organization of measles nucleocapsids. J Gen Virol. 1984 Sep;65 (Pt 9):1535-42. - Daikoku E, Morita C, Kohno T, Sano K. Analysis of Morphology and Infectivity of Measles Virus Particles. Bulletin of the Osaka Medical College. 2007; 53(2): 107-14. Meydan Okumalar: Stefan Lanka'nın kızamık virüsü konusundaki meydan okuması ilk değil, son olmayacak. Hatta bu alanda pek çoğumuzun aklına ilk gelen, James Randi'nin 1 milyon dolar ödüllü yarışması olacaktır. JREF tarafından düzenlenen yarışma 1964'te başlamış ve 2015'e kadar sürmüştür. Paranormal ve doğaüstü bir yetenek gösterebilen ve bunu önceden anlaşılmış bir bilimsel test prosedürü altında tekrar edebilenlere vadedilen ödülü tabi ki kimse kazanamamıştır. Bilim karşıtları arasında da buna benzer birçok meydan okuma olmuştur. Örneğin düz dünyacıların 10K eğiklik çağrısı, Deepak Chopra'nın fikirlerin arkasındaki biyolojik mekanizmayı açıklayana 1 milyon dolar vadetmesi veya yaratılışçı Kent Hovind'in evrimi kanıtlayanlara 250 bin dolar ödül vereceğini söylemesi akla hemen gelen birkaç tanesi. Tabi ki bu meydan okumalar, James Randi'ninki de dahil, bir nevi gösteri. Belirlenen hedefler oldukça oynak. Örneğin Kent Hovind, evrim kanıtı olarak türler arasında geçişkenlik, evrende 'yıldız tozu'ndan gezegen oluşması gibi erişilmesi mümkün olmayan hedefler seçmektedir. Virolog Lanka da kuşkusuz, teknik olarak mümkün olmadığını bildiği bir hedef koymuş ve kızamık virüsünün tek bir makaleyle gösterilmesini beklemektedir. Yorumlar kapatıldı."} {"url": "https://yalansavar.org/2021/02/01/2020-pandemi-yili-ardindan/", "text": "Sevgili Yalansavar okurları ve takipçileri, Hepimizin hayatında derin izler bırakan tuhaf ve zor bir yılı bir ay önce geride bıraktık. Büyük umutlarla girdiğimiz 2020, kısa bir süre sonra bize kötü bir sürpriz yaparak daha önce ancak distopik bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz bir global pandemi ortamını getirdi. Yılın ilk aylarını tüm dünya olarak daha önce tanımadığımız bu virüsü anlamaya çalışarak geçirdik. Sonraki aylarda COVID-19 hastalığına neden olan bu koronavirüsten hem kendimizi hem sevdiklerimizi korumaya çalıştık, hastalananlara destek olmak, hastalığın tedavisini ve aşısını bulmak için tüm dünya olarak kaynaklarımızı seferber ettik. Hepimizin günlük hayatı ve düzeni köklü olarak değişti. Evden çalışma lüksü olanlarımız evlerine kapandı, işe gitmek mecburiyetinde olanlar artık eskisinden çok daha farklı olan işlerine ilave önlemlerle gittiler. Bir yandan da COVID-19 tüm ülke gündemlerini ve sosyal medyayı esir aldı, daha önce çok bilmediğimiz ya da ilgilenmediğimiz teknik ve tıbbi pek çok terminolojiyi hepimizin hayatına yerleştirdi. Pandemi ortamı ile gelen belirsizlik ve endişe nedeniyle inanılmaz boyutta bir bilgi kirliliği ve adeta bir çığ gibi büyüyen koronavirüs odaklı komplo teorilerinin ortaya çıktığını hep birlikte gözledik. Bütün bunlar bizlere Yalansavar ekibi olarak son 11 yıldır odaklanmaya çalıştığımız eleştirel düşünme alışkanlığının önemini ve bilimsel skeptisizmin kıymetini bir kez daha gösterdi. Yalansavar ekibi olarak bizler de bu salgında üzerimize düşeni yapmaya çalıştık ve bu yılki aktivitelerimizin pek çoğunu bu konuya ayırdık. Yalansavar adı altında ürettiğimiz yazılar, podcast yayınlarımız haricinde pek çok kurum ve kuruluşla ortak bilgi kirliliği ile hep bir elden savaşmaya destek verdik. Bu yıl COVID ile ilgili yayınladığımız yazı ve podcastlara sitemizdeki COVID etiketi sayesinde ulaşabilirsiniz. Bu nedenle bu sıradışı yeni yıl yazımızda kaçıranlar için 2020 yılında Yalansavar platformu dışında ekip üyelerimizin katıldığı etkinlik ve aktiviteleri listelemek istedik: - 6 Şubat: Kaan Öztürk: Bilimsel Kuşkuculuk: Acayip iddialar nasıl değerlendirilir? -Hatay Hevesli İnsan Bilim Atölyeleri - 15 Şubat: Kaan Öztürk, Tevfik Uyar, Bahadır Ürkmez: Safsatalara karşı Yalansavar 10 yaşında Medyascope, Sosyal Kafa - 29 Şubat: Kaan Öztürk: Enerji şarlatanlıkları Başkent Üniversitesi, Yaratıcı ve Eleştirel Düşünme Sempozyumu - 29 Şubat: Tevfik Uyar: Düz dünyacılık Başkent Üniversitesi, Yaratıcı ve Eleştirel Düşünme Sempozyumu - 28 Nisan: Tevfik Uyar: Tevfik Uyar- Nasıl gidiyor karantina? Nasıl gidiyor karantina podcastı - 4 Mayıs: Serdar Başeğmez, Kaan Öztürk: 5G teknolojisi ve komplo teorileri Medyascope, Sosyal Kafa - 30 Mayıs: Işıl Arıcan: Karantina Günleri 18 Salgın ve yalan: Komplo teorileri, iddialar, gerçekler Yeşil Gazete - 1 Haziran: Işıl Arıcan: Işıl Arıcan- Nasıl gidiyor karantina? Nasıl gidiyor karantina podcastı - 11 Haziran: Tevfik Uyar: Salgın ve Gerçeklik Sonrası Oy ve Ötesi Podcast - 16 Haziran: Işıl Arıcan: Aşılar nasıl keşfedildi, nasıl hazırlanır ve ne şekilde çalışır? Açık Bilinç Podcast - 25 Haziran: Işıl Arıcan Aşı karşıtlığı: Bireysel özgürlük mü, bir toplumsal sorumluluk meselesi mi? Açık Bilinç Podcast - 28 Haziran: Işıl Arıcan: COVID-19 Safsataları Gelecek Bilimde - 12 Temmuz: Işıl Arıcan, Serdar Başeğmez: Yalansavar 2. Power Podcast Festivali - 21 Temmuz: Işıl Arıcan: Aşılar konusunda tereddütlere neden olan çalışmalar ne diyor, gerçek riskler neler? Açık Bilinç Podcast - 15 Ağustos: Işıl Arıcan: Pandemi ve eleştirel düşünce Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali - 15 Kasım: Işıl Arıcan: Bilimsel çalışmalarda sapla samanı ayırmak. EBAT 12. Bilimsel Araştırma Çalıştayı - 26 Aralık: Işıl Arıcan : COVID-19 ve Aşılar: Beklentiler ve gerçekler İstanbul Policy Center - 29 Aralık: Kaan Öztürk: Yalansavar nasıl kuruldu? Günebakan, TRT Radyo 1 Bu etkinliklere ilavaten, kurucumuz Dr. Işıl Arıcan Aralık 2020 yılında Ayrıntı yayınları tarafından piyasaya çıkarılan ve pek çok hekimin ortak bir çalışması olan Pandemi ve COVID-19 kitabına Prof. Dr. Selim Badur ile birlikte yazdığı Aşı Karşıtlığı konulu bir bölüm ile katkıda bulundu. Yalansavar ekibi olarak umuyoruz ki 2021 yılı bu salgın hastalığın pençesinden bilim ve rasyonel düşünce ile kurtulacağımız bir yıl olacak. Bizler de salgının devam ettiği bu yıl da, öncekinde olduğu gibi üzerimize düşeni yapmaya devam edecek, komplo teorileriyle, sözdebilimle ve rasyonellikten uzak fikirlerle mücadele ederken eleştirel düşünme alışkanlığını yayma konusundaki çabamızı sürdüreceğiz. Hepinize sevdiklerinizle birlikte sağlıklı, mutlu ve normal hayatlarımıza yaklaştığımız bir 2021 yılı diyoruz. Sevgilerimizle, Yalansavar Ekibi Yorumlar kapatıldı."}